<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
     xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
     xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
     xmlns:admin="http://webns.net/mvcb/"
     xmlns:rdf="http://www.w3.org/1999/02/22-rdf-syntax-ns#"
     xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
     xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/">
<channel>
<title>Kırşehir Haber Portalı &amp; : Türk Tarihi</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/rss/category/turk-tarihi</link>
<description>Kırşehir Haber Portalı &amp; : Türk Tarihi</description>
<dc:language>tr</dc:language>
<dc:rights>Kırşehir.Net &amp; Kırşehir Haber Portalı &amp; kirsehirhaber.org  ve kirsehri.com adreslerinden yayınlanmaktadır. Yazılım: Ahenk BT &amp; Tükav Gaziler Eğitim Kültür Hiz.</dc:rights>

<item>
<title>Anadolu’da Haçlılara Karşı Savaş (1097&amp;1190)</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/anadoluda-haclilara-karsi-savas-1097-1190</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/anadoluda-haclilara-karsi-savas-1097-1190</guid>
<description><![CDATA[ Anadolu’da Haçlılara Karşı Savaş (1097-1190)
Haçlı seferleri sırasında (1096-1291) Anadolu, Haçlılar ile Türkler arasında önemli olaylara sahne olmuştur. Bu çalışmada, önce 1097-1190 yılları arasında, Anadolu’da iki taraf arasındaki askeri ilişkilerin bir özeti verildikten sonra Türklerin askeri gücü yüksek Haçlı ordusuyla yaptığı ilk savaşlar (İznik ve Eskişehir yakınlarındaki meydan savaşları) tasvir edilecek, ardından da Anadolu’da Haçlılara karşı var olma mücadelesi veren […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://arkeonews.com/wp-content/uploads/2021/01/hacli-savasi-min.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 17:03:23 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Anadolu’da, Haçlılara, Karşı, Savaş, 1097-1190</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Doç. Dr. Ebru ALTAN</strong></span></p>
<p><span>Haçlı seferleri sırasında (1096-1291) Anadolu, Haçlılar ile Türkler arasında önemli olaylara sahne olmuştur. Bu çalışmada, önce 1097-1190 yılları arasında, Anadolu’da iki taraf arasındaki askeri ilişkilerin bir özeti verildikten sonra Türklerin askeri gücü yüksek Haçlı ordusuyla yaptığı ilk savaşlar (İznik ve Eskişehir yakınlarındaki meydan savaşları) tasvir edilecek, ardından da Anadolu’da Haçlılara karşı var olma mücadelesi veren Türklerin, bu ordulara karşı uyguladığı strateji ve savaş metotları örneklerle ele alınacak, bu çerçevede Anadolu’dan geçmeye çalışan Haçlı ordularıyla yapılan savaşlar anlatılarak olaylara askerî açıdan bakılacaktır.</span></p>
<p><span>12. yüzyılda Anadolu’da Türklerle yapılan savaşlara katılmış olan görgü tanığı Frankların (Haçlıların) kayıtlarına öncelik verilmekle beraber. Albertus Aquensis ve Willermus Tyrensis gibi bu dönem hakkında iyi bilgi veren diğer çağdaş Latin kaynakları da tabiatıyla değerlendirilecektir. İslam dünyası, Haçlı Seferlerinin ilk safhasında bu hareketin gerçek mahiyetini kavrayamamış olduğundan, İslam kaynaklarında konuyla ilgili az ve hatalı bilgiler verilmiştir. Birinci Haçlı Seferi’nin doğurduğu sonuçlar karşısında, bu kaynaklardaki bilgiler çoğalsa da yine de, olayların Anadolu safhası hakkında verdikleri bilgiler yeterli değildir. Konuyla ilgili diğer çağdaş Bizans, Süryâni ve Ermeni kaynaklarındaki kayıtlar, çoğu zaman kısa olsa da, Latin kaynaklarının ifadelerini tamamlamakta veya doğrulamakta olduğu için göz önünde bulundurulacaktır.</span></p>
<p><span><strong>1) 1097-1190 Yılları Arasında Anadolu’da Türkler ile Haçlılar Arasındaki Askeri İlişkilere Bir Bakış</strong></span></p>
<p><span>11. yüzyıl sonlarında Türk dünyasının içine düştüğü kargaşa ortamından faydalanarak Anadolu ile birlikte bütün Yakındoğu’yu hâkimiyet altına almak için sahneye konan Haçlı Seferleri hareketi, Papa II. Urbanus’un Clermont Konsilin’de 27 Kasım 1095’de, dini motifleri ön plana alarak yaptığı çağrı ile resmen başladı<strong><sup>[1]</sup></strong>. Sadece şövalyeler değil, toplumun her kesiminden insanlar bu sefere büyük ilgi gösterdi. Papa tarafından yasaklandığı halde, kadınlar, çocuklar, ihtiyarlar, hastalar bile sefer hazırlıklarına başladılar. Sefere katılacak herkesin Haçlı yemini etmesi ve seferin sembolü olarak kırmızı bezden yapılan bir haç işaretinin giysilerin omuzuna dikilmesi öngörüldü. Sefer kilisenin liderliğinde düzenlendiği için hareketin başına, bir kilise adamı ve papanın temsilcisi olarak le Puy piskoposu Adhemar tayin edildi. Papa Urbanus, seferin iaşesini sağlamak için bir deniz devletinin yardımını da sağladı. Cenova Cumhuriyeti 12 galeri ve 1 yük gemisini sefere tayin etmeye karar verdi. Bu arada bir çok Cenovalı Haçı kabul ederken İskoçya’dan, Danimarka’dan, İspanya’dan da pek çok kişi Haçlı yemini etmek üzere koşup gelmekteydi. Sefere katılacak olanlardan bazıları sefer masraflarını karşılayabilmek için mallarını ve arazilerini rehin veriyorlardı. Geri dönmeyi düşünmeyenler de her şeylerini kiliseye bağışlıyordu.</span></p>
<p><span>Seferin asıl askeri gücünü Haçlı seferine katılan asilzadelerin kumandasındaki 5 büyük ordu oluşturuyordu. Birinci Ordu: Fransa Kralı I. Philippe’in kardeşi Hugue de Vermandois’nın kumandasındaki Fransızlardan; ikinci ordu Aşağı Lorraina Dükü Godefroi de Bouillon’un kumandasındaki Fransızlardan oluşuyordu; üçüncü ordu Güney-İtalya Normanlarının reisi Bohemund’un kumandasındaydı; dördüncü ordu, Toulouse Kontu Raymond da St. Gilles’ın kumandasındaki Güney Fransızlarından oluşuyordu ve bu sefere katılan en büyük gruptu; Kuzey-Fransızlarından oluşan beşinci büyük haçlı ordusu da Normandia Dükü Robert ile eniştesi Champagne Kontu Etıenne de Blois ve kuzeni Flandre Kontu II. Robert’in müşterek idaresindeydi. Bu liderlerin yanında asalet sınıfına mensup bir çok ünlü şövalye ve bazı önemli kilise adamları vardı. Haçlı seferinin yaratacağı yeni imkânları göz önüne alan ve geri dönmeyi düşünmeyen Raymond de St. Gilles, Bohemund. Baudouin gibi liderler ailelerinin bir çok mensubunu, eşlerini ve çocuklarını da yanlarına alarak yola çıkmışlardı. Bunlardan Raymond de St. Gilles, büyük bir tören düzenleyerek hayatının geri kalan kısmını Kutsal topraklarda geçireceğini ilan etti. Sefer masraflarını karşılayabilmek için arazisinin bir kısmını sattı, bir kısmını da rehin verdi.</span></p>
<p><span>Haçlıların öncüleri durumunda olan. Pierre L’Ermitte’in idaresindeki yirmi bin kişilik disiplinsiz ve çapulcu kitlenin, İznik yakınında Türkiye Selçuklu Sultanı I. Kılıç Arslan tarafından imha edilmesinden (21 Ekim 1096) sonra, asillerin kumandasındaki asıl ordular arka arkaya İstanbul’a geldiler. Bizans İmparatoru Aleksios Komnenos. Batı’dan istediği ücretli asker yardımı yerine, Haçlılar adı altında değişik milletlerin katılımıyla sayısız insandan oluşan büyük orduların gelmekte olduğunu duyunca endişeye kapıldı ve güçlükle de olsa Haçlılardan vasallik yemini almayı başardı.</span></p>
<p><span>Birinci Haçlı Seferi orduları, ilk olarak Selçuklu başkenti İznik önündeki savaştan sonra şehrin Bizans’a teslim edilmesi (19 Haziran 1097), ardından Eskişehir (Dorylaion-1 Temmuz 1097) ve Ereğli’de Sultan I. Kılıç Arslan’a karşı kazandıkları zaferler sayesinde, büyük kayıplar verseler de güneye inmeyi başardılar ve Antakya’yı kuşattılar. Uzun süren bir kuşatmadan sonra 3 Haziran 1098’de şehir Haçlıların eline geçti. Büyük Selçuklu sultanının, Musul Valisi Kürboğa idaresinde şehre yardıma göndermiş olduğu birleşik Türk ordusu, 28 Haziran 1098’de, surlar önünde yapılan savaşta yenilgiye uğrayınca, Antakya kesin olarak kaybedildi. Ardından 1101 Yılı Haçlı Seferleri’ne karşı Anadolu’da varlığını koruma mücadelesi veren Türkler, uyguladıkları başarılı strateji ve taktikler sayesinde kendilerinden çok kalabalık olan üç ayrı Haçlı ordusunu Merzifon, Konya ve Ereğli’de imha ettiler.</span></p>
<p><span>Bu arada, Birinci Haçlı Seferi sırasında Anadolu’da Urfa ve Antakya’da kurulmuş olan Haçlı devletleri de Türk dünyasındaki kargaşa ortamından faydalanarak bölgede tutunmayı başarmışlar ve doğuya doğru genişleme gayreti içine girmişlerdi. Ancak, Mardin Emiri Artuklu Sökmen ve Musul Valisi Çökürmüş, 1104 yılında Harran önünde Haçlıları kesin bir yenilgiye uğratarak bu girişimlerine büyük bir darbe indirdiler. Üstelik Urfa Kontu Baudouin de Bourg ve kuzeni Joscelin de Courtenay Türklere esir düştüler. Ancak savaştan sonra iki Türk beyinin arası açılınca bu başarılarının sonucundan gereği gibi faydalanamayan Türkler, daha bu tarihte Urfa’yı geri alma fırsatını kaçırdılar. Böylece Çökürmüş, kendi kuvvetleriyle önce 19 Mayıs-2 Haziran 1104’te, sonra da 1105 yılında Urfa’yı iki kez kuşattı, ancak başarılı olamadı. Ardından Sultan I. Kılıç Arslan’ın 1106’daki Urfa kuşatması da sonuçsuz kaldı.</span></p>
<p><span>Türklerin, bölgedeki Latin istilasını engellemek için ilk büyük girişimleri, Büyük Selçuklu Devleti içinde yeniden birliği sağlayan Sultan Muhammed Tapar (1105-1118)’ın emriyle 1110 yılında başladı ve ilk olarak, İslam devletleri arasına kama gibi sokulmuş olan Urfa’daki Haçlı Kontluğu hedef alındı. Böylece Haçlılara karşı mücadeleyle görevlendirilen Musul Valisi Mevdûd, 1110, 1111 ve 1112 yıllarında Urfa’ya üç sefer düzenledi. Onun 1113 yılında. Batiniler tarafından öldürülmesinden sonra yerini alan ve Haçlılara karşı mücadeleyi devam ettiren Musul Valisi Aksungur el Porsuki de 1114’te Urfa bölgesini hedef aldı. İslam dünyasının karşı saldırıya geçtiği bu dönemde Haçlılar savunma durumunda kaldılar. Ancak, Antakya Haçlı Hükümdarı Roger, Muhammcd Tapar’ın emriyle Haçlılar üzerine yürüyen Hemedan Valisi Porsuk b. Porsuk’un kumandasındaki Selçuklu ordusunu, Tell-Dânis yakınında yenilgiye uğratınca (15 Eylül 1115) Roger ve Urfa Hükümdarı Joscelin savunma durumundan kurtulup yeniden bölgede ilerleyişe geçtiler. Fakat, Mardin-Halep Hükümdarı Artukoğlu İlgazi, güçlü kuvvetlerle Antakya’ya saldırınca ona meydan okuyan Roger, 28 Haziran 1119’da bütün kuvvetleriyle beraber imha edildi. Kanlı Meydan Savaşı (Ager Sanguinis), Haçlıların 1104’ten beri uğradıkları en büyük yenilgiydi. Antakya ordusu bu şekilde imha edilince, Haçlılar Asi Nehri’nin doğusunda Esârib. Zerdana, Sermin. Maarratü’n-Nûman, Kefertâb gibi bir çok yeri kaybettiler. Antakya da zapt edilme tehlikesiyle karşı karşıya kalmıştı. Antakya’ya yardıma gelen Kudüs Kralı II. Baudouin şehri tehlikeden kurtardı. 14 Ağustos 1119’da Burc-u Hab yakınındaki uzun ve şiddetli mücadele sonunda hiçbir taraf açıkça galip gelemese de sonuç Frankların lehine oldu ve Baudouin kaybedilen bazı yerleri geri aldı. Böylece Kudüs Kralı Baudouin, 1126 yılına kadar Antakya’nın da idaresini üstlendi. 1119-1126 yılları arasında Baudouin ile Müslüman liderler arasındaki Antakya ile Halep arasındaki toprakları ele geçirme mücadelesi yaşandı. Frankların asıl hedefi Halep idi.</span></p>
<p><span>1122’de Antakya bölgesine bir sefer daha düzenleyen İlgazi, bu sefer sırasında ölünce, yeğeni Belek Haçlılarla mücadeleyi devam ettirdi. Bu arada, Antakya Prinkepsi II. Bohemund (1126-1130), Anazarba (Dilekkale) önünde Danışmendli Beyi Emir Gazi tarafından pusuya düşürülerek bütün ordusuyla beraber imha edildi (1130).</span></p>
<p><span>Aksungur el-Porsuki’nin ölümünden sonra 1127’de Musul’da iş başına geçen, 1128’de Halep’e de hâkim olarak Kuzey Suriye’de İslâm birliğini sağlayan İmâdeddin Zengi’nin, Haçlı devletleri üzerindeki baskısı gün geçtikçe arttı. Sonunda Zengi, üç haftadan fazla süren kuşatmadan sonra 24 Aralık 1144’de Urfa’yı Haçlılardan geri almayı başardı. Ancak, Urfa Kontu U. Joscelin, Tell-Bâşir ve civarında bir süre daha varlığını devam ettirme imkânı buldu ve 1146’da Zengi’nin ölümünden sonra Urfa’yı geri almaya teşebbüs etti, fakat Zengi’nin halefi Nureddin Mahmud bu girişimi sonuçsuz bıraktı.</span></p>
<p><span>Urfa’nın kaybı, Avrupa’da Haçlı ruhunu yeniden harekete geçirdi ve Doğu’da zor durumda olan Haçlılara yardım için bölgeye yeni bir sefer düzenlenmesine yol açtı. Böylece, 1147-48’deki İkinci Haçlı Seferi sırasında da Anadolu’da Haçlılar ile Türkler arasında büyük mücadeleler yaşandı. Türkler, önce gerilla taktiği ile hırpaladıkları Alman Haçlı ordusunu Dorylaion yakınında imha ettiler (26 Ekim 1147). Ardından Bizans’a ait Ege bölgesinden geçerek güneye inmeye çalışan Fransızları Honaz Dağı’nda pusuya düşürüp ağır kayıplar verdirdiler (7 Ocak 1148).</span></p>
<p><span>İkinci Haçlı Seferi’nin Anadolu ve Suriye’de uğranılan mağlubiyetlerden sonra fiyaskoyla son bulması üzerine, Musul ve Halep’in Türk hâkimi Nureddin Mahmud’un Suriye bölgesindeki nüfuz ve hâkimiyeti daha da arttı. Kısa bir süre sonra Antakya Prinkepsi Raymond, İnab Kalesi ile Gab Bataklığı arasında bir yerde yapılan savaşta Nureddin tarafından yenilgiye uğratıldı (29 Haziran 1149). Antakya ordusunun imhası ve bizzat prinkepsin ölümüyle sonuçlanan bu savaştan sonra Nureddin, Antakya topraklarında kolayca ilerledi; Hârım’i ve Ası Nehri Vadisi’nde Haçlıların elinde kalan son kale Efamiye’yi zapt etti (26 Temmuz 1149). Böylece Antakya Haçlı Devleti, sadece Antakya Ovası ve İskenderun Lâzıkiye arasındaki daracık kıyı bölgesi ile sınırlı kaldı. Haçlılar 1164’te Hârim’i geri aldılarsa da. 1164’te şehir surları önünde yapılan savaş, Nureddin’in zaferiyle sonuçlanınca şehri yine kaybettiler.</span></p>
<p><span>Nureddin Mahmud’un 1174’de ölümünden sonra halefi, Mısır ve Suriye Hükümdarı Selahaddin Eyyubi, Suriye ve Filistin’deki Haçlılara karşı mücadeleye devam etti. Sonunda 2 Ekim 1187’de, Kudüs’te 88 yıldır devam eden Haçlı hâkimiyetine son verdi. Bunun üzerine Kudüs’ü geri almak için düzenlenen ve Üçüncü Haçlı Seferi olarak adlandırılan harekât sırasında da Almanlar ile Türkler arasında Anadolu’da çatışmalar yaşandı (1190).</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-69336" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/07/Hacli-Seferleri-1.jpg" alt="" width="800" height="550" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/07/Hacli-Seferleri-1.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/07/Hacli-Seferleri-1-768x528.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span><strong>2) Anadolu’da Haçlılarla Yapılan İlk Savaşlar</strong></span></p>
<p><span>Haçlılara karşı geleneksel savaş taktiklerini kullanan Selçuklular, başlangıçta İznik ve Eskişehir önlerinde bu ordularla iki kere meydan savaşına girdiler. Birinci Haçlı Seferi ordularının Selçuklu başkenti İznik’i kuşattıkları sırada (6 Mayıs-19 Haziran 1097), Sultan I. Kılıç Arslan ile güney surları karşısına yerleşmiş olan Haçlılar arasında yapılan savaş, askeri gücü yüksek Haçlı ordusuyla Türkler arasında yapılan ilk savaştı ve iki taraf da henüz birbirinin savaş usullerini bilmiyordu: 1097 ilkbaharında imparator tarafından Anadolu yakasına geçirilen ve Pelakanon’da toplanan Haçlı ordusu ilk olarak Selçuklu başkenti İznik’i hedef aldı. 6 Mayıs’ta şehir önüne gelen Haçlılar, 14 Mayıs’ta şehri kuşatma altına aldılar. Bu arada kuşatma için gerekli olan aletleri yapmaya başladılar. Mancınıklar (petraria, tormentum), surları sarsarak yıkmak için kullanılan büyük kalaslar (şahmerdan), surların altına lağım kazmak için kullanılan ve aynı zamanda lağımcılara siper teşkil eden bir tür portatif kulübeler (scrofa) ve genellikle iki katlı olup içindekileri korumak için içi ve dışı köseleyle kaplanan ahşap hücum kuleleri inşa ettiler<strong><sup>[2]</sup></strong>. Godefroi şehrin kuzey suru karşısına, Bohemund ve yeğeni Tankred doğu suru karşısına yerleşirken, onların arkasından on gün sonra şehir önüne ulaşan Raymond de. St. Gilles de güney sur kesimine yerleşecekti. Şehrin batı kesimi göle açıldığından boş bırakılmıştı. Şehir, 144 kule ile güçlendirilmiş 5 km. uzunluğunda sağlam bir surla çevrilmişti. Savunma bakımından çok iyi durumda olsa da şehri savunan Türk garnizonu böyle büyük bir kuşatma karşısında takviye kuvvetlerine ihtiyaç duymaktaydı<strong><sup>[3]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>Bu sırada Ermeni Gabriel’in elindeki Malatya’yı kuşatmakta olan Sultan Kılıç Arslan’a haber gönderip yardım isteyen Türkler, şehrin güney sur kesiminin henüz kuşatılmamış olduğunu, buradan güvenle şehre girebileceklerini bildirmişlerdi. Ancak sultanın göndermiş olduğu öncü Türk kuvveti, Raymond’un 16 Mayıs’ta belirtilen sur kesimini kuşatmasından sonra şehir Ününe ulaşabildi<strong><sup>[4]</sup></strong>. Bunun üzerine öncü Türk kuvveti ani bir saldırıyla şehre girmeyi denediyse de Raymond tarafından yenilgiye uğratıldı. Görgü tanığı Raimundus’un kaydına göre<strong><sup>[5]</sup></strong> Toulouse Kontu Raymond, orada kamp kurmaya çalışırken, Türkler iki kol halinde dağlardan inip, bu Haçlılara saldırmışlardı. Plânlarına göre, bir grup Godefroi ile savaşırken, öteki grup güney kapısından şehre girecek, sonra başka bir kapıdan çıkacak ve böylece bir şeyden haberi olmayan Haçlıları yenilgiye uğratacaktı, fakat bu mümkün olmadı.</span></p>
<p><span>Bunun üzerine İznik garnizonu, Bizans kumandanı Manuel Butumites ile şehrin teslim şartlarını görüşürken, Sultan Kılıç Arslan’ın yaklaşmakta olduğu haberi geldi. Mayıs sonuna doğru şehir önüne gelen sultan, Iznik’e girebilmek için derhal, güney surları karşısına yerleşmiş olan Raymond de St. Gilles’in birliklerine hücum etti. Flandre Kontu Robert, ordusuyla onlara yardıma koştu. Türk garnizonunun bir çıkış hareketinden çekinen Godefroi ve Tankred, kuşatmış oldukları sur kesiminden ayrılmadılar. İki taraf arasında mızraklarla, kılıçlarla adam adama bütün gün devam eden savaş çok şiddetli oldu. Latin kaynaklarının ifadelerini doğrulayan, çağdaş Ermeni tarihçisi Urfalı Mateos, bu durumu şu sözlerle ifade etmiştir: “… iki ordu korkunç bir hiddetle birbiri üzerine atıldı. Müslüman askerleri, miğferlerin parıltısı, zırhların çatırtısı ve yayların gıcırtısı içinde git gide cephelerini daha çok sıklaştırdılar. Yeryüzü muhariplerin gürültüsü altında titriyor ve okların vızıltısı atları ürkütüyordu. En cesur muharipler kahramanca birbiri üzerine atılıp arslan yavrulan gibi birbirini merhametsizce vuruyorlardı. Muharebenin bu ilk günü çok şiddetli geçti, çünkü sultan Franklara karşı 600.000 (!) askerle beraber harp ediyordu. Fakat Franklar bu kadar büyük bir orduya karşı galip geldiler”. Savaş sonucunda sultan, Haçlı ordusunun sayıca<strong><sup>[6]</sup></strong> kendi kuvvetlerinden çok üstün olması yüzünden kuşatmayı yaramadı. Ordusunu daha fazla yıpratmadan geri çekilmeye ve Haçlılara karşı savaşmak için uygun bir fırsat beklemeye karar verdi<strong><sup>[7]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>İznik önündeki savaşta Haçlılar da ağır kayıplara uğramışlar, sağ kalanların pek çoğu da yaralanmıştı. Fakat yine de elde ettikleri başarı cesaretlerini artırmıştı. Zaferi kazanacaklarından emin olan Türk şehitlerinin üzerinde alacakları esirleri bağlamak için getirdikleri iplen bulmuşlardı. İznik’teki garnizonun moralini bozmak için bu Türk şehitlerinin kafalarını kesip mancınıklarla şehre atıyorlardı<strong><sup>[8]</sup></strong>. Ayrıca, Haçlılar 1000 Türk şehidinin kafasını keserek torbalarla Gemlik’e, oradan da İstanbul’a imparatora göndermişler, imparator ise buna çok sevinmiş ve Haçlıları ödüllendirmişti<strong><sup>[9]</sup></strong>. Haçlılar bundan sonra şehri daha da şiddetle kuşatmaya devam ettiler. Ancak, 5 haftadır kuşatılan ve mancınıklarla sürekli dövülen surları bir türlü aşamıyorlardı. Sonunda Raymond ve Adhemar, güney surlarında bulunan Gonatas adındaki kulenin altına lağım kazıp içini ateşe vermek suretiyle çökertmeye çalıştılar. ‘Kaplumbağa’ denen ahşap bir kuşatma kulesi inşa ederek içine savaşçıları doldurdular ve bunu surlara yanaştırdılar. Bu savaşçıların bir kısmı, kuleyi savunan Türklerle savaşırken, demirden araçlarla donatılmış diğer grup bu arada kulenin altını kazarak içini odunlarla doldurup ateşe vermek suretiyle kuleyi yıktı. Ancak gece karanlığından faydalanan Türkler, kuleye verilen zararı Onarınca, Haçlıların bu çabası da sonuçsuz kalmış oldu<strong><sup>[10]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>Türkler doğrudan göle açılan batı surlarındaki kapılar sayesinde yiyecek ve çeşitli ihtiyaçlarını temin edebildikleri sürece, Haçlılar şehirdekileri aç bırakarak teslim olmaya zorlayamazlardı. Bu yüzden Haçlıların yardım isteği üzerine İmparator Aleksios tarafından gönderilen hafif gemiler, Gemlik’ten arabalara yüklendikten sonra İznik’te göl kıyısına indirildi ve böylece Türklerin yardım aldığı göl yolu kesildi. Ayrıca imparatorun gönderdiği, Tatikios ve Tzitas’ın kumandasındaki 2000 kişilik bir kuvvet de İznik önüne gelip Gonatas kulesinin karşısında mevzilendi ve Haçlılarla birlikte surlara yapılan saldırılara katıldı. Artık hiçbir kurtuluş ümidi kalmayan Türkler sonunda, Bizans kumandanı Butumites ile teslim şartları konusunda anlaştıktan sonra şehri Bizans kuvvetlerine teslim ettiler (19 Haziran 1097)<strong><sup> [11]</sup></strong>.</span></p>
<p><span><strong>3) Dorylaion Savaşı (1 Temmuz 1097)</strong></span></p>
<p><span>Sultan I. Kılıç Arslan, İznik önünden geri çekildikten sonra Haçlıları durdurabilmek için yeni bir savaşa hazırlanmaya başlamıştı. Bu arada 26 Haziran’da İznik’ten ayrıldıktan sonra Eskişehir-Akşehir-Konya-Ereğli yoluyla<strong><sup>[12]</sup></strong> Antakya’ya inmeyi plânlayan Haçlı ordusu Osmaneli (Lefke)‘ne geldiğinde, bu muazzam büyüklükteki ordunun yiyecek ve ikmal işini kolaylaştırmak için ikiye ayrılmasına ve bir günlük mesafe ile ilerlemesine karar verilmişti. Buna uygun olarak Robert de la Normandia, Etienne de Blois, Tankred ve Haçlılara rehberlik eden Tatikios’un kumandasındaki Bizans birliklerinden oluşan birinci grup, Bohemund’un kumandasında önden yola çıktı. Raymond de St. Gilles’in kumandasındaki ikinci grupta ise Godefroi de Bouillon, Le Puy Piskoposu Adhemar, Hugue de Vermandoıs ve Robert de Flandre’ın kuvvetleri yer alıyordu<strong><sup>[13]</sup></strong>. Gözcüleri vasıtasıyla Haçlı ordusunun yürüyüşü hakkında bilgi edinen ve onlara saldırmak için uygun fırsatı bekleyen sultan, Porsuk Vadisi yoluyla bölgeye gelip, 30 Haziran günü, Eskişehir’in kuzeybatısındaki Sarısu Ovası’nın alçak tepelerinde pusu kurdu<strong><sup>[14]</sup></strong>. Aynı gece Haçlı ordusunun Bohemund’un idaresinde önden ilerlemiş olan birinci grubu da ovaya ulaştı.</span></p>
<p><span>Ertesi sabah gün doğar doğmaz (1 Temmuz 1097), savaş naraları atarak yamaçlardan aşağı inip aniden hücuma geçen Türkler, savaş taktiklerine uygun olarak, Haçlı karargâhını her yönden kuşattılar ve oklar yağdırmaya başladılar. Ön saflardaki okçular yıldırım hızıyla oklarını attıktan sonra yerlerini yeni bir okçu birliğine bırakarak geri çekiliyorlardı. Biniciler de süratle atlarını düşman üzerine sürüyor ve mızraklarını fırlatarak uzaklaşıyorlardı.</span></p>
<p><span>Daha önce hiç karşılaşmadığı bu savaş taktiği karşısında şaşıran ve çetin bir savaş olacağını anlayan Bohemund, adamlarıyla beraber derhal Türk saldırılarına karşı koymaya çalıştı<strong><sup>[15]</sup></strong>. Bir yandan da haberci gönderip Raymond de St. Gilles’in kumandasındaki ikici grubu süratle yardıma çağırdı. Her yönden bir ok sağanağı altında olan Haçlılar, kargaşa içinde sıkışıp kalırken, şövalyeler kılıçlarla ve mızraklarla Türkleri geri püskürtmeye teşebbüs ettiler. Fakat savaşın ilk aşamasında Haçlılarla yakın savaşa girmekten çekinen Türkler her defasında kasten saflarını araladılar. Haçlılar ise adam adama savaşacak kimse bulamayınca hiç bir başarı elde edemeden kendi saflarına geri çekilmek zorunda kaldılar. O zaman da Türkler, tekrar Haçlıları kuşatarak yeniden oklar yağdırdılar. Yalnızca göğüs zırhları, miğferleri ve kalkanları olanlar, dayanması zor olan bu saldırıya karşı kendilerini koruyabildiler. Atlar ve silâhsız olanlar ciddi yaralar alıp yere düşmekten kurtulamadılar. Bu savaşta hem şövalye hem de yayalardan pek çok kişi hayatını kaybetti. Bohemund’un yeğeni, yanı Tankred’in kardeşi de ölenler arasındaydı. Tankred ise esir edilmekten güçlükle kurtulmuştu<strong><sup>[16]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>Haçlılar için askeri metotlarını bilmedikleri bir düşmanla savaşmak gerçekten zordu. Görgü tanığı Fulcherius, bu savaşı tasvir ederken Haçlıların içine düştüğü durumu ve ümitsizliklerini şöyle ifade etmiştir: “Türkler, silâhları birbirine sürterek ve naralar atarak bizi şiddetli bir ok yağmuruna tuttular. Bu bizi şaşkına çevirdi. Ölümle yüz yüze geldiğimizden ve bir çoğumuz yaralandığından, derhal arkamızı dönüp kaçtık. Bunda şaşılacak bir şey yok, çünkü böyle bir savaş hiç birimiz tarafından bilinmiyordu… Hepimiz titreyerek ve dehşete kapılmış olarak, ağıl içindeki koyunlar gibi bir araya yumaklanmıştık, her taraftan düşmanlarca çevrildiğimizden hiç bir yöne dönemiyorduk. Orada çok büyük bir feryat semaları inletiyordu. Yaşama ümidi kalmamıştı”<strong><sup> [17]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>Haçlıların saflarının zayıflamaya başladığını gören Türkler, savaşın ikinci aşamasında kılıçlarla adam adama mücadeleye girdiler. Ancak savaşın en şiddetli yerinde ikinci gruptaki Godefroi de Bouillon, Hugue de vermandois ve Raymond de St. Gilles’in takviye kuvvetleriyle gelmesi savaşın kaderini değiştirdi. Türkler, yeni gelen kuvvetleri görünce şaşırdılar ve iki grubun birleşmesini önleyemediler. Haçlılar derhal savaş düzenine girerken Bohemund, Robert de la Normandia, Tankred ve Etıenne de Blois sol kanatla, Goderoi de Bouillon. Hugue de Vermandois sağ kanatta, Raymond ile Robert de Flandre ise merkezde yer aldılar. Türkler karşı saldırıya geçen baştan aşağı zırhlı ve uzun mızraklı Haçlı şövalyelerine karşı adam adama kahramanca dövüştüler. Ancak Le Puy piskoposunun idaresindeki birliklerde sürpriz bir şekilde birdenbire arkadan saldırınca kargaşa içine düştüler. Sultan daha fazla kayıp vermemek için geri çekilmeye karar verdi<strong><sup>[18]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>Türkler, Haçlıların bile takdire şayan buldukları üstün savaş kabiliyetlerine ve bütün çabalarına rağmen bu orduların sayıca üstünlüğüne mağlup olmuşlardı. Nitekim bu savaşta yer alan bir Haçlı yazarı eserinde şöyle yazmıştır: “Türklerin metanet, kahramanlık ve savaş kabiliyetlerini kim tasvir edebilir?… Eğer Türkler Hıristiyan olsalardı kudret ve cesaret bakımından kimse onlarla boy ölçüşemezdi”<strong><sup>[19]</sup></strong>.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-69338" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/07/Haclilar-1.jpg" alt="" width="800" height="530" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/07/Haclilar-1.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/07/Haclilar-1-768x509.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span><strong>4) Strateji ve Taktikler</strong></span></p>
<p><span>Gerek İznik önünde gerekse Dorylaion (Eskişehir) yakınlarında Haçlı ordularının sayıca kendilerinden çok üstün olması yüzünden başarı sağlayamayan Türkler, bundan sonra onlara karşı meydan savaşına girmekten kaçındılar. Çünkü böylesine büyük orduların ancak gerilla savaşı ile yıpratılıp, uzaktan düzenlenen vur kaç türü saldırılarla hırpalandıktan sonra kademeli olarak imha edilebileceğini anladılar ve savaş taktiklerini buna göre belirlediler.</span></p>
<p><span>Buna uygun olarak, profesyonel askerlerden oluşan Türk ordusu hafif silahlı küçük birliklere ayrıldı. Bu birlikler düşmanı yıldırmak ve yıpratmak için Haçlı ordusunun geçeceği yollar üzerindeki su kaynaklarını kullanılmaz hale getirdiler, kuyuları doldurdular veya içine hayvan leşleri attılar; düşman ordusunun önünden devamlı geri çekilirken otları yakarak veya büyük hayvan sürülerini düşmanın geçeceği güzergâhta otlatarak, ordunun ot teminini güçleştirdiler. Her türlü yiyecek maddesini imha edip, şehirleri boşalttılar, halk mallarını de yanına alarak yerlerde ne yiyecek ne de su bulabilen Haçlılar perişan oldular. Haçlılar çoğu kez yiyecek olarak zayıf veya ölü atların etine muhtaç oldular<strong><sup>[20]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>Bu arada hareketli Türk birlikleri, yaptıkları sürpriz hücumlarla da onlara büyük kayıplar verdirip yıpratmaya devam ettiler. Latin kaynaklarına göre<strong><sup>[21]</sup></strong> 1097’de Dorylaion Savaşı’ndan sonra geri çekilen Türklerin uyguladıkları bu taktik yüzünden Temmuz sıcağında Haçlılar susuzluk ve açlıktan perişan olurken çok sayıda insan ve hayvan bu yüzden ölmüştü. Dikenli bitkilerden başka yiyecek bir lokma yemek bulamamışlardı. Atlarını kaybeden bir çok şövalye, yaya askeri olarak yoluna devam etmek zorunda kalmış veya öküzleri binek hayvanı olarak kullanmıştı. Yine atlarını kaybeden Haçlıların keçileri, domuzları, köpekleri yük hayvanı olarak kullandıkları görülmüştü.</span></p>
<p><span>1147’de, Türklerin uyguladıkları yıpratma taktikleri yüzünden ordusu perişan olan Alman Kralı Konrad, “Akıllı bir adam başka bir felâketten ders almalı. Son zamanlarda, hiç bir ırkın karşı koyamayacağı bir ordum vardı; bu ordu, açlığa mağlup olunca, erzakla donatılmış olsaydı yenebileceği kişilere boyun eğdi. Şimdi içinde olduğumuz durum da aynıdır. Hiç bir ulusun gücünden korkmamamıza rağmen açlığı yenecek silâhlarımız yok. Bakın! Önünüzde iki yol vardır, bunlardan biri daha kısa, fakat erzak yönünden yetersiz; diğeri daha uzun fakat emindir. Size, daha uzun olmasına rağmen sahil yolunu tutmanızı ve şövalyelerinizin gücünü boş yere harcamamanızı tavsiye ederim<strong><sup>[22]</sup>”</strong> diyerek Fransa Kralı Louis’yi uyarmış ve Bizans’ın elindeki sahil yolundan ilerlemeye teşvik etmiştir.</span></p>
<p><span>Türkler, savaştan önce düşmanın moralini bozmak ve yıpratmak için başka faaliyetlerde de bulunmuşlardır. Mesela hiçbir şeyden korkmadıklarını göstermek ve morallerini bozmak için saçlarını kazıyarak Haçlıların önüne attıklarını, Fransa kralının yanında İkinci Haçlı Seferi’ne katılan Odo de Deuil’ün<strong><sup>[23]</sup></strong> kaydından öğreniyoruz. Geceleri de Haçlıların kampı etrafında korkunç naralar atıp, geceyi uykusuz ve sıkıntılı geçirmelerini sağladılar. Onları tedirgin etmek için, sabaha kadar Haçlı ordugâhına oklar yağdırdılar, öyle ki, 1190 yılında Anadolu’da, çadırları delip geçen bir ok yağmuru altında bazı haçlılar uykudayken öldü. Bu yüzden Haçlıların bazen haftalarca zırh gömleklerini gece gündüz hiç çıkarmadan, silahlanmış bir şekilde uyudukları, yemek yedikleri görüldü<strong><sup>[24]</sup></strong>. Çağdaş Latin müellifi Radulfus’un<strong><sup>[25]</sup></strong> ifadesinden anlaşıldığına göre, “Allachibar”, yani Allahuekber diye savaş naraları atan Türklerin, bu şekilde düşmanı korkutup, morallerini bozduğu anlaşılıyor; ayrıca, borazan, davul, zurna, düdük, def, zil gibi müzik aletlerini kullanarak da düşmana korku saldıkları görülüyor<strong><sup>[26]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>Bu dönemde Türk ordusunda yer alan uzman atlı okçular ve onların taktikleri Haçlılar için daima en büyük tehlike olmuştur. Yukarıda görüldüğü gibi, başlangıçta yabancı oldukları bu savaş tarzı karşısında Haçlılar şaşkına dönmüştü. Ancak, dönemin Türk ordusu sadece atlı okçulardan oluşmuyordu. Selçuklu ordusunun savaşçı unsuru atlı ve yaya olmak üzere iki kısma ayrılmıştı; fakat ordunun en etkili ve en büyük kısmını atlı savaşçılar teşkil ediyordu. Yay ile silahlanmış olmayan atlılar da vardı. Selçuklu askerleri, kullandıkları silâha veya yaptıkları işe göre, okçu ve yaycılar, mızrakçılar, kılıççılar, gürzcüler, mancınıkçılar, lağımcılar gibi gruplara ayrılmışlardı. Bunlardan başka ordunun lojistik hizmetleri, ağırlıkların taşınması, yiyecek ihtiyacının karşılanması gibi geri hizmetleri görmek için sefere katılan unsurlar da vardı<strong><sup>[27]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>Haçlı ordusunun da en etkili kısmı atlı savaşçılarıydı. Fakat 12. yüzyıldaki görgü tanıklarının ifadeleri ve diğer çağdaş tasvirlerde açıkça görüldüğü gibi, çevik Türk atlıları, silâhlarının hafifliği, atlarının da süratli olması sayesinde, manevrada Franklardan daha hızlı ve daha esnekti<strong><sup>[28]</sup></strong>. Genellikle uzaktan savaşmayı Tercih eden Türklerin en önemli silahları ok ve yay idi. Bu silahları uyguladıkları savaş taktiği gereği geri çekilirken de kullanırlardı. Türkler kalkan, mızrak, kılıç, sopa, süngü, topuz, bıçak, hançer gibi silâhları da taşırlar ve yüz yüze yaptıkları çarpışmalarda bunları, kuşatma savaşlarında ise mancınık ve diğer kuşatma aletlerini kullanırlardı. O dönemdeki bütün silâhlar Selçuklu ordusunda mevcuttu. Fakat Türklerin kullandığı bu silâhların diğer milletlerinkinden daha hafif ve kullanışlı olması onlara önemli bir avantaj sağlıyordu<strong><sup>[29]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>Türk mızrakları ve kalkanlarının Haçlılarınkinden daha hafif olduğu kayıtlardan açıkça görülüyor. Türk mızrağının içi boş olup boyu daha kısa idi. Frankların mızrağı gibi meşe ve dişbudak ağacından değildi<strong><sup>[30]</sup></strong>. Türk kalkanları da Frankların kalkanları gibi uzun değildi. Küçük ve yuvarlak olan Türk kalkanları, hafifliğinden dolayı avantaj sağlıyordu<strong><sup>[31]</sup></strong>. Yine Haçlıların zırhları ve miğferleri çok dayanıklı olsa da ağırlığı savaşçıların hareket kabiliyetini azaltıyordu. Hafif Türk süvarileri yıldırım hızıyla defalarca saldırılarını tekrarlarken, Haçlılar, ağır zıhları ve kalkanlarıyla Türklerin bu saldırılarına karşılık veremiyordu<strong><sup>[32]</sup></strong>. Böylece Türkler hafif silâhları ve hızlı atları sayesinde Franklardan daha rahat hareket edebiliyor, kolayca yer değiştirebiliyorlardı. Bu sayede düşmanları onları kolayca takip edemiyordu. Çağdaş Bizans tarihçisi Niketas’ın belirttiği gibi, yoğun bir bulut gibi ansızın düşmanlarının üzerine çöken Türkler, karşısındaki güç henüz silâhını kullanamadan rüzgâr gibi ortadan kayboluyorlardı<strong><sup>[33]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>Hızlı hareket edebilmelerinden başka Türklerin savaş taktikleriyle ilgili ikinci özellikleri okçulukta çok usta olmalarıydı. Okçuluktaki kabiliyetlerini hızlı hareket edebilmeleriyle birleştirince Türkler, at üzerinde duraksamadan yayı kullanabilirlerdi. Geri çekilirken bile atın üzerinde arkalarına dönerek kendilerini takip edenlere ok fırlatabiliyorlardı<strong><sup>[34]</sup></strong>. Niketas<strong><sup>[35]</sup></strong>, “Bir Türk şöyle yapar: Atını, uçar gibi koşmasını sağlamak için şiddetle mahmuzlar, kendisi iki eliyle yayını kavrayarak geriye doğru ok atar. Arkasından onu geçmek üzere gelen ise onu geçer ama sadece ölmekte. Onu yakalamak isteyenin kendisi yakalanır ve birden bire izlenen izleyen olur” şeklindeki ifadesiyle Türklerin bu konudaki kabiliyetini dile getirmiştir<strong><sup>[36]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>Böylece bu iki önemli özelliklerini Haçlılara karşı oldukça etkili bir şekilde kullanan Türkler, öncelikle, bu sayede rakip güçten belli bir mesafede uzakta kalma ve ona yaklaşacağı zamanı tayin etme imkânını buluyorlardı. Kütle savaşı usulüne göre yanaşık nizamda dizilerek savaşmaya alışkın olan ağır teçhizattı Franklar, savaş meydanında hücuma hız kazandırmak için hızlı atları kullanırlardı ve bu sistem ancak birleşik bir düşman birliğine karşı etkiliydi. Fakat atlı Türk okçuları onlara böyle bir hedef sağlamadı. Bu yüzden de hafif silâhlı ve hareketli Türk süvarilerinin süratli ve ani hücumları, sıkı saflar halinde savaşan ağır hareketli Haçlı ordusunu zor duruma düşürdü. Nitekim Birinci Haçlı Seferi sırasında taktik olarak Türklere yenilen Haçlılar, Dorylaion Savaşı’nda olduğu gibi, düştükleri zor durumdan ancak sayıca üstünlükleri sayesinde kurtulabildiler<strong><sup>[37]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>Bizans tarihçisi Anna Komnena, Türklerin diğer milletlerden farklı olan savaş düzenini ve metodunu kısaca ifade ederken, onların kalkana karşı kalkan tolgaya karşı tolga ve savaşçıya karşı savaşçı ilkesine göre dizilmediğini belirttikten sonra şöyle devam etmiştir: “Onlarda sağ kanat, sol kanat ve merkez birbirinden uzakta durur ve sımsıkı bitişik phalanx dizilişi yoktur, saf aralıklıdır. Böylece onların sağ kanadına ya da sol kanadına saldırıldığında gerek merkez gerek arkada duran, ordunun geri kalanı sizin üzerinize çullanır, burgaçtı bir kasırga gibi, düşmanı darmadağın ederler… Mızrağı çok kullanmazlar, ama düşmanı tam bir çember içine alıp ona ok atarlar ve kendilerini uzaktan savunurlar. Bir Türk kovalamaya geçmişse, düşmanı ok atmakla haklar, kendisi kovalanıyorsa okları sayesinde üstün gelir. Bir ok fırlatır ve ok uçarak ya ata ya atlıya saplanır. Ok, güçlü bir elle atılmışsa gövdeyi delip geçer. Onlar gerçekten çok usta okçulardır”<strong><sup>[38]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>Türkler kayıplarını azaltmak için genellikle belli bir mesafede kalıp, uzaktan savaşmayı tercih etseler de, Haçlıların saflarının zayıfladığını görünce, yaylarını omuzlarına asarak, kılıçlarıyla hücum edip, yakın savaşa gırdikleri de görülmüştür. Böylece, Haçlılara karşı ilk hücumlarına ok menzili alanında başlayan Türklerin, sonra yakın mesafeye gelme fırsatını buldukları zaman, mızraklar ve kılıçlarla saldırdıkları, bu yüzyıldaki Latin görgü tanıkları tarafından belirtilmiştir. Nitekim, yukarıda da ifade edildiği gibi, Dorylaion Savaşı hakkındaki tasvirlerde Türklerin önce oklarla, sonra mızraklar ve kılıçlarla saldırdığı belirtilmiştir<strong><sup>[39]</sup></strong>. Yine 1147’de Honaz Dağı’nda Haçlıları dar bir geçitte sıkıştırınca, bu kez yalnız ok ve yaylarıyla değil kılıçlarıyla omuz omuza savaşmak imkânını bulmuşlardı<strong><sup>[40]</sup></strong>. 1101 yılında da Merzifon Ovasında kıstırdıkları Haçlılara karşı hem uzaktan oklarla hem de fırsatını bulunca kılıçlarıyla adam adama savaşmışlardı<strong><sup>[41]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>Böylece, Türkler savaş sistemlerine uygun olarak, imkân buldukları zaman arılar gibi düşmanın etrafını çevirmekte ve adeta bir şehri kuşatıyormuş gibi her yönden saldırıya geçmekteydiler<strong><sup>[42]</sup></strong>. Haçlı ordusunu uzaktan ok yağmuruna tutan ve genellikle her türlü avantaja sahip olmadan yüz yüze meydan savaşına girmeyi kabul etmeyen Türkler, Haçlılar kılıç ve mızraklarla hücuma kalkınca hızla geri çekilirlerdi. Haçlılar ise adam adama savaşmak mümkün olmayınca ordugâhlarına geri çekilmek zorunda kalırlardı. Sonra “Türkler dönüp gelir ve bir kez daha Haçlıları ok yağmuruna tutarlardı. Bu Türk ordusunun karakteristik bir özelliği idi. Yanı, vur kaç taktığı ile hücum eden Türkler, düşmanla yüz yüze geldiklerinde dönüp giderlerdi, fakat dağılıp gözden kaybolsalar da, geri dönüp tekrar hücuma geçebilirlerdi. Geri çekilmenin de takıp etmek kadar önemli olduğunu düşünüyorlardı. Latin kaynakları. “Onlar bertaraf edilen, fakat defedilemeyen sinekler gibiydiler” diyerek bu durumu ifade etmişlerdir<strong><sup>[43]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>1097’deki Dorylaion Savaşı’nda Türklerle karşılaşan Latin tarihçisi Fulcherius<strong><sup>[44]</sup></strong>, Türk süvarilerinin, naralar atarak Haçlıları uzaktan ok yağmuruna tutması üzerine, Haçlıların yabancı oldukları bu savaş tarzı karşısında sersemlediklerini ifade ederek Türk ordusunun, Batılılar üzerinde etkili olan bu karakteristik özelliğini vurgular.</span></p>
<p><span>Türk okçularının amacı, düşmanın bütünlüğünü bozarak orduyu kargaşaya sürüklemek ve güçten düşürmek olduğu için okçular yalnızca düşman askerlerini değil, onların atlarını da hedef alırlardı. Türkler, savaşta atlı hücuma güvenen Franklar için atların ne kadar önemli olduğunu iyi biliyorlardı. 12. yüzyılda Anadolu’ya geçen Haçlı orduları, bazen hayvan yemi, su eksikliği veya salgın hastalık yüzünden telef olurken, pek çok at da Türk okçularının hedefi olmuş, bu durum onları çok zayıflatmıştı. Oklar düşmana kayıp verdirmenin yanı sıra düşman üzerinde hep sinir bozucu bir etki de yaratıyordu<strong><sup>[45]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>Türkler, Haçlılara karşı mücadelede geleneksel savaş taktikleri olan sahte ricatı (geri çekilme taklidi) başarıyla uyguladılar<strong><sup>[46]</sup></strong>. Bazen geri çekilmeleri günlerce sürdü, düşmanı zayıflatmak, üslerinden uzaklaştırmak veya kandırıp pusuya çekmek için bu yöntemi kullandılar. Kolayca imha edebileceği izlenimini vermek için az sayıda bir atlı birlik kullandılar. Franklar onlara saldırmak için harekete geçtiklerinde, yem olarak kullanılan bu grup onları asıl ordunun saklanmış olduğu yere doğru çekti. Bu savaş hilesi, Urfa Kontu II. Baudouin ve Tell-Bâşir senyörü Joscelin’in Türklere esir düştüğü 7 Mayıs 1104 Harran Savaşı’nda kullanılmıştır. Nitekim İslâm tarihçisi İbnü’l-Esîr’in kaydına göre<strong><sup>[47]</sup></strong> Harran’ın güneyinde, Belih Irmağı kıyısında ve Müslüman arazisi içinde kalan bir yerde yapılan savaşta, Müslümanlar bozguna uğramış gibi görünerek kaçmaya başlamışlar, buna aldanan Haçlılar da onları takıp edince mevzilerinden uzaklaşmışlar, bunun üzerine Türkler geri dönerek Haçlıları büyük bir yenilgiye uğratmışlardır. Yine 1110 yılındaki Urfa kuşatmasında, Musul Valisi Mevdûd, şehre yardıma gelen Haçlı kuvvetlerinin yaklaşması üzerine, onları üslerinden uzaklaştırıp toptan imha etmek niyetiyle kuşatmayı kaldırarak Harran istikametinde geri çekilmiştir. Ancak bir pusuya düşeceklerini anlayan Haçlılar geri dönmüşlerdir<strong><sup>[48]</sup></strong>. 1147 yılında da Anadolu’da Alman Kralı III. Konrad’ın idaresindeki Haçlı ordusu bu taktikle ağır kayıplara uğratılmıştır. Çağdaş Bizans tarihçisi Kinnamos’un<strong><sup>[49]</sup></strong> belirttiğine göre Alman Haçlı ordusunun ardçı birlikleri, Türklerle ilk karşılaştıklarında, büyük bir hevesle onlara karşı hücuma geçmişler, fakat Türkler geri dönüp kaçar gibi yaparak onları iyice yormuş ve ordugâhlarından uzaklaştırmalardır. Sonra da geri dönerek saldırıya geçmiş ve Almanlara ağır kayıplar verdirmişlerdir.</span></p>
<p><span>Türkler tarafından kullanılan bir başka savaş metodu olan hızlı hareket eden birliklerle, hareket halindeki bir düşman ordusunun kanatlarına veya arkasına hücum etmek. Haçlılara yabancı olan bir metottu. Tanzim edilmiş süvari birlikleriyle düzenli bir şekilde, sırayla savaşa girmeye alışkın olan Franklar için yürüyüş sırasında hücuma geçen bir düşmana karşı koymaya çalışmak sinir bozucu bir hücum şekliydi<strong><sup>[50]</sup></strong>. Bu hücum şeklinde saldırılar genellikle ardçılara yönelikti.</span></p>
<p><span>Albertus’a göre<strong><sup>[51]</sup></strong>, 1101’de Anadolu’yu geçmeye çalışan Haçlı orduları Türkler tarafından yakından takip edilmiş ve ordunun gücünü kırmak için ardçı birliklerine hücum edilmiştir. Haçlı ordusu, Çankırı’dan sonra dağınık bir şekilde yol alırken, bu saldırıların gittikçe tehlikeli bir hal alması üzerine liderler, yürüyüş sırasında ordunun güvenliğini sağlayabilmek için bazı tedbirler almak zorunda kalmışlardır. 700 Fransız şövalyesi öncü, 700 Lombard Şövalyesi de arkadaki yayaları korumak için ardçı birliği olarak yerleştirilmiştir. Ancak Türkler 500 kişilik bir kuvvetle bu ardçı birliğinin üzerine hücum etmiş, korkuya kapılan Lombard şövalyeleri kaçarken pek çok yaya Türkler karşısında ölüme terk edilmiştir. Bunun üzerine liderler, ordunun arkasında sırayla nöbet tutmaya karar vermişlerdir, önce Bourgogne Dükü 500 zırhlı şövalye ile nöbet tutmuştur. Ardından Raymond nöbet tuttuğu sırada, Türkler saldırılarını tekrarlamışlar, aralıksız devam eden bu saldırılar karşısında zor durumda kalan Raymond, yedi mil önden yürüyen ana ordudan acilen yardım istemiş, böylece yardıma gelen 10.000 kişilik kuvvet karşısında, az sayıdaki Türk kuvveti arka arkaya düzenlediği saldırılarına son verip dağlık araziye çekilmek zorunda kalmıştır. Bundan sonra Haçlı liderleri, ordunun dağınık şekilde ilerlemektense bir bütün halinde yol almasının daha güvenli olacağına karar vermişlerdir.</span></p>
<p><span>Kaynaklar, 1147 yılında Anadolu’yu geçmeye teşebbüs eden İkinci Haçlı Seferi ordularına karşı da bu taktiğin çok etkili bir biçimde kullanıldığını göstermektedir. Kinnamos’un belirttiği gibi. 1147’de Türkler ilk önce Almanların güçlerini anlamak ve durumlarını öğrenmek için Haçlı ordusunun ardçı birliklerine hücum etmişlerdi. Alman Kralı Konrad da Almanya’daki saltanat naibi Wibald’e yazdığı mektupta<strong><sup>[52]</sup></strong>, Türklerin hiç durmaksızın ordunun gerisinde kalan yaya askerlerine saldırdıklarını, adamlarının Türk oklarıyla öldüklerini yazmıştır. 1190’da yine Anadolu’yu geçmeye teşebbüs eden Alman İmparatoru Friedrich Barbarossa’nın ordusu da aynı tarz saldırılara maruz kalmıştır<strong><sup>[53]</sup></strong>. Böylece yürüyüş sırasında oklarla taciz edilen, ya da vur kaç taktiğiyle hırpalanan Frank ordusunun bu sürpriz saldırılara ve tacizlere karşı koyarak yürüyüşünü devam ettirebilmesi için bazı tedbirler alarak bir bütün halinde, disiplinli ve kontrollü bir şekilde yol alması gerekti. 1147’de VII. Louis, Honaz Dağı’nda uğradığı kayıplardan sonra, ordusundaki disiplinsizliği gidermek, daha dikkatli ve düzenli bir şekilde yol alabilmek için bazı düzenlemeler yapmak zorunda kaldı ve yürüyüş düzenini yeniden organize etti. Odo’nun<strong><sup>[54]</sup></strong> ifadesine göre, seferin başından beri disiplinli hareketleriyle dikkat çeken Templier şövalyelerine bu hususta önemli sorumluluklar verildi. Buna göre bu tehlikeli dönemde, ordudaki zengin fakir herkesin, savaş alanından kaçmayacağına ve Templier şövalyelerinin kendilerine tayin edeceği kumandanlara her hususta itaat edeceğine dair yemin ederek Templierler ile birlik ve dayanışma içinde olmalarına karar verildi. Böylece, Gilbert adında bir kumandan seçildi. Şövalyeler elli kişilik gruplara ayrıldı ve bu gruplardan her birinin başına da Gilbert’in adamlarından biri getirildi. Templierler tarafından Haçlılara, Türkler çok çabuk kaçabildikleri için savaş emri almadıkları takdirde asla onlara karşı saldırıya geçmemeleri, savaşmaları emredildiği zaman savaşmaları, geri çekilmeleri emredildiği zaman da derhal geri çekilmeleri şeklinde talimatlar verildi. Ayrıca ordunun kargaşa içine düşmemesi için belli bir yürüyüş düzeni belirlendi ve herkesin kendi konumunda ilerleyerek bu yürüyüş düzeninin devam ettirmeleri öğretildi ki, bu da Haçlıların daha önce ne kadar karışık ve düzensiz bir şekilde ilerlediklerine işaret etmektedir. Bundan başka, seyahatleri sırasında teçhizatlarını kaybettikleri ya da satmak zorunda kaldıkları için şimdi hiç de alışkın olmadıkları bir şekilde kalabalığın içinde yaya olarak ilerleyen birçok asil de yaylarıyla Türk okçularına karşı koymak için diğer yaya okçularla beraber arka saflara dizildiler.</span></p>
<p><span>Türkler, Haçlı ordusunun sadece artçılarına değil, koşullar uygun olduğu zaman öncülerine ve merkezine de saldırmışlardı; bu saldırılardan biri sırasında Alman Kralı Konrad da bir ok darbesiyle yaralanmıştı<strong><sup>[55]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>Böylece, Birinci Haçlı Seferi sırasındaki tecrübelerini göz önünde bulunduran Türkler, kalabalık Haçlı ordularının bu metotlarla gücünü kırdıktan sonra onları, uygun bir yerde pusuya düşürerek imha etmeye çalıştılar. Haçlı ordusuna bazen bir ovanın etrafındaki tepelerde, bazen nehir kenarlarında, bazen de dar dağ geçitlerinde pusu kurdular. Türkler, bu strateji ve taktikleri sayesinde özellikle. 1101 yılında, Haçlılara karşı tam bir ölüm kalım savaşı anlamına gelen mücadeleleri sırasında, muazzam başarılar kazandılar (Merzifon-Konya-Ereğli zaferleri).</span></p>
<p><span>1101 yılında arka arkaya Anadolu’ya gelen üç büyük Haçlı ordusunun, Lombardlar. Fransızlar ve Alınanlardan oluşan ve İznık-Osmaneli-Gölpazarı-Nallıhan-Ayaş üzerinden Ankara’ya ulaşıp oradan Niksar’a gitmek üzere yola koyulan birinci ordusu, Çankırı’ya kadar ciddi bir müdahale ile karşılaşmamıştı. Çünkü Sultan I. Kılıç Arslan, uyguladığı stratejiye göre, Haçlıları tamamen Türk bölgesine çekip, yardıma çağırmış olduğu bütün Türk kuvvetleriyle birleştikten sonra bunlarla kesin bir savaşa girmeyi düşünmüştü. Ancak Çankırı’da toplanan Türk kuvvetlerinin, (Kılıç Arslan’ın, Danişmendli Beyi Gümüştekin’in, Halep Meliki Rıdvan’ın, Harran Emîri Karaca’nın kuvvetleri) toplam sayısı ancak 20.000 kişi olmuştu. Haçlı ordusunun sayısı ise 200.000’i aşıyordu. Bu yüzden de sultan Haçlılarla hemen savaşa girmedi ve öncelikle, Çankırı’dan itibaren bunları yakın takibe alarak yol boyunca oklarıyla taciz etti gerilla taktiği ile gücünü kırmaya çalıştı. Nihayet Haçlı ordusu altı gün (2 Ağustos) sonra Merzifon yakınındaki ovaya vardı. Bir aydan beri zor koşullar altında ilerleyen Haçlı ordusunun iyice güçten düştüğünü anlayan sultan, burada hücuma geçmeye karar vererek kuvvetlerini ovayı kuşatan tepelere yerleştirmişti. Böylece ovada yürüyüşe devam eden Haçlılar, öğleden sonra üç sularında, Türk atlılarının savaş naraları atarak tepelerden aşağı indiğini görünce hemen toplanıp kamp kurdular ve kampın etrafını yük arabalarıyla çevirerek siperler oluşturdular; bu siperlerin arkasında sıkı saflar halinde dizildiler ve savunmaya geçtiler Türkler ise kampın etrafını kuşatarak Haçlıları ok yağmuruna tuttular. Ancak kendilerinden on kat fazla olan Haçlıları bir çırpıda dağıtıp saflarını yarmak mümkün olmayınca akşam olurken geri çekildiler ve ertesi gün hücumlarını tekrarladılar.</span></p>
<p><span>Sonunda. Türkler ordugâhın etrafını tamamen sardıklarından burada aç ve susuz sıkışıp kalan Haçlılar, bu duruma daha uzun süre dayanamayacakları için bir meydan savaşına girmek zorunda kaldılar. 5 Ağustos sabahı Haçlılar beş gruba ayrılarak savaş düzenine girdiler. Haçlılar, sırayla ön saflara geçerek savaşırken Türkler, bu beş büyük Haçlı ordusuyla aralıksız olarak savaşmak zorunda kalmışlardı. Önce Haçlı ordusunun en büyük grubu Lombardlar, Türklerin karşısına çıktı; her yönden ok yağmuru altında kalıp bu saldırılara dayanamayacak duruma gelince kaçmaya başladılar. Onların yerini önce Konrad’ın idaresindeki Almanlar, ardından da sırayla Bourgogne dükü Etienne ve Kont Etıenne de Blois kumandasındaki Haçlılar aldılar ve yorgun düşünceye kadar savaşıp geri çekildiler. Son olarak Toulouse Kontu Raymond’un kumandasındaki Fransızlar ön saflara geçerek savaşı devam ettirdiler.</span></p>
<p><span>Türkler, Haçlılara destek veren Bizans Peçenek birliklerinin, şiddetli bir çatışmanın ardından geri çekilmesi üzerine savaş alanındaki Fransızların tamamını kılıçtan geçirdiler. Raymond ise kaçıp güçlükle kurtuldu. Haçlılar sayıca üstün olsalar da savaş meydanındaki üstünlük Türklerin olmuştu. Kesin zafer, ancak Haçlı ordugâhı dağıtılınca kazanılacağı için Türkler, gece dinlenip ertesi gün savaşa devam edeceklerdi. Fakat durumun ümitsiz olduğunu anlayan ve pes eden Haçlı liderleri ve şövalyeler, gece karanlığından faydalanarak yayaları, kadınları, çocuklar ve yaşlıları ordugâhta bırakıp kaçtılar. Yaya askerleri de efendilerinin peşinden akın akın kaçmaya başladılar.</span></p>
<p><span>Günün ilk ışıklarıyla birlikte Haçlı ordugâhına giren Türkler ordugâhta kalanları ya esir aldılar ya da öldürdüler ve zaman kaybetmeden, kaçan ordunun peşine düşerek henüz pek fazla uzaklaşamamış olan yaya askerlerinin hepsini kılıçtan geçirdiler. Haçlı ordusunun beşte dördü imha edilmişti. Haçlı liderleri ve şövalyeler ise süratli atları sayesinde kaçıp Bizans’a ait olan Sinop’a sığınarak canlarını kurtardılar. Türkler iki gün boyunca bunları kovaladıktan sonra Bizans arazisi içinde daha fazla ilerlemeyi uygun bulmadılar<strong><sup>[56]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>Kısa bir süre sonra, Nevers Kontu II. Guillaume idaresindeki Fransızlardan oluşan ikinci bir ordu, Ankara üzerinden Konya’ya doğru ilerledi. Bunu duyan Sultan Kılıç Arslan ve Gümüştegin, Merzifon Savaşı’ndan sekiz gün sonra 13 Ağustos’ta, bu yeni orduyu Konya’ya varmadan yolda yakaladılar ve her yönden oklarla hücum ettiler. Türkler, üç gün boyunca bu hücumlarını devam ettirdiler ise de Haçlı ordusu henüz yıpranmamış olduğundan yürüyüşüne devam etti. Bunun üzerine sultan, aynı strateji ile Haçlıların güçten düşmelerini sağlamak için gerekli tedbirleri aldı ve onların önü sıra geri çekilerek uygun zamanı beklemeye başladı. Yol boyunca Türk hücumuna uğrayarak Konya önüne gelen Haçlılar, bir gün boyunca şehre hücum ettiler, fakat şiddetli bir direnişle karşılaşınca oradan ayrıldılar. Haçlılar Konya’dan ayrıldıktan sonra üç gün boyunca yiyecek ve su bulamadılar. Ağustos ayının kızgın sıcağında açlık, susuzluk, yorgunluk yüzünden hiçbir şeye karşı koyamayacak duruma geldikleri zaman Türkler tarafından kuşatılarak kılıçtan geçirildiler. Sadece liderleri Bizans’ın Germanikopolis (Ermenek) kalesine kaçarak kurtuldu<strong><sup>[57]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>Kısa bir süre sonra. Aquitanialı Fransızlar ve Bayernli Alınanlardan oluşan ve sayıları yüz binleri bulan üçüncü bir ordu geldi. Bu sıralarda. Ağustos ortalarında, 1101 yılının ikinci ordusuyla savaşan sultan, şimdilik herhangi bir askeri müdahalede bulunamazdı; fakat İznik-Akşehir üzerinden ilerleyen bu ordu, henüz Selçuklu topraklarına girmeden durumdan haberdar olduğundan, başlangıçta bunları yürüyüşleri sırasında yıpratmak için gerekli önlemleri almış, geçecekleri bölgeyi tahrip ettirerek şehirleri (Akşehir-Konya-Ereğli) boşaltmıştı; halk geri çekilirken bütün yiyecek maddelerini de yanına almış, tarlalardaki olgun tahılları yakmış, bahçelerdeki meyveleri koparmıştı. Böylece Haçlılar Akşehir yakınında Selçuklu topraklarına girdikten sonra zorluklarla karşılaşmaya başladılar ve Türklerin uyguladığı bu taktiğe çok kızarak Akşehir, İsmil ve pek çok kasabayı yakıp yıkarak Ereğli’ye doğru ilerlediler.</span></p>
<p><span>Bu arada Türk atlıları ordunun kanatlarına veya geride kalanlara, yiyecek ve su aramak için gruplar halinde ordudan ayrılanlara oklarla saldırdılar. Bir ay içinde iki ayrı orduyla savaşmış olan sultan ise hem ordusunu bir süre dinlendirmek, hem de bütün Türk kuvvetleriyle birleştikten sonra Haçlıları uygun bir yerde kesin savaşa zorlamak niyetindeydi. Böylece sultan, uyguladığı stratejiye göre, ikinci orduyu yendikten sonra, sayıca üstün ve henüz yıpranmamış olan bu üçüncü ordu ile hemen çatışmaya girmeden Ereğli’ye doğru geri çekildi. Sultan Kılıç Arslan’ın kumandasında burada birleşen Türk kuvvetleri,. Ereğli Irmağı kenarındaki çalılıklar arasında pusuya yatarak Haçlı ordusunu bekledi. Haçlılar Ereğli’nin batısında, içinden Ereğli Irmağı’nın aktığı Akgöl (OIos veya Avlos) Ovası’na vardılar (Ereğli Savaşı- 5 Eylül 1101). Uzun yolculuktan yorgun düşmüş, susuzluktan tükenmiş bir halde ırmak kenarına varınca suya koşuştular; fakat o anda, karşı kıyıda pusuda bekleyen Türkler ansızın ortaya çıkarak Haçlıları ok yağmuruna tutup ırmak kenarından uzaklaştırmaya çalıştılar; atlılar derhal Haçlıları çember içine alarak şiddetle hücuma geçti. Saatlerce süren savaştan sonra şiddetli Türk hücumuna dayanamayan Haçlıların çoğu ırmak yatağından kaçmaya veya bataklık arazideki çalılıklar arasında gizlenmeye çalıştılarsa da, hepsi Türk okçuları tarafından öldürüldü. Savaş alanındaki herkes kılıçtan geçirildi, sadece ordunun liderleri ve az sayıdaki kişi Toros Dağlarına doğru kaçıp kurtulmayı başarmıştı<strong><sup>[58]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>İkinci Haçlı Seferi sırasında da aynı taktiği kullanan Sultan Mesud, Haçlı ordusunun Anadolu’daki yürüyüşünü yakından takıp ederek saldırıya geçmek için uygun yer ve zamanı bekledi ve Alman Haçlı ordusunu nihayet Eskişehir yakınındaki Sarısu Irmağı’nda pusuya düşürdü (26 Ekim 1147 – Dorylaion Savaşı). Türklerin uyguladığı savaş taktığı yüzünden, bir taraftan açlık ve susuzluk, diğer taraftan da bölgeyi çeviren Türk okçularının hücumları yüzünden perişan hale gelen Almanlar, ırmak kenarında kamp kurmaya çalışırken birdenbire Türk ordusunun hücumuna uğradılar. Hafif teçhizatlı ve süratli atlara sahip Türk süvarilerinin, Haçlı ordugâhına düzenledikleri bu ani taarruz, zaten aç, susuz ve yorgun olan Almanlar arasında tam bir kargaşa yarattı. Bundan elli yıl önce aynı yerde Türkler Haçlılar karşısında yenilgiye uğramışlardı. Şimdi ise, Türkler saldırılarını büyük bir çeviklikle defalarca tekrarlarken, Almanlar güç ve silâh yönünden Türklerden çok daha üstün oldukları halde ağır zırhları ve kalkanlarıyla Türklere karşı savaşamıyor, atları da bitkin bir halde olduğu için süratli hareket edemiyorlardı. Buna karşılık Türkler savaş naraları atarak uzaktan Haçlıları ok yağmuruna tuttuktan sonra hızla kaçıyor, sonra geri gelerek tekrar saldırıyorlardı. Böylece Türkler Haçlı ordusuyla bir meydan savaşına girmek yerine, arka arkaya düzenledikleri şiddetli saldırılarla kalabalık Alman ordusunu kademeli olarak imha etmeye çalışmış, Haçlılar ise Türkler’in bu saldırılarına karşılık verme fırsatı bulamamışlardı<strong><sup>[59]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>1147’de Fransız Haçlı ordusuna karşı da gerilla taktiğini kullanan Türkler, bu kez Menderes Nehri’nin her iki tarafında tertibat aldılar. Türk kuvvetlerinin bir kısmı Haçlı ordusuna arkadan saldırmak için ovaya, bir kısmı da onların nehirden geçişini engellemek için karşı kıyıya yerleşmiş, okçular da tepeleri tutmuşlardı. Böylece Türkler. 1 Ocak I148‘de Pisidia Antiokheia’sı yakınında nehri geçmeye çalışan Haçlılara hem arka saflarına hem de ön saflarına oklar yağdırmaya başladılar. Fakat bütün çabalarına rağmen Haçlıların nehri geçişini engelleyemeyen Türkler süratle dağlara çekilmişlerdir<strong><sup>[60]</sup></strong>. Yine, 1148’de, Fransız Haçlı ordusu Denizli’den sonra, Honaz Dağı’nda, çok dik ve dar olan Kazıkbeli geçidinde Türklerin pususuna düştü. Haçlıları yol boyunca takıp eden Türk okçuları, geçitte öncüler ile ardçılar arasındaki bağlantının koptuğunu ve Haçlıların ikiye bölündüğünü görünce, Haçlı ordusunun kargaşa içine düşmüş olan orta kısmına saldırdılar, kayaların ve ağaçların üzerinden onları ok yağmuruna tuttular, ağır zırhlı şövalyeler ise kaygan yüzeyde süratli hareket edemediklerinden ancak atlarının üzerinden mızraklar fırlattılar. Atları ok yağmuru altında ölünce de yaya kaldılar; sadece oklarla değil kılıçlarıyla da adam adama mücadele eden Türkler tarafından sıkıştırılarak yok edildiler. Sağ kalabilenler ancak karanlığın çökmesi sayesinde kurtulabildiler. Haçlılar için bir felaket olan bu savaşta 40 kişilik maiyetini kaybeden kral bile canını zor kurtardı<strong><sup>[61]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>Üçüncü Haçlı Seferi (1189-1192) sırasında ise bu kez Sultan II. Kılıç Arslan, Alman Haçlı ordusunun büyüklüğü karşısında açıkça bir savaşa girmekten kaçındı ve bu orduya karşı gerilla savaşı verdi. Türk okçuları, İmparator Friedrich Barbarossa kumandasında, Çanakkale Boğazı’nı geçip Balıkesir-Alaşehir yoluyla güneye doğru ilerleyen ve Bizans’ın sınır şehri Denizli (Laodikeia)’den sonra Selçuklu topraklarına yönelen Alman Haçlı ordusunun peşine takılarak, geride kalanları taciz ettiler ya da yiyecek aramak için ordudan uzaklaşanları yakalamaya çalıştılar. Haçlıların geceyi de uykusuz ve sıkıntılı geçirmelerini sağlamak, morallerini bozmak için Haçlı ordugâhı etrafında geceleri de faaliyetlerine devam ettiler. Dar geçitlerde ikiye ayrılıp sayıca üstünlüğünü yitiren ordunun bir kısmına saldırdılar. Sultan II. Kılıç Arslan’ın uyguladığı taktık sayesinde hem yiyecek ve su eksikliği hem de sürekli Türk hücumları yüzünden Alman ordusu oldukça kayıplara uğradı<strong><sup>[62]</sup></strong>. Almanlar Alaşehir ve Denizli’den Toroslara kadar zorlu savaşlar vermek zorunda kaldılar. Bizans-Selçuklu sınırını oluşturan bölgeye girince, sultanın oğullarının kumandasında olup, Türkmenlerin de yer aldığı Selçuklu ordusunun saldırılarına maruz kalarak ilerlediler. Uluborlu’dan sonra, 1176’da Bizans ordusunun imha edildiği Myriokephalon mevkiinden geçerken, iki taraf arasında çatışma çıktı (3 Mayıs 1190)<strong><sup> [63]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>Ordunun ilk kısmı dar geçitten geçerken, Türkler ansızın pusudan çıktılar ve imparatorun oğlu tarafından kumanda edilen ardçı koluna her yönden hücuma geçtiler; zafer kazanacaklarından emin olduklarından mızraklarla, kılıçlarla yakın mesafeden savaştılar. İmparator olanları duyunca derhal zorlu yolu geri döndü ve çatışma sırasında bir taş darbesiyle yaralandı<strong><sup>[64]</sup></strong>. Akşehir’e doğru ilerlerken de Selçukluların baskınları devam etti. Akşehir (Philomelion) yakınında sultanın oğulları (Gıyaseddin Keyhüsrev ile Kudbeddin Melikşah’ın kumandasındaki Türk birlikleri Haçlılara karşı savaştılar. Fakat Haçlılar, Türkleri yenilgiye uğratarak boşaltılmış olan Akşehir’i ateşe verip (1 Mayıs 1190) Konya’ya doğru ilerlediler<strong><sup>[65]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>Türkler, Konya’nın etrafındaki bahçeleri çevreleyen su yollarının yanına çok sık bir şekilde yerleştiler; taştan örülü bahçe duvarlarının arkasına mevzilenip buradan oklar yağdırarak Alman ordusunun şehre girmesini engellemeye çalıştılar. Fakat Konya önünde sultanın oğlu Kutbeddin Melikşah ile Haçlılar arasındaki şiddetli bir çatışmanın ardından imparator, 18 Mayıs ta Konya’ya zorla girmeyi başardı. Haçlılar ihtiyaçları karşılandıktan sonra 23 Mayıs’ta şehirden ayrıldılar. Ancak, imparatorun Silifke Çayı’nı geçerken boğulması üzerine Alman ordusu dağıldı (10 Haziran 1190)<strong><sup> [66]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>Dördüncü Haçlı Seferi ise Bizans’ı hedef aldığı için Anadolu ve Yakındoğu’daki Müslümanlara zararı dokunmadı, tersine Haçlıların Bizans’a vurduğu bu büyük darbe Anadolu Türklerinin işine yaradı<strong><sup>[67]</sup></strong>. Artık batıdan gelecek ciddi bir tehlike kalmadığından, yaptıkları fetihlerle topraklarını genişletme imkânı buldular. Bundan sonraki seferlerin hedefi Mısır olup, Haçlılar deniz yolunu kullandıkları için Anadolu artık Haçlı seferlerinin yarattığı tehlikeden kurtuldu. Suriye ve Filistin’deki Türk dünyası ise istilacı Latin ordularını bölgeden çıkarabilmek için daha uzun yıllar mücadele etmek zorunda kalacaktı.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-69339" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/07/Haclilar-1-1.jpg" alt="" width="800" height="340" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/07/Haclilar-1-1.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/07/Haclilar-1-1-768x326.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>Sonuç olarak, Anadolu Türkleri başlangıçta, muazzam büyüklükteki Haçlı ordularının sayıca üstünlüğüne yenilip Orta Anadolu’ya kadar çekilmek zorunda kalsalar da, aldıkları bu yaraların kendileri için daha da ağır sonuçlar doğurmasını engellemişlerdir. Haçlı ordusunun gerçek mahiyetini kavradıktan sonra geleneksel savaş metotlarına uygun olarak ustalıkla uyguladıkları taktikler sayesinde, kendilerinden kat kat kalabalık olan Haçlı ordularına karşı başarıyla mücadele ederek, onların Anadolu’yu ele geçirme umutlarını boşa çıkarmışlardır.</span></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Doç. Dr. Ebru ALTAN</strong></span></a></p>
<p><span>İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü; <a href="mailto:efaaltan@yahoo.com">efaaltan@yahoo.com</a></span></p>
<p><span><strong>Kaynak:</strong></span><br><span> İstanbul Üniversitesi</span><br><span> Edebiyat Fakültesi</span><br><span> Tarih Dergisi</span><br><span> Sayı: 47 (2008), İstanbul 2009</span></p>
<p><span><strong>Dipnotlar:</strong>(Not: PDF formatından MS Office Word’e aktarılamadığı için resim olarak verilmiştir.)</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-69340" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/07/Dipnotlar-1.jpg" alt="" width="800" height="1289" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/07/Dipnotlar-1.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/07/Dipnotlar-1-768x1237.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-69341" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/07/Dipnotlar-2.jpg" alt="" width="800" height="1378" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/07/Dipnotlar-2.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/07/Dipnotlar-2-768x1323.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-69342" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/07/Dipnotlar-3.jpg" alt="" width="800" height="1378" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/07/Dipnotlar-3.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/07/Dipnotlar-3-768x1323.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-69343" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/07/Dipnotlar-4.jpg" alt="" width="800" height="815" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/07/Dipnotlar-4.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/07/Dipnotlar-4-768x782.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Misak&amp;ı Millî’ye Göre Lozan</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/misak-i-milliye-goere-lozan</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/misak-i-milliye-goere-lozan</guid>
<description><![CDATA[ Misak-ı Millî’ye Göre Lozan
Konuya girerken öncelikle Misak-ı Millî’nin ne olduğu veya ne olmadığı sorularına cevaplar arayarak Misak-ı Millî’nin kapsamı, hedefleri ve önemi net olarak ortaya çıkarılmalıdır ki; Lozan’da elde edilen sonuçla Misak-ı Millî’nin karşılaştırılması imkanı bulunabilsin. Böyle bir karşılaştırmanın sebebi, Misak-ı Millî İstiklal Savaşı’nın hedeflerini belirliyordu ve Lozan Andlaşması ile yeni Türk Devleti’nin statüsü uluslar arası platformlarda tescil […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://antlasmalar.com/wp-content/uploads/2017/07/misak%C4%B1-milli-haritasi.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 17:03:22 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Misak-ı, Millî’ye, Göre, Lozan</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><span><strong><span><i class="sui sui-bank"></i> Prof. Dr. Rahmi DOĞANAY </span></strong></span></p>
<p><span>Konuya girerken öncelikle Misak-ı Millî’nin ne olduğu veya ne olmadığı sorularına cevaplar arayarak Misak-ı Millî’nin kapsamı, hedefleri ve önemi net olarak ortaya çıkarılmalıdır ki; Lozan’da elde edilen sonuçla Misak-ı Millî’nin karşılaştırılması imkanı bulunabilsin. Böyle bir karşılaştırmanın sebebi, Misak-ı Millî İstiklal Savaşı’nın hedeflerini belirliyordu ve Lozan Andlaşması ile yeni Türk Devleti’nin statüsü uluslar arası platformlarda tescil ediliyordu. Hedeflerle elde edilenlerin uyumu neydi? Misak-ı Millî, Milli Ant, Peyman-ı Millî gibi isimlerle anılan ve Kurtuluş Savaşı’nın esaslarını ve hedeflerini belirleyen ve Son Osmanlı Meclis-i Mebusanı’nın kararı olarak milli irade şeklinde tecelli eden metin, aslında 28 Ocak 1920’den çok daha önceleri ve Amasya Tamimi, Erzurum ve Sivas Kongreleri sürecinde tasarlanmış ve belirginleşmiş prensiplerdir[1]. Hatta denilebilir ki; çağdaş bir eğilim olarak milli devlet anlayışından etkilenmeler döneminden itibaren Osmanlı İmparatorluğu yerine Milli bir Türk devleti oluşturma fikri içinde de Misak-ı Millî’ye denk düşen sınırlar düşünülmüştür. Bu süreç içinde Sivas Kongresi kararları olarak netleşen bu yaklaşımın Meclis-i Mebusan kararı olarak çıkması, bu prensiplerin milli irade haline dönüşmesini sağlamıştır.</span></p>
<p><span>Misak-ı Millî belirlenirken, Wilson Prensipleri ve özellikle de 12. Maddesi dikkate alınmıştır. Misak-ı Millî Osmanlı Devleti’nin parçalanmasından sonra, milli özelliklere dayanan bir Türk devletinin kurulması ve tam manası ile müstakil bir yapıya kavuşması hususunda uyulması gereken ilkeler bütünüdür. Misak-ı Millî’de belirlenen hususlar sadece sınır meselesi ile ilgili olmayıp, iradelerini hür ve serbestçe kullanacak olan halkın milli, iktisadi, siyasi, içtimai, adli, mali ve kültürel gelişmesine engel olacak hiçbir kayıt altına girilmeyeceğini de belirtmiştir<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>2</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>Erzurum Kongresi’nde Doğu Anadolu ve Karadeniz bölgelerinin Osmanlı bütününden ve birbirinden ayrılamayacağı, azınlıklara siyasi düzeni ve sosyal dengeyi bozacak imtiyazların verilemeyeceği, devlet ve milletimizin tam bağımsızlığı ve bütünlüğünün saklı kalması, milli iradenin hakimiyeti<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>3</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong> gibi maddeler, milli bir kongre olarak toplanan Sivas Kongresi’nde ülkenin bütünü ile ilişkilendirilmiş, manda da açıkça reddedilerek milli bir beyanname haline dönüştürülmüştü. İstanbul Hükümeti temsilcileri de bu prensipleri Amasya Görüşmesi’nde kabullenmiş ve protokol halinde imzalamıştı<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>4</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>. Daha sonra İstanbul Hükümeti bu protokole bağlı kalmasa bile, sadece meclisin toplanması bile önemli bir aşamaydı. İşte 12 Ocak 1920’de toplanan bu meclis, Mustafa Kemal Paşa’nın istediği gibi, Sivas Kongresi kararlarını aynen onaylamadı. Ancak Misak-ı Millî adıyla aldığı kararlar, kapsam itibariyle Sivas Kongresi kararlarıyla örtüşüyordu.</span></p>
<p><span>Bu çerçevede Misak-ı Millî ile; 30 Ekim 1918’de imzalanan Mondros Mütarekesi sırasında Osmanlı Devleti’nin elinde kalan her yerin Türk sınırları içinde kalması,</span></p>
<p><span>Mütarekenin çizdiği sınırların dışında kalan yerlerdeki Osmanlı-İslam çoğunluğunun geleceğini kendisinin belirlemesi,</span></p>
<p><span>İşgal edilen ve nüfusun çoğunluğunu Türklerin oluşturduğu yerlerin Milli sınırlara dahil edilmesi, Esaret altında kalan soydaşlarımıza azınlık haklarının sağlanması</span></p>
<p><span>Devletimizin siyasi, iktisadi, mali ve diğer alanlarda bağımsızlığının temin edilmesi amaçlanmıştır<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>5</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>Bu hükümler çerçevesinde Misak-ı Millî değerlendirildiğinde kapsamı ile ilgili bazı kanaatler oluşması mümkündür. Bu metin ve hükümler dışında Misak-ı Millî üzerinde çalışan uzmanların görüş ve ifadelerine bir göz atalım.</span></p>
<p><span>“Misak-ı Millî yeni, milli ve bağımsız bir devlet kurmak üzere harekete geçmiş olan Türklerin akdettikleri, birlikte yaşamak üzere anlaştıkları şartları kapsayan toplumsal bir mukaveledir<strong><sup>[6]</sup></strong>.”</span></p>
<p><span>“Misak-ı Millî’nin hedefi Osmanlı Devleti’ni yeniden ayağa kaldırmak değildi. Mısır’ı, Hicaz’ı Balkanları, Kafkasya’yı yeniden kurtarmak değildi. Misak-ı Millî her şeyden önce bir milli devlet, üniter devlet düşüncesinin ürünüdür. İmparatorlukların dağıldığı dönemin şartlarını taşımaktadır<strong><sup>[7]</sup></strong>.”</span></p>
<p><span>Bu tespitlere katıldığımız zaten konuya girerken belirttiğimiz ifadelerden anlaşılmaktadır. Anadolu’da filizlenen Milli Mücadele’nin amacı, Osmanlı’yı yeniden canlandırmak değil, Türk milletinin de tam bağımsız olarak kendi ülkesinde yaşamasını sağlamaktı. Misak-ı Millî kararları da bütün dünyaya bunu ilan etmiştir. Ancak bunları söylerken Misak-ı Millî’nin bazı maddelerine yeniden değinip daha bazı şeylerin de bu metinde dile getirildiği veya sadece Anadolu coğrafyasında yaşayan Türkleri düşünme bencilliğinde olunmadığı görülmelidir. Misak-ı Millî’de coğrafi sınırları çok gerçekçi olarak (özellikle de bir arada yaşayabilecek bir nüfus coğrafyasının dikkate alınması şeklinde) çizilen sınırlar dışında kalan Türklerin ve Müslümanların (ki bunlar özellikle Balkanlarda Osmanlı bakiyesidir.) haklarının korunmasına yönelik bir madde de mevcuttur. (Azınlıkların hakları komşu ülkelerdeki Müslüman halkın sahip olduğu haklar kadar olacaktır.) Burada Türk ve Müslüman halkın haklarının korunması gayreti yanında Türkiye’de azınlık addedilen cemaatlere tanınacak hukuku da sınırlamaya yönelik bir çaba sezilmektedir. Yani Avrupa’nın bu konudaki sınırsız isteklerini gemlemeye yönelik olarak da düşünebiliriz.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-61333 aligncenter" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/06/Misak-i_Milli.jpg" alt="" width="800" height="367" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/06/Misak-i_Milli.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/06/Misak-i_Milli-768x352.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>Misak-ı Millî’nin Türk Milli Mücadelesi’nin temel prensiplerini, amaçlarını belirlemesi ve hatta Türkiye’nin daha sonraki politikalarının rehberi olması görüşü genel bir kabul görmüş olmasına rağmen, Misak-ı Millî denildiğinde hemen akla gelen coğrafi sınırlar olmuş, Misak-ı Millî terimi adeta Türkiye coğrafyasını belirleyen bir ant olarak anlaşılmıştır. Bu çerçevede bu sınırlar da zaman zaman ve özellikle Lozan Andlaşması ile ilgili olarak TBMM’de çok tartışılmıştır. Bu konuda bir takım görüşler ve kanaatleri de buraya aktararak, sınırlarla ilgili bir tespit yapmak mümkündür. Tartışmalarda ileri sürülen görüşlerin değerlendirilmesinde dikkate alınmak üzere, Misak-ı Millî’nin sınırlarla ilgili maddelerini bir kez daha hatırlamakta yarar olduğu kanaatindeyiz.</span></p>
<p><span>“30 Ekim 1918 tarihinde Mütareke imzalandığı sırada işgal altında olan Arap memleketlerinin durumu, ora halkının serbestçe vereceği oy ile belirlenir. Aynı tarih itibariyle işgal altında olmayan Türk ve Müslüman çoğunluğun yaşadığı bölgeler birbirinden hiçbir şekilde ayrılmaz bir bütündür.</span></p>
<p><span>Elviye-i Selase’de (Kars, Ardahan, Batum) gerekirse yeniden halk oylaması yapılır.</span></p>
<p><span>Batı Trakya’nın durumu, orada yaşayan halkın serbestçe beyan edecekleri oylarla belirlenmelidir<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>8</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>.”</span></p>
<p><span>Özellikle birinci maddeden yola çıkarak sınırların tespiti konusunda farklı yaklaşımlar olmuştur. Bu farklılıklar aynı kişilerin değişik zamanlarda, farklı şartlardaki davranışları veya ifadeleri açısından da geçerlidir. Özellikle Lozan’a kadar sınırlar konusunda ileri sürülen tespitlerle Lozan Andlaşması sırasında Mustafa Kemal Paşa’nın bile farklı kabulleri olmuştur. Bunun sebebi mevcut şartlar içinde siyaseten doğan bazı mecburiyetler olmuştur. Yoksa Mustafa Kemal Paşa’nın Misak-ı Millî konusunda herhangi bir tereddüdü yoktur. Cumhuriyet döneminde şartlar uygun düştükçe Atatürk’ün Lozan’da ulaşılamayan Misak-ı Millî hedeflerinden bazılarını gerçekleştirdiği de ilerde ve müteaddid defalar gündeme gelecektir.</span></p>
<p><span>Şimdi bu konudaki tespitleri ve görüşleri alıp değerlendirelim. Mustafa Kemal Paşa’nın meclisteki ifadesiyle; “Mütareke akdolunduğu gün ordularımız fiilen bu hatta hâkim bulunuyordu. Bu hudud İskenderun Körfezi cenubundan, Antakya’dan, Halep ile Katma İstasyonu arasında Cerablus Köprüsü cenubundan Fırat Nehri’ne mülaki olur. Oradan Deyrizor’a iner, badehu şarka temdid edilerek Musul, Kerkük, Süleymaniye’yi ihtiva eder. Bu hudud ordumuz tarafından silahla müdafaa olunduğu gibi aynı zamanda Türk ve Kürt anasırı ile meskun aksam-ı vatanımızı tahdid eder<strong><sup>[9]</sup></strong>.”</span></p>
<p><span>Mustafa Kemal Paşa’nın bu konudaki görüş ve ifadelerine yeniden döneceğiz. Burada çizilen sınır ile ilgili olarak 1924 yılı yılbaşı armağanı olarak dağıtılan bir harita bu sınırları ihtiva etmektedir. Harita Mustafa Öztürk tarafından tahlil edilmekte ve “Misak-ı Milli iddia edildiği gibi sadece Mondros Mütarekesi sırasında muhasım orduların bulunduğu bir hat değildir. Mesela Rumeli’de muhasım orduların bulunduğu bir hat yoktur. Öyleyse Misak-ı Milli salt, müşahhas bir sınır değildir” denildikten sonra, yukarda Mustafa Kemal Paşa’nın belirttiği sınır hattı haritadaki sınır hattı olarak verilmektedir<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>10</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>Yine Mustafa Kemal Paşa’nın Lozan öncesinde yabancı ve yerli basın mensuplarına verdiği demeçlerde de bu sınır esas alınmaktadır. İzmir’de 13 Ekim 1922 tarihinde Richard Danin’e; zaferden sonraki projeleri ve Türk toraklarından ne kastettiği sorulduğunda; “Avrupa’da İstanbul ve Meriç’e kadar Trakya, Asya’da Anadolu, Musul arazisi ve Irak’ın yarısı, Makedonya’yı ve Suriye’yi terk ettik. Fakat artık arkada kalan ve sırf Türk olan her yeri ve her şeyi isteriz. Bunları kurtarmağa azm ettik ve kurtaracağız”. Yine 24 Ekim 1922’de United Press muhabirine “Musul hududu millimiz dahilindedir.”<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>11</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong> cevabını vermişti.</span></p>
<p><span>Daha önce 2 Eylül 1921’de Associated Press’e demecinde; “Doğu Trakya Türk ekseriyetine sahiptir ve vazgeçilmez hinterlandımızdır. Trakya’nın diğer bölümü için halk oylamasını kabul edeceğiz. İstanbul bizimdir. Mamafih Marmara ve Boğazların ve İstanbul’un (payitaht) emniyeti temin edilmek şartıyla bir hal tarzı kabul etmeye hazırız”<strong><sup>[12]</sup></strong> ve 13 Ekim 1922’de Velit Ebuzziya’ya da “ Müstakbel hudutlarımız bizce 30 Ekim 1918 tarihinde Mütareke aktedildiği günde fiilen sahip olduğumuz huduttur”<strong><sup>[13]</sup></strong> diyor.</span></p>
<p><span>Lozan Konferansı’nın devam ettiği, özellikle Musul Meselesi’nin tartışıldığı sıralarda da Mustafa Kemal Paşa, 25 Aralık 1922’de La Jurnal Muhabiri Paul Herriot’a ve 30 Ocak 1923’te İzmir basınına verdiği beyanatlarında iddiasında ısrarlıdır. “Musul Vilayeti’nin hududu Millimize dahil olduğunu biddefaat ilan ettik. Lozan’da elyevm karşımızda bulunanlar bunu pekala bilirler. Vatanımızın hudutlarını tayin ettiğimiz zaman büyük fedakarlıklara katlandık. Menfaatlerimize aykırı olmakla beraber sulh taraftarı hareket ettik. Artık Milli arazimizden en ufak bir parçasını bizden koparmağa çalışmak pek haksız bir hareket olur. Buna izin vermeyiz. Musul Vilayeti Türkiye Devleti’nin hududu Millisi dahilindedir. Buraları anavatandan koparıp, şuna buna hediye etmek hakkı kimseye ait olamaz. Cemiyeti Akvam ile bu meselenin ilgisi yoktur.”<strong><sup>[14]</sup></strong></span></p>
<p><span>Lozan öncesinde ve kısmen Konferans sırasında bu çerçevede ele alınan sınırlar ve Misak-ı Millî, Lozan’a gidecek heyet için belirlenen politik esasları da belirlemiştir. İsmet Paşa Heyeti Lozan’a giderken TBMM’de yapılan görüşmelerde de Lozan’da Misak-ı Millî üzerinde ısrar edilmesi vurgulanmış, Konferans sırasında da özellikle Musul konusunda, TBMM’nin gizli oturumlarında hep Misak-ı Millî tartışılmıştır<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>15</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>. Lozan Konferansı’na hazırlanan Ankara Hükümeti’nin hazırlıklarında görüşülecek esasları maddeler halinde belirlediği metinde de Misak-ı Millî esas alınmıştı. Sınırların belirlenmesinde doğu, Suriye, Irak, Adalar ve Boğazlarla ilgili ifadelerde tümüyle Misak- ı Millî esas alınmış ve Süleymaniye, Musul, Kerkük’ün istenmesi, Suriye’de İbni Hani’den itibaren Harim, Müslümiye, Meskene, badehu Fırat Yolu, Derzor, Çöl, nihayet Musul Vilayeti dahilde sayılmıştı. Adalardan sahilimize yakın olanların alınması, Trakya’da 1914 hududu, Batı Trakya için halk oylaması, Boğazlar ve Gelibolu’da yabancı güç kabulümüzün mümkün olmadığı tespit edilmişti.</span></p>
<p><span>Kapitülasyonlar, Borçlar, Türkiye’de azınlık iddia edilen cemaatler ve Türkiye dışında kalan Türklerin durumu için de Misak-ı Millî hükümleri esas alınmıştı<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>16</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>Lozan’a giderken beklentiler bu doğrultuda iken, Konferans’ta karşılaşılan direnç ve imkansızlıklar sebebiyle bu çerçevede gerçekleştirilemeyen hususlar, TBMM’de birçok milletvekilinde hayal kırıklığı yaratıyor ve gizli toplantılarda sert tartışmalara sebep oluyordu. Hükümet ve Heyet bu tartışmalarda savunma pozisyonunda, önceleri çok kararlı görünülen birtakım konularda ya taviz verilmesi, ya da bir savaşı göze alma mecburiyetiyle eleştirileri cevaplıyor fakat muhalifleri ikna etmekte zorlanıyordu.</span></p>
<p><span>En çok tartışılan meselelerden biri de Musul Meselesi idi. Bu konuda pek çok milletvekilinin duyguları ve görüşlerini temsil eden İzmit milletvekili Sırrı Bey memnuniyetsizliğini belirtirken şöyle diyordu; “Bizim istediğimiz Musul ve mülhakatı baştan başa halk çoğunluğu Türk ve kısman de Kürt’tür. Bu noktadan Arap çoğunluğun yaşadığı yerler ifadesinin dışındadır. Musul çevresiyle Türkiye’nin dâhilindedir. Aksine davranış Misak-ı Millî’nin iptali manasına gelir.”<strong><sup>[17]</sup></strong> Bu ve buna benzer pek çok eleştiriye karşı Hükümet Başkanı Rauf Bey Musul’un terk edilmediğini ve İngiltere ile görüşmelerde mutlaka Musul’un alınacağını söyler. Rauf Bey; “Musul’u bir sene İngiltere ile ikili olarak halletmek üzere çalışmak, olmazsa Cemiyeti Akvam’a bırakmak şekli, Misak-ı Millî’mizin asıl ruhu ile örtüşüyor… Bunların hepsine ben ve arkadaşlarımız çok çalıştık ve muvaffak olamadık. Farz edin ki muvaffak olsaydık, bunların hepsi bir beyaz kağıt üzerinde kara mürekkeple yazılmış şeylerdir. Bunu teyit edecek yine Türk’ün kuvvetidir. Hiç birine inanmayın. Kuvvetimizi kaybettiğimiz anda anlaşmayı bir sigara kâğıdı gibi yırtarlar ve istedikleri gibi yaparlar<strong><sup>[18]</sup></strong>.”</span></p>
<p><span>Rauf Bey, güçlü olursak anlaşmaları değiştirebiliriz mi demek istiyor, yoksa gerçekçi bir yaklaşım olmazsa anlaşmanın sağlanamayacağım mı kast ediyor bilemiyoruz. Ancak birinci şıkkın, yani biraz temkinli olmanın ve fırsat beklemenin yararlı olduğu, aşırı isteklerin eldekileri kaybetme riski taşıdığını anlatmaya çalıştığını düşünüyoruz. Musul, Boğazlar, Adalar, Batı Trakya, hatta Hatay sınır meseleleri ile ilgili olarak TBMM’de ateşli tartışmalar yapılırken, Hükümet dışında Mustafa Kemal Paşa da tartışmaya zaman zaman katılmıştır.</span></p>
<p><span>Mustafa Kemal Paşa TBMM’de Lozan Konferansı sırasındaki tartışmalarda daha önce çok net ve keskin ifadelerle çizdiği sınırlar konusunda daha yuvarlak ve temkinli ifadeler kullanır. Tabi bu ifadeler daha önceden de bahsedildiği şekilde Misak-ı Millî’den bir vazgeçiş değil, daha olumlu şartları beklemek ve elde edilenleri kaybetme riskini almamak adına bir manevra olarak değerlendirmek gerekir. Çünkü Hatay, Montreux gibi gelişmeler bu konuda bizi teyit ediyor.</span></p>
<p><span>Mustafa Kemal Paşa bu tartışmalar sırasında söyledikleriyle de zaten bu mesajı veriyor. “Bizim Milli hududumuz bize mesut ve bağımsız yaşayabilecek bir hududu Milliyedir. Azami kabul ettirebileceğimiz sınır ne ise o bizim hududu Millimiz olacaktır. Misak-ı Millî’mizde muayyen ve müspet bir hat yoktur. Kuvvet ve kudretimizde tespit edeceğimiz hat sınır hattımız olacaktır.”<strong><sup>[19]</sup></strong></span></p>
<p><span>Bu bakış açısından Mustafa Kemal Paşa Misak-ı Millî’nin bir Türk sınırı ihtiva etmediği üzerinde durarak, herhangi bir bölgede yaşayan Türklerin haklarının, çizilecek suni bir sınır vasıtasıyla ezilmemesini amaçlamıştır<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>20</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>Bu tartışmalarda Boğazlar, Adalar ve Batı Trakya ile azınlıklar konusu da ele alınmıştır. Bu konularda da Lozan Andlaşması’nın Misak-ı Millî ile uyuşmadığı, taviz verildiği şeklinde eleştiriler olmuştur. Mesela Trabzon milletvekili Hasan Bey; “Misak-ı Millî’nin müsaade ettiği şekli de Boğazlarda şimdiye kadar tarihen mevcut olan usulün tebeddülüne biz de binetice muvafakat ettik. Boğazların şimdiye kadar mevcut olan şekli, daima kapalı bulunması, Türklere ait bulunması ve tahkim edilmesi ve herhangi memlekete ait olursa olsun sefaini harbiyenin geçmesine müsaade edilmemesi, ticaret gemileri için dahi değişik şartlar, sınırlamalar ile müsaade ettik. Zaten Misak-ı Milli’de ticari geçişlere izin verilmişti. Boğazlardan serbest geçiş hakkındaki esasları Misak-ı Millî ile uyuşmamaktadır.”<strong><sup>[21]</sup></strong> demektedir.</span></p>
<p><span>Bu tip eleştirilere karşı, yapılan andlaşmada elde edilen sonucun Misak-ı Millî’ye aykırı olmadığı, Zaten Misak-ı Millî’de serbest geçişin söz konusu olduğu, silahsızlandırma uygulamasının da çok fazla bir şey ifade etmediği, çünkü silahsız bölge dışında istediğimiz kadar güç bulunduracağımıza göre her an Boğazlara müdahale edebiliriz, şeklinde savunma yapılıyordu.</span></p>
<p><span>Kapitülasyonlar konusundaki görüş de gayet açık ve netti. Kapitülasyonlar 1914 Eylül ayında kaldırılan tek taraflı davranışlar olarak benimsenmekteydi. Lozan Andlaşması’nda da mesele Türk tarafının görüşleri paralelinde çözümlenmişti. Mustafa Kemal Paşa 2 Kasım 1922’de Petit Parisien muhabirine verdiği demeçte bu konuda Türk tarafının isteklerini net olarak ortaya koymuştu. “Her şeyden evvel şurası bilinmelidir ki, Büyük Millet Meclisi Hükümeti kapitülasyonların devamını asla kabul etmeyecektir. Kapitülasyonlar bizim için mevcut değildir ve asla mevcut olmayacaktır. Türkiye’nin istiklali her sahada tamamen ve kamilen tasdik olunmak şartıyla kapılarımız bütün ecnebilere açıktır.”<strong><sup>[22]</sup></strong> Konferansın kesintiye uğradığı sıralarda, 17 Şubat 1923’te İzmir İktisat Kongresi’nin açılış konuşmasında da Atatürk; “…Biz memleketimizi esirler ülkesi yapmayız… Hala muhataplarımız eski Osmanlı Devleti’nin tarihe malolduğunu ve bugün yeni bir Türkiye’nin kurulduğunu ve bunu kuran milletin çok azimli bulunduğunu, tam bağımsızlık ve egemenliğinden zerre kadar fedakarlık yapamayacağını anlamıyorlar… Hiç kimseden fazla bir şey istemiyoruz. Dünyada her medeni milletin tabiatıyla malik olduğu şeylerden bizi mahrum etmemelidirler; çünkü haklarımız tabiidir, meşrudur, makuldur ve bize lazımdır. Biz bu haklardan vazgeçemeyiz ve ne kadar haklı isek, bu hakkımızı savunmak ve korumak için memleketimizin, milletimizin kabiliyeti ve kudreti de o kadardır.” diyor ve Türkiye’nin her yönüyle tam bağımsızlığı ne kadar önemsediğini belirtiyor, biraz da, Lozan’da Türk isteklerini görmezden gelmeye çalışan İtilaf Devletlerini uyarıyordu.</span></p>
<p><span>Şimdi bütün bu tespitlerden sonra, Son Osmanlı Meclisi Mebusanı’nda Milli hedef olarak belirlenen Misak-ı Millî’nin, Lozan Andlaşması’ndaki çerçeve ile ne kadar örtüştüğü veya örtüşmediği sorusunun cevabını araştırırsak; İstiklal Savaşı sonrası Türkiyesi’ni tescil eden Lozan’da; Misak-ı Millî hedeflerine ulaşılamayan noktalar görürüz. Ancak yine de Lozan Andlaşması 1914-1918 savaşını kazanan Müttefikler ile, 1919-1922 Kurtuluş Savaşı’nı kazanan Türkiye arasındaki ilişkileri eşit şartlarda düzenlemiştir. Bu yüzden Birinci Dünya Savaşı sonrası yapılan pek çok andlaşma kısa sürede yok olmuşken, Lozan bugün hala geçerliliğini korumaktadır. Lozan’da Misak-ı Millî ile çizilen Milli sınırların tescil edilmiş olması, başka bir ifadeyle Türk Milli Mücadelesi’nin haklılığı bunu sağlamıştı. Tabi ki burada sadece coğrafi sınırlar açısından değil, her bakımdan bağımsız bir Türkiye için borçlar, azınlıklar, yurt dışında kalan Türkler, kapitülasyonlar gibi meseleler de Lozan’da çözüme kavuşturulmuş, bu konularda Türkiye sınır konusuna göre daha tatminkâr şartlar sağlamıştı.</span></p>
<p><span>Lozan Konferansı sırasında, Türk delegasyonu başkanı İsmet İnönü kapitülasyonlardan faydalanan tarafların, ama özellikle İngiltere ve Fransa’nın çeşitli diplomatik oyunlarına karşı, “ kapitülasyonlar kaldırılmıştır” ifadesinin andlaşma metninde yer alması konusundaki ısrarını ve karşı tarafın bunu böylece kabul etmek zorunda kaldığını biliyoruz<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>23</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>. Burada söz konusu olan tabiidir ki sadece ticari ve mali kapitülasyonlar değil, adli, siyasi ve kültürel alanlardaki imtiyazlardı da. Konferansın tıkanmasında en önemli konulardan olan adli rejim, ekonomik kapitülasyonlar ve savaş tazminatı görüşmelerinde de İsmet İnönü aynı kararlı tavrı ortaya koyuyor ve; “Vatanım için iktisadi kölelik kabul etmeyi reddederim. Müttefiklerin ileri sürdüğü talepler, memleketimin ekonomik kalkınmasıyla ilgili tüm imkânları kaldırarak bütün ümitlerimizi yok edecek” diyordu<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>24</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong> Bütün kapitülasyonlar kaldırılıyor, Türkiye bunların tasfiyesi için beş yıllık bir geçiş sürecinde ithalat gümrüklerini değiştirmemeyi kabul ediyordu. Türkiye Hükümeti’nin yabancılara Türk mahkemeleri önünde iyi bir adaletin sağlanması konusunda Savaşa girmemiş ülkelerin hukukçularından olmak üzere, Lahey Uluslar arası Sürekli Adalet Divanı’nca düzenlenecek çizelge içinden seçeceği hukuk danışmanlarını, beş yıldan az olmamak kaydıyla, gerekli göreceği bir süre için, Türkiye memuru olarak ve gecikmeksizin hizmetine alacaktır ve Bu hukuk danışmanları Adalet Bakanı’na bağlı olacaklardır<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>25</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>. Sonuç olarak bu gibi başka bazı kayıtlarla da olsa, karşı tarafın deyimi ile, Türkiye’den uygar ülkelerde yürürlükte olmayan bir yöntem uygulamasını istemenin haksızlığı kabul ediliyordu.</span></p>
<p><span>Belki kapitülasyonlarla birlikte ele alınabilecek olan imtiyazlar ve kabotaj problemleri de her iki tarafı madur etmeyecek ölçülerde çözülmeye çalışılmış, Osmanlı döneminde yapılmış olan imtiyaz anlaşmaları taraflar arasında yeniden görüşülüp mevcut duruma göre şartların düzenlenmesi, anlaşma mümkün olmazsa ve gerekli şartlar oluşmuşsa Türkiye’nin tazminat ödemesi kararlaştırılmıştır. Kabotaj hakkı ve liman hizmetleri, andlaşmanın yürürlüğe girmesinden itibaren sadece Türk bandırasına ait kılınmış, 31 Aralık 1923 tarihine kadar yabancıların kabotaj yapmalarına da izin verilmiştir<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>26</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>Osmanlı Borçları meselesi de Lozan’da şöylece karara bağlanmıştı: Balkan savaşı ile Osmanlı’dan ayrılan devletler, Adalar, Lozan Andlaşması ile Osmanlı’dan kopan toprakların verildiği devletler, yine Lozan gereği Osmanlı’dan ayrılan topraklarda kurulan devletler, Osmanlı borçlarının faizi ile birlikte ödenmesine katılacaklardır. Bu devletler paylarına düşen taksitleri Türkiye’ye ödeyecek, Türkiye bunları alacaklılara toplu olarak yine yıllık taksitlerle Fransız Frangı üzerinden ödeyecektir<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>27</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>Yeni Türkiye’nin tam bağımsızlığı ile yakından ilgili diğer bir konu da Azınlıklardı ve Lozan’da bu konuda tabii olarak gündeme geldi. Andlaşmanın ilgili hükmüne göre: Türkiye hükümeti doğum, milliyet, soy, dil, ya da din ayırt etmeksizin, Türk halkının tümünün hayat ve hürriyetlerini en geniş biçimde korumayı üstlenir. Türkiye’nin tüm halkı kamu düzeni ve genel ahlak ile bağdaşan her din, mezhep ya da inanışın genel ve özel biçimde özgürce kullanılması hakkına sahiptir. Müslüman olmayan Türk vatandaşları Müslümanlarla özdeş medeni ve siyasal haklardan yaralanacak, Türkiye’nin tüm halkı yasa önünde eşit olacaktır. Türk Hükümeti Müslüman olmayan vatandaşlarının çoğunlukla yerleştikleri şehir ve kasabalarda bunlara yönelik imkânlar sağlayacak, ana dilleri ile eğitim verecek okullarda Türkiye resmi dili de öğretilecektir… İş bu kesim hükümleri ile Türkiye’nin Müslüman olmayan azınlıkları için tanınan haklar, Yunanistan tarafında da, kendi topraklarında bulunan Müslüman azınlığa tanınmıştır<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>28</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>Buraya kadar Lozan Andlaşması’nın iktisadi, siyasi, mali ve adli yönleri ile ilgili hükümleri üzerinde bir değerlendirme yapılırsa; Misak-ı Millî ölçeğinde, daha önce de değinildiği gibi hedefleri tutturmada başarılı bir sonuç ortaya çıkıyor. Türkiye’nin sınırları konusunu, Lozan’da belirlenen sınırları aktarmak yerine, bu defa tersten alarak, Misak-ı Millî içinde sayılan fakat Lozan’da elde edilemeyen, başka bir deyişle Türk tezlerine tezat şekilde sonuçlanan konulara bakacağız.</span></p>
<p><span>Lozan Andlaşması tabiidir ki; problemleri tümüyle ortadan kaldırmamış, Misak-ı Millî hedeflerinin gerisinde kalan noktalar da olmuştu. Bunların bir kısmı daha sonraki yıllarda düzeltilmiş fakat hala ulaşılamayan noktalar mevcuttur. Burada bu konuda bir tespit yapmak gerekirse, Misak-ı Millî İstiklal Savaşı ile sınırlı bir hedef olarak da görülmemelidir. Daha sonraları, 1936’daki Montreux Boğazlar Sözleşmesi ile Boğazlarda, 1938-1939’da Hatay, hatta 1974’te Kıbrıs olayları ile Milli hedeflere ulaşılmış ve adı geçen devamlılık görülmüştür.</span></p>
<p><span>Misak-ı Millî içinde gösterilen, ancak Lozan’da dışarıda kalan bölgeler veya Misak-ı Millî çerçevesinde ulaşılamayan hedefler olarak baktığımızda; Musul-Kerkük, Batum, Batı Trakya, Boğazlar ve Hatay meseleleri göze çarpmaktadır. Türkiye-Sovyet Rusya sınırı 16 Mart 1921 tarihli Moskova Andlaşması ile kesinleşmiş ve Lozan’da gündeme gelmemiştir. Bu durumda Batum Misak-ı Millî sınırlarına dahilken elde edilemeyen bir bölgedir ve bunun pazarlığı Moskova görüşmelerinde yapılmıştır. Ali Fuat Cebesoy’a göre, Batum fazladan istenmiş, sonra geri adım atılarak Rusya ile pazarlıkta önemli bir taviz olarak terk edilmiştir<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>29</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>. Yani pazarlığın sonuna kadar Batum’dan hiç vazgeçilmeyecekmiş gibi bir tavırla Rusya’nın daha başka tavizler istemesi veya koparmasının önüne geçilmiştir. Batum’un stratejik ve ekonomik değeri düşünüldüğünde bize bırakılmayacağı veya bizim burayı almaya gücümüzün yetmeyeceği gibi bir yaklaşımla hiç olmazsa başka taviz isteklerinin önüne geçilmesi düşünülmüş olmalıdır. Ayrıca gerek Sovyet Rusya ile yapılan Moskova Andlaşması’nda gerekse Azerbaycan, Ermenistan ve Gürcistan ile yapılan Kars Adlaşması’nda; Batum livası halkından her topluluğun kültürel dinsel haklarını sağlayacak, halkın isteklerine uygun tarım toprakları rejimi kurma imkanına sahip olacak şekilde idari özerklik sağlanması ve Batum Limanı üzerinden Türkiye’nin ithalat ve ihracat mallarına gümrük uygulanmaması ve serbest geçiş şartları kabul edilmişti<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>30</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>. Dönemin hassas dengelerini düşündüğümüzde Rusya ile yapılacak iş birliğinin Milli Mücadele’nin genel seyri için hayati önem taşıdığı da unutulmamalıdır.</span></p>
<p><span>Misak-ı Milli’ye göre Hatay’ın güney sınırından düz bir şekilde İran’a çizilecek çizginin güney sınırımızı oluşturması düşünülmüşken, 20 Ekim 1921’de Fransa ile yapılan Ankara Andlaşması bu hedefin gerisinde kalarak, Hatay hariç Türkiye-Suriye sınırını belirlemiştir. Muhtariyete yakın bir statüyle Suriye içinde Fransa’ya bağlı bir bölge olarak bırakılan Hatay, bilindiği gibi 1936’da Fransa Suriye’den çekilirken yeniden gündeme gelmiş ve 1939’da bugünkü statüsü kurulmuştur.</span></p>
<p><span>Güneyde, Türkiye-Irak sınırı da Lozan’da çözülemeyen ve daha sonraki Türk- İngiliz ikili görüşmelerine bırakılan bir meseleydi. Bu sınırın belirlenmesindeki pürüz, Misak-ı Millî sınırları içinde bulunan Musul-Kerkük bölgesidir. Konferans sonrası yapılan ikili görüşmelerde bir yıl içinde çözümlenemeyen bu konu Milletler Cemiyeti’ne havale edilmiş, Cemiyet de İngiltere lehine bir kararla, 16 Aralık 1925’te bölgeyi Irak’a vermiştir ki Irak da İngiliz mandasındadır. İngiltere bu sonucu ancak bu şekilde alabileceği düşüncesiyle konuyu Lozan’ın gündeminden çıkarmış ve sonuç istediği gibi olmuştur. Birinci Dünya Savaşı’nın galip devletleri ve onların uydularından oluşan Milletler Cemiyeti’nden İngiltere aleyhine bir karar çıkması da zaten uzak bir ihtimaldi. Türkiye bu oldu bittiyi kabul etmek istemediyse de, özellikle kendi içindeki birtakım istikrarsızlıklar nedeniyle meselenin üstüne gidememiştir. Bu dönemde Doğu’da çıkan Şeyh Sait İsyanı da bu bakımdan manidardır. Bu meselenin çözümünü savaşa girmemek için ertelemek ondan vazgeçmek anlamına da gelmemelidir. Daha kuvvetli olabileceğimiz bir zamana tehir etmek olarak da düşünülebilir.</span></p>
<p><span>Trakya’da ise, Bulgar sınırı 1913’te Balkan Savaşı sonrası yapılan İstanbul Andlaşması ile belirlenen şekilde tescil edilmiştir. Yunan sınırı da Balkan Savaşı sonrası belirlenen biçimdedir. Meriç Nehri sınır kabul edilmiş ve artı olarak Karaağaç Bölgesi Türkiye’ye verilmiştir. Bu durumda Batı Trakya da Misak-ı Millî sınırları dışında kalmıştır. Ancak Batı Trakya Balkan savaşı sonrası Türk idaresinden çıkmıştı. Batılı ülkelerin baskıları sonucu Osmanlı idarecileri kendiliklerinden, “Meriç Nehri’nden daha doğuya çekilmeyiz” şeklindeki ifadeleriyle bu sınıra razı oldukları izlenimini vermişlerdi. Lozan’da, bölgede yaşayan Türklerin azınlık statüsü tescil edilmişti. Ayrıca Adalardan Çanakkale Boğazı’nın güvenliğiyle doğrudan ilgili olan Bozcaada, Gökçeada ve Tavşan Adası Türkiye’ye verilmiş, Ege adalarının diğerlerinin Balkan Savaşı sonrası durumu teyit edilmişti.</span></p>
<p><span>Boğazlar bölgesindeki kesin hâkimiyetimiz ise, 1936 yılında Montreux Boğazlar Sözleşmesi ile gerçekleşmiştir. Lozan Andlaşması imzalandığı sırada İstanbul ve Boğazlar Müttefiklerin kontrolü altındaydı ve Türkiye’ye baskı yapmak için kullanılmaya çalışılıyordu. Bu konuda Lozan’a ek bir andlaşma (14 sayılı andlaşma) yapılmış ve Boğazların statüsü belirlenmiştir. Buna göre; tartışılan üç tezden (1-İngiltere başkanlığında İtilaf Devletleri Boğazların statüsünün Sevr’deki gibi olmasını isterken, Türkiye’nin güvenliği için bazı garantileri kabul ediyorlardı. 2-Rusya ise Türkiye’nin Boğazlardaki kesin hakimiyetini ve Karadeniz’e tüm savaş gemilerinin girmemesinin sağlanmasını istiyordu. 3- Türkiye Boğazlardan sınırlı bir geçiş serbestisi ile birlikte buraların Türkiye’nin savunması dahiline alınmasını istiyordu.) yola çıkılarak bir orta yol bulunmuş ve andlaşma imzalanmıştır. Andlaşmaya göre, ticaret gemileri barışta ve Türkiye’nin tarafsız kaldığı savaşlarda tam serbesti ile geçebileceklerdi. Türkiye savaşta taraf ise, tarafsız gemiler düşmana yardım amacı dışında geçebilecekti. Savaş gemileri ise, barış zamanında bazı sınırlandırmalarla geçebileceklerdir. Buradaki ölçü Karadeniz’deki deniz gücünün Rusya aleyhine bozulmamasıdır. Boğazlar ve İstanbul bölgesinde Türk hakimiyetini veya Misak-ı Millî hedeflerini zedeleyen asıl unsur bu bölgede oluşturulan Uluslararası Komisyon ve O’nun yetkileridir<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>31</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>. Bu çerçevede Boğazların serbestliğini sağlamak için, Boğazların her iki yanında, en çok 20 km.ye kadar genişleyebilecek olan toprak şeridi ile, Ege ve Marmara Denizi’ndeki bazı adalar askersizleştiriliyordu. Türkiye’nin güvenliği ve Boğazların serbestisi tehlikeye girerse Milletler Cemiyeti bu tehlikeyi önlemeyi taahhüt ediyordu. Ayrıca, Boğazlardan uçuş da bu şartlara bağlıydı ve Boğazların daraldığı noktalarda 5 kilometrelik bir şerit üzerinden uçuş iznine sahip olunuyordu. Silahsızlandırılan bu bölgelerde ve Adalarda hiçbir istihkam, topçu tesisi ve deniz üssü bulunmayacaktı. Buralarda güvenliğin sağlanması için ancak, silahları top olmaksızın, tüfek, tabanca, kılıç ve her yüz asker için dört hafif makineli tüfek ile sınırlı kalacak ve polis ve jandarma kuvvetinden başka silahlı kuvvet bulunmayacaktı<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>32</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>. Bu rejimi yürütecek olan Boğazlar Komisyonu’ydu ve başkanı Türk olacaktı.</span></p>
<p><span>Görüldüğü gibi Boğazlar konusunda yukarıda bahsedilen görüşler arasında bir orta yol bulunmuştur. Bu durum yine daha önce belirtildiği gibi Türkiye’nin bölgedeki hakimiyeti açısından tam bir hakimiyeti kapsamamaktadır. Ancak, 11 Nisan 1936’da Türkiye’nin “Lozan’ın imzalandığı dönemdeki şartların değiştiği, Lozan’ın da güncelleştirilmesi gerektiği ve Türkiye’nin güvenliği açısından bazı endişelerini giderecek bir şekle sokulması gerektiği” ifadesiyle Lozan’da imzası bulunan önde gelen dokuz devlet temsilcisine başvurması sonucu 22 Haziran-22 Temmuz 1936 tarihleri arasında konferans toplanmış ve 9 Kasım 19936 tarihinde Montreux Andlaşması yürürlüğe girmiştir. Bu Andlaşma ile Boğazlar ve İstanbul’da bugünkü statü sağlanmış ve Türkiye’nin bölgedeki hâkimiyeti kesinleşmiştir.</span></p>
<p><span>Misak-ı Milli’nin siyasi ve ekonomik açılardan da tam bağımsız bir Türk devletini hedeflediğini biliyoruz. Kapitülasyonlar, Borçlar, ve azınlıklar gibi konuların da coğrafi sınırlar kadar önemli olduğu kesindir. Kapitülasyonların kaldırılması, borçlar konusunda Türk tezinin kabulü ve azınlıklar tabir edilen unsurların mübadele yoluyla halli, Türkiye’nin üniter bir yapı olarak kabulü ile Lozan’da Misak-ı Milli hedeflerine ulaşılmıştır. Türk delegasyonu Lozan’da bu konularda da çok yönlü bir politika izlemişti. Kapitülasyonlar konusunda karşısına aldığı Amerika’nın imtiyazlar konusunda taviz vererek desteğini sağlamış, Osmanlı borçlarını kısmen kabul ederek Fransa’nın gönlünü hoş tutmuş, Musul Meselesi’nin ilk aşamasında İngiltere’nin prestijini korumasına imkan vermiştir. Buna karşılık Batı, Milli nitelikli yeni Türk devletinin bağımsızlığını, Misak-ı Millî sınırlarını (Musul hariç) ve kapitülasyonların kaldırılmasını onaylamıştır<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>33</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>. Azınlıklar ve Patrikhane konusunda hedef topyekün mübadele ve Patrikhanenin İstanbul’dan Türkiye dışına çıkarılması iken, İstanbul’daki Rumlar ve Patrikhane burada kalmıştır. Patrikhanenin son zamanlardaki bir takım faaliyetleri de bu konuda bazı rahatsızlıklar vermektedir. Lozan Andlaşması’nı bu açıdan ele aldığımızda da Sevr’e göre Batı; “en fazla kar” ilkesinden “en az zarar” noktasına gelmiştir.</span></p>
<p><span>Sonuç olarak; Lozan Andlaşması Misak-ı Millî açısından eksik olmakla beraber, o günün şartları içinde mümkün olanın en iyisi olarak değerlendirilebilir. Yine Misak-ı Millî İstiklal Savaşı’na endekslenmiş bir hedef de değildir. Zaman ve şartlara göre bu Milli amaca ulaşılması konusunda, İstiklal Savaşı sırasında azami mücadele yapılmış, Milli Mücadele ile cephede elde edilebilen başarı ile yetinilsin şeklinde bir anlayış olmamıştır. Ya da ulaşılamayan hedeflerde silaha müracaat edilmemiş, beklenmiş, hedefin bazı kısımlarına daha sonraki yıllarda ve özellikle Atatürk döneminde müsait şartlar oldukça bu fırsatlar değerlendirilmeye çalışılmış sulh yolu ile hedeflere ulaşılmıştır. Hatay Meselesi, Montreux Boğazlar Sözleşmesi ve hatta Kıbrıs olayı bu anlayışın somut örnekleridir.</span></p>
<p><span><strong><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> Prof. Dr. Rahmi DOĞANAY </span></a></strong></span></p>
<p><span>Prof. Dr. F.Ü. Fen-Edb. Fak. Tarih Bölümü, rdoganay@firat.edu.tr.</span></p>
<p><span><strong>Kaynak:</strong></span><br><span> Fırat Üniversitesi, </span><span>Sosyal Bilimler Dergisi, </span><span>Cilt: 11 Sayı: 2, ELAZIĞ-2001</span></p>
<hr>
<div><span><strong>KAYNAKLAR </strong></span></div>
<div><span>♦ Fahir Armaoğlu, “Tarihi Perspektif İçinde Misak-ı Milli’nin Değerlendirilmesi,” Misak-ı Milli ve Türk dış Politikasında Musul, Atatürk Araştırma Merkezi, Ankara, 1998</span></div>
<div><span>♦ İlker Alp, “Misak-ı Milli”, Misak-ı Milli ve Türk Dış Politikasında Musul, Atatürk Araştırma Merkezi, Ankara, 1998</span></div>
<div><span>♦ K. Atatürk, Nutuk, İstanbul, 1981, C.III, ve V</span></div>
<div><span>♦ Atatürk’ün Milli Dış Politikası, Ankara, 1981, Belge No:90</span></div>
<div><span>♦ Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri I-III, C.III, ve C.V Ankara, 1981</span></div>
<div><span>♦ Mesut Aydın, Misak-ı Milli ve Yeni Türk Devletinin Sınırları, Malatya, 1997</span></div>
<div><span>♦ Ali Fuat Cebesoy, Moskova Hatıraları, Ankara, 1982</span></div>
<div><span>♦ Rahmi Doğanay, Milli Mücadele’de İtilaf Devletlerinin Karadeniz’deki Faaliyetleri, T.İ.T.E. Basılmamış Doktora Tezi, Ankara, 1992</span></div>
<div><span>♦ Doğu Ergil, Milli Mücadelenin Sosyal Tarihi, Ankara, 1981</span></div>
<div><span>♦ İsmet İnönü, İstiklal Savaşı ve Lozan, Ankara, 1998</span></div>
<div><span>♦ Nejat Kaymaz, “T.B.M.M.’inde Misak-ı Milli’ye Bağlılık Andı İçilmesi Konusu II”, Tarih ve Toplum Dergisi, Eylül 1985</span></div>
<div><span>♦ Mustafa Öztürk, “TBMM’nin 1924 Yılı Yılbaşı Hatırası (Misak-ı Milli Haritası)”, Askeri Tarih Bülteni, Şubat 2000</span></div>
<div><span>♦ Salahi R. Sonyel, Türk Kurtuluş savaşı ve Dış Politika II, Ankara, 1991</span></div>
<div><span>♦ İsmail Soysal, Türkiye’nin Siyasal Andlaşmaları, Ankara, 1989</span></div>
<div><span>♦ Osman Ulagay, Amerikan Basınında Türk Kurtuluş Savaşı, İstanbul,1974</span></div>
<div><span>♦ Selahattin Tansel, Mondros’tan Mudanya’ya Kadar, İstanbul, 1991, C.II,ve.III,</span></div>
<div><span>♦ TBMM Gizli celse zabıtları, Ankara, 1985, , C.II, C.III, C.IV</span></div>
<div><span>♦ Refik Turan, “Misak-ı Milli ve Atatürk’ün Lozan Sonrası Hedefleri”, Misak-ı Milli ve Türk Dış Politikasında Musul,” Atatürk Araştırma Merkezi, Ankara, 1998</span></div>
<div><span>♦ Durmuş Yılmaz, Misak-ı Milli ve Yeni Türk Devletinin Kuruluşu”, Misak-ı Milli ve Türk Dış Politikasında Musul, Atatürk Araştırma Merkezi, Ankara, 1998</span></div>
<div><span><strong>Dipnotlar:</strong></span></div>
<div><span>[1] Doğu Ergil, Milli Mücadelenin Sosyal Tarihi, Ankara, 1981, s.178</span></div>
<div><span>[2] Mesut Aydın, Misak-ı Milli ve Yeni Türk Devletinin Sınırları, Malatya, 1997, s.3</span></div>
<div><span>[3] Selahattin Tansel, Mondros’tan Mudanya’ya Kadar, İstanbul, 1991, C.II, s. 55-56</span></div>
<div><span>[4] İlker Alp,”Misak-ı Milli”, Misak-ı Milli ve Türk Dış Politikasında Musul, Atatürk Araştırma Merkezi, Ankara, 1998, S.176</span></div>
<div><span>[5] İ. Alp, “Misak-ı Milli”, s. 201</span></div>
<div><span>[6] Nejat Kaymaz, “T.B.M.M.’inde Misak-ı Milli’ye Bağlılık Andı İçilmesi Konusu II”, Tarih ve Toplum Dergisi, Eylül 1985, s.179</span></div>
<div><span>[7] Durmuş Yılmaz, Misak-ı Milli ve Yeni Türk Devletinin Kuruluşu”, Misak-ı Milli ve Türk Dış  Politikasında Musul, Atatürk Araştırma Merkezi, Ankara, 1998, s.39</span></div>
<div><span>[8] S. Tansel, Mondros’tan Mudanya’ya Kadar, C.III, s.18-19</span></div>
<div><span>[9] K. Atatürk, Nutuk, İstanbul, 1981, C.III, V. 220, S.1186</span></div>
<div><span>[10] Mustafa Öztürk, “TBMM’nin 1924 Yılı Yılbaşı Hatırası (Misak-ı Milli Haritası)”, Askeri Tarih Bülteni, Şubat 2000,s.17-32</span></div>
<div><span>[11] Ataürk’ün Söylev ve Demeçleri I-III, C.III, Ankara, 1981, s.46</span></div>
<div><span>[12] Söylev ve Demeçler, C.V, s.83</span></div>
<div><span>[13] Söylev ve Demeçler, C.V, s.79</span></div>
<div><span>[14] Söylev ve Demeçler I-III, C.III, s.56,59</span></div>
<div><span>[15] Fahir Armaoğlu, “Tarihi Perspektif İçinde Misak-ı Milli’nin Değerlendirilmesi,” Misak-ı Milli ve Türk dış Politikasında Musul, Atatürk Araştırma Merkezi, Ankara, 1998, s.21</span></div>
<div><span>[16] Metin için bkz. Atatürk’ün Milli Dış Politikası, Ankara, 1981, Belge No:90, s.497-498</span></div>
<div><span>[17] TBMM Gizli celse zabıtları, Ankara, 1985, C.IV, s.111</span></div>
<div><span>[18] TBMM Gizli Celse Zabıtları, C.IV, s.84,87</span></div>
<div><span>[19] TBMM Gizli Celse Zabıtları, C.II, s.354-355</span></div>
<div><span>[20] Refik Turan, “Misak-ı Milli ve Atatürk’ün Lozan Sonrası Hedefleri”, Misak-ı Milli ve Türk Dış Politikasında Musul,” Atatürk Araştırma Merkezi, Ankara, 1998, s.53-54</span></div>
<div><span>[21] TBMM Gizli Celse zabıtları, C.III, s.1171-1172</span></div>
<div><span>[22] Söylev ve Demeçler, C.V, s.49</span></div>
<div><span>[23] Bkz. İsmet İnönü, İstiklal Savaşı ve Lozan, Ankara, 1998, s. 40-44</span></div>
<div><span>[24] Salahi R. Sonyel, Türk Kurtuluş savaşı ve Dış Politika II, Ankara, 1991, s. 330</span></div>
<div><span>[25] İsmail Soysal, Türkiye’nin Siyasal Andlaşmaları, Ankara, 1989, s. 194</span></div>
<div><span>[26] İ. Soysal, a.g.e., s. 196</span></div>
<div><span>[27] İ. Soysal, a.g.e., s. 98</span></div>
<div><span>[28] İ. Soysal, a.g.e., s. 95-98</span></div>
<div><span>[29] Ali Fuat Cebesoy, Moskova Hatıraları, Ankara, 1982, s.191</span></div>
<div><span>[30] İ. Soysal, a.g.e., s. 33,43</span></div>
<div><span>[31] Rahmi Doğanay, Milli Mücadele’de İtilaf Devletlerinin Karadeniz’deki Faaliyetleri, T.İ.T.E. Basılmamış Doktora Tezi, Ankara, 1992, s.262</span></div>
<div><span>[32] İsmail Soysal, a.g.e., s.140-145</span></div>
<div><span>[33] Osman Ulagay, Amerikan Basınında Türk kurtuluş Savaşı, İstanbul,1974, s.19-20</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>ÇEPNİLERİN ULUSLARARASI BARIŞ KARDEŞLİK FESTİVALİNE KATILDIM…!!! &amp; Araştırmacı Yazar, İsmail UÇAKCI</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/cepnilerin-uluslararasi-baris-kardeslik-festivaline-katildim-arastirmaci-yazar-ismail-ucakci-2618</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/cepnilerin-uluslararasi-baris-kardeslik-festivaline-katildim-arastirmaci-yazar-ismail-ucakci-2618</guid>
<description><![CDATA[ ÇEPNİLERİN ULUSLARARASI BARIŞ KARDEŞLİK FESTİVALİNE KATILDIM…!!!

İzmir/Bergama Festivaline:
Azerbaycan, Gagavuz, Irak, İran, Suriye ve Anadolu’nun dört bir yanından gelmiş binlerce Çepni Boy beyi ve  mensubu ile festival bünyesinde yapılan kültürel etkinlikleri izledim. Festival kapsamında yapılan panelde “Çepnilerin Anadolu’ya iskanları, siyasi ve kültür olayları” konulu bir bildiri sundum.
Türklerin, fetih öncesi devirlerde başlayan Sabir-Subar-Sümerler Türkleri, Kimmer Türkleri, Hun Türkleri, Saka-İskit Türkleri, Bulgar Türkleri, Hazar Türkleri, Hun Türkleri, Sibir-Sabar Türkleri, Tahtacı Türkleri, Türgiş Türkleri, Abbasiler, Harzem Türkleri, Tolunoğlu Ahmet Bey, Çağrı Bey, Tuğrul Bey, Melik Alp Arslan yönetimiyle yapılan akınlar ile 1071 yılı Malazgirt zaferi sonrasında Anadolu’yu yurt tuttukları ve Çepnilerin XIII. Yüzyılda 300 000 çadırda oturdukları tarihi bilgilerini aktardım.
Çepnilerin, Anadolu’da kurdukları Niksar, Sivas merkezli Danişmentoğlu Beyliği’ni (Devlet)’, Erzurum merkezli Saltukoğulları Beyliği’ni, Diyarbakır merkezli İnaloğulları (Yinaloğulları) Beyliği’ni, Balıkesir merkezli Kara İsaoğulları (Karesi) Beyliği’ni, Orta Karadeniz merkezli Hacı Emiroğulları Beyliği’ni, Bayramoğulları Beyliği’ni, Canikoğulları Beyliği’ni, Tacettinoğulları Beyliği’ni ve Rumeli’de kurdukları Dobruca Beyliği (Devlet) leri ile Anadolu ve Rumeli’nin Türk yurdu yapılmasında büyük emekler sarf ettiklerini anlattım.
Çepni Boy beyleri Hacı Bektaş-î Veli, Kubbeddin Haydar (Haydar-ı Sultan), Hacı Bayram-i Veli’nin kurduğu tarikatlar bünyesinde açtığı Sarı Saltuk, Güvenç Abdal, Abdal Musa, Kaygusuz Abdal, Koçi Baba, Battal Gazi, Seyyid Sabun, Köse Süleyman, Kara Baba, Seyyid Mekan, Haydar Dede, Karadonlu Can Baba, Ali Baba, Feyzullah Baba, Ulusoylar gibi adlarla anılan Türk-İslam Ocaklarında verdikleri millet esaslı öğretileri ile Anadolu ve Rumeli’nin Türk-İslam yurdu yapılmasını sağladıkları bilgilerini aktardım.
Çepnilere bağlı Danişmentli, Sarı Saltuk, Kara İsalı, Menemenci, İzolu,  Ece’li, Ulu Bey, Çağırganlı, İl Aldı, Bayramoğlu, Tahtacı (Çıtak), Ağ Viran, Malkoçoğlu, Köroğlu, Kandemir, Koçi-Koçak Bey, Tur’Hasanlı, Kara Yılan, Yakuplu, Cibranlı, Canikoğlu, Karacaoğlan gibi adlarla anılan yüzlerce aşiret, oymak hakkında özet bilgiler verdim ve hangi şehir, kasaba, köy, yaylak, kışlakta kaç hanede yaşadıkları tarihi bilgilerini özetledim.
Çepnilerin, siyasi ve kültürel olayları hakkında bilgiler aktardım:
İnanç kültürleri ve dil/ağız yapıları üzerine durdum: Moldovya, Ukrayna, Yunanistan, Bulgaristan uzantılarından Gağauz (Gök Oğuz) ların Hıristiyan olup, Gağauzca adı verilen Türkçe bir ağız yapıları bulunsa da pek çoğunun bölge dilleri ile iletişim kurduklarını, Rumeli (Balkanlarda) kalmış Sarı Saltuk’un torunlarının pek çoğu İslam inancını korumuş olsa da Bosna’da, Boşnakça, Bulgaristan’da Bulgarca konuştukları, Tunceli, Elazığ, Erzincan yöresinde yurt tutmuş uzantıları günümüz adlandırmasıyla kendilerini Zaza Alevîsi adıyla tanımlanırken, Orta ve Batı Anadolu uzantılarının kendilerini Sünni Türkmen adıyla tanımlandıkları bilgilerini verdim.
Van, Ağrı, Tunceli, Kırşehir, Ankara, Konya Antep, Kilis, Antakya, Adana, İçel yöresinde uzantıları bulunan Haydar-i (Haydaran) Aşireti üyelerinin, Van, Ağrı, Tunceli, Kırşehir, Ankara, Konya uzantıları Kurmançi ve yahut Zaza bölge ağızlarını kullanıp, Anadolu’da Kürd adıyla tanımlarlarken, aşiretin Antakya, Adana, İçel yöresi uzantıları Arap Alevîsi, Fellah gibi adlarla anıldıkları ve Arapça ile eski Türkçe kelimelerden oluşan bir bölge ağzı ile iletişim kurdukları kaynak ve alan bilgilerini aktardım.
Yine, Haydar-ilere bağlı olduğu bilinen Cibranlı Aşireti üyelerinin Muş/Varto ve Bulanık ilçeleri ile Birgöl Karlıova yöresi uzantıları ekseriyetinin Kurmançi bölge ağzı kullanıp, bir kısmının da Zaza adı verilen bölge ağzı kullandıkları ve kendilerini Kürd adıyla tanımladıkları tarihi ve alan bilgisini aktardım.
Mil, Milan, Milayi, Melan adıyla da anılan Erzurum, Şanlıurfa, Bitlis, Çankırı, Çorum, Amasya yöresinde yaygın olarak yurt tutmuş Milli Aşireti üyelerinin Doğu ve Güneydoğu Anadolu yöresi uzantılarının Kurmançi bölge ağzı kullanıp, kendilerini Kürd adıyla tanımlarken, Çankırı yöresi uzantılarının kendilerini Türkmen adıyla tanımlayıp, Orta Anadolu’ya özgü bölge ağzı kullandıkları, Çorum ve Amasya yöresinde yurt tutmuş uzantılarının ise Kurmançi bölge ağzı kullanarak kendilerini Kürd Alevîsi adıyla tanımladıkları, inanç kültürü olarak Vefa-i, Baba-i gibi millet esasıyla faaliyette öğretilerini sunan tarikatlara bağlı Karadonlu Can Baba, Ağu İçen, İmam Rıza adıyla anılan Türk-İslam ocaklarında ibadet geleneklerini işledikleri bilgilerini aktardım.
Malatya, Hısn-ı Mansur (Adıyaman), Rakka, Tunceli, Amasya, Şanlıurfa, Siirt yöresinde uzantıları bulunan, Doğu ve Güneydoğu bölge ağızlarında İzolu, İsolu adıyla anılan aşiretin, Kara İsaoğlu adından bozulduğu, bu aşiretin bir kısmı Sünni Kürd, bir kısmı Alevî Kürd (Zaza) adıyla anıldıkları, Rakka, Siirt yöresind ]]></description>
<enclosure url="http://www.tarihistan.org/images/haberler/2022/09/cepnilerin-uluslararasi-baris-kardeslik-festivaline-katildim-arastirmaci-yazar-ismail-ucakci.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:57:57 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>ÇEPNİLERİN, ULUSLARARASI, BARIŞ, KARDEŞLİK, FESTİVALİNE, KATILDIM…, Araştırmacı, Yazar, İsmail, UÇAKCI</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[ÇEPNİLERİN ULUSLARARASI BARIŞ KARDEŞLİK FESTİVALİNE KATILDIM…!!!

İzmir/Bergama Festivaline:
Azerbaycan, Gagavuz, Irak, İran, Suriye ve Anadolu’nun dört bir yanından gelmiş binlerce Çepni Boy beyi ve  mensubu ile festival bünyesinde yapılan kültürel etkinlikleri izledim. Festival kapsamında yapılan panelde “Çepnilerin Anadolu’ya iskanları, siyasi ve kültür olayları” konulu bir bildiri sundum.
Türklerin, fetih öncesi devirlerde başlayan Sabir-Subar-Sümerler Türkleri, Kimmer Türkleri, Hun Türkleri, Saka-İskit Türkleri, Bulgar Türkleri, Hazar Türkleri, Hun Türkleri, Sibir-Sabar Türkleri, Tahtacı Türkleri, Türgiş Türkleri, Abbasiler, Harzem Türkleri, Tolunoğlu Ahmet Bey, Çağrı Bey, Tuğrul Bey, Melik Alp Arslan yönetimiyle yapılan akınlar ile 1071 yılı Malazgirt zaferi sonrasında Anadolu’yu yurt tuttukları ve Çepnilerin XIII. Yüzyılda 300 000 çadırda oturdukları tarihi bilgilerini aktardım.
Çepnilerin, Anadolu’da kurdukları Niksar, Sivas merkezli Danişmentoğlu Beyliği’ni (Devlet)’, Erzurum merkezli Saltukoğulları Beyliği’ni, Diyarbakır merkezli İnaloğulları (Yinaloğulları) Beyliği’ni, Balıkesir merkezli Kara İsaoğulları (Karesi) Beyliği’ni, Orta Karadeniz merkezli Hacı Emiroğulları Beyliği’ni, Bayramoğulları Beyliği’ni, Canikoğulları Beyliği’ni, Tacettinoğulları Beyliği’ni ve Rumeli’de kurdukları Dobruca Beyliği (Devlet) leri ile Anadolu ve Rumeli’nin Türk yurdu yapılmasında büyük emekler sarf ettiklerini anlattım.
Çepni Boy beyleri Hacı Bektaş-î Veli, Kubbeddin Haydar (Haydar-ı Sultan), Hacı Bayram-i Veli’nin kurduğu tarikatlar bünyesinde açtığı Sarı Saltuk, Güvenç Abdal, Abdal Musa, Kaygusuz Abdal, Koçi Baba, Battal Gazi, Seyyid Sabun, Köse Süleyman, Kara Baba, Seyyid Mekan, Haydar Dede, Karadonlu Can Baba, Ali Baba, Feyzullah Baba, Ulusoylar gibi adlarla anılan Türk-İslam Ocaklarında verdikleri millet esaslı öğretileri ile Anadolu ve Rumeli’nin Türk-İslam yurdu yapılmasını sağladıkları bilgilerini aktardım.
Çepnilere bağlı Danişmentli, Sarı Saltuk, Kara İsalı, Menemenci, İzolu,  Ece’li, Ulu Bey, Çağırganlı, İl Aldı, Bayramoğlu, Tahtacı (Çıtak), Ağ Viran, Malkoçoğlu, Köroğlu, Kandemir, Koçi-Koçak Bey, Tur’Hasanlı, Kara Yılan, Yakuplu, Cibranlı, Canikoğlu, Karacaoğlan gibi adlarla anılan yüzlerce aşiret, oymak hakkında özet bilgiler verdim ve hangi şehir, kasaba, köy, yaylak, kışlakta kaç hanede yaşadıkları tarihi bilgilerini özetledim.
Çepnilerin, siyasi ve kültürel olayları hakkında bilgiler aktardım:
İnanç kültürleri ve dil/ağız yapıları üzerine durdum: Moldovya, Ukrayna, Yunanistan, Bulgaristan uzantılarından Gağauz (Gök Oğuz) ların Hıristiyan olup, Gağauzca adı verilen Türkçe bir ağız yapıları bulunsa da pek çoğunun bölge dilleri ile iletişim kurduklarını, Rumeli (Balkanlarda) kalmış Sarı Saltuk’un torunlarının pek çoğu İslam inancını korumuş olsa da Bosna’da, Boşnakça, Bulgaristan’da Bulgarca konuştukları, Tunceli, Elazığ, Erzincan yöresinde yurt tutmuş uzantıları günümüz adlandırmasıyla kendilerini Zaza Alevîsi adıyla tanımlanırken, Orta ve Batı Anadolu uzantılarının kendilerini Sünni Türkmen adıyla tanımlandıkları bilgilerini verdim.
Van, Ağrı, Tunceli, Kırşehir, Ankara, Konya Antep, Kilis, Antakya, Adana, İçel yöresinde uzantıları bulunan Haydar-i (Haydaran) Aşireti üyelerinin, Van, Ağrı, Tunceli, Kırşehir, Ankara, Konya uzantıları Kurmançi ve yahut Zaza bölge ağızlarını kullanıp, Anadolu’da Kürd adıyla tanımlarlarken, aşiretin Antakya, Adana, İçel yöresi uzantıları Arap Alevîsi, Fellah gibi adlarla anıldıkları ve Arapça ile eski Türkçe kelimelerden oluşan bir bölge ağzı ile iletişim kurdukları kaynak ve alan bilgilerini aktardım.
Yine, Haydar-ilere bağlı olduğu bilinen Cibranlı Aşireti üyelerinin Muş/Varto ve Bulanık ilçeleri ile Birgöl Karlıova yöresi uzantıları ekseriyetinin Kurmançi bölge ağzı kullanıp, bir kısmının da Zaza adı verilen bölge ağzı kullandıkları ve kendilerini Kürd adıyla tanımladıkları tarihi ve alan bilgisini aktardım.
Mil, Milan, Milayi, Melan adıyla da anılan Erzurum, Şanlıurfa, Bitlis, Çankırı, Çorum, Amasya yöresinde yaygın olarak yurt tutmuş Milli Aşireti üyelerinin Doğu ve Güneydoğu Anadolu yöresi uzantılarının Kurmançi bölge ağzı kullanıp, kendilerini Kürd adıyla tanımlarken, Çankırı yöresi uzantılarının kendilerini Türkmen adıyla tanımlayıp, Orta Anadolu’ya özgü bölge ağzı kullandıkları, Çorum ve Amasya yöresinde yurt tutmuş uzantılarının ise Kurmançi bölge ağzı kullanarak kendilerini Kürd Alevîsi adıyla tanımladıkları, inanç kültürü olarak Vefa-i, Baba-i gibi millet esasıyla faaliyette öğretilerini sunan tarikatlara bağlı Karadonlu Can Baba, Ağu İçen, İmam Rıza adıyla anılan Türk-İslam ocaklarında ibadet geleneklerini işledikleri bilgilerini aktardım.
Malatya, Hısn-ı Mansur (Adıyaman), Rakka, Tunceli, Amasya, Şanlıurfa, Siirt yöresinde uzantıları bulunan, Doğu ve Güneydoğu bölge ağızlarında İzolu, İsolu adıyla anılan aşiretin, Kara İsaoğlu adından bozulduğu, bu aşiretin bir kısmı Sünni Kürd, bir kısmı Alevî Kürd (Zaza) adıyla anıldıkları, Rakka, Siirt yöresinde yurt tutmuş uzantıları Arapça konuşup kendilerini Arap ve Türk kabul ettikleri, söz konusu aşiretin ise Adana yöresinde Türkmen, Balıkesir yöresinde Yörük adıyla tanımlanan Kara İsaoğlu Aşireti uzantıları olduğunu belirttim.
Şarlıurfa/Haliliye, Kabahaydar köyünde Kurmançi bölge ağzı kullanan ve kendilerini Kürd adıyla tanımlayan, Tunceli/ Kırkmeşe, Vişneli, Ağveran, Arpaderen köylerinde Zaza bölge ağzı kullanıp, Bektaş-î (Alevî) inanç kültüründe bulunan aşiret üyelerinin, Gümüşhane/Şiran İlçesi İnözü köyünde yurt tutmuş uzantılarının Türkmen Alevîsi inanç kültüründe bulundukları alan bilgilerini aktardım.
Çepnilerin, Çankırı Merkez Ali Bey (Ali Baba) mahallesinde yurt tutmuş Elekçi (Kasnakçı) adıyla anılan ve Hacı Bektaş-î Veli evlatlarından Ali Baba ile Koçi Baba silsilesinden olduğu bilinen oymakların, atalarıyla katıldıkları Osmanlı, Rumeli seferlerinde öğrendikleri Rumeli ağızlarına izafeten Romen adıyla adlandırılmaları konusu hakkında tarihten ve alandan bilgiler aktardım.
Çepnilerin, Balıkesir, Sivas, Tokat, Çorum, Kırıkkale, Nevşehir, Gümüşhane, Tunceli yöresi uzantıları ekseriyetle kendilerini Alevî adıyla tanımlarken, Giresun, Ordu, Samsun, Trabzon, Ankara, Kastamonu yöresi uzantıları kendilerini Sünni adıyla tanımladıkları, Gaziantep/Araban yöresi uzantılarının ise bir kısmının Kurmançi bölge ağzı kullandıklarını ve Kürd Alevî inanç kültüründe bulundukları tarihi ve alan bilgisi hakkında bilgiler paylaştım.
Çepnilerin, 1239 yılında cereyan eden ve tarihte Baba-î İsyanları olarak bilinen isyana katıldıkları, bu isyanı Selçuklu güçlerinin Kırşehir/Malya Ovasında bastırılmasıyla, bir kısmı Karadeniz bölgesine, bir kısmı İç Eğe bölgesine, bir kısmı da Dersim dağlarına çekildikleri bilgilerini aktardım. 1299’da kurulan Osmanoğulları Beyliği ile ittifak oluşturarak Abdal Musa, Kaygusuz Abdal, Karaca Ahmet, Köse Süleyman gibi kanaat önderleri, Mihaloğulları (Mikail), Kara Murad, Malkoçoğlu gibi güçlü aşiretleri ve Yeniçeri adıyla anılan askeri kurumlarıyla Batı Anadolu Beylikleri’nden Kara İsaoğulları (Karesi), Aydınoğulları, Menteşoğulları, Hamitoğulları, Sarıhanoğulları, Germiyanoğulları, Çandaroğulları Beylikleri (Devlet) nin siyasi hakimiyetlerine bir bir son verdikleri Beylikler devri hakimiyet savaşlarını irdeledim.
Osmanoğulları Beyliği, Batı Anadolu Beyliklerinin siyasi hakimiyetine son verdikten sonra, Eretna, Kadı Burhanettin, Karamanoğlu gibi Orta Anadolu beylikleri, diğer bir anlatımla Çepni, Bektaş-î, Haydar-i, Bayram-i’lerin yoğun olarak yaşadığı yurtlarına gelince bu ittifaktan ayrıldıkları ve Osmanoğullarına karşı muhalif duruma geçtikleri tarihi bilgilerini aktardım.
Osmanoğulları ise Eretna, Kadı Burhanettin Beyliği’ne karşı savaşacak, Bektaş-îlerden boşalan savaşçı boşluğunu Dersim, Erzincan, Amasya yöresinden getirdiği 10 binlerce çadır Şadili (Koçgiri) Aşiret teşekkülü ile, Karamanoğulları Beyliği’ne karşı Doğu Anadolu illerinden getirdiği 10 binlerce çadır Atçekenler Aşiret teşekkülü ile, Safevi, Dulkadiroğlu, Ramazanoğlu, Memluklu Beyliklerine karşı da savaşacak savaşçıları da Beyazitoğlu Hanlığı’ndan, diğer bir anlatımla Ağrı, Van yöresinden derlediği İdris-i Bitlis-i Komutasındaki Beyazitoğulları güçleri ile doldurduğu ve söz konusu beyliklerin siyasi hakimiyetine bir bir son verip, Anadolu’da Türk-İslam birliğini sağlandığı bilgilerini paylaştım.
Çepnilere bağlı İl Aldı, Koçi, Ali Beyli gibi bazı oymaklarının Osmanlı, Safevi Savaşında, Safeviler yanında yer aldığı, bu bağlamda Van Beylerbeyi’nin Çepni Boy mensubu olduğu ve Doğu Anadolu’da bulunan kalelerinin savunmasının Çepniler tarafından yapıldığı, Osmanoğulları’nın bölgeye hakim olmasıyla da bunların binlerce çadırı İran/Herat bölgesine geçtiği bilgilerini aktardım.
Osmanoğulları ile Bektaş-îlerin ittifakı sona ermesiyle 1527 yılında Kalender Çelebi, 1580’li yıllarda Köroğlu, Kara Yazıcı ve Deli Hasan adlı Çepni Beyleri öncülüğünde çıkartılan isyanların Anadolu’nun önemli bir bölümünü etkisine aldığını, bu nedenlerle “Çepni, Danişmentli, Kandemir Çepnisi, Çağırganlı, Köroğlu, Azmanlı, Yakuplu” gibi adlarla anılan aşiretlere bağlı obaların Rumeli’ne, Kıbrıs Adası’na ve Rakka’ya (Suriye) sürgüne tabi tutuldukları konusunda arşiv bilgileri aktardım.
Danişmentli Devleti’yle Anadolu’da ilk devletini kurmuş, ilk parayı basıp, ilk medreseyi yapmış, Saltuklu Devleti Beyi Sarı Saltuk ile Rumeli’ne Türk-İslam kültürünü taşımış, kurdukları Bektaş-î, Haydar-i, Bayram-i Tarikatları bünyesinde, açtıkları onlarca Türk-İslam Ocağı’nda millet esasıyla öğretilerini sunduklarını belirttim. Bu öğretileri temel prensip (Ana yasa) olarak kabul ettiklerini ve bu bağlamda “El’ine, Bel’ine, Dil’ine Sahip Ol, İri Olalım, Diri Olalım, Bir Olalım, Aşına, İşine, Eşine Sahip Ol, Atına, Kadınına, Silahına Sahip Ol” gibi prensiplerini milletine öğreti ve vasiyet olarak sundukları bilgilerini aktardım ve bunları “Êl’ine, Bêl’ine, Dil’ine Sahip ol” Prensibiyle  örnekledim.
                 Bu prensibin Bektaş-î yurtlarında: 
- Êl’ine sahip ol: ‘Êl’ sözcüğü gurbet el, yâd el, bizim el sözcüklerinde olduğu gibi “Vatan-yurt” anlamına geldiğini ve Êl’ine sahip olar sözcüğünün vatanına, yurduna sahip ol anlamına geldiği bilinir.
- Bél’ine sahip ol: Bél kelimesinin, bir yerleşim yerlerini birbirinden ayıran uzantılı tepelere, sınır-kıyı anlamında kullanıldığı ve bu deyimin “Sınırlarına, kıyılarına sahip ol” anlamına geldiği bilinir.
Örneklemek gerekirse;
Bektaş-î yurtlarında uzun zaman bir biriyle görüşememiş iki ahbabın karşılaştığı bir ortamda/yerde bir birine “Êl parası vermiyorsun, Bél parası vermiyorsun niye gidip, gelmiyorsun”? Diyerek latife ve sitem amaçlı deyim kullandığı görülür. Bu deyimden de anlaşılacağı gibi bél kelimesi sınır, gümrük, toprak olarak kullanıldığı anlaşılır.
Yine, Bektaş-î yurtları kırsalında yaşayan yaşlılar, birbirine köy, kasaba ve yerleşim yeri tarif ederlerken; Bél’in ardında, bél ağrı “doğru” git hemen orda denilerek bél kelimesini sınır-kıyı anlamında kullandıkları görülür.
 ‘Dil’ne sahip ol; denilerek te, Milletleri millet yapan, onu dünya milletleri yanında güçlü kılan ve yerini belirleyen “Lisanına/diline sahip ol” denildiği, çünkü dilsiz bir milletin olmayacağını konu edilir.
Dolayısıyla bu prensip ile ‘Êl’ine (vatan-yurt), Bél’ine (sınır,kıyı, toprak), Dil’ine (Lisan)” sahip olmanın öneminin vurgulandığını belirttim. 
Ortak noktayı, Türklük, Oğuz, Çepni olarak belirleyen “Yörük, Türkmen, Kurmançi, Zaza, Alevî, Sünni, Kürt Alevîsi, Sünni Kürt, Arap Alevisi, Boşnak, Pomak, Hıristiyan Türk, adı almış Çepnilerin bölücü tabuları yıktıklarını, İzmir Büyükşehir Belediyesi ile İzmir Çepni Boyu Derneği tarafından düzenlenmiş festivale katılan onlarca dernek, yüzlerce boy mensubu ve Bergama/Cumhuriyet Meydanını dolduran binlerce İzmirlinin birbiriyle sarmaş dolaş olduklarını söyledim.

Araştırmacı Yazar, İsmail UÇAKCI
Kaynak ve ayrıntılı biilgi: Bilge Oğuz Yayınları arasında yayın hayatına geçirdiğimiz Oğuz Boyları, Aşiret, Oymak, Cemaatler kitabımızın Şecere Baskısı ve Üçoklar adlı kitabımızda verilmiş.
Ayrıca, Festival kapsamında 18 Eylül/2022 günü Bergama Cumhuriyet Meydanı’nda yapılan panelde bildiri olarak sunulmuştur.


 ]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Kızılderililerle Akrabalığımız &amp; Yazar: Mustafa İmir</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/kizilderililerle-akrabaligimiz-yazar-mustafa-imir-2619</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/kizilderililerle-akrabaligimiz-yazar-mustafa-imir-2619</guid>
<description><![CDATA[ Omaha Kızılderilerine at ay yıldız motifli ceket

Omaha Kızılderililerinin ay-yıldız işlemeli kıyafeti

Bir süredir sosyal medyada ABD’nin Dakota eyaletlerindeki Omaha Kızılderililerine ait üzerinde ay-yıldız işlemeli kıyafetin fotoğrafı paylaşılarak ’Tarih yeniden yazılmalı…’ etiketiyle paylaşımlar yapılmakta. Kıyafetin çok eskilere dair olmadığı üzerindeki ay-yıldız motiflerinin hatlarından belli. Ancak Kızılderililerle Türklerin uzak akrabalıklarına ilişkin ilgili bilim dalları ve disiplinleri artık hemfikir ve eminler.

Bu vesileyle, konuyla ilgili bir-iki anekdotumu paylaşmak ve birkaç cümleyle görüşlerimi ifade etmek isterim.

1988 yılı yazında ABD Minnesota Eyalet üniversitesi “Erken Osmanlı Dönemi” konferansı düzenlemişti. Dünyanın belli başlı Osmanlı tarihçileri ve Türkologları davet edilmişti. Türkiye’den biri Prof. Dr. Ekmelettin İhsanoğlu olmak üzere üç kişi gelmişti.

Rahmetli Prof. Dr. Halil İnalcık da Wisconsin Üniversitesinden gelmiş ve hem oturumlardan birinin başkanıydı hem katılımcıydı.

Yaz tatilinde ABD’li öğrenciler gittiğinden yurtlarda azalan benim gibi yabancı öğrencileri Missisipsi Nehri kenarındaki bir yurda yerleştirmişlerdi ve konferans da bu yurttaydı. Halil İnalcık’ın akşam yemekleri sonrası sohbetlerini unutamam. Halil İnalcık ‘’Hocam konferansın ana başlığı neden Osmanlı’nın Yükselme Dönemi değil de Erken Osmanlı Dönemi?’’ soruma; “O büyük devlet-toplum sistemini kuranın ne olduğunu ve nereden kaynaklandığını anlamaya çalışıyorlar.’’ demişti.

Türkçe ve Kızılderili dillerindeki ortak kelimeler

Minnesota’da yaşayan zengin, varlıklı ODTÜ makine mezunu bir Türk, bir öğle sonrası konferansa katılanları ve bizi, göl kenarındaki geniş arazideki muhteşem malikanesinde ağırlamıştı.

Orada yaşlı bir bilim insanıyla karşılaşmak ufkumu ve bilgimi alabildiğine açtı. İki saat boyunca bu yaşlı bilim kadınını dinledim. Çok sordum. 7-8 yıl kadar Orta Asya’da Ruslarla birlikte çalışmış bir arkeolog ve dilciydi. Emeklilikten sonra Kanada’ya yerleşmişti. Konferansa da onur konuğu olarak çağırılmıştı (Adını hatırlayamadım ama ilgili bilim insanlarımız sanırım bu kadın bilim insanını ismen de olsa tanırlar.).

Kadın, Orta Asya Türk soy varlıkları ile ABD’deki Kızılderililer arasında ortak 38 tane KÖK KELİME bulduğunu, bu kök kelimelerden yüzlerce kelime üretildiğini söylemişti. Çeşitli topluluklar arasındaki akrabalık bağının en önemli kanıtlardan birinin de “sözcükler” ve “kök kelimeler” olduğunu söylemişti. Antropolojik, etnolojik bakımdan ABD yerlisi Kızılderililerin bu günkü Türk soylularla akrabalıklarının bu kelimelerle açıkça ortaya çıktığını ifade etmişti. O yıllarda genetik bilimi ve teknolojiye aktarılması günümüzdeki kadar ileri düzeyde değildi ve dil sözcükleri en kuvvetli delildi.

Kızılderililerle Türk soy varlıkları arasında duyduğum ilk bilimsel veri buydu. Sonraki yıllarda çok bilimsel yayınlar okudum ve hepsi bunları doğrular mahiyetteydi. Yakınlarda İhsan Sabri Çağlayangil’in hatıratından konuyla ilgili bir anekdot da paylaşılmıştı.

Tarihi kim yazacak ve yorumlayacak?

Kıta Amerikasınının güneyine doğru indikçe Aztek, İnka, Maya toplumlarında da ortak Türkçe kök kelimelerin olduğu birçok yazıda gözden geçirildi. Bu toplumlar bugünkü medeniyet (civilisation) anlamında kuzeydeki Kızılderililere göre daha ileriydiler ve birçok maddi kalıntılar bıraktılar.

Kısaca, TARİH YENİDEN YAZILIYOR ZATEN.

Ancak tarihi yazan da yorumlayan da güçtür: siyasi, askeri, ekonomik, kültürel, bilimsel… güçtür… Gelişmiş ve yaygın bir dil de tarihin tescili bakımından en önemli güçtür.

Kızılderililerle akrabalığımız şimdilik sadece TÜRK’ün ne kadar eski ve yeryüzünde ne kadar yaygın bir soy varlığı olduğunu göstermek bakımından önemli. Kızılderililer bizimle öğünebilirler. Kültür ve medeniyet değerleri yönüyle, bizim Kızılderililerle öğünecek ne bilimsel, ne medeniyet ne de diğer değerler sistemleri olmadı. Bunun tabi ki çok çeşitli sebepleri vardır ve Kızılderililer göz ardı edilemezler. Örfleri, ahlak sistemleri, inanç sistemleri de eski Orta Asya Türk topluluklarınkine zaten çok benziyor.

Bu tarihi, antropolojik, etnografik bulgular gelecek nesillerimiz için önemli. ABD toplumu ilanihaye bu yapısını sürdüremez. Ancak ABD’de Latino-Hispanikler ve Afro-Amerikanlar ile halen yeni bir ırk olarak nerdeyse sabitlenmiş melezler Kızılderililerden önde olurlar. Çünkü bu demoğrafik yapılar birçok belirleyici kriterler (indikatörler) bakımından kurumlaşmış durumdalar. ABD’de toplumsal yapının her yönünde varlar. Bu günkü Brezilya nüfusunun yarıya yakını sabitlenmiş melez ırk insanlardan (beyaz-siyah-yerli karışımı); Meksika nüfusunun dörtte biri ise İspanyol-yerli karışımından oluşmakta. Bu yüksek oran Güney Amerika ülkelerinde yaygındır ve ülkeler demokratikleştikçe bu demografik yapı siyasi olarak da öne çıkıyor.

Şu da var ki insanlık tarihi boyunca toplumlarda soy ilişkisi önemli olmakla birlikte ‘milletleşmede’ en önemli bileşen olmamıştır. Dil ve dille ilgili örf ]]></description>
<enclosure url="http://www.tarihistan.org/images/haberler/2021/10/kizilderililerle-akrabaligimiz-yazar-mustafa-imir.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:57:57 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Kızılderililerle, Akrabalığımız, Yazar:, Mustafa, İmir</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[Omaha Kızılderilerine at ay yıldız motifli ceket

Omaha Kızılderililerinin ay-yıldız işlemeli kıyafeti

Bir süredir sosyal medyada ABD’nin Dakota eyaletlerindeki Omaha Kızılderililerine ait üzerinde ay-yıldız işlemeli kıyafetin fotoğrafı paylaşılarak ’Tarih yeniden yazılmalı…’ etiketiyle paylaşımlar yapılmakta. Kıyafetin çok eskilere dair olmadığı üzerindeki ay-yıldız motiflerinin hatlarından belli. Ancak Kızılderililerle Türklerin uzak akrabalıklarına ilişkin ilgili bilim dalları ve disiplinleri artık hemfikir ve eminler.

Bu vesileyle, konuyla ilgili bir-iki anekdotumu paylaşmak ve birkaç cümleyle görüşlerimi ifade etmek isterim.

1988 yılı yazında ABD Minnesota Eyalet üniversitesi “Erken Osmanlı Dönemi” konferansı düzenlemişti. Dünyanın belli başlı Osmanlı tarihçileri ve Türkologları davet edilmişti. Türkiye’den biri Prof. Dr. Ekmelettin İhsanoğlu olmak üzere üç kişi gelmişti.

Rahmetli Prof. Dr. Halil İnalcık da Wisconsin Üniversitesinden gelmiş ve hem oturumlardan birinin başkanıydı hem katılımcıydı.

Yaz tatilinde ABD’li öğrenciler gittiğinden yurtlarda azalan benim gibi yabancı öğrencileri Missisipsi Nehri kenarındaki bir yurda yerleştirmişlerdi ve konferans da bu yurttaydı. Halil İnalcık’ın akşam yemekleri sonrası sohbetlerini unutamam. Halil İnalcık ‘’Hocam konferansın ana başlığı neden Osmanlı’nın Yükselme Dönemi değil de Erken Osmanlı Dönemi?’’ soruma; “O büyük devlet-toplum sistemini kuranın ne olduğunu ve nereden kaynaklandığını anlamaya çalışıyorlar.’’ demişti.

Türkçe ve Kızılderili dillerindeki ortak kelimeler

Minnesota’da yaşayan zengin, varlıklı ODTÜ makine mezunu bir Türk, bir öğle sonrası konferansa katılanları ve bizi, göl kenarındaki geniş arazideki muhteşem malikanesinde ağırlamıştı.

Orada yaşlı bir bilim insanıyla karşılaşmak ufkumu ve bilgimi alabildiğine açtı. İki saat boyunca bu yaşlı bilim kadınını dinledim. Çok sordum. 7-8 yıl kadar Orta Asya’da Ruslarla birlikte çalışmış bir arkeolog ve dilciydi. Emeklilikten sonra Kanada’ya yerleşmişti. Konferansa da onur konuğu olarak çağırılmıştı (Adını hatırlayamadım ama ilgili bilim insanlarımız sanırım bu kadın bilim insanını ismen de olsa tanırlar.).

Kadın, Orta Asya Türk soy varlıkları ile ABD’deki Kızılderililer arasında ortak 38 tane KÖK KELİME bulduğunu, bu kök kelimelerden yüzlerce kelime üretildiğini söylemişti. Çeşitli topluluklar arasındaki akrabalık bağının en önemli kanıtlardan birinin de “sözcükler” ve “kök kelimeler” olduğunu söylemişti. Antropolojik, etnolojik bakımdan ABD yerlisi Kızılderililerin bu günkü Türk soylularla akrabalıklarının bu kelimelerle açıkça ortaya çıktığını ifade etmişti. O yıllarda genetik bilimi ve teknolojiye aktarılması günümüzdeki kadar ileri düzeyde değildi ve dil sözcükleri en kuvvetli delildi.

Kızılderililerle Türk soy varlıkları arasında duyduğum ilk bilimsel veri buydu. Sonraki yıllarda çok bilimsel yayınlar okudum ve hepsi bunları doğrular mahiyetteydi. Yakınlarda İhsan Sabri Çağlayangil’in hatıratından konuyla ilgili bir anekdot da paylaşılmıştı.

Tarihi kim yazacak ve yorumlayacak?

Kıta Amerikasınının güneyine doğru indikçe Aztek, İnka, Maya toplumlarında da ortak Türkçe kök kelimelerin olduğu birçok yazıda gözden geçirildi. Bu toplumlar bugünkü medeniyet (civilisation) anlamında kuzeydeki Kızılderililere göre daha ileriydiler ve birçok maddi kalıntılar bıraktılar.

Kısaca, TARİH YENİDEN YAZILIYOR ZATEN.

Ancak tarihi yazan da yorumlayan da güçtür: siyasi, askeri, ekonomik, kültürel, bilimsel… güçtür… Gelişmiş ve yaygın bir dil de tarihin tescili bakımından en önemli güçtür.

Kızılderililerle akrabalığımız şimdilik sadece TÜRK’ün ne kadar eski ve yeryüzünde ne kadar yaygın bir soy varlığı olduğunu göstermek bakımından önemli. Kızılderililer bizimle öğünebilirler. Kültür ve medeniyet değerleri yönüyle, bizim Kızılderililerle öğünecek ne bilimsel, ne medeniyet ne de diğer değerler sistemleri olmadı. Bunun tabi ki çok çeşitli sebepleri vardır ve Kızılderililer göz ardı edilemezler. Örfleri, ahlak sistemleri, inanç sistemleri de eski Orta Asya Türk topluluklarınkine zaten çok benziyor.

Bu tarihi, antropolojik, etnografik bulgular gelecek nesillerimiz için önemli. ABD toplumu ilanihaye bu yapısını sürdüremez. Ancak ABD’de Latino-Hispanikler ve Afro-Amerikanlar ile halen yeni bir ırk olarak nerdeyse sabitlenmiş melezler Kızılderililerden önde olurlar. Çünkü bu demoğrafik yapılar birçok belirleyici kriterler (indikatörler) bakımından kurumlaşmış durumdalar. ABD’de toplumsal yapının her yönünde varlar. Bu günkü Brezilya nüfusunun yarıya yakını sabitlenmiş melez ırk insanlardan (beyaz-siyah-yerli karışımı); Meksika nüfusunun dörtte biri ise İspanyol-yerli karışımından oluşmakta. Bu yüksek oran Güney Amerika ülkelerinde yaygındır ve ülkeler demokratikleştikçe bu demografik yapı siyasi olarak da öne çıkıyor.

Şu da var ki insanlık tarihi boyunca toplumlarda soy ilişkisi önemli olmakla birlikte ‘milletleşmede’ en önemli bileşen olmamıştır. Dil ve dille ilgili örfi ve kültürel değerler daha belirleyici olmuştur.

https://millidusunce.com/kizilderililer-akrabaligimiz/]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Roza KURBAN: BİR YABANCININ GÖZÜ İLE İDİL&amp;URAL TÜRKLERİ</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/roza-kurban-bir-yabancinin-gozu-ile-idil-ural-turkleri</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/roza-kurban-bir-yabancinin-gozu-ile-idil-ural-turkleri</guid>
<description><![CDATA[ ​Bir halkın üzerinde yaşadığı, kültürünü oluşturduğu toprak parçasına vatan, yurt denir. İdil annemin, Ural babamın doğup büyüdüğü topraklar olduğundan İdil-Ural benim için ayrı bir öneme sahiptir. Ünlü Tatar şairi Hesen Tufan’ın (1900–1981) “Yaşadığın yer – gümüş, doğduğun yer – altındır” dizeleri herkes için geçerlidir. İdil-Ural kelimelerini her duyduğumda heyecanlanır ve meraklanırım. Bu sefer de öyle oldu. Türkçü yazar Hayri Yıldırım Bey, “bizim arkadaşlar İdil-Ural ile ilgili kitap yazmışlar size de göndersinler istedim” dediğinde heyecanlandım. Bir yabancının gözüyle İdil-Ural nasıl gözüküyor diye meraklandım.

​Prof. Dr. Ramazan Demir ve Özcan Civan’ın kaleme aldığı “İdil-Ural Türkleri: Milli Uyanışın Bayraklaştığı Coğrafya” adlı kitap Karakaya Endüstri Teknolojileri Şirketinin sahibi Sayın Mustafa Gözübatık’ın desteğiyle Türk Kültürünü tanıtma serisi kapsamında 2021 yılında Palme Yayınlarınca basılmış ve kitabın geliri başarılı muhtaç öğrencilere eğitim desteği olarak atanmıştır. Söz konusu kitap, 20 kişiden oluşan Turan Yolcularının 6–17 Temmuz 2017 tarihinde Turan coğrafyasının önemli bir parçası olan İdil-Ural bölgesine yaptığı kültür gezisini konu edinmiştir. Daha önce Moğolistan-Ötüken, İran-Horasan, Özbekistan, Kazakistan, Doğu Türkistan ve Kuzey Kafkasya’ya kültür gezisi gerçekleştiren Turan Yolcularının bu seferki durağı, ilk insanlara ev sahipliği yapan 16 bin yıllık Şölgentaş Mağarası, Zeki Velidi Togan (1890–1970) ve Mirseyid Sultan Galiyev (1892–1949) gibi Türkçüleri doğuran Ural, XIX. yüzyılın ikinci yarısı ve XX. yüzyıl başlarında medeniyet merkezi olan Kazan ve Türk lehçesinin atası olan Çuvaş dilinin yaşatılmaya çalışıldığı Çuvaşistan olmuştur. Kitabın sunuş kısmında gezinin amacı şöyle ifade edilmiştir: “Türk milliyetçiliğinin, milli bilinçlenmenin, uyanışın bayraktarlığı bir Türk coğrafyası İdil-Ural… Türklük ve Türkçülük meşalesinin tarih boyunca yakıldığı bu coğrafyadan çıkan öncülerin yaşadıkları yerleri görüp tanımak, öğrenmek ve bunu Dünya’ya anlatmak, duyurmak bir cumhuriyet aydını olarak görevimdi. Hürriyet ve istiklâl mücadelesini başlatıp yürüten Türk milliyetçisi kahramanların savundukları haklı davranışlarında nasıl büyük bedeller ödediklerini yazmak da kültür gezisinin ana hedeflerinden biriydi. Gezi-gözlem temelli araştırma ve irdelemelerle ortaya çıkacak bir kaynak eserin detayları okundukça İdil-Ural Türklerinin bağımsızlık meşalesini nasıl yaktıkları da daha iyi anlaşılacaktı. Paramparça edilen Altınordu (Altın Orda) Devleti’nin uçsuz bucaksız coğrafyasındaki Türk illerinde tarihin derin havasını solacaktım.” (Demir, Civan 2021: 11–13).

​“Çok gezen mi, çok okuyan mı bilir?” şeklinde bir soru vardır. Soruya herkes kendi penceresinden bakarak yanıt verecektir. Bazılarına göre çok gezen çok bilir, bazılarına göre ise çok okuyan. İdil-Ural kültür gezisine katılan Turan Yolcuları, kitaplardan okuduklarını yerinde görüp incelemiş, bu bağlamda sonuçlar çıkarmıştır. Kitaplarda yazılanların kafalarında oluşturduğu soruların yanıtlarını bulmuşlardır. “İdil-Ural Türkleri: Milli Uyanışın Bayraklaştığı Coğrafya” adlı kitap akıcı, yalın bir dille yazılmıştır. Gezinin ilk durağı Başkurdistan’ın başkenti Ufa (Öfö) şehri olmuştur. Turan Yolcuları, Başkurdistan Milli Müzesi, Salavat Yulayev Meydanı ve Anıtı, Rusya Federasyonu Müslümanları Dini İdaresi Merkezi, İhlas Camii, Başkurdistan Milli Tarih Enstitüsü gibi şehrin özgün yerlerini gezmişlerdir. Müzelerde ve meydanlarda Başkurtların geçmişine tanıklık eden yolcular tarihin sayfalarında saklı kalanları yerinde incelemiştir. Müzedeki dünya çapında ün kazanmış Başkurt balı ve Başkurt atları ile ilgili objelerin sergilenmesi Başkurtların hayatında balın ve atların öneminin bir göstergesidir. Başkurt Türkleri çok cesur bir millet ve iyi bir savaşçıdırlar. Ural bölgesi, Salavat Yulay, Zeki Velidi Togan, Mirseyid Sultan Galiyev gibi millî kahramanları doğuran bir bölgedir. Karakterlerindeki cesaret her ne kadar onların büyük bedeller ödemesinde neden olmuş ise de bu kahramanlıkları bugün de milletin hafızasında ve kalbinde saklıdır. Rus emperyalizminin silinmeyen ve halen devam eden siyasetinin bir örneğine, Turan Yolcuları ünlü Tatar devrimci Mirseyid Sultan Galiyev’in doğduğu Başkurdistan’ın Sterlebaş ilinin Kırmıskalı kasabasına bağlı Yelembet köyünde rastlamışlardır. Turan Yolcularının köydeki izlenimleri şöyledir: “Galiyev’in babasının hem cami imamı hem öğretmenlik yaptığı ne evden ne de öğretmenlik-imamlık yaptığı camiden eser var! Türk’e ve Türklüğe karşı kin ve nefret dolu korkak Stalin, Galiyev’in tüm soyunu, yakın ve uzak akrabalarını yok etmiş. Galiyev’in soyunu kurutmak amacıyla özel bir gayret gösterilmiş!… Köyde, kentte ne kadar akrabası varsa öldürüp yok etmiş. Köyünde şimdi hiçbir akrabası da tanıdığı da yok!… Galiyev ile kan bağı olan tüm yakınları yok edildikten sonra az ya da çok bilgisi olanlar da korkularından sessizliği tercih etmişler. Köyde Galiyev ismini duyan uzaklaşıyor. Büyük bir korku atmosferi oluşmuş ]]></description>
<enclosure url="http://www.tarihistan.org/images/haberler/2021/05/roza-kurban-bir-yabancinin-gozu-ile-idil-ural-turkleri.jpeg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:57:57 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Roza, KURBAN:, BİR, YABANCININ, GÖZÜ, İLE, İDİL-URAL, TÜRKLERİ</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[​Bir halkın üzerinde yaşadığı, kültürünü oluşturduğu toprak parçasına vatan, yurt denir. İdil annemin, Ural babamın doğup büyüdüğü topraklar olduğundan İdil-Ural benim için ayrı bir öneme sahiptir. Ünlü Tatar şairi Hesen Tufan’ın (1900–1981) “Yaşadığın yer – gümüş, doğduğun yer – altındır” dizeleri herkes için geçerlidir. İdil-Ural kelimelerini her duyduğumda heyecanlanır ve meraklanırım. Bu sefer de öyle oldu. Türkçü yazar Hayri Yıldırım Bey, “bizim arkadaşlar İdil-Ural ile ilgili kitap yazmışlar size de göndersinler istedim” dediğinde heyecanlandım. Bir yabancının gözüyle İdil-Ural nasıl gözüküyor diye meraklandım.

​Prof. Dr. Ramazan Demir ve Özcan Civan’ın kaleme aldığı “İdil-Ural Türkleri: Milli Uyanışın Bayraklaştığı Coğrafya” adlı kitap Karakaya Endüstri Teknolojileri Şirketinin sahibi Sayın Mustafa Gözübatık’ın desteğiyle Türk Kültürünü tanıtma serisi kapsamında 2021 yılında Palme Yayınlarınca basılmış ve kitabın geliri başarılı muhtaç öğrencilere eğitim desteği olarak atanmıştır. Söz konusu kitap, 20 kişiden oluşan Turan Yolcularının 6–17 Temmuz 2017 tarihinde Turan coğrafyasının önemli bir parçası olan İdil-Ural bölgesine yaptığı kültür gezisini konu edinmiştir. Daha önce Moğolistan-Ötüken, İran-Horasan, Özbekistan, Kazakistan, Doğu Türkistan ve Kuzey Kafkasya’ya kültür gezisi gerçekleştiren Turan Yolcularının bu seferki durağı, ilk insanlara ev sahipliği yapan 16 bin yıllık Şölgentaş Mağarası, Zeki Velidi Togan (1890–1970) ve Mirseyid Sultan Galiyev (1892–1949) gibi Türkçüleri doğuran Ural, XIX. yüzyılın ikinci yarısı ve XX. yüzyıl başlarında medeniyet merkezi olan Kazan ve Türk lehçesinin atası olan Çuvaş dilinin yaşatılmaya çalışıldığı Çuvaşistan olmuştur. Kitabın sunuş kısmında gezinin amacı şöyle ifade edilmiştir: “Türk milliyetçiliğinin, milli bilinçlenmenin, uyanışın bayraktarlığı bir Türk coğrafyası İdil-Ural… Türklük ve Türkçülük meşalesinin tarih boyunca yakıldığı bu coğrafyadan çıkan öncülerin yaşadıkları yerleri görüp tanımak, öğrenmek ve bunu Dünya’ya anlatmak, duyurmak bir cumhuriyet aydını olarak görevimdi. Hürriyet ve istiklâl mücadelesini başlatıp yürüten Türk milliyetçisi kahramanların savundukları haklı davranışlarında nasıl büyük bedeller ödediklerini yazmak da kültür gezisinin ana hedeflerinden biriydi. Gezi-gözlem temelli araştırma ve irdelemelerle ortaya çıkacak bir kaynak eserin detayları okundukça İdil-Ural Türklerinin bağımsızlık meşalesini nasıl yaktıkları da daha iyi anlaşılacaktı. Paramparça edilen Altınordu (Altın Orda) Devleti’nin uçsuz bucaksız coğrafyasındaki Türk illerinde tarihin derin havasını solacaktım.” (Demir, Civan 2021: 11–13).

​“Çok gezen mi, çok okuyan mı bilir?” şeklinde bir soru vardır. Soruya herkes kendi penceresinden bakarak yanıt verecektir. Bazılarına göre çok gezen çok bilir, bazılarına göre ise çok okuyan. İdil-Ural kültür gezisine katılan Turan Yolcuları, kitaplardan okuduklarını yerinde görüp incelemiş, bu bağlamda sonuçlar çıkarmıştır. Kitaplarda yazılanların kafalarında oluşturduğu soruların yanıtlarını bulmuşlardır. “İdil-Ural Türkleri: Milli Uyanışın Bayraklaştığı Coğrafya” adlı kitap akıcı, yalın bir dille yazılmıştır. Gezinin ilk durağı Başkurdistan’ın başkenti Ufa (Öfö) şehri olmuştur. Turan Yolcuları, Başkurdistan Milli Müzesi, Salavat Yulayev Meydanı ve Anıtı, Rusya Federasyonu Müslümanları Dini İdaresi Merkezi, İhlas Camii, Başkurdistan Milli Tarih Enstitüsü gibi şehrin özgün yerlerini gezmişlerdir. Müzelerde ve meydanlarda Başkurtların geçmişine tanıklık eden yolcular tarihin sayfalarında saklı kalanları yerinde incelemiştir. Müzedeki dünya çapında ün kazanmış Başkurt balı ve Başkurt atları ile ilgili objelerin sergilenmesi Başkurtların hayatında balın ve atların öneminin bir göstergesidir. Başkurt Türkleri çok cesur bir millet ve iyi bir savaşçıdırlar. Ural bölgesi, Salavat Yulay, Zeki Velidi Togan, Mirseyid Sultan Galiyev gibi millî kahramanları doğuran bir bölgedir. Karakterlerindeki cesaret her ne kadar onların büyük bedeller ödemesinde neden olmuş ise de bu kahramanlıkları bugün de milletin hafızasında ve kalbinde saklıdır. Rus emperyalizminin silinmeyen ve halen devam eden siyasetinin bir örneğine, Turan Yolcuları ünlü Tatar devrimci Mirseyid Sultan Galiyev’in doğduğu Başkurdistan’ın Sterlebaş ilinin Kırmıskalı kasabasına bağlı Yelembet köyünde rastlamışlardır. Turan Yolcularının köydeki izlenimleri şöyledir: “Galiyev’in babasının hem cami imamı hem öğretmenlik yaptığı ne evden ne de öğretmenlik-imamlık yaptığı camiden eser var! Türk’e ve Türklüğe karşı kin ve nefret dolu korkak Stalin, Galiyev’in tüm soyunu, yakın ve uzak akrabalarını yok etmiş. Galiyev’in soyunu kurutmak amacıyla özel bir gayret gösterilmiş!… Köyde, kentte ne kadar akrabası varsa öldürüp yok etmiş. Köyünde şimdi hiçbir akrabası da tanıdığı da yok!… Galiyev ile kan bağı olan tüm yakınları yok edildikten sonra az ya da çok bilgisi olanlar da korkularından sessizliği tercih etmişler. Köyde Galiyev ismini duyan uzaklaşıyor. Büyük bir korku atmosferi oluşmuş. Sistemin toplumu ne hale getirdiğini bu örnek iyi anlatıyor.” (Demir, Civan 2021: 98). Görüldüğü üzere korku imparatorluğunun yarattığı atmosfer bugün de kendini göstermektedir. Turan Yolcuları, Sultan Galiyev’in babasının evinin yerinde “Müze Ev” yapılması gerektiğini dile getirmişlerdir. Zeki Velidi Togan ve Mirseyid Sultan Galiyev Başkurt yurdunda doğan iki büyük isimdir. Togan’ın köyünde Müze Evi varken, Sultan Galiyev hatırasını yaşatmak için böyle bir Müze Evin yapılmamasının çeşitli sebepleri vardır. İlki Sultan Galiyev’in ailesinden kimsenin hayatta kalmamasıdır. İkinci nedeni ise Şubat ve Ekim Devrimleri sonucunda yaşanan oluşumlar sırasında Z. V. Togan ile Sultan Galiyev’in zıt fikirlerde olmasıdır. Mirseyit Sultan Galiyev, komünizm ile Türkçülük, Başkurt ile Tatar Türkleri arasında kalmış bir büyüğümüzdür. Türkçülük fikrinin savunucusu olan Sultan Galiyev Tataristan’da da fazla dillendirilmemektedir. Sultan Galiyev arada kaynamış, ancak onun Türk Birliği, Turan fikirleri bugün de güncelliğini korumaktadır. M. Sultan Galiyev’in verdiği mücadeleden eserde şöyle söz edilmiştir: “Böyle bir fikir adamının çok zor şartlardan ortaya çıkışı ve yükselişi şuna benzetmek mümkündür; sarp bir doğada, kayalıklar arasında bulduğu bir avuç topraktan beslenerek varlığını sürdürebilmek için filizlenip güneşe doğru yükselen bir fidanın yaşama ve hayata tutunup ürün vermek için verdiği mücadeleye…” (Demir, Civan 2021: 137). Tüm varlığı ile milletine hizmet eden Sultan Galiyev millete sevgisinin bedelini hayatı ile ödemiştir. Eserde onun millet uğruna verdiği mücadele şöyle özetlenmiştir: “İdil-Ural coğrafyasının yetiştirdiği sol düşünceli bir Türk’tür. Antiemperyalist düşünceleri sömürülen mazlum milletlerin geleceğine yönelik istiklâl ve hürriyet mücadelelerinin çıkış yolu olmuş Gazi Mustafa Kemal’den sonra ikinci adamdır.” (Demir, Civan 2021: 144).

​Turan Yolcuları, Başkurt Türklerinin efsanevi lideri Ahmet Zeki Velidi’nin İşembay iline bağlı Küzen köyünde olan Müze Evini de ziyaret etmiştir. Togan, Başkurt Türklerince bugün de unutulmayan ve saygı duyulan bir devlet adamı ve bir bilim insanıdır. 1994 yılında kurulan bu müzede, Togan’ın balmumu heykeli, eşyaları, kitapları, kullandığı giysileri, madalyaları, onurlukları, çantası, ehliyeti, cüzdanı, soy ağacı şeması, profesörlük cüppesi, çalışma masası olmak üzere toplam 1600 eşya sergilenmektedir. Togan’ın adının vatanında yaşatılması aynı zamanda Başkurt Türklerinin tarihinin canlı tutulması anlamına gelmektedir. Sultan Galiyev ve Zeki Velidi Togan Ural’da doğup İdil’de gelişen ve şekillenen, ortak hedefe farklı yollardan gitmeyi tercih eden Türkçülerdir. Eserde bu iki büyük şahıs kıyaslanmış ve şu sonuca varılmıştır: “Galiyev ve Togan ekipleri tek hedefe yönelmiş olsalardı her şey Sovyet ırkçılığı isteği doğrultusunda gelişmezdi. Çünkü iç savaş halindeki Rusya coğrafyasında varlıkları azımsanamayacak kadar büyük bir güç olan Başkurtlar, Kazan Tatarları, Kırım Tatarları, Ahıska Türkleri, Özbekler, Kazaklar tek yumruk halinde bütünleşebilselerdi Sovyet ırkçıları o kadar serbestlik içinde Türkleri ezebilir miydi? Soykırım niteliğinde sürgünler yaşanabilir miydi? Maalesef o gün de Türk Birliği kurulamadı.” (Demir, Civan 2021: 144).

​Ural Dağlarının güneyinde Büryen ilindeki Şölgentaş Mağarası, Türklerinin ne kadar kadim bir millet olduğunu kanıtlayan doğal bir yapıttır. Mağara 1965 yılından beri “doğal anıt” olarak ilan edilip koruma altına alınmıştır. Hakkında çeşitli rivayetler bulunan, 3 milyon yıl önce oluşmaya başlayan ve ilk insanlara ev sahipliği yapan Şölgentaş Mağarası’nın 16 bin yıllık bir tarihi vardır. Başkurt bilim insanlarının “insanlığın ortak dili Başkurtça” hipotezini savunması boşuna değildir, bunun haklı nedenleri ve Şölgentaş Mağarası gibi güçlü bir tarihi dayanağı vardır.

​Başkurdistan gezisi sırasında Turan Yolcuları, kımız üreten çiftliği ziyaret edip kısrak sütünün mayalanması ile yapılan bir Türk içkisi olan kımızın yapımını yerinde incelemiş ve kımız tadımı yapmışlardır. Başkurdistan’ın tarihi, doğal güzelliklerini görüp Türk milliyetçiliğinin öncüleri Mirseyid Sultan Galiyev ve Zeki Velidi Togan’ın solduğu havayı teneffüs eden Turan Yolcuları “Tanrı’nın insanlara vaat ettiği cennet “Başkurdistan” olmalıdır” (Demir, Civan 2021: 237) çıkarımına varmıştır.

​Turan Yolcuları kültür gezilerinin Tataristan kısmına geçmek üzere, bir dönemin medeniyet merkezi olan Orenburg ve İkinci Dünya Savaşı yıllarında Stalin’in kendine sığınak yaptırdığı Samara şehirlerinden geçerek Kazan’a varmışlardır. Eserin “Tatar-Başkurt Farkı” adı altındaki bölümde aşağıdaki tespitler bulunmaktadır: “Tatarlarla Başkurtlar kişilik olarak kıyaslandığında, Tatarlar daha girişken, daha uyanıktırlar, diğer bir ifade ile “gözü açık” insanlardır. Kıpçak soyundan gelirler… Pratik zekalıdırlar. Başkurtlar daha sakin insanlardır. İyi savaşçı ve cesur insanlarıdır. Kahramanlıklarıyla, atlarıyla, kımızlarıyla övünürler.” (Demir, Civan 2021: 250).

​Bir dönemler Kazan Hanlığı’nın, günümüzde Tataristan’ın başkenti olan Kazan, büyük tarihi olaylara sahne olmuş köklü geçmişi ve zengin kültürü olan bir şehirdir. 1552 yılında Ruslar tarafından işgal edilen bu şehir düşman askerleri tarafından yakıp yıkılmış, talan edilmiştir. Kazan Kremlin’i ve Kazan Hanlığı döneminde oğlu Ötemiş Giray’ın (1546–1566) yerine 1549–1551 yılları arasında ülkeyi idare eden Süyüm Bike’nin (1519–1557) adını taşıyan Süyümbike Minaresi Kazan’ın özgün yerlerindendir. Minare günümüzde Kazan’ın simgesi olmanın yanı sıra bir bağımsızlık anıtıdır. Kazan mimarisinin ürünü olan bu minarede meydana gelen eğilme, 1913–1916 yıllarında alt kısmına demir çember takılarak onarılmıştır. Milletlere özgürlük vaadi veren komünistler isteseler de istemseler de vaatlerini yerine getirmek zorunda kalmıştır. Süyümbike Minaresi’nin tepesindeki Çarlık Rusyası’nın simgesi olan çift başlı kartal 1918 yılında indirilmiş yerine ay simgesi takılmıştır. Ancak bu simge de uzun kalamamış 1929 yılında “Sultan Galiyevcilik” ile mücadele kapsamında indirilmiştir. Ay simgesi aradan uzun yıllar geçtikten sonra 1990 yılında tekrar minarenin tepesine konmuştur. Süyümbike Minaresi etrafında devam eden simge savaşı bu yapıtın önemini anlamak için yeterli bir delildir.

1996 yılında yapımına başlanan ve 2005 yılında açılan Kul Şerif Camii de günümüz Tatar mimarisinin önemli eserlerinden birisidir. Mimarisi Ş. H. Latıpov, M. V. Safronov, A. G. Sattarov, İ. F. Safiullin tarafından yapılan bu camiye Kazan Hanlığı’nın işgali sırasında son damla kanına kadar savaşıp şehit olan imam ve müderris Kul Şerif’in adı verilmiştir. Kazan Kremlin’in içinde bulunan Süyümbike Minaresi ve Kul Şerif Camii turistlerin en çok ilgi gösterdiği ve mutlaka ziyaret ettiği yerlerdir. Turan Yolcuları da Kazan’ın bu özgün yerlerini gezmişlerdir.

“Tataristan Milli Müzesi” Kazan şehrinin kültürel gezisinin bir diğer durağıdır. Kazan Tatarlarının kültür varlıklarını yansıtmak üzere kurulan bu müzede Rusların Türklere uyguladığı kültürel asimilasyon, bölgenin demografik yapısını değiştirmek üzere uygulanan göç gibi olaylar ile ilgili ne bir obje, ne bir mücadele sahnesi, ne de haritanın olmaması Türk izlerini aramak için yola koyulan Turan Yolcularının dikkatinden kaçmamıştır. Eserin “irdeleme-yorum” kısmında Kazan ile ilgili şu değerlendirme yapılmıştır: “Günümüz Kazan kenti hakkında düşüncelerime gelince, hayli modern, bakımlı ve ekonomik potansiyeli yüksek bir kent… Tipik bir Orta Avrupa kenti havasında…” (Demir, Civan 2021: 268).

Turan Yolcuları, Kazan şehrinin güneyinde İdil ile Çulman Nehirlerinin birleştiği yerde bulunan ve Kazan Tatar Türklerinin tarihinde önemli bir yer tutan, şarkı, rivayet, destanlara konu olan Bulgar şehrini de ziyaret etmiştir. Bulgar antik kenti üçgen şeklinde yapılmış olup 6000 m² alana sahiptir. Deniz yüzeyinden 35–40 m. yükseklikte olan kent nehirden 6 km. uzaklıktadır. Bulgar antik kenti bir kentin adı olmanın yanı sıra bir ülkenin ve bir ulusun da adıdır. Tarihi ören yerleri ve 2000 yılında faaliyete başlayan Bulgar Devlet Tarih Arkeoloji Müzesi bulunan Bulgar, Kazan Tatar Türklerinin tarihini ve kültürünü sergileyen doğal bir mekândır. Günümüze kadar ulaşan Han Hamamı, Han Türbesi, Doğu, Batı ve Güney Kapıları, Küçük Minare gibi tarihi yapılar Kazan Tatar Türklerinin ecdadı olan Bulgarların kültürünü daha iyi anlamak için bir delil niteliğindeki tarihi eserlerdir. Bulgar antik kenti 2014 yılında UNESCO’nun dünya kültürel miras listesine alınmıştır. Eserde Bulgarlar ile ilgili yapılan değerlendirme dikkate değerdir: “Bulgar Türkleri köklü medeniyet kurdukları için hep lider oldular kendi iktidarlarında, bütünleşmeyi sağladılar. Bu bütünleşmeyi özellikle inanç sistemindeki farklılığa rağmen toplumsal birliği sağlamaları son derece önemlidir.” (Demir, Civan 2021: 304).

Turan Yolcularının bir sonraki durağı Türk dünyası tarafından fazla bilinmeyen, Hıristiyan oldukları için Türk sayılmayan Çuvaş Türklerinin başkenti Çobaksar olmuştur. Yol üzerinde Zöye Kalesi bulunmaktadır. Turan Yolcuları bu kaleyi ziyaret etmemelerinin ilk nedeni akşam ve vakitten tasarruf düşüncesi olmuş ise de diğer nedeni eserde şöyle izah edilmiştir: “Türkçe okunuşuyla “Sivzaski” adası olarak bilinen kara parçasında, Korkunç İvan’ın (Grozny İvan: Muhteşem İvan – Rusça; Korkunç İvan – Türkçe; Kötü İvan – Diğer dillerde) yaptırdığı kaledir. İçinde askeri kışla, hayvan barınakları ve tapınak gibi temel yapılar var, başkaca da kayda değer bir özellik taşımadığı gerekçesiyle adadaki bu kaleye çıkma gereği duyulmadı ve yolumuza devam ettik.” (Demir, Civan 2021: 308). Kazan Hanlığı’nın işgalini kolaylaştıran, işgalden sonra zorla Hıristiyanlaştırmanın merkezi olan bu kalenin 2017 yılında UNESCO listesine alınmış olması Kazan Tatarlarının tarihine, Kazan şehitlerine yapılan bir saygısızlıktır. Turan Yolcularının işgal ve zorla Hıristiyanlaştırmanın simgesi olan bu kaleyi ziyaret etmemesi isabet olmuştur.

Çuvaşistan’ın başkenti Çobaksar’a hem kara hem de nedir yoluyla defalarca gitmeme rağmen Çuvaş Türklerinin gelenek görenek, din anlayışı ve tarihlerleri ile ilgili yeni şeyler öğrendim “İdil-Ural Türkleri: Milli Uyanışın Bayraklaştığı Coğrafya” kitabından. Ne yazık ki bazen yakınımızda olan ulusların geçmişi ve yaşayışı ile ilgilenmiyoruz. Kim bilir Türklerin birlik olamamasının asıl nedeni belki de bu ilgisizliktendir. Oysa Çuvaşlar da Türk’tür. Bu ortak payda hepimizi birleştiren bir etkendir. Turan Yolcuları, başkentin en uğrak yeri olan ve tepeye kurulan Zafer Parkı’nı ziyaret etmiştir. Şehri kanatların astına seren bu tepede Rusya’nın her yerinde olduğu gibi SSCB döneminden kalma İkinci Dünya Savaşı’nda şehit olanlar için bir anıt ve güç gösterisi yaparcasına silahlar sergilenmiştir. Zafer Parkı’nda 1917 Bolşevik Devrimi’nde Çar’a karşı mücadele veren Çobaksar doğumlu Vasiliy İvanoviç Çapayev (1887–1919) ve uzaya çıkan ilk insan, kozmonot Yuri Alekseyeviç Gagarin’in (1934–1968) heykelleri bulunmaktadır.

Turan Yolcularının şehirdeki ikinci gezi durağı her gittikleri yerde olduğu gibi Çuvaş Milli Müzesi olmuştur. Zira müzeler, milletlerin geçmişini, kültürel değerlerini ve yaşam tarzını öğrenme bağlamında en önemli yerlerdir. Eserde müze ile ilgili şu değerlendirme bulunmaktadır: “Çuvaş Milli Müzesi’ni gezerken özenle dikkat ettiğim otantik kültür objeleri, Anadolu Türk halkının yaşam felsefesinin yansımaları olan kültür objeleri ile benzerliği beni şaşırttı. Çoğu nakışlar, desenler, kadın başlıkları, gelin başı, süslü takılar, örme ve nakışların hem model hem de renk olarak Anadolu otantik kültür motifleriyle örtüşüyor. Bu kadar benzerlik için ancak bir ifade bulabildim: Muhteşem, mükemmel ortak kültür…” (Demir, Civan 2021: 327). Müzede günlük hayattan uzay bilimlerine kadar çeşitli objelerin bulunması dolu dolu bir araştırma inceleme yapmaya fırsat yaratmıştır. Yuri Gagarin’in uzay giysisinin bir model üzerinde sergilenmesi müzenin değerine değer katmış, kıyafet tüm meraklı gözleri üzerene çekmiştir. Türk ruhunu sonuna kadar yansıtan bu müzeyi gezdikten sonra şu değerlendirme ortaya çıkmıştır: “Çuvaşlardan etkilenmek sıradan bir duygu değil; gördüklerim, duyduklarım Çuvaş halkının gerçek boyutuyla Türk kültürünü olduğu gibi koruyan bir halk olduğunu algılıyorum.” (Demir, Civan 2021: 331). Çuvaşistan millî bayrağının üzerindeki “hayat ağacı”nın üçlü dalı “vardık, varız, var olacağız” anlamını taşımaktadır.

Eskiden “Gök Tanrı” inancında olan Çuvaşların Müslümanlığı kabul edip Tatar ve Başkurtlarla birleşmesinden korkan I.Petro (1672–1725) Çuvaşların Hıristiyanlığı seçmesi için etkili yöntemler kullanmıştır. Petro, “Hıristiyanlığa geçenlerin vergilerini de Hıristiyanlığı kabul etmeyenler ödeyecek” diye bir karar çıkarmıştır. Ağır vergi yükü karşısında yenik düşen Çuvaşlar Hıristiyanlığı kabul etmek zorunda kalmıştır. Günümüzde Çuvaşların bir kısmı Hıristiyan, diğer bir kısmı ise Gök Teñri inancındadır. Ancak geçmişten gelen Şaman kültürünün temel ilkelerinin korunduğunu ormanlık alandaki Keremet Tepesi’nin kutsal yer ilan edilmesinde görmek mümkündür. Tepede totem figürleri ve dilek ağaçları bulunmaktadır. Kitapta Keremet Tepesinden şöyle bahsedilmiştir: “ Keremet Tepesi, Şaman kültürüne sahip Çuvaşlı sanatçılar, kanaat önderleri, aydınlar ve öğrencilerin kutsadıkları bir ormanlık alan içinde bir tepe… Şaman kültürünün gereği olarak herkes doğaya saygılı ve onun tahribatına göz yummuyor. Örneğin bu bölgede olan her şey kutsaldır. Onları tahrip etmek, zarar vermek hem günah hem de yasaktır. Ağaçlar korunuyor, kesilmiyor. Hayvanlar avlanmıyor, böcekler öldürülmüyor…” (Demir, Civan 2021: 344).

Çuvaşlar, Oğuz boyuna mensup olup dil kökenleri Hun Türkçesine dayanmaktadır. Kitapta Çuvaşça ile ilgili şu tespit bulunmaktadır: “Çuvaşça hakkında detaylı bilgileri, yol arkadaşım Türkolog Muharrem Yellice ile konuştum. Ona göre, Çuvaşça ya da Çuvaş Türkçesi, önemli ses değişikliklerine rağmen bilinen en eski Türkçe imiş. Dilde temel öğe olan “kök”ün Türkçe olduğunu, Türkçede köklerin tek heceli olduğunu, bu özelliğin Çuvaş Türkçesinde aynen korunduğunu belirttikten sonra an itibarıyla kullanılan “Çuvaşça”nın Türk lehçelerinin atası olduğunu belirtti. Bunu duyunca fevkalade memnun oldum. Onun ifadesiyle Çuvaşça “Protota-Türkçe” örneğidir.” (Demir, Civan 2021: 356).

Çuvaşistan’da edindikleri bilgilerin heyecanı ile Turan Yolcuları Kazan’a dönmüştür. Gezinin son gününde, Tatar yazar ve siyasetçi Ayaz İshaki’nin (1878–1954) Tataristan’ın Çistay ili Yauşirme köyündeki Müze Evi ziyaret edilmiştir. İshaki hayatının büyük bir kısmını Türkiye’de geçirmiş ve burada vefat etmiştir. Bilindiği gibi Bolşevikler ile fikirleri uyuşmayan İshaki yurt dışına kaçmak zorunda kalmıştır. Sovyetler döneminde Ayaz İshaki’nin adı da eserleri de yasaklanmış olsa da 1990’lı yıllardaki değişimlerden sonra o milletine eserleriyle tekrar dönmüştür. Bu bağlamda doğup büyüdüğü köyünde 1999 yılında müze ev açılmıştır.

Eserin son kısmındaki “İdil-Ural Anadolu Demektir” başlığı altında bölge ile ilgili şu yorumlar yer almaktadır: “Bu başlığa bakarak peşin hükümde bulunabilecekler olabilir, yadırgamam. Zira bilgi sahibi olmadan fikir yürütmek ve hüküm vermek maalesef bu toplumun hastalığıdır. Özü Türk olan bu coğrafyanın insanları özünü unutmadan tarih boyunca hep büyük mücadeleler içinde olmuşlar. Osmanlı döneminde özellikle Anadolu’da baskılanan Türklük bilinci İdil-Ural coğrafyasında hep diri kalmış, mücadele etmiş, can vermiş, kanını akıtmış… Toplumun özünü yansıtan yaşam biçimi günlük hayatın içinden gelen benzerlikler, aynılıklar, kültürün özü olan yaşam araçları kendini gösteriyor. Bu coğrafyanın halkı giyimleriyle, el sanatlarıyla, yemekleriyle, kullandığı araçlarıyla adeta Anadolu’nun kopyası ya da Anadolu İdil-Ural coğrafyasının sosyolojik ve kültürel kopyası…” (Demir, Civan 2021: 380).

Kitabı büyük bir heyecanla okudum, Turan yolcuları ile birlikte tekrar doğup büyüdüğüm Tataristan, gedip gördüğüm Başkurdistan ve Çuvaşistan sokaklarını, tarihi yerlerini gezdim. Turan yolcularının gözüyle baktım İdil-Ural coğrafyasına. Kitabı okurken her ne kadar içimdeki sıla özlem depreşse de güzel yurdumun kültürü, tarihi, mimarisi ile ilgili yorumlarla gururlandım. Taşlara kazınan, desenlere işlenen, kalplere yazılan, mimarilerde korunan Türk izlerini süren Turan Yolcuları, okuyarak gezmenin ne kadar yararlı olduğunu kanıtlamıştır. Onlar kültür gezisi esnasında genel kültür, genel Türk tarihi, ortak değerleri tespit konusunda değerlerine değer katmıştır. Turan Yolcularının İdil-Ural ile ilgili duygularından eserde şöyle bahsedilmiştir: “İdil-Ural coğrafyasında Türk izlerini sürerken bir gerçeğin farkına varırsınız: Bu coğrafyanın hâlâ her yerinde Türk’ün geçmişten bugüne akseden nal seslerinin yankılarını, gerilmiş yaylara sürülmüş nice özgün Türkmen yapımı okların rüzgârla yarışırcasına çıkardıkları seslerini, şaha kalkmış yağız atların kişnemelerini, atının yelesine kol dolamış alperenlerin kıvılcım saçan çakmak bakışlarını hissedersiniz.” (Demir, Civan 2021: 332). Milli uyanışın bayraklaştığı coğrafya olan İdil-Ural’ı ve bölgede yüzyıllardır yaşayan Türkleri, Türk Birliği, Türkçülük uğruna verilen mücadeleyi daha yakından anlama açısından bu eser mutlaka okunması gereken kaynak eserlerdendir. Bir taşla iki kuş vurmak deyimi bu kitap için de uygun bir deyimdir. Kitap, İdil-Ural konusunda ufkunuzu açmakla kalmıyor, kitabın geliri başarılı muhtaç öğrencilere eğitim desteği olacaktır. “İdil-Ural Türkleri: Milli Uyanışın Bayraklaştığı Coğrafya” kitabını okuyalım, okutalım ve başarılı öğrencilerimizi destekleyelim! Milli uyanışın milli birliğe dönüştüğü günleri görmek dileğiyle…
​Roza Kurban
Kaynakça:
1. Prof. Dr. Demir, Ramazan, Civan, Özcan, İdil-Ural Türkleri – Milli Uyanışın Bayraklaştığı Coğrafya, Ankara 2021.

https://kafkassam.com/]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>İslamiyet Öncesi Türklerin Ana Yurt Meselesi Ve Bozkır Kültürü Faktörü &amp; Umut Güner</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/islamiyet-oncesi-turklerin-ana-yurt-meselesi-ve-bozkir-kulturu-faktoeru-umut-guner-2621</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/islamiyet-oncesi-turklerin-ana-yurt-meselesi-ve-bozkir-kulturu-faktoeru-umut-guner-2621</guid>
<description><![CDATA[ Tarihi süreçte devlet ve toplumlar hayat alanı buldukları ve vâr oldukları coğrafya ve topraklarda sahip oldukları imkanlar çerçevesinde bir hayat inşa edebilme imkanı bulmuşlardır. Bu sebeple özellikle toprak verimi, iklim çeşitliliği, su kaynakları gibi başat faktörler devlet ve toplumların tarihi tecrübeleri ile sosyal ve ekonomik hayatları hususunda belirleyici olmuştur.

-Bu minvalde düşünüldüğünde ve Orta Asya Türk yurtlarının coğrafi yapısı incelendiğinde hâkim bir bozkır kültürünün oluştuğu gözlemlenmiştir. Özellikle bozkır ikliminin sertliğinin Hun ve Göktürk toplumlarının ekonomik ve sosyal hayatı üzerinde derin bir etkisi olmuştur.

Hun ve Göktürk devletleri ve tabası bozkır ikliminin zararlarını en aza indirebilmek ve hayat alanı bulmak için özellikle ırmak ve göl gibi su kaynakları ile hayvanları için verimli otlakları bulunan bölgelerde yerleşim yerleri kurmuşlardır.

Umut Güner Tarafından Yazılmıştır.

Ansiklopedi
https://www.eansiklopedi.com ]]></description>
<enclosure url="http://www.tarihistan.org/images/haberler/2021/04/islamiyet-oncesi-turklerin-ana-yurt-meselesi-ve-bozkir-kulturu-faktoru-umut-guner.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:57:57 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>İslamiyet, Öncesi, Türklerin, Ana, Yurt, Meselesi, Bozkır, Kültürü, Faktörü, Umut, Güner</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[Tarihi süreçte devlet ve toplumlar hayat alanı buldukları ve vâr oldukları coğrafya ve topraklarda sahip oldukları imkanlar çerçevesinde bir hayat inşa edebilme imkanı bulmuşlardır. Bu sebeple özellikle toprak verimi, iklim çeşitliliği, su kaynakları gibi başat faktörler devlet ve toplumların tarihi tecrübeleri ile sosyal ve ekonomik hayatları hususunda belirleyici olmuştur.

-Bu minvalde düşünüldüğünde ve Orta Asya Türk yurtlarının coğrafi yapısı incelendiğinde hâkim bir bozkır kültürünün oluştuğu gözlemlenmiştir. Özellikle bozkır ikliminin sertliğinin Hun ve Göktürk toplumlarının ekonomik ve sosyal hayatı üzerinde derin bir etkisi olmuştur.

Hun ve Göktürk devletleri ve tabası bozkır ikliminin zararlarını en aza indirebilmek ve hayat alanı bulmak için özellikle ırmak ve göl gibi su kaynakları ile hayvanları için verimli otlakları bulunan bölgelerde yerleşim yerleri kurmuşlardır.

Umut Güner Tarafından Yazılmıştır.

Ansiklopedi
https://www.eansiklopedi.com]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Hun ve Göktürk Döneminde Tarım Ve Hayvancılık &amp; Umut Güner</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/hun-ve-goekturk-doeneminde-tarim-ve-hayvancilik-umut-guner-2622</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/hun-ve-goekturk-doeneminde-tarim-ve-hayvancilik-umut-guner-2622</guid>
<description><![CDATA[ Hun Ve Göktürk Döneminde Tarım ve Hayvancılık


Hun devleti ve toplulukları her ne kadar bozkır sahasında yaşam alanı bulmuş olsalar da, bozkırın kısıtlı bölgelerinde mevcut bulunan tarıma elverişli alanları keşfetmişlerdi. Nitekim Hunlar hakkında bize en detaylı bilgileri aktaran Çin kaynaklarına göre Hunlar darı ve buğday ekip biçmekteydiler. Özellikle Hunlara has ve onlar ile özdeşlemiş bir “Hun Fasülyesi”nden de bahsetmekteydiler. Nitekim Altay ve Sayan dağlarında yapılan arkeolojik kazılarda elde edilen bulgulara göre en az üç bin yıldan beri bu topraklarda tarım yapılmakta idi.

Özellikle de Altay bölgesinde açılmış su kanallarına tesadüf edilmesi de Hunların boz kır şartlarında tarıma elverişli alanları azami ölçüde değerlendirdiğini bize göstermektedir.

Keza aynı şekilde yapılan arkeolojik kazılarda tarım için gerekli araçlardan olan saban, orak ve değirmen taşları gibi bulgular bu dönemde tarımın hangi seviyede yapıldığını göstermesi bakımından önemlidir.

Tarımsal üretimde en önemli zira ürünler ilk olarak hububatlar olmuştur. Nitekim insanoğlunun en önemli besin kaynağı olmanın dışında sadece insanlar için değil hayvanlar için de gerekliliği sebebi ile arpa ve buğday gibi hububatlar Hun döneminin en önemli zira nevileridir.

Hububatlar dışında özellikle meyve ve sebzelerde coğrafyanın ve iklimin el verdiği ölçüde yapılmaktaydı. Hububatlar kadar çeşitlilik arz etmese de sebze olarak kabak, sarımsak ve soğanın varlığı bilinmekteydi.

Meyve olarak ise bostanlarda yetişen kavun-karpuz başta olmak üzere, ağaçlarda yetişen erik, elma, ayva ve dut sayılabilir. Özellikle Ön Asya’da üzüm bağları oldukça geniş alanları kapsamaktaydı. Bu nedenle üzüm önemli bir meyve olarak karşımıza çıkmaktadır. Nitekim bu meyveden şerbet, sirke ve şarap yapılmaktaydı.

Hun ve Göktürk devletleri kendi tebaâları ile tarım üretiminde bulunmanın dışında, farklı devlet ve topluluklardan da tarımsal anlamda faydalanmaktaydılar. Özellikle vergi olarak veya savaş ganimetleri olarak birçok tarım ürünü elde ediyorlardı. Bunların dışında da özellikle de Çinliler ile yaptıkları ticari işlemlerde de tarımsal ürünleri temin edebiliyorlardı. Ayrıca kendilerine katılan farklı milletlerden insan topluluklarını da tarım için elverişli alanlara yerleştirerek tarımsal üretimde onlardan faydalanmaktaydılar.

Orta Asya bozkır toplumlarında hayvan ve hayvancılık oldukça önemli bir yere ve öneme sahiptir. Beslenme ihtiyacı dışında gerek ulaşım ve savaşlarda kullanımı gerekse de tarımsal üretimde hayvan gücünden faydalanma sebebi ile hayvancılık oldukça gelişmiştir.

Nitekim Türk topluluklarının yaşadığı iklim kuşağı hayvancılık için oldukça elverişliydi. Özellikle savaşlarda kullanılması dolayısı ile at önemli bir yere sahipti. Ayrıca bozkır ikliminin şartları ve siyasi problemler nedeni ile göçebe bir toplum yapısı söz konusu olduğu için konar-göçer topluluklar hayvanlardan hızlı hareket edebilme kabiliyeti neden ile azami ölçüde yararlanmaktaydılar. At türk toplulukları ile o kadar özdeşleşmişti ki onların karakterinin bir unsuru haline gelmişti.

Orta Asya toplulukları ve at kültürü üzerinde özellikle durmak gerkemektedir. At’ın Türk karakteri ile özdeşleştiğini ifade etmiştik. Asil bir hayvan olarak kabul edilmiş ve savaşlarda azami derecede bu hayvanlardan yararlanılıyordu. Özellikle bozkır kültürünün nitelikleri dolayısı ile atlar farklı cin ve karakterler arz etmekteydi. Orta Asya Türk devletlerinin kullandığı atlar cins itibarı ile küçük bedenli, uzun ince bacaklı, mağrur bakışlı ve sert tırnaklı olduğu belirtilmektedir. Nitekim bu cinsi ile atlar bozkır için en elverişli yapıyı oluşturmuşlardı.

Kaynaklarda aktarıldığı üzere en fazla at, sığır ve koyun bulunmakta idi. Nadir de olsa kaynaklar deve, katır ve eşekten de bahsetmektedir.

Hayvanların eti besin olarak kullanılır, sütü içilir ve kımız yapılır, derisi giyim-kuşamda kullanılırdı. Tüm bu nitelikleri ile hayvan ve hayvancılık bozkır toplumları için çok değerliydi. Binicilik ve okçuluk talimleri bu hayvanlar vesilesi ile yapılırdı.

Umut Güner Tarafından Yazılmıştır.

Ansiklopedi
https://www.eansiklopedi.com ]]></description>
<enclosure url="http://www.tarihistan.org/images/haberler/2021/04/hun-ve-gokturk-doneminde-tarim-ve-hayvancilik-umut-guner.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:57:57 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Hun, Göktürk, Döneminde, Tarım, Hayvancılık, Umut, Güner</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[Hun Ve Göktürk Döneminde Tarım ve Hayvancılık


Hun devleti ve toplulukları her ne kadar bozkır sahasında yaşam alanı bulmuş olsalar da, bozkırın kısıtlı bölgelerinde mevcut bulunan tarıma elverişli alanları keşfetmişlerdi. Nitekim Hunlar hakkında bize en detaylı bilgileri aktaran Çin kaynaklarına göre Hunlar darı ve buğday ekip biçmekteydiler. Özellikle Hunlara has ve onlar ile özdeşlemiş bir “Hun Fasülyesi”nden de bahsetmekteydiler. Nitekim Altay ve Sayan dağlarında yapılan arkeolojik kazılarda elde edilen bulgulara göre en az üç bin yıldan beri bu topraklarda tarım yapılmakta idi.

Özellikle de Altay bölgesinde açılmış su kanallarına tesadüf edilmesi de Hunların boz kır şartlarında tarıma elverişli alanları azami ölçüde değerlendirdiğini bize göstermektedir.

Keza aynı şekilde yapılan arkeolojik kazılarda tarım için gerekli araçlardan olan saban, orak ve değirmen taşları gibi bulgular bu dönemde tarımın hangi seviyede yapıldığını göstermesi bakımından önemlidir.

Tarımsal üretimde en önemli zira ürünler ilk olarak hububatlar olmuştur. Nitekim insanoğlunun en önemli besin kaynağı olmanın dışında sadece insanlar için değil hayvanlar için de gerekliliği sebebi ile arpa ve buğday gibi hububatlar Hun döneminin en önemli zira nevileridir.

Hububatlar dışında özellikle meyve ve sebzelerde coğrafyanın ve iklimin el verdiği ölçüde yapılmaktaydı. Hububatlar kadar çeşitlilik arz etmese de sebze olarak kabak, sarımsak ve soğanın varlığı bilinmekteydi.

Meyve olarak ise bostanlarda yetişen kavun-karpuz başta olmak üzere, ağaçlarda yetişen erik, elma, ayva ve dut sayılabilir. Özellikle Ön Asya’da üzüm bağları oldukça geniş alanları kapsamaktaydı. Bu nedenle üzüm önemli bir meyve olarak karşımıza çıkmaktadır. Nitekim bu meyveden şerbet, sirke ve şarap yapılmaktaydı.

Hun ve Göktürk devletleri kendi tebaâları ile tarım üretiminde bulunmanın dışında, farklı devlet ve topluluklardan da tarımsal anlamda faydalanmaktaydılar. Özellikle vergi olarak veya savaş ganimetleri olarak birçok tarım ürünü elde ediyorlardı. Bunların dışında da özellikle de Çinliler ile yaptıkları ticari işlemlerde de tarımsal ürünleri temin edebiliyorlardı. Ayrıca kendilerine katılan farklı milletlerden insan topluluklarını da tarım için elverişli alanlara yerleştirerek tarımsal üretimde onlardan faydalanmaktaydılar.

Orta Asya bozkır toplumlarında hayvan ve hayvancılık oldukça önemli bir yere ve öneme sahiptir. Beslenme ihtiyacı dışında gerek ulaşım ve savaşlarda kullanımı gerekse de tarımsal üretimde hayvan gücünden faydalanma sebebi ile hayvancılık oldukça gelişmiştir.

Nitekim Türk topluluklarının yaşadığı iklim kuşağı hayvancılık için oldukça elverişliydi. Özellikle savaşlarda kullanılması dolayısı ile at önemli bir yere sahipti. Ayrıca bozkır ikliminin şartları ve siyasi problemler nedeni ile göçebe bir toplum yapısı söz konusu olduğu için konar-göçer topluluklar hayvanlardan hızlı hareket edebilme kabiliyeti neden ile azami ölçüde yararlanmaktaydılar. At türk toplulukları ile o kadar özdeşleşmişti ki onların karakterinin bir unsuru haline gelmişti.

Orta Asya toplulukları ve at kültürü üzerinde özellikle durmak gerkemektedir. At’ın Türk karakteri ile özdeşleştiğini ifade etmiştik. Asil bir hayvan olarak kabul edilmiş ve savaşlarda azami derecede bu hayvanlardan yararlanılıyordu. Özellikle bozkır kültürünün nitelikleri dolayısı ile atlar farklı cin ve karakterler arz etmekteydi. Orta Asya Türk devletlerinin kullandığı atlar cins itibarı ile küçük bedenli, uzun ince bacaklı, mağrur bakışlı ve sert tırnaklı olduğu belirtilmektedir. Nitekim bu cinsi ile atlar bozkır için en elverişli yapıyı oluşturmuşlardı.

Kaynaklarda aktarıldığı üzere en fazla at, sığır ve koyun bulunmakta idi. Nadir de olsa kaynaklar deve, katır ve eşekten de bahsetmektedir.

Hayvanların eti besin olarak kullanılır, sütü içilir ve kımız yapılır, derisi giyim-kuşamda kullanılırdı. Tüm bu nitelikleri ile hayvan ve hayvancılık bozkır toplumları için çok değerliydi. Binicilik ve okçuluk talimleri bu hayvanlar vesilesi ile yapılırdı.

Umut Güner Tarafından Yazılmıştır.

Ansiklopedi
https://www.eansiklopedi.com]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Hun Ve Göktürk Döneminde Sanayi &amp; Umut Güner</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/hun-ve-goekturk-doeneminde-sanayi-umut-guner-2623</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/hun-ve-goekturk-doeneminde-sanayi-umut-guner-2623</guid>
<description><![CDATA[ Hun Ve Göktürk Döneminde Sanayi


Hun ve Göktürkler döneminde bozkırın onlara verdiği imkanlar ile sınırlıda olsa kendilerine özgü imkanlar ile belirli bir sanayi tesis ettikleri aşikardır. Nitekim Türk ve İran halklarının geleneksel sanatları olan halıcılık, kilim ve çadırlarda yaşamaları dolayısı ile keçecilik önemli bir sanayi faaliyeti olarak bu dönemde karşımıza çıkmaktadır.

Demircilik bozkır kavimleri için oldukça önemliydi. Nitekim demir işçiliğinde Orta Asya bozkır kavimlerinin ünü muhtelif bölgelere yayılmıştı. Özellikle at ve hayvancılık ile ile ilgili gerekli çelik ve madenlerin üretimi yapılmaktaydı. Keza tarımsal üretim için gerekli olan orak, saban gibi ürünlerinde sanayii üretimi yapılmaktaydı.

Nitekim Hun ve Göktürkler komşularına göre daha gelişmiş bir harp sanayine sahiptiler. Mükemmel derecede kılıç, kalkan, kargı, mızrak ve temren imal edilirdi.  Özellikle de Hunlar arasında mahir marangozlar bulunmaktaydı, bu marangozlar masa, sandalye, koltuk ve dolap yapmaktaydılar.

Umut Güner Tarafından Yazlmıştır.

Ansiklopedi
https://www.eansiklopedi.com ]]></description>
<enclosure url="http://www.tarihistan.org/images/haberler/2021/04/hun-ve-gokturk-doneminde-sanayi-umut-guner.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:57:57 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Hun, Göktürk, Döneminde, Sanayi, Umut, Güner</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[Hun Ve Göktürk Döneminde Sanayi


Hun ve Göktürkler döneminde bozkırın onlara verdiği imkanlar ile sınırlıda olsa kendilerine özgü imkanlar ile belirli bir sanayi tesis ettikleri aşikardır. Nitekim Türk ve İran halklarının geleneksel sanatları olan halıcılık, kilim ve çadırlarda yaşamaları dolayısı ile keçecilik önemli bir sanayi faaliyeti olarak bu dönemde karşımıza çıkmaktadır.

Demircilik bozkır kavimleri için oldukça önemliydi. Nitekim demir işçiliğinde Orta Asya bozkır kavimlerinin ünü muhtelif bölgelere yayılmıştı. Özellikle at ve hayvancılık ile ile ilgili gerekli çelik ve madenlerin üretimi yapılmaktaydı. Keza tarımsal üretim için gerekli olan orak, saban gibi ürünlerinde sanayii üretimi yapılmaktaydı.

Nitekim Hun ve Göktürkler komşularına göre daha gelişmiş bir harp sanayine sahiptiler. Mükemmel derecede kılıç, kalkan, kargı, mızrak ve temren imal edilirdi.  Özellikle de Hunlar arasında mahir marangozlar bulunmaktaydı, bu marangozlar masa, sandalye, koltuk ve dolap yapmaktaydılar.

Umut Güner Tarafından Yazlmıştır.

Ansiklopedi
https://www.eansiklopedi.com]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Memlûklerle tarihte görünen Türk Adı ve Moğollar ve Haçlılara karşı Türk’ün mücadelesi &amp; Altan Çetin</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/memluklerle-tarihte-goerunen-turk-adi-ve-mogollar-ve-haclilara-karsi-turkun-mucadelesi-altan-cetin-2624</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/memluklerle-tarihte-goerunen-turk-adi-ve-mogollar-ve-haclilara-karsi-turkun-mucadelesi-altan-cetin-2624</guid>
<description><![CDATA[ Ebû Hamid Makdisî, Memlûkler devrini ortaya koyarken Halkın güzel sözlerinden biri, Türkler Mısır’ın tuzudur (Ebû Hamîd Makdisî, Mısır’daki İslam Devletleri ve Türk Memlüklerin Faziletleri, (Ter. Razaman Şeşen, İstanbul, 2019, s. 86), derken Türk adı ile Mısır’ın tuzu olarak Memlûkleri kast eder. Mısır’ın tuzu olan bu Türkler neden bu yakıştırmaya layık görülmüştü?
Memlûkler 1250-1517 yılları arasında Mısır- Suriye ana ekseninde hâkim olmuş İslami dönem Türk devletlerinden biridir. Devletin Türk adını taşıması bir yorum olmanın ötesinden devletlerine âlem olan ed-Devle et-Türkiyye olarak adlandırılmasından Göktürkler sonrasında İslami devirde Türk adının bir devlette görülmesi ile ortaya çıkar. Bu devlete bugün Mısır Türkiye devleti diyebiliriz. Buradaki Türk adının sahipleri devletin esasını oluşturan Kıpçak bozkırlarından getirilen ve memlûk sistemi dâhilinde yetişmiş olan Türklerdir. Öte yandan Memlûkler, Selçuklu nizamının Zengiler ve Eyyubîler çizgisinde Mısır ve Suriye’de devamıdırlar. Bu hususta Ortaçağ tarihçisi hocamız Prof. Dr. Ramazan Şeşen, “Selahaddin &#039;in devletinin bir Türk devleti olduğunda şüphe yoktur. Bu devlet Zengiler Devleti&#039;nin uzantısından başka bir şey değildir. Memluklar Devleti de Eyyubiler Devleti&#039;nin uzantısıdır. Bu üç devleti birbirinden ayıran sadece başlarındaki hanedanlardır. Teşkilatları, bayrakları ve dayandıkları maddi ve manevi unsurlar aynıdır, aralarında fark yoktur. Her üç devletin bayrağı sarı renkte olup üzerinde doru kartal resmi vardı. Her üç devletin siyasi ve askeri kadroları aynı unsurlardan meydana geliyordu. Devlet ve ordu teşkilatı, Türk devletlerinde görülen devlet ve ordu teşkilatının aynıydı. Kültür unsuru bakımından ise Araplar ve Araplaşmış olanlar ön plandaydılar. Bu sebeple bürokratların ve ulamanın çoğu Araplardandı”, tespitini yapar. Bunun yanında Memlûkler, İslam dönemde Tolunoğulları ve İhşidlilerle Mısır’da başlayan Türk varlığının Osmanlı öncesi temsilcileridirler. Moğol istilasının İslam dünyasını mahvettiği bir süreçte Memlûkler Moğollara karşı İslam dünyası ve medeniyetinin Türk kalkanları olarak İslam’ın diğer unsurları Araplar, Kürtler vs. ye lider olarak bir nizamı ve medeniyeti ayakta tutmuşlardır. Önlerinden savunmasız bir av gibi gördükleri İslam dünyasını dişlemeye kalkan Moğollar demir bir leblebiye çattıklarını Memlûkler vesilesi ile öğrenmişlerdir. Onların bu vasıflarını tarihçi Makdisî şu şekilde ortaya koyar: “Allah’ın Türklere, Onların bu ülkede (Mısır) bulunmamaları sayesinde Müslümanlara bahşettiği nimetlere dairdir başlıklı kısımda bu konuyu izah ederken “Birincisi en büyük olandır. Türkler zamanımızda Müslümanlar adına cihad farizasını yapan ve Tatarlara (Moğollar), Frenklere (Haçlılar), Allah ve Müslümanların İmamına (liderine) karşı isyan edenlere, İslam topraklarını istilaya kalkışanlara karşı savaşan ve bu düşmanları yok eden kişilerdir veya deniz sahilleri gibi düşman (Frenk/Haçlı) ülkesinin sınırlarındaki yerleri alan kişilerdir. Bu ülkeye (Mısır) geleliden beri cihat görevini yapanlar onlardır. Bu diyarda onlardan başka bir fakihin, halktan birinin elinde cihat için hazırlanmış silah göremezsin… Memlüklerin İslam ve Müslümanlar içine ne büyük faydası budur.(Ebû Hamîd Makdisî, Mısır’daki İslam Devletleri ve Türk Memlüklerin Faziletleri, (Ter. Ramazan Şeşen), İstanbul, 2019, s. 86)
 
Moğollara karşı Türk kalkanını oluşturan Memlûkler onları Fırat’ın doğusunda tutarak sebep olmaları muhtemel zararlara mani olmuşlardır. Bu hususa dair ‘Ayn Câlût savaşı öncesi Memlûk devri tarihçisi Baybars el-Mansûrî bu dönemin halet-i ruhiyesini aksettirdiği kayıtlarında “Türk memlûklerine gelince: onları bir milli duygu kapladı ve dini koruma insiyakı onları harekete geçirdi.(Baybars el-Mansûrî, et-Tuhfetu’l-Mulûkiyye fi’d-Devleti’t-Türkiyye. (Çev. Hüseyin Polat), Ankara, 2016, s. 33)”, şeklinde durumu ifade eder. Baybars el-Mansûrî ‘Ayn Câlût zaferinin sonucunu ise şu ifadelerle kayıt eder: “Allah bu belayı da Türklerin kararlılığı sayesinde uzaklaştırmış oldu. Onların gücüyle şirkin burnu toprağa sürttü. Bu onların öçlerini almak için uğraş verdikleri ilk hadise ve yarattıkları destanların ilkiydi.(Baybars el-Mansûrî, et-Tuhfetu’l-Mulûkiyye, s. 36.)” Türk adı Moğollar karşı İslam dünyasına böylece kalkan olmuştur. Modern zamanlarda sanıldığının aksine Ortaçağlarda dini kimlik milli kimliğin alternatifi olmadığı gibi onu emen bir unsur da değildir. Yani dini kimliğinden milli kimlik hassasiyetiyle çekinenler de dini kaygıları ile milli kimliğini ifadeden uzak duranlar da bir ifrat tefrit içinde olduklarını fark etmelidirler. Biz çok daha geniş kavramlar dünyasından eciş bücüş bir darlığa düştüğümüzü dileriz bir gün fark ederiz. Kendimizi böldükçe ve varoluşumuzun unsurlarını yok saydıkça azalıyoruz. Ve Moğolları durdurup büyük bir zafer kazanan Memlûklerin bu başarısı bir şiirde İstila etti Moğollar (Tatar) ülkeleri, ve geldi, Mısır’dan kendini adamış bir Türk, Şam’da onları yenip birliklerini dağıttı. Her şeyin afeti kendi cinsindedi ]]></description>
<enclosure url="http://www.tarihistan.org/images/haberler/2021/02/meml-klerle-tarihte-gorunen-turk-adi-ve-mogollar-ve-haclilara-karsi-turk-un-mucadelesi-altan-cetin.jpeg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:57:57 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Memlûklerle, tarihte, görünen, Türk, Adı, Moğollar, Haçlılara, karşı, Türk’ün, mücadelesi, Altan, Çetin</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[Ebû Hamid Makdisî, Memlûkler devrini ortaya koyarken Halkın güzel sözlerinden biri, Türkler Mısır’ın tuzudur (Ebû Hamîd Makdisî, Mısır’daki İslam Devletleri ve Türk Memlüklerin Faziletleri, (Ter. Razaman Şeşen, İstanbul, 2019, s. 86), derken Türk adı ile Mısır’ın tuzu olarak Memlûkleri kast eder. Mısır’ın tuzu olan bu Türkler neden bu yakıştırmaya layık görülmüştü?
Memlûkler 1250-1517 yılları arasında Mısır- Suriye ana ekseninde hâkim olmuş İslami dönem Türk devletlerinden biridir. Devletin Türk adını taşıması bir yorum olmanın ötesinden devletlerine âlem olan ed-Devle et-Türkiyye olarak adlandırılmasından Göktürkler sonrasında İslami devirde Türk adının bir devlette görülmesi ile ortaya çıkar. Bu devlete bugün Mısır Türkiye devleti diyebiliriz. Buradaki Türk adının sahipleri devletin esasını oluşturan Kıpçak bozkırlarından getirilen ve memlûk sistemi dâhilinde yetişmiş olan Türklerdir. Öte yandan Memlûkler, Selçuklu nizamının Zengiler ve Eyyubîler çizgisinde Mısır ve Suriye’de devamıdırlar. Bu hususta Ortaçağ tarihçisi hocamız Prof. Dr. Ramazan Şeşen, “Selahaddin 'in devletinin bir Türk devleti olduğunda şüphe yoktur. Bu devlet Zengiler Devleti'nin uzantısından başka bir şey değildir. Memluklar Devleti de Eyyubiler Devleti'nin uzantısıdır. Bu üç devleti birbirinden ayıran sadece başlarındaki hanedanlardır. Teşkilatları, bayrakları ve dayandıkları maddi ve manevi unsurlar aynıdır, aralarında fark yoktur. Her üç devletin bayrağı sarı renkte olup üzerinde doru kartal resmi vardı. Her üç devletin siyasi ve askeri kadroları aynı unsurlardan meydana geliyordu. Devlet ve ordu teşkilatı, Türk devletlerinde görülen devlet ve ordu teşkilatının aynıydı. Kültür unsuru bakımından ise Araplar ve Araplaşmış olanlar ön plandaydılar. Bu sebeple bürokratların ve ulamanın çoğu Araplardandı”, tespitini yapar. Bunun yanında Memlûkler, İslam dönemde Tolunoğulları ve İhşidlilerle Mısır’da başlayan Türk varlığının Osmanlı öncesi temsilcileridirler. Moğol istilasının İslam dünyasını mahvettiği bir süreçte Memlûkler Moğollara karşı İslam dünyası ve medeniyetinin Türk kalkanları olarak İslam’ın diğer unsurları Araplar, Kürtler vs. ye lider olarak bir nizamı ve medeniyeti ayakta tutmuşlardır. Önlerinden savunmasız bir av gibi gördükleri İslam dünyasını dişlemeye kalkan Moğollar demir bir leblebiye çattıklarını Memlûkler vesilesi ile öğrenmişlerdir. Onların bu vasıflarını tarihçi Makdisî şu şekilde ortaya koyar: “Allah’ın Türklere, Onların bu ülkede (Mısır) bulunmamaları sayesinde Müslümanlara bahşettiği nimetlere dairdir başlıklı kısımda bu konuyu izah ederken “Birincisi en büyük olandır. Türkler zamanımızda Müslümanlar adına cihad farizasını yapan ve Tatarlara (Moğollar), Frenklere (Haçlılar), Allah ve Müslümanların İmamına (liderine) karşı isyan edenlere, İslam topraklarını istilaya kalkışanlara karşı savaşan ve bu düşmanları yok eden kişilerdir veya deniz sahilleri gibi düşman (Frenk/Haçlı) ülkesinin sınırlarındaki yerleri alan kişilerdir. Bu ülkeye (Mısır) geleliden beri cihat görevini yapanlar onlardır. Bu diyarda onlardan başka bir fakihin, halktan birinin elinde cihat için hazırlanmış silah göremezsin… Memlüklerin İslam ve Müslümanlar içine ne büyük faydası budur.(Ebû Hamîd Makdisî, Mısır’daki İslam Devletleri ve Türk Memlüklerin Faziletleri, (Ter. Ramazan Şeşen), İstanbul, 2019, s. 86)
 
Moğollara karşı Türk kalkanını oluşturan Memlûkler onları Fırat’ın doğusunda tutarak sebep olmaları muhtemel zararlara mani olmuşlardır. Bu hususa dair ‘Ayn Câlût savaşı öncesi Memlûk devri tarihçisi Baybars el-Mansûrî bu dönemin halet-i ruhiyesini aksettirdiği kayıtlarında “Türk memlûklerine gelince: onları bir milli duygu kapladı ve dini koruma insiyakı onları harekete geçirdi.(Baybars el-Mansûrî, et-Tuhfetu’l-Mulûkiyye fi’d-Devleti’t-Türkiyye. (Çev. Hüseyin Polat), Ankara, 2016, s. 33)”, şeklinde durumu ifade eder. Baybars el-Mansûrî ‘Ayn Câlût zaferinin sonucunu ise şu ifadelerle kayıt eder: “Allah bu belayı da Türklerin kararlılığı sayesinde uzaklaştırmış oldu. Onların gücüyle şirkin burnu toprağa sürttü. Bu onların öçlerini almak için uğraş verdikleri ilk hadise ve yarattıkları destanların ilkiydi.(Baybars el-Mansûrî, et-Tuhfetu’l-Mulûkiyye, s. 36.)” Türk adı Moğollar karşı İslam dünyasına böylece kalkan olmuştur. Modern zamanlarda sanıldığının aksine Ortaçağlarda dini kimlik milli kimliğin alternatifi olmadığı gibi onu emen bir unsur da değildir. Yani dini kimliğinden milli kimlik hassasiyetiyle çekinenler de dini kaygıları ile milli kimliğini ifadeden uzak duranlar da bir ifrat tefrit içinde olduklarını fark etmelidirler. Biz çok daha geniş kavramlar dünyasından eciş bücüş bir darlığa düştüğümüzü dileriz bir gün fark ederiz. Kendimizi böldükçe ve varoluşumuzun unsurlarını yok saydıkça azalıyoruz. Ve Moğolları durdurup büyük bir zafer kazanan Memlûklerin bu başarısı bir şiirde İstila etti Moğollar (Tatar) ülkeleri, ve geldi, Mısır’dan kendini adamış bir Türk, Şam’da onları yenip birliklerini dağıttı. Her şeyin afeti kendi cinsindedir., mısralarıyla ifade edilmiştir. Hülasa Memlûkler ile Türk adı kaynakların şahitliği ile görüleceği üzere böylece ortaya konulmaktadır.
 
Memlûklerin şüphesiz Moğollar yanında İslam dünyasını korudukları ve kurtardıkları ikinci büyük topluluk Haçlılardır. Memlûkler bir devlet olarak kurulduklarında hakim oldukları coğrafyada bu Haçlı bakiyeleri ile de karşılaşmış ve mücadele etmişlerdir. İşte bu mücadeleler 1299’a Akka fethine kadar sürmüş ve 1302 Arvad adasının fethi ile karadaki Haçlı varlığı ortadan kalkmıştır. Memlûkler 1375’te Çukurova’daki Ermeni Baronluğu ve 1426 Kıbrıs adasını fethetmek suretiyle Doğu Akdeniz’de Haçlı varlığına son verirler. Yine bir şiir mısralarında Türk adı ile Memûklerin kalkan oluşu ifade edilir: Müslümanlar Akka’yı aldılar, Kâfirleri tokata doyurdular. Sultanımız atlarıyla onlara doğru yürüdü, Dağlar sarsıldı. Türkler yürümeye başladıklarında yemin ettiler, Haçlılara(Frank) devlet(mülk) bırakmadılar. (1299 Akka Fethi münasebetiyle, el-Busirî (el-Makrizi, es-Sulûk, c.1, K.3, s. 766). Kaynaklar görüleceği üzere, Türk adını Moğollar ve Haçlılar karşısında muhtelif vesilelerle Memlûkleri işaret eder şekilde ortaya koyarlar. Türkler İslami dönemde pek çok vesile ile kendi kültür ve medeniyetlerine kalkan oldular. Memlûkler de bu süreçte tarihe geçen devletlerimizden biridir.
 
Orta zamanların İslam dünyasını sarsan Moğollar ve Haçlılar karşısında Memlûkler Türk adının kaynaklara bu şekilde geçmesi suretiyle İslam dünyasına kalkan oluşları tespit edilir. Fransız İhtilali sonrası milliyet ve milli olandaki modern içerikler üzerinden, yine Avrupa’daki din ile sivil kesim arasındaki travmalardan kaynaklanan bir takım marazi bakışları kendi tarih ve kimlik okumamıza aktarmamız bizi sadece kendimizden uzaklaştırmaya yarayacaktır. Yine Türk adını muhtelif saiklerle kullanmamayı tercih özellikle de bunu ilahiyat tasavvurları ile temellendirmek görüleceği üzere manasız ve çoğu kez kasıtlı olmaktadır. Hayatın olağan akışı ve tabiiliği içerisinde varoluşumuzu mevcudiyet içerisinden kavramak bizim için en faydalı ve bütünlük içerisinden kendimizi anlamamız sağlayacak yol gibi görünmektedir.
 
Memlûklerin Türk adı bir milleti ve o milletin tarihi muhtevasını, tarihi görevini izlediğimiz kavram duraklarından biridir. Süreklilik içindeki bütünlüğümüz bizim gelecekteki varlığımızın da mana ve mahiyeti açısından hayati önem taşır.

https://kafkassam.com/]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Reşid RAHMETİ ARAT (Kazan 1900&amp; İstanbul 1964) &amp; Yazar: Merve ERDOĞAN</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/resid-rahmeti-arat-kazan-1900-istanbul-1964-yazarmerve-erdogan-2625</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/resid-rahmeti-arat-kazan-1900-istanbul-1964-yazarmerve-erdogan-2625</guid>
<description><![CDATA[ Reşid Rahmeti Arat ilk gençlik yıllarından itibaren kendisini Türklük meselelerine vermiş bir âlimdir. Başlangıçtan beri aktif bir millî kültür ve ilim hayatı yaşamıştır. Gençliğinde millî kültür hareketlerine geniş ölçüde katılan Arat, sonradan kendini tamamiyle türkolojiye, millî sahaların ilmine vermiştir.

Aslen Kazanlı olan R. Rahmeti Arat, Kazan’a yakın bir köy olan Eski Ücüm’de, İsmetullah adlı bir baba ile Mahbeder adlı anneden 1900 yılının 15 Mayıs’ında dünyaya gelmiştir. İlk mektebi mahallî şartlara göre kendi köyünde tamamladıktan sonra amcası tarafından bugünkü Kazakistan’ın Kızılyar (Peterpavel) şehrine götürülmüş, orada ilk önce bu yüzyılın başından beri yeni metodla çalışan Türk-Tatar mektebinde, sonra da hususî bir hazırlık ile Rusça öğrenip Rus gimnaziyumunda (o zamanki nesil gibi bir taraftan da Türk -Tatar mektebine giderek) tahsilini devam ettirmiştir.

Rusya’da ihtilâl olunca li­se son sınıftan alınarak askerî okulda eğitim alan Arat, cepheye gönderil­miştir. 1919’da yaralı olarak uzak şarka nakledilen Arat, 1920’de Mançurya’nın Harbin şehrinehayvanlarla dolu kara vagonlarıyla hasta ve yaralı bir şekilde bin birgüçlükle mülteci olarak gelmiştir.

Rahmeti Arat, Harbin’e gelişinin ilk ayından itibaren oradaki Kazan Türkleri’nin kurduğu mahalle ve mektep etrafında toplanan kültür hareketleri faaliyetlerine katılmıştır. Hüseyin Abdüş ile birlikte bir yandan gençler derneğinin faaliyetlerine yeni bir istikamet verirken, öte yandan oranın imamı ve cemaat hâdimi İnâyet Ahmedi idaresinde Yırak Şark “Uzak Şark” adlı haftalık bir dergi çıkarmaya başlamışlardır.Bu dergi Rahmeti Arat’ın el yazısı ile yazılarak teksir makinesi ile neşredilmiş, 1924 Şubatından itibaren haftalık gazete şeklini alarak 1925 yılının sonlarına kadar devam etmiş daha sonra ise yerini “Millî Bayrak” dergisine bırakmıştır. 28 Mayıs 1922’de Bulgar Türklerinin İslamiyeti kabul etmelerinin 1000. yılı münasebetiyle bir defaya mahsus olmak üzere taş basması ile “Min Yıl” gazetesi çıkartılmıştır.

Bütün bu dergi ve gazetelerde Rahmeti Arat “Kazanlı”, “A. Davud” ve “Ali Biktimir” imzaları ile edebî ve içtimaî meselelere dair yazılar yazmıştır. Bunlardan başka Rahmeti Arat, Harbin’de 1922 yılında arkadaşı ile birlikte İl Künli “İl Gönlü”adı altında Türk edebiyatını öğrenenler derneği kurmuş ve bununla ilgili bildiriyi içine alan ilk broşür aynı yılın mayıs ayında taş basması ile basılarak dağıtılmıştır. 20. yüzyıl Tatar şiirinin en önemli temsilcisi olan, halk edebiyatı ve geleneksel şiirin tecrübelerinden mümkün olduğu kadar faydalanırken, bir taraftan da Rus ve Dünya edebiyatının estetik anlayışından illham alarak yeni bir tarz yaratan ve böylelikle Tatar Türklerinin yazılı edebiyatının gelişim sürecinde en büyük katkıyı ortaya koymuş olan büyük Tatar şairi Abdullah Tukay’ın ölümünün 20. Yılı münasebetiyle 1932’de bir eser hazırlama  teklifini ihtiva eden ve Hüseyin Abdüş tarafından hazırlanan broşür ile daha sonraki yıllarda çıkarılan günlük gazeteler de Arat’ın kurduğu bu derneğin ürünleri olarak kaydedilmelidir.

1922 yılının sonunda yüksek tahsilini yapmak üzere Almanya’ya giden Arat bir buçuk ay süren mecburi bir dünya seyahati yolculuğu yapmıştır. Bu seyahat sürecinde uğradığı Asya limanlarında ve şehirlerinde birçok Türk aileleri ile tanışmış ve hayatı boyunca unutamadığı güzellikler görmüştür.

Berlin Üniversitesi’nin Felsefe Fakültesi’ne kaydolan Arat Türkoloji, edebiyat tarihi, felsefe ve psikoloji derslerinin yanı sıra seminerlerine de büyük bir ilgiyle devam etmiştir.

Bu sırada muhtelif Türk ülkelerinden tahsil için Berlin’e gelen talebeler arasında maddi ve manevi yardımlaşma temelleri hızla kuvvetli bir şekilde atılmaya başlanmıştır. Kuzey Türklerinin ilk cemiyeti “Rusyalı İslâm Şakirdlerine Yardım Cemiyeti” adı altında 1918 yılında harp esirlerinin yardımı ile kurulmuştur. 1922’de merkezi Berlin, şubeleri İstanbul, Bakü, Kazan ve Taşkent olmak üzere “Umum Türk Talebe Birliği”, 1923’te “Almanya Türk Talebe Birliği”, 1923 yılının sonlarında da “Almanya’daki Türk-Tatar Talebeleri Birliği” kurulmuştur. Berlin’deki diğer Türk talebe cemiyetleri ile birlikte çalışan ve Türk Kulübü’nde yerleşmiş olan bu cemiyet haftalık toplantılarında kendi talebe meseleleri ve geziler dışında umumî Türk kültürü meseleleri ile  de yakından ilgilenmiş ve bu hususta başlıca vazife de tahsil sahası dolayısıyla  Rahmet’i Arat’a düşmüştür. Kültür hareketlerine katılma ve Türklerin meseleleri ile yakından ilgilenme faaliyetine Berlin’de de devam eden Arat, 1928 yılının sonlarına doğru Berlin’de, Kazan ediplerinden Ayaz İshakî idaresinde “Yana Milî Yul” adlı dergi yayınlamaya başlamıştır. Bu dergide kültür ve gençlik meseleleri ile ilgili birçok yazılar kaleme almıştır. Derginin birçok yazıları ve şiirleri “M.H.”,“ M.F”, “M.H.F”, “Ali”, “Ali Biktimir”, “Şakir Yusuf”, “Ş.Y” imzaları ile veya imzasız olarak onun kaleminden çıkmıştır.1931-1933 yılları arasında bu derginin idaresi Rahmeti Arat’ın elinde bulunduğu gibi, 1932 yılında 5. ]]></description>
<enclosure url="http://www.tarihistan.org/images/haberler/2021/02/resid-rahmeti-arat-kazan-1900-istanbul-1964-yazar-merve-erdogan.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:57:57 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Reşid, RAHMETİ, ARAT, Kazan, 1900-, İstanbul, 1964, Yazar: Merve, ERDOĞAN</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[Reşid Rahmeti Arat ilk gençlik yıllarından itibaren kendisini Türklük meselelerine vermiş bir âlimdir. Başlangıçtan beri aktif bir millî kültür ve ilim hayatı yaşamıştır. Gençliğinde millî kültür hareketlerine geniş ölçüde katılan Arat, sonradan kendini tamamiyle türkolojiye, millî sahaların ilmine vermiştir.

Aslen Kazanlı olan R. Rahmeti Arat, Kazan’a yakın bir köy olan Eski Ücüm’de, İsmetullah adlı bir baba ile Mahbeder adlı anneden 1900 yılının 15 Mayıs’ında dünyaya gelmiştir. İlk mektebi mahallî şartlara göre kendi köyünde tamamladıktan sonra amcası tarafından bugünkü Kazakistan’ın Kızılyar (Peterpavel) şehrine götürülmüş, orada ilk önce bu yüzyılın başından beri yeni metodla çalışan Türk-Tatar mektebinde, sonra da hususî bir hazırlık ile Rusça öğrenip Rus gimnaziyumunda (o zamanki nesil gibi bir taraftan da Türk -Tatar mektebine giderek) tahsilini devam ettirmiştir.

Rusya’da ihtilâl olunca li­se son sınıftan alınarak askerî okulda eğitim alan Arat, cepheye gönderil­miştir. 1919’da yaralı olarak uzak şarka nakledilen Arat, 1920’de Mançurya’nın Harbin şehrinehayvanlarla dolu kara vagonlarıyla hasta ve yaralı bir şekilde bin birgüçlükle mülteci olarak gelmiştir.

Rahmeti Arat, Harbin’e gelişinin ilk ayından itibaren oradaki Kazan Türkleri’nin kurduğu mahalle ve mektep etrafında toplanan kültür hareketleri faaliyetlerine katılmıştır. Hüseyin Abdüş ile birlikte bir yandan gençler derneğinin faaliyetlerine yeni bir istikamet verirken, öte yandan oranın imamı ve cemaat hâdimi İnâyet Ahmedi idaresinde Yırak Şark “Uzak Şark” adlı haftalık bir dergi çıkarmaya başlamışlardır.Bu dergi Rahmeti Arat’ın el yazısı ile yazılarak teksir makinesi ile neşredilmiş, 1924 Şubatından itibaren haftalık gazete şeklini alarak 1925 yılının sonlarına kadar devam etmiş daha sonra ise yerini “Millî Bayrak” dergisine bırakmıştır. 28 Mayıs 1922’de Bulgar Türklerinin İslamiyeti kabul etmelerinin 1000. yılı münasebetiyle bir defaya mahsus olmak üzere taş basması ile “Min Yıl” gazetesi çıkartılmıştır.

Bütün bu dergi ve gazetelerde Rahmeti Arat “Kazanlı”, “A. Davud” ve “Ali Biktimir” imzaları ile edebî ve içtimaî meselelere dair yazılar yazmıştır. Bunlardan başka Rahmeti Arat, Harbin’de 1922 yılında arkadaşı ile birlikte İl Künli “İl Gönlü”adı altında Türk edebiyatını öğrenenler derneği kurmuş ve bununla ilgili bildiriyi içine alan ilk broşür aynı yılın mayıs ayında taş basması ile basılarak dağıtılmıştır. 20. yüzyıl Tatar şiirinin en önemli temsilcisi olan, halk edebiyatı ve geleneksel şiirin tecrübelerinden mümkün olduğu kadar faydalanırken, bir taraftan da Rus ve Dünya edebiyatının estetik anlayışından illham alarak yeni bir tarz yaratan ve böylelikle Tatar Türklerinin yazılı edebiyatının gelişim sürecinde en büyük katkıyı ortaya koymuş olan büyük Tatar şairi Abdullah Tukay’ın ölümünün 20. Yılı münasebetiyle 1932’de bir eser hazırlama  teklifini ihtiva eden ve Hüseyin Abdüş tarafından hazırlanan broşür ile daha sonraki yıllarda çıkarılan günlük gazeteler de Arat’ın kurduğu bu derneğin ürünleri olarak kaydedilmelidir.

1922 yılının sonunda yüksek tahsilini yapmak üzere Almanya’ya giden Arat bir buçuk ay süren mecburi bir dünya seyahati yolculuğu yapmıştır. Bu seyahat sürecinde uğradığı Asya limanlarında ve şehirlerinde birçok Türk aileleri ile tanışmış ve hayatı boyunca unutamadığı güzellikler görmüştür.

Berlin Üniversitesi’nin Felsefe Fakültesi’ne kaydolan Arat Türkoloji, edebiyat tarihi, felsefe ve psikoloji derslerinin yanı sıra seminerlerine de büyük bir ilgiyle devam etmiştir.

Bu sırada muhtelif Türk ülkelerinden tahsil için Berlin’e gelen talebeler arasında maddi ve manevi yardımlaşma temelleri hızla kuvvetli bir şekilde atılmaya başlanmıştır. Kuzey Türklerinin ilk cemiyeti “Rusyalı İslâm Şakirdlerine Yardım Cemiyeti” adı altında 1918 yılında harp esirlerinin yardımı ile kurulmuştur. 1922’de merkezi Berlin, şubeleri İstanbul, Bakü, Kazan ve Taşkent olmak üzere “Umum Türk Talebe Birliği”, 1923’te “Almanya Türk Talebe Birliği”, 1923 yılının sonlarında da “Almanya’daki Türk-Tatar Talebeleri Birliği” kurulmuştur. Berlin’deki diğer Türk talebe cemiyetleri ile birlikte çalışan ve Türk Kulübü’nde yerleşmiş olan bu cemiyet haftalık toplantılarında kendi talebe meseleleri ve geziler dışında umumî Türk kültürü meseleleri ile  de yakından ilgilenmiş ve bu hususta başlıca vazife de tahsil sahası dolayısıyla  Rahmet’i Arat’a düşmüştür. Kültür hareketlerine katılma ve Türklerin meseleleri ile yakından ilgilenme faaliyetine Berlin’de de devam eden Arat, 1928 yılının sonlarına doğru Berlin’de, Kazan ediplerinden Ayaz İshakî idaresinde “Yana Milî Yul” adlı dergi yayınlamaya başlamıştır. Bu dergide kültür ve gençlik meseleleri ile ilgili birçok yazılar kaleme almıştır. Derginin birçok yazıları ve şiirleri “M.H.”,“ M.F”, “M.H.F”, “Ali”, “Ali Biktimir”, “Şakir Yusuf”, “Ş.Y” imzaları ile veya imzasız olarak onun kaleminden çıkmıştır.1931-1933 yılları arasında bu derginin idaresi Rahmeti Arat’ın elinde bulunduğu gibi, 1932 yılında 5. sayıdan itibaren baskısı da Arat’ın kurduğu ve kendisinin müretttip olarak çalıştığı matbaada yapılmaya başlanmıştır.

Rahmeti Arat’ın Berlin’deki talebelik hayatı geçimini sağlayabilmek için çalışmakla geçmiştir. Çalışmaları ilk başta üniversite dışında hususi dersler şeklinde olmuş sonraları kütüphane ve enstitülerde ilmî faaliyet ile birleşmiştir. 1927’de mukayeseli Türk dili araştırması sahasındaki bir çalışması ile doktora diplomasını alınca üniversiteye bağlı şark  dilleri mektebinde önce Kuzey Türkçesi lektörü olmuş, sonra 1928’de Berlin İlimler Akademisi’ne ilmî yardımcı olaral tayin edilmiş, 1931’de şark dilleri mektebinde Kuzey Türklerinin dil, edebiyat ve tarihi doçenti olmuştur. Bu arada ilmî yardımcı sıfatı ile 1933 yılına kadar çalıştığı ilimler akademisinin ilmî neşriyatına iştirak etmiş ve ilim hayatının ilk eserlerini vermiştir. Bundan sonra Arat kendisini tamamiyle ilmî çalışmaya vermiş ve ölünceye kadar devam eden bu çalışma neticesinde birçok eser, kitap ve makaleler ortaya çıkmıştır.

Rahmeti Arat 1933 yılında Maarif Vekâleti tarafından Türkiye’ye davet edilerek İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde Türk Dili ve Edebiyatı Kürsüsü’ne Profesör tâyin edilmiştir. O zamandan beri Edebiyat Fakültesi’nin Türkoloji Bölümü’nde çalışmakta idi. Fuad Köprülü’nün mebus olarak üniversiteden ayrılması üzerine Türkiyat Enstitüsü Müdürlüğüne de getirilen Rahmeti Arat 1950 yılına kadar bu vazifede kalmıştır. Arat 1949-1950  ve 1950-1951 ders yıllarının kış semesterlerinde de Londra Üniversitesine bağlı şark tetkikleri mektebinde misafir profesör olarak çalışmıştır. 26 Nisan 1958’de Ordinaryüs Profesör olmuştur. Vefat ettiği zaman Edebiyat Fakültesi Türkoloji bölümünün Eski Türk Filolojisi Kürsüsü’nün Kürsü Profesörü idi.

Rahmeti Arat 1942’de Türk Tarih Kurumu üyeliğine seçilmiştir. Aynı zamanda Milletlerarası Şark Tetkikleri Cemiyeti’nin sekreteri ve bu cemiyetin organı olan Oriens’in tahrir heyeti üyesi idi. Kuruluşundan itibaren son ana kadar İslâm Ansiklopedisi’ndeki çalışması çok önemli olup bu çalışma ansiklopedinin ortaya çıkmasının ve bugünkü hâle gelmesinin başlıca temellerinden birini teşkil etmiştir.

Türkiye Türkolojisinin kurulmasında ve kökleşmesinde Arat’ın büyük bir yeri vardır. W. Bang’ın kurduğu mukayeseli Türk dili araştırmalarını Türkiye’ye getirip yerleştiren ve onu büsbütün geliştiren Rahmeti Arat’tır. Kendisi bu yolda kuvvetli talebeler yetiştirmiş, bugün bu ilim dalı artık Türkiye Türkolojisine tamamiyle hâkim olmuştur. Türkçenin çeşitli devir ve sahalarını aydınlatan birçok eserleri yanında Türk transkripsiyon alfabesini de Rahmeti Arat yapmış, ayrıca Türkçenin tarihi inkişafının hudutlarını çizen görüşleri de benimsenerek türkoloji çalışmalarına tatbik edilegelmiştir.

Rahmeti Arat çok titiz çalışan bir ilim adamı idi. Geniş bir sahaya yayılmak yerine dar bir sahada çok derinlere inmeti tercih ederdi. Türkçeyi umumî olarak tarihî gelişmesi ve yaygın şiveleri ile dünyada en iyi bilen âlimdi. Eski Türkçe’nin, Uygurca’nın en büyük ustası, Uygur yazısını yeryüzünde en iyi okuyan ve yazan Türkolog idi.

Türklük bilgisi onun için kutsal bir ilim sahası halindeydi. Avrupalı Türkologların en büyüklerinin yüzlerine karşı sık sık: “Türkoloji sizin için bir meslek, bir geçim vasıtasıdır, fakat bizim için her şeydir” demekten çekinmez ve onların bu sahadaki itinasız hükümlerine tahammül edemezdi.

Avrupa ilminin Hristiyanlık ve Türk düşmanlığı kokan tarafları ile herkesten iyi mücadele ederdi. İslâm Ansiklopedisi’ni böyle bir süzgeçten geçirerek onu Türk düşüncesine uyduran, ona bir Türk ansiklopedisi ruhu veren adam Reşid Rahmeti Arat’tır. Bütün eserlerinde ve katıldığı toplu çalışmalarda da daima bu havayı hâkim kılmıştır.

İslam Ansiklopedisi varlığını büyük ölçüde ona borçludur. Türkiye ilminin yüz akı olan bu esere ruh bakımından olduğu gibi şekil bakımından da arzettiği ölçülü mükemmeliyeti Arat vermiştir. İmzalı birçok maddelerden başka sayısız tercümeler de Arat’ın kaleminden çıkarak yerini almıştır. Rahmeti Bey’in çocuğundan fazla itina ettiği bu dev eser onun ömrünü yiyip bitiren çalışmalarının başında gelmektedir.

Rahmeti Arat dev eserlerin adamı idi. Kutadgu Bilig gibi bir eser kolay kolay bir faniye nasip olacak şeylerden değildir. Öyle derin bir araştırma kabiliyetine ve sabra sahiptir ki, el attığı herhangi bir noktada artık söyleyecek başka bir söz kalmaz dersek mübalağa yapmış olmayız.Kılı kırk yaran müdekkikliği, son ana kadar kullandığı ilmî şüpheciliği onu imrenilecek bir âlim seviyesine çıkarmıştır.

Türkçeye karşı büyülü bir sevgisi, Türkçe kelimelere karşı bir âyet saygısı vardır. Avrupa’da yetişmiş fakat Türkçede tek bir yabancı kelime kullanılmasına tahammül edemez haldedir. Batılı kafa taşımasına rağmen şekilci batı hayranlığından nefret etmektedir. Türkiye’ye çok kuvvetle bağlıdır.

Son zamanlarda Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü’nün çalışmalarına büyük bir aşk ve şevk ile katılmıştır. Bu enstitüyü idealindeki müessese olarak görerek, onun gelişmesine canla başla yardım etmekteydi.

Gece gündüz durmadan dinlenmeden çalışan Arat’ın Türklüğe ve Türk kültürüne hizmet aşkı ve heyecanı bitip tükenmek bilmezdi. Sakin, sessiz ve çekingen bir tabiata sahip olan Arat, ilim ve kültür sahasında Türklüğe karşı yapılmış bir haksızlık, bir ihmal gördü mü şaşılacak derecede kelimenin tam anlamıyla adeta kükrerdi.

Gürültüsüz, fakat kelimenin tam manasıyla yüksek vatanseverdir. Sessiz ve gösterişsiz bir şekilde Türklüğe kimsenin kolay kolay yapamayacağı şekilde hizmet etmiştir.

Yazımızı ölümün yalnız maddî bir ayrılma olduğunu göz önünde tutarak, çalışmalarıyla aramızda her zaman yaşayacak olan Reşid Rahmeti Arat için kendisinin de çok sevdiği Kutadgu Bilig’den alınmış şu vecizelerle bitirelim :

KişimengübolmazbumengüatıAnınmengükaldıbuedgüatıÖzüngmengüermezatıngmengüolAtıngmengübolsaözüngmengüol.

“İnsan ebedî değildir, ebedîolan-onunadıdır; iyi kimselerin adı bunun için ebedî kalmıştır. Kendin ebedî değilsin, adın ebedîdir; adın ebedî olursa, kendin de ebedî olursun”.

…

Yazar: Merve ERDOĞAN

 

“Tebriz Araştırmaları Enstitüsü” (TEBAREN) ]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Kaybolmaya yüz tutan Türk topluluğu: Dolganlar &amp; Yazar: Aygul Agayeva</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/kaybolmaya-yuz-tutan-turk-toplulugu-dolganlar-yazar-aygul-agayeva-2626</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/kaybolmaya-yuz-tutan-turk-toplulugu-dolganlar-yazar-aygul-agayeva-2626</guid>
<description><![CDATA[ Dolgan Türk’leri de dünyada soyu tükenmekte olan azınlık halklardandır. Günümüzde 7 bin kadar nüfusa sahipler ve temel geçim kaynakları geyik yetiştiriciliği, avcılık ve balıkçılıktır. Dolganca, Saha dili benzeri bir dil olup Türkçe’nin bir dalıdır. Saka-Dulgaan dili de denilmektedir. Dolganlar, Yakutistan’ın Anabar bölgesinde ve Yakut ülkesinin uzak kuzeyindeki Taymır yarımadasında bulunan küçük bir Yakut boyundan gelmektedir. Kendilerini Saha olarak da adlandıran Dolganlar Yakutçanın Evenkçe etkisi altında kalan bir lehçesini konuşmaktadırlar. Bir Yakut boyunun adı olan Dolgan kelimesi ancak 1935’ten itibaren etnik ad olarak kullanılmaya başlanmıştır. Dolganların geleneksel inancı Şamanizmdir. Dolganlar Kuzeyin en genç halklarından sayılır. Onlar hakkındaki ilk bilgiler “Taymırda yaşayan halk” olarak 1841 yılında yazılmıştır. Dolganlar; tungusların Dolgon, Dongot, Erdan ve Karanto ırklarından oluşmaktadır. En yakın akrabaları egenkiler ve yakutlardır. Dolgan Türkleri günlük yaşamında ren geyiğinden çok faydalanmakla birlikte evleri ağaçtan ve sadedir.

Dolganlar’da evlilik

Genelde Dolganlar erken evlenmeye, aile kurmaya çalışmaktadır. Gençler 18 yaşından itibaren evlenmeyi düşünmektedir. Eskiden Dolganlar çocukları yeni doğduğunda kız istemeye gelirler ve kız için başlık verirlerdi (beşik kertme). Çocuklar büyüdükten sonra anne babaları onları evlendirirlerdi. Kız ve erkek tarafından kimse bu evliliğin iptalini istemezdi. Sadece gelin ya da damat ölürse düğün iptal edilirdi.

Dolganlar, yeni çocukların doğduğunu bir birini ziyaret etmeye gittiklerinde öğrenmektedirler. Beşik kertme, Dolganlar için önemli bir gelenektir.  Beşik kertme yapmak istediklerinde yeni doğan bebeği ziyaret etmeye giderler ve o sırada yanlarında hediye olarak kürk veya geyik götürürler. Bu gelenek hala günümüzde devam etmektedir. Dolganlar’da kız kaçırma yoktur. Ayrıca Hiç evlenmeyen erkek veya kıza da ‘tulayah’ denilmektedir.

Orta Asya Türklerinin kız isteme geleneklerine benzer gelenekleri Dolganlarda uygulamaktadır. Gençler, (özellikle erkekler) bir birlerine sevgilerini, duygularını şarkı söyleyerek ifade etmektedir. Bu gelenek nesilden nesille devam etmektedir. Kız istemeye damadın akrabaları gelir,  başlık hakkında konuşulur ve düğün günü belirlenir. Düğün başlık olarak verilen geyiklerin içinde mutlaka dişi geyik de verilir. Geyik sayısı, duruma göre 100 ile 500 arasındadır. Düğünden önce kızın ailesine başlık dışında da hediye verilmektedir. Hediyeleri damadın akrabaları götürmektedir. Dolganlarda eskiden düğünler 1 haftadan 5 haftaya kadar devam ederken günümüzde ise düğün sadece 1 ya da 2 gün sürmektedir.

Dolgan müzik ve dans kültürü

Dolgan müziğinin temelini şarkılar, çalgı aleti, destan, törenler oluşturmaktadır. Destan müziği olonho isimli destanların kahramanlarını anlatan şarkıları içermektedir. Şarkılar destan karakterlerinin hayatının en önemli anlarında söylenir.  Dolgan şarkılarının büyük bir kısmını tuoysuu ırıata isimli oğlan ve kızların birbirlerine söyledikleri şarkılar oluşturmaktadır. Bu şarkılar geleneksel etnik ortamda evlilik ve aile oluşumunda çok önemli bir rol oynardı. Yaşlı insanlar arasında da yaşadıkları hayat, tanıştıkları insanlar ve doğa ile ilgili şarkılar yaygındır. Tören müziği kabile ve şaman niteliği taşıyan iki ana türden ibarettir. Birinci gruba şarkılarıyla birlikte halay şeklinde dans edilen heyro ve ohuokay isimli danslar aittir. Dolganların en meşhur dansı ise Heyro’dur. İsmi XVIII. yüzyılın ikinci yarısına ait kaynaklarda ilk kez geçer. Kaynaklarda belirtildiği üzere Dolganların dansı halka olup erkekler ile kadınlar birbirlerinin elinden tutarak yavaş yavaş döner ve aynı anda şarkılar söyleyerek dans ederler.  Heyro dansı günümüze kadar gelmiş olup bu dans çeşitli kutlamalar sırasında oynanır. Güzel metal çıngıraklar ile süslenmiş milli kıyafetler dansa özel bir renk katmaya devam etmektedir.

https://orhaajans.com/ ]]></description>
<enclosure url="http://www.tarihistan.org/images/haberler/2021/01/kaybolmaya-yuz-tutan-turk-toplulugu-dolganlar-yazar-aygul-agayeva.png" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:57:57 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Kaybolmaya, yüz, tutan, Türk, topluluğu:, Dolganlar, Yazar:, Aygul, Agayeva</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[Dolgan Türk’leri de dünyada soyu tükenmekte olan azınlık halklardandır. Günümüzde 7 bin kadar nüfusa sahipler ve temel geçim kaynakları geyik yetiştiriciliği, avcılık ve balıkçılıktır. Dolganca, Saha dili benzeri bir dil olup Türkçe’nin bir dalıdır. Saka-Dulgaan dili de denilmektedir. Dolganlar, Yakutistan’ın Anabar bölgesinde ve Yakut ülkesinin uzak kuzeyindeki Taymır yarımadasında bulunan küçük bir Yakut boyundan gelmektedir. Kendilerini Saha olarak da adlandıran Dolganlar Yakutçanın Evenkçe etkisi altında kalan bir lehçesini konuşmaktadırlar. Bir Yakut boyunun adı olan Dolgan kelimesi ancak 1935’ten itibaren etnik ad olarak kullanılmaya başlanmıştır. Dolganların geleneksel inancı Şamanizmdir. Dolganlar Kuzeyin en genç halklarından sayılır. Onlar hakkındaki ilk bilgiler “Taymırda yaşayan halk” olarak 1841 yılında yazılmıştır. Dolganlar; tungusların Dolgon, Dongot, Erdan ve Karanto ırklarından oluşmaktadır. En yakın akrabaları egenkiler ve yakutlardır. Dolgan Türkleri günlük yaşamında ren geyiğinden çok faydalanmakla birlikte evleri ağaçtan ve sadedir.

Dolganlar’da evlilik

Genelde Dolganlar erken evlenmeye, aile kurmaya çalışmaktadır. Gençler 18 yaşından itibaren evlenmeyi düşünmektedir. Eskiden Dolganlar çocukları yeni doğduğunda kız istemeye gelirler ve kız için başlık verirlerdi (beşik kertme). Çocuklar büyüdükten sonra anne babaları onları evlendirirlerdi. Kız ve erkek tarafından kimse bu evliliğin iptalini istemezdi. Sadece gelin ya da damat ölürse düğün iptal edilirdi.

Dolganlar, yeni çocukların doğduğunu bir birini ziyaret etmeye gittiklerinde öğrenmektedirler. Beşik kertme, Dolganlar için önemli bir gelenektir.  Beşik kertme yapmak istediklerinde yeni doğan bebeği ziyaret etmeye giderler ve o sırada yanlarında hediye olarak kürk veya geyik götürürler. Bu gelenek hala günümüzde devam etmektedir. Dolganlar’da kız kaçırma yoktur. Ayrıca Hiç evlenmeyen erkek veya kıza da ‘tulayah’ denilmektedir.

Orta Asya Türklerinin kız isteme geleneklerine benzer gelenekleri Dolganlarda uygulamaktadır. Gençler, (özellikle erkekler) bir birlerine sevgilerini, duygularını şarkı söyleyerek ifade etmektedir. Bu gelenek nesilden nesille devam etmektedir. Kız istemeye damadın akrabaları gelir,  başlık hakkında konuşulur ve düğün günü belirlenir. Düğün başlık olarak verilen geyiklerin içinde mutlaka dişi geyik de verilir. Geyik sayısı, duruma göre 100 ile 500 arasındadır. Düğünden önce kızın ailesine başlık dışında da hediye verilmektedir. Hediyeleri damadın akrabaları götürmektedir. Dolganlarda eskiden düğünler 1 haftadan 5 haftaya kadar devam ederken günümüzde ise düğün sadece 1 ya da 2 gün sürmektedir.

Dolgan müzik ve dans kültürü

Dolgan müziğinin temelini şarkılar, çalgı aleti, destan, törenler oluşturmaktadır. Destan müziği olonho isimli destanların kahramanlarını anlatan şarkıları içermektedir. Şarkılar destan karakterlerinin hayatının en önemli anlarında söylenir.  Dolgan şarkılarının büyük bir kısmını tuoysuu ırıata isimli oğlan ve kızların birbirlerine söyledikleri şarkılar oluşturmaktadır. Bu şarkılar geleneksel etnik ortamda evlilik ve aile oluşumunda çok önemli bir rol oynardı. Yaşlı insanlar arasında da yaşadıkları hayat, tanıştıkları insanlar ve doğa ile ilgili şarkılar yaygındır. Tören müziği kabile ve şaman niteliği taşıyan iki ana türden ibarettir. Birinci gruba şarkılarıyla birlikte halay şeklinde dans edilen heyro ve ohuokay isimli danslar aittir. Dolganların en meşhur dansı ise Heyro’dur. İsmi XVIII. yüzyılın ikinci yarısına ait kaynaklarda ilk kez geçer. Kaynaklarda belirtildiği üzere Dolganların dansı halka olup erkekler ile kadınlar birbirlerinin elinden tutarak yavaş yavaş döner ve aynı anda şarkılar söyleyerek dans ederler.  Heyro dansı günümüze kadar gelmiş olup bu dans çeşitli kutlamalar sırasında oynanır. Güzel metal çıngıraklar ile süslenmiş milli kıyafetler dansa özel bir renk katmaya devam etmektedir.

https://orhaajans.com/]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Cengiz Han’ın İmrendiği Genç: Son Harezmşah Mengüberdi &amp; Yazan: OZAN BODUR</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/cengiz-hanin-imrendigi-genc-son-harezmsah-menguberdi-yazan-ozan-bodur-2627</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/cengiz-hanin-imrendigi-genc-son-harezmsah-menguberdi-yazan-ozan-bodur-2627</guid>
<description><![CDATA[ Hazar Denizinin doğusunda Ceyhan nehrinin aşağı mecrasının her iki tarafında bulunan ülkeye Harezm[1] denilmekteydi.[2]

1218-1220 tarihleri arasında ki Moğol istilası[3] sonucunda aniden çöken büyük Harzem Devletinin, hâkim olduğu ülkeler dışında Azerbaycan ve Doğu Anadolu gibi bölgelerde de bir hükümet kuran Celaleddin, Harzem silsilesi içinde son Harezmşah olarak kabul edilmektedir.[4]

Devrin büyük âlim ve askerlerinin elinde yetişen[5] ve Mengüberdi[6] lakabıyla anılan Celaleddin, Sultan Alâeddin’in büyük oğlu ve veliahtı idi.[7] Celaleddin, döneme ait birinci el kaynakların aktardığına göre çok uzun boylu değildi hatta kısa sayılırdı. İri ve kaslı bir vücuda sahipti. Teni çok esmerdi. Saç ve göz rengi siyahtı. Dış görünüşü klasik Türk tipiydi.[8]

Türk’ün ve Türkçenin Aşığı

Yine birinci el kaynakların özellikle Muhammed Nesevi’nin Siret-i Sultan Celaleddin Mengüberti isimli eserinde naklettiği üzere Celaleddin iyi derece de Arapça ve Farsça bildiği halde Türkçe konuşmayı tercih ederdi.[9] Kaldı ki bu dönemde Harzem sarayında ki hâkim diller Arapça ve Farsçaydı…[10]

Celaleddin babası olan Alâeddin Muhammed, Harezm sarayına boyculuk fitnesini sokup, devlet dairelerini kendi kitlesinden insanlarla doldurarak[11] mağrur Harezm ülkesinde Türkmen-Kıpçak ayrımını körükleyen Kıpçak kökenli annesi Türkan Sultan’ın etkisi altında kalmış ve üst üste yanlış kararlar vererek devletini zor durumda bırakmıştı…

Bu durumda milletinin bekası için babasını kıyasıya eleştiren[12] ve döneminin şartlarını çok iyi tahlil eden Celaleddin dikkat çeken kişilik özelikleri ile de milletinin sevgilisi olmuştu.

Döneme ait ana kaynakların ittifakına göre O’nun en mühim kişisel özelliği; sakin ve uysal bir tabiata sahip oluşuydu. Az konuşmayı ve az konuşanı tercih ederdi. Ağzından kötü söz duyan, bir cümlelik küfür işiten olmamıştı. Ciddi ve vakar sahibi idi. Tebessüm ederdi ama asla kahkaha atmaz, muhatabıyla katiyen yüksek sesle konuşmazdı.[13]

İngiliz tarihçi Carlye’e göre tarih; kahramanların tarihidir…[14]

Lider, teşkilatçı ve öncü yapısıyla tarihi bir kahraman olan Celaleddin’in yaşadığı döneme damga vurmasının en önemli sebeplerinden biri şer güçlere karşı milletini örgütleme konusunda gösterdiği başarıdır.[15]

Moğollara karşı verdiği mücadele[16],Harezmşah Devletinin enkazından yeni bir devlet çıkarması ve Azerbaycan ile Batı İran’da hâkimiyet tesis edebilmesi O’nun bu yönünü işaret etmektedir.[17]

Moğolların Kâbusu

Ayrıca, atılgan, cevval ve cesur yapısı ile bu özelliklerini İslam dini uğruna kullanması kısa süre de O’nu tüm Müslüman âleminde tanınan ve saygı duyulan bir isim haline getirmiştir.

Celaleddin, işgalci Moğol ordusuna karşı verdiği efsanevi mücadeleler sonrasında özellikle Türkistan ve İran coğrafyasındaki halklar tarafından yeni bir ‘’Rüstem’’ olarak karşılanmıştı.[18]

O, bu yönüyle eski Türk hükümdarlarında ki alplık ve gazilik karakterine sahipti.[19] Rus Tarihçi V.V.Barthold, Celaleddin’in babası Harezmşah Muhammed’in, Moğol işgaline, oğlu gibi güçlü şekilde dayanamadığını ve oğlu gibi mücadele edemediğini açıkça yazarak Celaleddin’in cesur ve savaşçı yanını seneler sonra ortaya koyacaktı.[20]

1220-1231 tarihleri arasında 11 yıl boyunca devlet başkanlığı yapan Celaleddin’in kahramanlığını, en büyük düşmanı olan Cengiz Han bile taktir etmişti. Sind Nehri kıyısında ki 26 Kasım 1221 tarihli muharebede[21] Hindistan tarafına geçmek zorunda kalan Celaleddin’in kahramanlığını ve atılganlığını bizzat gören Cengiz,’’Böyle bir evlada sahip olan babaya ne mutlu’’ demekten kendisini alamamıştır.[22]

Moğolların ülkesini istila ve işgal etmesinin ardından yılgınlık göstermeden çalışmaya devam eden Celaleddin,  eski kurt silahşörleri etrafında toplamayı başararak İran ve Anadolu coğrafyası arasında herkesin çekindiği bölgesel bir güç olmayı başarmıştı.

Uysal başlıydı, sakindi ama asla yılmıyordu. Kendisine kuzeybatı İran’ı merkez olarak seçen Celaleddin, sürekli olarak güç ve ölüm arasında gidip geliyordu. Şahsı ve askerleri hakkında en kötü sonuçlar beklenirken dilden dile dolaşan müthiş zaferler kazanmıştı.

Bu şöhret Türkler arasında Celaleddin’e ayrı bir muhabbet beslenmesine vesile olmuştu. Ele avuca sığmayan bu Türkmen’e karşı tüm Türkler saygı duyuyorlardı. Fransız araştırmacı Claude Cahen bu durumu Celaleddin’in geldiği ülkenin tüm Türklerin ortak vatanı olmasına bağlar.[23]Yani Turan’a…

Eşine az rastlanır bir Silahşör

Askeri teşkilatını Selçuklulardan alan Harezmşah Devletinde Atsız ve Tökiş’in orduda yaptığı atılımlar sonucunda Harezmşahlar Ortadoğu’nun bir numaralı gücü olmuştu. Celaleddin’in babası Alâeddin Muhammed’in büyük askeri başarıları da bu atılımlar sayesinde oluşmuştu. Askeri ikta sistemi ve ‘’haşar’’denilen gönüllü kuvvetlerin omuzlarında yükselen ordunun şüphesiz ki en büyük şansı hepsi birbirinden cengâver olan Harezmşah hakanlarıdır.[24]Bu bağlamda Celaleddin de çok iyi bir silahşördür.

Öyle ki 1228-1229 tarihinde Gürcülerle yaptığı ikinc ]]></description>
<enclosure url="http://www.tarihistan.org/images/haberler/2021/01/cengiz-han-in-imrendigi-genc-son-harezmsah-menguberdi-yazan-ozan-bodur.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:57:57 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Cengiz, Han’ın, İmrendiği, Genç:, Son, Harezmşah, Mengüberdi, Yazan:, OZAN, BODUR</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[Hazar Denizinin doğusunda Ceyhan nehrinin aşağı mecrasının her iki tarafında bulunan ülkeye Harezm[1] denilmekteydi.[2]

1218-1220 tarihleri arasında ki Moğol istilası[3] sonucunda aniden çöken büyük Harzem Devletinin, hâkim olduğu ülkeler dışında Azerbaycan ve Doğu Anadolu gibi bölgelerde de bir hükümet kuran Celaleddin, Harzem silsilesi içinde son Harezmşah olarak kabul edilmektedir.[4]

Devrin büyük âlim ve askerlerinin elinde yetişen[5] ve Mengüberdi[6] lakabıyla anılan Celaleddin, Sultan Alâeddin’in büyük oğlu ve veliahtı idi.[7] Celaleddin, döneme ait birinci el kaynakların aktardığına göre çok uzun boylu değildi hatta kısa sayılırdı. İri ve kaslı bir vücuda sahipti. Teni çok esmerdi. Saç ve göz rengi siyahtı. Dış görünüşü klasik Türk tipiydi.[8]

Türk’ün ve Türkçenin Aşığı

Yine birinci el kaynakların özellikle Muhammed Nesevi’nin Siret-i Sultan Celaleddin Mengüberti isimli eserinde naklettiği üzere Celaleddin iyi derece de Arapça ve Farsça bildiği halde Türkçe konuşmayı tercih ederdi.[9] Kaldı ki bu dönemde Harzem sarayında ki hâkim diller Arapça ve Farsçaydı…[10]

Celaleddin babası olan Alâeddin Muhammed, Harezm sarayına boyculuk fitnesini sokup, devlet dairelerini kendi kitlesinden insanlarla doldurarak[11] mağrur Harezm ülkesinde Türkmen-Kıpçak ayrımını körükleyen Kıpçak kökenli annesi Türkan Sultan’ın etkisi altında kalmış ve üst üste yanlış kararlar vererek devletini zor durumda bırakmıştı…

Bu durumda milletinin bekası için babasını kıyasıya eleştiren[12] ve döneminin şartlarını çok iyi tahlil eden Celaleddin dikkat çeken kişilik özelikleri ile de milletinin sevgilisi olmuştu.

Döneme ait ana kaynakların ittifakına göre O’nun en mühim kişisel özelliği; sakin ve uysal bir tabiata sahip oluşuydu. Az konuşmayı ve az konuşanı tercih ederdi. Ağzından kötü söz duyan, bir cümlelik küfür işiten olmamıştı. Ciddi ve vakar sahibi idi. Tebessüm ederdi ama asla kahkaha atmaz, muhatabıyla katiyen yüksek sesle konuşmazdı.[13]

İngiliz tarihçi Carlye’e göre tarih; kahramanların tarihidir…[14]

Lider, teşkilatçı ve öncü yapısıyla tarihi bir kahraman olan Celaleddin’in yaşadığı döneme damga vurmasının en önemli sebeplerinden biri şer güçlere karşı milletini örgütleme konusunda gösterdiği başarıdır.[15]

Moğollara karşı verdiği mücadele[16],Harezmşah Devletinin enkazından yeni bir devlet çıkarması ve Azerbaycan ile Batı İran’da hâkimiyet tesis edebilmesi O’nun bu yönünü işaret etmektedir.[17]

Moğolların Kâbusu

Ayrıca, atılgan, cevval ve cesur yapısı ile bu özelliklerini İslam dini uğruna kullanması kısa süre de O’nu tüm Müslüman âleminde tanınan ve saygı duyulan bir isim haline getirmiştir.

Celaleddin, işgalci Moğol ordusuna karşı verdiği efsanevi mücadeleler sonrasında özellikle Türkistan ve İran coğrafyasındaki halklar tarafından yeni bir ‘’Rüstem’’ olarak karşılanmıştı.[18]

O, bu yönüyle eski Türk hükümdarlarında ki alplık ve gazilik karakterine sahipti.[19] Rus Tarihçi V.V.Barthold, Celaleddin’in babası Harezmşah Muhammed’in, Moğol işgaline, oğlu gibi güçlü şekilde dayanamadığını ve oğlu gibi mücadele edemediğini açıkça yazarak Celaleddin’in cesur ve savaşçı yanını seneler sonra ortaya koyacaktı.[20]

1220-1231 tarihleri arasında 11 yıl boyunca devlet başkanlığı yapan Celaleddin’in kahramanlığını, en büyük düşmanı olan Cengiz Han bile taktir etmişti. Sind Nehri kıyısında ki 26 Kasım 1221 tarihli muharebede[21] Hindistan tarafına geçmek zorunda kalan Celaleddin’in kahramanlığını ve atılganlığını bizzat gören Cengiz,’’Böyle bir evlada sahip olan babaya ne mutlu’’ demekten kendisini alamamıştır.[22]

Moğolların ülkesini istila ve işgal etmesinin ardından yılgınlık göstermeden çalışmaya devam eden Celaleddin,  eski kurt silahşörleri etrafında toplamayı başararak İran ve Anadolu coğrafyası arasında herkesin çekindiği bölgesel bir güç olmayı başarmıştı.

Uysal başlıydı, sakindi ama asla yılmıyordu. Kendisine kuzeybatı İran’ı merkez olarak seçen Celaleddin, sürekli olarak güç ve ölüm arasında gidip geliyordu. Şahsı ve askerleri hakkında en kötü sonuçlar beklenirken dilden dile dolaşan müthiş zaferler kazanmıştı.

Bu şöhret Türkler arasında Celaleddin’e ayrı bir muhabbet beslenmesine vesile olmuştu. Ele avuca sığmayan bu Türkmen’e karşı tüm Türkler saygı duyuyorlardı. Fransız araştırmacı Claude Cahen bu durumu Celaleddin’in geldiği ülkenin tüm Türklerin ortak vatanı olmasına bağlar.[23]Yani Turan’a…

Eşine az rastlanır bir Silahşör

Askeri teşkilatını Selçuklulardan alan Harezmşah Devletinde Atsız ve Tökiş’in orduda yaptığı atılımlar sonucunda Harezmşahlar Ortadoğu’nun bir numaralı gücü olmuştu. Celaleddin’in babası Alâeddin Muhammed’in büyük askeri başarıları da bu atılımlar sayesinde oluşmuştu. Askeri ikta sistemi ve ‘’haşar’’denilen gönüllü kuvvetlerin omuzlarında yükselen ordunun şüphesiz ki en büyük şansı hepsi birbirinden cengâver olan Harezmşah hakanlarıdır.[24]Bu bağlamda Celaleddin de çok iyi bir silahşördür.

Öyle ki 1228-1229 tarihinde Gürcülerle yaptığı ikinci meydan muharebesinin hemen öncesindeki düellolarda beş Gürcü savaşçıyı tek başına hiç dinlenmeden savaş dışı bırakmıştı.[25] Yine 1229-1230 tarihinde ki Ahlat kuşatması sırasında şehirde bulunan Eyyübi Meliki Yakup Mücireddin, Celaledin’e düello teklif etmiş ancak silahşörlüğü hakkında duyduklarından sonra ertesi gün söz verilen yere gelmeye cesaret edememişti.[26]

Gerçek bir mücahid!

Şüphesiz Celaleddin’i böyle korkusuz, cesur ve cevval bir savaşçı haline getiren şey uğruna baş koyduğu davası ve maneviyatı idi…

Dindar bir kişiliğe sahip olan Celaleddin, Tebriz’i ele geçirmesinin ardından ilk Cuma günü camiye gittiğinde hatip hutbede İslam âlemi ve halife için dua etmekte iken ayağa kalkmış ve dua bitene kadar elleri gökyüzüne doğrulmuş biçimde beklemişti.[27]

Yine Tebriz’de Ramazan ayında kurdurduğu bir kürsüde de seçmiş olduğu âlimlere halkı manevi bakımdan eğitmeleri için telkinde bulunmuştu. Bu sohbetlerin hepsine sırasınca katılan Celaleddin, kürsüye çıktığında dalkavukluk yapmak isteyenleri tekdir ederken, halkı aydınlatıp, gerçekleri konuşan gerçek din adamlarını takdir etmiş, ihsan ve lütuflarda bulunarak dualarına mazhar olmuştu. [28]

Gurlular, Selçukiler ve Karahitaylar arasında ki amansız mücadeleye rağmen 12.yüzyılın ilk yarısında görülen ilmi faaliyetler asrın diğer yarısında da hızla devam etmişti. Bu çerçeve de Harezmşah hakanları hem kendileri çok sıkı bir eğitimden geçmişler hem de halklarının ilim adamlarından yeterince istifade etmesi açısından çeşitli dallarda faaliyet gösteren âlim ve sanatkârları himaye etmişlerdi…

İlme destek babında sadece Merv şehrinde on adet büyük kütüphane kurulmuştu. Bu kütüphanelerden sadece Cuma Camii’nin içinde yer alan Aziziye Kütüphanesinde 12.000 Kemaliye Kütüphanesinde ise 10.000 cilt kitap bulunuyordu.[29]

Harezm’de dirilen Türk-İslam Medeniyetinin, dünya insanlığına hediye ettiği kıymetli birçok âlim [30]Celaleddin tarafından da himaye edilmiş hatta siyaset ve devlet yönetimi konusunda becerisi olan bazılarına devlet işlerinde görevlerde verilmişti. Nesevi’nin aktarımına göre bu âlimler arasında elçi olarak kullanılanlarda vardı.[31] Celaleddin hem ilmi seven hem de ilim erbabının hamisi olan akıllı bir hakandı…

Hainlerin korkulu rüyası

Kuşkusuz O’nu cazibe merkezi haline getiren bir diğer özelliği de adil oluşuydu. Celaleddin’in İnşa Divanı Başkanı olan Muhammed Nesevi’nin ifadesine göre O, adil bir hakandı. Tüm işlerinde adaleti seviyordu. Halkın sorunlarına karşı duyarlıydı ki bunu adaletin sağlanmasının ön şartı olarak görüyordu. O’nun güçlüden değil haklıdan yana olan adalet terazisi sadece millet düşmanları ve vatan hainlerini tartmıyordu. Bu meşum kitlenin Celaleddin’den aldıkları pay sadece azap ve ölümdü.[32]

Din düşmanlarına ve vatan hainlerine karşı oldukça sert olan Celaleddin, söz konusu halkı olunca müşfik bir hale bürünüyordu; Herhangi bir zorluk ve direnişle karşılaşmadan Azerbaycan’a giren Celaleddin, Merega kenti yakınlarına geldiğinde halk tarafından şehre davet edilmişti. Bu davete icabet ederek şehre giren Harezm hakanı, burada bir süre kalarak tüm halkın sorunlarını teker-teker dinlemiş, alt yapı sorunları hakkında bilgi alarak şehrin imar edilmesini sağlamıştı.[33]

25 Temmuz 1225’te Tebriz’i fetheden Celaleddin, halka yaptığı konuşmada ‘’Meraga şehrinde yaptıklarımı duymuşsunuzdur, size de adil davranıp şehrinizi imar edeceğim’’diyerek Tebriz halkının gönlünü kazanmıştır.[34]

Daha sonra çıktığı şehir turunda halkın sefalet içinde olduğunu gören Celaleddin, vezirine emir vererek zahire ambarlarında bulunan tüm hububatın halka dağıtılmasını sağlamıştı.

Ayrıca; dil, din, ırk, mezhep ayrımı yapmaksızın herkesin vergisini 3 yıl ertelemişti. Bu icraatında ki samimiyetini göstermek adına da 3 yıl vergi alınmayacağını dair özel bir ferman yazdırarak halka dağıtmıştı.[35]

Celaleddin zor devirlerin adamıydı…

Celaleddin, en sıkı şartlarda en buhranlı anlarda bile itidalini kaybetmemiş, kuru gürültü ve sahte kahramanlık peşinde koşmamıştı…

Gayet soğukkanlıydı…

Hedef doğrultusunda peşinden sürüklediği kitleleri zor şartlarda teskin eder, geniş zamanlarda ise çok rahat davranmayıp tetikte olmalarını sağlardı. Pembe tablolar asla çizmezdi, realistti, ancak şartlar doğrultusunda karamsarlığa düşülmemesi adına cesaret ve moral verirdi.[36]

Enfes şahsiyetinin en can alıcı özellikleri ise mütevazı ve vefakâr oluşuydu.

Celaleddin, şaşa ve gösterişten hiç hoşlanmazdı…[37]

O, her yendiği hakanın atına ve kadınına hâkim olma gayesi ile yaşayan[38] en büyük ideali tüm dünyayı kölesi haline getirmek olan[39] Buhara da akıl almaz zulüm ve işkencelerde bulunup, camilerde şarap içerek kadın ve kızların ırzına geçen[40] Cengiz’in bile iyi yönlerini keşfedecek kadar kaliteli bir insandı.

Nasıl ki Cengiz, Celaleddin’in kahramanlığına hayran olmuşsa Celaleddin de Cengiz’in sadeliğine, o kadar mal mülk içinde bir ayı postu üzerinde yatmasına ve tüm varlığını askeri ile paylaşmasına hayran olmuştu. Açıkçası Moğol askerlerinin savaşlarda ki askeri başarısını da buna bağlıyordu.[41]

İhtişam, cafcaf ve lüks O’nun çalışkan ve doğal karakterine tersti…

Azerbaycan da ki Atabeylik hanedanı İldenizler’e son verdiğinde Atabey Muzaffereddin Özbek’in inşa ettirdiği muhteşem bir köşk ayaklarının altına serilmişti…

Çok para harcanarak yapıldığı belli olan, köşkü bir çırpıda gezen Celaleddin’in adeta ruhu daraldı.’’Burası tembellerin mekânıdır’’diye çıkışan son Harzem, kendini hemen dışarı atmıştı…[42]

O,tutku derecesinde vefalıydı…

Hindistan’dan İran’a gelirken bir süre Fars Atabeylerinden Salgurlular’ın merkezi olan Şiraz şehrinde kalmıştı…

Tam bu kentten ayrılacağı sırada emir İzzettin Sökmez’in İsfehan’dan kaçarak buraya gelen Türk asılı kölesi Kılıç, Celaleddin’e sığındı…

Kılıç ve Celaleddin arasında Şiraz da başlayan dostluk Tebriz’e gidilirken şehre bir-kaç durak kala Kılıç’ın hastalığı nihayetinde yaşama veda etmesi ile son bulmuştu…

En çetin yollarda ki en sıkıntılı anlarda ki nedimini, dostunu, sırdaşını, gönüldeşini, kaybeden Celaleddin adeta yıkılmıştı…

Günlerce ağzına bir lokma yemek koyamadı, bütün şehri Kılıç’ın naşını karşılaması için ayağa kaldırmış, haftalarca olayın yasını tutmuştu.[43]

O bir insan hakkında kolay kanaat sahibi olup tez vazgeçenlerden değil, zor kanaat sahibi olup asla vazgeçmeyenlerdendi…

İsmi gibi geldi…

İsmi gibi yaşadı…

İsmi gibi gitti…

Celaleddin Mengüberdi…

[1] Kelimenin farklı okunuşları ve menşei hakkında teferruatlı bilgi için bkz.Abdülkerim Özaydın,’’Harezm’’T.D.V. İslam Ansiklopedisi, C.XVI. S.217

[2] Abdülkerim Özaydın,’’Harezmşahlar Devleti’’Türkler Ansiklopedisi, CIV. Yeni Türkiye Yayınları, Ankara,2002,s.883

[3] Ayrıntılar için bkz.Türkler Ansiklopedisi, C.IV. Harezmşahlar ve Moğol İstilası Bölümü.

[4] Hasan Geyikoğlu,’’Harezmşah Celaleddin Mengüberti’nin Şahsiyeti’’Türk Kültürü,Türk Kültürü Araştırma Enstitüsü Yayınları, S:396,s.89,Ankara,ayrıca bkz.http//e-dergi.atuni.edu.tr.index.php/tead/article/viewfile 2040/2039

[5] Aydın Taneri,’’Celaleddin Harizmşah’’TDV İslam Ansiklopedisi, Cvıı, s.248

[6] Allah verdi,Tanrı verdi manasında bkz.’’Celaleddin Mengüberdi’’Türk Ansiklopedisi,M.E.B.Yayınları,Cx,s.105,İstanbul

[7] Geyikoğlu,’’Harezmşah Celaleddin Mengüberti’nin Şahsiyeti’’s.89

[8] Geyikoğlu,’’Harezmşah Celaleddin Mengüberti’nin Şahsiyeti’’89-90

[9] Muhammed Nesevi,Siret-i Sultan Celaleddin Mengüberti,nşr.O.Haudas,Paris,1891,s.247,nakl.Geyikoğlu,s,89, Harezm ülkesinde dil ve edebiyat için bkz.Nuri Yüce,’’Harizm Türkçesi’’Türkler Ansiklopedisi, C.V.Yeni Türkiye Yayınları,Ankara,2002,s.793-803,Ayrıca bkz.Gülden Sağol,’’Harezm Türkçesi ve Harezm Türkçesi ile Basılan Eserler’’Türkler Ansiklopedisi,C.V.Yeni Türkiye Yayınları,Ankara,2002,s.804-813

[10] Zeki Velidi Togan,Umumi Türk Tarihine Giriş,İstanbul,1981,s.82

[11] Aydın Taneri,’’Celaleddin Harizmşah’’,s.248

[12] Yavuz Bahadıroğlu,Buhara Yanıyor,Ekim 2010,205.Baskı,İstanbul,s.101

[13] Muhammed Nesevi,Siret-i Sultan Celaleddin Mengüberti,nşr.O.Haudas,Paris,1891,s.247,nakl.Geikoğlu,s,89

[14] Mehmet Altan Köymen,’’Selçuklu Hükümdarı Büyük Alâeddin Keykubat ve Anadolu Savunması’’TTK. Belleten, cilt: LII, Sa:205,Aralık 1988,1540

[15] Geyikoğlu,’’Harezmşah Celaleddin Mengüberti’nin Şahsiyeti’’s.89

[16] Bkz.Carl Brockelman,İslam Milletleri ve Devletleri Tarihi,çev:Neşet Çağatay,Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Yayınları,1993,Ankara, s.255-270

[17] Geyikoğlu,’’Harezmşah Celaleddin Mengüberti’nin Şahsiyeti’’s.89

[18] Nicolae Jorga,Osmanlı İmparatorluğu Tarihi I,(1300-1451)çev.Nilüfer Epçeli,Yeditepe Yayınları,İstanbul,2005,s.141

[19] C.Brockelman,İslam Milletleri ve Devletleri Tarihi,çev:N.Çağatay,c.I.1994,Ankara,s232

[20] V.V.Barthold,Moğol İstilasına Kadar Türkistan,çev:H.D.Yıldız,1990,Ankara,s.444,ayrıca nakl. Geikoğlu,s,90

[21] Aydın Taneri,’’Celaleddin Harizmşah’’s.249

[22] Nesimi Yazıcı,İlk Türk İslam Devletleri Tarihi,Diyanet Vakfı Yayınları,2002,Ankara,s.369,Osman Turan,Selçuklular Zamanında Türkiye,1971,s376,ayrıca nakl: Geikoğlu,s,90

[23] Claude Cahen, Osmanlılardan Önce Anadolu, Tarih Vakfı Yurt Yayınları,2.Baskı, çev. Eyüp Üyepazarcı,2000,İstanbul s.79

[24] Erdoğan Merçil, Müslüman Türk Devletleri Tarihi, İstanbul Üniversitesi Yayınları,1985,İstanbul, s.195

[25] Geyikoğlu,’’Harezmşah Celaleddin Mengüberti’nin Şahsiyeti’’s.91

[26] Geyikoğlu,’’Harezmşah Celaleddin Mengüberti’nin Şahsiyeti’’s.90-91

[27] Geyikoğlu,’’Harezmşah Celaleddin Mengüberti’nin Şahsiyeti’’s.93

[28] Geyikoğlu,’’Harezmşah Celaleddin Mengüberti’nin Şahsiyeti’’s93

[29] Aydın Taneri,’’Harezmşahlar’’,TDV İslam Ansiklopedisi, Cxvı,1997,İstanbul, s.231

[30] Aydın Taneri,’’Harezmşahlar’’,TDV İslam Ansiklopedisi,s230-231,Bu alimlerden bazıları; Zemahşeri, Fahreddin er-Razi, Necmeddin-i Kübra, Mecdüddin-i el- Bağdadi, Şehristani, Mutarrizi, Ebu’l Kasım Mahmud b.Aziz El-Harzemî, Sehabeddin Havafi, Nesevi,Necmeddin Harzemî, Ebu’l- Hasan el-Harzemî, Huccetü’l-Efazıl Ali b.Hüseyin el-Harzemi, Zeynülmesayıh Ebu’l-Fazl Muhammed, Ebu Mudar Mahmut b. Müeyyed el-Bağdadi, Sahpur-i Nisaburi, Zülfikar Sirvani, Muizzi, Evhadüddin-i Enveri, Edip Sabir veReşidüddin Vatvat gibi isimler…

[31] Muhammed Nesevi,Siret-i Sultan Celaleddin Mengüberti,nşr.O.Houdas,Paris 1891,s.197,nakl; Geyikoğlu,’’Harezmşah Celaleddin Mengüberti’nin Şahsiyeti’’s93

[32] Muhammed Nesevi,Siret-i Sultan Celaleddin Mengüberti,nşr.O.Houdas,Paris 1891,s.247,nakl; Geyikoğlu,’’Harezmşah Celaleddin Mengüberti’nin Şahsiyeti’’s94

[33] Muhammed Nesevi,Siret-i Sultan Celaleddin Mengüberti,nşr.O.Houdas,Paris 1891,s.110,nakl; Geyikoğlu,’’Harezmşah Celaleddin Mengüberti’nin Şahsiyeti’’s95

[34] Muhammed Nesevi,Siret-i Sultan Celaleddin Mengüberti,nşr.O.Houdas,Paris 1891,s.111nakl; Geyikoğlu,’’Harezmşah Celaleddin Mengüberti’nin Şahsiyeti’’s95

[35] Muhammed Nesevi,Siret-i Sultan Celaleddin Mengüberti,nşr.O.Houdas,Paris 1891,s.171,nakl; Geyikoğlu,’’Harezmşah Celaleddin Mengüberti’nin Şahsiyeti’’s94

[36] Geyikoğlu,’’Harezmşah Celaleddin Mengüberti’nin Şahsiyeti’’s96

[37] Muhammed Nesevi,Siret-i Sultan Celaleddin Mengüberti,nşr.O.Houdas,Paris 1891,s.201,nakl:Geyikoğlu,’’Harezmşah Celaleddin Mengüberti’nin Şahsiyeti’’s94

[38] Yavuz Bahadıroğlu, Buhara Yanıyor, s.133

[39] Yavuz Bahadıroğlu, Buhara Yanıyor, s.134

[40] Yavuz Bahadıroğlu, Buhara Yanıyor, s.227-231

[41] Ayrıntılar için bkz. Yavuz Bahadıroğlu, Buhara Yanıyor, Ekim 2010,205.Baskı, İstanbul

[42] Geyikoğlu,’’Harezmşah Celaleddin Mengüberti’nin Şahsiyeti’’s96

[43] Geyikoğlu,’’Harezmşah Celaleddin Mengüberti’nin Şahsiyeti’’s98

http://www.turkyorum.com/]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Peçenek ve Kumanların yadigârı Karamanlılar &amp; Yazar: Abdullah Uluyurt</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/pecenek-ve-kumanlarin-yadigari-karamanlilar-yazar-abdullah-uluyurt-2628</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/pecenek-ve-kumanlarin-yadigari-karamanlilar-yazar-abdullah-uluyurt-2628</guid>
<description><![CDATA[ Malazgirt muharebesinde, Bizans ordusu içinde Uz, Peçenek, Kıpçak askerlerde vardı. Türk soylu bu süvari asker Selçuklu ordusundaki Türkçe konuşmalar ve emirleri duydukça soydaşlarının yanına geçtiler. Peki, onların torunları şimdi neredeler?

Hafta sonu Ankara Üniversitesi Türk İnkılap Enstitüsü Öğretim Üyesi Dr. Meryem ORAKÇI’nın sohbetine katıldım. Karamanlılar hakkında bilgi sahibi oldum. Bu bilgileri burada da paylaşmak ihtiyacı duydum.

Karamanlılar kendilerini, İstanbul Rum Patrikliğine bağlı olan ve Orta Anadolu’da yaşayan Ortodoks Osmanlı tebaası, Rum milletinden tarif ediyorlardı. Fakat Batı Anadolu ve İstanbul Rumlarından farklı bir lisanla konuşuyorlardı. İşte bu lisana Karamanlıca (katıksız Türkçe!), onlara da Karamanlı denmesine sebep oldu.

1923 Lozan Anlaşması ile Yunanistan’a gönderilen ve mübadil olan Karamanlılar orada kendilerine bugün Karamanlı denmesinden pek hoşlanmıyorlar. Kendilerine Kapadokyalı denmesini arzu ediyorlar. Kapadokya’yı da Kayseri, Ankara, Nevşehir, Kırşehir, Aksaray, Konya, Karaman, Niğde’yi içine alan geniş bir coğrafya olarak tarif ediyorlar.

1453 yılında İstanbul’un fethi sonrasında, Fatih Sultan Mehmet tarafından İstanbul’un şenlendirilmesi için sanat sahibi bu halktan da İstanbul’a göç ettirilenler oldu. Aksaray isminin de oradan kaldığı ifade ediliyor. Bunların dillerinin yalın Türkçe olması dolayısıyla Müslüman mahallelerde de dükkân açmalarına müsaade edildi. Kısa zamanda dükkânları Müslümanların toplanma yeri haline geldi. Orta Anadolu’da bu Karamanlıların çocukları da 12 yaşına geldiği zaman İstanbul’a “sılacılık” adıyla bir meslek öğrenmeye gönderiliyordu. Kimin nereye gideceği de önceden belliydi.

Bu hayat döngüsü Yunanistan’ın bağımsızlığı ve sonrasında nüfusu olmamasına rağmen Ortodoks kimlik üzerinden yayılmaya başlaması 1830 larda başladı. Osmanlı coğrafyasındaki Ortodoksları kendi egemenliğinde toplama arzusu Bulgaristan ve Sırbistan’ın bağımsızlık ve ayrı kilise kurmaları ile suya düştü. Çalışmalarını İstanbul, Batı ve Orta Anadolu’da yaşayan Rum milletine mensup tebaaya yönlendirdi. Onlar için okullar açtırdı ve Yunanca öğretmeye başladı. Önce İstanbul’da yerleşen Karamanlılara Yunan harfleri ile yazılan Türkçe olan Karamanca yerine Yunanca öğretti.

Bu tarihten sonra, Anadolu’da Karamanlıca din kitaplarının basım tarihi 16. Yüzyıla kadar uzanmasına rağmen İstanbul’da Yunanca konuşan Karamanlılar oluşmaya başladı.

1922 yılında İstanbul’un işgali sırasında Yunanlıları destekleyen “Ortodoks Türk” olamaz tezini savunanlar ortaya çıkmaya başladı. Bu şüphesiz işgal güçlerinin desteği ile oluyordu. Anadolu’daki kurtuluş savaşına “Kemalcilerin İsyanı” olarak söyleyenler vardı. Anadolu’da bu pek karşılık bulmadı.  Hatta kendisini Yunan olarak tarif eden az sayıda Karamanlı da Yunan ordusuna Türkçe konuştukları için alınmadı. Ancak Yunanca dua etmeleri ile kabul gördüler.

Türk Bağımsızlık Savaşında Karamanlıların çoğunluğu tarafsızdı ama rahatlarını bozdukları için de Yunan ordusuna kızgındılar. Yıllar önce kendisini dinleme fırsatı bulduğum George Nakrakas’da“Küçük Asya Felaketi” isimli kitabında “Yunan ordusunun Küçük Asya’da (Anadolu’da) yeterli, destek bulamadığını ifade ediyordu”. Papa Eftim gibi Karamanlıların bir kısmı ise Kurtuluş Savaşının yanında yer aldılar, İstanbul Rum Patrikhanesinden ayrıldılar.

1923 tarihinde imzalanan Lozan Anlaşması ile Yunanistan’ın isteği ile Yunanistan ve Türkiye arasında birkaç yer müstesna nüfus mübadelesi yapıldı. Anadolu’daki Ortodokslar Yunanistan’a, Karasu Deresinin ötesindeki Müslümanlar Türkiye’ye gelecekti. Gidenler, zaten Balkan Savaşları, Birinci Dünya Savaşı ile boşalan Rumeli’den gelenlerden fazlaydı. Herhangi bir müsamaha gösterilmeden zikredilen bütün nüfus yer değiştirdi. 1930 yılında yapılan son anlaşma ile kapılar kapatıldı.

1923 tarihinden önce kendilerinin Yunan olduğu gerekçesi ile Yunanca öğretilmek üzer okullar açılan Karamanlılar ya da şimdiki kendi tariflerine göre Kapadokyalılar Mersin limanından gemilere binişlerinden itibaren “öteki” olduklarının farkına vardılar. Anadolu’dan gitmemek için dilekçeler yazdılar. Onların kalması için komşuları da dilekçeler yazdılar. Ama olmadı. Bu kadar katılığa neden Kurtuluş Savaşı veren kadronun çocukluk, gençlik ve subaylık yıllarındaki acı hatıraları olsa gerek.

Mübadele her iki tarafa da zordu ama Karamanlılar için iki katı zorluk vardı. Dillerini bilmedikleri ülkeye gidiyorlardı. Eş zamanlı bir gidiş olmadığı için Karamanlılar evlerinde Rumeli’den gelen Türkleri, yeni ev sahiplerini, misafir ettiler. Yola çıkarken gemi mürettebatının kötü muamelesi ile karşılaştılar. Çünkü Yunanca bilmiyorlardı. Yatacakları yerler ıslatılıyor, kendilerine karantina uygulanıyordu. Yanlarında getirdikleri taşınabilir mallar gümrüğe tabi olmayacak denmesine rağmen uzun bir izin alma işlemi ortaya atıldı. Yunanca bilmeyen Karamanlılar için bu en büyük felaketti. Karamanlılara yönelik İstanbul’da Yunanlılaştırmak için çıkan Karamanlıca gazeteler Yu ]]></description>
<enclosure url="http://www.tarihistan.org/images/haberler/2020/12/pecenek-ve-kumanlarin-yadig-ri-karamanlilar-yazar-abdullah-uluyurt.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:57:57 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Peçenek, Kumanların, yadigârı, Karamanlılar, Yazar:, Abdullah, Uluyurt</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[Malazgirt muharebesinde, Bizans ordusu içinde Uz, Peçenek, Kıpçak askerlerde vardı. Türk soylu bu süvari asker Selçuklu ordusundaki Türkçe konuşmalar ve emirleri duydukça soydaşlarının yanına geçtiler. Peki, onların torunları şimdi neredeler?

Hafta sonu Ankara Üniversitesi Türk İnkılap Enstitüsü Öğretim Üyesi Dr. Meryem ORAKÇI’nın sohbetine katıldım. Karamanlılar hakkında bilgi sahibi oldum. Bu bilgileri burada da paylaşmak ihtiyacı duydum.

Karamanlılar kendilerini, İstanbul Rum Patrikliğine bağlı olan ve Orta Anadolu’da yaşayan Ortodoks Osmanlı tebaası, Rum milletinden tarif ediyorlardı. Fakat Batı Anadolu ve İstanbul Rumlarından farklı bir lisanla konuşuyorlardı. İşte bu lisana Karamanlıca (katıksız Türkçe!), onlara da Karamanlı denmesine sebep oldu.

1923 Lozan Anlaşması ile Yunanistan’a gönderilen ve mübadil olan Karamanlılar orada kendilerine bugün Karamanlı denmesinden pek hoşlanmıyorlar. Kendilerine Kapadokyalı denmesini arzu ediyorlar. Kapadokya’yı da Kayseri, Ankara, Nevşehir, Kırşehir, Aksaray, Konya, Karaman, Niğde’yi içine alan geniş bir coğrafya olarak tarif ediyorlar.

1453 yılında İstanbul’un fethi sonrasında, Fatih Sultan Mehmet tarafından İstanbul’un şenlendirilmesi için sanat sahibi bu halktan da İstanbul’a göç ettirilenler oldu. Aksaray isminin de oradan kaldığı ifade ediliyor. Bunların dillerinin yalın Türkçe olması dolayısıyla Müslüman mahallelerde de dükkân açmalarına müsaade edildi. Kısa zamanda dükkânları Müslümanların toplanma yeri haline geldi. Orta Anadolu’da bu Karamanlıların çocukları da 12 yaşına geldiği zaman İstanbul’a “sılacılık” adıyla bir meslek öğrenmeye gönderiliyordu. Kimin nereye gideceği de önceden belliydi.

Bu hayat döngüsü Yunanistan’ın bağımsızlığı ve sonrasında nüfusu olmamasına rağmen Ortodoks kimlik üzerinden yayılmaya başlaması 1830 larda başladı. Osmanlı coğrafyasındaki Ortodoksları kendi egemenliğinde toplama arzusu Bulgaristan ve Sırbistan’ın bağımsızlık ve ayrı kilise kurmaları ile suya düştü. Çalışmalarını İstanbul, Batı ve Orta Anadolu’da yaşayan Rum milletine mensup tebaaya yönlendirdi. Onlar için okullar açtırdı ve Yunanca öğretmeye başladı. Önce İstanbul’da yerleşen Karamanlılara Yunan harfleri ile yazılan Türkçe olan Karamanca yerine Yunanca öğretti.

Bu tarihten sonra, Anadolu’da Karamanlıca din kitaplarının basım tarihi 16. Yüzyıla kadar uzanmasına rağmen İstanbul’da Yunanca konuşan Karamanlılar oluşmaya başladı.

1922 yılında İstanbul’un işgali sırasında Yunanlıları destekleyen “Ortodoks Türk” olamaz tezini savunanlar ortaya çıkmaya başladı. Bu şüphesiz işgal güçlerinin desteği ile oluyordu. Anadolu’daki kurtuluş savaşına “Kemalcilerin İsyanı” olarak söyleyenler vardı. Anadolu’da bu pek karşılık bulmadı.  Hatta kendisini Yunan olarak tarif eden az sayıda Karamanlı da Yunan ordusuna Türkçe konuştukları için alınmadı. Ancak Yunanca dua etmeleri ile kabul gördüler.

Türk Bağımsızlık Savaşında Karamanlıların çoğunluğu tarafsızdı ama rahatlarını bozdukları için de Yunan ordusuna kızgındılar. Yıllar önce kendisini dinleme fırsatı bulduğum George Nakrakas’da“Küçük Asya Felaketi” isimli kitabında “Yunan ordusunun Küçük Asya’da (Anadolu’da) yeterli, destek bulamadığını ifade ediyordu”. Papa Eftim gibi Karamanlıların bir kısmı ise Kurtuluş Savaşının yanında yer aldılar, İstanbul Rum Patrikhanesinden ayrıldılar.

1923 tarihinde imzalanan Lozan Anlaşması ile Yunanistan’ın isteği ile Yunanistan ve Türkiye arasında birkaç yer müstesna nüfus mübadelesi yapıldı. Anadolu’daki Ortodokslar Yunanistan’a, Karasu Deresinin ötesindeki Müslümanlar Türkiye’ye gelecekti. Gidenler, zaten Balkan Savaşları, Birinci Dünya Savaşı ile boşalan Rumeli’den gelenlerden fazlaydı. Herhangi bir müsamaha gösterilmeden zikredilen bütün nüfus yer değiştirdi. 1930 yılında yapılan son anlaşma ile kapılar kapatıldı.

1923 tarihinden önce kendilerinin Yunan olduğu gerekçesi ile Yunanca öğretilmek üzer okullar açılan Karamanlılar ya da şimdiki kendi tariflerine göre Kapadokyalılar Mersin limanından gemilere binişlerinden itibaren “öteki” olduklarının farkına vardılar. Anadolu’dan gitmemek için dilekçeler yazdılar. Onların kalması için komşuları da dilekçeler yazdılar. Ama olmadı. Bu kadar katılığa neden Kurtuluş Savaşı veren kadronun çocukluk, gençlik ve subaylık yıllarındaki acı hatıraları olsa gerek.

Mübadele her iki tarafa da zordu ama Karamanlılar için iki katı zorluk vardı. Dillerini bilmedikleri ülkeye gidiyorlardı. Eş zamanlı bir gidiş olmadığı için Karamanlılar evlerinde Rumeli’den gelen Türkleri, yeni ev sahiplerini, misafir ettiler. Yola çıkarken gemi mürettebatının kötü muamelesi ile karşılaştılar. Çünkü Yunanca bilmiyorlardı. Yatacakları yerler ıslatılıyor, kendilerine karantina uygulanıyordu. Yanlarında getirdikleri taşınabilir mallar gümrüğe tabi olmayacak denmesine rağmen uzun bir izin alma işlemi ortaya atıldı. Yunanca bilmeyen Karamanlılar için bu en büyük felaketti. Karamanlılara yönelik İstanbul’da Yunanlılaştırmak için çıkan Karamanlıca gazeteler Yunanistan’da yerini Karamanlılar arasında anlaşma ve dayanışma için çıkarılmaya başladı.

Bir başka sorun ise mübadeleye tabi tutulan Müslümanların yerlerini yerli Ortodoksların işgal etmesiydi. Uzun süre açıkta kaldılar. Yunanistan zamanında sosyal konutları tamamlayamadı.

Okul sorunları ortaya çıktı. Kiliselere uzun süre kabul edilmediler. Kendilerinin Türkçe konuşmalarından dolayı “yoğurtla vaftiz edilenler” dendi. Oysa dindar birer Ortodoks olan Karamanlılar Genç Türkiye Cumhuriyeti’nden ayrılırken mezarlarından kemiklerini dahi götürmüşlerdi. Oysa öptükleri ikonalardan mikrop bulaştırılacağı gerekçesi ile kiliseye sokulmuyorlardı. İzmir ve çevresinden, İstanbul’dan gidenler Yunanlıları kasabalı görüyorlardı. Karamanlılar da Yunanlılar tarafından köylü görüldü.

Mesleklerini icra etmekte zorlandılar. Hemşeri dayanışmasına girdiler. İlk nesil hiç Yunanca bilmedi. İkinci nesil okula gittiği için iki dilli oldu. Üçüncü ve dördüncü nesil ise artık Türkçe bilmiyordu.

1930 yılına kadar tekrar dönebilecekleri ümidini hiç kaybetmediler. Onun için kendi aralarında evlilik yaptılar. Soyadları “oğlu” ile bitiyordu. Sonra değiştirmeye başladılar. Bugün dahi “kavuşma” adıyla her yıl etkinlikler düzenliyorlar. Şimdi kendilerine “Kapadokyalı Ortodoks Yunan” diyorlar.

Kendileri ile ilgili müzeleri var. Kavala yanında Nea Karvali’de böyle bir müzeyi ziyaret etme fırsatı bulmuştum. Zamanında, özel vakıflar aracılığıyla materyal toplamışlar.

Karamanlılar, Bizans’ın doğu sınırlarını koruyan süvari Uz, Peçenek, Kuman Türklerinin torunları mıydı? Alparslan’ın ordularına geçen bu soydaşların yaşadığı yerler ile o günkü Bizans sınırlarının örtüştüğü de ortada.

Araştırmacılar için bir konu da şüphesiz Karamanlar ile Gagauzların dil birliği. Gagauzları 19. Yüzyılın ikinci yarısına kadar bugünkü yaşadıkları yerlerde aramak boşuna bir emek değil mi? İkinci Murat tarafından toprakları Osmanlı Devletine katılan Uz Devletinin varisleri olan Gagauzların bugün de bir kısmının yaşadıkları yerlerin Varna ve civarı olduğunu biliyoruz.

1830’dan 1930’a… Karamanlıca konuşan Ortodoks Türklerden, Yunanca konuşan Ortodoks Kapadokyalılara… Tarih bu kadar acımasız…

ORHA AJANS: Ortalık Haber Ajansı
https://orhaajans.com]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Turan: Gagauz’un Moğolistan hakkındaki sorusuna Kazakistan’dan cevap almaktır &amp; Yazar: Abdullah Uluyurt</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/turan-gagauzun-mogolistan-hakkindaki-sorusuna-kazakistandan-cevap-almaktir-yazar-abdullah-uluyurt-2629</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/turan-gagauzun-mogolistan-hakkindaki-sorusuna-kazakistandan-cevap-almaktir-yazar-abdullah-uluyurt-2629</guid>
<description><![CDATA[ Savaş dışında kan dökmeyen Cengizhan’ın torunları yakın akrabalarımız Moğollara…

Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesinde öğrenimini tamamladıktan sonra ülkesi Moğolistan’a dönen ve şu anda Ulan Batur’da Moğolistan Film Enstitüsünde yönetici müdür olarak çalışan Batgerel Batkhuyag’la bu haftaki ORHA toplantısında beraberdik. Sekiz yıl olmuş ülkesine döneli.

Covid 19 savaşının daha yoğun olduğu günlerde yapılan bu toplantıda Batgerel ülkesinde Türkiye’den bir nefes aldığını söylüyor.“vatanım Türkiye’yi özledim” derken gözleri yaşarıyor. Tespitleri katılımcılarla eğlenceli bir zaman geçirmemizi sağladı.

Moğolistan ile Türkiye’nin kardeş ülke olduğunu, kardeş millet olduğunu, öğrenciliği hissettiğini, fark ettiğini söylüyor. Ural-Altay dil grubunda olan Moğolca-Türkçe dolayısıyla Türkçe’nin kolay öğrenildiğini, cümle yapısının aynı olduğunu ve bazı kelimelerin de zamanla değişime uğradığını görmüş.

Türkiye, Çin ve Rusya’dan sonra üçüncü stratejik komşu ülke

1969 yıllarına dayanan Türkiye-Moğolistan diplomatik ilişkileri 1996 yılında Ulan Batur Büyükelçiliği’nin açılması ile yeni bir ivme kazanıyor.

Millet olarak aynı yerden geldiğini artık bildiğini, Türkiye’ye gitmeden önce bunun farkında olmadığını, bunun nedenini de Sovyet eğitim sistemi ve propagandası dolayısıyla olabileceğini, şimdi ise ilişkilerin daha iyi olacağını, Türkiye’nin Rusya, Çin’den sonra üçüncü grupta sıralanan stratejik “komşu” ülkeler arasında sayıldığını ifade ediyor.

Moğolistan-Türkiye İş konseyi bu yıl açılmış. Türk üniversitelerini bütünleyen öğrenciler Moğolistan’da bir araya geliyorlarmış. Türkiye’ye eğitim için gitmek isteyenleri teşvik ediyorlarmış.

Batgerel Türkiye’de dokuz yıl kalmış. İlk gidişi Moskova aktarmalı İstanbul uçuşu ile olmuş. İstanbul’da bir yurda gitmişler. Orada yorgunluk içinde kahvaltı yapmış. İlk kez yeşil zeytini orda görmüş. Önce üzüme benzetmiş. Yiyince önce beğenmemiş, şimdi ise özlüyormuş. Bursa’da TÖMER eğitimi almış.

Bayan Ulge’de on okuldan dokuzu Kazakça eğitim veriyor

Moğolistan’daki Kazak ve Tuva Türklerinin toplumdaki yerleri ve kendilerine tanınan haklar konusunda Gagauzlar Derneği Başkanı Dr. İrina İusumbeli’nin sorusuna Moğolistan’ın Kazakların yoğun yaşadığı Bayan Ulge’den eğitime Türkiye’ye gelen ve Kazakistan Almatı’ya dönen Tulpar Janipek cevaplıyor.

Kendi eğitim aldığı dönemde Bayan Ulge’de on okuldan dokuzunun Kazakça eğitim verdiğini, hatta Ulan Batur’dan gelenler şehirde tercümanla dolaşmak zorunda kaldığını söylüyor. Bu yıllarda ise bütün okullarda devlet dili Moğolca da 2-3 saat yer öğretiliyormuş. Alfabe ise Sovyet döneminden kalma “Moğollaştırılmış Kril Abecesi” ymiş.

“Kahraman Anne” nüfus politikaları

Yaklaşık üç buçuk milyon nüfuslu Moğolistan’ın toprak büyüklüğü Türkiye’nin iki katıdır. Başkenti Ulan Batur’dur. Nüfusun yüzde 95’i Moğoldur. Yüzde 4’ü ise Kazaktır. Moğollar Moğolistan dışında Rusya’nın Aga Buryat Özerk Bölgesi, Ustorda Özerk bölgesi ve Buryat Cumhuriyetinde yaşarlar. Çin’e bağlı İç Moğolistan Özerk Bölgesinde de nüfusun büyük bir kısmı Moğol’dur.

Büyük bir coğrafyada komşunuz Çin ve Rusya olunca nüfusunuz da az olunca dikkatli olmanız gerekiyor. Ülkede nüfus teşviki var. Dört çocuğu olan anne “kahraman anne” oluyor. Bu çevredeki nüfusu az diğer ülkeler de aynı. . Moğollar düzenli işte çalışma isteklisi olmadıkları için Çin’den Moğolistan’a çalışmaya gelen işçiler varmış.

Moğollar tabi ki Turan’ın bir parçasıdır. Aslında Türk Keneşinde yerlerini almalılar. Moğollar tarihleri ile gurur duyuyorlar. Mançurya felaketini hatırlamak istemiyorlar. Sovyet döneminde birinci dil olan Rusça şu anda unutulan dillerden. Yerini İngilizce almış. Eğitim dilleri Moğolca ve İngilizce. Yeni nesil Rusçayı hiç bilmiyorlarmış. Çinceye karşı da halkta bir direnç varmış.

 Türkiye-Moğolistan ticari ilişkileri

Türkiye ile coğrafi uzaklığa rağmen ticaretin gelişmesi gerekiyor. Son yıllarda bu yönde gayret varmış. Türkiye’den iş adamları bölgeye geliyormuş. Batgerel sık sık Türk Büyükelçi M. Ahmet Yazal’ı ziyaret ediyormuş. Benim de Kosova’daki görevi sırasında tanıdığım Ahmet Beyle Türk usulü çay ve kahve içerken vatanımda hissediyorum diyor. Türkiye’deki arkadaşları ve hocaları ile ilişkisini kesmemiş. Ülkesine döner dönmez iş bulmuş.

Sonuçta Batgerel’i dinlemek keyifti. Uzaklardaki yakınların gönüllerinin Ankara ile atması bizi sevindirdi. Güçlü Türk dünyasının bir parçası Moğolistan aynı zamanda Türk anayurdu. Türk tarihinin yazılı kaynaklarının merkezi.

Sonsöz yerine Atatürk’ün talimatına kulak verelim. “Bugün Sovyet Rusya, dostumuzdur, komşumuzdur, müttefikimizdir. Bu dostluğa ihtiyacımız vardır. Fakat yarın ne olacağını kimse kestiremez. Tıpkı Osmanlı İmparatorluğu gibi, tıpkı Avusturya-Macaristan İmparatorluğu gibi parçalanabilir. Bugün elinde tuttuğu milletler, avuçlarından kaçabilirler. Dünya yeni bir dengeye ulaşır. O zaman Türkiye ne yapacağını bilmelidir. Bizim, bu dostumuzun idaresinde dili bir, inancı bir, öz kardeşlerimiz v ]]></description>
<enclosure url="http://www.tarihistan.org/images/haberler/2020/12/turan-gagauz-un-mogolistan-hakkindaki-sorusuna-kazakistan-dan-cevap-almaktir-yazar-abdullah-uluyurt.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:57:57 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Turan:, Gagauz’un, Moğolistan, hakkındaki, sorusuna, Kazakistan’dan, cevap, almaktır, Yazar:, Abdullah, Uluyurt</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[Savaş dışında kan dökmeyen Cengizhan’ın torunları yakın akrabalarımız Moğollara…

Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesinde öğrenimini tamamladıktan sonra ülkesi Moğolistan’a dönen ve şu anda Ulan Batur’da Moğolistan Film Enstitüsünde yönetici müdür olarak çalışan Batgerel Batkhuyag’la bu haftaki ORHA toplantısında beraberdik. Sekiz yıl olmuş ülkesine döneli.

Covid 19 savaşının daha yoğun olduğu günlerde yapılan bu toplantıda Batgerel ülkesinde Türkiye’den bir nefes aldığını söylüyor.“vatanım Türkiye’yi özledim” derken gözleri yaşarıyor. Tespitleri katılımcılarla eğlenceli bir zaman geçirmemizi sağladı.

Moğolistan ile Türkiye’nin kardeş ülke olduğunu, kardeş millet olduğunu, öğrenciliği hissettiğini, fark ettiğini söylüyor. Ural-Altay dil grubunda olan Moğolca-Türkçe dolayısıyla Türkçe’nin kolay öğrenildiğini, cümle yapısının aynı olduğunu ve bazı kelimelerin de zamanla değişime uğradığını görmüş.

Türkiye, Çin ve Rusya’dan sonra üçüncü stratejik komşu ülke

1969 yıllarına dayanan Türkiye-Moğolistan diplomatik ilişkileri 1996 yılında Ulan Batur Büyükelçiliği’nin açılması ile yeni bir ivme kazanıyor.

Millet olarak aynı yerden geldiğini artık bildiğini, Türkiye’ye gitmeden önce bunun farkında olmadığını, bunun nedenini de Sovyet eğitim sistemi ve propagandası dolayısıyla olabileceğini, şimdi ise ilişkilerin daha iyi olacağını, Türkiye’nin Rusya, Çin’den sonra üçüncü grupta sıralanan stratejik “komşu” ülkeler arasında sayıldığını ifade ediyor.

Moğolistan-Türkiye İş konseyi bu yıl açılmış. Türk üniversitelerini bütünleyen öğrenciler Moğolistan’da bir araya geliyorlarmış. Türkiye’ye eğitim için gitmek isteyenleri teşvik ediyorlarmış.

Batgerel Türkiye’de dokuz yıl kalmış. İlk gidişi Moskova aktarmalı İstanbul uçuşu ile olmuş. İstanbul’da bir yurda gitmişler. Orada yorgunluk içinde kahvaltı yapmış. İlk kez yeşil zeytini orda görmüş. Önce üzüme benzetmiş. Yiyince önce beğenmemiş, şimdi ise özlüyormuş. Bursa’da TÖMER eğitimi almış.

Bayan Ulge’de on okuldan dokuzu Kazakça eğitim veriyor

Moğolistan’daki Kazak ve Tuva Türklerinin toplumdaki yerleri ve kendilerine tanınan haklar konusunda Gagauzlar Derneği Başkanı Dr. İrina İusumbeli’nin sorusuna Moğolistan’ın Kazakların yoğun yaşadığı Bayan Ulge’den eğitime Türkiye’ye gelen ve Kazakistan Almatı’ya dönen Tulpar Janipek cevaplıyor.

Kendi eğitim aldığı dönemde Bayan Ulge’de on okuldan dokuzunun Kazakça eğitim verdiğini, hatta Ulan Batur’dan gelenler şehirde tercümanla dolaşmak zorunda kaldığını söylüyor. Bu yıllarda ise bütün okullarda devlet dili Moğolca da 2-3 saat yer öğretiliyormuş. Alfabe ise Sovyet döneminden kalma “Moğollaştırılmış Kril Abecesi” ymiş.

“Kahraman Anne” nüfus politikaları

Yaklaşık üç buçuk milyon nüfuslu Moğolistan’ın toprak büyüklüğü Türkiye’nin iki katıdır. Başkenti Ulan Batur’dur. Nüfusun yüzde 95’i Moğoldur. Yüzde 4’ü ise Kazaktır. Moğollar Moğolistan dışında Rusya’nın Aga Buryat Özerk Bölgesi, Ustorda Özerk bölgesi ve Buryat Cumhuriyetinde yaşarlar. Çin’e bağlı İç Moğolistan Özerk Bölgesinde de nüfusun büyük bir kısmı Moğol’dur.

Büyük bir coğrafyada komşunuz Çin ve Rusya olunca nüfusunuz da az olunca dikkatli olmanız gerekiyor. Ülkede nüfus teşviki var. Dört çocuğu olan anne “kahraman anne” oluyor. Bu çevredeki nüfusu az diğer ülkeler de aynı. . Moğollar düzenli işte çalışma isteklisi olmadıkları için Çin’den Moğolistan’a çalışmaya gelen işçiler varmış.

Moğollar tabi ki Turan’ın bir parçasıdır. Aslında Türk Keneşinde yerlerini almalılar. Moğollar tarihleri ile gurur duyuyorlar. Mançurya felaketini hatırlamak istemiyorlar. Sovyet döneminde birinci dil olan Rusça şu anda unutulan dillerden. Yerini İngilizce almış. Eğitim dilleri Moğolca ve İngilizce. Yeni nesil Rusçayı hiç bilmiyorlarmış. Çinceye karşı da halkta bir direnç varmış.

 Türkiye-Moğolistan ticari ilişkileri

Türkiye ile coğrafi uzaklığa rağmen ticaretin gelişmesi gerekiyor. Son yıllarda bu yönde gayret varmış. Türkiye’den iş adamları bölgeye geliyormuş. Batgerel sık sık Türk Büyükelçi M. Ahmet Yazal’ı ziyaret ediyormuş. Benim de Kosova’daki görevi sırasında tanıdığım Ahmet Beyle Türk usulü çay ve kahve içerken vatanımda hissediyorum diyor. Türkiye’deki arkadaşları ve hocaları ile ilişkisini kesmemiş. Ülkesine döner dönmez iş bulmuş.

Sonuçta Batgerel’i dinlemek keyifti. Uzaklardaki yakınların gönüllerinin Ankara ile atması bizi sevindirdi. Güçlü Türk dünyasının bir parçası Moğolistan aynı zamanda Türk anayurdu. Türk tarihinin yazılı kaynaklarının merkezi.

Sonsöz yerine Atatürk’ün talimatına kulak verelim. “Bugün Sovyet Rusya, dostumuzdur, komşumuzdur, müttefikimizdir. Bu dostluğa ihtiyacımız vardır. Fakat yarın ne olacağını kimse kestiremez. Tıpkı Osmanlı İmparatorluğu gibi, tıpkı Avusturya-Macaristan İmparatorluğu gibi parçalanabilir. Bugün elinde tuttuğu milletler, avuçlarından kaçabilirler. Dünya yeni bir dengeye ulaşır. O zaman Türkiye ne yapacağını bilmelidir. Bizim, bu dostumuzun idaresinde dili bir, inancı bir, öz kardeşlerimiz vardır. Onlara sahip çıkmaya hazır olmalıyız. Hazır olmak, yalnız o günü susup beklemek değildir, hazırlanmak lâzımdır. Milletler buna nasıl hazırlanır? Manevî köprülerini sağlam tutarak! Dil, bir köprüdür;  İnanç, bir köprüdür;Tarih, bir köprüdür.”

Haydi kalın sağlıcakla..
ORHA AJANS: Ortalık Haber Ajansı
https://orhaajans.com]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>SAHİPKIRAN EMİR TİMUR TARAFINDAN İZMİR&amp;apos;İN FETHİ: 2 ARALIK &amp; Umut Berhan ŞEN</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/sahipkiran-emir-timur-tarafindan-izmirin-fethi-2-aralik-umut-berhan-sen-2630</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/sahipkiran-emir-timur-tarafindan-izmirin-fethi-2-aralik-umut-berhan-sen-2630</guid>
<description><![CDATA[ Anadolu’da Bizans İmparatorluğu’nun en önemli limanlarından olan İzmir, sonraki yıllarda Aydınoğulları ile Bizanslılar arasında birkaç defa el değiştirmiştir.  İzmir Malazgirt zaferinin ardından   1081 yılında Çaka Bey tarafından fethedildi ama Çaka Bey’in ölümünün ardından yeniden Bizanslıların eline geçmiştir. Aydınoğlu Umur Bey 1328’de İzmir’i tekrar fethetmiştir. Ancak o devirde Avrupa’nın en büyük askeri gücü olan St. Jean Şövalyeleri 1344’te Aydınoğlu Umur Bey’i mağlup ve şehit edip, şehri geri almıştır.

Ankara Savaşı sonrası Sahipkıran Emir Timur’un hedefi, St. Jean Şövalyeleri’nin işgali altında olan İzmir olmuştur. İzmir limanını ablukaya almış ve kaledeki müstahkemlere mancınıkla ateş topları fırlattırmıştır. Toplam mevcudu 15 bin civarı olan şövalyelerse oklar ve yanıcı roketlerle (o devirde fişek oku olarak tabir edilen)  mukavemette bulunmuştur. Şövalyeler iki hafta direndikten sonra dış surlar lağımlarla yıkılmış ve aşılabilmiştir. Mancınıkla yapılan bu ateş bombardımanı sonucunda binlerce şövalye de yok edilmiştir. Sonuç olarak, şehrin iç kalesinin alınması için Emir Timur 2 Aralık 1402 sabahı ordusuna genel taarruz emri vermiştir.

Devrin resmi Timurlu devlet tarihçisi Şerafeddin Ali Yezdi bizzat tanık olduğu kuşatmadan kendi kaleme aldığı Timur Zafername’sinde şu şekilde bahseder:

‘’Kuşatmada kullanılan mancınıklar ve koçbaşları surları ve kuleleri kırdı. Şövalyeler korkusuz tekerlekli oklar, neft çanakları, Rum ateşi, fişek okları ve taşlar atmayı hiç kesmediler. Bu arada öyle muazzam bir yağmur yağdı ki dünya ikinci bir tufanda helâk olup batacak gibi görünüyordu.’’

Emir Timur, kuşatmanın son günü sabahı kaledeki tünellere destek olan çalı çırpı yığınlarının yakılmasını emretmiştir. Bu sabotajın sonucu, surları imha eden ve savunmacıları moloz altında bırakan bir patlama olmuştur. Patlama sonrası açılan dev gediklerden Timur ve ordusu şehre girmeyi başarmıştır. Şehir içindeki göğüs göğse muharebe sonucu da tüm şövalyeler imha edilmiştir. Sivil halkın ise şehri terk etmesine izin verilmiştir. Papa 13. Benedictus tarafından yollanan tahliye gemilerine binen sivil halk fetihten hemen sonra şehri terk etmiştir.

SAHİPKIRAN Emir Timur, Osmanlı Devletinin defalarca kuşatıp alamadığı İzmir’i, 2 haftalık bir kuşatmadan sonra yaptığı başarılı taarruz sonucunda, Avrupa’nın en büyük askeri güçleri arasında sayılan, St. Jean Şövalyeleri’nin elinden almayı başarmıştır. Bu savaşta, Anadolu Türklüğü için çok büyük bir iç güvenlik tehdidi olan St. Jean şövalyeleri imha edilmiştir. Emir Timur’un bu zaferinden sonra 1919-1922 arası Yunan işgal dönemi dışında, İzmir’de kesintisiz Türk egemenliği kurulmuştur. Yenilmez denilen St. Jean Şövalyeleri’nin mağlup edilmesi Avrupa’da büyük korku yaratmıştır. Kuşkusuz Emir Timur bu büyük askeri gücü yok etmeseydi; Anadolu’daki Türk varlığına yönelik Bizans’tan sonraki büyük tehdit olan St. Jean Şövalyeleri muhtemeldir ki, 1453’teki İstanbul kuşatması sırasında Osmanlı ordusunu arkadan vurabilecek en büyük tehdit olacaktı. Emir Timur’un kazandığı bu büyük zafer ‘Gavur  İzmir’ imajını da yerle bir ederek, İzmir şehrine yeniden Türk mührünü vurmayı başarmıştır. Kuşatmanın ana kaynakları Timurlu devleti resmi tarihçisi İbn Arabşah ile Fars tarihçiler Şerafeddin Ali Yezdi ve Mirhand’dır. Ayrıca, St. Jean şövalyelerine ithafen, Giacomo Bosio tarafından 17. yy başlarında yazılan resmi tarihi de önemli bir kaynaktır.

İzmir’in Türkler tarafından yeniden fethi, Avrupa’da büyük bir şok ve korku dalgası yaratmıştır.  Timur’un askeri gücünün tüm Avrupa tarafından bilinmesini de sağlamıştır. İzmir’in fetih haberleri 28 Şubat 1403’te Aragon Kralı Martin’e Bizans kanalları aracılığıyla ulaşmıştır. O da aynı gün Kastilya Kralı 3. Enrique’ye Timur’u acımasızca eleştiren bir mektup yazmıştır. Mart ayında Papa 13. Benedictus’a Timur’a karşı bir Haçlı Seferi başlatma fikrini ileri sürmüştür. Ancak Avrupa’da Timur’a yönelik genel tavır onunla asla savaşmama üzerine olmuştur. Zira, Timur yıllardır Bizans İmparatorluğu’nun  ve tüm Haçlılar’ın başına bela olan Osmanlı gibi yenilmez bir gücü mağlup etmişti.

Konuyla ilgili okuma tavsiyesi:

-SAHİPKIRAN Emir Timur, Umut Berhan ŞEN, Atayurt Yayınevi, 2019, Ankara.

-Timur ve Devleti, Prof. Dr. İsmail AKA, TTK Yayınları, 1991, Ankara.

Umut Berhan ŞEN
Sahipkıran Stratejik Araştırmalar Merkezi – SASAM – Güçlü ...
http://sahipkiran.org ]]></description>
<enclosure url="http://www.tarihistan.org/images/haberler/2020/12/sahipkiran-emir-timur-tarafindan-izmir-in-fethi-2-aralik.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:57:57 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>SAHİPKIRAN, EMİR, TİMUR, TARAFINDAN, İZMİRİN, FETHİ:, ARALIK, Umut, Berhan, ŞEN</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[Anadolu’da Bizans İmparatorluğu’nun en önemli limanlarından olan İzmir, sonraki yıllarda Aydınoğulları ile Bizanslılar arasında birkaç defa el değiştirmiştir.  İzmir Malazgirt zaferinin ardından   1081 yılında Çaka Bey tarafından fethedildi ama Çaka Bey’in ölümünün ardından yeniden Bizanslıların eline geçmiştir. Aydınoğlu Umur Bey 1328’de İzmir’i tekrar fethetmiştir. Ancak o devirde Avrupa’nın en büyük askeri gücü olan St. Jean Şövalyeleri 1344’te Aydınoğlu Umur Bey’i mağlup ve şehit edip, şehri geri almıştır.

Ankara Savaşı sonrası Sahipkıran Emir Timur’un hedefi, St. Jean Şövalyeleri’nin işgali altında olan İzmir olmuştur. İzmir limanını ablukaya almış ve kaledeki müstahkemlere mancınıkla ateş topları fırlattırmıştır. Toplam mevcudu 15 bin civarı olan şövalyelerse oklar ve yanıcı roketlerle (o devirde fişek oku olarak tabir edilen)  mukavemette bulunmuştur. Şövalyeler iki hafta direndikten sonra dış surlar lağımlarla yıkılmış ve aşılabilmiştir. Mancınıkla yapılan bu ateş bombardımanı sonucunda binlerce şövalye de yok edilmiştir. Sonuç olarak, şehrin iç kalesinin alınması için Emir Timur 2 Aralık 1402 sabahı ordusuna genel taarruz emri vermiştir.

Devrin resmi Timurlu devlet tarihçisi Şerafeddin Ali Yezdi bizzat tanık olduğu kuşatmadan kendi kaleme aldığı Timur Zafername’sinde şu şekilde bahseder:

‘’Kuşatmada kullanılan mancınıklar ve koçbaşları surları ve kuleleri kırdı. Şövalyeler korkusuz tekerlekli oklar, neft çanakları, Rum ateşi, fişek okları ve taşlar atmayı hiç kesmediler. Bu arada öyle muazzam bir yağmur yağdı ki dünya ikinci bir tufanda helâk olup batacak gibi görünüyordu.’’

Emir Timur, kuşatmanın son günü sabahı kaledeki tünellere destek olan çalı çırpı yığınlarının yakılmasını emretmiştir. Bu sabotajın sonucu, surları imha eden ve savunmacıları moloz altında bırakan bir patlama olmuştur. Patlama sonrası açılan dev gediklerden Timur ve ordusu şehre girmeyi başarmıştır. Şehir içindeki göğüs göğse muharebe sonucu da tüm şövalyeler imha edilmiştir. Sivil halkın ise şehri terk etmesine izin verilmiştir. Papa 13. Benedictus tarafından yollanan tahliye gemilerine binen sivil halk fetihten hemen sonra şehri terk etmiştir.

SAHİPKIRAN Emir Timur, Osmanlı Devletinin defalarca kuşatıp alamadığı İzmir’i, 2 haftalık bir kuşatmadan sonra yaptığı başarılı taarruz sonucunda, Avrupa’nın en büyük askeri güçleri arasında sayılan, St. Jean Şövalyeleri’nin elinden almayı başarmıştır. Bu savaşta, Anadolu Türklüğü için çok büyük bir iç güvenlik tehdidi olan St. Jean şövalyeleri imha edilmiştir. Emir Timur’un bu zaferinden sonra 1919-1922 arası Yunan işgal dönemi dışında, İzmir’de kesintisiz Türk egemenliği kurulmuştur. Yenilmez denilen St. Jean Şövalyeleri’nin mağlup edilmesi Avrupa’da büyük korku yaratmıştır. Kuşkusuz Emir Timur bu büyük askeri gücü yok etmeseydi; Anadolu’daki Türk varlığına yönelik Bizans’tan sonraki büyük tehdit olan St. Jean Şövalyeleri muhtemeldir ki, 1453’teki İstanbul kuşatması sırasında Osmanlı ordusunu arkadan vurabilecek en büyük tehdit olacaktı. Emir Timur’un kazandığı bu büyük zafer ‘Gavur  İzmir’ imajını da yerle bir ederek, İzmir şehrine yeniden Türk mührünü vurmayı başarmıştır. Kuşatmanın ana kaynakları Timurlu devleti resmi tarihçisi İbn Arabşah ile Fars tarihçiler Şerafeddin Ali Yezdi ve Mirhand’dır. Ayrıca, St. Jean şövalyelerine ithafen, Giacomo Bosio tarafından 17. yy başlarında yazılan resmi tarihi de önemli bir kaynaktır.

İzmir’in Türkler tarafından yeniden fethi, Avrupa’da büyük bir şok ve korku dalgası yaratmıştır.  Timur’un askeri gücünün tüm Avrupa tarafından bilinmesini de sağlamıştır. İzmir’in fetih haberleri 28 Şubat 1403’te Aragon Kralı Martin’e Bizans kanalları aracılığıyla ulaşmıştır. O da aynı gün Kastilya Kralı 3. Enrique’ye Timur’u acımasızca eleştiren bir mektup yazmıştır. Mart ayında Papa 13. Benedictus’a Timur’a karşı bir Haçlı Seferi başlatma fikrini ileri sürmüştür. Ancak Avrupa’da Timur’a yönelik genel tavır onunla asla savaşmama üzerine olmuştur. Zira, Timur yıllardır Bizans İmparatorluğu’nun  ve tüm Haçlılar’ın başına bela olan Osmanlı gibi yenilmez bir gücü mağlup etmişti.

Konuyla ilgili okuma tavsiyesi:

-SAHİPKIRAN Emir Timur, Umut Berhan ŞEN, Atayurt Yayınevi, 2019, Ankara.

-Timur ve Devleti, Prof. Dr. İsmail AKA, TTK Yayınları, 1991, Ankara.

Umut Berhan ŞEN
Sahipkıran Stratejik Araştırmalar Merkezi – SASAM – Güçlü ...
http://sahipkiran.org]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Milli Tarihe Yanlış Açıdan Bakmak &amp; Türkay ÇANKAYA</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/milli-tarihe-yanlis-acidan-bakmak-turkay-cankaya-2631</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/milli-tarihe-yanlis-acidan-bakmak-turkay-cankaya-2631</guid>
<description><![CDATA[ Türkay ÇANKAYA-Karabük Üni. Tarih Bölümü

Umumi Türk tarihine bakıldığında Türklerin kendi arasında yaptığı yüzlerce çarpışma onlarca büyük savaş görmek mümkündür. Hatta Türk tarihinin bir kısmı Türklerin birbirleriyle yaptığı savaşlardan ibarettir demek dahi yanlış olmaz. Çünkü tarih boyunca Türk devletleri Orta Asya bozkırlarından Hazar kıyılarına, Anadolu’nun muhtelif vilayetlerinden Acem diyarına kadar coğrafyanın farklı yerlerinde birbirlerini kırmış, yurtlarını istila etmiş ve mevcudiyetlerine dahi son vermişlerdir. Tabi bu savaşlar asla boş bir cihangirlik mefkûresi adına değil, farklı siyasi sebepler ve mecburiyetler sonucunda cereyan etmiştir.

Günümüzde bu savaşlar bazı iptidai ahmakların eleştirisine, önemli tarihsel şahısların ise lanetlenmesine maruz kalmaktadır. En önemli ve yakın olarak Sultan Selim ve Şah İsmail’in ordularının Çaldıran’da yaptığı  büyük cenk, yahut Yıldırım Bayezid’in Emir Temur ile yaptığı Ankara savaşı için bazı kafalar taraf tutmakla birlikte diğer tarafı çirkin şekilde eleştirmektedir. Hatta bu şekilde hanedancılık  yapanların arasına kendini tarihçi isnat edenler dahi vardır. Bunlar kendilerinin neden taraf tuttuklarını bilmemekle birlikte eleştirdikleri tarafı da milli tarihin içinde kabul etmezler. Oysa tarihe bakışımız iyi, kötü, doğru, yanlış olmamalıdır. Türk tarihi iyisiyle de kötüsüyle de bize aittir. Kaldı ki bu savaşlar da iyi ve kötünün savaşı değildir. Her biri gayet siyasi sebep ve mecburiyetlere dayanır. Bu sebep ve mecburiyetleri bilmeden yapılan tarihçilik şahsı bilimsellikten ve mantıktan uzak, zanna ve tarafgirliğe yakın bir bakış açısına götürür.

Çengiz Hanı ve çocuklarını Moğol diyerek, Göktürkleri Müslüman değil diyerek, Emir Temur’u da Osmanlıyla savaştı diyerek yalnız Türk-İslam devletlerini milli tarih içinde kabul etmekle dayanaklı bir fikir ayrılığından ziyade müthiş bir ahmaklık etmiş olunur. Tarihte böyle muazzam bir devamlılığa sahip olan Türk tarihi, din, mezhep, kişi ve hanedan farkı gözetilerek  değerlendirilemez. Bu hususta ortak bir kanıya varılmazsa birkaç jenerasyon sonra geri dönülmez bir hal alır ve kadimliği ile övündüğümüz tarihimiz alakasız ve fena bir şekilde anlatılıp neşredilir.

Bugün içine düşülen bu gafleti maalesef lisede tarih hocalarında ve tarih kitaplarında bile görmek mümkündür. Tarih hocaları özellikle kültür ve milli şuur için pek mühim olan bu dersi, tamamıyla kendi bakış açılarından anlatmaktadır. Hocalar öğrettiklerini ortak bir disiplin ve bilimsellik içinde anlatmadıkları için öğrenciler milli tarihi farklı farklı şekillerde öğrenmekte ve bunun sonucunda doğru ile yanlış birbirine girmektedir. Umumi olarak lisedeki hocalar yıllar geçse bile kendilerine bir şey katmayıp derslerini aynı monotonluk içinde anlattıklarından dolayı da öğrenci için ders yitirilen vakitten öteye geçememektedir. Bunun sebebi vaktiyle öğretmen yapılmış kişilerin mesleğine hevesli genç eğitimciler değil de başka alanlardan toplama vasat kişiler olmasıdır. Bu sebeple bugün tarih okuyan bir lisans talebesi herhangi bir lisedeki tarih hocasından daha kültürlü ve dalında daha yüksektedir.

Tarih kitapları da bahis olunan bu kişilerden farklı değildir. Tarih yeni bulgularla değişirken, ders kitaplarında değişen şeyler şekil ve şemalardan öteye geçmemektedir. Lise tarih kitaplarımız yıllardır değişmeden içindeki hatalarla beraber ısrarla okutulmaktadır. Kitaplarda Osmanlı Devleti ve padişahlarına geniş bir yer ayrılırken en az onun kadar mühim olan Hunlara, Göktürklere yahut Gazneli’lere ayırılan yer birkaç sayfadan öteye geçmemektedir. Hal bu olunca öğrenciler de milli tarihi Selçuklu-Osmanlı tarihinden ibaret zannetmektedir.

Oysa bizim için mühim olan tarihimizde hangi devlet hangi dine hangi mezhebe mensup, hangi hanedan hangi hanedanla savaşmış deyip taraf gözetmek ve milli tarihi de bu şekilde anlayıp anlatmak değildir. Bizim için mühim olan milli tarihe sahip çıkıp disiplinli bir şekilde analiz edip anlamaktır. Böyle olduğunda görülen fikir ayrılıkları tarafgirlikten ziyade bilimsel dayanağı olan ciddi düşünceler olur.

MATURİDİ YESEVİ OTAĞI - İlmi ve Kelami Araştırmalar Derneği ]]></description>
<enclosure url="http://www.tarihistan.org/images/haberler/2020/12/milli-tarihe-yanlis-acidan-bakmak-turkay-cankaya.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:57:57 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Milli, Tarihe, Yanlış, Açıdan, Bakmak, Türkay, ÇANKAYA</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[Türkay ÇANKAYA-Karabük Üni. Tarih Bölümü

Umumi Türk tarihine bakıldığında Türklerin kendi arasında yaptığı yüzlerce çarpışma onlarca büyük savaş görmek mümkündür. Hatta Türk tarihinin bir kısmı Türklerin birbirleriyle yaptığı savaşlardan ibarettir demek dahi yanlış olmaz. Çünkü tarih boyunca Türk devletleri Orta Asya bozkırlarından Hazar kıyılarına, Anadolu’nun muhtelif vilayetlerinden Acem diyarına kadar coğrafyanın farklı yerlerinde birbirlerini kırmış, yurtlarını istila etmiş ve mevcudiyetlerine dahi son vermişlerdir. Tabi bu savaşlar asla boş bir cihangirlik mefkûresi adına değil, farklı siyasi sebepler ve mecburiyetler sonucunda cereyan etmiştir.

Günümüzde bu savaşlar bazı iptidai ahmakların eleştirisine, önemli tarihsel şahısların ise lanetlenmesine maruz kalmaktadır. En önemli ve yakın olarak Sultan Selim ve Şah İsmail’in ordularının Çaldıran’da yaptığı  büyük cenk, yahut Yıldırım Bayezid’in Emir Temur ile yaptığı Ankara savaşı için bazı kafalar taraf tutmakla birlikte diğer tarafı çirkin şekilde eleştirmektedir. Hatta bu şekilde hanedancılık  yapanların arasına kendini tarihçi isnat edenler dahi vardır. Bunlar kendilerinin neden taraf tuttuklarını bilmemekle birlikte eleştirdikleri tarafı da milli tarihin içinde kabul etmezler. Oysa tarihe bakışımız iyi, kötü, doğru, yanlış olmamalıdır. Türk tarihi iyisiyle de kötüsüyle de bize aittir. Kaldı ki bu savaşlar da iyi ve kötünün savaşı değildir. Her biri gayet siyasi sebep ve mecburiyetlere dayanır. Bu sebep ve mecburiyetleri bilmeden yapılan tarihçilik şahsı bilimsellikten ve mantıktan uzak, zanna ve tarafgirliğe yakın bir bakış açısına götürür.

Çengiz Hanı ve çocuklarını Moğol diyerek, Göktürkleri Müslüman değil diyerek, Emir Temur’u da Osmanlıyla savaştı diyerek yalnız Türk-İslam devletlerini milli tarih içinde kabul etmekle dayanaklı bir fikir ayrılığından ziyade müthiş bir ahmaklık etmiş olunur. Tarihte böyle muazzam bir devamlılığa sahip olan Türk tarihi, din, mezhep, kişi ve hanedan farkı gözetilerek  değerlendirilemez. Bu hususta ortak bir kanıya varılmazsa birkaç jenerasyon sonra geri dönülmez bir hal alır ve kadimliği ile övündüğümüz tarihimiz alakasız ve fena bir şekilde anlatılıp neşredilir.

Bugün içine düşülen bu gafleti maalesef lisede tarih hocalarında ve tarih kitaplarında bile görmek mümkündür. Tarih hocaları özellikle kültür ve milli şuur için pek mühim olan bu dersi, tamamıyla kendi bakış açılarından anlatmaktadır. Hocalar öğrettiklerini ortak bir disiplin ve bilimsellik içinde anlatmadıkları için öğrenciler milli tarihi farklı farklı şekillerde öğrenmekte ve bunun sonucunda doğru ile yanlış birbirine girmektedir. Umumi olarak lisedeki hocalar yıllar geçse bile kendilerine bir şey katmayıp derslerini aynı monotonluk içinde anlattıklarından dolayı da öğrenci için ders yitirilen vakitten öteye geçememektedir. Bunun sebebi vaktiyle öğretmen yapılmış kişilerin mesleğine hevesli genç eğitimciler değil de başka alanlardan toplama vasat kişiler olmasıdır. Bu sebeple bugün tarih okuyan bir lisans talebesi herhangi bir lisedeki tarih hocasından daha kültürlü ve dalında daha yüksektedir.

Tarih kitapları da bahis olunan bu kişilerden farklı değildir. Tarih yeni bulgularla değişirken, ders kitaplarında değişen şeyler şekil ve şemalardan öteye geçmemektedir. Lise tarih kitaplarımız yıllardır değişmeden içindeki hatalarla beraber ısrarla okutulmaktadır. Kitaplarda Osmanlı Devleti ve padişahlarına geniş bir yer ayrılırken en az onun kadar mühim olan Hunlara, Göktürklere yahut Gazneli’lere ayırılan yer birkaç sayfadan öteye geçmemektedir. Hal bu olunca öğrenciler de milli tarihi Selçuklu-Osmanlı tarihinden ibaret zannetmektedir.

Oysa bizim için mühim olan tarihimizde hangi devlet hangi dine hangi mezhebe mensup, hangi hanedan hangi hanedanla savaşmış deyip taraf gözetmek ve milli tarihi de bu şekilde anlayıp anlatmak değildir. Bizim için mühim olan milli tarihe sahip çıkıp disiplinli bir şekilde analiz edip anlamaktır. Böyle olduğunda görülen fikir ayrılıkları tarafgirlikten ziyade bilimsel dayanağı olan ciddi düşünceler olur.

MATURİDİ YESEVİ OTAĞI - İlmi ve Kelami Araştırmalar Derneği]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Kırım Ahali Cumhuriyeti 1917&amp;2017 Yüzyıllık Tatar Medeniyeti &amp;I&amp; Yazar: Kerem GÜNEL</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/kirim-ahali-cumhuriyeti-1917-2017-yuzyillik-tatar-medeniyeti-i-yazar-kerem-gunel</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/kirim-ahali-cumhuriyeti-1917-2017-yuzyillik-tatar-medeniyeti-i-yazar-kerem-gunel</guid>
<description><![CDATA[ Kırım Ahali Cumhuriyeti 1917-2017 Yüzyıllık Tatar Medeniyeti-I


Kırım Karadeniz’in kuzeyinde yer alan tarihi yarım ada… Türkler’in kutlu yurdu… Çok uzun yıllar boyu Avrasya’nın kalbi, anahtarı, kalpgahı…

Cengiz fırtınası, Timur efsanesi, Nogay Ordası, Batu,Berke, Orda Seçen, Baybars, Toktagan Han, Kırım Giray, Mengli Giray, Bora Gazi Giray, Devlet Giray ‘’Taht Algan’’, Kaplan Giray, İsmail Gaspıralı, Velican İbrahim, Numan Çelebi Cihan, Cafer Seydahmet ve daha niceleri adlarını anmadığım ya da adları unutulmuş kahramanlar diyarı …

Bu diyar tarihin tozlu sayfalarında kalmış hak ettiği değeri almayı bekleyen birçok Alplerin, batırların diyarı Yeşil Ada nazlı Kırım, güzel Kırım…

Kara günler Şahin Giray’ın hanlığı zamanına denk geldi. Hanlık Suvorov ve Potemkin’in saldırıları ve Yekatarina’nın oyunları daha fazla direnemeyecekti. 1783 yılında tamamen Rus toprağı olacak ve ilhak edilerek Türk tarihine kara bir leke olarak düşerken oradan kutlu bir ses duyuldu. Göç… Tıpkı Göç destanında olduğu gibi…

Ruslar’ın propagandası ve göz korkutucu siyasetleri etkisini gösterdi. Halk Ak topraklar dediği İstanbul’a ve Karadeniz kıyılarına akın akın göç etmeye başladı. Çoğu yollarda haremiler tarafından soyuldu, öldürüldü. Ya da Karadenizin karanlık sularına gömüldü. Bu domino etkisi yapan vurgunun sonuçları ağır olacaktı.

Kırım’dan göç edenleri bekleyen birçok tehlikeler varken kalanlarıysa göç edenlerin üzüntüsü mü, işgalin etkisi mi etkilesin ne yapsınlardı? Bir Tatar şını der ki ‘’ kara künler keşmege bek az kaldı allay’’… Gerçekten kara günler geçiyor muydu? Bu millet İsmail Gaspıralı beyi yetiştirecekti. Onun yaktığı ateş ile “Dilde, İşte, Fikirde birlik” ülküsü yüreklerde çınlıyordu. Bu avaz tüm Asya’da duyuldu.

Yıllar geçerken acun yeni bir cenge hazırlanıyordu.

Tarihe 1. Cihan Savaşı olarak geçecekti. Kırım Hanlığının Rusya’ya ilhak edilmesinin ardından 134 yıl geçtikten sonra, gelinen 1917 yılı Rusya’sında, Kırım Tatarlarının bağımsızlıklarına gidecek yol için gerekli şartlar oluşmuştu.

Rusya’da meydana gelen devrimle sarsılan ve yıkılan Çarlık rejiminin zayıflaması ile bu çerçevede Kırım’da da arayışlar başlayarak, birçok toplantılar yapılmış, nihayetinde 1500 delegenin katılımı ile 25 Mart 1917 tarihinde Akmescit’te yapılan Kırım Müslümanları Vekilleri Kongresinde, 50 kişilik “Kırım Müslümanları Merkezi İcra Komitesi”nin kurulması, Müslüman Vakıfların bir müdürlüğe bağlanması, Kırım’da Muhtar bir idarenin kurulması için Kurultay toplanması ve bu Kerson’da bulunan Kırım Tatarlarından oluşan Atlı Alayın Kırım’a getirilmesi için Kırım Müslümanları Merkezi İcra Komitesi’nce Cafer Seydahmet yetkilendirilmişti.

Cafer Seydahmet askerlerin komutanlarının hiçbirisi Tatar olmamasına rağmen izlediği stratejiyle Atlı alayın Kırım’a gelmesini sağlamıştır. Köstenceli Tatarları’nda bulunduğu kuvvetler Kırım’da toplanmış ve 20 yaş üstü tüm kadın ve erkekler gizli oy kullanarak milletvekillerini seçmeye başladılar.

Tuncer Kalkay’ın da belirttiği gibi Cafer Bey anılarında bu durumu şöyle anlatıyordu ; “Kırım Türklerinin tarihinin en önemli noktası KURULTAY kelimesi ile onun mefhumu ile canlandırmaya kalkışmaları çok manalı bir hareketti. Kurultay seçimlerinde yataklarında hasta yatanların, yürüyemez halde bulunan ihtiyarların çocuklarına: “Sizlere hakkımızı helal etmeyiz!” diye kendilerini seçim sandıklarına götürdükleri görüldü.

Kurultay!…

Türkün ruhunda bu kelimenin ne inanılmaz mucizeli tesiri, ne eşsiz kudreti varmış… O zaman ki nüfusa oranlandığında %90’lara varan bir katılım söz konusu oldu.

Kurultay Milletvekilliği için bütün Kırım’da yapılan seçimler için Yalta, Akmescit, Kefe, Kezlev ve Or Kapı olmak üzere 5 seçim bölgesi belirlenmişti. Seçimler neticesinde Yalta’dan 24, Akmescit’ten 19, Kefe’den 16, Kezlev’den 11 ve Or Kapı’dan 6 olmak üzere, 5’i kadın toplam 76 Kurultay Milletvekili seçilmişti

Kırım Tatar Milli Kurultayı seçimleri gerek Türk, gerekse İslam dünyasında tam demokratik usullerle gerçekleştirilen ilk parlamento seçimleriydi. Yukarıda ki ikinci fotoğrafta da görüldüğü gibi o gün Kırım’da Ötüken yine dirilmiş, Tatarlar’ın nigahbanı, Ergenekon’u oldu.

Halk o gün çok mutluydu.

Bahçesaray’a her yerden konaklar, misafirler gelmiş, kartlar çocuklarına; ‘’Bugünü göremezsek hakkımızı helal etmeyiz’’ diye tembihlediler. Arşa yükselen seslerle, dualarla, sarsılmaz çelik iradenin sesi yankılanmaktaydı.

Kurultayın Bahçesaray’da toplanması ve ilk resmi acılışın Hansaray’ın Divan Odasında yapılmasına karar verilmesinde, siyasi hareketin bu milli karakteri rol oynamıştı. Namazdan sonra, Kurultay Milletvekilleri Divan Odasına geçerken bando, Çelebi Cihan’ın “Ant Etkenmen” marşını çalıyordu.

Kabul edilen Anayasaya göre; her milletin kendi kaderini kendisi tayin hakkı kabul ediliyor ve “Kırım Ahali Cumhuriyeti” (Kırım Demokratik Cumhuriyeti) ilan ediliyordu. Parlamento, aynı gün ilk Kırım Tatar Hükümetini kurma görevini sabık Kırım Müftüsü ve Kırım Müslümanları Merkezi  ]]></description>
<enclosure url="http://www.tarihistan.org/images/haberler/2020/12/kirim-ahali-cumhuriyeti-1917-2017-yuzyillik-tatar-medeniyeti-i-yazar-kerem-gunel.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:57:57 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Kırım, Ahali, Cumhuriyeti, 1917-2017, Yüzyıllık, Tatar, Medeniyeti, -I-, Yazar:, Kerem, GÜNEL</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[Kırım Ahali Cumhuriyeti 1917-2017 Yüzyıllık Tatar Medeniyeti-I


Kırım Karadeniz’in kuzeyinde yer alan tarihi yarım ada… Türkler’in kutlu yurdu… Çok uzun yıllar boyu Avrasya’nın kalbi, anahtarı, kalpgahı…

Cengiz fırtınası, Timur efsanesi, Nogay Ordası, Batu,Berke, Orda Seçen, Baybars, Toktagan Han, Kırım Giray, Mengli Giray, Bora Gazi Giray, Devlet Giray ‘’Taht Algan’’, Kaplan Giray, İsmail Gaspıralı, Velican İbrahim, Numan Çelebi Cihan, Cafer Seydahmet ve daha niceleri adlarını anmadığım ya da adları unutulmuş kahramanlar diyarı …

Bu diyar tarihin tozlu sayfalarında kalmış hak ettiği değeri almayı bekleyen birçok Alplerin, batırların diyarı Yeşil Ada nazlı Kırım, güzel Kırım…

Kara günler Şahin Giray’ın hanlığı zamanına denk geldi. Hanlık Suvorov ve Potemkin’in saldırıları ve Yekatarina’nın oyunları daha fazla direnemeyecekti. 1783 yılında tamamen Rus toprağı olacak ve ilhak edilerek Türk tarihine kara bir leke olarak düşerken oradan kutlu bir ses duyuldu. Göç… Tıpkı Göç destanında olduğu gibi…

Ruslar’ın propagandası ve göz korkutucu siyasetleri etkisini gösterdi. Halk Ak topraklar dediği İstanbul’a ve Karadeniz kıyılarına akın akın göç etmeye başladı. Çoğu yollarda haremiler tarafından soyuldu, öldürüldü. Ya da Karadenizin karanlık sularına gömüldü. Bu domino etkisi yapan vurgunun sonuçları ağır olacaktı.

Kırım’dan göç edenleri bekleyen birçok tehlikeler varken kalanlarıysa göç edenlerin üzüntüsü mü, işgalin etkisi mi etkilesin ne yapsınlardı? Bir Tatar şını der ki ‘’ kara künler keşmege bek az kaldı allay’’… Gerçekten kara günler geçiyor muydu? Bu millet İsmail Gaspıralı beyi yetiştirecekti. Onun yaktığı ateş ile “Dilde, İşte, Fikirde birlik” ülküsü yüreklerde çınlıyordu. Bu avaz tüm Asya’da duyuldu.

Yıllar geçerken acun yeni bir cenge hazırlanıyordu.

Tarihe 1. Cihan Savaşı olarak geçecekti. Kırım Hanlığının Rusya’ya ilhak edilmesinin ardından 134 yıl geçtikten sonra, gelinen 1917 yılı Rusya’sında, Kırım Tatarlarının bağımsızlıklarına gidecek yol için gerekli şartlar oluşmuştu.

Rusya’da meydana gelen devrimle sarsılan ve yıkılan Çarlık rejiminin zayıflaması ile bu çerçevede Kırım’da da arayışlar başlayarak, birçok toplantılar yapılmış, nihayetinde 1500 delegenin katılımı ile 25 Mart 1917 tarihinde Akmescit’te yapılan Kırım Müslümanları Vekilleri Kongresinde, 50 kişilik “Kırım Müslümanları Merkezi İcra Komitesi”nin kurulması, Müslüman Vakıfların bir müdürlüğe bağlanması, Kırım’da Muhtar bir idarenin kurulması için Kurultay toplanması ve bu Kerson’da bulunan Kırım Tatarlarından oluşan Atlı Alayın Kırım’a getirilmesi için Kırım Müslümanları Merkezi İcra Komitesi’nce Cafer Seydahmet yetkilendirilmişti.

Cafer Seydahmet askerlerin komutanlarının hiçbirisi Tatar olmamasına rağmen izlediği stratejiyle Atlı alayın Kırım’a gelmesini sağlamıştır. Köstenceli Tatarları’nda bulunduğu kuvvetler Kırım’da toplanmış ve 20 yaş üstü tüm kadın ve erkekler gizli oy kullanarak milletvekillerini seçmeye başladılar.

Tuncer Kalkay’ın da belirttiği gibi Cafer Bey anılarında bu durumu şöyle anlatıyordu ; “Kırım Türklerinin tarihinin en önemli noktası KURULTAY kelimesi ile onun mefhumu ile canlandırmaya kalkışmaları çok manalı bir hareketti. Kurultay seçimlerinde yataklarında hasta yatanların, yürüyemez halde bulunan ihtiyarların çocuklarına: “Sizlere hakkımızı helal etmeyiz!” diye kendilerini seçim sandıklarına götürdükleri görüldü.

Kurultay!…

Türkün ruhunda bu kelimenin ne inanılmaz mucizeli tesiri, ne eşsiz kudreti varmış… O zaman ki nüfusa oranlandığında %90’lara varan bir katılım söz konusu oldu.

Kurultay Milletvekilliği için bütün Kırım’da yapılan seçimler için Yalta, Akmescit, Kefe, Kezlev ve Or Kapı olmak üzere 5 seçim bölgesi belirlenmişti. Seçimler neticesinde Yalta’dan 24, Akmescit’ten 19, Kefe’den 16, Kezlev’den 11 ve Or Kapı’dan 6 olmak üzere, 5’i kadın toplam 76 Kurultay Milletvekili seçilmişti

Kırım Tatar Milli Kurultayı seçimleri gerek Türk, gerekse İslam dünyasında tam demokratik usullerle gerçekleştirilen ilk parlamento seçimleriydi. Yukarıda ki ikinci fotoğrafta da görüldüğü gibi o gün Kırım’da Ötüken yine dirilmiş, Tatarlar’ın nigahbanı, Ergenekon’u oldu.

Halk o gün çok mutluydu.

Bahçesaray’a her yerden konaklar, misafirler gelmiş, kartlar çocuklarına; ‘’Bugünü göremezsek hakkımızı helal etmeyiz’’ diye tembihlediler. Arşa yükselen seslerle, dualarla, sarsılmaz çelik iradenin sesi yankılanmaktaydı.

Kurultayın Bahçesaray’da toplanması ve ilk resmi acılışın Hansaray’ın Divan Odasında yapılmasına karar verilmesinde, siyasi hareketin bu milli karakteri rol oynamıştı. Namazdan sonra, Kurultay Milletvekilleri Divan Odasına geçerken bando, Çelebi Cihan’ın “Ant Etkenmen” marşını çalıyordu.

Kabul edilen Anayasaya göre; her milletin kendi kaderini kendisi tayin hakkı kabul ediliyor ve “Kırım Ahali Cumhuriyeti” (Kırım Demokratik Cumhuriyeti) ilan ediliyordu. Parlamento, aynı gün ilk Kırım Tatar Hükümetini kurma görevini sabık Kırım Müftüsü ve Kırım Müslümanları Merkezi İcra Komitesi Başkanı Numan Çelebi Cihan’a verildi.

Nihayetinde Kırım Tatarlarının istiklalini ilan edecek olan 1. Kırım Tatar Milli Kurultayı’nın açılışı, 9 Aralık 1917 tarihinde Kırım Tatarlarının tarihi başşehri Bahçesaray’da muhteşem bir coşku eşliğinde toplanarak gerçekleştirilmişti.

Milli Hükümet Başkanı merhum şehit Numan Çelebi Bey’in çabalarıyla kurulan bu kısa süreli hükümet Türk Dünyası tarihi ve Türk demokrasi tarihi açısından gerekse Kırım Tatarlarının tarihi ve istiklal mücadelesi açısından incelenmesi gereken bir konudur.

Numan Çelebi Cihan ve arkadaşlarına ne olduğu, başlarına geldiği ve ahvalin durumu hakkında gelecek yazımızda devam edeceğim. Sözlerimi bu yiğit Türk evladının yazmış olduğu Kırım Milli Marşı’nın sözleriyle bitirmek benim için kıvanç duyulacak bir durumdur:

Ant Etkenmen

Ant etkenmen milletimniñ yarasını sarmağa

Nasıl olsun eki qardaş birbirini körmesin?

Onlar içün ökünmesem, muğaymasam, yaşasam

Közlerimden aqqan yaşlar derya-deniz qan bolsun.

***

Ant etkenmen şu qaranğı yurtqa şavle sepmege,

Nasıl bolsun bu zavallı qardaşlarım iñlesin?

Bunu körüp buvsanmasam muğaymasam, yanmasam

Yuregimde qara qanlar qaynamasın, qurusun.

***

Ant etkenmen, söz bergenmen millet içün ölmege

Bilip, körüp, milletimniñ köz yaşını silmege.

Bilmey körmey, biñ yaşasam, qurultaylı han bolsam,

Kene bir kun mezarcılar kelir meni kömmege.

Numan Çelebi CİHAN -1917 Kırım

Yazar: Kerem GÜNEL

MATURİDİ YESEVİ OTAĞI - İlmi ve Kelami Araştırmalar Derneği]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Gök Tanrı İnancı Ve Bu İnanç Sisteminin İçinde Alkış, Dua Ve Dilekler</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/goek-tanri-inanci-ve-bu-inanc-sisteminin-icinde-alkis-dua-ve-dilekler</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/goek-tanri-inanci-ve-bu-inanc-sisteminin-icinde-alkis-dua-ve-dilekler</guid>
<description><![CDATA[ Gök Tanrı İnancı Ve Bu İnanç Sisteminin İçinde Alkış, Dua Ve Dilekler
Kültür, tanımı üzerinde en çok durulan kavramlardan biridir. Bugüne kadar iki yüze yakın tanımı yapılan kültür kelimesi hakkında en kapsamlı tariflerden birkaçı; “Kültür; bir halkın yaşama biçimidir.” (C. Wisler), “Kültür; insanın has bahçesidir.” (Cemil Meriç), “Kültür; bilgiyi imanı, ahlakı, sanatı, örf ve adetleri, kişinin toplumdan kazandığı alışkanlıkları, davranış şekilleri ve becerilerini kapsayan bir bütündür.” (E.B. […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4641ad1f2.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:47 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Gök, Tanrı, İnancı, İnanç, Sisteminin, İçinde, Alkış, Dua, Dilekler</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/05/Balbal.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/gok-tanri-inanci-ve-bu-inanc-sisteminin-icinde-alkis-dua-ve-dilekler.html">Gök Tanrı İnancı Ve Bu İnanç Sisteminin İçinde Alkış, Dua Ve Dilekler</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Dr. Enver KAPAĞAN</strong></span></a>
</p><p>Kültür, tanımı üzerinde en çok durulan kavramlardan biridir. Bugüne kadar iki yüze yakın tanımı yapılan kültür kelimesi hakkında en kapsamlı tariflerden birkaçı; “Kültür; bir halkın yaşama biçimidir.” (C. Wisler), “Kültür; insanın has bahçesidir.” (Cemil Meriç), “Kültür; bilgiyi imanı, ahlakı, sanatı, örf ve adetleri, kişinin toplumdan kazandığı alışkanlıkları, davranış şekilleri ve becerilerini kapsayan bir bütündür.” (E.B. Taylor) şeklindedir (Ergalieva,-Şakuzadaulı2000: V)</p>
<p>Kültür ve kültürel öğelere bir fotoğrafa bakar gibi bakamayız. Böyle bakarsak kültürün alt yapısını oluşturan sebep ve unsurları göremeyiz. Bu sebeple kültürü ve bünyesinde barındırdığı unsurları, yaşayan bir canlı gibi değerlendirip bir film gibi izlemeliyiz. Böylelikle gidebildiğimiz kadar eskiye gidip bugüne doğru araştırmalıyız ki, kültürü oluşturan temel dayanakları bulalım. Bu yüzden Türk topluluklarının edebiyatındaki kültür unsurlarını, bilinen en eski dönemlerden başlayarak ele almak mecburiyetindeyiz. Çünkü kültür, milletlerin tarih sahnesindeki uzun geçmişine ve tarihte oynadıkları role göre zenginleşir ve şekillenir.</p>
<p>Kültürü oluşturan başlıca etmenler olarak; tarihi, antropolojik, dinsel, ekonomik, psikolojik temeller ile toplumdaki kadın ve erkeğin rolü, eğitim öğretim düzeyleri, yaş gibi unsurları sayabiliriz. (Akalın 1990: 61-64)</p>
<p>Halk kültürü; her zaman çeşitli değişimlere açık olduğundan asla doğduğu gibi kalmamış, halkın hayatına tesir eden maddi ve manevi etkilerden dolayı sürekli olarak gelişme ve değişme içinde olmuştur. Bu gerçeğe bağlı olarak halk bilimini de sadece ilkel dönemlerin bir kalıntısı olarak değerlendirmek son derece yanlıştır. Bununla birlikte dinsel inançlar ile bu inançlar etrafında şekillenen ritüeller de bazen başka dinlerin tesiri ile bazen de başka milletler ile olan yakınlık ve coğrafi değişimlere bağlı olarak değişimler yaşamış ve günümüze kadar gelebilmişlerdir. (Krohn1996: 7)</p>
<p>Bahsettiğimiz değişimleri en çok yaşayan milletlerden biri de Türk’lerdir. Çünkü tarihin en eski uluslarından biri olan Türkler, hayatın olumlu ve olumsuz her türlü musibetleri ile karşılaşmış ve belki de başka hiçbir millete nasip olmayacak şekilde büyük fetihler yaşamış, imparatorluklara hükmetmiş, coğrafyalar değiştirmiş ve farklı milletlerle ilişki kurmuşlardır. Bu hareketli yaşamları sayesinde büyük imparatorluklar kurmuş ve dünya tarihine yön vermişlerdir. Bununla ilgili olarak Bahaeddin Ögel; “Avrupa’daki büyük ilim otoriteleri, dünya tarihinde rol oynayan kavimler arasında ‘atlı kavimler’ dedikleri bir gruba büyük bir önem verirler. Batıda Cermen’lerin temsil ettiği bu grubun Doğudaki en büyük temsilcileri Türk soylu halklardır.” (Ögel 1997: 9) der. Konuyla ilgili Çin kaynaklarına baktığımızda ise, Türk halkları daha çok ekonomik nedenlere bağlı olarak otlaklar ile suları takip ederek kendilerine yaşam alanı bulmuşlardır. Bu da Türklerin yerleşik hayata geçememelerinin temel nedeni olarak gösterilmiştir. (Ögel 1997: 10) Bu otlak ve su arama işi de özellikle kıtlık vakitlerinde çok geniş bir alanı içine alabiliyordu. Bu kadar derin bir tarihe sahip ve hareketli olan bu milletin meydana getirdiği kültür de çok zengin olmuştur.</p>
<p>Yukarıda bahsettiğimiz gibi büyük medeniyetler kurmuş çok geniş alanlara hükmetmiş olan Türk Dünyasının folkloru da her yönüyle zengin bir hazineye sahiptir. (Çınar 1996: 1) Eski Türk inanışları da bu zengin hazinenin önemli bir parçasıdır. Bu konuda, Türk halkları tarihinin ilk ve en eski bilgilerini bulduğumuz Çin kaynakları, Türk inanç sistemi hakkında da ilk bilgileri vermektedir. Türkler arasında ‘Gök Tanrı’ dini (Şamanizm) zamanla doğmuş ve çeşitli unsurlarla beslenip kendine has merasim ve ritüellere sahip hale gelmiştir. Aradan bin yıl geçmesine rağmen, bünyesine tesir ettiği halkların inançlarında ve günlük yaşayışlarında varlığını devam ettiren ‘Gök Tanrı’ inancı, sınırlı da olsa halen tesirini sürdürmektedir. Bu konudaki ilk bilgilere Türk’lerin ataları olan Hun’larda rastlarız. Hunlar; “Kök Tengri’ye, Yir Sub’a, Güneşe, Aya ve Ata ruhlarına kurban keserler. Özellikle yılın beşinci ayında hakan halkı toplar ve kurban merasimi yapar sonra hep beraber orman etrafında dolaşılır.” (Kalafat 199: 13)Bunlar ‘Gök Tanrı’ inancında temel ritüeller olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu merasimin amacına tam olarak ulaşabilmesi için ise törenler sırasında sıkça alkışlara başvurulur ve Gök Tanrı’dan yardım almak için dualar edilir, dilekler dilenir.</p>
<p>Gerçekten de milletlerin geçmişleri hakkında bilgi edinmek istediğimizde başvuracağımız temel kaynaklar geçmişten günümüze en canlı bilgileri taşıyan ve diğer unsurlara oranla değişimlere en çok direnen veya zor değişebilen unsurlardır. Bu unsurlar, bazen olduğu gibi taşınırken, bazen de kısmi değişimlerle farklı biçimlerde yaşayarak günümüze kadar gelebilen inanç sistemleri ve değer yargılarıdır. Bunun en açık örneğini Türk halklarında görmekteyiz. İster Orta Asya’da kalan halklar olsun, ister Orta Asya’dan göç etmiş olanlar olsun bin yıldır İslamiyeti kabul etmelerine rağmen en eski dinleri olan Gök Tanrı inancına ve Şaman geleneklerine ait birçok unsuru günümüze kadar taşıyabilmişlerdir. Bunların bir kısmı hiç değişmeden kültür veya dini hayatımızda varlığını devam ettirirken, bir kısmı da yeni dinin kural ve kaideleri ile özdeşleştirilerek yaşatılmaktadır. Bu yönü ile Gök Tanrıcılık ve bu inanç sisteminin ne denli derin bir geçmişe ve köklü bir yapıya sahip olduğunu da anlamaktayız.</p>
<p>Barthold; “Türkler ve Moğolların (tu-kiuları) psikolojisini anlamak için dinsel inançlarını anlamak önemlidir.” (Roux2001: 47) der. Şaman inançlarında alkışlar önemli bir yer tutar, örneğin Altay Şamanlarının “Arkangnankünçılızın” (arkandan güneş parlasın) (Akalın 1990: 112). “Yajıngpolzomögküpolzın” (yaşın ebedi olsun) (Akalın 1990: 153) Gök tanrı ve aya inanışın göstergesi olarak halen Türkiye’de bazı yörelerde yeni ay görüldüğünde zengin olmak için altına bakılır. Mutlu olmak için ise sevilen kişiye bakılır. (Roux2001: 137) Türkiye’de Elazığ’ın Karakoçan ilçesinin Çan nahiyesinde bir köyün adının ‘Şaman’ oluşu manidardır. (Kalafat 1999: 13)</p>
<p>Bu konuyu iyi analiz edebilmek için de evvela konunun adını doğru koymak gerektiğini düşünüyoruz. Bu anlamda ‘Şamanizm’ mi, ‘Gök Tanrı’ dini mi ifadesi bazı tartışmalara sebep olsa da aslında birbirinden ayrılmaz tanımlardır. Bugünkü Altay tanrıcılarının başı Akay Kunayev bu konuda: “Nasıl kelebek kışın kozada saklanır yazın çıkar, tengricilik de Şamanizm’den öyle çıkmıştır.” tespitinden başka bugün bu dine ‘ak din’ dendiğini de ifade eder. (Ermetin2009: 23) ‘Gök Tanrı’ tanrının gök kelimesi ile anılması önemlidir. Çünkü anlam olarak iyi tahlil ettiğimizde yaratıcının vasfını ifade edebilecek yegâne sözcüklerden biridir. Nedeni ise göğün saf ve temiz maviliğinin yanında erişilmez sonsuz bir boşluğu vardır. Her şeyi içine alabilecek ve ihata edebilecek bir yörüngeye sahiptir. Bu nedenle Gök tengri kelimesi kullanılırken sade olarak gökyüzünü düşünmek doğru değildir.</p>
<p>Gök tanrı inancında (Şamanizm’de), din görevlisine kam (kahin, şifacı, büyücü, ıslah eden, hakim, hikmetli, vakur, ağırbaşlı, akıllı, filozof, bilge kişi vb.) denir. (Ermetin2009: 23) Kırgız ve Kazaklarda kam kelimesi yerine baksı kullanılmaktadır: Baksı : “<em>Gezgin, ozan, aşık, saz şairi, büyücü, hekim, bilge kişi, ilahi öğretmen, üstat, şarkı söyleyen kişi</em>” anlamlarına gelirken Uygurcada yazan, katip anlamına gelmektedir. Bazı kaynaklarda ise iyilik güzellik doğruluk anlamlarında kullanılmaktadır (Ermetin2009: 26). Kam, kendi nefsine yönelik çalışmada bulunmaz. O, kendine inananlar için vardır. Kamlar insanların bahtını okur bir şeyler söylerler; ama hiçbir zaman her şeyi bildiklerini iddia etmezler. Çünkü ayinlerinin sonunda: “Bundan ötesini Gök Tanrı bilir.” derler. (Ermetin2009: 49)</p>
<p>Gök Tanrı inancında, ‘Şamanlar’, her zaman pozitif düşünürler ve bunu kendilerine düstur olarak belirlerler. Öyle ki, başkaları ile ters düştüklerinde bile olağanüstü güçlerine başvurmazlar ve manen kendisinden daha zayıf olsa da karşısındaki maddi gücün kendisini yenmesine seyirci kalır. Bu sayede Gök Tanrı tarafından kendisine biçilen rolün dışına çıkmamış olur. Bu yönüyle baktığımızda özellikle Baykal Gölü ve çevresinde yaşayan Buryatlar’da veya çeşitli sanatsal gösterilerde; beyaz giyimli şamana karşı gösterilen şeytan kılıklı kara giyimli şaman tamamen hayal ürünü olup Gök Tanrıcılık’taki şamanın o saf ve temiz, olumlu duygusu ile samimi içten ve yardımsever, kimseye zarar vermeyen, güçlerini sadece halkın yararına kullanan tarafını zedeleyerek insanların zihninde hiç de hak etmedikleri bir düşünceye sahip olmalarına sebep olmuştur (Roux2001: 63-64)</p>
<p>Gök Tanrı inancında evren üç ana parçadan oluşmaktadır. Bunlar gök, yeryüzü ve yeraltıdır. Birbirine kozmik bir eksenle bağlı olan bu bölümler arasındaki geçişleri ancak şaman sağlayabilir. Bu nedenle şaman yeteri derecede donanımlı olmanın yanında bu güç ile kudrete sahip olmalıdır. Bu nedenle bir kişinin şamanlık mertebesine varabilmesi için evvela belirli bir süreçten geçerek olgunlaşması gerekir. Bu süreç, çeşitli evrelerden meydana gelmektedir. Bu İslam’daki tarikat anlayışı ve sistemiyle de örtüşmektedir. Ayrıca şaman olmak çok sıkı bir terbiye gerektirir. Bu nedenle isteyen herkesin şaman olması da mümkün olamaz. Çünkü yukarıda evreler arası geçişlerde şamanın karşılaştığı her tür canlının dilinden, ilminden biraz anlaması gerekir. Bunu da yine tarikat anlayışındaki keramet ve erme sembolleri ile ifade etmek mümkündür. Bu inanç sistemindeki ritüellerin hepsi, var olan veya olabilecek kötülüklerin önüne geçmek ve şifa dağıtmak için iyi ruhlar ve olağanüstü güçlerle irtibata geçip onlardan yardım almayı amaçlar. Olgunlaştıktan sonra Anadolu’da Hacıbektaş Veli’nin güvercine dönüşmesi, bir Anadolu dervişinin aslana binip kaçması ve elindeki yılanı kamçı yapması gibi şamanlar da hayvan şekillerine bürünebilmektedirler (Roux2001: 73).</p>
<p>Bütün bunlardan hareketle şunu söyleyebiliriz: Şaman; amaca ulaşmak için halkın anladığı veya anlamadığı kendine has birçok eylemin bütününden oluşan hareket ve ritüeller zincirinin içinde, kendi görevini yerine getirmektedir. Bu bağlamda ‘şaman’ günümüz anlamıyla büyücünün yaptıklarını yerine getiren bir konumda olsa da onu büyücülerden ayıran birçok hususiyete sahiptir. Şamana salt büyücü gözü ile bakmak şamanlık kurumunun dinsel yapısını ve pozitif düşünsel anlamını daraltmaktan başka bir işe yaramayacaktır (Roux2001: 63).</p>
<p>Şaman, duasında da her zaman yapıcı bir rol üstlenmektedir. Bugün dua ederken ‘Allah’ım günahlarımı affet!’ deriz. Oysa Şamanizm’de bunun daha saf olgun örneğini görürüz. Bu, Altaylarda bir nevi Şamanizm’i temsil ve devam ettiren tanrıcılar (Şamanistler) ‘Tanrım, hatamı düzeltmem için bana fırsat ver!’ şeklindedir (Ermetin2009: 20)</p>
<p>Yani Gök Tanrıcılıkta şaman (kam), Mevlana’nın ‘Ya göründüğün gibi ol, ya olduğun gibi görün.’ sözündeki anlamı taşıyan olağanüstü bir kişilik olarak karşımıza çıkmaktadır. Çünkü şaman, herhangi bir hata yapar da insanların mutsuzluğuna sebep olursa veya şamanlık vasıflarını ve yeteneklerini kaybederse statüsünü, itibarını kaybeder; hatta bazen yaptığı hata göz önüne alınmak suretiyle ölüm cezasına bile çarptırılabilir (Ermetin2009: 53). Yukarıdaki tüm anlatılanların sonucunda diyebiliriz ki, şamanların en güçlü silahı alkış, dua ve dileklerdir. Halk edebiyatı ürünü olarak alkışlar; halkın mitolojisini, günlük yaşayışını, süreç içinde karşılaştığı iyi ve kötü olay, duygu ve düşünce ve anlayışlarla hastalık ve hastalık sebepleri ile tedavi yöntemlerini, doğa-insan ilişkilerini, gök, yer, atalar kültü gibi halk bilgisinin çeşitli yönlerinden faydalanmak suretiyle kendine has yöntemler, dua ve dilekleri vasıtası ile gelecek kuşaklara aktarılan kültür ögeleridir (Bapaeva2008: Önsöz).</p>
<p>Alkış ve dilek kelimelerinin temelini dualar oluşturur. Alkış ve dilek kelimeleri Türk sözlü kültür unsurları içinde önemli bir yer tutmaktadır. Alkışlar daha çok bir yakarış ve kadirşinaslığın göstergesi olarak bir dilekte bulunma veya yapılan bir iyiliğe karşılık iyilik isteme veya bir işin amacına ulaşabilmesi için başında veya sonunda edilen iyi dilek ve dualardır. Bunun zıttı ise beddua (kargış veya ters bata) olarak ifade edilebilir (Kaya2001: IX).</p>
<p>Türk halklarındaki alkış kelimesinin karşılıkları olarak kullanılan kelimelere göz atacak olursak; Türkiye Türkçesinde: alkış, dua, dilek, Kırgızcada: alkış, dua, dilek, bata, Kazakçada: bata, dilek, dua, tilek, Azericede: algış, Kazan Tatarlarda: alkaş, Uygurcada: alkiş, Özbekçede: alkış, Karaçay Malkarlarda: alğaş (Duymaz1984: 16) adları ile karşılanmaktadır.</p>
<p>‘Divan-ı Lügat-İt-Türk’te’ «alkış», «alkoo», «alkamak» (Atalay 1991: 20-21)gibi kelimelerle karşılanan alkış sözü Dede Korkut’ta: Kam Püre’nin oğlu Bamsı Beyrek hikâyesinde “ol zamanda beglerün alkışı alkış idi kargışı kargış idi”, “ola kim bir ağzı dualının alkışıyla Tanrı bize bir batman ayal viredidi.”, “Bir ağzı dualının alkışı ile Tanrı bir ayal verdi.” cümlelerinde geçen şekli ile hayır dua anlamı ile fert ve toplum hayatına olan güçlü tesiri ortaya konmuştur (Duymaz1984: 16).</p>
<p>Yukarıdaki örneklerde de görüldüğü gibi alkış sözlerin en önemli amacı, kişinin olağanüstü olarak gördüğü ve hayatına tesir edebileceğine inandığı varlıklardan, günümüz anlamıyla Allah’tan yardım dilemesi ve Allah’a halini arz etmesidir. Bu anlamda alkışın işlevi, insanın kendisini psikolojik olarak daha rahat hissetmesine zemin hazırlamaktır.</p>
<p>Bize ulaşan en eski alkış Hiunh’ların M.S 328 yılında tarihlenen şu kısa sözleridir: <em>‘Terk edilmiş bir şehir bulunduğunda, Şan-yu atı üzerinde iki elini havaya kaldırarak, başını eğer ve şöyle haykırır’:</em> ‘<em>Ey Gök! Bana onu verdiğin için teşekkür ederim</em>‘ (Roux2001: 137).</p>
<p>İlkel alkışların, söz sanatı olarak gelişmiş türleri ilahilerdir. Bunlardan en eskilerinden biri Mısır Firavunu İkhnaton’un güneş tanrısına söylediği ilahidir. Türk soylu halkların geçmiş yazılı ve sözlü eserlerini incelediğimiz de ise bilinen en eski yazılı alkış metinlerinden biri Uygur’lara ait olan ‘<em>Tanrı ilahisi</em>‘ isimli duadır. XI. Yüzyılda yazılmış olan bu metin: “<em>Tan tanrı geldi. Tan tanrı kendisi geldi. Tan tanrı geldi. Kalkınız bütün beyler kardeşler. Tan tanrıyı övelim. Gören güneş tanrı, siz bizi koruyun. Görünen ay tanrı, siz bizi kurtarın.</em>” (Tika 2002: 24) şeklindedir.</p>
<p>Alkış ve dualara sadece karşısındaki kişi için başvurulur diye bir kaide yoktur. Her türlü canlı ve cansız varlıklar için olabileceği gibi aşağıdaki örnekte görüldüğü gibi kişi kendisi için dilek alkış ve duada da bulunabilir.</p>
<p><span><em>“Dahi her kim kıla bana duayı,</em></span><br>
<span><em>Onun bir derdine ver bin devayı.”</em></span> (Çelebioğlu 1996:604)</p>
<p>Özellikle şaman kültüründe dua, dilek ve alkışlarına baktığımızda çok çeşitlilikle karşılaşmaktayız: 1861 yılında W. Radloff Altaylarda, Abakan ırmağı kaynaklarına yakın bir bölgede gezerken, yağmurlu havaya yakalanır. Rehberi olan ‘yada’cı yanında yada taşı bulunmadığından Radloff’un yanında bulundurduğu ilaçlardan bir kaşık alıp ateşte ısıtır ve iki elini havaya kaldırıp, havanın açılması için şu duayı okur.</p>
<p>‘<em>Kayrakan! Kayrakan, Alas!alas! alas! Alakança açık ver, Temeneçeteşik ver, Uktu kişi üronimin, Urlu angış tazılı, Abu tobukıygırgan, Onungostoykuldurakkıygırgan, Tengereningkindigi yerde!’ (Türkiye Türkçesi: Kayrakan! Kayrakan, Alas!alas! alas!, Avuç içi kadar açık ver, Çuvaldız kadar deşik ver, Asil kişinin torunuyum, Sedir ağacının köküyüm, Abu tobı diye çağırdım, Ongostoykaldırak diye çağırdım, Tanrını göbeği yerde!</em>) (İnan 2000: 162)</p>
<p>Alkışlar, Şamanist toplumların folklorunun günümüze ulaşabilen en eski ve önemli unsurlarındandır. (Bapaeva2008: 8) Şamanlar dua okurken semavi dinlerdeki gibi her zaman belli bir kalıbın içinde hareket etmez. Şaman, cezbe anında aklına geleni değiştirmeden ağzına geldiği şekli ile dua eder. Bu yüzden semavi dinlerdeki gibi belli bir kitap veya dua silsilesi yoktur. Ana ve ihtiyaca göre dua okunur ve bazen olaylar aynı olsa da okunan dualar veya başvurulan alkışlar farklılık gösterebilir. Çünkü her şaman kendine has dualar eder. (İnan 2000: 30)</p>
<p>Türk kültüründe, Şamanın dua ederken yaptığı hareketlerin ve başvurduğu yöntemlerin örneklerini İslami dönem Türk kültür hayatında da görmekteyiz. Örneğin: <em>“</em>Bu Türk kam’ları davul ve çan gibi aletler çalıp, alkış denen ilahiler söyleyip, kutsal sayılan yer etrafında dönerek cezbe haline girer ve kehanetlerde bulunurlar…” (Esin2001: 101-103) Bunun gibi İslam’a geçiş dönemi eserlerinden Dede Korkut’a baktığımızda da Dede Korkut’un şamanın üstlendiği görevleri üstlendiğini açıkça görmekteyiz. Dede Kokut dua eder, barıştırır, kız ister, öğüt verir. Fakat bu olaylar esnasında en önemli unsur, duyguları ve söyledikleri dinsel öğelerle iç içedir. Ama elinde dini bir kitap yerine kopuz vardır. O, kopuz çalar, halkın oluşturduğu halka içindedir. Mescitte, camide veya hanın otağında değildir. Yine Türk kökenli Alevi’lerde sazın ve semahın önemli bir yer tutması gibi, “Mevlana da Mesnevi’sini daha çok sema halinde transa geçtiği sırada irticalen söylediklerinin talebelerinin kayıt altına almalarıyla oluşturmuştur ki, bunlar bize şamanın transa geçtiği hali ve o esnadaki hal ve hareketleri hatırlatır.” (Ermetin2009: 13) Hatta Mevlevi semaı sırasında sağ elin göğe doğru açılması ve sol elin yere doğru uzatılması da bir nevi gök ile yer erkleri arasındaki bağlantıyı sağlamaktır ki, bu da Gök tanrı inancında olduğu gibi gökte varsayılan ilahtan alınıp yerdekilere dağıtmak olarak düşünülebilir. Elbette bu bilgilere dayanıp Mevlana Şamandı demek yanlış olur. Fakat yaptığı bu hareketlerde Gök tanrıcılığın şeklen tesirlerinin olduğunu söylemek mümkündür. Bu ritüelin bir benzeri de özellikle Türk kökenli Alevi semahlarında sergilenir. Eller sürekli yer, gök ve beden arasında taşınır durur. Oysa İslam düşüncesinde Allah her yerdedir, onu gökte aramak günahtır. Bu konu ile ilgili Hazreti Muhammet (sav): “Bazı kimseler, namazda gözlerini göğe dikerek dua etmekten vazgeçsinler; yoksa Allah onların gözlerini kör eder.” diyerek bu davranışı yasaklamıştır. (Kaya 2001: 5)</p>
<p>Şaman, dileklerin kabulü için aracı konumundadır. Şamandan istenen duaların temel amacı vücudun ölmemesini yani hayatın devamını sağlamaktır. (Roux2001: 85) Bu düşünce sadece eski Türklerde değil, tüm dinlerde ve her dönemde etkili olmuştur. Bugün de biz dua ve dilekte bulunurken direkt Allah’a isteğimizi sunduğumuz gibi; peygamberleri, evliyaları veya ulu kabul ettiğimiz kişileri aracı yapmak suretiyle de dua ve dilekte bulunabilmekteyiz. Hatta Kırgız ve Kazaklarda hala doğrudan yardım dileme kültürü de “Manas’ın ruhu seni korusun.”, “Atlarının ruhu korusun.” veya hayvanların pirleri olan “Kambar Ata’dan, Oysul Ata’dan, Zengi Baba’dan” yardım isteme vb. şekillerde yaşamaktadır (Kapağan 2013: 160).Bütün bu dualarda temel düşünce, temiz, günaha bulaşmamış ve Allah indinde dilekleri kabul görmüş kişilerin duasının kabul göreceği veya aracı yapılmaları halinde Allah indinde makbul olacağına olan inançtır.</p>
<p>Şamanizm’deki özellikle topluma faydası dokunan kişilerin (hanların, ataların) adına dua okunmasının farklı varyantlarını diğer dinlerde de görmek mümkündür. Örneğin, Hıristiyanlıkta da bu görüşü destekleyen ve Hz. İsa’nın günahsız bir çocuğu aracı etmesinden söz eden bir hikâye ise şöyledir: “<em>Bir gün İsa (as) bir cemaat ile yağmur duasına çıkmıştı. Cemaate dönerek: ‘Günahkâr olanlar geri dönsün.’ buyurdu. Herkes geri döndü, sadece bir kişi kaldı. Hz. İsa ona: ‘Sen hiç günah işlemedin mi?’ diye sordu. Adamcağız: ‘Vallahi bir defa namaz kılarken şu gözüm geçen bir kadına baktı. Namazdan sonra o gözümü çıkardım. Bundan başka günah işlediğimi bilmiyorum.’ dedi. Hz. İsa(as): ‘O halde sen dua et, ben amin diyeyim.’ buyurdu. O da dua etti ve yağmur yağdı</em>.” (Akalın 1990: 44).Aracı olacak kişinin ehemmiyeti ve niteliği konusunda, Türkiye’de, “Köpeğin duası kabul olsaydı, gökten kemik yağardı.” atasözü de bu düşünceyi desteklemektedir’ (Akalın 1990: 41).</p>
<p>O dönemde de alkışlar, dualar ve dilekler ateş, yer, su, gibi o zamanın olağanüstü kabul edilen unsurlarına yönelik olsa da çoğunlukla Gök Tengri’ye ve onun yeryüzündeki temsilcisi olan hükümdaradır. Çünkü “Gök Tengri, her şeyden önce bir imparatorluk tanrısıdır. Hükümdar onun tarafından gönderilen, onun benzeri veya onun gölgesidir. Onun yeryüzündeki temsilcisidir.” (Roux2001: 115) “Hakanın çadırının kapısı her zaman doğuya bakar.” (İnan 2000: 5) “Türkler, Gök Tanrı’ya kurban adarlar ve kurbandan sonra kayın ağacı dikerlerdi. Bunlardan tanrılık ve kutlu orman meydana gelirdi<em>.</em>” (İnan 2000: 3).</p>
<p><em>Şaman ayin yaptığı sırada herkes onun duasını almaya çalışır. Hele birinin verdiği su veya tütsüden memnun kalırsa ona şöyle bir duada bulunur: Bastığın yer sert olsun! Ayakların kaymasın! Yaşın uzun olsun, Kara saçların ağarıncaya kadar yaşa! Ön dişlerin sararıncaya kadar yaşa! Attığın ok yanıltmasın!…’ Şaman ayini genellikle üç gün sürer bu sürede şaman temsili olarak göğe yükselir gelecekten haberler alır ve döner döndüğünde de yorgun gibi gözlerini açar ve etraftakileri selamlar onun şerefine ziyafet verilir.</em> (İnan 2000: 109) <em>Şaman göklere uçarken (Yakut’larda) şöyle dualar okur: gel bana söyle! Ey kudretli tanrım bana emirlerini ver’… ey hazır olan cemaat, beni iyi dinleyiniz: benimle yürü’ yürü demediğim benimle yürümesin’ yürü’ dediklerim kimseler ileri’ herkes iyi baksın, ihtiyatlı olsun</em>!…” (İnan 2000: 116) der.</p>
<p>Bunun temel sebebi duaları alan ve kabul eden temel unsurun Tanrı ve onun temsilcilerinin olmasıdır. Bu durum, diğer dinlerde olduğu gibi İslam düşüncesinde Kuran’ın Bakara suresi 186. ayetinde geçen: “<em>Kullarım beni senden sorarlarsa (bilsinler ki) gerçekten ben (onlara çok) yakınım. Bana dua edince dua edenlerin duasına cevap veririm</em>.” (Altuntaş-Şahin2007: 27) şeklinde ifade bulmuştur. Yine bu konuyla ilgili Mevlana Celalettin’i Rumi duayı şu şekilde tanımlar: <em>‘… dua adamın kendisinden değil, Tanrıdandır. Tanrı ilhamıdır. O esnada insan yok olur, o duada bulunan tanrıdır. Duaya icabet de Tanrı’dandır.</em>‘ (Ermetin2009: 152).</p>
<p>Gök Tanrı inancında, ibadet seanslarındaki en önemli unsurlardan biri de ateştir. O dönemin şartlarını düşündüğümüzde doğa güçleri karşısında teknolojik ve yaşamsal olarak bugünle kıyaslanamayacak kadar güçsüz olan insanoğlu için ateş, bugüne nazaran daha hayati bir öneme sahiptir. Bu, ateşin kutsallaştırılmasını da beraberinde getirmiştir. Örneğin, şaman ayinlerinde ateş ruhunu takdis ederken okunan duada:</p>
<p><em>Otuz dişli ateş anam, kırk dişli kayın anam, gündüzleri bizim için çalışıp çabalıyorsun, karanlık gecelerde bizi koruyorsun, …. Sen karanlık gecelerde genç kızlar gibi saçlarını dalgalandırarak oynuyorsun, kırmızı ipekli kumaşlar sallayarak genç al kısrak üzerinde geziyorsun. Aydın gecelerde masum çocuk suretine giriyorsun. Ulusumuzun koruyucusu, sürülerimizin bekçisisin. Altın yapraklı mukaddes kayın ağacının yahut huş ağacının gölgesinde dinleniyorsun! Siyah yanaklı beyaz koç sana kurban olsun!. koyun göğsü sana kurban olsun! Mukaddes ayın adıyla sağılan ak ineğin sütü sana saçı olsun!. Beşik bağlarımızı berk eyle, küçük büyük kardeşler çoğalsın! Başımızın altındaki yastıklar dağılmasın! Yakalarımızdaki düğmelerimiz çözülmesin! Önümüzdeki ay parlasın, çevremizi güneş aydınlatsın, köklerimizi şeytan koparmasın! Büyük yaradan yakarışımızı kabul etsin!…</em> (İnan2000: 67-71) şeklinde alkış, dua ve dileklere yer verilir.</p>
<p>Yine Şamanist Türk boylarından Beltir’ler gelen herkesin, etinden yediği kurbanı kutsal bir tepede keserler ve merasim sonunda kesilen kurbandan geriye kalan kemikler vesaire ne varsa ateşe atıp yakarlar. Uzuvlar ateşte yanarken toplanan kalabalık da etrafta durur ve ateşe karşı eğilerek saygı gösterisinde bulunur. Bazıları da dizleri üzerinde oturup “Al beyaz koyununu, ver bize bolluğu.”(İnan2000: 58) duasını ederek kurbanlarının kabulü ve yardım dileğinde bulunurlar.</p>
<p>“<em>Yine ayran yapımında yapılan yayığa hitaben yapılan bir alkış: Halka ardı arkası kesilmeyen kısmet ver.. Atamız yakmış alevli ateş, anamız gömmüş taş ocak, hakana hızlıca yükselen boz duman, yaktığım sıcak alevli ateşim, bütün dünyayı dolaşıver! Ak yayıktan Altay yargı istersin, aydan ve güneşten bereket yetişsin, alevli ateşe ulaşsın. </em>(İnan2000: 130)</p>
<p>Yukarıda anlattıklarımızın dışında bir de, doğa güçlerine yüklenen kutsiyetten doğa ve evren ile bütünleşmenin getirdiği bir sonuç ile güneşin hareketlerini taklit eden ayinler vardır. Atlarla veya kendilerinin yaptığı tavafa benzer hareketler vardır. Bu ayin sırasında: <em>Bir kutsal ağacın etrafında veya ateşin, mezarın veya bir direğin (sonuçta göğe doğru yükselen bir nesne etrafında) etrafında belli bir sayıda (3,7,100 v.b.) veya atlar takatten düşene kadar dönmeleri bir nevi kutsama veya duadan başka bir şey değildir. Bu dönüş birazda kozmosla bütünleşme isteğidir. </em>(Roux2000: 68-69) <em>Lamaist Urenha tuba Türkleri: oba ibadeti yaparken Lama da törene katılır ve Şaman obayı önce öç defa dolaşır. Etrafı tütsüler, su serper ve yer-sub sahibi ayıya yalvarır, büyük hakanım, merhamet et yargıla! Gümüş oba, altın Tangnov dağı esirge, yargıla, bizi besle, koru’ diye dua ederler.</em> (İnan 2000: 62)</p>
<p>Bugün de Anadolu’da halk dilinde var olan duaların çoğunun temelinde de eski devirden gelen kültürün tesiri vardır. Örneğin:</p>
<p><em>“Ağrı’da gök görleyip şimşek çaktığı zaman, insanlar duvara sırtını dayayıp, ağızlarına demirden bir nesne alıp dişleri arasında sıkarsa, sırtının güçlü, dişlerinin sağlam olacağına inanılır. Kars’ta ayın ilk hilalini gören hemen toprağa ve altına bakar, eğer ayı ilk gören böyle yaparsa, sonraki günlerinin bereketli ve zengin olacağına inanılır.</em></p>
<p><em>İç Anadolu’da, yeni doğmuş aya bakılınca: ‘Ay gördüm Allah, Amentü billah, ay hayırlı olsun ya Resullalah!’ denir. Yeni ay doğunca Kırgızlar: ‘Huda, Tengri, Allah, bu ay ne güzel çıkmış, tengri bize kısmet bağışla, bize sağlık bağışla, bize bala bağışla…’ derler. Tunceli’nin Kuzey köylüleri, Düzgün dağına karşı kurulan dağ yığınına bir taş koyarlar. Ve saygı gösterirler, Nazmiye tarafında ise insanlar Düzgün’de dua eder ve birine kızdıkları zaman: ‘Düzgün baba seni çarpsın!’ derler</em>.” (Kalafat 1999: 32- 40)</p>
<p>Yine Erzurum yöresinde “Oğul seni yer’in göğün beğene.” şeklinde çocuklara hitap sözünde Gök Tanrı inancının etkisini net görebilmekteyiz. (Akalın 1990-73)</p>
<p>Bunun dışında Kazak ve Kırgız’larda Gök Tanrı inancının etkilerini daha net görmekteyiz. Örneğin, Kazak ve Kırgız’larda ata ruhlarına olan bağlılık ve yaşadıklarına olan inancın tesiriyle ruhların yok olmadığına ve etraflarında gezindiğine inanılır. Bu yüzden de yapılacak bir hatayı etrafta gezinen ruhların cezalandırabileceği inancı vardır ki, sorun yaşatanlara şunun gibi dua ve beddualarda bulunulur: “Arvakka bas” (ruha kurban olayım), “arvak aktır”, “arvak ursun” (ruh çarpsın), vb. ( Altay 1998:218)</p>
<p>Almatı’da daha çok kendilerini baksı olarak tarif eden kişilerin çalıştığı yerler var ve bunlar kendilerine baskı veya emci derler. Şimdi dahi Şamanist geleneği devem ettirmek suretiyle gelecekten haber verdiğini iddia ederek insanları iyileştirdiklerini söyleyen bu Kazak Baksı’ların çoğu İslam dinine çok bağlı olmakla beraber gelen müşteri veya hastaların vücudundan kötü ruhlar ile düşünceleri kovmak ve büyüleri bozmak için hem kuran okurlar hem de dualarında yer gök, yıldız, ay, su, ateş gibi unsurlara sıkça yer verirler ve şamanların başvurduğu hareketlere başvururlar. Kendileriyle yaptığımız görüşmelerde bunun şirk olmadığını sadece gelecekten haber verme olgusunun ta eski devirlerden bugüne kadar Allah tarafından kendilerine babadan oğula geçmesi suretiyle aktarıldığını ve İslam’ın buna engel olmadığını iddia etmektedirler.</p>
<p><em>Kazak’larda tabiat yer gök: Kazak’lar Şamanlardan kalma yer ana, gök tanrı inancının etkisiyle dua ederken hala göğe güneşe veya yıldızlara yer verebiliyorlar. Örneğin yıldızın yukarı çıkması bahtlılığı ifade ederken yıldızın aşağı kayması bahtsızlığa delildir. (Bizim edebiyatımızda da yıldız kayması sözü bu inanç ile ilişkilendirilebilir belki) bu nedenle yıldız kaymasını gören Kazaklar ‘yıldızım yukarı’ diye dua ederler.</em> (Ergalieva- Şakuzadaulı 2000: 265 )</p>
<p>Yine, Kazaklarda işlerin yolunda gitmesi için gelenek haline gelen bata isteme geleneğinde ise, <em>‘Gelen kişi aksakalın önüne diz çöker ve aksakal euzu besmele çekerek dua eder. Duaların birinde şöyle der:</em></p>
<p><span><em>Ey Allahım!<br>
</em><em>Ateş ve sudan koru,<br>
</em><em>Dilsiz düşmandan koru,<br>
</em><em>Kin bağlayan dostan koru,<br>
</em></span><em><span>Ani çarpan afetten koru.’ der </span>(</em> Ergalieva-Şakuzadaulı 2000: 68 )</p>
<p>Buradaki ateş ve su kültlerinden korunma, geçmiş kültürün günümüze yansımasından başka bir şey değildir.</p>
<p>Başından sonuna kadar iyi incelendiğimizde gök tanrı inancı ile şaman din adamlarının pozitif bakış açıları, dualarındaki sadelik ve semavi din olan İslam dini içinde bazı yönleri ile değişerek bazen de hiç değişmeden varlığını bugüne kadar devam ettirip gelmesi aklımıza ‘Kuran’daki Nahl’ suresinde geçen ‘’biz her millete peygamber gönderdik…” ayetini getirmektedir (Y azır 2012: 270).</p>
<p>Çünkü bugün halk diliyle ettiğimiz duaların çoğunun alt yapısını oluşturan temel yapı Gök tanrı (Şamanizm) inancıdır. Bu bağlamda bata, dua, dilekleri incelediğimizde taşıdıkları izlerin binlerce yıl öteye dayandığını görmek mümkündür. Bu nedenle bin yıllardan beri kendine has bir şekilde zenginleşerek günümüze kadar gelen Türk kültürünün tarihi derinliğini ve etki alanını tam olarak anlayabilmemiz için Gök Tanrı inancı ve bunun içindeki dinsel öğeleri çok iyi anlamamız gerekmektedir.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Dr. Enver KAPAĞAN</strong></span></a>
</p><p>MEB, El-mek: enverkapan@hotmail.com</p>
<p><strong>Alıntı Kaynak:</strong> Turkish Studies, International Periodical For the Languages, Literature and History of Turkish or Turkic, Volume 9/3 Winter 2014</p>
<hr>
<div><span><strong>KAYNAKÇA</strong></span></div>
<div><span>♦ AKALIN, L. Sami (1990), Türk Dilek Sözlerinden Alkışlar Kargışlar, Gazi Üniversitesi Basın Yayın Yüksek Okulu, Matbaası, Ankara.</span></div>
<div><span>♦ ALTAY, Halif (1998), Anayurttan Anadoluya, T.C. Kültür Bakanlığı, Ankara.</span></div>
<div><span>♦ ALTUNTAŞ, Halil- ŞAHİN, Muzaffer (2007), Kuranı Kerim Meali-Diyanet İşleri Başkanlığı, Özgün Matbaacılık, Ankara.</span></div>
<div><span>♦ ATALAY, Besim (1991), Divan-ı Lügat-İt-Türk Dizin, Türk Dil Kurumu Yay, c.IV, 3. Baskı, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara.</span></div>
<div><span>♦ BAPAEVA, Janyl Myrza (2008), Tuva Kamlarının Alkışları, Gazi Üniversitesi, Master Tezı, Ankara.</span></div>
<div><span>♦ ÇELEBİOĞLU, Amil (1996), Muhammediye, Cilt II. MEB. İstanbul.</span></div>
<div><span>♦ ÇINAR, Ali Abbas (1996), Türk Dünyası Halk Kültürü, Muğla Üniversitesi Maatbası, Muğla.</span></div>
<div><span>♦ DUYMAZ, Ali (1984), ‘Sihir Şiirlerinin Bir Türü Olarak Alkışlar’ Milli Folklor Dergisi, Sayı 45.</span></div>
<div><span>♦ ERGALİEVA, Jannat-ŞAKUZADAULI, Nurhat(2000),Kazak Kültürü, Al-Farabi Kitabevi, Almatı.</span></div>
<div><span>♦ ESİN, Emel (2001), Türk Kozmolojisine Giriş, Kabalcı Yayınevi, İstanbul.</span></div>
<div><span>♦ İNAN, Abdulkadir (2000), Tarihte ve Bugün Şamanizm, Türk Tarih Kurumu Yayınevi, 5. Baskı, Ankara.</span></div>
<div><span>♦ KAARLE- Krohn (1996),Halk Bilimi Yöntemi, (çev., Günsel İçöz), TDK. Ankara.</span></div>
<div><span>♦ KALAFAT, Yaşar (1999), Doğu Anadolu’da Eski Türk İnançlarının İzleri, Atatürk Kültür Merkezi Başkanlığı Yayınları, 3. Baskı. Ankara.</span></div>
<div><span>♦ KAPAĞAN, Enver (2013), Kırgız-Türk Folklorundaki ‘Alkış, Dua, Dileklerin Farklılıkları Ve Benzerlikleri’ (Yayımlanmamış Doktora Tezi) Kırgızistan Yüksek Öğretim Kurumu, Bişkek.</span></div>
<div><span>♦ KAYA, Doğan (2001), Folklorumuzda Beddua Söyleme Geleneği Ve Türk Halk Şiirinde Beddualar, Atatürk Kültür Merkezi Başkanlığı Yayınları, Ankara.</span></div>
<div><span>♦ ÖGEL, Bahaeddin (1997), Türk Kültürünün Gelişme Çağları Iı, Milli Eğitim Basımevi, İstanbul.</span></div>
<div><span>♦ ROUX, Jean Paol (2001), Türklerin Ve Moğolların Eski Dini, Kabalcı Yayınevi, İstanbul.</span></div>
<div><span>♦ ROUX, JEAN-POUL (2000), Orta Asya’da Kutsal Bitkiler Ve Hayvanlar, Kabalcı Yayınevi, İstanbul.</span></div>
<div><span>♦ TİKA, Türk Dünyası Edebiyatı 1.Cilt. Aydoğdu Ofset, Ankara 2002</span></div>
<div><span>♦ YAZIR, Elmalılı Hamdi (2012), Kur’an-ı Kerim ve Yüce Meali, Merve Yayınları, İstanbul.</span></div>
<div><span>♦ YÜCEKAL ERMETİN, Günnur (2009), Mevlevilikte Şamanizm İzleri, Töre Yayınevi, İstanbul.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Türk Kültür Çevresinde Ant</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/turk-kultur-cevresinde-ant</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/turk-kultur-cevresinde-ant</guid>
<description><![CDATA[ Türk Kültür Çevresinde Ant
Türklerin hayatında av, sürü ve akın önemli bir yer tutmuştur. Bütün bu işlerin yapılması kendi aralarında dostluk ve dayanışmanın sağlanmasına bağlı olmuştur. Dostluk kurmuş olan­lar birbirlerine güvenmişlerdir. Güven olmadan ava çıkılmamış, sürüler otlatılamamış ve düşmanlar üzerine akınlar gerçekleştirilmemiştir. Toplumda dost­lukların kurulması ve güven duyguları­nın artması kahramanların dayanışma­sına temel oluşturmuş ve hayatın bütün güçlüklerine karşı başarı […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c46401f178.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:47 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Türk, Kültür, Çevresinde, Ant</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2021/04/Kan-Kardesligi.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/turk-kultur-cevresinde-ant.html">Türk Kültür Çevresinde Ant</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. İlhami DURMUŞ</strong></span></a>
</p><p>Türklerin hayatında av, sürü ve akın önemli bir yer tutmuştur. Bütün bu işlerin yapılması kendi aralarında dostluk ve dayanışmanın sağlanmasına bağlı olmuştur. Dostluk kurmuş olan­lar birbirlerine güvenmişlerdir. Güven olmadan ava çıkılmamış, sürüler otlatılamamış ve düşmanlar üzerine akınlar gerçekleştirilmemiştir. Toplumda dost­lukların kurulması ve güven duyguları­nın artması kahramanların dayanışma­sına temel oluşturmuş ve hayatın bütün güçlüklerine karşı başarı sağlanmıştır.</p>
<p>Dostlukların kurulması için bir ta­kım törenler düzenlenmiştir. Bu tören­lerde dostlukların temelleri atılmıştır. Dost olabilmek için karşılıklı yeminler edilmiştir. Bu yemin ölünceye kadar bir­birlerine yardım edeceklerine, birbirleri için bütün tehlikeleri göze alacaklarına ve hatta gerektiğinde öleceklerine dair olmuştur.</p>
<p>Türk kültür çevresinde yazılı belgelerde yemin için “ant”, yemin etmek içinse “ant içmek” tabiri kullanılmıştır. Bütün Türk topluluklarının dillerinde bu kelimeler bulunuyor ve aynı anlam­da kullanılıyordu. Bu kapsamda Uygur Türkçesinde “ant” yemin anlamına gel­mekte, “antıkmak” ise yemin etmek, ant içmek için kullanılmış bir fiildir (Caferoğlu 1968: 17). Kumanlar “ant”, “ant iç-“ ke­limelerini kullanmışlardır. Burada “ant” yemin, ant iç” ise, yemin etmek, ant iç­mek anlamlarında kullanılmıştır. Ayrıca “ant içer-men”, ant içerim ve “tengrining atı bile ant içmegil”, Tanrının adı ile ant içme şeklinde cümleler kurulmuş, andın Tanrının adı ile içildiği de vurgulanmış­tır (Grönbech 1992: 9). Ed-Düretü’l-Mudiyye Fil-Lügati-t Türkiyye’de “ant iş”, ant içmek anlamındadır. (Hüsrev bin Abdullah 2003: 21). İbni Mühennâ Lügati’nde ise, “ant” yemin anlamında geçerken, “antlığ” kelimesi de yer almak­tadır. “Antlığ” birine yeminle bağlanmış olan kişi için kullanılmıştır (Cemalüd-din İbni Mühennâ 1997: 10). Türk kül­tür çevresinde yemin için “ant”, birbirine karşı yeminli kişi için “antlı” ve yemin etmek için ise “ant içmek” tabirlerinin kullanılmış olduğu görülmektedir. Bu tabirler kültürel süreklilik içerisinde gü­nümüze kadar ulaşmış bulunmaktadır. Günümüzde Türk toplulukları arasında Türkiye Türkçesi başta olmak üzere, Azerbaycan, Başkurt, Kazak, Kırgız, Öz­bek, Tatar, Türkmen ve Uygur Türkçe­lerinde “ant” kelimesi kullanılmaktadır (Ercilasun 1991: 22- 23). Altay Türkçesinde ant “antıgış”, ant içmek “antık” ve ant içmiş olan “antıgarlu” kelimeleriyle açıklanmaktadır (Baskakov-Toşçakova 1999: 26). Yakut (Saha) dilinde ant “andağar” ve ant içmek “andağay” keli­meleriyle ifade edilmektedir (Pekarskiy 1945: 21). Çuvaş Türkçesinde ant “ant” ve ant içmek “an tu” şeklinde geçmekte­dir (Skvortsov 1982: 36). Tuva Türkçesinde ant “dangırak”, ant içmek ise “dangıraktajır” şeklindedir (Arıkoğlu-Kuular 2003: 29). Hakas Türkçesinde ant içmek için “sirten” kelimesinin kullanıldığı gö­rülmektedir (Arıkoğlu 2005: 437). Bu bil­giler ışığında Türk kültür çevresinde ant kelimesinin yaygın olarak kullanıldığı anlaşılmaktadır.</p>
<p>Türk kültür çevresinde yemin et­mek manasına kullanılan ant içmek sözünden de anlaşılacağı gibi yemin bir nesnenin içilişi ile olmaktaydı. Şaraba kanlarını karıştırmak suretiyle yapılan bu hareket bir kardeşlik oluşturmak ve anlaşmak için yapılmaktaydı (Orkun 1937: 97). Anlaşabilmek için yalnız ant, yani yemin yeterli olmayıp, bu tören sı­rasında karşılıklı içme de söz konusuy­du. Bu itibarla ant töreninde hem içilmekte hem de kutlu saydıklarına andı bozmamak için yemin etmekteydiler. Bu şekilde ant içme şahıslar arasında oldu­ğu gibi boylar ve devletlerarasında da olmaktaydı.</p>
<h3><strong>Kan Kardeşliğine Dayalı Ant</strong></h3>
<p>Türk kültür çevresinde şahıslar ara­sında ant içmenin köklü bir geleneği bu­lunmaktadır. İlk ortaya çıktıkları kültür coğrafyası, adları, dillerine ait kelimeler, dini inançları, sanat anlayışları, gelenek ve görenekleriyle Türkler ve Türklükle bağlantıları ortaya konulmuş olan İskitlerde (Durmuş 2002: 620- 627) ant içmenin en eski örneği görülmektedir. Herodotos İskitlerin ant içmeleriyle ilgili olarak şu bilgileri vermektedir: “Toprak bir kupanın içerisine şarap doldururlar; ant içecek olanlar buna kanlarını karış­tırırlar; bunun için sivri bir şeyle küçük bir delik açarlar, ya da kılıçla hafif çizer­ler; sonra kabın içerisine bir pala, oklar, bir balta ve mızrak daldırırlar; bu da ol­duktan sonra öfke üzerine ant ederler ve kaptaki şaraptan azıcık içerler ve orda bulunanların ileri gelenleri de onlarla beraber içerler” (Herodotos IV, 70).</p>
<p>İskitlerde ant içme geleneği Lucianos tarafından da ele alınmıştır. Onun verdiği bilgiler Herodotos’un vermiş ol­duğu bilgileri desteklemektedir. Lucianos İskitlere dair bilgileri İskit soyun­dan olan Togaris (Toxaris)’in sözleriyle vermektedir. Togaris özellikle neden dost edindiklerini şu cümlelerle açıkla­maktadır. “Bizim memleketimizde savaş hiç eksik olmaz, ya biz bir ülkeye saldı­rırız, ya bizim yurdumuza bir saldıran olur, bir otlak için, talan için silaha sa­rılırız. İnsana dost da işte öyle zaman­larda lâzım olur. İşte bunun içindir ki, biz dostluklarımızı sağlamca perçinleriz, biz onun karşı konulmaz, yenilmez bir silah olduğuna inanırız” (Lucianos 1944: 211). Gerçekten samimi dostların olması savaş zamanlarında gerekmekte ve dost olan kişi dostu için yenilmez bir silah gibi görünmektedir.</p>
<p>İskitlerde dostların seçimine de bü­yük önem verildiği görülmektedir. Bu hususta Togaris, büyük işler başarabile­cek bir yiğit gördüklerinde onun başına üşüştüklerini, ona uzun zaman yaran­maya çalıştıklarını, dostluğunu kendile­rinden esirgememesi için hiçbir şeyden kaçınmadıklarını belirtmektedir. Seçtik­leri adamı kendileriyle dost olmaya razı ettiklerinde, birbirlerinden ayrılmaya, gerekirse birbirleri uğrunda ölmeye ant içtiklerini ifade etmektedir (Lucianos 1944: 211- 212). Bu anlatılanlara bakıl­dığında dost olacakları kişinin yiğitliği ilk sırayı almakta ve dost olmaya her iki taraf karar vererek, birlikte ant içmek­tedirler.</p>
<p>Togaris nasıl ant içtiklerini de şu şekilde anlatmaktadır: “Parmaklarımı­zın ucunu kesip kanı bir sağrağa (kâse) akıtırız, kılıçlarımızın ucunu o kana ba­tırır, sonra dudaklarımıza götürürüz; ar­tık dünyada hiçbir şey bizi birbirimizden ayıramaz. Bu birleşme, bu kan kardeşli­ği en çok üç kişi arasında olabilir; çünkü çok dostu olan bir adam bizce kötü ka­dın gibi bir şeydir. Dostluk o kadar çok bölünmeye gelmez, kuvvetini kaybeder (Lucianos 1944: 212). Bu verilen bilgiler­de dikkati çeken en önemli hususlardan birisi yalnız iki kişinin kanının karıştırı­lıp, herhangi bir içki içerisine konulmamasıdır. Diğer bir husus ise kan kardeş olmanın sınırsızlığı değil, özellikle bir kişinin en fazla üç kişi ile ant içmesidir. Fazla kişiyle ant içilmesi dostluğun güç­lü olmayacağı düşüncesini doğurmakta­dır.</p>
<p>Andın neler üzerine içildiği de Togaris tarafından ortaya konulmaktadır. Bu hususta Togaris şöyle demektedir: “Yel üzerine, yatağan (iki tarafı keskin kılıç) üzerine ant içiyorum. Biz yel ile yatağan üzerine ant içtiğimiz zaman bizim için yel hayatın, yatağan da ölümün özüdür” (Lucianos 1944: 212).</p>
<p>Togaris, İskit soyundan kan karde­şi olup, ant içenlerin birbirleri için neler yaptıklarını da ortaya koymaktadır. Bu kapsamda Dandamis- Amizokes, Belittas- Basthes, Makentes- Lonkhates- Ar- sakomas, Sisinnes- Togaris, Abaukhas- Gyndanes dostluklarını belirgin bir şe­kilde ortaya koymaktadır.</p>
<p>Bunlardan birincisi Dandamis ve Amizokes’in dostluğudur. Dandamis ile Amizokes birbirinin kanını içip dost ol­duktan kısa bir süre sonra Sarmatlar İskit topraklarına saldırırlar. Ani saldırı karşısında İskitler büyük kayıp verirler. Amizokes de tutsak edilir. Dandamis’e kan kardeşi olduklarını çağırarak ha­tırlatır. Dandamis onun sesini duyunca bir an bile düşünmeden Tanais (Don) nehrine suya atlar, yüzerek düşmana saldırır. Sarmatlar yaylarını çekerler, Dandamis’i öldürmek isterler. Dandamis “ziris” diye bağırdığından öldürülmez ve düşmanları onun fidye vermek için geldi­ğini dünürler. Dandamis’i liderlerine gö­türürler. Sarmat lideri ondan fidye ister. Dandamis’in verecek bir şeyi olmadığın­dan, kendisini tutmasını ve arkadaşını bırakmasını ister. Sarmat lideri “ziris” diye geldiğinden onu tutmasının müm­kün olmadığını, vücudunun bir kısmını bırakmasının uygun olacağını söyler. Dandamis neresini istediğini sorduğun­da, Sarmat lideri onun gözlerini ister. Orada Dandamis’in gözlerini oyarlar. Bundan sonra Amizokes ve Dandamis’i bırakırlar. İki arkadaş ırmağı geçer ve İskitlerin yanına dönerler. Dandamis’in dostluğa vefası İskitleri avutur. Bu ara­da Sarmatlar da korkup yılarlar. Amizokes dostunun gözleri körken kendi gözle­rinin görmesine katlanamaz, o da gözle­rini oyar. Hiçbir iş göremeyen iki dosta İskitler saygı gösterir ve yaşadıkları süre içinde ikisini de beslerler (Lucianos 1944- 213-215). Burada arkadaşını kur­tarmak için kendisini büyük bir tehlike­ye atan kişinin gözlerinin oyulmasının ardından, düşmanın elinden kurtulan dostunun da gözlerini oyması ve her iki­sinin de iş göremez hale gelmeleri gayet anlamlıdır. Daha da önemlisi her ikisi de iş göremez hale gelen iki dostun İskitler tarafından beslenmesi ve onlara saygı duyulmasıdır. Bu da düşmanlarının İskitlerin en büyük nimet olarak saydıkla­rı değer olan dostlarına güven duygusu­nu alamadıklarını göstermektedir.</p>
<p>İkincisini ise Amizokes’in amca­sının oğlu Belittas ile Basthes’in dost­luğu oluşturmaktadır. Belittas dostu Basthes’le avlanırken aslanın Basthes’in ayaklarından yakaladığını ve atından aşağıya çektiğini görür. Aslan avının üzerine çullanır, boğazını sıkar ve tır­naklarıyla parçalamaya başlar. Belittas hemen yere atlar, aslanı arkasından sarar, kızdırıp kendine döndürmek için çeker, hatta Basthes’i belki kurtarırım diye elini hayvanın ağzına sokar. Aslan yarı ölü adamı bırakarak Belittas’a dö­ner, boynuna atılıp öldürür. Belittas da o sıra kılıcını hayvanın göğsüne saplar. Üçü birden can verir. Togaris’in de bu­lunduğu bir grup İskit iki mezar kazar. Mezarlardan birine iki dost, diğerine ise aslan gömülür (Lucianos 1944: 216). Belitas’ın öleceğini bilerek aslanın üze­rine atılıp arkadaşını kurtarmak iste­mesi büyük bir kahramanlık örneğidir. İskit toplumunun kahramanları mezara gömmelerinin yanında bir mücadele esnasında öldürülen aslanı da bir mezara gömmüş olmaları da cesaret ve kahra­manlığa vermiş oldukları önemin açık delillerindendir. Ancak kahramanla mü­cadele sırasında ölen aslanın niçin böyle gömüldüğünü açık şekilde belgeleyebile­cek herhangi bir kaynak bulunmamak­tadır.</p>
<p>Üçüncü örneği Makentes, Lonkhates ve Arsakomas arasındaki dostluk oluşturmaktadır. İskit kökenli Arsakomas Bosporos’ta saltanat süren kra­lın kızını ister. Krala “Kızını bana ver. Koca olarak ben ona herkesten daha iyi yakışırım, çünkü benim varım hepsininkinden üstündür” der. Kral bu sözlere şaşar: “Senin kaç davarın, kaç savaş araban var” der. Bunun üzerine Arsakomas: “Benim ne davarım var, ne de sa­vaş arabam; ama iki dostum vardır, İskit ülkesinde kimsenin öyle dostu bulunmaz” cevabını verir. Arsakomas ülkesine dönünce durumu arkadaşlarına anlatır. Kralın kızını Adrymakhos adlı birine verdiğini söyler. “Onun on tane altın kâ­sesi, dörder köşeli seksen tane arabası, bilmem ne kadar davarı, sığırı varmış. İnce işlenmiş kâseleri, ağır arabaları, davar, sığır sürülerini bizim gibi yiğitler­den üstün tuttu” der. “Ben, iki yandan kederliyim dostlarım: bir kere kıza gönül verdim; ikincisi, öyle bir kalabalık içinde hakarete uğramak içime işledi. Bence siz de benim kadar hakaret görmüş sayılır­sınız; mademki dostluk andını içtiğimiz­den beri üçümüz tek bir insanmış gibi yaşıyoruz, mademki acılarımızı da, zevklerimizi de paylaşmamız lâzım geliyor, o halde her birimize o hakaretin üçte biri düşer” diyerek sözlerini tamamlar. Bu­nun üzerine Lonkhates: “Hayır üçte biri değil; mademki sana öyle bir iş etmiştir, üçümüze de aynı şekilde hakaret etmiş demektir” diye cevap verir. Arsakomas’ın iki arkadaşı da harekete geçer. Biri kralı öldürür. Diğeri de kızı Arsakomas’a getirir (Lucianos 1944: 218- 223).</p>
<p>Dostluk örneklerinden dördüncü­sünü Togaris ile Sisinnes’in dostlukları oluşturmaktadır. Togaris İskit ülkesin­den Yunanistan’a giderken, Amastris’e uğrar. Çocukluktan beri arkadaşı olan Sisinnes de ona yol arkadaşlığı eder. Amastris’in limanında eşyalarını bir odaya koyarlar. Gezmeye çıkarlar, ne­leri varsa hepsi çalınır. Sisinnes liman­dan odun taşır, aldığı parayla yiyecek alır. Sonra Sisinnes tiyatroda bir mü­cadele müsabakasına katılır. Mücadele sırasında baldırından yaralanır, sonra bir hamle ile rakibinin göğsüne kılıcını saplar ve büyük para ödülünü alır. Para sıkıntıları ortadan kalkar. Sisinnes iyile­şince İskit ülkesine döner. Togaris’in kız kardeşiyle evlenir (Lucianos 1944: 226­-229). Sisinnes’in arkadaşının ihtiyaçları­nı karşılamak üzere, ölümü göze alarak bir kahramanın karşısına çıkıp mücade­le etmesi de dostluğa verilen önemi açık bir şekilde göstermektedir. Bu dostluk Togaris’in kız kardeşini Sisinnes’in al­masıyla hısımlığa da dönüşmüştür.</p>
<p>Togaris’in son olarak anlattığı Abaukas’la Gyndanes’in dostluğudur. Abaukhas hanımı ve çocukları ile yolcu­luğa çıkar. Gyndanes de onlara yol arka­daşlığı eder. Yolda eşkıyalar karşılarına çıkar. Gyndanes yaralanır, ancak eşkı­yaları püskürtür. Bir evde yatarlarken, evin üst katında yangın çıkar. Abaukhas yaralı arkadaşını kucaklayıp aşağıya iner. Sonra Abaukhas’ı hanımı ve çocuk­larını bırakıp Gyndanes’i kurtardığı için ayıplayanlar olur. O, “Benim daha başka çocuklarım olur, ama benim daha uzun zaman Gyndanes gibi vefalı bir dostum olamaz” diye cevap verir (Lucianos 1944: 229-230). Burada eşkiyalara karşı bü­tün aile fertlerini koruyan ve yaralanan Gyndanes’in Abaukhas tarafından yan­gından kurtarılması ahde vefanın bir ör­neği olarak görülmektedir.</p>
<p>Bütün bu anlatılanlardan ant içe­rek kan kardeşi olanların birbirlerine karşı ne derecede sadık oldukları ve ken­dilerini dostları için ölüme attıkları dik­kati çekmektedir. Dostu uğruna gözleri­ni feda etmek, aslan pençesi altında can vermek, savaş sanatının üstadı karşısın­da her türlü tehlikeyi göze alarak müca­dele etmek, eşkıyaya karşı arkadaşı ve ailesinin hayatını kurtararak kendini siper etmek, savaş sırasında ölümü göze alarak atılmak dostluğun ne kadar önem taşıdığını ortaya koymaktadır.</p>
<p>Kan kardeşliği ve ant törenleri ar­keolojik buluntularla da belgelenebilmektedir. Bu şekilde tasvirler elbise ve başlık üzerine dikilmiş madeni plakalar üzerinde olduğu gibi madeni kap üzeri­ne de yapılmış olabiliyorlar. Bu tasvirler incelendiğinde yan yana gelerek diz çök­müş iki İskit’in içki boynuzundan aynı anda kan karıştırılmış içkiyi içtikleri gö­rülmektedir (Ebert 1929: 68).</p>
<p>Yazılı belgelerde pek üzerinde du­rulmayan, fakat ant içme törenlerinin resimle tasvir edilmelerinde ortaya çı­kan gerçek her iki savaşçının tek bir kaptan, bir içki boynuzundan ve benzeri şeylerden içmeyi bu ciddi tören esnasın­da yapmasıdır. Geleceğin iki kan kardeşi şarabı kanları ile karıştırmış, birbirleri­ne çok yakın olarak dayanmış, her ikisi de kabı dudaklarına kadar kaldırarak bu karışımı içmişlerdir. Aynı anda içme belirgin bir şekilde önem arz etmektedir. Bu durum onları ölüme kadar, belki de öbür dünyada birbirlerine sıkıca bağla­mıştır. Törene çevrede bulunan savaşçı­lar tanıklık etmektedir (Rolle 1980: 71). Bu görüntü açık bir şekilde yazılı kay­naklarda verilen bilgileri desteklemek­tedir. Ayrıca kazılarda içki boynuzunun ortaya çıkarılmış olması da diğer arkeo­lojik buluntular ve yazılı kaynaklardaki bilgileri doğrulamaktadır.</p>
<p>İskitlerin dostlaşma törenlerinde görülen kan karışma unsuru Türk kül­tür çevresinde tarih boyunca devam et­miştir. Yazılı belgelerde bu şekilde kan karıştırılarak ve birlikte içilerek yapılan törenlere -uzlaşmaya dayalı ant başlığı altında görüleceği üzere- Asya Hunları, Avarlar, Göktürkler ve Uygurlarda ulus­lar arası antlaşmalarda rastlanılmaktadır. Kültürel süreklilik içerisinde Türk kültür çevresinde kan karıştırarak, dost olma Uygur sonrası dönemde de görülmektedir.</p>
<p>Türk ve Moğol toplulukları arasında kan kardeşliği esasına dayalı andın yay­gın olduğu anlaşılmaktadır. Anda dayalı kan kardeşi olanlar şahitler önünde, kol­larında bir damar yararak kanlarını bir fincan içine akıtmakta, bunu süt veya kımızla karıştırarak her birisi bu içkinin yarısını içmektedirler. Böylece ikisi de Türkçe ve Moğolcada aynı manaya gelen “anda” olmaktadırlar. Bu şekilde kan kardeşi olmak âdeti günümüzde Batı Türk dünyasında yoksa da çocuklar ara­sında yakını ile kolunu kanatarak içmek hali mevcuttur. Türkçede kullandığımız “ant içmek” tabiri de bu eski Türk âde­tinin kalıntılarındandır (Yazksız 1316: 60).</p>
<p>Kan yalaşıp kardeş olmak yalnız ço­cuklarda kalmış eski bir hatıra olmakla kalmayarak Türk edebiyatı eserlerinde korunmuştur. II. Bayazıt devrine ait edebi eserlerde kan yalaşıp dost olma motifine rastlanılmaktadır. Bu devir şa­irlerinden Mesihi’nin Ali Paşa’ya yazdığı mersiyede kan kardeşliği işlenmiştir:</p>
<p><span><em>Subhudem bir acep uğraş oldu</em></span><br>
<span><em>Her taraf lagze-i sabaş oldu</em></span><br>
<span><em>Dil paşa ile peykân-i oldu</em></span><br>
<span><em>Kan yalaştı ve kardaş oldu</em></span> (Yazık­sız 1316: 60- 61).</p>
<p>I. Selim devri şairlerinden Ahî’nin bir şiirinde de kan kardeşlik konu edi­nilmiştir:</p>
<p><span><em>Okların can almağa tîrinle yoldaş oldular</em></span><br>
<span><em>Sinelerde kan yalaştılar karındaş oldular</em></span> (Yazıksız 1316: 61).</p>
<p>Türk edebiyatında kan kardeşliği ile ilgili çok sayıda örnek bulmak müm­kündür. Kan kardeşliği ile ilgili beyit yazan şairler arasında Aşki, Revani ve Şeyh Galip de sayılabilir.</p>
<p>Aşki’nin kendi adıyla anılan “Aşki Divanı’nda kan yalaşıp, kan kardeşi ol­mayla ilgili şu beyiti bulunmaktadır:</p>
<p><span><em>Dil müjenle kan yalaştılar karındaş oldular</em></span><br>
<span><em>Zâhirâ gören sanur kanlu bıçaklı yağıdır</em></span> (Aksoy 1996: 2240).</p>
<p>Asıl adı İlyas Şûca Çelebi olan Revanî de XVI. yüzyıl mesnevi şairlerin­dendir (Banarlı 2001: 477). Adı geçen şairin “Revanî Divanı”nda kan kardeşi olmayla ilgili şu beyiti dikkat çekicidir:</p>
<p><span><em>İkilikten geçmişiz birliğe irdik za- hidâ</em></span><br>
<span><em>Ayş ile kardaş okuştuk kan yalaştık câm ile</em></span> (Aksoy 1996: 2240).</p>
<p>Asıl adı Mehmet olan XVIII. yüzyıl şairlerinden Şeyh Galip’in Türk edebiyatına hediye ettiği en güzel eserlerden biri “Hüsn ü Aşk Mesnevisi”dir (Banarlı 2001: 770, 775). Söz konusu mesnevide kan kardeşliği ile ilgili şu beyit bulun­maktadır:</p>
<p><span><em>Biri birine ulaştı bunlar</em></span><br>
<span><em>Ol bağçede kan yalaştı bunlar</em></span> (Aksoy 1996: 2240).</p>
<p>Günümüzde daha çok çocuklar ara­sında yaşatılan kan kardeşliği geleneği tamamen yok olmamıştır. Kardeşlik bağ­larının kurulması ve insanların toplum­daki yerlerinin pekiştirilmesi için kulla­nılan bu yöntem biraz şekil değiştirerek de olsa, Anadolu’da uygulanabilirliğini sürdürmüştür. Özellikle Anadolu’da yaşayan konar-göçerler arasında kan kardeşi olacak iki kişinin bileklerini bir miktar kesmek suretiyle kanlı bileklerini birbirine değdirerek kan değiş tokuşunu gerçekleştirdikleri görülmektedir (Roux 1994: 190). Böylece kan kardeşi olanla­rın kanlarını karıştırıp içme ya da ya­lama safhası gerçekleştirilmemekle bir­likte, biraz kesilmiş bileklerin birbirine karşılıklı değdirilmesi suretiyle kanların karıştırılması sonucunda kan kardeşliği ritüeli daha sade ve kolay uygulanabilir bir hal almış bulunmaktadır.</p>
<h3><strong>Kargışa Dayalı Ant</strong></h3>
<p>Türk kültür çevresinde iki kişinin kan kardeşliğini esas alan ve dost ol­maya yönelik ant içmelerinden başka bireylerin tek başlarına da yemin ettik­leri görülür. Bu şekilde yeminde sözünde durma söz konusu olup, gerçek ile yalanı ayırt etmek için yapılan törenler bu kap­samdadır. Divanü Lûgat-it Türk’te geçen “kargış” kelimesi “lanet, beddua, ilenme” için kullanılmıştır (Kaşgarlı Mahmud IV: 268). Bir insan herhangi bir şeye ye­min ederken, “yalan söylersem, sözümde durmazsam” şeklinde kendisinin lanet­lenmesi ve kötülük bulması üzerine ye­min etmektedir.</p>
<p>Kargışa dayalı anda Türk kültür çevresinde sık rastlanılmaktadır. X. yüzyılın ilk yarısında Müslüman yazar­lardan İbn-ül-Fakih Türklerin gelenek ve göreneklerinden söz ederken, ant konusuna da değinmiştir. O, “Türkler bakırdan yapılmış bir put önünde ye­min ederler. Putun önünde su dolu bir kap bulunur. Suyun içine altın ve bir avuç buğday atarlar. Kabın altında bir tane kadın pantolonu bulunur. Yemin eden andımı bozarsam kadın pantolonu giyimim olsun, beni buğday gibi biçsin­ler, yüzüm altın gibi sararsın der” (İnan 1948: 280).</p>
<p>XI. yüzyılda Müslüman yazarlar­dan Gardizi Türkişler hakkında bilgi verirken, onların yaşadıkları kültür coğrafyasında bir dağa taptıklarını be­lirtmektedir. Onun bildirdiğine göre, “bu dağa yemin ederler ve bu dağın Tanrı’nın ikâmetgahı olduğunu söylerler” (Şeşen 1985: 88). Bu bilgilerden yeminin nasıl edildiğine dair herhangi bir bilgi çıkar­mak mümkün olmamakla birlikte, kar­gışa dayalı olabileceği düşünülebilir.</p>
<p>Türk gelenek ve görenekleri hak­kında çok değerli bilgiler veren Kaşgarlı Mahmud demir kelimesini açıklarken Kırgız, Yabaku, Kıpçak ve daha başka boyların halkı ant içtiklerinde, kılıcı çı­kararak yanlamasına öne korlar. “Bu gök kirsin, kızıl çıksın” derler ki, “sö­zümde durmazsam, kılıç kanıma bulan­sın, demir benden öcünü alsın” demek­tir. Çünkü onlar demiri büyük sayarlar” (Kaşgarlı Mahmud I: 362).</p>
<p>Müslüman Arap yazarlarla Kaşgarlı Mahmud’un verdiği bilgiler, bu hususta bilgi veren Dede Korkut hikâyelerindeki Oğuz kahramanlarının ant formülleri­nin hem kargıştan ibaret olduğunu hem de Türk kültür çevresinde var olanların yansımaları şeklinde ortaya çıktığını göstermektedir.</p>
<p>Alp Kazan’ın İnagı Beyrek Kazan’a asi olmayacağına şöyle ant etmektedir: “Ben Kazan’ın nimetini çok yemişim, bilmezsem gözüme dursun! Kara koç kazılık atına çök binmişim, bilmezsem bana tabut olsun! Güzel kaftanlarını çok giymişim, bilmezsem kefenim olsun! Al bargâh otağına çok girmişim, bilmezsem bana zindan olsun!” (Gökyay 2007: 190).</p>
<p>Beyrek ant içti: “Kılıcıma doğrana­yım, okuma sançılayım, yer gibi kertile­yim, toprak gibi savrulayım, sağlıkla va­racak olursam Oğuza gelip seni helallığa almazsam” (Gökyay 2007: 73).</p>
<p>“Oğuz yiğidinin öfkesi kabardı: Kılı­cını çıkardı, yeri çaldı, kertti. Kerttiğim yer gibi kertileyim, toprak gibi savrula­yım, kılıcıma doğranayım, okuma sançılayım, oğlum doğmasın, doğarsa on güne varmasın bey babamın kadın anamın yüzünü görmeden bu gerdeğe girersem” (Gökyay 2007: 130).</p>
<h3><strong>Uzlaşmaya Dayalı Ant</strong></h3>
<p>Türk kültür çevresinde bireylerin kendi aralarında gerçekleştirdikleri ant­lardan başka devletler arasında da ant törenleri yapılmakta ve ant içilmekteydi. Bu şekilde Türklerin ant içme töreni hakkında ilk bilgi M.Ö. I. yüzyıla aittir. Bu antlaşma Hun hakanı Huhanyeh ile Çin elçileri arasında M.Ö. 43 yılında ger­çekleştirilmiştir (Ögel 1981: 162). Çin’in kuzey sınır bölgelerinde yaşayan Huhanyeh Han’ın yanına giden Çin elçileri gözlemlerini antlaşmanın gerçekleştirilmesinden önce şu şekilde aktarmışlar­dır: “Tanhu’nun (Huhanyeh Han) halkı, tam olarak güçlenmiştir. Sınır bölgele­rinde av hayvanları bitirilmiştir. Tanhu kendisini savunmak için yeterli derece­de güçlenmiştir. Cici Han’dan korkması için herhangi bir sebep kalmamıştır”. Elçilerin belirttiğine göre, “O, meclisi­ni topladı. Toplantıya katılanların çoğu kuzey bozkırlarına çekilmeyi önerdiler. Böylece kuzeye çekilmiş olurlarsa, onla­rın kontrolü çok güçlenmiş olacaktı” (De Groot 1921: 223).</p>
<p>Hun hakanı Huhanyeh ile Çin elçi­leri Çan ve Mın arasında gerçekleştiri­len antlaşma da bu gelişmelerden sonra yapılmıştır. Bu antlaşma şu şekildedir: “Han (Çinliler) ve Hunlar günümüzde ve bütün gelecekte nesilleri boyunca birbir­lerini aldatmamak ve birbirlerine saldırmamak için özel dostluk kurarlar. Hır­sızlık ve yağmalar gerçekleşirse, taraf­lar birbirlerini bilgilendirirler. Cezalara izin verirler ve karşılıklı zarar bedelini öderler. Akınlar gerçekleştirilirse, bir­birlerine yardım etmek için savaşacak insanları toplarlar. Han ve Hunlardan bu andı ilk defa kim bozmaya kalkışır­sa, Tanrı’nın bütün cezasına çarpılsın! Bütün soyların çocukları bu anda sadık kalsın!” (De Groot 1921: 223).</p>
<p>Antlaşma töreni için Çinli Çan ve Mın ile Hun hakanı ve boy beyleri Hunların Lok nehrinin doğusunda bir dağa çıkmışlar, orada bir beyaz atı kurban et­mişler, Tanhu kupanın içindeki şaraba kılıcının ucuyla dokundurmuş ve birlikte antlı şarabı içmişlerdir. Burada kurban edilen atın veya ant içenlerin kanıyla şa­rap karıştırılmak suretiyle içilmiştir (De Groot 1921: 223).</p>
<p>Türk kültür çevresinde gerçekleş­tirilen yeminlerden birini Bizans yazarı Menander kaydetmektedir. Avar hakanı Bayan M.S. 6. yüzyılda Avrupa’da kuv­vetli bir devlet kurabilmek için Belgrad ve çevresini ele geçirmeyi amaçlar. Bi­zans imparatorunun elinde bulunan Sirmium kalesini ister, red cevabını alınca buranın zaptı için çalışmaya koyulur. Bunun için ırmağın üzerine bir köprü yaptırmak ve bu köprü yapıldıktan son­ra, onun korunmasına yönelik donanma yapılması gereğini düşünür. Donanma yapılır. Sava nehri üzerinde de köprü yapılmaya başlanır. Bayan’ın bu hare­ketini gören Bizans kale komutanı telaş­lanır. Türk hakanı Bayan köprü yapan işçilerin üzerine bir tek ok atılsa savaş nedeni sayacağını belirtir. Kale kuman­danı durumdan hükümdarını haberdar etmek ve o zamana kadarda Türklerden teminat almak ister (Orkun 1937: 99­100). Bunun üzerine Bizans ve Avarlar arasında sözleşmeyi teyit için ant içilir. Her iki taraf ileri gelen maiyet, halk ile muayyen bir yerde buluşurlar, Avar hakanı Bayan Türk adeti gereği kılıcını çeker, ucunu yukarı doğru tutar ve şu suretle yemin eder: “Sava nehrine köp­rü kurmakla Romalılara bir zarar verir isem ben Bayan ve Avarlar mahvolalım. Gök başımıza çöksün, Gök Tanrı’nın ateşli okları bizi öldürsün; dağlar ve or­manlar başımıza yıkılsın. Savanın suyu taşarak bizi yutsun” (Orkun 1946: 89).</p>
<p>Göktürkler ve Çinliler arasında M.S. 626 yılında bir barış antlaşması gerçekleştirilmiştir. Bu antlaşmayla ilgi­li olarak şöyle denilmektedir: “Aynı gün Hieli gerçekten barış istedi, imparator da bunu kabul etti. Ertesi gün bir beyaz at kurban edildi ve Hieli ile Pienki’ao köprüsü üzerinde dostluk antlaşması ya­pıldı (Liu Mau- Tsai 1958: 190- 191). Bu antlaşma Çinliler ile Hunlar arasında gerçekleştirilen antlaşmaya büyük ben­zerlik göstermektedir. Burada da aynı şekilde beyaz at kurban edilmiş olup, tören düzenlendiği ve kan andının ger­çekleştirildiği düşünülmektedir.</p>
<p>Uygurlar ve Çinliler arasında da 765 yılında antlaşma töreni yapıldığı gö­rülmektedir. Çinli komutan bu törende şöyle dedi: “Göğün oğlu Tang uzun yıllar yaşasın. Aynı zamanda Uygur Kağan­lığı da uzun yıllar yaşasın. İki devletin general ve bakanlarının şerefine içilsin. Her kim bu antlaşmayı bozarsa, onun ordusunun askerleri yok olsun ve onun bütün soyu sopu kurusun”. Ant şarabı getirildiği zaman Uygur bakanları da şöyle söylediler: “Biz senin andınla ant içeriz”. (Mackerras 1968: 48).</p>
<p>Türk kültür çevresinde çeşitli boy mensupları da bir araya gelerek ant iç­mişlerdir. Çeşitli boylara mensup olan­ların bir araya gelerek ant içme geleneği Moğol toplulukları arasında Olhui nehri­nin kaynak bölgesinde gerçekleştirilmiş­tir. Onlar söz konusu bölgede toplanarak Camuha’yı Han seçmeye karar vermiş­ler. Bir aygır ve bir kısrak keserek karşı­lıklı yemin etmişlerdir (MGT 1995: 70).</p>
<p>1760 yılında Kırgız-Kazaklarla Kalmuk-Torgavutlar arasında bir barış antlaşması gerçekleştirilmiştir. Bulanık denilen su kıyısında gök kaşka (alnında bir işaret bulunan) boz aygır, karabaşlı koç kurban kesip ellerini kana batır­mışlar ve böylece antlaşmışlardır (İnan 1948: 281).</p>
<h3><strong>Sonuç</strong></h3>
<p>Türk kültür çevresinde ant içme geleneği yazılı belgeler ışığında İskit dö­nemine kadar eskiye gitmektedir. İskit dönemine ait yazılı belgelerdeki bilgileri arkeolojik kazılar sonucunda ortaya çı­karılmış levhalar üzerindeki tasvirler de desteklemektedir. Ayrıca kazılar sonu­cunda ortaya çıkarılmış olan içki kapla­rının da ant içme geleneğiyle bağlantısı ortaya konulabilmektedir. Bu belge ve tasvirler karşılıklı iki kişinin kan karde­şi olmak suretiyle ant içmelerini ortaya koymaktadır.</p>
<p>Türk kültür çevresinde bireysel olarak da ant içmeye rastlanılmaktadır. Burada ant ya da yemin eden kişi bir şeyi gerçekleştirmemesi, sözünde durmaması ve yalan söylemesi halinde lanetlenmesini istemektedir. Bu şekilde yemin bireysel olduğundan herhangi bir kan kardeşliği ve kan yalaşma söz konu­su olmamaktadır.</p>
<p>Ant içme boylar ve milletler arasında da gerçekleştirilmektedir. Bu törenlerde at kurban edilip, karşılıklı içilen içkilere kan katılmaktadır. Böylece karşılıklı iç­kiler içilmek suretiyle taraflar antlaşma yapmakta ve uzlaşmaktadırlar. Bu şe­kilde uzlaşmanın en eski örneğine Asya Hunlarında rastlanılmaktadır.</p>
<p>Türk kültür çevresinde kan kardeş­liğine dayalı antta kişilerin gençlik çağı­na girerken ya da genç yaşta ant içtikle­ri görülmektedir. Bireylerin kan kardeş oldukları kişi sayısı az olduğundan, her ferdin iki, üç kan kardeşi bulunduğun­dan kan kardeş olma sürecinin genç yaşta tamamlanmış olabileceği dikkati çekmektedir. Kan kardeş olma geleneği Türk kültür çevresinde hala çocuklar arasında devam etmektedir. Bu gelenek konar-göçerler arasında da yetişkinlerin bileklerini biraz kesmek ve karşılıklı bir­birine değdirmek suretiyle kanlarını ka­rıştırmaları kan kardeşliği geleneğinin sade bir biçimi olarak günümüze kadar ulaşmış durumdadır.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. İlhami DURMUŞ</strong></span></a>
</p><p>Gazi Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi, ilhamidurmus@gmail.com</p>
<p><strong>Alıntı Kaynak:</strong> Milli Folklor, Uluslararası Kültür Araştırmaları Dergisi, Sayı:84 Yıl: 2009</p>
<hr>
<p><span><strong>KAYNAKLAR</strong></span></p>
<div><span>♦ Aksoy, Ömer Asım, vd., 1996, Tarama Sözlü­ğü, IV, İstanbul Türk Dil Kurumu Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ Arıkoğlu, Ekrem- Kuular, Klara, 2003, Tuva Türkçesi Sözlüğü, Ankara, Türk Dil Kurumu Yayın­ları.</span></div>
<div><span>♦ Arıkoğlu, Ekrem, 2005, Örnekli Hakasca- Türkçe Sözlük, Ankara, Akçağ Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ Banarlı, Nihad Sâmi, 2001, Resimli Türk Ede­biyatı Tarihi, I-II, İstanbul, Milli Eğitim Basımevi.</span></div>
<div><span>♦ Baskakov, Nikolai Aleksandrovich – T. M. Toşçakova, 1999, Altayca- Türkçe Sözlük, (Haz. E. Gürsoy Naskali- M. Duranlı), Ankara, Türk Dil Kurumu Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ Cemalüddin İbni Mühennâ, 2003, İbni- Mü- hennâ Lûgati, (Haz. A. Battal), Ankara, Türk Dil Kurumu Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ Caferoğlu, Ahmet, 1968, Eski Uygur Türkçesi Sözlüğü, İstanbul, Türk Dil Kurumu Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ De Groot, Johann Jacob Maria, 1921, Die Hunnen der Vorchristlichen Zeit, Berlin- Leipzig, Walter de Gruyter.</span></div>
<div><span>♦ Durmuş, İlhami, 2002, “İskitlerin Kimliği”, Türkler, I, Ankara, Yeni Türkiye Yayınları, 620­-627. Ayrıca Bkz: Durmuş, İlhami, 2008, İskitler (Sakalar), Ankara, Genelkurmay Askeri Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ Ebert, Max, 1929, “Südrussland, Skytho- Sar- matische Periode”, Reallexion der Vorgeschichte, 13, 52- 114.</span></div>
<div><span>♦ Ercilasun, Ahmet Bican, vd., 1991, Karşılaş­tırmaları Türk Lehçeleri Sözlüğü, I., Ankara, Kültür Bakanlığı Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ Grönbech, K., Kuman Lehçesi Sözlüğü, 1992, (çev. Kemal Aytaç), Ankara, Kültür Bakanlığı Ya­yınları.</span></div>
<div><span>♦ Gökyay, Orhan Şaik, 2007, Dedem Korkudun Kitabı, İstanbul, Kabalcı Yayınevi.</span></div>
<div><span>♦ Herodotos, 1991, Herodot Tarihi, (çev. Müntekim Ökmen), İstanbul, Remzi Kitabevi.</span></div>
<div><span>♦ Hüsrev bin Abdullah, 2003, Ed- Düretü’l- Mu- diyye Fil Lügati-t Türkiye, (Haz. R. Toparlı), Anka­ra, Türk Dil Kurumu Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ İnan, Abdulkadir, 1948, “Eski Türklerde ve Folklorda Ant”, A.Ü. Dil ve Tarih- Coğrafya Fakül­tesi Dergisi, VI/4, 279- 290. Ayrıca Bkz: İnan, Abdulkadir, 1987, “Eski Türklerde ve Folklorda Ant”, Ma­kaleler ve İncelemeler, Ankara, Türk Tarih Kurumu Yayınları, 317- 330.</span></div>
<div><span>♦ Kaşgarlı Mahmud, 1992, Divanü Lûgat-it Türk, (çev. Besim Atalay), I- IV, Ankara, Türk Dil Kurumu Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ Liu Mau- Tsai, 1958, Die Chinesischen Nach- richten der Geschichte der Ost- Türken (Tu-küe), I, Wiesbaden, Otto Harrassowitz.</span></div>
<div><span>♦ Lucianos, 1944, Seçme Yazılar, II, (çev. Nurullah Ataç), İstanbul, Maarif Vekaleti.</span></div>
<div><span>♦ Mackerras, Colin, 1968, The Uighur Empire (744- 840) According to The T’ang Dynastie Histo- ries, Canberra, Centre of Oriental Studiesi the Aus- tralian National University.</span></div>
<div><span>♦ Moğolların Gizli Tarihi (MGT), 1995, (çev. A. Temir), Ankara, Türk Tarih Kurumu Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ Orkun, Hüseyin Namık, 1937, “Eski Türklerde Andlaşma”, Yücel, 97- 100.</span></div>
<div><span>♦ Orkun, Hüseyin Namık, 1946, Türk Tarihi, II, Ankara, Akba Kitabevi.</span></div>
<div><span>♦ Ögel, Bahaeddin, 1981, Büyük Hun İmpara­torluğu Tarihi, II, Ankara, Kültür Bakanlığı Yayın­ları.</span></div>
<div><span>♦ Pekarskiy, Eduard Karoviç, 1945, Yakut Dili Sözlüğü, İstanbul, Ebüzziya Matbaası. Ayrıca Bkz. Vasiliev, Yuriy, 1995, Türkçe- Sahaca (Yakutça) Sözlük, Ankara, Türk Dil Kurumu Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ Rolle, Renate, 1980, Die Welt der Skythe, Frankfurt, Verlag C.J. Bucher.</span></div>
<div><span>♦ Roux, Jean- Paul, 1994, Türklerin ve Moğol­ların Eski Dini, (çev. A. Kazancıgil), İstanbul, İşaret Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ Skvortsov, M. İ., 1982, Çuvaşsko- Russkiy Slo- var, Moskova.</span></div>
<div><span>♦ Şeşen, Ramazan, 1985, İslam Coğrafyacıla­rına Göre Türkler ve Türk Ülkeleri, Ankara, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ Yazıksız, Necip Asım, 1316, Türk Tarihi, İs­tanbul, Feridiye Matbaası.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Sovyet Türkolojisi’nde “TÜRK DİLLİ” Meselesi</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/sovyet-turkolojisinde-turk-dilli-meselesi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/sovyet-turkolojisinde-turk-dilli-meselesi</guid>
<description><![CDATA[ Sovyet Türkolojisi’nde “TÜRK DİLLİ” Meselesi
Tarih, insanoğlunun büyük oranda dille taşınan hafızasıdır ve asırlar içinde elde edilen çok kıymetli tecrübelere dayanır. Günümüzü anlamada ve geleceğe yönelik sağlıklı değerlendirmeler yapmada en çok tarihten faydalanıldığı gibi tarih, modern dönemde milli kimlik inşasında da ilk müracaat kapısı olarak görülmüştür. Demek ki, geçmişin mirası üzerinde kendine gelecek arayan insanoğlu için tarih, sıradan bir merak […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c463e82a55.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:47 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Sovyet, Türkolojisi’nde, “TÜRK, DİLLİ”, Meselesi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2021/04/Kul-Tigin-Aniti.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/sovyet-turkolojisinde-turk-dilli-meselesi.html">Sovyet Türkolojisi’nde “TÜRK DİLLİ” Meselesi</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. Osman YORULMAZ</strong></span></a>
</p><p>Tarih, insanoğlunun büyük oranda dille taşınan hafızasıdır ve asırlar içinde elde edilen çok kıymetli tecrübelere dayanır. Günümüzü anlamada ve geleceğe yönelik sağlıklı değerlendirmeler yapmada en çok tarihten faydalanıldığı gibi tarih, modern dönemde milli kimlik inşasında da ilk müracaat kapısı olarak görülmüştür. Demek ki, geçmişin mirası üzerinde kendine gelecek arayan insanoğlu için tarih, sıradan bir merak giderme arzusunun ötesinde anlamlar taşımaktadır. Bununla birlikte tarihin bütünüyle bilinmesi imkansızdır ve bir dereceye kadar anlaşılması için dahi, ciddi anlamda uzmanlaşmaya ihtiyaç vardır. İşte bundan dolayıdır ki zamanla “tarih araştırmaları” adıyla ayrı bir disiplin ortaya çıkmış, geliştirilen kendine has araştırma usulleri ile 19. ve 20. yy.larda yoğun bir şekilde tarih araştırmaları yapılmıştır. Ancak bu araştırmalar daha çok sömürgeci ülkeler tarafından yapıldığı için amaç her zaman gerçeği ortaya çıkarmak ve insanlığın geçmişteki tecrübelerinden faydalanmak olmamıştır. Aksine modern dönemde daha çok çeşitli gerekçelerle gerçeklerin kasıtlı olarak çarpıtıldığı, geliştirilen araştırma usulleriyle uyuşmayan, yanlı ve yapay tarihler ortaya çıkmıştır. Bunun en dikkat çeken örnekleri Türk halkları tarihi yazımında 20. yy.da Sovyetlerde görülmektedir.</p>
<p>Bilindiği üzere Rusya, Türkoloji çalışmalarıyla ön plana çıkmış ülkelerden biridir. Bu ülkedeki Türkoloji çalışmalarının tarihi Çarlık dönemine kadar gider. 18. ve özellikle de 19. yy.da yazılı kaynaklar ve saha araştırmalarına dayalı olarak Türk halklarının tarihi, dili ve kültürüyle ilgili çoğu kaynak değerinde epeyce eser kaleme alınmıştır. Sovyet döneminde çalışmalar daha da artmış, Rusya’yı Türkolojinin en önemli merkezlerinden biri haline getirecek pek çok araştırma yapılmıştır. Ancak, zengin kaynak kullanımı ve son derece detaylı oluşları gibi olumlu yönlerinden bahsedebileceğimiz Sovyet dönemi çalışmalarında; Türk halklarından her birinin ayrı etnik yapılar olarak ele alınması, mevcut isimlerin ortaya çıkışından önceki tarihlerinin bulunmaması, Rus işgalinin gönüllü birleşme şeklinde sunulması ve Türk tarihinde meydana gelen hadiselerin Marksist-Leninist anlayış gereği feodalizmle izah edilmesi gibi daha başka pek çok problem dikkat çekmektedir.<a href="https://www.altayli.net/sovyet-turkolojisinde-turk-dilli-meselesi.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a> Kuşkusuz, Sovyet tarih yazımından kaynaklanan bu problemlerden her biri ayrı ayrı ele alınmayı gerektirecek kadar önemlidir. Ancak, bu çalışmanın da konusu olan bunlardan ilki, yani Türk halklarının ayrı etnik yapılar olarak sunulması hususu diğerlerinden çok daha önemlidir. Zira bununla soy, tarih, kültür gibi Türk halklarını birbirine bağlayan ortak değerler hedef alınarak Türklük sahasında tarifi mümkün olmayan tahribatlar yapılmıştır.</p>
<p>Kısaca örneklendirmek gerekirse, mesela Kazaklarla ilgili olarak Rusya ve Kazakistan’da yazılmış çok sayıdaki Kazakistan tarihleri “ilk insan ve ilk kavimler dönemi” ile başlar, “Saklar dönemi”, “Hunlar dönemi”, “Türkler dönemi”, “Moğollar dönemi” şeklinde devam eder ve ancak bu aşamadan sonra “Kazak halkının etnik oluşumu” şeklinde bir konuyla Kazak tarihine giriş yapılır. Anlaşılmaz ve çelişkili ifadelerle Kazakların etnik oluşumu verildikten sonra XV. asrın ikinci yarısında Kazak adının ve Kazak Hanlığı’nın tarih sahnesine çıkışıyla da Kazakların tarihi başlatılır.<a href="https://www.altayli.net/sovyet-turkolojisinde-turk-dilli-meselesi.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a></p>
<p>Adeta gökteki bulut gibi asılı duran ve “Türk dilli” yeni bir etnik oluşum şeklinde sunulan Kazakların, kökenleri gibi bu çalışmalarda yer alan önceki siyasi yapılarla ilişkileri de belli değildir.</p>
<p>Kazak tarihi yazımındaki bu durum, Sovyetler Birliği içerisinde yer almış diğer Türk devlet ve toplulukları için de geçerlidir. Özbek, Kırgız, Türkmen vd. Türk soylu halkların tarihleri de Kazak tarihinde olduğu gibi kendi isimlerini taşıyan cumhuriyetlerin siyasi sınırları içinde kalan coğrafyanın tarihinden ibaret olup, aynı şekilde ilk insan ve ilk kavimler dönemiyle başlar, sonrasında kısaca söz konusu ülkelerde ortaya çıkmış ya da buraları ele geçirmiş olan siyasi yapılardan seçmeler verilir. Moğol dönemi ve sonrasında “etnik oluşum süreçleri” diye ifade edilen anlaşılmaz devirler başlar. Buna göre; Kırgızların etnik oluşumu 13-14., Türkmenlerinki 13-15., Özbeklerinki ise 15-16. yy.larda gerçekleşmiştir.<a href="https://www.altayli.net/sovyet-turkolojisinde-turk-dilli-meselesi.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a> Burada isimleri zikredilmeyen diğer Türk soylu halklar için de benzeri etnik oluşum süreçleri söz konusudur. Dahası, izahı mümkün olmayan bu anlayış işi daha da ileri götürerek Türk halklarına yönelik bir Türk asimilasyonundan bahseder ve Türk halkları için “Türk dilli halklar” şeklinde bir tanımlama yapar.</p>
<p>Burada açıkça görüldüğü üzere, Türk halkları taşıdıkları isimlerle Türk’ten ayrılmış, “etnik oluşum süreçleri” adı altında tarih sahnesine çıkmış Türk dilli ayrı etnik oluşumlar olarak ele alınmışlardır. Geçmiş tarihlerinin verilememiş olması ve coğrafi sınırlar üzerinden bir tarih yazımına gidilmesi de bu yüzdendir. Çünkü, her biri tarihin farklı dönemlerinde tarih sahnesine çıkmış boy ve boy birliklerini ifade eden Kazak, Özbek, Nogay gibi isimleri takip etmek suretiyle müstakil tarihler yazmak mümkün olamadığından, üzerinde yaşadıkları coğrafyanın tarihini yazmak gibi bir yaklaşım benimsenmiştir.</p>
<p>Peki, neden böyle bir tarih yazımına gidilmiş ve neden her biri Türklüğün birer şubesi olan Kazak, Kırgız, Özbek, Türkmen, Nogay, Başkurt vd. Türk halklarından ayrı etnik yapılar meydana getirilmek istenmiş olabilir? Hemen belirtelim ki neden sorusunun cevabı tek cümle ile ifade edilecek olursa Türklüğün Sovyetler tarafından büyük bir tehdit olarak görülmesidir. Bunu anlamak için Sovyetlerin hemen öncesindeki gelişmeler ile Sovyet coğrafyasına ve Sovyetlerin demografik yapısına bakmak yeterli olacaktır.</p>
<p>Kabul edileceği üzere Sovyet Rusya, Gürcü ve Ermeniler gibi küçük birkaç etnik yapı dışarıda tutulacak olursa, esas itibarıyla hakim durumdaki Ruslar ile onların idaresindeki Türk halklarından oluşan bir devlet hüviyetinde idi ve Çarlık’tan intikal eden toprakların (İdil’in doğusu yani Asya Rusyası ile Karadeniz’in kuzeyi) büyük çoğunluğu da Türk halklarının tarihi yurtlarından ibaretti. Çarlık döneminde işgal politikalarıyla sindirilen bu devasa coğrafyada, 19.yy.ın ikinci yarısından itibaren yaygınlaşmaya başlayan eğitim faaliyetlerine bağlı olarak milli bir uyanışın kapıları aralandı. 20. yy.ın hemen başında I. Rus devrimiyle (1905) gelen kısmi yumuşamanın da etkisiyle Rusya Türklerinin siyasi ve kültürel faaliyetleri hız kazanırken, aynı zamanda din (İslam) ve soy (Türklük) temelli ortak bir tavır da gelişmeye başladı. 1906 ve 1907 yıllarında Duma’ya giren Müslüman-Türk milletvekillerinin ekseriyetle birlikte hareket edip, dini ve milli meselelerine birlikte çözüm aramaları, 1916’da Türkistan coğrafyasının bağımsızlık talebiyle topyekûn ayaklanması ve 1917 Bolşevik Devrimi’ni müteakip kurulan milli hükümetler ve bunlar arasındaki temaslar ve talepler sıradan bir uyanışın değil, İslam ve Türklük gibi iki ortak değerin beslediği “birlikte uyanışın” neticesiydi. Söz konusu faaliyetler siyasi ve askeri tedbirlerle önlendi, ancak 20. yy.ın başındaki olaylarla iyice gelişen ortak şuur hala ayaktaydı ve Sovyet yöneticilerini ciddi oranda rahatsız ediyordu. İşte bu nedenle Rus İç Savaşı’nı kazanarak Çarlık mirasını devralan Sovyetler, rejimin kurulmasını müteakip ilk olarak Türkistan’da “milli-devlet sınırlarını belirleme” çalışmalarıyla Türkistan Türklerini parçalama, ardından da Türklüğü Sovyet coğrafyasından silip atacak, Türk soylu halkların Türk ve Türklükle bağlarını koparacak kapsamlı çalışmalara giriştiler.</p>
<p>Hemen belirtelim ki Rusya’da bu istikametteki çalışmaların tarihi Çarlık dönemine kadar uzanmaktadır. Bu nedenle Sovyet dönemine geçmeden önce kısaca bundan bahsetmek, hem Sovyet dönemindeki çalışmaların kaynağına işaret edilmesi hem de genel olarak Rusya’nın Türk halklarına yönelik kültür politikalarının anlaşılması açısından önem arz etmektedir. Çarlık döneminde Rusya Türklerine yönelik böyle bir anlayışın gündeme gelmesinde, Sovyet döneminde olduğu gibi, Türklüğün tehdit olarak görülmesinin etkisi vardı ve bu da Tatarların eğitim faaliyetlerine bağlı olarak bozkırlı Türklerin din ve dil temelli tek bir yapı haline gelmelerine dayandırılmıştı. Rusya’ya ve Ruslara karşı olumsuz yaklaşımlar da buraya bağlanmıştı. Müslüman Türk halkları arasındaki Rusya’ya karşı olumsuz bakışı sadece bununla izah etmek güçse de, Tatarların eğitim faaliyetleri kapsamında önemli işler yaptıkları bir hakikatti. Yukarıda, 19. yy.ın ikinci yarısından itibaren yaygınlaşmaya başladığı belirtilen eğitim faaliyetleri ve bu faaliyetlerin sonucunda ortaya çıkan uyanışın baş aktörleri Tatarlardı. Bunlar bozkırlı Türkler arasında köy köy gezerek bir taraftan İslamiyet’i yayarken diğer taraftan da yürüttükleri eğitim faaliyetleri ile Tatarcayı (Türkçe) eğitim dili haline getiriyorlardı.<a href="https://www.altayli.net/sovyet-turkolojisinde-turk-dilli-meselesi.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a> İşte bu süreçte eğitim faaliyetlerine bağlı olarak Türk halklarının Tatarlar eliyle din ve dil temelinde birleştirildikleri fark edildi. Bunu ilk fark edenlerden biri Misyoner N. İlmisnkiy’di.</p>
<p>İlminskiy’e göre bu durum, misyonerlik faaliyetleri için olduğu kadar Rusya’nın geleceği açısından da oldukça tehlikeliydi ve mutlaka engel olunmalıydı. 19. yy.ın ortalarından itibaren bütün mesaisini bu istikamette harcayan İlminskiy, hazırladığı projelerini ve fikirlerini öğrencilerine ve Rus devlet adamlarına kabul ettirmeye çalıştı. Onun düşüncelerinin özünü, ortak değerleri aşındırmak ya da yok etmek suretiyle Rusya’da yaşayan Müslüman Türkleri birbirinden ayırmak oluşturuyordu. İlminskiy’in hedefindeki ortak değerlerden biri, misyonerliğe engel teşkil ettiği kadar Rusya’daki Müslüman Türkleri Rusya karşısında din temelli tek bir yapı haline getiren İslam, diğeri ise doğrudan konumuzla ilgili olan ve İslamiyet gibi Türklerin ortak değerlerinden biri olan Türkçe idi. İslamiyet’in yayılmasını engellemek için çok yönlü bir İslam karşıtı propaganda yürütülmesi gerektiğini düşünen İlminskiy’e göre, dil kapsamında ise, Türkçenin ağız ve lehçelerinden her biri müstakil bir yazı dili haline getirilmeli, İslam’ı hatırlatan Arap alfabesi yerine farklı Kril alfabeleri hazırlanarak Türk halklarından dil temelli ayrı etnik yapılar oluşturulmalıydı.<a href="https://www.altayli.net/sovyet-turkolojisinde-turk-dilli-meselesi.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a></p>
<p>İlminskiy’in fikirleri doğrultusunda gerek kendisi gerekse talebeleri tarafından öğrenci yetiştirilmesi, alfabe çalışmaları, gramer ve okuma kitaplarının hazırlanması, kitap çevirileri gibi önemli çalışmalar yapıldı.<a href="https://www.altayli.net/sovyet-turkolojisinde-turk-dilli-meselesi.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a> Fikirleri bazı bölgelerde uygulama alanı buldu. Özellikle 20. yy.ın başından itibaren her biri ayrı bir yola evrilecek olan Türk lehçelerinin yazı dili haline gelmelerinde onun katkısı büyüktür. Buna rağmen denilebilir ki, İlminskiy’in projeleri çeşitli sebeplere bağlı olarak döneminde bir devlet politikası halini alamamıştır. Ancak kısa bir süre sonra Sovyet döneminde hayata geçirilecek olan çalışmaların onun fikirleri üzerinde inşa edildiğini ya da onun çalışmalarının devamı olduğunu belirtmek gerekir.</p>
<p>İlminskiy’in çalışmalarının devamı mahiyetinde olan Sovyet dönemine gelince, bu dönemde de gerekçe, amaç ve yöntem aynıdır. Farklı olan, konunun çok daha kapsamlı ve sistemli bir şekilde ele alınması ve bir devlet politikası olarak siyasi ve kültürel sahada yürütülmesidir. Bu dönemde tarih başta olmak üzere Türkolojinin her sahasında ayrı ayrı yürütülen çalışmaları genel olarak, sadece Türkistan Türkleri için değil, dünya Türklüğü için de ortak vatan bilincine işaret eden “Türkistan” kavramının kullanımdan çıkarılmasına, Türk halkları arasındaki soy ve tarih birliğinin ifadesi olan “Türk” kavramının tahrip edilmesine yönelik kapsamlı faaliyetler olarak ifade edebiliriz. Sovyet döneminde Türklük bütünüyle hedef alınmış, böylece Türk ve Türklüğün Sovyet coğrafyasından silinip atılması, Türk soylu halkların Türk ve Türklükle bağlarının koparılması amaçlanmıştır.</p>
<p>Sovyet döneminde bu istikamette yürütülen çalışmaları 1924 yılında, Türkistan ASSR’in (Türkistan Muhtar Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti) lağvedilmesiyle başlatabiliriz. 1918 yılında Taşkent’te ilan edilmiş olan Türkistan ASSR’in ilgası, “Orta Asya Sovyet Cumhuriyetlerinin milli-devlet sınırlarının oluşturulması”, yani kurulması planlanan yeni devletlere ait siyasi sınırların belirlenmesi amacıyla, 1922-1924 yılları arasında yürütülen çalışmalara dayandı. Bu çalışmalar sonucunda Türkistan ASSR kaldırılırken yerine Türkmenistan Sovyet Cumhuriyeti, Özbekistan Sovyet Cumhuriyeti, Tacikistan Muhtar Sovyet Cumhuriyeti, Karakalpak Muhtar Eyaleti ve Kara Kırgız Muhtar Eyaleti olmak üzere zamanla her biri Sovyet cumhuriyetine dönüşecek (Karakalpak muhtar cumhuriyet olacak) olan devletler kuruldu.<a href="https://www.altayli.net/sovyet-turkolojisinde-turk-dilli-meselesi.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a> Bu hadise, bir taraftan günümüz Türk cumhuriyetlerini tarih sahnesine çıkaran olumlu bir gelişme olarak değerlendirilebilecekse de, öte taraftan Türkistan, tarihin farklı dönemlerinde ortaya çıkmış olan boy ve boy birliklerini ifade eden farklı isimler altında parçalanmış oldu. Artık Türkistan yoktu; onun yerinde, Türkistan Türklerinin gururlarını okşayan ve “milli” statüde sunulan cumhuriyetler vardı. Ancak buradaki “milli” ibaresinin gerçek manadaki millilikle izahı mümkün değildir. Meseleye böyle yaklaşılmasının sebebi, Özbek milli devleti, Kırgız milli devleti, Türkmen milli devleti şeklinde bir algıyı yerleştirmek ve Türkmen, Kırgız, Özbek gibi isimler üzerinden farklı milli kimlikler inşa edecek süreci başlatmaktı. Elbette bu zamanla olacak ve diğer çalışmalarla desteklenecekti.</p>
<p>Kısaca bahsedilen siyasi sahadaki çalışmalar, “Orta Asya ve Kazakistan” (srednyaya Aziya i Kazahstan) ile “Merkez Asya (tsentralnyaya Aziya)” şeklinde üretilen iki yeni kavramla desteklendi. Türkistan ifadesi yerine kullanılmak üzere literatüre sokulan bu yeni kavramlarla kullanım alanı bütünüyle ortadan kaldırılan Türkistan, siyasi baskılarla 1930’lardan itibaren ağıza bile alınamaz oldu ve büsbütün unutturuldu.</p>
<p>Burada konu edilen Türkistan; Rus, Çin ve İngiliz işgallerine bağlı olarak üç parçaya ayrılmış olan Ulu Türkistan’ın Rusya tarafında kalan ve Batı Türkistan/Rus Türkistanı diye bilinen kısmıdır. Rus literatüründe Türkistan’ın diğer parçaları için zaman zaman Doğu Türkistan/Çin Türkistanı ve Güney Türkistan/Afgan Türkistanı ifadelerine rastlamak mümkünken, erken döneme ait birkaç istisna dışında Batı Türkistan ya da Rus Türkistanı ifadeleri ile karşılaşmak pek mümkün değildir. Bunun her halde tek istisnası, tarihi coğrafya adı olarak birkaç satırla yer verilen birkaç ansiklopedidir.</p>
<p>Bahsedilen ve bahsedilemeyen daha pek çok çalışma neticesinde Türkistan, Türkistan Türklerinin hafızasındaki anlamını büyük oranda yitirmiştir. Bugün Türkistan ya da Türkistan coğrafyası/bölgesi denildiğinde bölge insanının aklına, ya işgal sonrası 1867 yılında Çarlık Rusya tarafından kurulan Türkistan Genel Valiliği ile 1917 sonunda kurulan ve ancak uzmanların bildiği Türkistan / Hokan Hükümeti ya da yakın zamana kadar Kazakistan’ın güneyinde Çimkent’e bağlı bir şehir olan ve günümüzde eyalet merkezine (Türkistan Eyaleti) dönüştürülen Türkistan (Yesi) şehrinin gelmesi, Türkistan coğrafyası ve kavramı üzerinde yapılan çalışmaların neticesini göstermesi bakımından önemlidir.</p>
<p>Türkistan coğrafyası ve kavramı üzerinde yapılan çalışmalar, Türklükle ilgili yapılacak çalışmaların bir safhasını oluşturmaktaydı. Asıl hedef, ortak vatan Türkistan’a ismini veren ve Türkiye Türkleri ile dünya Türklüğü arasındaki soy ve tarih birliğinin ifadesi olan “Türk” kavramı olup, yapılacak çalışmalar bu kavram üzerinde kurgulandı. Bu kapsamda Türk kelimesinin anlamı üzerinde oynanarak çoktan beri var olan eş anlamlı “Turok-Tyurk” (Türk) kavramı üzerinden yeni kavramlar üretmek gibi hileli bir yola başvuruldu ve “Turok/Turki” (Türkiye Türkü/Türkleri), “Turetskiy” (Türkiye Türkçesi veya Türkiye Türkleriyle ilgili), “Tyurk, Tyurki” (Türkiye Türkleri dışında kalan Türk(ler)) ve “Tyurskiy” (Türkiye Türkleri dışında kalan Türk halklarının Türkçesi veya Türkiye dışındaki Türklerle ilgili) şeklinde suni kavramlar üretildi.</p>
<p>“Turok” ve “Tyurk” kavramları “Türk” ifadesinin karşılığı olarak Rus literatüründe Sovyet öncesinde de kullanılan kavramlardı. Bu kavramlara 19. yy.dan itibaren Türkiye Türkü ve diğerleri şeklinde farklı anlamlar yüklemeye çalışanlar olmakla birlikte, onların çabalarının bireysel kaldığını ve ciddi tenkit aldığını belirtmek gerekir. “Türk” ifadesinin karşılığı olarak Rus literatüründe 1930’lara kadar kimi araştırmacıların “Turok”, kimilerinin “Tyurk”, kimilerinin de her ikisini birlikte ya da birini diğerinin yerine kullandıkları görülür.<a href="https://www.altayli.net/sovyet-turkolojisinde-turk-dilli-meselesi.html#_edn8" name="_ednref8">[8]</a> “Turok” ifadesinin sadece Türkiye Türklerini, “Tyurk”ün ise dış Türkleri ifade edecek bir şekilde kullanılmaya başlanması, siyasi baskıların artmaya başladığı ve Türklüğün büyük bir tehlike olarak görüldüğü 1930’lardan itibarendir. Özellikle 1936 yılında kabul edilen Sovyetler Birliği Anayasası ile 1936-1938 arasında zirve yapan ve katliama dönüşen siyasi baskılar bu süreçte milat olarak kabul edilebilir.</p>
<p>Türklük sahasındaki tahribat; Türkleri, Türkiye Türkü (Turok) ve dış Türkler (Tyurk) şeklinde ayırmakla sınırlı kalmadı. Sovyet Türkologlar (daha doğrusu ideologlar) daha da ileri giderek tam anlamıyla bir sosyal mühendislik marifeti olan “Tyurkoyazıçnıy narod)” (Türk dilli halklar) kavramını literatüre soktular.</p>
<p>Kazak, Kırgız, Özbek, Türkmen vs. Türk halklarını ifade etmek için üretilen “Tyurkoyazıçnıy narod” kavramı, “Türkün dilinde konuşan halklar” manasıyla soy birliğini ortadan kaldırıyor, Türk soylu halkları Türkün dilinde konuşan farklı etnik yapılar haline getiriyordu. Dahası, bu düzenlemeyle Türkler, sadece Türkiye Türkleri ve diğerleri şeklinde ikiye ayrılmakla da kalmıyor, aynı zamanda kendi içlerinde de ortak yönleri Türk dilinde konuşmak olan farklı etnik yapılara bölünmüş oluyorlardı.</p>
<p>Bundan böyle istenilse bile, bütün Türkleri ifade etmek için “Türk halkları, Türk dünyası, Türk tarihi, Türk medeniyeti” gibi ifadeler kurmak mümkün olamayacaktı. Rusça “Turok, Turki” yani Türkçe deyişle “Türk(ler)”, doğrudan Türkiye Türklerine ait ya da ondan olanı ifade ettiği için, onunla kurulacak cümle de hep Türkiye ve Türkiye Türkleriyle ilişkili hale gelmiş; bundan dolayı da Sovyetlerin dağılmasından sonra Türkiye ile Türk Dünyası arasındaki ilişkilerde yanlış anlaşılmalara yol açmıştır. Söz konusu ifadeleri, Rusça’nın yapısından dolayı ya “Turetskiy” (Türkiye Türkçesi ve Türkiye Türkleriyle ilgili), ya da “Tyurskiy, Turkoyazıçnıy” (Türk dilli ve Türk dillilerle ilgili) ile kurmak mümkündür. Bunlardan “Turetskiy” ile kurulduğunda “Türkiye Türklerinin dünyası / tarihi / medeniyeti” anlamı çıkarken, “Tyurskiy” ile kurulduğunda “Türk dilli halkların dünyası / tarihi / medeniyeti” gibi tamamıyla farklı anlamlar kazanmaktadır. Sovyet sonrası dönemde Türkiye tarafından, aradaki akrabalığı ve yakınlığı ifade etmek için iyi niyetle kullanılan “hepimiz Türküz” ifadesinin Türk dünyasında tepkiyle karşılaşması, işte bu nedenle, bu ifadenin “hepimiz Türkiye Türküyüz” şeklinde anlaşılmasından kaynaklanmaktadır. Türk Cumhuriyetleri devlet başkanları arasında yapılan zirvenin adının “Türk Cumhuriyetleri/Devletleri” değil de “Türk Dili Konuşan Ülkeler” şeklinde olması, aynı şekilde 1990’larda büyük bir hevesle başlanan “Ortak Türk Tarihi” yazımı aşamasında karşılaşılan sıkıntılar ve daha başka pek çok sıkıntının arka planında da bu terminoloji ve buna bağlı olarak geliştirilen tarih yazımı yatmaktadır.</p>
<p>Türkleri, Türkiye Türkleri ve dış Türkler şeklinde ifade eden benzeri bir ayırım Anglo-Sakson ve Alman literatüründe de söz konusudur. Anglo-Saksonlar, aslında Rus literatüründen esinlenerek ya da onun tesiri altında kalarak Türkiye Türkleri için “Turk”, diğerleri için “Turkic” tabirlerini kullanırlar. Ancak İngilizcede, Rusya Türklerini ifade etmek için kullanılan “Turkic” tabirini kullanmada, gerek ilim adamları gerekse yazarlar ve gazeteciler arasında ortak bir görüş mevcut değildir.<a href="https://www.altayli.net/sovyet-turkolojisinde-turk-dilli-meselesi.html#_edn9" name="_ednref9">[9]</a> Alman literatüründe bu ayrım o kadar güçlü değildir. Onlar Türkiye Türklerini “Türke(n)”, diğerlerini ise Türk halkları manasında “Türk-völker” olarak ifade ederler.<a href="https://www.altayli.net/sovyet-turkolojisinde-turk-dilli-meselesi.html#_edn10" name="_ednref10">[10]</a></p>
<p>Türk Cumhuriyetleri ve Rusya Türklerinde ise, doğrudan Sovyet tesiriyle Türkiye Türkleri için “Türk, Türik” diğerleri içinse “Türkî, Türkî halklar/devletler” ifadeleri kullanılır. Türkiye’de böyle kesin bir ayrım söz konusu değildir. Ancak bazı kesimlerce dış Türkler (büyük ölçüde Rusya egemenliğinde kalmış olanlar) için kullanılan ve son zamanlarda basın yayın organları ve halk arasında yaygınlaşmaya başlayan “Türkî halklar, Türkî cumhuriyetler” gibi ifadeler, her ne kadar “Türkî” kelimesinin anlamından hareketle farklı şekilde yorumlanmaya çalışılsa da, bu ifadeleri kullananların bilerek ya da bilmeyerek bir ayrım yaptıkları açıktır ve son derece tehlikelidir. Zira Rusya’da da süreç böyle başlamıştır. Önce kavramlar oluşturulmuş, sonrasında ise, kavramlar üzerinden ayrım gerçekleştirilmiştir.</p>
<p>Rus Türkologların icadı olup, Türklük sahasında tarifi mümkün olmayan tahribatlara yol açan “Türk dilli halklar” ifadesi izaha muhtaç bir kavramdır. Ancak açık bir izahı yapılmamıştır. Kimi araştırmacıların düşündüğü gibi, dış Türkler ile Türkiye Türkleri arasındaki coğrafi ve siyasi farklılıkla ya da ancak belirli dönemleri yansıtan kültürel nüanslarla izah etmeye çalışmak anlamlı görünmemektedir. Çünkü Türk dilli kavramı dünya Türklüğünü sadece Türkiye Türkleri ve diğerleri şeklinde ikiye ayırmakla kalmaz, aynı zamanda dış Türkleri de kendi içlerinde Türkün dilinde konuşan farklı yapılara ayırır. Dolayısıyla burada bir ihtiyacı gidermeye yönelik iyi niyetli bilimsel bir faaliyetten söz edemeyiz. “Türk dilli halklar” ifadesine dikkatli bakıldığında bir “Türk asimilasyonu”na işaret ettiği görülecektir. Tarih yazımında bu asimilasyon ince ince işlenmiş; Kazak, Kırgız, Özbek, Türkmen vd. Türk halklarının Türkler tarafından asimile edilmek suretiyle bir Türkleşme süreci yaşadıkları verilmeye çalışılmıştır.</p>
<p>Türk tarihiyle ilgilenenlerin bileceği üzere Avrasya boyutlarında bir Türk asimilasyonundan söz etmek mümkün değildir. Aksine Türklerin asimilasyonu söz konusu olup, tarihin çeşitli dönemlerinde Çin, Hindistan, Yakındoğu, Afrika ve Avrupa’ya giden Türklerin çoğu yok olmuştur. Öte yandan asimilasyon kabul edildiği takdirde “Türk dilli halklar” diye ifade edilen Türk halklarının gerçek dillerinin ne olduğu hususunun izah edilmesi gerekirdi. Bir asimilasyondan söz edildiğine göre, asimilasyon öncesinde kullanılan başka bir dilin ya da dillerin varlığını da kabul etmek gerekir. Bu durumda, asimilasyon öncesinde Türk halklarının kullandığı dil veya diller hangisidir ya da hangileridir? Bu dillere ait herhangi bir yazı söz konusu mudur? Ya da onların farklı bir dile sahip olduklarına dair herhangi bir kaynakta geçen bir ifade mi vardır? gibi haklı sorular doğmaktadır. Elbette bu soruların muhatabı, “Türk dilli halklar” ifadesini literatüre sokan Sovyet Türkolojisi’dir ve onun bu ve benzeri sorulara verebileceği cevabı yoktur. Çünkü bu ifade, Türk halkları arasındaki soy birliğini yok etmek amacıyla üretilmiş, tarihi gerçeklerle bağdaşmayan bütünüyle ideolojik bir anlayışın ürünüdür. Dolayısıyla asimilasyon vurgusu, üretilen kavramlar kadar ideolojik ve yapaydır.</p>
<p>Türk kavramı üzerinde yapılan çalışmalar, Türkolojinin her sahasında uygulamaya konuldu. Her bir Türk topluluğunu ayrı etnik yapılar olarak ele alan ciltler dolusu tarih kitabı yazıldı. Türkçenin ağız ve lehçelerinden her biri için ayrı gramer kitapları, sözlükler ve Kril alfabeleri hazırlandı; edebiyatlar oluşturuldu. Tarih gibi etnografyaya özel önem verildi, kültürel çalışmalar ön plana çıkarılmaya çalışıldı. Kısacası sosyal bilimlerin her alanında ayrı ayrı çalışmalarla “Türk dillilik” işlendi ve Türk halkları taşıdıkları isimler üzerinden ayrı etnik yapılar haline getirilmeye çalışıldı.</p>
<p>Kültürel sahadaki çalışmalara hazırlık mahiyetinde, 1936-1938 yılları arasında yoğun olmak üzere 1920’lerin sonundan 1930’ların sonuna kadar okur-yazar kesim; devrim karşıtlığı, ajanlık ve burjuva mensubu gibi ithamlarla yok edildi; yayınları toplattırılıp yasaklandı. Aydınların yok edilmelerinde ve eserlerinin yasaklanmasında en dikkat çeken suçlamalardan biri de Türkçülüktü. Bırakın Türklükle ilgili bir şeyler yazıp çizmeyi, itham edilmek bile öldürülmek için yeterli sayıldı. Binlerce Türk aydını ya ağır sürgün ve hapishane koşullarında can verdi ya da kurşuna dizildi. Kazakistan eski devlet başkanı N. Nazarbayev’in bir konuşmasında belirttiği gibi, yok etmek amacıyla köy köy gezilip okur-yazar arandı. İşte bu nedenle Türklük ağıza bile alınamaz oldu. Böylece hafızalar silinerek devlet eliyle yeni yüklemeler yapıldı. Kısacası, siyasi ve kültürel sahada yürütülen ve Nazarbayev’in, “Sovyetlerin en büyük başarısı Türkoloji sahasında olmuştur” cümlesiyle ifade ettiği çalışmalarla, Türk ve Türklük Sovyet coğrafyasından silinip atılmak istendi. Bütün bunların sonucunda ise, Türklük, Türkiye Türkleriyle (genel olarak Osmanlı bakiyesi olan Batı Türkleri) sınırlı kalırken, her biri Türklüğün birer şubeleri olan Kazak, Kırgız, Özbek, Başkurt, Tatar gibi Türk halkları “Türk dilli” şeklinde ifade edilen ayrı halklar haline getirildi.</p>
<p>Oysa Sovyet Türkolojisi’nin Türklükten ayırıp farklı etnik yapılar haline getirmeye çalıştığı Kazak, Kırgız, Özbek, Türkmen, Başkurt, Tatar gibi Türk halkları farklı coğrafyalarda, değişik isimler altında karşımıza çıkmalarına ve çeşitli sebeplere bağlı olarak bir takım farklılıklar göstermelerine rağmen, esasında her biri benzer özellikler gösteren aynı milletin temsilcileridir. Zira bunları oluşturan boy ve boylar birliği tarihte farklı siyasi oluşumlar içerisinde bulunmuşlar, bazen aynı devletin bazen de farklı devletlerin çatısı altında yer almışlardır. Birliği oluşturan boylar ayrıldıklarında devlet yıkılmış ve öncekinden farklı bir isimle yeni devletler kurulmuştur. Tarihin farklı dönemlerinde Sak, Hun, Üysin, Tabgaç, Tingling, Töles, Kanglı, Göktürk, Avar, Uygur, Karluk, Türgiş, Kimek, Kuman-Kıpçak, Karahanlı, Selçuklu, Altın Orda, Çağatay, Timur, Tatar, Özbek, Nogay, Kazak vs. olmuşlardır. Bunların her birisi farklı siyasi teşekkül olmakla birlikte, farklı etnik yapılar değillerdir. Çünkü tarihte kurulan Türk devletleri ve boy birlikleri Hun, Uygur, Kırgız gibi hakim boyun; Türkiye Cumhuriyeti ve Göktürkler gibi mensup olduğu milletin; Gazne, Hive, Buhara gibi kurulduğu şehir veya coğrafyanın; Özbek, Nogay, Selçuklu, Osmanlı gibi devleti kuran veya etkili devlet adamlarının; Kanglı, Kazak ve Bulgar isimlerinde olduğu gibi de şartlara bağlı olarak ortaya çıkan ve sosyo-kültürel mana içeren isimler almışlardır. Kazakları oluşturan boylar Kazak olmadan önce Özbektirler, Nogaydırlar, Şeybanidirler, Cuci ve Çağatay ulusudurlar. Biraz daha geriye gidersek Kıpçak, Kimek, Karluk, Uygur, Göktürk, Avar, Tabgaç, Kanglı, Üysin, Hun, Sak vs. gibi farklı siyasi organizasyonlarda farklı isimlerle karşımıza çıkarlar. Diğerleri için de benzeri durum söz konusudur. Dolayısıyla bunları Türk değil de, “Türk dilli halklar” şeklinde farklı etnik oluşumlar şeklinde gösteren ifadeler, günümüzde de etkisini sürdüren Sovyet Türkolojisi’nin tarihi gerçeklerle bağdaşmayan ideolojik yaklaşımından başka bir şey değildir.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. Osman YORULMAZ</strong></span></a>
</p><p>Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Fen-Edebiyat Fak. Tarih Böl. Öğr. Üy., osmanyorulmaz@hotmail.com</p>
<p>Alıntı Kaynak: Uluslararası Anadolu Sosyal Bilimler Dergisi, Cilt: 3 – Sayı: 1</p>
<hr>
<div><span><strong><u>Dipnotlar:</u></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sovyet-turkolojisinde-turk-dilli-meselesi.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Kazak tarihi yazımındaki problemlerden hareketle Türk halkları tarihinde Sovyet tarih yazımından kaynaklanan problemler için bkz. O. Yorulmaz, ”Ötkennen Bastap Bugingi Kunge Deyingi Kazah Tarihının Jazıluma Sıni Közkaras”, Kazakstan Respublikası Tavelsizdiginin 20 Jıldığına Arnalgan “Tavelsiz Kazakstan-Bizdin Tağdırımız” Halıkaralık Ğılımi-Tejiribelik Konferensiyanın Materialdarı, Semey, 2011, s. 3-6.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sovyet-turkolojisinde-turk-dilli-meselesi.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> Sovyet döneminde yazılan Kazak tarihlerine örnek olarak bkz. <em>İstor</em><em>iya Kazahskoy SSR</em>, I-II, Alma-Ata 1977-79.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sovyet-turkolojisinde-turk-dilli-meselesi.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> Burada sözü edilen Özbek, Kırgız ve Türkmen tarihleri yazımına birer örnek olarak bkz. <em>İstoriya Kirgizskoy SSR</em>, I-II, Frunze 1984-86; <em>İstoriya Uzbekskoy SSR</em>, I-II, Taşkent 1967-68; <em>İstoriya </em><em>Turkmenskoy SSR</em>, I-II, Aşgabat 1957.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sovyet-turkolojisinde-turk-dilli-meselesi.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> Tatarların bozkırlı Türkler arasındaki faaliyetleriyle ilgili olarak geniş bilgi için bkz. A. V. Remnyov, “Tatarı v Kazakskoy Stepi: Sorakniki i Soperniki Rossiyskoy İmperii”, <em>Vestnik Yevrazi</em>, S. 4, 2006, s. 5-32.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sovyet-turkolojisinde-turk-dilli-meselesi.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> İlminskiy’in faaliyetleri ve fikirleriyle ilgili olarak geniş bilgi için bkz. D. Kydyraliyev, <em>Türkistan’da Cedidcilik Hareketi ve Bunun Türkiye İle Münasebeti</em>, İÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü basılmamış doktora tezi, İstanbul, 2001, s. 33-40; T. Somuncuoğlu, <em>Türkistan’da Eğitim (1865</em><em>-1917) ve </em><em>Çarlık Rusyası’nın Sosyo</em><em>–</em><em>Politik Açıdan Eğitime Yaklaşımı</em>, GÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü, doktora tezi, Ankara, 2006, s. 66-73; A. Kolçerin, “Pravoslavnaya Missiya Çerez Prosveşçeniye: Şkolı N. İ. İlminskogo Vo Vtoroy Polovine XIX-Naçale XX vv.”, <em>Hristianskoye Çteniye</em>, No: 1, 2013, s. 114-135.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sovyet-turkolojisinde-turk-dilli-meselesi.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> Sözü edilen çalışmalarının hepsini burada verme imkanı yoktur. O nedenle sadece İlminkiy’in kendi eserlerini vermekle yetiniyoruz. Onun tespit edebildiğimiz eserleri şunlardır: <em>İz </em><em>Perepiski po </em><em>Voprosu O Primenenii Russkago Alfavita K İnorodçeskim Yazıkam</em>, Kazan 1883; <em>İz Perepiski Ob Udostoenii İnorodtsev Svyaşçennoslujitelskih Doljnostey</em>, Kazan 1885; <em>Opıtı Perelojeniya Hristianskih Verouçitelnıh Knig Na Tatatskiy İ Drugi</em><em>y</em><em>e İnorodçe</em><em>skiy</em><em>e Yazıki V Naçale Tekuşçago Stoletiya</em>, Kazan, 1885; <em>Perepiska O Treh Şkolah Ufimskoy Gubernii. K Harakteristike İnorodçeskih Missionerskih Şkolah</em>, Kazan, 1885; <em>Sistema Narodnago İ V Çasnosti İnorodçeskago Obrazovaniya V Kazanskom </em><em>Kraye</em>, Sanktpeterburg, 1886; <em>O Perevodah İ Soçineniyah Na İnorodçeskih Yazıkah</em>, Kazan, 1871; <em>Pisma N. İ. İlminskago K Kreşçennım Tataram</em>, Kazan, 1896; <em>Neizdannoy</em><em>e Pismo N. İ. İlminskago O Sposobah Obuçeniya İnorodtsev</em>, C.-Peterburg, 1900.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sovyet-turkolojisinde-turk-dilli-meselesi.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> <em>Bolşaya Sovetskaya Entsiklopediya</em>, T. 11, Moskva, 1973, s. 381; T. 12, Moskva, 1973, s. 161; T. 26, Moskva 1977, s. 339, 341, 346, 492 vd.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sovyet-turkolojisinde-turk-dilli-meselesi.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> Geniş bilgi için bkz. G. F. Blagova, “Variantnıye Zaimsvovaniye Turok-Tyurk i İh Leksiçeskoye Obosobleniye v Ruskom Yazıke (K Stanovleniye Obobşçayuşçego İmeni Tyurkoyazıçnıh Narodov)”, <em>Tyurkologiçeskiy Sbornik 1972</em>, Moskva, 1973, s. 93-140.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sovyet-turkolojisinde-turk-dilli-meselesi.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> N. Devlet, <em>Çağdaş Türk Dünyası</em>, İstanbul, 1989, s. 1-2.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sovyet-turkolojisinde-turk-dilli-meselesi.html#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> Devlet, s. 2.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>İhtiyaçlar Ve Tüketim Kültürü</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/ihtiyaclar-ve-tuketim-kulturu</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/ihtiyaclar-ve-tuketim-kulturu</guid>
<description><![CDATA[ İhtiyaçlar Ve Tüketim Kültürü
Yaşanan süreçte teknolojinin imkânları kullanılarak iletişim araçlarından haberler, reklamlar, diziler, vd. yollarla yayılan bilgi, davranış ve yaşama şekli örnekleri, toplumsal yaşamı biçimlemektedir. Çok uluslu şirketler marifetiyle gelişmiş kapitalist ülkelerin kültürü ve dolayısıyla değerler sistemi dünyada hâkim kültür şekline dönüşmektedir. Batı ülkelerinden dünya ülkelerine güler yüzlü bir edâ ile sunulan tüketim kültürünün hâkimiyetindeki insanların ihtiyaçları da […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c463cd9c73.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:47 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>İhtiyaçlar, Tüketim, Kültürü</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2021/04/Mustafa-Sever.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/ihtiyaclar-ve-tuketim-kulturu.html">İhtiyaçlar Ve Tüketim Kültürü</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. Mustafa SEVER</strong></span></a>
</p><p>Yaşanan süreçte teknolojinin imkânları kullanılarak iletişim araçlarından haberler, reklamlar, diziler, vd. yollarla yayılan bilgi, davranış ve yaşama şekli örnekleri, toplumsal yaşamı biçimlemektedir. Çok uluslu şirketler marifetiyle gelişmiş kapitalist ülkelerin kültürü ve dolayısıyla değerler sistemi dünyada hâkim kültür şekline dönüşmektedir. Batı ülkelerinden dünya ülkelerine güler yüzlü bir edâ ile sunulan tüketim kültürünün hâkimiyetindeki insanların ihtiyaçları da tabiî olmaktan anormalliğe yönelmektedir. Tabiî ihtiyaç, insanın karşılamadığı zaman bedenen ve zihnen üreticiliğinden uzaklaşacağı, kendine, ailesine ve topluma karşı ödev ve sorumluluklarını yerine getiremeyeceği yokluktur, sıkıntıdır. Kişinin istek, arzu ve özenmesiyle meydana gelen ihtiyaçlar ise, yapay ihtiyaçtır, lükstür.</p>
<p>Yaşanılan süreçte insan, hayatını insanca, tabiî şekilde sürdürmek yerine, tüketmek için yaşayan bir varlığa dönüşmektedir. Bu süreçte çok uluslu şirketler, insanların sahip olma, tüketme, statü elde etme, vd. isteklerini canlı tutarak küresel ölçekte üretilen ürünlerin tüketilmesini sağlamaktadırlar. Moda ve reklamlar yoluyla gereksiz, olmasa da olur türünden insan isteklerini, insanların temel ihtiyaçlarıymış gibi sunan ekonomik yapı, böylelikle kendi işleyişini de sağlamaktadır. Bu durum karşısında akıl, mantık, inanç ve irade sahibi her insanın ihtiyaçlarını doğru teşhis etmesi, “gönüllü basitlik yaklaşımı”nı benimsemesi gerekir. Bu yolla çevreye (insana ve tabiata) saygılı ve koruyucu etkinlikte bir tüketim gerçekleşecektir; ki bu da insanî olandır.</p>
<p>İhtiyaç; Türkçe Sözlük’te “gereksinim, güçlü istek, yoksulluk, yokluk” (URL-1) şeklinde tanımlanır. Tanımdan da anlaşılacağı üzere pek çok ihtiyaç tanımında ihtiyaç, istek ile karıştırılır; ancak ihtiyaçla istek aynı şey değildir. İhtiyaç gerekli olanı, yoksun olunanı, istek ise arzulananı işaret eder. Ülken (1969: 139), ihtiyacın mühim olarak eksik olan herhangi bir şeye karşı duyulan eğilim olduğunu, toplumdaki sosyal şartların ihtiyaçların çeşitliliğini (skalasını) belirlediğini, ancak bu çeşitliliğin kişinin ya da topluluğun içinde bulunduğu statüye göre değiştiğini söyler. Marshall (1999: 324) ise, ihtiyacın gerekli addedilen, özellikle bir kişinin, organizasyonun ya da başka bir şeyin hayatta kalması için gerekli olduğu düşünülen bir şey olduğunu belirtir. Burada zorunlu, gerçek ihtiyacın tanımı yapılmaktadır; buradan hareketle insan yaşamında ihtiyaçlar zorunlu, gerçek ve zorunlu olmayan, yapay ihtiyaçlar şeklinde kabaca tasnif edilebilir.</p>
<p>Maslow, insanın ihtiyaçlarının doğumla başladığını, sınırsız olduğunu, yukarı doğru yükselen bir hiyerarşiyle geliştiğini, yani bir ihtiyaç karşılandığında bir üst ihtiyaca geçildiğini ileri sürer (Marshall, 1999: 325). Maslow’un beş ana kategori olarak belirlediği ihtiyaçlar hiyerarşisinde (URL-2) ilk başta fizyolojik ihtiyaçlar (temel hayatî ihtiyaçlar) gelir. Nefes alma, yeme-içme, uyuma, üreme, boşaltım vd. bedenî faaliyetler bu alana girer. İhtiyaçlar içerisinde en önemlileri olan bu ihtiyaçlar karşılanmadığı takdirde insanın yaşaması mümkün olmayacaktır. Fizyolojik ihtiyaçların karşılanmasıyla ikinci sırada güvenlik ve emniyet ihtiyacı ortaya çıkar. İnsan, her türlü tehlikeden korunmak, yaşadığı ortamda güven içinde barınmak, huzurlu, sağlıklı olmak, toplumsal ilişkilerinde diğer insanlarla uyum içinde olmak ihtiyacındadır.</p>
<p>Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisinde üçüncü sırada toplumsal ihtiyaçlar vardır. İnsan, bir topluma ait olma, o toplumca kabul edilme, sevme-sevilme gibi ihtiyaçlar duyar. İnsan, topluluk hâlinde yaşar ve toplumsal bir varlıktır. Yani, başka insanlarla birlikte olarak, işbirliği yaparak, arkadaşlıklar, dostluklar kurarak yaşar. Bu ihtiyacını karşılayamayan insan, aidiyet duygusundan uzak, yalnızlık duyan insandır.</p>
<p>İnsanın, toplumsal yaşamda tanınma, beğenilme, saygın olma, başarılı olma, kendisine değer verilmesi gibi ihtiyaçları vardır. Buna, Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisinde dördüncü sırada “özsaygı ihtiyacı” (Marshall, 1999: 325) adı verilir. İhtiyaçlar hiyerarşisinin en üst noktasında (beşinci sırada) “kendini gerçekleştirme ihtiyacı” vardır. Bütün ihtiyaçlar karşılandığında ancak kendini gerçekleştirme ihtiyacı gerçekleşebilir.</p>
<p>Kendini gerçekleştirmede insan, fıtratında bulunan potansiyel özelliklerini, güçlerini, yeteneklerini geliştirmek, ortaya çıkarmak, zaaflarından arınmak ihtiyacı duyar. Bu ihtiyacını gerçekleştirdiği ölçüde toplumsal yaşamda üretken, paylaşımcı ve katkı sağlayıcı bir birey olabilir. Elbette, burada insanın kendini gerçekleştirmesi ihtiyacı da dâhil olmak üzere, olağan olarak ihtiyaçların karşılanmasından söz edilmektedir. İnsanın, toplumsal yaşamın olduğu her yerde, doğaldır ki istismar da olacaktır. İnsan, ihtiyaçlarını karşılarken başkalarını ya da başkaları ihtiyaçlarını karşılarken onu istismar edebilir. Çünkü insanların toplumsal yaşamda karşılıklı ilişkiler içerisinde bulunmaları, birbirlerine ihtiyaç duymaları söz konusudur.</p>
<p>Kişinin kendisini anlaması, ihtiyaçlarını doğru tespit edebilmesi, diğer insanları da doğru anlamasını, değerlendirmesini sağlayacaktır. Kendini gerçekleştiren insan, fıtratını olduğu gibi kabul edebilen insandır. İnsan, artılarını, eksilerini bilerek artılarını geliştirmeye, eksilerini gidermeye çalışır. Bilinçli ve doğaldır. Toplumsal yaşamda sağlıklı ilişkiler kurarak topluma katkı sağlar. Maslow’a göre (URL-3), bir insan ne olabiliyorsa, mutlaka öyle olmalıdır. Yani, insan kendi potansiyelini tam olarak elde etmeli ve ortaya çıkarmalıdır. Maslow’un bu beş kategoride gösterdiği ihtiyaçlar, birbirinden bağımsız olmayan ve birbirini belirleyen maddî ve manevî ihtiyaçlar olarak iki kategoride değerlendirilebilir.</p>
<p>Küreselleşme, dünyanın ekonomik, siyasî, teknolojik ve kültürel bakımdan adeta bir köy<a href="https://www.altayli.net/ihtiyaclar-ve-tuketim-kulturu.html#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a> hâline geliş süreci olarak değerlendirilebilir. Süreç, Batı ülkelerince dünyanın kültürel bakımdan bütünleşmesi, homojenleşmesi süreci olarak da adlandırılmaktadır. Dünyanın hemen her ülkesinin olduğu gibi, Türkiye’nin de bu sürecin dışında kalması söz konusu değildir. Özellikle 80’li yıllarda yoğunlaşan ve günümüzde de devam eden dış etkilerle Türkiye’de de ekonomik, siyasî, teknolojik ve kültürel büyük değişim ve dönüşümler yaşanmaktadır. Dolayısıyla insan ihtiyaçları ve tüketim kültürü ilişkisi, tüketici davranışları üzerindeki etkenlerin incelenmesi büyük önem taşımaktadır. İhtiyaç, “insanın hissettiği ve telafi etmediği sürece sıkıntıya düşeceği ve bazı işlerini gereği gibi yapamayacağı eksiklik”tir (Yaran, 2000: 573). Serbest piyasa ekonomisinin geçerli olduğu yaşanan süreçte, insan “tüketici” yönüyle değerlendirilir. Tüketici, geleneksel kültürde yaşamını sürdürebilmek için çeşitli ihtiyaçları olan ve bu ihtiyaçlarını karşılamak yönünde çaba sarf eden kişidir. Ancak, yaşanan süreçte tüketici, -ironik olarak- yaşamını sürdürmek için değil, tüketmek için yaşayan bireye dönüşmüştür. İhtiyaçların karşılanması noktasında, geleneksel yaşamda bütün insanlar “birer birey olarak, mutlak gerçek olan kendini gerçekleştirmek yoluyla mutluluğa erişmeye çabalarlar.” (Odabaşı, 2013: 22). İnsanın bu çabası, istismar edilmeye en açık yönüdür.</p>
<p>Tüketim kültürü olarak da adlandırılan ve meta fetişizminin yaşandığı süreçte insan ihtiyaçlarının doğal, gerçek ihtiyaçlar olmaktan öte yapay ya da lüks ihtiyaçlara dönüştüğü görülmektedir; çünkü insanlar, yaşanan süreçte “sadece pratik yararları ve işlevlerinden dolayı değil, aynı zamanda kim olduklarını gösterme, duygularını ortaya koyma ve çevreleriyle iletişim amaçları[yla]” (Odabaşı, 2013: 23) tüketim Bu çerçevede gerçek, yapay ya da lüks ihtiyaçların tanımlarını ya da sınırlarını belirlemek de göreceli bir hâle gelmektedir. Zira kişinin içinde bulunduğu zamandaki toplumsal yapı, toplumdaki statüsü, ekonomik durumu, dinî-ahlâkî inançları, algı, anlayış ve değerleri, siyasî görüşü vb. ihtiyaçlarının gerçek, yapay ya da lüks olarak adlandırılmasında belirleyicidir. Yani, bir kişiye göre gerçek bir ihtiyaç olan otomobil, bilgisayar, cep telefonu vd. bir başkası için yapay ya da lüks bir ihtiyaç olabilir. Türkiye’nin genel toplumsal yapısı düşünülürse, yapay ihtiyaçları, karşılanmadığı, giderilmediği takdirde insanın gündelik yaşamını aksatmayacak, olması belki insana haz verecek ya da insanın hayatını kolaylaştıracak, ama olmasa da olur cinsinden ihtiyaçlar olarak tanımlayabiliriz. Ancak, yaşanan süreçte yapay ihtiyaçların, insanların gerçek ihtiyaçlarıymış, olmaması büyük eksiklikmiş gibi sunulduğu da unutulmamalıdır. Yukarıda belirttiğimiz gibi insanın inanç, anlayış ve değerleri, yaşama biçimi, ihtiyaçlarını da bu ihtiyaçları karşılama yollarını da belirleyecektir.</p>
<p>Küreselleşme olarak adlandırılan ve etkileri Türkiye’de 24 Ocak 1980 kararlarıyla birlikte daha yoğun olarak hissedilen süreçte, geleneksel yaşayışta, dinî-ahlâkî inanç ve anlayışta, ekonomik, ideolojik ve siyasî yapıda büyük değişiklikler meydana gelmiştir. Bu değişimler, ihtiyaçların da değişmesine, çeşitlenmesine, yaygınlaşmasına neden olmuştur. Özellikle yaşanan son kırk yıl göz önüne alınırsa, Türkiye’de gerek maddî gerekse manevî büyük değişimler yaşanmıştır. Kabaca söylemek gerekirse, köylerden şehirlere, hatta belli bölge şehirlerinden büyük şehirlere yoğun göçler olmuştur. Şehirlerin küçüklüğü, büyüklüğü söz konusu olmadan “tüketici kültürünün yeni dönemi her şeyin birlikte bulunabildiği büyük mağazaların önem kazanması ile başlamış ve kurumsallaşmıştır.” (Chaney, 1999: 28). Süreç içinde AVM’ler, uluslararası yiyecek, giyecek, elektronik alet, otomobil vd. şirketlerinin şubeleri açılmış, birçok özel TV kanalı kurulmuş; yabancı filmler, dizi filmler, eğlence ve spor programları yayınlanır olmuş; düşünen, bilgiyi hedefleyerek okuyan, araştıran, kendini geliştirmeye çalışan insanların yerini, imaj peşinde koşan, olduğundan farklı görünmeye, davranmaya çalışan, tükettikçe statüsünün değiştiğini sanan insanların aldığı bir süreç yaşanmaya başlamıştır. Yetinmek, şükretmek yerine daha fazlasını istemek moda hâlini almıştır. Öyle ki her yaştan ve statüden insanlar, nelerin ihtiyaç olduğunu nelerin ihtiyaç olmadığını düşünmeden hareket eden edilgen yığınlara dönüş(türül)müştür. Oysa geleneksel yaşamda israfın haram olduğu bilinir ve ona göre hareket edilir(di). İhtiyaçlarını karşılamada haram-helâl ayrımını yapan, hareketlerinde meşruluğu gözeten insanların oluşturduğu (en azından idealde böyle olduğu düşünülen) Türk toplumunda ihtiyacın da sınırları bellidir.</p>
<p>Yaşanan süreçte iletişim araçlarından insanların bilinçaltına nasıl yaşanması, nasıl tüketilmesi, nelere önem verilmesi ya da nelere önem verilmemesi yönünde yoğun şekilde mesajlar gönderilmektedir. İhtiyaç olduğu sanısı uyandırılarak pek çok ürünü elde etmek yönünde insanlar tahrik edilmektedir. Oysa akıl, mantık ve irade sahibi her birey, moda olandan, reklamlardan, çevresel etkilerden (El ne der?) kendisini uzak tutabilir; yani neye, ne kadar ihtiyacı olduğunu bilir ve ona göre hareket eder. Ancak, içinde bulunulan süreçte, serbest piyasa ekonomisinin eyleyenlerince (uluslararası şirketler, düşünce kuruluşları vd.) oluşturulan sahte ihtiyaçlar, gerçek ihtiyaçların önüne geçmiştir. Marshall’ın da dediği gibi, “[İ]htiyaçlar karşılıklı olarak birbirine bağımlı ve rasyoneldir.” (Baudrillard, 2017: 79) ve yaşanan süreçte de böyle akla, mantığa dayalı olmalıdır.</p>
<p>İnsanların satın alma, sahip olma, tüketme isteklerini canlı tutarak küresel çapta üretilen ürünlerin yaygın şekilde tüketilmesini öngören ekonomik sistem, aslında bu yolla kendi süreğenliğini, düzenli işleyişini de gerçekleştirir. Parsons’a göre kapitalist ekonominin amacı, birey için üretimin azamileştirilmesi değil, toplumun değerler sistemiyle bağlantılı olarak üretimin azamileştirilmesidir (Baudrillard, 2017: 80). Sistem, bu işte moda ve reklamları kullanarak gereksiz, sahte, olmasa da olur cinsinden ihtiyaçları, gerçek, zorunlu ihtiyaçlar gibi kitlelere benimsetmektedir. Baudrillard (2017: 74), yapay ihtiyaçların, temel ihtiyaçların (eğitim yerine televizyon) giderilmesini maskelediğini söyler.</p>
<p>Yapay, olmasa da olur ürünlerin, bir ihtiyaçmış gibi benimsetilmesinde moda ve reklamlar, iletişim araçlarından insanları tüketime yönlendirmekte kullanılan etkinliklerdendir. Peki, bu etkinliklerden moda nedir? Moda, herhangi bir nesnenin, ürünün, tavır ve davranışın, inanışın vb. satılmasını, tüketilmesini, genel geçer bir tavra, davranışa, inanma şekline dönüşmesini sağlayıcı etkinliklerdir. Moda, toplumsal yaşamda, moda olarak sunulanın tüketim yoğunluğunun, etkinliğinin süresini belirlediği, giyim-kuşam, yeme-içme, eğlenme, spor, seyahat, sanat, edebiyat vd. birçok alandaki toplumsal bir durumu, beğeniyi ifade eden etkinlikler bütünüdür. Temel özelliği gerekli olanı değil, farklılığı, değişimi işaret etmesidir. “Modayı çarpıcı kılan onun akıldışılığıdır.” (Chaney, 1999: 64). Ekonomik sistemin öznelerince planlanıp iletişim araçlarıyla toplumda öne çıkan sanatçı, sporcu, siyasetçi vb. kişilerin aracılığıyla yaygınlaştırılır. Sürekli bir hareket ve değişim hâlinde olan moda, kendini tekrar eden bir dönüşüm olarak da tanımlanabilir.</p>
<p>Modanın oluşum ve değişmesinde ülke ekonomisinin, teknolojik gelişmelerin, iletişim araçlarının, siyasî-ideolojik olay ve gelişmelerin büyük etkisi vardır. Sözgelimi, Vietnam Savaşı sırasında savaş karşıtı olarak ortaya çıkan ve bu karşı çıkışlarını “Savaşma seviş” sloganıyla dile getiren Hippiler, hem Amerika’da hem de birçok ülkede düşünceleri, anlayışları, giyim-kuşamları, davranış biçimleri ile moda olmuşlardır. Türkiye’de de 1980 sonrası “imaj”ın önemine yapılan vurguyla insanlarda özellikle dış görünüşte (giyim, saç şekli, davranış kalıpları, ifade biçimi, insanî ilişkiler vb.) büyük değişimler yaşanmıştır. Kişilerdeki farklı olma, gündemde olma, toplumsal statü sağlama gibi dürtülerin doyurulmasına yönelik bu anlayış, ihtiyaç olmaktan öte, moda olanın takip edilmesine yöneliktir.</p>
<p>Tüketim kültürünü besleyen etkinliklerin başında gelen moda, reklamlarla yaygınlaştırılır. Gündelik yaşamı bu süreçte anlayışları, inançları, toplumsal değerleri, tavır ve davranışları belirlemede moda ve reklamların etkisi büyüktür. Tüketim kültürü reklamlarla halka sunulur. Özellikle taksitli, üç al bir öde, eskisini getir, yenisini götür vb. türü satışlar, gerçek markaların ikinci, üçüncü kalitedeki taklitleri, ödemede kredi kartlarının kullanılabilme kolaylığı vb. alt ve orta gelir gruplarının hayallerinin doyurulmasına yönelik reklamların içeriğini oluşturur. Bu reklamların etkisinde kalan ve tüketime yönelen alt gelir gruplarında üst gelir gruplarıyla tüketimde eşitliğe ulaştıkları sanısı uyandırılır. Böylelikle sistem, farklı gelir grupları arasındaki toplumsal uyumu garantiye almış olmaktadır. Galbraith’in tespiti şu yöndedir: Reklam sadece sisteme önem vermek için ihtiyaçlara böylesine önem veriyormuş gibi görünür, ayrıca reklam toplumsal bakış açısından tekno-yapının önemini ve prestijini takviye eder: Reklam aracılığıyla toplumsal amaçları kendi yararına çeviren ve kendi amaçlarını toplumsal amaçlarmış gibi dayatan sistemdir (Baudrillard, 2017: 83).</p>
<p>Reklam, tüketimi güncel, popüler hâle getirir. Özellikle de yapay ihtiyaçları gündeme getirir. Aslının benzeri, ikinci üçüncü kalite, hatta taklit ürünleri “kullan at” anlayışıyla halka benimsetmede reklamlar etkin şekilde kullanılır. Reklamcılar, tüketimini yaygınlaştırmak istedikleri ürünün ya da ürünlerin reklamını yaparken toplumsal-kültürel yapının değerlerini, inançlarını, alışkanlıklarını, âdet ve geleneklerini alır; ürünün üretiminin, tüketiminin ya da kullanımının zaman, mekân özelliklerini de hesaplayarak onu yeniden kurgular ve halka öyle sunarlar. Sözgelimi Ramazan ayında kola reklamı, toplumun inançları, uygulamaları kullanılarak ilgi çekici bir kurgulamayla sunulur. Çünkü reklamcılık, yaşanan süreçteki piyasayı düzenlemek, kontrol altında tutabilmek için her türlü etkinliği olağan görür ve insanlara güncel olana, moda olana sahip olmanın, çağa uymak, çağdaş olmak an-lamına geldiği vurgusunu yapar. Öyle ki özellikle gençlerde geleneksel yaşamdan uzaklaşmak, çağdaşlaşmak anlamında algılanır hâle getirilir. Çünkü ihtiyaçlar (gerçek ya da sahte) “çok büyük ölçüde önceden hesaplanabilmekte, artık pazarın bulanık ekonomik göstergeleri tarafından çarpıtılmaktadır; tersine, istatistikle saptanmaktadır” (Horkheimer, 1998: 164). Bu olarak değil, her zamankinden çok, zihinde halledilmesi gereken bir beyin ve kafa meselesi olarak görülmelidir.” (Bocock’tan akt. Chaney, 1999: 23).</p>
<p>Gündelik yaşantıda ihtiyacın ne olduğu, nelerin ihtiyaç değil de istenen, arzulanan olduğu üzerinde her bireyin düşünmesi gerekir. “Toplum tarafından nasıl değerlendirilir, el ne der?” baskısından sıyrılarak insan için nelerin gerekli olduğunu/olmadığını, yaşamını insanî şekilde sürdürmesinde tüketim ürünlerinin yerini idrak eden insan, tüketmek için ya da tüketim ürünleri için yaşamayacaktır. Ancak tüketmek, yaşanan süreçte adeta bağımlılık hâline gelmiş bir davranış biçimidir. Çok uluslu şirketlerce üretilen ve her türlü görsel-işitsel yolla pazarlanan ürünlere sahip olmak, toplumsal statünün bir göstergesi olmuştur. Geleneksel yaşama kültürünün, aile ve toplum yapısının, kişilerarası ilişkilerin yozlaşmasına, hatta çökmesine neden olan tüketme hastalığı, çağımızın en büyük sorunudur. Tüketimi bir kültür şekline dönüştüren uluslararası şirketler, “eğer Mars’a uçuş imkânı bulun[saydı], bunu bir ihtiyaç gibi göstermek için derhal bir bahane” (İllich, 2000: 120) üretebilecek güçtedirler ve dünya onlar için bir pazardır. Bu pazarın önemli bir bölümünü gelişmekte olan ülkeler oluşturur ve çok uluslu şirketlerce üretilen her türlü ürün, tüketici olarak belirlenmiş kitlelere “ihtiyaç” olarak sunulur. Teknolojinin her türlü imkânının kullanıldığı bu tüketim savurganlığında çevrenin, tabiatın, tabiî kaynakların tüketilmesi, tüketilirken kirletilmesi de söz konusudur. Etkileri belki de birkaç on yıl içinde görülebilecek bozulmanın, kirlenmenin nedenleri arasında ilk sırada tüketim savurganlığı yer alır ve bu durum karşısında hem birey olarak hem de toplumsal olarak ciddi tavırlar alınması acildir. Çünkü “anlamsızlığa, homojenleşmeye, soyutlaşmaya, anomiye ve öznenin yıkımına” (Chaney, 1999: 79) doğru giden bir süreçte kazanan “insan” olmayacaktır.</p>
<p>Çağımız insanının, çağdaş bir yaşama, geçinme yöntemi olarak ihtiyaç ötesi tüketime olan isteklerini bastırması, “ihtiyaç” dendiğinde gerekli-gereksiz ayrımını yapabilmesi, moda olandan ziyade tabiî olanı yeğlemesi ya da çevresindeki insanların da yaşama haklarının olduğu bilinciyle tüketim kültürü öznelerinin dikte ettiği yaşama biçiminden uzaklaşması, diğer insanların yaşayışına katkı sağlaması gerekliliğini idrak etmesi gerekir. İnsanlar bu yönde kendilerine çekidüzen verirken kitle iletişimi, eğitim-öğretim vd. alanların yetkilileri de kitle iletişim araçlarını, eğitim-öğretim faaliyetlerini yeniden düzenlemelidirler. Düzenlemeyle toplumun ve dolayısıyla insanların ekonomik, çevresel ve toplumsal bilinçlerinin geliştirilmesi toplumsal yaşamda, eğitim-öğretimde nasıl bir yol izlenmesi gerektiği planlanmalıdır. Plan dâhilinde sözgelimi halk sağlığı, tüketim alışkanlıkları çerçevesinde moda olanların denetlenmesi, reklamların -ürünün tanıtımı yönünde- içeriklerinin düzenlenmesi sağlanabilir. Capra’nın ifadesiyle “[İ]srafa yol açan ve sağlıksız ürünlerin reklamlarına yasal sınırlamalar konması, enflasyonun düşürülmesinde ve ekolojik açıdan uyumlu bir yaşama tarzına doğru ilerlemede etkin bir yol ol[abilir].” (1992: 467). Böyle bir yol tutulduğunda akla ve mantığa dayalı, çevreye (insana ve tabiata) saygılı ve koruyucu etkinlikte bir tüketim gerçekleşecektir. Capra’nın (1992: 471) verdiği bilgiye göre, Amerika’da, Stanford Araştırma Enstitüsü’nün yaptığı bir araştırmada, “gönüllü basitlik yaklaşımı” olarak adlandırılan ve idareli tüketimi, ekolojik bilinci ve kişisel manevi büyümeyi temel alan yaşama şeklini on milyon yetişkin Amerikalıdan sekiz milyonunun benimsediği ve böyle yaşadıkları belirtilmiştir. Demek ki insan, fıtratına uygun yaşama şeklini fark ederse, tanık olursa, o yaşam şeklini benimsemekte gecikmeyecektir. Hâlihazırda başka bir dünyanın olmadığını, tabiî çevrenin kirletilmesinin, yok edilmesinin insanın sonu olacağını idrak eden her insan, yalın ve insana yakışır şekilde tüketerek yaşayacaktır.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. Mustafa SEVER</strong></span></a>
</p><hr>
<div><span><span><strong>KAYNAKLAR</strong></span></span></div>
<div><span>♦ Baudrillard, Jean (2017), Tüketim Toplumu. Çev. N. Tutal-F. Keskin. İstanbul: Ayrıntı Yay. (9.b)</span></div>
<div><span>♦ Capra, fritjof (1992). Batı Düşüncesinde Dönüm Noktası. Çev. Mustafa Armağan. İstanbul: İnsan Yayınları (2.b)</span></div>
<div><span>♦ Chaney, David (1999). Yaşam Tarzları. Çev. İrem Kutluk. Ankara: Dost Yayınları</span></div>
<div><span>♦ Horkheimer, Max (1998). Akıl Tutulması. Çev. Orhan Koçak. İstanbul: Metis Yayınları (4.b)</span></div>
<div><span>♦ İllich, İvan (2000). Tüketim Köleliği. İstanbul: Pınar Yayınları. (2.b)</span></div>
<div><span>♦ Marshall, Gordon (1999). “<em>ihtiyaç</em>”, Sosyoloji Sözlüğü. Ankara: Bilim ve Sanat Yayınları, s. 324.</span></div>
<div><span>♦ Odabaşı, Yılmaz (2013). Tüketim Kültürü-Yetinen Toplumdan Tüketen Topluma. İstanbul: Sistem Yayıncılık, (2.b)</span></div>
<div><span>♦ Ülken, Hilmi Ziya (1969). <em>“ihtiyaç”, </em>Sosyoloji Sözlüğü, MEB Yay., İstanbul, s. 139</span></div>
<div><span>♦ Yaran, Rahmi (?) “<em>ihtiyaç</em>”, TDV İslâm Ans., c.21, s.573-574. İslamansiklopedisi.org.tr (Erişim: 03.10.2020)</span></div>
<div><span>♦ URL-1 “ihtiyaç”. sozluk.gov.tr (Erişim: 20.9.2020)</span></div>
<div><span>♦ URL-2 “ihtiyaçlar”. https://evrimagaci.org/maslowun-ihtiyaclar-hiyerarsisi-hayatta-kalmak-icin-nelere-ihtiyac-duyariz-1644 (Erişim: 07.9.2020)</span></div>
<div><span>♦ URL-3 “ihtiyaçlar”. https://www.kisiselgelisim.com/maslow-ihtiyaclar-hiyerarsisi-yasam-ve-motivasyon/ (Erişim: 07.9.2020)</span></div>
<div></div>
<p><a href="https://www.altayli.net/ihtiyaclar-ve-tuketim-kulturu.html#_ftnref1" name="_ftn1"><span>[1]</span></a><span> 1960’lı yıllarda Marshall McLuhan, kitle iletişim araçlarının kullanımının hızla yaygınlaşarak dünyayı küresel bir köye dönüştüreceğini ileri sürmüştür. </span></p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Eski Türklerin Geleneksel İnanç Sisteminde SALGIN</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/eski-turklerin-geleneksel-inanc-sisteminde-salgin</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/eski-turklerin-geleneksel-inanc-sisteminde-salgin</guid>
<description><![CDATA[ Eski Türklerin Geleneksel İnanç Sisteminde SALGIN
Türkistan’da hayat, arka arkaya gelen şiddetli soğukların ve tipinin, aşırı sıcaklık ve kuraklıkların, sel ve çekirge baskınlarının daima tehdidi altınday­dı. Bazı yaz aylarında bir damla bile yağmurun düşmediği aşırı kuraklıklar, bazı kış aylarında da aşırı soğuklar, salgın hastalıkların ortaya çıkmasına yol açıyor ve toplu halde hayvan ölümleri meydana geliyordu. Özellikle aşırı so­ğuklar ciddi salgınların ortaya […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c463b9bd16.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:47 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Eski, Türklerin, Geleneksel, İnanç, Sisteminde, SALGIN</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2021/04/Samanizm-01.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/eski-turklerin-geleneksel-inanc-sisteminde-salgin.html">Eski Türklerin Geleneksel İnanç Sisteminde SALGIN</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Kürşat BARDAKCI</strong></span></a>
</p><p>Türkistan’da hayat, arka arkaya gelen şiddetli soğukların ve tipinin, aşırı sıcaklık ve kuraklıkların, sel ve çekirge baskınlarının daima tehdidi altınday­dı. Bazı yaz aylarında bir damla bile yağmurun düşmediği aşırı kuraklıklar, bazı kış aylarında da aşırı soğuklar, salgın hastalıkların ortaya çıkmasına yol açıyor ve toplu halde hayvan ölümleri meydana geliyordu. Özellikle aşırı so­ğuklar ciddi salgınların ortaya çıkmasına sebep oluyordu. Bu aşırı soğukların sebep olduğu hastalıklar Türkler tarafından <em>yut</em> olarak tanımlanıyordu.<a href="https://www.altayli.net/eski-turklerin-geleneksel-inanc-sisteminde-salgin.html#_ftn1" name="_ftnref1"><sup>[1]</sup></a></p>
<p>Çin’den Anadolu’ya; Mezopotamya’dan Avrupa’ya eski medeniyetlerin ne­redeyse hepsinde, doğadaki salgın hastalıklar ve diğer felaketler, yarı tanrısal varlıkların, cinlerin, hayaletlerin ya da kötü ruhların işleri olarak görülürdü.<a href="https://www.altayli.net/eski-turklerin-geleneksel-inanc-sisteminde-salgin.html#_ftn2" name="_ftnref2"><sup>[2]</sup></a> Türklerin komşuları olan eski Çinlilerde salgına özgü <em>“veba tanrısı”</em> inanı­şı bulunurken;<a href="https://www.altayli.net/eski-turklerin-geleneksel-inanc-sisteminde-salgin.html#_ftn3" name="_ftnref3"><sup>[3]</sup></a> Gök-tanrıcılık ve içerisinde totemizm, animizm gibi unsurları barındıran Şamanizm’den<a href="https://www.altayli.net/eski-turklerin-geleneksel-inanc-sisteminde-salgin.html#_ftn4" name="_ftnref4"><sup>[4]</sup></a> oluşan eski Türk inanç sisteminde<a href="https://www.altayli.net/eski-turklerin-geleneksel-inanc-sisteminde-salgin.html#_ftn5" name="_ftnref5"><sup>[5]</sup></a> bu tür bir <em>“veba tanrısı”</em> bulunmamaktaydı. Yine Çin ve Hint gibi ziraatçı toplumlar başlarına gelen felaketlerin topraktan geldiğine inanıyorlar; toprağa tapınıp ondan yardım talep ediyorlarken;<a href="https://www.altayli.net/eski-turklerin-geleneksel-inanc-sisteminde-salgin.html#_ftn6" name="_ftnref6"><sup>[6]</sup></a> Türklerde böyle bir inanış da yoktu. Diğer taraftan antik dönemde, ortaya çıkmalarına etken ne olursa olsun ya da nere­de ortaya çıkarsa çıksın bütün salgın hastalıklar <em>“veba”</em> olarak tanımlanırdı. Söz konusu dönemlerde, 20. ve 21. yüzyıllardaki gibi Sars, Mers, Kovid-19 ya da İspanyol gribi, Asya gribi gibi bir ayrım bulunmuyordu. Ancak <em>yut</em> kelimesi bize gösteriyor ki eski Türkler, aşırı soğuklardan kaynaklanan salgın hasta­lıklar ile aşırı kuraklıktan kaynaklanan salgın hastalıklar arasında bir ayrım yapıyorlardı.</p>
<p>Son derece bulaşıcı olan ve ölümü gizemli, anlaşılmayan bir şekilde ger­çekleşen; savaşta vuku bulana oranla daha az normal ve muhtemelen <em>kut</em>’a yakın fakat ondan farklı bir şey olması gereken <em>ülüg’</em>ün kaybından kaynak­lanan salgın hastalık, insanlar arasında korku salmakta ve sağlıklı kimseleri önlem almaya sevk etmektedir.<a href="https://www.altayli.net/eski-turklerin-geleneksel-inanc-sisteminde-salgin.html#_ftn7" name="_ftnref7"><sup>[7]</sup></a> <em>Ülüg’</em>ün kaybı demek <em>“talihsizlik”</em> ya da <em>“kadersizlik”</em> gibi bir anlama gelmektedir.<a href="https://www.altayli.net/eski-turklerin-geleneksel-inanc-sisteminde-salgin.html#_ftn8" name="_ftnref8"><sup>[8]</sup></a> Roux’un İbn-Fadlan’dan aktardığına göre, Batı Türklerinde: <em>“Hasta insanlara hizmet etmek için esirler görevlendi­rilmekte ve hiçbir özgür insan onlara yaklaşamamaktadır. Hasta, esir tutama­yacak kadar fakirse iyileşmeye ya da ölmeye terk edilir. Tehlikeyi belirtmek üzere, çadırın kapısı üzerine ufak bir bayrak asılır ve bu bayrak orada iki yıl asılı bırakılırdı.”</em> Bu bayrak asmanın amacı korku hissi vermek olmasa bile hastalık korkusu halk arasında iyice yaygınlaştırılmış oluyordu. Türklerin komşularından Moğollarda da benzer bir uygulama görülmektedir: <em>“Yere bir mızrak çakılmakta ve bu mızrak siyah bir keçe parçası ile sarılmakta ve ondan sonra hiçbir yabancı bu (hasta) adamın evine girmeye cesaret etmemektedir.”<a href="https://www.altayli.net/eski-turklerin-geleneksel-inanc-sisteminde-salgin.html#_ftn9" name="_ftnref9"><sup><strong>[9]</strong></sup></a> </em>Bu bilgilerden anlaşılacağı üzere Türkler ve Moğollarda salgın hastalığa yaka­lanan kişi karantinaya alınıyordu. Türklerde salgın hastalığa yakalanan kişi­nin halk tarafından bilinmesi için çadırının girişine asılan bayrağın iki yıl asılı kalması, salgının iki yıl kadar sürdüğünü ya da ülkede tedbirlerin en azından iki yıl devam ettiğini göstermektedir.</p>
<p>İnsanlar bu gibi durumlara maruz kalmamak ve dolayısıyla salgın hasta­lıkların olup olmayacağını daha önceden öğrenebilmek için kehanette bulu­nurlardı. Öyle ki eski Türklerin salgın hastalık olup olmayacağına dair ateşe bakarak kehanette bulundukları bilinmektedir:</p>
<blockquote>
<p><em>“Türklerin büyük hükümdarlarının muayyen bir günü vardır ki, o gün ken­disi için büyük bir ateş yakılır. Bu ateşe kurban sunulur ve dualar okunur. Bu ateşin üzerinde büyük alevler yükselir. Bu alev yeşilimsi renkte olursa bereketli yağmur ve iyi mahsul olacaktır; kırmızı renkte olursa savaş çıka­caktır; sarı olursa hastalık ve salgın olacaktır; siyah olursa hükümdarın ölümünü ya da uzak yolculuğunu gösterir.”</em><a href="https://www.altayli.net/eski-turklerin-geleneksel-inanc-sisteminde-salgin.html#_ftn10" name="_ftnref10"><sup>[10]</sup></a></p>
</blockquote>
<p>Buradan da anlaşılacağı üzere eski Türklerde sarı rengi hastalık ve salgın sembolüdür.<a href="https://www.altayli.net/eski-turklerin-geleneksel-inanc-sisteminde-salgin.html#_ftn11" name="_ftnref11"><sup>[11]</sup></a></p>
<p>Ateşe bakma kehaneti dışında Altay Şamanizm’inde <em>“şamanın göğe çıkışı” </em>motifi de salgının olup olmayacağına dair başka bir kehanette bulunma şekli­dir. Aslında şamanın göğe çıkışının sebebi, herhangi bir hastalığın nedenleri­nin araştırılması ve hastanın iyileştirilmesi; hasta öldüyse onun ruhuna yeraltı yolculuğunda eşlik edilmesi ve yaşadığı evin arındırılması gibi çeşitli amaçlara yönelik olup, birkaç seansta gerçekleştirilir. Şaman bu yolculuğunda, gökte üçüncü kata çıktığında, insanlara, ülkeyi ne gibi salgınların ve diğer felaketlerin tehdit ettiğini ve bu felaketleri uzak tutmak için ne gibi kurbanlar sunulması gerektiği gibi konularda bilgi verir. Eğer ülkede salgın varsa, şaman göğe çıktı­ğında tanrıya, salgın hastalığa son vermesi için yakarır. Bu motif Çin sihirbazlı­ğının etkisinde kalmış gibi görünen Lolo Şamanizm’inde ve Asya’nın diğer ina­nışlarında da görülür. Bütün bu inanışlarda şamanın göğe çıkışı, onun salgın hastalıktan halkını kurtarmak için tanrıya yakarması anlamına gelmektedir.<a href="https://www.altayli.net/eski-turklerin-geleneksel-inanc-sisteminde-salgin.html#_ftn12" name="_ftnref12"><sup>[12]</sup></a></p>
<p>Söz konusu duruma paralel olarak bir Buryat (Soyot Türkleri) efsanesin­de şamanın ilk olarak, insanların salgın hastalık ve ölümle mücadelelerinde, onlara yardım etmesi için tanrılar tarafından gönderildiği anlatılmaktadır. Ef­saneye göre başlangıçta doğuda kötü ruhlar, batıda tanrılar bulunmaktaydı. Tanrılar insanı yaratmış, insanlar da kötü ruhların hastalık ve ölüm yaymaya başlamasına kadar mutlu yaşamış. Kötü ruhların hastalık ve ölüm yayması üzerine tanrılar, insanların felaketlerle mücadele edebilmesi için onlara bir şaman göndermeye karar vermiş ve bir kartal göndermişler. Ancak şaman olarak gönderilen kartalın dilinden anlamayan insanlar, ayrıca ona kuş oldu­ğu için de güvenmemişler. Bunun üzerine kartal tanrılara dönerek, kendisine insanlarla konuşma yeteneğinin verilmesini ya da Buryat bir kam (=şaman) gönderilmesini istemiş. Tanrılar ise kartalı, yeryüzünde rastlayacağı ilk kişiye şamanlık yetkisini devretmesi için tekrar dünyaya göndermişler. Geri dönen kartal bir ağacın altında uyuyan bir kadınla birlikte olmuş. Kadın ile karta­lın beraberliği sonucunda <em>“ilk şaman”</em> doğmuş. Başka bir anlatıda ise kadın kartalla birlikte olduğunda ruhları görmüş ve kendisi şaman olmuş.<a href="https://www.altayli.net/eski-turklerin-geleneksel-inanc-sisteminde-salgin.html#_ftn13" name="_ftnref13"><sup>[13]</sup></a> Kadının şaman olduğu anlatısı, bir şamanın başarılı olmak ve daha fazla sihir gücü elde etmek için kadın gibi tıraş olmasına ve kadın elbisesi giyip kadın tavırları takınmasına göndermede bulunmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/eski-turklerin-geleneksel-inanc-sisteminde-salgin.html#_ftn14" name="_ftnref14"><sup>[14]</sup></a></p>
<p>Eski Türk inanç sisteminde salgın hastalıkların neden ortaya çıktığına dair inanışlara değinmek gerekirse, en başta Altay Türklerinin salgın hasta­lık gibi en ağır felaketleri Erlik Han ile ilişkilendirdiklerini görürüz.<a href="https://www.altayli.net/eski-turklerin-geleneksel-inanc-sisteminde-salgin.html#_ftn15" name="_ftnref15"><sup>[15]</sup></a> Öyle ki Altay Türklerine göre Erlik Han cehennemin efendisidir; insanlığın en kor­kunç düşmanıdır ve felaket sembolüdür.<a href="https://www.altayli.net/eski-turklerin-geleneksel-inanc-sisteminde-salgin.html#_ftn16" name="_ftnref16"><sup>[16]</sup></a> Onlara göre Erlik Han, kurban vermeye mecbur etmek için insanlara hastalık ve başka felaketler gönderir. Eğer bununla da insan Erlik Han’ın isteğini yerine getirmezse ölür. Erlik Han insanın canını alır, yeraltı alemine götürür ve kendisine köle yapar. Bazen Erlik Han bu kölesi ile insanların üzerine salgın hastalık gönderir. Altaylılar özellikle hastalık hüküm sürdüğü zamanlarda Erlik Han’dan çok korkarlar; onun adını bile söylemekten sakınırlar.<a href="https://www.altayli.net/eski-turklerin-geleneksel-inanc-sisteminde-salgin.html#_ftn17" name="_ftnref17"><sup>[17]</sup></a> Yine de korkmakla beraber ona hür­met ederler.<a href="https://www.altayli.net/eski-turklerin-geleneksel-inanc-sisteminde-salgin.html#_ftn18" name="_ftnref18"><sup>[18]</sup></a> Bu haliyle Erlik Han, Hint mitolojisinde insanlara ve sığırlara hastalık gönderen ve kendisine korkuyla karışık hürmet edilen Rudra’ya ben­zemektedir.<a href="https://www.altayli.net/eski-turklerin-geleneksel-inanc-sisteminde-salgin.html#_ftn19" name="_ftnref19"><sup>[19]</sup></a></p>
<p>Erlik Han dışında, yine Altay inancına göre tamamen müstakil bir zümre olan dağ ruhları, insanlara iyilik yapıp, refah ve saadet bahşederken; saygısız­lığa karşı ceza ve salgın hastalık gönderir.<a href="https://www.altayli.net/eski-turklerin-geleneksel-inanc-sisteminde-salgin.html#_ftn20" name="_ftnref20"><sup>[20]</sup></a> Buna paralel olarak bazı şamanların davullarında hastalık yapan kötü ruhların tasvirlerinin bulunduğu da belirtilmektedir. Ayrıca Hristiyan olmasına rağmen kadim geleneklerini koru­yan -en azından kırsalda- Yakutlara göre de göğün çeşitli yerlerinde bulunan ve insanlara çeşitli hastalıklar gönderen kötü ruhlar bulunmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/eski-turklerin-geleneksel-inanc-sisteminde-salgin.html#_ftn21" name="_ftnref21"><sup>[21]</sup></a> Diğer taraftan, hastalıkların kötü ruhlar ya da güçler tarafından insanlara musallat edildiği inanışı, Türklerin komşuları olan eski Moğollar<a href="https://www.altayli.net/eski-turklerin-geleneksel-inanc-sisteminde-salgin.html#_ftn22" name="_ftnref22"><sup>[22]</sup></a> ve Farslarda<a href="https://www.altayli.net/eski-turklerin-geleneksel-inanc-sisteminde-salgin.html#_ftn23" name="_ftnref23"><sup>[23]</sup></a> da bulunuyordu.</p>
<p>Dağ ruhlarının dışında Şamanizm’de diğer kötü ruhlardan birisi de <em>ker­meslerdir. Kermesler,</em> genel olarak yerin altında yaşayan ruhlardır. Aslında <em>kermesler,</em> çoktan vefat etmiş şamanların ruhlarıdır. Ayrıca <em>körmes,</em> ezelden mevcut olan kara ruhlara da denilmektedir.<a href="https://www.altayli.net/eski-turklerin-geleneksel-inanc-sisteminde-salgin.html#_ftn24" name="_ftnref24"><sup>[24]</sup></a> Kişi, kendi <em>kermes</em>lerinin, yani geçmiş baba ruhlarının kötülüğünden kurtulmak için çareler arar. Bu ruhlar da Altaylıların inanışına göre hastalık gibi felaket gönderirler ve insanlardan hediye isterler. Bu hediyeler onlara kurban olarak sunulur. Bu kurbanla­rın adı <em>Toluu’</em>dur<em>.</em> Kurban sunulduktan sonra hastalığın iyileşmesi <em>Toluu’</em>nun ruhlar tarafından kabul edildiğine alamet sayılır. Fakat kurban sunan hasta her zaman iyileşmez; hatta aksine fenalaşır. Buna rağmen hasta, şamanın tedavisini bırakmaz; duaları çoğaltır, daha kıymetli hayvanlar kurban eder. Zengin hastalar kurbanlık hayvan sayısını yediye; fakir hastalar beşe çıkarır­lar. Bazen hasta, bu merasim ve kurbanlarla bütün servetini kaybedebilir.<a href="https://www.altayli.net/eski-turklerin-geleneksel-inanc-sisteminde-salgin.html#_ftn25" name="_ftnref25"><sup>[25]</sup></a></p>
<p>Erlik Han’ın ya da kötü ruhların salgın gönderdiğine dair inanışın dışında, salgın gibi felaketlerin sebebinin hakanın uğursuzluğundan kaynaklandığı­nı düşünen Türkler de bulunmaktaydı. Örneğin Yahudiliği kabul etmesiyle bilinen Hazarlarda, yangın, deprem, kuraklık, don, su baskını, kıtlık, salgın hastalık gibi bir felaket meydana geldiği zaman, bu felaket hakanın uğursuz­luğunun sonucu sayılırdı. Halk meydanlarda toplanmaya başlar ve hakan aleyhinde ilbeyine başvurulurdu. Halk, milli felakete derhal son verilmesini, dolayısıyla bu felaketin sorumlusu olan hakanın öldürülmesini ilbeyinden büyük bir baskıyla isterdi. İlbeyi, deprem ve salgın hastalık gibi felaketler­de hakanın suçsuz olduğunu bilirdi. Bu yüzden, bazen akılcı tedbirlerle onu kurtarmaya çalışır ve çoğu zaman başarılı olurdu. Ancak bazen ilbeyi, hakanı kurtarma imkânı göremeyip, onu, halkın isteği doğrultusunda ve dolayısıyla iç barışın sağlanması için feda ederdi.<a href="https://www.altayli.net/eski-turklerin-geleneksel-inanc-sisteminde-salgin.html#_ftn26" name="_ftnref26"><sup>[26]</sup></a></p>
<p>Bu salgın hastalıklara insanlar maruz kaldığı gibi hayvanlar da maruz kalıyordu. Öyle ki 7. yüzyılın başlarında Göktürk ülkesindeki aşırı soğuktan kaynaklanan salgın ile aynı yüzyılın sonlarında Oğuz yurdunda aşırı kurak­lıktan meydana gelen salgında hayvanların yarısından fazlası telef olmuştur.<a href="https://www.altayli.net/eski-turklerin-geleneksel-inanc-sisteminde-salgin.html#_ftn27" name="_ftnref27"><sup>[27]</sup></a></p>
<p>Hayvanların maruz kaldığı salgın hastalıkların kendilerine özgü adları da bulunuyordu. Örneğin Başkurtlarda sığırların bulaşıcı hastalığına <em>ölet</em> denil­mektedir. Başkurtlara göre bu hastalığın sorumluları insanlara benzeyen pe­rilerdir. İnanışa göre, bu periler zaman zaman Ural dağlarına <em>“hac”</em> için gelir­lermiş. Bu periler için ormanlara ya da kırlara ekmek, yağ ve başka yemekler koymak gerekirmiş. Periler bu yemekleri yedikten sonra ineklere dokunmaz­mış. Hastalığa yakalanan sığırlar ise <em>“ağaçların birbiriyle sürtülmesiyle elde edilen ateş ile hayvanları tütsüleyerek”</em> tedavi edilirmiş. İnan, bu tütsüleme uygulamasını <em>“alazlama”</em> olarak tanımlamaktadır.<a href="https://www.altayli.net/eski-turklerin-geleneksel-inanc-sisteminde-salgin.html#_ftn28" name="_ftnref28"><sup>[28]</sup></a></p>
<p>Söz konusu inanışa benzer inanışlara Anadolu’da da rastlamak müm­kündür. Öyle ki Toroslarda, özellikle Senirkent/Isparta’nın 2700 metre kadar yükseklikteki yaylalarında yarı göçebe halde bulunan, yazın sürü­lerini otlatmak için yaylaya çıkan kışın ovaya inen yaylacı Türklerin, hay­vanlarının salgın hastalığa uğrayıp uğramayacağına yönelik bir inanışları dikkat çekicidir. Bu yaylacı Türkler yazın sonlarında yayladan ovaya inileceği zaman, obada bulunan bütün yakacakları, aralarında 10 metre ka­dar aralık olması şartıyla büyücek iki öbek halinde yığarlar. Sonra bunları ateşe verirler ve koyun sürülerini bu iki ateşin arasından geçirir, sonra da sürülerini doğruca ovaya sürerler. Bu yaylacı insanlar, sözü edilen ritüel gerçekleştirilmediğinde, hayvanlarının salgın hastalığa maruz kalacaklarını düşünürler.<a href="https://www.altayli.net/eski-turklerin-geleneksel-inanc-sisteminde-salgin.html#_ftn29" name="_ftnref29"><sup>[29]</sup></a></p>
<p>Eski Türklerin salgın hastalıkları nasıl tedavi ettiklerinden bahsetmemiz gerekirse onlar, hastalıkların sona ermesini umut ederek çeşitli ritüeller dü­zenlerler. Özellikle Altaylılarda halk tıbbı bulunmamaktadır. Onlar doğada bulunan ürünlerle de tedavi usullerini bilmezler. Her hastalıkta ruhların iradelerinin tezahürlerini görürler.<a href="https://www.altayli.net/eski-turklerin-geleneksel-inanc-sisteminde-salgin.html#_ftn30" name="_ftnref30"><sup>[30]</sup></a> Bu düşünce ve inanıştan dolayı başta Altaylılar olmak üzere bütün Türkler, hastalıkların iyileşmesi ümidiyle, kut­sal kabul edilen ağaçların etrafında dönerek, kümeler oluşturur ve çoğu kez hastalıkları temsilen ağaçlara kumaş parçaları bağlayarak veya çivileyerek sağlık temennilerinde bulunurlardı.<a href="https://www.altayli.net/eski-turklerin-geleneksel-inanc-sisteminde-salgin.html#_ftn31" name="_ftnref31"><sup>[31]</sup></a> Bu ritüel, gelenekleşmiş bir şekilde Anadolu’ya da taşınmıştır. Nitekim Anadolu’da özellikle tek ağaçlar ile mezar yanındaki veya pınar başlarındaki ağaçlara yaygın olarak çaput bağlanır.<a href="https://www.altayli.net/eski-turklerin-geleneksel-inanc-sisteminde-salgin.html#_ftn32" name="_ftnref32"><sup>[32]</sup></a> Bunun dışında hastalıkların ortadan kaldırılması için insanlar tanrıya kur­banlar sunarlardı.<a href="https://www.altayli.net/eski-turklerin-geleneksel-inanc-sisteminde-salgin.html#_ftn33" name="_ftnref33"><sup>[33]</sup></a> Bu kurban merasimlerinde özellikle at kurban edilirdi.<a href="https://www.altayli.net/eski-turklerin-geleneksel-inanc-sisteminde-salgin.html#_ftn34" name="_ftnref34"><sup>[34]</sup></a> Eski Türkler arasında, milattan önceki dönemlerden itibaren, at ile gök ara­sında bir bağlantı olduğu ve atın gökten geldiği gibi bir düşünce bulunuyordu. Dolayısıyla kurban edilen atlar da önce Tengri yani Gök tanrıya sunulurdu.</p>
<p>Bu durum hem Batı Türklerinde hem de Doğu Türklerinde geçerlidir.<a href="https://www.altayli.net/eski-turklerin-geleneksel-inanc-sisteminde-salgin.html#_ftn35" name="_ftnref35"><sup>[35]</sup></a> Söz konusu kurban merasimleri ise kalabalık bir topluluğun katılımıyla, Ötüken Dağı ve Tamir Nehri kıyılarında gerçekleştirilirdi.<a href="https://www.altayli.net/eski-turklerin-geleneksel-inanc-sisteminde-salgin.html#_ftn36" name="_ftnref36"><sup>[36]</sup></a> Gök tanrıya sunulan kur­banların yanı sıra ateşe kurban sunulduğu da bilinmektedir. Nitekim eski Türk inancında kutsal sayılan ateşte bir ruh olduğuna inanılmaktaydı. Ate­şin temizleyici, kötü ruhlardan ve hastalıklardan koruyucu bir unsur olduğu kabul edildiğinden dolayı ona kurban sunuluyordu.<a href="https://www.altayli.net/eski-turklerin-geleneksel-inanc-sisteminde-salgin.html#_ftn37" name="_ftnref37"><sup>[37]</sup></a> Türk kökenli olan Slavlaşmamış Bulgarların da hastalıkları bazı dualarla ve müzik ile tedavi etme­ye çalıştıkları ve hastalıkların sona ermesi temennisiyle tedavi taşı <em>moxa’</em>yı kullandıklarından bahsedilmektedir.<a href="https://www.altayli.net/eski-turklerin-geleneksel-inanc-sisteminde-salgin.html#_ftn38" name="_ftnref38"><sup>[38]</sup></a> Söz konusu taş motifi, eski Güney Çin ve Kore’de yeni yıl kutlamalarında, salgın hastalıkların uzak tutulduğuna ina­nılan köyler arasında yapılan taş savaşlarına benzemektedir.<a href="https://www.altayli.net/eski-turklerin-geleneksel-inanc-sisteminde-salgin.html#_ftn39" name="_ftnref39"><sup>[39]</sup></a> Bu taş motifi Türklerde <em>“yeşim (yada) taşı”</em>nı akla getirir ancak yeşim taşının salgın hasta­lıkların uzak tutulması ya da hastalık varsa sona ermesi ümidiyle kullanılıp kullanılmadığına dair bilgi bulunmamaktadır.</p>
<p>Sonuç olarak, eski Türklerde salgın, çoğunlukla Erlik Han ya da kötü ruh­ların bir işiydi. İnanışa göre onlar, kendilerine yapılan saygısızlıktan dolayı insanlara salgın gönderirler ve onlardan kendilerine kurban sunulmasını is­terlerdi. Erlik Han’a kurban sunulmadığı zaman salgına yakalanan kişi artık iyileşemezdi. Hatta bu kişi öldüğünde, insanlara salgın göndermesi için Erlik Han’ın hizmetine girerdi. Yakutların inancında da salgın hastalıklar kötü ruh­lar tarafından insanlara musallat ediliyordu. Hazarlara göre ise bu salgınların sebebi, hakanın uğursuzluğundandı. Buryatlara göre de <em>“ilk şaman”,</em> insan­ların salgın hastalıklarla mücadelesinde onlara yardım etmesi için tanrılar tarafından gönderilmiştir.</p>
<p>Eski Türkler bu salgınları önceden bilmek için çeşitli kehanetlerde bulu­nurlardı. Bu kehanetlerden en önemlisi ateşe bakarak kehanette bulunmak­tır. Altay Şamanizm’ine göre şamanlar, <em>“göğe çıktıklarında”</em> insanları tehdit eden bir salgına karşı, hangi kurbanların sunulması gerektiğini halka bildi­rirlerdi. Ülkede salgın hastalık varsa, şaman göğe çıktığında salgının sonlandırılması için tanrıya yalvarırdı. Bu motif bütün eski Asya inançlarında mevcuttur. Bunun dışında eski Türklerde, salgın hastalığa yakalanan bir kişi ile görüşülmez, çadırına da yaklaşılmazdı. Ona ancak kendisine hizmet eden kişi -eğer varsa- yaklaşabilirdi. Böylece salgın hastalığa yakalanan kişi karantina­ya alınıyordu. Halkın, salgın hastalığa yakalanan kişiden haberi olması için de çadırının girişine bir bayrak asılır ve bu bayrak iki sene asılı kalırdı. Eski Türkler, bu tür hastalıkların sona ermesi ümidiyle de kalabalık bir kitle halin­de Ötüken Dağı ve Tamir Nehri’nde tanrıya kurbanlar sunarlardı. Bu kurban çoğunlukla at olurdu. Altay Türkleri de inançları gereği hastalık geçinceye kadar kurban sunmaya devam ederlerdi. Ayrıca eski Türkler bu hastalıkların bitmesi ümidiyle kutsal ağaçlar etrafında dönerler ve hastalığı temsil eden paçavraları ağaçlara asarlardı. Bulgarlar da hastalıkları dualar, müzikler ve <em>moxa</em> taşıyla tedavi etmeye çalışırlardı.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Kürşat BARDAKCI</strong></span></a>
</p><p>Erciyes Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Eskiçağ Tarihi Anabilim Dalı Doktora Öğrencisi, kbrdkci@gmail.com</p>
<p><strong>Alıntı Kaynak:</strong> Türk Dünyası Araştırmaları TDA Eylül – Ekim 2020 Cilt: 126 Sayı: 248 Sayfa: 41-48</p>
<hr>
<div><span><strong>Kaynaklar</strong></span></div>
<div><span>♦ BAYAT, Fuzuli: <em>Mitolojiye Giriş,</em> Karam Yayınları, Çorum 2005.</span></div>
<div><span>♦ CURTIS, V. Sarkhosh: <em>İran Mitleri,</em> Çev. F. Esra Aslan, Phoenix Yayınevi, Ankara 2016.</span></div>
<div><span>♦ ÇORUHLU, Yaşar: <em>Türk Mitolojisinin Anahatları,</em> Kabalcı Yayınevi, İstanbul 2002.</span></div>
<div><span>♦ DEMİRCİ, Kürşat: <em>Eski Mezopotamya Dinlerine Giriş,</em> Ayışığı Kitabevi Ya­yınları, İstanbul 2017.</span></div>
<div><span>♦ EBERHARD, Wolfram: <em>Çin Simgeleri Sözlüğü,</em> Çev. Aykut Kazancıgil – Ayşe Bereket, Kabalcı Yayınevi, İstanbul 2000.</span></div>
<div><span>♦ ELIADE, Mircea: <em>Şamanizm,</em> Çev. İsmet Birkan, İmge Kitabevi Yayınları, Ankara 1999.</span></div>
<div><span>GÖKALP, Ziya: <em>Türk Medeniyet Tarihi,</em> Bilgeoğuz Yayınları, İstanbul 2015.</span></div>
<div><span>♦ GÜNGÖR, Harun: “Geleneksel Türk Dininden Anadolu’ya Taşınanlar”, <em>Ya­şayan Eski Türk İnançları Bilgi Şöleni Bildiriler Kitabı,</em> Haz. Ü. Çelik Şavk – Yu­nus Koç – Fatma Türkyılmaz – Mikail Cengiz, Ankara 2007.</span></div>
<div><span>♦ İNAN, Abdülkadir: <em>Eski Türk Dini Tarihi,</em> Kültür Bakanlığı Yayınları, Anka­ra 1976.</span></div>
<div><span>♦ KAYA, Korhan: <em>Hint Mitolojisi Sözlüğü,</em> İmge Kitabevi Yayınları, Ankara 1997.</span></div>
<div><span>♦ KOCA, Salim: “Türklerin Göçleri ve Yayılmaları”, <em>Türkler,</em> Cilt: I, Ankara 2002.</span></div>
<div><span>♦ ÖGEL, Bahaeddin: <em>Türk Kültür Tarihine Giriş,</em> Cilt: I, Kültür Bakanlığı Ya­yınları, Ankara 1978.</span></div>
<div><span>♦ ÖGEL, Bahaeddin: <em>Türk Kültür Tarihine Giriş,</em> Cilt: VI, 3. Baskı, Kültür Ba­kanlığı Yayınları, Ankara 2000.</span></div>
<div><span>♦ ÖGEL, Bahaeddin: <em>Türk Mitolojisi,</em> Cilt: II<em>,</em> 5. Baskı, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 2014.</span></div>
<div><span>♦ ROUX, J. Paul: <em>Türklerin ve Moğolların Eski Dini,</em> Çev. Aykut Kazancıgil, İşaret Yayınları, İstanbul 1994.</span></div>
<div><span>♦ ROUX, J. Paul: <em>Eski Türk Mitolojisi,</em> Çev. Musa Yaşar Sağlam, 2. Baskı, Bilgesu Yayınları, Ankara 2017.</span></div>
<div><span>♦ TANYU, Hikmet: <em>Dinler Tarihi Araştırmaları,</em> Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Yayınları: 120, Ankara 1973.</span></div>
<div><span><strong>Dipnotlar:</strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turklerin-geleneksel-inanc-sisteminde-salgin.html#_ftnref1" name="_ftn1"><sup>[1]</sup></a> S<u>alim</u> Koca, “Türklerin Göçleri ve Yay<u>ılm</u>aları”, <em>Türkler,</em> C. I, Ankara 2002, s. 654.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turklerin-geleneksel-inanc-sisteminde-salgin.html#_ftnref2" name="_ftn2"><sup>[2]</sup></a>  Kürşat Demirci, <em>Eski Mezopotamya Dinlerine Giriş,</em> Ayışığı Kitabevi Yayınları, İstanbul 2017, s. 3-5.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turklerin-geleneksel-inanc-sisteminde-salgin.html#_ftnref3" name="_ftn3"><sup>[3]</sup></a> Wolfram Eberhard, <em>Çin Simgeleri Sözlüğü,</em> Çev. Aykut Kazancıgil – Ayşe Bereket, Kabalcı Yayınevi, İstanbul 2000, s. 299.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turklerin-geleneksel-inanc-sisteminde-salgin.html#_ftnref4" name="_ftn4"><sup>[4]</sup></a> Gökalp’e göre Şamanizm bir din olmayıp, kehanetin (falcılığın) ve ruhsal tıbbın karşılığıdır ve bir büyü sistemidir. Şamanlar da hem sihirbaz hem falcı hem de sinir hastalıklarını tedavi eden bir tür ruh doktorlarıdır. Bkz. Ziya Gökalp, <em>Türk Medeniyet Tarihi,</em> Bilgeoğuz Yayınları, İstanbul 2015, s. 31, 88-89.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turklerin-geleneksel-inanc-sisteminde-salgin.html#_ftnref5" name="_ftn5"><sup>[5]</sup></a> Harun Güngör, “Geleneksel Türk Dininden Anadolu’ya Taşınanlar’, <em>Yaşayan Eski Türk İnançları Bilgi Şöleni Bildiriler Kitabı,</em> Haz. Ü. Çelik Şavk – Yunus Koç – Fatma Türkyılmaz – Mikail Cengiz, Ankara 2007, s. 1-2.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turklerin-geleneksel-inanc-sisteminde-salgin.html#_ftnref6" name="_ftn6"><sup>[6]</sup></a> Bahaeddin Ögel, <em>Türk Kültür Tarihine Giriş,</em> C. I, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara 1978, s. 65.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turklerin-geleneksel-inanc-sisteminde-salgin.html#_ftnref7" name="_ftn7"><sup>[7]</sup></a> Jean Paul Roux, <em>Türklerin ve Moğolların Eski Dini,</em> Çev. Aykut Kazancıgil, İşaret Yayınları, İstan­bul 1994, s. 208.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turklerin-geleneksel-inanc-sisteminde-salgin.html#_ftnref8" name="_ftn8"><sup>[8]</sup></a> Jean Paul Roux, <em>Eski Türk Mitolojisi,</em> Çev. Musa Yaşar Sağlam, 2. Baskı, Bilgesu Yayınları, An­kara 2017, s. 82.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turklerin-geleneksel-inanc-sisteminde-salgin.html#_ftnref9" name="_ftn9"><sup>[9]</sup></a> Roux, <em>Türklerin ve Moğolların Eski Dini,</em> s. 208.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turklerin-geleneksel-inanc-sisteminde-salgin.html#_ftnref10" name="_ftn10"><sup>[10]</sup></a> Abdülkadir İnan, <em>Eski Türk Dini Tarihi,</em> Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara 1976, s. 42-43.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turklerin-geleneksel-inanc-sisteminde-salgin.html#_ftnref11" name="_ftn11"><sup>[11]</sup></a> Bahaeddin Ögel, <em>Türk Kültür Tarihine Giriş,</em> Cilt: VI, 3. Baskı, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara 2000, s. 479.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turklerin-geleneksel-inanc-sisteminde-salgin.html#_ftnref12" name="_ftn12"><sup>[12]</sup></a>  Mircea Eliade, <em>Şamanizm,</em> Çev. İsmet Birkan, İmge Kitabevi Yayınları, Ankara 1999, s. 222, 228, 482-483.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turklerin-geleneksel-inanc-sisteminde-salgin.html#_ftnref13" name="_ftn13"><sup>[13]</sup></a> Eliade, <em>a.g.e.,</em> s. 95.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turklerin-geleneksel-inanc-sisteminde-salgin.html#_ftnref14" name="_ftn14"><sup>[14]</sup></a> Gökalp, <em>a.g.e.,</em> s. 89, 93.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turklerin-geleneksel-inanc-sisteminde-salgin.html#_ftnref15" name="_ftn15"><sup>[15]</sup></a> İnan, <em>a.g.e.,</em> s. 63.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turklerin-geleneksel-inanc-sisteminde-salgin.html#_ftnref16" name="_ftn16"><sup>[16]</sup></a> Gökalp, <em>a.g.e.,</em> s. 65, 126.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turklerin-geleneksel-inanc-sisteminde-salgin.html#_ftnref17" name="_ftn17"><sup>[17]</sup></a> İnan, <em>a.g.e.,</em> s. 63.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turklerin-geleneksel-inanc-sisteminde-salgin.html#_ftnref18" name="_ftn18"><sup>[18]</sup></a> Gökalp, <em>a.g.e.,</em> s. 65.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turklerin-geleneksel-inanc-sisteminde-salgin.html#_ftnref19" name="_ftn19"><sup>[19]</sup></a> Korhan Kaya, <em>Hint Mitolojisi Sözlüğü,</em> İmge Kitabevi Yayınları, Ankara 1997, s. 137.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turklerin-geleneksel-inanc-sisteminde-salgin.html#_ftnref20" name="_ftn20"><sup>[20]</sup></a> İnan, <em>a.g.e.,</em> s. 84.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turklerin-geleneksel-inanc-sisteminde-salgin.html#_ftnref21" name="_ftn21"><sup>[21]</sup></a> Yaşar Çoruhlu, <em>Türk Mitolojisinin Anahatları,</em> Kabalcı Yayınevi, İstanbul 2002, s. 32-33, 83.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turklerin-geleneksel-inanc-sisteminde-salgin.html#_ftnref22" name="_ftn22"><sup>[22]</sup></a> İnan, <em>a.g.e.,</em> s. 102.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turklerin-geleneksel-inanc-sisteminde-salgin.html#_ftnref23" name="_ftn23"><sup>[23]</sup></a> Vesta Sarkhosh Curtis, <em>İran Mitleri,</em> Çev. F. Esra Aslan, Phoenix Yayınevi, Ankara 2016, s. 31-32.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turklerin-geleneksel-inanc-sisteminde-salgin.html#_ftnref24" name="_ftn24"><sup>[24]</sup></a> Fuzuli Bayat, <em>Mitolojiye Giriş,</em> Karam Yayınları, Çorum 2005, s. 62-63.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turklerin-geleneksel-inanc-sisteminde-salgin.html#_ftnref25" name="_ftn25"><sup>[25]</sup></a> İnan, <em>a.g.e.,</em> s. 103-104.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turklerin-geleneksel-inanc-sisteminde-salgin.html#_ftnref26" name="_ftn26"><sup>[26]</sup></a> Gökalp, <em>a.g.e.,</em> s. 171.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turklerin-geleneksel-inanc-sisteminde-salgin.html#_ftnref27" name="_ftn27"><sup>[27]</sup></a> Koca, <em>a.g.e.,</em> s. 654.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turklerin-geleneksel-inanc-sisteminde-salgin.html#_ftnref28" name="_ftn28"><sup>[28]</sup></a> İnan, <em>a.g.e.,</em> s. 164.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turklerin-geleneksel-inanc-sisteminde-salgin.html#_ftnref29" name="_ftn29"><sup>[29]</sup></a> Hikmet Tanyu, <em>Dinler Tarihi Araştırmaları,</em> Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Yayınları, An­kara 1973, s. 66.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turklerin-geleneksel-inanc-sisteminde-salgin.html#_ftnref30" name="_ftn30"><sup>[30]</sup></a> İnan, <em>a.g.e.,</em> s. 102.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turklerin-geleneksel-inanc-sisteminde-salgin.html#_ftnref31" name="_ftn31"><sup>[31]</sup></a> Roux, <em>Türklerin ve Moğolların Eski Dini,</em> s. 144.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turklerin-geleneksel-inanc-sisteminde-salgin.html#_ftnref32" name="_ftn32"><sup>[32]</sup></a> Bahaeddin Ögel, <em>Türk Mitolojisi,</em> C. II<em>,</em> 5. bs., Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 2014, s. 601.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turklerin-geleneksel-inanc-sisteminde-salgin.html#_ftnref33" name="_ftn33"><sup>[33]</sup></a> Roux, <em>Türklerin ve Moğolların Eski Dini,</em> s. 200.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turklerin-geleneksel-inanc-sisteminde-salgin.html#_ftnref34" name="_ftn34"><sup>[34]</sup></a> Eliade, <em>a.g.e.,</em> s. 222.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turklerin-geleneksel-inanc-sisteminde-salgin.html#_ftnref35" name="_ftn35"><sup>[35]</sup></a> Roux, <em>Eski Türk Mitolojisi,</em> s. 35, 88.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turklerin-geleneksel-inanc-sisteminde-salgin.html#_ftnref36" name="_ftn36"><sup>[36]</sup></a> Roux, <em>Eski Türk Mitolojisi,</em> s. 101-110.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turklerin-geleneksel-inanc-sisteminde-salgin.html#_ftnref37" name="_ftn37"><sup>[37]</sup></a> Çoruhlu, <em>a.g.e.,</em> s. 49.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turklerin-geleneksel-inanc-sisteminde-salgin.html#_ftnref38" name="_ftn38"><sup>[38]</sup></a> Roux, <em>Türklerin ve Moğolların Eski Dini,</em> s. 54.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turklerin-geleneksel-inanc-sisteminde-salgin.html#_ftnref39" name="_ftn39"><sup>[39]</sup></a> Eberhard, <em>a.g.e.,</em> s. 293.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Bir Baskının Anatomisi: Sinop Faciası – 30 Kasım 1853</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/bir-baskinin-anatomisi-sinop-faciasi-30-kasim-1853</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/bir-baskinin-anatomisi-sinop-faciasi-30-kasim-1853</guid>
<description><![CDATA[ Bir Baskının Anatomisi: Sinop Faciası – 30 Kasım 1853
XIX. yüzyıl, Osmanlı Devleti’nin hayatiyetini tehdit edecek kritik gelişmelerle başlamıştı. “Boğazlara sahip olma ve sıcak denizlere inme” şeklinde ifade edilebilecek hedefini artık mutlaka gerçekleştirme kararında olan Çarlık Rusya’sı, bunun için Osmanlının içinde bulunduğu her durum­dan istifade etmeye çalışmıştır. Bir taraftan gayrimüslimlerin çıkardıkları isyanlarda onların yanında yer alıp teşvik ve yardımda bulunmuş; diğer yandan Osmanlıya karşı […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4637e6453.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:47 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Bir, Baskının, Anatomisi:, Sinop, Faciası, –, Kasım, 1853</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2021/05/Sinop-Baskini.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/bir-baskinin-anatomisi-sinop-faciasi-30-kasim-1853.html">Bir Baskının Anatomisi: Sinop Faciası – 30 Kasım 1853</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. Besim ÖZCAN</strong></span></a>
</p><p>XIX. yüzyıl, Osmanlı Devleti’nin hayatiyetini tehdit edecek kritik gelişmelerle başlamıştı. <em>“Boğazlara sahip olma ve sıcak denizlere inme” </em>şeklinde ifade edilebilecek hedefini artık mutlaka gerçekleştirme kararında olan Çarlık Rusya’sı, bunun için Osmanlının içinde bulunduğu her durum­dan istifade etmeye çalışmıştır. Bir taraftan gayrimüslimlerin çıkardıkları isyanlarda onların yanında yer alıp teşvik ve yardımda bulunmuş; diğer yandan Osmanlıya karşı 1806-1812 ve 1828-29 harplerini yapmış ve özel­likle ikinci harbin sonunda imzaladığı Edirne Antlaşması ile önemli avan­tajlar elde etmişti<a href="https://www.altayli.net/bir-baskinin-anatomisi-sinop-faciasi-30-kasim-1853.html#_edn1" name="_ednref1"><sup>[1]</sup></a>. Bu başarılarla yetinmeyen Rus Çarı I. Nikola, Mısır valisi Mehmed Ali Paşa’nın Babıâli’ye karşı 1831’de başlattığı isyandan fayda sağlamak niyetiyle Babıali’nin yanında yer alıp askeri yardımda bulunmuştu. Buna karşılık, imzalamış olduğu Hünkâr İskelesi Antlaşması ile bir bakıma Osmanlı Devleti’ni himaye, Karadeniz ve Boğazları da vesayeti altına almıştı<a href="https://www.altayli.net/bir-baskinin-anatomisi-sinop-faciasi-30-kasim-1853.html#_edn2" name="_ednref2"><sup>[2]</sup></a>. Paşanın isyanına kayıtsız kalmış olan İngiltere, bu durumu Avrupa için tehlikeli bir gelişme saydığından 1841’de Boğazlar Mukavelesini imza­latarak Rusya’nın elde etmiş olduğu avantajı ortadan kaldırdı<a href="https://www.altayli.net/bir-baskinin-anatomisi-sinop-faciasi-30-kasim-1853.html#_edn3" name="_ednref3"><sup>[3]</sup></a>. Bu gelişme ise Rusya’yı eski hedefine, yani Osmanlı Devleti’ni yıkma politikasına dön­dürdü. Bunun için de İngiltere ile anlaşarak Osmanlı Devleti’ni yıkıp mirasını paylaşma yollarını aramaya başladı. İlki 1844, diğeri ise 1853’te olmak üzere İngiltere’ye bu konuda yaptığı tekliflere olumlu cevap alamadı<a href="https://www.altayli.net/bir-baskinin-anatomisi-sinop-faciasi-30-kasim-1853.html#_edn4" name="_ednref4"><sup>[4]</sup></a>. İngiltere’den ümidini kesen I. Nikola, niyetinden asla vazgeçmedi ve işi savaş yoluyla halletmek üzere fırsat kollamaya başladı. Bu fırsat, Kudüs’te bulunan ve bütün Hıristiyanlarca kutsal sayılan yerlerin tasarrufu konusunda Fransa ile Rusya arasında ortaya çıkan anlaşmazlıktan doğdu. Nitekim Osmanlı’nın iyi niyetli hakemliğine rağmen çözülemeyen <em>“Mübarek Makamlar</em><em>”</em>ın tasarrufu meselesi<a href="https://www.altayli.net/bir-baskinin-anatomisi-sinop-faciasi-30-kasim-1853.html#_edn5" name="_ednref5"><sup>[5]</sup></a> Rusya’nın savaş ilân etmeksizin ordularına Prut nehrini geçirterek, Eflâk Boğdan eyaletini işgali ile yeni bir boyut kazandı. İki devlet arasındaki barış durumunu bozan bu haksız işgali diplomatik yollarla çözemeyen Osmanlı Devleti de 4 Ekim 1853 tarihinde Rusya’ya savaş ilân etmek durumunda kaldı.</p>
<p>Tarihe Kırım Savaşı diye de geçen 1853-56 Harbi, görünüşte Mübarek Makamlar ihtilafından çıkmıştı ama temelinde İngiltere ve Rusya’nın Orta Doğudaki ekonomik çıkar çatışmaları yatmaktaydı. Bu çıkar çatışması Osmanlı Devleti’ni istemediği, hazır olmadığı bir silahlı mücadelenin içine sürüklemiştir. Buna rağmen Babıâli kısa zamanda gerekli tedbirleri almaya, ordu ve donanmanın ihtiyaçlarını gidermeye ve seferberliğini tamamlamaya çalıştı. Muhtemel bir Rus saldırısına açık olan Karadeniz sahillerinin emni­yetini sağlamak ve Batum’a harb malzemesi sevk edecek filoyu himaye etmek üzere de hafif teknelerden oluşan bir filo kuruldu. Filonun kuman­danlığına Patrona Osman Paşa ile Riyale Hüseyin Paşa getirildi<a href="https://www.altayli.net/bir-baskinin-anatomisi-sinop-faciasi-30-kasim-1853.html#_edn6" name="_ednref6"><sup>[6]</sup></a>.</p>
<h3><strong><span>Türk Filosunun Sinop’a Sığınması</span></strong></h3>
<p>Kasım başında İstanbul’dan ayrılarak Karadeniz’e açılmış olan bu filo­ya Kapudanlık Makamı’ndan verilen talimata göre Rus gemileriyle karşıla­şıldığında, kazanma ihtimali varsa savaşılması, fırtınalı havada ise Sinop limanına sığınılması tavsiye edilmişti<a href="https://www.altayli.net/bir-baskinin-anatomisi-sinop-faciasi-30-kasim-1853.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a>. Bir süre görev mahallinde dolaşan filo, havanın pek kötüleşmesi ve fırtına çıkması dolayısıyla güçlükle ve peri­şan bir vaziyette Sinop limanına gelip demirledi. Ancak şiddetli fırtınadan gemiler epey hasar görmüş, personel soğuğun tesiriyle yelkenlerini saramaz duruma düşmüştü<a href="https://www.altayli.net/bir-baskinin-anatomisi-sinop-faciasi-30-kasim-1853.html#_edn8" name="_ednref8"><sup>[8]</sup></a>.</p>
<p>Beş tabya tarafından korunan Sinop limanı gemilerin sığınmasına kadar düşman saldırısına da müsait konumdaydı. Bu sebeple Kapudanlık Makamından Paşalara gönderilen tahriratta, hava açtığında toplu olarak boğaza yakın yerlere gelinmesi istenmişti. Sinop’tan ulaşan son haberlerde ise, Kırım’ın yakınlığı dolayısıyla Rus gemilerinin bölgeye kolaylıkla gelip gitmekte oldukları ancak filonun uygun bir hava bulup limandan çıkamadığı belirtilmekteydi<a href="https://www.altayli.net/bir-baskinin-anatomisi-sinop-faciasi-30-kasim-1853.html#_edn9" name="_ednref9"><sup>[9]</sup></a>.</p>
<p>Öte yandan Bahriye Meclisi toplantısında Karadeniz’de düşman saldı­rısına karşı muhafazalı limanlar bulunmamasının mahzurları dile getirilmiş<a href="https://www.altayli.net/bir-baskinin-anatomisi-sinop-faciasi-30-kasim-1853.html#_edn10" name="_ednref10"><sup>[10]</sup></a>, kötü havalarda denize açılamayan yelkenli gemilerin bundan böyle gönderil­memesi kararı alınmıştı. Sinop’ta bulunan filo da en kısa zamanda İstanbul’a getirilecekti. Nitekim filonun dönüş harekâtına yardımcı olmak üzere altı vapur tahsis edilmişti<a href="https://www.altayli.net/bir-baskinin-anatomisi-sinop-faciasi-30-kasim-1853.html#_edn11" name="_ednref11"><sup>[11]</sup></a>. Ne var ki bu yardımcı filonun yola çıkmasından ön­ce Rusların Sinop’a baskın yapması, alınan müsbet kararın uygulanmasına fırsat vermeyecekti.</p>
<h3><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-92751" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2021/05/Sinop-Baskini-Pervaz-i-Bahri-Gemisi.jpg" alt="" width="1050" height="590"></h3>
<h3><strong><span>Rus Filosunun Karadeniz’deki Faaliyetleri</span></strong></h3>
<p>Türk filosunun Karadeniz’de fırtına ile mücadele ettiği sıralarda, Rumeli ve Anadolu cephelerinde meydana gelen çarpışmalarda Rus orduları üst üste yenilmişti. Bu mağlubiyetler sebebiyle Rus ordusunda baş gösteren moral bozukluğunu giderecek bir başarıya şiddetle ihtiyaç duyan Rus yet­kililer, bunu güçlü donanmaları ile elde etmeyi düşündüler. Osmanlı donan­masına ait kalyon ve büyük buharlı gemilerin Boğaz’da demirli olduğu, Karadeniz’e ise hafif gemilerin gönderildiği haberinin alınması Rusların ümidini artırdı. Zaman geçirilmeden fırtınaya dayanıklı, ağır harp Gemile­rinden kurulu bir filo kurularak Karadeniz’e gönderildi. Karadeniz’in Ana­dolu sahilleri çevresinde dolaşarak Türk gemilerini aramakta olan Rus Karadeniz filosu kumandanı amiral Pavel Stepanoviç Nahimov, elverişsiz havaya rağmen arama faaliyetini aralıksız sürdürüyordu<a href="https://www.altayli.net/bir-baskinin-anatomisi-sinop-faciasi-30-kasim-1853.html#_edn12" name="_ednref12"><sup>[12]</sup></a>.</p>
<p>Bir Avusturya vapurundan Türk filosunun Sinop’ta olduğunu haber alan<a href="https://www.altayli.net/bir-baskinin-anatomisi-sinop-faciasi-30-kasim-1853.html#_edn13" name="_ednref13"><sup>[13]</sup></a> Rus amirali, birkaç defa Sinop civarına uzanarak keşifte bulundu ve durumu Bahriye Nazın Prens Mençikof’a arz ederek yardımcı kuvvetlerin gönderilmesini istedi. Kontramiral Novosilski komutasında gönderilen yar­dımcı gemiler, 28 Kasım’da Sinop çevresinde bulunan Nahimov’un filosuna iltihak etti. Böylece güçlenen Nahimov, Türk filosunu esir almak veya tahrip etmek niyetiyle 29 Kasım günü sancak gemisi İmparatoriçe Maria’da top­lantı düzenledi. Burada baskın harekâtı enine boyuna tartışılarak bir plan belirlendi. Buna göre baskına altı kalyon iştirak edecek, iki firkateyn de liman dışında pusuda bekleyip, kaçmaya çalışacak olan Türk gemilerini vuracaktı<a href="https://www.altayli.net/bir-baskinin-anatomisi-sinop-faciasi-30-kasim-1853.html#_edn14" name="_ednref14"><sup>[14]</sup></a>.</p>
<blockquote>
<p><span><em>“Sizler vazifenizi sonuna kadar yaptınız, gitmekte ser­bestsiniz. Ama benim vazifem henüz bitmiş değildir. Bir gemi kumandanı şartlar ne olursa olsun gemisini terk etmez. Ancak gemisi ile mukadderat birliği yaptığı takdirde vazifesini bitirmiş olur.”</em></span></p>
</blockquote>
<h3><span><strong>Taraflar Arasındaki Güç Dengesizliği</strong></span></h3>
<p>Rus amiralinin emrinde üçü üç, üçü iki ambarlı olmak üzere altı kal­yon ve iki firkateyn bulunmaktaydı. Baskın günü üç vapur daha yardıma gel­mişti. Rus gemilerinin çoğu devrin zırhlıları denilebilecek kalyonlardan oluş­makta olup 23’ü 18 funtluk<a href="https://www.altayli.net/bir-baskinin-anatomisi-sinop-faciasi-30-kasim-1853.html#_edn15" name="_ednref15"><sup>[15]</sup></a>, 70’i 24 funtluk, 206’sı 28 funtluk ve 38’i 68 funtluk olmak üzere toplam 337 top bulunmaktaydı<a href="https://www.altayli.net/bir-baskinin-anatomisi-sinop-faciasi-30-kasim-1853.html#_edn16" name="_ednref16"><sup>[16]</sup></a>. Rus kalyonlarında bulunan bu toplar, Fransız askeri mühendis ve generali Henry Joseph Paixhans’ın geliştirdiği ve onun adıyla anılan obüs topları olup, ahşap gemileri kolaylıkla tahrip etme özelliğine sahipti<a href="https://www.altayli.net/bir-baskinin-anatomisi-sinop-faciasi-30-kasim-1853.html#_edn17" name="_ednref17"><sup>[17]</sup></a>.</p>
<p>Sinop limanında, sahil boyunca yarım daire şeklinde bir hat üzerine demirlemiş bulunan Türk filosu ise, en büyükleri kruvazör muadili korvet ve firkateyn gibi, kalyonlara nispetle çok hafif teknelerden müteşekkildi. 7 fir­kateyn, 3 korvet ve 2 vapurun top miktarı düşmanınkilere nazaran daha az ve kısa mesafeli olup bir bordaya ancak 196 tanesi kullanılabiliyordu. Ayrıca Türk filosunun som mermilerine Ruslar humbara ile karşılık verme avan­tajına da sahiptiler<a href="https://www.altayli.net/bir-baskinin-anatomisi-sinop-faciasi-30-kasim-1853.html#_edn18" name="_ednref18"><sup>[18]</sup></a>.</p>
<p>Netice itibariyle mevcut kuvvet dengesizliği Türkler için mücadelenin daha başlamadan kaybedildiği intibaını vermekteydi. Ancak bu tabloya rağ­men Sinop limanı ve Rus gemicileri, Türk bahriye mensuplarının bu elve­rişsiz şartlar içinde verdikleri kahramanca mücadeleye şahit olacaktı.</p>
<h3><strong><span>Rus Filosunun Baskını</span></strong></h3>
<p>Baskın için bütün hazırlıklarını tamamlayan Rus filosu, 30 Kasım sabahı hücum emrini beklerken, hava sisli ve yağmurluydu. Kuzey rüzgârı ise baskın için uygun esmekteydi. Nihayet amiralin sabah 10:30 sıralarında Sinop limanı istikametine gidilmesini emretmesiyle harekete geçen kalyon­lar, Türk filosunun karşısında demirleyecek şekilde sıraya girdiler. Liman dışında gözcülük yapmak üzere bir gemi görevlendirmeyen Türk filosu ku­mandanı Osman Paşa, Rus gemilerini yeni görmüş ancak baskına ihtimal vermediğinden filoyu harekete geçirmemişti. İş işten geçince, yani düşman tam liman ağzına gelip demirleyince gaflet uykusundan uyanan Paşa, hemen savaş için hazır olunması emrini verdi.</p>
<p>Çatışma Rus kalyonlarının yoğun ateşiyle başladı. Taraflar arasındaki mesafenin yakınlığı sebebiyle daha ilk anlarda gemilerde büyük hasar mey­dana gelmişti. Türk leventleri, bu dengesiz ve umutsuz mücadeleye rağmen, naralar savurarak koşuşturuyor, yolladıkları güllelerle Rus gemilerinin bor­dalarını deliyor veya güvertelerini, küpeştelerini göçertiyor, yahut direkle­rini, serenlerini buduyordu. Ayrıca sahilde bulunan bataryalar da mermi yağdırıyordu. Ancak ateş üstünlüğü karşı taraftaydı. Nitekim Rus sancak gemisi­nin isabetli atışlarıyla ağır yaralar alan Osmanlı sancak gemisi Avnillah, pe­rişan vaziyette karaya vurdu. Düşmanın kullandığı obüs topları ve humbaralar yangın çıkardığından, Türk leventleri bir yandan da yangınla mücadele etmekteydiler. Ama yılmıyor, hamaset ve kahramanlıkta birbirleriyle yarış edercesine savaşıyorlardı.</p>
<h3><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-92750" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2021/05/Sinop-Baskini-1.jpg" alt="" width="1050" height="590"></h3>
<h3><strong><span>Navek-i Bahri Firkateyni ile Binbaşı Ali Beyin Kader Birliği</span></strong></h3>
<p>Bu şiddetli atışlarla Türk gemisi Navek-i Bahri tutuşmuş, leventlerin yangınla uğraşmasını fırsat bilen iki Rus kalyonu iki yandan kıskaç hareke­tine girmişlerdi. Komutan Binbaşı Ali Bey, firkateynini Ruslara kaptırmamak için cephaneliği ateşleyerek gemiyi havaya uçurma emrini verdi. Ama dinle­yen olmayınca bizzat kendisi bir sopaya sardığı paçavraları gaza bulayarak ateşledi. Personelin gemiyi terk etmesini sağladıktan sonra da meşaleyi biz­zat cephaneliğe fırlattı. Adamlarının ısrarla gemiyi terk etmesini istemelerine ise şu cevabı verdi; <em>“Sizler vazifenizi sonuna kadar yaptınız, gitmekte ser­bestsiniz. Ama benim vazifem henüz bitmiş değildir. Bir gemi kumandanı şartlar ne olursa olsun gemisini terk etmez. Ancak gemisi ile mukadderat birliği yaptığı takdirde vazifesini bitirmiş olur.”</em></p>
<p>Kısa bir süre sonra cephanelik müthiş bir gürültü ile infilak etti. Yüz­lerce parça halinde havaya yükselip, sonra denize döküldü. Ali Bey ise, Türk denizcilik tarihinde birçok örnekleri bulunan o inanılmaz kahramanlık ve feragat sahnelerinden bir yenisini gerçekleştirmiş, kimbilir kaç parçaya ayrı­larak şehadet şerbetini içmişti.</p>
<p>Bu arada diğer gemiler arasındaki çatışma bütün şiddeti ile sürüyordu. Ancak Rus gemilerinden atılan humbaralarla Türk gemilerindeki hasar da ol­dukça artmıştı. Ayrıca o kadar çok şehit verilmişti ki, top başına cephane ye­tiştirecek insan kalmamıştı. Yüzlerce insan filikalara yahut bir seren parça­sına sarılarak kurtulmaya çalışırken boğuldu. Yüzerek sahile ulaşmaya gay­ret eden leventlerin bir kısmı da Rus gemilerinden atılan yağlı paçavralarla cayır cayır yandılar<a href="https://www.altayli.net/bir-baskinin-anatomisi-sinop-faciasi-30-kasim-1853.html#_edn19" name="_ednref19"><sup>[19]</sup></a>.</p>
<h3><span><strong>Çatışma Sonrasında Yaşananlar</strong></span></h3>
<p>Böylece saat 12:30 sıralarında başlayan korkunç çatışmada bir saat içinde Osmanlı filosunun tamamına yakın kısmı tahrip edilmişti. Üstelik Sivastopol’dan gönderilen üç vapurdan kurulu yardımcı bir filo daha gelerek Ruslara katılmıştı. Limandaki çatışma ise artık bir imha savaşına dönüşmüş­tü. Saat öğleden sonra 14:30’u gösterirken, denizin üzerinde sağlam Türk gemisi kalmamış, gemiler ya karaya vurarak ya da denizin dibine çökerek işe yaramaz hale gelmişlerdi. Üstelik er meydanında ayakta duran er de kalma­mıştı. Bu korkunç manzaraya göre, savaşın da bitmiş olması gerekirdi. Ama meydanda henüz hıncı sönmemiş Rus denizcileri bulunmaktaydı ve onlar batan ve yanan Türk gemilerinden denize dökülmüş, ölümle pençeleşen yaralı Türklere kancalar, balyozlar savurarak; uzaktakilere top ateşi açarak denizin üzerini kızıl renge çevirmekle, bir vahşet tablosu çizmekle meşgul­düler<a href="https://www.altayli.net/bir-baskinin-anatomisi-sinop-faciasi-30-kasim-1853.html#_edn20" name="_ednref20"><sup>[20]</sup></a>. Ne var ki bu acı tablo da onları tatmin etmeye yetmeyecek ve kal­yonların ölüm kusan topları şehrin özellikle Müslüman Mahallesi üzerine çevrilecektir.</p>
<p>Şehirde bulunan tabyalar, baskın sırasında Rus donanmasına karşı mukabelede bulunmuşsa da, topların küçüklüğü ve menzillerinin kısalığı yü­zünden pek etkili olamamış, kısa süre içinde Rus topçu ateşi ile tahribata uğrayıp saf dışı kalmıştı</p>
<p>Türk filosu personelinin muharebe esnasında büyük bir kahramanlık örneği sergilediği, yerli ve yabancı eserlerde dile getirilmiştir. Bu cümleden olarak Kinglake; <em>“</em><em>Türkler ümitsizce ama kahramanca</em> ve <em>yiğitçe dövüştüler. Teslim olmayı reddettiler. Zaten teslim olmak için bayrak çekseler bile Rus amirali görmezlikten gelecekti”<a href="https://www.altayli.net/bir-baskinin-anatomisi-sinop-faciasi-30-kasim-1853.html#_edn21" name="_ednref21"><sup><strong>[21]</strong></sup></a></em> demektedir.</p>
<h3><span><strong>Türk Filosunun Kayıpları</strong></span></h3>
<p>Baskın sırasında filoya mensup 12 Türk savaş gemisinden 11’i tamamen tahrip edilerek batırılmıştır<a href="https://www.altayli.net/bir-baskinin-anatomisi-sinop-faciasi-30-kasim-1853.html#_edn22" name="_ednref22"><sup>[22]</sup></a>. Ayrıca limanda demirlemiş bulunan bir İngiliz ticaret gemisi ile bir yük gemisinin yanı sıra 6 Türk ticaret gemisi de aynı akıbete uğramaktan kurtulamamışlardır<a href="https://www.altayli.net/bir-baskinin-anatomisi-sinop-faciasi-30-kasim-1853.html#_edn23" name="_ednref23"><sup>[23]</sup></a>.</p>
<p>Türk filosunda önemli miktarda insan kaybı olmuştur. Resmi kayıtlara göre kaptan, zabit, asker, gemi personeli ve diğerleri olmak üzere gemilerde toplam 2.989 kişi bulunmaktaydı. Baskından sağ olarak kurtulup İstanbul’a gelenlerin miktarı ise 958 olarak kaydedilmektedir<a href="https://www.altayli.net/bir-baskinin-anatomisi-sinop-faciasi-30-kasim-1853.html#_edn24" name="_ednref24"><sup>[24]</sup></a>. Filo kumandanı Patro­na Osman Paşa ile beraber Ruslara esir düşen 125 kişi kurtulanlar listesine eklenip toplamdan çıkarıldığında, şehit sayısı 1.906’yı bulmaktadır. Netice olarak, bu acımasız baskın sırasında iki bine yakın Türk denizcisinin şehit düştüğünü söylemek mümkündür.</p>
<h3><strong><span>Sinop Şehrinin Tahrip Edilmesi ve Kayıplar</span></strong></h3>
<p>Daha önce belirtildiği üzere Rus savaş gemileri, limandaki Türk gemi­lerini safdışı bıraktıktan sonra şehrin Müslüman mahallelerini top ateşine tut­tular. Sinop Mahalle Meclisince baskından sonra hazırlanan mazbatada belirtildiğine göre şehre atılan paçavra ve topların tesiriyle yangın süratle yayılmış ve neticede 7 mescid, 2 mektep, 247 ev ve 170 dükkân yanmış, Müslümanlardan da 5 kişi şehit düşmüştür<a href="https://www.altayli.net/bir-baskinin-anatomisi-sinop-faciasi-30-kasim-1853.html#_edn25" name="_ednref25"><sup>[25]</sup></a>. Ölü sayısının az olması ve yan­gının giderek yayılmasının sebebi, baskın sırasında halkın şehri terk etme­sidir. Sultan Alaaddin Câmii de yangından zarar görmüş ve ancak bir yıl sonra yeniden tamir edilerek ibadete açılabilmiştir<a href="https://www.altayli.net/bir-baskinin-anatomisi-sinop-faciasi-30-kasim-1853.html#_edn26" name="_ednref26"><sup>[26]</sup></a>.</p>
<p>Baskında Sinop’un çok büyük tahribata maruz kaldığı ve uzun süre es­ki canlılığını yakalayamadığı, Avrupalı yazarların yanı sıra Rus yazarları tarafından da itiraf edilmiştir. Mesela olaydan önce ve sonra şehri ziyaret etmiş olan H. Sandwith şu bilgileri vermektedir<a href="https://www.altayli.net/bir-baskinin-anatomisi-sinop-faciasi-30-kasim-1853.html#_edn27" name="_ednref27"><sup>[27]</sup></a>; <em>“Sinop’u ilk gördüğümde, modern trajedi oynanmamıştı. Diğer sefer manzara dehşet vericiydi. Yanan ve batan gemilerin enkazı hâlâ görülüyordu. Sinop trajedisinden geriye birkaç kırık direk</em> ve <em>keresteden başka bir iz kalmamıştı”.</em></p>
<p>1895’te basılan Rus ansiklopedisi Endsiklopeçeskiy Slovar’m Sinop maddesinde şehrin bu savaştan çok etkilendiği ve halen durumunu düzelte­mediği ifadesine yer verilmiştir<a href="https://www.altayli.net/bir-baskinin-anatomisi-sinop-faciasi-30-kasim-1853.html#_edn28" name="_ednref28"><sup>[28]</sup></a>.</p>
<p>1853 yılı öncesinde yazılan eserlerde, nüfus 10-15 bin arasında göste­rilirken, baskın sonrasındaki kayıtlarda 6-9 bin civarında olduğu belir­tilmiştir<a href="https://www.altayli.net/bir-baskinin-anatomisi-sinop-faciasi-30-kasim-1853.html#_edn29" name="_ednref29"><sup>[29]</sup></a>.</p>
<h3><span><strong>Facianın Ülkedeki Yankısı ve Alınan Tedbirler</strong></span></h3>
<p>Rusların limana baskın düzenledikleri sırada, Taif adlı Osmanlı vapu­ru, filodan ayrılarak Gerze’ye doğru harekete geçmişti. Vapur önce liman dışında bekleyen iki Rus vapuru ile daha sonra denizde rastladığı üç vapur­dan müteşekkil Rus yardım filosu ile çarpışarak kurtulmayı başarmış ve çok zor şartlar içinde 4 Aralık günü İstanbul’a gelerek acı olayı haber vermiştir. Taif vapurunu Dolmabahçe sarayından görüp geliş sebebini soran Sultan Abdülmecid, vaziyet kendisine arzedilince <em>“Keşke o da gelmeseydi, Sinop’ta dövüşerek batsaydı”<a href="https://www.altayli.net/bir-baskinin-anatomisi-sinop-faciasi-30-kasim-1853.html#_edn30" name="_ednref30"><sup><strong>[30]</strong></sup></a></em> diyerek üzüntüsünü dile getirmiştir.</p>
<p>Sinop’ta yaşanan bu müessif olay bütün ülkeyi olduğu gibi Sinop ve çevresini de mateme boğdu. Her üzücü olayda olduğu gibi bu olay sonra­sında da derhal felaketzedelerin imdadına koşuldu. Hem devlet, hem de halk tarafından çeşitli yardımlar yapıldı. Baskın sırasında şehit düşen ve yarala­nanlar ile bunların dul ve yetimlerinin ve dükkân ya da evleri yanmak sure­tiyle zarar gören ahalinin mağduriyetinin giderilmesi için Kastamonu Mal Sandığı’ndan nakdî yardımda bulunuldu. Ayrıca üç yıllığına da vergi affı getirildi<a href="https://www.altayli.net/bir-baskinin-anatomisi-sinop-faciasi-30-kasim-1853.html#_edn31" name="_ednref31"><sup>[31]</sup></a>.</p>
<p>Türk devleti ve milleti bu badirede can veren evlatlarını unutmamış, onlar adına Sinop’ta Deniz Şehitliği Kabristanı ve Âbidesi ile halen ayakta olan Şehitler Çeşmesi’ni yaptırmıştır<a href="https://www.altayli.net/bir-baskinin-anatomisi-sinop-faciasi-30-kasim-1853.html#_edn32" name="_ednref32"><sup>[32]</sup></a>. Hadise roman, şiir ve destanlara da konu olmuş, Türk denizcilerinin gösterdiği kahramanlıklar dile getirilirken Rus kumandan ve askerlerinin insanlık dışı davranışları şiddetle ve ağır bir dille tenkit edilerek lanetlenmiştir. Bunlar arasında Salih Hayri’nin “Kırım Zafer-nâmesi-Hayrabad”, Trabzonlu Rızaî’nin “Manzume-i Sivastopol” adlı manzum eseri, Namık Kemal’in “Âkif Bey” adlı piyesi ve Bayburtlu Zihni’nin “Sinop Destanı” sadece birkaç örnektir<a href="https://www.altayli.net/bir-baskinin-anatomisi-sinop-faciasi-30-kasim-1853.html#_edn33" name="_ednref33"><sup>[33]</sup></a>.</p>
<p>Ayrıca muharebede yararlılıkları görülenlere verilmek üzere bir de Sinop madalyası çıkarılmıştır<a href="https://www.altayli.net/bir-baskinin-anatomisi-sinop-faciasi-30-kasim-1853.html#_edn34" name="_ednref34"><sup>[34]</sup></a>.</p>
<h3><span><strong>Rus Karadeniz Filosunun Durumu ve Olayın Rusya’daki Akisleri</strong></span></h3>
<p>Limandaki çarpışma esnasında Rus gemilerinin bazıları önemli ölçüde hasar görmüştü. Bu sebeple birkaç gün Sinop’ta kalınarak gerekli tamirat yapıldıktan sonra vapurların yedeğine alınarak 2 Aralık günü Sinop’tan yola çıkıldı. Hasarlı kalyonlar yolda da tamir edilmiş, nihayet Rus filosu 4 Aralık günü bir bayram sevinciyle Sivastopol limanına girmişti<a href="https://www.altayli.net/bir-baskinin-anatomisi-sinop-faciasi-30-kasim-1853.html#_edn35" name="_ednref35"><sup>[35]</sup></a>.</p>
<p>Amiral Nahimov henüz Karadeniz’de iken Çar’a yazdığı mektubunda, Ekselanslarının Karadeniz filosuna verdiği emrin muvaffakiyetle icra edildi­ğini, Türk filosunun imha edilerek, kumandanının yaralı olarak esir alındı­ğını belirtmiş ve savaşta 1 subay ile 33 personelin kaybedildiğini, 230 yaralı­nın bulunduğunu açıklamıştı<a href="https://www.altayli.net/bir-baskinin-anatomisi-sinop-faciasi-30-kasim-1853.html#_edn36" name="_ednref36"><sup>[36]</sup></a>.</p>
<p>Baskın Rusya’da büyük coşku ve sevinç meydana getirmiş, S. Petersburg’da düzenlenen bir ayin ve ihtişamlı bir törenle kutlanmıştır. Filo ku­mandanı ve diğer subaylar terfi ettirilirken çatışmaya katılanlar için özel madalya çıkarılmıştır. Filo personelinin mücadelesini terennüm eden 1000’e yakın şiir yazılmış, ayrıca Sinop Piyesi kaleme alınarak başkent tiyatrola­rında oynatılmıştır<a href="https://www.altayli.net/bir-baskinin-anatomisi-sinop-faciasi-30-kasim-1853.html#_edn37" name="_ednref37"><sup>[37]</sup></a>.</p>
<h3><span><strong>Sinop Faciasının Değerlendirilmesi</strong></span></h3>
<p>1853-1856 Osmanlı-Rus Harbi için bardağı taşıran son damla olarak nitelendirilecek Sinop faciasının meydana gelmesinde baskından önceki ve sonraki gelişmeler dikkate alındığında, İngiltere’nin önemli bir rolü olduğu gerçeği ortaya çıkar. Osmanlı Devleti ile Rusya arasında Mübarek Makamlar konusunda problem zuhur etmesi ile yeniden İstanbul’a gelen İngiliz elçisi Lord Stratford Redchliffe konuyu titizlikle takip etmiş, ancak anlaşma sağlanması hususunda hiçbir gayret göstermemişti. Hatta tam tersine Rusya’ya karşı İngiltere ve Fransa’nın da katılacağı bir harbi planlamaya dahi başlamıştı. Ancak bu projenin yürürlüğe sokulması için tahrik edici bir olayın vuku bulması gerekiyordu. İşte o günlerde Karadeniz’e bir filonun gönderileceği haberi elçiye bildirilmiş, o da Osmanlı devlet erkânı nezdindeki itibarı sayesinde filonun hafif teknelerden kurulmasını başar­mıştı. Gayesi bu hafif filonun üstün Rus gemileri karşısında alacağı muhte­mel bir yenilgiyi gerekçe olarak kullanıp İngiltere ve Fransa’nın savaşa gir­melerine zemin hazırlamaktı. Nitekim bu tespiti destekleyen iki telgraf metni bulunmaktadır.</p>
<p>Birincisi Mösyö Pizani’den İngiliz elçisine gönderilen, Beyoğlu mahreçli ve 3 Kasım 1953 tarihli telgraftır: Bu telgrafta, <em>“Türk donanması üç ambarlılar müstesna olarak Karadeniz ’e çıkacaktır. Gemiler ihtimal Pazar günü hazır bulunacaklardır”</em><a href="https://www.altayli.net/bir-baskinin-anatomisi-sinop-faciasi-30-kasim-1853.html#_edn38" name="_ednref38"><sup>[38]</sup></a><em><sup>,</sup></em> ifadesi yer almaktadır.</p>
<p>Bizzat elçi Lord Stratford Redchliffe’den İngiltere’ye, hariciye nazırı­na hitaben 5 Kasım 1853 tarihinde Tarabya’dan çekilen telgrafta ise: <em>“Babı­âli’yi şu sırada Karadeniz’e birinci sınıf harp gemileriyle firkateynlerden ku­rulu bir filo göndermek teşebbüsünden vazgeçmeye ikna ettim”<a href="https://www.altayli.net/bir-baskinin-anatomisi-sinop-faciasi-30-kasim-1853.html#_edn39" name="_ednref39"><sup><strong>[39]</strong></sup></a></em> denilmek­tedir. Elçi, Sinop faciasından sonra <em>“Şükürler olsun harb başlıyor”</em><a href="https://www.altayli.net/bir-baskinin-anatomisi-sinop-faciasi-30-kasim-1853.html#_edn40" name="_ednref40"><sup>[40]</sup></a> sözüyle sevincini açıkça ortaya koymuştur.</p>
<p>Öte yandan daha önce Beşike’de toplanmış bulunan İngiliz ve Fransız donanmasına ait olan ağır harp gemileri, Babıâli’nin daveti üzerine Ekim sonlarında İstanbul’a gelmiş olmalarına rağmen, Rus gemilerinin muhtemel bir saldırısına mani olmak üzere Karadeniz’e çıkmayıp, İstanbul’da kalmayı ve gelişmeleri beklemeyi tercih etmişlerdir. Baskından sonra İngiltere, Rus Çarı I. Nikola’nın, Kudüs’te Katoliklere karşı Ortodoksları ayaklandırdığını ileri sürerek, Rusların Akdeniz’e inmesini istemeyen Fransa’yı da müttefik olarak savaşa iştirak ettirmeye muvaffak olacaktır<a href="https://www.altayli.net/bir-baskinin-anatomisi-sinop-faciasi-30-kasim-1853.html#_edn41" name="_ednref41"><sup>[41]</sup></a>. Böylece İngiliz elçisinin çalışmaları, planları doğrultusunda semeresini verecektir.</p>
<p>İngiltere’nin bu şekilde politik bir rota izlemesinin sebebini iki ana madde ile izah etmek mümkündür.</p>
<p>Bunlardan ilki, Karadeniz’de gittikçe güçlenen ve sıcak denizlere inme politikasını gerçekleştirmeyi hedef seçen Rusya’ya iyi bir darbe indirmek suretiyle, ülkesinin Doğu Akdeniz’deki emniyetini sağlamaktı.</p>
<p>Nitekim Osmanlı Devleti, işgal altındaki Tuna Prensliklerini kurtar­dıktan sonra savunmada kalmayı benimsemişse de; İngiltere, harbi Kırım sahasına yaymıştır. Neticede bu harp sırasında Rus Karadeniz donanması Sivastopol’da denizin dibine gömülmüş, liman tahrip edilmiş ve başta Çar I. Nikola olmak üzere Rusya’nın önde gelen komutanları ile yetişmiş bahriye personeli hayatlarını kaybetmişlerdir. Sivastopol harekâtıyla İngiltere ilk amacını gerçekleştirmiş ve dünya denizleri üzerindeki hâkimiyetini daha da artırmıştır.</p>
<p>İkincisi sebebi ise, Osmanlı’dan sonra ikinci büyük Türk devleti olan Babur İmparatorluğunu yıkıp, Hindistan’ı sömürge haline getirme ve böyle­ce yeraltı ve yerüstü zenginliklerine sahip olmaktır. Bunu sağlamak için de Osmanlı Devleti’ni harple meşgul etmeyi seçmiştir. Bununla da zaten ekono­misi iyi olamayan Babıâli’yi harp sırasında yapacağı yardımlarla kendisine minnettar bırakmayı ve vereceği borçlarla ekonomik yönden bağımlı hale getirmeyi hedeflemiştir.</p>
<p>Yıllarca Türk bahriyesinde üstün hizmetler icra etmiş olan emekli amiral Afif Büyüktuğrul konu ile ilgili mütalaalarını belirtirken, Sinop’taki hadiseden İngiltere ile Fransa’nın mesul olduklarını kaydeder. O, Osmanlı Devleti’nin toprak bütünlüğünü garanti eden İngiltere ve Fransa’nın, Rus­ya’nın Prut Nehri’ni geçmesini müteakip savaş ilân etmeleri ile Sinop felâketinin meydana gelmesine mani olacağı kanaatini taşımaktadır. Ayrıca, Kırım Harbi’nin görünüşte Osmanlı Devleti’ne yardım için yapılmış bir sa­vaş olduğunu, gerçekte ise Osmanlı Devleti üzerinde nüfuz sahibi olup Orta­doğu’ya egemen olmak için yapılmış bir silâhlı mücadele olduğunu belirt­mektedir<a href="https://www.altayli.net/bir-baskinin-anatomisi-sinop-faciasi-30-kasim-1853.html#_edn42" name="_ednref42"><sup>[42]</sup></a>.</p>
<p>Hindistan konusuna gelince, XIX. yüzyılın başlarında bu ülkede nüfuzunu artıran İngiltere, 1813-1833 ve 1853’te hazırladığı kanunlarla tam hâkimiyetini tesise çalışıyordu. Kırım Harbi’nden sonra, 1857’de II. Bahadır Şah’ı esir ederek Babur Devleti’ni yıkmış ve hedefini de gerçekleştirmiştir<a href="https://www.altayli.net/bir-baskinin-anatomisi-sinop-faciasi-30-kasim-1853.html#_edn43" name="_ednref43"><sup>[43]</sup></a>.</p>
<p>Netice itibariyle Sinop faciası, İngiltere’nin, rakibi Rusya’ya karşı as­kerî ve ekonomik üstünlük sağlaması ve Hindistan’ın yanı sıra Orta Doğu’da hâkimiyet kurma hedefine varması açısından bir fırsat olmuştur denilebilir. Osmanlı Devleti ise İngiltere’nin çok yönlü menfaatlerine alet edilmiş ve harp sırasında aldığı borçlarla ekonomik çöküntüye sürüklenmiştir<a href="https://www.altayli.net/bir-baskinin-anatomisi-sinop-faciasi-30-kasim-1853.html#_edn44" name="_ednref44"><sup>[44]</sup></a>.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. Besim ÖZCAN</strong></span></a>
</p><p>Atatürk Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü, ERZURUM.</p>
<p><strong>Alıntı Kaynak:</strong> Alıntı Kaynak: Karadeniz İncelemeleri Dergisi Cilt 1, Sayı 1, Yıl: 2006</p>
<hr>
<div><span><strong><u>Dipnotlar:</u></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bir-baskinin-anatomisi-sinop-faciasi-30-kasim-1853.html#_ednref1" name="_edn1"><sup>[1]</sup></a> Şerafettin Turan, “1829 Edirne Antlaşması”, <em>Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Dergisi,</em> IX, sayı: 1-2, Ankara Mart-Haziran 1951, s. 111 vd.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bir-baskinin-anatomisi-sinop-faciasi-30-kasim-1853.html#_ednref2" name="_edn2"><sup>[2]</sup></a> Edouard Driault, <em>Şark Meselesi -Bidayet-i Zuhurundan Zamanımıza Kadar-</em> (çev. M. Nazif), İstanbul 1309, s. 196; Şinasi Altundağ, <em>Kavalalı Mehmed Ali Paşa İsyanı -Mısır Meselesi- 1831-1841,</em> Ankara 1988,1, s. 145.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bir-baskinin-anatomisi-sinop-faciasi-30-kasim-1853.html#_ednref3" name="_edn3"><em><sup><strong>[3]</strong></sup></em></a><em> Babiâli Hariciye Nezareti Boğazlar Meselesi,</em> İstanbul 1334, s. 20-21.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bir-baskinin-anatomisi-sinop-faciasi-30-kasim-1853.html#_ednref4" name="_edn4"><sup>[4]</sup></a> Charles Seignobos, <em>Tarih-i Siyasi 1814 ’ten 1896 ’ya Kadar Asr-ı Hazırda Avrupa,</em> Dersaadet 1324,1, s. 375; Paul Hoire, <em>Türkiye Nasıl Paylaşıldı,</em> İstanbul 1329, s. 25.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bir-baskinin-anatomisi-sinop-faciasi-30-kasim-1853.html#_ednref5" name="_edn5"><sup>[5]</sup></a>  Teferruatlı bilgi için Bk. Bekir Sıtkı Baykal, “Makamat-ı Mübareke Meselesi” <em>Belleten (Nisan 1959),</em> XXIII/90, s. 249-255.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bir-baskinin-anatomisi-sinop-faciasi-30-kasim-1853.html#_ednref6" name="_edn6"><em><sup><strong>[6]</strong></sup></em></a><em> Deniz Müzesi Arşivi (DMA), Mektubi Kalemi (MKT),</em> Defter No: 25, Vesika No: 35/A.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bir-baskinin-anatomisi-sinop-faciasi-30-kasim-1853.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> <em>Başbakanlık Osmanlı Arşivi (BOA), İrade-Hariciye (İR.-HR),</em> No: 5182, Leffi (L.): 6.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bir-baskinin-anatomisi-sinop-faciasi-30-kasim-1853.html#_ednref8" name="_edn8"><em><sup><strong>[8]</strong></sup></em></a><em> BOAjrade- Dahiliye (İR.-DH),</em> No: 17798, L. <em>4</em></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bir-baskinin-anatomisi-sinop-faciasi-30-kasim-1853.html#_ednref9" name="_edn9"><em><sup><strong>[9]</strong></sup></em></a><em> BOA, İR.-HR,</em> No: 5182, L. 5; <em>DMA, MKT,</em> Df. No: 25, Vsk. No: 25, 35-A.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bir-baskinin-anatomisi-sinop-faciasi-30-kasim-1853.html#_ednref10" name="_edn10"><em><sup><strong>[10]</strong></sup></em></a><em> Risale-i Mevkute-i Bahriye,</em> İstanbul 1334, IV, s. 496-497.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bir-baskinin-anatomisi-sinop-faciasi-30-kasim-1853.html#_ednref11" name="_edn11"><em><sup><strong>[11]</strong></sup></em></a><em> Genelkurmay ATAŞE Arşivi,</em> Klasör: 1/1, Dolap: 69, Dosya: 63, Fihrist: 26.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bir-baskinin-anatomisi-sinop-faciasi-30-kasim-1853.html#_ednref12" name="_edn12"><sup>[12]</sup></a> J. J.-E. Roy, <em>Historie Du Siege et de la Prise De Sebastopol,</em> Tours 1856, s. 77.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bir-baskinin-anatomisi-sinop-faciasi-30-kasim-1853.html#_ednref13" name="_edn13"><em><sup><strong>[13]</strong></sup></em></a><em> New-York Daily Tribüne,</em> 9 Ocak 1854.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bir-baskinin-anatomisi-sinop-faciasi-30-kasim-1853.html#_ednref14" name="_edn14"><sup>[14]</sup></a> Sergeyev Tsenski, <em>Sinopskiy Boy,</em> Moskova 1944, s. 22.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bir-baskinin-anatomisi-sinop-faciasi-30-kasim-1853.html#_ednref15" name="_edn15"><sup>[15]</sup></a> Funt; İngilizce ağırlık birimi olan pound demek olup 454 gram karşılığıdır.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bir-baskinin-anatomisi-sinop-faciasi-30-kasim-1853.html#_ednref16" name="_edn16"><sup>[16]</sup></a> Fevzi Kurtoğlu, <em>1853-1855 Osmanlı-Rus Harbi ve Kırım Seferi,</em> İstanbul 1307, s. 26.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bir-baskinin-anatomisi-sinop-faciasi-30-kasim-1853.html#_ednref17" name="_edn17"><sup>[17]</sup></a> Robert Schnerb, <em>Le</em><em> XIX Sıecle L’Apogee de l’expansıon Europeenne (1815-1914)</em> , Paris 1961, VI, s. 98.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bir-baskinin-anatomisi-sinop-faciasi-30-kasim-1853.html#_ednref18" name="_edn18"><sup>[18]</sup></a> Saim Besbelli, <em>1853-1856 Osmanh-Rus ve Kırım Savaşı Deniz Harekâtı,</em> Ankara 1977, s. 44 ; Süleyman Nutki, <em>Muharebat-ı Bahriye-i Osmaniye,</em> İstanbul 1307, s. 34.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bir-baskinin-anatomisi-sinop-faciasi-30-kasim-1853.html#_ednref19" name="_edn19"><sup>[19]</sup></a> Bu baskın hakkında daha fazla bilgi için bk. Besim Özcan, <em>Rus Donanmasının Sinop Bas­kını (30 Kasım 1853)</em> (basılmamış doktora tezi), Erzurum 1990, s. 112 vd.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bir-baskinin-anatomisi-sinop-faciasi-30-kasim-1853.html#_ednref20" name="_edn20"><sup>[20]</sup></a> Tevfik İnci, “Sinop Faciası”, <em>Resimli Tarih Mecmuası,</em> İstanbul 1956, s. 546.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bir-baskinin-anatomisi-sinop-faciasi-30-kasim-1853.html#_ednref21" name="_edn21"><sup>[21]</sup></a> A. William Kinglake, <em>L’ınvansion de La Crımee</em> (çev. Theodere Karcher), Bruxelles 1864, s. 38.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bir-baskinin-anatomisi-sinop-faciasi-30-kasim-1853.html#_ednref22" name="_edn22"><em><sup><strong>[22]</strong></sup></em></a><em> BOA, İr.-DH,</em> No. 17947.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bir-baskinin-anatomisi-sinop-faciasi-30-kasim-1853.html#_ednref23" name="_edn23"><sup>[23]</sup></a> Ârif Efendi, <em>1270 Rus Seferi,</em> s. 19; J.J.-E. Roy, <em>Historie Du Siege et de la Prise De Sebas- topol, s. 79.</em></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bir-baskinin-anatomisi-sinop-faciasi-30-kasim-1853.html#_ednref24" name="_edn24"><em><sup><strong>[24]</strong></sup></em></a><em> Vak’anüvis Ahmed Lütf Efendi Tarihi,</em> (yay. Münir Aktepe), İstanbul 1984, IX, s. 92-93; <em>BOA, İr.-DH,</em> No. 18095 ve lefleri.??????</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bir-baskinin-anatomisi-sinop-faciasi-30-kasim-1853.html#_ednref25" name="_edn25"><em><sup><strong>[25]</strong></sup></em></a><em> BOA, İr.-DH,</em> No. 17947.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bir-baskinin-anatomisi-sinop-faciasi-30-kasim-1853.html#_ednref26" name="_edn26"><em><sup><strong>[26]</strong></sup></em></a><em> Sinop Şer’iyye Sicili 1270,</em> No: 70, s. 21, Vesika No: 32.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bir-baskinin-anatomisi-sinop-faciasi-30-kasim-1853.html#_ednref27" name="_edn27"><sup>[27]</sup></a> Humpary Sandwith M. D, <em>A Narrative of the Siege of Kars,</em> London 1856, s. 14.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bir-baskinin-anatomisi-sinop-faciasi-30-kasim-1853.html#_ednref28" name="_edn28"><sup>[28]</sup></a> “Sinop”, <em>Ensiklopeçeskiy Slovar,</em> XXX, s. 49.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bir-baskinin-anatomisi-sinop-faciasi-30-kasim-1853.html#_ednref29" name="_edn29"><sup>[29]</sup></a> Besim Özcan, <em>Rus Donanmasının Sinop Baskını,</em> s. 130-131.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bir-baskinin-anatomisi-sinop-faciasi-30-kasim-1853.html#_ednref30" name="_edn30"><sup>[30]</sup></a> Haluk F. Şehsuvaroğlu, <em>Deniz Tarihimize Ait Makaleler,</em> İstanbul 1965, s. 219.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bir-baskinin-anatomisi-sinop-faciasi-30-kasim-1853.html#_ednref31" name="_edn31"><em><sup><strong>[31]</strong></sup></em></a><em> DMA, MKT,</em> Defter No: 15, Vesika No: 43-A, 49-A, 76, 77, 87, 96,105.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bir-baskinin-anatomisi-sinop-faciasi-30-kasim-1853.html#_ednref32" name="_edn32"><sup>[32]</sup></a> Besim ÖZCAN, “1853 Sinop Felâketinin Ülkede, Rusya’da ve Avrupa’daki Akisleri”, <em>Türk Kültürü,</em> sayı: 354, yıl: XXX, Ekim 1992, s.624-625.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bir-baskinin-anatomisi-sinop-faciasi-30-kasim-1853.html#_ednref33" name="_edn33"><sup>[33]</sup></a> Özcan, “1853 Sinop Felâketinin Ülkede, Rusya’da ve Avrupa’daki Akisleri”, s. 625.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bir-baskinin-anatomisi-sinop-faciasi-30-kasim-1853.html#_ednref34" name="_edn34"><em><sup><strong>[34]</strong></sup></em></a><em> Türk Silahlı Kuvvetleri Tarihi 1793-1908,</em> Ankara 1978, III/5, s. 315.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bir-baskinin-anatomisi-sinop-faciasi-30-kasim-1853.html#_ednref35" name="_edn35"><sup>[35]</sup></a> Sergeyev Tsenski, <em>Sinopskiy Boy,</em> Moskova 1944; “Sinop”, <em>ES,</em> XXX, s. 49.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bir-baskinin-anatomisi-sinop-faciasi-30-kasim-1853.html#_ednref36" name="_edn36"><sup>[36]</sup></a> Hamburger Nachrıchten, 17 Aralık 1853. Bu ifadelerden Türk filosunun imha edilmesi em­rinin bizzat Çar tarafından verildiği açıkça anlaşılmaktadır.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bir-baskinin-anatomisi-sinop-faciasi-30-kasim-1853.html#_ednref37" name="_edn37"><sup>[37]</sup></a> Özcan, “1853 Sinop Felâketinin Ülkede, Rusya’da ve Avrupa’daki Akisleri”, s. 626-627.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bir-baskinin-anatomisi-sinop-faciasi-30-kasim-1853.html#_ednref38" name="_edn38"><sup>[38]</sup></a> S. Adolphus Slade, <em>Türkiye ve Kırım Harbi</em> (çev. A. Rıza Seyfi),, İstanbul 1943.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bir-baskinin-anatomisi-sinop-faciasi-30-kasim-1853.html#_ednref39" name="_edn39"><sup>[39]</sup></a> Heyet, <em>Mufassal Osmanlı Tarihi,</em> İstanbul 1963, VI, s. 3033.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bir-baskinin-anatomisi-sinop-faciasi-30-kasim-1853.html#_ednref40" name="_edn40"><sup>[40]</sup></a> Enver Ziya Karat, <em>Osmanlı Tarihi,</em> Ankara 1970, V, s. 235.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bir-baskinin-anatomisi-sinop-faciasi-30-kasim-1853.html#_ednref41" name="_edn41"><sup>[41]</sup></a> İngiltere ve Fransa Osmanlı Devleti ile 12 Mart 1854 günü bir ittifak antlaşması imzaladılar. Antlaşma metni için bk. <em>BOA, Nâme-i Hümayun Defteri,</em> No: 12, s. 90-91.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bir-baskinin-anatomisi-sinop-faciasi-30-kasim-1853.html#_ednref42" name="_edn42"><sup>[42]</sup></a> Afif Büyüktuğrul, <em>Osmanlı Deniz Harp Tarihi ve Cumhuriyet Donanması,</em> İstanbul 1982, II, s. 420.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bir-baskinin-anatomisi-sinop-faciasi-30-kasim-1853.html#_ednref43" name="_edn43"><sup>[43]</sup></a> Yusuf Hikmet Bayur, <em>Hindistan Tarihi,</em> Ankara 1950, III, s. 285 vd.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bir-baskinin-anatomisi-sinop-faciasi-30-kasim-1853.html#_ednref44" name="_edn44"><sup>[44]</sup></a> Kırım Savaşı dolayısıyla maddi sıkıntısı artan Babıâli ilk defa dış borçlanmaya gitmek zo­runda kalmıştır. Ağustos 1854’te 3 milyon sterlinlik borç sözleşmesi Dent, Palmer and Company and Goldsmidt and Company ile yapılmış, komisyon ve tahvil satış maliyetleri düşüldükten sonra hâzineye 2.3 milyon sterlin, yani 2.515.000 Osmanlı Lirası girmiştir. Böylece Osmanlının borçlanma dönemi başlamıştır. İkinci borçlanma ise 1855’te gerçek­leştirilecek ve 5 milyon sterlin borç alınacaktır. Müteakip yıllarda da devam edecek olan borçlanma süreci, devletin önemli gelir kaynaklarının teminat olarak gösterilmesine ve Düyûn-ı Umûmiye giden yolun açılmasına sebep olacaktır. Bk. Besim ÖZCAN, “Kırım Savaşı” s. 110.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Türkçülüğün Tarihî Seyri Ve “3 Mayıs 1944 Türkçülük Hareketi”</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/turkculugun-tarihi-seyri-ve-3-mayis-1944-turkculuk-hareketi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/turkculugun-tarihi-seyri-ve-3-mayis-1944-turkculuk-hareketi</guid>
<description><![CDATA[ Türkçülüğün Tarihî Seyri Ve “3 Mayıs 1944 Türkçülük Hareketi”
Türkçülük, Türklüğün bir değer olarak düşünül­mesi, Türklüğe ayrı bir kimlik kazandırılması ile birlik­te Türk soylu toplulukların kültürel ve politik birliğini amaçlayan Osmanlı, Azerbaycan ve Rusya Türk toplu­luklarında devrin entelektüelleri arasında ortaya çıkan bir harekettir. Türkçülük, “Her şey Türk için, Türk’e göre” fikrini savunan Türk Milliyetçiliğinin adı olarak özetlenebilir. Devletin kurucu unsuru ve asıl sahibi Türk […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c463540695.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:47 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Türkçülüğün, Tarihî, Seyri, “3, Mayıs, 1944, Türkçülük, Hareketi”</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2021/05/3-Mayis-02.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/turkculugun-tarihi-seyri-ve-3-mayis-1944-turkculuk-hareketi.html">Türkçülüğün Tarihî Seyri Ve “3 Mayıs 1944 Türkçülük Hareketi”</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Doç. Dr. Zübeyir BÜTÜMER</strong></span></a>
</p><p>Türkçülük, Türklüğün bir değer olarak düşünül­mesi, Türklüğe ayrı bir kimlik kazandırılması ile birlik­te Türk soylu toplulukların kültürel ve politik birliğini amaçlayan Osmanlı, Azerbaycan ve Rusya Türk toplu­luklarında devrin entelektüelleri arasında ortaya çıkan bir harekettir. Türkçülük, “Her şey Türk için, Türk’e göre” fikrini savunan Türk Milliyetçiliğinin adı olarak özetlenebilir. Devletin kurucu unsuru ve asıl sahibi Türk Milletine dayanması gerektiğini savunan fikirdir. Nihal Atsız’a göre: “Türkçülük Türk milletinin adıdır ve bu bir ülküdür. Ülkü ise bir milletin manevi gıdası­dır. Ülküsü olmayan bir millet yok olmaya ve haritadan silinmeye mahkûmdur. Türkçülük büyük Türk ilinde, Türk ırkının kayıtsız, şartsız hâkimiyeti ve istiklâli ile Türklüğün her bakımdan bütün milletlerden üstün ve ileri olması ülküsüdür. Bu ülkü geçmişte bir kaç kere gerçekleşmiştir ve büyük Türkçülük ülküsü ve inancı ile yetişen gençlik sayesinde de yarın yeniden hakikat ola­caktır. Türkçülük dün bir kaynaktı, bugün çay, yarın, coşkun bir ırmak olacak ve bütün engelleri yıkacaktır.</p>
<p>Türkçülük ideolojisinin farklı evreleri olduğu gibi, her dönemde onu etkileyen kaynakları da çeşitlidir. Bu kaynakların içinde en önemlilerinden biri, 19. yüzyılın sonunda resmi Ruslaştırma politikasına cevap olarak doğan Tatar ve Azerbaycan Türkçülüğüdür<a href="https://www.altayli.net/turkculugun-tarihi-seyri-ve-3-mayis-1944-turkculuk-hareketi.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a>.</p>
<p>Batıda Türkçülük, Hristiyanlaştırma ve Ruslaştır­ma politikalarına ya da genel olarak Panslavizme karşı geliştirilmiş bir ideoloji olarak bilinmektedir. Bu ideo­lojinin temelinde “ortak köken” kavramı etrafında bü­tün dünya Türklerinin dış tehditlere karşı ittifakı fikri yatmaktadır.</p>
<p>Halil İnalcık “Türkçülük” kavramanı kullanarak “Pantürkizm” ya da “Turanizm” kavramlarının siyaset bilimi kavramları olduğunu söylemektedir<a href="https://www.altayli.net/turkculugun-tarihi-seyri-ve-3-mayis-1944-turkculuk-hareketi.html#_edn2" name="_ednref2"><sup>[2]</sup></a>. Batılı bi­lim adamlarından Thomas’a göre, ise Pan-Türkçülük ya da Pan-Turancılığı Batı’dan alınmış kavramlar ola­rak tanımlamaktadır.<a href="https://www.altayli.net/turkculugun-tarihi-seyri-ve-3-mayis-1944-turkculuk-hareketi.html#_edn3" name="_ednref3"><sup>[3]</sup></a> Landau, Türkçülük ve Turancı­lığı<a href="https://www.altayli.net/turkculugun-tarihi-seyri-ve-3-mayis-1944-turkculuk-hareketi.html#_edn4" name="_ednref4"><sup>[4]</sup></a> birbirinden ayırır. Landau’ya göre, Türkçülük ve Türkçülük ideolojilerinin kapsamı arasında da belirgin bir fark bulunmaktaydı. Türkçülük Türk halklarının kültürel yakınlaşması, bu halkların siyasi ittifakı, bu­nun için eğitim, dil ve ekonomik hayatta Türkleştirme fikrini dayanan bir hareketin adıdır ve bu hareket dışa­rıda komşu devletler nezdinde ciddi bir tehdit olarak algılanmıştır. Toynbee ve Kirkwood ise Türkiye üzerine yazdıkları ortak bir eserde Panturancılık Türkçe konu­şan tüm halkların Panslavizm çizgisinde birliğini sağ­lamayı hedefleyen uluslar üstü bir propaganda olarak tanımlanmıştır. Georgeon, Turancılığı Türk milliyetçi­liğinin romantik bir yönü olarak görmüş ve Turan fikri­nin Rusya kökenli olmadığını ifade etmektedir. Aksine Rusya kökenli entelektüellerin Panturancılık, Türklerin birliği konusunda daha akılcı görüş ifade ettiklerini ve Turancılığa yönelmediklerini yazmaktadır. Turancılı­ğın Osmanlı kökenli Türkler tarafından ortaya atılan, rasyonel olmayan bir tema olduğunu düşünmektedir<a href="https://www.altayli.net/turkculugun-tarihi-seyri-ve-3-mayis-1944-turkculuk-hareketi.html#_edn5" name="_ednref5"><sup>[5]</sup></a>. Hostler’a göre, Pantürkçüğün Doğu Türklerinin Ruslaştırma politikasına, Batı Türklerinin de Rusların ge­nişlemesine tepkisi olarak ortaya çıktığını ifade etmek­tedir. Bu iki teriminde Türk dünyasında aynı anlamda kullanıldığını da eklemektedir. Hostler aynı zamanda Macaristan’da 1913 yılından 1970 yılına kadar düzenli olarak çıkan Turan isimli dergide rağbet gördüğünü Tu­rancı hareketlerin ve Türk milliyetçiliğinin gelişmesin­de önemli bir rol oynadığını da ifade etmektedir<a href="https://www.altayli.net/turkculugun-tarihi-seyri-ve-3-mayis-1944-turkculuk-hareketi.html#_edn6" name="_ednref6"><sup>[6]</sup></a>.</p>
<p>Türkçü aydınların bir araya geldiği bir dizi kongre de yapılmıştır. Bunların ilki 1905 yılının Ağustos ayın­da toplanmıştır. Birinci Bütün-Rusya Müslümanları Kongresi olarak sunulan bu ilk toplantıda tüm Rusya Müslümanlarının ittifakı yolunda kararlar alınmıştır. Bu kararlar, Ocak 1906 yılında gerçekleştirilen İkinci Bütün-Rusya Müslümanları Kongresi’nde bir kez daha onaylanmıştır. 1906 yılının Ağustos ayında gerçekleş­tirilen Üçüncü Bütün-Rusya Müslümanları Kongresi, sözü geçen bu ittifakı İttifak-ı Muslîmîn adı altında siyasi bir partiye dönüştürme kararı almıştır. Her üç kongrede de Tatarlar çok aktif rol oynamışlar, fakat sıkı hükümet denetimi sonucunda milliyetçi editörler ve gazeteciler ya göç etmiş ya da sürgün edilmişlerdir. Bunların bazıları Osmanlı İmparatorluğu’na göç etmiş, böylece Türkiye’deki Türkçü hareketin gelişimine ciddi katkıda bulunmuşlardır.</p>
<p>Tarihi gelişim evreleri açısından Türkçülük dört dönemde incelenebilir:</p>
<h3><span>1. Başlangıç Dönemi (İlk Dönem):</span></h3>
<p>Başlangıç dönem (ilk dönem) Türkçülük kültürel Türkçülük ideolojisidir. Türkçülüğün bu ilk aşamasını dilde Türkçülük olarak belirleyebiliriz. Bu hareket öncellikle ortak bir dil (Türkçe) yaratmayı hedeflemişler­dir. Eğitim, dil reformu, basın propagandası, ekonomik ve iktisaden birlik milliyetçi Türk ve Tatar<a href="https://www.altayli.net/turkculugun-tarihi-seyri-ve-3-mayis-1944-turkculuk-hareketi.html#_edn7" name="_ednref7"><sup>[7]</sup></a>  aydınları­nın odak noktası olmuştur. Landau’ya göre ilk dönem Türkçülük Çarlık Rusya’sında doğan Panslavizm’in ayna görüntüsüdür ve Türk dünyasının entelektüelleri Türkçülük fikrinin gelişmesinde önemli rol oynamıştır<a href="https://www.altayli.net/turkculugun-tarihi-seyri-ve-3-mayis-1944-turkculuk-hareketi.html#_edn8" name="_ednref8"><sup>[8]</sup></a>. Türkçülük ideolojinin özü bu dönemde şekillen­miştir. “Ben bir Türküm, dinim, cinsim uludur.” diyen Mehmet Emin duygu dili ile Türkçülüğü dile getirir. Ahmet Vefik Paşa, Türk tarihi üzerine çeşitli eserler çevirerek Türkçülük hareketinin doğuşunda büyük rol oynamıştır ki, Şecere-i Türkî bu tercümeler arasında en önemlisidir. Avrupalı Türkologlar Süleyman Paşa’da askerî okullarda Hunlardan başlamak üzere Orta Asya tarihi dersleri vererek Türklüğü ön plana çıkarıcı faaliyetler gösterirken eğitim ve öğretime kattığı “Türkçülük Ülküsü” ve <strong>“</strong>Türk Millî Tarihi<strong>” </strong>gibi ifadeleri katmıştır.</p>
<p>Şemseddin Sami’nin ilk Türkçe roman olan Taşşuk-ı Talât ve Fıtnat, “Kamus-ül Âlâm” adlı ansiklopedi ve nihayet Türkçe sözlük olan “Kamus-ı Türkî” Türkçülük fikrinin gelişmesinde önemli etkenlerdir<a href="https://www.altayli.net/turkculugun-tarihi-seyri-ve-3-mayis-1944-turkculuk-hareketi.html#_edn9" name="_ednref9"><sup>[9]</sup></a>.</p>
<p>Başlangıç döneme İsmail Bey Gaspıralı, Panslavizm hareketi başta olmak üzere Osmanlı İmparatorluğu’ndaki Genç Osmanlı hareketi (Namık Kemal, Şinasi Efendi ve Ziya Paşa etkisi) ve 1860-1870 yılları arasında İstanbul’da gelişen Panislamcı hareketler kat­kı sağlamıştır. Gaspıralı bu etkiler çerçevesinde Rusya Müslümanlarının ittifakı fikrini geliştirmiştir.<a href="https://www.altayli.net/turkculugun-tarihi-seyri-ve-3-mayis-1944-turkculuk-hareketi.html#_edn10" name="_ednref10"><sup>[10]</sup></a> Gaspıralı, 1883 yılında çıkarmaya başladığı Tercüman gaze­tesinde belirgin bir Türkçü vurguyla laik milliyetçiliği savunmuştur. “Dilde, fikirde, işte birlik” Gaspıralı’nın sloganıdır. Lisan-ı umumi olarak adlandırdığı bu ortak dil (Orta Dil), Kırım Tatarca’sının Rus, Arap ve Farsça kelimelerden arındırılıp yerine Türkçe kelimelerin geti­rilmesiyle oluşturulacaktı. Birlik vurgusu ile kastedilen tüm Rusya Müslümanlarının birliğidir. Müslümanların çoğunluğu Türk kökenli olduğu için, dinî birlik çağrısı Rusya’daki Türklerin yani Müslüman Türklerin birliğini ifade etmektedir<a href="https://www.altayli.net/turkculugun-tarihi-seyri-ve-3-mayis-1944-turkculuk-hareketi.html#_edn11" name="_ednref11"><sup>[11]</sup></a>.</p>
<p>Avrupa Şarkiyatçıları Eserleriyle Türkçülüğe Etkisi de önemlidir. Avrupalı Şarkiyatçılar: Joseph de Guignes “Histoire de Generale des Huns des turcs, des mon- golos et autrestatars Ocidentaux”Arthur Lumpey Davis “Grammar of the Turkish Language”, Leon Cahun “Introduction a l’histoire de l’Asie”, Armin Hermann Vambery, F,W Radloff, V.L.P. Thomsen Osmanlı ay­dınlarını etkilemiş Batılı bilim adamlarıdır. Ahmet Vefik Paşa’nın Lehçe-i Osmani adlı eseri, Mustafa Celalettin Paşa’nın Fransız dili ile yayımladığı “Les Turcs et modernest [Eski ve Yeni Türkler]” Süleyman Paşa’nın “Tarih-i Alem”, Şeyh Süleyman Efendi’nin “Lügat-ı Çağatay ve Lisan-ı Türkî-i Osmanî” tarih ve dilbilim alanında Türkçülüğün gelişimine önemli katkılar yap­tı. Ayrıca Ahmet Cevdet Paşa “Tarih-i Cevdet”, Leon Cahun’un “Asya Tarihine Giriş” adlı eserini tercüme eden Necip Asım Bey, ilk “Bütün Türk Tarihi” yazarı olma şerefine sahiptir.</p>
<h3><span>2. Türkçülüğün Gelişme Dönemi (İkinci Dö­nem):</span></h3>
<p>Landau’ya göre bu dönem 1904-1905 ve 1922-­1923 yılları arasında iki ayrı zaman diliminde geliş­miştir. Türkçülüğün “altın çağıdır”<a href="https://www.altayli.net/turkculugun-tarihi-seyri-ve-3-mayis-1944-turkculuk-hareketi.html#_edn12" name="_ednref12"><sup>[12]</sup></a>. Türkçülük bu dönemde siyasî bir kimlik kazanmıştır. Bu dönem için siyasî anlamda Türkçülükten söz edilebilir. Osmanlı ve Türk dünyasından gelen başlıca entelektüellerinin oluşturduğu bir dönem olmakla birlikte daha çok Türk dünyasının entelektüelleri bu gelişmede önemli rol oynamışlardır: Yusuf Akçura (1876-1935), İsmail Bey Gaspıralı (1851-1914), Ali Bey Hüseyinzade (Turan) (1864-1942), Mehmet Emin Resulzade (1884-1955) ve Ahmet Ağaoğlu (1876-1939)’dur. Landau’ya göre bu dönemde Türkçülük ideolojisi irredantist<a href="https://www.altayli.net/turkculugun-tarihi-seyri-ve-3-mayis-1944-turkculuk-hareketi.html#_edn13" name="_ednref13"><sup>[13]</sup></a> bir karaktere bürünmüştür. Ancak bu dönem Türkçüleri Türk dün­yasında bir kültür birliği, dil birliği, işte ve fikirde bir­lik oluşturmak amacında olmuşlardır, ancak bunu bir yayılmacılık aracı olarak kullanmak akıllarından bile geçmemiştir. Bu dönem Türk milleti kendi doğal sınır­larını koruyabilmek için bu fikirlere sarılmıştır. Emper­yalist ve yayılımcı emellerle değil. Türk dünyasının en­telektüelleri bırakın bu amaçlar peşinden koşmayı ken­di ülkelerini terk etmek zorunda kalmışlar ve Osmanlı topraklarına bir şekilde gelmek zorunda kalmışlardır. Osmanlı İmparatorluğu’na göç edenler arasında Tatar­lar ve Orta Asya ve Azerbaycan’dan gelen Türk kökenli gruplar, Rusya’dan gelen iyi eğitimli kişilerdir ve bunlar Türk milliyetçiliğinin şekillenmesinde ve siyasi bir ideal olarak yayılmasında kilit rol oynamışlardır. Bu çerçeve­de Tatar milliyetçilerinin önde gelen isimlerinden olan İsmail Bey Gaspıralı ve Yusuf Akçura’nın düşünceleri özellikle önemlidir.</p>
<p>Rusya’daki dil reformu hareketleri yanında 1905’ten başlamak üzere Tatar, Azerbaycan, Özbek dergilerinde Türkçülük fikri neşriyata başlamış bunun yanında aynı yılın Ağustos ayında Birinci Bütün-Rusya Müslüman­ları Kongresi Ocak 1906 yılında İkinci Bütün-Rusya Müslümanları Kongresi ve 1906 yılının Ağustos ayında gerçekleştirilen Üçüncü Bütün-Rusya Müslümanları Kongresi, “İttifak-ı Muslîmîn” adı altında siyasi bir par­tiye dönüştürme kararı almıştır. Ancak sıkı hükümet denetimi milliyetçi editörlerin ve gazetecilerin ya göç etmiş ya da sürgün edilmesine neden olmuştur. Bunla­rın bazıları Osmanlı İmparatorluğu’na göç etmiş, böylece Türkiye’deki Pantürkçü hareketin gelişimine ciddi katkıda bulunmuşlardır<a href="https://www.altayli.net/turkculugun-tarihi-seyri-ve-3-mayis-1944-turkculuk-hareketi.html#_edn14" name="_ednref14"><sup>[14]</sup></a>.</p>
<p>1903 ve 1913 yılları arasında ittihat ve terakki lider­leri arasında Osmanlıcılıktan Türkçülüğe doğru gelişen siyasi bir dönüşüm olduğunu söyleyebiliriz. Bundan kısa bir zaman önce hem Yusuf Akçura hem de Ziya Gökalp Türkçü aktiviteler ve neşriyatlara başlamışlardı. 1904’te Yusuf Akçura’nın Üç Tarzı Siyaset’ine Osmanlı entelektüellerini etkilemeye başlamıştır. 1908’de Yusuf Akçura, Sultan Çelebi ve Necip Asım, Türk Derneğini kurarak Türkçülük fikrinin cemiyet halinde kurumlaş­masında önemli rol oynamışlardır. 1912 yılında Türk Derneği dağıldı, Türk Derneği’nin eski üyelerinin ve tıp öğrencilerinin katkısıyla Türk Ocağı kuruldu. Türk Yurdu dergisi yayın organı oldu. Balkan Savaşlarından sonra Genç Kalemler yazarları Türk Yurdu dergisine ka­tıldı. 1913’te Türk Ocağı Halka Doğru dergisini neşret­ti. Yusuf Akçura, Ahmet Ağaoğlu ve Ziya Gökalp Turan devletinin kurulması için propaganda yaptılar. Ahmet Ferit Tek “Tekin” müsteharı ile bu dönemde “Turan” kitabını yazarak Turancılığın gelişmesine büyük bir katkı yaptı.</p>
<p><span><strong>Rusya Türklerinin Eserleriyle Etkisi: </strong></span>Azerbaycan Türkü, Melekzade Hasan Bey Zerdabi “Ekinci” adıyla haftalık Türkçe gazete, Kırımlı Tatar Gaspıralı İsmail Bey “Tercüman” gazetesi, 1889’da Osmanlı Devleti’ne göç eden Hüseyinzâde Ali Bey, Yusuf Akçura “Üç Tarzı Siyaset” Osmanlı’da Türkçülüğe kaynaklık etmiş eser­leriyle ve şahsiyetleriyle önemli rol oynamış kişilerdir.</p>
<p><span><strong>Meşrutiyet ile Başlayan Örgütler: </strong></span>Türk Derneği Turan Neşr-i Maarif Cemiyeti, Türk Yurdu Cemiyeti, Türk Ocağı (Bu örgütler vasıtasıyla yayımlan “Türk Yurdu” dergisi).</p>
<p>Siyasi Birlik ve Kültürel birlik anlayışına bağlı Ziya Gökalp Türkçülüğü, Türkçülük akımının en önemli temsilcilerinden Genç Kalemler dergisi, Tekin Alp gibi kişilerin katkısı ile Türkçülük anlayışını belirleyen ve etkileyen şahıslar, örgütler ya da eserler olmuştur.</p>
<p>Almanlar Türkçülük ideolojisini, Türkçülük ve İslamcılığı bu dönemde Rusya’yı zayıflatmak ve Orta Asya’nın geniş ekonomik zenginliğinden faydalanmak üzere kullanmaya çalışmıştır. Georgeon, Almanlarla İttihad ve Terakki yönetiminin ilişkisinde Akçura’nın büyük bir rol oynadığına dair iddialar olduğunu, fakat bu konuda şüpheleri bulunduğunu yazmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/turkculugun-tarihi-seyri-ve-3-mayis-1944-turkculuk-hareketi.html#_edn15" name="_ednref15"><sup>[15]</sup></a></p>
<h3><span>3. Sovyetler’in Orta Asya’ya Hâkimiyeti ve Üçüncü Dönem Türkçülük:</span></h3>
<p>Orta Asya’da Sovyet hâkimiyetinin başlamasıy­la Türkçü hareketler burada yeraltına inmiş; aynı za­manda da Türkiye’de de cumhuriyet ilan edilmiştir. Bu dönem, İkinci Dünya Savaşı’nın sonuna kadar olan dönemi kapsar. II. Dünya Savaşı’nda Tatarların (Türk asıllı Müslüman unsurlar) Nazi ordusuna esir düşmeye başladığı dönemdir. Türkiye Türklüğü ve Türkiye Türk dünyasından göç etmiş olan Türkçüler, sünnet olan Ta­tarların da Yahudi zannedilmesinden endişe duymala­rına da neden olduğu dönemdir. Almanlara bu yönde telkinlerde bulunulmasından sonra Almanlar bu konu­yu kendi lehlerine kullanmaya çalışarak, Türk dünyası kökenli esirlerden bir ordu oluşturarak Sovyetlere karşı bu orduyu kullanma çabaları da söz konusudur. Bazı Tatarların Alman Nazi güçleriyle iş birliği yaptığı da gö­rülmüştür. Türkçülük ideolojisini Almanlar, Türkçülük ve İslamcılığı önceden Rusya’yı zayıflatmak için ve Orta Asya’nın geniş ekonomik zenginliğinden faydalanmak üzere kullandığı gibi bu dönemde de bizzat kendi yö­netiminde, kendine bağlı ordu kurarak kullanmak is­temişlerdir. Almanların kendi çıkarları için kullandığı Türkçü propaganda 1944 yılında Tatarların Sovyet otoriteleri tarafından sürülmesiyle Türkçülük Orta Asya içinde her hangi bir şekilde anlamlı bir aktivite ol­maktan çıkmıştır. Georgeon, Ahmet Ağaoğlu ve Yusuf Akçura gibi Rusya’dan göçen entelektüellerin Türklerin birliği konusunda akılcı bir yaklaşım izlediklerini ve Turancılığa hiç yönelmediklerini yazmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/turkculugun-tarihi-seyri-ve-3-mayis-1944-turkculuk-hareketi.html#_edn16" name="_ednref16"><sup>[16]</sup></a></p>
<p>Türkçü düşünceleri Osmanlı ülkesine taşıdıkları genel kabul gören Rusya göçmeni Türkçü aydınların Türkçülüğe romantik milliyetçiliğin öğelerini katarak, onu gerçekdışı projelere dönüştürenlerin ve Turancılı­ğın daha çok Osmanlı kökenli Türkler tarafından gün­deme getirilmiş, rasyonel olmayan bir tema olduğunu savunmaktadır. Türkçü hareket, aynı dönemde, Nihal Atsız, Reha Oğuz Türkkan tarafından çıkartılan Bozkurt, Çınaraltı ve Tanrıdağ dergilerinde ihtiyatlı bir şe­kilde tartışılmaya başlanmıştır.</p>
<p>Cumhuriyetin kurulduğu ilk dönemden başlamak üzere 1944 yıllarına kadar Nihal Atsız, Reha Oğuz Türkkan gibi Türk entelektüelleri Türkçülük ve Tu­rancılık konusunda yayınlar neşretmeye başladılar. Ni­hal Atsız, Reha Oğuz Türkkan, Rıza Nur gibi Türkçü aydınlar, Türklüğün esasını dilden çok “kan” meselesi olduğunu savunmuşlardır. Ona göre milletin kurucu unsuru “kan”a dayalı ırk olmalıdır. Rıza Nur da aynı şekilde, “Milliyet asla kültür meselesi değildir.” Milliyet ırk, kan meselesidir. Dil, zihniyet, edebiyat ve emsali gibi kültür unsurları milliyet binasının ikinci derece malzemeleridir.<a href="https://www.altayli.net/turkculugun-tarihi-seyri-ve-3-mayis-1944-turkculuk-hareketi.html#_edn17" name="_ednref17"><sup>[17]</sup></a></p>
<h3><span><strong>4. Dördüncü Dönem Türkçülük Hareketi, Türk­çüler ve 3 Mayıs’ın Türkçüler Günü Olarak Kutlan­ması:</strong></span></h3>
<p>Kendi nevi şahsına münhasır 3 Mayıs 1944 Türk­çülük günü adıyla anılan ve İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda başlayıp bugüne kadar devam eden en önemli dönemdir. 1946 yılında Türkiye’de çok partili döneme geçilmesiyle birlikte Türkçülük tekrar kabul görmeye başlamıştır<a href="https://www.altayli.net/turkculugun-tarihi-seyri-ve-3-mayis-1944-turkculuk-hareketi.html#_edn18" name="_ednref18"><sup>[18]</sup></a>. Sovyetler Birliği’ndeki Türklerle sınırlı olan Türkçülük hareketi, Çin, İran, Irak, Yunanistan, Kıbrıs, Romanya ve Bulgaristan’da yaşayan Türkleri de içine alarak gözle görünür bir şekilde alanını genişletmiştir<a href="https://www.altayli.net/turkculugun-tarihi-seyri-ve-3-mayis-1944-turkculuk-hareketi.html#_edn19" name="_ednref19"><sup>[19]</sup></a>.</p>
<p>Bu dönem Türkçülük ve Turancılık anlayışı, Türki­ye sınırları dışında kalan Kazaklar, Özbekler, Türkmenler, Kırgızlar gibi halkların Türk ulusunun önemli birer uzvunu oluşturduğu düşüncesiyle gelişen “Dış Türkler” sevgisinin tezahür ettiği bir dönem olarak kabul edile­bilir. Bu dönemin Türkçülük ve Turancılık anlayışının bir “kan” meselesi olduğunu savunulmuş ve Nihal At­sız, Reha Oğuz Türkkan gibi Türkçüler Türk’ün ideal devlet anlayışını devlete hâkim kılabilecek kurucu un­surlarda aranması gerektiği fikrini ortaya koymuşlardır. Bu dönem Türkçüleri millet ve ırk kategorilerinin öz­deş olmadığını, “ırk” faktörünün daha millet unsurunun içinde ama daha kapsamlı olduğu görüşündedirler. Milletin adı Türk, ırkın adı Tur’dur. Tur ırkının oranı kanında en yüksek bulunan millet Türk milletidir. Türk milleti asil Tur ırkının hakiki temsilcisi olmaktadır. Ni­hal Atsız bir aşama daha ileriye geçerek Türk milleti ile Tur uyruğu ayrımını yok saymış ve Türk milleti, Türk ırkının özdeşi olarak görülmüştür.</p>
<p>Bu dönem Türkçülüğün ırkî esasları beş özelliğe dayanır:</p>
<ol>
<li>Tarihî esas,</li>
<li>Karışma esası,</li>
<li>Fizyolojik esas,</li>
<li>Psikolojik esas</li>
<li>Kültürel esas.</li>
</ol>
<p>Bu esasları içerisinde bulunduran temel karakte­ristik “kan”dır. Kan maddi değerleri taşıyıcısı olduğu kadar, manevi değerlerin de taşıyıcısıdır. Ancak bu fiz­yolojik ve biyolojik düzeyde kana vurgu yapma Türk ırkının diğer kavimlerden üstün olduğu fikrine vurgu yapmaz ve diğer ırkları “öteki” yaparak düşmanlık, asi­milasyon ve yayılmacılık anlayışlarını Türk’ün dünya görüşüne aykırı oldukları için beraberinde taşımaları Türk’ün doğasına aykırıdır. Atsız’ın bunun dışında bir görüşle Türk’ün dışındaki milletlere karşıyız tarzındaki ifadeleri sadece polemikçi üslubuyla izah edilebilir.</p>
<p>Nihal Atsız ilkelerini, dokuz ilkeden oluşan bir programla açıklar:</p>
<ol>
<li>Bütün Türkler bir devlet halinde, bir bayrak al­tında toplanacaktır,</li>
<li>Türk töresine, ilme, tekâmüle mugayir hiçbir müessese Türkeli sınırları içinde yaşayamayacaktır,</li>
<li>Terbiye ilminin müsaade ettiği en küçük yaştan itibaren bütün çocukları Türkel’inin yatılı mektepleri­ne girerek millî-askerî terbiye alacaklardır,</li>
<li>Sinema ve tiyatrolar halk mektepleri olduğun­dan mektepler gibi kontrole tâbi olacaktır,</li>
<li>Türklüğün milliyet, hars ve ahlâkına zararlı neş­riyat menedilecektir,</li>
<li>Büyük işler ve büyük sermayeler devletin elinde olacaktır,</li>
<li>İlmin milli gayeleri olacak ve ancak Türklük için çalışan ilimler Türk ilmi olacaktır,</li>
<li>Serbest doktorluk ve avukatlık kalkacak, bunlar ancak devlet memuriyeti halini alacaktır,</li>
<li>Mirasa cemiyette iştirak edecektir.<a href="https://www.altayli.net/turkculugun-tarihi-seyri-ve-3-mayis-1944-turkculuk-hareketi.html#_edn20" name="_ednref20"><sup>[20]</sup></a></li>
</ol>
<p><span><strong>4.1. Dördüncü Döneme Damgasını Vuran Irk­çılık Turancılık Davası: </strong></span>Diğer üç dönemde Türkçülük devlet tarafından da desteklenmiş görüntüsü hâkimdir. Ancak dördüncü dönemin diğerlerinden en önemli farkı, 1944 Türkçülük olayı nedeniyle devlet desteği görüntüsünün yıkıntıya uğradığı dönem olmasıdır. Bu dönemde bizzat mevcut devlet ricali tarafından yönlendirilen kurgulanmış bir davayla Türkçülük ve Tu­rancılık fikri ve mensuplarını vatan haini göstermeye çalışılmıştır. Irkçılık Turancılık davası adıyla yapılan yargılanma dönemin Cumhurbaşkanının ve Başbaka­nın yönlendirdiği, yargıya etki ettiği dönemdir. Türkçü ve Turancı olarak öne çıkmış bilim adamlarının üzerine gidilmiş, bu çevreler üzerinden Türkçülük ve Turancılık fikrinin itibarını millet nezdinde yerle bir etmek amaç­lanmıştır.</p>
<p><span>4.2. Irkçılık-Turancılık Davasında Yargılanan Kişiler ve İddia edilen suçlar</span><a href="https://www.altayli.net/turkculugun-tarihi-seyri-ve-3-mayis-1944-turkculuk-hareketi.html#_edn21" name="_ednref21"><sup>[21]</sup></a>:</p>
<p>T.C. Sıkıyönetim Komutanlığı, İstanbul 1 No.lu Sıkıyönetim Mahkemesi Başkanlığı’nın tutanakların­dan öğrendiğimiz kadarıyla Türkçü vatanperver, mü­nevver ve entellektüel 23 kişi 171/2, 142, 148 madden dava açılmıştır.</p>
<p>Dava tutanaklarında adları geçen kişiler şunlardır: <strong>1. Zeki Velidi Togan</strong>, <strong>2. Reha Oğuz Türkkan</strong>, <strong>3.Cihad Savaşfer, 4. Dr. H. Ferit Cansever, 5. Hüseyin Namık Orkun</strong>, <strong>6. Hüseyin Nihal Atsız</strong>, <strong>7. Orhan Şaik Gökyay</strong>, <strong>8. Nejdet Sançar, 9. Heybetullah İdil, 10. Piya­de Üsteğmeni Alparslan Türkeş</strong>, <strong>11. Yedek Nakliye Asteğmeni Fazıl Hisarcıklılar, 12. Hikmet Tanyu, 3. Fehiman Altan, 14. Muzaffer Eriş, 15. Zeki Özgür, 16. Yusuf Kadıgil, 17. Cihat Savaşfer</strong>, <strong>18. Sâim Bay­rak, 9. Hamza Sadi Özbek</strong>, <strong>20. Cemal Oğuz Öcal</strong>, <strong>21. Sait Bilgiç</strong>, <strong>22. Cebbar Şenel</strong>, <strong>23. İsmet Rasin Tümtürk </strong>ve <strong>24 Ahmed Karadağlı, Eşi Nuriman Ka­radağlı (</strong>Her ikisi de halen Almanya’da bulundukların­dan adli âmir Sıkıyönetim komutanlığınca bunlar hakkında tahkikatın muvakkaten tatiline karar verilmiştir.)</p>
<h3><span><strong>Sonuç:</strong></span></h3>
<p>Dördüncü dönem Türkçülüğün önemli olayların­dan 3 Mayıs nümayişi ve 19 Mayıs Nutku’nun ardın­dan toplanan Türkçülerin davası, İstanbul 1 numaralı Örfi İdare mahkemesinde görüşülmeye başlanmıştır. Davada toplam Yukarıda adlarını zikrettiğimiz 23 sanık yargılanmış; ayrıca, Almanya’da bulunmaları dolayısıy­la iki sanık ile ilgili muvakkatten tatil kararıyla veril­miştir. Asker ve sivil sanıklar İstanbul Tophane Askeri Hapishanesi’nde dava süresince tutuklu yargılanmışlar­dır. 1 No’lu Sıkıyönetim Mahkemesinde, 7 Eylül 1944 ile 29 Mart 1945 tarihleri arasında 65 oturum devam eden yargılama sonunda milliyetçiler muhtelif hapis ve sürgün cezalarına mahkûm olmuşlardır. Davada on üç sanık beraat etti. On sanık ise on yıla kadar çeşitli ha­pis cezaları aldılar. Daha sonra dâvâ Askerî Yargıtay’a taşınmıştır. Yüksek Mahkeme 1. İstanbul Sıkıyönetim Mahkemesi’nin bu kararını “usul ve esas yönünden” bozmuş ve Tutuklu sanıkların hemen salıverilmesini ve davanın 2. Sıkıyönetim Mahkemesinde görülmesini kararlaştırmıştır.</p>
<p>Bu karar, 26 Ekim 1945 günü, yıldırım telgrafı ile İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığına bildirilerek tutukluların hemen salıverilmesi sağlanmıştır. Böylece, kimi Türkçüler için 1 yıl beş buçuk ay süren hapis ve zin­dan hayatı sona ermiştir. Zeki Velidi Togan, Alparslan Türkeş, Nihal Atsız, Reha Oğuz Türkkan, Cihat Savaş Fer, Nurullah Barıman, Fethi Tevetoğlu, Nejdet Sançar, Cebbar Şenel ve Cemal Oğuz Öcal 26 Ekim 1945’e kadar tutuklu kalmıştır. Askerî Yargıtay’ın 87 sayfalık kararında, sanıkların durumu ve kendilerine yöneltilen suçlamalar ayrı ayrı şahıslara göre değerlendirilerek, her biri için ayrı aklama kararı verilmiştir.</p>
<p>Bu olay Türkçülerin mağduriyeti ile sonuçlanmış ancak bu mağduriyet ardından Türkçüler daha da güç­lenmiş ve “Türkçüler Günü” adıyla bilinen, manası, pren­sipleri ve amacı belirli bir ülkü hâline gelen kutlu bir gün kazandırmıştır. 3 Mayıs’ın ilk yıl dönümü 1945 senesinde o sıralarda Tophane’deki Askeri Cezaevin­de tutuklu bulunan bir avuç Türkçü tarafından örtü­süz bir masa etrafında yapılan bir toplantı ile anılmış, daha sonraki yıllarda ise çeşitli törenlerle kutlanmıştır. 3 Mayıs’ın mağdurlarından Alparslan Türkeş bu tarihin “Türkçüler Günü” adıyla kutlanmasına vesile olmuş ve bu geleneği hayatı boyunca devam da devam ettirmiş­tir. 3 Mayıs Hüseyin Nihal Atsız’a göre “Türkçülüğün gafletten ayrılışı can düşmanlarını tanıdığı dost sandığı hainleri ayırdığı” gündür.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Doç. Dr. Zübeyir BÜTÜMER</strong></span></a>
</p><p><strong>Alıntı Kaynak:</strong> Erciyes Aylık Fikir ve Sanat Dergisi, Mayıs-2017 Yıl:40 Sayı:473</p>
<hr>
<div><span><strong>KAYNAKLAR</strong></span></div>
<div><span>♦ “<strong>Son Tahkikat Kararı</strong>”, Ayın Tarihi, Basın ve Yayın Umum Mü­dürlüğü, Sayı: 130, 1—30 Eylül 1944.</span></div>
<div><span>♦ Ceylan Tokluoğlu, <strong>Ziya Gökalp: Turancılıktan Türkçülüğe</strong>, s. 105,      (<a href="http://www.atam.gov.tr/wp-content/uploads/004-" target="_blank" rel="noopener">http://www.atam.gov.tr/wp-content/uploads/004-</a>Ceylan-Tokoglu.pdf.)</span></div>
<div><span>♦ Charles Warren Hostler, <strong>Turkism and the Soviets</strong>, George Allen & Union Ltd., London 1957.</span></div>
<div><span>♦ François Georgeon, “Yusuf Akçura”,<strong> Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce, Milliyetçilik</strong>, Derleyen Tanıl Bora, Cilt 4, İletişim Yayınları, İstanbul 2002.</span></div>
<div><span>♦ François Georgeon, <strong>Türk Milliyetçiliğinin Kökenleri: Yusuf Ak- çura (1876-1935</strong>), Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul 1986.</span></div>
<div><span>♦ Hakan Kırımlı, “İsmailBey Gaspıralı, Türklük ve İslam”,<strong> Dogu Batı</strong>, Yıl 8, Sayı 31, ŞubatMart-Nisan 2005.</span></div>
<div><span>♦ Halil İnalcık, “Ziya Gökalp: Yüzyıla Damgasını Vuran Düşünür”, Doğu Batı, Cilt 3, Sayı 12, Ağustos-Eylül-Ekim 2000.</span></div>
<div><span>♦ Jacob M. Landau, <strong>Exploring Ottoman and Turkish History</strong>, Hurst & Company, London 2004.</span></div>
<div><span>♦ Lewis VThomas, “Nationalism in Turkey”,<strong> Nationalism in the Middle East</strong>, Sixth Annual Conference on Middle East, The Middle East Institute, Washington D.C. March 21-22 1952.</span></div>
<div><span>♦ Mehmet Koçer “Osmanlı Devletinde Türkçülük Akımının Orta­ya Çıkması”, <strong>Doğu Anadolu Bölgesi Araştırmaları 3</strong>, Fırat Üniv., Yay., Elazığ, 2003.</span></div>
<div><span>♦ Nihal Atsız, “Kurtarılmamış Türkler”,<strong> Atsız Mecmua</strong>, Yıl:217 (25 Eylül 1932).</span></div>
<div><span>♦ Nizam Önen, <strong>Turancı Hareketler: Macaristan ve Türkiye</strong>, Dok­tora Tezi, Ankara, 2003.</span></div>
<div><span>♦ Serge A. Zenkovsky, <strong>Pan-Turkism and Islam in Russia</strong>, Harvard University Press, Cambridge, Massachusetts 1960.</span></div>
<div><span><strong>♦ T.C. Sıkıyönetim Komutanlığı, İstanbul 1 NO.lu Sıkıyönetim Mahkemesi Başkanlığı Esas: Karar</strong>: (Hüküm Gerekçesi).</span></div>
<div><span>♦ Yavuz Bülent Bakiler, <strong>1944-1945 Irkçılık- Turancılık Davası Sor­gular Savunmalar</strong>, Türk Edebiyat Vakfi Yay.,1.Baskı, İstanbul, 2010.</span></div>
<div><span><strong>Dipnotlar:</strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turkculugun-tarihi-seyri-ve-3-mayis-1944-turkculuk-hareketi.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Ceylan Tokluoğlu, Ziya Gökalp: Turancılıktan Türkçülüğe, s.105,(<a href="http://www.atam.gov.tr/wp-content/uploads/004-%20Ceylan-Tokoglu.pdf" target="_blank" rel="noopener">http://www.atam.gov.tr/wp-content/uploads/004- Ceylan-Tokoglu.pdf</a>.)</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turkculugun-tarihi-seyri-ve-3-mayis-1944-turkculuk-hareketi.html#_ednref2" name="_edn2"><sup>[2]</sup></a>   Halil İnalcık, “Ziya Gökalp: Yüzyıla Damgasını Vuran Düşünür”, Doğu Batı, Cilt 3, Sayı 12, Ağustos-Eylül-Ekim 2000, s. 12.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turkculugun-tarihi-seyri-ve-3-mayis-1944-turkculuk-hareketi.html#_ednref3" name="_edn3"><sup>[3]</sup></a> Lewis V.Thomas, “Nationalism in Turkey”, Nationalism in the Middle East, Sixth Annual Conference on Middle East, The Middle East Institute, Washington D.C. March 21-22 1952, s. 2-4.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turkculugun-tarihi-seyri-ve-3-mayis-1944-turkculuk-hareketi.html#_ednref4" name="_edn4"><sup>[4]</sup></a> Turancılık, kökleri Turana uzanan tüm halkların önce birbirlerine yakınlaşmalarını daha sonra birleşmelerini ve Orta Asya bozkırlarında tam tanımlanmamış bir ana vatan bölgesini ifade eden bir ideolojidir. Turancılık Pantürkçülükten çok daha geniş bir kavramdır. Macarları, Finlileri ve Estonyalıları da kapsar.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turkculugun-tarihi-seyri-ve-3-mayis-1944-turkculuk-hareketi.html#_ednref5" name="_edn5"><sup>[5]</sup></a> François Georgeon, “Yusuf Akçura”, Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce, Milliyetçilik, Derleyen Tanıl Bora, Cilt 4, İletişim Yayınları, İstanbul 2002, s. 511.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turkculugun-tarihi-seyri-ve-3-mayis-1944-turkculuk-hareketi.html#_ednref6" name="_edn6"><sup>[6]</sup></a> Charles Warren Hostler, Turkism and the Soviets, George Allen & Union Ltd., London 1957, s. 199-203.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turkculugun-tarihi-seyri-ve-3-mayis-1944-turkculuk-hareketi.html#_ednref7" name="_edn7"><sup>[7]</sup></a> Ruslar Türk soylu Müslümanlar için, Batılılar Türkistan ve Karadeniz’in kuzeyinde yaşayan Türkler için, Osmanlılar Kuzey Türkleri için bu sözcüğü kullanmışlardır. Avrupalılar, Ruslar ve bazı Asya milletleri Altın Ordululara “Tatar” derlerdi. Tatar kimliğinin benimsenmesinde önemli bir etken Şahabeddin Mercanî olmuştur. İbn-i Bahaeddin Mercanî’nin “Kazan ve Bulgar Tarihi” adlı eser Tatar kimliğinin benimdenmesinde etken olmuştur.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turkculugun-tarihi-seyri-ve-3-mayis-1944-turkculuk-hareketi.html#_ednref8" name="_edn8"><sup>[8]</sup></a> Jacob M. Landau, Exploring Ottoman and Turkish History, Hurst & Company, London 2004, s. 30-31.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turkculugun-tarihi-seyri-ve-3-mayis-1944-turkculuk-hareketi.html#_ednref9" name="_edn9"><sup>[9]</sup></a> Mehmet Koçer “Osmanlı Devleti’nde Türkçülük Akımının Ortaya Çıkması”, Doğu Anadolu Bölgesi Araştırmaları 3, Fırat Üniv. Yay., Elazığ, 2003, s.10-12</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turkculugun-tarihi-seyri-ve-3-mayis-1944-turkculuk-hareketi.html#_ednref10" name="_edn10"><sup>[10]</sup></a> Serge A. Zenkovsky, Pan-Turkism and Islam in Russia, Harvard University Press, Cambridge, Massachusetts 1960, s. 30-31.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turkculugun-tarihi-seyri-ve-3-mayis-1944-turkculuk-hareketi.html#_ednref11" name="_edn11"><sup>[11]</sup></a> Hakan Kırımlı, “İsmail Bey Gaspıralı, Türklük ve İslam”, Dogu Batı, Yıl 8, Sayı 31, ŞubatMart-Nisan 2005, s. 147-149, 156-158; Zenkovsky, age.,s. 31-32.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turkculugun-tarihi-seyri-ve-3-mayis-1944-turkculuk-hareketi.html#_ednref12" name="_edn12"><sup>[12]</sup></a> Landau, age.,s. 32.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turkculugun-tarihi-seyri-ve-3-mayis-1944-turkculuk-hareketi.html#_ednref13" name="_edn13"><sup>[13]</sup></a> Kurtarımcılık. Yayılımcı milliyetçilik. Kültür değerleri bakımından aynı olan fakat anavatan dışında kalmış toprakları katma düşüncesi. Yabancı ülke topraklarındaki soydaşları gerekçe ederek yayılma siyasetidir.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turkculugun-tarihi-seyri-ve-3-mayis-1944-turkculuk-hareketi.html#_ednref14" name="_edn14"><sup>[14]</sup></a> Kırımlı, a.g.m., s. 160-162;</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turkculugun-tarihi-seyri-ve-3-mayis-1944-turkculuk-hareketi.html#_ednref15" name="_edn15"><sup>[15]</sup></a> François Georgeon, Türk Milliyetçiliğinin Kökenleri: Yusuf Akçura (1876-1935), Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul 1986, s. 118-119.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turkculugun-tarihi-seyri-ve-3-mayis-1944-turkculuk-hareketi.html#_ednref16" name="_edn16"><sup>[16]</sup></a>   François Georgeon, “Yusuf Akçura”, Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce, Milliyetçilik, Derleyen Tanıl Bora, Cilt 4, İletişim Yayınları, İstanbul 2002, s. 511.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turkculugun-tarihi-seyri-ve-3-mayis-1944-turkculuk-hareketi.html#_ednref17" name="_edn17"><sup>[17]</sup></a> Nizam Önen, Turancı Hareketler: Macaristan ve Türkiye, Doktora Tezi, Ankara, 2003, s. 346.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turkculugun-tarihi-seyri-ve-3-mayis-1944-turkculuk-hareketi.html#_ednref18" name="_edn18"><sup>[18]</sup></a> Ceylan Tokluoğlu, age.,s. 105-112.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turkculugun-tarihi-seyri-ve-3-mayis-1944-turkculuk-hareketi.html#_ednref19" name="_edn19"><sup>[19]</sup></a> Jacob M. Landau, Exploring Ottoman and Turkish History, Hurst & Company, London 2004, s. 35.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turkculugun-tarihi-seyri-ve-3-mayis-1944-turkculuk-hareketi.html#_ednref20" name="_edn20"><sup>[20]</sup></a> Nihal Atsız, “Kurtarılmamış Türkler”, Atsız Mecmua, Yıl:217 (25 Eylül 1932), s. 17.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turkculugun-tarihi-seyri-ve-3-mayis-1944-turkculuk-hareketi.html#_ednref21" name="_edn21"><sup>[21]</sup></a> Bu bölüm, T.C. Sıkıyönetim Komutanlığı İstanbul 1 No’lu Sıkıyönetim Mahkemesi mahkeme tutanaklarından değiştirtil- meden alınmıştır.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Bir Yabancının Gözü İle İdil&amp;amp;Ural Türkleri</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/bir-yabancinin-goezu-ile-idilural-turkleri</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/bir-yabancinin-goezu-ile-idilural-turkleri</guid>
<description><![CDATA[ Bir Yabancının Gözü İle İdil-Ural Türkleri
Bir halkın üzerinde yaşadığı, kültürünü oluşturduğu toprak parçasına vatan, yurt denir. İdil annemin, Ural babamın doğup büyüdüğü topraklar olduğundan İdil-Ural benim için ayrı bir öneme sahiptir. Ünlü Tatar şairi Hesen Tufan’ın (1900-1981) “Yaşadığın yer – gümüş, doğduğun yer – altındır” dizeleri herkes için geçerlidir. İdil-Ural kelimelerini her duyduğumda heyecanlanır ve meraklanırım. Bu sefer de öyle […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c463332450.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:47 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Bir, Yabancının, Gözü, İle, İdil&amp;Ural, Türkleri</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2021/05/Roza-Kurban.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/bir-yabancinin-gozu-ile-idil-ural-turkleri.html">Bir Yabancının Gözü İle İdil-Ural Türkleri</a></p>
<p><span><span><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i>  </span></a></span><strong><span><span>Roza KURBAN</span></span></strong><span><span> </span></span></span></p>
<p>Bir halkın üzerinde yaşadığı, kültürünü oluşturduğu toprak parçasına vatan, yurt denir. İdil annemin, Ural babamın doğup büyüdüğü topraklar olduğundan İdil-Ural benim için ayrı bir öneme sahiptir. Ünlü Tatar şairi Hesen Tufan’ın (1900-1981) “Yaşadığın yer – gümüş, doğduğun yer – altındır” dizeleri herkes için geçerlidir. İdil-Ural kelimelerini her duyduğumda heyecanlanır ve meraklanırım. Bu sefer de öyle oldu. Türkçü yazar Hayri Yıldırım Bey, “bizim arkadaşlar İdil-Ural ile ilgili kitap yazmışlar size de göndersinler istedim” dediğinde heyecanlandım. Bir yabancının gözüyle İdil-Ural nasıl gözüküyor diye meraklandım.</p>
<p>Prof. Dr. Ramazan Demir ve Özcan Civan’ın kaleme aldığı “İdil-Ural Türkleri: Milli Uyanışın Bayraklaştığı Coğrafya” adlı kitap Karakaya Endüstri Teknolojileri Şirketinin sahibi Sayın Mustafa Gözübatık’ın desteğiyle Türk Kültürünü tanıtma serisi kapsamında 2021 yılında Palme Yayınlarınca basılmış ve kitabın geliri başarılı muhtaç öğrencilere eğitim desteği olarak atanmıştır. Söz konusu kitap, 20 kişiden oluşan Turan Yolcularının 6-17 Temmuz 2017 tarihinde Turan coğrafyasının önemli bir parçası olan İdil-Ural bölgesine yaptığı kültür gezisini konu edinmiştir. Daha önce Moğolistan-Ötüken, İran-Horasan, Özbekistan, Kazakistan, Doğu Türkistan<a href="https://www.altayli.net/bir-yabancinin-gozu-ile-idil-ural-turkleri.html#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a> ve Kuzey Kafkasya’ya kültür gezisi gerçekleştiren Turan Yolcularının bu seferki durağı, ilk insanlara ev sahipliği yapan 16 bin yıllık Şölgentaş Mağarası, Zeki Velidi Togan (1890-1970) ve Mirseyid Sultan Galiyev (1892-1949) gibi Türkçüleri doğuran Ural, XIX. yüzyılın ikinci yarısı ve XX. yüzyıl başlarında medeniyet merkezi olan Kazan ve Türk lehçesinin atası olan Çuvaş dilinin yaşatılmaya çalışıldığı Çuvaşistan olmuştur. Kitabın sunuş kısmında gezinin amacı şöyle ifade edilmiştir: “Türk milliyetçiliğinin, milli bilinçlenmenin, uyanışın bayraktarlığı bir Türk coğrafyası İdil-Ural… Türklük ve Türkçülük meşalesinin tarih boyunca yakıldığı bu coğrafyadan çıkan öncülerin yaşadıkları yerleri görüp tanımak, öğrenmek ve bunu Dünya’ya anlatmak, duyurmak bir cumhuriyet aydını olarak görevimdi. Hürriyet ve istiklâl mücadelesini başlatıp yürüten Türk milliyetçisi kahramanların savundukları haklı davranışlarında nasıl büyük bedeller ödediklerini yazmak da kültür gezisinin ana hedeflerinden biriydi. Gezi-gözlem temelli araştırma ve irdelemelerle ortaya çıkacak bir kaynak eserin detayları okundukça İdil-Ural Türklerinin bağımsızlık meşalesini nasıl yaktıkları da daha iyi anlaşılacaktı. Paramparça edilen <strong>Altınordu (Altın Orda) Devleti’nin</strong> uçsuz bucaksız coğrafyasındaki Türk illerinde tarihin derin havasını soluyacaktım.” <strong>(Demir, Civan 2021: 11-13). </strong></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignleft wp-image-92824" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2021/05/Idil-Ural-Turkleri-1.jpg" alt="" width="400" height="560">“Çok gezen mi, çok okuyan mı bilir?” şeklinde bir soru vardır. Soruya herkes kendi penceresinden bakarak yanıt verecektir. Bazılarına göre çok gezen çok bilir, bazılarına göre ise çok okuyan. İdil-Ural kültür gezisine katılan Turan Yolcuları, kitaplardan okuduklarını yerinde görüp incelemiş, bu bağlamda sonuçlar çıkarmıştır. Kitaplarda yazılanların kafalarında oluşturduğu soruların yanıtlarını bulmuşlardır.  “İdil-Ural Türkleri: Milli Uyanışın Bayraklaştığı Coğrafya” adlı kitap akıcı, yalın bir dille yazılmıştır. Gezinin ilk durağı Başkurdistan’ın başkenti Ufa (Öfö) şehri olmuştur. Turan Yolcuları, Başkurdistan Milli Müzesi, Salavat Yulayev Meydanı ve Anıtı, Rusya Federasyonu Müslümanları Dini İdaresi Merkezi, İhlas Camii, Başkurdistan Milli Tarih Enstitüsü gibi şehrin özgün yerlerini gezmişlerdir. Müzelerde ve meydanlarda Başkurtların geçmişine tanıklık eden yolcular tarihin sayfalarında saklı kalanları yerinde incelemiştir. Müzedeki dünya çapında ün kazanmış Başkurt balı ve Başkurt atları ile ilgili objelerin sergilenmesi Başkurtların hayatında balın ve atların öneminin bir göstergesidir. Başkurt Türkleri çok cesur bir millet ve iyi bir savaşçıdırlar. Ural bölgesi, Salavat Yulay, Zeki Velidi Togan, Mirseyid Sultan Galiyev gibi millî kahramanları doğuran bir bölgedir. Karakterlerindeki cesaret her ne kadar onların büyük bedeller ödemesinde neden olmuş ise de bu kahramanlıkları bugün de milletin hafızasında ve kalbinde saklıdır. Rus emperyalizminin silinmeyen ve halen devam eden siyasetinin bir örneğine, Turan Yolcuları ünlü Tatar devrimci Mirseyid Sultan Galiyev’in doğduğu Başkurdistan’ın Sterlebaş ilinin Kırmıskalı kasabasına bağlı Yelembet köyünde rastlamışlardır.</p>
<p>Turan Yolcularının köydeki izlenimleri şöyledir: “Galiyev’in babasının hem cami imamı hem öğretmenlik yaptığı ne evden ne de öğretmenlik-imamlık yaptığı camiden eser var! Türk’e ve Türklüğe karşı kin ve nefret dolu korkak Stalin, Galiyev’in tüm soyunu, yakın ve uzak akrabalarını yok etmiş. Galiyev’in soyunu kurutmak amacıyla özel bir gayret gösterilmiş!… Köyde, kentte ne kadar akrabası varsa öldürüp yok etmiş. Köyünde şimdi hiçbir akrabası da tanıdığı da yok!… Galiyev ile kan bağı olan tüm yakınları yok edildikten sonra az ya da çok bilgisi olanlar da korkularından sessizliği tercih etmişler. Köyde Galiyev ismini duyan uzaklaşıyor. Büyük bir korku atmosferi oluşmuş. Sistemin toplumu ne hale getirdiğini bu örnek iyi anlatıyor.”  <strong>(Demir, Civan 2021: 98). </strong></p>
<p>Görüldüğü üzere korku imparatorluğunun yarattığı atmosfer bugün de kendini göstermektedir. Turan Yolcuları, Sultan Galiyev’in babasının evinin yerinde “Müze Ev” yapılması gerektiğini dile getirmişlerdir. Zeki Velidi Togan ve Mirseyid Sultan Galiyev Başkurt yurdunda doğan iki büyük isimdir. Togan’ın köyünde Müze Evi varken, Sultan Galiyev hatırasını yaşatmak için böyle bir Müze Evin yapılmamasının çeşitli sebepleri vardır. İlki Sultan Galiyev’in ailesinden kimsenin hayatta kalmamasıdır. İkinci nedeni ise Şubat ve Ekim Devrimleri sonucunda yaşanan oluşumlar sırasında Z. V. Togan ile Sultan Galiyev’in zıt fikirlerde olmasıdır. Mirseyit Sultan Galiyev, komünizm ile Türkçülük, Başkurt ile Tatar Türkleri arasında kalmış bir büyüğümüzdür. Türkçülük fikrinin savunucusu olan Sultan Galiyev Tataristan’da da fazla dillendirilmemektedir. Sultan Galiyev arada kaynamış, ancak onun Türk Birliği, Turan fikirleri bugün de güncelliğini korumaktadır.</p>
<p>M. Sultan Galiyev’in verdiği mücadeleden eserde şöyle söz edilmiştir: “Böyle bir fikir adamının çok zor şartlardan ortaya çıkışı ve yükselişi şuna benzetmek mümkündür; sarp bir doğada, kayalıklar arasında bulduğu bir avuç topraktan beslenerek varlığını sürdürebilmek için filizlenip güneşe doğru yükselen bir fidanın yaşama ve hayata tutunup ürün vermek için verdiği mücadeleye…” <strong>(Demir, Civan 2021: 137). </strong>Tüm varlığı ile milletine hizmet eden Sultan Galiyev millete sevgisinin bedelini hayatı ile ödemiştir. Eserde onun millet uğruna verdiği mücadele şöyle özetlenmiştir: “İdil-Ural coğrafyasının yetiştirdiği sol düşünceli bir Türk’tür. Antiemperyalist düşünceleri sömürülen mazlum milletlerin geleceğine yönelik istiklâl ve hürriyet mücadelelerinin çıkış yolu olmuş Gazi Mustafa Kemal’den sonra ikinci adamdır.” <strong>(Demir, Civan 2021: 144). </strong></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignright wp-image-92825" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2021/05/Idil-Ural-Turkleri-2.jpg" alt="" width="400" height="560">Turan Yolcuları, Başkurt Türklerinin efsanevi lideri Ahmet Zeki Velidi’nin İşembay iline bağlı Küzen köyünde olan Müze Evini de ziyaret etmiştir. Togan, Başkurt Türklerince bugün de unutulmayan ve saygı duyulan bir devlet adamı ve bir bilim insanıdır. 1994 yılında kurulan bu müzede, Togan’ın balmumu heykeli, eşyaları, kitapları, kullandığı giysileri, madalyaları, onurlukları, çantası, ehliyeti, cüzdanı, soy ağacı şeması, profesörlük cüppesi, çalışma masası olmak üzere toplam 1600 eşya sergilenmektedir. Togan’ın adının vatanında yaşatılması aynı zamanda Başkurt Türklerinin tarihinin canlı tutulması anlamına gelmektedir. Sultan Galiyev ve Zeki Velidi Togan Ural’da doğup İdil’de gelişen ve şekillenen, ortak hedefe farklı yollardan gitmeyi tercih eden Türkçülerdir. Eserde bu iki büyük şahıs kıyaslanmış ve şu sonuca varılmıştır: “Galiyev ve Togan ekipleri tek hedefe yönelmiş olsalardı her şey Sovyet ırkçılığı isteği doğrultusunda gelişmezdi. Çünkü iç savaş halindeki Rusya coğrafyasında varlıkları azımsanamayacak kadar büyük bir güç olan Başkurtlar, Kazan Tatarları, Kırım Tatarları, Ahıska Türkleri, Özbekler, Kazaklar tek yumruk halinde bütünleşebilselerdi Sovyet ırkçıları o kadar serbestlik içinde Türkleri ezebilir miydi? Soykırım niteliğinde sürgünler yaşanabilir miydi? Maalesef o gün de Türk Birliği kurulamadı.” <strong>(Demir, Civan 2021: 144). </strong></p>
<p>Ural Dağlarının güneyinde Büryen ilindeki Şölgentaş Mağarası, Türklerinin ne kadar kadim bir millet olduğunu kanıtlayan doğal bir yapıttır. Mağara 1965 yılından beri “doğal anıt” olarak ilan edilip koruma altına alınmıştır. Hakkında çeşitli rivayetler bulunan, 3 milyon yıl önce oluşmaya başlayan ve ilk insanlara ev sahipliği yapan Şölgentaş Mağarası’nın 16 bin yıllık bir tarihi vardır. Başkurt bilim insanlarının “insanlığın ortak dili Başkurtça” hipotezini savunması boşuna değildir, bunun haklı nedenleri ve Şölgentaş Mağarası gibi güçlü bir tarihi dayanağı vardır.</p>
<p>Başkurdistan gezisi sırasında Turan Yolcuları, kımız üreten çiftliği ziyaret edip kısrak sütünün mayalanması ile yapılan bir Türk içkisi olan kımızın yapımını yerinde incelemiş ve kımız tadımı yapmışlardır. Başkurdistan’ın tarihi, doğal güzelliklerini görüp Türk milliyetçiliğinin öncüleri Mirseyid Sultan Galiyev ve Zeki Velidi Togan’ın soluduğu havayı teneffüs eden Turan Yolcuları “Tanrı’nın insanlara vaat ettiği cennet <strong>“Başkurdistan” </strong>olmalıdır” <strong>(Demir, Civan 2021: 237)</strong> çıkarımına varmıştır.</p>
<p>Turan Yolcuları kültür gezilerinin Tataristan kısmına geçmek üzere, bir dönemin medeniyet merkezi olan Orenburg ve İkinci Dünya Savaşı yıllarında Stalin’in kendine sığınak yaptırdığı Samara şehirlerinden geçerek Kazan’a varmışlardır. Eserin “Tatar-Başkurt Farkı” adı altındaki bölümde aşağıdaki tespitler bulunmaktadır: “Tatarlarla Başkurtlar kişilik olarak kıyaslandığında, Tatarlar daha girişken, daha uyanıktırlar, diğer bir ifade ile <strong>“gözü açık” </strong>insanlardır. Kıpçak soyundan gelirler… Pratik zekalıdırlar. Başkurtlar daha sakin insanlardır. İyi savaşçı ve cesur insanlarıdır. Kahramanlıklarıyla, atlarıyla, kımızlarıyla övünürler.” <strong>(Demir, Civan 2021: 250). </strong></p>
<p>Bir dönemler Kazan Hanlığı’nın, günümüzde Tataristan’ın başkenti olan Kazan, büyük tarihi olaylara sahne olmuş köklü geçmişi ve zengin kültürü olan bir şehirdir. 1552 yılında Ruslar tarafından işgal edilen bu şehir düşman askerleri tarafından yakıp yıkılmış, talan edilmiştir. Kazan Kremlin’i ve Kazan Hanlığı döneminde oğlu Ötemiş Giray’ın (1546-1566) yerine 1549-1551 yılları arasında ülkeyi idare eden Süyüm Bike’nin (1519-1557) adını taşıyan Süyümbike Minaresi Kazan’ın özgün yerlerindendir. Minare günümüzde Kazan’ın simgesi olmanın yanı sıra bir bağımsızlık anıtıdır. Kazan mimarisinin ürünü olan bu minarede meydana gelen eğilme, 1913-1916 yıllarında alt kısmına demir çember takılarak onarılmıştır. Milletlere özgürlük vaadi veren komünistler isteseler de istemseler de vaatlerini yerine getirmek zorunda kalmıştır. Süyümbike Minaresi’nin tepesindeki Çarlık Rusyası’nın simgesi olan çift başlı kartal 1918 yılında indirilmiş yerine ay simgesi takılmıştır. Ancak bu simge de uzun kalamamış 1929 yılında “Sultan Galiyevcilik” ile mücadele kapsamında indirilmiştir. Ay simgesi aradan uzun yıllar geçtikten sonra 1990 yılında tekrar minarenin tepesine konmuştur. Süyümbike Minaresi etrafında devam eden simge savaşı bu yapıtın önemini anlamak için yeterli bir delildir.</p>
<p>1996 yılında yapımına başlanan ve 2005 yılında açılan Kul Şerif Camii de günümüz Tatar mimarisinin önemli eserlerinden birisidir. Mimarisi Ş. H. Latıpov, M. V. Safronov, A. G. Sattarov, İ. F. Safiullin tarafından yapılan bu camiye Kazan Hanlığı’nın işgali sırasında son damla kanına kadar savaşıp şehit olan imam ve müderris Kul Şerif’in adı verilmiştir. Kazan Kremlin’in içinde bulunan Süyümbike Minaresi ve Kul Şerif Camii turistlerin en çok ilgi gösterdiği ve mutlaka ziyaret ettiği yerlerdir. Turan Yolcuları da Kazan’ın bu özgün yerlerini gezmişlerdir.</p>
<p>“Tataristan Milli Müzesi” Kazan şehrinin kültürel gezisinin bir diğer durağıdır. Kazan Tatarlarının kültür varlıklarını yansıtmak üzere kurulan bu müzede Rusların Türklere uyguladığı kültürel asimilasyon, bölgenin demografik yapısını değiştirmek üzere uygulanan göç gibi olaylar ile ilgili ne bir obje, ne bir mücadele sahnesi, ne de haritanın olmaması Türk izlerini aramak için yola koyulan Turan Yolcularının dikkatinden kaçmamıştır. Eserin “irdeleme-yorum” kısmında Kazan ile ilgili şu değerlendirme yapılmıştır: “Günümüz Kazan kenti hakkında düşüncelerime gelince, hayli modern, bakımlı ve ekonomik potansiyeli yüksek bir kent… Tipik bir Orta Avrupa kenti havasında…” <strong>(Demir, Civan 2021: 268).</strong> <strong> </strong></p>
<p>Turan Yolcuları, Kazan şehrinin güneyinde İdil ile Çulman Nehirlerinin birleştiği yerde bulunan ve Kazan Tatar Türklerinin tarihinde önemli bir yer tutan, şarkı, rivayet, destanlara konu olan Bulgar şehrini de ziyaret etmiştir. Bulgar antik kenti üçgen şeklinde yapılmış olup 6000 m² alana sahiptir. Deniz yüzeyinden 35-40 m. yükseklikte olan kent nehirden 6 km. uzaklıktadır. Bulgar antik kenti bir kentin adı olmanın yanı sıra bir ülkenin ve bir ulusun da adıdır. Tarihi ören yerleri ve 2000 yılında faaliyete başlayan Bulgar Devlet Tarih Arkeoloji Müzesi bulunan Bulgar, Kazan Tatar Türklerinin tarihini ve kültürünü sergileyen doğal bir mekândır. Günümüze kadar ulaşan Han Hamamı, Han Türbesi, Doğu, Batı ve Güney Kapıları, Küçük Minare gibi tarihi yapılar Kazan Tatar Türklerinin ecdadı olan Bulgarların kültürünü daha iyi anlamak için bir delil niteliğindeki tarihi eserlerdir. Bulgar antik kenti 2014 yılında UNESCO’nun dünya kültürel miras listesine alınmıştır. Eserde Bulgarlar ile ilgili yapılan değerlendirme dikkate değerdir: “Bulgar Türkleri köklü medeniyet kurdukları için hep lider oldular kendi iktidarlarında, bütünleşmeyi sağladılar. Bu bütünleşmeyi özellikle inanç sistemindeki farklılığa rağmen toplumsal birliği sağlamaları son derece önemlidir.” <strong>(Demir, Civan 2021: 304).</strong></p>
<p>Turan Yolcularının bir sonraki durağı Türk dünyası tarafından fazla bilinmeyen, Hıristiyan oldukları için Türk sayılmayan Çuvaş Türklerinin başkenti Çobaksar olmuştur. Yol üzerinde Zöye Kalesi bulunmaktadır. Turan Yolcuları bu kaleyi ziyaret etmemelerinin ilk nedeni akşam ve vakitten tasarruf düşüncesi olmuş ise de diğer nedeni eserde şöyle izah edilmiştir: “Türkçe okunuşuyla <strong>“Sivzaski” </strong>adası olarak bilinen kara parçasında, <strong>Korkunç İvan’ın </strong><em>(Grozny İvan: Muhteşem İvan – Rusça; Korkunç İvan – Türkçe; Kötü İvan – Diğer dillerde) </em>yaptırdığı kaledir. İçinde askeri kışla, hayvan barınakları ve tapınak gibi temel yapılar var, başkaca da kayda değer bir özellik taşımadığı gerekçesiyle adadaki bu kaleye çıkma gereği duyulmadı ve yolumuza devam ettik.”<strong> (Demir, Civan 2021: 308). </strong>Kazan Hanlığı’nın işgalini kolaylaştıran, işgalden sonra zorla Hıristiyanlaştırmanın merkezi olan bu kalenin 2017 yılında UNESCO listesine alınmış olması Kazan Tatarlarının tarihine, Kazan şehitlerine yapılan bir saygısızlıktır. Turan Yolcularının işgal ve zorla Hıristiyanlaştırmanın simgesi olan bu kaleyi ziyaret etmemesi isabet olmuştur.</p>
<p>Çuvaşistan’ın başkenti Çobaksar’a<a href="https://www.altayli.net/bir-yabancinin-gozu-ile-idil-ural-turkleri.html#_ftn2" name="_ftnref2">[2]</a> hem kara hem de nehir yoluyla defalarca gitmeme rağmen Çuvaş Türklerinin gelenek görenek, din anlayışı ve tarihlerleri ile ilgili yeni şeyler öğrendim “İdil-Ural Türkleri: Milli Uyanışın Bayraklaştığı Coğrafya” kitabından. Ne yazık ki bazen yakınımızda olan ulusların geçmişi ve yaşayışı ile ilgilenmiyoruz. Kim bilir Türklerin birlik olamamasının asıl nedeni belki de bu ilgisizliktendir. Oysa Çuvaşlar da Türk’tür. Bu ortak payda hepimizi birleştiren bir etkendir. Turan Yolcuları, başkentin en uğrak yeri olan ve tepeye kurulan Zafer Parkı’nı ziyaret etmiştir. Şehri kanatların altına seren bu tepede Rusya’nın her yerinde olduğu gibi SSCB döneminden kalma İkinci Dünya Savaşı’nda şehit olanlar için bir anıt ve güç gösterisi yaparcasına silahlar sergilenmiştir. Zafer Parkı’nda 1917 Bolşevik Devrimi’nde Çar’a karşı mücadele veren Çobaksar doğumlu Vasiliy İvanoviç Çapayev (1887-1919) ve uzaya çıkan ilk insan, kozmonot Yuri Alekseyeviç Gagarin’in (1934-1968) heykelleri bulunmaktadır.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-92823" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2021/05/Idil-Ural-Turkleri.jpg" alt="" width="975" height="750"></p>
<p>Turan Yolcularının şehirdeki ikinci gezi durağı her gittikleri yerde olduğu gibi Çuvaş Milli Müzesi olmuştur. Zira müzeler, milletlerin geçmişini, kültürel değerlerini ve yaşam tarzını öğrenme bağlamında en önemli yerlerdir. Eserde müze ile ilgili şu değerlendirme bulunmaktadır: “Çuvaş Milli Müzesi’ni gezerken özenle dikkat ettiğim otantik kültür objeleri, Anadolu Türk halkının yaşam felsefesinin yansımaları olan kültür objeleri ile benzerliği beni şaşırttı. Çoğu nakışlar, desenler, kadın başlıkları, gelin başı, süslü takılar, örme ve nakışların hem model hem de renk olarak Anadolu otantik kültür motifleriyle örtüşüyor. Bu kadar benzerlik için ancak bir ifade bulabildim: Muhteşem, mükemmel ortak kültür…” <strong>(Demir, Civan 2021: 327). </strong>Müzede günlük hayattan uzay bilimlerine kadar çeşitli objelerin bulunması dolu dolu bir araştırma inceleme yapmaya fırsat yaratmıştır. Yuri Gagarin’in uzay giysisinin bir model üzerinde sergilenmesi müzenin değerine değer katmış, kıyafet tüm meraklı gözleri üzerene çekmiştir. Türk ruhunu sonuna kadar yansıtan bu müzeyi gezdikten sonra şu değerlendirme ortaya çıkmıştır: “Çuvaşlardan etkilenmek sıradan bir duygu değil; gördüklerim, duyduklarım Çuvaş halkının gerçek boyutuyla Türk kültürünü olduğu gibi koruyan bir halk olduğunu algılıyorum.” <strong>(Demir, Civan 2021: 331). </strong>Çuvaşistan millî bayrağının üzerindeki “hayat ağacı”nın üçlü dalı “vardık, varız, var olacağız” anlamını taşımaktadır.</p>
<p>Eskiden “Gök Tanrı” inancında olan Çuvaşların Müslümanlığı kabul edip Tatar ve Başkurtlarla birleşmesinden korkan I. Petro (1672-1725) Çuvaşların Hıristiyanlığı seçmesi için etkili yöntemler kullanmıştır. Petro, “Hıristiyanlığa geçenlerin vergilerini de Hıristiyanlığı kabul etmeyenler ödeyecek” diye bir karar çıkarmıştır. Ağır vergi yükü karşısında yenik düşen Çuvaşlar Hıristiyanlığı kabul etmek zorunda kalmıştır. Günümüzde Çuvaşların bir kısmı Hıristiyan, diğer bir kısmı ise Gök Teñri inancındadır. Ancak geçmişten gelen Şaman kültürünün temel ilkelerinin korunduğunu ormanlık alandaki Keremet Tepesi’nin kutsal yer ilan edilmesinde görmek mümkündür. Tepede totem figürleri ve dilek ağaçları bulunmaktadır. Kitapta Keremet Tepesinden şöyle bahsedilmiştir: “<strong>Keremet Tepesi, </strong>Şaman kültürüne sahip Çuvaşlı sanatçılar, kanaat önderleri, aydınlar ve öğrencilerin kutsadıkları bir ormanlık alan içinde bir tepe… Şaman kültürünün gereği olarak herkes doğaya saygılı ve onun tahribatına göz yummuyor. Örneğin bu bölgede olan her şey kutsaldır. Onları tahrip etmek, zarar vermek hem günah hem de yasaktır. Ağaçlar korunuyor, kesilmiyor. Hayvanlar avlanmıyor, böcekler öldürülmüyor…”  <strong>(Demir, Civan 2021: 344).   </strong></p>
<p>Çuvaşlar, Oğuz boyuna mensup olup dil kökenleri Hun Türkçesine dayanmaktadır. Kitapta Çuvaşça ile ilgili şu tespit bulunmaktadır: “Çuvaşça hakkında detaylı bilgileri, yol arkadaşım Türkolog Muharrem Yellice ile konuştum. Ona göre, Çuvaşça ya da Çuvaş Türkçesi, önemli ses değişikliklerine rağmen bilinen en eski Türkçe imiş. Dilde temel öğe olan <strong>“kök”</strong>ün Türkçe olduğunu, Türkçede köklerin tek heceli olduğunu, bu özelliğin Çuvaş Türkçesinde aynen korunduğunu belirttikten sonra an itibarıyla kullanılan <strong>“Çuvaşça”</strong>nın Türk lehçelerinin atası olduğunu belirtti. Bunu duyunca fevkalade memnun oldum. Onun ifadesiyle Çuvaşça <strong>“Protota-Türkçe” </strong>örneğidir.” <strong>(Demir, Civan 2021: 356). </strong></p>
<p>Çuvaşistan’da edindikleri bilgilerin heyecanı ile Turan Yolcuları Kazan’a dönmüştür. Gezinin son gününde, Tatar yazar ve siyasetçi Ayaz İshaki’nin<a href="https://www.altayli.net/bir-yabancinin-gozu-ile-idil-ural-turkleri.html#_ftn3" name="_ftnref3">[3]</a> (1878-1954) Tataristan’ın Çistay ili Yauşirme köyündeki Müze Evi ziyaret edilmiştir. İshaki hayatının büyük bir kısmını Türkiye’de geçirmiş ve burada vefat etmiştir. Bilindiği gibi Bolşevikler ile fikirleri uyuşmayan İshaki yurt dışına kaçmak zorunda kalmıştır. Sovyetler döneminde Ayaz İshaki’nin adı da eserleri de yasaklanmış olsa da 1990’lı yıllardaki değişimlerden sonra o milletine eserleriyle tekrar dönmüştür. Bu bağlamda doğup büyüdüğü köyünde 1999 yılında müze ev açılmıştır.</p>
<p>Eserin son kısmındaki “İdil-Ural Anadolu Demektir” başlığı altında bölge ile ilgili şu yorumlar yer almaktadır: “Bu başlığa bakarak peşin hükümde bulunabilecekler olabilir, yadırgamam. Zira bilgi sahibi olmadan fikir yürütmek ve hüküm vermek maalesef bu toplumun hastalığıdır. Özü Türk olan bu coğrafyanın insanları özünü unutmadan tarih boyunca hep büyük mücadeleler içinde olmuşlar. Osmanlı döneminde özellikle Anadolu’da baskılanan Türklük bilinci İdil-Ural coğrafyasında hep diri kalmış, mücadele etmiş, can vermiş, kanını akıtmış… Toplumun özünü yansıtan yaşam biçimi günlük hayatın içinden gelen benzerlikler, aynılıklar, kültürün özü olan yaşam araçları kendini gösteriyor. Bu coğrafyanın halkı giyimleriyle, el sanatlarıyla, yemekleriyle, kullandığı araçlarıyla adeta Anadolu’nun kopyası ya da Anadolu İdil-Ural coğrafyasının sosyolojik ve kültürel kopyası…”  <strong>(Demir, Civan 2021: 380).  </strong></p>
<p>Kitabı büyük bir heyecanla okudum, Turan yolcuları ile birlikte tekrar doğup büyüdüğüm Tataristan, gedip gördüğüm Başkurdistan ve Çuvaşistan sokaklarını, tarihi yerlerini gezdim. Turan yolcularının gözüyle baktım İdil-Ural coğrafyasına. Kitabı okurken her ne kadar içimdeki sıla özlem depreşse de güzel yurdumun kültürü, tarihi, mimarisi ile ilgili yorumlarla gururlandım. Taşlara kazınan, desenlere işlenen, kalplere yazılan, mimarilerde korunan Türk izlerini süren Turan Yolcuları, okuyarak gezmenin ne kadar yararlı olduğunu kanıtlamıştır. Onlar kültür gezisi esnasında genel kültür, genel Türk tarihi, ortak değerleri tespit konusunda değerlerine değer katmıştır.</p>
<p>Turan Yolcularının İdil-Ural ile ilgili duygularından eserde şöyle bahsedilmiştir: “<strong>İdil-Ural </strong>coğrafyasında Türk izlerini sürerken bir gerçeğin farkına varırsınız: Bu coğrafyanın hâlâ her yerinde Türk’ün geçmişten bugüne akseden nal seslerinin yankılarını, gerilmiş yaylara sürülmüş nice özgün Türkmen yapımı okların rüzgârla yarışırcasına çıkardıkları seslerini, şaha kalkmış yağız atların kişnemelerini, atının yelesine kol dolamış alperenlerin kıvılcım saçan çakmak bakışlarını hissedersiniz.”<strong> (Demir, Civan 2021: 332).</strong></p>
<p>Milli uyanışın bayraklaştığı coğrafya olan İdil-Ural’ı ve bölgede yüzyıllardır yaşayan Türkleri, Türk Birliği, Türkçülük uğruna verilen mücadeleyi daha yakından anlama açısından bu eser mutlaka okunması gereken kaynak eserlerdendir. <strong>Bir taşla iki kuş vurmak</strong> deyimi bu kitap için de uygun bir deyimdir. Kitap, İdil-Ural konusunda ufkunuzu açmakla kalmıyor, kitabın geliri başarılı muhtaç öğrencilere eğitim desteği olacaktır. “İdil-Ural Türkleri: Milli Uyanışın Bayraklaştığı Coğrafya” kitabını okuyalım, okutalım ve başarılı öğrencilerimizi destekleyelim! Milli uyanışın milli birliğe dönüştüğü günleri görmek dileğiyle…</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Roza KURBAN</strong></span></a>
</p><hr>
<div><span><strong>Kaynakça:</strong></span></div>
<div>
<ol>
<li><span><strong> Prof. Dr. Demir, Ramazan, Civan, Özcan, </strong><em>İdil-Ural Türkleri – Milli Uyanışın Bayraklaştığı Coğrafya, </em>Ankara 2021.</span></li>
</ol>
<hr>
</div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bir-yabancinin-gozu-ile-idil-ural-turkleri.html#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> Turan Yolcuları, Doğu Türkistan gezisi sırasında havaalanında rehin tutulmuş, ülkeye alınmamıştır.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bir-yabancinin-gozu-ile-idil-ural-turkleri.html#_ftnref2" name="_ftn2">[2]</a> Çuvaşlar, şehrin adını Şuvaşkar şeklinde telaffuz etmektedir.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bir-yabancinin-gozu-ile-idil-ural-turkleri.html#_ftnref3" name="_ftn3">[3]</a> Kazan Tatar Türkçesinde yazarın adı Gayaz İshakıy olarak yazılmaktadır.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Türk Topluluklarında Şaman Davulu Ve Üzerindeki Resimlerin Anlamı</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/turk-topluluklarinda-saman-davulu-ve-uzerindeki-resimlerin-anlami</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/turk-topluluklarinda-saman-davulu-ve-uzerindeki-resimlerin-anlami</guid>
<description><![CDATA[ Türk Topluluklarında Şaman Davulu Ve Üzerindeki Resimlerin Anlamı
Davul, günümüzde dahi Türk topluluklarında önemli bir yeri olan müzik aletidir. Onun çağdaş dünyamızda yerini koruması, eski Türk kültüründeki öneminden ileri gelir. Davu­lun bu seçkin konumu, sadece Şamanizm’e de bağlı değildir. Türk kozmolojisiyle ve ina­nılan çeşitli ilâh veya ruhlarla ilişkisi sebebiyle çok önem kazanmış olan bu alet, bundan dolayı İslâmiyet’ten önce olsun, İslâmiyet’ten sonra olsun […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4631dbfbb.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:47 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Türk, Topluluklarında, Şaman, Davulu, Üzerindeki, Resimlerin, Anlamı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2021/05/Saman-Dansi.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/turk-topluluklarinda-saman-davulu-ve-uzerindeki-resimlerin-anlami.html">Türk Topluluklarında Şaman Davulu Ve Üzerindeki Resimlerin Anlamı</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Doç. Dr. Yaşar ÇORUHLU</strong></span></a>
</p><p>Davul, günümüzde dahi Türk topluluklarında önemli bir yeri olan müzik aletidir. Onun çağdaş dünyamızda yerini koruması, eski Türk kültüründeki öneminden ileri gelir. Davu­lun bu seçkin konumu, sadece Şamanizm’e de bağlı değildir. Türk kozmolojisiyle ve ina­nılan çeşitli ilâh veya ruhlarla ilişkisi sebebiyle çok önem kazanmış olan bu alet, bundan dolayı İslâmiyet’ten önce olsun, İslâmiyet’ten sonra olsun bir bağımsızlık sembolü ola­rak kullanılmıştır.<a href="https://www.altayli.net/turk-topluluklarinda-saman-davulu-ve-uzerindeki-resimlerin-anlami.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a> Bir topluluğa davul, sancak veya tuğ vermek, ona Tanrı’dan gelen ‘kut’u vermek demektir. Bu da onun bağımsızlığı anlamına gelir. Nitekim <strong>Göktürk </strong>hü­kümdarları, Orhun yazıtlarında da belirtildiği üzere: <em>“Tanrı kut verdiği için…”</em> başarılı ol­muşlardır. Hükümdar tanrıdan aldığı kut ile ülkeyi en iyi şekilde yönetir. Kültigin yazıtı­nın doğu cephesinde 25-26. satırlarda <em>“…devlet veren Tanrı, Türk halkının adı sanı yok olmasın diye, beni o Tanrı hakan (olarak tahta) oturttu, hiç şüphesiz…”</em> şeklindeki ifade bunu çok güzel bir şekilde gösterir.<a href="https://www.altayli.net/turk-topluluklarinda-saman-davulu-ve-uzerindeki-resimlerin-anlami.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a></p>
<p>Son zamanlara kadar Şamanist özelliklerini büyük oranda korumuş çeşitli Türk topluluklarından yapılan derlemelerde davulun büyük bir rolü olduğunu görmekteyiz. <strong>Yakutlarda </strong>daha adaylığı sırasında şaman bir davula sahip olur. Kendi alanında üstad olan bir yaşlı şaman, genç şaman adayını, yüksek bir dağın bulunduğu yere veya bir bozkır olanına götürerek ona şaman elbisesi giydirdikten sonra bir davul verir.<a href="https://www.altayli.net/turk-topluluklarinda-saman-davulu-ve-uzerindeki-resimlerin-anlami.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a> Bazı durumlar­da şaman giysisi ve davulun yapımı için gerekli malzemeyi şamanın akrabaları ve arka­daşları hediye eder.<a href="https://www.altayli.net/turk-topluluklarinda-saman-davulu-ve-uzerindeki-resimlerin-anlami.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a> Adaya verilen bu davul genelde ata ruhlarından alınan ilham üze­rine<a href="https://www.altayli.net/turk-topluluklarinda-saman-davulu-ve-uzerindeki-resimlerin-anlami.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a> veya şamanın hizmetinde bulunduğu ruhun isteğine göre yapılmıştır.<a href="https://www.altayli.net/turk-topluluklarinda-saman-davulu-ve-uzerindeki-resimlerin-anlami.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a></p>
<p>Öncelikle şaman/kamın yaptığı yer altına iniş veya gökyüzüne yükselme törenlerin­de, davulun çoğunlukla kullanılması gereken bir nesne, araç olduğunu görüyoruz. Bun­dan başka çeşitli işler için, örneğin Tanrı’ya veya ruhlara kurban sunma, bir evi kötü ruhlardan temizleme veya ölünün ruhunu yer altına, ölüler dünyasına götürme gibi amaçlarla yapılan şamanlık seanslarında, davulun ruhlarla ilişkiye girmek, onları yaka­lamak ya da içinde ruhları toplamak (Altaylı Türkler ve Yakut Türklerinde), sesiyle kö­tü ruhları korkutmak gibi amaçlarla kullanıldığını tespit edebiliyoruz. Ayrıca davul sesi­nin ritmi, bu sesin alçalıp yükselmesiyle ayinin gidişatını seyredenlere aktarmak, vecd durumuna geçmeyi kolaylaştırmak gibi amaçlarla da kullanılmıştır. Araştırmacılarca derlenen çeşitli törenlerde buna ilişkin pek çok örnek görebiliyoruz.</p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-92857" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-92857 size-full" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2021/05/Saman-01.jpg" alt="" width="1050" height="650"><figcaption class="wp-caption-text"><br><strong>Resim:1.</strong> Ağaç oyma olarak yapılmış bir Tuva Türk şamanını gösteren heykelcik, 19-20. yüzyıl (St. Petersburg Etnografya Müzesi, V. E. Barnev).<br><strong><br>Resim:2.</strong> Tulayev tarafından tanıtılan Karagas-Türk şamanının beyzi davuluyla birlikte gösteren resim (Halifax).</figcaption></figure>
<p><span>Bir vasıta olarak davul, şamana yardımcı olan hayvan ruhlar gibidir. Bazen o şama­nın bineği olarak algılanmıştır. Şaman onunla göğe yükselip, yer altına inebilir. Bu yüzden birtakım Türk topluluklarında şamanın atı sayılmıştır.</span><a href="https://www.altayli.net/turk-topluluklarinda-saman-davulu-ve-uzerindeki-resimlerin-anlami.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a><span> Tören esnasında şamanın ru­hu seyahate çıkmışken davul at, tokmağı kamçı, sulardan geçerken davul kayık, tokmak kürek, göğe çıkarken de bir çeşit kuş</span><a href="https://www.altayli.net/turk-topluluklarinda-saman-davulu-ve-uzerindeki-resimlerin-anlami.html#_edn8" name="_ednref8">[8]</a><span> veya kanatlı at olur. Derisi için geyik ve benzeri türden post kullanıldığında, davul bu hayvanların adını alır. Mesela Karagas ve Soyot şamanları İlâhi söylerken davulu kast ederek </span><em>“yabani bir karacayla gezdiklerini”</em><span> söyler­ler.</span><a href="https://www.altayli.net/turk-topluluklarinda-saman-davulu-ve-uzerindeki-resimlerin-anlami.html#_edn9" name="_ednref9">[9]</a></p>
<p>Davulun yapıldığı malzeme de çoğu kere simgesel anlamlar taşır. Onun ana madde­si, genellikle kutsal sayılan ağaçtan alınır. Örneğin davulun kasnağı, Türklerde genel ola­rak <strong>kayın </strong>ve <strong>sedir </strong>ağacındandır. Aynı şekilde davulun içteki tutmaya mahsus sapı da bu ağaçlardan yapılır. Bu ağaç, kutsal olan ‘Dünya ağacı’na işaret ettiğinden dolayı bu iş için kullanılacak ağacın, insan eli değmemiş veya herhangi bir hayvanın kirletmediği bir ağaç olması istenir.<a href="https://www.altayli.net/turk-topluluklarinda-saman-davulu-ve-uzerindeki-resimlerin-anlami.html#_edn10" name="_ednref10">[10]</a> Eliade’nin tespitlerine göre şaman, kasnağın yapılacağı dalın bu­lunduğu ağacın yerini doğrudan doğruya ruhlardan öğrenir. Tespitten sonra bu dalı kes­mek için dostlarını gönderir. Yakutlarda ise üstüne yıldırım düşmüş (bu ifade yıldırım tanrısına bir gönderme yapıyor) bir ağacın seçilmesi daha doğru bulunur.<a href="https://www.altayli.net/turk-topluluklarinda-saman-davulu-ve-uzerindeki-resimlerin-anlami.html#_edn11" name="_ednref11">[11]</a></p>
<p>Ayrıca davulun muhtelif yerlerinde kullanılan ve mahiyetlerine göre anlam kazanan demir veya bakır nesneler ya da bu türden malzeme de madenin, daha çok demirin kut­sallığından dolayı seçilmiştir.</p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-92858" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-92858 size-full" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2021/05/Saman-02.jpg" alt="" width="1050" height="500"><figcaption class="wp-caption-text"><br><strong>Resim:3</strong>. Altay Türk şamanı davulu arka tarafında ‘Eezi’ (Anohin). <br><strong>Resim:4</strong>. Tuva şaman davulu arka kısmı ve tokmağı (Davul Tuva: Kızıl Müzesi No. t 139, tokmak: Krasnoyarsk Müzesi no. 1570-130 (Dioszegi).</figcaption></figure>
<p>Davulun yüzeyini teşkil eden derinin alınacağı hayvan da gelişigüzel seçilemez. Bu seçimin av kültleriyle ilişkisi olduğuna inanan araştırmacılar, bu yüzden en çok geyik ve­ya dağ keçisinin derisinin kullanıldığını söylerler. Az da olsa tay (veya at) derisinin kul­lanıldığı da görülmüştür.<a href="https://www.altayli.net/turk-topluluklarinda-saman-davulu-ve-uzerindeki-resimlerin-anlami.html#_edn12" name="_ednref12">[12]</a> Bizim düşüncemize göre şamanın davulunun derisinin seçi­minde, şamanın koruyucu ruhu olan hayvanlar da (töz) rol oynamış olmalıdır.</p>
<p>Böylece yeni davul yapıldıktan sonra dualar okunarak tütsülenir. Bu şekilde kötü ruh­ların etkisinden arındırılmış olur. Üstüne kımız-rakı gibi içki saçısı yapılır.<a href="https://www.altayli.net/turk-topluluklarinda-saman-davulu-ve-uzerindeki-resimlerin-anlami.html#_edn13" name="_ednref13">[13]</a> Potatov-Menges’in <strong>Şorlar </strong>ile ilgili olarak yaptıkları tespitlerde, şaman adayı mesleğe davet edildiğin­de, içinde yaşadığı toplulukla birlikte ormana gider. Burada şaman bir dinî ayin düzen­ler. Üç gün içinde davul yapıldıktan sonra üzerine, simgesel anlamı olan resimler yapı­lır. Şaman adayı bu şekilde hazırlanan davulu toplumun koruyucu ruhu sayılan (kutsal/tanrı dağ mefhumu yer kültleriyle alakalı bir unsurdur) Muz Tağ’a (Buz Dağ) sunar. Muz Tağ davulu küçük birer dağ olan oğullarına gösterir ve sonra da kendisi inceleye­rek ömrünü tespit eder. Ondan sonra sırasıyla Ülgen’in annesi veya karısı kabul edilen Tazı Kan’a davulu sunar. Üç gün sonra da aynı davul merasimle Erlik’e gösterilir. Erlik de davulu inceleyerek; adayın bununla kaç yıl şamanlık yapacağını (yani aynı zamanda şamanın ne kadar yaşayacağını) ve kaç kez kurban sunacağını bildirir.<a href="https://www.altayli.net/turk-topluluklarinda-saman-davulu-ve-uzerindeki-resimlerin-anlami.html#_edn14" name="_ednref14">[14]</a></p>
<p>A. İnan’ın aktardığına göre, şamana ömür biçen Muz Tağ’dır ve onun ömrü boyunca kaç tane davul kullanabileceğini belirler. Aynı araştırmacının Potatov’dan naklettiği bir bilgi bu durumu güzel bir şekilde açıklamaktadır: Sandra isimli bir şaman L. P. Potatov’a, tayin edilen davullarının sayısının tamam olduğunu, yakında öleceğini söylemiş ve bilgi­yi veren araştırmacı birkaç gün sonra şamanın öldüğüne şahit olmuştur.<a href="https://www.altayli.net/turk-topluluklarinda-saman-davulu-ve-uzerindeki-resimlerin-anlami.html#_edn15" name="_ednref15">[15]</a> Bu açıklama­lara benzer şekilde, Anohin de bir kısım Altaylı şamanın davullarını, temiz ruhlardan ve­ya dağ ruhlarından aldıklarını belirtir.<a href="https://www.altayli.net/turk-topluluklarinda-saman-davulu-ve-uzerindeki-resimlerin-anlami.html#_edn16" name="_ednref16">[16]</a></p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-92859" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-92859" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2021/05/Saman-03.jpg" alt="" width="1050" height="850" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2021/05/Saman-03.jpg 1050w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2021/05/Saman-03-988x800.jpg 988w" sizes="(max-width: 1050px) 100vw, 1050px"><figcaption class="wp-caption-text">
<p><strong>Resim:5.</strong> Dioszegi’nin tespit ettiği Türk kökenli Darkhatlara ait bir şaman davulu ve tokmağı, burada davulun arka bölümü görülüyor (Dvul: Ulsyn Tov Müzesi-Utan-Bator, Tokmak: Budapeşte Etnografya Müzesi-Macaristan).</p></figcaption></figure>
<p>Eliade’nin tespitlerine göre bazı topluluklarda, örneğin <strong>Altaylı Tuvalarda </strong>şaman davulu törenle canlandırılır. Davulun canlanacağı düşüncesi yukarıda söylediğimiz gibi onun yardımcı ruhlarla ilgisinden kaynaklanır. Bu nedenle söz konusu tören sırasında şaman hayvan atasının hayatını anlatır.<a href="https://www.altayli.net/turk-topluluklarinda-saman-davulu-ve-uzerindeki-resimlerin-anlami.html#_edn17" name="_ednref17">[17]</a></p>
<p>Görüldüğü gibi şaman adayının davulunun hazırlanması mitolojiyle ilişkili sembolik davranışlara neden olmaktadır. Burada eski Türk dinini ifade eden ‘Gök’ ve ‘Yer’ unsurla­rı veya ilkeleri ön plâna çıkmaktadır. Nitekim yukarıda sözü edilen Şorlarda davul göğe mensup ilâhlara -ağaçla birlikte- bir Dünya ekseni olarak algılanan Kutsal dağ vasıtasıy­la sunuluyordu. Daha sonra ise yer altı aleminin korkulan ilâhı Erlik’e takdim ediliyordu.</p>
<p>Davul derisi yıprandığında gelişigüzel atılmaz, bir ormanda (orman ve ağaç kültleri et­kisiyle) ağacın dalına asılarak terk edilirdi. Ayrıca şaman öldüğü zaman davulu tahrip edi­lerek mezarının yanı başındaki ağaca asılırdı.<a href="https://www.altayli.net/turk-topluluklarinda-saman-davulu-ve-uzerindeki-resimlerin-anlami.html#_edn18" name="_ednref18">[18]</a> Bizim düşüncemize göre bunun sebebi, söz konusu davulun, aynı zamanda şamanın kendisini temsil ediyor olmasıdır.</p>
<p>Nitekim A. İnan’ın tespitlerine göre, davulun ağaç ve demir aksamı hariç, yıpranan de­risi değiştirilebilir. Ayrıca birisinin öldüğü bir evde bulunan şamana ait eşyalar ve davul, Erlik’in elçisi olan Aldaçı’nın konuta gelmesiyle kirlenmiş ve gücünü kaybetmiş sayıldığı zamanlarda da eski deri yerine yenisi davulun yüzeyine gerilirdi.<a href="https://www.altayli.net/turk-topluluklarinda-saman-davulu-ve-uzerindeki-resimlerin-anlami.html#_edn19" name="_ednref19">[19]</a> <strong>Orta ve İç Asyalı Türklerde </strong>davul kasnağı yuvarlak veya beyzî şekildedir. Bazen, bugün bizim tef dediği­miz müzik aletinin büyük şekli gibidir (Resim: 1-2).<a href="https://www.altayli.net/turk-topluluklarinda-saman-davulu-ve-uzerindeki-resimlerin-anlami.html#_edn20" name="_ednref20">[20]</a> Yapımında yukarıda da belirttiğimiz gibi, ağaç, teller, madenî parçalar ve deri kullanılır. Deri davulun bir yüzünü gergin bir bi­çimde kaplar. Boyalarla yapılan ve sembolik anlamı olan resimler daha çok bu yüzdedir. Ancak bazen başka yerlerde de olabilir.</p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-92860" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-92860" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2021/05/Saman-04.jpg" alt="" width="1050" height="650"><figcaption class="wp-caption-text">
<p><strong>Resim:6.</strong> Türk soyundan gelen Darkhat şamanlarına ait bir davul tokmağı ve Sanzeev’in tanıttığı ilginç bir şaman davulunun iç tarafı. Yay, sap ve sapın ucunda at başı dikkati çekiyor. Bu şekil aynı zamanda ‘Dört Ana Yön’ biçimini de meydana getiriyor.</p></figcaption></figure>
<p>Boş olan arka yüzde, şamanın/kamın bir eliyle davulu tutabileceği bir sap vardır. Ge­nellikle davulu iki eşit parçaya ayıran sap, Altaylılar ve diğer bazı Türk topluluklarında ol­duğu gibi bazen kabaca insan şeklinde yapılır. Bu sap genellikle eski ölmüş bir şamanı ya­ni ‘davul sahibi ruhu’ ifade eder. Altaylılar ölmüş usta şamanın ruhunu ifade eden bu par­çaya <em>‘eezi’</em> ismini verirler. Anohin’e göre, eezi’nin başı beyzî şeklinde olup yüz üzerinde oyma suretiyle kaş, burun, ağız, sakal yapılmış olup bazı yerlerde bu kısımlar bakır levha ile kaplanmıştır. Bazı Altay şaman davullarında <em>‘eezi’</em> iki başlı da olabilir. Bu durumda ayak tarafındaki baş şamanın başıdır. Bu şeklin göğsü üzerinden geçirilen ve kiriş deni­len demir çubuk ise onun kollarını oluşturur. Bir kısım davullarda ‘eezi’nin aşağı tarafı iki­ye ayrılarak çatal şeklinde görünen ayakları oluşturur. Bu çatal kısmının üzerinde yer alan küçük bir resim bazen şamanın koruyucu ruhunun simgesidir.<a href="https://www.altayli.net/turk-topluluklarinda-saman-davulu-ve-uzerindeki-resimlerin-anlami.html#_edn21" name="_ednref21">[21]</a></p>
<p>Czaplıcka ise daha erken dönemlerde kaleme aldığı araştırmasında, bu içteki insan şeklinde veya sade olan sap kısmına Altaylı kabilelerin <em>“bar”</em> dediğini ifade ediyor. Aynı araştırmacı Altaylılarda kiriş denilen yatay demire asılan ses çıkaran demir nesnelere ise <em>“kungru”</em> dendiğine ve bunların sayısının şamanın rütbesini gösterdiğine değiniyor (Re­sim: 3).<a href="https://www.altayli.net/turk-topluluklarinda-saman-davulu-ve-uzerindeki-resimlerin-anlami.html#_edn22" name="_ednref22">[22]</a></p>
<p>Şorlar ile Kumandı Türklerinde töz kültlerine işaretle <em>“altı gözlü ala kaplan”</em> olarak bahsedilen sapın üzerinde başka çeşitli süslemeler ve kirişin iki yanına kötü ruhları ko­van madeni parçalar (maden ve demirin kutsallığıyla ilgili) asılır. Bazen de burada şama­nın emrinde bulunan ruhları temsil etmek üzere çıngıraklar yer alır.<a href="https://www.altayli.net/turk-topluluklarinda-saman-davulu-ve-uzerindeki-resimlerin-anlami.html#_edn23" name="_ednref23">[23]</a> Anohin’e göre (Altaylılarda) kirişe asılan ve çıngırak denen demir parçalar ok şeklinde olup kötü ruhları kovmaya yararlar. Bunların sayısı şamanın koruyucu ruhlarının sayısına göre belirle­nir.<a href="https://www.altayli.net/turk-topluluklarinda-saman-davulu-ve-uzerindeki-resimlerin-anlami.html#_edn24" name="_ednref24">[24]</a> Davulun iç tarafında bazen yay ve bıçak gibi silahlar da temsili olarak bulunur.<a href="https://www.altayli.net/turk-topluluklarinda-saman-davulu-ve-uzerindeki-resimlerin-anlami.html#_edn25" name="_ednref25">[25]</a></p>
<p>Tuva bölgesindeki Türk şamanlarının davulunda da benzeri aksam görülebilir (Re­sim: 4). Bu tip örneklerden biri Dioszegi tarafından, Khowsgöl’ün batısında yaşayan ve Tuva Türkleriyle de ilişkileri tespit edilen Darkhat olarak anılan topluluğa ait bir kısım şaman malzemesi içerisinde incelenmiştir. Davul yaklaşık daire biçimindedir, iki, beş ya da yedi ağaç baş, bir kemik davul çemberinin arka kısmına ağaç çivilerle tutturulmuş­tur. Bunların başları at kılı, geyik kirişi veya pamuklu şeritle bağlanmıştır. Erkek ya da dişi geyik derisi davulun yüzünü kaplar. Açık kısmın diğer tarafına monte edilmiş ağaç­tan tutma yerinin yukarısında ve aşağısında ikişer oyuk bulunmaktadır. Bunların üzeri bitkisel veya geometrik süslemeyle kaplıdır (omurga kemiği). Üç demir parçayla sapın üst tarafına tutturulmuş bir demir çembere şerit parçalar (kurban kurdelesi, kurbanı ifade eder) asılmıştır. Ayrıca ağaçtan mamul bir sopa karşıdan karşıya geçecek şekilde yerleştirilmiş ve at nalı biçiminde demir bir şerit onun aşağısında yer almıştır (gem de­miri). Bundan başka davul çemberine tutturulmuş dörtgen demir halkalara bir veya iki tutam şerit asılmıştır (Resim: 5).<a href="https://www.altayli.net/turk-topluluklarinda-saman-davulu-ve-uzerindeki-resimlerin-anlami.html#_edn26" name="_ednref26">[26]</a> Bunlar gibi Türklere ve Türkler dışındaki bazı toplu­luklara ait çeşitli örnekler vardır (Resim: 6).</p>
<p>Sieroszewski’ye göre <em>tüngür,</em> Troshchanski’ye göre <em>tünür/dünür/düngür</em> olarak ad­landırılan Yakut davulu daha çok beyzi biçimdedir. Bu isim yukarıda sözünü ettiğimiz Altaylı Türklerde, Soyot ve Karagaslarda da <em>tünür/tüngur</em> şeklindeydi. Bahsettiğimiz bu kelime Yakutlar arasında davula ilaveten kullanılan bir telli çalgı olan <em>dünüre</em> de işaret eder. Ayrııca tünür kelimesinin ‘evlilikten doğan akrabalığı’ <em>(dünür)</em> ifade ettiği tespit edilmiştir. Bu da şamanın esasen ailenin başı olduğunu, davulun şaman ve ruhlar ara­sında olduğu kadar şamanla toplum arasındaki birliğin (ilişkinin) işareti sayıldığını gös­terir. En geniş çapı 53 cm. olan ve 11 cm. genişliğinde bir kasnağa sahip bulunan davul­ların içlerindeki aksam yukarıda anlatılan diğer örneklerdeki gibidir. Jochelson’a göre davul üzerinde yer alan çıkıntılar 7, 9 veya 11 adettir. Görüldüğü gibi tek (asal) sayılar kullanılmıştır. Davulun iç tarafında yine sapta oluşturulan ‘Dört ana yön’ şekli, küçük çanlar, tören esnasında tıngırdayan biblolar, çeşitli demir ve kemik nesneler bulunur. Bunlar şeritlerle kasnağın iç tarafına bağlanır. Bu arada Czaplıcka, Kara ve Beyaz Şamanların davulları arasında da bazı farklar olduğunu söylemektedir. Onun Troshchanski’den aktardığına göre yaşlı bir şaman olan bir Yakut kadını beyaz şaman davulunun iç tarafında kasnağa bağlanmış at kılı (muhtemelen beyaz at kılı) bulunduğunu ifade et­miştir.<a href="https://www.altayli.net/turk-topluluklarinda-saman-davulu-ve-uzerindeki-resimlerin-anlami.html#_edn27" name="_ednref27">[27]</a></p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-92872" class="wp-caption alignleft"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-92872" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2021/05/Saman-05.jpg" alt="" width="350" height="485"><figcaption class="wp-caption-text"><br><strong>Resim:7.</strong> Altay şaman davulu yüzeyindeki resimler. Resim ‘Eezi’ denen şekil veya eksen ile temel olarak ‘Gök’ ve ‘Yer’ olmak üzere iki bölüme ayrılıyor. Söz konusu ‘Eezi’ veya eksen resmi aynı zamanda dörde bölüyor. Yukarıda güneş (sol) ve ay (sağ) ile sabah ve akşam yıldızı bulunuyor. Aşağıda solda hayvan ruhlar (dağ keçisi) ve şaman tasviri, sağ tarafta ise ebem kuşağı, kurban yeri (tayılga) ve baydara ile kutsal ağaca bağlı at kurbanı görülüyor (Anohin).</figcaption></figure>
<p>Davulun yüzeyindeki resimlerde ezilip toz haline getirilmiş, yumuşak taşlardan elde edilen boyalar kullanılır. Daha çok simgesel bakımdan da çok önemi bulunan kırmızı ve beyaz renkler kullanılmıştır. Buradaki resimler çeşitli Türk topluluklarında az çok birbi­rine benzer. Türkler dışındaki bazı Şamanist topluluklarda ise hem paralel hem de deği­şik örnekler vardır.</p>
<p>Bilhassa Altay Türklerinde davul yüzeyi kozmik alemi yansıtır. Davul çoğu kere ya­tay ve dikey bir hatla bölünmüştür. Bu yatay ve dikey hat ‘Dört ana yön’e işaret edebi­leceği gibi, Dünya’yı ‘Gök’ ve ‘Yer’ olmak üzere iki parçaya da böler. Yatay hat kiriştir ve üzerinde şerit veya çıngırak olduğu düşünülen resimler vardır. Bilindiği gibi ‘Gök’ ve ‘Yer’ (Su-Atalar) formülü evrensel bir karaktere sahip olan eski Türk dinine bağlı olan ‘iki umdeli’ yani <em>dikotomik</em> bir anlayışa işaret etmektedir. Orhun yazıtlarında da bu an­layışı gösteren çeşitli ifadeler vardır. Bu husus Çin kültüründeki <em>‘Ying ve Yang’</em> (Yer ve Gök) ilkesinin Türk kültürüne özgü bir ifadesidir. Türk sanatında bunun en güzel yoru­munu hayvan mücadele sahnelerinde bulmaktayız.</p>
<p>Davul üzerinde dikey unsur olarak görülen çizginin belki ‘dünyanın ekseni’ni de ifa­de ettiği düşünülebilir. Bu bazen bir sırık şeklinde tahayyül edilen ‘Dünya ağacı’nı çağ­rıştırır. Davulun aşağısında da resmi bulunan ‘Dünya ağacı’ (Bay Kayın); bilindiği gibi kökleri yer altı âleminde, gövdesi yeryüzünde, dalları ve yaprakları ise göğün üst taba­kalarında olan kozmik bir eksen gibi düşünülmüştür. Hatta bazen kutup yıldızına kadar uzanır. Temelde onun Türk mitolojisindeki yeri ‘Kutsal dağlar’ ve ‘ağaç’ daha doğrusu eski Türklerdeki ‘Orman kültü’ne dayanır. Türklerdeki orman ve buna bağlı olarak ağaç kültünün önemini ifade eden bir çok kaynak ve derleme vardır. Biz burada sadece bü­yük Türk devletlerinin yöneticilerinin kutsal kabul ederek muhakkak devletlerinin baş­kenti yaptıkları Ötüken bölgesinin, dağlık ve ormanlık bir alan olduğunu buna delil ola­rak ifade edelim.</p>
<p>Bununla birlikte, bizim bir eksen teşkil edebileceğini düşündüğümüz bu dikey çizgi ve hat bir kısım araştırmacılara göre, <em>‘eezi’</em>yi teşkil ediyor. Üst taraftaki insan yüzünün onun başını, alt taraftaki kaideyi ifade ettiğini düşünebileceğimiz şeklin ise ayaklarını gösterdiği kabul ediliyor.<a href="https://www.altayli.net/turk-topluluklarinda-saman-davulu-ve-uzerindeki-resimlerin-anlami.html#_edn28" name="_ednref28">[28]</a></p>
<p>Davulun yukarı tarafı Gök Tanrı’yı (veya sonra bunun yerine geçen Ülgen’i) ifade eden gökyüzüne tahsis edilmiştir. Burası yatay bir çizgiyle alt kısımdan ayrılmıştır. Söz konusu yerde, ay (eksenin veya <em>‘eezi’</em>nin sağında) ve güneş (solda), ayrıca kozmolojik-astrolojik bakımdan önemli sayılan yıldızlar bulunur. Bunlar belki çok daha eski güneş ve yıldızlarla ilgili kültlere de işaret ederler.</p>
<p>Ay ve güneşin iki yanında bazı davullarda bulunan iki daireden biri tan vaktini, bir di­ğeri ise güneşin batışını (veya gündüz ve geceyi) temsil eder (yani Çoban Yıldızı ve Ak­şam Yıldızı). Ay ve Güneş kültü bilindiği gibi Türk topluluklarında Proto-Türk devirlerin­den beri etkilerini sürdürmüş, hatta İslamiyet’ten sonraki devrelere de ulaşmıştır. <em>“Ay Atam Güneş anam”</em> deyimi bunu ifade eder. Eski Türklerde çoğu kere kadın güneşle ilişkilendirilmiştir. Aslında daha çok yer kültleri içinde ele alınan tanrıça Umay’ın da güneş­le ilişkilendirildiği araştırmalar vardır. ‘Güneş’, ‘Yıldırım’, ‘Ateş’ hepsi de bir ruh veya tanrı olarak kabul edilen tabiat unsurları olup bu konuyla alâkalıdırlar. Sanat tarihimiz­de bunlara işaret eden pek çok tasvir vardır.<a href="https://www.altayli.net/turk-topluluklarinda-saman-davulu-ve-uzerindeki-resimlerin-anlami.html#_edn29" name="_ednref29">[29]</a></p>
<p>Davulun aşağı kısmında <em>“ebem kuşağı”</em>nı ifade eden şe­killer vardır. Bunlar eksenin veya <em>‘eezi’</em>nin iki tarafından çıkan iç içe yaylar biçimindedir. Eliade’ye göre gök kuşağı ‘Dünya Ağacı’ gi­bi şamanın üzerine tırmanarak yukarı tabakalara yükselmesini temsil eder.<a href="https://www.altayli.net/turk-topluluklarinda-saman-davulu-ve-uzerindeki-resimlerin-anlami.html#_edn30" name="_ednref30">[30]</a></p>
<p>Esasında bu yay parçası gibi olan şekilleri, dağ olarak da nite­lemek mümkündür ve bilindiği gi­bi bir kısım Türk toplulukları dağ­ları kutsal olarak ya da tanrı veya ruh olarak görürlerdi. Aşağı ke­simde: bazen törenlerde Dünya ağacını temsil etmesi için kullanı­lan bir ağaç, şamanın kendisi, şa­manın tözünü veya kurbanı ifade eden hayvan tasvirleri (Örneğin Geyik) ya da <em>Baydara</em> olarak anı­lan yere çakılmış bir kazığın çata­lına yerleştirilen bir ucu yerde bir ucu ise gökyüzüne doğru uzanan sırığa (bu sırığa bazen <em>Pakan</em> da denir) geçirilmiş, kurban edilmiş hayvanın kafatası, derisini ve ay­nı zamanda onun bulunduğu yeri <em>(tayılga)</em> gösteren resim bulunur. Bir kısım davullarda Ülgen’in kızlarını temsil eden resimler de vardır (Resim: 7-10).</p>
<p>Altay davullarında bazen üzerinde şeritlerin bağlandığı ve töz ifadesi olmak üzere bir erkek tavşan derisi asılan, iki ağaç arasına gerilmiş ip tasviri, Türklerde Bey veya önem­li kişilerin koruyucu ruh sembolü olan sungur şekli, üzerine yatay ağaçlar yerleştirilmiş dört sırık ve şamanın yanında durduğu varsayılan bir kazık da gösterilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/turk-topluluklarinda-saman-davulu-ve-uzerindeki-resimlerin-anlami.html#_edn31" name="_ednref31">[31]</a> Ayrıca bazen davullarda bir köprü şekli de vardır ki bu da şamanın bir kozmik bölgeden başka bir kozmik bölgeye geçişini ifade eder.<a href="https://www.altayli.net/turk-topluluklarinda-saman-davulu-ve-uzerindeki-resimlerin-anlami.html#_edn32" name="_ednref32">[32]</a></p>
<p>Bazı durumlarda, Altay davullarının iç taraflarında da ve kasnak üzerinde de bir kı­sım resimler yapılır, içteki resimler: <em>‘eezi’</em> yani davulun sahibinin resmi, kavis şeklinde gökkuşağı, onun altında kutsal kayın ağacı ve davulun derisinin yapıldığı hayvanın (Ör­neğin <em>Sığın)</em> resmi ve en altta Erlik’in oğullarından biri tarafından yönetilen cehennem­deki göllerin sahillerinde yaşayan bir kirpi tasvirinden oluşur. Daha çok dekoratif amaç­lı birbirini kesen çizgiler ve yıldız resimleri ise kasnak üzerinde yer alır.<a href="https://www.altayli.net/turk-topluluklarinda-saman-davulu-ve-uzerindeki-resimlerin-anlami.html#_edn33" name="_ednref33">[33]</a></p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-92862" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-92862 size-full" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2021/05/Saman-06.jpg" alt="" width="1050" height="500"><figcaption class="wp-caption-text"><br><strong>Resim:8.</strong> Gök ve yeryüzünü gesterir iki alana bölünmüş Altay davulu. Üsteki Gök aleminde güneş, ay, yıldızlar; altta, gök kuşağı veya dağlar ve kutsal ağaç görülmektedir. Ortada eksen teşkil eden ve tepesindeki baştan dolayı ’Eezi’yi de temsil ettiği düşünülen bir çizgi vardır (Anohin). <br><strong>Resim:9.</strong> Altay şaman davulu üzerinde ‘Eezi’ resmi ve onun omuzlarını teşkil eden gökkuşağı ya da dağlar ve bir hayvan şekli görülüyor (Anohin).</figcaption></figure>
<p>Katanov’a göre, Beltir ve Sagay şamanlarının davullarında ‘yedi sarı kız’, maral, kur­bağa, yılan, kutsal kayın ağacı, ay, güneş ve yıldızlar gibi gök cisimleri ile hastalık yapan kötü ruhların tasvirleri bulunur.<a href="https://www.altayli.net/turk-topluluklarinda-saman-davulu-ve-uzerindeki-resimlerin-anlami.html#_edn34" name="_ednref34">[34]</a> Benzeri şekilde Czaplıcka, Chern Tatarlarının davulu­nun dış yüzünde, Güneş ve Ay, Dünya ağacı gibi çok görülen tasvirler yanında kurbağa, kertenkele ve yılan tasvirleri de bulunduğunu belirtir.<a href="https://www.altayli.net/turk-topluluklarinda-saman-davulu-ve-uzerindeki-resimlerin-anlami.html#_edn35" name="_ednref35">[35]</a></p>
<p>S. Buluç ise davulun iç yüzündeki resimleri: davulun sahibi, kasnağın yapıldığı ilahi kaynaklı ağaç, derinin alındığı kutsal hayvan, yer altı denizinde yaşadığı varsayılan (bi­ze göre muhtemelen Mezopotamya mitlerinden etkilenmiş) bir yılan veya canavar, kiri­şin üst tarafında güneş, ay ve yıldızlar olarak aktarır.<a href="https://www.altayli.net/turk-topluluklarinda-saman-davulu-ve-uzerindeki-resimlerin-anlami.html#_edn36" name="_ednref36">[36]</a></p>
<p>Yüzeyindeki resimler itibarıyla değişik bir davulu Radloff ünlü <em>Sibirya’dan</em> isimli ese­rinde anlatır. Söz konusu davulun açık olan arka kısmı diğerleri gibidir. Burada Anohin’in <em>‘eezi’</em> dediği davulun sahibini ifade eden şekil (Radloff buna <em>tüngür asi</em> demekte­dir) bulunmaktadır. Kitabında bir çizimini verdiği davulun deri gerilmiş kısmının dış yü­zeyine kırmızı boya ile resimler yapılmıştır. Yine genel şema olarak yukarıda ‘Gök’ ve aşağıda ‘Yer’ ele alınmıştır. Ancak burada ortada Güneş ve Ay’ın yukarılarında da yıldız­ların bulunduğu göğe ait şekiller az yer kaplıyor. Yere ait olan aşağıdaki kısımda iki ta­rafta bulunan ağaçlar tanrısal kökenli kayın ağacını ifade etmektedir. Kollarını açarak yuvarlanmakta olan bir adamın ne anlama geldiğini belirtmeyen Radloff, resimde binicili atların kurban atı, kuşların kaz ve kartal, at üzerindeki figürün (veya figürlerden bi­rinin) şaman olduğunun kendisine söylendiğini belirtiyor. Davul tokmağını, yaptığımız diğer açıklamalara benzer şekilde anlatan araştırmacı, davulun tokmağını farklı bir isim­le (Ordu?) anıyor.<a href="https://www.altayli.net/turk-topluluklarinda-saman-davulu-ve-uzerindeki-resimlerin-anlami.html#_edn37" name="_ednref37">[37]</a></p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-92863" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-92863" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2021/05/Saman-07.jpg" alt="" width="1050" height="480"><figcaption class="wp-caption-text"><br><strong>Resim:10.</strong> Abakan Tatarlarına ait şaman davulunda daha önce sözü edilen benzeri şekiller bulunmaktadır. Dünya ‘Gök’ ve ‘Yer’ olmak üzere ikiye bölünmüştür. Üstte ay-güneş ve yıldızlar vardır. Alt solda kutsal ağaç yanında kurban töreni, sağda şamanı temsil eden davul (Hans Findeisen-Heino Gehrts)..<br><strong>Resim:11.</strong> Türk kabilelerinden Soyotlara ait bir davul yüzeyindeki resimlerde ‘Dünya Ağacı’ tasviri ve belki yeryüzünde avı bol yerlere işaret eden halkalar görülmektedir (Hans Findeisen-Heino Gehrts).</figcaption></figure>
<p>Kuzey Altay Türklerinde görülen bu davul şekli bazı küçük farklılıklarla Abakan, Baraba Türkleri, Sagay, Beltir, Kaçlar ve Şorların davullarına benzer.</p>
<p>Burada açıklananlardan da anlaşılacağı gibi, Türk topluluklarında davul yüzeyindeki resimler en yaygın şemada bir kozmolojik tasarımı vermektedir. Nitekim yukarıda da kısmen belirtildiği gibi, eski Türklerin ‘Evren/Dünya’yı, ‘Gök’ ve ‘Yer’ olarak (Yer’e bağ­lı yer altı da vardır) ikiye böldüklerini, yeryüzünü insanlara ayırdıklarını biliyoruz. Daire biçiminde düşünülen gökyüzü, bir dörtgen olarak algılanan yeryüzü üzerine oturur. Gökyüzünün çeşitli katları vardır. Bunlar gök çarkları şeklinde ifade edilir. Benzeri şekil­de yer altında çeşitli sayılarda tabakalar vardır. Yukarıda ele alınan şemada ‘Dört ana yön’ün birleştiği düşünülen merkezde dağ ve üzerinde ‘Dünya ağacı’ bulunur. Bunlar dünyanın eksenini temsil ederler. Daha evvel de değinildiği gibi, bazen sadece ‘Dünya ağacı’ ekseni teşkil eder (Resim: 11, Soyot davulunda dünya ağacı). Kozmolojik sistemde yönlere bağlı olarak renkler, zoomorfik timsaller, yıldız veya yıldız kümesi sembolleri yer alır. Her bir yön ve unsurlarıyla alâkalı belirlenmiş zaman da vardır.</p>
<p>Değişik Türk topluluklarına ait bir kısım davullarda bazı farklı anlatımlar da vardır. Bu konuda bir Teleüt şaman davulunu örnek olarak ele alabiliriz (Resim: 12). Davul esasın­da yine ‘Gök’ ve ‘Yer’ olarak iki bölüme ayrılmıştır. ‘Gök’ burada daha çok yer tutar. Alt kısımda evin içinde bulunan yaşlı adam tasviri evin koruyucusu ve efendisi olan ruhtur. Onun altında ise tanrılara veya ruhlara sunu ya da saçı yapılan kadehler bulunmaktadır. Davulun üst tarafındaki Gök bölgesi alttan üçgenlerden oluşan şeritle ayrılır. Dağlara ve gökteki güçlere işaret eden bu şerit, yarım daire oluşturacak şekilde davulun üst tara­fını çevreler. Burada görülen atlar ve kuşlar Şamanın elçileridir. Üst kısımda yer alan ka­fesler, gök varlıklarının muhafızı olan kuş şeklindeki ruhları yakalamak için Şamanlar ta­rafından kullanılır. Davul yüzeyinin sağ yanı boyunca ‘Dünya ağacı’nı simgeleyen tasvir­ler bulunur. Üst kısımda ayrıca güneş ve ay ile beraber sabah ve akşam yıldızı bulunur.<a href="https://www.altayli.net/turk-topluluklarinda-saman-davulu-ve-uzerindeki-resimlerin-anlami.html#_edn38" name="_ednref38">[38]</a></p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-92864" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-92864" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2021/05/Saman-08.jpg" alt="" width="1050" height="600"><figcaption class="wp-caption-text"><br>Resim:12. Sibirya Türk topluluklarından Teleütlere ait şaman davu­lu (İzahatı metin içindedir, Halifax).<br>Resim:13. Kuzey Sibirya şaman davulu (izahatı metin içindedir, Hans Findeisen-Heino Gehrts).</figcaption></figure>
<p>Hangi topluluğa ait olduğu bilin­meyen bir Kuzey Sibirya şaman da­vulunda ve Türklere ait olmayan çeşitli şaman davullarında bunun gibi değişik özellikler gösteren ör­nekler olduğu gibi, Türk şaman da­vulları ile paralellik gösterenleri de vardır.<a href="https://www.altayli.net/turk-topluluklarinda-saman-davulu-ve-uzerindeki-resimlerin-anlami.html#_edn39" name="_ednref39">[39]</a> Bunlardan birinde ortada şaman tasviri görülüyor. Onun ba­şındaki ışınlar ve kuşlar ‘şamanın düşünce gücünü’ ifade ettiği ileri sürülmekle birlikte bize <em>hâleyi</em> de hatırlatıyor. Üst soldaki şekil gü­neştir. Güneş’in içindeki çizgiler yönleri ve üzerinde kuş olan çizgi ‘Dünya ağacını’ anlatıyor olmalıdır. Sağdaki şekil ise ay tasviridir. Bu­nun dışında bu kesimde şamana yardımcı bir hayvan tasviri olup da­vulun çeperlerine bağlı dairelerdeki balıklar balığı bol olan yerleri, içi boş olan daire de balık olmayan de­nizleri ifade eder (Resim: 13).<a href="https://www.altayli.net/turk-topluluklarinda-saman-davulu-ve-uzerindeki-resimlerin-anlami.html#_edn40" name="_ednref40">[40]</a></p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-92865" class="wp-caption alignright"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-92865" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2021/05/Saman-09.jpg" alt="" width="350" height="500"><figcaption class="wp-caption-text"><br>Resim:14. Tuvali kadın şaman Ay Çürek evren simgesi Mandala tasviri etkili davuluyla (Fotoğraf: Sinan Anadol).</figcaption></figure>
<p>Czaplıcka’nın Klementz’den nak­lettiği bir davul üzerindeki resimler­de daha detaylı yorumlar görebili­yoruz. Burada Minusinsk bölgesin­den olan davulun aşağı bölümünde ‘Bay kayın’ tasviri kayın ağacı etra­fında yapılan kurban törenlerini an­latır. Beyaz renkte iki ağaç <em>‘Ulugbay-Kazun’</em> yani Ulu Han’ın ülkesin­de büyüyen iki ağaçtır. Burada gö­rülen beyaz ve kara kurbağa ise Ulu Han’ın hizmetçisi olarak anılır. Ayrı­ca davul üzerinde yedi yuva (ağaç dallarındaki şaman yuvaları?), yedi kuş tüyü (telek) ile ilgili ruhlar, insa­na hastalık getirdiği belirtilen yedi kız tasviri, diş ve kulak ağrısını iyi­leştirdiği varsayılan bir ruh şekli ile ‘zamanın anası’ denilen bir ruh yer alır. Yukarı bölümde yani gök kısmın­da, bir şamanın <em>‘hâle’</em> diye yorumladı­ğı sabah yıldızı ya da şafak söküşünü anlatan bir şekil, şamandan şeytanla­ra mesaj götüren iki kara kuş, ayının dişlerinden oluşan <em>‘aba-Tös’,</em> Ulu Han’ın atları, arzu edilen şeye ulaş­mak için dua edilen bir ruh tasviri bu­lunur. Diğer hayvan biçimindeki figür­ler ise Kızıl Kikh Han’ın avlandığını an­latıyor.<a href="https://www.altayli.net/turk-topluluklarinda-saman-davulu-ve-uzerindeki-resimlerin-anlami.html#_edn41" name="_ednref41">[41]</a></p>
<p>Günümüzde yeni dinlere girmiş ba­zı Türk topluluklarında Şamanist uy­gulamalar devam etmektedir. Bunun en tipik örneği Yakutlardır. Onların dı­şında Lamaizm’in etkili olduğu Tuva ve Hakaslarda da durum böyledir. Bu nedenle bir Tuva şamanının davulu üzerinde neredeyse bütün merkezi kısmı kaplayan değişik bir Güneş tas­viri veya yine Tuvali bir kadın şama­nın davulu üzerinde <em>Mandala</em> etkili bir evren tasvirini görebiliyoruz (Resim: 14). Bazen de modern eğilimler davul­lar üzerinde etkili olmaktadır. Çağdaş bir ressam şamanın yaptığı davul bu­na örnektir. Davul yüzeyindeki <em>eezi</em> resmi ve şaman tasvirleri çağdaş bir anlayışla yan­sıtılmıştır.<a href="https://www.altayli.net/turk-topluluklarinda-saman-davulu-ve-uzerindeki-resimlerin-anlami.html#_edn42" name="_ednref42">[42]</a></p>
<p>Bununla birlikte gerek Türk gerekse diğer topluluklarda, tamamen eski tarza uygun tasvirli davullar da vardır.</p>
<p>Öte yandan başka bazı aletler de davulla bir bütünlük arz ederler. Bunların en önem­lilerinden biri zaten <em>davulun tokmağıdır.</em> O da kutsal ağaçtan ve önemli sayılan hayva­nın derisinden muhtelif şekilde yapılır. <em>Radloff, Potanin, Anohin, Potatov-Menges</em> gibi çeşitli Şamanist derlemeler yapan araştırmacılar; davulun tokmağının kakım, samur ve­ya tavşan ayağı derisi ile kaplanmasının sesin boğuk çıkmasını sağlamak için olduğunu söylüyorlar. Bazen tavşan ayağı doğrudan doğruya tokmak olarak kullanılmıştır. Tok­mağa ‘Kamçı’ da denir. Bize göre bu çoğu kere davulun şamanın göğe ve yeraltına se­yahat ettiği atı sayılmasından ileri geliyor olmalıdır.<a href="https://www.altayli.net/turk-topluluklarinda-saman-davulu-ve-uzerindeki-resimlerin-anlami.html#_edn43" name="_ednref43">[43]</a> Bir diğer önemli unsur şamanın <em>asası</em>dır. Şamanın kullandığı çeşitli müzik aletleri ve şamanın elbisesi de bir tören için önemli olduğundan, davulun tek başına da üstlendiği sembolizmi daha geniş anlamda ve bir bütün halinde verir. Burada konumuz ‘Davul’ olduğu için onu bütünleyen nesneleri ayrıntılı olarak ele almıyoruz.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Doç. Dr. Yaşar ÇORUHLU</strong></span></a>
</p><p>Mimar Sinan Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi, Sanat Tarihi Bölümü, İstanbul.</p>
<p><strong>Alıntı Kaynak:</strong> MİMAR SİNAN GÜZEL SANATLAR ÜNİVERSİTESİ, Türk Sanat Tarihi Uygulama ve Araştırma Merkezi, 2009</p>
<hr>
<div><span><strong><u>Dipnotlar:</u></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-topluluklarinda-saman-davulu-ve-uzerindeki-resimlerin-anlami.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Bahaeddin Ögel, <strong>Türk Kültür Tarihine Giriş-Türklerde Devlet ve Ordu Mehteri,</strong> C. VII, Ankara, 1987, s. 40­44.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-topluluklarinda-saman-davulu-ve-uzerindeki-resimlerin-anlami.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> Talât Tekin, <strong><em>Orhon Yazıtları,</em></strong> Ankara, 1988, s. 15.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-topluluklarinda-saman-davulu-ve-uzerindeki-resimlerin-anlami.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> Saadettin Buluç, “Şaman”, <strong><em>İslâm Ansiklopedisi,</em></strong> C. 11, İstanbul, 1979, s. 312.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-topluluklarinda-saman-davulu-ve-uzerindeki-resimlerin-anlami.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> Abdülkadir inan, <strong><em>Tarihte ve Bugün Şamanizm-Materyaller ve Araştırmalar, </em></strong>Ankara, 1972 (2. baskı), s. 91.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-topluluklarinda-saman-davulu-ve-uzerindeki-resimlerin-anlami.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> Buluç, <strong><em>a.g.m.,</em></strong> s. 316; Anohin, bu konuda “Her şaman, baba veya ana tarafından olan büyük babalarından ve­ya analarından ölmüş bir şaman ozo kamın varisidir ve hâmisi ve selefi olan bu ruhun talebi ile davul sahibi olur. Hiçbir şaman kendi arzu ve isteğiyle davul yaptıramaz, tıpkı (manyak) meselesinde olduğu gibi, ruh davul yaptır­mak için Şamana telkinlerde bulunur. Mesleğe giren şaman ruhun arzularına tâbidir. Onun istediği gibi davul yap­tırır, şekil ve bütün teferruatı ruhun hayatta kullandığı davula uygun olur” demektedir. Bkz.: A. V. Anohin, “Altay Şamanlığına Ait Maddeler” (çev. Abdülkadir inan), <strong><em>Makaleler ve İncelemeler,</em></strong> C. I, Ankara, 1968, s. 443.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-topluluklarinda-saman-davulu-ve-uzerindeki-resimlerin-anlami.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> Abdülkadir İnan, <strong><em>Tarihte ve Bugün Şamanizm-Materyaller </em>ve <em>Araştırmalar, </em></strong>Ankara, 1972 (2.baskı), s. 91, 94.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-topluluklarinda-saman-davulu-ve-uzerindeki-resimlerin-anlami.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> Altaylılar ve Soyotlarda davulun at veya şamanın seyahat aracı olarak kabul edilmesi hususunda bkz.: Nevili Drury, <strong><em>Şamanizm-Şamanlığın</em></strong> öğeleri (çev. Erkan Şimşek), İstanbul, 1989, s. 75; Mircea Eliade, <strong><em>Şamanizm-İlkel Esrime Teknikleri (çev.</em></strong> İsmet Birkan), Ankara, 1999, s. 204-205.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-topluluklarinda-saman-davulu-ve-uzerindeki-resimlerin-anlami.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> İnan, <strong><em>a.g.e.,</em></strong> s. 95.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-topluluklarinda-saman-davulu-ve-uzerindeki-resimlerin-anlami.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> Eliade, <strong><em>a.g.e., </em></strong>s. 205.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-topluluklarinda-saman-davulu-ve-uzerindeki-resimlerin-anlami.html#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> Buluç, <strong><em>a.g.m.,</em></strong> s. 316; Anohin, a.g.m., s. 443; İnan, a.g.e., s. 94.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-topluluklarinda-saman-davulu-ve-uzerindeki-resimlerin-anlami.html#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> Eliade, <strong><em>a.g.e.,</em></strong> s. 201.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-topluluklarinda-saman-davulu-ve-uzerindeki-resimlerin-anlami.html#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> Buluç, <strong><em>a.g.m.,</em></strong> s. 316.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-topluluklarinda-saman-davulu-ve-uzerindeki-resimlerin-anlami.html#_ednref13" name="_edn13">[13]</a> Anohin, <strong><em>a.g.m.,</em></strong> s. 443.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-topluluklarinda-saman-davulu-ve-uzerindeki-resimlerin-anlami.html#_ednref14" name="_edn14">[14]</a> Buluç, <strong><em>a.g.m.,</em></strong> s. 316.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-topluluklarinda-saman-davulu-ve-uzerindeki-resimlerin-anlami.html#_ednref15" name="_edn15">[15]</a> İnan, <strong><em>a.g.e.,</em></strong> s. 94; Davulun tütsülenmesi, temiz ve sağlam ağaçtan yapılması hususunda bkz.: <strong><em>a.e.,</em></strong> s. 94.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-topluluklarinda-saman-davulu-ve-uzerindeki-resimlerin-anlami.html#_ednref16" name="_edn16">[16]</a> Anohin, <strong><em>a.g.m.,</em></strong> s. 443.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-topluluklarinda-saman-davulu-ve-uzerindeki-resimlerin-anlami.html#_ednref17" name="_edn17">[17]</a> Eliade, <strong><em>a.g.e.,</em></strong> s. 201.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-topluluklarinda-saman-davulu-ve-uzerindeki-resimlerin-anlami.html#_ednref18" name="_edn18">[18]</a> Anohin, <strong><em>a.g.m.,</em></strong> s. 444; Buluç, <strong><em>a.g.m.,</em></strong> s.316; İnan, <strong><em>a.g.e.,</em></strong> s. 95.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-topluluklarinda-saman-davulu-ve-uzerindeki-resimlerin-anlami.html#_ednref19" name="_edn19">[19]</a> Anohin, <strong><em>a.g.m.,</em></strong> s. 444; İnan, <strong><em>a.g.e..,</em></strong> s. 94.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-topluluklarinda-saman-davulu-ve-uzerindeki-resimlerin-anlami.html#_ednref20" name="_edn20">[20]</a> Şaman davulu tiplerine ilişkin bir açıklama için bkz.: Roger Finch, “The Shaman’s Drum of Siberia and the Far East”, <strong><em>Uluslararası Üçüncü Türk Kültürü Kongresi Bildirileri 25-29 Eylül 1993,</em></strong> Ankara, 1999, s. 66-67.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-topluluklarinda-saman-davulu-ve-uzerindeki-resimlerin-anlami.html#_ednref21" name="_edn21">[21]</a> Anohin, <strong><em>a.g.m.,</em></strong> s. 445.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-topluluklarinda-saman-davulu-ve-uzerindeki-resimlerin-anlami.html#_ednref22" name="_edn22">[22]</a> Czaplıcka, <strong><em>Aboriginal Siberia on Study ın Social Anthropology,</em></strong> Oxford, 1914, s. 39.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-topluluklarinda-saman-davulu-ve-uzerindeki-resimlerin-anlami.html#_ednref23" name="_edn23">[23]</a> Buluç, <strong><em>a.g.m.,</em></strong> s. 317.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-topluluklarinda-saman-davulu-ve-uzerindeki-resimlerin-anlami.html#_ednref24" name="_edn24">[24]</a> Anohin, <strong><em>a.g.m.,</em></strong> s. 446.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-topluluklarinda-saman-davulu-ve-uzerindeki-resimlerin-anlami.html#_ednref25" name="_edn25">[25]</a> Eliade, <strong><em>a.g.e.,</em></strong> s. 203.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-topluluklarinda-saman-davulu-ve-uzerindeki-resimlerin-anlami.html#_ednref26" name="_edn26">[26]</a> Yaşar Çoruhlu, <strong><em>Türk Mitolojisinin ABC’si,</em></strong> İstanbul, 1999, s. 82; V. Dioszegi, “Ethnogenic Aspects of Darkhat Shamanism”, <strong><em>Açta Orientalia,</em></strong> XV1/1, Budapeşte, 1963, s. 60-61.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-topluluklarinda-saman-davulu-ve-uzerindeki-resimlerin-anlami.html#_ednref27" name="_edn27">[27]</a> Czaplıcka, <strong><em>a.g.e.,</em></strong> s. 36.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-topluluklarinda-saman-davulu-ve-uzerindeki-resimlerin-anlami.html#_ednref28" name="_edn28">[28]</a> Anohin, <strong><em>a.g.m.,</em></strong> s. 449.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-topluluklarinda-saman-davulu-ve-uzerindeki-resimlerin-anlami.html#_ednref29" name="_edn29">[29]</a> Çoruhlu, <strong><em>a.g.e.,</em></strong> s. 30, 42, 47-48; Türklerde ay ve güneş kültleri için bkz.: Emel Esin, “Kün-Ay (Ay Yıldız Mo­tifinin Proto Türk Devrinden Karahanlılara Kadar ikonografisi”, <strong><em>VII. Türk Tarih Kongresi Bildirileri,</em></strong> C. I, Ankara, 1972, s. 343-359.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-topluluklarinda-saman-davulu-ve-uzerindeki-resimlerin-anlami.html#_ednref30" name="_edn30">[30]</a> Eliade, <strong><em>a.g.e.,</em></strong> s. 204.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-topluluklarinda-saman-davulu-ve-uzerindeki-resimlerin-anlami.html#_ednref31" name="_edn31">[31]</a> Davulun üzerindeki resimler için genel olarak bkz.: Anohin, <strong><em>a.g.m.,</em></strong> s. 448-450.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-topluluklarinda-saman-davulu-ve-uzerindeki-resimlerin-anlami.html#_ednref32" name="_edn32">[32]</a> Eliade, <strong><em>a.g.e.,</em></strong> s. 204; Davul içi ve dışındaki tasvirlerle ilgili açıklamalar için bkz.: s. 203-205.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-topluluklarinda-saman-davulu-ve-uzerindeki-resimlerin-anlami.html#_ednref33" name="_edn33">[33]</a> Anohin, <strong><em>a.g.m.,</em></strong> s. 448.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-topluluklarinda-saman-davulu-ve-uzerindeki-resimlerin-anlami.html#_ednref34" name="_edn34">[34]</a> İnan, <strong><em>a.g.e.,</em></strong> s. 96.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-topluluklarinda-saman-davulu-ve-uzerindeki-resimlerin-anlami.html#_ednref35" name="_edn35">[35]</a> Czaplıcka, <strong><em>a.g.e.,</em></strong> s.39.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-topluluklarinda-saman-davulu-ve-uzerindeki-resimlerin-anlami.html#_ednref36" name="_edn36">[36]</a> Davulun derisindeki tasvirler için bkz.: Buluç, <strong><em>a.g.m.,</em></strong> s. 317.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-topluluklarinda-saman-davulu-ve-uzerindeki-resimlerin-anlami.html#_ednref37" name="_edn37">[37]</a> W. Radloff, <strong><em>Sibirya’dan</em></strong> (çev. Ahmet Temir), C. III, İstanbul, 1994, s. 20-22.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-topluluklarinda-saman-davulu-ve-uzerindeki-resimlerin-anlami.html#_ednref38" name="_edn38">[38]</a> Çoruhlu, <strong><em>a.g.e., s.</em></strong> 85-86; Joan Halifax, <strong><em>The Wounded Healer Shaman,</em></strong> Londra, 1982, s. 35.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-topluluklarinda-saman-davulu-ve-uzerindeki-resimlerin-anlami.html#_ednref39" name="_edn39">[39]</a> Şaman davulunun genel ve kısa bir değerlendirmesi için bkz.: Roger Finch, a.g.m., s. 65-78. Ayrıca bir lisans çalışması için bkz.: Ömür Bayramoğlu, <strong><em>Şaman Davulu</em></strong> (Danışman Yaşar Çoruhlu), MSÜ Fen-Edebiyat Fakültesi Arkeoloji ve Sanat Tarihi Bölümü yayınlanmamış lisans tezi, İstanbul, 1977.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-topluluklarinda-saman-davulu-ve-uzerindeki-resimlerin-anlami.html#_ednref40" name="_edn40">[40]</a> Hans Findeisen ve Heino Gehrts, <strong><em>Die Schamanen: Jagdhelfer und Ratgeber, Seelenfahrer, Künder und Heiler,</em></strong> Köln, 1983, s. 243; Hâle, güneş ve dünya ağacı üzerine yorum şahsımıza aittir. Hâle için bkz.: Yaşar Çoruhlu, “Türk Sanatı’nda Hâle”, <strong><em>Dokuzuncu Milletlerarası Türk Sanatları Kongresi,</em></strong> Bildiriler, C. 1, Ankara 1995, s. 577­592.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-topluluklarinda-saman-davulu-ve-uzerindeki-resimlerin-anlami.html#_ednref41" name="_edn41">[41]</a> Czaplıcka, <strong><em>a.g.e.,</em></strong> s .39-40.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-topluluklarinda-saman-davulu-ve-uzerindeki-resimlerin-anlami.html#_ednref42" name="_edn42">[42]</a> Sözü edilen Tuva ve Hakasya Türk şamanlarına ait davul örnekleri ilk kez Atlas dergisinde yayınlanmıştır: Sinan Anadol, “Şaman Türkler Tuva ve Hakasya”, <strong><em>Atlas,</em></strong> sayı: 82, Ocak 2000, s. 30-52. Davullar için yapılan yorumlar bize aittir. Günümüzde yapılan tespit çalışmalarında, Tuva Türkleri arasından daha klasik tipe uygun şamanlar da tespit edilmiştir. Tuva şamanları hakkında yapılan bir diğer alan araştırması için bkz.: Larry Peters, “İn the land of Eagles: Experiences on the Shamanic Path in Tuva”, <strong><em>Shaman’s Drum, A Journal of Experiential Shamanism,</em></strong> Sonbahar-Kış 1993, s. 42-49 .</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-topluluklarinda-saman-davulu-ve-uzerindeki-resimlerin-anlami.html#_ednref43" name="_edn43">[43]</a> Davul tokmağı üzerine genel bilgi için bkz.: Buluç, <strong><em>a.g.m.,</em></strong> s. 317. Altay davul tokmaklarında şamanın elini geçirmesi için sapın ucu delinerek bir kayış geçirilir ve buna bir halka takılır. Tokmağın baş kısmı da deriyle kaplandıktan başka üç-dokuz halka ile süslenir; bkz.: Anohin, <strong><em>a.g.m.,</em></strong> s. 430.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Yüreklerde Kalan SANCI…</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/yureklerde-kalan-sanci</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/yureklerde-kalan-sanci</guid>
<description><![CDATA[ Yüreklerde Kalan SANCI…
5 Mayıs 2021 tarihinde tanınmış roman yazarı ve yayıncı Emine Işınsu’nun aramızdan ayrıldığı haberini alınca üzüldüm. Ömrünü Türklüğe adamış cesur bir kadındı Emine Işınsu. 7’den 70’e tüm milliyetçiler tarafından sayılan, sevilen ve okunan bir yazardı. Genelde yazarlar ile tanışma kitaplarını okuduktan sonra gerçekleşir, benimki ise tam tersi oldu. Hayattayken bir kez gördüm Emine Işınsu’yu. O […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c462f1f2c2.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:47 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Yüreklerde, Kalan, SANCI…</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2021/05/Roza-Kurban.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/yureklerde-kalan-sanci.html">Yüreklerde Kalan SANCI…</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Roza KURBAN</strong></span></a>
</p><p>5 Mayıs 2021 tarihinde tanınmış roman yazarı ve yayıncı Emine Işınsu’nun aramızdan ayrıldığı haberini alınca üzüldüm. Ömrünü Türklüğe adamış cesur bir kadındı Emine Işınsu. 7’den 70’e tüm milliyetçiler tarafından sayılan, sevilen ve okunan bir yazardı. Genelde yazarlar ile tanışma kitaplarını okuduktan sonra gerçekleşir, benimki ise tam tersi oldu. Hayattayken bir kez gördüm Emine Işınsu’yu. O zamanlar ilk ve son görüşüm olduğunu bilmiyordum. Işınsu ile tanışmamız şöyle oldu. Ulus Gençlik Parkı’daki Hansaray Restoranı’nda 19 Kasım 2011 tarihinde Haberiniz.com sitesi yazarlarının buluşması gerçekleşti. Buluşmaya eşim İklil Kurban ile birlikte gittik. Gelenler arasında tanıdık insanlardan çok sadece siteden tanıdığımız yazarlar vardı. Yazılarından tanıdığımız arkadaşlarla tanıştık. Biraz zaman sonra kapıdan bir çift girdi. Herkes birden ayağa kalktı ve gelen bu çiftle selamlaştı. Tüm arkadaşlar birdenbire heyecanlanmıştı, ne oluyor diye şaşırmıştım. Herkesi böyle heyecanlandıran Emine Işınsu ve İskender Öksüz çiftiydi. Bazı insanlara bu çifti tanımamam garip gelebilir, ancak Türkiye’de doğup büyümediğim için bu normal bir durumdur. Işınsu’yu o günden sonra tanıyacaktım. Buluşmaya katılanlar Işınsu’ya annesi ile ilgili anılarını, Halide Nusret Zorlutuna’dan ders aldıklarını anlatıyordu. Ben bu konuların da konuşmaların da yabancısıydım, ancak Emine Işınsu’nun çok kibar, cana yakın, tatlı dilli, hoş sohbet, mütevazi birisi olması kısa bir süre içerisinde ona ısınmamı sağlamakla kalmadı, sanki onu yıllardır tanıyormuşum gibi hissetmeme neden oldu. “Bize gelin”, diye evlerine davet etti. Tamam, dedim…</p>
<p>Buluşmadan sonra eve geldiğimizde Emine Işınsu’nun kim olduğunu araştırmaya başladığımda evimizde onun izlerinin olduğunu öğrendim. Bilindiği üzere Işınsu’nun annesi Halide Nusret Zorlutuna hem öğretmen, hem yazar, aynı zamanda yayıncıdır. Oğlum ortaokul yıllarında Zorlutuna’nın öğretmenlik hayatını anlatan “Benim Küçük Dostlarım” adlı kitabını alıp okumuştu. Ayrıca evin kütüphanesinde Halide Nusret Zorlutuna ve Emine Işınsu Öksüz’ün kurucuları olduğu 1976 yılında yayın hayatına başlayan Töre Dergisi vardı. Dergide 1980’lı yıllarda eşim İklil Kurban’ın yazıları yayımlanmıştı. Durumdan da anlaşıldığı üzere Emine Işınsu bizim için yabancı biri değildi.</p>
<p>Aradan birkaç yıl geçtikten sonra 2014 yılında Bilge Kültür Sanat Yayınlarında “Biz İdil’den, Ural’dan…” adlı kitabım çıktı. Emine Işınsu’nun bütün eserleri de bu yayınevinde basılmıştı. Yayınevi sahibi Ümit Bey, Işınsu’nun “Cumhuriyet Türküsü” (2012), “Ak Topraklar” (2014) ve “Sancı” (2013) adlı romanlarını gönderdi. Okumaya, adını sıkça duyduğum, Türkiye Millî Kültür Vakfı tarafından ödüllü “Sancı” romanı ile başladım. Kitabı tek solukta okudum diyemem, zira yazılanlar o kadar ağırdı ki, bunu değil yaşamak okumak bile acı veriyordu. Ertuğrul Dursun Önkuzu’nun (1948–23 Kasım 1970) hayatını konu edinen bu romanda 1968–1980 yıllarında Türkiye’de yaşanan olaylar, olayların insanların hayatlarına yansıması, gencecik milliyetçilerin şehit edilmesi anlatılıyordu. Bir ailenin içinde yaşanan fikir ayrılıkları, ailede hem ülkü, hem komünist, hem de vatanını milletini umursamayan kayıtsızların olmasını üzülerek okudum. Abdullah Emmi ve Şükriye Hanım “insanın adı kaderini yazdırır, ömürlü olsun” diye çocuklarına Dursun adını vermiştir. Ancak Dursun ortaokuldayken adını beğenmemiş, “tarihten bir isim bulamadınız mı” diye sızlanıp durmuştur. Tarih öğretmeni Dursun’un ismini sevmemesi üzerine bir konuşma yapmış ve sonunda şöyle demiştir: “Pekâlâ Dursun, benim bir oğlum olsaydı ismini Ertuğrul koyacaktım. Olmadı. Sen oğlum sayılırsın, gel anneni dinle Dursun’u atma, fakat Dursun’un başına bir Ertuğrul koyalım.” <strong>(Işınsı 2013: 111). </strong>Böylece romanın kahramanı Ertuğrul Dursun Önkuzu olmuştur. 22 yaşında şehit edilen Önkuzu anne-babasının istediği gibi ömürlü olamasa da onun ismi ölümü ile ölümsüzleşmiştir. Önkuzu’nun son sözleri milliyetçilere vasiyet niteliğindedir: “Kırılan camların şangırtısı Dursun’u bir an kendine getirdi, içinden Dündar Bey’e seslendi: “Hem erenler ölmez efendim, suret değiştirirler!” Sonra artık hiçbir şey görmedi, işitmedi, hissetmedi… Dursun’un yaralı, cansız bedeni, küçük bir kan gölünün ortasında, taşın üstünde yatıyordu. Kalabalık derlendi çevresinde… Gittikçe büyüdü halka. Büyüdü… Büyüyor.” <strong>(Işınsı 2013: 376). </strong>Gerçek hayat hikâyesinden uyarlanan roman ülkücülerin dürencini ve yükselişini anlatmış, gelecek nesillerin birleşmesine ve kuvvetlenmesine vesile olmuştur.</p>
<p>Genelde kitabı okuyup bitirdiğimde arka sayfasına tarihini yazarım. Romanın arka sayfasına 26.08.2014 tarihi yazılı. Kitabı tamamladıktan sonra Emine Işınsu’yu ziyaret edip hem kitaplarını imzalatmak, romanı ile ilgili konuşmak hem de kendi kitabımı hediye etmek niyetindeydim. Ancak Emine Işınsu hastalanmıştı. İyileşince giderim diye düşünüyordum, ancak olmadı. Geriye görüştüğümüz anı ve kitapları kaldı… On sekiz romanı, üç oyunu, bir deneme, bir hikâye kitabı ve dokuz ödülü olan Emine Işınsu kitaplarıyla sonsuza dek aramızda yaşayacak, vakur duruşu ve fikirlerini sonuna kadar savunması ile bize her daim örnek olacaktır. Bundan böyle Emine Işınsu’nun romanlarına daha çok önem verilmesi gerektiğini düşünüyorum. Üniversitelerde çalışan milliyetçilerin Işınsu’nun eserlerinin tez yapılması konusunda girişimlerde bulunması, onun adının yaşatılmasına vesile olacaktır. Eserlerini Türk dilinde yazarak “Türkçeyi Doğru ve Güzel Kullanan Yazar Ödülü” sahibi olan Emine Işınsu’nun romanları dil bağlamında da incelenmelidir. Türk asıllı Rus yazarların eserlerine bu kadar değer verilirken Emine Işınsu’nun eserlerinin üniversitelerde gündeme getirilmemesi kabul edilir bir durum değildir. Emine Işınsu ve eserleri akademik çalışmalarda incelenerek, başka dillere çevrilerek hak ettiği değere kavuşturulmalıdır.</p>
<p>Aydın bir ailede dünyaya gelen, milliyetçi bir çevrede yetişen, büyüdükçe vatan ve millet sevgisini kalbinde büyüten Emine Işınsu, Türkçü ve milliyetçi olmanın sözde değil özde olması gerektiğinin bir örneğidir. Davaya sonuna kadar sadık kalan Işınsu, milliyetçi doğup milliyetçi olarak aramızdan ayrılmıştır. Ruhun şad olsun güzel kalplı, güzel yüzlü cesur kadın!</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Roza KURBAN</strong></span></a>  <strong> </strong></p>
<hr>
<p><strong><span>Kaynakça:</span></strong></p>
<ol>
<li><span><strong>Işınsu, Emine, </strong><em>Sancı, </em>İstanbul 2013.</span></li>
</ol>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-medium wp-image-92876" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2021/05/Tore-1982-Kapak.jpeg" alt="" width="800" height="1128" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2021/05/Tore-1982-Kapak.jpeg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2021/05/Tore-1982-Kapak-567x800.jpeg 567w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"> <img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-medium wp-image-92877" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2021/05/Tore-1982-Kapak-2.jpeg.jpg" alt="" width="800" height="513"> <img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-medium wp-image-92878" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2021/05/Tore.jpg" alt="" width="800" height="515"></p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Dinlerde Ve Geleneksel Türk İnanışlarında Dağ Kültü</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/dinlerde-ve-geleneksel-turk-inanislarinda-dag-kultu</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/dinlerde-ve-geleneksel-turk-inanislarinda-dag-kultu</guid>
<description><![CDATA[ Dinlerde Ve Geleneksel Türk İnanışlarında Dağ Kültü
Latince “Cults Worship” kelimesinden 19. asırda alınan “Kült” kelimesi, İngilizce de “Cult” seklinde yazılmakta, Fransızca’da da “Culte” seklinde telaffuz edilerek 10. Yüz­yıldan itibaren kullanıldığı görülmektedir (Oxford English Dictionary 1950, “Cult Md.”). Dilimize “Kült” seklinde gecen bu kelime, mezhep, tapınma, rağbet-merak anlamlarına gelmektedir. Kült, ayrıca bir ibadet şeklini takip eden insan grubu, belirli bir toplumda, belirli […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c462db2a42.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:47 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Dinlerde, Geleneksel, Türk, İnanışlarında, Dağ, Kültü</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2021/05/Tanri-Daglari-1.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/dinlerde-ve-geleneksel-turk-inanislarinda-dag-kultu.html">Dinlerde Ve Geleneksel Türk İnanışlarında Dağ Kültü</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Dr. Mustafa BAŞ</strong></span></a>
</p><p>Latince “Cults Worship” kelimesinden 19. asırda alınan “Kült” kelimesi, İngilizce de “Cult” seklinde yazılmakta, Fransızca’da da “Culte” seklinde telaffuz edilerek 10. Yüz­yıldan itibaren kullanıldığı görülmektedir (Oxford English Dictionary 1950, “Cult Md.”). Dilimize “Kült” seklinde gecen bu kelime, mezhep, tapınma, rağbet-merak anlamlarına gelmektedir. Kült, ayrıca bir ibadet şeklini takip eden insan grubu, belirli bir toplumda, belirli dinin yerleşmiş formlarından ayrılan kişi gibi manaları da taşımaktadır (Longman Dictionary 1987, “Cult Md.”). Kült, dinlerin ayırt edici unsurlarını oluşturan, Tanrıya, azizlere, ecdada, putlara veya birtakım kutsal kalıntılara yapılan merasimler bütünü olarak da tanımlanmaktadır (Mehmet Aydın 2005, 439).</p>
<p>Yeryüzünde bazı şeyler, insanlar tarafından kült kelimesinin içerdiği anlamda kutsanmıştır. Dağlar da, yüceliği ıssızlığı ve esrarlı havası ile insanların kutsiyet verdiği şeylerden biri olmuştur. Her ne kadar taşıdıkları önem derecesine göre farklı olmakla birlik­te, dini geleneklerin sembolik coğrafyasında önemli yer edinmişlerdir. Bu, bazen kozmik dağ olarak kabul edilmelerinden, bazen vahyin geldiği ve gözlem yerleri olmasından, ba­zen de Kutsal’ın ikametgâhı, hatta kutsiyetin coğrafik öğreticisi olarak farklılık kazandırıl­masından ortaya çıkmıştır (Diana L. ECK 2005, IX/6212).</p>
<p>Dağlar, tarihinin her döneminde dini hayatın merkezinde bulunmuş, kutsallar ara­sında bulunması gereken yerini almıştır. İnsan tasavvurları, her zaman dağlarda odaklaş­mış, onların yüceliğinde ve gizemliğinde sırlar aramış ve orada müşahede ettiklerini farklı anlamlarla yorumlamıştır. Bu sebeple her dönemde cazibe merkezleri olmuşlar, şiirlere konu edilmişler, yüceliklerinde dini anlamlar ve anlayışlar aranılmıştır. Hsieh Ling Yun, Han Shan gibi Çinli şairler, dağların tepelerinin birbirine yaslanarak bulutlara değmesiyle cen­nete ulaştıklarını düşünmüşlerdir. Dağlar, sonsuzluğun estetikleri kabul edilmiş, harikalar olarak görülmesi ve yükseklikleri, Tanrı düşüncesine götüren bir yol olarak kabul edilmiştir (Diana L. ECK 2005, IX/6212).</p>
<p>İnsanlar ilahi mesajdan ayrıldıklarında, görsel olarak putları tanrılaştırdıkları gibi, animist bir anlayışla da tabiat varlıklarını ve ruhları tanrılaştırmışlardır. Gökyüzünü bu ilahlar için karargâh olarak kabul ederek, bulutlardan ibaret olmayıp kat kat olduğunu dü­şünmüşlerdir. Bu sebeple “Gök” kelimesi, bazı milletlerde ve Moğollarda “Tanrı” anlamında kullanılmıştır (Bkz. Ahmet Mithat (trsz), 50-51). Tanrılarını kendilerinden ve yeryüzünden o kadar uzak düşünmeyen bu insanlar, onların mekânı olarak da dağları görmüşlerdir. Yunan Mitolojisinde İlahların yeryüzündeki ikametgâhı “Olimpus” dağıdır. İlahi menşeli olmasına rağmen ilkel dini inançlarla benzerlik gösteren tarzda Yahudiler, Kudüs’ün taşlık ve kayalık bir dağı olan “Sion Dağını” Tanrının ikametgâhı kabul etmişlerdir (Bkz. Mezmur, II/6, IV/1, Daniel IX/16). Hindu inanç sistemindeki üç ilahtan biri olan Şiva, “Grisa” (Dağla­rın Efendisi) olarak isimlendirilmiş ve Himalayalar’daki “Kilisa Dağ”ında ikamet ettiği düşü­nülmüştür (Diana L. ECK 2005, IX/6212).</p>
<p>İnsanlığın dağları kutsal kabul etmesi, buraların sadece kutsalın ikamet ettiği yer­ler olması değil, aşağıda açıklanacağı gibi dağlara farklı anlayış ve dini motiflerin yüklen­mesinden kaynaklanmıştır.</p>
<p><strong>Dağlar, Dünyanın Kozmik Merkezi Olarak Kabul Edilmişlerdir: </strong>Hintlilerin kutsal dağı olan Meru veya Sumeru dağı gibi bazı dağların dünyanın merkezi, Cennet ve yeryü­zünü birbirine bağlayan bir fonksiyona sahip olduğu düşünülmüştür. Hindu Mitolojisinde 4 kıtanın Meru dağından yayıldığı, bu dağın cennete de dünyadan bir tohum fidanı olarak uzandığı kabul edilmiştir. Dünya dairesinin merkezi olarak kabul edilen bu dağ, sembolik olarak birçok Hindu tapınağının mimarisine de orijinal örneklik teşkil etmiştir (Diana L. ECK 2005, IX/6212). Babil mitolojisinde de “kozmik dağ” inancı dikkat çekmektedir. Babil’de Ziggurrat dünyanın kendisidir. Tapınak kozmik dağı simgeler. Çok sayıdaki Keldani resim yazılı sahnede, Tanrı tıpkı bir güneş tanrısı gibi iki dağ arasından çıkar gelir. Kutsal dağ, tam bir tahttır; çünkü sahip tanrı, evrenin yaratıcısı orada hüküm sürer (Eliade 2002, 26). Kozmik dağın zirvesi, yalnızca dünyanın en yüksek noktası değil, aynı zamanda dünyanın göbeği, yaradılışın da başladığı yer olarak kabul edilir (Eliade 2002, 26).</p>
<p>Mircae Eliade, Süryanice bir kitapta Adem’in yeryüzünün merkezinde, daha son­ra İsa’nın haçının dikileceği yerde yaratıldığının, İsa’nın da, Adem’in yaratıldığı yer olan kozmik dağın zirvesinde ve yaratılışın merkezinde acı çekerek, kanıyla bütün insanoğlu­nun günahlarını bağışlatarak kurtuluşa götürdüğünün, İsa’nın çilesinin bütün yeryüzünü kapsadığını, kozmik dağın zirvesi olan Golgotha’nın büyüsel olarak bütün gezegeni kap­sadığının yazılı olduğunu zikretmektedir (Eliade 2002, 26).</p>
<p>Türk Mitolojisinde de Altın Dağ aynı fonksiyona sahip bir dağdır (Ögel 1971, II/290). Göktürkler ve Uygurlar döneminde dağlık ve ormanlık bölge olan Ötüken, devletin merkezi olarak kabul edilir. Merkez, her zaman kutsal bir görev üstlendiği için, dağlar ve orada bulunan her şey kutsanır (Fuzuli Bayat 2006, 48). Uzak doğuda Gunung-Agung Dağı (Bali adasının merkezidir), Japonya da Fuji Dağının arasında bulunduğu dağlar, Kuzey Afrika da Atlas dağları, Doğu Afrika da Kilo-Kli Manjaro dağı, Meru dağı ile aynı fonksiyona sahip dağlardır (Diana L. ECK 2005, IX/6212).</p>
<p><strong>Dağlar, Hayal ve Vahyin Geliş Mekânıdır: </strong>Dağa tırmanma, birçok Yerli Ameri­kan geleneklerinde ve Japon dağ zahitlerinin Yamabushi’ye tırmanmalarındaki vizyon araştırmalarında açıkça görüleceği gibi vizyon ve güç elde etme ile birleşik bir eylemdir. Bu iki etkenle birlikte ruhi içselleşmeyi içeren dönüşüm de dağ deneyimlerinin bir parçasıdır (Diana L. ECK 2005, IX/6213). Tayland’da üzerinde ayak izlerinin bulunduğu Phra-Sat dağları gibi dağlar, kozmolojik herhangi bir rolü olmadığı halde, insan ve kutsal arasında kuvvetli bir bağa sahip olmuşlardır. Phra-Sat da bulunan bu izler, Budistlere göre “Buda”nın, Hindulara göre “Şiva” nın, Müslümanlara göre Hz. Âdem’in, Hıristiyanlara göre St. Thomas’ın ayak izleri olarak kabul edilir (Diana L. ECK 2005, IX/6213).</p>
<p>Hz. Musa’nın vahyi aldığı ve Allah ile konuştuğu Sina Dağı, Yahudilerce kutsal görülmüştür (Bkz. Tanyu 1973, 9-10), Kutsal Kitap’da bu olgu şöyle ifade edilmiştir; “Rabb’in görkemi Sina Dağı’nın üzerine indi. Bulut dağı altı gün örttü. Yedinci gün Rab bulutun içinden Musa’ya seslendi. Rabb’in görkemi İsrailliler’e dağın doruğunda yakıcı bir ateş gibi görünüyordu. Musa bulutun içinden dağa çıktı. Kırk gün kırk gece dağda kaldı.” (Çıkış, 24/16-18) Hz. İsa, “Dağ Vaazı” olan ve önemli esasları açıkladığı konuşmasını Hıristiyanlarca kutsanan Zeytin Dağında yapmıştır. (https://www.holyhill.com/index.php?option=com_content&view=article&id=16&Itemid=24 24.11.2012). Hz Muhammed’in (sas) ilk vahyi aldığı Hira Dağı da, kutsiyet atfedilmemekle birlikte Müslümanların ziyaret ettiği yerlerden biri olmuştur.</p>
<p><strong>Dağlar Kutsal’ın ikamet yeri olarak düşünülmüştür: </strong>Dağlar, Tanrıların yeryü­züne indikleri ve insanlarla birleştikleri yerler olarak düşülmüş ve öyle algılanmışlardır. Olimpus Dağı Yunan mitolojisinde Zeus, Hermes, Apollo vb. tanrı ve tanrıların ikamet ettiği yer olarak görülmüştür (Bkz. Tanyu 1973, 6). Hindu geleneğinde Şiva’nın Himalayalardaki Kilisa dağında ikamet ettiği düşünülmüştür. Yahudilerde Siyon, Çinli Budistlere göre O-mei dağları aynı karakterde düşünülmüştür (Diana L. ECK 2005, IX/6212). Sümerler, En-Lil’i mukaddes dağların kralı olan tanrı kabul etmişler, ilk Kaos’un sularından yükselen dünya dağının tepesinde taht kurduğunu düşünmüşlerdir. Fenikeliler de, ayin ve tapınakları yük­seklere yapmışlar, Lübnan dağlarını kutsal kabul etmişlerdir (Bkz. Tanyu 1973, 5-6).</p>
<p>Altaylar, Türkistan coğrafyasındaki ulu dağların çoğu, Tanrı anlayışıyla bağlılığı olan, “Han-Tengri”, “Kayrakan”, “Abu Kaan” gibi adlarla adlandırılmıştır (Beydilli 2004, 147). Burhan-Kaldun Dağını kutsal kabul eden Moğollar da, en yüksek dağlar “Dağ İlah” seklinde düşünülmüştür (Tanyu 1973, 7). Yakut halk biliminde de, Tanrı’nın yedi katlı bir dağ üzerinde yaşadığına inanılmıştır. Başkurtlarca,”Tura Tev” olarak anılan, kutsal bilindiği için de kurban kesilmeden önce kesinlikle çıkılmayan dağ da bu silsilenin içinde yer almış­tır. Gök-Tanrı’ya kurban merasimi de kutsal bilinen böyle dağlarda yapılmıştır (Beydilli 2004, 147).</p>
<p><strong>Dağların İlahi Kuvvet Yüklendiğine İnanılmıştır: </strong>Japon geleneklerinde tabiatın ruhtan ayrılmasının yapay bir olay olduğuna inanılarak “Kami” nin (Ölen herkes) baharda doğup, güz gelince tekrar dağa çekildiği kabul edilmiştir (Diana L. ECK 2005, IX/6214).</p>
<p>Eski Türkler, her dağın bir koruyucu ruhu olduğuna inanmışlardır. Bu nedenledir ki; dağ ruhundan dilek dileyeceklerinde, onların yardımına ihtiyaçları olduğunda hep dağ tepelerine çıkmışlar; kurbanlarını orada sunup, ayinlerini orada yapmışlardır. Dağ ruhunun da içinde bulunduğu “yer su” ruhlarının merhametli ve koruyucu ruhlar olarak az şeye kanaat ettiklerini, darılmadıkça da kanlı kurban istemediklerini düşünmüşlerdir (İnan 1998, 472). Çin kaynaklarında eski Türkler’in, “Bodin İnli” dağına, “Ülkeyi Koruyan Ruh” gibi baktıkları, dağın yurdu sembolize ettiği, Türk mitolojik düşüncesinde de Dağ Ruhunun aynı zamanda toprağın ve yurdun koruyucusu olduğu zikredilmiştir (Beydilli 2004, 147). Sibirya Türklerinde ise Şamanları esas koruyanın, “Kara Dağ Sahibi” olduğuna inanılmıştır. İran mitolojisinde, tüm dağların anası olarak bilinen, “Elbruz” dağının adının da “Albız-Yalbuz” adından değiştirildiği düşünülmüştür (Beydilli (2004), 147).</p>
<p>Japon gelenekleri Hapura, Gassan, Yoshima, Omine ve Kumana gibi birçok da­ğın kutsiyetini kabul eder. Bu inanç, ruh kuvvetinin dağlar ile birbirinden ayrılamayacağı duygusundan ortaya çıkar. Tacoma ve Cuchama dağları gibi dağlarda, Amerikan yerlile­rince yağmur yağdırıcı ve yaratma yeri olarak kabul edilirdi (Diana L. ECK 2005, IX/6214).</p>
<p><strong>Dağlar, Hayat ve Ölüm Kaynağı Kabul Edilmiştir: </strong>Dağlar, ırmakların kaynağı olarak hayat verici, dolayısıyla da verimliliğin kaynağı olarak görülmüştür. Altay Şamanları, “Mukaddes Altay’ım refah ve bereket versen ne olur… Esenliğe sağlığa bereket versen ne olur. Şimdi geçecek yıla bereket versen ne olur… “ diye dua etmişlerdir (İnan 1986, 51). Dağlar, sadece su kaynakları olarak değil, aynı zamanda yağmur ve aydınlığında kaynağı olarak görülmüştür. Yunanlıların Zeus, Hinduların Şiva, İnkaların Catuguilla gibi Fırtına Tanrıları dağlar ile eşleşmişlerdir. Dağlar, ölüler içinde cennete giden yollar olarak görülmüştür. Japonlar, ölülerin ruhlarının dağlara gittiğine inanmışlardır (Diana L. ECK 2005, IX/6214). Cengiz Han’ın gençliğinde düşmanlarından Burhan Haldun dağına sığın­dığı, dağın onu düşmanlarından koruduğu, bu dağa kendisine hayat veren olarak dua ettiği kaynaklarda zikredilmiştir (İnan 1986, 52).</p>
<p>Dağlar, bu sayılanların dışında buralarda ruhlar, periler ve devler bulunması, kuvvet, kudret ve bir mana gücü ihtiva etmesi bir velinin orada yaşamış ve oraya gömül­müş olması, Tanrının yaratıcı gücünün alameti sayılması, tapınak, manastır ve mabetlerin buralara yapılması, şimşek ve yağmur bulutlarının bilhassa buralarda belirlemesi sebebiyle yağmur duaları ve ayinlerin buralarda yapılması gibi sebeplerle de insanların dikkatini çeken mekanlar olmuştur (Bkz. Tanyu 1973, 75-77).</p>
<p>İlahi kaynaklı olsun veya olmasın, her dini inanışın içinde bir dağ motifi bulmamız mümkündür. Eski Yunanlılar Olimpus Dağını kutsal etmişlerdir. Bu isim, birçok Yunan dağlarına verilen ad olmakla birlikte, Thessalia’daki Yunanistan’ın en yüksek dağı için özel isim olmuştur. Yunan Tanrılarının bu dağlarda oturduğu kabul edilmiştir. Hephaistis burada tanrılar için saraylar kurmuştur (Bkz. Behcet Necatigil 1957, 82). Ölümlü varlıklar olan insanlar bu dağa çıkamadıklarından tanrılar, zaman zaman yer yüzüne inmişler, insanlarla ilişkiler kurmuşlardır. Bu ilişkiler neticesinde Yunan mitolojisinin örnekleriyle dolu olduğu yarı insan, yarı tanrı varlıklar vücuda gelmiştir (Bkz. Ahmet Mithat, 72).</p>
<p>Sümerler, En-Lil’i mukaddes dağların kralı olan tanrı kabul etmişler, ilk Kaos’un sularından yükselen dünya dağının tepesinde taht kurduğunu düşünmüşlerdir (Bkz. Tanyu 1973, 5). Fenikelilerde, ayinler ve tapınaklar yükseklerde yapılmış ve Lübnan dağlarını kutsal kabul etmişlerdir. Burhan-Kaldun Dağını kutsal kabul eden Moğollar da en yüksek dağlar “Dağ İlah” seklinde düşünülmüştür. Moğolların inancına göre gökte yaşayan ilahın yeryüzüne indiği yerler dağlar olarak görülmüştür. Cermen’lerde dağlar Tanrıya hizmet ve ibadet için sevilen yerler olmuştur. Wodenberg, Donnesber, Froberg, Odinsberg gibi adlar dağların kutsi anlamlarının izlerine atfen verilmiştir. Elburz Dağının da Persler tarafından kutsandığı kaynaklarda zikredilmiştir (Bkz. Tanyu 1973, 75-77). Hindu, Budist ve Caynıst mitolojide ortak bir şekilde Meru Dağı dünyanın merkezi olarak kabul edilmiş, özellikle Hindu Mitolojisine göre 4 kıtanı bu dağdan yayıldığına inanılmıştır (Diana L. ECK 2005, IX/6212).</p>
<p>Himalayalar, Hinduların kutsal dağlarındandır. Dağ tapınakları, Hindistan’da göze çarpan bir özelliktir. Şiva’nın Himalayalardaki Kilisa dağında ikamet ettiği düşünülmüştür. Fuji, Haguna, Yoshino, Omine, Kove ve Hiei dağları Japonlar tarafından kutsal kabul edil­mişlerdir. Amerikan yerlileri geleneğinde ruh kuvveti ile dağların birbirinden ayrılamayacağı duygusu mevcut olmuştur. Kuzey Pasifik yerlilerinde Rainer Dağı, Meksika’da Tecyac Tepesi, Güney Kaliforniya’da Cuchama dağı kutsal kabul edilen merkezler olarak inanç sisteminde yerlerini almışlardır (Diana L. ECK 2005, IX/6213-6214).</p>
<p>İlahi menşeli olmakla birlikte, mekandan münezzeh olduğu halde Yahudiler de Al­lah’a mekan izafe etmişlerdir. Yahudilere göre Sion Dağı, Tanrının ikamet ettiği yer olarak Kutsal Kitapta zikredilmiş, günümüze kadar da kafileler halinde ziyaret yeri olmuştur (Bkz. Tanyu 1973, 11). Mezmurlar’da bu dağın bulunduğu Kudüs, tanrının şehri, bu dağ da tanrının dağı olarak anılmıştır (Bkz. Mezmurlar, 20/2, 4/1, 76/2, 133/13). Sion Dağının yanında Sina Çölünün güney yönünde Sina Dağı (Har-i Sinoy), Hermon, Taban, Hafya’da Karmel, İsrail’de Matsada, Mitsba dağları özel değere sahip olmuşlardır (Bkz. Tanyu 1973, 9). Yahudilikte “Yahve” kutsal dağ ile ilişkilendirilmiş, “Bir Dağ Tanrısı” olarak belirtilmiş, Sion, Sina Hermon, Lübnan, Karmel, Tabor… hep Yahve’nin dağları olarak görülmüştür (Bkz. Tanyu 1973, 10).</p>
<p>Yahudilerin kutsal kitaplarını, kendi kutsal kitapları ile birlikte Kitab-ı Mukaddes olarak benimseyen, Hıristiyanlıkta da benzer anlayışı görmek mümkündür. Hıristiyanlar için en önemli olan ve kutsal dağ, Hz. İsa’nın üzerinde dolaştığı, vaaz ettiği, gecelediği (Bkz. Luka 22/37-38) ve orada çarmıha gerildiğine inanılan Zeytin Dağıdır. Bu dağ, Hıristi­yanların başta gelen ziyaret yeridir.(https://www.holyhill.com/index.php?option=com_content&view=article&id=16&Itemid=24 24.11.2012). Dağ, Hıristiyan mistikleri için Allah’a yakın olmanın sembolü, dua yerleri murakabenin odağına bir çıkış yolu olarak görülmüştür (Bkz. Tanyu 1973, 15). Trabzon Sümela (Meryem Ana), Göreme Peribacaları ve başka yerlerdeki tepelere ve yüksek yerle­re yapılan manastırlar ve kiliseler bu anlayışa işaret etmektedir.</p>
<p>Allah, zaman ve mekandan münezzeh olduğundan İslam, diğer dinlerde olduğu gibi dağları tanrı mekanı ve tanrının insanlarla buluştuğu yerler olarak nitelememiştir. Allah insana şah damarından daha yakın olduğundan (Kaf Suresi, 16), dağ baslarında ve tepe­lerde aranmamıştır. Arafat Dağı, gerek cahiliye döneminde bir ziyaret yeri, gerekse İslami dönemde vakfe mekanı olan önem arz eden bir yer olmuştur. Buranın Hz. Adem ile Hz. Havva’nın yeryüzünde buluştuğu yer veya Hz. İbrahim’in Cebrail’in hac görevlerinin nasıl yapılacağını öğrettiği yer olduğuna inanılmıştır (Bkz. Boks 1991, III/263). Arafat Dağı ile birlikte, Hz. Peygambere vahyin geldiği Cebel-i Nur ve buradaki Hira mağarası, Peygam­berin Hicret esnasında saklandığı Sevr mağarası da kutsiyet atfedilmemekle birlikte Müslümanlarca ziyaret edilegelmiştir.</p>
<p>Hemen her din kutsalları arasında yer alan dağ ile ilgili inanışlar, Orta Asya coğ­rafyasında yaşayan Türklerin de saygı gösterdiği tabiat unsurlarından biri olagelmiştir. Dağ kültü, Türklerde Gök Tanrı kültü ile ilişkilendirilmiş, yeryüzünde Tanrıya daha yakın mekan­lar olarak hissedilmiş, öyle olduğuna da inanılmıştır (Bkz. Kalafat 1990, 33). Türkler, Orhun Kitabelerinde Yer-Sub tabiri ile ifadesini bulan, bir takım gizli kuvvetlerin varlığına inanmışlardır. Bu kutsal Yer-Sub tabiri, Ötüken, Budun İnli Dağları ve ormanlarını temsil etmiştir. Vatanın korunmasında Yer-Sub ruhlarının rolü, Tonyukuk Yazıtında “Düşman, Tanrı, Umay ve Yer-Sub ruhlarının yardımıyla gafil avlanarak basılmışlardır.” <sup>(</sup>Bkz. Ergin 1975, Tonyukuk 1. Tas Güney Cep. 10.str, 38 ; İnan 1976, 31; İnan 1986, 48) şeklinde ifadesini bulmuştur.</p>
<p>Eski Türk inancında Yer-Sub ruhlarının en önemli mümessili dağlardır. Hunların eski vatani olan Yeni-Si-Şan veya Şan-Din-Şan sıra dağlarındaki Han-Yoan dağı, Hunların her yıl, Gök Tanrıya kurban kestikleri dağdır. Bunlardan başka Gan-Tsuan-Şan dağı da, Hunların mukaddes dağlarından biridir. Hun Hakanları, Çin ile yaptıkları anlaşmaları Hun dağı denilen bir dağın tepesinde kurban keserek içtikleri antla teyit ederlerdi (İnan 1976, 31; İnan 1986, 48).</p>
<p>Büyük dağlar, Türk mitolojisinde de en önemli motiflerdir. Her Türk efsanesinde bu kutsal dağlar, açık veya kapalı bir şekilde karşımıza çıkarlar. Uygurların ataları olan Kao-Ci Toleslerinin menşe efsanesinde “Hakanın kızlarını Tanrı ile evlenmeleri için bir dağ üzerinde bıraktığı, küçük kızın bu dağda bir erkek kurtla evlenerek yeni nesiller meydana getirdiği” rivayet edilir. Uygurlarca, efsanedeki bu erkek kurdun, Tanrının sembolü olduğu­na inanılır (Ögel 1971, II/284).</p>
<p>Bugün geleneksel Türk Dini inancını sürdüren Türk boylarında rastlanan dağ-su (ırmak, göl, pınar) ağaç, orman, kaya kültleri, Eski Türk yazıtlarında “Yer-Sub” adı altında toplanmıştır (İnan 1986, 49). Hunlardan itibaren her devirde, Türklerin dikkatini üzerine çeken dağlar, mitolojilerde yer aldıkları gibi, ata sözlerinde de önemli yer tutmuşlardır (Ögel 1971, II/284). Dede Korkut Kitabında ve Orhun Abidelerinde örneklerine rastlandığı gibi Türkler, zaman zaman dağlara kişilik vermişlerdir. Manas Destanında da dağlar, büyük bahadırlar gibi, bahadırlar da bir dağ gibi görülmüştür. Altay Dağlarında Katun, Bey gibi adların bulunması da sadece coğrafi bir özellik değil, bu dağların, çoluk, çocuğu olan ruh­lar gibi düşünülmesinden ortaya çıkmıştır (Ögel 1971, II/295).</p>
<p>Zirveleri gökleri deler gibi yükselen ve başları bulutlar içinde kaybolan dağlar, Tanrı ile konuşur ve ilgi kurar gibi görünmüşlerdir. Göğün direği dağ, yeri bastıran dağ ve Tanrıya giden en yakın yol da yine dağ idi. Bunun için Orta Asya’daki dağların çoğu Tanrı ile ilgili isimlerle anılmışlardır (Ögel 1971, II/283; İnan 1976, 32). Kurbanlar, yüksek dağ tepelerinde kesilmiş, toplumda ün kazanmış saygı duyulan kimselerin mezarları yüksek dağ başlarına yapılmıştır (Ögel 1971, II/290). Bu anlayışın kültürdeki derin izleri tarihin her döneminde devam etmiş, Türklerin Müslüman olmalarından sonra da, dağ ile ilgili inanışla­rın bir kısmı benzer özelliğini sürdürmüştür. Dağ, Türklerde genel bir kült olarak görülmekle birlikte önem verilen dağlar, her boya göre değişmiştir. Her boyun ve oymağın kendine mahsus mukaddes-ıduk dağı bulunmuştur (İnan 1976, 32).</p>
<p>Göktürkler dağları, Yer-Sub’un en önemli mümessilleri olarak görmüşler, dağları gökte oturan Tanrı’ya yeryüzünde en yakın yerler olarak kabul etmişlerdir. Yüksek dağ tepelerinin göklere yakın bulunması ve uzaklardan mavi renkli görülmesi bu inancın yer­leşmesine sebep olmuştur (Bkz. Tanyu 1973, 30). Göktürk İmparatorluğunun idaresi altın­daki bütün Türk boyları tarafından Ötüken Dağı ve ormanlarının kutsandığı Göktürk ve Uygur yazıtlarında yer almıştır (İnan 1976, 32; İnan 1986, 49). Göktürklerin menşei hak­kında Çin kaynaklarında tespit edilen rivayetlerde de, dağ ve mağara mühim unsurlar olagelmişlerdir (İnan 1976, 37; İnan 1986, 53). Göktürklerin yaratılış efsanesinde “Dişi kurdun çocuğu alarak Turfan’ın Kuzey batısında bir dağa gittiği, orada bulunan bir mağa­radan içeriye girdiği” rivayet edilmiştir (Ögel 1971, II/285).</p>
<p>Göktürkler için Ötüken Dağı ile birlikte bu dağın batı tarafında bulunan “Budun İn­li” ismi verilen dağlar da kutsal kabul edilmiştir. “Budun İnli” ülkenin koruyucusu olan ruh anlamını taşımaktadır. Üzerinde ağaç ve ot olmayan bu dağa Göktürkler o gözle bakmış­lardır (İnan 1986, 5). Hakanın otağı Ötüken dağında kurulmuş, her yıl hakanlığa tabi bütün boy başbuğları ile beraber kutlu Budun İnli mağarasında ayin yapılmış, ataların ruhlarına kurbanlar sunulmuştur (İnan 1976, 37). Göktürklerin doğudaki büyük sıra dağlara “Kadır Kan” demeleri de yine dini sebeplere dayandırılmıştır (Ögel 1971, II/285). Dağ, Göktürklerin en önemli kültlerinden biri olarak Iduk-Mukaddes görülmekle birlikte, kesinlikle tanrı olarak veya tanrının mekanı olarak kabul edilmemiştir.</p>
<p>Dağ, Uygur Türklerinin yaratılış ve türeyiş mitolojisinde de çok önemli yer tutmuş­tur. Uygurların ataları olan Kao-Çı Töleslerinin türeyiş efsanesinde ki dağ motifi dışında bir başka Uygur efsanesinde de; “Gökten bir ışık, ırmak arasındaki bir dağ üzerine inmiş ve Uygurların soyları bu yolla türemiştir (Ögel 1971, II/285). Uygurların “Kut Dağı” da çok meşhurdur. Ziya Gökalp bu dağ hakkında şöyle demektedir. “Gökten inen nur sütunu yeryüzünde taşlaşarak yeşim taşından bir kaya vücuda getirdi. Bu kayaya “Kutlu Dağ” adı verildi. Milli harsın timsali ve mukaddes tanındı. Beyazlara bürünmüş ak sakallı bir ihtiyar, Böğü Han’ın rüyasına gelerek bu kayaya hürmet gösterdikleri müddetçe Türklerin hakimi­yette kalacaklarını haber verdi.” (Gökalp 1980, 15). Cüveyni’nin rivayetine göre bu dağ Çinliler tarafından parçalanarak götürülünce Uygurlar perişan olmuşlardır (İnan 1986, 50). Göç efsanesinde, bu kutlu dağ ile birlikte iki dağdan daha bahsedilmekte ise de bunların varlıkları bu kutlu dağa bağlı olarak zikredilmiştir. Bunlar, Çin Prensesinin sarayını üzerine koyduğu “Hulin Pili Poli” Yeni Hatun Dağı, diğeri ise onun yakınlarındaki Tanrı Dağı idi (Bkz. Köprülü 1980, 60-61).</p>
<p>Altay Türklerinde, Kutsal Dağ (Altay) inancı köklü ve yaygındır. Altaylı boylar ve oymakların mukaddes saydıkları dağların belli başları Abakan ırmağı kaynaklarındaki Eki Tag, Biy ırmağı kıyısındaki Sogol Palmir, Akaya, Ene, coğrafya kitaplarında Rusça “Beluha” denilen Kadın başı, Üçsürü, Karatag, Çaptigan, Ülgen, Aysu, Karahan adlarını taşıyan dağlardır (İnan 1976, 34; İnan 1986, 50).</p>
<p>Altay Türklerine göre insana maddi hayat için gerekli olan bütün nesneleri veren, onun yiyecek elbise ve ikametgâhını bol bol temin eden yedi dağ ve denizi ile Yer-Sudur. Altay Türklerine göre bu dağlar, ırmaklar, göller (Yer-Su) hep canlı nesnelerdir. Onların kutsal kabul ettikleri dağlar ve göller sadece coğrafi isimler değil, konuşan, duyan, evlenen, çoluk çocuk sahibi varlıklar sayılmışlardır. Şaman ayininde Altay’ın Ruhuna hitap eder, yalvarır ondan medet umar. Bu duasında Altay Dağını rızık veren, şan getiren, hüküm veren ve atalarının çok eskiden beri kutsadığı varlık olarak görür. Altayın varlığından da tasaya düşülmemesi gerektiğini söyler (İnan 1986, 51).</p>
<p>Altay Türklerinde aynı zamanda mitolojik olarak Altın Dağ ile ilgili inanışlar bu­lunmaktadır. Bu dağ Gök kubbenin altında etekleri yeryüzüne kadar inmeyen som altından yapılmış bir Gök dağı olarak düşünülmektedir (Ögel 1971, II/290). Altay Dağlarının tümü kutsal görülmekte, içlerinden herhangi bir tepenin bütün Altayları temsil etmediği, göğe yükselen zirvelerin hepsinin birden Tanrı yerine kadar uzandığına inanılmaktadır. Altay Türklerine göre Büyük Tanrı Bay Ülgen’in oturduğu Altın Dağın Altay dağlarında olmasının muhtemel olduğu kabul edilmektedir (Ögel 1971, II/296). Altay Türklerinin inançlarında bazı dağlar yaratılışın kaynağı olarak görülmekte, Töz-Tös (menşe-asıl) olarak isimlendirilmektedir. Abakan ve Yezim dağlarına söylenen ilahilerde bu dağların Töz oldukları zikredilmektedir (İnan 1986, 44).</p>
<p>Orta Asya Türkleri arasında araştırma yapan W. Radloff, Kara Kırgızlar tarafın­dan kutsal kabul edilen “Şu” kaynağında yer alan “Kungraman Dağı”, “Kaysu nehri boyun­daki “Çulpasa Dağı” ve “Te” boyundaki “Alabaşı Ata Dağı” olmak üzere üç dağdan bah­setmiştir (Bkz. Radloff 1976, 202). Karahan Devletini kuran Türk boylarından biri olan Çiğil Türkleri de yakınlarındaki bir dağı Tanrı makamı saymışlar, kurbanlarını orada kesmişler­dir. Başkurt Türkleri de, Altay dağları ile Ural dağlarını kutsal olarak kabul etmişlerdir. XVIII. Yüzyılın ortalarında Başkurtlar arasında seyahat eden ve izlenimlerini kayıt altına alan Lepechin, Tura-Tav denilen dağı Başkurtların taparcasına kutsadıklarını ifade etmiştir (Bkz. Tanyu 1973, 33). Oğuz Kağan efsanesine göre, Oğuz Han’ın kendi öz yaylaları olan “On Tag” “Kür-Tag” isimli dağlar Oğuzların kutsal dağları idiler. Kazılık Dağı da Oğuzların kutsal dağlarından biri olarak efsanelerde yerini almıştır (Ögel 1971, II/285). Dağları kutsal mekanlar olarak gören Türk boyları arasında, mukaddes dağlar ve onların ruhları adına muhteşem ayin ve törenler de yapıla gelmiştir. Dağ Ayini, Kaç ve Beltir boylarında “Tig-gir Tayı” yani Gök Kurbanı, Sagaylarda “Tag Tayanı” yani dağ kurbanı olarak isimlendirilmiş­tir (İnan 1986, 53).</p>
<p>Türk boylarının hemen hepsinin kutsal gördükleri farklı dağlar olmakla birlikte ba­zıları genel olarak ortak kutsanmışlardır. VII. yüzyılda bütün Türk boyları ve Göktürk İmpa­ratorluğuna giren yabancı boylar, Ötüken Dağı ve ormanlarının Kült olduğu görülmektedir. Orhon ırmağı kaynaklarında ve bu kaynakların çevresinde bulunan dağların Hunlar devrin­den beri muhtelif Türk boyları için müşterek kült olduğu bilinmektedir. Bu bölgede bulu­nan şahikalardan birinin hala “Othon Tengri” adını taşıması da eski devirlerin bir hatırası olarak devam etmektedir. Kazılık Dağı, Oğuzların kutsal dağı olmakla birlikte buradan sürülen Kalmukların bu dağ için yaktıkları ağıt, Kazak-Kırgız edebiyatında meşhurdur (İnan 1986, 49).</p>
<p>Türk Mitolojisinde Altın dağ önemli bir unsurdur. Her ne kadar Altın dağ motifi Altay Türklerinde bütün incelikleriyle görünse de eski Türkler tarafından Uygur iline yakın bir dağ “Altun Kan” olarak anılmaktadır. Türkler arasında Altın gibi olan dağlardan çok söz edildiği görülmektedir. Göktürk yazıtlarında da bu motifte dağlar bulunmaktadır (Ögel 1971, II/290). Dünyanın ortasından yükselen Demir Dağ yine Türk mitolojisinin önemli motiflerinden biri olarak dikkat çekmektedir. Bu motif, Göktürklerin Ergenekon Destanında bariz olarak göze çarpmaktadır. Eski Kırgızların torunları Abakan Tatarları, bu dağın dün­yanın ortasında bulunduğunu zikretmektedirler (Ögel 1971, II/292). Tanrı Dağları da Türklerin ortak kutsadıkları dağlardan biri olarak ismini dağların Tanrı makamı olarak görülme­sinden almaktadır (Bkz. Turan 1979, 111).</p>
<p>İslam dinini benimseyen Türkler, eski inançlarının bir kısmını bu yeni benimsedik­leri dine taşımışlar, bu husustaki geleneklerini de koruyarak asırlar boyunca sürdürmüşler­dir. Dağ ile ilgili inanışların bir kısmı da bu bağlamda varlığını günümüze kadar devam ettirmiştir. Altay, Ötüken ve Tanrı Dağı bu günkü Türkler arasında saygı değer bir hatıra, bir tarihi bağ olarak önemini günümüze kadar muhafaza etmiştir (Bkz. Tanyu 1973, 44).</p>
<p>Abdülkadir İnan, Kazan vilayetinde Hocalar dağı ile ilgili bir din adamının şikaye­tini şöyle nakletmektedir; “Cahil halk nerede bir dağ veya pınar görse, bir kayın ağacı diker ve oraya keramet derler.” (İnan 1976, 185) Bu rivayet, Türklerin Müslüman olduktan son­rada Yer-Su ile ilgili inanışlarını sürdürdüğünü açık bir şekilde ortaya koymaktadır. Anadolu’da da bu inanışın izleri zaman zaman göze çarpmaktadır. Evliya mezarları yüksek tepe­lerde bulunmakta, insanlar, bu mezarlar ve yatırları ziyaret etmek için o tepelere çıkmakta­dırlar. Yağmur duaları, bir çok bölgede tepelerde yapılmakta, bu dualara insanlarla birlikte hayvanlarda getirilmektedir. Bir örnek olması açısından Sarıkamış yöresinde kuraklık olduğunda Akbaba Dağına çıkılmakta, orada yatan Ak Babaya dilekte bulunulmaktadır (Bkz. Kalafat 1990, 100). Dumlu Baba, Hasan baba, Ak Baba, Çoban Dede, Parmaksız Sarı Baba, Güzel Baba, Kuzucan Baba, Sarı Baba gibi dağ ve tepeler üzerinde bulunan yatırlar ve ziyaret yerlerinden isimlerini almaktadırlar (Bkz. Kalafat 1990, 35).</p>
<p>Eski Türkler tarafından mezarların yüksek dağ tepelerine yapılması göz önüne alındığında, dağla ilgili inançların ne dereceye kadar devam ettiği bariz bir şekilde görül­mektedir. Hikmet Tanyu, Türkiye’deki Şiiler ve Alevilerce yatırların kutsandığını, hatta evliyaların bulunduğu dağ ve tepelerin bile kutlu sayıldığını belirtmektedir (Bkz. Tanyu 1973, 48). Tunceli yöresinde ata mezarlarına Orta Asya’da olduğu gibi büyük saygı göste­rilmekte, mezarlar ya orman içine, ya da dağ tepelerine yapılmaktadır (Bkz. Kalafat 1990, 106).</p>
<p>Anadolu’ya gelen Türkler’de eski Orta Asya mitolojisinin Altın Dağ veya Akdağlar’ı kaybolmuş, onların yerini Kaf Dağı, Tur Dağı almıştır. Aslında efsanevi eski Türk dağları da mitolojide Ön Asyanın bu dağlarının birer paralellerinden başka şey olma­mıştır (Ögel 1971, II/290). Doğu Anadolu’da geleneksel Türk inançlarının izleri üzerine yapılan araştırmalar, İslam öncesi dağ ile ilgili inanışların birçoğunun halen farklı şekillerde Anadolu’da yaşadığını ortaya koymuştur (Bkz. Kalafat 1990, 34-36).</p>
<p>Sonuç olarak dağlar, ilahi kaynaklı olmayan dinlerde olduğu gibi, ilahi kaynaklı dinlerde de önemli dini bir motif olmuşlardır. Bazı dinlerde Tanrı’nın makamı, oturduğu yerler olarak görülmüş, bazı dinlerde de sadece kutsiyet izafe edilen yerler olmuşlardır. İslam Dininde bile tabiatın bir parçası olarak görünmesine rağmen, Nur, Arafat, Ebu Kubeys dağı gibi dağlar ziyaret edilen yerler olmuşlardır. Eski Türkler de dağları kutsal görmüşler, dağın bir parçası olduğu yer-su kültü, zamanla Türklerde vatan kelimesi ile özleştirmişlerdir. Bu anlamda dağları vatanın bir parçası olarak düşünmüşler, her şeyden üstün ve önemli görmüşlerdir. Türkler, dağlarla ilgili inançlarını İslam sonrasında da sür­dürmüşler, ölen bazı büyüklerini yüksek tepelere gömmüşler, buraları gömülen ve orada yaşadığı bilinen kimselerin ismiyle anarak kültürel özelliğini zamanımıza kadar taşımışlar­dır.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Dr. Mustafa BAŞ</strong></span></a>
</p><p>Diyanet İşleri Başkanlığı Başmüfettişi, e-posta: mbas28@hotmail.com</p>
<p>Alıntı Kaynak: Çukurova Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Sayı:13</p>
<hr>
<div><span><strong>Kaynaklar</strong></span></div>
<div><span>♦ AHMET MITHAT, (Trsz.), <em>Tarih-i Edyan</em>, İstanbul</span></div>
<div><span>♦ AYDIN, Mehmet (2005), <em>Ansiklopedik Dinler Sözlüğü</em>, Konya</span></div>
<div><span>♦ BAYAT, Fuzuli (2006), “Türk Mitolojisinde Dağ Kültü”, <em>Folklor/ Edebiyat</em>, C.12, Sayı 46. İstanbul</span></div>
<div><span>♦ BEYDİLLİ, Celal 2004, <em>Türk Mitolojisi Ansiklopedik Sözlük</em>, Ankara , Yurt Kitap-Yayın</span></div>
<div><span>♦ BOKS, Abdullah (1991), <em>İslam Ansiklopedisi</em> (Arafat), İstanbul, MEB. Yay. III</span></div>
<div><span>♦ ECK L. Diana (2005), <em>The Encylopedia of Religion</em>, “Mountains Md.”, ABD, Thomson Gale Co., IX</span></div>
<div><span>♦ ELİADE,<sup>,</sup> Mircea (2002, <em>Babil Simyası ve Kozmolojisi</em>, İstanbul, Kabalcı Yay.</span></div>
<div><span>♦ ERGİN, Muharrem (1975), <em>Orhun Kitabeleri</em>, İstanbul, Bogaziçi Yay.</span></div>
<div><span>♦ GÖKALP, Ziya (1980), <em>Makaleler IX</em>, İstanbul, Kültür Bak. Yay </span></div>
<div><span>♦ İNAN, Abdulkadir (1976), <em>Eski Türk Dini Tarihi</em>, İstanbul, Kültür Bak. Yay</span></div>
<div><span>♦ İNAN, Abdulkadir (1986), <em>Tarihte ve Bugün Şamanizm</em>, Ankara, T.T.K. Yay</span></div>
<div><span>♦ İNAN, Abdulkadir (1998), <em>Makaleler ve İncelemeler</em>, Ankara, T.T.K Yay</span></div>
<div><span>♦ KALAFAT, Yaşar (1990), <em>Doğu Anadoluda Eski Türk İnançlarının İzleri</em>, Ankara</span></div>
<div><span>♦ KÖPRÜLÜ, Fuat (1980), <em>Türk Edebiyati Tarihi</em>, İstanbul, Ötüken Yay.</span></div>
<div><span><em>♦ Kur’an-ı Kerim Meali</em>, Ankara, DİB Yayınları</span></div>
<div><span><em>♦ Kutsal Kitap</em> 2002, İstanbul, Yeni Yaşam Yayınları,</span></div>
<div><span><em>♦ Longman Dictionary of Competarary</em> English 1987 , “Cult Md.” England</span></div>
<div><span>♦ NECATİGİL, Behcet (1957), <em>Küçük Mitolojya Sözlüğü</em>, İstanbul</span></div>
<div><span>♦ ÖGEL, Bahattin (1971), <em>Türk Mitolojisi</em>, İstanbul , Kültür Bak. Yay, II</span></div>
<div><span>♦ RADLOF, W. (1976), <em>Sibirya’dan Seçmeler</em> (Çev. Ahmet Temir), İstanbul, Kültür Bak. Yay</span></div>
<div><span><em>♦ Shorter Oxford English Dictionary</em> 1950, “Cult Md.” England</span></div>
<div><span>♦ TANYU, Hikmet (1973), <em>Dinler Tarihi Araştırmaları</em>, Ankara, A.Ü. İlahiyat Fak. Yay</span></div>
<div><span>♦ TURAN, Osman (1976), <em>Türk Cihan Hakimiyeti Mefkuresi Tarihi</em>, İstanbul, Nakışlar Yay.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>İzmir’in İşgali: 15 Mayıs 1916’da “İzmir’de Neler Oldu?”</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/izmirin-isgali-15-mayis-1916da-izmirde-neler-oldu</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/izmirin-isgali-15-mayis-1916da-izmirde-neler-oldu</guid>
<description><![CDATA[ İzmir’in İşgali: 15 Mayıs 1916’da “İzmir’de Neler Oldu?”
15 Mayıs 1919 tarihinde sabahın erken saatlerinde İzmir, Yunanlılar tarafından işgal edilince, deniz yolu bağlantısının da etkisiyle zamanla birçok İzmirli Antalya’ya geldi. 1920 Haziran’ında Yunan genel saldırısı ile Batı Anadolu ve Bursa’dan, İstanbul’un işgali üzerine de başkentten birçok kimse Antalya’yı sığınılacak bir yer olarak gördü. Gerçi bazı İstanbulluların Antalya’ya gelmesinin altında güvenli fakat daha uzun […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c462bddc65.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:47 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>İzmir’in, İşgali:, Mayıs, 1916’da, “İzmir’de, Neler, Oldu”</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2021/05/Izmirin-Isgali-1.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/izmirin-isgali-15-mayis-1916da-izmirde-neler-oldu.html">İzmir’in İşgali: 15 Mayıs 1916’da “İzmir’de Neler Oldu?”</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Doç. Dr. Muhammet GÜÇLÜ</strong></span></a>
</p><p>15 Mayıs 1919 tarihinde sabahın erken saatlerinde İzmir, Yunanlılar tarafından işgal edilince, deniz yolu bağlantısının da etkisiyle zamanla birçok İzmirli Antalya’ya geldi. 1920 Haziran’ında Yunan genel saldırısı ile Batı Anadolu ve Bursa’dan, İstanbul’un işgali üzerine de başkentten birçok kimse Antalya’yı sığınılacak bir yer olarak gördü. Gerçi bazı İstanbulluların Antalya’ya gelmesinin altında güvenli fakat daha uzun yol ile Ankara’ya gitme düşüncesi de vardı.</p>
<p>İzmir’den gelenler arasında İzmirli Mahmut Hıfzı Bey, Moralızade Nail Bey<a href="https://www.altayli.net/izmirin-isgali-15-mayis-1916da-izmirde-neler-oldu.html#_ftn1" name="_ftnref1"><sup>[1]</sup></a>, Anadolu gazetesi sahibi Haydar Rüştü Bey<a href="https://www.altayli.net/izmirin-isgali-15-mayis-1916da-izmirde-neler-oldu.html#_ftn2" name="_ftnref2"><sup>[2]</sup></a> gibi birçok isim bulunuyordu. Haydar Rüştü Bey Antalya’ya geldikten sonra Antalya Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin 21 Kasım 1920 tarihli kararı ile İzmir’deki matbaasını getirmek amacıyla sağladığı 1000 lira maddi destek<a href="https://www.altayli.net/izmirin-isgali-15-mayis-1916da-izmirde-neler-oldu.html#_ftn3" name="_ftnref3"><sup>[3]</sup></a> ile bir matbaa tedarik edip, 19 Aralık 1920 tarihinde gazetesini Antalya’da Anadolu adıyla yayınlamaya başladı.<a href="https://www.altayli.net/izmirin-isgali-15-mayis-1916da-izmirde-neler-oldu.html#_ftn4" name="_ftnref4"><sup>[4]</sup></a> Antalyalı İhtiyat Mülazım-ı Sani İbrahim Ethem Sorguç’un<a href="https://www.altayli.net/izmirin-isgali-15-mayis-1916da-izmirde-neler-oldu.html#_ftn5" name="_ftnref5"><sup>[5]</sup></a> <em>“Harp Sandığından</em> çıkan belgelerden anlaşıldığına göre aynı yıl içinde Antalya’da yayınlanan Anadolu matbaasında Antalya Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti tarafından <em>“İzmir’de Neler Oldu? Antalya, 1336”</em> adlı on sayfalık bir kitapçık basıldığını görüyoruz. Kitapçığın üzerindeki ifadelerden meccanen olduğunu, her Müslüman’ın okuması gerektiğini ve <em>“okuyan okumayana versin ve herkes bunu birbirine anlatsın”</em> uyarısının bulunduğunu görmekteyiz. Kitapçığın yazarı olarak da <em>“İzmir’e giren Yunanlıların yaptığı zulümleri gören bir zat tarafından yazılan şu ibretli yazıları okuyub uyanalım’”</em> ifadesi bulunmaktadır. (bkz.: ekler)</p>
<p>Yazar olarak söz edilen zatın kim olduğunu ne kitapçığın kapağından ne de içindeki ifadelerden anlamak mümkün gözüküyor. Ancak İzmir’in işgalini yaşayan yukarda ismini belirttiğimiz vatanseverler arasında Haydar Rüştü Bey’in bu kitapçığı yazdığını sanıyoruz. Kitapçığın, onun matbaasının Antalya’da faaliyete geçmesinden sonraki birkaç gün içinde basılması ve dağıtılması bu düşüncemizi daha da güçlendirmektedir. İzmir’in işgali konusuna yoğun bir mesai harcayan tarih sever Erdoğan Sorguç da Haydar Rüştü’nün yazdığını düşünmektedir<a href="https://www.altayli.net/izmirin-isgali-15-mayis-1916da-izmirde-neler-oldu.html#_ftn6" name="_ftnref6"><sup>[6]</sup></a>.</p>
<p>Ancak Haydar Rüştü Bey’in 1927 yılında Anadolu gazetesinde dizi halinde yayınladığı ve Prof. Dr. Zeki Arıkan’ın günümüz harflerine aktararak yeniden yayınladığı hatıratında işgal gününü, sabah erkenden Göztepe’deki evine vedalaşmak için gitmesi hariç, Karataş’ta Mustafa Necati Bey’in evinde geçirdiğini, şehirde ne olup bittiğinden haberdar olmadıklarını, Kordon ve hükümet tarafından silah sesleri işittiklerini, yarım saat geçtiği halde silah seslerinin kesilmediğini ve o saatte Kordon’da bulunanların sonra anlattıklarına göre şiddetli bir yağmur yağdığını belirtmektedir. Mustafa Necati’nin babası vasıtasıyla kaldıkları evin önünden geçen Akarcalızade Vehbi Bey’den idare heyetinde bulundukları Türk Ocağı’nın Yunanlılar tarafından basıldığını, evraklarının alındığını ve tahrip edildiğini öğrendiler. Ayrıca Haydar Rüştü Bey, öğleden sonra yukarı mahallelerin işgaline başlayan Yunan askerlerinin bulundukları evin karşısında bulunan karakola yerleştiğini, arada sırada aldığımız malumatın birçok canın yakıldığı, birçok kimsenin tevkif edildiği şeklinde olduğunu belirtiyor ve beş gün boyunca kapanıp kaldıkları evden Mustafa Necati Bey’in ecnebi bir dostunun yardımıyla İzmir dışına çıktığını, kendisinin ise iki ay 28 gün daha kıyafet değiştirerek İzmir’de gizlendiğini yazmaktadır<a href="https://www.altayli.net/izmirin-isgali-15-mayis-1916da-izmirde-neler-oldu.html#_ftn7" name="_ftnref7"><sup>[7]</sup></a>. Bu durumda Haydar Rüştü Bey’in şehir merkezindeki işgalin tanığı olmadığını, olsa olsa tanıklardan işgali dinlemiş olabileceğini kendi ifadelerinden anlıyoruz. Yukarda sözünü ettiğimiz işgal anılarında Antalya’da Anadolu matbaasında basılan bu kitapçıktan ve içindeki bilgilerden söz etmemesi ayrıca göz önünde bulundurulması gereken bir husustur.</p>
<p>Haydar Rüştü Bey’in hatırası ile yayınladığımız metin arasındaki neredeyse tek benzerlik işgal öncesinde yaşanan ve Seydiköy’de kilisede verilen nutukta gözüküyor. Bu konu Haydar Rüştü Bey’in hatırasında “Hatta mahut (Hırisostomos)’un (Seydiköy)’de bir kilisede irad-ı nutuk ederek: “Yakında Türklerin leşleriyle kuyuları dolduracağız” dediğini de yine (Duygu) ve (Anadolu)’da yazdığımız halde…” derken<a href="https://www.altayli.net/izmirin-isgali-15-mayis-1916da-izmirde-neler-oldu.html#_ftn8" name="_ftnref8"><sup>[8]</sup></a> yayınladığımız metinde aynı konu “… İzmir’de (Seydiköy) nahiyesinde Papas’ın biri:” Müslümanlardan bahisle <em>“…Yakında kuyuları bu mundarların leşleriyle dolduracağız.”</em> dediği, <em>“…bunu o zaman haber alan bir iki Müslüman gazeteci ispatla, şahitle gazetelerinde yazarak her tarafa ilan etmişlerdi.” </em>diyordu<a href="https://www.altayli.net/izmirin-isgali-15-mayis-1916da-izmirde-neler-oldu.html#_ftn9" name="_ftnref9"><sup>[9]</sup></a>. Bu iki metinde konu aynı olsa da ifadeler farklı gözükmektedir. Çünkü yayınladığımız kitapçığı Haydar Rüştü Bey yazmış olsaydı hatıratında olduğu gibi Duygu ve Anadolu gazetelerinde yazdığımız gibi diyeceğini <em>“bir iki Müslüman gazeteci yazarak’</em> ifadesini kullanmayacağını düşünüyoruz.</p>
<p>Ama bu kitapçığı Mahmut Hıfzı Bey ve Moralızade Nail Bey’in yazmaması için de hiç bir sebep göremiyoruz. Belki de kitapçık, ön göremediğimiz işgali yaşayan başka bir İzmirli tarafından yazılmıştır. İşgali bizzat yaşayan bir tanığın kaleminden çıkan bu kitapçıkta daha çok işgalin ilk günü üzerinde durularak Albay Süleyman Fethi Bey’in şehit edilmesi uzunca anlatılırken, ne bilinen adıyla Gazeteci Hasan Tahsin Bey’den ne de ilk kurşundan söz edilmemesine dikkat çekmeden geçemeyeceğim. Biz burada daha fazla yorum yapmadan Milli Mücadele dönemi İzmir çalışmalarına katkı sağlamak amacıyla kitapçığın günümüz alfabesine aktarımını yaparak aynen vermeyi tercih ediyoruz ve bu konudaki yorumları okuyucuya bırakıyoruz. Metindeki anlam bütünlüğünü sağlamak için sadece birkaç tane kelime ve harfi köşeli parantez içinde eklediğimizi bildiririz.</p>
<p>Bu kitapçığın tam metninin yayınlanıp yayınlanmadığı konusunda herhangi bir bilgiye sahip değiliz. Ancak bu kitapçığı bize veren Sayın Erdoğan Sorguç’un <em>“Milli Mücadele Tarihine Düşülen Notlar”</em> adlı eserinde Topçu Kurmay Albay Nejat Kumuşoğlu’nun günümüz alfabesine aktardığı metin özet olarak yayınlanmıştır. Ayrıca İzmir’in işgali, Albay Süleyman Fethi Bey’in şehit edilmesi konusu değerlendirilirken bazı bilgilerin kullanıldığını görmekteyiz<a href="https://www.altayli.net/izmirin-isgali-15-mayis-1916da-izmirde-neler-oldu.html#_ftn10" name="_ftnref10"><sup>[10]</sup></a>.</p>
<p>Bu kitapçığın Milli Mücadele’de İzmir çalışmaları açısından büyük bir öneme sahip olduğunu düşünüyoruz. Çünkü işgal günü yaşananları ve Albay Süleyman Fethi Bey’in şehit edilmesini ayrıntılarıyla anlattığı gibi Menemen ve Bergama gibi kasabaların işgali hakkında da bilgiler ihtiva etmektedir. Antalya çalışmaları ve özellikle de basın çalışması açısından ise Antalya Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin böyle bir yayın yapması, Anadolu gazetesinin Antalya’da çıkması için verdiği destek kadar önemlidir. Burada son olarak tarihi vesikalara ilgisi ve bunları korumada gösterdiği titizlikten dolayı İhtiyat Mülazım-ı Sani İbrahim Ethem Sorguç ile ailesine ve özellikle de Erdoğan Sorguç Beyefendi’ye teşekkür etmeyi bir borç bilirim.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-93057" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2021/05/Izmirin-Isgali-2.jpg" alt="" width="1050" height="590"></p>
<h3><strong><span>İzmir’de Neler Oldu ?</span></strong></h3>
<p>Tarih kitapları Dünya’da birçok milletlere pek fena zulümler yapıldığını yazar. Bunlar eski zamanlara ait olduğu için bugün ancak birer hikaye olarak ağızdan ağıza dolaşır. Belki de yarın bu kanlı hikayeler unutulacaktır. Fakat Dünya’daki bütün insanlarca unutulamayacak pek yeni ve hemen dünkü iş denecek kadar yeni ve büyük bir dava vardır ki bu hiçbir zaman unutulamayacak ve ağızdan ağıza, kulaktan kulağa söylendikçe kalplerinde bir parçacık insaniyet hissi taşıyan en katı yürekli insanların bile tüyleri ürperecek gözlerinden sıcak kanlı yaşlar akacaktır. O dava da son seneler içinde Yunan’ın İzmir’de ve İzmir’in yakınlarındaki köylerde ve kasabalarda yaptığı fenalıklardır.</p>
<p>Yunanlılar daha İzmir’e girmeden Rumlar hazırlığa başladılar. Birkaç yüz seneden beridir hiç incitmeyerek, kendilerinden asker almıyarak, bütün ticareti ellerine bırakarak, memleketlerimizin en güzel yerlerine yerleşmelerine, en iyi hayat geçirmelerine, zengin olmalarına müsaade ederek koynumuzda beslediğimiz bu yılanlar Yunan’ın İzmir’e bir gün olub geleceğini duyunca bir tarafdan gazeteleriyle Müslümanlar içün iftiralara diğer tarafdan İzmir’in ve sair kasaba ve köylerin haritalarını çizüb Müslüman evlerini ve Müslüman mallarını işaretlemeğe başladılar. Rum çocukları, Rum delikanlıları (izci) kıyafetine girerek bütün Müslüman evlerinin ve dükkanlarının yerlerini öğrendiler, Papaslar, mekteb hocaları bütün kuvvetleriyle mekteblerde, kilisalerde<strong>, </strong>Rumlara:</p>
<p><em>– Artık bu pis Müslümanlardan çekdiğimiz yetişir. Yarın Yunan orduları gelecek, bizi bunlardan kurtaracak, bizim intikamımızı alacak.</em></p>
<p>Yolunda vaaz ve teşviklerde bulundular. Hatta bu teşvikde o kadar ileri vardılar ki İzmir’de (Seydiköy) nahiyesinde Papas’ın biri:</p>
<p><em>– Ey Allah’ın sevgili kulları olan Rumlar. Kuyuları daha derin kazınız, kollarınızı daha kuvvetlendiriniz, bıçaklarınızı daha çok bileyiniz, iplerinizi daha iyi bağlayınız. Çünkü Müslümanların ecelleri geldi. Onların Azrail’i siz olacaksınız. Yakında kuyuları bu mundarların leşleriyle dolduracağız,</em></p>
<p>Demiş ve bunu o zaman haber alan bir iki Müslüman gazeteci ispatla, şahidle gazetelerinde yazarak her tarafa ilan etmişlerdi. Fakat o zaman böyle işlere kulak asan kimse yok. Müfsitlik o kadar çok, hakkımızda iftira edenler o kadar fazla ve Müslümanlar arasında türeyen ayrılık ve gayrılık o derece fena bir halde idi ki, hiçbir taraf ayaklanub da o zamanki hükümete ve İzmir’de bulunan ecnebi sefirlerine karşı:</p>
<p><em>– Yahu! Rumlar, Yunanlılar geldiği vakit bizi kuyulara dolduracaklarmış, kesüb öldüreceklermiş, bunu gazeteler yazıyor, böyle iş olur mu? Diye bir sual sormadı. Yalnız Mağnisalılar birkaç telgraf çekerek İzmir’in valisinden sordular. O da sudan bir cevap ile işi örtbas etti.</em></p>
<p>İşte böylece Rumlar her yerde hazırlıklarını yapdılar ve bitirdiler ve tam bu zamanda da Yunan vapurları İngiliz, Fransız, Amerikan, İtalyan zırhlıların gözü önünde İzmir limanına demir atarak askerlerini, daha doğrusu süngülü cellatlarını Kordon’a çıkarmağa başladı.</p>
<p>Bir gün evvel bütün ecnebi sefirleri hükümete gelerek Yunanlıların sadece ve iğreti olarak İzmir’e geleceğini, hiçbir şeye karışmayacağını, kimsenin kılına dokunmayacaklarını, hükümetin yine bizde olduğunu söyleyerek valiyi, kumandanı kandırdılar. Onlar da her günkü gibi işlerinin başına gelmelerini, Yunanlıların kendilerine fenalık yapmayacağını ve eğer bu tenbih üzerine de işlerinin başına gelmezlerse Divan-ı Harbe vereceklerini memurlara söylediler. Bunun içün İzmir’e bir tarafdan akın akın Yunan haydutları girerken bir tarafdan da büyük küçük bütün memurlar hükümete işlerinin başına gidiyorlar, ahali ve esnaf dükkanlarını açıyor, alışverişlerine devam ediyorlardı.</p>
<p>Yunan orduları İzmir’in (Punta) ve (Pasaport) mevkilerinden Kordon’a ayak basınca sekiz on kol oldular, ortada hiçbir şey yok iken heman askerler süngülerini taktılar, zabitler tabancalarını ele aldılar ve evvelce Rumların hazırladıkları haritaları alarak, Rum izci çocuklarından ve Papaslarından birer beşer önlerine katarak şehrin dört tarafına birden ilerlemeğe başladılar. Bu zamana kadar Kordonboyu Papas, kadın, çocuk, erkek bütün Rumlarla doldu. Yüzbinlerce Yunan bayrağı açıldı, bütün mağazalar, dükkanlar donandı.</p>
<p><em>– Yaşasın Yunanlılar, gebersin Müslümanlar, intikam alınız kahramanlar.</em></p>
<p>Diye koparılan alkış sesleri göklere direklendi. Papaslar, kadınlar, Yunan askerini kucaklayor, öpüyor ve aynı zamanda artık Müslümanlardan intikam almanın sırası geldiğini de oracıkta bu kana susamış askerlerin kulaklarına bağıra bağıra söylüyorlardı.</p>
<p>İslamlar bu manzara karşısında telaş içerisinde idiler. Vapurla Karşıyaka’dan, Kokaryalı’dan gelenler iskeleden öteye geçemiyor ve büyük bir tevekkül ve korku içinde olan biten şeylere bakıyorlardı. Birçokları aralıklar bularak Kordon’un üzerine geçip mağazalarına, işlerine gitmeğe başladılar. Ve işte o ara bütün manasıyla kızıl ve kanlı kıyametler başladı. Yunan askerleri bulundukları yerlerden ileriye doğru yürümeğe başlayınca Kordon üzerinde işine gücüne giden Müslümanların evvela fesleri alınarak parçalandı ve:</p>
<p><em>– Kaldır ellerini kerata.</em></p>
<p>Nameleriyle beraber dipçikler bigünah İslamların kafalarına ve bellerine inmeğe başladı. Bir kol asker Gümrük’e doğru ilerliyor ve her attığı adım başında Dünya’nın en kaba küfürlerini savurarak dipçik ve süngü ile Müslümanları öldürüyor, diğer bir kol da İskele üzerinde yığılan ahali arasına girerek aynı işi yapıyordu. Şimdi Kordon üzeri bir kasaphaneye dönmüş idi. Şurada bir zavallı ihtiyarın sekiz on yerinden süngülenmiş şehit naşı bir Yunan çizmesiyle tekmelendikçe on binlerce Rum,</p>
<p><em>– Yaşa!</em></p>
<p>Diye bağırıyor, biri de tütün mağazasında çalışmağa giden çocuğunu arkasına bağlı bir kadın kanlar içinde saçlarından sürüklene sürüklene getirilüb sokakları dolduran Rum kümelerinin gözü önünde karnı yarılmak, gözü çıkarılmak suretiyle parçalanıyor. Ve bu böylece her Müslüman şehit edildikçe gözleri çanaklarından fırlamış katiller, dişleri hırsla kilitlenmiş mel’unlar:</p>
<p><em>– Yaşa!</em></p>
<p>Diye bağırıyorlardı.</p>
<p>Derken Gümrük önünden Pasaport önüne kadar Kordon üzerinde inleyen, kanlar içinde boğulan Müslüman naaşları arasından gelen büyük bir kafile göründü. Bu kafilenin içinde üstleri başları temiz, saçlı sakallı iki üç yüz kadar insan vardı. Bunların başları açık, üstleri başları yırtılmış, elleri daima havaya kaldırılmış idi. Hepsinin yüzlerinden alınlarından yaş, kan akıyor, vücutları yara ve bere içinde idi. Etraflarını iki dizi Yunan süngülüsü çevirmiş getiriyorlar, Kordon üzerinden tam yarım saatlik bir mesafe olan Punta’ya, Yunan vapurlarına götürüyorlardı. Bunlar İzmir’in en namuslu, en bilgili memurları, eşrafı, tüccarı, asilzadeleri, mekteb muallimleri idi. Bunlar hükümetden, gümrükden, mekteblerden toplanmış, sürü haline getirilmiş, başları gözleri dipçik ve süngüden, yumruk ve taştan kana boyanmış, üstleri başları d<u>ilim dilim</u> olmuş, fesleri başlarından alınub ayak altında ezilmiş, ceplerindeki paraları çalınmış Müslümanlar idi. Şimdi bunlar kafile halinde Kordon’u dolduran Müslüman feryad ve figanı, Müslüman naaşları arasından geçiriliyordu. Etrafı dolduran Rumlar bunları görünce.</p>
<p><em>– Zito, Zito!</em></p>
<p>Feryadlarını ayyuka çıkarıyorlar ve Yunan askerleri de boyna dipçikleriyle:</p>
<p><em>– Yürüyün be pezevenkler!</em></p>
<p><em>– Kaldırın ellerinizi be keratalar!</em></p>
<p>Nağmesiyle bu zavallıları yerlere kapatırcasına dögüyorlardı. Hele içlerinden birisi bir şey söylesin, bir merhamet dilesin derhal o kudurmuş halkın zitoları içinde yetmiş seksen süngü ile parçalanırdı. Hele biri dipçikden yere düşsün de derhal toparlanub kalkmasın derhal sekiz on çizme ve tekme kafatasını Kordon’un taşlarıyla yamyassı bir hale getirirdi.</p>
<p>Şurada sekiz on zabitimizin üniformaları parçalanub kendileri kan ve çamurlar içinde döğüle döğüle sevk ediliyordu, burada on beş yirmi Müslüman birbirine bağlanarak (Zito) [diye] bağırtdırılıyor, daha ötede birisi denize atılıyor, daha beride bir kadın, diğer bir ihtiyar, bir malul boğazlanıyordu. Kordon bu haliyle kan dökülen, can sökülen bir kasaphane idi.</p>
<p>Hükümet önüne vasıl olan diğer bir kol asker evvela kışlanın önünde, hükümetin kapısında nöbet bekleyen askerlerimizi şehit etdiler. Kana susamış bir vahşetle kışlanın dairelerine giren Yunan müfrezeleri rast geldikleri zabitin üniformalarını sökerek onlara cebren ve süngü tehditleriyle (Zito) [diye] bağırtdırarak topladılar. Ve yine evvelki memurin kafilesi gibi onları da yüzbinlerce halkın gözü önünde yuhalar, küfürler içinde baş açık elbise yırtık, üst baş kan içinde geçirüb bir kısmını Punta’da bekleyen Yunan beğlik gemilerine, bir kısmını da ikinci Kordon’daki büyük hanlara habs eylediler. Bir tarafdan kışladaki zabitan toplanıyor, hükümetdeki memurlar devşiriliyor, diğer tarafdan da Kemeraltı caddesinde ne dükkan bırakılıyor, ne mal, ne ırz… Silah seslerini takip eden ah ve of sadaları ile şurada burada Müslümanlar şehit ediliyor, evler basılub ihtiyar ve genç kadınların ırzlarına tasallut ediliyordu. Artık vahşet bütün dehşetiyle İzmir’in Müslümanlarını yakub kavuruyordu. Öğlene doğru Kordon üzerinden başı açık, formaları sökük, göğsünün sekiz yerinden süngülenmiş kan içinde Ahz-ı Asker Heyeti Reisi Miralay (Süleyman Fethi) Bey bir alay canavar sürüsünün ortasında dipçikler altında yürüdülüyordu.</p>
<p>İstanbul’daki Salkım Söğüd dergah-ı şerifinin şeyhi Pir-i Fani İzzeddin Efendi Hazretleri’nin oğlu olan Süleyman Fethi Bey merhum Yunan’ın İzmir’e çıkdığı gün Kışla’da Kuran-ı Kerim okurken Yunanlıların hücumuna maruz kalmış ve elinden Kur’an-ı Kerim’i alub (haşa) ayaklarıyla çiğnemeğe başlayan bir Yunan zabitine vurduğu bir tokatdan dolayı ilk şehadet süngüsünü omuzu üzerinden almışdır. İlk süngü yarasını alan bu arslan, yarasının kanlarına bakmaksısız eğilerek o mübarek Kur’an-ı azimü’ş-şanı yerden almış ve omzundan akan kanlara karışdırdığı gözyaşlarıyla ıslatarak öpüp başına koymuş ve bu sırada etrafını alan yirmi kadar Yunan asker ve zabitlerinin ikinci bir hücumuna maruz kalmışdır. Odaya giren askerler merhuma ellerini kaldırmalarını emr eylemişler. Buna cevaben demişdir ki:</p>
<p><em>– Ben bir kumandan ve Miralayım. Amirimden başkasına kendimi muayene etdiremem.</em></p>
<p>Bu söz merhuma ikinci bir süngünün daha yara açmasına sebeb olmuşdur.</p>
<p>Üçüncü teklif!</p>
<p><em>– Üniformalarını çıkar!</em></p>
<p>Buna o mübarek şehit şu cevabı vermişdir!</p>
<p><em>– O üniformayı bana Padişahım takdı onu ancak onun emri çıkardır.</em></p>
<p>Bu cevabı alan Yunanlılar azgın birer canavar gibi merhumun üzerine çullanarak üniformalarını parçalamış ve belinden çıkardıkları kayışla kafasını gözünü birkaç yerinden yarmışlardır.</p>
<p>Dördüncü teklif şu idi:</p>
<p><em>– Zito Venizelos diye bağıracaksın!</em></p>
<p>Bilhassa bu son teklife merhumun:</p>
<p><em>– Yaşasın Osma<u>nlılık</u>, benim kanımın döküldüğü bu topraklar inşallah size mezar olur.</em></p>
<p>Bu cevap merhuma üçüncü bir süngünün daha vurulmasın[a]ı mucib olmuşdur. Artık kudurmuş Yunanlılar o hal ve heyetle Süleyman Fethi Bey’i Kışla’dan çıkartub Kordon’a doğru sevketmeğe ve her adım başında (Zito) bağır diye tehdit eylemeğe koyulmuşlardır. Yüzbinlerce halkın arasında dipçiklenen bu yaralı arslan her teklife,</p>
<p><em>– Yaşasın Müslümanlık.</em></p>
<p>Cevabını ve her defasında bir dipçik, bir süngü yarası ala alakanlar ve çamurlar içinde tam yarım saat Kordon’un kaldırımlarını mübarek kanıyla sulaya sulaya Vapur iskelesine kadar gelmişdir. Burada sekizinci yarayı almış ve takatı kesilerek Kıble’ye dönmüş ve:</p>
<p><em>– Allahım sen Müslümanları bu cellatlardan kurtar!</em></p>
<p>Duasını müteakib yüzü koyun secdeye kapanmışdır. Bu manzara karşısında (Rumlar Zito) diye muttasıl bağırıyor ve</p>
<p><em>– Geberdin melunu!</em></p>
<p>Diye teşvik eyliyorlardı. Bu teşvik üzerine askerle karışık ahali merhumun mübarek yaralı naşı üzerine atılmışlarsa da o aralık yetişen Amerikalı ecnebiler başlatılan bu kızıl cinayeti ikmal içün meydan vermemişler ve Süleyman Fethi Bey’i al kanlar içinde bir arabaya alarak hastahaneye götürmüşlerdir. O şehid-i muazzam bir gün sonra orada gözyaşları dökerek ve ehl-i İslam’ın selameti içün dualar ederek Allahı’na temiz ve muhterem ruhunu teslim eylemişdir. (Rahmetullah-u Aleyh) Kordon üzerinde bu haller ceryan ede dursun. Beri tarafda İslam mahalleleri de cayır cayır aranub taranıyor, evlere girilerek feryad-ı figan içinde ırza namusa dokunuluyor, Müslümanların paraları alınarak köşede kenarda genç ve ihtiyar demeden öldürülüyordu.</p>
<p>Hisar Camii-i şerifine murdar ayaklarıyla giren sekiz on Yunanlı Kur’an’ları ta sokaklara kadar fırlatub atarak:</p>
<p><em>– Burayı yine kilisa yapacağız.</em></p>
<p>Diyerek yetmişlik bir Pir-i Fani olan imam efendiyi başındaki sarıkla bağlayub hapishaneye kadar döğerek gönderiyorlardı. Akşam üzerine kadar zulüm bu minval üzere devam etdi. Gece de evlerde silah aranmağa çıkıldı. O gece soyulan evlerin, bozulan namusların, mahvedilen insanların had ve hesabını Allah bilir.</p>
<p>On, on beş gün denizden zabit naaşları çıkarıldı. Punta civarındaki yirmi iki kadın, yedi masum ile beraber çalışdıkları bir fabrikanın tamına habs edilerek bir hafta aç bırakılarak öldürüldü. Geceleri bölüklerle Yunan vahşileri bu zavallılarla] ın ekmek vereceklerini söyliyerek zorla ırzlarına tecavüz eder, ve bu biçarelerin ah ve feryadlarını bütün oradaki Rum mahallelerinden işidildikçe her pencereden şarkılar söylenerek bu insanın yüzünü kızartacak namuzsuzluk ile eğlenilirdi. Bu zavallı fakir kadınlar ancak on gün sonra haber alınarak oradan çıkarılmış ve defn edilmişdir. Yine Punta’da kolları bağlı on iki zabit süngülenmiş halde bir kuyudan çıkarılmış ve resimleri Amerikalılar tarafından alınmışdır.</p>
<p>Ehl-i İslam Bergama ve Menemen’de de İzmir’dekinden daha kanlı bir surette hücumlara uğramışdır. Menemen’de Kaimmakam hükümetdeki odasından boğazına ip takılarak yerlerde sürüklene sürüklene istasyona kadar getirilmiş ve orada ayrıca onun parçalanmış delik deşik olmuş naşına (necaset) sürülmek suretiyle hakaret yapılarak şehit edilmişdir.</p>
<p>Sokaktaki bi-günah kadınlar, evlerin eşiğinde oturan masumların, camilere sığınan ve saklanan ihtiyar babaların kimi gözü çıkarılarak, kimi kafası parçalanarak, kiminin karnı yarılarak, kimi saçlarından ateşe verilerek mahv edilmiş ve Menemen’de üçyüzü mütecaviz Müslüman kızının namusu berbat edilerek bunların bir çoğu da boğazlarına ve sair na-mahrem yerlerine süngüler ve sair sokularak şehid edilmişlerdir.</p>
<p>Bergama’da zulüm o kadar vahşiyane olmuşdur ki kadınlar öldürüldükden sonra naaşları yakılmışdır. Bin ikiyüz kadar Müslüman’ın enva-i azab ve işkence altında şehid edilmesiyle neticelenen Bergama yağması, Bergama katl-i amları Müslüman’ların unudamayacağı kanlı birer cinayetdir. Şimdi bu zulümlerine bu İslam kanı dökmeğe, İslam malı yağma etmeğe, İslam ırz ve namusu çiğnemeğe Yunanlılar her ileriledikleri yerlerin arkasında kalan memleketlerimizde, köylerimizde devam ediyorlar. Hiç şüphe edilmesin ki İzmir’de ve sair yerlerde geçen sene yapılan zulümler şimdi de Bursa’da, Uşak’da, Salihli’de hem de daha kanlı, daha dehşetli bir suretde yapılmaktadır. O güzel yurtlarımız dahi şimdi Yunan zulmünün altında inim inim inliyor, oralarda da Kur’an ayaklar altında, İslam ırz ve namusu Yunan hırsının azgınlığı karşısında, İslam malı ve mülkü Yunan’ın kanlı ve katil tırnakları arasında eziliyor, inliyor, yok oluyor. (Hay Ya Alel-felah)</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Doç. Dr. Muhammet GÜÇLÜ</strong></span></a>
</p><p>Akdeniz Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü, (mguclu@akdeniz.edu.tr)</p>
<p><strong>Alıntı Kaynak:<br>
</strong>İZMİR’İN İŞGALİNE TANIK BİR ZATIN KALEMİNDEN: “İZMİR’DE NELER OLDU? 1336/1920” KİTAPÇIĞI ÜZERİNE<br>
Çağdaş Türkiye Tarihi Araştırmaları Dergisi Cilt 10, Sayı 22, Yıl: 2011</p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-93058" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-93058" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2021/05/Izmirde-Neler-Oldu.jpg" alt="" width="1050" height="1380" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2021/05/Izmirde-Neler-Oldu.jpg 1050w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2021/05/Izmirde-Neler-Oldu-609x800.jpg 609w" sizes="(max-width: 1050px) 100vw, 1050px"><figcaption class="wp-caption-text"><br><span><strong>İzmir’de Neler Oldu?, Antalya, 1336, Kitapçığının Kapak Sayfası</strong></span></figcaption></figure>
<hr>
<div><span><strong>KAYNAKÇA</strong></span></div>
<div><span><strong>I. Gazeteler</strong></span></div>
<div><span><em>♦ Antalya’da Anadolu,</em> 19 Kanun-u Evvel 1336.</span></div>
<div><span><strong>II. Kitaplar</strong></span></div>
<div><span><em>♦ </em>ERTEN, Süleyman Fikri, <em>Milli Mücadelede Antalya,</em> Antalya, 1996, Antalya Müzesi yayını.</span></div>
<div><span><em>♦ İzmir’de Neler Oldu?,</em> Antalya, 1336, Anadolu Matbaası.</span></div>
<div><span><em>♦ </em>MORALI, Nail, <em>Mütarekede İzmir Önceleri ve Sonraları,</em> (Yay. Haz. Erkan Serçe), İzmir, 2002.</span></div>
<div><span><em>♦ </em>ÖKTEM, Haydar Rüştü, <em>Mütareke ve İşgal Anıları,</em> (Haz.: Zeki Arıkan), Ankara, 1991.</span></div>
<div><span><em>♦ </em>SORGUÇ, Erdoğan, <em>Milli Mücadele Tarihine Düşülen Notlar,</em> İzmir, 2011.</span></div>
<div><span><em>♦ </em>SORGUÇ, İbrahim, <em>Bu Defa Niçin Harp Edeceğimi Biliyorum-Filistin Cephesi ve İstiklal Savaşı Anıları,(</em> Ed.: Emre Yalçın), İstanbul, 2010.</span></div>
<div><span><em>♦ </em>SORGUÇ, İbrahim, <em>İstiklal Harbi Hatıratı-Kaybolan Filistin,</em> (Yay. Haz.:) Erdoğan Sorguç, 2. Basım, İzmir, 1996.</span></div>
<div><span><strong>Dipnotlar:</strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/izmirin-isgali-15-mayis-1916da-izmirde-neler-oldu.html#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> Nail Moralı, <em>Mütarekede İzmir Önceleri ve Sonraları,</em> (Yay. Haz.: Erkan Serçe), İzmir, 2002, Çşt. Syf.109, 174.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/izmirin-isgali-15-mayis-1916da-izmirde-neler-oldu.html#_ftnref2" name="_ftn2">[2]</a> Haydar Rüştü Öktem, <em>Mütareke ve İşgal Anıları,</em> (Haz.: Zeki Arıkan), Ankara, 1991, 15 vd.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/izmirin-isgali-15-mayis-1916da-izmirde-neler-oldu.html#_ftnref3" name="_ftn3">[3]</a> Süleyman Fikri Erten, <em>Millî Mücadelede Antalya,</em> Antalya, 1996, Antalya Müzesi yayını, s.32.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/izmirin-isgali-15-mayis-1916da-izmirde-neler-oldu.html#_ftnref4" name="_ftn4">[4]</a><em> Antalya’da Anadolu,</em> 19 Kanun-u Evvel 1336.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/izmirin-isgali-15-mayis-1916da-izmirde-neler-oldu.html#_ftnref5" name="_ftn5">[5]</a> 1897 yılında Antalya’nın Kızılsaray Mahallesi Şarampol mevkiinde doğan İbrahim Ethem (Sorguç) Efendi, 1913 yılında beş yıllık Antalya İdadisi’ni bitirdi. Daha sonra abisi Muharrem Akif’e öykünüp İstanbul Kuleli Askeri Lisesi’ne gitmek istediyse de yaşının büyük olmasından dolayı girememişti. Ama 1915 yılında Kadıköy’de Saint Joseph Okulu’nun binasında bulunan Darülmuallimin okulunun üçüncü sınıfına parasız yatılı olarak kaydoldu. Bir yıl sonra mezuniyet imtihanlarına girecekleri sırada Harb-i Umumi yüzünden Kadıköy Askerlik Şubesi tarafından 30 Ekim 1916 tarihinde Erenköy İhtiyat Zabit Namzetleri Talimgâhı’na sevk edildi. Bir yıl kadar eğitim gördükten sonra 3 Eylül 1917 tarihinde İhtiyat Zabit namzedi olarak mezun oldu ve Filistin cephesinde Cevat Paşa (Çobanlı) komutasındaki 8. Ordu emrine verildi. İbrahim Ethem Efendi, 16. Tümen 48. Alay, 2. Tabur 6. Bölükte 8. Takım Komutanı olarak savaşırken 20/21 Eylül 1918 tarihinde Nablus civarında Zülkarneyn tepelerinde İngilizlere esir düştü. Mısır’ın İskenderi’ye şehrinde bulunan Seydibeşir Kuveysna Dört Numaralı Osmanlı Üsera-yı Harbiye Kampı’nda yaklaşık iki sene kaldıktan sonra Haziran 1920’de serbest bırakıldı. Panama vapuru ile İskenderiye’den İstanbul’a geldikten üç gün sonra 15 Haziran 1920 tarihinde terhis edildi. Memleketi Antalya’ya geldi ve Vakıflar Müdüriyeti’nde kâtip olarak çalışmaya başladı. Bu sefer de Sakarya zaferi sırasında Antalya Askerlik Şubesi (26 Ağustos 1921) tarafından cepheye sevk edildi. Garp cephesinde Birinci Ordu (Kom. Nurettin Paşa) bünyesinde 4. Kolorduya (Kom. Kemalettin Sami Paşa) bağlı 5. Kafkas Fırkası 9. Alay, 1. Tabur, 3. Bölük 3. Takım Komutanı olarak Büyük Taarruz’a katıldı. Ama 30 Ağustos 1922 tarihinde aynı taburun birinci bölüğüne geçti. Zaferden sonra 5 Ağustos 1923 tarihinde Adapazarı’nda İhtiyat Mülazım-ı Sani (Teğmen) olarak ikinci kez terhis edilerek İstanbul üzerinden memleketi Antalya’ya geldi. Bundan sonra Ziraat Bankası’nda çeşitli kademelerde görev yaptı ve 1974 yılında vefat etti. İbrahim Sorguç, <em>İstiklal Harbi Hatıratı-Kaybolan Filistin,</em> Yay. Haz. Erdoğan Sorguç, İzmir, 1996, 2. Bs. ,s. 15-18; İbrahim Sorguç, <em>Bu Defa Niçin Harp Edeceğimi Biliyorum-Filistin Cephesi ve İstiklal Savaşı Anıları,</em> Ed. Emre Yalçın, İstanbul, 2010, çşt. syf.3-29, 235, 251-256.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/izmirin-isgali-15-mayis-1916da-izmirde-neler-oldu.html#_ftnref6" name="_ftn6">[6]</a> Erdoğan Sorguç, <em>Milli Mücadele Tarihine Düşülen Notlar,</em> İzmir, 2011, s.55.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/izmirin-isgali-15-mayis-1916da-izmirde-neler-oldu.html#_ftnref7" name="_ftn7">[7]</a> Haydar Rüştü Öktem, <em>a.g.e.,</em> s.78 vd.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/izmirin-isgali-15-mayis-1916da-izmirde-neler-oldu.html#_ftnref8" name="_ftn8">[8]</a><em> A.g.e.,</em> s.70.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/izmirin-isgali-15-mayis-1916da-izmirde-neler-oldu.html#_ftnref9" name="_ftn9">[9]</a><em> İzmir’de Neler Oldu ?</em> Antalya, 1336 metnine bakınız.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/izmirin-isgali-15-mayis-1916da-izmirde-neler-oldu.html#_ftnref10" name="_ftn10">[10]</a> Erdoğan Sorguç, <em>a.g.e.,</em> s.s.55-59, 272.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Şampiyon Altay Spor Kulübünün Tarihçesi</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/sampiyon-altay-spor-kulubunun-tarihcesi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/sampiyon-altay-spor-kulubunun-tarihcesi</guid>
<description><![CDATA[ Şampiyon Altay Spor Kulübünün Tarihçesi
Kuruluş Öyküsü İkinci Meşrutiyet (1908)’e kadar Türkiye’de spor yapmak hem padişah yönetiminin baskısı, hem de muhafazakarların tutumu nedeniyle hemen hemen olanaksız gibiydi. Spor yapanlar o dönemde pederşahi bir zihniyetle ayıplanırdı. Türkiye’de modern beden eğitimi öncüsü Selim Sırrı Tarcan, 1919 yılında sporu geliştirmek amacıyla bir salon açmak için İzmir’e geldi. Onun bu girişimi “Sarıklılar” olarak tabir […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4629e10f8.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:47 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Şampiyon, Altay, Spor, Kulübünün, Tarihçesi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2021/05/Altay-Spor-Kulubu.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/sampiyon-altay-spor-kulubunun-tarihcesi.html">Şampiyon Altay Spor Kulübünün Tarihçesi</a></p>
<h3><span><strong>Kuruluş Öyküsü</strong></span></h3>
<p>İkinci Meşrutiyet (1908)’e kadar Türkiye’de spor yapmak hem padişah yönetiminin baskısı, hem de muhafazakarların tutumu nedeniyle hemen hemen olanaksız gibiydi. Spor yapanlar o dönemde pederşahi bir zihniyetle ayıplanırdı. Türkiye’de modern beden eğitimi öncüsü Selim Sırrı Tarcan, 1919 yılında sporu geliştirmek amacıyla bir salon açmak için İzmir’e geldi. Onun bu girişimi “Sarıklılar” olarak tabir edilen aşırı muhafazakârlar tarafından engellendi. Selim Sırrı Tarcan, salon açamamasına rağmen, o dönemde Vali Rahmi Bey, Necati Bey ve Vasıf Çınar Bey’le görüştü. Tarcan’ın spor sevgisi aşısı sonucu Rum ve Ermeniler ile diğer azınlığın da etkinliği nedeniyle artık Türk gençleri spor yapma gereğini duymaya başladı. Türkiye’de futbol ilk kez Rum, Ermeni, İngiliz ve İtalyanlar tarafından 1898 yılında oynandı. 1905 yılında ise Amerikan Koleji’nde eğitim gören Talat Erboy, orada okuyan iki arkadaşı Şerif Remzi Reyent ve Sabri Süleymanoviç’i de yanına alarak yabancı öğrencilerle birlikte futbol oynamaya başladı.</p>
<p>Ne yazık ki bu üç Türk genci, İstibdat Devri’nin karanlık günlerinde Kamil Paşa’nın baskısı sonucu Amerikan Kolejinden çıkarılırken, Talat Erboy eğitimini tamamlamak üzere İngitere’ye gönderildi. 2 yıl İngiltere’de kalan Erboy, futbolun beşiği sayılan İngiltere’de futbolunu geliştirdi.</p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-93387" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-93387 size-full" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2021/05/Vasif-Cinar-ve-Altayli-Futbolcular.jpg" alt="" width="800" height="550"><figcaption class="wp-caption-text"><br><span>Vasif Cinar ve Altayli Futbolcular – 1920 Yılları</span></figcaption></figure>
<h3><span><strong>İlk Türk Futbolcuları</strong></span></h3>
<p>Aynı tarihlerde Adnan Menderes’in eniştesi Nejat Evliyazade de futbol oynuyordu. Eğitim için yurtdışına giden Evliyazade, Belçika’da futbol oynayan ilk Türk futbolcusu oldu. Belgesel kayıtlara göre 1905 yılında futbola başlayan Talat Erboy, Sabri Süleymanoviç, Şerif Remzi Reyent ve Nejat Evliyazade ilk Türk futbolcularıdır. 1908 yılında İkinci Meşrutiyet ilan edilince İstibdat Dönemi de sona erdi ve Türk gençleri artık futbol oynamaya başladı. 1908 yılından sonra futbol, Türk okullarına da girdi. Sultani Mektebi’nde okuyan öğrenciler, Okul Müdürü Şükrü Saraçoğlu, Müdür Yardımcısı Baha Esat Tekant’ın daha sonra da Şark İdadisi’nde Necati Bey ile Vasıf Çınar’ın desteğiyle futbol gelişmeye başladı.15-16 yaşlarında olan Talat Erboy, Nejat Evliyazade, Sabri Süleymanoviç, Kemal Tahsin Soydam, Hasan Tahsin Soydam, Şimendiferci lakabıyla anılan Rıfat İyison, Mazlum Bey ve Hüsnü Bey ile Çakır Kemal Bey de futbolcu olarak spor tarihine isimlerini yazdırdılar.</p>
<p>Türkiye’de ilk futbol tüzüğünü İngilizce den tercüme edenler Türkiye Şeker Fabrikaları Genel Müdürlüğü’nü yapan Baha Esat Tekant, Talat Erboy ve Nejat Evliyazade oldular. İşte tüm bunlar yaşanırken 1913 yılı sonunda İzmir’e gelen Celal Bayar, spor yapan Altaylı gençleri İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne katmak ve 1914 yılının 16 Ocak tarihinde Altay fiilen kuruldu. Celal Bayar, o dönem Şark İdadisi’nde faaliyet gösteren Altay’ın kuruluşu için para yardımında da bulunarak Altay’ın güçlenmesini sağladı. Kulübümüzün kurucuları Mustafa Necati Bey, Vasıf Çınar Bey, Şükrü Saraçoğlu Bey, Baha Esat Tekand Bey, Talat Erboy Bey, Esat Çınar Bey, Nejat Evliyazade Bey, Hüsnü Uğural Bey, Muharrir Rauf Nezih Bey, Şimendiferci Rıfat İyison Bey, Dr. Kemal Tahsin Soydam Bey, Enver Esat tekand Bey, Tayyareci Mazlum bey, Kemal Çakırel Bey, Nuri Sıtkı Erboy Bey, Dr. Fikret Tahsin Soydam Bey, Mazlum Öksüz Bey, Tüccar Süreyya Bey, Çiftçi Necati Bey, Fethi Özalp Bey, Sıhhıyeci Kemal İstanbullu Bey ve Halil Zeki Osma Bey’dir.</p>
<h3><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-93388" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2021/05/Altay-1.jpg" alt="" width="600" height="370"></h3>
<h3><span><strong>Neden Büyük Altay</strong></span></h3>
<p>ALTAY, Türk sporunun aynası ve tarihidir. İzmir’de sporun öncülüğünü yaparken İkinci Meşrutiyet’ten sonra hürriyet kıvılcımı Altay’da atılmıştır. Siyah-beyazlı gençler, Rum, Ermeni ve diğer azınlıkların politik, ekonomik, sportif baskılarına karşı ilk bayrağı açtılar. Böylelikle Türk gençliğini, “Gavur İzmir” adını çıkaran Rum ve Ermeni toplumlarıyla, İzmir’deki Rum metropoliti Hiristosmos ve avanesine karşı uyandırdılar. Milliyetçilik bilinçlenmesine önayak olan Necati Bey ile Vasıf Çınar Bey, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nde Celal Bayar ile kol kola omuz omuza mücadele ettiler.</p>
<p>İzmir’in işgali sırasında ilk kurşunu sıkan şehit gazeteci Osman Nevres’in (Hasan Tahsin) arkadaşları Necati Bey ve Vasıf Çınar Bey, hürriyet kıvılcımını işte böyle ateşlediler. Hasan Tahsin’in vatan sevgisi ve hürriyet aşkı “İzmir’e Doğru” isimli gazetede de sürdü.</p>
<p>Şark Gazetesi sahibi Halil Zeki Osman Bey, Fahrettin Altay Paşa, Şükrü Saraçoğlu Bey, Baha Esat Tekant Bey ve Mahmut Esat Bozkurt Beyleri sinesinde yetiştirmiş. Altay, yalnız sporumuzun gururu değil, Türk milli mücadelesinin de atar damarı oldu. 9 Eylül 1922 tarihinde şanlı ordumuz Yunanistan kuvvetlerini püskürtürken sonra, soyadını Altay’dan alan süvari alayı ile İzmir’e giren Fahrettin Altay Paşa, Konak’taki vilayet binasına Türk Bayrağı’nı astıran kumandan olmuştur. 23 Nisan 1920’de ilk Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde mebuslarıyla Atatürk’ün yanına koşan, onunla Cumhuriyet’in koruyucusu olan Altay, çok partili hayata geçişte de tarihte yerini alıp Demokrat Parti’nin kuruluşunda önemli rol oynadı.</p>
<p>Altay’ın kalesini koruyan Başbakan Adnan Menderes, Altaylılar’a İttihat ve Terakki Cemiyeti’nde kucak açan Celal Bayar ile kader birliği yaptı. Menderes’in futbol oynadığı yıllarda kulübün başkanı, şimdiki AP’nin kurucularından olan Şinasi Osma’nın babası gazeteci Halil Zeki Bey’dir. Yine Altay formasını şerefle giymiş Refik Şevket İnce, Danyal Akbel, Sebati Acun ve Muzaffer Balaban da Demokrat Parti safhalarında yer almıştı. CHP’nin başkanı Şükrü Saraçoğlu, 1924 Paris Olimpiyatları’nda Türk Milli Takım formasını giyen CHP’li Said Odyak, Şerif Remzi Reyent, Ruhi Soyer ve Dündar Soyer, Altay için ayrı bir gurur kaynağıdır.</p>
<p>Altaylı olmakla, her kuşak için büyük bir övünç kaynağıdır. Gelecek kuşaklar da dedelerinin, babalarının, ağabeylerinin sönmeyen meşalesini taşıyacaktır. İşte “Büyük ALTAY” sözü, yalnız spor sahalarındaki başarıdan dolayı değil, hürriyet kıvılcımını ateşleyen, milliyetçilik ruhunu yaşatan, milliyetçilik bilincini yerleştiren, milli mücadelede canını ortaya koyan, Kurtuluş Savaşı’nda destanlar yaratan, Cumhuriyet döneminde hizmetten hizmete koşan, Atatürk Devrimleri’ni koruyan, yaşatan evlatlarının eserinden dolayı söylendi.</p>
<h3><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-93389" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2021/05/Altay-2.jpg" alt="" width="600" height="430"></h3>
<h3><strong><span>Milliyetçilik Ruhu</span></strong></h3>
<p>ALTAY Kulübü, Türk spor yaşantısının ve spor tarihimizin en zengin hazinesidir ve bir asra dayanan mazisinde, Türk sporunun her zaman öncülüğünü yapmıştır. Siyah-beyaz renkler, Ege’de Milliyetçilik bilincinin yerleşmesinde, milli mücadelede, özgürlük savaşında, Cumhuriyet’in kuruluşunda ve sonrasında her zaman önemli rol üstlenmiştir. 1914 yılında milliyetçilik cereyanı ve Türkçülük hareketi, Altay Kulübünde başladı. O devirde; İzmir’de Rum, Ermeni ve İtalyanların etkisi önemli bir sorundu. Devrin valisi Rahmi Bey, Vasıf Çınar Bey ile Necati Beye “Şark İdadisi” isminde bir okul açtırdı. Amaç; Rumların ve diğer azınlıkların etkinliğini kırmaktı.</p>
<p>Türk gençleri Şark İdadisinde toplanıyor, Milliyetçilik hareketini geliştirmek, Rum, Ermeni ve İtalyan etkinliğini kırmak için düğmeye basmayı kararlaştırıyorlardı. İzmir’de kurulan ve halen Yunanistan’da spor faaliyetini devam ettiren Paniainios, Apollon, Garibaldi, Pelops, İskoş ve Evangilidis gibi azınlıkların kurduğu takımlara karşı milliyetçilik hisleri ile yanan gençler, Türkçülük hareketini spor sahasında başlatarak Rum, Ermeni ve İtalyanlar’la mücadeleye giriştiler. İşte spor sahasındaki gençlerimizin mücadelesi, 16 Ocak 1914 yılında kurulan Altay Kulübünde başladı.</p>
<p>Bu dönemde İttihat ve Terakki Cemiyeti, Şark İdadisi’ni ve Altay’ın milliyetçilik hareketini dikkatle izlemekteydi. Bu gelişmeler üzerinde İzmir’e gelen Celal Bayar, Altaylı gençleri toplayarak İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin koruması altına aldı. Bayar, gençlere cemiyet binasında da bir yer verdi. İzmir Valisi ise Birinci Dünya Savaşı’nın çıktığı günlerde, milliyetçilik ruhunu aşılayan, yabancılara karşı manevi cepheler kuran Altaylılar’ı askere almayarak, onların mücadelelerini sürdürmesini sağladı. Bunlar arasında Şark İdadisi okul müdürü ve öğretmenleri Vasıf Çınar Bey, Necati Bey ve Şükrü Saraçoğlu bulunuyordu.</p>
<p>Altay, Birinci Dünya Savaşı’nda azınlık takımları ile çetin bir mücadeleye girdi. 9 Kasım 1914’te İngiliz gençlerinden kurulu PAKSER’i 4-3, Kasım 1914’te ise Amerikan Koleji’ni (3-0) yendi. 6 Aralık 1914’te Paniainios’la ve 13 Aralık 1914’te Karşıyaka Rum Takımıyla 0-0 berabere kaldı. 27 Aralık 1915 yılında Paniainios-Apollon karmasını 2-0 yendi. 1915 yılı bahar ayında Altay; Karşıyaka Rum, Midilli ve Trablusgarb takımlarının katılımıyla yapılan ilk ligde şampiyon oldu. Altay Kulübü’nün ilk Başkanı Vasıf Çınar Bey, o günlerde verdiği demeçte, Rum ve Ermeni takımlarına karşı elde edilen şampiyonluğu överken, “Gençlerin gayret ve hevesinden dolayı memnun ve müteşekkiriz” dedi. Altay, 1917 yılı sezonunda da, tüm yabancı Rum takımlarını mağlup ederek İzmir şampiyonluğuna uzandı ve Türk’ün kuvvetini bir kez daha gösterdi.</p>
<p>1918’de Mütareke döneminde, kulüplerde bir dağılma havası oldu ve faaliyetler dururken Altay, Garibaldi’yi 10-0 yendi. Altay’ın bu zaferi, İzmir’deki İtalya’nın general konsolosunu çileden çıkardı ve Garibaldi Kulübü’nü kapattı. İtalyan konsolosu, milli kahramanlarının isminin İzmir’deki, İtalyan gençleri tarafından kullanılmasına da çok sinirlendi.</p>
<h3><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-93390" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2021/05/Altay-3.jpg" alt="" width="600" height="370"></h3>
<h3><span><strong>Millî Mücadele de Altay</strong></span></h3>
<p>RUM metropoliti Hiristosmos, Rum kolonisi İzmir’deki maçların devamlı seyircileriydi. Maçlar, şimdiki Alsancak Stadı’nın bulunduğu o zamanki Panainios Sahası’nda oynanırdı. Rumlar, her maça Rum Evangelidis okulunun bandosunu getirirlerdi. 1914 yılında Birinci Dünya Savaşı patlak verince Altay’ın maçları, Rum Takımları’na karşı Türk’ün gurur maçları oldu. Metropolit Hiristosmos’un da karşılaşmaları izlemesi, Rum ve diğer yabancı azınlığı kışkırtması bakımından çok önemliydi. Altay’ın her maçını izleyen İzmir Valisi Rahmi Bey ise milliyetçilik ruhu ile hamurlaşmış ve Türkçülük hareketinin en büyük öncülerinden biriydi. Rahmi Bey, beraberinde, Belediye Başkanı Müftü Cevherizade Ahmet Hamdi Bey’i ve askeri bandoyu da getiriyordu. Altay’ın bazı maçlarını izleyenler arasında, zaman zaman, İzmir Milletvekili Celal Bayar da bulunuyordu. İttihat ve Terakkiciler, İttihat ve Terakki Lisesi Müdürü Şükrü Saraçoğlu (Eski Başbakan), Şark İdadisi Müdürü Necati Bey, kardeşi Hüsnü Bey, Şark İdadisi Müdür Yardımcısı Vasıf Çınar Bey, Enver Esat Tekand Bey, eski İzmir Şark Gazetesi sahibi Halil Zeki Bey (İzmir Milletvekili Ş. Osma’nın babası) ve Esat Çınar Bey ile bu dönemde sık sık toplantı yapıyordu. Yunanlıların İzmir’i işgalinden bir gün önce Bahri Baba Parkı önünde milliyetçi geçlerin iştiraki ile miting yapıldı.</p>
<p>Tarih 14 Mayıs 1919. Yunan işgalinden bir gün önceki toplantıya 31 yaşında Sorbonne Üniversitesi mezunu Hukuk-u Beşer yazarı Osman Nevres Bey (Hasan Tahsin) de katıldı. Türklük haysiyeti için halkı mücadeleye çağıran Şark İdadisi Müdürü Necati Bey, Müsella Müdafaa tertibatı yapmaya çalışıyordu. Mükemmel bir hatipti. Halkı coşturuyordu. Ondan sonra konuşan Vasıf Çınar Bey, padişahın aczini anlatıp, saltanatın, Türklere düşman tarafından esaret zincirini giydirmeye çalıştığını belirtti. Onlar kürsüde konuşurken genç gazeteci Hasan Tahsin de heyecandan gözyaşı döküyordu.</p>
<p>15 Mayıs 1919…. Kara gün, Yunan askeri, İzmir’i istilaya gelirken düşmana ilk kurşun işte o Hasan Tahsin tarafından sıkıldı. Bir gün önce Vasıf Çınar’ların, Necati Bey’lerin ateşli konuşmaları sırasında gözyaşı döken, heyecanlı genç, sıktığı ilk kurşunun ardından şehit edildi. Yunanlılar, Hasan Tahsin’in ardından Necati Bey’i ve Vasıf Çınar’ı yok etmeye çalıştılar. Şark İdadisi’nin bu değerli öğretmenleri, ne pahasına olursa olsun ele geçirilmeliydi. Papaz Hiristosmos’un casusları ve saltanatın uşakları, onları arıyordu. Necati Bey ve Vasıf Çınar, 15 gün boyunca saklandılar. Necati Bey, daha sonra İstanbul’a gitti. Vasıf Çınar Bey ise Yunan işgalcilerine karşı Redd-i-İlhak cemiyetini kurdu. Bir süre sonra Necati Bey ile Vasıf Çınar, Balıkesir’de Müdafaayı Hak Teşkilatı’nda çalıştılar ve şehit gazeteci Hasan Tahsin’den hürriyet meşalesini alarak “İzmir’e Doğru” gazetesini yayımlayarak ateşli makaleler yazdılar. Bir süre sonra da Bergama ve Akhisar cephelerinde Bulgurcu Mehmet Efe ile çalıştılar. Necati Bey, ilk Türkiye Büyük Millet Meclisinde Celal Bayar ile birlikte Saruhan Mebusu seçildi.</p>
<h3><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-93391" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2021/05/Altay-4.jpg" alt="" width="600" height="350"></h3>
<h3><span><strong>Cumhuriyet Döneminde Altay</strong></span></h3>
<p>İkinci Meşrutiyet’ten sonra devrimciliğin ilk öncüsü olan Altay, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nde spor faaliyetini gençlere yaptırırken, İzmir’deki Rum ve diğer azınlıkların ekonomik, siyasi baskısını yok etmeye çalıştı. Milliyetçilik bilincini gençlere aşıladı ve Millî Mücadele’ye hürriyet kahramanları yetiştirdi.</p>
<p>Eski Cumhurbaşkanı Celal Bayar, eski Başbakanlar Şükrü Saraçoğlu ve Adnan Menderes, Eski İmar ve İskan, Adalet, Milli Eğitim Bakanı Necati Bey, eski Milli Eğitim Bakanı Vasıf Çınar, eski İzmir Milletvekili Enver Esat Bozkurt, eski İzmir Milletvekili, Adalet ve Milli Eğitim Bakanı Mahmut Esat Bozkurt, Orgeneral Fahrettin Altay, eski Milletvekili Refik Şevket İnce, eski İzmir Milletvekili Said Odyak, Danyal Akbel, Nejat Evliyazade, eski İzmir Milletvekili Şerif Remzi Reyent, eski İzmir Valisi Sayın Ruhi Soyer, eski İzmir Milletvekili eski Spor Bakanı Sayın Kamil Ocak’ın kardeşi Gazi Ocak, Dündar Soyer, eski Milletvekili Muzaffer Balaban, İzmir Milletvekili Şinasi Osma, eski İzmir Milletvekili Sebati Acun, eski Emniyet Genel Müdür Muavini İsmail Hakkı Küntay ve oğlu Bursa Senatörü Barlas Küntay, Cumhuriyet döneminde politikaya yön veren şahsiyetler oldular. Önce CHP’de daha sonra Demokrat Parti, Hürriyet Partisi, Adalet Partisi ve Cumhuriyetçi Güven Partisi, kuruluşlarında kurucu ve yönetici olarak görev alan bu büyük değerli şahsiyetlerimizle, Altay’a olan hizmetlerinden dolayı minnet ve şükran borçluyuz.</p>
<p>İlk Büyük Millet Meclisi’nde görev yaptıkları için sayın kurucularımızla gurur duymaktayız. Yalnız politik sahada değil spor örgütüne de yönetici olarak siyah-beyazlı camiada yetişenlerin hizmetleri geçti. Danyal Akbel, Beden Terbiyesi Genel Müdürlüğü görevinde bulundu ve federasyonlarda çalıştı. Yine federasyonlarda ve onların örgütlerinde görev alan değerli Altaylı spor adamlarımız şunlardır: Şinasi Osma, İsmail Hakkı Küntay, Saim Saymaner, Sezai Karabilgin, Hayri Yorgancıoğlu, Mazhar Zorlu, Sayın Hakkı Gürüz, Feyyaz Tuğrul…</p>
<h3><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-93392" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2021/05/Altay-5.jpg" alt="" width="600" height="370"></h3>
<h3><span><strong>Atatürk ve Altay </strong></span></h3>
<p>Kulübümüzün 1923 yılında Ankara’ya yaptığı bir seyahat sırasında, kafilemiz Ankara’nın meşhur Karpiç lokantasında yemek yerken (16 Kasım 1923 Cuma gecesi), Gazi Mustafa Kemal Paşa ve İsmet Paşa lokantaya gelirler. Yemekte Altay kafilesinin şık giyimi ve nezaketi Ata’nın dikkatini çeker. Bir ara futbolcu Hasan Yanık, Aydın Efesi ve Zeybek oynar. Atatürk, Hasan Yanık ve kaptan Hamit Aslan’ı masasına davet ederek Altay için iltifatkâr sözler söyler. Atatürk ve İsmet Paşa ile Altay’ın ilk tanışması böyle olur. 14 Ekim 1925 günü ise Altay için özel bir gündür. Gazi, İzmir’e gelir ve kulübümüzü ziyaret eder. Kordon’daki Türk Ocağı binasında Altay’ın 9 Eylül kupasını gören Atatürk; “Aferin çocuklar, kupa da kazanmışlar” der. Atatürk, iltifatkâr sözleri ile Altay’ın faaliyetlerini takım kaptanı Hamit Aslan’a sorar. Aldığı cevaplardan çok memnun olan Gazi, kulüp defterine şunları yazar:</p>
<p><strong><em>“Altay Spor Kulübünde tanıdığım gençlik iftihara şayandır. Bu gençlik müvacehesinde istikbalin kuvveti ve saadeti en bariz görülmektedir.”</em></strong></p>
<h3><span>İlklerin Takımı Altay</span></h3>
<p>– Altay, futbol tarihimizde deplasmanda maç oynayan ilk Türk takımıdır.</p>
<p>– 15 kez İzmir şampiyonluğu yaşayan tek İzmir takımıdır.</p>
<p>– Kendi bünyesinden iki kulüp daha çıkaran (Altınordu-Göztepe) ilk Türk takımıdır.</p>
<p>– Altaylı Hamit Aslan, İzmir’in ilk milli futbolcusudur.</p>
<p>– Altaylı Said Odyak, İzmir’in ilk milli atletidir.</p>
<p>– Eski adı Fuar Şehirleri kupası olan UEFA Kupası’na katılan ilk Türk Takımı Altay’dır.</p>
<p>– Fenerbahçe, Galatasaray ve Beşiktaş’ın ilk üç geleneğini bozan ilk takım Altay’dır.</p>
<p>– Türkiye Kupası’nı, bu üç takım dışında kazanan ilk ekip Altay’dır.</p>
<p>– Türk futboluna yeni sistemleri getiren ilk isim Altaylı Vahap Özaltay’dır.</p>
<a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> Not: Türk Tarihi Araştırmaları (Altayli.net) olarak başarılar diliyoruz.</span></a>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>İstanbul’un Fethi ve Peygamberin Duası</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/istanbulun-fethi-ve-peygamberin-duasi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/istanbulun-fethi-ve-peygamberin-duasi</guid>
<description><![CDATA[ İstanbul’un Fethi ve Peygamberin Duası
Bugün İstanbul’un Fethi’nin 568. yıl dönümüdür; kutlu olsun. İstanbul, tarihte Türkler tarafından iki kere fethedilmiştir. Birinci fetih 29 Mayıs 1453 günü Fatih Sultan Mehmet’in kumandasındaki Türk Ordusu tarafından, ikinci fetih ise 4 Ekim 1923 günü işgal güçlerinin Türk Bayrağı’nı selamlayarak şehri terk etmesi ve 6 Ekim 1923 günü, Mustafa Kemal Paşa’nın gönderdiği Şükrü Naili Paşa […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c46287220a.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:47 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>İstanbul’un, Fethi, Peygamberin, Duası</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2021/01/%C3%96mer-Sa%C4%9Flam.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2021/01/Ömer-Sağlam.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2021/01/Ömer-Sağlam-768x432.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/istanbulun-fethi-ve-peygamberin-duasi.html">İstanbul’un Fethi ve Peygamberin Duası</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Ömer SAĞLAM</strong></span></a>
</p><p>Bugün İstanbul’un Fethi’nin 568. yıl dönümüdür; kutlu olsun. İstanbul, tarihte Türkler tarafından iki kere fethedilmiştir. Birinci fetih 29 Mayıs 1453 günü Fatih Sultan Mehmet’in kumandasındaki Türk Ordusu tarafından, ikinci fetih ise 4 Ekim 1923 günü işgal güçlerinin Türk Bayrağı’nı selamlayarak şehri terk etmesi ve 6 Ekim 1923 günü, Mustafa Kemal Paşa’nın gönderdiği Şükrü Naili Paşa kumandasındaki Türk Ordusu tarafından gerçekleştirilmiştir. Bu güzel şehri, bize armağan eden ecdadımızın ruhu şad olsun.</p>
<p>Dün Diyanetin bütün camilerde okuttuğu hutbenin konusu İstanbul’un fethi idi. Ancak hutbenin metninde bir kere bile Türk adı geçmedi; sanki Arap-İslam tarihinden bir kesiti aktarır gibi aktardılar cemaate. Üstelik tarihi tahrif ederek, olayları çarpıtarak ve rivayetleri bağlamından kopartarak yaptılar bunu.</p>
<p>Hutbenin girişinde dediler ki:</p>
<p>“Hicretin beşinci yılıydı. Uhud’da isteklerine ulaşamayan müşrikler, son kez Medine’ye büyük bir saldırı kararı almışlardı. Durumdan haberdar olan Peygamberimiz (s.a.s), her zaman olduğu gibi ashabıyla istişare etti. Savunma savaşı yapılmasına ve Medine çevresine hendek kazılmasına karar verildi. Müminler el birliğiyle hendeği kazarken büyük bir kaya parçasına denk geldiler. Bu devasa kaya ne yerinden oynuyor ne de parçalanabiliyordu. Ashabın ümidi tükenirken Resûl-i Ekrem (s.a.s) çıkageldi. O, bir yandan arkadaşlarının kırmakta zorlandığı kayayı parçalıyor diğer yandan da o günün şartlarında düşünülmesi bile zor olan, Kisrâ’nın, Kayser’in şehirlerinin fethedileceğini müjdeliyordu.”</p>
<p>Bu rivayetin kaynağı olarak da hadis derlemecisi Nesâî’nin Cihâd isimli eserinin 42. sayfasını (yada babını) göstermişler<a href="https://www.altayli.net/istanbulun-fethi-ve-peygamberin-duasi.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a>. Bu rivayet ne kadar doğrudur; Allah bilir! Ancak rivayetin içeriğine ve bağlamına bakınca, bu rivayetin sanki uydurma olduğu gibi bir zehaba kapılıyor insan. Zira Hz. Peygamber bir taş ustası değildi; onca genç, güçlü ve kuvvetli sahabelerinin arasında, onlardan çok daha güçlü ve acı kuvvet sahibi olduğuna ilişkin hiçbir bilgi de yok elimizde.</p>
<p>Mesela, o günün Arabistan’ının namlı pehlivanlarından ve çetin savaşçılarından birisi olduğuna dair bir kayıt bulunmamaktadır. Şu halde, böyle bir insanın, hiç kimsenin kıramadığı bir kayayı, parçalayıp un ufak ettiği akla ve bilime uygun değildir. Bunu Allah’ın yardımı ile açıklamak da yetersiz kalacaktır. Eğer her şeyi Allah’ın yardım ve inayetiyle açıklayacaksak; o zaman Peygamber’in onca zahmete girerek savaşmasına ve ashabını onca zahmete sokarak Hendek kazdırmasına da gerek yoktu. Tıpkı Prof. Dr. Ali Erbaş’ın, cemaati camilere toplayıp “Salgın” ve “Filistin” konusunda toplu dua yaptırması gibi, ashabını mescide toplar toplu dua ettirirdi. Peygamber’e kıyasla sıradan bir ilahiyatçı olan Ali Erbaş’ın duasını geri çevirmeyen Tanrı, biricik Peygamberinin duasını mı geri çevirecekti sanki!</p>
<p>Ancak hayır; İslam Peygamberi, en yakın arkadaşlarını feda etme pahasına, aklın ve bilimin gereğini yapmış, gerektiğinde zırhını giymiş, okunu ve yayını almış, kılıcını çekmiş ve düşmanla çatır çatır savaşmış, ordusunun başında seferlere çıkmış ve hatta Uhut’ta Müşriklerin attığı taşlarla yaralanıp gazi olmuştur!</p>
<p>Öte yandan Hz. Peygamber, Hendek savaşının arifesinde neden Kisra’nın (Sasani/İran hükümdarı) ve Kayser’in (Bizans İmparatoru) şehirlerinin fethedileceğini söylemiş olsun. Çünkü o andaki tehlike Bizanslılardan ve İranlılardan değil, Mekkeli müşriklerden geliyordu. Dolayısıyla Peygamber, Hendek Savaşı’nın yapıldığı 627 yılında, böyle bir sözü söylemiş olamaz. Söylese söylese, Mekke’nin fethedileceğini söylemiş olabilir.</p>
<p>Peygamber, eğer Bizans, yani Kayser’in şehirlerinin düşeceğini söylediyse<a href="https://www.altayli.net/istanbulun-fethi-ve-peygamberin-duasi.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a>(**)bunu ancak 629 yılında bugün Suriye topraklarında (Şam yakınlarında) bulunan Mute’de Bizanslılarla yapılan ve İslam ordusunun perişan olduğu, Hz. Peygamberin çok sevdiği azadlı kölesi Zeyd’in ve Amca oğlu Cafer b. Ebi Talip’in (Hz. Ali’nin ağabeyi) de aralarında bulunduğu pek çok kişinin şehit olduğu savaştan sonra söylemiş olabilir! Yani savaştan sonra, İslam Ordusu Medine’ye döndükten sonra yapılan bir değerlendirme toplantısında, üzüntülü olan ashabına moral ve umut vermek için söylemiş olmalıdır.</p>
<p>Kisra’nın, yani İran merkezli Sasani Hükümdarı’nın şehirlerinin fethedileceği hakkında beyanda bulunduysa, bunu da ancak 628 yılında Kisra Hüsrev Perviz’e gönderdiği ve kendisini İslam’a davet ettiği mektubun, Kisra tarafından yırtılarak kendisine hakaretler ettiği ve aşağıladığı haberini aldıktan sonra söylemiş olabilir ki; Bizans’ın elinde/etkisinde bulunan Suriye ile Sasanilerin elinde/etkisinde bulunan Irak toprakları, ikinci Halife Hz. Ömer döneminde ele geçirilmekle, Hz. Peygamber’in siyasi öngörüsü, üzerinden 10-15 sene bile geçmeden tahakkuk etmiştir.</p>
<p>Bugün Hacca gidenlere, Medine yakınlarında, Hendek Savaşı’nın cereyan ettiği söylenen bir mevki gezdirilir. Etrafı çevrili olan alan, 5-10 dönüp genişliğinde var veya yoktur. İçinde, sahabenin önde gelenlerine ait olduğu ve savaş sırasında kullanıldığı söylenen üç beş kişilik üstü açık derme çatma mescitler (bir nevi namazgâhlar) vardır. Medine, o sırada sadece o küçük alandan ibaret olmadığına göre; sanırım savaş sırasında Müslümanlar o alana sığındılar ve şehrin işgaline göz yumdular.</p>
<p>Yani, Hendek Savaşı’nı, Medine Şehri’nin etrafının çepeçevre hendekler kazılarak korumaya alınması şeklinde anlamamak ve abartmamak gerekir. Tıpkı bugün hala ayakta duran ve pek çok şehrimizde bulunan sınırları belli Kaleler gibi anlamak uygun olacaktır! O dönemdeki imkanlarla, koca bir şehrin etrafının, atların ve insanların geçemeyeceği genişlik ve derinlikteki hendeklerle çepeçevre çevrilmesi, zaten akıl dışıdır.</p>
<p>Bana kalırsa Müslümanlar ve elbette Diyanet İşleri Başkanlığı, dini ve tarihi kaynaklardaki rivayetleri aktarırken aklı ve bilimi devreye sokmalı, bu rivayetleri olduğu gibi aktardıktan sonra, tıpkı bizim yaptığımız gibi, bu rivayetlerin başka türlü de olabileceğini söyleyerek Müslümanları düşünmeye ve akıl yürütmeye sevk etmelidir.</p>
<p>Ayrıca, Türk Milletinin tarihi başarılarını ve kazanmış olduğu muhteşem zaferleri, sadece İslam’ın Zaferiymiş gibi anlatma kötü alışkanlığını bir an önce terk etmelidirler. Oysa İstanbul, Fatih Sultan Mehmet ve ordusu, o dönemde Müslüman olmasalar bile zaten fethedilebilirdi. Çünkü o sırada hem savaş gücü, hem asker sayısı, hem ateş üstünlüğü, hem de mühendislik bilgisi bakımından Türk Ordusu, Bizans ordusundan çok güçlüydü. Kendisi de aynı zamanda bir Mühendis olan Fatih Sultan Mehmet, hem Türk mühendislerini devreye sokarak, hem de Macar asıllı Urban gibi yabancı mühendisleri getirterek devasa toplar döktürmüştü mesela.</p>
<p>Fatih Sultan Mehmet, kendisinin ve çevresindekilerin mühendislik dehasının yanı sıra, etrafındaki devlet adamlarının siyasi dehalarını da devreye sokarak, Bizans’ın, Haliç’in ağzına kapattığı kalın halat ve zincirleri devre dışı bırakmak için, muhtemelen Haliç’in üst taraflarında ve doğu yakasında (Bugünkü Kasımpaşa, Hasdal, Sütlücü, Alibeyköy, Kâğıthane taraflarında) olmak üzere tersaneler kurup, gemiler yaptırmış olmalıdır mesela. O günkü gemileri düşününce, bunun mümkün olduğu akıldan çıkarılmamalıdır.</p>
<p>Türk ordusunun ve herhalde Türk Milleti’nin, aynı hedefe kilitlenmiş halde bir ve beraber olmasına karşın, o sırada asker ve sivil bürokrasi de dahil olmak üzere; Bizans, siyasi çekişmelerin ve dini taassubun dibine vurmuş, Bizans toplumu birlik ve beraberliğini çoktan yitirmişti. Yani, tıpkı daha sonra Osmanlı’nın başına geldiği üzere; Bizans’ın tarihe karışması mukadderdi ve öyle de olmuştur.</p>
<p>Ancak nedense, bazı tarihçiler, tarih diye efsane anlatmayı, işin içine mucizeler sokmayı pek severler. Bu tür akılcı önermelerde bulunmak yerine, her nedense yine Allah’ın inayet ve yardımını, ayrıca öküzlerin ve Anadolu gençlerinin kas gücünü ve acı kuvvetini devreye sokarak, boğazda yapılan gemilerin, Tophane ve Kasımpaşa sırtlarını aşacak şekilde karadan yürütüldüğü, yani bir nevi yağlı ahşap raylar üzerine kaydırılarak sürüklendiği gibi fizik kanunlarını alt üst eden iddialar ileri sürerler. Evet, o küçük gemiler belki karada sürüklenmiştir ama bu iş, ta boğazdan başlatılarak ve bugünkü Beyoğlu yokuşlarını ve Tophane sırtlarını aşarak değil, olsa olsa Kasımpaşa, Hasdal ve Sütlücü’nin tepelerinde yapılan gemiler, Haliç’in doğu yamaçlarından, aşağı doğru kolayca kaydırılarak yapılmıştır.</p>
<p>İstanbul’un fethini, efsanelerle ve mucizelerle açıklayan hurafeci tarih anlayışının temsilcilerine sormak isterim; madem İstanbul, Tanrının yardım ve inayetiyle fethedildi, aynı Tanrı, İstanbul İtilaf devletlerinin eline geçerken ve Müslümanların Harîm-i İsmeti lekelenirken acaba nerelerdeydi? Yoksa Tanrı o sırada İngilizlerin ve Fransızların tarafına mı geçmişti? Hindistan’ın kurucusu Mahatma Gandhi bu gerçeği veciz bir şekilde şöyle vurgulamıştır: “Mustafa Kemal, İngilizleri yeninceye kadar ben Tanrı’yı da İngiliz(lerle birlikte) zannederdim!”</p>
<p>İstanbul’un Fethinin 568. yıl dönümü fethin ruhunu anlayan herkese kutlu olsun…</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Ömer SAĞLAM</strong></span></a>
</p><p><strong>29 Mayıs 2021</strong></p>
<hr>
<div><a href="https://www.altayli.net/istanbulun-fethi-ve-peygamberin-duasi.html#_ednref1" name="_edn1"><span>[1]</span></a><span>https://dinhizmetleri.diyanet.gov.tr/Documents/Y%C3%BCce%20Allah%20M%C3%BCminlerin%20Yard%C4%B1mc%C4%B1s%C4%B1d%C4%B1r.pdf,</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/istanbulun-fethi-ve-peygamberin-duasi.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> İstanbul’un fethine dair hadisin Ahmet b. Hanbel’e ait hadis albümü olan El-Müsned gibi (Müsned IV.325) güvenilir bir eserde de bulunduğu düşünülürse, böyle bir hadis sahih kabul edilebilir.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Eski Türk Savaş Araç&amp;amp;Gereç Ve Taktiği</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/eski-turk-savas-aracgerec-ve-taktigi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/eski-turk-savas-aracgerec-ve-taktigi</guid>
<description><![CDATA[ Eski Türk Savaş Araç-Gereç Ve Taktiği
Türklerin teşkilatlanabilmeleri ve bozkırlarda güçlü devletler kurabilmeleri yaşadıkları kültür coğrafyasının tarih öncesi devirlerine kadar gitmektedir. Çin belgelerinde Tuman zamanına kadar Türk devletiyle ilgili şu bilgi dikkate değerdir: “1000 yıldan daha uzun zaman sürecinde devlette zaman zaman büyüme, zaman zaman küçülme oldu, fakat bölündüler, parçalandılar”[1]. Bu bölünüp parçalanma zaman zaman devletin küçülmesiyle ilgili olmalıdır. Çünkü 1000 […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c462708ffa.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:47 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Eski, Türk, Savaş, Araç&amp;Gereç, Taktiği</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2021/06/Eski-Turk-Ordusu.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/eski-turk-savas-arac-gerec-ve-taktigi.html">Eski Türk Savaş Araç-Gereç Ve Taktiği</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. İlhami DURMUŞ</strong></span></a>
</p><p>Türklerin teşkilatlanabilmeleri ve bozkırlarda güçlü devletler kurabilmeleri yaşadıkları kültür coğrafyasının tarih öncesi devirlerine kadar gitmektedir. Çin belgelerinde Tuman zamanına kadar Türk devletiyle ilgili şu bilgi dikkate değerdir: “1000 yıldan daha uzun zaman sürecinde devlette zaman zaman büyüme, zaman zaman küçülme oldu, fakat bölündüler, parçalandılar”<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-savas-arac-gerec-ve-taktigi.html#_ftn1" name="_ftnref1"><sup>[1]</sup></a>. Bu bölünüp parçalanma zaman zaman devletin küçülmesiyle ilgili olmalıdır. Çünkü 1000 yıldan fazla zaman sürecinde birleşip büyüdükleri, parçalanıp dağıldıkları ve yeniden birleşip büyüdükleri anlaşılmaktadır<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-savas-arac-gerec-ve-taktigi.html#_ftn2" name="_ftnref2"><sup>[2]</sup></a>. Türk devletleri boyların bir araya getirilmeleri sonucu oluştuğundan boyların merkezi bir otorite etrafında toplanması, küçülme ise otoritenin ortadan kalkmasıyla olmaktaydı.</p>
<p>Güçlü bozkır Türk devletlerinin ortaya çıkması ve teşkilatlı devletin kurulabilmesi, boyların bir araya getirilerek bir devlet çatısı altında birleştirilmesi ile olabiliyordu. Tuman zamanından, yani aşağı yukarı M.Ö 200’lü yıllardan 1000 yıl eskiye gidildiğinde M.Ö 1200’lere ulaşılmaktadır. Bu tarih arkeolojik boyutu ile atın binek hayvanı olarak kullanılmasının yanında demirin de yoğun olarak kullanımının yaygınlaşmaya başladığı zamandır. Hatta “M.Ö 1400’lerde Altayların batısı bol miktarda demirin üretildiği ve demir kültürünün doğduğu yer olarak kabul edilmektedir<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-savas-arac-gerec-ve-taktigi.html#_ftn3" name="_ftnref3"><sup>[3]</sup></a>.</p>
<p>İşte atın binek hayvanı olarak kullanımı ve demirden savaş araç ve gereklerinin yapılması, Türklerin egemen unsur olma ve teşkilatlanabilme gücünü arttırmıştır. Türk siyasi ve sosyal hayatında ata kutluluk derecesinde değer verdiren ve destanlarında, yeminlerinde bağlılığını dile getirdiği demir ve demirciliği de aynı kutsal mertebeye yükselten bu kültür, Türklerin atalarını diğer topluluklardan çok farklı bir dünya görüşü ve yaşayış tarzına götürmüştür. Savaşçılık kabiliyetini iyice güçlendiren demirciliği yanında, otlak ve su için mücadeleler dolayısıyla metaneti artan bozkırlı, aynı zamanda, huzur içinde yaşayabilmek için insanların karşılıklı saygı hissi ile donatılması gerektiğini de öğrenmiş ve insan kütlelerini sürekli olarak barış halinde tutabilmek için toplulukta herkes tarafından riayeti zaruri bir “hukuk” düşüncesine ulaşmıştır<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-savas-arac-gerec-ve-taktigi.html#_ftn4" name="_ftnref4"><sup>[4]</sup></a>. Böylece düşüncede doğan devletin gerçekte kurulması ve korunması askeri güce dayandığından Türk’ün vatan sevgisi ve cesareti, atın hızı ve demirin vurucu gücü ile birleşerek hareketli ve dinamik Türk orduları oluşturulabilmiştir. İşte savaşçı unsurları, teşkilatı, savaş araç – gereçleri ve taktiği bakımından Türk ordusu diğer milletlerin ordularından farklılık göstermekte ve kendine has özellikleri bulunmaktadır.</p>
<h3><strong><span>At</span></strong></h3>
<p>At Türklerin bütün hayatında ön plana çıkmaktadır. Uçsuz bucaksız coğrafyaların kısa zamanda aşılması, geniş otlaklar ve sürülerin kontrol altında tutulması, yaylaktan kışlağa, kışlaktan yaylağa göç, tanrıya ve atalara kurban edilmesi, etinin yenilmesi, sütünün içilmesi ve boyların kendi aralarındaki ve diğer düşmanlara karşı verilen mücadelelerde hep at görülmektedir. Bu durumda at Türklerin sosyal, siyasi, iktisadi, dini ve askeri hayatında en önemli unsurlardan birisidir. Hatta kültüre isim verecek değere ulaşmış ve bozkır kavmi olan Türklere “Atlı Kavimler” ve onların oluşturdukları kültüre de “Atlı Kültür” denilmiştir.</p>
<p>Atın ehlileştirilmesi ve atlı kültürün ortaya çıkışı doğrudan Türklerle bağlantılıdır. İnsanlık tarihinde ulaşılan bu başarı, kavimlerin ve diğer kültürlerin gelişmesinde fevkâlade sonuçlar doğurmuştur. Tarihi bağlantıların gösterdiği gibi, büyük devlet esası için gerekli şartlar ancak bu sayede belirebilmiştir<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-savas-arac-gerec-ve-taktigi.html#_ftn5" name="_ftnref5"><sup>[5]</sup></a>. Atlı kültürün Türk kültür çevresinde ortaya çıkışını büyük ölçüde arkeolojik kazılar sonucunda ortaya çıkarılmış buluntulardan da anlamak mümkündür. Bozkırlarda görülen bir dizi yeni gelişmeler arasında ata binme ve tekerlekli arabaların kullanımı önemli bir yer tutmaktadır. Binek ve koşum atlarının en erken örnekleri Balhan mezarları kültürü ve Andronovo kültürü gömülerinde ortaya çıkmıştır. Bu dönem buluntu merkezlerinde at kalıntıları önemli bir yer tutmaktadır. Karasuk mezarlarında da at ortaya çıkarılmıştır<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-savas-arac-gerec-ve-taktigi.html#_ftn6" name="_ftnref6"><sup>[6]</sup></a>. Şüphesiz Türk kültür çevresinde atın binek hayvanı olarak kullanılması ön plana çıkmaktadır. Çünkü ata binilmesi, atın arabaya koşulmasından daha ileri bir gelişmedir. İşte Türkler bu sayede süvari olarak varlıklarını sürdürmüş, askeri güç kazanmış ve büyük devlet kurabilecek şartları oluşturmuşlardır.</p>
<p>Türkleri askeri başarılara götüren ve birçok kavim üzerinde hakimiyet kurmalarını sağlayan en önemli unsurlardan birisi şüphesiz attır. Türklerde atın ne derece önemli bir yer tuttuğu yazılı belgelerle de ortaya konulabilmektedir. Asya Hun devletinin kudretli hükümdarı Mo-tun’un M.Ö 176 yılında Çin İmparatoruna gönderdiği kısa beyanat bozkır Türk devletinin kuruluş tarzını belirgin bir biçimde aydınlatmaktadır. Bu beyanatında “tanrının inayeti, subay ve erlerinin yiğitliği ve atlarının mükemmelliği sayesinde yirmi altı devleti yendiklerini ve bütün yay kullanan kavimlerin Hunlar haline geldiklerini” bildirir<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-savas-arac-gerec-ve-taktigi.html#_ftn7" name="_ftnref7"><sup>[7]</sup></a>.</p>
<p>At, manevra yeteneği, savaşlarda yıldırım hızıyla delip geçme kabiliyeti ile büyük bozkır devletlerinin kurulmasında önemli bir rol oynamıştır. Bozkırlardaki devletler at sırtında kurulmuş ve çeşitli kavimler üzerinde bu sayede hakimiyet sağlanabilmiştir. At, bozkırlı insanın gözünde adeta kendisiyle birlikte savaşan bir silah arkadaşı olmuştur. Bundan dolayı Orhun abidelerinde, atların kahramanlıkları, renkleri ve cinslerinden uzun uzun bahsedilmektedir. Hatta Köl Tigin’in bindiği atların “Boz”, “ Ögsiz” ve “Azman Ak” vb. isimler almalarının dikkate değer olduğu görülmektedir<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-savas-arac-gerec-ve-taktigi.html#_ftn8" name="_ftnref8"><sup>[8]</sup></a>.</p>
<p>Türklerin hayatında at en önemli unsur olma özelliğini hep taşımıştır. Türkler ayakta durabildikleri andan itibaren ömürlerini at üstünde geçirmişler ve hayatlarını bu hayvanla bütünleştirmişlerdir. Zira eski Türkler at üstünde yemek yer, kımız içer, toplantı ve istişarelerde bulunur ve nihayet savaş yaparlardı. Türk devletleri at üzerinde yaşayarak ve savaşarak kurulmuştu. Türkler hızlı atlıları ve akınları sayesinde kolaylıkla istilalara girişiyor; uzak-yakın ülkeleri fethediyorlardı. Türk askerlerinin “kasırgalar gibi birden görünüp kuşlar gibi uzaklaşmaları” atın kendilerine sağlamış olduğu imkânla bağlantılıydı. Türklerin atları ve süvari teşkilatları günümüz zırhlı vasıtaları, hatta uçaklarına benzemekte, tarih boyunca kazanılan zafer ve fetihlerin sebebi böylece daha kolay anlaşılabilmektedir<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-savas-arac-gerec-ve-taktigi.html#_ftn9" name="_ftnref9"><sup>[9]</sup></a>.</p>
<p>Türklere hakimiyet duygusu kazandıran, girişmiş oldukları mücadelelerde avantajlı konuma getiren bozkır atı önemli özelliklere sahipti. Bu at “küçük bedenli, uzunca ince bacaklı, küçük ve mağrur başlı, sert tırnaklı batı bozkırları” tipiydi<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-savas-arac-gerec-ve-taktigi.html#_ftn10" name="_ftnref10"><sup>[10]</sup></a>. Adı geçen at çoğunlukla dörtnala koşmaktaydı. Soğuğa, sıcağa, yağmura ve rüzgâra karşı dayanıklıydı. Nadiren yatmakta, genelde ayakta uyumaktaydı<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-savas-arac-gerec-ve-taktigi.html#_ftn11" name="_ftnref11"><sup>[11]</sup></a>. Başka kültür coğrafyalarında yaşayan atlar sadece tek tip bitkiler ile beslendiği halde, bozkır atı yiyeceğini karın altından toynaklarıyla karı kazıyarak elde edebiliyordu<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-savas-arac-gerec-ve-taktigi.html#_ftn12" name="_ftnref12"><sup>[12]</sup></a>.</p>
<p>Bozkır atı dayanıklılığı yanında, uzun mesafeleri koşabilme yeteneğine de sahipti. Çin kaynaklarında bu tür atların günde 1000 Li (1 L’i aşağı yukarı 300 metre) koşabilmekteydi<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-savas-arac-gerec-ve-taktigi.html#_ftn13" name="_ftnref13"><sup>[13]</sup></a>. Buradan yaklaşık günlük 300 kilometre yol gittikleri anlaşılmaktadır. Böylece Türklerin kısa zamanda uçsuz-bucaksız bozkırları nasıl kısa zamanda geçtikleri de kolayca hesap edilebilmektedir.</p>
<p>Bozkır atı dayanıklılığı, hızı ve uzun mesafeleri kısa zamanda kat edebilmesi ve savaşlardaki başarılarda üstlendiği rolle Türklerin gelenek ve folklorunda, efsanevi bir kahraman mahiyetini almıştır. Nitekim Lena nehri üst boyları kazılarından, devri için yüksek bir sosyal hayat bünyesi kurmuş olan Türk halklarına ait, elde edilen taş heykellerindeki at ve sancak tasvirlerinden de anlaşılacağı üzere, at Türklerin hayatında önemli bir yer tutmuştur. Bu tasvirlerdeki savaş atları, kahraman süvarisine nispetle, daha iyi giydirilmiş ve süslenmiştir. Atın baş kısmına giydirilen zırha, kıl ve tüylerden yapılmış bir tuğ geçirilmiş, gemlere de aynı tarzda süsler asılmış, bazen tuğlar atın karnının altından geçen kayışa takılmıştır. Büyük bir ihtimalle, sırf büyük zaferler kazanan atlara takılan bu kabil süsler dışında, umumiyetle bozkırda savaşlara katılan atları, ölümden ve yaralanmaktan korumak için, okların kolay kolay delemeyeceği zırhlarla örtmek en önemli meselelerden biri olmuştur<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-savas-arac-gerec-ve-taktigi.html#_ftn14" name="_ftnref14"><sup>[14]</sup></a>. Köl Tigin’in bindiği atlardan birinin zırhına yüzden fazla ok isabet ettiğine dair kayıtta atların bu şeklide zırhlandıklarının bir işaretidir<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-savas-arac-gerec-ve-taktigi.html#_ftn15" name="_ftnref15"><sup>[15]</sup></a>.</p>
<p>At bir binek hayvanı olarak bozkırda insanın hayatında özel bir yer tutmuş, demirin yaygın olarak kullanımı onun önemini daha da arttırmış, toplumun tüm hayatına egemen bir unsur olmuştur<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-savas-arac-gerec-ve-taktigi.html#_ftn16" name="_ftnref16"><sup>[16]</sup></a>. Şüphesiz atın savaşta kullanımı askeri açıdan en kayda değer vasıta olduğunu ortaya koymuştur. Türkler “atın hızı ve demirin vurucu gücü” sayesinde diğer milletlere karşı üstünlük sağlayabilmişlerdir.</p>
<h3><span><strong>Ok-Yay</strong></span></h3>
<p>Eski Türk silahları arasında ok ilk sırayı alıyordu. Ok, özellikle uzak savaş taktiğini benimsemiş ve süvari birlikleri oluşturmuş Türkler için önemli bir yer tutuyordu. At üzerinde yay gerip, ok atmada son derece başarılıydılar. Bu ok kullanım ve başarıları kendileri için kan kaybını da azaltıyordu.</p>
<p>Yazılı kaynaklarda yer alan ok arkeolojik kazılarda da bol miktarda ortaya çıkarılmıştır. Bunlar sıradan insanların mezarlarında bile ortaya çıkarılmıştır. Ok üretimi büyük boyutlara varmış ve mezarlardaki tüm okluklarda yüzlerce ve bazen birkaç okluk içinde yedek cephane oluşturacak binlerce ok yer almakta ve savaştan önce bu okların uçları jilet keskinliğine getirilmekteydi<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-savas-arac-gerec-ve-taktigi.html#_ftn17" name="_ftnref17"><sup>[17]</sup></a>.</p>
<p>Türklerin kullandıkları oklar tunç, demir, kemik ya da taş uca sahipti. Ok uçları biçimleri bakımından birbirinden ayrılıyordu. Bunların üç kenarlı, iki taraflı keskin kancalı ve kancasız olmak üzere farklı tipte olanları vardı. Tunçtan ok uçlarından daha eski olan ok uçları kemik ok uçlarıydı<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-savas-arac-gerec-ve-taktigi.html#_ftn18" name="_ftnref18"><sup>[18]</sup></a>. Örneğin Gök Türk döneminde ağırlıklı olarak ok uçları demirdendi<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-savas-arac-gerec-ve-taktigi.html#_ftn19" name="_ftnref19"><sup>[19]</sup></a>. Şüphesiz ok uçlarının üretimi toplumdaki kültürel gelişmelere uygun olarak gelişmekteydi. Başlangıçta taş ve kemik ok uçları üretilirken, tuncun bulunmasıyla tunç ok uçları, demirin kullanılmaya başlamasıyla demir ok uçları imal edilmeye başlanmıştı. Ancak ilk üretilenlerle son üretilenler sonraki dönemlerde de birlikte kullanılmışlardır.</p>
<p>Ok çeşitli bölümlerden oluşuyordu. Okun asıl unsurları uç, ahşap çubuk ve yelekti. Okun başlığına “temren” veya “ başak” denilmekteydi. Okun ucuna geçirilen temreni oyuğun “başak borusu“ adını alıyordu. Ok temreni üzerine de sırım sarılarak temren sağlamlaştırılıyordu. Oka yelek de takılıp yapıştırılıyordu<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-savas-arac-gerec-ve-taktigi.html#_ftn20" name="_ftnref20"><sup>[20]</sup></a>.</p>
<p>Türkler çeşitli oklar icat etmişlerdi. Hun hakanı Mo-tun “ıslıklı, vızıldayan okları“ icat etmişti<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-savas-arac-gerec-ve-taktigi.html#_ftn21" name="_ftnref21"><sup>[21]</sup></a>. Islıklı okun en esaslı özelliği havadayken ıslık sesi oluşturmasıdır. Havada genelde her ok, hareket halindeyken rüzgârla sürtündüğünde vızıltılı ya da ıslıklı ses çıkarmaktadır. İşte ıslıklı okların icadı bu sürtünme sesini daha da kuvvetlendirmekteydi. Oklarda oluşturulan delikli içi boş kısma havanın girişi ve çıkışıyla ok hareket halindeyken adeta ıslık gibi ses oluşturuyor. Islıklı oklar ıslık çıkaran kısımlarının biçimine göre çeşitlilik gösteriyor<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-savas-arac-gerec-ve-taktigi.html#_ftn22" name="_ftnref22"><sup>[22]</sup></a>.</p>
<p>Islıklı oklar tiplerine göre avda ve savaşta kullanılıyordu. Avda kullanımı inleri ve saklandıkları yerlerden hayvanların ürkütülerek çıkarılmasına yönelikti. Sazlık yerlerde saklanan su kuşları, yaban kazları vb korkutulmalarında ıslıklı oklar kullanılmıştı. Bu vızıltı yaban kazları için havada kendilerine saldıran yırtıcı bir kuş hissi vererek, onların suya inmelerine zemin hazırlıyordu. Avcılar atış menziline kadar varabiliyorlardı. Aynı şekilde yırtıcı hayvanlar da ıslıklı oklarla korkutuluyorlardı. Her yıl düzenlenen büyük sürek avlarında avcılar ıslıklı oklarla görülüyorlardı<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-savas-arac-gerec-ve-taktigi.html#_ftn23" name="_ftnref23"><sup>[23]</sup></a>.</p>
<p>Islıklı oklar savaşlarda da çeşitli amaçlara hizmet ediyordu. Onların çıkarttığı vızıltı, ıslık ve uğultular – her ne kadar düşmanlar bu okları tanısalar da- psikolojik açıdan onlara olumsuz etki ediyordu. Islıklı oklar hedefe atışta çok elverişliydiler. Islık sayesinde uçuş yolu daha iyi gözlemlenebilmekteydi. Bu oklar yönün öğrenilmesinde olduğu gibi, mücadelenin başlamasında, işaretleşmelerde de kullanılıyordu<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-savas-arac-gerec-ve-taktigi.html#_ftn24" name="_ftnref24"><sup>[24]</sup></a>. Daha çok işaret vermek ve yön göstermek için kullanılan bu okları komutanlar kullanıyordu. Osmanlı dönemine kadar ulaşmış bu oklar “çavuş oku” olarak adlandırılıyordu<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-savas-arac-gerec-ve-taktigi.html#_ftn25" name="_ftnref25"><sup>[25]</sup></a>.</p>
<p>Türkler arasında yaygın olarak kullanılan bu ok türünün uzun zaman dilimi içerisinde kabul gördüğü dikkati çekmektedir. Bu ok türünü Kaşgarlı Mahmud dahi tanımaktadır. “Sokum” olarak belirttiği ok bölümü için “Bir ağaç parçası çam kozası şeklinde kesilerek içi oyulur, üç tarafından delinerek okun üzerine konur” demektedir<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-savas-arac-gerec-ve-taktigi.html#_ftn26" name="_ftnref26"><sup>[26]</sup></a>. Burada belirttiği bölüm okun ıslık çıkaran düzeneğinden başka bir şey değildir.</p>
<p>Türklerin zehirli oklar ürettikleri de bilinmektedir. Öncelikli İskitler zehirli okları kullanıyorlardı. Zehri yapmak için belirli bir cins yılanı (muhtemelen küçük engerekler) yakalar, gövdelerinin çürümesini beklerlerdi. Bir takım işlemlerden sonra zehir elde edilmekteydi. Okların uçları bu zehre bulanıyordu. Kanca uçlu ve zehre bulanmış ok uçlarından son derece korkuluyordu. İnsan bedenine saplanmış bu okların çıkarılması son derece zordu ve çıkarma işlemi sırasında kurban çok acı çekerdi. Üstelik zehrin uzun vadeli hasara neden olduğu ve bu nedenle en küçük yaraların bile büyük ihtimalle ölümcül olduğu hesaplanırdı. Çünkü bu tür oklar için “Çifte ölüm saçan” tabiri kullanılıyordu<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-savas-arac-gerec-ve-taktigi.html#_ftn27" name="_ftnref27"><sup>[27]</sup></a>. Bu oklara hedef olan kişi ya da kişiler eğer okun açtığı yaradan ölmezlerse, zehrin bedenlerine dağılması sonucunda ölmekten kurtulamazlardı. Bu oklar bir ölçüde günümüzün kimyasal başlıklı füzelerinin model olarak proto tipiydiler. Hatta İlkçağ’ın uzaktan güdümlü kimyasal silahlarıydılar.</p>
<p>Zehirli oklar da tıpkı ıslıklı oklar gibi Türk kültür çevresinde uzun süre kullanılmışlardır. Yine Kaşgarlı Mahmud zehirli oklar için “katutluğ ok” tabirini kullanmakta ve bu tür okların temrenlerinin, yani uçlarının ağıya bulaştırıldığından söz etmektedir<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-savas-arac-gerec-ve-taktigi.html#_ftn28" name="_ftnref28"><sup>[28]</sup></a>. Bu dönemde zaman zaman iki özelliği bulunan, yani hem zehirli hem de ıslıklı oklar kullanılıyordu.</p>
<p>Oklar uzaktan savaş aracı olduklarından, atıldıklarında uzun mesafelere ulaşıyor ve hedefin öldürülmesinde etkili oluyorlardı. Ok menzilleri tam olarak bilinmemekle birlikte 500 metrenin altına düşmüyordu. Batı bozkırlarında İskit kültür coğrafyasında yapılan bir yarışmada uzun menzil atışının 500 metrenin üzerinde olduğu görülmektedir<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-savas-arac-gerec-ve-taktigi.html#_ftn29" name="_ftnref29"><sup>[29]</sup></a>. Bozkırların doğusunda eski Türk kültür çevrelerinde okların menzili 660-884 arasında değişmekteydi<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-savas-arac-gerec-ve-taktigi.html#_ftn30" name="_ftnref30"><sup>[30]</sup></a>. Şüphesiz okların menzilini artırmak için yaylarda olduğu gibi, oklarda da bir gelişim evresi dikkati çekmektedir. Bundan dolayı okların gövde kısmı ahşap, uç kısımları ise, keskin ancak hafif olarak yapılmıştır.</p>
<p>Türklerin hayatında ok özel bir yer tutmuş, okçuluktaki gelişimin mucidi Türkler olmuştur. Hatta nüfusu belirlemek, muhtemelen askeri gücü ortaya koymak için ok uçlarından yararlanıldığı görülmektedir. Örneğin İskit hükümdarı Ariantes büyük bakır kazan yaptırmış ve vatandaşlarından bu sayım için her bir kişiden bir ok ucu isteyerek kazanın içine atılmasını sağlamıştır<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-savas-arac-gerec-ve-taktigi.html#_ftn31" name="_ftnref31"><sup>[31]</sup></a>. Türklerin hayatında ok kendilerine avantaj sağlamış ve Bozok, Üçok, Onok vb boylara isim olmuştur<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-savas-arac-gerec-ve-taktigi.html#_ftn32" name="_ftnref32"><sup>[32]</sup></a>.</p>
<p>Ok ve yay birbirini tamamlayan iki savaş aracıdır. Ok olmadan yay, yay olmadan ok savaşlarda yalnız bir şey ifade etmez. Nasıl ki mermiyi kullanmak için silaha ihtiyaç varsa, oku kullanmak için de yaya ihtiyaç vardır. Bundan dolayı yay da ok gibi Türklerin hayatında ve giriştikleri mücadelelerde önemli bir yer tutar.</p>
<p>Yaylar genelde düz ya da içeriye doğru kıvrık bir beden ve buna iki tarafta tutturulmuş ve geriye bükülmüş iki kısa koldan oluşmaktaydı. O, ahşap bir öz ve ona tutturulmuş parçalardan ibarettir. Malzemesinde ahşap, boynuz, kemik ve sinir bulunmaktaydı. Bu özelliğiyle çok parçalı olup, bileşik türdendi. Adı geçen yay tipi yarım metreden biraz uzun olup, elde ve at üzerinde kolayca taşınabilmekteydi<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-savas-arac-gerec-ve-taktigi.html#_ftn33" name="_ftnref33"><sup>[33]</sup></a>.</p>
<p>Yaylar en çok kayın ağacından yapılıyordu<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-savas-arac-gerec-ve-taktigi.html#_ftn34" name="_ftnref34"><sup>[34]</sup></a>. Yaylarda kiriş olarak genelde sığır siniri kullanılıyordu. Ancak kahramanlardan bazılarının yaylarının kirişleri kurt sinirindendi<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-savas-arac-gerec-ve-taktigi.html#_ftn35" name="_ftnref35"><sup>[35]</sup></a>. Türkler çeşitli yayları kullanıyorlardı. Bunlar arasında gerilmesi en güç, fakat vuruculuğu en fazla olanı, tersine gerilmek suretiyle kullanılan çift kavisli “reflexe” yaylardı<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-savas-arac-gerec-ve-taktigi.html#_ftn36" name="_ftnref36"><sup>[36]</sup></a>.</p>
<p>Okların oklukla, sandığa konulduğu ya da yay muhafazası diyebildiğimiz yay kutuları vardı. Yaylar normalde bu muhafazaların içine konuluyorlardı. Onların çok az kısmı yukarıda görülecek şekilde kalıyordu<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-savas-arac-gerec-ve-taktigi.html#_ftn37" name="_ftnref37"><sup>[37]</sup></a>.</p>
<h3><span><strong>Kılıç, Kama, Mızrak</strong></span></h3>
<p>Türklerin kullandıkları savaş araç-gereçleri arasında kılıçlar da önemli bir yer tutuyordu. Kılıç, ok ve yaydan farklı olarak onların yakın düğüşe giriştiklerinde kullandıkları silahlarıydı. Türk kültür çevresinde arkeolojik devirlerden başlamak üzere, bütün Türk topluluklarında yaygın olarak kullanılan bir savaş araç gereciydi. Tipolojileri bakımından da birbirlerine benzerlik göstermekteydiler. Bir öncekiler bir sonrakilerin proto tipleriydiler<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-savas-arac-gerec-ve-taktigi.html#_ftn38" name="_ftnref38"><sup>[38]</sup></a>. Bu kılıçların eğri eğri ve düz olanları vardı. Farklı büyüklükte örnekleri bulunuyordu. Uzun ve aşağı yukarı 70-</p>
<p>75 cm boyunda ve 3cm enindeydiler. Kılıçların kınları da mevcuttu. Yapımlarında demir, gümüş ve tunç kullanılmaktaydı<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-savas-arac-gerec-ve-taktigi.html#_ftn39" name="_ftnref39"><sup>[39]</sup></a>. Kılıçlar arasımda iki tarafı keskin olanları da vardı<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-savas-arac-gerec-ve-taktigi.html#_ftn40" name="_ftnref40"><sup>[40]</sup></a>. Belki de ucu sivri ve iki tarafı keskin kılıçlar süvarilere saldırı esnasında avantaj sağlıyordu.</p>
<p>Yakın dövüşlerde en çok kılıçlar kullanılmasına rağmen, kamalar da kullanılıyordu. Bunların boyları genelde 30- 40 cm. idi. Bunlar fresklerde de tasvir edilmişlerdi<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-savas-arac-gerec-ve-taktigi.html#_ftn41" name="_ftnref41"><sup>[41]</sup></a>. Heykeller üzerinde de tasvir edilmiş olarak bulunuyorlardı. Türkler tarafından yoğun olarak kullanılıyorlardı.</p>
<p>Türklerin kullandığı silahlardan biri de mızraktı. Mızrağa süngüg denilmekteydi. Kazılar sonucunda kurgan adı verilen mezarlar buluntularından ve kaya resimlerinden süvarilerin kullandıkları mızraklar hakkında bilgi sahibi olunabilmektedir<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-savas-arac-gerec-ve-taktigi.html#_ftn42" name="_ftnref42"><sup>[42]</sup></a>.</p>
<h3><span><strong>Zırh, Migfer ve Kalkan</strong></span></h3>
<p>Türklerin mücadelelerinde saldırı ön palandaydı. Dolayısıyla saldırı silahları geliştirilmişti. Ancak, saldıran kişinin kendini daha da güvende hissetmesi ve rahat çarpışabilmesi için savunma araç ve gereçlerine de ihtiyaç duymuşlardı. Çünkü uzaktan mücadelede düşmanın oklarından yakın dövüşlerde kılıç, kama ve mızraklardan korunmak gerekiyordu. Onlar şartların zorlamasının bir sonucu olarak, düşman silahlarından başlarını ve bedenlerini korumak ihtiyacı duymuşlardı. Bu savunma ve korunma araç gereçleri zırh, miğfer ve kalkandı.</p>
<p>Zırhı doğrudan süvarinin üzerine giydiği ve vücudunu koruyan elbiseydi. Zırh, genelde deri, demir, pul ve çubuklardan oluşmaktaydı. Demirin üzerine demir pullar dikilmekteydi. Ancak zırh parçalarının birleştirilmesinde esnekliğini kaybetmiyordu. Yelek şeklinde yapılan gömlek zırhtan başka, pazu zırh pantolon zırhta yapılıyordu<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-savas-arac-gerec-ve-taktigi.html#_ftn43" name="_ftnref43"><sup>[43]</sup></a>. Gök Türk döneminde yalnız zırh giyen birlikler vardı. Bunlar tamamen Türklerden oluşmaktaydı ve ordunun güç kaynağıydılar. Bunlar “Böriler”, yani “Kurtlar” olarak adlandırılmışlardı<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-savas-arac-gerec-ve-taktigi.html#_ftn44" name="_ftnref44"><sup>[44]</sup></a>.</p>
<p>Başı korumak için miğfer giyiyorlardı. Miğferlerin farklı biçimde olanları vardı. Bunlar genelde tunç ve demirden imal ediliyorlardı<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-savas-arac-gerec-ve-taktigi.html#_ftn45" name="_ftnref45"><sup>[45]</sup></a>.</p>
<p>Kalkanlar da savunma amacıyla kullanılıyordu. Farklı tipte, boyutlarda ve farklı süslerle bezenmiş kalkanlar mevcuttu. Kalkanların yapımında çeşitli malzemeler kullanılıyordu. Bunlar arasında demirden yapılanları da vardı. Ancak genelde kalkanlar metalle kaplanmış olarak yapılıyorlardı<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-savas-arac-gerec-ve-taktigi.html#_ftn46" name="_ftnref46"><sup>[46]</sup></a>. İçi ahşap dışı kaplama olan kalkanlarda kalkanın ağırlığı azaltılarak, taşınması daha kolay hale getiriliyordu.</p>
<h3><span><strong>Taktik</strong></span></h3>
<p>Türklerin hayatı hep mücadele içerisinde geçiyordu. Otlakların kontrol altında tutulması, dağınık boyların bir araya getirilerek siyasi birliğin sağlanması, düşman ülkelerine akınlar düzenleyerek, ganimetler elde edilmesi ve onların vergiye bağlanmaları başarılı bir şekilde savaşmaya bağlıydı. Bozkır Türkü için savaş eğlenmek, spor yapmak gibi bir meşguliyetti. Şartlar bozkır Türkünü savaşmaya ve savaşı da onun hayatının bir parçası yapmaya sevk etmişti.</p>
<p>At ve yayın üstün bir şeklide kullanılmasına dayanan bozkır savaş tarzı, o zamanki teknik imkânlara göre “uzaktan savaş”ın gerçekleştirilmesiydi. Bu tarz yerleşik kavimlerin “yakından savaş” stratejilerine zıttı. Savaşa büyük bir hamle yapan atlı saldırısı ile başlanır ve bununla düşmanın aniden imhasından ziyade birliklerinin dağıtılması gayesi güdülürdü. Yıldırım hızıyla hareket eden atlılar kısa bir zaman süren ok yağdırma veya göğüs göğüse çarpışmadan sonra yanıltıcı bir geri dönüşle kaçmaya başlar ve her yöne kaçarak düşmanın saflarını bozarlardı. Bu sıralarda yanlarda gizlenen atlılar geri dönenlerle birlikte onları takibe koyulan düşman üzerine saldırır ve bu suretle onları kolayca alt ederlerdi<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-savas-arac-gerec-ve-taktigi.html#_ftn47" name="_ftnref47"><sup>[47]</sup></a>.</p>
<p>Belirtiklerimizden de anlaşılacağı üzere uyguladıkları savaş taktiği üç safhada gerçekleştiriliyordu. Bunlar yıpratma, yanıltma ve imha idi.</p>
<p>Mücadelenin birinci safhasını yıpratma oluşturuyordu. Öncelikle düşman üzerine ani baskınlar düzenleyerek düşman ordusuna kayıplar verdiriliyor, düşman askerinin morali bozularak savaş azmi kırılıyor bir ölçüde saldıranların güçleri kabul ediliyordu. Bu şekilde ani saldırılarla düşmana gözdağı verilerek korkmaları sağlanıyordu.</p>
<p>Mücadelenin ikinci safhasını düşmanı yanıltma oluşturuyordu. Burada atlılar yenilmiş gibi geri çekiliyorlardı. Düşman bu çekiliş üzerine atlıları takibe konuluyordu. Bu kovalamaca esnasında atlılar geri çekilirken düşmanın yararlanacağı bütün kaynakları kurutmak ve düşman askerlerini iyice yormak amacını taşıyorlardı.</p>
<p>Üçüncü safha ise, düşmanın pusuya düşürülmesi ve etrafının kuşatılarak yenilgiye uğratılmasını esas alıyordu. Bunun için uygun coğrafi bir çevre arınıyordu. Özellikle iki tarafı dağlık derin vadiler düşmanın pusuya düşürüldüğü ve çembere alınarak yenilgiye uğratıldığı mekânlardı.</p>
<p>Türk tarihinde bu şekilde çok savaşın gerçekleştirildiği ve Türklerin savaştan galip geldikleri çok sayıda örnekler mevcuttur. Bu savaş taktiğinin uygulandığı örneklerden birisi Karadeniz’in kuzeyindeki bozkırlarda İskitlerle Perslerin mücadelesi oluşturmaktadır.</p>
<p>M.Ö 513 yılında gerçekleştirilen bu seferde, Pers ordusu Anadolu’dan batıya doğru hareket ederek, boğazı geçmiş, Trakya’dan Karadeniz’in kuzeyindeki bozkırlarda ilerlemeye başlamışlardır. İskitlerle karşılaştıklarında İskitler savaş taktiklerini uygulamaya başlamışlardır<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-savas-arac-gerec-ve-taktigi.html#_ftn48" name="_ftnref48"><sup>[48]</sup></a>.</p>
<p>Öncelikle İskitler savaşmayarak geri çekilecek, yolları üzerindeki kuyuları dolduracak, çeşmeleri tıkayacak otları biçeceklerdi<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-savas-arac-gerec-ve-taktigi.html#_ftn49" name="_ftnref49"><sup>[49]</sup></a>. İskitler bu düşüncelerini uygulamaya koyulmuşlar, en iyi atlılarını onlara karşı keşif için ileriye göndermişlerdir. Çocuklarının ve kadınlarının içlerinde yaşadığı arabalar ve bunlarla birlikte sürüler de ayrılarak, önceden yola çıkarılmış ve güvenli yerlere sevk edilmiştir<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-savas-arac-gerec-ve-taktigi.html#_ftn50" name="_ftnref50"><sup>[50]</sup></a>.</p>
<p>İskitler Perslerle karşılaştıklarında onları yıpratarak çekilmelerini sürdürüyorlardı. Pers ordusu artık yorulmuştu. Aynı zamanda Perslerin kaynakları da tükenmeye başlamıştı. İskit hükümdarı Darius’a elçi vasıtasıyla “bir kuş, bir fare, bir kurbağa ve beş tane de ok” göndermişti. Bu şu şekilde yorumlandı: “İranlılar, kuş olup uçamazsanız, fare olup yerin altına girmezseniz ve kurbağa olup atlamazsanız, yurdunuza dönemeyeceksiniz, oklarla vurulup öleceksiniz<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-savas-arac-gerec-ve-taktigi.html#_ftn51" name="_ftnref51"><sup>[51]</sup></a>”. Gerçekten de her geçen gün İskitlerin lehine işlemekte ve Perslerin yıpratılma ve yanıltma süreci tamamlanıp, yok edilme süreci başlamaktaydı. Taktiğin yıpratılma ve yanıltma safhası tamamlanmış, pusu ve imha safhası gerçekleşmeden Persler dönmek zorunda kalmışlardı.</p>
<p>Bozkır savaş taktiğinin uygulandığı en güzel örnek Massagetlerle Perslerin mücadelesidir. Pers kralı Kyros ile Massaget lideri Tomris komutasında iki ordu Büyük Balhan dağlık arazisinin dar bir boğazında karşı karşıya gelmişlerdir. Daha doğrusu Pers ordusunu Massaget ordusu imha edeceği yere çekmişti<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-savas-arac-gerec-ve-taktigi.html#_ftn52" name="_ftnref52"><sup>[52]</sup></a>. Bu dar vadide Massaget ordusunun önünü kesmiş, etrafını kuşatmış ve burada Pers ordusu sıkıştırılarak ağır bir yenilgiye uğratılmıştır<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-savas-arac-gerec-ve-taktigi.html#_ftn53" name="_ftnref53"><sup>[53]</sup></a>. Bu savaş M.Ö 528 yılında gerçekleştirilmiştir<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-savas-arac-gerec-ve-taktigi.html#_ftn54" name="_ftnref54"><sup>[54]</sup></a>. Burada savaş taktiğinin her üç safhası da görülmektedir. Özellikle düşmanın dar bir vadide sıkıştırılarak etrafının kuşatılması, ok yağmuruna tutulması ve düşmanın hareket kabiliyetinin tamamen ortadan kalkması galibiyette önemli bir yer tutmaktadır.</p>
<p>Bozkır savaş taktiğini uygulayabilecek şartlar Türkler için hep mümkün olmuştur. Atın üzerinde yay gerip ok atabilme ve ani saldırıp geri çekilebilme kabiliyeti üstünlüklerinde önemli etken olmuştur. Bu şekilde saldırıp geri çekilme ve istenilen yerde düşmanı pusuya düşürerek imha etme, kurdun saldırı, çekilme ve pusuya düşürmesiyle bir görülmüştür. Hatta yazıtlarda “Tanrı kuvvet verdiği için babam kağanın askeri kurt gibi imiş “ denilmektedir<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-savas-arac-gerec-ve-taktigi.html#_ftn55" name="_ftnref55"><sup>[55]</sup></a>. Aynı zamanda Türklerin yüzlerce yıl uyguladığı taktiğe “Kurt oyunu” da denilmektedir. Bu taktik kaçıyor gibi geri çekilerek düşmanı, çembere almak üzere, pusu kurulan yere kadar çekmekten ibarettir. Bu savaş yöntemi Türk yurdunun eski adından dolayı “Turan taktiği” olarak da bilinmektedir.</p>
<h3><span>Sonuç</span></h3>
<p>Türk ordusu diğer kavimlerin ordularından farklı özelliklere sahipti. Diğer milletlerin orduları genelde ücretli askerden oluşurken, Türk ordusunda hiçbir fert para karşılığında çarpışmıyordu. Türk ordusunun diğer bir özelliği daimi olmasıydı. Türklerin sporları, eğlenceleri ve avlanmaları bile askeri eğitim niteliğinde olduğundan, Türk ordusu her an savaşa hazır durumdaydı. Başka bir özelliği ise süvarilerden oluşmaktaydı, yalnız çok az yaya birlikleri vardı.</p>
<p>Ordu süvari birliklerinden oluştuğundan, süvarinin eğitimi ve giyimi büyük önem taşıyordu. Bir süvari başlık, ceket, pantolon ve çizme giyiyordu. Böylece atın üzerinde rahatlıkla hareket edebiliyordu. Aynı zamanda zırh olarak yapılmış kıyafetleri de böyleydi. Türklerin bu giyim kuşamı günümüz modern toplumlarının da ilham kaynağı olmuştur.</p>
<p>Türklerin bindikleri savaş atları hem farklı özelliklere sahipti, hem de yılki içerisinden seçilmiş en iyi atlardı. Onların eğerleri, üzengileri ve gemleri binicisine ayrıca avantaj sağlıyordu. Donanımlı ve hızlı olan bu atlar adeta “Türkün kanadı” olarak görülüyordu. Çünkü kuş kanadı sayesinde uzak diyarlara uçarken, atı üzerindeki Türk de uzun mesafeleri kısa zamanda kat edebiliyordu.</p>
<p>Türk’ün kullandığı en kayda değer silah oktu. Onlar düşmana karşı yay gerip ok atarak üstünlük sağlamaktaydılar. Türkler erken dönemlerde “ıslıklı” ve “zehirli okları” üretebilmişlerdi. “Zehirli oklar” özelliği itibariyle günümüz kimyasal başlıklı füzeleri gibiydiler.</p>
<p>Türklerin dörtnala koşan at üzerinde dört tarafa yay gerip ok atabilmesi, “Uzak savaş” yöntemini uygulamasına temel oluşturmuştu. Düşmana ani saldırıp, geri çekilebilmeleri süvari oluşlarına bağlıydı. Onlar düzenli ve disiplinli ordu kurabilmede de gayet başarılıydılar. Günümüz ordularında da esas olan 10’lu sistemin temeli Türkler tarafından atılmıştı. Türk devletini güçlü, Türk milletini mutlu yapan şartlar Türk ordularında oluşturulmuştu. Uzun ömürlü ve güçlü bozkır Türk devletlerinin varlığı askeri açıdan güçlü olmalarının sonucuydu.</p>
<p>Eski Türk ordusu savunmaya yönelik değil, özellikle saldırıya yönelik yapılandırılmıştı. Genelde eski Türklerin şehirleri olmadığından, etrafını surlarla, kuleler ile çevirmeye ve şehir ve arazisine kaleler inşa etmeye gerek duyulmamıştı. Hayat tarzının da zorlamasının bir sonucu olarak onlar için savunulacak sabit bir nokta yoktu. Bundan dolayı düşmana rahatlıkla saldırmakta, geri çekilmekte ve istedikleri zaman tekrar saldırmaktaydılar. Oysa yerleşikler yerleşim birimlerini geliştirerek düşmandan korumayı amaçlıyorlardı. Türkün savunma sistemi üzerinde taşıdığı miğfer ve zırhlı olup, bu giyim bireyseldi.</p>
<p>Günlük hayat hep mücadele içerisinde geçiyordu. Belirli günlerde yapılan spor ve eğlenceler yalnız ya da toplu olarak yapılan avlar onlar için hep savaş hazırlığı mahiyetindeydi. Hatta hayvanlar otlatılırken yılki içerisinden seçilen atlara ya da kocabaş hayvan sürülerinden seçilen danalara at üzerinden kement atarak ayrıştırma işinde dahi büyük enerji sarf ediliyor, kol kasları gelişiyordu. Böylece daha iyi yay gerip ok atabiliyorlardı. Bu özelliklerinden dolayı çok iyi “yaycılar” “yay gericileri” ya da “okçular” olarak biliniyorlardı.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. İlhami DURMUŞ</strong></span></a>
</p><p>Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarihi Bölümü <a href="mailto:ilhamidurmus@gmail.com">ilhamidurmus@gmail.com</a></p>
<p><strong>Alıntı Kaynak:</strong> Selçuklu Medeniyeti Araştırmaları Dergisi (SEMA) Yıl:4 Sayı:4 2019</p>
<p><strong><u>Not:</u></strong> Bu makale NEÜ. Selçuklu Kültür ve Medeniyeti Uygulama ve Araştırma Merkezi tarafından düzenlenen “Ortaçağ’da Harp Silahları” Paneli’nde sunulmuş bildirinin düzenlenmiş halidir.</p>
<hr>
<div><span><strong>KAYNAKLAR</strong></span></div>
<div><span>♦ Artamonov, Mihail İllrionoviç, <strong>Treasures From Scythian</strong>, Thames and Hudson, London,1969.</span></div>
<div><span>♦ Balint, Csanad, <strong>Die Archaeologie der Steppe</strong>, Böhlau Verlag, Wien- Köln,1989.</span></div>
<div><span>♦ Brantjes, B., <strong>Arms of the Sakas and other Tribes the Central Asian Steppes</strong>, Varanisi, 1996.</span></div>
<div><span>♦ Caferoğlu, Ahmet “Türk Onomastiğinde At Kültü” , <strong>Türkiyat Mecmuası</strong>, X, (1953), s. 206- 212.</span></div>
<div><span>♦ De Groot, Johan Jacob Maria, <strong>Die Hunnen der Vorchristlichen Zeit</strong>, I, Walter de Gruyter, Berlin, 1921.</span></div>
<div><span>♦ Deer, Joszef, “İstep Kültürü”, <strong>Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih- Coğrafya Fakültesi Dergisi</strong>, XII/1-2, (1954), s.159- 176.</span></div>
<div><span>♦ Durmuş, İlhami, <strong>İskitler ( Sakalar)</strong>, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü, Ankara,1993.</span></div>
<div><span>♦ Durmuş, İlhami, “Massgetler”, <strong>Bilig</strong>, 3, (1996), s. 86- 91.</span></div>
<div><span>♦ Durmuş, İlhami, “Saka -Pers Mücadelesi”, <strong>Bilig</strong>, 4, (1997), s. 49- 53.</span></div>
<div><span>♦ Durmuş, İlhami, “Bozkır Kültürünün Oluşumu ve Gelişiminde At”, <strong>Gazi Üniversitesi Fen- Edebiyat Fakültesi Sosyal Bilimler Dergisi</strong>, 2, (1997), s. 13- 19.</span></div>
<div><span>♦ Eberhard, Wolfram, “Çin Kaynaklarına Göre Orta Asya’daki At Cinsleri ve Beygir Yetiştirme Hakkında Malumat”, <strong>Ülkü</strong>, 92, (1940), s. 161- 177.</span></div>
<div><span>♦ Ebert, Max, <strong>Südrussland im Altertum</strong>, Bonn, 1920.</span></div>
<div><span>♦ Ebert, Max, “Südrussland Skytho-Sarmatische Periode”, <strong>Reallexion der Vorgeschichte, </strong>13, (1929), s. 52- 114.</span></div>
<div><span>♦ Herodotos, <strong>Herodot Tarihi</strong>, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1991.</span></div>
<div><span>♦ Herrmann, Albert, “Massagetai”, <strong>Pauly Real Encyclopaedie der </strong><strong>Classischen Altertumswissenschaften</strong>, XIV/2, s. 2123- 2129.</span></div>
<div><span>♦ Hudyakov, Yuliy S., “Eski Türklerde Silah”, <strong>Türkler</strong>, III, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara, 2002, s. 468- 480.</span></div>
<div><span>♦ Kafesoğlu, İbrahim, <strong>Türk Milli Kültürü</strong>, Boğaziçi Yayınları, Ankara,1989.</span></div>
<div><span>♦ Kaşgarlı Mahmud, <strong>Divanü Lugat-it Türk</strong>, I- IV, Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara, 1991.</span></div>
<div><span>♦ Koppers, Wilhelm, “Etnolojiye Dayanan Cihan Tarihinin Işığı Altında İlk Türklük ve İlk İndo Germenlik”, <strong>Belleten</strong>, V/17- 18, (1941), s. 439- 480.</span></div>
<div><span>♦ Köhalmi, Kathe Uray, “Über die Pfeifenden Pfeile der İnnerasiatischen Reiternomaden”, <strong>Acta Orientalia</strong>, III, (1935), s. 45- 71.</span></div>
<div><span>♦ Liu Mau -Tsai; <strong>Die Chinesischen Nachrichten zur Geschichte der OstTürken (T’u -Küe) </strong>,I, Otto Harrassowitz, Wiesbaden, 1958.</span></div>
<div><span>♦ Minzulin, Alexandr İ., “Skythische Rüstung im Experiment die Kriegerbestattung von Gladkovscina”, <strong>Gold der Steppe</strong>, Karl Wachholtz Verlag, Neumünster,1991, s. 137-142.</span></div>
<div><span><strong>♦ Orhun Abidleri</strong>, Haz. M.Ergin, Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 1991.</span></div>
<div><span>♦ Orkun, Hüseyin Namık, <strong>Eski Türk Yazıtları</strong>, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 1986.</span></div>
<div><span>♦ Ögel, Bahaeddin, “Türk Kılıcının Menşe ve Tekâmülü Hakkında“, <strong>A.Ü. Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Dergisi</strong>, Cilt VI, Sayı 5, 1948, s. 431- 460.</span></div>
<div><span>♦ Ögel, <strong>Bahaeddin, Büyük Hun İmpratorluğu Tarihi</strong>, I, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1981.</span></div>
<div><span>♦ Ögel, Bahaeddin, <strong>İslamiyetten Önce Türk Kültür Tarihi</strong>, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 1984.</span></div>
<div><span>♦ Phillips, E. D., <strong>The Royal Hordes , Nomad Peoples of the Steppes</strong>, Thames and Hudson London, 1961.</span></div>
<div><span>♦ Rasonyı, Laszlo, <strong>Tarihte Türklük</strong>, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayınları, Ankara, 1993.</span></div>
<div><span>♦ Rolle, Renate, <strong>Die Welt der Skythen</strong>, Verlag C,J Bucher, Frankfurt, 1980.</span></div>
<div><span>♦ Sümer, Faruk, <strong>Oğuzlar (Türkmenler)</strong>, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı, İstanbul,1999.</span></div>
<div><span>♦ Togan, Ahmet Zeki Velidi, “Sakalar (VI)”, Belgelerle Türk Tarihi Dergisi, 23, (1987), s. 30- 34.</span></div>
<div><span>♦ Turan, Osman, <strong>Türk Cihan Hakimiyeti Mefküresi Tarihi, </strong>I, Turan Neşriyat Yurdu, İstanbul, 1969.</span></div>
<div><span>♦ Zvelebil, Marek, “Der Aufstieg der Nomaden in Zentralasien”, <strong>Die Cambridge Enzyklopaedie der Archaeologie</strong>, Christian Verlag, München, 1980, s. 252- 256.</span></div>
<div><span><strong>Dipnotlar:</strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-savas-arac-gerec-ve-taktigi.html#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> Johan Jacob Maria De Groot, <strong>Die Hunnen der Vorchristlichen Zeit</strong>, I, Walter de Gruyter, Berlin,1921, s. 53.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-savas-arac-gerec-ve-taktigi.html#_ftnref2" name="_ftn2">[2]</a> Bahaeddin Öğel, <strong>Büyük Hun İmparatorluğu Tarihi</strong>, I, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1981, s. 121.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-savas-arac-gerec-ve-taktigi.html#_ftnref3" name="_ftn3">[3]</a> İbrahim Kafesoğlu, <strong>Türk Milli Kültürü</strong>, Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 1989, s. 212.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-savas-arac-gerec-ve-taktigi.html#_ftnref4" name="_ftn4">[4]</a> İ. Kafesoğlu<strong>, a.g.e</strong>., s.213.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-savas-arac-gerec-ve-taktigi.html#_ftnref5" name="_ftn5">[5]</a> Wilhelm Koppers, “Etnolojiye Dayanan Cihan Tarihinin Işığı Altında İlk Türklük ve İlk İndo Germenlik”, <strong>Belleten, </strong>V/17- 18, (1941), s. 471.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-savas-arac-gerec-ve-taktigi.html#_ftnref6" name="_ftn6">[6]</a>  Marek Zvelebil, “Der Aufstieg der Nomaden in Zentralasien”, <strong>Die Cambridge Enzklopaedie der Archaeologie, </strong>Christian Verlag, München, 1980, s. 253.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-savas-arac-gerec-ve-taktigi.html#_ftnref7" name="_ftn7">[7]</a> Jozsef Deer, “İstep Kültürü”, A.Ü. Dil ve Tarih- Coğrafya Fakültesi Dergisi, XII/1- 2, (1954), s.162.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-savas-arac-gerec-ve-taktigi.html#_ftnref8" name="_ftn8">[8]</a> Ahmet Caferoğlu, “Türk Onomastiğinde At Kültü” <strong>Türkiyat Mecmuası</strong>, X, (1953) , s. 204.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-savas-arac-gerec-ve-taktigi.html#_ftnref9" name="_ftn9">[9]</a> Osman Turan, <strong>Türk Cihan Hakimiyeti Mefkuresi Tarihi</strong>, I, Turan Neşriyat Yurdu, İstanbul, 1969, s. 114.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-savas-arac-gerec-ve-taktigi.html#_ftnref10" name="_ftn10">[10]</a> İbrahim Kafesoğlu, <strong>a.g.e</strong>., s. 206</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-savas-arac-gerec-ve-taktigi.html#_ftnref11" name="_ftn11">[11]</a> Laszlo Rasonyi, <strong>Tarihte Türklük</strong>, Türk Kültürünü Aratırma Enstitüsü Yayınları, Ankara, 1993, s. 51.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-savas-arac-gerec-ve-taktigi.html#_ftnref12" name="_ftn12">[12]</a> Mihail İllarionoviç Artamonov, <strong>Treasures from Scythian</strong>, Thames and Hudson, London, 1969, s. 11.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-savas-arac-gerec-ve-taktigi.html#_ftnref13" name="_ftn13">[13]</a> Wolfram Eberhard, “Çin Kaynaklarına Göre Orta Asya’daki At Cinsleri ve Beygir Yetiştirme Hakkında Malümat”, <strong>Ülkü</strong>, 92, (1940), s. 171.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-savas-arac-gerec-ve-taktigi.html#_ftnref14" name="_ftn14">[14]</a> A. Caferoğlu, a.g.m., s. 208.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-savas-arac-gerec-ve-taktigi.html#_ftnref15" name="_ftn15">[15]</a> Hüseyin Namık Orkun, <strong>Eski Türk Yazıtları</strong>, Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara, 1987, s. 45</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-savas-arac-gerec-ve-taktigi.html#_ftnref16" name="_ftn16">[16]</a> İlhami Durmuş, “Bozkır Kültürün Oluşumu ve Gelişiminde At”, <strong>Gazi Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Sosyal Bilimler Dergisi</strong>, 2, (1997), s. 18.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-savas-arac-gerec-ve-taktigi.html#_ftnref17" name="_ftn17">[17]</a> Renate Rolle, <strong>Die Welt der Skythen</strong>, Verlag C. J. Bucher, Frankfurt, 1980, s. 72­73.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-savas-arac-gerec-ve-taktigi.html#_ftnref18" name="_ftn18">[18]</a> Max Ebert, “Südrussland Skytho Sarmatische Periode”, <strong>Reallexion der Vorgeschichte</strong>, 13, (1929), s. 64.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-savas-arac-gerec-ve-taktigi.html#_ftnref19" name="_ftn19">[19]</a> Yuliy S. Hudyakov, “Eski Türklerde Silah”, <strong>Türkler</strong>, Cilt III, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara, 2002, s. 475.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-savas-arac-gerec-ve-taktigi.html#_ftnref20" name="_ftn20">[20]</a> Kaşgarlı Mahmud, <strong>Divanü Lugat-it Türk Tercimesi</strong>, I, s. 378, 522, III, s. 220, 233.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-savas-arac-gerec-ve-taktigi.html#_ftnref21" name="_ftn21">[21]</a> J. J. M. De Groot, <strong>a.g.e</strong>., s. 49.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-savas-arac-gerec-ve-taktigi.html#_ftnref22" name="_ftn22">[22]</a> Kathe Uray Köhalmi, “Über die Pfeifenden Pfeile der İnnerasiaticschen Reiternomadan”, <strong>Acta Orientalia</strong>, III, (1935) , s. 48- 50.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-savas-arac-gerec-ve-taktigi.html#_ftnref23" name="_ftn23">[23]</a> K.U. Köhalmi, <strong>a.g.m</strong>., s. 65- 66.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-savas-arac-gerec-ve-taktigi.html#_ftnref24" name="_ftn24">[24]</a> K.U. Köhalmi, <strong>a.g.m</strong>., s. 66- 67.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-savas-arac-gerec-ve-taktigi.html#_ftnref25" name="_ftn25">[25]</a> Bahaeddin Ögel, <strong>Türk Mitolojisi</strong>, I, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 1993, s. 87.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-savas-arac-gerec-ve-taktigi.html#_ftnref26" name="_ftn26">[26]</a> Kaşgarlı Mahmud, I, s. 397- 398.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-savas-arac-gerec-ve-taktigi.html#_ftnref27" name="_ftn27">[27]</a> R.Rolle, a.g.e., s. 73.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-savas-arac-gerec-ve-taktigi.html#_ftnref28" name="_ftn28">[28]</a> Kaşgarlı Mahmud, <strong>a.g.e</strong>., II, s.284</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-savas-arac-gerec-ve-taktigi.html#_ftnref29" name="_ftn29">[29]</a> R. Rolle, <strong>a.g.e</strong>., s. 73.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-savas-arac-gerec-ve-taktigi.html#_ftnref30" name="_ftn30">[30]</a> İ. Kafesoğlu, <strong>a.g.e</strong>., s. 272.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-savas-arac-gerec-ve-taktigi.html#_ftnref31" name="_ftn31">[31]</a> Max Ebert, <strong>Südrussland im Altertum</strong>, Bonn, 1921, s. 91.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-savas-arac-gerec-ve-taktigi.html#_ftnref32" name="_ftn32">[32]</a> İlhami Durmuş, <strong>İskitler( Sakalar), </strong>Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayınları, Ankara, 1993, s. 59.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-savas-arac-gerec-ve-taktigi.html#_ftnref33" name="_ftn33">[33]</a> M. Ebert, <strong>a.g.e</strong>., s. 90.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-savas-arac-gerec-ve-taktigi.html#_ftnref34" name="_ftn34">[34]</a> Kaşgarlı Mahmud, a.g.e., I, s. 343.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-savas-arac-gerec-ve-taktigi.html#_ftnref35" name="_ftn35">[35]</a> Faruk Sümer, <strong>Oğuzlar (Türkmenler)</strong>, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı, İstanbul, 1999, s.391.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-savas-arac-gerec-ve-taktigi.html#_ftnref36" name="_ftn36">[36]</a> İ. Kafesoğlu, <strong>a.g.e</strong>., s. 273.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-savas-arac-gerec-ve-taktigi.html#_ftnref37" name="_ftn37">[37]</a> M. Ebert, <strong>a.g.e</strong>., s. 92.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-savas-arac-gerec-ve-taktigi.html#_ftnref38" name="_ftn38">[38]</a> Bahaeddin Ögel, “Türk Kılıcının Menşe ve Tekâmülü Hakkında“, <strong>Ankara<br>
Üniversitesi Dil ve Tarih- Coğrafya Fakültesi Dergisi</strong>, VI/5, (1948), s. 431, 444.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-savas-arac-gerec-ve-taktigi.html#_ftnref39" name="_ftn39">[39]</a> B. Ögel, <strong>a.g.m</strong>., s. 451- 452.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-savas-arac-gerec-ve-taktigi.html#_ftnref40" name="_ftn40">[40]</a> E.D. Phillips, <strong>The Royal Hordes, Nomad Peoples of the Steppes</strong>, Thames and Hudson, London, 1961, s. 92</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-savas-arac-gerec-ve-taktigi.html#_ftnref41" name="_ftn41">[41]</a> Csanad Balint, <strong>Die Archaeologie der Steppe</strong>, Böhlau Verlag, Wien-Köln, 1989, s. 254.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-savas-arac-gerec-ve-taktigi.html#_ftnref42" name="_ftn42">[42]</a> Bahaeddin Öğel, <strong>İslamiyetten Önce Türk Kültür Tarihi</strong>, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara,1984, s. 161.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-savas-arac-gerec-ve-taktigi.html#_ftnref43" name="_ftn43">[43]</a> Alexandr İ. Minzulin, “Skythische Rüstung im Experiment die Kriegerbestattung von Gladkovscina”, <strong>Gold der Steppe</strong>, Karl Wachholz Verlag, Neumünster, 1991, s. 137- 140.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-savas-arac-gerec-ve-taktigi.html#_ftnref44" name="_ftn44">[44]</a> Y. S. Hudyakov, <strong>a.g.m., </strong>s. 475.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-savas-arac-gerec-ve-taktigi.html#_ftnref45" name="_ftn45">[45]</a> E. D. Phillips, <strong>a.g.e</strong>., s. 93.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-savas-arac-gerec-ve-taktigi.html#_ftnref46" name="_ftn46">[46]</a> B. Brantjes, <strong>Arms of the Sakas and other Tribes the Central Asian Steppes</strong>, Varanisi,1996, s. 71.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-savas-arac-gerec-ve-taktigi.html#_ftnref47" name="_ftn47">[47]</a> J. Deer, <strong>a.g.m</strong>., s. 173.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-savas-arac-gerec-ve-taktigi.html#_ftnref48" name="_ftn48">[48]</a> İlhami Durmuş, “ Saka -Pers Mücadelesi”, <strong>Bilig</strong>, 4, (1997) , s. 51.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-savas-arac-gerec-ve-taktigi.html#_ftnref49" name="_ftn49">[49]</a> Herodotos, IV,120.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-savas-arac-gerec-ve-taktigi.html#_ftnref50" name="_ftn50">[50]</a> Herodotos, IV,120.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-savas-arac-gerec-ve-taktigi.html#_ftnref51" name="_ftn51">[51]</a> Herodotos, IV, 131- 132.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-savas-arac-gerec-ve-taktigi.html#_ftnref52" name="_ftn52">[52]</a> İlhami Durmuş, “Massagetler” , Bilig, 3, (1996), s. 86- 91.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-savas-arac-gerec-ve-taktigi.html#_ftnref53" name="_ftn53">[53]</a> Albert Herrmann, “Massagetai”, <strong>Pauly Real Encyclopaedie der Classischen Altertumswissenschaften</strong>, XIV/2, s. 2128.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-savas-arac-gerec-ve-taktigi.html#_ftnref54" name="_ftn54">[54]</a> Ahmet Zeki Velidi Togan, “ Sakalar (VI) “, <strong>Belgelerle Türk Tarihi Dergisi</strong>, 23, (1987), s. 33.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-savas-arac-gerec-ve-taktigi.html#_ftnref55" name="_ftn55">[55]</a> Köl Tigin Yazıtı, doğu, 12; Bilge Kağan Yazıtı, doğu, 11.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Dede Korkut’la Kadına Dair Sohbetlere Katılmak</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/dede-korkutla-kadina-dair-sohbetlere-katilmak</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/dede-korkutla-kadina-dair-sohbetlere-katilmak</guid>
<description><![CDATA[ Dede Korkut’la Kadına Dair Sohbetlere Katılmak
Bir toplulukta benimsenmiş, yerleşmiş davranış ve yaşama biçimlerinin, kuralların, gelenek göreneklerin, ortaklaşa alışkanlıkların, tutulan yolların bütünü, âdet ve bir toplumdaki ahlaki davranış biçimleri, adaba töre denir. (Türkçe Sözlük 2005: 2000).  Töre bir günde, bir haftada, bir ayda ya da bir yılda oluşmuyor. Atalarımız, iyi, kötü davranımları inceleyip toplum için yararlı, uğruna savaşılmaya değer, yaşama anlam […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c46244178b.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:47 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Dede, Korkut’la, Kadına, Dair, Sohbetlere, Katılmak</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2021/05/Roza-Kurban.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/dede-korkutla-kadina-dair-sohbetlere-katilmak.html">Dede Korkut’la Kadına Dair Sohbetlere Katılmak</a></p>
<p><span><span><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i>  </span></a></span><strong><span><span>Roza KURBAN</span></span></strong><span><span> </span></span></span></p>
<p>Bir toplulukta benimsenmiş, yerleşmiş davranış ve yaşama biçimlerinin, kuralların, gelenek göreneklerin, ortaklaşa alışkanlıkların, tutulan yolların bütünü, âdet ve bir toplumdaki ahlaki davranış biçimleri, adaba <strong>töre </strong>denir. <strong>(Türkçe Sözlük 2005: 2000).  </strong>Töre bir günde, bir haftada, bir ayda ya da bir yılda oluşmuyor. Atalarımız, iyi, kötü davranımları inceleyip toplum için yararlı, uğruna savaşılmaya değer, yaşama anlam kazandıran davranışları töre edinmişlerdir. Hayat tecrübesinden ileri gelen yüzyılların kazanımı olan töre toplumun gelişmesi, ilerlemesi, yükselmesinde kılavuz olmuştur.</p>
<p>XIV. yüzyılda kaleme alınan “Dede Korkut Destanı” Oğuz Türkleri arasında oluşan destansı hikâyelerin derlemesidir. Eserde eski Türk gelenekleri, atalarımızın kültürü yansıtılmıştır. Korkut kelimesinin: Kor/Gor kökünden çok büyük, ulu, heybetli, korku veren; korkutucu güç; kor, korumak, korkutmak, yanmak gibi birkaç anlamı bulunmaktadır. “Dede Korkut Destanı” genel Türk edebiyatı bağlamında önemli bir kaynak eserdir. Türk edebiyatı tarihçiliğinin ilmî kurucusu Fuat Köprülü (1890–1966) eserin önemini şöyle özetlemiştir: “Bütün Türk edebiyatını terazinin bir gözüne, Dede Korkut’u öbür gözüne koyarsanız, yine Dede Korkut ağır basar” <strong>(Duran 2021: 30). </strong></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignleft wp-image-93950" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2021/06/Kapak.jpeg" alt="" width="300" height="433">“Dede Korkut” kitabında hayatın her alanından hikâyeler okumak mümkündür. Yaşar Duran “Dede Korkut’la Kadına Dair Sohbetler -1” adlı kitabında tarihte kadınların yeri ve önemini irdelemiştir. Kitap yazımında farklı bir yöntem kullanan Duran Dede Korkut ile sohbet ederek geçmiş ile günümüzü değerlendirmiş, yorumlamıştır. Gençlik yıllarından itibaren Türk sosyal tarihi ile ilgili sayısız kitap okuyan yazar, edindiği bilgi birikimini geniş kitlelere ulaştırma arzusu ile kitap yazma yolculuğuna başlamıştır: “Ata tarihimiz üzerine çalışmak ve bir şeyler öğrenmek hoşuma gitti. Bunun üzerine “Mademki zevk alarak okuyorum, öğrendiklerim bir işe yarasın,” düşüncesiyle, Dede Korkut Kitabı’ndaki hikâyeleri yorumlamayı kendime amaç edindim. Okuma işini ciddiye aldım, araştırmalarımı hızlandırdım ve bir hayli belge topladım. Bir noktaya gelmiş olacağım ki, içimden bir ses, sık sık bana “Bilgi paylaştıkça çoğalır ve bir anlam ifade eder. Sen neden onu başkalarıyla paylaşmıyorsun?” demeye başladı. İşte bu sese kulak vererek, Dede Korkut Kitabı’ndaki hikâyeleri, yorumlamaya karar verdim.” <strong>(Duran 2021: 13). </strong></p>
<p>Türkler kimdir, Türklerin inanç anlayışı gibi konuları da araştırarak atalarımızı farklı yönleriyle kaleme almayı planlayan ve bu bağlamda 6 kitap yazacağını söyleyen Yaşar Duran, ilk kitabında kadın atalarımızdan söz etmiştir. Yazar kitabı şöyle özetlemiştir: “Birinci kitapta kadın atalarımızı anlattım. Dede Korkut Kitabı’nda kadın, az ve öz anlatılmış. Oysa tarihimizi okuduğumuz zaman, kadın atalarımız hakkında hepsi birbirinden önemli çok fazla bilgiyle karşılaştım. Onlar beni çok etkilediler. Şöyle ki, ayakları yere basan mükemmel ötesi kişilermiş ve kendilerine çok fazla güveniyorlarmış. Bu nedenle, yaşamın hakkını vererek görkemli bir hayat yaşamışlar. Bazıları Asena soylu “Ocak Kadını”, bazıları inanç önderi “Kam”, bazıları Amazon ataları gibi savaşçı kadınlarmış. Hayatın her alanında yer almışlar. Onların duru erdemlerini, üstün yeteneklerini, muhteşem özelliklerini ve yiğitliklerini öğrendikten sonra; “Haklarında öğrendiklerimi okuyucu ile buluşturmaz isem evlatlık görevimi yapmamış olurum,” düşüncesiyle, bu kitabı sadece kadınlara ayırdım.”  <strong>(Duran 2021: 13). </strong></p>
<p>Kitap okuma işi kitabın yazarı, kitabın adı ve kitabın ön kapağındaki resmi ile başlar. Genelde kitabın kapağına sadece bakarız ve kapak resmine bir anlam yüklemeden, bir çıkarım yapmadan kitabı okumaya başlarız. Bu sefer de kitabın kapağına bakıp bir sonuca varmadan okumaya başladım, kitap sayfalarını çevirdikçe kapak resminin büyük bir anlam ifade ettiğini anlayınca utandım ve tekrar dönüp kitabın kapağını inceledim. “Dede Korkut’la Kadına Dair Sohbetler -1” kitabının kapak resmi Pazırık Kurganı’ndan çıkan 2500 yıllık bir keçe. Söz konusu keçe günümüzde Rusya’nın Sankt-Petersburg şehrindeki Hermitaj Müzesi’nde sergilenmektedir. Keçenin üzerinde oturan bir hatun ve at üzerinde bir bahadır resmedilmiştir. Arkeolog J.D. Kimball resim ile ilgili şu yorumu yapmıştır: “Kadının taktığı haşmetli başlık ve tuttuğu efsanevi hayat ağacı ile ağacın kadının tahtına doğru sarkıttığı dalları, inkârı mümkün olmayan bir şekilde bir rahibeyi (kam) tanımlamaktadır. Süvarinin dar pantolonu, çizmesi ve kaftanı, onun açık biçimde bir Saka reisi olduğunu göstermektedir… Süvarinin hürmet dolu bakışları, orada bulunma sebebinin rahibeden tavsiye almak olduğunu ima ediyordu. Rahibenin nihai kararı ve akabinde vuku olacak mucizevi olaylar, süvari için hayati önem arz ediyordu.” <strong>(Duran 2021: 20). </strong></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignleft wp-image-93949" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2021/06/Imza.jpeg" alt="" width="300" height="400">Kimball esere inanç açısından yaklaşmış olduğu su götürmez bir gerçektir. Keçedeki resmi her insan kendi bakış açısından bakıp dünya görüşünü katarak yorumlar. Yaşar Duran, resme Dede Korkut’un yorumunu da eklemiştir: “Sandalyede bir hatun oturuyor. Hatun, incecik dokunmuş, çok çok kaliteli ve mavi renkli boydan bir elbise giymiş, elinde bir hayat ağacı tutuyor. Hayat ağacını tutarken, “Beni tanı ve fark et. Gelecek benim elimdedir” demek istiyor gibi… Hatuna o kadar önem vermişler ve görkem atfetmişler ki oturduğu hâlde boyu atın üzerindeki bahadırın boyuna ulaşıyor ve hatta geçiyor bile, omuzları dik ve başı yukarıda… Kendinden gayet emin ve daha da önemlisi kendinin farkında! Karşısında ve at üzerinde olan kişiye bir bahadır diyorum. Neden bahadır diyorum? Eğer o yüksek seviyede bir hanlık görevlisi veya bir bilge olsaydı, yanında sadak (okluk) taşımazdı… Resmi dikkatle incelersen, bahadır saçlarını özenle dalgalandırmış. Tertemiz tıraş olmuş, uçları sivri pos bıyığına dokunmamış. O günün şartlarına göre, oldukça iyi dokunmuş kumaştan, maharetli bir terziye diktirilen gömlek ve kahverengi bir pantolon giymiş. Omzuna kahverengi bir kumaştan, bir pelengi asmış. Temiz ve düzgün giyimiyle, zarafet kelimesinin içinde taşıdığı bütün inceliklere dikkat etmiş. Aynı zamanda silahsız giderek nezaket kurallarının en ince detaylarına kadar uymuş. Buna karşın, asla ezik bir hâl ve tavır içinde değil… Üstelik öyle sıradan bir bahadır da değil; bindiği at, soyumuzun “Ahal Teke” ismini verdikleri at cinsinin en seçkin türüdür. Atın yelesi ve kuyruğunu örmüş, yine atın boynuna bir gerdanlık takmış, gerdanlığın ucuna “Ata sembolümüz” olan yarım ay şeklinde bir arma asmış. Aynı armadan bir tane de alnına takmış” <strong>(Duran 2021: 21,22). </strong></p>
<p>Görüldüğü üzere keçedeki resim, Türk tarihinin 2500 yıl önceki durumunu anlamaya yardımcı olmakla kalmıyor, atalarımızın asırlar öncesinde yüksek medeniyet ve ahlak sahibi insanlar olduklarını kanıtlıyor. Aynı zamanda bu resim atalarımızın kadınlara verdiği değer bakımından da ayrı bir öneme sahiptir. Güç ile şahsiyet arasındaki farkı anlamak için keçe üzerindeki resmi doğru yorumlamak yeterlidir.</p>
<p>Yaşar Duran eserinde sadece Dede Korkut’un yorumları ile sınırlı kalmayıp Hatun Ata, Dirse Han, Banu Çiçek, Beyrek gibi tarihi kahramanları da konuşturmuş, onların fikirlerini ilk ağızdan dinlemiştir. Kitapta kadınlara dair birçok konudan söz edilirken yazar “kadın” ile “hatun” kelimeleri arasındaki farkı şöyle açıklamıştır: “Dünyadaki kişilerin dişilerine kadın denir. Onların arasında saygıyı hak edenlere de “Hatun” diye hitap edilir.” <strong>(Duran 2021: 188). </strong></p>
<p>Eskiden atalarımız “kişinin kimliği değil kişiliği önemlidir” mantığından yola çıkarak kadın-erkek ayırımı yapmamış, kadına da erkeğe de hak ettiği yeri vermiştir. Ailenin önemi herkes tarafından bilinmektedir. Zira aileler toplumu ve budunu oluşturmaktadır. Ailede çocuğu yetiştiren kişi bir annedir. Eğitimli, kültürlü, bilgili bir annenin büyüttüğü çocuklar topluma fayda sağlayacak bir birey olarak yetişir. Tarihte kadınlar sadece annelik görevini yapmamış, yeri geldiğinde devleti idare etmiş, yeri geldiğinde savaş yönetmiş, kurultaylara katılıp kararların alınmasında etkili olmuştur. Bu durumu Dede Korkut şöyle yorumlamıştır: “Ol zamanda kadın ve erkek ayrımı yoktu. Yetenekli kişiler vardı ve herkes yeteneği kadar değer bulurdu.” <strong>(Duran 2021: 181). </strong></p>
<p>“Dede Korkut’la Kadına Dair Sohbetler -1” kitabında törenin öneminden söz edilmiş ve törelerimizin milleti millet yapan değerlerden birisi olduğunun altı çizilmiştir. Dede Korkut törenin önemini şöyle yorumlamıştır: “Töre kalıcı bir kuraldır. Yağma geçici bir olaydır. Yağmalanan her şey zamanla yerine konulur ve kayıplar telafi edilirdi. Töre giderse budunun gözü kör, kulağı sağır olacağı için ne yapacağını ne edeceğini bilemez ve dirliği düzeni kalmazdı… Ak bürçekliler, “Töre, çocuktan da kıymetlidir. Onu gözümüz gibi korumalıyız” derlerdi… Orhun’daki Bengü taşlara yazılan tarihî yazılarda, Bilge Kağan atamız: “İnsanoğlunun üzerine ecdadım Bumin Kağan, İstemi Kağan oturmuş. Oturarak Türk milletinin ilini, töresini tutuvermiş, düzene sokuvermiş.” Babam Kutluk Kağan: “…İlsizleşmiş, kağansızlaşmış milleti, Türk töresini bırakmış milleti, ecdadımın töresince yaratmış, yetiştirmiştir.” Bilge Kağan atamız ilden bahsederken, yanına töreyi mutlaka eklemiş. Çünkü töre olmadan ilin tek başına bir şey ifade etmediğini çok iyi biliyormuş.” <strong>(Duran 2021: 159). </strong>Atalarımızın “İl gider, töre kalır” sözleri, Tatar edebiyatının filozof şairi Derdmend’in (1859–1921) “Süt kalır, vatan gider” dizelerini aklıma getirdi. Vatan elden gitse dahi töre yaşıyorsa vatan tekrar kurulur, anlamı yüklenen bu dizler tarihte atalarımız tarafından yapılan işlerle kanıtlanmıştır.</p>
<p>Kitapta söylenen ve verilen sözün öneminden de bahsedilmiştir. “Söz aklın meyvesi, yüreğin tomurcuk gülü”, “Söz töredir” gibi kavramlar atalarımızın söze ne denli önem verdiğini göstermektedir. Evlenmek için anlaşıp kesin karar verildiğinde söz kesilir. Söz kesilirken evlenecek olan çiftler “iyi günde ve kötü günde, sevinçte ve tasada, huzurda ve sıkıntıda, varlıkta ve yoklukta, sağlıkta ve hastalıkta” el ele omuz omuza mücadele edeceklerine söz verirler. Verilen bu söz töredir. “Dede Korkut’la Kadına Dair Sohbetler -1” kitabında Banu Çiçek Hatun’un beşik kertmesi Beyrek’i on altı yıl, Ayşe Hatun’un Hacı Bey’i altı yıl beklemesi anlatılmıştır. Tarihte yaşanan bu olaylar verilen sözün önemi, sevgi ve sadakatin bariz bir örneğidir.</p>
<p>Yaşar Duran eserinde Dede Korkut Destanı’ndaki kadın türlerinden söz etmiştir. Destanda “Karılar dört türlüdür. Birisi solduran soptur. Birisi dolduran toptur. Birisi evin dayağıdır. Birisi ne kadar dersen bayağıdır”, denmiş. Kitapta, tarihten örnekler verilerek “görgüsüz kadın”, “eğitimli kültürlü hatunlar”, “faziletli bay (zengin) hatunlar”, “dedikoducu kadın”, “bayağı kadın” ve “soyumuzun has hatunları”nın tanımı yapılmıştır. “Budunun vicdan terazisi” olan soyumuzun has hatunları ile ilgili Dede Korkut’un yorumu şöyle olmuştur: “Geniş anlamada o hatunlar, karanlık geceyi aydınlatan ışıktır. Tıpkı susuzluktan çatlayan toprağa can veren su gibi çevresine hayat veren kişidir. Her nerede yaşarsa yaşasın, kendi başına bir İl’dir. Kendini bilen, işini bilen, gelinlere, kızlara iyi örnek olan has hatundur. Tertemiz yüreği ile herkesin sevgisini ve saygısını kazanan ulu hatundur. Eşinin önünü açan, arkasını toplayan, yanında dimdik yürüyen hayat ortağıdır. Varlığı ile çevresine güven ve huzur veren, erdemli kişidir. Gökteki Tengri’nin budunumuza (milletimize) armağan ettiği kuttur.”  <strong>(Duran 2021: 159).</strong></p>
<p>Yaşar Duran’ın “Dede Korkut’la Kadına Dair Sohbetler -1” kitabı, tarihteki kadınları tanımak ve törelerimizi hatırlamak açısından önemlidir. Her şeyin maddi değer ile kıyaslandığı, törelerin unutulduğu günümüzde genç kızlarımızın erdemli has hatun olarak yetişmesi bağlamında okuyup değerlendirilmesi gereken kaynak bir eserdir. Toplumun her alanında erkeklerin hâkim olduğu bir ortamda geçmişte kadınlara verilen değerin tekrardan hayata geçirilmesi günümüzde bir zorunluluktur. Törelerimize sahip çıkarak atalarımızın çizdiği yoldan ilerlersek başarılı olur, gelişir ve yükseliriz.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Roza KURBAN</strong></span></a>
</p><div>Kitap Temin için Tıklayın: <a href="https://www.kitapyurdu.com/kitap/dede-korkutla-kadina-dair-sohbetler-1-/568888.html" target="_blank" rel="noopener"><span>Dede Korkut’la Kadına Dair Sohbetler 1</span></a></div>
<div><span><strong>Kaynakça:</strong></span></div>
<div><span><strong>1. Duran, Yaşar, </strong><em>Dede Korkut’la Kadına Dair Sohbetler–1, </em>İstanbul 2021.</span></div>
<div><span><em>2. Türkçe Sözlük, </em>TDK, 10. Baskı, Ankara 2005.</span></div>
<div></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Ülkede Çöken Çökene, Diyanet de Bana Çöktü!</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/ulkede-coeken-coekene-diyanet-de-bana-coektu</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/ulkede-coeken-coekene-diyanet-de-bana-coektu</guid>
<description><![CDATA[ Ülkede Çöken Çökene, Diyanet de Bana Çöktü!
Nasreddin Hoca, huysuz eşeğini satmaya karar verdiği için pazara götürmüş. Ancak hayvan huysuz olduğu için önüne gelen müşteriyi ısırmış, arkasına gelen müşteriyi tekmelemiş. Manzarayı gören komşuları; -“Hoca, bu hayvanı satman biraz zor. Böyle huysuz hayvanı kim alır” diye serzenişte bulununca, hoca onlara şu cevabı vermiş; – “Komşular, zaten benim de satmak gibi bir niyetim yok. […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4622b1e2d.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:47 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Ülkede, Çöken, Çökene, Diyanet, Bana, Çöktü</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2021/01/%C3%96mer-Sa%C4%9Flam.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2021/01/Ömer-Sağlam.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2021/01/Ömer-Sağlam-768x432.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/ulkede-coken-cokene-diyanet-de-bana-coktu.html">Ülkede Çöken Çökene, Diyanet de Bana Çöktü!</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Ömer SAĞLAM</strong></span></a>
</p><p>Nasreddin Hoca, huysuz eşeğini satmaya karar verdiği için pazara götürmüş. Ancak hayvan huysuz olduğu için önüne gelen müşteriyi ısırmış, arkasına gelen müşteriyi tekmelemiş. Manzarayı gören komşuları;</p>
<p>-“Hoca, bu hayvanı satman biraz zor. Böyle huysuz hayvanı kim alır” diye serzenişte bulununca, hoca onlara şu cevabı vermiş;</p>
<p>– “Komşular, zaten benim de satmak gibi bir niyetim yok. Halimi görün de acıyın diye getirdim pazara…”</p>
<p>…</p>
<p>O hesap; bana diyorlar ki; neden sürekli dinle ve Diyanet’le uğraşıyorsun? Ben Diyanet’le uğraşmıyorum, tam aksine Diyanet benimle uğraşıyor oysa! 12 yıldır mahkemelerde mücadele veriyorum Diyanet’in avukat ordusuna karşı. İsterseniz bunlardan birisini anlatayım da ibreti alem için dinleyin.</p>
<p>Efendim, Diyanet Vakfı, 2009 yılında sözleşmemi tazminatlı olarak feshederek işime son verdi. İşe iade davası açtım kazandım. Mahkeme işe iade kararı verdi ve işe iade edilmemem durumunda ilave tazminata hükmetti. Ancak ben, Lütfi Şentürk, Şerafettin Gölcük ve halen YÖK Genel Sekreteri olan Süleyman Akçeşme’nin TDV Genel Müdürü olduğu bir ortamda, kendileriyle çalışmak istemediğimi, ilave tazminat ödenmesini talep ettim, onlar da bu doğrultuda işlem yaptılar.</p>
<p>Gelin görün ki; yıllar sonra tazminat miktarının yanlış hesaplandığını öğrendim ve sosyal medyadan tanıdığım dönemin Marmara Ü. İlahiyat Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Ali Köse vasıtasıyla yapmış olduğum sözlü talep üzerine eksik ödenen tazminat miktarını da talep ettim, onlar da ödediler. Yine de doğru ödeyip ödemediklerini tam olarak bilmiyorum.</p>
<p>Bu sefer haklı olarak eksik ödemeden kaynaklanan Gecikme Faizi’ni de talep ettim, ödemeye yanaşmamaları üzerine hukuk yoluyla gecikme faizini de tahsil ettim kendilerinden. Bu sefer de onlar faizin yanlış hesaplandığını gerekçe göstererek temyiz yoluna gittiler. Neymiş efendim; biz faizi yerel mahkemenin verdiği karar tarihinden itibaren hesap etmişiz, oysa faizin, kararın kesinleşmesi üzerine bizim kendilerine müracaat tarihinden itibaren hesaplanması gerekiyormuş!</p>
<p>İtiraf edeyim ki; ben temyiz sürecinin, yerel mahkemenin verdiği kararın icrasını durdurmayacağını bilmiyordum! Avukat tutmaya gerek duymadan kendi davamı kendim takip ediyordum çünkü. Yerel mahkemenin kararı üzerine davalıdan talepte bulunmak yerine, Yargıtay’ın vermiş olduğu karara istinaden talepte bulunmuştum.</p>
<p>Diyanet’in avukat ordusu işte bu ayrıntıdan tutturarak Temyiz yoluna gittiler ve yerel mahkemenin kararını kısmen bozdurdular ve benden tahsilat talebinde bulundular, ben de ödedim geçenlerde.</p>
<p>Yani Diyanet, Afrika’da, şurada burada Vekaletle Kurban diyerek yüzlerce milyon lirayı karşılıksız olarak yabancı ülkelere akıtırken, belki de içlerinde dinle, imanla hiçbir alakası olmayan, kanı beş para etmez adamlara bile yardım adı altında para dağıtırken, kendi çalışanı olan benden aşağıda göreceğiniz üç beş kuruşu tahsil etmek için tam 10 sene hukuk mücadelesi verdi iyi mi?</p>
<p>Hukukçu dostlarımızın da ibreti alem için bilgilenmeleri için bundan bir ay önce TDV Mütevelli Heyeti’ne yazdığım dilekçeyi, olayın boyutunu tam olarak yansıtması bakımından bilgilerinize sunuyorum. Hala bekliyorum ki; benden zorla tahsil ettikleri parayı iade etsinler. Ancak henüz etmediler, etmeye de niyetleri yok sanırım. Ben de peşini bıraktım zaten. Lanet olsun o paraya! Eğer bir kuruşum bile haksız olarak geçti ise kendilerine, zehir zıkkım olsun!</p>
<p><strong>TÜRKİYE DİYANET VAKFI MÜTEVELLİ HEYETİ BAŞKANLIĞINA</strong></p>
<p><strong>İLGİ:</strong></p>
<p>a) Ankara 14. İş Mahkemesi’nin 2014/1296 E, 2015/1954 K. sayılı kararı,<br>
<span>b) Yargıtay 22. Hukuk Dairesi’nin 2016/17024 E., 2019/13782 K. sayılı kararı,<br>
</span><span>c) Ankara 14. İş Mahkemesi’nin 2019/73 E., 2021/151 K. sayılı kararı.</span></p>
<p>2009 yılında vakfınız tarafından tazminatlarım ödenmek suretiyle iş akdim feshedilmiştir. Ancak tazminatların hesaplanmasında hata yapıldığı için eksik ödeme yapılmış, sonraki yıllarda durumun anlaşılmasıyla sözlü talebimiz üzerine yıllar sonra eksik ödenen kısım tarafıma ödenmiştir.</p>
<p>Ancak geçen süreye ilişkin Gecikme Faizi talebimiz kabul edilmemiş ve konu 2014 yılında tarafımızca mahkemeye intikal ettirilerek hem gecikme faizi, hem de ödenmeyen bazı sosyal haklar talep edilmiştir.</p>
<p>Ankara 14. İş Mahkemesi Hakimliği, ilgi (a) kararla <strong>(Ek:1)</strong>, talebimizi uygun görmüş ve ücreti vekaletle birlikte tarafımıza 6.439.93 TL. ödenmesine karar vermiştir. Avukatımız, tahsilatı icra kanalıyla tahsil ettiği için, Vakıf tarafından icra masraflarıyla birlikte toplam 7.622.31 TL. ödeme gerçekleştirilmiştir <strong>(Ek:2)</strong>.</p>
<p>Vakfınızın avukatlarının davayı temyiz etmeleri üzerine Yargıtay 22. Hukuk Dairesi, ilgi (b) kararıyla, yerel mahkemenin kararında kısmen yanlışlıklar olduğu gerekçesiyle söz konusu kararı bozmuştur <strong>(Ek:3)</strong>.</p>
<p>Yargıtay’ın bozma kararında belirtilen gerekçeleri dikkate alan Ankara 14. İş Mahkemesi Hakimliği ilgi(c) kararıyla, ücreti vekaletle birlikte tarafıma toplam 5.105.14 TL. ödenmesine, benim de vakfa 2.269.76 TL. ödemem gerektiğine karar vermiştir <strong>(Ek:4)</strong>.</p>
<p>Bu durumda; iki mahkeme kararındaki tarafıma ödenecek miktarların farklı olması sebebiyle tarafıma 1.386.79 TL. fazla ödeme yapılmış gibi bir sonuç ortaya çıkmıştır. Yani Vakfa karşı 3.656.55 TL borçlu pozisyona gelmiş oldum.</p>
<p>Avukatlarınıza, icra gerek olmadığını, iki taraf olarak lüzumsuz yere icra masrafı ödemek yerine, aramızda mahsuplaşarak konuyu kapatmayı teklif ettiğimde, avukatlarınız, ilk mahkeme kararına istinaden yapılan 1.132.38 TL’lik icra masrafının tamamını ödemem şartıyla mahsuplaşmayı kabul edeceklerini, aksi halde icra yoluna gideceklerini beyanla benden icra masraflarının tamamını talep ettiler.</p>
<p>Oysa ilgi (c) mahkeme kararında da ifade edildiği üzere; ikinci mahkeme kararı, sadece bir Tashih/Düzeltme kararı olup, birinci kararı yok sayan bir karar değildir. Konuya ilişkin Uzman Hukukçu görüşü <strong>“</strong><strong>Yargıtay kararının bozma yaptığı hususların dışında kalanlar, ilk karar doğrultusunda kesinleşmiş olur. Mahkeme yeniden karar verirken, ilk karardaki bozma dışı konularda aynı kararı vermek zorunda. Bozduğu konularda ise bozma sebeplerine göre yeniden karar verir. Bu durumda eskiden icraya konulduğu için, yeni karar aynı icra dosyasına sunulur ve hesaplar yeni karara göre icra müdürlüğü tarafından düzeltilir, fark çıkarsa bunların ödenmesi istenir…” </strong>şeklindedir.</p>
<p>Dolayısıyla; ilk kararda uygun görülen alacakların ekseriyeti, ikinci kararda da uygun görüldüğüne göre; mahkemenin birinci kararı ve bu karara istinaden yapılan İcra işlemleri hâlâ geçerliliğini korumaktadır.</p>
<p>Buna göre yapılacak işlem; icra masraflarının, icraya konu olan toplam alacaklar arasında oransal olarak paylaştırılarak, tarafıma yapılan 1.389,79 TL’lik fazla ödemeye tekabül eden 241.9 TL’lik icra masrafının benden talep edilmesi gerekirken, avukatlarınız beni icra ile tehdit ederek, icra masraflarının benim almaya hak kazandığım alacaklara tekabül eden kısmını da benden talep etmişlerdir.</p>
<p>Oysa icraya gidilseydi, iki taraf da lüzumsuz yere ilave icra masrafı ödemek durumunda kalacaktı. Bu durumu dikkate alarak ve fazla ödemeyi iade edeceğinizi düşünerek icra giderlerinin de tamamını ödemek durumunda kaldım <strong>(Ek: 5)</strong>.</p>
<p>Dolayısıyla; ekte ayrıntılı bir şekilde açıklandığı üzere <strong>(Ek:6)</strong>; avukatlarınız, benden 3.898.45 TL. tahsil etmek yerine, 4.787.62 TL. tahsil etmekle<strong>, 889.17</strong> TL. fazladan tahsil etmiş oldular.</p>
<p>Fazladan tahsil edilen 889.17 TL’nin tarafıma iadesini arz ederim.</p>
<p>Saygılarımla.03.06.2021</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Ömer SAĞLAM</strong></span></a>
</p><p><strong>EK: 6 ayrı ekte 9 sayfadır.</strong></p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Uygur Türklerinin Destanlarındaki Tarihi Gerçekler</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/uygur-turklerinin-destanlarindaki-tarihi-gercekler</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/uygur-turklerinin-destanlarindaki-tarihi-gercekler</guid>
<description><![CDATA[ Uygur Türklerinin Destanlarındaki Tarihi Gerçekler
Kök Türk Kaganlığının ardından tarihi Türk yurdunun bir bölümünü yö­neten Uygur hanedanı zamanında yaşanılanlar, hiç şüphesiz Türklerin tarihinde önemli bir yer işgal eder. Biz burada Uygur Türklerinin tarihi geçmişini anlatacak değiliz,[1] fakat onların Türk kültür tarihindeki yerlerine dair, des­tanlar noktasında birkaç şey söylemeye çalışacağız. İşte buna bağlı olarak da birtakım tarihi kaynaklarda geçen ve Uygur […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c462184fe6.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:47 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Uygur, Türklerinin, Destanlarındaki, Tarihi, Gerçekler</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2021/08/Goc-Destani-1.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/uygur-turklerinin-destanlarindaki-tarihi-gercekler.html">Uygur Türklerinin Destanlarındaki Tarihi Gerçekler</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. Saadettin Yağmur GÖMEÇ</strong></span></a>
</p><p>Kök Türk Kaganlığının ardından tarihi Türk yurdunun bir bölümünü yö­neten Uygur hanedanı zamanında yaşanılanlar, hiç şüphesiz Türklerin tarihinde önemli bir yer işgal eder. Biz burada Uygur Türklerinin tarihi geçmişini anlatacak değiliz,<a href="https://www.altayli.net/uygur-turklerinin-destanlarindaki-tarihi-gercekler.html#_edn1" name="_ednref1"><sup>[1]</sup></a> fakat onların Türk kültür tarihindeki yerlerine dair, des­tanlar noktasında birkaç şey söylemeye çalışacağız. İşte buna bağlı olarak da birtakım tarihi kaynaklarda geçen ve Uygur Türklerine ait olduğunu sandığı­mız bazı destanlar üzerinde duracağız.</p>
<p>Bilindiği üzere destanlar konusunda Türk kültürü son derece renklidir ve destanları zengin olan toplumların tarihleri de o ölçüde muhteşemdir. Bu açıdan baktığımızda Türklerin tarihi pek çok destani hikâyelerle doludur ve bunların da büyük bir kısmı gerçekleri yansıtır. Zaten destanların en önemli hususiyeti, içerisinde milleti yakından ilgilendiren yaşanmış olaylara yer verilmesidir.<a href="https://www.altayli.net/uygur-turklerinin-destanlarindaki-tarihi-gercekler.html#_edn2" name="_ednref2"><sup>[2]</sup></a> Bu durum bir yana Uygur Türklerinin eski devirlerine dair pek çok destan kaybolmasına rağmen, Çince ve Farsça kaynaklarda bu hikâyele­rin bazı özetlerini tespit etmek mümkündür. Bunların en önemlisi Uygurların Türeyiş ve Göç Destanı’dır.</p>
<p>Türeyiş Destanı’na ait bilgileri Tarih-i Cihan Güşa ve Cami’üt-Tevarih’ten öğrenmekteyiz ve biz burada geçen motifleri tek tek incelemeye çalışacağız. Ama önce bu hikâyenin nasıl olduğunu hatırlamakta fayda vardır:</p>
<p><em>“Uygurların inanışlarına göre onların ilk türedikleri yer Orkun Nehri kenarıy­dı. Bunun kaynağı Karakurum. denilen dağdır.<a href="https://www.altayli.net/uygur-turklerinin-destanlarindaki-tarihi-gercekler.html#_edn3" name="_ednref3"><sup>[3]</sup></a> Orada Ögedey Kagan’ın<a href="https://www.altayli.net/uygur-turklerinin-destanlarindaki-tarihi-gercekler.html#_edn4" name="_ednref4"><sup>[4]</sup></a> yaptı­rılmasını emrettiği şehrin adı da budur. Dağdan otuz tane dere ve çay çıkardı. Her suyun kenarında bir boy oturur ve Orkun Irmağı’nın kıyısında da Uygurla­rın başlıca iki kabilesi yaşardı. Nüfusları çoğalınca diğerleri gibi bir araya gelip, içlerinden birisini başkan seçerek, ona itaat ettiler.</em></p>
<p><em>Böylece aradan beş yüz sene geçti. Uygur boylarının belli bir önder veya büyükleri yoktu. Çeşitli zamanlarda içlerinden birisi çıkar, bir yiğitlik yapıp, kabilesine reis olurdu. Nihayet boylar bir araya gelip, umumi işleri hallede­bilmek için bir hana ihtiyaçları olduklarını bildirdiler<a href="https://www.altayli.net/uygur-turklerinin-destanlarindaki-tarihi-gercekler.html#_edn5" name="_ednref5"><sup><strong>[</strong>5<strong>]</strong></sup></a> ve Bögü’yü kendilerine kagan seçtiler. Söylendiğine göre Bögü Han, Afrasyab’tır. Orkun Vadisi’nde bir kuyuya bu ad verildiği gibi, Karakurum’un yanındaki büyük bir kaya da bu ismi taşır. Bu kuyuya Biçen adında bir pehlivan atılmıştı ve çayın kenarındaki Ordu Balık denilen şehrin adı da böyledir. Bugün bu kente Mavu. Balık deniyor. Şehrin dışındaki kayaların üzerine bir saray resmi oyulmuştur. Ögedey Kagan zamanında bu kayalığı kazdılar. Taşların altında bir kuyu ve kuyunun ağzında da büyük bir taş levha buldular. Bunun üzerinde bazı yazılar vardı.<a href="https://www.altayli.net/uygur-turklerinin-destanlarindaki-tarihi-gercekler.html#_edn6" name="_ednref6"><sup>[6]</sup></a> Kagan tarafından bunların ne olduğu ve içinde ne anlatıldığının öğrenilmesi emredildi. Oraya bazı hocalar geldiyse de, bunları kimse okuyamadı. Bu sırada Çin’e ya­kın bölgelerde bir Türk kavmi yaşıyordu. Onlardan birkaç kişiyi getirdiler ve bu yazıların bunlara ait olduğu anlaşıldı. Bu kitabede şunlar anlatılıyordu:</em></p>
<p><em>Karakurum’dan doğan iki nehir mevcuttur. Birine Togla, öbürüne de Selenge denir<a href="https://www.altayli.net/uygur-turklerinin-destanlarindaki-tarihi-gercekler.html#_edn7" name="_ednref7"><sup>[7]</sup></a> ve bu ırmaklar Kamlançu denilen bir yerde birleşirdi. Nehirlerin arasında (biri kayın, diğeri çam olan) iki ağaç bulunmaktaydı ve kışın bile bunların yaprak­ları dökülmezdi. Meyvelerinin tadı ve şekli ise tıpkı çam fistığınınkine benzerdi.</em></p>
<p><em>Bir gün bu iki ağacın arasına gökten bir ışık indi. Arkasından yanındaki (ye­şim) dağlar yavaş yavaş büyümeye başladı. Bu vaziyeti gören halk, hayretler içerisinde kalmıştı. Uygurlar büyük bir saygı ile oraya doğru ilerlediler. Tam yanaştıkları sırada çok tatlı müzik nameleri duydular. Her gece buraya bir ışık inmeye ve ışığın etrafında otuz defa şimşek çakmaya başladı. Başka bir gün de aynı yerde ayrı ayrı kurulmuş beş tane çadır gördüler. Bunların her birisinde birer tane çocuk oturuyordu. Hepsinin karşısında da onları doyurmaya yetecek kadar içi süt dolu emzikler asılıydı. Çadırın tavanı gümüşle kaplıydı. Bütün bey­ler ve halk bu garip şeyi görmek amacıyla oraya koşup, gelmişlerdi. Bu müthiş hadiseye şahit olduklarında saygı ile diz çöküp, selam verdiler. Biraz sonra da çocukları alarak dışarı çıktılar. Onları besleyip, büyütmeleri için süt-annelere verdiler. Her zaman onlara saygılı davrandılar ve çeşitli ikramlarda bulundular. Çocuklar artık süt emmeyi bırakıp, konuşmaya başladıklarında Uygurlardan anne ve babalarını sordular. Onlar da iki ağacı gösterdiler. Halk çocukları da alıp, ağaçların yanına gitti. Çocuklar bunları görünce, tıpkı evlatların ana-babalarına gösterdikleri hürmette bulundular. Ağaçların karşısında diz vurup, yeri öptüler. Bunun üzerine ağaçlar da dile gelip; “güzel huy ve iyi özelliklerle donan­mış çocuklar böyle olur ve ana-babalarına saygı gösterir. Ömrünüz uzun, adınız ünlü ve şöhretiniz devamlı olsun”, dediler.</em></p>
<p><em>O bölgede bulunan herkes bu çocuklara hükümdar oğullarıymış gibi davran­dılar. Çocukların doğduğu yerden şehre dönülünce, her birine ad koydular. En büyüğünün ismi Sungur Tigin, ikincisinin Kotur Tigin, üçüncüsünün Tükel Tigin, dördüncüsünün Or Tigin, beşincisinin adı da Bögü Tigin oldu.</em></p>
<p><em>Çocukların doğumundaki ilahi durumu görenler, bunlardan birinin hüküm­dar seçilmesi gerektiğini savundular. Çünkü onlar Tanrı tarafından gönderilmiş olmalıydılar. Bu çocuklar arasında Bögü Tigin gerek yüz güzelliği, boyu-bosu ve gerekse sabrı, iradesi, ileri görüşlülüğüyle diğerlerinden daha farklıydı. Ayrıca bütün milletlerin dillerini ve yazılarını da biliyordu. Halk onun han seçilmesini kararlaştırdı ve büyük bir törenden sonra hükümdarlık tahtına oturdu. O ülke­sini adaletle yönetti, zulüm sayfalarını kapattı. Bu yüzden etrafındaki adamla­rı, maiyeti, ordusu, malı-mülkü gittikçe çoğaldı. Tanrı ona bütün dilleri bilen üç karga yollamıştı. Nerede önemli bir şey olsa, bu kargalar oraya gider, işin nasıl olup-bittiğini gözlerler, ondan sonra da hana haber verirlerdi.</em></p>
<p><em>Bögü Kagan bir gece sarayında uyurken, pencereden bir (nur içerisinde) kız hayali belirdi ve bu durum onu uyandırdı. Ama bundan korkan Bögü Kagan kızı görmezlikten geldi. Kendisini uykudaymış gibi gösterdi. İkinci gece kız yine belirdi. Sabah olunca kagan müşavirine danıştı. Üçüncü gece tekrar görününce, adamın öğüdüne uyarak, kızı alıp, Ak Tag’a gitti. Burada sabaha kadar kızla kaldı ve onunla konuştu. Bu buluşma ve konuşmalar yedi sene, altı ay ve yirmi iki gün, her gece böyle sürdü. Ayrılacakları gün kız, ona şöyle dedi: “Doğudan batıya kadar bütün dünya senin bayrağın altına girecek. İşlerini sıkı tut ve iyi çalış. Ayrıca dostlarının değerini bil.”</em></p>
<p><em>Bögü Kagan ordusunu topladı ve onlardan seçtiği üç yüz bin kişiyi kardeşi Sungur Tigin’in komutasına verdi. Ona Kırgız ve Mogol topraklarına akın düzenle­mesini emretti. Yüz bin askeri de Kotur Tigin’in komutasında görevlendirdi ve onu da sefer için Tangut tarafına yolladı. Tükel Tigin’i. Tibet cenahında vazifelendirip, kendisi de üç yüz bin askerin başında Çin’e yöneldi. Diğer kardeşi Or<a href="https://www.altayli.net/uygur-turklerinin-destanlarindaki-tarihi-gercekler.html#_edn8" name="_ednref8"><sup>[8]</sup></a> Tigin’i. başkentte, tahtın olduğu yerde bıraktı. Sefere çıkan orduların hepsi zaferler kaza­narak geri döndüler. Getirdikleri ganimetlerin haddi-hesabı yoktu. Dört-bir yandan adamlar bulundu. Onların yardımıyla Orkun kıyısında, Ordu Balık adında bir başkent inşa ettirdi. Doğudaki bütün ülkeler Uygurların buyruğu altına girdi.</em></p>
<p><em>Kagan bir gece uyurken, rüyasında beyazlar giyinmiş (Maniheist) bir ihtiyar gördü. Adam ona yaklaşıp, çam kozalağı büyüklüğünde bir yeşim taşı vererek, şunları dedi: “Eğer sen bu taşı muhafaza edebilirsen, dünyanın her tarafı senin tabiiyetine girecektir.” Bögü Kagan’ın veziri de aynı gece bu rüyayı görmüştü. Sabahleyin herkes toplandı. Bu defa batıda bulunan ülkelere doğru akın yap­mayı kararlaştırdılar.</em></p>
<p><em>Bögü Kagan Türkistan’a vardığı zaman orada suyu bol, yeşilliklerle örtü­lü geniş bir düzlüğe rastladı. Çok beğendiği o yerde şimdi Kuz Balık denilen, Balasagun şehrini kurdu. Daha sonra askerini çevreye yollayarak, on iki yıl zarfında oralarda bulunan bütün ülkeleri zapt etti. Başkaldıracak bir devlet kalmadı. O kadar ileri gitmişlerdi ki, insana benzeyen mahlûklara tesadüf edil­di. Oradan ötede insanların yaşadığı sanılmadığından, geri dönüldü. Komutan­lar ülkelerine giderlerken, yanlarında ele geçirdikleri memleketlerin meliklerini de hana hediye olarak götürdüler. Ancak Hint padişahı çok çirkin olduğundan huzura kabul edilmedi. Ganimetler beylerin hizmetlerine göre paylaştırıldı. Esir alınan hükümdarlara vergileri söylenerek, vazifelerine yollandılar.</em></p>
<p><em>Bögü Han ölünceye kadar mutlu bir hayat sürdü. Ayrıca Beş Balık’ta her evde Uygurların türediklerine inanılan ağacın birer dalı bulunur.”</em></p>
<p>Öncelikli olarak destanda adı geçen Bögü Kagan’dan bahsetmekte fayda var. Her ne kadar Uygur Türk Devleti’nin banisi Kutlug Bilge Köl Kagan ve onu zirveye ulaştıran da oğlu Moy-en Çor (Börü Ken/belki Börü Kun/Genişleten/Yayan)<a href="https://www.altayli.net/uygur-turklerinin-destanlarindaki-tarihi-gercekler.html#_edn9" name="_ednref9"><sup>[9]</sup></a> olmasına rağmen, bilhassa Mani dinine verdiği destek dolayısıyla Börü Ken’in (Mo-yen Çor) ikinci evladı Bögü’nün tarihte daha çok ön plana çıktığını görüyoruz. Buna bağlı olarak da Maniheizme ait metin ve hikâyelerde sıklıkla Bögü Kagan’a rastlarız.</p>
<p>Onunla alâkalı bir başka husus ise <em>“İl-tutmuş Bögü Ulug Kagan”</em> unvanlı bu Uygur hükümdarı şanslı bir kişidir. Çünkü Uygur Devleti’nin gerçek varisi olan, Börü Ken’in (Mo-yen Çor) büyük oğlu Kutlug Bilge Yabgu, 758 yılında öl­düğü veya ortadan kaldırıldığından, tahta onun kardeşi Bögü huzurlu ve güç­lü sayılabilecek bir devletin başına zahmetsizce geçmişti.<a href="https://www.altayli.net/uygur-turklerinin-destanlarindaki-tarihi-gercekler.html#_edn10" name="_ednref10"><sup>[10]</sup></a> Bögü Kagan zama­nında birçok siyasi olay zuhur etti. Bunların en mühimi bilindiği üzere Çin seferleriyse de, daha çok dikkat çekici gelişmeler Uygurların gelenek, görenek ve hayat tarzlarındaki önemli değişikliklerdir. Çinlilerle ticareti artırdıkların­dan beri pek çok değerli şeye sahip oldukları gibi, gösterişe de alıştılar. Kagan kendini halktan ayırarak, saraylarda oturmaya başladı. Altın, gümüş ve diğer mücevherler gözünü kamaştırıyordu. Gücünün kaynağı bizzat halkın kendisi olan hükümdar, onları aşağı görüyordu. Babasının nasihatlarını unutmuştu. Çünkü Börü Ken (Mo-yen Çor/belki Börü Kun/Genişleten/Yayan), halka önem verilmesini, konar-göçerlikten ayrılınmamasını öğütlemişti.<a href="https://www.altayli.net/uygur-turklerinin-destanlarindaki-tarihi-gercekler.html#_edn11" name="_ednref11"><sup>[11]</sup></a> Bu arada at üstünde savaşan, yeri geldiğinde sürülerin peşinde koşan kadınlar da mak­yaj yapmaya, güzel giyinmeye özendiler.<a href="https://www.altayli.net/uygur-turklerinin-destanlarindaki-tarihi-gercekler.html#_edn12" name="_ednref12"><sup>[12]</sup></a> İşte bütün bu değişiklikler olduğu sırada, Uygur tahtına Yaglakar ailesinin dışından gelen, Tonga (Tun/Ton/ Tong/Tokta) Baga Tarkan çıktı. Belki de bu hadise, bizim Tonga soyadlılarla birleştirdiğimiz A-shih-te (Arslanlar) ailesinin tarihte ilk defa başa geçmesidir.</p>
<p>Destanda gördüğümüz Bögü ve dört kardeşinin şahsında, Türk cihan hâ­kimiyetinin izlerine de rastlamak mümkündür. Bilindiği gibi Oguz ve Oguz’un çocukları nezdinde Türk hükümdarı bütün evrenin hâkimidir ki, esasında Oguz’un ataları sayılan Kara Han, Or Han, Kür (veya Kor) Han ve Küz (veya Köz) Han’ın varlığı, ayrıca bazı Oguz Kagan Destanlarında Türk atanın dört oğlunun bulunması da Türk’ün cihana egemen olmasıyla bağlantılı bir du­rumdur. Çünkü Türkler dünyayı dört temel yön itibarıyla düşünürler ve söz konusu Türk hakanları da bu dört tarafın ayrı ayrı yöneticileridir. Elbette merkezde yine bir büyük kagan vardır.<a href="https://www.altayli.net/uygur-turklerinin-destanlarindaki-tarihi-gercekler.html#_edn13" name="_ednref13"><sup>[13]</sup></a> İşte buna bağlı olarak Bögü Kagan’ın doğuya, Sungur Tigin’in kuzeye, Tükel Tigin batıya, Kotur Tigin güneye gider­ken, Or Tigin de devletin başkentinde kalmıştır.</p>
<p>Bu türeyiş destanında karşılaştığımız bir başka mesele <em>“otuz dere”, “otuz çay”</em> ve <em>“otuz şimşek”</em> motifidir. Türk kültüründe pek çok sayının anlamı ol­makla beraber, otuza fazla bir mana yüklenmediği açıktır. Öyleyse tam da destanın belirttiği gibi, yani her su kenarında bir boyun oturduğunun söyle­nilmesi misali, bu durum somut bir şeyler ifade ediyor. Ama bilindiği üzere Türk tarihinde otuz ile anılan sadece Kök Türk kitabelerinde geçen bir <em>“Otuz Tatar”</em> ismi ile karşı karşıyayız. Bu da Bumın Kagan’ın cenaze merasimi do­layısıyla, Köl Tigin ve Bilge Kagan Yazıtları’nda: <em>“Bumın devleti kurup, vatana sahip oldu, töreyi düzenledi, daha sonra da öldü. Onun cenaze törenine yasçı, ağlayıcı, doğuda gün-doğusundan Bök/Bük Halkı (Koreliler), Çöllüg İlliler (Gobi Çölü bölgesinde oturan Türkler), Çinliler, Tibetliler, Avarlar, Romalılar, Kırgızlar isimlerini çadır kelimesinden alan Üç Kurıkanlar (Bugünkü Saha Türkleri­nin ataları), Otuz Tatarlar, Kıtanlar (Günümüz Mogollarının dedeleri), Tatabılar (Herhalde bunlar Kıtanların akrabalarıydı) gelip ağlamış, yas tutmuşlar. Bu kadar ünlü kagan imiş”<a href="https://www.altayli.net/uygur-turklerinin-destanlarindaki-tarihi-gercekler.html#_edn14" name="_ednref14"><sup>[14]</sup></a>,</em> cümlesinde geçer.</p>
<p>Burada isimleri anılan Otuz Tatarların Shih-wei kabileleri ol­duğu ileri sürülmektedir ki bazı ilim adamları onları Proto-Mogol gösterirler. Ancak bizim bu konuda kuşkularımız vardır. Kök Türk çağındaki Otuz Tatar­larla, Uygur dönemindeki Tokuz Tatarların durumuna baktığımızda bunlar sanki Türk Bodunun bir üyesiymiş gibi anlaşılıyorlar. Moğolların Gizli Tarihi’nde ise onlar tamamen Mogollara düşman ve farklı bir halk şeklinde gözü­kürler.<a href="https://www.altayli.net/uygur-turklerinin-destanlarindaki-tarihi-gercekler.html#_edn15" name="_ednref15"><sup>[15]</sup></a> Dolayısıyla tarihleri boyunca araları kanlı-bıçaklı bu iki toplumun kökenlerinin bir olduğunu söylemek o kadar da kolay birşey değil.</p>
<p>Adları Çin kaynaklarında <em>“Ta-tan”</em> diye yazılan Juan-juan hükümdarıyla ilişkilendirilen (ki buna da tereddütle bakmak lazım. Çünkü Çincede -r sesi olmadığına göre, bu ta-ta şeklinde belirtilmeliydi) bu kavmin ismini, Pelliot’un Tung-huang’da bulduğu metinlerde <em>“ttattara”</em> biçiminde görüyoruz.<a href="https://www.altayli.net/uygur-turklerinin-destanlarindaki-tarihi-gercekler.html#_edn16" name="_ednref16"><sup>[16]</sup></a> Başta Kaşgarlı olmak üzere, bir kısım Türkologlar Tatarları Türk kabul ederken,<a href="https://www.altayli.net/uygur-turklerinin-destanlarindaki-tarihi-gercekler.html#_edn17" name="_ednref17"><sup>[17]</sup></a> bir bölümü de Mogol saymaktadır.<a href="https://www.altayli.net/uygur-turklerinin-destanlarindaki-tarihi-gercekler.html#_edn18" name="_ednref18"><sup>[18]</sup></a> Zaten bazı İslam kaynaklarında Tokuz Oguzlarla (Uygurlar) aynı ırktan sayılan<a href="https://www.altayli.net/uygur-turklerinin-destanlarindaki-tarihi-gercekler.html#_edn19" name="_ednref19"><sup>[19]</sup></a> Tatarlar adeta diğer Türk boylarıyla kader birliği yapmışlardır.</p>
<p>Netice itibarıyla otuz suyun kenarında oturan bu kabileler pek tabi Otuz Tatarlar olabilir ki, yazıtlar ve tarihi hadiselere baktığımızda da onları Uygur­larla komşu ve Selenge Nehri’nin doğu kısımlarında görmekteyiz.</p>
<p>Çocukların yaşadığı çadırın tavanının gümüşten olması da ilginçtir. Me­sela meşhur, Çor (Şu) Destanı’nda suyu ve kuşları seven hakanın havuzu gümüştendir. Yine bu destanda, İskender’in askerlerinden birisi, Türk erinin vurduğu kılıç darbesiyle ölmüş ve kemerinden altınlar dökülmüştür. Ayrıca Oguz Kagan, Cürcet ülkesine sefere çıktığında; yolda duvarları altından, pen­cereleri gümüşten, çatısı demirden bir ev gördü ve bu evin çatısını açan kişiye de Tömürdü Kagul adını verdi. Destanın ilgi çekici bölümlerinden biri de Ulug Türk’ün rüyasında bir altın yay ile üç gümüş ok görmesidir.<a href="https://www.altayli.net/uygur-turklerinin-destanlarindaki-tarihi-gercekler.html#_edn20" name="_ednref20"><sup>[20]</sup></a></p>
<p>Dolayısıyla Türk destanlarında sıkça görülen özelliklerden birisi de değişik madenlerdir ki, bunun da belirtilmesinde fayda vardır.</p>
<p>Türk milleti günlük hayatında ağaç ile o kadar iç içedir ki, bu yüzden des­tanlarının bile vazgeçilmez bir parçası olmuştur. Ama Uygur destanlarındaki ağacın doğurması ya da dile gelmesi meselelerine baktığımızda buraya masal ögelerinin girdiğini söyleyebiliriz. Ayrıca ağaç huzur, refah, sükûnet, mutlu­luk ve canlılığın kaynağı olduğundan, Türk’ün yaşadığı her yerde mutlaka ağacı görmek mümkündür.</p>
<p>Destanda geçen Selenge ile bugün Mogolların Tuul dedikleri Togla’yı zaten biliyoruz. Ancak ikisinin birleştiği yerde olduğu söylenen Kamlançu’nun mevkisi meselesi maullaktadır. Fakat Kaşgarlı Mahmud’un muhteşem eserinde Kamlançu diye bir yer vardır, ama burası Türkistan’a yakındır.<a href="https://www.altayli.net/uygur-turklerinin-destanlarindaki-tarihi-gercekler.html#_edn21" name="_ednref21"><sup>[21]</sup></a> Yani Togla ve Selenge’ye kilometrelerce uzaklıktadır. 2001, 2003 ve 2018 senelerinde Moğolistan’a yaptığımız ziyaretler sırasında Orkun, Togla ve Selenge ırmakları bölgesini de gezdik. Hakikatte hikâyede söylendiği gibi Togla ve Selenge değil, Orkun ile Togla birleşiyor. Maalesef Kamlançu diye bir yere tesadüf edeme­diysek de, burada meyvesi kabuklu ve yenen bir çam türü mevcut olup; iki ağacın arasına inen ışık ve otuz defa çakan şimşekten kısaca bahsetmekte fayda vardır.</p>
<p>Türklerin İslamiyet’ten sonraki destanları ve girdikleri dinlerin de ana teması şeklinde sürecek bu kutlu ışık, Türk inanışına ve düşüncesine; var olmanın temel unsurlarından güneş ve ışık ile Tanrı’nın nurunun yansıma­sından başka bir şey değildir. Eski Türk dininin cennete gitmeyi ifade eden <em>“uçmak”</em> hadisesi ve <em>“sonsuzluk”</em> da bir kutlu ışık âlemidir. Mesela Maniheizm’deki aydınlık ve karanlık gibi iki zıt unsurun yanı sıra İslamiyet’in gönül­leri aydınlatan nuru da Türkleri cezp etmiştir. Onlar, Türk adaletinin aydınlığı ile yeni seçtikleri bu dinlerdeki temizlik ve insan sevgisini birleştirmeyi bilmiş­ler; dünyayı doğru yola götüren bir meşale olmuşlardır.<a href="https://www.altayli.net/uygur-turklerinin-destanlarindaki-tarihi-gercekler.html#_edn22" name="_ednref22"><sup>[22]</sup></a></p>
<p>Bu arada destanın giriş tarafında ve ortalarına doğru Ordu Balık, Karakurum, Mavu Balık, Balasagun ve Kuz Balık diye bazı şehirlerden bahsedilmek­tedir. Esasında bunların hepsi aşağı yukarı aynı yerdir. Hunlar ve Kök Türkler çağında Ordu Balık denilen bu merkez Uygurlar çağında Karabalgasun, Mogollar döneminde Karakurum ve Mavu Balık ismini almıştır ki, Çingizliler kendi ordugâhlarını işte bu eski Türk başkentinin bitişiğine kurmuşlardır. Her ne kadar destanda Ordu Balık’ı Bögü Kagan’ın inşa ettirdiği söyleniyorsa da, bu doğru değildir. Bögü zaten var olan kenti bir imar faaliyetiyle geliştirip, Mani mabetleriyle zenginleştirmiştir.</p>
<p>Bu merkez ile alâkalı kaynaklarda da bilgiler mevcuttur. Burada çadırla­rın yanı sıra, ahşap ve tuğladan binalar da yer alıyordu. Arapça kaynaklarda demirden yapılmış on iki büyük kapısına ve içerisindeki dükkanlara da işaret olunuyor. Şehrin mimari özelliğine baktığımızda iskân bölgesinin ortasındaki kagan sarayı bir surla çevrilmiştir. Merkezin ana girişi doğu yönünden olup, etrafıyla beraber yaklaşık 50 km<sup>2</sup>’lik bir alana yayılmış idi. Elbetteki bu ve diğer kentlerin hepsi bir plan dâhilinde yapılmaktaydı. Umumiyetle bunların mimarileri incelendiğinde, şehrin ortasında bir hükümdar veya han sarayının olması muhakkaktı ki; bunlar da bir iç duvar ile çevrelenmekteydi.<a href="https://www.altayli.net/uygur-turklerinin-destanlarindaki-tarihi-gercekler.html#_edn23" name="_ednref23"><sup>[23]</sup></a> Bugün hâlâ ayakta durmaya çalışan ve kalıntıların gün geçtikçe yok olmaya yüz tut­tuğu Türklerin bu tarihi başkenti korunmaya muhtaçtır.</p>
<p>Kuz Balık ile Balasagun da aynı yerdir. Bu şehir şimdiki Kırgızistan’da, Tokmak’ın güney-batısında olup, Divanü Lûgat-it-Türk’ün değişik yerlerinde Kuz Uluş ve Kuz Orda diye de anılır.<a href="https://www.altayli.net/uygur-turklerinin-destanlarindaki-tarihi-gercekler.html#_edn24" name="_ednref24"><sup>[24]</sup></a> Ancak Balasagun’un yakınlarında bir <em>“Ordu”,</em> yani kentten bahsedilir<a href="https://www.altayli.net/uygur-turklerinin-destanlarindaki-tarihi-gercekler.html#_edn25" name="_ednref25"><sup>[25]</sup></a> ki, belki de bu hakiki merkez idi ve Balasagun ile diğer iskan yerleri de onun etrafında bulunuyordu.</p>
<p>Bununla beraber söz konusu türeyiş hikâyesinde Ordu Balık gibi, Balasagun’u da Bögü’nün kurduğu söyleniyorsa da, Türk hanlıklarına bu merkezlik yapan bu yerleşim birimine ait kayıtlar 7. asra kadar götürülmekte ve bura­sının Tokmak (Ak Beşim) civarı olduğu<a href="https://www.altayli.net/uygur-turklerinin-destanlarindaki-tarihi-gercekler.html#_edn26" name="_ednref26"><sup>[26]</sup></a> belirtilmektedir. Netice itibarıyla Balasagun, Bögü Kagan’dan çok daha önceki zamanlarda bulunmakla birlikte, Uygur hâkimiyeti de Tanrı Dağları’nın batısına pek geçememiştir.</p>
<p>Destanda karşılaştığımız; <em>“Tanrı, Bögü Kagan’a bütün dilleri bilen üç kar­ga yollamıştı. Nerede önemli bir şey olsa, bu kargalar oraya gider, işin nasıl olup-bittiğini gözlerler, ondan sonra da hana haber verirlerdi.”</em> cümlelerindeki karga motifi ise sembolik olmalıdır ve hayvanlar içinde konuştuğu düşünülen bir kuştur. Bu bize herhalde bütün Türk devlet ve hükümdarlarının yaptığı gibi, Bögü Kagan’ın da yabancı memleketlerde önemli bir casus şebekesi bu­lunduğunu gösterir. Dolayısı ile eski Türk ilinde geniş bir haberleşme ve posta ağı da mevcuttu. Ülkenin çeşitli köşelerinde ve özellikle de hudut boylarında Kök Türkler çağında <em>“kargu”</em> denilen ateş kuleleri vasıtasıyla, düşmanın hare­ketlerinin önceden haber verilmesi söz konusu olduğu gibi, buralarda bulunan vazifeliler aracılığıyla bir yerden, başka bir bölgeye de bilgiler çok kısa bir süre­de ulaştırılıyordu. Sonraki Türk ve Mogol idareleri döneminde daha da gelişti­rilen bu sistemde, adı geçen menzil noktalarında görevli memurlar bazan yaya, bazan ulaşım vasıtası olarak atlar ve kuşlar ile duruma göre duman ve ışıktan da yararlanarak haberleri gerekli yerlere iletmekteydiler. Bir nev’i bu han veya menzil noktalarında durumuna göre yüzlerce at bulunuyordu. Devletin mer­kezinden başka bir mahale ya da yabancı bir memleketten ülkenin başkentine giden haberciler bu konaklara geldiklerinde atlarını değiştirir, onlara bir gö­revli diğer menzile kadar eşlik eder, orada kendi atlarını alarak geri döner idi. Böylece hiç durmadan kısa bir sürede ulaşılacak noktaya varırlardı.<a href="https://www.altayli.net/uygur-turklerinin-destanlarindaki-tarihi-gercekler.html#_edn27" name="_ednref27"><sup>[27]</sup></a></p>
<p>Destandaki <em>“kagan bir gece uyurken, rüyasında beyazlar giyinmiş bir ih­tiyar gördü. Adam ona yaklaşıp, çam kozalağı büyüklüğünde bir yeşim taşı vererek; ‘eğer sen bu taşı muhafaza edebilirsen, dünyanın her taraf senin tabîyetine girecektir’, ifadelerinde karşılaştığımız ‘beyazlar giyinmiş bir ihtiyar’ sözü herhalde Maniheist izin bir yansımasıdır.”</em></p>
<p>Dolayısı ile burada biraz da Uygurların dini hayatıyla alâkalı bilgiler ver­mek istiyoruz. Uygurlar eski Türk dininden sonra İslamiyet’i kabule kadar Budizm ve Maniheizm gibi itikatlara da dahil olmuşlardır. Ancak Maniheizme girmeden önce Budizmi bilen Uygurlara Maniheizm bu suretle daha kolay tesir etmiştir ki, onlar 762’den sonra Maniheizmi benimsediler. Bilin­diği üzere 8. asrın ikinci yarılarında, Çin’de ortaya çıkan Türk asıllı An Lu- shan adlı beyin ayaklanması sebebiyle, Türk ordularının başında bu ülkede yardım faaliyetlerinde bulunan Bögü Kagan, burada Mani inanç sistemini öğrenmiş, dört mani rahibini Uygur ülkesine getirerek bu itikadın Türkler arasında yayılmasına vesile olmuştur. Elbette 8. yüzyılda Türklerin Mani inancını kabul etmeleri sadece bir itikat meselesi değildir. Bu olayın siyasi bir cephesi de vardır. Çin’e karşı Maniheistleri koruyarak, Türkler kendi­lerine müttefikler kazanmışlardı.<a href="https://www.altayli.net/uygur-turklerinin-destanlarindaki-tarihi-gercekler.html#_edn28" name="_ednref28"><sup>[28]</sup></a> Her şeye rağmen hem Budizm, hem de Maniheizm çağında Türkler daima tek Tanrı’ya inanmaktan vazgeçmediler. Bunun en açık örneklerini Kök Türkçe kitabelerde geçen kagan unvanların­da görebiliriz.</p>
<p>Mani metinlerinden anlaşıldığına göre bu inanış Bögü Kagan ile onun ai­lesinin çevresinde bir saray dini olarak gelişmiş, Türklerin çoğunu kendine çekememişti. Başarı kazanması da mümkün değildi; çünkü yaratıcı olarak tek bir Tanrı’ya inanan Türklere adeta iki tanrı sunuluyordu. Bunlardan birisi aydınlığı (veya ışık âlemini), diğeri de karanlığı (veya kötülüğü) temsil ediyor­du. Sade bir hayat süren, en yakın dostu at olan, ailesine karşı sorumlulukla­rını her zaman ön planda tutan bir kişiye aydınlık ile karanlığın mücadelesini anlatmak ve kabullendirmek elbette zor bir iş idi. İki ara, bir derede kalan Türkler hem bu dinden, hem de Bögü Kagan’dan çekinmişlerdir.</p>
<p>Ordu Balık’ta bir Mani ibadethanesi de bulunuyordu. Karabalgasun ha­rabelerinin içerisinde hâlâ bunun kalıntıları mevcuttur. Yüan hanedanlığı zamanında koruma altında bulunan ve Tibetçe yüce manasındaki Lama keli­mesinden gelen, Tibetlilerin milli dini Bon ile Budizmin bir karışımı olan, yer ile gökte birtakım ilahların bulunduğuna kanaat getirilen bir inanç durumun­daki Lamaizm’in de Uygurlara tesiri görülür.<a href="https://www.altayli.net/uygur-turklerinin-destanlarindaki-tarihi-gercekler.html#_edn29" name="_ednref29"><sup>[29]</sup></a> Budizm, Maniheizm, Hristiyan Nasturilik, Lamaizm, İslamiyet ve Türklerin milli dini Kök Tengri inancının bir arada yaşama imkânı bulması da dikkate değer bir durumdur.</p>
<p>İşte destanda anlatılan <em>“beyazlar giyinmiş ihtiyar”</em> bir Mani rahibinden başka kişi olamaz ki, Uygurların türeyiş destanıyla alâkalı üzerinde durmak istediğimiz bir başka mesele, hikâyenin sonuna doğru karşımıza çıkan bazı <em>“insana benzeyen mahluklara tesadüf edilmesi”</em> hadisesisidir. Burada anlatı­lanlar Oguz Kagan Destanı’ndaki İt-barak kavmini hatırlatmakla beraber; 13. asrın ikinci yarısında Mengü Kagan’ın yanına giden Ermeni kralı Hetum’un hatıralarını aktaran bazı tarihi eserlerde; onun Çin taraflarında kadınları akıl­lı, erkekleri ise kıllı, iri vücutlu ve aptal insanlara rastladığı söylenir. Burada­ki kadınların doğurduğu erkeklerin köpeğe, dişilerin ise normal kadın olduk­larına değinilir ki, anlatılan halk ve bölge Hint’i işaret etmektedir.<a href="https://www.altayli.net/uygur-turklerinin-destanlarindaki-tarihi-gercekler.html#_edn30" name="_ednref30"><sup>[30]</sup></a> Gerçekten bu tür varlıkların doğruluğunu ispatlamak mümkün değilse de, hakikat olan destanlar ve hatıralarda böyle eciş-bücüş insanların varlığıdır.</p>
<p>Uygur Türklerinin bu türeyiş destanından başka, onların yurt değiştirmesi ya da göçlerine ait iki ayrı hikâye söz konudur. Bunlardan Cüveyni’nin bildiği, fakat eksik olarak aktardığının konusu kısaca şöyledir:</p>
<p><em>“Çok eski zamanlarda yaşamış bir adam vardı. Bu zat memleketindeki iki ağacın arasına bir çadır kurdu.<a href="https://www.altayli.net/uygur-turklerinin-destanlarindaki-tarihi-gercekler.html#_edn31" name="_ednref31"><sup>[31]</sup></a> Adam çadırın içerisine sırasıyla çocuklarını oturtup, aralarına da birer çıra yakmıştı. Topladığı bazı kişilere bunu göstermek amacıyla oraya götürdü. Adam çadırın içine girince hemen diz çöküp, saygı sundu ve yanındakilere de aynısını yapmalarını söyledi. Cahil ve bilgisiz halk buna kandılar ve onlara hürmet etmeye başladılar. Çocukları alıp, gayet özenle yetiştirip, büyüttüler; içlerinden birisini de han yaptılar.</em></p>
<p><em>Bir vakit geldi. Uygurlarla, onlara tabi etraftaki kavimler atların kişnemesin­den, vahşi hayvanlar ve köpeklerin ulumasından, sığırların böğürmesinden, ko­yun ve keçilerin melemesinden, kuşların ötmesinden, çocukların ağlamasından kısaca herşeyden “göç, göç” diye ses duymaya başladılar. Bu sebepten yerle­rinden kalktılar. Artık yurtlarından ayrılmanın zamanının geldiğine inandılar. Kondukları her yerde aynı sesi duyuyorlardı. Nihayet başka bir memlekete gel­diklerinde sesler kesildi ve oraya beş mahalleli bir şehir kurdular. Buraya Beş Balık adını verdiler ve günden güne büyüdü. O zamandan beri oraya yerleşen Uygurların çocukları beylik yapıyorlar. Onların emirine İdi Kut denmektedir.”<a href="https://www.altayli.net/uygur-turklerinin-destanlarindaki-tarihi-gercekler.html#_edn32" name="_ednref32"><sup><strong>[</strong>32]</sup></a></em></p>
<p>Uygurların Göç Destanı’nı Çin kaynaklarında da görüyoruz. Burada anla­tılanlar ise aşağıdaki gibidir:</p>
<p><em>“Turfan Uygur kaganlarına İdi Kut derlerdi. Onların ataları da eski Uygurla­rın oturduğu yer olan Karakurum’dandır.</em></p>
<p><em>Yulun Tigin tahtta çıktığı vakit Çin’in T’ang hanedanlığıyla savaşlara girişti. Kendi halkını rahata ve huzura kavuşturmak, Çinlilerle çarpışmaları kesmek amacıyla Çin sarayından bir kız alarak, akrabalık tesis etti. Ordusunu harp meydanlarından çekti, oğlunu da bir Çinli prensesle evlendirdi. Bu hatun Karakurum’daki bir dağda oturuyordu. Buraya “Hatunun Oturduğu Tag” ve “Tengri Kulu Tagı” gibi adlar verilmişti. Onun da güneyinde kayalık bir mevki mevcuttu. Bunun ismi de Kutlug (Kut) Tag’dır. Manası “iyi talih ve saadet getiren” demektir.</em></p>
<p><em>Bu sırada Çin imparatorunun elçileri geldi. Onlar Uygur ülkesi hakkında bilgi toplamak istiyordu. Bunlar kendi aralarında şöyle konuştular: “Karakurum’un kudret ve zenginliği bu dağ sayesinde olsa gerek. Biz bu dağı yok edip, Türklerin devletini zayıflatalım.” Bunun üzerine Uygur kaganına; “siz bizim bir prensesimizle evlendiniz. Biz de sizden bazı yardımlar için ricada bulunacağız. Kutlug Tag’ın taşları sizin ülkenizde kullanılmıyor, yerinize bunları biz değer­lendirelim”, dediler. Bu konuda kagan ile anlaştılar. Onları Çin’e götürmek is­tediler, ama çok iriydiler. Kaldırmanın imkânı yoktu. Onun için de taşlara ateş verip, yaktılar. Sonra da üstlerine asit döktüler. Taşlar küçük parçalara ayrıldı ve arkasından onları yüklenip, Çin’e taşıdılar.</em></p>
<p><em>Taşların götürülmesinden kısa bir zaman sonra bütün hayvan ve kuşlar “göç, göç” diye, bağırmaya başladı. Yulun Tigin de on beş gün içinde öldü. Onun yerine geçen hükümdarlar da peşi-sıra hep vefat ettiler. Böylece Uygurlar Turfan’a göçmek zorunda kaldılar. Turfan’ın diğer bir adı da Koço’dur. Onlar Beş Balık bölgesini de kendi egemenlikleri altında bulundurdular.”<a href="https://www.altayli.net/uygur-turklerinin-destanlarindaki-tarihi-gercekler.html#_edn33" name="_ednref33"><sup>[33]</sup></a></em></p>
<p>Yeşim ve yada taşı ile kutlu dağ hikâyesi her iki destanda gördüğümüz bir başka unsurdur. Eğer ilgili cümleyi hatırlamak gerekirse; <em>“kagan bir gece uyurken, rüyasında beyazlar giyinmiş (Maniheist) bir ihtiyar gördü. Adam ona yaklaşıp, çam kozalağı büyüklüğünde bir yeşim taşı vererek, şunları dedi: “Eğer sen bu taşı muhafaza edebilirsen, dünyanın her tarafı senin tabiiyeti­ne girecektir.” Dolayısıyla Yada ve Yeşim Taşı Türk destanlarında sıkça karşılaştığımız motifler olup, bize göre birbirini çağrıştırmaktadır. Gerçekte Kutlug Tag da Tanrı’nın nuruyla aydınlanmış, bereket ve bolluk veren bir semboldür.” </em>Bununla beraber Arapça kaynaklarda Hotan civarında iki yerden yeşim taşı çıktığından, bunların bir türüne <em>“güç taşı”</em> dendiğinden, Türklerin kılıçlarını, kemerlerini, ayrıca atlarının eyerlerini onlarla süslediklerinden bahsedilir.</p>
<p>Ayrıca Çince vesikalara baktığımızda 4. asrın sonlarıyla, 5. yüzyılın baş­larında Çin’in Ordos bölgesinin güneyinde ortaya çıkarak bir hâkimiyet tesis eden ve Hunların devamı olduklarını ileri süren Hsia hanedanlığının ilk beyi Tengriken Boncuk (He-lien P’o Po), ceddini Çin’in efsanevi sülalesi olan Hsia ile irtibatlandırır. Bu iddia bize göre boşuna değildir. Muhtemelen bu haneda­nın kurucuları veya bir kolu yüzde yüz Türk olmalıdır. Dolayısıyla Tengriken Boncuk’a (He-lien P’o Po) ait belgeleri incelediğimizde o şöyle diyor: <em>“Çok eski devirlerde Çin kargaşa içindeyken, Tanrı atam Ta Yü’ye (Ulug Yabgu) yeşim taşı vererek, onu perişan olan insanların üzerine hükümdar yapmıştı.”</em></p>
<p>Yada taşı ile alâkalı İslam kaynaklarında geçen bir hikâye de de; Nuh Pey­gamber, dünyayı oğulları arasında paylaştırmıştı. Bu bölüşümde Yafes’in his­sesine Slav ve Türk ülkeleri de dâhil, Çin’e kadar olan memleketler düştü. Bu sırada Yafes, gerektiğinde yağmur yağdırmak maksadıyla Tanrı’ya bir dua öğ­retmesi için yalvarmış ve bu dileği de kabul olunmuştu. Ancak o bunu unut­mamak gayesiyle duayı bir taşın üzerine yazarak, boynuna astı. Bir başka hikâyede de Yafes bu duayı öğretmesini babasından istemiş, Nuh da Tanrı’ya yalvarmış, Cebrail’in aracılığı ile bu dua gelmiş, Nuh onu bir taşın üstüne kazıyarak oğluna emanet etmişti. Ayrıca bu taşı bir suya atar ve o suyu da hasta bir adam içecek olursa iyileşirdi. Zamanla bu taş Yafes’in soyundan gelen Oguz, Kalaç ve Hazarlara verildi, ama veraset yüzünden aralarında kav­ga çıktı. Sonunda bu nesne Oguzların elinde kaldı ki, bunun hakkında da kaynaklarda bazı rivayetler anlatılmaktadır. Buna göre bir gün taşın kime geçeceği hususunda kura çekilmesi kararlaştırılmıştı. O vakit Oguzlar buna benzer bir taş buldular ve üzerine aynı yazıyı kazıdılar. Kura Türk’e (veya Kalaç’a) çıkmıştı, lakin sahte taş ona verilerek aldatıldı. Türk taşın gerçek olup, olmadığını sınamadan çok sevindi. Birkaç sene sonra yağmura ihtiyaç du­yuldu. Fakat ne yapıldıysa da yağmur yağmadı ve Türk kandırıldığını anladı. Bu yüzden kalabalık bir ordu toplayıp, kardeşinin üstüne yürüdü. Büyük bir savaş oldu ve Türk taşı geri aldı<a href="https://www.altayli.net/uygur-turklerinin-destanlarindaki-tarihi-gercekler.html#_edn34" name="_ednref34"><sup>[34]</sup></a>, deniyor.</p>
<p>Elbette yeşim ve yada taşı ile kutlu dağlara ait Türk destanlarında pek çok anlatılan şeyler bulunmakla beraber <em>“yeşim”</em> ve <em>“yada”</em> taşına sahip olma, birine bunları verme geleneği veya yitirildiğinde milletin başına büyük felaket­lerin gelmesi esasında Türklerde milattan önceki çağlardan itibaren süren bir an’anedir ve burada daha çok hâkimiyet telakkisiyle vatan sevgisi vurgulanır. Esasında Kutlug Tag’ın nuru da Tanrı’dan geliyordu. Yani vatanın her karış toprağı kutsaldır ve ne sebeple olursa olsun ondan asla vazgeçilemez.</p>
<p>Hem türeyiş, hem de göç destanlarında karşılaştığımız Beş Balık ise önem­li bir yerleşim alanıdır. Söylendiğine göre, etrafında kayıklarla gezilen bir gölü, içinde çeşitli maden işleme atölyeleri vardı. Kaşgarlı Mahmud burası hakkın­da, <em>“Uygurların en büyük şehridir”</em> diyor. Ayrıca Beş Balık için tarihte Türk, Çin ve Tibet mücadelelerinin ne kadar şiddetli geçtiğini de bilmekteyiz.<a href="https://www.altayli.net/uygur-turklerinin-destanlarindaki-tarihi-gercekler.html#_edn35" name="_ednref35"><sup>[35]</sup></a> Bu­rası Çin kaynaklarında Pei-t’ing şeklinde geçen bölge olup, bugünkü Tanrı Dağları’nın kuzeyinde, şimdiki Urimçi havalisindeki yerleşim birimleridir. Bu beş şehrin nereler olduğunu V. Minorsky, <em>“Hudûd el-Alem”</em> adlı çalışmasında veriyor, ama bize göre Kök Türk ve Uygur çağında bu yerleşim birimleri çok geniş bir sahaya yayılmış olamazlar. Bununla birlikte Çinliler eski zamanlar­da Turfan ve Beş Balık’ı aynı isimle anmışlardır. Kuzey Asya ile Türkistan’ı birleştiren yolların kavşağındadır. Türkistan’ın ziraat ve ticaret şehirleriyle Orkun arasındaki kesişme noktasıdır. Bilge Kagan, Hoytu-Tamır I, II, VII, Köl İç Çor gibi yazıtlarda bu yer adına tesadüf etmekteyiz. Bilhassa Köl İç Çor ve Hoytu-Tamır yazıtları bu Beş Balık seferlerini anlatmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/uygur-turklerinin-destanlarindaki-tarihi-gercekler.html#_edn36" name="_ednref36"><sup>[36]</sup></a></p>
<p>Ayrıca Göç destanında bir de Koço şehrine rastlıyoruz ki, burada Uygur­ların Turfan’a göçmeleri ve bu kentin bir diğer adının da <em>“Koço”</em> olduğuna atıf vardır. Miran Metinleri’nde de adını gördüğümüz Koço Balık Turfan havzasın­da, Tarım Nehri’nin kuzeyinde, Tanrı Dağları’nın güney eteklerindedir. T’ang sülalesi zamanında Kao-ch’ang olarak bilinen şehrin 460 senesinde Çin’in bir eyaleti haline getirildiği zaman ismi Hsi-chou olarak değiştirildi. Kao-ch’ang adı ve dolayısıyla Turfan, Çagataylılar zamanına kadar önemini korudu. Daha sonra ise şehrin ismi Hou-chou, yani Koço oldu.<a href="https://www.altayli.net/uygur-turklerinin-destanlarindaki-tarihi-gercekler.html#_edn37" name="_ednref37"><sup>[37]</sup></a> Bugünkü Doğu Türkis­tan’ın da önemli bir yerleşim merkezidir.</p>
<p>Göç destanında üzerinde durulması lazım gelen bir konu da Uygur hakan­larının zamansız ölümleri meselesidir. Bilindiği gibi 9. asrın başlarından itiba­ren Ötüken Uygur Kaganlığı’nın başına geçen kişilerin büyük bir çoğunluğu ya hastalık veya suikast ya da savaşlarda peşi sıra hayatlarını yitirmişlerdir. Kanaatimizce göç destanında başlarına gelen felaketlerin sebeplerinden birisi de hakanların kısa müddetler içerisinde vefat ederek, istikrarın yitirilmesidir ki, herhalde destanda bu durum vurgulanmaktadır.</p>
<p>Netice itibarıyla Türkistan kültür tarihinde elbette ilk akla gelen Uygur Türkleri’nin ortaya koydukları maddi ve manevi değerlerdir. Onların mimari, heykel, yazı, resim, müzik sanatları bir yana, şehirleşme, ziraat, matbaacılık vs. alanlarda gösterdikleri ilerlemeler hem Türk kültürü, hem de dünya me­deniyeti açısından son derece önemlidir. Ayrıca Uygur Türklerinin arasında sözlü Türk edebiyatının da en güzel örneklerine rastlamaktadır. Bununla be­raber destanlar milletlerin kahramanlık hikâyelerinin toplamıdır ve önemli hususiyeti, içerisinde bir halkı yakından ilgilendiren yaşanmış olaylara yer verilmesidir. Elbette geçmişte cereyan eden her hadiseyi destan sınıfına sok­mak mümkün değildir. Bunun için bazı özel şartların olması gerekir. Bunlar yerine gelmişse, destan şeklinde değerlendirilir ve tarihi hadiseler yazılırken bunlardan yararlanılır. Netice itibarıyla, biz burada Uygur Türklerine ait tü­reyiş ve göç destanlarını ele alarak bunların arka planlarındaki gerçekleri or­taya çıkarmaya çalıştık.</p>
<p>Sonuçta destanlara baktığımızda burada Uygur Türkleri’nin iki çağının izlerini görüyoruz. Türeyişte Büyük Uygur Kaganlığı’nın ihtişamlı devirleri, Göç destanlarında ise düşüncesizlikleri yüzünden başlarına gelen felaketler ve anayurtlarını bırakarak, Asya’nın değişik yerlerine gitmeleri anlatılır.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. Saadettin Yağmur GÖMEÇ</strong></span></a>
</p><p>Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Tarih Bölümü.</p>
<p><strong>Alıntı Kaynak:</strong> Türk Dünyası Araştırmaları Mayıs – Haziran 2020 Cilt: 125 Sayı: 246</p>
<hr>
<div><span><strong>Kaynaklar</strong></span></div>
<div><span>♦ ALAADDİN ATA MELİK CÜVEYNİ: <em>Tarihi Cihan Güşa,</em> 2. Baskı, Ankara 1998.</span></div>
<div><span>♦ ALFÖLDİ, A.: “Türklerde Çift Krallık”, <em>II. Türk Tarih Kongresi Bildirileri,</em> İs­tanbul 1943.</span></div>
<div><span>♦ ASLANAPA, Oktay: <em>Türk Sanatı,</em> Ankara 1990.</span></div>
<div><span>♦ BAİLEY, Harold Wolter: “A Khotanese Text Concerning the Turks in Kant- sou”, <em>Asia Major,</em> Vol. 1, London 1949.</span></div>
<div><span>♦ BACOT, Jacques: “Reconnaisance en Haute Asie Septentrionale par Cinq Envoyes Ouigours au VIII e Siecle”, <em>Journal Asiatique,</em> Tom. CCXLIV, Paris 1956.</span></div>
<div><span>♦ BARTHOLD, Vasilij Viladimiroviç: <em>Orta Asya Türk Tarihi Hakkında Dersler, </em>İstanbul 1927.</span></div>
<div><span>♦ BAYTUR, Enver: <em>Sincan’daki Milletlerin Tarihi,</em> Ürimçi 1991.</span></div>
<div><span>♦ CAFEROĞLU, Ahmet: <em>Türk Dili Tarihi,</em> 3. Baskı, İstanbul 1984.</span></div>
<div><span>♦ CLAVİJO, Ruy Gonzales De: <em>Timur Devrinde Semerkant’a Seyahat,</em> Çev. Ömer Rıza Doğrul, İstanbul 1975.</span></div>
<div><span>♦ DOĞAN, Nagihan: “Arap Kaynaklarında Dokuz-Oğuzlar”, <em>Oğuzlar: Dilleri, Tarihleri ve Kültürleri,</em> Ankara 2015.</span></div>
<div><span>♦ D’OHSSON, Mouradgea: <em>Moğol Tarihi,</em> Ter. Mustafa Rahmi, İstanbul 1340­1342.</span></div>
<div><span>♦ EBERHARD, Wolfram: <em>Conquerors and Rulers. Social Forces in Medieval China,</em> Leiden 1952.</span></div>
<div><span>♦ EL-ÖMERİ: <em>Türkler Hakkında Gördüklerim ve Duyduklarım,</em> Çev. Ahsen Batur, İstanbul 2014.</span></div>
<div><span>♦ ESİN, Emel: “Orduğ (Başlangıçtan Selçuklulara Kadar Türk Hakan Şehri)”, <em>DTCF Tarih Araştırmaları Dergisi,</em> 6/10-11, Ankara 1968.</span></div>
<div><span>♦ ESİN, Emel: “Kün-Ay (Ay-Yıldız Motifinin Proto-Türk Devirden Hakanlı- lara Kadar İkonografisi)”, <em>VII. Türk Tarih Kongresi Bildirileri,</em> C. I, Ankara 1972.</span></div>
<div><span>♦ ESİN, Emel: <em>İslamiyetten Önceki Türk Kültür Tarihi ve İslama Giriş,</em> İs­tanbul 1978.</span></div>
<div><span>♦ ESİN, Emel: <em>Türk Kozmolojisine Giriş,</em> Ankara 2001.</span></div>
<div><span>♦ GABAİN, A. Von: “Von Ötüken Nach Idiqut-Şehri Studie zur Akkulturation der Alt-Türken”, <em>Acta Orientalia,</em> 36/1-3, Budapest 1982.</span></div>
<div><span>♦ GENCELİ KİRAGOS: <em>Moğol İstilası,</em> Ter. Mahmut Kemal Bey, Haz. Fuat Hacısalihoğlu – İlhan Aslan, İstanbul 2018.</span></div>
<div><span>♦ GÖMEÇ, Saadettin Yağmur: “Uygur Türkleri Kültürü”, <em>Mavi Dergi,</em> 2/2, Ankara 2000.</span></div>
<div><span>♦ GÖMEÇ, Saadettin Yağmur: “Moğolistan’daki Türk Anıtları Projesi Çalışmaları”, <em>Yör- türk,</em> 8/51, Ankara 2003.</span></div>
<div><span>♦ GÖMEÇ, Saadettin Yağmur: “Oguz Kagan’ın Kimliği, Oguzlar ve Oguz Kagan Destanla­rı Üzerine Bir-İki Deneme”, <em>DTCF Tarih Araştırmaları Dergisi,</em> 22/35, Ankara 2004.</span></div>
<div><span>♦ GÖMEÇ, Saadettin Yağmur: “Divanü Lûgat-it-Türk’de Geçen Yer Adları”, <em>DTCF Tarih Araştırmaları Dergisi,</em> 28/46, Ankara 2009.</span></div>
<div><span>♦ GÖMEÇ, Saadettin Yağmur: “Türk Tarihinde An Lu-shan ve Destanı”, <em>Tarihin Peşinde, </em>3/5, Konya 2011.</span></div>
<div><span>♦ GÖMEÇ, Saadettin Yağmur: <em>Dişi Kurtun Çocukları,</em> Ankara 2012.</span></div>
<div><span>♦ GÖMEÇ, Saadettin Yağmur: <em>Türk Tarihinden İzler,</em> C. I, Ankara 2014.</span></div>
<div><span>♦ GÖMEÇ, Saadettin Yağmur: <em>Türk Tarihinden İzler,</em> C. III, Ankara 2015.</span></div>
<div><span>♦ GÖMEÇ, Saadettin Yağmur: <em>Türk Destanlarına Giriş,</em> 2. Baskı, Ankara 2015.</span></div>
<div><span>♦ GÖMEÇ, Saadettin Yağmur: <em>Uygur Türkleri Tarihi,</em> 5. Baskı, Ankara 2015.</span></div>
<div><span>♦ GÖMEÇ, Saadettin Yağmur: “Bumın Kagan’ın Cenazesine Katılan Kavimler ve Coğrafi Konumları”, <em>Gök Türk and Goguryeo: The Inter-Relations History Between An- cient Korea and Turkey,</em> Seoul 2016</span></div>
<div><span>♦ GÖMEÇ, Saadettin Yağmur: <em>Şamanizm ve Eski Türk Dini,</em> 3. Baskı, Ankara 2016.</span></div>
<div><span>♦ GÖMEÇ, Saadettin Yağmur: <em>Kök Türk Tarihi,</em> 5. Baskı, Ankara 2016.</span></div>
<div><span>♦ GÖMEÇ, Saadettin Yağmur: “Terhin Yazıtının Tarihi Açıdan Değerlendirilmesi”, <em>Geç­mişten Günümüze Türkistan Tarihinin Bilinmeyenleri,</em> İstanbul 2017.</span></div>
<div><span>♦ GÖMEÇ, Saadettin Yağmur: <em>Türk Kültürünün Ana Hatları,</em> 4. Baskı, Ankara 2018.</span></div>
<div><span>♦ GÖMEÇ, Saadettin Yağmur: <em>Türk-Hun Tarihi,</em> 2. Baskı, Ankara 2018.</span></div>
<div><span>♦ GIRAUD, Rene: <em>L’Empire des Turcs Celestes,</em> Paris 1960.</span></div>
<div><span>♦ GROUSSET, Rene, <em>Bozkır İmparatorluğu,</em> Çev. M. Reşat Uzmen, İstanbul 1980.</span></div>
<div><span>♦ GUMİLEV, Lev Nikolayeviç: <em>Hunlar,</em> Çev. Ahsen Batur, 3. Baskı, İstanbul 2003.</span></div>
<div><span>♦ GÜNGÖR, Harun: “Uygur Kagan Unvanlarında Kün ve Ay Kavramlarının Kullanılışı”, <em>XI. TTK Bildiri Özetleri,</em> Ankara 1990.</span></div>
<div><span>♦ HANEDA, A.: “Problems of the Turkicization”, <em>ActaAsiatiqa,</em> 34, Tokyo 1978. <em>İbni-Mühennâ Lûgati,</em> Haz. Abdullah Battal, 2. Baskı, Ankara 1988.</span></div>
<div><span>♦ İNAN, Abdülkadir: <em>Makaleler ve İncelemeler,</em> 2. Baskı, Ankara 1987.</span></div>
<div><span>♦ İNAYET, Alimcan: “Çin Edebiyatında Türklerle İlgili Şiirler”, <em>Türk Kültürü, </em>31/359, Ankara 1993</span></div>
<div><span>♦ İZGİ, Özkan: “Kao-Ch’ang (Turfan) Uygurları”, <em>Tarihte Türk Devletleri,</em> C. I, Ankara 1987.</span></div>
<div><span>♦ JUTEN, Ode: “Uighuristan”, <em>Acta Asiatica,</em> No: 34, Tokyo 1978.</span></div>
<div><span>♦ KAFALI, Mustafa: <em>Çağatay Hanlığı,</em> Ankara 2005.</span></div>
<div><span>♦ KARAHOCA, Amaç: <em>Doğu Türkistan,</em> İstanbul 1960.</span></div>
<div><span>♦ KAŞGARLI MAHMUD: <em>Divanü Lûgat-it-Türk Tercümesi,</em> Çev. Besim Atalay, C. I, 2. Baskı, Ankara 1985</span></div>
<div><span>♦ KİTAPÇI, Zekeriya: <em>Doğu Türkistan ve Uygur Türkleri Arasında İslamiyet, </em>Konya 2004.</span></div>
<div><span>♦ KÖPRÜLÜ, Fuad: <em>Türk Tarih-i Dinisi,</em> Haz. Metin Ergun, Ankara 2005.</span></div>
<div><span>♦ KURAT, Akdes Nimet: <em>Rusya Tarihi,</em> 2. Baskı, Ankara 1987.</span></div>
<div><span>♦ KURULAY, Sezin Orhan: <em>Hudûd el-Alem’e Göre 10. Asırda Türk Boyları, </em>Yüksek Lisans Tezi, İstanbul 2007.</span></div>
<div><span>♦ KÜÇÜK, Abdurrahman – TÜMER, Günay – KÜÇÜK, Mehmet Alparslan: <em>Dinler Tarihi,</em> 6. Baskı, Ankara 2015.</span></div>
<div><span>♦ LIGETI, Lajos: <em>Bilinmeyen İç Asya,</em> Çev. Sadrettin Karatay, 2. Baskı, Ankara 1986.</span></div>
<div><span>♦ MACKERRAS, Colin: “The Uighurs”, <em>Early Inner Asia,</em> Edited by Denis Si- nor, Cambridge 1990.</span></div>
<div><span>♦ MARSHALL, Robert: <em>Doğudan Yükselen Güç,</em> Çev. Füsun Doruker, İstan­bul 1996.</span></div>
<div><span>♦ MESUDİ, <em>Murûc ez-Zeheb,</em> Çev. Ahsen Batur, İstanbul 2004.</span></div>
<div><span>♦ MİRZA HAYDAR DUĞLAT: <em>Tarih-i Reşidî,</em> Çev. Osman Karatay, İstanbul 2006.</span></div>
<div><span><em>♦ Moğolların Gizli Tarihi,</em> Çev. Ahmet Temir, 2. Baskı, Ankara 1986.</span></div>
<div><span>♦ NİZAMÜ’L-MÜLK: <em>Siyaset-nâme,</em> Haz. Mehmet Altay Köymen, Ankara 1982.</span></div>
<div><span>♦ NUR, R., <em>Türk Tarihi,</em> C. 2, Haz. E. Kılıç, İstanbul 1979.</span></div>
<div><span>♦ ONAT, Ayşe: <em>5. Asırda Kuzey Çin’de Kurulan Hsia Hun Devleti (M.S. 407­431),</em> Doçentlik Tezi, Ankara 1977.</span></div>
<div><span>♦ ÖGEL, Bahaeddin: <em>Türk Mitolojisi,</em> C. I, Ankara 1971.</span></div>
<div><span>♦ ÖGEL, Bahaeddin: <em>İslamiyetten Önce Türk Kültür Tarihi,</em> 2. Baskı, Ankara 1984.</span></div>
<div><span>♦ RASONYİ, Lâszlo: <em>Türk Devletinin Batıdaki Varisleri ve İlk Müslüman Türk- ler,</em> Haz. Adnan Müderrisoğlu, Ankara 1983.</span></div>
<div><span>♦ REŞİDEDDİN FAZLULLAH: <em>Cami’üt-tevarih,</em> Çev. Abdülbaki Gölpınarlı, İs­tanbul (tarihsiz).</span></div>
<div><span>♦ SAMOLIN, William: “East Turkistan to the Twelfth Century”, <em>Central Asia- tic Journal,</em> IX, The Hague 1964.</span></div>
<div><span>♦ SPULER, Bertold: <em>İran Moğolları,</em> Çev. Cemal Köprülü, 2. Baskı, Ankara 1987.</span></div>
<div><span>♦ ŞEŞEN, Ramazan: <em>İslam Coğrafyacılarına Göre Türkler ve Türk Ülkeleri, </em>Ankara 1985.</span></div>
<div><span>♦ TEKİN, Şinasi: “İslamiyet Öncesi Türk Edebiyatı”, <em>Türk Dünyası El Kitabı, </em>2. Baskı, Ankara 1992.</span></div>
<div><span>♦ TEMİR, Ahmet: “Moğol İmparatorluğu ve Devamı”, <em>Türk Dünyası El Kitabı, </em>Ankara 1975.</span></div>
<div><span>♦ TEZCAN, Semih: “Uygurlar”, <em>Türk Ansiklopedisi,</em> C. 33, Ankara 1984.</span></div>
<div><span>♦ TOGAN, Zeki Velidi: “Balasagun”, <em>İslam Ansiklopedisi,</em> C. 2, İstanbul 1993.</span></div>
<div><span>♦ TOLMBÖK, G.N. – ÖZDEN, D.: “Karız Araştırmalarında Yeni Dönem”, <em>Bilim ve Ütopya,</em> Sayı: 136, İstanbul 2005.</span></div>
<div><span>♦ TURAN, Osman: <em>Türk Cihan Hâkimiyeti Mefkûresi Tarihi,</em> C. I, İstanbul 1969.</span></div>
<div><span><em>♦ Uygurlar ve Batı Yurttaki Başka Türk Halklarının Kıskaca Tarihi,</em> Çev. Uy­gur Seyrani, Urimçi 2000.</span></div>
<div><span>♦ WOO, Duck-Chan: <em>Juan-Juan’lar,</em> Doktora Tezi, Ankara 1995.</span></div>
<div><span>♦ YILDIRIM, Kürşat: <em>Türk Tarihi İçin Eski Çince-Türkçe Sözlük,</em> İstanbul 2010.</span></div>
<div><span><strong>Dipnotlar:</strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/uygur-turklerinin-destanlarindaki-tarihi-gercekler.html#_ednref1" name="_edn1"><sup>[1]</sup></a>  Uygur Türklerinin tarihi için bakınız Saadettin Yağmur Gömeç, <em>Uygur Türkleri Tarihi,</em> 5. Baskı, Ankara 2015.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/uygur-turklerinin-destanlarindaki-tarihi-gercekler.html#_ednref2" name="_edn2"><sup>[2]</sup></a>  Gömeç, <em>Türk Destanlarına Giriş,</em> 2. Baskı, Ankara 2015, s. 9; Gömeç, <em>Türk Tarihinden İzler,</em> C. III, Ankara 2015, s. 9.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/uygur-turklerinin-destanlarindaki-tarihi-gercekler.html#_ednref3" name="_edn3"><sup>[3]</sup></a>  Orkun Irmağı’nın esas kaynağı Hangay Dağları’dır. Karakurum’dan çıkan bazı çaylar da buna karışır ve Orkun Nehri, Karakurum’un etrafından dolanır. Bununla birlikte Cami’üt-tevarih’te <em>“Uy­gur vilayetinde iki büyük dağ vardır. Birinin adı Bukraturluk, diğerinin adı Aşkunluktengrim’dir. Karakurum Dağları bunların arasındadır”,</em> deniyor. Bakınız Reşideddin Fazlullah, <em>Cami’üt-tevarih, </em>Çev. Abdülbaki Gölpınarlı, İstanbul (tarihsiz), s. 125; Gömeç, “Orkun”, <em>Orkun,</em> Sayı: 46, Ankara 2001, s. 32-33.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/uygur-turklerinin-destanlarindaki-tarihi-gercekler.html#_ednref4" name="_edn4"><sup>[4]</sup></a>  Ögedey, Çingiz Han’ın üçüncü oğludur. Onun vasiyetine uyularak 1228 kurultayında han seçil­miş ve 1242’de ölmüştür.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/uygur-turklerinin-destanlarindaki-tarihi-gercekler.html#_ednref5" name="_edn5"><sup>[5]</sup></a>  Bu kısım Cami’üt-tevarih’ten alınmıştır ve devamla şunlar söylenmektedir: <em>“Hepsi müttefik boy­ların en akıllısı olan İşlik kabilesinden Mengütay adında birini seçerek ona il-teber unvanını verdi­ler.”</em> Bakınız Reşideddin Fazlullah, <em>a.g.e.,</em> s. 126.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/uygur-turklerinin-destanlarindaki-tarihi-gercekler.html#_ednref6" name="_edn6"><sup>[6]</sup></a>  Burada söz edilen yazılar herhalde, bölgedeki Kök Türk harfli büyük kitabelerdir.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/uygur-turklerinin-destanlarindaki-tarihi-gercekler.html#_ednref7" name="_edn7"><sup>[7]</sup></a> Togla Orkun’un, Orkun da Selenge’nin koludur.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/uygur-turklerinin-destanlarindaki-tarihi-gercekler.html#_ednref8" name="_edn8"><sup>[8]</sup></a>  Or ke<u>lim</u>esinin manası merkez, başkent, karargâh vs.dir.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/uygur-turklerinin-destanlarindaki-tarihi-gercekler.html#_ednref9" name="_edn9"><sup>[9]</sup></a>  Kürşat Yıldırım, <em>Türk Tarihi İçin Eski Çince-Türkçe Sözlük,</em> İstanbul 2010, s. 335.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/uygur-turklerinin-destanlarindaki-tarihi-gercekler.html#_ednref10" name="_edn10"><sup>[10]</sup></a>  Gömeç, <em>Uygur Türkleri…,</em> s. 107-109.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/uygur-turklerinin-destanlarindaki-tarihi-gercekler.html#_ednref11" name="_edn11"><sup>[11]</sup></a>  Gömeç, “Terhin Yazıtının Tarihi Açıdan Değerlendi<u>rilm</u>esi”, <em>Geçmişten Günümüze Türkistan Ta­rihinin Bilinmeyenleri,</em> İstanbul 2017, s. 94-95.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/uygur-turklerinin-destanlarindaki-tarihi-gercekler.html#_ednref12" name="_edn12"><sup>[12]</sup></a>  Hem Çin kaynaklarında hem de sonraki devirlere ait belgelerde Türk kadınlarının dış görünüşe de önem verdikleri, hatta onların buna bağlı olarak yüzlerini, gözlerini süsleyip (kaşlık), güzel elbi­seler giyindikleri gibi, göğüslükler (bagırtak) taktıklarına rastlıyoruz. Bakınız, <em>tbni-Mühennâ Lügati, </em>Haz. Abdullah Battal, 2. Baskı, Ankara 1988, s. 15, 38.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/uygur-turklerinin-destanlarindaki-tarihi-gercekler.html#_ednref13" name="_edn13"><sup>[13]</sup></a>  Osman Turan, <em>Türk Cihan Hâkimiyeti Mefküresi Tarihi,</em> C. I, İstanbul 1969, s. 7-10; Gömeç, “Oguz Kagan’ın <u>Kim</u>liği, Oguzlar ve Oguz Kagan Destanları Üzerine Bir-İki Deneme”, <em>DTCF Tarih Araştırmaları Dergisi,</em> 22/35, Ankara 2004, s. 113-121; Gömeç, <em>Dişi Kurtun Çocukları,</em> Ankara 2012, s. 21-26; Gömeç, <em>Türk Kültürünün Ana Hatları,</em> 4. Baskı, Ankara 2018, s. 82-86.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/uygur-turklerinin-destanlarindaki-tarihi-gercekler.html#_ednref14" name="_edn14"><sup>[14]</sup></a>  Bakınız, <em>Köl Tigin Yazıtı,</em> Doğu tarafı, 3-4. satır; <em>Bilge Kagan Yazıtı,</em> Doğu tarafı, 4-5. satır: <em>“İlig tutıp, törüg itmiş. Özi ança kergek bolmış. Yogçı, sıgıtçı, öngre kün togsıkda Bök/Bük İl, Çöllüg İl, Tabgaç, Töpüt, Apar, Purım (Apurım), Kırkız, Üç Kurıkan, Otuz Tatar, Kıtany, Tatabı bunça bodun kelipen sıgtamış, yoglamış. Antag külüg kagan ermiş.”</em></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/uygur-turklerinin-destanlarindaki-tarihi-gercekler.html#_ednref15" name="_edn15"><sup>[15]</sup></a>  <em>Moğolların Gizli Tarihi,</em> Çev. Ahmet Temir, 2. Baskı, Ankara 1986, s. 16-85; Bahaeddin Ögel, <em>Türk Mitolojisi,</em> C. I, Ankara 1971, s. 558; Lev Nikolayeviç Gumilev, <em>Hunlar,</em> Çev. Ahsen Batur, 3. Baskı, İstanbul 2003, s. 337.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/uygur-turklerinin-destanlarindaki-tarihi-gercekler.html#_ednref16" name="_edn16"><sup>[16]</sup></a> Wolfram Eberhard, <em>Conq/uerors and Rulers. Social Forces in Medieval China,</em> Leiden 1952, s. 91; Harold Walter Bailey, “A Khotanese Text Concerning the Turks in Kantsou”, <em>Asia Major,</em> Vol. 1, London 1949, s. 30; Duck-Chan Woo, <em>Juan-Juan’lar,</em> Doktora Tezi, Ankara 1995, s. 46; Jacques Bacot, “Reconnaisance en Haute Asie Septentrionale par Cinq Envoyes Ouigours au VIII e Siecle”, <em>Journal Asiatique,</em> Tom. CCXLIV, Paris 1956, s. 146-147.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/uygur-turklerinin-destanlarindaki-tarihi-gercekler.html#_ednref17" name="_edn17"><sup>[17]</sup></a>  Kaşgarlı Mahmud, <em>Divanü Lügat-it-Türk Tercümesi,</em> Çev. Besim Atalay, C. I, 2. Baskı, Ankara 1985, s. 411; Lâszlö Rasonyi, <em>Türk Devletinin Batıdaki Varisleri ve İlk Müslüman Türkler,</em> Haz. Adnan Müderrisoğlu, Ankara 1983, s. 15, 19; Abdülkadir İnan, <em>Makaleler ve İncelemeler,</em> 2. Bas­kı, Ankara 1987, s. 60; Ahmet Temir, “Moğol İmparatorluğu ve Devamı”, <em>Türk Dünyası El Kitabı, </em>Ankara 1975, s. 913.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/uygur-turklerinin-destanlarindaki-tarihi-gercekler.html#_ednref18" name="_edn18"><sup>[18]</sup></a>  Vasilij Viladimiroviç Barthold, <em>Orta Asya Türk Tarihi Hakkında Dersler,</em> İstanbul 1927, s. 31; Akdes Nimet Kurat, <em>Rusya Tarihi,</em> 2. Baskı, Ankara 1987, s. 47.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/uygur-turklerinin-destanlarindaki-tarihi-gercekler.html#_ednref19" name="_edn19"><sup>[19]</sup></a>  Gömeç, “Bumın Kagan’ın Cenazesine Katılan Kavimler ve Coğrafi Konumları”, <em>Gök Türk and Goguryeo: The Inter-Relations History Between Ancient Korea and Turkey,</em> Seoul 2016, s. 43-90; Sezin Orhan Kurulay, <em>Hudüd el-Alem’e Göre 10. Asırda Türk Boyları,</em> Yüksek Lisans Tezi, İstanbul 2007, s. 74.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/uygur-turklerinin-destanlarindaki-tarihi-gercekler.html#_ednref20" name="_edn20"><sup>[20]</sup></a>  Gömeç, <em>Türk Destanlarına…,</em> s. 49, 51, 250-252.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/uygur-turklerinin-destanlarindaki-tarihi-gercekler.html#_ednref21" name="_edn21"><sup>[21]</sup></a>  Kaşgarlı Mahmud, <em>Divanü Lûgat-it-Türk Tercümesi,</em> Çev. Besim Atalay, C. III, 2. Baskı, Ankara 1985, s. 242; Gömeç, “Divanü Lûgat-it-Türk’de Geçen Yer Adları”, <em>DTCF Tarih Araştırmaları Dergi­si,</em> 28/46, Ankara 2009, s. 30.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/uygur-turklerinin-destanlarindaki-tarihi-gercekler.html#_ednref22" name="_edn22"><sup>[22]</sup></a> Gömeç, <em>Türk Tarihinden İzler,</em> C. III, Ankara 2015, s. 11; Gömeç, <em>Türk Kültürünün Ana…,</em> s. 287-288.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/uygur-turklerinin-destanlarindaki-tarihi-gercekler.html#_ednref23" name="_edn23"><sup>[23]</sup></a> Rene Giraud, <em>L’Empire des Turcs Celestes,</em> Paris 1960, s. 51; Ögel, <em>İslamiyetten Önce Türk Kültür Tarihi,</em> 2. Baskı, Ankara 1984, s. 65; William Samolin, “East Turkistan to the Twelfth Century”, <em>Central Asiatic Journal,</em> IX, The Hague 1964, s. 75; Emel Esin, “Orduğ (Başlangıçtan Selçuklulara Kadar Türk Hakan Şehri)”, <em>DTCF Tarih Araştırmaları Dergisi,</em> 6/10-11, Ankara 1968, s. 135-137; Gömeç, <em>Uygur Türkleri…,</em> s. 85; Zekeriya Kitapçı, <em>Doğu Türkistan ve Uygur Türkleri Arasında İsla­miyet,</em> Konya 2004, s. 78.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/uygur-turklerinin-destanlarindaki-tarihi-gercekler.html#_ednref24" name="_edn24"><sup>[24]</sup></a>  Kaşgarlı Mahmud, <em>a.g.e,</em> C. I, s. 62, 124.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/uygur-turklerinin-destanlarindaki-tarihi-gercekler.html#_ednref25" name="_edn25"><sup>[25]</sup></a>  Kaşgarlı Mahmud, <em>a.g.e,</em> C. I, s. 124.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/uygur-turklerinin-destanlarindaki-tarihi-gercekler.html#_ednref26" name="_edn26"><sup>[26]</sup></a>  Barthold, Balasagun’un adını Bala+sagun şeklinde açıklıyor. Bakınız Barthold, <em>Orta Asya Türk.,</em> s. 108; Zeki Velidi Togan, “Balasagun”, <em>İslam Ansiklopedisi,</em> C. 2, İstanbul 1993, s. 269-272.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/uygur-turklerinin-destanlarindaki-tarihi-gercekler.html#_ednref27" name="_edn27"><sup>[27]</sup></a>  <em>Moğolların Gizli Tarihi,</em> Çev. Ahmet Te<u>mir</u>, 2. Baskı, Ankara 1986, s. 204; El-Ömeri, <em>Türkler Hak­kında Gördüklerim ve Duyduklarım,</em> Çev. Ahsen Batur, İstanbul 2014, s. 49; Bertold Spuler, <em>İran Moğolları,</em> Çev. Cemal Köprülü, 2. Baskı, Ankara 1987, s. 459-460; Ruy Gonzales De Clavijo, <em>Timur Devrinde Semerkant’a Seyahat,</em> Çev. Ömer Rıza Doğrul, İstanbul 1975, s. 107, 186; Nizamül-Mülk, <em>Siyaset-nâme,</em> Haz. Mehmet Altay Köymen, Ankara 1982, s. 110; Gömeç, <em>Kök Türk Tarihi,</em> 5. Baskı, Ankara 2016, s. 184; Mustafa Kafalı, <em>Çağatay Hanlığı,</em> Ankara 2005, s. 57; Mouradgea D’ohsson, <em>Moğol Tarihi,</em> Ter. Mustafa Rahmi, İstanbul 1340-1342, s. 272; Robert Marshall, <em>Doğudan Yükselen Güç,</em> Çev. Füsun Doruker, İstanbul 1996, s. 46.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/uygur-turklerinin-destanlarindaki-tarihi-gercekler.html#_ednref28" name="_edn28"><sup>[28]</sup></a>  Gömeç, <em>Uygur Türkleri…,</em> s. 95-116; Gömeç, “Türk Tarihinde An Lu-shan ve Destanı”, <em>Tarihin Peşinde,</em> 3/5, Konya 2011, s. 191-196.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/uygur-turklerinin-destanlarindaki-tarihi-gercekler.html#_ednref29" name="_edn29"><sup>[29]</sup></a>  Ode Juten, “Uighuristan”, <em>Acta Asiatica,</em> No: 34, Tokyo 1978, s. 22; Nagihan Doğan, “Arap Kaynaklarında Dokuz-Oğuzlar”, <em>Oğuzlar: Dilleri, Tarihleri ve Kültürleri,</em> Ankara 2015, s. 450-451; Günay Tümer – Abdurrahman Küçük – Mehmet Alparslan Küçük, <em>Dinler Tarihi,</em> 6. Baskı Ankara 2015, s. 132-134, 247.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/uygur-turklerinin-destanlarindaki-tarihi-gercekler.html#_ednref30" name="_edn30"><sup>[30]</sup></a>  Gömeç, <em>Türk Destanları…,</em> s. 67-68; Genceli Kiragos, <em>Moğol İstilası,</em> Ter. Mahmut Kemal Bey, Haz. Fuat Hacısalihoğlu – İlhan Aslan, İstanbul 2018, s. 124.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/uygur-turklerinin-destanlarindaki-tarihi-gercekler.html#_ednref31" name="_edn31"><sup>[31]</sup></a>  Bu Türeyiş Efsanesi’nde söz edilen ağaçlar olsa gerek.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/uygur-turklerinin-destanlarindaki-tarihi-gercekler.html#_ednref32" name="_edn32"><sup>[32]</sup></a>  Turfan Uygurlarını 866-874’lerde Bugu Tigin (Bögü/Bugu Chün) adında bir bey yönetiyordu ve o Turfan’ı fethetmiş idi. Büyük bir ihtimalle Basmılları da kendisine bağlayan Bugu Tigin, ge­nellikle Basmıl Türklerinin kullandığı İdi Kut unvanını seçti ki, esasında bunun karşılığı Tengri Kut sözü olsa da, onların artık kendilerini kagan diye adlandırmadıkları görülmektedir. Bakınız Gömeç, <em>a.g.e.,</em> s. 212-213; Gömeç, <em>Uygur Türkleri…,</em> s. 211-213.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/uygur-turklerinin-destanlarindaki-tarihi-gercekler.html#_ednref33" name="_edn33"><sup>[33]</sup></a>  Gömeç, <em>Türk Destanları…,</em> s. 213-214.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/uygur-turklerinin-destanlarindaki-tarihi-gercekler.html#_ednref34" name="_edn34"><sup>[34]</sup></a>  Ramazan Şeşen, <em>İslam Coğrafyacılarına Göre Türkler ve Türk Ülkeleri,</em> Ankara 1985, s. 198; Ayşe Onat, <em>5. Asırda Kuzey Çin’de Kurulan Hsia Hun Devleti (M.S. 407-431),</em> Doçentlik Tezi, Ankara 1977, s. 94; Gömeç, <em>Şamanizm ve Eski…,</em> s. 124-129; Gömeç, “Türk Destanlarının Ana Temaları ve Tarihi Gerçeklikler’, <em>Yaşar Kalafat Armağanı,</em> Ankara 2014, s. 135; Gömeç, <em>Türk-Hun Tarihi,</em> 2. Baskı, Ankara 2018, s. 289-290.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/uygur-turklerinin-destanlarindaki-tarihi-gercekler.html#_ednref35" name="_edn35"><sup>[35]</sup></a>  Gömeç, <em>Türk Kültürünün Ana.,</em> s. 129; Ziya Gökalp, <em>Türk Medeniyeti Tarihi,</em> Haz. Afşar İsmail Aka – Kazım Yaşar Kopraman, Ankara 1976, s. 86.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/uygur-turklerinin-destanlarindaki-tarihi-gercekler.html#_ednref36" name="_edn36"><sup>[36]</sup></a>  Kurulay, <em>a.g.t.,</em> İstanbul 2007, s. 182; Ögel, <em>BüyükHunİmparatorluğu Tarihi,</em> C. II, Ankara 1981, s. 17; Gömeç, <em>Kök Türk Tarihi,</em> 5. Baskı, Ankara 2016, s. 169, 235-236; Gömeç, “Divanü Lûgat-it- Türk’de Geçen Yer Adları”, s. 22.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/uygur-turklerinin-destanlarindaki-tarihi-gercekler.html#_ednref37" name="_edn37"><sup>[37]</sup></a>  Gömeç, “Miran Metinleri Üzerine Bir Çalışma”, <em>Türk Kültürü,</em> 34/394, Ankara 1996, s. 81; Gö­meç, <em>Uygur Türkleri…,</em> s. 126.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Düzensiz Göç ve Orman Yangınları Emperyalist Bir Oyundur</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/duzensiz-goec-ve-orman-yanginlari-emperyalist-bir-oyundur</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/duzensiz-goec-ve-orman-yanginlari-emperyalist-bir-oyundur</guid>
<description><![CDATA[ Düzensiz Göç ve Orman Yangınları Emperyalist Bir Oyundur
Büyük Atatürk bir konuşmasında şu cümleyi kullanmıştır: “Arkadaşlar! Gidip, Toros Dağları’na bakınız, eğer orada bir tek Yörük çadırı görürseniz ve o çadırda bir duman tütüyorsa, şunu çok iyi biliniz ki bu dünyada hiçbir güç ve kuvvet asla bizi yenemez.”[1] Atatürk, birçok medya organında bulunan yukarıdaki sözü, ne zaman ve hangi ortamda söyledi tam olarak tespit […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c461e84eda.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:47 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Düzensiz, Göç, Orman, Yangınları, Emperyalist, Bir, Oyundur</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2021/01/%C3%96mer-Sa%C4%9Flam.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2021/01/Ömer-Sağlam.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2021/01/Ömer-Sağlam-768x432.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/duzensiz-goc-ve-orman-yanginlari-emperyalist-bir-oyundur.html">Düzensiz Göç ve Orman Yangınları Emperyalist Bir Oyundur</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Ömer SAĞLAM</strong></span></a>
</p><p>Büyük Atatürk bir konuşmasında şu cümleyi kullanmıştır: “Arkadaşlar! Gidip, Toros Dağları’na bakınız, eğer orada bir tek Yörük çadırı görürseniz ve o çadırda bir duman tütüyorsa, şunu çok iyi biliniz ki bu dünyada hiçbir güç ve kuvvet asla bizi yenemez.”<a href="https://www.altayli.net/duzensiz-goc-ve-orman-yanginlari-emperyalist-bir-oyundur.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a></p>
<p>Atatürk, birçok medya organında bulunan yukarıdaki sözü, ne zaman ve hangi ortamda söyledi tam olarak tespit edemedim ama, bu sözün, yaşandığı söylenen aşağıdaki hikayeye pek yakıştığını, yani aynı ortamda söylenmiş olabileceğini düşünüyorum ben.</p>
<p>Hikaye şu:</p>
<p>Atatürk, İstiklal Savaşı’nın kazanılmasından sonra Adana’ya gitmişti. Yanındaki kurmaylarıyla birlikte şehri geziyordu ve dikkatini çeken güzel binalarla ilgileniyordu. Kendisine Adana’yı tanıtan vatandaşa bu güzel binaların sahiplerini sordu;</p>
<p>– Bu villa kimin?</p>
<p>– Kirkor Efendi’nin Paşam.</p>
<p>– Şu Köşk?</p>
<p>-Dimitri Efendi’nin Paşa Hazretleri!</p>
<p>– Ya şu ilerideki konak?</p>
<p>– Salamon Efendi’nin!</p>
<p>Atatürk bu kez, az ötedeki toprak damlı, virane bir evin sahibini öğrenmek için sorunca, Adana’lı gazi cevap verdi:</p>
<p>– Recep Çavuş’un Paşam!</p>
<p>Atatürk, bu duruma biraz üzülmüş, biraz da sinirlenmiş idi. Yanındakilere emir verdi:</p>
<p>-Çağırın şu Recep Çavuş’u!</p>
<p>Recep Çavuş gelince; bir asker selamı verdikten sonra;</p>
<p>“Emredin Paşam” dedi.</p>
<p>Ata, bu kez Recep Çavuş’a sormaya başladı:</p>
<p>– Bu villa Kirkor Efendinin, bu köşk Dimitri Efendinin, şu konak Salamon Efendinin,<br>
o virane de senin! Bu Ermeniler, Rumlar, Yahudiler şu binaları dikerken sen neredeydin?<br>
Recep Çavuş, yıllarca savaş meydanlarında koşturmanın verdiği gönül yorgunluğuyla cevap verdi:</p>
<p>– Sizinle beraberdim Paşam; Trablusgarp’ta, Çanakkale’de, Sakarya’da!..</p>
<p>Mustafa Kemal Atatürk, bu cevap karşısında gözyaşlarını hem yanaklarına, hem de yüreğinin ta derinliklerine akıtır!</p>
<p>“Evet, Recep Çavuş haklıdır. Trablusgarp’ta, Çanakkale’de, Sakarya’da, Dumlupınar’da<br>
Türk’ün istiklalini korumak için savaşırken Adana’da toprak damlı bir kulübe yapmaya<br>
ancak zaman bulabilmiştir…”</p>
<p>Türk’ün Yalnız İstiklalini Değil; namus ve şerefini de korumuştur. Memleketin bütün zenginliklerine sahip olan azınlıklar da para ve mülklerinin üstüne yenilerini yığmakla meşgul olmuşlardı!<a href="https://www.altayli.net/duzensiz-goc-ve-orman-yanginlari-emperyalist-bir-oyundur.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a></p>
<p>*</p>
<p>Bilmiyoruz; yukarıdaki ifadeler belki de hiç söylenmemiştir ve yukarıdaki hikaye belki de hiç yaşanmamıştır. Ancak, biz o sözleri söylenmiş ve o hikayeyi yaşanmış kabul ediyoruz. Çünkü, damarlarında Yörük kanı taşıyan Atatürk’e yakışan sözlerdir. Zira Atatürk de Kızıloğuz Türkmenlerine mensup bir Yörük çocuğudur. Son zamanlarda yapılan araştırmalara göre; Atatürk’ün mensubu bulunduğu Kızıloğuz Türkmenleri, Osmanlı’nın nüfus politikası gereğince, önce Tokat yöresinden Karaman yöresine, arkasından Balıkesir taraflarına, oradan da balkanlara iskan edilmişlerdir. Balkan coğrafyasını vatan yapan Evlad-ı Fatihan’dır Büyük Atatürk…</p>
<p>**</p>
<p>Yazımızın başında yer verildiği üzere; Atatürk’ün Türk Milleti’ne umut olarak gösterdiği Torosların Yörükleri, o yiğit insanlar, galiba bu sefer çok zorda!</p>
<p>Onlar zorda olunca elbette Türkiye de zorda!</p>
<p>Çünkü Adana’dan başlayıp ta Muğla’ya varıncaya kadar Yörüklerin yaşadığı kıyı boyu ve Toros yaylaları baştan başa yangın yeri.</p>
<p>Yörüklerin duman tüten çadırları yok artık!</p>
<p>Sadece çadırları değil, keçileri, inekleri, tavukları, tarlaları, bağları, bostanları, limon bahçeleri, zeytinlikleri hepsi kül-kömür oldu!</p>
<p>Duman tüten çadırlar, komple duman olup uçtular!</p>
<p>Devlet eğer bu zararı tam olarak karşılamazsa, Yörüklerin hali yamandır!</p>
<p>İktidar bütün zararları karşılayacağız dese de bütün zararların karşılanması hiçbir şekilde mümkün olmayacaktır.</p>
<p>Bilmem kaç asırlık zeytin ağaçlarını nasıl geri getireceksiniz?</p>
<p>Belki, bu seneki mahsulün değerini verecek hükümet, peki ağaçların değeri?</p>
<p>O yerlerin havası ve suyu, acaba kaç yılda eski tadına, kokusuna ve berraklığına kavuşacak?</p>
<p>Bu zararı hangi hesap makinesi, hangi bilgisayar hesap edebilir?</p>
<p>***</p>
<p>25 Temmuz 2021 günü, aile olarak Ankara’dan yola çıkıp, Konya-Seydişehir üzerinden Manavgat’a gittik.</p>
<p>Yol boyunca gördüğümüz o güzelim ormanlar, yol boyunda ayran eşliğinde gözleme yediğimiz o Yörük çadırları yok artık!</p>
<p>Yangının başladığı 28 Temmuz’dan bu yana ağlamadığım gün yok!</p>
<p>Çünkü Manavgat yangınını, başladığı andan itibaren an be an izledim.</p>
<p>Başlangıçta bir Yörük çadırından çıkan duman kadardı.</p>
<p>Ancak şiddetli poyrazın etkisiyle önce ormanı, sonra yakınlardaki yerleşim yerlerini yaktı geçti!</p>
<p>Üç gün boyunca duman ve kül yağmurunun altında kaldık!</p>
<p>Marmaris, Bodrum, Milas, Silifke, Aladağ ve Yahyalı yangınları da işin tuzu biberi oldu!</p>
<p>Rabbim, yangına sebep olanları, dalları yanmış ağaçlar gibi kurutsun, yaksın, kavursun.</p>
<p>Leşlerini çakallar yesin, küllerini fırtınalar savursun.</p>
<p>Çünkü sen, sadece hain ve alçak değilsin şerefsiz; büsbütün gâvursun!</p>
<p>****</p>
<p>Manavgat yangını bir haftadır devam ediyorsa ve 70 km. ötedeki Gündoğmuş’a dayandıysa “Kontrol altına alındı” denilen yangınların, yanacak ağaç kalmaması sebebiyle kendiliğinden duran ya da sönen yangınlar olduğunu düşünebilirsiniz! TV haberlerinde de öyle deniyor zaten!</p>
<p>Korkarım ki; Manavgat yangını da ancak Karaman ve Konya sınırında kontrol altına alınabilecektir!</p>
<p>Yani son ağaç da yandıktan sonra.</p>
<p><strong>Düzensiz Göç ve Orman Yangınları Emperyalist Bir Oyundur</strong></p>
<p>Manavgat yangını ile ilgisi olduğu iddiasıyla 16 yaşında bir genç, daha doğrusu çocuk tutuklanmış.</p>
<p>Bu genç henüz hüküm giymediğine göre “suçludur” denilemez.</p>
<p>Masumiyet karinesi bu genç için de geçerlidir.</p>
<p>Bu gencin, daha doğrusu bu çocuğun, PKK ile bağlantısı olup olmadığı da henüz mahkemece tespit edilmediğine göre, “Manavgat yangınını PKK çıkarmıştır” da denilemez.</p>
<p>En azından ben devlet yetkililerinden böyle bir ifade henüz duymadım.</p>
<p>Peki yangınları, PKK çıkarmış olamaz mı?</p>
<p>Elbette olabilir!</p>
<p>Çünkü bu tür alçaklıklar ve kalleşlikler, ancak terör örgütlerine yakışan eylemlerdir.</p>
<p>FETÖ de çıkarmış olabilir!</p>
<p>15 Temmuz 2016’da yapmış giriştiği alçaklığın devamı da olabilir bu yangınlar!</p>
<p>Onu önümüzdeki zamanda, dirayetli güvenlik ve yargı bürokrasisi mutlaka çıkaracaktır ortaya.</p>
<p>…</p>
<p>Dolayısıyla; bazı medya gruplarının, özellikle Perinçek medyasının, spekülatif ve provokatif yayınlarından hareketle PKK üzerinden Kürt kökenli vatandaşlarımıza yönelik bakışlarda oluşan şaşılık, suratlarda oluşan gerilmeler ve ekşimeler beni ürkütmektedir.</p>
<p>Bu tür provokatif yayınlar, Türk-Kürt çatışmasını ateşleyecek birer kibrittir ve kibrit, günün birinde onu tutan parmakları da yakacaktır.</p>
<p>Bundan kimsenin kuşkusu olmasın.</p>
<p>Bakın, Van ve Hakkari’deki sel baskınları fazla gündeme bile gelmiyor medyada.</p>
<p>Oysa o topraklar da bizim kutsal vatanımızın birer parçasıdır.</p>
<p>Lütfen herkes aklını başına alsın.</p>
<p>Bize kalırsa; Türkiye emperyalist bir oyunun pençesindedir.</p>
<p>Bizi böyle düşünmeye iten sebep; orman yangınlarına sahne olan vatan toprakları ile Mondros Mütarekesi’nden hemen sonra işgale maruz kalan vatan topraklarının neredeyse birebir aynı olmasıdır.</p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-98832" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-98832 size-full" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2021/08/Mondros-Mutarekesi.jpg" alt="" width="750" height="500"><figcaption class="wp-caption-text"><br><span>Mondros Mütarekesi’nden hemen sonra işgale uğrayan Anadolu toprakları.</span></figcaption></figure>
<figure aria-describedby="caption-attachment-98831" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-98831 size-full" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2021/08/Nasa-Yangin-Goruntusu.jpg" alt="" width="750" height="260"><figcaption class="wp-caption-text"><span>Türkiye’de yangın alanlarını gösteren harita.</span><strong> </strong></figcaption></figure>
<p>Ayrıca orman yangınlarının çıktığı bölgelerin, turizm bölgeleri olması, turizmin de halihazırda Türk ekonomisinin can damarlarından birisi olması, yangın üzerinden yapılan saldırının, direk ekonomimizi hedef aldığını göstermektedir.</p>
<p>Özetle, bize göre; hem ülkemize yönelen yoğun ve düzensiz dış göç, hem de orman yangınları, bir tür işgal, ekonomimizi zayıf düşürerek Türkiye’yi ele geçirme projesidir!</p>
<p>Orman Bakanı Bekir Pakdemirli’nin verdiği bilgiye göre; sadece 28 Temmuz- 3 Ağustos arasında 38 ayrı ilde 163 orman yangını çıkmış olması, asla tesadüf olamaz!</p>
<p>Bu sebeple, bu curcunada iktidar ve muhalefet olarak, siyaseti bırakıp el ele vermek durumundayız.</p>
<p>Tıpkı bir asır önce emperyalizmin en kaba haliyle başımıza çullandığı Milli Mücadele yıllarında olduğu gibi.</p>
<p>Yangınlar söndürülüp, ortalık durulduğunda zaten bir hesaplaşma olacaktır bu ülkede, olmalıdır da.</p>
<p>Neticede burası lâ yüs’ellerin, ezelî ve ebedî sorumsuzların ülkesi değildir, olamaz da.</p>
<p>En büyük hesaplaşma yeri de herhalde sandık olacaktır.</p>
<p>Tanrı, Türk Milleti’ni korusun ve yüceltsin…</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Ömer SAĞLAM</strong></span></a>
</p><p>04.08.2021</p>
<hr>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/duzensiz-goc-ve-orman-yanginlari-emperyalist-bir-oyundur.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> https://tr.wikiquote.org/wiki/Mustafa_Kemal_Atat%C3%BCrk/T%C3%BCrk_Milleti</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/duzensiz-goc-ve-orman-yanginlari-emperyalist-bir-oyundur.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> http://www.istikbalgazetesi.com/haber18.asp?sec=2&newscatid=0&yazarid=299&newsid=126413</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Göktürklerde Gelenekler ve Dini İnançlar</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/goekturklerde-gelenekler-ve-dini-inanclar</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/goekturklerde-gelenekler-ve-dini-inanclar</guid>
<description><![CDATA[ Göktürklerde Gelenekler ve Dini İnançlar
Göktürkler eski çağlarda Çin’in kuzeyinde yaşamış göçebe bir millettir. Göktürklerin en üst yönetici tabakası Aşina Ailesi idi. VI. yüzyılda Doğu Türkistan’ın kuzeydoğusunda siyasi bir güç olarak yükselmeye başlamışlar, daha sonra Gobi Çölü’nün güney ve kuzey kesimi ile Orta Asya bölgesine doğru genişlemişlerdir. 552 yılında yine Aşina Ailesine mensup Tumen, Gobi bölgesinde siyasi otoritesini kurmuş, 742 […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c461cd4c03.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:47 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Göktürklerde, Gelenekler, Dini, İnançlar</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2016/05/Eski-Turkler.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/gokturklerde-gelenekler-ve-dini-inanclar.html">Göktürklerde Gelenekler ve Dini İnançlar</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> Yazan: Prof. Dr. Lin GAN</span></a>
</p><p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> Çeviren: Eyüp SANTAŞ</span></a>
</p><p>Göktürkler eski çağlarda Çin’in kuzeyinde yaşamış göçebe bir millettir. Göktürklerin en üst yönetici tabakası Aşina Ailesi idi. VI. yüzyılda Doğu Türkistan’ın kuzeydoğusunda siyasi bir güç olarak yükselmeye başlamışlar, daha sonra Gobi Çölü’nün güney ve kuzey kesimi ile Orta Asya bölgesine doğru genişlemişlerdir. 552 yılında yine Aşina Ailesine mensup Tumen, Gobi bölgesinde siyasi otoritesini kurmuş, 742 yılında ise Batı Göktürklerden Aşina Xin’in siyasi gücünü kaybetmesiyle Çin’de ve Orta Asya’da yaklaşık olarak 200 yıllık aktif siyasi tarihi sona ermiştir. Göktürkler, Çin ve dünya tarihini geniş çapta etkilemişlerdir. Bu çalışma, onların toplum sistemiyle ilgili olarak gelenek ve din açısından konuya yaklaşmayı amaçlamaktadır.</p>
<h3><span><strong>1.GELENEKLER</strong></span></h3>
<p>Göktürklerde evlilik geleneği ile ilgili olarak, genelde cenaze törenlerinde eş seçme uygulaması görülmektedir. Çin kaynağı Bei Shı’daki<a href="https://www.altayli.net/gokturklerde-gelenekler-ve-dini-inanclar.html#_edn1" name="_ednref1"><sup>[1]</sup></a> “Göktürk Kayıtları” bölümünde konu ile ilgili şu bilgiler bulunmaktadır: “Cenaze töreni yapılacağı zaman genç erkekler ve kızlar en güzel elbiselerini giyerler ve cenaze yerine gelerek orada karşılaşırlar. Eğer erkek herhangi bir kızı beğenirse, evine döndükten sonra bir yakınını kızın evine göndererek onu istetir. Kız tarafı genellikle bu isteği geri çevirmez. Bu tür eş seçme yöntemi Bozkır Bölgesi özelliğini yansıtmaktadır”. Çünkü göçebe ekonomisi oldukça dağınıktı. Göçebe hayatı sürekli yer değiştirmeyi gerektirdiğinden, genç kızlarla erkeklerin normal zamanlarda günlük hayatta karşılaşma olanağı ve uygun yer bulmak zorluğu vardı. Kızın peşinden giderek evlenme isteğini bizzat iletme imkânı da kolay olmadığından, cenaze törenleri eş seçmek için en uygun yer şekline dönüşmüştür.</p>
<p>Bei Shı’da yer alan bir kayda göre, Göktürklerde bir gelenek daha vardı ki o şu idi: “Baba, amca ve kardeş öldükten sonra, ölenin oğlu, erkek kardeşi veya (kardeşinin oğlu) üvey annesi ile veya kardeşinin karısı ile evlenirdi. Aynı şekilde amca öldükten sonra, yeğeni onun sağ kalan karısıyla evlenirdi. Sadece kabile reisleri kendilerinden bir sonraki kuşağa mensup olanlarla evlenemezlerdi. Buna bir örnek verecek olursak: Çinli prenses Sui Yicheng, önce Göktürk Kağanı Qi Min ile evlenmiş, sonra sırasıyla Qi Min’in oğlu Shı Bi Kağan, Slu Bin’in kardeşi Chu Luo Kağan, daha sonra ise Chu Luo’nun kardeşi Jie Li ile evlenmiştir.<a href="https://www.altayli.net/gokturklerde-gelenekler-ve-dini-inanclar.html#_edn2" name="_ednref2"><sup>[2]</sup></a> Bu örnek bize göstermektedir ki, Göktürklerde bu tür evlilikler halk arasında ve yöneticiler arasında birlikte devam etmiştir. “Kabile reisleri kendilerinden sonraki kuşaktan olanlarla evlenemezler” kuralını göz önüne alırsak, eski Türklerde (Göktürkler) evlilik sisteminin belli bir sınır dahilinde zorlama karakterinde olduğunu, bu nedenle bu tür evliliğin Göktürkler arasında sadece bir çeşit evlilik geleneği olmayıp, aynı zamanda bir tür evlilik sistemi oluşturduğunu görürüz. Bei Shı’daki “Batı Bölgeleri” adlı bölüme göre, Gao Chang<a href="https://www.altayli.net/gokturklerde-gelenekler-ve-dini-inanclar.html#_edn3" name="_ednref3"><sup>[3]</sup></a> hükümdarı Qü Jian ölünce oğlu Bo Ya babasının yerine tahta çıkmış ve Göktürkler kendi gelenekleri uyarınca Bo Ya’nın üvey annesi -ki Bo Ya’nın üvey annesi Göktürk kağanının kızı idi- ile evlenmesini istemişlerdir. Bo Ya uzun süre bu isteğe direnmiş, fakat baskılara daha fazla dayanamayarak, sonunda bu geleneğe uymak zorunda kalmıştır. Anlaşılacağı üzere, bu tür evlilik belli bir zorlama karakterine sahip bir sistemdir. Bu gelenek VII. Yüzyılın başına kadar devam etmiş, özellikle Batı Göktürk toplumunda oldukça yaygın olarak görünmüştür. Çinli Budist rahip Hui Li’nin yazdığı “Da Tang Sı En Sı San Zaııg Fa Shı Zhuan”<a href="https://www.altayli.net/gokturklerde-gelenekler-ve-dini-inanclar.html#_edn4" name="_ednref4"><sup>[4]</sup></a> adlı eserin ikinci bölümündeki bir kayda göre Tong Yabgu Kağan’ın büyük oğlu Da Du Şad öldükten sonra, büyük oğlu Te Lechuan “Şad” olarak onun yerini almış, bunu takiben de üvey annesiyle evlenmiştir. Yine buna benzer bir örnek Sui Shu<a href="https://www.altayli.net/gokturklerde-gelenekler-ve-dini-inanclar.html#_edn5" name="_ednref5"><sup>[5]</sup></a> adlı Çin kaynağının Göktürkler bölümümde yer alan bir kayda göre Ni Li Kağan ölünce, oğlu Da Man tahta geçmiş ve “Nijüe Chuluo Kağan” unvanını almıştır. Bu kağanın annesi Qiang Shı kocasının kardeşi Bo Shı Tegin ile evlenmiştir. Bu da kardeşin karısıyla evlenme geleneğine bir örnek teşkil etmektedir. Bu gibi üvey anne ve kardeş karısıyla evlenme geleneği sadece Göktürklerde değil, Hunlar, Wusunlar ve Juan-Juanlar gibi Çin’in kuzey bölgesinde yaşamış diğer göçebe milletlerde de görülür. Bu tür geleneğin ortaya çıkış nedenlerinden birisi, ilkel toplumlarda görülen grup evliliğinin kuşaklar boyunca aktarılarak süregelmesi, bir diğer neden de klanlarda görülen dış evlilik sisteminin varlığıdır. Baba veya küçük-büyük kardeş öldükten sonra, dul kalan üvey-dul anne ve dul yengeyi aynı klan içinde alıkoymak amacıyla, ölümden sonra sağ kalanla evliliğin devam ettirilmesi geleneği (sistemi) tatbik edilmiştir. Böylece dul kadının kendi klanından ayrılması, tekrar evlenerek başka bir klana gitmesi önlenmiş oluyordu. Ayrıca bununla dul kadının, klanın gücü ve nüfusu korunmuş oluyordu. Daha sonra toplumların üretim gücünün artmasıyla özel mülkiyet sistemi gelişmiş, şahsi mülkiyete ait evlerin (ailelerin) toplumda başlattığı ekonomik fonksiyon giderek klanın fonksiyonunu geride bırakmıştır. Bu dönemde dul-üvey anne ve dul kardeş karısının klanda alıkonulması ve çeşitli geleneksel uygulamaların kuşaklar boyunca devam ettirilmesi geleneği ve klan nüfusunun korunması, bir ailenin veya bir kabilenin çalışan insan gücünün ve aile-kabilenin üretim gücünü arttıran ekonomik fonksiyona dönüşmüştür. Göktürkler VI. yüzyılda tarih sahnesine çıktıkları sırada, Göktürk toplumu, İlkel klan sisteminden Köle Toplumu sistemine girmişlerdir. İlkel Toplum döneminden çıktıkları sürenin çok uzun süre olmaması nedeniyle, ilkel dönemin her türlü gelenekleri babadan oğula aktarıla gelmiştir. Üvey anne ve kardeş karısıyla evlenme adetleri buna bariz bir örnek teşkil etmektedir. Her ne kadar bu gibi evlilik adetlerinin dayandığı tarihi şartlar (grup evliliği ve klan içi evlilik) ortadan kalkmış veya geçerliliğini günden güne kaybetmiş ise de yeni şartlar (aileler ve sülaleler) tekrar eski adetlerin yerini almış ve bu tür geleneği desteklemiştir. İşte bu durum, Hunlar, Wusunlar, Juan-juanlar ve Göktürkler arasında kuşaklar boyunca devam ettirilen bu evlilik geleneğinin sebebini oluşturmuştur.</p>
<p>Tarih kayıtlarına göre, Göktürklerde ölü gömme törenleri şöyle yapılırdı: Ölü önce çadırda bekletilir, oğulları, torunları ve kadın-erkek bütün akrabalarının her biri at ve koyun keserler, bunları ölü çadırının önüne sergileyerek, kesilen hayvanları ölüye kurban olarak sunarlar. Bunu takiben akrabaları, ata binerek çadırın etrafında yedi kez dolaşırlar. İçlerinden birisi çadırın önüne gelip yüzünü bıçakla çizerek yas tutmaya başlar. Kan ile karışık göz yaşı dökerler. Bu hareket yedi kez tekrarlanır. Bunun arkasından belli bir tarih tespit edilerek ölünün sağlığında kullandığı eşyaları ile bindiği atı bir araya getirilerek ölü ile birlikte yakılır. Geriye kalan külleri toplanarak, gömme zamanı geldiğinde gömülerek işlem tamamlanır. Eğer, ölen kişi ilkbahar ya da yazın ölmüşse, cesedi gömmek için, yaprakların sararıp düşmesi, sonbahar ya da kışın ölmüşse yeşilliğin bol olduğu günler beklenir. Bunun arkasından çukur kazılmaya başlanır ve ceset tabutla birlikte gömülür. Ölünün gömüldüğü gün, ölünün yakınları yeni bir tören düzenleyerek ata binip bıçakla yüzlerini çizerler ve ağlayarak yas tutarlar. Bu tören, ölünün yakıldığı gün düzenlenen törenin aynısıdır. Gömme işi tamamlandıktan sonra, mezarın önüne taştan yapılmış Balballar konur. Balbalların sayısı, ölünün hayatta iken öldürdüğü insan sayısına göre belirlenirdi. (Öldürülen her bir kişi için bir balbal konurdu. Dolayısı ile balbal sayısı bazen 100’leri, hatta 1000’leri bulurdu.) Kurban töreninde kesilen atın başı, bir balbalın üzerine asılırdı. Balballar üzerine ölünün resmi ve hayatta iken geçirdiği savaşları sembolize eden şekiller çizilerdi.<a href="https://www.altayli.net/gokturklerde-gelenekler-ve-dini-inanclar.html#_edn6" name="_ednref6"><sup>[6]</sup></a> Bununla ilgili Göktürk Kitabelerinde kayıtlar mevcuttur. Bilge Kağan Kitabesindeki kayıt şöyledir: “Kuzeyde Baz Kağan… düşman imiş; Kırgızlar hep beni düşman olarak görürlermiş. Bütün bunlara karşı babam Gu Dulu Kağan çarpışmış, kırkyedi defa savaşmış Gök Tanrı dilediği için babam bütün bu ülkelere sahip olmuş, onların kağanlarını esir etmiş… Onların hepsine diz çöktürmüş, böylece büyük bir ülke ve kudrete sahip olmuş…. Babam Birinci Kırgız Kağanını öldürerek başını Balbal olarak dikmiş”<a href="https://www.altayli.net/gokturklerde-gelenekler-ve-dini-inanclar.html#_edn7" name="_ednref7"><sup>[7]</sup></a> Bir diğer kayıt: “Amcam Bilge Kağan öldükten sonra (Kitabelerin yazarı Yollug Tegin’dir) Kırgız Kağanın başını Bilge Kağan’ın mezarına balbal olarak dikmiş. 634 yılında Jie Li Kağan öldükten sonra, Çin imparatoru Tai Zong, kağanın kendi milletinin geleneklerine göre cesedinin yakılmasını ve Ba Irmağı’nın<a href="https://www.altayli.net/gokturklerde-gelenekler-ve-dini-inanclar.html#_edn8" name="_ednref8"><sup>[8]</sup></a> üzerinde bulunan köprünün doğusuna bırakılmasını emretmiştir.<a href="https://www.altayli.net/gokturklerde-gelenekler-ve-dini-inanclar.html#_edn9" name="_ednref9">[9]</a> Kültigin Kağan öldükten sonra (Bilge Kağan’ın kardeşi) adına kitabe yazılmış ve üzerine resmi kazınmıştır. Anıtın dört tarafına da kağanın savaş manzarası resmedilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/gokturklerde-gelenekler-ve-dini-inanclar.html#_edn10" name="_ednref10"><sup>[10]</sup></a> Bundan başka Sui Shu’daki Batı Göktürkler bölümü, onların gelenekleriyle ilgili bilgiler vermektedir. Buradaki kayıtlara göre. Göktürkler her yılın Mayıs ve Ağustos aylarında bir araya gelerek ilahlara kurbanlar sunarlar ve her yıl önemli bir devlet görevlisini öldürerek, ölmüş atalarının bulunduğu mağaraya kurban olarak sunarlardı.</p>
<p>Xin Tang Shu’nun<a href="https://www.altayli.net/gokturklerde-gelenekler-ve-dini-inanclar.html#_edn11" name="_ednref11">[11]</a> Tai Zong’un oğulları ile ilgili bölümünde bulunan kayıt şöyledir: “Chang Shamvang<a href="https://www.altayli.net/gokturklerde-gelenekler-ve-dini-inanclar.html#_edn12" name="_ednref12"><sup>[12]</sup></a> Cheng Qian, çok iyi Türkçe bilir ve Türk elbiseleri giyer. Birlikte çalışacağı insanlan Türklere benzeyenler arasından seçer ve onlara koyun derisinden yapılmış elbiseler giymeyi, saçlarını onlar gibi ayırmayı, beş kişiden meydana gelen aile kurmayı ve keçe çadır kurup onlara nasıl kullanılacağını öğretir. Çadırların önünde kurt başlı bayrak dalgalanır. (Göktürklerin ataları kurdu totem olarak tanırlardı.) Askerlerini çeşitli rütbelere ayırır, her birliğin kendi flaması vardır. Kağanlar yay şeklinde inşa edilmiş büyük çadır evlerde otururlar. Bol miktarda koyun etinin yendiği ziyafetlerde herkes kendi kullandığı bıçağı ile etini kesip yer.” Cheng Qian Kağan ölmüş gibi hareket ederek çevresindekilere yüksek sesle ağlamalarını, yüzlerini bıçakla çizmelerini ve ata binerek çadırın etrafında dolanıp yas tutmalarını emrederdi”. Bu kayıt, her ne kadar Chang Qian’in kendini beğenmiş gibi bir tarzda tasvir etse de. Onun bu özellikleri, döneminin Göktürk geleneğini yansıtması açısından çok önemlidir. Türk gelenekleri içinde bıçak ile yüz çizme adeti mutlaka yaygın olmalı ki, bu gelenek sadece ölü gömme törenlerinde değil , insanları yolculuklarına uğurlama törenleri için de geçerliydi. Örneğin Xin Tang Shu’da bulunan Çinli devlet adamı Guo Yuanzhen’ın<a href="https://www.altayli.net/gokturklerde-gelenekler-ve-dini-inanclar.html#_edn13" name="_ednref13"><sup>[13]</sup></a> biyografisindeki kayıt şöyledir; “Guo Yuanzhen, 705-706 yıllarında Anxi<a href="https://www.altayli.net/gokturklerde-gelenekler-ve-dini-inanclar.html#_edn14" name="_ednref14"><sup>[14]</sup></a> Genel Valisi iken Çin hükümdarı tarafından “Tai Pu Qing”<a href="https://www.altayli.net/gokturklerde-gelenekler-ve-dini-inanclar.html#_edn15" name="_ednref15"><sup>[15]</sup></a> olarak tayin edildi. Anxi’den ayrıldığında, bazı Türkler mensupları yüzlerini bıçakla çizerek ağlamışlar ve eski valilerini uğurlamalardır”. Türkler bu geleneği bir konu ile ilgili davacı olduklarında da (şikayetçi olduklarında) uygularlardı. Buna bir örnek verecek olursak: Xin Tang Shu’daki Lai Chun’un<a href="https://www.altayli.net/gokturklerde-gelenekler-ve-dini-inanclar.html#_edn16" name="_ednref16"><sup>[16]</sup></a> biyografisindeki kayda göre Göktürk lideri (Kaynakta yanlış olarak “Tibet” şeklinde geçmektedir.) Lai Chun Aşina Jue Sıluo’nun yanında çok iyi raksedip şarkı söyleyen rakkase kızların bulunduğunu duymuş ve çeşitli entrikalarla onları elde etmeyi planlamıştı. Bunu üzerine 10’dan fazla kabile başkanı kendisinden davacı olduklarını göstermek için kulaklarını kesmişler ve böylece sorun çözülmüştür. Daha sonra bu gelenek Çin’in iç bölgelerine de yayılmıştır. Bazı Çinliler herhangi bir isteğini anlatmak için bu geleneğe baş vurmuşlardır” 775 yılında An Lushan’ın<a href="https://www.altayli.net/gokturklerde-gelenekler-ve-dini-inanclar.html#_edn17" name="_ednref17">[17]</a> emrinde eski bir general olan Tian Chengsı, Xiang, Wei, Ming ve Cı’dan oluşan dört eyaleti birleştirip kendi idaresi altına almak istemiş, emrindeki generallere gizlice Çin sarayında ‘Zhong Shı”<a href="https://www.altayli.net/gokturklerde-gelenekler-ve-dini-inanclar.html#_edn18" name="_ednref18"><sup>[18]</sup></a> olarak görev yapan Sun Zhıgu’nun yanına gitmelerini emretmiş, bunun üzerine, adı geçen generaller kulaklarını kesip yüzlerini çizmişler ve Cheng Sı’ya “Shuai”<a href="https://www.altayli.net/gokturklerde-gelenekler-ve-dini-inanclar.html#_edn19" name="_ednref19"><sup>[19]</sup></a> rütbesinin verilmesini istemişlerdir. Bir diğer örnek de Sui Shu’nun Göktürkler bölümünde bulunmaktadır. Göktürkler erkekleri kumar oynamayı severler, kadınları ise tüyden yapılmış bir oyun aracı ile oynamaktan hoşlanırlar ve sarhoş oluncaya kadar kımız içerler ve karşılıklı şarkı söylerlerdi. Ayrıca Göktürkler savaşta ölmeyi şeref sayıp, hasta yatağında ölmekten utanç duyarlardı. Bu düşünce tarzı Hunlarda da hemen hemen aynı idi. 599 yılında Du lan Kağan Çin sınırlarına saldırmış, kardeşi Du Suliu ise ağabeyinin seferine katılmayıp karısını terk etmiş ve Tu Li ile birlikte Çin’e gitmiştir. Sui imparatoru Wen Di<a href="https://www.altayli.net/gokturklerde-gelenekler-ve-dini-inanclar.html#_edn20" name="_ednref20"><sup>[20]</sup></a>, kendisine karşı böylesine sadıkane bir hareketi övmüş ve kumar oynaması için Du Suliu’ya değerli mücevherler vermiştir. İmparatorun hediye vermekteki bir diğer amacı ise, Du Suliu’yu karısından ayrıldığı için teselli etmekti<a href="https://www.altayli.net/gokturklerde-gelenekler-ve-dini-inanclar.html#_edn21" name="_ednref21"><sup>[21]</sup></a>. Türk kağanlarının tahta çıkma töreleri ile ilgili olarak Sui Shu’nun Göktürkler kısmında az da olsa kayıt bulunmaktadır. 587 yılında Sha Benjüe ölünce, vasiyeti üzerine yerine kardeşi Yabgu Chu Luo geçmiştir. Bunun üzerine Chu Luo, ağabeyinin oğlu Yong Yülü’ye şöyle demiştir: “Biz Göktürklerde Mu Gan Kağan’dan<a href="https://www.altayli.net/gokturklerde-gelenekler-ve-dini-inanclar.html#_edn22" name="_ednref22">[22]</a> beri ağabeyin yerine kardeş tahta çıkar. Bu atalarımızın töresine uygun değildir. Çünkü sıradan bir insan asil tabakaya mensup birinin yerini alırsa iki farklı mevkiye sahip insanlar arasında saygı ve itibar kalmaz. Bu yüzden tahtan senin çıkman gerekir. Ben seni kağan olarak kabul etmeye hazızırım”. Yong Yülü bu öneriyi bir çok kez geri çevirmiş ve sonuçta Chu Luo “Yabgu Kağan” ünvanı ile tahta çıkmıştır. Yong Yülü ise “Yabgu” olmuştur. Bu kayda göre Göktürklerin devlet kurmalarından itibaren kağanların tahta çıkma töreleri “Babadan Sonra Oğul” şeklinde görülmektedir. Fakat Mu Gan Kağan’dan itibaren, ağabey öldükten sonra kardeşin tahta çıkma geleneği başlamıştır. Diğer taraftan tarihi gerçeklere göre söz konusu uygulama tam olarak bu şekilde gerçekleşmemiştir. Yapılan araştırmalara göre Göktürklerin ilk kağanı İli Kağan<a href="https://www.altayli.net/gokturklerde-gelenekler-ve-dini-inanclar.html#_edn23" name="_ednref23">[23]</a> (AshıNa Tümen) öldükten sonra oğlu Ke Luo; Ke Luo’dan sonra kardeşi Erkin (Mu Gan Kağan); Erkin’den sonra ise kardeşi Tuo Bo Kağan tahta geçmiştir. Tuo Bo’dan sonra oğlu Sha Bolüe onun yerini almış, Sha Bulüe’den sonra ise, vasiyeti gereği yerini kardeşi Chu Luo almıştır. Buradan anlaşılmaktadır ki, Göktürk kağanlarının tahta çıkma töreleri “Babadan Sonra Oğul” ve “Ağabeyden Sonra Kardeş” olmak üzere iki tür uygulama görülmüştür. Kağanların tahta çıkış törenleriyle ilgili olarak Zhou Shu’daki<a href="https://www.altayli.net/gokturklerde-gelenekler-ve-dini-inanclar.html#_edn24" name="_ednref24">[24]</a> Göktürkler bölümünde oldukça ayrıntılı kayıt bulmak mümkündür. “Kağan tahta çıktığı ilk günlerde, devletin ileri gelen yöneticileri, yeni kağanın çadırına gelirler ve onu keçenin üzerine çıkarıp havaya kaldırırlar. Bu şekilde dokuz kez dolanırlar. Her seferinde ona, ibadet eder gibi saygı gösterirler. Daha sonra kağanı bir ata bindirip ipekli kumaşla boğazını sıkmaya başlarlar. Bu arada kağanlarının yeteneklerinin hiç bir zaman sona ermemesi dilekte bulunurlar ve onu serbest bıraktıktan sonra sorarlar: “Sen kaç yıl kağanlık yapabilirsin?” Çok zor ve sıkıntılı bir psikolojik durumda bulunan kağan tahta bulunacağı süreyi kesin olarak belirleyemez, o anda söylediği herhangi bir rakam dikkate alınır ve böylece ne kadar süre tahtta kalacağı belirlenmiş olur.</p>
<h3><span><strong>2. DİN</strong></span></h3>
<p>Göktürkler Şamanizm. Ateşperestlik, Nestoryanizm ve Budizm gibi dinlere inanmışlardır. Şamanizm, İlkel Klan Toplumundan gelen bir ilkel dönem dinidir. Türkler tarih sahnesinde göründükten sonra, her ne kadar Sosyal Tabaka Toplumu (Kölelik Sistemi Toplumu) dönemine geçmiş olsalar da, Klanlık Sistemi döneminden kalan uygulama ve alışkanlıkları nesilden nesile aktarılarak devam etmiş, bu nedenle Şamanistik inançlar toplumda oldukça yaygınlık kazanmıştır. Şamanizm inancı, evreni üç kısma ayırmaktadır: a) Cennet: Burası dünyanın üst tarafında yer alır ve bütün ilahlar burada kalmaktadır, b) Yeryüzü: Dünyanın orta katıdır ve insanlık orada bulunmaktadır, c) Üçüncü kat ise Cehennem olup yeryüzünün alt tabakasını teşkil eder. Kötü ruhların hepsi oradadır. İnsanlarla ilahlar arasındaki ilişkinin kurulmasından ve kötü ruhların ortadan kaldırılmasından Şamanlar sorumludur. (Kadın Şamanlara “Wu Da You” adı verilirdi.) Şamanlar adil, neşe ile ve çılgınca durmaksızın dans eden insanlardır. Şamanlar insanları tedavi edip kötü ruhları kovarken yüksek sesle büyü yaparlar. Diğer taraftan neşe ile dansederek maddi bakımdan ruhları temsil ettiklerine de inanırlar.</p>
<p>Batı dillerinde yazılmış tarih kaynaklarının bildirdiğine göre, VI. yüzyılın ortalarında İstemi Kağan<a href="https://www.altayli.net/gokturklerde-gelenekler-ve-dini-inanclar.html#_edn25" name="_ednref25"><sup>[25]</sup></a> tahta çıktığı sıralarda Doğu Roma’dan Batı Göktürklere elçi olarak gönderilen Zemarkhos, Orta Asya’dan geçerken Soğdiana topraklarına ulaştığında (Kağanın otağına kadar varmamıştır.) Türkler kötü ruhları kovmak ve şanssızlıklara ve felaketlere engel olmak için dini törenleriyle meşgul idiler. Orada bulunan topluluk Zemarkhos’un etrafını çevirmiş ve onu da aralarına almışlardır. Ayin yapanların bazıları da davul çalıyorlardı. Bir kısmı da ellerinde kuvvetli ateşler ve tütsülerle daire çizip dönerlerken kendinden geçmiş bir manzara oluşturuyorlardı. Büyü yapma işi sona erdikten sonra Göktürkler, Zemarkhos’un da iki ateş arasından geçmesini istemişlerdi. İki ateş arasından geçilince Türkler kötü ruhlardan tamamen arındıklarına inanırlardı. Kötü ruhları kovma töreni bittikten sonra Zemarkhos ve beraberindekiler yollarına devam etmek için Türk ülkesinden ayrılmışlardır.<a href="https://www.altayli.net/gokturklerde-gelenekler-ve-dini-inanclar.html#_edn26" name="_ednref26"><sup>[26]</sup></a> Bu kayıt Göktürklerin Şamanizm inancını bütün açıklığı ile ortaya koymaktadır.</p>
<p>Göktürklerin Şamanizm dinine mensup olduklarının diğer kanıtları da şunlardır: Güneşe verdikleri önem; Ataları için kurban kesmeleri, onları kutsal olarak kabul etmeleri ve Yer ve Gök Tanrılarına tapmaları. Çin tarih kitabı Zhou Shu’da ki Göktürkler bölümünde konu ile ilgili bilgiler bulunmaktadır: “Kağanın çadırının kapısı doğuya doğru açılır. Kağan çadırını terk etmeden önce güneşi selamlar. Kağan her yıl devletin ileri gelenlerini toplayarak, mağarada ataları için kurban kesme törenleri düzenler. Diğer taraftan her yılın Mayıs ayının onuncu günü halkını ırmak kenarına toplar ve Gök Tanrı’ya kurbanlar sunar. Du Jin<a href="https://www.altayli.net/gokturklerde-gelenekler-ve-dini-inanclar.html#_edn27" name="_ednref27"><sup>[27]</sup></a> Dağı’nın 500 li<a href="https://www.altayli.net/gokturklerde-gelenekler-ve-dini-inanclar.html#_edn28" name="_ednref28"><sup>[28]</sup></a> batısında üzerinde bitki ya da ağaç bulunmayan yüksek bir dağ vardır. “Bo Dengning” adı verilen bu dağ Çin’de yer tanrısı olarak bilinirdi. Göktürkler Gök’e taparlar ve ona saygı gösterirlerdi. Bu konu Bilge Kağan Anıtında da dile getirilmiştir: “Tanrıya benzer. Tanrıda olmuş Türk Bilge Kağan. Tanrı irade ettiği için, Kut’um olduğu için kağan oldum”. Göktürk Devletini yeniden kuran Kutluk Kağan için şunları söylemektedir: “Gök Tanrı güç bağışladığı için babam (Kutluk Kağan) Kağan’ın ordusu kurda, düşmanımız ise koyuna benzermiş”. Bu örneklerin hepsi İlkel Dönem dinleriyle hemen hemen aynıdır.</p>
<p>İyi ya da kötü şansla ilgili kehanette bulunmak da Şamanizm inancının bir özelliğidir. 620 yılında Chu Luo Kağan, Bing Zhou’ya<a href="https://www.altayli.net/gokturklerde-gelenekler-ve-dini-inanclar.html#_edn29" name="_ednref29">[29]</a> saldırarak ele geçirmiş ve Yang Chengdao’yu buraya yerleştirmiş, etrafındaki insanlar şansının kötüye gidebileceğini söyleyerek onu uyarmışlardır. Chu Luo Kağan ise bunun üzerine şunları söylemiştir “Atalarım daha önce ülkelerini kaybettiler, daha sonra ise varlıklarını Sui devletinin ayakta kalması sayesinde sürdürebildiler. Benim bu durumu unutmuş olmam çok kötü. Şansımın iyi olmadığını ilahlar da biliyor. Bu sorunu ben kendim çözeceğim”.<a href="https://www.altayli.net/gokturklerde-gelenekler-ve-dini-inanclar.html#_edn30" name="_ednref30">[30]</a> Kağan her ne kadar inandığı fal sonucunu alamadı ise de, sonunda sorunu çözmek ve ikna olmak için fal sorularını sormuştur. Muhtemelen, Göktürkler arasında fala (kehanete) inanan insanların sayısı çok olmakla kalmamış, aynı zamanda yönetici tabakasına mensup olanlar arasında da kehanetten anlayanlar olmuştur. Örneğin Aşina Sı Mo bunlardan birisidir. Bu nedenle tarih kitapları Sı Mo’nun fala bakmaktan ve kendisine bununla ilgili sorular sorulmasından hoşlandığını yazmaktadırlar.<a href="https://www.altayli.net/gokturklerde-gelenekler-ve-dini-inanclar.html#_edn31" name="_ednref31"><sup>[31]</sup></a></p>
<p>Ateşperestlik dininin menşei Eski İran ve Orta Asya’ya dayanmaktadır. Yaklaşık M.Ö.VII-M.Ö.V1. yüzyıllarda Zerdüşt tarafından ortaya atılıp yayıldığı için bu inanç sistemine “Zerdüşlük Dini” adı da verilir. Bu dinin akideleri Eski İran’da “Avesta” adlı eserde bulunmaktadır. Söz konusu inanca göre kainatta iyi ile kötülük, aydınlık ile karanlık gibi zıt güçler birbirleriyle mücadele halindedirler. Ateş ile iyi, aydınlığın canlı timsali olduğundan kutsal olarak kabul edilir ve ona saygı gösterilir. Bu dinin en önemli ayinlerinin odak noktasını ateş oluşturur. Ateşperestlik, M.Ö.Vl. yüzyıldan itibaren bir dönem boyunca İran’ın devlet dini haline gelmiş (bu nedenle bu dine Ateşperestlik adı verilir.), M.S. 518 yılı civarında bu din Çin’e girmiştir. 631 yılında Çin’in o dönemdeki başkenti Chang An’da<a href="https://www.altayli.net/gokturklerde-gelenekler-ve-dini-inanclar.html#_edn32" name="_ednref32"><sup>[32]</sup></a> “İran Tapınağı” adında bir mabet inşa edilmiştir.</p>
<p>Göktürklerin Ateşperestlik dinine ne zaman inanmaya başladıkları kesin olarak bilinmemektedir. Ünlü Çinli Budist Keşiş Hui Li tarafından kaleme alınan “Da Tang Si En San Zaııg Fa Shı Zhuan” adlı kitabın ikinci bölümünde, yine ünlü bir diğer keşiş ve seyyah Xuan Zang’ın<a href="https://www.altayli.net/gokturklerde-gelenekler-ve-dini-inanclar.html#_edn33" name="_ednref33"><sup>[33]</sup></a> Orta Asya’da Göktürklerin ateşe saygı gösterdiklerini, ağacın ateş unsuru olması sebebiyle ona saygı alameti olarak üzerine oturmayıp, oturacakları zaman yere bir keçe serdiklerini gördüğünü kaydettiğini yazmaktadır. Tang döneminde Duan Shıcheng tarafından yazılan “Xiyang Zazu” adlı eserin dördüncü bölümünde de bu konu ile ilgili kayıt vardır “Göktürklerin Ateş ilahları vardır. Tapınakları yoktur. Keçeden çeşitli şekillerde parçalar kesip deriden yapılmış bir torbaya koyarlar ve bunu bir direğe asarlar. Direğin kımıldayan yerlerine reçine sürerler. Bu torbaya yılın her mevsimi boyunca dua ederler. Bundan başka, Xuan Zang Semerkant’ta bulunurken, hükümdar ve halkın Budizme inanmayıp, ateşe saygı gösterdiklerini ve ona taptıklarını görmüştür. Türklerin iki tane mabetleri olmasına rağmen rahipleri yoktu. Başka yerlerden gelip bu mabetlerde konaklayan rahipleri Semerkant halkı ateşle kovalayarak kendi mabetlerinde kalmalarına izin vermezlerdi. Şimdiki Semerkant civarında bulunan Kang ülkesi. Sui Hanedanı döneminde hükümdar Qu Muzhı, Batı Göktürklerden bir kızla evlenmiş, bu yüzden onlara tabi olmuştu.<a href="https://www.altayli.net/gokturklerde-gelenekler-ve-dini-inanclar.html#_edn34" name="_ednref34"><sup>[34]</sup></a> Semerkant halkının Ateşperestlik dinine inanmamalarının sebebi, Göktürklerin bu din ili olan ilgilerinden kaynaklanmaktadır.</p>
<p>Nestoryanizm, Hıristiyanlığın bir koludur. Nestorius’un (384-440) görüşlerinin bir kısım Hristiyan’ın kabul etmesiyle “Nestorius Mezhebi” adı verilmiştir. Nestorius aslında İstanbul’da Baş Piskopos idi. Meryem’in, Tanrı’nın annesi olduğu geleneksel inancını kabul etmediği için, Doğu Roma imparatoru tarafından dinden afaroz edilerek kendisine askeri bir rütbe verilmiştir. Müritleri Pers İmparatorluğuna kaçarak onların desteğini kazanmışlardır. Nestoryanlar,V. yüzyılın son yıllarında kendi bağımsız dinlerini kurmuşlardır. Bu din Tang devrinde Çin’de de yayılmış, bu vesile ile “Nestoryanizmin Büyük Çin’de Yayılışının Övgüsü” adlı bir abide de diktirilmiştir<a href="https://www.altayli.net/gokturklerde-gelenekler-ve-dini-inanclar.html#_edn35" name="_ednref35"><sup>[35]</sup></a>.</p>
<p>Fransız bilim adanu Edvard Chavannes tarafından yazılan “Batı Göktürk Tarihi Belgeleri”<a href="https://www.altayli.net/gokturklerde-gelenekler-ve-dini-inanclar.html#_edn36" name="_ednref36"><sup>[36]</sup></a> adlı eserin 219. sayfasında Batı dillerinde yayınlanan eserler de kullanılmıştır. Bu malzemelere göre, Nestoryanizm, 561 yılında şimdiki Kazakistan’ın güneydoğu bölgesindeki Kang ülkesinde yaşayan Türkler arasında yayılmıştır. Bir rivayete göre 591 yılında Doğu Roma imparatoru, Pers hükümdarı Ka Sa’nın, Bahram’a saldırması için askeri destek göndermiştir. Bunun üzerine Bahram’ın emrinde bulunan bir kısım Türk asıllı asker isyan etmiştir. Bu askerlerin bazılarının alnında haç işareti bulunuyordu. Pers hükümdarı Ka Sa isyan eden asi Türkleri fillerle ezmiş, ancak alnında haç işareti bulunan askerleri Doğu Roma’ya göndermiştir. Hükümdar bu esirlere alınlarında bulunan haç işaretinin sebebini sormuştur. Askerlerin verdiği cevaba göre, eskiden Doğu Soğd ülkesinde bulaşıcı hastalıklar baş gösterdiği zaman, Hıristiyan din adamları hastalığın yayılmasını önlemek için onların alnına haç işareti yaparlarmış. Chavannes ise bu konuda şunları yazmaktadır: “Bu esere göre, Nesturilik 591 yılından 30 yıl önce Kangjü’deki<a href="https://www.altayli.net/gokturklerde-gelenekler-ve-dini-inanclar.html#_edn37" name="_ednref37">[37]</a> Türkler arasında yayılmıştı. Bu yüzden alınlarında haç işareti olan Türk askerleri, daha çocuk yaşlarında bu işareti taşımaya başlarlarmış. Nitekim Türkler arasında Hıristiyanlar da bulunduğu için, 653 yılında, yukarıda sözü edilen abidedeki A Luoben, Nestoryanizm dinini Çin’e getirmiştir” şeklindeki kaydı doğru olarak kabul etmekte bir sakınca yoktur.</p>
<p>Budizm, M.Ö.VI.-M.Ö.V. yüzyıllar arasında Eski Hint yarımadasında bulunan Jiabi Luowei<a href="https://www.altayli.net/gokturklerde-gelenekler-ve-dini-inanclar.html#_edn38" name="_ednref38"><sup>[38]</sup></a> ülkesinin hükümdarının oğlu Sakyamuni tarafından kurulmuştur. Bu dinin inancına göre, insanlar her ne kadar eşit ise de, isteyen herkes Buda olabilir. Fakat yaşayanların acı çekmeleri kaçınılmazdır. Acılardan kurtulmanın tek çaresi ölümdür. M.Ö. III. yüzyılda Asoka’nın itikatı ve bunun benimsenmesinden dolayı, Budizm giderek Orta Hindistan’dan güney ve batı bölgelerine doğru yayılmıştır. Güneyden Xi Lan (Sri Lanka) ve Birmanya gibi ülkelere girmiş ve genel olarak “Güneyden Yayılan Budizm” ya da “Hinayana Budizmi” adı verilmiştir. Budizm, Kuzeyden Çin’e girdikten sonra, Kore ve Japonya gibi ülkelere yayıldığında ise genel olarak “Kuzeyden Yayılan Budizm” ya da “Mahayana Budizmi” adı verilmiştir. Budizmin Çin’e ilk olarak girişi M.Ö. 2 yılında Çin sarayında sekreter olarak çalışan Jing Fu, Yüe Çi hükümdarı Yü Cun’un Sanskriçe yazılmış olan “Fu Tujing” adlı kutsal metinler ile ilgili anlattıklarını Çince olarak kaleme alınıştır.</p>
<p>Türklerin Budizm inancını ilk olarak kabul etmelerine gelince; Sui Shu’nun “Göktürk Kayıtları” bölümündeki kayda göre bu tarihi olay To Ba Kağan (572-581) döneminde gerçekleşmiştir. Adı geçen kaynaktaki bilgi şöyledir: “Qi döneminde (479-502) Hui Lin adında bir keşiş vardı. Bu keşiş Qi’ler tarafından Türklerin bulunduğu bölgeye kaçırılmıştı. Rahip, To Ba Kağan’a: “Qi ülkesinin zengin ve kuvvetli olmasının sebebi, onların Budizm inancında olmasındandır” diyerek her sonucun arkasında mutlaka bir sebebin yattığına işaret etmiştir. Türk kağanı da bunun üzerine Qi ülkesine bir elçi göndererek Jingming, Niepan, Huayan ve Sh Songlü gibi Budist metinlerinin getirilmesini istemiştir. To Ba Kağan’ın kendisi de Budizm dinine girerek, Budist tapınağına gitmiş ve kulenin etrafında dolaşmıştır. Kağan, bu dini o kadar benimsemiştir ki, “Keşke Qi ülkesinde doğsaydım” bile demiştir.</p>
<p>Bei Qi Shu<a href="https://www.altayli.net/gokturklerde-gelenekler-ve-dini-inanclar.html#_edn39" name="_ednref39"><sup>[39]</sup></a> adlı tarih kitabının “Jüe Lu Qiang Kabilesi Kayıtları bölümünde yer alan bilgilere göre bu dönemde yaşayan Liu Shıqing… komşu ülkelerin dillerini biliyordu. Bu dönemde onun gibi başka bir insan daha yoktu. Kuzey Qi imparatorunun emrinde çalışan Shı Qing, “Nie Panjing” adlı Budist metnini Çince’den Göktürkçeye çevirerek kağana sunmuştur. Bu olayın meydana geldiği yallarda (574-567) To Ba Kağan tahtta idi.</p>
<p>Çince olarak yazılmış “Meşhur Keşişlerin Hayat Hikayeleri” adlı eserin ikinci cildinin üçüncü bölümündeki kayıt şöyledir: “Boluo Poluo Miluo, Tianzhu<a href="https://www.altayli.net/gokturklerde-gelenekler-ve-dini-inanclar.html#_edn40" name="_ednref40"><sup>[40]</sup></a> ülkesindendir. Kuzey Di’liler<a href="https://www.altayli.net/gokturklerde-gelenekler-ve-dini-inanclar.html#_edn41" name="_ednref41"><sup>[41]</sup></a> çok cesaretli olmalarına rağmen pek medeni değillerdi. Bu yüzden Budizm inancını kabul etmeyi düşünüyorlardı. Dolayısıyla içlerinde Taoist din adamı ve sıradan insanlar bulunan 10 kişilik bir ekip kuzeye doğru yönelerek Tong Yabgu Kağan’ın kaldığı otağa varmışlar ve kağanın Budizme karşı sempati duymasını sağlamışlardır. Bu ekibe çok itibar edilmiş olmalı ki, 10 kişiden oluşmalarına rağmen, onlara hergün 20 kişiye yetecek kadar ihtiyaç maddeleri (yiyecek-içecek ve hayvan yemleri dahil) verilmiştir. Sabah akşam demeden daima kendileriyle ilgilenilmiştir. Tong Yabgu Kağan, bu din elçilerine çok önem vererek, kendisi de bu dine inanmaya başlamıştır. (Bu olay 622 yalından öncey’e aittir.) Tong Yabgu Kağan öldükten sonra Batı Göktürk yönetici tabakasının Budizm inancını terk ettikleri, yaptıkları sert tartışmalardan anlaşılmaktadır. (Bu dini tartışmaların içeriği bilinmemektedir.) Onlar daha sonra tekrar Budist inancına dönmüşlerdir. Rahip Xuan Zang, yazdığı “Da Tang Xiyü Ji” adlı eserin birinci bölümünde bu olaya -ayrıntılı olmasa da- anlatmaktadır. Bu seyahatnamedeki konu ilgili kayıt şöyledir: “Son zamanlarda Göktürk Yabgu Kağan’ın oğlu Sı Yabgu Kağan’ın bütün kabilesi ve ordusuna liderlik ederek Budist mabetlere saldırmayı ve içindeki değerli eşyaları yağmalamayı düşünmüş, yola çıktıktan kısa bir süre sonra dinlenmek için mola verilmiş, o gece Sı Yabgu Kağan rüyasında Budizmin ünlü keşişi Pisha Mentian’i görmüştür. Pisha Yabgu’ya şöyle demiştir: “Senin ne gücün var ki Budist mabetlere saldırmaya cesaret ediyorsun?” Bunun arkasından uzun bir mızrağı kağanın göğsüne saplayıp, sırtından çıkarmıştır. Kağan büyük bir şaşkınlık içinde uyanmış ve vicdan azabı duymuştur. Bu olayı hemen etrafındakilere ve askerlerine anlatarak yola devam etmekten vazgeçmiş ve bazı adamlarını, hızla atlarına binerek Budist rahipleri davet etmelerini emretmiş ve onlara bu teşebbüsünden dolaya itirafta bulunarak af dilemiştir. Fakat, kağanın yola devam etme emrinin ulaşmadığı bir kısım asker ilerleyerek Budist mabetlerine ulaşmışlar ve onları yağmalayarak yakmışlardır. Hui Chao adlı ünlü Budist rahip “Beş Tianzhu Ülkesine Seyahat” adını verdiği seyahat notlarında bu konu ile ilgili şunları kaydetmektedir: “Jiantuo<a href="https://www.altayli.net/gokturklerde-gelenekler-ve-dini-inanclar.html#_edn42" name="_ednref42"><sup>[42]</sup></a> ülkesinde bulunan hükümdar ve askerler genel olarak Türktür. Yerliler Hu<a href="https://www.altayli.net/gokturklerde-gelenekler-ve-dini-inanclar.html#_edn43" name="_ednref43"><sup>[43]</sup></a> kökenlidir. Bunların içinde Brahmanlar<a href="https://www.altayli.net/gokturklerde-gelenekler-ve-dini-inanclar.html#_edn44" name="_ednref44"><sup>[44]</sup></a> da bulunmaktadır… Bu hükümdar Türk olmasına rağmen Budizmin kurucusuna, Budist eserlere ve Budist rütbelerine çok değer vererek inanmaktadır. Hükümdar ve kraliçe, prens, liderler ayrı ayrı mabetler inşa ettirmişlerdir. Adı geçen hükümdar her yıl iki kez her kesimden insanın katıldığı tören düzenlerdi.<a href="https://www.altayli.net/gokturklerde-gelenekler-ve-dini-inanclar.html#_edn45" name="_ednref45"><sup>[45]</sup></a> Hükümdar günlük hayatta kullandığı eşyalarını, kraliçe ise fil ve atlarını başkalarına sadaka olarak verirlerdi… Hükümdarın evlatları da aynı yolu izleyerek, ayrı avrı mabetler inşa ettirmişler ve fakirlere sadaka olarak yiyecekler dağıtmışlardır.” Aynı eserdeki bir başka kayıt: Buradan batıya doğru Jibin<a href="https://www.altayli.net/gokturklerde-gelenekler-ve-dini-inanclar.html#_edn46" name="_ednref46"><sup>[46]</sup></a> ülkesine yedi günde varılır. Daha sonra Xiebu<a href="https://www.altayli.net/gokturklerde-gelenekler-ve-dini-inanclar.html#_edn47" name="_ednref47"><sup>[47]</sup></a> ülkesi gelir… Burasının yerlileri “Hu” menşelidir ve liderleri Türk olmalarına rağmen inanç açısından Budizmin üç önemli unsuruna gönülden inanmaktadırlar. Çok sayıdaki mabetleri Budist keşişlerle doludur. Budizmin Mahayana mezhebine mensupturlar. Suo Tarkan adında büyük bir liderleri, hükümdar gibi hareket ederek her sene bir defa tören düzenler, sayısız miktardaki altın ve gümüş eşyaları sadaka olarak dağıtırdı Bundan başka E. Chavannes’ın, daha önce adı geçen “Batı Göktürk Tarihi Belgeleri” adlı eserinin “Wu Kong’un<a href="https://www.altayli.net/gokturklerde-gelenekler-ve-dini-inanclar.html#_edn48" name="_ednref48"><sup>[48]</sup></a> Seyahat Notları” kısmında önemli bilgiler bulunmaktadır (176-177. Sayfalar) Wu Kong, 759-764 yıllan arasında Jiashı Miluo ve Gandhara<a href="https://www.altayli.net/gokturklerde-gelenekler-ve-dini-inanclar.html#_edn49" name="_ednref49"><sup>[49]</sup></a> ülkesinde bulunduğu sırada Budizme yakın ilgi duyarak mabetleri ziyaret etmiştir. Buralarada belirli sayıda Göktürk prensleri tarafindan yaptırılan mabetler vardı ki, bunlar 100 yıl öncesine kadar korunmuş, Göktürk gücünün yadigarları olarak ayakta kalmıştır. Bunlara örnek verecek olursak; Jishı Miluo’daki Hatun Mabedi Göktürk kağanının karısı tarafından; Ye Li Tegin Mebedi Göktürk prensi tarafından; Gandhara’daki Tegin Sa Mabedi Göktürk prensi tarafından yaptırılmıştır.<a href="https://www.altayli.net/gokturklerde-gelenekler-ve-dini-inanclar.html#_edn50" name="_ednref50"><sup>[50]</sup></a></p>
<p>Son olarak da “Tong Dian<a href="https://www.altayli.net/gokturklerde-gelenekler-ve-dini-inanclar.html#_edn51" name="_ednref51"><sup>[51]</sup></a> adlı eserin 193. Bölümünde yer alan Yin Du huan’ın<a href="https://www.altayli.net/gokturklerde-gelenekler-ve-dini-inanclar.html#_edn52" name="_ednref52"><sup>[52]</sup></a> Seyahat Notları kısmındaki kayıt şöyledir: “Suiye<a href="https://www.altayli.net/gokturklerde-gelenekler-ve-dini-inanclar.html#_edn53" name="_ednref53"><sup>[53]</sup></a> şehrinde 748 yılında Beiting Genel Valisi olarak görev yapan Wang Zheng, burada bazı şehir kalıntıları görmüştür. Duvarları yıkılmış evlerde dağınık olarak yaşayanlar buraları terk edip gitmişlerdir. Ancak, Jiao He’nın<a href="https://www.altayli.net/gokturklerde-gelenekler-ve-dini-inanclar.html#_edn54" name="_ednref54"><sup>[54]</sup></a> prensesinin<a href="https://www.altayli.net/gokturklerde-gelenekler-ve-dini-inanclar.html#_edn55" name="_ednref55"><sup>[55]</sup></a> oturduğu yerde inşa edilen “Du Yün Tapınağı günümüzde hala ayaktadır”. Doğu Göktürkler zamanında da Budizme inananlar vardı. Tarih kayıtlarına göre, 708 yılının Mart ayında Zheng Renyuan. Hebei’de<a href="https://www.altayli.net/gokturklerde-gelenekler-ve-dini-inanclar.html#_edn56" name="_ednref56"><sup>[56]</sup></a> San Shouxiang şehrini inşa ettirmiştir. Daha önce Su Fang, ordusu ile Göktürkler arasında Sarı Irmak sınır olarak belirlenmişti. Bu nehrin kuzey kıyısında Foyün Tapınağı vardı. Göktürkler Çinlilerin bulundukları yere saldırmadan önce, mutlaka tapınakta dini tören düzenleyip şanslarının iyi gitmesi için dua etmeliydiler. Bunun arkasından savaşa hazırlık amacıyla atlarına yem verirler ve orduyu beslemeye başlarlardı. Kıyıdan karşı tarafa geçmek için ırmak suyunun buz tutmasını beklerlerdi.<a href="https://www.altayli.net/gokturklerde-gelenekler-ve-dini-inanclar.html#_edn57" name="_ednref57"><sup>[57]</sup></a> Bu olay Mo Chu Kağan dönemine aittir (694-716). Mo Chu Kağan öldükten sonra, yerine Bilge Kağan geçmiş, fakat yönetici tabakası tarafından benimsenmediği için otoritesini tam olarak kabul ettirememiştir. Bununla ilgili tarih kaydı şöyledir: “Bilge Kağan da şehirler ve mabetler inşa ettirmeyi düşünmüş, fakat veziri Tonyukuk buna şöyle itiraz etmiştir: “Bu olmamalı. Göktürklerin nüfusu Çinlilerin yüzde biri bile değildir. Başarılarımız yaşayış tarzımızdan ileri gelir. Kuvvetli zamanlarımızda ordular sevk eder, akınlar yaparız. Zayıf isek bozkırlara çekilir, mücadele ederiz. Çin ordusu ne kadar fazla okursa olsun bize zarar veremezler. Çinliler gibi şehirler inşa ettirip oralarda oturursak, eski törelerimizi değiştirmiş oluruz. Eğer bir defa yenilgiye uğrarsak çöküntümüz kaçınılmaz olur. Çinli filozofların da belirttikleri gibi (Lao Zı) fiziki güç kullanmadan zafer elde etmenin yolu bizim yapımıza uygun değildir”. Bunun üzerine Bilge Kağan niyetinden vazgeçmiştir”.<a href="https://www.altayli.net/gokturklerde-gelenekler-ve-dini-inanclar.html#_edn58" name="_ednref58"><sup>[58]</sup></a></p>
<p>Yukarıdaki kayıtları özetleyecek olursak; Göktürklerin dini inanışları oldukça karmaşıktır. Klan Toplumundan kalan Şamanizm, Doğu ve Batı Göktürklerde yaygınlaşmasının yanında, Ateşperestlik ve Nesturilik dinleri de Batı Göktürkler tarafından kabul edilmiştir. Bu din özellikle Orta Asya’da dağınık olarak yaşayan Batı Göktürkler tarafından rağbet görmüştür. Doğu Göktürklerin Ateşperestliğe ve Nestoryanizme inandıklarına dair tarih kitaplarında herhangi bir kayda rastlayamıyoruz. Budizm ise Doğu ve Batı Göktürk yönetici tabakası arasında oldukça önemli ölçüde taraftar bulmuş, üstelik Çin’in iç bölgelerinden Doğu Göktürk Kağanlığı içlerine kadar yayılmıştır. Budizm Batı Göktürklere Tian Zhu’dan ve Orta Asya ülkelerinden gelmiştir. Fakat Jiaohe prensesinin Suiye’de yaptırdığı mabet ve Batı Göktürkler arasında yayılışının Çin’in iç bölgeleriyle ilgisinin olmadığı, ya da Çin kültüründen etkilenmediği söylenemez.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> Yazan: Prof. Dr. Lin GAN</span></a>
</p><p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> Çeviren: Eyüp SANTAŞ</span></a>
</p><p>Arş. Gör., E. Ü. Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü</p>
<p><strong>Alıntı Kaynak:</strong> Türk Dünyası incelemeleri Dergisi Sayı IV, İzmir 2000, ss. 361-374.</p>
<hr>
<div><span><strong>Dipnotlar:</strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gokturklerde-gelenekler-ve-dini-inanclar.html#_ednref1" name="_edn1"><sup>[1]</sup></a> Bu kitap, Tang devrinde yaşamış olan tarihçi Li Yanshou tarafından yazılmıştır. 386-618 yılları arasını kapsayan dönemin olaylarını anlatır. (Çevirenin notu.)</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gokturklerde-gelenekler-ve-dini-inanclar.html#_ednref2" name="_edn2"><sup>[2]</sup></a> Du You, <em>Tong Dian,</em> bölüm 197, Göktürkler kısmı 1.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gokturklerde-gelenekler-ve-dini-inanclar.html#_ednref3" name="_edn3"><sup>[3]</sup></a> Orta Asya’nın önemli bir geçit bölgesinde kurulmuş eski bir devletin adıdır. Han-Tang dönemleri arasında burası daima önemini korumuştur. Doğu Türkistan’daki Turfan şehri, Gaochang devletinin kurulduğu bölgede yer almaktadır. (Ç.N.)</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gokturklerde-gelenekler-ve-dini-inanclar.html#_ednref4" name="_edn4"><sup>[4]</sup></a> Bu eser ünlü Çinli Budist rahip Xuan Zang’ın hayatını anlatır. (Ç.N.)</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gokturklerde-gelenekler-ve-dini-inanclar.html#_ednref5" name="_edn5"><sup>[5]</sup></a> Çin’in Resmi 24 Tarihinden birisini oluşturan tarih kitabıdır. 85 bölümden oluşur. Tang devrinde yaşamış olan Wei Zlu tarafından yazılan bu eser, 581 yılından 618 yılına kadar olan tarihi olayları anlatır. (Ç.N.)</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gokturklerde-gelenekler-ve-dini-inanclar.html#_ednref6" name="_edn6"><em><sup>[6]</sup></em></a><em> Zhou Shu</em> ve <em>Sui Shu’</em>nun Göktürkler Bölümü.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gokturklerde-gelenekler-ve-dini-inanclar.html#_ednref7" name="_edn7"><sup>[7]</sup></a> Bu kaynak ile ilgili J<em>in Tang Shuı</em> ve <em>Jin Tang Shu</em> gibi hanedan kayıtlarında bilgiler vardır.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gokturklerde-gelenekler-ve-dini-inanclar.html#_ednref8" name="_edn8"><sup>[8]</sup></a> Çin’in şimdiki Shaarod eyaleti sınırları içinde kalmaktadır.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gokturklerde-gelenekler-ve-dini-inanclar.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> <em>Tong Dian,</em> bölüm 197.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gokturklerde-gelenekler-ve-dini-inanclar.html#_ednref10" name="_edn10"><em><sup>[10]</sup></em></a><em> Jin Tang </em><em>Shuı</em>. Göktürkler Bölümü 1.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gokturklerde-gelenekler-ve-dini-inanclar.html#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> Kuzey Song döneminde tarihçi Ou Yangxiu yazmıştır. 25 bölümden oluşan bu kitap Tang devrinin olaylarını anlatır.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gokturklerde-gelenekler-ve-dini-inanclar.html#_ednref12" name="_edn12"><sup>[12]</sup></a> Chang Shan, Tang devrinde kurulmuş küçük bir devlettir. Şimdiki Hebei eyaletinin Zhengdian şehri civarıdır. “Chang Shan Wang”, “Chang Shan Hükümdarı” anlamındadır.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gokturklerde-gelenekler-ve-dini-inanclar.html#_ednref13" name="_edn13"><sup>[13]</sup></a> Guo Yuanzhen ile ilgili <em>Xin Tang Shu’da</em> geniş bilgi bulunmaktadır. (Ç.N.)</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gokturklerde-gelenekler-ve-dini-inanclar.html#_ednref14" name="_edn14"><sup>[14]</sup></a> 710 yılında Doğu Türkistan’da kurulan tarihi öneme sahip Çin’e bağlı Genel Valilik idi. (Ç N.)</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gokturklerde-gelenekler-ve-dini-inanclar.html#_ednref15" name="_edn15"><sup>[15]</sup></a> Tai Puqing, Çin’de devlet tarafından büyük bir tören düzenlendiği ya da imparator saraydan çıktığı zaman, onun arabasını kullanmakla görevli olanların taşıdığı ünvandır. (Ç.N.)</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gokturklerde-gelenekler-ve-dini-inanclar.html#_ednref16" name="_edn16"><sup>[16]</sup></a> Tang devrinde yaşamış (651-697) bir devlet adamıdır. Çin imparatoriçesi Wu Zetian’e istihbarat haberleri getirdiği için, onun güvenini kazanmış ve kendisine “Shı Yüshı” rütbesini vermiştir (Ç.N.).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gokturklerde-gelenekler-ve-dini-inanclar.html#_ednref17" name="_edn17">[17]</a> Tang devrinde yaşamış ve çeşitli görevlerde bulunmuş bir devlet adamıdır. 757 yılında ölen An Lushan’ın annesi Türk idi (Ç.N.).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gokturklerde-gelenekler-ve-dini-inanclar.html#_ednref18" name="_edn18"><sup>[18]</sup></a> Çin Saray’ı tarafından elçilik görevlerini yürütenlere bu isim verilirdi (Ç.N.).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gokturklerde-gelenekler-ve-dini-inanclar.html#_ednref19" name="_edn19"><sup>[19]</sup></a> Generalden daha yüksek olan bir rütbedir (Ç.N.).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gokturklerde-gelenekler-ve-dini-inanclar.html#_ednref20" name="_edn20"><sup>[20]</sup></a> Sui Hanedanını kuran hükümdardır. 581-618 yılları arasında tahtta kalmıştır (Ç.N.).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gokturklerde-gelenekler-ve-dini-inanclar.html#_ednref21" name="_edn21"><em><sup>[21]</sup></em></a><em> Sui Shu.</em> Göktürkler Bölümü.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gokturklerde-gelenekler-ve-dini-inanclar.html#_ednref22" name="_edn22">[22]</a> Bumin Kağan’ın oğludur (553-572) (Ç.N.).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gokturklerde-gelenekler-ve-dini-inanclar.html#_ednref23" name="_edn23">[23]</a> 552-553 yılları arasında tahtta kalmıştır (Ç.N.).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gokturklerde-gelenekler-ve-dini-inanclar.html#_ednref24" name="_edn24">[24]</a> Linghe Defen (583-666) tarafından yazılan <em>Zhou Shu.</em> Zhou dönemi (Kuzey Zhou dönemi: 557­-581) olaylarını anlatır. Toplanı 50 bölümdür (Ç.N.).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gokturklerde-gelenekler-ve-dini-inanclar.html#_ednref25" name="_edn25"><sup>[25]</sup></a> Batı Göktürk kağanıdır. Tümen Kağan’ın kardeşidir (Ç.N.).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gokturklerde-gelenekler-ve-dini-inanclar.html#_ednref26" name="_edn26"><sup>[26]</sup></a> Zhang Xinglang. <em>Çin-Batı İlişkileri Tarihi Belgeleri,</em> Zhonghua Kitabevi, Pekin, 1997, cilt ıv, s. 285-286.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gokturklerde-gelenekler-ve-dini-inanclar.html#_ednref27" name="_edn27"><sup>[27]</sup></a> Bu dağ Orhun Nehri’nin yukarı mecrasındaki Kang Ai Dağı’nın kuzeydoğusunda bulunan dağa verilen isimdir. Tumen Kağanlığını kurduğunda otağı orada bulunuyordu.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gokturklerde-gelenekler-ve-dini-inanclar.html#_ednref28" name="_edn28"><sup>[28]</sup></a> Çin uzaklık sisteminde 1 li 0.5 km’ye eşittir (Ç.N.).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gokturklerde-gelenekler-ve-dini-inanclar.html#_ednref29" name="_edn29">[29]</a> Çin’in Shaanxi eyaletinin kuzey kesiminde bulunuyordu. Şimdiki Taiyuan şehrinin olduğu verdir (Ç.N.).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gokturklerde-gelenekler-ve-dini-inanclar.html#_ednref30" name="_edn30">[30]</a><em> Xin Tang Shu,</em> Göktürkler Bölümü, 1</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gokturklerde-gelenekler-ve-dini-inanclar.html#_ednref31" name="_edn31"><sup>[31]</sup></a> a.g.e. Göktürkler Bölümü I.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gokturklerde-gelenekler-ve-dini-inanclar.html#_ednref32" name="_edn32"><sup>[32]</sup></a> Shaanxi eyaletinin şimdiki başkenti Xi’an’ın bulunduğu yerde idi (Ç.N.).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gokturklerde-gelenekler-ve-dini-inanclar.html#_ednref33" name="_edn33"><sup>[33]</sup></a> Xuan Zang Budizm ile ilgili kutsal metinleri elde etmek üzere 629 yılında Chang An’dan Hindistan’a gitmiş, Orta Asya’dan geçerken Göktürk ülkesine de uğramış ve seyahat notlarında Türk tarihi açısından son derece önemli olan bilgiler vermiştir. 645 yılında Çin’e dönen seyyahın yazdığı seyahatname <em>Da Tang Xiyil </em><em>Ji</em> adını taşımaktadır Ç.N.).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gokturklerde-gelenekler-ve-dini-inanclar.html#_ednref34" name="_edn34"><sup>[34]</sup></a><em> Xinı Tang Shıı,</em> Batı Bölgeleri Bölümü, Kang Ülkesi ile ilgili kısım.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gokturklerde-gelenekler-ve-dini-inanclar.html#_ednref35" name="_edn35"><sup>[35]</sup></a> Bu anıt 1625 yılında ortaya çıkarılmış olup, Xi’An’daki Beilin Müzesinde sergilenmektedir.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gokturklerde-gelenekler-ve-dini-inanclar.html#_ednref36" name="_edn36"><sup>[36]</sup></a> Bu eser Feng Chengjun tarafından Çinceye tercüme edilmiş ve 1958 yılında Çin’de yayınlanmıştır Ç.N.).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gokturklerde-gelenekler-ve-dini-inanclar.html#_ednref37" name="_edn37">[37]</a> Batı Türkistan’da kurulmuş küçük şehir devletidir. Özbekistan’ın Semerkant şehrinin olduğu yerde idi. Vlll. Yüzyılın ortalarında Orta Asya Arap istilası döneminde ortadan kaldırılmıştır (Ç.N.).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gokturklerde-gelenekler-ve-dini-inanclar.html#_ednref38" name="_edn38"><sup>[38]</sup></a> Nepal sınırları içinde kalmaktadır (Ç.N.)</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gokturklerde-gelenekler-ve-dini-inanclar.html#_ednref39" name="_edn39"><sup>[39]</sup></a> Kuzey Hanedanlığı (386-550) tarihini anlatan tarih kitabıdır. Tang devrinde yaşamış olan Li Baiyao (565-648) tarafından yazılmıştır. Toplam 50 bölümden oluşur (Ç.N.).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gokturklerde-gelenekler-ve-dini-inanclar.html#_ednref40" name="_edn40"><sup>[40]</sup></a> Eski Hindistan’a verilen isimdir’ (Ç.N.).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gokturklerde-gelenekler-ve-dini-inanclar.html#_ednref41" name="_edn41"><sup>[41]</sup></a> “Di” sözcüğü, Dinglingler ve Gaoche’ları işaret etmektedir (Ç.N.9.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gokturklerde-gelenekler-ve-dini-inanclar.html#_ednref42" name="_edn42"><sup>[42]</sup></a> Burası şimdi “Gandhara” olarak bilinir (Ç.N.).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gokturklerde-gelenekler-ve-dini-inanclar.html#_ednref43" name="_edn43"><sup>[43]</sup></a> Eski çağlarda Çin’in kuzey ve batı bölgelerinde yaşayan Çinli olmayan milletlere verilen isimdir. “Hu” sözcüğü aynı zamanda “Yabancı” anlamında da kullanılmıştır Ç.N.).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gokturklerde-gelenekler-ve-dini-inanclar.html#_ednref44" name="_edn44"><sup>[44]</sup></a> Hindistan’daki Kast sisteminde en yüksek sınıfa mensup olanlara verilen isimdir Ç.N.).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gokturklerde-gelenekler-ve-dini-inanclar.html#_ednref45" name="_edn45"><sup>[45]</sup></a> Tang döneminde “Pancaraparişad” adı verilmektedir (Ç.N.).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gokturklerde-gelenekler-ve-dini-inanclar.html#_ednref46" name="_edn46"><sup>[46]</sup></a> Tang döneminde Afganistan’ın kuzeydoğusunda kurulmuş olan eski bir devlet ismidir. Diğer adı Keşmir’dir (Ç.N.).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gokturklerde-gelenekler-ve-dini-inanclar.html#_ednref47" name="_edn47"><sup>[47]</sup></a> Amu Nehri’nin yukarı mecrasının güneydoğusunda bulunmaktaydı.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gokturklerde-gelenekler-ve-dini-inanclar.html#_ednref48" name="_edn48"><sup>[48]</sup></a> Budist rahip ve seyyahtır. Xianbei kabilesindendir. Hindistan’a gitmek üzere 751 yılında yola çıkmış, Afganistan, Doğu Türkistan, Kuça, Cimsar Uygar devleti, Altay Dağları ve Moğolistan’dan geçip, 790 yılında Çin başkenti Chang An’a dönmüştür.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gokturklerde-gelenekler-ve-dini-inanclar.html#_ednref49" name="_edn49"><sup>[49]</sup></a> Gandhara, eski Hindistan’a verilen isimdir. Bu devletin bulunduğu yer tam olarak Pakistan’ın Peşaver kenti ile Afganistan’ın doğu kesimi idi (Ç.N.).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gokturklerde-gelenekler-ve-dini-inanclar.html#_ednref50" name="_edn50"><sup>[50]</sup></a> Bu kayıt ile yukarıda adı geçen Hui Chao’nun eserindeki kayıtlar birbirini tutmaktadır.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gokturklerde-gelenekler-ve-dini-inanclar.html#_ednref51" name="_edn51"><sup>[51]</sup></a> Çin tarihçisi Du You (735-812) tarafından yazılan ve Tang döneminin tarihi olaylarını anlatan önemli ansiklopedik bir eserdir. 766 yılında yazılmaya başlanıp, 801 yılında bitirilen bu eserde toplam 200 bölüm vardır. Özellikle Türk asıllı kabileler ve Çin’e komşu bölgelerde yaşayan çeşitli milletlerle ilgili değerli bilgiler içermektedir (Ç.N.).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gokturklerde-gelenekler-ve-dini-inanclar.html#_ednref52" name="_edn52"><sup>[52]</sup></a><em> Tong Dian’in</em> yazarı Du You’nun sülalesine mensup olan Du Huang Çin başbakanı Gao Xianzhı’nın emrinde küçük rütbeli bir subayken, Arapların Orta Asya’yı istilaları üzerine onunla birlikte, Orta Asya’nın diğer devletlerinin yardımını temin etmek üzere 751 yılında seyahate çıkmış, uzun ve maceralı geçen bir seyahatten sonra 762 yılında başkent Chang An’a dönmüştür. Gördüklerini <em>Seyahat Notları</em> adlı eserinde toplamıştır. Kitabında yer yer Türklerle ilgili bilgiler de bulunmaktadır (Ç.N.).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gokturklerde-gelenekler-ve-dini-inanclar.html#_ednref53" name="_edn53"><sup>[53]</sup></a> Suiye, Kırgızistan sınırları içinde bulunan Tokmak’ın bulunduğu yerde idi (Ç.N.).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gokturklerde-gelenekler-ve-dini-inanclar.html#_ednref54" name="_edn54"><sup>[54]</sup></a> Jiaohe bugünkü Doğu Türkistan’daki Turfan şehrinin bulunduğu yerde idi,</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gokturklerde-gelenekler-ve-dini-inanclar.html#_ednref55" name="_edn55"><sup>[55]</sup></a> Batı Göktürk kağanı Aşina Xiriin karısıdır.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gokturklerde-gelenekler-ve-dini-inanclar.html#_ednref56" name="_edn56"><sup>[56]</sup></a> Sarı lrmak’ın kuzey kesimidir.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gokturklerde-gelenekler-ve-dini-inanclar.html#_ednref57" name="_edn57"><em><sup>[57]</sup></em></a><em> Tong Dian,</em> Bölüm 198, Göktürkler II.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gokturklerde-gelenekler-ve-dini-inanclar.html#_ednref58" name="_edn58"><sup>[58]</sup></a> a.g.e., Bölüm 211. (Tang Xuan Zong, 716 yılı, 10.Ay kaydı)</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Aklanmak</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/aklanmak</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/aklanmak</guid>
<description><![CDATA[ Aklanmak
Önce Tian Anmen olayı aklanıp, olaya katılan kişiler-liderler kahraman olarak tanımlandı. Li Şaoçi başta olmak üzere Mao Zedung döneminde karalanmış ve cezalanmış ünlü kişilerin suçsuz olduğu ilan edildi. Basında gözüken Mao Zedung’un öç alma yöntemleri korkunçtu. Örneğin, Mao Zedung, 40 yıllık silah arkadaşı Li Şaoçi’yi, Keyfıng şehrindeki özel hapishanede, kendi elbisesini yiyerek ölmesi için aç […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c461ad5d86.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:47 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Aklanmak</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2021/01/%C4%B0klil-Kurban.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2021/01/İklil-Kurban.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2021/01/İklil-Kurban-768x432.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/aklanmak.html">Aklanmak</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>İklil KURBAN</strong></span></a>
</p><p>Önce Tian Anmen olayı aklanıp, olaya katılan kişiler-liderler kahraman olarak tanımlandı. Li Şaoçi başta olmak üzere Mao Zedung döneminde karalanmış ve cezalanmış ünlü kişilerin suçsuz olduğu ilan edildi. Basında gözüken Mao Zedung’un öç alma yöntemleri korkunçtu. Örneğin, Mao Zedung, 40 yıllık silah arkadaşı Li Şaoçi’yi, Keyfıng şehrindeki özel hapishanede, kendi elbisesini yiyerek ölmesi için aç bırakıp, kendi şahsına karşı konuşmasının intikamını almıştır. Her şeyden önce 1930’lu yıllarda Mao Zedung’un bir numaralı rakibi olan ve Çin Komünist Partisi’nin Troçki’si diye tanımlanıp hain ilan edilmiş Çıng Duşiu’nun aklanması dikkate değerdi. Çıng Duşiu’ya özgü yazılarda yer alan şu ifadeler çok düşündürücüydü: <span>Aklanmak</span></p>
<p><em>“O uzağı görebilen akıllı, gerçekçi  liderdi …</em>” Demek ki, Çin komünistleri akıllı ve gerçekçi liderini saf dışı bırakıp, akılsızlarla daha doğrusu aldatabilenlerle yola çıkmıştır. Rejime ve Mao Zedung’a yönelik bu şekildeki ifşa haberlerinin çok geçmeden sonu gelmişti. Çünkü gerçeklerin ortaya çıkması Çin Komünistlerinin de sonu olacaktı. Yaşamak için geçmişteki gibi aldatma yoluna devam etmeleri gerekecekti. Bu sebeple bu güne kadar Mao Zedung’un heykel ve resimlerine dokunulmamıştır.</p>
<p>En kapsamlı ve ayrıntılı aklama, 1957-58 yıllarında “sağcı” ve “yerli milliyetçi” suç damgalarıyla cezalandırılmış aydınlar üzerinde gerçekleşmişti. O günkü resmî ağızlardaki söylentilere göre, tüm Çin’de bu tip aydınların sayıca 400.000 (Dört Yüz Bin) civarında olduğunu duymuştum. Kimi hangi kurum karalamışsa, şimdi o kurum aklamalı idi. Beni aklama yükümlülüğünü İli Öğretmen Okulu üstlendi. Yani yüksekten buyruk ile yapılan karalama şimdi buyruk ile aklamaya dönüşmüştü. Tekrar soruşturmaya da gereksinim yok gibiydi. İli Bölgesi Parti Komitesi’nde saklı bulunan kabarık dosyamı İli Öğretmen Okulu’na getirtmişler. Stil Düzeltme Hareketi sırasında büyük çapta karalama rolü oynayan, okul parti komitesi şubesinin başkan yardımcısı olan Latif, şimdi beni aklama görevini üstlenmiş. 1978 yılını 1979 yılına bağlayan kış ayı, Latif ile ikimiz okulun sakin bir odasındayız. Dev paket içindeki kağıtları birer birer karıştıran Latif:</p>
<p>– Seni aklarız, aklanmayacak bir şeyin yok. Fakat burada kendi isteğinle, Türkiye’ye gideceğim demişsin, buna ne dersin, diye sordu.</p>
<p>– Devlet izin verirse halen gitme niyetindeyim, dedim.</p>
<p>– Tamam, sen istersen devlet buna bir şey demez, en iyisi senin dosyanı ikimiz beraber yok edelim, diyen Latif, sobanın ağzını açıp, kağıtları ateşe verdi. Böylece benim suç dosyam görünürde ortadan kalkmış oldu. Fakat, Çin devletinin siyasî derinliğinde saklı, intikam arşivinde bulunan kaydımın silineceğine elbette inanacak değildim. Çünkü, Çin’e bir kez kötü olmanın ağır bedelini ödemiş biri olarak, bu aklamanın ne Çin’e, ne de bana bir güven verebileceğine hiç ihtimal vermiyordum. Evet Çin’e bir kez kötü oldun mu, onun yapacağı kötülükten ölüp bile kurtulamazsın. Doğu Türkistan’da bağımsız devlet kurduğu için, Yakup Bey’in mezarını bulup, O’nun cesedini ateşe verenler, işte bu Çinliler idi. Benim Uygur tarihini öğrenme isteğimi Çinli asla unutmayacaktır, gün gelir bu isteğim beni ölüm sehpasına götürecektir…</p>
<p>İli Öğretmen Okulu Parti Şubesi, İli Bölge Komünist Parti Komitesi’ne benim aklandığıma dair yazı yazmış, bu yazıya esasen yazılan İli Bölge Komünist Partisi’nin 17.04.1979 tarihli aklama genelgesi, ben Mayıs Komünü’ndeyken elime geçip, bir bahar sevinci yaşamama neden olmuştu. Bu sevincim aklandığım için değil, zaten ulusumun-vatanımın önünde aktım. Benim için, Çin’in bana “ak” veya “kara” demesinin hiç önemi yoktu. Çin, o zamanın koşullarına göre Mao Zedung dönemini kapatmak ve kendi çıkarı açısından dünyaya açılmak için ben ve benim gibilere “ak” demek zorunda kalmıştı. Bu olgu benim açımdan da yararlı idi, şöyle ki, aklandı gözüken bu resmî belgeyi, ileride Çin’in elinden kurtulabilmemde yolumun açılmasının işareti olarak algıladım ve bu sebeple çok sevinmiştim. Çin cezasını elbette kimse hak etmez. Fakat, ömrümün en verimli devirleri Çin cezasıyla boşuna geçti ise de, aklandığım için değil; cezalanıp, vatanımın-ulusumun kara kaderini paylaşabildiğim için vicdanım son derece rahattı. Çünkü bu ceza, dürüstlüğümün-haklılığımın kanıtı idi.</p>
<p>Korku, kaygı ve sınırsız sıkıntılarla geçen uzun yıllardan sonra, arkasında neler olduğunu tam kestiremesem de, bu sevincimi, bir eylem ile kutlamak ve doğa ile paylaşmak içimden geldi. Bu eylem, her ne pahasına olursa olsun ailece eşek arabasına yüklenip, Nılkı ve Kaş nehrinin boylarını görüp-dolaşıp, belki son kez oraları ziyaret ederek, gönül huzurunu elde etmekti. Yorucu 3-4 günlük yolculuğumuzun son durağı Bergeyti kaplıcası olmuştu. Bergeyti çayı yakasında bulunan kaplıcaya ulaşabilmek için, eşyalarımızı omuzlayıp dik yamaçlar üzerinden geçen keçi yoluyla taşınmıştık. Derede 10 gün kadar kaldıktan sonra, dönüş yolculuğumuzun ilk gecesini sabaha kadar yağan yağmur altında geçirmek zorunda kalmıştık. Delik deşik çadırımıza sığınarak, çoluk çocuğum ile kucaklaşıp, birbirimizi ısıtıp uyumaya çalışmıştık.</p>
<p><strong>Ah o günler, zahmetli olduğu kadar, zevkli de idi.</strong> <strong>Temmuz ayı-yazın kendine özgü daha yeni olgunlaşmakta olan bitkilerinin burcu burcu kokularının dağıldığı ovalar-tepeler koynunda geçen bu gezimiz, belki vatan doğasına ebediyen elveda dememiz-bağrından doğsak da artık biz yokuz dememiz olacaktı.</strong></p>
<p>Büyüğü 15, küçüğü 6 yaşında olan dört çocuğumu, bir kez olsa bile, bu anılarda kalıcı-büyüleyici manzaralarla tanıştırabildiğim için,  basit de olsa vatan ve aile görevini yerine getirebilmişim gibi gönlüm son derece rahattı. Çoluk çocuğum ile beraber bu engin doğa ile buluştuğum o, günlerimi anmak, aradan 40 yıl kadar zaman geçtiği şu günlerde bile bana mutluluk veriyor. İyi ki, sevincimi paylaşmayı ihmal etmemişim.</p>
<p>O, hayallere fırsat bulabildiğim günlerde-esintilerden de esinlenerek, bu çocuklarımın gelecekte üniversitelerde okuyup, hatta uzmanlıklarını ABD ve Almanya’da bitirip, kendi kaderlerini kendileri belirleyen (benim kaderimi Çin devleti belirlemişti) özgür bireyler olarak yetişeceğini düşünmüşüm müdür acaba? O günlerde, onları hep doyurma ve barındırma kaygısıyla yaşadığım için, böyle bir ülkü kökenli fikrin aklıma gelmiş olmasını pek kestiremiyorum…</p>
<p><strong>Satırlarımın sırasıyken, <em>“Birey hukuku devlet hukukundan üstündür” </em>denilen, Batı’yı Batı yapan bu yüce değer-bu soylu ilke karşısında, bugünkü özgür ve mutlu çocuklarımın adına saygıyla eğiliyorum. <em>“Bırak, insanlar özgür yaşasın, kendi bahtını kendileri yaratsın!”</em> Bundan daha gerçekçi, bundan daha ideal anlayış olur mu?! İşte, Batı’nın-ABD’nin dünyadaki üstünlüğü, özgür ve mutlu bireyler yaratabilen bu anlayışta saklıdır.</strong></p>
<p>Aslında bu aklama samimî değildi, “sağcı” olarak suçlanmış Çinliler için samimî olabilir, fakat “milliyetçi” olarak suçlanmış azınlıklar için hiç de samimî değildi. Çünkü, burada üzerine basarak söylenmesi gereken şöyle bir gerçek var ki, Çin’in siyahının da, beyazının da, kızılının da Doğu Türkistan hakkındaki görüş ve tutumları aynıdır-bu genel Çin gerçeğine (isteğine) göre: <em>“Şin Cang (Doğu Türkistan) Çin’in bölünmez bir parçasıdır.”</em> Yani Doğu Türkistan Çin’in ebedî kölesi olacakmış. O halde, bu Çin isteğinin aksini savunan milliyetçilerin,  Çin devleti tarafından aklanmasının hiç de samimî olmadığı da bir gerçektir. Bu gerçek çok geçmeden su yüzüne çıkacaktır.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>İklil KURBAN</strong></span></a>
</p><p>Kaynakça:</p>
<p>1.<strong>Kurban, İklil, </strong><em>Gerçekler ve Yalanlar(Anılar-Yansımalar:1943-2007), </em>s: 146-149, Ankara 2007</p>
<p>
</p><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>İslam Kardeşliğinin Emniyet Sübabı Laikliktir</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/islam-kardesliginin-emniyet-subabi-laikliktir</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/islam-kardesliginin-emniyet-subabi-laikliktir</guid>
<description><![CDATA[ İslam Kardeşliğinin Emniyet Sübabı Laikliktir
Hangi İslam Barış ve Kardeşlik Dinidir? Bu ülkede Diyanet teşkilatına bağlı din adamları ve dini siyaset aracı haline getiren politikacılar başta olmak üzere; bazı kesimler, “İslam Barış ve kardeşlik dinidir” lafını ağızlarından düşürmezler. Bu konuda “Müminler ancak kardeştir”(Hucurât/10) ayeti de dayanak noktalarıdır. Oysa ayette açıkça görüleceği üzere; “Müslümanlar ancak kardeştir” değil, “Müminler ancak kardeştir” denilerek […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:47 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>İslam, Kardeşliğinin, Emniyet, Sübabı, Laikliktir</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2021/01/%C3%96mer-Sa%C4%9Flam.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2021/01/Ömer-Sağlam.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2021/01/Ömer-Sağlam-768x432.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/islam-kardesliginin-emniyet-subabi-laikliktir.html">İslam Kardeşliğinin Emniyet Sübabı Laikliktir</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Ömer SAĞLAM</strong></span></a>
</p><h3><strong>Hangi İslam Barış ve Kardeşlik Dinidir?</strong></h3>
<p>Bu ülkede Diyanet teşkilatına bağlı din adamları ve dini siyaset aracı haline getiren politikacılar başta olmak üzere; bazı kesimler, “İslam Barış ve kardeşlik dinidir” lafını ağızlarından düşürmezler.</p>
<p>Bu konuda “Müminler ancak kardeştir”(Hucurât/10) ayeti de dayanak noktalarıdır.</p>
<p>Oysa ayette açıkça görüleceği üzere; “Müslümanlar ancak kardeştir” değil, “Müminler ancak kardeştir” denilerek kardeşliğin sınırı çok daha geniş tutulmuştur.</p>
<p>Müminliği, Müslümanlıkla sınırlı tutsanız bile bu sefer karşımıza çıkan soru şudur; “hangi İslam barış ve kardeşlik dinidir?”</p>
<p>Hicri Muharrem ayı gelince Müslümanların bir kısmı, dini saiklerle ve sevap kazanma düşüncesiyle Matem Orucu tutarken, cinsel birliktelik ve et yemekleri dahil kendisine birçok dünya nimetini yasaklayarak acıya ortak olurken, bir kısmı da yine dini saiklerle ve sevap kazanma amacıyla birçok dünya nimetini bir araya getirip birbirine Aşure ziyafeti çekiyorsa, burada İslam kardeşliğinden asla söz edilemez.</p>
<p>Öyle ya; madem İslam barış ve kardeşlik dinidir, şu halde Afganlılar, neden küffarın uçaklarının kanadına, kuyruğuna ve tekerleklerine yapışarak ve uçak kalktıktan sonra yere düşüp ölmeyi göze alacak derecede Taliban İslam’ından kaçıyorlar!</p>
<p>Türkiye’ye gelecek olursak;</p>
<p>Bu ülkede doğru İslam’ı kim yorumlayacak?</p>
<p>“Yolsuzluk hırsızlık demek değildir” ve “Zarar-ı âmmı defiçün zarar-ı hâs ihtiyar olunur” şeklindeki Mecelle hükmünden hareketle “kamunun menfaati için özel menfaatler göz ardı edilebilir” anlamında fetvalar verdiği için tepki çeken Prof. Dr. Hayreddin Karaman mı?</p>
<p>“İslamın Kızları, sizin anneleriniz burnunu göstermekten bile hicap duyardı” diyerek sporcu kızlara açıklık eleştirisi yönelten İhsan Şenocak mı?</p>
<p>Ayasofya’nın ibadete açılış günü okuduğu hutbede Ayasofya’yı müze yapanlara “Zalim” imasında bulunduğu iddia edilen Prof. Dr. Ali Erbaş mı?</p>
<p>“1921 ve 24 anayasalarında devletin dini İslam’dı ve laiklik yoktu. Cumhuriyet fabrika ayarlarına dönsün” diyerek rejimle kavgalı olduğunu açık eden Prof. Dr. Mehmet Boynukalın mı?</p>
<p>Ne idüğü belli olmayan ve halen yürürlükte bulunan Tekke ve Zaviyeler Kanunu’na rağmen harıl harıl faaliyetlerini sürdüren ve her biri birer holding haline gelen tarikatların şeyhlerini ve cemaatlerin liderlerini saymıyorum bile!</p>
<p>Esasen “İslam” kelimesine getirilen tanımda bile “barış” ve “kardeşlik” kavramlarını ortadan kaldıran sakatlıklar bulunmaktadır.</p>
<p>Bir internet sitesinde “İslam” kelimesi şöyle tanımlanmıştır:</p>
<p><em>“</em><em>İslâm, Arapça bir kelimedir. Kökü ‘barış’ anlamına gelen ‘silm (selm)’ kelimesine dayanır” </em>denildikten sonra<em> “Sözlükte itaat etme, boyun eğme anlamına gelir. Herhangi bir zorlama olmaksızın gönülden ve içtenlikle Allah’a itaat etmek, O’na teslim olmak, emir ve yasaklarına kayıtsız şartsız boyun eğmek demektir”</em><a href="https://www.altayli.net/islam-kardesliginin-emniyet-subabi-laikliktir.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a> denilmektedir.</p>
<p>Zaten bütün problem de o emir ve yasakların tespiti ile onlara uyma konusunda çıkmıyor mu İslam dünyasında?</p>
<h3><strong>Afganistan Kardeş Ülke midir?</strong></h3>
<p>Taliban sözcüsü Suhail Sahahen (Yandaşlar Süheyl Şahin diyerek sevimli hale getiriyorlar) A Haber Kanalı’na bağlanarak, “Türkiye Kardeş Ülke” demiş.</p>
<p>Evet, Afganistan belki bizim için kardeş ülkedir.</p>
<p>Ancak bizimle kardeş olan Afganistan, Taliban Afganistan’ı değil, Amanullah Han Afganistan’ıdır.</p>
<p>Zira biz, daha yukarıda ismi geçen yerli zevatın savunduğu İslam’ı savunanlarla tam olarak kardeş olmayı başaramamışken, Taliban İslam’ını savunanlarla nasıl kardeş olacağız?</p>
<p>Çünkü aynı Suhail Shaheen’in dediğine göre: “Taliban olarak kadın haklarına saygı göstereceklermiş. Politikaları, bütün kadınların eğitime ve işe erişimi olması, hicab takması yönünde olacakmış. Burka, tek seçenek değilmiş. Kadınların evden yalnız çıkmalarına izin verilecekmiş, idam, recm veya uzuv kesme gibi katı şeriat kurallarının uygulanması mahkemelere bırakılacakmış.”</p>
<p>Yani, bir anlamda demek istiyor ki Taliban sözcüsü: Kafalar gelişigüzel değil, özel mezbahalarda uzman kasaplarca kesilecek!</p>
<p>Zira Taliban’ın kuracağı mahkemelere, çağdaş anlamda mahkeme denilebilir mi?</p>
<p>Biz bu zihniyet tarafından yönetilen bir ülke ile nasıl kardeş ülke olacağız peki?</p>
<h3><strong>Afganistan Afganistanlılarındır!</strong></h3>
<p>Cumhur İttifakı’nın minik ortağı Vatan Partisi’nin Genel Başkanı Dr. Doğu Perinçek “Taliban, Mustafa Kemal Paşa’nın Türkiye’de yaptığı gibi Afganistan’ın kurtuluş savaşını başardı” demiş.</p>
<p>Doğu Perinçek’in bu tür çıkışlarına alıştık artık.</p>
<p>Herkesten farklı bir şey söyleyecek ki; gündeme gelebilsin!</p>
<p>Evet, bize göre de Afganistan, Afganistanlılarındır.</p>
<p>Yönetenler Peştun olmuş, Tacik olmuş, kime ne?</p>
<p>Kim yönetirse yönetsin.</p>
<p>Bu açıdan bakınca, yani yabancı güçlerin ülkeden kovulması anlamında Perinçek haklı.</p>
<p>Ancak kıyaslaması ve benzetmesi yanlış.</p>
<p>Çünkü benzetmesinde kullandığı olaylar ve kişiler taban tabana zıttır.</p>
<p>Atatürk, düşmanı kovdu ve medeni bir sistem kurdu/kurmaya çalıştı.</p>
<p>Milletin fertlerini kul olmaktan kurtarıp en azından kağıt üzerinde de olsa eşit yurttaşlar yaptı.</p>
<p>Taliban ise kendi insanına zulmeden, onu asırlar gerisine götüren, kul seviyesine düşüren bir sistem inşa etmek için uğraşıyor!</p>
<p>Ayrıca Taliban, taşeron örgüt görüntüsü vermektedir.</p>
<p>Dahası BM’ye göre Taliban, bir terör örgütüdür!</p>
<p>Atatürk, işgalcilerle 3 yıl boyunca kelle koltukta ve milletiyle birlikte çarpışarak kurtardı ülkeyi; oysa Taliban Afganistan’ı kansız kavgasız 45 gün gibi kısa bir sürede teslim aldı ABD’den!</p>
<p>Bize göre Taliban, tam anlamıyla kurucusu/kurdurucusu ABD’nin güdümüne girmiş bir örgüttür artık!</p>
<p>Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu, ülkemizin menfaatleri için Taliban’la da görüşebileceklerini ve bu konuda pragmatist davranacaklarını söylüyor.</p>
<p>Ülkemizin menfaatleri için elbette böyle alması gerekir.</p>
<p>Ancak ülkemizin menfaatleri için Suudi Arabistan, Pakistan ve BAE dışında hiçbir ülkenin tanımadığı ve BM ve birçok ülke tarafından terör örgütü olarak kabul edilen<a href="https://www.altayli.net/islam-kardesliginin-emniyet-subabi-laikliktir.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a> Taliban’la görüşmeye teşne iken, ülkemizin menfaati için, dünyaca meşruiyeti tanınmış olan Suriye’de Beşar Esat ve Mısır’da El Sisi ile görüşmeyi reddetmek bir çelişkidir diyeceğiz ama bereket versin, galiba Esat ve El Sisi yönetimleriyle alt düzeyde de olsa görüşmeler başlatılmış bulunmaktadır.</p>
<p>Bu iyi bir gelişmedir…</p>
<h3><strong>Kızma Birader! </strong></h3>
<p>Devletin resmi yayın organı TRT’nin ve yandaş medyanın “Abdulgani Birader” diyerek sevimli hale getirmeye çalıştığı, Doğu Perinçek’in de Atatürk’le kıyasladığı, oysa lakabı “Kasap”<a href="https://www.altayli.net/islam-kardesliginin-emniyet-subabi-laikliktir.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a> olan Abdul Ghani Barader, 20 yıllık sürgün hayatının bir bölümünü geçirdiği  Katar’dan hususi uçakla Afganistan’a dönmüş ve Taliban’ın zuhur ettiği, daha doğrusu eniştesi  Molla Ömer ile birlikte Taliban’ın tohumlarını ektikleri Kandahar’da tantanalı Törenlerle karşılanmış.</p>
<p>Barader’e, Afganistan’ın yeni lideri ya da yeni yönetimde etkili görevlerden birisini üstlenecek kişi olarak bakılıyormuş.</p>
<p>Gelin şimdi bu görüntüyü hep birlikte okuyalım…</p>
<p>Katar dediğiniz ülke, 11.571 km. karelik yüzölçümü ile bizim Konya’nın 1/3’ünden bile küçük kıytırık bir emirlik ve bu emirlik, muhtemelen körfezdeki diğer Emirlikler gibi İngiliz derin devleti tarafından yönetilmektedir!</p>
<p>Çünkü bu emirlikler, İngiltere’nin 1970’li yılların başında Basra körfezinden çekilmesinden sonra oluşmuşlardır!</p>
<p>Bir başka söyleyişle, Basra körfezindeki şeyhlik ve emirlikler, temeli İngiltere tarafından atılan politikaların günümüzdeki uygulayıcısı ABD’nin kucağında oturan devletçiklerdir!</p>
<p>Katar da bu emirliklerden birisidir.</p>
<p>Yani ABD, isteseydi Barader’i ortadan kolayca kaldırabilirdi değil mi?</p>
<p>Ancak kaldırmadı!</p>
<p>Neden?</p>
<p>Nedeni şu:</p>
<p>Afganistan’ın geleceği ile ilgili görüşmeler nerede yapıldı?</p>
<p>Katar’ın başkenti Doha’da.</p>
<p>Demek ki; bu görüşmeler Doha’daki Taliban lideri Barader ile yapıldı ve taraflar Afganistan’ın, çatışma olmaksızın Taliban’a teslim edilmesi konusunda anlaştılar ve bu anlaşma uyarınca Taliban, hiçbir direnişle karşılaşmadan 45 gün gibi kısa bir sürede Afganistan’da yönetimi kolayca ele geçirmiş oldu!</p>
<p>Zaten ABD Başkanı Bıden, hatta Barader bile şaşırmış bulunuyorlar bu duruma.</p>
<p>Bıden, “Biz bu işin yılsonu gerçekleşmesini bekliyorduk” diyerek şaşkınlığını, Barader ise “Bu kadar kısa sürede gerçekleşmesini beklemiyordum” diyerek sevincini dile getirmiştir.</p>
<p>Yani, Taliban Doğu Perinçek’in dediği gibi, Afganistan’ı savaşarak değil, muvazaalı bir anlaşma ile teslim almıştır ABD’den!</p>
<p>Zaten açık kaynaklarda bulunan bilgiler de bu yönde<a href="https://www.altayli.net/islam-kardesliginin-emniyet-subabi-laikliktir.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a>.</p>
<p><em>“</em><em>Katar’da sürgünde olan Taliban lideri Molla Abdulgani Birader 2010’da tutuklanmıştı. Ancak Eski ABD Başkanı Donald Trump’ın ricası üzerine barış müzakerelerinde yer alabilmesi için 2018’de serbest bırakılmıştı.<a href="https://www.altayli.net/islam-kardesliginin-emniyet-subabi-laikliktir.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a> </em><em>3 yıl önce Pakistan hapishanelerinden ABD isteğiyle salıverilen Abdulgani Birader, tarihler 16 Ağustos 2021’i gösterdiğinde kendini yeni kurulmuş Afganistan İslam Emirliği’nin ilk lideri olarak buldu.</em><em>… </em><em>Obama tutuklattı, Trump serbest bıraktırdı</em><em>…</em><em>Birader’in her yerinden ABD kokuları geliyor.</em><em>” </em>diyor kaynaklar<a href="https://www.altayli.net/islam-kardesliginin-emniyet-subabi-laikliktir.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a>.</p>
<p>*</p>
<p>Peki Barader’in Katar’dan Afganistan’a dönüşü size neyi hatırlatıyor?</p>
<p>1979 yılında Humeyni’nin sürgünde yaşadığı Paris’ten Tahran’a dönüşünü değil mi?</p>
<p>Yani plan, aynı plan ve bu planların tamamı batıda yapılıyor.</p>
<p>Bu planın tutmadığı tek ülke Türkiye oldu ve Atatürk ilke ve inkılaplarına, laik Cumhuriyete bağlı TSK unsurlarının engellemesi sayesinde FETÖ elebaşı, Pensilvanya’dan özel uçakla Ankara’ya gelemedi!</p>
<p>Hevesi kursağında kaldı bu dinci terörist başının!</p>
<p>Barader, eğer Türkiye’ye açıkça düşmanlık yapan ve Taliban’ı tanıyan üç ülkeden birisi olan BAE’de bulunuyor olsaydı, yani Abudabi’den Kandahar’a gitseydi hiçbir şey diyemezdik.</p>
<p>Ancak adam, sözde Türkiye’nin dostu olan ve Türkiye’de, geniş arazilerden bankacılık sektörüne ve Tank Palet fabrikasına varıncaya kadar birçok ekonomik yatırımı bulunan, Cumhurbaşkanına 450 milyon dolarlık uçak hediye eden Katar’dan Kandahar’a uçuyorsa bizim “Hımmm” diyerek biraz düşünmemiz gerekmez mi?</p>
<p>Üstelik <strong>“Türkiye’nin Taliban’ın inancıyla ters bir yanı yok!”</strong> özdeyişi ortadayken!</p>
<p>Peki sözde Afganistan’ın seçilmiş devlet başkanı Eşref Gani, iddiaya göre çaldığı paralarla (Afganistan’ın Duşambe Büyükelçisine göre 169 milyon dolar) nereye kaçtı?</p>
<p>Taliban yönetimini tanıyan üç ülkeden birisi olan BAE’ne!</p>
<p>Yani Afganistan’ın seçilmiş meşru Cumhurbaşkanı olan ve bu sebeple Afganistan’da bizim de muhatabımız olan Eşref Gani, Taliban’ı tanıyan ve bize düşman olan BAE’ne kaçarken, bizim henüz meşruiyetini tanımadığımız Taliban yönetiminin lideri kabul edilen Abdulgani Barader, güya dostumuz Katar’da yaşıyordu ise ve Katar’dan Kandahar’a uçtu ise bizim gerek Afganistan ile ilişkilerimizde, gerekse başta Katar olmak üzere Arap ülkeleriyle olan ilişkilerimizde oturup bir kere değil, bin kere düşünmez gerekmez mi?</p>
<p>Arap ve İslam ülkeleriyle olan ilişkiler ortak dini inançlar ve ham hilafet hayaliyle değil, tıpkı medeni dünyanın diğer ülkeleriyle olduğu gibi karşılıklı çıkarlara dayalı olarak yürütülmek zorundadır.</p>
<p>Yoksa tıpkı bir asır önce olduğu gibi Türk Milleti, elindeki ekonomik ve beşeri sermayeyi yitirmiş vaziyette tığ teber şahı merdan kalır ortada.</p>
<p>Araplar da bize “Etrak bi İdrak” demeye devam ederler!</p>
<h3><strong>İslam Kardeşliğinin Emniyet Sübabı Laikliktir</strong></h3>
<p>Hz. Peygamber dönemi de dahil olmak üzere; devlet ve toplum yönetiminin Şeriat kurallarına göre dizayn edildiği bütün zamanlarda Müslümanlar üzüntü ve kederlere gark olmuşlardır!</p>
<p>Peygamberin hayatını inceleyin; hemen bütün hayatı, savaşlarla ve hüzünlere geçmiştir.</p>
<p>Hatta Mekke’deki hayatının bir dönemi, “Hüzün Dönemi/Hüzün Yılları” olarak adlandırılmaktadır.</p>
<p>Anlaşılıyor ki; İslam Peygamberi, en yakınındakilere bile İslam’ı anlatmakta ve uygulamakta sıkıntılar yaşamıştır.</p>
<p>Allah’ın koyduğu “Dinde zorlama yoktur” ve “Sizin dininiz size, benim dinim bana“şeklindeki temel ilkeler, Müslümanlarca yeterince idrak edilememiştir ki; bu temel ilkeler, aslında Laikliğin İslam’ın özünde zaten var olduğunu göstermektedir.</p>
<p>Eğer bu dediklerimiz yanlış olsaydı, Peygamberin vefatından henüz çeyrek asır bile geçmeden aralarında sahabelerin de bulunduğu 80 bini aşkın Müslüman (Cemel ve Sıffin savaşlarında) birbirini doğramaz, Peygamberin damadı Ali ile eşi Ayşe karşı karşıya gelmezdi!</p>
<p>Hilafet makamı, darbelerle ve oldu bittilerle ele geçirilmez, halifeler suikastlara kurban gitmezdi!</p>
<p>Gerçi aynı durum diğer bütün dinler için de geçerlidir ve “LAİKLİK” kavramı, zaten batıda işte bu sebeple geliştirilmiştir.</p>
<p>Dinsel çatışmaların önüne geçmek için laiklik önemlidir ve devlet yönetiminde bu temel ilke hiçbir şekilde yıpratılmamalıdır.</p>
<p>Yabancıların Atatürk’e yaptıkları övgüleri, iddiaya göre tercüme ettirmemek yerine<a href="https://www.altayli.net/islam-kardesliginin-emniyet-subabi-laikliktir.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a>, tam aksine yüksek sesle tercüme ettirmek gerekir.</p>
<p>Türkiye, İslam dünyasında, toplumsal çatışmalardan uzak bir şekilde hüküm sürüyorsa bunu Atatürk’e ve Laiklik başta olmak üzere; onun devlet ve toplum yönetimine egemen kıldığı ilkelere borçluyuz çünkü…</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Ömer SAĞLAM</strong></span></a>
</p><p>20.08.2021</p>
<hr>
<div><a href="https://www.altayli.net/islam-kardesliginin-emniyet-subabi-laikliktir.html#_ednref1" name="_edn1"><span>[1]</span></a><span> https://diyanet.nl/dinimiz/islamin-temel-sartlari/</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/islam-kardesliginin-emniyet-subabi-laikliktir.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> https://www.timeturk.com/genel/taliban-lideri-kimdir-taliban-lideri-molla-abdulgani-birader-kimdir/haber-1697783</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/islam-kardesliginin-emniyet-subabi-laikliktir.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> https://www.yenicaggazetesi.com.tr/taliban-lideri-baradar-ve-iran-dini-lideri-humeyni-arasindaki-baglanti-cok-konusulacak-469552h.htm</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/islam-kardesliginin-emniyet-subabi-laikliktir.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> https://www.cnnturk.com/dunya/45-gunde-ulkeyi-ele-gecirdiler-talibanin-4-atlisi <strong>&</strong> https://www.superhaber.tv/afganistanin-yeni-lideri-abdulgani-birader-kimdir-haber-353266</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/islam-kardesliginin-emniyet-subabi-laikliktir.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> https://www.youtube.com/watch?v=llX-1pnNEkA</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/islam-kardesliginin-emniyet-subabi-laikliktir.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> https://www.superhaber.tv/afganistanin-yeni-lideri-abdulgani-birader-kimdir-haber-353266</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/islam-kardesliginin-emniyet-subabi-laikliktir.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> https://t24.com.tr/haber/cumhurbaskanligi-tercumanindan-ataturk-sansuru-etiyopya-basbakani-nin-ataturk-u-ovdugu-sozler-ceviride-yer-almadi,973049</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Sakarya Meydan Muharebesi: Saha Araştırmaları</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/sakarya-meydan-muharebesi-saha-arastirmalari</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/sakarya-meydan-muharebesi-saha-arastirmalari</guid>
<description><![CDATA[ Sakarya Meydan Muharebesi: Saha Araştırmaları
Sakarya Meydan Muharebesi pek çok nedenden ötürü yakın tarihimizin ayrıntıları en az bilinen harp tarihi olayıdır. Genelkurmay Harp Tarihi Başkanlığı dışında yine Türk Silahlı Kuvvetleri kökenli bazı harp tarihi çalışan isimler, Sakarya Meydan Muharebesi üzerine eserler kaleme almış ve birliklere ilişkin ayrıntılar vermişse de sonuç, muharebelerin genel çerçevesini çizmekle sınırlı kalmıştır. Mangal Dağı, Çal Dağı, […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4618e4ae4.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:47 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Sakarya, Meydan, Muharebesi:, Saha, Araştırmaları</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2021/08/Sakarya-Meydan-Savasi.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="Sakarya Meydan Savaşı" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/sakarya-meydan-muharebesi-saha-arastirmalari.html">Sakarya Meydan Muharebesi: Saha Araştırmaları</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Dr. Selim ERDOĞAN</strong></span></a>
</p><p>Sakarya Meydan Muharebesi pek çok nedenden ötürü yakın tarihimizin ayrıntıları en az bilinen harp tarihi olayıdır. Genelkurmay Harp Tarihi Başkanlığı dışında yine Türk Silahlı Kuvvetleri kökenli bazı harp tarihi çalışan isimler, Sakarya Meydan Muharebesi üzerine eserler kaleme almış ve birliklere ilişkin ayrıntılar vermişse de sonuç, muharebelerin genel çerçevesini çizmekle sınırlı kalmıştır. Mangal Dağı, Çal Dağı, Türbetepe ve Yıldız Dağı haricinde muharebelerin geçtiği alanlar, bu alanlardaki mevzi yerleri 2014 yılına kadar araştırılmamış, aradan geçen 93 senede yalnızca 201 şehidimizin yerleri tespit edilebilmiştir. Yine bu tarihe kadar kurumsal ölçekte saha araştırmalarıyla tarihçilerin yararlanacağı veriler derlenmemiştir.</p>
<p>Bu çalışmada sahanın milli park etüdlerinin başladığı 2014’ten önce Sakarya Meydan Muharebesi’ne ilişkin bilinenler, bu tarihten sonra gerçekleştirilenler, böylesi “kapalı kutu” bir alanda saha çalışması yöntemleri, karşılaşılan sorunlar ve çözüm yolları irdelenmiştir.</p>
<h3><span><strong>GENEL HATLARIYLA SAKARYA MEYDAN MUHAREBESİ</strong></span></h3>
<p>22 Haziran 1920 tarihinde Yunanların Milne Hattı’nı geçerek ileri işgal harekatına başlamasıyla birlikte, Türk Milli Mücadelesi farklı bir safhaya geçmiştir. 23 Nisan 1920’de açılan Büyük Millet Meclisi nasıl Türk direnişinin örgütlü, kurumsal bir yapıya dayalı olacağını göstermişse, bu tarihten sonra gerçekleştirilecek mücadele de direnişten çok bir bağımsızlık savaşı olacaktır. Bu savaşın dağınık Kuvayı Milliye müfrezeleriyle ve gerilla savaşlarıyla sonuca ulaşamayacağı açık olduğundan, hızla ordu teşkilatlanmasına gidilmesi, bu teşkilat yapısına uygun kadro ve kıtaların büyük çaplı muharebelere hazır hale getirilmesi gerekmiştir.<a href="https://www.altayli.net/sakarya-meydan-muharebesi-saha-arastirmalari.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a></p>
<p>Doğu Cephesi, Batı Cephesi, Güney Cephesi, El Cezire Cephesi, Merkez Ordusu ve bağlı komutanlıklar şeklinde düzenlenen ordu, Yunanlara karşı ilk sınavlarını önce 6 – 11 Ocak 1921, daha sonra da 23 Mart – 1 Nisan 1921’de İnönü’de vermiş, bu muharebelerde Yunan ilerleyişi durdurulmuştur. İkinci İnönü Muharebesi’nin devamı niteliğinde 8 – 11 Nisan 1921 tarihlerinde Güney Cephesi’nin Yunanlar üzerine yaptığı taarruz her ne kadar başarısız olsa da İnönü Zaferleri ile birlikte ele alındığında Yunan Küçük Asya Ordusu karargahında “<em>Küçümsediğimiz Türk direnişi giderek güçleniyor. Dün ordu kurup taarruzumuzu püskürttüler, bugün taarruz edecek cüreti gösterdiler</em>” değerlendirmesine neden olmuş, bunun neticesinde kesin sonuç alacak bir kuvvetle taarruz ederek Türk ordusunu tümüyle imha etme kararı alınmıştır.</p>
<p>Yaklaşık 3 aylık bir hazırlıktan sonra General Papoulas komutasındaki Küçük Asya Ordusu 136.000 kişilik bir kuvvetle 77.000 muharip askerin savunduğu Kütahya – Eskişehir mevzilerine taarruza geçmiştir. Güç dengesi açısından Yunanların 460 topuna karşılık Batı Cephesi komutanlığı emrinde 154 top bulunduğunu söylemek yerinde olacaktır.<a href="https://www.altayli.net/sakarya-meydan-muharebesi-saha-arastirmalari.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a></p>
<p>Yaklaşık iki hafta süren muharebeler sonunda, 24 Temmuz 1921 günü Türk ordusu ağır bir yenilgi almış, çok büyük zayiata uğramıştır. Şehit, yaralı, firar ve esir olarak neredeyse mevcudunun yarısını kaybeden ordu, Mustafa Kemal Paşa’nın stratejisi çerçevesinde Polatlı’ya, Sakarya Nehri’nin hemen doğusuna çekilerek mevzilenir. Bu arada Mustafa Kemal Paşa BMM tarafından “Başkomutan” olarak ve büyük yetkilerle ordunun başına geçer. Verdiği “Tekalif-i Milliye” emirleriyle süratle ordu donatılmaya, personel gücünün yarısını kaybeden tümenler silah altına alınan yeni askerlerle yeniden yapılandırılmaya çalışılır. 24 Temmuz’daki ağır yenilgiden Sakarya Meydan Muharebesi’nin başladığı 23 Ağustos’a kadarki bir aylık sürede Türk ordusunun hiç yenilmemişçesine bir ölüm kalım savaşına hazır olması gerekmektedir.<a href="https://www.altayli.net/sakarya-meydan-muharebesi-saha-arastirmalari.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a></p>
<p>Öte yandan General Papoulas ve kurmay heyeti Anadolu’daki mevcudiyetlerinin devamı için yalnızca Türk ordusunu yenmenin yetmeyeceğinin, orduyu tamamen imha edip Ankara’daki milli hükümeti de dağıtmadan hükümetlerinin sırtındaki savaş ekonomisi yükünden kurtulmanın mümkün olmayacağının bilincindedirler. Bu amaçla Anadolu içlerine yürümek yerine Mustafa Kemal Paşa’nın istediği yerde Türk ordusuyla savaşmak zorunda kalacaklardır (Şekil 1). Şartları kendi lehlerine çevirmek için devasa bir güçle geldikleri Polatlı önlerinden asıl kuvvetlerini vadiler boyunca saklayarak güneye kaydırmışlar, Ankara Çayı’ndan Sakarya Nehri boyunca Mangal Dağı’na kadar uzanan ana savunma hattının güney kesimine baskın taarruz için tertiplenmişlerdir.<a href="https://www.altayli.net/sakarya-meydan-muharebesi-saha-arastirmalari.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a></p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-98854" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-98854 size-full" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2021/08/Sekil-1.jpg" alt="" width="1050" height="600"><figcaption class="wp-caption-text"><center><strong><span>Şekil 1: Araştırma Sahasının Yer Bulduru Haritası</span></strong></center></figcaption></figure>
<p>23 Ağustos 1921 günü öğle saatlerinde Yunan 2. Kolordusu’na bağlı tümenlerin Mangal Dağı’na taarruzuyla başlayan muharebeler gerçekten ilk gün itibariyle bir baskın niteliğinde olmuştur. Ancak hava keşfi olmaması nedeniyle böyle bir tehlikeyi sezen Başkomutan manevra kabiliyeti oluşturacak bir ihtiyat intikal yapısı kurmuş, Batı Cephesi karargahı da bunu başarıyla uygulamıştır. Yunanlar ilk aşamada Demirözü Vadisi’nden yarma ve Mangal Dağı çevresinden kuşatma stratejisiyle Ankara yolunu açmayı denedilerse de Türk ordusu onlara paralel olarak cephesini güneye uzattıkça bunu başaramamış, savaş ortasında strateji değiştirmek zorunda kalmıştır.</p>
<p>General Papoulas daha kuzeyden yaptığı cepheyi yarma girişiminde de Türk ordusunun dövüşerek kademeli şekilde geri çekildiğini ama asla cephesinin yarılmasına izin vermediğini fark etmiştir. Mustafa Kemal Paşa’nın o güne dek tüm askeri öğretilerin üzerine inşa edildiği “hat savunması – cephesi yarılan ordunun kaybetmesi” kavramını kaldırıp çöpe atan emrinden habersiz olan General Papoulas kaç kilometre ilerlerse ilerlesin Ankara’yla arasında daima Türk ordusunun olacağını anladığında Yunan Küçük Asya Ordusu lojistik destek alamayan, savaşma azmini ve taarruz kabiliyetini kaybetmiş bir hale gelmiştir.<a href="https://www.altayli.net/sakarya-meydan-muharebesi-saha-arastirmalari.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a> Bu şekilde savaşmaya devam ederse Yunan hükümetinin çok büyük ekonomik bedeller ödeyerek Anadolu’da tuttuğu ordunun elden çıkacağını fark etmiş, 22 gün ve gece süren muharebeler sonunda enkaz haline gelen tümenlerini süratli bir şekilde Sakarya batısına geçirerek kurtarma telaşına düşmüştür. 13 Eylül’de kazanılan zaferden sonra da 10 Ekim 1921 tarihine kadar geçen sürede Sakarya Nehri’nin batısında takip harekatı devam etmiş, Yunanlar Seyitgazi – Afyon hattına kadar çekilmek zorunda kalmışlardır.</p>
<h3><span><strong>NEDEN “GENEL BİLGİ”?</strong></span></h3>
<p>Sakarya Meydan Muharebesi’nden 6 sene önce gerçekleşen Çanakkale Savaşları ile ilgili daha ayrıntılı bilgi sahibi olmamızın, şehitliklerin çoğunun, neredeyse bütün mevzilerin yerlerinin bilinmesinin, buna karşın Sakarya Meydan Muharebesi hakkında bilinenlerin “genel bilgi” seviyesinde olmasının birden fazla önemli sebebi bulunmaktadır. Bu sebepleri “Muharebe koşullarından kaynaklı”, “fiziki coğrafya kaynaklı”, “sosyo ekonomik koşullardan kaynaklı” ve “ihmal” gibi ana başlıklar altında toplayabiliriz.</p>
<p><span><strong>Muharebe Koşullarından Kaynaklı Bilgi ve Veri Eksikliği</strong></span></p>
<p>Öncelikle sağlıklı, ölçekli haritaların ve bu haritalara işlenmiş muharebe noktalarının olmaması Sakarya Meydan Muharebesi alanında çalışacak bir harp tarihi uzmanının en önemli sorunlardan birisi olacaktır. Çanakkale Savaşları’nda Osmanlı İmparatorluğu’nun yetiştirdiği en parlak subaylardan birisi olan Şevki Paşa’nın hazırladığı haritalar hem savaş sırasında orduya büyük kolaylık sağlamış, hem de savaşlardan sonra alanın Milli Park olarak ziyarete açılması aşamasında kaynak değerlerin kolaylıkla tespit edilebilmesini sağlamıştır. Şevki Paşa’nın ayrıntılı şekilde haritaya işlediği tüm muharebe noktaları, şehitlikler 100 sene sonra bile bunlara ulaşılabilmesini sağlamaktadır. Oysa Sakarya Meydan Muharebesi’nde bu şekilde bir haritalama yoktur. Genelkurmay’ın savaş günlüklerindeki harekat planlarının bile aslında ölçeksiz krokiler olduğu görülür.</p>
<p>Bu eksiklik bir özensizlikten değil, tamamen yokluktan kaynaklanmaktadır. Sakarya Meydan Muharebesi sırasında harita mühendisi yoktur, ölçeklendirmeye yardımcı olacak hava görüntüsü desteği de yoktur. Ama en önemlisi Sakarya Meydan Muharebesi sırasında “evrak işi” sayılabilecek kayıt tutma, birkaç satır yazı yazacak zaman yoktur. Alay ve tümen boyutunda kıtaların harekat günlükleri – planları karargahları tarafından belgeye dökülmüş, daha sonra bunlar derlenerek Genelkurmay Başkanlığı tarafından kitap haline getirilmiştir. Ancak gün ölçeğinde ve cephe tasnifi yapılarak verilenlere bakıldığında bazı kıtaların harekat bilgilerinde kopukluklar olduğu, tabur ölçeğinde ise neredeyse hiç veri olmadığı görülecektir. Bunun nedeni ihmal değil, alay komutanlarının bile göğüs göğüse harbe iştirak ettiği bir ortamda buna ayıracak ne personel ne de zaman olmamasıdır. Harekat planları dışında muharebelerle ilgili ulaşılabilen bilgi ve belge ancak hatırda kalanların, üzerinden seneler geçtikten sonra, kaleme alınmasıyla yazılmış olanlardır.</p>
<p>Muharebeler bozkır yazının sıcağında ve mevzilerin sürekli iki taraf arasında el değiştirdiği bir ortamda cereyan etmiştir. Kıtalar çoğu kez savaşmadıkları boşluk anlarında ya başka bir cepheye intikal etmiş, ya da siper kazmıştır. Çarpışmalar dışında kalan zamanda alay ve alaylardan küçük kıtalar yine doğrudan muharebe hazırlığındadır. Eratla birlikte mevzide savaşan alay komutanlarının dahi savaş günlüğü tutacak bir boş anı söz konusu değildir. Muharebeler sonunda inanılmayacak kadar çok tabur ve alay komutanının şehit olmuş olması bunu kanıtlar niteliktedir.</p>
<p>Sakarya Meydan Muharebesi’nin sonunda ulaşılan zaferin nihai hedef olmaması bu saydıklarımızın hemen muharebeler sonrasında gerçekleştirilmesini de engellemiştir. Zaferden sonra derhal takip harekatına ve Büyük Taarruz hazırlıklarına girişilmiş, 14 Eylül günü yayınlanan Başkomutanlık emriyle bazı kıtalar takip harekatında görevlendirilmiş, kalanlar ise yeniden tertiplenmek üzere Polatlı’da toplanmıştır. Bu durumda muharebeler sırasında şehit olup ilk uygun yere defnedilmiş Mehmetçiğin şehitliğinin bile yapılması, yerinin belirlenmesi mümkün olmamıştır. Bir örnek vermek gerekirse, Genelkurmay’ın yayınladığı Sakarya Meydan Muharebesi kitabındaki zayiat raporunda Mürettep Kolordu ve 12. Grup’a ilişkin hiçbir veri dahi bulunmamaktadır. Şehit esame listesinin ise yaklaşık % 70’i muharebelerden sonra, yaralı olarak getirildiği hastane/mecruhinde hayatını kaybeden şehitlerden oluşmaktadır. Çarpışmalar sırasında şehit düşenler, Ağustos sıcağında naaşlarının bozulmaması için, arkadaşları tarafından süratle ilk bulunan uygun yere defnedilmiş, bunlara ait izler de aradan geçen yüz yıla yakın zamanda ortadan kalkmıştır. Benzer şekilde şehit olduğu yerde kalan ve düşman tarafından defnedilen, bu nedenle resmi kayıtlara “kayıp” olarak geçen asker sayısı çok fazladır (Şekil 2). Sakarya Meydan Muharebesi sırasında Türk ordusunda künye kullanılmaması şehit kimliklerinin belirlenmesini olanaksız kılmaktadır.</p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-98855" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-98855 size-full" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2021/08/Sekil-2.jpg" alt="" width="1050" height="360"><figcaption class="wp-caption-text"><center><strong><span>Şekil 2: Şehit Olduğu Yerde Kalan, Muhtemelen Yunanlarca Defnedilen ve Kayıtlara “Kayıp” Olarak Geçen Sakarya Şehitleri</span></strong></center></figcaption></figure>
<p><span><strong>Fiziki Coğrafya Kaynaklı Bilgi ve Veri Eksikliği</strong></span></p>
<p>Muharebelerin geçtiği Polatlı – Haymana arasındaki yaklaşık 176.000 hektarlık saha Türkiye’nin gece – gündüz ısı farkının en belirgin olduğu yerler arasındadır. Görece düz topoğrafya ve Baraközü, Ilıcaözü, Demirözü vadileri boyunca oluşan havalanma koridorları nedeniyle sahada farklı mikroklima etkileri gözlenmektedir. Sert rüzgarlarla, ani ve şiddetli fırtınalarla tanımlanabilen bu etkinin yanı sıra kırıntılı ve gevşek, az pekişmiş tersiyer (üçüncü zaman) çökellerinden oluşan jeolojik yapı da kayaçların çok kolay ayrışmasına, bozunmasına yol açmaktadır. Tüm bu fiziki etmenler bir araya geldiğinde, yalnızca Sakarya Meydan Muharebesi sahasında değil, Kulu’dan (Konya) Çayırhan’a (Ankara) uzanan bir bölgede normalin çok üstünde şiddette gelişen bir erozyondan söz edilebilir.</p>
<p>Erozyon şiddeti özellikle kolay ayrışıp bozunabilen, göl kökenli ince taneli malzemelerden oluşmuş çökel kayaçların yayılım gösterdiği Yıldız Dağı – Duatepe arasındaki cephe kuzey kesiminde daha net gözlenir. Bu kısımda yamaç eğimlerinin de fazla olması, jeolojik yapının kil içeriğinden kaynaklanan görece geçirimsiz zemin ve bunun yol açtığı sık yüzeysel akış ağı çok belirgindir. Zaten diz çukuru şeklinde açılmış olan siperler bu hat üzerinde neredeyse tamamen dolmuş, sadece iz haline gelmiş durumdadır (Şekil 3).</p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-98856" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-98856 size-full" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2021/08/Sekil-3.jpg" alt="" width="1050" height="1050" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2021/08/Sekil-3.jpg 1050w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2021/08/Sekil-3-800x800.jpg 800w" sizes="(max-width: 1050px) 100vw, 1050px"><figcaption class="wp-caption-text"><center><strong><span>Şekil 3: Cephe Güney Kesiminde İz Haline Gelmiş Siperler (Kavak köyü, Haymana)</span></strong></center></figcaption></figure>
<p><span><strong>Sosyo Ekonomik Koşullardan Kaynaklı Bilgi ve Veri Eksikliği</strong></span></p>
<p>Muharebelerin geçtiği bölgede nüfus yoğunluğu düşük, ekonomik yaşam ise kuru tarım ve hayvancılığa bağlıdır. Bugün bile ülke ortalamasının çok altında bir gelir düzeyinde yaşayan bölge halkı için 1950’lerde muharebe alanından mühimmat – silah kalıntıları ve tarihi objeler toplayarak hurdacılara satmak bir ek gelir kaynağı olmuştur. Yörede yaşayan köylülerin aktardığına göre, o dönemde neredeyse her çocuk günlük olarak obje toplamak için araziye çıkmış, bu şekilde toplanan çok yüksek miktarda mermi kovanı, şarapnel, silah mekanizması, düğme gibi tarihi kalıntı bölgede seyyar olarak gezer hurdacılara satılmıştır.</p>
<p>Saha çalışmalarında büyük bilgi desteği sağlayacak olan yöre halkının savaş yıllarında maruz kaldığı mezalim bugün bile bu konuda konuşmaları önünde ciddi bir engeldir. Özellikle yaşlılar bizzat yaşamamış olsalar da yaşamış olanlardan dinledikleri nedeniyle bu konuya karşı anlaşılabilir bir hassasiyet göstermektedirler. Bu durum da çalışmalarda ipucu olabilecek pek çok hatıranın aktarılmadan kaybolmasına yol açmaktadır.</p>
<p><span><strong>İhmal Kaynaklı Bilgi ve Veri Eksikliği</strong></span></p>
<p>Yukarıda özetlenen nedenler dışında, Sakarya Meydan Muharebesi’ne yönelik ciddi saha araştırmalarının yapılmamış olması başlı başına bir eksikliktir. Görgü tanıklarıyla ya görüşülmemiş, ya da yapılan az sayıda röportajda cevapları harp tarihi çalışmalarına ışık tutacak hiçbir soru yöneltilmemiştir. Muharebeleri yaşamış kişilerin çocuklarından aldığımız bilgilerin bile ne kadar büyük faydalar sağladığı düşünüldüğünde, özellikle kayıp şehitliklerin bulunması adına ne kadar büyük bir fırsat kaçırıldığı ortadadır.</p>
<p>Sakarya Meydan Muharebesi’nin sonundaki zayiat rakamlarındaki çelişkiler de bu başlık altında irdelenebilir. Resmi olarak açıklanan ve sayısız yayında kullanılan “5713 şehit” rakamının telaffuz edilmesine neden olan liste kendi içerisinde tutarsızlıkları olan, mutlaka yeniden değerlendirilmesi gereken bir kaynaktır. Bu çelişkilere bir örnek vermek gerekirse; 2014 yılına kadar Eskipolatlı, Polatlı Merkez ve Gazitepe şehitliklerinde toplam 201 şehidin yeri bilinmektedir. Bu 201 şehidin ise sadece Eskipolatlı ve Gazitepe’de bulunan 61’inin künyesi bellidir. Bu durumda Milli Savunma Bakanlığı verilerine göre kayıtlara geçmiş 5713 şehidin geri kalanı nerededir? Künyesi belli olmayan Polatlı Merkez Şehitliği’ndeki 140 şehit neden bu rakamın dışında tutulmaktadır?</p>
<p>2015 yılına kadar siperlerin haritalanmasına, karargah konumları gibi anıtsal noktaların belirlenmesine yönelik sistematik çalışmalar yapılmamıştır. Duatepe, Yıldız Dağı, Türbetepe ve Mangal Dağı dışında siper yerleri bilinen cephe hattı neredeyse yoktur, bilinenler ise tam değildir. Oysa Başkent Ankara’ya sadece 75 km mesafede olan bu önemli muharebe alanının 95 senede en hassas şekilde haritalarının oluşturulmuş olması gerekmektedir.</p>
<h3><span><strong>SAHA ÇALIŞMALARINDA İZLENEN YÖNTEMLER</strong></span></h3>
<p>Sakarya Meydan Muharebesi’ne ilişkin yürütülen araştırma çalışmalarının öncelikli hedefleri mevzi, korugan gibi muharebe yapılarının belirlenerek haritalanması ve şehitliklerin belirlenmesidir. Bunların yanı sıra muharebelerde kullanılan köprü, intikal yolu, ordugah, sahra hastanesi gibi unsurların da konumlarının belirlenmesi, kalıntılarının olabildiğince ortaya konması amaçlanmaktadır.</p>
<p>“Neden ‘Genel Bilgi’?” başlığı altında özetlenen nedenlerle izleri silinmeye yüz tutmuş bu fiziki unsurların tespiti için, her biri için ayrı ayrı olmak üzere, araştırma algoritmaları oluşturulmuştur.</p>
<p><span><strong>Muharebe Mevzi ve Koruganlarının Belirlenmesi</strong></span></p>
<p>Yerbilimlerinde araştırma algoritması (a) Literatür tarama, (b) Uzaktan algılama ve (c) Arazi çalışması olmak üzere üç aşama ile tanımlanabilir. Muharebe alanına ilişkin araştırmalarda buna dördüncü ve önemli bir unsur olmak üzere “yöre halkından alınacak bilgi” de eklenmelidir.</p>
<p>Öncelikle siperleri, mevzi hatlarını bulabilmek için yüzbinlerce hektarlık sahada neyin nerede aranacağının bilinmesi gerekmektedir. Bu amaçla Genelkurmay Başkanlığı Harp Tarihi Dairesi’nin 1973 yılında yayınladığı, Sakarya Meydan Muharebesi ve sonraki takip harekatının anlatıldığı muharebe günlükleri ayrıntılı şekilde incelenmiş, harekat planları ve taarruz/savunma tertipleri güncel arazi yapısıyla uyumlaştırılmıştır. Bu aşamada harekat planlarının ölçeksiz kroki şeklinde verildiği, çoğu yerleşim ve coğrafi yapının isminin de farklılıklar gösterdiği unutulmamalıdır (Şekil 4). Yine Sakarya Meydan Muharebesi öncesinde oluşturulan mevzi hatlarının jeolojik yapıya ve cephedeki konumuna göre farklılıklar gösterdiği, her yerde belirgin siperler olmadığı akılda tutulmalıdır. Muharebelerde Binbaşı rütbesiyle Süvari Grubu’nun kurmay Başkanı olan Baki Vandemir bu hususu “<em>…Malzeme azlığı, zamanın darlığı ve arazinin ekseriyetle sert ve taşlı oluşu ve cephenin uzunluğu dolayısıyla ancak grup ve mühim yerlerde basit sahra (diz) siperleri yapılabilmiştir.Nispeten iyice sağlamlaştırılan sahra mevzi kısımları güneyde Tarlabayırı – Toydemir – Hacımuslu sırtlarıdır. Türbetepe – Mangal Dağı çok sarp ve taşlık olduğundan basit baş ve diz siperleriyle çok aralıklı olarak bezenmişti</em>” ifadeleriyle vurgulamaktadır.<a href="https://www.altayli.net/sakarya-meydan-muharebesi-saha-arastirmalari.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a></p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-98857" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-98857 size-full" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2021/08/Sekil-4.jpeg" alt="" width="1050" height="1400" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2021/08/Sekil-4.jpeg 1050w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2021/08/Sekil-4-600x800.jpeg 600w" sizes="(max-width: 1050px) 100vw, 1050px"><figcaption class="wp-caption-text"><center><strong><span>Şekil 4: Genelkurmay Başkanlığınca Hazırlanan Sakarya Meydan Muharebesi Harekat Planlarına Bir Örnek</span></strong></center></figcaption></figure>
<p>Çalışılması gereken saha yaklaşık 176.000 hektar yayılıma sahip olduğu, zamanın ve imkanların verimli kullanılması gerektiği için saha çalışmaları öncesinde kapsamlı bir uzaktan algılama etüdü şarttır. Mevzi hatlarının yaklaşık konumları tespit edildikten sonra olası siperlerin yerleri uydu görüntülerinden tespit edilmektedir. Bu amaçla hava fotoğrafları yetersiz, IKONOS görüntüleri ise yüksek maliyetli olmaktadır. Daha sonra arazi gözlemleriyle yapılan deneştirmelerde LandSAT7 görüntülerine dayalı GoogleEarth sisteminin kullanımının yeterli olduğu anlaşılmıştır.</p>
<p>Gerçekte uzaktan algılama ile tespit edilen hatlar yalnızca arazide gerçekleştirilecek haritalama çalışmalarında başlangıç noktası oluşturacak noktalar kümesini sağlamaktadır. Yukarıda Vandemir’den alıntıladığımız husus bu noktaların tüm cephe hattı boyunca tespit edilebilmesini imkansız kılmaktadır. Muharebelerden önce 23 Ağustos 1921 taarruzuna karşı oluşturulan siperler ise 27 Ağustos çekilmesi ile yerleşilen 2. savunma hattında seyrelmekte, 31 Ağustos’ta çekildiğimiz 3. Savunma hattında tamamen ortadan kalkmaktadır. İlk savunma hattında bile siperlerin zaten süreksiz yapılmış olması ve buna eklenen yaklaşık yüz yıllık erozyon siperlerin izlerinin bile silinmesine yol açmıştır. Bu durumda son aşamada gerçekleştirilen arazi etüdünde de farklı bir yol izlenmesi, “mühimmat takibi” yapılması gerekmektedir.</p>
<p>Mühimmat takibi adından da anlaşılabileceği üzere, arazide belirlenmiş iki siper parçası arasındaki kayıp hattı ortaya çıkarmak için muharebelerden kalan piyade tüfeği kovanlarının yoğunlaştığı noktaların fiziki olarak takip edilmesidir. Bu izleme gözle yapılabileceği gibi, erozyon ve toprak birikimi faktörleri de göz önüne alınarak metal dedektörü yardımıyla da gerçekleştirilebilir. Yoğunlaşma hatlarının başlangıç ve bitiş noktalarının koordinatları alınarak arazideki arızayla ve bitki örtüsüyle örtüştürülür. Esas olan tüm savunma hatlarının fiziki olarak yerinde görülmesi, hassas şekilde haritaya işlenmesidir (Şekil 5).</p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-98858" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-98858 size-full" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2021/08/Sekil-5.jpg" alt="" width="1050" height="600"><figcaption class="wp-caption-text"><center><strong><span>Şekil 5: Siperlerin Haritalanması Algoritmasına Bir Örnek; Mangal Dağı</span></strong></center></figcaption></figure>
<p><span><strong>Kayıp Şehitliklerin Belirlenmesi</strong></span></p>
<p>Az önce de belirtildiği gibi, 2014 yılında Sakarya Meydan Muharebesi sahasının milli park olarak tesciline yönelik etüt çalışmaları başladığında 3 şehitlikte toplam 201 şehidin yeri bilinmekteydi. Resmi kayıtlara göre 5713 şehit vardı ancak bunların da yeri bilinmemekte, düşman tarafından esir alınan ya da firar edenler dışında toplam 8629 asker “kayıp” kabul edilmekteydi.</p>
<p>Oysa firarlar dışında bu kadar kayıp olması, künyeleri bilinen 5713 şehidin defin yerlerinin bilinmemesi, kayıp olarak kayda geçen askerlerin künyelerinin bilinmemesi gibi tutarsızlıklarla yöre halkının en akla gelmeyecek yerlerde şehitlikler olduğuna dair ihbarları bir araya gelince bu konuda ciddi bir bilimsel araştırma yapılması gerektiği anlaşıldı.</p>
<p>Ne yazık ki askeri kayıtlarda şehitlerin defnedildiği yerler konusunda neredeyse hiçbir bilgi bulunmamaktadır, yazıda bunun nedenler verilmiştir. Bunu gidermek için izlenen yöntem bir algoritmadan ziyade bir çoklu kontrol sistemidir (Şekil 6).</p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-98859" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-98859 size-full" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2021/08/Sekil-6.jpg" alt="" width="800" height="700"><figcaption class="wp-caption-text"><center><strong><span>Şekil 6: Kayıp Şehitliklerin Belirlenmesinde Kullanılan Çoklu Kontrol Sistemi</span></strong></center></figcaption></figure>
<p>Eski topoğrafik haritalarda zaman zaman haritalamayı yapan ekibin arazi bulgularına göre “Şehit Mezarı” şeklinde işaretleme yaptığı görülmektedir. Haritalar güncellendikçe bu tarz veriler kaybolabildiği için olabildiğince eski paftalarda çalışmakta fayda vardır (Şekil 7).</p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-98860" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-98860 size-full" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2021/08/Sekil-7.jpg" alt="" width="1050" height="1100" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2021/08/Sekil-7.jpg 1050w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2021/08/Sekil-7-764x800.jpg 764w" sizes="(max-width: 1050px) 100vw, 1050px"><figcaption class="wp-caption-text"><center><strong><span>Şekil 7: Eski Topoğrafik Haritalarda Bulunabilen Şehitlik Konumları</span></strong></center></figcaption></figure>
<p>Bir diğer bilgi kaynağı da yöre halkından alınan bilgilerdir. Burada dikkat edilmesi gereken husus özellikle olabildiğince yaşlı köy sakinlerinden bilgi almak ve fazla sayıda kişiye bu bilgiyi teyit ettirmektir. Ayrıca muharebeler sırasında köylüler ya da Yunanlar tarafından dere yataklarına, tarlalara defnedilmiş şehitler zamanla ortaya çıkmakta, yöre halkının bildirmesiyle başlayan tarama sürecinde çoğu kez olay mahallinde çok sayıda şehide ulaşılmaktadır.</p>
<p>“Üzerlik otu” olarak da bilinen <em>Peganum harmala</em>, habitat gereksinimi olarak havalanmış, müdahale edilmiş toprağı seven bir bitkidir. Toplu halde bulunduğu yerler eski bir yerleşim ya da mezarlık alanını düşündürdüğü için arkeologların arazide dikkat ettiği bir türdür. Sakarya Meydan Muharebesi sahasında da çok sayıda eski, terk edilmiş köy yerleşimi ve arkeolojik saha bulunmaktadır. Bu nedenle, herhangi bir güncel/eski yerleşime, insan kullanım unsuruna (ağıl vb.) ya da terk edilmiş mezarlığa rastlamayan yerlerde toplu halde üzerlik otu yayılımı “şehitlik olabilir mi?” sorusunu sormamıza neden olur.</p>
<p>Şehitlik olduğundan şüphelenilerek gidilen arazinin engebe şekli, düz satıhta gözlenen arızalar da çeşitli bulgular sunmaktadır. Sakarya Meydan Muharebesi sahası tepelik kesimlerde genellikle sarp, kayalık bir morfolojiye sahiptir. Bu nedenle defin işlemi yapılabilecek toprak alanları belirlemek zor değildir. Bu aşamada Türk savunma hattının konumunun iyi bilinmesi şarttır. Savunma hattının gerisinde, kendi arkadaşları tarafından defnedilen Mehmetçik Doğu – Batı eksenli bir mezarda, yüzü kıbleye bakacak şekilde İslami usullere göre defnedilmiş olmalıdır. Oysa savunma hattının ilerisinde bu defin işlemi Yunanlarca yapılmış da olabileceği için Kuzey – Güney eksenli mezarlar da incelemeye alınmalı, mutlak surette jeoradar gibi jeofizik yöntemlerle bulgu teyit edilmelidir. Bunun yanı sıra her siperin potansiyel bir şehitlik olabilme ihtimali de hatırdan çıkarılmamalıdır.</p>
<p>Yunanlarla Türk ordusunun defin şekilleri de farklıdır. Yunanlar mezarlarını el büyüklüğünde taşlarla çevirip başucuna tahta bir haç dikmekte, tabutla defnedildikleri için mezarlarında belirgin bir çökme olmamaktadır (Şekil 8). Türk ordusunda ise şehitler İslami usullere göre Doğu – Batı yönlü ve yüz kıbleye bakacak şekilde, başucuna belirgin şahide dikilerek defnedilmekte, şehitler doğrudan toprağa verildiğinden zaman içinde naaşın bozulmasıyla defin yerinde yaklaşık 20-30 cm derinlikte bir çökme olmaktadır. Erozyon etkisiyle bu çöküntü bugün ancak toprak seviyesinden bakıldığında belli belirsiz şekilde anlaşılabilmektedir (Şekil 8).</p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-98861" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-98861 size-full" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2021/08/Sekil-8.jpg" alt="" width="1050" height="400"><figcaption class="wp-caption-text"><center><strong><span>Şekil 8: Yunanların Defin Şekli ve Sakarya’daki Tipik Türk Şehitliği</span></strong></center></figcaption></figure>
<p>Yukarıda özetlenen bulguların hiç birisi tek başına bir anlam ifade etmez. Bir noktanın “şehit defin noktası” olarak tanımlanabilmesi için bulguya giden dört bilgi kaynağından en az üçünü sağlaması gereklidir. Uygulamada hala şüphe varsa mutlaka jeofizik yöntemlerle alana ilişkin soru işaretleri ortadan kaldırılmalıdır.</p>
<p>Bunların dışında son dönemde Yunanistan’da faaliyet gösteren bazı harp tarihi kuruluşlarının arşivlerinden elde edilen fotoğraflar da kayıp şehitlerin araştırılmasında az da olsa fayda sağlamaktadır. Fotoğraflarda yer alan şehitlerin konumları bazı durumlarda arazi yapısından tahmin edilebilmektedir. Yunanların “Kale Grotto” olarak tanımladıkları ve çok fazla zayiat verdikleri için özel önem addettikleri Güzelcekale Mevzileri’nde (Uludağ – Sığırcı Çiftliği) çekilmiş bazı fotoğraflar bize bu imkanı tanımaktadır. Şekil 2’de verilen şehitliğin de Kocaderetepe batı eteğinde olduğu bu şekilde rölyeften anlaşılmaktadır.</p>
<h3><span><strong>BULGULAR VE HAREKAT PLANLARIYLA ÖRTÜŞME</strong></span></h3>
<p>Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü adına, yukarıda özetlenen yöntem ve yaklaşımlarla 2014 – 2019 arası dönemde 2.613 – 3.994 arasında şehidin yeri tespit edilmiştir. Şehit sayısının net olarak verilememesinin nedeni bazı defin alanlarının normalden büyük olması ve aynı konuma birden fazla şehit defnedilmiş olması olasılığıdır. Bu özellikle mevzi hatlarında bulduğumuz şehitliklerde sık karşılaşılan bir durumdur. Bu şekilde belirlenen ve kesinleşen 149 şehitlik alanı dışında bulunan ve jeoradar taramasını müteakiben teyidi yapılabilecek olan 45 nokta daha bulunmaktadır.</p>
<p>Şu ana kadar muharebe sahasının ancak % 20’si şehitliklerin belirlenmesi amacıyla araştırılabilmiş olduğundan, asıl kanlı muharebelerin yaşandığı 3. ve 4. savunma hatlarımız arasındaki bölgeye geçilmesiyle bu sayının hızla artacağı düşünülmektedir. (Şekil 9).</p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-98862" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-98862 size-full" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2021/08/Sekil-9.jpg" alt="" width="800" height="800"><figcaption class="wp-caption-text"><center><strong><span>Şekil 9: 2015 Yılından Günümüze Dek Yürüttüğümüz Çalışmalarla Tespit Edilen Şehit ve Şehitlik Sayıları</span></strong></center></figcaption></figure>
<p>2015 yılında muharebe sahasının 13.850 hektarlık kısmı Milli Park olarak ilan edilmeden önce sadece Yıldız Dağı, Duatepe, Türbetepe ve Mangal Dağı’nda bazı mevziler bilinmekteydi. 2014 – 2019 döneminde ise toplam 121.211 metre (121 km) siper parçası koordinatlandırılarak haritaya işlenmiştir. Ayrıca Polatlı ve Haymana arasında muharebelerin geçtiği alanın aşılması halinde yeniden mevzilenerek savaşa devam etmek amacıyla daha doğuda planlanmış olan Malıköy – Gölbaşı savunma hattının nirengi noktalarında işaretlenmiş siperler de bulunmuş ve aynı şekilde haritaya işlenmiştir.</p>
<p>Bugüne kadar bulunarak haritalanan siperler, mühimmat kalıntısı yoğunlukları ve muharebe harekat planları birlikte değerlendirildiğinde, aktif muharebe sahasının 4 savunma hattından oluştuğu anlaşılmaktadır (Şekil 10). Siperlerinin, şehitliklerinin, komuta noktalarının ve diğer anıtsal tarihi mekanların tam olarak ortaya çıkarılmasıyla, Sakarya Meydan Muharebesi 100 yıl sonra daha anlaşılır bir hale gelmiş olacaktır.</p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-98853" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-98853 size-full" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2021/08/Sekil-10.jpg" alt="" width="1050" height="700"><figcaption class="wp-caption-text"><center><strong><span>Şekil 10: Mühimmat Yoğunlaşma Alanlarının ve Siperlerin Belirlenerek Haritalanmasıyla Ortaya Çıkan Savunma Hatları</span></strong></center></figcaption></figure>
<p><span><span><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i>  </span></a></span><strong><span><span>Dr. Selim ERDOĞAN</span></span></strong><span><span> </span></span></span></p>
<p>Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü (Ankara)</p>
<p><strong>Alıntı Kaynak:</strong> <a href="https://www.akademiktarihtr.com/sakaryameydanmuharebesi/" target="_blank" rel="noopener" data-schema-attribute="">https://www.akademiktarihtr.com/sakaryameydanmuharebesi/</a></p>
<hr>
<div><span><strong>Dipnotlar:</strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sakarya-meydan-muharebesi-saha-arastirmalari.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Apak, Rahmi, 1990, İstiklal Savaşı’nda Garp Cephesi Nasıl Kuruldu, TTK Yayınları, Ankara, s. 230.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sakarya-meydan-muharebesi-saha-arastirmalari.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> Türk İstiklal Harbi II. Cilt Batı cephesi 4. Kısım, Kütahya Eskişehir Muharebeleri (15 Mayıs 1921 – 25 Temmuz 1921), Genelkurmay Başkanlığı Harp Tarihi Dairesi Başkanlığı, 1973.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sakarya-meydan-muharebesi-saha-arastirmalari.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> Türk İstiklal Harbi II. Cilt Batı Cephesi 5. Kısım, 1. Kitap, Sakarya Meydan Muharebesi’nden Önceki Olaylar (25 Temmuz 1921 – 22 Ağustos 1921), Genelkurmay Başkanlığı Harp Tarihi Dairesi Başkanlığı, 1973.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sakarya-meydan-muharebesi-saha-arastirmalari.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> Türk İstiklal Harbi II. Cilt Batı Cephesi 5. Kısım, 2. Kitap, Sakarya Meydan Muharebesi ve Sonraki Olaylar (23 Ağustos 1921 – 10 Ekim 1921), Genelkurmay Başkanlığı Harp Tarihi Dairesi Başkanlığı, 1973.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sakarya-meydan-muharebesi-saha-arastirmalari.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> Angın, Ahmet, 1967, General Trikupis’in Hatıraları., Kitapçılık Tic. Yayınları, İstanbul, s. 107.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sakarya-meydan-muharebesi-saha-arastirmalari.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> Vandemir, Baki, 2006, Türk İstiklal Savaşı’nda Sakarya’dan Mudanya’ya, Genelkurmay Askeri Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı Yayınları, Ankara, s. 309.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>30 Ağustos ve Din Adamlarına Açık Mektup</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/30-agustos-ve-din-adamlarina-acik-mektup</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/30-agustos-ve-din-adamlarina-acik-mektup</guid>
<description><![CDATA[ 30 Ağustos ve Din Adamlarına Açık Mektup
Milli Mücadele sırasında Müftü, vaiz, İmam, müderris vs. unvanlar taşıyan 153 din adamı, Padişah Vahdettin’in fermanına ve amirleri durumundaki Şeyhülislam Dürrizâde Abdullah Efendi’nin fetvasına karşı bildiri ve karşı fetva yayınlamışlardı. Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş, bu din adamlarının vaaz, irşad, telkin, tavsiye, hatta Denizli Müftüsü Ahmet Hulusi Efendi ve Afyon Vaizi Şükrü Efendi örneğinde olduğu […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c461683001.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:47 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Ağustos, Din, Adamlarına, Açık, Mektup</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2021/01/%C3%96mer-Sa%C4%9Flam.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2021/01/Ömer-Sağlam.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2021/01/Ömer-Sağlam-768x432.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/din-adamlarina-acik-mektup.html">30 Ağustos ve Din Adamlarına Açık Mektup</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Ömer SAĞLAM</strong></span></a>
</p><p>Milli Mücadele sırasında Müftü, vaiz, İmam, müderris vs. unvanlar taşıyan 153 din adamı, Padişah Vahdettin’in fermanına ve amirleri durumundaki Şeyhülislam Dürrizâde Abdullah Efendi’nin fetvasına karşı bildiri ve karşı fetva yayınlamışlardı.</p>
<p>Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş, bu din adamlarının vaaz, irşad, telkin, tavsiye, hatta Denizli Müftüsü Ahmet Hulusi Efendi ve Afyon Vaizi Şükrü Efendi örneğinde olduğu gibi; bazılarının da milis kuvvetleri kurarak cepheye koştukları çetin mücadelelerle kazanılan Milli Mücadeleyi, <strong>“İşgal Girişimi” </strong>olarak nitelendirmek suretiyle küçümsemekte ve önemsizleştirmektedir.</p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-98872" class="wp-caption alignleft"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-98872 size-full" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2021/09/Omer-Saglam-5.jpg" alt="" width="300" height="250"><figcaption class="wp-caption-text"><center><span><strong>İşgal Kuvvetleri Komutanları, Türk Bayrağı’nı Böyle Selamlayarak Geldikleri Gibi Gittiler İstanbul’dan</strong></span></center></figcaption></figure>
<p>Oysa olay bir işgal girişimi değil, 1918-1923 yolları arasında olmak üzere tam beş yıl süren fiili işgaldir. 30 Ekim 1918’de imzalanan Mondros Ateşkes Antlaşması’na dayanarak 13 Kasım 1918 günü İstanbul’u işgal eden İngiliz kuvvetleri, yaklaşık 5 yıl (4 yıl 10 ay 23 gün) sonra olmak üzere; 6 Ekim 1923 günü Şükrü Naili Paşa komutasındaki 3. Kolordu’nun İstanbul’a girmesiyle İstanbul’dan def olup gitmişlerdir.</p>
<p>Düşman, harimi ismetimiz ve namusumuz olan payitahtımız dahil her yerimize girmiş, kadınlarımızın, kızlarımızın namusuna tasallut etmiştir. Maraş’ın kahraman evladı Sütçü İmam, Türk kadınlarına sataşan Fransız askerlerine ilk ateşi açarak Maraş savunmasını başlatmış ve şehre Kahramanlık unvanının verilmesine giden yolu o açmıştır.</p>
<p>Sakarya Meydan Savaşı ve devamındaki Dumlupınar Başkumandanlık Meydan Savaşı, sadece İkinci Viyana Kuşatması’ndan sonra başlayıp yaklaşık 2.5 asırdır devam eden ve sadece 2. Abdülhamit döneminde 1.6 milyon km. karelik toprak kaybına sebep olan ricatı, yani geri çekilmeyi durdurmakla kalmamış, Atatürk ve Cumhuriyet düşmanlarının anaları ve bacıları da dahil, topyekun bir milletin namusunu kurtarmıştır.</p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-98873" class="wp-caption alignright"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-98873 size-full" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2021/09/Omer-Saglam-6.jpg" alt="" width="300" height="350"><figcaption class="wp-caption-text"><center><strong><span>DİB Başkanı Ali Erbaş’ın Zafer Haftası Twiti</span></strong></center></figcaption></figure>
<p>Atmış olduğu yukarıdaki twitle, Türk’ün varoluş ve hayat-memat mücadelesi olan Milli Mücadele’yi sıradan bir işgal girişimini önleme mücadelesi gibi sunan Osmanlı hayranı Ali Erbaş’a hatırlatalım; Bursa’yı işgal eden Yunan güçlerinin Komutanı Sofokles’in, Osmanlının kurucusu Osman Gazi’nin kabrini tekmeleyerek “Kalk Koca Osman. Kalk da kurtar torunlarını” derken çekilmiş şu fotoğraflarını göstermek isteriz:</p>
<p>Bursa’nın 8 Temmuz 1920 günü işgali ve aynı zamanda Venizelos’un oğlu olan Sofokles’in Osman Gazi’nin kabrine saygısızlık etmesi üzerine, Büyük Millet Meclisi Başkanı olan Mustafa Kemal Paşa’nın isteği üzerine, adeta adı konulmamış bir ulusal yas ilan edilmiş ve bunun alameti olarak da BMM kürsüsüne siyah bir örtü (Püşide-i Siyah) örtülüyor. Bu örtü, ancak Bursa’nın işgalden kurtarıldığı 11 Eylül 1922 günü kaldırılmıştır!</p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-98874" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-98874 size-full" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2021/09/Omer-Saglam-7.jpg" alt="" width="750" height="400"><figcaption class="wp-caption-text"><center><span><strong>Sofokles ve Beraberindekiler Osman Gazi’nin Türbesi’nde Gururla Poz veriyorlar</strong></span></center></figcaption></figure>
<p>Osmanlı’ya sahip çıkmak, Sayın Ali Erbaş’ın geçtiğimiz yıl Ayasofya’nın ibadete açılışı sırasında okumuş olduğu hutbede, Ayasofya’yı ibadete kapatanları <strong>“zalim”</strong> olarak nitelendirmek suretiyle söz konusu kararın altında imzası bulunan Atatürk’e imaen de olsa hakaret etmekle değil, tıpkı Sofokles’in kabrini tekmeleyen o ayakları 9 Eylül 1922 günü İzmir’den denize dökmekle olur…</p>
<p>Bugün sayıları 153 bini aşan din adamlarının, bir asır önce 153 din adamının gösterdiği cesareti ve yürekliliği gösterememesi ve Ali Erbaş’ın, bir 10 Kasım arifesinde tescilli Atatürk ve Cumhuriyet düşmanı Kadir Mısıroğlu ziyareti ile başlayıp, Ayasofya’nın ibadete açılışında okuduğu hutbe ile devam eden ve on binlerce şehit verme pahasına 5 yıllık işgale son veren Kurtuluş Savaşı’nı sıradan bir işgal girişimi olarak nitelendirmesiyle zirve yapan Atatürk ve Cumhuriyet karşıtlığı karşısında sessiz kalmaları ve iki kelimelik bir itiraz cümlesi bile kuramamaları ne hazindir!</p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-98875" class="wp-caption alignleft"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-98875" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2021/09/Omer-Saglam-9.jpg" alt="" width="300" height="380"><figcaption class="wp-caption-text"><center><strong><span>Bursa’nın işgali üzerine BMM Siyah Örtü örtülüyor</span></strong></center></figcaption></figure>
<p>Son yıllarda verilen abuk sabuk fetvalar ve DİB Mensubu din adamlarınca kadınlar hakkında söylenen aşağılayıcı sözler karşısındaki tepkisizlikleri ise utanç vericidir. Din adamlarındaki bu ölü toprağı serpilmiş hale baktıkça, Boğaziçi Üniversitesinde yanlı ve yanlış rektörlük atamalarına bir yıldır direnen öğrenci ve öğretim üyelerine olan saygım bir kat daha artmaktadır benim.</p>
<p>Şahsen benim Diyanet’e bağlı din adamlarına ve Taliban terör örgütünü Peygamber ordusuna, Kabil’in ele geçirilmesini de Mekke’nin fethine benzeten ve Taliban’ın başarısını “İslam’ın Zaferi” gibi nitelendiren ilahiyatçılara hiç bir güvenim ve onlardan hiç bir umudum kalmamıştır. Millet kendi din adamlarını kendisi bulmak zorundadır. Elbette sözüm Bayburt şehir meydanında Taliban’ın zaferini kutlamak için lokum dağıtanlara değildir!</p>
<p><strong>Atatürk Olmasaydı İstanbul’u Ancak Turist Olarak Görebilirdik</strong></p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-98876" class="wp-caption alignright"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-98876" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2021/09/Omer-Saglam-10.jpg" alt="" width="300" height="210"><figcaption class="wp-caption-text"><center><strong><span>Taliban’ın Zaferi İçin Bayburt’ta Lokum Dağıtıldı!</span></strong></center></figcaption></figure>
<p>Sakarya ve Dumlupınar Zaferlerini kutlamak yerine Taliban’ın zaferini kutlamak maksadıyla Bayburt meydanında lokum dağıtanlar için Tarihçi-Yazar  <strong>İlber Ortaylı şöyle diyor: </strong><em>“Burada seçimi tayin eden unsurlar son derece ilkel. Adamın biri kafasında külah, Taliban geldi diye lokum dağıtıyor. Resme baktım, Kabil çarşısında tuzu kuru bir tüccar mı diye düşündüm, baktım, Bayburtlu biriymiş. O Bayburtlu lokum dağıtmayı biliyor ama acaba coğrafya biliyor mu? Ne demek yani, Bayburt’un ortasında Taliban için lokum dağıtmak, deli midir nedir? Okul mevsimi yaklaşmış, git 2 çocuğu giydir. Bunu yapan kişinin doğru bir seçim yapacağına nasıl inanırsın?</em></p>
<p><em>Atatürk olmasa İstanbul’u turist gezisinde görürdük. Hiçbir yerde olmazdı. Muhtemelen bazı yerlerimiz yine kurtulurdu ama bugünkü Türkiye olmazdı. Atatürk olmasa Kurtuluş Savaşı kadroları bile hazırlayamazdı bugünkü Türkiye’yi. Çünkü orada en ileriyi gören ve bir tabirle en çılgını tek başına oydu. O Türkiye Mareşali’dir hakikaten. O orada olmasa bu iş başka türlü olurdu, bilmiyorum öyle bir Türkiye’yi sever miydik… Orta Anadolu’nun ortasında kalırdık, Ege filan hak getire, Trakya yok… İstanbul’da milletlerarası bir komisyon olurdu ve İstanbul’u turist rehberinde görürdün ancak. ‘İngilizler gelir, gazete çıkarır, biz de yazardık’ diyen de var. Atatürk Başkomutan olmasa, 30 Ağustos Zaferi ve Sakarya Savaşı olmasa İstanbul’u ancak turist gezisinde görürdük. Anadolu’nun bir yerine tıkışıp kalırdık.</em>“<a href="https://www.altayli.net/din-adamlarina-acik-mektup.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a>(*)</p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-98877" class="wp-caption alignright"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-98877 size-full" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2021/09/Omer-Saglam-11.jpg" alt="" width="300" height="410"><figcaption class="wp-caption-text"><center><strong><span>27 Ağustos Cuma Hutbesi</span></strong></center></figcaption></figure>
<p>İlber Ortaylı’nın dediklerinin aynısını vaktiyle Atatürk’le ters düşmüş ve uzun süre yurtdışında yaşamak zorunda kalmış Rauf Orbay da söylemiştir kendisi gibi muhalif paşalarla yapmış olduğu bir sohbette. <strong>“Biz olmasaydık o yine başarırdı. Ancak o olmasaydı bizim hiçbirimiz başaramazdı!”</strong> demiştir Rauf Bey!</p>
<p>Malazgirt Zaferi’nin yıldönümünden bir gün sonra olmak üzere; 27 Ağustos Cuma günü okunan Hutbe’yi dinlemeyenler için söyleyelim; Hutbede Halife Ömer ve İyaz b. Ganem adı geçiyor ama Alpaslan ismi geçmiyor! Müslüman kavramı geçiyor ama Türk kavramı geçmiyor.</p>
<p>Hutbe, sanki, diğer etnik unsurları rahatsız etmesin düşüncesiyle Türk kelimesinin yasaklandığı <strong>“Anasır-ı İslam”</strong> anlayışının egemen olduğu Osmanlı döneminde okunan hutbeler gibi! Siz dersiniz Türkiye Cumhuriyeti, bir ulus devlet değil de sanki bir imparatorluk! Mevcut iktidarın Türkiye Cumhuriyeti için sık sık “İmparatorluk Bakiyesi” vurgusu boşa değil demek ki. Oysa bakiye, asıl değildir. “Jurassic Park” filminde olduğu gibi, bastonda saklı bir larvadan dinozor elde etmek sadece masallarda ve hayal dünyasında olur. Temsiliyet sorumluluğu da gerektirir. Oysa Türkiye Cumhuriyeti’nin, Osmanlı’nın sorumluluğunu alma gibi bir görevi yoktur. Ülkenin kıt kaynaklarını, MB’nın rezervlerini eksiye düşürme pahasına sağa sola savurmaktan, orada burada çarçur etmekten vazgeçmek gerekiyor!</p>
<p>Ayrıca hutbeler, genelde, yıldönümleri hutbenin okunduğu günde veya yakın gelecekteki günlerde yaşanmış önemli olayları konu alır. 27 Ağustos tarihli hutbe ise geçmişte, yani bir gün önceki tarihte cereyan etmiş Malazgirt Zaferi üzerine bina edilmiştir. Oysa normalde üç gün sonra kutlanacak olan 30 Ağustos Zaferi’ni konu alması gerekirdi. Allah’tan sureti haktan görünmek için olacak, “Sakarya” ve “Büyük Taarruz” kavramları ismen de olsa zikredilmiş hutbede.</p>
<p>Diyarbakır’ı fethettiği söylenen İyaz Bin Ganem ismi de hayli ilginç. Başka anlamı var mı bilmem, ancak Arapça “Ganem” kelimesi “Koyun” demektir. Bu durumda İyaz Bin Ganem, “Koyunun Oğlu İyaz” demek oluyor! Dolayısıyla; Müslümanlar artık hutbeleri kör koyunun kaval dinlediği gibi dinlemekten vazgeçmeli ve tepkilerini göstermelidirler.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Ömer SAĞLAM</strong></span></a>
</p><p><a href="https://www.altayli.net/din-adamlarina-acik-mektup.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> https://t24.com.tr/haber/prof-dr-ilber-ortayli-taliban-geldi-diye-lokum-dagitan-kisinin-dogru-bir-secim-yapacagina-nasil-inanirsin,975132</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Taşkent’teydim</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/taskentteydim</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/taskentteydim</guid>
<description><![CDATA[ Taşkent’teydim
Türk tarihine dayanarak, yakından ve uzaktan tanıdığım için, 1990’lı yıllardaki değişimden yararlanıp, 1992-1993-1994 ve 1998 yıllarında Taşkent’te bulunmuştum. Bu günlerde Taşkent benim için her şeydi. Taşkent Doğu Bilimler Enstitüsü’nde Türk Dilleri ve Türk Tarihi hakkında bir yıl ders vermiştim. Artık bir Taşkentli kadar Taşkent’i sevmeye başlamıştım. Taşkent beni sevmiş midir bilmem, ben Taşkent’i sevmiştim. Tüm […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4614cdeff.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:47 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Taşkent’teydim</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2021/01/%C4%B0klil-Kurban.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2021/01/İklil-Kurban.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2021/01/İklil-Kurban-768x432.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/taskentteydim.html">Taşkent’teydim</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>İklil KURBAN</strong></span></a>
</p><p>Türk tarihine dayanarak, yakından ve uzaktan tanıdığım için, 1990’lı yıllardaki değişimden yararlanıp, 1992-1993-1994 ve 1998 yıllarında Taşkent’te bulunmuştum. Bu günlerde Taşkent benim için her şeydi. Taşkent Doğu Bilimler Enstitüsü’nde Türk Dilleri ve Türk Tarihi hakkında bir yıl ders vermiştim. Artık bir Taşkentli kadar Taşkent’i sevmeye başlamıştım. Taşkent beni sevmiş midir bilmem, ben Taşkent’i sevmiştim. Tüm Özbekistan’ı gezdim, araştırmalarda bulundum.</p>
<p>Bugünkü Özbekistan’ın en doğu bölgesi olan Fergane Havzası, Kırgızistan ve Tacikistan ile sınırlanmaktadır. Bu havza sanki bir avuç içi gibi, birbirinden pek de uzak olmayan beş parmağa benzer aralıklarla yerleşen beş şehri içine almaktadır: Fergane, Mergilan, Hokant, Endican, Namengen. Bir de bugünkü Kırgızistan sınırları içinde bulunan Oş şehri de coğrafi bakımdan bu bölgeye aittir. “Fergane” sözcüğü hem bu havzanın, hem bu havzanın en güneyine yerleşen bir şehrin adı olmaktadır. Havzanın en kuzeyine Namengen şehri yerleşmiştir.</p>
<p>Uzak geçmişten bu yana “İki Nehir Arası” (Sır Derya ile Amu Derya arası) anlamında Arapların diliyle “Maveraünnehir”, Avrupalıların diliyle “Transaxiana” diye adlandırılan ve tarih boyunca çok kanlı savaşlara sahne olan bu cennet yurdun bir parçası, işte bu Fergane Havzası’dır. Fergane şehrinin 30-60 km. güneyine doğru Vadil kasabası ve bu kasabaya bağlı Şahimerdan ilçesi, daha güneyde ise, yüksek Alay sıradağları bulunmaktadır. Bu sıradağların güneyi Tacikistan, Tacikistan’ın güneyi Afganistan’dır.</p>
<p>Alay Dağı’nın zirvesi kış yaz bembeyaz karla kaplanmış olup, adı geçen Sır Derya işte buralardan başlıyor. Dağın orta yüksekliğinde oluşan Kök Köl (Gök Göl) ile dağ eteğindeki yerleşim sahası arasına şu anda teleferik tesisatı kurulmuştur. Ben (İklil Kurban) 1994 yılının Temmuz ayı ortalarında burada idim. Havanın 40 derecenin üstünde sıcak olmasına rağmen, çok duru olan dağ suyu eli donduruyordu. Suyun aşağıya doğru büyüyerek akan dere kenarları yemyeşil çimenlik olup, temiz suyu ve güneşli havasıyla burası, şehir halkı için dinlenme, rahatlama yeridir. Bu özelliklerinden dolayı, Türkistan’daki tam 100 (651-751) yıl süren Arap istilasının en yoğun ve kalıcı etkisi buralarda-Maveraünnehir’de gerçekleştirilmiştir. Çünkü Maveraünnehir Arapların hayalindeki cennetti.</p>
<p>İşte yukarıda bahsettiğim coğrafya, bir zamanların ünlü hükümdarı ve yazarı olan Hindistan fatihi Babur’un (1483-1530) yurdudur. Babur buralarda taht kurmuş, düşmanlarıyla çarpışmış ve zor günlerinde bu dağların mağaralarına, yalçın kayalarına sığınmıştır. Ayrıca burası, dağ eteğine yerleşen Şahimerdan ilçesindeki, ünlü ceditçi (yenilikçi) şair Hemze Hakimzade Niyazi’nin (1889-1929) mezarı ile Ona ait müzeyi bağrına basarak, yakın çağımızdaki bir faciaya tanıklık etmektedir. Hemze’nin mezarı üstündeki mermer taşa şairin şu mısraları yazılmıştır:</p>
<table>
<tbody>
<tr>
<td>
<div>Tüzemiz yengi turmuşni<br>
Zaman içre.<br>
Ebedi sungra yeşeymiz<br>
Cahan içre.</div>
</td>
<td>
<div>(Kuracağız yeni hayat</div>
<div>Zaman içinde.</div>
<div>Ebediyete kadar yaşarız</div>
<div>Cihan içinde.)</div>
</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Şairin mezarının ve Ona ait müzenin bu dağ eteğinde bulunmasının önemli bir sebebi vardır. Şair Hokantlı yani bu yörenin insanıdır. O burada ceditçilik fikirleriyle ortaya çıkarak, kadınlara peçe ve başörtülerinden kurtulup, çağa-bilime ayak uydurmalarını söylediği sırada (1929), dinci gruplar tarafından taşlanarak öldürülmüştür (Özbek Sovyet Ansiklopedisi: 365). Şairin başına gelen bu olay, 1930 yılında Menemen’de hasıl olan Kubilay olayı ile 1993 yılında Sıvas’ta hasıl olup, 37 aydının ölümüyle sonuçlanmış yangın olayının hemen hemen aynısıdır. İşte Ruslar-Çinliler gibi istilacıların, komünizm gibi yabancı ideolojilerin Türk topraklarında tutunabilmesini sağlayan başlıca amil-etken, bunun gibi olaylar ve bu olayları doğuran VII. yüzyıl Arap zihniyetinin temsilcileridir.</p>
<p><img decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-98894" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2021/10/Hemze-Hakimzade-Niyazi-C.jpg" alt="" width="1050" height="590"></p>
<p>Tapıların, heykellerin yıkıldığı devrimizde, şairin görkemli heykeli bugün Taşkent’te dimdik ayaktadır. Tıpkı Kubilay’ın Menemen’deki heykeli gibi. Çünkü bu iki kardeşin düşmanları aynı olduğu gibi, amaçları da aynı idi: Ulusunu çağdaş uygarlık seviyesine ulaştırmak ve yüceltmek. Aralarındaki tek fark, Hemze’nin Kubilay’dan bir yıl önce öldürülmesidir (1929). Onlar öldürüldü, fakat ölüm her insan varlığının sonu değildir. Nasıl yaşamış ve niçin-nasıl ölmüş olmalarına göre, bu ölümlü dünyamızda bazı insanlar ölümsüzleşir. Böyle insanları doğurabilen ulus, O ölümsüz bireylerinin omzunda sonsuza kadar yaşar.</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Kızılelma’yı Arayan Üç Yazar: Ömer Seyfettin, Ziya Gökalp, Ragıp Şevki Yeşim</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/kizilelmayi-arayan-uc-yazar-omer-seyfettin-ziya-goekalp-ragip-sevki-yesim</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/kizilelmayi-arayan-uc-yazar-omer-seyfettin-ziya-goekalp-ragip-sevki-yesim</guid>
<description><![CDATA[ Kızılelma’yı Arayan Üç Yazar: Ömer Seyfettin, Ziya Gökalp, Ragıp Şevki Yeşim
Çıktı Otranto’ya pür- velvele Ahmet Paşa Tuğlar varsa gerektir Kızılelma’ya kadar Yahya Kemâl, Gedik Ahmet Paşa’ya Gazel Kızılelma, Türkler arasında cihan hâkimiyetinin sembolüdür. Bazen Türklerin yaşadıkları bölgeye göre daha batıda, ulaşılması gereken bir yer, bazen de bir ülkenin önemli bir yapısının üzerinde parıldayan altından yapılma bir yuvarlaktır. Bu top zaferin işareti, hâkimiyetin veya fethedilmek üzere […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4575b3189.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:47 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Kızılelma’yı, Arayan, Üç, Yazar:, Ömer, Seyfettin, Ziya, Gökalp, Ragıp, Şevki, Yeşim</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1085" height="560" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/05/Kizilelma-Pesinde-G.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/kizilelmayi-arayan-uc-yazar-omer-seyfettin-ziya-gokalp-ragip-sevki-yesim.html">Kızılelma’yı Arayan Üç Yazar: Ömer Seyfettin, Ziya Gökalp, Ragıp Şevki Yeşim</a></p>
<p><span><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Fatih ÖZDEMIR</strong></span></a></span></p>
<p><span><em>Çıktı Otranto’ya pür- velvele Ahmet Paşa<br>
Tuğlar varsa gerektir Kızılelma’ya kadar</em></span></p>
<p><span><strong><em>Yahya Kemâl, Gedik Ahmet Paşa’ya Gazel</em></strong></span></p>
<p><span>Kızılelma, Türkler arasında cihan hâkimiyetinin sembolüdür. Bazen Türklerin yaşadıkları bölgeye göre daha batıda, ulaşılması gereken bir yer, bazen de bir ülkenin önemli bir yapısının üzerinde parıldayan altından yapılma bir yuvarlaktır. Bu top zaferin işareti, hâkimiyetin veya fethedilmek üzere seçilmiş yerin sembolü olarak kullanılmıştır. Kızılelma motifi Türklerde çok eski inançlara ve töreye dayanır. Yenisey Yazıtları’na göre, Barlık suyu boyunca oturan Oğuzları, buradan hep batıya doğru yürüten güç Kızılelma olmuştur. Bu bakımdan Kızılelma çok güçlü bir fetih idealinin sembolü olmuştur. Örneğin, Ergenekon Destanı’nda Kızılelma, Ergenekon’dan çıkma ve eski yurda yeniden sahip olma idealidir. Ulaşılması gereken, ülkeleri ele geçirmek için fetihleri amaç hâline getiren bir semboldür.</span></p>
<p><span>Türkler hangi yöne giderlerse gitsinler ulaşacakları zafere, ulaşmadan önce Kızılelma adını vermişlerdir. Hazar Denizi’nin doğusundan gelen Oğuzlar, Hazar kağanının çadırının üzerinde bulunan ve hâkimiyetin sembolü olan altın topu ele geçirmeyi amaç edinmişlerdir. Kızılelma ideali buradan İran’daki Türklere, onlardan da Osmanlılara geçmiştir. Osmanlıların fethetmek istedikleri yerlerde bir Kızılelma’nın varlığına inandıkları ve bunu ele geçirmek için çabaladıkları görülmektedir.</span></p>
<p><span>Osmanlılardan önce de var olan ancak Osmanlılarla olgunlaşan bir amaçtır Kızılelma’yı ele geçirmek. Kızılelma’nın bir kavram olarak, gittikçe arzulanan bir emel, gaye ve somut hedef hâline gelişi daha çok Osmanlılarda kendini gösterir. Türk’ün ortak bilinçaltında efsanevî bir şekilde yaşayan bu idealin Osmanlılar zamanında yazılı kaynaklara da geçtiği görülmektedir. Bu devirdeki anlayışa göre Kızılelma, değişmez ve tek bir gerçeklik alanında değil, ideal sahasındadır. Osmanlı padişahları dünya hâkimiyetine ulaşmak için ilk aşama olarak İstanbul’u görmüşlerdir.</span></p>
<p><span>Bu düşünce halk ve askerler arasında Kızılelma adı ve efsanesiyle ile yayılmış, İstanbul’a sahip olmanın sembolü olmuştur. Ayasofya’nın önünde bulunan Justinyanus heykelinin bir elinde kızıl bir küre bulunmaktaydı ve bu küre Bizans’ın devamı için bir uğur sayılmaktaydı. Bu küre Türkler tarafından sahip olunması gereken bir hedef yani Kızılelma olarak sembolleştirilmiştir. İstanbul’un Türklerin eline geçmesinden sonra, yeni Kızılelma Roma’daki St. Pierre Kilisesi’nin kubbesidir. Kızılelma Katolik dünyanın merkezine taşınmıştır.<sup>1</sup> Türklerin yeni Kızılelma’sı Roma, Fatih’in düzenlediği Otranto Seferi’nin de hedefi olmuştur. Ragıp Şevki Yeşim de romanında Türklerin İtalya’daki Kızılelma macerasını anlatmıştır.</span></p>
<p><span>Osmanlı Devletinin zayıflamasından ve yeniçeriliğin kaldırılmasından sonra unutulmaya yüz tutan Kızılelma ideali, 20. yüzyıl başından itibaren gelişen Türkçülük akımı ve geliştirilmek istenen millî mefkûreyle tekrar gündeme gelmiş ve bu görüşleri savunanlar için motive edici bir güç olmuştur. Bunun edebiyata yansımaları ise Ziya Gökalp’te ve Ömer Seyfettin’de görülür. Ziya Gökalp’in Kızılelma adlı manzum hikâyesi 1913 yılında Türk Yurdu dergisinde yayınlanmıştır. Ziya Gökalp eserini eski mesneviler şeklinde ve ideolojik yönü ağır basan bir tarzda kaleme almıştır. Kızılelma<sup>2</sup> şiiri ideolojik içeriğine rağmen konuyu ele alışıyla, fikirleri bir aşk masalı içinde eritmesiyle ve oluşturduğu şiir atmosferiyle bir sanat eseri özelliği gösterir. Bu manzum hikâyenin konusu kısaca şöyledir: Ay Hanım Bakülü zengin bir ailenin kızıdır. Paris’te eğitim gören Ay Hanımın tek bir ideali vardır ve eğitimini de bu yüzden sürdürür. İyi bir eğitim alarak Turan’da okullar açmak niyetindedir. Eğitimini bitirir ve Bakü’ye döner. Bakü’de, Paris’te öğrendiği modern bilgilerin yanında Doğu’yu da tanımak ister. Ülkesinin en büyük âlimi Sadettin Molla’dan ders almaya başlar. Burada İstanbullu ressam Turgut’a âşık olur. Turgut “Bu yol Kızılelma’ya gider.” diye bir tabela görmüştür ve Sadettin Molla’dan Kızılelma hakkında bilgi almak istemektedir.</span></p>
<p><span>Sadettin Molla bu iki gence Kızılelma’nın nasıl bir yer olduğunu anlatır. Kızılelma’nın Türklerin tarih boyunca ulaşmak istedikleri yer, ideal olduğunu söyler. Dinlediklerinin etkisi altında kalan Ay Hanım, idealist biri olduğu için aşkını ikinci plana atar ve bu ideali gerçekleştirmenin yollarını arar. Bu idealin gerçekleşmesinin tek şartı ona inanan ve uygulayan bir gençlik yetiştirmektir. Ay Hanım, bu düşünceyle hürriyet olmadığı için Bakü, Kazan veya İstanbul’da kurulamayacak olan okulunu Lozan yakınlarında açar. Burası bir “Türk Beldesi”dir ve adını da Kızılelma koyar. Kızılelma bir ilim şehridir ve bu girişimi duyan Türk gençleri buraya akın eder. Burada aldıkları fen, ziraat, ticaret ve sanat eğitimiyle bu gençler Türk dünyasını canlandıracaktır. Bir bakıma onlar Türklük dünyasını yeniden yaratacak “yeni Adem ve yeni Havvalar” olacaklardır. Ay Hanım, Turgut’u unutmak için buranın işleri üzerine yoğunlaşır. Turgut ise hâlâ Kızılelma’yı aramaktadır. Bir gün Lozan’da kurulan Kızılelma’nın ilânını görür, buraya gelir ve resim hocası olmak için başvurur. Ay Hanım Turgut’a görünmez çünkü aşkının alevlenmesinden korkmaktadır. Turgutla, Ay Hanımın yardımcısı Tomris Hanım ilgilenir. Turgut, Tomris’i daha önceden hayal meyal gördüğü Ay Hanım sanarak âşık olur. Ancak Tomris Ertuğrul adlı bir gence âşıktır. Onların evleneceklerini duyan Turgut, intihara karar verir. Son anda Ay Hanım ortaya çıkarak durumu anlatır, sevgilisini ölümden kurtarır ve evlenirler.</span></p>
<p><span>Ay Hanım, sosyal yönü, kültürlü olması, kendini adadığı bir idealinin bulunması ve sevdiğini koruyan ve kurtaran yönleriyle ideal bir kadın tipidir. Turgut ise şairliğinden gelme bir özellik olarak romantik bir kişilik sergiler. Sadettin Molla da idealist, bilgili, veli bir kişilik olarak çizilmiştir. Mehmet Kaplan, Sadettin Molla için şu tespitleri yapar. “Sadettin Molla, cezbesi ile Türk – İslâm tarihinde çok önemli bir yer tutan velilere yaklaşır. Fakat o kendisini sadece Allah’a adayan eski tip veli değil, Gökalp gibi toplumun kaderi ile çok yakından ilgili bir fikir adamıdır. Gökalp’in deyimiyle o, bir -içtimaî mutasavvıf- (sosyal mistik) tir.”<sup>3</sup></span></p>
<p><span>1912 yılında yayınladığı Altın Destan şiirinde Türk milletinin içinde bulunduğu kötü durumu gözler önüne seren Gökalp, ondan bir yıl sonra yazdığı Kızılelma’da ise Türk milletine kurtuluş yolu olarak Kızılelma ideali altında birleşmeyi göstermiştir. Fakat Türk milletini kurtaracak, yükseltecek bu Kızılelma nedir? Kızılelma neresidir? Sadettin Molla,</span></p>
<p><span><em>Kızılelma yok mu? Şüphesiz vardır,<br>
Fakat onun semti başka diyardır…<br>
Zemini mefkûre, seması hayâl<br>
Bir gün gerçek, fakat şimdilik masal..</em></span></p>
<p><span>diyerek, Kızılelma’nın bir hayal olduğu, sadece düşüncede mevcut olduğunu, hayalden hakikate geçmenin imkânsız olmadığını anlatır. Ay Hanım işte bu masalı gerçekleştirmek ister. Kızılelma’nın hayalden hakikat durumuna geçmesi için eğitime önem vererek Türk kimliğine sahip çıkan bir gençlik yetiştirmek gerekmektedir.</span></p>
<p><span>Türklük, tarih boyunca kendisine yabancılaşarak millî benliğini yitirmiştir. Ay Hanımın kurduğu okul ile yeni bir nesil yetişecek ve bu benlik tekrar kazanılacaktır. “Kızılelma’da ideolojik bakımdan dikkati çeken iki nokta vardır. Bunlardan birincisi Sadettin Molla’nın Turgut’a açıkladığı ana fikirdir. Türk ırkı, Kızılelma diye yüzyıllar boyunca ülkeden ülkeye koşmuş, fakat aradığını bulamamış, tam tersine, kendisini başkaları için yok etmiş, kendi benliğine yabancılaşmıştır. Bunun sebebi, Türklüğün özelliğini kendi içinde değil, dışarıda aramasıdır. İkinci önemli nokta ise, Ay Hanım’ın Sadettin Molla’nın fikrine dayanarak, İsviçre’de Lozan civarında kurduğu Türklük Beldesi, İlim Sitesi veya Kızıl Elma’dır.”<sup>4</sup> Gökalp, Türklerin Kızılelma ideali altında birleşip ortak dil, ortak duygu kısaca ortak hayata sahip olmalarını ister. Ziya Gökalp, Türklere Kızılelma’yı ulaşılacak olan bir ideal olarak gösterir ve Türk birliğinin sağlanması, nihaî hedefidir.</span></p>
<p><span><em>Maksadı gitmektir birliğe doğru,<br>
Millî düşünceye dirliğe doğru.<br>
Bilir bir gün millî irfan doğacak,<br>
Yeni Orhun, yeni Turfan doğacak.<br>
İçtamî bir yurt, kavmî bir tarih<br>
Edecek Türklüğü taklitten tenzih.</em></span></p>
<p><span>mısralarıyla Kızılelma’nın amacını belirtir.</span></p>
<p><span>Kızılelma motifi bu şiirde çöken bir devletin ve milletin yerine, bütün Türklerin bir araya gelerek kuracakları Turan devleti olarak ele alınmıştır. İkinci Meşrutiyetten sonra özellikle Ziya Gökalp’in ve Türk Ocağı’nın çalışmalarıyla “her tarafta çatırdayan imparatorluğun Türk unsuruna milliyetçilik fikrini aşılamak, onları geniş bir Türklük dünyasından haberdar etmek çabaları, bir noktada aşırıya gidiyor ve asıl sarınılması gereken ana vatan kavramı uzak Türk illerini de içine alan meçhul ve mevhum bir belde hâline geliyordu.”<sup>5</sup> Ziya Gökalp’in Kızılelma şiirini yazış amacı, ortaya koyduğu düşünceler ve Kızılelma sembolüne yüklediği anlam bu doğrultuda ele alınabilir.</span></p>
<p><span>Ömer Seyfettin’in 1917 yılında yazdığı Kızılelma Neresi?<sup>6</sup> adlı hikâyesinde Kızılelma sembolü tarihten alınan bir konuyla anlatılmaktadır. Hikâyenin başında Koca Sekbanbaşı Tarihiden alıntılanmış ve Nizam-ı Cedid’e karşı çıkan yeniçerilerin söylediği şu sözler epigraf olarak kullanılmıştır: “…Hemen göstersünler. Dalkılıç olur, düşmanı harap iderüz ve kralın tacu tahtını başına geçirip Kızılelmaya dek giderüz.” Hikâye, bu efigrafla doğru orantılı olarak gelişmekte ve Kızılelma idealinin Türk askerleri için taşıdığı anlam araştırılmaktadır.</span></p>
<p><span>Hikâyenin ana kahramanı Kanunî Sultan Süleyman’dır. Kanunî, bir sefer öncesi otağında otururken dışarıda askerlerin “Kızılelma’ya, Kızılelma’ya” diye bağırışlarını duyar. Kanunî, doğuda olsun, batıda olsun sefere çıkarken galeyana gelen askerlerin hep Kızılelma’ya diye bağırdığını, bu narayı yeniçeri kışlalarında, sipahi ocaklarında, geçit törenlerinde hatta sarayın iç bahçesinde bile duyduğunu düşünür. Aklına Kızılelma’nın neresi olduğu sorusu gelir. Binlerce defa ismini duyduğu bu memleket nerededir? Bu kısa hikâye Kanunî Sultan Süleyman’ın bu soruya cevap araması üzerine kurulmuştur. O, bu soruyu aralarında Sokullu Mehmet Paşa, Ayas Paşa, İskender Paşa gibi etrafında bulunan yöneticilere sorar ama tatmin edici bir cevap alamaz. Kazaskerler Kızılelma’nın halk tarafından uydurulmuş bir efsane olduğunu, hakikat olmadığını, bu yüzden de ne şeraitte ne de ilimde yerinin olmadığını, ancak örfte olduğunu söylerler. Kanuni bu cevaplar üzerine halkı idare eden fakat halkın istediği şeyi bilmeyen yöneticilere kızar ve kendini sorgular. Acaba kendisi Kızılelma’nın neresi olduğunu biliyor mudur? O da bu sorunun cevabını bilmemektedir ama sezmektedir. “Kızılelma, tabiatın, ilmin, irfanın ötesinde bir hakikattir.” Hikâyenin sonunda Kanunî, üç asker getirilmesini ister ve onlara Kızılelma’nın neresi olduğunu sorar. Üçünden de “Kızılelma padişahımızın bizi götüreceği yer, oranın neresi olduğunu ancak padişahımız bilir.” cevabını alan Kanunî Sultan Süleyman, “Kızılelma benim gitmek istediğim yer. Hakkın beni göndereceği yer.” sonucuna varır.</span></p>
<p><span>Ömer Seyfettin’in Kızıl Elma Neresi? adlı hikâyesi, Türk ordusunun kendi içinden, örfünden çıkardığı millî bir ideali gerçekleştirme kararlılığını ve ona sahip çıkma duygusunu anlatmaktadır. Bu hikâyede üzerinde durulması gereken en önemli nokta, Kızılelma idealinin yönetici sınıftan ziyade halk arasında yaygın olduğu, dahası kaynağının halkın kendisi, örfü olduğu üzerine vurgu yapılmasıdır.</span></p>
<p><span>Kızıl Elma Neresi? adlı hikâyede, Kızılelma motifinin Türk ordusu içinde kazandığı anlam işlenmiştir. Kızılelma ne Viyana, ne Roma, ne Hind ne de Çin’dir. O, ordunun yöneldiği, padişahın alınmasını istediği herhangi bir yerdir. Kızılelma, Türk askerinin devletine ve padişahına bağlılığının sembolüdür. Kızılelma, Tanrı’nın ve onun gölgesi olan padişahın Türkleri götürmek istediği, götüreceği yerdir. Böylece zafere bir kader duygusu da katılmış olur. Ömer Seyfettin bu hikâyesinde Kızılelma’yı ordunun manevî gücünü artıran, seferler sırasında askerlerin motivasyonunu sağlayan bir kavram olarak ele almıştır.</span></p>
<p><span>Kızılelma sembolünün edebî eserlerdeki yansımasına örnek teşkil eden bir diğer eser Ragıp Şevki Yeşim’in Kızıl Elma isimli romanıdır. Ragıp Şevki Yeşim, 1910-1971 yılları arasında yaşamış, gazetecilik yapmış, öykü ve tarihî romanlar yazmıştır. Tarihî olayları gerçek şahsiyetler aracılığıyla anlattığı romanlarında, basit bir dil kullanmış, tarih sevgisi kazandırmayı amaç edinen popüler tarihî romanlar kaleme almıştır.</span></p>
<p><span>Ragıp Şevki Yeşim’in Büyük Türk Romanı alt başlığı altında 1971 yılında yayınlanan Kızıl Elma<sup>7</sup> adlı tarihî romanı, Fatih Sultan Mehmet’in Roma’yı fethetme düşüncesi ve bu yoldaki girişimleri etrafında gelişen olayları anlatmaktadır. Fatih Sultan Mehmet, Otranto’nun fethinden sonra İtalya’nın daha iç kesimlerini ele geçirmek istemektedir. Bu amacını gerçekleştirmek için Ömer adlı İtalyanca ve Rumca bilen yiğit birini, İtalya’nın iç kesimlerinde neler olup bittiğini, oraların halkının neler yaptığını, Roma’ya giden yollar üzerinde ne tür tehlikeler bulunduğunu araştırmakla görevlendirir. Ömer, bir İtalyan kılığında Roma’da yaşayacak ve İstanbul’a buradaki siyasî ve askerî durum hakkında bilgi yollayacaktır. İşte roman Ömer’in (İtalya’daki ismiyle Antonyo Minotto) İtalya’nın iç kesimlerinde başından geçen olayları, Akıncıların Türk korkusunu İtalya’ya yaymalarını ve oradaki diğer Türk casuslarının bilgi toplama çalışmalarını ele almaktadır.</span></p>
<p><span>Roman bu konular etrafında gelişirken pek çok ayrıntı üzerinde durulmuştur. Bunlardan en dikkate değer olanı, Anadolu’nun çeşitli bölgelerinden kalkıp padişahın emri ile İtalya’ya yerleşmiş Türk casuslarının memleket özlemleri ve oradaki bilgi toplama çalışmalarıdır. Kimisi çiftçilik kimisi ayakkabıcılık yapmakta kimisi ise meyhanede çalışmaktadır. Çok iyi organize olan ve sistemli bir şekilde çalışan bu Türklerin tek amacı bir gün Türk ordusunu oralarda görebilmek ve Kızılelma idealinin gerçekleştiğini tanık olmaktır. Burada dikkat çeken bir diğer önemli nokta da akıncıların İtalya’ya yaydığı Türk korkusudur. Türk ilerleyişi yüzünden İtalya’da matem havası hâkimdir. Türkler hakkında olumsuz düşünceler halk arasında yaygındır ve endişeli bir bekleyiş vardır. Romandaki gerilimi sağlayan unsurlardan biri de Fatih’in yavaş yavaş zehirlendiği haberini Türk casuslarının öğrenmelerine rağmen bu haberi İstanbul’a ulaştıramamalarıdır. Romanın sonunda Fatih’in ölümü üzerine İtalya’daki Türk ilerleyişi sona erer.</span></p>
<p><span>Romanda Kızılelma, Roma şehri olarak gösterilmiştir ve bu yönüyle somut bir idealdir. “Büyük İdeal” başlığını taşıyan bölümde Fatih, Ömer’i Roma hakkında bilgi toplamakla görevlendirirken amacını da açıklar. Niyeti Kızılelma’yı almaktır. Fatih’in Kızılelma hakkındaki sorusuna cevap veren Ömer, Kızılelma motifinin bu romanda taşıdığı anlamı da açıklar: “Kâfir diyarında Papa’nın oturduğu Roma şehrinde bir kilise varmış. Galiba Sen Piyer dirler bir kilise imiş. Bu kilise sabahları güneş doğarken, akşamları güneş batarken kubbesi ile kızarırmış ki, yuvarlaklığı ile, Kızılelma’ya benzermiş.”<sup>8</sup> Ömer, Roma’ya ulaşınca buraya neden Kızılelma denildiğini daha iyi kavrar. Yazar, Ömer’in o andaki düşüncelerini şu şekilde tasvir etmektedir. “Yeni doğan kızıl bir güneş bu şehrin üzerine yayılıyordu. Ama, ilk anda levend Ömer’in gözünü alan, bu güneş ışığı ile kıpkızıl bir yuvarlak oldu. Sen Piyer kilisesinin kubbesindeki yuvarlaklık… Yıllardan beri duyageldiği, doğuda bütün savaşçıların dillerinden eksik olmayan, padişahın sık sık tekrarladığı şey, kızıl güneş ışıkları ile bir elmayı andıran kubbenin görüntüsü onu heyecanlandırdı.”<sup>9</sup> Sen Piyer Kilisesi’nin Kızılelma olarak adlandırılmasının kültürel bir arka planı da vardır. Eski Türk evlerinde tavanda veya aynalar üzerinde asılı duran yıldızlı şişe veya madenden olan toplara altın top, al alma, kırmızı alma, altın alma, kızıl alma adları verilirdi.</span></p>
<p><span>Ragıp Şevki Yeşim, Kızılelma idealini Fatih Sultan Mehmet devrinde kazandığı anlam doğrultusunda ele almıştır. İstanbul’un fethinden sonra doğan yeni şartlardan dolayı Türklerin yeni hedefi daha batı, Hıristiyanlığın merkezi Roma olmuştur. Artık Osmanlı padişahları, devlet adamları, askerler ve halk için Bizans Kızılelma’sından sonra Roma Kızılelma’sını almak tek amaç hâline gelmiştir. Roma şehrinin Kızılelma olarak adlandırılmasındaki somut anlam, St. Pierre Kilisesi’nin kubbesinin şeklinden ve üstünün kurşun yerine kırmızı bakırla kaplanmış olmasından kaynaklanmaktadır. Yahya Kemal’de, Otranto Kalesi’ni alan Gedik Ahmet Paşa için yazdığı gazelinde Sen Piyer Kilisesi’ne ve Kızılelma idealine gönderme yapar.</span></p>
<p><span><em><span>Çıktı Otranto’ya pür-velvele Ahmet Paşa</span><br>
<span> Tuğlar varsa gerektir Kızılelma’ya kadar</span><br>
<span> Ra’d-ı tekbîr kopup gitmelidir bank-i ezan</span><br>
<span> Dâr-ı küffârda meşhûr kenîsâya kadar</span><sup>10</sup></em></span></p>
<p><span>Ragıp Şevki Yeşim, romanında bu tarihî gerçeklikten hareket etmiş, Roma Kızılelma’sının Osmanlılar için taşıdığı stratejik ve tarihî önemin üzerinde durmuş, padişahtan başlayarak tüm halk kesimlerinin aynı ideal etrafında nasıl kenetlendiğini göstermiştir.</span></p>
<p><span>Romanda Kızılelma ideali Fatih’in kişiliğiyle, hayalleriyle birleştirilmiştir. Yazar, Fatih’e romanın başında şunları söyletir: “Bizans hayâli gözlerime uykuyu haram etmişti. Şimdi de o haldeyim. Kızıl Elma hayâli ile gece gündüz dopdoluyum. Atam Osman Gazi’den bana devrolunan Osmanoğlu ülkesini Avrupa topraklarının derinliklerine kadar genişletmek istiyorum. Kayıhan aşiretinden nasıl cihangirâne bir devlet doğduğunu bütün dünyaya anlatmak niyetindeyim.”<sup>11</sup> Ragıp Şevki Yeşim, romanda Kızılelma idealinin Türk ordusu tarafından gerçekleştirilme kararlılığını başta Fatih gibi bir padişah bulunmasına bağlamıştır. Hatta Ömer, Fatih’in zehirlendiğini öğrenince artık önemli olanın İtalya’nın fethi değil, Fatih’in hayatının kurtarılması olduğunu söyler.</span></p>
<p><span>Fatih Sultan Mehmet’in ölmesiyle romandaki iyimser ton birden değişir. Yazar tarafından coşkulu bir şekilde anlatılan Türk ilerleyişi, askerlerde Kızılelma idealinden kaynaklanan heyecan yerini karamsarlığa ve umutsuz bir bekleyişe bırakır. Fatih’in ölümü askerlerin Kızılelma’yı almaya olan inançlarını zayıflatmıştır. Ömer askerlerin içinde bulunduğu durumu şöyle dile getirir: “Hiçbirinin ağzını bıçak açmıyor! Bu iş başlaması ile bitti, onlar da bunu hissediyorlar. Gönüllerini büyük bir şevk doldurmuştu, şimdi bu şevkten bir katresi bile kalmadı!”<sup>12</sup> Şüphesiz bu durum Kızılelma sembolüne ve tarihin bu dönemine Ragıp Şevki Yeşim’in bakış açısını en açık şekilde ortaya koymaktadır. Romanda Kızılelma ideali Fatih’in rüyasıdır ve yerine geçen, babası gibi aktif olmayan Beyazıt orduyu geri çağırarak bu rüyanın gerçekleşmesini engeller. Ragıp Şevki Yeşim, Otranto Kalesi’nin komutanı Gedik Ahmet Paşanın ağzından bu konudaki düşüncelerini şöyle dile getirir: “Batı Roma İmparatorluğunu yıkmak, Kızıl Elmaya dek gitmek, tüm bu toprakları Osmanoğulları bayrağı altına sokmak nerede kaldı? …hepsi masal oldu. Yüzyıllar sonra, bizim ardımızdan Kızılelma efsanesini okuyanların lâneti kimin üzerine olacaktır, tarih bunu yazacaktır.”<sup>13</sup> Ragıp Şevki Yeşim, Kızıl Elma romanında Fatih’in Türkler için idealleriyle ve yaptıklarıyla değerli bir hükümdar olduğunun altını çizmiş, Kızılelma motifini Fatih’in Roma’yı alma arzusu olarak somut bir hedef şeklinde işlemiştir.</span></p>
<p><span>Ragıp Yeşim’in Kızılelma’sı coğrafî sınırları ve stratejik şartlarıyla bellidir. Hedef Roma’nın ele geçirilmesidir. Onun Kızılelma’sı Fatih döneminin Kızıl elmasıdır. Amaç batıya ilerlemek ve Katolik kilisesinin merkezine sahip olmaktır. Bu yönüyle dinî bir karakter de gösterir. Ragıp Şevki Yeşim, Kızılelma idealini şartlara ve zamana göre değişen somut bir hedef yani Roma şehri olarak görmüştür. Oysa, diğer iki yazarda Kızılelma tek bir gerçeklik alanında değil düşünce ve hayal dünyalarında aranmıştır. Ömer Seyfettin ve Ziya Gökalp’te coğrafî ve tarihî şartlara bağlı olmayan, daha çok ideal yönü ağır basan bir Kızılelma düşüncesi vardır. Ömer Seyfettin, Kızılelma’ya halkın kendi içinden çıkardığı ve Türk ordusuna mânevî bir destek sağlayan düşünce olarak yaklaşır. Ordu nereye yönelirse Kızılelma oradır düşüncesini savunur. Ziya Gökalp’te Kızılelma’nın daha çok ideolojik boyutuyla karşı karşıya gelinmektedir. O, Kızılelma idealini Turan fikriyle birleştirir ve şimdilik bir hayal olarak görür. İleride gerçekleşeceğine inandığı Türk birliğinin zihinlerde canlı kalmasını sağlayacak, zemine ve zamana bağlı olmayan bir imajdır onun Kızılelması. Ziya Gökalp’in Kızılelma’ya yaklaşımında diğer iki yazardan bir diğer farkı da, bu sembolü işlerken konusunu Osmanlı tarihinden almamış olmasıdır. Hatta o Kızılelma’nın tarihte başka coğrafyalarda aranmış olmasını eleştirir ve bu durumun Türk kimliği üzerindeki olumsuz etkilerine vurgu yapar. Ziya Gökalp, Ömer Seyfettin ve Ragıp Şevki Yeşim’in Kızılelma motifine yaklaşımlarındaki ortak payda ise, Türkleri siyasî, askerî ve kültürel başarıya götürecek bir manevî dayanak aramaları ve bunu Kızılelma motifinin birleştiriciliğinde bulmalarıdır.</span></p>
<p><span>Ortaya konulan bakış açıları ışığında, bu eserlerin bitiş şekilleri değerlendirildiğinde, Ragıp Yeşim’in eseri hayal kırıklığı ve umutsuzlukla biterken diğer iki eser geleceğe umutla bakar. Hatta Ziya Gökalp’in Kızıl Elma şiiri kişisel ve toplumsal mutluluğun gelecekte kurulacak Türk birliğinde yani Kızılelma’da olduğu düşüncesinden hareketle kaleme alınmıştır. Ömer Seyfettin’in hikâyesi de tarihî bir konuyu işlemesine rağmen geleceğe yönelik mesajlar taşır. Ona göre Kızılelma ideali Türkler için Tanrı – devlet – halk bütünleşmesini sağlayan bir düşünce, kaynağını halktan alan ve yine halkı motive eden bir semboldür.</span></p>
<p><span>Türk mitolojisinde en geniş anlamıyla ulaşılması gereken hedef olarak tanımlayabileceğimiz Kızılelma, bazen coğrafî bölgeler veya varılması gereken hedefler; bazen nerede olduğu belirtilmeyen ancak fethedilmesi gereken yabancı memleketler; bazen de tüm Türkleri birleştirme fikrinin sembolü olmuştur. Kızılelma, Türk edebiyatında bu özellikleriyle yerini alırken burada ele alınan üç eserde de bu yaklaşımların izini sürmek mümkündür.</span></p>
<p><span><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Fatih ÖZDEMIR</strong></span></a></span></p>
<p><span>Marmara Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Yeni Türk Edebiyatı Doktora öğrencisi, İstanbul.</span></p>
<p><span><strong>Kaynak:</strong> Turkish Studies – International Periodical For the Languages, Literature and History of Turkish or Turkic Volume 3/5 Fall 2008</span></p>
<hr>
<div><span><strong>Dipnotlar:</strong></span></div>
<div><span>1. İsmet Çetin, Kızıl Elma, Ecdâd Yayınları, Ankara 1997. </span></div>
<div><span>2. Ziya Gökalp, Kızılelma, Kültür Bakanlığı Yayınları, haz. Hikmet Tanyu, İstanbul 1976, s. 9-30. </span></div>
<div><span>3. Mehmet Kaplan, “Kızıl Elma”, Türk Edebiyatı Üzerinde Araştırmalar I, Dergah Yayınları, İstanbul 1999, s. 554.</span></div>
<div><span>4. Mehmet Kaplan, “Kızıl Elma”, Türk Edebiyatı Üzerinde Araştırmalar I, Dergah Yayınları, İstanbul 1999, s. 555-557.</span></div>
<div><span>5. İnci Enginün, “Halide Edip Adıvarın Eserlerinde Doğu ve Batı Meselesi”, Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları, İstanbul 1995, s. 152.</span></div>
<div><span>6. Ömer Seyfettin, Eski Kahramanlar, Rafet Zaimler Kitap Yayınevi, haz. Tahir Alangu, İstanbul 1963, s. 91-101.</span></div>
<div><span>7. Ragıp Şevki Yeşim, Kızılelma, Türkiye Yayınevi, İstanbul 1971.</span></div>
<div><span>8. Ragıp Şevki Yeşim, Kızılelma, Türkiye Yayınevi, İstanbul 1971, s. 20.</span></div>
<div><span>9. Ragıp Şevki Yeşim, Kızılelma, Türkiye Yayınevi, İstanbul 1971, s. 11S.</span></div>
<div><span>10. Yahya Kemal, Eski Şiirin Rüzgârıyla, İstanbul Fetih Cemiyeti, İstanbul 1999, s. 71.</span></div>
<div><span>11. Ragıp Şevki Yeşim, Kızılelma, Türkiye Yayınevi, İstanbul 1971, s. 22.</span></div>
<div><span>12. Ragıp Şevki Yeşim, Kızılelma, Türkiye Yayınevi, İstanbul 1971, s. 117.</span></div>
<div><span>13. Ragıp Şevki Yeşim, Kızılelma, Türkiye Yayınevi, İstanbul 1971, s. 187.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Orta Asya ve Sovyet Rusya’da Enver Paşa</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/orta-asya-ve-sovyet-rusyada-enver-pasa</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/orta-asya-ve-sovyet-rusyada-enver-pasa</guid>
<description><![CDATA[ Orta Asya ve Sovyet Rusya’da Enver Paşa
Bu yazı Kazak politikacı Mustafa Çokay (1890-1941) tarafından kaleme alınarak, 15 Haziran 1923 tarihli ‘Doğu-Batı’ (Orient et Occident) isimli bir Fransız dergisinde yukarıdaki başlık altında yayımlanmıştır. 7 Ocak 2005, 20 yıl Avrupa’da sürgünde yaşayan Kazak siyasetçi Mustafa Çokay’ın (1890-1941) doğumunun 115’inci yıldönümü. 20. yüzyıl Orta Asya tarihine damga vuran Mustafa Çokay, dünyada, Türkistan Milli Kurtuluş […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c457431d77.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:47 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Orta, Asya, Sovyet, Rusya’da, Enver, Paşa</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/06/Enver-Pasa-Turkistanda-C.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/orta-asya-ve-sovyet-rusyada-enver-pasa.html">Orta Asya ve Sovyet Rusya’da Enver Paşa</a></p>
<p><span><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Mustafa ÇOKAY</strong></span></a></span></p>
<p><span>Bu yazı Kazak politikacı Mustafa Çokay (1890-1941) tarafından kaleme alınarak, 15 Haziran 1923 tarihli ‘Doğu-Batı’ (Orient et Occident) isimli bir Fransız dergisinde yukarıdaki başlık altında yayımlanmıştır.</span></p>
<p><span>7 Ocak 2005, 20 yıl Avrupa’da sürgünde yaşayan Kazak siyasetçi Mustafa Çokay’ın (1890-1941) doğumunun 115’inci yıldönümü. 20. yüzyıl Orta Asya tarihine damga vuran Mustafa Çokay, dünyada, Türkistan Milli Kurtuluş Hareketi’nin lideri, Stalin propagandasına karşı güçlü bir direnç oluşturmayı başaran, deneyimli bir siyasetçi olarak biliniyor. Onun eserleri, Batı tarihinin yazılımına katkı sağlamıştır. Okuyucular şimdi dahi bu eserleri okurken yazarın geçmişine olan sevgisini hissediyor.</span></p>
<p><span><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-59320 alignleft" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/06/Enver-Pasa.jpg" alt="" width="300" height="384">Bolşevik gazetelerindeki haberler ile Türkistan ve Afganistan’dan gelen mektuplara göre Enver Paşa, 4 Ağustos 1922 tarihinde Doğu Buhara’nın Balcuvan kasabasında vefat etmiştir. Osmanlı Ordusu Başkomutanı’nın bir <strong>Bolşevik</strong> kampında bulunması, Enver Paşa’nın rakiplerini şaşırtmamıştı. Onlar, bu durum karşısında, <strong>‘Enver Paşa’dan herşey beklenir’</strong> dediler. Moskova ile iki yıl süren iyi ilişkilerinin ardından Enver Paşa, Orta Asyalı ihtilal karşıtlarının yanında yer aldığında da aynı durum söz konusu olmuştu.</span></p>
<p><span>Bazılarına göre Enver Paşa, Bolşevik desteğini Orta Asya Müslümanlarının bağımsızlığı uğruna kullanmak istedi. Pravda gazetesine göre, daha önce öldürülmüş olan Cemal Paşa dahil bazı kişiler, Enver Paşa’nın bu <strong>hareketini ‘şöhret düşkünlüğü ve popüler olma hırsı olarak değerlendirmişlerdi.’</strong> Pravda gazetesinin ifadesini örnek verdim; çünkü bunları 1922’de Avrupa’da Cemal Paşa’yla yaptığımız görüşme sırasında kendisi aynen söyledi. Enver Paşa’yı Jön Türk hareketi döneminden beri yakından tanıyan tarafsız kişiler de ilk bakışta onun karakterinde birtakım çelişkiler bulunduğunu sezinliyorlardı. O Müslüman halkların hürriyeti için gerçekten mücadele verdi. Popüler olma hırsı da onu aklı başında insanların cesaret edemeyeceği bir maceraya sürüklüyordu. Bolşeviklerin Enver Paşa’ya verdiği değer üzerinde durmaya gerek yok. Bolşevikler için o saygıdeğer ve sevilen bir dosttu; çünkü Enver Paşa, Bolşevikler için iyi bir propaganda aracı idi. Bolşevikler, Enver Paşa aracılığıyla Müslüman halklara yönelik politikalarını rahatça yürütebileceklerdi. Enver Paşa, muhalif saflara geçince ‘İngiliz Hükümeti’nin kiralık ajanı’ olarak adlandırıldı.</span></p>
<p><span><strong>Enver Paşa’nın Sovyet Macerası</strong></span></p>
<p><span>Orta Asya, Buhara ve Türkistan halklarının Enver Paşa’ya bakış açıları farklıydı. Kuzey Kafkasya Müslümanları ona sırt çevirmediler. Bolşevik diktatörlüğünden kurtulma ümidiyle yaşayan bu insanların ruh halini anlıyordum. Onlar, Enver Paşa’nın Abdülhamit istibdatından Türkiye’yi kurtarması gibi kendilerini de Moskova despotizminden kurtaracağı ümidini bir an olsun kaybetmediler. Türkistan, Buhara ve Azerbaycan halkları, Paşa’nın Balkan Slavlarından Adriyanopol’ü (bir Türk şehri olan Edirne’nin eski adı) kurtardığı gibi, Bolşevik yağmasından şehirlerini koruyacağı ümidini taşıyorlardı. Enver Paşa’nın kudretine körü körüne inanıyorlardı. Sovyet iktidarının bu halklara ara sıra ılımlı davranması ise Enver Paşa’nın etkisiyle oluyordu. Enver Paşa’nın Moskovalı dostlarının idaresindeki zavallı insanlar, ‘Bizim güvenliğimizi O üstlendi’ diyorlardı. Ancak, Bolşevik kampında kalmaya devam eden Paşa, insanların kendisine beslediği inancı göremiyordu adeta. Hindistan’dan İngilizleri çıkartmak veya Sovyet deyimiyle söylersek, ‘bütün Müslüman alemini köleleştiren, Avrupa emperyalizminin en büyük canavarının zehirli dişlerini sökmek’ arzusuyla yanıp tutuşan, Üçüncü Enternasyonal Yönetimi’yle ittifakı gittikçe güçlendiriyordu. Enver Paşa Bolşeviklere güveniyordu, onları sadık ve dürüst birer müttefik olarak görüyordu. O, Bolşeviklere hayran bir insan samimiyetiyle inanıyordu ve onların asıl amacını açığa vurmaya çalışan kimselerin seslerini duymazlıktan geliyordu. Paşa, Doğu Halklarının Kongresi’ne <strong>Zinovyev</strong> ve <strong>Radek</strong> ile aynı vagonda gitti. Bolşevikler, Paşa’yı Orta Asya, Hindistan, Kafkasya ve Afganistan temsilcilerinin kongresinde büyük bir koz olarak kullanmak niyetindeydiler. Müslümanlar, telgraf aracılığıyla Paşa’nın gelişinden hemen haberdar oldular.</span></p>
<p><span><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-59322 alignright" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/06/Enver-Pasa-1.jpg" alt="" width="300" height="360">Bakü tren istasyonunda büyük bir kalabalık, grubu karşılayıp, Paşa’yı törenle şehre götürdü. Bir Azeri ihtiyar heyecandan titreyen sesiyle Enver Paşa’ya hitaben, <strong>‘senin ordun Eylül 1918’de Bakü’yü kurtardı. Ondan sonra biz seni görmedik. 1920 yılının Eylül ayında Bakü Sovyetlerin eline geçti. Bugün biz tekrar esaret altında yaşıyoruz, sen ise bizim düşmanlarımızla zaferi kutluyorsun, buna ne cevap verirsin?’ </strong>dedi. Enver Paşa bu soruya, ‘Azerbaycan Azerilere ait olmalı’ diye cevap verdi. Bu cümle bütün kalabalıkta ağızdan ağıza yayıldı. Bu durumdan tedirgin olan Bolşevikler ‘yersiz’ soru ve cevapları önlemek amacıyla konuşmasına izin vermeden onu kalabalıktan uzaklaştırdı.</span></p>
<p><span><strong>Enver Paşa’nın Kongre Tebliği</strong></span></p>
<p><span>Kongrede Paşa’nın tebliği sekreteri tarafından okundu. Tebliğin bazı bölümleri üzerinde durmakta fayda var. <em>‘Sadık ve samimi dost Üçüncü Enternasyonal Komitesi’ni selamlama geleneği ve teşekkür ifadelerinden sonra Osmanlı ordusunun eski yüksek komutanı, Türkiye’nin Birinci Dünya Harbi’ne katılma sebebini açıkladı. Tebliğinde Enver Paşa, ‘Yoldaşlar, Türkiye’nin savaşa girdiği sırada, dünya iki kısma ayrılmış bulunuyordu; birinde eski Kapitalist ve Emperyalist Çarlık Rusyası ve onun müttefikleri diğerinde ise herşeyi ile Rusya’ya benzeyen Almanya ve müttefikleri bulunuyordu. Bizi imha etmek isteyen Çarlık Rusyası, İngiltere ve onun taraftarları aleyhinde mücadele eden biz ise, bu ülkelerden farklı olarak hayatta kalmamızdan yana olan Almanya tarafını tuttuk. Alman kapitalistleri kendi emperyalist hedeflerine ulaşmak amacıyla bizim gücümüzü istismar etti. Bizim ise bağımsızlığımızı muhafaza etmek için başka imkânımız yoktu’</em> diyordu. Gayet açıktı ki, Türkiye ve Almanya açısından kaçınılmaz olan bu ittifak, mazlum halklar için bir avantaj niteliğindeydi; çünkü Türkiye kendi Boğazlarına girişi engelleyerek doyumsuz Çarlık Rusyası’nın çöküşünü tetiklemiş ve bütün mazlumların gerçek müttefiki olan Sovyet Rusya’nın kuruluşuna zemin hazırlamıştı. Böylece Türkiye, dünyayı kurtarmak için yeni bir istikamet belirlemek düşüncesiyle Sovyetler’le işbirliğine girmişti.</span></p>
<p><span><strong>‘Dünyayı kurtarma’</strong> konusunda kendi rolüne değinen Enver Paşa, şöyle devam etti: <em>‘Yoldaşlar, Dünya Harbi sırasında ben çok büyük sorumluluk taşıyan, mevki sahibi biriydim ve Alman emperyalizmi safında savaşmak zorunda kaldığımı üzülerek belirtiyorum. İngiliz emperyalizminden olduğu kadar, Alman emperyalizminden de nefret ediyorum. Çalışmadan servet sahibi olmak isteyenler yok edilmeyi hak etmektedir. Benim emperyalizm konusuna bakış açım budur.’ Sovyet Rusya ile münasebetlerine ilişkin ise Paşa, şunları söyledi: ‘Yoldaşlar, bugünkü Sovyet Rusya o zaman olsaydı ve şimdiki hedeflerine ulaşmak amacıyla mücadele etseydi, şimdi yaptığımız gibi, bütün gücümüzü sarfederek onunla beraber hareket edeceğimizi temin ederdim. Söylediklerimin doğruluğunu açıkça göstermek için şunu da ifade ediyorum: Rusya ile işbirliği yapmaya karar verdiğimiz sırada, Yudeniç Ordusu Petrograd’ı tehdit ediyor, Denikin Moskova’ya güneyden yaklaşıyordu. Vahşi dişlerini gösterip pençelerini uzatarak savaşı kazandığını zanneden Antanta, harekete geçmişti. Bu durumda biz Rusya’ya yardım elimizi uzattık, şayet Karadeniz’deki fırtına benim gemimi parçalayıp geri dönmek zorunda kalmasaydım.’ Paşa sözlerine şöyle devam etti: ‘İçinde benim de bulunduğum uçak düşmeseydi, Kovno ve Riga hapishanelerinin parmaklıkları olmasaydı, ben de Rusya’nın zor anında sizlere yetişirdim. Fakat, bu şahsi meseleleri bazı arkadaşlara açıklamaya imkanlar el vermedi.’</em></span></p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-59323" class="wp-caption alignleft"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-59323 size-full" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/06/Cemal-Pa%C5%9Fa.jpg" alt="" width="300" height="480"><figcaption class="wp-caption-text"><br><center><span><strong>Cemal Paşa</strong></span></center></figcaption></figure>
<p><span><em>Enver Paşa daha da ileri giderek sadece zalimlere karşı mücadelede destek bulma arzusunun değil ayrıca hemen hemen aynı görüşe sahip olmalarının, kendisini ve arkadaşlarını üçüncü Enternasyonal ile ittifaka ittiğini söyledi. Paşa, kendi sosyo-politik programını şöyle açıkladı: ‘Biz, kendi kaderini kendisi tayin etmesi için, halkın isteğine dayanarak mücadeleye başladık. Bizimle aynı görüşte olanlarla sağlam ve daimi ilişkilerde bulunacağız. Diğerlerine ise kendi kaderlerini kendilerinin tayin etmesi hakkını tanıyoruz. Biz savaşa karşıyız. Demek ki, iktidarın insanları yok etmesi, onları esaret altına alması taraftarı değiliz. Sırf nihai barışı sağlamak için biz, Üçüncü Enternasyonal ile aynı safta yürüyoruz. Bu hedef uğrunda, bütün engeller karşısında yılmadan, yürütmekte olduğumuz kanlı savaşın sonuna kadar gitmeliyiz. Biz halkın refahı için mücadele ediyoruz ve bunu suiistimal edenler ile başkalarının emeğine el koyanların düşmanıyız. Bu gibi insanlara karşı kararlı davranmak gerekiyor. Biz inanıyoruz ki, sadece yüksek şuura sahip bir halk refahına ve hürriyetine kavuşabilir. Çalışarak elde edilen sağlam bilgilerin, gerçek özgürlüğümüzün garantisi olmasını ve ülkemizi aydınlatmasını istiyoruz. Bu bakış açısından, bizim için, bizimle el ele olanların kadın ya da erkek olması bir önem ifade etmez. Sosyal politikadaki görüşümüz budur.’ </em>Ancak Enver Paşa’nın beş dakikalık konuşmasındaki ihtilal ruhu ve her yeni konuya başlarken <strong>‘yoldaşlar’ </strong>diye seslenmesi ve bu hitabı konuşması boyunca onbeş defa kullanması bile, insanların ona olan güvensizliğini ortadan kaldıramadı. Kongre Oturum Başkanı Macar Bela Kun, Paşa’nın tebliğine karşılık şöyle dedi:<em> ‘Kongre, daha önce yabancı kapitalistlerin lehine Türk işçi ve köylülerinin mücadelelerine önderlik eden ve zengin kesimle yüksek rütbeli subayların haklarını korumak isterken, Türkiye’nin işçi kitlelerini ikili tehlikeye atan kişilerin sözlerine dikkat edilmesi gerektiğini uygun görüyor. Kongre, bu ‘mücadelecilere’, daha önce yaptıkları yanlışlıklarını düzelterek halka hizmet etmeye hazır olduklarını ispatlamayı öneriyor.’</em></span></p>
<p><span>Bolşevikler görüldüğü gibi, Türkiye’nin, Dünya Harbi’ne Çarlık Rusyası’nı yenmek arzusuyla katıldığını; ancak Sovyet Rusya’nın doğması ve ‘dünyayı kurtarmak için yeni bir yol’un açılmasına zemin hazırladığını dile getiren Paşa’nın teorisini duymadılar bile. Onlar, Paşa’ya teşekkür etmek yerine, halkına olan sadakatini ispatlayarak, ‘eski günahlarından temizlenmesi’ni önerdiler.</span></p>
<p><span><strong>Moskova Yolunda Enver Paşa</strong></span></p>
<p><span>Sadece Moskova’da bulunduğu sürece Müslüman halka faydalı olabileceğini düşünen Bolşevikler, Enver Paşa’yı Bakü’den neredeyse zorla geri getirdiler. Bakü İstasyonunda aynı kalabalık, Paşa’yı ‘Yaşasın Enver’ sloganlarıyla uğurladılar. Enver Paşa’nın Moskova’daki hayatı ve faaliyetleri hakkında benim bir bilgim yok. O, muhakkak Sovyet yöneticileri tarafından özel ilgi görüyordu. Afganistan ve diğer Doğu ülkelerinden gelen heyetlerin şerefine verilen ziyafetlerde saygıdeğer misafir olarak bulundu. Fakat Orta Asya, Kafkasya ve Azerbaycan ile olan bağlantılarına devam etti.</span></p>
<p><span><strong>Paşa’nın Anadolu‘ya dair Planları</strong></span></p>
<p><span>Paşa’nın Bolşevikler’le ilişkileri, Sovyetler’in İngiltere ile ticaret anlaşması imzaladığı 1921’in Mart ayından itibaren bozulmaya başladı. Paşa anladı ki, Sovyet Rusya, Müslüman ülkeleri nüfuz alanlarına göre parçalamaya hazır, işte o zaman, Bolşevik kordonunu yararak Orta Asya ve Kafkasya ile bağlantı kurmaya çalıştı. 1921’de Yunan saldırısı ve İsmet Paşa komutasındaki Türk ordusunun geri çekilmesi, Sovyetler tarafından dahi, Mustafa Kemal ve taraftarlarının başlattığı hareketin başarısızlığa uğradığı şeklinde değerlendirildi. Bu durum, eski Başkomutan’ın, gönüllüleri ve Milli Ordu’dan geriye kalan askerleri bir bayrak altında birleştirmek suretiyle istilacılara karşı mücadeleyi devam ettirmesine; gerektiğinde, Küçük Asya topraklarına girmek düşüncesiyle, Anadolu’ya komşu olan Kafkasya’ya gitmesine neden oldu. Enver Paşa’yı, sırf ‘Milli Pakt’ın geleceği için endişelenen Mustafa Kemal’e kıyasla, daha yumuşak ve uysal kabul eden Sovyet Hükümeti bu planı destekledi. Planın gerçekleştirilmesi, Acaristan’daki feci olaylara zemin oluşturdu. Paşa ise, Bolşeviklerin elinde oyuncak olduğunu anladı. Ancak geriye dönüş yoktu. Paşa’nın geçmişte yaptıkları, adının yavaş yavaş unutulmasına neden oldu. Türkiye, ona istenmeyen kişi muamelesi yapıyordu. Ayrıca Rusya, Paşa’ya ‘dünyayı kurtarmak üzere yeni bir yol’ göstermedi. O, en azından, zorluğu daha az ama daha çok güvenilir bir yeni yol aramak zorundaydı. Dolayısıyla Enver Paşa, çok ünlü olduğu tek bölge olan ve Türklerin beşiği sayılan Türkistan’a doğru yol aldı.</span></p>
<p><span>Türkler, hiçbir zaman Orta Asya ile ilgilenmediler. Tarihten biliyoruz ki, Osmanlı Devleti sadece bir olay nedeniyle Orta Asya ile ilgilendi. 18. yüzyılın ikinci yarısında, II. Katerina’nın yönetimindeki Rusya ile savaşan Türkler, kendilerine yardım edilmesi için Buhara Emiri aracılığıyla, bir kısmı Rus esareti altında bulunan Kırgızlara başvurdular. Buhara, Türkistan ve Kırgızlar harekete geçtiler. Buhara Emiri Şah Murat’ın seferberlik yönündeki çağrısı, Rus yanlısı politika yürüten Han’larından memnun olmayan Kırgızların lideri Sırım Batır’a kadar ulaşıyor. Sırım Batır, Peygamber temsilcisi Buhara Emiri’nin isteklerine itaat etmeye hazır olduğunu söyledi. O günden itibaren, yani 1788’den bu yana dek Türkler, Orta Asya ve orada yaşayanlarla ilgisini kesti. Ben Türklerle sık sık ilişki içerisinde oldum ve konuştuğum insanların hemen hemen hepsinin Türkistan hakkında hiçbir bilgisi olmadığını gördüm. İstanbul’un önemli gazetecileri bana, ‘Kırgızlar Müslüman mıdır? Hangi dilde konuşuyorlar?’ gibi şaşırtıcı sorular sordular. Bu Türk ülkesinin tarihi, orada yaşayanların yapısı birer meçhuldü. Ancak Bolşevik Devrimi’nden sonra Osmanlı Türkleri Türkistan topraklarını ziyarete başladılar. Bazı aydın kişiler Orta Asya halklarının tarihine samimi bir şekilde ilgi gösterdiler. Fakat, milliyetçilik duygularına yenik bu aydınlar sadece bütün Türklerin tek bir millet halinde yaşadığı dönemlere ait gelenek ve görenekleri araştırmakla yetindiler. Onlar, kendine has özellikleri bulunan Türkistan’ın o günkü hayat koşullarını araştırmayı ihmal ettiler. Osmanlı Türklerinin bir çoğu için Türkistan’ın meçhul bir ülke olmasının sebebi budur.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-59324" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/06/%C4%B0zmirin-Kurtulusu.jpg" alt="" width="800" height="430" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/06/İzmirin-Kurtulusu.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/06/İzmirin-Kurtulusu-768x413.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span><strong>Paşa’nın Türkistan Macerası</strong></span></p>
<p><span>Enver Paşa 1921 yılının sonbahar ve kış aylarını Türkistan’da geçirdi. Bu muazzam bölgenin her köşesinde onun adı biliniyordu. Özbekler ve göçebe Kırgızların en ücra köylerinde bile <strong>Edirne Savaşı</strong>, <strong>Tripolitan</strong> savunmasıyla ününü duyuran ve Birinci Türk İhtilali’yle kahramanlaşan Jön Türklerin lideri Enver Paşa’nın adını taşıyan çocukları görmek mümkündü. Enver Paşa Taşkent’e giderken Buhara’ya uğradı. Buhara’da ilk kez halkların Bolşeviklerce kurtarılmasının gerçekte ne anlama geldiğine şahit oldu. Rus Generalinin yaveri ve Genel Vali’nin aile saltanatını sürdürdüğü Buhara, Kızıl Ordu yöneticileri ve komiserlerinin komünizmi hayata geçirme konusunda deneyler yaptığı bir kamp haline gelmişti.</span></p>
<p><span>Bağımsız ve egemen Sovyet Cumhuriyeti’nin başkenti olan Buhara şehri, Kermine (1958’de Navoyi olarak değişti) ve Karçi, Kerki, Termez, Çarcov, Hatırçi vb. büyük şehirler Rus askerlerinin eline geçmişti. Rus askerlerinin masrafları Buhara’nın sınırlı bütçesine ağır yük oluyordu. Ülkenin bütün serveti <strong>‘Yoldaş Lenin’</strong>e ya da<strong> ‘minnettar Buharalıların Kremlin’</strong>e armağanı olarak’ Moskova’ya götürülüyordu. O sıralarda, Türkistan’da ‘kurtarıcılara’ karşı bitmez tükenmez bir savaş sürüyordu. Moskova tarafından aldatılan ancak aynı zamanda da Buhara halkını kandırıyormuş gibi gösterilen yenilikçi genç Buharalılar, Enver Paşa’nın beklenmedik gelişiyle, Buhara’daki durumu iyileştirmeye ve hiç olmazsa onun yardımıyla bağımsızlık antlaşmasının biraz da olsa uygulanacağını umarak seviniyorlardı. Onlar, Moskova ile görüşmelerde arabuluculuğu en iyi Enver Paşa’nın yapacağını düşünüyorlardı. Enver Paşa, bu görevi kabul etti ve Moskova’ya, Buhara’nın bağımsızlığını ilan etme isteğini dikkate almasını öneren ilk telgrafını gönderdi: <em>‘Eğer Buhara, Sovyet Rusya’nın himayesinde bağımsızlığına kavuşursa, biz de Müslüman Asya’yı İngiliz Emperyalizmi’nden kurtarma misyonumuzu daha çabuk yerine getireceğiz. Ben Halk Komiserleri Konseyi’nden burada işgalci gibi davranan Kızıl Orduyu geri çekmesini isteyeceğim. Askerler, şikâyetleri artan aç ve Müslüman insanları ekmeğinden ediyorlar. Konsey, istimlak kararlarına ve gıda maddeleri ile değerli eşyaların ülke dışına çıkarılmasına son vermelidir. Doğu Buhara’da halk Kızıl Orduya karşı ayaklanıyor ve bu başkaldırmalar Cumhuriyetin diğer bölgelerine sıçrayabilir. Yönetici konumundaki Buhara Komiserleri, Rus askerleri tarafından saldırılara uğramakta ve bu duruma karşı çaresiz kalmakta. İhtilal yanlısı genç Buharalılar arasında tepkiler büyüyor. Ben Sovyet Hükümetine Doğu cephesinin ciddi tehlike oluşturduğunu haber veriyorum. Buhara halkına tam hürriyet ve kendi kaderini kendileri belirleme hakkı verilmeli. Buhara halkının seçimi ve tasvibiyle ben Sovyet Rusya ile yapılan görüşmelerde onları temsil ediyorum. Konseyin isteklerimi çabucak değerlendirmesini, yetkili temsilciler tayin etmesini, buluşma yeri ve zamanı belirlemesini arz ediyorum. 1921 Aralık ayının sonunu, yer olarak da Buhara şehrini teklif ediyorum.’ </em></span></p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-59325" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-59325" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/06/Semerkand-Kalesinin-1868de-Savunmasi.jpg" alt="" width="800" height="550" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/06/Semerkand-Kalesinin-1868de-Savunmasi.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/06/Semerkand-Kalesinin-1868de-Savunmasi-768x528.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"><figcaption class="wp-caption-text"><center><strong><span>Semerkand Kalesi’nin 1868’de Savunması</span></strong></center></figcaption></figure>
<p><span><span>Biz bu telgrafın Moskova’ya ne denli tesirde bulunduğunu bilemiyoruz. Ancak, bu telgraf Buhara ve bütün Orta Asya’da büyük yankı uyandırdı. Milletvekilleri büyük kalabalıklarla Enver Paşa’ya gidiyordu. Ayaklanan Fergana’dan, Sovyet Türkistanı’nın başkenti Taşkent’ten, Semerkant’tan ve her taraftan Enver Paşa’nın adına minnet ve saygı mesajları geliyordu. Sovyetlerin Türkistan’daki temsilcileri alarma geçti. Artık Enver Paşa Orta Asya’da popülerdi. Bu duruma zemin hazırlayanlar da Enver Paşa’nın Moskovalı arkadaşlarıydı. Şubat 1922’de Özbekistan’daki arkadaşlarımdan biri bana mektubunda şöyle yazıyordu: </span>‘Enver Paşa’nın buraya gelmesi milli mücadelemizin başarıya ulaşma şansını yükseltiyor. Enver Paşa’nın Orta Asya’nın ihtiyaçlarını bilmemesi ve anlamamasından dolayı siyasi hayatımızda telafisi mümkün olmayan hatalar yapabileceği yönündeki uyarılarınız bizce abartılı bir durum. Şimdi Paşa, demokrasi ve cumhuriyet yönetimlerinin ateşli savunucusu. Dahası Enver Paşa, Rus Kızıl Ordusu’nun himayesinin olmadığı Sovyet Yönetim şeklinin koruyucusu ve taraftarı olarak karşımıza çıkıyor. </span></p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-59326" class="wp-caption alignleft"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-59326 size-full" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/06/Lenin.jpg" alt="" width="300" height="384"><figcaption class="wp-caption-text"><center><strong><span>Lenin</span></strong></center></figcaption></figure>
<p><span>O, Rusya ile bağlantıda ve uyum içerisinde faaliyetine devam ediyor. Sizden Enver Paşa’nın siyasi planlarına ilişkin şüphe taşımamanızı istiyoruz. Ülkedeki durum ve Sovyet iktidarıyla yıllarca süren işbirliği Paşaya çok şey öğretti.’ Buhara, Taşkent ve Fergana’dan aldığım hemen hemen bütün mektuplarda bu görüşler bulunmaktaydı.<span> Şu açıkça biliniyordu ki, halkın önderlerine olan güveni tamdı ve sadece kendilerini Bolşevik eziyetinden kurtarmakla kalmayacak, Orta Asya’da, gelişme yolunda sağlam temeller üzerine demokratik bir devlet kuracağı inancı bütün halkı sarmıştı. Ne yazık ki Enver Paşa, Orta Asya koşullarını bilmiyordu. Yeni nesil ise Türkistan’ın İslam Alemi’ndeki rolünü anlamaya muktedir görünmüyordu. Enver Paşa’nın Orta Asya’da kullanmak istediği ‘reçete’, midesinden rahatsız olan hastaya göz tedavisinde kullanılan ilaçları yazan ve üstelik ‘gözleri sağlam olsaydı, bu saçma ilaçları reddederdi’ şeklinde kendini savunan Arap doktorun reçetesi gibidir. Hürriyet yolunda, mevcut olan bütün güçleri bir kutsal birlik etrafında toplamak varken, Enver Paşa genç Buharalıların tavsiyelerine bakmaksızın eski Emirle görüşmeye yöneldi. Bu hareketi, basiretli düşünen insanların Enver Paşa’ya sırt çevirmesine neden oldu ve onu yavaş yavaş Emirin yandaşlarına o kadar yaklaştırdı ki, </span><strong>‘Kutsal Buhara Sultanının büyük veziri haline geldi.’</strong><span> Ruslara karşı isyan edenler böylece kendi aralarında birbirine düşmanlık besleyen iki gruba ayrıldı. Fergana isyancıları, Buhara Emiri’nin ‘büyük veziri’nin yetkilerinin tanımadı. Ülkede Paşa aleyhinde dizginsiz bir propaganda başladı ve yayıldı. Onun dünkü hayranları düşman oluverdiler.</span></span></p>
<p><span><strong>Şöhret afetmiş!</strong></span></p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-59327" class="wp-caption alignleft"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-59327" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/06/Alim-Han.jpg" alt="" width="300" height="350"><figcaption class="wp-caption-text"><center><strong><span>Son Buhara Emiri Alim Han 1911 – 1921</span></strong></center></figcaption></figure>
<p><span>Paşa’nın güçlü iradesi ve adeta fışkıran enerjisinin bataklığa saplanıp kaldığını görmek çok acı idi. Bunun başlıca sebebi de, Paşa’nın Orta Asya’nın sosyal durumunu ve Buhara Yönetimi’nin karanlık rolünü tam olarak anlamamış olması idi. Türkistan’da yaşlı nesilin temsilcilerinden biri olan, 1919’da Buhara Emiri tarafından haince öldürtülen, büyük insan, alim, şeriatçı-molla Mahmut Hacı Bekbudi, <strong>‘Buhara’da Emir’in otokrasi yönetimi devam ettiği sürece, Orta Asya üzerindeki karanlık dağılmaz’ </strong>demişti. Avrupa bölgesinden gelen ve Türk ihtilali’nin verdiği dersi unutan Enver Paşa, karanlıklar kaynağı olan Buhara Emiri’nin iktidarını tekrar canlandırmaya karar verdi. Paşa’yı Emir’le yakınlaştıran bir diğer sebep de Bolşevik provokasyonu idi. Türkistan Dışişleri Halk Komiseri Geppner, Enver Paşa’nın nasıl bir tehlike oluşturduğunu sezerek, ‘Buhara halkına şayet gerekliyse’ eski Buhara Emiri ile iktidarını canlandıracağı konusunda söz vererek görüşmelere başladı. Bu görüşmelerde halkı Enver Paşa’ya karşı kışkırttı. Emiri kudret sahibi olarak gören Enver Paşa ise onun gücünden ve kuvvetinden faydalanmak için Bolşeviklerden önce davranmaya çalıştı. Kahraman bir geçmişe ve Enver diye yüce bir isme sahip olan bir kişiden maceraperest davranışlar değil, büyük işler bekleniyordu. Enver Paşa, büyük Türk isimlerini aklında tutan Türkistan’ı iyi tanımamanın kurbanı oldu. (Delovaya Nedelya)</span></p>
<p><span><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Mustafa ÇOKAY</strong></span></a>
</span></p>
<p><span>Yazı Kaynağı: http://www.turksam.org/tr/a211.html</span></p>
<p><span>Görsel Kaynak: http://tarihvemedeniyet.org/2012/10/sovyet-rusyada-enver-pasa</span></p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Ben Antepliyim, Şahin’im Ağam, Mavzer Omuzuma Yük</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/ben-antepliyim-sahinim-agam-mavzer-omuzuma-yuk</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/ben-antepliyim-sahinim-agam-mavzer-omuzuma-yuk</guid>
<description><![CDATA[ Ben Antepliyim, Şahin’im Ağam, Mavzer Omuzuma Yük
Bugün, Gaziantep’in düşman işgalinden kurtuluş Yıldönümü… Bu vesileyle sizlere Gazi kentimizin şanlı geçmişinden biraz söz edelim. Millî Mücadele yıllarında en büyük şehir savaşlarından biri yaşanır Gaziantep’te… Antepliler, düşmana karşı kenti savunurken, Şahin Bey’iyle, Karayılan’ıyla, Kılıç Ali’siyle, Şefik Özdemir’i ve nice isimsiz kahramanıyla unutulmaz bir destan yazar. Antep’in, işgalci Fransızlara karşı yaptığı o şanlı savunma, tam […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4572108f1.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:47 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Ben, Antepliyim, Şahin’im, Ağam, Mavzer, Omuzuma, Yük</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/06/Sahin-Bey-3.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/ben-antepliyim-sahinim-agam-mavzer-omuzuma-yuk.html">Ben Antepliyim, Şahin’im Ağam, Mavzer Omuzuma Yük</a></p>
<p><span>Bugün, Gaziantep’in düşman işgalinden kurtuluş Yıldönümü…</span></p>
<p><span>Bu vesileyle sizlere Gazi kentimizin şanlı geçmişinden biraz söz edelim.</span></p>
<p><span>Millî Mücadele yıllarında en büyük şehir savaşlarından biri yaşanır Gaziantep’te…</span></p>
<p><span><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-59315 alignleft" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/06/Sahin-Bey-1.jpg" alt="" width="300" height="300">Antepliler, düşmana karşı kenti savunurken, Şahin Bey’iyle, Karayılan’ıyla, Kılıç Ali’siyle, Şefik Özdemir’i ve nice isimsiz kahramanıyla unutulmaz bir destan yazar. Antep’in, işgalci Fransızlara karşı yaptığı o şanlı savunma, tam 11 ay sürer. </span><span>Fransızlardan önce Antep’e İngilizler girer. 27 Aralık 1918’de Halep’ten Kilis’e gelen bir İngiliz Müfrezesi 1 Ocak 1919’da Antep’i işgal eder. Antep halkı da İngiliz işgali üzerine bir miting düzenleyerek işgali protesto eder. Mitingde konuşan Antep Belediye Başkanı Lütfi Bey, işgalin kesinlikle kabul edilemeyeceğini bütün dünyaya ilân eder.</span></p>
<p><span>İngilizler Antep’i işgal ettikten bir müddet sonra Ermenilerin tahrik ve teşvikleriyle Türklere her türlü tecavüzü reva görür. Ermeniler de Türklere saldırmakta, yaptıklarına İngilizler tarafından göz yumulmaktadır.</span></p>
<p><span>29 Ekim 1919’da İngilizler, işgalleri altındaki Güneydoğu Anadolu Bölgesini Fransızlara terk eder. 29 Ekim günü Ermeni halkının coşkulu gösterileri arasında, içlerinde gönüllü Ermeni birliklerinin de bulunduğu Fransız işgal kuvvetleri Antep’e girer. Mustafa Kemal Paşa’nın Başkanlığındaki Heyet-i Temsiliye, işgaller karşısında tavrını belirlemiştir: Türk milleti, bütün vasıtalara başvurarak tüm mevcudiyetiyle Fransız işgal kuvvetlerine karşı kendisini savunacaktır.</span></p>
<p><span>29 Ekim’de Antep’e gelen Fransız Ermeni Alayı Komutanı Albay Saint Marie, işgal idaresini teslim alır. Fransız ve Ermenilerin şehirde ve civar köylerde yaptıkları kötülükler gün geçtikçe artar.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-86337" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/06/Sahin-Bey.jpg" alt="" width="800" height="450"></p>
<p>
</p><p><span>Antep’te kurulan Cemiyet-i İslamiye, Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’ne dönüşür. Cemiyet, yalnız Antep’te değil, kazalarında da ayrı ayrı teşkilatlanır. Doktor Ragıp, Alay Katibi Avni, Telgrafçı Mahir ve Meclis İdare Başkatibi Eşref’ten oluşan Antep Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti merkez heyeti, Sivas Kongresi’nden sonra toplanarak düşmana karşı mücadele kararı alır. Asıl adı Said olan Üsteğmen Şahin Bey’i de Antep Kuvayı Milliye Kumandanlığına getirir. Şahin Bey, karargâhını Ulumeşe Köyünde kurar ve Antep-Kilis yolu üzerinde üç savunma hattı meydana getirir. Antep’teki Fransızların erzak yollarını kesen Şahin Bey kuvvetleri, 1000 kişi ile 2 top ve 8 makineli tüfekten kurulu bir Fransız kuvvetini yener. Çok güç durumda bulunan Antep’teki Fransızlarsa telsizle Kilis ve Katma’daki birliklerinden yardım ister. Bunun üzerine, üç piyade alayı, 200 süvari, bir batarya top, dört tank, birçok ağır ve hafif makineli tüfekle donatılmış olan bir Fransız kuvveti, Antep’e gönderilir. Şahin Bey bunlara karşı da harekete geçmekte tereddüt etmez, 26 Mart 1920’de saldırıya başlayıp üç gün çarpışır, fakat sonunda kuvvetleri dağılır. Kendisi de Fransız süngüleriyle şehit olur. Şair Yavuz Bülent Bakiler, bu fedakâr ve yiğit askeri şu mısralarla övmektedir:</span></p>
<p><span><strong><em>“Ben Antepliyim, Şahinim ağam.<br>
Mavzer omuzuma yük.<br>
Ben yumruklarımla dövüşeceğim,<br>
Yumruklarım memleket kadar büyük.”</em></strong></span></p>
<p><span>Mustafa Kemal Paşa, Şahin Bey’in şehit düşmesi üzerine Antep’teki Kuva-yı Milliye’nin kumandanlığına Kılıç Ali Bey’i getirir. Kılıç Ali Bey de 4 Nisan 1920 günü şehir yakınına gelerek Müdafaa-i Hukuk üyeleriyle bir toplantı yapar. Bu arada, Antep’te Türklerle Fransız ve Ermeniler arasındaki savaş bütün şiddetiyle sürmektedir. Fransızlar Antep’i yoğun top ateşi altına alır. Hafif silâhlarla donatılmış olan Türk millî kuvvetleri ile düşman kuvvetleri arasında sayı ve silâh bakımından büyük bir dengesizlik vardır. Kuşatma altındaki millî kuvvetlerin çevredeki köylerle bağlantısı kesilir. Onlar, sadece şehrin dışında bulunan Kılıç Ali Bey’le muhabere edebilmektedir.</span></p>
<p><span>19 Nisan’da Türk Millî Kuvvetleri şehrin etrafındaki Fransız çemberini yararak, içeriye 200 kişilik bir kuvvet sokmayı başarır. Bu suretle güçlenen Türk milisleriyle Fransız ve Ermeniler arasındaki çatışmalar yeniden hızlanır. Birinci Mağarabaşı Savaşı adını alan çatışmalarda, millî kuvvetler büyük başarı sağlar ve dışarısıyla yeniden bağlantı kurar.</span></p>
<p><span>Fransız işgalindeki mevkiler içinde askerî bakımdan en önemlisi, Kurban Baba Tepesidir. Bu tepe hem Fransız karargâhının bulunduğu koleje, hem de Mardin Tepe’ye hâkim vaziyettedir. 30 Nisan ve 1 Mayıs tarihlerinde millî kuvvetler bu tepeye saldırır, kanlı bir savaştan sonra tepe de ele geçirilir. 2 Mayıs’ta göğüs göğse çarpışmalar meydana gelir. Bu çarpışmalarda yer alan sayısız kahraman içinde bir de Karayılan vardır ki Antep’in savunması dendi mi akla ilk gelenlerdendir. Bu gözü pek Türk genci, Fransızlarla yapılan birçok çarpışmaya katılır. Son olarak kendisine Şıhın Dağı’ndaki Sarımsak Tepe’de Fransızları püskürtmesi emri verilen Karayılan, 24 Mayıs 1920 günü buradaki çarpışmada şehit düşer. Karayılan ve çetesi, daha 20 Ocak 1920’de, Antep-Maraş karayolu üzerindeki Karabıyıklı’da Fransız birliklerine öldürücü bir darbe vurmuş, bu yolu Fransızlara kapatmıştır. Karabıyıklı baskınından sonra Karayılan ismi Antep bölgesinde nam salmış, Antep’te bulunan Fransız birlikleri Maraş’a gitmeye bir daha cesaret edememişlerdir.</span></p>
<p><span>Antep’teki Türk milisleri için çember giderek daralmaktadır. Antep Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti, 27 Mayıs 1920’de Mustafa Kemal Paşa’ya bir telgraf göndererek Antep’teki milislerin morallerinin sarsılarak dağıldığını, şehrin Fransız toplarıyla yıkıldığını, bütün gelir kaynaklarının kuruduğunu, acilen yardım gönderilmesi gerektiğini haber verir.</span></p>
<p><span>Bu arada Antep halkı, büyük bir vefa örneği göstererek Kılıç Ali Bey’i Birinci TBMM’ne milletvekili seçer. Ardından, Mustafa Kemal Paşa ve Genelkurmay Başkanlığından gönderilen telgrafla Kılıç Ali’nin Ankara’ya gelmesi emredilir.</span></p>
<p><span>Kılıç Ali’den sonra Antep’te Kuva-yı Milliye Kumandanlığını Şefik Özdemir Bey devralır. Mustafa Kemal Paşa’nın emriyle Antep’e gelen Şefik Özdemir Bey, 8 Ağustos 1920’de Antep’teki Kuva-yı Milliye’nin başına geçer. Şefik Özdemir Bey, Antep’teki görevine başlarken ilk iş olarak millî kuvvetleri yeni baştan düzenler, cepheler arasında bağlantı kurar ve Antep’teki Türk mahallelerini bir savunma alanı haline getirir. Fakat Antep’teki durum, her geçen gün biraz daha kötüye gitmektedir. Antep etrafındaki Fransız birlikleri, 11 Ağustos 1920 itibariyle 7 piyade taburu ile iki süvari bölüğüne yükselmiştir. Ayrıca çok sayıda topu vardır düşmanın… Şehir her gün topa tutulmakta, ölenlerin sayısı fazla olduğundan defnetmede sorunlar yaşanmaktadır.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-59316" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/06/Sahin-Bey-2.jpg" alt="" width="800" height="601" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/06/Sahin-Bey-2.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/06/Sahin-Bey-2-768x577.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>23-25 Ağustos günleri arasında Antep şiddetli bombardımana tutulur. Halkın çoğu Malatya, Urfa, Maraş ve Elazığ gibi bölgelere göç eder. Tam bu sırada Malatya Mebusu Hacı Bedir Ağa, 300 kişilik bir kuvvetle Anteplilerin yardımına koşar, Antep halkı da düşmana dayanmaya çalışmaktadır.</span></p>
<p><span>Bu arada şehirde hayat şartları gittikçe güçleşmektedir. Halk ve millî kuvvetler yiyecek bulmakta zorlanmaktadır. Antep’in savunmasını sürdürecek yeterli asker ve milis de yoktur. Mustafa Kemal Paşa’dan ve Antep Mebuslarından acele asker gönderilmesi istenir, ama, bunun mümkün olamayacağı ve mahallî kuvvetlerle düşmana karşı konulması cevabı alınır. Bu umut kırıcı haberdir millî kuvvetler için, ancak dayanmaktan başka çare yoktur…</span></p>
<p><span>Fransızlarsa, Suriye ve Adana Bölgesindeki durumları gittikçe zorlaştığından, Antep harekâtını bir an önce sonuçlandırmak isteğindedir. Başında General Goubeau’nun bulunduğu bir tümen, Antep’teki Fransızlara yardımla görevlendirilir ve 21 Kasım 1920’de Goubeau’ya bağlı birlikler Antep’e gelir. Antep şehri o günün akşamından itibaren ikinci defa kuşatılmış olur. Fransız kuvvetleri, tepelerde bulunan Türk kuvvetlerini ve şehrin içini uzun ve etkili topçu ateşi ile dövmeye başlar, Antep’in etrafıyla bağlantısı tekrar kesilir.</span></p>
<p><span>1 Aralık 1920’de Goubeau, Kuva-yı Milliye Kumandanı Şefik Özdemir Bey’e mektup göndererek Türk kuvvetlerinin teslim olmasını ve Fransız mandasının kabulünü ister. Şefik Özdemir Bey de Fransız generale şu cevabı verir: “Bizim için Antep’i savunmaya devam etmekten ve şerefli bir ölümü beklemekten başka çare yoktur.”</span></p>
<p><span>5 Aralık’ta teklifinin reddedilmesi üzerine General Goubeau, şehrin yeniden yoğun şekilde bombalanması emrini verir. Amacı, Türk kuvvetlerini ve halkı yıldırıp teslim olmaya zorlamaktır.</span></p>
<p><span>1921 senesinin Ocak ayına gelindiğinde Antepliler çok ciddi bir erzak sıkıntısı içine girer. Şehirde at, sığır, koyun ve keçilerle üzüm, fıstık ve benzeri yenebilecek maddelerin hepsi toplanarak “iaşe-i umumiye” ambarına konur. Buradan, Anteplilere ancak hayatta kalmaya yetecek kadar gıda maddesi dağıtılmaya başlanır. Açlık giderek korkunç bir hâl alır şehirde… Öyle ki ölen atlar ve eşekler derhal kapışılmaktadır. Antepliler bu vaziyette ölümden de, savaştan da beter bir duruma düşmüştür. Düşman, askeri, topu ve silahıyla yenemediği Türk Milletini aç bırakarak teslim olmaya zorlamaktadır.</span></p>
<p><span>2 Şubat 1921 günü, şehrin savunmasına katılan halk adına Mehmet Ali Efendi, Kolordu Kumandanlığına giderek bir huruç harekâtı yapmayı teklif eder. Teklif kabul edilir; 6 Şubatta yapılan çıkış harekâtında, Şefik Özdemir Bey ve hükümet erkânıyla iki yüz kişilik bir kuvvet, şehirden çıkmayı başarır.</span></p>
<p><span>Sonunda Fransızlar 8 Şubat 1921’de Antep’i ele geçirir. 9 Şubat’ta 11 maddelik teslim antlaşması imzalanır. Antepliler, dört yandan kuşatılmış oldukları hâlde on bir ay Fransız kuvvetlerine karşı dayanmış ve şehri teslim etmeğe mecbur kalmıştır. Fakat Antep, sahipsiz değildir. Güneyde Türk Birliklerine yenilerek barışa yönelen Fransızlar, 20 Ekim 1921’de imzalanan Ankara İtilafnamesi ile Antep’i terk etmeyi kabul eder. 25 Aralık 1921’de Türk birlikleri Antep’e girer. Gaziantep’in kurtuluşu, her yıl 25 Aralık’ta törenlerle kutlanmaktadır.</span></p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Gazi Osman Paşa ve Plevne’den Manzaralar</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/gazi-osman-pasa-ve-plevneden-manzaralar</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/gazi-osman-pasa-ve-plevneden-manzaralar</guid>
<description><![CDATA[ Gazi Osman Paşa ve Plevne’den Manzaralar
1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’nın meşhur komutanlarından olan Gazi Osman Paşa, kendi ifadesiyle 1833’de Tokat’ta doğmuş, babasının İstanbul’da bulunması sebebiyle geldiği İstanbul’da bir müddet Sıbyan Mektebi’ne devam ettikten sonra Mekteb-i idadiye kaydolmuştur. Beş yıl burada ve dört sene de Mekteb-i Harbiye’de tahsil görüp 1853’te teğmen rütbesiyle diploma alan Osman Bey, Kırım sorunu dolayısıyla kurmay sınıfına ayrılarak Rumeli’ye […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4570daf07.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:47 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Gazi, Osman, Paşa, Plevne’den, Manzaralar</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/08/Plevne-KUsatmasi.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/gazi-osman-pasa-ve-plevneden-manzaralar.html">Gazi Osman Paşa ve Plevne’den Manzaralar</a></p>
<p><span><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Dr. Besim ÖZCAN</strong> </span></a></span></p>
<p><span>1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’nın meşhur komutanlarından olan Gazi Osman Paşa, kendi ifadesiyle 1833’de Tokat’ta doğmuş, babasının İstanbul’da bulunması sebebiyle geldiği İstanbul’da bir müddet Sıbyan Mektebi’ne devam ettikten sonra Mekteb-i idadiye kaydolmuştur. Beş yıl burada ve dört sene de Mekteb-i Harbiye’de tahsil görüp 1853’te teğmen rütbesiyle diploma alan Osman Bey, Kırım sorunu dolayısıyla kurmay sınıfına ayrılarak Rumeli’ye tayin edilmiştir. Kırım Savaşı sırasında görevini çok iyi şekilde yerine getirmesi üzerine yüzbaşılığa yükseltilmiş ve 1857’de İstanbul’a dönmüştür. Burada yine Harp Akademisi’ne devam edip bir yıl sonra kolağalık rütbesine yükselmiştir.</span></p>
<p><span><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-59302 alignleft" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/08/Gazi-Osman-Pasa-1.jpg" alt="" width="300" height="430">Yurdun çeşitli yerlerinde görev yapan Osman Bey, 1864’te Suriye’de Cebeli Lübnan isyanı, ardından Girit ihtilali ve nihayet 1868 Yemen ihtilali sırasında önemli hizmetlerde bulunmuş ve rütbesi tuğgeneralliğe yükseltilmiştir. Bazı değişik görevleri üslenen Osman Paşa, 1876 Osmanlı-Sırp Savaşı’nda gösterdiği başarılarla büyük takdir toplamış ve 1877-1878 Osmanlı-Rus Harbi’nde de Plevne’yi savunmakla görevlendirilmiştir.</span></p>
<p><span>Osman Paşa harp öncesinde Garp Ordusu adı ile anılan kuvvetlere kumanda etmekte olup Vidin’de bulunmakta idi. Emrinde 25 piyade taburu, 12 süvari bölüğü, 48 sahra ve 6 dağ topundan oluşan bir kuvveti bulunan Osman Paşa, savaşa hazır olmak için askerlerine bir taraftan talim ve terbiye verirken, diğer yandan da Vidin kalesini tahkime çalışmaktaydı, işte bu sıralarda Padişah Sultan II. Abdülhamid’in Ruslara harp ilan edildiğini bildiren telgrafı gelir. Paşa, çok güvendiği ordusu, âlimleri, ileri gelenleri ve subayları bir meydana toplayarak büyük bir olgunluk ve vakar içinde Padişahın fermanını okuduktan sonra, fermanın önemi ve askerlerin vazifelerinin en hassas noktasını beyan eden kısa bir konuşma yapar. Ardından askerler arasından çıkan bir temsilci askerin, atalarının kanıyla yoğrulmuş olan vatanın bir karış toprağına bin baş telef edip düşmana ayak bastırmayacaklarını ve komutanlarının hizmetinde olduklarını ifade eden bir konuşma yapması, başta Paşa olmak üzere bütün dinleyenleri çok duygulandırmış ve maneviyatlarını kuvvetlendirmiştir. </span></p>
<p><span>İstanbul’dan Plevne’ye gitme emrini alan Osman Paşa, kısa bir hazırlıktan sonra emrindeki kuvvetlerle 13 Temmuz günü Vidin’den hareket etti. Ordu çok hızlı ve zorlu bir yürüyüşten sonra 17 Temmuz günü Plevne’ye ulaştı.</span></p>
<p><span>Büyük Balkan silsilesinin kuzeyinden çıkarak Tuna nehrine karışan ve Tuna’nın sağ yönündeki bölge arasında verimli ve mahsuldar bir arazinin ortasında bulunan Plevne, bu harbe kadar pek duyulmamış, savunma yönünden hiçbir değeri olmayan açık bir kasabadır. Bununla beraber bu harpte onun önemini artıran şey, Plevne’nin Niğbolu, Rusçuk, Filibe, Sofya ve Vidin’e giden büyük ulaşım yollarının birleştiği noktada bulunması itibariyle stratejik bir öneme sahip olmasıydı. Vidin, Şumnu, Rusçuk, Silistre ve Varna’daki Türk kuvvetlerinin bir araya toplanabilmesi ancak Plevne’nin elde tutulmasıyla mümkündü. Serdar-ı ekrem Abdülkerim Nadir Paşa’nın basiretsizliği neticesinde Şıpka geçitlerinin Rusların eline geçmesi, Plevne’nin önemini bir kat daha artırmıştır.</span></p>
<p><span>Görevinin şuurunda olan Osman Paşa, kasabaya vardıktan sonra bir süre askerlerinin dinlendirmiş ve hemen oldukça savunmasız bir durumda olan kasabayı müstahkem bir mevki haline getirmek için hummalı bir çalışma başlatmıştır. Evvela toprak kazdırılmak suretiyle muazzam siperler yapılmış, yer altından bütün tabyalar birbirine ve karargâha telgraf hatlarıyla bağlanarak irtibatın kolay ve güvenilir bir şekilde kurulması sağlanmıştır. Mevcut doğal yapı o kadar mâhirane bir şekilde değerlendirilerek mevziler kazılmıştır ki adeta zaptı imkânsız bir Plevne vücuda getirilmiştir.</span></p>
<p><span>Biz bu yazımızın devamında Plevne’de vukubulan ve tarihe altın harflerle yazılan, dünya taarruz tekniğini alt-üst eden Plevne savaşlarından ziyade, kasabadaki sosyal durumdan, Osman Paşa’nın savaş sırasındaki gayretinden, Plevne ahalisi ve askerleriyle olan ilişkilerinden ve nihayet Paşa’nın dünyanın takdirini kazanması ve esaret günlerinden kesitler sunmaya çalışacağız.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-59310" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/08/Plevne-5.jpg" alt="" width="800" height="495" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/08/Plevne-5.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/08/Plevne-5-768x475.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span><strong>Savaşlar Sırasındaki Gayreti ve Askerleriyle Olan Muhabbeti</strong></span></p>
<p><span>Savaşlarda komutanın cesaret ve gayreti, isabetli kararlar verip askerlerini yönlendirmesi, gerek askeriyle ve gerekse yerli halkla iyi ilişkiler kurması, zaferi mümkün olan en az kayıpla kazanmak yolunda sahip olması gereken önemli hususiyetlerdir, işte Osman Paşa bu vasıflara sahip nadir komutanlardan biri olarak karşımıza çıkmaktadır. Çünkü o, çatışmalar sırasında, elinde kılıcı olduğu halde ordugâhı baştan başa dolaşır, hücuma geçen taburun veya müfrezenin önünde yalınkılıç savaşır, hem de Plevne kuvvetlerine kumanda ederdi. Çarpışmakta olan askerlere;</span></p>
<p><span>“Ey Plevne’nin şöhretli Arslanları! Şân günleridir, vatan namusunu bize inandı, cihanın gözü Plevne’ye dikildi, Düşman bütün kuvvetlerini üzerimize yığdı. Biz de Osmanlı şanını gösterelim, bizim için ölmek var dönmek yoktur. Anladınız mı ki kader şurada bulunan 60.000 merdin mezarını burada hazırladı. Mutlak Plevne bize kabristan olacak yine zalim düşman bu sevgili toprağa ayak basamayacak, işte kumandanınız ve karındaşınız olan Osman sizin önünüzde şehid olmağa gidiyor! Allah’ını seven arkamdan gelsin” diyerek onları coşturmaya, manevi duygularını artırmaya çalışırdı. Onun heybetli narasıyla yer-gök sarsılır ve ihlâsla attığı her nara ve Allah Allah haykırışları göklerde Müslümanların imdadına duacı olan meleklere kadar ulaşırdı. Onun bu ihlâslı ve kahramanca çıkışı bütün bir Plevne’nin dağlarını, istihkâmlarını adeta yerinden söker atardı.</span></p>
<p><span>Osman Paşa çok iyi huylu bir insan olduğu için askerlerini kendinden ve çoluk çocuğundan bin kat daha fazla severdi. Gece gündüz onlarla konuşur, neferden üst rütbeli subayına kadar herkese Gazi ve Arkadaş tabiriyle hitap ederdi. Gece, gündüz çadırına karşı düşmanın yağdırdığı ateşe rağmen çadırdan çıkar bütün tabyaları yalnızca dolaşmaya giderdi. Uğradığı her bir istihkâmda askerler tarafından Gazi Babamız geliyor diye büyük bir sevinçle karşılanır ve o da; “Selamün aleykum yâverilerim, ne yapıyorsunuz? Bakın yine ahmak düşman korkusundan kıyameti koparıyor. Müslümanlar hücum edecek zannıyla ödü kopmuş üzerimize gülle yağdırıyor, amma korkak düşman ha” diye söyleyerek askerin gönlünü alıyor, manevi güçlerini takviye ediyor, Allah’ın kendilerine yardım edeceğini imâ ederek başka istihkâmlara giderdi.</span></p>
<p><span>Paşa’nın tabyaları ziyareti bir yandan askerin moral gücünü kuvvetlendirmek, bir yandan da yerinde gördüğü eksiklikleri derhal ortadan kaldırmak içindi. Bu şanlı, büyük kumandan gerektiğinde hemen kaputunu sırtından çıkarır, tabya için gerekli olan hizmeti bizzat kendisi halletmeye çalışırdı.</span></p>
<p><span>Askerin ihtiyaçlarının giderilmesinde zorluklarla karşılaşılması durumunda askeri ümitsizliğe düşürmemek için hiç çekinmeden kendisini onlara benzetir, un çorbası ve peksimetiyle gıda ihtiyacını gidermeye gayret ederdi, ileri gelenlerden bazıları bu hususta edeple söze başlamak isteyince kendilerine;</span></p>
<p><span>“Hiç bir şeye ihtiyaç yoktur, bendenizin az yemek yemesi hiçbir sebebe dayanmayıp, sadece vücudumun sıhhatini sağlamak içindir. Çok yemekten rahatsız olduğumdan dolayı ancak hazmedebileceğim kadar hafif yemeklerle yetiniyorum” derdi ve onlarla birlikte yemek istediğini anlatmak için de; “bereketli olsun arslanlar, misafir alır mısınız?” diye sorar ve hemen onbaşı takımının arasına sıkışıp ümmetinin gözbebeği olan askeriyle yemeğe başlardı. Yemek sırasında hikmetli sözleri ve bir baba edasıyla söylediği kahramanlık ifadeleri askerin kalbine o derece tesir ederdi ki vatan yolunda canlarını vermek için Gazi babalarının bir emrine bin can ile feda olmak istediklerini, bunun için hazır olduklarını her halleri ile ispat ederlerdi.</span></p>
<p><span>Paşa’nın askerleri ile olan muhabbetin şahidi Yüzbaşı F. W. Von Herbert ile yabancı bir gazeteci, hatıralarında Paşa ile Vidin’den gelen askerlerden birkaç kişinin dahi Paşalarını terk etmediğini ve savaşın sonuna kadar sevdikleri kumandanlarına sarılarak ondan asla ayrılmadıklarını ifade ederler.</span></p>
<p><span>Esasında bir yabancı gazetecinin Türklerin Plevne’deki başarılarını, onların din ve vatanlarına olan sevgileri yanında, Paşalarına karşı besledikleri üstün sevgiye bağlaması herhalde yerinde bir teşhis olsa gerektir.</span></p>
<p><span>Osman Paşa, tarihte mutlak şerefe mazhar olan yüksek ahlâkî değerlerinden başka harbin dağların dahi dayanamayacağı kadar fazla olan masrafı esnasında, devletini çok sevdiği ve düşündüğü için rütbesinin gereği ve geçimi için zaruri olan ödeneklerden ihtiyacı nisbetinde olanlarını almış, geriye kalanını devlete terketmiştir.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-59309" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/08/Plevne-4.jpg" alt="" width="800" height="628" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/08/Plevne-4.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/08/Plevne-4-768x603.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span><strong>Plevne Halkı İle Olan Münasebetleri</strong></span></p>
<p><span>Osman Paşa Plevne’ye ulaştığında burada yaklaşık 17.000 kadar insan yaşamakta idi. Sonradan çevreden gelen göçlerle nüfus daha da artmıştır.</span></p>
<p><span>Plevne ahâlisinin bu büyük kumandana karşı gösterdikleri samimi yakınlık her türlü izahın yetersiz kaldığı bir derecede olduğu anlaşılmaktadır. Nitekim yabancı bir gazeteci bu konuda şunları yazar;</span></p>
<p><span>“Plevne’nin İslam ve Bulgar ahalisine sorulsa cümlesi Osman Paşa’nın hakkaniyet ve adalet ve şecaatini tasdik ederler. Onun Plevne’de bulunduğu sırada hiçbir fert mazlum olmamış ve kimsenin bir buğday tanesi dahi alınmamıştır. Gazi’nin insaniyetini, nezaketini Ruslar bile itiraf ederler. Hükümet konağında misafir edilen otuz kadar Rus esirine çok iyi muamele edildiğini kendileri de söylerler.”</span></p>
<p><span>Müdafaasız halka karşı düşmanın tavrı hiçbir kural tanımamaktadır. Nitekim Ruslar daha savaşın ilk zamanlarında halka karşı acımasızca davranmaya başlamışlar, hastane olarak kullanılan ve kızılay bayrakları çekilmiş olan binalara, Cenova Âhidnâmesi’nce dokunulmaması gerekirken, sözü edilen binaları, cami ve kiliseleri topa tutmaktan, hasta ve yaralıları öldürmekten bir an geri durmamışlardı. Savaşların şiddetle sürmesi neticesinde artan yaralı ve hastalar, Plevne’deki halkın evlerine yerleştirilerek mevcut imkânlarla tedavileri ile yakınen ilgilenilmekteydi. Her türlü emniyet ve asayiş ortadan kalktığı için insanlar tek sığınak yeri olarak ordugâh-ı hümayuna gelirler ve Osman Paşa’nın himayesine sığınırlardı.</span></p>
<p><span>Osman Paşa perişanlık içindeki ahâliyi kendi kardeşleri ve yaverleri gibi kanadının altına alıp onları korurdu. Düşmanın her türlü ateşinden muhafazaya çalışır, o çaresiz insanların her türlü üzüntülerini giderirdi.</span></p>
<p><span>O büyük kumandan, muzaffer kılıcını hiçbir zaman elinden bırakmaz, zaman zaman istihkâmlara geçer, orada çarpışır ve müthiş bir mücadele ile düşmana karşı koymaya çalışan pençesi kanlı kahramanlara teşci ve teşvik eyler, bazen da çadır ve kulübeler içinde yerleştirmiş olduğu aileler yanına koşup;</span></p>
<p><span>“Korkmayın hemşeriler! Allah düşmanı yine perişan etti, nusret bizimdir. Şurada elli-altmış bin dindaşınız var onların ve en-nihayet benim vücudum parçalanmadıkça bir tüyünüze halel gelmez. Resul-i ekrem efendimiz bizimle beraberdir” ifadesiyle mazlumların gönlünü ihya etmeğe çalışır, dizlerine kadar çamurlara batmış olduğu halde, kendisine Allah’ın bir vediası ve Padişahın özel emaneti olarak kabul ettiği beldenin insanlarını çamurlar içerisinden çıkarır çadırlara yerleştirir, onlar için gerekli olan yaşama şartlarını gerçekleştirmeye uğraşır ve bu elim manzara karşısında gizli gizli ağlardı.</span></p>
<p><span>Onun ahâliye karşı bu duyarlılığı insanlar arasında yankı bulmuş ve herkes ve hatta çocuklar bile onun adını dillerinde tekrar eder olmuşlardı. Bu çocuklar şehir içine bir gülle düştüğünde veya istihkâmatta bir tüfek ateşi gördüklerinde, bütün samimiyetleri ile “Gazi babamız yine cenk ediyor, Allah sen imdadına yetiş” diye bülbül dilleriyle ona muzaffer olması için dua ederlerdi. Herkes büyük bir olgunlukla onun selamına durur pencerelere koşar;</span></p>
<p><span>“Ey Plevne arslanı! Allah kılıncını keskin etsin, düşmanın kahr olsun. Sende bu sebat ve bu kahramanlık var iken biz de düşmandan zerre kadar korkmayız. Cümlemiz asker ve hepimiz şehadete aşığız. Bin yaşa gazi pederimiz” nidalarıyla hem kendileri ağlar, hem de Osman Paşa’ya gözyaşı döktürürler idi.</span></p>
<p><span>Herbert’in Plevne’nin idaresi hususunda Türk tarafının gösterdiği adilâne muamele hakkında yazdıkları oldukça anlamlıdır; “Osmanlı ordusu ve idaresinin içinde bulunduğu sefalet ve kıtlığa rağmen kasabadaki sivil idare, barış zamanında olduğu gibi son güne kadar vazifesini liyakatle ifâya devam etmiş, hangi dinden olurlarsa olsunlar, bütün halkın can ve malları daima himaye edilmiştir. Mahkemeler daima açık kalmış ve adalet hükümleri şiddetle ve tam tarafsızlıkla tatbik olunmuştu. Bu hususta şehrin askerî olduğu kadar mülkî başı da olan müşir Osman Paşa’nın ve Plevne valisi Hüseyin Bey’in hareketlerini met etmeğe kelimeler kâfi gelmez. Muhasara ve kıtlık içinde bulunan, içinde iki milliyete ve biribirine zıd iki dine mensup insanlar oturan Plevne’de muhasaranın yedi haftasında ne bir yağma, ne bir tecavüz hareketi görülmemiştir”.</span></p>
<p><span>Yabancı bir gazeteci de, Türk ordusunun huruç harekâtı düzenleyeceği günlerde insanların elinde erzak ve atlar için de ne saman ne de arpa kaldığını, bununla beraber insan haklarına azami değer veren Osman Paşa’nın Bulgarların evlerinde sakladıkları erzak ve eşyayı zaptetmek gibi bir harekete girişmediğini sitayişle anlatmıştır.</span></p>
<p><span>Osman Paşa, samimi bir inanç sahibi olduğu için halkı ve askerleri zararlı içeceklerden de korumaya çalışmıştır. Bunun için Plevne’de işreti yasak etmiş, müskiratı bedelini ödemek ve satanları ikna etmek suretiyle sahiplerinden satın alarak, ilgililer tarafından boş yerlere döktürmüş ve böylece işret ortamını ortadan kaldırmaya çalışmıştır. Yanındakilere ise;</span></p>
<p><span>“İçkinin insan için ne derece zararlı olduğu bilinen bir gerçektir. Özellikle akıl ve hikmet dini olan İslâmiyet bunu bize yasak etmiştir. Mücahitlere aşk ve şevk verecek güç ancak tek Allah’a olan inanç ve güvendir. Savaş içinde bulunan İslam ülkesinde içki neye lâzım?. Biz o musibetin bir damlasını ağzımıza koymayız. Fakat düşmanımıza arslanlar ve yerinden oynamış dağlar gibi hücum ederiz, işte içkiyi heyecan ve gayret bilenlerin halini karşımızda görüyoruz. Hiç olmazsa o bedbahtlardan ibret alalım” diyerek işretin zararlarını anlatmaya çalışırdı. Paşa, böylece işret hakkında ortaya koyduğu fikirleri ile ahâlinin daha düzenli ve tertipli olmasını sağlamıştır.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-59308" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/08/Plevne-3.jpg" alt="" width="800" height="585" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/08/Plevne-3.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/08/Plevne-3-768x562.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span><strong>Zaferler Karşısındaki Tevazusu</strong></span></p>
<p><span>Oldukça dindar ve tevazu sahibi olan Osman Paşa, kazandığı zaferlerden hiçbir zaman kibirlenmemiş, daima temkinli ve ağır başlı davranmaya gayret etmiştir. Nitekim askerlerine zafer kazandıkları zaman neler söylenmesi icap ettiğini bildirmiş, düşmana karşı Yuha borusu çaldırmamıştır. Bir defasında Yuha çağıranlara şunları söylemiştir;</span></p>
<p><span>“Evlatlar, bizim vazifemiz âdil ve yardımcı olan Cenab-ı hakka şükür etmektir. Düşmanımızı mağlup eden kuvvet Allah’ın adalet kılıcıdır. Yuha çağırmak mağlub ve zelil olan düşmana mağrurca bir hareket demek olup bu ise âli cenap olan Müslüman askerlerinin şanına yakışmayacağından bundan sonra her hücumda Allah Allah ve her zafer ve takipte Elhamdülillah naralarıyla dilimizi süsleyelim”.</span></p>
<p><span>Muharebe esnasında çok büyük başarıları gerçekleştiren Paşa, bunları ifade etmek sözkonusu olduğunda kesinlikle mübalağaya kaçmaz, çok sade ve herkesçe kolay anlaşılır bir dille başarıları ifade eder, asla kendisine bir övünme payı ayırmaz, bütün bu başarıların Allah’ın bir lütfü olarak, bir takdir-i İlâhi olarak verildiğinden söz ederdi. Böylece hem ülkemizde ve hem de dışımızda yani Avrupa’da mevcut olan kendini tanıtma, zaferden kendisi için büyük paylar çıkarma gibi anlayışa iltifat etmeyecek kadar yüksek yaradılışlı ve tevazu sahibi olduğunu göstermiş olurdu. Zafer telgraflarının pek sade bir şekilde yazıldığını Plevne Savaşları gibi savaşları dile getiren telgrafların diğer harp telgrafları gibi çok gösterişli ve süslü bir ifade tarzıyla verilmiş olmasının münasip olacağına dair bahis açanlara;</span></p>
<p><span>“Ben vatana olan borcumu ve devlet ve padişahımdan sınırsız ve karşılıksız yediğim ekmeğin hakkını ödemeye çalışıyorum. Ben ne yaptım ve ne yapabilmeğe muktedirim ki sırf Allah’ın muvaffak etmesi ve peygamberimizin ruhanî yardımı olan galibiyetleri birtakım yaldızlı sözlerle hâşâ zâtıma isnad edeyim? Ben bir âciz kulum, hiçbir şey yapmağa kâdir değilim. Hâkim ve fa’âl ancak Allah’dır” cevabını verirdi. Böylece kazanılan zaferlerden kendisi için bir pay çıkarma sevdalılarına benzemez, her şeyi Allah’tan bilen tevazu sahibi büyük bir insan olduğunu gösterirdi.</span></p>
<p><span><strong>Dünyanın Takdirini Kazanması</strong></span></p>
<p><span>Osman Paşa’nın bütün imkânsızlıklara rağmen Plevne’de kazandığı üstün başarılar, Rusların askerî prestijini Avrupa devletleri nazarında pek çok zedelerken, Osman Paşa’ya büyük bir şöhret ve saygı kazandırmıştır ve her taraftan tebrik telgrafları gelmiştir. Onun askerlikteki üstünlüğünü dost-düşman herkes kabul etmiş, özellikle Avrupalılar hayranlıklarını gizleyememişlerdir. Bunlardan Prusya’yı zaferden zafere koşturmuş olan meşhur mareşal Moltke;</span></p>
<p><span>“Osman Paşa muharebenin talihini değiştirmiş ve özellikle savaşın hücum kısmını büsbütün boşa çıkarmıştır” demek suretiyle ona karşı duyduğu hayranlığını dile getirmiştir. İngiliz Hariciye Nazırı Lord Derby ise, Paşa’nın başarılarını duyduğunda Londra sefiri Musurus Paşa’ya; “Osmanlı Devleti, dünyada süper bir askerî devlet olduğunu isbat etti” demiştir.</span></p>
<p><span>Ayastefanos Antlaşması’ndan sonra Sultan II. Abdülhamid’i Dolmabahçe Sarayında yanındaki generallerle beraber ziyaret eden Rus orduları başkumandanı Grandilk Nikola, Gazi Osman Paşa’yı gördüğünde; “Böyle cesur bir kumandanla savaşmak düşmanları için bile şereftir” diyerek Paşa’nın askerî dehasını itiraf etmiştir.</span></p>
<p><span>Paşanın Plevne savaşları sırasında sergilediği cesaret ve başarı Hint Müslümanlarında hayranlık uyandırmış, bu hususu dile getiren Urduca birçok eser yazılmış ve Paşa’nın ismi çocukların oyunlarında ağızlardan bir an bile düşmemiştir.</span></p>
<p><span>Osman Paşa’nın askeri dehası, ulu önder Atatürk tarafından da takdir edilmiştir. Nitekim Mustafa Kemal, 1914’te Sofya’da askeri ataşe olarak bulunduğu sırada orada tanımış olduğu gençlere tavsiye niteliğinde şunları söylemişti;</span></p>
<p><span>“Ben Gazi Osman Paşa’yı kendime rehber olarak seçtim. Ömrüm boyunca onun yolunu takip edeceğim. Türk ruhu Plevne’de yeniden kendini bulmuştur. Milletler yolundaki mücadelelerde daima sembolümüz Plevne’de doğan milli ruh olacaktır. Felâket günlerinde Plevne savaşını ve Osman Paşa’yı düşüneceğiz. Sizin de kahramanlık sembolünüz Gazi Osman Paşa olsun”.</span></p>
<p><span>Yüzbaşı Herbert Osman Paşa’nın başarıları sonrasında tarihin ufkunda yükselen yeni bir yıldız olarak adının Avrupa’da herkesin ağzında dolaştığını, hele İngiltere’de Paşanın şahsına karşı o kadar büyük bir alaka uyanmıştı ki eğer 1878’de bu memlekete bir seyahat yapmış olsaydı, orada Blücher’e dahi nasip olmayan muazzam tezahürlerle karşılanacağı şüphesizdi, demektedir.</span></p>
<p><span>Paşa’nın dünyanın takdirini kazanan başarıları, Sultan Abdülhamid’i ziyadesiyle memnun etmiştir. Bunun ifadesi için savaştan hemen sonra Padişah tarafından, üstün hizmetlerinden dolayı Osman Paşa’ya bir takdir telgrafı gönderilmiş, Gâzi Unvanına ilaveten, birinci rütbeden Nişân-ı Osmanî, bir kılıç, bir çift dürbün ve bir çift tabanca ihsan edilmiş ve bir de berat verilmiştir.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-59311" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/08/Plevne-6.jpg" alt="" width="800" height="523" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/08/Plevne-6.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/08/Plevne-6-768x502.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span><strong>Türk Ordusunun Huruç Harekâtı ve Esaret</strong></span></p>
<p><span>Düşman iki deneme ile alamadığı Plevne’yi her ne pahasına olursa olsun zaptetme kararı almış ve harekâtın imparatorun doğum günü olan 12 Eylülde yapılması planlanmıştı. Nihayet o günde hurra naraları ile büyük bir hücum başlatılmış, ancak Rus kıtaları Türk kurşunları ve Türk kasaturaları ile perişan edilmiş ve birçok kıtalardan ancak üçer-beşer kişi geri dönebilmişti. Türklere karşı büyük bir zafer elde edeceğini ümit eden Ruslar, bu saldırıda ağır bir hezimete uğramanın yanında, 20.000 zayiat vermiş olduklarından orduda büyük bir teessür meydana gelmişti. Plevne’yi hücum ile alamayacaklarını anlayan Ruslar ve Romenler, bu tarihten itibaren şehri muhasara etmeye karar verip kumandanlığa Sivastopol müdafii General Totleben’i getirdiler.</span></p>
<p><span>Büyük bir zafer kazandıktan sonra şiddetli muhasara altına alınan Türk tarafında ise durum her geçen gün kötüleşmekteydi. Erzak oldukça azalmış, top hayvanları ise yemsizlikten telef olmaya başlamış, açlık, sefalet ve su sıkıntısı had safhaya ulaşmıştı. Soğukların başlamış olmasına rağmen, efradın bir kısmının giyecek elbisesi ve barınacak çadırı da yoktu. Topçu ve piyade mermisi tükenmek üzere olduğundan düşman hücumu ekseriya süngü ve boğaz boğaza mücadele ile imha edilmekteydi. Üstelik harplerdeki zayiat yüzünden de askerin miktarı yarıya düşmüştü. Bütün bu menfiliklere ilaveten Ruslar, Anadolu cephesinde Kars’ın düşmüş olduğu haberini yayarak Türk askerlerinin maneviyatını bozmaya çalışıyorlardı. Bu durumda Osman Paşa 30 Kasım gecesi orduda bulunan fırka ve liva kumandanlarını karargâhına davetle, durumu birlikte müzakere etti. Ordunun umumi durumunu ve düşmanın harekâtını anlattıktan sonra:</span></p>
<p><span>“Bizim için iki yol kaldı. Bunlardan biri, elde bulunan birkaç günlük erzakla sonuna kadar direnerek düşmana teslim olmak; diğeri Allah’a tevekkül edip düşmanın kuşatma çemberini yararak selâmete çıkmaya çalışmaktır. Bu yolların hangisini tercih edersiniz?” diye sordu. Ümeranın fikir ve görüşleri, Paşa’nın fikri olan ikinci şıkta birleştiğinden Vid nehri vadisinden huruç edilmesi uygun görülüp hareket günü olarak 10 Aralık Pazartesi tesbit edildi.</span></p>
<p><span>Bu arada üç yüz hane kadar olan Plevne Müslümanları Türk ordusunun Plevne’den çıkacağını sezdiklerinden Paşa’ya müracaat ederek;</span></p>
<p><span>“Bizi düşmana bırakıp da nereye gideceksiniz? Mallarımızı feda ettiğimiz gibi, ordu nereye giderse mutlaka beraber gider ve bu yolda çoluk çocuklarımızla canımızı feda ederiz. Biz hiçbir zaman düşmanın ve Bulgarların mezalimi altında yaşayamayız. Kısacası burada kalamayız, yollara dökülürüz” diye feryad etmişlerdi. Osman Paşa, o kadar hane halkının birlikte hareketinin orduya ağır bir yük getireceğini bildiği için önce buna razı olmamıştı. Ancak onların Bulgar çetelerinin elinde mahvedilmesine yüreği dayanmayacağı için ordunun ağırlık kafilesi ardından hareketlerine izin vermişti. Hastanelerde yatan ve gidecek durumu olmayan yaralılarla ailelerin selametini temin etmek için Müşir bütün papazları toplamış ve onlara Incil ve istavroz üzerine ellerini koydurarak bunlara dokunmayacaklarına dair yemin ettirmişti, ilk önceleri bu yemine sadık kalınmış ancak huruç harekâtının başarısızlıkla sonuçlanması üzerine Herbert’in ifadesi ile, anlatmak için kelime bulmaya imkân olmayan bir fecaatle hastanelerde yatan bütün hasta ve yaralılar doğranmıştır.</span></p>
<p><span>Plevne’nin pek müşkül durumda olduğunu sezen Ruslar, teslim olmaları için Osman Paşa’ya haber göndermişlerse de red cevabı almışlardı. Alınan karar doğrultusunda gerekli hazırlık ve planlar tamamlandıktan sonra 160.000 kişiden müteşekkil düşmana karşı çok zor şartlar içinde girişilen harekâtla, yorgun ve aç Türk askerleri düşmanın birinci muhasara hattını süngü gücüyle yarmayı başardılar. Ancak ikinci muhasara hattı ile bütün tabyaların ölüm yağdıran top ve tüfek atışlarının yanında geri dönüş yolunun Plevne halkı tarafından kapatılmış olması Türk ordusunun hareket sahasını daraltmış, huruç harekâtının akim kalmasında mühim rol oynamıştır. Neticede Türk asker ve zabitlerinden ölen ve yaralananlar artmış, nihayet atıyla elinde yalınkılıç oradan oraya atılan Osman Paşa da atında duramayacak derecede derin bir yara almıştır. Neticede o büyük komutan ağlaya ağlaya ateş keserek her tarafa beyaz bayraklar asılması emrini vermiş ve teslim şartlarını görüşmek üzere bir heyeti Rus başkumandanına göndermiştir.</span></p>
<p><span>Böylece Plevne 143 gün süren bir müdafaadan sonra düşman eline geçti ve büyük bir kahramanlık destanının sayfalan da kapandı. Bu süre zarfında dört büyük muharebe ve dört ikinci derecede çarpışma meydana gelmiş, pek ufak çatışmalar hesaba katılmazsa yirmi defa da hatırı sayılır büyük kuvvetlerle vuruşmalar olmuştur.</span></p>
<p><span>Tarih bir Rus vahşetine de burada şahit oldu Türk kıtalarının derhal ateş kesmelerine rağmen Ruslar Vid suyu ile ateş hattı arasındaki düzlükte sıkışıp kalan Türk kıtaları ile bunların arasına karışmış olan halk üzerine ateşe devam etmiş ve böylece binlerce insanın ölümüne ve yaralanmasına sebep olmuştur. Ateşi kesmelerini müteakip yeni bir felâket yaşandı. Bu defa Ruslar, Romenler, Bulgarlar ve gözü dönmüş çapulcular Türk askerlerinin silahlarını topladıktan sonra zavallı ve biçare askerlerle muhacirlerin üzerine aç kurtlar gibi saldırarak bütün mal varlıklarını ve bilhassa peksimetlerini aldılar. Karşı gelmeye çalışanları ise hemen katlettiler. Hatta Osman Paşa’nın eşyasını muhafaza eden zabiti de öldürerek her şeyi talan ettiler. Bir Fransız tarihçisi talanla ilgili olarak;</span></p>
<p><span>“Türklerin ne Meç’leri, ne de Sedan’ları vardı. Plevne teslim olduğu zaman Rusların eline bir tek bayrak bile geçmedi” ifadesini kullanması, Türk ordusunun içinde bulunduğu durumu göstermesi bakımından önemli olsa gerektir.</span></p>
<p><span>Ruslar bu eziyetleri bu defa esir Türklere karşı uyguladılar. Altı gün aç bırakılan askerlere ancak yedinci günü az miktarda ekmek vermeye başladılarsa da çok az olup kapanın elinde kalıyordu. Askerin bulunduğu yerde karlar eriyip, toprak da oturulacak kadar kuruduğu zaman Ruslar, buralar çok çamur oldu deyip esir kafilesine yer değiştirerek yeni baştan karla kaplı yerlere götürürlerdi. Bu durumda her gece yüzlerce insanın kar üzerinde serilip ölmüş olduğu görülürdü. Kısaca havanın çok soğuk ve karın yağmakta olduğu bu günlerde, neredeyse çıplak vaziyette bulunan Türk askerlerinin durumu içler acısı idi. Nitekim Plevne Savaşlarına tanık olmuş Rus yazarlarından biri, savaş sonrasında yazdığı yazısında o günleri dile getirirken Türk askerlerini şu satırlarla anlatmaktadır:</span></p>
<p><span>“…Türk esirleri açlıktan ve soğuktan ölüm derecesine geldikleri ve hiçbir şeye benzemeyen, adeta paçavralaşmış giysileri içerisinde, üstlerinde hiçbir şeyleri olmadığı halde, yine vakurâne ve umursamaz vaziyetlerini bozmamışlardı. Bize karşı, hiçbir şeye muhtaç değil gibi görünmek istiyorlardı. Bütün bu sefaletleri içinde bile bizlerle ve kaderleriyle alay eder gibi bir davranış içinde idiler, insan bunların karşısında, Türk ordusunun en güzide bir kısmının huzurunda bulunmakta olduğunu hissediyor ve kalbimiz, istesek de istemesek de bu kahraman erlere karşı saygı duygularıyla doluydu.”</span></p>
<p><span>Ruslar Türk askerlerine karşı böylesine acımasızca muamele ederlerken, daha önceki savaşlarda Türklere esir düşen Rus esirlerine, Türk askerlerinin tıpkı Türk kardeşlerine olduğu gibi muamele ettiklerini yine yabancı bir yazar ifade etmiştir.</span></p>
<p><span>Teslim olayını yabancı bir gazeteci de şöyle açıklar; “Netice-i hal artık görüldü. Plevne ile muhafızlarının mukavemet için hiçbir mecali kalmayıp her şeyi kaybettiler. Yalnız namuslarını kaybetmeyip kazandılar ve ibka ettiler”.</span></p>
<p><span><strong>Paşa’nın Rus Çarı ile Görüşmesi</strong></span></p>
<p><span>Bu arada teslim bayrağının çekildiği gün Rus generalleri gelerek Osman Paşa’yı kulübesinden alarak araba ile kasabada bulunan imparatorun evine götürdüler. Paşa kendi eliyle teslim etmemek için kılıcını arabada bırakmıştı. Sağ koltuğunda ordu baştabibi miralay Hasip Bey ve solunda hizmetçisi Yunus Bey olduğu halde binanın kapısına geldikleri zaman 150 kadar Rus subayı Bravo Osman diye bağırarak o büyük komutanı selamlamışlardı.</span></p>
<p><span>Çar II. Aleksandır ile Rus orduları başkumandanı Grandük Nikola, yanlarında birkaç general olduğu halde Osman Paşa’yı ayakta bekliyorlardı. Paşa’nın içeri girmesiyle imparator ona doğru gitmiş ve kendisini askerce selamlayan Paşa’nın elini sıktıktan sonra tercüman vasıtasıyla aralarında şu konuşma geçmiştir;</span></p>
<p><span>-Tercüman: imparator hazretleri soruyorlar. Nereye gidiyordunuz? 160.000 kişilik bir ordu ile çevrili olduğunuzu bilmiyor muydunuz?</span></p>
<p><span>-Osman Paşa: Biliyordum. Fakat ordunuzu yarıp geçeceğimi ümit ediyordum.</span></p>
<p><span>-Size haber gönderdik. Silâhlarınızı neden teslim etmediniz?</span></p>
<p><span>-Devletim bana düşmanı çok gördüğün vakit silâhını teslim et demedi. Bilâkis o silâhı son gücüme kadar kullanmamı emretti. Bazı durumlarda düşman çok olduğu halde yine kazanılıyor. Nitekim bizim sizinle olan muharebelerimiz gibi.</span></p>
<p><span>-Kılıcınız nerede?</span></p>
<p><span>-Arabada unuttum.</span></p>
<p><span>Yaverine emrederek getirttiği silâhı eline alan imparator tercüman vasıtasıyla,</span></p>
<p><span>-Bravo. Sizin gibi bir kumandanın kılıcı alınmaz. Kılıcınızı size iade ediyorum. Rusya’da bulunduğunuz süre içinde bir mareşal gibi kabul olunmanız için emir veriyorum. Gidiniz, istirahat ediniz, tekrar görüşürüz diyerek kılıcını iade etti.</span></p>
<p><span>Gazi Paşa odadakileri selamlayarak adamlarının yardımı ile kapıdan çıkarken sayıları daha da artan Rus ve Romen subayları Bravo Osman diye bağrışıyorlar ve elindeki şimşir dallarını Paşa’ya takdim ediyorlardı. Paşa da aynı nezaketle kendilerine mukabelede bulundu.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-59307" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/08/Plevne-2.jpg" alt="" width="800" height="513" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/08/Plevne-2.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/08/Plevne-2-768x492.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span><strong>Paşa’nın Esaret Günleri</strong></span></p>
<p><span>Osman Paşa önce bir eve yerleştirildi ise de o gün akşama doğru Begot’taki Rus karargâhına nakledildi. Orada kendisi için bir general çadırı kurulmuş ve temiz bir de yatak hazırlanmıştı. Akşam sabah hademeler vasıtasıyla yemek gelir ve her akşam yemeğe giderken Grandük uğrayarak Paşa’yı ziyaret ederdi. Grandük’ün bu muamelesinin altında kalmak istemeyen Paşa, kır tayını Hasip Bey vasıtasıyla hayvan meraklısı olan Grandük’e hediye etmiştir.</span></p>
<p><span>Gazi Paşa’nın yarasının tedavisi için imparatorun emri ile İmparatoriçenin cerrah başısı getirilmişse de kendisine teşekkür edilerek yardımı kabul edilmemiştir. Ancak kendisinden bazı tedavi malzemeleri istenmişse de red cevabına hiddetlendiği için malzemeyi göndermemiştir. Bunun üzerine Hasip Bey, Paşa’nın yarasını ekmek içiyle tedavi etti.</span></p>
<p><span>Paşa çadırda iken birçok Rus generali kendisine nezaket ziyaretinde bulundu. Birgün başkumandan Grandük Nikola ile meşhur istihkâm subayı Totleben, Paşa’yı ziyarete geldiler. Söz yine harp olaylarına gelince Rus başkomutanı, Paşa’nın akıl erdiremediği bazı hareketleri hakkında sorular sordu ve aralarında şöyle bir konuşma cereyan etti:</span></p>
<p><span>-Grandük: Pelişad taarruzunu niçin yaptınız?</span></p>
<p><span>-Gazi: Bir keşif için, başka çare yoktu.</span></p>
<p><span>-Lofça tarafına niçin o kadar tabya yaptınız?</span></p>
<p><span>-Dikkatinizi oraya çekmek için. Çünkü Griviçe tarafı çok sıkıştırılıyordu.</span></p>
<p><span>-Küçük Dibnik’den askeri niçin çektiniz?</span></p>
<p><span>-Bu yer küçük olduğundan bilinir ki kolay keşfolunurdu.</span></p>
<p><span>-Size teslim olmanız için bir mektup göndermiştim. Ona niçin o kadar sert cevap verdiniz?</span></p>
<p><span>-(Paşa hafifçe gülümseyerek) Benim yerimde siz olsaydınız nasıl cevap verirdiniz?</span></p>
<p><span>-Haklısınız, ben de sizin yerinizde olsaydım aynı şekilde cevap yazardım. Mamafih şu ciheti de samimi bir surette itiraf edeyim ki ben, sizin tâbiye ve askerlerinizi sevk ve idaredeki maharetinizden pek çok istifade ettim.</span></p>
<p><span>-Mübalağa buyuruyorsunuz ekselans.</span></p>
<p><span>-Namusum üzerine söylüyorum</span></p>
<p><span>Bu arada Totleben lafa karışır ve aralarında kısa bir konuşma geçer;</span></p>
<p><span>-Çok, sıkıntı çektiniz, yoruldunuz.</span></p>
<p><span>-Hayır sıkıntı çekmedik ve yorulmadık.</span></p>
<p><span>-Sivastopol’da Malakof tabyasında benim başıma geldi. O vakit kaymakamdım. Böyle kuşatmalar bir komutan için zorluk ve sıkıntı verir.</span></p>
<p><span>-Hayır, hakikaten zahmet ve sıkıntı çekmedim.</span></p>
<p><span>Bir hafta kadar bu çadırda dinlenen Gazi Osman Paşa, sonra Kişnefe götürülüp bir ay da orada kaldı. Ardından Harkof kasabasına giden Paşa, bir süre orada bir otelin özel dairesinde misafir oldu. Burada fevkalâde denecek derecede iyi muamele gören Paşa’yı imparator hemen hergün ziyaret etti. Gazi, burada kaldığı zaman zarfında gittiği her yerde yediden yetmişe herkesin büyük bir ilgisiyle karşılaşmış, daha sonra trenle Rusya’ya gönderilmiştir.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-59306" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/08/Plevne-1.jpg" alt="" width="800" height="721" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/08/Plevne-1.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/08/Plevne-1-768x692.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span><strong>İstanbul’a Dönüşü ve Ölümüne Kadarki Hayatı</strong></span></p>
<p><span>Plevne’de gösterdiği üstün başarılar sebebiyle dünyanın takdirini kazanmış olan Gazi Osman Paşa’nın esareti Padişahı da ziyadesiyle müteessir etti. Bunun için Sultan II. Abdülhamid, Harbiye Nazırı Rauf Paşa’yı özel bir görevle Petersburg’a gönderip Osman Paşa’nın İstanbul’a gönderilmesi için ricada bulundu. Padişahın bu ricasının imparator tarafından kabul edilmesiyle Osman Paşa Nazır ile beraber 1878 Martının başlarında İstanbul’a geldi. Halk tarafından sıcak bir sevgiyle karşılanan Paşa, saray arabasıyla doğruca saraya gitti. Paşa’nın bundan sonraki hayatını kendi kaleminden aktaralım:</span></p>
<p><span>Mâbeyn-i Hümayunda Padişahın huzuruna çıkma şerefine eriştiğimizde Padişahtan hüsn-i kabul görerek Padişah tarafından bizim için verilen bir ziyafette bulunduk. Yemekten sonra tekrar huzura alındık. Burada özel bir iltifat olarak güzel ve altın bir kılıç ve bir adet murassa (kıymetli taşlarla bezenmiş) Osmanlı nişanı verilerek Hassa Müşirliği makamına atandık. Mayıs 1878’de Mâbeyn-i Hümayun Müşirliğini de uhdeme alarak dört ay sonra bu görevle beraber Seraskerlik Makamına tayin edildim. 1885 yılına kadar bu hizmete devam edip, bu süre içinde iki defa toplam üç buçuk ay kadar mazul kaldım. 12 senelik müşirlik makamında hizmetim sırasında Padişah-ı şahaneden bir nişan, bir imtiyaz nişanıyla, saltanatı zamanında meydana getirilmiş küçük imtiyaz madalyasıyla diğer bir gümüş kılıç ve iki adet binek hayvanı inayet ve ihsan buyurulmuştur. Ayrıca iki oğlumu damat edinmişlerdir. Şevket-meâb hazretlerinden bu ana kadar görmüş olduğum iltifatın minnettarı bulunduğum cihetle daima ve her durumda kendilerine sadık kalarak her bir emir ve fermanlarını canımı feda edercesine yerine getirmeyi kendime borç edinmiştim.</span></p>
<p><span>Gazi Osman Paşa, yıllardan beri göğüs darlığı hastalığından muzdarip idi. Vefatından bir buçuk sene evvel hastalığı krize dönüşmüş ve sonunda Paşa’yı yatağa mahkum etmişti. Hastalıktan kurtulamayarak 5 Nisan 1900 Perşembe günü vefat eden Gazi Osman Paşa, vasiyeti üzerine Fatih Camii avlusuna defnedilmiştir. Ölümü gerek yurt içinde ve gerekse yurt dışında büyük bir teessürle karşılanmış, kendisine duyulan sevgi ve saygının bir neticesi olarak adına şiirler ve marşlar söylenmiş, ismi kasabalara, semtlere ve okullara verilmiştir. Osmanlı askeri tarihinde yapmış olduğu başarılı hizmetlerinden ve kazanmış olduğu haklı şan ve şöhretinden dolayı o her zaman için saygı ve hürmetle anılmaya devam edecektir.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-59304" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/08/Gazi-Osman-Pasa-2.jpg" alt="" width="800" height="600" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/08/Gazi-Osman-Pasa-2.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/08/Gazi-Osman-Pasa-2-768x576.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span><strong>Osman Paşa ve Ordusu Hakkında Kısa Değerlendirme</strong></span></p>
<p><span>Meşhur İngiliz komutanı general Sir Con. D. P. Frenç’in ifadesine göre; Plevne’yi kahramanca müdafaa etmiş olan o büyük asker, mağlubiyet diye bir kelime tanımak istememiş, olaylar en kötü bir şekil aldığı zaman bile itidali, sükunu ve itimadı sarsılmamıştır. O, hiçbir zaman sinirli yaygaralarla takviye kıtaları, yardımlar istememiştir. Bu kuvvetlerin kendisine yetişmesi mümkün iken, kıskançlık ve ihanet yüzünden bunlar ondan esirgenmiş ve Osman Paşa kendi yağı ile kavrulmaya terk olunmuştur. Bütün bunlara rağmen ne kaçmak, ne de teslim olmak onun bir an bile aklına gelmemiş, onun müdafaa ve mukavemeti, başında bulunarak bizzat idare ettiği çıkış hareketinde yaralanarak Rusların eline düşmesiyle de sarsılmamıştır.</span></p>
<p><span>Osman Paşa’nın büyük bir komutan olduğu, bizzat Çar Nikola ve düşman komutanlar tarafından da dile getirilmiştir. Osman Paşa ile görüşmesi sırasında Çar Paşa’ya; “Güzel müdafaanızdan dolayı sizi tebrik ederim. Bu, askerî tarihin en güzel hadiselerinden birisi olmuştur” diyerek takdirlerini ifade etmiştir. General Ganetski onunla görüştüğünde; “Sizi tebrik ederim, yapmış olduğunuz hücum fevkalâdeydi” ifadesini kullandığı gibi, general Sokoblef de Paşa’yı gördüğü zaman yanındakilere; “Bu çehre büyük bir kumandan çehresidir. Gördüğüme son derece memnun oldum. Gazi Osman muzaffer bir kumandandır. Teslim olmasına rağmen yine muzaffer sayılacaktır” diyerek takdirini beyan etmiştir.</span></p>
<p><span>Osman Paşa’yı yakından tanıyan Birinci Kolordu Başkâtibi Hikmet Bey’in Paşa hakkında yazdıkları oldukça manidar ve değerlidir. Paşa’nın tahminen kırkbeş yaşında olduğunu ifade eden başkâtip, onun ve ordusunun nitelikleri hakkında şunları yazmıştır;</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-59305 alignleft" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/08/Gazi-Osman-Pasa-3.jpg" alt="" width="300" height="395"></p>
<p><span>“Osman Paşa, sağlam ve güçlü bir bünye, nurlu bir yüzde siyah sakalın bıraktığı mükemmel bir görünüm, keskin bir zekânın ortaya çıkışını simgeleyen, herkesi kendisine hayran bırakan üstün güzellik belirtileri kendisinde toplanmış olan namlı bir kahramandır. Onda çok yüksek bir din sevgisi, vatan gayreti, askerlik mesleğinin gerektirdiği sebat ve cisim haline gelmiş olan askerlik namusu vardı. Denilebilir ki zamanımıza gelinceye kadar gelmiş geçmiş bütün şehidlerin ve mânâ büyüklerinin yüksek ruhları bir araya toplanmış ve böylece hepimizin adını duyduğumuz meşhur Gazi Osman Paşa ortaya çıkıvermişti.</span></p>
<p><span>Gözleri iri ve siyah ve gayet dikkatli, derinlere işleyici ve her bakışında birtakım endişelerin saklı olduğu bir kişi idi. Onun bakışları tüyleri ürpertici idi. Gözleri kahramanlık duyguları sonucu kızarır ve adeta yumurta şeklinde bir yakutu andırırdı. Kahramanlığı ve milli şiddeti sözkonusu olduğunda o yaralı bir arslanın kükremesini andıran bir hale dönüşürdü. Kısa süreli düşünme fırsatı bulduğu sıralarda harp stratejisi ile meşgul olur, savaş vaktinde tüylerinin her biri adeta kaza okları şekline dönüşür ve temiz siması arslanın kükremiş halini andırırdı.</span></p>
<p><span>Bu meselede nazar-ı dikkat ve hayreti en ziyade çeken husus şudur ki; Harbin ilânından sonra çarpışmayı harikulâde bir şevk ile değerlendirerek vatanın kutsal toprağını muhafaza yolunda imkânların son derecesine kadar gayret edeceklerini, direneceklerini ilân ve te’min eden Osman Paşa ve kahramanları idi.</span></p>
<p><span>O ahd ve yemin üzerinde ayak direyen bir kuvvet olarak Plevne gibi arazisinin coğrafyası gereği müdafaaya elverişli olmayan bir mevkii az müddet içinde yüksek bir duygunun eseri olarak kazma ile, balta ile birçok sağlam yapılı kal’a gibi yaparak dünyanın akimı ve şuurunu hayrete düşürmüş olan bu kahramanlar idi. Sekiz-dokuz ay gibi bir zamanda kendilerinin beş-altı misli düşmana yiğitçe karşı koymuşlar ve böylece yiğitlik namusunu ve cengâverlik şânını sonsuz ufuklara kadar çıkaran işte bu şanlı gaziler idi.</span></p>
<p><span>Pek çoklarının namusunu gözetip, buğdaylarının son tanesini, mermilerinin en sonuncusunu tüketinceye kadar doğruluk ve dayanma meydanında kalmış olan işte bu askerler idi.</span></p>
<p><span>Ey Plevne gazileri! Ey bütün Osmanlıların yiğitleri, dilaverleri! Allah ve Peygamberimiz, vatan ve milletimiz yerden göğe kadar sizden hoşnuttur.</span></p>
<p><span>Bugün yüksek kahramanlıklarının eseri olan hususa tâbi olduğumuz mübarek ecdadımızın şehidlerinin ruhları dahi şâd ve razıdır. Vatan sizinle övünmekte, millet de sizin minnettarınızdır. Tarihler nam ve şanınızla dolacak ve bir gün gelecek mazlumun intikamını Allah alacaktır.</span></p>
<p><span>Ey Osman Paşa! Ey arslan yürekli gazi! Senin gibi şanlı ve namuslu, temkinlerle dolu bir kumandanın eşi ve benzeri olmayan faziletlerini öyle küçük bir risaleciğin sahifesi ve bir âciz kâtibin fikirleri seni bütünüyle anlatmaya yeterli değildir”.</span></p>
<p><span>Son söz olarak; “Aferin ey şanlı ve metanetli Osman ki Allah dedin kılıcına dayandın, vatan için al kanlara boyandın”.</span></p>
<p><span><strong>Osman Paşa’ya Hitaben Padişah Tarafından Yazılan Telgrafın Sureti</strong></span></p>
<p><span>Sadakatli müşirim Osman Paşa, Geçmişteki kahramanca hizmetlerine ilaveten yeni kazanmış olduğun gazânla Osmanlılığın şânını ve ordumuzun şeref ve haysiyetini yücelttin. Hak teâlâ ve Meflıar-ı enbiya her iki cihanda yardımcın olsun. Öz evlatlarım olan bütün komutan ve subaylarıma ve övünç kaynağım olan muzaffer askerlerime ayrı ayrı selam ederim. Mertçe ve kahramanca gazâlarıyla padişahlarını memnun ve mesrur ediyorlar. Cenab-ı Hak da kendilerini sonsuz saadete eriştirsin ve İslam sancağının muhafazası uğrunda daima bu gibi gazâlarda başarı kazanmakla dünyevî ve uhrevî yüksek mükâfatlara kavuştursun. Bu hizmetinize mükâfat olarak şahsınıza bir kıta nişân-i Osmanî verdim. Ümera ve zabıtan hakkında arzettiğin rütbe ve taltiflerin verilmesini irade ettim. İnşallahü teâlâ kahraman erlerin hakları olan iftihar nişanlarını da döndüklerinde kendi elimle veririm. Bundan böyle fevkalâde fedakârlık eseri gösteren ümerâ, zâbıtan ve erlerden, müstahak olacakları mükâfatı derhal kendilerine vaad ve tebşir ederek, Dersaadet’ime arz etmeye yetkilisiniz. Tarafınıza hususi memur gönderilmekle o vesile ile de cümlenize memnuniyet ve teşekkürümün bildirilmesi kararlaştırılmıştır.</span></p>
<p><span><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Dr. Besim ÖZCAN</strong> </span></a>
</span></p>
<p><span>Atatürk Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi</span></p>
<p><span>Kaynak: A.Ü. Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Dergisi Sayı: 19 Erzurum-2002</span></p>
<hr>
<div><span><strong>Seçilmiş Bibliyografya:</strong></span></div>
<div><span>♦ Genelkurmay Ataşe Başkanlığı Arşivi, Kutu-Defter: 1-3, Belge 189 (1­3/189); 2 10/585; 4-18/236, 321; 4-20/111, 112, 157, 160, 161- 163,585, 632, 633.</span></div>
<div><span>♦ Ahmet Cemal, Mefâhir-i Milliye-i Osmaniyemizden Plevne Müdafaası, Kostantiniye 1317.</span></div>
<div><span>♦ Albay Mahmut Talat, Plevne Tarih-i Harbi, İstanbul 1296. Başkâtib Hikmet, Plevne Kahramanı Gâzi Osman Paşa Şânındadır, İstanbul 1294..</span></div>
<div><span>♦ Enver Ziya Karal, Osmanlı Tarihi VIII, Ankara 1984.</span></div>
<div><span>♦ Gazi Osman Paşa ve Plevne Savunması, Ankara 1986.</span></div>
<div><span>♦ Gazi Osman Paşa Hazretleri Nezdinde 100 Gün, (ismi belirtilmeyen bir yabancı gazeteci tarafından yazılmıştır), İstanbul 1295.</span></div>
<div><span>♦ Hikmet Süer, 1877-1878 Osmanlı-Rus Harbi ve Rumeli Cephesi, Ankara 1993.</span></div>
<div><span>♦ Mahmud Celâleddin Paşa, Mir’âat-ı Hakikat (haz. İsmet Miroğlu), İstanbul 1983.</span></div>
<div><span>♦ Metin Hülagü, Gâzi Osman Paşa, İstanbul 1993.</span></div>
<div><span>♦ Osman Senai, Plevne Kahramanı Gâzi Osman Paşa, İstanbul 1317.</span></div>
<div><span>♦ Şerafettin Turan, “Plevne”, IA, IX.</span></div>
<div><span>♦ Türk Silahlı Kuvvetleri Tarihi (1773-1908), III/5, Ankara 1978.</span></div>
<div><span>♦ William von Herbert, The Defence of Plevna 1877, Ankara 1990.</span></div>
<div><span>♦ Ziya Şakir, “Dünya Askerlik Tarihinin En Şanlı Müdafaası Pilevne”, Resimli Tarih Mecmuası, II, sayı: 14, İstanbul 1951.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Kahraman Türk Kadını Nene Hatun</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/kahraman-turk-kadini-nene-hatun</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/kahraman-turk-kadini-nene-hatun</guid>
<description><![CDATA[ Kahraman Türk Kadını Nene Hatun
Tarihimize “93 Harbi” adıyla geçen Türk-Rus savaşında Erzurum’un Aziziye Tabyası’nda gösterdiği kahramanlıkla adını tarihe kazandıran Türk kadını. 1857 yılında Erzurum’da doğdu. Tam doksan sekiz yıl orada yaşadı. Bir kahramanlık sembolü olarak tanındı ve anıldı. Ömrünün son demlerini “Üçüncü Ordu’nun Annesi” olarak geçirdi. 1955 yılında “Yılın Annesi” seçildikten sonra 22 Mayıs 1955 günü Erzurum’da zatürreden vefat […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c456d8d9e4.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:47 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Kahraman, Türk, Kadını, Nene, Hatun</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/08/Nene-Hatun.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/kahraman-turk-kadini-nene-hatun.html">Kahraman Türk Kadını Nene Hatun</a></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-58832 alignleft" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/08/Nene-Hatun-0.jpg" alt="" width="300" height="492"></p>
<p><span>Tarihimize “93 Harbi” adıyla geçen Türk-Rus savaşında Erzurum’un Aziziye Tabyası’nda gösterdiği kahramanlıkla adını tarihe kazandıran Türk kadını. 1857 yılında Erzurum’da doğdu. Tam doksan sekiz yıl orada yaşadı. Bir kahramanlık sembolü olarak tanındı ve anıldı. Ömrünün son demlerini “Üçüncü Ordu’nun Annesi” olarak geçirdi. 1955 yılında “Yılın Annesi” seçildikten sonra 22 Mayıs 1955 günü Erzurum’da zatürreden vefat etti.</span></p>
<p><span>Türk-Rus Harbi’nin kanlı ve karanlık günleriydi. 1877 yılı Kasım ayının 7’sini 8’ine bağlayan gece, civarda bulunan iki Ermeni köyünden gizlice harekete geçen kalabalık bir çete, sinsi sinsi yaklaşıp Erzurum’un meşhur Aziziye Tabyası’na girmeyi başarmıştı. Tabyayı savunan bir avuç Türk askeri derin uykuda idi. Yataklarında bastırıldılar ve uykuda kılıçtan geçirildiler. Arkadan gelen Rus kuvvetleri de hiç bir direnme görmeksizin Aziziye Tabyası’na yerleştiler.</span></p>
<p><span>Bu kahpe baskından yaralı olarak kurtulan bir asker koşa koşa Erzurum’a varıp kara haberi yetiştirdi. Minarelerden sabah ezanı yerine “Moskof Aziziye’ye girdi!” sesleri yükselmeye başladı. Bir anda bütün Erzurum duymuştu bu kara haberi. Ve bir anda bütün Erzurum şahlanıvermişti. Tüfeği olan tüfeğini kaptı, olmayan eline ne geçirdi ise tırpan, kazma, kürek, sopayı alıp sokaklara döküldü.</span></p>
<p><span>Erkekli kadınlı bütün Erzurum halkı Aziziye’ye doğru koşmaya başladı.</span></p>
<p><span>Şehrin kenar bir mahallesindeki mütevazi bir evde oturan taze bir gelin vardı. Bir gün evvel ağabeyi Hasan cepheden ağır yaralı olarak eve getirilmiş ve bir kaç saat önce bu taze gelinin kolları arasında ruhunu teslim etmişti. Kocası cephede idi. Minarelerden yükselen “Moskof Aziziye’ye girdi” seslerine, seferber olup koşanların uğultuları karışıyordu. Taze gelin, bu kara haberi duymuş gibi hemen ağlamaya başlayan üç aylık bebeğini emzirip uyuttu. Usulca onu beşiğine bıraktı ve heyecan dolu bir sesle:</span></p>
<p><span>– Seni bana Allah verdi, ben de seni Allah’a emanet ediyorum yavrum, diye mırıldandı.</span></p>
<p><span>Sonra şehit kardeşinin döşeğine seğirtti. Ölüyü alnından öptü:</span></p>
<p><span>– Seni öldüreni öldüreceğim ben de, dedi, kin dolu bir sesle.</span></p>
<p><span>Ve masanın üzerinden satırı kapmasıyla kapıdan dışarı fırlaması bir oldu. O da çılgınca Aziziye’ye doğru koşmakta olan kadınlı erkekli, taşlı sopalı kalabalığın arasına karıştı.</span></p>
<p><span>Bütün Erzurum, o dadaşlar diyarı şahlanmıştı. Erzurum halkı bir sel gibi akıyordu canından aziz saydığı Aziziye Tabyası’na doğru.</span></p>
<p><span>Aziziye’ye yerleşmiş olan Moskof, tabyaya yaklaşmakta olanlara karşı yaylım ateşine geçince bir hayli Erzurumlu kırıldı. Onların kırılışını görmek, ayakta kalabileni büsbütün şahlandırmış ve tabyanın demir kapılarına gülle gibi yüklenen kalabalık bir anda içeri doluvermişti. Demir kapılar bile dayanamamıştı bu olağanüstü iman karşısında.</span></p>
<p><span>Aziziye’de boğaz boğaza kanlı bir dövüş başladı. Balta, tırpan, kazma ve sopası olmayan pençeleriyle Moskofun gırtlağına yapışıyordu. O toplu tüfekli ordu, tam bir bozguna uğramıştı bu şahlanış karşısında. Türk demeye dili dönmeyen Moskof askerleri Osmanlı’yı da kısaltıp sadece “Osman”a çevirmişlerdi. Başı dara gelen “Osman teslim” deyip canını kurtarmaya bakıyordu.</span></p>
<p><span>Başka bir zaman olsaydı Türkün merhameti galebe çalardı, belki. Fakat bu zaman diğer zamanlardan çok farklıydı. Aziziye’nin dışında ve içinde kadınlı, ihtiyarlı çocuklu yüzlerce Erzurumlu kanlar içinde yatıyordu. Onlara ateş açanlar acımışlar mıydı? Ne “Osman” dinleyen oldu, ne de “Teslim”e kulak asan… Taze gelin de elinde satırı, karşısına çıkan Moskof’un kafasına, suratına indiriyordu. Şehit düşen ağabeysinin acısını, bin Moskof’u öldürse içine atamazdı…</span></p>
<p><span>2.000’e yakın Moskof askeri öldürülmüş ve Aziziye kurtarılmıştı. Düşmanın geri kalan kısmı selameti atlarına atlayıp kaçmakta bulmuştu. Onları takip etmek için Erzurumlu’nun atı yoktu. Fakat kaçan atlıyı kovalayan yayalar yine de onu yakalayıp haklamayı biliyordu.</span></p>
<p><span>Yaralılar arasında taze gelin de vardı. Elinde satırı ile döğüşürken aldığı bir yaranın etkisiyle o da kanlar içinde yere yıkılmıştı. Fakat yaralı olarak baygın bulunduğu zaman dahi elindeki kanlı satırını sıkı sıkıya kavramış bırakmıyordu hırs dolu pençelerinin arasından…</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-58833" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/08/Nene-Hatun-1.jpg" alt="" width="800" height="591" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/08/Nene-Hatun-1.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/08/Nene-Hatun-1-768x567.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span><strong>“SAYGIYLA ANIYORUZ”</strong></span></p>
<p><span>Adı Nene idi taze gelinin. O günden sonra o da bütün Erzurum’un tanıyıp saydığı kişiler arasına katıldı. Doksan sekiz yıllık ömrü boyunca bütün Erzurumlulara Moskof’un Aziziye’de nasıl tepelenişini anlattı. Fakat kendinden bir kaç kelime ile bahsetti.</span></p>
<p><span>Ölümünden bir yıl önce kendisini ziyaret eden NATO Başkomutanına “Ben o zaman gereken şeyi yapmıştım. Bugün de gerekirse aynı şeyi yaparım” demiş ve Amerikalı generali kendine hayran bırakmıştı… <span>170</span></span></p>
<p><span><span><span>Görsel Kaynak: </span></span><a href="http://www.turkulerleerzurum.com/genel/nenehatun.html" target="_blank" rel="noopener">http://www.turkulerleerzurum.com</a><span><br>
</span></span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-58834" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/08/Nene-Hatun-2.jpg" alt="" width="800" height="578" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/08/Nene-Hatun-2.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/08/Nene-Hatun-2-768x555.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-58835" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/08/Nene-Hatun-3.jpg" alt="" width="800" height="591" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/08/Nene-Hatun-3.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/08/Nene-Hatun-3-768x567.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-58836" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/08/Nene-Hatun-4.jpg" alt="" width="800" height="591" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/08/Nene-Hatun-4.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/08/Nene-Hatun-4-768x567.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-58837" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/08/Nene-Hatun-5.jpg" alt="" width="800" height="591" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/08/Nene-Hatun-5.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/08/Nene-Hatun-5-768x567.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-58838" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/08/Nene-Hatun-6.jpg" alt="" width="800" height="512" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/08/Nene-Hatun-6.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/08/Nene-Hatun-6-768x492.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-58839" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/08/Nene-Hatun-7.jpg" alt="" width="800" height="604" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/08/Nene-Hatun-7.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/08/Nene-Hatun-7-768x580.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-58840" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/08/Nene-Hatun-8.jpg" alt="" width="800" height="604" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/08/Nene-Hatun-8.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/08/Nene-Hatun-8-768x580.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Osman Batur – 29 Nisan 1951 Güneş’in Söndüğü Gün</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/osman-batur-29-nisan-1951-gunesin-soendugu-gun</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/osman-batur-29-nisan-1951-gunesin-soendugu-gun</guid>
<description><![CDATA[ Osman Batur – 29 Nisan 1951 Güneş’in Söndüğü Gün
 Türküz dedik çekip çekip vurdunuz… Bizi vurup bizden hesap sordunuz… Ölümden öteye köy mü kurdunuz!.. Korkumuz yok, korkumuz yok sizden… Türk Dünyası’nda öyle kelimeler vardır ki sayfalar ve ciltler hacmi ile anlatılacak kavramları çağrıştırır. Sürgün denilince Kırım Türkleri ve Kafkas Halkları akla gelir. Katliam ve soykırım kelimeleri Kerkük Türkleri’ni akla getirir. İşkence kelimesi ise Çinlileri […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c456b88b14.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:47 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Osman, Batur, –, Nisan, 1951, Güneş’in, Söndüğü, Gün</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/04/Osman-Batur.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/osman-batur-29-nisan-1951-gunesin-sondugu-gun.html">Osman Batur – 29 Nisan 1951 Güneş’in Söndüğü Gün</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Ömer ÇETİNOĞLU</strong></span></a>
</p><p> <span><em><strong>Türküz dedik çekip çekip vurdunuz…<br>
</strong></em><em><strong>Bizi vurup bizden hesap sordunuz…<br>
</strong></em><em><strong>Ölümden öteye köy mü kurdunuz!..<br>
</strong></em><em><strong>Korkumuz yok, korkumuz yok sizden…</strong></em></span></p>
<p><span><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-59295 alignleft" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/10/Osman-Batur.jpg" alt="" width="300" height="440">Türk Dünyası’nda öyle kelimeler vardır ki sayfalar ve ciltler hacmi ile anlatılacak kavramları çağrıştırır. Sürgün denilince Kırım Türkleri ve Kafkas Halkları akla gelir. Katliam ve soykırım kelimeleri Kerkük Türkleri’ni akla getirir. İşkence kelimesi ise Çinlileri ve Çin zulmü altında inleyen Doğu Türkistanlıları…</span></p>
<p><span>Osman Batur, Çin işkencelerine başkaldıran efsânevî bir kahramandır. Başarılı oldu. Kısa da olsa, bir dönem için milletini Çin işkencelerinden kurtardı. Bu başarısı sebebiyle de işkence uygulanarak şehid edildi.</span></p>
<p><strong><span>HAYATI</span></strong></p>
<p><span>Asıl adı Osman İslâmoğlu idi. Batur, O’na milletinin verdiği bir unvan, bir sıfattır. Kahraman ve cesur anlamındadır. O, bu unvan ve sıfatla özdeşleşmiş, böylece anılmaya hak kazanmıştır.</span></p>
<p><span>Altay vilâyetindeki Köktogay bölgesinin Öndirqara mevkiinde doğdu. Orta halli bir çiftçi ailesinin oğluydu. Dedesi din adamı idi. Osman Beğ, 40 yaşına kadar doğduğu bölgede tarımla uğraşarak geçimini sağladı. 1940 yılında Çin zulmü dayanılmaz boyutlara ulaşmıştı. Camilere tecavüz eden, Kur’an-ı Kerim’i yakan Çinlileri protesto eden Türkler, ‘isyancı’ oldukları bahanesiyle tutuklandı. Resmî makamlar, Türk’lerin ellerindeki silâhları toplamaya başladılar. Babası ve ailesinden bâzı kişiler, silâhlarını Çin askerlerine teslim ettiler. Osman Beğ,</span></p>
<p><span>– Bu gün silâhımızı alanlar, yarın canımızı da alırlar. Ben silâhımı Çinlilere vermem. İstiyorlarsa ve güçleri yetiyorsa, gelip alsınlar !”</span></p>
<p><span>Dedi ve tek başına dağa çıktı. Savaştan başka kurtuluş yolu olmadığına inanıyordu. Başlattığı mücadele aynı gün destek gördü. Arkasından ilk gidenler arkadaşı Süleyman ve büyük oğlu Şerdiman oldu. Silâhını Çinlilere teslim eden babası İslâm Bey, oğlu için hayır duâlarını ve başarı dileklerini dile getirdi. Oğlunu koruması için Cenab-ı Allah’a duâ etti. Annesi Ayça Hanım:</span></p>
<p><span>“- Ben oğlumu bu günler için doğurdum. Çinliler asırlardır koyun boğazlar gibi biz Türk’leri öldürüyorlar. Bizim canımız, bizden önce ölenlerin canından daha kıymetli değildir. Bizden sonrakilerin yaşaması için oğlum, ben diğer çocuklarım ölmeye hazırız !” Diyordu.</span></p>
<p><span>Kısa zaman içerisinde, etrafında gözü pek insanlardan bir mücâhit ordusu oluştu. Zelebay Telci, Nurgocay Batur, Kâseyin Batır, Canım Han Hacı, Süleyman Batır, Musa Mergen Aktepe, Sulibay, Ökürbay , Nogaybay, Ahid Hacı, Halil Teyci, Karakul Zalin… bu mücâhidlerden birkaçıdır. O artık, soydaşlarının Osman Batur’u idi.</span></p>
<p><span><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-59297 alignleft" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/10/Osman-Batur-1.jpg" alt="" width="300" height="240">Osman Batur ve silâh arkadaşlarının mücâdelesi, 1941 yılı Ekiminden 1943 yılı Temmuzuna kadar gerilla savaşı şeklinde devam etti. 22 Temmuz 1943’te Altaylar, Çinlilerden tamamen temizlenmişti. Altay Türkleri artık bağımsızdı. Mücâdelesini sürdürdü. Altay Geçici Halk Cumhuriyeti Başkanlığına seçildi. 1944 – 1945 yıllarında, Tanrı Dağları’nın kuzeyindeki Doğu Türkistan Kazak Türkleri’nin yaşadığı bölgeleri de Çin İstilâsından kurtardı. 1945 yılının Ekim ayından 1947 yılının Şubatına kadar üç vilâyetten oluşan Doğu Türkistan Hükümeti’nin askerî ve mülkî âmiri olarak Vâli sıfatıyla görev yaptı. O’nu, Şubat 1947’den Eylül 1949’a kadar Doğu Türkistan Cumhuriyeti koalisyon hükümetinin aslî üyesi olarak görüyoruz. Aynı zamanda, Altay Vâliliği görevini de devam ettiriyordu. Bütün bu görevleri sırasında Çinliler ile silâhlı mücâdeleden bir an bile geri kalmadı.</span></p>
<p><span>Çinliler, yönetimleri altında bulunan Türk’lerle meskûn bölgelerin birer birer elden çıkmakta olduğunu anlayınca, büyük bir ordu oluşturdular. Osman Batur ve beraberindeki mücâhidler, sayıca kendilerinden 10 kat fazla ve modern silâhlarla donanmış düzenli orduya karşı savaşa devam ettiler. Osman Batur, bu savaş sırasında, 1950 Kasımında, cephânesi bittiği için Kamambal Dağı’nda, Çinlilere esir düştü. Ellerinden ve ayaklarından zincirlerle bağlanarak zindana atıldı. Her gün kesintisiz işkence görüyor, kendisine yardımcı olan Türk’leri ele vermesi için sıkıştırılıyordu. Çinliler, işe yarayacak bilgi alamayacaklarını anlayınca Osman Batur’u göstermelik bir mahkemeye sevk ettiler. Mahkeme, önceden verilmiş kararı, 19 Nisan 1951 tarihinde açıkladı: “Devrim düşmanlığı suçundan idam…” Karar, 29 Nisan 1951 tarihinde Urumçi’de kurşunlanmak suretiyle uygulandı. Osman Batur’un son sözleri, bağımsızlık için mücadele edenlerin yolunu aydınlatacak bir meş’ale idi:</span></p>
<p><span>“- Ben can verebilirim. Milletim, dünya durdukça mücâdeleye devam edecektir.”</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-59298" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/10/Osman-Batur-2.jpg" alt="" width="800" height="560" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/10/Osman-Batur-2.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/10/Osman-Batur-2-768x538.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span><strong>KİŞİLİĞİ</strong></span></p>
<p><span>Osman Batur 1,85 boyunda, iri gövdeli bir insandı. Kısa ve kalın boynu, siyah saçları, yarı kapalı denecek ölçüde kısık gözleri vardı. Kaşlarının arası kırışıktı. Çok az konuşurdu. Kudret ve kötü tâlih şahsiyetinde birleşmişti.</span></p>
<p><span>Daha 10 yaşında iken usta bir binici ve iyi bir avcı olmuştu. 12 yaşına geldiğinde Kazakların büyük kahramanı Böke Batur’un dikkatini çekti. Böke Batur O’nu himâyesine aldı. İyi bir silahşor, usta bir dövüşçü olarak yetişmesine katkıda bulundu. Sonra çete savaşlarının inceliklerini öğretti. Rusların ve Çinlilerin, soydaşlarına yaptığı işkenceleri görüp yaşadığı için Rus ve Çin milletinden nefret ediyordu. Böke Batur’un telkinleriyle bu nefret, şuurlu bir inanca dönüştü. Dedesi dolayısıyla iyi bir Müslüman olarak yetişmişti. İslâmiyet’in komünizmle bağdaşmadığını anlamakta gecikmedi.</span></p>
<p><span>Böke Batur, öğrencisinin yetiştiğine inandığı gün:</span></p>
<p><span>“- Benim sana verebileceğim başka bir şey kalmadı. Benim işim bitti. Artık bana ihtiyacın olmayacak. Fakat milletimizin sana ihtiyacı var.”</span></p>
<p><span>Dedi. Osman Batur, hayatı boyunca kendisine ihtiyacı olanlar için mücâdele etti. Hayatı, bu mücâdele ile dolu olarak yaşadı ve inandığı ülkü uğruna can verdi. Mekânı Cennettir inşallah.</span></p>
<p><span>Kazaklar ve Uygurlar Osman Batur’u hiç unutmadılar. Dünya durdukça unutmayacaklar. “Bize sen ruh ve şuur verdin, hürriyet aşkını sen bize öğrettin. Ey büyük kahraman ! senin yolundan gidecek azimli kahramanlar yetiştireceğiz.” Diyerek O’nu anıyorlar. Adına şiirler yazılıyor, anma günleri düzenleniyor.</span></p>
<p><span>Osman Batur, yeni ve genç Osman Batur’ların bedeninde yaşamaya devam ediyor.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-59299" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/10/Osman-Batur-3.jpg" alt="" width="800" height="573" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/10/Osman-Batur-3.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/10/Osman-Batur-3-768x550.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span><strong><span>ÇİN ZULMÜ BİTMEZ !</span><br>
</strong></span></p>
<p><span>Çinliler, Altay Türkleri’nin millî kahramanı Osman Batur’u işkencelerden sonra şehit etmekle ancak, bir büyük kahramanın aziz bedenini ortadan kaldırabilmişlerdi. Bağımsızlık düşüncesini, Türk’lerin bağımsızlık için mücâdele azmini yok edemediler. Edebileceklerini zannedip işkence ve zulümlerini sürdürdüler.</span></p>
<p><span>Osman Batur’un tek erkek kardeşi Delihan İslâmoğlu, istiklâl için giriştiği savaşta esir alınarak şehid edildi. Osman Batur’un ikinci hanımı, üç oğlu ve beş kızı da esir alındı. 18 yaşındaki kızı Kabiyra ile 14 yaşındaki oğlu Baybolla, anneleri Mamey’in gözleri önünde doğranarak şehid edildi. 11 yaşındaki oğlu Kariy ve 9 yaşındaki kızı Sapiyan, 20 metre derinliğindeki kuyuya diri diri atıldı. Evlâtlarına yapılan bu zulüm, işkence ve katliam neticesinde Mamey Hatun, aklını kaybetti ve onu da Çinliler olay yerinin yakınındaki nehrin azgın sularına attılar.</span></p>
<p><span>Osman Batur’un; Şerdiman, Nimetullah ve Nebî isimli oğulları, babalarının şehit edilmesinden sonra da bağımsızlık savaşını devam ettirdiler.</span></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Ömer ÇETİNOĞLU</strong></span></a>
</p><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Askeri Tarih Açısından Köl Tigin</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/askeri-tarih-acisindan-koel-tigin</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/askeri-tarih-acisindan-koel-tigin</guid>
<description><![CDATA[ Askeri Tarih Açısından Köl Tigin
1. Giriş Gök Türkler, Orta Asya Türk Tarihi içerisinde kültür, dil, toplum ve yönetim bakımından “Klâsik Dönem”i oluştururlar. Gök Türk tarihinde bir çok Kağan, Yabgu, Şad, Çor, Tigin, Beğ ve benzer soylular yaşamışlardır; bu çalışmamızda bunların arasında en ünlülerinden biri olan Köl Tigin’in yaşamını askerî tarih açısından inceledik. Ünlü bir kişi olmasına karşılık bugüne kadar […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4569d96a0.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:47 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Askeri, Tarih, Açısından, Köl, Tigin</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2021/04/Kul-Tigin-Aniti.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/askeri-tarih-acisindan-kol-tigin.html">Askeri Tarih Açısından Köl Tigin</a></p>
<p><span><strong><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> H. İhsan ERKOÇ</span></a></strong></span></p>
<p><span><strong>1. Giriş</strong></span></p>
<p><span>Gök Türkler, Orta Asya Türk Tarihi içerisinde kültür, dil, toplum ve yönetim bakımından “Klâsik Dönem”i oluştururlar. Gök Türk tarihinde bir çok Kağan, Yabgu, Şad, Çor, Tigin, Beğ ve benzer soylular yaşamışlardır; bu çalışmamızda bunların arasında en ünlülerinden biri olan Köl Tigin’in yaşamını askerî tarih açısından inceledik. Ünlü bir kişi olmasına karşılık bugüne kadar üzerinde yeteri kadar çalışma yapılmamış olan Köl Tigin, en çok Gök Türk Yazıtları’ndan bilinir. Ölümünün ardından Orta Moğolistan’da Orkhon Irmağı’nın vadisinde bugün Kosho Tsaidam denilen yerde Köl Tigin’in adına bir anıt mezar yapılmış ve ağabeyi Bilge Kağan’ın ağzından yaptığı işler anlatılmıştır. Ayrıca Çin kaynaklarında da hakkında birtakım bilgiler bulunmaktadır<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>1</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>.</span></p>
<p><span><strong>a- ikinci Doğu Gök Türk Kağanlığı’nın Kurulması</strong></span></p>
<p><span>“Gök Türk Kağanlığı”<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>2</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>, 552’de Bumin İl-Kağan tarafından kurulmuş ve 630’da İllig Kağan’ın yönettiği Doğu Kağanlığı, Çin’deki Tang Sülâlesi’nin (618-907) yöneticisi Taizong (627-650) tarafından yıkılmış, yerine kısa süreli Xueyantuo (Sir- Tarduş?) Kağanlığı kurulmuş ve 648’de de kağanlığın toprakları askerî valiliklere ayrılmıştır<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>3</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>Gaozong’un (650-684) yönetimi sırasında, 679-681 yılları arasında Gök Türk ileri gelenleri büyük ayaklanmalar çıkardılarsa da bu ayaklanmalar Çinliler tarafından bastırıldı<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>4</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>. 681’de Kutlug Tudun Çor (Ashina Guduolu Tudun Chuo)<strong><sup> [</sup></strong><strong><sup>5</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>, Çin’de doğup eğitim görmüş olan Tonyukuk’u da yanına alarak ayaklandı, 682’de onunla birlikte Tokuz Oguz’u Togla’da yenip Ötüken Yış’a girerek İkinci Doğu Gök Türk Kağanlığı’nı kurdu ve Kağan unvânını<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>6</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong> aldı. İltiriş Kağan, Ayguçı Bilge Tonyukuk’un da yardımlarıyla ölümüne kadar 47 sefer düzenleyip 20 savaş yaptı. Kutlug’un 691’de ölümü üzerine kardeşi (Çin kaynaklarında Mochuo, Bögü Çor?)<strong><sup> [</sup></strong><strong><sup>7</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong> devletin başına geçti; onun unvânı da yazıtlarda Kapgan Kağan<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>8</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong> olarak geçmektedir; ancak bu unvânın anlamı<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>9</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong> ve bu unvânın ne zamân verildiği kesin olarak bilinmemektedir.</span></p>
<p><span><strong>b- Köl Tigin’in Soyu, Ailesi ve Kişiliği</strong></span></p>
<p><span>Köl Tigin<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>10</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong> (Que Teqin)<strong><sup> [</sup></strong><strong><sup>11</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>, Doğu Gök Türk bodununun Aşına (Ashina) boyundandır ve kağan ailesinden gelmektedir. Babası 682’de İltiriş Kağan unvânını almış olan Kutlug, annesi Gök Türk yazıtlarında geçen adıyla ya da unvânıyla İlbilge Katun’dur<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>12</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>. Yazıtlardan ve Çin kaynaklarından iyi bildiğimiz ağabeyi Tenri Teg Tenri Yaratmış Türük Bilge Kağan<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>13</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong> (daha yaygın kullanımıyla Bilge Kağan<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>14</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>) dışında üç erkek kardeşi daha vardır; bunlardan Pan Köl Tigin, Tenri Kağan döneminde Sol Şadlığı yapmıştır, adını bilmediğimiz diğer kardeşi de Sağ Şadı olmuştur<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>15</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>. Köl Tigin’in bir kız kardeşi de vardır; bu kardeşini Bilge Kağan, Bars Beg adında kendi atadığı bir Kağanla evlendirmiştir<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>16</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>Köl Tigin’in soyu, baba tarafından Doğu Gök Türk Kağanlığı’nın son yöneticisi İllig Kağan’a dayanır. Jiu Tangshu’ya göre Kutlug, İllig Kağan’ın uzaktan akrabasıydı, Ashina soyadını almaktaydı, dedesi Chanyu Da Dudufu’da Sağ Yunzhong Dudu’su Sheli Yuanying’e hizmet eden bir beydi; babadan oğula âile boyunca Tudun Çor unvânı taşınırdı<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>17</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>. Köl Tigin’in annesi İlbilge Katun’un soyu hakkında da elimizde bir bilgi yoktur, ancak yazıtlarda onun “Umay gibi”<strong><sup> [</sup></strong><strong><sup>18</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong> olduğu yazılıdır.</span></p>
<p><span>Köl Tigin tarihte cesur ve savaşçı kişiliğiyle tanınmıştır. Jiu Tangshu’da onun cesur, savaşçı, savaşta çok yetenekli, saldırdığı zaman engel tanımayan biri olduğu yazılıdır<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>19</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>. Askerlik yeteneği bakımından 714’te ölen Toña Tigin’e benzetilmiştir<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>20</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>. Yazıtlardan anlaşıldığı kadarıyla katıldığı savaşların çoğunda ön saflarda savaşmıştır. 706’da yapılan Mingsha Dağı savaşında Köl Tigin’in yaptığı saldırı uzun süre belleklerden silinmemiştir<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>21</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>. Köl Tigin yaşadığı sürece Gök Türk ordusu ve devleti zor durumlara düştüğünde her zaman kurtarıcısı o olmuştur; buna örnek olarak 710-11 Türgiş seferi ve 716 ayaklanmaları verilebilir. Köl Tigin öldüğü zaman hem kendi ülkesinde, hem de yabancı topluluklarda büyük bir üzüntü duyulmuştur<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>22</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>.</span><span><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-59286" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/10/Gokturk-Kaganligi.jpg" alt="" width="800" height="540" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/10/Gokturk-Kaganligi.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/10/Gokturk-Kaganligi-768x518.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></span><span><strong>2. Çin’le Yapılan Savaşlar</strong></span></p>
<p><span>Köl Tigin’in babası İltiriş Kağan ölünce yerine 27 yaşındaki amcası Bögü Çor geçerek Kapgan Kağan unvânını almıştır<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>23</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>. İltiriş Kağan’ın ölüm târihi bir çok kaynakta değişik gösterilmiş, 691’den 694’e kadar değişen yıllar verilmiştir; ancak Jiu Tangshu’da onun Tianshou Saltanat Dönemi’nde öldüğü (yıl belirtilmeden)<strong><sup> [</sup></strong><strong><sup>24</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>, Jigulu’da 15. bölümde ise Tianshou Saltanat Dönemi’nin 2. yılında öldüğü yazılıdır<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>25</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>. Bu da İltiriş Kağan’ın büyük olasılıkla 691 yılında öldüğünü ortaya koymaktadır. İltiriş Kağan öldüğü zamân oğulları Mojilian Tigin<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>26</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong> ve Köl Tigin sırasıyla sekiz ve yedi yaşındaydılar, bu durumda Köl Tigin de ya 684’de ya da 685’de doğmuş olmalıdır. Köl Tigin “Umay gibi annesi kutunda” er adını almıştır<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>27</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>. Biz bu olayın Köl Tigin 16 yaşındayken Iduk Baş savaşı sırasında olduğunu düşünüyoruz.</span></p>
<p><span><strong>a- Iduk Baş Savaşı</strong></span></p>
<p><span>Çin’de Wu Hou’un kurduğu Zhou Sülâlesi (690-705) ve Doğu Gök Türk Kağanlığı arasındaki savaşlar 693’te Kapgan Kağan ve Ayguçı Tonyukuk’un Büyük Kuzey Çin akını ile başlamıştı. Bu Çin-Türk savaşının çeşitli nedenleri vardı. Bunların başında Kapgan Kağan’ın devleti güçlendirip büyütme isteği geliyordu. Kapgan Kağan’ın bir kızını Wu Hou’un yönetimden uzaklaştırdığı Tang Sülâlesinden bir prensle evlendirmek istemesi, ancak Wu Hou’un bu isteği geri çevirip kendi ailesinden birini damat adayı olarak göndermesi savaş için yeterli gerekçeyi yaratmıştı<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>28</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>. Yapılan birçok akından sonra 701 ya da 702 yılında<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>29</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>, yani Köl Tigin 16 yaşındayken, Gök Türk ordusu Kuzey Çin’deki Gansu bölgesinin Kuzey doğusu’na (Türkçe Altı Çub Sogdak<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>30</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>, Çince Zhaowu ya da Liuhu Zhou<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>31</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>; Ordos bölgesi) bir sefer düzenledi. Gumilev ve Giraud bu seferin Mâverâü’n-nehr’e yapıldığını ileri sürmektedirler<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>32</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>, ancak bu seferin Gansu-Ordos’a yapıldığı açıktır. Bu sefere Köl Tigin ve Mojilian Şad da katılmışlardı. Yazıtlarda Iduk Baş (Kutsal Yer) olarak geçen yerde<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>33</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong> Gök Türk ordusu On Tutuk<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>34</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong> komutasındaki beş tümenlik (elli bin asker) bir Zhou ordusuyla savaştı; Köl Tigin yaya olarak saldırdı, On Tutuk’un silâhlı kayınbirâderini (ya da yeğenini<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>35</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>, yazıtta yurç; Kafesoğlu ve Giraud vâlînin kendisi olduğunu ileri sürseler de büyük olasılıkla yanılmışlardır) “kendi elleriyle tutup (yakalayıp) Kağan’a sundu”, ardından Zhou ordusu bozguna uğrayarak “yok edildi”<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>36</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>. Bu savaştan sonra beş yıl boyunca büyük çarpışmalar yapılmamıştır ancak küçük çaplı akınlar sürdürülmüştür.</span></p>
<p><span><strong>b- Mingsha Dağı Savaşı</strong></span></p>
<p><span>705 yılında Wu Hou yönetimden uzaklaştırıldı ve eski Tang Sülâlesi Çin’de başa geçti. Büyük olasılıkla 705’de ya da 706’da, yani Köl Tigin 21 yaşındayken Gansu’ya yapılan bir akın sırasında Mingsha Dağı’nda (Mingsha Shan)<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>37</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong> büyük bir savaş yapıldı. Zizhi Tongjian’de yazdığına göre, bu savaş Zhongzong’un Shenlong saltanat devrinin birinci yılının 12. ayında gerçekleşmiştir<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>38</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>. 80 bin kişilik Tang ordusunun başında Shazha Zhongyi (Türkçe Çaça Senün) adlı bir general vardı. Orduda Çinliler’in yanında büyük olasılıkla 703-706 arasında Çin’e sığınan bazı Dokuz Oğuzlar da bulunuyordu<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>39</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>. Bilge Kağan yazıtından anladığımız kadarıyla Gök Türk ordusunu Mojilian Şad yönetiyordu<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>40</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>; ancak Zizhi Tongjian’de bu savaşta ordunun başında Kapgan Kağan’ın bulunduğu yazılıdır<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>41</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong> ve günümüz araştırmacıları da bu görüşü desteklemektedirler<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>42</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>. Köl Tigin de Gansu akınına ve bu savaşa katılmıştır. Yazıtlara göre Köl Tigin üç defa saldırmıştır; ilkinde Tadık Çor’un boz atına, ikincisinde Işbara Yamtar’ın boz atına, üçüncüsünde de Yigen Silig Beg’in zırhlı<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>43</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong> doru atına binmiştir. Üç at da savaşta ölmüştür. Saldırılar sırasında Çinliler Köl Tigin’i ok yağmuruna tutmuşlardır. Zırhı (yarık) ve kaftanı (yalma) yüzden fazla ok ile vurulmuştur ancak Köl Tigin’in yüzü ve başı yara almamıştır<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>44</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>. Gumilev’a göre, yapılan üç saldırının ikisi büyük olasılıkla ok yağmuruyla püskürtülmüştür; ancak üçüncü saldırıda düşmân paniğe kapılmıştır ve Gök Türkler kaçanları kılıçtan geçirmişlerdir<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>45</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>. Gök Türkler büyük olasılıkla çok kayıp vermişlerdir, ancak sayı olarak elimizde bir bilgi bulunmamaktadır; Tang ordusunun kayıpları da 6 bin ve 10 bin arasındadır<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>46</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>. Savaştan sonra Shazha Zhongyi görevden alınmıştır; muzaffer Gök Türkler ise, Kuzey Çin’deki eyaletlere akın yapmayı sürdürmüşlerdir<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>47</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>. Çin-Türk Savaşı sona ermemiş, Tang imparatoru Zhongzong Kapgan Kağan’ın başına ödül koymuştur<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>48</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-63702" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/11/Orhun-Yazitlari-Kultigin-Yaziti.jpg" alt="" width="800" height="575" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/11/Orhun-Yazitlari-Kultigin-Yaziti.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/11/Orhun-Yazitlari-Kultigin-Yaziti-768x552.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span><strong>3. İlk Ayaklanma Dalgası</strong></span></p>
<p><span>Büyük olasılıkla aynı yıl içinde Yir Bayırku topluluğu ayaklandı. Köl Tigin’in de katıldığı ordu üzerlerine yürüyüp, onları Türgi Yargun Köl’de yenilgiye uğrattı; Bayırkular’ın yöneticisi Ulug Irkin az sayıda askerle kaçtı ve böylece ayaklanma bastırılmış oldu<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>49</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>708’de Tang Sülâlesi ve On Oklar arasında Gök Türklere karşı bir ittifak kuruldu, kısa sürede bu ittifaka Kırgızlar da katıldılar. Bir süreden beri geri plânda duran devlet adamı Ayguçı Tonyukuk, bu âcil durumda birçok işi üstlendi ve bu ittifakı bozmak için uğraştı<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>50</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>. Köl Tigin 25 yaşındayken Kırgızlar (Kırkız) ve Çikler ayaklandılar<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>51</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>. Mojilian Şad Kem Irmağı’nı (Yenisey) geçerek Örpen’de Çikler’le savaştı, onları ve Azlar’ı boyunduruk altına aldı.</span></p>
<p><span>Köl Tigin 26 yaşındayken kış zamanı, 710 ya da 711’de, Gök Türk ordusu Kırgız seferine çıktı. Köl Tigin ve Mojilian Şad da bu sefere katıldılar. Orduyu Ayguçı Tonyukuk yönetiyordu. Bir mızrak boyu karla kaplı Kögmen Yış’ı<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>52</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong> binbir güçlükle (bir anda sâdece tek kişinin geçebileceği Ak Termil’den<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>53</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong> yaya olarak aşarak, yuvarlanıp inerek, dağdaki engeli on günde aşıp, Anı Suyu’ndan aşağı giderek) aşan Gök Türk ordusu Kırgızlara bir gece baskını düzenledi. Tonyukuk’un böyle bir baskın yapmasının nedeni Gumilev’a göre Kırgızların iyi silahlanmış, 80 bin kişilik güçlü bir ordularının ve atları için yeterince samanlarının bulunmasıydı<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>54</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>. Ordu, Kırgızların Küçlüg Kağanı ile (Güçlü Kağan) ve Kırgız ordusuyla Sona Yış’ta (Sona Ormanı, Sayan Dağları bölgesi) karşılaştı. Yapılan savaşta Köl Tigin daha önce yendikleri Bayırkular’ın ak aygırına binerek saldırdı, bir eri okla vurdu, iki eri kovalayıp mızrakladı. Saldırı sırasında Kırgızlar, Köl Tigin’in atını “uyluğunu kırarak vurdular”. Savaş sonunda Kırgızlar yenildiler, Kırgız Kağanı öldürüldü, “ili alındı”, Kırgız bodunu teslim oldu, Gök Türk ordusu Kögmen Yış’ı dolanıp Ötüken Yış’a döndü<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>55</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>.</span></p>
<p><span><strong><span>4. On Ok – Soğdak Seferi</span></strong></span></p>
<p><span><strong>a- Bolçu Savaşı</strong></span></p>
<p><span>Zhongzong ve Türgiş kağanı Shage’nın (Sakal?) arasında daha önceden kurulan ittifâk, Türgişler’de çıkan iç karışıklıklara imparatorun karışması yüzünden bir süre sonra bozulmaya yüz tutmuştu. En sonunda Gök Türkler Kırgız seferinden dönünce iki müttefik hareket etmeye karar verdiler. Az bodununun savaşçılarıyla ve muhtemelen Tang birlikleriyle desteklenmiş büyük bir Türgiş ordusu Türgiş kağanı Shage’nın yönetiminde doğuya doğru yürüyüşe geçti. O sırada Kapgan Kağanın katunu öldüğü için Kağan ordunun kumandasını Ayguçı Tonyukuk’a, İnel Kağan’a (“Küçük Kağan”) ve Tarduş Şadı’na (Mojilian Tigin) vererek Tonyukuk’a Altun Yış’a (Altay Dağları) yerleşerek savunma önlemleri almasını buyurdu. Orduya Köl Tigin de katılmıştı. Gök Türk ordusu Altaylar’da savunmada beklerken üç casus gelerek, Türgiş ordusunun Yarış Yazı’da (Yarış Ovası, Cungarya) toplandığını Tonyukuk’a bildirdiler. Kapgan Kağan, Ayguçı Tonyukuk’a güvenmediği için Apa Tarkan’a<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>56</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong> Tonyukuk’un saldırı emrini dinlememelerini gizlice buyurduğu hâlde Tonyukuk orduyu harekete geçirdi, kısa bir sürede Altaylar’ı ve İrtiş Irmağı’nı aştı. Ordu Bolçu’ya<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>57</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong> ulaşınca bir haberci (ya da esir)<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>58</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong> Yarış Yazı’da on tümen askerin toplandığını bildirdi. Bunu duyan beyler ordunun geri dönmesini istedilerse de Tonyukuk bu isteği geri çevirdi, onlara moral verdikten sonra saldırı yapılmasını buyurdu.</span></p>
<p><span>Ilk gün yapılan gece baskınında yağma yapılıp dönüldü. İkinci gün ise büyük Türgiş ordusu “ateş gibi kızarak, ateş fırtına gibi geldi”, savaşıldı; Köl Tigin alnı beyaz boz ata binip saldırdı, iki önemli kişiyi yakalattı<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>59</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>. Dönüp yine saldırdı, Az valisini (Az Tutuk) yakaladı. Sonuçta Türgiş ordusu Tonyukuk’un ve Tarduş Şadı’nın kuvvetleri arasında sıkıştırılıp dağıldı, elli er (yüksek rütbeliler olmalı) esir edildi, Türgiş Yabgusu ve Şadı öldürüldüler<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>60</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>. Tonyukuk yazıtında Türgiş Kağanının esir edildiği, Köl Tigin ve Bilge Kağan yazıtlarında ise orada öldürüldüğü yazılıdır. Gumilev, sefer dönüşünde Kapgan Kağanın hem Türgiş Kağanını, hem de kendisine daha önceden sığınan kardeşi Zhenu’yu öldürttüğünü ileri sürmektedir<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>61</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>Savaşa katılan asker sayısı da tartışmalıdır. Yazıtlarda Türgiş ordusunun asker sayısı olarak verilen “on tümen”in normalde yüz bin asker anlamına gelmesi gerekir; ancak Gumilev buna karşı çıkmakta, Türgiş ordusunun daha küçük olduğuna, on tümenin on boyu temsil ettiğine inanmaktadır<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>62</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>. Yazıtlarda ayrıca Türgiş ordusunun iki kanadının kendilerinden yarıları kadar fazla olduğu kayıtlıdır. Eğer Türgiş ordusu yüz bin asker idiyse Gök Türk ordusu da büyük olasılıkla yetmiş bin askerden oluşuyordu; Gumilev Gök Türk ordusunun sâdece yirmi bin asker olduğunu ileri sürmekteyse de<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>63</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong> bu sayı çok düşüktür. Savaş sırasında ne kadar askerin öldüğü konusunda elimizde bir bilgi bulunmamaktadır.</span></p>
<p><span><strong>b- Soğdak Seferi</strong></span></p>
<p><span>Bolçu savaşının yapıldığı günün gecesi Gök Türkler On Ok halkına haber gönderdiler. On Oklar gelip Gök Türklere boyun eğdiler, Gök Türkler de Türgişler’in Kara Bodununu<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>64</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong> Tabar (bugünkü Tarbagatay) denilen bir bölgeye göç ettirdiler. On Oklar düzenlendikten sonra Tonyukuk, hem On Ok, hem Gök Türk ordusunu sevketti, ordu Anı’yı geçtikten sonra Yinçü Ögüz’ü (Sir-Deryâ Irmağı) geçerek, Tinsi Oglı denilen kutsal Ek Tagını<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>65</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong> aştı. Gök Türk ordusunun Bolçu Savaşı’ndan sonra Ötüken’e dönmeyip, Mâverâü’n-nehr’e yönelmesinin başlıca nedeni Kuteybe bin Müslim’in komutasındaki Emevi Arap (Türkçe Tezik<strong><sup> [</sup></strong><strong><sup>66</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>) ordularının Mâverâü’n-nehr’de birçok kenti ele geçirmeleri üzerine Soğdaklar’ın yardım istemesiydi. Gök Türkler Soğdak’ı ele geçirip, çok miktârda ganimet aldılar, Temir Kapıg’a (Buzgala/Oğlak Geçidi, Der-i Âhenin)<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>67</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong> kadar gidip geri döndüler, “Tezik, Tokar<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>68</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong> ve Suk yönetimindeki Sogdak boyun eğdi”<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>69</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>Dönüş sırasında Kara Türgişler’in ayaklanıp Keneris’e<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>70</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong> yürüdükleri bilgisi geldi. Köl Tigin yazıtına göre, seferden dönen Gök Türk ordusunun atları zayıf, azığı az, düşmânları ise alp idi. Ana ordu Soğdak’dayken Köl Tigin küçük bir birlikle Kara Türgişler’in üzerine yürüdü, büyük bir savaş yaptı ve âsileri yendi. Ardından On Oklar’ın Nushibi kolununu Koşu boyundan (Çu-Talas bölgesinde yaşarlardı) Koşu Tutuk ile savaşan Köl Tigin onu da yenip “evini malını eksiksik getirdi”. Bundan sonra Gök Türk ordusu rahatça ve zengin ganimetlerle merkezleri Ötüken Yış’a dönebildi<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>71</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-59289" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/10/Orhun006.jpg" alt="" width="800" height="538" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/10/Orhun006.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/10/Orhun006-768x516.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span><strong><span>5. İkinci Ayaklanma Dalgası Ve 716’daki Yönetim Değişikliği</span></strong></span></p>
<p><span><strong>a- Karluk Ayaklanması</strong></span></p>
<p><span>Batı seferinden sonraki yıl devlette büyük ayaklanmalar çıktı; Köl Tigin yirmi yedi yaşına gelince Tarbagatay’da yaşayan Karluklar ayaklandılar<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>72</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>. Ayaklanma üç yıl bastırılamadığına göre ordu büyük olasılıkla Batı Seferi’nde çok yorulmuş ve yıpranmıştı. Mojilian Şad 30 yaşındayken Mojilian Şad’ın, Kapgan Kağan’ın oğlu İnel Kağan’ın, kağanın diğer oğlu Toña Tigin’in ve diğer birtakım komutanların Biş Balık’a<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>73</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong> bir sefer düzenlediği kayıtlıdır<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>74</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>, ancak Köl Tigin yazıtında bu savaşa rastlayamayız. Köl Tigin büyük olasılıkla bu sefere katılmamıştı. Bu sefer sonuçsuz kalmış, Biş Balık alınamamış, üstelik Toña Tigin, Buoting kuşatması sırasında Kaiyuan’in ikinci saltanat yılının ikinci ayında (714 Şubatı ya da Martı?) pusuya düşürülüp öldürülmüştü<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>75</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>Üç yıl sonra, Köl Tigin otuz yaşındayken, Karluklar Ötüken’e yürümeye karar verdiler. Bugünkü Tamir Irmağı’nın kaynağı ve Gök Türkler’in Ötüken’den sonraki ikinci kutsal yeri olan Tamag Iduk Baş’ta büyük bir savaş yapıldı. Gök Türk ordusunu Mojilian Şad ve Köl Tigin yönetiyordu; Kafesoğlu, Kapgan Kağan’ın bu savaşta orduyu yönettiğini söylüyorsa da<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>76</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong> yazıtlarda bunun izlerini göremiyoruz. Savaş sırasında Köl Tigin, Alp Şalçı atına binip saldırdı, iki eri mızraklayıp öldürdü. Sonunda Karluklar yenildiler ve ayaklanmaları bastırıldı<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>77</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>. Zizhi Tongjian’e göre, Kapgan Kağan, Karluklar ile On Ok’un Huluwu ve Chunishi toplulukları üzerlerine ordu göndererek, onları birçok kez yendi. Tang hükümdârı Xuanzong, bu toplulukları kurtarmak için Beiting vâlîsi Tang Jiahui ve yardımcısı Xie Wan’ı (ya da Xie Yuan) gönderdi. Sonuç olarak, Beiting’deki Tang garnizonu ve adı geçen topluluklar Gök Türkler’e karşı bir kıskaç pozisyonu almıştır<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>78</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>. Bilge Kağan’ın yazıtının doğu yüzünün zarar gören 29. satırında Tamag Iduk Baş Savaşı’nın anlatılmasından sonra “Basmıl kara… Karluk bodunu toplanıp geldi … öldürdüm” biçiminde bir anlatımın geçmesi de, Tamag Iduk Baş savaşından sonra Gök Türk-Karluk savaşının sürdüğünün başka bir kanıtıdır<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>79</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>.</span></p>
<p><span><strong>b- Dokuz Oğuz Ayaklanması</strong></span></p>
<p><span>Hemen bir sonraki yıl bu sefer Azlar ayaklandılar. Az İlteberi’nin yönetiği Azlar ile Kara Köl’de<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>80</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong> savaşan Köl Tigin, Alp Şalçı atına binip saldırarak Az İlteberi’ni yakaladı; Azlar yenildiler ve “Az bodunu yok oldu”<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>81</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>Az ayaklanmasının ardından Gök Türkler İzgil ayaklanmasıyla uğraşmak zorunda kaldılar. Köl Tigin yazıtında İzgillerle “amcam kağanın (Kapgan Kağan) ili sarsıldığında; halkla yönetim ikiye ayrıldığında” savaşıldığı yazılıdır. Bu durumda İzgil ve Dokuz Oğuz (Tokuz Oguz) ayaklanmalarının Karluk ve Az ayaklanmalarıyla aynı dönemde çıktığını söyleyebiliriz. Gök Türkler İzgiller ile savaştılar;, Köl Tigin, Kara Köl Savaşı’nda da bindiği Alp Şalçı atına binip atılarak saldırmış ve atı savaşta “düşmüştür” (ölmüştür). İzgiller yenilmiş, “İzgil bodunu ölmüştür”<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>82</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>. Zizhi Tongjian’e göre, 716 yılında Dokuz Soy’un Sijie Tutuk’u Mosan Tang Sülâlesi’ne teslim olmuştur. Aynı kaynakta İzgillerin “Dokuz Soy’un İzgilleri” olarak adlandırılması da dikkat çekicidir<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>83</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>. Ancak Gök Türk Yazıtları, İzgil ve Dokuz Oğuz ayaklanmalarını ayrı olaylar olarak anlatmıştır.</span></p>
<p><span>Elimizdeki kaynaklarda Dokuz Oğuzlar’ın tam olarak ne zamân ayaklandıklarını gösteren bir târih yoktur. Yazıtlar “Gök, yer bulandığı için yağı oldu” ve “Gök, yer bulandığı için, ödüne kıskançlık değdiği için” Dokuz Oğuz bodununun ayaklandıklarını yazmaktadır; Zizhi Tongjian’de ayaklanmaya doğrudan değinilmemekte, sâdece “Dokuz Soy”un Kuzey Çin’e kaçarak oraya yerleştikleri belirtilmektedir. Köl Tigin’in yazıtında Dokuz Oğuzlar’la bir yıl içinde beş kere savaşıldığı, Bilge Kağan yazıtında ise onlarla bir yıl içinde dört kere savaş yapıldığı yazılıdır. İki yazıtta anlatılan üç savaş birbiriyle uyuşmaktadır. Biz burada sâdece Köl Tigin’in katıldığı savaşları inceleyeceğiz.</span></p>
<p><span>Köl Tigin’in katıldığı ilk savaş Togu Balık’ta<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>84</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong> yapılmıştır. Bu savaşa Mojilian Şad da, Köl Tigin de katılmışlardı. Savaştan önce Mojilian Şad orduyu Togla Ögüz’den geçirmiş, Köl Tigin Azman atına binerek saldırmıştır. Burada geçen bir anlatım ilgi çekicidir: “Altı eri mızrakladı, askerin saldırısında yedinci eri kılıçladı”. Büyük olasılıkla Köl Tigin çarpışmanın yapılmasından önce Dokuz Oğuzlar’ın altı alpıyla teke-tek çarpışmış ve sonra savaşa katılmıştır<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>85</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>. Yazıtlar savaşın sonucunu belirtmemiştir; Gumilev bunu savaşın sonuçsuz kaldığı ve iki tarafın da zafer kazanamadığı biçiminde yorumlamıştır<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>86</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>İkinci savaş Kuşlaguk/Kuşalguk’da (neresi olduğu bilinmiyor) Edizler’le yapıldı. Bu savaşta orduyu Köl Tigin yönetmişti; Mojilian Şad bu savaşa katılmamış, onun yerine Köl Tigin’in katılmadığı Antırgu Savaşı’nda savaşmıştır<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>87</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>. Köl Tigin Az yağızına binmiş, atılarak bir eri mızraklamış, “dokuz eri çevirerek vurmuştur” (Tokuz erig egire tokıdı). Bu savaşta Edizler yenilgiye uğramışlardır ve Ediz bodunu orada “ölmüştür”<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>88</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>Kuşalguk’dan sonra Köl Tigin Bolçu’da<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>89</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong> Oğuzlar’la<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>90</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong> (Oguz) savaştı, Azman atına binip saldırdı, “mızrakladı”, askerlerini öldürdü; Oğuzlar’ı yenip “ilini aldı”<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>91</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>. Bu zaferden sonra Oğuzlar’ın “ilinin alınması” yazılmasına karşılık Dokuz Oğuz ayaklanmasının son hızıyla sürmesi bir çelişki gibi durmaktadır, ya da burada henüz çözülmemiş başka bir şey anlatılmaktadır.</span></p>
<p><span>Bir sonraki savaş Çuş Başı’nda yapılmıştır. Yazıtların anlatımına göre bu büyük bir savaş olmuştur. Yazıtlarda bu savaşın hangi bodun ya da bodunlarla yapıldığı açık olarak yazılmamıştır (aynı durum Togu Balık Savaşı için de geçerlidir), ancak bu savaşla ilgili olan olaylar anlatılırken Toñra adının geçmesi, birtakım araştırmacıları bu savaşın Toñralar’la yapıldığı düşüncesine yöneltmiştir<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>92</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>. Bu düşünce yanlış olmasa bile kesin doğru da değildir. Savaşta başta Gök Türk ordusu çok zorlanmış, yenilmenin eşiğine gelmiştir; düşmân ordusu yayılarak ilerlemiş ancak Köl Tigin ve Mojilian Şad onları püskürtmeyi başarmışlardır, zafer Gök Türklerin olmuştur. Savaştan hemen sonra olan bir olay iki yazıtta biraz değişik anlatılmıştır. Köl Tigin’in yazıtına göre Gök Türk askerleri “Toñra’dan bir oguşu (âileyi) ve yiğit on eri Toña Tigin’in yogunda (cenâze töreni) çevirip öldürmüş”, Bilge Kağan yazıtına göre ise Mojilian Şad “Toñra yiğiti bir oguşu Toña Tigin’in yogunda çevirip öldürmüştür”<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>93</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>Beşinci savaş ise Ezginti Kadız’da<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>94</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong> olmuştur. Bu savaşta Köl Tigin ve Mojilian Şad Oğuzlar’a karşı savaşmışlardır. Köl Tigin Az yağızına binerek saldırmış, iki eri mızraklayıp çamura sokmuştur; Oğuz ordusu yıpranmış ve sonunda yokedilmiştir<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>95</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>Bir yıl içinde yapılan bu kadar çok yorucu savaşın ardından Gök Türk ordusu Amga Korgan’da<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>96</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong> kışladı. O sırada Mojilian Şad da otuz iki yaşındaydı. O kış, yani 715-716 kışı, Gök Türkler’de kıtlık yaşandı. 716’nın ilkbahârında Gök Türk ordusu ikiye ayrılarak bir bölümü Oğuzlara karşı sefere çıktı, diğer bölümü de Köl Tigin’in komutası altında Ordu/Eh’de<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>97</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong> kalarak savunma önlemleri aldı. Tam o sırada Üç Oğuz Ordusu<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>98</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong> merkezi bastı, yayalar<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>99</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong> savaşmak için geri döndüler (Bilge Kağan da yazıtında savaştığını söylemektedir). Düşmân askerlerinin bir bölümü yağma için dağıldılar; merkezdeki ordu kötü durumda ve az sayıdaki askere sâhib iken Köl Tigin öksüz atına atlayıp saldırdı, dokuz eri mızrakladı, merkezi savundu; Oğuzlar en sonunda dağıldılar ve devletin merkezinde bulunan katun, anneler, ablalar, gelinler, kunçuylar da (Çince Gongzhu, prenses) öldürülmekten ya da esir ve câriye olmaktan kurtulmuş oldular<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>100</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>. Köl Tigin’in bu üstün başarısı yazıtlarda sık sık övülmüştür.</span></p>
<p><span>Bu savaş, elimizde bulunan bütün kaynaklardan gördüğümüz kadarıyla Köl Tigin’in aynı yıl içinde yaptığı darbenin dışındaki son askeri çalışması olmuştur. Savaşçılığıyla tanınan Köl Tigin’in, bundan sonra herhangi bir savaşta çarpıştığı kayıtlı değildir. Gözümüze çarpan ilk ilginç şey ise, 716’dan sonra çeşitli topluluklar ve özellikle Çin’le yapılan savaşların çoğunda Gök Türk ordularını Çin kaynaklarının “yumuşak huylu” olarak tanıttığı Bilge Kağan’ın yönetmiş olmasıdır. Eğer Köl Tigin ağabeyinin kağanlığı döneminde herhangi bir savaşa katıldıysa bu bilgilerin ne Türk ne de Çin kaynaklarında kaydedilmemesi dikkat çekicidir. Belki de Köl Tigin’in barkının duvarlarında 716 sonrasında yaşananlar yazılıydı ancak bunlar günümüze ulaşmamıştır.</span></p>
<p><span>Köl Tigin ve Mojilian Şad’ın Amga Kalesi zaferinden sonra Oğuzlar bu kez de Dokuz Tatarlar (Tokuz Tatar) ile bir ittifâk kurdularsa da Mojilian Şad Agu’da (Ezginti Kadız yakınlarında) yaptığı iki savaşta müttefikleri yenmeyi başardı. Bunun üzerine Oğuzların çoğu Çin’e göçetmek zorunda kaldılar<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>101</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>. Cefu Yuangui’nin 964. ve 974. bölümlerinde, 715 yılı sekizinci ve onuncu aylarında Tang Sülâlesi İmparatoru’nun Dokuz Soy’dan Çin’e kaçıp gelen bazı topluluk liderlerini görevlendirdiği yazılıdır<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>102</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>. Ayrıca Çin’e sığınan Dokuz Oğuz toplulukları ve bunların nerelere yerleştirildikleri konusunda bilgiler de bulunmaktadır<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>103</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>. Bu bilgiler Gök Türk devletinde Dokuz Oğuz ayaklanmasının yaşandığını, Çin kaynaklarında geçen Dokuz Soy’un Gök Türk Yazıtları’nda geçen Tokuz Oguz’la aynı olduğunu ve bu ayaklanma bastırılınca bu toplulukların yazıtlarda yazıldığı gibi Çin’e doğru kaçtıklarını kanıtlamaktadır.</span></p>
<p><span>Ayaklanan Dokuz Oğuzların büyük bölümünün yenilgiye uğratılmasına ve çoğunun Çin’e kaçmasına rağmen bu toplulukların bütünü henüz yönetim altına alınmamıştı. Bunların başında da Tola Irmağı yakınlarında yaşayan Bayırkular geliyordu. Kapgan Kağan, Bayırkuların üzerine yürüyüp onları yenmiştir ancak savaş sonrasında Xiezhile adında bir Bayırku askeri tarafından öldürülmüştür<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>104</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>.</span></p>
<p><span><strong>c- 716’daki Yönetim Değişikliği</strong></span></p>
<p><span>Kapgan Kağan’ın Bayırku Xiezhile tarafından öldürülmesinden sonra Gök Türk tahtına Kapgan Kağanın büyük oğlu geçmiştir. Bu olay Gök Türk yazıtlarında anlatılmamakta ancak Çin kaynaklarında bu olay hakkında daha çok bilgi bulunmaktadır. Çin kaynaklarına göre, Kutlug Kağan’ın oğlu Köl Tigin, Kapgan Kağanın oğlu Yinie Kehan’ı<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>105</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>, diğer oğullarını, bütün yakınlarını ve eski kağana bağlı olan adamlarını öldürmüştür<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>106</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>. Bu darbenin yapılmasının en büyük nedeni Kutlug’un oğullarına göre yeni kağanın kutunun Tenri tarafından geri alınmış olmasıdır. Bu kırımdan sâdece Tarduş Şadının kayınbabası olan Tonyukuk ve daha önce Çin’e sığınmış olan Mo Tigin ile Xianli Bilge (Xianli Pijia) kurtulmuşlardır. Bu olay sırasında Kapgan Kağan’ın soyu da tükenmiştir ve hânedân Kutlug’un soyuna geçmiştir. Köl Tigin bu kanlı olayın ardından da ağabeyi Sol Bilge Beyi<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>107</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong> Mojilian’i Bilge Kağan olarak tahta oturtmuştur<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>108</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>. Bu olay Kaiyuan’in ikinci saltanat yılının Şubat ayında olmuştur<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>109</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>Tarduş Şadı öncelikle kardeşi Köl Tigin’in kağan olmasını istemiş ancak Köl Tigin, ağabeyinin devletin başına geçmesini önermiştir<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>110</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>. Mojilian, Tenri Teg Tenri Yaratmış Türük Bilge Kağan<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>111</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong> unvânını almış, kardeşi Köl Tigini de Tölis Şadı (You Xian Wang, Sağ Bilge Beyi) yapmıştır. Bundan sonra Köl Tigin’in herhangi bir çalışması kayıtlı değildir. Ancak aynı Çin kaynaklarında Köl Tigin’in “iki şaddan üstte olduğu” ve başkomutanlık yaptığı yazılıdır. Ayrıca yazıtlarda 716’dan sonra devletin toparlanmasını anlatan yerde Köl Tigin’le birlikte iki şad da anılmaktadır<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>112</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>. Bu durumda Köl Tigin yazıtlarda öyle anılmasa bile Apa Tarkan olmuş olmalıdır. Bilge Kağan, saltanatı sırasında bir çok savaş yaparak bunların çoğunu ayrıntılı olarak anlatmış ancak Köl Tigin’in çalışmalarının anlatımı kendi yazıtında 716’da son bulmuştur. Normalde Bilge Kağan’ın merkezde oturup savaşa orduyla birlikte Başkomutan Köl Tigin’i göndermesi gerekirken Köl Tigin’in adı geçmemekte, Bilge Kağan’ın sefere çıktığı anlatılmaktadır. Bu gözlerden kaçan büyük bir çelişki gibi durmaktadır, üzerinde ileride ayrıntılı çalışmalar yapılmalıdır.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-59290" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/10/Orhun003.jpg" alt="" width="800" height="638" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/10/Orhun003.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/10/Orhun003-768x612.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span><strong>6. Köl Tigin’in Ölümü</strong></span></p>
<p><span>Köl Tigin, Türk Takvîmi’ne göre Koyun Yılı’nın (1. ayının) 17. gününde ölmüştür<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>113</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>. Bu târîhi günümüz araştırmacıları 27 Şubat 731 olarak hesaplamışlardır<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>114</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>. Xin Tangshu’ya göre, Köl Tigin Kaiyuan Saltanat Devresi’nin 19. yılında ölmüştür, Jiu Tangshu’da ise 20. yıl olarak verilmiştir<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>115</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>. Köl Tigin’in ölüm nedeni belli değildir, öldüğü zamân 47 yaşında idi<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>116</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>. Ölümü Gök Türk ülkesinde ve komşu ülkelerde büyük bir üzüntüye neden olmuştur. Köl Tigin’in yazıtına göre, cenâze törenine Kıtan ve Tatabı’dan Udar Senün; onbinlik hazîne, altın, gümüş gibi değerli hediyelerle Tabgaç Kağanı’ndan (Tang hükümdârı Xuanzong) İsiyi Liken ve İmparatorun yeğeni sanatçı Çan Senün; Tüpüt Kağanı’ndan (Tibet İmparatoru) Bölün (Vezir); Soğdaklar’dan Berçik Er<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>117</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>; Bukarak Uluş’dan (Buhârâ Ülkesi) Enik Senün ve Ogul Tarkan; On Ok oğlu Türgiş Kağanı’ndan (Salur Kağan, Sulu Kehan) Makaraç Tamgaçı<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>118</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong> ve Oguz Bilge Tamgaçı; Kırgız Kağanı’ndan Tarduş Inançu Çor gelmiştir<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>119</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>. Jiu Tangshu ve Xin Tangshu da Xuanzong’un Muhâfız Birliğinin Generali olan Zhang Quyi’yi ve Adalet Bakanlığının Mahkûmlar Dâ’iresi Başkanı Lü Xiang’ı baş sağlığı dileyen bir mektup vermeleri, cenâze törenine katılmaları, kurban sunmaları; altı tanınmış ve becerikli adamı da duygularını mezâr taşına yazılması, Köl Tigin’in bir heykelin yapılması ve dört duvarına Köl Tigin’in savaş sahnelerinin resmedileceği bir anıt mezâr yapmaları için yolladığı yazılıdır<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>120</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>Köl Tigin’in cenâze töreni Türk Takvîmi’nin Koyun Yılı’nın 9. ayının 27. gününde yapılmıştır<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>121</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>. Araştırmacılar bunun 1 Kasım 731’e denk geldiğini belirtmişlerdir<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>122</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>. Köl Tigin’in mezâr kompleksinin ve yazıtının bitirilip dikilmesi Türk Takvîmi’ne göre Maymun Yılı’nın 7. ayının 27. günü (21 Ağustos 732)<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>123</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>, Çin Takvîmi’ne göre ise Kaiyuan Saltanat Devresi’nin 20. yılında takvîm sırasına göre Renshen’da 12. ayda Xinzhou vaktinde Shuo gününde 7. günde Dingwei Zamânı’dır (öğleden sonra saat 2-4 arası)<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>124</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>. Köl Tigin’in yazıtının Türkçe bölümünü yeğeni Yollug Tigin yazmıştır.</span></p>
<p><span>Köl Tigin öldüğü sırada büyük bir serveti bulunuyordu; bunun içinde altınları, gümüşleri, hazînesi, malları ve dört binlik at sürüsü vardı. Köl Tigin öldüğü sırada bu serveti Tuygut / Toygut (ya da Tuygut İlteber) yönetiyordu<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>125</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-59291" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/10/Orhun004.jpg" alt="" width="800" height="413" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/10/Orhun004.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/10/Orhun004-768x396.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span><strong>7. Sonuç</strong></span></p>
<p><span>682’de İkinci Doğu Gök Türk Kağanlığını kuran Kutlug’un oğullarından biri olan Köl Tigin, 684 ya da 685’te doğmuş, yedi yaşında babasını kaybetmiş, 16 yaşında ilk kez bir savaşa katılmış, bundan sonraki yaşamını da sâdece savaşlara adamıştır. Köl Tigin, yaşamı boyunca dokuz sefere katılmış, 16 meydân savaşında çarpışmış, çok sayıda savaşçıyı kendi elleriyle öldürmüş<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>126</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>, beş önemli kişiyi yakalamış, büyük ölçüde ganîmet ele geçirmiştir. Seferler sırasında bildiğimiz kadarıyla Çin’de Gansu’ya ve Ordos’a; Moğolistan’ın büyük bölümüne; Aşağı Yenisey Havzası’na; Cungarya’ya; Tarbagatay’a; Semireçye’ye ve Soğdak’a gitmiştir. Çin’deki Zhou ve Tang Sülâleleri ile, Bayırkularla, Kırgızlarla, Türgiş ve On Oklarla, Karluklarla, Azlarla, İzgillerle, Dokuz Oğuzlarla savaşmış; hattâ yeğenini tahttan indirip amcasının hemen hemen bütün yakınlarını öldürmüştür. Savaşlarda genelde ön saflarda yer almıştır; ağabeyi Mojilian hem şadlık, hem kağanlık döneminde sadece ordu yönetmiş, ön saflarda savaşmamıştır; Çin kaynakları Mojilian’i yumuşak kişilikli (“şefkatli, insanları sever, dostâne”)<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>127</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>, Köl Tigin’i ise gözü kara bir savaşçı olarak tanıtmışlardır. Köl Tigin’in amcası Kapgan Kağan, tıpkı Bilge Kağan gibi çoğu zamân sâdece orduyu yönetmekle hattâ bâzen sâdece orduyu sefere göndermekle yetinmiş, Köl Tigin ise hem orduyu yönetmiş, hem de savaşlarda teke-tek çarpışmıştır. Köl Tigin 716’da yeğenini ve amcasının yakınlarını kanlı bir darbeyle yönetimden uzaklaştırdıktan sonra ağabeyi Tarduş Şadı’nı tahta çıkarmış, ağabeyi de onu Tölis Şadı yapmış, Köl Tigin ölünceye kadar bu görevde kalmıştır. Ayrıca 716’dan sonra Bilge Kağan Köl Tigin’e Inançu Apa Yargan Tarkan unvânını vermiştir<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>128</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>. Ancak savaşçılığı ile tanınan Köl Tigin 716’dan sonra hiç bir savaşa katılmamıştır, katıldıysa bile elimizde şu anda bunu kanıtlayacak bir kaynak, bir kanıt bulunmamaktadır.</span></p>
<p><span>Kendi adına dikilen yazıtta belirtildiği kadarıyla Köl Tigin savaşlarda dokuz değişik at kullanmıştır. Bunlar Tadık Çor’un Boz Atı, Işbara Yamtar’ın Boz Atı, Yigen Silig Beg’in Zırhlı Doru Atı, Bayırkular’ın Ak Aygırı, Alnı Beyaz Boz Atı, Alp Şalçı Atı, Azman Atı, Az Yağızı Atı ve Öksüz Atı’dır. Bu atlardan sâdece birinin zırhlı olduğu yazılıdır, bu durumda Köl Tigin’in diğer bindiği atların hepsi zırhsızdır. İlk dört at ve Alp Şalçı savaşlarda ölmüş; Azman ve Az Yağızı’nı iki, Alp Şalçı’yı ise üç kere kullanmıştır. Bu atlardan en az üçü başka Gök Türk ileri gelenlerindendir, en az ikisi ise bağlı topluluklardan alınmıştır.</span></p>
<p><span>Yazıtı çok ayrıntılı olmasa bile Köl Tigin’in taktikleri, silâhları ve giyimi hakkında bilgi vermektedir. Köl Tigin katıldığı hemen hemen bütün savaşlarda at üzerinde savaşmış, sâdece ilk yaptığı savaşta yaya olarak saldırmıştır. Elimizdeki kayda göre bir kere ok ve yay, bir kere kılıç kullanmıştır; 22 kere “sançmış”<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>129</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>; 19 kere ise “çevirerek vurmuştur”<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>130</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>. Bu durumda Köl Tigin’in en fazla mızrak ya da at üzerinde kullanılan biçimiyle kargı kullandığını, ok-yay ve kılıca çok fazla önem vermediğini ileri sürebiliriz. Yazıtta Köl Tigin’in savaş giysisi ile ilgili sâdece bir yerde bilgi veriliyor: Mingsha Dağı Savaşı’nda zırh, kaftan ve yüz siperlikli miğfer kullanmıştır, bindiği atlardan biri de zırhlıdır. Köl Tigin’in zırhının çeşidi ve biçimi konusunda elimizde bir bilgi bulunmamakla birlikte Gök Türkler’in zırhlı atlılarının en çok rağbet gösterdikleri lamellar tipi zırh giydiğini düşünebiliriz.</span></p>
<p><span><strong><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> H. İhsan ERKOÇ</span></a>
</strong></span></p>
<p><span>Hacettepe Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Tarih Bölümü, Ankara-TÜRKIYE</span></p>
<p><span><strong>Alıntı Kaynağı:</strong> Gazi Eğitim Fakültesi Dergisi, Cilt 204 26, Sayı 1 (2006)</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-59292" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/10/Orhun001.jpg" alt="" width="800" height="538" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/10/Orhun001.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/10/Orhun001-768x516.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<hr>
<div><span><strong>Kaynaklar</strong></span></div>
<div><span>♦  Linhu Defeng,(1971). Zhoushu Beijing Zhonghua Shuju.</span></div>
<div><span>♦  Liu Xun, (1975)., Jiu Tangshu, Beijing: Zhonghua Shuju.</span></div>
<div><span>♦  Ou Yangxiu, (1975).,Xin Tangshu, Beijing: Zhonghua Shuju.</span></div>
<div><span>♦  Sima Guang, (1956)., Zizhi Tongjian, Taibei: Minglun Chubanshe.</span></div>
<div><span>♦  Bombaci, Alessio, (1975). “The Husbands of Hsien-li Bilgä”, Studia Turcica,Budapeşte. ss. 103-123.</span></div>
<div><span>♦  Cen Zhongmian, (1958)., Tujue Jishi, Pekin: Zhonghua Shuju.</span></div>
<div><span>♦  Ergin, Muharrem, (2002). Orhun Abideleri, İstanbul: Boğaziçi Yayınlan.</span></div>
<div><span>♦  Gabain, Annamarie von, (2000). Eski Türkçenin Grameri, (çev. Mehmet Akalın), Ankara: Türk Dil Kurumu Yayınları.</span></div>
<div><span>♦  Giraud, René, (1999). Gök Türk imparatorluğu, İlteriş, Kapgan ve Bilge’nin Hükümdarlıkları (680-734), (çev. İsmail Mangaltepe), İstanbul: Ötüken Neşriyat.</span></div>
<div><span>♦  Grousset, René, (1999). Bozkır İmparatorluğu, Attila-Cengiz Han-Timur, (çev. M. Reşat Uzmen), İstanbul: Ötüken Neşriyat.</span></div>
<div><span>♦  Gömeç, Saadettin, (1999). Kök Türk Tarihi, Ankara: Akçağ Yayınları.</span></div>
<div><span>♦  Gumilëv, Lev Nikolayeviç, (2002). Eski Türkler, (çev. Ahsen Batur), İstanbul: Selenge Yayınları.</span></div>
<div><span>♦  Kafesoğlu, İbrahim, (2002). Türk Millî Kültürü, İstanbul: Ötüken Neşriyat.</span></div>
<div><span>♦  Nicolle, David, (1990). Attila and the Nomad Hordes, Oxford: Osprey Publishing Limited.</span></div>
<div><span>♦  Orkun, Hüseyin Namık, (1974). Eski Türk Yazıtları, Ankara: Türk Dil Kurumu Yayınları.</span></div>
<div><span>♦  Roux, Jean-Paul, (2001). Orta Asya – Tarih ve Uygarlık, (çev. Lale Arslan), İstanbul: Kabalcı Yayınevi.</span></div>
<div><span>♦  Sertkaya, Osman F., (1995). Göktürk Tarihinin Meseleleri, Ankara: Türk Kültürünü Araştırma Enstitütüsü Yayınları.</span></div>
<div><span>♦  Taşağıl, A., (1995). Gök-Türkler, Ankara: Türk Tarih Kurumu Basımevi.</span></div>
<div><span>♦  Taşağıl, A., (1999). Gök-Türkler II, Ankara: Türk Tarih Kurumu Basımevi.</span></div>
<div><span>♦  Taşağıl, A., (2004a). Göktürkler III, Ankara: Türk Tarih Kurumu Basımevi.</span></div>
<div><span>♦  Taşağıl, A., (2004b). Köl Tigin Yazıtının Çince Yüzü Hakkında”, Avrasya Etüdleri, , ss. 3­24.</span></div>
<div><span>♦  Tekin, Talat, (2000). Orhon Türkçesi Grameri, (yay. Mehmet Ölmez), Ankara: Şafak Matbaacılık.</span></div>
<div>
<hr>
</div>
<div><span><strong>Dipnotlar<sup>:</sup></strong></span></div>
<div><span>1.  Çalışmamız sırasında bize değerli zamanını ayıran ve Çince metinleri çevirerek bize çok yardımcı olan sayın hocamız Erkin Ekrem’e de teşekkürlerimizi sunarız.</span></div>
<div><span>2.  Eski Türkçe Türük ya da Kök Türük, Çince Tujue, Soğdakça Tr’wk.</span></div>
<div><span>3.  Taşağıl, 1995: 82-85.</span></div>
<div><span>4.  Jiu Tangshu, 5, 1975: 105; Jiu Tangshu, 84, 1975: 2803; Jiu Tangshu, 194A, 1975: 5166-5167; Xin Tangshu, 108, 1975: 4087. Ayrıca bkz. Gömeç, 1999: 39-40; Gumilev, 2002: 336-339; Kafesoğlu, 2002: 113; Taşağıl, 1999: 59-63; Taşağıl, 2004a: 8-11.</span></div>
<div><span>5.  Jiu Tangshu, 194A, Göktürkler Bölümü, 1975: 5167; Gumilev, 2002: 340.</span></div>
<div><span>6.  Çin kaynaklarında 682’den sonra Kutlug Kağan olarak geçen bu kişinin yazıtlardaki unvânı İltiriş Kağan’dır. Bkz. Bain Tsokto Yazıtı (Tonyukuk Yazıtı), I. Taş, Batı yüzü, 1. satır; B.Ç.II.G.4, 6; B.Ç.II.D.4; B.Ç.II.K.1, 3; Kosho Tsaidam Yazıtı I (Köl Tigin Yazıtı), Doğu yüzü, 11. satır; K.T.II (Bilge Kagan Yazıtı), Doğu yüzü, 1. satır.</span></div>
<div><span>7.  Giraud, 1999: 77; Gömeç, 1999: 48; Gumilëv, 2002: 350.</span></div>
<div><span>8.  B.T.II.D.1-3.</span></div>
<div><span>9.  Büyük olasılıkla Kap- kökünden gelen “Fâtih”; bkz. Kafesoğlu, 2002: 115.</span></div>
<div><span>10.   Köl Tigin’in adıyla ilgili tartışmalar da henüz bitmemiştir; birtakım Türkbilimciler Kül Tigin’ı, diğerleri de Köl Tigin’i kullanmaktadırlar (Gültekin, Köktegin gibi okumalar yanlıştır); biz çalışmamızda Köl Tigin’i kullanmayı yeğledik. Bu tartışmayla ilgili ayrıntılar için bkz. Osman F. Sertkaya, 1995: 129-133.</span></div>
<div><span>11.   Çince gerçek transkripsiyonu Que Teqin, yanlış biçimiyle Que Tele. Birçok Çin kaynağında Tigin’in Çince transkripsiyonu olan Teqin, iki karakterin benzerliği yüzünden Tele olarak yazılmıştır.</span></div>
<div><span>12.   K.T.I.D. 11.</span></div>
<div><span>13.   K.T.II.D.1.</span></div>
<div><span>14.   Gerçek adı Mojilian olup Çin kaynaklarında 716’dan sonra Pijia Kehan olarak geçmektedir.</span></div>
<div><span>15.   Gömeç, 1999: 78.</span></div>
<div><span>16.   K.T.II.D.17.</span></div>
<div><span>17.   Jiu Tangshu, 194A, Göktürkler Bölümü, 1975: 5167.</span></div>
<div><span>18.   K.T.I.D.31.</span></div>
<div><span>19.   Jiu Tangshu, 194A, Göktürkler Bölümü, 1975: 5175.</span></div>
<div><span>20.   Gömeç, 1999: 62.</span></div>
<div><span>21.   K.T.I.D.32.</span></div>
<div><span>22.   K.T.I.K.10-13.</span></div>
<div><span>23.   Kapgan Kağan, yönetimi sırasında başka unvânlar da almıştır (bkz. Sertkaya, 1995: 82), ancak bu unvanı ne zaman aldığını şimdilik bilemiyoruz.</span></div>
<div><span>24.   Jiu Tangshu, 194A, Göktürkler Bölümü, 1975: 5175.</span></div>
<div><span>25.   Cen, I, 1958: 325.</span></div>
<div><span>26.   Mojilian’in Tigin unvânına Bilge Kağan Yazıtı’nda rastlanmaktadır; bkz. K.T.II.D.14.</span></div>
<div><span>27.   K.T.I.D.31.</span></div>
<div><span>28.   Gömeç, 1999: 49; Grousset, 1999: 116-117; Kafesoğlu, 2002: 116-117.</span></div>
<div><span>29.   Giraud, 2002: 79; Gömeç, 2002: 53; Gumilev, 2002: 359; Kafesoğlu, 2002: 119.</span></div>
<div><span>30.   K.T.I.D.31; K.T.II.D.24.</span></div>
<div><span>31.   “Altı Soğdak Vilâyeti” ya da “Altı Soğdak’ın Vilâyeti”. Hu  adı Gök Türkler döneminde Çin’de Soğdaklar için kullanılıyordu; Zhou ise vilâyet demektir. Türkçe Altı Çub Sogdak ve Çince Altı Soğdak Vilâyeti’nin aynı olması olasılığı yüksektir.</span></div>
<div><span>32.   Giraud, 1999: 79; Gömeç, 2002: 53; Gumilëv, 2002: 359; Kafesoğlu, 2002: 119.</span></div>
<div><span>33.   K.T.II.D.25.</span></div>
<div><span>34.   Bu kişinin kimliği konusunda araştırmacılar ortak bir görüşe varamamışlardır. Cen Zhongmian ise On Tutuk’un Lin Chuan Vilayeti vâlîsi Wang Shen’ın olabileceğini ileri sürmektedir (Cen, II, 1958: 898).</span></div>
<div><span>35.   Taşağıl, 2004b: 8.</span></div>
<div><span>36.   K.T.I.D.31-32.</span></div>
<div><span>37.   Mingsha kenti Gansu’nun Dunhuang Xian ilçesindedir; bkz. Gömeç, a.g.e., s.54. Mingsha Nâhiyesi, Mingsha Dağı adından gelmektedir. Mingsha dağının bir adı Shajiao Shan (Kum Köşesi Dağı), diğer bir adı ise Shengsha Shan’dır (Kutsal Kum Dağı) (Jiu Tangshu, 40, 1975: 1644).</span></div>
<div><span>38.   Zizhi Tongjian, 208, 1958: 6607.</span></div>
<div><span>39.   Gumilëv, 2002: 366.</span></div>
<div><span>40.   K.T.II.D.26.</span></div>
<div><span>41.   Zizhi Tongjian, 208, 1958: 6607.</span></div>
<div><span>42.   Grousset, 1999: 117; Kafesoğlu, 2002: 119; Roux, 2001: 148.</span></div>
<div><span>43.   Kedimlig “giyimli” demektir ancak at zırhı olarak da kullanılmış olabilir; bkz. Nicolle, 1990: 24.</span></div>
<div><span>44.   K.T.I.D.32-33. Buradan Köl Tigin’in tolgasının bütün başı koruduğunu ve sonraki Kıpçaklar tarafından sıklıkla kullanılan yüz siperliği bulundurduğunu düşünebiliriz.</span></div>
<div><span>45.   Gumilëv, 2002: 366.</span></div>
<div><span>46.   Zizhi Tongjian, 208, 1958:6607; Gumilëv, 2002: 366; Gömeç, 1999: 55.</span></div>
<div><span>47.   Zizhi Tongjian, 208, 1958: 6607.</span></div>
<div><span>48.   Jiu Tangshu, 7, 1975: 143.</span></div>
<div><span>49.   K.T.I.D.34.</span></div>
<div><span>50.   B.T.II.D.2-6.</span></div>
<div><span>51.   K.T.II.D.26.</span></div>
<div><span>52.   Kögmen Ormanı; Sayanların batısında, Tannu-Ola’da Şabindab Geçidi; bkz. Gumilev, 2002: 368.</span></div>
<div><span>53.   Gumilev buranın Hua Kem Nehri olduğunu ileri sürüyor; bkz. Gumilev, 2002: 368.</span></div>
<div><span>54.   Gumilev, 2002: 367.</span></div>
<div><span>55.   K.T.I.D.35-36; K.T.II.D.26-27; B.T.II.D.6-7, K.1-4.</span></div>
<div><span>56.   Gök Türkler’de yüksek seviyeli bir unvân ve bu unvânı taşıyan ordu komutanı. Buradaki Apa Tarkan İnel Kagan’dır.</span></div>
<div><span>57.   Bolçu’nun nerede olduğu konusundaki tartışmalar sürmekle birlikte biz buranın Kuzey Cungarya’da, İrtiş Irmağı’nın batısında, Oyorong Gölü’nün güneyinde Urungu Vâdisi’nde bulunan geniş düzlüğün olduğunu düşünüyoruz. Bkz. Giraud, 1999: 258; Gumilev, 2002: 371.</span></div>
<div><span>58.   Körüg hem haberci, hem câsûs, hem de savaş esiri olarak çevrilmiştir. Bkz. Ergin, 2002: 103; von Gabain, 2000: 283.</span></div>
<div><span>59.   Bunların kim olduğunu bilemiyoruz, çünkü yazıtın o bölümü silinmiştir.</span></div>
<div><span>60.   K.T.I.D.36-38; K.T.II.D.27-28; B.T.K.5-11; B.T.II.B.1-7.</span></div>
<div><span>61.   Gumilev, 2002: 371.</span></div>
<div><span>62.   Gumilev, 2002: 370.</span></div>
<div><span>63.   Gumilev, 2002: 371.</span></div>
<div><span>64.   Türgişler Shage’nin soyundan olanları Sarı Soylu, Salur’un (Sulu) soyundan olanları Kara Soylu olarak adlandırmaktadır (Xin Tangshu, 215B, 1975: 6068).</span></div>
<div><span>65.   Burası eski Batı Gök Türkleri’nin İstemi Yabgu dönemindeki merkeziydi. Gömeç buranın Tekes Nehri yakınında Karaşahr’ın kuzeybatısında bir yerlerde olduğunu saptamıştır; bkz. Gömeç, 1999: 13.</span></div>
<div><span>66.   B.T.II.G.1.</span></div>
<div><span>67.   Gumilev, 2002: 370.</span></div>
<div><span>68.   Büyük olasılıkla Sir-Deryâ’nın yukarı bölümlerinde bulunan Tohâristân bölgesi; bkz. Gömeç, 1999: 60.</span></div>
<div><span>69.   K.T.I.D.38-39; B.T.II.B.7-9, G.1</span></div>
<div><span>70.   Büyük olasılıkla Sir-Deryâ boyları ya da Semerkand’ın çevresindeki bölge; Han Sülâlesi (MÖ 206-MS 220) döneminde bu bölgede Kangju adında bir devletin varlığından sözedilir.</span></div>
<div><span>71.   K.T.I.D.39-40, K.1; B.T.II.G.3-4.</span></div>
<div><span>72.   K.T.I.K. 1.</span></div>
<div><span>73.   “Beş Kent”, Beiting, Güney Cungarya’da Basmıllar’ın yaşadığı bölgede Jinman’da bir kalenin ve çevresindeki Tang ileri karakol-eyâletinin adı, Urumçi’nin doğusu. Tang döneminde Tingzhou, 702’den sonra Beiting Duhufuluk’u. Beiting’in kalıntıları Jimsar’ın kuzeyindeki Pochengzi’dadır.</span></div>
<div><span>74.   Ikhe Khüshotu Yazıtı, Batı Yüzü, 11. satır; Khoitu Tamir, I. Taş, 4. satır; H.T.II.3; H.T.VII.2; K.T.II.D.28.</span></div>
<div><span>75.   Giraud, 1999: 82; Gömeç, 1999: 62; Kafesoğlu, 2002: 122.</span></div>
<div><span>76.   Kafesoğlu, 2002: 121.</span></div>
<div><span>77.   K.T.I.K. 1-2; K.Ç.II.D.29.</span></div>
<div><span>78.   Ziji Tongjian, 211, 1956: 6710.</span></div>
<div><span>79.   K.T.II.D.29.</span></div>
<div><span>80.   Büyük olasılıkla Totokharanor ya da Khara Nor (bkz. Giraud, a.g.e., s.82; Gumilev, 2002: 382).</span></div>
<div><span>81.   K.T.I.K.2.</span></div>
<div><span>82.   K.T.I.K.3-4.</span></div>
<div><span>83.   Zizhi Tongjian, 211, 1956: 6712.</span></div>
<div><span>84.   Gömeç ve Gumilev buranın Tola’nın kıyısında olduğunu saptamışlardır; bkz. Gömeç, 1999: 64; Gumilev, 2002: 382.</span></div>
<div><span>85.   K.T.I.K.4-5; K.T.II.D.30.</span></div>
<div><span>86.   Gumilev, 2002: 382.</span></div>
<div><span>87.   K.T.II.D.30.</span></div>
<div><span>88.   K.T.I.K.5-6.</span></div>
<div><span>89.   Genelde Orta Moğolistan’da Selene Vadisi’nde yaşayan Dokuz Oğuzlar’ın Gök Türkler ile oldukça uzak bir yer olan Bolçu’da savaşmış olması biraz garip durmaktadır. Acaba burada adı geçen Bolçu, Türgişler ile 711’de yapılan ünlü savaşın yeri olan Bolçu’yla aynı yer miydi, yoksa Bolçu adında Orta Moğolistan’da başka bir yer daha mı vardı?</span></div>
<div><span>90.   Dokuz Oğuzlar yazıtlarda yer yer sâdece Oğuzlar olarak geçmektedirler. “Oguz” adı da büyük olasılıkla “Boylar” demekti.</span></div>
<div><span>91.   K.T.I.K.6.</span></div>
<div><span>92.   Gumilev, 2002: 382; Kafesoğlu, 2002: 123.</span></div>
<div><span>93.   K.T.I.K.6-7; K.T.II.D.30-31.</span></div>
<div><span>94.   Gömeç buranın Çilka ve Onon arasında olduğunu söylemektedir; bkz. Gömeç, 1999: 64.</span></div>
<div><span>95.   K.T.I.K.7-8; K.T.II.D.31.</span></div>
<div><span>96.   Amga Kalesi; neresi olduğu bilinmemektedir.</span></div>
<div><span>97.   Ordu ve Eh (Ev) burada “Devlet Merkezi” anlamındadır. Gök Türklerin merkezi Ötüken idiyse de 715-716 Oğuz Savaşları sırasında geçici merkez Amga Kalesi’ydi. Birtakım araştırmacıların burada geçen Ordu’yu ve Ev’i Ötüken olarak göstermeleri yanlıştır.</span></div>
<div><span>98.   Amga Kalesi baskınındaki “Üç Oguz Süsi” terimi karışıklığa yol açmıştır. Bu söz hem üç adet Oğuz ordusu, hem de Üç Oğuz’un, yâni üç boydan oluşan Karluklar’ın ordusu anlamına gelebilir. Ancak buradan üç tâne Oğuz ordusu anlamını çıkarmalıyız.</span></div>
<div><span>99.   Gök Türk ordusu genelde Atlıg’dan (Atlı) oluşmasına karşılık orduda Yadag (Yaya) da bulunmuştur. Tonyukuk’un anlattığına göre Kutlug’un ayaklanmasının başında âsi Gök Türk ordusunun üçte ikisi atlı, üçte biri yaya idi. Ancak bu oranın her an geçerli olduğunu gösterecek bir kanıt elimizde bulunmamaktadır.</span></div>
<div><span>100. K.T.I.K.8-9; K.T.II.D.31-33.</span></div>
<div><span>101. K.Ç.II.D.33-36.</span></div>
<div><span>102. Cen, 1958: 391-392.</span></div>
<div><span>103. Jiu Tangshu, 8, 1975:176; Zizhi Tongjian, 211, 1956:6712, 6728.</span></div>
<div><span>104. Jiu Tangshu, 94A, 1975:5173, Jiu Tangshu, 8, 1975:176; Zizhi Tongjian, 211, 1956:6719.</span></div>
<div><span>105. Burada darbede öldürülen kağanın adı üzerinde durmamız gerekiyor. Kapgan Kağan ağabeyinin ölümünden sonra başa geçtiği zaman yeğeni Mojilian’i Tarduş Şadı, kardeşi Tuoxifu’yu Tölis Şadı ve büyük oğlunu “Küçük Kağan” (Xiao Kehan) yapmıştı. Bu “Küçük Kağan”ın adı Çin kaynaklarında Fuju olarak geçmektedir. Bunun dışında unvan olarak karşımıza bir de Yinie Kehan çıkmaktadır. Bu da Tonyukuk yazıtında geçen İnel Kagan olmalıdır (bkz. B.Ç.I.K.7, G.1).</span></div>
<div><span>106. Jiu Tangshu, 94A, 1975:5173.</span></div>
<div><span>107. Zuo Xian Wang, Tarduş Şadı, toplumda Küçük Şad (Xiao Sha) diye takma adı vardı; bkz. Jiu Tangshu, 194A, 1975: 5173.</span></div>
<div><span>108. Jiu Tangshu, 94A, 1975:5173.</span></div>
<div><span>109. Sertkaya, 1995: 98.</span></div>
<div><span>110. Gömeç, 1999: 66; Gumilëv, 2002: 384.</span></div>
<div><span>111. K.T.II.D.1, G. 13, K.1.</span></div>
<div><span>112. K.T.II.D.21-22.</span></div>
<div><span>113. K.T.I.KD.1.</span></div>
<div><span>114. Giraud, 1999: 87; Gömeç, 1999: 73; Kafesoğlu, 2002: 126; Taşağıl, 2004b: 10.</span></div>
<div><span>115. Jiu Tangshu, 194A, 1975: 5177; Xin Tangshu, 215B, 1975: 6053-6054</span></div>
<div><span>116. K.T.I.KD.1.</span></div>
<div><span>117. Bu adın okunması tartışmalıdır. Biz Berçik Er olarak alıyoruz.</span></div>
<div><span>118. Makaraç’ın Sanskritçe Mahârnja’dan geldiği görüşü için bkz. Gömeç, 1999: 74.</span></div>
<div><span>119. K.T.I.K.11-13.</span></div>
<div><span>120. Jiu Tangshu, 194A, 1975: 5177; Xin Tangshu, 215B, 1975: 6053-6054.</span></div>
<div><span>121. K.Ç.I.KD.1.</span></div>
<div><span>122. Gömeç, 1999: 74; Kafesoğlu, 2002: 127; Taşağıl, 2004b: 10.</span></div>
<div><span>123. Taşağıl, 2004b: 10.</span></div>
<div><span>124. K.Ç.I.KD.1; Taşağıl, 2004b: 22.</span></div>
<div><span>125. K.Ç.I.GB.1.</span></div>
<div><span>126. Yazıtlarda verilen sayıyla 43; ancak bunların dışında Oğuzlar’la yapılan Bolçu savaşında “çok sayıda askeri” ve Çuş Başı Savaşı’ndan sonra da bir âileyi öldürmüştür; 716’da yaptığı kanlı darbeyi buna katmıyoruz.</span></div>
<div><span>127. Jiu Tangshu, 194A, 1975:5173, 5175; Xin Tangshu, 215B, 1975:6051.</span></div>
<div><span>128. K.Ç.I.B.1.</span></div>
<div><span>129. “Sançmak” delmek, saplamak demektir, burada büyük olasılıkla “mızraklamak” anlamında kullanılmıştır. Bkz. Ergin, 2002: 109; Gabain, 2000: 292; Tekin, 2000: 252.</span></div>
<div><span>130. Bunun tam olarak ne anlama geldiğini bilemiyoruz.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Türk Dünyasının Bilgesi Ali Şir Nevâî</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/turk-dunyasinin-bilgesi-ali-sir-nevai</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/turk-dunyasinin-bilgesi-ali-sir-nevai</guid>
<description><![CDATA[ Türk Dünyasının Bilgesi Ali Şir Nevâî
Türk Dünyasının en önemli ortak şahsiyetlerinden olan Ali Şir Nevâî, Türk dilinin ve edebiyatının gelişmesinde önemli katkıları olmuş büyük bir ediptir. Ölümünün 500. yılında bütün Türk Dünyasında anılan Ali Şir Nevâi bütün Türk Dünyası şair ve yazarlarını etkilemiştir. Bu çalışmada Nevâî’nin Türk diline hizmetleri ve edebi şahsiyeti üzerinde durulacaktır. Çağatay Dili ve Edebiyatı, Çağatay Dönemi […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c456768b6d.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:47 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Türk, Dünyasının, Bilgesi, Ali, Şir, Nevâî</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/11/Ali-Sir-Nevai.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/turk-dunyasinin-bilgesi-ali-sir-nevai.html">Türk Dünyasının Bilgesi Ali Şir Nevâî</a></p>
<div class="WordSection1">
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Doç. Dr. Hüseyin ÖZCAN</strong></span></a>
</p><p class="Gvdemetni0"><span>Türk Dünyasının en önemli ortak şahsiyetlerinden olan Ali Şir Nevâî, Türk dilinin ve edebiyatının gelişmesinde önemli katkıları olmuş büyük bir ediptir. Ölümünün 500. yılında bütün Türk Dünyasında anılan Ali Şir Nevâi bütün Türk Dünyası şair ve yazarlarını etkilemiştir. Bu çalışmada Nevâî’nin Türk diline hizmetleri ve edebi şahsiyeti üzerinde durulacaktır.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Çağatay Dili ve Edebiyatı, Çağatay Dönemi söyleyişlerinde geçen “Çağatay” sözcüğü Cengiz Han’ın ikinci oğlu Çağatay’ın ismine nispetle kullanılmaktadır. Önceleri bu sözcük Çağatay Han’ın soyuna ve onun kurduğu devlete verilirken sonraları Mâveraünnehir’deki bütün Türkler için kullanılmış, “Timurlular zamanında inkişaf eden edebî Türkçe ile bu lehçede meydana getirilen Orta Asya Türk edebiyatına bu isim verilmiştir.”<strong><sup>[1]</sup></strong></span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Fuat Köprülü Çağatay sözcüğü ile “geniş anlamda Moğol istilasından sonra Cengiz’in çocukları tarafından kurulan Çağatay, İlhanlı, Altınordu devletlerinin medeni merkezlerinde XIII-XV. Yüzyıllarda inkişaf eden ve Timurlular devrinde zengin bir edebiyat yaratan Orta Asya edebi lehçesi”nin kastedildiğini ifade ederek bu lehçenin temelini XI. yüzyıla kadar götürür.<strong><sup>[2]</sup></strong></span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Ali Şir Nevâî, Çağatay edebiyatının da önemli ismidir. Soyca bir Uygur ailesinden gelen Nevâî, 17 Ramazan 844 (9 Şubat 1441) tarihinde Herat’ta doğdu.. Babası Gıyasettin Kiçkine Bahadır (Kiçkine Bahşı) Timur’un torunlarının hizmetinde bulunmuş, sonra Ebu’l-Kasım, Bâbûr Şah’ın sarayında da önemli bir mevki sahibi olmuştu. Nevâî ile sonraları döneminin sultanı olacak olan Hüseyin Baykara birlikte büyümüş ve okumuşlardır. Heat sarayında mühürdarlık görevinde bulunan Nevâî, Emîr ünvanı almıştır. Ölümünden hemen önce şehirden ayrılan hükümdar Hüseyin Baykara onu yerine vekil bırakmıştır. 3 Ocak 1501’de Herat şehrinde vefat etmiştir.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Nevâî kullandığı dil İslam medeniyetininin ortak dilidir. Arapça ve Farsçaya da çok iyi derecede hakim olan Nevâî, bu dillerdedeki edebî söyleyişleri Türkçeye uyarlayarak dilin zenginleşmesine katkıda bulunuyordu. Hayatı boyunca Türkçe’nin İran edebiyatı seviyesinde eserler verecek kadar zenginleşmesi için çalışmıştır. Türkçenin söyleyişlerine uygun kullandığı sözcüklerle sonraları ”Nevâî dili” olarak vasıflandırılacak olan özgün bir söyleyişe sahipti. Ondaki Türkçe sevgisi milli şuuru eserlerinde görmek mümkündür. Edebiyatın temelini dil oluşturur. Nevâî, Orta Asya Türk Edebiyatına kullandığı dil ve edebi eserleriyle millilik vasfı kazandırmıştır.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>“Farsçanın resmi dil olarak hüküm sürdüğü Fars edebiyatının Câmî ile zirveye ulaştığı ve münevverlerin Farsça öğrenip bu dille yazmayı meziyet saydıkları bir devirde Nevâyî’nin Türkçe’nin Farsça’dan aşağı kalmayacak bir dil olmadığını müdafaa etmesi, Türkçe’yle de yüksek bir edebiyat vücuda getirmesinin mümkün olacağını bizzat eserleriyle ispat etmesi ve yenilerin Türkçe yazmaları hususunda teşvikte bulunması gözönüne alınırsa bu hizmetin derecesi ve önemi daha iyi anlaşılır.”<strong><sup>[3]</sup></strong></span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Şiir sanatından başka hat, resim, mûsiki ve mimari sanatlarıyla da ilgilenen Nevâî bu sanat dallarında da eserler veren çok yönlü örnek bir şahsiyetti.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>“Nevâî bütün bu ilim ve sanat çalışmalarıyla şiire, resme, musiki ve mimariye hizmetleriyle aynı zamanda popüler bir şöhret kazanmış ve geniş bir halk tarafından devamlı surette sevilmişti. Devrinin ve çevresinin örnek adamı idi”<strong><sup>[4]</sup></strong> Nevâî,”ilim uğrunda bir çok emek sarfetmiş, tarih ahlak kelam ve tasavvufa dair eserler vücuda getirmiş; edebiyatın nazari kısmında çalışmış ve devrinin en büyük münekkidi olmuştur.”<strong><sup>[5]</sup></strong> Nevâî “vakit buldukça tarih de yazmıştır. “Tarih-i Mülûk-ı Acem” ile “Tarih-i Enbiyâ ve Hükemâ” gibi. Türk tarihinden bahseden bir de “Zübdetü’t- Tevârih” vardır.”<strong><sup>[6]</sup></strong> “Hadis-i Erbaîn, Sıratü’l-Müslimîn tasavvufî mesnevilerinde pek güzel ruh selahiyetiyle terennüm etmiştir.”<strong><sup>[7]</sup></strong></span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>“Nevâî bütün eserlerini özel bir amaçla kaleme almıştır. Örneğin “Siracü’l- Müslimin”, yurttaşlarına Müslümanlığı iyice tanıtmak, onlara dini görevlerini öğretmek için kaleme alınmıştır. Lisanu’t_Tayr tasavvûfî bir eserdir. Attar’ın “Mantıkut’Tayr”ından esin alınarak yeni baştan yazılmıştır. Hikâyelerin hepsi başkadır. Mahbûbu’l-Kulûb” içinde bulunduğu toplumun aynasıdır. Ahlâkî bir eserdir. Nesâyimü’l-Mahabbe” da Câmi’nin Nefâhat’ül-Üns’ünde eksik bıraktığı Türk şeyhlerini de almıştır. Muhakemetü’l-Lugateyn Türk dilinin haklı bir savunmasıdır. Şair bu eserinde Türkçe ile Farsçayı karşılaştırıyor. Türk dilinin daha zengin daha üstün olduğunu kaydediyor.”<strong><sup>[8]</sup></strong> “Sab’a-yı Seyyare’sinde kendi eserine hitaben “yoluna kendi vatanında başlamasını ve halka inmesini ısrarla istemektedir. Halka inmek ise ancak milli dil öz ana Türkçe ile kabil idi. Ali Şir’in de asıl aradığı bu idi.”<strong><sup>[9]</sup></strong> “Mizânü’l-Evzân” adlı risalesiyle Türk nazım ve musiki şekillerini tanıtır.”<strong><sup>[10]</sup></strong></span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Mecâlisü’n-Nefâis Türkçe yazılmış güzel bir Türk Şairler Tezkiresidir. “Ferhad ve şirin Türkçe manzum olarak bitirdiği (Hamse) kitabının bütününde öteki şairlerin tersine kahramanlarını hep Türk yaratılış ve ruhunda canlandırır. Sedd-i İskenderî’de Türklük duygularını ve davranışlarını canlandırır.”<strong><sup>[11]</sup></strong> “Mizanü’l- Evzân’da yalnız Türklere mahsus nazım şekilleri hakkında bilgi verir.”<strong><sup>[12]</sup></strong></span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Klasik şiirimizin bütün şekil ve türlerine de hâkim olan Nevâî bu edebiyatımızın gelişimine, verdiği örneklerle katkılarda bulunmuş yeni konu, şekil ve sanat açısından farklılıklar getirerek kendisinden sonra gelenlere örnek olmuştur.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>“Nevâî’nin Divan şiirinde tam bir tekamül seviyesine ulaştırdığı milli nazım şekilleri arasında tuyuğ gibi zarif bir şekil; milli zevke uyarak ve bilerek kullandığı redif ve cinaslı kafiyeler ve aliterasyonlar vardı. Türkçe kök ve eklerin Arap ve Fars kelimeleriyle de birleşerek meydana getirdikleri yeni cinaslar, Nevâî’nin dilinde Türkçe’yi alabildiğine zenginleştiren bir zevk unsuru seviyesine varmıştı.”<strong><sup>[13]</sup></strong></span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Türkçenin cinas ve kafiye için uygun bir dil olduğunu örneklerle anlatan Nevâî, Türk dilinin zenginliğine verdiği örneklerle sık sık işaret eder. Türkçenin Farsçadan üstün olduğunu ifade ederken örnek olarak verdiği “ördek” sözcüğünü Farsça’da aynı anlamda kullanılan “mürgâb” ile şu şekilde mukayese eder; “Türkçede her çeşidinin başka adı olan “ördek”e Fâriside sadece mürgâb deniyor. Halbuki Türkçede ördeğin erkeğine “suna”, dişisine “burçin” denir. Ördeğin ayrıca “çörke, almabaş, çakırkanad, temürkanad, alapeke, bağçal” ve başka isimleri de vardır.”<strong><sup> [14]</sup></strong> Bir başka örnekte Türkçe yüz kelime ile “ağlama”nın ifade edildiğini belirterek bunun karşılığında Farsçada sadece tek sözcükle bunun karşılandığını söyleyerek Türkçenin zenginliğini dile getirir.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Yüzyıllardan beri sürüp gelen Fars-Türk kültür mücadelesi böylece (Ali Şir Nevâî ile) Türklerin ve Türkçenin lehine doğru kaymakta idi. “Ali Şir Türkçede hem Nizami, Attar, Sâdî, Hüsrev-i Dehlevî, Hâfız gibi İran edebiyatının büyük üstadlarının sanat mahsulleriyle boy ölçüşecek eserler meydana getirmiş, hem de klasik şiirin en yüksek seviyesine çıkardığı Çağatay Dili vasıtasıyla Türkçenin mükemmel bir dil olabileceğini ispat etmişti ve bu sebeple Çağatay Dili ve Edebiyatı Kaşgar’dan Kazan’a, Kırım’a Delhi’ye Tebriz’e ve İstanbul’a kadar bütün Türk dünyasında 16. Yüzyıldan 19. Yüzyıla kadar muazzam bir itibar kazanmıştır.”<strong><sup>[15]</sup></strong></span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Nevâî Türk Dünyası Edebiyatının bilge bir abide şahsiyetidir. Türk Edebiyatı’nda da Nevâî’nin büyük tesiri vardır. Özellikle klasik edebiyatımızda şairler Nevâî’yi anlamak için Çağatayca öğrenme ihtiyacı hissetmişlerdir. Onun eserlerini okuyup ona nazireler yazmışlardır.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Nevâî’ye göre ”halka halkın dili ile” hitap edilmeli ve eserler verilmeliydi. Gerçek bir Türk milliyetçisi olan Nevâî, Türklüğüyle gurur duyar, Türklerin yaratılış, anlayış ve kavrayış bakımından kimseye benzemediklerini ve bütün milletlerden üstün olduklarını belirtir: “Yakîn kılmamış halk sending kişi” (Muhakkak ki Allah senin gibi bir insan yaratmamıştır)<strong><sup>[16]</sup></strong> diyerek Türk ırkını över. Eserlerinden bu duygu ve düşüncelere sıkça rastlanır.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>“Hamsesine giren eserlerin her birinde kahramanları ideal bir Türk kahramanı kılığına sokmuş, hikayelerine ulusal bir hava vermeye dikkat etmiştir. Ferhâd u Şirin mesnevisindeki Ferhât, karakter ve çizgileri belirsiz bir kişi değil, Türkle ilgili özellikleri taşıyan bir kahramandır. Bu mesnevisine Harzem ve Hoten Türklerinin hayatından alınmış bir roman kimliği katmıştır. “Sedd-i İskenderî” de böyledir; Türk tarihiyle ilgili bir çok tablolar yer almıştır. Nevâî’de dil bilinci ve milliyetçilik duygusu öylesine köklüdür ki, Türkçe konuşup yazmayanları, Türk soyundan olsalar bile Türk saymaz.”<strong><sup>[17]</sup></strong></span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Hint’ten Rûm’a kadar bütün Türk Dünyasının fethine çıkan Nevâî ”Bütün Türk halklarını, bütün ülkeler Türklerini yalnız başıma fetheden benim” diyerek eserleriyle Orta Asya dil ve edebiyat dünyasında çığır açmıştır.<strong><sup>[18]</sup></strong></span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Ferhad u Şirin mesnevisinin sonundaki şiirinde söyleyişleri ile ideallerini gerçekleştirdiğini ifade eder, haklı olarak kendisini över:</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span><em>“Eger bir kavm ger yüz, yoksa meningdür<br>
Muayyen Türk ulusu hod, meningdür<br>
</em></span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span><em>Alıp men taht-i fermanımga âsân<br>
Çerig çekmey Hıta’dan ta Horasan<br>
</em></span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span><em>Horasan dimegil Şiraz u Tebriz<br>
Ki kılmış devrini kilkim şeker-rîz<br>
</em></span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span><em>Köngül bermiş sözümge Türk, can hem<br>
Ni yalguz Türk belkim Türkman hem<br>
</em></span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span><em>Ni milk içre ki bir ferman yıbardım<br>
Anıng zabtıga bir Divan yıbardım<br>
</em></span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span><em>Bu divan tuttı ol kişverni andak<br>
Ki “Dîvân” tüzmegey “defter”ni andak”</em></span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>(Türk ulusu ister bir kavim isterse yüz hatta bin uyruk olsun gerçekte bunların hepsi benimdir. Ben çeri, (ordu) çekmeden Hıta (Çin) ülkesinden Horasan’a varıncaya kadar uzayan bölgelerdeki bütün Türkleri kendi buyruğumun altına aldım. Yalnız Horasan değil Şiraz (İran), ile Tebriz (Azerbaycan=Akkoyunlu) Türkleri çağını da benim kalemim şeker dökerek tatlı kılmıştır. Türkler benim sözlerime (şiirlerime) gönlünü kaptırmış, canını bile vermiştir. Yalnız Türkler (Uygur, Çağataylı, Altınordulu=Kazan, Kıpçak) değil Türkmenler (Akkoyunlu ve Osmanlılar) de benim şiirlerime gönlünü ve canını vermiştir ve sözümü tutmuştur. Ben bu ülkeleri ele geçirmek için ferman göndermiş değilim; ancak bir Dîvân (şiirler) göndererek bu işi yaptım. Bu dîvân (devlet sınırlarını tanımayarak) ülkeleri öylesine tuttu ki hiçbir devletin idaresini düzenleyen Padişah ve vezirlerin toplu bulunduğu dîvân ile defterleri böylece sağlam zaptedip, düzene koyamaz. Benim dîvânım Cihangir padişahların divanından daha çok üstün bir gönül isteği ve gücüyle Türk ülkelerini hükmü altına almıştır.<strong><sup>[19]</sup></strong></span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>“Nevâî sistematik bir dilci olmamakla birlikte Türk dilinin gücünü tam olarak kavramış dil bilincini iyice sezmiş bir yazardı Yaratılıştan şair olan bir yazardan bundan fazlası beklenemezdi. Nevâî, bir yandan duyguya ve duygulandırmaya öbür yandan da nesnel çözümlemeye dayanan bir dilci sayılabilir. Türkçenin anlatım gücünü gösterecek daha bir çok noktaları sıralayabilir ve örnekler verebilirdi.”<strong><sup>[20]</sup></strong></span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Türkçenin milli dil olmasında ve gelişmesinde verdiği eserlerle büyük katkıları olan Nevâî, Türkçeye büyük hizmet ve emek vermiştir.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>“Yabancı bir dilin edebiyat dili olarak kabul edildiği bir devir ve çevrede milli duygu ve şuurla ve imrenilecek bir cesaretle ortaya atılıp Türk Dilinin istiklâlini savunan onun Farsça’dan üstün olduğunu savunan, onun Farsça’dan üstünlüğünü ispat eden ve çok değerli eserleriyle yeni bir edebi dil kuran Nevâî, Türk dili ve kültürüne sonsuz hizmetlerde bulunmuştur. O, Orhun yazıtlarından beri uyanık ve canlı gördüğümüz milli duygu ve şuurun Türklük ve Türkçülük ruhunun en büyük temsilcilerinden biridir. Milli dil ve edebiyatın meydana gelmesinde sayısız emeği geçen Türkçecilik davasının öncülerindendir.”<strong><sup>[21]</sup></strong></span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Hayırsever bir kişiliğe sahip olan Ali Şir Nevâî çok zengindi. Servetini ilim ve sanat için harcamıştır. “Horasan’da 370 parça hayrât inşa etmişti. Bunlardan 90’ı kervansaraydı. Bu hayrât içinde mescitler, camiler, tekkeler medreseler, köprüler vardı.”<strong><sup>[22]</sup></strong></span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Bir şiirinde “Ey Nevâî kişige birme köngül/Eger ol hûrî durur yoksa peri” (Ey Nevâî kimseye gönül verme, huri veya peri olsa bile) diyen Nevâî hiç evlenmemiştir.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>“XV: asrın son yarısından başlayarak Tanzimata kadar bütün Osmanlı şairleri edebi kültürlerini tamamlamak için Çağatay lehçesini öğrenip Nevâî’nin eserlerini okumuşlar, aynı lehçe ile ona nazireler yazmışlardır. Hindistan sarayları ve İran Türkleri arasında olduğu gibi Anadolu ve Rumeli’de Nevâî’nin eserleri adeta ders olarak okunduğu cihetle onun eserlerini iyice anlayabilmek için hususi lugat kitapları yazılmıştır. Daha XVI., XVII asırlarda bazı müelliflerin Çağataycaya Nevâî dili adını vermeleri de onun büyük bir edebi lehçeyi kendi ismiyle adlandıracak kadar muazzam bir şöhret kazandığına delil değil midir? Fuzuli, Nedim, Şeyh Galip gibi en büyük şairlerimiz onu üstad olarak tanımışlardır.”<strong><sup>[23]</sup></strong></span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Çağataycayı klasik bir şiir ve nesir dili haline getiren Ali Şir Nevâî Türk edebiyatına otuzdan fazla değerli eser kazandırmıştır. Devlet adamlığı yanında velûd bir yazar olarak da adından sözettiren Nevâî’nin eserleri şunlardır: Garâibü’s-Sıgar, Nevâdir’uş-Şebâb, Bedâvi’u’l-Vasat, Fevâid’ül-Kiber, Farsça Dîvân, Hayretü’l-Ebrar, Ferhad ü Şirin, Mecnun u Leylî, Seb’a-i Seyyare, Sedd-i İskenderî, Çihil Hadis, Vakfiyye, Nazmü’l-Cevâhir, Tarihi Enbiya ve Hükemâ, Tarih-i Müluk-ı Acem, Dastân-ı Şeyh San’ân, Hâlât-ı Seyyid Hasan Erdeşir, Mecâlisü’n-Nefâis, Münşe’ât, Risâle-i Muammâ, Hamsetü’l-Mütehayyirîn, Mîzân’ül-Evzân, Hâlât-ı Pehlevan Muhammed, Nesâim’ül-Muhabbe Min Şemâimi’l-Fütüvve, Lisanü’t-Tayr, Muhakemetü’l-Lugateyn, Sirâcü’l-Müslimîn, Mahbûbu’l-Kulûb, Münâcât, Vakfiyye.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Fuzûlî’den Nedim’e kadar bir çok şairi etkileyen Ali Şir Nevâî üzerinde doğulu ve batılı bir çok bilim adamı tarafından üzerinde araştırmalar yapılan Nevâî’nin eserlerinin bir çok nüshası Türk Dünyası kütüphanelerinin ortak eserleri arasında yerini alır. Türkiye Kitaplıkları’nda bulunan Nevâî yazmaları Agâh Sırrı Levend tarafından yayınlanmıştır.<strong><sup>[24]</sup></strong> Daha sonraki araştırmalarla bu eserlerin sayısının daha fazla olduğu tespit edilmiştir.<strong><sup>[25]</sup></strong></span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>“Türkiye’de Nevâî’nin tesiri Tanzimat’tan sonra da devam etmiştir. Nevâi’nin şiirleri Ziya Paşa’nın “Harâbât”ında mühim bir yer almış onun “Mahbûb’ul-Kulûb”u Ahmet Vefik Paşa tarafından İstanbul’da neşredilmiştir.”<strong><sup>[26]</sup></strong></span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Büyük sanatçı Nevâyî aradan geçen beş yüz yıla rağmen bugün hâlâ değerini ve önemini korumaktadır. Onun Türk dili ve kültürüne yaptığı hizmetler hep yâdedilecektir. O sanatçı kişiliği, Türk dili sevgisi ve duyarlılığıyla kendisinden sonraki bütün Türk Dünyası şair ve yazarlarını etkilemiştir. Nevâî külliyatının bütün Türk Dünyasında anlaşılacağı şekilde uyarlanması ve yeni nesillere tanıtılması gereklidir.</span></p>
</div>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Doç. Dr. Hüseyin ÖZCAN</strong></span></a>
</p><p><span>Fatih Üniversitesi, Fen Edebiyat Fakültesi,Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü, Öğretim Üyesi.</span></p>
<p><span>(*) Bu çalışma Özbekistan’da düzenlenen “Ölümünün 500. Yılında Ali Şir Nevâî” adlı uluslararası sempozyumunda yer almıştır.</span></p>
<hr>
<div class="Dipnot0"><span><span><strong>Dipnotlar:</strong></span></span></div>
<div><span>[<strong>1</strong>] W. Bartold, “Çağatay Maddesi”, İslam Ansiklopedisi, C.III, s. 266-270.</span></div>
<div><span>[<strong>2</strong>] Fuat KÖPRÜLÜ, “Çağatay Edebiyatı Maddesi”, İslam Ansiklopedisi, C.III, s.270-323.</span></div>
<div><span>[<strong>3</strong>] Kemal ERASLAN, “Nevâî Maddesi”, Türk Klasikleri, C.III, İstanbul 1986, s.108.</span></div>
<div><span>[<strong>4</strong>] Nihat Sami BANARLI, Resimli Türk Edebiyatı Tarihi I, s. 424.</span></div>
<div><span>[<strong>5</strong>] Ali Nihat TARLAN : “Ali Şir Nevâyî”, İstanbul 1942, s. 8.</span></div>
<div><span>[<strong>6</strong>] Âgâh Sırrı LEVEND, “Alı Şir Nevâî” Türk Dili Dergisi, C.XV, S.173, Şubat, 1966, s. 291.</span></div>
<div><span>[<strong>7</strong>] Ali Nihat TARLAN: “Ali Şir Nevâi,Hayatı ve Eserleri, İstanbul 1962, s. 2.</span></div>
<div><span>[<strong>8</strong>] a.g.m.,s.290.</span></div>
<div><span>[<strong>9</strong>] Ahmet CAFEROĞLU: Türk Dili Dergisi, C. XV, S.173, Şubat 1966, s.298.</span></div>
<div><span>[<strong>10</strong>] İbrahim KAFESOĞLU: “Ali Şir Nevâî Devri Tarihine Bir Bakış”, Türkiye Harsî ve İçtimâî Araştırmalar Derneği, S.45,İstanbul 1962, s.9.</span></div>
<div><span>[<strong>11</strong>] M. Fahrettin KIRZIOĞLU: Türk Dili Dergisi, C. XV, S. 173, Şubat 1966, s.309-310.</span></div>
<div><span>[<strong>12</strong>] Fuat KÖPRÜLÜ: Edebiyat Araştırmaları 2, İstanbul 1989,s. 434.</span></div>
<div><span>[<strong>13</strong>] Nihat Sami BANARLI: a.g.e.,s. 425.</span></div>
<div><span>[<strong>14</strong>] Nihat samı BANARLI: a.g.e., s. 426-427.</span></div>
<div><span>[<strong>15</strong>] İbrahim KAFESOĞLU: a.g.m., s. 9-10.</span></div>
<div><span>[<strong>16</strong>] Ali Şir Nevâî; Hamse, Taşkent 1905, Taşbasması,s. 380.</span></div>
<div><span>[<strong>17</strong>] Hikmet DİZDAROĞLU: “Nevâî’de Dil Bilinci”, Türk Dili Dergisi, C.XV, S.173, Şubat 1966, s.294.</span></div>
<div><span>[<strong>18</strong>] a.g.m.,s.298.</span></div>
<div><span>[<strong>19</strong>] M.Fahrettin KİRZİOĞLU: a.g.m., s.313.</span></div>
<div><span>[<strong>20</strong>] A.DİLAÇAR: Nevâî’nin Dil Anlayışı”, Türk Dili Dergisi, C. XV, S.173,Şubat 1966, s.302.</span></div>
<div><span>[<strong>21</strong>] Faruk K. TİMURTAŞ: “Ali Şir Nevâîde Türklük Duygusu”, Türk Dili Dergisi, C. XV, S.173, Şubat 1966, s.304.</span></div>
<div><span>[<strong>22</strong>] Ali Nihat TARLAN, a.g.e.,s.3.</span></div>
<div><span>[<strong>23</strong>] Fuat KÖPRÜLÜ: a.g.e., s.436.</span></div>
<div><span>[<strong>24</strong>] A.Sırrı LEVEND: “Türkiye Kitaplıklarındaki Nevâî Yazmaları”,TDAY Belleten,Ankara 1958.</span></div>
<div><span>[<strong>25</strong>] Cihan OKUYUCU (Fatih Üniversitesi, Öğretim Üyesi, Prof.Dr.) tarafından yapılan çalışma ile Türkiye’de bulunan Nevâî Yazmaları yeniden derlenmiş ve A. Sırrı Levend’in çalışmasına ilavelerde bulunulmuştur. Çalışma, “Ölümünün 500. Yılında Nevâî” adlı Uluslar arası Nevâî Sempozyumunda sunulmuştur.</span></div>
<div><span>[<strong>26</strong>] Nihat Sami BANARLI: a.g.e., s.434.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Kâzım Karabekir Paşa</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/kazim-karabekir-pasa</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/kazim-karabekir-pasa</guid>
<description><![CDATA[ Kâzım Karabekir Paşa
Ailesi Şark Cephesi komutanı, Milli Mücadele Kahramanı ve Siyaset Adamı Kazım Karabekir Paşa 1882 yılında İstanbul Kocamustafapaşa’da doğmuştur. Ailesi Karaman’ın Gafariyat (şimdiki ismi ile Kazım Karabekir İlçesi) kasabasındandır. Babası, Kırım Savaşı’na 16 yaşında gönüllü olarak yazılmış, Silistre ve Sivastopol Muhaberelerinde bulunmuş ve yaralanmış Mehmed Emin Paşadır. Mehmed Emin Paşa, binbaşı iken Kastamonu alay beyliği ve […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c45655b540.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:47 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Kâzım, Karabekir, Paşa</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2014/06/Kazim-Karabekir-C.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/kazim-karabekir-pasa.html">Kâzım Karabekir Paşa</a></p>
<pre><span><strong><span>Ailesi</span></strong></span></pre>
<p><span><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-59277 alignright" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/11/Kazim_Karabekir1.jpg" alt="" width="300" height="380">Şark Cephesi komutanı, Milli Mücadele Kahramanı ve Siyaset Adamı Kazım Karabekir Paşa 1882 yılında İstanbul Kocamustafapaşa’da doğmuştur. Ailesi Karaman’ın Gafariyat (şimdiki ismi ile Kazım Karabekir İlçesi) kasabasındandır. Babası, Kırım Savaşı’na 16 yaşında gönüllü olarak yazılmış, Silistre ve Sivastopol Muhaberelerinde bulunmuş ve yaralanmış Mehmed Emin Paşadır.</span></p>
<p><span>Mehmed Emin Paşa, binbaşı iken Kastamonu alay beyliği ve yarbay iken de İskilip Kaymakamlığı görevlerinde bulunmuştur. Sonra sırasıyla Hakkâri, Van ve Harput’ta görev almış, en son Mekke’de vali vekâleti görevinde iken kolera salgınında vefat etmiştir.</span></p>
<p><span>Kâzım Karabekir Paşa’nın annesi ise Hacı Havva Hanım’dır. Mehmet Emin Paşa’nın 1893’te Mekke’de ölmesi üzerine Havva Hanım İstanbul’a dönmüş ve beş erkek çocuğuna hem annelik hem babalık ederek onları en iyi şekilde yetiştirmeye çalışmış, 1917 yılında İstanbul’da vefat etmiştir.</span></p>
<p><span>Karabekir beş erkek kardeşin en küçüğüdür, diğerleri sırasıyla Hamdi, Hilmi, Şevki ve Hulusi beylerdir.</span></p>
<p><span><strong>Okul Yaşamı  </strong></span></p>
<p><span>Okul hayatına babasının görevi sırasında doğu illerinde mahalle mekteplerinde başlamıştır. Daha sonra Fatih Askeri Rüşdiyesinden ve Kuleli Askeri İdadesinden mezun olmuştur. 1900 yılında Pangaltı Harbiye Mektebi’ne girmiştir. Burada Almanca ve Rusça dersleri almış, 6 Aralık 1902 günü “Piyade Teğmeni” rütbesiyle, sınıf birincisi olarak mezun olunca Kurmay Sınıfı’na ayrılmıştır. Erkan-ı Harbiye Mektebi’ne ( Harb Akademisi’ne ) devam eden Karabekir, 1905 yılında bu okuldan da birincilikle mezun olmuştur ve “Altın Maarif Madalyası” ile ödüllendirilmiştir. Okul idaresi gösterdiği başarı nedeniyle kendisinden öğretmen olarak okulda kalmasını istemiştir ancak Karabekir Paşa bunu kabul etmeyip iki yıllık stajını görevlendirildiği 3. Ordu süvari topçu ve piyade bölük komutanlığı hizmeti olarak Manastır’da yapmaya başlamıştır. Burada birçok kere Rum ve Bulgar çeteleriyle uğraşmak zorunda kalmıştır. Bulgarlarla yapılan büyük bir çarpışmadan sonra Kolağası (Ön Yüzbaşı) rütbesine yükseltilmiştir.</span></p>
<p><span>1907 yılında İstanbul Harbiye Mektebi tabiye muallim muavinliğine tayin edilmiştir. Manastır ve İstanbul’da İttihad ve Terrakki Cemiyetlerinin ilk merkezlerinin kuruluşunda bulunmuştur. Meşrutiyetin ilanından sonra Edirne’de 3. Fırka erkânı harpliğine getirilmiştir.</span></p>
<p><span>31 Mart olayı üzerine Hareket Ordusu ile İstanbul hareketine katılmış, Yıldız’ın işgalinde bulunmuştur. 1910 Arnavutluk isyanının bastırılmasından sonra kolordunun hareket şubesi şefi ve kısmen de erkanı harp reis vekili olarak bulunmuştur. 1912 de binbaşılığa terfi etmiştir.</span></p>
<p><span>Kâzım Karabekir, mağlubiyetle sonuçlanan Balkan Savaşı sırasında Edirne 10. Tümen Kurmay Başkanı idi. Bulgarların Edirne’yi kuşatmaları sırasında ordu kumandanı Şükrü Paşa ile birlikte büyük fedakârlıklarla uzun süre düşmana karşı koymuştur. Fakat, açlık ve cephanesizlikten dolayı 22 Nisan 1913 günü esir düşerek Sofya’ya gönderildi. 21 Temmuz 1913’te Edirne’yi geri alışımızdan sonra Bulgaristan ile imzalanan İstanbul Antlaşması’yla Sofya’daki esaretten kurtulup İstanbul’a gelmiştir.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-59278" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/11/Kazim-Karabekir-Pasa.jpg" alt="" width="800" height="570" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/11/Kazim-Karabekir-Pasa.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/11/Kazim-Karabekir-Pasa-768x547.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span><strong>I. Dünya Savaşı’ndaki Faaliyetleri </strong></span></p>
<p><span>1914’te başlayan 1. Dünya Savaşı’na kaymakam rütbesiyle iştirak eden Karabekir, Çanakkale muharebesinde Fransızlara karşı Kerevizdere’de kazandığı başarı üzerine Miralaylığa (Albaylığa) terfi etmiştir.</span></p>
<p><span>Daha sonra Alman Mareşali Graf Von der Gotz Paşa’nın kurmay başkanı olarak Irak’a gitmiş ve Mareşalin vefatından sonra 18. Kolordu komutanı olmuştur. Bağdat Muharebesinin sonuna kadar bu görevde kalmıştır.</span></p>
<p><span>1917 yılı başlarında Diyarbakır mıntıkasındaki 2. Kolordu komutanlığına naklolmuştur. Bu arada 2. Ordu Komutanlığı vekâletini yapmıştır.</span></p>
<p><span>1. Kafkas Kolordu Kumandanı olan Kâzım Karabekir elindeki az askere ve silaha rağmen 18 Şubat 1918’de Erzincan’ı, 12 Mart 1918’de Erzurum’u ve daha sonra da Sarıkamış ve Kars’ı Ermenilerden tamamen temizlemiştir. Başarılarının sonucu olarak birçok madalya almış ve Tuğ – Tümgeneral (Mirlivalığa) rütbesine yükseltilip Paşa olmuştur. Bu başarılarla da yetinmeyen Karabekir Paşa, 15 Mayıs 1918’de Gümrü şehrini işgal edip, Ermeni çete ve askerlerini çatışmalarda yenerek barışa zorlamış, sonucunda da Batum Antlaşmasını imzalatmıştır.</span></p>
<p><span>Bundan sonra Tebriz’e hareket ederek İran Azerbaycan’ından İngiliz Kuvvetlerini çıkartmaya muvaffak olmuştur. Osmanlı Hükümetince birçok harp nişanı ve madalyalarla taltif olunmuştur.</span></p>
<p><span>Mütarekeden sonra Erkan-ı Harbiye Umumiye Reisliğine İstanbul’a çağrılmıştır.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-59279" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/11/Kazim-Karabekir-Pasa-1.jpg" alt="" width="800" height="670" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/11/Kazim-Karabekir-Pasa-1.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/11/Kazim-Karabekir-Pasa-1-768x643.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span><strong>İstiklal Savaşı  </strong></span></p>
<p><span>Karabekir, İstanbul’da görev alarak pasif hale gelmenin, vatanın karşılaştığı felakete seyirci kalmak demek olduğunu ve genç komutanların Anadolu’ya ordularının başına gönderilmesi zaruretini ve kendisinin de doğuya tayin olunmasını, ilgililere telkin ve teklif etmiştir. Bu arada, Milli Mücadeleye girişmek isteyen Mustafa Kemal Paşa ile Şişli’deki evinde yaptıkları görüşmeler, büyük tarihi değer taşımaktadır.</span></p>
<p><span>Vatan kurtuluşunda müspet bir hizmet başarabilmenin ancak hep birlikte Anadolu’ya geçmekle mümkün olacağına inanan Karabekir, tayin edilmiş olduğu Tekirdağ’daki 14. Kolordu Komutanlığından doğudaki orduya verilmesini sağlanmıştır.</span></p>
<p><span>Kâzım Karabekir, 24 Şubat 1919’da Erzurum’daki 15. Kolordu’nun başına geçmesi gerektiği emrini almış ve amacına kavuşmuştur. Bunun üzerine 12 Nisan 1919 yılında Gülcemal adlı bir yolcu vapuruyla Trabzon’a doğru yola çıkmıştır. 19 Nisan’da buraya varınca Muhafaza – i Hukuk Heyeti üyeleriyle görüşmüş ve onların kendisine bağlanmalarını sağlamıştır. Trabzon’dan ayrıldıktan sonra ise Erzurum’a geçen Karabekir, buradaki Müdafaa – i Hukuk Heyeti’nin üyeleriyle görüşmüştür. Müdafaa– i Hukuk Heyeti onun emirlerinden çıkmayacağını belirtince halka moral kazandırmak ve durumdan haberdar etmek için mitingler ve görüşmelerde bulunmuştur. Bu görüşmelerde üzerinde önemle durduğu konular şunlardır: tüm şartları zorlayarak silahlanmayı sağlamak ve yurttan düşmana kesinlikle silah veya cephane yardımı yapılmasını engellemek; Ermeni propagandalarına inanmamak; Erzurum’da Doğu illeri temsilcilerinden oluşan büyük bir kongre toplamak. İzmir’in işgali ile beraber kongre önerisi kabul edilmiş ve 30 Mayıs 1919’da her tarafa davetiyeler yazılmıştır.</span></p>
<p><span>Bu sıralarda Mustafa Kemal Paşa 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkmıştır ve hemen Kâzım Karabekir ile temasa geçmiştir. Erzurum Kongresi’nin toplanma kararını öğrenen Mustafa Kemal bunu takdir ettiğini Kâzım Karabekir’e telgraf ile bildirmiştir. Ayrıca 22 Haziran’da Amasya Genelgesi’ni yayınlayarak kongrenin toplanacağını yurdun dört bir yanına bildirmiştir. Böylece kongre yöresel değil de ulusal önem kazanmıştır. Bu olay üzerine, Mustafa Kemal’in Anadolu’daki eylemlerinden çekinen İstanbul Hükümeti (İngilizlerin baskıları sonucu), Paşa’yı İstanbul’a çağırmıştır. Bu emre Mustafa Kemal’in şiddetle karşı çıkması üzerine İstanbul Hükümeti kendisini tutuklamak için Kâzım Karabekir Paşa’yı görevlendirmiştir. Bunun sonucu ulusun geleceğini etkileyen çok önemli bir olay yaşanmıştır:</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-59282" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/11/Sivas-Kongresi.jpg" alt="" width="800" height="490" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/11/Sivas-Kongresi.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/11/Sivas-Kongresi-768x470.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span><strong>Hepimiz Emrinizdeyiz Paşam </strong></span></p>
<p><span>Mustafa Kemal tutuklanmayı beklemektedir. Karabekir Paşa odaya girerek Mustafa Kemal Paşa’yı saygıyla selamlar ve şunları söyler:</span></p>
<p><span>“- Kumandamda bulunan zabitan ve efradın hürmet ve tanzimlerini arza geldim. Siz bundan evvel olduğu gibi bundan böyle de muhterem kumandanımsınız. Kolordu komutanına mahsus araba ile maiyetinize bir takım süvari getirdim. Hepimiz emrinizdeyiz.”</span></p>
<p><span>Mustafa Kemal Karabekir’in boynuna sarılarak bu eski arkadaşını birkaç kez öper. Kurtuluşun yıldızı o gün Erzurum’daki tarihi konakta parlamıştır. Bu olaydan sonra da Kâzım Karabekir ile Mustafa Kemal arasındaki haberleşme düzenli olarak devam etmiştir.</span></p>
<p><span>10 Temmuz’da toplanan Erzurum Kongresi’nin Türk Milli Mücadelesindeki yeri ve önemi çok büyük olmuştur. Bu kongrenin Temsil Heyeti’ne seçilen Karabekir, Sivas Kongresi çalışmalarını da yakından takip etmiş ve kongrenin aldığı kararları desteklemiştir.</span></p>
<p><span>Milli Mücadele hareketi boyunca Edirne Milletvekili ve Doğu Cephesi Komutanı olarak görev yapmıştır. 1920’de Ermenilerce işgal edilen doğu illerini geri aldıktan sonra 31 Ekim 1920’de Ferikliğe (Korgeneralliğe) yükseltildi. 2 Aralık 1920’de Ermenilerle Gümrü anlaşmasını imzaladı. Rus ve Kafkasya Hükümetleri ile yapılan Kars Antlaşmasına ait görüşmeleri Ankara Hükümeti Murahhas Heyeti Başkanı olarak başarıyla sonuçlandırdı.</span></p>
<p><span>Doğudaki başarının ardından Batı Anadolu’daki Orduların başarılarını sağlamak üzere, doğudaki ordunun büyük kısmının askeri güç ve mühimmatını Mustafa Kemal’in ordusuna sevk etti.</span></p>
<p><span><strong>Çocuk Davası </strong></span></p>
<p><span>Karabekir doğuda bulunduğu sürece yalnız askeri ve siyasi alandaki eğitim sahasında da çok büyük hizmetler yapmıştır. Ermenilerce katledilen ailelerin yetim yavrularına gerçek bir baba olmuş 4000 Erkek 2000 Kız evladı sefaletten kurtarmış ve vatana faydalı meslek sahibi bireyler haline getirmiştir. Çocukların eğitiminin yanı sıra halkın eğitimi ile de uğraşmıştır. Erzurum ve Sarıkamış’ta okullar kurmuştur.</span></p>
<p><span>21 Kasım 1923’de “Milli Mücadelemizde Siyasi ve Savaş Yararlılığı” görülenlere verilen yeşil ve kırmızı şeritli İstiklal Madalyası ile ödüllendirilmiştir.</span></p>
<p><span>Zafer’den sonra 1. Ordu Müfettişliğine tayin olunmuş, Meclisin 2. devresinde İstanbul Milletvekili olarak bulunmuştur. 1924 yılında, Rauf Orbay, Ali Fuat Cebesoy, Refet Bele, Cafer Tayyar Eğilmez ve arkadaşları ile Cumhuriyet Devrinin ilk muhalefet partisi Terrakki Perver Cumhuriyet Fırkasını kurmuşlardır. Karabekir Partinin başkanlığına seçilmiştir. Ancak adı geçen parti bir süre sonra kapatılmıştır.</span></p>
<p><span>Kâzım Karabekir Paşa, ertesi yıl 22 Haziran 1926’da İzmir suikastında rolü olduğu ileri sürülerek Ankara’da tutuklanıp İzmir’e götürülmüştür. Suikastı araştırmak amacıyla kurulan İstiklâl Mahkemesi’nde idamla yargılanmıştır. Fakat 23 Temmuz’da söz konusu olayla bir ilgisi olmadığı anlaşılarak, mahkeme üyelerinin oy birliği ile beraat etmiştir.</span></p>
<p><span>1927’de emekli edilen Kazım Karabekir 1938 yılına kadar Erenköy’deki bugün müze olan köşkünde inzivaya çekilmiştir. Yakın tarihimize ışık tutan eserlerini bu dönemde kaleme almıştır. Aydın eşrafı Cemal Bey’in kızı İclal Hanımla 1924 yılında evlenmiştir. Bu evliliğinden 1927 yılında ikiz kızları Hayat ve Emel, 1941 yılında da 3. kızı Timsal dünyaya gelmiştir.</span></p>
<p><span>1938 yılı sonunda İstanbul Milletvekilliğine seçilmiş 6. 7. ve 8. dönemlerde İstanbul Milletvekilliği yapmıştır. 5 Ağustos 1946 tarihinde TBMM Başkanlığına seçilmiş 26 Ocak 1948’de bu görevdeyken vefat etmiştir.</span></p>
<p><span><strong><span>Kaynak: Kazım Karabekir Vakfı</span></strong></span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-59280" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/11/Kazim-Karabekir-Vakfi.gif" alt="" width="800" height="500" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/11/Kazim-Karabekir-Vakfi.gif 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/11/Kazim-Karabekir-Vakfi-768x480.gif 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Türkistan’da Türklük ve “Ali Şir Nevai”</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/turkistanda-turkluk-ve-ali-sir-nevai</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/turkistanda-turkluk-ve-ali-sir-nevai</guid>
<description><![CDATA[ Türkistan’da Türklük ve “Ali Şir Nevai”
Türk dilini Türkiye Türkçesinden, Türk edebiyatını Güney-Batı lehçesi ürünlerinden ibaret sananlar, büyük Türk şairi Ali Şir Nevai’yi pek hatırlamazlar. Hatırlasalar da önemli saymazlar. Nevai’nin eserleriyle en olgun bir dereceye erişen Orta-Asya (Türkistan), edebi dilini kaba ve zevksiz bulurlar. “Çağ, yasak, karakol, ulus, otağ, oymak, kalpak, ulak, tümen” gibi bugün seve seve kullandığımız birçok kelimenin Türkistan’dan […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c456322512.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:47 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Türkistan’da, Türklük, “Ali, Şir, Nevai”</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/11/Ali-Sir-Nevai.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/turkistanda-turkluk-ve-ali-sir-nevai.html">Türkistan’da Türklük ve “Ali Şir Nevai”</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Turan CAN</strong></span></a>
</p><p><span>Türk dilini Türkiye Türkçesinden, Türk edebiyatını Güney-Batı lehçesi ürünlerinden ibaret sananlar, büyük Türk şairi Ali Şir Nevai’yi pek hatırlamazlar. Hatırlasalar da önemli saymazlar. Nevai’nin eserleriyle en olgun bir dereceye erişen Orta-Asya (Türkistan), edebi dilini kaba ve zevksiz bulurlar. “Çağ, yasak, karakol, ulus, otağ, oymak, kalpak, ulak, tümen” gibi bugün seve seve kullandığımız birçok kelimenin Türkistan’dan geldiğini düşünmeyerek, yazı dilimize o lehçeden kelime girecek diye ürkerler.</span></p>
<p><span><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-63644 alignleft" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/01/Ali-Sir-Nevai.jpg" alt="" width="300" height="332">Hâlbuki Ali Şir Nevai, bir bütün olarak ele almak zorunda bulunduğumuz Türk edebiyatının temel taşlarından biri ve en önemlisidir. Türk edebiyatında ilk “Hamse” olarak, onun beş büyük mesnevisinden toplanmış eser bugün elimizde bulunuyor. Bunları incelemeden, edebiyatımızda mesnevi çığırının gelişimi açıklanabilir mi? <em>Mecalisü’n-nefa’is </em>Türkçe yazılmış ilk şairler tezkiresi olarak kaynakların başında yer alır. Bunu incelemeden XV. yüzyılın edebi durumu hakkında verilecek hüküm tam ve doğru olabilir mi? <em>Muhakemetü’l-lugateyn </em>Türk dilinin bir kurtuluş anıtıdır. Bu eseri, dilde milliyetçiliğin bir bayrağı gibi bugün elimizde taşıyoruz.</span></p>
<p><span>Nevai’nin her eseri, onun ayrı bir yüzünü ve devrinin ayrı bir özelliğini aksettirir. Bunun içindir ki, bu milliyetçi fikir ve sanat adamını bütün eserleriyle tanımak zorundayız.</span></p>
<p><span><strong>Ali Şir Nevai’nin Hayatı </strong></span></p>
<p><span>Büyük Türk şairi Mir Ali Şir, Ali Şir Beg yahut Amir Ali Şir (9 Şubat 1441–1501), mahlası Nevai (Nava’i, Navayi, (tatlı ve ahenkli ses), Timurlular zamanında Orta Asya’da inkişaf eden Türk Çağatay edebiyatının en büyük şahsiyetidir. Ali Şir Nevai, yalnız şark edebiyatında değil, bütün Türk edebiyatı tarihinde müstesna bir mevki işgal eden bir şahsiyet olmuştur. Bu büyük şair Türk dilinin bütün meziyetlerini, değerli vasıflarını anlamış ve Türk dilinin Arap ve Fars dili gibi, bir edebiyat dili olmağa layık olduğunu kavramış ve bu şuura ermiştir. Nevai, Türk dilinin, Fars diline üstünlüğünü ispat için “iki dil muhakemesi” <em>Muhakemet’ül Lugateyn</em> (iki dilin karşılaştırılması) adıyla bir de kitap yazmıştır. Bu kitapta Türk dilinin Fars diline birçok cihetten farklılığını esaslı delillerle ispat etmiştir. Bununla da iktifa etmemiş, şiirle ve nesirle birçok eserler yazarak Türk dilinin ifade kudretini örnekleriyle de ispat etmiştir. Bu eserler vasıtası ile Mir Ali Şir Nevai Türk dilinin Orta Asya’da edebi dil olarak kalmasını temin etmiştir. Türkistan Türklerinin Farslılaşmasına mani olmuştur. 10. ve 11. yüzyıllarda Türklük şuurunun en güzel abideleri olan, Yusuf Has Hacib, 1069’da tamamlanan eseri <em>Kutadgu Bilik</em> (Mutluluk veren bilgi) ile Kaşgarlı Mahmud, 1072–73 yıllarında tamamlanan <em>Divan-ı Lüga-it Türk</em>, Türklük şuurunun en güzel abideleri idi. 15. yüzyılın en parlak mümessili ve abidesi ise 1499 yılında yazdığı <em>Muhakemet’ül Lugateyn</em> eseri ile Mir Ali Şir Nevai’dir.</span></p>
<p><span><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-59272 alignleft" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/01/Ali-sir-Nevai-3.jpg" alt="" width="300" height="472">Türkistan edebiyatının en büyük simaları, şiirde Mir Ali Şir Nevai, nesirde Rubguzi ile Zahirüttin Baber’dir. Mir Ali Şir Nevai’nin Türk edebiyatı tarihinde müstesna bir yeri vardır. Ahmet Yesevi’den sonra Mir Ali Şir Nevai devrine kadar Türkistan birçok şair ve devlet adamı çıkarmıştır. Bunlardan Sekakki, Bakırgani, Lütfi, Emiri, Ebu’l Fazıl Beyhaki, Ebu Müslim Horasani, Rabia Belhi, Muhammed Celaleddi-i Rumi, Feridüddin-i Attar isimleri zikredilmelidir.</span></p>
<p><span>Bilindiği üzere, İslamlıktan sonra ki Orta Asya edebi Türkçesinin Çağatay kolunu temsil eden en ünlü şair Ali Şir Nevai’dir. Türkiye içi ve Türkiye dışı Türkoloji alanında, doğrudan doğruya veya dolayısıyla Çağatay Türkçesi ve Ali Şir Nevai üzerine yapılmış kısıtlı da olsa çeşitli yayınlar vardır. Ancak, bunların hemen büyük bir kısmı Nevai’yi birer yönü ile yahut Çağatay Türkçesi dolayısıyla ele almış yazı ve araştırmalardır. Özellikle bizde, Ali Şir Nevai’yi, onun Türk edebiyatına yaptığı hizmeti, Türk kültür dünyasında bıraktığı etki ve uyandırdığı yankı ölçüsünde ele alacak, kişiliğini ve sanatını devrin tarihi ve sosyal şartları içine yerleştirerek ve eserlerinin tümünü kavrayacak bir şekilde inceleyecek araştırmalara ihtiyaç duyulmakta idi.</span></p>
<p><span>15. yüzyılda Çağatayca’nın (Çağatay Türkçesi’nin) klasik bir yazı dili olarak kimlik kazanmasında Ali Şir Nevai’nin önemi bilinmektedir. Nevai öncesinde ve Nevai’nin çağında, Timurlular devletinde Türkçe yazan aydınlar azdır. Nevai, Türkçeyi edebi dil olarak kullanmayan, Farsça yazan çağdaşlarını kınar. Çağdaşlarının Farsça’nın karşısında edebi dil olarak Türkçeyi yetersiz görmelerini eleştirir; eğer emek verilirse Türkçenin de Farsça kadar, hatta daha fazla anlatım inceliklerine sahip olduğunun görüleceğini belirtir. Bu görüşlerini Muhakemet’ül Lugateyn’de görürüz.</span></p>
<p><span>Ali Şir Nevai, Hamse sahibi ilk Türk şairdir. (hamse 5 mesneviden oluşur), Tezkire sahibidir. Türk edebiyatındaki biyografi: “Mecalüs’ün Nefais”. Şehrengiz: doğup büyüdüğü “Herat” kentinin doğal güzelliklerini anlatır. Şiirlerini yaşamının değişik dönemlerine göre sınıflandırıp kronolojik olarak divanında toplamıştır.</span></p>
<p><span>Ali Şir Nevai’yi Batı Türkleri arasında bütün yönleriyle tanıyanlar pek azdır. Büyük şairin hayatını, sanatını ve kişiliğini, eserlerinin tümünü kucaklayacak genişlikte inceleyen bir eser bizde henüz yazılmamıştır. Lehçe farklığı, bu kayıtsızlığın nedeni olarak gösterilebilir. Nitekim Osmanlı tezkirecileri, Ali Şir Nevai’ye yer vermemişler, ancak Faizi ve Kâtip Çelebi ile Müstakimzade, eserlerinde birkaç satırla ondan bahsetmek gereğini duymuşlardır.</span></p>
<p><span>Tanzimat’tan sonra, Nevai’nin gazelleriyle mesnevilerinden seçilmiş birkaç parça, Ziya Paşa’nın <em>Harabatı’</em>nda yer alır. Mektep dergisinde İsmail Hakkı’nın “Çağatay Şairleri” başlıklı yazı serisinde, Belin’in eserinden bazı bilgilerin aktarıldığı görülür. Kamusü-l A’lam, Lügat-ı Tarihiye ve Cografiye gibi eserlerde Nevai’nin kısa ve eksik biyografisine rastlanır. Muhakemet’ül-Lugatyn’in metni ile Batı Türkçesi’ne çevirisi, başına eklenen Belin’in eserinden yapılmış bir özetle birlikte, Necip Asım tarafından yayımlanır.</span></p>
<p><span>Meşrutiyet devrinde Nevai ile ilgili birkaç yazı, o zamanki bilgilere yenisini katacak nitelikte olmasa da, Cumhuriyet devrinde Çağatay edebiyatından, bu arada Nevai’den bahseden yazılar görülmeye ve edebiyat kitaplarında başka lehçelere de yer verilmeğe başlandığı görülür.</span></p>
<p><span><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-59271 alignright" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/01/Ali-sir-Nevai-2.jpg" alt="" width="300" height="500">9 Şubat 1941’de doğumunun 500. yıl dönümünde yapılan anma töreni dolayısıyla başlamış olan umut verici yayın ışıltıları ne yazık ki kısa zamanda sönmüş; bu konuda ki araştırmalar rahmetli Fuad Köprülü’nün <em>İslam Ansiklopedisi</em>’ndeki <em>Çağatay Edebiyatı</em> ve Zeki Velidi Togan’ın <em>Ali Şir Nevai </em>ile Rıza Nur’un yayınladığı Türk Bilig Revüsü’ndeki Ali Şir Nevai ile ilgili çalışmalar bir yana bırakılırsa, yalnız İstanbul ve Ankara Üniversitelerinin öğretim alanındaki çalışmalarına ve bununla ilgili belirli yayınlara bağlı kalmıştır.</span></p>
<p><span>Türk Dil Kurumu Yönetim Kurulu, 1963 yılındaki toplantılarından birinde, o zaman ki Gramer Kolu başkanının teklifi ile Nevai’nin 9 Şubat 1966’ya rastlayan 525. doğum yıl dönümü için, onun hayatını, sanatını, kişiliğini ve eserlerini tanıtacak, bir eser hazırlatılmasını karar altına almış bulunuyordu. İşte Türk Dil Kurumunun, Sayın Agâh Sırrı Levend’e hazırlatmış olduğu 4 ciltlik kıymetli eser, bu mutlu kararın başarıya ulaşmış bir sonucudur.</span></p>
<p><span>Daha sonra, Ali Şir Nevai ile ilgili yeni çalışmalara pek rastlanmaz. Ali Şir Nevai’nin doğumunun 550 yılı anısına 1991 yılında Rusya Merkez Bankası’nca hatıra para basılır ve Dünya Para Katalogu’nda yer alır.</span></p>
<p><span>Ali Şir Nevai’nin doğumunun 570’inci yıl dönümünde, Türkiye’de uluslararası araştırmacıların katıldığı Avrasya’ya Yön Veren Şahsiyetler–1 isimli sempozyum düzenlenir. Afganistan ve Özbekistan’da bulunan ”Nevai’den Esintiler” adlı tarihi yerleri içeren fotoğraf sergisi de bu sempozyuma eşlik eder.</span></p>
<p><span>Nevai, XV. yüzyılda Orta Asya’da gelişmeye başlayan Çağatay lehçesinin en büyük şairi, Türk edebiyatının en önemli, en değerli kişisidir. Nevai, yalnız bir şair değildir. İleri görüşlü fedakâr bir devlet adamı, geniş düşünceli bir Müslüman, inanmış bir tarikat adamı, şiiri ve sanatı koruyan bir Türk düşünürü, Fars dili ve edebiyatının yaygın olduğu bir devirde Türk dilinin zenginliğini ve üstünlüğünü ileri süren şuurlu bir Türk milliyetçisidir.</span></p>
<p><span>Türk edebiyatının en büyük şair ve dil bilgini olan ve XV. yüzyılın ikinci yarısında Doğu Türkleri arasında yetişen Ali Şir Nevai, gerek Çağatay Türkçesi denilen klasik edebi dilin kurucusu, gerekse Türklük ve Türkçülük ruhunun en büyük temsilcilerinden birdir.</span></p>
<p><span><strong>15. yüzyıl Türk Dünyası ve Genel Durum</strong></span></p>
<p><span>Timur 1405’de ölünce, büyük Türk İmparatorluğu dağılmaya yüz tutmuştu. Timur’un oğullarından üçü kendi sağlığında ölmüş, yalnız küçük oğlu Şahruh kalmıştı. Şahruh, taht kavgası nedeniyle kardeşlerinin oğullarıyla çarpışmak zorunda kalmış, sonunda Horasan ile Maveraünnehir’i, elinde tutabilmişti. Şahruh, Horasan’ın merkezi olan Herat’ı kendi için yeniden merkez yapmış, Maveraünnehir’in merkezi olan Semerkant’ın valiliğini de oğlu Uluğ Bey’e bırakmıştır.</span></p>
<p><span>Şahruh’un saltanatı 43 yıl sürmüş ve 1447’de ölünce yerine Uluğ Bey geçmiştir. Fakat yine ülkenin her yerinde ayaklanmalar başlamış ve Uluğ Bey, başta oğlu Abdüllatif olmak üzere birçoklarıyla savaşmak zorunda kalmış ve iki yıl kadar süren çekişmeden sonra, oğlu Abdüllatif tarafından öldürülmüştür. Daha sonra Semerkant’ı Ebu Sait eline geçirmiştir. Bundan sonra Herat’a önce Ebulkasım Babur, onun 1457’de ölümü üzerine de Ebu Sait hâkim olmuştur. Onun 1469’da Azerbaycan’daki Karabağ’da öldürülmesi üzerine, Herat’ta genç Hüseyin Baykara saltanatını ilan etmiştir. Bir aralık Şahruh’un torunu Mirza Yadigâr Mehmet, Uzun Hasan’dan aldığı kuvvetle Herat’ı ele geçirmişse de, Baykara Yadigâr’ı öldürerek Herat’a hâkim olmuştur. Baykara’nın saltanatı 40 yıl sürmüştür<strong><sup>[1]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>Herat, bu devirde büsbütün genişlemiş, yeni mimari eserleriyle bir kat daha gelişip güzelleşmiştir. Baykara’nın Kuzey-doğu’da yaptırdığı Bag-ı Cihan-Ara eseri hepsinden daha görkemli ve yeni yaptırdığı Sultaniye medresesi de ün kazanan kurumlar arasına girmiştir. Çarşı büyümüş, pazarlar genişlemiş ve yeni alışveriş merkezleri de inşa edilmiştir.</span></p>
<p><span>Mevsime göre yaz ve kış eğlenceleri yapılıyor, av âlemleri, at ve ok yarışları, pehlivan güreşleri, musiki ve içki meclisleri tertipleniyordu. Bayram şenlikleri, düğünler, belirli zamanlarda yapılan törenler, şehirdeki hareket ve canlılığı artırmıştır.</span></p>
<p><span>Orta Asya’da Timur’un hâkim olduğu ülkelerde edebi dil Farsça idi. Türk şairleri Farsça kaside ve gazel söylemekle kendilerini tanıtmaya çalışıyorlardı. Saraylarda ve aydın çevrelerde Farsça yazılmış eserler itibar görüyor, kültürel faaliyetler Farsça yapılıyordu.</span></p>
<p><span>Böyle olmakla birlikte, XIV. yüzyılın ikinci yarısında Türkçe yazan şairlerde görülmüş ve Çağatayca gelişme yolunu tutmuştur. XV. yüzyılın ilk yarısında Sekkaki, Atayi, Emiri, Gedayi, Ahmet, Haydar ve Lütfi, ün kazanmış şairler arasındadır. Nevai, Lütfi’yi devrin en büyük şairi olarak anar. Onun bazı gazellerini tahmis etmiştir. İşte Nevai’nin işlediği dil, bu şairlerin kullandığı dildir<strong><sup>[2]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>Ali Şir Nevai, devlet adamlığı ve siyasi kişiliğinin yanı sıra güzel sanatlar ile de yakından ilgilenmiş, 15. yüzyıla damgasını vurmuş bir şair ve âlim, şiirin Türk dillinin gücünü hazmetmiş, anlam yaratmaktan öteye geçmesine hizmet etmiş ve kaleme aldığı manzum ve mensur eserleri ile Türkçe’yi yüksek bir sanat dili haline getirmeyi başarmıştır. Yaşadığı dönemde edebiyat dünyası onun ne kadar değerli ve eşsiz olduğunu tam anlamıyla kavrayamamış olsa da, Nevai’nin önemi günümüzde daha net anlaşılıyor. Ali Şir Nevai edebiyat yaşamı boyunca sistematik dil yapısından uzak durarak, unutulmaya yüz tutan bir dile ivme kazandırmış, ona hayat vermiştir.</span></p>
<p><span>Nevai’nin fikri hayatı çok zengindir. Bu hayatın yıllar boyunca gelişimini, sırasıyla incelediğimiz eserlerinde izlemiş olduk. O, her eserinde, düşünce âlemiyle ilgili başka bir konuyu ele almış, çeşitli sorunlara değinmiş, kendi görüşünü belirterek çözüm yolları aramış ve göstermiştir.</span></p>
<p><span>Türk dilinin gelişmesine öncülük eden, Ali Şir Nevai, Afganistan sınırları içinde bulunan Herat şehrinde 9 Şubat 1441’de dünyaya geldi. Babası Kikçine Bahşi yâda Kikçine Bahadır adında bilgin biridir. Horasan ve Semerkant’ta eğitimine devam eden şairin ilk öğretmeni babası olur ve edebi hayatında da, büyük bir iz bırakır. Babasının ölümü üzerine Ebü’l Kasım Babür’ün koruması altında çok iyi bir eğitim görür. Nevai, Meşhed, Semerkant gibi devrin önemli bilim ve kültür merkezlerinde kendini yetiştirme imkânı bulur. Ali Şir Nevai’nin Herat Hükümdarı Hüseyin Baykara ile çocukluktan beri arkadaş olması, gelecekte devlet adamı kişiliği kazanmasında önemli bir rol oynayacaktır. Sultan Baykara’nın devletin başına geçmesi ve şairi yanına alması ile başlayan bu siyasi serüven Nevai’nin önce mühürdar daha sonra da vezir olması ile devam eder. Görevi süresince vaktini kitap okuyup, ilim çevreleri ile sohbet ederek geçiren, sık sık araştırmalar yapan şair, mevki itibarı ile çok sayıda âlim ve edip ile çalışma imkânı da elde eder. İlmin ve sanatın zenginliğine kapılan Nevai, zamanla siyasi kişiliğinden uzaklaşmaya başlar, görevinden istifa etmek istese de Hüseyin Baykara bunu kabul etmeyerek onu Esterebad Valiliği’ne tayin eder. Devlet adamı kimliği ve topluma hizmet etmekten duyduğu keyifle vakıflar kurarak, birçok medrese ve küllüye yaptıran Nevai, yaptırdığı kütüphane ve küllüye ile eğitim ve bilimin gelişmesine katkı sağlar. Bilim ve sanatta her zaman siyasetten daha fazla keyif alması, bulunduğu çevrenin de sanata yönelmesinde etkili olur. Kendi gibi sanatçı bir kişiliğe sahip olan Baykara ile beraber Herat kentinin bilim ve kültür hayatının canlanmasında önemli hizmetleri olur<strong><sup>[3]</sup></strong>.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-59270" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/01/Ali-sir-Nevai-1.jpg" alt="" width="800" height="380" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/01/Ali-sir-Nevai-1.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/01/Ali-sir-Nevai-1-768x365.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span><strong>Türkçenin Öncüsü</strong><strong> </strong></span></p>
<p><span>Ali Şir Nevai<strong>, </strong>yetiştiği muhitin tesiriyle Fars dili edebiyatını çok iyi biliyor ve adeta çocukluğundan beri <em>Fani</em> mahlasıyla Farsça güzel şiirler yazıyordu. Fakat milli şuura sahip olan bu büyük adam, bütün hayatında Türk dili’nin yüksek bir sanat ve kültür dili olmasına çalıştı. Ondan evvel Orta Asya Türkleri arasında oldukça zengin bir Türk edebiyatı inkişaf etmemiş değildi; lakin Türk münevverleri, fena bir modaya tabi olarak, Türkçe değil Farsça yazmayı bir marifet sayıyorlardı. İşte Nevai bütün hayatında buna karşı mücadele etti; Türk diliyle her türlü eserler yazdı ve muhitindeki Türk şair ve müelliflerinin Türkçe yazmalarını şiddetle teşvik etti. Bu büyük adamın, ölümünden yaklaşık bir yıl evvel yazdığı <em>Muhakemet’ül lugateyn </em>adlı bir eser vardır ki, burada, Türkçenin, ifade kabiliyeti ve güzellik bakımından Farsçadan yüksek olduğunu ispata çalışmıştır.</span></p>
<p><span>Türk dilinin, Türk kültürünün bu büyük kahramanı, hizmetlerinin mükâfatını parlak bir suret de gördü; <em>Çağatay Lehçesi</em>, ondan sonra büyük bir kültür dili halinde inkişaf etti. Nevai’nin eserleri yalnız Orta Asya Türkleri arasında değil Kaşgar’dan Tuna ötelerine ve Basra’dan Volga kıyılarına kadar Türk kültürünün hâkim olduğu geniş sahalarda asırlarca okundu, taklit edildi. Bu bakımdan, onu sadece Çağatay edebiyatının değil, umumi Türk edebiyatının büyük bir siması, umumi Türk kültürünün müstesna bir şahsiyeti olarak tescil etmek mecburiyetindeyiz.</span></p>
<p><span>Geçmişten günümüze birçok şair ve yazar onun kaleminden ve düşüncelerinden etkilenmiş, Azeri lehçesi ile eserler veren Fuzuli’den, büyük divan şairi Nedim’e kadar birçok şair Ali Şir Nevai’nin açtığı yoldan yürümeyi sürdürmüştür. Sadece edebiyat dünyası değil, Doğulu ve Batılı birçok bilim adamı da Nevai’nin eserleri üzerinde önemli araştırmalar yaparlar. Bugün Türk Dünyası kütüphanelerinin ortak eserleri arasında onun yapıtları ön sıralarda yer alır. Aradan geçen asırlara rağmen onun eserlerinin değerinin ve öneminin daha net anlaşılmasını sağlar. Nevai, sanatçı kişiliği, Türk dili sevgisi, Türklük şuuruyla, Türklüğe bağlılık ve duyarlığıyla kendisinden sonraki bütün Türk Dünyası şair ve yazarlarına örnek olmaya devam eder. Ali Şir Nevayi, asrı’nın, Türklük ve Türkçe aşığı şuurlu Türkçü ve devlet adamı idi.</span></p>
<p><span>Ali Şir Nevai, devlet adamlığının haricinde zamanının büyük bir kısmını sanata ve ilme, özellikle de Türk dilinin gelişmesine harcar. Türkçe ile dönemin en geçerli edebiyat dillerinden biri olan Farsça ile olduğundan daha üstün nitelikte eserler elde edebileceğine inanan Nevai, bunu kanıtlamak için büyük çaba sarf eder. Farsçanın resmi dil olarak hüküm sürdüğü, sanatçıların Farsça eserler yazmayı tercih ettiği bir dönemde, Nevai, Türkçenin de zenginliğini kanıtlamıştır. Ali Şir Nevai’nin sahip olduğu milli şuur ve Türkçe sevgisi, eserlerine ilham kaynağı olmuştur.</span></p>
<p><span><em>Türk nâzımında çü tartıpmın âlem<br>
Eyledim ol memleketni bir kalem</em></span></p>
<p><span>Ali Şir Nevai, 15. yüzyılda Türkçeyi, bulunduğu coğrafyanın iki baskın dili Arapça ve Farsça karşısında ısrarla savunmuş, adeta Türk diline kişilik kazandırmış, Nevai’den sonra uzun yıllar Türk dilini ve kültürünü bütün unsurları ile birleştirici bir Türk aydını çıkmamıştır. Abror Gulyamov’un belirttiğine göre, Puşkin kendi eserlerinde 21 binden fazla tekrarlanmayan kelime kullanmıştır. Şekspir yaklaşık 20 bin, Cervantes 18 bine kadar, Ali Şir Nevai ise tüm eserlerinde 1 milyon 328 bin kelime kullanmıştır. Bunlardan yaklaşık 26 bini tekrarlanmayan kelimedir. Sebebi Nevai’nin Arapça, Farsça ve Urduca gibi birçok dilden faydalanmış olmasıdır<strong><sup>[4]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>Ali Şir Nevai, 1476’da Cami’nin irşadıyla Nakşibendî tarikatına girmiştir. Nevai, Herat’ta çıkan karışıklıktan olsa gerek çok bunalmış, Herat’tan uzaklaşmak için Meşhet’e gitmiş ve oradan Baykara’ya gönderdiği bir mektupla Hacca gitmek için izin istemişse de, Baykara’nın yolların tehlikeli olduğunu söylemesi üzerine vazgeçmek zorunda kalmıştır.</span></p>
<p><span>Nevai’nin son zamanlarda sağlığı da bozulmuş, yalnız ruhen değil, bedenen de rahatsızlanmış. 1500’de Baykara’nın Esterabat’dan dönüşü sırasında bir kalp krizi geçirmiş ve Sultan’ın elini öptükten sonra yere yığılmıştır. Eski arkadaşının bu haline üzülen Baykara, onu kendi tahtıravanına bindirerek Herat’a getirmişse de, Nevai kurtarılamamış ve 3 Ocak 1501’de Pazar günü sabaha karşı hayata gözlerini yummuştur. Kutsiye camii yanında hayatta iken yaptırdığı külliyeye gömülmüştür. Sultan Hüseyin Baykara, büyük cenaze töreninden sonra üç gün Nevai’nin evinde kalarak yas tutmuş, yedinci gün, şehrin kuzeyindeki Havz-ı Mahiyan’da Türk töresi gereğince verilen “yuğ yemeği” törenine başkanlık etmiştir<strong><sup>[5]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>Ali Şir Nevai, 8 yaşında henüz çocukken şiir söylemeye başlamıştır. Çocuktaki bu şiir merakı ailesinden gelmiştir. Babası Kikçine Bahadır, Herat’taki evinde sık sık şairleri, ressamları, musikişinasları toplar meclisler kurarmış. Nevai’nin dayıları olan, Kabili ile Garibi de tanınmış şairlerdir. Nevai’nin divanı ilk kez bir şiir meraklısı tarafından 1465 tarihin de toplanmıştır. Şair o zaman 24 yaşındadır.</span></p>
<p><span><em>Yene Husrev, ul Türkî Hindu lakab,<br>
Ki söz birle aldı Acem ta Arab</em></span></p>
<p><span>Bilginlerimiz, Ali Şir Nevai’yi Homer, Dante, Nizami, Sadi, Şekspir, Balzak, Tolstoy ve Tagor gibi büyük sanatçılarla aynı seviyede görüyorlar. Nevai, sanatının derecesi, milli edebiyatın gelişmesine olan hizmetleri ve telif ettiği çok sayıda eseriyle yalnız Şekspir, Balzak ve Lev Tolstoy ile mukayese edilebilir ve onlarla aynı seviyede sayılabilir. Diğer taraftan, çok sayıda kaliteli eser vermesinin yanı sıra Timur ve oğullarının saltanatları döneminde büyük bir devlet adamı sıfatıyla cemiyet ve millet hayatındaki büyük tesirini de düşünürsek, o hem sanatkâr, hem de devlet adamı olarak çok önemlidir.</span></p>
<p><span>Vatan, millet, bayrak, dil ve din sevgisi, Milli varlığının temel taşlarıdır. Bunlardan birini ötekinden üstün tutamayız. Milli varlığımız onlarla oluşur. Onlarsız düşünülemez. Vatan, millet, bayrak, dil ve din, milletlerin güçlü birlikteliğidir. Ali Şir Nevai, yüzyıllar önce bu bilince ulaşan, özellikle dil konusunda olumlu düşünceler ortaya koyan, onları uygulayan, Türk Milliyetçiliği tarihinde adı saygı ile anılması gereken yüce kişilerden biridir. Prof. Dr. Zeki Velidi Togan’ın deyimiyle, “O, kendi ulusunu ve dilini sevmiş, bütün varlığı ile kendini Türk şiirine vermiş ve bu bakımdan tarihte oynadığı eşsiz rolün bilincine ermiştir”<strong><sup>[6]</sup></strong></span></p>
<p><span><strong>Nevai’nin Eserleri’nden Bazıları</strong></span></p>
<p><span>Şairin kendisinin tertip ettiği ilk divan <em>Bedayu’l-Bidaye</em> adını taşır. Bunu ne zaman tertip ettiği bilinmemekle beraber, Baykara’nın tahta geçtiği tarihten sonra tertiplediğine göre, 1469 yılından sonradır.</span></p>
<p><span>Şairin ikinci divanı da <em>Nevadirü’n-Nihaye </em>adını taşır. Bunu da ne zaman tertiplediğini bilemiyoruz. Şair o tarihten sonra gazel yazmamağa karar vermiştir. Yalnız herhangi bir esinle ara sıra beyitler, matla’lar söyleyip bunları saklamaktadır. İleride sırası gelince bunları tamamlayarak ziyan olmaktan kurtaracaktır. Bu çalışma 50 ile 60 yaşları arasındadır. Bir yandan Baykara’nın, bir yandan da Cami’nin tavsiyesiyle şiirlerini tamamlamaya başlamış, bunları eski yazdıklarıyla birlikte <em>Hazayinül’l-Maani </em>adı altında toplayarak 4 divana ayırmıştır<strong><sup>[7]</sup></strong>.</span></p>
<table border="0" width="495" cellspacing="0" cellpadding="0" align="center">
<colgroup>
<col width="160">
<col width="277"></colgroup>
<tbody>
<tr>
<td class="xl63" width="160" height="21"><span><em>Garaibü’s- Sigar    </em></span></td>
<td class="xl64" width="277"><span>8 – 20 yaşları arasında söylediği şiirler</span></td>
</tr>
<tr>
<td class="xl63" height="21"><span><em>Nevadirü’ş Şebab    </em></span></td>
<td class="xl64"><span>20 – 35 yaşları arasında söylediği şiirler.</span></td>
</tr>
<tr>
<td class="xl63" height="21"><span><em>Bedayiu’l-Vasat     </em></span></td>
<td class="xl64"><span>35 – 45 yaşları arasında söylediği şiirler.</span></td>
</tr>
<tr>
<td class="xl63" height="21"><span><em>Fevaidü’l-Kiber     </em></span></td>
<td class="xl64"><span>45 – 60 yaşları arasında söylediği şiirler.</span></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p><span>Nevai’nin bir de Farsça divanı vardır ki, bunun da iki nüshasından biri Nuruosmaniye de, öteki de, Türk-İslam Müzesindedir. Nevai’nin asıl büyük eseri Hamse’dir. Nevai Hamse’ye 1483’de başlamıştır. Bu tarihten çok önce Seyit Hasan Erdeşir’e yazdığı manzum mektupta Herat’ın takdirsizliğinden bahsederken: “Firdevsi <em>Şeh-name</em>’yi 30 yılda meydana getirmiş, bu benim için 30 aylık iştir”. Demekte, Nizami’nin hamse’sinden bahsederken de: “Onun 30 yılda yaptığını ben iki üç yılda yaparım” diye övünmektedir. Nevai gerçekten dediği gibi yapmış beş mesneviyi 2 yıl gibi kısa bir zamanda bitirmiştir.</span></p>
<p><span>Nevai’nin en önemli eserlerinden biri de <em>Muhakemetü’l-Lügateyn</em> adlı yapıtıdır. Türk dilinin haklı bir savunmasıdır. Şair bu eserinde Türkçe ile Farsçayı karşılaştırıyor. Türk dilinin daha zengin ve daha üstün olduğunu kaydediyor. Türkçe yüz kelime alıyor. Bunlar ağlamanın çeşitleridir. Türk dilinde bunların ayrı kelimelerle belirtildiği halde, Farsçada bir tek kelime ile karşılandığını söylüyor. Ana dili olan Türkçeyi bırakarak, sözde hüner göstermek için Farsça yazan gençleri kınıyor. “Vaktiyle bende Farsça yazmıştım. Fakat Türkçenin üstünlüğünü görerek bunda karar kıldım” diyor.</span></p>
<p><span>Divanları ile Hamsesi dışında kalan eserleri: Münacat (hangi tarihte yazıldığı belli değil, külliyat nüshalarının başında yer alır),</span></p>
<p><span>Çihil Hadis 1481, Vakfiyye 1481, Nazmü-l Cevahir 1485, Tarih-i Enbiya ve Hükema 1485, Tarih-i Müluk-i Acem 1485, Halat-ı Seyyid Hasan Erdeşir 1490, Mecalisü’n-Nefais 1491–92 Münşeat 1491–92 Risale-i Muamma (Farsça hangi tarihte yazdığı belli değil), ve diğerleri.</span></p>
<p><span>Nevai vakit buldukça tarih de yazmıştır. <em>Tarih-i Mülük-ı Acem</em> ile <em>Tarih-i Enbiya </em>ve <em>Hükema </em>gibi Türk tarihinden bahseden bir de <em>Zübdetü-t Tevarih </em>varsa da şimdiye kadar bulunamamıştır<strong><sup>[8]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>Osmanlı yüksek çevrelerinde dillere destan olan “Hüseyin Baykara Meclisleri” Nevai’nin şiirlerinde canlanır. Sultanın dostu, büyük şair, devlet adamı Ali Şir gazellerinde, müstezad,terci’i bend ve özellikle Sakiname’sinde saray işret meclislerini coşkulu bir üslupla dile getirir<strong><sup>[9]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>Nevai’nin Fars kültürüne karşı koyması ve şuurlu bir şekilde mücadele etmiş olmasının tarihi ehemmiyeti büyüktür. Çünkü Nevai zuhur etmemiş olsa idi, Molla Cami gibi Fars edipleri tesiri altında Türk aristokrasisi Farslaşmış olacaktı. Nevai sayesinde Türkistan Türkçesi dünyanın zengin edebi dilleri arasında yerini almıştır. Onun için Nevai’nin ismi Türk tarihinde daima hürmetle ve minnetle zikredilecek ve anılacaktır<strong><sup>[10]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>Ali Şir Nevai, Türk Çağatay uygarlığının simge, eserleri ile devrine örnek olmuştur. Türkçe ile Farsça’yı karşılaştırarak, Türk dilinin Fars dilinden daha üstün olduğunu kanıtlayan ilk şairdir. Kaşgarlı Mahmud’tan sonra Türk diline “Muhakemetü’l Lügateyn” adlı eseri ile büyük katkıda bulunmuştur. “Beş Mesnevisinden meydana gelen”, “Hamse’si” ile Türk edebiyatının ilk hamse şairidir. Türk Edebiyatı’nda tezkire yazma geleneğinin temeli Ali Şir Nevai’nin “Mecalisü’n Nefayis” adlı eserine dayanır. Nevai’nin Türk edebiyatına olduğu kadar Çağatay edebiyatının oluşmasında da önemli bir katkısı vardır. Türkçe’nin gelişmesine öncülük eden Nevai, Türk edebiyatının en büyük şairlerindendir. Ali Şir Nevai’nin Türk milletinin maneviyatına, kültürüne, dil ve edebiyatına katkıları çok büyüktür. Ali Şir Nevai, şair olmasının yanı sıra başarılı bir siyaset ve devlet adamıdır. 32 yıl devlette üst görevlerde bulunan şairin, “Divanımı Çin’den Tebriz’e kadar göndererek ülkeleri kalemimle fethettim”, demektedir.</span></p>
<p><span><strong>Nevai’nin Özel Hayatı</strong></span></p>
<p><span>Nevai hiç evlenmemiştir Nevai için hayatta en önemli şey sevgidir. Sevgisini milletine, hükümdara, dostlarına, arkadaşlarına ve bütün insanlara karşı bol bol göstermiştir. O, bütün yazılarında mensup olduğu milletinin yararını gözetmiş, eserlerini Türklere, Türkçe öğretmek ve okutmak için yazmış, devlette görev almış, hükümdarına danışmanlık yapmış ve devlet yetkilileri ile şehzadelere durmadan öğütler vermiş, hayatını bu uğurda harcamıştır. O, milletine karşı sevgisini gerek Herat’ta, gerek Horasan’ın başka yerlerinde 300’den fazla hayratla göstermiştir. Herat’ta cami, medrese ve külliyeler, vakıflar meydana getirmiştir.</span></p>
<p><span>Nevai’nin Herat’taki evi şairler, bilginler ve musiki üstatları için bir toplantı yeri olmuştur. Bu toplantılarda şiirler okunur, tartışmalar yapılır ve musiki fasılları geçilirdi. Kendisinin musiki ile de ilgisi vardır. Birçok besteler onundur. Nevai pek çoklarının şiirlerini düzeltmiş, hakemlik etmiş, düşüncelerini ortaya koymuştur. Nevai, sanatın “hüner” ve “marifet” göstermekten ibaret sayıldığı bir devirde, anlama da, değer ve önem vermesini, fikri esas alınmasını bilen bir şair olmuştur. Bu sebeple onun fikir hayatında da büyük bir zenginlik göze çarpar. Tek başına bir devri temsil edebilecek değerde üstün bir şair, yüksek değerde sanatçı ve devlet adamı olan Mir Ali Şir Nevai, tesirini günümüze kadar sürdürmüş bulunan nadir şahsiyetlerden biridir.</span></p>
<p><span>Nevai’nin etkilendiği şairler daha çok Nizami, Emir Husrev, Cami, Sadi, Hafız Şirazi ve Attar’dır. Nevai’nin etkilediği alan ve şairler, çok daha geniştir. Türkistan ve Anadolu’da birçok şairler onun etkisi altında kalmışlardır. Fuzuli ve Nedim bunların başında gelir. XVI. yüzyıl şairlerinden Cemili onun divanına kafiye sırasıyla nazireler söylemiştir.</span></p>
<p><span><strong>Sonuç</strong></span></p>
<p><span>Timurilerin en parlak dönemlerinden günümüze, Herat Şehri, Hüseyin Baykara ve onun meşhur şairi, arkadaşı, veziri Ali Şir Nevai’nin hatıraları Türkistan coğrafyasında ve Türklüğün gönül dünyasında asırlardır yaşamaktadır. Nevai, ünlü bir şair, değerli bir sanatçı, kâmil bir insan, şefkatli bir dost, dini bütün bir Müslüman, yurdu ve milleti için çırpınan değerli bir Türk milliyetçisidir. Nevai, Türk diline hizmeti ve ortaya koyduğu eserleriyle, Türk milliyetçiliği tarihinin ölümsüz şahsiyetleri arasına karışmıştır. Türk dilinin ve Türk milletinin tarihini inceleyenler, yüzyılların ötesinden, günümüze bu ruhu taşıyan Nevai, Türklük ve Türkçülük ruhunun en büyük temsilcilerinden biridir. Türklük var oldukça yaptığı hizmetler unutulmayacaktır. Fuzuli, Nedim, Şeyh Galip gibi, en büyük şairlerimizin üstat olarak tanıdıkları Nevai’yi, Bundan sonra da, Türk gençliğine bütün yönleriyle tanıtılmasında büyük faydalar vardır.</span></p>
<p><span>Mir Ali Şir Nevai’nin tesiri doğuda Hindistan’ı ve batıda ise Osmanlı İmparatorluğuna kadar olan alanda büyük bir etki meydana getirmiştir. Nevai taşıdığı yüksek vasıflarla sadece Türkistan ve Türkçe konuşulan bölgelerde değil, bütün dünyaya ve insanlığa mal olmuş değerli bir şahsiyettir.</span></p>
<p><span>Bu makalenin amacı, bir süre görev yaptığımız Afganistan’da Herat kentinde külliyesi bulunan değerli Türk şair ve devlet adamı Ali Şir Nevai’nin, Sovyetlerin Afganistan’ı işgalinde top ve kurşun yağmuruna tutulan ve ağır derecede hasar gören, Türbe ve külliyesinin restorasyon çalışmaları için hazırlamış olduğumuz bilgi notu ile Ali Şir Nevai, hakkında yapılan çeşitli çalışmaları da gözden geçirerek, Türk dili ve kültür hayatına eşsiz eserler kazandıran değerli Türk evladının unutulmamasına ve yeni nesillere de tanıtılmasında çok büyük yararlar vardır. Çünkü Ali Şir Nevai, gerçekten unutulmaması gereken büyük bir Türk milliyetçisidir.</span></p>
<p><span>Takdir edilir ki, çok yönlü ve değerli büyük bir şahsiyet olan, Ali Şir Nevayi’yi bir makaleye sığdırmak ve tanıtmak imkânsızlığının bilincinde olmamıza rağmen, yerinde yapmış olduğumuz Ali Şir Nevai külliyesi restorasyon fizibilite çalışması nedeniyle kısa bir yazıyla da olsa yeni nesil için, yeniden hatırlamak ve hatırlatmak istedik.</span></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Turan CAN</strong></span></a>
</p><p><span>TİKA-Araştırmacı-Kabil-Afganistan</span></p>
<hr>
<div><span><strong>Dipnotlar:</strong></span></div>
<div><span>1.Levend, Sırrı Agâh, Ali Şir Nevai, Türk Dili Dergisi, Ali Şir Nevai Özel Sayısı, s. 285, s. 173 Ankara 1966</span></div>
<div><span>2. Levend, Sırrı Agâh, Ali Şir Nevai, Türk Dili Dergisi, Ali Şir Nevai Özel Sayısı, s. 286, s. 173 Ankara 1966</span></div>
<div><span>3. Güney, Gizem, Hazar World, İnfomag Yayıncılık, İstanbul 2013</span></div>
<div><span>4. Gulyamov, Abror, Avrasya’ya Yön Veren Şahsiyetler Sempozyumu, bildiri kitabı, İstanbul 2012</span></div>
<div><span>5. Levend, Sırrı Agâh, Ali Şir Nevai, Türk Dili Dergisi, Ali Şir Nevai Özel Sayısı, s. 288, s. 173 Ankara 1966</span></div>
<div><span>6. Dizdaroğlu, Hikmet, Nevai’de Dil Bilinci, Türk Dili Dergisi, Ali Şir Nevai Özel Sayısı,  s. 292 sayı. 173, Ankara 1966</span></div>
<div><span>7. Levend, Sırrı Agâh, Ali Şir Nevai, Türk Dili Dergisi, Ali Şir Nevai Özel Sayısı, s. 289, s. 173 Ankara 1966</span></div>
<div><span>8. Levend, Sırrı Agâh, Ali Şir Nevai, Türk Dili Dergisi, Ali Şir Nevai Özel Sayısı, s. 291, s. 173 Ankara 1966</span></div>
<div><span>9. Halil İnalcık, Seçme Eserleri, III. Has-Bağçede ayş u tarab, Nedimler, Şairler Mutribler, s. 133, İstanbul 2011</span></div>
<div><span>10. Sadri Maksudi Arsal, Türk Dili İçin, Türk Ocakları ilim ve sanat heyeti neşriyatından, milli seri sayı 1, s, 204–207 Ankara 1930</span></div>
<div><span><strong>Kaynakça</strong></span></div>
<div><span>♦ M. Fuad Köprülü, Bir yıl dönümü, Ülkü, Dergisi, Cilt, XVI. Sayı, 96 s 481–483, Ankara 1941</span></div>
<div><span>♦ Prof. Dr. Zeki Velidi Togan, Ali Şir, İslam Ansiklopedisi, Cilt 1, Milli Eğitim Bakanlığı Yayını, Eskişehir 1997</span></div>
<div><span>♦ Prof. Dr. Fuad Köprülü, Ali Şir Nevai, 9 Şubat 1441- 3 İlkkânun 1501, Maarif Matbaası, İstanbul 1941</span></div>
<div><span>♦ Prof. Dr. Fuad Köprülü, Çağatay Edebiyatı, İslam Ansiklopedisi, Cilt 3, Milli Eğitim Bakanlığı Yayını, Eskişehir 1997</span></div>
<div><span>♦ Dr. Ali Nihat Tarlan, Ali Şir Nevayi, Ali Şir Nevayi’nin Beşyüzüncü Doğum Yıldönümü Münasebetiyle Üniversitede Verilen Konferanslardan, İstanbul 1942</span></div>
<div><span>♦ Agâh Sırrı Levend, Ali Şir Nevai, Hayatı, Sanatı ve Kişiliği, Cilt,1 Ankara 1965</span></div>
<div><span>♦ Gizem Güney, Hazar World, İnfomag Yayıncılık, İstanbul 2013</span></div>
<div><span>♦ Abor,Gulyamov, Avrasya’ya Yön Veren Şahsiyetler Sempozyum Bildiriler Kitabı İstanbul 2012</span></div>
<div><span>♦ Agâh Sırrı Levend, Ali Şir Nevai, Türk Dili Dergisi, Ali Şir Nevai Özel Sayısı, s. 173 Ankara 1966</span></div>
<div><span>♦ Türk Dil Kurumu, Türk Dili, Ali Şir Nevai Özel Sayısı, Sayı, 173 Ankara 1966</span></div>
<div><span>♦ Ali Şir Nevai, Hayatı ve Eserleri, Doğu Türkistan Göçmenler Cemiyeti Neşriyatı, Nu: 2, İstanbul 1962</span></div>
<div><span>♦ Türkiye Dışındaki Türk Edebiyatları Antolojisi, Özbek Edebiyatı II. Cilt 15. Kültür Bakanlığı Yayını, Ankara 2000</span></div>
<div><span>♦ Halil İnalcık, Seçme Eserleri, III. Has-Bağçede Ayş u Tarab, Nedimler, Şairler Mutribler, İstanbul 2011</span></div>
<div><span>♦ Sadri Maksudi Arsal, Türk Dili İçin, Türk Ocakları İlim ve Sanat Heyeti Neşriyatından, Milli Seri Sayı: 1 Ankara 1930</span></div>
<div><span>♦ Ali Şir Nevai, Muhakemetü-l Lugateyn, Haz. F. Sema Barutçu Özönder, Ankara 1996</span></div>
<div><span>♦ Ali Şir Nevai, Mizan’ül Evzan, Haz. Kemal Eraslan, Ankara 1993</span></div>
<div><span>♦ A.Nevai, “Mükemmel Eserler Toplamı”, 9 Cilt, Taşkent 1992</span></div>
<div><span>♦ Turan CAN, Ali Şir Nevai, Türbe ve Külliyesi Hakkında Bilgi Notu 2007–2008 Kabil/Afganistan</span></div>
<div><span>♦ F.Sema Barutçu Özönder, Ali Şir Nevayi, Muhakemetü’l-Lugateyn, Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara 2011</span></div>
<div><span>♦ Mustafa S.Kaçalin, Nevai’nin Sözleri ve Çağatayca Tanıklar, Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara 2011</span></div>
<div><span>♦ Gönül Alpay-Tekin, Ali Şir Nevayi, Ferhad ü Şirin, Türk Dil Kurumu Yayınları, İstanbul 2012</span></div>
<div><span>♦ Ülkü Çelik Şavk, Ali Şir Nevayi, Leyli vü Mecnün, Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara 2011</span></div>
<div><span>♦ Agâh Sırrı Levend, Türkiye Kitaplıklarındaki Nevai Yazmaları, Türk Dili Araştırmaları Yıllığı (Belleten) 1958’den ayrıbasım. TTK Yayını, Ankara 1958</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Ebulfez Elçibey</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/ebulfez-elcibey</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/ebulfez-elcibey</guid>
<description><![CDATA[ Ebulfez Elçibey
EBULFEZ ELÇİBEY (24 Haziran 1938 – 22 Ağustos 2000) Ebülfez Elçibey, (D. 24 Haziran 1938, Nahçıvan – Ö. 22 Ağustos 2000, Ankara) Azerbaycan Türk’ü siyaset adamı ve Azerbaycan Cumhuriyeti’nin 2. Cumhurbaşkanı. Gerçek adı Ebulfez Aliyev olan Elçibey Nahçıvan’in Keleki köyünde doğdu. Babası İran Azerbaycanı’dan Kadirkulu Bey ve annesi Anadolu’da doğup Keleki’ye göç etmiş Mehrinisa Hanım’dır. […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c456110106.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:47 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Ebulfez, Elçibey</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/01/Elcibey.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/ebulfez-elcibey.html">Ebulfez Elçibey</a></p>
<p><span><strong>EBULFEZ ELÇİBEY</strong></span></p>
<p><span><strong>(24 Haziran 1938 – 22 Ağustos 2000)</strong></span></p>
<p><span><strong>Ebülfez Elçibey</strong>, (D. 24 Haziran 1938, Nahçıvan – Ö. 22 Ağustos 2000, Ankara) Azerbaycan Türk’ü siyaset adamı ve Azerbaycan Cumhuriyeti’nin 2. Cumhurbaşkanı.</span></p>
<p><span>Gerçek adı Ebulfez Aliyev olan Elçibey Nahçıvan’in Keleki köyünde doğdu. Babası İran Azerbaycanı’dan Kadirkulu Bey ve annesi Anadolu’da doğup Keleki’ye göç etmiş Mehrinisa Hanım’dır. Babası 1943 yılında II. Dünya Savaşı’na katılmış ve bir daha kendisinden haber alınamamıştır. İlköğrenimini ve liseyi Nahçıvan’da zor şartlar altında tamamlamıştır.</span></p>
<p><span>1957-1962 yıllarıda Azerbaycan Devlet Üniversitesi Doğu Dilleri Enstitüsü, Arapça bölümünde okumuştur. Öğrencilik yıllarında Azerbaycan tarihini ve Azerbaycan inkılâbı tarihini öğreten dernekler kurmuştur.</span></p>
<p><span>1963-1964′te Mısır’da tercüman olarak çalıştı. 1970′lerde ise ülkesinin bağımsızlığı için çalışmaya başladı. Bu yüzden 1975′de ‘milliyetçilik’ suçundan bir buçuk yıl hapis yattı.</span></p>
<p><span>Azerbaycan’ın Rusya İmparatorluğu içinde bir sömürge olduğuna ve elbet birgün bağımsız, demokratik bir cumhuriyet olacağına inanmıştır. Kendisini “ben Atatürk’ün askeriyim” diye tabir etmiş ve Atatürk’ten, Gandhi’den ve 1918-1920 yıllarında kurulmuş Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti’nin kurucusu Mehmet Emin Resulzade’den etkilenmiştir. Kuzey ve Güney Azerbaycan’ın mutlaka birleşmesi ve Dağıstan’a, Gürcistan’a ve Ermenistan’a verilen <em>Türk toprakları</em> nın tekrar Azerbaycan’a geri verilmesini savunmuştur. “Turan’ın yolu birleşik Azerbaycan’dan geçer.” diyordu.</span></p>
<p><span>Azerbaycan’ın bağımsızlık mücadelesinin içinde yer alan Elçibey, 1975′te siyasi faaliyetleri yüzünden 1 yıl 6 ay hapis cezasına çarptırıldı. KGB zindanlarında ve taş ocaklarında ağır şartlar altında kaldı. Serbest kaldıktan sonra, 1977′den itibaren, Azerbaycan Millî İlimler Akademisi’nde el yazmaları enstitüsünde görev yaptı. Görevi sırasında da bağımsızlık çalışmalarına devam etmiştir. 1989′da Azerbaycan Halk Cephesi’ni kurdu ve başkanı seçildi. Elçibey Dağlık Karabağdaki Ermeni ayrılıkçılığına yol vermemek ve Azerbaycan’ın Sovyetler’den bağımsızlığını kazanması için çalışmış ve 1991’de SSCB’nin dağılması ile bağımsızlığını kazanan Azerbaycan’ın 7 Haziran 1992’de ikinci Cumhurbaşkanı olarak seçildi</span></p>
<p class="yiv1664366812msonormal"><span>Cephedeki yanlış uygulamalardan ve yenilgilerden ötürü cephe komutanı Süret Hüseynov’u görevden almıştır. Fakat Rusya’nın Azerbaycan’ı terk ederken silahlarını Süret Hüseynov’a vermesinden sonra, Süret Hüseynov Azerbaycan’ın 2. büyük şehri Gence’de Haziran 1993’te  ayaklanma başlatmıştır. Elçibey yardım için Haydar Aliyev’i Nahçıvan’dan Bakü’ye davet etti. Fakat Haydar Aliyev Bakü’ye geldikten sonra Süret Hüseynov’u destekledi ve göstericilerin Bakü’ye yürümesi karşısında Elçibey halktan destek alamadı. Milli istihbaratıt verdiği bilgiyi kullanarak kendisine karşı suikastın üstünü açmış ve vatandaş savaşına yol vermemek için Haydar Aliyevle konuşarak uçakla doğum yeri olan Nahçivan’ın Keleki köyüne gitmiştir. 2 hafta sonra geri dönmeye çalışmasına rağmen şahsi koruması tarafından uçağı kurşunlanmış ve Nahçivandan çıkış yolu kapalı kalmıştır.</span></p>
<p class="yiv1664366812msonormal"><span>Cumhurbaşkanlığı yetkileri Haydar Aliyev’e devredilmiştir. Ağustos 1993’te referandum ile Elçibey’in görevi resmen geri alındı ve Ekim ayındaki seçimlerde Haydar Aliyev % 99 oyla Cumhurbaşkanı seçildi.</span></p>
<p class="yiv1664366812msonormal"><span>Elçibey tam 4 yıl 4 ay sonra Bakü’ye geri dönüp, Azerbaycan muhalefetine katılmıştır. “Bütöv Azerbaycan Birliği’ni” kurarak çalışmalarını Kuzey ile Güney Azerbaycan’ın birleşmesi üzerine yoğunlaştırmıştır.</span></p>
<p class="yiv1664366812msonormal"><span>Elçibey 22 Ağustos 2000’de 62 yaşında tedavi gördüğü Ankara’da  vefat etti.</span></p>
<p><span>Defin toresine 800.000 (sekiz yüz bin) kişi katılmıştır.</span></p>
<p class="yiv1664366812msonormal"><span><strong>Ömrünü Azerbaycan’ın bağımsızlığı ve Türk Dünyası’nın birleşmesi için adayan Türklük aşığı Ebülfez Elçibey’in kavgası, Ülkümüzdür…</strong><strong> </strong></span></p>
<p class="yiv1664366812msonormal"><span><strong>Ruhu şad, Mekanı Cennet olsun.</strong></span></p>
<p class="yiv1664366812msonormal"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-59250" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/01/Elcibeyin-Sozleri.jpg" alt="" width="800" height="400" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/01/Elcibeyin-Sozleri.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/01/Elcibeyin-Sozleri-768x384.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Dr. Fazıl Küçük</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/dr-fazil-kucuk</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/dr-fazil-kucuk</guid>
<description><![CDATA[ Dr. Fazıl Küçük
Dr. FAZIL KÜÇÜK ( 14 Mart 1906 – 15 Ocak 1984 ) Dr. Fazıl Küçük 14 Mart 1906 tarihinde Lefkoşa kazasına bağlı Ortaköy’de dünyaya geldi. Dr. Küçük ilkokulu Haydarpaşa’da bulunan ve müdürünün adından ötürü, “Tarakçı Mektebi” olarak bilinen okulda tamamladı. Ardından Rüştiye’ye (ortaokul) diye bilinen ve Lise seviyesinde olan İdadiye devam etti. İdadiyi bitirmesine iki […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c455fbe222.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:47 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Dr., Fazıl, Küçük</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/01/Fazil-Kucuk.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/dr-fazil-kucuk.html">Dr. Fazıl Küçük</a></p>
<p><span><strong>Dr. FAZIL KÜÇÜK</strong></span></p>
<p><span><strong>( 14 Mart 1906 – 15 Ocak 1984 )</strong></span></p>
<p><span><strong>Dr. Fazıl Küçük 14 Mart 1906 tarihinde Lefkoşa kazasına bağlı Ortaköy’de dünyaya geldi.</strong> Dr. Küçük ilkokulu Haydarpaşa’da bulunan ve müdürünün adından ötürü, “Tarakçı Mektebi” olarak bilinen okulda tamamladı. Ardından Rüştiye’ye (ortaokul) diye bilinen ve Lise seviyesinde olan İdadiye devam etti. İdadiyi bitirmesine iki yıl kala öğrenimini yarıda keserek geriye kalan kısmını İstanbul Özel İstiklal Lisesi’nde tamamladı (15 Ağustos 1926).</span></p>
<p><span>İstanbul Dar-ül Fünun Tıp Fakültesinin birinci sınıfını başarı ile tamamladı. 12 Haziran 1929 tarihinde okul ile ilişkisini kesip, önce Fransa ve daha sonra İsviçre’ye giderek Lozan Üniversitesi’nde tıp öğrenimini tamamladı. Lozan kliniklerinde ihtisas görerek Dahiliye Mütehassısı oldu.</span></p>
<p><span><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-59171 alignleft" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/01/Fazil-Kucuk-1.jpg" alt="" width="300" height="450">1937 yılı Mayıs ayında Kıbrıs’a dönerek Lefkoşa’da serbest hekim olarak çalışmaya başladı. Dr. Fazıl Küçük’ün, aktif siyasi hayata atılması, her ne kadar adaya döndüğü 1937 yılında başlarsa da, siyasi faaliyetleri daha gerilere 1931’e kadar uzanıyor. Üç kardeşin en küçüğü olan Mehmet Hüseyin Küçük, 21 Kasım 1961 tarihinde vefat etmiştir.</span></p>
<p><span>Dr. Fazıl Küçük, daha bir üniversite öğrencisi iken, Türk Maarifinin İngiliz müdürler tarafından yönetilmesinde ısrar eden Kavanin Meclisi’nin Türk üyelerine karşı çetin bir mücadeleye girmişti. Dr. Fazıl Küçük, bütün siyasi hayatı boyunca, gayretlerini Türk okulları ile Evkaf İdaresi’nin Türk halkına devredilmesi için, Sömürge Hükümeti’ni ikna etme üzerinde topladı ve sırasında onlarla açık mücadeleye girdi.</span></p>
<p><span>1931 yılında Rumların isyanı ardından ara verilen belediye seçimleri 21 Mart 1943’te tekrar yapıldığı zaman, Dr. Fazıl Küçük muhaliflerine karşı büyük bir zafer kazandı. Altı yıl Lefkoşa Belediye Meclis Üyesi olarak görev yaptı. Dr. Fazıl Küçük, zamanın tek Türk gazetesi olan “SÖZ”de toplum sorunları hakkında kendi görüşlerini belirten birçok yazı yayınladı. 1941’de “SÖZ” gazetesi yayınını durdurduktan sonra halkının haklarını savunmak, bunlar için mücadele etmek ve halkı bilinçlendirmek amacıyla 14 Mart 1942’de kendi gazetesi olan “HALKIN SESİ”ni yayınlamaya başladı.</span></p>
<p><span>18 Nisan 1943’te oluşturulan Kıbrıs Adası Türk Azınlığı Kurumu (KATAK)’nun kurucuları arasındaydı. Daha sonra KATAK’tan ayrılarak, 23 Nisan 1944’te Kıbrıs Milli Türk Halk Partisi’ni (KMTHP) kurdu. Dr. Fazıl Küçük’ün partisi kısa sürede birçok yerleşim yerinde şubeler açtı. Parti programındaki ana hedeflerden biri de adanın Yunanistan’a ilhakını (ENOSİS) önlemekti. Kıbrıs Milli Türk Halk Partisi, 23 Ekim 1949 tarihinde KATAK ile birleşerek Kıbrıs Milli Türk Birliği Partisi adı altında yeniden yapılanmıştır. Dr. Fazıl Küçük, oyçokluğuyla bu yeni oluşumun da başına getirilmişti. Dr. Fazıl Küçük, ayrıca Kıbrıs Türk İşçi Birlikleri ile Rumlardan ayrı meslek birliklerinin kurulmasını teşvik etti. Dr. Küçük, daha sonra iktisadi kalkınmada önemli bir rol oynayacak olan Evkaf İdaresi’nin Türk halkına devredilmesini sağlamak amacıyla 29 Kasım 1948 tarihinde, bütün kasaba ve köylerden gelen halkın katıldığı büyük bir miting düzenledi. Bu mitingde polislerle küçük bir çatışma oldu ve bunun neticesi olarak İngiliz Sömürge Hükümeti, Türk halkının kendi meselelerine müdahale edilmesine artık izin vermemeye azimli olduğunu anladı. Dr. Küçük’ün gayretleri, işte bu noktadan sonra sonuç vermeye başladı. Şeriye Mahkemeleri kaldırılarak, yerine Türk Aile Mahkemeleri kuruldu. Müftülük makamı tekrar canlandırıldı. İngiliz Sömürge Hükümeti, Türk Tali Okullarını ve Evkaf’ı Türk halkına devretti.</span></p>
<p><span>1954 yılından sonra, Kıbrıs’ın uluslararası ilgiyi çeken bir konu haline gelmesiyle, Dr. Küçük İngilizlere ve Rumların “ENOSİS” taleplerine karşı mücadelesini hızlandırmış ve 15 Ağustos 1955 tarihinde, partinin ismi kongre kararı ile “Kıbrıs Türk’tür Partisi” şeklinde değiştirilmişti. Dr. Fazıl Küçük, 1 Nisan 1955 tarihinde EOKA’nın Kıbrıs’ta kanlı terör eylemlerini başlatmasının ardından, Kıbrıs Türk halkının EOKA’ya karşı direnmek için Kıbrıs Türk Mukavemet Birliği (KITEMB) adlı örgütü kurdu. Bu konuda, Rumlar tarafından tehdit edildi (Halkın Sesi Gazetesi sayı:3744-5 Temmuz 1955). Ardından örgütü sessizce dağıtırken, 1955 yılı Eylül ayında gizlice Volkan teşkilatını kurdu. Dr. Küçük, yine 1955 yılında Türkiye, Yunanistan ve İngiltere Dışişleri Bakanları arasında yapılan üçlü konferansı izlemek üzere, diğer iki Türk delege ile birlikte Londra’ya gitti. Bu münasebetle Londra’daki Kıbrıslı Türkler tarafından 4 Eylül 1955’te düzenlenen ve 5 bin kişinin katıldığı Trafalgar Meydanı’ndaki büyük mitingde bir de konuşma yaptı.</span></p>
<p><span>Dr. Küçük, mücadelenin en zor günleri olan 1958 yılında Türkiye’ye gitti ve Kıbrıs ile ilgili olarak Türkiye’nin her tarafında düzenlenen büyük mitinglerde, Kıbrıs Türklerinin davasını müdafaa eden konuşmalar yaptı. Mücadelenin Türkiye’de benimsenmesine yardımcı oldu. Aynı yılın Kasım ayında Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda yapılan Kıbrıs görüşmelerini izlemek üzere New York’ta bulundu. Kıbrıs Türk halkının tezini dünyaya tanıtmak amacıyla “Halkın Sesi” gazetesini ayrıca İngilizce olarak da yayınladı. Dr. Fazıl Küçük, Zürih’te Türk ve Yunan başkanları arasında varılan anlaşma üzerine, 17 Şubat 1959’da Londra’da yapılan konferansta Kıbrıs Türk halkını temsil etti ve iki gün sonra varılan anlaşmayı halkı adına imzaladı.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-59173" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/01/Fazil-Kucuk-3.jpg" alt="" width="800" height="530" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/01/Fazil-Kucuk-3.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/01/Fazil-Kucuk-3-768x509.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span><strong>KIBRIS CUMHURİYETİ VE İLK CUMHURBAŞKANI MUAVİNİ</strong></span></p>
<p><span><strong>Kıbrıs Cumhuriyeti kuruluş anlaşmalarına göre Cumhurbaşkanı Rum olurken, Cumhurbaşkanı Yardımcısı ise Türk olacaktı. Kıbrıs Türk halkı O’nu bir kurtarıcı olarak gördüğünden 3 Aralık 1959’da rakipsiz olarak Kıbrıs’ın ilk Cumhurbaşkanı Muavini seçti.</strong></span></p>
<p><span>1962 yılı Temmuz ayından Aralık ayına kadar kırsal bölgelerin sorunları konusunda uzman bir ekiple birlikte, bütün Türk köyleri ile bazı Rum köylerini ziyaret etti ve bu gezilerini tamamladıktan sonra ayrıntılı bir rapor hazırlayarak, suretlerini sorumlu hükümet makamlarına gönderdi. Rumların 21 Aralık 1963 tarihinde Türklere karşı başlattıkları saldırıların ardından oluşturulan Genel Komite’nin başkanlığını yaptı.</span></p>
<p><span>27 Aralık 1967 tarihinde kurulan Geçici Kıbrıs Türk Yönetimi’nde başkanlığa getirildi. Dr. Fazıl Küçük, 18 Şubat 1973 tarihinde Cumhurbaşkanı Muavinliği’nden ayrılarak, yerini Rauf R. Denktaş’a bıraktı.</span></p>
<p><span>Ancak gazetesindeki mücadeleyi sürdürerek, Halkın Sesi’ni Kıbrıs Türkü’nün davasına bayrak yapmaya devam etti. Siyaset hayatını sürdürdü. Halkın haklı taleplerini savunmaktan geri kalmadı.</span></p>
<p><span>Dr. Küçük, 1980’li yılların başında rahatsızlandı ve iki-üç yıllık hastalık döneminde de Halkın Sesi’nde makaleler yazıp çeşitli sorunlarla ilgili görüşlerini sunuyordu. Dr. Küçük, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin kurulmasını büyük bir sevinçle yaşadı. Ölümünden önce verdiği son demeçte de, hastalığının geçtiğini söylüyor ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin kurulmasını görmesi ile hayata yeniden kavuştuğunu vurguluyordu.</span></p>
<p><span><strong>Dr. Fazıl Küçük, 15 Ocak 1984 tarihinde tutulduğu hastalıktan kurtulamayarak tedavide bulunduğu Londra’da, 78 yaşında hayata gözlerini yumdu.</strong></span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-59172" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/01/Fazil-Kucuk-2.jpg" alt="" width="800" height="440" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/01/Fazil-Kucuk-2.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/01/Fazil-Kucuk-2-768x422.jpg 768w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/01/Fazil-Kucuk-2-100x56.jpg 100w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/01/Fazil-Kucuk-2-86x48.jpg 86w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Büyük Türk Astronomu: Uluğ Bey</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/buyuk-turk-astronomu-ulug-bey</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/buyuk-turk-astronomu-ulug-bey</guid>
<description><![CDATA[ Büyük Türk Astronomu: Uluğ Bey
Tarih yaşadığı dönemde değeri anlaşılamayan pek çok büyük sima ile doludur. Bunların kimi bir bilim adamı idi; kimi yazar, kimi siyaset adamı. Tarih boyunca “deli” denilerek hapsedilenleri de oldu, “cadı” denilerek yakılanları da. Kimi de bir siyasi entrika kurbanı olarak öldürüldü. 15. yüzyılda yaşamış önemli bir Türk bilgini ve devlet adamı olan Uluğ Bey de […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c455e5d67f.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:47 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Büyük, Türk, Astronomu:, Uluğ, Bey</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/01/Ulug-Bey-C.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/buyuk-turk-astronomu-ulug-bey.html">Büyük Türk Astronomu: Uluğ Bey</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Lâlifer BALİBEYOĞLU</strong></span></a>
</p><p class="Gvdemetni20"><span>Tarih yaşadığı dönemde değeri anlaşılamayan pek çok büyük sima ile doludur. Bunların kimi bir bilim adamı idi; kimi yazar, kimi siyaset adamı. Tarih boyunca “deli” denilerek hapsedilenleri de oldu, “cadı” denilerek yakılanları da. Kimi de bir siyasi entrika kurbanı olarak öldürüldü. 15. yüzyılda yaşamış önemli bir Türk bilgini ve devlet adamı olan Uluğ Bey de bu simalardan biridir. O büyük bir astronom ve matematikçi idi. Ama en önemlisi o döneme kadar yaşamış olan belki de ilk hükümdar bilim adamı idi. Ondan önceki dönemlerde yaşamış pek çok hükümdar bilime destek verse de Uluğ Bey’in kendisi bilim alanında çalışmıştır. 55 yaşında iken oğlu Abdül-Latif tarafından öldürüldüğünde arkasında önemli astronomi bilgileri ile Semerkand Rasathanesini bıraktı. Rasathanesi oğlu tarafından yıktırıldıysa da hazırladığı yıldız kataloğu yüzyıllar boyunca dünyaya ışık tuttu.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Bu yazıda Uluğ Bey’in bilimsel kişiliği ve yaptıkları üzerinde daha ağırlıklı durulmuştur. Yaşadığı dönemin siyasi olaylarının detaylarına fazla girilmemiştir. İşte 15.yüzyıldan günümüze büyük bir ışık olarak gelen büyük Türk bilgini ve hükümdarı Uluğ Bey…</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Hayatı hakkında dedesi Timur ve babası Şahruh’tan daha az bilgiye sahip olduğumuz Uluğ Bey, Timur’un İran ve Ön Asya ülkelerine yaptığı ikinci büyük sefer sırasında 19 Cemaziyülevvel 796 (22 Mart 1394) tarihinde Sultaniye’de Şahruh ve Gevher Şad Aga’nın büyük oğlu olarak doğdu. Torunu doğduğu zaman Timur savaş alanındaydı. Timur’un eşi Saray Mülk Hanım tarafından Sultaniye’den gönderilen elçi Timur’a Mardin’in teslim olduğu günden bir gün sonra ulaştı. Timur bu güzel haber üzerine şehri talan etmedi, savaş tazminatı almadı ve şehri halkına bağışladı.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Uluğ Bey’in asıl adı Muhammed Taragay’dır. Ancak dedesi Timur’un sağlığında bile Uluğ Bey adı ile anılmaya başlamış ve asıl adı olan Muhammed Taragay tamamen unutulmuştur. Timur Devletinde Bey kelimesi büyük bir unvan idi. Timur’un kendisine Bey denirdi. Uluğ Bey unvanı gibi yalnızca Timur’un taşıyabileceği bir unvanın Şahruh’un büyük oğlu Muhammed Taragay’a verilmesinin ve bu adın çocuk yaşta asıl adın yerine geçme sebebi ile ilgili yeterli bilgimiz yok.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Timur torunu Uluğ Bey’i çok severdi. Gıyaseddin Ali’nin aktardığına göre, Timur eşi saray Mülk Hanımı ve torunu Uluğ Bey’i Hindistan seferi sırasında Kabil’e kadar götürmüş fakat 1398’de Hindistan’daki kötü hava şartları nedeniyle Uluğ Bey’i rahatsızlanmaması için Semerkand’a gönderirken sevdiği torunundan ayrılmak istememişti. (DİZER, Uluğ Bey, 1989:25)</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Uluğ Bey’in doğduğu yıl içinde bir kardeşi daha olmuştur. Annesinden Tuti Aga olarak söz edilen İbrahim ile ilgili Uluğ Bey’den daha detaylı bilgiler mevcuttur.</span></p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-59161" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-59161" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/01/Ulug-Bey-1.png" alt="" width="800" height="453" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/01/Ulug-Bey-1.png 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/01/Ulug-Bey-1-768x435.png 768w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/01/Ulug-Bey-1-100x56.png 100w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/01/Ulug-Bey-1-260x146.png 260w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/01/Ulug-Bey-1-86x48.png 86w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/01/Ulug-Bey-1-210x118.png 210w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/01/Ulug-Bey-1-279x157.png 279w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/01/Ulug-Bey-1-357x201.png 357w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/01/Ulug-Bey-1-180x101.png 180w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/01/Ulug-Bey-1-267x150.png 267w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/01/Ulug-Bey-1-368x207.png 368w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"><figcaption class="wp-caption-text"><center><span><strong><span>Semarkand Uluğ Bey Rasathanesi</span></strong></span></center></figcaption></figure>
<p class="Gvdemetni0"><span>Uluğ Bey 10 yaşına geldikten sonra Semerkand civarındaki sarayda düzenlenen toplantılara katılmaya başladı. 1404 yılının sonbaharında burada düzenlenen ziyafette Çin ve İspanyol sefirleriyle tanıştırılan Uluğ Bey bazı özel merasimlerde de görev almıştır. Yine aynı yılda Uluğ Bey’de Timur’un yaşları 9 ile 17 arasında değişen torunları ile birlikte evlendirilmiştir. Onun ilk eşinin amcazadesi Muhammed Sultan’ın kızı, Öge Begüm (Öge Biki) olduğu biliniyor. Uluğ Bey ve kardeşi çok küçük yaşta evlendirildikleri için düğünden sonra Timur ölünceye kadar öğretmenlerin gözetiminde kalmışlardır.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Timur 1404 yılında Semerkand’a hareketinden önce sınırda oluşturulacak ülkeleri Şahruh’un küçük oğullarına vermeyi kararlaştırır ve Uluğ Bey”e Sayram, Taşkent, Aşpara ve Çin’e kadar uzanan tüm Moğolistan topraklarını verir. 18 Şubat 1405’te Timur’un ölümünden sonra 1409’a kadar devam eden savaşın bitiminde Şahruh, Maveraünnehr genel valiliğini Amir Şah Melik’in gözetimi altında Uluğ Bey’e verir. Semerkand’ın idaresi de Şan Melik’e verilmiştir. Otrar’da bulunan Şeyh Nurettin ve Hisar’da bulunan Muhammed Cihangir’in vasisi, Şeyh Melik’in yükselmesini çekemediler. 1410 yılında Şah Melik ve Uluğ Bey’e savaş açtılar. Semerkand’ın batısında bulunan Kızıl-Rabat’ta zafer kazanan Şeyh Nurettin, Şahruh’un geri döndüğü haberi üzerine Semerkand’dan ayrılır. Bundan sonra Şah Melik, Şah Nurettin’in üzerine hücum etti ve başarı sağlayamayarak tekrar Semerkand’dan ayrıldı. Fakat savaş Şahruh’un galibiyeti ile son buldu. Şahruh şehri tekrar Şah Melik’e teslim etti ve Şeyh Nurettin öldürüldü. Böylece Şahruh ve Uluğ Bey’in Maveraünnehr üzerinde hükümranlığını tanımayan kimse kalmamış oldu.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Uluğ Bey 1411-1447 döneminde Maveraünnehr’i yönetmiştir. Bu dönemde dedesi Timur’un askeri icraatından çok hâkimi olduğu bölgenin refahı, sanatı ve kültürel hayatı üzerinde çalışmıştır. Onun döneminde bu bölgeler daha üstün sosyal ve kültürel bir hayat kazanmıştır. Uluğ Bey’in sarayı Harat’taki babasının sarayından oldukça farklı idi. Babasının sarayındaki yaşam herhangi bir sade Müslümanın yaşamı gibiydi. Şahruh Cuma namazlarına yanında muhafızları olmadan giderdi. Ancak onun bu tedbirsizliği 1427’de bir suikasta uğramasına neden olmuştu. Şahruh tam bir Müslüman olarak davranmak isterdi. Haftanın 4 günü (Pazartesi, Perşembe, Cuma, Cumartesi) saraya hafızlar gelir, Kur’an-ı Kerim okunurdu. Şahruh “Her yüzyılın başında bir din koruyucunun ortaya çıktığı” hadisini kendisine göre yorumlamış ve kendisini bu din koruyucularından biri olarak görmüştür. Bu nedenle dindar bir hükümdar olarak içki ve eğlence gibi tüm dünyevi zevklere şiddetle karşı çıkmış ve yasaklamıştı. Herat’ta yasakları takip etmek üzere iki kişi görevlendirilmişti. Bu kişiler evlerin içinde olanlara karışma hakkına sahip değildiler. Fakat şehir eşrafının evlerine girerek orada bulunan şarapları döküp imha edebiliyorlardı. Bu konu ile ilgili ilginç bir olay anlatılır: 1440 yılında Şahruh’un oğlu Cuki ve hafızı Ala’üd Devle’nin evinde şarap olduğuna dair bir ihbar gelir. Ancak görevliler buraya girmek istemezler. Şahruh bunun üzerine görevlilerle beraber giderek şarapların dökülmesini sağlar.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Herat’ta bu olaylar olurken Semerkand’da musiki sanatçılarına ziyafetler düzenlenmekte ve eğlenceler yapılmaktaydı. 15. yy.’ın başlarında Taşkent’in zenginlerinden biri düzenlediği ziyafete Semerkand’ın müzisyen ve şarkıcılarını davet etmiştir. Bu durumda Semerkand’ın Şeyhülislam’ı Abdulmelik’in oğlu Abdulevvel’in halefi İsameddin Uluğ Bey’e arka çıkmışlardır. Ayrıca şeyhülislam Abdülmelik inşa ettirdiği bir hamamın açılışı için düzenlenen merasime müzisyenleri de davet etmiştir. Timur ve torunu Uluğ Bey zamanında Semerkand dışındaki saraylarda hükümdarlar eğlenceler düzenlerdi. Uluğ Bey’in küçük oğlu Abdulaziz’in sünneti de bu saraylardan birinde yapılmıştır. Halka ve eşrafa avlularda şaraplar sunulmuştur. Durumu gören katı belediye başkanı Seyit-Aşık Uluğ Bey’e çıkışarak “Sen Muhammed’in dinini mahv ile kafirlerin adetini ithaf ettin” demesi üzerine sinirlenen Uluğ Bey ona “Seyitlerin halefi ve ilim sahibi olmakla şöhret sahibisin, artık ihtiyarladın. Sen galiba işkence içinde ölerek şehit olmak istiyorsun ve bunun için kaba sözler söylüyorsun. Fakat ben senin arzunu yerine getirmeyeceğim” demiştir.</span></p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-59166" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-59166" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/01/Ulug-Bey-6.jpg" alt="" width="800" height="600" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/01/Ulug-Bey-6.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/01/Ulug-Bey-6-768x576.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"><figcaption class="wp-caption-text"><center><span><strong>Batılı ve Doğulu büyük astronomların resmedildiği Avrupa çizimi..Uluğ Bey de masada oturuyor..Yani gelmiş geçmiş en büyük astronomlardan biri olarak kabul ediliyor kendisi halen..</strong></span></center></figcaption></figure>
<p class="Gvdemetni0"><span>Uluğ Bey şeriata pek ilgi göstermese de Kur’an-ı Kerim’i iyi bilen hatta Kur’an-ı Kerim’i yedi türlü kıraate göre ezbere okuyabilecek kadar deneyimli bir din bilgini idi. Her ne kadar şarkıcılara ve eğlenceye değer veriyorsa da Buhara ve Semerkand ruhanilerine de değer veriyor ve onların teveccühünü kazanmak istiyordu. Bu nedenle ilk yaptırdığı bina Buhara Medresesidir. Semerkand’da da yaptırdığı binalar arasında dini olanlar ön sırada yer alır. Buhara ve Semerkand’da 15. yy.’dan ve öncesinden kalma binalar bugün kaybolmuş olmalarına rağmen Uluğ Bey’in yaptırdığı tüm medreseler ayakta kalmayı başarmıştır. Semerkand’daki Uluğ Bey Medresesinin cephesinde yazılı olan şu sözler çok anlamlıdır ve Uluğ Bey’in eğitime verdiği önemi gösterir: “Bilgili olanların, olmayanlara fadıl ve rüçhan (üstün) olması, onbeşinci gecesinde kamer’in (Ay’ın) diğer yıldızlara karşı parlaklık farkı kadardır.” (DİZER, Uluğ Bey, 1989:32)</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Uluğ Bey biri bilim adamı, bir edip ve sanatkâr olarak Semerkand’ı İslam Uygarlığının merkezi haline getirmiştir. O’nun dönemine kadar bilime ve sanata destek veren bir çok devlet adamı olmuşsa da onun gibi bir bilim adamı hükümdar yoktur. O’nun bilime olan ilgisinin ne zaman ve kim tarafından başlatıldığı kesin olarak bilinmi­yor. Uluğ Bey’in çocukluk döneminde Meraga Rasathanesini gezmiş olmasının onu etkilediği sanılmaktadır. Ancak şu da unutulmamalıdır ki, Timur döneminde Semerkand’a bir çok bilim adamı gelmiş ve bu bilim adamları Uluğ Bey’in döneminde de bulunmuşlardır.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>İranlı yazarlara göre, Eflatun’un bilgisine ve Feridun’un haşmetine sahip olan Uluğ Bey en zor geometri problemlerini çözebilen bir matematikçi ve büyük bir astronomdu. İlk hocasının dönemin Eflatun’u olarak kabul edilen Bursalı Selahattin Musa İbn Muhammed Kadızade-i Rumi olduğu biliniyor. Ayrıca Gıyaseddin Cemşid İbn Mesut’ta Keşan’dan çağırılarak Uluğ Bey’le çalışmıştır. Gıyaseddin Cemşid, Uluğ Bey’le çalışmaya başlamadan önce Karakoyunlu hükümdarı İskender için astronomi aletlerini anlatan bir eser yazmıştır. Cemşid’in hazırlamış olduğu ziyc günümüze kadar gelememiştir. Bu nedenle Uluğ Bey’in ziyc’i ile arasındaki benzerlik ve farkları bilemiyoruz.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Üluğ Bey’in zamanında daha sonra Fatih Sultan Mehmed’in de hizmetine girmiş olan Alaeddin İbn Muhammed Kuşçu’nunda Semerkand’da olduğu ve Uluğ Bey ile çalıştığı biliniyor. Uluğ Bey, Ali Kuşçu’yu çok sever ve oğlum diye hitap ederdi. O’nun astronomiye merakının Uluğ Bey ile olduğu sanılmakla beraber Ali Kuşçu ölünceye kadar astronomiyi bırakmamıştır. Uluğ Bey ile Kadızade-i Rumi de Ali Kuşçu’nun hocası olmuştur. Ali Kuşçu’nun onlardan izin almadan Kirman’a gitmesi Uluğ Bey’i biraz kızdırmışsa da tekrar Semerkand’a ani dönüşü onu memnun etmiş ve Ali Kuşçu’yu affetmiştir. Fakat Uluğ Bey Ali Kuşçu’ya;</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>-Bana Kirman’dan ne hediye getirdin? diye sorar. Ali Kuşçu;</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>-Bir risale getirdim. Bu çalışmada Ay’ın safhalarını hallettim.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Bundan başka armağan sunmaya gücüm yetmez, dediğinde Uluğ Bey:</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>-Getir, nerede hata etmişsin anlayalım emrini vermiştir.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Buna biraz sinirlenen biraz da heyecanlanan Ali Kuşçu yazdığı Risalat hall el-eşkal el-kamer adlı eserini ayakta okuyarak Uluğ Bey’in büyük takdirini kazanmıştır. Ali Kuşçu Kadızade-i Rumi’nin ölümünden sonra da Semerkand Rasathanesinin başına getirilmiştir. (DİZER, Ali Kuşçu, 1988:4)</span></p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-59162" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-59162" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/01/Ulug-Bey-2.jpg" alt="" width="800" height="600" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/01/Ulug-Bey-2.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/01/Ulug-Bey-2-768x576.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"><figcaption class="wp-caption-text"><center><strong><span>Kazılarda ortaya çıkarılan rasathanenin yıldızların hareketini ölçmeye yarayan 60 derecelik sextantı (Türkçesi ne bilmiyorum).</span></strong></center></figcaption></figure>
<p class="Gvdemetni0"><span>Uluğ Bey’in kurduğu büyük Semerkand Rasathanesi hakkındaki bilgiler Abdürrezzak, Babür ve Uluğ Bey’in eserlerinde az da olsa bulunmaktadır. Babür eserinde Kuhuk tepesinde astronomi tablolarının hazırlanması için gözlem aletlerinin bulunduğu bir rasathanenin yapıldığını ve burada Ziyc-i Gürgani adıyla da bilinen Ziyc-i Uluğ Bey’in hazırladığını yazar. Khandmir de Uluğ Bey’in Semerkand şehri yakınlarında bir rasathanenin olduğundan bahseder. Ancak mimarlar hakkında bilgi vermez. Uluğ Bey’in yıldız tablolarının incelenmesi bu gözlemlerin 39 derece 37 dakika enleminde ve 99 derece 16 dakika boylamında yapıldığını gösteriyor. Bu ise Semerkand yakınlarında kurulmuş rasathanenin varlığının en önemli kanıtı olmuştur. Uluğ Bey’in Semerkand yakınlarında inşa ettirdiği bu rasathane dönemin en modern rasathanelerindendir. Rasathanenin kuruluşu sırasında Uluğ Bey Meraga Rasathanesini örnek almıştır. Rasathanenin içinde duyarlı gözlem aletleri vardı. Bunlardan biri araştırmalar sırasında kuadrant olduğu sanılan ancak daha sonra bir fahri sekstant olduğu anlaşılan alettir. Bu alet meridyen doğrultusunda yerleştirilmiş ve yaklaşık 60 derecelik tuğladan yapılmış olan bir yaydı. Bu yayın çapı 40 metre civarında idi. O döneme kadar bu kadar büyük bir gözlem aleti yapılmamıştır. Bu alet yardımıyla Güneş, Ay, gezegen ve yıldızların yükseklikleri ölçülebildiği gibi önemli astronomi sabitleri de büyük duyarlılıkla ölçülebiliyordu. Bu sabitler arasında yıllık presesyon, tutulma düzleminin eğilimi ve dönencel yıl uzunluğu da bulunuyordu. Bina tamamen yıkılmış olduğu için alet hakkında daha detaylı bilgi vermek zordur. Abdürrezzak ayrıca rasathanede dokuz gök katının derece, dakika, Saniye ve saniyenin onda birini gösteren, yedi gezegen ile yıldızları içeren gök küresinden de söz eder.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>M. S. 2. yy.’da yaşamış olan Batlamyus, Hipparchos’un 1022 yıldız içeren kataloğunu Almagest adlı kitabında vermiştir. Bu kataloğu inceleyen Uluğ Bey bazı hatalar olduğunu fark etmiştir. Bunun üzerine çevresindeki bilim adamları ile yeni gözlemler yapmaya başlayan Uluğ Bey “Ziyc-i Gürgani”, “Ziyc-i Cedidi Sultan” ya da “Ziyc-i Uluğ Bey” adları ile anılan yıldız kataloğunu hazırlamıştır. Bu eser hazırlanırken Batlamyus evren modeli örnek alınmıştır. Yani yer merkezli evren modeli benimsenerek tüm gök cisimlerinin yer etrafında döndüğü kabul edilmiştir. Uluğ Bey’in Semerkand yakınlarında kurmuş olduğu rasathanede yaptığı bu çalışmalar onun tüm dünyada ün yapmasını sağladı. Kataloğun hazırlanması sırasında Ali Kuşçu’nun büyük desteğini gören Uluğ Bey’in bu kataloğu dört bölümden oluşmaktadır. Kataloğun giriş bölümünde bu eserin yazılış nedenlerini söyleyen Uluğ Bey kataloğun hazırlanması sırasında yardımcı olan bilim adamlarının adlarını vermektedir. Ali Kuşçu Gıyasüddin Cemşid, Kadızade-i Rumi bu eserin hazırlanmasında önemli yardımları olmuş kişilerdir. Birinci bölümde çevredeki ülkelerde kullanılan takvimler hakkında bilgiler vardır. Yunan, Hicri (Arap), Meliki yada Celali, İran, Uygur yada Hıtay takvimleri olan bu takvimlerin birbirlerine çevrilmelerine ilişkin hesaplar da bu bölümde bulunuyordu. İkinci bölümde ise trigonometrik fonksiyonlar, ekliptik ve ekvatoryal koordinatlar, enlem ve boylamların tayini, meridyen doğrultusunun tayini, gezegenleri ya da iki yıldız arasındaki uzaklıkların hesaplanması ile ilgili astronomik tanımlar bulunuyordu. Eserin üçüncü bölümündü gezegenlerin ve güneşin hareket teorileri ile tutulmalar ve bazı astronomi konuları anlatılıyordu. Dördüncü bölüm ise astrolojiye ayrılmıştı. Uluğ Bey’in ziyc-i’ni 1437 yılında tamamladığı kabul edilir. Ancak Uluğ Bey 1449 yılına kadar Ziyc üzerinde çalışmaya devam etmiştir.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Semerkand Uluğ Bey’in destekleriyle büyük bir kültür ve bilim merkezi olmuştu. Çeşitli medreseler kuran Uluğ Bey’in yanında çok sayıda bilim adamı vardı. Bunların bir kısmı medreseye dahil, bir kısmı dahil değildi. Ayrıca Uluğ Bey’in sarayı da bir kültür merkezi idi. Büyük bir kütüphaneye sahipti. Ancak bu kütüphanenin kurulan rasathane binasının içinde mi yoksa sarayda mı olduğu bilinmiyor.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Uluğ Bey bir devlet adamı, astronom ve matematikçi olmasının dışında ava da meraklı bir insandı. Sultan Melikşah gibi o da avda öldürdüğü hayvanların listesini tutardı. Uluğ Bey edebiyatla da ilgilenirdi. Ancak İran edebiyatı hakkında fazla bir bilgisi yoktu. Kardeşleri İbrahim ve Baysungur ile edebiyat sohbetleri yapar ve özellikle İran şairlerinden Nizami’yi çok takdir ederdi. Ayrıca Rüstem-i Hüryani, Tahir-i Abiverdi ve İsmet-i Buhari gibi şairlerin hamisi gibi olmuştu. Tarih ve araştırma konularını çok seven Uluğ Bey Ulus-i arba’a-i Cingizi adını taşıyan bir eser yazmıştı. Ne yazık ki, günümüzde kayıp olan bu eser Cengiz hanedanındaki dört ulusun tarihini anlatmakta idi.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Uluğ Bey gayet adil bir hükümdar olarak tanınırdı. Babası Şahruh şeriatın hararetli bir taraftarı olduğundan merasime önem vermezdi. Bu nedenle baş emir sarayı ve askeri işleri kendi istediği gibi yönetirdi. Uluğ Bey babasının tersine saray ve askeri idare konularında Moğol geleneklerine çok bağlıydı. O’nun döneminde arazi vergileri en aşağı seviyelere çekilerek çiftçilerin rahatlaması sağlanmıştır. Uluğ Bey tamga adı verilen sanat ve ticaret vergileri üzerinde hassasiyetle dururdu. Tüm İslam âleminde (Maveraünnehr dâhil) bu çeşit vergi şeriata aykırı sayılsa da bu vergi toplanırdı. Bu yazıda Uluğ Bey’in 1411-1447 döneminde yaptığı savaşlara ve siyasi icraatına hacim nedeniyle fazla yer verilmemiştir. Fakat ailesi hakkında bilgi vererek o’nun ölümüne neden olan oğlu Abdül-Latif ve babasıyla yaptığı savaşları ve sonuçlarını aktarmak gerekir.</span></p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-59163" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-59163" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/01/Ulug-Bey-3.jpg" alt="" width="800" height="600" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/01/Ulug-Bey-3.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/01/Ulug-Bey-3-768x576.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"><figcaption class="wp-caption-text"><center><strong><span>Yıldızların gökyüzündeki yerini ölçmeye yarayan alet: Usturlab.</span></strong></center></figcaption></figure>
<p class="Gvdemetni0"><span>Uluğ Bey ömrü boyunca beş evlilik yapmıştır. Ancak bunlardan üç tanesinin isimleri biliniyor. Birincisi onyedi yaşında iken evlendirildiği (1404) Öge Begüm (Öge Biki) dür. Öge Begüm’den 1412 yılında Habibe Sultan isminde bir kızı olmuş fakat çocuk 1414’te ölmüştür. 1419 yılında da Öge Begüm ölmüştür.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Uluğ Bey’in ikinci eşi Sultan Mahmut Han’ın kızı Ak-Sultan Henike’dir. Bu eşinden boşanan Uluğ Bey’in adı bilinen son eşi Halil Sultan’ın kızı Hüsni Nigar Hanike’dir. Bu beş eşinden başka çok sayıda cariyesi olan Uluğ Bey’in bu eşlerinden ve cariyelerinden yedi kızı olmuştur. Rukiye Sultan Harun’dan Ak-Baş ve Sultan Baht isimli iki kızı, Büyan Kükeltaş’tan Kutluğ Türkan Aga adlı kızı doğmuştur.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Khandmir yazdığı eserde Uluğ Bey’in kızlarından ve annelerinden bahsederken, Uluğ Bey’in oğullarının annelerinden söz etmez. Uluğ Bey’in iki oğlu Abdullah ve Abdurrahman genç yaşta ölmüşlerdir. Onun halefi olan ve öldürülmesine neden olan oğlu Abdul-Latif’in doğum tarihi bilinmemektedir. Abdullatif büyük annesi Gevher Şad Aga tarafından Herat’ta yetiştirilmiştir. Bir ara kuzeni Ala ad Devle’ye gösterilen ilgiye kızan Abdül-Latif Semerkand’a babasının sarayına gelse de Herat’a geri gönderilmiştir. Abdül-Latif’in bir kardeşi de Abdülaziz’dir. O ağabeyinin tersine Semerkand’da yetiştirilmiştir.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Her dönemde olduğu gibi taht kavgası Uluğ Bey’in yaşadığı dönemde de olmuştur. Uluğ Bey’in annesi Gevher Şad Aga devletin tüm yönetimini ele almıştı. Onun isteği Baysungur’un oğlu Ala ad Devle’yi veliaht olarak bırakmaktı. Ancak Uluğ Bey’den ve Herat’ta bulunan Abdül-Latif’den de çekiniyordu. Şahruh ise Timur’un ölümü sırasında üç yaşında bulunan oğlu Belh hakimi Muhammed Cuki’yi düşünüyordu. Bunu açıkça belirtmese bile oğlunun halefi olması isteğiydi. Eşi Gevher Şad Aga ise Muhammed Cuki’yi divan işlerine bile karıştırmıyordu. 1444 yılında Şahruh’un hastalanması üzerine onun öleceğini sanan Gevher Şad Aga askeri komutanlardan Celaleddin Firuz Şad’ı etkileyerek onun Ala ad Devle’ye biat etmesini sağladı. Fakat Şahruh’un ölmeyip iyileşmesi tüm planları karıştırdı. Bu arada aynı yıl (1444) Muhammed Cuki öldü ve tahta geçecek kişi belirsizleşti. Ala ad Devle bu belirsizliği kullanıp tahta geçmekten kaçındı.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>1446’da Baysungur’un genç oğlu Muhammed büyük babasına isyan etti ve Hamedan ile İsfehan’ı zapt etti. Bu arada Şiraz’ı da kuşattı. Tüm bunlar olurken Gevher Şad, Abdül-Latif ve Şahrah savaşta, Ala ad Devle ise Herat’ta bulunuyordu. Şahruh torunu ile girdiği savaşta hiç zorlanmadı. Muhammed dağlara kaçtı. Timur İmparatorluğu bir karmaşa içine girmişti. Uluğ Bey de Ala ad Devle ile bir savaşa girdi. Bu savaşın sonunda Ala ad Devle önce Meşed’e daha sonra da Kuçan’a kaçtı. Kardeşi Babür’ün yanına sığındı.</span></p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-59164" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-59164" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/01/Ulug-Bey-4.jpg" alt="" width="800" height="600" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/01/Ulug-Bey-4.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/01/Ulug-Bey-4-768x576.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"><figcaption class="wp-caption-text"><center><strong><span>Uluğ Bey’in binden fazla yıldızın yerini, adını kaydettiği astronomi kitabı. Avrupa’daki astronominin temelleri de bu kitaptaki bilgilere dayanıyor.</span></strong></center></figcaption></figure>
<p class="Gvdemetni0"><span>Horasan seferi sırasında Uluğ Bey ile oğlu Abdul-Latif arasındaki düşmanlık ortaya çıktı. Amuderya’nın karşılıklı iki sahilinde karşı karşıya gelen Uluğ Bey ve Abdul-Latif yaklaşık üç ay bu durumda kaldılar. Abdül-Latif bu savaş sırasında her zaman babasına karşı üstündü. Bir ara Uluğ Bey Semerkand’daki bazı olayları düzeltmek için Semerkand’a döndü. Savaş alanına geri dönüşünde oğlunun üzerine saldıran Uluğ Bey ile Abdül-Latifin orduları Semerkand yakınlarındaki Dimşik’te 1449 Eylül ve Ekim aylarında savaştılar. Uluğ Bey bu savaşı kaybetti. Semerkand’ı teslim ettiği Miranşah’a giden Uluğ Bey’i burada bir sürpriz bekliyordu. Miranşah ona kalenin kapısı açmadı. Bunun üzerine oğlu Abdülaziz ve bazı arkadaşlarıyla Şah Ruhiye, kalesine sığınmak isteyen Uluğ Bey kale komutanı Polatoğlu Memlük İbrahimin onları Abdül-Latif’e teslim edeceğini anlayınca kendi arzusuyla oğluna teslim oldu. Oğlu Abdül-Latif onu öldürmedi ancak elindeki tüm yetkilerini aldı. Bu arada Abdül-Latif babasını yok etme yollarını düşünüyordu. Daha önce Uluğ Bey tarafından öldürülen bir adamın oğlu olan Abbas, Abdül-Latif’e yardım etti. Abdül-Latif şeriata göre yapılması gereken ne varsa yapılmasını istedi ve ruhani bilginlerden bir fetva hazırlamalarını istedi. Semerkand’in tüm kadıları bu fetvayı mühürlemesine karşılık Kadı Miskin bunu mühürlemedi.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Uluğ Bey tüm bu planlardan habersiz oğluna hacca gitmek istediğini belirtmiş ve hazırlıklar yapılarak hacı adayları ve beraberindekilerle Semerkand’dan ayrılmıştı. Ancak onlara yetişen bir haberci hazırlıkların tam yapılmadığını belirterek yakın bir köyde durmalarını ve uğurlama töreninin yeniden yapılacağını belirtti. Tüm olacaklardan habersiz Uluğ Bey köye geldiğinde elleri bağlanır ve diz çöktürülerek Abbas tarafından başı gövdesinden ayrılarak katledilir. (27 Ekim 1449) Mezarında 10 Ramazan 853 yazmaktadır. Bir iktidar kavgası sonucunda büyük bir bilim adamı, bir hükümdar oğlu tarafından katledilerek Türk tarihine kara bir sayfa olarak girmiştir. Abdül-Latif babasını öldürmekle de kalmayarak onun kurduğu büyük astronomi merkezini Semerkand Rasathanesini yıktırdı.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>15. yy.’da Avrupa’da başlayan gelişmeler denizciliği de etkilemiş ve bunun sonucunda astronomi önemli bir meslek haline gelmişti. Bu dönemde yıldızların konumlarının doğru olarak belirlenmesi denizcilerin yönlerini bulması açısından büyük önem taşıyordu. Avrupalı bilim adamları eski yıldız kataloglarını düzenlemeye çalışırken Uluğ Bey’in hazırlamış olduğu Ziyc-i’den haberdar oldular. Bu kataloğun birçok tercümesi yapıldı. Özellikle İngiltere’de Oxford’da profesör olan John Greaves 1648 yılında Ziyc’in bir bölümünü tercüme etti ve “Quibus acceserunt, Insigniorum Aliguot Stellarum Longitudines, et Latitudines, Ex Astronomicis Observationibus Uluğ Beigi, Tamerlani Magni Nepotis” adı ile yayınlandı. Yine aynı yıl içinde bu eserden alınan coğrafya tabloları “Binae Tabulae Geogrophicae, una Hassir Eddini Persae, Altera Uluğ Beiği Tatari: Opera et Studio J. Gravli” adı ile yayımlandı.Bunlardan iki yıl sonra 1650 de Londra’da ziyc’in birinci bölümü “Epockae celebiores, Astronomis, Historicis, Chronologis, Chataiorum, Syro – Graeconum, Arabam, Persarum, Chorasmionum usitatae: Ex traditione Ulug Beigi” adı ile yayımlandı. Esere olan ihtiyaç nedeniyle kitabın ikinci baskısı yapıldı. 17 yıl sonra 1665 de Thomas Hyde tarafından Uluğ Bey ziycinin Tajik ve Latince bir basımı “Tabulae Long, ac Lat. Stellarum Fixarum, ex observatione Ulug Beigi” adı ile yayımlandı. O dönem için bu yıldız kataloğu çok önemli idi. Çünkü Avrupa’da böyle yıldız katalogları çok değerliydi ve nadir bulunuyordu. Hyde’ın Oxford yayımından 25 yıl soma Jan Hevelius “Prodromus Astronomiae” (Astronomi Habercisi) adlı kitabında Uluğ Bey’in tablolarına yeniden yer verdi. Bu kitapta Batlamyus, Tycho Brahe Riccoli, Prens Hesse ve Hevelius’un katalogları ile Uluğ Bey’in kataloğu karşılaştırılmıştır, Hevelius, Uluğ Bey’e büyük değer vermiştir. Ona kitabında kataloglarından söz edilen diğer beş astronomla gösteren bir resimde yer vermiştir. Bu resimde Uluğ Bey Urania’nın sağındaki ilk yere oturtulmuş ve Uluğ Bey’e büyük hürmet gösterilmiştir. Hevelius’un kitabında yer alan bir başka resimde de Uluğ Bey farklı dönemlerde yaşamın onbir önemli astronomla beraber gösterilmiştir.</span></p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-59165" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-59165" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/01/Ulug-Bey-5.jpg" alt="" width="800" height="600" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/01/Ulug-Bey-5.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/01/Ulug-Bey-5-768x576.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"><figcaption class="wp-caption-text"><center><strong><span>Rasathanenin bir modeli.</span></strong></center></figcaption></figure>
<p class="Gvdemetni0"><span>Uluğ Bey’in kataloğunun basılma işlemi Hevelius’dan sonrada devam etmiştir. Flamsted 1725’de “Historia Coelestis” adlı eserinde Bafiamyus,Tycho Brahe, Prens Hesse, Hevelius ve kendi hazırladığı katalog ile beraber Uluğ Bey kataloğunu yayımladı. Bundan sonra 1767 yılında Sfıarpe ve 1843’de Brailly tarafından da yayımlandı. Ayrıca önemli Fransız şarkiyatçı Şedillot tarafından “Uluğ Bey’in Astronomi Tabloları” adı altında bir yayım daha yapıldı.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Uluğ Bey kataloğu 1437’de hazırlandıktan sonra tüm dünyaya çeşitli bilim adamlarının tercümeleriyle yayıldı. Avrupa ve Asya kütüphanelerinde on tane Uluğ Bey ziycinin nüshası bulunuyor. Bu eserin 15. yüzyıla ait Tajik dilinde yazılmış bir nüshası Özbek Bilimler Akademisinde bulunuyor.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Uluğ Bey 15. Yüzyılda yaşamış çok büyük bir Türk bilim adamı idi. Kurduğu rasathane ne yazık ki onun ölümünden hemen sonra yıkılmışsa da hazırladığı katalog günümüze kadar gelmiştir. Onun çeşitli siyasi entrikalarla oğlu Abdül-Latif tarafından öldürtülmesi tarihimiz açısından büyük bir talihsizliktir.</span></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Lâlifer BALİBEYOĞLU</strong></span></a>
</p><p><span><strong>Astronom-Matematikçi</strong></span></p>
<hr>
<div><span><strong>Kaynak:</strong></span></div>
<div class="Gvdemetni0"><span><span>Ahmet Yesevi Üniversitesi, </span><span>Mütevelli Heyet Başkanlığı, </span><span>Bilig – Türk Dünyası Sosyal Bilimler Dergisi, </span><span>Sayı: 6 Yaz-1997</span></span></div>
<div class="Gvdemetni0"><span>Görsel Kaynak: <a href="http://ikicihanaresinde.blogspot.com/" target="_blank" rel="noopener noreferrer">http://ikicihanaresinde.blogspot.com</a></span></div>
<div class="Gvdemetni40"></div>
<div class="Gvdemetni40"><span><strong>KAYNAKLAR</strong></span></div>
<div><span>BARTOLD W.            1990 Uluğ Beğ ve Zamanı, Kültür Bakanlığı</span></div>
<div class="Gvdemetni50"><span><strong>DİZER M.</strong>                  1989 Ali Kuşçu, Kültür ve Turizm Bakanlığı</span></div>
<div class="Gvdemetni50"><span><strong>DİZER M.</strong>                  1989 Uluğ Bey, Kültür Bakanlığı</span></div>
<div class="Gvdemetni40"><span>DOİG P                     1949 A Concise History of Astronomy</span></div>
<div class="Gvdemetni40"><span>DREYER                   1953 A History of Astronomy from Thales to Kepler</span></div>
<div class="Gvdemetni40"><span>SAYILI A                   1960 The Observatory in İslam TTK</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Ali Kuşçu</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/ali-kuscu</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/ali-kuscu</guid>
<description><![CDATA[ Ali Kuşçu
Doğum Tarihi: 1403, Semerkand, Özbekistan Ölüm Tarihi: 16 Aralık 1474, İstanbul Türk-İslam dünyasının büyük astronomi ve kelam alimi olan Ali Kuşçu, XV. yüzyıl başlarında Semerkant’ta doğdu. Babası Muhammed, ünlü Türk Sultanı ve astronomu Uluğ Bey’in kuşçusu olduğu için, ailesi ‘Kuşçu’ lakabıyla meşhur oldu. Küçük yaştan itibaren matematik ve astronomiye ilgi duyan Ali Kuşçu, devrin en büyük alimleri olan […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c455ad6c29.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:47 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Ali, Kuşçu</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="525" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/02/Ali-Kuscu.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/ali-kuscu.html">Ali Kuşçu</a></p>
<blockquote>
<p><span class="GRkHZd w8qArf"><strong>Doğum Tarihi:</strong> </span><span class="Eq0J8 LrzXr kno-fv">1403, Semerkand, Özbekistan<br>
<span class="GRkHZd w8qArf"><strong>Ölüm Tarihi:</strong> </span>16 Aralık 1474, İstanbul<br>
</span></p>
</blockquote>
<p><span><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-59147 alignleft" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/02/Ali-Kuscu-1.jpg" alt="" width="300" height="390"></span></p>
<p><span>Türk-İslam dünyasının büyük astronomi ve kelam alimi olan Ali Kuşçu, XV. yüzyıl başlarında Semerkant’ta doğdu. Babası Muhammed, ünlü Türk Sultanı ve astronomu Uluğ Bey’in kuşçusu olduğu için, ailesi ‘Kuşçu’ lakabıyla meşhur oldu. Küçük yaştan itibaren matematik ve astronomiye ilgi duyan Ali Kuşçu, devrin en büyük alimleri olan Bursalı Kadızâde Rumî, Gıyâseddin Cemşîd ve Muînuddîn Kâşî’den matematik ve astronomi dersi aldı.</span></p>
<p><span>Daha sonra bilgisini artırmak için Kirman’a gitti. Burada Hall-ü Eşkâl-i Kamer (Ay Safhalarının Açıklanması) adlı risale ile Şerh-i Tecrîd adlı eserini yazdı.Ali Kuşçu, Semerkant ve Kirman’da eğitimini tamamladıktan sonra Uluğ Bey’e yardımcı ve rasathanesine müdür olmuştu. 1449’da hacca gitmek istedi. Tebriz’de Akkoyunlu Hükümdarı Uzun Hasan kendisine büyük saygı gösterdi ve Fatih’le barış görüşmelerinde yardımını istedi. Ali Kuşçu, Uzun Hasan’ın sözcülüğünü yaptıktan sonra Fatih’in davetiyle İstanbul’a geldi. XV. yüzyılın ilk yarısında, Semerkant, dünyanın en önemli bilim merkeziydi. </span></p>
<p><span>Uluğ Bey Rasathanesi, gök bilgisi araştırmaları için en doğru sonuçları alıyordu. Rasathanenin genç müdürü Ali Kuşçu, gece gündüz demeden çalışıyor, bilimsel gerçeklere yenilerini katmak için uğraşıp didiniyordu.</span></p>
<p><span>Gökyüzü bilgisi (astronomi), hem değişmez kuralların, kanunların tespit edilmesine yarıyor, hem de gözlemlerle kontrol edilebiliyordu. Otuz yıla yakın bu işte çalışan Ali Kuşçu, bir gün ansızın her şeyi yüzüstü bırakarak hacca gitmeye karar vermişti. Buna da sebep, en olmayacak bir zamanda, sevgili hükümdarı Uluğ Bey’in 1449 yılında öldürülmesiydi. Gürgân tahtının bu bilgin ve kudretli hûkümdarı, kendi öz oğlu Abdüllâtif’in ihânetine uğramıştı.</span></p>
<p><span>Uluğ Bey, Ali Kuşçu için bambaşka bir mânâ taşıyordu. Her şeyden önce hocasıydı. Ondan matematik ve astronomi dersleri almış, eserlerini uzun uzun incelemiş, sohbetlerinde bulunmuş, hâttâ Doğancıbaşısı olduğu için, adının ucundaki “Kuşçu” lâkabı bile böylece yadigâr kalmıştı.Uluğ Bey, kendi kurduğu rasathaneye de müdür olarak Ali Kuşçu’yu lâyık görmüş, henüz tecrübesiz bir çağdayken bu dev rasathanenin başındaki çalışmalarda, ona bizzat yardımcı olmuştu. İşte Uluğ Bey’in bir ihanete kurban giderek öldürülmesi Ali Kuşçu’yu can evinden vuran bir olaydı.</span></p>
<p><span>Ali Kuşçu bu olayla çok kırıldı. Çoluk çocuğunu toparlayıp Tebriz’e geldi. Uzun Hasan kendisine o kadar saygı gösterdi ki, Konstantiniye Fâtih’i, bir devri kapayıp yenisini açan genç cihangirle ihtilâfında aracılık etmesini istedi. Genç Fâtih’in de bilgin olduğunu, bilginlere büyük saygı gösterdiğini biliyordu. İstanbul’da olup bitenler, kuş kanadıyla Tebriz’e ulaşıyordu. Şiîlerin casusları ve habercileri yalnız padişahın savaş niyetlerine ve hazırlıklarına dair haberler ulaştırmakla kalmıyorlardı.</span></p>
<p><span>Bunun üzerine Ali Kuşçu, kendisine bunca itibar eden Uzun Hasan’ın dileğini kırmayarak yol hazırlıklarını tamamladı. Semerkant’ta Kızıl Elma olarak bilinen eski Bizantium’a ulaştı. Haberciler; onun geleceğini daha önceden saraya uçurmuşlardı. Huzura kabul edildiği zaman Osmanlı hükümdarından beklemediği kadar iltifat gördü. Çünkü, kendisinden önce, eserleri İstanbul’ca biliniyordu. Uluğ Bey Rasathanesi’ndeki çalışmalarından, Semerkant’a aylarca uzak bulunan İstanbul’daki hükümdarın haberi vardı.</span></p>
<p><span>Osmanlı tahtında oturan II. Mehmet (Fatih), gayet dikkatli, bilgili, uyanık bir padişahtı. Âdet olan merasimle Uzun Hasan’ın elçisini kabul etmiş, dileklerini dinlemiş, ama hemen geri dönmesine izin vermemişti. Ondan, gelip artık batıya kaymış olan ilim merkezlerini aydınlatmasını, bilgisiyle İstanbul medreselerinde ilim heveslisi gençleri yetiştirmesini rica etti.</span></p>
<p><span>Bu teklif, Ali Kuşçu için beklenmedik bir iltifattı. Cefâlı olduğu kadar şefkatli olduğunu da bildiği Fatih’in isteği, onun için emir demekti. Ama, ahlâkı dürüst bir ilim adamı olduğunu şu sözlerle ispat etti: “Hünkârım izin verirlerse önce Tebriz’e döneyim. Çünkü burada bulunuşumun gerçek sebebi, Akkoyunlu Hükümdarı’nın elçisi olmaktır. Elçiye zeval yoktur. Gerektir ki, hünkârımın lütûfkâr davetini kabul etmeden önce vazifemi iyi bir sonuca ulaştırdığımı, beni gönderen, bana güvenmiş olan insana bildireyim…”</span></p>
<p><span>Ali Kuşçu’nun bu mazereti, Fatih’e son derece akla yakın göründü. Padişah; iki şeye birden sevinmişti: Kuşçu, davetini kabul etmişti, gelip buradaki ilim öğrencilerini yetiştirecekti. İkincisi ise, son derece mert ve ahlâklı bir insandı. Her haliyle, medreselerde yetiştireceği gençlere örnek olacaktı. Bu sebeple, bir müddet daha misafir ettikten sonra kendisine izin verdi.</span></p>
<p><span>Değerli matematik ve astronomi bilgini Ali Kuşçu, sözünü tuttu. İki yıl sonra, ailesini de alarak Tebriz’den hareket etti. Osmanlı İmparatorluğunun sınırlarından karşılanarak ihtişam içinde İstanbul’a getirildi. Ölümüne kadar da gençleri yetiştirmekle uğraştı. Kuşçu’nun ders vermeye başlamasıyla, İstanbul medreselerinde astronomi ve matematik alanında büyük gelişme oldu.</span></p>
<p><span>Ali Kuşçu’nun İstanbul’a gelişi önemlidir; çünkü o zamana kadar İstanbul’da astronomi ile uğraşan güçlü bir bilgin yoktu. Ali Kuşçu, Osmanlılar arasında astronomi bilimini yaydı.</span></p>
<p><span>Ali Kuşçu 1474’te İstanbul’da vefat etti.</span></p>
<p><span>Kaynak: akat.org</span></p>
<hr>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-59148" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/02/Ali-Kuscu-2.jpg" alt="" width="800" height="600" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/02/Ali-Kuscu-2.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/02/Ali-Kuscu-2-768x576.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span><strong>ALİ KUŞÇU’YU TANIYOR MUYUZ?</strong></span></p>
<p><span><strong>İstanbul Üniversitesi’nin ilk programcısı oydu.  </strong></span></p>
<p><span>Uluğ Bey’in doğancısı  Mehmed’in oğlu olduğu için kendisine kuşçu lakabı verilmiş olan, kısaca Ali Kuşçu diye anılan büyük Türk düşünürü ve bilgini. Semerkand’ta dünyaya gelmiştir. Doğum tarihi tam olarak bilinmemektedir. Devrin seçkin bilim adamlarından ders almıştır. Ali Kuşçu Uluğ Bey’in önderliğinde yapılan rasathane faaliyetlerinde önemli görevler aldı. Kadızade-i Rumi’nin vefatı üzerine rasathanenin yönetimini üstlenmiştir. Koyunlu hükümdarı Uzun Hasan, Ali Kuşçunun İslam dünyasını kuşatmış olan ününden yararlanarak Fatih Sultan Mehmet ile aralarındaki ihtilafı çözmek için onu İstanbul’a elçi olarak gönderir.</span></p>
<p><span>Bilim adamlarına hürmeti adet haline getirmiş olan Fatih Sultan Mehmet, Ali Kuşçu’yu büyük bir saygıyla karşılar ve derin bilgisine hayran kalır. Yeni fethettiği İmparatorluğun başkentini İslam dünyasının bilim merkezi haline getirmeyi planlayan büyük hükümdar ona İstanbul’da kalmayı teklif eder. Ancak Ali Kuşçu nazik bir şekilde bunun o an için uygun olmadığını, elçilik hizmetini tamamladıktan sonra dönüp gelebileceğini belirterek İstanbul’dan ayrılır. Bir müddet sonra Uzun Hasan’dan izin alarak İstanbul’a döner. Bu durumdan haberdar olan Fatih Sultan Mehmet Han onun son derece iltifatlı ve saygıyla karşılanmasını sağlar. Üsküdar’a geldiğinde devrin ünlü bilgini Hocazade ile birlikte kalabalık bir ulema heyeti tarafından karşılanarak doğrudan huzura kabul edilir.</span></p>
<p><span>Fatih Sultan Mehmed Han, Uzun Hasanla yaptığı savaşa Ali Kuşçu’yu da beraberinde götürür. Dönüşünde onu İmparatorluğun en üst düzeyde ilmi mevkii sayılan Ayasofya Medresesi müderrisliğine tayin eder. Astronomi, matematik, felsefe, kelam, usulü fıkıh, dil ve gramer konularında 15’in üzerinde eseri bulunan Ali Kuşçu’ya bunlardan ayrı olarak pek çok eser nispet edilmiştir.</span></p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-59149" class="wp-caption alignleft"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-59149" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/02/Ali-Kuscu-3.jpg" alt="" width="300" height="288"><figcaption class="wp-caption-text"><center><strong><span>Ali Kuşçu’nun Mezarı</span></strong></center></figcaption></figure>
<p><span><span><strong><span>Eyüp Sultan’da Medfun Bir Uzay Bilimci</span></strong></span></span></p>
<p><span>Ali Kuşçu, Molla Hüsrev ile birlikte Fatih Sultan Mehmet Han’ın kurduğu Sahn-ı Seman medreselerinin ( Bugünkü İstanbul Üniversitesi) programlarını ilk olarak düzenledikleri ve uygulamaya koydukları sanılmaktadır. Ayrıca yaptığı ölçümler sonucunda İstanbul için önceden belirlenmiş olan 60 derecelik boylamın doğru olmadığını tespit etmiş, gerçek boylamın 59 derece, enleminde 41 derece 14 dakika olduğunu belirlemiştir. M. 1470’de vefat etmiştir. Ali Kuşçunun yaptığı ilmi çalışmaların neticeleri uzun süre kendinden sonra gelen nesillere ışık tutmuştur. Rivayetlere göre ünlü fizikçi ve astronomi bilgini, Ali Kuşçu’nun uzun seneler muhafaza edilen mezarı bir ara kaybolmuştur. Ancak 1957 senesinde yapılan imar ve ihya çalışmaları sırasında mezar yeri tespit edilememekle beraber mezar taşı, Eyüp Sultan Türbesi’nin hemen arkasında bulunmuştur. Bulunan mezar taşı temizlenerek yine türbenin arka kısmına muntazamca dikilmiştir. Şimdi soruyorum aziz okuyucular, logosunda 1453 yazan İstanbul Üniversitesi’nin kaç tane öğrencisi veya hocası bu ünlü bilginimizin mezarının yerini bilir?</span></p>
<p><span><strong>Nidayi Sevim – Haber Kültür.net</strong></span></p>
<p><span><strong>Not:</strong> Ali Kuşçu’nun mezarını  ziyaret etmek için, Sultan Ahmet Meydanında bulunan Türbeler Müdürlüğü’nden dilekçe ile müracaat edilip, müsaade alınması gerekiyor. Fotoğraf çekmekte maalesef yasak! Bütün bu engellemeler ve kısıtlamalar, mezarlıklarımızın içler acısı durumunun basına ve kamuoyuna yansıması endişesinden kaynaklandığı sanılmaktadır.</span></p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Doğu Batı Algısında Attilâ</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/dogu-bati-algisinda-attila</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/dogu-bati-algisinda-attila</guid>
<description><![CDATA[ Doğu Batı Algısında Attilâ
İki yaşam tarzı, iki farklı kültür, iki ayrı dünya ve iki zıt anlayış: yerleşik hayat ve göçebe yaşam tarzı, insanlık tarihi ile eş zamanlı kabul edilebilir bu durum insanlık tarihinin başlamasıyla ortaya çıkar. Aynı durum lokal da olsa hala çok az yerde devam ediyor. Lokal olmayan aynı hal modern çağımızda da devam etmektedir. Eylemsel olarak […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4558ebddd.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:47 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Doğu, Batı, Algısında, Attilâ</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="480" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/06/Attila-1.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/dogu-bati-algisinda-attila.html">Doğu Batı Algısında Attilâ</a></p>
<p><span>İki yaşam tarzı, iki farklı kültür, iki ayrı dünya ve iki zıt anlayış: yerleşik hayat ve göçebe yaşam tarzı, insanlık tarihi ile eş zamanlı kabul edilebilir bu durum insanlık tarihinin başlamasıyla ortaya çıkar. Aynı durum lokal da olsa hala çok az yerde devam ediyor. Lokal olmayan aynı hal modern çağımızda da devam etmektedir. Eylemsel olarak günümüz dünyası bir yerleşik bir de göçebe toplum unsuru barındırmamaktadır. Sakin dünyanın yerleşik insanları bu iki zıt anlayışın temsilciliğini ve savunuculuğunu, miras olarak gördükleri geçmişlerini uygarlıkları adına sahiplenmektedirler.</span></p>
<p><span>İnsanlığın geçirdiği süreç, evrimle, beşeri ve tabii felaketler; bu iki zıt kutbu biraz daha yakınlaştırmış görünmektedir. Daha doğrusu büyük uçuruma köprüler atılmıştır. Hatta insanlık zaman tüneline kuş bakışı baktığımız zaman aydınlanma çağından günümüze doğru gittikçe rafinize edilmiş anlayış ve düşünceler bir sentez olma yolundalar. Bu anlayışın yansıması olarak hem Doğu’nun hem de Batı’nın değerlerini önemseyen düalist düşünceler tezahür etmeye başlamıştır.</span></p>
<p><span>Bu makalemizde her ne kadar temel parametre olarak aldığımız Attilâ’nın Doğu-Batı edebiyat ve sanatlarına olan yansıması ise de tarih ilminin vesikalarından da istifade etmeye çalıştık.</span></p>
<p><span>Hun Hükümdarı Attilâ: Barbar mı, Kahraman mı?</span></p>
<p><span>Attilâ, Avrupa Hunlarının yenilmez hakanı, yaptığı fetihlerle ülkesinin sınırlarını muazzam büyüklükte genişletmekle kalmayan bu şanlı hükümdar, Avrupalılar tarafından henüz yaşarken bir efsane olarak kabul edilmiştir. Tarih ışığında; gerçekler, efsaneler ve iddialar ile Doğu ve Batı’nın Attilâ’yı algılama anlayışlarını inceleyelim.</span></p>
<p><span><strong>Araştırma Yazısı:</strong> </span></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/dogu-bati-algisinda-attila.html" target="_blank" rel="noopener noreferrer"><span><strong class="btn btn-default btn-md">Ahmet ADIGÜZEL</strong></span></a></p>
<p><span>Öğrenci-Doktora, Girne Amerikan Üniversitesi, El-mek: aadiguzel@hotmail.com</span></p>
<div class="wep-preview"><div class="wep-download-document"><a href="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/06/Dogu-Bati-Algisinda-Attila.pdf" target="_blank">Pdf Dosyasını İndir</a></div></div>
<p><a href="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/06/Dogu-Bati-Algisinda-Attil%C3%A2.pdf" target="_blank" rel="noopener noreferrer"><strong class="btn btn-default btn-md">TAM SAYFA GÖRÜNÜMÜ</strong></a></p>
<p> </p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Ali Şir Nevâyî</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/ali-sir-nevayi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/ali-sir-nevayi</guid>
<description><![CDATA[ Ali Şir Nevâyî
Bir zamanlar kültür adamları da edebiyat adamları da Türkiye’nin gündemini işgal ederdi. O zamanlar mutlu, huzurlu ve şiirli günlerdi. 1941 Nevâyî’nin 500. doğum yıl dönümü idi. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde onun için bir anma düzenlenmişti. Oradaki konuşmalar küçük bir risale hâlinde basılmıştı; bu risale hâlâ meraklılarının ellerinde mevcuttur. 1940’larda, 1950’lerde gazetelerin ikinci sayfalarında kültür adamları […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4557e1c0a.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:47 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Ali, Şir, Nevâyî</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/11/Ali-Sir-Nevai.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/ali-sir-nevayi.html">Ali Şir Nevâyî</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Ahmet B. Ercilasun</strong> – Yeniçağ</span></a>
</p><div><span><strong><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-63644 alignleft" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/01/Ali-Sir-Nevai.jpg" alt="" width="300" height="332">Bir zamanlar kültür adamları da edebiyat adamları da Türkiye’nin gündemini işgal ederdi. O zamanlar mutlu, huzurlu ve şiirli günlerdi. </strong></span></div>
<div><span>1941 Nevâyî’nin 500. doğum yıl dönümü idi. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde onun için bir anma düzenlenmişti. Oradaki konuşmalar küçük bir risale hâlinde basılmıştı; bu risale hâlâ meraklılarının ellerinde mevcuttur. 1940’larda, 1950’lerde gazetelerin ikinci sayfalarında kültür adamları için uzunca yazılar da çıkardı. 1941’de Özbekistan da Nevâyî’yi anmış ve çok güzel bir albüm çıkarmıştı.</span><br>
<span>  </span><br>
<span>03 Ocak 2011 Nevâyî’nin 510. ölüm yıl dönümüdür. Bu büyük şair, yazar, devlet adamı ve san’at hâmisi sadece 60 yıl yaşadı ve bu ömre 30 büyük eser sığdırdı. Nevâyî doğduğu zaman Doğu Türk Devleti’nin başında Şahruh vardı. Büyük Temür’ün oğlu Şahruh, 1407-1447 arasında 40 yıl Doğu Türk Devleti’ni (Temürlüleri) idare etti. Başkent, şimdi Afganistan’da bulunan Herat idi. İkinci büyük merkez ise şimdi Özbekistan’da bulunan Semerkant idi ve orada da vali olarak Şahruh’un oğlu Uluğ Beğ bulunuyordu. O dönemin Herat ve Semerkant’ı bugünün Washington ve New York’u gibiydi. Bu şehirler, dünyanın siyaset, bilim ve kültür merkezleriydi. Nevâyî, Herat’ta böyle bir muhitte doğdu. Şehzade Hüseyin Baykara ile birlikte okudu, birlikte büyüdü. Baykara 1469’da hükümdar olunca da Nevâyî onun nedîmi, mühürdarı ve divan beği (kabine üyesi) oldu. Varlıklıydı ve devlette çok itibarlı bir yeri vardı. Nüfuzunu san’at ve kültür adamlarını himaye etmek için kullandı. Devrin büyük sanatçıları, resimde Bihzad, şiirde Abdurrahman Câmi, Benâî, musikide Hüseyin Vâiz, hat san’atında Sultan Ali, tarihçilikte Hondmir ve Mirhond onun meclislerinden eksik olmazdı. Hükümdar Hüseyin Baykara da şairdi ve şiir devletin en yüksek katlarında insanların ruhlarını temizliyordu.</span><br>
<span>Aynı dönemlerde önce Edirne’de, sonra İstanbul’da 2. Murad’ın ve Fatih’in sarayları da öyleydi. Fatih devrinin büyük şairi Ahmed Paşa, Nevâyî’ye nazireler yazıyordu, yani Herat’tan İstanbul’a yol vardı. Mimar Sinanlı, Bâkîli Kanunî Sultan Süleyman devrini hatırlarsanız; san’atın devlet katındaki yerini daha iyi hayal edebilirsiniz. Galiba böyle mutlu ve şiirli bir dönemi biz en son Atatürk’ün Çankaya sofralarında yaşadık. Şimdi nâtıklarla magazincilerin baş köşelerde olduğu bir dönemdeyiz.</span></div>
<div><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-59135" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/10/Ali-Sir-Nevai-1.jpg" alt="" width="800" height="480" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/10/Ali-Sir-Nevai-1.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/10/Ali-Sir-Nevai-1-768x461.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></div>
<p><span><strong>Ali Şir Nevai Tiyatrosu</strong></span></p>
<p><span>Nevâyî, Farsça Divan ile birlikte tam beş adet divan, beş mesnevi yazdı. Abdurrahman Cami, tezkiresine Türk velileri almadığı için oturdu, bir de evliya tezkiresi yazdı ve Türk velilerini de değerlendirdi. Şairlerin kısa biyografilerini veren ilk şair tezkiresini de o yazdı: Mecâlisü’n-Nefâis. Bu eserden sonra Doğu ve Batı Türklüğünde şair tezkireleri yazma âdeti başladı. Onun daha birçok biyografik, tarihî ve dinî eseri vardır. Edebiyat ve dil teorisiyle de uğraştı. Mîzânü’l-Evzân, şiir vezinleri hakkındadır. Muhâkemetü’l-Lugateyn’de Türkçe ile Farsçayı karşılaştırır ve Türkçenin üstün yanlarını örneklerle gösterir. Kendi dilinde yazmayıp Farsça yazan Türk şairlerini eleştirir; hiç olmazsa Farsça yazdığınız kadar Türkçe yazın, der.</span></p>
<p><span>Şu beyit, Nevâyî’nin Türk dünyası için ne ifade ettiğini çok güzel anlatır: Türk nazmıda çü min tartıp alem / Eyledim ol memleketni yek-kalem (Türk şiirinde ne zaman ki ben bayrak kaldırdım, o zaman Türk ülkelerini yek-kalem eyledim, birleştirdim). Nevâyî yaptığı işin farkındadır ve gerçekten bütün Türk dünyasında bir dil ve kültür birliği oluşturmuştur. Osmanlı sahasında Nevâyî’nin dilini anlamak için özel sözlükler yazılmış, Fatih döneminden 19. yüzyıla kadar, aralarında Nedim’in de bulunduğu pek çok Osmanlı şairi Çağatay Türkçesiyle ona nazireler yazmıştır. Nevâyî’nin eserlerinin yazma nüshaları, Türkistan dışında, İstanbul, Bakü, Tebriz, Kazan ve hatta Hindistan şehirlerine yayılmıştır. En güzel, tezhipli nüshalar da Topkapı Sarayı’ndadır. Bu yaygınlık da onun gerçekten bütün Türk dünyasını birleştiren bir şair ve san’at adamı olduğunu göstermektedir.</span></p>
<p><span>Nevâyî’nin kendini ve halkını Türk, dilini de Türkçe olarak adlandırdığını belirtmek belki fuzuli bir iştir. Fakat, Türk ulusu, Atatürk döneminde, tepeden inme oluşturulmuş bir ulustur, diyorlar ya, bu da kulaklara küpe olsun dedim.</span></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Ahmet B. Ercilasun</strong> – Yeniçağ</span></a>
</p><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Raziye Begüm Sultan</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/raziye-begum-sultan</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/raziye-begum-sultan</guid>
<description><![CDATA[ Raziye Begüm Sultan
Müslüman Türk Devletinin Tek Kadın Sultanı “Belkîs-i Cihan Raziye Begüm” Toplumu oluşturan ailelerin en önemli unsuru olan kadın, Türk toplumunda önemli bir yere sahiptir. Ataerkil bir toplum yapısına sahip olduğunu bilinen Türk toplumunda bazen anaerkil bir yapı da dikkat çekmektedir. Orta Asya ve Hindistan Türkleri arasında doğrudan doğruya siyasal ve askeri rol oynayan yani devleti […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c455598e2a.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:47 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Raziye, Begüm, Sultan</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/10/Raziye-Begum-Sultan-1.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/raziye-begum-sultan.html">Raziye Begüm Sultan</a></p>
<p><span><strong>Müslüman Türk Devletinin Tek Kadın Sultanı</strong></span></p>
<p><span><strong>“Belkîs-i Cihan Raziye Begüm”</strong></span></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Dr. H. Hilal ŞAHİN</strong></span></a>
</p><p>Toplumu oluşturan ailelerin en önemli unsuru olan kadın, Türk toplumunda önemli bir yere sahiptir. Ataerkil bir toplum yapısına sahip olduğunu bilinen Türk toplumunda bazen anaerkil bir yapı da dikkat çekmektedir.</p>
<p>Orta Asya ve Hindistan Türkleri arasında doğrudan doğruya siyasal ve askeri rol oynayan yani devleti idare ve orduya kumanda eden kadınların olduğu tarihi kayıtlarda yer almaktadır.<a href="https://www.altayli.net/raziye-begum-sultan.html#_edn1" name="_ednref1"><sup>[1]</sup></a> Söz konusu kayıtlarda yer alanlardan birisi de Raziye Begüm’dür (Sultan Raziye).</p>
<p>Raziye Begüm, İngiltere Kraliçesi I. Mary’den<a href="https://www.altayli.net/raziye-begum-sultan.html#_edn2" name="_ednref2"><sup>[2]</sup></a> 318 yıl, Kraliçe I. Elizabeth’den 322 yıl, Kraliçe Victoria I. (1837-19019)’den de 600 yıl önce hükümdarlık yapmış olmasına rağmen çok yönlü kişiliğiyle örnek bir Türk kadınıdır. Hindistan’da kurulan ilk Müslüman Türk devleti Dehli<a href="https://www.altayli.net/raziye-begum-sultan.html#_edn3" name="_ednref3"><sup>[3]</sup></a> Türk Sultanlığı’nın hükümdarı olarak dört yıl tahta oturan Raziye Begüm,<a href="https://www.altayli.net/raziye-begum-sultan.html#_edn4" name="_ednref4"><sup>[4]</sup></a> bu zaman zarfında devletinin bekâsı için üstün çaba sarf etmiştir.</p>
<p>Dehli Türk Sultanlığı Hindistan’daki, Müslüman Gurlu Devletinin komutanlarından Kutbeddin Aybeg tarafından Delhi (Dehli)’ de kurulmuş (1206); Mu’izzîler, Halacîler, Tuğluklar ve Seyyîdler olmak üzere art arda dört Türk sülâlesi tarafından idare edilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/raziye-begum-sultan.html#_edn5" name="_ednref5"><sup>[5]</sup></a></p>
<p>Raziye Begüm, Hindistan tarihinin “ilk ve yegâne Türk Kadın Hükümdar”ı olarak bilinmektedir. Diğer bir deyişle o Güney Asya’nın “ilk ve Dehli Sultanlığı’nın tek kadın hükümdarı”dır. Raziye Begüm, tahtta kaldığı zamanlarda devlet idaresi için büyük özveride bulunmuş; hükümdar olsa dahi nihayette bir kadın olmanın verdiği nezaket ve zarafetle devleti bir kadının da yönetebileceğini göstermiştir.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-59126" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/10/Raziye-Begum-Sultan.jpg" alt="" width="400" height="505"></p>
<p><span><strong>Raziye Begüm’ün (1236-1240) Biyografisi</strong></span></p>
<p>Raziye<a href="https://www.altayli.net/raziye-begum-sultan.html#_edn6" name="_ednref6"><sup>[6]</sup></a> Begüm<a href="https://www.altayli.net/raziye-begum-sultan.html#_edn7" name="_ednref7"><sup>[7]</sup></a> (1236-1240), Şemseddin İltutmuş’un<a href="https://www.altayli.net/raziye-begum-sultan.html#_edn8" name="_ednref8"><sup>[8]</sup></a> çok değer verdiği ve sevdiği; hareminin başkadını olarak Köşk-ü Firuzi’de oturtmaya layık gördüğü karısı Türkan/Terken<a href="https://www.altayli.net/raziye-begum-sultan.html#_edn9" name="_ednref9"><sup>[9]</sup></a> Hatun’dan doğan kızıdır. Küçük yaşlardan itibaren babasının yanı sıra devlet işleriyle ilgilenen Sultan’ın bu ilgisi ve yeteneklerini fark eden Sultan İltutmuş, saltanatını kızına devretmeye karar vermiştir.<a href="https://www.altayli.net/raziye-begum-sultan.html#_edn10" name="_ednref10"><sup>[10]</sup></a> Kaynaklarda, İltutmuş’un 12 oğlu ve iki kızının olduğu; büyük kızının Kırk Türk Beyin başı Balaban ile evlendiği, küçük kızı olan Raziye Begüm’ün de uzun bir süre evlenmediği ve babasının sağ kolu olduğu yazmaktadır. İltutmuş, kızına “Kurat-ul Aynım (Göz Bebeğim) diye hitap etmiş ve kızının erkek kardeşlerinden üstün yönlerini her ortamda dile getirmiştir.</p>
<p>Kaynaklarda Raziye’nin askerî ve siyasi deha sahibi olduğu<a href="https://www.altayli.net/raziye-begum-sultan.html#_edn11" name="_ednref11"><sup>[11]</sup></a> yay kuşandığı ve maiyeti etrafında bulunduğu halde erkek gibi ata bindiği, yüzünü örtmediği ve bu durumun emirlerin eleştirilerine sebep olduğuna yer verilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/raziye-begum-sultan.html#_edn12" name="_ednref12"><sup>[12]</sup></a> Raziye, iktidarının son zamanlarında tam bir erkek hüviyetine bürünmüş, file binerek halk arasına çıkmıştır. Aziz Ahmed Raziye’yi şöyle anlatıyor: “Her yönden erkek gibi kuvvetli, hatta erkek bile olduğu rivayet edilen Raziye’nin hükümdarlığı sırasında harem entrikaları yerine halkın arasına girerek onlara ve Türk emir ve meliklere karşılarındakinin güzel bir kadın olduğunu unutturmuştur.”<a href="https://www.altayli.net/raziye-begum-sultan.html#_edn13" name="_ednref13"><sup>[13]</sup></a></p>
<p>Cüzcânî, “büyük, akıllı, adaletli, kerim, âlimleri hoş tutan, adil, adalet yayan, ahalisini besleyen ve ordu çeken bir padişahtı. Padişahlara gereken bütün vasıflarla donanmıştı. Fakat yaratılışta erkeklerin hesabından nasibini almamıştı. Bütün bu seçkin sıfatlar ona ne fayda verir.” demekte<a href="https://www.altayli.net/raziye-begum-sultan.html#_edn14" name="_ednref14"><sup>[14]</sup></a> ise de gerek Cüzcânî, gerekse diğer kaynaklarda O’nun, kadınca davranışlar gösterdiğine dair bilgiler bulunmamaktadır.</p>
<p><span><strong>Şair Raziye Begüm (Şirin-i Dihlevi)</strong></span></p>
<p>Raziye Begüm, iyi bir hükümdar olmanın yanı sıra iyi bir şair olarak da bilinmektedir.<a href="https://www.altayli.net/raziye-begum-sultan.html#_edn15" name="_ednref15"><sup>[15]</sup></a> Akmal Ayyubi, Raziye’nin Türkçe şiirlerinin toplandığı bir divanının bulunduğunu, Türk ve Dünya Edebiyatının bilinen ilk Türk kadın şairi olduğunu ve dolayısıyla ilk Türkçe divan sahibi olma vasfını kazandığını ifade etmiştir.<a href="https://www.altayli.net/raziye-begum-sultan.html#_edn16" name="_ednref16"><sup>[16]</sup></a> Türk dünyasının bilinen ilk kadın şairi olarak Raziye’nin kabul edilmesi bir yönüyle de tartışma konusudur. Çünkü bu bağlamda XI.-XII. yüzyılda Azerbaycan Gence şehrinde Mehseti Gencevi (1089-1160) isimli kadın şairin varlığı bilinmektedir. XII yüzyılda yaşamış olan Mehseti Gencevi, Azarbaycan Türklerinden olup, sufi Ahi tarikatının da üyesi olmuştur. Rubai nazim şiir şeklinde çeşitli şiirleri de olan bu kadın şair yazar Rafael Hüseynof’un da ifadesiyle Azerbaycan ve Doğu dünyasının ilk Türk kadın şairidir.<a href="https://www.altayli.net/raziye-begum-sultan.html#_edn17" name="_ednref17"><sup>[17]</sup></a></p>
<p>Bu cümleden olarak Raziye Begüm’ün Türk dünyasının ilk kadın şairi addedilen Mehseti Gencevi’den farkı şairliğinin yanında aynı zamanda bir hükümdar olarak da tarihte yer almış olmasıdır. Tarihsel olarak Mehseti Gencevi’nin daha önce yaşamış olması onu Türk kadın şairliğinde bir ilk yapsa bile tarihin ilk kadın hükümdar ve şairi olarak Raziye Begüm’ü ifade etmemiz hatalı olmayacaktır.</p>
<p>Şîrîn-i Dihlevî veya Şîrîn-i Gurî mahlaslarıyla yazdığı şiirlerin Türk-Fars Edebiyatı’nın en güzel örneklerinden olduğu kabul edilmektedir. Bahriye Üçok, Raziye’nin şairliğini şu cümlelerle övmüştür: “Hintlilerin duygu dünyasının zenginliği yanında iyi bir yönetici özelliklerini de sergileyen güçlü iradeli bu kadın şairimizi dünyanın ilk kadın şairidir diye isimlendirmek abartı olmamalıdır.”<a href="https://www.altayli.net/raziye-begum-sultan.html#_edn18" name="_ednref18"><sup>[18]</sup></a></p>
<p>Babası İltutmuş; “Gözümün nuru, yeni bir şiirin yok mu? Bana oku” diyerek kızının şiirlerine hayranlığını dile getirmiştir. Raziye Begüm’ün şiirlerine bazen his dünyası, bazen de kahramanlık gibi konular hâkim olmuştur:<a href="https://www.altayli.net/raziye-begum-sultan.html#_edn19" name="_ednref19"><sup>[19]</sup></a></p>
<p><span><em>“Ben ağzında hoş nağmeler yapan bir bülbüle malikim,<br>
</em><em>Bizim başımıza ne gelirse hep bizdendir, biçare gönlün ne suçu var?<br>
</em><em>O zavallı da bizim sebepsiz gamımızdan ölmüştür.”<br>
</em><em>***<br>
</em><em>“Ben ayağımın bereketi ile feleği saltanat tahtı yapar,<br>
</em><em>Hüma’nm kanadını da sinekleri kovmak hizmetinde kullanırım.”<br>
</em><em>***<br>
</em><em>“Ey Şîrin gel, muhabbet yoluna adım atma, bundan sakın.<br>
</em></span><em><span>Sen yoksa bu yolda Ferhad’ın başına gelenleri işitmedin mi?”</span><a href="https://www.altayli.net/raziye-begum-sultan.html#_edn20" name="_ednref20"><sup>[20]</sup></a></em></p>
<p>Yine kaynaklarda Raziye Begüm’ün şairliğinin yanı sıra hafız olduğu ve Kuran’ı çocuk yaşta ezberlediği de yazmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/raziye-begum-sultan.html#_edn21" name="_ednref21"><sup>[21]</sup></a></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-59129" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/10/Delhi.jpg" alt="" width="800" height="500" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/10/Delhi.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/10/Delhi-768x480.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>Raziye Begüm’ün Atalığı Yakut</span></p>
<p>Sultan İltutmuş, Raziye Begüm’e savaşma tekniğini öğretme görevini Etiyopyalı Cemâl ed-dîn Yakut’a vermiş ve Sultan, Yakut’un cengâverliğini beğendiğinden onu sarayın Ahir Beyi ve Raziye’nin atalığı yani hocası olarak görevlendirmiştir.<a href="https://www.altayli.net/raziye-begum-sultan.html#_edn22" name="_ednref22"><sup>[22]</sup></a> Raziye’nin bir Habeşi olan Yakutu ilerleyen zamanlarda önemli bir mevkie getirmesi beylerin kıskançlığına yol açmış, beyler arasında tartışmalar hatta ayaklanmalar yaşanmasına neden olmuş; ayaklanan beyler Yakut’un ölmesine neden olmuştur. Salim Cöhce, Cüzcânî’ye atfen Türk emir ve meliklerin Raziye’ye muhalefet etmelerinin başlıca sebebinin “becerikli bir insan olan Yakut’un” Sultan’ın huzurunda iltifat görmesinin yarattığı hoşnutsuzluk olduğuna işaret etmiş ve “Onun içindir ki, ‘Devlet’<a href="https://www.altayli.net/raziye-begum-sultan.html#_edn23" name="_ednref23"><sup>[23]</sup></a> onun eteğinde kara toz (Cemâl ed-dîn Yakut Habeşî) görünce etrafından yüz çevirmiş ve taht Mucizz ed-dîn’e ulaşmıştır.” ifadelerine yer vermiştir.<a href="https://www.altayli.net/raziye-begum-sultan.html#_edn24" name="_ednref24"><sup>[24]</sup></a></p>
<p>Hikmet Bayur, Raziye’nin bu tutumunda şahsi tahakkümünü kurmak ve sağlamlaştırmak için Türklerden başkalarına da sarayında yer verme amacında olduğunu belirtmiştir.<a href="https://www.altayli.net/raziye-begum-sultan.html#_edn25" name="_ednref25"><sup>[25]</sup></a></p>
<p><span>Raziye Begüm’ün Saltanatı ve İltutmuş’un Ölümü</span></p>
<p>Şemseddin İltutmuş’un hükümdarlık için en istikrarlı oğlu Nâsirüddîn Mahmud, Bengal Valisi iken ölmüştür. İltutmuş diğer oğullarının kızı Raziye gibi akıllı ve ferasetli olmadığını; devleti idare etme yetisi ve cesaretlerinin bulunmadığını düşünmüştür.<a href="https://www.altayli.net/raziye-begum-sultan.html#_edn26" name="_ednref26"><sup>[26]</sup></a></p>
<p>Kaynaklardan edinilen bilgilere göre Müslüman kadın hükümdarlardan yalnız Raziye Begüm, tahta çıkmanın üç yolundan “Ahid” yani başta bulunan hükümdarın önceden tayini yoluyla hükümdarlığa aday gösterilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/raziye-begum-sultan.html#_edn27" name="_ednref27"><sup>[27]</sup></a></p>
<p><span>Raziye Begüm’ün Saltanatına İlk Tepkiler</span></p>
<p>Sultan Şemseddîn İltutmuş’un kızını yerine veliaht tayin etmesi, Sultan’a yakınlığı ile bilinen emir ve meliklerce hoş karşılanmamıştır.<a href="https://www.altayli.net/raziye-begum-sultan.html#_edn28" name="_ednref28"><sup>[28]</sup></a> “Saltanatı hak eden oğulların varken bir kızın İslâm mülküne veliaht yapılmasının hikmeti nedir?” diyerek bu tutumdan memnun olmadıklarını Sultan İltutmuş’a iletmişlerdir. Bunun üzerine İltutmuş;<em>“Benim oğullarım işret ve gençlik zevkleriyle meşguldür. Hiç birisinde memleket idare edecek kabiliyet yoktur. Dolayısıyla ülkedeki düzeni muhafaza edemezler. Biliniz ki, benim ölümümden sonra veliahtlığa hiç birisi Raziye’den daha lâyık değildir. Zira, Raziye her yönden erkek kardeşlerinden üstündür. Gerçi şeklen kadındır ama zekâ ve basireti erkekten farksızdır.”<a href="https://www.altayli.net/raziye-begum-sultan.html#_edn29" name="_ednref29"><sup>[29]</sup></a></em> yanıtını vermiştir.</p>
<p>Babasının desteği ve güvenini tam olarak arkasına alan Raziye Begüm’ün karşısında duracak artık hiçbir güç kalmamıştır ancak elbette ki bu durum çok uzun sürmemiştir.</p>
<p>1236’da Şemseddîn İltutmuş’un ölümü üzerine emirler iki gruba ayrılmış<a href="https://www.altayli.net/raziye-begum-sultan.html#_edn30" name="_ednref30"><sup>[30]</sup></a> Şemsi Melikleri (Kırklar)<a href="https://www.altayli.net/raziye-begum-sultan.html#_edn31" name="_ednref31"><sup>[31]</sup></a> İltutmuş’un vasiyetine rağmen Raziye’yi saf dışı bırakarak kardeşi Rükneddin Firuz Şah’ın tahta çıkmasına neden olmuşlardır.<a href="https://www.altayli.net/raziye-begum-sultan.html#_edn32" name="_ednref32"><sup>[32]</sup></a></p>
<p>Raziye Begüm’ün Türk emir ve meliklere, babasının vasiyetini hatırlatarak kendisinin tahta oturması hâlinde devlet ve halkın huzur bulacağını söylemesi üzerine hükümdar olmasının yolu açılmıştır.<a href="https://www.altayli.net/raziye-begum-sultan.html#_edn33" name="_ednref33"><sup>[33]</sup></a> Kardeşlerinin küçük olması da Raziye’nin tahta oturmasının (634/1236) yolunu açan bir diğer unsurdur. Üçok, Raziye’nin “Ahd” yoluyla tahta çıkamayınca “Galebe” yoluyla hakkını elde ettiğine değinmiştir.<a href="https://www.altayli.net/raziye-begum-sultan.html#_edn34" name="_ednref34"><sup>[34]</sup></a> Raziye tahta çıkmasının ardından beylere ve halka hitaben şunları söylemiştir:</p>
<p><em>“Saygıdeğer beyler ve sevgili halkım. Maalesef kardeşlerim babamın emanetine sahip çıkamadılar. Ben bir kanınım ancak bir Türk kadını erkekten zayıf değildir. Orta Asya ve Türkistanlı olan beyler bunu çok iyi bilirler. Hindistan’da hepimiz yabancıydık. Burada İslam’ın bayrağını dikerek adalet, birlik ve insanlar arasında eşitliği getirdik. Şimdi bütün bunlar tehlikeye girdiği için varlığımı bunun uğruna feda etmeye hazırım.”</em><a href="https://www.altayli.net/raziye-begum-sultan.html#_edn35" name="_ednref35"><sup>[35]</sup></a></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-59131" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/10/Kutub-Minare.jpg" alt="" width="800" height="533" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/10/Kutub-Minare.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/10/Kutub-Minare-768x512.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>Raziye Begüm’ün Tahta Geçişi ve Karşılaştığı Zorluklar</span></p>
<p>Raziye’nin “Katiller katledilmelidir.” emri üzerine Rükneddin öldürülmüş (1236)<a href="https://www.altayli.net/raziye-begum-sultan.html#_edn36" name="_ednref36"><sup>[36]</sup></a> ardından sulh ve sükûn dönemini yeniden başlatmak üzere daha önce ihmal edilen kanun ve gelenekler tekrar harekete geçirilmiştir. Ancak tahta geçer geçmez Nur Türk adlı bir kişi önderliğinde Karmati (Şii) ve Mülâhidelerden (Melahide zümresi) oluşan bir grup ayaklanarak halkı, Ebu Hanife ve imam Şafiî mezheplerinin bilginlerine karşı kışkırtmıştır. Söz konusu grup, Cuma Mescidi ile yakınındaki Mu’izzî Medresesi’ne saldırmış ve ayrım yapmadan -bilhassa- Müslümanlara yönelik bir katliam başlatmıştır (4 Mart 1237). Melik Nâsr ed-dîn Aytemür ve Emir Nâsırî Şair gibi ileri gelenler ve bir kısım ahalinin de yardımıyla olaylar bastırılsa da yine de ülkede tam olarak sükûnet sağlanamamıştır.<a href="https://www.altayli.net/raziye-begum-sultan.html#_edn37" name="_ednref37"><sup>[37]</sup></a> Nizâmül Mülk Muhammed Cüneydî olmak üzere bir grup isyancının Dehli’deki isyanını ustalıkla bertaraf eden Raziye bunlardan bazılarının da desteğini kazanmıştır.<a href="https://www.altayli.net/raziye-begum-sultan.html#_edn38" name="_ednref38"><sup>[38]</sup></a></p>
<p>Raziye’nin saltanatını istemeyen Vezir Nizamül Mülk Cüneydi, Melik Alâüddîn Cânî, Melik Seyfüddîn Kucî, Melik İzzüddîn Kebir Han Ayaz, Melik İzzüddîn Mehmed Sâlârî halkı kışkırtarak isyanların çıkmasına sebep olmuştur.<a href="https://www.altayli.net/raziye-begum-sultan.html#_edn39" name="_ednref39"><sup>[39]</sup></a> Kendisine muhalif emir ve melikleri ortadan kaldırmayı başaran Raziye, daha da kuvvetlenmiş devlet işlerini yeniden düzenlemiş, önemli mevkilere kendisine destek olanları getirerek idari işlerin güvenilir ellerden yürütülmesini sağlamıştır.</p>
<p>Raziye Sultan, devlet işlerini düzene koymuş ancak babası Sultan İltutmuş’un ölümünü fırsat bilen Hindûlar, Retenbur kalesini kuşatmıştır. Kaleye bir ordunun sevk edilmesiyle burada mahsur kalan halk kurtarılmış ve Hindular bertaraf edilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/raziye-begum-sultan.html#_edn40" name="_ednref40"><sup>[40]</sup></a> Aziz Ahmed, İltutmuş’un fırtınalar içindeki tahtını ancak koruyabildiğini, çocuklarının hızla çöküntüye düştüğünü belirtmiştir.<a href="https://www.altayli.net/raziye-begum-sultan.html#_edn41" name="_ednref41"><sup>[41]</sup></a></p>
<p><span>Raziye Begüm’ün Son Günleri</span></p>
<p>Raziye Begüm bahsedildiği üzere, Yakut ve kendisine yakın gördüğü diğer kişileri devletin önemli mevkilerine getirmiş ve Melik İhtiyâr ed-dîn Aytigin Emir-i Hâciblik görevine atamıştır. Daha önce Melik Cemâl ed-dîn Yakut’u Emir-i Ahirlik (Ahir Beyi) görevine getirerek emir ve meliklerin tepkisini alan Sultan Raziye, onu bu kez de Emir ül-Ümerâlığa yükseltmiştir. Bazı emir ve melikler Raziye ile Yakut arasında özel bir yakınlığın olduğunun dedikodusunu yapmış; bazıları da emirlerinin iddia ettikleri gibi bir hususiyetin olmadığını düşünmüşlerdir. Kırk kişiden oluşan Türk emir, melik ve valilerin Raziye’nin bir Habeşî’yi üst makama tayin etmesi konusunda birbirlerine destek olması Raziye ve Yakut için acı sonuçlar doğurmuştur.</p>
<p>Öte yandan Raziye komutasındaki ordu Galyûr yöresinde ayaklanan bir grubu etkisiz hale getirmiş ancak bu defa da Lahor Valisi İzz ed-dîn Kebir Han Ayaz ve Taberhinde Meliki İhtiyâr ed-dîn Altuniye, Sultan Raziye’ye karşı ayaklanmıştır.<a href="https://www.altayli.net/raziye-begum-sultan.html#_edn42" name="_ednref42"><sup>[42]</sup></a> Bunun üzerine 3 Nisan 1240’ta Raziye, Taberhinde civarında Türk emir ve melikler tarafından esir alınarak Taberhinde Kalesi’ne gönderilmiş, Emir-i Ahur Cemâl ed-dîn Yakut öldürülmüştür.<a href="https://www.altayli.net/raziye-begum-sultan.html#_edn43" name="_ednref43"><sup>[43]</sup></a></p>
<p>Raziye’nin bazen saray dışına erkek kılığında ve yüzü açık, peçesiz çıkması Gvalyor<a href="https://www.altayli.net/raziye-begum-sultan.html#_edn44" name="_ednref44"><sup>[44]</sup></a> Kadısı Minhac-i Sirâc, Melik ül-Ümera Ziyaüddîn Güneydi ve devletin üst kadrolarını oluşturan Türk vezir ve komutanların tepkisine yol açmış; bunu içlerine sindiremeyen Türk emir ve melikler çeşitli karışıklıklara sebep olmuştur.<a href="https://www.altayli.net/raziye-begum-sultan.html#_edn45" name="_ednref45"><sup>[45]</sup></a> Bütün bu kargaşa Raziye’nin nüfuzunu kırmış ve en sadık komutanını ve emirlerinin bağlılığını kaybeden Sultan tahtan indirilmiştir (1240) ve yerine kardeşi Behram Şah geçmiştir. Bayur, Raziye’nin tahttan indirilmesini kendi ihtiyatsızlığına bağlamaktadır.<a href="https://www.altayli.net/raziye-begum-sultan.html#_edn46" name="_ednref46"><sup>[46]</sup></a> Başka bir tarihçi de Raziye’nin tecrübesizliği karşısında entrikaların ağır bastığını ifade etmiştir.<a href="https://www.altayli.net/raziye-begum-sultan.html#_edn47" name="_ednref47"><sup>[47]</sup></a></p>
<p>Cöhce eserinde Sultan Raziye için Cüzcânî’nin “büyük, akıllı, adaletli, kerim, âlimleri hoş tutan, adil, adalet yayan, ahalisini besleyen ve ordu çeken bir padişahtı. Padişahlara gereken bütün vasıflarla donanmıştı. Fakat yaratılışta erkeklerin hesabından nasibini almamıştı. Bütün bu seçkin sıfatlar ona ne fayda verir.” ifadelerine yer vermiştir. Öte yandan erkekler arasında bir kadının göstereceği davranışları asla yapmayan ve böylelikle ayrı cinsten olmanın dezavantajlarını büyük ölçüde gidermeyi başaran Sultan Raziye’nin, Türk emir ve meliklere dayanacağı yerde onların güçlerinden çekindiği için biraz da merkezî idarelerin bir özelliği olarak kayıtsız şartsız kendisine bağlı bir grup meydana getirmeye çalıştığına değinmiştir.<a href="https://www.altayli.net/raziye-begum-sultan.html#_edn48" name="_ednref48"><sup>[48]</sup></a></p>
<p><span>Raziye Begüm’ün Hazin Sonu</span></p>
<p>Bazı kaynaklarda Raziye’nin ölümü konusunda değişik bilgiler yer almaktadır. Üçok, Tabakat-i Ekberi isimi kaynağa atfen Raziye’nin Hindular tarafından öldürüldüğüne (14 Ekim 1240) yer vermiştir:</p>
<p>“Raziye, kardeşi Behram Şah’ın Dehli’den yolladığı ordu ile çarpışıp savaşı kaybedince esir olmamak için kaçmış, uzun bir yol gittikten sonra oldukça acıkmış ve Hindu bir çiftçiye rastlayınca, ondan yiyecek istemiştir. Onun verdiği bir parça kuru ekmeği yer yemez, yorgunluktan hemen oracıkta uykuya dalmış. Çiftçi erkek elbiselerinin altında mücevherlerle işlenmiş bir kaftan bulunduğunu fark edince Raziye’yi öldürmüş ve tarlaya gömmüştür. Elbisesinin bir parçasını alıp çarşıya satmağa gittiğinde, böyle kıymetli ve zarif işlenmiş bir elbise parçasının fakir bir Hindu çiftçinin elinde bulunması şüpheyle karşılanmış ve Raziye kadı huzuruna götürülmüştür. Çifçi, Sultan Raziye’yi öldürdüğünü itiraf edip onu defnettiği yeri göstermiştir.”<a href="https://www.altayli.net/raziye-begum-sultan.html#_edn49" name="_ednref49"><sup>[49]</sup></a></p>
<p>Aziz Ahmed, Raziye’nin başına buyruk aristokrat ruhunu ayakta tutmak için giriştiği mücadeleyi hayatıyla ödediğini vurgulamıştır.<a href="https://www.altayli.net/raziye-begum-sultan.html#_edn50" name="_ednref50"><sup>[50]</sup></a></p>
<p><span>Raziye Begüm Sonrası Dehli</span></p>
<p>Sultan Raziye dört yıla yakın bir zaman imparatorluk denilecek kadar büyük bir ülkenin idaresini elinde tutmuş ancak ondan sonra tahta geçen Behram Şah, Îzzüddîn Balaban, Alâüddîn Mesud Şah ve Nâsırüddin Mahmud zamanlarında da Türk beyleri ülkede karışıklıklar çıkarmaya devam etmiştir. Çıkan karışıklıklar arka arkaya iki sultanın tahttan indirilip öldürülmesiyle sonuçlanmıştır.<a href="https://www.altayli.net/raziye-begum-sultan.html#_edn51" name="_ednref51"><sup>[51]</sup></a></p>
<p>Dehli artık trajedilerin sahnesi hâline gelmiş, her yeri şaşkınlık ve panik havası kaplamıştır. Bir yandan beylerin isyanları, bir yandan Moğol akınları, öte yandan Hinduların müdafaasız kalan bölgeleri ele geçirmeleri sonunda (1266) Şemsiyye hanedanlığı zayıflamış, asayiş bozulmuş, iktidar harem ağalarının ellerine geçmiş, ülkenin sınırları daralmış ve Balabanlılar dönemi başlamıştır. Kaynaklarda Balabanlıların Dehli’deki kargaşa ve isyana melik ve emirlerin zehirli hançerlerle öldürülmesiyle son verdiği ve böyleye “Kırkların” birçoğunun yok edildiği; kalanlarında ikinci derece unvanla itaat altına alındığı yazmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/raziye-begum-sultan.html#_edn52" name="_ednref52"><sup>[52]</sup></a></p>
<p><span>Sonuç</span></p>
<p>Dehli Türk Devleti’nin tek kadın Sultanı Raziye Begüm, Hind-Türk tarihi açısından kayda değer bir şahsiyettir. Kaynaklardan edinilen bilgilere göre hükümdarlık için gerekli pek çok özelliği şahsında toplamış ve bu özellikleriyle kardeşlerinden üstün olduğu babası tarafından da takdir edilmiştir.</p>
<p>Raziye Sultan, devleti en iyi şekilde idare etmeye çalışmış ancak yaşanan bazı olumsuzluklar ve ülkedeki kargaşa onun, hem saltanatı hem de hayatına mal olmuştur. Devletinin bekası ve halkının huzuru için kendi hayatından dahi ödün veren Sultan, babasının izinden yılmadan, usanmadan başarılı bir politika sürdürmüştür. Kendisine karşı ayaklanan Türk emirlerin nüfuzunu kırmak için önemli mevkie getirdiği Yakut’un Raziye Begüm’e olan yakınlığı -aslında bize göre sadakatten başka bir şeyle izah edilemezken- emir ve meliklerin büyük kıskançlıklarına ve ardından tahtan indirilmesine yol açmıştır. Aslında Meliklerin Raziye’yi tahttan düşürmek için gösterdikleri bahane bile o dönemin telâkkisine göre hükümdarı tahttan indirmeye yetecek meşru bir sebeptir. Ancak Raziye, Cemâl ed-dîn Yakut’u taltif etse de tahttan indirilmeyi kabul edecek birisi olmadığını ve kurmak istediği düzeni sonuna kadar götürmek konusundaki azmini saltanatı tekrar ele geçirmek için üst üste yaptığı ve hayatına mal olan hamlelerle göstermiştir.</p>
<p>Ömrünü gerek Hindû akınları gerekse kendisine karşı ayaklanan emir ve meliklerle mücadeleyle geçiren Raziye, cesur ve kahraman bir Sultan olarak hayata gözlerini yummuştur.</p>
<p>Bu çalışmada Raziye Begüm, mevcut kaynaklar ışığında birçok yönüyle ele almaya çalışıldı. Raziye Sultan, unutulmaması ve çok yönlü incelenmesi gereken bir Türk kadını olduğundan söz konusu çalışmamız yapılanlara ve yapılacak olanlara destek olma amacındadır. Raziye Begüm, ülkemizde bazı çalışmaların ve kitapların teması olsa da bilhassa kadın araştırmalarında ilk akla gelen tarihin tozlu sayfalarına gönderilmeyecek müstesna bir şahsiyettir.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Dr. H. Hilal ŞAHİN</strong></span></a>
</p><p>Öğr., Üyesi, Giresun Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü, E-Posta: hilal.sahin@giresun.edu.tr</p>
<p><strong>Alıntı Kaynak:</strong> Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi 2018, 5 (16)</p>
<hr>
<div><span><strong><u>Kaynaklar</u></strong></span></div>
<div><span>♦ AHMED, N., (1931). <em>Tabakât-ı Ekberî</em>, Calcutta.</span></div>
<div><span>♦ AHMED, M. A., (1949). <em>Siyasi Tarihi ve Müesseseleriyle Delhi Türk İmparatorluğu (1206-1290</em>), Kervan Yayınları., İstanbul.</span></div>
<div><span>♦ BARANÎ, Z., (1862). <em>Tarih-i Firûz Şâhî</em>, Nşr. S. A. Khan Calcutta.</span></div>
<div><span>♦ BAYUR Y.H., (1937). “<em>Orta ve Yeni Kurunda Orta Asya ve Hindistan Türklerinde Kadınların Mevkii</em>”, Belleten, C I, s. 116-193.</span></div>
<div><span>♦ BAYUR, Y. H., (1946). Hindistan Tarihi I, İlk Çağlardan Gurkanlı Devleti’nin Kuruluşuna Kadar, TTK Basımevi, Ankara.</span></div>
<div><span>♦ CÖHCE, S., (1986). <em>Şemsî Melikleri</em>, Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Yayınlanmamış Doktora Tezi, Elazığ.</span></div>
<div><span>♦ CÖHCE, S., (1985), “<em>Dehli Türk İmparatorluğu’nda Sultan Şemseddin İltutmuş’un Kırk Kölesi Çihilganilerin Kimlikleri ve Oynadıkları Roller</em>”, Beşinci Milletlerarası Türkoloji Kongresi (23-28 Eylül 1985), İstanbul, s.175- 186.</span></div>
<div><span>♦ CÖHCE, S., (1990). <em>Dehli Türk Sultanlığı’nın Kurucusu Kutb ed-din Aybeg’in (1206- 1210) Hayatı ve Şahsiyeti</em>, XI Türk Tarih Kongresi (5-9 Eylül 1990), Ankara.</span></div>
<div><span>♦ CÖHCE, S., (2004). <em>Delhi Türk Sultanları Tarihi</em>, Huzur Cilt Evi, Malatya.</span></div>
<div><span>♦ CÖHCE, S., (2002). <em>Hindistan’da Kurulan Türk Devletleri</em>, Türkler Ansiklopedisi, C 8, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara, ss. 695-696.</span></div>
<div><span>♦ CÜZCANÎ, (1963). Tabakât-ı Nâsırî I, Nşr. A. Habibî, Kabil.</span></div>
<div><span>♦ CÜZCANÎ, (1864). <em>Tabakat- Nasıri, A General History of Muhammadan Dynasties of Asia 1-11</em><strong>, </strong>Nşr. H.G. Raverty, Calcutta.</span></div>
<div><span>♦ CÛZCANÎ, (2016). <em>Tabakâti Nâsırî (Moğol İstilasına Dair Kayıtlar)</em> Çev: Mustafa Uyar, Ötüken Yay., İstanbul.</span></div>
<div><span>♦ DURMUŞ, A., (2015). <em>Türk-Osmanlı Tarihinde İlk Kadın Sultan Raziye Hatun</em>, Türkiye’de ve Dünyada Kadın Araştırmaları, Çukurova Üniversitesi Basımevi, Adana.</span></div>
<div><span>♦ HAMBLY, G. R.G., (1998). <em>Women in the Medieval Islamic World</em>, Peter Jackson: Sultan Radiyya Bint Iltutmus S.T.Martin’s Press, New York.</span></div>
<div><span>♦ HÜSEYNOF, R.,(2013). <em>Mehseti Gencevi</em>, Doğu ve Batı Yayınları, Bakü.</span></div>
<div><span>♦ JACKSON, P., (1999). <em>The Dehli Sultanete</em>, Cambridge Uni., Press, London.</span></div>
<div><span>♦ KATHA, A.C., (1976). <em>Sultana Razia</em>, India Book House Pvt., Ltd., India.</span></div>
<div><span>♦ NİZÂMÎ<em>,</em> K.A., (1970). <em>The Early Turkish Sultans of Delhi,</em> A Comprehensive History of India V, Nşr, M. Habib-K.A.Nizâmî Delhi.</span></div>
<div><span>♦ QURESHI, I. H.<em>,</em> (1970). <em>Muslim India before the Mughals,</em> The Cambridge History of Islam II, Nşr. P.M.Holt. vd. Cambridge.</span></div>
<div><span>♦ TURAN, O., (1944). “<em>Terken Ünvanı”</em>, THT Dergisi, S 1, Ankara, ss.67-73.</span></div>
<div><span>♦ TÜRKMEN, E., (2007). <em>Sultan Raziye</em>, NKM Yayınevi, İstanbul.</span></div>
<div><span>♦ ÜÇOK, B., (1981). <em>İslâm Devletlerinde Türk Naibeler ve Kadın Hükümdarlar</em>, TTK Basımevi, Ankara.</span></div>
<div><span><strong><u>Dipnotlar:</u></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/raziye-begum-sultan.html#_ednref1" name="_edn1"><sup>[1]</sup></a> Yusuf Hikmet Bayur, “Orta ve Yeni Kurunda Orta Asya ve Hindistan Türklerinde Kadınların Mevkii”, Belleten, C.1, TTK Basımevi, Ankara 1995, s. 42.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/raziye-begum-sultan.html#_ednref2" name="_edn2"><sup>[2]</sup></a> Mary I (1516-1558), Mary Tudor olarak da bilinen İngiltere’nin ilk kadın hükümdarıdır.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/raziye-begum-sultan.html#_ednref3" name="_edn3"><sup>[3]</sup></a>  Sultan Kutbeddin’in damadı ve aynı zamanda en güvendiği kumandanlarından birisi olan İltutmuş da bu sülalenin ilk kurucularından ve ilk Sultanıdır (1211-1236). “Dehli” söylemi tüm İslam kaynaklarından kaydedilen şeklidir ve İngilizler tarafından kendi telaffuzlarına uygun olarak 19. yy da “Delhi” olarak değiştirilmiştir.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/raziye-begum-sultan.html#_ednref4" name="_edn4"><sup>[4]</sup></a> Peter Jackson, The Delhi Sultanete, Cambridge Uni., Press, p. 183.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/raziye-begum-sultan.html#_ednref5" name="_edn5"><sup>[5]</sup></a> Salim Cöhce, Hindistan’da Kurulan Türk Devletleri, Türkler Ansiklopedisi, C.8, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara, 2002, ss. 695-696.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/raziye-begum-sultan.html#_ednref6" name="_edn6"><sup>[6]</sup></a>  Erkan Türkmen eserinde Raziye Begüm’ü şöyle tasvir etmektedir. “Raziye, buğday tenli, uzun siyah saçlı, ince belli, sürahi gibi narin boynu ve hafif çekik gözleriyle saraydaki Hintli kızlar arasından adeta bir peri gibi seçiliyordu.” Bkz: Erkan Türkmen, Sultan Raziye, NKM Yayınevi, İstanbul 2007, s.30.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/raziye-begum-sultan.html#_ednref7" name="_edn7"><sup>[7]</sup></a> Begüm, Hindistan’da hükümdar ailesinden hanımlar için kullanılır.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/raziye-begum-sultan.html#_ednref8" name="_edn8"><sup>[8]</sup></a>  Askerî ve idari kabiliyeti yanında merhametli, cömert ve âdil olması yüzünden sarayına “Derbâr-ı Şemsî” adı verilmiştir. Şems ed-dîn İltutmuş, devrinin istisnasız en büyük sultanları arasında yer alır. Ancak bugün, Türk tarihinin az bilinen simalarından birisidir. Bkz: Baranî, Tarih-i Firûz Shaî<strong>, </strong>Nşr.S.A.Khan, Calcutta 1862, s.25.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/raziye-begum-sultan.html#_ednref9" name="_edn9"><sup>[9]</sup></a> Terken “Melike” manasına gelmektedir. Bkz. Osman Turan, “Terken Ünvanı”, THT Dergisi, S.1, Ankara, 1944, s. 67-73.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/raziye-begum-sultan.html#_ednref10" name="_edn10"><sup>[10]</sup></a> Jackson, a.g.e., s. 68.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/raziye-begum-sultan.html#_ednref11" name="_edn11"><sup>[11]</sup></a> Türkmen, a.g.e.,, s. 28.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/raziye-begum-sultan.html#_ednref12" name="_edn12"><sup>[12]</sup></a>  Bayur, a.g.m., s. 44. Raziye’yi böyle bir toplantıda tahtta otururken, tacı üzerinden omuzlarına ve sırtına inen başörtülü, ama yüzü açık şekliyle gösteren bir minyatürünü ekler bölümünde görebilirsiniz. Bkz. Bahriye Üçok, İslâm Devletlerinde Türk Naibeler ve Kadın Hükümdarlar, Ankara 1981, s. 49.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/raziye-begum-sultan.html#_ednref13" name="_edn13"><sup>[13]</sup></a>  M. Aziz Ahmed, Siyasi Tarihi ve Müesseseleriyle Delhi Türk İmparatorluğu, Kervan Yayınları, İstanbul 1949, s. 195.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/raziye-begum-sultan.html#_ednref14" name="_edn14"><sup>[14]</sup></a> Cüzcanî, Tabakât-ı Nâsırî I, Nşr. A. Habibî, Kabil, 1963, s. 457.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/raziye-begum-sultan.html#_ednref15" name="_edn15"><sup>[15]</sup></a>  Raziye Begüm hakkında en ayrıntılı bilgiyi Tabakât-ı Nasırî, Tabakât-ı Ekberî, Tarih î Mübârek Şâhî, Muntakhabut Tevarih, Tarih i Firişte, Seyâhatname İbn i Battuta II, The Fütûh us Salatin or The Shahnama of Medieval India of İsemî gibi kaynaklar kaydetmektedir.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/raziye-begum-sultan.html#_ednref16" name="_edn16"><sup>[16]</sup></a><a href="https://odatv.com/raziye-sultani-duydunuz-mu-0704131200.html" target="_blank" rel="noopener">  https://odatv.com/raziye-sultani-duydunuz-mu-0704131200.html,</a> Erişim: 16.07.2018 Burada verilen bilginin 6. Milletlerarası Türkoloji Kongresi’nin 21 Eylül 1988 tarihli oturumunda sunulan tebliğinden sonra yapılan açık1ama ile ortaya konulduğu belirtilmektedir.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/raziye-begum-sultan.html#_ednref17" name="_edn17"><sup>[17]</sup></a> Rafael Hüseynof, Mehseti Gencevi, Doğu ve Batı Yayınları, Bakü, 2013, s.7.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/raziye-begum-sultan.html#_ednref18" name="_edn18"><sup>[18]</sup></a>  Üçok, a.g.e., s. 49.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/raziye-begum-sultan.html#_ednref19" name="_edn19"><sup>[19]</sup></a> Türkmen, a.g.e., s. 30.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/raziye-begum-sultan.html#_ednref20" name="_edn20"><sup>[20]</sup></a> Türkmen a.g.e., s. 30.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/raziye-begum-sultan.html#_ednref21" name="_edn21"><sup>[21]</sup></a> Türkmen a.g.e., s. 30.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/raziye-begum-sultan.html#_ednref22" name="_edn22"><sup>[22]</sup></a> Türkmen, a.g.e., s. 32; Bayur, a.g.m., s.43.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/raziye-begum-sultan.html#_ednref23" name="_edn23"><sup>[23]</sup></a>  Cöhce, Cüzcânî’nin bu kelimeyi, bilinçli olarak kullandığını ve eski Türk geleneklerine uygun bir şekilde Sultan Raziye’nin “Kut” unu kaybettiğini ve saadetin kendisinden uzaklaştığını ifade etmek istediğine değinmiştir. Bkz. Cöhce, a.g.e., s. 54.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/raziye-begum-sultan.html#_ednref24" name="_edn24"><sup>[24]</sup></a> Salim Cöhce, Şemsî Melikleri, Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Yayınlanmamış Doktora Tezi, Elazığ,1986, s.67.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/raziye-begum-sultan.html#_ednref25" name="_edn25"><sup>[25]</sup></a> Ayrıntılı bilgi için bkz: Bayur, a.g.m., s. 44. Bahriye Üçok, a.g.e., s. 34.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/raziye-begum-sultan.html#_ednref26" name="_edn26"><sup>[26]</sup></a> Sultan İltutmuş öldüğünde geriye üç oğlu kaldı. Bunlar Rüknüddîn, Muizüddîn, Nâsirüddîn.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/raziye-begum-sultan.html#_ednref27" name="_edn27"><sup>[27]</sup></a> Üçok, a.g.e., s. 26.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/raziye-begum-sultan.html#_ednref28" name="_edn28"><sup>[28]</sup></a> Hambly, R.G., Women in the Medieval Islamic World, Peter Jackson Sultan Radiyya Bint Iltutmus S.T.Martin’s Press, New York 1998, s. 190.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/raziye-begum-sultan.html#_ednref29" name="_edn29"><sup>[29]</sup></a> Nizamüddîn Ahmed, Tabakat-i Ekberî, Calcutta 1931, s. 65-66; Amar Chitra Katha, Sultana Razia, India Book House Pvt., Ltd., India, 1976, s. 34.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/raziye-begum-sultan.html#_ednref30" name="_edn30"><sup>[30]</sup></a> Üçok, a.g.e., s.47.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/raziye-begum-sultan.html#_ednref31" name="_edn31"><sup>[31]</sup></a> Salim Cöhce, Dehli Türk İmparatorluğu’nda Sultan Şemseddin İltutmuş’un Kırk Kölesi Çihilganilerin Kimlikleri ve Oynadıkları Roller, Beşinci Milletlerarası Türkoloji Kongresi (23­28 Eylül 1985), İstanbul, s.175-186.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/raziye-begum-sultan.html#_ednref32" name="_edn32"><sup>[32]</sup></a> Oğlunun basiretsiz yönetiminden istifade eden Terken Hatun idareyi ele geçirdiği gibi haremdeki pek çok cariyenin suçsuz yere ölmesine neden olmuş, Raziye ile aynı anneden doğan Kutbeddin’in de gözleri çıkartılarak öldürülmüştür. Bkz: Salim Cöhce, Delhi Türk Sultanları Tarihi, Huzur Cilt Evi, Malatya 2004, s.50; Yusuf Hikmet Bayur, Hindistan Tarihi, C.1, TTK Basımevi, Ankara 1946, s. 280-285.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/raziye-begum-sultan.html#_ednref33" name="_edn33"><sup>[33]</sup></a>  I. H.Qureshi<em>,</em> Muslim India before the Mughals, The Cambridge History of Islam II, (nşr. P.M.Holt. vd.) Cambridge 1970, s.6.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/raziye-begum-sultan.html#_ednref34" name="_edn34"><sup>[34]</sup></a> Üçok, a.g.e., s. 47.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/raziye-begum-sultan.html#_ednref35" name="_edn35"><sup>[35]</sup></a> Türkmen, a.g.e., s. 32.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/raziye-begum-sultan.html#_ednref36" name="_edn36"><sup>[36]</sup></a> Cöhce, a.g.e., s. 54.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/raziye-begum-sultan.html#_ednref37" name="_edn37"><sup>[37]</sup></a> Üçok, a.g.e., s.29; Cöhce, a.g.e., s.55.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/raziye-begum-sultan.html#_ednref38" name="_edn38"><sup>[38]</sup></a> K.A. Nizâmî, The Early Turkish Sultans of Delhi, Delhi 1970, s. 197vd.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/raziye-begum-sultan.html#_ednref39" name="_edn39"><sup>[39]</sup></a> Üçok, a.g.e., s. 30.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/raziye-begum-sultan.html#_ednref40" name="_edn40"><sup>[40]</sup></a> Cüzcânî, a.g.e., s. 460; Ahmed, a.g.e., s. 67.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/raziye-begum-sultan.html#_ednref41" name="_edn41"><sup>[41]</sup></a> Ahmed, a.g.e., s. 196.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/raziye-begum-sultan.html#_ednref42" name="_edn42"><sup>[42]</sup></a> Cûzcanî-Raverty, a.g.e., s. 748.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/raziye-begum-sultan.html#_ednref43" name="_edn43"><sup>[43]</sup></a> Üçok, a.g.e., s. 33.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/raziye-begum-sultan.html#_ednref44" name="_edn44"><sup>[44]</sup></a>  Gevaliyûr olarak da bilinir. Bkz: Cûzcanî, Tabakâti Nâsırî (Moğol İstilasına Dair Kayıtlar) Çev: Mustafa Uyar, Ötüken Yayınları, İstanbul 2016, s. 14.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/raziye-begum-sultan.html#_ednref45" name="_edn45"><sup>[45]</sup></a> Şemsî Meliklerinin bir araya gelerek “kadın elbiseleri ve örtüden çıktığı, cübbe giyip, külâh örterek halkın arasında göründüğü ve fil üzerinde açıkça halk arasında dolaştığı için” Sultan Raziye’yi tenkit ettikleri hususunda Bkz., Cöhce, a.g.e., 22; Cüzcânî, a.g.e., s. 460; Cûzcanî- Raverty, a.g.e., s. 750.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/raziye-begum-sultan.html#_ednref46" name="_edn46"><sup>[46]</sup></a> Bayur, a.g.m., s. 43.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/raziye-begum-sultan.html#_ednref47" name="_edn47"><sup>[47]</sup></a> Uyar, a.g.e., s. 15.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/raziye-begum-sultan.html#_ednref48" name="_edn48"><sup>[48]</sup></a> Cöhce, a.g.e., s. 35.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/raziye-begum-sultan.html#_ednref49" name="_edn49"><sup>[49]</sup></a> Üçok, a.g.e., s. 45.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/raziye-begum-sultan.html#_ednref50" name="_edn50"><sup>[50]</sup></a> Ahmed, a.g.e., s.196.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/raziye-begum-sultan.html#_ednref51" name="_edn51"><sup>[51]</sup></a> Uyar, a.g.e., s.15.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/raziye-begum-sultan.html#_ednref52" name="_edn52"><sup>[52]</sup></a> Ahmed, a.g.e., s. 197.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>İsmail Bey Gaspıralı</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/ismail-bey-gaspirali</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/ismail-bey-gaspirali</guid>
<description><![CDATA[ İsmail Bey Gaspıralı
Bütün hayatını Türklüğün yükselmesine sarf eden İsmail Bey, Türk halkının ebedî şükranlarına lâyıktır. Köprülüzade Mehmet Fuad Kırım’ın en büyük evlâtlarından, cemiyet adamı, gazeteci, yazar, pedagog, ideolog ve ıslahatçı İsmail Bey Gaspıralı 24 Eylül 1914 tarihinde, sabah saat 11’de Bahçesaray şehrinde ebediyete kavuşmuştur. Onun acı ölüm haberi yıldırım hızıyla bütün Kırım’a yayılmış ve kısa bir müddet […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c455234e6c.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:47 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>İsmail, Bey, Gaspıralı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2014/02/Ismail-Bey-Gaspirali.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/ismail-bey-gaspirali.html">İsmail Bey Gaspıralı</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Dr. Edige KIRIMAL</strong></span></a>
</p><p><span><em><span>Bütün hayatını Türklüğün yükselmesine sarf eden İsmail Bey, Türk halkının ebedî şükranlarına lâyıktır.</span></em></span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span> <strong>Köprülüzade Mehmet Fuad</strong></span></p>
<p><span>Kırım’ın en büyük evlâtlarından, cemiyet adamı, gazeteci, yazar, pedagog, ideolog ve ıslahatçı İsmail Bey Gaspıralı 24 Eylül 1914 tarihinde, sabah saat 11’de Bahçesaray şehrinde ebediyete kavuşmuştur.</span></p>
<p><span>Onun acı ölüm haberi yıldırım hızıyla bütün Kırım’a yayılmış ve kısa bir müddet içinde Türk- Müslüman dünyası tarafından öğrenilmişti. Başta Bahçesaray ahalisi olmak üzere çeşitli millet ve dinlere mensup binlerce insan, ölüye karşı son vazifesini yapmak üzere cenaze merasimine akın etmişti. Rusya’nın her tarafından milyonlarca Türk ve Müslümanların, bu büyük insanın vefatı dolayısıyla çektikleri derin acı ve yas hislerini ifade eden yüzlerce taziye telgrafı alınmıştı. Bütün bunlar İsmail Bey Gaspıralı’nın ölüm yıl dönümünde, gayriihtiyarî olarak canlanmaktadır.</span></p>
<p><span><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-59122 alignleft" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2014/02/Gaspirali.jpg" alt="" width="300" height="372">İsmail Bey’in ölüm gününden bu yana geçen 56 yıl içinde onun hayatı, eserleri ve çok yönlü faaliyeti hakkında çeşitli dillerde ciltler dolusu yazılar kaleme alınmıştır. Bunlar arasında onun oydaşı Akçuraoğlu Yusuf’un makaleler serisi ve her şeyden önce Cafer Bey Seydahmet’in makaleleri ve derin ve esaslı çalışmalar sonucunda İstanbul’da 1934’te yayımlanan monografik eseri dikkate değer.<a href="https://www.altayli.net/ismail-bey-gaspirali.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a></span></p>
<p><span>İsmail Bey Gaspıralı 1851 yılında Bahçesaray yakınında bulunan Avcıköy’de soylu ve memur Mustafa Ağa ailesinin evlâdı olarak dünyaya gelmiştir. İsmail Bey’in çocukluğu Bahçesaray’da, onun tefekkür ve hislerinde derin ve silinmez bir iz bırakan Kırım’ın eski zamanlarına ait sayısız anıtlar arasında ve eski Kırım Türk millî gelenek ve görenekler havası içinde geçmiştir. İsmail Bey 10 yaşında iken Simferopol Lisesi’ne gönderilmiş, iki yıl sonra oradan ilk önce Voronej şehrinin askerî okuluna, sonra da Moskova Harp Okulu’na naklettirilmiştir. Gaspıralı Moskova’da Rus aydınlar çevresinde bulunuyor ve tanınmış Slav Birliği taraftarı Katkov ile görüşüyordu. Bütün bunlar İsmail Bey’e, onda her şeyden önce kendi Türk milliyetçilik hissini uyandıran Rus kültürünü ve Rus aydınlarının ideolojik akımlarını yakından tanımak imkânını vermişti.</span></p>
<p><span>İsmail Bey 1871-1874 yıllarını, öğrenimini tamamladığı, Fransız dilini öğrendiği ve aynı zamanda Batı Avrupa ve Osmanlı kültürleri hakkında da bilgi edindiği İstanbul’da ve Paris’te geçirmiştir.</span></p>
<p><span>İsmail Bey böylece Doğu ve Batı dünyasının kültür değerlerini kendi nefsinde toplamış ve etrafında cereyan eden olaylardan doğru sonuçlar çıkarmak kabiliyetinde bulunan parlak zekâsıyla çağındaki Türk-Müslüman dünyasının kültürel canlanmasının gerekliliği sonucuna varmıştır.</span></p>
<p><span>Bunun gerçekleştirilmesi, Gaspıralı tarafından, onun çok yıllık ve verimli faaliyetinin sonuna kadar konsekan surette takip edilen hayatının esas hedefini teşkil etmiştir. Kendi sarsılmaz ve hiçbir sınır tanımayan iradesine dayanan İsmail Bey, bu hedefin gerçekleştirilmesi yolunda tarihte çok az kimselere nasip olan büyük başarılara ulaşmıştır.<a href="https://www.altayli.net/ismail-bey-gaspirali.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a></span></p>
<p><span>İsmail Bey sosyal-pedagojik faaliyete Bahçesaray ve Yalta’da öğretmenlik yapmak suretiyle 1868-1871 yıllarında başlamıştır. İsmail Bey’in, Avrupa gezisi sonucunda, çağdaş Batı kültürünün kritik tahlili konusunda kaleme aldığı Avrupa Medeniyetine Bir Nazarı Müvazene adlı ilk eseri 1874’te İstanbul’da yayımlanmıştır.<a href="https://www.altayli.net/ismail-bey-gaspirali.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a></span></p>
<p><span>İsmail Bey, 1875’te Kırım’a döndükten sonra Bahçesaray Belediye Başkanlığı’na seçiliyor ve 1882 yılına kadar bu makamda kalıyor. Gaspıralı’nın, 1881’de Simferopol’de Rus dilinde yayımlanan Rusya Müslümanları adlı eserinde ifade edilen ideolojisi bu devirde nihai olarak billurlaşmaktadır. Bu eserde Gaspıralı, Avrupa kültür ve medeniyetinin olumlu yönlerini benimsemek ve bunun yanı sıra kendi manevî ve millî kültürünü korumak ve mükemmelleştirmek yoluyla bütün Rusya Müslümanları için kültürel-millî Rönesans gerekliliğini öğütlemekte idi. İsmail Bey aşağıdaki tedbirleri uygulamak ve kökleştirmek suretiyle bu hedefe varılabileceğini tasavvur etmekte idi:</span></p>
<p><span>Millî kültür müesseselerinin ıslâh edilmesi ve genişletilmesi; millî hayır cemiyetlerinin kurulması; bütün Rusya Müslümanlarını kapsayan millî basının vücuda getirilmesi; Müslüman toplumunun modernleştirilmesi ve Avrupalılaştırılması ve Müslüman kadınların azat edilmesi; halkın “yaratıcı güç ve düşüncesini” temsil etmesi gereken millî aydınlar kadrolarının yetiştirilmesi vesaire.<a href="https://www.altayli.net/ismail-bey-gaspirali.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a></span></p>
<p><span>Yukarıda sayılan maddeler, Gaspıralı’nın programının temelini teşkil etmekte idi. Onun düşüncesine göre, bunlar gerçekleştirilmeden Rusya Müslümanları arasında herhangi bir ciddî millî-siyasî hareketin doğması söz konusu edilemez. Onun programında ve pratik faaliyetinde siyasî esaslara yer verilmemesinin sebebi işte bundan ileri geliyordu. Gaspıralı’nın, Rusya Müslümanları kültürel ve siyasî bakımlardan tam mânasıyla olgunlaşıncaya kadar Rus hükümetiyle herhangi bir ihtilâftan kaçınma arzusu da bununla izah edilmektedir. İsmail Bey’in görüşünde siyasî tezin yerini programının, Türkçülük ve İslâmcılık ideleriyle belirtilen ideolojik yönü işgal etmekte idi. Türkçülük idesi onun ünlü “Dilde, fikirde, iş’te birlik” şiarında sentezleştirilmiş, İslâmcılık görüşü ise bütün Müslüman dünyasının dayanışma prensibi üzerinde kurulmuştu.<a href="https://www.altayli.net/ismail-bey-gaspirali.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a> İsmail Bey’in geniş ve çok yönlü pratik faaliyeti işte bu ideolojik temel üzerinde gelişmiştir.</span></p>
<p><span>Bu faaliyetin ilk safhasında Rusya Müslümanlarının millî basınını vücuda getirmek maksadıyla büyük çabalar sarf edilmiştir. Gaspıralı, bütün teşebbüslerine rağmen gazete çıkarmak için gerekli izni alamayınca, 1881 yılında, çeşitli isimler altında, hemen hemen her ay bir risale yayımlamaya başlıyor. Tonguç, Şafak, Kamer, Güneş, Yıldız, Mir’at-ı Cedit vesaire adlar altında yayımlanan bu risaleler, münderecatları itibarıyla, aylık dergilerden başka bir şey değildi. 12 adedi bulan bu risalelerden Tonguç adlı ilki 8 Mayıs 1881’de yayımlanmış bulunuyordu. Bunlardan ikincisi Şafak Tiflis’te, geriye kalanlar da, anlaşılan Bahçesaray’da basılmıştır. Bu risalelerde bütün Türk-Müslüman dünyasının kültürel canlanma gerekliliğini öğütleyen Gaspıralı, bunları başlıca olarak Kırım dışında yaşayan Müslümanlar arasında dağıtmakta idi.<a href="https://www.altayli.net/ismail-bey-gaspirali.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a></span></p>
<p><span>1883 yılının başında gazete çıkarmak iznini almaya muvaffak olan İsmail Bey, Tercüman adlı ünlü gazetesinin ilk sayısını 10 Nisan 1883 tarihinde yayımladı. Tercüman o devir Türk dünyasının en uzun ömürlü, en çok okunan popüler bir gazete haline gelmiş ve nispeten kısa bir süre içinde Kahire’den Kaşkar’a ve Kazan’dan Hindistan’a kadar uzanan sahada kendine okuyucu bulmuştu. Bazı yazarlar bu gazeteyi Rus Novoye vremya ve İngiliz Times gazeteleriyle kıyaslamakta, Cafer Seydahmet ise onu “bütün Türk dünyası tarihinde en çok okunan gazete” diye nitelendirmektedir.<a href="https://www.altayli.net/ismail-bey-gaspirali.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a> Tercüman 1905 yılına kadar Rusya Türklerinin tek süreli gazetesi olmuş ve 23 Şubat 1918 tarihine kadar 35 yıl süresince yayınına devam etmiştir.<a href="https://www.altayli.net/ismail-bey-gaspirali.html#_edn8" name="_ednref8">[8]</a> İsmail Bey Tercüman sütunlarında başta Rusya Türk ve Müslümanları olmak üzere Türk-Müslüman dünyasına ait en aktüel siyasî, sosyal, iktisadî, kültürel, millî ve dinî problemleri aydınlatmakta idi. Onun çağdaşı ve Tercüman’ın uzun yıllık yazarı tanınmış Kırım tarihçisi Osman Akçoraklı, adı geçen gazeteyi 1903’te “millî edebiyatımızın, millî eğitim ve son çağ tarihinin millî hazinesi” diye vasıflandırmıştır.<a href="https://www.altayli.net/ismail-bey-gaspirali.html#_edn9" name="_ednref9">[9]</a> İsmail Bey Tercüman vasıtasıyla Türk-Müslüman dünyasının kültürel Rönesans’ının gerekliliğini dinmeden öğütlüyor ve tarihe “Gaspıralı’nın dili” adı altında giren ortak edebî Türk dilini yaratmak suretiyle ilk sırada Rusya Türklerinin kültür birliğini sağlamaya çalışıyordu. Gaspıralı bu yolda önemli başarılar elde etmiş ve bunun sonucu olarak Tercüman bütün Rusya Türkleri tarafından kolayca okunan ve anlaşılan bir gazete haline gelmişti. Güvenlikle söylenebilir ki, eğer Gaspıralı’nın bu sahadaki çabalarının meyvelerini bilerek tahrip eden ve Sovyetler Birliği’nin her Türk kabilesine, suni şekilde vücuda getiren ayrı ayrı “edebî dilleri” zorla yükleyen Bolşevizm olmasaydı, Türk dünyası bugün, şüphesiz, İsmail Bey’in ve tilmizlerinin uzun yıllık çalışmaları sonucunda meydana gelen ortak bir edebî dile sahip bulunacaktı. Stalin rejimi zamanında Sovyet makamları edebî “Gaspıralı dilini” yalnız reddetmek ve unutturmağa çalışmak ile yetinmemiş, aynı zamanda Gaspıralı’nın bütün ıslâhatçı faaliyetini “karşı ihtilâlci” hareket gibi damgalayarak, bütün sayısız eserlerine ve bundan mütevellit mânevi mirasına el koymuşlardır. Maksat, onun kurmuş olduğu ve bugün Sovyetlerin boyunduruğu altında bulunan Türk-Müslüman dünyasının birliğini bu yolla tahrip etmek idi.</span></p>
<p><span>İsmail Bey Tercüman gazetesinin yanı sıra çeşitli konularda birçok dergiler, broşürler ve kitaplar, ayrıca kendisinin ve çağdaşı diğer Türk yazarlarının edebî eserlerini de yayımlamakta idi.</span></p>
<p><span>Yalnız gazetecilik ve yazarlık faaliyetiyle yetinmeyen Gaspıralı, millî okullarda İsviçreli pedagog Heinrich Pestalozzi’nin pedagojik sistemi temeli üzerinde kurulan yeni “usulü cedit” öğretim metodunu kökleştirmek suretiyle 1884’te bu okulların ıslahına başladı. Gaspıralı ilk önce Bahçesaray okullarını ıslâh etmiştir. Aynı 1884 yılında Bahçesaray’da Gaspıralı’nın yeni öğretim usulüne uygun ilk alfabe kitabı yayımlandı. 20 yıl sonra 1905’te Rusya’da artık 5 bini aşkın ıslâh edilmiş Türk okulu bulunuyordu. Yine aynı tarihe doğru Gaspıralı’nın öğretim metodu, Hindistan ve Kaşkar’a varıncaya kadar Kırım dışındaki geniş sahada bir çok taraftar kazanmıştı. Bizzat Gaspıralı’nın anlattığına göre, bu okul reformu, Rus devlet hazinesi tarafından herhangi bir maddî yardım yapılmadan, İsmail Bey’in faaliyeti sonucunda uzun yıllık letarjik uykudan uyanan ve sağlamca kültürel ve millî canlanma yoluna giren tamamıyla Rusya Müslümanlarının yaptıkları para bağışlarıyla uygulanmıştır.</span></p>
<p><span>İsmail Bey aynı zamanda durmadan Müslüman toplumunun Avrupalılaştırılması ve Müslüman kadının özgürlüğü için de çalışıyordu. Bu çalışmanın sonucu olarak Müslüman kadın cemiyette, okul ve üniversitelerde görünmeye başlamış ve 1897 nüfus sayımı zamanında Rusya’nın Türk kadınları arasında okur-yazar oranının, Rus kadınları arasındaki okur-yazar oranını geçtiği anlaşılmıştır.<a href="https://www.altayli.net/ismail-bey-gaspirali.html#_edn10" name="_ednref10">[10]</a> Müslüman kadının özgürlüğü sahasındaki bu başarılar, İsmail Bey’e 1906’da Alem-i Nisvan adlı Türk kadın dergisini çıkarmak imkânını vermişti. Müslüman kadınların kaleminden çıkan yazıların yayımlandığı bu dergiyi İsmail Bey’in kızı Şefika Hanım Gaspıralı idare ediyordu.<a href="https://www.altayli.net/ismail-bey-gaspirali.html#_edn11" name="_ednref11">[11]</a></span></p>
<p><span>Tanınmış Avrupa şarkiyatçısı Armin Vambery, 1906’da Berlin’de yayımlanan Batı Kültürünün Doğu Kültürü Üzerinde Etkisi adlı eserinde şöyle diyordu: Gaspıralı’nın faaliyeti sonucunda “okullar ıslâh edilmiş, millî edebiyat artmış ve kuvvetlenmiş ve yüzlerce Tatar gençleri Rus üniversitelerine devam etmeye başlamışlardır.” Vambery’nin daha sonra kaydettiğine göre, Kırım’da başlayan “bu ilerleme ve olgunlaştırma hareketi kuzey istikametinde genişlemiş, Volga ve istep havzasını içine almış ve şimdi gözle görülür bir hızla Türkistan’ı kapsamaya başlamıştır.”</span></p>
<p><span>Gaspıralı’nın gösterdiği faaliyet sonuçlarının, Doğu’yu en iyi bilen uzmanlardan biri tarafından müspet şekilde değerlendirilmiş olması, İsmail Bey’in uzun yıllık ve fedakârca çalışmalarının önemini hiç de büyütmemektedir. Buna ek olarak Gaspıralı’nın Rusya Türklerinin millî aydınlarının, özellikle Kırım aydınlarının ilk kadro ve kuşaklarını vücuda getirme ve eğitme sahasındaki rolünü de kaydetmek gerekir.</span></p>
<p><span>Gaspıralı’nın çok yönlü ve verimli faaliyetinin, bu asrın başında, derinliklerinde çağdaş Kırım, Kafkasya, İdil-Ural ve Türkistan millî kurtuluş hareketlerinin doğduğu muayyen bir tarihî devre teşkil ettiği noktasını dahi sükutla geçirmeye imkân yoktur. Bunlara İsmail Bey’in eserlerinden ilham alan kültürel-millî canlanma devresi takaddüm etmemiş olsaydı bu hareketler düşünülemezdi. Bu millî-kurtuluş hareketleri, bunlara sempati göstermek ve o devrin Rusya Müslümanlarının kongrelerine aktif surette katılmakla beraber, son günlerine kadar kendi ilk görüşüne sadık kalan Gaspıralı’nın gözleri önünde 1905-1906 Rus İhtilâli yıllarında gelişmeye başlamıştı. Bütün ırktaşlarının sevgi ve saygılarına mazhar olan Gaspıralı, faaliyetinin ve hakkıyla kazandığı şöhretinin en yüksek noktasına ulaştığı bir zamanda hayata gözlerini kapamıştır. Çok milyonluk Türk-Müslüman dünyasının kültürel-millî rönesans devrini yaratan ve kendinde tecessüm ettiren bu gerçekten büyük insan, Cafer Seydahmet’in de kaydettiği gibi, kendini hiçbir zaman böyle kabul etmiyor ve kendi kendini sadece “mutlu İsmail” diye adlandırıyordu.<a href="https://www.altayli.net/ismail-bey-gaspirali.html#_edn12" name="_ednref12">[12]</a> Ve gerçekten de tarihin nadir bildiği büyük mutlu insanlardan biri olmak üzere Gaspıralı’nın hatırası, bütün dünya Türk ve Müslümanlarının kalbinde ebediyen yaşayacaktır.</span></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Dr. Edige KIRIMAL</strong></span></a>
</p><p><strong>Alıntı Kaynağı:</strong> Türkler, Cilt: 18 Sayfa: 485-487</p>
<div>
<hr>
<p><span><strong><u>Dipnotlar :</u></strong></span></p>
</div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ismail-bey-gaspirali.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Kırımlı Seydahmet, Cafer: Gaspıralı İsmail Bey, İstanbul, 1934, s. 12-18.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ismail-bey-gaspirali.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> Kırımer, Cafer Seydahmet: Edige Kırımal’ın şu eserine yazdığı “Önsöz”: Der National Kampf der Krimtürken, Emsdetten/Westf. 1952, s. XXIV.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ismail-bey-gaspirali.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> Kırımlı Seydahmet, Cafer: aynı eser, s. 18-20.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ismail-bey-gaspirali.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> Kırımal, Edige: Der Nationale Kampf der Krimtürken, Emsdetten-Westf. 1952, s. 9-10.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ismail-bey-gaspirali.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> Aynı eser, s. 10,</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ismail-bey-gaspirali.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> Akçokraklı Osman: “İsmail Bey Gaspıralı’nın Yaratıcılığına Ait Belgeler”, Oku İşleri dergisi, No. 2, Simferopol, 1925.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ismail-bey-gaspirali.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> Kırımal, Edige: aynı eser, s. 10.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ismail-bey-gaspirali.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> Aynı eser, s. 58.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ismail-bey-gaspirali.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> Akçoraklı, Osman: “Millî Hazinemiz”, Tercüman, No. 25, 1903.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ismail-bey-gaspirali.html#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> S. A.: “Tatar Hatunî Beynelmilel Kongrada”, Yana Millî Yul, No. 14-15, Berlin 1929, s. 6-10.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ismail-bey-gaspirali.html#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> Kırımal, Edige: aynı eser, s. 11.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ismail-bey-gaspirali.html#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> Kırımer, Cafer, Seydahmet: aynı eser, s. XXIV.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Türkolog Ressam Grigory (Çoros) Gurkin</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/turkolog-ressam-grigory-coros-gurkin</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/turkolog-ressam-grigory-coros-gurkin</guid>
<description><![CDATA[ Türkolog Ressam Grigory (Çoros) Gurkin
Çeşitli teknik ve ebatlarda yaptığı 4000’e yakın eserle verimli bir sanat hayatı yaşayan, resimleri şu anda; Gorno Altay, Bamaul, Novosibirşk, Tomsk, Irkutsk, Çita, Moskova, San Petersburg müzelerini zenginleştiren, Altay Türklerinin hatta Sibirya’daki Türk boylarının ilk ressamı olarak kabul edilen G. İ. Çoros Gurkin 1870 yılının Çağan Ay’ının (=Ocak ayı) 12’sinde Ulalu Curt’a bağlı Caş Tura’da […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c45510a64f.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:47 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Türkolog, Ressam, Grigory, Çoros, Gurkin</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Grigory-Gurkin.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/turkolog-ressam-grigory-coros-gurkin.html">Türkolog Ressam Grigory (Çoros) Gurkin</a></p>
<p><span><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>İbrahim DİLEK</strong></span></a></span></p>
<p><span>Çeşitli teknik ve ebatlarda yaptığı 4000’e yakın eserle verimli bir sanat hayatı yaşayan, resimleri şu anda; Gorno Altay, Bamaul, Novosibirşk, Tomsk, Irkutsk, Çita, Moskova, San Petersburg müzelerini zenginleştiren, Altay Türklerinin hatta Sibirya’daki Türk boylarının ilk ressamı olarak kabul edilen G. İ. Çoros Gurkin 1870 yılının Çağan Ay’ının (=Ocak ayı) 12’sinde Ulalu Curt’a bağlı Caş Tura’da doğmuştur.<a href="https://www.altayli.net/turkolog-ressam-grigory-coros-gurkin.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a></span></p>
<p><span>On üç yaşında misyonerlerin Altay’da açtığı okulu bitiren Çoros Gurkin Etnograf – Türkolog A.V. Anohin’in teşvik ve yardımlarıyla 1897’de Petersburg Resim Akademisine gitmek ister. Fakat başvurusunu geç yaptığı için akademiye kabul edilmez. “Bu arada ressam İ.İ. Şişkin’le tanışan Gurkin ona yaptığı resimleri gösterir. Bu tanışmadan sonra sekiz ay boyunca Şişkin’in evinde kalır ve birlikte çalışırlar. Bu süre içinde Gurkin’e hocalık da yapan Şişkin 1898 yılının Mart ayında ölür.”<a href="https://www.altayli.net/turkolog-ressam-grigory-coros-gurkin.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a></span></p>
<p><span>1899 yılında Petersburg Resim Akademisine sınava tâbi tutulmadan alınan Gurkin dört yıl bu akademide eğitim görür. Bu arada onun yazarlık ve araştırmacı kabiliyeti de gelişir. Altay masallarını toplamaya başlar. 1926 yılında bu çalışmalarının meyvesi olarak, Rus şair G. Vyatkin ile Altay masallarını Rusça olarak neşreder.<a href="https://www.altayli.net/turkolog-ressam-grigory-coros-gurkin.html#_edn3" name="_ednref3"><sup><sup>[3]</sup></sup></a></span></p>
<p><span>1905 yılından itibaren Altay’da “Onos” adlı yerde yaşamaya başlayan Gurkin, Mariya Agafonovna Luzina ile evlenir. “Bu evlilikten Angelina (?-1948), Mariya (1900-1963), Genadiy (1904-1937), Vasiliy (1908-1961) adlarında dört çocuğu olur.”<a href="https://www.altayli.net/turkolog-ressam-grigory-coros-gurkin.html#_edn4" name="_ednref4"><sup><sup>[4]</sup></sup></a></span></p>
<p><span>1906-1917 yılları Gurkin’in sanat hayatının en verimli yıllarıdır. Ressam belki de öldürülmesine sebep olacak “Han Altay” tablosunun ilkini de 1907’de yapar. “1907 yılında Tomks’ta 300’den fazla resmiyle ilk sergisini açar. Bu sergide 156 adet resmi satılır. Daha sonra 1910 yılında Tomks’ta, Krasnoyarks ve İrkutsk’ta, 1911’de Barnaul’da, 1915’te tekrar Tomks’ta sergiler açar.”<a href="https://www.altayli.net/turkolog-ressam-grigory-coros-gurkin.html#_edn5" name="_ednref5"><sup><sup>[5]</sup></sup></a></span></p>
<p><span>1917 İhtilâlini Altay’ın geleceği açısından endişeyle karşılayan Gurkin, Güney Sibirya’daki bütün Türkleri içine alacak “Karakorum” adlı bir devlet kurma teşebbüsünde bulunmuştur. Bu amaçla ona yardım eden A.A. Sarısep Konzıkaçov, P.A. Çagat Stroev, İ.S. Alıgazov’la birlikte yeni rejime karşı kurdukları küçük bir orduyla da millî mücadele hareketini başlatmış fakat ne yazık ki istedikleri sonuca ulaşamamışlardır.<a href="https://www.altayli.net/turkolog-ressam-grigory-coros-gurkin.html#_edn6" name="_ednref6"><sup><sup>[6]</sup></sup></a></span></p>
<p><span>Çoros Gurkin fırçası ve kalemiyle hayatı boyunca bütün kalbiyle bağlı olduğu Altay kültürü için çalışmıştır. O resimlerinde Altay’ın tabiat güzelliklerini, dinî ve millî kıyafetleriyle eşyalarını çizmiştir. Gurkin, Altay kültürünün yok olmakta olduğunu görmüş ve bu kültüre ait her unsuru “Millî Kıyafetleriyle Bir Kumandı Kızı”, “Çalkandu Boyundan Yetmiş Yaşındaki Bir Erkeğin Portresi” ile kalta (tütün torbası), kapza (pipo), tajuur (içki matarası), kabay (beşik) da uyuyan bir Altay çocuğu, kamın, tüpün (kamın defi) gibi resimleriyle âdeta Ölümsüzleştirmiştir.</span></p>
<p><span>Gurkin tabiat unsurları ağırlıklı resimlerinde yer yer sembolik ifade tarzını tercih etmiştir. Meselâ, onun resimlerinde “kedir ağacı”, hürriyeti ve ebedîliği, “Katun Nehri” Altay’ın göğsünü okşayan güzel bir kızı, “dağ” ise destan kahramanlarının tulgasını temsil eder.</span></p>
<p><span>İlk kuşak Altay aydınları arasında yer alan Gurkin, neslinde görülen tereddütleri yaşamamış, hayatı boyunca vatanı ve milletinin geleceği için mücadele etmiştir. O, Altay’a duyduğu sevgiyi sadece resimleriyle ifade etmekle kalmamış, bu fikirlerini 1919 yılında yazdığı bir yazıda açıkça söylemiştir de: “Menin, curokçının tös amaduzı – ol Al taylardın cadın cürümini şindeeri, cuurı. Kep kuuçmdardı, kay çörçöktördi, iskustvo kreesterin cuyla, anılu başka ençi edip, tekşi cayaandıktın baylıgma kojor. Altay’da boyanın muzeyin tözöör, albatının curanıp ürener şkolın açar. Kamdardın cılıyıp catkan çüm-candarm şindeer kerek…” (Benim, ressamın asıl görevi Altayların hayatını araştırıp, toplamaktır. Efsaneleri, destanları, sanat eserlerini toplayarak, değerlendirip, zenginleştirmektir. Altay’a bir müze ve okul açılmalıdır. Kamların yaşatmaya çalıştığı fakat yok olmakta olan inançlar, âdetler araştırılmalıdır.)</span></p>
<p><span>Ressam, “Menin bastıra boyumun, aktu küün-sanaam Altay albatıma, uulandırılgan. Men oınn keler öyine büdüp cadım.” (Benim gönlüm ve iyi düşüncelerimin tamamı Altay halkına adandı. Ben onun geleceğine inanıyorum.) Diyecek kadar çok sevdiği vatanından ayrılmaya mecbur edilerek, 1919 yılında önce Moğolistan’a, oradan da 1921 yılında Tuva’ya gitmek zorunda kalmıştır. Çünkü, 1917 Bolşevik İhtilâliyle o vatanına duyduğu sevgi yüzünden “halkının düşmanı” ilân edilmiştir. Onun bu mecburî seyahati yine sanatla dolu olarak geçer. Bu yıllarda Gurkin, “Mongoliya”, “Oroy Klisi”, “Enesay Suu”… gibi resimlerini çizmiştir.</span></p>
<p><span>1925 yılında Tuva’dan tekrar Altay’a dönen Gurkin’in vatanına olan sevgisi hiç eksilmemiştir. 1926’da şunları söyler: “Kanaytsa da, mında Altay’da, töröl ar-bütkenip ortozında men ınstu la süünçilü.”<a href="https://www.altayli.net/turkolog-ressam-grigory-coros-gurkin.html#_edn7" name="_ednref7"><sup><sup>[7]</sup></sup></a> (Ne olursa olsun, burada, Altay’da tabiat ananın ortasında mutlu ve sevinçliyim.) Aynı yıl Moskova’da iki büyük sergi açar ve yukarıda zikredilen düşüncelerinden bir kısmını da takip eden yıllarda gerçekleştirmeye çalışır; 1931 yılında N.İ. Çevalkov’la birlikte bir resim okulu açar, düşüncelerini Altay’ın yeni yetişen gençliğine aktarmaya çalışır.</span></p>
<p><span>Ressam 1936 yılında, 1907’de çizmiş olduğu “Han – Altay” tablosunu birtakım değişikliklerle ikinci kez yeniden çizer. Gurkin’in bu hareketi onu halkının düşmanı ilân edenleri iyice kızdırır. Ve Gurkin 1937 yılında vurularak öldürülür.</span></p>
<table border="1">
<tbody>
<tr>
<td>
<figure aria-describedby="caption-attachment-59096" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-59096" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Grigory-Gurkin-009.jpg" alt="" width="500" height="300" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Grigory-Gurkin-009.jpg 1000w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Grigory-Gurkin-009-768x461.jpg 768w" sizes="(max-width: 500px) 100vw, 500px"><figcaption class="wp-caption-text"><center><span><strong><span>Han – Altay Tablosu – 1907</span></strong></span></center></figcaption></figure></td>
<td>
<figure aria-describedby="caption-attachment-59097" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-59097" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Grigory-Gurkin-010.jpg" alt="" width="500" height="300" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Grigory-Gurkin-010.jpg 1000w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Grigory-Gurkin-010-768x461.jpg 768w" sizes="(max-width: 500px) 100vw, 500px"><figcaption class="wp-caption-text"><center><span><strong><span>Han – Altay Tablosu – 1936</span></strong></span></center></figcaption></figure></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p><span><strong>Han – Altay Tablosu</strong></span></p>
<p><span>Çoros Gurkin’in yirmi dokuz yıl arayla iki kez çizmiş olduğu bu resim Altay’ın devrimden önce ve sonraki durumunu gösterir. Resmin 1907’de (devrimden önce) çizilen ilk şekli; karların erimeye başladığı, tabiatın bahara hazırlandığı bir dönemdeki Altay tabiatını yansıtır; bütün heybetiyle gökyüzüne yükselen tayga (dağ)ların mönkü (zirve)leri beyaz bulutlarla kaplıdır. Gurkin’in resimlerinde dağ, destan kahramanının tulgasını temsil eder. Bu dağlara ihtişamını veren ise hiç şüphesiz kutsal tayga eezi (dağ iyesi)dir. Yani bu dağlarda maddî ve manevî güç birleşmiştir. Bir kayanın üzerine konan mürküt (kartal) Altay’ın manevî koruyucusunu ve hürriyeti temsil etmektedir. Resmin (bakana göre) sol tarafında yer alan oldukça canlı ve yeşil çizilmiş büyük karagay (çam) ağacı da Altay’ın gerçek sahipleri olan Altay Türklerini, onun hemen yanındaki üç küçük fidan ise Altay’ın gençlerini ve geleceğini temsil eder.</span></p>
<p><span>Resmin 1936’da (devrimden sonra) çizilen ikinci şeklinde ise; tabiat oldukça bulanık ve pusludur. Dağlar eski ihtişamını kaybetmiş, bulutlar kararmıştır. Hepsinden önemlisi Altay’ın manevî koruyucusu ve hürriyetini temsil eden mürküt artık yoktur. Altay’ın gençliği ve geleceğinin sembolü olan üç küçük fidan da kaybolmuştur. Altay’ın sahiplerini temsil eden büyük çam ağacı da eski güzelliğini ve canlılığını kaybetmiş, toprakta bir emanet gibi durmaktadır. Ve yanına bir yenisi daha eklenmiştir; Ruslar bu güzel toprakların ortağı olmuşlardır…*</span></p>
<p><span>Görünen o ki; sağ gözü sakat olan Gurkin hayata tek gözüyle bakabilmesine rağmen, vatanının tüm güzelliklerini görmüş, uzun yıllar boyunca bu güzellikler için mücadele etmiş, içine doğduğu bu kültürün ve coğrafyanın geçirdiği sarsıntıları, değişmeleri yakından takip edebilmiş fakat gelişmeler karşısında umutsuzluğa düşmekten de kurtulamamıştır. Şimdi onun resimlerini her türlü teknik imkânsızlıklara rağmen mükemmel baskılarla neşreden Altay Türkleri Han-Altay’ın ilk versiyonundaki günler ve gelecekleri için oldukça umutlular.</span></p>
<p><span>Han – Altay tablosunun verisyonları arasındaki bu izah; Altay Türklerinden V.I. Edokov’a aittir. Ben de bu bilgileri Edokov’dan işiten, fakat burada ismini vermeyi sakıncalı gördüğüm bir Altay Türkünden aldım.</span></p>
<p><span>Arjan Adarov’un yazdığı aşağıdaki şiir Gurkin’in bugüne tesirini göstermesi bakımından önemlidir.</span></p>
<table width="644">
<tbody>
<tr>
<td width="322"><strong>Gurkinnin Curuktarın Körüp Tura</strong></td>
<td width="322"><strong>Gurkin’in Resimlerine Bakarken</strong></td>
</tr>
<tr>
<td></td>
<td></td>
</tr>
<tr>
<td><span>Bu curuktarda kaykaldu çarı, kır taygalar, </span></td>
<td><span>Bu resimlerde şaşırtıcı çakır dağlar, </span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>Künin çarığı, çeçekter, cenil buluttar.</span></td>
<td><span>Güneşin aydınlığı, çiçekler, hafif bulutlar. </span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>Karakol bajı, Kadın bajı mında,</span></td>
<td><span>Karakol başı, Kadın başı burada,</span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>Bu çarık, caan köznöktörlü zalda.</span></td>
<td><span>Bu aydınlık, büyük pencereli salonda.</span></td>
</tr>
<tr>
<td><span> </span></td>
<td><span> </span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>Kandıy tarmaçı olordı beri ekelgen- </span></td>
<td><span>Büyücü onları buraya nasıl getirmiş- </span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>Kırlardı, teneri kanayıp kiydirgen?</span></td>
<td><span>Kırları, gökyüzünü nasıl giydirmiş? </span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>Curuktardı acıktap men uzak turdım, </span></td>
<td><span>Resimleri ben uzun uzun seyrettim, </span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>Altayımnın keen carajın kaykadım.</span></td>
<td><span>Altayımın zengin güzelliğine şaşırdım.</span></td>
</tr>
<tr>
<td><span> </span></td>
<td><span> </span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>Altaydın carajın kem mınayda maktagan? </span></td>
<td><span>Altay’ın güzelliğini kim böyle övmüş? </span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>Kandıy ülgerçi mındıy kojondor tapgan? </span></td>
<td><span>Hangi şair böyle şarkılar bulmuş? </span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>Onosto curukçının turazında turgam,</span></td>
<td><span>Onos’ta ressamın evinde bulundum, </span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>Onın uur salımın sanangam.</span></td>
<td><span>Onun ağır (güç) hayatını düşündüm.</span></td>
</tr>
<tr>
<td><span> </span></td>
<td><span> </span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>Ce, keler üyeler, meni tıpdap ugugar,</span></td>
<td><span>Ey, gelecek nesiller, beni iyi dinleyin, </span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>Onın curuktarın körölö, köpti sanangar! </span></td>
<td><span>Onun resimlerine bakarak, çok düşünün! </span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>Ceriste andıy cayaltalar bolgondo,</span></td>
<td><span>Vatanımızda öyle yetenekler oldukça, </span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>Conıbıs ölbös dep, omok aydıgar!</span></td>
<td><span>Halkımız ölmez diye, iyi söyleyin!</span></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p><span><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>İbrahim DİLEK</strong></span></a><em><br>
</em></span></p>

<a href="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Grigory-Gurkin-001.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" width="1000" height="600" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Grigory-Gurkin-001.jpg" class="attachment-medium size-medium" alt="" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Grigory-Gurkin-001.jpg 1000w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Grigory-Gurkin-001-768x461.jpg 768w" sizes="(max-width: 1000px) 100vw, 1000px"></a>
<a href="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Grigory-Gurkin-003.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" width="1000" height="600" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Grigory-Gurkin-003.jpg" class="attachment-medium size-medium" alt="" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Grigory-Gurkin-003.jpg 1000w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Grigory-Gurkin-003-768x461.jpg 768w" sizes="(max-width: 1000px) 100vw, 1000px"></a>
<a href="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Grigory-Gurkin-004.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" width="1000" height="600" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Grigory-Gurkin-004.jpg" class="attachment-medium size-medium" alt="" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Grigory-Gurkin-004.jpg 1000w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Grigory-Gurkin-004-768x461.jpg 768w" sizes="(max-width: 1000px) 100vw, 1000px"></a>
<a href="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Grigory-Gurkin-009.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" width="1000" height="600" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Grigory-Gurkin-009.jpg" class="attachment-medium size-medium" alt="" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Grigory-Gurkin-009.jpg 1000w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Grigory-Gurkin-009-768x461.jpg 768w" sizes="(max-width: 1000px) 100vw, 1000px"></a>
<a href="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Grigory-Gurkin-010.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" width="1000" height="600" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Grigory-Gurkin-010.jpg" class="attachment-medium size-medium" alt="" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Grigory-Gurkin-010.jpg 1000w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Grigory-Gurkin-010-768x461.jpg 768w" sizes="(max-width: 1000px) 100vw, 1000px"></a>
<a href="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Grigory-Gurkin-020.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" width="1000" height="600" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Grigory-Gurkin-020.jpg" class="attachment-medium size-medium" alt="" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Grigory-Gurkin-020.jpg 1000w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Grigory-Gurkin-020-768x461.jpg 768w" sizes="(max-width: 1000px) 100vw, 1000px"></a>
<a href="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Grigory-Gurkin-021.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" width="1000" height="600" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Grigory-Gurkin-021.jpg" class="attachment-medium size-medium" alt="" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Grigory-Gurkin-021.jpg 1000w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Grigory-Gurkin-021-768x461.jpg 768w" sizes="(max-width: 1000px) 100vw, 1000px"></a>
<a href="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Grigory-Gurkin-022.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" width="1000" height="600" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Grigory-Gurkin-022.jpg" class="attachment-medium size-medium" alt="" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Grigory-Gurkin-022.jpg 1000w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Grigory-Gurkin-022-768x461.jpg 768w" sizes="(max-width: 1000px) 100vw, 1000px"></a>
<a href="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Grigory-Gurkin-023.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" width="1000" height="600" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Grigory-Gurkin-023.jpg" class="attachment-medium size-medium" alt="" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Grigory-Gurkin-023.jpg 1000w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Grigory-Gurkin-023-768x461.jpg 768w" sizes="(max-width: 1000px) 100vw, 1000px"></a>
<a href="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Grigory-Gurkin-025.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" width="1000" height="600" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Grigory-Gurkin-025.jpg" class="attachment-medium size-medium" alt="" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Grigory-Gurkin-025.jpg 1000w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Grigory-Gurkin-025-768x461.jpg 768w" sizes="(max-width: 1000px) 100vw, 1000px"></a>
<a href="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Grigory-Gurkin-027.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" width="1000" height="600" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Grigory-Gurkin-027.jpg" class="attachment-medium size-medium" alt="" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Grigory-Gurkin-027.jpg 1000w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Grigory-Gurkin-027-768x461.jpg 768w" sizes="(max-width: 1000px) 100vw, 1000px"></a>
<a href="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Grigory-Gurkin-029.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" width="1000" height="600" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Grigory-Gurkin-029.jpg" class="attachment-medium size-medium" alt="" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Grigory-Gurkin-029.jpg 1000w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Grigory-Gurkin-029-768x461.jpg 768w" sizes="(max-width: 1000px) 100vw, 1000px"></a>
<a href="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Grigory-Gurkin-032.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" width="1000" height="600" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Grigory-Gurkin-032.jpg" class="attachment-medium size-medium" alt="" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Grigory-Gurkin-032.jpg 1000w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Grigory-Gurkin-032-768x461.jpg 768w" sizes="(max-width: 1000px) 100vw, 1000px"></a>
<a href="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Grigory-Gurkin-034.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" width="1000" height="600" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Grigory-Gurkin-034.jpg" class="attachment-medium size-medium" alt="" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Grigory-Gurkin-034.jpg 1000w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Grigory-Gurkin-034-768x461.jpg 768w" sizes="(max-width: 1000px) 100vw, 1000px"></a>
<a href="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Grigory-Gurkin-035.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" width="1000" height="600" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Grigory-Gurkin-035.jpg" class="attachment-medium size-medium" alt="" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Grigory-Gurkin-035.jpg 1000w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Grigory-Gurkin-035-768x461.jpg 768w" sizes="(max-width: 1000px) 100vw, 1000px"></a>
<a href="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Grigory-Gurkin-036.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" width="1000" height="600" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Grigory-Gurkin-036.jpg" class="attachment-medium size-medium" alt="" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Grigory-Gurkin-036.jpg 1000w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Grigory-Gurkin-036-768x461.jpg 768w" sizes="(max-width: 1000px) 100vw, 1000px"></a>
<a href="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Grigory-Gurkin-038.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" width="1000" height="600" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Grigory-Gurkin-038.jpg" class="attachment-medium size-medium" alt="" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Grigory-Gurkin-038.jpg 1000w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Grigory-Gurkin-038-768x461.jpg 768w" sizes="(max-width: 1000px) 100vw, 1000px"></a>
<a href="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Grigory-Gurkin-042.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" width="1000" height="600" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Grigory-Gurkin-042.jpg" class="attachment-medium size-medium" alt="" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Grigory-Gurkin-042.jpg 1000w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Grigory-Gurkin-042-768x461.jpg 768w" sizes="(max-width: 1000px) 100vw, 1000px"></a>
<a href="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Grigory-Gurkin-043.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" width="1000" height="600" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Grigory-Gurkin-043.jpg" class="attachment-medium size-medium" alt="" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Grigory-Gurkin-043.jpg 1000w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Grigory-Gurkin-043-768x461.jpg 768w" sizes="(max-width: 1000px) 100vw, 1000px"></a>
<a href="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Grigory-Gurkin-045.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" width="1000" height="600" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Grigory-Gurkin-045.jpg" class="attachment-medium size-medium" alt="" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Grigory-Gurkin-045.jpg 1000w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Grigory-Gurkin-045-768x461.jpg 768w" sizes="(max-width: 1000px) 100vw, 1000px"></a>
<a href="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Grigory-Gurkin-047.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" width="1000" height="600" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Grigory-Gurkin-047.jpg" class="attachment-medium size-medium" alt="" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Grigory-Gurkin-047.jpg 1000w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Grigory-Gurkin-047-768x461.jpg 768w" sizes="(max-width: 1000px) 100vw, 1000px"></a>
<a href="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Grigory-Gurkin-048.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" width="1000" height="600" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Grigory-Gurkin-048.jpg" class="attachment-medium size-medium" alt="" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Grigory-Gurkin-048.jpg 1000w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Grigory-Gurkin-048-768x461.jpg 768w" sizes="(max-width: 1000px) 100vw, 1000px"></a>
<a href="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Grigory-Gurkin-049.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" width="1000" height="600" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Grigory-Gurkin-049.jpg" class="attachment-medium size-medium" alt="" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Grigory-Gurkin-049.jpg 1000w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Grigory-Gurkin-049-768x461.jpg 768w" sizes="(max-width: 1000px) 100vw, 1000px"></a>
<a href="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Grigory-Gurkin-050.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" width="1000" height="600" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Grigory-Gurkin-050.jpg" class="attachment-medium size-medium" alt="" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Grigory-Gurkin-050.jpg 1000w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Grigory-Gurkin-050-768x461.jpg 768w" sizes="(max-width: 1000px) 100vw, 1000px"></a>

<p><span><strong>Not:</strong> İbrahim Dilek, Altay Curokçı (Ressam) Grigory İvanoviç Çoros Gurkin ve Han-Altay Tablosu, Türk Dünyası Dil ve Edebiyat Dergisi, S. 4 Güz 1997, s. 169-177, Ankara 1997.</span></p>
<p><span>Alıntı Kaynak: <a href="http://www.genelturktarihi.net/" target="_blank" rel="noopener">Genelturktarihi.net</a> ,Görsel Kaynak: <a href="http://www.the-athenaeum.org/art/list.php?m=a&s=tu&aid=8785" target="_blank" rel="noopener">http://www.the-athenaeum.org/</a></span></p>
<hr>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turkolog-ressam-grigory-coros-gurkin.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Misyonerlerin Altay bölgesindeki çalışmaları için kendilerine merkez olarak seçtikleri “Ulalu Curt” daha sonra Gorno Altay adıyla Dağlık Altay Özerk Cumhuriyeti’nin başşehri olacaktır. Şu anda bu şehrin en büyük iki caddesinden biri Çoros Gurkin adını taşımaktadır. Ayrıca yine bu şehirde 1995 yılı Gurkin’in 125. doğum yılı olarak kutlanmış, Altay’ın Üç Sümer adım taşıyan dağlarından birisine onun adının verilmesi teklif edilmiştir. (Bu konu hakkında ayrıntılı bilgi için bk. Altaydın Çolmonı Gaz, Caan Izü Aydın, 15-çi küni, Gorno Altay, 1995.1) Aynı yıl ressamın anıldığı İlmî toplantılar da düzenlenmiş bu toplantılarda sunulmak için hazırlanan tebliğler “Materialı Istorü 1 Kültüre Respubliki Altay, Gorno Altay, 1994, 152 s” adıyla neşredilmiştir.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turkolog-ressam-grigory-coros-gurkin.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> R.M. Erkinova, A.S. Surazakov, E.F. Babraşeva, Çoros Gurkin Katalogu</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turkolog-ressam-grigory-coros-gurkin.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a>   G.Vyatkin, Ç.Gurkin, Atayakie Skazki, Novosibirsk 1926.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turkolog-ressam-grigory-coros-gurkin.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a>   Rimma Eıkinova, Menin Töröl Altayımnm la Onın Albatızının Çındık Uıılı G.l. Çoros Gurkin, Solom, S. 3, Gorno Altay 1994, s.5.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turkolog-ressam-grigory-coros-gurkin.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a>   a.g.nı. s.7.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turkolog-ressam-grigory-coros-gurkin.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a>   N.M.Kindikova, Altay Literaturanı Caan Klasstarga Üreneri, Gorno Altay, 1995 s.27 (Altay’daki bu millî mücadele hareketi hakkında kaynaklarda pek fazla bilgi bulunmamaktadır. Kaynakların birçoğu ise bu hareketin içinde bandit (eşkıya) olarak nitelemektedir. Fakat Altay Türkleri -her ne kadar onlara unutturulmak istense de- yakın tarihlerinin bu yüz ağartıcı bölümünü çok iyi bilmekte bu sebeple de Gurkin’i ilk başçıları olarak kabul etmektedirler.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turkolog-ressam-grigory-coros-gurkin.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a>   Bu yazıda verilen Gurkin’e ait bu sözler için bk. 6 numaralı dipnot.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Enver Paşa</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/enver-pasa</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/enver-pasa</guid>
<description><![CDATA[ Enver Paşa
Enver Bey, 23 Kasım 1881’de[1] İstanbul’da Divanyolu’nda eski Lisan Mektebi karşısındaki evlerinde dünyaya gelmiştir.[2] Altı yaşına kadar İstanbul’da çeşitli iptidâî mekteplerine devam etmiş, Fatih Mekteb-i İptidâî’sinin ikinci senesinde iken babasının Manastır’a tayini üzerine iptidâî tahsilini burada tamamlamıştır. Yine aynı şehirde askeri rüşdiye ve askeri idadi tahsilini tamamlayarak Mekteb-i Harbiye-i Şahane’ye girdi.[3] Harbiye öğrencisi iken, o […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c454f4917a.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:47 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Enver, Paşa</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/10/Osmanli-339.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/enver-pasa.html">Enver Paşa</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yrd. Doç. Dr. Hasan BABACAN</strong></span></a>
</p><p><span>Enver Bey, 23 Kasım 1881’de<a href="https://www.altayli.net/enver-pasa.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a> İstanbul’da Divanyolu’nda eski Lisan Mektebi karşısındaki evlerinde dünyaya gelmiştir.<a href="https://www.altayli.net/enver-pasa.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a> Altı yaşına kadar İstanbul’da çeşitli iptidâî mekteplerine devam etmiş, Fatih Mekteb-i İptidâî’sinin ikinci senesinde iken babasının Manastır’a tayini üzerine iptidâî tahsilini burada tamamlamıştır. Yine aynı şehirde askeri rüşdiye ve askeri idadi tahsilini tamamlayarak Mekteb-i Harbiye-i Şahane’ye girdi.<a href="https://www.altayli.net/enver-pasa.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a></span></p>
<p><span>Harbiye öğrencisi iken, o sıralarda yüksek okullarda yaygın olduğu üzere II. Abdülhamit aleyhtarı propagandalardan etkilendiği hatıralarından anlaşılan Enver Bey, Harbiye’de başarılı bir grafik çizer. Üç senenin not ortalamalarıyla dokuzuncu olarak erkân-ı harpliğe aday 40 öğrenci arasına girmeye hak kazanır.<a href="https://www.altayli.net/enver-pasa.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a> Enver Bey, o dönemde harp okulunu ve kurmay okulunu saran siyasi olayların içine girmiş ve Yıldız Mahkemesi’nde sorgulanmıştır. Ancak bu dönemdeki İttihat ve Terakki cemiyeti faaliyetlerine katılmadığı kesindir.<a href="https://www.altayli.net/enver-pasa.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a></span></p>
<p><span>Enver Bey, kurmay okulunu bitirdikten sonra, stajlarını da tamamlayarak diğer mezunlar gibi büro vazifesi almak yerine 23 Ekim 1902’de Manastır’da 13. Topçu Alayı’nın birinci bölüğüne verildi. Enver Bey’in Makedonya’da çetelerle mücadelesi ilk burada başlamıştır. 1903 Mayıs’ında Napilhi köyünde on sekiz kişilik Bulgar çetesiyle müsademeye topçu zabiti sıfatıyla iki topla iştirak etmiştir. 1903 yılı Eylülü’nde, yani Makedonya olaylarının en şiddetli günlerinde kendi ısrarıyla Bulgaristan sınırında Koçana’daki 20. Piyade Alayı’nın 1. Taburu’na çetelerle savaşmak için gönderilir.<a href="https://www.altayli.net/enver-pasa.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a> Nisan 1904 tarihinde Üsküp’teki 16. Süvari Alayı’nda görevlendirildi. Aynı yılın Ekim ayında İştip’teki alaya giden Enver Bey, iki ay sonra “sunuf-ı muhtelife görevini tamamlayarak Manastır’daki karargâha geri döndü. Burada erkân-ı harp dairesinin birinci ve ikinci şubelerinde çalıştı, ardından Manastır Mıntıka-i Askeriyesi Ohri ve Kırçova mıntıkaları müfettişliğine tayin edildi.<a href="https://www.altayli.net/enver-pasa.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a></span></p>
<p><span>Enver Bey’in bu yeni görevindeki asıl maksadı Bulgar ve Yunan çetelerini takip ve bunlarla mücadele etmekti. Çetelerle yapılan mücadelelerden birinde Enver Bey, sağ bacağından yaralanmıştır. İki sene içerisinde çetelerle kendi kumanda ettiği müfrezelerle elli dört müsademede bulunmuştur. Buradaki başarılarından dolayı dördüncü ve üçüncü Mecidî, dördüncü Osmânî nişanları ve altın liyakat madalyası ile ödüllendirildi. 13 Eylül 1906’de fevkalade olarak Binbaşılığa henüz 26 yaşında iken terfi etti.<a href="https://www.altayli.net/enver-pasa.html#_edn8" name="_ednref8">[8]</a></span></p>
<p><span>Bulgar çetelerine karşı yürüttüğü faaliyet onun üzerinde milliyetçilik fikirlerinin etkili olmasında önemli rol oynadı. Bu nedenle Selanik’te kurulan Osmanlı Hürriyet Cemiyeti’ne ilgi duydu. Enver Bey, 1906 Eylülü’nde Manastır’dan Selanik’e gelerek cemiyete giriş şartı olan ve büyük bir gizlilik içinde yapılan yemin merasiminden sonra cemiyete on ikinci üye olarak katılmıştır. Bundan sonra cemiyetin en faal üyelerinden biri olan Enver Bey, o günkü duygularını: “Artık kalbim vatanın kurtulacağına kuvvetle inanarak ertesi gün Manastır’a hareket ettim” şeklindeki sözleriyle ifade etmiştir.<a href="https://www.altayli.net/enver-pasa.html#_edn9" name="_ednref9">[9]</a></span></p>
<p><span>Cemiyetin amacı Abdülhamit yönetimini devirmek ve Kanun-ı Esasîyi yeniden yürürlüğe koymaktı. Cemiyet Kanun-ı Esasiyi yeniden ilan etmek için faaliyetlerine başlamıştı. Cemiyet’in faaliyetleri ordu tarafından da destekleniyordu. Selânik’te Cemiyet’in çekirdeği oluşturulduktan ve güçlendikten sonra Üçüncü Ordu’nun mıntıkasına giren Kosova vilayetinde, özellikle Manastır’da örgütlenme işine girişildi.</span></p>
<p><span>Bu konuda cemiyete yeni girmiş olan Enver Bey’in büyük faydaları olmuştur. Bu yörede örgütlenmenin ilk adımını atmış, Manastır’da karargahın birçok üyesini cemiyete kaydetmiştir. Rumeli Genel Müfettişi Hüseyin Hilmi Paşa: Saraya yazdığı bir telgrafında; “Benden başka İttihat ve Terakki’ye girmeyen kimse kalmamış” diyordu. Askerlerle beraber polis ve jandarma mensupları da İttihat ve Terakki Cemiyeti üyesi olmuşlardı.<a href="https://www.altayli.net/enver-pasa.html#_edn10" name="_ednref10">[10]</a></span></p>
<p><span>Binbaşı Enver Bey Manasıtır’da ciddi bir teşkilatçılık vasfı gösterir. Mümtaz kolağası Servet, Selanik’in tanınmış adamlarından Konyalı Hüseyin, Avcı Yüzbaşısı Süleyman Cemiyet’e girenler arasındadır. İşte Enver Bey’le beraber Hürriyet kahramanı olarak ün salacak olan Kolağası Resne’li Niyazi Bey de Enver Bey tarafından cemiyete alınır.<a href="https://www.altayli.net/enver-pasa.html#_edn11" name="_ednref11">[11]</a></span></p>
<p><span><strong>I. Meşrutiyet’in İlanında Enver Bey</strong></span></p>
<p><span>Siyasi ve askeri olaylar, 1908 yılına gelindiğinde Cemiyet’in tahmin edemeyeceği kadar hızla gelişmeye başladı. Büyük devletlerin Osmanlı Devleti’nin ve Rumeli’nin paylaşılması yönündeki niyetlerini Reval mülakatında iyice açığa çıkarmaları, cemiyeti, kesin olarak sonuç alınabilecek eylemlere yöneltmiştir. Faaliyetlerini o güne kadar gizli bir şekilde devam ettiren cemiyet için bu toplantı bardağı taşıran son damla oldu. Cemiyet ileri gelenleri Reval toplantısından üçlü bir antlaşmanın çıkacağını sezdiler ve toplantıdan sızan söylentiler çok olumsuzdu. Osmanlı üzerindeki denge bozulacak, Rumeli paylaşılacaktı. Yıldız yönetimi vatanı yabancılara terk ediyordu. Cemiyet açısından bu kabul edilemez bir sonuçtu.<a href="https://www.altayli.net/enver-pasa.html#_edn12" name="_ednref12">[12]</a> Cemiyet tarafından Reval mülakatının sonuçlarının kabul edilemeyeceğine dair bir bildiri, büyük devletlerin konsolosluklarına dağıtıldı. Bu beyannamedeki fikirler; “Büyük devletlerin dört yıldır Makedonya’da yaptıkları ıslahat teşebbüslerinden hiçbir olumlu sonuç alınamamış, bunlar faydadan çok zarar getirmiştir. İttihat ve Terakki Cemiyeti, İslâm-Hıristiyan bütün vatandaşlarla birlikte vatanı korumak amacındadır. Bunun için de mevcut istibdat yönetiminden kurtulmak gerekmektedir” şeklinde özetlenebilir. Bu tepki cemiyetin ilk fiili teşebbüsü idi ve böylece cemiyet su yüzüne çıkmış oluyordu.</span></p>
<p><span>Konsolosluklara gönderilen layiha ile su yüzüne çıkan Cemiyet, artık olan bitene karşı daha duyarlı olmak zorundaydı. Bu sırada Padişah, Rumeli’de olup bitenleri anlamak için Selânik Merkez Komutanı Yarbay Nazım Bey’i görevlendirmişti. Bunu haber alan cemiyet, Nazım Bey’i öldürmeye karar verdi.<a href="https://www.altayli.net/enver-pasa.html#_edn13" name="_ednref13">[13]</a> Bu arada Nazım Bey, yeniden İstanbul’a çağırılınca, Cemiyet harekete geçmeye karar verdi. Mustafa Necip, İsmail Canbolat ve Enver Bey’in yardımıyla 29 Mayıs 1908’de Nazım Bey’i vurur.<a href="https://www.altayli.net/enver-pasa.html#_edn14" name="_ednref14">[14]</a> Yaralanan Nazım Bey, İstanbul’a götürülür. Enver Bey de Tikveş’e kaçıp gizlenir.</span></p>
<p><span>Bu olay üzerine Abdülhamit, güvendiği adamlarından İşkodralı İsmail Mahir Paşa başkanlığındaki bir heyeti incelemeler yapmak üzere Selânik’e gönderdi. Ayrıca Padişah, III. Ordu’da neler olduğunu ve neler düşünüldüğünü anlamak için Ordu’dan iki subay istedi. III. Ordu Müşirliği, Kurmay Ali Rıza ve Topçu Hasan Rıza Bey’i merkeze gönderdi. Bunlar İstanbul’da Müşir Ethem Paşa ile görüşmeleri esnasında İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin faaliyetlerinden ve olup bitenden habersiz yalnız askerlikle uğraşan kimseler oldukları intibaını uyandırdılar. Bundan sonra bu iki subay İstanbul’da alıkonuldular. Selânik’te ise bunların tutuklandıkları zannedilmişti. Cemiyet’ten, Müfettiş Hüseyin Hilmi Paşaya, bu iki kişinin iade edilmesi, yoksa daha kötü şeylerin olacağına dair tehdit telgrafları gönderilmeye başladı. Hüseyin Hilmi Paşa durumu telgraflarla merkeze haber verdi. Merkezi hükümetin itibarı sarsılmıştı. Rumeli’den gelen isteğe uyup iki subay geri gönderildi. Bu durum Rumeli’de artık işlerin bir hayli ilerlediğini ve karıştığını gösteriyordu.<a href="https://www.altayli.net/enver-pasa.html#_edn15" name="_ednref15">[15]</a></span></p>
<p><span>Bundan sonra Meşrutiyet’e giden yolda en önemli adım; 3 Temmuz 1908 günü Resne’de Kolağası Niyazi Bey’in<a href="https://www.altayli.net/enver-pasa.html#_edn16" name="_ednref16">[16]</a> 200 kadar asker ve 200 kadar sivilden oluşan kalabalık bir çeteyle dağa çıkması oldu. Niyazi Bey’i bu isyana götüren olay 9 Haziran 1908’de toplanan Reval görüşmelerinin kamuoyundaki yankılarıdır.<a href="https://www.altayli.net/enver-pasa.html#_edn17" name="_ednref17">[17]</a></span></p>
<p><span>Niyazi Bey Cemiyet’ten izin alarak, dağa çıkmak ve açıkça mücadele etme kararını aldı. Dağa çıkmadan önce, tabur deposuna girerek birçok silah, cephane ve tabur sandığındaki paraları da alarak, 3 Temmuz 1908’de İstile istikametinde kasabadan çıkmıştır. Niyazi Beyle beraber isyan edip dağa çıkanlar arasında, Resne Belediye Reisi Hoca Cemal, vergi kâtibi Tahsin, polis komiseri Tahir, Mülâzım Yusuf Efendilerle Resne’deki Sırp mektebi muallimi vardı.<a href="https://www.altayli.net/enver-pasa.html#_edn18" name="_ednref18">[18]</a> Niyazi Bey, Saraya, Rumeli Müfettişliği’ne ve Manastır Valiliği’ne yazdığı yazılarla, bölgedeki hafiye paşaların İstanbul’a geri dönmesini, Kanun-ı Esasi’nin hemen yürürlüğe konularak, Mebusan Meclisi’nin toplanmasını yumuşak sayılabilecek bir dille istedi. Bunu başka İttihatçı subayların da ihtilale katılması izledi. Niyazi Bey’in bu hareketi İttihat ve Terakki Cemiyeti tarafından desteklendi. Hareket tamamen örgütün malı oldu. Bu olaydan sonra, 5 Temmuz 1908’de Cemiyet’in Manastır şubesi üyeleri şehrin sokaklarına Kanun-ı Esasi’nin ilanını isteyen beyannameler yapıştırdı. Yörede bulunan Müslüman olan ve olmayan birçok çete Niyazi Bey’le işbirliği yaptı.<a href="https://www.altayli.net/enver-pasa.html#_edn19" name="_ednref19">[19]</a></span></p>
<p><span>Padişah, Rumeli’de duruma hâkim olmak için şiddetli tedbirlere başvurma kararı aldı. Bunu uygulamak için en iyi ve ideal adamı, Mitroviçe’de 18. Nizamiye Fırkası’nın Komutanı Arnavut Şemsi Paşa idi. Şemsi Paşa, Niyazi Bey’in isyanını bastırmakla görevlendirildi. Paşa, okuma yazması kıt, alaylı ve Padişah’a çok bağlı sert bir askerdi. Ayrıca, meşrutiyetçi subayların en azılı düşmanı idi. Şemsi Paşa, 7 Temmuz 1908 Salı günü Manastır’a gelerek derhal durum hakkında soruşturmaya ve bilgi almaya başladı. Paşa’nın Manastır’a gelişi İttihat ve Terakki mensupları üzerinde büyük bir korku meydana getirmişti. Şemsi Paşa buradaki tahkikatının bir sonuç vermemesi üzerine, Resne üzerine hareket etme kararı aldı. Yanında Prizren Belediye reisinin muhafız kuvvetleri vardı. Sarayla haberleşmek üzere Manastır telgrafhanesine girdi. Sarayla telgraflaşmasının<a href="https://www.altayli.net/enver-pasa.html#_edn20" name="_ednref20">[20]</a> ardından telgrafhaneden çıkarken İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin fedai subaylarından Teğmen Atıf (Kamçıl) tarafından vurularak öldürüldü.<a href="https://www.altayli.net/enver-pasa.html#_edn21" name="_ednref21">[21]</a> Paşa, yoluna devam edebilseydi, belki de Niyazi Bey’in hareketini bastırabilecekti. Bu hadise saray ve bağlı çevrelerde büyük bir şaşkınlık ve yılgınlık meydana getirdi.<a href="https://www.altayli.net/enver-pasa.html#_edn22" name="_ednref22">[22]</a></span></p>
<p><span>Şemsi Paşa’nın katlinin ardından, Niyazi Bey’in isyanını bastırmaya Müşir Tatar Osman Paşa tayin edildi. Bölgenin içerisine düştüğü askeri ve siyasi durumdan sonra Abdülhamid’in bu ayaklanmayı bastırabilmesi için Makedonya’daki III. Ordu ve Edirne’deki II. Ordu’dan faydalanmasına imkân kalmamıştı. Ayaklanmayı Anadolu’dan 47 tabur asker göndererek bastırmayı planladı. Ayrıca Makedonya’daki Rum çetelerinden faydalanılacaktı. Tatar Osman Paşa, Manastır’a geldiği sırada İzmir’den Selânik’e asker sevkine başlanmıştı.<a href="https://www.altayli.net/enver-pasa.html#_edn23" name="_ednref23">[23]</a> Cemiyet Anadolu’dan gelecek askerlerin, Niyazi Bey üzerine gitmesini önlemek için Doktor Nazım Bey’i İzmir’e yolladı. 16 Temmuz’da, 27 tabur asker İzmir’den deniz yolu ile Selânik’e gönderildi. İzmir’deki cemiyet üyeleri olan Doktor Nazım, Bursalı Tahir ve arkadaşları da vapurlara binmişlerdi. Askerlerin bir kısmı daha Selânik’e varmadan diğerleri ise Manastır yolunda İttihat ve Terakki Cemiyet’ine katılmaya ikna edildiler.<a href="https://www.altayli.net/enver-pasa.html#_edn24" name="_ednref24">[24]</a></span></p>
<p><span>Niyazi Bey’in dağa çıkıp, isyanının bastırılamamasından sonra, Makedonya’daki bir diğer önemli olay da, Firzovik Toplantısı’dır. Haziran 1908 ortalarına doğru Kosova’da bulunan bazı yabancılar, Firzovik’te bir eğlence düzenlemeyi tasarlarlar ve hazırlıklarına girişirler. Herhalde Makedonya’nın Osmanlı Devleti’nden koparılması yönünde gelişen siyasi olaylardan rahatsız olan bölgenin Arnavutları, bu hazırlıkları, Avusturya’nın askerî bir işgal hareketini örtmek için düzenlenmiş bir hile olarak yorumladılar ve silahlı olarak Firzovik’te toplandılar. Bu haber dallanıp budaklanarak yayılır ve topluluğa katılanların sayısı ertesi ay 30.000’e kadar yükselir. Fakat, Avusturya’dan bir hareketin söz konusu olmadığı anlaşılır. Bu arada toplantının sükunetle dağılmasını sağlamak üzere Kosova Valisi Mahmut Şevket Paşa tarafından 8 Temmuz’da görevlendirilen ve İttihat ve Terakki yanlısı olan Miralay Galip Bey, bunu meşrutiyetten yana bir toplantıya çevirmeye çalışıyordu. Necip Draga gibi Arnavut ileri gelenleri kendisine yardımcı olurken, İsa Bolatin gibileri buna karşı çıkıyorlardı.<a href="https://www.altayli.net/enver-pasa.html#_edn25" name="_ednref25">[25]</a> Galip Bey’in geliştirmek istediği tez: Rumeli’de yabancı müdahalesinin son bulması için meşrutiyet düzeninin geri gelmesiydi. Sonunda bunu başardı. 20 Temmuz günü Padişah’a sunulmak üzere sadrazam ve şeyhülislâma Kosova halkı adına 180 imza ile çekilen telgrafta bir millet meclisinin toplanması isteniyordu. Cevap çıkmayınca, 22 Temmuzda bir telgraf daha çekilerek, “Teskin-i heyecan kabil olmuyor, halk müsellahan aşağı doğru akın ediyor” diye ısrar edildi. Bu durum Ordu’daki bir isyana, bir halk isyanının da eklendiğini göstermekteydi. Üstelik bu isyan devletin en duyarlı ve en göz önünde bulunan bir yerinde oluyordu ve bunu yapanlar da Abdülhamid’in çok güvendiği Arnavutlardı.<a href="https://www.altayli.net/enver-pasa.html#_edn26" name="_ednref26">[26]</a> Abdülhamit bu baskılar altında meşrutiyeti kabule razı olacaktır, ama buna son dakikada karar verecektir.</span></p>
<p><span>Bu arada İttihat ve Terakki Cemiyeti Manastır’ın ardından Ohri’de de faaliyetlerini iyice arttırmıştı. Ohri’deki sınıf-ı sani redif alayı kumandan vekili Eyüp Sabri Bey, asker ve ahaliden teşkil ettiği Ohri Millî Alayı birinci tabur kumandanlığını ele alarak 20 Temmuz 1908’de askeri depoyu açtırıp, dokuz yüz mavzerle, doksan beş sandık cephaneyi yanlarına alarak dağa çıkmıştır. Daha sonra Eyüp Sabri Bey kuvvetlerine Manastır’da bulunan rediflerle, Mitroviçe’den gelen nizamiye taburlarından bazı zabitler de iltihak etmişlerdir.<a href="https://www.altayli.net/enver-pasa.html#_edn27" name="_ednref27">[27]</a> Bu gelişmeler karşısında Müşir Tatar Osman Paşa’nın Cemiyete ve üyelerine karşı sinsice tavır takınması sebebiyle Cemiyet tarafından, tutuklanması kararlaştırılmış, bu iş, Ohri teşkilatına havale edilmişti. Yani bu görevi Eyüp Sabri Bey ve Resneli Niyazi Bey yerine getireceklerdi.</span></p>
<p><span>Bunun üzerine her iki tabur gizlice tertibat alarak hazırlandıktan sonra Manastır üzerine hareket etti ve Nihayet 22 Temmuz’da, Niyazi Bey ve Eyüp Sabri Beyler Cemiyet’in emri üzerine Manastır’daki ordu kumandanı Tatar Osman Paşa’yı dağa kaldırdılar. Artık 22 Temmuz’da İttihatçılar bütün Makedonya’da yönetime el koydular. 23 Temmuz gecesi Manastır Komitesi, meşrutiyetin ilanı ve Meclis-i Mebusan’ın toplanması için bir irade yayınlanması isteğiyle Padişah’a bir telgraf çektiler. Bu telgrafta Sultan’a saygılı ancak kararlı bir ifade vardı. Askerlerden esnafa kadar, her zümrenin Kanun- ı Esasi’yi ilan ettirmek yolunda birlik içinde olduğu bildiriliyor, Meşrutiyetin ilanı ve Meclis-i Mebusan’ın açılması isteniyordu. 24 saat içinde bu isteklerinin yerine getirilmemesi halinde II. ve III. Orduların İstanbul’a yürüyeceği bildiriliyordu. Bu, İttihat ve Terakki Cemiyeti tarafından Padişah’a verilmiş bir ültimatom idi. Aynı gün 21 pare top atılarak, Manastır’da İttihat ve Terakki Cemiyeti tarafından Meşrutiyet ilân edilir. Yine o gün, İttihat ve Terakki, Rumeli’nin birçok merkezinde meşrutiyeti törenlerle ilân eder ve durum bir telgraf yağmuru halinde Yıldız Sarayı’na duyurulur.<a href="https://www.altayli.net/enver-pasa.html#_edn28" name="_ednref28">[28]</a> Hükümetin de buna uyması istenir.<a href="https://www.altayli.net/enver-pasa.html#_edn29" name="_ednref29">[29]</a> Aslında, Abdülhamid’in o sırada Makedonya’da dayanacağı hiçbir kuvvet kalmamıştı. Zaten özellikle Müşir Tatar Osman Paşa’nın dağa kaldırılmış olması bölgede Cemiyet’in her şeye hakim olması anlamına geliyordu.<a href="https://www.altayli.net/enver-pasa.html#_edn30" name="_ednref30">[30]</a> Bu gerçeği gören Sultan Abdülhamit, Almancı diye tanınan Avlonyalı Ferit Paşa’yı 21/22 Temmuz gecesi azledip yerine Sait Paşa’yı getirmiştir.<a href="https://www.altayli.net/enver-pasa.html#_edn31" name="_ednref31">[31]</a> Kâmil Paşa da Meclis-i Vükelâ’ya memur edilir. Her iki vezir de liberal oluşları ve İngilizlere yakınlıkları ile tanınırlar. Abdülhamid’in niyeti Meşrutiyeti ilan etmekten yana olmakla beraber, sarayda toplanmış bulunan kabine, işi ağırdan alıyordu. Saraya gelen telgrafların büyük miktarlara ulaşması Padişah üzerinde baskı oluşturuyordu. Sonunda Abdülhamit boyun eğmek zorunda kaldı ve 23/24 Temmuz 1908 gecesi Meşrutiyetin ilân edildiği bütün vilayetlere duyuruldu, 24 Temmuz’da da gazetelerde yayınlandı.<a href="https://www.altayli.net/enver-pasa.html#_edn32" name="_ednref32">[32]</a></span></p>
<p><span>Meşrutiyet’in ilânı üzerine Selânik’te sokaklar üç gün üç gece imparatorluğun bayraklarını taşıyan ve kendilerine şehir orkestralarının eşlik ettiği göstericilerle doldu taştı. Kısa bir süre için de olsa Makedonya’daki olaylar yatıştı. Meşrutiyet’in ilânından sonraki günlerde, Bulgar, Yunan, Sırp çeteleri Selânik’e inerek, İttihat ve Terakki Cemiyeti yöneticileriyle anlaştılar, silahlarını bıraktılar.<a href="https://www.altayli.net/enver-pasa.html#_edn33" name="_ednref33">[33]</a></span></p>
<p><span>Köprülü’de hürriyeti ilan eden Enver Bey buradan Tikveş’e gelir. Tikveş’te iken Selanik’ten Cemiyet’in davet telgrafını alır. Enver Bey buradan trenle Selanik’e geçer. Burada kendisine görkemli bir karşılama yapılır. Enver Bey artık hürriyet kahramanı Binbaşı Enver Bey olmuştur. Talât Bey, Meşrutiyet’in ilanını sağlayan olayların kahramanları Enver ve Niyazi Beylerin Selanik’e trenle geldikleri sırada, daha onlar trenden inmeden yanlarına giderek herkesten önce tebrik etmişti. Enver Bey’in elinden tutup trenden beraber inmişler ve sevinç gösterilerinde bulunan ahaliye “İşte kahraman-ı hürriyet yaşasın Enver yaşasın Niyazi” nidalarıyla onları tanıtmıştır. Talât Bey böylece, halk nazarında Enver Bey’in ön plana çıkmasını engellemeye, onların başarılarını Cemiyet’in başarısı olarak göstermeye çalışarak siyasi manevra yeteneğini ve zekasını göstermiş oluyordu.</span></p>
<p><span><strong>II. Meşrutiyet’in İlanından Sonraki Askeri ve Siyasi Olaylar İçerisinde Enver Bey</strong></span></p>
<p><span>Siyasi belirsizlik ve Cemiyet’in iktidara hazırlıksız yakalandığı ortamda, liderler bir müddet İstanbul’da kalarak siyasete müdahale etmeye çalıştılar. Fakat II. Meşrutiyet’in ilk kabinelerinden Hüseyin Hilmi Paşa kabinesinde Harbiye Nazırı olan Mahmut Şevket Paşa ilk iş olarak Meşrutiyet’in getirdiği yeni şöhretlerin politika sahasından uzaklaşmasını ve devletin üzerinde görünür bir kuvvet olmaktan çıkarak görevlerinin başına dönmelerini sağlamaya çalıştı. Bunun için genç subaylardan bazılarını da daha iyi yetişmeleri ümit ve arzusuyla yurt dışında görevler verdi. Enver Bey’i Berlin’e, Hafız Hakkı Bey’i Viyana’ya ataşemiliter olarak gönderdi. Cemal Bey’i Fransa’ya yolladı. Ali Fethi Bey’i de tahttan indirilen II. Abdülhamit’in muhafızı olarak Selanik’e gönderdi. Mustafa Kemal’i karargâh kurmaylığına memur etti.<a href="https://www.altayli.net/enver-pasa.html#_edn34" name="_ednref34">[34]</a></span></p>
<p><span>Enver Bey, 5 Mart 1909’da 500 kuruş maaşla Berlin askeri ataşesi olarak görevlendirildi. Çeşitli aralıklarla iki yılı aşkın bir süre devam eden bu görev Almanya’nın askeri durumuna ve sosyal yapısına büyük hayranlık duymasına yol açtı ve onu tam bir Alman hayranı haline getirdi.<a href="https://www.altayli.net/enver-pasa.html#_edn35" name="_ednref35">[35]</a> Enver Bey, Berlin askeri ataşesi iken Almanlardan özel bir ilgi gördü. Onun zaten Alman ordusuna karşı bir hayranlığı vardı. Askeri yönden Almanlara hayranlık, Osmanlı Harp okullarının bir geleneği idi. II. Mahmut’tan beri askeri alanda ne zaman ıslahat yapılacak olsa askeri müşavir ve uzmanlar hep Almanya’dan getirilmişti. Ordunun silahları da çoğunlukla Alman silahları idi.</span></p>
<p><span>Enver Bey, Berlin’de iken Almanlardan gerçekten rütbesinin üstünde bir ilgi gördü. Mesela, Korgeneral Makenzen’in Yarbay Enver’in karşısında topuk selamı vermesi Osmanlı’nın bu genç subayını büsbütün gururlandırıyordu.</span></p>
<p><span>31 Mart olayları patlak verdiği zaman Enver Bey Berlin’de askeri ataşelik vazifesine yeni başlamıştı. Fakat olayı haber alır almaz hemen harekete geçip Selanik’e gelir, cemiyet merkezi ile gerekli temasları yaparak oradan Yeşilköy’e geçer. Hareket Ordusu’nda Mustafa Kemal’in uhdesinde bulunan kurmay başkanlığını alarak teşebbüste etkin bir rol alır. Olayların yatışmasından sonra tekrar Berlin’e gider.</span></p>
<p><span>Mart 1911’de İstanbul’a çağrılan Enver Bey, görüştüğü Mahmut Şevket Paşa tarafından Makedonya’daki çete faaliyetlerine karşı alınacak tedbirleri denetlemek ve bu alanda bir rapor hazırlamak üzere bölgeye gönderildi. Enver Bey dolaştığı Selanik, Üsküp, Manastır, Köprülü ve Tikveş’te bir yandan çetelere karşı alınacak tedbirler üzerinde çalışırken öte yandan İttihat ve Terakki Cemiyeti ileri gelenleriyle görüştü. 11 Mayıs 1911 tarihinde İstanbul’a döndü. 15 Mayıs 1911’de Sultan Mehmed Reşad’ın yeğenlerinden Naciye Sultan ile nişanlandı.<a href="https://www.altayli.net/enver-pasa.html#_edn36" name="_ednref36">[36]</a> 27 Temmuz 1911’de Malisör isyanı sebebiyle İşkodra’da toplanan 2. Kolordu’nun erkânı harp reisi olarak Trieste üzerinden İşkodra’ya gitmek üzere İstanbul’dan ayrıldı. 29 Temmuz’da ulaştığı İşkodra’da Malisör isyanının bastırılması, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin Arnavut üyeleriyle olan meselelerinin hallinde önemli rol oynadı. Daha sonra tekrar Berlin’e geçtiyse de Trablusgarb’da meydana gelen gelişmeler üzerine İstanbul’a döndü.<a href="https://www.altayli.net/enver-pasa.html#_edn37" name="_ednref37">[37]</a></span></p>
<p><span>İtalya, 1902 yılında başlayan siyasi ve askeri temaslar ve anlaşmalarla Avrupa büyük devletlerini Kuzey Afrika’daki son Osmanlı topraklarını ele geçirme konusunda ikna etti. Ortamın uygun hale geldi 28 Eylül 1911’de Osmanlı Devleti’ne verdiği ültimatomla Trablusgarb ve Bingazi’yi boşaltmasını istedi. Osmanlı Devleti bu ültimatoma 29 Eylül 1911’de cevap vererek İtalya’nın iddia ve isteklerini reddetti. Bunun üzerine İtalya 29 Eylül 1911 günü Osmanlı Devleti’ne savaş ilan etti.</span></p>
<p><span><strong>A. Trablusgarp Savaşı’nda Enver Bey</strong></span></p>
<p><span>İtalyan taarruzu ve işgallerinin başladığı sırada Osmanlı Devleti’nin Trablusgarb’da ham yeterli askeri yoktu hem de savaş hazırlıkları yapılmamıştı. Hatta yardım ulaştırabilecek fiziki imkânlara da sahip değildi.</span></p>
<p><span>Bütün bu olumsuzluklara rağmen, o günlerde ordunun genç ve önde gelen subayları Trablusgarp yolunu tutarlar. Paris Ataşemiliteri Fethi Bey, Tunus üzerinden gider. Enver Bey’in amcası Halil Bey’de (Paşa) aynı yolu zorlar ve sonunda başarılı olur. Enver Bey’in kardeşi Nuri Bey (Paşa) ilk fırsatta Halil Bey’in yanında yerini alır. Mustafa Kemal ve arkadaşları Mısır üzerinden geçmeye çalışırlar ve başarırlar. Enver Bey de Trablus’a gitmek üzere 1911 Eylülü başlarında Berlin’den ayrılarak Selanik’e gelir. Burada Cemiyet’in merkez komitesi üyeleri ile görüşür ve burada İtalyanlara karşı yapılacak mücadele hakkında görüşlerini bildirir.<a href="https://www.altayli.net/enver-pasa.html#_edn38" name="_ednref38">[38]</a></span></p>
<p><span>Enver Bey, 24 Eylül’de Selanik’ten İstanbul’a geçer. Harbiye nazırı ve Sultan Mehmet Reşat ile görüşür. Amacı İtalyanlara karşı yapılacak mücadelede devletin desteğini sağlamaktı. Fakat bu konuda umduğunu bulamaz, Harbiye nazırı bu teşebbüsü lüzumsuz bulur. Bütün bunlara rağmen Enver Bey, Mısır üzerinden Trablus’a ulaşır.</span></p>
<p><span>Enver Bey, 24 Ekim’de Derne önlerine vararak İtalyanlara 15 km. mesafede olan Ayn-el Mansur’da karargâhını kurar. Derne’de cephe kumandanı kolağası Mustafa Kemal’dir. Daha sonra Enver Bey daha kıdemli olduğu için cephe kumandanlığını üzerine alır. Enver Bey’in Derne’ye varışında asker ve sivil olmak üzere ancak 500-600 kişiye varabilen Türk ve Arap direniş kuvveti sayısı kısa zamanda 20.000 kişiye çıkartılır. Bunların gayretleriyle İtalyanlar işgal ettikleri siperlerden neredeyse bir yıl, bir adım bile ileri gidememişlerdir.</span></p>
<p><span>Enver Bey’e Derne cephesi için Osmanlı Devleti her ay 15000 altın tahsis etmiştir, fakat bu para yeterli değildir. Onun için paranın yetişmediği zamanlarda Enver Bey ve cephe kumandanları kağıt para çıkarırlar. Bu para uzun müddet kullanılır ve itibarını yitirmez.</span></p>
<p><span>Enver Bey, Trablus’da son zamanlarda halkın moralini yükseltmek için büyük bir taarruz tertip eder, bunun için büyük hazırlıklar yapılır fakat netice beklenildiği gibi olmaz, büyük zayiatlar verilerek geri çekilir. Bu taarruzun ardından İtalyan kumandanı aracılığıyla Derne cephesi kumandanı Enver Bey’e 18 Ekim 1912’de Uşi’de İtalyanlarla yapılan antlaşmanın bir suretini verir. Bunun üzerine Enver Bey, Trablus’ta son hazırlıklarını yaparken de kendileri gittikten sonra yerli halkın savaşa devam etmesi için gerekli ortamı oluşturur, Enver Bey’den sonra da bu mücadele 1919 yılına kadar sürer.</span></p>
<p><span>Enver Bey, Balkan Harbi’ne katılmak üzere 25 Kasım 1912’de Derne’den memlekete dönmek üzere hareket eder. Takma isim kullanarak İtalya’dan geçip İstanbul’a gelir.<a href="https://www.altayli.net/enver-pasa.html#_edn39" name="_ednref39">[39]</a></span></p>
<p><span><strong>B. Bâbıâli Baskını ve Sonrasında Enver Bey</strong></span></p>
<p><span>Balkan Harbi’nin çıkmasıyla birlikte<a href="https://www.altayli.net/enver-pasa.html#_edn40" name="_ednref40">[40]</a> Osmanlı Devleti Balkanlar’da umulmadık bir yenilgi aldı. Enver Bey, Trablusgarb’dan Berlin’deki görevine değil, hemen yeni muharebe alanı Çatalca cephesine koşmuştu (1 Ocak 1913). Yeni görevi X. Kolordu Kurmay Başkanlığı’dır. Fakat Enver Bey göreve başladığında Balkan Harbi fiilen kaybedilmiş, Rumeli elimizden çıkmıştı. Meydana gelen gelişmelere karşı dönemin Sadrazamı Kamil Paşa da, 23 Ocak 1913’te hükümeti toplayarak 23 Ocak 1913’te Bâbıâlî’de büyük devletlere verilecek notayı konuşmak üzere toplanacaktı.</span></p>
<p><span>Enver Bey ve arkadaşları önceden hazırlanan plan gereği Edirne’nin düşmana bırakılmasını protesto için Bâbıâlî’yi basacaklar ve hükümeti devireceklerdir. Bu planın 23 Ocak Perşembe günü saat 15’te gerçekleştirilmesi kararlaştırılmıştı. Çünkü hükümet üyeleri bu saatte sadrazamın odasında hazır bulunacaklardı. Hazırlanan plan uygulamaya konularak İttihat ve Terakki Merkez-i Umumisi’nde beklemekte olan Enver Bey kendisi için hazırlanan beyaz ata biner, İzmitli Mümtaz ve Filibeli Hilmi Beyler de korumayı sağlamak için atın çevresinde yürüyorlardı. Gurup Bâbıâlî’ye geldiği zaman Ömer Naci de burada çevresinde toplanan kalabalığı galeyana getirmeye çalışıyordu. Enver Bey yanında Yakup Cemil, Sapancalı Hakkı, Mustafa Necip, Hilmi Beyler olduğu halde sadaret binasına doğru yöneldi. Onları Talât Bey ve Mithat Şükrü izliyordu. Baskın ekibi fazla bir engelle karşılaşmadan sadaret binasına girdi.</span></p>
<p><span>Talât Bey ve Enver Bey, Sadrazam Kâmil Paşa’nın odasına girerler ve paşa onlara büyük bir soğukkanlılıkla neden geldiklerini ve ne istediklerini sorar. Enver Bey söz alıp, çok saygılı ve çekingen bir dille, milletin coştuğunu ve kan akmasının önüne geçilmesi için kendisinin sadaretten çekilmesi gerektiği yolunda konuşur. Kâmil Paşa devletin durumunun ağırlık ve kötülüğünü ve girişmiş oldukları işin ülke için doğuracağı tehlikeleri beyan eden birkaç söz söyler. Enver Bey utangaç bir tavırla onu dinlemektedir. Fakat Talât Bey sert bir tavırla biteviye: “İstifa! İstifa” diye Kâmil Paşa’nın sözünü kesmekte ve onu konuşturmamaktadır.<a href="https://www.altayli.net/enver-pasa.html#_edn41" name="_ednref41">[41]</a> Bir müddet sonra Kâmil Paşa; “cihet-i askeriyeden vuku bulan teklif üzerine” şeklinde başlayan istifasını yazmıştı. Talât Bey ve Enver Bey bu istifanameye itiraz ederek, “Ahali ve cihet-i askeriyeden vuku bulan teklif üzerine” şeklinde, istifa isteğinin halkın da isteği olduğunu ilave ettirmişlerdir.<a href="https://www.altayli.net/enver-pasa.html#_edn42" name="_ednref42">[42]</a> İstifa yazısını alan Enver Bey, derhal saraya gidip Padişah’a sunmuş, buna karşılık Mahmut Şevket Paşa’yı sadrazam yapan bir iradeyi alarak, Bâbıâli’ye getirip oradakilere tebliğ etmiştir.<a href="https://www.altayli.net/enver-pasa.html#_edn43" name="_ednref43">[43]</a></span></p>
<p><span>Bâbıâli baskını sonrası Cemiyet’in iktidarda daha çok söz sahibi olmasına ve bütün bunların Edirne’yi kurtarmak amacıyla yapıldığının ilan edilmesine rağmen 30 Mayıs 1913’te Londra’da yapılan barış görüşmelerinin sonunda, Edirne’nin Bulgarlara terki İttihat ve Terakki’yi çok zor durumda bıraktı. Cemiyet içine düşdüğü bu prestij kaybından kurtulmak için ne pahasına olursa olsun Edirne’nin geri alınmasını istiyordu. Tam bu sırada Cemiyet liderlerinin önüne yeni bir fırsat çıktı. Balkan devletleri Bulgaristan’a karşı savaşa başladılar, zor duruma düşen Bulgarlar askerlerini Edirne’den geri çekmeye başladılar. Bu durumdan istifade etmeyi düşünen Enver ve Talât Bey harekete geçtiler. Enver Bey, kurmay başkanı olduğu kolordunun kumandanı Hurşit Paşa’yı, Talât Bey de hükümet üyelerini Edirne’nin geri alınması için ikna etmeye çalıştı.</span></p>
<p><span>Bu arada, büyük devletler, özellikle İngiltere, harekâtın yapılmaması için baskı ve tehditlerde bulunuyordu.<a href="https://www.altayli.net/enver-pasa.html#_edn44" name="_ednref44">[44]</a> Bu tehditlere aldırmayan hükümet, Edirne’nin geri alınması için, 13 Temmuz 1913’te (30 Haziran 1329) karar aldı. Aynı tarihli irâde-i seniyye ile padişah, hükümetin mazbatasını tasdik ederek, işgal altındaki toprakları geri alma emrini verdi.<a href="https://www.altayli.net/enver-pasa.html#_edn45" name="_ednref45">[45]</a></span></p>
<p><span>20 Temmuz’da hükümet, elçileri vasıtasıyla büyük devletlere Edirne üzerine yürüneceğini bir nota ile bildirdi.<a href="https://www.altayli.net/enver-pasa.html#_edn46" name="_ednref46">[46]</a> Osmanlı ordusu büyük bir direnişle karşılaşmadan, Doğu Trakya’yı içine alan, Meriç ırmağına kadar ilerledi. Fethi Bey kumandasındaki kuvvetler Kırklareli’ni kurtarırken, 21 Temmuz 1913’te Enver Bey kumandasındaki kuvvetler de Edirne’yi istirdat ettiler.<a href="https://www.altayli.net/enver-pasa.html#_edn47" name="_ednref47">[47]</a> Edirne’nin geri alınması ülkede büyük bir sevinç yaratmıştı. Osmanlı Devleti’nin makûs talihi ilk kez kısmen de olsa yenilmiş gibiydi. Bu başarı, İttihat ve Terakki’nin nüfuzunu büyük ölçüde arttırmış, ona büyük bir güç kaynağı teşkil etmiştir.</span></p>
<p><span>Edirne’nin geri alınması ve bu harekâtta Kaymakam Enver Bey’in aktif davranışları halk arasında onun şöhretine yeni halkalar ekledi. Hatta bu arada onun için “Edirne’nin ikinci fatihi” gibi övgüler de yazılmaya başlandı.<a href="https://www.altayli.net/enver-pasa.html#_edn48" name="_ednref48">[48]</a></span></p>
<p><span>8 Ocak 1914 tarihinde aynı zamanda Erkân-ı Harbiye-i Umumiye reisliğini de üslenen Enver Paşa yeni görevinde büyük bir gayretle, Balkan savaşında bozguna uğrayan Osmanlı Ordusu’nun yeniden düzenlenmesine çalıştı. II. Abdülhamit Dönemi’nin yaşlı paşalarının tamamına yakın bir kısmı emekli edildi ve genç subaylar Ordu’da önemli görevlere getirildi. Enver Paşa’nın bu alandaki çalışmaları bir anlamda Cumhuriyet’in kuruluşunda önemli rol oynayan askeri kadronun da Osmanlı ordu teşkilatında yükselmesini sağladı. Enver Paşa, Harbiye Nazırlığı sırasında “enveriye” adı verilen askeri başlıklar ve aynı adla anılan, sesli ve sessiz harflerin her birinin ayrı yazılması ile uygulanan bir yazı biçimi gibi yenilikler yaptı.<a href="https://www.altayli.net/enver-pasa.html#_edn49" name="_ednref49">[49]</a></span></p>
<p><span><strong>C. I. Dünya Savaşı’nda Osmanlı Devleti’nin Tarafsızlığı veya Savaşa Sürüklenmesi Mesuliyeti Tartışmaları İçerisinde Enver Paşa</strong></span></p>
<p><span>Enver Paşa, I. Dünya Savaşı öncesinde Osmanlı Devleti’nin Avrupa’nın büyük devletleri ile ittifak arayışları maksadıyla yaptığı girişimler çerçevesinde, İttihat ve Terakki Cemiyeti tarafından Almanya ile ittifak sağlamak için girişimlerde bulunmak üzere görevlendirildi. Enver Paşa’nın ilk girişim ve teklifleri Almanya’nın İstanbul Büyükelçisi Hans von Wangenheim tarafından reddedildi. Daha sonra Avusturya-Macaristan yetkililerinin de baskıları ile Wangenheim’ın ve Şansölye Betmann- Hollweg’in itirazına rağmen Kayser II. Wilhelm’in şahsi emriyle 2 Ağustos 1914’te tarihi ittifak anlaşması imzalandı.</span></p>
<p><span>Osmanlı Devleti, Almanya ile 2 Ağustos 1914 tarihinde gizli ittifak antlaşması imzalamasına rağmen, tarafsızlığını korumaya çalışıyor ve bunu her fırsatta diğer devlet elçilerine bildiriyordu. Buna rağmen Osmanlı Devleti’ni fiilen savaşa sokan olay, iki Alman gemisi, Goben (Yavuz) ve Breslav’ın (Midilli) Karadeniz’e açılıp Rus limanlarını bombalamasıdır. Bu iki gemi, İngiliz donanmasından kaçıp Osmanlı karasularına girerek 10 Ağustos 1914’te Çanakkale Boğazı’na geldiler. Çanakkale Boğazı’na sığınan bu gemileri bir Osmanlı kılavuz gemisi, boğaza daha önceden tahkimat maksadıyla döşenen torpil tarlaları arasından geçirerek, güvenli bir bölgeye getirdi. Enver Bey’in izniyle, bu gemiler Boğaz’da korunmuş oldu.<a href="https://www.altayli.net/enver-pasa.html#_edn50" name="_ednref50">[50]</a></span></p>
<p><span>11 Ağustos gecesi, her zaman olduğu gibi, Heyet-i Vükelâ sadrazamın Yeniköy’deki yalısında toplantı halindeydi. Enver Bey dışındakiler erkenden gelmişlerdi. Toplantıya biraz geç gelen Enver Bey: -Bir oğlumuz dünyaya geldi, diyerek Goben’in Çanakkale Boğazı’ndan içeri girdiğini bildiriyordu.<a href="https://www.altayli.net/enver-pasa.html#_edn51" name="_ednref51">[51]</a> Heyet-i Vükelânın yapması gereken iki tercihi vardı: Ya bu iki geminin, Osmanlı Devleti’nin tarafsızlık şartlarına uygun olarak 48 saat içerisinde Çanakkale Boğazı’ndan çıkıp gitmelerini isteyecek veyahut da gemiler, silah ve toplarını söküp teslim edeceklerdi. Alman büyükelçisi, bu durumun müzakeresi için sadrazamın konağına çağrılmıştı. Büyükelçi, Osmanlı hükümetinin yukarıdaki iki şartını da kabul etmiyordu. Wangenheim’in bu tutumuna sinirlenen sadrazam, Talât Bey ve Halil Bey’i elçiyi ikna etmek için görevlendirdi. Bu sırada Halil Bey’in aklına gemilerin satın alınması fikri geldi ve bunu büyükelçiye teklif ettiler. Neticede gemilerin satın alındığı ilan edildi ve resmi satış sözleşmesi yapıldı.<a href="https://www.altayli.net/enver-pasa.html#_edn52" name="_ednref52">[52]</a></span></p>
<p><span>Yavuz ve Midilli’nin satın alınmasından sonra sadrazam Said Halim Paşa, Osmanlı Devleti’nin tarafsız olduğunu ilan etti. 15 Ağustos tarihinde Rus Büyükelçisi Sazanof, Osmanlı Devleti’nin savaşa girmemesi ve bunun mükâfatının ülkesinin bütünlüğünün korunması olacağını söyleyerek, diğer büyük devlet elçilerinin de desteğini almak suretiyle bu tarafsızlığa güvence istiyordu.<a href="https://www.altayli.net/enver-pasa.html#_edn53" name="_ednref53">[53]</a></span></p>
<p><span>Her ne kadar, başta sadrazam olmak üzere bazı devlet ricali tarafsızlığın korunması için çaba sarf ediyorlarsa da Almanya, Osmanlı Devleti’ni savaşa sokmak için her türlü tedbiri alıyordu.<a href="https://www.altayli.net/enver-pasa.html#_edn54" name="_ednref54">[54]</a> Bu aşamada, Goben ve Breslav’ın komutanı olarak İstanbul’a gelen Amiral Souchon (Suşon), Enver Paşa tarafından Osmanlı donanmasının başına getirilmişti.<a href="https://www.altayli.net/enver-pasa.html#_edn55" name="_ednref55">[55]</a> Amiral Suşon komutasındaki Osmanlı Donanması 27 Ekim akşamı Karadeniz’e açıldı. 29 Ekim 1914 gecesi Sivastopol ve Novorosisk ve 30 Ekim gecesi de Odesa limanları bombalandı. Ayrıca Suşon, karşılarına çıkan bütün Rus gemilerini de topa tutarak batırdı.<a href="https://www.altayli.net/enver-pasa.html#_edn56" name="_ednref56">[56]</a> Böylece Osmanlı Devleti fiilen savaşa girmiş oldu.<a href="https://www.altayli.net/enver-pasa.html#_edn57" name="_ednref57">[57]</a></span></p>
<p><span>Osmanlı Devleti’ni savaş uçurumuna sürükleyen, Karadeniz limanlarını bombalama kararını kimin verdiği daima tartışılmıştır. Sadrazam Said Halim Paşa, savaş sonunda sorumlu olarak yargılandığı sırada verdiği ifadelerde: “Harbe taraftar olmadığımı anlayan Alman ricali Karadeniz vak’a-i müessifesini ihzar ve ihdas ettiler” diyerek kendisini savunurken, Çürüksulu Mahmut Paşa, bazı zabitanın ifadelerine dayanarak; “Alman Gemileri Karadeniz’e çıkmadan Cemal Paşa Türk gemilerindeki ümera ve zabitana Suşon Paşa’nın kumandasında olduklarına ve ne emrederse onu yapmalarına dair emir vermiş ve donanma Boğaz’dan çıktıktan sonra kumandanlar amiral gemisine çağrılarak, kendilerine kapalı zarflar verilmiş. Bu zarflarda, kimisinin Sivastopol’ü, kimisinin Kiyef ve Odesa’yı ve kimisinin Novorosisk’i bombardıman eylemesi yazılı imiş” şeklinde fikrini beyan ediyordu. Bizzat Amiral Suşon mektubunda: “Rusya’ya karşı ilk taarruz Türkler tarafından yapılmıştır”.<a href="https://www.altayli.net/enver-pasa.html#_edn58" name="_ednref58">[58]</a> Cemal Paşa da savaşın başlamasından sonra, dördüncü ordu komutanlığı vazifesiyle Suriye’ye hareketinden önce nazırlara ve yerli ve yabancı gazetecilere verdiği ziyafette; Osmanlı Devleti’nin harbe girişinin ne kadar haklı sebeplere dayandığını uzun uzadıya anlattıktan sonra “-Efendiler, eğer Osmanlı Hükümeti bu harbe iştirak etmemiş olsaydı, memleketin istiklâli tamamıyla tehlikeye girmiş olacaktı” diyerek hükümetin bu karardaki haklılığını savunmaya çalışıyordu. Aynı toplantı ve ziyafette hazır bulunan Halil Bey de Cemal Paşa ve hükümetin fikirlerini savunarak şöyle diyordu: “-Umumî harp karşısında bulunduğumuz zaman bendeniz, devlet için iki ihtimal tasavvur ediyordum, o kanaatte idim ki; ufak bir vatanperverlik hissi ve tarihe hürmeti olan bir hükümet reculü, bu iki ihtimalin bir üçüncüsünü tasavvur edemezdi. Çünkü üçüncüsü; Moskofların Avrupa’da hâkimiyetini tesis için, onlarla yan yana harp etmek olurdu. Birisi tarihi ve ananevi düşmanımız olan Moskoflara karşı harp edenlerle beraber bulunmak ve devletin ne mevcudu, ne kuvveti varsa, onlara teşrik edip, hasımlarımızın galebesi halinde Moskofların Avrupa’da tesis edeceği hakimiyeti mümkün olduğu ve elden geldiği kadar men etmek, ikinci ihtimal de tarafsız kalmak… Tarafsız kaldığımız halde Yunanistan’ın uğradığından beterine maruz kalacaktık. Osmanlı Devleti Cihan Harbi’ne, iki gaye takip ederek karışmıştır: Devlet’in istiklâl ve tamamiyetinin muhafazası ve imparatorluk dışında kalan Müslüman ve Türklerin mahkumiyetten kurtarılması. Bu cihetle bu cihan cengi, Türkler ve Müslümanlar için, bir istiklâl ve kurtuluş cihadıdır.” Enver Paşa da harbe girmekle: “-Biz Allah’ın inayetiyle yalnız Osmanlı taç ve saltanatını muhafaza değil, bütün İslâm aleminin hukuk ve hayatını muhafaza ve istihsale muvaffak olacağız!” diyordu.<a href="https://www.altayli.net/enver-pasa.html#_edn59" name="_ednref59">[59]</a> Talât Bey de hatıralarında: “..Arife gününde, Karadeniz donanmasıyla Amiral Suşon arasında bir muharebe vuku bulduğunu ve Goben’in Rus sahillerini bombardıman ettiği haberini aldık. Bu hadiseden hiçbirimiz daha önceden malumatdâr değildik. Fakat herkes gibi, ben de Enver Paşa’nın haberi olduğuna kani idim. Bayram günü meclisi mebusan reisi Halil Bey’in evinde toplandık. Ben Enver Paşa’ya epeyce hücum ettimse de, hiç haberi olmadığını yeminle temin etti. Bu hadise de harbi artık bir emri vaki haline getirmişti” diyerek kendisini savunuyor.<a href="https://www.altayli.net/enver-pasa.html#_edn60" name="_ednref60">[60]</a></span></p>
<p><span>Aslında Osmanlı Devleti’nin savaşa girmesinin gerçek sorumluları, kabine üyelerini ve kamuoyunu haberdar etmeden Almanlarla, 2 Ağustos 1914 tarihinde gizli bir ittifak antlaşması imzalayan, Sait Halim Paşa, Talât Bey, Halil Bey ve Enver Paşa’dır. Çünkü bu antlaşmanın ikinci maddesinde: “Rusya müessir askeri müdahalelerde bulunur ve bu durum Almanya için Avusturya- Macaristan ile ittifak sebebi oluşturursa, bu ittifak sebebi aynen Türkiye için de geçerli olacaktır” denilmekteydi. Bu demek oluyor ki, eğer Rusya, Avusturya-Macaristan veya Almanya ile savaşa girecek olursa, Osmanlı Devleti de tabii olarak Almanya’nın yanında savaşa katılmış olacaktı. Halbuki Almanya zaten bu antlaşmanın imzalanmasından bir gün önce, yani 1 Ağustos 1914’te Rusya’ya savaş ilan etmişti. Bu duruma göre, daha antlaşmanın imzalanmasından itibaren, Osmanlı Devleti savaşa girmiş sayılıyordu. Bu nedenle, savaşa giriş sorumluluğunu tek bir kişiye yüklemek doğru olmaz.</span></p>
<p><span>I. Dünya Harbi’ne girildikten sonra Enver Paşa, Harbiye nazırı olarak askeri harekatın yönetimini de ele aldı. Ancak kendisinin tamamen bir Alman kuklası olup onların isteklerini yerine getirmeye çalıştığı şeklindeki görüşler doğru değildir. Bizzat Alman belgeleri, Enver Paşa’nın çeşitli hususlarda Alman askeri yetkilileriyle çatıştığını göstermektedir. Enver Paşa’nın I. Dünya Savaşı sırasındaki fiili olarak tek kumandası Kafkas cephesinde olmuştur. Cephede maiyetindeki kumandanların itirazlarına rağmen ileri harekatı ağır kış şartları altında sürdürmüş ve Sarıkamış Harekatı olarak anılan bu harekatta 90.000 kişilik ordu mevcudunun çok büyük bir bölümünün donarak ölmesi veya Ruslar tarafından şehit edilmesi üzerine 10 Ocak 1915’te cepheyi terk ederek İstanbul’a döndü.<a href="https://www.altayli.net/enver-pasa.html#_edn61" name="_ednref61">[61]</a> Bunun dışında savaş sırasında aktif cephe görevi yapmamış olan Enver Paşa’nın prestiji bu bozgun sebebiyle sarsıldı. 14 Ekim 1918 tarihinde Talât Paşa kabinesinin istifası ile Enver Paşa’nın da Harbiye nazırlığı sona erdi.<a href="https://www.altayli.net/enver-pasa.html#_edn62" name="_ednref62">[62]</a></span></p>
<p><span><strong>D. Enver Paşa’nın Yurt Dışındaki Faaliyetleri ve Sonu</strong></span></p>
<p><span>1-2 Kasım 1918’de İttihat ve Terakki’nin diğer liderleriyle birlikte Arnavutköy’den bir Alman denizaltısıyla Odesa’ya geçen Enver Paşa, memleketi terk ettikten sonra 1 Ocak 1919 tarihli irade ile askerlikten atıldı.</span></p>
<p><span>Enver Paşa, yurt dışına çıkan ittihatçıların en eylemcisi ve maceracısı olmuştur. Enver Paşa, Sivastopol’da arkadaşlarından ayrıldıktan sonra, Kafkasya’ya gitme planını kurmuştu. Bunun asıl nedeni, Şark’ta kurduğu iki Ordu’dan meydana gelen kuvvetlerin başına geçmek ve Bakü merkez olmak üzere geçici bir hükümet kurmaktı. Böylece ana vatanı kuvvetleriyle restore etmeye çalışacaktı. Talât Paşa grubundan bu nedenle ayrılmıştı.</span></p>
<p><span>Maceralı bir yolculuktan sonra Moskova’ya ulaşabilmiştir. 1920 yılı ortalarında Moskova’ya vardığı zaman, Kafkasya Bolşevik egemenliği altına girmişti. Cemal Paşa, Bedri Bey’le Afganistan’a geçmişti. Dr. Bahattin Şakir ve Halil Paşa oradaydılar. Enver Paşa, Bolşevik liderlerince iyi karşılanmış, burada Lenin, Radek, Çiçerin, Zinovyev gibi en ünlü komünist liderlerle görüşmüştür.</span></p>
<p><span>Bolşevikler paşa ile İngiliz emperyalizmine karşı ortak bir strateji planında anlaşmışlardır. “Ali Bey operasyonu” adı verilen strateji de böylece oluşmuş oldu.<a href="https://www.altayli.net/enver-pasa.html#_edn63" name="_ednref63">[63]</a> Berlin’de temeli atılan İslam İhtilal Cemiyetleri İttihadı, Enver Paşa’nın başkanlığında Moskova’da somutlaşmıştır. Paşa, Bolşevik liderlerle beraber, Bakü’ye gitmiş ve Doğu Halkları Kongresi’ne bu Cemiyet’in temsilcisi olarak katılmıştır.</span></p>
<p><span>1920 Ekim’inde Bakü’den Moskova’ya, oradan Berlin’e ve Roma’ya gitmiştir. Yine Berlin ve Moskova yoluyla Batum’a dönmüştür ve Anadolu’ya geçmeyi planlamıştır. Ankara’nın ittihatçılara ve Enver Paşa’ya karşı tutumu ve Trabzon Vali vekili Sami Sabit Bey’in aldığı tedbirler ve Sakarya Zaferi’nin kazanılması üzerine gelişen siyasi başarılar üzerine Anadolu’ya geçemeyen Enver Paşa, dönüşü olmayan seferine başlamıştır.<a href="https://www.altayli.net/enver-pasa.html#_edn64" name="_ednref64">[64]</a> Önce Ruslarla birlik olarak Orta Asya’ya yönelmiş, Ekim 1921’de Tiflis, Bakü, Aşkabat, Merv yoluyla Taşkent’e gelmiştir. 8 Kasım’da otuz kişilik bir kafile ile ava çıktığını söyleyerek, Taşkent’ten ayrılmıştır.</span></p>
<p><span>Enver Paşa, Taşkent’ten ayrıldıktan sonra Ruslara karşı Türkistan milli hareketlerini yönetmeye başlamıştır. Doğu Buhara’da Basmacı aşiretlerini toparlayarak başına geçmiştir. İlk çarpışmalar başarılı olmuştur. Ne var ki, başarıları çok sürmemiş ve 4 Ağustos 1922 günü, Duşanbe yakınlarında Bolşevik birliklerine karşı yaptığı bir saldırı sırasında vurulmuştur.<a href="https://www.altayli.net/enver-pasa.html#_edn65" name="_ednref65">[65]</a> Cenazesi 3 Ağustos 1996’da askeri bir uçakla İstanbul’a getirilerek 4 Ağustos günü kılınan cenaze namazından sonra toprağa verilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/enver-pasa.html#_edn66" name="_ednref66">[66]</a></span></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yrd. Doç. Dr. Hasan BABACAN</strong></span></a>
</p><p><span>Süleyman Demirel Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi / Türkiye</span></p>
<p><span><strong>Alıntı Kaynağı:</strong> Türkler, Cilt: 13 Sayfa: 263-273</span></p>
<hr>
<div><span><strong><u>Dipnotlar :</u></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/enver-pasa.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Enver Paşa hatıralarında doğum tarihini “1297 senesi teşrinisani bidayetinde 1299 senesi Muharrem ayının birinci Salı günü.” olarak verirken birçok araştırmacı farklı tarihler vermektedir. Bu tarihlerden bazıları: 3 Kasım 1881, Şevket Süreyya Aydemir, Makedonya’dan Orta Asya’ya Enver Paşa, c. I, İstanbul 1972, s. 12; M. Şükrü Hanioğlu, Kendi Mektuplarında Enver Paşa, İstanbul, 1989, s. 253, adlı eserinde bu tarihi 6 Aralık 1882 olarak vermektedir.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/enver-pasa.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> Ailesi Manastır’lı olup, Babasının adı Ahmet, annesinin adı Ayşe Hanımdır. Babası Nafia Nezareti’nin Manastır vilayeti şubesinde kondüktör yani fen memuru olarak çalışıyordu. Annesinin bu evliliği ikinci evliliğidir. Enver Paşa’nın baba tarafı Gagauz Türklerindendir. Ş. S. Aydemir, aynı eser, s. 180-182.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/enver-pasa.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> Hanioğlu, aynı eser, s. 253; Ş. S. Aydemir, aynı eser, C. I, s. 186.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/enver-pasa.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> Hanioğlu, aynı eser, s. 259.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/enver-pasa.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> Halil Erdoğan Cengiz, Enver Paşa’nın Anıları, İstanbul 1991, s. 39-43; Ş. S. Aydemir,  aynı eser, c. I, s. 191-195; Hanioğlu “Enver Paşa”, TDV İA., c. 11, s. 261.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/enver-pasa.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> Cengiz, aynı eser, s. 46; Hanioğlu, aynı eser, s. 260.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/enver-pasa.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> Ş. S. Aydemir, aynı eser, c. I, s. 482; Cengiz, aynı eser, s. 51.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/enver-pasa.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> Hanioğlu, aynı eser, s. 266; Cengiz, aynı eser, s. 56; Ş. S. Aydemir, aynı eser, c. I, s. 484.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/enver-pasa.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> Cengiz, aynı eser, s. 61.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/enver-pasa.html#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> Tahsin Paşa, Abdülhamit ve Yıldız Hatıraları, İstanbul 1931, s. 78.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/enver-pasa.html#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> Ş. S. Aydemir, aynı eser, c. I, s. 97-99; Cengiz, aynı eser, s. 61-63.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/enver-pasa.html#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> Tevfik Çavdar, Türkiye’nin Demokrasi Tarihi, s. 94-95.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/enver-pasa.html#_ednref13" name="_edn13">[13]</a> Nazım Bey, padişahın yaverlerindendi. Daha önce izin almadan İstanbul’a gittiği ve 2000 kuruş maaş zammıyla döndüğü, kumar oynadığı, gazinolardan ve rejiden para aldığı, Enver Bey’in kız kardeşiyle evli olduğu halde onu boşamak üzere olduğu biliniyordu. Sina Akşin, Jön Türkler ve İttihat ve Terakki, s. 74; Y. H. Bayur, Türk İnkılabı Tarihi, C: 1/1, s. 439, 227 numaralı dipnot.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/enver-pasa.html#_ednref14" name="_edn14">[14]</a> İsmail Canbolat Bey bir iş için Nazım Bey’in evine gelir, Enver’in delaletiyle onu görür ve o sırada Mustafa Necip Bey adında başka bir subay dışarıdan, pencereden sıktığı bir kurşunla Nazım Bey’i yaralar. Nazım Bey’in bacağını sıyıran kurşun karşısındaki İsmail Canbolat’a da isabet ederek onun da yaralanmasına sebep olur. Olay esnasında Enver Bey de Nazım Bey’in evinde üst katta bulunuyordu. Necip olaydan hemen sonra kaçarak kurtuldu. Nazım’ı kimin vurduğu anlaşılamadı. Nazım Bey, yarası sarıldıktan sonra trenle İstanbul’a gönderildi. Y. H. Bayur, aynı eser, s. 439; Ayrıca bkz: Kazım Nami Duru, İttihat ve Terakki Hatıralarım, s. 21-22.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/enver-pasa.html#_ednref15" name="_edn15">[15]</a> Y. H. Bayur, aynı eser, s. 440-441.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/enver-pasa.html#_ednref16" name="_edn16">[16]</a> İ. Hakkı Uzunçarşılı, “1908 Yılında II. Meşrutiyetin Ne Şekilde İlan Edildiğine Dair Vesikalar”, Belleten, C: XX, Sa: 77, Yıl: 1956, s. 107, n. 6; Bedi Nuri Şehsuvaroğlu, aynı makale, s. 311, n. 8.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/enver-pasa.html#_ednref17" name="_edn17">[17]</a> Reval buluşması, 9 Haziran 1908’de başlamıştır. Niyazi Bey’in bir çete teşkil ederek dağa çıkmak işini arkadaşlarına açması 15-28 Haziran’dadır. Arada geçen zaman Reval Mülakatı sonuçlarının Avrupa gazetelerince öğrenilip, yazılmaya ve yorumlanmaya başlaması, ondan sonra haber ve yorumların Osmanlı topraklarına gizlice sızıp Manastır’a ulaşması ve Niyazi Bey üzerinde onu harekete geçirecek etkilerde bulunması için gereken zamandır. Niyazi Bey, Reval Mülakatının sonuçlarını öğrendiği zaman neler hissettiğini hatıralarında şöyle anlatmaktadır: “Bu mülakatta Rusya ve İngiltere tarafından tertip olunan mukarreratın mülahaza-i vehameti ile üç gün üç gece heyecan ve helecan içinde çırpındım…”, Y. H. Bayur, aynı eser, s. 443.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/enver-pasa.html#_ednref18" name="_edn18">[18]</a> İ. H. Uzunçarşılı, aynı makale, s. 108.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/enver-pasa.html#_ednref19" name="_edn19">[19]</a> Y. H. Bayur, aynı eser, s. 444-449; Sina Akşin, Jön Türkler ve İttihat ve Terakki, s. 75.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/enver-pasa.html#_ednref20" name="_edn20">[20]</a> Paşanın saraya verdiği haberler arasında, Enver Beyin kıyafet değiştirerek asilere katıldığı ve Manastırda askeri inzibatın bozuk olduğu yer alıyordu. İ. H. Uzunçarşılı, aynı makale, s. 109.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/enver-pasa.html#_ednref21" name="_edn21">[21]</a> Atıf Beyin Şemsi Paşa’yı nasıl öldürdüğü, bunun için nasıl bir plan yaptığı ve hazırlıkları hakkında ayrıntılı bilgiyi, olaydan bir iki ay sonra 26 Ağustos 1324’de yakın arkadaşı Mülazim Kenan Bey’e yazdığı mektuptan alabiliyoruz. Ayrıca olayın ayrıntıları için bkz: Bedi Nuri Şehsuvaroğlu, İkinci Meşrutiyet ve Atıf Bey, Belleten, Sa: 23, Yıl: 1959, s. 307-325; İ. Hakkı Uzunçarşılı, aynı makale, s. 109-111; Tahsin Uzer, Makedonya Eşkiyalık Tarihi ve Son Osmanlı Yönetimi, Ankara 1979, s. 91-92; Ali Canip Yöntem, “Selânik’te 10 Temmuz Sabahı”, Yakın Tarihimiz, C: 2, Yıl 1962, s. 257.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/enver-pasa.html#_ednref22" name="_edn22">[22]</a> Sina Akşin, aynı eser, s. 75.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/enver-pasa.html#_ednref23" name="_edn23">[23]</a> İ. H. Uzunçarşılı, aynı makale, s. 111.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/enver-pasa.html#_ednref24" name="_edn24">[24]</a> İlhan Tekeli-S. İlkin, aynı makale, s. 376.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/enver-pasa.html#_ednref25" name="_edn25">[25]</a> Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyeti, Balkanlar’da yayılmasını hızlandırdığı dönemde bölgedeki Arnavutların Cemiyetle ve ittihatçılıkla tanışmalar veya başka bir deyişle İttihatçılığın Arnavutlar arasında yayılma kanalları; Bektaşi Tekkeleri ile Makedonya ordu subayları arasında yer alan Arnavut asıllı subaylar olmuştur. Arnavutları İttihatçıların liberal fikirleri de etkiliyordu. Ayrıca, Arnavutların Genç Türk hareketi içinde yer almaları konusunda Bektaşilik faktörü, diğer bütün Bektaşilerde olduğu gibi Arnavut Bektaşilerin de Halifeye değil, imamlık kurumuna bağlı olmalarından dolayı önemlidir. Bu nedenle, II. Abdülhamit’in hilafetine ve yönetimine karşı çıkan bir hareket olduğu için ittihatçılığı desteklemişlerdir. Bir başka açıdan bakıldığında; Talât Bey ve Ahmet Rıza gibi İttihatçı liderlerin de Bektaşi olmalarının İttihatçılığın, Arnavutlar arasında hızla yayılması ve taraftar bulmasında önemli olduğu görülür. Ayrıca, Firzovik olayları esnasında İttihatçılarla Arnavut liderleri arasındaki dayanışma ve olaylar için bkz: Nuray Bozbora, Osmanlı Yönetiminde Arnavutluk ve Arnavut Ulusçuluğunun Gelişimi, İstanbul, 1997, s. 264-270.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/enver-pasa.html#_ednref26" name="_edn26">[26]</a> Sina Akşin, aynı eser, s. 76; Ayrıca Bkz: Tahsin Uzer, aynı eser, s. 89 vd.; Y. Hikmet Bayur, aynı eser s. 469-472; İ. Hakkı Uzunçarşılı, aynı makale, s. 124-128.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/enver-pasa.html#_ednref27" name="_edn27">[27]</a> İ. H. Uzunçarşılı, aynı makale, s. 115-116.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/enver-pasa.html#_ednref28" name="_edn28">[28]</a> İ. H. Uzunçarşılı, aynı makale, s. 150 vd.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/enver-pasa.html#_ednref29" name="_edn29">[29]</a> “9 Temmuz (23 Temmuz) günü İttihat ve Terakki Cemiyeti Manastır Merkezi doğrudan doğruya Abdülhamit’in şahsına: ‘Vilayet içindeki mülkî ve askerî memurlar, zâbitler, her dine mensup vatandaşlar yemin etmişlerdir ki; hemen millet meclisinin açılmasına müsaade edilmediği takdirde beklenmedik hareketler olacağını kararlaştırmışlardır’ manasını ifade eden bir telgraf çekmiştir. İşte bu telgraf Padişahın aklını kaçırttı.”, Ali Canip Yöntem, aynı makale, s. 259.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/enver-pasa.html#_ednref30" name="_edn30">[30]</a> Tahsin Paşa, aynı eser, s. 264.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/enver-pasa.html#_ednref31" name="_edn31">[31]</a> Sait Paşa’nın, yedinci defe sadarete getirilmesi, Rumeli’deki gelişmeleri anlatan telgrafların Yıldız Sarayı’nda yapılan olağanüstü toplantıda okunarak değerlendirilmesi, mevcut durum karşısında devlet ileri gelenlerinin ve vekillerin tutumları, meşrutiyeti ilan etme kararı hakkında bkz. Sadrazam Sait Paşa, “10-23 Temmuz 1908’de Yıldız Sarayı’nda Neler Olmuştu”, Yakın Tarihimiz, C: 2, Yıl 1962, s. 275-277.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/enver-pasa.html#_ednref32" name="_edn32">[32]</a> Sina Akşin, aynı eser, s. 77.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/enver-pasa.html#_ednref33" name="_edn33">[33]</a> “İstanbul meşrutiyetin yeniden ilan edildiğini bildiren resmî tebliğine rağmen 10 Temmuz gününü tereddüt içinde geçirdi. Fakat Manastır ve Selânik’le Rumeli’nin birçok yerlerinde toplar atılmış, hürriyet ilân edilmiş, halk sokaklara, meydanlara dökülmüş, hocalar, papazlar, hahamlar sarmaş dolaş olmuş, nutuklar söylenmeye başlanmıştı. Hürriyet uğruna silahlanarak dağa çıkan genç zabitlerden Enver ve Niyazi Beyler birer timsal gibi anılıyor; her ağızda:-Yaşasın Enver, Niyazi.”, Ali Canip Yöntem, aynı makale, s. 259.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/enver-pasa.html#_ednref34" name="_edn34">[34]</a> Cemal Kutay, Üç Paşalar Kavgası, İstanbul 1978, s. 38-39.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/enver-pasa.html#_ednref35" name="_edn35">[35]</a> Hanioğlu, aynı makale, s. 262.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/enver-pasa.html#_ednref36" name="_edn36">[36]</a> Naciye Sultan, Şehzade Süleyman Efendi’nin kızıdır. Enver Bey’den başka  Naciye Sultan’ın birtakım taliplileri vardır fakat Naciye Sultan onların arasından Enver Bey’i seçer. Padişah Mehmet Reşad’ın da bu evliliği onaylamasıyla Enver Bey’in annesi Dolmabahçe Sarayı’na gelir, padişahın huzurunda getirmiş olduğu nişan yüzüğünü Naciye Sultan’a takar. Nişandan sonra Enver Bey ile Naciye Sultan mektuplaşmaya başlarlar. Daha önce birbirlerini hiç görmemişlerdir. Bu mektuplaşmalar sayesinde birbirlerini tanırlar. Enver Bey yine uzakta iken 1911’de Dolmabahçe Sarayı’nda nikâhları Şeyhülislam Musa Kazım Efendi tarafından kıyılır. Daha önce apantist ameliyatı olan Enver Bey, ikinci defa Aralık 1913’te apantist ameliyatı olduğu sırada nişanlısı kendisini hastanede ziyarete gelir. Naciye Sultan’la Enver Bey ilk defa burada yüz yüze görüşürler. Düğün merasimleri 5 Mart 1914’te yapılır, böylece Enver Bey saraya damat olur ve “Damat-ı Şehriyâri” unvanını alır. Orhan Aşiroğlu, Enver Paşa’nın Eşi Naciye Sultan’ın Hatıraları, “Acı Zamanlar”, İstanbul 1990, s. 29-32.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/enver-pasa.html#_ednref37" name="_edn37">[37]</a> Hanioğlu, aynı makale, s. 262.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/enver-pasa.html#_ednref38" name="_edn38">[38]</a> Ş. Süreyya Aydemir, Enver Paşa, c. II, s. 225; Şükrü Hanioğlu, Kendi Mektuplarında Enver Paşa, İstanbul 1989, s. 75.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/enver-pasa.html#_ednref39" name="_edn39">[39]</a> Orhan Aşiroğlu, Enver Paşa’nın Eşi Naciye Sultan’ın Hatıraları “Acı Zamanlar”, İstanbul 1990, s. 37.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/enver-pasa.html#_ednref40" name="_edn40">[40]</a> Bulgarların topraklarımıza tecavüzlere başladığı sıralarda İstanbul’da öğrenciler ve halk, hükümeti savaşa teşvik etmek ve hükümeti bu konuda bir karara zorlamak maksadıyla gösteriler yapılıyordu. Bu günlerde Talât Bey ve Hallaçyan Efendi, ellerinde Osmanlı bayrağı ile avazları çıktığı kadar -Harp isteriz, harp! Diye bağırarak Darülfünun öğrencilerine önderlik yapıyorlardı. Cemil Paşa, 80 Yıllık Hatıralarım, s. 143. Balkan Harbi’nin ayrıntıları ile ilgili olarak bkz. Balkan Harbi (1912-1913), Genelkurmay Başkanlığı Yay., İkinci Baskı, Ankara 1993, C. 1; Y. H. Bayur, Türk İnkılabı Tarihi, c. II/II; A. F. Türkgeldi, Görüp İşittiklerim, s. 57-78; Leon Troçki, Balkan Savaşları, Çev: Tansel Güney, İstanbul 1995.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/enver-pasa.html#_ednref41" name="_edn41">[41]</a> Y. H. Bayur, Türk İnkılabı Tarihi, C: II/II, s. 270.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/enver-pasa.html#_ednref42" name="_edn42">[42]</a> A. F. Türkgeldi, Görüp İşittiklerim, s. 78-79.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/enver-pasa.html#_ednref43" name="_edn43">[43]</a> Bâbıâli Baskınının ayrıntıları için bkz. Samih Nafiz Kansu, İttihat ve Terakki İçinde Dönenler, s.104-119; Hüsamettin Ertürk, İki Devrin Perde Arkası, s. 91-96; İ. H. Danişmend, İzahlı Osmanlı Tarihi Kronolojisi, C: IV, s. 397-401; Şeref Çavuşoğlu, “Benim Gördüğüm Bâbıâli Baskını”, Yakın Tarihimiz, C: 1, Yıl 1962, s. 193-195; Ali Canip Yöntem, “Bâbıâli Baskını’nın Bilinmeyen Tarafları”, Yakın Tarihimiz, C: 2, Yıl 1962, s. 387-389.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/enver-pasa.html#_ednref44" name="_edn44">[44]</a> Cemal Paşa, aynı eser s. 49.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/enver-pasa.html#_ednref45" name="_edn45">[45]</a> Hanefi Bostan, Said Halim Paşa, s. 36-37.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/enver-pasa.html#_ednref46" name="_edn46">[46]</a> Edirne’nin istirdadı için orduya ileri hareket emri verildiği sırada Hariciye Nezareti tarafından büyük devletler nezdindeki sefirlerimiz vasıtasıyla, bu teşebbüsteki maksadın, sadece Edirne’nin istirdadı olduğu, bu maksadın gerçekleşmesinden sonra ordunun duracağı ve herhâlükârda Meriç nehrinin sağ sahiline katiyen geçmeyeceği hakkında bir tamim neşredilmişti. Cemal Paşa, aynı eser, s. 51. Cemal Paşa hatıralarında, bu tamimin büyük bir siyasi hata olduğunu, Edirne’nin geri alınmasının yeterli olmadığını, meriç nehrinin batısına geçilmesi gerektiğini yazmaktadır. Böylece, bugün Batı Trakya dediğimiz bölgenin tekrar elimize geçebilme imkânının ve fırsatının yine kendi diplomatik hatamız sonunda kaçırıldığını söylemektedir.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/enver-pasa.html#_ednref47" name="_edn47">[47]</a> Hanefi Bostan, Said Halim Paşa, s. 37.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/enver-pasa.html#_ednref48" name="_edn48">[48]</a> Ş. S. Aydemir, Enver Paşa., c. II, s. 402.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/enver-pasa.html#_ednref49" name="_edn49">[49]</a> Hanioğlu, aynı makale, s. 262.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/enver-pasa.html#_ednref50" name="_edn50">[50]</a> Talât Paşa, Hatıralar, s. 25; ayrıca, Cemal Paşa, Hatırat, s. 128-129.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/enver-pasa.html#_ednref51" name="_edn51">[51]</a> Talât Paşa, Hatıralar, s. 25; ayrıca, Cemal Paşa, Hatırat, s. 129; Halil Menteşe’nin Anıları, s. 189; Goben ve Breslav gemilerinin Çanakkale’ye gelişi sırasında ve öncesinde Akdeniz’deki seyahati ve bazı olaylar hakkında bkz. Alan Moorehead, Çanakkale Geçilmez, Çev: Günay Salman, İstanbul 1972, s. 31-35.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/enver-pasa.html#_ednref52" name="_edn52">[52]</a> Talât Bey anılarında, bu satışın göstermelik olmayıp gerçek bir satış olduğunu yazar. Talât Paşa, Hatıralar, s. 27; Halil Menteşe’nin Anıları, s. 189-190; Osmanlı hükümeti ve bahriyesinin, bu satış işlemine sıcak bakmasının bir nedeni de, İngiltere’ye ısmarlanan ve paraları birçok zorluklarla halktan yardımlar şeklinde toplanarak ödenen Sultan Osman ve Reşadiye zırhlılarının teslim edilmemesi, hatta İngiliz hükümeti tarafından el konulması sayılabilir. Böyle bir psikolojik ortamda bu iki geminin alınması ve adlarının Yavuz ve Midilli olarak değiştirilmesi Osmanlı bahriyesinde olumlu bur hava meydana getirmiştir.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/enver-pasa.html#_ednref53" name="_edn53">[53]</a> Sazanof, Goben’in satın alınması üzerine, Osmanlı Devleti’ne çeşitli önerilerde bulunur. Bunlardan en dikkat çekicisi; Türkiye tarafsızlık vaadinin samimiliğini göstermek için ordularını terhis eder, düşüncesidir. Y. H. Bayur, aynı eser, C: III/I, s. 144-145.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/enver-pasa.html#_ednref54" name="_edn54">[54]</a> Osmanlı Devleti, 3 Ağustos 1914’te bu savaşta tarafsız kalacağını bir kere daha ilan etmişti. Bunun üzerine Alman Genel Kurmayı, Osmanlı Devletinin mümkünse hemen Rusya’ya savaş ilan etmesi yönünde Bâbıâlî’ye baskı yapılması taraftarı idi. Osmanlı Devletinin Rusya’ya harp ilanında yavaş davrandığını gören Alman hükümeti, Büyükelçi Wangenheim aracılığıyla, savaş sonunda doğu sınırımızda Osmanlı Devleti’nin lehine düzenlemeler yapılacağı, kapitülasyonların kaldırılmasında Türkiye’ye yardımcı olacaklarını taahhüt ediyordu. Ancak Almanların, 12 Eylül 1914’te Marne’de Fransızlar tarafından durdurulmaları ve Avusturya Macaristan’ın Ruslar karşısında zor duruma düşmeleri, Osmanlı Devleti üzerindeki Alman baskısının artmasına yol açmıştır. Alman Genelkurmay Başkanlığı’na getirilen General von Falkenhayn, “.genel durum Türkiye’nin derhal harekete geçmesini gerektirdiğinden”, bütün dikkatin ve bu görevin Amiral Suşon üzerinde olduğu bildiriyordu. Bunun sonucunda, 11 Ekim’de, Talât Bey, Enver Paşa, Cemal Paşa ve Halil Beyler, Almanya, Osmanlı Devletine iki milyon lira borç verir vermez, Amiral Suşon’un olağan üstü yetkilerle Türk donanmasının başına getirileceğini ve Rus donanmasına karşı harekette bulunmak üzere talimat amlacağını Alman Büyükelçisine vaat ettiler. Mustafa Çolak, Alman Arşiv Belgelerine Göre Almanya İmparatorluğu’nun Doğu Politikası Çerçevesinde Kafkasya Politikası (1914-1918), (Yayımlanmamış Doktora Tezi), Samsun 1999, s. 19-22; Pomiankowiski’ye göre Wangenheim, Sadrazamı savaşa girmeye ikna edemeyince, gizlice, sadece Talât, Enver ve Cemal Paşa’yı kendi taraflarına çekmeyi ve onlarla Ekim ayı içerisinde gizli bir antlaşma yapmıştı. Bu antlaşmaya göre, Almanya, Osmanlı Devleti’ne 30 milyon paund (yaklaşık 600 milyon frank) tutarında borç para vermeyi kabul ediyor ve Sırbistan’ın mağlup edilmesinden sonra da gerekli harp malzemesinin derhal Türkiye’ye naklini üzerine alıyordu. Bunun üzerine Talât, Enver ve Cemal Paşalar, Türkiye’nin daha fazla vakit kaybetmeden itilâf devletlerine karşı cephe alacaklarına dair söz verdiler. Ardından Karadeniz’de bulunan donanmanın taarruzuna izin verdiler. Joseph Pomiankowiski, Osmanlı İmparatorluğu’nun Çöküşü “1914-1918 I. Dünya Savaşı”, Çev: Kemal Turan, İstanbul, 1990, s. 78-79.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/enver-pasa.html#_ednref55" name="_edn55">[55]</a> Y. H. Bayur, aynı eser, C: III/I, s. 229-235; Ali İhsan Sabis, aynı eser, C: II, s. 96. Amiral Suşon’un Osmanlı Donanmasının başına getirilmesinden sonra Karadeniz’e açılıp Rus limanlarını bombalamasının kendi kararı mı, yoksa bu emri Enver Paşa’nın mı verdiği tartışmalara yol açmıştır. Fakat genel kanaat, bu emrin Enver Paşa tarafından verildiği yönündedir. Aksi fikri sadece Halil Menteşe ileri sürmektedir. Y. H. Bayur, aynı eser, C: III/I, s. 229-235. Enver Paşa, 4 Ekim 1914’te Amiral Suşon’a verdiği emirde: “Türk donanması Karadeniz’de deniz hakimiyetini kazanmalıdır. Rus donanmasını arayınız ve bulduğunuz yerde harp ilan etmeden ona saldırınız” diyordu. M. Çolak, aynı eser, s. 22.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/enver-pasa.html#_ednref56" name="_edn56">[56]</a> Y. H. Bayur, aynı eser, C: III/I, s. 237-240; Amiral Suşon komutasındaki Türk Donanmasının Karadeniz’deki faaliyetleri hakkındaki askeri raporları için bkz. Liman von Sanders, Türkiye’de Beş Yıl, Çev: M. Şevki Yazman, İstanbul, 1968, s. 47-48; Bahri S. Noyan, “Birinci Dünya Harbine Nasıl Girdik?”, Hayat Tarih Mecmuası, Sa: 9, Eylül 1977, s. 50-53 ve Sa: 10, Ekim 1977, s. 53-59.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/enver-pasa.html#_ednref57" name="_edn57">[57]</a> Karadeniz’deki bombalama hadisesinden 29 Ekim akşamı haberdar olan Sadrazam Sait Halim Paşa derhal topladığı Heyet-i Vükela’da, kendisinden habersiz işlerin yapıldığını söyleyerek istifasını verdi. Padişah V. Mehmed ise olaydan 30 Ekim’de, Kurban bayramının birinci günü haberdar oldu. Talât Paşa, Hatıralar, s. 29; A. F. Türkgeldi, aynı eser, s. 116-117.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/enver-pasa.html#_ednref58" name="_edn58">[58]</a> M. Cemil Bilsel, Lozan, İstanbul, 1998, s. 179-180.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/enver-pasa.html#_ednref59" name="_edn59">[59]</a> “Cemal, Enver Paşalara Göre İlk Dünya Savaşına Niçin Girmiştik?”, Yakın Tarihimiz, C: 1, Yıl 1962, s. 150-151.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/enver-pasa.html#_ednref60" name="_edn60">[60]</a> Talât Paşa, Hatıralar, s. 29.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/enver-pasa.html#_ednref61" name="_edn61">[61]</a> Askeriyeye hâkim olan, orduyu elinde bulunduran Enver Paşa’yı kariyerini güçlendirmek için zafer arayışına ittiği söylenebilir. Şöyle ki: Cemal Paşa, Mısır’ı fethetmek düşüncesiyle savaşırken, Enver Paşa da Kars’ın fethini Hafız Hakkı Paşa’ya bırakmamak için, Sarıkamış harekâtını bizzat kendisi üstlenmiştir. Trabzon’a Yavuz zırhlısıyla giden Enver Paşa, hezimetten sonra aynı hizmetten yararlanmak isterse de, Talât Paşa, geminin tehlikeye gireceği gerekçesiyle Yavuz’u yollamaz. Karadan bin bir zorluk içinde dönmek zorunda kalan Enver Paşa’nın zaten bozuk olan maneviyatı iyice çöker. Y. H. Bayur, Türk İnkılâbı Tarihi, C. III, I, s. 357; Sina Akşin, aynı eser, s. 289.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/enver-pasa.html#_ednref62" name="_edn62">[62]</a> Hanioğlu, aynı makale, s. 263.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/enver-pasa.html#_ednref63" name="_edn63">[63]</a> Tarık Zafer Tunaya, Siyasal Partiler, C. III, s. 574-575.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/enver-pasa.html#_ednref64" name="_edn64">[64]</a> Enver Paşa’nın Bakü Doğu Halkları Kurultayı ve sonrasındaki faaliyetleri çerçevesinde Anadolu’ya geçme teşebbüsleri hususunda ayrıntılı bilgi için bkz. Hasan Ünal, İttihat ve Terakki Liderlerinin I. Dünya Savaşı Sonrası Yurt Dışı Faaliyetleri (1918-1922), (H. Ü. Sos. Bil. Ens. Yayımlanmamış Yük. Lis. Tezi) Ankara 1985, s. 130-147.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/enver-pasa.html#_ednref65" name="_edn65">[65]</a> Enver Paşa’nın Türkistan’daki faaliyetleri hakkında bkz. Cabir Doğan, Enver Paşa’nın Yurt Dışındaki Hayatı ve Mücadelesi, (Süleyman Demirel Üniversitesi Sos. Bil. Ens. Yayımlanmamış Yük. Lis. Tezi) Isparta, 1998, s. 81-120.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/enver-pasa.html#_ednref66" name="_edn66">[66]</a> Milliyet Gazetesi, 4. 8. 1996, s. 12.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Kanuni Sultan Süleyman – Bu Dünya Sultan Süleyman’a Bile Kalmadı</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/kanuni-sultan-suleyman-bu-dunya-sultan-suleymana-bile-kalmadi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/kanuni-sultan-suleyman-bu-dunya-sultan-suleymana-bile-kalmadi</guid>
<description><![CDATA[ Kanuni Sultan Süleyman – Bu Dünya Sultan Süleyman’a Bile Kalmadı
İnsanlık tarihi, akıl ve düşünce sahibi bir varlık olan insanın kurduğu medeniyetleri, medeniyetler arasındaki ilişkileri anlatır. İnsan zihni faaliyetlerde bulunma kabiliyetiyle bilim, sanat ve kültür değerleri üretir, ürettiği kültür ve düşünce ile de tarihin akışına yön verir. Herkesin bildiği meşhur bir söz vardır; “Bu dünya Sultan Süleyman’a bile kalmadı!” Dünyanın geçiciliğini, bir gün herkesin aynı […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c454dbd568.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:47 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Kanuni, Sultan, Süleyman, –, Dünya, Sultan, Süleyman’a, Bile, Kalmadı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2016/08/Kanuni-Sultan-Suleyman.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/kanuni-sultan-suleyman-bu-dunya-sultan-suleymana-bile-kalmadi.html">Kanuni Sultan Süleyman – Bu Dünya Sultan Süleyman’a Bile Kalmadı</a></p>
<p><a href="http://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Turan CAN</strong></span></a>
</p><p>İnsanlık tarihi, akıl ve düşünce sahibi bir varlık olan insanın kurduğu medeniyetleri, medeniyetler arasındaki ilişkileri anlatır. İnsan zihni faaliyetlerde bulunma kabiliyetiyle bilim, sanat ve kültür değerleri üretir, ürettiği kültür ve düşünce ile de tarihin akışına yön verir.</p>
<p>Herkesin bildiği meşhur bir söz vardır; “Bu dünya Sultan Süleyman’a bile kalmadı!” Dünyanın geçiciliğini, bir gün herkesin aynı son ile karşılaşacağını anlatan bu söz neden başka birini değil de, Sultan Süleyman’ı örnek göstermektedir? Hâlbuki dünya kuruldu kurulalı ne hükümdarlar, ne ihtişamlı krallar ve sultanlar gelmiş geçmiştir. Hiçbirinin değil de sadece Sultan Süleyman’ın adının geçmesi şüphesiz tesadüfi değildir. Dünya tarihinde tahtta kalma süresi en uzun olan kişilerden biridir.</p>
<p>Türk Dünyasının, XVI. asrın en ihtişamlı temsilcisi Osmanlı İmparatorluğudur. Bu asrın içinde her sahada, verimli ve önemli dönem ise, Kanuni Sultan Süleyman devridir.</p>
<p>Bu devir fende, sanatta ve edebiyatta devletin en görkemli devri olmuştur. Yarım asra yakın bir zaman dilimini içine alan, Kanuni Sultan Süleyman devrinin Osmanlı devlet idaresinde altın çağ olduğu yerli ve yabancı tarihçilerce de belirtilmektedir. Gerçi düşüş de o devirde olmuştur, o da ayrı bir yazı konusudur.</p>
<p>Osmanlı Padişahlarının onuncusu olan Kanuni Sultan Süleyman, babası sancak beyi iken, 1494 yılında Trabzon’da doğmuştur. Babası Yavuz Sultan Selim Han, annesi Hafsa Sultan’dır. Çocukluk yılları Trabzon’da geçen 1. Süleyman ilk tahsilini de burada yapmıştır. On beş yaşında iken dedesi II. Beyazıt Han tarafından Kefe Sancak Beyliğine tayin olunur (1509), Babasının Padişah olmasını müteakip İstanbul’a çağrılır (1512), akabinde de babasından sonrada tahtın tek varisi sıfatıyla ve Saruhan sancak beyliği ile Manisa’ya gönderilir (1513), Çaldıran (1514) ve Mısır (1516) seferleri sırasında tahta vekâlet ve Rumeli’nin muhafazasıyla görevlendirilerek Edirne’de bulunur. Yavuz Sultan Selim Han’ın vefatı üzerine Manisa’dan İstanbul’a gelir ve Padişah olur (1520).</p>
<p>Osmanlı ülkesinde iç huzuru sağladıktan sonra Bağdat üzerine yürür ve zapt eder (1521), bundan bir yıl sonra Rodos’u alır. 1526’da Mohaç zaferini kazanır. 1529’da Budin’i alan Sultan Süleyman Han ilk defa olarak Viyana’yı kuşatır; mevsimin ve diğer bazı şartların uygun olmaması sebebiyle bu kuşatma kaldırılır. 1532’de Alman ve 1534-1535’te Irakeyn seferleri düzenlenir ve kazanılır. 1538’de Boğdan seferine çıkan Sultan Süleyman Han voyvodalığın merkezi Suçuva’yı zapt eder. Daha sonra da sırasıyla Budin (1541), Estergon (1543), Tebriz (1549), Halep’e (1553) seferler düzenler ve bu seferlerden de zaferle döner. En son hasta olarak katıldığı Sigetvar seferi esnasında vefat eder (1566). Sokullu Mehmet Paşa ordunun morali açısından kalenin feth edilmesine kadar padişahın ölümünü askerden gizler. Cenaze töreni İstanbul’da kendi adına yaptırdığı Süleymaniye Camii’nde yapılan, Şeyhülislam Ebussuud Efendi’nin kıldırdığı cenaze namazının ardından camiinin külliyesinde bulunan türbesine defnedilir.</p>
<p>Sultan Süleyman, tam 46 yıl başta kalacak, rakipsiz ve emsalsiz bir şekilde vazifesini yerine getirecektir. Sadece rakipsizlik değildi onu üstün kılan. Sanki dünyaya gelirken sebepler onun için hazırlanmış gibiydi. Yukarıda vermiş olduğumuz kısa özetten sonra, Sultan Süleyman’ı anlamaya kendisinin doğum anından başlayalım.</p>
<p>Trabzon Sarayı’nda Hafsa Hatun sancılanmış, Şehzade Yavuz Selim odasında, rahlenin başına kurulmuş Kur’an okumaktaydı. Saatler sonra müjdeli bir haber için kapısı vuruldu. İçeriye girenler bir oğlunun dünyaya geldiğini bildirdiler. Ayrıca oğluna ne isim koyacağını da sordular. Kapı vurulduğunda Selim Han, Kur’an-ı Kerim’den “Mektup Süleyman’dandır” ile başlayan Neml suresinin ayetlerini okumaktaydı. Bu ayetler, Süleyman Peygamber ve Belkıs kıssasını anlatmaktaydı. Rahlenin başından kalkmayan Selim Han, okumakta olduğu Kuran’dan başını kaldırarak gelenlere “adını Süleyman koydum” dedi ve başını tekrar okumakta olduğu Kur’an-ı Kerim’e yönelterek tilavetine devam etti. Hz. Süleyman’a öykünerek konulan isim ile birlikte resmen bu minik bebeğin de kaderi çizilmiş oluyordu! On yaşına geldiğinde annesi Hafsa Hatun ile önce Kırım Kefe’ye, ardından Manisa Sancağı’na çıkacak, babasının uzun İran ve Mısır seferlerinde Edirne’den devleti o yönetecekti. Etrafında devamlı kıymetli insanlar bulunmakta, onu en güzel şekilde yetiştirmekteydi. Bugün İstanbul’umuzun manevi sahiplerinden biri olan büyük mutasavvıf Yahya Efendi, onun sütkardeşi idi. Böyle bir sütkardeş tarihte kaç kişiye nasip olurdu? Zembilli Ali Cemali Efendi ve Ebussuud gibi nice kıymetlerden oluşan bir ilim ve irfan kadrosu, onun ruhunu bir hamur gibi yoğuracaktı.</p>
<p>Büyük bir devlet adamı ve kabiliyetli bir strateji uzmanı olan babası, daha küçük bir delikanlı iken kendisine Nizamülmülk‘ün Siyasetnamesi’ni okutturacak, biraz fazla süslendiğinde, “Annene giyecek bir şey bırakmamışsın!” ikazı ile dünya süsü ve lezzetlerinin insanı aldatmaması gerektiği izahatını yapacaktı.</p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-59082" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-59082" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/01/Kanuni-Sultan-Suleyman.jpg" alt="" width="800" height="500" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/01/Kanuni-Sultan-Suleyman.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/01/Kanuni-Sultan-Suleyman-768x480.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"><figcaption class="wp-caption-text"><center><strong><span>Kanuni Sultan Süleyman</span></strong></center></figcaption></figure>
<p>Tahtta geçtiği 1520 yılı, dur durak bilmeyecek bir koşuşturmanın da başlangıç tarihi idi. O yıl ordu ve donanmaya hazırlık emri verilmiş ve aynı yılın sonunda Belgrad Seferi’ne çıkılarak dedesi Fatih Sultan Mehmet’in kuşattığı halde alamadığı bu ünlü şehir ele geçirilmişti. Ertesi sene son derece zor bir sefer bekliyordu onu, İstanbul’u fetheden bir azmin önünde aciz kaldığı Rodos Surları, çetin bir mücadeledir ama burasını da ele geçirmesini bilecektir. Kanuni Sultan Süleyman, bu hamlelerin hiçbirisini ne toprak alma kaygısı ne de bir hırs, ne de bir heves sonucundan kaynaklanmıyordu, onun derdi ilahi kelimetullah ve Kızılelma idi.</p>
<p>O günlerde Avrupa’da sinsi bir Haçlı İttifakı almış başını gidiyordu. İspanya’da Haçlı birliğini sağlayan İsabella ve Ferdinand, Endülüs Emevi’ye son vermişlerdir. Kızları deli Juana’yı o günlerde Almanya’yı yöneten Maximilian’ın oğlu Güzel Philip ile evlendirerek Avrupa Haçlı zihniyetinin bir çatı altında toplanmasını sağlamışlardır. Bu evlilikten, İspanyolların I. Carlos, Almanların V. Karl adını verdikleri kişi Şarlken doğacaktır. Fransa hariç bütün bir Avrupa’yı tek çatı altında toplamayı başaran bu sistemli güç, Türk ve İslam Dünyasını yutmanın planlarını yapmaktadır. Bugün, Kanuni Sultan Süleyman ve dönemini tenkit edenler, onun pasif bir yönetime sahip olduğunu, Kapitülasyonları verip, haremin etkisinde bir yönetim anlayışının sergilendiği düşünenlerini öne sürenler, o günün dünyasına bakmamışlar demektir. Tarihi, dizi ve filmlerden değil, belge ve kaynaklardan takip etmedikleri de ortadadır.</p>
<p>Sultan Süleyman döneminin dünyasında, düşman hiç olmadığı kadar güçlü ve de bir aradadır. Kutsal Roma Germen İmparatorluğu adı altında birleşen bu devasa kuvveti eritmek ve dağıtmak hiç de kolay olmayacaktır. Tehlike sadece Batı’dan gelmemektedir o günlerde, Doğuda da bir İran gailesi sürüp gitmektedir. Gözünü Osmanlı topraklarına dikmiş olan bu fitneci güç, içimizden yandaşlar bulmaya çalışmakta ve Osmanlı’ya hassas kanallarından sirayet etme çabasındadır. Kanuni her üç İran seferinde de bu ülkenin içlerine kadar ilerlemiş ancak sürekli vur kaç yapan bu devletin belini kıramamıştır.</p>
<p>İspanya’dan yola çıkan Portekizliler, Ümit Burnu’nu geçmiş ve Hint Okyanusu’nu haraca kesmektedirler. Hindistan, tam bir Portekiz sömürgesi haline gelmiştir. Buradaki Müslüman devletler acizdir ve bir yardım eli beklemektedir.</p>
<p>İşte, bu dünyanın ortasında gözlerini açmıştır Sultan Süleyman, yapılacak iş çoktur ve bir yerden başlaması gerekmektedir. Öncelikle karşısındaki Haçlı devini sindirmeyi planlar. O günlerde Kutsal Roma Germen İmparatorluğu, Macaristan’ı ve Fransa’yı yutma planları yapmaktadır. Macaristan Kralı Hünyadi Layos’un karısı Şarlken’in kız kardeşidir. Bu akrabalık bağını kullanarak Macar topraklarında hak iddia etmektedir. Kanuni, Belgrad ve Mohaç ile Macaristan’ı kendisine bağlayacak, hatta 1541 yılında burada bir Budin Beylerbeyliği kurduracaktır. Şarlken’in Fransa’yı yutmasına da izin vermeyecektir. 1525 Pavia Savaşı’nda esir düşen Fransa Kralı Fransuva’yı meşhur mektubu ile serbest bıraktırdığı gibi ömrü boyunca Fransızların Alman ve İspanyollar tarafından yutulmasına da engel olacaktır.</p>
<p>Çok eleştirilen Kapitülasyonlar bu dönemde, Haçlı İttifakını engellemek ve Fransızları Kutsal Roma Germen İmparatorluğu’na karşı güçlü tutmak için verilmiştir. Bu devasa gücü durdurmak sadece silah gücü ile olacak iş değildir. Öncelikle düşmanı müttefiklerinden yoksun bırakmak, ardından da onu kendi topraklarında yalnız bırakacak planlar kurgulamak gerekmektedir. O günlerde Almanya’nın Wittenberg şehrinde bir mahalle papazı çıkmış ve papayı protesto etmiştir. Katolik zihniyetin cennetten arazi satması, insanları aforoz etmesi vb. nice uygulamasını şiddetle reddetmektedir bu genç papaz. Orta Çağ Avrupası’nda papayı protesto etmek cesaret işidir. Papa X. Leo’nun Luther adındaki bu papazı ortadan kaldırması içten bile değildir. Ama başaramayacaktır. O günlerde Şarlken’in kardeşi Ferdinand’ın yönettiği Almanya onlarca Prenslikten oluşmaktadır. Bu prensliklerin büyük bir kısmı yeni hareket olan Protestanlığa sıcak bakmaktadırlar. Ancak Luther’i desteklemek koyu Katolik Ferdinand ve Şarlken’i karşısına almak yapılacak iş değildir. Ama devrin strateji üstadı Kanuni, İstanbul’dan, Avrupa’daki bu manzarayı en ince detayına kadar takip etmektedir. Behram Çavuş adındaki adamını bu konu için görevlendiren Kanuni, ona bir ferman verecek ve Alman prensliklerine gönderecektir. Sultan Süleyman’ın; “Arkanızda ben varım; istediğiniz mezhebe tabi olabilirsiniz” sözleri, Protestanlığın Avrupa’da hızla yayılmasını sağlayacaktır. On binlerce Protestan’ı yakan, diri diri gömen, başını uçuran, Şarlken nice korku ve sindirme politikasına rağmen bu anlayışın önüne geçemeyecektir. Nihayetinde Protestanlığı, Bürüksel Fermanı ile serbest bırakacak, daha önce kâfir dediği bu anlayışı onaylamanın verdiği ruh hali ile ağlaya ağlaya tahtı tacı terk edecektir. Koltuk sevdası ve koltuğu bırakmama çabasını hepimiz biliriz. Hele bu koltuk Kutsal Roma Germen İmparatorluğu’nun tahtı ise gerisini siz tahmin edin.</p>
<p>Ancak Sultan Süleyman önceden belirlemiş olduğu hedefinde muvaffak olacak ve bu Haçlı İmparatorluğu’nun parçalanması ile Avrupa’da müstakil İspanya, Almanya ve Hollanda devletleri yollarına ayrılmış olarak devam edeceklerdir.</p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-59083" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-59083" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/01/Suleymaniye-Camii.jpg" alt="" width="800" height="535" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/01/Suleymaniye-Camii.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/01/Suleymaniye-Camii-768x514.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"><figcaption class="wp-caption-text"><center><strong><span>Süleymaniye Camii</span></strong></center></figcaption></figure>
<p>Osmanlı’nın o günlerde önündeki en büyük engellerden birisi de İran’dır. Şiilik yolu ile Osmanlı bünyesindeki Alevileri etkilemeye çalışmakta, vur kaç taktiği ile Osmanlı’yı zayıf düşürerek Anadolu’dan toprak elde etme emellerini sürdürmektedir. İran Şahı Tahmasb’ın Kanuni’nin önüne çıkacak cesareti yoktur. Sultan Süleyman’ın her üç seferinde de Van’dan Tebriz’e, oradan Bağdat’ta ve Kazvin’e çekilerek, taktik savaşları vermektedir.</p>
<p>Osmanlı, İran’a kesin bir darbe vuramamanın ıstırabını yaşamaktadır. Sultan Süleyman’ın zayıf noktası olan oğulları ile onu vurmanın derdinde olan diğer düşmanlar gibi, bu konuda ciddi bir çaba sarf etmektedir. İran, yıllarca veliaht şehzade Mustafa ve Selim’e karşı mücadeleye giren Beyazid,  bu konuda piyon olarak değerlendirilmek istenmiş ancak başarılı olunamamıştır. Ne şehzadeler bu oyuna direk katılmış ne de fedakâr baba oğullarını devlete tercih etmiştir. Başkalarının çocukları ölmesin, devlet bölünmesin diye dünyanın en büyük sıkıntısı olan evlat acısını Sultan Süleyman tadarak ömrü boyunca bunun ıstırabını yüreğinde hissetmiştir.</p>
<p>Devlet büyümüş, coğrafya genişlemiştir, ihtişam, debdebe, zenginlik hırs ve hevesleri kamçılayabilmekte, insanları rahatlıkla baştan çıkartabilmektedir. Böyle durumlarda ruh disiplini çok önemlidir. Kendini dünyaya kaptırmama, ilk günkü hedef ve gayeni unutmama anlayışını muhafaza etmek şarttır. Kanuni Sultan Süleyman dönemi, bu konuda da takdire şayan bir zaman dilimidir. Sultan’ın çocukluk arkadaşı, Has Oda’dan direkt sadrazamlığa geçen tek isim Makbul İbrahim Paşa’dır. İbrahim Paşa, hain değildir sadece fitneye sebep olabilecek hal ve lakırdılar sebebi ile istenmeye istenmeye gözden çıkarılmıştır. Sultan Süleyman’ın halaoğlu, büyük akıncı Bali Bey, Avrupa’daki başarılarından sonra tımarlık bir arazi istediğinde, İstanbul’dan zehir zemberek bir mektup alacaktır. Kanuni, ona hitaben; “Sen dünya malının peşine düşerek kendini küçültme! Hizmetine bak! Sen koştur, biz takdir ederiz!” demiştir.</p>
<p>Kanuni tarafından çok büyük bir plan yapılmıştır. İran bu kez dizüstü çöktürülecektir. Piri Reis, donanma ile kimseyi ürkütmeden Basra Körfezi’ne gidecek, Basra Beylerbeyi Kubat Paşa’dan gerekli yardımı alarak Hürmüz Adası’nı Portekizlilerden alacaktır. Hem Basra’yı Hint Okyanusu’na açarak Portekizlilerin Hindistan yolunu baltalayacak hem de İran’ı arkadan kuşatacaktır. Ne yazık ki 80 yaşındaki Piri Reis hala bilemediğimiz nedenlerle bütün ikazlara rağmen çevreye saldırıp yağmalayarak, Kubat Paşa’dan yardım kuvveti almadan Hürmüz’ü kuşatarak büyük bir hezimet yaşar. Koca Osmanlı, Kızıldeniz Donanması kullanılamaz hale gelir. Mısır’a sadece ganimet gemileri ile dönen Piri Reis, uzun bir mahkemenin ardından idam edilecektir. Osmanlı’da padişaha hakaret etmek, ölüm sebebi değildir ama devleti zaafa düşürecek, insanları birbirine düşürerek fitneye sebep olacak şeyler kesinlikle af edilmemektedir. İster padişahın biricik oğlu olsun, ister en sevilen sadrazam yâda ünlü bir haritacı!</p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-59084" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-59084" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/01/Osmanli-imparatorlugu-1566.jpg" alt="" width="800" height="586" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/01/Osmanli-imparatorlugu-1566.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/01/Osmanli-imparatorlugu-1566-768x563.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"><figcaption class="wp-caption-text"><center><strong><span>Osmanlı İmparatorluğu 1566 Yılı</span></strong></center></figcaption></figure>
<p>Kanuni dönemine baktığımızda kadro muhteşem, idareciler çok vasıflı, birikimli ve seçkin münevverlerdir. Sadrazamı Sokullu Mehmet Paşa, Şeyhülislamı Ebussuud Efendi, Mimarı, Mimar Sinan, Şairi Baki, Kaptanı Deryası Barbaros Hayrettin Paşa’dır. Burada adını sayamadığımız daha nice kabiliyet erbabı imbikten geçirilerek yetiştirilmiş ve dünyanın dört bir yanında nice kıymetli eserlere imza atmıştır. Bu kadroyu kurmak, idare etmek öyle her babayiğidin harcı da değildir.</p>
<p>Bugün bu kadroyu karalamak, küçük düşürmek de bence haksızlıktır, vicdanları yaralamaktadır. Ancak ne acıdır ki Sultan’ın biricik eşi Hürrem Sultan, kocasının adını bile söylemeyi beceremeyen, gizli niyetleri olan bir Hıristiyan gibi gösterilerek bu kadroyu parmağında oynatan bir karakter olarak milletimize yazılı ve görsel olarak sunulmaktadır. Hâlbuki Hürrem Sultan’ın güzel konuşması, şiirleri, vakıfları ve hala ayakta olan, günümüzde de faaliyetini ifa eden eserleri art niyetlilere en güzel cevabı vermekte, Hürrem Sultan’ın sadaka-i cariyelerinin kesintisiz akmaya devam ettiğini bizlere göstermektedir.</p>
<p>Yirmi birinci yüzyıl dünyasına sunabileceğimiz yeni bir medeniyet projesinin dokusunu örecek değerleri üretebilmemiz, ancak sahip olduğumuz bu hazinelerin ve zengin birikimin işlenmesiyle mümkündür. İstanbul’un fethinden sonraki dördüncü padişah olan Kanuni Sultan Süleyman, devri her sahada olduğu gibi sanat yönü ile de dikkatleri üzerine çeker. Türk edebiyatı, başta padişah ve şehzadeler olmak üzere pek çok şair yetiştirir. Hükümdar şairlerden ayrılmaz, onları takip ettiği gibi onlarda Kanuni’ye olan ilgilerini eksik etmezler ve şiirlerinde ona yer verirler. Padişah bu kadar sefer ve devlet işleri yanında şiiri de hiç bırakmaz, ömrü boyunca Türkçe ile konuşur ve arkadaşlık yapar. Şiir Muhibbi’nin sığındığı, dinlendiği, konuştuğu emniyetli bir yer gibidir. Onun için Muhibbi Türk edebiyatında en çok şiir yazan beş altı şairden biri olarak görülür. Muhibbi mahlasıyla şiirleri yazan Kanuni Sultan Süleyman’ın “Muhibbi Divanı” mevcuttur.</p>
<p>O günlerde büyük devlettir Osmanlı. Çünkü Sultan’ı fedakârdır, debdebeden uzaktır. Kaptan-ı Deryası, Cezayir Krallığı’nı elinin tersi ile itecek kadar dünyaya değer vermemektedir. Şeyhülislamı, Kur’an-ı, her türlü hukukun üzerinde tutmaktadır. Mimarı, insanlık için şekillendireceği her taşı bir ibadet gibi görmektedir. Sadrazamı, seferin ortasında büyük Sultan vefat ettiğinde; “Bu kalenin alınması (Zigetvar), Sultan Süleyman’ın ölümünden daha önemlidir!” diyerek padişahın vefatını saklayacak ve Kanuni, ölümünden tam 3.5 ay sonra defnedilecektir.</p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-59085" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-59085" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/01/Kanuni-Zigatver.jpg" alt="" width="800" height="530" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/01/Kanuni-Zigatver.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/01/Kanuni-Zigatver-768x509.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"><figcaption class="wp-caption-text"><center><strong><span>Zigetvar-Macaristan – Kanuni Sultan Süleyman Defin Yeri</span></strong></center></figcaption></figure>
<p><span><strong>Sonuç</strong></span></p>
<p>Medeniyetler, kültürler, dinler, ideolojiler, etnik ve mezhebi anlayışlar arasındaki ilişkiler kimi zaman çatışma ve ayrışmalara, kimi zaman da uzlaşma ve iş birliklere zemin hazırlamıştır.</p>
<p>Bizler tarih öncesinden günümüze kadar büyük devletler kuran bir milletiz. Bu büyük devlet geleneğinin arkasında büyük bir medeniyet ve kültür tasavvuru yatmaktadır.</p>
<p>Türk tarihinden süzülüp gelen kültürel birikim bizim için büyük bir zenginlik kaynağıdır. Bilgiye, hikmete, irfana dayanan medeniyet değerlerimiz tarih boyunca sevgiyi, hoşgörüyü, adaleti, kardeşlik ve dayanışmayı ön planda tutmuştur.</p>
<p>Gelecek nesillere karşı en büyük sorumluluğumuz, insan ve cihan tasavvurumuzun temel bileşenlerini oluşturan bu eşsiz mirasın etkin bir şekilde aktarılmasını sağlamaktır. Bugünkü ve yarınki nesillerimizin gelişimi, geçmişimizden devraldığımız büyük kültür ve medeniyet mirasının daha iyi idrak edilmesine ve sahiplenilmesine bağlıdır.</p>
<p>Osmanlı tahtını kırk altı yıl gibi uzun bir süre idare eden Kanuni Sultan Süleyman, yukarıda bahsettiğimiz gibi birçok sefere katılmış, ömrü zaferler ve seferler içinde geçmiş, Türk kültür ve medeniyetine sayısız değerler katmış, her alan da silinmez izler bırakmış değerli bir Türk devlet adamı ve cihan Padişahıdır.</p>
<p>Devletlerin, toplumların ve insanların gücü ürettikleri kültür ve medeniyet değerlerinin varlığıyla ölçülmüştür. İnsanoğlu olarak daha aydınlık bir gelecek inşa edebilmemiz, insanlığın ortak değeri, ortak mirası ve ortak kazanımı olan kültür ve medeniyet değerlerini geliştirebilmemizle mümkündür.</p>
<p>Felsefeden, sosyolojiye, astronomiden matematiğe kadar her alanda, bulunduğumuz coğrafyamızın her köşesinde üretilen değerler, bugün tüm insanlığın ortak mirası haline gelmiştir. Bu büyük emanete sahip çıkmak, bu büyük birikim ve hazineyi gelecek nesillere aktarmak öncelikli sorumluluğumuzdur.</p>
<p>Takdir edersiniz ki, cihan padişahını ve muhteşem asrı bir makaleye sığdırmak mümkün değildir. Biz sadece bu muhteşem birikim ve kültürümüzü gelecek nesillere doğru ve tarafsız bir şekilde aktarılmasına ve tarihimize sahip çıkma adına üzerimize düşeni yerine getirmeye gayret ettik.</p>
<p><a href="http://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Turan CAN</strong></span></a>
</p><p><strong>TİKA-Araştırmacı</strong></p>
<hr>
<p><strong>Kaynaklar </strong></p>
<div><span>♦ Cevat Üstün, Viyana Seferi, 2010 Ankara</span></div>
<div><span>♦ Talha Uğurluel, Neden Sultan Süleyman, Tarih Bilinci, Sayı 29, 2014 İstanbul</span></div>
<div><span>♦ Amil Çelebioğlu, Kanuni Sultan Süleyman, Devri, 1994 İstanbul</span></div>
<div><span>♦ M. Tayyib Gökbilgin, “Süleyman I.”, İslam Ansiklopedisi, cilt 11. 1972 İstanbul</span></div>
<div><span>♦ Coşkun Ak, “Süleyman I.”, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, cilt, 38 2010 İstanbul</span></div>
<div><span>♦ Tayyib Gökbilgin, Kanuni Sultan Süleyman, 1992 İstanbul</span></div>
<div><span>♦ Alpay Kabacalı, Kanuni Sultan Süleyman, 2009 İstanbul</span></div>
<div><span>♦ Muhiddin Nalbantoğlu, Kanuni Sultan Süleyman, 1981 İstanbul</span></div>
<div><span>♦ Kanuni Sultan Süleyman, Muhibbi Divanı, Kendi Hattıyla, Hazırlayan, Orhan Yavuz, 2014 İstanbul</span></div>
<div><span>♦ Esteban Mahieu, Clothilde Bruneau, Kanuni Sultan Süleyman, Çev. Güçlü Özkök, 2017 İstanbul</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Aydın Oğlu Hızır Bey</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/aydin-oglu-hizir-bey</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/aydin-oglu-hizir-bey</guid>
<description><![CDATA[ Aydın Oğlu Hızır Bey
I. Hızır Bey’in İlk Devirleri Germiyan Oğulları Beyliği’nin sübaşısı olan Mubârizeddîn Gâzi Mehmed Bey, başlangıçta bu beyliğin damadı olan Sasa Bey ile birlikte hareket etmiş, daha sonra ise onu ortadan kaldırarak, tek başına bütün Aydın ülkesine hâkim olmuştu (707/1307-1308).[1] Mehmet Bey, 727/1326-27 tarihinde, eski bir Türk an’anesine göre beyliğini beş oğlu arasında bölüştürmüştü: Ayasuluğ ve […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c454c45806.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:47 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Aydın, Oğlu, Hızır, Bey</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/06/Aydin-Oglu-Hizir-Bey.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/aydin-oglu-hizir-bey.html">Aydın Oğlu Hızır Bey</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yrd. Doç. Dr. Hüseyin KAYHAN</strong></span></a>
</p><h4><span><strong>I. Hızır Bey’in İlk Devirleri</strong></span></h4>
<p>Germiyan Oğulları Beyliği’nin sübaşısı olan Mubârizeddîn Gâzi Mehmed Bey, başlangıçta bu beyliğin damadı olan Sasa Bey ile birlikte hareket etmiş, daha sonra ise onu ortadan kaldırarak, tek başına bütün Aydın ülkesine hâkim olmuştu (707/1307-1308).<a href="https://www.altayli.net/aydin-oglu-hizir-bey.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a> Mehmet Bey, 727/1326-27 tarihinde, eski bir Türk an’anesine göre beyliğini beş oğlu arasında bölüştürmüştü: Ayasuluğ ve Sultanhisar’ı büyük oğlu Hızır Şah’a, İzmir’i Umur Paşaya, Bodemya (Ödemiş)’yı İbrahim Bahadır Bey’e, Tire’yi Süleymanşaha vermiş, küçük oğul İsa Bey’i de, yine Türk an’anelerine göre, ata ocağını tüttürecek olanın en küçük oğul olduğu anlayışından yola çıkarak, Birgi’de kendi yanında alıkoymuştu.<a href="https://www.altayli.net/aydin-oglu-hizir-bey.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a></p>
<p>Enverî, Umur Bey’in 709/1309-10 yılında doğduğunu söylemektedir.<a href="https://www.altayli.net/aydin-oglu-hizir-bey.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a> Mehmet Bey’in 712 tarihli câmi kitabesinde Birgi’nin fethinin 707 yılında gerçekleştiği<a href="https://www.altayli.net/aydin-oglu-hizir-bey.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a> ve hemen ardından bir anlaşmazlıktan dolayı Sasa Bey’in öldürüldüğü tahmin olunmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/aydin-oglu-hizir-bey.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a> Enverî’ye göre, bu tarihte Mehmet Bey’in çocuğu olmadığı<a href="https://www.altayli.net/aydin-oglu-hizir-bey.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a> hesaba katılırsa, Hızır Bey’in büyük oğul olarak 707-709/1307-10 tarihleri arasında dünyaya geldiği anlaşılmaktadır.</p>
<p>Babasının sağlığında Hızır Bey’in faaliyetleri hakkında en geniş bilgiyi Enverî’den öğreniyoruz. Onun, bu dönemde kardeşi Umur Bey’in deniz seferlerine yardımlarda bulunduğunu görmekteyiz. Mehmet Bey’in Ayasuluğ’da inşa ettirdiği tersanede yapılan gemilerle Ege adalarına saldıran Umur Bey’in 1329 yılında 58 gemi ve 2.600 savaşçıdan oluşan filosuyla Sakız adası üzerine yaptığı sefere, Hızır Bey de 22 gemi ve çok sayıda savaşçısı ile yardımda bulunmuştu. Ayrıca, Ayasuluğ’dan Çeşme’ye kadar gelerek kardeşini yolcu etmiş, seferden döndükten sonra ise bizzat İzmir’e giderek, onu karşılamış ve yaptıkları hakkında bilgi almıştı. Umur Bey, yardımlarından ötürü ağabeyine ganimetten yüklü bir pay vermişti.<a href="https://www.altayli.net/aydin-oglu-hizir-bey.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a> Onun, Eğriboz adası üzerine yaptığı seferden dönüşünden sonra da ağabeyine ganimetten pay verdiği görülmektedir.<a href="https://www.altayli.net/aydin-oglu-hizir-bey.html#_edn8" name="_ednref8">[8]</a></p>
<p>Yunanistan’da bulunan Monembasya üzerine yaptığı seferinden döndükten sonra İzmir’e Umur Bey’i ziyarete giden Mehmet Bey’in yanında diğer kardeşleriyle birlikte Hızır Bey de bulunuyordu. Umur Bey, bu buluşmada ona ve diğer kardeşlerine bir takım hediyeler vermeği ihmal etmemişti.<a href="https://www.altayli.net/aydin-oglu-hizir-bey.html#_edn9" name="_ednref9">[9]</a></p>
<h4><span><strong>II. Hızır Bey’in iktidarı</strong></span></h4>
<h4>1.Meselesi</h4>
<p>Mehmet Bey’in 1334 yılında vefat etmesinden<a href="https://www.altayli.net/aydin-oglu-hizir-bey.html#_edn10" name="_ednref10">[10]</a> sonra beyliğin yönetiminin kimin tarafından yürütüldüğü konusu tam olarak halledilmiş değildir. Enverî, her ne kadar amcaları ve ağabeyinin rızasıyla Umur Bey’in Ulu Bey olduğunu beyan ediyor ise de,<a href="https://www.altayli.net/aydin-oglu-hizir-bey.html#_edn11" name="_ednref11">[11]</a> 9 Mart 1337 yılında Girit Dukası Giovanni Sanudo ve 1346’da Sakız Cenevizlileri ile yapılan antlaşmalara ve hükümlerine bakıldığı zaman, Hızır Bey’in de bu görevi üstlendiği anlaşılmaktadır. Bu antlaşmalarda Hızır Bey “Türkiye Beyi” olarak gösterilmektedir. İtalyanların diğer beyliklerle yaptıkları antlaşmalarda buna benzer bir ifade kullanmamış olmaları, onun Batı Anadolu’nun en büyük Türk beyi olduğunu vurgulamak istediklerini göstermektedir. Bununla bağlantılı olarak, Enverî, Hızır Bey için “Beyler Beyi” demektedir.<a href="https://www.altayli.net/aydin-oglu-hizir-bey.html#_edn12" name="_ednref12">[12]</a> Görüşümüzü destekler mahiyette, Hıristiyan devletlerle yapılan bütün siyasî görüşmelerde Hızır Bey ve Umur Bey birlikte bulunmuşlar ve ortak kararlar almışlardır: 1335’de Bizans imparatoru ile yapılan Karaburun görüşmesi ve antlaşması, Şubat 1348’de İzmir’de Papalık Devleti ile gerçekleşen görüşme buna örnek olarak gösterilebilirler. Görünen odur ki, bilinenlerin aksine, Aydın Oğulları Beyliği’nde 1334-1348 yılları arasında çift başlı bir yönetim ortaya çıkmıştır.<a href="https://www.altayli.net/aydin-oglu-hizir-bey.html#_edn13" name="_ednref13">[13]</a></p>
<p>Şüphesiz burada Umur Bey’in durumu önem kazanmaktadır. O, İzmir ve çevresine hâkim olarak, beyliğin yönetiminde siyasî ve askerî açıdan öne çıkmış siyasî bir kişiliktir. Hızır Bey daima ikinci planda kalarak, yönetimi neredeyse kardeşine bırakmış gibi görünmektedir. O, mevcut durumdan rahatsız olmadığı gibi, kardeşi ile birbirlerine devamlı destek olmuşlardır.<a href="https://www.altayli.net/aydin-oglu-hizir-bey.html#_edn14" name="_ednref14">[14]</a> Bu haliyle, Hızır ve Umur Beyler, Göktürklerdeki Bumin ve İstemi Kağanların, Selçuklulardaki Tuğrul ve Çağrı Beylerin rollerini üstlenmiş gibi bir görüntü sergilemektedirler.</p>
<h4>2. Ailevi ilişkileri</h4>
<p>Hızır Bey’in, kardeşi Umur Bey ile birlikte seferlere katıldığı görülmektedir: 1338-39 yıllarında yapıldığı tahmin edilen Ege Denizi ve Yunanistan seferlerine kardeşi ile birlikte katılmıştı. 110 gemi ile katıldıkları bu seferde ilkin Atina yağmalanmış, ardından Siphnos, Sikinos, Naksos, Paros adaları tahrip edildikten sonra Eğriboz adasına varılmış ve buranın Venedikli valisi tarafından karşılanmışlardı. Buradan Volo körfezine asker çıkararak Arnavutların ve Sırpların ülkelerine (Teselya ve Epire) saldırarak bir kale zapt ve yağma edilmiş, ardından gemilere binilerek denizde bir Frenk gemisi ele geçirilip, Yunanistan’daki Thebes limanına çıkartma yapılarak orada bulunan Katalanlar yenilgiye uğratılmıştı. Bundan sonra denize açılarak Uskura ve Skyros adalarına gelinmiş ve buradan da Anadolu’ya hareket edilmişti. Yolda müthiş bir fırtına çıkarak bindikleri gemiyi batırmış ve boğulma tehlikesi geçirmişlerdi. Ancak Midilli valisinin gemileri tarafından kurtarılarak adaya çıkarılmışlar, onun tarafından çok sıcak karşılanmış ve misafir severliği ile tekrar kendilerini toplayıp, gemilerini tamir ettirdikten sonra aldıkları hediyeler ile birlikte İzmir’e hareket etmişlerdi. Oraya vardıklarında fırtına sebebiyle sağa sola dağılmış diğer gemiler de sonradan kendilerine katılmışlardı.<a href="https://www.altayli.net/aydin-oglu-hizir-bey.html#_edn15" name="_ednref15">[15]</a></p>
<p>Haçlı donanmasının İzmir’e düzenlediği saldırılarda, Hızır Bey’in diğer kardeşleriyle birlikte şehrin korunması için Umur Bey’e yardım ettiğini de görmekteyiz.<a href="https://www.altayli.net/aydin-oglu-hizir-bey.html#_edn16" name="_ednref16">[16]</a></p>
<p>Aydın Oğlu Mehmet Bey’in kardeşleri olarak gösterilen Hamza, Osman ve Hasan Beyler, kardeşlerinin ölümünden sonra, her halde kendilerini beyliği idare etmede ehil görmedikleri için, yeğenlerinin bu işi üstlenmesinin daha doğru olacağı kanaatına varmışlardı.<a href="https://www.altayli.net/aydin-oglu-hizir-bey.html#_edn17" name="_ednref17">[17]</a> Bu davranışın, beyliğin çıkarlarının her şeyden önce geldiği, siyasî ihtirasların bunun gerisinde kalması gerektiği anlayışının tipik bir misâlini teşkil ettiği açıktır. Hızır Bey’in, Umur Bey dışındaki kardeşleri ile ilişkileri hakkında fazlaca bilgi olmamasına rağmen, Aydın Oğulları ailesinin fertlerinin bir birlerine çok bağlı ve siyasî ihtirastan uzak oldukları anlaşılmaktadır. İlişkilerin onun ölümüne kadar çok iyi ve problemsiz yürüdüğü görülmektedir.</p>
<h4>3. Dış İlişkiler</h4>
<h5><span>a. Papalık İle İlişkiler</span></h5>
<p>Umur Bey’in her yıl yaptığı düzenli akınlarla epeyi zayiata uğrayan Latinler durumu Papaya bildirerek, gerekli önlemin alınması ricasında bulunuyorlardı. Naksos dükası ile akraba olan ve aslen Rum olan Venedikli Marino Sanudo Torsello’nun yoğun çabalarıyla 6 Eylül 1332 tarihinde Venedikliler, Bizans ve St. Jean şövalyeleri arasında bir antlaşma imzalanarak, Türklere karşı bir birlik oluşturulmuştu. Bu antlaşmaya göre, 5 yıl boyunca uygun olan mevsimlerde hizmete ve sefere hazır insan, silah ve teçhizatça iyice donanmış 20 kadırgaya sahip olunacaktı. Bu gemiler 5 Nisan 1333 tarihinden itibaren Negrepont limanında hazır olacaklar, denize açılarak, Hıristiyan kıyılarını ve gemilerini Türk saldırılarına karşı koruyacaklardı.<a href="https://www.altayli.net/aydin-oglu-hizir-bey.html#_edn18" name="_ednref18">[18]</a> Fransa Kralı VI. Philip kurulan Haçlı ittifakına yardım etmeği kabul etmişti.<a href="https://www.altayli.net/aydin-oglu-hizir-bey.html#_edn19" name="_ednref19">[19]</a> Papa XXII. Jean, Fransız Cepoy Senyörü Jean’ı Haçlı filosunun komutanı olarak tayin etmişti. Haçlı ittifakına katılacak olan Bizans İmparatoru asker değil de sadece gemi verecekti.<a href="https://www.altayli.net/aydin-oglu-hizir-bey.html#_edn20" name="_ednref20">[20]</a> Oluşturulan filo 17 Eylül 1334’te İzmir’e saldırdı ise de başarılı olamadı. Aynı yılın sonlarında Papa XXII. Jean’ın vefatı ve Fransa ile İngiltere arasında çıkan yüzyıl savaşları da buna eklenince Haçlı birliği belli bir süre için etkinliğini yitirdi.<a href="https://www.altayli.net/aydin-oglu-hizir-bey.html#_edn21" name="_ednref21">[21]</a></p>
<p>Haçlı birliğinin başarısızlığa uğrayıp, dağılmasından sonra Umur Bey’in seferleri yeniden başladı. Oldukça zarar gören Ege ve Akdeniz’deki Hıristiyanların şikâyetlerinin artması sonucu Papa VI. Clement, 1342-43 yıllarında Kıbrıs Kralı, St. Jean şövalyeleri ve Venedik Docuna gönderdiği mektuplarla, Türklere karşı içerisinde Papalık Devleti’nin de bulunacağı ortak bir Haçlı ordusu meydana getirilmesini sağladı. Oluşturulacak ortak donanmanın en az 20 kadırgadan oluşması, bunların giderlerinin de taraflarca eşit olarak karşılanması karara bağlandı.<a href="https://www.altayli.net/aydin-oglu-hizir-bey.html#_edn22" name="_ednref22">[22]</a> 27 kadırga ve diğer yardımcı gemilerden müteşekkil filo, Martino Zaccaria komutasında harekete geçerek, İzmir’e saldırdı. Bu saldırıyı püskürtemeyen Umur Bey kıyı İzmir’i bırakmak zorunda kaldı (8 Ekim 1344). Saldırıda tersane ve donanma tahrip oldu.<a href="https://www.altayli.net/aydin-oglu-hizir-bey.html#_edn23" name="_ednref23">[23]</a></p>
<p>Kıyı İzmir’in elden çıkması ile birlikte Umur ve Hızır Beyler bütün güçleriyle Yukarı İzmir’i savundular. Sonunda askerî başarıdan ümidini kesen Latinler, Ottaviano Zaccaria’nın aracılığı ile barış masasına oturmak zorunda kaldılar. Görüşmelerde Hızır Bey ve Umur Bey birlikte Aydın Oğulları Beyliği’ni temsil ettiler. Şubat 1348’de Latinlere Aydın Oğulları ülkesinde bir takım ticarî ayrıcalık ve kolaylıklar sağlayan, karşılığında da Kıyı İzmir’in boşaltılarak Umur Bey’e geri verilmesini öngören bir antlaşma hazırlandı. Fakat Papa VI. Clement bunu onaylamayı reddetti.<a href="https://www.altayli.net/aydin-oglu-hizir-bey.html#_edn24" name="_ednref24">[24]</a> Barış yollarının tıkanması üzerine Kıyı İzmir’i savaşarak almaya çalışan Umur Bey, Mayıs 1348’de orada şehit düştü.<a href="https://www.altayli.net/aydin-oglu-hizir-bey.html#_edn25" name="_ednref25">[25]</a></p>
<p>Kardeşi Umur Bey’in şehadetiyle en büyük desteğini kaybederek yalnız kalan Hızır Bey, beyliğin yönetimini yalnız başına yürütmeğe başladı. Bir yandan kardeşinin ani ölümüyle içerisine düştüğü üzüntü, bir yandan da yalnız kalmanın verdiği ruh hali ile Latinlerle olan problemleri barış yoluyla halletmeğe çalıştı. Bunun sonucunda 18 Ağustos 1348 tarihinde Hızır Bey ile Papalık Devleti arasında bir antlaşma imzalandı. Buna göre:</p>
<p>Haçlı birliğini oluşturan devletlerin topraklarına ve Aydın Oğulları ülkesine gelen veya dönen bütün tüccarlar tam bir güven içerisine olacak, canlarına, mallarına ve gemilerine zarar verilmeyecekti. Böylece korsanlık faaliyetlerine son verilebilecekti. Bu durum, antlaşmayı imzalayan taraflarca güvence altına alınmıştı. Aksi takdirde zarara uğrayan kişinin uğradığı kayıplar tazmin edilecekti. Tarafların gemileri antlaşmaya taraf olan ülkelerin kıyılarında kazaya uğrarsa, kurtarılan kişiler, mallar ve eşyalar koruma altına alınarak, gereken kimselere iade edilecekti. Ayrıca, Aydın Oğulları Beyliği’ne ait limanların gümrük gelirlerinin yarısı antlaşmaya taraf olan Hıristiyan devletlere bırakılacak, Ayasuluğ’da Kıbrıs, Rodos ve Venedik devletlerine ait konsolosluklar kurulacaktı. En ağır madde de beyliğin donanmasının lağvedilmesi ile ilgili olanı idi. Hıristiyanlar eğer isterlerse bu donanmayı imha edebileceklerdi.<a href="https://www.altayli.net/aydin-oglu-hizir-bey.html#_edn26" name="_ednref26">[26]</a></p>
<p>Bu bir ön antlaşma niteliğindeydi. Çünkü geçerli olabilmesi için Hızır Bey’in Papa VI. Clementus’a elçiler göndermesi ve ona onaylatması şart koşulmuştu. Bunun üzerine Hızır Bey’in elçisi İzzeddîn Balaban Eylül 1348’den sonra Avignon’a gitmiş ve orada altı ay kadar antlaşmanın onaylanması için beklemişse de bu mümkün olmamış, neticede geriye dönmek zorunda kalmıştı.<a href="https://www.altayli.net/aydin-oglu-hizir-bey.html#_edn27" name="_ednref27">[27]</a></p>
<p>Bu antlaşmanın yürürlüğe girmesini önleyen Papa, 1 Temmuz 1349’da Hızır Bey’e bir mektup yollayarak, antlaşmayı niçin imzalamadığını izaha çalışmış, Venedik Cumhuriyeti ve Kıbrıs Krallığı ile bir araya gelerek antlaşma metnini tekrar gözden geçirmek zorunda olduğunu, ancak bu devletlerin elçilerinin Mayıs 1350 tarihinden önce Avignon’a ulaşamayacaklarını belirtmişti.<a href="https://www.altayli.net/aydin-oglu-hizir-bey.html#_edn28" name="_ednref28">[28]</a> Aydın Oğullarının İzmir’e tekrar saldıracağından emin olan Papa, Haçlı birliğinin bir an önce toplanabilmesi için zaman kazanmak amacıyla Hızır Bey’i oyalıyordu. Zira, bu sırada Cenevizlilerle, Venedikliler arasında büyük bir ihtilaf ortaya çıkmıştı ve süratle tırmanmaktaydı. Bu amaçla 24 Kasım 1349 tarihinde Venedik duçesi Andrea Dandulo’ya gönderdiği mektupta Venedik-Ceneviz antlaşmazlığının yalnızca tarafları değil, Doğu’daki bütün Hıristiyanları tehdit ettiğini belirterek, Ceneviz ile olan anlaşmazlığın çözümü için derhal elçiler göndermesini tavsiye etmekteydi.<a href="https://www.altayli.net/aydin-oglu-hizir-bey.html#_edn29" name="_ednref29">[29]</a> Papa bahsi geçen Venedik duçesine 11 Eylül 1350 tarihinde ikinci bir mektup göndererek, Haçlı birliğine dahil olan devletler arasındaki antlaşmanın yürürlüğünün devam edebilmesi için gerekli olan taraflardan birisinin antlaşmayı yenileme işini kendisinin yapmasını ve Aydın Oğullarından alınan İzmir’in korunması için gereken masrafların 1/4’ünü kendisinin ödemesini rica ediyordu.<a href="https://www.altayli.net/aydin-oglu-hizir-bey.html#_edn30" name="_ednref30">[30]</a></p>
<p>Papa’nın yeniden oluşturmağa çalıştığı Haçlı birliği fikri Venedik ve Ceneviz arasındaki ticarî rekabetten dolayı gerçekleşemedi. Zira, bu sırada Cenevizliler bütün Karadeniz ticaretini kontrolü altına almak için harekete geçmişler ve İstanbul boğazından yabancı gemilerin geçişini yasaklamışlardı. Bunu dinlemeyerek, kontrolden kurtulup boğazdan geçen bir çok Venedik gemisini takip ederek Kefe’de ele geçirmişlerdi (1350). Bu olay üzerine Venedik, Aragon hükümdarı IV. Peter ve arkasından da Bizans imparatoru Kantakuzenos ile ittifak kurarak, büyük bir donanmayı bölgeye intikal ettirdi. Bu donanma 13 Şubat 1352’de Boğaziçi’nde Ceneviz donanması ile karşılaştı. Her iki tarafta büyük kayıplar verdiler ve kesin sonuç alamadılar. Bu savaştan sonra taraflar arasındaki mücadeleler Akdeniz’de birkaç yıl daha devam etti. 1355 yılında, artık savaşacak güçlerinin kalmaması sonucu, taraflar aralarında barış yaptılar.<a href="https://www.altayli.net/aydin-oglu-hizir-bey.html#_edn31" name="_ednref31">[31]</a></p>
<p>Bu antlaşmanın gerçekleşmemesi aslında Aydın Oğulları Beyliği’ni çok ağır yükümlülüklerden kurtarmıştı. Çünkü, bir ateşkesten öte, adeta siyasî ve ticarî teslimiyet görüntüsündeydi. Aydın Oğulları Beyliği’nin denizle teması kesiliyor ve toprakları Hıristiyanlar tarafından bir açık pazar haline getiriliyordu. Sonuçta yarı sömürge durumu ortaya çıkmaktaydı.</p>
<h5><span>b. Venediklilerle İlişkiler</span></h5>
<p>Venedik Cumhuriyeti, 1332’de oluşturulan Haçlı birliğinden bir sonuç alınamaması üzerine, Aydın Oğulları Beyliği ile ilişkileri düzeltmek için Girit Dukası Giovanni Sanudo’yu görevlendirmişti. Bu dükanın Ayasuluğ’a Hızır Bey’in nezdine gönderdiği bir elçilik heyeti ile yapılan görüşmeler sonucunda 9 Mart 1337 tarihinde Aydın Oğulları Beyliği ile Venedik Cumhuriyeti arasında bir barış antlaşması imzalandı. Hızır Bey’den “Türkiye Beyi” diye bahseden ve 20 maddeden oluşan bu antlaşma hükümleri özetle şu başlıklar etrafında toplanmaktaydı:</p>
<p>Aydın Oğulları bir yıl boyunca Ege Denizi’nde donanmalarıyla seferde bulunmayacaklardı. Venedik Cumhuriyeti vatandaşı olan tüccarlar Aydın Oğulları ülkesinde serbest ticaret yapabilecekler ve belirlenen gümrük vergilerini ödeyeceklerdi. Ayasuluğ’da Venediklilere barınma, ticaret ve ibadetleri de dahil olmak üzere her türlü işlerini yürütebilecekleri yerler verilecekti. Buradaki Venediklilerin yönetimi ve temsili için, vatandaşlarının haklarını koruma yanında, onların her türlü davalarına bakarak yargılama ve infaz hakkına da sahip bir konsolosluk kurulacaktı.<a href="https://www.altayli.net/aydin-oglu-hizir-bey.html#_edn32" name="_ednref32">[32]</a></p>
<p>Venedik Cumhuriyeti, Papanın 1348 antlaşmasını onaylamaması ve yeni bir Haçlı birliği oluşturma çabalarının sonuç vermemesi, daha da önemlisi Ceneviz Cumhuriyeti ile aralarındaki savaştan ötürü Türkiye’deki ticaretinin aksaması üzerine, Aydın Oğulları Beyliği ile mevcut gerginliğe son vererek, Kandiya Dükası Marini Mauroceno vasıtasıyla 7 Nisan 1353 tarihinde bir dostluk ve barış antlaşması imzaladı. Bu dükanın elçi olarak gönderdiği Franciscum de Firmo, Ayasuluğ’da Hızır Bey’in temsilcisi Hacı Salâheddîn ile görüşmelerde bulunduktan sonra 26 maddeden oluşan bir antlaşma metni kabul edildi. Buna göre, Venedik ile on yılı aşkındır devam eden savaş hali sona eriyor; 9 Mart 1337 tarihli antlaşmada belirtilen bütün ticari haklar ve serbestiler geri veriliyor; konsolos bulundurma hakkı ve Venedik vatandaşlarının yargılanması için Aydın ülkesinde yargıçlar gönderilmesi hakkı tanınıyordu. Ticari serbesti sadece Venediklilere değil, Grek ve Franklara da tanınıyor ve bunların Ayasuluğ’a serbestçe girip-çıkmaları temin ediliyordu. Ayrıca Ege’de bulunan birtakım Venedik adaları da bu antlaşmanın kapsamı içerisine giriyordu.<a href="https://www.altayli.net/aydin-oglu-hizir-bey.html#_edn33" name="_ednref33">[33]</a></p>
<p>Göründüğü kadarıyla, yürürlüğe girmeyen 1348 antlaşmasının adeta benzeri ticarî yükümlülükleri içeriyordu. Sadece Venediklileri değil, bütün Rum ve diğer Avrupalı milletleri de kapsaması, belirtilen sonucu ortaya koymaktadır. Bu yönüyle, bütün Avrupa’nın ticarî çıkarları korunmakta, Aydın Oğulları ülkesi ise yavaş yavaş bir müstemleke durumuna gelmekteydi.</p>
<h6><span><strong>c. Cenevizlilerle İlişkiler</strong></span></h6>
<p>Cenevizliler, Ege adalarında bulunan kolonilerinin ve prensliklerinin varlığının devamının denizci Türk beylikleri ile iyi geçinmelerine bağlı olduğunun bilincindeydi. Bu amaçla hem ilişkileri iyileştirmek, hem de Ege’deki varlıklarını koruyup, Anadolu ile olan ticaretlerini geliştirmek için Aydın ve Menteşe beylikleri ile ilişkilerini sağlamlaştırmaya çalışmaktaydılar. Bu amaçla 1346 tarihinde, hangi ülkeyle yapıldığı kesin olarak belirtilmemekle birlikte, muhtemelen Sakız Cenevizlileri ile bir antlaşma imzalandı.</p>
<p>12 maddeden oluşan ve bir yıllık bir dönem için geçerli olacak bu antlaşmaya göre: Hızır Bey antlaşmayı imzalayan taraf ile karada ve denizde doğru, sadık, gerçek ve sağlam bir dostluk kuracaktı. Tarflara ait liman ve kaleler korunacak ve buralarda savaşılmayacaktı. Karşı tarafın tebaası korkusuz ve rahatça Hızır Bey’in ülkesinde ticaret yapabileceklerdi. Antlaşmayı imzalayan tarafın tebasına kendi halkı tarafından karada ve denizde zarar verilirse, Hızır Bey durumu düzelterek, açıklamada bulunacak ve suçluları cezalandıracaktı. Aynı şekilde Hızır Bey’in tebası da antlaşmayı imzalayan devletin hâkim olduğu yerlerde serbestçe ticaret yapabilecek, bunlar eğer diğer tarafın halkından zarar görecek olurlarsa, onlar da durumu düzelterek açıklamada bulunacaklar ve suçluları cezalandıracaklardı. Karşı tarafın gemileri yakalandığı takdirde içindeki insanlarla birlikte, eşyalarının değeri gönderilecekti. Aralarında bir antlaşmazlık çıktığı takdirde antlaşmayı imzalayan tarafın adamları Hızır Bey’in ülkesinde herhangi bir zarar görmeyecekti. Şayet diğer tarafın adamlarına karşı başka bir kavim saldırıda bulunacak ve onlar da yardım isteyecek olurlarsa bu istek yerine getirilecekti. Antlaşmayı imzalayan taraf her yıl Hızır Bey’e vergi ödeyecekti. Karada ve denizde bu yemini ve dostluğu koruyacağını tekrarlayan Hızır Bey’e karşı, diğer tarafın da aynı yemini tutması gerekecekti.<a href="https://www.altayli.net/aydin-oglu-hizir-bey.html#_edn34" name="_ednref34">[34]</a></p>
<p>Haçlı birliğinin oluşturulamaması üzerine harekete geçen Hızır Bey, Venedik ile olan ihtilafını daha da derinleştirmek ve Haçlı birliğinden tamamen ayırarak, kendi tarafına çekmek için Ceneviz ile 1351 tarihinde bir ticaret antlaşması imzaladı. Antlaşma Venedik ve Katalanlarla büyük bir mücadele içerisinde olan Cenevizliler açısından da oldukça önemli idi. Bu antlaşma ile Cenevizlilere, Aydın Oğulları topraklarında serbest ticaret ve Ayasuluğ’da konsolos bulundurma hakkı tanınıyordu. Bu konsolos, Venedikli meslektaşının görevlerinin aynısına sahip olacaktı.<a href="https://www.altayli.net/aydin-oglu-hizir-bey.html#_edn35" name="_ednref35">[35]</a></p>
<p>Bu antlaşmanın yapılmasından sonra, Cenevizlilerin bölgedeki faaliyetlerine engel olarak, Anadolu’daki ticaretini emniyet altına almak için Türkleri baskı altına alıp, bölgeyi denetim altında tutmak isteyen Katalan-Venedik filosu 1351-1352 yılı kış mevsimini Ayasuluğ ve Balat limanlarında geçirmişlerdi.<a href="https://www.altayli.net/aydin-oglu-hizir-bey.html#_edn36" name="_ednref36">[36]</a> Bu baskılar sonucunda Venedik ile 7 Nisan 1353 antlaşması imzalanmıştı.</p>
<h6><span><strong>d. İlhanlılarla İlişkiler</strong></span></h6>
<p>İlhanlılar Devleti, Ebû Said Bahadır Han’ın 1317’de tahta geçmesinden sonra çöküş aşamasına girmişti. 1335 sonlarında onun ölümü sonucu başlayan parçalanma süreci ile yaklaşık çeyrek yüzyıl süren bir karışıklık dönemi yaşandı. Bu dönemde bile Moğolların yakın-doğudaki hâkimiyetlerinin devam ettiğini görmekteyiz. Bu cümleden olarak, Hızır Bey döneminde, 751/1350 tarihinde, bütün Batı Anadolu’daki uç beylikleri gibi Aydın Oğulları beyliğinin de Toga Timur Han’a tâbi olduğu ve vergi verdiği anlaşılmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/aydin-oglu-hizir-bey.html#_edn37" name="_ednref37">[37]</a></p>
<h6><span><strong>e. Bizanslılarla İlişkiler</strong></span></h6>
<p>Bizans Devleti, 6 Eylül 1332 tarihinde Venedik ve St. Jean şövalyeleri ile bir antlaşma imzalayarak, Türklere karşı kurulan Haçlı birliğine katkıda bulunmak zorunda kalmıştı.<a href="https://www.altayli.net/aydin-oglu-hizir-bey.html#_edn38" name="_ednref38">[38]</a> Bu birliğin başarısızlığa uğramasından sonra, saray nazırı Kantakuzenos’un çabaları sonucu, ortak düşmanları Latinler ve Osmanlılara karşı birlikte hareket etmek için Aydın Oğulları Beyliği ile temasa geçildi. 1335 yılı sonlarında Türklere ait Karaburun’da Bizans İmparatoru III. Andronikos Palaiologos (1328-41) ile yapılan ve tarafların anlaşmasıyla sonuçlanan görüşmede, Aydın Oğulları Beyliği’ni Umur Bey ile Hızır Bey, birlikte temsil ettiler.<a href="https://www.altayli.net/aydin-oglu-hizir-bey.html#_edn39" name="_ednref39">[39]</a> Bu antlaşmadan hemen sonra Bizans İmparatoru III. Andronikos’un Cenevizlilerin eline geçen Yeni Foça’yı kuşattıktan sonra Aydın Oğulları ve Saruhan Oğulları beyliklerinden yardım istemesi üzerine, her iki beylik yardım ederek birlikte burayı Bizans adına ele geçirmişlerdi.<a href="https://www.altayli.net/aydin-oglu-hizir-bey.html#_edn40" name="_ednref40">[40]</a> 1337’de çıkan Arnavutluk isyanı, çekirdeğini Aydın Oğullarının gönderdiği 2.000 kişilik Türkün oluşturduğu yardım kuvveti sayesinde, Bizans ordusu tarafından bastırabilmişti.<a href="https://www.altayli.net/aydin-oglu-hizir-bey.html#_edn41" name="_ednref41">[41]</a></p>
<p>III.Andronikos’un Haziran 1341 tarihinde ölümü üzerine, yerine geçen oğlu V. Ioannes’in yaşının küçüklüğünden dolayı, yerine Kantakuzenos nâiblik etmeğe kalkışınca güçlü bir muhalefet ile karşılaşmış ve bunun sonucunda İstanbul’u terk ederek, Didymoteikhos’a çekilip, kendisini imparator ilân etmişti. Bu andan itibaren taraflar arasında bir iktidar mücadelesi başlamıştı. Kantakuzenos, 1342 sonlarından itibaren dostu Umur Bey’in yardımları ile Trakya’yı itaat altına almayı başardı. Bizans’ın Bulgaristan sınırında yuvalanan ve Kantakuzenos’a muhalefet eden Hayduk Momçilo adlı maceraperest, bizzat Umur Bey tarafından ortadan kaldırıldı (1345). Bu ve diğer Türk beyliklerinin destekleri sayesinde Kantakuzenos Şubat 1347’de Bizans tahtını ele geçirdi.<a href="https://www.altayli.net/aydin-oglu-hizir-bey.html#_edn42" name="_ednref42">[42]</a></p>
<h6><span><strong>f. Komşu Anadolu Beylikleri İle İlişkiler</strong></span></h6>
<p>Aydın Oğulları Beyliği’nin komşu Türk beylikleri ile ilişkileri dostane bir şekilde gelişmişti. Bunlardan Saruhan Oğulları ile her dostluk çerçevesinde gelişen ilişkilerde, zaman zaman birlikte Hıristiyanlara karşı mücadele edilmişti. İzmir’in Haçlı donanması tarafından ilk kuşatılmasından sonra 1334-1335 yıllarında Yunanistan’daki Monembasia ve Mora üzerine yapılan seferi Umur Bey ile Saruhan Oğlu Süleyman Bey birlikte gerçekleştirmişlerdi.<a href="https://www.altayli.net/aydin-oglu-hizir-bey.html#_edn43" name="_ednref43">[43]</a> Daha sonra bir takım sınır anlaşmazlıkları olmuş ise de, bu hiçbir zaman tarafları savaşa sürüklememişti. İzmir’in Haçlılar tarafından işgal edilmesinden sonra Umur Bey’in hem ganimet almak, hem de dostu Kantakuzen’e yardım etmek için 20 bin kişilik bir kuvvetle karadan Trakya taraflarına doğru gerçekleştirdiği harekâtta Saruhan Oğlu Süleyman Bey’in yine birlikte hareket ettiği görülmektedir. Fakat onun hummadan ölümü üzerine bu sefer yarım kalmıştı. Yine, iki beylik arasında sınır ihtilafı bu seferin başlangıcında Umur Bey tarafından, Saruhan Beyliği’nin lehine çözümlenmişti.<a href="https://www.altayli.net/aydin-oglu-hizir-bey.html#_edn44" name="_ednref44">[44]</a></p>
<p>Komşu Menteşe Beyliği ile ilişkiler de dostluk ve Hıristiyanlara karşı işbirliği şeklinde gelişmişti. Bu amaçla taraflar arasında akrabalık kurulduğu da görülmektedir. Bu cümleden olarak, Hızır Bey’in küçük kardeşi Süleyman Şah’ın Menteşe Oğlu Orhan Bey’in kızı ile evli olduğunu görmekteyiz.<a href="https://www.altayli.net/aydin-oglu-hizir-bey.html#_edn45" name="_ednref45">[45]</a></p>
<p>Venedik Cumhuriyeti senatosu 22 Haziran 1332 tarihinde aldığı kararla, üzerine Haçlı donanması gönderilen Aydın Oğulları ülkesine her türlü malın gönderilmesini yasaklamıştı. Tam bu sırada Ağrıboz adasına yapılan ortak seferden sonra izlenecek siyaset konusunda görüş ayrılığının ortaya çıkması üzerine Aydın Oğulları ile Menteşe Oğulları Beyliklerinin arası açılmıştı. Durumdan yararlanmak isteyen Venedik, Menteşe Oğlu Orhan Bey’i Aydın Oğulları’na karşı kullanmak istemiş ise de, Orhan Bey’in basiretli tutumu sayesinde başarıya ulaşamamıştı. Dolayısıyla, iki beylik arasında ilişkiler düşmanlık durumuna gelmemişti.<a href="https://www.altayli.net/aydin-oglu-hizir-bey.html#_edn46" name="_ednref46">[46]</a> Bu da, gâzi beylikler arasında ortak amaçlar doğrultusunda, çok sağlam ilişkiler kurulduğu gerçeğini ortaya koymaktadır.</p>
<p>Aydın Oğulları’nın dostane ilişkilerde bulunduğu komşularından birisi de Moğol hâkimiyetinden sonra Anadolu’da kurulan ilk beylik olan Denizli’deki İnanç Oğulları Beyliği olmuştu. Kaynaklarda fazla bilgi bulunmamasına rağmen, Moğolların Anadolu’daki genel valisi Temürtaş’ın 1327 yılında Türkmen beyliklerini sindirme harekâtı sırasında, Aydın Oğulları Beyliği’nin ona savaşmadan itaat ettiği, hatta Temürtaş’ın sevgisini kazanan Umur Bey’in onunla birlikte olduğu görülmektedir. Umur Bey, onun isteği doğrultusunda Denizli’ye gelerek, anlaşıldığı kadarıyla Şucâeddîn İnanç Bey’in isyancı Türkmenlere katılmayarak Temürtaş’a itaat etmesini sağladıktan sonra, Bedreka vergisinin (kervan ve yolların muhafızları olan “bedrekaciyân” için alınıyordu) kaldırıldığını duyurmuş ve bu amaçla Farsça yazılmış bir kitâbe diktirmişti.<a href="https://www.altayli.net/aydin-oglu-hizir-bey.html#_edn47" name="_ednref47">[47]</a> Bu taraflar arasındaki ilk münasebettir. Bilgi bulunmamasına rağmen, olayların akışı istikametinde bakarsak, bu ilişkilerin Hızır Bey devrinde de dostluk çerçevesi içerisinde devam ettiği tahmin edilebilir.</p>
<h4><span><strong>III. Hızır Bey’in Ölümü ve Şahsiyeti</strong></span></h4>
<p>Hızır Bey’in ne zaman vefat ettiği kesin olarak bilinmemektedir. Buna rağmen, elimizdeki bazı bilgilerin ışığı altında gerçekçi bir tahminde bulunabiliriz. Şöyle ki: Yıldırım Bayezid, Aydın ve Menteşe Beylikleri topraklarını ele geçirdikten sonra, daha önceden bu beylikler tarafından tanınan ticarî imtiyazları kendisinin de tanıdığını bildirmek için 21 Mayıs 1390 tarihinde Venedik Docu Antonio Venier’e bir mektup göndermişti. Bu mektubunda, ‘1353 te Hızır Bey’in imzaladığı, daha sonra onun yerine geçtiği anlaşılan, fakat ismi belirtilmeyen yeğeninin bütün hükümleriyle kabul ederek devam etmesine onay verdiği antlaşmayı, kendisinin de aynen tanıdığını’ bildirmektedir.<a href="https://www.altayli.net/aydin-oglu-hizir-bey.html#_edn48" name="_ednref48">[48]</a> Bunu destekler mahiyette başka bir bilgi de Matteo Villani adlı İtalyan tarihçiden gelmektedir: Bu tarihçinin 1360 yılı ile ilgili verdiği haberlerde, “Ayasuluğ beyinin amcası ile mücadeleye giriştiği ve bu yüzden ülkesinin büyük zarar gördüğü” belirtilmektedir.<a href="https://www.altayli.net/aydin-oglu-hizir-bey.html#_edn49" name="_ednref49">[49]</a></p>
<p>Bu bilgiler ışığında şunu söylemek gerekiyor ki, Hızır Bey’in ölümünden sonra, ismini bilmediğimiz yeğenlerinden birisi beyliğin yönetimini devralmış ve bir müddet yürütmüştür. İsa Bey, kendisinin de yeğeni olarak görünen bu bey ile, ne kadar sürdüğü belli olmayan bir mücadeleye girerek, sonunda galip gelmiş ve 1360 yılı veya az sonrasında Aydın Oğulları Beyliği’nin yönetimini eline geçirmiştir.<a href="https://www.altayli.net/aydin-oglu-hizir-bey.html#_edn50" name="_ednref50">[50]</a> Neticede, Hızır Bey’in 1360 yılından biraz önce öldüğü gerçeği ortaya çıkmaktadır.</p>
<p>Evliyâ Çelebi’nin bildirdiğine göre, Hızır Bey, Tire’de Kadı Abdullâtif Ibn Ferişte (Ibn Melek) Medresesi’nin avlusunda gömülüdür.<a href="https://www.altayli.net/aydin-oglu-hizir-bey.html#_edn51" name="_ednref51">[51]</a> Yine Evliya Çelebi, bu meşhur kadı’nın, Hızır Bey’in hocalığını yaptığını da söylemektedir.<a href="https://www.altayli.net/aydin-oglu-hizir-bey.html#_edn52" name="_ednref52">[52]</a></p>
<p>Enverî, Hızır Bey’i “pehlivan” sıfatıyla anıyor.<a href="https://www.altayli.net/aydin-oglu-hizir-bey.html#_edn53" name="_ednref53">[53]</a> Bu, onun vücutça iri ve gösterişli olduğunu ortaya koymaktadır. Yine Enverî, Hızır Bey’in ezan okuduğunu söylemektedir<a href="https://www.altayli.net/aydin-oglu-hizir-bey.html#_edn54" name="_ednref54">[54]</a> ki, böylece devrin gereği olarak gaza ile meşgul olan bütün Türk beyleri gibi onun da dindar olduğu anlaşılmaktadır.</p>
<p>Bugüne kadar yapılan araştırmalarda, Hızır Bey’in çocuklarının varlığına rastlanmamış ise de, “Osman” adında bir oğlunun bulunduğu arşiv kayıtlarından anlaşılmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/aydin-oglu-hizir-bey.html#_edn55" name="_ednref55">[55]</a></p>
<p>Yine arşiv kayıtlarında, Ayasuluğ’da onun adına izafeten Hızır Beylü isimli bir köyün varlığını öğrenmekteyiz.<a href="https://www.altayli.net/aydin-oglu-hizir-bey.html#_edn56" name="_ednref56">[56]</a></p>
<p>Enverî, Hızır Bey’in veziri olarak “Arslan” adlı birisinden bahsetmektedir. Ayrıca onun çevresindeki bey ve komutanları arasında vezir Arslan’ın oğlu Togan Bey<a href="https://www.altayli.net/aydin-oglu-hizir-bey.html#_edn57" name="_ednref57"><em>[57]</em></a>, Hoca Hasan Oğulları, Süleyman Bey, Hasan Bey ve kardeşi Cuga Sübaşı<a href="https://www.altayli.net/aydin-oglu-hizir-bey.html#_edn58" name="_ednref58">[58]</a> ile İsmail Bey zikredilmektedir.<a href="https://www.altayli.net/aydin-oglu-hizir-bey.html#_edn59" name="_ednref59">[59]</a></p>
<p>571 numaralı Aydın Vakıf Defteri’nde, Hızır Bey’in ismi belirtilmeyen hatununun yaptırdığı bir mescidin vakfından bahsedilmektedir.<a href="https://www.altayli.net/aydin-oglu-hizir-bey.html#_edn60" name="_ednref60">[60]</a> Bu, eski Türk devletlerinde görülen, hükümdar ailesinin ülkenin her yerinde sosyal kurumlar inşa ettirerek, ülkesini mamur hale getirmesi ve bu alanda başkalarına örnek olması anlayışının tipik bir görüntüsüdür.</p>
<p>Hızır Bey dönemi Aydın Oğulları hakkında bilgi veren Şihâbeddîn Omarî, beyliğin 60 şehir ve 300’den fazla kalesinin, 70 bin civarında atlıdan oluşan oldukça savaşçı bir kara ordusunun ve denizlerde dolaşan güçlü bir donanmasının bulunduğunu, karada ve denizlerde Hıristiyan Rumlar ve Latinlerle mücadele ettiklerini, bunda da çok başarılı olduklarını belirtmektedir.<a href="https://www.altayli.net/aydin-oglu-hizir-bey.html#_edn61" name="_ednref61">[61]</a></p>
<p>Hızır Bey döneminde beyliğin bayrağı hakkında da bilgimiz bulunmaktadır. 1305 yılında Ispanya’da doğan, bayraklara meraklı, maceraperest anonim bir Fransisken papazı, 1348’den önce uğradığı Anadolu’da bulunan Türk beylikleri hakkında bilgi verirken, Atologo ismiyle andığı Aydın Oğulları’nın ‘kırmızı zemin üzerine siyah bir daire’’den oluşan bayrağa sahip olduklarını belirtmektedir.<a href="https://www.altayli.net/aydin-oglu-hizir-bey.html#_edn62" name="_ednref62">[62]</a> Enverî ise, bu dönemde kullanılan yeşil renkli sancaktan bahsetmektedir<a href="https://www.altayli.net/aydin-oglu-hizir-bey.html#_edn63" name="_ednref63">[63]</a> ki, M. F. Köprülü, bu rengin gâzilik alâmeti olduğunu belirtmektedir.<a href="https://www.altayli.net/aydin-oglu-hizir-bey.html#_edn64" name="_ednref64">[64]</a></p>
<p>1333’te Aydın Oğulları ülkesine gelen İbn Batûta, Birgi’de babasının yanında bulunan Hızır Bey ile de görüşmüştü.<a href="https://www.altayli.net/aydin-oglu-hizir-bey.html#_edn65" name="_ednref65">[65]</a></p>
<p>Hızır Bey, bilime ve bilim adamlarına saygı ve hürmette kusur etmemekte, onlara maddî desteklerde bulunmaktaydı. İbn Batûta, çeşitli ilimlerle meşgul ve fazilet sahibi ünlü bir fıkıh bilgini olarak gösterdiği Harezmî’nin, Ayasuluğ’a giderek Hızır Bey ile görüştüğünü, onun ihsan ve hediyelerini kabul ettiğini yazmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/aydin-oglu-hizir-bey.html#_edn66" name="_ednref66">[66]</a></p>
<p>Hızır Bey’in tarihi şahsiyeti hakkında şunları söyleyebiliriz ki: o, kardeşi Umur Bey gibi büyük bir kahramanla beraber mücadelelere atılmış ve onun en büyük destekçisi olmuştu. Siyasî ve askerî faaliyetleri birlikte başarıyla yürütmüşler, kardeşinin ölümünden sonra ise, yalnız ve desteksiz kaldığı için aynı performansı sürdürememişti. Buna rağmen, Venediklilere tanınan ticarî imtiyazların benzerlerini Cenevizlilere de tanımak suretiyle, bir yandan iki rakip devlet arasındaki ticarî çekişmeyi hızlandırırken, diğer yandan da, bu devletleri Haçlı birliğinden koparıp, kendi çıkarları doğrultusunda Aydın Oğulları Beyliği ile iyi geçinmek zorunda bırakması, onun mevcut durumdan faydalanarak Hıristiyan devletlerin baskılarından kurtulmak için ince bir politika takip ettiğini, bu yönüyle, siyasî alanda küçümsenmeyecek bir devlet adamı olduğunu ortaya koymaktadır.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yrd. Doç. Dr. Hüseyin KAYHAN</strong></span></a>
</p><p>Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi, Tarih Bölümü, hukaturk@hotmail.com</p>
<p><strong>Alıntı Kaynak:</strong> Turkish StudiesInternational Periodical For the Languages, Literatüre and History of Turkish or Turkic Volume 4/8 Fall 2009</p>
<hr>
<p><span><strong>KAYNAKÇA</strong></span></p>
<div><span>♦ 166 Numaralı Muhâsebe-i Vilâyet-i Anadolu Defteri (937/1530), Ankara, 1995.</span></div>
<div><span>♦ Abdullah b. Muhammed b. Giâ, Kitâbu fi’l-Hisâb, Ayasofya Ktp., No. 2756.</span></div>
<div><span>♦ AKIN, H, Aydın Oğulları Tarihi Hakkında Bir Araştırma, İstanbul, 1946.</span></div>
<div><span>♦ ATIYA, A. S., The Crusade in the Later Middle Ages, London, 1938.</span></div>
<div><span>♦ BAYKARA, T., “Denizli’de yeni bulunan iki kitâbe”, Belleten, XXXIII/130 (Nisan 1969).</span></div>
<div><span>♦ Bursalı Mehmet Tahir, Osmanlı Müellifleri, I, İstanbul, 1342.</span></div>
<div><span>♦ Danişmend, N., “On dördüncü asra ait bir İspanyol vesikasına göre: Anadolu Türk beyliklerinin Haçlı bayrakları”, Türklük, I, 19-20.</span></div>
<div><span>♦ DELILBAŞI, M., “Ortaçağ’da Türk hükümdarları tarafından Batılılara ahidnâmelerle verilen imtiyazlara genel bir bakış”, Belleten, XLVII/185 (1983).</span></div>
<div><span>♦ DRAGOMANNI, F. G., Collezione di Storici İtaliana editi e inediti, Firenze, I, 1844-1845.</span></div>
<div><span>♦ ENVERÎ, Dustûr-nâme-i Enverî, Nşr. M. H. Yınanç, İstanbul, 1928.</span></div>
<div><span>♦ Evliyâ Çelebi, Seyahatnâme, Yay. Haz. Mümin Çevik, VIII, İstanbul, (tarihsiz).</span></div>
<div><span>♦ HEYD, W., Yakın-Doğu Ticaret Tarihi, Trk. tr. E. Z. Karal, I, Ankara, 1975.</span></div>
<div><span>♦ İbn Batûta, Tuhfetu’n-Nuzzâr fi Garâibi’l- Emsâr ve Acâibi’l- Esfâr, I, Beyrut, (Tarihsiz).</span></div>
<div><span>♦ Kalkaşandî, Subhu’l-A’şâ fi Sinâati’l-İnşâ, Nşr. M. A. İbrahim, VIII, Kahire, 1913-20.</span></div>
<div><span>♦ KÖPRÜLÜ, M. F., “Aydın Oğulları tarihine ait”, TM, II (1926).</span></div>
<div><span>♦ LEMERLE, P, L’Emirat d’Aydın Byzance et l’Occident Recherches sur “La Geste d’Umur Pacha”, Paris, 1957.</span></div>
<div><span>♦ Libro del Conscimiento, Nşr. Don Marcos Jimenes de la Espada, Madrid, 1877; İng. tr. C. Markham, Book of the Knowledge, London, 1912.</span></div>
<div><span>♦ Martin Thomas, G.,Diplomatorium Veneto Levantinium, I. 13001350, Venetiis, 1899; Trk. tr. Behçet Güçer, Venedik ve Doğuya Ait Siyasi Akitler Mecmuası, I, (TTK Ktp. Basılmamış Tercüme).</span></div>
<div><span>♦ Nicephori Gregorae, Byzantina Historia, Ed. L. Schopen, I, Bonnae, 1829-30.</span></div>
<div><span>♦ NICOL, D. M., Bizans’ın Son Yüzyılları (1261-1453), Trk. tr. B. Umar, İstanbul, 1999.</span></div>
<div><span>♦ Ostrogorsky, G., Bizans Devleti Tarihi, Trk. tr. F. Işıltan, Ankara, 1981.</span></div>
<div><span>♦ Pîrî Reis, Kitâbu Bahriyye, Haz. Y. Senemoğlu, I, İstanbul (Tarihsiz).</span></div>
<div><span>♦ RUNCIMAN, S., Haçlı Seferleri Tarihi, Trk. tr. F. Işıltan, Ankara, 1987.</span></div>
<div><span>♦ SÖZEN, M., Anadolu Medreseleri, II, İstanbul, 1970.</span></div>
<div><span>♦ SÜMER, F., Türk Devletleri Tarihinde Şahıs Adları, II, İstanbul, 1999.</span></div>
<div><span>♦ TOGAN, Z. V., “Moğollar devrinde Anadolu’nun iktisadi vaziyeti”, THİTM, I.</span></div>
<div><span>♦ TURAN, Ş., Türkiye-İtalya İlişkileri, I. Selçuklulardan Bizans’ın Sona Erişine, İstanbul, 1990.</span></div>
<div><span>♦ UZUNÇARŞILI, İ. H., Anadolu Beylikleri ve Akkoyunlu, Kara- koyunlu Devletleri, Ankara, 1988.</span></div>
<div><span>♦ UZUNÇARŞILI, İ. H., Osmanlı Devletinde İlmiye Teşkilatı, Ankara, 1965.</span></div>
<div><span>♦ WITTEK, P., Menteşe Beyliği, Trk. tr. O. Ş. Gökyay, Ankara, 1986.</span></div>
<div><span>♦ YINANÇ, M. H., Düsturnâme-i Enverî’ye Medhal, İstanbul, 1929.</span></div>
<div><span>♦ ZACHARIADOU, E. A., Trade and Crusade, Venetian Crete and Emirates of Menteshe and Aydın (1300-1415), Venice, 1983.</span></div>
<div><span><strong>Dipnotlar:</strong></span></div>
<div><a href="https://www.altayli.net/aydin-oglu-hizir-bey.html#_ednref1" name="_edn1"><span>[1]</span></a><span> H. Akın, Aydın Oğulları Tarihi Hakkında Bir Araştırma, İstanbul, 1946, 25.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/aydin-oglu-hizir-bey.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> Enverî, Dustûr-nâme-i Enverî, Nşr. M. H. Yınanç, İstanbul, 1928, 17-18.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/aydin-oglu-hizir-bey.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> Enverî, 18.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/aydin-oglu-hizir-bey.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> H. Akın, Vesikalar, Birgi Kitâbeleri, 1a.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/aydin-oglu-hizir-bey.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> Enverî, 24.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/aydin-oglu-hizir-bey.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> Enverî,, a..g.y.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/aydin-oglu-hizir-bey.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> Enverî, 22-24; P. Lemerle, L’Emirat d’Aydın Byzance et l’Occident Recherches sur “La Geste d’Umur Pacha<strong>”</strong>, Paris, 1957, 59-60.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/aydin-oglu-hizir-bey.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> Enverî, 31.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/aydin-oglu-hizir-bey.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> Enverî, 33.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/aydin-oglu-hizir-bey.html#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> Enverî, 35.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/aydin-oglu-hizir-bey.html#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> Enverî,, a.g.y.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/aydin-oglu-hizir-bey.html#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> Enverî, 69.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/aydin-oglu-hizir-bey.html#_ednref13" name="_edn13">[13]</a> Enverî’ye dayanarak, genelde Umur Bey’in “Ulu Bey” olduğu yönündeki anlayış hâkim olmuştur (bkz. H. Akın, 38; İ. H. Uzunçarşılı, Anadolu Beylikleri ve Akkoyunlu, Kara-koyunlu Devletleri<strong>,</strong> Ankara, 1988, 105; P. Lemerle, 227). Buna karşın E. A. Zachariadou yukarıda belirttiğimiz 1337 antlaşmasını delil göstererek, Hızır Bey’in “Ulu Bey” olduğu yönünde görüş belirtmiştir (E. A. Zachariadou, Trade and Crusade, Venetian Crete and Emirates of Menteshe and Aydın (1300-1415), Venice, 1983, 112 vd.).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/aydin-oglu-hizir-bey.html#_ednref14" name="_edn14">[14]</a> Enverî bunu, Hızır Bey’in ağzından, ölümü sebebiyle kardeşi için söylediği şu sözlerle belirtmektedir:</span></div>
<div><span>“Ben ölisarımdır ol olmazdan evvel</span><br>
<span>Ol benüm başum idi, ben kalesün.</span><br>
<span>Çok acı çeke benüm içün özi</span><br>
<span>Akdı kan yaşı benüm içün gözi.” 69.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/aydin-oglu-hizir-bey.html#_ednref15" name="_edn15">[15]</a> Enverî, 40-43; M. H. Yınanç, Düsturnâme-i Enverî’ye Medhal, İstanbul, 1929, 39-40; H. Akın, 42.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/aydin-oglu-hizir-bey.html#_ednref16" name="_edn16">[16]</a> Enverî, 60.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/aydin-oglu-hizir-bey.html#_ednref17" name="_edn17">[17]</a> Enverî, 35.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/aydin-oglu-hizir-bey.html#_ednref18" name="_edn18">[18]</a> G. Martin Thomas, Diplomatorium Veneto Levantinium, I. 1300-1350, Venetiis, 1899; Trk. tr. Behçet Güçer<strong>, Venedik ve Doğuya Ait Siyasi Akitler Mecmuası</strong>, (TTK Ktp. Basılmamış Tercüme), I, 116-117; D. M. Nicol, Bizans’ın Son Yüzyılları (1261-1453), Trk. tr. B. Umar, İstanbul, 1999, 185.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/aydin-oglu-hizir-bey.html#_ednref19" name="_edn19">[19]</a> G. Martin Thomas, I, 123; S. Runciman, Haçlı Seferleri Tarihi, Trk. tr. F. Işıltan, Ankara, 1987, III, 372; A. S. Atiya, The Crusade in the Later Middle Ages, London, 1938, 96-113.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/aydin-oglu-hizir-bey.html#_ednref20" name="_edn20">[20]</a> G. Martin Thomas, I, 126. Nikeforos Gregoras, Bizans imparatorunun bu ittifaka Latinlerin tehditleri sonucu girdiğini belirtmektedir (Nicephori Gregorae Byzantina Historia, Ed. L. Schopen, Bonnae, 1829-30, I, 523).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/aydin-oglu-hizir-bey.html#_ednref21" name="_edn21">[21]</a> Enverî, 35; H. Akın, 39; P. Lemerle, 99-100.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/aydin-oglu-hizir-bey.html#_ednref22" name="_edn22">[22]</a> G. Martin Thomas, I, 136-140.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/aydin-oglu-hizir-bey.html#_ednref23" name="_edn23">[23]</a> G. Martin Thomas, I, 150; Nikeforos Gregoras, II, 689. Papa VI. Clement, 23 Aralık 1344 tarihinde bir mektup yollayarak, Haçlı filosunun başarısından ötürü Venedik Duçesi Andrea Dandolo’yu tebrik etmiştir.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/aydin-oglu-hizir-bey.html#_ednref24" name="_edn24">[24]</a> P. Lemerle, 226-227; Ş. Turan, Türkiye-ltalya İlişkileri, I Selçuklulardan Bizans’ın Sona Erişine, İstanbul, 1990, 169-170.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/aydin-oglu-hizir-bey.html#_ednref25" name="_edn25">[25]</a> Enverî, 70; Nikeforos Gregoras, II, 835; P. Lemerle, 180 vd., 218 vd.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/aydin-oglu-hizir-bey.html#_ednref26" name="_edn26">[26]</a> G. Martin Thomas, I, 168-169; W. Heyd, I, 606; E. A. Zachariadou, 205-210 (Latince metin). Bu antlaşma 24 maddeden oluşmaktaydı.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/aydin-oglu-hizir-bey.html#_ednref27" name="_edn27">[27]</a> M. H. Yınanç, 81; Ş. Turan, 170; M. Delilbaşı, “Ortaçağ’da Türk hükümdarları tarafından Batılılara ahidnâmelerle verilen imtiyazlara genel bir bakış”, Belleten, XLVII/185 (1983), 100.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/aydin-oglu-hizir-bey.html#_ednref28" name="_edn28">[28]</a> P. Lemerle, 232; Ş. Turan, 170-171.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/aydin-oglu-hizir-bey.html#_ednref29" name="_edn29">[29]</a> G. Martin Thomas, I, 175.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/aydin-oglu-hizir-bey.html#_ednref30" name="_edn30">[30]</a> G. Martin Thomas, I, 176.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/aydin-oglu-hizir-bey.html#_ednref31" name="_edn31">[31]</a> G. Ostrogorsky, Bizans Devleti Tarihi, Trk. tr. F. Işıltan, Ankara, 1981, 486.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/aydin-oglu-hizir-bey.html#_ednref32" name="_edn32">[32]</a> E. A. Zachariadou, 190-194 (Latince metin); Ş. Turan, 176.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/aydin-oglu-hizir-bey.html#_ednref33" name="_edn33">[33]</a> E. A. Zachariadou, 211-216 (Latince metin); Ş. Turan, 178-179.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/aydin-oglu-hizir-bey.html#_ednref34" name="_edn34">[34]</a> E. A. Zachariadou, 201-204 (Yunanca metin).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/aydin-oglu-hizir-bey.html#_ednref35" name="_edn35">[35]</a> Ş. Turan, 181; W. Heyd, Yakın-Doğu Ticaret Tarihi, Trk. tr. E. Z. Karal, Ankara, 1975, I, 606; P. Lemerle, 233, n. 6.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/aydin-oglu-hizir-bey.html#_ednref36" name="_edn36">[36]</a> F. G. Dragomanni, Collezione di Storici İtaliana editi e inediti, Firenze, 1844-1845, I, 158’den naklen W. Heyd, a.g.y., not. 1971.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/aydin-oglu-hizir-bey.html#_ednref37" name="_edn37">[37]</a> Abdullah b. Muhammed b. Giâ, Kitâbu fi’l-Hisâb, Ayasofya Ktp., No. 2756, 93a’dan naklen Z. V. Togan, “Moğollar devrinde Anadolu’nun iktisadî vaziyeti”, THİTM, I, 33.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/aydin-oglu-hizir-bey.html#_ednref38" name="_edn38">[38]</a> Nikeforos Gregoras, I, 523; G. Martin Thomas, I, 116-117.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/aydin-oglu-hizir-bey.html#_ednref39" name="_edn39">[39]</a> Enverî, 39-40; P. Lemerle, 108-115; H. Akın, 41; D. M. Nicol, 187. Bu antlaşmaya göre, Bizans Aydın Oğulları Beyliği’ni devlet olarak tanıyacak, her yıl 100.000 hyperpyra ödeyecek ve Alaşehir’den vergi almaya devam edecekti. Buna karşılık Aydın Oğulları bundan sonra Bizans’a ait topraklara saldırmayacak, ihtiyacı olduğu zaman imparatora yardım edecekti.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/aydin-oglu-hizir-bey.html#_ednref40" name="_edn40">[40]</a> P. Lemerle, 110-111.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/aydin-oglu-hizir-bey.html#_ednref41" name="_edn41">[41]</a> P. Lemerle, 116; G. Ostrogorsy, 468; D. M. Nicol, 192.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/aydin-oglu-hizir-bey.html#_ednref42" name="_edn42">[42]</a> G. Ostrogorsky, 470-479; D. M. Nicol, 212-223.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/aydin-oglu-hizir-bey.html#_ednref43" name="_edn43">[43]</a> Enverî, 36-38; M. H. Yınanç, 34-35.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/aydin-oglu-hizir-bey.html#_ednref44" name="_edn44">[44]</a> M. H. Yınanç, 62-64; H. Akın, 46; İ. H. Uzunçarşılı, 108.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/aydin-oglu-hizir-bey.html#_ednref45" name="_edn45">[45]</a> İbn Batûta, I, 230. Seyyah, Süleyman Şah’ın kayın pederi Orhan Bey’in yanına kaçtığını ve bundan dolayı babası Mehmet Bey’in çok üzgün olduğunu belirtmektedir.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/aydin-oglu-hizir-bey.html#_ednref46" name="_edn46">[46]</a> Ş. Turan, 145 vd.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/aydin-oglu-hizir-bey.html#_ednref47" name="_edn47">[47]</a> T. Baykara, “Denizli’de yeni bulunan iki kitâbe”, Belleten, XXXIIl/130 (Nisan 1969), 159-162.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/aydin-oglu-hizir-bey.html#_ednref48" name="_edn48">[48]</a> G. Martin Thomas, II, 222; Ş. Turan, 151; P. Wittek, Menteşe Beyliği, Trk. tr. O. Ş. Gökyay, Ankara, 1986, 71.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/aydin-oglu-hizir-bey.html#_ednref49" name="_edn49">[49]</a> F. G. Dragomanni, II, 340’dan naklen P. Wittek, 70-71 (not 242).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/aydin-oglu-hizir-bey.html#_ednref50" name="_edn50">[50]</a> İsa Bey’in ismi, muassır tarihçilerden Kalkaşandî’de Şevval 767/ Haziran- Temmuz 1366 tarihinde Aydın Oğulları beyi olarak geçmektedir. Bu kayıtla, onun yukarıda belirtilen tarihte beyliğin başında bulunduğu kesin olarak anlaşılmaktadır (bkz. Kalkaşandî, Subhu’l-A’şâ fi Sinâati’l-İnşâ, Nşr. M. A. İbrahim, Kahire, 191320, VIII, 18).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/aydin-oglu-hizir-bey.html#_ednref51" name="_edn51">[51]</a> Evliyâ Çelebi, Seyahatnâme, Yay. Haz. Mümin Çevik, İstanbul, (tarihsiz), VIII, 564. Yine aynı yerde Hızır Bey’in gömülü olduğu belirtilmektedir.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/aydin-oglu-hizir-bey.html#_ednref52" name="_edn52">[52]</a> Evliyâ Çelebi, a.g.y. İbn Melek, 748/1347 yılında yaptırdığı ve kendi adıyla anılan medresede dersler vermişti (bkz., Bursalı Mehmet Tahir, Osmanlı Müellifleri, İstanbul, 1342, I, 216; İ. H. Uzunçarşılı, Osmanlı Devletinde İlmiye Teşkilatı, Ankara, 1965, 229; M. Sözen<strong>, Anadolu Medreseleri</strong>, İstanbul, 1970, II, 234). İbn Batûta’nın 1333’te Birgi’ye geldiğinde ilk görüştüğü kişilerden birisi de Kadı İbn Ferişte idi. Muhyiddîn adındaki müderrisin yanında iken onunla karşılaşmıştı. İbn Batûta, onun dindarlığı, fazileti ve güzel ahlakı sayesinde melek anlamına gelen “Ferişte” lâkabıyla anıldığını belirtmektedir (Tuhfetu’n-Nuzzâr fi Garâibi’l- Emsâr ve Acâibi’l-Esfâr, Beyrut, (Tarihsiz), I, 230).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/aydin-oglu-hizir-bey.html#_ednref53" name="_edn53">[53]</a> Enverî, 39.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/aydin-oglu-hizir-bey.html#_ednref54" name="_edn54">[54]</a> Enverî, 42.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/aydin-oglu-hizir-bey.html#_ednref55" name="_edn55">[55]</a> 166 Numaralı Muhâsebe-i Vilâyet-i Anadolu Defteri (937/1530), Ankara, 1995, 450.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/aydin-oglu-hizir-bey.html#_ednref56" name="_edn56">[56]</a> 166 Numaralı Muhâsebe-i Vilâyet-i Anadolu Defteri, 412.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/aydin-oglu-hizir-bey.html#_ednref57" name="_edn57">[57]</a> Pîrî Reis, Karaburun yakınlarında “Emîr Doğan” adlı bir köyden bahsetmektedir (bkz., Kitâbu Bahriyye<strong>,</strong> Haz. Y. Senemoğlu, İstanbul (Tarihsiz), I, 159). Ayrıca 166 Numaralı Muhâsebe-i Vilâyet-i Anadolu Defteri (937/1530)’nde Birgi, Güzel Hisar ve İzmir’de aynı isimle, Çeşme’de ise Emîr Doğanlu” isimli köylerden bahsedilmektedir (426, 439, 395, 398, 404). Bu köylerin adlarının bu beyden gelmiş olması mümkündür.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/aydin-oglu-hizir-bey.html#_ednref58" name="_edn58">[58]</a> F. Sümer, bu ismi “Çağa Sübaşı” şeklinde okumuştur (Türk Devletleri Tarihinde Şahıs Adları, İstanbul, 1999, II, 758). Yine, arşiv vesikalarında Ayasuluğ’da “Çıvga Cemâati” nden bahsedilmektedir ki, bunun yukarıda bahsi geçen kişiyle bir ilişkisi olduğu görülmektedir (166 Numaralı Muhâsebe-i Vilâyet-i Anadolu Defteri (937/1530), 410).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/aydin-oglu-hizir-bey.html#_ednref59" name="_edn59">[59]</a> Enverî, 61.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/aydin-oglu-hizir-bey.html#_ednref60" name="_edn60">[60]</a> Enverî, 55, 108.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/aydin-oglu-hizir-bey.html#_ednref61" name="_edn61">[61]</a> Şihâbeddîn Omarî, 46.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/aydin-oglu-hizir-bey.html#_ednref62" name="_edn62">[62]</a> Anonim Fransisken Papazı, Libro del Conscimiento, Nşr. Don Marcos Jimenes de la Espada, Madrid, 1877; İng. tr. C. Markham, Book of the Knowledge, London, 1912, 58; N. Danişmend, “On dördüncü asra ait bir İspanyol vesikasına göre: Anadolu Türk beyliklerinin Haçlı bayrakları”, Türklük, I, 19-20.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/aydin-oglu-hizir-bey.html#_ednref63" name="_edn63">[63]</a> Enverî, 38.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/aydin-oglu-hizir-bey.html#_ednref64" name="_edn64">[64]</a> M. F. Köprülü, “Aydın Oğulları tarihine ait”, TM, II (1926), 418.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/aydin-oglu-hizir-bey.html#_ednref65" name="_edn65">[65]</a> İbn Batûta, I, 230.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/aydin-oglu-hizir-bey.html#_ednref66" name="_edn66">[66]</a> İbn Batûta, I, 225.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Mareşal Fevzi Çakmak</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/maresal-fevzi-cakmak</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/maresal-fevzi-cakmak</guid>
<description><![CDATA[ Mareşal Fevzi Çakmak
12 Ocak 1876’da İstanbul’da doğdu. Asıl adı Mustafa olup Fevzi Paşa, Müşir Fevzi ve Mareşal Çakmak olarak bilinir. Babası Çakmakoğulları’ndan Tophane kâtibi Miralay Ali Sırrı Bey, annesi Varnalı Müftü Hacı Bekir Efendi’nin kızı Hasene Hanım’dır. Rumelikavağı Mahalle Mektebi’nde öğrenime başladı, Soğukçeşme Askerî Rüşdiyesi’nde ve Kuleli Askerî İdâdîsi’nde okuduktan sonra Harbiye Mektebi’ne girdi (1893). Bu arada […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c454a4764c.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:47 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Mareşal, Fevzi, Çakmak</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/04/Ayfer-OZCELIK.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/fevzi-cakmak.html">Mareşal Fevzi Çakmak</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Ayfer ÖZÇELİK</strong></span></a>
</p><p>12 Ocak 1876’da İstanbul’da doğdu. Asıl adı Mustafa olup Fevzi Paşa, Müşir Fevzi ve Mareşal Çakmak olarak bilinir. Babası Çakmakoğulları’ndan Tophane kâtibi Miralay Ali Sırrı Bey, annesi Varnalı Müftü Hacı Bekir Efendi’nin kızı Hasene Hanım’dır. Rumelikavağı Mahalle Mektebi’nde öğrenime başladı, Soğukçeşme Askerî Rüşdiyesi’nde ve Kuleli Askerî İdâdîsi’nde okuduktan sonra Harbiye Mektebi’ne girdi (1893). Bu arada dedesi Hacı Bekir Efendi’den Arapça, Farsça ve fıkıh öğrendi. Tasavvufla ilgilenmesini sağlayan dedesi tarafından kendisine Fevzi mahlası verildi. Harbiye’de de üstün zekâ ve kabiliyetiyle hocalarının dikkatini çekti. Bu şekilde erkânıharp sınıfına alındı ve 1898’de kurmay yüzbaşı olarak orduya katıldı. Stajını merkezde tamamladıktan sonra 1899’da merkezi Kosova vilâyetine bağlı Metroviçe’de bulunan XVIII. Nizâmiye Fırkası erkânıharp reisliğine tayin edildi.</p>
<p>Balkanlar’ın en karışık olduğu bir dönemde on dört yıl Rumeli’de kaldı, gösterdiği başarılar dolayısıyla arkadaşlarından önce yükseldi. 1901’de kolağası, 1902’de binbaşı, 1907’de daha otuz yedi yaşındayken miralay oldu. 1909’da Osmanlı ordusunda rütbeleri yeniden düzenleyen kanun gereğince rütbesi tekrar binbaşılığa indirildiyse de 1910’da tekrar yarbaylığa yükseldi. 1908 inkılâbından sonra iktidara gelen İttihatçılar tarafından Metroviçe şubesinin gizli yönetim kuruluna seçildi. Ancak o politikadan hoşlanmadığı ve mesleğine son derece bağlı olduğu için partiden daima uzak durdu.</p>
<p>Balkan Savaşı çıkınca Yakova’daki XXI. tümenin kumandan vekilliğine, daha sonra Vardar Ordusu kumandanlığı Harekât Şubesi müdürlüğüne getirildi (29 Eylül 1912). Balkan Savaşı’nın sona ermesinden sonra Ankara Redif Tümeni kumandanlığına (2 Ağustos 1913), arkasından II. Tümen kumandanlığına (6 Kasım 1913) getirildi. 24 Kasım 1913’te tekrar miralay rütbesine terfi ederek Ankara’da bulunan Beşinci Kolordu kumandanlığına tayin edildi (22 Aralık 1913). 2 Mart 1915’te mirlivâ rütbesine terfi etti ve kolordusu ile birlikte I. Dünya Savaşı’nda Çanakkale muharebelerine katıldı. Kerevizdere ve Kanlıdere mevzilerini başarıyla savundu. Anafartalar grup kumandanı Mustafa Kemal’in hastalanarak çekilmesi üzerine kolordu kumandanlığı ile birlikte Anafartalar grup kumandan vekilliğine getirildi (Aralık 1915). Düşman bu cepheden çekilinceye kadar buradaki vazifesi devam etti. Başarılı hizmetlerinden dolayı çeşitli liyakat, imtiyaz, harp madalyaları ve nişanlarla ödüllendirildi.</p>
<p>Çanakkale cephesinin kapanmasından sonra doğu cephesinde İkinci Kafkas Kolordusu kumandanlığına (7 Eylül 1916), arkasından Diyarbekir’deki İkinci Ordu kumandanlığına tayin edildi (5 Temmuz 1917). Bu sırada Kafkas cephesinden gelen Rus saldırısını durdurarak Ruslar’ın İskenderun ve Basra körfezlerine inme planlarını başarısızlığa uğrattı. Arkasından, Kanal cephesinden saldıran İngilizler’i durdurmak üzere Mustafa Kemal’den boşalan Halep’teki Yedinci Ordu kumandanlığına getirildi (Ekim 1917). Filistin ve Şeria’da İngilizler’e karşı giriştiği savaşlardaki başarılarından dolayı ferik rütbesine yükseltildi (1918). Fakat çok geçmeden hastalanarak İstanbul’a döndü ve yerine ikinci defa Mustafa Kemal getirildi (7 Ağustos 1918).</p>
<p>Beykoz’daki evinde tedavi gördüğü sırada Mondros Mütarekesi imzalandı (30 Ekim 1918). Mütarekeyi imzalayan İzzet Paşa’nın istifa etmesi üzerine (8 Kasım 1918) sadârete Tevfik Paşa getirildi (11 Kasım 1918). 13 Kasım 1918’de de düşman filoları İstanbul’a geldi. Tevfik Paşa kabinesinde Harbiye nâzırı olan Cevad (Çobanlı) Paşa’nın ısrarı üzerine Fevzi Paşa Erkân-ı Harbiyye-i Umûmiyye reisliğine tayin edildi (24 Aralık 1918). Bu makamda bulunduğu sırada mütareke şartlarını yerine getirir görünerek pek çok silâh ve cephanenin düşman eline geçmesini önledi. Çeşitli yollarla askerî malzemelerin Anadolu’da kalmasını veya oraya götürülmesini sağladı. Bu gibi işler için bizzat kurulmasına öncülük ettiği gizli Karakol Cemiyeti’nin (MM grubu) faaliyetlerini kolaylaştırdı.</p>
<p>Fevzi Paşa’dan şüphelenen İngilizler Osmanlı hükümetine baskı yaparak onu Birinci Ordu müfettişliğine tayin ettirdilerse de bu görevi kabul etmedi. Bu olaydan birkaç hafta sonra Mustafa Kemal, Cevad Paşa ve Fevzi Paşa vatanın kurtarılması konusunda bir görüşme yaptılar. Fevzi Paşa, Doğu Anadolu’dan batıya doğru yapılacak bir harekât ile düşmanın durdurulabileceğini ileri sürdü. Bu konuda fikir birliğine varan üç kumandan bu yönde çalışmaya başladılar. Fevzi Paşa’nın gayretleri sayesinde Mustafa Kemal’in Dokuzuncu Ordu Müfettişliği göreviyle ve geniş yetkilerle Anadolu’ya gönderilmesine karar verildi.</p>
<p>Bu konudaki çalışmalar tamamlanmadan Yunanlılar’ın Averof zırhlısının İzmir’e geldiği ve birtakım askerlerini karaya çıkardığı haberi alındı (12 Nisan 1919). Fevzi Paşa’nın karaya ayak basacak Yunan askerine ateş edilmesi emrini vermesi işgalci devletlerin büyük tepkisine yol açtı. İngilizler hükümete baskı yaparak Fevzi Paşa’yı azlettirdiler (14 Mayıs 1919). Fevzi Paşa yerine tayin edilen Cevad Paşa’ya görevini teslim ederken Mustafa Kemal de hazır bulundu. Görevde kaldığı beş ay zarfında yapılan gizli işleri ve tasarıları anlattı. Mustafa Kemal’in tayin işiyle ilgili işlemlerin tamamlanmasını halefine bildirdi. Üç kumandan Millî Mücadele’nin başarıya ulaşması için bir harekât planı tesbit ettiler. Bu planın uygulanması ile vatanın kurtarılması için beraberce çalışacaklarına ve bu uğurda hiçbir şeyden çekinmeyeceklerine dair birbirlerine söz verdiler.</p>
<p>Fevzi Paşa Erkân-ı Harbiyye-i Umûmiyye reisliğinden azledildikten sonra Trakya’ya gönderilen bir nasihat heyetinde görev aldı. Daha sonra Birinci Ordu müfettişliğine getirildi. Sivas’ta Mustafa Kemal’in başkanlığında kurulan Hey’et-i Temsîliyye ile İstanbul’daki Osmanlı hükümeti arasındaki ilişkilerin kopma noktasına geldiği bir sırada bir nasihat heyetiyle birlikte Sivas’a gönderildi (13 Kasım 1919). Fevzi Paşa’nın bulunduğu bu heyetin görevi, seçimlerin serbest bir ortamda yapılıp yapılmadığını ve halk ile memurların durumlarını yerinde incelemekti. Fakat heyet Samsun’a ayak basar basmaz Sivas’a birtakım dedikodular gelmeye başladı. Heyetin geçtiği yerlerden verilen haberlere göre Fevzi Paşa’nın Millî Mücadele’yi bastırmak ve Mustafa Kemal’i tutuklamak üzere geldiği ve yaverinin Mustafa Kemal aleyhinde konuştuğu ileri sürülüyordu.</p>
<p>Bu yüzden 24 Kasım’da Sivas’a gelmesi beklenen Fevzi Paşa aleyhine Hey’et-i Temsîliyye’de şiddetli bir cereyan başladı. Fakat Kâzım Karabekir ortaya atılarak Fevzi Paşa hakkındaki iddiaları kabul edemeyeceğini, kendisiyle görüşerek asıl geliş maksadının ne olduğunu öğreneceğini ve onu ikna edeceğini bildirdi. Fevzi Paşa’yı şehrin dışında bir çiftlik evinde karşılayan Kâzım Karabekir, onun Mustafa Kemal’in bağımsız davranışlarından dolayı birtakım endişeler taşımakla birlikte bir art niyeti olmadığını anladı. Kâzım Karabekir paşanın bu konudaki endişelerinin yersiz olduğunu belirterek böyle bir durumda hep birlikte bunu önleyebilecekleri konusunda onu ikna etti (Kâzım Karabekir, s. 391). Fevzi Paşa da kendisine hak verdi ve 26 Kasım 1919 günü Mustafa Kemal ve arkadaşlarıyla birlikte yapılan görüşme samimi bir hava içinde geçti.</p>
<p>Fevzi Paşa Sivas’tan döndükten sonra Askerî Şûra üyeliğine tayin edildi (Aralık 1919). Ali Rızâ Paşa kabinesinde Harbiye nâzırı olan Mersinli Cemal Paşa, Erkân-ı Harbiyye-i Umûmiyye Reisi Cevad Paşa ile birlikte işgalcilerin isteklerine boyun eğmedikleri için azledilerek Fevzi Paşa Harbiye nâzırlığına getirildi (3 Şubat 1920). Ali Rızâ Paşa’nın istifası (3 Mart 1920) üzerine kurulan Sâlih Paşa kabinesinde de (8 Mart – 2 Nisan 1920) aynı görevini sürdürdü. Fevzi Paşa da selefi Cemal Paşa gibi Paris Barış Konferansı’nın Türkiye hakkında aldığı kararları kabul etmedi ve bunlara şiddetle karşı çıktı.</p>
<p>Bu arada İstanbul’dan Ankara’ya silâh, cephane ve insan kaçırma konusundaki faaliyetlere hız verdi. Pek çok subay ve politikacının bu sayede Anadolu’ya geçerek Millî Mücadele’ye katılmaları sağlanmış oldu. İngilizler paşanın hareketlerinden kuşkulanarak hükümet nezdinde azledilmesi konusunda yoğun bir baskı uygulamalarına rağmen o, Anadolu’daki harekâtın kuvvetlenmesi için bütün gücüyle çalıştı ve her gelişmeyi Mustafa Kemal’e bildirdi. Nihayet İngilizler İstanbul’u resmen işgale başlayınca Fevzi Paşa da makamından düşman askerleri tarafından sürüklenerek çıkarıldı (16 Mart 1920).</p>
<p>Artık İstanbul’da yapılacak bir şey olmadığını anlayan Fevzi Paşa Beykoz’daki evinden gizlice Ankara’ya doğru yola çıktı. İngilizler evini basarak yağmaladılar ve ailesini de sokağa attılar. Fevzi Paşa’nın geçeceği yollarda isyanlar çıkartarak onu yakalamak istediler. Paşa bütün engellemelere rağmen on dokuz gün süren ve büyük kısmı at sırtında geçen meşakkatli bir yolculuktan sonra Ankara’ya ulaşabildi.</p>
<p>Bu sırada Büyük Millet Meclisi toplantı halinde bulunuyordu. Oturum başkanı Mustafa Kemal Paşa bir heyet seçilerek Fevzi Paşa’nın karşılanmasını teklif etti. Meclis ise hep birlikte karşılanmasını kararlaştırdı. Oturuma ara verilerek istasyona gidildi, coşkun tezahürat arasında paşa karşılandı ve meclise gelindi. Fevzi Paşa üyelerin ısrarlı istekleri üzerine hemen kürsüye çıkarak İstanbul’daki son durum hakkında bilgi verdi. Hükümetin bir şey yapamadığını, İngilizler’in hükümeti kendi istekleri doğrultusunda sıkıştırdıklarını, padişahın bu durumdan son derece üzüntü duyduğunu ve Büyük Millet Meclisi’ne güven ve başarı dileklerini bildirdiğini anlattı.</p>
<p>Fevzi Paşa’nın Ankara’ya gelişi ve mecliste yaptığı konuşma metni bir tamim halinde bütün memlekete ve ordu birliklerine duyuruldu.</p>
<p>Fevzi Paşa Kozan milletvekili olarak katıldığı Büyük Millet Meclisi tarafından kurulan İcra Vekilleri Heyeti’ne Müdâfaa-i Milliyye vekili seçildi. İcra Vekilleri Heyeti de onu başkan seçti. Böylece Ankara’da kurulan meclis hükümetinin ilk başkanı sıfatını kazanmış oldu. Bu görevde bulunduğu sırada bilhassa düzenli ordu kurulması konusunda büyük hizmetleri oldu. II. İnönü Savaşı’nın kazanılmasından sonra birinci ferikliğe terfi eden (3 Nisan 1921) Fevzi Paşa, İsmet Bey’in (İnönü) yerine önce vekâleten, sonra asaleten Erkân-ı Harbiyye-i Umûmiyye reisliğine getirilince vekillikten ayrıldı (5 Ağustos 1921).</p>
<p>Sakarya Savaşı’nın kazanılmasında büyük rol oynadı. Cephenin en ön saflarında bizzat çarpışmalara katılan paşa, zaman zaman Ankara’ya gelerek savaşın gidişi yüzünden heyecana kapılan meclisi yatıştırıcı konuşmalar yaptı. Mecliste başkumandanlık kanununun süresinin uzatılması lehinde kesin tavır koyarak kanunun uzatılmasını sağladı. Yunan ordusunu kesin yenilgiye uğratan Başkumandanlık Meydan Muharebesi’nin savaş planları da Fevzi Paşa tarafından hazırlandı. 30 Ağustos Zaferi’nin kazanılmasında büyük rolü olan Fevzi Paşa’ya Mustafa Kemal’in teklifiyle Büyük Millet Meclisi tarafından mareşallik rütbesi verildi (31 Ağustos 1922).</p>
<p>Kozan ve İstanbul olmak üzere iki defa Millet Meclisi üyeliği yapan Fevzi Paşa, 30 Ekim 1924’te kumanda mevkiinde bulunmuş milletvekillerinin politika veya askerlikten birini seçmeleri istenince çok sevdiği askerlik mesleğini tercih etti. İstanbul milletvekilliğinden ayrılarak Erkân-ı Harbiyye-i Umûmiyye reisliği görevini 1944’te emekliye sevkedilinceye kadar sürdürdü. Atatürk’ün ölümünden sonra İsmet İnönü’nün cumhurbaşkanı seçilmesinde büyük rol oynadı.</p>
<p>II. Dünya Savaşı’na girilmesine şiddetle karşı çıkan Fevzi Çakmak orduyu savaşa hazırlamaktan da geri kalmadı. 12 Ocak 1944’te yaş haddinden emekliye ayrılmasını bir türlü hazmedemeyen Fevzi Çakmak kırgın olarak bir süre köşesine çekildi ve Cumhuriyet Halk Partisi’ne girmesi ve milletvekili olması hususunda bizzat Cumhurbaşkanı İsmet İnönü tarafından yapılan teklifleri kabul etmedi. Cumhuriyet Halk Partisi’ne duyduğu kırgınlık dolayısıyla bu partiye karşı kurulan Demokrat Parti’yi destekledi. Bu partinin listesinden bağımsız aday olarak İstanbul milletvekili seçildi (21 Temmuz 1946).</p>
<p>Bir süre sonra parti yöneticileriyle anlaşmazlığa düşerek Demokrat Parti’den ayrıldı (12 Temmuz 1947). Millet Partisi’nin kurucu üyeleri arasında yer aldı (20 Temmuz 1948) ve bu partinin şeref başkanı seçildi. Teşvikiye Sağlık Yurdu’nda vefat ettiği zaman (10 Nisan 1950) hükümet millî yas ilân etmediği için halk Cumhuriyet Halk Partisi aleyhine büyük tepki gösterdi. Beyazıt Camii’nde kılınan namazdan sonra çoğunluğu üniversite gençliği olmak üzere kalabalık bir cemaat, naaşını tekbir getirerek toprağa verildiği Eyüp Sultan’a kadar eller üzerinde taşıdı. Halkın Fevzi Çakmak’ın cenazesine duyduğu bu büyük ilgi, Cumhuriyet Halk Partisi’ne karşı gösterilen ilk açık direniş hareketi ve İsmet İnönü’nün önemli bir siyasî yenilgisi olarak yorumlandı.</p>
<p>Fevzi Çakmak başarılı askerlik hayatı boyunca çalışkan, alçak gönüllü, sağlam iradeli ve karakterli, dinine bağlı bir kumandan olarak sevildi ve sayıldı. En büyük zevki kitap okumak olan paşa geniş bir kültüre sahipti. Özellikle tarih, edebiyat ve sosyolojiye çok önem verirdi. Fransızca, İngilizce, Arapça ve Farsça yanında bazı Balkan dillerini de bilir, günlük politikadan hoşlanmazdı. Askerin de politik çekişmelerin dışında ve politikadan uzak tutulmasını savunurdu.</p>
<p>Balkan Savaşı’nın kaybedilmesinin en büyük sebebini ordunun siyasete bulaşmış olmasında gören Fevzi Paşa orduyu daima politikadan uzak tutmuştur. Nitekim Millî Mücadele’nin kazanılmasından sonra ordunun kışlasına dönmesinde Fevzi Paşa’nın rolü büyük olmuş, 1924’te askerlik mesleğini politikaya tercih etmesiyle bunu bizzat kendi nefsinde uygulamıştır. Emekliye ayrıldıktan sonra çeşitli baskılarla politikaya atılmış ise de o hep asker kalmıştır.</p>
<p>Fevzi Paşa Harp Akademisi’nde verdiği konferanslarını Garbî Rumeli’nin Sûret-i Ziyâı ve Balkan Harbinde Garb Cephesi Harekâtı (İstanbul 1927) adıyla bir kitap halinde de yayımlamıştır. Tamamen kendi inceleme ve tesbitleriyle belgelere dayanan bu eserde Fevzi Paşa Balkan felâketlerinin siyasî, sosyal ve askerî bakımlardan tahlilini yapmaktadır. Ayrıca doğu cephesinde bulunduğu yıllardaki tesbit ve incelemelerini de Büyük Harb’de Şark Cephesi Harekâtı (Ankara 1936) adıyla kitap halinde yayımlamıştır. Sade bir üslûpla, askerî başarılarını övünme vesilesi yapmadan anlattığı bu eseri harp edebiyatımızın başarılı örneklerinden biri sayılır. Fevzi Paşa’nın bir hayli hacimli hâtıratı ise ailesinde olup tamamı henüz yayımlanmamıştır.</p>
<p><strong>Alıntı Kaynak:</strong> TDV İslam Ansiklopedisi</p>
<hr>
<div><span><strong>BİBLİYOGRAFYA</strong></span></div>
<div><span>♦ Askerî Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı Arşivi, nr. 9/701, Klasör 2437, Dosya 37 (106), Fihrist 19-19, 19-17.</span></div>
<div><span>♦ Harb Tarihi Vesikaları Dergisi, XXV/75 (Eylül 1976), vesika nr. 1616-1618.</span></div>
<div><span>♦ TBMM Zabıt Ceridesi (I. Devre), I, Ankara 1940, s. 90-95; IX (1942), s. 230, 325; XXIII (1960), s. 266.</span></div>
<div><span>♦ TBMM Gizli Celse Zabıtları, I. Devre, II (1985), s. 425; III (1985), s. 341-342.</span></div>
<div><span>♦ Falih Rıfkı Atay, Ondokuz Mayıs, Ankara 1944, s. 17-19, 26.</span></div>
<div><span>♦ Süleyman Külçe, Mareşal Fevzi Çakmak, İstanbul 1953.</span></div>
<div><span>♦ Ali Fuat Cebesoy, Millî Mücadele Hatıraları, İstanbul 1953, s. 250, 370-371.</span></div>
<div><span>♦ Cemal Kutay, Fevzi Çakmak Atatürk’ü Tevkif Edecekti, İstanbul 1956.</span></div>
<div><span>♦ Kâzım Karabekir, İstiklâl Harbimiz, İstanbul 1960, s. 389-396, 650-654.</span></div>
<div><span>♦ Sinan Omur, Büyük Mareşal: Fevzi Çakmak, İstanbul 1962.</span></div>
<div><span>♦ Peyami Safa, Mübeccel Serdarımız Fevzi Paşa, İstanbul, ts. (Orhâniye Matbaası), s. 1-22.</span></div>
<div><span>♦ Ayfer Özçelik, “Fevzi (Çakmak) Paşa’nın Anadolu’ya Geçişi”, TK, sy. 326 (1990), s. 364-370.</span></div>
<div><span>♦ Adnan Çakmak, “Mareşal Fevzi Çakmak’ın Hatıraları”, Hürriyet Gazetesi, 10 Nisan – 19 Mayıs İstanbul 1975.</span></div>
<div><span>♦ “Çakmak”, EI2 (İng.), II, 6.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Şah İsmâil</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/sah-ismail</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/sah-ismail</guid>
<description><![CDATA[ Şah İsmâil
Doğum Tarihi: 17 Temmuz 1487, Erdebil Ölüm Tarihi: 23 Mayıs 1524, Tebriz 17 Temmuz 1487 Erdebil’de doğdu. Babası Safevî tarikatının şeyhi Haydar, annesi Uzun Hasan’ın kızı Âlemşah Halime Begüm’dür. Ebü’l-Muzaffer Bahâdır el-Hüseynî unvanıyla anılır. İran’da Şiîliği resmî ideoloji haline getirerek yeni bir devlet kuran Şah İsmâil’in çocukluk yılları zorluklar içinde geçti. Henüz bir yaşında iken babası Şeyh […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4548e615e.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:47 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Şah, İsmâil</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/05/Sah-Ismail.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/sah-ismail.html">Şah İsmâil</a></p>
<blockquote>
<p><strong>Doğum Tarihi:</strong> 17 Temmuz 1487, Erdebil<br>
<strong>Ölüm Tarihi:</strong> 23 Mayıs 1524, Tebriz</p>
</blockquote>
<p>17 Temmuz 1487 Erdebil’de doğdu. Babası Safevî tarikatının şeyhi Haydar, annesi Uzun Hasan’ın kızı Âlemşah Halime Begüm’dür. Ebü’l-Muzaffer Bahâdır el-Hüseynî unvanıyla anılır. İran’da Şiîliği resmî ideoloji haline getirerek yeni bir devlet kuran Şah İsmâil’in çocukluk yılları zorluklar içinde geçti. Henüz bir yaşında iken babası Şeyh Haydar, Şirvanşahlar’la giriştiği mücadelede Akkoyunlular tarafından öldürülünce kardeşleri İbrâhim, Ali ve annesiyle birlikte İstahr Kalesi’ne hapsedildi. Burada yaklaşık dört yıl gözetim altında tutuldu. Akkoyunlu Sultan Yâkub’un ölümünden sonra tahta geçen Rüstem Bey kardeşi Baysungur’a karşı Safevîler’in desteğine ihtiyaç duyduğundan İsmâil’i ve kardeşlerini Tebriz’e getirtti. Ancak Baysungur’un bertaraf edilmesinin ardından Safevî tarikatının başına geçen Sultan Ali’yi öldürttü (899/1494). Bunun üzerine Safevîler küçük yaştaki İsmâil’i kendilerine şeyh olarak kabul edip onu Erdebil’e kaçırdılar. Ancak Akkoyunlu takibi burada da devam edince önce Reşt’e, daha sonra Gîlân Valisi Kârkiyâ Mirza Ali’nin davetiyle Lâhîcân’a götürdüler. İsmâil, Lâhîcân’da bölgenin ileri gelenlerinden Kadı (Muallim Sadr) Şemseddin Lâhîcî’nin yanında Farsça, Arapça, Kur’an, tefsir ve İsnâaşeriyye Şîası usulünü, kızılbaş reislerden savaş tekniklerini öğrendi. Bu esnada Karacadağ, Tuman Mişkin ve Anadolu’da yaşayan Kızılbaş Türkmenler grup grup gelerek İsmâil’i ziyaret ettiler.</p>
<p>1498’de Akkoyunlu Rüstem Bey’in ölümü İran’ı yeni bir kargaşaya sürükledi. Akkoyunlu ülkesi Murad Bey ile Elvend Bey arasında paylaşıldı. Azerbaycan ve Diyarbekir Elvend Bey’in, Irâk-ı Arab, Fars ve diğer yerler Murad Bey’in hâkimiyetine geçti. Ayrıca Bayındırlı Murad Bey Yezd’de, Muhammed Kere Eberkûh’ta, Hüseyin Kiyâ Çelâvî Simnân, Har ve Fîrûzkûh’ta, Pürnek Bârik Bey Bağdat’ta, Sultan Hüseyin Mirza Horasan’da ve Ebü’l-Feth Bey Kirman’da bağımsız hareket etmeye başladı. Bu durumdan istifade eden kızılbaş reisleri İsmâil’in ortaya çıkmasına karar verdiler. İsmâil on iki-on üç yaşlarında iken Gîlân’dan ayrılıp Erdebil’e gitti. Ailelerinin kalabalıklığı ya da mallarının çokluğu yüzünden bir yere gidememiş olan müridleriyle ilgilendi. Ancak kısa bir süre sonra Erdebil hâkimi Cekirli Ali Bey’in baskısıyla Erdebil’den ayrılmak zorunda kaldı. Buradan Karabağ’a gelen İsmâil, bu sırada Karakoyunlu Devleti’ni yeniden canlandırmayı düşünen Baranî Hüseyin Bey ile çatışmaya girmeden Erzincan’a yöneldi (905/1500).</p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-80660" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-80660 size-full" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/05/%C5%9Eah-%C4%B0smail.jpg" alt="" width="800" height="530" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/05/Şah-İsmail.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/05/Şah-İsmail-768x509.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"><figcaption class="wp-caption-text"><center><span><strong><span>Şah İsmâil ile Şeybânî Han’ın mücadelesini gösteren minyatürden bir detay.</span></strong></span></center></figcaption></figure>
<p>Amacı, Anadolu’daki müridlerini yanına toplayarak Orta Anadolu’da büyük bir ihtilâl çıkarmak olmalıdır. Bir müddet burada kaldı; şeyhlerinin şah olmak maksadıyla Anadolu’ya geldiğini haber alan kızılbaş Türkmenler onun etrafında toplandılar. Ustaclu Türkmenleri, İsmail’i Bingöl yaylalarına davet edip görkemli bir şekilde karşıladılar. Bu durum etraftaki Türkmenler tarafından duyulunca kalabalık kitleler halinde şahın hizmetine katılmalar başladı. Avşar, Çepni, Şamlu, Dulkadırlı, Tekeli, Rumlu, Kaçar, Varsak ve diğer aşiretlere mensup kızılbaş Türkmenler İsmâil’in askerî gücünü kısa sürede arttırdılar. Fakat II. Bayezid’in aldığı etkili tedbirler yüzünden Şah İsmâil ve taraftarları yönlerini o sıralarda siyasî durumu bozuk olan Akkoyunlu ülkesine yönelttiler. İsmâil 906 yılı başlarında (1500 yazı) Erzincan’dan ayrılıp Şirvanşahlar’ın üzerine yürüdü, Şirvanşah Ferruh Yesâr’ı öldürdü, Bakü ve Şamahı Safevîler’in eline geçti.</p>
<p>907 (1502) yılı baharında Akkoyunlu Elvend Bey’in ordusunu Nahcıvan yakınlarındaki Şerûr’da ağır bir yenilgiye uğrattıktan sonra Tebriz’e girerek tahta çıktı. Şehirde Akkoyunlu ailesine ve Sünnî kalmaya direnenlere yönelik büyük bir katliam yaptı. Şiîliği resmî mezhep ilân ederek on iki imam adına hutbe okutup para kestirdi. Ezanı değiştirdi. Hocası Şemseddin Lâhîcî’yi sadâret makamına getirdi. Bu esnada İran henüz bütünüyle Şiî değildi ve İsmâil’in ortaya çıkışı, İran’ın değişik bölgelerindeki Şiî hükümetleri tarafından desteklenmemişti. Şah İsmâil bir yandan onları iktidarı altına alırken diğer yandan hızlı bir Şiîleştirme politikasına girişti. Bu sırada yeniden toparlanmaya çalışan Elvend Bey’i Tebriz yakınlarında, Akkoyunlu Murad Bey’i de Hemedan yakınlarında Almakulağı savaşında mağlûp etti (908/1503). Böylece Irâk-ı Arab, Horasan ve Hûzistan hariç Akkoyunlu topraklarının büyük bölümünü ele geçirdi. 1504’te Fîrûzkûh bölgesinin hâkimi Hüseyin Kiyâ Çelâvî’yi bertaraf ettikten sonra Fîrûzkûh, Gülhandan ve Asta kalelerini zaptetti. Ardından Mâzenderan, Lâhîcân ve Cürcân hâkimleri şaha gelip itaatlerini bildirdiler. Öte yandan Yezd’de ortaya çıkan ayaklanma da kısa sürede bastırılıp Lala Hüseyin Bey, Yezd hâkimliğine tayin edildi. Şah İsmâil, 1504-1505 kışını İsfahan’da geçirdiği esnada II. Bayezid’in elçileri gelerek onu zaferlerinden dolayı tebrik ettiler.</p>
<p>913 (1507) yılında Şah İsmâil, hâkimiyetini Diyarbekir’e doğru genişletmeye çalışan Dulkadıroğlu Alâüddevle Bey’e karşı yürüdü. Erzincan tarafından hareket edip Osmanlı topraklarına girdi ve Kayseri üzerinden Maraş ve Elbistan’a ulaştı. Alâüddevle Bey savaşa yanaşmayınca Maraş ve Elbistan’ı tahrip ederek Tebriz’e döndü. 914’te (1508) Irâk-ı Arab’a yürüdü. Bağdat hâkimi Pürnek Bârik Bey kızıl başlık giyerek şaha itaatini bildirdiyse de iltifat görmeyeceğini anlayınca şehri terketti. Bağdat savaşsız zaptedildikten sonra şehirdeki Türkmenler’in büyük bölümü kılıçtan geçirildi. Ardından Kerbelâ, Necef ve Sâmerrâ’ya giden Şah İsmâil on iki imama ait türbeleri tamir ettirdi. Luristan ve Hürremâbâd üzerine sefere çıkıp gulât-ı Şîa’dan sayılan Müşa‘şa‘lar’ı bertaraf etti ve Havîza, Dizfûl, Luristan’ı aldı. Tebriz’e döndükten hemen sonra Şeyh Şah’ın ayaklanmasını bastırıp Şirvan ve çevresine yeniden hâkim oldu.</p>
<p>İran’ın içine düştüğü karışıklıktan istifade eden Özbek Hanı Şeybânî (Şeybak) Han hâkimiyetini Meşhed ve Horasan’a kadar genişletmiş, Kirman’a akınlar düzenlemeye başlamıştı. Şah İsmâil, Şeybânî Han’a elçiler göndererek saldırılardan vazgeçmesini ve İran’a ait toprakları boşaltmasını istedi. Buna karşılık Şeybânî Han, kızılbaşları tahkir edip hacca gitmek niyetinde olduğunu ve bütün İran topraklarını geçmek istediğini bildiren mektuplar gönderdi. Böylece İran’ı ele geçirmek amacında olduğunu açıkça ortaya koydu. Bunun üzerine Şah İsmâil, Şeybânî Han’ın üzerine yürüdü. Damgan, Gürgân (Esterâbâd) ve Meşhed’i kolaylıkla zaptetti. 916 (1510) yılında yapılan savaşta Şeybânî Han ağır bir yenilgiye uğratılıp savaş meydanında öldürüldü. Merv de Safevîler’in kontrolü altına girdi. Şeybânî Han’dan sonra Özbekler’in başına geçen Ubeydullah Han 1512’de Horasan’a girerek Herat’a kadar olan yerleri ele geçirdiyse de çok geçmeden Şah İsmâil, Horasan’a ordu sevkedip Herat, Belh ve Meşhed’i geri aldı. Dönüşte Safevîler’e karşı isyan halinde olan Nesâ ve Ebîverd itaat altına alındı (919/1513).</p>
<p>İran’da meydana gelen ihtilâller esnasında Osmanlı Devleti’nin sessiz kalması Şah İsmâil’in daha rahat hareket etmesine imkân sağlamıştı. Bununla birlikte Osmanlılar’ın, Anadolu’da bulunan kızılbaş Türkmenler’in Şah İsmâil’in hizmetine girmek için İran’a göç etmelerini engellemeye çalışması ve elebaşılarını yakalayarak cezalandırması Şah İsmâil’i rahatsız etmekteydi. Bu sebeple kendisine düşmanlık besleyen hükümdarların âkıbeti hususunda bir uyarı ve meydan okuma işareti olarak Şeybânî Han’ın kesik başını II. Bayezid’e gönderdi. Osmanlı sultanı, devlet adamlarının bu harekete sert cevap verilmesi yolundaki ısrarlı taleplerine rağmen herhangi bir karşılık vermedi. Öte yandan 1511’de Güney Anadolu’daki Tekeli Türkmenleri ayaklanarak İran’a yöneldiler. Osmanlı ordusu ayaklanmayı bastıramadı.</p>
<p>Sivas yakınlarında yapılan savaşta Şahkulu Baba Tekeli’nin öldürülmesine rağmen Tekeliler, Erzincan yakınlarında ticaret kervanını yağmaladıktan sonra İran’a ulaşmayı başardılar. Şah İsmâil, Tekeliler’in ileri gelenlerini ticaret kervanlarına saldırdıkları gerekçesiyle idam ettirip aşiret mensuplarını diğer kızılbaş reisleri arasında paylaştırdı. Şah İsmâil’in, askerî gücünü oluşturan Türkmenler’in ağırlık merkezinin Anadolu olması dolayısıyla Osmanlı topraklarına ilgisi devam ediyordu. 1512’de Rumlu Nûr-Ali Halife, kızılbaş Türkmenler’i toparlayıp Safevî ordusuna katılmalarını sağlamak amacıyla Anadolu’ya gönderildi. Nûr-Ali, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’dan topladığı kızılbaş Türkmenler ile Tokat yakınlarında Osmanlı ordusunu hezimete uğrattı. Tokat’ı kısa bir süre elinde tutarak Şah İsmâil adına sikke kestirdi. Bu olaylar sırasında II. Bayezid’in torunu ve Şehzade Ahmed’in oğlu Murad kızılbaş tacı giyerek Şah İsmâil taraftarları arasında yer aldı.</p>
<p>II. Bayezid’in yerine geçen oğlu Yavuz Sultan Selim, hem devlete sarsılmış olan itibarını yeniden kazandırmak hem de Safevîler’in Anadolu ile olan ilişkilerini kesmek amacıyla savaş hazırlıklarına girişti. Diyarbekir hâkimi olan Ustaclu (Ustacalu) Muhammed Han, Dulkadır ve Memlük askerlerine karşı kazandığı küçük çaplı başarıların etkisiyle Yavuz Sultan Selim’e hakaret dolu bir mektup gönderdi. Ancak iki tarafı savaşa zorlayan asıl sebep, Akkoyunlular’ın Osmanlı Devleti ile sınır durumundaki batı topraklarının kısa bir süre de olsa sahipsiz kalması idi. Şah İsmâil, Akkoyunlu hânedanına son vermesine rağmen İran topraklarında henüz tam hâkimiyet kuramamış, Osmanlı Devleti’nin doğu sınırları güvensizliğe sürüklenmişti. Bu gelişmeler iki taraf arasındaki dinî rekabete bir de siyasal ve stratejik boyut kazandırdı.</p>
<p>Osmanlı ordusunun İran topraklarında ilerlediği haberi ulaştığında Şah İsmâil Hemedan’da bulunuyordu, Kızılbaş Türkmenler’den oluşan ordusu ile Osmanlılar’ı karşılamaya çıktı. Ancak bu hareketinde tam bir kararlılık içinde bulunmadığı, ordu toplanırken avla meşgul olduğu, Osmanlı ordusunun tedbirsiz bir şekilde Çaldıran ovasına girdiği esnada kızılbaş reislerini toplayıp müşaverede bulunduğu, Ustaclu Muhammed Han’ın düşman ordusunun toparlanmasına fırsat vermeden savaşa girişilmesi hususundaki telkinini dinlemeyerek beklediği, böylece Osmanlılar’ın toparlanmasına imkân vermiş olduğu belirtilmektedir. 2 Receb 920’de (23 Ağustos 1514) Hoy yakınlarındaki Çaldıran ovasında yapılan savaşta Safevîler ağır bir yenilgiye uğradı. Şah İsmâil savaş meydanından ayrılarak Dergezîn’e çekildi. Kızılbaş reislerinden Avşarlı Sultan Ali, Şah İsmâil zannedilerek yakalandıysa da gerçek ortaya çıkınca öldürüldü. Savaşın ardından Kemah ve Diyarbekir Safevîler’in elinden çıktı. Böylece Akkoyunlular’ın batı toprakları geniş ölçüde Osmanlı egemenliğine girmiş oldu.</p>
<p>Çaldıran mağlûbiyeti Şah İsmâil’in yenilmezliği inancına büyük darbe vurdu. Bâbür Şah, Kandehar ve Belh’i ele geçirdi. Ubeydullah Han Horasan’a saldırdı. Ülkenin değişik yerlerinde küçük çaplı isyanlar çıktı. Kızılbaş reisleri arasında Şah Tahmasb döneminde baş gösteren rekabetin ilk tohumları bu yenilginin ardından atılmaya başladı. Şah İsmâil, Çaldıran yenilgisinden sonra hem bürokraside hem askeriyede yeni tayinler yaptı. Savaşta hatalı davrandığına inandığı kumandanlarını öldürttü. Osmanlılar’la barış yapmak için Yavuz Sultan Selim’e elçiler gönderdiyse de bundan bir netice çıkmadı.</p>
<p>Osmanlılar’a karşı Avrupa devletleriyle ittifak kurma çabaları ise kendi sağlığında sonuca ulaşmadı. Macar Kralı II. Lajos’un elçisi 1516’da Tebriz’e geldi, İspanya Kralı Carlos da (V. Karl) bir heyet yolladı. Şah İsmâil ancak 1523’te V. Karl’a bir mektup gönderdi; burada Osmanlılar’a karşı birlikte savaşma teklifinde bulundu. 1524’te bir Portekiz elçilik heyeti Şah İsmâil’in ölümünden hemen önce Tebriz’e geldi. Şah İsmâil bu teşebbüslerine rağmen vefatına kadar sakin bir hayat sürdü. Devlet işlerini daha çok emîrlerine havale edip kendisi av ve eğlence ile meşgul oldu. 19 Receb 930’da (23 Mayıs 1524) Tebriz’de vefat etti, cenazesi Erdebil’de ecdadının bulunduğu yere defnedildi. Onun zamanında Azerbaycan, Horasan, Fars, Irâk-ı Acem, Irâk-ı Arab, Kirman ve Hûzistan Safevîler’e bağlanmış; Belh, Kandehar ve Diyarbekir de zaman zaman Safevî hâkimiyetinde kalmıştır.</p>
<p>Şah İsmâil’in sağlam vücutlu ve kuvvetli bir kişi olduğu belirtilir. Diğer kızılbaşlar gibi o da sakalını tıraş edip sadece bıyık bırakırdı. Avcılığa meraklı ve iyi okçuydu. Kendilerini yolunda ölmeye adamış kızılbaşlar ona tam bir itaatle bağlı bulunduğundan her vesile ile adını anarlardı. Mührü “Z” şeklinde ve yarım ceviz büyüklüğünde olup ortasında kendi adı, etrafına da on iki imamın adları kazınmıştı. İran’da on iki imam Şîa’sının tesisi konusunda kararlı bir yol izlemiş, yerli Şiî ulemâsının yanı sıra Cebeliâmül, Kûfe ve Bahreyn’deki Şiî ulemâsını İran’a davet ederek fıkhî meselelerde ortaya çıkacak problemleri gidermeye ve İsnâaşeriyye Şîası’nın esaslarının belirlenmesine çalışmıştır. Böylece kızılbaşların ve sûfîlerin dinî anlayışında köklü değişiklikler yapmıştır.</p>
<p>Bu yeni mezhebe girmeye gönüllü olmayanlara karşı çok acımasız davranmış, böylece İran’ın neredeyse tamamen Şiîleşmesini sağlamıştır. Irak ve Meşhed’deki Şiî imamlarının türbelerini tamir ettirmiş, imamzâdeler için türbeler yaptırmış, on iki imam adına sikkeler kestirmiştir. Fırat ırmağından Necef’e su getirtmiştir. Ordu ve eyalet idaresi kızılbaş Türkmen reislerine, bürokrasi daha çok Farslar’a bırakılmıştır. Bu dönemde fıkıhta Muhakkık Kerekî, bürokraside Emîr Zekeriyyâ-yı Tebrîzî, Mahmûd Hân-ı Deylemî, Kadı Şemseddîn-i Lâhîcî, Emîr Necm-i Reştî, Emîr Necm-i Sânî, Mîr Seyyid Şerîf-i Şîrâzî ve Şemseddin İsfahânî önemli şahsiyetlerdir. Öte yandan kadim İran geleneğinde var olan, şahın hem dinî hem siyasî otoriteyi elinde bulundurma anlayışını yeniden canlandırmıştır. Şah İsmâil “Hatâî” mahlası ile Türkçe ve az sayıda Farsça şiirler yazmıştır.</p>
<p><strong>Edebiyat.</strong> Çağdaşları ve hayranlarının “sâhib-i seyf ü kalem” diye nitelediği Şah İsmâil, Âzerî edebiyatının en önemli şairlerindendir. Şiir yazacak derecede Arapça ve Farsça bilmesine rağmen Türkçe yazarak Âzerî edebiyatının gelişmesinde önemli rol oynamış, Âzerî edebiyatı âdeta, “Hatâî” mahlasını kullanan Şah İsmâil ile olgunluk safhasına erişmiştir. Daha on beş yaşında iken bir devlet kuran Şah İsmâil’in şiir yazmaya bu yaşlarda başladığı; Nizâmî, Evhadî, Kişverî-i Tebrîzî, Habîbî gibi Âzerî sahasında yetişmiş Farsça yazan şairlerle Nesîmî ve Ali Şîr Nevâî gibi Türk şairlerinin eserlerini okuduğu anlaşılmaktadır.</p>
<p>Onun Hatâî mahlasını Ali Şîr’in “Nevâî” mahlasına benzeterek aldığı kaydedilir. Kısa süren hayatı sürekli savaşlarla geçmesine rağmen şiirden hiçbir zaman kopmamıştır. Şiirini ideolojisini yayan bir vasıta şeklinde kullanmakla birlikte şair bir yaratılışa sahip olduğundan beşerî, lirik, sanat değeri yüksek şiirler de yazmıştır. Bağdat’ı fethettiğinde Fuzûlî ile tanışmış, Fuzûlî Beng ü Bâde’yi ona ithaf etmiştir. Şah İsmâil birçok şiirinde bir tarikat şeyhi, bir mürşid olarak ortaya çıkar. Bu tür şiirlerinde tasavvufî konuları işler, on iki imam ve Ehl-i beyt muhabbetini vurgular. Yavuz Sultan Selim karşısında uğradığı yenilginin ardından kaleme aldığı şiirlerin daha içe dönük, şahsî ve lirik nitelikler kazandığı görülmektedir. Erken yaşlarda başladığı şiirlerinin her döneminde belli bir düzeyin üstünde kalmayı başardığından bu şiirlerin hangi devirde yazıldığının tesbit edilip şiirinin gelişim sürecinin belirlenmesi mümkün değildir.</p>
<p>Şah İsmâil’in, “Ey Hatâî fikr-i bikrin eylerim eş‘âra sarf / Tuttu irfan meclisin defterle dîvan şimdiden” beytinden şiirlerinin ölümünden önce divan haline getirildiği anlamı çıkarsa da böyle bir nüshanın varlığına dair bir işaret bulunmamaktadır. Onun divanı, ölümünden on bir yıl sonra 1535’te oğlu Şah Tahmasb’ın emriyle kendisinin saray hattatı Şah Mahmûd Nîsâbûrî tarafından derlenerek oluşturulmuştur. Bugün Özbekistan Cumhuriyeti Taşkent İlimler Akademisi’nde Şarkiyat Enstitüsü Kütüphanesi’nde kayıtlı olan bu nüsha on dört kaside, 248 gazel, on rubâî ve Dehnâme adlı eserini içermektedir. Divanın XVII. yüzyıla kadar istinsah edilen nüshalarında (meselâ bk. Bibliothèque Nationale, Suppl., Turc, nr. 307, 995; British Museum, Or., nr. 3380, Tebriz’de Sultan Gurrâyî özel kütüphanesi) bütün şiirleri aruz vezniyledir. XVII. yüzyıldan itibaren Anadolu’da Şah İsmâil’i örnek alan ve onunla aynı mahlası kullanan Alevî-Bektaşî şairlerin yetişmesi, bunların hece vezniyle yazdıkları şiirlerin divan nüshalarına eklenmeye başlaması Hatâî mahlaslı şiirlerin artmasına, dolayısıyla karışıklığa yol açmıştır.</p>
<p>Hatâî’nin şiirleri üzerine ilk çalışmayı V. Minorsky yapmış, bu çalışmada bazı şiirlerini Paris nüshasından yayımlayıp İngilizce’ye çevirmiştir. Divanı Azerbaycan’da 1937’de Selman Mümtaz neşretmiş, daha sonra çeşitli baskıları yapılmıştır. Bunlar arasında Aziz Aga Mehmedov’un neşri (Şah İsmail Hatâî: Eserleri, I-II, Bakü 1966-1973 [Arap harfleriyle]; 1975-1976 [Kiril harfleriyle]) iddialı bir çalışma olmakla beraber birçok yanlış içermektedir. Eserin en ciddi neşri Turhan Genceî’nin Paris nüshalarıyla British Museum ve Vatikan nüshalarını esas alarak yaptığı neşirdir. Bu yayımda 259 manzume bulunmaktadır. Şah İsmâil divanının İran, Azerbaycan ve Türkiye’de popüler nitelikli çeşitli baskıları yapılmıştır: Geçme Nâmerd Köprüsünden (Bakü 1988, Kiril harfleriyle); Hatâî Şah İsmâil Safevî: Külliyat: Divan, Nasihatnâme, Dihnâme, Koşmalar, Farsça Şiirler (nşr. Resul İsmâilzâde, Tahran 2004); Alevilerin Büyük Hükümdarı Şah İsmail Hatâî (nşr. Nejat Birdoğan, İstanbul 1991); Şah İsmail Hatâî ve Anadolu Hatayîleri (nşr. İbrahim Aslanoğlu, İstanbul 1992, bu çalışma Şah İsmâil’in şiirlerini diğer Hatâîler’den ayırma gayretiyle dikkat çekmektedir); Şah İsmail Hatâî Külliyatı (nşr. Babek Cavanşir – Ekber N. Necef, İstanbul 2006).</p>
<p>Şah İsmâil’in Dehnâme’si 1505 beyitten oluşan tasavvufî-sembolik bir mesnevidir. Şairin yirmi yaşlarında iken yazdığı eser onun bu çağda tasavvufun konularına vâkıf olduğunu göstermektedir. Âzerî Türkçesi’yle kaleme alınan ilk mesnevilerden olan eser tevhid ve na‘tın ardından bahar tasvirinin yer aldığı altmış beyitlik bölümle başlar, daha sonra mesnevinin asıl konusuna geçilir ve olay âşık ile mâşukun arasında geçen hadiseler etrafında döner. Âşık, Mâşuk, Bağban, Sabâ, Ah, Hud ve Gözyaşı eserin kahramanlarıdır. Divanın bazı nüshalarının sonunda yer alan Dehnâme müstakil olarak (nşr. Hamit Araslı, Bakü 1948) ve çeşitli divan neşirleri içinde (meselâ bk. Şah İsmail Hatâî Külliyatı, İstanbul 2006, s. 507-646) basılmıştır. Tasavvuf âdâbına dair mesnevi tarzındaki 184 beyitlik Nasihatnâme de divan neşirleri içinde yer almaktadır.</p>
<p><strong>Kaynakça: </strong>Tufan Gündüz, Adile Yılmaz Anıl, TDV İslam Ansiklopedisi</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Osman Kocaoğlu</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/osman-kocaoglu</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/osman-kocaoglu</guid>
<description><![CDATA[ Osman Kocaoğlu
Buhara Cumhuriyeti’nin kurucularından ve Cumhurbaşkanı olan Osman Kocaoğlu, gerek kendi ülkesinde, gerekse sürgün hayatı yaşadığı Türkiye’de, döneminin bir çok önemli siyasi olayları içinde yer almıştır. İbret dolu mücadele hayatını pek bilmesek de biz onu İstiklal Savaşı’mız sırasında Buhara Cumhuriyeti’nin hazinesinden yolladığı 100 Milyon Ruble altın sebebiyle tanırız. Osman Kocaoğlu hayata gözlerini 1878 yılında Türkistan’ın Fergane […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c454474558.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:47 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Osman, Kocaoğlu</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/07/Osman-Kocaoglu.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/osman-kocaoglu.html">Osman Kocaoğlu</a></p>
<p>Buhara Cumhuriyeti’nin kurucularından ve Cumhurbaşkanı olan Osman Kocaoğlu, gerek kendi ülkesinde, gerekse sürgün hayatı yaşadığı Türkiye’de, döneminin bir çok önemli siyasi olayları içinde yer almıştır. İbret dolu mücadele hayatını pek bilmesek de biz onu İstiklal Savaşı’mız sırasında Buhara Cumhuriyeti’nin hazinesinden yolladığı 100 Milyon Ruble altın sebebiyle tanırız.</p>
<p>Osman Kocaoğlu hayata gözlerini 1878 yılında Türkistan’ın Fergane vadisindeki Oş kasabasında açtı. İlk tahsilini Buhara’da, ailesinin özel olarak tuttuğu hocalardan aldı. Medrese tahsilini de Buhara’da yaptı. Daha genç yaşlardayken, memleketinin içinde bulunduğu şartlardan etkilenerek Cedidçilik fikrini benimsedi.</p>
<p>Ceditçilik, Şehabüddin Mercânî, Musa Carullah Bigi, Âlimcan Barûdi gibi ünlü Türk Alimleri tarafından başlatılmış olan ve bilhassa 1880’den sonra Gaspıralı İsmail Bey ile özdeşleşerek kısa sürede bütün Türk ellerine yayılan dinde ve eğitimde yenileşmeyi savunan bir fikirdi. Osman Kocaoğlu 20 yaşındayken Çarlık Rusya’sının Türkistan’daki egemenliğine karşı başlatılan 17-19 Mayıs 1898 Dükçi İşan ayaklanmasına katıldı. Bu isyan Ruslar tarafından bastırıldıktan sonra akrabalarından birçok kimse ile birlikte tutuklanırsa da daha sonra serbest bırakıldı.</p>
<p>Eğitimin modern metodlarla yapılması gerektiğini savunan Cedidçi (Yenilikçi) hareketin açtığı okullar, Rus Çarlığı ve Buhara Emirliği tarafından, saltanatlarını tehdit eden bir tehlike olarak algılaması sebebiyle hoş karşılanmadı. Osman Kocaoğlu ise bu Cedit okullarının açılışını desteklemek ve açılmış olanların da faaliyetlerini sürdürebilmeleri için gerekli ders kitapları ve araçlarını sağlamak amacıyla 1909 yılı Mart ayında, görünüşte ticarî, ancak gerçekte siyasî bir şirket olan “Şirket-i Buhara-i Şerif”in kurucuları arasında yer alarak Ceditçiliğin Buhara’daki liderlerinden biri oldu.</p>
<p>Aynı yıl “Şirket-i Buhara-i Şerif”in temsilcisi olarak, yeni eğitim metotlarını öğrenmek ve tecrübe etmek üzere, bir kısım arkadaşlarıyla önce Bahçesaray’a gidip Gaspıralı İsmail ile görüştü. Oradan da İstanbul’a geçti. İstanbul’da kaldığı süre içerisinde aralarında Enver Paşa’nın da bulunduğu bazı önemli kişiler ve aydınlarla görüşmeler yaptı.</p>
<p>Bu arada Buhara’dan İstanbul’a gelmiş olan Abdurrauf Fıtrat, Abdülaziz Gulcalı gibi arkadaşları ile birlikte 26 Ekim 1909’da “Buhara Ta’mîm-i Ma’ârif Cemiyet-i Hayriyesi” adlı, amacı “mali durumuna göre, Buhara ve Türkistan’dan her yıl gerektiği kadar öğrenci getirerek İstanbul okullarında eğitim görmelerini sağlamak” olan bir dernek kurdu.</p>
<p>1913’de eğitimini tamamlamış olarak memleketine geri dönen Osman Kocaoğlu, Buhara’da hemen bir Cedit Okulu açarak çalışmalarına başladı. İlk talebeleri kendi yakın akrabalarının çocukları olsa da okul kısa zamanda ünlenip büyük bir ilgi görerek öğrenci sayısı 200’ü geçti.</p>
<p>Bu sıralar Buhara Emirliği, Cedit okullarını tamamen yasaklama kararı alınca eğitimde yeniliği savunan Ceditçiler, bu ülkenin ilerlemesi ve gelişmesi için gerekli aydınların yetişmesi ancak bu idarenin değişmesi ile mümkün olacaktır şeklinde düşünmeye başlarlar ve nitekim Ceditçilik kolaylıkla siyasî bir hareket ve parti haline dönüşür.</p>
<p>Birinci Dünya Savaşı sırasında Çarlık Rusya’sı Türkistan’dan cephe gerisi hizmetleri için gençleri toplama kararı alır. Bu karar Şubat 1916’daki gazetelerde yayınlanır. Türkistan halkı buna büyük tepki gösterir. Türkistanlı Ceditçilerin önderi Mahmut Hoca Behbudi’nin Semerkand’daki evinde toplanan Münevver Kari, Pehlivan Niyazi, Kârı Kamil, Abidcan Mahmud gibi ileri gelen Ceditçiler arasında Osman Kocaoğlu da vardır. Bu toplantıda Çarlık Rusyası Türkistan’da böyle bir seferberliği uygulamaya başladığı zaman, buna karşı geniş çapta bir halk ayaklanması yapılması ve Türkistan için özgürlük talep edilmesi kararlaştırılır.</p>
<p>Ayaklanmadan bir süre sonra Rus Çarlığı’nın baskısıyla Buhara’da yayınlanan bir Hürriyet Bildirisi, Ceditçilerin büyük bir yürüyüş tertiplemelerine fırsat verir. Osman Kocaoğlu’nun da aralarında bulunduğu Ceditçiler, yürüyüş için çok büyük bir kalabalık toplamayı başarsalar da yürüyüş güvenlik kuvvetlerince zorla dağıtılır. Çok sayıda Ceditçi tutuklanır. Ceditçilerin bir bölümü Buhara dışına kaçarlar. Güvenlik güçlerinden kendini kurtaranlar arasında Osman Kocaoğlu da vardır.</p>
<p>Bu olaydan sonra Osman Kocaoğlu ve arkadaşları bütün güçleri ile Buhara Emirliği’ni yıkarak cumhuriyet rejimine geçmek için çalışmaya başlarlar. Bu iş için “Yaş Buharalılar” (Genç Buharalılar) adını verdikleri bir de siyasi teşkilat kurarlar. Ancak, bu teşkilat daha başlangıçta kendi içinde iki gruba ayrılır. İlk grupta Ruslardan bağımsız hareket etmek isteyen ve Marksizmi red eden aydınlar, ikinci grupta ise Marksizme ve Sosyalizme eğilimli kimseler vardı.</p>
<p>Siyasi faaliyetler sürerken ikinci gruptakiler, bu teşkilatın askeri bir gücü olmadığı için Taşkent’teki Sovyet Komiserliği’nden yardım isterler ve gelen Rus askerlerinin yardımıyla Buhara Emiri Alim Han alaşağı edilir. Yerine Buhara Halk Şuralar Cumhuriyeti ilan edilir. 29 Agustos 1920’de kurulan geçici hükumetin Maliye Bakanı Osman Kocaoğlu’dur.</p>
<p>Fakat, Buhara’dan kaçan Emir Alim Han Afganistan’a yerleşerek taraftarlarını Buhara hükümetine karşı saldırtmaya başlayınca Buhara’nın doğusunda özerk bir “Şarki Buhara Millî Hükümeti” kurularak, başına Muhtar Vekil ünvanıyla Osman Kocaoğlu atanır.</p>
<p>23 Eylül 1921’de Buhara Halk Temsilcileri’nin İkinci Kurultayı’nda Osman Kocaoğlu cumhurbaşkanı seçilir ve orada yaptığı konuşmasında;</p>
<p>“…halkımızın uzun zamanlardan beri hürriyet ve istiklâline kavuşarak milli iradelerinin hayatın her sahasında hakim olmasını candan istediklerini biliyorum. Mesuliyetim altında teşkil edecek hükümetin en birinci işi halkımızın bu yüksek arzu ve emelini vücuda getirmek olacaktır.” der.</p>
<p>Cumhurbaşkanı Osman Kocaoğlu, bu sıralar Buhara Cumhuriyeti sınırları içinde bulunan Enver Paşa ile de yakın işbirliğine girer. Basmaçılar hareketini destekler. Ayrıca, Rusya’nın Krasnoyarsk’daki esir kampından kaçarak Buhara’ya kadar gelmiş olan Osmanlı subaylarına Buhara ordusunun çekirdeğini oluşturacak milis güçlerini kurdurur.</p>
<p>9 Aralık 1921’de daha sonra roman ve filmlere konu olacak bir cesaretle Rus Garnizonunu kuşatıp komutanları, Hükümet konağı içinde de Rus diplomatlarını tutuklatıp Rus askerilerinin Buhara topraklarından çekilmesini ister. Ancak durumu haber alarak gelen diğer Rus birlikleri ile Buhara askerleri arasında çarpışmalar başlar. Buhara askerleri geri çekilmek zorunda kalınca, Osman Kocaoğlu bir bildiri yayınlayarak eli silah tutan herkesi Rus askerlerine karşı savaşmaya çağırır.</p>
<p>Osman Kocaoğlu 10 Nisan 1922 tarihinde, Afganistan’a gider.</p>
<p>Kabul’da “Buhara milli ordusuna silah satın almak maksadıyla İngiltere temsilcileriyle görüşür. Ancak, Ruslarla gizli bir anlaşmaları olan İngilizler silah satma işine yanaşmazlar.</p>
<p>29 Nisan 1922’de Afganistan kralı Amanullah Han’a Türkistan konusunda bir muhtıra sunan Osman Kocaoğlu, ” Sovyet Rusya’nın Buhara Cumhuriyeti’ne saldırıya geçtiğini belirterek, Rus askerlerini Buhara topraklarından atana ve Rus hükumetine Buhara’nın hakikî hür ve müstakil olduğunu kabul ettirene kadar onlarla mücadelemiz devam edecektir”, der.</p>
<p>Bu arada Başbakan Feyzullah Hoca, Buhara’dan yolladığı gizli bir haber ile Osman Kocaoğlu’nu uyarır ve Buhara’ya dönmemesini, döndüğü takdirde Ruslar tarafından idam edileceği bildirir. O böylece resmi görüşmeler yapmak için gittiği Afganistan’da sürgün durumuna düşmüş olur. Ne var ki, Sovyetler Osman Kocaoğlu’nun oradaki varlığından dahi rahatsızlık duyarak Afgan hükumetine baskı yapmaya başlarlar. Osman Kocaoğlu’nu ya geri vermelerini veya Afganistan’dan dışarıya çıkarmalarını talep ederler.</p>
<p>Afganistan hükumetinin ricası üzerine, Osman Kocaoğlu Kabul’den ayrılır. Eylül 1923’te İstanbul’a gelir. Kendisiyle görüşen Mustafa Kemal Paşa’dan, sıcak bir ilgi görür. Ona milletvekili maaşı bağlatılır. Bu maaş vefatından sonra eşi de ölünceye kadar devam eder.</p>
<p>Osman Kocaoğlu, Türkiye’ye geldiği ilk yıllarda bir yandan İstanbul’daki Türkistanlıları, Türkistan Gençler Birliği (1927) adlı bir dernek çevresinde toplarken, bir yandan da Mustafa Çokayoğlu, Zeki Velidi Togan ve başka Türkistanlılarla birlikte Yeni Türkistan (1927-1934) adlı dergiyi çıkarmaya başlar. Gerek bu dergide yazdığı başyazılarda, gerekse Türkiye’nin çeşitli yerlerinde verdiği konferanslarda Sovyetler Birliği’nin Türkistan’daki sömürgecilik politikalarını eleştirir.</p>
<p>Bu defa Sovyetler onun Türkiye’den de çıkarılması için siyasi baskılar yapar. Türk Hükumeti, Osman Kocaoğlu’ndan yurt dışına çıkmasını ister. O da, 1938 yılı sonunda önce Polonya’ya, daha sonra İran’a gider. Ancak, İkinci Dünya Savaşı’nın bitişinden sonra, 1945 sonlarında Türkiye’ye geri dönebilir.</p>
<p>1951 ile 1957 yılları arasında Pakistan’da bulunan Osman Kocaoğlu, 28 Temmuz 1968’de ölümüne kadar Türkiye’de yaşadı. Bu son dönemde, İstanbul ve Ankara’da Türkistan konusunda çeşitli konuşmalar yapmaktan başka herhangi bir siyasi faaliyette bulunmadı ve 90 yaşındayken 28 Temmuz 1968’de hayata gözlerini kapadı. Mezarı, İstanbul’da Özbekler Tekkesi haziresinde bulunmaktadır.</p>
<p>Ruhu şad, mekânı cennet olsun.</p>
<p><strong>Kaynakça:</strong> Facebook, Türk Dünyası Araştırmaları Topluluğu</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Türklüğe ve Bağımsızlığa Adanmış Bir Ömür: Ebulfez Elçibey</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/turkluge-ve-bagimsizliga-adanmis-bir-omur-ebulfez-elcibey</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/turkluge-ve-bagimsizliga-adanmis-bir-omur-ebulfez-elcibey</guid>
<description><![CDATA[ Türklüğe ve Bağımsızlığa Adanmış Bir Ömür: Ebulfez Elçibey
Atsız Ata ne güzel söylemiş: “Bin cihana değişmem şu ök­süz Türklüğümü” diye. Türklüğün öksüz kaldığı, öksüz bırakıl­dığı toprakların insanlarıydı onlar. “Bir kere yükselen bayrak, bir daha inmez” diyen M. Emin Resulzade’nin, bin bir türlü emekle, elinde nazlı bir çiçek misali büyüttüğü Azadistan’ın akıbetiyle dertlenip, uçmağa varan Muhammed Hiyabani’nin izinden yürüyenlerdi. “Bir Türk Beyi” Ebulfez Elçibey […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4542d4397.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:47 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Türklüğe, Bağımsızlığa, Adanmış, Bir, Ömür:, Ebulfez, Elçibey</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/08/Ebulfez-Elcibey.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/turkluge-ve-bagimsizliga-adanmis-bir-omur-ebulfez-elcibey.html">Türklüğe ve Bağımsızlığa Adanmış Bir Ömür: Ebulfez Elçibey</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Pınar YİĞİT TÜRKER</strong></span></a>
</p><p>Atsız Ata ne güzel söylemiş: “Bin cihana değişmem şu ök­süz Türklüğümü” diye. Türklüğün öksüz kaldığı, öksüz bırakıl­dığı toprakların insanlarıydı onlar. “Bir kere yükselen bayrak, bir daha inmez” diyen M. Emin Resulzade’nin, bin bir türlü emekle, elinde nazlı bir çiçek misali büyüttüğü Azadistan’ın akıbetiyle dertlenip, uçmağa varan Muhammed Hiyabani’nin izinden yürüyenlerdi. “Bir Türk Beyi” Ebulfez Elçibey işte böyle bir neslin temsilcisiydi. Veli Nerimanoğlu’nun dediği gibi: “Elçibey’in hayatını anlatmak, Azerbaycan’ın azadlığını anlat­mak gibi bir şeydi” aslında. Zira o bütün hayatı boyunca tek bir hayalin, tek bir ülkünün peşinden koştu: “Türklüğün Azaldığı”. Azerbaycan Türklüğünün ortasına kanlı bir hançer gibi sokul­muş olan suni sınırlar, onun fikriyatında ve ülküsünde hiçbir değer taşımıyordu. Ne yetiştiği dönemin siyasi ve sosyal baskı­ları, ne de Sovyet rejiminin asimilasyon politikaları, Elçibey’in Türklüğe ve bağımsızlığa olan tutkusunu dizginleyemedi.</p>
<p>Bugün bakıldığında Türk gençliğinin onun hayatından çıkaracağı çok fazla ders bulunmaktadır. Her şeyden önce, daha dünyaya göz­lerini açtığı andan itibaren türlü zorluklara göğüs geren, inandı­ğı değerler uğruna tutsaklık çeken ve tüm hayatı mücadele için­de geçen Elçibey’in yaşam öyküsü, bizlere milli değerlerimizin muhafaza ve müdafaası hususunda ilham vermektedir. Onun bir Anadolu Türküsünü dinlerken gözlerinden damlayan iki katre gözyaşındaki vatan ve millet aşkını derinden hissetmek gerek­mektedir. Bu büyük fikir adamını ve onun şerefli yaşam öyküsünü, bu sınırlı satırlarda anlatmak elbette ki çok zor. Ancak, onun düşüncelerini anlamak, dertleriyle dertlenmek, hissettik­leriyle hislenmek, uğruna ömrünü vakfettiği Türklüğü ve bağımsızlığı sahiplenmek ve belki de en önemlisi, geçmişten gelen ince bir sitem misali kulaklarımızda yankılanan “öksüz Türklüğümü­zü bir daha öksüz bırakmamak” adına son nefesimize kadar mücadele etmek, Elçibey’in hatırasına karşı gösterilecek en bü­yük hürmet olacaktır.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-81019" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/08/El%C3%A7ibey-1.jpg" alt="" width="800" height="450" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/08/Elçibey-1.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/08/Elçibey-1-768x432.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span><strong>1. AİLESİ VE KÖKENİ</strong></span></p>
<p>Nahçıvan Muhtar Cumhuriyeti sınırları içindeki Ordubad ilçesinin Keleki köyünde<a href="https://www.altayli.net/turkluge-ve-bagimsizliga-adanmis-bir-omur-ebulfez-elcibey.html#_edn1" name="_ednref1"><sup>[1]</sup></a> 24 Haziran 1938’de dünyaya gelen Ebulfez Elçibey’in<a href="https://www.altayli.net/turkluge-ve-bagimsizliga-adanmis-bir-omur-ebulfez-elcibey.html#_edn2" name="_ednref2"><sup>[2]</sup></a> babası Güney Azerbaycan Türklerinden Aliyev Kadirkulu Merdanoğlu’dur. Baba tarafından kökü Safevi Devleti’nde önemli görevler üstlenen seyid bir aileye dayan­maktadır.<a href="https://www.altayli.net/turkluge-ve-bagimsizliga-adanmis-bir-omur-ebulfez-elcibey.html#_edn3" name="_ednref3"><sup>[3]</sup></a> Annesi, Aliyeva Mihrinisa Caferkızı ise Anadolu’dan göç ederek Keleki’ye gelen “Kasımlılar” ailesine mensuptur. Piravdan’da dünyaya gelen Mihrinisa Hanım ve ailesi, Ermeni saldırıları nedeniyle Nahçıvan’a göç etmek zorunda kalmıştır. Oldukça zor şartlarda gerçekleşen bu göç sırasında, donma teh­likesi atlatan Mihrinisa Aliyeva’nın soğuktan donmak suretiyle kangren olan parmaklarını balta ile keserek hayatta kalmış ol­ması, Ermeni mezalimi neticesinde göç eden Türklerin ne şart­lar altında hayatta kaldıklarını gösteren elim bir olaydır.<a href="https://www.altayli.net/turkluge-ve-bagimsizliga-adanmis-bir-omur-ebulfez-elcibey.html#_edn4" name="_ednref4"><sup>[4]</sup></a></p>
<p>Keleki’de Bünyad adında bir akrabası ile evlenen Mihrinisa Aliyeva’nın bu evlilikten İbrahim ve Murat adında iki oğlu ol­muştur. Daha sonra ilk eşinin vefatı ardından amcasının isteğiy­le Aliyev Kadirkulu Merdanoğlu ile evlenen Mihrinisa Hanım’ın bu evlilikten de Almurad ve Ebulfez adında iki oğlu dünyaya gelmiştir. Mihrinisa Aliyeva’nın anlattığına göre; Elçibey’in do­ğumu sırasında bir kurt köye gelerek ulumaya başlamış, köylü­lerin kurdu vurmak istemesi üzerine de babası, “dokunmayın bu bir elçidir” diyerek onları engellemiştir. Uluyan kurt Elçibey’in doğumu sonrasında köyden uzaklaşmıştır.<a href="https://www.altayli.net/turkluge-ve-bagimsizliga-adanmis-bir-omur-ebulfez-elcibey.html#_edn5" name="_ednref5"><sup>[5]</sup></a> Elçibey’in babası Aliyev Kadirkulu, 1943 yılında İkinci Dünya Savaşı’na katılmak için memleketinden ayrılmış ve kendisinden bir daha haber alınamamıştır.<a href="https://www.altayli.net/turkluge-ve-bagimsizliga-adanmis-bir-omur-ebulfez-elcibey.html#_edn6" name="_ednref6"><sup>[6]</sup></a></p>
<p><span><strong>2. EĞİTİM HAYATI</strong></span></p>
<p>Babası Aliyev Kadirkulu’nu yitirdiğinde henüz beş yaşın­da olan Ebulfez Elçibey, oldukça zor şartlar altında eğitim haya­tına atılmıştır. Önceleri kolhoz işçisi olan dayısının yanına yer­leşen Elçibey, sekiz yaşına geldiğinde Keleki’de ilkokul bulun­madığı için yedi yıl boyunca Unuskend okuluna devam etmiş­tir.<a href="https://www.altayli.net/turkluge-ve-bagimsizliga-adanmis-bir-omur-ebulfez-elcibey.html#_edn7" name="_ednref7"><sup>[7]</sup></a> 1955 yılında bu okuldan mezun olan Elçibey’in artık köyü­ne 25 km mesafede bulunan Ordabad’da eğitim görmesi gereki­yordu. Ancak maddi imkânsızlıklar ve ilçe merkezinde tanıdık kimsesinin bulunmuyor olması, Elçibey’in eğitim hayatını zora sokmuştur. Birçok akranı gibi eğitimine nihayet vermekten son anda kurtulan Elçibey, akrabalarının desteği ve özellikle de an­nesi Mihrinisa Hanım’ın çabalarıyla Ordubad’da bulunan 1 Nolu Lise’ye devam etmiştir.<a href="https://www.altayli.net/turkluge-ve-bagimsizliga-adanmis-bir-omur-ebulfez-elcibey.html#_edn8" name="_ednref8"><sup>[8]</sup></a></p>
<p>Bu başlangıç milliyetçi bir Türk aydını ve Azerbaycan siyasi tarihinin önemli figürlerinden birisi olma yolunda onun adına kritik bir aşamadır. Çünkü 1955-1957 yılla­rı arasında devam etmiş olduğu 1 Nolu Lise, gerçekten de Nahçıvan Muhtar Cumhuriyeti’nin en iyi eğitim veren kuramlarından birisi durumundadır.<a href="https://www.altayli.net/turkluge-ve-bagimsizliga-adanmis-bir-omur-ebulfez-elcibey.html#_edn9" name="_ednref9"><sup>[9]</sup></a> Ancak komünist rejimin baskıları ve propagandist tutumu nedeniyle Sovyet işgali altında yetişen her Türk genci gibi, Elçibey’in düşünce dünyasına ve fikriyatına da ket vurulmak istenmiştir. Onun kimlik arayışı ve Türklük şuurunun farkına varması ise etrafındaki bir avuç Türkçü aydın sayesinde olmuştur. Elçibey, genç yaşta olmasına rağmen fikri­yatında beliren Türklük ve Türkçülük bilincini 24 Aralık 1994 tarihinde Azadlık gazetesinde yayımlanan “Azerbaycan Aydın­ları” adlı yazısında şöyle dile getirmektedir:</p>
<p>“…Üçüncü sınıfa kadar atalarımızı Medyalı, kendimizi ise Azerbaycanlı sanıyordum. Türk olduğumuzu bilmiyordum. Sınıf ve yurttan arkadaşlarım Malik Mahmudov ile Zakir Memmedov’la ayrı görüşteydik. Ben Türk değil Azerbaycanlıyım diyordum. Onlar ise ‘Türk’sün, Türk’üz ancak bu tarih kitapları seni kandırmış’ diyorlardı. Aldandığımı bu kişilerin de yardı­mıyla üçüncü sınıfta anladım.”<a href="https://www.altayli.net/turkluge-ve-bagimsizliga-adanmis-bir-omur-ebulfez-elcibey.html#_edn10" name="_ednref10"><sup>[10]</sup></a></p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-81020" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-81020" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/08/El%C3%A7ibey-2.jpg" alt="" width="800" height="450" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/08/Elçibey-2.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/08/Elçibey-2-768x432.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"><figcaption class="wp-caption-text"><center><strong><span>Ebulfez Elçibey, 1992 yılının Mayıs ayında Bakü’de parlamento binası dışında destekçilerine hitap ediyor</span></strong></center></figcaption></figure>
<p>Elçibey’in Marksist ideolojiden sıyrılarak milliyetçi bir Türk genci olarak yetişmesinde yakın çevresinin çok büyük etkisi olmuştur. Gerek mensup olduğu ailenin dini bütün kimse­lerden oluşması, gerekse de fikir alışverişinde bulunduğu dost­larının telkinleri sayesinde bir büyük dava adamının yetişmesi için uygun bir ortam meydana gelmiştir. Annesi Mihrinisa Ha­nım ve halasından çocukken dinlediği Dede Korkut Hikâyeleri onun hayal dünyasını zenginleştiriyor ve Türklüğe olan muhab­betini perçinliyordu. O bu hikâyeler arasında özellikle Melik Mehmet Destanı’nı dinlemeyi seviyordu.<a href="https://www.altayli.net/turkluge-ve-bagimsizliga-adanmis-bir-omur-ebulfez-elcibey.html#_edn11" name="_ednref11"><sup>[11]</sup></a> Ayrıca Elçibey’in doğduğu köyde Oğuz geleneği olan “aşık musikisi” çok yaygındı ve Elçibey bu kültür ile yetişmişti.<a href="https://www.altayli.net/turkluge-ve-bagimsizliga-adanmis-bir-omur-ebulfez-elcibey.html#_edn12" name="_ednref12"><sup>[12]</sup></a> Gençliğinde zorla eline tu­tuşturulan Marksist safsatalara<a href="https://www.altayli.net/turkluge-ve-bagimsizliga-adanmis-bir-omur-ebulfez-elcibey.html#_edn13" name="_ednref13"><sup>[13]</sup></a>, söndürülmek istenen Türklük ateşine ve unutturulmaya çalışılan geçmişine rağmen, kader onu kaçınılmaz bir şekilde Türklüğe ve bağımsızlığa giden o kutlu yola doğru sevk etmiştir. Elçibey, Marksist ideolojinin kıskacından nasıl kurtulduğunu “Azerbaycan Aydınları” adlı yazısında şu şekilde dile getirmektedir:</p>
<p>“…Bazı öğrenci arkadaşlarımızla ikinci sınıftayken Stalin’in alçak, işe yaramaz, gaddar bir manyak olduğunu görmüş ve ondan nefret etmiştik. Üçüncü sınıfta ise Lenin’in gerçek yü­zünü görmüş; eserlerini okuyup tahlil etmiş ve resimlerini du­vardan söküp çıkarmıştık. Bir zamanlar Lenin ve Stalin’i tenkit edenlerle tartışan bizler, Lenin ve Stalin’i kendi aramızda red­detmiş ve Marksizm ile sosyalizmin boş bir ideoloji olduğunun farkına varmıştık.”<a href="https://www.altayli.net/turkluge-ve-bagimsizliga-adanmis-bir-omur-ebulfez-elcibey.html#_edn14" name="_ednref14"><sup>[14]</sup></a></p>
<p>Liseden 1957 yılında mezun olan Elçibey, artık kariyeri adına önemli bir yol ayrımına gelmişti. Ya tahsiline burada nok­ta koyup memleketine dönecekti, ya da başladığı işi sonuna kadar sürdürüp üniversite öğrenimine başlayacaktı. Annesi ve kardeşlerinin desteğiyle ikinci yolu tercih eden Elçibey bu amaç için Bakü’ye doğru hareket etti.<a href="https://www.altayli.net/turkluge-ve-bagimsizliga-adanmis-bir-omur-ebulfez-elcibey.html#_edn15" name="_ednref15"><sup>[15]</sup></a> Elçibey ortaokula devam ederken, Azerbaycan Devlet Üniversitesinde Şarkşinaslık Fakül­tesi daha henüz kuruluş aşamasındaydı. Elçibey bunu öğrenir öğrenmez bu fakülteye girmeyi hedeflemiş ve planlarını bu doğ­rultuda yapmıştır. Kontenjanı on bir kişi ile sınırlı olan bu fakül­teye doksan kişi başvurmuştur.<a href="https://www.altayli.net/turkluge-ve-bagimsizliga-adanmis-bir-omur-ebulfez-elcibey.html#_edn16" name="_ednref16"><sup>[16]</sup></a> Elçibey bu kişiler arasından seçilerek 1957 yılında Baku Devlet Üniversitesi Şarkiyat (Doğu Bilimleri) Fakültesi, Arap Dili ve Edebiyatı bölümüne kaydo­lur.<a href="https://www.altayli.net/turkluge-ve-bagimsizliga-adanmis-bir-omur-ebulfez-elcibey.html#_edn17" name="_ednref17"><sup>[17]</sup></a> Bu tercihinde daha Ordubad’da iken manevi dünyasına tesir etmeye başlayan Türk milli kültür mirasının bir dönem Arap dili ile yazılmış olan kaynaklarına inme arzusu etkili ol­muştur.<a href="https://www.altayli.net/turkluge-ve-bagimsizliga-adanmis-bir-omur-ebulfez-elcibey.html#_edn18" name="_ednref18"><sup>[18]</sup></a> Diğer yandan aynı üniversitenin Türkoloji bölümüne neden kayıt yaptırmadığını da en yakınında bulunan kişilerden Hanım Halilova şöyle dile getirmektedir:</p>
<p>“Elçibey’in kayıt yaptırdığı üniversitede Türkoloji bölümü vardı. Ancak Sovyet döneminde bu bölümü bitiren herkesi Tür­kiye’ye yollamıyorlardı. Arap Dili ve Edebiyatı bölümünü biti­renleri ise Arap ülkelerine mütercim olarak gönderiyorlardı. Elçibey’in esas amacı ise yurt dışına çıkıp Türkiye ve 1918 yı­lında bağımsızlığını kazanan Azerbaycan hakkında bilgi topla­maktı. İşte bu nedenle bilinçli olarak Arap Dili bölümünü tercih etti”.<a href="https://www.altayli.net/turkluge-ve-bagimsizliga-adanmis-bir-omur-ebulfez-elcibey.html#_edn19" name="_ednref19"><sup>[19]</sup></a></p>
<p>Elçibey’in üniversite yılları hem ilmi yönden hem de siya­si yönden yetkinlik kazanıp, bu yönde kendini geliştirdiği yıllar olmuştur. Aynı zamanda bu dönemde Y. Z. Şirvani, Z. Bünyadov ve E. Mehmedov gibi Türkçülük davasına kendini adamış olan âlimlerle tanışmış, bu sayede Türkçülüğün tarihini, ilmini sağ­lam bir şekilde öğrenmiştir.<a href="https://www.altayli.net/turkluge-ve-bagimsizliga-adanmis-bir-omur-ebulfez-elcibey.html#_edn20" name="_ednref20"><sup>[20]</sup></a> Kendisi ile aynı kaderi paylaşan, babaları II. Dünya savaşına gidip bir daha geri dönmeyen bu aydınlarla öğrenci yurdunda aynı odada kalmış, bu 41 numaralı odanın ışıkları hiç sönmemiştir. En önemlisi Azerbaycan’ın bağımsızlık tohumları bu odada atılmıştır.<a href="https://www.altayli.net/turkluge-ve-bagimsizliga-adanmis-bir-omur-ebulfez-elcibey.html#_edn21" name="_ednref21"><sup>[21]</sup></a></p>
<p>Azerbaycan Devlet Üniversitesi son derece yetenekli ve seçkin kadrosuyla 1960’lı yıllarda Sovyetler Birliği’nde önemli bir yere sahipti. Bu seneler üniversiteye girişlerde paranın de­ğil, yeteneğin ön planda tutulduğu yıllardı. Bu da Ebulfez gibi maddi gücü yetersiz olan kimselerin de eğitimine olanak sağlı­yordu. Üniversitenin Arap dili ve edebiyatı konularında ders veren Ord. Prof. Dr. Mehmet Cafer Caferov, Ord. Prof. Dr. Alevsat Abdullayev gibi alanında çok yetkin hocalar vardı. Ancak Elçibey daha sonraları en çok Elesger Mehmedov’dan istifade ettiğini dile getirmiştir. Elçibey’in anlattıklarına göre Elesger Mehmedov Arap dilinin öğretimi konusunda iyi bir uzmandı ve Azerbaycan’da Arapşinaslık Mektebi’ni kuran kişi de Elesger Mehmedov’du. Elçibey zamanında öğrencilerin büyük çoğunlu­ğu taşradan geldiği için yurtta kalıyorlardı ve devletin onlara ödediği bursla hayatlarını idame ettiriyorlardı. Elçibey üniversi­te yıllarında da zamanının çoğunu kütüphanelerde geçirirdi. İlmi konularda tartışmaları ise en çok Malik Mahmudov ile ya­pardı. Bu yüzden sonraki zamanlarda Azerbaycan’daki siyasi hareketin ve ardından bağımsızlığın temellerini atarken yine yanında Prof. Dr. Malik Mahmudov’un bulunması tesadüf olma­dığını göstermektedir.<a href="https://www.altayli.net/turkluge-ve-bagimsizliga-adanmis-bir-omur-ebulfez-elcibey.html#_edn22" name="_ednref22"><sup>[22]</sup></a></p>
<p>Elçibey’in üniversite yılları Kruşçev dönemine denk gel­mişti. Bu yıllar o zamanki Sovyet rejiminde yumuşamanın mey­dana geldiği yıllardı. Üniversitede ders veren hocalar olsun öğ­renciler olsun ülke ve toplumlarının geleceği hakkında rahatça konuşup tartışma ortamlarında bulunabiliyorlardı. Elçibey de bunu fırsat bilmiş, bu yıllarda yurt arkadaşları olan Rafik İsmayılov, Zakir Memmedov, Malik Mahmudov ve Alim Hasayev gibi kimselerle gizli dernekler kurup, üniversite öğrencileri ara­sında -Azerbaycan halkının azadlığı ile ilgili ilerideki ideallerini gerçekleştirmek adına- faaliyet göstermeğe başlamıştır.<a href="https://www.altayli.net/turkluge-ve-bagimsizliga-adanmis-bir-omur-ebulfez-elcibey.html#_edn23" name="_ednref23"><sup>[23]</sup></a></p>
<p>Elçibey 1962 yılında, Azerbaycan Devlet Üniversitesi, Arap Dili ve Edebiyatı Bölümünden iyi bir derece ile mezun olmuştur.<a href="https://www.altayli.net/turkluge-ve-bagimsizliga-adanmis-bir-omur-ebulfez-elcibey.html#_edn24" name="_ednref24"><sup>[24]</sup></a> Elçibey’in ve arkadaşlarının mezun olduğu Şark Dilleri ve Enstitüsü o yıllarda doğu ülkelerinde çalıştırılmak üzere Farsça ve Arapça bilen uzmanlar yetiştiriyordu. Bu doğu ülkeleri, Sovyet rejimi ile aynı politikaya sahip ülkelerdi ve Sovyetlerin özellikle Arap dilini konuşan ülkeler ile arası daha iyiy­di. Bu yüzden sadece Arapça bilen uzmanlarını yurt dışına gönderiyordu. Ebulfez Elçibey’in gönderileceği yer olan Mısır’da ise yönetimde bulunan kişi Cemal Abdunnasir idi. Bu kişinin Sovyetlere yakın bir kimse olduğu biliniyordu ve bu nedenle Sovyet rejimi tarafından destek görüyordu.<a href="https://www.altayli.net/turkluge-ve-bagimsizliga-adanmis-bir-omur-ebulfez-elcibey.html#_edn25" name="_ednref25"><sup>[25]</sup></a> 1963 yılında Ruslar Mı­sır’da bulunan Asvan Barajı’nı inşa ederlerken, dil konusunda yardımcı olunması amacı ile Arapça bilen uzmanları Mısır’da görevlendirdi. Görevlendirilenler arasında Elçibey ve yakın ar­kadaşları da bulunmaktaydı.<a href="https://www.altayli.net/turkluge-ve-bagimsizliga-adanmis-bir-omur-ebulfez-elcibey.html#_edn26" name="_ednref26"><sup>[26]</sup></a></p>
<p>Elçibey’in Assuan Barajı’ndaki görevi Sovyet uzmanların, Arap işçileriyle olan diyalogunu sağlamaktı. Elçibey bu görevi esnasında, inşaatla ilgilenen üst düzey Sovyet ve Arap yetkilile­riyle yakın temaslarda bulunmuştur. Ancak Elçibey kendi tavır­larından hiçbir zaman ödün vermemiş, tanık olduğu yanlış bir durum olduğunda kim olursa olsun gereken eleştirmeyi de yapmasını bilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/turkluge-ve-bagimsizliga-adanmis-bir-omur-ebulfez-elcibey.html#_edn27" name="_ednref27"><sup>[27]</sup></a> Bu görevi sırasında, bir ara Sovyet Ko­münist Partisi Başkanı Kruşçev, ziyaret için Mısır’da bulunmuş­tur. Tarihler 1964’ü göstermektedir ve bu dönemde Kıbrıs Me­selesi gündemdedir ve Kruşçev’in Kıbrıs Meselesinde Yunanla­rın tarafında olduğu bilinmektedir. Bu yüzden ziyarette Elçibey, Kruşçev ile tokalaşmayı kabul etmez. Bunun üzerine Sovyetler tarafından Elçibey’e yurtdışı yasağı konur ve bu tarihten itiba­ren Elçibey KGB’nin yakın takibine alınır.<a href="https://www.altayli.net/turkluge-ve-bagimsizliga-adanmis-bir-omur-ebulfez-elcibey.html#_edn28" name="_ednref28"><sup>[28]</sup></a> Elçibey Mısır’daki görevinin tamamlanmasının ardından Bakü’ye geri döner. Mı­sır’da ya da diğer ülkelerdeki görevini tamamlayıp dönenler, cebinde tonlarca para, altında arabaları varken, Elçibey’in bavu­lunda sayısız kitap, aklında ise milletinin bağımsızlığı konusun­daki sayısız düşünceler bulunmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/turkluge-ve-bagimsizliga-adanmis-bir-omur-ebulfez-elcibey.html#_edn29" name="_ednref29"><sup>[29]</sup></a></p>
<p>Elçibey ülkesine döndükten sonra 1965 yılında Azerbay­can Devlet Üniversitesinde Asya ve Afrika Ülkeleri Tarihi saha­sında yüksek lisansa başlamış, hocası olan Zeki Bünyadov ile Tolunoğulları Devleti üzerine araştırmalar yapmıştır. Elçibey, 1 Ocak 1968 tarihinde ise Azerbaycan Devlet Üniversitesinde Asya ve Afrika Ülkeleri Tarihi Kürsüsü’nde öğretim görevlisi oldu ve 1969 yılında “Tulunoğulları Devleti” adlı doktora tezini Azerbaycan Baku Devlet Üniversitesinde ünlü tarihçi Zeki Bünyodov önderliğinde tamamladı.<a href="https://www.altayli.net/turkluge-ve-bagimsizliga-adanmis-bir-omur-ebulfez-elcibey.html#_edn30" name="_ednref30"><sup>[30]</sup></a></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-81021" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/08/El%C3%A7ibey-3.jpg" alt="" width="800" height="600" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/08/Elçibey-3.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/08/Elçibey-3-768x576.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span><strong>3. SİYASİ YAŞAMI</strong></span></p>
<p>Üniversite öğrenimi ve iş hayatının ilk yıllarından itibaren milli şuuru benimsemiş bir Türk aydını profili çizen Ebulfez Elçibey, yakın çevresindeki davâ arkadaşlarının da teşvikiyle günden güne aktif siyasete doğru sürüklenmiştir. Ancak bu yö­nelim, başarılı bir akademisyeni çalışmalarından koparacak, buna mukabil, genelde Türk siyasi tarihinin, özelde de Azerbay­can Türklerinin tarihinde mümtaz bir yere sahip bir büyük lide­rin ortaya çıkışına vesile olacaktır. Elçibey, politikaya atılmasını kişisel bir tercih olmaktan ziyade, bir zorunluluk olduğunu dile getirmektedir.<a href="https://www.altayli.net/turkluge-ve-bagimsizliga-adanmis-bir-omur-ebulfez-elcibey.html#_edn31" name="_ednref31"><sup>[31]</sup></a> Dönemin siyasi yapısı göz önüne alınırsa Sov­yet rejimi ve İran arasında paylaşılmış topraklar üzerinde milli bir devlet inşa etmek iddiasıyla ortaya çıkan Elçibey’in canından başka ileri süreceği bir sermayesi bulunmuyordu. Ancak onun kalbinde yatan Türklük ve bağımsızlık aşkı, bütün bu teh­likeleri görmezden gelerek uğruna can vermeye değer bir ülkünün peşinden gitmesini sağlamıştır. O, tüm zorluklara rağmen hümanist ve demokrat kişiliği ile dünya siyasetine damga vur­muş bir şahsiyettir.<a href="https://www.altayli.net/turkluge-ve-bagimsizliga-adanmis-bir-omur-ebulfez-elcibey.html#_edn32" name="_ednref32"><sup>[32]</sup></a></p>
<p>Elçibey, 1964 yılında Mısır’dan Bakü’ye döndüğü sıralar Sovyet rejimi konusundaki muhalif fikirleri dolayısıyla KGB tarafından yakın takibe alınmıştı. Bu nedenle bir kez daha yurt­dışı görevine gönderilmesi pek mümkün görünmeyen Elçibey, siyasi fikirleri ve ilmi çalışmalarını aynı anda yürütmenin çare­lerini arıyordu. Ancak bunların bir arada yürütülmesi mümkün olmadığından önceliği ilmi çalışmalara verdi. Evvela siyasi fikir­lerini sağlam bir tarihsel zemine oturtması gerekiyordu. Aksi takdirde yetersiz bilgiler neticesinde yanlış mecralara sürüklenebilirdi.<a href="https://www.altayli.net/turkluge-ve-bagimsizliga-adanmis-bir-omur-ebulfez-elcibey.html#_edn33" name="_ednref33"><sup>[33]</sup></a> Halkı kendi tarihine döndürmek, bağımsızlığa giden yolun başlangıcıydı. Elçibey’e göre bu millet kendi tarihini ve kökenini bilmeliydi ve uzun geceler kafasını meşgul eden bütün meselelerin çözümü için mücadeleye atılmaya karar verdi. İlk iş olarak da halka Türklüğün tebliğini yapacaktı.<a href="https://www.altayli.net/turkluge-ve-bagimsizliga-adanmis-bir-omur-ebulfez-elcibey.html#_edn34" name="_ednref34"><sup>[34]</sup></a></p>
<p>Ebulfez Elçibey’in politik bir figür olarak ortaya çıkması ve Azerbaycan gençliğini etkilemeye başlaması, 1968 yılında Tarih Fakültesi’ndeki Asya ve Afrika Ülkeleri Bölümündeki öğ­retim üyeliği zamanına rastlamaktadır. Elçibey, bu dönemde öğrencilerine tarih öğretmeyi, o günün vaziyetini anlatmayı, milletine ve vatanına karşı sevgi aşılamayı bir hoca olarak vic­dani bir yükümlülük addetmekteydi. Nitekim Tarih Fakültesi’ndeki derslerde ders programının dışına çıkarak öğrencileri­ne milli bilinci aşılamaya yönelik konuşmalar yapıyordu.<a href="https://www.altayli.net/turkluge-ve-bagimsizliga-adanmis-bir-omur-ebulfez-elcibey.html#_edn35" name="_ednref35"><sup>[35]</sup></a> He­nüz daha 30 yaşında olan bu gözü pek hocanın sınıfta talebeleri huzurunda anlattıklarını, değil ifade etmek, düşünmek bile Sov­yet Azerbaycanı’nda cesaret isteyen bir şeydi. Kendisine duyu­lan saygı günden güne artan Ebulfez Hoca, büyük sevgi ve say­gısını kazandığı talebelerinin bitmek tükenmek bilmeyen soru­larına muhatap oluyor, içten bir kaynaşmaya ve sevgi yumağına dönüşen derslerinde onlara; “sizler büyük bir milletin evlatları­sınız” diye sesleniyordu.<a href="https://www.altayli.net/turkluge-ve-bagimsizliga-adanmis-bir-omur-ebulfez-elcibey.html#_edn36" name="_ednref36"><sup>[36]</sup></a></p>
<p>Elçibey’in akademisyenlik yıllarındaki söylemi üç temel noktaya temas ediyordu. Bunlardan ilki; habis bir hastalık gibi Azerbaycan gençliğini zehirleyen komünist rejimin hakiki yü­zünü ortaya koyan gerçeklikler üzerineydi ve bunu fırsat bul­duğu her mecrada korkusuzca dile getiriyordu. İkinci mesele ise; Azerbaycan’ın adeta bir sömürge gibi idare ediliyor oluşuy­du. Elçibey’e göre Arap ülkelerinde şahit olduğu İngiliz ve Fran­sız sömürgeciliği ile Rusların Türk kökenli halklar üzerinde yürüttükleri politikaların hiçbir farkı yoktu. Üçüncü temel ko­nuyu ise; Türkçenin bu topraklardaki geleceği teşkil ediyordu. Ona göre böyle giderse toplumun Rusça konuşmaya özendiril­mesi ve resmi kurumlarda Türkçe yazışmaların yasaklanması neticesinde Türkler büyük bir asimilasyona uğrayacak, bu ne­denle de Azerbaycan’daki Türk milli varlığı tehlikeye girecekti.<a href="https://www.altayli.net/turkluge-ve-bagimsizliga-adanmis-bir-omur-ebulfez-elcibey.html#_edn37" name="_ednref37"><sup>[37]</sup></a></p>
<p>Bu meseleler doğrultusunda Elçibey’in 4 temel umdesi bulunuyordu:</p>
<ol>
<li>Azerbaycan’ın tamamen bağımsız hâle gelmesi,</li>
<li>Karabağ’ın kurtarılması,</li>
<li>İran Azerbaycanı ile bütünleşme,</li>
<li>Türkiye ile bir konfederasyon kurarak buradan Türk birliğine geçme.</li>
</ol>
<p>Bu fikirler emperyalizm ve sömürge yanlıları için son de­rece ürkütücü fikirlerdi.<a href="https://www.altayli.net/turkluge-ve-bagimsizliga-adanmis-bir-omur-ebulfez-elcibey.html#_edn38" name="_ednref38"><sup>[38]</sup></a></p>
<p>Elçibey’in üniversite gençliğini örgütlemesi ve Türkçülük fikirleri kısa zaman sonra Sovyet rejiminin karanlık yüzü olan KGB’nin dikkatini çekmişti. Zaten Elçibey’in fikriyatından ziya­desiyle rahatsız olan KGB, ruhunu ve benliğini kiraya vermiş bir öğrencinin mektupla durumu Sovyet ajanlarına jurnallemesi neticesinde Elçibey’e odaklandı.<a href="https://www.altayli.net/turkluge-ve-bagimsizliga-adanmis-bir-omur-ebulfez-elcibey.html#_edn39" name="_ednref39"><sup>[39]</sup></a> 1974 yılının şubat ayında üst üste dört defa KGB’ye ifade vermeye çağrıldı. Her defasında rejim aleyhtarı konuşmalar yapmakla ve milliyetçi fikirler yay­makla itham ediliyordu. Ancak kimseye yalan söylememeyi şiar edinmiş bu genç üniversite hocası, KGB ajanlarına da açıkça yaptığı şeylerin doğruluğunu ve kimseden çekinecek bir duru­mu olmadığını anlatıyordu.<a href="https://www.altayli.net/turkluge-ve-bagimsizliga-adanmis-bir-omur-ebulfez-elcibey.html#_edn40" name="_ednref40"><sup>[40]</sup></a></p>
<p>Görünen o ki KGB ajanları Elçibey’in örgütlediği gizli teş­kilatın varlığından haberdar olarak bu oluşumun izlerini sür­mekteydiler. Ancak ortada çok fazla delil bulamadıklarından olsa gerek, Elçibey’in şahsına yönelik baskılara giriştiler. Ko­münist Parti tarafından görüşmeye çağırılan Elçibey’e para ve çeşitli imkânlar teklif edilerek mücadelesinden vazgeçmesi is­tendi.<a href="https://www.altayli.net/turkluge-ve-bagimsizliga-adanmis-bir-omur-ebulfez-elcibey.html#_edn41" name="_ednref41"><sup>[41]</sup></a> Sovyet rejimi olayı daha da ileri götürerek tarih, hukuk, felsefe ve bilimsel komünizm derslerine giren bütün akademis­yenlerin komünist olduğunu beyan eden bir belgeye imza atma­ları istendi.<a href="https://www.altayli.net/turkluge-ve-bagimsizliga-adanmis-bir-omur-ebulfez-elcibey.html#_edn42" name="_ednref42"><sup>[42]</sup></a> Elçibey’in göstermelik bir şekilde bunu kabul et­miş gibi görünmesi ardından istediği sonucu alamayan KGB ajanları kirli bir komplo tertip ettiler.</p>
<p>Yakın-doğu Halk Edebiya­tı Bölümü’nden gönderilen bir mektupta “Azerbaycan’ın prole­ter beynelmilelciliği sayesinde anne babalarının yani komünist­lerin sözlerinden çıkmayan Azerbaycan gençlerinin her ne ka­dar Elçibey’in propagandasından etkilenmeseler bile, bu şahsın talebe önündeki tebligatına derhal son verilmesi” gerektiği be­lirtiliyordu. Bu ihbarlar neticesinde Sovyet Sosyalist Cumhuri­yet Başsavcılığı tarafından ihtar verilmek suretiyle uyarılan Elçibey, buna rağmen Türkçülük ve bağımsızlık söylemlerine devam edince, 13 Kasım 1974 tarihinde kendisi hakkında tutuk­lama kararı çıkartıldı. 12 yıla kadar hapsi istenen Elçibey, üni­versite kürsüsü de dâhil olmak üzere her mecrada bağımsızlığı ve Sovyet rejimi tarafından yok edilmek istenen Türkçülüğü, milli bilincin Azerbaycan gençleri üzerinde uyanması için canını yok pahasına sayarak tebliğ ettiği için 20 Kasım 1974 günü tu­tuklandı.<a href="https://www.altayli.net/turkluge-ve-bagimsizliga-adanmis-bir-omur-ebulfez-elcibey.html#_edn43" name="_ednref43"><sup>[43]</sup></a></p>
<p>Elçibey, Azerbaycan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti ceza kanununun 57. maddesine göre milliyetçilik yapmak, 188. Mad­denin 2. bendine göre ise “Sovyet rejimine karşı gelen” tutumlar sergilemek suçundan bir buçuk yıl hapis cezasına çarptırıldı. O ise bu yaptığının suç değil, aslında bir gereklilik olduğunu savu­nuyordu. Karar gereği tüm akademik unvanları elinden alınarak taş ocaklarında çalıştırılmak üzere Bakü’nün 30 km uzağında bulunan Karabağ kasabasına gönderildi.<a href="https://www.altayli.net/turkluge-ve-bagimsizliga-adanmis-bir-omur-ebulfez-elcibey.html#_edn44" name="_ednref44"><sup>[44]</sup></a></p>
<p>Esaretten 17 Temmuz 1976 tarihinde kurtulan Elçibey’in hayatı zor bir dönemece girmişti. Artık bağımsızlık mücadelesi yanında bir de geçim sıkıntısı ile mücadele etmek zorundaydı. Üniversitedeki görevine geri dönmesi yönetim tarafından engel­lenmiş<a href="https://www.altayli.net/turkluge-ve-bagimsizliga-adanmis-bir-omur-ebulfez-elcibey.html#_edn45" name="_ednref45"><sup>[45]</sup></a>, çaldığı tüm kapılar yüzüne kapanmıştı.<a href="https://www.altayli.net/turkluge-ve-bagimsizliga-adanmis-bir-omur-ebulfez-elcibey.html#_edn46" name="_ednref46"><sup>[46]</sup></a> 5-6 ay işsiz kaldıktan sonra eski hocası Cihangir Bey’in yardımlarıyla 7 Aralık 1976 tarihinden itibaren Azerbaycan Salman Mümtaz El-yazmaları Enstitüsü’nde bir memur rütbesinde çalışmaya baş­ladı.<a href="https://www.altayli.net/turkluge-ve-bagimsizliga-adanmis-bir-omur-ebulfez-elcibey.html#_edn47" name="_ednref47"><sup>[47]</sup></a> Hocası Cihangir Bey, kendisini; “burası üniversite değil, elyazmaları enstitüsü, burada sadece elyazmaları ile ilgilene­ceksin” diyerek uyarmasına rağmen, Elçibey’in inandığı ülkü­den kolay kolay vazgeçmeye niyeti yoktu. Gizlice eski öğrencile­riyle buluşarak toplantılar tertip etmeye ve bağımsızlık müca­delesinin bir sonraki aşamasının nasıl olması gerektiği husu­sunda kafa yormaya başlamıştı.<a href="https://www.altayli.net/turkluge-ve-bagimsizliga-adanmis-bir-omur-ebulfez-elcibey.html#_edn48" name="_ednref48"><sup>[48]</sup></a> Bu sayede ilmi çalışmalarına da yeniden dönme şansı yakalayan Elçibey, 1981 yılında şube müdürü olarak terfi etmiş, daha sonra Azerbaycan cumhurbaş­kanı oluncaya dek bu görevini sürdürmüştür.<a href="https://www.altayli.net/turkluge-ve-bagimsizliga-adanmis-bir-omur-ebulfez-elcibey.html#_edn49" name="_ednref49"><sup>[49]</sup></a></p>
<p>Ebulfez Elçibey 1980’li yıllardan itibaren aktif siyasete tekrar dönmeye başlayacaktır. Bakü Üniversitesi’nde hocalık yaptığı dönemde genç dimağlara ektiği Türkçülük ve bağımsız­lık tohumları, artık yavaş yavaş filizlenmiş ve meyve vermeye başlamıştı. Bu üniversitenin bağrından çıkan teşkilatlardan biri olan “Yurt Birliği” adeta onun üniversite yıllarındaki faaliyetle­rinin bir devamı niteliği taşımaktaydı. Birlik üyeleri Elçibey’in fikri önderliğine son derece önem vermekteydi. Onun bazı et­kinliklere bizzat katılması genç üyeler üzerinde büyük bir heye­can yaratıyordu.<a href="https://www.altayli.net/turkluge-ve-bagimsizliga-adanmis-bir-omur-ebulfez-elcibey.html#_edn50" name="_ednref50"><sup>[50]</sup></a> Azerbaycan gençliği arasında filizlenen bu tür oluşumların nihai hedefi ise “Bağımsız Azerbaycan” ülküsü­nü hayata geçirmekti. Ancak dönemin şartları henüz buna mü­sait değildi. Sovyet-Rus emperyalizmi yine Türklük adına kanlı ve alçakça bir senaryoyu sahneye koymaya çalışıyordu. 1987­-1988 yıllarında arkalarına Sovyet desteğini alan Ermeniler, Azerbaycan Türklüğünün öz toprağı olan Karabağ bölgesine kendi bayraklarını dikerek bölgede yaşayan Türklere eziyet etmeye başladılar. Ermenileri bununla da yetinmeyerek özerk bölgenin Ermenistan’la birleştiğini açıklaması ise adeta Azer­baycan bağımsızlık hareketinin fitilini ateşledi.<a href="https://www.altayli.net/turkluge-ve-bagimsizliga-adanmis-bir-omur-ebulfez-elcibey.html#_edn51" name="_ednref51"><sup>[51]</sup></a></p>
<p>Ermenistan’da başlatılan anti-Türk propagandalar ve Türklerin zorla göçe tabi tutulması ardından Azerbaycan’da derin bir milli uyanış meydana gelmiş, Türkler 17 Kasım 1988’den başlayarak, 5 Aralık 1988’e kadar eski adı Lenin olan, yani Azadlık Meydanına akın etmişlerdir:</p>
<p>“1988 ekiminde ilk defa binlerce insan Lenin meydanında gösteri yapmakta, gece gündüz, günlerce meydandan ayrılma­maktadır. Azerbaycan’ın her tarafından insanlar bu nümayişçi­lere yemek taşımaktadır. Tanklar kalabalığın etrafını sarmıştır. Askerlere ‘hücum’ emri verir ve Lenin meydanında bir ‘azadlık’ kavgası başlar. O günden sonra meydanın adı ‘Azadlık Meydanı’dır. Coplar, değnekler, göz yaşartıcı bombalar… İnsanlar kan revan içinde… Ebulfez, bir lider olarak, ön saftadır ve yaralıdır. Askerlerin ilk hedefi odur. Fakat yıllarca çile çekerek yetiştirdiği üniversite talebeleri Ebulfez’in etrafını çevirirler ve böylece Ebulfez ölmekten kurtulur”.<a href="https://www.altayli.net/turkluge-ve-bagimsizliga-adanmis-bir-omur-ebulfez-elcibey.html#_edn52" name="_ednref52"><sup>[52]</sup></a></p>
<p>Bu meydan hareketi 5 Aralık günü sert bir müdahale ile sonlandırılmış içlerinde Elçibey’in de bulunduğu fikir önderleri tutuklanarak hapse atılmıştır. Bir ay boyunca hapis yatan Elçibey 5 Ocak günü tekrar özgürlüğüne kavuştu.<a href="https://www.altayli.net/turkluge-ve-bagimsizliga-adanmis-bir-omur-ebulfez-elcibey.html#_edn53" name="_ednref53"><sup>[53]</sup></a> Bu ikinci tutukluluğunu Elçibey şöyle anlatmaktadır: “1988’de 4 Aralığı 5 Aralığa bağlayan gece askerler bizi kuşatıp otobüslere doldur­dular ve hapishaneye götürdüler. Bayıl Hapishanesi’nde 30 gün gözaltında kaldım”.<a href="https://www.altayli.net/turkluge-ve-bagimsizliga-adanmis-bir-omur-ebulfez-elcibey.html#_edn54" name="_ednref54"><sup>[54]</sup></a></p>
<p>Bayıl’dan bırakıldıktan sonra mücadeleye atılmak için faz­la bir zamanının kalmadığını anlayan Elçibey, vakit geçirmeksi­zin faaliyetlerine başladı. Zira milli bağımsızlık hareketini daha fazla erteleyemezdi. Karabağ’daki Ermeni tahribatı her geçen gün artmaktaydı ve Moskova güdümündeki politikacılar Türklerin Karabağ’dan tamamen kovulması senaryosunu hayata geçirmeye hazırlanıyorlardı. Azerbaycan komünist yönetiminin pasif lideri Bağırov’un azledilip yerine uzun zamanlardan beri Azerbaycan’dan uzak bulunan Vezirov’un getirilmesi de kötü gidişata tuz biber ekti. Azerbaycan’ın bütün yurtseverlerini aynı safta mücadele etmeye çağıracak milli bir oluşuma ihtiyaç artık had safhaya ulaşmıştı.<a href="https://www.altayli.net/turkluge-ve-bagimsizliga-adanmis-bir-omur-ebulfez-elcibey.html#_edn55" name="_ednref55"><sup>[55]</sup></a> Zira, Ermeni saldırıları ve Karabağ sorununun çözümüyle örgütsüz bir biçimde mücadele etmenin beyhude bir iş olduğu, daha organize bir mücadele modelinin benimsenmesi gerektiği inancı hasıl olmuştu.<a href="https://www.altayli.net/turkluge-ve-bagimsizliga-adanmis-bir-omur-ebulfez-elcibey.html#_edn56" name="_ednref56"><sup>[56]</sup></a></p>
<p>Azerbaycan’ın bağımsızlığına giden çileli yolu şüphesiz kan ve gözyaşı ile yıkanmıştı. Elçibey’in Azerbaycan Halk Cephesi’nin (AHC) başına geçerek bu mücadeleyi bir başka safhaya taşıması ise tam anlamıyla bir dönüm noktası oldu. Elçibey uzun yıllardan beri söylemlerinde Azerbaycan bağımsızlık ha­reketinin resmi bir zemine oturtulması ve mücadelenin siyasî alana taşınması gerektiğini dile getiriyordu. Zira Sovyet reji­minde Türklerin hakkını savunması gereken vekillerin bir kısmı baskı ve zorlamayla pasif hale getirilmekte, bir kısmı ise kendi çıkarlarını milletin istikbalinden önde tutarak yanlış işlere te­vessül etmekteydi. Gorbaçov döneminin yarattığı göreceli fikir hürriyeti ile Baltık ülkeleri başta olmak üzere muhtelif bölge­lerdeki milli uyanışlar Azerbaycan’da da kendisini hissettiriyordu.<a href="https://www.altayli.net/turkluge-ve-bagimsizliga-adanmis-bir-omur-ebulfez-elcibey.html#_edn57" name="_ednref57"><sup>[57]</sup></a></p>
<p>Bu dönemde bağımsızlık fikrini benimseyen ve müca­deleye koyulan çok sayıda müstakil dernek ve teşkilatın varlığı halk arasında bilinmekte, her geçen gün artan Ermeni ve Rus baskısı halkı bu cemiyetler etrafında toplanmaya sevk etmek­teydi. Çenlibel Birliği, Varlık Cemiyeti ve Yurt Birliği bunlardan sadece bir kaçıydı. Elçibey bu kuruluşların birçoğunda aktif olarak görev almıştı. Ancak bu oluşumların daha kuşatıcı bir platformda birleştirilmesi fikri her geçen gün ağırlık kazanıyordu.<a href="https://www.altayli.net/turkluge-ve-bagimsizliga-adanmis-bir-omur-ebulfez-elcibey.html#_edn58" name="_ednref58"><sup>[58]</sup></a> Elçibey ise bir takım ön çalışmalar yapmadan, böyle bir girişimin başarısızlıkla sonuçlanabileceğini düşünüyordu. Her şeyden önce, bu tür bir teşebbüsün, aydınların geniş onayını almış olması gerekiyordu. Halkın problemlerini çözmek için kurulacak bir teşkilat uzun soluklu olmalıydı ve bunun için de mevcut bütün siyasi örgütlerin müşterek bir amaç istikametinde bu oluşumda yer almaları şarttı. Bu görüşler kabul gördü ve Halk Cephesi’nin teşkil edilmesi hedefine yönelik hazırlık çalış­malarının başlatılmasına karar verildi.<a href="https://www.altayli.net/turkluge-ve-bagimsizliga-adanmis-bir-omur-ebulfez-elcibey.html#_edn59" name="_ednref59"><sup>[59]</sup></a></p>
<p>AHC İnisiyatif Grubu ve Varlık Birliği arasında mart ayının ilk günlerine kadar süren görüşmeler sonucu varılan mutabaka­ta göre, AHC Geçici İnisiyatif Merkezi (AHC-GİM) ve iki tarafın beşer kişi ile katılacağı koordinasyon kurulu oluşturuldu. 13 martta AHC-GİM’e Çenlibel, Bakü Alimler Kulübü gibi diğer bazı örgütler de katıldı. Aynı gün AHC-GİM resmi izin almak için Azerbaycan Yüksek Sovyeti’ne talepte bulundu. Ülke halkından binlerce kişi de AHC’yi desteklemek üzere Azerbaycan Komü­nist Parti Birinci Sekreteri Ebdürrahman Vezirov’a yazılı başvu­ruda bulundu. Ardından ünlü Azerbaycan yazar ve şairleri İsma­il Şıhlı, Yusif Semedoğlu, Memmed Araz ve Sabir Rüstemhanlı, Azerbaycan halkına çağrıda bulunarak demokratikleşme müca­delesi için AHC’de birleşmeyi önerdiler. Ülkede oluşan bu ka­muoyunun baskısı sonucunda AHC-GİM Koordinasyon Kurulu ile görüşmeyi kabul eden Azerbaycan Komünist Parti Birinci Sekreteri Vezirov, ilke olarak AHC’yi kurma fikrine karşı olma­dığı düşüncesini belirttikten sonra demokratik halk hareketi liderlerini dikkatli olmaları ve CIA ile bağlantılı olduğu için Öz­gürlük Radyosuna çıkmamaları konusunda uyardı.<a href="https://www.altayli.net/turkluge-ve-bagimsizliga-adanmis-bir-omur-ebulfez-elcibey.html#_edn60" name="_ednref60"><sup>[60]</sup></a></p>
<p>1988 kasımında yaşanan Ermeni olayları neticesinde bu eğilim daha da güçlü hale gelmeye başladı. Azerbaycan toprak­larının Rus ve Ermeni işgalinden kurtarılması için silahlı müca­deleye başlanması halkın bağımsızlık uğruna her türlü fedakâr­lığı yapmaya hazır olduğunun kanıtıydı adeta. Gönüllü birlikler cepheye otobüslerle akın ederek, Ermeni işgalcilere karşı canla başla mücadele etmeye başladılar. Zaten bağımsızlık uğruna M. Emin Resulzade ve Elçibey gibi önderler gereken her şeyi yapmıştı. Artık bu ateşi eline alacak ve bir yangına dönüştüre­cek olan halkın ta kendisiydi.</p>
<p>AHC’nin halk arasında giderek güçlenmesinden rahatsız olan Kızıl Ordu, Azadlık Hareketi’nin Azerbaycan’dan yayılarak tüm Türkleri kucaklayan milli bir harekete dönüşmesinden korkup, Bakü’ye girdi. Amaçları AHC hareketini başlamadan susturmak ve yok etmekti. Ancak Hanım Halilova önderliğinde 5 bin Türk kadını kendisini Rus tankları­na siper ederek, bu teşebbüsü bertaraf etti. Ruslar sadece AHC binasını yerle-bir etmekle yetinerek gerisin geriye döndüler. Nihayet 16 Temmuz 1989’da Ebulfez Elçibey, AHC’nin 196 üye­sinin katılımıyla hareketin başkanı olarak seçildi.<a href="https://www.altayli.net/turkluge-ve-bagimsizliga-adanmis-bir-omur-ebulfez-elcibey.html#_edn61" name="_ednref61"><sup>[61]</sup></a> Azerbaycan halkına bağımsızlığa giden yolda öncülük etmesi maksadıyla kurulan AHC’nin halktan gördüğü büyük desteğin ardından, Sovyet yönetimi bu oluşumu 3 Ekim 1989 tarihinde resmen tanımak zorunda kalmıştır.<a href="https://www.altayli.net/turkluge-ve-bagimsizliga-adanmis-bir-omur-ebulfez-elcibey.html#_edn62" name="_ednref62"><sup>[62]</sup></a></p>
<p>Azerbaycan Komünist Partisi, AHC’nin talebi doğrultu­sunda hareket ederek Karabağ’ın özerklik statüsünü kaldırıp, Azerbaycan’a bağlandığını açıkladı. Moskova bu haberi alınca 19 Ocak 1990 tarihinde Bakü’de olağanüstü hâl ilan eder. Bu­nun Bakü televizyonunda duyulduğu hâlde halkın dağılmadığı ileri sürülerek istenmeyen olayların zemini hazırlandı. Oysaki durum böyle değildir. KGB tarafından kasti olarak Bakü televiz­yon binası bombalanmıştır ve halkın bundan haberi yoktu. De­vamında Kızıl Ordu birlikleri, halkın dağılmadığı bahanesiyle, gece yarısı birçok kişiyi öldürdü, yaralılar ve sayısız kişi tutuk­landı. Ancak bu alçak plan da Azeri halkını yıldıramadı. Bilakis AHC’nin etrafında daha sıkı bir şekilde kenetlenmelerine neden oldu. 22 ocakta Şehitler Parkı’nda yapılan cenaze merasimine iki milyonu aşkın kişi katıldı. Kırk gün boyunca grev ilan edile­rek, daha önce zorla kayıt altına alınan halk Komünist Parti’den istifa etmeye başladı. Moskova, artık her geçen saniye Bakü’deki iktidarını ve denetimini kaybetmeye başlamıştı. Hatta Azerbay­can Komünist Partisi Genel Sekreteri Ayaz Muttalibov bile halkı sakinleştiremedi. Artık bağımsızlık fikrinin fitili tamamen ateşlenmişti. 1991’in ağustos ayında halk askerlere rağmen Azadlık Meydanı’na girdi ve Lenin heykelini yerle-bir etti. Bunun neti­cesinde, Azerbaycan Parlamentosu, Azerbaycan’ın bağımsızlığı­nı kabul etti. Böylelikle Azerbaycan Sovyetlerden ayrılıyor ve kendi bağımsızlığını ilan ediyordu.<a href="https://www.altayli.net/turkluge-ve-bagimsizliga-adanmis-bir-omur-ebulfez-elcibey.html#_edn63" name="_ednref63"><sup>[63]</sup></a></p>
<p>Bağımsız Azerbaycan Cumhuriyeti’nin ilk başkanı Ayaz Muttalibov oldu. Ancak Ermenilerin 26 Şubat 1992 tarihinde gerçekleştirmiş oldukları Hocalı Katliamı sonrası, Muttalibov’un sessiz kalışı halkın desteğini kaybetmesine neden oldu. Bunun üzerine devlet başkanlığı seçimi yenilenmek zorunda kalındı. 7 Haziran 1992 tarihinde yapılan seçimlerde yüzde altmış oy alan Elçibey, Azerbaycan’ın ikinci cumhurbaşkanı oldu.<a href="https://www.altayli.net/turkluge-ve-bagimsizliga-adanmis-bir-omur-ebulfez-elcibey.html#_edn64" name="_ednref64"><sup>[64]</sup></a> Elçibey, 17 Haziran 1992 tarihinde de milyonlarca kişinin katıldığı coşkulu bir törenle Kuranı Kerim’e el basıp, Azerbaycan Türk halkına şu şekilde and içti:</p>
<p>“Azerbaycan Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı yetkilerini vicdanla hayata geçireceğime, Azerbaycan Cumhuriyeti’nin anayasasına ve kanunlarına dönmeden amel edeceğime, vata­nımızın istiklalini ve arazi bütünlüğünü göz bebeği gibi koruya­cağıma, Azerbaycan vatandaşlarının hak ve hürriyetlerinin bek­çiliğinde olacağıma, halkın yüksek itimadını doğrultacağıma yemin ederim.”<a href="https://www.altayli.net/turkluge-ve-bagimsizliga-adanmis-bir-omur-ebulfez-elcibey.html#_edn65" name="_ednref65"><sup>[65]</sup></a></p>
<p>Bilindiği üzere Elçibey, ilk ziyaretini Ankara’ya Anıtka­bir’e yaptı ve bu sırada yakasında bir Atatürk rozeti vardı. Anıt­kabir ziyareti sırasında anı defterine yazdığı “senin askerin” cümlesi Atatürk’ün Elçibey üzerindeki etkisini gözler önüne sermektedir.</p>
<p>Elçibey döneminin dış politikası, Rusya’ya karşı Azerbay­can’ın bağımsızlığını sürdürme, Karabağ’da yaşanan sorunun ulusal egemenlik ve toprak bütünlüğü çerçevesinde çözülmesi, İran’la iyi ilişkiler geliştirme, Türkiye ile stratejik ortaklık kur­ma ve Batılı devletler ile Rusya faktörü göz ardı edilmeden den­geli bir şekilde ilişkiler kurmaktı.<a href="https://www.altayli.net/turkluge-ve-bagimsizliga-adanmis-bir-omur-ebulfez-elcibey.html#_edn66" name="_ednref66"><sup>[66]</sup></a> Ancak Rusya’nın Azerbaycan gibi stratejik konuma sahip bir ülkeyi yalnız bırakmayacağı da maalesef bilinen bir gerçekti. Özellikle Elçibey gibi sağlam bir cumhurbaşkanının yönetimde olması Rusya’yı endişelendiriyordu. Çünkü Elçibey, Türklüğün yaşatılması ve yüceltilmesi için sadece Azerbaycan Türklerinin uyanışını değil, bütün Türk cumhuriyetlerinde yaşayan Türklerin uyanışını sağlamıştı.<a href="https://www.altayli.net/turkluge-ve-bagimsizliga-adanmis-bir-omur-ebulfez-elcibey.html#_edn67" name="_ednref67"><sup>[67]</sup></a> Bu durum elbette Rusya’nın hoşuna gitmemiş, sahnede kirli oyunlar oynatılmaya başlanmıştı bile.</p>
<p>Elçibey yönetimde iken birçok kere suikast ve darbe giri­şiminde bulunuldu. 4 Haziran 1993 yılında Suret Hüseyinov tarafından Gence’de başlatılan ayaklanma bunların dördüncüsüydü ve bu kez darbeciler daha planlı ve güçlü olarak hareket ettiler. Azerbaycan’daki sükûnet ve demokrasi ortamı bu dar­beyle son buldu. Elçibey, cumhurbaşkanlığı yemininden tam bir yıl sonra görevini terk ederek doğduğu köy olan Keleki’ye döndü.<a href="https://www.altayli.net/turkluge-ve-bagimsizliga-adanmis-bir-omur-ebulfez-elcibey.html#_edn68" name="_ednref68"><sup>[68]</sup></a> Yerine de görev süresi sona erene kadar Nahçıvan meclis başkanı Haydar Aliyev vekalet etmiştir.<a href="https://www.altayli.net/turkluge-ve-bagimsizliga-adanmis-bir-omur-ebulfez-elcibey.html#_edn69" name="_ednref69"><sup>[69]</sup></a> Elçibey’in, Keleki’ye dönmesinden kısa bir süre sonra sağlık durumu kötüleşmeye başladı. Tedavi için o dönemin MHP Milletvekili Mehmet Ceylan’ın uğraşları sonucu Elçibey, Ankara Hastanesi’ne getirildi. Ancak geç kalınmıştı. Elçibey için yapılan uğraşlar netice ver­medi. Ne yazık ki 22 Ağustos 2000 tarihinde Ankara’da hayata gözlerini kapadı.<a href="https://www.altayli.net/turkluge-ve-bagimsizliga-adanmis-bir-omur-ebulfez-elcibey.html#_edn70" name="_ednref70"><sup>[70]</sup></a></p>
<p>Elçibey siyaseti sevmeyen bir insandı, siyaset onun ruhu­na hitap etmiyordu. Ancak kısa süren hayatında milletinin ba­ğımsızlığını ve hukukunu korumak adına politikadan başka bir yolun olmadığını bilmiş ve zorunluluk neticesinde siyasete gir­miştir. Elçibey bir âlim, tam bir kültür adamı idi. Siyaset bu tür insanlar için risk teşkil eder, ancak Elçibey’in ideallerini gerçek­leştirmek için başka bir çaresi yoktu.<a href="https://www.altayli.net/turkluge-ve-bagimsizliga-adanmis-bir-omur-ebulfez-elcibey.html#_edn71" name="_ednref71"><sup>[71]</sup></a></p>
<p><span><strong>EBULFEZ ELÇİBEY’İN ESERLERİ</strong></span></p>
<ul>
<li><strong>Azadlık ve Demokratiya</strong>, İstanbul 1992</li>
<li><strong>Bu Menim Taleyimdir</strong>, Bakı 1992</li>
<li><strong>Bütöv Azerbaycan Yolunda</strong>, Ankara, 1997</li>
<li><strong>Deyirdim Ki Bu Kuruluş Dağılacak</strong>, Bakı 1993</li>
<li><strong>Tolunoğulları Devleti</strong>, Bakı 1969</li>
</ul>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Pınar YİĞİT TÜRKER</strong></span></a>
</p><p><strong>Alıntı Kaynak:</strong> Azerbaycan Türk Cumhuriyetinin Kuruluşunun 100. Yılında Er Kişi EBULFEZ ELÇİBEY’E ARMAĞAN Ankara-2018</p>
<hr>
<div><span><strong>KAYNAKÇA</strong></span></div>
<div><span>♦ Bakiler, Yavuz Bülent, <strong>Elçibey: Azerbaycan’ın Unutul­maz Lideri</strong>, İstanbul 2009</span></div>
<div><span>♦ Bilgin, Taner, <strong>Bir Türk Beyi Ebulfez Elçibey</strong>, İstanbul 2016</span></div>
<div><span>♦ Cafersoy, Nazım, <strong>Elçibey Dönemi Azerbaycan Dış Poli­tikası</strong>, Ankara 2001</span></div>
<div><span>♦ Elçibey, Ebulfez, <strong>Deyirdim ki Bu Kuruluş Dağılacak</strong>, Bakı 1992</span></div>
<div><span>♦ Gezenferoğlu, <u>Fazil,</u> <strong>Ebülfez Elçibey Tarihten Geleceğe</strong>, İstanbul 1995</span></div>
<div><span>♦ Güler, Uğur, <strong>Elçibey</strong>, İstanbul 2006</span></div>
<div><span>♦ Halilova, Hanım, <strong>Ebulfez Elçibey İle Bağımsızlığa Giden Yol</strong>, İstanbul 2013</span></div>
<div><span>♦ Mutlu, Nilüfer, <strong>Ebülfez Elçibey’in Hayatı, Siyasi Faali­yetleri, Düşünceleri ve Fikriyatı</strong>, Yüksek Lisans Tezi, Ankara 2013</span></div>
<div><span>♦ Nerimanoğlu, Kâmil Veli, <strong>Azerbaycan Türklerinin Azadlıg Elçisi: Ebulfez Elçibey</strong>, İstanbul 1992</span></div>
<div><span>♦ Özdemir, Burcu, <strong>Tarihçi ve Aydın Kimliği İle Ebulfez Elçibey</strong>, Yüksek Lisans Tezi, İstanbul 2012</span></div>
<div><span>♦ Yeniçeri, Özcan, “Bir Elçibey Vardı”, <strong>Türk Yurdu, </strong>Cilt 30 (62), Sayı 274 (635), Ankara 2010</span></div>
<div><span>♦ Yılmaz, Mehmet, <strong>Çağdaş Türk Dünyası Tarihi</strong>, Konya 2009</span></div>
<div><span><strong><u>Dipnotlar:</u></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turkluge-ve-bagimsizliga-adanmis-bir-omur-ebulfez-elcibey.html#_ednref1" name="_edn1"><sup>[1]</sup></a>   Nahçıvan Özerk Cumhuriyeti’nin Ordubad iline bağlı bulunan Keleki, Zengilan dağ silsilesinin kıyısında, yalçın kayalar arasında kurulmuş, çok eski bir Türk yurduydu. 1500 m. rakıma, 60 haneye ve 300 kişilik bir nüfusa sahip köy halkı genellikle hayvancılıkla uğraşmakta ve yazları topluca “Halil Yurdu” adını verdikleri yaylalarına göçmekteydiler. Bakınız, Fazil Gezenferoğlu, <strong>Ebülfez Elçibey: Tarihten Geleceğe</strong>, İstanbul 1995, s.17; Hanım Halilova, <strong>Ebulfez Elçibey İle Bağımsızlığa Giden Yol</strong>, İstanbul 2013, s.29-30; Taner Bilgin, <strong>Bir Türk Beyi Ebulfez Elçibey</strong>, İstanbul 2016, s.15.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turkluge-ve-bagimsizliga-adanmis-bir-omur-ebulfez-elcibey.html#_ednref2" name="_edn2"><sup>[2]</sup></a>  Burcu Özdemir, <strong>Tarihçi ve Aydın Kimliği İle Ebulfez Elçibey</strong>, Yüksek Lisans Tezi, İstanbul 2012, s.9; Nilüfer Mutlu, <strong>Ebülfez Elçibey’in Hayatı, Siyasi Faaliyetleri, Düşünceleri ve Fikriyatı</strong>, Yüksek Lisans Tezi, Ankara 2013, s.3.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turkluge-ve-bagimsizliga-adanmis-bir-omur-ebulfez-elcibey.html#_ednref3" name="_edn3"><sup>[3]</sup></a>  Elçibey mensup olduğu ailenin kökeni hakkında yaptığı bir mülakatta aile büyüklerinin Tebriz yakınlarındaki Kükemer köyünden geldiğini, bu bölgede birkaç seyid ailenin bulunduğunu ve bunların da Karabağ’da iki üç nesil yaşa­dıktan sonra Ermeni-Müslüman çatışması sebebiyle göç ederek Kükemer’e geldiklerini dile getirmektedir. Elçibey’in belirttiğine göre büyük dedesi Emir Ali, Safevi Devleti’nde önemli bir makama sahip olan Şeyh Bedreddin’in kar­deşiydi. Bakınız, Ebulfez Elçibey, <strong>Deyirdim ki Bu Kuruluş Dağılacak</strong>, Bakı 1992, s.91.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turkluge-ve-bagimsizliga-adanmis-bir-omur-ebulfez-elcibey.html#_ednref4" name="_edn4"><sup>[4]</sup></a> Gezenferoğlu, <strong>a.g.e.</strong>, s.18-19.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turkluge-ve-bagimsizliga-adanmis-bir-omur-ebulfez-elcibey.html#_ednref5" name="_edn5"><sup>[5]</sup></a> Halilova, <strong>a.g.e.</strong>, s.30.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turkluge-ve-bagimsizliga-adanmis-bir-omur-ebulfez-elcibey.html#_ednref6" name="_edn6"><sup>[6]</sup></a> Uğur Güler, <strong>Elçibey</strong>, İstanbul 2006, s.16-17; Kamil Veli Nerimanoğlu, <strong>Azer­baycan Türklerinin Azadlıg Elçisi: Ebulfez Elçibey</strong>, İstanbul 1992, s.17.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turkluge-ve-bagimsizliga-adanmis-bir-omur-ebulfez-elcibey.html#_ednref7" name="_edn7"><sup>[7]</sup></a> Özdemir, <strong>a.g.t.</strong>, s.9; Mutlu, <strong>a.g.t.</strong>., s.3.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turkluge-ve-bagimsizliga-adanmis-bir-omur-ebulfez-elcibey.html#_ednref8" name="_edn8"><sup>[8]</sup></a> Gezenferoğlu, <strong>a.g.e.</strong>, s.24-25.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turkluge-ve-bagimsizliga-adanmis-bir-omur-ebulfez-elcibey.html#_ednref9" name="_edn9"><sup>[9]</sup></a> Özdemir, <strong>a.g.t.</strong>, s.10.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turkluge-ve-bagimsizliga-adanmis-bir-omur-ebulfez-elcibey.html#_ednref10" name="_edn10"><sup>[10]</sup></a> Özdemir, <strong>a.g.t.</strong>, s.10.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turkluge-ve-bagimsizliga-adanmis-bir-omur-ebulfez-elcibey.html#_ednref11" name="_edn11"><sup>[11]</sup></a> Halilova, <strong>a.g.e.</strong>, s.31.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turkluge-ve-bagimsizliga-adanmis-bir-omur-ebulfez-elcibey.html#_ednref12" name="_edn12"><sup>[12]</sup></a> Yavuz Bülent Bakiler, <strong>Elçibey Azerbaycan’ın Unutulmaz Lideri</strong>, İstanbul 2009, s.16.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turkluge-ve-bagimsizliga-adanmis-bir-omur-ebulfez-elcibey.html#_ednref13" name="_edn13"><sup>[13]</sup></a>  Sovyetler Birliği’nde temeli Lenin tarafından atılan sözde “cehaletin kovul­ması” ilkesine bağlı Marksist eğitim politikası, toplumların milli şuurunu kö­künden yok etmeye yönelik uygulamalar içermekteydi. Bunun bir beyin yıka­ma aracı olarak benimsenmiş olmasına rağmen, okur-yazarlık ve bir kısım temel bililerin öğretilmesi gibi bazı olumlu tarafları da bulunmaktaydı. Bakı­nız, Gezenferoğlu, <strong>a.g.e.</strong>, s.21.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turkluge-ve-bagimsizliga-adanmis-bir-omur-ebulfez-elcibey.html#_ednref14" name="_edn14"><sup>[14]</sup></a> Özdemir, <strong>a.g.t.</strong>, s.11.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turkluge-ve-bagimsizliga-adanmis-bir-omur-ebulfez-elcibey.html#_ednref15" name="_edn15"><sup>[15]</sup></a> Gezenferoğlu, <strong>a.g.e.</strong>, s.25.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turkluge-ve-bagimsizliga-adanmis-bir-omur-ebulfez-elcibey.html#_ednref16" name="_edn16"><sup>[16]</sup></a> Halilova, <strong>a.g.e.</strong>, s.32.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turkluge-ve-bagimsizliga-adanmis-bir-omur-ebulfez-elcibey.html#_ednref17" name="_edn17"><sup>[17]</sup></a> Güler, <strong>a.g.e.</strong>, s.18-19.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turkluge-ve-bagimsizliga-adanmis-bir-omur-ebulfez-elcibey.html#_ednref18" name="_edn18"><sup>[18]</sup></a> Gezenferoğlu, <strong>a.g.e.</strong>, s.25.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turkluge-ve-bagimsizliga-adanmis-bir-omur-ebulfez-elcibey.html#_ednref19" name="_edn19"><sup>[19]</sup></a> Halilova, <strong>a.g.e.</strong>, s.32.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turkluge-ve-bagimsizliga-adanmis-bir-omur-ebulfez-elcibey.html#_ednref20" name="_edn20"><sup>[20]</sup></a> Bilgin, <strong>a.g.e.</strong>, s.31.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turkluge-ve-bagimsizliga-adanmis-bir-omur-ebulfez-elcibey.html#_ednref21" name="_edn21"><sup>[21]</sup></a> Halilova, <strong>a.g.e.</strong>, s.34; Bilgin, <strong>a.g.e.</strong>, s.32.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turkluge-ve-bagimsizliga-adanmis-bir-omur-ebulfez-elcibey.html#_ednref22" name="_edn22"><sup>[22]</sup></a> Gazenferoğlu, <strong>a.g.e.</strong>, s.27-31.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turkluge-ve-bagimsizliga-adanmis-bir-omur-ebulfez-elcibey.html#_ednref23" name="_edn23"><sup>[23]</sup></a> Özdemir, <strong>a.g.t.</strong>, s. 1.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turkluge-ve-bagimsizliga-adanmis-bir-omur-ebulfez-elcibey.html#_ednref24" name="_edn24"><sup>[24]</sup></a> Halilova, <strong>a.g.e.</strong>, s.37.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turkluge-ve-bagimsizliga-adanmis-bir-omur-ebulfez-elcibey.html#_ednref25" name="_edn25"><sup>[25]</sup></a> Özdemir, <strong>a.g.t.</strong>, s.11.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turkluge-ve-bagimsizliga-adanmis-bir-omur-ebulfez-elcibey.html#_ednref26" name="_edn26"><sup>[26]</sup></a> Bilgin, <strong>a.g.e.</strong>, s.42-48.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turkluge-ve-bagimsizliga-adanmis-bir-omur-ebulfez-elcibey.html#_ednref27" name="_edn27"><sup>[27]</sup></a> Gazenferoğlu, <strong>a.g.e.</strong>, s.37.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turkluge-ve-bagimsizliga-adanmis-bir-omur-ebulfez-elcibey.html#_ednref28" name="_edn28"><sup>[28]</sup></a> Halilova, <strong>a.g.e.</strong>, s.37-38.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turkluge-ve-bagimsizliga-adanmis-bir-omur-ebulfez-elcibey.html#_ednref29" name="_edn29"><sup>[29]</sup></a> Gezenferoğlu, <strong>a.g.e.</strong>, s.39-40.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turkluge-ve-bagimsizliga-adanmis-bir-omur-ebulfez-elcibey.html#_ednref30" name="_edn30"><sup>[30]</sup></a> Bilgin, <strong>a.g.e.</strong>, s.49.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turkluge-ve-bagimsizliga-adanmis-bir-omur-ebulfez-elcibey.html#_ednref31" name="_edn31"><sup>[31]</sup></a>  Özcan Yeniçeri, “Bir Elçibey Vardı”, <strong>Türk Yurdu</strong>, Cilt 30 (62), Sayı 274 (635), Ankara 2010, s.8.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turkluge-ve-bagimsizliga-adanmis-bir-omur-ebulfez-elcibey.html#_ednref32" name="_edn32"><sup>[32]</sup></a> Bilgin, <strong>a.g.e.</strong>, s.55.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turkluge-ve-bagimsizliga-adanmis-bir-omur-ebulfez-elcibey.html#_ednref33" name="_edn33"><sup>[33]</sup></a> Gezenferoğlu, <strong>a.g.e.</strong>, s.41.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turkluge-ve-bagimsizliga-adanmis-bir-omur-ebulfez-elcibey.html#_ednref34" name="_edn34"><sup>[34]</sup></a> Nerimanoğlu, <strong>a.g.m.</strong>, s.10.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turkluge-ve-bagimsizliga-adanmis-bir-omur-ebulfez-elcibey.html#_ednref35" name="_edn35"><sup>[35]</sup></a> Özdemir, <strong>a.g.t.</strong>, s.12.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turkluge-ve-bagimsizliga-adanmis-bir-omur-ebulfez-elcibey.html#_ednref36" name="_edn36"><sup>[36]</sup></a> Gezenferoğlu, <strong>a.g.e.</strong>, s.44.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turkluge-ve-bagimsizliga-adanmis-bir-omur-ebulfez-elcibey.html#_ednref37" name="_edn37"><sup>[37]</sup></a> Gezenferoğlu, <strong>a.g.e.</strong>, s.53-54.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turkluge-ve-bagimsizliga-adanmis-bir-omur-ebulfez-elcibey.html#_ednref38" name="_edn38"><sup>[38]</sup></a> Bakiler, <strong>a.g.e.</strong>, s.232.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turkluge-ve-bagimsizliga-adanmis-bir-omur-ebulfez-elcibey.html#_ednref39" name="_edn39"><sup>[39]</sup></a> Bilgin, <strong>a.g.e.</strong>, s.57.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turkluge-ve-bagimsizliga-adanmis-bir-omur-ebulfez-elcibey.html#_ednref40" name="_edn40"><sup>[40]</sup></a> Gezenferoğlu, <strong>a.g.e.</strong>, s.53.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turkluge-ve-bagimsizliga-adanmis-bir-omur-ebulfez-elcibey.html#_ednref41" name="_edn41"><sup>[41]</sup></a> Bakiler, <strong>a.g.e.</strong>, s.20.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turkluge-ve-bagimsizliga-adanmis-bir-omur-ebulfez-elcibey.html#_ednref42" name="_edn42"><sup>[42]</sup></a> Gezenferoğlu, <strong>a.g.e.</strong>, s.55.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turkluge-ve-bagimsizliga-adanmis-bir-omur-ebulfez-elcibey.html#_ednref43" name="_edn43"><sup>[43]</sup></a> Bilgin, <strong>a.g.e.</strong>, s.57-59.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turkluge-ve-bagimsizliga-adanmis-bir-omur-ebulfez-elcibey.html#_ednref44" name="_edn44"><sup>[44]</sup></a> Özdemir, <strong>a.g.t.</strong>, s.15.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turkluge-ve-bagimsizliga-adanmis-bir-omur-ebulfez-elcibey.html#_ednref45" name="_edn45"><sup>[45]</sup></a> Bakiler, <strong>a.g.e.</strong>, s.21.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turkluge-ve-bagimsizliga-adanmis-bir-omur-ebulfez-elcibey.html#_ednref46" name="_edn46"><sup>[46]</sup></a> Gezenferoğlu, <strong>a.g.e.</strong>, s.109.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turkluge-ve-bagimsizliga-adanmis-bir-omur-ebulfez-elcibey.html#_ednref47" name="_edn47"><sup>[47]</sup></a> Güler, <strong>a.g.e.</strong>, s.39; Nerimanoğlu, <strong>a.g.e.</strong>, s.51-52.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turkluge-ve-bagimsizliga-adanmis-bir-omur-ebulfez-elcibey.html#_ednref48" name="_edn48"><sup>[48]</sup></a> Bilgin, <strong>a.g.e.</strong>, s.76-77.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turkluge-ve-bagimsizliga-adanmis-bir-omur-ebulfez-elcibey.html#_ednref49" name="_edn49"><sup>[49]</sup></a> Gezenferoğlu, <strong>a.g.e.</strong>, s.110.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turkluge-ve-bagimsizliga-adanmis-bir-omur-ebulfez-elcibey.html#_ednref50" name="_edn50"><sup>[50]</sup></a> Gezenferoğlu, <strong>a.g.e.</strong>, s.116.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turkluge-ve-bagimsizliga-adanmis-bir-omur-ebulfez-elcibey.html#_ednref51" name="_edn51"><sup>[51]</sup></a> Bilgin, <strong>a.g.e.</strong>, s.83-84.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turkluge-ve-bagimsizliga-adanmis-bir-omur-ebulfez-elcibey.html#_ednref52" name="_edn52"><sup>[52]</sup></a> Bakiler, <strong>a.g.e.</strong>, s.22.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turkluge-ve-bagimsizliga-adanmis-bir-omur-ebulfez-elcibey.html#_ednref53" name="_edn53"><sup>[53]</sup></a> Özdemir, <strong>a.g.t.</strong>, s.17-18.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turkluge-ve-bagimsizliga-adanmis-bir-omur-ebulfez-elcibey.html#_ednref54" name="_edn54"><sup>[54]</sup></a> Mutlu, <strong>a.g.t.</strong>, s.13.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turkluge-ve-bagimsizliga-adanmis-bir-omur-ebulfez-elcibey.html#_ednref55" name="_edn55"><sup>[55]</sup></a> Gezenferoğlu, <strong>a.g.e.</strong>, s.125.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turkluge-ve-bagimsizliga-adanmis-bir-omur-ebulfez-elcibey.html#_ednref56" name="_edn56"><sup>[56]</sup></a> Nâzım Cafersoy, <strong>Elçibey Dönemi Azerbaycan Dış Politikası</strong>, Ankara 2001, s.14.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turkluge-ve-bagimsizliga-adanmis-bir-omur-ebulfez-elcibey.html#_ednref57" name="_edn57"><sup>[57]</sup></a> Özdemir, <strong>a.g.t.</strong>, s.17.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turkluge-ve-bagimsizliga-adanmis-bir-omur-ebulfez-elcibey.html#_ednref58" name="_edn58"><sup>[58]</sup></a> Bilgin, <strong>a.g.e.</strong>, s.81-84.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turkluge-ve-bagimsizliga-adanmis-bir-omur-ebulfez-elcibey.html#_ednref59" name="_edn59"><sup>[59]</sup></a> Gezenferoğlu, <strong>a.g.e.</strong>, s.126.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turkluge-ve-bagimsizliga-adanmis-bir-omur-ebulfez-elcibey.html#_ednref60" name="_edn60"><sup>[60]</sup></a> Cafersoy, <strong>a.g.e.</strong>, s.14-15.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turkluge-ve-bagimsizliga-adanmis-bir-omur-ebulfez-elcibey.html#_ednref61" name="_edn61"><sup>[61]</sup></a> Bilgin, <strong>a.g.e.</strong>, s.86-91; Gezenferoğlu, <strong>a.g.e.</strong>, s.126-127.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turkluge-ve-bagimsizliga-adanmis-bir-omur-ebulfez-elcibey.html#_ednref62" name="_edn62"><sup>[62]</sup></a> Özdemir, <strong>a.g.t.</strong>, s.18.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turkluge-ve-bagimsizliga-adanmis-bir-omur-ebulfez-elcibey.html#_ednref63" name="_edn63"><sup>[63]</sup></a>  Mehmet Yılmaz, <strong>Çağdaş Türk Dünyası Tarihi</strong>, Konya 2009, s.63-64; Halilova, <strong>a.g.e.</strong>, s.197.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turkluge-ve-bagimsizliga-adanmis-bir-omur-ebulfez-elcibey.html#_ednref64" name="_edn64"><sup>[64]</sup></a> Yılmaz, <strong>a.g.e.</strong>, s.64.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turkluge-ve-bagimsizliga-adanmis-bir-omur-ebulfez-elcibey.html#_ednref65" name="_edn65"><sup>[65]</sup></a> Gazenferoğlu, <strong>a.g.e.</strong>, s.178.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turkluge-ve-bagimsizliga-adanmis-bir-omur-ebulfez-elcibey.html#_ednref66" name="_edn66"><sup>[66]</sup></a> Cafersoy, <strong>a.g.e.</strong>, s.160.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turkluge-ve-bagimsizliga-adanmis-bir-omur-ebulfez-elcibey.html#_ednref67" name="_edn67"><sup>[67]</sup></a> Gazenferoğlu, <strong>a.g.e.</strong>, s.160.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turkluge-ve-bagimsizliga-adanmis-bir-omur-ebulfez-elcibey.html#_ednref68" name="_edn68"><sup>[68]</sup></a> Gazenferoğlu, <strong>a.g.e.</strong>, s.208-223.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turkluge-ve-bagimsizliga-adanmis-bir-omur-ebulfez-elcibey.html#_ednref69" name="_edn69"><sup>[69]</sup></a> Yılmaz, <strong>a.g.e.</strong>, s.64.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turkluge-ve-bagimsizliga-adanmis-bir-omur-ebulfez-elcibey.html#_ednref70" name="_edn70"><sup>[70]</sup></a> Halilova, <strong>a.g.e.</strong>, s.370-391.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turkluge-ve-bagimsizliga-adanmis-bir-omur-ebulfez-elcibey.html#_ednref71" name="_edn71"><sup>[71]</sup></a> Yeniçeri, <strong>a.g.m.</strong>, s.8.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Kazak Milli Önderi: Alihan Bökeyhan</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/kazak-milli-onderi-alihan-boekeyhan</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/kazak-milli-onderi-alihan-boekeyhan</guid>
<description><![CDATA[ Kazak Milli Önderi: Alihan Bökeyhan
Alihan Nurmuhamedoviç Bökeyhan; hem siyasi hem de ilmi manada önemli bir Kazak aydınıdır. O, değerli bir toplum ve devlet adamı, sosyal-demokrat partisi “Alaş”ın kurucusu ve lideri, ilk Kazak Ulusal Hükümeti “Alaşorda”nın başkanı, aynı zamanda bilim adamı ve yetenekli bir yazardır. Kazak halkının bağımsızlığı ve özgürlüğü için çalışmış, hatta tüm hayatı boyunca Kazakların özgürlüğünü ve bağımsızlığını […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c45416bff9.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:47 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Kazak, Milli, Önderi:, Alihan, Bökeyhan</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/09/Alihan-Bokeyhan-C.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/kazak-milli-onderi-alihan-bokeyhan.html">Kazak Milli Önderi: Alihan Bökeyhan</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Ali TORAMAN</strong></span></a>
</p><p>Alihan Nurmuhamedoviç Bökeyhan; hem siyasi hem de ilmi manada önemli bir Kazak aydınıdır. O, değerli bir toplum ve devlet adamı, sosyal-demokrat partisi “Alaş”ın kurucusu ve lideri, ilk Kazak Ulusal Hükümeti “Alaşorda”nın başkanı, aynı zamanda bilim adamı ve yetenekli bir yazardır. Kazak halkının bağımsızlığı ve özgürlüğü için çalışmış, hatta tüm hayatı boyunca Kazakların özgürlüğünü ve bağımsızlığını kazanmak uğruna mücadele etmiştir. Kazak halkının aydınlanması ve bağımsızlığı yolunda sayısız ilmi eser, makaleler ve yazılar ortaya koymuştur.</p>
<p><span>1. Alihan Bökeyhan’ın Kısa Biyografisi:</span></p>
<p>Alihan Bökeyhan, 5 Mart 1866 yılında Semipalatinsk Bölgesi Karkaralinskiy ilindeki Tokraunskiy ilçesinin 7 numaralı köyünde doğdu. Babası Mukan, onu dokuz yaşındayken Karkaralinskiy’deki erkek kolejine gönderdi. Bilginin kalitesinden memnun olmayan Alihan kendi isteğiyle kent okulu olan üç sınıflı Rus-Kazak ilköğretim okuluna geçti. Alihan çocukluğundan beri Abay ve Şortanbay’ın eserlerini, doğduğu bölgenin tarihini ve coğrafyasını çok iyi biliyordu. O zamanlarda Rus ve dünya kültürü hakkında da bilgisi vardı (<a href="http://semeylib.kz/" target="_blank" rel="noopener">http://semeylib.kz/</a>).</p>
<p>1886-1990 yılları arasında Omsk teknik okulunda eğitim aldı. 1890-1894 yıllarında Petersburg İmparatorluk Orman Enstitüsü İktisat Fakültesi’nde öğrenim gördü. Orman ekonomisti olarak bu enstitüyü başarıyla bitirdikten sonra Omsk şehri Tarım-ekonomisi Okulu’nda matematik dersi vermeye başladı. Daha sonra 1905’e kadar Omsk şehri Göçmenler İdaresi’nde memur olarak çalıştı (Kazahskaya SSR, 1991, s. 625; İndustrialnaya Karaganda Gazetesi, 1992, s. 3).</p>
<p>1905’ten sonra siyasi hayata aktif olarak katılmaya başlamış, “Alaş” adında parti kurmuş ve başkanlığına seçilmiştir. Kazakistan’ın bağımsızlığı için yaptığı mücadeleleri bu parti üzerinden yürütmüş ve bu parti 1917 yılında kurulacak olan “Alaşorda” hükümetinin de temelini oluşturmuştur. 1920-1937 yılları arasında siyasi faaliyetlerinden dolayı üç defa hapsedilmiş ve sonunda 1937 yılında Stalin’in Kazak aydınlarını tasfiye politikası sırasında kurşuna dizilerek idam edilmiştir.</p>
<p><span>2. Bir Politikacı Olarak Alihan Bökeyhan</span></p>
<p>XIX. yüzyıl sonu XX. yüzyıl başlarında Kazak aydınları arasından bir bilim adamı ve siyasetçi olarak ortaya çıkan Alihan Bökeyhan’ın Çarlık Rusya’nın sömürü politikasına karşı gösterdiği faaliyetleri onun siyasi alanda varlık göstermesine sebep olmuştur. Kazak halkının aydınlanması ve siyasi alanda Çarlık Rusya sömürüsünden kurtularak kendi iktidarını ve yönetimini oluşturması için hayatı boyunca mücadele etmiştir. Siyasi alanda ilk olarak 1893 yılında varlık göstermiştir.</p>
<p>1893 yılında siyasi, ekonomik, edebi v.b. alanlarda aktif olarak faaliyet göstermeye başlamış, öğrenci ayaklanmalarına karışmıştır. Bu yıllarda Çarlık Polis Departmanı’nın ilk defa dikkatini çekmiş, ismi “siyasi şüpheliler” kara listesine eklenmiştir. Bu dönemde onun özellikle sosyal, politik yetenekleri ortaya çıkmış, tüm step bölgesi milli hareketinin lideri olarak öne çıkmıştır (<a href="http://semeylib.kz/" target="_blank" rel="noopener">http://semeylib.kz/</a>).</p>
<p>Bökeyhan, 1896-1907 yılları arasında F. A. Şerbin’in başkanlığındaki bir araştırma gezisine katılmayı kabul eder. Bu gezi sayesinde Bökeyhan, Çarlık Rusya politikasının özünü ve Kazakların umutsuz geleceğini öğrenir ve bu geziden sonra toprak meseleleriyle ilgili sert siyasi eleştiri yazıları yazmaya başlar, kendi yorumlarını ve düşüncelerini anlatır. Artık isimlerinin sürekli birlikte anılacağı Ahmet Baytursınov ile de yine bu dönemde tanışmıştır (Useinova, 2013, s. 87). Kozıbayev’e göre Ahmet Baytursınov Türk dünyasıyla, Alihan Bökeyhan da Avrupa’yla yakından ilgiliydi (Kozıbayev, 1998).</p>
<p>1905’teki Rus devriminden sonra Türkistan’da bir siyasi uyanış başlamıştı. Kazaklar arasında da kendini gösteren bu siyasi faaliyetlerde Kazak aydınlar toplu dilekçe hazırladılar. Halkın karşılaştığı sorunları merkeze iletmek isteyen aydınlar, Alihan Bökeyhan ve Ahmet Baytursunov gibi isimlerin öncülüğünde, 1905 yılında Semey şehrinde hazırlanan “Karkara Dilekçesi”ni 14,500 Kazak vatandaşından imza alarak Moskova’ya ilettiler. Bu dilekçenin içeriğinde; Rusların iskân ve asimilasyon politikalarından vazgeçmelerini istemişlerdi. Aynı talepler Kazakistan’ın hemen hemen tüm şehirlerinden Duma’ya iletildi. Bu girişimleri neticesinde ferdî girişimlerden sonuç alınamayacağını anlayan Kazak aydınları bir hareket etrafında birleşme düşüncesi ile 1906 yılında “Kazak Anayasal Demokratik Partisi”ni kurdular. Siyasi hayatta yeni olan Kazak toplum önderleri Çarlık Rusya’sı karşıtı politikaları ile bilinen ‘Kadet Partisi’ni kendilerine örnek almak suretiyle teşkilatlandılar. Bu benzerlik, sadece teşkilatlanma ve örgütlenme anlamında şeklî bir benzerlik olarak kalmış; parti programı ise tamamen millî hedefler gözetilerek oluşturulmuştur.</p>
<p>Alaş-Orda hareketinin temelini teşkil eden bu parti politikası gereği bazı taleplerde bulundular. (Kapağan, 2015, s. 260). Bu talepler: Kazakistan’ın Kazakların yurdu olarak tanınması; Rusların bu topraklar üzerindeki yayılmacı politikasından vazgeçmesi; Kazak halkına eşit, adil davranılması; özgür ifade ortamının sağlanması; Kazak çocuklarının okuması için ilkokuldan başlayarak yükseköğretimlerini bitirinceye kadar kendilerine okul, medrese ve üniversitelerin açılmasının sağlanması (Kesici, 2003, s. 130-131), damga usulüne tabi olmadan göl ve ırmaklardan balık avlama hakkı, aile işlerine bakmak için kadılar tayini (Ölçekçi, 1998, s. 173; Engin, 1976, s. 78-79) okullarda Rusçanın yanında Kazak dilinde de eğitim yapılması; İslami örf ve adetlerin Müslümanlar tarafından yerine getirilmesine izin verilmesi; yargıda Kazakça ve diğer dillerin de kabul edilmesinin sağlanması v.b.</p>
<p>Alihan Bökeyhan 1905’de Rusya İmparatorluğu I. Devlet Duması’na Semipalatinsk bölgesinden milletvekili olarak seçildi, “Vıborgsk Manifestosu” olarak adlandırılan ve dumanın dağıtılmasını protesto eden belgenin hazırlanmasında yer aldı (<a href="http://semeylib.kz/" target="_blank" rel="noopener">http://semeylib.kz/</a>). Ancak bu manifestonun imzalanmasında yer aldığı için siyasi yasak konularak, 1907’de açılan II. Duma seçimlerine katılmasına izin verilmedi. Özelikle bu belgenin hazırlanmasına katıldıktan sonra siyasi faaliyetlere aktif olarak başladı. Rusya gazetelerinde Çarlık rejiminin sömürü politikasını ve bölgedeki yerli memurların faaliyetlerini eleştiren yazıları yayınlandı. Kazakların milli bilincinin uyanması ve onların toplumsal faaliyetlerinin organizasyonu için Kazakların tarihteki ilk ciddi, ulusal çaptaki periyodik yayını olan “Kazak” adlı gazete çıkarılmaya başlandı.</p>
<p>Sömürü siyasetine karşı çıkmış liberal demokrat grubundan oluşan Kazak aydınları A. Bökeyhan, A. Baytursınoğlu, M. Dulatoğlu, J. Aymavıtoğlu, M. Avezov ve J. Akbayev gibi aydınlar da “Kazak” gazetesi etrafında birleşmiş (Saigy, 2015, s.190), böylece 1913’te ilk sayısı çıkan gazete (Ölçekçi, 1998, s. 173) Alaş Orda Hareketi’nin yayın organını teşkil etmiş ve “Alaş” hükümetinin sözcülüğünü yapmıştır. Bu yüzden Kazak gazetesinde yayınlanan yazıların ve makalelerin ana konusundan biri de siyaset üzerineydi. Başta Alihan Bökeyhan olmak üzere Kazak aydınları halkın temel sorununun siyasi konular olduğunu anlamış ve halkı aydınlatmak ve çözüm bulmak için siyasi konularda yazılar yayınlamışlardır. II. Duma’da Alihan Bökeyhan’a siyasi yasak konulması ve III. Duma’da da tüm Bozkır ve Türkistan’a seçimler için yasak konulması sebebiyle 1917 yılına kadar siyasi faaliyetler Kazak gazetesi üzerinden halkı aydınlatma ve belli bir tarafa yönlendirme şeklinde yürütülmüştür.</p>
<p>Şubat devriminden sonra Bökeyhan, Kazak halkının ulusal bağımsızlık mücadelesine aktif olarak katılmaya karar verdi. 1917 yılında Temmuz ve Aralık aylarında gerçekleştirilen Kazak Kongrelerinden sonra “Alaş” partisini ve “Alaşorda” hükümetini kurmayı başardı ve hükümetin başkanlığına seçildi. Daha önce çıkarılmaya başlayan “Kazak” gazetesi de bu faaliyetlerden sonra partinin yayın organı oldu (<a href="http://semeylib.kz/" target="_blank" rel="noopener">http://semeylib.kz/</a>). Ancak bazı kaynaklarda “Alaş” partisinin 1905’te kurulduğu ve 1917’ye kadar gizli olarak çalıştığı (Öner, 2006, s. 178) kaydedilmekte, bazı kaynaklarda ise Kazak Anayasal Demokratik Partisi’nin isminin Alaş-Orda olarak değiştirildiği (Kapağan, 2015, s. 261) kaydedilmektedir. Anlaşıldığına göre; 1905’te başlayan Karkara dilekçesi olayı ve sonrasında kurulan Kazak Anayasal Demokratik Partisi, Alaş Hareketi olarak adlandırılmış ve 1917 ihtilalinden sonra kurulmaya çalışılan özerk cumhuriyetler sırasında Alaş Partisi ve Alaş-Orda hükümeti meydana getirilmiş ve başkanlığına da Alihan Bökeyhan seçilerek Semey şehri merkez yapılmıştır.</p>
<p>Zira Şubat devriminin sağladığı serbest ortamdan sonra Kazak kurultayları yapılmış ve Alaş-Orda hükümetinin kurulacağı ve Kazakların bağımsızlığının gerçekleştirileceği süreç şu şekilde işlemiştir: 5-10 Nisan 1917’de yapılan I. Kazak Kongresi’nde hareketin lideri Bökeyhan hedeflerinin millî kurtuluş olduğunu ve kurtuluş saatinin de geldiğini ilân eder. Orenburg’da yapılan II. Kazak Kongresi’nde (21-26 Temmuz 1917) partinin adı “Alaş-Orda” olarak değiştirilir. 18-26 Aralık 1917’de Orengburg’da yapılan III. Kazak Kongresi’nde ise Semey şehri başkent olmak üzere Alihan Bökeyhan başkanlığında Alaş-Orda adındaki Kazak hükümeti kurulur (Kafkasyalı, 2012, s. 178-179).</p>
<p>Temmuz 1917’de toplanan Alaş Partisi’nin resmi kurultayında da Rus sömürgeciliğine karşı açıkça tavır konarak şu kararlar alındı:</p>
<ol>
<li>Rus muhacirlerinin Türkistan’a gönderilmesi hemen durdurulmalı.</li>
<li>Hükümet tarafından zorla alınan ve Rus göçmenlerine dağıtılan topraklar Türklere geri verilmeli.</li>
<li>Türklerin ve Rusların idari işleri ayrı olmalı</li>
<li>Türkler ve Ruslar, kendi uluslarından olan hakimler tarafından yargılanmalı</li>
<li>Eğitim herkesin ana dilinde yapılmalı (Altay, 1987, s. 29).</li>
</ol>
<p>Alihan Bökeyhan’ın başkanlığını yaptığı ve temel felsefesi tam bağımsızlık olarak özetlenebilecek Alaş-Orda Partisi, bilinçli ve ilerici hareket tarzıyla Pantürkizm’in merkezi haline gelmiş, Rusların tüm karşı çabalarına rağmen ciddi biçimde etkili olmuştur. Bu yönüyle Rusları en çok uğraştıran hareketlerden biri haline gelmiştir (Kapağan, 2015, s.262).</p>
<p>Alaş Partisi’nin kurulması ve Kazak özerkliğinin ortaya çıkması gibi Kazak siyaseti için çok önemli gelişmeler Bolşeviklerin 18 Ocak’ta Orenburg’u almasıyla büyük bir darbe yedi. Bolşevikler Orenburg’daki şahıslara ait fabrika ve matbaalara el koyup buraları kendileri işletmeye başladılar. Aralarında A. Bökeyhan, A. Baytursın, M. Dulat’ın da bulunduğu Kazak aydınları Semey’e kaçmak zorunda kaldı. Böylelikle Kazak gazetesi de kapandı. Haziran 1918’de Orenburg, Kozak kumandanı tarafından Bolşeviklerden alındı. Artık Rusya, Aklar ve Kızıllar arasındaki iç savaşın en kızgın zamanlarını yaşıyordu. Kazaklar da bu iç savaşta Akların tarafını tutuyordu (Kalkan, 2002, s.23). İç savaş döneminde Bökeyhan, kendi halkını kardeşin kardeşi katlettiği bu savaştan korumak için elinden gelen her şeyi yapmıştır.</p>
<p>1920 yılı sonuna kadar süren Alaş-Orda Hükümeti, yapılan anlaşma çerçevesinde hükümet liderlerine, asker ve subaylarına dokunulmayacağı teminatıyla Sovyetlere katılırken, Stalin’in iktidarını pekiştirdiği devirden itibaren ilk tutuklananlar ve ortadan kaldırılanlar olmuştur (Öner, 2006, s. 178). Sovyet iktidarının gelmesiyle Alihan Bökeyhan’ın siyasi faaliyetleri engellendi ve Moskova’ya çağrıldı, son 15 yılını burada geçirdi.</p>
<p>1920’li yıllarda iki defa tutuklandı. 1937’de tekrar tutuklandı ve Butırsk hapishanesine kapatıldı. Bökeyhan, “Sovyet iktidarı karşıtı devrimciliğe önderlik etmek, Kazakistan’da ve Moskova’da terör merkezlerinin liderleriyle ilişki kurmak” suçlarından yargılandı. 27 Eylül 1937’de kurşuna dizilerek idam edildi. 56 yıl sonra iade-i itibar edildi.</p>
<p><span>3. Bilim Adamı Olarak Alihan Bökeyhan</span></p>
<p>Alihan Bökeyhan, siyasetçi ve halk önderi olmasının yanında, aynı zamanda öğretmen, yazar ve akademisyendir. Siyasi konular yanında coğrafi, kültürel, tarih, edebi konularda da araştırma yazıları ve makaleleri yayınlanmıştır. Onun ele aldığı yazı ve makaleleri açısından, Kazakların siyasi-fikri uyanışında ve Kazak aydınlarının siyasi meseleleri halka duyurmasında büyük bir role sahip olan Kazak gazetesi de önemli bir yer işgal eder.</p>
<p>Makalelerinin büyük bir kısmı “Sibirya Meseleleri” dergisinde, “Kazak”, “İrtış”, “Omiç”, “Bozkırın Sesi”, “Semipalatinsk Sayfası”, “Bozkır Bölgesi” gazetelerinde yayınlanmıştır (İndustrialnaya Karaganda Gazetesi, 1992, s.3).</p>
<p>Araştırmalara göre, A. Bökeyhan’ın, 1917 Şubat devrimine kadar bine yakın makalesi, araştırma yazıları, 1917 Şubat devriminden sonra Rus Ekim devrimine kadar otuz civarında, 1927 yılına kadar elliden fazla Kazak ve Rus gazete ve dergilerinde makaleleri yayınlanmıştır. Onun makalelerinde genel olarak Türkistan coğrafyası, yani bugünkü Orta Asya coğrafyasıyla ilgili konular yer almıştır. Onun ilk makaleleri 1889 yılı Ombı’da çıkan Dala General Valiliği’nin resmi yayın organı olan Akmolinskim Oblastnım Vedemostam (Akmolin Eyaleti Haberleri) gazetesinin eki olan Dala vilayeti gazetesinde, 1917 yılı yine Ombı’da Şubat Devrimi ile Ekim Devrimi döneminde çıkmakta olan Stepnoy Kray (Step Bölgesi), Stepnoy Pioner, Omiç, İrtiş, Golos Stepi (Bozkırın Sesi) gazetelerinde yayınlanmıştır. Bunların yanı sıra Semey’de çıkan Semipalatinskiye Oblastniye Vedemosti (Semipalatinsk Bölgesi Haberleri), Semipalatinskiye Listok (Semipalatinsk Sayfası), Taşkent’te çıkan Turkistanskiye Vedemosti (Türkistan Haberleri), Orınbor’da çıkan Naşa Jizn Kazak (Biz Kazakların Hayatı), Kazak Türklerinin ilk Aykap dergisinde, Sank-Petersburg’un Reç, Sın Oteçestvo Slovo, Vostoçnoe Obrozenie, Rusya’daki Müslümanlarının V Mire Musulmanstva (Müslimanların Dünyasında), Musulmanskaya Gazeta (İslam Gazetesi) ve o zamanın önemli olan diğer gazete ve dergilerinde makaleleri yayınlanmıştır (Kumğanbayev, Ahatov, 2012, s.137).</p>
<p>Yukarda saydığımız birçok dergi ve gazetelerden ziyade Alihan Bökeyhan’ın yayın hayatında Kazak gazetesi önemli bir yere sahiptir. Kazak halkının bilinçlenmesi konusunda da önemli bir yere sahip olan Kazak gazetesini kendisi kurmuş ve editörlüğüne de Ahmet Baytursın getirilmiştir. Gazetenin en önemli yazarları arasında da Alihan Bökeyhan, Ahmet Baytursın ve Mircakıp Dulat yer almaktadır.</p>
<p>2 Ekim 1913 yılında yayına başlayan Kazak gazetesi ilk milli, siyasi, sosyal ve edebi özelliğe sahiptir ve 1913-1918 yılları arasında Orenburg şehrinde yayınlanmış, 1913-1915 yılları arasında haftada bir defa, 1915 yılından başlayarak da haftada iki defa basılmıştır. Toplam 265 sayısı yayınlanmıştır. Gazetede 20. yüzyılın başındaki Kazak halkının siyasi-toplumsal hayatının en önemli meselelerini, iktisadi durumu, diğer halklarla münasebetini, eğitim, edebiyat ve kültür, örf-adetleri, tarihi ve şeceresini konu alan makaleler yayınlanmıştır (Kumğanbayev, Ahatov, 2012, s.138). Gazetedeki makalelerini genel olarak Kır Balası (Bozkırın Oğlu) lakabıyla kaleme almıştır (Akkulı, 2013, s.81). Kazak Türklerinin siyasi, sosyal, ziraat, toprak, dış ilişkiler, bilim ve eğitim, miras konuları çerçevesindeki sorunları ele aldığı başlıca konulardır. Çarlık Rusya’nın özellikle toprak politikasını sert bir şekilde eleştiren siyasi yazıları da mevcuttur.</p>
<p>Gazetede; hükümet tarafından çıkarılan kanunlar, iç ve dış haberler, Kazak halkının tarihi, onların kültürel yaşam ve etkinlikleri, ekonomi, ticaret, medeniyet, köy yaşamı, bilim ve eğitim, okul, medrese, sorunlar, etnografi, resim ve duyurular, dil ve edebiyat, sağlık konularında yayın yapılabiliyordu (Koygeldiyev, 2008, s.187-188). Bunların dışında yürüttüğü ilmi görevler de vardır. Sovyetler Birliği İlim Akademisi başkanlık divanı, Alihan Bökeyhan’ı 1926 yılında Kazakistan temsilcisi tayin etmiş, birlik üyesi ve özerk cumhuriyetleri incelemek üzere kurulan özel komitenin de üyesi yapmıştır. Ayrıca Alihan, Rusya yerli ve şehir aydınları kurultayına da üye olmuştur (Şimşir, <a href="http://www.orkun.org.tr/" target="_blank" rel="noopener">http://www.orkun.org.tr</a>).</p>
<p>1920’li yıllarda Alihan Bökeyhan’a siyasi yasak konularak Moskova’ya çağrılmış son 15 yılını da burada geçirmiştir. Bu dönemde de O, edebi ve bilimsel araştırma faaliyetleriyle meşgul olmuş, sözlü eserleri ve folklorik mirasları özenle toplamış, tarih, etnografya ve edebiyat alanlarında eserler kaleme almıştır.</p>
<p><span>Sonuç</span></p>
<p>Kazak Türklerinin XX. yüzyılda yaşadıkları bütün Türk dünyası için hemen hemen ortaktır. Bu dönemdeki Kazakların aydınlanma süreci ve halka önderlik eden aydınların faaliyetleri tüm Türk dünyasında aynıdır, sadece her halka önderlik eden isimler farklıdır. Türk coğrafyası ve özelde Kazak Türkleri de millî şuur hesabına ellerinden geleni yapmışlar ve bu şuurla Rusya’nın sömürü politikasına karşı koymuşlardır. Bu direnişte kendilerine önderlik eden aydınlar büyük rol oynamış, bütün fikri, siyasi aydınlanma sürecine yön vermişlerdir.</p>
<p>Kazaklar arasında birçok aydın yetişmekle birlikte XIX. yüzyıl sonu ve XX. yüzyıl başlarında aktif faaliyet gösteren Alihan Bökeyhan gerek siyasi, gerekse fikri yönden aydınlanma sürecinde Kazak halkına önderlik etmiş, Kazak halkının refah ve huzuru, bağımsızlığı için ömrü boyunca mücadele etmiştir. Ancak sonuçta Bökeyhan da Stalin gibi bir ölüm makinesinin gazabına uğramış ve Stalin’in Türkistan’daki aydınları tasfiyesi sırasında kurşuna dizilerek idam edilmiştir.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Ali TORAMAN</strong></span></a>
</p><p>Erciyes Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Tarih Bölümü-Genel Türk Tarihi, alitoraman84@gmail.com</p>
<hr>
<div><strong><span><u>KAYNAKÇA</u></span></strong></div>
<div><span>♦ AKKULI, Sultan-Han, “Sobiratel Kazahckih Zemel: Bölüm I”, <strong>Mısl</strong>, Sayı: 1, Ocak 2013.</span></div>
<div><span>♦ AKKULI, Sultan-Han, “Sobiratel Kazahckih Zemel: Bölüm II”, <strong>Mısl</strong>, Sayı: 2, Şubat 2013.</span></div>
<div><span>♦ ALTAY, Balkan, “Alaş Orda Türkistan’da İlk Türk Hükümeti”, <strong>Türk Yurdu</strong>, Kasım 1987. İndustrialnaya Karaganda Gazetesi, 2 Ekim 1992.</span></div>
<div><span>♦ KAFKASYALI, Ali, “Bağımsızlıklarının 20. Yılında Kazakların İstiklâl Mücadelesi Tarihine Bir Bakış”, <strong>Türk Dünyası İncelemeleri Dergisi</strong>, XII/1 (Yaz 2012), s.167-192.</span></div>
<div><span>♦ KALKAN, İbrahim, “Kazak Siyasi Düşüncesinin Gelişimi ve Kazak Gazetesi (1913-1918)”, <strong>Türkler</strong>, Cilt 19, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara 2002, s. 369-387.</span></div>
<div><span>♦ KAPAĞAN, Enver , “Alaş Orda Partisinin Kazak Aydınlanmasına Etkisi”, <strong>Zeitschrift für die Welt der Türken</strong>, Vol. 7, No. 1 (2015).</span></div>
<div><span>♦ Kazahskaya SSR, Cilt IV, Almatı 1991.</span></div>
<div><span>♦ KESİCİ, A. Kayyum, <strong>Dün, Bugün Ve Hedefteki Kazakistan</strong>, Iq Kültürsanat Yayıncılık, İstanbul 2003.</span></div>
<div><span>♦ KOYGELDİYEV, Mambet, <strong>Alaş Kozgalısı</strong>, Tom 1, Almatı 2008.</span></div>
<div><span>♦ KOZIBAYEV, V. K., “Velikiy Reformator XX veka”, <strong>Stoliçnoe Obozrenie Gazetesi</strong>, 18 Eylül 1998.</span></div>
<div><span>♦ KUMĞANBAYEV, Jandos, AHATOV, Ualihan, Çev: Gulzade Kali, “Alihan Bokeyhan ve “Kazak” Gazetesi”, <strong>Tarihin Peşinde</strong>, Yıl: 2012, Sayı: 7, s. 136-141.</span></div>
<div><span>♦ MUHABAY, Engin, AGİ, F., DEVLET, Nadir, <strong>Kazak Ve Tatar Türkleri</strong>, Boğaziçi Yayınları, İstanbul 1976.</span></div>
<div><span>♦ ÖLÇEKÇİ, Haluk, “Kazakistan’da Ulusal Hareketler ve Bolşevik Devrimi”, <strong>Bilig</strong>, Sayı: 7, Güz 1998, s. 171-182.</span></div>
<div><span>♦ ÖNER, Mustafa, “XX. Yüzyıl Türkistan Edebiyatının Anıtı: Muhtar Evezov (1897-1961)”, <strong>Bilig</strong>, Bahar 2006, sayı 37, s. 175-188.</span></div>
<div><span>♦ SAİGY, Gülnar Bozımbaykızı, “Ahmet Baytursınoğlu ve Kazak Ceditçiliği”, <strong>Uluslararası Türkçe Edebiyat Kültür Eğitim Dergisi</strong>, Sayı: 4/1, 2015, s. 189-193.</span></div>
<div><span>♦ ŞİMŞİR, Sebahattin, “Alihan Bökeyhan”, <strong>Orkun Dergisi</strong>, Sayı: 90.</span></div>
<div><span>♦ USEİNOVA, G. R., “Evolutsiya Politiçeskih Vzgladov A. N. Bukeyhanova”, <strong>Pravo i Gosudarstvo</strong>, N° 2 (59), 2013.</span></div>
<div><span><a href="http://semeylib.kz/?page_id=2845&lang=ru" target="_blank" rel="noopener">♦ http://semeylib.kz/?page_id=2845&lang=ru</a></span></div>
<div><span>♦ http://www.peoples.ru/state/politics/bukeyhanov/</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Grigoriy İvanoviç Çoros&amp;amp;Gurkin</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/grigoriy-ivanovic-corosgurkin</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/grigoriy-ivanovic-corosgurkin</guid>
<description><![CDATA[ Grigoriy İvanoviç Çoros-Gurkin
Doğum Tarihi: 12 Ocak 1870 Ölüm Tarihi: 11 Ekim 1937 Hayatı ve Çalışmaları Grigoriy İvanoviç Çoros-Gurkin, Altay Türklerinin Çoros boyuna mensuptur. 12 Ocak 1870 yılında Dağlık Altay’ın başkenti Gorno-Altaysk şehrinin güneyinde yer alan Ulala köyünde doğdu. 8 yaşında Ulala köyündeki ilkokula başlayan Çoros-Gurkin, 13 yaşında bu misyoner okulunu bitirdikten sonra Paspaul ve Ulala köylerinde öğretmenlik […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c453f226ba.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:47 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Grigoriy, İvanoviç, Çoros&amp;Gurkin</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/10/Ali-Toraman-1.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/grigoriy-ivanovic-coros-gurkin.html">Grigoriy İvanoviç Çoros-Gurkin</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Ali TORAMAN</strong></span></a>
</p><blockquote><p>Doğum Tarihi: <strong>12 Ocak 1870</strong><br>
Ölüm Tarihi: <strong>11 Ekim 1937</strong></p></blockquote>
<p><span><strong>Hayatı ve Çalışmaları</strong></span></p>
<p>Grigoriy İvanoviç Çoros-Gurkin, Altay Türklerinin Çoros boyuna mensuptur. 12 Ocak 1870 yılında Dağlık Altay’ın başkenti Gorno-Altaysk şehrinin güneyinde yer alan Ulala köyünde doğdu. 8 yaşında Ulala köyündeki ilkokula başlayan Çoros-Gurkin, 13 yaşında bu misyoner okulunu bitirdikten sonra Paspaul ve Ulala köylerinde öğretmenlik yapmaya başlamış, aynı zamanda Ulala köyünde ve Biysk’te resim sanatıyla uğraşmıştır. 1896 yılında Etnograf ve Türkolog A.V. Anohin ile tanışmış ve Anohin, ona başkentte resim dersi almasını tavsiye etmiştir. Anohin’in tavsiyesi üzerine Petersburg’a giden Çoros- Gurkin, İ.İ. Şişkin’le tanışmış ve Şişkin’in evinde 8 ay kadar ders almıştır. Ancak Şişkin, 1898 Mart ayında ölmüştür.<a href="https://www.altayli.net/grigoriy-ivanovic-coros-gurkin.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a></p>
<p>1899 yılında Petersburg Resim Akademisi’ne sınava tabi tutulmadan alınan Gurkin dört yıl bu akademide eğitim görür. Bu arada onun yazarlık ve araştırmacı kabiliyeti de gelişir, Altay masallarını toplamaya başlar. 1926 yılında bu çalışmalarının meyvesi olarak, Rus şair O. Vyatkin ile Altay masallarını Rusça olarak yayınlar.<a href="https://www.altayli.net/grigoriy-ivanovic-coros-gurkin.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a></p>
<p>1903 yılında Dağlık Altay’ın Çemalsk bölgesindeki güzel manzaralı Anos’a yerleşir ve Anos’ta zamanla atölye olarak da kullanabileceği bir ev inşa ederek resimlerini burada yapmaya başlar. Bir süre sonra Gurkin sayesinde Anos, öğrencilerin, ressamların, yazarların ve aydınların ziyaret ettiği Altay ve Sibirya’nın kültür merkezi haline dönüşür. Ressam Gurkin, en ünlü resimleri olan Han Altay, Buz Kayması, Katun’un Tacı, Buzların Erimesi, Dağlarda Göçebe, Dağ Ruhları Gölü, Altay Dağ Vadisi vs. adındaki tablolarını Anos’ta çizer. 1907-1915 yıllarında Tomsk, Krasnoyarsk, İrkutsk, Barnaul gibi şehirlerde sergilediği resimleri “Sibirya’nın İlk Peyzaj Resimleri” unvanına layık görülür. Sergilerde en çok, etnografik çizimler, süsler, halk destanına ait resimler, uzun araştırmalar sonucu ortaya konan arkeolojik eserlere ait resimler yer alır.<a href="https://www.altayli.net/grigoriy-ivanovic-coros-gurkin.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a></p>
<p>Gurkin, Altay halk kültürünün ilk araştırmacılarındandır ve bu yıllarda yazar olarak da sahneye çıkmaya başlar. 1915 yılında Tomsk’ta açtığı “Altay ve Katun” adındaki sergi lirik bir denemenin başlangıcıdır.<a href="https://www.altayli.net/grigoriy-ivanovic-coros-gurkin.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a> Tomsk’ta sergilediği 453 resimden 170 tanesi etnografik karakalem çalışmasıydı. Gurkin aynı zamanda, doğaya ve Altay halkına adanmış Altay literatüründeki doğaçlama şiirleri Rusça yayınlamış olan ilk Altay Türk’üdür. Resim, masal, şiir dışında gazete yayınıyla da ilgilenen Gurkin, 1914 yılında tanıştığı birçok aydın ve ressamlarla birlikte “Altay’da Hayat” adlı gazeteyi çıkarmaya başlar. Resimli türde tek gazete olan “Altay’da Hayat”, 1911-1918 yıllarında St. Petersburg’da basılmış ve Barnaul’da dağıtılmıştır.<a href="https://www.altayli.net/grigoriy-ivanovic-coros-gurkin.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a> 1918 yılında katıldığı siyasi faaliyetlerinden dolayı tutuklanan Gurkin, Moğolistan ve Tuva’ya gitmek zorunda kalır ve 1925 yılında tekrar Altay’a dönene kadar sanat hayatına orada devam eder.</p>
<p>1926 yılında Moskova’daki iki büyük sergiye katılır. Daha sonra tekrar Anos’a döner ve burada yeni sanat eserlerini icra etmeye başlar. Ömrünün sonuna kadar Altay’da kalarak<a href="https://www.altayli.net/grigoriy-ivanovic-coros-gurkin.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a> Altay Türklerinin kültürüne ait giyim-kuşam, günlük eşyalar, dini geleneklere ait ritüeller ve eşyalar, arkeolojik eserler ve Altay’ın doğasına ait her şeyin resimlerini çizmeye devam eder.<a href="https://www.altayli.net/grigoriy-ivanovic-coros-gurkin.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a> Hayatı boyunca çeşitli teknik ve ebatlarda 4000’e yakın eser meydana getirmiştir.<a href="https://www.altayli.net/grigoriy-ivanovic-coros-gurkin.html#_edn8" name="_ednref8">[8]</a> Dini alanda en çok Şamanizm’e ait unsurları resmetmiştir. Altay’ın eski dini olan Şamanizm’in ve Şamanizm’e ait unsurların yavaş yavaş yok olduğunu gören ressam, dini motifleri yansıtan eserlerinin büyük bir bölümünde Şamanizm ve ona ait ritüel tasvirleri ve eşyaları resmetmiştir.<a href="https://www.altayli.net/grigoriy-ivanovic-coros-gurkin.html#_edn9" name="_ednref9">[9]</a> Diğer taraftan ise öğretmenlik mesleğini icra eden Gurkin, 1931 yılında açılan Oyrot’taki (Dağlık Altay) sanat okulunun ilk öğretmeni olmuş ve II. Dünya Savaşı’na kadar varlığını devam ettiren bu okulda birçok ressam yetiştirmiştir<a href="https://www.altayli.net/grigoriy-ivanovic-coros-gurkin.html#_edn10" name="_ednref10">[10]</a> ancak ne yazık ki, II. Dünya Savaşı’ndan dolayı cepheye giden eğitim almış öğrencilerin çok az bir kısmı geri dönerek mesleğini icra edebilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/grigoriy-ivanovic-coros-gurkin.html#_edn11" name="_ednref11">[11]</a></p>
<p><span><strong>Altay’ın Bağımsızlığı ve Gelişmesi Yolundaki Çalışmaları</strong></span></p>
<p>Çoros-Gurkin, hayatı boyunca bütün kalbiyle bağlı olduğu, ömrünü ve eserlerini adadığı Altay için çalışmış, Altay’ın özgürlüğü ve gelişmesi yolunda mücadele etmiştir. 1917 yılına kadar Altay’ın bağımsızlığı ve gelişmesi uğruna yaptığı çalışmaları, çizdiği resimlerden ve diğer eserlerden ibarettir. Bağımsızlık ve özgürlük yolundaki ilk fiili hareketlerini Bolşevik devriminden sonra başlatmış, Altay’daki bütün Türkleri içine alacak olan bağımsız bir devlet kurma gayesi ile mücadele etmiştir.</p>
<p>1917 yılında yapılan Bolşevik devrimi Çoros-Gurkin’in eserlerini ve hayatını her yönüyle etkilemiştir. Çünkü sanat açısından en verimli olacağı bu zamanlarda 1917 devriminin dramatik olayları ve iç savaşın içinde kalır, bu yüzden eserlerini dünyaya tanıtma imkânı bulamaz. Kendisi de bu siyasi girdabın içine girerek, Dağlık Altay Duması ve Karakurum bölge yönetiminde bir buçuk yıl süren siyasi faaliyetlerle uğraşır.<a href="https://www.altayli.net/grigoriy-ivanovic-coros-gurkin.html#_edn12" name="_ednref12">[12]</a> 1917-1919 yılları arasında Dağlık Altay Duması’nın liderliğini yapmış, Altay’ın özerk bir cumhuriyet ve Altay Türklerinin de herkesle eşit haklara sahip olabilmesi için çalışmalar yürütmüştür.</p>
<p>1917 İhtilalini Altay’ın geleceği açısından endişeyle karşılayan Çoros-Gurkin, Güney Sibirya’daki bütün Türkleri içine alacak “Karakorum” adlı bir devlet kurma teşebbüsünde bulunur. Bu amaçla ona yardım eden A.A. Sarısep Konzıkaçov, P.A. Çagat Stroev, İ.S. Alıgazov’la birlikte yeni rejime karşı kurdukları küçük bir orduyla da milli mücadele hareketini başlatmış fakat ne yazık ki istedikleri sonuca ulaşamamışlardır.<a href="https://www.altayli.net/grigoriy-ivanovic-coros-gurkin.html#_edn13" name="_ednref13">[13]</a> Çoros-Gurkin, bu yıllarda fiili olarak bağımsızlık mücadelesi vermiştir ancak yürüttüğü bağımsızlık mücadelesine dair elimizde yeterli bilgi yoktur. Sovyetler, yürütülen bu mücadelelere ait bilgiler ve belgeleri Çoros-Gurkin’le birlikte ortadan kaldırmışlardır.</p>
<p>1917 Bolşevik ihtilalinden sonra Altay’ın bağımsızlığı için verdiği mücadeleler ve vatanına duyduğu sevgi yüzünden “halk düşmanı” ilan edilir ve 1918 yılında tutuklanarak Biysk hapishanesine atılır. Hapishanedeyken Altay’a adadığı sanat eserlerini kurtarmak adına iki oğluyla birlikte önce Moğolistan’a sonra da Tuva’ya sığınan<a href="https://www.altayli.net/grigoriy-ivanovic-coros-gurkin.html#_edn14" name="_ednref14">[14]</a> ressam, <em>Benim gönlüm ve iyi düşüncelerimin tamamı Altay halkına adandı. Ben onun geleceğine inanıyorum”</em> diyecek kadar çok sevdiği vatanından ayrılmaya mecbur edilir. O, Altay’a duyduğu sevgiyi sadece resimleriyle ifade etmekle kalmamış, bu fikirlerini 1919 yılında yazdığı bir yazıda şu şekilde dile getirmiştir: “<em>Benim, ressamın asıl görevi Altayların hayatını araştırıp, toplamaktır. Efsaneleri, destanları, sanat eserlerini toplayarak, değerlendirip, zenginleştirmektir. Altay’a bir müze ve okul açılmalıdır. Kamların yaşatmaya çalıştığı fakat yok olmakta olan inançlar, adetler araştırılmalıdır.<a href="https://www.altayli.net/grigoriy-ivanovic-coros-gurkin.html#_edn15" name="_ednref15">[15]</a></em> Dile getirdiği bu sözleri ömrü boyunca yapmaya çalışmış, Altay’ı her yönüyle bütün eserlerinde yansıtmıştır.</p>
<p>1921-1922 yıllarında Moğolistan ve Tuva’da yaptığı resimlerinin ana teması özgürlük üzerine olmuş ve bu yıllarda yaptığı resimlerini “Özgür Altay” olarak adlandırmıştır. Bu yıllardaki resimlerinde Altay dağlarının yer aldığı fon üzerinde bilgelik, sağlık, gücün kaynağı, öfke ve cahilliği yenen sembolik bir Altay kahramanı gibi anlamlara gelen motifler işlemiştir.</p>
<p>Anavatana Altay’a olan özlemine rağmen Moğolistan ve Tuva’daki yaşamı da sanatsal açıdan verimli geçen Gurkin, 1925 yılında Altay’a dönmek üzere izin çıkarır ve aynı yılın sonbaharında evine döner.<a href="https://www.altayli.net/grigoriy-ivanovic-coros-gurkin.html#_edn16" name="_ednref16">[16]</a> Altay’a olan sevgisini Altay’a döndükten sonra şu sözleriyle ifade eder: <em>Ne olursa olsun, burada, Altay’da tabiat ananın ortasında mutlu ve sevinçliyim.<a href="https://www.altayli.net/grigoriy-ivanovic-coros-gurkin.html#_edn17" name="_ednref17">[17]</a></em></p>
<p>Altay’da okullar açılması fikrini zaman zaman dile getiren Çoros-Gurkin, 1931 yılında Altay’da ilk sanat okulunu açarak Altay Türklerinin gelecek nesillerinin aydın birer birey olması yolunda eğitim çalışmalarına başlar. Kendisi de düşüncelerini aktardığı vatansever bireyler yetiştirmek adına bu okulda öğretmenlik yapmaya başlar. Çoğunluğu Altay Türklerinden oluşan öğrencilerin bulunduğu bu okulda birkaç yıl öğretmenlik yaptıktan sonra ortak bir fikre varamadığı diğer bir meslektaşından dolayı öğretmenlik mesleğini bırakarak tekrar evinde resim çalışmalarına devam eder.</p>
<p>Okuldan ayrıldıktan sonra birincisini 1907 yılında çizdiği Han-Altay adlı tablo çalışmasını 1936 yılında tekrar çizer. İkinci defa çizdiği Han-Altay adlı tabloda birtakım değişiklikler yapmış, resimdeki dağları ve ağacı daha cılız çizmiştir. Önceki resimde yer alan kartal yeni tabloda resmedilmemiş ve dağlar da ihtişamını kaybetmiştir. 1936’da çizilen tabloda her şey puslu ve bulanıktır. Ressam, 1936’da çizdiği tabloda Altay’ın kötü günler yaşadığını anlatmış, geleceğe olan umudunu kaybetmiştir.</p>
<p>Han-Altay tablosunun ikinci çizimi Çoros-Gurkin’i halk düşmanı ilan edenleri iyice kızdırmış olmalı ki,<a href="https://www.altayli.net/grigoriy-ivanovic-coros-gurkin.html#_edn18" name="_ednref18">[18]</a> özgür ve bağımsız bir Altay için mücadele eden ve bunu eserlerinde zaman zaman yansıtan Çoros- Gurkin yaptığı çalışmalardan ve Han-Altay tablosunun ikinci çiziminden sonra 1937 yılında yeniden tutuklanmış ve hakkında soruşturma başlatılmıştır.</p>
<p>Yu. Tudeneva, Çoros Gurkin’in 12 Haziran 1937’de Anos köyünde tutuklanmasını şu şekilde anlatmaktadır: <em>Gurkin, 1936 yılında KGB tarafından Dağlık Altay Duma’sının eski bir üyesi sıfatıyla Novosibirsk’e çağrıldı ve 2 hafta orada kaldı. Günlerce sabah-akşam gidip geldikten sonra bir gece artık sorgunun bittiğini söyledi. Gurkin, bu süre içinde tutuklanacağını bekliyordu. Ama 12 Haziran 1937’de Elikmonar’da geçici hapishane olarak kullanılan havasız bir ahıra kapatıldı.<a href="https://www.altayli.net/grigoriy-ivanovic-coros-gurkin.html#_edn19" name="_ednref19">[19]</a></em></p>
<p>Burada sorgulandıktan sonra Oyrot-Tura (şimdiki Gorno-Altays şehrinin hemen güneyi) köyüne götürüldü ve burada yine hapishane olarak kullanılan tuğla fabrikasına kapatıldı. Sabah saat 05:00’a kadar sorgulandı. Fabrikada bu zamana kadar sağ olduğuna dair kendisine bir kâğıt imzalatıldı ve tekrar sorguya götürüldü. 11 Ekim 1937’de imzaladığı kâğıdı oğluna gönderdiler, 14 Ekim 1937’de oğluna ulaşan bu kâğıttan başka büyük ressam ve parti lideri Çoros-Gurkin’e dair hiçbir bilgi edinilemedi.<a href="https://www.altayli.net/grigoriy-ivanovic-coros-gurkin.html#_edn20" name="_ednref20">[20]</a></p>
<p>1937 yılında Sovyetlerin uyguladığı ve binlerce kişinin ölüm cezasına çarptırıldığı, hapsedildiği, sürgüne ve çalışma kamplarına gönderildiği “Repressiya” Gurkin için de trajik bir son hazırladı. Altay’ın bağımsızlığı ve gelişmesi uğruna yaptığı çalışmalardan sonra önce halk düşmanı ilan edilerek hapsedilen ve yurdundan uzak yaşamak zorunda bırakılan Çoros-Gurkin, daha sonra vatanına dönmüş ancak yine aynı çalışmalardan dolayı tekrar tutuklanmıştır. Ve sonunda “halk düşmanı” suçlamasıyla yargılanarak kurşuna dizilmiştir.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Ali TORAMAN</strong></span></a>
</p><p>Erciyes Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü Tarih Bölümü Doktora Öğrencisi, alitoraman84@gmail.com.</p>
<p><strong>Alıntı Kaynak:</strong> Türk Tarihi Araştırmaları Dergisi, Yıl:3, Sayı: 1, Bahar 2018</p>

<a href="https://www.altayli.net/turkolog-ressam-grigory-coros-gurkin.html/grigory-gurkin-001"><img loading="lazy" decoding="async" width="1000" height="600" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Grigory-Gurkin-001.jpg" class="attachment-medium size-medium" alt="" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Grigory-Gurkin-001.jpg 1000w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Grigory-Gurkin-001-768x461.jpg 768w" sizes="(max-width: 1000px) 100vw, 1000px"></a>
<a href="https://www.altayli.net/turkolog-ressam-grigory-coros-gurkin.html/grigory-gurkin-003"><img loading="lazy" decoding="async" width="1000" height="600" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Grigory-Gurkin-003.jpg" class="attachment-medium size-medium" alt="" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Grigory-Gurkin-003.jpg 1000w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Grigory-Gurkin-003-768x461.jpg 768w" sizes="(max-width: 1000px) 100vw, 1000px"></a>
<a href="https://www.altayli.net/turkolog-ressam-grigory-coros-gurkin.html/grigory-gurkin-004"><img loading="lazy" decoding="async" width="1000" height="600" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Grigory-Gurkin-004.jpg" class="attachment-medium size-medium" alt="" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Grigory-Gurkin-004.jpg 1000w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Grigory-Gurkin-004-768x461.jpg 768w" sizes="(max-width: 1000px) 100vw, 1000px"></a>
<a href="https://www.altayli.net/turkolog-ressam-grigory-coros-gurkin.html/grigory-gurkin-009"><img loading="lazy" decoding="async" width="1000" height="600" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Grigory-Gurkin-009.jpg" class="attachment-medium size-medium" alt="" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Grigory-Gurkin-009.jpg 1000w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Grigory-Gurkin-009-768x461.jpg 768w" sizes="(max-width: 1000px) 100vw, 1000px"></a>
<a href="https://www.altayli.net/turkolog-ressam-grigory-coros-gurkin.html/grigory-gurkin-010"><img loading="lazy" decoding="async" width="1000" height="600" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Grigory-Gurkin-010.jpg" class="attachment-medium size-medium" alt="" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Grigory-Gurkin-010.jpg 1000w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Grigory-Gurkin-010-768x461.jpg 768w" sizes="(max-width: 1000px) 100vw, 1000px"></a>
<a href="https://www.altayli.net/turkolog-ressam-grigory-coros-gurkin.html/grigory-gurkin-020"><img loading="lazy" decoding="async" width="1000" height="600" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Grigory-Gurkin-020.jpg" class="attachment-medium size-medium" alt="" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Grigory-Gurkin-020.jpg 1000w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Grigory-Gurkin-020-768x461.jpg 768w" sizes="(max-width: 1000px) 100vw, 1000px"></a>
<a href="https://www.altayli.net/turkolog-ressam-grigory-coros-gurkin.html/grigory-gurkin-021"><img loading="lazy" decoding="async" width="1000" height="600" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Grigory-Gurkin-021.jpg" class="attachment-medium size-medium" alt="" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Grigory-Gurkin-021.jpg 1000w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Grigory-Gurkin-021-768x461.jpg 768w" sizes="(max-width: 1000px) 100vw, 1000px"></a>
<a href="https://www.altayli.net/turkolog-ressam-grigory-coros-gurkin.html/grigory-gurkin-022"><img loading="lazy" decoding="async" width="1000" height="600" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Grigory-Gurkin-022.jpg" class="attachment-medium size-medium" alt="" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Grigory-Gurkin-022.jpg 1000w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Grigory-Gurkin-022-768x461.jpg 768w" sizes="(max-width: 1000px) 100vw, 1000px"></a>
<a href="https://www.altayli.net/turkolog-ressam-grigory-coros-gurkin.html/grigory-gurkin-023"><img loading="lazy" decoding="async" width="1000" height="600" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Grigory-Gurkin-023.jpg" class="attachment-medium size-medium" alt="" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Grigory-Gurkin-023.jpg 1000w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Grigory-Gurkin-023-768x461.jpg 768w" sizes="(max-width: 1000px) 100vw, 1000px"></a>
<a href="https://www.altayli.net/turkolog-ressam-grigory-coros-gurkin.html/grigory-gurkin-025"><img loading="lazy" decoding="async" width="1000" height="600" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Grigory-Gurkin-025.jpg" class="attachment-medium size-medium" alt="" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Grigory-Gurkin-025.jpg 1000w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Grigory-Gurkin-025-768x461.jpg 768w" sizes="(max-width: 1000px) 100vw, 1000px"></a>
<a href="https://www.altayli.net/turkolog-ressam-grigory-coros-gurkin.html/grigory-gurkin-027"><img loading="lazy" decoding="async" width="1000" height="600" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Grigory-Gurkin-027.jpg" class="attachment-medium size-medium" alt="" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Grigory-Gurkin-027.jpg 1000w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Grigory-Gurkin-027-768x461.jpg 768w" sizes="(max-width: 1000px) 100vw, 1000px"></a>
<a href="https://www.altayli.net/turkolog-ressam-grigory-coros-gurkin.html/grigory-gurkin-029"><img loading="lazy" decoding="async" width="1000" height="600" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Grigory-Gurkin-029.jpg" class="attachment-medium size-medium" alt="" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Grigory-Gurkin-029.jpg 1000w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Grigory-Gurkin-029-768x461.jpg 768w" sizes="(max-width: 1000px) 100vw, 1000px"></a>
<a href="https://www.altayli.net/turkolog-ressam-grigory-coros-gurkin.html/grigory-gurkin-032"><img loading="lazy" decoding="async" width="1000" height="600" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Grigory-Gurkin-032.jpg" class="attachment-medium size-medium" alt="" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Grigory-Gurkin-032.jpg 1000w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Grigory-Gurkin-032-768x461.jpg 768w" sizes="(max-width: 1000px) 100vw, 1000px"></a>
<a href="https://www.altayli.net/turkolog-ressam-grigory-coros-gurkin.html/grigory-gurkin-034"><img loading="lazy" decoding="async" width="1000" height="600" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Grigory-Gurkin-034.jpg" class="attachment-medium size-medium" alt="" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Grigory-Gurkin-034.jpg 1000w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Grigory-Gurkin-034-768x461.jpg 768w" sizes="(max-width: 1000px) 100vw, 1000px"></a>
<a href="https://www.altayli.net/turkolog-ressam-grigory-coros-gurkin.html/grigory-gurkin-035"><img loading="lazy" decoding="async" width="1000" height="600" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Grigory-Gurkin-035.jpg" class="attachment-medium size-medium" alt="" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Grigory-Gurkin-035.jpg 1000w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Grigory-Gurkin-035-768x461.jpg 768w" sizes="(max-width: 1000px) 100vw, 1000px"></a>
<a href="https://www.altayli.net/turkolog-ressam-grigory-coros-gurkin.html/grigory-gurkin-036"><img loading="lazy" decoding="async" width="1000" height="600" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Grigory-Gurkin-036.jpg" class="attachment-medium size-medium" alt="" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Grigory-Gurkin-036.jpg 1000w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Grigory-Gurkin-036-768x461.jpg 768w" sizes="(max-width: 1000px) 100vw, 1000px"></a>
<a href="https://www.altayli.net/turkolog-ressam-grigory-coros-gurkin.html/grigory-gurkin-038"><img loading="lazy" decoding="async" width="1000" height="600" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Grigory-Gurkin-038.jpg" class="attachment-medium size-medium" alt="" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Grigory-Gurkin-038.jpg 1000w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Grigory-Gurkin-038-768x461.jpg 768w" sizes="(max-width: 1000px) 100vw, 1000px"></a>
<a href="https://www.altayli.net/turkolog-ressam-grigory-coros-gurkin.html/grigory-gurkin-042"><img loading="lazy" decoding="async" width="1000" height="600" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Grigory-Gurkin-042.jpg" class="attachment-medium size-medium" alt="" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Grigory-Gurkin-042.jpg 1000w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Grigory-Gurkin-042-768x461.jpg 768w" sizes="(max-width: 1000px) 100vw, 1000px"></a>
<a href="https://www.altayli.net/turkolog-ressam-grigory-coros-gurkin.html/grigory-gurkin-043"><img loading="lazy" decoding="async" width="1000" height="600" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Grigory-Gurkin-043.jpg" class="attachment-medium size-medium" alt="" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Grigory-Gurkin-043.jpg 1000w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Grigory-Gurkin-043-768x461.jpg 768w" sizes="(max-width: 1000px) 100vw, 1000px"></a>
<a href="https://www.altayli.net/turkolog-ressam-grigory-coros-gurkin.html/grigory-gurkin-045"><img loading="lazy" decoding="async" width="1000" height="600" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Grigory-Gurkin-045.jpg" class="attachment-medium size-medium" alt="" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Grigory-Gurkin-045.jpg 1000w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Grigory-Gurkin-045-768x461.jpg 768w" sizes="(max-width: 1000px) 100vw, 1000px"></a>
<a href="https://www.altayli.net/turkolog-ressam-grigory-coros-gurkin.html/grigory-gurkin-047"><img loading="lazy" decoding="async" width="1000" height="600" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Grigory-Gurkin-047.jpg" class="attachment-medium size-medium" alt="" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Grigory-Gurkin-047.jpg 1000w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Grigory-Gurkin-047-768x461.jpg 768w" sizes="(max-width: 1000px) 100vw, 1000px"></a>
<a href="https://www.altayli.net/turkolog-ressam-grigory-coros-gurkin.html/grigory-gurkin-048"><img loading="lazy" decoding="async" width="1000" height="600" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Grigory-Gurkin-048.jpg" class="attachment-medium size-medium" alt="" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Grigory-Gurkin-048.jpg 1000w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Grigory-Gurkin-048-768x461.jpg 768w" sizes="(max-width: 1000px) 100vw, 1000px"></a>
<a href="https://www.altayli.net/turkolog-ressam-grigory-coros-gurkin.html/grigory-gurkin-049"><img loading="lazy" decoding="async" width="1000" height="600" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Grigory-Gurkin-049.jpg" class="attachment-medium size-medium" alt="" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Grigory-Gurkin-049.jpg 1000w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Grigory-Gurkin-049-768x461.jpg 768w" sizes="(max-width: 1000px) 100vw, 1000px"></a>
<a href="https://www.altayli.net/turkolog-ressam-grigory-coros-gurkin.html/grigory-gurkin-050"><img loading="lazy" decoding="async" width="1000" height="600" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Grigory-Gurkin-050.jpg" class="attachment-medium size-medium" alt="" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Grigory-Gurkin-050.jpg 1000w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Grigory-Gurkin-050-768x461.jpg 768w" sizes="(max-width: 1000px) 100vw, 1000px"></a>

<hr>
<div><span><strong>Kaynakça</strong></span></div>
<div><span>♦ BEDEREVA, İ. A., <em>Evolutsiya Folklorno-Mifologiçeskoy Sistemı v Russkoy Literature Gornogo Altaya</em>, Gorno-Altaysk 2011, s. 13-26.</span></div>
<div><span>♦ ÇAŞİNA, Ludmila Georgiyevna, <em>Russkaya Literatura Gornogo Altaya: Evolutsiya. Tendentsii. Puti İntegratsii.</em>, Tomsk 2004.</span></div>
<div><span>♦ DİLEK, İbrahim, “Altay Curokçı (Ressam) Grigory İvanoviç Çoros Gurkin ve Han-Altay Tablosu”, <em>Türk Dünyası Dil ve Edebiyat Dergisi</em>, Sayı 4, Güz 1997, s. 179­186.</span></div>
<div><span>♦ ERKİNOVA, R. M., “Şamanskiy Mir v Risunkah G.İ. Çoros-Gurkina”, <em>Vestnik Tomskogo Universiteta</em>, Sayı 316, 2008, s. 67-70.</span></div>
<div><span>♦ ERKİNOVA, R. M., MATOÇKİN, Ye. P., “Arheologiçeskiye i Etnografiçeskiye Zarisovki G.İ. Çoros-Gurkina v Fondah Natsionalnogo Muzeya Respubliki Altaya”, <em>Arheologiya, Etnografiya i Antropoligiya Yevrazii</em>, 3 (35), 2008.</span></div>
<div><span>♦ GONÇARİK, N.P., “140 Let so Dnya Rojdeniya Hudojnika G.İ. Çoros-Gurkina (1870-1937)”, <em>Altay Kray 2010: Kalendar Znamenatelnıh i Pamyatnıh Dat</em>, Novosibirsk 2010, s.7-12.</span></div>
<div><span>♦ GONÇARİK, N.P., “Etnokultura Altaya v Grafike Çoros-Gurkina”, <em>İskusstvovedeniye i Kulturologiya</em>, 2011, s. 146-160.</span></div>
<div><span>♦ GONÇARİK, N.P., “İllustratsii G.İ. Gurkina v Altayskom Almanahe”, <em>Altayskiy Almanah</em>, Barnaul 2007, s. 16-18.</span></div>
<div><span>♦ GONÇARİK, N.P., “K Voprosu Atributsii i Nauçnoy Katalogizatsii Proizvedeniy G.İ. Çoros-Gurkina v Sobranii Gosudarstvennogo Hudojestvennogo Muzeya Altayskogo Kraya”, <em>Vestnik Alt GTU</em>, Sayı 1, 2015, s. 63-66.</span></div>
<div><span>♦ KİNDİKOVA, N. M., <em>Literaturı Sibiri: Opıt İssledovaniya</em>, Gorno-Altaysk 2014.</span></div>
<div><span>♦ MATOÇKİN, Ye. P., “Gorno-Altayskaya Hudojestvennaya Şkola”, Hudojestvennaya Kultura Sibiri: Osobennosti Osvoyeniya i Razvitiya, Novosibirsk 1988, s. 101-113.</span></div>
<div><span>♦ PRİBITKOV, G. İ., “Çoros-Gurkin Grigoriy İvanoviç”, <em>Biysk: Entsiklopediya</em>, Biysk 2009, s. 338-339.</span></div>
<div><span>♦ SNİTKO, L. İ., <em>Pervıye Hudojniki Altaya</em>, Leningrad 1983.</span></div>
<div><span>♦ TUDENEVA, Yu. V.<strong>, </strong><em>Zdes Vse Eşe o Nem Napominayet…,</em> Gorno-Altaysk 2005.</span></div>
<div><span><strong>Dipnotlar:</strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/grigoriy-ivanovic-coros-gurkin.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> N. P. Gonçarik, “140 Let so Dnya Rojdeniya Hudojnika G.İ. Çoros-Gurkina (1870-1937)”, <em>Altay Kray 2010: Kalendar Znamenatelnıh i Pamyatnıh Dat</em>, Novosibirsk 2010, s.7.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/grigoriy-ivanovic-coros-gurkin.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> İbrahim Dilek, “Altay Curokçı (Ressam) Grigory İvanoviç Çoros Gurkin ve Han-Altay Tablosu”, <em>Türk Dünyası Dil ve Edebiyat Dergisi</em>, Sayı 4, Güz 1997, s. 179­180.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/grigoriy-ivanovic-coros-gurkin.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> İ. A. Bedereva, <em>Evolutsiya Folklorno-Mifologiçeskoy Sistemı v Russkoy Literature Gornogo Altaya</em>, Gorno-Altaysk 2011, s.13-26; Gonçarik, “140 Let so Dnya Rojdeniya…”, s. 7.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/grigoriy-ivanovic-coros-gurkin.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> G.İ. Pribıtkov, “Çoros-Gurkin Grigoriy İvanoviç”, <em>Biysk: Entsiklopediya</em>, Biysk 2009, s. 338-339; Ludmila Georgiyevna Çaşina, <em>Russkaya Literatura Gornogo Altaya: Evolutsiya. Tendentsii. Puti İntegratsii.,</em> Tomsk 2004, s. 16-18.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/grigoriy-ivanovic-coros-gurkin.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> N.P. Gonçarik, “İllustratsii G. İ. Gurkina v Altayskom Almanahe”, <em>Altayskiy Almanah</em>, Barnaul 2007, s. 16-18.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/grigoriy-ivanovic-coros-gurkin.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> Gonçarik, “140 Let so Dnya Rojdeniya…”, s. 8.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/grigoriy-ivanovic-coros-gurkin.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> R. M. Erkinova, Ye. P. Matoçkin, Arheologiçeskiye i Etnografiçeskiye Zarisovki G.İ. Çoros-Gurkina v Fondah Natsionalnogo Muzeya Respubliki Altaya”, <em>Arheologiya, Etnografiya i Antropoligiya Yevrazii</em>, 3 (35), 2008, s. 116; N.P. Gonçarik, “K Voprosu Atributsii i Nauçnoy Katalogizatsii Proizvedeniy G.İ. Çoros-Gurkina v Sobranii Gosudarstvennogo Hudojestvennogo Muzeya Altayskogo Kraya”, <em>Vestnik AltGTU</em>, Sayı 1, 2015, s. 63-66.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/grigoriy-ivanovic-coros-gurkin.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> Dilek, “Altay Curokçı (Ressam) Grigory.”, s. 179.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/grigoriy-ivanovic-coros-gurkin.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> R. M. Erkinova, “Şamanskiy Mir v Risunkah G.İ. Çoros-Gurkina”, <em>Vestnik Tomskogo Universiteta,</em> Sayı 316, 2008, s. 67-70.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/grigoriy-ivanovic-coros-gurkin.html#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> Ye. P. Matoçkin, “Gorno-Altayskaya Hudojestvennaya Şkola”, <em>Hudojestvennaya Kultura Sibiri: Osobennosti Osvoyeniya i Razvitiya</em>, Novosibirsk 1988, s. 101-113.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/grigoriy-ivanovic-coros-gurkin.html#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> L. İ. Snitko, <em>Pervıye Hudojniki Altaya</em>, Leningrad 1983, s. 18.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/grigoriy-ivanovic-coros-gurkin.html#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> Gonçarik, “140 Let so Dnya Rojdeniya…”, s. 8.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/grigoriy-ivanovic-coros-gurkin.html#_ednref13" name="_edn13">[13]</a> Dilek, “Altay Curokçı (Ressam) Grigory…”, s. 180.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/grigoriy-ivanovic-coros-gurkin.html#_ednref14" name="_edn14">[14]</a> N. P. Gonçarik, “Etnokultura Altaya v Grafike Çoros-Gurkina”, <em>İskusstvovedeniye i Kulturologiya</em>, 2011, s. 153.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/grigoriy-ivanovic-coros-gurkin.html#_ednref15" name="_edn15">[15]</a> Dilek, “Altay Curokçı (Ressam) Grigory.”, s. 181.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/grigoriy-ivanovic-coros-gurkin.html#_ednref16" name="_edn16">[16]</a> Gonçarik, “140 Let so Dnya Rojdeniya…”, s. 8.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/grigoriy-ivanovic-coros-gurkin.html#_ednref17" name="_edn17">[17]</a> Dilek, “Altay Curokçı (Ressam) Grigory…”, s. 182.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/grigoriy-ivanovic-coros-gurkin.html#_ednref18" name="_edn18">[18]</a> Dilek, “Altay Curokçı (Ressam) Grigory.”, s. 182.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/grigoriy-ivanovic-coros-gurkin.html#_ednref19" name="_edn19">[19]</a> Yu. V. Tudeneva, <em>Zdes Vse Eşe o Nem Napominayet…,</em> Gorno-Altaysk 2005, s. 144-145.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/grigoriy-ivanovic-coros-gurkin.html#_ednref20" name="_edn20">[20]</a> N.M. Kindikova, <em>Literaturı Sibiri: Opıt İssledovaniya</em>, Gorno-Altaysk 2014, s. 51-53.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Bir Siyaset Adamı Olarak Rauf Denktaş’ın Fikirleri</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/bir-siyaset-adami-olarak-rauf-denktasin-fikirleri</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/bir-siyaset-adami-olarak-rauf-denktasin-fikirleri</guid>
<description><![CDATA[ Bir Siyaset Adamı Olarak Rauf Denktaş’ın Fikirleri
Max Weber’in (1987:86), “İnsan ya politika için yaşar, ya da politika sayesinde yaşar. Siyaset, kalın tahtaları delmek gibi güç ve yavaş ilerleyen bir uğraştır. Hem tutku ister hem geniş görüşlülük. Tüm tarihsel deneyim şu gerçeği kesinlikle doğrular: İnsanoğlu hep imkânsıza erişmek istemeseydi mümkün olana da ulaşamazdı. Ama bunu yapmak için de insanın bir lider olması, […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c453deace2.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:47 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Bir, Siyaset, Adamı, Olarak, Rauf, Denktaş’ın, Fikirleri</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2021/01/Rauf-Denktas.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/bir-siyaset-adami-olarak-rauf-denktasin-fikirleri.html">Bir Siyaset Adamı Olarak Rauf Denktaş’ın Fikirleri</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Dr. Hande EROL</strong></span></a>
</p><p>Max Weber’in (1987:86), “İnsan ya politika için yaşar, ya da politika sayesinde yaşar. Siyaset, kalın tahtaları delmek gibi güç ve yavaş ilerleyen bir uğraştır. Hem tutku ister hem geniş görüşlülük. Tüm tarihsel deneyim şu gerçeği kesinlikle doğrular: İnsanoğlu hep imkânsıza erişmek istemeseydi mümkün olana da ulaşamazdı. Ama bunu yapmak için de insanın bir lider olması, hatta sözcüğün en ciddi anlamında bir kahraman olması gerekir. Siyasetin çağrısını, ancak ve ancak önerdiği şeyler için dünyayı fazlasıyla aptal ve adi bulduğu halde tereddüt etmeyen kişi yerine getirebilir” sözü tam da Rauf Denktaş’a uygun düşmektedir. Denktaş, politikaya tüm hayatını adamış, hem Türk Mukavemet Teşkilatı içinde silahlı mücadelede, hem yönetimde siyasi bir aktör olarak yer almıştır.</p>
<p><span><strong>1. Bir Siyaset Adamı Yetişiyor</strong></span></p>
<p>Rauf Denktaş, 1924 yılında Kıbrıs’ın güneyindeki Baf kasabasında doğmuştur. Ancak, Kıbrıs açısından 1924 yılının başka bir önemi daha vardır; Türkiye, Lozan Anlaşması ile Kıbrıs’ı İngiltere’ye kalıcı olarak bırakmıştır. Yani Denktaş, İngiltere sömürge idaresi altında doğuyordu. Denktaş, Babası hâkim Raif Efendi’nin dördüncü ve son çocuğudur. Rauf Denktaş 1,5 yaşındayken annesi Emine Hanım’ı kaybetmiş, bu yüzden babası, anneannesi ve dedesi tarafından büyütülmüştür. Dede Şeherli Mehmet Bey, Denktaş’ın siyasi düşüncelerinin şekillenmesinde en büyük rolü oynayan kişilerden birisidir. Kıbrıs’ta Osmanlı dönemi ve İngiliz dönemini dedesinden dinleyen Denktaş, Ada’nın bir gün İngiliz hâkimiyetinden çıkacağı, Türklerin Ada’da tekrar hâkimiyet kuracağını anlatan “gittiler ama bir gün mutlaka gelecekler” sözüyle büyümüştür. (Cihangir 2000: 8)</p>
<p>Denktaş’ın siyasi düşüncelerinin şekillenmesinde rolü olan bir diğer kişi babası Hâkim Raif Efendiydi. “Size servet bırakamayacağım, iyi tahsil verdirebilirsem gerisi size ait” diyerek çocuklarını çalışmaya yönlendiren Raif Efendi, Denktaş’ın milliyetçi düşüncelerinin oluşmasını sağlamıştır. Hâkim Raif Efendi Denktaş’ın bir Türk milliyetçisi olarak yetişmesindeki en önemli kişilerden biridir. (Batur 2007:57) Öyle ki Denktaş bir “Türk milliyetçisi” olarak tanımladığı babasının, bu milliyetçiliğini kanıtlamak için, İstiklal Savaşı’ndan sonra Atatürk inkılaplarını harfiyen takip etmiş birisi olduğunu, fesi başından ilk çıkaran, arkadaşları ile birlikte kızlarına şapkayı ilk giydiren ve “modern” anlamda kızlarını, ekmeklerini taştan çıkaran insanlar olarak yetiştirme gayreti içerisine girmiş ilk Kemalist aydınlardan olduğundan gururla bahsetmekteydi. (Denktaş 1990: 95)</p>
<p>Denktaş 6 yaşındayken, 7 yaşına giren (1930) Anavatan Türkiye’ye ilkokul eğitimini almak üzere gelmiştir. Arnavutköy’de ilkokuldan liseye kadar eğitim veren Fevzi Ati Lisesi’nin ilkokul bölümünde yatılı okumaya başlar. (Denktaş 1990: 95)</p>
<p>Ağabeylerinin İstanbul’da <em>sakın Kıbrıslı olduğunu söyleme</em> tembihlerini dinleyen Denktaş, bunun sebebini şöyle açıklıyordu: <em>“Çünkü o zaman Kıbrıslılar alay mevzuuydu. Kıbrıs’ın eşeği meşhurdu ve tabii Kıbrıs’tan geldim der demez çocuklar Kıbrıs eşeği lakabı takıyorlardı. Bu, halk arasında da İngiliz tabiiyetinde Kıbrıslı Türk deyince, Birinci Dünya Savaşı’ndan kalma İngiliz’e öfke nedeniyle, “İngiliz casusu mu” diye kuşkuyla bakıyorlardı.” </em>(Kasımoğlu 1991: 7)</p>
<p>İngiliz sömürge yönetimi altında yaşayan her Kıbrıslı Türkün yaşamak isteyeceği Türk bayrağı altında bir süre de olsa yaşama fırsatı bulan Denktaş, Kıbrıs’ı Türkiye yapmaya o yaşlarda karar vermiştir (Denktaş 2011). Denktaş, İstanbul günlerini şöyle anlatır: <em>“Bu büyük bir heyecandı. Çünkü biz gidinceye kadar, İstiklal Savaşı olmuş ve bu savaşın sürdüğü yıllarda, Kıbrıs’ta, Limasol, Vadili ve daha birçok yerlerde Rumların taşkınlıklarına maruz kalmış insanların anlattıkları arasından çıkıp gitmiştim. O yıllarda Rumların saldırısı nedeniyle, Lefkoşa Cuma Pazarında, dedemin kaçış hikâyeleri var. Bütün bunların anlatıldığı ve bir bayrak ve Atatürk’ün adının ağlayarak anıldığı heyecanlı bir ortamın içerisinden çıkıp gittim. Bu nedenle babamın bana “sen de Türkiye’ye gidip okuyacaksın” demiş olması, benim için büyük bir heyecandı”</em> (Kasımoğlu 1991: 7-8).</p>
<p>Ancak Denktaş, İstanbul’da aldığı bir yıllık tahsilin ardından ekonomik zorluklar nedeniyle Kıbrıs’a dönmek durumunda kalır. Kendisinin de belirttiği üzere Türk milliyetçiliğinin pür halinden çok etkilenen Denktaş’ın, İstanbul’da geçirdiği bir yıl, o yaşlarda milliyetçilik duygusunun ruhuna işlemesine yardımcı olmuştur.</p>
<p>Denktaş, 1932 yılında Ada’ya döndüğünde Lefkoşa’da Güzel Sanatlar Ortaokulu’nun bulunduğu binada yer alan Ayasofya İlkokulu’na gider (Gürkan 2005: 26). Denktaş, burada okumaya başladığında, Türkiye’den gelmiş bir çocuk havasındadır. Arkadaşları, Denktaş’a “Türkiye’yi gördü”, “Mustafa Kemal Paşa’yı gördün mü” gibi meraklarla yaklaşıyorlardı (Kasımoğlu 1991: 10).</p>
<p>Dedesi Mehmet Bey ve babası Raif Efendi’den sonra Denktaş’ın milli duygularına yön veren öğretmeni Turgut Sarıca olmuştur. Sarıca, Denktaş’ın ileri ki yıllarda şekillenecek siyasi düşüncelerinde pay sahibi olan isimlerden biridir. Hatta öğretmeni Denktaş’a “Akın” ismini vermiştir. Denktaş’ın anlattığına göre öğretmeni “Türküm” derken heyecanlanan tam bir milliyetçiydi. Derslerde, milli şiirler okutup, ezberleten Sarıca, Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk cumhurbaşkanı ve kurucusu Atatürk ve dava arkadaşı ikinci cumhurbaşkanı İsmet İnönü’yü anlatırdı (Batur 2007: 61). Denktaş’ın kendi sözleriyle öğretmeni Turgut Sarıca “İngiliz süzgecinden geçirilmiş, içinden mili duygu aşılayabilecek her şeyi çıkarılmış okuma kitaplarımızdaki satırları okuduktan sonra bize Türk düşünürleri, edip ve yazarları hakkında notlar tutturur, Türklük tarihini, Türklük mücadelesini öğretirdi. Namık Kemal, Ziya Gökalp, Mehmet Emin Yurdakul, İbrahim Alaettin ve Atatürk… İstiklal mücadelesi, Türklük davası, Kıbrıs’ta Türklerin durumu. Her hikâyesinde bir ders vardı, her dersi milli duyguya hitap eder, milli bir şuur yaratırdı” (Denktaş 1997: 21).</p>
<p>Denktaş, Türkiye’deki Kemalist milliyetçilere sempati besleyen babası Raif Efendi’nin arkadaş çevresi içinde ve milliyetçi öğretmenin etkisiyle, çocuk yaşta politize olmuştur. O yıllarda etkisi artan Türkiye ve Atatürk hayranlığı, Kıbrıs Türk toplumunun yeni yetişen hayranları için çok daha gelişkin Kıbrıs Rum toplumu karşısında bir kimlik arayışına karşılık geliyordu (Kızılyürek 2009: 335).</p>
<p>Denktaş, Lefkoşa Ayasofya İlkokulu’ndan 1935 yılında mezun olduktan sonra ortaokul ve lise eğitimini alacağı Lefkoşa İngiliz Lisesine başlar. Denktaş’ın, Rumlarla ilgili İngiliz okulunda okuduğu zamanki şu gözlemleri, siyasi yaşamında da onu etkileyecekti: <em>“İngiliz okulunda, Rum, Türk, Maronit öğrenciler aynı koğuşu paylaşıyordu. Okulda, Ermeni, Maronit arkadaşlarımız vardı fakat Ramlardan arkadaşımız yoktu. Birlikte okuduk, aynı takımda futbol oynadık, aynı koğuşu paylaştık fakat “dost”, “arkadaş” olamadık. Sebebi, Rumların bize tepeden bakmaları, en samimi anlarda bile bize adımızla değil de “deli Türk” diye hitap etmeleri, bizimle kaynaşmayı küçüklük addetmeleriydi”</em> (Denktaş 1997: 45).</p>
<p>Denktaş, okul yıllarında Alaeddin Gövsa’nın sosyal ve felsefi yazıları, Esat Mahmut Karakurt’un romanları, Faruk Nafiz Çamlıbel’in şiirleri, Aka Gündüz’ün tahlilleri ve edebi yazıları, Atatürk ve İstiklal Savaşı ile ilgili kitapları okuyarak siyasi düşüncelerini şekillendirmiştir (Denktaş 1990: 58).</p>
<p>1944’lerde 19 yaşında yaşamın sırlarını aramaya başlayan ve “Saadet Sırları” isimli kitabını yazan Denktaş’ın kitaptaki şu sözleri liderlik kavramına bakışını gayet iyi açıklıyordu. “Şan, şöhret, mevki sahibi olmak hırsı da, zengin olmak hırsı kadar insanın iç huzurunu bozan, saadetini engelleyen bir hırstır. Hırslı ve iddialı yaşayanlar kendi kendilerini saadet ilkelerinin dışına itmiş olurlar. Hırslı ve iddialı olan Napolyon “Mutluluğa asla inanmadım” der. Acaba, Hitler, Mussolini, mutlu muydular? Veya bir memleketin kaderini omuzlayacak kadar hırslı ve iddialı olan kişiler, mutluluğun ne olduğunu bilirler mi? Napolyon, Hitler, Mussolini gibi kişiler ve tek başlarıma kendi güçleriyle devletin yönetimini omuzlamış olanlar yalnızdırlar. Onları yöneten ihtiraslarıdır. Kuvvet aşığıdırlar, her söylediklerinin en iyisi, en doğrusu olduğu iddiasındadırlar. İstedikleri mevkiye erişmişlerdir fakat mutluluk artık onlar için değildir.”</p>
<p>İlginç olan Denktaş’ın bu satırları kaleme aldığı dönemde, 1944 yılında Mısır’daki bir falcının “devlet kuracağı” kehanetine gülüp geçmişti. “Bekleme odasında da bir defter var. İşaretli yerini açtık ve Churchill diyor ki; Afrika’ya geçerken, buraya geldim. Bana, devlet idare edeceğimi söyledi. Şimdi 1941’de yazıyor. İşte başbakan olarak tekrar geliyorum. Başbakan olacaksın dedin oldum, şimdi başbakan olarak tekrar geliyorum ve savaşın akıbetini filân diye bir yazı orada. Tabii bizi etkiledi. İçeri girdiğimde bana 6 çocuğum olacağını, 3 çocuğumun öleceğini filân söyledi. Ve bir devlet kuracaksın dedi, çıkışta güldük. Dışarıda arkadaşlara söylediğimde kahkahalarla güldüler. Bu savaş ortamında herkese aynı şeyi söylüyor her halde dedik” (Batur 2007: 83-91). Ama yıllar sonra, 1983’te kehanet Denktaş’ı bulmuştu.</p>
<p>Mücadeleye İngiltere’de eğitim görmüş bir hukukçu olarak başlayan, Dr. Küçük’le tanıştıktan sonra milliyetçi “Halkın Sesi” gazetesinde Kıbrıs sorunu hakkında yazdığı yazılarla aktif olarak davanın içine giren Denktaş, Kıbrıs Türk Kurumları Başkanı olarak başladığı liderliğini, KKTC Kurucu Cumhurbaşkanı olarak en üst seviyeye taşıdı. Dr. Küçük’ün onun desteğiyle siyasete giren Denktaş, kısa sürede Türkiye’nin de desteğiyle, Dr. Küçük’ün yerine Kıbrıs Türk Cemaatinin başına geçti, Kıbrıs Türk bölgesinin “Tek Adam”ı haline geldi. Kıbrıs’ta Türkiye’nin desteğini alamayan bir kişinin lider olması mümkün değildi. Türkiye’nin Dr. Küçük yerine Denktaş’ı desteklemesi de bu sürece yardımcı oldu. Hiçbir zaman böyle bir niyetinin olmadığını söyleyen Denktaş, “Ben Kıbrıs davasına bir nefer olarak katıldım. Liderimiz Dr. Fazıl Küçük’tü. Olaylar karşısında, gelişmeler ışığında omuzladığım görevler sonunda kendimi daha ilerlerde buldum. Halkın güvenini kazandım, seçimlerde destek gördüm. Hiçbir zaman liderim demedim, lider olayım diye çalışmadım, çalıştığım için buralara kadar geldim” demekteydi (Denktaş 2011).</p>
<p>Denktaş, küçük yaşlardan beri anavatanı olarak gördüğü Türkiye’ye, Türk siyasi yaşamına ilgi duyuyordu. Lider olarak kendisini Atatürk’ü örnek alan Denktaş’a göre: “Türk dünyasında her lider Atatürk’ü okumalı, öğrenmeli ve örnek almalıydı”. Ayrıca Denktaş, Atatürk’ü örnek alan liderlerin, halka hizmet edebilmek için o halkın hür, bağımsız, egemen bir halk, ülkenin demokratik ve laik olması gereğini benimser, görevlerinin halka hizmet olduğunu anlar” diye düşünüyordu (Denktaş 2011).</p>
<p>Hayatta en tahammül edemediği şeyin yalan olduğunu söyleyen Denktaş, 35 yaşında bir trafik kazasında kaybettiği oğlu Raif Denktaş için yazdığı “Oğluma Öğütlerim” isimli şiirinde aslında kendini anlatmaktaydı:</p>
<p><span><em>“Saat gibi durmadan, gece gündüz çalışan insanlar mesut olur,<br>
</em></span><span><em>Yalana sapma sakın, düşmanlarından sakın,<br>
</em></span><span><em>Çalış uğraş durmadan, bir gün olursun adam”</em></span> (Özen 2013)</p>
<p>Rauf Denktaş’ı, “kadife eldiven içinde bir demir yumruğa” benzeten oğlu Raif Denktaş, bir dava adamını, sıradan bir politikacıdan ayıran en önemli farkı şöyle tanımlamaktaydı: “…Her baba için önce çocukları, önce ailesine karşı sorumlulukları gelir. R.R. Denktaş için ise, şimdi geriye baktığımda çok berrak bir şekilde görebiliyorum, önce halkı ve halkın varlık mücadelesine karşı sorumlulukları gelmiştir ve hâlâ öyledir” (Denktaş 1997: 13-14).</p>
<p>Gerçekten de Denktaş tam anlamıyla oğlu Raif Denktaş’ın anlattığı gibiydi. Kıbrıs Davası için hem kendisine hem de ailesine ayırması gereken zamanı feda ederek, çocuklarıyla yeterince ilgilenememiş, tüm zamanını ve enerjisini milleti için mücadeleye vermişti. Denktaş’ın ailesi konusundaki şu itirafları bu yorumu destekler niteliktedir: “…İlgilenemedim. Ben de çocuklarıma İngiltere’den yahut Amerika’dan burs alamaz mıydım, daha iyi eğitim aldıramaz mıydım? Ama bu mevkide böyle şeylere muhtaç olmamak için böyle bir talepte bulunmadım, reddettim ve vicdanen rahatım. İşte bu babalığın eksisidir. Paramla da okutamadım çünkü yoktu” (Gürkan 2005: 52-53).</p>
<p>Şükrü Hanioğlu’nun “Tarihselleştirilemeyen Geçmiş, İnsanlaştırılamayan Kurucu” yazısında Atatürk ile ilgili saptamayı, “Tarihselleştirilmiş Bir Dönem ve İnsanlaştırılmış Bir Lider Olarak Rauf Denktaş’ı Okumak” isimli yazısında Denktaş’a uyarlayan Hakkı Yücel’in tespitleri ilginçtir. (http://www.sabah.com.tr/Yazarlar/hanioglu/2011/11/13/tarihsellestirilemeyen-gecmis- insanlastirilamayan-kurucu 28.05.2012)</p>
<p>Hakkı Yücel, “Denktaş’ın, yirminci yüzyıl ortalarında Kıbrıslı Rumların “ENOSİS” taleplerine karşı Kıbrıslı Türkler arasında bir karşı direnişin başlatılmasında belirleyici bir rol oynadığını, siyasal bir proje olarak “Taksim” tezini gündeme getirdiğini, bu tezini, Kıbrıs konusunda henüz net bir politikası olmayan ve gel-gitler yaşayan Türkiye’ye de süreç içinde kabul ettirdiğini, uzun vadede bu projenin bir “milli davaya” dönüşmesini ve öyle algılanmasını sağladığını ve nihayet kendisinin de bu davanın bir numaralı insanı -tek lider, tek adam – konumuna yerleştiğini” söylerken, “Bu noktada Denktaş’ın tarihsel-siyasal serüveni bağlamında altı çizilmesi gereken ve geçerliliğini yirminci yüzyılın sonlarına kadar sürdüren iki önemli husus vardır. Bunlardan birincisi, sürdürülen siyasal mücadelenin ve projenin “milli dava” olarak nitelendirilmek suretiyle “aşkınlaştırılması” ve “kutsanmasıdır”. Bir başka ifadeyle “aşkınlaştırılarak” her koşulda ve dönemde, her şeye rağmen, gizli ya da açık geçerli kılınması, “kutsanarak” da dokunulmazlık kılıfıyla kuşatılmasıdır. İkincisi ise, “milli davanın” sahiplenilmesinde ve sürdürülmesinde “tek lider-tek adam” (bu “tek lider-tek adam” Denktaş’tır) anlayışının giderek yerleşmesi ve konsolide olmasıdır. Bu tespitlerin yapılmasının önemi şuradadır: “Milli dava”, sürdürülen siyasal mücadelenin alanını ve sınırlarını belirlerken, “tek lider-tek adamın” hâkimiyeti ise siyasetin işleyiş yönünü çizmektedir ki o yön de liderden topluma doğru -yukardan aşağıya ya da buyurandan buyrulana doğru- seyreden bir mahiyet arz etmektedir.” demektedir.</p>
<p>“Rauf Denktaş’ın vefatının ardından konuşanların onun özelliklerini dile getirirken ısrarla bir “halk adamı” olduğuna vurgu yaptıkları, kendisinin sürdürdüğü hayat tarzı, insanlarla ve hatta muhalifleriyle gündelik yaşam içinde kurduğu ilişkiler, espritüel mizacı ve benzeri örnekler göz önüne alındığında, bir gerçekliği ifade eden bütün bu tespitlerle, onun gücü kendinde toplayan otoriter ve gerektiğinde baskı ve şiddet yöntemlerini kullanan “tek lider-tek adam” olduğu tanımlaması arasında, ilk bakışta bir paradoks olduğu söylenebilir.” şeklinde devam eden Yücel, “Ancak bu noktada fotoğrafı tamamlamak için, Denktaş’ın zeki ve kurnaz politikacı kimliği teslim edilerek şunları ilave etmek gerekmektedir: Onun yirminci yüzyılın ortalarında siyasal mücadeleye başladığı ve kısa sürede “tek lider” olarak sivrildiği dönemde, Kıbrıslı Türkler henüz bir azınlık cemaati düzeyinde yaşayan, (eğitimden mahrum) günden güne gelişen gerilimli çatışma ortamı içinde can güvenliklerini tehdit altında hisseden bir topluluktur. Pre-modern diyebileceğimiz ve henüz özne olamamış, daha çok kendi içine kapalı kitle dayanışması ve ruhu ile hareket eden böyle bir topluluğun sosyolojisi, onu bu badireden kurtaracak güce iradesini büyük oranda “gönüllü” devretmeye müsaittir ve nitekim henüz genç yaşına rağmen Denktaş bu iradeyi devralmakta ve gücü kendisinde toplamakta tereddüt göstermemiştir. Üstelik bu irade devri teslimini kolaylaştıran, bu konuda hemen herkesin hemfikir olduğu, çok belirgin bir faktör vardır ki o da genç Denktaş’ın, birlikte hareket ettiği çalışma arkadaşlarının hiç birisinde olmayan -haliyle onlar arasında da kendini “tek” kılan- ve de bir lider için gerekli olan “karizmatik” bir kişiliğe sahip olduğudur.</p>
<p>Burada Weber’in siyasette otorite ve meşruluk bağlamında dile getirdiği unsurlardan birisi olan “karizmatik otorite” tespitini hatırlayacak olursak, Denktaş’ın büyük oranda bu otoriteyi Kıbrıslı Türklerden “karizmatik” kişiliğiyle aldığını ve meşruluğunu da buradan sağladığını söylemek mümkündür. Yine de O’nun meşruluğunu sağlayan sadece bu değildir. Bunun eksik kaldığı yerde kendisinin bir numaralı kurucusu olduğu yer altı örgütü TMT devreye girmektedir ki, eğer “karizmatik” kişiliğiyle ve de büyük oranda “gönüllü” devredildiği için “demokratik” mahiyet taşıyan meşruiyet hâli ve buradan geliştirdiği sıcak insani ilişkiler, onun sıklıkla dile getirilen “yumuşak-halkçı” yüzünü ifade ediyorsa, (gerektiğinde) baskı ve şiddeti bir yöntem olarak benimseyen TMT’den gerektiğinde aldığı güçle sağladığı otorite ve meşruiyet de şimdilerde çok hatırlanmayan -daha çok muhaliflerinin hatırladığı- “sert-acımasız” yüzünü ifade etmektedir. Bu nedenledir ki Rauf Denktaş’ı “tek lider -tek adam” konumuna getiren sadece onun insancıl ilişkilerle çoğalttığı “karizmatik” kişiliği değildir, aynı zamanda şiddetten beslenen otoriter kimliğidir.</p>
<p>Süreç içinde “karizmatik” kişiliğin öne çıkması ise onun politik zekası ve ustalığı kadar koşulların da yarattığı bir durumdur. Sonuç olarak dönemin toplumsal sosyolojisi gereği gücü kendisinde temellük eden ve yine bu sosyolojinin ve “karizmatik” kişiliğin kesişmesi sonucu, genelde “karizmatik” liderlere atfedilen özellikler olan “olağandışı, adeta olağanüstü yetenekler taşıdığı ve onun kutsal bir kişiliğe sahip bir kahraman olduğu inancını” bizatihi toplumun kendisine bahşetmesiyle Rauf Denktaş, Kıbrıslı Türklerin siyasal mücadelesinde, o siyasal mücadeleyi belirleyen ve yönlendiren “tek lider-tek adam” olarak tarih sahnesinde yerini alır. Üstelik bu tarihsel konum sadece içeride değil, Türkiye ile olan ilişkilerde de geçerlidir ve böyle olduğu için de “anavatan-yavruvatan” söylemiyle başka bir kutsiyet kılıflıyla kuşatılan bu ilişkiler sadece Rauf Denktaş üzerinden sürdürülmektedir (Erol 2014:167-168).</p>
<p>Rauf Denktaş Kıbrıs’ın yakın siyasi tarihinde (ve Türkiye’de) silinmez izler bırakarak ömrünü tamamlamış ve görkemli bir törenle bu dünyadan uğurlanmıştır. Aşikârdır ki onun kendisinin belirleyici bir aktör olarak yer aldığı ve artık geride bıraktığı tarihsel miras üzerine çok konuşulacak ve yazılacaktır. Kıbrıs sorunu hala çözülmemiştir ve geleceğini arayan bu sorunlu ülkede kabul edilebilir çözümü ve barışı tesis etmek adına o geçmiş mirastan çıkarılacak çok dersler vardır. Bu nedenledir ki şimdiden sonra yapılması gereken, o geçmişi ve o geçmişin liderini, “kutsiyet” ve “mükemmellik” zırhı ile kuşatıp aşkınlaştırmak, mutlak bir inanç bağlılığıyla ve eleştiriden uzak, hatasız, doğru olarak okumak değildir; o geçmişi dinamik ilişkileri ve diyalektiğiyle “tarihselleştirerek” ve de o lideri “dokunulmazlık” mertebesine çıkarıp hatasız kılmak yerine “insanlaştırarak” eleştirel bir gözle okumaktır.” demektedir. (http://www.yeniduzen.com/detay.asp?a=39355 28.05.2012)</p>
<p>Yücel’in değerlendirilmelerinde haklı olduğu noktalar olmakla beraber ifadeleri tarafsız ve objektif değildir. Halkın içinden çıkan bir kişi olarak Denktaş’ı, halk arasında, sokaklarda, korumaları olmadan, Ada sokaklarında fotoğraf çekerken görmek mümkündür (Öymen 2012). Ancak, Bu Denktaş’ın bir yönüdür. Diğer yönü ise “otoriter” Denktaş’tır. Atatürk’ü örnek alan bir lider olarak, “tek adam”, “tek lider” kavramlarından etkilenmiş olması muhtemeldir, Yücel’in “Rauf Denktaş’ı “tek lider-tek adam” konumuna getiren sadece onun insancıl ilişkilerle çoğalttığı “karizmatik” kişiliği değildir, aynı zamanda şiddetten beslenen otoriter kimliğidir.” ifadesi zihinsel, ideolojik ve problemli bir algının yaklaşımıdır. “Şiddetten beslenen otoriterlik” yerine Denktaş için “demir leblebi” ifadesi kullanabilir. Kadifeye sarılı çelik, yumuşak görünümlü ancak içi sert ifadesi daha uygundur.</p>
<p>Kendisi için söylenen, “kabile reisi”, “diktatör” ithamlarına karşı, “<em>ben diktatör değil demokratım”</em> diyen Denktaş: <em>“Bana diktatör dediler. Castro dediler, padişah dediler… Bunlara güler geçerim… Çünkü öyle olsam, o lafları söyleyemezlerdi. Kendimi kabile reisi gibi hiç hissetmedim ki sorgulayayım. Hep demokrasiyi esas gördüm, temel gördüm. Kendimi diktatör değil, demokrat olarak görüyorum”</em> diyerek hakkındaki eleştirilere cevap veriyordu (Gürkan 2005: 56).</p>
<p><span>2. Rauf Denktaş’ın Liderlik Özellikleri</span></p>
<p>Rauf Raif Denktaş, iktisatçı Erol Manisalı’nın deyimiyle de “kaygan zeminde yürümeye alışkın, dış politikayı istediği yere götürebilen” (Manisalı 2010) bir liderdir. Uzun yıllar Denktaş’ın anayasa danışmanlığını yapan, Türkiye’nin Dışişleri Eski Bakanı Mümtaz Soysal’ın ifadesi ile Denktaş “Destekleyenleri olduğu kadar muhalifleri olan, ancak hiç kimsenin görmezden gelemediği, davasına olan inancına, uğrunda verdiği mücadeleye saygı duyduğu bir politikacı, dava adamıdır” (Soysal 2013).</p>
<p>Bir liderde olması gereken özellikleri sınıflandıran Denktaş’a göre: ilk sırada davaya olan inanç, kendine güven gelir. <em>“Haklı bir hedef için sağlam irade ve ulusal, gerçekçi bir vizyon için keskin bir zeka lazım. Hak ve hürriyet konularında, egemenliği, devleti koruma gereği karşısında direnme gücü, boyun eğmeme kararlılığı gerekir”</em> diyen Denktaş’ta bu özellik fazlası ile mevcuttur, davasına müdahil olduğu andan itibaren, ulusal, uluslararası birçok diplomatik görüşmede bulunan Denktaş, karşılaştığı zorluklar karşısında hiçbir zaman pes etmemiştir (Denktaş 2011).</p>
<p>Denktaş başarı kazanmak için ekip ruhuna olan inancını şu sözlerle ifade eder: “Liderlik, müşterek bir hedef için, seçtiğiniz yetenekli kişilerle birlikte harekettir. Onlara yüksekten bakan, emirler veren biri olmak değil. Onların da, güvenerek kabul ettikleri bir yol gösterici olmaktır. Onların güvenini, yapacağınız işe dikkatli şekilde hazırlanmakla, onlara cesaret vermekle, yaptıkları işleri takdir edip, mükâfatlandırmakla kazanabilirsiniz” (Denktaş 2011).</p>
<p>48 yıl aktif siyaset yapan Denktaş’ın yukarıdaki ifadelerini onaylayan, 13 yıllık danışmanı ve aile dostu Hilmi Özen, tüm kritik görüşmelerde ve müzakerelerde Denktaş’ın yanında olan isimlerden biridir. Denktaş’ın birçok özelliği ile diğer liderlerden ayrıldığının altını çizen Özen <em>“Denktaş, güçlü hukuk bilgisi ve diplomasi yeteneği ile hümanistliği ve mütevazılığı şahsında birleştirerek ekol haline gelmiş bir liderdir”</em> demektedir (Özen 2013).</p>
<p>Rauf Denktaş’ın liderlik analizde ilk olarak öne çıkan özelliği, siyasi engellere ve baskılara meydan okuyan bir lider olmasıdır. Tanınmayan, küçük bir devletin lideri olarak Denktaş, birçok büyük devlete karşı argümanını savunmuştur. Denktaş’ın diplomasi mücadelesinde dirençli olmasının nedenlerinden de en önemlisi Ankara hükümetlerinin desteği olmuştur.</p>
<p>İkinci olarak Denktaş, insanları ve kamuoyunu yönlendirmekte çok iyi bir performans sergilemiştir. Kıbrıs davasında Türkiye’nin desteğini çoğu zaman elde etmiştir. Bu yönden Denktaş, ikna kabiliyeti yüksek bir liderdir.</p>
<p>Denktaş, bilgiye açık bir lider olarak çevresindekilerin görüşlerini de alsa da her zaman son kararı kendisi vermiştir. Bu Denktaş’ın otoriter kişiliğinin bir göstergesidir.</p>
<p>Denktaş’ın 1968 yılından itibaren müzakerelerde baş aktör haline gelmesinde, müzakereci kişiliği, tecrübesi ve uluslararası ilişkilerdeki keskin zekâsı ön plana çıkar. Ancak Denktaş’ın kendi kırmızı çizgilerinin dışına çıkmaması, rakiplerinin propaganda ve algı yaratma çalışmaları sonucunda, Denktaş hakkında kamuoyunda uzlaşmaya kapalı bir lider profili oluşturulmuştur.</p>
<p>Denktaş’ın hukuk ve diplomasi bilgisi, sürekli yenilediği bilgilerle masaya oturması, müzakerelerde kendine güvenmesinin en önemli nedenlerinden biri olmuştur.</p>
<p><span>3. Rauf Denktaş, Din ve Milliyetçilik</span></p>
<p>Tam bir Türk milliyetçisi olan Denktaş, arabulucu toplumunun tarihi bir parçası olması dolayısıyla kendini bir Anadolu çocuğu olarak görmekteydi. Kültürüyle, diliyle, tarihiyle ve tüm benliğiyle Türk olduğunu söyleyen Denktaş’ın kökü Orta Asya’dan gelmekteydi. Denktaş, bu yüzden “Kıbrıslı Türk” ifadesini hakaret olarak algılardı. <em>“Benim bir devletim ve anavatanım var. Kıbrıs kültürüymüş, Kıbrıslı Türk’müş, Kıbrıslı Rum’muş, Ortak Cumhuriyetmiş, hepsi boş laflar. Onların Yunanistan’ı bizim de Türkiye’miz varken, neden aynı cumhuriyet çatısı altında yaşayalım” diyen Denktaş, “Kıbrıslı Türk de yoktur, Kıbrıslı Rum da, Kıbrıslı da yoktur” </em>demekteydi (Denktaş 2011). Denktaş “Kıbrıslılık iddialarının, kendilerini Türklüklerinden uzaklaştırmak için ortaya atıldığını”, Rum liderliğinin Kıbrıs Türk toplumuna “Elenlerin Kıbrıs’ında yaşayan Türk azınlığı” olarak baktığını, bu bakış açısının hiçbir zaman değişmediğini düşünmekteydi” (Denktaş 2004: 13). Her ne kadar Denktaş kabul etmese de Kıbrıslı siyasetçi ve yazar Nazım Beratlı’ya göre: “Türk milliyetçiliği ve Yunan milliyetçiliğinin yanı sıra Kıbrıs milliyetçiliği de vardır” (Beratlı 1999: 151). Ancak Kıbrıs davasına kendini adayan Denktaş için Türk milliyetçiliği her zaman önce gelmiştir. Söylemlerinde her zaman Türkiye’nin çıkarlarını ön planda tutan Denktaş’ın, Türkiye olmazsa davasını savunamayacağı da bir gerçektir (Soysal 2013).</p>
<p>Akademisyen Mehmet Hasgüler’e göre: “Kıbrıslılık” kimliği, 1974’den sonra Ada’nın bölünmesiyle bazı çevrelerin iki toplumu birleştirmek ve yakınlaştırmak amacıyla “icat” ettikleri bir kavramdır. Kıbrıs’ın içinden geçtiği sömürgecilik süreci ve iki toplumun ona tepki düzeylerindeki farklılaşmalar modern zamanlarda bu kavramı içinde barındıramamıştı” (Hasgüler 2013). Hasgüler’in 1974 tarihlemesi tartışılabilir. Zira “Kıbrıslılık” algısı yaratılması 1940’lı yıllara uzanır. Bu terimi, sırayla İngilizler, Makarios liderliğinde Rumlar, Sovyet Rusya, özellikle Kıbrıslı Türk sosyalistler duruma göre öne çıkarmışlardır.</p>
<p>Denktaş’ın ulusçuluk anlayışında Anavatan Türkiye merkez, Kıbrıs ise çevre konumundadır. Bu kapsamda Denktaş da çevreyi merkeze bağlayan kişi pozisyonundadır. Rauf Denktaş’ın siyasetçi oğlu Serdar Denktaş, babasının milliyetçilik anlayışını şu şekilde özetliyordu: “Babam, Türk milliyetçisidir ben ise Kıbrıslı Türk milliyetçisiyim” (Kızılyürek 2009: 344).</p>
<p>Denktaş’ın milliyetçilik anlayışı ünlü Alman Dr. Strauss’la aynı doğrultudaydı. Denktaş, önce kendi kimliğini tanımlıyor, sonra siyasal tercihlerini bu kimlikle birleştirerek sonuca gidiyordu (Kızılyürek 2005: 40).</p>
<p>Bu tanımlamada bir zorlama gibi görünüyor. Çünkü Denktaş, Kıbrıs Türklerini sadece bir ırk değil bir kültür toplumu olarak algılıyordu. Bir modernleşme öyküsü olan Türkiye Cumhuriyeti’nin gelişim sürecinde, laiklik, modernleşmenin en önemli olgusu olarak görülmekteydi. (Mustafa Kemal, İslam dinini akla en uygun din olarak niteliyordu) Din ise modernleşmenin önündeki bir engel. Din ile milliyetçilik arasındaki ilişkileri inceleyen Carlton J.H. Hayes şöyle demekteydi; “Mustafa Kemal’in rehberliğinde, Türkiye hızla millileştirildi. İslamiyet’ten esirgenen ilgi ne Hristiyanlığa ne de tabiatüstü başka bir dine yöneltildi. Milliyetçilik resmi Türk dini oldu. Aynı zamanda, ordu savaş düzeninde tutuldu, milli okul eğitimi ve propagandasına ağırlık verildi. Türk kitleler okuma yazma öğrendikçe, ders kitaplarından ve radyolardan, yüksek medeniyet kurmuş kadim Hititler’den gelmiş ve çağlar boyu bir misyon üstlenmiş üstün bir ırka mensup olduklarını, şimdi büyük bir ırk ve büyük bir millet olarak bir kez daha üzerlerine düşeni yaptıklarını öğrendiler” (Hayes 1995: 85).</p>
<p>İşte Denktaş’ın kurmak istediği devlet de yukarıda anlatılan Kemalist Türkiye gibiydi. Rauf Denktaş, 1988 yılında verdiği bir konferansta şunları söylemekteydi; “İngiliz sizi camiye götürmek istiyor, sizi milli duygularınızdan arındırmak istiyor, sizi Atatürk aleyhtarı yapacak demek suretiyle çocuklarda ve gençlerde bir ürkeklik yarattılar. Hakikaten o günlerde camiye gidişimizi bir baskı içerisinde tepkiyle karşılardık. Biz anavatanın ekseriye takipçisi oluruz. Biraz önce dediğim gibi “Atatürkçülük dinsizliktir” dendiği an burada bunun en ucuna gitmek suretiyle din ile alay edildi. Din adamlarına küfürler savruldu ve din mevzusu açılmaz, konuşulmaz hale geldi” (Kızılyürek 2005: 60-61). Yukarıdaki bazı çarpıklıklar dışarıdan oldukları için Türk modernleşmesini algılamada zorluk çekmelerinden kaynaklanmaktadır.</p>
<p>Milliyetçilik akımının taraftar bulduğu bir dönemde “ya Taksim ya Ölüm”, “Anavatan- Yavruvatan” gibi kitleleri peşinden koşturacak ifadelerle kamuoyunun ilgisi konuya çekilmiştir. Milliyetçilik akımı, doğası gereği her zaman daha kolay taraftar bulmuş, insanları peşinden sürükleyen bir olgu oldu.</p>
<p>Şüphesiz, Denktaş’ın bu politikasını istikrarlı bir şekilde sürdürebilmesinin ardında, Türk hükümetleri ve orduyla olan iyi ilişkileri vardı; ancak ordunun Kıbrıs siyasetinde güç kaybetmeye başlamasıyla Denktaş da Kıbrıs’taki Türk cemiyeti üzerinde hâkimiyetini kaybetti. Bunun esas nedenlerinden başlıcası, Türkiye ve Kıbrıs Türklerindeki “milliyetleşme” modasının hâkim olduğu kesimlerin yönetimlerde etkili olmasıdır.</p>
<p>Denktaş, her fırsatta laik bir cumhuriyet kurma amacında olduğunu vurgulamıştır. Denktaş’ın şu sözleri bunu destekler niteliktedir: “Rum Ortodoks kilisesi militan bir kilisedir. Kilise, Kıbrıs’ta EOKA’nın kurucusu ve destekçisi olmuştur. Bugün, Kıbrıs’ta Rum tarafında yapılacak bir seçimde kilisenin destekleyeceği bir kişinin kazanacağı muhakkaktır. Bizde, laik bir toplum, Atatürk’ten aldığı güçle ve Türkiye ile müşterek milli bir dava gütmekte olduğu inanç içinde mücadele etmiştir ancak şehitlerini de dinine bağlılık içinde toprağa vermiştir ve anmaktadır” diyen Denktaş, Kemalist Türk devlet modelini örnek alıyordu.</p>
<p>Denktaş ve Türkiye, Denktaş ve Türk milliyetçiliği arasındaki ilişkiyle ilgili, KKTC’nin ikinci cumhurbaşkanı ve CTP lideri Mehmet Ali Talat’ın ilginç bir analizi vardır. Denktaş’ı tam bir Türk milliyetçisi olarak ifade eden Talat’a göre Denktaş’ın gözünde “Kıbrıslı Türkler, büyük Türk ulusunun küçük bir parçasıdır. Denktaş, her gelişmeyi milliyetçi bir çizgide değerlendirir” (Güven 2009: 118).</p>
<p>“Türkiyesiz cennete bile gitmem” diyen bir lider olan Denktaş, Kızılyürek’e göre; milliyetçiliği bir din olarak kavrıyordu. Denktaş, milliyetçiliği siyasi bir dine dönüştürüyordu. Gerçekten de Güney Kesimi’ne baktığımızda, kilisenin desteğini alan Makarios dini lider kimliğini, bütün görüşmelere Başpiskoposluk kıyafetiyle katılarak kullanmıştır. Kilise desteği her zaman, Rumların arkasında oldu ve Rum toplumu arasında din, millet haline gelmelerinde bir çimento görevi gördü. Kilisenin kontrolü altındaki eğitim sistemi, Türklere karşı okullarda negatif yargı oluşturdu. Kıbrıs Rumları açısından Ortodoks Kilisesi siyasi ve ekonomik bir aktördür. Rum siyasi yönetiminde kilise en üst düzeyde karar alma mercidir. İkinci sırada siyasi partiler ve son sırada da ordu yer alır.</p>
<p>Ancak Kuzey Kesimi yukarıda görüldüğü üzere bu konuda farklı bir yapı sergiler. Kuzey’de Türkiye’de olduğu gibi ordu hiyerarşinin en tepesinde yer alırken, siyasal partiler ikinci sırada, din adamları ise son sırda yer alır (Kızılyürek 2005: 60-61). Ada’nın kuzey kesiminde hiçbir zaman güneydeki gibi bir dini bütünlük olmamış, toplum din olgusunda birleşmemiştir. Güneyde milliyetçilik anlayışının sembolü kilise olurken, kuzeyde buna karşılık bir kurum oluşmamış, din ve milliyetçilik olgusu Denktaş’ın şahsında birleşmiştir.</p>
<p><span>4. Rauf Denktaş’ın Siyasi Düşüncelerinin Temeli Üzerine Analiz</span></p>
<p>Rauf Denktaş’ın siyasi düşüncelerinin oluşumu konusunda yapılacak ilk irdeleme için, çocukluğunu geçirdiği İngiliz sömürgesindeki süreçten hareket etmek gerekmektedir. Özellikle hâkim bir babanın çocuğu olarak dünyaya gelen Denktaş ilköğrenimine önce 1931’de İstanbul Şişli’deki Fevziati mekteplerine yatılı olarak gelir ardından ekonomik sorunlar yüzünden bir yıl sonra tekrar Kıbrıs’ta eğitimini devam ettirmek durumunda kalır. Denktaş İstanbul’a yatılı gelmesinin etkisinden zaman zaman söz etmekteydi. Özellikle Kurtuluş Savaşı sonrası kurulan yeni Türkiye onun gözünde inanılmaz bir rüyayı gerçekleştirmek gibiydi. Kıbrıs’ta aydın bir ailenin çocuğu olarak zaten ilk terbiyesini ve “ulusçuluk” ve “bağımsızlık” kavramları çerçevesinde almaya başlamıştı. O günlerde belki de siyasi mücadelesine 48 yıl temel olacak düşünceleri hukukçu hâkim babadan, yani aileden almaktaydı. Bir tarafta sömürgeciliğin getirdiği psikolojik baskı öte yanda ise Kurtuluş Savaşı’yla kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin aydınlık yolu Denktaş’ın mücadeleci kişiliğinde önemli yer tutmaya başlıyordu. Zaten lise günlerinde yazdığı şiirler ondan önce ilk ve orta eğitiminde edebiyatçı hocalarından aldığı derslerde okuduğu duygu ve millet yüklü şiirler hep aydınlanmacı milliyetçi kişiliğine dönük emarelerdi (Denktaş 1996: 10-50).</p>
<p>Denktaş’ın ilk-orta-lise yıllarındaki bu ortamın içerisinden, babasının yolundan giderek Londra’da hukuk eğitimine başladı. Hukuk zaten sömürge statüsündeki birçok Üçüncü Dünya ülkesinin aydınlarının ortak yoluydu. Denktaş da sömürgeci ülke İngiltere’de adalet savaşını donanımlı bir biçimde vermek için yollara düşüyordu. Hukuk eğitimini tamamladıktan sonra hemen Kıbrıs’a döner ve sömürgeci gücün mahkemelerinde Türk Rum ayrımı yapmadan adaleti sağlamak üzere avukatlık mesleğine atılır. Elbette bir tarafta avukatlık mesleği öte tarafta Kıbrıs Türk halkının özgürlük mücadelesi ve geleceği üzerinde günlük değerlendirmelerini de gazetelerde yazılar yazarak paylaşıyordu. Denktaş’ın görüleceği üzere Kıbrıs Türkünün aydınlanma mücadelesinde önemli bir araç olan milliyetçi düşünceyi kendisine rehber edinmişti. Bu düşünceyi zaman zaman ifade ettiği gibi Atatürk milliyetçiliğindeki gibi ezilen ulus saikiyle yapmaktaydı.</p>
<p>Kıbrıs’ta sayısal olarak Rumlara göre daha az olan Kıbrıs Türkünün sesi elbette daha az çıkmaktaydı. Rumlar aynı zamanda Ortodoks Kilisesinin verdiği avantajlı durumdan ötürü daha örgütlü ve aydınlanmasını Türklere göre daha erken gerçekleştirmişti. Yıllar itibarıyla Denktaş’ın 1947’den 1955’e kadar sürdürdüğü avukatlık ve bürokrasideki görevlerinin bir süre sonra başlayacak toplumlararası çatışmalardan ötürü kendisine engel olmaya başlayacağı düşünüyor ve bu resmi görevlerinden ayrılmayı hedefliyordu. Kıbrıs Türk Kurumlar Federasyonu başkanlığına adaylığı 1957 yılında söz konusu olduğunda da zaten arkasına bakmadan resmi görevlerinden ayrılıyordu. Denktaş’ın bundan sonraki serüveni Rumların karşısında Kıbrıs Türkünün haklarını savunan “dava avukatlığı” da böylece başlıyordu.</p>
<p>Mesleğe başlamasının üzerinden 10 yıl geçtikten sonra kendisini halkının kurtuluş mücadelesine vermeyi ve bir halk kahramanı olarak 48 yıl fiilen Kıbrıs Türkünün liderliğine soyunuyordu. Denktaş’ın siyasi düşüncelerini tarif etmek istendiğinde şunlarla karşılaşmak mümkündür: Atatürk milliyetçisi, hürriyet mücadelecisi, laik ve sosyal adalet gibi kavramlarla anlatmak mümkündür. Atatürk milliyetçiliğinin en temel özeliklerinden birisi olan bağımsızlık duygusu, Denktaş’ın Kıbrıs mücadelesinde öne çıkan ve altı kalın bir çizgiyle çizilmesi gereken bir ilkeydi. Öyle ki Atatürk’ün <em>Nutuk’u</em> Denktaş’ın başucu kitabıydı.</p>
<p>Politikalarını oluştururken esas aldığı <em>Nutuk’u </em>Denktaş şöyle anlatır: <em>“Nutuk’u babam ölmeden kısa bir süre önce 17 yaşında okudum. Nutuk’un her iki cildi de var bende… Almak zorunda aldığı kararları neden aldı? (Atatürk’ü kastederek) Onu görüyorsunuz. Aklında bir vizyon var. Ama tümünü açıklamıyor etrafına. Cumhuriyet ilan edeceğini aklına çok evvelden koymuş. Okuduğunuzda şunu öğreniyorsunuz. Stratejist bir hedefe varacaksa tümünü derhal açıklamaz. Çünkü onu engelleyici kuvvetler derhal harekete geçer. Dolayısıyla ilk adımlar herkesin kabul edebileceği ya da karşı gelemeyeceği adımlar olur. O adımlarla sizi öyle bir yere getiriyor ki, ikinci adımı attığında birinci adımda söylemiş olsaydı karşıtı çok olacaktı, ama birinci adım hazmedildiği için karşıtı az veya çok. Nutuk’tan etkilendim…”</em> (Batur 2007: 448).</p>
<p>Bir tarafta İngiliz sömürgeciliği öte tarafta ise yine Batının hem dinsel nedenlerle hem de farklı sebeplerle desteklediği Rum toplumunun vesayetiyle mücadele etmek durumundaydı. Elbette son derece kritik bir durum karşısında yılmadan ve başını Türkiye ile ortak bir biçimde hareket ederek hep dik tutmak istemişti. Özellikle 1960 yılıyla birlikte İngiliz ilhakı sona erip Kıbrıs Cumhuriyeti devleti kurulurken yetki paylaşımları yapılmış ama iki toplum arasında husumetler sona ermemişti. Denktaş kurulan bu devletin büyük sorunlarla karşı karşıya kalacağını hukukçu bilinciyle olduğu kadar Rumların yetki paylaşımını hiç bir biçimde hazmedemeyeceklerinin de çok iyi farkındaydı. Bu gerçekler ışığında Denktaş zaman zaman Filistin’den Yaser Arafat, Küba’dan Castro, Hindistan’dan Nehru ve buna benzer liderlerle kıyaslanmaktaydı. Bunun nedeni küçük bir Ada’da küçük toplumun lideri olması hasebiyle Kıbrıs Türklerini Rumların vesayetinden ve baskısından kurtarıp kurtaramayacağı noktasında düğümlenmekteydi.</p>
<p>Bunun yanına İngiltere’nin Kıbrıs üzerindeki stratejik hesapları da koyulduğunda konunun özgürlük mücadelesi bakımından boyutları daha bir değişmekteydi. Özellikle Denktaş 1960-1973 arası dönemde cumhurbaşkanı muavini olan yaşça kendinden büyük Dr. Küçük ile birlikte hareket etti. Lakin 1973 Cumhurbaşkanlığı muavinliği seçimlerine hem hukukçu boyutu olan hem de İngilizceye hâkimiyetinden ötürü Türkiye’nin de Denktaş üzerinde karar kılması yeni bir dönemi başlatıyordu. Bu seçimlerden itibaren Denktaş artık Kıbrıs Türklerinin seçilmiş lideriydi. Özellikle 1968-1973 arası dönemde Lübnan’da başlayan ve sonrasında Kıbrıs’ta devam eden Toplumlararası müzakerelerdeki performansı bütün dikkatleri üzerine yönlendirmekteydi. Yine 1960-1973 yılları arasında Kıbrıs Türk Cemaati Meclisi başkanlığını yürütmüştü. Denktaş’ın 1973’de Kıbrıs Türkünün bir yıl sonra önce 15 Temmuz Yunan darbesi ve ardından 20 Temmuz 1974’deki Türkiye’nin müdahalesiyle konumu daha bir önem kazanmaktaydı (Denktaş 2004: 10-80).</p>
<p>Denktaş’ın Kıbrıs’ta bir taraftan ulus oluşturma diğer yandan da o ulusa bir devlet sahibi yapma konusundaki düşünceleri artık 1975 yılında Kıbrıs Türk Federe Devletini ilan etmeyle önemli bir evre daha yaşanmıştı. Her yurtseverin aklında olan hürriyet ve bağımsızlık mücadelesi Denktaş’ı Türkiye’nin etkin desteğiyle 15 Kasım 1983’de bağımsızlık ilanıyla Kıbrıs Türklerinin özgürlük mücadelesine yeni bir ivme kazandırmıştı. Özellikle bu KKTC’nin ilan edilmesi BM ve uluslararası toplum nezdinde çok ciddi bir infial yaratmıştı. Denktaş ise bu mücadelenin daha yeni başladığını ve kendisinin de bu devlet ilanıyla doğduğunu ifade ediyordu.</p>
<p>Denktaş özlemini duyduğu bağımsızlığı özgürlük mücadelesini verdiği Kıbrıs Türkleriyle KKTC’nin ilanıyla yaşıyordu. Ardı arkası kesilmeyen BM’nin kınama ve Güvenlik Konseyi’ndeki <em>“tanımayın kararlarına”</em> rağmen mücadelesinden daha bir bileniyordu. Denktaş belki de sömürgelikten kurtulan birçok ülkeden daha demokrat bir devletin kurulmasına yol açmıştı. Basın ve ifade özgürlüğü ve insan hakları bakımından kurulan devlet birçok Batı ülkesiyle yarışacak durumdaydı. Denktaş sadece milliyetçi, bağımsızlık ve sosyal adalet yanlısı değildi. Aynı zamanda birçok üçüncü dünya devletinde görülmeyecek düzeyde demokratik, şeffaf seçimleri, örgütlenme özgürlüğüyle de örnek bir ülke kurmuştu. Hiç bir şekilde düşünce suçlusu olmayan bir ülkenin demokratik yollarla ve yüksek oy oranıyla seçilen karizmatik bir lideriydi.</p>
<p>Denktaş halkçı bir lider profili çiziyordu. Halkın doğrudan yanına çıkması sorunlarını aktarması ve paylaşması kendisine farklı bir görüntü ve güç veriyordu. Kendisine doğrudan karşı düşüncelere sahip partilerle ve onların liderleriyle demokratik anlamda tartışması da yenilikçi bir lider olduğunu da göstermekteydi. Hoşgörü doluydu ve bunu gerçekten kendine güven duyan bir kaynaktan besleyerek yapmaktaydı. Hümanist yanı güçlüydü ve adeta bir dert babasıydı. En uzaktan gelen bir mektubu bile yanıtlayan zaman bulursa onların yanına da gidebilen bir liderdi (Özter 2004: 275-311).</p>
<p><span>5. Rauf Denktaş Hakkında Görüşler</span></p>
<p>Türkiye’nin Lefkoşa Büyükelçiliği görevinde bulunan Asaf İnan (1970-1976) Rauf Denktaş’ı şöyle anlatmaktadır: <em>“Denktaş, etrafındaki olayları, davranışları ve söylemleri büyük bir sezgi ve öngörü ile tahlil edip değerlendiren bir yapıya sahiptir. Çok zekidir, kuvvetli bir mantığı ve hitabeti vardır. Görüşlerini ve lisanını avukatlıktan gelen bir sezgiyle ve kıvraklıkla kullanır. Denktaş’ın temel özelliği, Kıbrıs’taki mücadele ve gelişmelerin her safhasında, Türk halkının hak ve çıkarlarının korunmasını hedef alan davranışlara öncelik tanıması ve bunun sağlanması uğruna her türlü fedakârlığı göze alabilmesidir. Ayrıca, Türkiye’yi daima anavatan olarak düşünen, her zaman bağlantılı kalmanın bilincini derinlemesine taşıyan bir konumu ve siyaset çizgisi gösterdiği etkin hizmetler ve ispatladığı devlet adamlığı sadece Kıbrıs Türk toplumu ve devleti bakımından değil, anavatan Türkiye bakımından, hatta Türkiye hudutlarını da aşan milli önemi bakımından tarihi bir özellik taşır”</em> (İnanç 2007: 18).</p>
<p>Kıbrıs’ta büyükelçilik yapan Ercüment Yavuzalp’e (1967-1970) göre “Rumların en çekindikleri Türk lideri Denktaş’tı. Rumların Denktaş’ı Ada dışında tutmuş olmalarının nedeni Yavuzalp’e göre, Denktaş’ın liderlik özellikleriydi. Yavuzalp anılarında Denktaş’ın liderlik özelliklerinden bahsederken, <em>“Dıştan bakıldığında görülenden çok daha sevimli kişiliği, kıvrak zekâsı, kavrayış ve tepkilerindeki çabukluk, hitabet kabiliyeti, bilgisi ve İngilizceye hâkimiyeti” </em>üzerinde durmaktadır. Denktaş’ın 1967 yılında Ada’ya dönebilmiş olmasının kendisine görevini yaparken çok yardımcı olduğunu belirtmektedir” (Yavuzalp 1993: 204).</p>
<p>Ayrıca Yavuzalp anılarında şu anekdota yer verir: <em>“Turan Güneş, Cenevre’de Daimi Temsilcilikte toplantıya hazırlanırken herhalde heyette Kıbrıs’ta görev yapmış yegâne kişi olduğum için, benden Denktaş hakkında bilgi istedi. Güneş’in daha önce Denktaş’la pek teması olmamıştı. Denktaş’ın nitelikleri hakkında bilgi verdim ve bunu daha da pekiştirmek için: “Eğer Baf’ta değil de, mesela Anadolu’nun bir vilayetinde doğmuş olsaydı, herhalde şimdi en azından kabineden bakandı” dedim. Güneş, bir süre bıyıklarıyla oynadıktan sonra “İyi ki Baf’ta doğmuş”</em> dedi (Yavuzalp 1993: 206).</p>
<p>Tuğrul Türkeş tarafından Denktaş’la ilgili anlatılan bir anı da şu şekildedir; <em>“Richard Holbrooke, Denktaş’la görüşmeye gider. Denktaş, kendisini bir kâğıtla karşılar ve Holbrooke’tan tam ismini söylemesini rica eder, “Richard Holbrooke” cevabını alır, Denktaş, o değil tam isminiz der, “Richard Edward Holbrooke”. Bunun üzerine Denktaş tamam der ve görüşmeye geçer. Bunun üzerine Holbrooke merak eder, “Sayın Denktaş niçin yazdınız ismimi der”. Denktaş ise şu şekilde cevap verir, “bu bugüne kadar konuştuğum kişilerin listesi, sizin isminizi de yazdım en alta. Türkeş’e göre, “bu devlet adamlığıdır, bu zekâdır, bu birikimdir. Denktaş, arkasında Amerika’nın gücüyle, bu meseleyi çözerim düşüncesiyle gelmiş özel temsilciyi, şimdiye kadar konuştuğum kişilerden birisinin durumuna getirdi. Bu bana göre, müzakereden önemlidir</em> (Türkeş 2012). Klerides’e göre; “Holbrooke, Denktaş’ın adını duymaya bile tahammül edemiyordu. Denktaş da, Holbrooke’ın, Türkiye’ye AB yolunda yardımcı olmak isterken, Kıbrıslı Türklerin çıkarlarını heba ettiğini düşünüyordu” (Kızılyürek, 2007, s. 207).</p>
<p>Akademisyen Mehmet Hasgüler’in Holbrooke analizi ise meselenin kökensel farklılaşması ve Bosna’dakiyle Kıbrıs’ın aynı kabul edilmesindeki hataları şöyle açıklıyordu: <em>“1995’deki Dayton Antlaşmasının verdiği prestijle ve Bosna Krizindeki etnik dengelere dayanan çözümün mimarı olarak hemen ertesi yıl ABD Başkanının Kıbrıs özel Temsilcisi olarak atandı. Kendisinin 1996-1997 yıllarındaki çabaları Kıbrıs’taki sorunun salt bir etnik çatışma olmadığını anlamasına yetti ve görevlerinden istifa etti. Bosna’da Kıbrıs’takinin aksine ikili sorunların uzantısı bir çatışma söz konusu değildi. Bu sorun çok boyutlu, çok taraflı bir bölgesel çatışma özelliği taşıyordu. Bu yüzden Bosna’da uygulanan yöntem Kıbrıs’ta geçerli olamazdı. Holbrooke’un bir başka hatası da Kıbrıs’ta çözüme ulaşılmasının Türk-Yunan ikili sorunlarının çözümüne bir başlangıç olabileceği beklentisiydi ki bu başlı başına hatalıydı” </em>(Hasgüler 2007: 137). Holbrooke’un yine de Avrupalılara göre üstünlüğü bu durumu 2 yıl gibi kısa sürede anlamasıydı (Hasgüler 2007:137).</p>
<p>Tuğrul Türkeş, Denktaş’ı bir “devlet adamı” olarak tanımlarken, Denktaş’ı çok zeki bulan Glafkos Klerides’e göre; <em>“Denktaş bir milli liderdi ancak devlet adamı değildi” </em>(Kızılyürek 2007: 90). Klerides’e göre devlet adamı, sadece kendi halkının çıkarlarını değil, bölgede yaşayan bütün halkların çıkarlarını gözeten kişiydi.</p>
<p>Denktaş’ı bir lider yapan nedenlere bakıldığında Kıbrıs’ta görev yapan ve Denktaş’la yakın çalışma fırsatı bulan diplomat Onur Öymen’in şu görüşleri öne çıkar: <em>“Denktaş, dünyanın en büyük devletlerinin yaptığı baskılara karşı dayandı. Denktaş’ın bu özelliğine onu sevmeyenler bile saygı duyardı. Denktaş’ın diplomasideki bu davranışı birçok kişiye örnek olacak niteliktedir. Denktaş, hiçbir zaman karşı tarafın argümanının altında kalmadı. Davasının haklılığından cesaretle, uluslararası görüşmelerde görüşünü kararlılıkla savundu. Hiçbir büyük devlet karşısında eziklik hissetmedi, bunu yaparken hiçbir zaman saldırgan bir üslup içine girmedi, mizah yeteneğini kullandı. Cenevre Konferansında, Kıbrıs Türklerinin yaşadığı acıları anlatırken, İngiliz Dışişleri Bakanı Callaghan bile “Yeter Denktaş, biz soğukkanlı biliniriz, beni bile ağlatacaksınız” dedi. Yani insanları etkileme yeteneğine sahipti.</em></p>
<p><em>Denktaş, hiçbir zaman Türkiye ile Kuzey Kıbrıs toplumu arasındaki bağların zayıflamasına izin vermezdi. Daima Türkiye ile birlikte hareket etti</em> (Öymen 2012).</p>
<p><em>Denktaş’ın altı çizilen özelliklerinden biri, büyük bir demokrasi hayranı ve demokrasi aşığı olmasıdır. Denktaş sadece, bağımsızlığı, güvenliği sağlamakla yetinmedi, KKTC’nin gerçek bir demokrasi olmasını sağladı. KKTC, siyasi partiler, meclis açısından demokratik bir yapıya sahiptir. Bunda Denktaş’ın payı çok büyüktür.</em></p>
<p><em>Bunlar haricinde Denktaş’ın insani yönü vardır. Devlet adamlığı vasfının yanında, alçak gönüllüğü ile de tanınırdı. Konuşmalarında mizah yeteneği de kullanarak insanların sıkılmasını engellerdi. Yaşadığı acıları, büyük davasına olan inancı ile atlattı. Denktaş’ı tek kelimeyle özetlemek gerekirse “dava adamıydı”</em> (Öymen 2012).</p>
<p>Ak Parti hükümetinin AB Bakanı Egemen Bağış’a göre Denktaş: <em>“tüm hayatını adadığı haklı Kıbrıs Davasını büyük bir özveri ve dirayetle savunurken, bu süreçte Türkiye ile fikir ve gönül birliği içinde her tür zorluğun üstesinden gelerek halkına bir devlet armağan eden ve bu devletin çağdaş, demokratik ve milli değerlerle yüceltilmesi için çalışan bir liderdi”</em> (Bağış 2013).</p>
<p><span>Sonuç</span></p>
<p>Rauf Denktaş, ismi Kıbrıs’la bütünleşmiş bir dava adamıdır. Sevenleri kadar sevmeyenleri, destekleyenleri kadar desteklemeyenleri, ancak kimsenin görmezden gelemediği bir lider.</p>
<p>Denktaş, siyasi hayatında uzun yıllar süren toplumlararası görüşmeler, sayısız Birleşmiş Milletler çözüm önerisi, sürgün, özel hayatında küçük yaşta kaybettiği anne ve babasının acısı, evlat acısı, sağlık sorunlarını içine sığdırdığı uzun bir yaşam sürdü. Özel hayatında yaşadığı acıları, davasına olan inancı ile bastırdı. Denktaş’ın Cumhurbaşkanlığı Sarayındaki odasının duvarında bulunan, Jorge Louis Borges’in “Eğer hayatımı yeniden yaşamış olsaydım, Daha fazla yanlışlar yapmaya çalışırdım, Mükemmel olmaya da çalışmazdım, Daha da rahat olurdum, Daha fazla dolu dolu yaşardım, Daha az şeyleri ciddiye alırdım” şiirini Denktaş kendine uyarlamış mıydı bilinmez ama Denktaş için çok çalışmak ve siyaset bir yaşam felsefesiydi.</p>
<p>Normal şartlarda bir ülkede liderin belirlediği dış politikayı, lider adına uygulayan Dışişleri Bakanı, diplomat gibi temsilciler olmasına rağmen, Kıbrıs’ta bu durum böyle olmamıştır. Denktaş, tanınmayan bir devletin hem lideri, hem diplomatı hem de müzakerecisi olmuştur. Yani Denktaş, dış politikayı kendi belirleyip yine kendi uygulamıştır. Bu yanıyla da aslında Denktaş psikolojik olarak Türkiye’nin uzun yıllar uhdesine bıraktığı Kıbrıs meselesini bir gün Anavatan tarafından artık “çözümsüzlük çözüm değildir” şiarıyla karşılık vereceğini hiç beklemiyordu. Elbette Denktaş’ın handikabı uzun yıllar dış politika dosyası olarak Kıbrıs meselesinin Türkiye’nin en kritik konusu olması ve kararlar da ciddi pay sahibi olmasıydı. Sonradan artık biz eski Kıbrıs politikasını değil Kıbrıs açılımını savunuyoruz diyen AK Parti hükümetleri karşısında bir tür yolda bırakılma hissiyatını da Denktaş ciddi olarak hissetmiştir. Bu duygu aslında sadece Denktaş’a ait bir duygu değil. Tespitime göre, Lozan Anlaşmasının imzalanmasıyla (1923) birlikte Osmanlı toprağı olan Kıbrıs’ın İngiltere’ye bırakılmasından beri Kıbrıslı Türklerin tümünde, geri planda bu algı olumsuz etkisini Ankara için taşımaktadır. Bu algının kendisine aşırı güveninden ötürü yine en az etkisini Denktaş da gördüğümüzü de söylemek mümkündür. Müzakereler de olsun BM Platformlarında olsun Denktaş kendisini çoğu zaman “kulede yalnız adam” rolünde de hissettiğini basınla paylaşmıştır. Bu aslında devlet kuran tüm liderlerde farklı düzeylerde bulunan bir hissiyattı.</p>
<p>Denktaş’ı liderlik alanında bir ekol haline getiren nedenlerin başında, savunduğu davaya olan bağlılığının yanı sıra, uluslararası alanda tanınmayan bir devletin temsilcisi olarak, büyük devletlere karşı durması oldu. Hukuk bilgisi ve güçlü hitabet yeteneğini her fırsatta kullanan Denktaş, uluslararası görüşmelerdeki kusursuz İngilizcesi ile kendini çok iyi ifade etti. Türkiye ile olan ilişkilerinde, uzun yıllar Türkiye’de ki asker-sivil ilişkilerini çok iyi dengeleyip, Anavatanın desteğini aldı. Burada Denktaş’ın liderliğinde Türkiye’nin Kıbrıs’la olan münasebetlerinde Osmanlı’nın önemli bir özelliği olan Ada’nın kendisini idame ettirmesi yaklaşımı rol oynamıştır. Türk devlet geleneğinde Kıbrıs kendi otonomisini bir anlamda Türkiye’nin gündelik sorunlarının ağırlığıyla kazanmış ve Denktaş gibi inisiyatif sahibi bir figür de bu yanından faydalanmasını bilmiştir. Denktaş’ın güçlenmesinde bir de Kıbrıs’ta görev yapmaya gelen subayların özellikle 1974’den sonraki dönemde sayısal olarak artması ve gelen subayların yıllar itibarıyla komuta kademesinde yükselmesi de rol oynadığını söylemek mümkündür.</p>
<p>Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin kuruluşunda büyük rol oynayan Denktaş ve Ankara ilişkileri, Türkiye’deki iktidar ve uluslararası konjonktürün dinamiklerine göre değişiklik göstermiştir. Türkiye’de 1983’de görev yapan yöneticiler askerlerdi ve görevi devralacak siyasetçiler de doğal olarak “militer” bir yapı içinde hükümet edeceklerdi. Öyle ki Türkiye uzun yıllardan beri güvenlik devleti formatıyla bu yıllarda görev yapılan bir anlayışla yönetiliyordu. 30 yıl sonra ise 2003’de ise farklı bir Türkiye kurmak isteyen finansal-ekonomik-sosyal ve kültürel beslenme kaynakları farklı bir siyasal parti yükseliyordu. Bir anlamda güvenlik devleti refleksiyle hareket eden siyasi-askeri elitler Türkiye’sinden ticaret devleti formatıyla ülkeyi yönetmek isteyen bir siyasi elit ortaya çıkmıştı. Türkiye’de 2002 yılında iktidara gelen AK Parti dönemine kadar Denktaş, Ankara’dan çoğu zaman tam destek almıştır.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Dr. Hande EROL</strong></span></a>
</p><p>zeynephandeerol@hotmail.com</p>
<p>Alıntı Kaynak: Akademik Sosyal Araştırmalar Dergisi, Yıl: 3, Sayı: 18, Aralık 2015</p>
<hr>
<div><span><strong>KAYNAKLAR</strong></span></div>
<div><span><strong>Sözlü Kaynaklar</strong></span></div>
<div><span>♦ Egemen Bağış, 22 Şubat 2013.</span></div>
<div><span>♦ Rauf Denktaş, 10 Ocak 2011.</span></div>
<div><span>♦ Mehmet Hasgüler, 21 Ağustos 2013.</span></div>
<div><span>♦ Erol Manisalı, 20 Temmuz 2010.</span></div>
<div><span>♦ Onur Başaran Öymen, 24 Aralık 2012.</span></div>
<div><span>♦ Hilmi Özen, 07 Kasım 2013.</span></div>
<div><span>♦ Mümtaz Soysal, 04 Nisan 2013.</span></div>
<div><span>♦ Yıldırım Tuğrul Türkeş, 14 Mart 2012.</span></div>
<div><span><strong>Yazılı Kaynaklar</strong></span></div>
<div><span>♦ BATUR, Nur (1961), <em>Rauf Denktaş Yeniden Yaşasaydım,</em> Doğan Kitap, İstanbul.</span></div>
<div><span>♦ BERATLI, Nazım (1999), <em>Kıbrıslı Türk Kimliğinin Oluşması,</em> Işık Yayınları, Lefkoşa.</span></div>
<div><span>♦ HAYES JH Carlton(1995), <em>Milliyetçilik ve Din,</em> İz Yayınları, İstanbul.</span></div>
<div><span>♦ CİHANGİR, Erol (2000), “Gittiler Ama Bir Gün Mutlaka Gelecekler”, <em>Rauf Denktaş’a Armağan Turan Kültür Vakfı,</em> s. 8-27.</span></div>
<div><span>♦ DENKTAŞ, Rauf (1996), <em>KarkotDeresi,</em> Kıbrıslı Yayınları, Lefkoşa,.</span></div>
<div><span>♦ DENKTAŞ, Rauf (1997), <em>Toplu Eserler 1,</em> Boğaziçi Yayınları, İstanbul.</span></div>
<div><span>♦ DENKTAŞ, Rauf (2004), <em>Milli Vizyon,</em> Akdeniz Haber Ajansı Yayınları, İstanbul.</span></div>
<div><span>♦ GÜVEN, Erdal (2009), <em>Adam Talat’ın Kıbrısı,</em> Doğan Kitap, İstanbul.</span></div>
<div><span>♦ HASGÜLER, Mehmet (2007), <em>Kıbrıs’ta Enosis ve Taksim Politikalarının Sonu,</em> Alfa Yayınları, İstanbul.</span></div>
<div><span>♦ İNANÇ, Gül (2007), <em>Büyükelçiler Anlatıyor- Türk Diplomasisinde Kıbrıs (1970-1991), </em>Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ KIZILYÜREK, Niyazi (2005), Doğmamış Bir Devletin Tarihi, Birleşik Kıbrıs Cumhuriyeti, İstanbul: İletişim Yayınları, İstanbul.</span></div>
<div><span>♦ KIZILYÜREK, Niyazi (2007), <em>Glafkos Klerides, Tarihten Güncelliğe Bir Kıbrıs Yolculuğu,</em> İletişim Yayınları, İstanbul.</span></div>
<div><span>♦ ÖZTER, Lütfi (2004), <em>Ulusal Mücadelede Denktaş,</em> Özyurt Matbaacılık, Ankara.</span></div>
<div><span>♦ YAVUZALP, Ercüment (1993), <em>Kıbrıs Yangınında Büyükelçilik,</em> Bilgi Yayınevi, Ankara.</span></div>
<div><span>♦ http://www.yeniduzen.com/detay.asp?a=39355 (28.05.2012).</span></div>
<div><span>♦ http://www.sabah.com.tr/Yazarlar/hanioglu/2011/11/13/tarihsellestirilemeyen-gecmis- insanlastirilamayan-kurucu ( 28.05.2012).</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Bilge Tonyukuk</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/bilge-tonyukuk</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/bilge-tonyukuk</guid>
<description><![CDATA[ Bilge Tonyukuk
Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Tarih Bölümü. ilhamidurmus@gmail.com Bozkır Türk devleti arazisi, bir araya gelmiş halkı, ortak idari ve hukuki nizamı ile yurdu koruyan ve milleti refah, huzur ve barış içinde yaşatan bir kuruluştur (Kafesoğlu 1989: 221). Başka bir ifadeyle Türk devleti sınırları belirli bir toprağa sahip, boy ve boylar birliklerinin bir araya […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c453c5504e.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:47 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Bilge, Tonyukuk</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2021/01/Tonyukuk-Aniti.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/bilge-tonyukuk.html">Bilge Tonyukuk</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. İlhami DURMUŞ</strong></span></a>
</p><p>Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Tarih Bölümü. ilhamidurmus@gmail.com</p>
<p>Bozkır Türk devleti arazisi, bir araya gelmiş halkı, ortak idari ve hukuki nizamı ile yurdu koruyan ve milleti refah, huzur ve barış içinde yaşatan bir kuruluştur (Kafesoğlu 1989: 221). Başka bir ifadeyle Türk devleti sınırları belirli bir toprağa sahip, boy ve boylar birliklerinin bir araya gelmesiyle halkı oluşmuş, belirli idari ve hukuki nizamı olan ve mensubu olan insanların hür ve bağımsız olarak varlığını sürdürdüğü siyasi bir kuruluştur. (Durmuş, 2007: 27). İdari ve hukuki nizamı sağlayanlar da devlet yöneticileridir. Bundan dolayı Türkler yaşadıkları kültür coğrafyası, coğrafya üzerine yayılmış insan unsuru ve bu unsurun Kağanları tarafından bir araya getirilerek bir devlet idaresi altında toplanılmasıyla kendine has bir yapı oluşturur. Onların bu şekildeki yapısı Köl Tigin ve Bilge Kağan yazıtlarının doğu yüzünde şöyle geçer: “Üstte mavi gök, altta yağız yer kılındıkta, ikisi arasında insanoğlu kılınmış. İnsanoğlunun üzerine ecdadım Bumin Kağan, İstemi Kağan oturmuş. Oturarak Türk milletinin ilini töresini tutu vermiş, düzenleyi vermiş” (Köl Tigin yazıtı; doğu,1; Bilge Kağan yazıtı; doğu, 3). Bu cümlelerden Türklerin yerleşik hayata geçinceye kadar, hatta ondan sonra da devam eden binlerce yıllık tarihi macera ve çabalarının özü açıkça anlaşılmaktadır. Burada söz konusu olan üç temel unsur vardır. Birincisi geniş mekân, ikincisi bu geniş mekâna dağılmış halk kitlesi, üçüncüsü ise, Türk Kağanlarının bu dağınık kitleye çekidüzen vermek suretiyle, onları tek bir devletin idaresi altında birleştirmeleridir (Kaplan 1985:1). Belirtilen unsurlar bozkır devletinin oluşumu ve gelişimini göstermektedir. Burada ülke, halk ve teşkilat dikkati çekmekte olup, Türklerin hayatının basit bir göçebelik olmadığını da göstermektedir.</p>
<p>Burada model olarak Gök Türk Devleti ön plana çıkmaktadır. Devletin ortaya çıktığı coğrafya ve kağanlar başta olmak üzere devlet yöneticilerinin milleti mutlu ve devleti güçlü kılmak için töre hükümlerini uygulayarak devleti yönetmeleridir. Devlet yönetiminde törenin değişmez hükümleri olan könilik (adalet), uzluk (faydalılık), tüzlük (eşitlik) ve kişilik (evrensellik) ön plana çıkmıştı. (Kafesoğlu, 1989: 235). Bu hükümler Türk kağanlarının devleti millet adına iyi yönetmelerini zorunlu kılıyordu. Eğer devlet yönetiminde acze düştükleri görülürse, Tanrı tarafından verilen kut’u iyi kullanamadığına inanıldığından iktidardan uzaklaştırılması söz konusu olabilirdi. Böylece bir kontrol mekanizması oluşturulmak suretiyle hükümdarın millet zararına yapacağı işlerden sorumlu tutulacağı hesaba katılıyordu. Nitekim hükümdar hata yaptığında Tanrı kut’unu geri almaktaydı. Kapgan Kağan’ın oğlu Küçük Kağan hataya düşünce, Tanrı tarafından kut’u alınmıştı (Giraud, 1999: 157). “Kut taplamadı” (Bilge Kağan Yazıtı, doğu, 35) ibaresi kağanın talihinin onaylanmadığını göstermektedir. Dolayısıyla kut’u alınan hükümdar devleti yönetme hak ve yetkisine sahip olamamaktaydı (Durmuş, 2018: 154).</p>
<p>Bozkır Türk devletlerinde devletin yönetiminden birinci derecede sorumlu kişiler hükümdarlardı. Hükümdarlar çeşitli unvanlar taşmaktaydılar. Bunlar arasında Tanhu veya Şanyü, Kağan, Kan, Yabgu, İdi-kut, İl-teber ve Erkin bulunuyordu. Burada belirtilen unvanlar arasında en yaygın olanı “Kağan” idi (Kafesoğlu, 1989: 55). Hatun da hem hükümdarın eşi hem de veliahtların annesi olmasından dolayı, özel bir yere sahipti. Hatun’un adı hükümdarla birlikte anılıyordu. Türk sosyal ve siyasi hayatında adından sık bahsedilmektedir. Bilge Kağan yazıtında “Tanrı Türk milleti yok olmasın diye babam İlteriş Kağan ile anam İlbilge Hatun’u yükseltti” (Bilge Kağan Yazıtı, doğu, 10) sözleri Hatun’un hükümdar ile anılmasının en güzel örneğini oluşturmaktadır. Bilge Kağan’ın, Köl Tigin’in başarılarından bahsederken, “annem hatun, hala ve teyzelerim, ablalarım, kadınlarım ve kızlarım” (Köl Tigin Yazıtı, kuzey, 9) hitabı ile de bu görüş teyit edilmektedir.</p>
<p>Türk hükümdarının oğluna Tigin deniliyordu. Tiginler hükümdar öldükten sonra devleti yönetecek kişilerdi. Bunlardan birisi babasının yerine geçmek suretiyle hükümdar olacak kişiydi. Bu itibarla bütün devleti yönetebilecek ve yönetme liyakatı olması gerekmekteydi. Bir takım siyasi, askeri kabiliyetler kazandırılması, toplumun özelliklerini iyi bilmesi Tigin için önemliydi. Hükümdarda aranan vasıflar Tiginlerde de olmak zorundaydı. Cesaretli, bilge, erdemli, adaletli, dürüst, hoşgörülü vb. özelliklerin olması Tigin ya da Tiginleri devleti yönetmeye namzet kılıyordu (Durmuş, 2018: 158).</p>
<p>Türk devletlerinin yönetiminde şüphesiz hükümdar, hatun ve tiginler en önemli yeri tutuyordu. Ancak büyük bir devletin yönetimi yalnız hükümdar ailesinin elinde değildi. Her şeyden önce devlet meselelerinin görüşülüp karara bağlandığı meclisler vardı. Türk sosyal yapısı siyasi oluşumuna büyük ölçüde etki ediyordu. Aile temsilcileri soy, soy temsilcileri boy, boy temsilcileri ise devlet temsilcilerini oluşturuyordu. Boyların başında bulunan beyler devlet meclisinin temsilcileriydi (Durmuş, 2018: 159).</p>
<p>Türk kültür çevresinde devlet meclisine “toy” adı veriliyordu. “Toy”a katılanlar ise “Toygun” adıyla anılıyordu. “Toygun”, “toy üyesi” anlamında kullanılmıştı. Toy üyeleri Tigin, Kül Çor, Apa, Erkin, Yen-hung-ta, Tudun, İl- teber, Tarhan vb. unvanlar taşımaktaydılar. Bu unvanları taşıyanlar askeri- sivil idare sahipleri olarak Devlet Meclisi’ne katılan kimselerdi (Kafesoğlu, 1989: 248- 250).</p>
<p>Toy, belirli yer ve tarihlerde hükümdarın açış konuşmasından sonra kurban kesilmesi vs. gibi dini-milli törenlerle başlamaktaydı. Devlet ve millet meseleleri burada uzun uzun müzakere edilerek karara bağlanır, sonra zengin sofralara oturulurdu. Türk hükümdarı toyun tabii başkanı idi. Hükümdar bulunmadığı durumlarda “devlet müşaviri” olarak bilinen kişi toya başkanlık ederdi. Hükümdar ailesi dışından olan bu kişi “Aygucı” veya “Üge” diye anılıyordu. Aygucı ve Ügeler aynı zamanda “Başbakan” durumunda idiler (Kafesoğlu, 1989: 250).</p>
<p>Gök Türk devlet yönetiminde yukarıda belirtilen unvanları taşıyanlar görev yapıyordu. Şüphesiz devlet yönetiminde kağandan başlamak üzere her yöneticinin sorumluluğu vardı. Devlet yönetiminde iz bırakmış olanlardan biri de Bilge Tonyukuk idi. O, bütün faaliyetleriyle tarihte iz bırakmış önemli bir şahsiyetti. Bundan dolayı döneminin hanedan mensupları Kutlug İlteriş Kağan, Kapgan Kağan, Bilge Kağan, İlbilge Hatun ve Köl Tigin adı yanında isminden en çok söz edilen devlet adamı olmuştur. Bu açıklamalardan sonra onun adı, kişiliği, siyasi ve askeri faaliyetleri ile anıtlığı üzerinde durabiliriz.</p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-81499" class="wp-caption aligncenter"><img decoding="async" class="wp-image-81499 size-full" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2021/01/%C4%B0lhami-Durmu%C5%9F-01-1.jpg" alt="" width="1000" height="620" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2021/01/İlhami-Durmuş-01-1.jpg 1000w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2021/01/İlhami-Durmuş-01-1-768x476.jpg 768w" sizes="(max-width: 1000px) 100vw, 1000px"><figcaption class="wp-caption-text"><center><br><strong><span>Resim 1. Bilge Tonyukuk Anıtlığı’ndan Genel Görünüş. Çin Kaynaklarında Türkler, TTK Yayınları, Ankara, 2006, RR.20.</span></strong></center></figcaption></figure>
<h3><span><strong>Bilge Tonyukuk Adı</strong></span></h3>
<p>Bilge Tonyukuk Gök Türk döneminin en büyük devlet adamlarındandır. Onun almış olduğu çeşitli ad ve ünvanlar arasında kaynaklarda en çok geçeni Bilge Tonyukuk’tur. Bilge Kağan adında da belirtmiş olduğumuz üzere, bilge adı “hakim, akıllı, bilgin, alim” anlamına gelmektedir (Kaşgarlı Mahmud, 1992: IV,92). Bilge en büyük unvan veya en büyük ünvanlardan biridir. Bilge, kağanlar ve hatunlarca en tanınmış ünvanların başında gelmektedir (Sümer, 1999: 33). Tonyukuk adından önce bilge adı bizzat kendisi tarafından kullanılmıştır. Bilge Tonyukuk adı yazıtında hep aynı şekilde geçmektedir (Bilge Tonyukuk Yazıtı, I, batı, 1, 5, 6- 7, I, güney, 8, 10, I, Kuzey, 7, 10, II, batı, 2- 3, II, güney, 3, II, doğu, 7- 8). Oysa onun adı Bilge Kağan yazıtında Tonyukuk adı Bilge adı kullanılmadan verilmiştir (Bilge Tonyukuk Yazıtı, güney, 14). Buradan Bilge adını yalnız kendisinin kullandığı, Bilge Kağan’ın ise Tonyukuk’u Bilge olarak kabul etmediği anlaşılmaktadır. Yukarıda belirttiğimiz üzere, Bilge ad ve unvanının kağan ve hatunların kendileri için kullandıkları unvan olduğu ortaya çıkmaktadır. Bilge Kağan (Bilge Kağan Yazıtı, doğu, 1) ve İlbilge Hatun (Bilge Kağan Yazıtı, doğu, 10) tabirleri Bilge Kağan yazıtında bulunmasına rağmen, Tonyukuk için Bilge tabirinin bulunmaması, bu ad ve unvanın kağan ve ailesinin unvanı olarak kullanıldığı belirgin bir şekilde anlaşılmaktadır. Tonyukuk’un kendisini adeta kağan gibi gördüğü ve bilge unvanını kullandığı dikkati çekmektedir.</p>
<p>Tonyukuk adı ise farklı şekillerde okunmaktadır. T’den sonraki sesli harfin “o” ya da “u” bu harften sonraki sessizin “ny” veya “yn”, bundan sonrakinin “ok”, “uk”, “ko”, “ku”, “k” şeklinde okunması farklı okuyuş şekillerinin ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Bu durumda söz konusu ad, Tunyukuk, Tonyukuk, Tonyokok, Tonyokuk, Tonyukok, Toynokok, Toynukuk, Toynokok şekillerinde okunabilmektedir. Hatta “y”nin düşmesiyle Tunukuk, Tunokok, Tonokok şekilleri de ortaya çıkmaktadır. Ayrıca “n”nin düşmesi halinde Tuyukuk, Tuyokuk, Tuyukok, Toyukuk, Toyokuk, Toyukok şeklinde okunması da mümkün görünmektedir.</p>
<p>Tonyukuk’daki ilk kısmın okunuşu “ton”, “tun”, “toy”, “tuy” şekillerindedir. Ton’un karşılığı “giyecek”, “elbise”, “don”dur (Caferoğlu, 1968: 246). Bu durumda ton giyim, kuşamı ifade eden bir kelimedir. Tun kelimesi ise, “kadının ilk çocuğu” ya da “kadının ilk kocası” için kullanılmaktadır. Hatta ilk çocuk anlamında “tun pala” tabiri kullanılmaktadır (Kaşgarlı Mahmud, 1992: IV, 652). Günümüzde “tun” kelimesinin “saygı gösterilen”, “saygın” anlamına geldiği de bilinmektedir (Dikmen vd., 1993: 3992). Tuy kelimesi ise, “halk” anlamındadır (Kaşgarlı Mahmud, 1992: IV, 664). Toy kelimesi de “bayram”, “toy” anlamında kullanılmış bulunmaktadır (Caferoğlu, 1968: 248).</p>
<p>Tonyukuk adında ilk kelimeden sonra gelenler için de farklı anlamlandırmalar mümkündür. Uk “anlamak”, ukuş “anlayış”, okı “okumak, çağırmak” anlamlarında kullanılmaktadır (Kaşgarlı Mahmud, 1992: IV, 430, 687- 688). Bu tanımlamalardan tam bir adlandırma çıkarmak mümkün görülmemektedir. Örneğin tun “ilk”, okı ise “okumak” olduğuna göre “ilk okuyan”, “ilk yetişmiş” anlamları düşünülebilir.</p>
<p>Kaşgarlı Mahmud bir “yugruş” terimine dikkat çekmektedir. Yugruş için aynen şöyle demektedir: “Türklerde halktan vezirlik derecesine çıkan adam; hakandan bir derece aşağıdır; yalnız Türklere özgedir” (Kaşgarlı Mahmud, 1992: IV, 809). Bu kelime söz konusu adın anlaşılması için daha dikkate değer görünmektedir. Yugruş adının Kaşgarlı Mahmud zamanında değişime uğramış olduğu düşünüldüğünde, adlandırma daha kolay olabilecektir. Bu durumda söz konusu adın “tun” ve “yugruş” kelimelerinin bir araya gelmesinden oluştuğu hesaba katılabilecektir. Böylece Tun-yuku/Tun-yugruş kelimesinin anlamı “ilk halktan vezir”, “ilk halk arasından çıkmış vezir” adlandırmasının diğer adlandırmalara göre bir adım önde olduğu düşünülebilecektir. Çünkü kağandan bir derece aşağıda olan bu unvanın kullanılması, onu kağanlar tarafından kullanılan “bilge” unvanını kullanma cesaretine de sevk etmiş görünmektedir. Tonyukuk/ Tunyukuk ad ve unvanına pek rastlanılmaması da benzer şartların başka şahıslarda bulunmadığını göstermek bakımından kayda değerdir. İlk halk arasından çıkma vezir olma özelliği bir defa olan durum olarak değerlendirildiğinde bu unvanın kullanımı bir anlam ifade etmektedir. Tun kelimesinin -günümüzde olduğu gibi- “saygın”, “saygı gösterilen” anlamı da hesaba katılırsa, Tun-yugruş/Tun-yukuk’un “saygın vezir” olabileceği de düşünülebilir.</p>
<p>Bilge ve Tonyukuk ad ve unvanlarının dışında “Boyla Baga Tarkan” ad ve ünvanlarına da rastlanılmaktadır. Bilge Tonyukuk yazıtında Bilge Tonyukuk Boyla Baga Tarkan ad ve ünvanı dikkati çekmektedir (Bilge Tonyukuk Yazıtı, I, batı, 6). Bilge Kağan yazıtında da Tonyukuk Boyla Baga Tarkan ad ve unvanı yer almaktadır (Bilge Kağan Yazıtı, güney, 14). Bu durumda Boyla, baga ve Tarkan ad ve unvanlarına dikkat çekilmiş bulunmaktadır.</p>
<p>Boyla’nın karşılığı “buyla”, “rütbe”, “unvan” verilmektedir (Caferoğlu, 1968: 49). Buradan herhangi bir anlam çıkarmak mümkün görünmemektedir. Eğer “rütbe” olarak düşünülürse, ağırlıklı olarak askeri bir unvan olabileceği dikkat çekmektedir. Bu unvan için “rütbe”, “yüksek bir unvan”, “devlet kurulu üyesi”, “şeref unvanı” manaları verildiği görülmektedir. Boyla ile ilgili içirgü boyla= iç boyla da bulunmaktadır (Donuk, 1988: 10). Bu durumda dış boyla olması da düşünülmektedir. Boyla’nın boy ve la kelimelerinden oluştuğu görülmektedir. Boy’un “boy”, “ulus”, “kavim”, “kabile”, “aşiret”, “hısım” gibi anlamlarına dikkat çekilmektedir (Kaşgarlı Mahmud, 1992: IV, 105). Ancak boylanın ikinci kelimesi “la”nın anlamı açık değildir. Buradan “boy”, “ulus”u devlet nezdinde temsil eden kişilere verilen unvan daha çok hatıra gelmektedir. Boyla’nın Boyula/Boulağ şeklinde olabileceği de düşünülmektedir. Bu durumda boy-ula/boy-ulağ hesaba katılmaktadır.</p>
<p>Tonyukuk’un unvanlarından biri de “Baga”dır. Baga için “bir rütbedir” denilmektedir (Caferoğlu, 1968: 30). Baga ünvanının “Tarkan” ünvanı ile birlikte taşındığı dikkat çekiyor (Sümer, 1999: 33). Baga Tarkan adı Bilge Kağan (Bilge Kağan Yazıtı, güney, 14) ve Bilge Tonyukuk (Bilge Tonyukuk Yazıtı, I, batı, 6-7) yazıtlarında geçmektedir. Ayrıca Suci yazıtında “Kutlug Baga Tarkan” adına rastlanılmaktadır (Orkun, 1987: 156). Bu unvan Gök Türk, Uygur, Türgiş vb. Türk topluluklarında kullanılmıştır. Baga unvanı “Bagan” ve “Ban” şekillerinde de geçmektedir. Moğolca’daki “Ban”ın “küçük” anlamından hareketle, Baga ile bağlantılı “ban’dan dolayı “baga”nın küçük unvan şeklinde manalandırılması bir anlam ifade etmektedir (Donuk, 1988: 4). Baga kelimesinin kökünün “bag” olabileceği ihtimal dahilindedir. Bag, “kabile, boy, halk topluluğunun bir bölümü” olarak ifade edilmektedir (Caferoğlu, 1968: 30). Bu durumda halk topluluğunun bir bölümü bir uruğu ifade etmektedir. Buradan uruğu temsilen bir unvan akla gelmektedir. Baganın “Bagan” şeklinin olması yapısı itibariyle tıpkı Kaganı hatırlatmaktadır.</p>
<p>Tarkan unvanı “vezir”, “nazır” anlamında kullanılmaktadır (Caferoğlu, 1968: 226). Bu ad tek başına kullanılmış olduğu gibi diğer unvanlarla da kullanılmaktadır. Apa Tarkan, Baga Tarkan, Tamgan Tarkan vb. ad ve unvanlar tarkan unvanının yaygın olarak kullanıldığını açık bir şekilde göstermektedir. Tarkan’ın devlette önemli görev almış kişi olduğu, “ordu komutanı” olabileceği anlaşılmaktadır. Bilge Kağan yazıtında Türk devletini oluşturan unsurlardan söz ederken, Tarkanları da belirli bir sıraya yerleştirmektedir (Bilge Kağan Yazıtı, güney, 13- 14). Bu durum Tarkanların devlette önemli bir yere sahip olduklarını göstermektedir.</p>
<p>Bilge Tonyukuk’un Apa Tarkan ad ve unvanını taşıdığı da bilinmektedir (Mori, 1973: 90). Bu unvanın başkomutana karşılık geldiği dikkat çekmektedir. Bilge Tonyukuk yazıtını yazdırdığında böyle bir unvanı bulunmuyordu. Bilge Kağan zamanında da böyle bir görevi olmadığından, Bilge Kağan yazıtında yalnız var olan unvanları kullanılmıştır. Hatta Bilge Kağan yazıtında Tonyukuk için “bilge” unvanı da kullanılmamıştır.</p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-81500" class="wp-caption aligncenter"><img decoding="async" class="wp-image-81500 size-full" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2021/01/%C4%B0lhami-Durmu%C5%9F-02.jpg" alt="" width="1000" height="650" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2021/01/İlhami-Durmuş-02.jpg 1000w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2021/01/İlhami-Durmuş-02-768x499.jpg 768w" sizes="(max-width: 1000px) 100vw, 1000px"><figcaption class="wp-caption-text"><center><br><strong><span>Resim 2. Bilge Tonyukuk Anıtlığı’ndan Genel Görünüş. İlhami Durmuş, Türk Kültürüne Giriş, Ankara, 2018, s. 489.</span></strong></center></figcaption></figure>
<h3><span><strong>Bilge Tonyukuk’un Yetiştiği Çevre</strong></span></h3>
<p>Bilge Tonyukuk yazıtında Çin’de dünyaya geldiğini belirtmektedir (Bilge Tonyukuk Yazıtı, I, batı, 1). Ömrünün belirli bir kısmının Çin’de geçtiği bilinmektedir. Çin kültür çevresinde yetişmiş ve temel eğitimini Çin’de almıştır. Yetişmiş olduğu çevre itibariyle Çinlileri yakından tanıma imkanı bulmuştur. Yerleşik kültür çevresi ve bu çevrenin temel özelliklerini yakından görerek tespit etmiştir. Bu bağlamda hayatının belirli bir kısmı Çin kültür çevresinde geçmiştir.</p>
<p>Bilge Tonyukuk Çin’de doğmasına ve Çin denetiminde yetişmesine rağmen, buna bakmaksızın bütün ömrü boyunca kuvvetli bir Türk milliyetçisi kalmıştır (Kurat, 1952: 42). Bulunduğu kültür çevresini değiştirerek, Türklerin bağımsız olarak varlığını sürdürdüğü bozkır çevresine geçmiştir. Bu çevre Çin’in kuzeyi, Kıtay’ın batısı ve Oğuz’un güneyinde bulunuyordu (Bilge Tonyukuk Yazıtı, I, batı, 7). Yaşadıkları çevrede geyik ve tavşan yiyerek hayatlarını sürdürüyorlardı (Bilge Tonyukuk Yazıtı, I, güney, 1). Belirtilenlerden anlaşıldığına göre bu çevre avcılık yapmaya imkan veriyordu.</p>
<p>Bilge Tonyukuk Türk milletinin Ötüken’i yurt tuttuğunu, güneydeki, batıdaki, kuzeydeki ve doğudaki milletin buraya geldiğinden söz etmektedir (Bilge Kağan Yazıtı, I, güney, 10). Bu bilgilerden Ötüken ve çevresinin yurt edildiği anlaşılmaktadır. Bilge Tonyukuk’un katıldığı seferler esnasında ele geçirilen bozkırlar da onun hayatını sürdürdüğü kültür çevresi olarak dikkati çekmektedir. Yazıtında vermiş olduğu bilgilerden çok sayıda atın yetiştirildiği ve kullanıldığı bir kültür çevresinde hayatını sürdürdüğü bilinmektedir.</p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-81501" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-81501 size-full" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2021/01/%C4%B0lhami-Durmu%C5%9F-03.jpg" alt="" width="1000" height="1450" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2021/01/İlhami-Durmuş-03.jpg 1000w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2021/01/İlhami-Durmuş-03-768x1114.jpg 768w" sizes="(max-width: 1000px) 100vw, 1000px"><figcaption class="wp-caption-text"><center><br><strong><span>Resim 3. Bilge Tonyukuk Yazıtı. İlhami Durmuş, a.g.e.; s. 489.</span></strong></center></figcaption></figure>
<h3><span><strong>Bilge Tonyukuk’un Kişiliği</strong></span></h3>
<p>Bilge Tonyukuk tarihte adları bilinen devlet adamları arasında en büyüklerinden biridir. O, Türk zekası ve hakimliğinin bir timsalidir (Kurat, 1952: 43). Bilge Tonyukuk birçok üstün vasıflara sahip bir şahsiyettir. Unvanlarından da anlaşılacağı üzere, bilge, akıllı, halk arasından çıkmış ilk vezir, başkomutan, danışman olmak üzere çeşitli özellikleri bulunmaktadır.</p>
<p>Çin kaynaklarında ise, onunla ilgili şu söz kayda değerdir: “Tonyukuk otoriter, hakim ve kurnazdır” (Liu Mau- Tsai, 1958: I, 175, 227). Çinlilerin vermiş olduğu bilgiler onun kişiliğini açık bir şekilde ortaya koymaktadır. Onun otoriter olduğunu kendi yazıtında verdiği bilgiler de göstermektedir. “Tanrı bilgi verdiği için kendim bizzat kağan kıldım”. “Bilicisi, yardımcısı bizzat bendim”. “Türk milletini Ötüken yerine, ben kendim Bilge Tonyukuk Ötüken yerine konmuş diye işitip güneydeki millet, batıdaki, kuzeydeki, doğudaki millet geldi” (Bilge Tonyukuk Yazıtı, I, batı, 6- 7, güney, 10).</p>
<p>Bilge Tonyukuk’un akıllı, uyanık ve çok iyi bir stratejist olduğu da bilinmektedir. Yazıtında belirttiği üzere, nasıl, kime karşı ve ne zaman savaşa gireceğini belirli bir takvime bağlamıştır. Düşmanlarının en zayıf zamanlarını beklemiştir. Güçlü oldukları zaman savaşmanın uygun olmadığını ifade etmiştir.</p>
<p>Bilge Tonyukuk aynı zamanda kahraman bir kişi idi. Yazıtında da belirttiği üzere, düşmana karşı çok sayıda savaşa girmiş ve bu savaşlardan büyük başarı kazanmıştır. Bu mücadelesini uzun zaman diliminde sürdürmüştür. Kendisinin başkomutanlık görevinde bulunmuş olması da ordu sevk ve idaresini çok iyi yapabildiğini göstermek bakımından kayda değerdir.</p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-81502" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-81502 size-full" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2021/01/%C4%B0lhami-Durmu%C5%9F-04.jpg" alt="" width="1000" height="750" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2021/01/İlhami-Durmuş-04.jpg 1000w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2021/01/İlhami-Durmuş-04-768x576.jpg 768w" sizes="(max-width: 1000px) 100vw, 1000px"><figcaption class="wp-caption-text"><center><br><strong><span>Resim 4. Bilge Tonyukuk Anıtlığı’ndan Taş Heykeller. Çin Kaynaklarında Türkler, TTK Yayınları, Ankara, 2006, RR.21.</span></strong></center></figcaption></figure>
<h3><span><strong>Bilge Tonyukuk’un Siyasi ve Askeri Faaliyetleri</strong></span></h3>
<p>Bilge Tonyukuk Çin’de dünyaya gelmiştir (Bilge Tonyukuk Yazıtı, I, batı, 1- 2). Yazıtında ne zaman doğduğu belirtilmemiştir. Çin kaynaklarında 716 yılı olayları anlatılırken, Bilge Tonyukuk’un 716 yılında 70 yaşının üzerinde olduğu belirtilir (Liu Mau- Tsai, 1958. I, 170- 171). 716 yılından 70 yıl eskiye gidildiğinde Bilge Tonyukuk’un 646 yılında doğmuş olabileceği ortaya çıkar.</p>
<p>Bilge Tonyukuk başlangıçta Çin hâkimiyet sahası içerisinde bulunuyordu. Hatta Chan-yü askeri valiliğinde teslim olan boyları teftiş etmekle görevli olan Tonyukuk, Çinli vali yardımcısı tarafından tutuklanmıştır. Kutlug’un Çine yağma için akın yaptığı sırada Tonyukuk suçunun affedilmesini ve eski görevine getirilmesini istemiştir. Tonyukuk böylece hapisten kurtulmuş, önce boyunun bulunduğu yere gitmiş, daha sonra da Kutlug’un yanına sığınmıştır. Tonyukuk zekiliği, planlamacı kişiliği ve askeri işlerdeki bilgisinden dolayı Kutlug tarafından Apa Tarkan olarak tayin edilmiştir. Böylece askeri işlerin ve atların idaresi işi tamamen onun emrine verilmiş bulunuyordu. Tonyukuk’un yeni kurulan devlete katılmasındaki büyük etki daha sonra gelişecek olaylarla da kendisini göstermiştir (Taşağıl, 2003: 13).</p>
<p>Bilge Tonyukuk Gök Türk devletinin varlığı, birliği ve dirliği için çalışmalarına başlamıştır. Bu kapsamda ülke içinde birliği ve dirliği sağlamaya başladıkları sırada Oğuzlardan kaçak gelmiş ve diğer milletlerin Gök Türklere tavrı hakkında bilgiler vermiştir. Onun belirttiğine göre Dokuz Oğuzlar kağanlarını seçmişler. Çin’e genaral Ku’yu, Kitanlara Tongra Esimi göndermişler. Bu elçiler vasıtasıyla sayıları az olan Gök Türklerin güçlendiğini, Kağanlarının cesur, sözcülerinin akıllı olduğunu, bu ikisi var oldukça, Çinlileri, Kitanları ve Oğuzları öldüreceklerini bildirmişlerdir. Bunun için Çinliler güneyden, Kitanlar doğudan ve Oğuzlar da kuzeyden saldırırlarsa Gök Türklerin güçlenmelerini ve yayılmalarını durdurabilecekleri düşüncesi de Oğuzların elçileri vasıtasıyla Çinliler ve Kitanlara ulaşmıştır (Bilge Tonyukuk Yazıtı, I, güney, 2- 4).</p>
<p>Bilge Tonyukuk “gözü kör, kulağı sağır millet olmaz” anlayışına uygun olarak ülkesinin dışındaki gelişmeleri öğrenmiş, ancak içeride birlik ve dirliği sağlama gayretleri sürerken, üç düşmanın Gök Türklere saldırma ihtimaline karşı da son derece üzülmüştür. Bizzat “o sözü işitip gece uyuyacağım, gündüz oturacağım gelmedi” demektedir (Bilge Tonyukuk Yazıtı, I, güney, 5). Çin, Oğuz ve Kitan’ın birleşmesi durumunda sıkıntıya düşeceklerini Kağanına bildirmiştir. Ayrıca zayıf olanın yenilmesinin kolay olduğunu, kuvvetli olanın yenilmesinin zorlaşacağını da belirttikten sonra, Kağandan “orduyu gönlüne göre sevk et” sözünü almıştır (Bilge Tonyukuk Yazıtı, I, güney, 6- 8). Her halde düşmanları güç birliği etmeden, ya da harekete geçmeden harekete geçmeyi düşünüyordu ve nitekim de öyle yaptı.</p>
<p>Kutlug ile Tonyukuk öncelikle Kuzey Çin’deki Yün-çu eyaletine baskın düzenlemişlerdir (Liu Mau- Tsai, 1958: I, 306). Sonra hedef Ötüken idi. Baykal gölünün güneybatısında, yüksekçe dağlar ve Orhun, Tamır ırmakları ile çevrili, savunması kolay, fakat etrafa akınlar yapmaya elverişli mevkide iklimi uygun ve otlağı bol bir yer olan Ötüken yaylası Asya Hunları ve I. Gök Türk Kağanlığı zamanında devletin ağırlık merkezi olarak, Türklerin kutlu toprağı sayılıyordu. Dağınık Türk kütlelerini ancak, Türk devletçilik ruhunun yerleşmiş olduğu “Ötüken etrafında toplamak ve idare etmek mümkündü” (Kafesoğlu, 1989: 107). İşte bu anlayışla Gök Türkler Kök Öng ırmağını geçtikten sonra Ötüken ormanına doğru ilerlemişler ve Oğuzlarla karşılaşıp, onları yenilgiye uğratmışlardır. Bundan sonra diğer Oğuz toplulukları kütleler halinde gelerek Göktürklere katılmışlardır (Bilge Tonyukuk Yazıtı, I, güney, 8- 10).</p>
<p>Kutlug, yani İlteriş Kağan (devleti derleyip, toplayan) zamanında bütün savaşlarda Bilge Tonyukuk yerini almıştır. Bizzat yazıtında şöyle demektedir: “İlteriş Kağan bilici, cesur olduğu için, Çine karşı on yedi defa savaştı, Kitan’a karşı beş defa savaştı, Oğuza karşı beş defa savaştı. Onlarda danışmanı yine bizzat bendim, kumandanı yine bizzat bendim (Bilge Tonyukuk Yazıtı, II, güney, 5- 6).</p>
<p>Bilge Tonyukuk, Kapgan Kağan zamanında da Türk milleti ve devleti için yararlı işler yapmayı sürdürmüştür. Kırgız ve On-ok Kağanları ile Çin hükümdarının anlaşıp, Altun ormanında buluşup, doğuda Türk Kağanına saldırma düşüncesinin ortaya çıkması, Gök Türkleri harekete geçirmiştir (Bilge Tonyukuk Yazıtı, II, doğu, 3- 4). Kapgan Kağan ile Tonyukuk idaresindeki Gök Türk ordusu “kar sökerek, ağaç dallarına tutunarak, bazen atları yedeğe alarak” sürmüş ve Kırgızlar yenilgiye uğratılmıştır (Bilge Tonyukuk Yazıtı, I, kuzey, 1- 4). On ok kavmi üzerine de bir sefer düzenleyerek başarı sağlanmıştır (Bilge Tonyukuk Yazıtı, II, batı, 6- 8). Batıda Demir Kapı’ya kadar ulaşmışlardır (Bilge Tonyukuk Yazıtı, II, güney, 1).</p>
<p>Bilge Tonyukuk Türk devletinin gelişip, büyümesinde hep bilge kişiliğiyle ön planda yerini almış bir devlet adamıdır. Çin kaynaklarında “Tonyukuk otoriter, hâkim ve kurnazdır” (Liu Mau- Tsai, 1958: I, 175) denilmek suretiyle onun karakter tahlili yapılmaktadır. Buradan danışmanlık ve ordu komutanlığı yapan bir devlet adamındaki özellikler görülmektedir. Otorite sahibi olma, kendini kabullendirme, uyanıklık ve ileri görüşlülük önemli hasletleri olarak ortaya çıkmaktadır.</p>
<p>İlteriş Kağan, Kapgan Kağan ve hatta Bilge Kağan dönemlerinde varlığını bildiğimiz Bilge Tonyukuk elbette devlet için önemli işler yapmıştır. Kendine ait yazıtında “Kendim yaşlandım” (Bilge Tonyukuk Yazıtı, II, doğu, 6) diyerek, bizzat yazıtını ölmeden önce yaşlılığında yazdırmıştır. Bu büyük devlet adamının 725 yılında sağ olduğu bilinmektedir. Çünkü Çin elçilik heyetini Bilge Kağanın kabulünde Bilge Kağan ile birlikte Hatunu, Köl Tigin ve Bilge Tonyukuk da hazır bulunmuştu (Liu Mau- Tsai, 1958: I, 175). Eğer 646 yılında doğduğundan hareket edilirse, bu toplantıda 79 yaşında olması gerekir. Yazıtta belirtilen “kendim yaşlandım” ifadesi de bir anlam taşımaktadır.</p>
<p>Büyük Türk devlet adamı Tonyukuk ile ilgili son bilgi 725 yılındaki bu haberdir. O, herhalde bu tarihten az sonra ölmüş olmalıdır. Gök Türk istiklal savaşı hazırlıklarından itibaren İlteriş, Kapgan ve Bilge zamanlarında devlete uzun yıllar hizmet eden, savaşlarında hiç başarısızlığa uğramayan bilge ve stratejist özellikleriyle Tonyukuk Türk tarihinde yerini almıştır (Kafesoğlu, 1989: 117).</p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-81503" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-81503 size-full" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2021/01/%C4%B0lhami-Durmu%C5%9F-05.jpg" alt="" width="1000" height="750" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2021/01/İlhami-Durmuş-05.jpg 1000w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2021/01/İlhami-Durmuş-05-768x576.jpg 768w" sizes="(max-width: 1000px) 100vw, 1000px"><figcaption class="wp-caption-text"><center><br><strong><span>Resim 5. Bilge Tonyukuk Anıtlığı Balbalları. İlhami Durmuş Resim Arşivi.</span></strong></center></figcaption></figure>
<h4><span><strong>Bilge Tonyukuk Anıtlığı</strong></span></h4>
<p>Bilge Tonyukuk Anıtlığı Gök Türk dönemi anıtlıkları arasında özel bir yere sahiptir. Bilge Kağan ve Köl Tigin Anıtlıklarından sonra belki de üçüncü sırayı almaktadır. Çünkü arkeolojik ve filolojik verileri Türk tarih ve kültürüne büyük katkı sağlamaktadır.</p>
<p>Bilge Tonyukuk Anıtlığı Köl Tigin ve Bilge Kağan Anıtlıklarından yaklaşık 400 km uzaklıktadır. Günümüzde Moğolistan’ın başkenti Ulanbatur’un yakınında Bayn Tsokta Tepesi denilen yerin yanında bulunmaktadır. Anıtlıkların yazıtları dikkate alınarak “Orhun Abideleri” ya da “Orhun Yazıtları”, tabiri kullanılmıştır. Bu tabir Köl Tigin ve Bilge Kağan Anıtlıkları için geçerlidir. Ancak Bilge Tonyukuk Anıtlığı için geçerli değildir. Çünkü bu anıtlık Tola nehrine yakın bir yerde bulunmaktadır.</p>
<p>Bilge Tonyukuk Anıtlığı ve yazıtı bilim çevrelerince ilk kez 1897 yazında bayan Klementz tarafından keşfedilmiştir (Aalto vd., 1958: 3). 1889 yılında Bilge Kağan ve Köl Tigin Anıtlıklarının keşfinden sonra Türk tarihi ve kültürü adına önemli bir keşiftir. 1893 yılında Gök Türk yazısının çözümü ortaya çıkarılan anıtlıkların yazıtlarının okunmasını da kolaylaştırmıştır. Bu kapsamda Bilge Tonyukuk Anıtlığı yazıtlarındaki metinler 1899 yılında Radloff tarafından okunmuş, transkripsiyonu, çevirisi, açıklamaları ve değerlendirmeleriyle yayımlanmıştır (Radloff, 1899: 1- 122).</p>
<p>Radloff’un çalışmalarından sonra Bilge Tonyukuk Anıtlığı’nda araştırmalar yapılmıştır. G. J. Ramstedt 1899 sonbaharında burayı ziyaret etmiş ve dönüşte topladığı malzemeyi kaybetmiştir. 1909 yılında anıtlığı ikinci kez ziyaretinde Radloff’un çalışmalarına da sahip olduğundan, mevcut malzemeyi orijinaliyle karşılaştırabilmiş, düzeltmeler yapmış, yazıtlardan çok sayıda mükemmel fotoğraflar çekip, kopyalar almıştır. Ramstedt malzemeleri üzerinde bizzat çalışmamış, belgeleri Türkolojinin eski üstadı V. Thomsen’e vermiş ve onun tarafından hazırlanan “Turcica”da Bilge Tonyukuk yazıtı çevirileri de kullanılmıştır (Aalto, 1958: 3). Bilge Tonyukuk Yazıtı H. N. Orkun (Orkun 1936), S. E. Malov (Malov 1951) ve P. Aalto (Aalto 1958) tarafından yayımlanmıştır. Bu çalışmalar Radloff ve Thomsen’in okuma ve değerlendirmelerine bağlı olup, araştırma için hiçbir yeni kayda değer düzeltme önerilerini içermemektedir.</p>
<p>Bilge Tonyukuk Anıtlığında 1957 yılının Temmuz ayında P. Aalto araştırmalarda bulunmuştur. Anıtlığın planı ve buluntuları değerlendirilmiştir. Hatta anıtlığın çevresinde insan eliyle yapılmış küçük bir yükseltiye dikkat çekilerek, esaslı bir araştırma için önemi belirtilmiştir. Çeşitli bilim adamları anıtlıkta kazılar yapmıştır. J. Schubert de anıtlıkta kazı yapan bilim adamlarındandır (Aalto vd., 1958: 4). Bu kazılar esnasında önemli verilere ulaşılamamıştır.</p>
<p>Bilge Tonyukuk Anıtlığı dikdörtgen planlıdır. Girişi doğu taraftandır. Anıtlık üç ana bölümden oluşmaktadır. Girişte, yani anıtlığın doğu tarafında iki yazıtlı taş bulunmaktadır. Bu taşlardan birincisi 2,43m, ikincisi ise 2,17m yüksekliğindedir. Birinci yazıtta 35, ikinci yazıtta 27 satır bulunmaktadır. Yazıtlı taşların her birinin dört tarafı da Türkçe yazılmıştır. Bu dikili ve yazıtlı taşların herhangi bir kaideye oturtulup, oturtulmadığı tam olarak görülememektedir. Ancak sağlam bir şekilde dikildikleri izlenimini vermektedir. Anıtlığın planına bakıldığında bu yazıtlı taşların birbirine simetrik olarak yerleştirildikleri görülmektedir.</p>
<p>Bilge Tonyukuk Anıtlığı’nın orta kısmında eb/barkın varlığı bilinmektedir. Bu eb/bark Bilge Tonyukuk’un ve hanımının heykellerinin konulduğu yapı olmalıdır. Muhtemelen kare planlı bir yapıydı. Ancak günümüze pek izi kalmamış görünüyor.</p>
<p>Anıtlığın batı tarafında ise 2,60m.x 2,60m boyutunda bir alanda dört yekpare parçadan oluşan taş sanduka bulunmaktadır. Bu levhalar 2,60m. Uzunluğunda ve 1,50m yüksekliğindedir. Bu levhaların dış yüzleri bitkisel süslemelidir. Hatta bu levhaların üzerine de ortasına silindirik bir delik açılmış kapak taşı kapatılmıştı. Bu taş sandukanın hemen kuzeyinde 1,50m.x 1,50m boyutunda küçük bir taş sanduka kalıntısı da bulunmaktadır.</p>
<p>Anıtlığın dış tarafında batıdan doğuya doğru balbal sıraları dikkati çekmektedir. Bu anıtlığın balbalları daha iyi korunmuş görünmektedir. Anıtlığın yaklaşık 1250m uzunluğunda balbal sırası devam etmektedir. Bu kadar uzunlukta yaklaşık 500 civarında balbal bulunmaktadır” (Aalto vd., 1958: 7). Hatta bu balballardan bir kısmı günümüzde yıkılmış, kaybolmuş, taşınmış ya da bozkırın kumlarına gömülmüşlerdir. Bilge Tonyukuk Anıtlığı balbalları en iyi korunmuş anıtlıklardandır. Öldürülen düşmanı sembolize eden bu sade balbalların Bilge Tonyukuk Anıtlığında fazla olması bir abartı değildir. Uzun ömrü savaş alanlarında geçen Bilge Tonyukuk’un yüzlerce düşman öldürdüğü hesaba katılmalıdır. Bu kapsamda 500 balbalın bile çok az olduğu ve balballarının tamamının günümüze kadar ulaşmadığını söyleyebiliriz. Bilge Tonyukuk Anıtlığı’nın müştemilâtı arasında heykeller de yer almaktadır. Bu heykellerin bağdaş kurmuş, diz çökmüş ve ayakta durur şekilde tasvir edilenleri bulunmaktadır.</p>
<p>Anıtlığın iç kısmının döşemelerle kaplandığı dikkati çekmektedir. Eb/barkta kullanılan çatı kiremitleri ve yapıda kullanılan tuğlalar artık bulunmamaktadır. Uzun yıllardan beri doğal ya da insan eliyle yapılan tahribat ve yapılan kazılarda koruma önlemlerinin alınmaması bu tür malzemenin yok olmasına ve kaybolmasına neden olmuş görünmektedir. Ancak yazılı belgelerinin iyi korunmuş olması, planının belli oluşu ve heykellerinin torso (başı, kolu eksik heykel) olarak varlığı değerlendirme yapmayı mümkün kılmaktadır.</p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-81504" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-81504 size-full" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2021/01/%C4%B0lhami-Durmu%C5%9F-06.jpg" alt="" width="1000" height="650" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2021/01/İlhami-Durmuş-06.jpg 1000w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2021/01/İlhami-Durmuş-06-768x499.jpg 768w" sizes="(max-width: 1000px) 100vw, 1000px"><figcaption class="wp-caption-text"><center><br><strong><span>Resim 6. Bozkırdan Görünüm. İlhami Durmuş, Türk Kültürüne Giriş, s. 461.</span></strong></center></figcaption></figure>
<h3><span><strong>Sonuç</strong></span></h3>
<p>Bilge Tonyukuk, Kutlug İlteriş Kağan, Kapgan Kağan ve Bilge Kağan ile çalışmış, Türk devlet ve milletine büyük hizmet etmiş bir şahsiyettir. O, askeri ve idari çeşitli görevleri başarıyla yürütmüştür. Geçmişi iyi bilmesi, geleceğe yönelik öngörüleri onun bu başarısında büyük ölçüde etkili olmuştur. Onun önemli bir şahsiyet olduğunu hem Çin kaynakları hem de kendi bırakmış olduğu yazıtlar açık bir şekilde ortaya koymuştur.</p>
<p>Bilge Tonyukuk, hanedandan olan yöneticilerin kullandığı “bilge” unvanını kullanmıştır. Gerçekten bilgelik Türklerin en yüksek unvanıdır. Bu bağlamda bilge olabilmek için birçok özelliklere sahip olmak gerekir. Çünkü bilge olanlar cesaretli, kahraman, uyanık, öngörülü, adaletli, zeki, hoşgörülü vb. birçok özelliği ya da unvanı kendilerinde toplamış olmak zorundadırlar. Onlar siyaseti, iç ve dış politikayı çok iyi bilge ve stratejiler üretmek durumundadırlar.</p>
<p>Bilge Tonyukuk birçok özelliği olan bir şahsiyetti. Türk devletini güçlü ve Türk milletini mutlu kılmak için bütün gayretlerini sarf etmişti. Cesareti, kahramanlığı, öngörüsü, uyanıklığı, hoşgörüsü, otoriterliği ve stratejistliği ile kendisini kanıtlamıştı. Bu özelliklere sahip olduğundan bilgeliği de söz konusuydu. Bir devlet adamında bulunması gereken önemli özellikler onda vardı. Olaylara dün, bugün, yarın üçgeni çerçevesinde bakabilen önemli bir devlet adamıydı.</p>
<p>Bilge Tonyukuk, Gök Türk döneminde adlarından söz ettiren hanedan üyeleri yanında adından ençok söz ettiren devlet adamıydı. Çünkü adı Kutlug İlteriş Kağan, Kapgan Kağan, İlbilge Hatun, Bilge Kağan, Köl Tigin gibi çok anılanlardandı. Hem Çin kaynaklarında hem de Bilge Kağan ve kendine ait yazıtlarda adının geçmesi onun önemini ortaya koymaktadır. Özellikle kendine ait yazıtlarda adının ve faaliyetlerinin belirtilmiş olması kayda değerdir. Ayrıca yazıtlarından düşüncesini öğrenmek mümkün olmaktadır. Bütün bu veriler onun düşünen, düşündüğünü hayata geçiren büyük bir devlet adamı olduğunu ortaya koymaktadır.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. İlhami DURMUŞ</strong></span></a>
</p><p>Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Tarih Bölümü. ilhamidurmus@gmail.com</p>
<p><strong>Alıntı Kaynak:</strong> Asya Araştırmaları Dergisi | Sayı: 1 / Cilt: 3</p>
<hr>
<div><span><strong>Kaynakça</strong></span></div>
<div><span>♦ CAFEROĞLU, Ahmet, <strong><em>Eski Uygur Türkçesi Sözlüğü</em></strong><em>,</em> Türk Dil Kurumu Yayınları, İstanbul, 1968.</span></div>
<div><span>♦ DİKMEN, Aysel- BAYAZ, Ayla; <strong><em>Derleme Sözlüğü</em></strong>, X, Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara, 1993.</span></div>
<div><span>♦ DONUK, Abdulkadir, <strong><em>Eski Türk Devletlerinde İdari- Askeri Unvan ve Terimler</em></strong>, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı Yayınları, İstanbul, 1988.</span></div>
<div><span>♦ DURMUŞ, İlhami, “Eski Türk Devletlerinin Oluşumunun Temel Unsurları”, <strong><em>Gazi Türkiyat, Türklük Bilimi Araştırmaları Dergisi</em></strong><em>,</em> 2, (2008), 25- 45.</span></div>
<div><span>♦ DURMUŞ, İlhami, <strong><em>Türk Kültürüne Giriş</em></strong>, Akçağ Yayınları, Ankara, 2018.</span></div>
<div><span>♦ GİRAUD, Rene, <strong><em>Gök Türk İmparatorluğu</em></strong>, (çev. İsmail Mangaltepe), Ötüken Neşriyat A.Ş., İstanbul, 1999.</span></div>
<div><span>♦ KAFESOĞLU, İbrahim, <strong><em>Türk Milli Kültürü</em></strong>, Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 1989.</span></div>
<div><span>♦ KAPLAN, Mehmet, “Orhun Abidelerinde Mekân-İnsan Münasebeti”, <strong><em>Türklük Araştırmaları Dergisi</em></strong><em>,</em> I, (1985), 1- 6.</span></div>
<div><span>♦ KAŞGARLI MAHMUD, <strong><em>Divanü Lugat-it Türk</em></strong>, I- IV, (çev. Besim Atalay), Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara, 1992.</span></div>
<div><span>♦ KURAT, Akdes Nimet, “Gök Türk Kağanlığı”, <strong><em>Ü. Dil ve Tarih Coğrafya Dergisi</em></strong>, X/1- 2, (1952), 13- 5 6.</span></div>
<div><span>♦ LİU MAU-TSAİ, <strong><em>Die chinesischen Nachrichten zur Geschichte der Ost – Türken (Tu-Küe)</em></strong>, I, Otto Harrassowitz, Wiesbaden, 1958.</span></div>
<div><span>♦ MORİ, Masao, “A-shih-te Yüen-chen ve Tonyuquq”, <strong><em>İslam Tetkikleri Enstitüsü Dergisi</em></strong><em>,</em> V/1- 4, (1973), 87- 93.</span></div>
<div><span>♦ MORİ, Masao, “Kuzey Asya’da Eski Bozkır Devletlerinin Teşkilâtı”, <strong><em>İ.Ü. Tarih Enstitüsü Dergisi</em></strong>, IX, 1978, 209- 226.</span></div>
<div><span><strong><em>♦ Orhun Abideleri</em></strong><em>,</em> Muharrem ERGİN, Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 1991.</span></div>
<div><span>♦ ORKUN, Hüseyin Namık, <strong><em>Eski Türk Yazıtları</em></strong><em>,</em> Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara, 1987.</span></div>
<div><span>♦ ÖGEL, Bahaeddin, “Büyük Hun İmparatorluğu ve Daha Önceki Devletler”<em>, <strong>Tarihte Türk Devletleri</strong></em>, I, Ankara 1987.</span></div>
<div><span>♦ RADLOFF, W., <strong><em>Die Alttürkischen Inschriften der Mongolei</em></strong><em>,</em> Buchdruckerei der Kaiserlichen Akademi der Wissenschaften, Petersburg, 1899.</span></div>
<div><span>♦ RAMSTEDT, G. T.,-J.G. GRANÖ- P. AALTO, <strong><em>Materialen zu den Alttürkischen Inschriften der Mongolei</em></strong>, Suomalais- Ugrilainen Seura, Helsinki, 1958.</span></div>
<div><span>♦ SÜMER, Faruk, <strong><em>Türk Devletleri Tarihinde Şahıs Adları</em></strong><em>,</em> I- II, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı, İstanbul, 1999.</span></div>
<div><span>♦ TAŞAĞIL, Ahmet, <strong><em>Göktürkler</em></strong>, III, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 2004.</span></div>
<div><span>♦ THOMSEN, Wilhelm, <strong><em>Çözülmüş Orhun Yazıtları</em></strong>, (çev. V. Köken); Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara, 1993.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Birinci Dünya Savaşı – Filistin Cephesi</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/birinci-dunya-savasi-filistin-cephesi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/birinci-dunya-savasi-filistin-cephesi</guid>
<description><![CDATA[ Birinci Dünya Savaşı – Filistin Cephesi
57 nci Piyade Alayı, Filistin Cephesinde 4 ncü Ordu, 15 nci Kolordu, 19 ncu Piyade Tümeni kuruluşunda olup, üç Piyade Taburu, Ağır Mitralyöz Bölüğü, Hafif Mitralyöz Bölüğü, Hücum Kıtası, İstihkâm Takımı ve Humbara Topçu Takımından ibarettir. Alay Komutanı : Binbaşı Hacı Mehmet Emin 1. Tabur Komutanı : Yüzbaşı Ömer Fevzi 2. Tabur Komutanı : Mehmet […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c47172fd1d.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:46 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Birinci, Dünya, Savaşı, –, Filistin, Cephesi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57-Piyade-Alayi-06.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/birinci-dunya-savasi-filistin-cephesi.html">Birinci Dünya Savaşı – Filistin Cephesi</a></p>
<p><span>57 nci Piyade Alayı, Filistin Cephesinde 4 ncü Ordu, 15 nci Kolordu, 19 ncu Piyade Tümeni kuruluşunda olup, üç Piyade Taburu, Ağır Mitralyöz Bölüğü, Hafif Mitralyöz Bölüğü, Hücum Kıtası, İstihkâm Takımı ve Humbara Topçu Takımından ibarettir.</span></p>
<table border="0" align="center">
<tbody>
<tr>
<td><span>Alay Komutanı </span></td>
<td><span>:</span></td>
<td><span>Binbaşı Hacı Mehmet Emin</span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>1. Tabur Komutanı</span></td>
<td><span>:</span></td>
<td><span>Yüzbaşı Ömer Fevzi</span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>2. Tabur Komutanı</span></td>
<td><span>:</span></td>
<td><span>Mehmet Salih</span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>3. Tabur Komutanı</span></td>
<td><span>:</span></td>
<td><span>Yüzbaşı Süleyman</span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>Alayın Kuvveti</span></td>
<td><span>:</span></td>
<td><span>54 Subay, 3689 Erbaş ve Er, 331 Hayvan ve 2351 Tüfek ve 6 ağır Makineli Tüfekten ibarettir.</span></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p class="WordSection1"><span>23 Haziran 1917 tarihinde, Galiçya Cephesinden dönen 57 nci Piyade Alayı, Bakırköy’deki İncirli Çiftliğinde Çadırlı Ordugâhında, kadro teşkilatını yeniden kurmuş, eksiklerini, ikmal ve iaşesini 28 Haziran 1917 tarihine kadar tamamlamıştır.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>30 Haziran 1917 tarihinde Alay, 19 ncu Tümen Komutanı Yarbay Sedat Bey tarafından teftiş edildi. Saat 09:45’de Tümen Komutanlığının 4 nolu emri alınarak kıtalara bildirildi. Emirde, Filistin Cephesine hareket etmek üzere 57 nci Piyade Alayı, 1 Temmuz 1917 tarihinden başlamak üzere 7 kafile halinde 8 Temmuz 1917 tarihine kadar Haydarpaşa’ya geçirilecekti.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>57 nci Piyade Alayı, Haydarpaşa’ya naklini tamamladıktan sonra, 8 Temmuz 1917 tarihinden itibaren, müteferrik bir surette tabur tabur hareket etmiştir. Haydarpaşa’dan Pozantı’ya kadar trenle, Pozantı’dan Gülek’e kadar kara yürüyüşü, Gülek’den Mamure’ye kadar trenle ve Mamure’den Halep’e kadar da yine kara yürüyüşü yaparak, 26 Temmuz 1917 tarihinde Halep’e varmıştır.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Gerek kara yürüyüşünde ve gerekse trenle sevkiyatta, alaydan oldukça mühim denecek derecede firar olmuştur. Verilen emir gereğince gerek trende ve gerekse karada, alınan şiddetli tedbirlere rağmen firar edenlerin çoğunluğu trenden hareket esnasında kendini atmak ve iaşe istasyonlarında, konak mahallerinde gözden kayıp olmak suretiyle olmuştur.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Alay karargâhından 4, 1 nci Taburdan 395, 2 nci Taburdan 343 ve 3 ncü Taburdan 259, Ağır Makineli Tüfek Bölüğünden 66, Hafif Makineli Tüfek Bölüğünden 77, Hücum kıtasından 27, İstihkâm Takımından 21, Telefon Takımından 4 ve Küçük Topçu Takımından 6 olmak üzere toplam 1238 er firar etmiştir.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>57 nci Piyade Alayı Halep çevresinde Ayn-ı Terdeki ordugâha geçerek 29 Temmuz 1917 tarihine kadar istirahat, eğitim ve ikmal işleri ile meşgul olmuştur. 30 Temmuz 1917 tarihinde Yıldırım Grubu Menzil Müfettişliğinin emri ile yeni görev yerini alır.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>57 nci Piyade Alayı, 19 ncu Tümen Komutanlığının 22 Ağustos 1917 tarihli yeni emri ile 23 Ağustos 1917’de yeni ordugâh yeri olan Azaz’a hareket emrini aldı. Alay, 23 Ağustos 1917’de saat 12:00’de verilen yürüyüş emriyle, bütün teşkilatıyla Halep-Kefr-i Altun yolunu takiben Azaz’a hareket etti. 23/24 Ağustos gecesi yürüyüş devam ederek 24 Ağustos 1917’de saat 07:20’de Kefr-i Altun’a ulaşılarak Çadırlı Ordugaha girildi. 24/25 Ağustos gecesi 01:15’de Kefr-i Altun’dan Azaz’a hareket edilerek 25 Ağustos 1917 tarihinde saat 04:30’da Azaz’a ulaşıldı ve Çadırlı Ordugaha girildi. Çadırlı Ordugâha ulaşan alay, yeni ordugâhlarının tanzimiyle meşgul oldu.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Tümen emri ile Katma yöresine gelen 57 nci Piyade Alayı bir süre burada kaldıktan sonra, 15 Ekim 1917 tarihinde Şam’a geldi. 10 Kasım 1917 tarihine kadar Şam’da kaldı. Alayın 3 ncü Taburu 4 Kasım 1917 tarihinde Sina Cephesine hareket ederek, alaydan ayrıldı.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Alay, 11 Kasım 1917 tarihinde 22 nci Kolordu emrine girmek üzere Vadi-i Harar’a geldi. Sabahleyin saat 04:00’de Akir Köyünün takriben 6 km güneyinde El-Mugar Köyünde bizzat Kolordu Komutanı Albay Refet Bey ile buluşarak, alayın vazifesi ve mevcudu hakkında bilgi verildi. Daha sonra Kolordu Komutanının emriyle El-Mugar Köyünde bulunan 22 nci Kolordu ihtiyatı olarak görevlendirildi.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>11/12 Kasım gecesi düşman, Akir, El-Mugar ve Katra Köyleri hizasındaki hatta taarruza geçti. 12 Kasım 1917 sabahı İngilizler, süvari keşfinden sonra piyade kuvvetleriyle El-Mugar ve Katra üzerinetaarruza başladılar. Sağ cenahta Katra sırtları üzerinde bulunan 7 nci Tümen kıtaları, hem pek hafif ve hem de düşmanın bu istikamete taarruzu daha kuvvetli olmasından dolayı 57 nci Piyade Alayını, bir taburu 7 nci Tümen sol cenahında bulunan ve Katra ile El-Mugar arasında açıklığı kapatmak üzere sevk etti. Daha sonra 7 nci Tümenin sol yanı sarılmaya başladığından diğer taburu da buraya gönderdi.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Düşmanın topçu ateşi altında yapılan bu harekâtlarda 7 nci Tümen artık yardım edebilecek bir vaziyetten çıkmıştı. Düşman piyadesi Katra sırtlarını tutmuştu. Süngü muharebesine girişen birliklerimiz düşmanı kısmen geriye atmaya ve kısmen de esir etmeye başlamıştı. Bu süngü muharebesine 57 nci Alayın 1 nci ve 2 nci Taburlarından ikişer bölük de katılmıştır.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>57 nci Piyade Alayı, Kolordu Komutanlığının emri ile elde bulunan kuvvetlerin El- Mugar Köyünde himaye mevziine yetiştirilmesinin istenmesi üzerine, 2 nci Taburdan iki bölük kadar bir kuvvetle Akir Köyüne çekilerek bir himaye mevzii tuttu. O sırada düşman süvarisi El-Mugar ile Katra arasındaki ovadan Katra sırtlarında bulunan ve çekilmekte olan birliklerin yan ve gerilerine şiddetle saldırıya geçmişti.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-59715" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0095.jpg" alt="" width="800" height="587" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0095.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0095-768x564.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Bu esnada 57 nci Piyade Alayının 1 nci Taburunun henüz harbe girmeyen Makineli Tüfek Bölüğü ile ihtiyatta bulunan iki bölüğü, düşman süvari kolları üzerine ani ve şiddetli bir ateş açıp, düşman süvarisini büyük zayiata uğratarak geldikleri yere sürdü. Fakat düşman piyade kuvvetleri bütün hâkim mevzileri süngü hücumuyla elde etmiş bulunuyordu. 1 nci Tabur bulunduğu mevzide geceyi bekleyerek geçirdi, daha sonra verilen emir üzerine Ramle doğrultusuna çekilerek alaya katıldı.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Akir Köyünde himaye mevziinde bulunan 2 nci Taburla, alayın diğer bağlılarından kalan 150 erden ibaret kuvvetle, Katra sırtları üzerinden inerek Akir Köyü doğrultusunda ilerleyen düşman süvari kuvvetleriyle muharebeye başladı. Düşman süvarileri yaya muharebesi yapmak zorunda bırakılmıştı. Bu suretle Akir Köyüne kadar sokulmuştu. Burada 2 nci Taburun sonradan yetişerek mevziiye girmiş olan Mitralyöz Bölüğü, düşmanın taarruzunu durdurmayı başardı. Bir saat süren çarpışmadan sonra düşman süvarisi gecenin başlamasından yararlanarak Katra doğrultusuna çekildi.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>12/13 Kasım 1917 tarihinde 57 nci Piyade Alayı, Kolordu Komutanından izin alınarak Ramle’nin 4 km. batısındaki Bi’rüssalem üzerine çekildi. O günkü yapılan muharebede alayın mevcudu Makineli Tüfek Bölükleriyle birlikte 270 erden ibaretti.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Muharebeden önce alayın mevcudu 950 olduğu düşünülürse, esir, yaralı ve şehit olarak muharebede alayın zayiatı 680 ere ulaştığı görülür.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-59716" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0096.jpg" alt="" width="800" height="658" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0096.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0096-768x632.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>57 nci Piyade Alayı Bi’rüssalem’de Kolordunun emriyle 16 ncı Tümen emrine verildi. Alay, Ramle’nin 4 km. güneyinde bulunan Tümen karargâhına hareket etti ve karargâha katıldı. Kolordunun Cülcüliye-Bayaridi hattı üzerine çekilmeye başlamasıyla, 57 nci Piyade Alayı da 14/15 Kasım 1917 gece yarısı, 16 ncı Tümen ile birlikte Cülcüliye üzerine çekildi.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>15 Kasım 1917de alay, kendisine tahsis edilen cephenin tahkimatıyla uğraştı. Hattını yeniden teşkil ederek kuvvetlerini yerleştirdi. Alayın toplam mevcudu 560 er idi. 16 ncı Tümen, tuttuğu cephesini 54 ve 7 nci Tümenlere devrederek 22 nci Kolordunun ihtiyatını teşkil etmek üzere Miske Köyüne çekildi.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>24 Kasım 1917 tarihinde düşman kuvvetlerinin Avce Nehrini geçerek Hadar Köprüsüne ani baskın yapmak suretiyle. Şeyh Munis Köyünü ele geçirmesi üzerine 22 nci Kolordunun 3 ncü ve 7 nci Tümenleri muharebeye başladı. 16 ncı Tümenin emriyle 57 nci Alay Hadar Köprüsü istikametine hareket etti.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-59717" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0097.jpg" alt="" width="800" height="436" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0097.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0097-768x419.jpg 768w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0097-100x56.jpg 100w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0097-86x48.jpg 86w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>25 Kasım 1917 tarihinde 22 nci Kolordunun yapmış olduğu muharebe başarılı olmuş ve düşman süvarisi ve piyadesiyle yapılan muharebe ve süngü hücumunda bir kısmı esir edilerek hareketsiz hale getirildi.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-59718" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0098.jpg" alt="" width="800" height="587" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0098.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0098-768x564.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>27 Kasım 1917 tarihinde 22 nci Kolordu Kumandanı Albay Refet Beyden alınan emir üzerine 57 nci Piyade Alayı, Kırmızıtepe’nin 1 km. batısında Topağaç istikametinde, 20 nci Tümenin taarruzunu geliştirmek ve aynı zamanda sağ tarafını himaye etmek üzere Milis Köyünün batısından taarruz emrini aldı. Alay emri aldıktan sonra yürüyüşe başladı. Geçilecek mıntıka tamamen düşman topçusunun ateşi altında ve Milis Ovası üzerinden olacağı için, alay kısım kısım ve süratle gecenin karanlığından istifade ederek yürüyüşünü tamamladı.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>28 Kasım 1917 tarihinde geceleyin icra edilen keşif hareketleriyle, düşman kuvvetlerinin zayıf bir halde olduğuna kanaat getirilerek bir baskın taarruzu yapılması kararlaştırıldı. Taarruzun sabahın erken saatlerinde yapılması Tümen Komutanına arz edilmiş, fakat diğer birliklerle beraber taarruz edilmesi için üst makamdan emir beklendiğinden geç kalınmıştır. 57 nci Piyade Alayı her ne kadar iyi gizlenmiş ise de güneşin doğması ile düşman birlikleri tarafından görülerek, topçu ateşine maruz kalmıştır. Erlerden 20 den fazla şehit ve 30 hayvan telefatı verildi.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Alay, alınan emir üzerine 29 Kasım gününü keşif ve tahkimat faaliyetleriyle geçirdi. Erler siperlere, hayvanlar da gerilere alındı. 29/30 Kasım gecesinde her taburdan bir bölüğün katılımıyla sağlanan bir kuvvetle, düşman siperlerine bir keşif taarruzu yapıldı. Bölükler düzenli ve cesaretle düşmana yaklaştılar, rast geldikleri tel örgüleri keserek açtıkları gedikten düşman siperlerine süngü hücumu yaptılar. Fakat düşman yanlara yerleştirdiği mitralyözlerle, bu kuvvetin yarısını şehit ettikten sonra arkalarından dolaşarak sağ kalanları da esir ettiler. Başarısızlıkla sonuçlanan bu keşif taarruzu sonucunda geriye sadece 1 subay ve 29 er gelebilmiştir.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>57 nci Piyade Alayı yeniden 20 nci Tümen emrine verildi. Bu başarısız taarruzdan sonra, taarruzdan vazgeçilerek tutulan hat üzerinde müdafaaya karar verildi ve tahkimata başlandı. Alayın yaptığı tahkimatın fevkalade olması nedeniyle, düşman bu cepheden yapmak istediği her teşebbüste başarısız olmuş ve büyük zayiatlara maruz kalmıştır.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>27/28 Aralık 1917 gecesi düşmanın yaptığı taarruz sonucu, İstihkamtepesi ile Kırmızıtepe düşman kuvvetlerinin eline geçti. Bu durumda 57 nci Piyade Alayı, düşmanın Kırmızıtepe’den gelen yan ateşine maruz kaldı. 22 nci Kolordunun emriyle 57 nci Piyade Alayı geceleyin Cülcüliye ve Kefersabe üzerinden kısmen hazırlanmış olan ikinci mevziiye çekildi. Alay Sebya Köyünün 2 km. güneyindeki bir cephede tahkimata başladı. Alayın mevcudu 420 kadardı.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>10 Mart 1918 tarihinde alayın mensup olduğu 19 ncu Tümen, 22 nci Kolordu emrine girerek Nablus’dan Tabsur ve Seyittâli hattı üzerine gelmişti. Bunun üzerine 57 nci Piyade Alayı 20 nci Tümenin emrinden çıkarak, 19 ncu Tümen emrine geçti. 3 ncü Piyade Taburunun da alaya katılmasıyla, alayın muharip mevcudu 750’ye yükseldi.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>19 ncu Tümen, Cülcüliye-Keferkasım hattında bulunan 7 nci Tümenle değiştirildi. 57 nci Piyade Alayı, 25 Temmuz 1918 tarihinde Keferkasım’ın güneyinde Kartaltepe’de mevzilendi. Bu tarihten cephenin düşüş tarihine kadar cephede önemli bir olay meydana gelmemiştir. Alay bu cephede mevzilerini her zaman elinde bulundurmuş ve ara sıra düşman keşif kollarının girişimlerini etkisiz hale getirmiştir. Genellikle tahkimat faaliyetleri ile meşgul olmuştur.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-59719" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0099.jpg" alt="" width="800" height="631" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0099.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0099-768x606.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>57 nci Piyade Alayı, 19 ncu Tümen Cephesinin merkezini meydana getiriyordu. Sağ yanda 72 nci Piyade Alayı, sol yanda 77 nci Piyade Alayı bulunuyordu. 57 nci Piyade Alayı 7 km.lik bir cephe tutmuştu. Sağda 3 ncü Tabur ve solda 2 nci Tabur bulunuyordu. 1 nci Tabur alay ihtiyatı olarak Keferkasım köyünün kuzeyindeki dere içerisinde idi. Yapılan gözetleme ve keşif faaliyetleri sonucunda düşmanın süvari ve topçu hareketlerinde artış olduğu anlaşıldı, Re’sülayn ile Mecdelyaba arasındaki dereden iki bölük kadar düşman piyadesinin o bölgedeki siperleri tuttukları, 77 nci Piyade Alayının cephesindeki Kikirik beresi ve Merçkesve bölgesinde birkaç düşman piyade taburunun batıdan doğuya doğru yürüyüş yapmakta oldukları görülmüş ve 19 Eylül 1918 tarihinde büyük bir taarruz yapacakları haber alınmıştı. Buna karşı mümkün olan bütün hazırlıklar yapılmıştır. Taarruzdan bir gün önce 57 nci Piyade Alayının genel kuvveti; 570 tüfekli muharip, 8 otomatik ve 18 makineli tüfek ile 4 humbara topundan ibaretti.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Düşman taarruzu, 18/19 Eylül 1918 gecesi 19 ncu Tümenin sağ yanında sahil kıyısında bulunan 22 nci Kolordu cephesine olağanüstü yoğun bir topçu ateşi ile başladı. Bu ateş etkisiyle telefon bağlantıları hasar gördüğünden, haberleşme durdu. Saat 05:00’e kadar durumdan haberdar olunamadı. Bu sırada gittikçe artan şiddette topçu ateşi 57 nci Piyade Alayı cephesinde de başladı. Ortalığın ağarması ile birlikte topçu ateşi kesildi, düşmanın piyade taarruzu başladı. Güneyden kuzeye doğru yapılan düşman taarruzu 57 nci Piyade Alayı tarafından görülemiyordu. Saat 08:00’e doğru düşmanın taarruzu doğu tarafından 77 nci Alay cephesi yönünden Vadi-i Riyah’a doğru ilerledi. Düşman kuvvetleri, 57 nci Piyade Alayı cephesinde Vadi-i Riyah’ın güney eteklerinden kademe halinde 2 nci Tabur mevzilerine doğru ilerledi. Solda Küçük Beşiktepe’de bulunan 7 nci Bölüğün cephesindeki Sürgütepe’de yapılan muharebelere rağmen, Sürgütepe düşmanın eline geçti. Beşiktepe’de bulunan 7 nci Bölüğe Ekiztepelere çekilmesi emri verildi. Soldaki 2 nci Tabur kuşatılmak tehlikesi ile karşı karşıya kaldı. Yapılan muharebelerde 2 nci Tabur cephesi olan İncirtepe de düşmanın eline geçti. İncirtepenin düşmesinden sonra 7 nci Bölük geri çekilmek zorunda kaldı. Düşman Beşiktepelere doğru ilerlemekte idi.</span></p>
<p class="Resimyazs0"><span>2 nci Tabur Cephesinin bu suretle düşmesi üzerine, Kefersalim üzerinden geçen ikinci hattın hemen bir bölükle tutulması ve 2 nci Taburdan oluşan kuvvetlerle birlikte düşmanı bu hattın ilerisinde durdurmaları emri verildi.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-59720" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0100.jpg" alt="" width="800" height="569" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0100.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0100-768x546.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Düşman topçusu Keferkasım Köyünü şiddetli topçu ateşi altında bulundurduğundan 2 nci Taburdan erler, Keferkasım’ın batı yönünden çekilmek zorunda kaldı. İhtiyat taburundan gönderilen bölük, Keferkasım’a varmadan önce düşman bu köyü ele geçirdi. Bu sırada durum pek güç bir safhaya girmişti.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>İncirtepe’nin düşmesinden sonra ileri mevzii olan Beşiktepeler’de bulunan bölüğümüz de, düşman tarafından arkası çevrilerek ilerden ve geriden iki ateş arasında kaldı ve bir çok kayıptan sonra düşmana esir düştü.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>İncirtepe’nin düşmesi diğer tepeleri de tehlikeye düşürdüğünden burada bulunan birlikler pek güçlükle Kayıktepe üzerine çekildi. 3 ncü Tabur Kayıktepe’de bulunan bölüğü ile birlikte düşmanın sol yanını ateş altına alarak bu hat üzerinde durdurdu. İhtiyatta bulunan 1 nci Taburun Komutanı 72 nci PiyadeAlayı ile arasının açıldığını ve sol yanının düşmanın kuşatması altında bulunduğunu bildirmesi üzerine, taburun elde kalan bir bölüğü de arayı kapatmak için kullanıldı. Tekrar hazırlanan bir bölüğünde Keferkasım Deresinin sol sırtlarında mevzi alarak düşmanı durdurması emri verildi.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>57 nci Piyade Alayı bu suretle düşmanı Kefersalim üzerinde durdurarak. Kayık ve Fıstıktepelerle ihtiyat taburunun bulunduğu sırtlar üzerinden geçmek üzere bir cephe meydana getirmeyi başardı. Sonradan Yüksektepeye gönderilen alay ihtiyatındaki yarım hücum takımı ile iki mitralyöz, Keferkasım Köyü ve yöresini daha etkili ateş altına aldı. Düşman Keferkasım Köyünün biraz ilerisinde tutmuş olduğu mevziiyi bir çok Ölü ve yaralı bırakıp, perişan ve düzensiz bir şekilde terk ederek çekilmeye başladı.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-59721" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0101.jpg" alt="" width="800" height="622" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0101.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0101-768x597.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Tümen Komutanı, bulunulan hattın bütün imkanlarla savunulmasını emretti. Düşman Keferkasım’ı geriden gönderdiği bir tabur kuvvetle tekrar tuttu ve Keferkasım’ın doğu yönünden bir alay kadar kuvvetle ihtiyat taburunun bulunduğu sırtları geriden ve yandan kuşatmaya başladı. Keferkasım’ın batısından ve Kayıktepe üzerinden diğer bir taburla Fıstıktepe üzerine yürümeye başladı. Yüksektepe’de bulunan bir mitralyöz ile hücum takımı komutası altında bulunan iki manga piyade kuvveti, düşmanı şiddetli ateşleri ile karşılayarak çok kayıp verdirmeyi başardı.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Düşman topçusu bu önemli Yüksektepe’yi yoğun topçu ateşi altına almakta gecikmedi ve mitralyözlerini buradaki birliklerimizin üzerine çevirerek bu tepede bulunan kuvvetlerimizin hepsini şehit etti. Takım Komutanı da yaralı olduğu halde dört beş erden başka kimse kalmadı. Bunları takviye edecek kuvvet de üç beş erden ibaret olduğundan, düşmanı durdurmak mümkün olmadı.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>19 Eylül 1918 tarihinde Alay Komutanı tarafından ihtiyat taburuna Yüksektepe üzerine çekilmesi için emir verildi. Durum itibari ile bu taburun ve 2 nci Taburdan çekilebilen kuvvetlerin Yeditepeler ve Yüksektepe üzerine çekilmesine olanak kalmadığından düşman, her iki taraftan burada bulunan kuvvetlerimizi tamamen kuşatarak daha gerilere sarkmaya başladı. Sağ tarafta bulunan 3 ncü Taburun özellikle 10 ncu Bölük Komutanının dayanma ve cesaretli davranışı ile düşman sağ tarafta ilerlemeyi başaramadı. Sol tarafta bulunan 77 nci Alayla bağlantı büsbütün kayıp olduğundan bu yönde düşman ilerlemeye devam etti. Cephedeki genel durumun zorluğu 57 nci Piyade Alayının önemini artırıyordu. Öğle vakti alay karargâhı 300 metre gerideki Şahintepe gerisine alınmak zorunda kalındı. Elde bulunan 3 ncü Taburun da bu tepeler üzerine çekilmesi emredildi.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-59722" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0102.jpg" alt="" width="800" height="622" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0102.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0102-768x597.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>57 nci Piyade Alayı, düşmanın bir tugay seviyesindeki kuvvetlerle Vadi-i Kana girişine ve kuzeye doğru uzanmış olan sırtlar üzerine hayli ilerlemiş olduğundan ve alayın tamamen gerisinin çevrilerek kuşatılması tehlikesi ile karşı karşıya kaldığından zorunlu olarak Vadi-i Kana’nın kuzey sırtları üzerine çekildi.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Düşman, taarruzunu sürdürerek 57 nci Piyade Alayının bulunduğu sırtlar üzerine doğru ilerlemeye başladı. Alay, 3 ncü Tabur ve diğer taburlardan ele geçen erlerle birlikte düşmana karşı şiddetli çarpışmalara katılarak kademe kademe Harabatül- Gurun üzerine doğru çekildi. Akşama doğru düşmanın taarruz harekâtının yavaşlamasıyla, 57 nci Piyade Alayı burada savunma için hazırlıklarını tamamladı. 77 nci Piyade Alayı da kurtulabilen erleri ile 125 nci Piyade Alayının bir taburu da geceyi burada geçirdi.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>20 Eylül 1918 tarihinde sabahleyin düşmanın piyade kuvvetleri, 57 nci Piyade Alayının bulunduğu bölgeye taarruza geçti. Her iki alay öğleye kadar üç hat üzerinde oldukça şiddetli çarpışmalarla Gurun Köyünün bir kilometre doğusundaki sırtlarda düşmanı durdurmayı başardı.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-59723" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0103.jpg" alt="" width="800" height="604" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0103.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0103-768x580.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>19 ncu Piyade Tümen Komutanlığının emirleri ile alaylar Gurun Köyünün iki kilometre doğusunda toplandı. Toplanan alaylar Nablus doğrultusunda harekete başladı. Fındık Köyü doğrultusundan geçerken düşmanın ani piyade ve mitralyöz ateşi ile karşılaşılarak, Süvari Bölüğü dağıldı. 57 nci Piyade Alayı açılarak uygun sırtlar üzerinde mevzi aldı. Düşmanla bir saat çarpışmadan sonra tümen birlikleri bütünü ile geçinceye kadar burada savunmada kaldı. Arkadan gelen 16 ncı Tümenle birlikte gece yarısından sonra Nablus’a hareket etti. 16 ncı Tümen Nablus’un güney sırtlarında, 19 ncu Tümen de Nablus’un kuzey sırtları üzerinde savunma mevzii tuttu.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Bisan’ın düşmesi ve 7 nci Ordu birliklerinin Beyt-i Haşan doğrultusunda çekilmeye başlamış olmasından dolayı, 16 ve 19 ncu Tümenlerin de Nablus’u savunmadan vazgeçerek aynı doğrultuda hareket etmesi emredildi.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>22 Eylül 1918 tarihinde 57 nci Piyade Alayı Samriye Köyüne geldi. Şeria Nehrini Tel Ahmer’deki geçitten geçmek için hareket edildi. Düşman uçaklarının faaliyetleri dolayısı ile geçit o gün geçilemedi. 23 Eylül 1918 günü Berar geçidinden geçmeye karar verildi. 16 ncı Tümen de bulunulan yere geldi.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-59724" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0104.jpg" alt="" width="800" height="640" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0104.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0104-768x614.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Yapılan gözetleme faaliyetleri sonucunda düşman süvarisinin birliklerimizin üzerine doğru geldiği haber verildi. Tümen Komutanının emriyle, birliklerin hareketlerini durdurarak, düşman süvarisine karşı mevzi almaları emredildi. Düşman süvarisine, ateşle karşılık verilerek yaya muharebesine mecbur edildi. Bir buçuk saat kadar çok şiddetli çarpışma ve muharebeden sonra düşman süvarisi, hem erlerin ve hem de mitralyöz bölüklerinin cephanesinin bitmiş olmasından yararlanarak zayıf bir noktayı yardı ve mızrak hücumu ile cephedeki erlerin silahlarını ellerinden attırdı. 16 ve 19 ncu Tümenin er ve subaylarını esir ederek Bisan’a götürdü. 23 Eylül 1918 tarihinde 57 nci Piyade Alayı da esir oldu.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-59725" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0105.jpg" alt="" width="800" height="391" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0105.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0105-768x375.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>57 nci Piyade Alayı, 29 Temmuz 1917 tarihinden 23 Eylül 1918 tarihine kadar Filistin Cephesinde bulunmuş ve bir çok muharebeye katılmıştır. Özellikle Nablus Meydan Muharebesinde kahramanca savaşmış, bir çok güçlüklere göğüs germiştir. Bu muharebelerde hemen hemen mevcudunun 3/4’den fazlasını kaybetmiş ve muharebe gücünü yitirerek İngilizlere esir düşmüştür.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-59726" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0106.jpg" alt="" width="800" height="516" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0106.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0106-768x495.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p class="Gvdemetni20"><span><strong>[1]</strong> Bu bölüm 57 nci Piyade Alayı’nın Filistin Cephesindeki Harp Ceridesinden yazılmıştır.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-59727" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0091.jpg" alt="" width="800" height="996" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0091.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0091-768x956.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-59728" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0092.jpg" alt="" width="800" height="1004" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0092.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0092-768x964.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-59729" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0093.jpg" alt="" width="800" height="1156" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0093.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0093-768x1110.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>İstiklâl Savaşı</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/istiklal-savasi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/istiklal-savasi</guid>
<description><![CDATA[ İstiklâl Savaşı
57 nci Piyade Alayı, İstiklâl Savaşında Millî Savunma Bakanlığı’nın 17 Temmuz 1921 tarih ve Ordu Dairesi 1 nci Şubenin 16662 sayılı emri ile yeniden kuruldu.[1] Alay karargâhı ile 1 nci Taburu, Ankara’da bulunan 31 nci Piyade Alayının yeniden kurulacak iki taburu ile teşkil edilecekti. 31 nci Piyade Alayının takipte bulunan 2 ve 3 ncü Taburları […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c47160c615.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:46 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>İstiklâl, Savaşı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57-Piyade-Alayi-07.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/istiklal-savasi.html">İstiklâl Savaşı</a></p>
<p><span>57 nci Piyade Alayı, İstiklâl Savaşında Millî Savunma Bakanlığı’nın 17 Temmuz 1921 tarih ve Ordu Dairesi 1 nci Şubenin 16662 sayılı emri ile yeniden kuruldu.<strong><sup>[1]</sup></strong></span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Alay karargâhı ile 1 nci Taburu, Ankara’da bulunan 31 nci Piyade Alayının yeniden kurulacak iki taburu ile teşkil edilecekti. 31 nci Piyade Alayının takipte bulunan 2 ve 3 ncü Taburları daha sonra teşkil edilecek bir taburla beraber ikmal edilerek Ankara Komutanlığı emrinde olmak üzere bir alay haline konulacaktı.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>57 nci Piyade Alayının 3 ncü Taburu, Dereköy’de bulunan 15 nci Tümen Komutanlığı emrinde hücum taburu olarak bulunmakta idi. Daha sonra 15 Ağustos 1921 tarih ve 2734 sayılı emri ile Haymana’da Batı Cephesi Komutanlığı emrine verildi. Beypazarı’nda bulunan 57 nci Piyade Alayının 2 nci Taburu, Batı Cephesi Komutanlığının 17 Temmuz 1921 tarihli emri ile Mihaliç Köprüsünü korumakla görevlendirildi.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Batı Cephesi Komutanlığının 13 Eylül 1921 tarihli emri ile 57 nci Piyade Alayının 3 ncü Taburu, 3 ncü Kolordu tarafından kuruluştan çıkartıldı. Subay ve erleri ile araçları diğer tümenlere dağıtıldı.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>57 nci Piyade Alayının İstiklâl Savaşına ait harp ceridesi mevcut olmadığından, bu tarihten sonra alayla ilgili hiçbir bilgi ve belgeye rastlanmamıştır.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-59732" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0108.jpg" alt="" width="800" height="569" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0108.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0108-768x546.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p class="Gvdemetni0"><span><strong>[1]</strong> DOĞANCI, Lütfü, 57 nci Piyade Alayı Tarihçesi, S.60-6</span></p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Bir Yolcuya</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/bir-yolcuya</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/bir-yolcuya</guid>
<description><![CDATA[ Bir Yolcuya
 BİR YOLCUYA Dur Yolcu! Bilmeden gelip bastığın Bu toprak bir devrin battığı yerdir. Eğil de kulak ver, bu sessiz yığın Bir vatan kalbinin attığı yerdir. Bu ıssız, gölgesiz yolun solunda Gördüğün bu tümsek, Anadolu’nda İstiklâl uğrunda, namus yolunda Can veren Mehmet’in yattığı yerdir. Bu tümsek, koparken büyük zelzele Son vatan parçası geçerken ele Mehmet’im düşmanı […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4714d908b.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:46 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Bir, Yolcuya</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/Dur-Yolcu-1.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/bir-yolcuya.html">Bir Yolcuya</a></p>
<p> <span>BİR YOLCUYA</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span><em>Dur Yolcu! Bilmeden gelip bastığın</em><em><br>
Bu toprak bir devrin battığı yerdir.</em><em><br>
Eğil de kulak ver, bu sessiz yığın</em><em><br>
Bir vatan kalbinin attığı yerdir.</em></span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span><em>Bu ıssız, gölgesiz yolun solunda</em><em><br>
Gördüğün bu tümsek, Anadolu’nda</em><em><br>
İstiklâl uğrunda, namus yolunda</em><em><br>
Can veren Mehmet’in yattığı yerdir.</em></span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span><em>Bu tümsek, koparken büyük zelzele</em><em><br>
Son vatan parçası geçerken ele</em><em><br>
Mehmet’im düşmanı boğduğu sele</em><em><br>
Mübarek kanını kattığı yerdir.</em></span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span><em>Düşün ki; haşrolan kan, kemik, etin</em><em><br>
Yaptığı bu tümsek amansız, çetin</em><em><br>
Bir harbin sonunda bütün milletin</em><em><br>
Hürriyet zevkini tattığı yerdir.</em></span></p>
<p class="Balk10"><strong><span>Necmettin Halil ONAN</span></strong></p>
<p><span><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-59637" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/Dur-Yolcu-Siir.jpg" alt="" width="800" height="1125" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/Dur-Yolcu-Siir.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/Dur-Yolcu-Siir-768x1080.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"><br>
</span></p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Bir Şehidin Son Mektubu</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/bir-sehidin-son-mektubu</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/bir-sehidin-son-mektubu</guid>
<description><![CDATA[ Bir Şehidin Son Mektubu
Sevdiğim… Okurken yazımı sakın Gözünden şimşekler çakmasın emi! Dördüncü yaram kalbime yakın Kirpiğin elmaslar takmasın emi! Hikmet Recep BİR ŞEHİDİN SON MEKTUBU[1] 31 Mayıs 1915 “Sevgili Babacığım, Valideciğim, Arıburnu’nda ilk girdiğim müthiş muharebede sağ yanımdan ve pantolonumdan kurşun geçti, hamdolsun kurtuldum. Fakat bundan sonra gireceğim muharebelerden kurtulacağıma ümidim olmadığından bir hatıra olmak üzere şu yazılarımı […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4712242e0.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:46 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Bir, Şehidin, Son, Mektubu</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57-Piyade-Alayi-10.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/bir-sehidin-son-mektubu.html">Bir Şehidin Son Mektubu</a></p>
<p class="Gvdemetni20"><span><em><strong>Sevdiğim… Okurken yazımı sakın<br>
Gözünden şimşekler çakmasın emi!<br>
Dördüncü yaram kalbime yakın<br>
Kirpiğin elmaslar takmasın emi!<br>
<span>Hikmet Recep</span></strong></em></span></p>
<h1><span><span><strong>BİR ŞEHİDİN SON MEKTUBU</strong></span><sup>[</sup><sup>1</sup><sup>]</sup></span></h1>
<p class="Gvdemetni0"><span>31 Mayıs 1915</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span><em>“Sevgili Babacığım, Valideciğim,</em></span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span><em>Arıburnu’nda ilk girdiğim müthiş muharebede sağ yanımdan ve pantolonumdan kurşun geçti, hamdolsun kurtuldum. Fakat bundan sonra gireceğim muharebelerden kurtulacağıma ümidim olmadığından bir hatıra olmak üzere şu yazılarımı yazıyorum.</em></span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span><em>Hamdü senalar olsun Cenab-ı Hakka ki beni bu rütbeye kadar isal etti. Yine mukadderatı ilahiye olarak beni asker yaptı. Siz de ebeveynim olmak dolayısıyla beni vatan ve millete hizmet etmek için ne suretle yetiştirmek mümkün ise öylece yetiştirdiniz. Sebeb-i feyz-ü refikim ve hayatım oldunuz. Cenab-ı Hakk’a ve sizlere çok teşekkür ederim.</em></span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span><em>Şimdiye kadar milletin bana verdiği parayı bugün hak etmek zamanıdır. Vazife-i mukladdese-i vatan iyeyi ifaya cehdediyorum. Rütbe-i şahadete suud edersem Cenab-ı Hakk’ın en sevimli kulu olduğuma kanaat edeceğim. Asker olduğu için bu her zaman benim için pek yakındır, sevgili babacığım ve valideciğim. Gözbebeğim olan zevcem Münevver ve oğlum Nezih’ciğimi evvela Cenab-ı Hakk’ın, saniyen sizin himayenize tevdi ediyorum. Onlar hakkında ne mümkün ise lütfen yapınız. Oğlumun talim ve terbiyesine siz de refikamla birlikte lütfen sâyediniz. Servetimizin olmadığı malumdur. Mümkün olandan fazla bir şeyi isteyemem, istesem de pek beyhudedir. Refikama hitaben yazdığım melfuf mektubu lütfen kendi eline veriniz. Fakat çok müteessir olacaktır, o teessürü izale edecek veçhile veriniz. Ağlayacak üzülecek tabii müteselli ediniz. Mukadderat-ı İlâhiye böyle imiş. Matlubat ve düyunatım hakkında refikam mektubunda lef ettiğim deftere ehemmiyet veriniz. Münevver’in hafızasında ve yahut kendi defterinde mukayyet düyunat da doğrudur. Münevver’e yazdığım mektubum daha mufassaldır, kendisinden sorunuz.</em></span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span><em>Sevgili baba ve valideciğim, belki bilmeyerek size karşı bir çok kusurlarda bulunmuşumdur. Beni affediniz, hakkınızı helâl ediniz, ruhumu şâdediniz, işlerimizin tasviyesinde refikama muavenet ediniz ve muin olunuz.”</em></span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span><em>Sevgili Hemşirem Lütfiyeciğim;</em></span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span><em>Bilirsiniz ki sizi çok severim. Sizin için ve sayimin yettiği nisbette ne yapmak lâzımsa yapmak isterdim. Belki size karşı da kusur etmişimdir, beni affet, mukadderat-ı ilâhiye böyleymiş, hakkını helâl et, ruhumu şâdet, yengeniz Münevver hanımla oğlum Nezihe sen de yardım et. Sizi de Cenab-ı Hakk’ın lütuf ve himayesine tevdi ediyorum.</em></span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span><em>Ey akraba ve ehibba ve evda, cümlenize elveda, cümleniz hakkınızı helâl ediniz. Benim tarafımdan cümlenize hakkım helâl olsun. Elveda elveda cümlenizi Cenab-ı Hakk’a tevdi ve emanet ediyorum. Ebediyen Allah’a ısmarladım. Sevgili babacığım ve valideciğim.</em></span></p>
<p class="Gvdemetni40"><span><em>Oğlunuz</em><em><br>
Mehmet Tevfik</em></span></p>
<p class="Gvdemetni50"><span>[1]  GENÇCAN, Mehmet İhsan; Çanakkale Savaşları ve Menkibeler, S. 130-132</span></p>
<p class="Gvdemetni50"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-59633" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0123.jpg" alt="" width="800" height="1849" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0123.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0123-768x1775.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Bir Askerin Siperdeki İlk Gecesi</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/bir-askerin-siperdeki-ilk-gecesi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/bir-askerin-siperdeki-ilk-gecesi</guid>
<description><![CDATA[ Bir Askerin Siperdeki İlk Gecesi
“Güneşe, fırtınalara, soğuk ve yağmura karşı korunmasız siperlerde çamur ve toz içinde günler geçiriyor fakat dünyanın bütün vasıta ve imkânlarına sahip düşmanlarıyla aslanlar gibi dövüşüyorlardı. Bu ne sessiz, bu ne gösterişsiz bir vatan sevgisiydi! Allah adını yürekten tekrarlayarak saldırganın üzerine atılıyordu. Düşmanları da onlara hayrandı.” Liman Von SANDERS BİR ASKERİN SİPERDEKİ İLK GECESİ Sevgili Kardeşim […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c471121314.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:46 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Bir, Askerin, Siperdeki, İlk, Gecesi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57-Piyade-Alayi-11.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/bir-askerin-siperdeki-ilk-gecesi.html">Bir Askerin Siperdeki İlk Gecesi</a></p>
<blockquote><p>“Güneşe, fırtınalara, soğuk ve yağmura karşı korunmasız siperlerde çamur ve toz içinde günler geçiriyor fakat dünyanın bütün vasıta ve imkânlarına sahip düşmanlarıyla aslanlar gibi dövüşüyorlardı. Bu ne sessiz, bu ne gösterişsiz bir vatan sevgisiydi! Allah adını yürekten tekrarlayarak saldırganın üzerine atılıyordu. Düşmanları da onlara hayrandı.<strong>”<br>
</strong></p></blockquote>
<p class="Gvdemetni30"><span><strong>Liman Von SANDERS</strong></span></p>
<h1><span><strong>BİR ASKERİN SİPERDEKİ İLK GECESİ</strong></span></h1>
<p class="Gvdemetni0"><span>Sevgili Kardeşim Müfit Necdet’e,</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Başları göklere doğru uzanmış, dağların üzerinde kartallar gibi uçuşan bulutlar, altın kurdelelerle işlenirken muhitin sükûn ve sükût ile titreyen kalbinde, karanlıkları yaran, zulmetlere meydan okuyan bir seda yükseldi.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>“Silah başına!…”</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Bu emir birkaç şahısta, birkaç ağızda tekrar ederek, yansıdı. Artık gölgeler dolaşıyor, fısıltılar çoğalıyor, bazen kısa, sert ve keskin emirler duyuluyordu. Mahmur gözler, aslan yürekler, cesur yiğitler karşılaştıkça, bir nakarat gibi; “Düşman taarruz ediyormuş“ deniliyor ve bu cümleyi hafif alaycı bir tebessüm takip ediyordu. Hiçbir yerde, hiçbir kimsede olağanüstülük, heyecan görülmüyordu. Ölüme karşı gitmeye hazırlanan bu cesur kahramanlar üzerinde küçük bir tereddüt bile hissedilmiyordu. Yalnız sükûn ve intizamla çalışan, düşmana karşı koyacak, ölümle çarpışacak fakat vatanı kurtarmaya azmetmiş, milletin namusuyla eğlenen, yurdun, Türk’ün mukaddesatıyla eğlenen, küçük görmek isteyen düşmanı kahredecek, şanlı bir destan ve kahramanlık görülüyordu. Genç subaylar kılıçlarını kuşanıyor, azimkâr gözlerle düşman istikametindeki yıldızlardan haberler sezmeye uğraşıyordu.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Bunlar da benim gibi, hepsi de genç, hepsi de yeni terfi etmiş, henüz gençlik devresinin ateşli ihtiraslarını yenmeden, gençliğin zevk ve emellerine doymadan, vatanın bağrında, alçalmış çizmelerle, boşa yürüyen düşmana haddini bildirmek için, namuslarına tecavüz edilmiş milletdaşlarının, hakaret görmüş kardeşlerinin intikamını almak için, din için, namus için, vatan için istikballerini çiğneyerek yurdun istikbali uğrunda hudutlara koşmuşlardı.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Ay, doğudan nurlu saçlarını dökerek, altın ışıklarıyla yolumuzu aydınlattı. Kâinatın boşluklarında hüzünler, elemler dolaştı. Gözler ilerde, tüfekler omuzda herkesin kalbinde nur ve iman fikrinde, din ve vatan endişesi içerisinde, Kuzey Yıldızı’nın izini takip ederek ilerliyordu. Uzaklardan duyulan birkaç silâh sesi, gecenin sessiz hüznünü yırtarak etrafa dağıldı.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Önde cüretkâr adımlarla dinç, vakarlı subaylar, arkasında gözleri vatanın her tarafına sokulmak isteyen düşmana; şimşekler, ateşler saçan bir kıta. Bunlar ayaklarının hareketiyle meydana gelen küçük, hafif çıtırtıları duymayarak, mehtabın ışıklarından sabahın olduğunu hükmeden bülbüllerin ötüşlerine asla ehemmiyet vermeyerek, etrafın yeşil ormanlıkları arasından gösterilen istikamette, düşmanı kahretmek için ilerliyordu. Sert, kısa ve emredici bir ses, gecenin mahmur karanlığı üzerinde uçuştu.</span></p>
<p class="Gvdemetni30"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-59628" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0125.jpg" alt="" width="800" height="1867" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0125.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0125-768x1792.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<h1><span><strong>“İstikamet 34 Nolu Savunma Noktası!…”</strong></span></h1>
<p class="Gvdemetni0"><span>Başlar sola, ayaklar sola, mangalar sola döndü. Artık yüksek, çetin, çakıllı, manalı bir dağ tırmanılıyordu. Mesafenin verdiği yorgunlukla terleyen yüzümü, beyaz “Mim” markalı mendile silerken, kalbimde saklayamayacağım bir acı duydum. Ruhum ezildi. Gözlerimde hayaller, beynimde birer birer mazinin tatlı hatıraları dolaştı. Batıya döndüm, İstanbul’un beyaz ufuklarına doğru üç senedir hasret çektiğim bir mevcudiyetin hayaline yemin ettim.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>“Vatanı düşman ayakları, camileri haç gölgeleri altında görmektense, genç hemşirelerin namusları ayak altına alınmak, ihtiyar annelerin beyaz saçları hakaret edilmektense, senin; özellikle senin, Ey güzel hayali; düşman kucağında çırpındığını duymaktansa, şu yüksek tepenin bulutlara karışmış zirvelerinde bayrağım gibi kırmızı kanlara boyanarak ölümü isterim” dedim.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Ettiğim bu yemini uzaklardan duyulan düşman mermilerinin boğuk sesleri tekit etti. Yüksek, hâkim semalara karışan tepenin oyulmuş bağrında girdiğimiz siperlerden; önümüzde gümüş pırıltılarla akan derenin parıltısı; tabiatın mehtap ile konuşması görülüyor ve hissediliyordu.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Önümüz toprak, arkamız toprak, her yanımız toprak ve kim bilir ihtimal birkaç saat sonra büsbütün bu topraklara gömülmek için hayata veda edecektik.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Fakat hayır! Mukaddesatımı çiğnemek isteyen, Kabe’me haçlar yerleştirmek isteyen, bu sefil düşman cesetlerinden kan abidesi ve zafer teşkil etmeden ölmeyeceğim. Gözlerimde beyaz ve güzel bir hayâl, ellerimde ölüm püsküren küçük ve yuvarlak bombalar olduğu hâlde yürüdüm ve atıldım. İlk bombayı sevgilim nâmına ateşlerken batıya, onun diyarına bulutlarla selâmlar, hürmetler yolladım.</span></p>
<p class="Gvdemetni30"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-59630" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0127.jpg" alt="" width="800" height="1111" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0127.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0127-768x1067.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Galiçya’daki Askerlerimize</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/galicyadaki-askerlerimize</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/galicyadaki-askerlerimize</guid>
<description><![CDATA[ Galiçya’daki Askerlerimize
“Cihan tarihi, vatanı uğrunda senin kadar kanını döken bir millet daha gösteremez. Senin kadar kimse kendi vatanına sahip olmaya hak kazanmamıştır. Bu vatan şenindir, ya da hiç kimsenin!” Ahmet Hikmet MÜFTÜOĞLU Aziz Vatandaşlarım ve Aziz Kardeşlerim, Sizi aile yuvasından, sevdiklerinizden, masum âdetlerinizden bu kadar uzaklarda, senelerin ve muharebelerin verdiği yorgunluklarla bezgin bir hâlde görenler, nasıl […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c47100c3d3.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:46 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Galiçya’daki, Askerlerimize</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57-Piyade-Alayi-12.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/galicyadaki-askerlerimize.html">Galiçya’daki Askerlerimize</a></p>
<p class="Gvdemetni20"><span><span><em><strong>“Cihan tarihi, vatanı uğrunda senin</strong><strong><br>
kadar kanını döken bir millet daha </strong><strong><br>
gösteremez. Senin kadar kimse kendi</strong><strong><br>
vatanına sahip olmaya hak kazanmamıştır. </strong><strong><br>
Bu vatan şenindir, ya da hiç kimsenin!”</strong></em></span><strong><br>
</strong></span></p>
<p class="Gvdemetni20"><span><strong><span>Ahmet Hikmet MÜFTÜOĞLU</span></strong></span></p>
<h1><em>Aziz Vatandaşlarım ve Aziz Kardeşlerim,</em></h1>
<p class="Gvdemetni0"><span><em>Sizi aile yuvasından, sevdiklerinizden, masum âdetlerinizden bu kadar uzaklarda, senelerin ve muharebelerin verdiği yorgunluklarla bezgin bir hâlde görenler, nasıl ve niçin geldiğinizi bilmezlerse, önünüzde kuru bir kederlenme şeklinde şefkat göstererek geçip giderler. Fakat, geliş maksadınızı ve cihat maksadınızı bilmeyenlerin huzurunuzda hissettikleri hâl, incelik değil, bir himmet değil, takdirdir, mukaddestir. Ebedî şükran ve minnettir. Biz, sizi iki seneden beri titrek yürek, ıslak gözlerle uzaklardan izliyorduk. Bugün bizzat selâmlamakla iftihar ediyoruz.</em></span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span><em>Siz, buraya yalnız Avusturya-Macaristan’ın toprağını değil, Osmanlı Tarihini, kendi büyük tarihinizi savunmak için geldiniz. Taahhüt ve vazifenizi, asırları hayran bırakacak bir fedakârlık ve kahramanlıkla yerine getirdiniz. “İnsan için en aziz olan, candır” derler. Doğrudur. Lekesiz, her manasıyla büyük, büyük babanızın ufuk ilhamından kopan, pek şiddetli ve soğuk rüzgâra karşı yiğitlikle, kararsız bir şekilde himaye ederek, Avrupa’nın ortasından bütün âleme ilân ve ispat ettiniz ki, atalarımızın hayatlarından meydana gelen tarihiniz, sizin ölüme hor ve hakir gören bakışlarınız, kendi şahsi hayatlarınızdan daha aziz imiş, var olunuz. Kulaklarımızı ezan sesleri gibi sık sık taltif eden Kosova, Varna, Çaldıran, Plevne, Çanakkale, Galiçya ve emsali isimler, artık bizim millî tarihimizin özünden çıkarak (vatanperverliği sosyal faziletin en yükseği sayılır), medenî milletlerin olaylarına iftiharla intikal etmiştir. Bugün siz, Ey Aziz Vatandaş ve Kardeşlerim, siz yalnız bizim topluluğun değil, uzak, yakın her kavmin tüm insanlığın aydınlatılmasında, iftiharı ve timsalisiniz. Ölen ve kalan arkadaşlarınızla birlikte geçen sene üstünde harikalar gösterdiğiniz Galiçya toprakları, bilirsiniz ki; atalarımızın kanlarıyla yoğrulmuştur. Siz burada ailenizden uzak, fakat atalarınıza yakınsınız. Galiçya sizin vatanınız değil, fakat tarihinizdi. Yetimlik, bizim gibi fâni insanlara babadan intikal eden bir felâkettir ki, az zaman içinde rüştünü ispat ettiğin zaman, yok olur. Lâkin toprağını, tarihini, milletini kaybedenler, ebedî yetimlerdir. Galiçya da ki atalarımız asırlardan beri oralardadır ve tarih idiler. Siz onlardan miras aldığınız mukaddesatı, onlardan bir kısmının kemiklerini hazmetmiş ve içine alan topraklar üstünde, ırk ve dinimizin en imansız düşmanı olan Moskof Çarı’na karşı müdafaa etmekle, atalarımızın yüreğini tırmalayan kimsesizliğini ortadan kaldırdınız ve teselli ettiniz. Anadolu’nun, Arabistan’ın masum kalbi, yalnız şimdi değil, her zaman sizin için çarpacaktır. Buna emin olunuz. Ocak başında çocuklarının beşiklerini sallayan validelerin ninelerine, sizin müşterek isimleriniz olan Galiçya kelimesi karışacak, okullarda Galiçya Arslanlarının menkıbeleri okutturulacak, sizin olağanüstü kahramanlıklarınız vatanımızın dağlarına, derelerine, şarkılara yansıyacak, gelecek çocuklar ve gençler sizi temsil eden hikâyelerden ibret ve ders alacaktır. Ak sakallı, ak yüzlü insanlar, hayatlarını Allah’a emanet ve son nefeslerini verirken, yatağı etrafındaki evlât ve torunlarına:</em></span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span><em>– Babalarımızın bir kısmı atalarının emanetlerini bize aynen yetiştirmek için Galiçya’nın uzak ve soğuk cehennemlerinde, verdikleri mücadelenin en tahammülsüzünü seçtiler. Onlara olan borcumuzu hiç bir vakit unutmayınız. Gerekirse evlât ve torunlarınıza tereddütsüz anlatınız, diyerek sizi ve sizinle beraber bütün bir tarihi yaşatacaklardır.</em></span></p>
<p class="Gvdemetni30"><span><em>Siz, Hz. Muhammed’in diniyle, Sultan Osman’ın Devletini en tehlikeli bir zamanda göğsünüzle müdafaa ettiniz. Ve kurtardınız.</em></span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span><em>Allah hepinizden razı olsun!… ve Allah hepinizden razıdır!…</em></span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span><strong>Süleyman Nazif</strong></span></p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Şehit Kaymakam Hüseyin Avni Bey</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/sehit-kaymakam-huseyin-avni-bey</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/sehit-kaymakam-huseyin-avni-bey</guid>
<description><![CDATA[ Şehit Kaymakam Hüseyin Avni Bey
Askeri Safahatı * [Mülazım-ı Sâni (Teğmen) 06 Mayıs 1892] 06 Mayıs 1892 tarihinde mektepten Mülazım-ı Sani (Teğmen) rütbesiyle mezun olarak 3 ncü Ordu açığına tefrik ve 15 Mayıs 1892 tarihinde de 3 ncü Ordu Nizamiye 18 nci Alayın 3 ncü Taburun 2 nci Bölüğüne rütbesiyle nakledilmiştir. * [Mülazım-ı Evvel (Üsteğmen) 08 Ağustos 1895] 08 Ağustos […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c470e18ca8.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:46 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Şehit, Kaymakam, Hüseyin, Avni, Bey</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57-Piyade-Alayi-09.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/sehit-kaymakam-huseyin-avni-bey.html">Şehit Kaymakam Hüseyin Avni Bey</a></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-59621" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0113.jpg" alt="" width="600" height="870"></p>
<p class="WordSection1"><span><strong>Askeri Safahatı </strong></span></p>
<p><span><strong>* [Mülazım-ı Sâni (Teğmen) 06 Mayıs 1892]</strong> 06 Mayıs 1892 tarihinde mektepten Mülazım-ı Sani (Teğmen) rütbesiyle mezun olarak 3 ncü Ordu açığına tefrik ve 15 Mayıs 1892 tarihinde de 3 ncü Ordu Nizamiye 18 nci Alayın 3 ncü Taburun 2 nci Bölüğüne rütbesiyle nakledilmiştir.</span></p>
<p class="Balk20"><span><strong>* [Mülazım-ı Evvel (Üsteğmen) 08 Ağustos 1895]</strong> 08 Ağustos 1895 tarihinde 3 ncü Ordu 33 ncü Alay Redif 3 ncü Tabur Ergiri 4 ncü Bölük’e Mülazım-ı Evvel (Üsteğmen) rütbesiyle terfien nasb edilmiştir. 23 Mayıs 1897 tarihinde Redif Piriştine 20 nci Liva Erkân-ı Harbiyesi mülhak zabitliğine rütbesiyle nakledilmiştir.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span><strong>* [Yüzbaşı 10 Ocak 1898] </strong>10 Ocak 1898 tarihinde 3 ncü Ordu Redif 38 nci Alay 2 nci Tabur İştip 1 nci Bölüğü Yüzbaşılığına terfi edilerek tayin olunmuştur.</span></p>
<p class="Balk20"><span><strong>* [Kolağası (Kıdemli Yüzbaşı) 22 Ağustos 1904] </strong>22 Ağustos 1904 tarihinde 3 ncü Ordu Nizamiye 90 nci Alay 3 ncü Tabur Kolağalığına (Kıdemli Yüzbaşı) terfi edilerek tayin olunmuştur. Mart 1907 tarihinde mezkur tabur 90 nci alay olmuştur.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span><strong>* [Binbaşı 02 Haziran 1908]</strong> 02 Haziran 1908 tarihinde 3 ncü Ordu Nizamiye 17 nci Alay 3 ncü Tabur Binbaşılığına terfi etmiştir. Mart 1911 tarihinde ber muceb-i teşkilat 7 nci Alay Nişancı 1 nci Taburu olmuştur. 11 Temmuz 1912 tarihinde Kolordu 7 İdare Heyeti 3 ncü Şube Müdüriyetine rütbesiyle nakledilmiştir. 12 Ocak 1914 tarihinde 3 ncü Kolordu 23 ncü Alay Kumandan Muavinliğine rütbesiyle nakledilmiştir. 01 Şubat 1915 tarihinde yeniden teşkil edilen 57 nci Alay Komutanlığına rütbesiyle atanmıştır.</span></p>
<p class="Balk20"><span><strong>* [Kaymakam (Yarbay) 01 Haziran 1915]</strong> Çanakkale Muharebesinde fevkalade yararlılık ve fedakârlık göstermesinden dolayı 12 Mayıs 1915 tarihinde Kaymakamlığa (Yarbay) terfi etmiştir. Ancak Şahsi dosyasında 01 Haziran 1915 tarihinde yarbay rütbesine terfi ettiği yazılıdır.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span><strong>* [Şehadeti 13 Ağustos 1915]</strong> 13 Ağustos 1915 Arıburnu Muharebesinde bir obüs mermisiyle şehiden vefat etmiştir.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span><strong>* [Ailesi]</strong> Dersaadet’te Kıztaşı’nda Değirmen Sokakta 29 nolu hanede ikamet etmektedirler, iki evladı vardır. Oğlu Mehmet Fehmi Efendi ve kızı Melek Hanım, eşi Fatma Zehra Hanımdır. Validesi Fatma Hanımdır. Ailesine 14 Ağustos 1915 tarihinden itibaren maaş tahsis edilmiştir.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span><strong>* [ Askeri Hizmeti ] </strong>13 Haziran 1889 tarihinden, 11 Ağustos 1915 tarihine kadar 26 yıl, 2 ay hizmetiyle birlikte, 1 yıl – 4 ay – 13 gün Yunan Harbi kıdem zammı, 1 yıl Balkan Savaşı kıdem zammı, 5 yıl Harb-ı Umumi kıdem zammı ile birlikte toplam 33 yıl – 6 ay – 13 gün askeri hizmeti bulunmaktadır.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-59622" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0115.jpg" alt="" width="800" height="711" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0115.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0115-768x683.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p class="Balk10"><span><strong>HÜSEYİN AVNİ BEYİN ŞEHİT OLMADAN ÖNCEKİ SON GÜNÜ</strong></span></p>
<p><span>12 Haziran 1915 tarihinde gece yarısı 5 nci Ordu Komutanı tarafından Ramazan Bayramı tebriki yayınlanır ve ardından Şimal Grubu Komutanı Esat Paşa şu bayram tebrikini yayınlar: <strong>“… Müşir Paşa Hazretlerinin tebriklerini yukarıya yazıyorum. Bende Mübarek Bayramınızı tebrik eder inşallah kazanacağımız tevali ve kati muzafferiyetlerde komutam altındaki kıtaatın ayrı ayrı bir his-i iftihar olması temenniyatını ilave eylerim..”</strong></span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Gece saat 10:30’da Hüseyin Avni Bey, Edirne Sırtlarından 19 ncu Tümen Komutanlığına aşağıdaki telgrafı gönderir;</span></p>
<p><span><strong>19 ncu Tümen Komutanlığı Vekaleti’ne</strong></span></p>
<p><span><strong>Geceleri ansızın açılan ateşlerin esası anlaşılıncaya değin hayali intizara mecbur oluyoruz. Bazen telefon bozuluyor, hasılı vaktinde haber alınamıyor. Buna çare olmak üzere alayca aşağıdaki tedbirlere lüzum görülmüş ve icra etmekte bulunmuştur.</strong></span></p>
<p><span><strong>1. Düşman hangi taburun üzerine taarruz ederse tenvir (İşaret) tabancasıyla o taburun Mavi (Yeşil) renkli fişek atacaktır.</strong></span></p>
<p><span><strong>2. Hangi cepheye karşı ateş baskını olursa Kırmızı işaret verilecektir.</strong></span></p>
<p><span><strong>3. Taburlar tarafından sıradan bir keşif için Beyaz işaret kullanacaktır.</strong></span></p>
<p><span><strong>4. Edirne Sırtında bulunan alayıma bağlı topçu ve makineli tüfekler bu işarete göre o cepheye karşı faaliyet etmektedir. Bu işaretlerin tekrarı başka mana ifade etmez. Cephemizde bu işaretleri görecek olan sair kıtaatın keyfiyetin anlamı için tamim buyurulması, ve bu usulün pek çok faydası görülmekte olduğundan bütün fırka cephesine aynı usul teşmil edilirse bile endişe her kıta civarında ne olup bittiğine dair malumat edinmiş olacağı maruzdur.</strong></span></p>
<p><span><strong>57 nci Alay Komutanı</strong><strong><br>
Yarbay</strong><strong><br>
Avni</strong></span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Bir Gün sonra yani 13 Haziran 1915 Bayramın birinci günü saat 12:40’da Hüseyin Avni Bey Tümen Komutanlığına son bilgiyi aynen aşağıdaki gibi vermiştir;</span></p>
<p><span><strong>19 ncu Tümen Komutanlığı Vekaleti’ne</strong></span></p>
<p><span><strong>Şehitler Çeşmesi yanında ve Kesikdere dahilinden Merkeztepe’ye giden mestur (gizli) yol bu gün Kanlısırt’ta yerleşmiş düşman tarafından şiddetli mitralyöz ateşi altına alınmaktadır. Taburlardan hayli şehit ve yaralı verilmiştir. Dolayısıyla bu tehlikenin önü alınmak üzere yolun amele bölükleri tarafından geliş gidişe layık bir hale ifrağı esbabının istikmalı ehemmiyetle maruzdur.</strong></span></p>
<p><span><strong>57 nci Alay Komutanı</strong><strong><br>
Yarbay</strong><strong><br>
Avni</strong></span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Bu telgraftan yaklaşık iki saat sonra 2:30 ‘da düşmanın açtığı top ateşi sonucu Alay Karargahı üstüne düşen bir obüs mermisiyle Yarbay Hüseyin Avni Bey şahadet mertebesine ulaşır ve yerine Binbaşı Murat Bey vekaleten atanır<sup>3</sup>.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-59623" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0117.jpg" alt="" width="800" height="862" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0117.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0117-768x828.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"><br>
<img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-59624" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0118.jpg" alt="" width="800" height="1102" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0118.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0118-768x1058.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"><span><strong>Dipnotlar:</strong></span></p>
<p><span><strong>Not:</strong> Bu biyografi, Şehit Kaymakam Hüseyin Avni Bey’in MSB. Arşiv Müdürlüğünde bulunan Emeklilik İşlem Dosyasındaki bilgi ve belgelerden hazırlanılmıştır.</span></p>
<p><span>[1] Eski Hava Kuvvetleri Komutanlarından Orgeneral Tekin Arıburun.</span></p>
<p><span>[2] Bu fotoğraf H. Avni Bey’in torunu Bintuğ Arıburun’un özel arşivinden alınmıştır.</span></p>
<p><span>[3] Genelkurmay ATASE Başkanlığı Arşivi: 7/9602-183-1 nolu Harp Ceridesi. </span></p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Çanakkale Şehitlerine</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/canakkale-sehitlerine</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/canakkale-sehitlerine</guid>
<description><![CDATA[ Çanakkale Şehitlerine
ÇANAKKALE ŞEHİTLERİNE Şu Boğaz Harbi Nedir? Var mı ki dünyada eşi? En kesif orduların yükleniyor dördü beşi, Tepeden yol bularak geçmek için Marmara’ya Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya, Ne hayâsızca tahaşşüd ki ufuklar kapalı! Nerde gösterdiği vahşetle “bu: bir  Avrupalı” Dedirir yırtıcı, his yoksulu, sırtlan kümesi Varsa gelmiş, açılıp mahbesi, yahut kafesi! Eski Dünya, […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c470d09f4f.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:46 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Çanakkale, Şehitlerine</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="770" height="520" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/07/Canakkale-Zaferi.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/canakkale-sehitlerine.html">Çanakkale Şehitlerine</a></p>
<p><span>ÇANAKKALE ŞEHİTLERİNE</span></p>
<div><span><em>Şu Boğaz Harbi Nedir? Var mı ki dünyada eşi?</em></span></div>
<div><span><em>En kesif orduların yükleniyor dördü beşi,</em></span></div>
<div><span><em>Tepeden yol bularak geçmek için Marmara’ya</em></span></div>
<div><span><em>Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya,</em></span></div>
<div><span><em>Ne hayâsızca tahaşşüd ki ufuklar kapalı!</em></span></div>
<div><span><em>Nerde gösterdiği vahşetle “bu: bir  Avrupalı”</em></span></div>
<div><span><em>Dedirir yırtıcı, his yoksulu, sırtlan kümesi</em></span></div>
<div><span><em>Varsa gelmiş, açılıp mahbesi, yahut kafesi!</em></span></div>
<div><span><em>Eski Dünya, Yeni Dünya bütün akvâm-t beşer,</em></span></div>
<div><span><em>Kaynıyor kum gibi, mahşer mi hakikat mahşer.</em></span></div>
<div><span><em>Yedi iklimi cihanın duruyor karşında,</em></span></div>
<div><span><em>Ostralya’yla beraber bakıyorsun; Kanada!</em></span></div>
<div><span><em>Çehreler başka, lisanlar, deriler rengarenk.</em></span></div>
<div><span><em>Sade bir hâdise var ortada: Vahşetler denk.</em></span></div>
<div><span><em>Kimi Hindû, kimi Yamyam, kimi bilmem ne belâ…</em></span></div>
<div><span><em>Hani tâûna da zuldür bu rezil istilâ…</em></span></div>
<div><span><em>Ah o yirminci asır yok mu, o mahluk-i asil,</em></span></div>
<div><span><em>Ne kadar gözdesi mevcut ise hakkiyle sefil,</em></span></div>
<div><span><em>Kustu Mehmetçiğin aylarca durup karşısına;</em></span></div>
<div><span><em>Döktü karnındaki esrarı hayasızcasına.</em></span></div>
<div><span><em>Maske yırtılmasa hâlâ bize âfetti o yüz…</em></span></div>
<div><span><em>Medeniyet denilen kahbe, hakikat yüzsüz.</em></span></div>
<div><span><em>Sonra melundaki tahribe müvekkel esbab,</em></span></div>
<div><span><em>Öyle müthiş ki: Eder her biri bir mülkü harab.</em></span></div>
<div><span><em> </em></span></div>
<div><span><em>Öteden sâikalar parçalıyor âfakı;</em></span></div>
<div><span><em>Beriden zelzeleler kaldırıyor a’mâkı;</em></span></div>
<div><span><em>Bomba şimşekleri beyninden inip her siperin;</em></span></div>
<div><span><em>Sönüyor göğsünün üstünde o arslan neferin.</em></span></div>
<div><span><em>Yerin altında cehennem gibi binlerce lâğam,</em></span></div>
<div><span><em>Atılan her lâğamın yaktığı: Yüzlerce adam.</em></span></div>
<div><span><em>Ölüm indirmekte gökler, ölü püskürmekte yer</em></span></div>
<div><span><em>O ne müthiş tipidir: Savrulur enkaz-ı beşer…</em></span></div>
<div><span><em>Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el, ayak,</em></span></div>
<div><span><em>Boşanır sırtlara, vadilere, sağnak sağnak.</em></span></div>
<div><span><em>Saçıyor zırha bürünmüş de nâmerd eller,</em></span></div>
<div><span><em>Yıldırım yaylımı tufanlar, alevden seller.</em></span></div>
<div><span><em> </em></span></div>
<div><span><em>Veriyor yangını, durmuş da açık sînelere,</em></span></div>
<div><span><em>Sürü halinde gezerken sayısız tayyare.</em></span></div>
<div><span><em>Top tüfekten daha sık, gülle yağan mermiler…</em></span></div>
<div><span><em>Kahraman orduyu seyret ki bu tehdide güler!</em></span></div>
<div><span><em>Ne çelik tabyalar ister, ne siner hasmından;</em></span></div>
<div><span><em>Alınır kala mı göğsündeki kat kat iman?</em></span></div>
<div><span><em>Hangi kuvvet onu, hâşâ, edecek kahrına ram?</em></span></div>
<div><span><em>Çünkü tesis-i İlâhi o metin istihkâm.</em></span></div>
<div><span><em> </em></span></div>
<div><span><em>Sarılır, indirilir mevki-i müstahkemler,</em></span></div>
<div><span><em>Beşerin azmini tevkif edemez sun-i beşer;</em></span></div>
<div><span><em>Bu göğüslerse Huda’nın ebedî serhaddi;</em></span></div>
<div><span><em>“O benim sun-i bedîim, onu çiğnetme” dedi.</em></span></div>
<div><span><em>Âsim’ın nesli… diyordum ya… nesilmiş gerçek:</em></span></div>
<div><span><em>İşte çiğnetmedi namusunu, çiğnetmeyecek.</em></span></div>
<div><span><em>Şühedâ gövdesi, bir baksana, dağlar, taşlar…</em></span></div>
<div><span><em>O, rükû olmasa, dünyada eğilmez başlar,</em></span></div>
<div><span><em>Vurulup tertemiz alnından, uzanmış yatıyor,</em></span></div>
<div><span><em>Bir hilâl uğruna, yâ Rab, ne güneşler batıyor!</em></span></div>
<div><span><em>Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş askeri</em></span></div>
<div><span><em>Gökten ecdâd inerek öpse o pak alnı değer.</em></span></div>
<div><span><em>Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor Tevhîdi…</em></span></div>
<div><span><em>Bedr’in arslanları ancak, bu kadar şanlı idi.</em></span></div>
<div><span><em>Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın?</em></span></div>
<div><span><em>“Gömelim gel seni tarihe” desem, sığmazsın.</em></span></div>
<div><span><em>Hercü merc ettiğin edvâra da yetmez o kitab…</em></span></div>
<div><span><em>Seni ancak ebediyyetler eder istiâb.</em></span></div>
<div><span><em>“Bu, taşındır” diyerek Kabe’yi diksem başına;</em></span></div>
<div><span><em>Ruhumun vahyini duysam da geçirsem taşına;</em></span></div>
<div><span><em>Sonra gök kubbeyi alsam da, ridâ nâmıyle,</em></span></div>
<div><span><em>Kanayan lâhdine çeksem bütün ecrâmıyle;</em></span></div>
<div><span><em>Ebr-i nisânı açık türbene çatsam da tavan;</em></span></div>
<div><span><em>Yedi kandilli Süreyya’yı uzatsan oradan;</em></span></div>
<div><span><em>Sen bu âvizenin altında, bürünmüş kanına;</em></span></div>
<div><span><em>Uzanırken, gece mehtabı getirsem yanına,</em></span></div>
<div><span><em>Türbedârın gibi tâ fecre kadar bekletsem;</em></span></div>
<div><span><em>Gündüzün fecr ile âvîzeni lebriz etsem;</em></span></div>
<div><span><em>Tüllenen mağribi, akşamları sarsam yarana…</em></span></div>
<div><span><em>Yine bir şey yababildim diyemem hâtırana.</em></span></div>
<div><span><em> </em></span></div>
<div><span><em>Sen ki, son ehl-i salîbin kırarak savletini,</em></span></div>
<div><span><em>Şarkın en sevgili sultanı Salâhaddîn’i,</em></span></div>
<div><span><em>Kılıç Arslan gibi iclâline ettin hayrân…</em></span></div>
<div><span><em>Sen ki, İslâm’ı kuşatmış, boğuyorken hüsrân,</em></span></div>
<div><span><em>O demir çemberi göğsünde kırıp parçaladın;</em></span></div>
<div><span><em>Sen ki, rûhunla beraber gezer ecrâmî adın;</em></span></div>
<div><span><em>Sen ki, a’sâra gömülsen taşacaksın… Heyhât,</em></span></div>
<div><span><em>Sana gelmez bu ufuklar, seni almaz bu cihât…</em></span></div>
<div><span><em>Ey şehid oğlu şehid, isteme benden makber,</em></span></div>
<div><span><em>Sana âğûşunu açmış duruyor Peygamber.</em></span></div>
<div></div>
<p><strong><span>Mehmet Akif ERSOY</span></strong></p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>57. Piyade Alay Sancağı Hakkında</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/57-piyade-alay-sancagi-hakkinda</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/57-piyade-alay-sancagi-hakkinda</guid>
<description><![CDATA[ 57. Piyade Alay Sancağı Hakkında
1. Çanakkale Muharebelerine 19 nci Tümen emrinde katılan 57 nci Piyade Alayının Genelkurmay Askerî Tarih ve Stratejik Etüt (ATASE) Başkanlığı Arşiv belgelerine göre mevcut kuvveti 49 subay, 3638 er olmak üzere toplam 3687 kişidir. Alayın hayvan silah-araç gereç sayısı ise, 373 hayvan (at, katır), 2288 tüfek, 4 ağır makineli tüfek olarak kayıtlıdır. 57 nci Piyade […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c470b9c087.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:46 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>57., Piyade, Alay, Sancağı, Hakkında</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/11/57-Piyade-Alayi-13.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/57-piyade-alay-sancagi-hakkinda.html">57. Piyade Alay Sancağı Hakkında</a></p>
<p><a href="http://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-glass" target="_blank" rel="lightbox"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Dr. Zekeriya TÜRKMEN</strong></span></a>
</p><p><span><strong>1.</strong> Çanakkale Muharebelerine 19 nci Tümen emrinde katılan 57 nci Piyade Alayının Genelkurmay Askerî Tarih ve Stratejik Etüt (ATASE) Başkanlığı Arşiv belgelerine göre mevcut kuvveti 49 subay, 3638 er olmak üzere toplam 3687 kişidir. Alayın hayvan silah-araç gereç sayısı ise, 373 hayvan (at, katır), 2288 tüfek, 4 ağır makineli tüfek olarak kayıtlıdır. 57 nci Piyade Alayının Çanakkale Muharebelerindeki kaybı ise 1.731 şehit, 543 kayıp olmak üzere toplam 2.274 kişidir. Alayın tüm zayiatı dikkate alındığında hemen hemen personelinin 2/3’inin Çanakkale Muharebelerinde kaybettiğini söylemek mümkündür.<a href="https://www.altayli.net/57-piyade-alay-sancagi-hakkinda.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a> Bu bilgilere göre alayın tamamı şehit olmamış, büyük bir bölümü yarıya yakını şehit düşmüştür. Bu kayıplarından dolayı sıfat eklemek gerekirse Şehitler Alayı 57 nci Piyade Alayı diyebiliriz.</span></p>
<p><span><strong>2.</strong> Sancak, bir askerin en büyük onuru, övüncü ve gururudur. Asker, sancağı üzerine yemin eder, sancağı canından aziz bilir. Sancağı için gerekirse canını verir. Kamuoyunda 57 nci Piyade Alayının tamamının Çanakkale’de şehit olduğu, Alayın sancağının da Avustralya’da bulunduğu yönünde yanlış görüş / düşünce / değerlendirmeler sık sık yer almakta ve bu durum görsel ve yazılı basın (gazete, tv. Radyo, internet siteleri) tarafından zaman zaman halka sunularak zihinler karıştırılmaktadır. 57 nci Piyade Alayı sancağının Avustralya’da olduğuna dair söylenti o kadar yaygın bir hal almıştır ki, kimi zaman Avustralya’da bulunan gruplar tarafından 57 nci Piyade Alay sancağının Türkiye’ye iadesi için kampanyalar başlatılacağı yönünde çeşitli bilgiler de kamuoyunu meşgul etmektedir. Bu konuyla ilgili olarak 2005 yılında Dışişleri Bakanlığı ve Canberra’daki Türkiye Cumhuriyeti temsilcilikleriyle koordinede bulunularak, konu ayrıntılı olarak ele alınıp incelenmiş, tespit edilen bilgiler görev yaptığımız kurum tarafından kamuoyuna da sunulmuş, ancak iddiayı ortaya atanlar nedense bunları görmezlikten gelmişlerdir.</span></p>
<p><span><strong>3.</strong> 57 nci Piyade Alayı ile Alayın bağlı bulunduğu 19 ncu Tümen tarihçeleri ve Harp Cerideleri Askeri Arşivlerde yer almakta ve yerli yabancı tüm tarihçilere incelemeye açık bulunmaktadır. Bu çerçevede bahse konu cerideler tarafımızdan da incelenmiş 2010 yılında Çanakkale’de yapılan 95. Yıldönümünde Çanakkale Muharebeleri ve Atatürk konulu sempozyumda sunduğumuz bildiride ayrıntılı olarak ele alınmıştır. Ayrıca bahse konu iddialarla ilgili olarak Avustralya’daki Canberra’daki yetkililerle de koordine kurulmuş ve Avustralya’da bulunan Türk sancakları ve 57 nci Piyade Alayı sancağı olduğu iddia edilen sancakla ilgili ayrıntılı bilgi alınmıştır.</span></p>
<p><span><strong>4.</strong> 57 nci Piyade Alayı ile ilgili iddialara cevap vermek amacıyla yapılan çalışmalar sonunda elde edilen bilgiler aşağıdaki maddelerde çıkarılmıştır. </span></p>
<p><span><strong>5.</strong> 57 nci Piyade Alayı; Birinci Dünya Savaşı’nda Çanakkale, Galiçya, Sina-Filistin cephesi olmak üzere üç cephede savaşmıştır.</span></p>
<p><span><strong>6.</strong> 57 nci Piyade Alayı’nın tarihçe ve harp ceridesinde; Alayın 29 Temmuz 1917-23 Eylül 1918 tarihleri arasında Filistin Cephesi’nde bulunarak birçok muharebelere katıldığı, son olarak Nablus Meydan Muharebesi’nde hemen hemen mevcudunun ¾’ünü kaybettiği ve daha sonra muharebe gücünü yitirerek İngilizlere bağlı Avustralya Tugayına esir düştüğü belirtilmiştir.</span></p>
<p><span><strong>7.</strong> Canberra askeri müze kayıtlarına göre Birinci Dünya Savaşı esnasında Filistin Cephesindeki Türk alaylarına (46 ncı Piyade Alayı, 80 veya 88 nci Piyade Alayı ve ismi bilinmeyen bir alay) ait olduğu iddia edilen üç adet sancağın bulunduğu ve sancakların Mitchellin kazasında bulunan ayrı bir tesiste muhafaza edildiğini belirtilmektedir.</span></p>
<p><span><strong>8.</strong> Canberra’dan alınan bilgiler çerçevesinde yapılan incelemede; 46 ve 88 nci Alayların Filistin Cephesinde görev yapmadıkları, anılan tarihlerde Kafkas Cephesinde (46 ncı Alay tabura dönüştürülmüş olarak) görevli olmaları nedeniyle sancaklarının Avustralyalıların elinde olduğu bilgisinin yanlış olabileceği değerlendirilmiştir. Ancak 80 nci Alayın karargahı ile İngiliz birliklerine (Avustralya tugayı birlik içerisinde yer almıştır.) teslim olduğu tespit edilmiştir.</span></p>
<p><span><strong>9.</strong> 48 nci Piyade Alayı’nın 31 Ekim 1917’de Birüssebi Mevziine (Filistin Cephesi) yapılan taarruzda baskına uğrayarak alay komutanı ve sancağı ile birlikte esir edildiği anlaşılmıştır.</span></p>
<p><span><strong>10.</strong> Elde edilen bu bilgiler çerçevesinde; Avustralya Müzesinde bulunan üç alay sancağından ikisinin 80 ve 48 nci Alay sancakları olabilecekleri değerlendirilmektedir. Meçhul olan sancağın ise Canberra’dan alınan sancak resimlerinin üzerinde sancak numarası olmaması nedeniyle hangi alaya ait olduğu tespit etmek mümkün değildir.</span></p>
<p><span><strong>11.</strong> İstanbul’da Harbiye Askeri Müzesinde Osmanlı Ordusunda Birinci Dünya Harbi yıllarında kullanılan alay sancaklarının bir kısmı sergilenmektedir. Osmanlı ordusunda, bugünkü Türk ordusu alay sancaklarında olduğu gibi askerî birliklere verilen tüm sancakların üzerinde birlik ismi, numarası bulunmaktadır. Bu isim ve numaralar altın ya da simli ipliklerle işlenmektedir. Avustralya Müzelerinde sergilenen sancaklar içerisinde 57 nci Piyade Alayına işaret edecek küçücük bir iz, numara, isim bulunmamaktadır. Bu durumda bu kahraman alayımızın Çanakkale’de sergilemiş olduğu destanımsı mücadeleye küçük düşürmek anlamına gelebilecek olan yorum ve değerlendirmelerle kamuoyu yanıltılmaya çalışılmakta, tarihi gerçekler saptırılmaktadır.</span></p>
<p><span><strong>12. Sonuç olarak belirtmek gerekirse;</strong></span></p>
<p><span><strong>a.</strong> Çanakkale’de Yarbay Mustafa Kemal’in 19 nci Tümenine bağlı olarak kahramanca mücadele ederek kara harekatının daha ilk günü düşmanı Conkbayır’ında yenerek arazinin hakim noktasından söküp atan 57 nci Piyade Alayı kamuoyunda yer aldığı gibi tek bir ferdi kalmayacak şekilde tamamı şehit olmadığı gibi, alay sancağı da düşmana kaptırılmamıştır. Şehit sayısı fazla olduğundan dolayı bu alayımıza alay numarasının önüne <em>“Şehitler Alayı”</em> sıfatını eklemek elbette ki mümkündür. Ancak, 57 nci Piyade Alayının tamamı yok olmuştur demek harpte zafer kazanan bir birliği başarısız göstermek anlamına gelebileceğinden tarihî belgeleri, muharebe hattında yazılan cerideleri de reddetmek yok saymak hükmündedir. Böyle bir hükmün kabulü, ne alayla ilgili hususları dönemin belgeleriyle açıklamaya çalışan bilimsel tarihçiler tarafından, ne de bu alayın kahramanlığıyla haklı olarak övünen ve övünmesi de gereken Büyük Türk milleti tarafından kabulü mümkün değildir.</span></p>
<p><span><strong>b.</strong> Çanakkale’nin bu kahraman 57 nci Piyade Alayı, daha sonra Sina-Filistin Cephesine nakledilmiştir. Nablus Meydan Muharebesi’nde kahramanca savaşarak hemen hemen tüm mevcudunun dörtte üçünden fazlasını kaybetmiş ve muharebe gücünü yitirerek İngilizlere esir düşmüştür.</span></p>
<p><span><strong>c.</strong> Yapılan tüm belgesel araştırmalarda esir edilen Alayla birlikte sancağın da, Avustralya birliğinin eline geçtiğine dair herhangi bir bilgiye rastlanmamıştır. Alay sancağı bir birliğin, o birlikteki her askerin namusu, onuru ve gururudur. Askerler sancağa yemin eder. Alay sancağı birlik teslim olurken, -eğer baskın tarzı bir harekete maruz kalınmamışsa- düşman eline geçmemesi için kalan son nefer tarafından gerekirse imha edilir. Yaptığımız araştırmalara göre 57 nci Piyade Alayı sancağının Nablus Meydan Muharebesinde düşman eline geçip geçmediği konusuyla ilgili bir kayıt bulunamamıştır. Her hangi bir kayda ulaşılamamış olmasından dolayı bahse konu sancağın, Sina-Filistin Cephesindeki Nablus Meydan Muharebesinde 57 nci Piyade Alayı personeli tarafından düşman eline geçmemesi için imha edilmiş olabileceği değerlendirilmektedir.</span></p>
<p><span><strong>d.</strong> Avustralya’daki müzelerde muhafaza edilen üç sancaktan meçhul olan sancak üzerinde birlik kimliği belirten işaret ve yazılar mevcut olmadığından bunun hangi alaya ait olduğu hakkında hüküm vermek mümkün değildir. Bundan dolayı, 57’nci Piyade Alay Sancağı olduğuna dair kesin kanaat bildirmek yanlıştır. Diğer taraftan bu sancak Çanakkale’de 57 nci Piyade Alayıyla yapılan savaşlarda ele geçirildi demek tarihi tersten okumak, gerçekleri yok saymak anlamına gelmektedir. Hazindir ki, kamuoyunda zaman zaman ortaya atılan bu iddia ile zihinler bulandırılmaktadır. Bu iddialarla Çanakkale’nin kahraman 57 nci Piyade Alayının şanlı mücadelesine, onun komuta kadrosuna, Alay Komutanı Şehit Binbaşı Hüseyin Avni Beye, 19 nci Tümen Komutanı Yarbay Mustafa Kemal Atatürk’e ve ismini burada yazamadığımız pek çok kahramanın o destanımsı mücadelesine gölge düşürülmektedir. Aslında bu iddialar o dönemin küresel güçlerinin yok etmeye kalktıkları Büyük Türk’ün Çanakkale Zaferini yok saymak, küçük düşürmek anlamına da gelmektedir. Aydınlarımızın veya öyle geçinenlerin olayları doğru okuyup, doğru algılamaları ve kamuoyunu doğru bilgilendirmeleri ise son derece önemlidir. Unutmayalım ki, <em>“tarih yazmak, tarih yapmak kadar önemlidir.”</em> Yazanlar mutlaka yapanların bıraktıkları belgelere sadık kalarak olayları yorumlayıp aktarmalıdırlar.</span></p>
<p><a href="http://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-glass" target="_blank" rel="lightbox"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Dr. Zekeriya TÜRKMEN</strong></span></a>
</p><hr>
<p><span><a href="https://www.altayli.net/57-piyade-alay-sancagi-hakkinda.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> 24-26 Mayıs 2010 tarihlerinde Çanakkale’de 18 Mart Üniversitesi ile ATASE Bşk.lığı tarafından ortaklaşa yapılan “95 ncu Yıldönümünde Çanakkale Muharebeleri ve Atatürk” konulu sempozyumda sunduğumuz bildiride 19 ncu Tümen Harp Ceridesine dayanarak 25 Nisan 1915 kara harekatı hakkında açıklamalarda bulunmuştuk. Bununla ilgili ayrıntılı bilgi için bk., Zekeriya Türkmen, “19 ncu Tümen Ceridesine Göre Çanakkale Muharebeleri’nde İlk Gün: 25 Nisan 1915 Kabatepe-Arıburnu-Conkbayırı Bölgesindeki Muharebeler”, <em>Askerî Tarih Araştırmaları Dergisi Özel Sayı</em>, Sayı: 16, Ağustos 2010, Genelkurmay ATASE Bşk.lığı Yay., Ankara 2010, s. 215-265. Bu makale özetlenerek <a href="http://www.geliboluyuanlamak.com/" target="_blank" rel="noopener">www.geliboluyuanlamak.com</a> adlı internet sayfasında “19 ncu Tümen Ceridesine Göre Çanakkale Muharebeleri’nde İlk Gün: 25 Nisan 1915” adıyla yayımlanmıştır.</span></p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Çanakkale Cephes’nde 57. Alay</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/canakkale-cephesnde-57-alay</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/canakkale-cephesnde-57-alay</guid>
<description><![CDATA[ Çanakkale Cephes’nde 57. Alay
Çanakkale’nin Coğrafi Özellikleri ve Kısa Tarihi Çanakkale[1]; Türkiye’nin kuzeybatı yönüne düşen Balkan Yarımadası’nın Doğu Trakya topraklarına bir kıstakla[2] bağlanmış, Gelibolu Yarımadası ile Anadolu’nun uzantısı olan Biga Yarımadası üzerinde toprakları bulunan bir ilimizdir. Kent doğu ve güneydoğu yönünde Balıkesir ili, batıda Ege denizi, kuzeyde Tekirdağ İli ile Marmara denizi tarafından çevrelenmiştir. Boğazlar coğrafyadan kaynaklanan durumuyla Akdeniz’in […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c470a5f882.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:46 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Çanakkale, Cephes’nde, 57., Alay</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/03/57.-Alay-1.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/canakkale-cephesinde-57-alay.html">Çanakkale Cephes’nde 57. Alay</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yrd. Doç. Dr. Nurhan AYDIN</strong></span></a>
</p><p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Tuba GEÇENNER</strong></span></a>
</p><p><span><strong>Çanakkale’nin Coğrafi Özellikleri ve Kısa Tarihi</strong></span></p>
<p>Çanakkale<a href="https://www.altayli.net/canakkale-cephesinde-57-alay.html#_edn1" name="_ednref1"><sup>[1]</sup></a>; Türkiye’nin kuzeybatı yönüne düşen Balkan Yarımadası’nın Doğu Trakya topraklarına bir kıstakla<a href="https://www.altayli.net/canakkale-cephesinde-57-alay.html#_edn2" name="_ednref2"><sup>[2]</sup></a> bağlanmış, Gelibolu Yarımadası ile Anadolu’nun uzantısı olan Biga Yarımadası üzerinde toprakları bulunan bir ilimizdir. Kent doğu ve güneydoğu yönünde Balıkesir ili, batıda Ege denizi, kuzeyde Tekirdağ İli ile Marmara denizi tarafından çevrelenmiştir.</p>
<p>Boğazlar coğrafyadan kaynaklanan durumuyla Akdeniz’in birbirinden önemli stratejik değer taşıyan su geçitlerinden Cebelitarık ve Süveyş Kanalı’yla da bütünleşmektedir. Böylece Çanakkale ve İstanbul Boğazlarının, aynı zamanda Atlas ve Hint Okyanusları gibi dünyanın diğer büyük deniz ve kıta kara parçalarını da birbirine bağlayan geniş kapsamlı jeopolitik konumuyla dünya siyaset ve ekonomisi üzerine etkilerini tarih boyunca korumuştur<a href="https://www.altayli.net/canakkale-cephesinde-57-alay.html#_edn3" name="_ednref3"><sup>[3]</sup></a>.</p>
<p>Çanakkale, Çanakkale Boğazı ve Gelibolu’nun bulunduğu yer insanoğlunun kurmuş olduğu ilk medeniyetlerden itibaren merkezi bir özellik taşıyan Avrasya’da<a href="https://www.altayli.net/canakkale-cephesinde-57-alay.html#_edn4" name="_ednref4"><sup>[4]</sup></a> medeniyetleri birbirine bağlayan ve taşıyan bir geçiş yeri, bir köprüdür. Dolayısıyla tabii olarak her köprü için söylenebilecek stratejik bir değere sahiptir.</p>
<p>Coğrafi olarak ortaya konulan bu değer, bölgenin insanlık hafızasında medeniyet, ticaret, kültürel etkileşim ve savaşlar açısından çok önemli bir yer tutmasına neden olmuştur. Tarihi MÖ. III. binyıla uzanan Çanakkale birçok uygarlığa beşiklik etmiştir. Buraya yerleşmek için gelenler olduğu gibi istila amacıyla gelenler de olmuştur.</p>
<p>XIX. yüzyılda yapılan arkeolojik kazılar sonucu Kumtepe<a href="https://www.altayli.net/canakkale-cephesinde-57-alay.html#_edn5" name="_ednref5"><sup>[5]</sup></a> mevkiinde bulunan eserler Taş Çağından Tunç Çağına geçiş devresine aittir. Yine bu kazılar sonucu III. binyılda şehir olma özelliğini gösteren ve tahkimli şatoların bulunduğu Truva’da antik çağların izlerini taşıyan üst üste inşa edilmiş dokuz ayrı döneme ait şehir devletleri tespit edilmiştir. Kazılarda ortaya çıkan seramik vazolar Çanakkale’nin tarih sahnesinde yer alışından beri çanak-çömlekçiliğin medeniyet hayatındaki varlığını ispat eder. Bu durum Çanakkale adının ne kadar isabetli olduğunu da göstermektedir.<a href="https://www.altayli.net/canakkale-cephesinde-57-alay.html#_edn6" name="_ednref6"><sup>[6]</sup></a></p>
<p>Homeros’a mal edilen İlyada adlı büyük destanın ana konusunu teşkil eden Truva Savaşı, Akhalardan olan Mykenai<a href="https://www.altayli.net/canakkale-cephesinde-57-alay.html#_edn7" name="_ednref7"><sup>[7]</sup></a> Kralı Agamemnon’un Truva Prensi Paris tarafından kaçırılan Helena’yı kurtarmak için yapılmıştır. Ancak tarihçiler bu savaşın, zamanın ticari gücü olan Akhaların Boğazların kontrolünü tamamen ele geçirme isteğinden olabileceğine de işaret etmişlerdir.</p>
<p>Akha, Dor, Trak,<a href="https://www.altayli.net/canakkale-cephesinde-57-alay.html#_edn8" name="_ednref8"><sup>[8]</sup></a>Aiol, Frig, Yunan ve Lidya egemenliklerinden sonra Çanakkale MÖ VI. yüzyılda Perslerin eline geçmiştir. Daha sonra bir süre Spartalılar, Atinalılar ve Persler arasında el değiştirirken sonra MÖ IV. yüzyılda Büyük İskender’in egemenliğine girmiştir. Büyük İskender Pers ordularını bu topraklar üzerinde eski adı Grakinos<a href="https://www.altayli.net/canakkale-cephesinde-57-alay.html#_edn9" name="_ednref9"><sup>[9]</sup></a> olan Kocabaş (Biga) Çayı kıyısında yapılan bir savaşta yenilgiye uğratmıştır.</p>
<p>Yöre Serevkos,<a href="https://www.altayli.net/canakkale-cephesinde-57-alay.html#_edn10" name="_ednref10"><sup>[10]</sup></a> Pontos ve Roma egemenliklerinden ve özellikle İstanbul’un kurulmasından sonra önemini artırmış, Bizans yönetimi döneminde İstanbul’un emniyeti için Çanakkale Boğazı’nın iki yakası surlarla çevrilmiştir. Bizans’ın aldığı bu önlemlere karşın VII. yüzyılda İslam donanması Boğazı iki defa geçmeyi başarmış ve İstanbul’u kuşatmıştır.</p>
<p>Haçlı seferleri sırasında Çanakkale; Venedik, Ceneviz ve Pisa<a href="https://www.altayli.net/canakkale-cephesinde-57-alay.html#_edn11" name="_ednref11"><sup>[11]</sup></a> devletlerinin çekişme alanı olmuş, İstanbul’un Latinler tarafından işgaliyle Çanakkale Boğazının iki yakasına Latin devletleri kurulmuştur. XIV. yüzyıl başlarında burada Katalan Devleti kurulduysa da çok geçmeden Çanakkale toprakları Karesioğullarının, aynı yüzyılın ikinci yarısında da Osmanlının eline geçmiştir.</p>
<p>Çanakkale Boğazının sık sık batıdan gelen yabancı donanmalar tarafından tehdit edildiğini gören Osmanlılar, Boğaz’ın her iki yakasında kaleler yaptırmışlardır. İlk defa 1354’te Süleyman Paşa’nın Çimpe Kalesi’ni fethinden sonra Türkler tarafından Çardak Kalesi inşa edilmiştir. Yıldırım Bayezid Bizans sularını yıktırıp iç kaleyi düzelttirmiştir.<a href="https://www.altayli.net/canakkale-cephesinde-57-alay.html#_edn12" name="_ednref12"><sup>[12]</sup></a></p>
<p>Çanakkale Boğazı, Osmanlı Devleti’nin başkenti İstanbul’a Akdeniz yolundan açılan kapı niteliğini taşıdığı için Boğazlardan İstanbul’a yönelik bir saldırı olabileceği erken tarihlerden itibaren tahmin edilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/canakkale-cephesinde-57-alay.html#_edn13" name="_ednref13"><sup>[13]</sup></a> Fatih Sultan Mehmet, İstanbul’u aldıktan sonra denetimi sağlamak amacıyla Çanakkale Boğazı kıyılarındaki kalelere önem vermiş ve Boğaz’ın en dar yerinde Rumeli yakasında Sestos<a href="https://www.altayli.net/canakkale-cephesinde-57-alay.html#_edn14" name="_ednref14"><sup>[14]</sup></a> denilen yere Kilidülbahir<a href="https://www.altayli.net/canakkale-cephesinde-57-alay.html#_edn15" name="_ednref15"><sup>[15]</sup></a>, Anadolu yakasında Abydos<a href="https://www.altayli.net/canakkale-cephesinde-57-alay.html#_edn16" name="_ednref16"><sup>[16]</sup></a> denilen yere Sultaniye (Kale-i Sultaniye) ya da Çanak Kalesi adı ile anılan kaleler yaptırmıştır.</p>
<p>1645 Girit Seferi sırasında Çanakkale Boğazı’nı abluka altına alan Venedikliler Türk donanmasının Girit’e yardım götürmesini engellemişlerdir. 1770’de Rus donanması Boğaz’ı zorladıysa da başarılı olamamıştır. Bu tarihten sonra da Çanakkale Boğazı önemini korumuş, zaman zaman devletlerin arasında önemli bir sorun olmuş, birçok savaş ve çatışmalara neden olmuştur. Savaşlardan sonra yapılan barış anlaşmalarında mutlaka Boğazlar ile ilgili maddeler yer almıştır.</p>
<p>Çanakkale, tarihinin en önemli olaylarını I. Dünya Savaşı’nda yaşamıştır. Türk ve dünya tarihinde Çanakkale Muharebeleri olarak geçen bu olay, I. Dünya Savaşı sırasında Osmanlı İmparatorluğu ile İtilaf devletleri (İngiltere, Fransa) arasında, Çanakkale Boğazı ve dolaylarında yapılan kara ve deniz savaşlarını kapsamaktadır.<a href="https://www.altayli.net/canakkale-cephesinde-57-alay.html#_edn17" name="_ednref17"><sup>[17]</sup></a></p>
<p><span>Birinci Dünya Savaşı’nın Çıkışı ve Osmanlı Devleti’nin Savaşa Katılması</span></p>
<p>1. Dünya Savaşı’nın sebep ve sonuçları, Fransız İhtilali ve bir çeyrek yüzyıl süren ihtilal savaşlarını, müteakip yüzyıl içinde meydana getirdiği gelişmelerin devamlı ve tabii bir sonucudur. Fransız İhtilali’nin ortaya çıkardığı yeni fikirler devletlerin kendi sınırları içinde olduğu kadar, devletlerarasındaki münasebetlerde de yeni bir çerçeve içinde akmaya başlamıştır.<a href="https://www.altayli.net/canakkale-cephesinde-57-alay.html#_edn18" name="_ednref18"><sup>[18]</sup></a></p>
<p>Ayrıca Almanya ve İngiltere arasındaki ekonomik ve siyasi rekabet, Avrupalı diğer devletleri de bu iki devletten birinin yanında yer almaya zorluyordu. Bu şekilde oluşan taraflara daha sonra Osmanlı Devleti, Japonya ve ABD gibi devletler de katılacaktı.<a href="https://www.altayli.net/canakkale-cephesinde-57-alay.html#_edn19" name="_ednref19"><sup>[19]</sup></a></p>
<p>Birinci Dünya Savaşı’na yol açan adımlar çok iyi belgelenmiştir ve 28 Haziran 1914’te Arşidük Franz Ferdinand’ın öldürülmesi savaşın başlangıç noktası olarak kabul edilmektedir.<a href="https://www.altayli.net/canakkale-cephesinde-57-alay.html#_edn20" name="_ednref20"><sup>[20]</sup></a> Bu olay Avrupa’yı bir hafta içinde dünya çapında büyük bir savaşa sürüklemiştir. Osmanlı Devleti ise Balkan Savaşlarından aldığı ağır yenilgiden sonra yalnız kalmış ve iki bloğa ayrılmış olan Avrupa’da kendisini yalnızlıktan kurtarmak için birtakım ittifak teşebbüslerinde bulunmuştur. İlk ittifak teşebbüsünü geleneksel dostu saydığı İngiltere nezdinde, ikincisini Bulgaristan, üçüncüsünü ise Fransa nezdinde yapmış ve bu girişimlerde başarılı olamamıştır. Almanya’nın Osmanlı’yı savaşa koyma girişimleri neticesinde İngiltere, Fransa ve Rusya Osmanlı Devletine savaş ilan etmiştir ve böylece Osmanlı Devleti’nin sonu yaklaşmıştır.<a href="https://www.altayli.net/canakkale-cephesinde-57-alay.html#_edn21" name="_ednref21"><sup>[21]</sup></a></p>
<p>Osmanlı Devleti’nin Birinci Dünya Savaşı’na girişi için atılan ilk adım Almanya ile yapılan gizli ittifaktır. İttihat ve Terakki Partisi’nin üç paşasından biri olan Enver Paşa savaşa derhal girilmesi taraftarıydı. Talat Paşa tereddütlü, Cemal Paşa ise henüz karar vermemişti. Sadrazam ve Hariciye Nazırı olan Said Halim Paşa, Dahiliye Nazırı Talat Paşa ve Meclis Reisi Halil Beylerin hazırladıkları anlaşma metni Almanya ile paylaşıldı. Bu anlaşmadan haberdar olan İngiltere, sipariş edilen Reşadiye ve Sultan Osman isimli harp gemisine el koydu. Böylece yapılan gizli anlaşmayla savaşa giden yola girilmiş oldu.<a href="https://www.altayli.net/canakkale-cephesinde-57-alay.html#_edn22" name="_ednref22"><sup>[22]</sup></a></p>
<p>Kaybettiği toprakları geri alma ümidiyle savaşa dahil olan Osmanlı Devleti umduğunu bulamamış ve daha savaşın başında dört cephede savaşmak durumunda kalmıştır. İngiltere de Osmanlı Devleti’ni hassas noktalarından vurmak için ilk önce Irak’ta sonra da Çanakkale’de cephe açmıştır. Ancak Osmanlı’nın savaştığı cephe sayısı giderek artmış ve Osmanlı Devleti savaştan en ağır yenilgiyle ayrılan devlet olmuştur. Nitekim 30 Ekim 1918’de imzalanan ve Osmanlı Devleti’ni yok sayan Mondros Mütarekesi’nin imzalanmasıyla da savaş Osmanlı Devleti için sona ermiştir.<a href="https://www.altayli.net/canakkale-cephesinde-57-alay.html#_edn23" name="_ednref23"><sup>[23]</sup></a></p>
<p><span>Neden Çanakkale</span></p>
<p>İngiliz ve Fransız donanmalarının Çanakkale Boğazını aşmak üzere 18 Mart 1915’te denizden yaptıkları saldırının başarısızlığı sonucu, Gelibolu Yarımadasında Arıburnu ve Seddülbahir<a href="https://www.altayli.net/canakkale-cephesinde-57-alay.html#_edn24" name="_ednref24"><sup>[24]</sup></a> bölgelerine asker çıkarmalarıyla kurulan cephedir.<a href="https://www.altayli.net/canakkale-cephesinde-57-alay.html#_edn25" name="_ednref25"><sup>[25]</sup></a></p>
<p>3 Kasım 1914’te başlayan Çanakkale muharebeleri 9 Ocak 1916’ya kadar aralıklarla yaklaşık 14 ay devam etmiştir. 18 Mart 1915 İngiliz deniz harekâtının ardından Nisan, Haziran ve Ağustos aylarında çok kanlı muharebeler cereyan etmiştir. Nihayet Aralık ayından itibaren çekilmeye başlayan İtilaf devletleri ordusu 9 Ocak 1916’da Çanakkale’yi tamamen terk etmek zorunda kalmıştır.</p>
<p>Çanakkale Savaşı, deniz harekâtı başta olmak üzere onu izleyen kara taarruzlarıyla sıradan bir askeri harekât olarak değerlendirilemez. Öncelikle Çanakkale Boğazı stratejik açıdan Osmanlı Devleti’nin payitahtı İstanbul’un anahtarı olduğu gibi iki kıtayı birbirine bağlayan iki önemli geçitten biridir. Boğazlara hakim olmak demek bir ölçüde Akdeniz’de üstünlüğü ele geçirmek demektir.</p>
<p>Dolayısıyla Türk tarihinde bir inanç, cesaret ve kararlılık sembolü haline gelen Çanakkale Savaşı’nın sonuçları Birinci Dünya Savaşı’ndaki diğer cephelerden farklı olarak sadece Türkler değil savaşa katılan diğer ülkelerle birlikte yakın çevresini de derinden etkilemiştir.<a href="https://www.altayli.net/canakkale-cephesinde-57-alay.html#_edn26" name="_ednref26"><sup>[26]</sup></a></p>
<p><span>Çanakkale Cephesinin Açılma Nedenleri</span></p>
<p>Osmanlı Devleti’nin Birinci Dünya Savaşı’nda Almanya’nın yanında yer alması ile “Boğazlar Meselesi” savaşın ana gündem maddelerinden biri olarak ortaya çıkmıştır. İtilaf Devletleri, Çanakkale Boğazı yoluyla İstanbul’a ulaşmak istiyordu. Böylece Osmanlı Devleti daha savaşın başında etkisiz hale getirilecek, Kafkaslarda rahatlayacak olan Rusların, Avrupa cephesinde Almanlara karşı daha etkin bir şekilde savaşmaları sağlanacaktı. Bu açıdan Boğazlardaki bir başarı sıkıntılı günler geçiren Rusya’yı rahatlatacağı gibi başta Bulgaristan olmak üzere Balkan ülkelerinin de müttefikler safında savaşa katılmalarına zemin hazırlayacaktı. Bütün bu beklentiler sonuçta Avrupa’da büyük bir taarruza hazırlanan Almanların, ağırlaşacak baskı neticesinde bozguna uğratılmasına kilitlenmiştir.</p>
<p>İtilaf devletlerinden İngiltere için bu cephenin yararı daha çok Rusya’dan dolayı idi. Ruslar, İngiltere ve Fransa’nın Çanakkale’de savaşıp Boğazları açmasını istiyordu. Çünkü Boğazların açılması sağlanırsa Rusya ile bağlantı kurulabilecek, böylece her türlü yardım ve savaş araç gereci gönderilebilecekti. Trakya ele geçirilince Almanya’nın Balkanlardaki üstün durumu güneyden gelecek güçler karşısında tehlikeye girecekti. Ayrıca İtalya ve Romanya gibi İtilaf devletlerine eğilim gösteren devletlerin İtilaf devletleri yanında savaşa girmeleri sağlanacaktı. Ayrıca Churchill’e göre Boğazlar ve İstanbul Ruslardan önce ele geçirilirse İngiltere barış masasına daha karlı oturabilirdi.</p>
<p>Aralık 1914’te Sarıkamış Harekâtı’ndan endişeye düşen Rusya, İngiltere’den Çanakkale Cephesinin açılmasını istemiştir ve Churchill’in kabinedeki baskısıyla cephenin açılması kararı verilmiştir. Birinci Dünya Savaşı’nın en önemli cephelerinden olan Çanakkale Cephesi İtilaf devletlerine umduğunu vermemiştir.<a href="https://www.altayli.net/canakkale-cephesinde-57-alay.html#_edn27" name="_ednref27"><sup>[27]</sup></a></p>
<p><span>Çanakkale’de Ordu ve Harekât Planı</span></p>
<p>Çanakkale Cephesi Birinci Dünya Savaşının çok sayıdaki cephelerinden biridir. Sekiz ay süren bu muharebelerde yaklaşık 1 milyon asker çarpışmıştır.</p>
<p>Osmanlı ordusu Çanakkale Cephesine sürüldüğünde, daha yeni Balkan Savaşlarından çıkmış, yorgun, moralsiz daha da önemlisi inancını yitirmişti. Balkan Harbi’ndeki ağır yenilgi, subay kadrosunu hayal kırıklığına uğratmakla birlikte mesleki açıdan da birçok şey öğretmiştir. Atatürk bunu Nuri Conker’e şu şekilde ifade etmiştir; “savaş askerlik sanatının öğrenilmesine yarayan vasıtaların en mükemmeli ve en gerçeğidir.”</p>
<p>Ordunun 1914’lerin başındaki durumu bu şekildeydi. Ancak Osmanlı ordusunun yine de sağlam bir kuruluş yapısı vardı. Kısa süre içinde Alman disiplin anlayışıyla Enver Paşa’nın orduda yaptığı düzenleme sonucunu göstermiş, teknik güce ulaşamasa da insan niteliği artırılmıştı.<a href="https://www.altayli.net/canakkale-cephesinde-57-alay.html#_edn28" name="_ednref28"><sup>[28]</sup></a> Çanakkale savaşları başlamadan önce Boğaz’a yapılacak taarruzlara karşı çeşitli önlemler alınmıştı.</p>
<p>Boğaz’ın karadan yöneltilebilecek taarruzlara karşı savunulması görevi, 26 Mart 1915’te Liman von Sanders’in komutasında oluşturulan 5. Orduya verilmiştir. 3. ve 5. Kolordulardan oluşan ordunun savunma birlikleri, altı piyade tümeni (3’üncü, 5’inci, 7’inci, 9’uncu, 11’inci ve 19’uncu Tümenler), 1. Süvari Tugayı, 64. Piyade Alayı ve dört Seyyar Jandarma Taburu (Gelibolu, Bursa, Çanakkale, Balıkesir)’ydu.</p>
<p>3. Kolorduyu Tümgeneral Esat, 15. Kolorduyu ise Alman Generali Weber Paşa komuta etmekteydi. 1. Bağımsız Süvari Tugayı, Saros<a href="https://www.altayli.net/canakkale-cephesinde-57-alay.html#_edn29" name="_ednref29"><sup>[29]</sup></a> Körfezinin kuzeyinde, Enez Kasabasına kadar uzanan kıyı hattında, Seyyar Jandarma taburları aralık saha ile güney kanattaki Bababurnu<a href="https://www.altayli.net/canakkale-cephesinde-57-alay.html#_edn30" name="_ednref30"><sup>[30]</sup></a> dolayları, Edremit Körfezi kesiminde gözetleme ve güvenlik görevine sürülmüşlerdi. 5. ve 7. Tümenler Gelibolu, Bolayır,<a href="https://www.altayli.net/canakkale-cephesinde-57-alay.html#_edn31" name="_ednref31"><sup>[31]</sup></a> Kavak kesiminde 9. Tümen; Ağıldere’den itibaren Gelibolu Yarımadasının kıyılarını koruma görevi, 19. Tümen; genel ihtiyat olarak Bigalı Köyü bölgesinde, 3. ve 11. Tümenler Boğaz’ın dışındaki Anadolu yakası kıyılarında (Kumkale, Ezine) gruplandırılmışlardı. 5. ve 19. Tümenler doğrudan ordu komutanlığına bağlı olup 7. ve 9. Tümenler 3. Kolordu emrinde bırakılmış, Anadolu yakasında, 3. ve 11. Tümenlerden oluşan 15. Kolordu kurulmuştur.<a href="https://www.altayli.net/canakkale-cephesinde-57-alay.html#_edn32" name="_ednref32"><sup>[32]</sup></a></p>
<p><span>57. Alay ve Oluşumu</span></p>
<p><strong>Kuruluşu</strong></p>
<p>57. Alay’ın kuruluşu için iki kaynakta 9 Aralık 1880 ve 25 Aralık 1892 tarihi verilmektedir. İlk Alay komutanı İstanbullu Albay Mehmet Rıza Bey’dir. Alayın bağlı bulunduğu 29. Tugay ve Alay karargâhı İzmit sancağındadır. Alayın 4 taburu bulunuyordu. Taburlar o zamanlar farklı illerde görevlendirilmişti.</p>
<p>57. Alay 1896 tarihinde 71 subay ve 1642 erle Trablusgarp’a gitmiştir. 16 Eylül 1911 tarihinden sonra Trablusgarp’ta İtalyanlarla savaşmış ve bu savaşta büyük yararlılıklar göstermiştir. Burada bağlı bulunduğu tümen ise Trablusgarp Tümeni’dir. Trablusgarp’ın elden çıkması üzerine 57. Alay, 8. Kolordu emrine verilmiştir, bu savaşta bir şehit verildiği bilinmektedir.</p>
<p>Balkan Savaşı’nın çıkmasıyla birlikte 2. Taburu başka birliklere dağıtılmış, Alay komutanı Albay Sami, 1. Tabur komutanı Binbaşı İsmail Hakkı, 3. Tabur komutanı Yüzbaşı Mustafa Nuri olmak üzere olmak üzere 35 subay ve 2223 erle 19. Tümen bünyesinde Lokarca bölgesinde Sırplarla savaşmıştır. Alay bu savaşa 35 subay, 2223 erle katılmış ve 17 şehit vermiştir.</p>
<p>Balkan Savaşından sonra Türk ordusunda yeni düzenlemeler yapmak gereği doğmuş; 57. Alay, 9. Kolordu bünyesindeki 19. Tümen ile yeni görev yerine gitmiştir. Birinci Dünya Savaşı’nın başlaması üzerine de önce 19. Piyade Tümeni bünyesinde yeniden teşkilatlandırılmıştır. Karargâhının da Tekirdağ Yerçeşme barakaları olduğu Genelkurmay ATASE arşivinde yazılmaktadır.</p>
<p>Yine 3 taburlu, 49 subay, 3638 erin Alay komutanı Hüseyin Avni, 1. Tabur komutanı Yüzbaşı Zeki, 2. Tabur komutanı Binbaşı Murat, 3. Tabur komutanı Binbaşı Ali Hayri, Tümen komutanı da Yarbay Mustafa Kemal’dir. Alay komutanı Hüseyin Avni 2 Şubat 1915’te Tekirdağ’a gelerek göreve başlamıştır.<a href="https://www.altayli.net/canakkale-cephesinde-57-alay.html#_edn33" name="_ednref33"><sup>[33]</sup></a></p>
<p><span>Çanakkale Muharebelerinde 57. Alay</span></p>
<p>Mustafa Kemal tarafından övgüyle bahsedilen 57. Alay, daha muharebenin başında Çanakkale’nin geçilmez olduğunu tüm dünyaya göstermiş, İtilaf Devletlerinin çıkarma yaptığı önemli bir bölge olan Arıburnu’nda çelik bir duvar gibi dimdik durmuştur.</p>
<p>Çanakkale Muharebeleri öncesi 57. Piyade Alayı, 5. Ordu 3. Kolordu 19. Piyade Tümeni kuruluşunda yer almakta olup, komutanı Binbaşı Hüseyin Avni Bey’dir. Üç piyade taburu ve bir ağır mitralyöz<a href="https://www.altayli.net/canakkale-cephesinde-57-alay.html#_edn34" name="_ednref34"><sup>[34]</sup></a> bölüğünden teşkil edilmiştir. Yine Çanakkale Muharebeleri öncesi 57. Piyade Alayının kuvveti; 49 subay, 3638 erbaş ve er, 377 hayvan, 2288 tüfek ve dört ağır makineli tüfekten ibarettir.<a href="https://www.altayli.net/canakkale-cephesinde-57-alay.html#_edn35" name="_ednref35"><sup>[35]</sup></a></p>
<p>57. Alaya 22 Şubat 1915 tarihinde törenle sancak verildi. 23 Şubatta Halep vapuru ile Tekirdağ’dan hareket eden Alay 25 Şubatta Eceabat’a (Maydos)<a href="https://www.altayli.net/canakkale-cephesinde-57-alay.html#_edn36" name="_ednref36"><sup>[36]</sup></a> gelmiştir.<a href="https://www.altayli.net/canakkale-cephesinde-57-alay.html#_edn37" name="_ednref37"><sup>[37]</sup></a> 19. Piyade Tümeni Karargâhı ile birlikte 26 Mart 1915’te Bigalı Köyü’ne intikal etmiştir. Bu tarihten 24 Nisan 1915 tarihine kadar bizzat Yarbay Mustafa Kemal ve Binbaşı Hüseyin Avni Bey tarafından sürekli eğitime tabi tutulan 57. Alay Bigalı Köyü ve Turşun bölgesinde tatbikatlar yapmıştır. Bigalı Köyünde eğitim ve tatbikatlarını yürüttüğü sırada 57. Alay’ın birkaç kez 5. Ordu tarafından yeri değiştirilmek istenmişse de Mustafa Kemal çıkarmanın yapılacağını tahmin ettiği bölgeye en yakın noktalardan biri olmasından ötürü Bigalı köyünde kalmak yönünde ısrarcı olmuş ve bunda da başarılı olmuştur.</p>
<p>25 Nisan 1915 sabahı İtilaf kuvvetlerinin Anadolu kıyılarına bir şaşırtma çıkarması yapması, asıl kuvvetlerini güneyde Seddülbahir bölgesine ve daha kuzeyde Kabatepe’nin çok az yukarısında bulunan Arıburnu’na çıkarmaları, Mustafa Kemal’in düşüncelerinde ne kadar haklı olduğunu ortaya koymaktadır.</p>
<p>İtilaf kuvvetlerinin çıkarma yaptıkları Arıburnu ve Seddülbahir bölgesinin savunma sorumluluğu 9. Tümene verilmişti. Bigalı’da bulunan 19. Tümen, 9 Tümen bölgesinde bulunmakla beraber 5. Ordu emrindeydi.<a href="https://www.altayli.net/canakkale-cephesinde-57-alay.html#_edn38" name="_ednref38"><sup>[38]</sup></a></p>
<p>Mustafa Kemal 25 Nisan 1915 günü gerek 27. Alay gerekse 57. Alay’ın yaptığı muharebeleri değerlendirdikten sonra elde edilen başarıyı şöyle yorumlamaktadır: Bu öyle alelade bir taarruz değil, herkesin muvaffak olmak veya ölmek azmiyle harekete geçtiği ve çok istekli olduğu bir taarruzdur. Hatta ben komutanlara şifahen verdiğim emirlere şunu ilave etmişimdir. “Size ben taarruzu emretmiyorum ölmeyi emrediyorum, biz ölünceye kadar geçecek zaman zarfında yerimize başka kuvvetler ve komutanlar geçebilir.”</p>
<p><span>57. Alay ve 25 Nisan</span></p>
<p>Yabancı kaynaklardan ve Anzakların<a href="https://www.altayli.net/canakkale-cephesinde-57-alay.html#_edn39" name="_ednref39"><sup>[39]</sup></a> anılarından yapılan aktarmalarla nasıl başladığı ve ilk günleri açıklanan Arıburnu’ndaki Anzak kolordusunun 25 Nisanda yaptığı çıkarmanın temel amacı önce, Kabatepe ile Küçük Arıburnu arasındaki kumsallık bölgeye çıkmaktı. İlk aşamada Conkbayırı-Kocaçimentepe çizgisi denetim altına alınıp, oradan Maltepe bölgesi ele geçirilecek, böylece kuzeydeki Türk kuvvetlerinin güneyde Seddülbahir bölgesindeki Türk birliklerine yardımı engellenmiş olacaktı.<a href="https://www.altayli.net/canakkale-cephesinde-57-alay.html#_edn40" name="_ednref40"><sup>[40]</sup></a></p>
<p>25 Nisan sabahı saat beşten sonra amansız bir şekilde İtilaf donanmasının bombardımanı başlamıştı. Kabatepe yönünden yapılan yoğun ateş nedeniyle yarımadanın batı yamaçları ve tepeleri hallaç pamuğu gibi atılıyordu. Bir süre sonra da çıkarma başladı. Maltepe’deki 77. Alay ve 9. Tümen’den alınan raporlar üzerine Yarbay Mustafa Kemal tümenini alarma geçirdi.</p>
<p>İlk önce süvari bölüğünü keşif için bölgenin kilit noktası ve çıkarmanın hedefi olan Kocaçimen’e yollar ve düşmanla karşılaşırsa sonuna dek mukavemet edilmesini ister. O esnada 27. Alay komutanı Yarbay Şefik Bey topçu bataryasını beklemeden harekete geçmiş, Kocadere mevkiinde bir keşifte bulunduktan sonra hücum kararını bildirmişti. Bu kararını da 19. Tümen Komutanlığına bildirmişti ancak bu raporu Mustafa Kemal alamamıştı. Kendisi on dakika kadar önce cephaneye gitmek üzere karargâhından ayrılmıştı. O sırada 27. Alay mıntıkasına bir topçu kafilesinin geldiği görüldü. Bu düşmanın karaya ilk çıkışı esnasında Kanlısırt’ta,<a href="https://www.altayli.net/canakkale-cephesinde-57-alay.html#_edn41" name="_ednref41"><sup>[41]</sup></a> topların üçünü kaybeden Yüzbaşı Sabit kumandasındaki dağ bataryasından arta kalan tek topçulardı.</p>
<p>27. Alay komutanı Şefik Bey topçu subayının gösterdiği yöne baktığında, düşman hattının gerisinde bırakmak zorunda kaldıkları üç topu gördü. Bu toprakların etrafında Anzak askerleri gayet rahat bir şekilde dolaşmaktaydı. Derhal eldeki dağ topu hazırlandı ve düşmanın eline geçen üç topun olduğu yer bombalanmaya başlandı. 27. Alay ateş üstünlüğünü ilerleyen Anzaklara karşı ele geçirmişti. İki tabur asker de kendilerine hedef olarak gösterilen yerlerde yürüyüşe geçmişlerdi.</p>
<p>Çamburnu’na gelmesi beklenen bataryadan henüz haber alınamamıştı. Nitekim bu batarya çatışma başladıktan ancak üç saat sonra yetişebilecek ve 2. Taburun hücumuna yukarıda adı geçen tek top ne yazık ki yetersiz bir destek sağlamaya çalışacaktı.</p>
<p>Bu sırada 9. Tümen Komutanı Halil Sami Bey’den üst üste iki emir geldi. Bu emirlerde 19. Tümen Komutanının, 57. Alay ve bir dağ bataryasıyla birlikte cepheye gelmekte olduğu; onlar gelinceye dek düşmanı oyalama ve karşı koyma görevinin yapılması isteniyordu.<a href="https://www.altayli.net/canakkale-cephesinde-57-alay.html#_edn42" name="_ednref42"><sup>[42]</sup></a> Savaş alanı fundalıklarla kaplı olduğu için iki taraf da birbirini göremiyor ve gerek atışlar gerekse harekât o saatlerde körlemesine geçiyordu. Saat 9 sularında sırtları tırmanmakta olan 3. Avustralya Tugayı’nın 9. Taburuna mensup bölüklerle yüz yüze çarpışma başladı ve öğle saatlerine kadar devam etti. Saat 12 sularında sağ cenahtaki 3. Taburun durumu oldukça sıkışıktı. Öğle saatlerine doğru Mustafa Kemal’in 57. Alayına mensup kuvvetlerin, durumu oldukça tehlikeli bir hal almaya başlayan 3. Tabur bölgesine gelmesiyle durum değişti. 77. Alay Komutanı saat 5.10’da müttefik donanmanın atışa başladığını, Kabatepe ve çevresinin ateş altına alındığı haberini vermişti. 1. Tümen Komutanı Yarbay Mustafa Kemal derhal bütün tümen birliklerine harekete hazırlık emrini verdi. Tümen süvari bölüğünü kuzey bölgesinin en hassas ve gözetlemeye elverişli noktası olan Kocaçimen Tepesine gönderdi. İlk rapor Kocaçimen’den verilecek ve bir tehlike anında bu tepede sonuna kadar dövüşülecekti.<a href="https://www.altayli.net/canakkale-cephesinde-57-alay.html#_edn43" name="_ednref43"><sup>[43]</sup></a></p>
<p>Üç Alaylı 9. Tümen çok geniş bir bölgeye yayılmıştı. Çıkarmanın hızla devam edeceği ve yoğun bir şekilde asker çıkarılacağı göz önünde bulundurulursa, bu çıkarmaya uzun süre da 27. Alayın karşı koyması zorlaşacaktı. 19. Tümen de ordunun yedeği konumundaydı. Saat 7 olmuş ve ordu komutanlığından 19. Tümen Komutanı Yarbay Mustafa Kemal’e harekete geçmesi için hiçbir emir gelmemişti. Eğer harekât hızla devam edip yarımadanın kuzeyindeki tepe silsilesi Conkbayırı ve Kocaçimen Tepe düşman eline geçerse, İtilaf Devletleri kısa sürede amacına ulaşabilir, bundan sonra 19. Tümenin buna karşı koyması çok zor olabilirdi.</p>
<p>İşte bütün bunları düşünen Yarbay Mustafa Kemal, ordu komutanından emir almamasına rağmen tüm sorumluluğu üstlenerek tümen karargâhının en yakın yerinde hazır bekleyen 57. Alay ile bir dağ bataryasını harekete geçecek şekilde hazırlanmasını emretti.</p>
<p>19. Tümen komutanı Yarbay Mustafa Kemal şöyle bir plan yapmıştı; yalnız bir alay kuvvetiyle Kocaçimen Tepe’ye yetişmek ve tümenin öbür iki alayını da her an harekete geçebilecek şekilde hazırlatmak. Yarbay Mustafa Kemal harekete geçmeden önce Gelibolu’daki 3. Kolordu komutanlığına saat 7.00’de bir rapor yazarak düşmanın karaya çıktığını, bu nedenle 57. Alayı o mıntıkaya hareket ettirdiğini bildirdi.</p>
<p>57. Alay saat 7.45’de Bigalı deresinden Kocaçimen Tepeye doğru harekete geçti. Bu güzergâhta askerin tek kol halinde yürüyebileceği patikalar mevcuttu. Sık kayalıklar ve fundalıklar yolu kesiyor bu yüzden askerin ilerlemesi zorlaşıyordu. Buna rağmen daha hızlı ilerlemeye çalışan 57. Alayın yürüyüşü gecikmeye başlamış ve saat 9.40’ı gösterirken Alay Kocaçimen Tepe yakınlarına gelebilmişti. Bu sırada Yarbay Mustafa Kemal askerin dinlenmesi için mola verdirdi ve durumu görmek için yanında bulunan emir subayı ve birkaç muhafızıyla birlikte Conkbayırı’na doğru hareket etti. Conkbayırı’na vardığında durumun ne denli tehlikeli olduğunu bizzat gördü. Çünkü Anzak askerleri rahatlıkla ilerliyordu. Bir süre sonra 27. Alayın 8. Bölüğünün 1. Takım erleri cephaneleri bittiği için geri kalan 15 kişi ile geri çekildiler.</p>
<p>Anzaklar Arıburnu’na çıkıyor ve merkezden kuzeye doğru ilerleyerek Kocaçimen Tepe’ye çıkmak istiyordu. Gerideki Düztepe, Cesarettepe ve daha gerideki Merkeztepe Anzaklar tarafından ele geçirilmişti. Ancak Conkbayırı’na olan yürüyüş henüz etkili değildi. Eğer hızlı karar verilir ve davranılırsa durumu düzeltmek mümkün görünüyordu.</p>
<p>Türk erleri kendilerini kovalayan Anzak askerleri önünden hızla Conkbayırı’na doğru tırmanmaktaydı. İşte bu esnada neferlerin önüne Yarbay Mustafa Kemal çıkar ve o tarihi konuşmasını yapar… <a href="https://www.altayli.net/canakkale-cephesinde-57-alay.html#_edn44" name="_ednref44"><sup>[44]</sup></a> Mustafa Kemal onlara: “Ben size savaşmayı emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum. Biz ölünceye dek geçecek zaman zarfında yerimize başka kuvvetler ve kumandanlar geçebilir” demiştir.<a href="https://www.altayli.net/canakkale-cephesinde-57-alay.html#_edn45" name="_ednref45"><sup>[45]</sup></a></p>
<p>O anı Mustafa Kemal, Ruşen Eşref Ünaydın ile yaptığı görüşme sırasında şöyle anlatmaktadır:</p>
<p><em>“Bu esnada Conkbayırı’nın güneyindeki 261 rakımlı tepeden sahilin gözetleme ve korunmasıyla görevli olarak orada bulunan bir müfreze askerin Conkbayırı’na doğru koşmakta, kaçmakta olduğunu gördüm… Bu askerlerin önüne kendim çıkarak:</em></p>
<p><em>-Niçin kaçıyorsunuz? Dedim.</em></p>
<p><em>-Efendim düşman dediler!</em></p>
<p><em>-Nerede?</em></p>
<p><em>-İşte! diye 261 rakımlı tepeyi gösterdiler.</em></p>
<p><em>Gerçekten de düşmanın bir avcı kuvveti 261 rakımlı tepeye yaklaşmış ve tam bir serbestlik içinde ileriye doğru yürüyordu. Şimdi vaziyeti düşünün. Ben kuvvetleri (geride) bırakmışım, askerler on dakika istirahat etsin diye… Düşman da bu tepeye gelmiş… Demek ki düşman bana benim askerlerimden daha yakın! Ve düşman benim yere gelse kuvvetlerim çok kötü duruma düşecekti. O zaman artık bilemiyorum, bilinçli bir düşünme ile midir, yoksa önsezi ile midir, bilemiyorum. Kaçan askerlere:</em></p>
<p><em>-Düşmandan kaçılmaz, dedim.</em></p>
<p><em>-Cephanemiz kalmadı, dediler.</em></p>
<p><em>-Cephaneniz yoksa süngünüz var, dedim.</em></p>
<p><em>Ve bağırarak bunlara süngü taktırdım. Yere yatırdım. Aynı zamanda Conkbayırı’na doğru ilerlemekte olan piyade alayı ile dağ bataryasının yetişebilen askerlerinin ‘marş marşla ’ benim bulunduğum yere gelmeleri için, yanımdaki emir subayını geriye yolladım. Bu askerler süngü takıp yere yatınca, düşman askerleri de yere yattı. Kazandığımız an bu andır.”</em></p>
<p>Gerçekten de çekilen Türk askerleri mevzi alınca, karşı taraf da mevzi alıp duraklar. Böylece, 57. Alay Öncü Bölüğünün Conkbayırı’na yerleşmesi için gereken süre kazanılmış olur. İşte bu an, Çanakkale Savaşları Kara Harekâtı’nın kaderini belirleyen noktalardan birisidir.<a href="https://www.altayli.net/canakkale-cephesinde-57-alay.html#_edn46" name="_ednref46"><sup>[46]</sup></a></p>
<p><span>Çanakkale’den Sonra 57. Alay</span></p>
<p><strong>57. Alay Galiçya’da</strong></p>
<p>11 Ocak 1916 tarihinde, 19. Tümen ve 20. Tümenlerle 15. Kolordu meydana getirilmiştir. 19. Tümene 19 Ocakta “hazır ol” emri verildi. Artık 19. Tümen Çanakkale’de vazifesini kahramanca yapmış ve hakkıyla yerine getirmiştir, şimdi ise sıra Galiçya’dadır.<a href="https://www.altayli.net/canakkale-cephesinde-57-alay.html#_edn47" name="_ednref47"><sup>[47]</sup></a> Bu harekât doğrultusunda 57. Alaya 20 Ocakta Uzunköprü yönünde ilerlemesi emri verilmiştir. Alay 7-8 Mart 1916’da Keşan’ın Çelebi köyüne vardı ve 25 Nisan 1916’da Çanakkale’deki başarılarından dolayı Padişah tarafından verilen nişanlar sancağına takıldı.</p>
<p>14 Temmuz 1916 tarihinde Uzunköprü cihetine doğru harekete geçen Alay, 21 Temmuz günü Uzunköprü istasyonuna ulaştı. 22 Temmuz 1916’da ise tümen birlikleri ve bu arada 57. Alay da 54 subay, 2741 erle hareket edip Uzunköprü, Karaağaç, Filibe, Sofya ve Niş istikametinden Belgrat’a geldi. Burada bir süre dinlenen Alay daha sonra harekete geçerek Avusturya-Macaristan İmparatorluğunun Zemlin kasabasındaki evlere yerleşmiştir.</p>
<p>21 Ağustos 1916 tarihinde Ruslar Galiçya cephesinde taarruza geçtiler, 57. Alay Pototorya’dan Zilotalipa’ya kadar olan bölgeyi savunacaktı. 11 Eylül günü düşman 57. Alay cephesine de saldırıya geçti, savaşlar 397 rakımlı tepede cereyan ediyordu. Eylül ayı boyunca devam eden savaşlarda özellikle 5-6 Ekim taarruzlarında Rus birliklerine ağır yenilgiler tattırmışlardır.</p>
<p>9 Aralık 1916 ve 28 Ocak 1917 tarihleri arasında Galiçya cephesinde bulunan 57. Alaya 11 Haziran 1917’de “yurda dön” emri verildi. 57. Alay Galiçya cephesine 54 subay ve 2741 erle girmiş, 685 şehit ve 975 kayıp olmak üzere 1600’ün üzerinde zayiat vermiştir.<a href="https://www.altayli.net/canakkale-cephesinde-57-alay.html#_edn48" name="_ednref48"><sup>[48]</sup></a></p>
<p><strong>57. Alay Filistin’de</strong></p>
<p>Galiçya Cephesinde 1 yıl kadar muharebe eden 57. Alay, 23 Haziran 1917 tarihinde Bakırköy Tren istasyonuna gelmiş, buradan da İncirli Çiftliği yakınlarına kurulan çadırlı ordugâhına yerleşmiştir. Alay Komutanı Binbaşı Hacı Mehmet Emin, 1. Tabur Komutanı Yüzbaşı Ömer Fevzi, 2. Tabur Komutanı Mehmet Salih, 3. Tabur Komutanı Yüzbaşı Süleyman olmak üzere 54 subay ve 3689 erle yine Kolordunun 19. Tümen bünyesinde Filistin’e doğru hareket etmek için hazırlık yapıyordu. Daha sonra hazırlıklarını tamamlayan 57. Alay, Bakırköy’den Haydarpaşa’ya geldi.</p>
<p>8 Temmuz’da Filistin Cephesine yollandı, 16 Temmuz tarihinde Halep’e vardı. Oradan da Ayn-ı Tel’deki ordu karargâhına geçerek 29 Temmuz’a kadar dinlendi. 22 Ağustos 1917’de Yıldırım Orduları Grubundan gelen emirle yeni ordugâhı olan Azaz’a gitti. 24-25 Ağustos tarihlerinde ise yeni karargâhına yerleşmiş bulunuyordu.</p>
<p>11-12 Eylül 1917 gecesi Akir, El-Mugar ve Karta köyleri hizasından Katar sırtlarında düşmanla karşılaştılar ve şiddetli savaşlar başladı. Çanakkale’de olduğu gibi burada da süngü savaşlarında gerçekten parlak ve etkili muharebeler yaptı.</p>
<p>El-Mugar ile Karta sırtlarında, Akir Köyü bölgesinde, Ramle, Şeyh Munis köyü, Kırmızıtepe civarında, Cülcüliye, Kefer bölgeleri ve Rasuleyn<a href="https://www.altayli.net/canakkale-cephesinde-57-alay.html#_edn49" name="_ednref49"><sup>[49]</sup></a> ile Mecdel arasındaki Sürgüntepe, İkiztepe, Yüksektepe ve Seferkasım Şemriye köyleri arasındaki cephelerde 29 Temmuz 1917’den 23 Eylül 1918’e kadar çok kanlı savaşlara katılmıştır. Özellikle Nablus<a href="https://www.altayli.net/canakkale-cephesinde-57-alay.html#_edn50" name="_ednref50"><sup>[50]</sup></a> Muharebesi’nde çoğu şehit düşmüş ve savaşamayacak durumda olan yaralıları da esir düşmüştür. Bunun üzerine 57. Alay ordu bünyesinden çıkarılmış, aziz hatırasına saygı nedeniyle bir daha da kurulmamıştır.</p>
<p>Bugün Türk Ordusunda 57. Alay yoktur ancak bazı kaynaklarda 57. Alayın Ege’de kurulan 57. Tümen ile karıştırıldığı görülmüştür.<a href="https://www.altayli.net/canakkale-cephesinde-57-alay.html#_edn51" name="_ednref51"><sup>[51]</sup></a></p>
<p><span>57 Alay Karargâhı</span></p>
<p>57. Alay Karargâhı’nın yeri hakkında bize fikir veren en belirgin ifadede, Atatürk’ün “Arıburnu Muharebeleri Raporu” adlı eserindeki ifadesidir. Söz konusu eserin, “Arıburnu Sağ Kanadında 19. Tümen’in 18 Mayıs’tan 8 Ağustos’a Kadar Olan Harekâtına Dair Muharebe Yazısıdır” başlıklı III. Bölümünün ilk paragrafı şöyledir:</p>
<p>“Arıburnu Kuvvetleri Kumandanlığından ayrılarak 17 Mayıs 1915 saat 09:20’de Kemalyeri’ni terk ettikten sonra, Kesikdere membaı yakınında bulunan 57. Alay Karargahına giderek orada bugün doğrudan doğruya emrim altında bulunan 57’nci, 64’üncü ve 72’nci Alay Kumandanlarını çağırdım.</p>
<p>Kendileriyle mevcut vaziyetleri ve gerek malum olan 19 Mayıs 1915 hücumu için hazırlıklar vesaire hakkında gece yarısıa kadar görüştüm…” Atatürk’ün bu ifadesindeki tarife göre 57’nci Alay Karargâhı’nın, günümüzdeki 57. Alay Şehitliği’nin doğu tarafında, Kesik Dere yatağının adı geçen şehitliğe doğru uzanan yamaç üzerindeki bir noktada yer almış olması kuvvetle muhtemeldir. Bu nokta: “Kesik Dere membaı yakınında” ifadesine de uygundur.<a href="https://www.altayli.net/canakkale-cephesinde-57-alay.html#_edn52" name="_ednref52"><sup>[52]</sup></a></p>
<p><span><strong>57. Alay Sancağı</strong></span></p>
<p>57. alay sancağı hakkında Avustralya Melbourne Müzesi’ndeki bir vitrinde şöyle yazıldığı söylenmektedir: “Bu alay sancağı Gelibolu savaş alanından getirilmiş ama esir edilmemiştir. Çünkü Türk ordusunun milli geleneklerine göre bir alayın sancağı alayın son eri ölmeden teslim edilemez. Bu sancak sonuncu muhafızın da altında ölü olarak yattığı bir ağacın dalına asılı olarak bulunmuştur. Kahramanlık timsali olarak karşınızda duran bu Türk alay sancağını selamlamadan geçmeyiniz.”</p>
<p>Bu konuda Genelkurmay Başkanlığı’nın açıklaması ise şu şekildedir: “57. Alay’a Çanakkale Muharebelerinden sonra 30 Kasım 1915’te Sultan V. Mehmet Reşat’ın idaresiyle altın ve gümüş harp madalyaları verilmiştir. Bu madalyalar 25 Nisan 1916’da İstanbul-Şile arasında bulunan Çelebi köyünün kuzeydoğusunda toplanan alayın sancağına törenle takılmıştır.<a href="https://www.altayli.net/canakkale-cephesinde-57-alay.html#_edn53" name="_ednref53"><sup>[53]</sup></a> Dolayısıyla Alay sancağının Çanakkale Muharebeleri sırasında Avustralyalıların eline geçtiği iddiası doğru değildir. Bazı yayınlarda bu sancağın bugün Melbourne Müzesinde sergilendiği iddia edilmektedir. Bu iddialarla ilgili Melbourne Müzesinin de içinde bulunduğu dört müze adına Victoria Eyalet Müzesi tarafından gönderilen cevabi yazıda, ellerinde 57. Alaya ait bir sancak bulunmadığı bilgisine ulaşılmıştır.</p>
<p><span>57. Alay Şehitliği</span></p>
<p>Mimar Nejat Dinçel tarafından tasarlanan 57. Alay Şehitliği ve Anıtı, 10 Aralık 1992 yılında Kabatepe-Conkbayırı yolu kenarında, Kılıçbayır’ın güney ucunda inşa edilmiştir. Savaş sırasında yabancı askerler bu bölgeye “Satranç Tahtası” adını vermişlerdir. Yeni yapılmış olan bu şehitlik semboliktir. Gerçek şehitlik Bomba Sırtı’nın güney ucunda, Çataldere vadisinin içinde bulunmaktadır.</p>
<p>57. alay Şehitliği, şadırvan, açık namazgâh, ana mezarlık ve anıttan oluşmaktadır. Şehitlikte kullanılan başlıca malzeme genellikle Selçuklu ve Osmanlı kervansaraylarında kullanılan “Kevser Taşı”dır.</p>
<p>Şehitliğin girişi, Kabatepe-Conkbayırı yolunun kenarında, doğu duvarındaki bir açıklıktır. Girişin hemen yanında torununun elini tutmuş bir şekilde figürize edilmiş, Türkiye’nin en yaşlı gazisi iken 10 Eylül 1994’te, 108 yaşında vefat eden Hüseyin Kaçmaz’ın bronzdan yapılmış bir heykeli bulunmaktadır. Girişin tam karşısında şehitliğin doğu duvarında, 57. Alayın 25 Nisan 1915’teki karşı taarruzunu gösteren bir rölyef<a href="https://www.altayli.net/canakkale-cephesinde-57-alay.html#_edn54" name="_ednref54"><sup>[54]</sup></a> bulunmaktadır. Şehitliğin ana mezarlık kısmının kemerli bir girişi olup bu girişten başlayan yay aksı kuzey duvarında anıtla son bulmaktadır. Anıtın tabanını oluşturan kuzey duvarının üstünde 57. Alay şehitlerinin isimlerini yazan mermer plakalar bulunmaktadır.</p>
<p>1992 yılında şehitlik inşaatı sırasında İngiliz ordusundan Yüzbaşı Woiters ve 57. Alay 6. Bölük Komutanı Üsteğmen Mustafa Asım Bey’in iskeletleri yan yana, tabanca mermi ve mataralarıyla birlikte bulunmuştur. İskeletlerin yanında bulunan künye ve muskayla kimlikleri tespit edilebilen bu iki subay, şehitliğin kuzey kısmına anıtın hemen önüne ilk bulundukları yere gömülmüşlerdir.<a href="https://www.altayli.net/canakkale-cephesinde-57-alay.html#_edn55" name="_ednref55"><sup>[55]</sup></a></p>
<table>
<tbody>
<tr>
<td colspan="4" width="601">
<p><strong>57. ALAY KOMUTANLARI</strong></p>
</td>
</tr>
<tr>
<td width="150"><strong>Mevki</strong></td>
<td width="149"><strong>Rütbe</strong></td>
<td width="150"><strong>Adı</strong></td>
<td width="151"><strong>Memleketi</strong></td>
</tr>
<tr>
<td width="150">Alay komutanı</td>
<td width="149">Yarbay</td>
<td width="150">Hüseyin Avni Bey</td>
<td width="151">Manastır</td>
</tr>
<tr>
<td width="150">Komutan vekili</td>
<td width="149">Binbaşı</td>
<td width="150">Ali Hayri Bey</td>
<td width="151">Çorum</td>
</tr>
<tr>
<td width="150">Komutan vekili</td>
<td width="149">Binbaşı</td>
<td width="150">Mehmet Emin Bey</td>
<td width="151">Mersin</td>
</tr>
<tr>
<td width="150">Alay yaveri<a href="https://www.altayli.net/canakkale-cephesinde-57-alay.html#_edn56" name="_ednref56"><sup>[56]</sup></a></td>
<td width="149">Yüzbaşı</td>
<td width="150">Alaaddin Efendi</td>
<td width="151">İstanbul</td>
</tr>
<tr>
<td width="150">Alay tabibi</td>
<td width="149">Yüzbaşı</td>
<td width="150">Dimitroyati Efendi</td>
<td width="151">İstanbul</td>
</tr>
<tr>
<td width="150">Alay imamı</td>
<td width="149"><sub>–</sub></td>
<td width="150">Hasan Fehmi Bey</td>
<td width="151">Konya</td>
</tr>
<tr>
<td width="150">Tabur komutanı</td>
<td width="149">Yarbay</td>
<td width="150">Şevki Bey</td>
<td width="151">Elbistan</td>
</tr>
<tr>
<td width="150"><sub>–</sub></td>
<td width="149">Binbaşı</td>
<td width="150">Ömer Fevzi</td>
<td width="151">Isparta</td>
</tr>
<tr>
<td width="150"><sub>–</sub></td>
<td width="149">Binbaşı</td>
<td width="150">Ahmet Zeki</td>
<td width="151">Ankara</td>
</tr>
<tr>
<td width="150"><sub>–</sub></td>
<td width="149">Yüzbaşı</td>
<td width="150">Ali Rıza Efendi</td>
<td width="151">Rize</td>
</tr>
<tr>
<td width="150"><sub>–</sub></td>
<td width="149">Yüzbaşı</td>
<td width="150">Kadri Efendi</td>
<td width="151">Çanakkale</td>
</tr>
<tr>
<td width="150"><sub>–</sub></td>
<td width="149">Yüzbaşı</td>
<td width="150">Ataullah Efendi</td>
<td width="151">Elazığ</td>
</tr>
<tr>
<td width="150"><sub>–</sub></td>
<td width="149">Yüzbaşı</td>
<td width="150">Şükrü Efendi</td>
<td width="151">Bilecik</td>
</tr>
<tr>
<td width="150"><sub>–</sub></td>
<td width="149">Yüzbaşı</td>
<td width="150">Ali Hayri Efendi</td>
<td width="151">Gelibolu</td>
</tr>
<tr>
<td width="150"><sub>–</sub></td>
<td width="149">Yüzbaşı</td>
<td width="150">İbrahim Efendi</td>
<td width="151">Gaziantep</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<table>
<tbody>
<tr>
<td>Tablo: 57. Alay komutanları<a href="https://www.altayli.net/canakkale-cephesinde-57-alay.html#_edn57" name="_ednref57"><strong><sup>[57]</sup></strong></a></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p><span>Yarbay Hüseyin Avni Bey</span></p>
<p>Bugün Makedonya sınırlan içinde olan Manastır<a href="https://www.altayli.net/canakkale-cephesinde-57-alay.html#_edn58" name="_ednref58"><sup>[58]</sup></a> (Bitola) şehrinde doğmuştur. Ali Bey’in oğludur. 1889’da Harp Okuluna girmiş ve 6 Mayıs 1892 tarihinde teğmen rütbesiyle mezun olmuştur. 8 Ağustos 1895’de Üsteğmen, 10 Ocak 1898’de Yüzbaşı, 22 Ağustos 1904’de Kıdemli Yüzbaşı, 2 Haziran 1908’de binbaşı, 1 Haziran 1915’te Yarbay rütbelerini almıştır. Adını tarihe dünyanın en kahraman alayı olarak yazdıran 57. Alayın komutanıdır. 13 Ağustos 1915’te Arıburnu Muharebeleri sırasında alay karargâhına düşen bir obüs<a href="https://www.altayli.net/canakkale-cephesinde-57-alay.html#_edn59" name="_ednref59"><sup>[59]</sup></a> mermisiyle şehit olmuştur.<a href="https://www.altayli.net/canakkale-cephesinde-57-alay.html#_edn60" name="_ednref60"><sup>[60]</sup></a></p>
<p>24 Ağustos günü 57. Alay komutanlığına Binbaşı Ali Haydar Bey getirilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/canakkale-cephesinde-57-alay.html#_edn61" name="_ednref61"><sup>[61]</sup></a> Bir oğlu, bir de kızı vardır. Oğlu daha sonra Hava Kuvvetleri Komutanlığı yapan Orgeneral Tekin Arıburun’dur. Hüseyin Avni Bey’in mezarının üzerinde 57. Alay Komutanı Avni Bey Şehitliği yazan bir tabelayla işaretlenmiştir. Mezarın kuzey ucunda Yarbay Hüseyin Avni Bey’in fotoğrafı ve “Kahraman 57. Alay komutanı Ali oğlu Yarbay Hüseyin Avni” yazısı yer almaktadır.<a href="https://www.altayli.net/canakkale-cephesinde-57-alay.html#_edn62" name="_ednref62"><sup>[62]</sup></a></p>
<p><span>Sonuç</span></p>
<p>Birinci Dünya Savaşı, coğrafi sınırlar göz önünde bulundurulduğunda, Avrupa Anakarasında yapılan bir savaştır. Oysa ekonomik, sosyal ve siyasal sonuçlarına bakıldığında, bir dünya savaşı sonucuna varılmaktadır. Bu savaşta 9 milyon asker, 15 milyon sivil olmak üzere, toplam 24 milyon insan ölmüştür. Yaralı sayısı ise 21 milyondur.</p>
<p>İnsanlık tarihinin en kanlı ilk savaşı olan bu savaş sonrasında Osmanlı, Avusturya-Macaristan imparatorluğu ile Çarlık Rusya parçalanmıştır. Bu savaşta on beş kara cephesi açılırken başta Atlas Okyanusu olmak üzere denizlerde kara cephelerine ek olarak Alman deniz kuvvetleri ile İngilizler arasında da deniz cepheleri açılmıştır.</p>
<p>Birinci Dünya Savaşı’nın Osmanlı açısından en önemli cephelerinden biri Çanakkale Cephesi’dir. Bu cephede hem Mehmetçikler hem de Anzaklar savaş tarihinin tanık olduğu en kanlı çatışmalardan birisi olan Çanakkale Muharebelerinde kahramanca ve cesurca savaşmışlardır. Bu muharebelere katılan Türk birliklerinin İngiliz ve Fransız birliklerine oranla yoksulluk içerisinde ve akıllara durgunluk veren azim ve iradesiyle kazandığı zafer övgüye ve övgüden fazlasına değerdir. Çanakkale deniz ve kara muharebelerini benzersiz kılan unsur, muharebelerin kurallar dışında ve manevi duyguların yarattığı baskı ortamında şiddetle ve inatla sürdürülmesidir.</p>
<p>Çanakkale Muharebelerinin kazanılmasında en büyük role sahip olan 57. Alayı da unutmamak gerekir. 57. Alay kendisinden üç kat kalabalık Anzak birlikleriyle mücadele etmiş, bu mücadele ve sonunda elde edilen başarılar Çanakkale Savaşları’nın kazanılmasının asıl temelini atmıştır. Türk askerinin burada gösterdiği cesaret ve inanç şüphesiz Çanakkale Başarısını da beraberinde getirmiştir. Bugün Türk halkı Türkiye Cumhuriyeti toprakları üzerinde mutlu bir yaşam sürüyorsa bu tabi ki bu savaşlarda canı pahasına savaşmış ve can vermiş kahraman askerlerimizin sayesinde olmuştur.</p>
<p>Çanakkale Boğazı’nın başarıyla savunulması, Birinci Dünya Savaşı’nın uzamasına, bunun sonucunda da, Rusya’da ihtilâlin gerçekleşmesine ve sömürge ülkelerde milli cereyanların uyanmasına büyük etkilerde bulunmuştur. Ayrıca Çanakkale Muharebeleri, Türk Milleti’nin eski kudret ve kuvvetini muhafaza ettiğini kanıtlamış ve can çekişen bir imparatorluk içinde kahraman bir milletin varlığını ortaya çıkarmıştır.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yrd. Doç. Dr. Nurhan AYDIN</strong></span></a>
</p><p>Kafkas Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi KARS, z.nurhanaydin@hotmail .com</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Tuba GEÇENNER</strong></span></a>
</p><p>Kafkas Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Tarih Bilim Dalı Yüksek Lisans Öğrencisi</p>
<hr>
<div><span><strong>Kaynakça</strong></span></div>
<div><span>♦ AKINGÜÇ, Gürsel, Tarihi Süreç İçinde Çanakkale Muharebeleri ve Muharebe Alanları, Ajans 2023 Yayınları, İstanbul, 2011.</span></div>
<div><span>♦ AKSAN, Yaşar, Bir Avuç Kan Bir Avuç Toprak ÇANAKKALE, Bizbize Yayınları, Ankara, 2007.</span></div>
<div><span>♦ ALBAYRAK, Muzaffer, Yakın Tarih İncelemeleri I-ÇANAKKALE SAVAŞI, Yeditepe Yayınları, İstanbul, 2006.</span></div>
<div><span>♦ ARMAOĞLU, Fahir, 20. Yüzyıl Siyasi Tarihi, Alkım Yayınevi, İstanbul, 2012.</span></div>
<div><span>♦ ATASE, Harp Tarihi Gezileri- II (Çanakkale Gelibolu), Genelkurmay Basımevi, Ankara, 2010.</span></div>
<div><span>♦ BİLGİN, İsmail, Çanakkale Destanı (Gerçek Efsanelerin Öyküsü), Timaş Yayınları, İstanbul 2006.</span></div>
<div><span>♦ BİLGİN, İsmail, Çanakkale Savaşı Günlüğü (Gün Gün, Saat Saat Çanakkale), Timaş Yayınları, İstanbul, 2009.</span></div>
<div><span>♦ Binbaşı Halis Bey, Çanakkale Raporu, Arma Yayınları, İstanbul, 1975.</span></div>
<div><span>♦ KARCI, Erol, Osmanlı Genelkurmayına Göre Çanakkale Savaşlarının Resmi Tarihi, Fark Yayınları, Ankara, 2008.</span></div>
<div><span>♦ MERT, Hasan, “Çanakkale Savaşlarının Askeri, Siyasi ve Sosyal Sonuçları”, Türkler Ansiklopedisi, Cilt 13, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara, 2002</span></div>
<div><span>♦ MÜTERCİMLER, Erol, Korkak Abdul’denConi Türk’e GELİBOLU, Alfa Yayınları, İstanbul, 2005 ÖZDAĞ, Ümit, 100. Yılında Birinci Dünya Savaşı, Kripto Yayınları, Ankara, 2014.</span></div>
<div><span>♦ RUDENNO, Victor, Gelibolu Denizden saldırı, ODTÜ Yayıncılık, Ankara, 2009.</span></div>
<div><span>♦ SUNATA, İsmail Hakkı, Gelibolu’dan Kafkaslara (Birinci Dünya Savaşı Anılarım), İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2005.</span></div>
<div><span>♦ ŞİMŞEK, Erdoğan, Çanakkale’de Batırılan Umutlar, Alp Yayınevi, İstanbul, 2006,</span></div>
<div><span>♦ TOKGÖZ, Ahmet, “Çanakkale Savaşları ile NormandiyaÇıkarması’nın Uluslararası Politika Açısından Karşılaştırmalı Tahlili”, Yüksek Lisans Tezi, Çanakkale 2011.</span></div>
<div><span>♦ TUNKOCU, A. Mete, Anzakların Kaleminden MEHMETÇİK (Çanakkale 1915), Atatürk Araştırma Merkezi, Ankara, 1997.</span></div>
<div><span>♦ TUNKOCU, A. Mete, Çanakkale Araştırmaları Türk Yıllığı, Atatürk Araştırma Merkezi, Ankara 2003.</span></div>
<div><span>♦ UĞURLUEL, Talha, Çanakkale Savaşları ve Gezi Rehberi, Kaynak Yayınları, İstanbul 2003.</span></div>
<div><span>♦ YAVUZ, İdris-Yavuz, Esra, Milli Mücadelede Çanakkale’nin Esrarı ve Nusrat Mayın Gemisi, I. Baskı, Niğde 2007.</span></div>
<div><span>♦ YILMAZER, Tuncay, AlçıtepedenAnafartalara Çanakkale Muharebeleri, Yeditepe Yayınları, İstanbul, 2006.</span></div>
<div><span><strong>Dipnotlar:</strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/canakkale-cephesinde-57-alay.html#_ednref1" name="_edn1"><sup>[1]</sup></a> Çanakkale: Tarihte sırasıyla Troas, Hellespont, Dardanellos isimlerini almış, Osmanlı döneminde Kale-i Sultani, günümüzde Çanakkale adını almıştır.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/canakkale-cephesinde-57-alay.html#_ednref2" name="_edn2"><sup>[2]</sup></a> Kıstak: Bir yarımadanın karaya bağlandığı yer.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/canakkale-cephesinde-57-alay.html#_ednref3" name="_edn3"><sup>[3]</sup></a> Erol Mütercimler, Korkak Abdul’denConi Türk’e Gelibolu, Alfa Yayınları, İstanbul, 2005, s.75</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/canakkale-cephesinde-57-alay.html#_ednref4" name="_edn4"><sup>[4]</sup></a> Avrasya: Avrupa Yarımadası ile Asya’yı kapsayan coğrafi bölgeye verilen isim.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/canakkale-cephesinde-57-alay.html#_ednref5" name="_edn5"><sup>[5]</sup></a> Kumtepe: Çanakkale il merkezinin güneybatısında yer alan Çanakkale Boğazından 2,5 km ve Ege Denizinden 2 km mesafede bulunan bölge.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/canakkale-cephesinde-57-alay.html#_ednref6" name="_edn6"><sup>[6]</sup></a> ATASE, Harp Tarihi Gezileri II (Çanakkale Gelibolu), Genelkurmay Basımevi, Ankara, 2010, s. 1-4.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/canakkale-cephesinde-57-alay.html#_ednref7" name="_edn7"><sup>[7]</sup></a> Mykenai: Samos Adasında Perseos’un kurduğu bir şehirdir.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/canakkale-cephesinde-57-alay.html#_ednref8" name="_edn8"><sup>[8]</sup></a> Trak (Traklar): Antik çağda bugünkü Trakya, Bulgaristan ve Yunanistan topraklarında yaşamış MÖ. Büyük İskender tarafından yıkılan bir kavimdir.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/canakkale-cephesinde-57-alay.html#_ednref9" name="_edn9"><sup>[9]</sup></a> Grakinos: Bugün Çanakkale’ye bağlı olan Biga’nın eski adıdır.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/canakkale-cephesinde-57-alay.html#_ednref10" name="_edn10"><sup>[10]</sup></a> Serevkos: Makedonya imparatorluğu parçalandıktan sonra ortaya çıkan dört Helenistik imparatorluktan biridir.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/canakkale-cephesinde-57-alay.html#_ednref11" name="_edn11"><sup>[11]</sup></a> Pisa: 11. ve 14. yüzyıllarda İtalya yarımadasının deniz devletlerinden biridir.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/canakkale-cephesinde-57-alay.html#_ednref12" name="_edn12"><sup>[12]</sup></a> ATASE, s. 1-4.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/canakkale-cephesinde-57-alay.html#_ednref13" name="_edn13"><sup>[13]</sup></a> Ümit Özdağ, 100. Yılında Birinci Dünya Savaşı, Kripto Yayınları, Ankara, 2014, s.297</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/canakkale-cephesinde-57-alay.html#_ednref14" name="_edn14"><sup>[14]</sup></a> Sestos: Çanakkale’nin 5 km kuzeyinde bulunan antik bir kent.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/canakkale-cephesinde-57-alay.html#_ednref15" name="_edn15"><sup>[15]</sup></a> Kilidülbahir: Diğer adıyla “Kilitbahir: denizin kilidi anlamına gelir, Fatih Sultan Mehmet döneminde Rumeli’de yapılan bir kaledir.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/canakkale-cephesinde-57-alay.html#_ednref16" name="_edn16"><sup>[16]</sup></a> Abydos: Çanakkale Boğazında nara burnunun doğusunda yer alan antik kent.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/canakkale-cephesinde-57-alay.html#_ednref17" name="_edn17"><sup>[17]</sup></a> ATASE, s.1-4.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/canakkale-cephesinde-57-alay.html#_ednref18" name="_edn18"><sup>[18]</sup></a> Fahir Armaoğlu, 20. Yüzyıl Siyasi Tarihi, Alkım Yayınları, İstanbul, 2009, s.131-185.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/canakkale-cephesinde-57-alay.html#_ednref19" name="_edn19"><sup>[19]</sup></a> Yaşar Aksan, Bir Avuç Kan Bir Avuç Toprak Çanakkale, Bizbize Yayınları, Ankara, 2007, s.11.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/canakkale-cephesinde-57-alay.html#_ednref20" name="_edn20"><sup>[20]</sup></a> Victor Rudenno, Gelibolu Denizden Saldırı, ODTÜ Yayıncılık, Ankara 2009, s. 1.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/canakkale-cephesinde-57-alay.html#_ednref21" name="_edn21"><sup>[21]</sup></a> Armaoğlu, s.131-185.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/canakkale-cephesinde-57-alay.html#_ednref22" name="_edn22"><sup>[22]</sup></a> Erdoğan Şimşek, Çanakkale’de Batırılan Umutlar, Alp Yayınevi, İstanbul, 2006, s.86-87</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/canakkale-cephesinde-57-alay.html#_ednref23" name="_edn23"><sup>[23]</sup></a> Armaoğlu, s.131-185.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/canakkale-cephesinde-57-alay.html#_ednref24" name="_edn24"><sup>[24]</sup></a> Seddülbahir: Arıburnu kuzeyindeki Azmak deresinden Eski Hisarlık sırtlarına kadar uzanan 35 km uzunluğunda ve 200 km<sup>2</sup> yüz ölçümlü bölgedir.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/canakkale-cephesinde-57-alay.html#_ednref25" name="_edn25"><sup>[25]</sup></a> Mütercimler, s.4.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/canakkale-cephesinde-57-alay.html#_ednref26" name="_edn26"><sup>[26]</sup></a> Hasan Mert, “Çanakkale Savaşlarının Askeri, Siyasi ve Sosyal Sonuçları”, Türkler Ansiklopedisi, Cilt 13, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara, 2002, s.656</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/canakkale-cephesinde-57-alay.html#_ednref27" name="_edn27"><sup>[27]</sup></a> Murat Duman, Cumhuriyetimizin Önsözü Çanakkale (Savaşlar, Hatıralar, Kahramanlar), Aras Kitap, İstanbul 2006, s.33-36.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/canakkale-cephesinde-57-alay.html#_ednref28" name="_edn28"><sup>[28]</sup></a> Mütercimler, s.14-15.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/canakkale-cephesinde-57-alay.html#_ednref29" name="_edn29"><sup>[29]</sup></a> Saros: Ege denizinin kuzeydoğusunda olup, doğusunda Gelibolu ve Eceabat, kuzeyinde Keşan ve Enez’in yer aldığı bölgedir.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/canakkale-cephesinde-57-alay.html#_ednref30" name="_edn30"><sup>[30]</sup></a> Bababurnu: Antik adı Lekton, Çanakkale ilinin Babakale köyü içerisinde bulunan bölge.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/canakkale-cephesinde-57-alay.html#_ednref31" name="_edn31"><sup>[31]</sup></a> Bolayır: Çanakkale’nin Gelibolu ilçesine bağlı belde.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/canakkale-cephesinde-57-alay.html#_ednref32" name="_edn32"><sup>[32]</sup></a> ATASE, s. 13-14.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/canakkale-cephesinde-57-alay.html#_ednref33" name="_edn33"><sup>[33]</sup></a> İsmail Bilgin, Çanakkale Destanı (Gerçek Efsanelerin Öyküsü), Timaş Yayınları, İstanbul, 2006, s.39-42.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/canakkale-cephesinde-57-alay.html#_ednref34" name="_edn34"><sup>[34]</sup></a> Mitralyöz: Bir tür makineli tüfek.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/canakkale-cephesinde-57-alay.html#_ednref35" name="_edn35"><sup>[35]</sup></a> ATASE, s 122-123.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/canakkale-cephesinde-57-alay.html#_ednref36" name="_edn36"><sup>[36]</sup></a> Maydos: Bugünkü adıyla Eceabat, Çanakkale iline bağlı bir ilçedir.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/canakkale-cephesinde-57-alay.html#_ednref37" name="_edn37"><sup>[37]</sup></a> Bilgin, s.43.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/canakkale-cephesinde-57-alay.html#_ednref38" name="_edn38"><sup>[38]</sup></a> A. Mete Tuncoku, Anzakların Kaleminden Mehmetçik, Atatürk Araştırma Merkezi, Ankara, 1997, s.63</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/canakkale-cephesinde-57-alay.html#_ednref39" name="_edn39"><sup>[39]</sup></a> Anzaklar: I. Dünya Savaşında Çanakkale’de savaşmak üzere İngilizler tarafından getirilen Avustralya ve Yeni Zellanda ordusuna verilen addır. Asıl adı ANZAC (Australianand New ZealandArmyCorps)’dır.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/canakkale-cephesinde-57-alay.html#_ednref40" name="_edn40"><sup>[40]</sup></a> Tuncoku, s.63.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/canakkale-cephesinde-57-alay.html#_ednref41" name="_edn41"><sup>[41]</sup></a> Kanlısırt: Üzerinde kanlı muharebelerin cereyan etmesi sebebiyle bu adı almıştır.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/canakkale-cephesinde-57-alay.html#_ednref42" name="_edn42"><sup>[42]</sup></a> Bilgin, s. 43-44.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/canakkale-cephesinde-57-alay.html#_ednref43" name="_edn43"><sup>[43]</sup></a> Mütercimler, s.288-290.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/canakkale-cephesinde-57-alay.html#_ednref44" name="_edn44"><sup>[44]</sup></a> Bilgin, s.43-48.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/canakkale-cephesinde-57-alay.html#_ednref45" name="_edn45"><sup>[45]</sup></a> Talha Uğurluel, Çanakkale Savaşları ve Gezi Rehberi, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2003, s. 264.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/canakkale-cephesinde-57-alay.html#_ednref46" name="_edn46"><sup>[46]</sup></a> Tuncoku, s.63-64.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/canakkale-cephesinde-57-alay.html#_ednref47" name="_edn47"><sup>[47]</sup></a> Galiçya: Orta Avrupa’da Karpat Dağlarının kuzeydoğusunda, Polonya ile Rusya arasında yer alan bölge.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/canakkale-cephesinde-57-alay.html#_ednref48" name="_edn48"><sup>[48]</sup></a> Bilgin, s.55.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/canakkale-cephesinde-57-alay.html#_ednref49" name="_edn49"><sup>[49]</sup></a> Resuleyn: Bugünkü Suriye’nin Haseki kentine bağlı ilçe.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/canakkale-cephesinde-57-alay.html#_ednref50" name="_edn50"><sup>[50]</sup></a> Nablus: Kudüs’ün 63 km kuzeyinde yer alan, bugün Filistin’e bağlı bölge.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/canakkale-cephesinde-57-alay.html#_ednref51" name="_edn51"><sup>[51]</sup></a> Bilgin, s.55.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/canakkale-cephesinde-57-alay.html#_ednref52" name="_edn52"><sup>[52]</sup></a> Gürsel Akıngüç, Tarihi Süreç İçinde Çanakkale Muharebeleri ve Muharebe Alanları, Ajans 2023 Yayınları, İstanbul, 2011, s. 359..</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/canakkale-cephesinde-57-alay.html#_ednref53" name="_edn53"><sup>[53]</sup></a> Bilgin, s.55.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/canakkale-cephesinde-57-alay.html#_ednref54" name="_edn54"><sup>[54]</sup></a> Rölyef: kabarma anlamına gelmektedir.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/canakkale-cephesinde-57-alay.html#_ednref55" name="_edn55"><sup>[55]</sup></a> ATASE, s.126-128.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/canakkale-cephesinde-57-alay.html#_ednref56" name="_edn56"><sup>[56]</sup></a> Yaver: Yüksek rütbeli komutanların yanında bulunan, onların komutlarını yazmak ve gerekli yerlere ulaştırmakla görevli subaydır.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/canakkale-cephesinde-57-alay.html#_ednref57" name="_edn57"><sup>[57]</sup></a> İsmail Bilgin, Çanakkale Savaşı Günlüğü (Gün Gün, Saat Saat Çanakkale), Timaş Yayınları, İstanbul, 2009, s. 211-213.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/canakkale-cephesinde-57-alay.html#_ednref58" name="_edn58"><sup>[58]</sup></a> Manastır: Makedonya’nın güneybatısında yer alan bir şehir.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/canakkale-cephesinde-57-alay.html#_ednref59" name="_edn59"><sup>[59]</sup></a> Obüs: yüksek ve alçaktan mermi atabilen kısa namlulu top.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/canakkale-cephesinde-57-alay.html#_ednref60" name="_edn60"><sup>[60]</sup></a> ATASE, s.126-128.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/canakkale-cephesinde-57-alay.html#_ednref61" name="_edn61"><sup>[61]</sup></a> Bilgin,Çanakkale Destanı (Gerçek Efsanelerin Öyküsü), s.52.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/canakkale-cephesinde-57-alay.html#_ednref62" name="_edn62"><sup>[62]</sup></a> ATASE, s.126-128.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Gelenekten Geleceğe Kültürel Kodlar ve İzler</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/gelenekten-gelecege-kulturel-kodlar-ve-izler</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/gelenekten-gelecege-kulturel-kodlar-ve-izler</guid>
<description><![CDATA[ Gelenekten Geleceğe Kültürel Kodlar ve İzler
Geleneğin kodlarını anlayabilmek için hayatın üç eşiği olarak kabul edilen “doğum- düğün – ölüm” olgusunun arka planındaki sırrı keşfetmek gerekmektedir. Bütün insanlık için geçerli olan bu üç eşik, her toplumda farklı geleneklerle birlikte karşılığını bulmaktadır. Türk toplumu açısından bir çarkıfelek olarak kabul edilen hayatın üç eşiği, doğumla başlar, düğünle devam eder ve ölümle son bulur. […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c464a6702c.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:46 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Gelenekten, Geleceğe, Kültürel, Kodlar, İzler</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/09/Ilk-Cag-225.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/gelenekten-gelecege-kulturel-kodlar-ve-izler.html">Gelenekten Geleceğe Kültürel Kodlar ve İzler</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. Gıyasettin AYTAŞ</strong></span></a>
</p><p>Geleneğin kodlarını anlayabilmek için hayatın üç eşiği olarak kabul edilen “doğum- düğün – ölüm” olgusunun arka planındaki sırrı keşfetmek gerekmektedir. Bütün insanlık için geçerli olan bu üç eşik, her toplumda farklı geleneklerle birlikte karşılığını bulmaktadır. Türk toplumu açısından bir çarkıfelek olarak kabul edilen hayatın üç eşiği, doğumla başlar, düğünle devam eder ve ölümle son bulur. Bunlar insanın ömrü boyunca geçtiği üç önemli eşiktir. Bu eşikler, hayatın kendi içindeki döngüsüdür veya bir başka deyişle dengesidir. İnsan bu denge üzerinde sürekli dönüp durmaktadır. İşte bu döngünün gelenekten geleceğe uzanan kodlarını doğru okumadığımız takdirde hayatın anlamını kavramak mümkün olmayacaktır.</p>
<p>Hayatın döngüsünde başlangıçla bitiş arasındaki olguyu her zaman doğru algılamak mümkün olmamaktadır. Neyin başlangıç, neyin bitiş olduğu, çoğu zaman birbirinin içine girmektedir. Doğumla gelen coşku, ölümle acıya dönüşmekte böyle bir algı beşeri algıda anlamlı görülmekle birlikte, inançsal olarak bunun değişebildiği de görülmektedir. Ölümün ebedi bir hayat olduğuna inanan insan, ölüm için üzülmek yerine, onu bir düğün gecesi olarak da değerlendirebilmektedir.</p>
<p>Hayatın bu üç eşiği, toplumsal varlığımızın mayasıdır. Bunların oluşturduğu kültürel birikim gelenekle sihirli bir güce dönüşür ve toplumsal kaynaşma ve dayanışmanın ana malzemesini oluşturur. Birlikte var olmanın ve birlikte hayatı paylaşmanın ana ögesi sayılan gelenekler var oldukça toplum var olacak, aksi durumda anlamsız ve tekdüze bir hayat çarkında insanoğlu ezilip gidecektir. Acılar paylaşıldıkça ona dayanma gücünü elde ederiz. Aynı şekilde sevinçler paylaşıldıkça anlamlı kılınır. İşte gelenekler, adetler, töreler hangi eşiğin nasıl geçileceğini bize öğretir. Toplumsal varlığın ana malzemesi olan bu ritüeller, kuşaktan kuşağa aktarılarak yaşatılır. Bunlar çok önemli olduğu için, toplumu meydana getiren her birey, bunları anlamak, yaşamak ve aktarmak zorundadır.</p>
<h3><strong>Eşiklerden Aşarak Gitmek veya Hayatın Sırrını Keşfetmek</strong></h3>
<p>Doğum, gelişmek, çoğalmak ve yerini başkasına bırakmaktır. Doğum yalnızca insan yaşamına özgü bir durum değildir. Yeryüzündeki bütün canlılar, kendi varlıklarını devam ettirmek için bir doğum sancısı yaşar ve bu sancıyı mutlulukla unutur. Ay, gün, güneş, mevsimlerin birbiri ardınca değişen ve dönüşen ritmi birbiri ardınca incelendiğinde, doğum olgusunun en güzel örneğine şahit olunacaktır. Gözlenebilen bu döngüde, bir ritme bağlı olarak aynı macera biteviye yaşanmaktadır. İşte insanoğlunun yaşam döngüsü bu büyük döngünün bir parçası ve uzantısı gibidir. Bir bilinmezden gelen insanoğlu, kendince somutlaştırabildiği bir durakta son yolculuğa çıkar.</p>
<p>İşte doğumun doğadaki ilk karşılığı olarak kabul edilen Nevruz bu bakımdan Türk toplumu açısından çok önemli bir dönüm noktasıdır. Nevruz, doğanın olduğu kadar, insanın da taze bir başlangıcı olarak kabul edilir. Kışın getirdiği bütün zorluklardan ve çilelerden kurtuluşun, yaşamın zorlukları adına ne varsa, bu yeni günle birlikte kurtulup sevinçle hayata yeni bir başlangıç yapılır. İşte doğanın bu döngüsünü yansıtan Nevruz, Anadolu insanı her yıl yaşamın eşiklerinden birinden geçmesinin de simgesel bir anlatımına zemin hazırlar. Orta Asya’da yüzyıllardır var olan Nevruz kutlamaları, Anadolu üzerinden Balkanlar’a kadar bir kültür zenginliğini olarak izlerini yüzyıllardır sürdürmesi de bu eşiğin doğa ve insan bütünleşmesinin bir göstergesidir.</p>
<p>Anadolu’da doğumun ilk eşiği olarak kabul edilen Nevruz, ortak özelliklere sahip olmakla birlikte, kimi yörelerimizde farklı kültürel kodlarla karşımıza çıkmaktadır. Iğdır’ın Karakoyunlu ve Melekli köylerinde olanca canlılığı yaşayan Nevruz gelenekleri, Ardahan, Nahcivan ve Azerbaycan’ın bazı bölgelerinde de aynı şekilde sürdürülmektedir. Iğdır’daki Nevruz kutlamaları içinde “yedi levin” olarak bilinen ve tatlı-tuzlu her türlü yemişin, meyvenin bir araya getirilip “nevruz bohçası” içinde eşe-dosta dağıtıldığı gelenek, kendine özgü bir yapı ile dikkat çekmektedir. Kimi yörelerimizde de (Isparta Gönen ve çevresinde) yeniden doğuş, Nevruz Cemi ile kutlanır.</p>
<p>Nevruzun devamında kutlanan bir diğer gelenek de huzurun, bolluk ve bereketin sembolü olduğuna inanılan Hıdırellez kutlamalarıdır. Nevruz gibi, kış günlerinin bittiği, doğanın bereketinin başladığı günlerde Hıdırellez, birbirinden değişik ve bir o kadar da anlamlı törenlere sahne olur. Hıdırellez şenlikleri, genellikle birlikte paylaşmanın ve bir olmanın vesilesi olarak yerine getirilen geleneksel kutlamalardır. Anadolu’nun hemen her köşesinde olduğu gibi, Türk kültür coğrafyasında da bu kutlamaların birbirine benzediğine şahit oluruz. Bu benzerlik, oba ve oymakların Anadolu’ya yerleşirken belirli bir sistemi takip etmelerinden kaynaklanır. Doğanın bütün haşmetiyle ve bir ritim içinde döngüsünü sürdürürken insanoğluna, bu ritme ayak uydurur ve bu ritmi kendisi ile bütünleştirir.</p>
<p>Doğa ile birlikte hayatın eşiklerini geçen insan, onun kendine verdiğini hayatı ile birlikte özdeşleştirip bu eşikleri aşarak yürümeye çalışır. Doğum da tıpkı bu yönüyle önemli bir başlangıç ve hayatın ilk eşiğidir. Doğum hayatın yeni bir patikası ve ana yolun başlangıcıdır. Bu yüzden doğum insan hayatında çok önemli ve anlamlı bir dönüm noktasıdır. Her doğumla kadın yere daha sağlam basar. Kendi varlığını hissetmenin yanında, neslinin devamını da sağlamanın mutluluğunu yaşar ve bu mutluluk onun en büyük onuru ve gururu olur.</p>
<p>Doğumla birlikte başlayan gelenekler, beşikle değerlenir. Beşiğin kordonu ile hayat ve ölüm arasında bir çizgi oluşturur. Tıpkı anne karnında yaşamını bir kordonla sürdüren çocuğun, beşikte sallanmak için kullanılan bir kordon ipi ile hayata bağlanması gibi. Bu yüzden bir candan yeni bir canı besleyen göbek bağı, Anadolu’da kesilip atılmaz. Çünkü o kutsaldır ve bebeğin geleceğini temsil eder. Kimi yörelerimizde okusun adam olsun diye göbek bağı bir okulun bahçesine gömülür, kimi evcimen olsun, uzağa gitmesin diye evin bahçesine gömülür.</p>
<p>Doğum gelenekleri içinde kendine özgü kuralların sırrını çözümlemek kimi zaman derin bir anlam ve analiz yapmayı gerekli kılar. Doğumla birlikte taçlanan anne, loğusa olarak kabul edilir. Onu gören herkesin cennete gideceğine, sevap kazanacağına inanılır. Bu yüzden yedi gün boyunca loğsa kadını ziyaret etmek ve ona yemek götürmek Anadolu’da en yaygın gelenekler arasındadır.</p>
<p>Doğumdan sonra çocuk için en önemli eşiklerden biri de kırk törenleridir. Kırk için yapılan törenlerin en önemli hazırlıklarından biri, bebeğin yıkanmasıdır. Kırk suyu birçok farklı usul ve esasa bağlı olarak hazırlanır. Kimi yöremizde kırk çeşit bitkiyle ısıtılırken, bir başka yörede suya para, altın, gümüş konur. Her birine sembolik anlamlar yüklenmiştir. Kimi yöremizde bebek dirençli olsun diye kırk taşla su ısıtılırken, Milas’ın Çomakdağ köyünde olduğu gibi, bebeğin yıkandığı su uğurlu sayılarak öncelikle bebeğin eşyalarına, kırk töreninin yapıldığı eve, baba ocağına serpilir. Kimi yörelerimizde de bebeğin yüzüne saçına, ömrü uzun olsun, saçı sakalı ağarsın; bebek kızsa avuçlarına; marifetli, hamurlu olsun diye un sürülür. Bütün geleneklerde olduğu gibi, Kırk törenlerinin de temelinde paylaşıma önem verilir.</p>
<p>Bebeğin gelişimindeki her önemli aşama için törenler düzenlenir. Bunlardan biri de çocuğun diş çıkarması ile ilgili yapılan törendir. Diş hediği adı verilen bu törenler, Anadolu’nun dört bir yanında yaygın olan geleneklerden biridir.</p>
<p>Hayatın eşikleri birbiri ardınca, kimi zaman geçmez, geçilemez gibi görünse de oldukça hızlı geçilir. Bu geçişlerden en önemlisi düğündür. Modern anlamda pek karşılaşılmasa da gelenekler arasında dikkat çeken görücülük, dünürcülük Anadolu’da devam edegelmektedir. Kız istendikten sonra ilk yapılan gelenek söz kesme, ardından şerbet içme ve onu takiben de nişan takma gelmektedir. Nişanın ardından düğün hazırlıkları gelir. Bu sırada düğün okuntusu, çeyiz hazırlıkları, gelin hamamı birbirini takip eder. Artık kına gecesi gelip çatmıştır. Ertesi gün kız evinden kız alınacak, nikâh kıyılacak ve tören düğünle devam edecektir.</p>
<p>“Allah’ın emriyle” başlayan düğün gelenekleri, günlerce sürecek rengârenk başka geleneklerin ve uygulamaların da habercisi olur. Düğün hazırlıkları Anadolu’da çok erken, yıllarında başlar. Erkek tarafı oğullarının geleceğini hazırlamak için çabalaya dursun, kız anaları çevresinde rastladığı her yeni motife kendi elinin özgün ilmeklerini atar. Çünkü “Kız beşikte, çeyiz sandıkta” sözü her kız anasının kulağında sürekli çınlamaktadır. Bu yüzden kız anaları ilk danteline, oyasına dualarla, hayırlı kısmetler dileğiyle başlar. Her ilmekte, her yörede Anadolu’nun bu dilek ve temennilerin ilmekleri dokunur.</p>
<p>Düğünden önce kızın hazırladığı sandık açılır ve gururla sergilenir. Aslında bu sergileme bir emeğin hasadı gibi görünse de hayatın başlangıcı ile bitişi arasındaki geçiş köprüsünde bir başka anlam taşımaktadır. Kızın geçtiği bu köprüde, kendi varlığını ifade etmenin bir aracı olan çeyiz, bir varlıktan öte kültürel zenginliğin anlamı olarak da değer kazanır.</p>
<p>Düğünün olmazsa olmazlarından biri de bayraktır. Bayrak bir temsil unsuru olarak düğüne ayrı bir anlam katar. Bizler bayrağı yalnız milli olma vasfı ile değil, hayatımızın her anına ve her yerine dâhil etmişiz. Düğünlerde de bayrak açma ve bayrak merasimi ile başlangıç yapılır. Bayrak, düğünlerin olmazsa olmazıdır. Anadolu’nun her yöresinde düğün evinin simgesidir. Bayrak, rengârenk ve albenili olacak bir şekilde ve özenle bezenir.</p>
<p>Bayrak süslemelerinde çeşitli simgeler kullanılır. Bunların başında narın özel bir yeri vardır. Yeni kurulan aile nar taneleri kadar çoğalsın, sonsuza uzansın diye bayrak direğinin tepesine nar konur. Kimi yörelerde bayrağa elma, tavuk teleği de takılmaktadır. Bunlar özel bir hazırlığı gerektirmektedir. Kimi yörelerimizde düğün öncesi bayrak dikme merasimi daha büyük bir özenle yapılır. Söz gelimi Çanakkale ve Balıkesir Tahtacıları arasında “Bayrak Dikme” tabir edilen gelenek, Edremit ilçesine bağlı Mehmetalan Köyünde olanca canlılığı ile yaşar. Yörenin genç kızları bir araya gelerek özene bezene hazırlar.</p>
<p>Kına, kızın baba ocağından ayrılmasından bir gün önce yapılan ve anlamca en önemli anlardan biridir. Kına yakmanın Türk kültür ve geleneğinde özel bir anlamı olduğu bilinmektedir. Kıza kına törenlerinde kız evinde bir burukluk olur. Bu nedenle, kına ağıtlarında çok yoğun olarak “ayrılık” ve “gurbet” teması işlenir. Hüzünlü, yanık bir ezgi ile söylenen, lirik “Kına Ağıtları” herkese gözyaşı döktürür.</p>
<p>Kimi yörelerimizde gelinin evinden alındıktan sonra bazı uygulamalara rastlanır. Söz gelimi Milas Çomakdağ’da “hamam” tabir edilen, gelinin köyde gezdirilmesi âdetinde, gelin yeni yuvasına girmeden dolaştırılır. Yöredeki tüm kadınlar, kızlar, çocuklar gelin alayına coşkuyla katılır. Geline köyün içi ve etrafı, evliliğe koruyuculuk kazandıracağı inancıyla cami etrafı dolaştırılır. Çoğunlukla mezarlıkta ataları anmakla ya da türbeleri ziyaret etmekle bu gezi son bulur. Dualar okunur, yaşayanlardan olduğu gibi ata ruhlarından da icazet alınır. Mezarlık gezmenin bir anlamı da geline ve güveye son eşiği göstermektir. Yeni çiftin bu son eşiğe kadar birlikte olmaları için niyazda bulunulur.</p>
<p>Güveyin köy gezmesi ise, birçok yörede uygulanır. Damadın tavrı, davranışlarıyla üstlendiği rol her zamankinden farklıdır. Çok görkemlidir, ciddidir ve mesafelidir. Ritüel böyle kurulmuştur. Pek çok yöremizde gelinle güvey sadece kendi köylerinde dolaştırılmaz, yakın köylere, oradaki eşi, dostu, tanıdığı, tanımadığı da selamlamak için yollara düşer.</p>
<p>Düğünün en önemli işlevlerinden biri de gelinin yeni evine girmesidir. Çok anlamlı bir gelenekle sürdürülen, modern ile yavaş yavaş anlam değiştiren bu gelenekler halen Anadolu’da bütün canlılığı ile sürdürülmeye devam etmektedir. Her yörede farklı biçimde uygulansa da niyetler, dilekler aynıdır: Gelinin yeni geldiği yuvasında düzen iyi başlasın, bolluk bereket olsun diye temennilerde bulunarak birtakım gelenekler uygulanır. Gelinin başına buğday, darı, bazen mercimek, şeker, çoğu kez para atılarak yapılan ve “Saçı” adı verilen gelenek, yuvaya bereketi taşısın diye yapılır. Kimi yörelerimizde evde kimin sözünün geçtiğini geline göstermek için kaynatayla kaynana güreş tutar ve çoğunlukla da kaynana yener. Burada amaç evde dirlik ve düzenliğin sağlanmasında otoritenin önemini ortaya koymaktır.</p>
<p>Gelinin ayağının dibinde her parçası kadar çocuğu olsun diye testi, bardak, vazo kırılır. Evliliği sağlam olsun diye ayağının önüne çivi çakılır. Bazı düğünlerde, gelin çoğalmanın bir simgesi olarak koca bir aynayla yeni evine gelir. Bir eşiği atlayan gelin, bir durumdan, bir başka duruma geçmiş olur. Bu yüzden eşiği geçerken yaşayacağı evin kapısına ilişkiler yağ bal gibi kolay olsun diye yağ sürer. Bazen de yuvasında ağız tadı olsun diye bal sürerler. Bazen de hamur yapıştırılır ki, gelin evine yapışsın, aklı baba evinde kalmasın.</p>
<p>Düğünlerde köy oyunlarının birçok çeşidine rastlarız. Bunlar eğlenmenin yanında, zekânın, sezginin ve bir toplumda rollerin belirlenmesi açısından da oldukça eğitici oyunlardır. Düğünler toplumsal barış ve dayanışmayı sağlar. Bunun için oldukça önemli ve anlamlıdır. Hayatın bir başka eşiği de ölümdür. Bir bilinmeze yol alan insanın dünyadaki son eşiğidir. “Her canlı ölümü tadacaktır” hükmü gereğince, ölüm bilen bilmeyen herkese, zengin-fakir, genç-yaşlı bütün yaratılmışlara uğrayacaktır. İslam inancı gereğince ölüm Hakka yürümektir Yine İslam inancı ölümü bitiş değil yeni ve ebedi bir başlangıç olarak görür… İslam tasavvufuna göre ölüm, yok olmak demek değildir. Ölümle, Tanrıdan gelen ruh yine Tanrıya döner; böylece gerçek ve sonsuz bir hayata başlar. Bu yüzden ölüm düğün gibi algılanır ve ölen de tıpkı düğünü varmışçasına öbür dünyaya hazırlanır.</p>
<p>Doğumla gelen ilk nefes gibi, son nefes de tazedir. Yeryüzünde öleceğini bilerek yaşayan tek canlı insanoğludur. Onun için bu son eşik ona yabancı olmamakla birlikte, kabul etmesi çoğu kez zor olmaktadır.</p>
<p><span><em><span>Öldüğüm gün tabutum götürülürken,</span></em></span><br>
<span><em><span>Bende bu dünya derdi var sanma…</span></em></span><br>
<span><em><span>Benim için ağlama, yazık, vah vah deme;</span></em></span><br>
<span><em><span>Şeytanın tuzağına düşersen,</span></em></span><br>
<span><em><span>O zaman eyvah demenin sırasıdır,</span></em></span><br>
<span><em><span>Cenazemi gördüğün zaman firâk, ayrılık deme,</span></em></span><br>
<span><em><span>Benim kavuşmam, buluşmam işte o zamandır,</span></em></span><br>
<span><em><span>Beni toprağa verdikleri zaman,</span></em></span><br>
<span><em><span>Elvedâ elvedâ demeye kalkışma,</span></em></span><br>
<span><em><span>Mezar, cennet topluluğunun perdesidir.</span></em></span><br>
<span><em><span>Batmayı gördün değil mi?</span></em></span><br>
<span><em><span>Doğmayı da seyret,</span></em></span><br>
<span><em><span>Güneşle aya gurûbdan hiç ziyân gelir mi?</span></em></span><br>
<span><em><span>Hangi tohum yere ekildi de bitmedi?</span></em></span><br>
<span><em><span>Ne diye insan tohumunda şüpheye düşüyorsun?</span></em></span></p>
<p>“Batmayı gördün değil mi, doğmayı da seyret” diyen Mevlana, doğadaki döngüyle ölüm arasında ilişki ilişkiye göndermede bulunur. Mevlana’nın bu yaklaşımının karşılığı, geleneklerde bütün canlılığı ile devam etmektedir.</p>
<p>Kimi yörelerimizde “Ölü bayramı” olarak anılan törenler düzenlenir. Özellikle Nevruz’da gerçekleştirilen bu tören, “Yeni Gün” olarak kutladığı Nevruz’u, yeniden doğuşu simgeleyen ölümle bir araya getirir. Aynı gün, hem tabiatın doğuşunu kutlar, hem de ölümle gelen yeni gün kutlanır.</p>
<p>Ölüm yaşanacak zor bir an, güç bir eşiktir. Kaderimizdir, kaçınılmazdır. Bir bilinmeze yol alan insanın dünyadaki son eşiğidir. Hayat çarkının son döngüsüdür. İnsan, evvel zamandan beri bu son eşiği kabullenmekte zorluk çekmiştir. Doğada son yoktur. İnsanoğlu bunu bilir.</p>
<p>Bununla birlikte insanoğlu ölümden korkar. Korku ise ölümle ilgili uygulamaları çeşitlendirir ve zenginleştirir.</p>
<p>İnsanın ölümü, onu sonsuza kadar kaybetme, geride kalanlarda derin yaralar açar. Bu dünyadaki gibi olmasa da yaşamını bir biçimde sürdüreceğine olan inancı insanoğlunu rahatlatır.</p>
<p>Yaşamını bir başka âlemde sürdürdüğüne inanılan ata, orada hiçbir şeyden yoksun kalmaması ile ilgili inanışın izlerine günümüzde az da olsa rastlanır. Gelenekte ölümün sıralı olması her zaman beklenen bir durumdur. Ölüm vakitsiz geldiğinde acılar katmerlenir. Böyle bir ölüm anında ağıtlar ve destanlarla acılar dışa vurulur. Çünkü geride kalanların elleri koynunda kalmış, tabir yerinde ise ocağı sönmüş, evinin direği yıkılmıştır. Tarifsiz bu acı ölümü sıradan olmaktan çıkarır, adeta bir o mekânı bir yangın yerine dönüştürür.</p>
<p>Türk kültüründe ölümle ilgili ilk törenlerin adına “yuğ” adı verilir. Bu törenlerin benzer uygulamalarına günümüzde birçok bölgemizde rastlamaktayız. Ölenin arkasından ağıt yakma geleneği Türk kültür coğrafyasında devam etmektedir.</p>
<p>Türk kültür ve geleneğinde kişi ölmez, ölümü tadar. Günümüzde Anadolu’nun belirli yöreleriyle sınırlı kalsa da hayatı terk etmiş olana dünyada tamamlayamadığı ibadetleri için İskat yani devir töreni yapılır. Cenaze ritüellerinin arasında topluca yenilen yemek ayrı anlamlar taşır. Yoksulları yedirmek, geleni geri çevirmemek üzere verilen yemekler, ölünün arkasından yapılagelmektedir. Ancak geleneğimizde ölü evinde kazan kaynamaz. Yemek ritüelleri cenazenin çıktığı gün başlar, üçünde, yedisinde, kırkında, elli ikisinde ve sene-i devriyesinde olmak üzere tekrarlanır.</p>
<p>Tıpkı üçler, beşler ve yedilerde olduğu gibi Kırklar, Türk tasavvufunda önemli bir yapılanmayı simgeler. Kırk rakamı doğum eşiğinde bir ritüele dönüşürse, ölenin ardından da devam ettirilir. Ölenden kopmak, yokluğuna alışmak herkes için zordur. Bu yüzden ölünün evinde kırk günlük bir yas tutulur.</p>
<p>Sonuç itibariyle, bir çarkıfelek olan bu hayatta, doğumla gelen coşkuyu, ölüm denen son durakta yeni bir eşiğe bağlarız. Bu öyle bir döngüdür ki, hangi eşik başlangıçtır, son dediğimiz, hangi nihayetin başlangıcıdır, bilinmez. Bilmek, anlamak, yaşamak ve aktarmak için geleneklerin izlerini sürmek gerekmektedir. Bu üç önemli eşiğin Anadolu’daki izini sürerken, toplumsal varlığımızın sihirli gücünü de görme imkânına sahip oluruz. Binlerce yıldır yaşanan ve yaşandıkça anlamını kavradığımız kültürümüzün köklerine ulaşırız. Bu kültürel bağlar, tıpkı anne ile bebeği birbirine bağlayan bir göbek kordonu kadar yakın ve sağlam olduğu gerçeğini ortaya koymaktadır.</p>
<p>Acıları dayanılır kılan, sevinçleri paylaştıkça çoğaltan sır işte bu geleneklerin içinde saklıdır. Bu sırrın kapısına vardığımızda ait olduğumuz kültürün anahtarını buluruz. Zamanın çarkında yol alan ve kuşaktan kuşağa aktarılan bu uygulamaların geleneklerle zenginleşmiş, toplumsal törelerle bütünleşmiş eşiklerini hep birlikte yaşamanın ve yaşatmaya çalışmanın önemini kavradığımızda, bir toplumun parçası olmanın hissini tatmış olacağız.</p>
<p>Çağdaş dünyanın modern kisvesinde eksikliğini hissettiğimiz değerler, Anadolu’da bin bir renklerle yaşamaya devam etmektedir. Bu renkler, kendi gök kubbemizin üzerinde gökkuşağı gibi bizi kuşatmaktadır.</p>
<h4><strong>Son Yerine</strong></h4>
<p>Gelenekten geleceğe yürürken kültürel kodları görmek ve onları yeniden okumak hem hayatı daha anlamlı kılacak, hem de geleceği daha sağlam inşa etmiş olacağız. Unutulan ve yok sayılan her gelenek, toplumun yapı taşlarından birinin sökülmesi anlamına geleceğinden, bunlar zamanla çöküşe ve yok olmaya neden olacaktır. Modernleşme yok etmek değil, dönüştürerek zenginleştirmek ve anlamlı kılmak olarak anlaşıldığında, gelenekler ötelemek mümkün olmayacak, daha değerli kılacaktır. Postmodern adını verdiğimiz ve herkesin kendince bir tanımını yaptığı bu dünyada, çoğu kimsenin kendi kimliğini doğru anladığını çoğu zaman görememekteyiz. Son söz olarak geleneğin kodlarını eşiklerde ve onları atlarken oluşturduğu gizemde aramak ve somutlaştırmak zorundayız.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. Gıyasettin AYTAŞ</strong></span></a>
</p><p>Gazi Üniversitesi, <a href="mailto:gyasettina@gmail.com"><em>gyasettina@gmail.com</em></a></p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Corona Günlerinde Teravih ve Oruç</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/corona-gunlerinde-teravih-ve-oruc</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/corona-gunlerinde-teravih-ve-oruc</guid>
<description><![CDATA[ Corona Günlerinde Teravih ve Oruç
“Hiç değilse emekli olmuş din adamlarını, kendi aralarında ve kapı arkalarında konuştukları gerçek İslam’ı anlatmaya davet ediyorum.” şeklindeki sosyal medya paylaşımımızın beğeni rekorları kırdığını görünce, hazır Ramazan yaklaşmışken ve Teravih Namazı üzerindeki tartışmalar sürerken, bu konu üzerinde biraz daha ayrıntılı durmam gerektiğini düşündüm. Umarım herhangi bir gaf yapmadan, herhangi bir pot kırmadan, softalar tarafından “Din […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c464941331.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:46 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Corona, Günlerinde, Teravih, Oruç</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2021/01/%C3%96mer-Sa%C4%9Flam.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2021/01/Ömer-Sağlam.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2021/01/Ömer-Sağlam-768x432.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/corona-gunlerinde-teravih-ve-oruc.html">Corona Günlerinde Teravih ve Oruç</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Ömer SAĞLAM</strong></span></a>
</p><p>“Hiç değilse emekli olmuş din adamlarını, kendi aralarında ve kapı arkalarında konuştukları gerçek İslam’ı anlatmaya davet ediyorum.” şeklindeki sosyal medya paylaşımımızın beğeni rekorları kırdığını görünce, hazır Ramazan yaklaşmışken ve Teravih Namazı üzerindeki tartışmalar sürerken, bu konu üzerinde biraz daha ayrıntılı durmam gerektiğini düşündüm. Umarım herhangi bir gaf yapmadan, herhangi bir pot kırmadan, softalar tarafından “Din Düşmanı” olarak yaftalanmadan çıkarım meselenin içinden.</p>
<p>Öncelikle belirtmem gerekirse; “Acaba din adamları, Müslümanlara gerçek İslam’ı anlatmıyorlar mı, şu halde İslam diyerek anlattıkları nedir?” diye bir soru gelebilir akıllara. Bu soruya cevap verme konusunda kendimi fazla yetkin görmüyorum ama okuduklarımdan ve bizzat şahit olduklarımdan hareketle, din adamlarının dini anlatma konusunda bazı sıkıntılarının olduğunu biliyorum.</p>
<p>Özellikle Devlet Memuru statüsünde olanlar, Diyanet kurumunun dayattıkları dışında söz söyleme ve düşünce açıklama konusunda son derece temkinli ve çekingen davranmakta, devlet memuru olmayanlardan bir kesim hurafe, batıl inanç ve uydurma hadisleri din diye anlatmakta, bir kısmı ise ayet ve hadislerde kaynağı olmayan indî düşüncelerini dinden bir parçaymış gibi aktarabilmektedirler.</p>
<p>Devlet memuru olmayanlara herhangi bir sözümüz yok; ancak devlet adına ve devlet memuru kimliği ile dini anlatan insanların biraz daha cesur olmaları gerektiğine inanıyorum. Daha doğrusu bu insanların, kendi aralarında ve kapalı ortamlarda anlattıkları dini gerçekleri, bir şekilde Müslümanlara aktarmalarının zaruri olduğuna kaniyim. Çünkü ben onların içinde yaklaşık 21 sene bulundum, özel sohbetlerine katıldım ve o sohbetlerde konuştukları bazı hususları, topluma aynı şekilde aktaramayacaklarını bizzat kendilerinden duydum. Üzülerek görüyorum ki; onlardan birçoğu emekli olduktan sonra bile, tıpkı devlet memuru oldukları sırada davrandıkları gibi davranmaya, hikaye, menkıbe, hurafeye dayalı anlatılar aktarmaya devam ediyorlar çeşitli ortamlarda.</p>
<p>Onlardan, içlerinden en aydınlarından olduğuna inandığım ve kendisine saygı duyduğum üst düzey emekli bir din adamı geçenlerde sosyal medya hesabında şöyle bir paylaşımda bulunmuş:</p>
<p>“Kanuni döneminde, sarayın bahçesinde bir ağacı karınca sarmış. Karıncaları öldürme kararı alan hükümdar durumu birde şeyhülislam Ebussud’a sorma ihtiyacı duymuş ve demiş ki:</p>
<p>‘Dırahtı (ağacı) sarmış olsa ger karınca<br>
Zararı var mı karıncayı kırınca.’</p>
<p>Ebussuud’da ;</p>
<p>‘Yarın divanına Hakkın varınca<br>
Süleyman’dan alır hakkın karınca.'”</p>
<p>Aynı seviyedeki bir din adamı arkadaşı da “Enfes bir incelik!” şeklinde yorum yapmış.</p>
<p>Aktardığı bu tarihi anekdot, bilinen, meşhur bir anekdottur aslında. Şeyhülislamların, padişahların üzerindeki etkisini anlatmak için örnek olarak anlatılır durur dilden dile. Yani bununla demek istenir ki; Şeyhülislamlar, gerektiğinde Muhteşem Süleyman’a bile posta koyabilmişlerdir!</p>
<p>Dayanamadım ve aynı yerde şu yorumu yaptım:</p>
<p>“Ağacın, karıncaların hücumuna uğraması, aslında o ağacın hasta olduğunu göstermektedir. Ağacın mı feda edilmesi gerekir, yoksa karıncaların mı? Hele de o ağaç bir meyve ağacıysa. Gerçek İslam işte burada ortaya çıkar. Bir taraftan ‘İslam akıl dinidir. Akla hitap eder. Aklı olmayanlar mükellef sayılmazlar’ deyip, bir taraftan da, günahtır diyerek tarımsal verimi düşüren haşeratla mücadeleyi bıraktıracak şekilde fetvalar vermek, İslam’a uygun değildir. Benim İslam anlayışım da böyledir. Unutulmasın ki; bu Ebussud Mehmet Efendi, Yezidilerin ve Alevilerin katli vaciptir şeklinde fetvalar veren adamdır. Demek ki; bu enfes incelik sahibi Ebussud’a göre; Yezidiler ve Aleviler karıncalardan bile daha değersizler! Unutmayın ki; onun verdiği fetvalar, Anadolu’daki Türk ve Türkmen varlığının kıyıma uğramasında esas teşkil etmiştir.”<a href="https://www.altayli.net/corona-gunlerinde-teravih-ve-oruc.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a></p>
<h4><strong>Hanefi İslam’ı Anlatanlar İmam Ebu Hanife Gibi Davranmalıdırlar!</strong></h4>
<p>Bilindiği gibi Türkiye’deki ve Türk dünyasında yaşayan Türkler umumiyetle Hanefi mezhebine, yani İslam’ın Hanefilerce (Türklerce) yapılmış yorumuna tabidirler. Azerbaycan, İran ve Irak’taki bir kısım Türkler ve Türkmenler istisna tutulursa, Balkan’dan Baykal’a kadar uzanan coğrafyadaki Müslüman Türkler arasındaki durum genelde böyledir. Bu sebeple olacak, Diyanet İşleri Başkanlığı da Hanefi Mezhebi üzerine anlatır ve uygular İslam’ı.</p>
<p>Oysa bilenmelidir ki; Hanefi Mezhebi’nin düşünce öncülü ya da fikir babası olan İmam-ı Azam Ebu Hanife, dini görüşlerini açıklarken siyasi iktidarların baskısından bağımsız olarak hareket etmiş, sadece Kur’an ayetlerini, sahih hadisleri, aklı, bilimi ve hayatın gerçeklerini esas almıştır. Merhum Yaşar Nuri Öztürk’ün dediğine göre; onun fetvalarında “Maslahat” önemli bir yer tutar.<a href="https://www.altayli.net/corona-gunlerinde-teravih-ve-oruc.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a> Yani İmam Azam, naslara dayanmayan hususlarda, değişen şartlara, ihtiyaçlara ve ulaşılan yeni bilgilere göre; verilen fetvaların değişebileceğini savunmuş ve kendisi de bizzat öyle de yapmıştır. Düşüncelerinde bağımsız hareket ittiği için de kendisine  teklif edilen devlet memuriyetlerini kabul etmemiştir.</p>
<p>Çünkü o, aynı zamanda ticaretle uğraştığı için geçim sıkıntısı çekmemiş, siyasi iktidarların sağlayacağı maişete ihtiyaç duymamıştır. Bu sebeple de düşüncelerini özgürce ifade edebilmiştir. Gelin görün ki onun bu durumu, sürekli olarak siyasi iktidarların kadrine uğramasına sebep olmuş, siyasi iktidarlar tarafından bir nevi muhalefet lideri ve hizip başı olarak görülmüş, bu sebeple önce Emeviler tarafından, arkasından da Abbasiler tarafından zindanlara atılmış, dövülmüş, işkencelere maruz kalmış ve Abbasi zindanlarında ölmüştür. Bu anlamda Ebu Hanife, Sokrates ile aynı kaderi paylaşmıştır denilebilir. İşte biz bu sebeple diyoruz ki; din adamları, hiç değilse emekli olduktan sonra Ebu Hanife’nin izinden gitmeye çalışmalıdırlar. Çünkü memuriyetleri sırasında kısıtlı da olsa onun görüşlerini anlatarak geçimlerini sağlamışlardır!</p>
<h4><strong>Teravih Namazı ve Sokağa Çıkma Yasağı</strong></h4>
<p>Şimdi de geçelim, dilimizin döndüğü, aklımızın erdiği kadarıyla bizim din adamlarının, kendi aralarında ve kapalı ortamlarda anlattıkları, akıl ve bilimin ışığında şekillenen gerçek İslam’dan birkaç ayrıntıyı aktarmaya.</p>
<p>Bir okuyucum, toplu iftar ve toplu sahur yemeklerinin yasaklanmasına mukabil, Teravih Namazı’nın ve cemaatle kılınan Cuma Namazı’nın serbest bırakılmasından ve sair günlerde olduğu gibi Ramazan boyunca da camilerin açık tutulmasından hareketle, aslında ülkenin Cumhurbaşkanına veya Sağlık Bakanı’na sorması gereken soruyu bize sormuş ve demiş ki:</p>
<p><em>“Teravih namazı sokağa çıkma yasağının olduğu saatlerde değil mi hocam?”</em></p>
<p>Bence de sorulması gereken haklı bir soru. Zira mesela Ankara’da ilk Teravih’in başlama saati 20.54, son Teravih’in başlama saati 21.35. Yani sokağa çıkma yasağının uygulandığı saatlere rast geliyor Teravih Namazı. Bu durumda, polisin sokağa çıkma yasağını delenlere 3.150 TL. idari para cezası yazabilmek için adeta sürek avına çıktığı bir zamanda, Teravih Namazı için sokağa çıkma yasağının delinmesine göz yumulması, en başta Anayasa’da yerini bulan Eşitlik ve Hukuk Devleti ilkelerine aykırıdır! Dinin özüne uygun olduğu da düşünülemez. Çünkü dinde de eşitlik vardır ki; bunun delili <strong>“Sizin dininiz size, benim dinim</strong> bana”<a href="https://www.altayli.net/corona-gunlerinde-teravih-ve-oruc.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a> ve <strong>“Dinde zorlama</strong> yoktur”<a href="https://www.altayli.net/corona-gunlerinde-teravih-ve-oruc.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a>ayetleridir.</p>
<p>Demek istediğim şudur; belli saat aralığında da olsa, “Teravih Namazı” diyerek Müslüman vatandaşlara sokağa çıkma izni verip, başka din mensuplarını veya dinsizleri evlerine hapsetmek, çıkanlara cezai müeyyide uygulamak, dinin özüyle çelişmektedir.</p>
<p>Üstelik o saatlerde sokakta bulunan insanlardan kimin Teravih Namazı için, kimin başka amaçlarla sokağa çıktığını nasıl ve nereden bileceksiniz? Yoksa Teravih Namazı kılacaklara ayrı bir kimlik kartı veya en azından Cami imamları tarafından <strong>“Cemaatimdendir”</strong> şeklinde bir <strong>“Berat”</strong> belgesi mi verilecektir? Peki aynı izin belgesinden başka amaçlarla edinmek isteyenler de çıkarsa buna nasıl engel olacaksınız? Ya imamlar, böyle bir belgeyi menfaat karşılığı vermeye kalkışırsa!</p>
<p>Oysa vücut ve toplum sağlığını korumak farz, camide cemaatle namaz kılmak ve Teravih Namazı sünnettir. Farzın söz konusu olduğu yerde sünnet yürürlükten kalkar. Kur’an’da yer alan <em>“… Güçsüzlere, zayıflara, hastalara sorumluluk</em> yoktur”<a href="https://www.altayli.net/corona-gunlerinde-teravih-ve-oruc.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a> ayetini dikkate aldığımızda; bize göre; salgın ortamında, bulaş ihtimalini bile bile kalabalıklara girmek, dinin yükümlülüklerinden kurtulmak için hastalanmaya maksatlı olarak yol aramak anlamına gelmektedir. Bir başka Kur’an ayetinde ise çok daha açık bir ifade <em>ile “Kendi kendinizi tehlikeye</em> atmayın”<a href="https://www.altayli.net/corona-gunlerinde-teravih-ve-oruc.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a> deniyor.</p>
<p>Hz. Peygamber, insanoğlunun kıymetini yeterince takdir edemediği iki büyük nimetin, sağlık ve boş vakit olduğunu söylemiştir bir hadisinde.<a href="https://www.altayli.net/corona-gunlerinde-teravih-ve-oruc.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a></p>
<p>Pandeminin başlangıcında Diyanet İşleri Başkanı’ndan Cumhurbaşkanına varıncaya kadar hemen bütün devlet erkanının telaffuz ettiği bir hadiste ise Hz. Peygamber şöyle demiştir: <em>“</em><strong><em>Taun</em></strong><em>(veba), bir azaptır. Beni İsrail’den bir kavme, yahut sizden önce geçen bir ümmete gönderilmiştir. Siz bir yerde onu(onun çıktığını) duydunuz mu, o taunlu yere gitmeyiniz! İçinde bulunduğunuz bir yerde de taun zuhur ederse, ondan kaçarak oradan</em> çıkmayınız!”<a href="https://www.altayli.net/corona-gunlerinde-teravih-ve-oruc.html#_edn8" name="_ednref8">[8]</a></p>
<p>Yukarıdaki ayet ve hadislerden hareketle diyebiliriz ki; cemaatle namaz, bulaş konusunda tehlikeli ortamlardandır; ilahi emir gereğince cemaatle namazdan uzak durmak gerekir. Ayrıca bize göre; salgın ve bulaşıcı hastalık günlerinde “Camiye gitme” ve “Cemaatle Teravih Namazı kılma” sünnetlerinin terk edilebileceği, hatta camilerin kapatılması gerektiği gerçeği apaçık ortadadır. Salgın günlerinde uygulanan camileri kapatma tedbiri İslam’ın ruhuna da uygundur. Camilerin ibadete açık tutulması, sanırım, tıpkı İstanbul Sözleşmesi’nden çıkılması girişiminde olduğu gibi, bazı toplum kesimlerinden gelen baskılar sonucudur ve siyasi kaygılarladır. Zira birkaç gün önce dinci bir vakıf adına atılan <em>“</em><em>Ramazan’ın sönük geçmesine izin vermeyin! Müslümanlar, Ramazan ayında camilerin kapatılmaması ve Ramazan Ayının sönük geçmemesi için mücadele vermek zorundadır. Ramazanı sönük geçirtecekler” </em>şeklindeki twit, bizi ister istemez böyle düşünmeye sevk etmektedir.</p>
<p>Oysa tıpkı Kurban ibadeti gibi Teravih Namazı da tartışmalı bir ibadettir. Peygamber camide cemaatle kıldığı gibi evde tek başına da kılmıştır. Hz. Ömer döneminde camide cemaatle kılınmaya başladığı, dolayısıyla Hz. Peygamber’in değil, sahabenin sünneti olduğu konusunda rivayetler vardır. Sözlükte “rahatlatmak, dinlendirmek” anlamındaki <strong>Tervîha</strong> kelimesinin çoğulu olmakla <strong>Terâvîh</strong> Namazı, bir anlamda akşam iftarda tıka basa yenilen yemeklerin daha kolay sindirilmesi için ihdas olunmuş gibi bir anlam taşımaktadır. <em>“Bir nevi kültür-fizik ve spor hareketleridir”</em> demek istemiyoruz ama, kaynaklarda bulunan bu tür bilgilerden sanki böyle bir anlam çıkmaktadır. Esasen, din adamlarının kapalı kapılar arkasındaki konuşmaları da bu meyandadır.</p>
<p>Teravih Namazı, tamamıyla hadislere ve sünnete dayanmakta olup, ayet anlamında bir delili bulunmamaktadır. Bazı kaynaklarda<em> “Konuya ilişkin bazı hadislerden hareketle İslâm âlimleri, teravih namazının erkek ve kadın her Müslüman için sünnet olduğu konusunda görüş birliğine varmıştır…”</em> şeklinde bilgiler de bulunmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/corona-gunlerinde-teravih-ve-oruc.html#_edn9" name="_ednref9">[9]</a></p>
<p>Salgının başlangıcında camileri kapatıp, farz olan Cuma Namazı’nı ve Vacib olan Bayram Namazlarını bile yasaklayanların, bu satırların yazıldığı 1 Nisan itibarıyla vaka sayısının 40.806’yı, vefat sayısının 176’yı bulduğu bir zamanda, Hz. Peygamber’e mi yoksa sahabeye mi ait bir sünnet namaz olup olmadığı bile tartışmalı olup, evlerde kılınması da caiz olan Teravih Namazı konusundaki görüşlerini yeniden gözden geçirmelerini tavsiye ederiz. Çünkü kişi ve toplum sağlığını korumak, ihtiyaç sahiplerinin ihtiyacını gidermek de bir ibadettir. Hadis kaynaklarından Taberâni’de de bulunduğu söylenen bir rivayete göre; Hz. Peygamber <em>“Farzlardan sonra en kıymetli amel, Müslüman kardeşini sevindirmektir.”</em> demiştir. Sıhhatine kavuşan korona hastalarının ve yakınlarının duyduğu sevinç az şey midir? Sizin hangi bireysel ibadetiniz, hangi orucunuz veya namazınız onları o kadar sevindirebilir?</p>
<h4><strong>Filyasyon Ekipleri Oruç Tutmayabilirler!</strong></h4>
<p>Din adamları, kâfirlikle, zındıklıkla ve mülhitlikle itham edilmekten korktukları için bu konulara fazla giremiyorlar anlaşılan. Zira dün, sosyal medya sayfasında uyduruk kandil kutlamaları dışında din adına iki cümlelik bir düşünce bile ortaya koyamayan çağdaş görünümlü kazmanın birisi, bizi de <strong>“İslam Düşmanı”</strong> olarak damgalamış.</p>
<p>Yanılıyor olabilirim ama fiziki görüntüsü itibarıyla hiç de dindar birisine benzemeyen bu kazma, hazır bizi İslam Düşmanı ilan etmişken, haddimizi aşarak bir görüşümüzü de açıklamış olalım yeri gelmişken:</p>
<p>Umum ulemanın görüşüne göre; bazı insanlar sürekli olarak, bazıları ise geçici olarak Ramazan orucundan muaftırlar. Geçici olarak muaf olanlar, içinde bulundukları oruç tutmayı engelleyen veya zora sokan sebep ortadan kalktıktan sonra tutamadıkları gün sayısınca oruç tutarlar. Bunlar, hamile, lohusa (emzikli) ve regl halindeki kadınlar ile sonradan iyileşebilecek hastalığı olanlar, sefere çıkanlar ve oruç tutamayacak derecede zor işlerde çalışanlardır.</p>
<p>Kanaatimizce; Kovit-19 salgınıyla uğraşan sağlık çalışanları, yani gerek hastanelerde, gerekse filyasyon ekiplerinde olmak üzere; salgınla mücadele eden sağlık çalışanları (elbette bu işlerde görev alan diğer görevliler de), bize göre; ağır işlerde çalışanlar ve sefere çıkmış insan statüsündedirler ve bu görevleri bitinceye kadar oruç tutmayabilirler. Buradaki seferden maksat yolculuktur.<a href="https://www.altayli.net/corona-gunlerinde-teravih-ve-oruc.html#_edn10" name="_ednref10">[10]</a></p>
<p>Kur’an’da şöyle buyrulur: <em>“…Bir cana kıymaya veya yeryüzünde fesat çıkarmaya karşılık olması dışında, kim bir kimseyi öldürürse bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de bir can kurtarırsa bütün insanların hayatını kurtarmış gibi</em> olur.”<a href="https://www.altayli.net/corona-gunlerinde-teravih-ve-oruc.html#_edn11" name="_ednref11">[11]</a> Pandemi ile mücadele eden sağlık çalışanları ve filyasyon ekipleri, bu ayetin kapsamına girmekte olup, eğer oruç tutmaları halinde verdikleri hizmette aksama, gevşeme yaşanacaksa ve dolayısıyla salgın genişleyecekse, vaka ve ölü sayısında artış olacaksa, bu insanların oruç tutmamaları çok daha efdaldir. Onların yaptıkları iş, umulur ki; Allah katında oruç tutmalarından çok daha sevimli ve sevaptır.</p>
<p>Zira oruç ve namaz gibi ibadetler, Tanrı’ya karşı şükür borcudur. Ödenmemesi durumunda umulur ki; Tanrı tarafından affedilir. Ancak toplum hizmeti, kul hakkıyla ilgili bir ibadettir. Aksatılırsa kul hakkına girer. Kur’an’da şöyle denilmektedir: <em>“Haklı bir sebep olmadıkça Allah’ın dokunulmaz kıldığı cana kıymayın. Bir kimse haksızlıkla öldürülürse velisine yetki verdik; ancak o da öldürme hususunda sınırı aşmasın; çünkü o, yeterince yardıma mazhar</em> olmuştur.”<a href="https://www.altayli.net/corona-gunlerinde-teravih-ve-oruc.html#_edn12" name="_ednref12">[12]</a></p>
<p>Oruçlu olduğunu gerekçe göstererek hastasına müdahale etmemesinden veya orucun etkisiyle görevini yapamayacak duruma gelmesinden dolayı bir insanın ölümüne sebep olan sağlık çalışanı, haklı bir sebep olmadıkça Allah’ın dokunulmaz kıldığı cana kıymış olacaktır…</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Ömer SAĞLAM</strong></span></a>
</p><hr>
<div><span><strong><u>Dipnotlar:</u></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/corona-gunlerinde-teravih-ve-oruc.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> https://www.youtube.com/watch?v=TCV4MPrAkRo <strong>& </strong>https://www.hurriyet.com.tr/gundem/bekir-bozdag-500-yillik-fetvaya-aciklik-getirdi-22417145?fbclid=IwAR32RJ0J_PYaBwNj5jLIof6o4XaNW19QrbYlggDMfAIt7L2ys8aXtD7z8u4</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/corona-gunlerinde-teravih-ve-oruc.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> Bir fıkhi terim olarak “Maslahat, nasların kapsamına girmeyen ya da kıyas yoluyla nâsta düzenlenmiş bir olaya bağlanamayan fıkhî bir meselenin hükmünü, şer’an itibar edilebilir maslahatlara ve İslâm fıkhının genel ilkelerine göre belirleme yöntemini ifade eder.” Bkz. TDV İslam Ansiklopedisi “İstihlâh” maddesi, https://islamansiklopedisi.org.tr/istislah</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/corona-gunlerinde-teravih-ve-oruc.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> Kur’an-ı Kerim, Kâfirûn Suresi, 109/6</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/corona-gunlerinde-teravih-ve-oruc.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> Kur’an-ı Kerim, Bakara Suresi, 2/256</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/corona-gunlerinde-teravih-ve-oruc.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> Kur’an-ı Kerim, Tevbe Suresi, 9/91</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/corona-gunlerinde-teravih-ve-oruc.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> Kur’an-ı Kerim, Bakara, 2/195.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/corona-gunlerinde-teravih-ve-oruc.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> Buhari, Rikak, 1, (VII, 170)</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/corona-gunlerinde-teravih-ve-oruc.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> <strong>Buhari</strong>, C.9, H.no: 1417, s. 206, 207; <strong>Müslim,</strong> C.7, H.no: 92(2218)</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/corona-gunlerinde-teravih-ve-oruc.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> Ayrıntılı bilgi için bkz. https://islamansiklopedisi.org.tr/teravih</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/corona-gunlerinde-teravih-ve-oruc.html#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> Bu yolculuk, 90 km.yi aşan ve gidilen yerde 15 günden daha az süre ile kalmayı gerektiren yolculuktur ki; bu durumdaki insanlar dinen “Seferî” olarak nitelendirilmektedir.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/corona-gunlerinde-teravih-ve-oruc.html#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> Kur’an-ı Kerim, Mâide, 5/32</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/corona-gunlerinde-teravih-ve-oruc.html#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> Kur’an-ı Kerim, İsrâ Suresi, 17/33.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Priskos’un Eserinde Yer Alan Türk Adetleri</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/priskosun-eserinde-yer-alan-turk-adetleri</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/priskosun-eserinde-yer-alan-turk-adetleri</guid>
<description><![CDATA[ Priskos’un Eserinde Yer Alan Türk Adetleri
Avrupa Hunlarının tarihi hakkında önemli bilgiler veren Priskos, Propontis (Marmara Denizi) kıyısında Panium olarak adlandırılan yerde dünyaya gelmiştir. 410-420 yılları arasında doğduğu tahmin edilen Priskos’un 472’de öldüğü düşünülmek­tedir. İmparatorluk memuru Maximinus ile kurduğu dostluk sayesinde İmparator II. Theodosius (408-450) tarafından 449 yılında Attilla’ya gönderilen elçilik heyetinde yer almıştır. He­yette aktif rol alan Priskos, Theodosius’a kızgınlığı […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4647f3c01.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:46 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Priskos’un, Eserinde, Yer, Alan, Türk, Adetleri</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2021/04/Attila.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/priskosun-eserinde-yer-alan-turk-adetleri.html">Priskos’un Eserinde Yer Alan Türk Adetleri</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Eren Fehmi EROĞLU</strong></span></a>
</p><p>Avrupa Hunlarının tarihi hakkında önemli bilgiler veren Priskos, Propontis (Marmara Denizi) kıyısında Panium olarak adlandırılan yerde dünyaya gelmiştir. 410-420 yılları arasında doğduğu tahmin edilen Priskos’un 472’de öldüğü düşünülmek­tedir. İmparatorluk memuru Maximinus ile kurduğu dostluk sayesinde İmparator II. Theodosius (408-450) tarafından 449 yılında Attilla’ya gönderilen elçilik heyetinde yer almıştır. He­yette aktif rol alan Priskos, Theodosius’a kızgınlığı sebebiyle elçileri kabul etmek istemeyen Atilla’yı ikna etmiş ve elçileri kabul etmesini sağlamıştır. Elçilik görevinden sonra 8 ciltlik bir eser yazmıştır. Eserinde sadece Doğu Roma İmparatorluğu değil, çeşitli devletlerden ve topluluklardan da bahseden Priskos, aktardıkları ve anlatımıyla kendisinden sonra gelen Iordanes, Evagrius, Ioannes Malalas, Theophanes gibi önemli Doğu Roma tarihçilerini etkilemiş, eserlerinde kendisinden yazar, tarihçi olarak bahsedilmiştir.</p>
<p>Eserinde başta Hunlar olmak üzere çeşitli topluluklar hakkın­da birçok olumsuz ifade kullanan Priskos’un neden böyle bir tutum izlediği düşünüldüğünde, yaşadığı dönem ve öncesin­deki siyasi olaylardan dolayı olduğu görülür. III. yüzyılda en geniş sınırlarına ulaşan Roma İmparatorluğu, bu yüzyılın ikinci yarısından itibaren hızlı bir çöküş sürecine girmiştir. İmparatorluk, egemenliği altındaki Gotlar, Alanlar başta olmak üzere çeşitli topluluklarla yoğun mücadelelere girişmiştir. Yaşanan bu sancılı süreç sonucunda 285 yılında İmparator Diacoletian yönetimi kolaylaştırmak amacıyla imparatorluğun ayrılma sü­recini başlatmıştır. IV. yüzyılda İmparator Konstantin Byzantium (Konstantinopolis/İstanbul) kentini imparatorluğun yeni başkenti ilan etmiş ve 395’te I. Theodosius’un ölümü ile Roma İmparatorluğu Doğu ve Batı olarak ikiye ayrılmıştır.</p>
<p>Roma, bu çalkantılı dönemi yaşarken evvelden Asya’da bulu­nan Hunlar, III. yüzyılda devletlerinin sona ermesiyle batıya doğru göç etmeye başla­mış, Aral Gölü ile Kafkas Dağları’nın kuzeyi arasın­daki sahaya yerleşmişlerdir. Hunlar daha sonra tekrar batı yönlü harekete geçmiş ve 374’te Volga kıyılarında yoğunlaşmışlardır. Bura­da Ostrogotlarla yaptıkları savaşta onları yenilgiye uğratmışlardır. Hunlar ardından Vizigotlarla mücadele etmişlerdir. Onları baskı altına alarak batıya göç etmelerini sağlamışlar; böylece Avrupa’nın siyasi ve etnik çehresini değiştiren ünlü Kavimler Göçü’nü başlatmışlardır. İlerleyen yıllarda bazı Germen topluluklarını da itaat altına alan Hunlar, Balkanlardan Avrupa’nın içlerine dek uzanan bir egemenlik tesis etmişlerdir.</p>
<p>Uldız, Karaton ve Rua dönemlerinde Doğu ve Batı Roma ile yoğun diplomatik ve askeri mücadele­lerde bulunan Hunlar, Attila’nın önderliğinde en güçlü dönem­lerine ulaşmışlardır. Hunların Avrupa’da büyük bir egemenlik kurmasını hiçbir Romalı kabullenememiştir. Priskos, Antik Yunan’dan gelen bir asabiyet ve anlayışla, tıpkı diğer Romalılar gibi, Hunları “barbar” olarak nitelendirmiştir. Ancak onun bu olumsuz özelliğine rağmen eseri, V. yüzyıldaki Hun faaliyetle­rinin ana kaynağı olmuştur. Hun adetleri ve kültürü hakkında da önemli bilgiler veren Priskos, eserinde o dönem Romalılar­la ilişkide bulunan Ogur, Onogur, Sarı Ogur ve Akhunlardan bahsetmiş, Türk boylarının Avrupa’daki dağılımı hakkında gü­nümüze ışık tutmuştur.</p>
<h3><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-92458" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2021/04/Attila-03.jpg" alt="" width="1050" height="710"></h3>
<h3><strong>Devlet Yönetimi</strong></h3>
<p>Tarihin ilk devirlerinden itibaren teşkilatçılıklarıyla diğer millet­lere karşı her zaman üstün olan Türkler, kurdukları devletlerle ve gerçekleştirdikleri siyasi teşkilatlanmalarla dünya tarihinde önemli rol oynamış, yönetim alanında diğer milletlere örnek olmuşlardır. Bu durum, onların devlet yönetiminde temel al­dıkları töre adlı kanunlardan ve uygulamalardan kaynaklan­mıştır. Törelere sıkı sıkıya bağlı oldukları bilinen Hunlar, bu özelliklerini Avrupa’da da sürdürmüşlerdir. Hun topraklarını gezen Priskos da şahit olduğu töreleri eserine aktarmıştır.</p>
<p>Mü­verrih eserinde, Doğu Roma ve Hunlar arasında imzalanan Margus Antlaşması gereği Romalıların, Hunlardan kaçan ve yönetici sülalesinden gelen iki kişiyi onlara teslim ettiğini; Hunların da kaçakları halkın gözü önünde çarmıha gererek öldür­düğünü bahsetmiştir. Priskos, eserinin ilerleyen sayfalarında da benzer bir olayı anlatmıştır. Aralarında yönetici sülalesine mensup bazı kişilerin de bulunduğu ve Atilla emrinde askerlik yapmayı reddetmiş bir grup Hun kaçağının, Doğu Romalılara sığınmıştır. Yaşanan bu olayı unutmayan Atilla ise Gelibolu’da Doğu Romalılarla imzalanacak barış antlaşmasında kaçakların iadesini şart koşmuştur. Antlaşmanın gerçekleşmesini isteyen Doğu Romalılar ise kaçakları Hunlara teslim etmişler, Hunlar da orada kaçakları infaz etmiştir.</p>
<p>Hunların ülkeden kaçanlara karşı gösterdiği bu sert tutum, ta­rihin ilk devirlerinden itibaren Türklerde var olan yurda, va­tana bağlılık, devlete itaat bilincinden ve devlete, orduya baş kaldıranların cezalandırılması töresinden kaynaklanmaktadır. Göktürk Yazıtlarında “Ey Türk halkı kötü huyundan vazgeç ve pişman ol! İtaatsizliğin yüzünden seni besleyip doyurmuş olan akıllı hakanın ile bağımsız ve müreffeh devletine karşı kendin hata ettin ve nifak soktun” dizeleriyle yer bulan dev­lete itaat anlayışı, Türk devletlerinde vazgeçilmez kural ol­muştur. Hali hazırda büyük bir suç olan devlete itaat etmeme, başka devletlere sığınma durumu gerçekleştiğinde affedilmez bir hale gelmiştir. Bu eylemi gerçekleştirenler her daim, kim olurlarsa olsunlar yöneticiler tarafından takip edilmiş, sığın­dıkları devletlerden istenmişlerdir. Atilla’nın yaptığı bu tutu­mu, Roma’ya sığınan kaçakları talep eden Avar Hakanı Bayan başta olmak üzere, çeşitli Türk hükümdarları gerçekleştirmiş, en son örneği de kendisine isyan eden Şehzade Bayezid’i talep eden II. Selim olmuştur.</p>
<p>Türk töresiyle ilgili Priskos tarafından anlatılan bir başka du­rumsa devletin üst kademelerindekilerin hükümdara olan bağlılığıdır. Eserde, Hun komutanı olan Edekon’un Romalı­lara Atilla’nın mektubunu getirdiğinde, Romalıların Edekon’a kendi saflarına geçmesi için yüklü miktarda para teklif ettiği ve Atilla’ya karşı suikast düzenlemelerinde yardımcı olmalarını istedikleri aktarılmıştır. Edekon bu teklifi “Beyden habersiz kö­lenin ayrılıp gitmesi büyük adaletsizliktir” sözüyle reddetmiş, ardından Romalıların üstelemesi karşısında kabul etmiş gözük­müştür. Ülkeye döndüğünde olayı Atilla’ya detaylıca anlatmış­tır. Romalılar, başarısız girişimin benzerini Atilla’nın bir diğer komutanı Onegesius’a yapmış, o da “Romalılar böyle tatlı dille benim kandırılabileceğimi, efendime hıyanet edebileceğimi mi zannediyorlar? İskit terbiyemi, hanımlarımı, çocuklarımı, so­yumu unutarak Atilla’nın yanında hizmetçi olmayı Romalılar nezdinde zengin bir adam olmaya tercih mi edeceğim?” ceva­bıyla reddetmiştir.</p>
<p>Bu olayın benzeri, Gök Türkler döneminde Çinliler tarafından benzer şekilde tatbik edilmiştir. Orhun Ya­zıtlarında bu durum, Çinlilerin hakana karşı halkı isyana teşvik ettiği, ancak Türklerde hükümdara bağlılığın esas olduğundan gerçekleşmediği şeklinde anlatılmıştır. Türklerde hakana yönet­me yetkisinin Tanrı tarafından verildiğine inanılmakta ve milli kültüre ait inançlara, töreye, ananelere kutsiyet aktarılarak bun­ların korunmasında çok hassas davranılmaktadır. Zira bağım­sızlık yalnız idareciler tarafından değil halk tarafından da ortak bir şuur halinde yaşatılmış, bağımsızlığın temel şartlarından birisi de devleti, milleti nizama sokmaya çalışan hakana itaat olmuştur.</p>
<p>Priskos’un eserinde o dönem Türklerinde devlet yönetiminde tarafsızlık ve adaletin temel olduğu, iyi savaşan herkese eşit davranıldığı ve yöneticilerin halkın şikâyetleri karşısında başvuru merci, baş hâkim görevinde olduğunu gösteren durumlar anlatılmıştır. Bunların başında, Grek birisiyle yaptığı sohbet gelmektedir. Köye Romalı Priskos’un geldiğini duyan bir Grek yanına gelmiş ve onunla Yunanca konuşup ona hayat hikâyesi­ni anlatmıştır. Grek, Hunların, Mysorum adlı şehri fethettiğin­de esir düşmüş ve Onegesius tarafından köle olarak seçilmiştir. Onegesius’un emrinde Romalılara ve Akatirlere karşı savaşan Grek, bu savaşlarda üstün yararlılık göstermiş ve bundan do­layı her savaşçı gibi ganimetten pay almıştır. Aldığı ganimeti Onegesius’a vererek özgürlüğüne kavuşmuş ancak Hunlardan gördüğü davranışlar sebebiyle onlarla yaşamaya devam etmiş­tir.</p>
<p>Priskos’a Romalılarda görmediği adaleti, eşitliği ve insani davranışı Hunlarda gördüğünü överek anlatmış, Romalıların bu konularda Hunlardan geri kaldığını belirtmiştir. Grek’in bir esir olduğu halde savaştan pay alması ve bu sayede özgürlüğüne kavuşmasında Türklerdeki ordu-millet anlayışı yatmaktadır. Bu anlayış sonucu kadın-erkek, genç-yaşlı, Türk-yabancı, kısacası toplumdaki herkes gerektiğinde orduda yer almıştır. Bu anlayış “Türk asker doğar, asker yaşar ve asker olarak ölür.” sözüyle kültürde yerini almış, savaşlarda faydalı veya zararlı olanlara mutlaka karşılığı verilmiştir. Öyle ki, iyi savaşan düşman bile olsa saygı duyulmuştur. Bu durumun örneği Avarlarca gerçek­leştirilmiştir. Bulgaristan’ın Filibe şehrini kuşatan Avar Hakanı, şehir halkının cansiparane şehri savunduğunu görünce, şehir halkının cesaretine saygı duyarak kuşatmayı kaldırmış ve gö­nüllü olarak savaştan çekilmiştir.</p>
<p>Priskos’un adalet konusunda örnek verdiği bir diğer olaysa Atilla’nın anlaşmazlık yaşayan köylülerin davalarına bakması olmuştur. Müverrih, Atilla’nın halkın sorunlarını yardımcısı Onegeisus ile dinleyerek durumları hakkında karar verdiğini aktarmıştır<a href="https://www.altayli.net/priskosun-eserinde-yer-alan-turk-adetleri.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a>. Hunlarda görülen bu eylem, Kutadgu Bilig’de “Sen bütün iyilikler için, sebep sen oldun! Hem zorbalığa engel olmaya! Hem de töre ve adalet vermeye!” sözleriyle kendini gösteren, Türk kültüründeki adaletin bey tarafından tahsis edi­leceği anlayışından<a href="https://www.altayli.net/priskosun-eserinde-yer-alan-turk-adetleri.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a> gelmektedir. Bu anlayışın örnekleri hemen her Türk devletinde görülmüştür. Örneğin, Hazar Hakanı iki Müslüman, iki Hristiyan, iki Musevi ve bir Kam’dan oluşan he­yetle davalara bakmış, Altın Orda Hanı mahkemeler için huzu­runda bir adalet divanı kurmuş, Selçuklu ve Osmanlı’da sultan­lar önemli davaları kadılar, imamlar, vezirler ile dinleyerek karar vermiştir. Kısacası bey tarafından adaletin sağlanması, Hunlardan itibaren tarihin her döneminde Türklerde görülmüştür<a href="https://www.altayli.net/priskosun-eserinde-yer-alan-turk-adetleri.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a>.</p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-92456" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-92456" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2021/04/Attila-01.jpg" alt="" width="1050" height="715"><figcaption class="wp-caption-text"><br><strong><span>Attila’nın şöleni (1870) Morthan, Macaristan Ulusal Galerisi. Sağ alt köşede oturan Priskos</span></strong></figcaption></figure>
<h3><strong>Sosyal Adetler</strong></h3>
<p>İstanbul’da aristokrasi içerisinde yaşayan ve sarayın lüks yaşantısına alışkın olan Priskos, eserinde Atilla’nın sıradan yaşantısı ve aristokrat sınıfın olmayışı karşısında şaşırdığını anlatmıştır. Bu konuda ilk örnek olarak Atilla’nın çadırını, askerlerin halkın arasına kurmasını veren yazar<a href="https://www.altayli.net/priskosun-eserinde-yer-alan-turk-adetleri.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a>, Atilla’nın köyüne vardıklarında onun en gösterişli sarayının tahtadan yapıldığını<a href="https://www.altayli.net/priskosun-eserinde-yer-alan-turk-adetleri.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a>, akşam yemeğinde kendilerine ve masadaki Hunlara yemeklerin, içkilerin gümüş tabakta servis edildiği halde Atil­la’ya tahta tabak ve kadehte sunulduğunu aktarmıştır. Priskos, yaşadığı bu olaylardan sonra Hun hükümdarının diğer ordu komutanlarının aksine gösterişsiz elbiselere, silahlara sahip ol­duğunu görmüş, onun emrindeki sıradan askerler gibi görün­düğünü ifade etmiştir<a href="https://www.altayli.net/priskosun-eserinde-yer-alan-turk-adetleri.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a>. Sadece Priskos tarafından değil, Gök Türk Hakanı İstemi’ye elçi olarak giden Menandros tarafından da gözlemlenen hükümdarların sade yaşantısı<a href="https://www.altayli.net/priskosun-eserinde-yer-alan-turk-adetleri.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a>, Türklerde sı­nıf farkının olmamasından ve hükümdarın halktan birisi gibi davranmasından kaynaklanmaktadır. Atilla ile en belirgin şe­kilde vücut bulan bu anlayış, İslamiyet’in kabulünden sonra da sürmüş, Kutadgu Bilig’de “Bey, cömert, alçak gönüllü ve sakin olmalıdır”<a href="https://www.altayli.net/priskosun-eserinde-yer-alan-turk-adetleri.html#_edn8" name="_ednref8">[8]</a> ifadesiyle yerini korumuştur.</p>
<p>Hunlarla bir müddet beraber kalan ve onların yemek, sofra, oturma düzeni, misafir ağırlama gibi çeşitli adetlerine dikkat eden Priskos, eserin satır aralarında bunlardan bahsetmiştir. Atilla ve beraberindekilerle yola çıkan Priskos, yolculukları esnasında Hunların kendilerine “medus” adındaki bal şarabı ve “kamum” dedikleri bira benzeri bir içkiyi ikram etiklerini not düşmüştür<a href="https://www.altayli.net/priskosun-eserinde-yer-alan-turk-adetleri.html#_edn9" name="_ednref9">[9]</a>. Priskos tarafından aktarılan bu durum çeşitli kaynaklarda yerini almıştır. Çin yıllıklarında Hunların darıdan yapılan bir içkiyi<a href="https://www.altayli.net/priskosun-eserinde-yer-alan-turk-adetleri.html#_edn10" name="_ednref10">[10]</a>, Menandros’un seyahat notlarındaysa Gök Türklerin üzümden yapılmadığı belirtilen tatlı bir şarabı tükettikleri<a href="https://www.altayli.net/priskosun-eserinde-yer-alan-turk-adetleri.html#_edn11" name="_ednref11">[11]</a> kaydedilmiştir. İbn Fadlan ise eserinde İslamiyet’e yeni geçmiş Bulgar Türklerinin “sücü” dedikleri bal şerbetini kendi­sine ikram ettiklerini aktarmıştır<a href="https://www.altayli.net/priskosun-eserinde-yer-alan-turk-adetleri.html#_edn12" name="_ednref12">[12]</a>.</p>
<p>Priskos eserinde, gerek Atil­la’nın gerek Hunların önem verdiği bir diğer hususun misafiri ağırlamak olduğunu belirtmiş ve bu konuda çeşitli örneklerden bahsetmiştir. Bunların ilki olarak yolculuklarında fırtınaya tu­tuldukları bir gece bir Hun köyünde ağırlandıklarını anlatmıştır. Geldiklerini öğrenen ve köyün sahibesi olan Bleda’nın dul eşle­rinden birisinin kendilerine ev tahsis ettiğini ve yiyecekler yol­ladığını aktaran Priskos, bu durumun onlarda bir saygı ifadesi olduğunu belirtmiştir. Köyde tecrübe ettiği misafirliğin benze­rini Atilla’dan da gören Priskos, onun yemekte kendisini saygılı davrandığını, sofrada onca önemli Hun komutanı bulunduğu halde, en kıymetli ikinci yer olan sol tarafa kendisini oturttu­ğunu ve Hun Hakanının eline aldığı kadehle sırayla herkesi selamladığını, yemektekilerin de sırayla ayağa kalkıp Atilla’yı selamladıklarını, sağlık dilediklerini, bunların Hunlarda bir adet olduğunu<a href="https://www.altayli.net/priskosun-eserinde-yer-alan-turk-adetleri.html#_edn13" name="_ednref13">[13]</a> aktarmıştır.</p>
<p>Priskos’un karşılaştığı bu adet, ilk Türk topluluklarından itibaren gelen davetliyi onuruna uygun şekilde ağırlamak, en iyi şekilde yemekler ikram etmek, gerekirse ona mahsus kalacağı bir ev açmak şeklinde vazgeçilmez bir gelenek olmuş, konuk aşı, konuk yatağı, konuk evi sözleriyle günümüze dek süregelmiştir<a href="https://www.altayli.net/priskosun-eserinde-yer-alan-turk-adetleri.html#_edn14" name="_ednref14">[14]</a>. Priskos’un karşılaştığı misafirleri kadehle selamlama geleneğiyse kaynağını Gök Tanrı inanışından al­maktadır. Günümüze ulaşan en eski balballarda, kişinin göğüs hizasında tuttuğu kadeh tasviriyle kendini göstermiştir<a href="https://www.altayli.net/priskosun-eserinde-yer-alan-turk-adetleri.html#_edn15" name="_ednref15">[15]</a>. Bu adet, Hunlarda zamanla dini hüviyetinin ya­nında değişik anlamlar kazanmıştır. Düşmandan esir getirine bir kadeh şarapla onurlandırma<a href="https://www.altayli.net/priskosun-eserinde-yer-alan-turk-adetleri.html#_edn16" name="_ednref16">[16]</a>, yabancı devletlerle yapılan antlaşmalarda yemine geçerlilik kazandırma<a href="https://www.altayli.net/priskosun-eserinde-yer-alan-turk-adetleri.html#_edn17" name="_ednref17">[17]</a> gibi anlamlar kazanan kadeh kaldırma, misafiri onurlandırmak amacıyla<a href="https://www.altayli.net/priskosun-eserinde-yer-alan-turk-adetleri.html#_edn18" name="_ednref18">[18]</a> da uygulanmıştır. Priskos’un karşılaştığı bir diğer adet olan misafiri en iyi şekilde karşılamak ve sofrada değer sırasına göre oturtmaksa tarih boyunca sıkça uygulanmıştır.</p>
<p>Dede Korkut Hikâyelerinde Kam Püre’nin oğlu Bamsı Beyrek bölümünde Bayındır Han’ın gelenleri ipek halılar döşeli çadırda karşılaması<a href="https://www.altayli.net/priskosun-eserinde-yer-alan-turk-adetleri.html#_edn19" name="_ednref19">[19]</a> şeklinde vücut bu­lan bu anlayış, gene aynı bölümde yer alan “Bayındır Hanun karşısında Kara Göne oglı Kara Budak yayın dayanup durmışıdı. Sag yanında Kazan oglı Uruz Beg oturmışıdı. Sol yanında Kazılık Koca oglı Yegenek oturmışıdı.”<a href="https://www.altayli.net/priskosun-eserinde-yer-alan-turk-adetleri.html#_edn20" name="_ednref20">[20]</a> sözleriyle Türklerde misafire karşı bir protokol uygulandığının en belirgin örneği olmuştur.</p>
<p>Ancak bu adet Priskos gibi Türk ülkelerini gezen, notlar alan diğer yabancılarda şaşkınlık yaratmış, eserlerinde bunu açık açık belirtmişlerdir. İstemi Yabgu’nun kendisine elçi gelen Roma heyetini kıymetli bir sedirde oturtup İran heyetini basit bir divanda oturtması Roma elçilerini hayrette bırakmış<a href="https://www.altayli.net/priskosun-eserinde-yer-alan-turk-adetleri.html#_edn21" name="_ednref21">[21]</a>, Bulgar Hakanı’nın sofrasındakilere saygı nişanesi olarak et parçaları kesip dağıtması, sofraya kişilerin derecesine göre sırayla oturt­ması İbn Fadlan<a href="https://www.altayli.net/priskosun-eserinde-yer-alan-turk-adetleri.html#_edn22" name="_ednref22">[22]</a> tarafından anlaşılamamış, Özbek Sultanı’nın gözdesi Taytuğli Hatun’un sofranın başına İbn Battuta’yı otur­tup ona saygı nişanesi olarak elleriyle ikramda bulunması ken­disini heyecanlandırmıştır<a href="https://www.altayli.net/priskosun-eserinde-yer-alan-turk-adetleri.html#_edn23" name="_ednref23">[23]</a>. Bunlara benzer tutum da Türk ül­kelerini gezen Avrupalı Barbaro’nın eserinde “İki gün yolculuk yaptıktan sonra Han’ın ikamet ettiği yere vardık. Diğerlerinden önce benim kılavuzuma hürmet gösterdiler. Ona istemeyeceği kadar çok et, ekmek, süt ve diğer şeylerden verdiler<a href="https://www.altayli.net/priskosun-eserinde-yer-alan-turk-adetleri.html#_edn24" name="_ednref24">[24]</a>” sözle­riyle yer almıştır.</p>
<p>Priskos, eserinde Türklerin hediyeye düşkün olduklarını gös­teren ifadeler kullanmış ve bunu verdiği bazı örneklerde izah etmiştir. Dağıttığı hediyeleri detaylı yazmayan yazar, eserinin sadece bir bölümünde, Bleda’nın dul eşine gümüş fincan, kır­mızı deriler, Hint biberi, palmiye meyvesi gibi o coğrafyada bulunmayan şeyleri takdim ettiğini belirterek verdiği hediye­lerden dolayı kadının çok mutlu olduğunu eklemiştir<a href="https://www.altayli.net/priskosun-eserinde-yer-alan-turk-adetleri.html#_edn25" name="_ednref25">[25]</a>. Atil­la’nın “Kreka” adlı hanımına da hediyeler sunduğunu belirten yazar<a href="https://www.altayli.net/priskosun-eserinde-yer-alan-turk-adetleri.html#_edn26" name="_ednref26">[26]</a>, Hun Hakanı’nın hediye konusundaki hassas olduğunu iki örnekle gözler önüne sermiştir. Antlaşmayı sürdürmek iste­yen ve bu amaçla kendisinin huzuruna gelen Batı Roma elçile­rine, önceden kendisine hediye olarak gönderildiğini öğrendiği ancak ulaşmayan altın kadehleri getirmeleri konusunda kızdı­ğını ve antlaşmayı yenilemediğini aktaran Priskos<a href="https://www.altayli.net/priskosun-eserinde-yer-alan-turk-adetleri.html#_edn27" name="_ednref27">[27]</a>, başka bir elçilik heyetinin takdim ettiği hediyelerin büyüklüğü karşısında Atilla’nın etkilendiğini ve barış şartlarına uyacağı konusunda yemin ettiğini belirtmiştir<a href="https://www.altayli.net/priskosun-eserinde-yer-alan-turk-adetleri.html#_edn28" name="_ednref28">[28]</a>.</p>
<p>Priskos’un aktardığı Türklerin he­diyelere düşkün oluşu, VI. yüzyılda Doğu Roma İmparatoru II. Justinos’un da dikkatini çekmiştir. Justinos, barış antlaşması imzalamak istediği Avarlara kıymetli eşyalar yollamış, böylece onları kendi antlaşmaya ikna etmiştir<a href="https://www.altayli.net/priskosun-eserinde-yer-alan-turk-adetleri.html#_edn29" name="_ednref29">[29]</a>. Priskos’un aktardıklarının benzerini diğer seyyahlar da söylemiştir. İbn Fadlan eserinde, Türk ülkelerinden geçen Müslüman tüccarların iyi ağırlanmak istiyorlarsa elbise, karabiber, kuru üzüm, başörtü, ceviz gibi şeyleri karşılaştığı, misafir olacağı Türklere hediye etmesini salık vermiş<a href="https://www.altayli.net/priskosun-eserinde-yer-alan-turk-adetleri.html#_edn30" name="_ednref30">[30]</a>, Carpini ise Türklere notlarında elçi gelen kişilerin asla eli boş gelmemelerini, çünkü yöneticilerin, önemli komutanların, şehir yöneticilerinin gelen elçilerden kıy­metli hediyeler beklediğini, eğer eli boş gelirlerse iyi muamele görmeyeceklerini belirtmiştir<a href="https://www.altayli.net/priskosun-eserinde-yer-alan-turk-adetleri.html#_edn31" name="_ednref31">[31]</a>. Onların bahsettiği bu durumu Çin casusu Wang Yen-Te, ziyaret ettiği Uygur Hakanı Arslan Han’ın sarayında yaşamıştır. Yen-Te, öncesinde hazırladığı ve hakana sunduğu kıymetli hediyelerden dolayı kendisi için eğlenceler düzenlediğini notları arasına yazmıştır<a href="https://www.altayli.net/priskosun-eserinde-yer-alan-turk-adetleri.html#_edn32" name="_ednref32">[32]</a>.</p>
<p>İslamiyet öncesi döneme ait birinci el kaynakların çoğunda sadece çadırda yaşadığı aktarılan Türkler, Priskos’un eserinde değişikliğe uğramıştır. Kitabın bazı yerlerinde Hunların kendilerine ait köylerde yaşadığını söyleyen yazar, eserin iki bölümünde Atilla’nın bugün hala kullanılan üyük/topak ev çadırların formuna benzeyen daire şeklinde ahşap yapılı, ustalıkla yapılmış süslemelere sahip, etrafı süs amaçlı ahşap çitlerle çevrili saraylarda ikamet ettiğini belirtmiştir<a href="https://www.altayli.net/priskosun-eserinde-yer-alan-turk-adetleri.html#_edn33" name="_ednref33">[33]</a>. Yazarın belirttiği bu yerleşik hayat Hunlarda ilk kez M.Ö. III. yüzyılda Mete döneminde görülmüş olup Orhun vadisinde kerpiçten yapılmış evlerin buluntularıyla günümüze ulaşmıştır. Çin yıllık­larında, bazı Hun kavimlerinin başta ağaç kabuklarından imal olmak üzere çeşitli ev ve çadır formlarında toplu halde yaşama­ya başladığı<a href="https://www.altayli.net/priskosun-eserinde-yer-alan-turk-adetleri.html#_edn34" name="_ednref34">[34]</a> ve bunun bir sonucu olarak M.Ö. 36’da etrafı sur­larla çevrili bir şehir kurdukları kaydedilmiştir<a href="https://www.altayli.net/priskosun-eserinde-yer-alan-turk-adetleri.html#_edn35" name="_ednref35">[35]</a>. Hunlar, Avru­pa’ya geldikten sonra bu şehircilik kültürünü sürdürmüş, dört tekerli yük arabalarına kurulu çadırlarda veya toprak üzerine kurulu çadırlarla birlikte, coğrafi şartlar, ekonomik koşullar, hammaddenin kolayca temini gibi sebeplerle ahşaptan evlerde de yaşamışlardır<a href="https://www.altayli.net/priskosun-eserinde-yer-alan-turk-adetleri.html#_edn36" name="_ednref36">[36]</a>.</p>
<p>Yöneticilerin aile yaşantılarını gözlemleyen Priskos, eserinin değişik yerlerinde Türk Hakanlarının tek eşli olmadığını göste­ren ifadeler kullanmıştır. Atilla’nın<a href="https://www.altayli.net/priskosun-eserinde-yer-alan-turk-adetleri.html#_edn37" name="_ednref37">[37]</a> ve ağabeyi Bleda<a href="https://www.altayli.net/priskosun-eserinde-yer-alan-turk-adetleri.html#_edn38" name="_ednref38">[38]</a> ile Akhun yöneticisinin<a href="https://www.altayli.net/priskosun-eserinde-yer-alan-turk-adetleri.html#_edn39" name="_ednref39">[39]</a> eşlerinin çokça olduğunu söylemiştir. Müel­lifin aktardığı birden fazla eş mevzusu aslında İslamiyet öncesi Türk geleneklerinde sadece yöneticilere mahsus olmuş, halk tarafından çoğunlukla uygulanmamıştır. Zira toplumda kadı­na büyük saygı duyulmuş, değer verilmiş, sosyal alanda erkekle denk sayılmış, hatta babadan sonra evin direği görülmüştür. “Tek kadın uğurludur, çifti de kusurludur” sözüyle kendini gösteren kadına duyulan saygı ve tek eşlilik anlayışı, yöneticinin birden fazla eşe sahip olmasına önemli oranda etki etmiştir. Yöneticinin ilk eşinden sonra aldığı diğer eşler kuma sayılmış, ilk eş kadar halktan saygı görmemiştir. Onların doğurduğu ço­cuklar da baş hatunun üzerine kayıtlı sayılmış ve çoğunlukla ilk eşin çocuklarından dolayı tahta çıkamamıştır. Çünkü Türk devletlerinde birden fazla evlenen hükümdarın çocukları ara­sında kutun, soyun devamının sadece baş hatun sayılan ilk eşin doğurduğu çocuklarda olduğu düşünülmüştür<a href="https://www.altayli.net/priskosun-eserinde-yer-alan-turk-adetleri.html#_edn40" name="_ednref40">[40]</a>.</p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-92457" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-92457 size-full" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2021/04/Attila-02.jpg" alt="" width="1050" height="1600" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2021/04/Attila-02.jpg 1050w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2021/04/Attila-02-525x800.jpg 525w" sizes="(max-width: 1050px) 100vw, 1050px"><figcaption class="wp-caption-text"><br><strong><span>Kraliyet Sarayından-Budapeşte 2015 (Foto N. AYGÜN)</span></strong></figcaption></figure>
<h3><strong>Dini İnanışlar</strong></h3>
<p>Kaynakların yetersizliği sebebiyle M.Ö. IV. yüzyıldan itibaren Gök Tanrı dinine inandığı bilinen Hunlar, Priskos döneminde dini inançlarını sürdürmüşler ve dinleri gereği çeşitli ritüeller sergilemişlerdir. Hun toplumuyla birebir iletişim kuran müel­lif, onları yakından incelemiş ve Roma toplumunda görmediği onlarda karşılaştığı bazı dini adetleri eserine yazmıştır. Bun­ların başında, Doğu Roma ile Atilla arasında Margus’ta ger­çekleştirilen antlaşmanın, Hunlar tarafından yapılan dini bir merasimle pekiştirilmesi ve böylece barışın gerçekleştiğini<a href="https://www.altayli.net/priskosun-eserinde-yer-alan-turk-adetleri.html#_edn41" name="_ednref41">[41]</a> yazmıştır. Priskos tarafından anlatılan bu adet, Türk tarihinin çeşitli dönemlerinde görülmüştür. Komşu devletlerle imzala­nan antlaşmalardan sonra barışın kalıcılığını sağlamak amacıyla çoğu kez Tanrı üzerine yeminler edilmiş<a href="https://www.altayli.net/priskosun-eserinde-yer-alan-turk-adetleri.html#_edn42" name="_ednref42">[42]</a>, kimi zamanda Tanrı katında kabulünü sağlamak amacıyla çeşitli törenler gerçekleş­miştir. Bu konuda bilinen ilk örnek ise M.Ö. 43 yılına ait Çin yıllığında geçen ve Hunlarla Çinliler arasında gerçekleşen dini merasimdir. Kaynaklara göre, Çin elçileri ve Hunlar arasında bir antlaşma yapılmış, ardından Hun Hakanı ve maiyetindeki­ler, elçilerle beraber kutsal bir dağa çıkmışlardır. Burada Hun Hakanı beyaz bir atı Tanrı’ya kurban edip elçilerle yemin şarabı içmiş ve antlaşmanın pekişmesini sağlamıştır<a href="https://www.altayli.net/priskosun-eserinde-yer-alan-turk-adetleri.html#_edn43" name="_ednref43">[43]</a>.</p>
<p>Eserde yer alan bir diğer dini âdeti gösterense Hunlar ve Doğu Roma elçileri arasında yaşananlardır. Buna göre, Doğu Roma topraklarında yaşayan Margus piskoposu, Hun sınırına gir­miş ve bir Hun Hakanı’nın mezarındaki hazineleri çalmıştır. Bu olay Hunlar tarafından affedilemez görülmüş, piskopo­sun kendilerine teslim edilmesini istemişlerdir. Ancak Doğu Romalılar piskoposu teslim etmemişlerdir. Bu tutum üzerine Hunlar, Romalılara savaş açmıştır. Hunların savaşmasına sebep olan hakanın mezarındaki hazineler, Türklerin eski dini Gök Tanrı inancından kaynaklanmaktadır.</p>
<p>Eski Türk dininde insa­nın ölümden sonra dirileceğine inanılmış, bu sebeple sonraki yaşamda rahat etmesi için değerli eşyaları, atları, hizmetçile­ri hatta eşleriyle birlikte gömülmüşlerdir. Bu konuda, M.Ö. III. yüzyıla ait bir Çin kaynağında, Türklerin ölülerini iki katlı bir tabut içine koyup değerli kumaşlarla gömdükleri anlatılır.</p>
<p>Gök Türkler dönemindeki cenaze törenini anlatan başka bir Çin kaynağındaysa, ölünün yaşamında kullandığı atı, eşyalarıyla beraber gömüldüğü aktarılır<a href="https://www.altayli.net/priskosun-eserinde-yer-alan-turk-adetleri.html#_edn44" name="_ednref44">[44]</a>. Hunlarda ve Gök Türklerde gö­rülen bu dini âdete, X. yüzyılda Abbasi Halifesinin elçi olarak Bulgarlara gönderilen İbn Fadlan ve XIII. yüzyılda Papa’nın elçisi olarak Moğollara gönderilen Carpini de rastlamıştır. Fadlan, seyahatnamesinde Oğuzlarda zengin birisi ölünce ev gibi bir çukur açtıklarını ve öleni giydirip yay, kemer gibi eşyalarıy­la gömdüklerini belirtmiştir<a href="https://www.altayli.net/priskosun-eserinde-yer-alan-turk-adetleri.html#_edn45" name="_ednref45">[45]</a>. Carpini ise başkent yakınlarında geldiği bir cenaze töreninde, ölünün oturmuş bir vaziyette önünde masa ve üzerinde kâseler, yiyecekler ve atı, eyeri, üzen­gisiyle gömüldüğünü aktarmıştır<a href="https://www.altayli.net/priskosun-eserinde-yer-alan-turk-adetleri.html#_edn46" name="_ednref46">[46]</a>.</p>
<p>Sonuç olarak; Atilla’ya elçi olarak giden ve gözlemlediği, karşı­laştığı veya duyduğu Türk adetlerini dönemin siyasi olaylarıyla birlikte eserinde belirten Priskos eserinde bunları aktarırken yerici bir tavır kullanmış, Türkleri barbar gören bir ruh ha­line bürünüştür. Ancak bu olumsuz özelliklerine rağmen ge­rek Atilla’yı gören ve tasvir eden tek müverrih olmuş, gerekse V. yüzyılda Hunların durumu hakkında diğer o yüzyıllara ait hiçbir kaynakta yer almayan siyasi ve kültürel açıdan detaylı bilgileri veren kişi olmuştur. Onun aktardığı bilgiler ışığında Hunların Avrupa’daki durumu aydınlatılmış, o dönemin Hun toplumunun ne şekilde bir yaşantı sürdüğü, Doğu ve Batı Ro­malılar başta olmak üzere diğer Avrupalı topluluklarla ne şe­kilde bir siyasi ilişki yaşadığı ve devletin nasıl bir şekilde sona erdiği, Hun toplumunun bu sona eriş sürecinde neler yaptığı anlaşılmış, Hunlar hakkındaki sis perdesi önemli derece ara­lanmıştır. Zira yazarın aktardığı bu bilgiler son yüzyılda Av­rupa’da bulunan arkeolojik verilerle de desteklenmiştir. Bütün bunlara ek olarak müverrihin aktardığı Hun adetlerinin önemli bir kısmının daha sonraki yüzyıllarda yaşamış ve çeşitli Türk topluluklarını ziyaret eden seyyahlar tarafından eserlerinde yer almıştır. Gerek Priskos’un gerekse seyyahların aktardığı ve bi­rebir benzerlik gösteren bu kültürel doneler Türk kültürünün kaynağı, yaşadığı süreç ve dünyaya yayılımı, temel niteliklerinin neler olduğu hakkında günümüz tarihçilerine önemli bilgiler sunmaktadır.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Eren Fehmi EROĞLU</strong></span></a>
</p><p>Muğla Sıktı Koçman Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü, Doktora Öğrencisi</p>
<p><strong>Alıntı Kaynak:</strong> Aksaray Üniversitesi, Genç Kalemler Dergisi, Sayı: 2</p>
<hr>
<div><span><strong><u>Kaynakça</u></strong></span></div>
<div><span>♦ AĞASIOĞLU, Firudin; Taşbaba Türk’ün Taş Yaddaşı, Bilgeoğuz Yayın­ları, İstanbul 2014.</span></div>
<div><span>♦ AHMETBEYOĞLU, Ali; Attila’nın Sarayı’nda Bir Romalı Grek Seyyahı Priskos’a Göre Avrupa Hunları, Yeditepe Yayınevi, İstanbul 2014.</span></div>
<div><span>♦ AHMETBEYOĞLU, Ali ; Avrupa Hun İmparatorluğu, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 2001.</span></div>
<div><span>♦ AHMETBEYOĞLU, Ali ; “Büyük Hun Hükümdarı Atilla”, Manas Üniversitesi Sosyal Araştırmalar Dergisi S.7, (Temmuz 2003), Manas 2003.</span></div>
<div><span>♦ AYAN, Ergin; Plano Carpini’nin Moğolistan Seyahatnamesi, Gece Ki­taplığı Yayınevi, Ankara 2014.</span></div>
<div><span>♦ BARBARO, Josaphat; Anadolu’ya ve İran’a Seyahat, (çev. Tufan Gündüz), Yeditepe Yayınevi, İstanbul 2009.</span></div>
<div><span>♦ EBU ABDULLAH MUHAMMED İBN BATTUTA TANCİ; İbn Battuta Seyahatnamesi C.I, (çev. A. Sait Aykut), Yapı Kredi Yayınları, İstanbul 2004.</span></div>
<div><span>♦ EBERHARD; Çin’in Şimal Komşuları, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 1996.</span></div>
<div><span>♦ ERDEMİR, Hatice Palaz; VI. Yüzyıl Bizans Kaynaklarına Göre Göktürk-Bizans İlişkileri, Arkeoloji ve Sanat Yayın­ları, İstanbul 2003.</span></div>
<div><span>♦ ERGİN, Muharrem; Dede Korkut Kitabı-1, Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara 2009.</span></div>
<div><span>♦ GÖMEÇ, Saadettin; Türk Kültürünün Ana Hatları, Berikan Yayınevi, Ankara 2012.</span></div>
<div><span>♦ GUMİLEV, Lev Nikolayeviç; Hunlar, Selenge Yayınları, İstanbul 2013.</span></div>
<div><span>♦ İNAN, Abdülkadir; Tarihte ve Bugün Şamanizm, Türk Tarih Kurumu Yayın­ları, Ankara 2013.</span></div>
<div><span>♦ İZGİ, Özkan; Çin Elçisi Wang Yen- Te’nin Uygur Seyahatnamesi, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 2000.</span></div>
<div><span>♦ KAFESOĞLU, İbrahim; Türk Milli Kültürü, Ötüken Neşriyat, İstanbul 2000.</span></div>
<div><span>♦ MANGALTEPE, İsmail; Bizans Kay­naklarında Türkler, Doğu Kütüphanesi Yayınları, İstanbul 2009.</span></div>
<div><span>♦ NEMETH, Gyula; Attila ve Hunları, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Yayınları, Ankara 1982.</span></div>
<div><span>♦ ÖGEL, Bahaeddin; İslâmiyetten Önce Türk Kültür Tarihi, Türk Tarih Kuru­mu Yayınları, Ankara 1991.</span></div>
<div><span>♦ ÖGEL, Bahaeddin; Türk Kültürünün Gelişme Çağları, Türk Dünyası Araştırma Vakfı Yayınla­rı, İstanbul 1998.</span></div>
<div><span>♦ PEHLİVAN, Gürol; “Dede Korkut Kitabı’nda Oturma Düzeni Üzerine Yeni Bir Bakış”, Türk Dünyası İncelemeleri Dergisi, S. 14, (Kış 2014), İzmir 2014.</span></div>
<div><span>♦ ŞEŞEN, Ramazan; İbn Fadlan Seya­hatnamesi, Yeditepe Yayınevi, İstanbul 2013.</span></div>
<div><span>♦ TAŞAĞIL, Ahmet; Kök Tengri’nin Çocukları, Bilge Kültür Sanat Yayıncı­lık, İstanbul 2014.</span></div>
<div><span>♦ TEKİN, Talat; Orhon Yazıtları, Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara 2014.</span></div>
<div><span>♦ TURAN, Osman; Türk Cihan Hâkimi­yeti Mefkûresi Tarihi, Ötüken Neşriyat, İstanbul 2005.</span></div>
<div><span>♦ UNAN, Fahri; “Kanûnî Devri Şehzâde Mücâdeleleri Ve Bunun Osmanlı Siyâsî Ve Sosyal Târihi Bakımından Önemi”, Türk Yurdu Dergisi S.35, (Temmuz 1990), Ankara 1990.</span></div>
<div><span>♦ ÜSTÜN, Abdullah; “Paniumlu Priscus Bir Müverrihin Entelektüel ve Mesleki Portresinden Kesitler”, Ankara Üniver­sitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Dergisi S.53, Ankara 2013.</span></div>
<div><span>♦ YUSUF HAS HACİP, Kutadgu Bilig, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Anka­ra 2009.</span></div>
<div><span><strong><u>Dipnotlar:</u></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/priskosun-eserinde-yer-alan-turk-adetleri.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Ali Ahmetbeyoğlu, <em>a.g.e.,</em> s.46.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/priskosun-eserinde-yer-alan-turk-adetleri.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> Bahaeddin Ögel, <em>a.g.e.</em>, s.407.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/priskosun-eserinde-yer-alan-turk-adetleri.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> Saadettin Gömeç, <em>a.g.e.,</em> s.73.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/priskosun-eserinde-yer-alan-turk-adetleri.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> Ali Ahmetbeyoğlu, <em>a.g.e.,</em> s.31.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/priskosun-eserinde-yer-alan-turk-adetleri.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> Ali Ahmetbeyoğlu, <em>a.g.e.,</em> s.40.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/priskosun-eserinde-yer-alan-turk-adetleri.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> Ali Ahmetbeyoğlu, <em>a.g.e.,</em> s.50.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/priskosun-eserinde-yer-alan-turk-adetleri.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> İsmail Mangaltepe, <em>a.g.e.,</em> s.54.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/priskosun-eserinde-yer-alan-turk-adetleri.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> Yusuf Has Hacip, <em>Kutadgu Bilig</em>, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara 2009, s.86.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/priskosun-eserinde-yer-alan-turk-adetleri.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> Ali Ahmetbeyoğlu, <em>a.g.e.,</em> s.37.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/priskosun-eserinde-yer-alan-turk-adetleri.html#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> Eberhard, Çin’in Şimal Komşuları, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 1996, s.68.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/priskosun-eserinde-yer-alan-turk-adetleri.html#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> İsmail Mangaltepe, <em>a.g.e.,</em> s.54.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/priskosun-eserinde-yer-alan-turk-adetleri.html#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> Ramazan Şeşen, İbn Fadlan Seyahatnamesi, Yeditepe Yayınevi, İstanbul 2013, s.23.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/priskosun-eserinde-yer-alan-turk-adetleri.html#_ednref13" name="_edn13">[13]</a> Ali Ahmetbeyoğlu, <em>a.g.e.,</em> 49.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/priskosun-eserinde-yer-alan-turk-adetleri.html#_ednref14" name="_edn14">[14]</a> Bahaeddin Ögel, <em>a.g.e.</em>, s.315-318.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/priskosun-eserinde-yer-alan-turk-adetleri.html#_ednref15" name="_edn15">[15]</a> Firudin Ağasıoğlu, <em>Taşbaba Türk’ün Taş Yaddaşı</em>, Bilgeoğuz Yayınları, İstanbul 2014, s.101; Bahaeddin Ögel, İslâmiyetten Önce Türk Kültür Tarihi, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 1991, s. 170.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/priskosun-eserinde-yer-alan-turk-adetleri.html#_ednref16" name="_edn16">[16]</a> Eberhard, <em>a.g.e.,</em> s.76.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/priskosun-eserinde-yer-alan-turk-adetleri.html#_ednref17" name="_edn17">[17]</a> Bahaeddin Ögel, <em>Türk Kültürünün Gelişme Çağları,</em> Türk Dünyası Araştırma Vakfı Yayınları, İstanbul 1998, s.293.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/priskosun-eserinde-yer-alan-turk-adetleri.html#_ednref18" name="_edn18">[18]</a> Ramazan Şeşen, <em>a.g.e.,</em> s.23.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/priskosun-eserinde-yer-alan-turk-adetleri.html#_ednref19" name="_edn19">[19]</a> Muharrem Ergin, <em>Dede Korkut Kitabı-1</em>, Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara 2009, s.116</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/priskosun-eserinde-yer-alan-turk-adetleri.html#_ednref20" name="_edn20">[20]</a> Gürol Pehlivan, “Dede Korkut Kitabı’nda Oturma Düzeni Üzerine Yeni Bir Bakış”, <em>Türk Dünyası İncelemeleri Dergisi S. 14, (</em>Kış 2014), İzmir 2014. s. 207.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/priskosun-eserinde-yer-alan-turk-adetleri.html#_ednref21" name="_edn21">[21]</a> Hatice Palaz Erdemir, <em>VI. Yüzyıl Bizans Kaynaklarına Göre Göktürk-Bizans İlişkileri</em>, Arkeoloji ve Sanat Yayınları, İstanbul 2003, s.47.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/priskosun-eserinde-yer-alan-turk-adetleri.html#_ednref22" name="_edn22">[22]</a> Ramazan Şeşen, <em>a.g.e.,</em> s.23.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/priskosun-eserinde-yer-alan-turk-adetleri.html#_ednref23" name="_edn23">[23]</a> Ebu Abdullah Muhammed İbn Battuta Tanci, İbn Battuta Seyahatnamesi C.I, (çev. A. Sait Aykut), Yapı Kredi Yayınları, İstanbul 2004, s.409.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/priskosun-eserinde-yer-alan-turk-adetleri.html#_ednref24" name="_edn24">[24]</a> Josaphat Barbaro, <em>Anadolu’ya ve İran’a Seyahat</em>, (çev. Tufan Gündüz), Yeditepe Yayınevi, İstanbul 2009, sf. 16.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/priskosun-eserinde-yer-alan-turk-adetleri.html#_ednref25" name="_edn25">[25]</a> Ali Ahmetbeyoğlu, <em>a.g.e.,</em> s.38.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/priskosun-eserinde-yer-alan-turk-adetleri.html#_ednref26" name="_edn26">[26]</a> Ali Ahmetbeyoğlu, <em>a.g.e.,</em> s.39.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/priskosun-eserinde-yer-alan-turk-adetleri.html#_ednref27" name="_edn27">[27]</a> Ali Ahmetbeyoğlu, <em>a.g.e.,</em> s.39.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/priskosun-eserinde-yer-alan-turk-adetleri.html#_ednref28" name="_edn28">[28]</a> Ali Ahmetbeyoğlu, <em>a.g.e.,</em> s.59.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/priskosun-eserinde-yer-alan-turk-adetleri.html#_ednref29" name="_edn29">[29]</a> İsmail Mangaltepe, <em>a.g.e.,</em> s.41-42.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/priskosun-eserinde-yer-alan-turk-adetleri.html#_ednref30" name="_edn30">[30]</a> Ramazan Şeşen, <em>a.g.e.,</em> s.12.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/priskosun-eserinde-yer-alan-turk-adetleri.html#_ednref31" name="_edn31">[31]</a> Ergin Ayan, <em>Plano Carpini’nin Moğolistan Seyahatnamesi</em>, Gece Kitaplığı Yayınevi, Ankara 2014, sf. 84-85.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/priskosun-eserinde-yer-alan-turk-adetleri.html#_ednref32" name="_edn32">[32]</a> Özkan İzgi, Çin Elçisi Wang Yen-Te’nin Uygur Seyahatnamesi, Türk Tarih Kurumları Yayınları, Ankara 2000, s.67-68.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/priskosun-eserinde-yer-alan-turk-adetleri.html#_ednref33" name="_edn33">[33]</a> Ali Ahmetbeyoğlu, <em>a.g.e., s</em>.38-55.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/priskosun-eserinde-yer-alan-turk-adetleri.html#_ednref34" name="_edn34">[34]</a> W. Eberhard, <em>a.g.e.</em>, s.65-96.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/priskosun-eserinde-yer-alan-turk-adetleri.html#_ednref35" name="_edn35">[35]</a> Ahmet Taşağıl, <em>Kök Tengri’nin Çocukları</em>, Bilge Kültür Sanat Yayıncı­lık, İstanbul 2014, s.79.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/priskosun-eserinde-yer-alan-turk-adetleri.html#_ednref36" name="_edn36">[36]</a> Ali Ahmetbeyoğlu, <em>Avrupa Hun İmparatorluğu,</em> Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 2001, s.173-174.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/priskosun-eserinde-yer-alan-turk-adetleri.html#_ednref37" name="_edn37">[37]</a> Ali Ahmetbeyoğlu, <em>Attila’nın Sarayı’nda Bir Romalı Grek Seyyahı Priskos’a Göre Avrupa Hunları</em>, Yeditepe Yayınevi, İstanbul 2014, s.37.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/priskosun-eserinde-yer-alan-turk-adetleri.html#_ednref38" name="_edn38">[38]</a> Ali Ahmetbeyoğlu, <em>a.g.e.,</em> s.38.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/priskosun-eserinde-yer-alan-turk-adetleri.html#_ednref39" name="_edn39">[39]</a> Ali Ahmetbeyoğlu, <em>a.g.e.,</em> s.73.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/priskosun-eserinde-yer-alan-turk-adetleri.html#_ednref40" name="_edn40">[40]</a> Saadettin Gömeç, <em>a.g.e.,</em> s.34-39.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/priskosun-eserinde-yer-alan-turk-adetleri.html#_ednref41" name="_edn41">[41]</a> Ali Ahmetbeyoğlu, <em>a.g.e.,</em> s.20.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/priskosun-eserinde-yer-alan-turk-adetleri.html#_ednref42" name="_edn42">[42]</a> Lev Nikolayeviç Gumilev<em>, a.g.e.</em>, s.200.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/priskosun-eserinde-yer-alan-turk-adetleri.html#_ednref43" name="_edn43">[43]</a> Bahaeddin Ögel, <em>Türk Kültürünün Gelişme Çağları</em>, İstanbul 1998, s.105-106.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/priskosun-eserinde-yer-alan-turk-adetleri.html#_ednref44" name="_edn44">[44]</a> Abdülkadir İnan, <em>Tarihte ve Bugün Şamanizm</em>, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 2013, s.177.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/priskosun-eserinde-yer-alan-turk-adetleri.html#_ednref45" name="_edn45">[45]</a> Ramazan Şeşen, a.g.e., s.15.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/priskosun-eserinde-yer-alan-turk-adetleri.html#_ednref46" name="_edn46">[46]</a> Ergin Ayan, a.g.e., s. 50.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Rus Baskınları Durmadan Devam Ediyor.</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/rus-baskinlari-durmadan-devam-ediyor</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/rus-baskinlari-durmadan-devam-ediyor</guid>
<description><![CDATA[ Rus Baskınları Durmadan Devam Ediyor.
30 Aralık 2020 tarihinde Tataristan Savcılığı’nın “aşırılıkla mücadele” kapsamında Bütün Tatar Toplum Merkezi’nin kapatılması ile ilgili açtığı dava sonucunda, merkez yönetim kurulu üyelerine karşı yapılan saldırılar ara vermeden devam etmektedir. 24 Şubat 2021 tarihinde gerçekleşen duruşma sonrası 4 Mart 2021’de merkez yönetim kurulu üyelerinin evlerinde izinsiz arama yapılmış, sonrasında arama sırasında güvenlik güçlerine karşı koyma […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c464656172.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:46 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Rus, Baskınları, Durmadan, Devam, Ediyor.</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2021/04/Kazan.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/rus-baskinlari-durmadan-devam-ediyor.html">Rus Baskınları Durmadan Devam Ediyor.</a></p>
<p><span>30 Aralık 2020 tarihinde Tataristan Savcılığı’nın “aşırılıkla mücadele” kapsamında Bütün Tatar Toplum Merkezi’nin kapatılması ile ilgili açtığı dava sonucunda, merkez yönetim kurulu üyelerine karşı yapılan saldırılar ara vermeden devam etmektedir.</span></p>
<p><span>24 Şubat 2021 tarihinde gerçekleşen duruşma sonrası 4 Mart 2021’de merkez yönetim kurulu üyelerinin evlerinde izinsiz arama yapılmış, sonrasında arama sırasında güvenlik güçlerine karşı koyma gerekçesiyle tekrar bir dava açılmıştır.  Bu bağlamda merkez yönetim kurulu üyeleri para cezasına çarptırılmıştır.  Ancak FSB bununla da yetinmemiş BTTM yönetim kurulu üyelerini sindirmek, susturmak, millete göz dağı vermek, aynı zamanda toplum baskısı oluşturmak için şimdi de üyelerin yakınlarının evlerine baskınlar düzenlemeye başlamıştır.</span></p>
<p><span>Ana dilde eğitim, ana dil eğitimi, millet için önemli günleri anmanın “suç” sayılması kabul edilemez bir olgudur.  Ayrıca yapılanlar insan haklarına aykırı olmamın dışında bir suçtur.</span></p>
<p><span>Bütün Tatar Toplum Merkezi’nin kapatılmasına dair acılan bu dava ve uygulanan baskı tüm Kazan Tatarlarına acılan bir davadır.  Bu davanın acilen düşürülmesini talep ediyoruz.</span></p>
<p>11.04.2021</p>
<p>Roza KURBAN<br>
Abdullah Türer YENER<br>
Bütün Tatar Toplum Merkezi Türkiye Temsilcileri</p>
<p>
</p><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Cengiz Han Yasalarının Genel Özellikleri</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/cengiz-han-yasalarinin-genel-ozellikleri</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/cengiz-han-yasalarinin-genel-ozellikleri</guid>
<description><![CDATA[ Cengiz Han Yasalarının Genel Özellikleri
Moğol İmparatorluğu’nun hukuk ve asker­lik işlerini düzenleyen kanunlar “Cengiz Han Yasası” olarak isimlendirilmiştir. As­lında bu yasanın tamamı Cengiz Han tara­fından konulmuş olmayıp nesilden nesile aktarılan Moğol hukuk ve törelerinin dü­zenlenmesiyle oluşmuştur. Cengiz Han, ka­ğan seçildiği 1206 kurultayında bu kurallara bazı ilaveler yapmış ve bunları yürürlüğe koymuştur. Otuz üç defter halinde tanzim edilen ve Moğol hazinesinde […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c46438afb5.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:46 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Cengiz, Han, Yasalarının, Genel, Özellikleri</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2021/04/Cengiz-Han.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/cengiz-han-yasalarinin-genel-ozellikleri.html">Cengiz Han Yasalarının Genel Özellikleri</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Mehmet Akif ÜNAL</strong></span></a>
</p><p>Moğol İmparatorluğu’nun hukuk ve asker­lik işlerini düzenleyen kanunlar “Cengiz Han Yasası” olarak isimlendirilmiştir. As­lında bu yasanın tamamı Cengiz Han tara­fından konulmuş olmayıp nesilden nesile aktarılan Moğol hukuk ve törelerinin dü­zenlenmesiyle oluşmuştur. Cengiz Han, ka­ğan seçildiği 1206 kurultayında bu kurallara bazı ilaveler yapmış ve bunları yürürlüğe koymuştur. Otuz üç defter halinde tanzim edilen ve Moğol hazinesinde saklanan ya­sayı uygulama görevini de bu kanunları en iyi bilen oğlu Çağatay’a vermiştir. Timurlular dâhil İslamiyet’i kabul eden Moğol ha­nedanları bu yasaları özenle tatbik etmişler­dir. Cengiz Han Yasası bir kitap halinde tam olarak zamanımıza gelmemiştir. “Mo­ğolların Gizli Tarihi, Cami’ü’t-Tevarih, Tarih-i Cihangüşa ve Abu’l-Farac Tarihi gibi eserlerde çeşitli maddelerine yer verilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/cengiz-han-yasalarinin-genel-ozellikleri.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a></p>
<p>Moğol devletini yaratan Cengiz Han’ın ruhu yasaya adeta damgasını vurmuştu. Daha birkaç yıl önce birbirlerine bağlı ol­mayarak göç edip duran ve birbirleriyle da­imi bir mücadele içinde bulunan bozkır aristokrasisi, bir kişinin iradesine boyun eğ­mek zorunda kalmış ve devlet yolunda bir birlik meydana çıkmıştı. Cengiz Han bu birliği devam ettirmek ve uzak gayelerini gerçekleştirmek için, Yasa’yı kudretli bir araç vazifesinde kullanmıştır. Bundan do­layı bütün Yasa’ya bir ana fikir hâkim ol­muştur; kendini savunabilir, disiplinli ve içinden birleşmiş bir millet topluluğunun devamı.<a href="https://www.altayli.net/cengiz-han-yasalarinin-genel-ozellikleri.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a> Cengiz Han’ın zamanından önce de, yazılı olmayan ve boylar arasında deği­şiklik gösteren yasaklar olduğu bilinmekte­dir. Ancak Cengiz Han’ın yetki alanı art­tıkça tüm imparatorlukta uygulanacak bir hukuk düzenine, yasalar topluluğuna olan ihtiyaç artmıştı. Bu anlamda yasanın tanı­mını yapmak gerekirse; “Moğolların atala­rından kalma geleneklerinin, görenekleri­nin, yasalarının ve fikirlerinin, Cengiz Han’ın kendi koyduğu yasalar da eklenerek bir araya getirildiği bir düzenlemedir,” de­nilebilir. Yasa bir kerede ortaya koyulmamıştır. İlk hali 1206 kurultayında düzenlen­miş, 1218’de yenilenmiş ve Cengiz Han’ın yaşamı boyunca üzerindeki çalışmalar de­vam etmiştir.</p>
<p>Moğol devletinde Yasa’da yazılı olanlara harfi harfine uyma zorunluluğu vardı. Sivil ya da askeri itaatsizlikler aynı biçimde cezalandırılıyordu. Bu yüzden ortaya çıkan sıkı disiplin Moğolların yaşam tarzlarının en önemli belirleyicisi olmuştur. Bu disiplin yoluyla Cengiz Han kendisinden önce bü­yük bir karışıklık içinde bulunan Moğol hal­kının ahlak anlayışını köklü bir biçimde değiştirmiştir. Onun önderliğinde elde ettik­leri büyüklük kendileriyle gurur duymala­rına neden olmuştur. Diğer yöneticiler Cengiz Han gibi güçlü bir kişiliğin altında onun temsilcileri olarak hareket etmişler­dir. Yasa’nın el yazmaları veya içeriğine iliş­kin herhangi bir belge günümüze ulaşmadı­ğından bahsetmiştim. Bu yüzden içinde ya­zılı olanlara ilişkin bir kesinlik hiçbir zaman söz konusu değildir. Elimizde sadece Cen­giz Han’dan sonra yaşamış yukarıda adı ge­çen İranlı, Arap ve Süryani tarihçilerin Yasa hakkında yazdıkları bilgi parçaları bulun­maktadır. Bu bilgilerin Cengiz Han’ın du­ruma göre ortaya koyduğu davranış ilkeleri ve sözlerinin bir araya getirildiği derlemeler olduğu düşünülmektedir.</p>
<p>Yasa konusunda Altın Aile’nin konumu noktası da çok önemlidir. Bu göçebe top­luluğu imparatorluk ailesinin sıkı deneti­mindeki aristokratik bir devlete dönüştü­rülmek zorundaydı. Yasa, Cengiz Han’a dünyayı fethetme görevinin verildiği inancı üzerine kuruluydu. Moğol İmparatorluğu’nun tüm yöneticileri Cengiz Han’ın soyundan olmalıydı. Yasa’ya göre yeni han üst düzey komutanların ve önderlerin katı­lacağı bir kurultayla belirlenecekti. Daha sonraları Yasa’nın gözetilmesi, bu kurul­tayda Moğol İmparatorluğu’nu yönetmeye talip olanlar arasındaki farkı ortaya koy­mada ön plana alınacaktı. Herhangi bir ko­lun üyeleri, diğerlerinin sürekli Yasa’yı çiğ­nediklerini öne sürerken kendilerinin Cen­giz Han tarafından oluşturulan kurallara bağlı kaldıklarını göstermeye çalışacaktı. Yasa’da çok çeşitli ceza şekilleri uygulan­maktaydı. Hanedan üyelerinden birisi idama mahkûm edildiğinde bunun kan akı­tılmadan yapılması gerekirdi. Yay ipiyle boğma ya da bir halıya sararak havasız bı­rakma yöntemlerden bazılarıdır. Bazen hü­küm giyen bir suçlunun tüm ailesi de suç ortağı sayılarak kendisiyle birlikte idam edi­lirdi.</p>
<p>Yasa’daki bu tip cezalar günlük hayatı önemli ölçüde etkilemiştir. Cengiz Han dö­neminden önce göçebe boylar arasında ol­dukça yaygın olan zina, hırsızlık, yağma ve cinayet gibi suçlar oldukça azalmıştır. Fakat Yasa ile birlikte gelen aristokratik düzen sı­radan insanların üzerinde oldukça büyük bir yük getirmişti. Kölelerin durumu ağır­laşmış, yaşam koşulları Yasa’yla birlikte daha kötü olmuştu. Cengiz Han’ın amacı Yasa’yı ihlal edilemez bir hale getirmekti. Bu yüzden de Yasa’nın ölümünden sonra da değiştirilmeden uygulanabilmesi için ko­ruyucu olarak seçtiği Çağatay, tutucu bir ki­şiliğe sahip olup, babasının kurduğu düze­nin, ilkelerinin sıkı takipçisi olmuştur.<a href="https://www.altayli.net/cengiz-han-yasalarinin-genel-ozellikleri.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a></p>
<p>Çağatay daha babasının sağlığında yasayı en iyi bilen, örf ve adet meselelerinde en yük­sek yetki sahibi olarak tanınan bir kimse idi. Yasa’yı bildiği ve koruduğu için ülke dâhi­linde herkesin boyun eğmesini sağlayan bir nüfuza sahipti.<a href="https://www.altayli.net/cengiz-han-yasalarinin-genel-ozellikleri.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a> Moğolların Çin’e ve Tür­kistan’a doğru yayılmalarıyla idari sistemin oluşumu aynı zamanlarda gerçekleşmiştir. Çin, Uygur ve Acem ananeleri imparator­luk teşkilatı için birer örnek vazifesi gör­müştür. Cengiz Han’ın ele geçirdiği kabili­yetli Çin ve Uygur devlet adamları Yasa maddelerini gözden geçirmiş ve genişleyen imparatorluğun ihtiyaçlarına göre yeniden düzenlemişlerdi. 1218’de yapıldığını söyle­diğimiz bu çalışma 1225 senesine doğru ta­mamlanmıştır.</p>
<p>Moğol tarih ve hukukunu inceleyenlerin çoğu Raşid ad-Din ve Makrizi’nin zikrettiği parçaları Yasa hakkında en esaslı iki vesika kabul etmişlerdir. Raşid ad-Din’in, Cami’ü’t-Tevarih’inin üçüncü kısmı üze­rinde durmuşlardır. Bu kısım Cengiz Han saltanatının tarihini ihtiva etmektedir.<a href="https://www.altayli.net/cengiz-han-yasalarinin-genel-ozellikleri.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a> Burada Cengiz Han’ın bazı emirname ve söz­leri vardır. Bunların bazıları Yasa’nın par­çaları, bazıları da Bilik’ten ibaretti.<a href="https://www.altayli.net/cengiz-han-yasalarinin-genel-ozellikleri.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a> Makrizi ise Yasa’nın özetini yapmaya çalışmış. Bun­lardan başka D’Ohsson “Moğolların Ta­rihi” adlı eserinde Cuveyni’nin Tarih-i Cihangüşa’sından yararlanmıştır.<a href="https://www.altayli.net/cengiz-han-yasalarinin-genel-ozellikleri.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a></p>
<p>Yasa’yı sadece Moğolların örf ve adetleri­nin bir araya toplanması olarak görmemeli­yiz. Yeni imparatorluğun ihtiyaçlarına göre mevzuatın ilavesi olarak düşünmeliyiz. Örf ve adetlerin boş bıraktığı alanlar Yasa ile doldurulmuştur. Eski kabile hukukunun üzerine yeni bir hukuk sistemi tesis edilmiş­tir. Yasa’nın birçok kanunları Cengiz Han ve ilk haleflerinin dünya imparatorluğu fik­rini destekliyor niteliktedir.</p>
<p>Cengiz Han’ın yasa maddelerine kattığı yo­rumla dünyayı fethetme maksadını açıklı­yor: “<em>Benimle olmayan, bana karşı demektir. Ben yenilmez savaşçılarımın önünde savaşırım. Bütün dünya bana baş eğmedikçe, savaşı bırak­mayacağım.</em>” “<em>Moğolların Han’ı yer’in sahibidir. O kılıcını kuvvetiyle hükmediyor.</em>” “<em>Moğolların vazifesi, benim emrime hazır olmaktır. Buyrukla­rıma itaat etmektir. Benim istediğim kişiyi öldür­mektir.</em>” “<em>Vazife ve zenginlik uğrunda düşman­larınızı daima mahvediniz ve dostlarınızı bahşiş­lerle doyurunuz!</em>” “<em>Moğol’un en büyük mutluluğu düşmanını yenmektir; varlığını gasbetmektir; ır­gatlarını ulutmaktır; iyi beslenmiş atların dört­nala gidişleri ile kurtulmaktır. Kadınların ve kız­ların karınlarından bir yuva gibi yararlanmak ve güzelliklerinden zevk almaktır.</em>”<a href="https://www.altayli.net/cengiz-han-yasalarinin-genel-ozellikleri.html#_edn8" name="_ednref8">[8]</a></p>
<p>Cengiz Han’ın bu düşünceleri Yasa ile bir­likte dünya çapında tarihi şekil alıyordu. Moğollar ve Moğol Devleti tarafından da kutsallıkla saygı görüyordu. Bu Yasalar sa­yesinde, hayatı feodal münasebetler açısın­dan anlayan Avrupa toplumlarındaki sınıf farklılıkları oluşmamıştır. Fetihler ipek ve eşya gibi zenginlikler sağlamış, fakat bol be­sin maddesi getirmemişti. Bu eksikliğe rağ­men adil bir paylaşım yapıldığı için çeşitli sınıflar oluşmamış, tabakalar arasında ka­patılması imkânsız uçurumlar meydana gel­memiştir. Bu Yasa Cengiz Han’ın en büyük silahı olmuştur. Çünkü dilleri, dinleri birbi­rinden ayrı milyonlarca insanı bir arada tut­mak, adilane olmak, ancak bu yasa ile mümkün olabilecekti.<a href="https://www.altayli.net/cengiz-han-yasalarinin-genel-ozellikleri.html#_edn9" name="_ednref9">[9]</a></p>
<h3><span><strong>Yasa’da Siyasi Teşkilat (Hanlık Mese­lesi): </strong></span></h3>
<p>Yasada “Han”lık meselesi ile ilgili olarak en yüksek kuvvet Han’ın sahsında toplanmıştır. Han tabiri de kuvvetinin en büyük nişanesidir. Cengiz Han, “Moğollar diğer milletler gibi hükümdarlarına ve asil­zadelerine birçok isimler ve unvanlar ver­meyecektir ve hükümdarlık tahtında oturan kişiye yalnız bir isim vereceklerdir ki o da Kaan veya Han’dır.” demiştir. Bu kaidenin altındaki gizli sebebi, iki taraflı olarak göre­biliriz. Bunlardan birincisi, Moğol hüküm­darının şerefini diğer hükümdarlar karşı­sında emniyette bulundurmak, ikincisi de derebeyi asilzadelik unvanlarının kanuni bir mahiyet almasına mani olmak suretiyle nü­fuz kazanmalarının önüne geçmekti.</p>
<p>Eski Türklerde, bazen hükümdar adayı, ölen kağanın en büyük oğlu, o yoksa aynı sülalenin yaşça en büyük erkeği olabili­yordu. Mete, Bumin, Kutluk Kağanlar bu usule göre seçilmişlerdir. Seçim prensibi bu yoldan irsiyet ya da veraset kuralına bağla­narak birlikte uygulanmıştır. Türk devlet geleneğine çok benzeyen Cengiz Yasası’nda şöyle denilmektedir. “Cengiz”in evladı ahfadından olmayan hiçbir kimse, kendini Han ilan edemez. Bu Cengiz ahfadı da ancak kurultayın kararı ile Han olabilir”. Görüldüğü gibi Moğollarda da hakanlığın intikalinde belli bir veraset hukuku bulun­mamaktadır. Statüleri eşit olan zevce ve ha­tunlardan olan oğulların hepsi taht üze­rinde aynı derecede hak sahibi idiler. Hakan bir veliaht seçmiş olsa bile bu, ölümünden sonra başka bir prensin tahta geçmesine engel sayılmazdı. Ögedey’ı seçen kurultay, Cengiz Han’ın bu konudaki vasiyetine uy­muştur. Fakat seçimden sonra Ögedey’in Çağatay’a söylediği şu sözler dikkat çekici­dir: “Babam Cengiz Han tarafından vasiyet edilmiş tahta oturdum. Sonra benim ar­kamdan, hangi meziyetine dayanarak tahta çıktı diye söylenenler olmaz mı?” Bu söz­lerden şahsi meziyetin, yeteneğin ve başarı kazanmış olmanın hakanlık için bir daya­nak sayıldığı açıkça anlaşılmaktadır. Veliaht olmak için, bazen kurultaya erken gelmek ve daha önemlisi, şahsi ilişkileri sayesinde veya pazarlıkla nüfuzlu kabile beylerinin desteğini sağlamak yetebiliyordu.</p>
<p>Veraset sistemi ile ilgili açık bir kanun yoktu bu da kargaşaya sebep olmuştur. Her hanın ölümünden sonra halefinin kim ola­cağı meselesi uzun araştırma ve müzakere­lere bağlı kalıyordu. Bu değişikliğin bütün han sülalesi üyeleri tarafından tanınması için tahta oturma törenine hepsinin gelmesi bekleniyordu. Eski hakanın isteği göz önüne alınıyor, fakat bu durum şehzadeleri kayıtsız şartsız bağlamıyordu. Hanın ölü­müyle tahta çıkarılma töreninin yapıldığı kurultay arasında birkaç yıl geçiyordu. Öle­nin hanımı bu zamanlarda hâkime sayılıyor, fakat bunun hâkimiyetini herkes tanımı­yordu. Diğer şehzadeler, imparatorluğu yö­netme hakkının hanın eşinde olan huku­kunu göz önüne almaksızın kendi eyaletle­rinde istedikleri gibi hükmediyorlardı.</p>
<p>Siyasi bakımdan, Moğol imparatorluğunun kanununa göre, Moğol milletini teşkil edenler yalnız Moğollardı. Millet yeni bir han seçerken hanın Cengiz Han sülalesine, yani icra-yı saltanat eden hanedana mensup olması şarttı. Hanın ölümünden sonra ha­nedan mensupları, ordunun yüksek ku­mandanları, Moğol kabilelerinin yüksek erkânı toplanırlardı. Bu kurultay, Cengiz Han ailesine mensup şehzadelerden en akıllı ve kabiliyetlisini Han seçerdi. Bu mec­lislerin esas vasıflarından biri de, Büyük Yasa’nın icap eden kısımlarının burada okunması idi. Yeni Han seçilir seçilmez milletin siyasi rolü artık bitmiş olurdu. Başka vesilelerle arada sırada toplanan meclis, ancak harp ilan etmek veya başka işler görmek ve handan emir almak üzere birleşen han yardımcıları vazifesini görü­yordu. Daha sonraları Moğol hâkimiyetinin genişlemesi nispetinde, diğer göçebe ka­vimler bilhassa Türkler, milli hâkimiyete iş­tirak ettiler. Bu madde tarihi açıdan çok önemlidir. Çünkü Cengiz Han çağımızdan çok uzun zaman önce Millet Meclisi demek olan kurultayı, kendisinden de üstün tutu­yordu.</p>
<p>Küçük bir Moğol kabilesinin idaresinden bütün Asya kıtasının hükümdarlığına yük­selmiş olan Cengiz Han 1227 yılında öldü­ğünde veliahdını seçmiş, ülkesini de oğul ve akrabaları arasında taksim etmişti. Moğol hukukunda Han’ın mutlak hâkimiyetine rağmen, devlet onun şahsından ziyade bü­tün hanedan üyelerinin malı sayılıyordu. Cengiz Han, kendi ailesine mensup fertlere müşterek mülkiyetten faydalanma imkânı veren bir sistem uygulamıştır. Bu uygulama ile Cengiz Han oğulları, kardeşleri, onların oğulları ve diğer akrabalarından hemen her birine, yakınlık derecesine göre kabileler­den oluşan birer “ulus”, bunların geçimle­rini sağlayabilecekleri birer tımar veya birer yurt vermiştir. Ayrıca Çin, Türkistan ve İran’daki yerleşik halkın oturduğu yerler­den elde edilen gelirlerden de, bu mirasçı­lara pay verilmiştir. Hanedan üyeleri ara­sında paylaşılan topraklar, genellikle atlı gö­çebe hayatı sürdüren unsurların işine yara­yacak olan bozkırların olduğu da muhak­kaktır. Cengiz Han’ın vasiyeti ve Moğol ve­raset geleneğine uygun olarak yapılan bu taksim incelendiği zaman, Cengiz ailesi ve bütün Moğolların ebedi olarak göçebe ha­yatı sürdürmeyi istedikleri anlaşılmaktadır.</p>
<h3><span><strong>Yasa’da Askeri Teşkilat: </strong></span></h3>
<p>1206 Kurultayı toplandığı zaman Cengiz Han, Moğol Devleti’nin askeri teşkilatlanması hususunda özel bir dikkat ve titizlik göstermiştir. Her Moğol’un doğuştan asker olduğu düşünce­sinden hareket edilerek yasada açıkça şu madde belirtilmiştir: “Moğol çadırda doğar; ama atı üstünde öldürülür (yahut eceliyle ölür)”. Bu temel maddeden kesin olarak şu neticeyi çıkarmak gerekir: Bütün Moğollar, sosyal durumlarının şartları ne olursa olsun, orduya asker olarak katılmak mecburiyetindedirler. Bu bakımdan Avrupa feodal as­keri teşkilatları ile Moğollarınki arasında esaslı farklar vardır. Han buyurduğu zaman bütün Moğolların orduya katılmalarının mecburi olduğu, Moğol askerlerinin mey­dana getirdiği sayıdan da anlaşılmaktadır. Cengiz Han, askerlerini yeniden teşkilatlan­dırdığı zaman, eski durum ve şartlara uy­mak mecburiyetini duymadı. Eskiden Moğollar aile ve kabilelerinin ad ve hesabına, aynı zamanda askeri şefleri olan büyükleri­nin komutasında orduya katılırlardı. Cengiz Han, kabileler ve aileler arasındaki irtibat ve münasebetlere göre oluşmuş birlikler siste­mini ortadan kaldırarak, müstakil askeri birlikler meydana getirdi. Temel birlik bin kişiden teşkil edilmiştir. Her birine bin kişi­lik birliğin kumandası verilen 93 kumandan tayin edilmiştir ki, bu o tarihte Cengiz Han’ın 100.000 kişiye yakın büyük bir or­duya sahip olduğu kanaatini vermektedir. Han kendisinin korunması hususuna da büyük önem vermiş ve muhafız birliğinin sayısını binden on bine çıkarmıştır.</p>
<p>Tarihçiler düzen ve disiplin bakımından Cengiz Han’ın askerlerinin seviyesine ula­şabilecek bir ordu olmadığını düşünmekte­dirler. Hiçbir zaman kendi aralarında kavga çıkarmayan bu ordunun mensupları, her türlü meslek gruplarından meydana geldiği için ellerinden her iş gelir, yiyecek, giyecek, teçhizat konularında sıkıntıya düşmezlerdi. Moğollar, sanki askerlik için yaratılmışlardı. Savaş zamanında bunların en büyüğünden en küçüğüne kadar hepsi, kılıç, ok ve mız­rak gibi aletleri iyi kullanırlardı. Zaman neyi gerektirirse onu yaparlardı. Savaş ihtimali çıktığı zaman ortaya her türlü silahı, beygir ve deve gibi yük hayvanlarını, savaş zaman­larında da kimseye muhtaç olmadan yiye­cek ve giyeceklerini kendileri hazırlarlardı. Evlerde kalan karı ve çocukları, barışta yap­tıkları işlerinin yanında erkeklerinin işlerini de yaparlardı. Han, herhangi bir kişiyi veya bir şeyi istediği zaman önce tümen komu­tanına haber gönderir; o binbaşıya, o yüz­başıya, o da onbaşıya işi havale eder ve böylece istek karşılanırdı. Cengiz’in askeri yö­netim sistemi de dahil olmak üzere bütün Orta Asya devletleri Mete Han’ın sağladığı onluk sisteminin kolaylığını iyi kavrayıp daha kolay ve seri şekilde yönetme siste­mini sağlamışlardır. Herkes aynı ölçüde ça­lışır, çalışmayan kimse bulunmaz, makam ve servete önem verilmezdi. Askeri ha­rekâta gerek duyulduğu zaman, “Vakitleri dolunca ne bir saat gecikebilirler ne de öne geçe bilirler.” hükmü uyarınca bir an bile erken veya geç gelemezdi.</p>
<p>Moğol ordularını Avrupa’daki ordularla kı­yasladığımızda, savaş meydanındaki ha­rekâtı ile Avrupa askerlerininki arasında büyük ve temelli farklar bulunmaktadır. Sü­varilerden oluşan Avrupa birlikleri ma­nevra kabiliyetleri olmayan ve önlerinde kumandanları ile beraber kütle halinde ha­reket eden ve bir tek şiddetli hücum usu­lünden yararlanan ve bundan sonra tek ki­şilerle savaşan askerlerden meydana geli­yordu. Bu şartlar altında taktik ve stratejik bir düşünce ile değil, rastgele ve alışkanlık tesiri ile savaşılıyordu. 100.000 kişilik Mo­ğol ordusunun Avrupa’daki benzeri ancak Fransız İhtilali zamanında gerçekleştiril­miştir.</p>
<p>Moğollarla Avrupalılar arasında savaş mey­danında disiplin açısından da önemli fark­lar vardır. Avrupalı süvariler disiplin kavra­mını hemen hemen hiç bilmezlerdi. Savaş sırasında kendilerine harekât emrini haka­ret sayarlardı. Savaş bittikten sonra ikisi de yaşıyorsa, emir vereni emir alan düelloya çağırarak şerefini temizlemek cihetine gi­derdi. Moğollarda en küçük askerden en önemli ve değerli kumandanına kadar çok disiplin vardı. Cengiz Han, bu manada çok sert kanunlar yapmıştır. Savaş sırasında hiç kimse bulunduğu grubunu asla bırakıp gi­demezdi. Savaşta yaralanan arkadaşlarını bırakıp gidemezlerdi. Savaştan kaçan he­men öldürülürdü. Han’dan emir çıkmadan evvel kimse yağma ve talana başlayamazdı.</p>
<p>Bir ordu komutanı çok uzak yerde bulun­duğu halde Cengiz Han’ın emirlerine körü körüne itaat ediyordu. Bir yanlışlık yaptığı takdirde dövülmeye razı oluyor Cengiz Han intiharını emrederse bunu yerine geti­riyordu. Tüm bu fetihler Moğol ordusunun “uluslar arası” bir nitelik kazanmasını da birlikte getirdi. Artık hem Moğol olmayan ordu birlikleri Moğollar adına savaşıyor, hem de kendi birliklerinde de gitgide artan sayıda “yabancı Moğol” yani Moğol doğ­mamış askerler yer alıyordu. Bağlılık ve ko­ruma ilkesi sayesinde bir arada tutulan bu ordu birlikleri, güçlü birer dayanışma ve et­kinlik oluşumu meydana getiriyor ve bu sı­rada Cengiz Han’ın en önemli yasalarından birine bağlı kalıyorlardı: “Moğollar bütün dünyayı ele geçirmeli ve yok edilene ya da kendi rızasıyla teslim olana dek hiçbir halkla barış yapmamalıdır!” Cengiz Han bu yasasıyla bağlılık ve koruma ilkesinin işleye­bilmesi için sürekli ve başarılı fetihler olma­dan Moğolların ayakta kalmasının olanak­sız olduğunu belirtmek istiyordu.</p>
<h3><span><strong>Yasa’da Avcılık konusu:</strong></span></h3>
<p>Avcılığın Moğolla­rın hayatında kapladığı yerin oldukça büyük olması, bu konuyla ilgili kuralların da Yasa’da yer alması sonucunu doğurmuştur. Büyük yabani hayvanları avlamak, yiyecek sağlamanın ve sosyal bir olaya katılmanın önemli bir yolu olduğu kadar, yapılış biçi­miyle de askeri bir önem taşımaktadır. Bir batu (sürek avı), takriben bir ile üç ay ara­sında sürerdi. Bu büyük sürek avları birlik­lere manevra yaptırmak, askerlerin silah kullanmalarını geliştirmek, dayanıklılıkla­rını arttırmak ve disiplinlerini devam ettir­mek için bulunmaz birer fırsattı. Çok sa­yıda tümenin bu avlarda yer aldığı düşünü­lürse, bunların geniş çaplı birer askeri tatbi­kat oldukları daha iyi anlaşılır. Bu yüzden Yasa’nın avla ilgili olarak ihlali halinde ölüm cezası ile bile sonuçlanabilecek ciddi maddeler içermesi yadırganmamalıdır. Bu sürek avı sonuçlanıp da avlar çember içine alındığında tüm birlikler, bu dev kuşatmada hatasız bir biçimde yerlerini almak zorun­daydı. Eğer avlardan bir kısmı kaçmayı başarırsa bundan tüm generaller ve komutan­lar sorumlu tutulur. Hemen bir soruşturma açılarak hatalı bulunanlar ciddi bir biçimde cezalandırılır.</p>
<h3><span><strong>Yasa’da Din Meselesi: </strong></span></h3>
<p>Başlangıçta şamanist olan Moğollar, Müslüman ve Hıristi­yan milletlerle ilk defa istila sırasında karşı karşıya geldiler. Kendilerini savaş sırasın­daki azgınlıklarının tesirine kaptırmadıkları zaman diğer din ve inanç mensuplarına bü­yük bir hoşgörüyle yaklaşırlardı. Din adam­larının tartışmalarını ilgiyle takip eder, on­ları vergiden muaf tutar ve ibadetlerini tam bir özgürlük içinde yapmalarına izin verir­lerdi. Mengü Han’ın sarayında Budist ve Hıristiyan rahipleriyle Müslüman din adamları her zaman himaye edilmiştir. Onun devrinde Tibet’in “lama” denilen ra­hipleri Budizm’in Moğollar arasında yayıl­masında etkili oldular. Güyük Han’ın Hıris­tiyanlık hakkındaki kanaatleri olumluydu ve onun hükümet işlerini iki Hıristiyan devlet adamına bırakması yüzünden Müslümanlar büyük sıkıntılara maruz kalmışlardı. Eşi sonradan Hıristiyan olan Hülagü ve Argun Han gibi bazı İlhanlı hükümdarları döne­minde de Müslümanlar haksızlığa uğramış­lardır. Abaka Han ise Avrupa hükümdarla­rına elçiler göndererek onları Müslümanlar aleyhinde bir ittifaka teşvik etmiştir. Do­ğuda Kubilay Han Nesturiliği ve Budizm’i desteklerken İslamiyet’e şiddetle karşı çık­mıştır. Ancak bu olumsuz şartlara rağmen İslamiyet Moğollar arasında Hıristiyanlık­tan daha fazla yayılmıştır. Bu hususta Moğol-Türkmen yakınlaşmasının ve İran kül­türünün etkisi büyüktür. Moğolların Budist ve Hıristiyanlara olduğu gibi Şiilere de hoş­görülü davranmaları İran’da Şiiliğin yayıl­masını büyük ölçüde etkilemiştir.</p>
<p>Cengiz istilası sırasında Budizm’i kabul et­miş olan Moğollar, Çin’den atıldıktan sonra Budizm’e artık kıymet vermemiş ve bu di­nin yeni bir şekli olan Lamaizm’i kabul et­mişlerdi. Bu tarikat beraberinde daha yük­sek bir medeniyet getirmişti. Lamalar, Şamanlardan daha üstün idiler. Çok geçme­den bu tarikat Moğollar arasında kuvvetle yayılıp gelişmiştir. Cengiz Han’la Moğollar pek dindar değildiler. Cengiz Han, seferleri esnasında Hıristiyanlarla İslamcılar ara­sında devam eden muazzam mücadele de­virlerinde yaşamıştı. Her iki tarafın görüş derecesini biliyordu. Bütün dinleri ve mez­hepleri aynı suretle himaye ederdi. Ruhani sınıfların fikirler üzerindeki nüfuzunu bil­diğinde bunları da himaye ederdi. Kendi te­baasına, hiçbir mezhebe salik olmalarını men etmesinin ve kendisinin hiçbir dinle il­gisi olmamasının ve herhangi bir dini me­rasimi diğerleri önünde üstünlük sağlamamasının sebebi bunlardır.</p>
<p>Cengiz Han kör inanç sahibi bir adamdı. Zaten o zamanlar Moğolların ve Cengiz Han’ın inandığı, Cengiz’in de hoşnut ol­duğu o iptidai din, onu kör inançlara fevka­lade hazırlıyordu. Edebi Gök Tanrının ve koruyucu ruhların iradesini bilmek arzusu, belki de ihtiyacı, onu Şamanlarla, büyücü­lerle, kâhinlerle daima münasebette bulun­maya zorluyordu. Cengiz Han, sonraları da, büyücülere, falcılara başvurmakta devam etmekle beraber, daima belli hudutlarda kendini tutmasını bilmiş, falcıların söyle­diklerinin ve kendi kör inanışlarının sağ­duyu ile kendisi için tamamı ile hayati bir mahiyet alan plan gayelerde çatıştığını gö­rünce, hiçbir zaman falcıların nüfuzuna tabi olmamıştır.</p>
<h3><span><strong>Cengiz Han Haleflerine: </strong></span></h3>
<p>“Hiçbir dini tercih etmeyiniz. Her dinin saliklerine aynı suretle muamele ediniz!” derdi. “Âdetin şu veya bu tarzda yapılmasının Tanrı nezdinde hiç ehemmiyeti yok!” derdi. Cengiz, ulvi bir mutlak mevcut olana inanıyordu. Muhtelif dini reisleri, din adamlarını, fukaraları, ta­bipleri ve ulemayı her türlü vergiden muaf tutardı. Cengiz Han mevcut büyük dinler­den hiçbirine ilgi duymamıştı ama dini his­lere de sahip olduğu kuvvetli bir ihtimaldi. Cengiz Han devlet işlerine ve hayati faali­yetlerine ait birçok meselelerde daima çe­şitli dinlere mensup hâkimlerin fikirlerine müracaat ederdi. Giriştiği işlerde Cengiz Han’a kuvvet veren ve düşmanlarına karşı davranışında onu telkin eden, ilahi bir vazi­feyi yerine getirdiğine dair inancıydı. Bu ilahi vazife hissiyle hareket eden Cengiz, bütün milletler tarafından, kuvvetinin ci­hanşümul olarak tanınmasını istiyordu. Kendinin düşmanı olanlar, ona göre basit birer asiydiler. Düşmanlar rızaları ile teslim oldukları takdirde ahalinin fena muameleye maruz kalmayacağı vaadiyle yapılan harp ilanı Yasa’nın ilk kanununu teşkil ediyordu.</p>
<p>Cengiz Han, din meselesini yasada ihmal edemezdi. Gerek Avrupa ve gerekse Asya din içinde yaşıyordu. Papalar imparatora katırlarının topuğunu öptürüyor, hocalar vicdanlar üzerine taht kuruyorlardı. Su­riye’de hala Haçlı ordularının artıkları vardı. Birçok yerlerde tespih, ezan ve çan sesleri bir ordunun yapamayacağı şeyleri yapı­yordu. Cengiz Han’a göre ikili üçlü dinler sona ermiş, tek ilahlı dine büyük önem ver­miştir. İşte bu sebeplerden yasanın en ba­şına din işini getirdi ve şu maddeyi yazdı: “Tek Tanrı vardır. Bu Tanrıya tapılacaktır. Tek Tanrı’ya tapan dinler serbesttir.” Bu madde ile Cengiz Han, Tibetlilere büyük bir darbe vurmuş oluyordu. Çünkü Tibetli­ler tek Tanrı’ya inanmadıkları gibi, dini si­yasete de alet ediyorlardı. Cengiz Han hangi dinden olursa olsunlar âlimlere ve za­hitlere iyi davranır, onları daima yüceltirdi. Bunu yüce Tanrı’ya karşı bir görev bilirdi. Müslümanlara saygı gösterdiği gibi Hıristiyanlara ve Putperestlere de saygı duyardı. Evlatlarının ve torunlarının bazılarının İs­lamiyet’i, bazılarının Hıristiyanlığı, bazıları­nın da putperestliği seçtikleri gibi bazıları da hiçbir dine girmeyerek atalarının yolunu tuttular. Sonuncu guruba girenlerin sayısı azdı. Dinlerin birine girmiş olanlar da mu­taassıp değildiler.</p>
<p>Moğollar görünen ve görünmeyen bir dün­yayı yaratan bir Tanrı’nın varlığına, ayrıca bu dünyadaki her şeyin onun adaletiyle ye­rini bulacağına inanırlardı. Ona ya dua ede­rek ya methiyeler söyleyerek ya da dini ayinler yaparak tapınırlardı. Bununla bir­likte, keçeden insan suretinde maketler ya­parak bu maketleri yurtlarının girişlerinin her iki tarafına yerleştirirlerdi. Kendi ina­nışlarına göre bunlar sürülerini korur, onla­rın üremesini ve sütlerinin bol olmasını sağlardı. Bazı Moğollar bu maketleri gü­zelce örtülmüş arabalara koyarak, yurtları­nın kapısının önüne yerleştirirler ve her kim bu arabalardan bir şey çalarsa, onu ölümle cezalandırırlardı. Bir çocuk hasta olduğu zaman bir put resmi yaparlar ve bunu yatağının üstüne asarlardı. Cengiz Han’ın ölümünden sonra ona hürmet için bir put sureti yaparlar ve bunu saygıyla bir arabanın üzerine yerleştirirlerdi. Ona bir­çok hediyeler sunarlar, hayvanlar ihsan ederlerdi. Bu suretin önünde güneye doğru dönerek tıpkı Tanrı’nın huzurundaymış gibi diz çökerlerdi. Rusların büyük prensle­rinden biri olan Michael, Batu’ya tabi ol­maya geldiği zaman, onu iki ateşin arasın­dan yürüterek geçirdiler. Sonra ona güneye doğru Cengiz Han’ın önünde eğilmesini emrettiler. Fakat o, ölmüş bir adamın sure­tinin önünde değil de, Batu’nun ve maiye­tinin önünde eğilmek istediğini, çünkü Hıristiyanların böyle bir harekette bulunama­yacağını arz etti. O, sık sık tekrar edilen emre rağmen eğilmek istemeyince öldürü­leceği bildirildi. O da ölmeyi tercih edece­ğini söyledi. Başı vurularak öldürüldü. Bundan başka güneşe, aya ve ateşe taparlar ve saygı duyarlardı.</p>
<h3><span><strong>Cengiz Han’ın Yasaları</strong></span></h3>
<ol>
<li>İster evli olsun ister olmasın zina ölümle sonuçlandırılır.</li>
<li>Sodomi (homoseksüellik) ölümle ceza­landırılır.</li>
<li>Kim bilerek yalan söyler veya sihirbaz­lıkla uğraşır veya bir başkasını gözetler veya kavga eden iki kişinin arasına girer veya bir kimseye başka birine karşı yardım ederse ölümle cezalandırılır.</li>
<li>Kim kül veya su içine işer ise ölümle ce­zalandırılır.</li>
<li>Kim, mal alır ve üç kez arka arkaya iflâs ettiğini bildirirse ölümle cezalandırılır.</li>
<li>Kim tutsak alanın izni olmadan bir tut­sağa yiyecek veya giyecek verirse ölümle ce­zalandırılır.</li>
<li>Kim kaçmış olan bir köleyi veya tutsağı bulur ve onu eski zilyedine (sahibine) geri vermezse ölümle cezalandırılır.</li>
<li>Bir hayvan kesilirken bacakları bağlan­malı, karnı açılmalı ve ölünceye kadar kalbi elle sıkılmalıdır, bundan sonra onun eti ye­nebilir. Ama kim bir hayvanı Müslümanla­rın usulünce keserse, o da aynı biçimde ke­silmelidir.</li>
<li>İster saldırıda, ister geri çekilmede olsun bir kimse savaşta çıkınını, yayını veya eşya­sından başka bir şeyi düşürürse, arkasındaki adam attan inmeli ve bunu ona geri verme­lidir. Bunu yapmayan ölümle cezalandırılır.</li>
<li>Ebu Talib’in oğlu Ali’nin bütün sülalesi, bütün fakirler, Kur’an okuyucular, fakîhler, hekimler, bilginler, rakipler ve tek başına inzivada yaşayanlar, müezzinler ve ölü yı­kayıcılar vergi ve resimlerden muaftırlar.</li>
<li>Tanrının hoşuna gitmek için birer araç olduklarından bütün dinlere eşit olarak saygı gösterilmelidir.</li>
<li>İsterse veren bir prens ve alan bir tutsak olsun, veren tadına bakmadan önce onun elinden bir şey yemek yasaktır. Başkasının yanında onu birlikte yemeğe çağırmadan bir şey yemek ve arkadaşlarından daha çok yemek yasaktır. Üstünde yemek pişirilen ateşin veya yenilmekte olan bir yemeğin üzerinden geçmek yasaktır.</li>
<li>Seyyahlar yemek yemekte olan kimseleri görünce attan inmeli ve izin istemeden on­larla birlikte yemelidirler. Bunu onlara kimse yasaklamamalıdır.</li>
<li>Suya elleri daldırmak yasaktır; su almak için bir kap kullanmalıdır.</li>
<li>Giyildiği ve iyice yıpranmadığı sürece elbiselerini yıkamak yasaktır.</li>
<li>Her hangi bir şeye pis demek yasaktır. Her şey temizdir ve temizle pis arasında bir fark yoktur.</li>
<li>Herhangi bir mezhebi üstün tutmak, ke­limeleri üstüne basarak söylemek ve şeref unvanları kullanmak yasaktır. Hükümdarla veya başka birisiyle konuşan kimse sadece onun adını söylemelidir.</li>
<li>Ard-gelenlerini o birlikleri şahsen göz­den geçirmeğe ve savaşa girmeden önce si­lahları kontrol etmeğe, savaşçıları savaş için gerekli her şeyle donatmaya ve her şeyi en ince noktalarına kadar gözden geçirmeye ve gerekli bir şey eksik olanı cezalandır­maya mecbur tuttu.</li>
<li>Birliklere refakat eden kadınlar, erkekler savaştayken bunların iş ve vazifelerini üze­rine almak mecburiyetindedirler</li>
<li>Seferden dönen birlikler Hükümdara belli vergiler vermek mecburiyetindedirler.</li>
<li>Her yılbaşında, kendisi ve oğulları için aralarından seçsin diye bütün kızlar hü­kümdara takdim edilmelidirler.</li>
<li>Birliklerin başında her bin, yüz ve on er için bir önder bulunur</li>
<li>Eğer birlik önderlerinin en yaşlısı yanlış bir iş yapar ve hükümdar onu cezalandır­mak için hizmetçilerinden en sonuncusunu ona gönderirse, o bu berikine teslim olmalı ve ölüm cezası bile olsa, ceza infaz edilin­ceye kadar önünde diz çökmelidir.</li>
<li>Birlik önderleri hükümdardan başka kimseye başvuramazlar, yoksa ölümle ceza­landırılırlar. İzin almadan yerini değiştiren de ölümle cezalandırılır.</li>
<li>Hükümdar ülkedeki olaylar hakkında daha çabuk bilgi edinebilmek için sürekli posta karakolları kurmalıdır.</li>
<li>Cengiz Han’ın oğlu Çağatay Yasa’ya uyulmasına dikkat etmelidir.</li>
<li>Askerler ihmalden ötürü cezalandırıl­malıdırlar; sürek avında bir hayvanı vuramayan avcılar sopa ile veya ölümle cezalandırılmalıdır.</li>
<li>Adam öldürmeden dolayı cezadan kan­lık (diyet) ödeyerek kurtulabilir: Bir Müs­lüman öldürülmüşse 40 altın, bir Çinli öl­dürülmüşse bir eşek.</li>
<li>Yanında çalınmış bir at bulunan bir kimse, onu sahibine aynı değerde dokuz atla geri vermeğe mecburdur. Buna malî ta­kati yoksa atlar yerine çocukları alınmalıdır; çocuğu da olmayanı bir koyun gibi kesmelidir.</li>
<li>Yasa, yalan, hırsızlık ve zinayı yasaklar ve yakınlarını kendi kendini sevdiği gibi sevmeği, hakarette bulunmamayı ve onları tamamen unutmamayı, kendiliğinden tes­lim olan kenti, köyü korumayı, Tanrı’ya adanmış tapınakları ve Tanrı’nın hiz­metkârlarını her türlü vergiden beri tutmayı ve onlara saygıyı emreder.</li>
<li>Yasa, birbirini sevmeyi, zina işleme­meği, çalmamayı, yalan yere tanıklıkta bu­lunmamayı, hain olmamayı, ihtiyarları ve fakirleri korumayı emreder. Aykırı eylemler ölümle cezalandırılırlar.</li>
<li>Çok yemek yemekten ötürü kim ku­sarsa, onu çadırda sürüklemeli ve hemen öldürmeli. Bunun gibi, ordu komutanının çadırının eşiğine ayakla basanı da öldürmeli.</li>
<li>İçkiyi bırakamayan ayda üç kez sarhoş olabilir, bunu aşarsa suçludur. Ayda iki kez sarhoş olmak daha iyidir. Bir kez ise daha övgüye değer ama hiç sarhoş olmamak! Bundan daha iyi ne olabilir? Böyle bir kimse nerede bulunabilir? Eğer yine de böyle birisi bulunursa, o her türlü saygıya değer.</li>
<li>Odalıkların çocukları nesebi sahih ço­cuklardır ve babalarının vasiyetime göre mirastan gereken hisselerini alırlar. Mirasın bölüştürülmesi şöyle olur; en büyük oğul küçüklerden daha çok alır; en küçük oğul babanın yurdunu (evini) alır. Çocukların yaşlılığında öncelik, genel olarak evliliğin süresine uygun olarak ananın mevkiine göre tayin edilir.</li>
<li>Babasının ölümünden sonra, anası bir yana, karılarının ne olacağı erkek evladın ta­sarrufuna bırakılmıştır ve isterse onlarla ev­lenir veya başkalarıyla onları evlendirebilir.</li>
<li>Kanunî mirasçılardan başka herkese bir ölünün her hangi bir şeyini kullanmak ciddi bir şekilde yasaktır.”</li>
</ol>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Mehmet Akif ÜNAL</strong></span></a>
</p><p>ASÜ, FEF, Tarih Bölümü, IV. Sınıf Öğrencisi</p>
<p><strong>Alıntı Kaynak:</strong> Aksaray Üniversitesi, Genç Kalemler Dergisi, Sayı: 2</p>
<hr>
<div><a href="https://www.altayli.net/cengiz-han-yasalarinin-genel-ozellikleri.html#_ednref1" name="_edn1"><span>[1]</span></a><span> Mustafa Kafalı, Cengiz Han, DİA, Cilt VII, s.369.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cengiz-han-yasalarinin-genel-ozellikleri.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> Curt Alinge, Moğol Kanunları, (çev. Coşkun Üçok), Ankara1967, s.49.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cengiz-han-yasalarinin-genel-ozellikleri.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> Leo De Hartog, Cengiz Han Dünya’nın Fatihi, (çev.Serkan Uzun) ,Doğan Kitap, Ankara 2013, s.44-46.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cengiz-han-yasalarinin-genel-ozellikleri.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> İsmail Aka, Mirza Şehruh ve Zamanı, T.T.K, s.1.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cengiz-han-yasalarinin-genel-ozellikleri.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> Daha ayrıntılı bilgi için bkz: Cüveyni, Tarih-i Cihan Güşa, s.101-103.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cengiz-han-yasalarinin-genel-ozellikleri.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> Bilik, Cengiz Han’ın söylediği sözler olarak bi­linmektedir.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cengiz-han-yasalarinin-genel-ozellikleri.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> George Vernadsky, Cengiz Han Yasası, Türk Hukuk Tarihi Dergisi I, s.108-114.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cengiz-han-yasalarinin-genel-ozellikleri.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> Nazile Abbaslı, Ufukların Efendisi Cengiz Han, Bilge Karınca, İstanbul 2007, s.119.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/cengiz-han-yasalarinin-genel-ozellikleri.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> Necati Kotan, Cengiz Han, Kalite Matbaası, Ankara 1976, s.93.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Sakalar ve Hunlar Döneminde Anadolu’da Türk Varlığı</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/sakalar-ve-hunlar-doeneminde-anadoluda-turk-varligi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/sakalar-ve-hunlar-doeneminde-anadoluda-turk-varligi</guid>
<description><![CDATA[ Sakalar ve Hunlar Döneminde Anadolu’da Türk Varlığı
Dünya üzerinde her insan topluluğu bir yer tutar. İnsanların yurt tuttukları yerler coğrafi mekânlardır. Bu mekânlar toplumların hayatı için şart olduğuna göre onların tamamıyla gelişimleri, aynı zamanda içinde bulundukları maddi şartlara da bağlıdır. Bu maddi şartlar değişik hâlleri ile toplumların hayatı üzerinde etkili olurlar. Deniz kenarlarında ve adalarda oturanlarla iç taraflarda, çöllerde, bozkırlarda veya nehir […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c480b7040f.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:46 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Sakalar, Hunlar, Döneminde, Anadolu’da, Türk, Varlığı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/10/Ilhami-Durmus-004.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/sakalar-ve-hunlar-doneminde-anadoluda-turk-varligi.html">Sakalar ve Hunlar Döneminde Anadolu’da Türk Varlığı</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. İlhami DURMUŞ</strong></span></a>
</p><p><span>Dünya üzerinde her insan topluluğu bir yer tutar. İnsanların yurt tuttukları yerler coğrafi mekânlardır. Bu mekânlar toplumların hayatı için şart olduğuna göre onların tamamıyla gelişimleri, aynı zamanda içinde bulundukları maddi şartlara da bağlıdır. Bu maddi şartlar değişik hâlleri ile toplumların hayatı üzerinde etkili olurlar. Deniz kenarlarında ve adalarda oturanlarla iç taraflarda, çöllerde, bozkırlarda veya nehir boylarında oturanların, ovadakilerle dağlık yerlerde veya yaylalarda yaşayanların, çorak yerlerde bulunanlarla sulak ve verimli yerlerde olanların hayatı aynı değildir.<a href="https://www.altayli.net/sakalar-ve-hunlar-doneminde-anadoluda-turk-varligi.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a></span></p>
<p><span>Yeryüzünde yaşadıkları coğrafi çevre birbirinden farklı olan insanlar, bu çevrenin başlıca üç doğal kaynağı olan orman, hayvan yetiştirme ve tarım imkânlarını değerlendirerek hayatlarını sürdürebilmişlerdir. Orman kavimleri “asalak” kültürü (avcılık, devşiricilik), tarıma elverişli yerlerde oturanlar “köylü” kültürünü (çiftçilik) ortaya koymuşlar, bozkırdakiler de “çoban” kültürünü (besicilik) meydana getirmişlerdir.<a href="https://www.altayli.net/sakalar-ve-hunlar-doneminde-anadoluda-turk-varligi.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a></span></p>
<p><span>Orman kavimleri güçlü teşkilatlanmayı gerçekleştiremezken bozkır kavimleri ve yerleşik kavimler teşkilatlanabilmişlerdir. Hatta kültür coğrafyalarındaki farklılığa göre, avcılık ve toplayıcılıktan hayvan besleyiciliği ve ziraata zamanla bir geçişten söz edilebilir. Bu durumda avcılık ve toplayıcılık kültürel anlamda verici, hayvan besleyiciliği hem alıcı hem de verici, yerleşiklik ise alıcı olmuştur.<a href="https://www.altayli.net/sakalar-ve-hunlar-doneminde-anadoluda-turk-varligi.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a></span></p>
<p><span>Anadolu’da ise çeşitli kültürlerin oluşumu ve gelişimine imkân veren şartlar erken dönemlerde ortaya çıkmıştır. Asya ve Avrupa kıtaları arasında uzanmış bir köprü gibi olması, Eski Doğu ve Batı kültür çevreleri arasında bulunması, tarihin en eski dönemlerinden başlamak üzere, doğu ve batıdan çok sayıda kavmin göçünün Anadolu topraklarına gerçekleştirilmesi Anadolu’daki kültürel oluşuma ve gelişime büyük ölçüde etki etmiştir. Anadolu’da birbirinden farklı iklimlerin görülmesi de kültürel oluşum ve gelişime büyük ölçüde katkı sağlamıştır.<a href="https://www.altayli.net/sakalar-ve-hunlar-doneminde-anadoluda-turk-varligi.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a></span></p>
<p><span>Anadolu’nun orta ve batı bölgeleri tarıma elverişli şartları oluştururken doğu bölgesi ise hayvancılığa dayalı şartları oluşturmuş ve kültürlerin de gelişimleri büyük ölçüde coğrafi şartların sağladığı imkânlarla paralel gelişme göstermiştir. Bu kapsamda Anadolu’nun coğrafi konumu, iklimi ve doğal kaynakları çeşitli kavimlerin Anadolu’ya gelip yaşamalarına zemin hazırlamıştır. Farklı kavimlerin Anadolu’ya gelerek yerleşmeleri, coğrafi şartlardan dolayı kolay olabilmiştir.</span></p>
<p><span>Anadolu’ya gelerek yerleşen kavimler arasında Turani ya da Aziyenik tabir edilen Türklük ve Türklerle bağlantılı çok sayıda kavim de yer almaktadır. Tarihî devirlerin başlangıcından itibaren klasik döneme kadar Anadolu ve çevresinde Türklerle bağlantılı kavimler varlıklarını sürdürmüşlerdir. Bunların dilleri Türkçede olduğu gibi kelimelerin türetilmesinde son ekler kullanılan ve fiillerin çekiminde ne şekilde olursa olsun kökleri değişmeyen dillerdir. Bu dil grubuna dâhil Anadolu ve çevresinde varlığını sürdüren ilk kavimler dalgası arasında Sumerliler, Subarlılar, Kutlar, Elamlılar, Kaslar, Hurriler, Hattiler ve Urartulular sayılabilir.<a href="https://www.altayli.net/sakalar-ve-hunlar-doneminde-anadoluda-turk-varligi.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a></span></p>
<p><span>Anadolu’da yukarıda adlarını belirttiğimiz kavimlerden başka Türkler ve Türklükle bağlantılı kavimlerden de söz edebiliriz. Bunlar için Anadolu’ya gelen ikinci dalga tabirini kullanabiliriz. MÖ VIII. yüzyıldan MS VI. yüzyıla kadar Anadolu’da varlığını sürdüren ya da bir şekilde Anadolu’ya uğrayan bu kavimler arasında Kimmerler, Sakalar, Siraklar, Hunlar ve Sabarlar sayılabilir. İşte bu çalışmamızda Kimmerlerden başlayarak Sabarlara kadar Anadolu’da varlığını takip edebildiğimiz kavimler üzerinde durulacaktır.</span></p>
<p><span><strong>1. Kimmerler </strong></span></p>
<p><span>Türk kültür dairesi içerisinde yer alan kavimlerden birisi Kimmerlerdir. Onlar Proto-Türkler olarak tanımlanan Ural-Altay kökenli bozkır göçebelerinin batı kolunu oluşturmaktadırlar. MÖ II. bin başlarından MÖ VIII. yüzyıla kadar -merkez Kırım olmak üzere- Karadeniz’in kuzeyinde, Avrasya bozkırlarında ve Kafkasya bölgesinde yaşamışlardır. Onlar doğudan gelen Sakaların baskısı sonucunda göç etmek zorunda kalmışlardır. Kafkas geçitlerini aşan Kimmer göç dalgaları – yeni bir yurt edinmek amacıyla- Anadolu’yu istilaya başlamışlardır.<a href="https://www.altayli.net/sakalar-ve-hunlar-doneminde-anadoluda-turk-varligi.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a></span></p>
<p><span>Kimmerler Kafkaslar’dan Anadolu’ya yöneldiklerinde ilk olarak Urartulularla mücadele etmek zorunda kalmışlardır. MÖ VIII. yüzyılın ortalarında Anadolu’nun doğusunda Urartu Devleti’nin sınırları bir taraftan Kuzey Suriye ve Fırat’a kadar, diğer taraftan Kafkaslar’a kadar genişlemiş ve Urartulular büyük bir devlete sahip olmuşlardır. Urartulular gerek Sargon ve ondan sonraki Asur krallarının gerekse Kafkas geçitlerinde gittikçe büyüyen Kimmer tehlikesi yüzünden Asur etki alanından çekilmek zorunda kalmışlardır.<a href="https://www.altayli.net/sakalar-ve-hunlar-doneminde-anadoluda-turk-varligi.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a></span></p>
<p><span>Kimmerler Kafkas geçitlerini aştıktan sonra doğrudan Urartulularla karşılaşmışlardır. Urartu Kralı II. Argişti (MÖ 714-685) kuzeye yönelerek Kimmer akınlarını önlemeye çalışmıştır. Ancak o, MÖ 707 yılında ağır bir yenilgiye uğramıştır. Urartu kralı olan II. Rusa (MÖ 685-645) ise akıllıca bir politika izleyerek Kimmerlerle anlaşmış, Asur’a karşı onlarla ittifak yaparak bir kısım Kimmer boylarını Urartu topraklarında bırakmış ve ana göç kolu batıya doğru ilerlemeye başlamıştır.<a href="https://www.altayli.net/sakalar-ve-hunlar-doneminde-anadoluda-turk-varligi.html#_edn8" name="_ednref8">[8]</a></span></p>
<p><span>Kimmerlerin Urartu yerleşim merkezlerine saldırılarını ve bazı yerleri yakıp yıktıklarını gösteren arkeolojik buluntular da elde edilmiştir. Patnos yakınlarında bulunan Giriktepe ya da Değirmentepe höyüğünde kazılar yapılmıştır. Burada bir Urartu sarayı bulunmuştur. Sarayın şiddetli bir yangın sonucunda tahrip olduğu, kerpiç duvarların pişerek tuğlalaştığı ve günümüze kadar sağlam kaldığı anlaşılmaktadır. Sarayda savaş sırasında yanmış olan insanların iskeletleri bulunmuştur. Savaş anındaki şiddetli yangında cesetler yanarak kömürleşmiştir. MÖ VIII. yüzyılın sonlarına doğru ani bir düşman saldırısı sonucunda saray ve eklentilerinin yanarak çöktüğü ve içindekilerin kurtulamadığı düşünülmektedir. Bu ani saldırıyı yapan düşmanın kuzeyden, Kafkaslar üzerinden gelen Kimmerler olduğu sanılmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/sakalar-ve-hunlar-doneminde-anadoluda-turk-varligi.html#_edn9" name="_ednref9">[9]</a></span></p>
<p><span>Urartu Kralı II. Argişti’nin kuzeye doğru saldırıları durdurmak maksadıyla harekete geçmesi de Giriktepe Sarayı’nın Argişti’nin Urartu Kralı olduğu dönemin ortalarına doğru Kimmerler tarafından yakılıp yıkıldığı görüşünü kuvvetlendirmektedir. II. Argişti zamanında Kafkas ötesinden gelerek Anadolu içlerine kadar inen Kimmerler Urartulular için büyük tehlike oluşturmuştur. II. Argişti her ne kadar onlara karşı harekete geçtiyse de daha çok savunmaya yönelik kaleler inşa ettirmiştir. Bunlardan en önemlisi Erzincan yakınlarında bulunan Altıntepe’de çok korunaklı olarak yapılmış olan sınır kalesidir. Bu kale Erzincan Ovası’nda yükselen doğal bir tepenin üzerine kurulmuş ve etrafı da surlarla çevrilmiştir. Altıntepe’nin bu korunaklı durumundan dolayı diğer Urartu merkezleri gibi bir yağmaya maruz kalmadığı anlaşılmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/sakalar-ve-hunlar-doneminde-anadoluda-turk-varligi.html#_edn10" name="_ednref10">[10]</a></span></p>
<p><span>II. Rusa’nın Kimmerlerle anlaşarak onları batıya doğru yönlendirmesi sonucunda Urartulular Kimmer saldırılarından kurtulabilmişlerdi. Ayrıca, Kimmerlerin batıya doğru yönelmelerinde arkadan gelmekte olan Sakaların baskısının etkili olabileceği de düşünülebilir. Asur tarihinde Sargonidler devri denen MÖ 722-626 yılları arasındaki zamanda kudretli Asur krallarını daimî surette meşgul eden olaylardan birisi Kimmerlerin Anadolu’ya girerek kısa zamanda Asur sınırlarına ulaşmış olmalarıdır. Bu dönemin başlarında kral olan Sargon (MÖ 721-705) zamanında Asur Devleti çok güçlenmiş, Fırat’ın doğusunda Güneydoğu Anadolu coğrafyasından başka, bu hattın batısında Kargamış, Zincirli, Maraş, Malatya, Adana, Tarsus ve Kayseri bölgelerini de ele geçirmiştir. Kendisinden sonraki Kral Sanherib (MÖ 704-682) zamanında Tabal, Hilakku ve Kammanu eyaletleri kaybedilmiş, daha sonra kral olan Asarhaddon (MÖ 681-668) devrinde ise Asur’un Anadolu’daki gücü gittikçe azalmıştır.<a href="https://www.altayli.net/sakalar-ve-hunlar-doneminde-anadoluda-turk-varligi.html#_edn11" name="_ednref11">[11]</a></span></p>
<p><span>Kimmerlerin adından ilk defa Asarhaddon zamanında yani Asur Devleti’nin güç kaybettiği bir dönemde bahsedilmektedir. Kimmerlerin Asur’un kuzey sınırlarına inerek Asurlularla mücadeleye girişmiş oldukları anlaşılmaktadır. Asarhaddon zamanında Kimmerler Hilakku ile de ittifak yapmışlardır. Fakat Kimmerler tarafından buranın zapt edildiğine dair herhangi bir bilgi bulunmamaktadır. Que için bir Kimmer tehlikesi gerçekleştiyse ancak Hilakku’dan ve Kimmerler’in istilasından dolayı olmuştur. Fakat Asarhaddon, Kimmerleri olduğu gibi Hilakku’yu da mağlup etmiştir. Asarhaddon devrindeki durum Asurbanipal zamanında da devam etmiştir. Hilakku ve Tabal de onun devrinde bazan Kimmerler, bazan da kendisiyle birleşen güçlü ülkelerden yana olmuşlardır.<a href="https://www.altayli.net/sakalar-ve-hunlar-doneminde-anadoluda-turk-varligi.html#_edn12" name="_ednref12">[12]</a></span></p>
<p><span>Asurbanipal tahta geçer geçmez Kimmerlere karşı ilk savunma tedbirleri alınmıştır. Anadolu’da Asur Devleti’nin de içinde bulunduğu bir mukavemet cephesi oluşturulmuştur.<a href="https://www.altayli.net/sakalar-ve-hunlar-doneminde-anadoluda-turk-varligi.html#_edn13" name="_ednref13">[13]</a> Buradan da Kimmerlerin gücünün ne kadar fazla olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü Kimmer tehlikesi büyük boyutlarda olmasaydı, Asur ve çevresinde bulunan diğer topluluklar ittifak etmek zorunda kalmazlardı. Asur ülkesine Kimmer saldırıları hakkında Asurbanipal zamanında önemli bilgiler verilmektedir. Bu malumata göre, Kimmerler kralları Tugdamme’nin önderliğinde büyük kalabalık hâlinde Asur sınırına ulaşmış ve orada karargâhlarını kurmuşlardır.<a href="https://www.altayli.net/sakalar-ve-hunlar-doneminde-anadoluda-turk-varligi.html#_edn14" name="_ednref14">[14]</a></span></p>
<p><span>Fakat Kimmer Kralı Tugdamme, Asurbanipal’in verdiği bilgiye göre, Asur sınırına saldırdığı sırada müthiş bir hastalıktan ölmüştür.<a href="https://www.altayli.net/sakalar-ve-hunlar-doneminde-anadoluda-turk-varligi.html#_edn15" name="_ednref15">[15]</a> Kimmer baskısı daha fazla devam etmemiş ve onlar geri çekilmişlerdir. Fakat Asurbanipal zamanında Kimmerlerle Asurlular arasında bizzat Asurbanipal’in de katıldığı bir antlaşma yapılmıştır. Ön Asya hukuk anlayışına göre Asurluların Kimmerleri kendileriyle aynı seviyede gördükleri anlaşılmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/sakalar-ve-hunlar-doneminde-anadoluda-turk-varligi.html#_edn16" name="_ednref16">[16]</a> Asurluları Kimmerlerle anlaşma yapmaya Asurbanipal’in kardeşi Şamaş-şum-ukin’in Asur tahtı için isyan çıkarması ve Asur Devleti’nin bu sebepten güç kaybetmesi zorlamış olabilir.<a href="https://www.altayli.net/sakalar-ve-hunlar-doneminde-anadoluda-turk-varligi.html#_edn17" name="_ednref17">[17]</a></span></p>
<p><span>Fakat bu anlaşmadan sonrada Kimmerlerle Asurlular mücadele etmek zorunda kalmışlardır. Kimmerler Asur üzerine ikinci kez saldırmışlardır.<a href="https://www.altayli.net/sakalar-ve-hunlar-doneminde-anadoluda-turk-varligi.html#_edn18" name="_ednref18">[18]</a> Ancak, Kimmerlerin kendi aralarında olan mücadeleler de onların gücünü azaltmıştır. Yine de Asur sınır bölgesinde henüz sebebi bilinmeyen büyük bir bozgundan sonra Kimmer gücü birdenbire son bulmuştur. Şüphesiz, onların bu şekilde adı geçen bölgede güç kaybetmelerinde bazı göçlerin etkili olduğu düşünülebilir.<a href="https://www.altayli.net/sakalar-ve-hunlar-doneminde-anadoluda-turk-varligi.html#_edn19" name="_ednref19">[19]</a></span></p>
<p><span>Özellikle, Kilikya’ya kadar inerek Tarsus ve Anhiale şehirlerini zapt eden Kimmerlerin Akdeniz’e kadar uzandıklarını ve orada İskitler tarafından dağıtıldıklarını düşünmek mümkündür.<a href="https://www.altayli.net/sakalar-ve-hunlar-doneminde-anadoluda-turk-varligi.html#_edn20" name="_ednref20">[20]</a> Bazı bilim adamlarının bu görüşü kabul etmemelerine rağmen özellikle Asur kaynaklarında İskitlerin adlarının geçmesi ve onların da Asur sınırına dayanmış olduğu hesaba katıldığında Kimmerlerin batıya doğru itilmelerinde ve zarar görmelerinde etkilerinin olması ihtimalinin de göz ardı edilmemesi gereğini düşünüyoruz. Kimmerlerin MÖ VII. yüzyılın başlarında Asur sınırına indikleri düşünülürse onların MÖ VII. yüzyılın son çeyreğinin başlarına yani aşağı yukarı kralları Tugdamme’nin ölümüne kadar Asurluları uğraştırmış oldukları anlaşılır. Asurluların hem çevre toplulukları ile ittifak kurma zorunda kalmaları hem de Kimmerlerle anlaşma yapmaları, o dönemde Ön Asya dünyasında güçlü bir devlete sahip olmalarına rağmen, Kimmerler tarafından ne kadar uğraştırıldıkları gerçeğini ortaya çıkarır. Kimmerler Urartu Devleti sınırlarından içeriye girdikten sonra Asur sınırına kadar ulaşmış, yukarıda da belirttiğimiz üzere, onları MÖ VII. yüzyılın başlarından itibaren MÖ VII. yüzyılın dördüncü çeyreğinin başlarına kadar uğraştırmışlardır. Kimmerler kısa bir sürede Orta Anadolu’ya doğru da yayılmaya başlamışlardır. Anadolu’da Kummuh, Meliddu, Tabal, doğuda Şupria’ya (Diyarbakır) ve batıda Hubuşna (Konya Ereğlisi)’ya kadar yayılmışlardır. Kimmerler aynı zamanda MÖ VII. yüzyılın başlarında Kızılırmak’a kadar ulaşmışlardır.<a href="https://www.altayli.net/sakalar-ve-hunlar-doneminde-anadoluda-turk-varligi.html#_edn21" name="_ednref21">[21]</a></span></p>
<p><span>Kimmerler, MÖ 676 yılında Frig egemenliğindeki toprakları istila ederek başkentleri Gordion’u ele geçirmişlerdir. En görkemli çağını yaşayan Frig Devleti’nin Kimmerler tarafından ortadan kaldırılışı istila hâlinde vuku bulan Kimmer göçünün ne kadar etkili olduğunu açık bir şeklide göstermektedir.<a href="https://www.altayli.net/sakalar-ve-hunlar-doneminde-anadoluda-turk-varligi.html#_edn22" name="_ednref22">[22]</a> Kimmer-Frig mücadelesiyle ilgili herhangi bir yazılı belge yoktur. Gordion kazılarından anlaşılacağı üzere, kentin acımasızca tahrip edildiğini gösteren kanıtlar elde edilmiştir. MÖ VII. yüzyılın ilk çeyreği içinde Kimmerlerin akınlarına karşı direnemeyen Frig Devleti çökmüştür. Friglerin başkenti olan Gordion’da yaşayan halk evlerindeki eşyalarını bile kurtaramadan kentlerini terk etmek zorunda kalmışlardır.<a href="https://www.altayli.net/sakalar-ve-hunlar-doneminde-anadoluda-turk-varligi.html#_edn23" name="_ednref23">[23]</a></span></p>
<p><span>Her ne kadar belirli bir süre Frigler tekrar Gordion’a yerleşmişse de devlet, Kimmer akınları sonucunda tarih sahnesinden silinmiştir. Kısa bir zaman içinde Anadolu içlerine kadar yayılan Kimmerler, Frig Devleti’ne son verdikten sonra, batıya doğru yönelip Lidya sınırlarına dayanmışlardır. Kimmerlerin bazı boyları Paphlagonia üzerinden Karadeniz sahillerine ulaşmışlardır. Miletos’un güçlü kolonisi Sinope (Sinop) tahrip edilmiş ve bu yöreye yerleşilmiştir. Kimmerler Karadeniz bölgesinde, doğuda Trapezus (Trabzon)’a, batıda ise Herakleia Pontika (Karadeniz Ereğlisi)’ya kadar yayılmışlardır.<a href="https://www.altayli.net/sakalar-ve-hunlar-doneminde-anadoluda-turk-varligi.html#_edn24" name="_ednref24">[24]</a></span></p>
<p><span>Lidyalılar kendi bölgelerine Kimmerlerin ulaştığını görünce telaşa kapılmışlardır. Hatta onlar Asurlulardan yardım istemek zorunda kalmışlardır. Asurbanipal zamanından kalmış belgelerde Lidya Kralı Guggu’nun (Gyges) Ninive’ye yardım istemek maksadıyla elçiler gönderdiğinden bahsedilmektedir.<a href="https://www.altayli.net/sakalar-ve-hunlar-doneminde-anadoluda-turk-varligi.html#_edn25" name="_ednref25">[25]</a></span></p>
<p><span>Bu diplomatik temaslar sürerken Kimmerler Lidya’ya saldırmışlardır (MÖ 567). Sardes’ten uzak bir ovada yapılan savaşı Gyges’in ordusu sürpriz bir şekilde kazanmıştır. Ancak, MÖ 646/45 yıllarına doğru Kimmerler, büyük kitleler hâlinde ve çok ani bir biçimde Lidya’ya ikinci bir saldırı düzenlemişlerdir. Lidya Kralı Gyges’in ölümüyle sonuçlanan savaştan sonra Kimmerler, Lidya’nın başkenti Sardes’e ulaşmışlardır. Ovadan çok yükseğe sarp bir kayalık üzerine kurulmuş olan akropolü ele geçirememelerine rağmen, aşağı kente girerek burayı yağmalamışlardır. Sardes’i yakıp yıkan göçebeler burada durmayarak hızla geri dönmüşler, bir kısmı ise kuzeybatıya doğru yönelerek Adramyteion (Edremit) yakınlarındaki Antandros kenti çevresine yerleşmişlerdir.<a href="https://www.altayli.net/sakalar-ve-hunlar-doneminde-anadoluda-turk-varligi.html#_edn26" name="_ednref26">[26]</a></span></p>
<p><span>Güçlü Lidya Kralı Alyattes MÖ VI. yüzyılın başlarında kuzeydeki Bitinya bölgesi üzerine sefere çıkmıştır. Lidya’nın kuzeyinde Antandros yöresinde yerleşmiş olan Kimmer boyları üzerine yürüyerek onları Kızılırmak’ın doğu yakasındaki Kapadokya bölgesine sürmüştür. Böylece, bütün Batı Anadolu’yu son Kimmer kalıntılarından temizlemiştir.<a href="https://www.altayli.net/sakalar-ve-hunlar-doneminde-anadoluda-turk-varligi.html#_edn27" name="_ednref27">[27]</a></span></p>
<p><span>Kimmerler aşağı yukarı MÖ 657 yıllarından MÖ VI. yüzyılın başlarına kadar başta Lidyalılar olmak üzere diğer topluluklar için Batı Anadolu’da tehdit unsuru olmuşlardır. Onların Anadolu’nun dört bir tarafına yayılmalarına rağmen Batı Anadolu’da bile büyük bir güç olarak ortaya çıkmaları ve güçlü devletlere karşı başarılı mücadele vermeleri kayda değer bir gelişme olarak düşünülmelidir.</span></p>
<p><span><strong>2. Sakalar </strong></span></p>
<p><span>Sakalar geniş coğrafyalara yayılmışlar ve bu yayılmanın doğal bir sonucu olarak çeşitli kavimler tarafından tanınıp onların kaynaklarına geçmişlerdir. Böylece adları da çeşitli kavimlerin kaynaklarında farklı şekilde yer almaktadır. Grek kaynaklarında Skythai, Asur kaynaklarında Aşguzai, Pers kaynaklarında Saka ve Çin kaynaklarında Sai tabiri bu hareketli konargöçerler için kullanılmıştır.<a href="https://www.altayli.net/sakalar-ve-hunlar-doneminde-anadoluda-turk-varligi.html#_edn28" name="_ednref28">[28]</a></span></p>
<p><span>Pers kaynaklarında bu konargöçerlerin Saka tigrakhauda, Saka tiay para daray ve Saka haumavarga olmak üzere üç grubundan söz ediliyor.<a href="https://www.altayli.net/sakalar-ve-hunlar-doneminde-anadoluda-turk-varligi.html#_edn29" name="_ednref29">[29]</a> Persler ülkelerinin kuzeydoğu, kuzey ve kuzeybatı tarafındaki gelişmeleri yakından bildiklerinden hareketli bozkır kavimlerini de yakından tanıyorlardı. Konargöçerlerin adlarıyla ilgili verdikleri bilgileri meselenin hallini kolaylaştırmaktadır. Buradan Saka tiay para daray yani denizin ötesine geçmiş olan Sakalar, Karadeniz İskitleri ile aynı kavme işaret etmektedir.<a href="https://www.altayli.net/sakalar-ve-hunlar-doneminde-anadoluda-turk-varligi.html#_edn30" name="_ednref30">[30]</a></span></p>
<p><span>Zaten Persler bütün İskitleri Sakai yani Saka olarak tanıyorlardı.<a href="https://www.altayli.net/sakalar-ve-hunlar-doneminde-anadoluda-turk-varligi.html#_edn31" name="_ednref31">[31]</a> Bu bilgi İskit-Saka aynılığı açısından önem taşımaktadır. Bu bilgiler ışığında Karadeniz İskitlerini Sakaların Pers ülkesinin kuzeyinden batıya göçen Saka toplulukları olarak düşünebiliriz. Bundan böyle kullanacağımız Saka kelimesi aynı zamanda İskit kelimesine karşılık olup aynı kavmi ifade etmektedir. Saka/İskit adıyla bilinen kavim Türklük ve Türklerle bağlantısı en iyi kurulabilen kavimlerdendir. Onların adı, ortaya çıktıkları kültür coğrafyası, dilleri, dinleri, gelenek ve görenekleri, askerî özellikleri ve sanat anlayışları Türkler ve Türklükle bağlantılıdır. Yazılı belgeler ve arkeolojik buluntuların verdiği sonuçlar bu bağlantının rastlantı olmadığını ve her geçen gün bu hususta delillerin belirgin bir biçimde arttığını ortaya koymaktadır.<a href="https://www.altayli.net/sakalar-ve-hunlar-doneminde-anadoluda-turk-varligi.html#_edn32" name="_ednref32">[32]</a></span></p>
<p><span>Sakalar Mançurya’dan Macaristan’a kadar çok geniş bir coğrafyaya yayılmış bozkır kavmidir. Onlar doğudan batıya hareketlerinde Hazar Denizi’nden batıya geçtiklerinde Kafkaslar’dan Anadolu’ya doğru da yönelmişlerdir. Bu sırada Urartulular yerleşmiş oldukları coğrafya itibarıyla, Kafkaslar’dan Ön Asya’ya açılan kapılar üzerinde bulunmaktaydılar. Urartuluların güneyinde bulunan Asur’la olduğu kadar olmasa da Kafkaslar’dan inen konargöçer kavimlerle ilişkileri olmuştur. Bunlardan ilkini Kimmerler, ikincisini ise onları takip eden Sakalar oluşturmuştur. Kimmerleri takip ederek Doğu Anadolu’ya Urartu ülkesine ulaşan Sakalarla Urartu Kralı II. Rusa (MÖ 685-645) akıllıca bir politika izleyerek bir anlaşma yapmıştır.<a href="https://www.altayli.net/sakalar-ve-hunlar-doneminde-anadoluda-turk-varligi.html#_edn33" name="_ednref33">[33]</a></span></p>
<p><span>Ancak, Sakalarla Urartuluların dostlukları uzun sürmemiş ve VII. yüzyılın başlarında Sakalar Urartu yerleşim merkezlerine baskınlar düzenleyerek bu merkezleri yakıp yıkmışlardır.<a href="https://www.altayli.net/sakalar-ve-hunlar-doneminde-anadoluda-turk-varligi.html#_edn34" name="_ednref34">[34]</a> Yine, II. Rusa tarafından inşa ettirilen Rusahinili (Toprakkale) kentinin de MÖ VII. yüzyılın sonları ile VI. yüzyılın başlarında Sakalar tarafından yakılıp yıkıldığı sanılmaktadır. Kaleye yapılan baskın sonunda çatı ve ahşap malzemenin yanarak çökmesi, kerpiç duvarların pişerek tuğlalaşmasına neden olmuştur. Kazılar sırasında ortaya çıkarılan 30 cm’lik kül ve yangın artığı tabakası yangının şiddetini göstermektedir. Yangın ve yıkımdan sonra, Toprakkale’de herhangi bir yerleşme olmamıştır.<a href="https://www.altayli.net/sakalar-ve-hunlar-doneminde-anadoluda-turk-varligi.html#_edn35" name="_ednref35">[35]</a> Çavuştepe Kalesi de İskitler tarafından yağma ve tahrip edilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/sakalar-ve-hunlar-doneminde-anadoluda-turk-varligi.html#_edn36" name="_ednref36">[36]</a></span></p>
<p><span>Urartulular tarih sahnesine çıktıktan sonra, Asurlular ile münasebette bulunmuş ve onlarla savaşmışlardır. MÖ VIII. yüzyılın sonlarına doğru Kafkaslar’dan inen Kimmerlerle de mücadele eden Urartulular, onları takip ederek gelen Sakalarla zaman zaman anlaşmalarına rağmen, onların MÖ VI. yüzyılın başlarında gerçekleşen istilalarına karşı koymayarak yaklaşık olarak MÖ 585 yıllarında<a href="https://www.altayli.net/sakalar-ve-hunlar-doneminde-anadoluda-turk-varligi.html#_edn37" name="_ednref37">[37]</a> tarih sahnesinden çekilmişlerdir. Böylelikle, Saka-Urartu münasebetleri Sakaların Medlerle birlikte Urartu Devleti’ni ortadan kaldırmalarıyla son bulmuştur.</span></p>
<p><span>Kimmerlerin yurtlarını ellerinden alarak onları takip eden Sakalar Kafkaslar’ı aşarak Urartu Devleti üzerinden Asur Devleti’nin kuzey sınırlarına kadar ulaşmışlardır. Kimmerlerin hemen arkasından gelen Sakalar, Kimmerlerle birlikte Asur kaynaklarına geçmişlerdir. Asarhaddon zamanında Asur Devleti’nin kuzey ve kuzeydoğu sınırları Kimmer ve Sakaların istilasına uğramıştır. Asarhaddon Saka Hükümdarı Bartatua ile anlaşarak kızını ona vermiştir.<a href="https://www.altayli.net/sakalar-ve-hunlar-doneminde-anadoluda-turk-varligi.html#_edn38" name="_ednref38">[38]</a> Asur ve Saka dostluğu sonucunda Asur Kralı Asarhaddon Hubaşna’ya kadar giderek Kimmer Başbuğu Teuşpa’yı ve müttefiki olan Hilakku Devleti’ni mağlup etmiştir.<a href="https://www.altayli.net/sakalar-ve-hunlar-doneminde-anadoluda-turk-varligi.html#_edn39" name="_ednref39">[39]</a> Bu arada Sakalar da boş durmayarak Kimmerleri batıya doğru sıkıştırmaya başlamışlardır. Bunun sonucunda Kimmerler Anadolu’nun içlerine kadar yayılmışlardır.<a href="https://www.altayli.net/sakalar-ve-hunlar-doneminde-anadoluda-turk-varligi.html#_edn40" name="_ednref40">[40]</a></span></p>
<p><span>Sakalarla anlaşma yaparak batıya doğru Kimmerlerin üzerine yürüyen ve onlara karşı zafer kazanan Asarhaddon, bu zaferinden Til Barsib stelinde de bahsetmektedir. Bu belgeye göre Hilakkular Saka ordularını yenen Mannalarla birleşerek Asur Devleti’ne karşı isyan etmişler ve fakat Asur Kralı bu isyanı bastırmıştır.<a href="https://www.altayli.net/sakalar-ve-hunlar-doneminde-anadoluda-turk-varligi.html#_edn41" name="_ednref41">[41]</a> Asarhaddon devri belgelerinde Sakalar hakkında verilen bilgileri klasik Yunan yazarlarının rivayetleri de desteklemektedir. Gerçekten de Herodos’ta Protothyes oğlu Madyas idaresinde büyük bir Saka ordusunun Karadeniz’in kuzeyinden kovduğu Kimmerleri takip etmek üzere, Asya’ya girdiklerine dair bir kayıt bulunmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/sakalar-ve-hunlar-doneminde-anadoluda-turk-varligi.html#_edn42" name="_ednref42">[42]</a></span></p>
<p><span>Herodotos’ta Protothyes şeklinde adı geçen Saka Hükümdarının Asur belgelerinde adı geçen ve Asur Kralı Asarhaddon ile anlaşan Hükümdar Bartatua olduğu genelde kabul edilmektedir.<a href="https://www.altayli.net/sakalar-ve-hunlar-doneminde-anadoluda-turk-varligi.html#_edn43" name="_ednref43">[43]</a> Urartu Devleti’nin Azerbaycan tarafındaki eyaleti parçalanınca Sakalar hükümdarları Bartatua ve oğlu Madyas idaresinde, bizzat Urartuluların ülkesini işgal etmek ve oradaki Sakız’ı kendilerine başkent yapmak ve de burada Kızılırmak’a kadar uzanan batı yönünde bölgeyi kontrol altında tutmak maksadıyla Kuzey Persia’da kalmışlardı. Onlar, bu dönemde güçlü görünüyorlardı. Gerçekten de MÖ 626 yılında Asurlular onların yardımı ile Medlerin yaptığı Ninive kuşatmasını kırmışlardı. Başarılarından dolayı zafer sarhoşluğuna kapılan Sakalar MÖ 611 yılında Filistin’e ulaşılıncaya kadar Suriye’yi baskı altına almışlardı. Mısır’a karşı herhangi bir hareket ise Kral Psametikos tarafından haraç ödemek suretiyle önlenmişti.<a href="https://www.altayli.net/sakalar-ve-hunlar-doneminde-anadoluda-turk-varligi.html#_edn44" name="_ednref44">[44]</a></span></p>
<p><span>Bu zaman zarfında Medler Babillerle ittifak yapmışlardır. Onların birleşik orduları, Asurlulara karşı yürümüşler ve bu defa müttefik kuvvetler bir zamanların bu güçlü imparatorluğunu yıkmışlardır.<a href="https://www.altayli.net/sakalar-ve-hunlar-doneminde-anadoluda-turk-varligi.html#_edn45" name="_ednref45">[45]</a> Ninive’nin düşmesinden sonra Medler, vakit geçirmeden Sakaları memleketlerinden çıkarabilmek ve hiç durmaksızın bu göçebeleri, Persia’yı istilaya başladıkları noktadan Asya içlerine geri itinceye kadar gerekeni yapmak için yeniden kuvvetlerini toplamışlardır.<a href="https://www.altayli.net/sakalar-ve-hunlar-doneminde-anadoluda-turk-varligi.html#_edn46" name="_ednref46">[46]</a> Medlerin baskısı karşısında, Batı Asya’nın büyük bir bölümüne 28 yıl hükmeden Sakalar<a href="https://www.altayli.net/sakalar-ve-hunlar-doneminde-anadoluda-turk-varligi.html#_edn47" name="_ednref47">[47]</a> tekrar Urartuluların yaşamış olduğu coğrafyaya çekilmişlerdir. Belki de bu tarihte onların bir kısmı üç asır sonra Partları meydana getirecek olan akrabaları Dahailerle karışarak Hazar Denizi ve Aral Gölü arasında yer alan bozkır bölgesini işgal etmek için yeniden doğuya doğru dönmüşlerdi. Diğerleri Skytho-Dravidler içerisindeki Saka karışımını göz önünde bulunduracak olursak, Hindistan’a kadar itilmiş olabilirler. Burada başka bir grup da Urartu bölgesinde kalmıştır. Böylece, büyük çoğunluğu batı bozkırlarında kalan Sakalar, orada refah içinde yaşayan akrabalarını görmüşler ve Güney Rusya’nın verimli topraklarına yerleşmişlerdir.<a href="https://www.altayli.net/sakalar-ve-hunlar-doneminde-anadoluda-turk-varligi.html#_edn48" name="_ednref48">[48]</a></span></p>
<p><span>MÖ VIII. yüzyılın sonlarına doğru Asur yazılı kaynaklarında adları geçen ve daha sonraki Asur kaynaklarında da adlarından sık sık bahsedilen, Asur Kralı Asarhaddon’un anlaşmak zorunda kaldığı Sakaların Asur Devleti ile münasebetlerinin yaklaşık olarak bu coğrafyaya ulaşmalarından bir asır sonra, Asur’un ortadan kalkmasıyla sona erdiği anlaşılıyor.<a href="https://www.altayli.net/sakalar-ve-hunlar-doneminde-anadoluda-turk-varligi.html#_edn49" name="_ednref49">[49]</a> Sakalar Çin Seddi’nden Tuna Nehri’ne kadar yayılmalarının yanında, Ön Asya’ya da yönelmişlerdir. Sakaların Ön Asya’ya yönelmelerinin sebebi Kimmerleri takip etme düşüncesidir. Kimmerleri yurtlarından çıkaran Sakalar, onların ardından, Kafkaslar’ı doğudan dolaşarak Hazar Denizi kıyısını takiben Derbent-Demirkapı geçitleri üzerinden Azerbaycan’a ve daha güneye<a href="https://www.altayli.net/sakalar-ve-hunlar-doneminde-anadoluda-turk-varligi.html#_edn50" name="_ednref50">[50]</a> daha genel bir deyimle Ön Asya’ya dalgalar hâlinde akmaya başlarlar. Urartu Kralı II. Rusa’nın Kimmerlerle olduğu gibi, akıllıca bir siyaset izleyerek bunlarla anlaşma yaptığı görülür. İskit akınları Asur sınırlarına yönelir.<a href="https://www.altayli.net/sakalar-ve-hunlar-doneminde-anadoluda-turk-varligi.html#_edn51" name="_ednref51">[51]</a></span></p>
<p><span>Kimmerleri kovalayarak gelen Sakalar Medlerin egemenliğine son verirler. Bütün Küçük Asya’ya yayılırlar ve burada 28 yıl hüküm sürerler.<a href="https://www.altayli.net/sakalar-ve-hunlar-doneminde-anadoluda-turk-varligi.html#_edn52" name="_ednref52">[52]</a> Sakaların çok istekli bir şekilde güneyde bulunan ülkelere gittikleri birçok tarihî hakikatten anlaşılmaktadır. Akamenit döneminden sonra, bunların bir kısmını günümüze kadar adları Arachosia ve Drangiana olarak söylenen yerlerde buluyoruz. Keza onlar, Anadolu’nun içlerine kadar da yayılmış ve egemenliklerinin izini bırakmışlardır. Yine, Sakalar muhtemelen de Akamenit dönemi öncesinde Fırat ve Dicle dolaylarında hüküm sürmüşler ve dillerine ait ipuçları bırakmışlardır.<a href="https://www.altayli.net/sakalar-ve-hunlar-doneminde-anadoluda-turk-varligi.html#_edn53" name="_ednref53">[53]</a></span></p>
<p><span>MÖ IV. yüzyılın başlarında daha Doğu Anadolu’da hâkim olduklarını bize Ksenophon bildirmektedir. Ksenophon, “Kyros’un Anabasisi” adlı eserinde paralı askerlerin Perslere karşı hareketlerinde doğuda dört plethron<a href="https://www.altayli.net/sakalar-ve-hunlar-doneminde-anadoluda-turk-varligi.html#_edn54" name="_ednref54">[54]</a> genişliğindeki Harpasos<a href="https://www.altayli.net/sakalar-ve-hunlar-doneminde-anadoluda-turk-varligi.html#_edn55" name="_ednref55">[55]</a> Nehri’ne kadar ilerleyerek buradan da Sakaların memleketine girdiklerini ve bir ovada dört günde yirmi parasang<a href="https://www.altayli.net/sakalar-ve-hunlar-doneminde-anadoluda-turk-varligi.html#_edn56" name="_ednref56">[56]</a> gittiklerini<a href="https://www.altayli.net/sakalar-ve-hunlar-doneminde-anadoluda-turk-varligi.html#_edn57" name="_ednref57">[57]</a> belirtmektedir. Sakalar yalnız Anadolu’da kalmayarak daha güneye ilerlemişlerdir. Mısır üzerine yönelerek Suriye’ye girdikleri sırada Mısır Kralı Psammatikos karşılarına çıkmış, armağanlar vermiş ve daha ileri yürümekten onları alıkoymuştur. Sonra onların bir kısmı dönmüş;<a href="https://www.altayli.net/sakalar-ve-hunlar-doneminde-anadoluda-turk-varligi.html#_edn58" name="_ednref58">[58]</a> fakat, bazıları orada kalmayı tercih etmiştir. Bundan dolayı eski Tevrat’ta Beth-Sean, daha sonra Skythepolis (İskit/Saka şehri) olarak anılmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/sakalar-ve-hunlar-doneminde-anadoluda-turk-varligi.html#_edn59" name="_ednref59">[59]</a></span></p>
<p><span>Sakalar Ön Asya’ya yayılmaları esnasında Filistin’e kadar ilerlemelerine rağmen, onların asıl izleri Anadolu’nun doğu kesiminde bulunmaktadır. Artık yazılı kaynakların yanında son kazılarda çıkarılmış olan arkeolojik malzemelerde bu görüşü kuvvetlendirmektedir. Özellikle, MÖ VII. yüzyılın başlarında Asur sınırına kadar ulaşmaları, Urartu Devleti’nin ortadan kalkmasındaki etkileri, Asur Devleti’nin güç kaybetmesindeki rolleri ve Asurluların onlarla anlaşmak zorunda kalması Sakaların gücünü göstermektedir. Perslerin de Sakalarla mücadele etmek zorunda kalmaları onların Pers İmparatorluğu’nun etrafındaki güçlerini göstermektedir. Ksenophon’un MÖ IV. yüzyılın hemen başlarında Doğu Anadolu bölgesinden Sakaların ülkesi olarak bahsetmesi, onların hâlâ adı geçen bölgede güçlerini göstermektedir. Sakaların Asur kaynaklarında ilk olarak adlarının geçmesinden MÖ IV. yüzyılın başlarında Ksenophon tarafından bahsedildikleri döneme kadar aşağı yukarı 300 yıl geçmiştir.</span></p>
<p><span>Bu kadar uzun bir zaman diliminde İskitler Doğu Anadolu ve çevresinde etkili olmuşlardır. Buradan Sakaların bu bölgeyi birdenbire terk etmedikleri, ekonomileri büyük ölçüde hayvancılığa dayalı olan bu topluluğun özellikle Doğu Anadolu yüksek yaylasında hayvanlarını otlatacak yaylakları buldukları, yerleşik topluluklarla mücadele edebilecek ve onların kayıtlarına geçecek derecede siyasi güç kazandıkları anlaşılmaktadır.</span></p>
<p><span><strong>3. Siraklar </strong></span></p>
<p><span>Yazılı kaynaklardaki bilgiler Sirak adının ilk olarak Darius’un ülkesinin kuzeyinde varlıklarını sürdüren Sakalar üzerine yapmış olduğu seferiyle ilgilidir. Darius iktidarının beşinci yılında Sakalar üzerine bir sefer düzenleme ihtiyacı duymuştur. Behistun Kitabesi’nin 22’nci satırında “tigram (sivri)” ve “hauda (başlık)” ifadelerinde Darius’un Saka tigrakhauda üzerine hareket ettiğini anlamaktayız.<a href="https://www.altayli.net/sakalar-ve-hunlar-doneminde-anadoluda-turk-varligi.html#_edn60" name="_ednref60">[60]</a> Pers Kralı, kendi askerlerine Saka askeri kıyafeti giydirmiş ve Saka askerleri üzerine saldırmalarını sağlayarak onları yanıltmak ve kandırmak suretiyle başarılı olabilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/sakalar-ve-hunlar-doneminde-anadoluda-turk-varligi.html#_edn61" name="_ednref61">[61]</a> Böylece Saka askerleri geri çekilmek zorunda kalmışlardır. Bu sırada Saka hükümdarları Sakesphares, Homarges ve Thamyris bir araya gelerek savaş durumunu görüşmek için birlik oluşturmuşlardır.<a href="https://www.altayli.net/sakalar-ve-hunlar-doneminde-anadoluda-turk-varligi.html#_edn62" name="_ednref62">[62]</a></span></p>
<p><span>Bir araya gelen Saka hükümdarlarına Sirak adında bir at bakıcısı yaklaşıp Pers ordusunu kırmaya söz vermiştir. Buna karşılık kendi soyundan gelenlerin ödüllendirilmesini istemiştir. Saka hükümdarlarının bu isteği kabulleri üzerine, bıçağıyla bedeni üzerine yaralar açan bazı yerlerini kesen Sirak, Darius’un yanına gitmek suretiyle kendisini Sakaların düşmanı gibi göstererek güya Saka hükümdarları tarafından bu hâle getirildiği şeklinde şikâyette bulunmuştur. Sirak’ın bu durumundan çok etkilenen Darius onun sözlerine inanmıştır. Sirak ebedi odu ve mukaddes suyu intikam almaya çağırarak düşmanlarını Persler vasıtasıyla cezalandırmak kararında olduğunu, bunun ancak bu şekilde yerine getirilebileceğini, Sakaların harekete geçeceği zamanı bildiğini, böylelikle kestirme bir yoldan hareket ederlerse onlar ulaşmadan önce geçecekleri yerde oturmak suretiyle onları balık avlar gibi yakalayacaklarını belirtmiştir.</span></p>
<p><span>Atlara bakarken araziyi öğrendiğini, Pers ordusuna yol gösterebileceğini, yanlarında yedi günlük yiyecek ve su almaları gerektiğini söylemiştir. Bunun üzerine askerler Sirak’la yedi günlük yürüyüşe çıkmış ve kuru, susuz, yeşilliksiz sahraya varınca ordu komutanı yol göstericiden Perslerin bu büyük ordusunu ne pınar ne kuş olan, ne vahşi hayvan görünen, ne ileri ne de geri gitmek mümkün olan böyle sahraya getirip çıkarmasının nedenini sormuştur. Sirak ise kendisinin zafer kazandığını, çünkü kendi ülkesinin insanları olan Sakaları beladan kurtarmak için Persleri susuzluğa ve açlığa mahkûm ettiğini belirtmiştir. Sirak orada hemen öldürülmüştür.<a href="https://www.altayli.net/sakalar-ve-hunlar-doneminde-anadoluda-turk-varligi.html#_edn63" name="_ednref63">[63]</a></span></p>
<p><span>Yukarıdaki bilgilerden Sirak’ın Darius’un çağdaşı olduğu anlaşılmaktadır. Tarihî-efsanevi bu olay MÖ VI. yüzyılın son çeyreği içinde vuku bulmuştur. Buradaki Sirak/Şirak tarihî şahsiyet gibi verilmiştir. Sirak adı miladi yıllarda kavim adı olarak kullanılmıştır. Bu ad aynı şekilde milattan sonraki dönemlerde de kaynaklarda kavim adı olarak geçmektedir. Bozkır kavimleri arasında önemli yer tutan Siraklar hareketli topluluklardandır. Onların hareketlilikleri yayıldıkları coğrafyaya da etki etmiştir. Asya içlerinden Avrupa içlerine doğru birtakım dalgalanmalar yeni bozkır kavimlerinin ortaya çıkmalarına ve geniş sahalara yayılmalarına neden olmuştur. Bu önemli göçlerden birisi MÖ III. yüzyılda Karadeniz bozkırları yönünde gerçekleştirilen göç hareketidir. Sarmat toplulukları Kazakistan’dan batıya doğru hareket etmeye başlayınca önlerinde bulunan toplulukların da daha ileriye gitmelerine neden olmuşlardır. Çinlilerle mücadeleleri sonucunda batıya doğru hareket eden Hunlar Türkistan’a geçerek Yüeçileri batıya itmişledir. Buna karşılık Yüeçiler, daha önce Türkistan’da yaşayan toplulukları yerlerinden oynatmışlardır. Bütün bunlar Sarmat göçünü Karadeniz bozkırlarına yönlendirmiştir.<a href="https://www.altayli.net/sakalar-ve-hunlar-doneminde-anadoluda-turk-varligi.html#_edn64" name="_ednref64">[64]</a></span></p>
<p><span>Bu göç hareketinden önce Sarmatların asıl yerleşim yeri, Yayık Nehri ve Hazar Denizi’nin doğu tarafındaki bozkırlardır. Onların batıya doğru hareketi, aşağı yukarı 200 yıl sürmüştü. Bu süre boyunca göç etmekte olan Sarmat toplulukları doğudaki akrabalarıyla olan ilişkilerini kesmemişlerdir.<a href="https://www.altayli.net/sakalar-ve-hunlar-doneminde-anadoluda-turk-varligi.html#_edn65" name="_ednref65">[65]</a> Doğu Sarmat toplulukları içinde yer alan Siraklar, Aral Gölü çevresinden Karadeniz kuzeyindeki bozkırlara kadar yayılmışlardı.<a href="https://www.altayli.net/sakalar-ve-hunlar-doneminde-anadoluda-turk-varligi.html#_edn66" name="_ednref66">[66]</a> Bu cümleden olarak Don Nehri’nin doğu tarafındaki bozkırlar büyük ölçüde Sirakların yayıldığı saha olmuş,<a href="https://www.altayli.net/sakalar-ve-hunlar-doneminde-anadoluda-turk-varligi.html#_edn67" name="_ednref67">[67]</a> böylece Siraklar Don Nehri’ne kadar ulaşabilmişledir.<a href="https://www.altayli.net/sakalar-ve-hunlar-doneminde-anadoluda-turk-varligi.html#_edn68" name="_ednref68">[68]</a> Onların güneyde Kafkas Dağları’na kadar olan sahaya yayıldıkları bilinmektedir.<a href="https://www.altayli.net/sakalar-ve-hunlar-doneminde-anadoluda-turk-varligi.html#_edn69" name="_ednref69">[69]</a> Sirakların bir kısmı göçebe çoban, diğer bir kısmı ise çadırlarda oturarak tarımla uğraşan insanlardan oluşmuştu. Siraklar çok fazla dağlık kesimde oturmamaktaydılar. Özellikle düzlük yerlerde hayatlarını sürdürüyorlardı. Yazılı kaynaklarda da Sirak düzlüklerinden söz edilmektedir.<a href="https://www.altayli.net/sakalar-ve-hunlar-doneminde-anadoluda-turk-varligi.html#_edn70" name="_ednref70">[70]</a> Siraklar kavimler göçüyle birlikte Kafkaslar’a yayılmışlardır. Onların Kafkaslar’dan aşağı doğru akan ve Maiotis’e dökülen Achardeus civarında da oturdukları bilinmektedir. Buna göre, Kafkas bozkırlarının sahile kadar ulaşan batı kesiminde bulunuyorlardı.<a href="https://www.altayli.net/sakalar-ve-hunlar-doneminde-anadoluda-turk-varligi.html#_edn71" name="_ednref71">[71]</a></span></p>
<p><span>Bu itibarla Sirakların Aral Gölü çevvresinden İtil Nehri kıyılarına ve oradan Kafkaslar’ı içine alan, hatta Anadolu’nun kuzeydoğu bölgelerine kadar çok geniş sahaya yayılmış oldukları kabul edilmektedir.<a href="https://www.altayli.net/sakalar-ve-hunlar-doneminde-anadoluda-turk-varligi.html#_edn72" name="_ednref72">[72]</a> Sirakların adıyla ilgili yerleşim birimleri de onların yayıldığı coğrafya hakkında bilgi sahibi olmamızı mümkün kılmaktadır. Tıpkı Saka adıyla anılan yerlerde olduğu gibi Sirak adıyla anılanlarına da rastlanılmıştır.<a href="https://www.altayli.net/sakalar-ve-hunlar-doneminde-anadoluda-turk-varligi.html#_edn73" name="_ednref73">[73]</a> Bu adlar Orta Asya, Kuban, Önkafkas, Kafkas, Azerbaycan, Gürcistan ve Anadolu’da bulunmaktadır. Bütün adı geçen ülkelerdeki Şirvan/Şiran adları Şirak/Sirak- Şir kabilesinin adı ile bağlıdır. Şirvan, Şirvankala, Şirvanmeşe, Şiran adları Sirak/Şirakların yayılma sahasını göstermektedir.<a href="https://www.altayli.net/sakalar-ve-hunlar-doneminde-anadoluda-turk-varligi.html#_edn74" name="_ednref74">[74]</a></span></p>
<p><span>Bozkır kültür coğrafyasında önemli yerleri ellerinde tutan Sirakların tarihini tam olarak anlayabilmek ve bir tarihî yapı oluşturabilmek mevcut bilgiler ışığında mümkün olmamaktadır. Yazılı kaynaklardaki bilgiler, arkeolojik buluntularla birlikte değerlendirildiğinde Sirak tarihinin bazı kesitleri ana hatları ile açıklığa kavuşturulabilmektedir. Biz de Sirak tarihini mevcut belgelerden edindiğimiz bilgilerden hareketle inceleyebiliyoruz. Sirakların tarihlerinin başlangıcı, başka bir ifadeyle ortaya çıkışları adlarının ilk geçtiği dönemle belirlenebilmektedir. Sirak adıyla ilgili kısımda da belirttiğimiz üzere, efsanevi bir bilgi Sirakları ilk kez öğrenmemize yardımcı olmaktadır. Saka-Pers mücadelesi sırasında bir şahıs gibi ortaya çıkan Sirak, Darius’a yanlış yol göstermek suretiyle ülkesini Pers esaretine düşmekten kurtarabilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/sakalar-ve-hunlar-doneminde-anadoluda-turk-varligi.html#_edn75" name="_ednref75">[75]</a></span></p>
<p><span>Buradan Sirak’ın Darius’un çağdaşı olduğu anlaşılmaktadır. Sirak bir şahıs adı gibi verilmesine rağmen, Siraklardan birisi olduğu düşünüldüğünde onların MÖ VI. yüzyılda Pers ülkesinin kuzeyinde varlıklarını sürdürdükleri gerçeği ortaya çıkmaktadır. Kazılar sonucunda ortaya çıkartılmış olan Önmaniç ve Önkuban buluntuları Siraklarla bağlantılı görülmektedir.<a href="https://www.altayli.net/sakalar-ve-hunlar-doneminde-anadoluda-turk-varligi.html#_edn76" name="_ednref76">[76]</a> Önmaniç ve Önkuban’daki Sirak buluntularının ortaya çıkartılması onların yayıldıkları coğrafya, kültürleri ve diğer kültürlerle karşılıklı ilişki ve etkileşimlerini aydınlatmaya yardım ettiği gibi o kültür coğrafyasında varlıklarını da anlamamızı mümkün kılmaktadır. Zamanla Sirak kültürü Önkuban-Mozdak çevresinde yaşayanlara etki etmiştir. Siraklar MÖ VII-IV. yüzyıllar arasında Aşağı İtil’de kabileler birliğine dâhil olarak yaşamaktaydılar. Bu kabile birleşmeleri Sarmat adı ile de tanınmışlardır. M.Ö. IV. yüzyılda Kuban nehrinin sol sahilinde Siraklar kalabalıklaşmışlardır. MÖ IV-III. yüzyıllarda ise Siraklar daha da çoğalmışlardır.<a href="https://www.altayli.net/sakalar-ve-hunlar-doneminde-anadoluda-turk-varligi.html#_edn77" name="_ednref77">[77]</a></span></p>
<p><span>MÖ III-II. yüzyıllarda Sarmat topluluklarının gruplar hâlinde batıya hareketleriyle birlikte Karadeniz kuzeyindeki bozkırlarda da birtakım hareketlilikler yaşanmıştır.<a href="https://www.altayli.net/sakalar-ve-hunlar-doneminde-anadoluda-turk-varligi.html#_edn78" name="_ednref78">[78]</a> Bu sırada Sirakların da bu göç hareketinden etkilendiği ve Kafkaslar’ın belirli bir kesimine gelen Sakaların bir kolu oldukları mümkün görülmektedir.<a href="https://www.altayli.net/sakalar-ve-hunlar-doneminde-anadoluda-turk-varligi.html#_edn79" name="_ednref79">[79]</a> Karadeniz’in kuzeyinde gerçekleştirilen göç hareketleri bir kısım Sarmat adı ile anılan toplulukların daha batıya hareketlerini mümkün kılarken diğer bir kısmının da Kafkaslar’a doğru çekilmesini zorunlu kılmıştır. Siraklar Ön Kafkasya’daki topraklarında İberia’dan Albania’ya kadar olan coğrafyada hayatlarını sürdürmüşlerdir. Hatta Ön Kafkaslar’da yaşadıkları coğrafya önce de belirttiğimiz gibi Sirak Düzlüğü olarak belirtilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/sakalar-ve-hunlar-doneminde-anadoluda-turk-varligi.html#_edn80" name="_ednref80">[80]</a></span></p>
<p><span>Alban-Karabağ arasındaki topraklar çoktandır onların adı ile anılmaya başlamıştır. Onlar Kafkaslar’a gelen bazı topluluklarla birleşmiş ve kaynaşıp karışmışlardır. Siraklar bazı topluluklarla da mücadele etmek zorunda kalmışlardır. Ancak, Siraklar MÖ I. yüzyılda mevcut durumlarını korumuşlar ve ele geçirdikleri yerde güçlenmeye devam etmişlerdir. Maiotlarla iyi komşuluk ilişkileri, Aorslara karşı şehir bölgeleri sınırlarında güçlenmeleri, Merkezî Kafkasya’nın dağlıları ile barış içinde olmaları, onların Kafkas geçitlerinde yardımcı ve ittifakçılarının bulunması, Kafkasya siyasi- askerî gündeminde belirli ve büyük başarılar sağlamalarına yardım etmiştir.<a href="https://www.altayli.net/sakalar-ve-hunlar-doneminde-anadoluda-turk-varligi.html#_edn81" name="_ednref81">[81]</a></span></p>
<p><span>Sirakların bazıları Kuban Vadisi’ni geçerek Bosporos Krallığı’nın tarihinde, Augustus’un saltanatından başlamak üzere önemli rol oynamışlardır.<a href="https://www.altayli.net/sakalar-ve-hunlar-doneminde-anadoluda-turk-varligi.html#_edn82" name="_ednref82">[82]</a> Sirakların Kuzeybatı Kafkasya’da miladi yıllarda gücünün ve hükümranlığının artması Bosporos’un yoğun bir biçimde Sarmatlaşmasında ayrıca dikkati çekmiştir. Bosporos’a hâkimiyeti herkesçe bilinen yerli Sarmat unsurlarıyla bağlantılı olarak yeni hanedan gelmiştir. Tabii ki özellikle Sirak temsilcileri Bosporos’ta yeni hükümdar soyadını başlatmışlardır.<a href="https://www.altayli.net/sakalar-ve-hunlar-doneminde-anadoluda-turk-varligi.html#_edn83" name="_ednref83">[83]</a> Sirakların değişik şekillerde Bosporos Krallığı, Maiot kavimleri vb. ile iki taraflı ilişkileri milattan hemen sonra Sirak kavimler ittifakının canlandığı devirde daha çok ortaya çıkmıştır. Bir defa Sirakların gücünün zirvesine ulaşması uzun sürmüştür. MS I. yüzyılın ikinci yarısından sonra Sirakların Aorslarla ve diğer Sarmat kavimleri ile uzun zaman süren savaşları başlamıştır.<a href="https://www.altayli.net/sakalar-ve-hunlar-doneminde-anadoluda-turk-varligi.html#_edn84" name="_ednref84">[84]</a></span></p>
<p><span>Siraklardan mücadeleleri sırasında Bosporos Kralı Mitridates yardım istemiştir. Siraklar Mitridates’in yardımına koşmuşlardır. Buna karşılık Aorslar Roma askerî birliklerinin yanında yer almışlardır. Birleşik kuvvetler Siraklar üzerine saldırmak suretiyle şehirleri Uspa’yı kuşatmışlardır. Surlar ve hendeklerle emniyet altına alınmış Uspa şehri kısa sürede düşmanın eline geçerek altüst edilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/sakalar-ve-hunlar-doneminde-anadoluda-turk-varligi.html#_edn85" name="_ednref85">[85]</a> Siraklar MS II. yüzyılın sonlarına doğru Bosporos Kralı II. Sauromatla mücadele etmişlerdir. Bu savaşı 193 yılında Sauromat’ın kazandığı Tanais yazıtlarından anlaşılmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/sakalar-ve-hunlar-doneminde-anadoluda-turk-varligi.html#_edn86" name="_ednref86">[86]</a> Bu mücadeleden sonra Sirakların adından bahsedilmemektedir. Onlar kısa zaman içinde güçlü Alan Konfederasyonu’na girmişler, bir kısmı ise Hazar Denizi’nin doğusundaki bozkırlarda hayatlarını sürdürmüşlerdir.</span></p>
<p><span><strong>4. Hunlar </strong></span></p>
<p><span>Kimlikleri hakkında uzun zamandır türlü tahminler yürütülen Batı Hunlarının Asya Hunlarının torunları oldukları son zamanlardaki araştırmalarla daha da açıklık kazanmıştır. Bu hususta birçok tarihî, coğrafi, filolojik ve kültürel deliller gösterilmiştir. Bu bağlamda Batı Hunları tıpkı Asya Hunları gibi Hiungnu olarak kaynaklara geçmişlerdir. Hükümdar ailesinin soyca Türk olduğu ve Hun kitlesinin Türkçe konuştuğu da ortaya konulmuştur.<a href="https://www.altayli.net/sakalar-ve-hunlar-doneminde-anadoluda-turk-varligi.html#_edn87" name="_ednref87">[87]</a> Hunlar Karadeniz’in kuzeyindeki bozkırlara yayıldıkları gibi Anadolu topraklarına da yayılmışlardır. Özellikle 395 yılında harekete geçen Hunlar iki yol takip ederek ilerleyişlerini sürdürmüşlerdir. Onlardan bir kısmı Balkanlar’dan Trakya’ya ilerlerken daha büyük sayıda diğer bir kısmı Kafkaslar üzerinden Anadolu’ya yönelmişlerdir.<a href="https://www.altayli.net/sakalar-ve-hunlar-doneminde-anadoluda-turk-varligi.html#_edn88" name="_ednref88">[88]</a></span></p>
<p><span>Basık ve Kursık adlı iki bey tarafından idare edilen bir kısım Hunlar Kafkasya üzerinden Anadolu ve Suriye’ye saldırmışlardır. Bu Anadolu akını sırasında Hunlar, bugünkü Erzurum, Karasu ile Fırat’ı geçerek Malatya ve Çukurova bölgesine kadar ilerlemişler, Urfa ile Antalya’yı kuşatıp Suriye’ye gelerek Kudüs taraflarına varmışlardır. Orta Anadolu’ya Kayseri-Ankara civarına kadar gittikten sonra, Azerbaycan-Bakü yolu ile merkezlerine dönmüşlerdir. Gerçekleştirilen bu akınlar planlı olmuş ve yerleşilecek vatan hâline getirilecek en uygun toprakları bulma gayesi taşımıştır. Bu durum, Doğu Roma İmparatorluğu kadar Sasanileri de telaşlandırmış ve korkutmuştur.<a href="https://www.altayli.net/sakalar-ve-hunlar-doneminde-anadoluda-turk-varligi.html#_edn89" name="_ednref89">[89]</a> 398 yılında küçük çapta tekrarlanan bu akınlar karşısında Doğu Roma’nın genç imparatoru Arkadius hiçbir ciddi önlem alamamıştır.<a href="https://www.altayli.net/sakalar-ve-hunlar-doneminde-anadoluda-turk-varligi.html#_edn90" name="_ednref90">[90]</a></span></p>
<p><span><strong>5. Sabarlar </strong></span></p>
<p><span>Miladi V-VI. yüzyıllarda Batı Sibirya ile Kafkaslar’ın kuzey bölgesinde önemli tarihî rol oynadığı, çeşitli yabancı kaynaklardaki dağınık bilgilerin yardımı ile belirlenen Türk topluluğu kaynaklarda Sabar, Sabeir, Saber, Savır, Sabr, Sabir, Sebir vb. olarak adlandırılmaktadır. Sabarların bir Türk kavmi olduğu, taşıdıkları adları, tarihî ve kültürel durumlarıyla anlaşılmıştır.<a href="https://www.altayli.net/sakalar-ve-hunlar-doneminde-anadoluda-turk-varligi.html#_edn91" name="_ednref91">[91]</a></span></p>
<p><span>Sabarlar daha 503 yılında Doğu Avrupa’ya doğru hâkimiyetlerini genişletmişlerdir. Onlar 515 yılı sonlarında İtil-Don nehirleri arasında ve Kafkaslar’ın kuzeyindeki Kuban Irmağı boyunda yerleşmişler ve doğrudan doğruya Bizans ve Sasani imparatorlukları ile temas kurmuşlardır. İran-Bizans savaşlarının devam etmekte olduğu o yıllardan itibaren hükümdar Balak idaresinde büyük çapta askerî faaliyet gösteren Sabarların Sasanilerle anlaşarak Bizans’a karşı savaştıkları (516) ve Anadolu’ya girerek Kayseri, Ankara, Konya dolaylarına kadar ilerledikleri bilinmektedir. Bu münasebetle, Sabarların büyük savaş gücü ve bilhassa yüksek savaş malzemesi tekniği Bizans’ta hayret uyandırmıştır. Onların insan hafızasının hatırlayabildiği zamandan beri ne İranlılardan ne Romalılardan hiç kimsenin düşünemediği savaş makinelerine sahip olduğu ve ortaya koydukları buluşun insan dehasının bir eseri olduğu belirtilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/sakalar-ve-hunlar-doneminde-anadoluda-turk-varligi.html#_edn92" name="_ednref92">[92]</a></span></p>
<p><span>Balak’tan sonra yerine geçtiği anlaşılan dul hatunu Boğarık, savaşçılığı, idareciliği ve güzelliği ile meşhur bir Türk lideri idi ve 100.000 kişilik Sabar ordusuna kumanda ediyordu. Bizans İmparatoru I. Justianus (527-565) çeşitli gümüş vazolar ve diğer zengin hediyeler vererek Boğarık ile anlaşmayı tercih etmiştir (528). Böylece Sabarların saldırılarının da önüne geçilmişti. Bundan sonra Anadolu’ya Sabar saldırıları olmamıştır.</span></p>
<p><span><strong>Sonuç </strong></span></p>
<p><span>Anadolu ve çevresi tarih öncesi devirlerden başlamak üzere çeşitli kavimlerin göç ettiği bir kültür coğrafyası olmuştur. Asya ve Avrupa kıtaları arasında bir köprü konumunda olması, doğu-batı, kuzey-güney yönlerinde birçok kültür coğrafyasının merkezinde bulunması, çeşitli yol ve geçitlerle Anadolu’ya ulaşılabilmesi bu kültür çevresinin erken devirlerden başlamak üzere göç almasını mümkün kılmıştır. Anadolu’nun göç almasında hem yerleşik hayat hem de konargöçer hayat açısından uygun coğrafyalara sahip olmasının etkisi vardır. Doğu Anadolu yüksek yaylası hayvancılık açısından ön plana çıktığı gibi Orta ve Batı Anadolu’da ziraat için insanlara imkân sunmuştur. Hatta yerüstü kaynakları ve ikliminin yanı sıra yer altı kaynakları da aranan ve yaşamak için arzulanan bir kültür coğrafyası olmasına zemin hazırlamıştır.</span></p>
<p><span>Atlı kavimler tarafında da çok arzulanan Anadolu’nun doğu kesimi hayvan besleyiciliği açısından önemli bir yer tutmuştur. Burada at ve demirin bulunması atlı kültürlerin bu coğrafyalarda tutunmalarında, hatta yerleşik kültür çevrelerine akınlar düzenlemelerinde bir üs gibi kullanılmıştır. Çünkü atlı kavimler için hayatın üç temel gayesi, av, sürü ve akındı. Bu coğrafya avcılık ve sürülerin otlatılması için elverişli olduğu gibi akınlar için de stratejik öneme sahipti.</span></p>
<p><span>Anadolu’nun başta doğu bölgeleri olmak üzere, diğer bölgelerine de yayılan atlı kavimler büyük ölçüde Anadolu’ya açılan önemli kapılardan birisi olan Kafkaslar’dan inerek Anadolu ve çevresine yayılmışlardır. MÖ VIII. yüzyıldan MS VI. yüzyıla kadar çeşitli bozkır kavimleri Anadolu’ya göç ederek ya da seferler düzenleyerek izlerini bırakmışlardır. Bu kavimler arasında Kimmerler, Sakalar, Siraklar, Hunlar ve Sabarlar önemli bir yer tutmaktadırlar. Yukarıda isimleri geçen kavimlerin Anadolu tarihinde oynadıkları rol, tarihî ve kültürel gelişimleri hakkında hem arkeolojik buluntular hem de yazılı kaynaklardan bilgi sahibi olabilmekteyiz. Dilleri, dinleri, sanat anlayışları, gelenek ve görenekleri vb. hareketle Türk olduklarını anlayabildiğimiz bu kavimler belirli aralıklarla Anadolu tarihinde önemli bir yer tutmuşlardır.</span></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. İlhami DURMUŞ</strong></span></a>
</p><p><span>Gazi Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi</span></p>
<hr>
<div><span><strong><u>Dipnotlar:</u></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sakalar-ve-hunlar-doneminde-anadoluda-turk-varligi.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> H. Demircioğlu; Roma Tarihi, I, Ankara, 1987, s.1.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sakalar-ve-hunlar-doneminde-anadoluda-turk-varligi.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> İ. Kafesoğlu; Türk Millî Kültürü, Ankara, 1989, s.201.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sakalar-ve-hunlar-doneminde-anadoluda-turk-varligi.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> İ. Durmuş; “Türk Denizciliği ve Türkiye’nin DenizlerdenYararlanma Stratejileri”, Stratejik Araştırmalar Dergisi, Sayı 6, 2005, s.21.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sakalar-ve-hunlar-doneminde-anadoluda-turk-varligi.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> F. Kınal; EskiAnadolu Tarihi, Ankara, 1987, s.1-8.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sakalar-ve-hunlar-doneminde-anadoluda-turk-varligi.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> İ. Durmuş; ”Milattan Önceki Dönemlerde Anadolu’da TürkVarlığı”, Uluslararası Askerî Tarih Dergisi, 87, 2007.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sakalar-ve-hunlar-doneminde-anadoluda-turk-varligi.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> M. T. Tarhan; “Eski Anadolu Tarihinde Kimmerler”, Araştırma Sonuçları Toplantısı Bildirileri, I,Ankara, 1984, s.109-110.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sakalar-ve-hunlar-doneminde-anadoluda-turk-varligi.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> K. Tansuğ; “Kimmerlerin Anadolu’ya Girişleri ve MÖ VII.Yüzyılda Asur Devleti’nin Anadolu ile Münasebetleri”, Dil ve Tarih-CoğrafyaFakültesi Dergisi, VII, 4, s.536.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sakalar-ve-hunlar-doneminde-anadoluda-turk-varligi.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> Tarhan; s.111.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sakalar-ve-hunlar-doneminde-anadoluda-turk-varligi.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> O. Belli; “Urartular”, Anadolu Uygarlıkları I, İstanbul,1982, s.157-158.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sakalar-ve-hunlar-doneminde-anadoluda-turk-varligi.html#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> agm.; s.172.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sakalar-ve-hunlar-doneminde-anadoluda-turk-varligi.html#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> Tansuğ; s.535-536.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sakalar-ve-hunlar-doneminde-anadoluda-turk-varligi.html#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> M. Kalaç; “MÖ 745-620 Yükseliş Çağında Büyük Asur İmparatorluğunun Anadolu’ya Yayılışı”, Sumeroloji Araştırmaları Dergisi I,İstanbul, 1941, s.996.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sakalar-ve-hunlar-doneminde-anadoluda-turk-varligi.html#_ednref13" name="_edn13">[13]</a> Tansuğ; s.537.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sakalar-ve-hunlar-doneminde-anadoluda-turk-varligi.html#_ednref14" name="_edn14">[14]</a> agm.; s.538.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sakalar-ve-hunlar-doneminde-anadoluda-turk-varligi.html#_ednref15" name="_edn15">[15]</a> Kalaç; s.997.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sakalar-ve-hunlar-doneminde-anadoluda-turk-varligi.html#_ednref16" name="_edn16">[16]</a> Tansuğ; s.540.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sakalar-ve-hunlar-doneminde-anadoluda-turk-varligi.html#_ednref17" name="_edn17">[17]</a> Kalaç; s.1012.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sakalar-ve-hunlar-doneminde-anadoluda-turk-varligi.html#_ednref18" name="_edn18">[18]</a> Tansuğ; s.541.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sakalar-ve-hunlar-doneminde-anadoluda-turk-varligi.html#_ednref19" name="_edn19">[19]</a> agm.; s.544.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sakalar-ve-hunlar-doneminde-anadoluda-turk-varligi.html#_ednref20" name="_edn20">[20]</a> J. Lewy; “Kimmerier und Skythen in Vorderasien”,Reallexion der Vorgeschichte, VI, Berlin, 1926, s.347.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sakalar-ve-hunlar-doneminde-anadoluda-turk-varligi.html#_ednref21" name="_edn21">[21]</a> V. Sevin; “Frygler”, Anadolu Uygarlıkları, II, İstanbul,1982, s.256.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sakalar-ve-hunlar-doneminde-anadoluda-turk-varligi.html#_ednref22" name="_edn22">[22]</a> Tarhan; s.112.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sakalar-ve-hunlar-doneminde-anadoluda-turk-varligi.html#_ednref23" name="_edn23">[23]</a> Sevin; “Frygler”, s.256.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sakalar-ve-hunlar-doneminde-anadoluda-turk-varligi.html#_ednref24" name="_edn24">[24]</a> Tarhan; s.112-113.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sakalar-ve-hunlar-doneminde-anadoluda-turk-varligi.html#_ednref25" name="_edn25">[25]</a> agm.; s.544-545.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sakalar-ve-hunlar-doneminde-anadoluda-turk-varligi.html#_ednref26" name="_edn26">[26]</a> Sevin; “Lydialılar”, Anadolu Uygarlıkları, II, İstanbul,1982, s.283-284.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sakalar-ve-hunlar-doneminde-anadoluda-turk-varligi.html#_ednref27" name="_edn27">[27]</a> Agm.; s.286.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sakalar-ve-hunlar-doneminde-anadoluda-turk-varligi.html#_ednref28" name="_edn28">[28]</a> Durmuş; “Sakalar İskitler mi?”, Kırım, 3, 1993, s.9.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sakalar-ve-hunlar-doneminde-anadoluda-turk-varligi.html#_ednref29" name="_edn29">[29]</a> A. Herrmann; “Die Saken und der Skythenzug des Dareios”,Archiv für Orientforschung, I, 1993, s.158.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sakalar-ve-hunlar-doneminde-anadoluda-turk-varligi.html#_ednref30" name="_edn30">[30]</a> Durmuş; İskitler (Sakalar), Ankara, 1993, s.29.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sakalar-ve-hunlar-doneminde-anadoluda-turk-varligi.html#_ednref31" name="_edn31">[31]</a> Herodotos; Herodot Tarihi, VII, Remzi Kitabevi, İstanbul,1973, s.64.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sakalar-ve-hunlar-doneminde-anadoluda-turk-varligi.html#_ednref32" name="_edn32">[32]</a> Durmuş; “İskitlerin Kimliği”, Türkler, I, Ankara, 2002,s.621-625.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sakalar-ve-hunlar-doneminde-anadoluda-turk-varligi.html#_ednref33" name="_edn33">[33]</a> Tarhan;, s.113.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sakalar-ve-hunlar-doneminde-anadoluda-turk-varligi.html#_ednref34" name="_edn34">[34]</a> H. Schmökel; Kulturgeschichte des Alten Orients,Stuttgart, 1961, s.639.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sakalar-ve-hunlar-doneminde-anadoluda-turk-varligi.html#_ednref35" name="_edn35">[35]</a> Belli; s.175.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sakalar-ve-hunlar-doneminde-anadoluda-turk-varligi.html#_ednref36" name="_edn36">[36]</a> agm.; s.182.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sakalar-ve-hunlar-doneminde-anadoluda-turk-varligi.html#_ednref37" name="_edn37">[37]</a> agm.; s.178.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sakalar-ve-hunlar-doneminde-anadoluda-turk-varligi.html#_ednref38" name="_edn38">[38]</a> M. Streck; Assurbanipal und die letzten AssyrischenKönige bis zum Untergange Niniveh’s, Leipzig, 1975, s.CCCLXXI.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sakalar-ve-hunlar-doneminde-anadoluda-turk-varligi.html#_ednref39" name="_edn39">[39]</a> B. Landsberger, T. Bauer; “Zu neuveröffentlichtenGeschichtsquellen aus der Zeit von Asarhaddon bis Nabionid”, Zeitschrift fürAssyrigologie, 3 (37), Berlin-Leipzig, 1927, s.79.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sakalar-ve-hunlar-doneminde-anadoluda-turk-varligi.html#_ednref40" name="_edn40">[40]</a> E. H. Minns; “The Scythians and Northern Nomads”, TheCambridge Ancient History, IX, Cambridge, 1970, s.189.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sakalar-ve-hunlar-doneminde-anadoluda-turk-varligi.html#_ednref41" name="_edn41">[41]</a> Kınal; s.258.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sakalar-ve-hunlar-doneminde-anadoluda-turk-varligi.html#_ednref42" name="_edn42">[42]</a> Herodotos; I,s.103.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sakalar-ve-hunlar-doneminde-anadoluda-turk-varligi.html#_ednref43" name="_edn43">[43]</a> C.F. von Lehmann-Haupt; “Kimmerier”, PaulysRealencyclopaedie der Classischen ltertumswissenschaft, XI, 1, Stuttgart, 1921,s.404.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sakalar-ve-hunlar-doneminde-anadoluda-turk-varligi.html#_ednref44" name="_edn44">[44]</a> Minns; s.189.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sakalar-ve-hunlar-doneminde-anadoluda-turk-varligi.html#_ednref45" name="_edn45">[45]</a> T.T. Rice; The Scythians, London, 1958, s.45.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sakalar-ve-hunlar-doneminde-anadoluda-turk-varligi.html#_ednref46" name="_edn46">[46]</a> E. Memiş; İskitler’in Tarihi, Konya, 1987, s.28.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sakalar-ve-hunlar-doneminde-anadoluda-turk-varligi.html#_ednref47" name="_edn47">[47]</a> Herodotos; IV, s.1.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sakalar-ve-hunlar-doneminde-anadoluda-turk-varligi.html#_ednref48" name="_edn48">[48]</a> Rice; s.46.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sakalar-ve-hunlar-doneminde-anadoluda-turk-varligi.html#_ednref49" name="_edn49">[49]</a> Durmuş; İskitler (Sakalar), s.68-69.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sakalar-ve-hunlar-doneminde-anadoluda-turk-varligi.html#_ednref50" name="_edn50">[50]</a> Herodotos; IV, s.12.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sakalar-ve-hunlar-doneminde-anadoluda-turk-varligi.html#_ednref51" name="_edn51">[51]</a> Tarhan; s.113.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sakalar-ve-hunlar-doneminde-anadoluda-turk-varligi.html#_ednref52" name="_edn52">[52]</a> Herodotos; IV, s.1.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sakalar-ve-hunlar-doneminde-anadoluda-turk-varligi.html#_ednref53" name="_edn53">[53]</a> A. D. Mordtmann; “Über die Keilinschriften zweiter Gattung”, Zeitschrift der Morgenlaendischen Gesellschaft, XXIV, s.49-50.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sakalar-ve-hunlar-doneminde-anadoluda-turk-varligi.html#_ednref54" name="_edn54">[54]</a> Plethron: 100 ayak: 29,6 m’dir. Buna göre 4 plethron4x29,6: 118,4 m eder.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sakalar-ve-hunlar-doneminde-anadoluda-turk-varligi.html#_ednref55" name="_edn55">[55]</a> Çoruh Nehri.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sakalar-ve-hunlar-doneminde-anadoluda-turk-varligi.html#_ednref56" name="_edn56">[56]</a> Parasang fersahtır. 1 fersah yaklaşık 5,5 km’dir. 5,5×20:110 km eder.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sakalar-ve-hunlar-doneminde-anadoluda-turk-varligi.html#_ednref57" name="_edn57">[57]</a> Ksenophon;Anabasis, IV,Çev. H. Örs, İstanbul, Maarif Matbaası, 1944, s.7, 18.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sakalar-ve-hunlar-doneminde-anadoluda-turk-varligi.html#_ednref58" name="_edn58">[58]</a> Herodotos; I, s.106.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sakalar-ve-hunlar-doneminde-anadoluda-turk-varligi.html#_ednref59" name="_edn59">[59]</a> K. Kretschmer; “Scythae”, Paulys Real Encyclopaedie der Classischen Altertumswissenschaft, II Al, Stuttgart, 1921, s.940.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sakalar-ve-hunlar-doneminde-anadoluda-turk-varligi.html#_ednref60" name="_edn60">[60]</a> W. Hinz; “Zur İranischen Altertumskunde”, Zeitschrift der Deutschen Morgenlaendischen Gesellschaft, 93, 1939, s.33.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sakalar-ve-hunlar-doneminde-anadoluda-turk-varligi.html#_ednref61" name="_edn61">[61]</a> Z. V. Togan; “Sakalar (VI)”, Belgelerle Türk Tarihi Dergisi, 23, 1987, s.33.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sakalar-ve-hunlar-doneminde-anadoluda-turk-varligi.html#_ednref62" name="_edn62">[62]</a> J. Junge;Saka-Studien, Der Ferne Nordosten im Weltbild der Antike, Leipzig, 1939, s.65.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sakalar-ve-hunlar-doneminde-anadoluda-turk-varligi.html#_ednref63" name="_edn63">[63]</a> M. Seyidof; Azerbaycan Halkının Soy Kökünü Düşünürken,Bakü, 1989, s.48-49.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sakalar-ve-hunlar-doneminde-anadoluda-turk-varligi.html#_ednref64" name="_edn64">[64]</a> G. Vernadsky; A. History of Russia, Ancient Russia, NewHaven, 1943, s.74.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sakalar-ve-hunlar-doneminde-anadoluda-turk-varligi.html#_ednref65" name="_edn65">[65]</a> age.; s.78.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sakalar-ve-hunlar-doneminde-anadoluda-turk-varligi.html#_ednref66" name="_edn66">[66]</a> J. Harmatta; Studies on the History of the Sarmatians,Budapest, 1950, s.28.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sakalar-ve-hunlar-doneminde-anadoluda-turk-varligi.html#_ednref67" name="_edn67">[67]</a> R. Werner; “Geschichte des Donau-Schwarzmeer-Raumes imAltertum”, Abriss der Geschichte Antiker Randkulturen, München, 1961, s.139.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sakalar-ve-hunlar-doneminde-anadoluda-turk-varligi.html#_ednref68" name="_edn68">[68]</a> E. Taubler; “Zur Geschichte der Alanen”, KLİO, Beitragezur alten Geschichte, 9, 1909, s.16.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sakalar-ve-hunlar-doneminde-anadoluda-turk-varligi.html#_ednref69" name="_edn69">[69]</a> Strabon; The Geography of Strabo, Çev. H. L. Jones,Harward University Press, Cambridge, 1969, XI, s.2, 1.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sakalar-ve-hunlar-doneminde-anadoluda-turk-varligi.html#_ednref70" name="_edn70">[70]</a> age.; s.5, 9.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sakalar-ve-hunlar-doneminde-anadoluda-turk-varligi.html#_ednref71" name="_edn71">[71]</a> K. Kretschmer; “Sirakes”,Paulys Real Encylopaedie derClassischen Altertumswissenschaft, II AI, 1917, s.283.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sakalar-ve-hunlar-doneminde-anadoluda-turk-varligi.html#_ednref72" name="_edn72">[72]</a> K. F. Smirnov; “İtogi i Oçerednie Zadaçi İzuçeniyaSarmatshkih Plemen i ih Kulturı”, Sovetskaya Arheologiya, XVII, 1953, s.133.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sakalar-ve-hunlar-doneminde-anadoluda-turk-varligi.html#_ednref73" name="_edn73">[73]</a> Seyidof; s.54.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sakalar-ve-hunlar-doneminde-anadoluda-turk-varligi.html#_ednref74" name="_edn74">[74]</a> age.; s.58-59.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sakalar-ve-hunlar-doneminde-anadoluda-turk-varligi.html#_ednref75" name="_edn75">[75]</a> Togan; s.33.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sakalar-ve-hunlar-doneminde-anadoluda-turk-varligi.html#_ednref76" name="_edn76">[76]</a> V. B. Vinogradov; “Sirakskih Soyoz Plemen na SevernomKavkaze”, Sovetskaya Arheologiya, 1, 1965, s.108.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sakalar-ve-hunlar-doneminde-anadoluda-turk-varligi.html#_ednref77" name="_edn77">[77]</a> Seyidof; s.50.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sakalar-ve-hunlar-doneminde-anadoluda-turk-varligi.html#_ednref78" name="_edn78">[78]</a> N. V. Anfimov; “Plemana Prikubanya v Sarmatskov Vremya”,Sovetskaya Arheologiya, XXVIII, 1958, s.62.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sakalar-ve-hunlar-doneminde-anadoluda-turk-varligi.html#_ednref79" name="_edn79">[79]</a> M. İ. Rostovtzeff; “The Sarmatae and the Parthians”, Cambridge Ancient History, III, 1969, s.94.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sakalar-ve-hunlar-doneminde-anadoluda-turk-varligi.html#_ednref80" name="_edn80">[80]</a> Strabon; XI, s. 5,1.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sakalar-ve-hunlar-doneminde-anadoluda-turk-varligi.html#_ednref81" name="_edn81">[81]</a> Vinogradov; s.116.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sakalar-ve-hunlar-doneminde-anadoluda-turk-varligi.html#_ednref82" name="_edn82">[82]</a> Rostovtzeff; s.96.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sakalar-ve-hunlar-doneminde-anadoluda-turk-varligi.html#_ednref83" name="_edn83">[83]</a> Vinogradov; s.117.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sakalar-ve-hunlar-doneminde-anadoluda-turk-varligi.html#_ednref84" name="_edn84">[84]</a> agm.; s.117.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sakalar-ve-hunlar-doneminde-anadoluda-turk-varligi.html#_ednref85" name="_edn85">[85]</a> Kretschmer; “Sirakes”, s.285.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sakalar-ve-hunlar-doneminde-anadoluda-turk-varligi.html#_ednref86" name="_edn86">[86]</a> Anfimov; s.58.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sakalar-ve-hunlar-doneminde-anadoluda-turk-varligi.html#_ednref87" name="_edn87">[87]</a> Kafesoğlu; s.67-68.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sakalar-ve-hunlar-doneminde-anadoluda-turk-varligi.html#_ednref88" name="_edn88">[88]</a> age.; s.70.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sakalar-ve-hunlar-doneminde-anadoluda-turk-varligi.html#_ednref89" name="_edn89">[89]</a> A. Ahmetbeyoğlu; Avrupa Hun İmparatorluğu, Ankara, 2001,s.43-44.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sakalar-ve-hunlar-doneminde-anadoluda-turk-varligi.html#_ednref90" name="_edn90">[90]</a> Kafesoğlu; s.70.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sakalar-ve-hunlar-doneminde-anadoluda-turk-varligi.html#_ednref91" name="_edn91">[91]</a> age.; s.148.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sakalar-ve-hunlar-doneminde-anadoluda-turk-varligi.html#_ednref92" name="_edn92">[92]</a> age.; s.149-150. 93 age.; s.150.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Sultan II. Abdülhamid’in Kürt Politikası</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/sultan-ii-abdulhamidin-kurt-politikasi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/sultan-ii-abdulhamidin-kurt-politikasi</guid>
<description><![CDATA[ Sultan II. Abdülhamid’in Kürt Politikası
Osmanlı Devleti ve Kürtler Osmanlı Devleti’nin Kürtlerle kader birliği yapması Yavuz Sultan Selim devrindedir. Bu dönemde Osmanlılar, Safevi Devleti’ne ve Alevi Türkmenlere karşı Sünni Kürtlerle ittifak yapmıştır. 1514 Çaldıran Savaşı’nda Safevi Devleti yenilmiş ve Safeviler Zagros dağlarına kadar çekilmiştir. Sultan Selim, “Bidlis Emiri İdris-i Bidlisi’yi Urumiye Gölünden Malatya’nın batı tarafına kadar dağınık olan Kürdistan’ın emir […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4809d3389.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:46 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Sultan, II., Abdülhamid’in, Kürt, Politikası</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/11/Bave-Kurdan.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/sultan-ii-abdulhamidin-kurt-politikasi.html">Sultan II. Abdülhamid’in Kürt Politikası</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yrd. Doç. Dr. Bekir BİÇER</strong></span></a>
</p><p><span><strong>Osmanlı Devleti ve Kürtler</strong></span></p>
<p><span>Osmanlı Devleti’nin Kürtlerle kader birliği yapması Yavuz Sultan Selim devrindedir. Bu dönemde Osmanlılar, Safevi Devleti’ne ve Alevi Türkmenlere karşı Sünni Kürtlerle ittifak yapmıştır. 1514 Çaldıran Savaşı’nda Safevi Devleti yenilmiş ve Safeviler Zagros dağlarına kadar çekilmiştir. Sultan Selim, “Bidlis Emiri İdris-i Bidlisi’yi Urumiye Gölünden Malatya’nın batı tarafına kadar dağınık olan Kürdistan’ın emir ve komutanlarını Osmanlı çatısı altında toplamak için Doğu Anadolu’ya göndermiştir. İdris-i Bitlisî’nin mâhirane müzakereleri sonucu yöre beyleri Osmanlı itaati altına alınmıştır. İdris-i Bitlisi’yle birlikte Ermi, Esni, Soran, Sosun, Bitlis, İmâdiye, Hasankeyf, Hizan ve Ömeriye emirleri Osmanlı hâkimiyetini kabul etmiştir.”<a href="https://www.altayli.net/sultan-ii-abdulhamidin-kurt-politikasi.html#_edn1" name="_ednref1"><sup>[1]</sup></a></span></p>
<p><span>Diğer bir deyişle “Safevilere cephe alan Bitlis hâkimi Emir Şerefeddin, Hasankeyf emiri Halil, İmâdiye hâkimi Sultan Hüseyin, Hizan meliki Emir Davud, Urmiye, Cizre, Eğil, Palu, Siird, Meyyafarikin gibi yirmi beş Kürt beyine itaatlerine karşılık olarak beyliklerine ait topraklar üzerinde haklarını tanıyan beratlar ve istimaletnâmeler gönderilmiştir. Bu sayede büyük Kürt hanedan ve aşiretlerin yirmi beş tanesi Osmanlı Devleti’nin safına katılmıştır.”<a href="https://www.altayli.net/sultan-ii-abdulhamidin-kurt-politikasi.html#_edn2" name="_ednref2"><sup>[2]</sup></a></span></p>
<p><span>“Osmanlılar fethettikleri bölgelerde mutlak bir merkeziyetçilik fikriyle hareket etmemiş, pragmatik davranarak ihtiyaca göre farklı özelliklere sahip çeşitli idare şekilleri oluşturmuştur. Bu anlayışın sonucu olarak doğuda fethedilen topraklarda, Ekrad sancağı ve hükümet diye adlandırılan bir tür irsi sancak beyliği oluşturulmuştur. Böylece Anadolu’da, Kuzey Irak’ta ve İran sınırına yakın bölgelerde kurulan yerel Kürt hanedanların varlıklarını sürdürmelerine imkân tanınmıştır.</span></p>
<p><span>Ekrad sancaklarında tahrir yapıldığından içlerinde tımar ve zeamet erbabı kişiler bulunurdu. Ancak beyin ölümü veya azledilmesi durumunda sancak aile dışında bir başkasına verilmezdi. Kanunnamelerde ifade edildiği üzere “azl ü nasb” kabul etmezlerdi. Ancak bağlı oldukları beylerbeyi ile sefere katılmak zorunda olduklarından, görevlerini yerine getirmezlerse azledilir ve sancak oğullarından veya akrabalarından uygun görülen birine verilirdi. Bunlara verilen önemden olsa gerek kendilerine padişah emri yazıldığı zaman “cenab” lakabı kullanılırdı. Hem ekrad sancağı hem de hükümetler ocaklık yoluyla tasarruf edilirdi.” <a href="https://www.altayli.net/sultan-ii-abdulhamidin-kurt-politikasi.html#_edn3" name="_ednref3"><sup>[3]</sup></a></span></p>
<p><span>Osmanlı Devleti, Kürt aşiret liderine öncelik tanıyan ve aşiret hiyerarşini dikkate alan bir yönetim kurmuştur. Kürt halkına karşı esnek ve yumuşak bir politika takip etmiştir. Osmanlı Devleti Kürtlerin siyasal, sosyal ekonomik yapısına ve dokusuna müdahale etmemiştir. Osmanlı Devleti’ne bağlı olan aşiretler ve şeyhler otoritelerini korumuş ve devlete bağlılıklarını sürdürmüştür. Ancak Osmanlı Devleti’nden beklediği ilgiyi göremeyen bazı aşiretler Safevilerle irtibat kurarak onların hükümranlığını kabul etmiş ve iki devlet arasındaki ihtilaftan âzâmi ölçüde istifade etmiştir.</span></p>
<p><span>Osmanlı Devleti, Kürt coğrafyasını farklı zamanlarda, farklı mekânlarda ve farklı idari yapı ile yönetmiştir. Bölgeyi eyaletlere ve sancaklara ayırmıştır. Sancaklara sancak beyi veya vali olarak daha çok Kürt aşiretlere mensup güçlü aile reisleri tayin edilmiştir. Ancak bu durum aşiretlerin hâkimiyet yarışını ve aşiret içi çatışmaları hızlandırmıştır. Bölge genellikle Erzurum, Van, Diyarbakır veya Musul gibi büyük şehirlerden yönetilmiştir. Buna rağmen Osmanlılar ve Safeviler Kürtlerin yaşadığı coğrafyaya hiçbir zaman tam manasıyla hâkim olamamıştır.</span></p>
<p><span>Osmanlılar Kürt hükümet ve ekrad sancaklarının varlığına müsaade ederek bölgedeki Kürt beylerinin nüfuzundan yararlanmak ve bölgeyi merkezi otoriteye tabi kılmak istemiştir. Böylece imparatorluk ordusunun seferber edilmesinin maliyetinin yüksek olduğu ve uzun zaman aldığı bir çağda bu idare biçimi hem etkili hem de ekonomik olmuştur. Osmanlı yönetimi, oluşturulan bu düzen sayesinde aşiret reislerinin desteğini alarak aşiretlerin gücünden yararlanmıştır.</span></p>
<p><span>Osmanlı devlet yönetiminde Kürt beylikleri iç işlerinde tam olarak egemen ama merkezle olan ilişkisinde İstanbul’a bağlı tipik feodal yönetim özelliği taşımıştır. Osmanlı Devleti zayıfladıkça vasallık ilişkileri sadece kağıt üzerinde kalmıştır. Kürt emir, şeyh ve beyleri dilediği gibi davranmıştır. Müslüman Kürtler dini ve siyasi yönden sembolik olarak halife – padişaha bağlı kalmıştır.</span></p>
<p><span>19. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu hızla zayıflarken tebaası olan halklar hükümranlık için ayaklanmıştır. Avrupa’da, milliyetçi akımlara ve sömürgecilik faaliyetlerine paralel olarak “Şark Meselesi” doğmuştur. “Şark Meselesi” İngiltere, Fransa ve Rusya’nın Osmanlı – İslam coğrafyasını parçalayıp işgal etme politikasının asıl adıdır. İngiltere’nin Orta Doğu’yu işgal etme çabası Rusya’yı da harekete geçirmiştir. 19. yüzyılda Rusya güçlü bir aktör olarak bölgede varlığını hissettirmiştir. Rusya için Orta Doğu stratejik bir önem arz etmiştir. Rusya, Kafkasya ve Anadolu’yu işgal edince Kürtlerle doğrudan temasa geçmiştir. Ruslar, Kürt aşiretleri hâkimiyeti altına almak, İran’a ve Osmanlı Devleti’ne karşı kullanmak için yoğun bir askeri, politik ve diplomatik çaba sarf etmiştir. Rusya, siyasi hesaplarını Ermeni ve Kürtler üzerinden gerçekleştirmeye çalışmıştır. 1877-1878 Osmanlı – Rus Savaşı’ndan sonra doğuda Rusya’nın etkisi artmış ve uluslararası planda Ermeni ve Kürt sorunu doğmuştur.</span></p>
<p><span>Rus propagandası ve Rusların politik mücadelesi Kürt milliyetçiliğinin doğmasında çok etkili olmuştur. “Ruslar, Kürtlere kendilerini bir kurtarıcı gibi takdim etmiş, işgal ettikleri Kafkasya’daki Kürtlere çok iyi muamele etmiş ve onların gönlünü kazanmıştır.”<a href="https://www.altayli.net/sultan-ii-abdulhamidin-kurt-politikasi.html#_edn4" name="_ednref4"><sup>[4]</sup></a> “Abdürezzak, Kamil Bedirhan, Hayderan Konfederasyonu’n önderi Hüseyin Paşa, Zilan önderi Selim Paşa gibi bazı Kürt aşiret liderleri Ruslarla irtibata geçmiş, Rusya ile ittifak yapmış ve Rus Devleti’nin himayesinde özerk Kürdistan kurmak istemiştir. Hatta bazı Kürtler Rus Kürdoloji Enstitüsünde aktif olarak çalışmaya bile başlamıştır.”<a href="https://www.altayli.net/sultan-ii-abdulhamidin-kurt-politikasi.html#_edn5" name="_ednref5"><sup>[5]</sup></a></span></p>
<p><span>19. yüzyılda özellikle Irak’taki Kürt aşiretler arasında Osmanlılara karşı bağımsızlık eğilimi taşıyan isyanlar çıkmaya başlamıştır. Özellikle Baban, (merkezi Süleymaniye) Soran (merkezi Ravenduz), Behdinan (merkezi Amediye), Bohti (merkezi Cizre) aşiretleri isyanlarda öncülük yapmıştır. Doğu’da Hakkâri emirliğinin önemi ve etkisi giderek artmıştır. Hakkâri emirinin 40 bin kişilik asker toplama kapasitesi vardır. Hakkâri emirleri egemenlik alanlarını Van ve Urumiye gölleri arasına kadar genişletmiştir. Mardin sancağında yaşayan Milli Aşireti, bölgenin en etkin siyasi gücü olmuştur. Süleymaniye merkezli Baban emirliği isyanların öncüsüdür. Osmanlı Devleti içte ve dışta istikrarsızlaştıkça Kürt aşiretler ve yerel yöneticiler bağımsız hareket etme imkânı bulmuştur.</span></p>
<p><span>H. Moltke bu gerçeği şöyle ifade etmiştir: “Osmanlı İmparatorluğu, aslında üzerinde Babıâli’nin hiçbir sözü geçmeyen, geniş ülkeleri içine alır. Padişah devlet içinde fetihler yapmak zorundadır. Bunlara İran sınırı ve Dicle arasındaki dağlık memleket dâhildir. Bu bölgedeki ırsi aile nüfuz ve iktidarlarını yıkabilmek mümkün olamamıştır. Kürt beylerinin adamları üzerinde büyük bir egemenlikleri vardır. Beyler kendi aralarında savaşır, Bab-ı Âli’nin egemenliğine karşı koyar, vergi vermekten kaçınır, asker toplamasına müsaade etmez ve son sığınak olarak da yüksek dağlarda kendileri için yapılan kalelere sığınırlar.”<a href="https://www.altayli.net/sultan-ii-abdulhamidin-kurt-politikasi.html#_edn6" name="_ednref6"><sup>[6]</sup></a></span></p>
<p><span>Osmanlı Devleti’ndeki sorunların ancak merkezileşme ve modernleşme politikası ile çözüleceğine inanan padişah II. Mahmut, Sivas valisi Mehmet Reşit Paşa vasıtasıyla 1834 yılında imparatorluk içinde muhalif hareket eden Kürt emir, derebey ve valileri birer birer ortadan kaldırmış ve Kürdistan’da devlet otoritesini yeniden tesis etmiştir. “Osmanlı Devleti Kürt emirlikleri ortadan kaldırmak için askeri harekata başlamadan önce, bölge halkı arasında İslam âlimlerinin; “Hilafet ordusuna karşı koymak Müslümanı dininden çıkarır.” fetvasını yaymıştır. Söz konusu emirliklerin ortadan kaldırılışında bu fetvanın etkisi olmuştur. II. Mahmut, Ravenduz’da Soran, İmadiye’de Bahtinan ve Süleymaniye’de Baban emirliğini ortadan kaldırarak bölgeyi merkezi hükümete bağlamıştır.”<a href="https://www.altayli.net/sultan-ii-abdulhamidin-kurt-politikasi.html#_edn7" name="_ednref7"><sup>[7]</sup></a></span></p>
<p><span>Tanzimat devrinde Osmanlı Devleti daha köklü reformlar yapmanın gerekliliğine inanmıştır. Devlet Kürdistan’da mutlak otorite kurma gereğini hissetmiştir. Çünkü; “Havalii Kürdistan şimdiye kadar zâhirde Devlet-i Aliyye’nin dâhilinde mülk olmuş gerçekte ise birtakım mütegallibenin zorbalıklarına maruz kalmıştır.” Tanzimat devrinde Müşir Osman Paşa, Kürdistan adlı bir eyaletin kurulmasını teklif etmiştir. Bölgenin mülkî teşkilatının yeniden düzenlenmesi, huzur ve güvenliğin sağlanması için Diyarbakır eyaletiyle Van, Muş, Hakkari sancakları, Cizre, Botan ve Mardin kazaları birleştirilip Kürdistan adıyla bir eyalet kurulmuştur. (Aralık 1847)“Tanzimat devrinde Osmanlı mülkî taksimatı içinde 35 eyalet zikredilmiştir. 1847 yılında yeni oluşturulan Kürdistan eyaleti 26. eyalettir. ”<a href="https://www.altayli.net/sultan-ii-abdulhamidin-kurt-politikasi.html#_edn8" name="_ednref8"><sup>[8]</sup></a></span></p>
<p><span>“Osmanlı yönetimi Kürdistan eyaletini Hıttai Kürdistan (Kürdistan ülkesi) ya da Havâili Kürdistan şeklinde isimlendirmiştir. Bu bölge çoğunlukla Kürt aşiretleriyle iskân edilmiş olan bölgeleri bir eyalet çatısı altında toplamak maksadıyla kurulmuştur. Ancak Kürt aşiretleri dağınık bir halde yaşadıklarından eyaletin sınırları söz konusu aşiretlerin yaşadığı bölgelerin tümünü kapsayacak şekilde çizilememiştir.”<a href="https://www.altayli.net/sultan-ii-abdulhamidin-kurt-politikasi.html#_edn9" name="_ednref9"><sup>[9]</sup></a></span></p>
<p><span>19. yüzyıl boyunca Osmanlı Devleti, Kürt bölgelerini merkezi hükümetin denetimine almaya ve geleneksel Kürt emirliklerini ortadan kaldırmaya çalışmıştır. Merkezden valiler tayin ederek aşiretlerin yetkilerini kısıtlamıştır. Böylece aşiretlerin bağımsız hareket etmesi engellenmiş, aşiretlerin Rusya ve İngiltere ile ilişkileri kesilmeye çalışılmıştır. 1845 yılından itibaren Tanzimat’ın dönüştürücü ve merkeziyetçi etkisi bölgedeki Kürt aşiretleri rahatsız etmiştir. Aşiretler İstanbul’dan uzaklaşırken yeni arayışlara girmiştir. Güçlenen aşiretlerin bağımsızlık amacı taşıması, İngiltere ve Rusya’nın Kürt aşiretlere yönelik çıkarcı ve kışkırtıcı politikası bir dizi Kürt aşiret isyanının çıkmasına sebep olmuştur. Kürdistan’da birbiri ardına çıkan isyanlardan Botan emiri Bedirhan’ın, Şeyh Ubeydullah’ın ve Şeyh Osman’ın isyanları Osmanlı Devleti tarafından bastırılmıştır. Ravenduzlu Muhammed Paşa Osmanlı uyruğuna tekrar sokulmuş ancak bu isyanlar esnasında Kürtler arasında sınırlı da olsa Kürt milliyetçiliği fikri doğmuştur.</span></p>
<p><span>Buna rağmen Osmanlı Devleti “1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşında Bedirhanlar gibi bazı Kürt aşiretlerin desteğini kazanmaya çalışmış, Şeyh Ubeydullah, Şeyh Celâdeddin ve Şeyh Ubeydullah’ın oğlu Şeyh Abdülkadir komutasında 5000 kişilik Kürt askerini Rusya’ya karşı cepheye göndermiştir.”<a href="https://www.altayli.net/sultan-ii-abdulhamidin-kurt-politikasi.html#_edn10" name="_ednref10"><sup>[10]</sup></a></span></p>
<p><span><strong>Sultan II. Abdülhamid ve Panislamizm Politikası</strong></span></p>
<p><span>II. Abdülhamid’in otuz üç yıllık hükümdarlığı Osmanlı tarihinin en kritik dönemine rastlamıştır. II. Abdülhamid Osmanlı Devleti’ni modernleştirme politikasını devam ettirmiştir. Padişahın 19. yüzyılı diğer padişahlarından farkı “Devleti bizzat yönetmesi, yeni bir düşüncenin sembolü olması ve topluma yeniden bir umut verebilmiş” olmasıdır.</span></p>
<p><span>Bu dönem Osmanlı Devleti açısından dağılma devridir. Batı emperyalizmi dünyanın her tarafına yayılmış ve bununla birlikte kendi aralarındaki ekonomik ve siyasi rekabet artmıştır. Milliyetçi dalga Osmanlı Devleti’ni kasıp kavurmuş ve sömürgecilik faaliyetleri hızlanmıştır. Osmanlı Devleti 1877- 1878 Osmanlı – Rus Savaşında ağır bir yenilgi almıştır. Berlin Antlaşmasından sonra Osmanlı Devleti’nin Balkan coğrafyasında yeni ulusal devletler kurulmuş, Batılılar imparatorluğun Afrika coğrafyasını işgal etmiş, doğuda ise Ermeni ve Kürt sorunu doğmuştur.</span></p>
<p><span>II. Abdülhamit’in öncelikli politikası devleti çöküşten kurtarmaktır. Osmanlı Devleti, Kanunu Esasi’yi ilan ederek ülke bütünlüğünü sağlamak istemiş ve dış politikada Almanya’yla yakınlaşarak denge politikası kurmaya çalışmıştır. Duyun-u Umumiye’nin imzalandığı yıl padişah devletin yönetimine hakim olmuştur. Sultan Abdülhamid, devlet yönetiminde köklü değişiklikler yapmak istemiştir.</span></p>
<p><span>II. Abdülhamid devrinde Balkanlar’daki Hristiyan azınlıkların devletten koparak bağımsız olmasıyla birlikte Osmanlıcılık politikası iflas etmiştir. Üstelik imparatorluk içinde Hristiyan nüfus azalmış ve Müslüman sayısı artmıştır. Bunun sonucu olarak padişah Ümmetçilik (İslamcılık- Panislamizm) politikasını takip etmeye başlamıştır. Padişahın amacı dağılan Osmanlı Devleti’ni Müslümanlara dayalı olarak devleti korumaya ve kurtarmaya çalışmaktır. Bu amaçla halifelik siyasal bir güç olarak kullanılmış, padişah dünya Müslümanlarının lideri ve halifesi olmaya çalışmıştır.</span></p>
<p><span>Padişaha göre: “Devleti Aliyye’nin medar-ı bekası din-i Mübin-i İslamiyet olmakla icabına itina ve ahali-i İslamiye’nin Şeriat’ı Muhammediye’nin kaffei ahkam-ı celilesine riayeti kamilesi” mutlaka gerekliydi.<a href="https://www.altayli.net/sultan-ii-abdulhamidin-kurt-politikasi.html#_edn11" name="_ednref11"><sup>[11]</sup></a> Padişahın Müslümanlara vermek istediği mesaj; “Allah’a, peygambere ve sizden olan emir sahiplerine itaat edin.” (4/59) ayeti ve benzer hadisleri anlamaları ve gereğince amel etmeleriydi. Sultan “Halife-i Müslimin ve zıll ullah fi’il arz” gibi hem Panislamist hem de mutlak monarşi görüşü yansıtan bir unvan kullanmıştı.<a href="https://www.altayli.net/sultan-ii-abdulhamidin-kurt-politikasi.html#_edn12" name="_ednref12"><sup>[12]</sup></a></span></p>
<p><span>Padişahın İslamcılık politikası hariçte ve dâhilde olmak üzere iki yönlüdür. Hariçte Mağrip’ten Çin’e kadar bütün dünya Müslümanları üzerinde egemenliğini ilan etmiş ve iç ve dış politikada eline önemli bir koz geçirmiştir. Bütün İslam coğrafyasında halifenin etkinliğini artırabilmek için bir dizi faaliyette bulunmuştur. Sömürge durumundaki İslam coğrafyasına davetçiler, âlimler göndermiş, dergiler çıkarmış veya çıkan dergilere para vermiş, dini kurumların ve eğitim kurumlarının açılmasına yardım etmiş, önemli şeyhleri ve ağaları İstanbul’a davet ederek onlara makamlar ve unvanlar vermiştir. Bütün bunlar Batı karşısında Osmanlı Devleti’nin gücünü ve pazarlık şansını artırmıştır.</span></p>
<p><span>Dâhilde ise “Milletin niyeti halis olup da beyinlerinde bir ittifak ve ittihat hâsıl edilecek olursa, devlet bunların her ikisinin ortasında bir politika ittihaz edebilirdi. Milletin niyetini sağlamlaştırıp birbirine bağlayacak tek şey İslam dini idi. Padişahın asıl amacı Osmanlı Devleti’nin bütünlüğünü korumaktı. İslamcılık aracılığıyla padişah kendine geniş bir sosyal taban bulmuş ve yönetimini meşrulaştırmış ve Müslümanların ortak inancına dayalı olarak yeni bir siyasi dayanışma hissi doğurmuştur.”<a href="https://www.altayli.net/sultan-ii-abdulhamidin-kurt-politikasi.html#_edn13" name="_ednref13"><sup>[13]</sup></a></span></p>
<p><span>İslamcılık politikasıyla Türk olmayan kavimleri özellikle de Arapları, Arnavutları, Boşnakları ve Kürtleri bir arada tutmaya çalışmıştır. Bütün Müslümanlardan bilinçli bir ümmet oluşturmak istemiştir. Müslümanları siyasal bir güç haline getirip Batı emperyalizmine karşı kullanmaya çalışmıştır. II. Abdülhamid “Batıda Müslüman Arnavutları, güneyde Müslüman Arapları ve doğuda Müslüman Kürtleri devletin sınırları içinde tutmaya çalışmıştır. Bunu ancak aşiretler aracılığıyla yapabileceğini bildiğinden Arnavutlar için “Saray Muhafız Alaylarını”, Arap aşiretler için “Aşiret Mektebini” ve Kürt aşiretler için “Hamidiye Alaylarını” kurmuştur.<a href="https://www.altayli.net/sultan-ii-abdulhamidin-kurt-politikasi.html#_edn14" name="_ednref14"><sup>[14]</sup></a></span></p>
<p><span>Padişah bu politikanın Avrupa karşısında sadece bir koz olduğunun farkındaydı. “Rusya ve İngiltere gibi Asya’da birçok Müslüman ahaliyi idareleri altına almış olan büyük devletler padişahın hilafet silahından ürküyordu. Sultan, hilafet kuvvetini memleketin huzuru ve birliğini sağlamaya, dışarıdaki din kardeşlerini her ihtimale karşı sağlam tutmaya karar vermişti. Seyitleri, şeyhleri ve dervişleri gönderip Asya’daki Müslümanları hilafete manen bağlamaya hususi bir itina göstermiş ve bunun İngilizlerle münasebette çok faydasını görmüştü.”<a href="https://www.altayli.net/sultan-ii-abdulhamidin-kurt-politikasi.html#_edn15" name="_ednref15"><sup>[15]</sup></a></span></p>
<p><span>Padişah bu politikasını uygularken Rus saldırganlığından açıkça çekiniyordu. Diyordu ki: “Ben Doğu Anadolu’da küçük bir yol yaptırsam, Rusya kıyameti koparırdı. Bununla beraber yavaş yavaş çalıştım. Oralarda okullar gibi, yol gibi imar işlerinin büyük bir bölümü benim zamanımda ortaya konulmuştur.”<a href="https://www.altayli.net/sultan-ii-abdulhamidin-kurt-politikasi.html#_edn16" name="_ednref16"><sup>[16]</sup></a> Hükümdarlığı boyunca Anadolu ve Arabistan bölgesine ayrıcalık tanıyan bir politika izlemiştir. II. Abdülhamit, dünya Müslümanlarından iane toplayarak Hicaz ve Bağdat demir yolunu yaptırmış ve böylece devletin Orta Doğu’daki varlığını güçlendirmeye çalışmıştır.</span></p>
<p><span><strong>Sultan II. Abdülhamid ve Kürtler</strong></span></p>
<p><span>Sultan için İslam birliği politikası içinde Doğu Anadolu bölgesi çok özel bir yer tutmuştur. Padişah, “Kellemi veririm Doğu Anadolu’yu vermem.” diye düşünmüştür.<a href="https://www.altayli.net/sultan-ii-abdulhamidin-kurt-politikasi.html#_edn17" name="_ednref17"><sup>[17]</sup></a> Ama Sultan II. Abdülhamid padişah olduğunda Osmanlı Devleti, Kürt coğrafyasına tamamen hâkim bile değildir. Üstelik Kürt emirliklerin ortadan kaldırılması ve isyanlarla mücadele edildiği sırada halkın zarar görmesi Kürt halkının devlete desteğini ve güvenini azaltmıştır. Özellikle Cizre çevresinde Yezdan Şir isyanının etkisi hâlâ devam ediyordu. “1878 yılının sonbaharında Bitlis, Muş ve Van’da isyanlar patlak vermiş ve kısa süre içinde aşiret isyanları Hakkari ve Botan bölgesine sıçramıştı. Bedirhan Bey’in oğulları Osman ve Hüseyin; Çölemerik, Nizip, Mardin, Zaho ve Amediye’yi ele geçirmiş ve bölgede bağımsızlığını ilan etmişti. İsyan güçlükle bastırılmıştı.”<a href="https://www.altayli.net/sultan-ii-abdulhamidin-kurt-politikasi.html#_edn18" name="_ednref18"><sup>[18]</sup></a></span></p>
<p><span><strong>Şeyh Ubeydullah İsyanı</strong></span></p>
<p><span>Sultan II. Abdülhamid devrinde çıkan çıkarılan en önemli isyan Şeyh Ubeydullah hareketidir. Şeyh Ubeydullah Nehri, Nakşi tarikatına mensup olup büyük Sâdât ailesinden geliyordu. Şeyh Taha’nın ölümünden sonra Nakşibendi tarikatının şeyhi olmuştu. Şeyhin Kürtler üzerinde büyük bir etkisi vardı. Osmanlı ve İran topraklarında iki yüz köyün sahibiydi. 1872 yılında Urumiye ve Hoy bölgesinin vergisini toplama hususunda İran devletiyle çatışmıştı. Şeyh Ubeydullah, Osmanlı – Rus Savaşında müritleriyle birlikte Osmanlı Devleti’nin yanında Rusya karşı savaşmıştı. 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı, şeyhin konumunu güçlendirmiş ve bölgedeki aşiretlerin çoğunun desteğini almıştı. Şeyh ve ailesi isyandan önce Sultan Abdülhamit ile irtibat halindeydi. “Şeyh sultana mektuplar yazmış, sultanın yaverleri ile görüşmüştü. Şeyhin oğlu Seyyid Abdülkadir’le beraber kuvvetlerin bir koluna kumanda eden Hemze Ağaye Mangur, Mahabat’ta Sultan Abdülhamit adına hutbe okutmuştu.”<a href="https://www.altayli.net/sultan-ii-abdulhamidin-kurt-politikasi.html#_edn19" name="_ednref19"><sup>[19]</sup></a> İran’ın İran’da yaşayan Kürtleri Şii olmaya zorlaması şeyhin ayaklanmasına sebep olmuş ve kısa sürede önemli başarılar kazanmıştı.</span></p>
<p><span>Sultanla irtibat halindeki şeyhin gücünün ve etkinliğinin artması uluslararası rekabetin şeyhin üzerinde yoğunlaşmasına sebep olmuştur. İngiltere başlangıçta şeyhe askeri destek sağlamış, Rusya ise şeyhe karşı İran’ın yanında yer almıştır. Osmanlı Devleti, şeyhi İran’a karşı korumuş ve desteklemiştir. Ancak şeyh, İran’daki Şiilere karşı cihat ilan ederek mezhep savaşını körüklemiş ve Osmanlı coğrafyasındaki Ermeni ve Süryanilere saldırarak büyük bir kıyım yapmıştır. İngiltere bu durumdan rahatsız olmuştur. Ayrıca şeyh Osmanlı Kürtleri arasında taraftarlarını artırmış ve sultanın İslamcı politikasına uygun faaliyetler yapmaya başlamıştır.</span></p>
<p><span>Öte yandan şeyh, güçlendikçe bağımsızlık fikri taşımaya başlamış ve Osmanlı Devleti’nin aleyhine dönmüştür. Bunun üzerine şeyhe sağlanan Osmanlı desteği kesilmiştir. Bu defa padişah, Şeyh Ubeydullah’a karşı Kürt aşiretleri organize etmiş ve silahlandırmıştır. İngilizlerin de baskısıyla Osmanlı Devleti İran’la işbirliği yaparak şeyhi etkisiz hale getirmiş, tutuklamış ve Mekke’ye sürgün etmiştir. <a href="https://www.altayli.net/sultan-ii-abdulhamidin-kurt-politikasi.html#_edn20" name="_ednref20"><sup>[20]</sup></a> İran, Rus ve İngiliz belgeleri şeyhin II. Abdülhamid’in desteği ile ayaklandığını iddia etmiştir. İddiaya göre padişah; şeyh aracılığıyla İran’ı etkisiz hale getirmek, şeyh aracılığıyla Kürtleri kontrol ederek Osmanlı egemenliği altında tutmak ve Ermenilere karşı bölgenin sahipsiz olmadığını göstermek istemiştir.</span></p>
<p><span>Kürt aşiret isyanlarının doğurduğu olumsuz sonuçlar, özellikle Şeyh Ubeydullah isyanı ve uluslararası müdahale Sultan II. Abdülhamid’e Kürtlerin nasıl yönetilmesi gerektiğini öğretmiştir. Padişah olumsuz tecrübelerden olumlu sonuçlar çıkarmış ve Kürt aşiretlerin yönetimi için yeni ve daha özel politikalar ve stratejiler geliştirmiştir. II. Abdülhamid Kürtlere yönelik önemli adımlar atmıştır:</span></p>
<p><span>Padişahın tasavvufa karşı özel ilgisi vardır. Bu nedenle padişah memleketin değişik yerlerindeki şeyhlerle irtibat kurmuştur. Değişik tarikatlara mensup şeyhleri ülke bütünlüğü ve devletin devamı için kullanmak istemiştir. Bu sebeple özellikle Kâdiri ve Nakşibendi şeyhlerini himaye etmiş ve bu şeyhleri devlete bağlamıştır. “Halidi Nakşiler sultan ve vezirlerine yakınlık göstermiştir. Büyük Kürt şeyhi Mevlana Halidi Bağdadi kanalıyla Şeyh Ziyaeddin Gümüşhanevi İstanbul’a gelmiş ve İstanbul’da Sultan’ın da ziyaret ettiği bir tekke kurmuştur. Mevlana Halid’in hem soyunun hem de silsilesinin bir takipçisi olan Mehmed Esad Erbili 1888’de İstanbul’a gelmiş ve Kelâmi Nakşibendi tekkesinde postnişin olmuştur. Sultan, tarikat mensubu şeyh ve müritleri Müslümanların maslahatı için değişik hizmetlerde istihdam etmiştir. Mesela Hakkarili Şeyh Ubeydullah padişahın askerleri arasındadır. Padişah, Nakşi şeyhleri temsilci olarak ülkenin değişik yerlerine göndermiştir. Mesela onları Hicaz demiryolu için para toplamakla görevlendirmiştir.”<a href="https://www.altayli.net/sultan-ii-abdulhamidin-kurt-politikasi.html#_edn21" name="_ednref21"><sup>[21]</sup></a></span></p>
<p><span>Padişah büyük aşiret reisleriyle doğrudan doğruya bağ kurarak aşiretleri kendine bağlamıştır. Padişahın bu konudaki en güçlü dayanağı halifelik sıfatı ve halifelik makamdır. Zira aşiretler yüzyıllardır manen halifeye bağlıydı. Böylece padişah, aşiret reisleri ve şeyhler arasında kişisel dostluklar inşa etmiştir. Ayrıca aşiretlere somut menfeatler de temin etmiştir. Mesela alaylara mensup aşiretlere, silah cephane vererek onlarda padişahın kendilerini koruduğu hissini uyandırmıştır. Aşiret reislerine paşalık, miralaylık gibi çeşitli rütbeler vermiştir.</span></p>
<p><span>Âlim ve müderrislerin ekonomik ve sosyal durumlarını iyileştirmeye çalışmıştır. Âlimler sarayda misafir edilmiş ve itibarlı muamele edilmiştir. Temel dini kitaplar devlet tarafından basılmış, ucuz veya ücretsiz olarak dağıtılmıştır. Cami, medrese tekke gibi dini kurumlar tamir ve imar edilmiştir.</span></p>
<p><span>Kürt bölgelerine tayin edilen valiler ve askeri erkan, genellikle özel eğitim almış, bölgeyi yakından tanıyan ve devletin yeni politikasına uygun faaliyet yapan kişiler arasından seçilmiş ve görevlendirilmiştir. “Osmanlı bürokratlarından aşiret reisleriyle irtibat kurmaları, onlara dostça ve samimi davranarak onları kendilerine bağlamaları istenmiştir. 1890 yılında aşiret reislerine silah dağıtmış ve çeşitli hediyeler vermiştir. Bu sayede aşiretler devlete bağlanmış ve devlet otoritesi güçlenmiştir. Böylece sultan aşiretlerin gözünde “hâmi padişah” olmuştur. ”<a href="https://www.altayli.net/sultan-ii-abdulhamidin-kurt-politikasi.html#_edn22" name="_ednref22"><sup>[22]</sup></a></span></p>
<p><span>İran’a karşı Irak’taki Şii çocuklar devlet tarafından eğitilmiş ve halkı aydınlatmak için görevlendirilmiştir. Mesela Bağdatlı Şeyh Muhammed Said, Şiilere karşı mücadele etmekle görevlendirilmiştir.</span></p>
<p><span>Sultan değişik kişileri devlete yaptıkları hizmet karşılığında onurlandırmış aşiret şeyhlerini, toplumun liderlerinden kendine saygı ve sadakat gösteren binlerce kişiyi madalya ve hediyeler vererek ödüllendirmiştir. Onlara özellikle içinde kendi mühür ve mektubunu taşıyan Kur’an-ı Kerim hediye etmiştir.</span></p>
<p><span>Müslümanlar arasında İslam birliği hissini verebilmek için gazete ve broşürleri etkili bir şekilde kullanmıştır. Bu yayınlarda basit fakat kalabalıklara ulaşabilmek için dini açıdan cezbedici bir dil kullanılmıştır. Samimi bir dindar ve Müslüman olarak sultan, kendisini, yüce bir hükümdar olmaktan çok Müslüman bir dost olarak sunmuştur. Sultan ayrıca Haremeyn’in koruyucusu unvanını sıklıkla kullanmıştır. Hacc’a giden Müslümanları hac esnasında bilgilendirmeye ve bu bilgileri Müslümanlar arasında yaymaya çalışmıştır.</span></p>
<p><span>Eğitim alanında köklü yenilikler yapmıştır. Mesela “Taşrada sıbyan mekteplerinin sayısı artırılmıştır. Rüşdiye Mektebi 1878 de 277 iken devrin sonunda 619’a yükselmiştir. 1886 yılına kadar 200 olan İptidai Mektep sayısı 1906’ da 9347’ye çıkmıştır. 1876’ da taşrada bir idadi varken 1909’da 109 idadi açılmıştır.”<a href="https://www.altayli.net/sultan-ii-abdulhamidin-kurt-politikasi.html#_edn23" name="_ednref23"><sup>[23]</sup></a> “ Bazı basın organlarını desteklemiştir. Mesela Mehmet Tahir’in Malumat gazetesi gibi.”<a href="https://www.altayli.net/sultan-ii-abdulhamidin-kurt-politikasi.html#_edn24" name="_ednref24"><sup>[24]</sup></a></span></p>
<p><span><strong>Dersim Bölgesinin Islahı</strong></span></p>
<p><span>İlk adı Çemişkezek olan bölgenin adı Osmanlılar döneminde Dersim yapılmıştır. Dersim Doğu Anadolu’da bir sancaktır. Dersim tarihi boyunca Anadolu’daki diğer şehirlerden farklı bir seyir takip etmiştir. Coğrafi yapısı gereği genellikle büyük devletlerin hâkimiyeti altına girmemiş ve özerk yapısını korumuştur. “1508 yılında Şah İsmail Çemişkezek’i ele geçirmiştir. Yavuz Sultan Selim devrinde Çaldıran Savaşı’ndan sonra bölge Osmanlı hâkimiyetine girmiştir.<a href="https://www.altayli.net/sultan-ii-abdulhamidin-kurt-politikasi.html#_edn25" name="_ednref25"><sup>[25]</sup></a> Çemişkezek sancağı adıyla yurtluk – ocaklık statüsüyle Çemişkezek beylerine verilmiştir. Dersim uzun süre aşiretlerin konfederasyonu tarafından yönetilmiştir.</span></p>
<p><span>“1518 yılında Çemişkezek sancağı Tunceli, Kemaliye ve Malatya’nın bazı kısımlarını kapsıyordu. Sancak on dokuz nahiye ve üç yüz doksan dokuz köyden oluşmuştu. Kaynaklarda Çaldıran Savaşı’ndan sonra bölgenin etnik ve mezhebi yapısına ve İran’la ilişkilerine dair uyarılar yapılmıştır. Osmanlı belgelerinde 18. yüzyılın başından itibaren aşiretlerin eşkıyalığı yanında Kızılbaşlığına da dikkat çekilmiştir. “Şeyh Hasanlı aşireti eşkıya ve Kızılbaştır. Kızılbaş şâkiler, Rafızi mezhebinden olan Dersim Şeyh Hasan aşireti ve İran’daki Şia’ya benzeyen eşkıyalar” şeklinde tanımlamalar yapılmıştır.”<a href="https://www.altayli.net/sultan-ii-abdulhamidin-kurt-politikasi.html#_edn26" name="_ednref26"><sup>[26]</sup></a></span></p>
<p><span>“Osmanlılar Dersim’in ulaşılması güç bölgelerini özerk bırakmıştır. Yöneticilerine resmen atandıklarına dair bir belge göndermiş ama kimin yönetici olacağına devlet karışmamıştır. Bu mevkiler miras yoluyla aşiret ağalarına geçmiş ve asıl yöneticinin seçimi her seferinde yöre halkına bırakılmıştır. Kürt hükümeti denilebilecek bu özerk yönetimler, merkezi hazineye vergi vermek veya orduya asker göndermek zorunda değildir. Toprakları da tımar veya zeamet haline getirilmemiştir.”<a href="https://www.altayli.net/sultan-ii-abdulhamidin-kurt-politikasi.html#_edn27" name="_ednref27"><sup>[27]</sup></a></span></p>
<p><span>Osmanlılar döneminde Anadolu’da Kürtlerin yaşadığı ve Osmanlılar için en sorunlu olan bölge Dersim bölgesidir. Osmanlı Devleti bu coğrafyaya tam manasıyla hâkim olamamış ve aşiretlerle hep sorun yaşamıştır. Çünkü devlet bu bölgeden asker temini ve vergi tahsil edememiştir. Osmanlı Devleti, Dersim’i ıslah etmek için uzun süre uğraşmış, sürekli layihalar hazırlayarak bölgeyi tanımaya ve nüfuz etmeye çalışmıştır. Ancak ciddi bir başarı elde edememiştir. Ahmet Cevdet Paşa’nın Mâruzat’ında tespit ettiğine göre; “Dersim ve Kürdistan’da genel bir ıslahat yapmak zorunluydu. Zira bu bölgelerde yaşayan aşiretler yağmacılığa devam ediyorlardı.”<a href="https://www.altayli.net/sultan-ii-abdulhamidin-kurt-politikasi.html#_edn28" name="_ednref28"><sup>[28]</sup></a></span></p>
<p><span>Dersim ıslahı projesi daha ziyade Tanzimat döneminde yapılan modern merkeziyetçi reformların bir devamıdır. Osmanlı İmparatorluğu bu dönemde çöküş sürecini yaşamakta olup elinde kalan toprakları koruma çabasına girmiştir. Bununla beraber Osmanlı coğrafyasının önemli bir kısmı resmen Osmanlı sınırları dâhilinde olmasına rağmen devlet bu coğrafyayı fiilen kontrol edememiştir. Osmanlı Devleti’nin öncelikli amacı bu bölgelerde yaşayan ancak denetim altına alamadığı aşiretleri kontrol etmek, mümkünse bu aşiretleri yerleşik hayata geçirerek medenileştirmek ve vergi ve asker toplamaktı. Osmanlılar için Dersim daha özel bir yer olmuştur. Çünkü Anadolu bir bütün kabul edilirse “Dersim Anadolu’nun kalbgahıdır.”</span></p>
<p><span>Bu bölümde Sultan II. Abdülhamid devrinde Dersim ıslahatı için hazırlanan “Dersim layihâlârının” <a href="https://www.altayli.net/sultan-ii-abdulhamidin-kurt-politikasi.html#_edn29" name="_ednref29"><sup>[29]</sup></a> ve “Heyet-i İslâhiye” raporlarından “Dersim Islahat Projesinin” mahiyeti ve kapsamı tespit edilmeye çalışılacaktır. II. Abdülhamit devrinde padişahın talebi üzerine veya asker ve sivil yöneticiler tarafından çok sayıda lâyiha hazırlanmıştır. 1890 yılından 1910 yılına kadar hazırlanan lâyihalardan bölgenin sorunları, çözüm önerileri ve yapılmak istenenlere dair teklifler açıklanacaktır. Layihâlâra göre:</span></p>
<p><span>Lâyihaların hazırlanış amacı; “Dersim ahalisinin zulmet-i cehl ve nâdâniden istihlası, daire-i medeniyet ve mesûdine idhali.” dir.</span></p>
<p><span><strong>Dersim’in coğrafyası:</strong> </span></p>
<p><span>Dersim; Hozat, Mazgirt, Kızılkilise, Ovacık, Pülümür, Çarsancak ve Çemişkezek’ten oluşmuştur.</span></p>
<p><span><strong>Giriş:</strong> Dersim Anadolu’nun en önemli merkezidir. Anadolu havalisi bir vücud gibi farz olunursa Dersim kıtası Anadolu’nun kalbgahıdır. Ancak Dersim o vücudun ciğerlerinde eski bir çıban gibidir. Anadolu’nun kalbgahındaki bu sivilcenin külliyen sızıltısını mahvetmek hükümetin ve siyasetin görevidir.</span></p>
<p><span>Beş yüz seneden beri bölge itaat altına alınamamıştır. Şimdiye kadar devletin bunca külfet ve tedbirine rağmen beklenen netice hâsıl edilememiş, oradaki fesat izale edilememiştir. Islah için defalarca askeri harekâtlarda bulunulmuşsa da coğrafyanın sağladığı olumsuzluklar sebebiyle askerler başarısız olmuş veya başarılı olmuşsa bile asker çekildikten sonra ahali eski fiillerine devam etmiştir. Islahatlar beklenen faydayı sağlamadığı gibi devlet halkın nefretini kazanmıştır.</span></p>
<p><span>Tanzimat-ı Hayriye Fermanı’ndan beri Dersim’e yetmiş yahut yetmiş beş sene zarfında sekiz on defa askeri harekat yapılmıştır. Her ne vakit askeri te’dib icra edilse yüz binlerce lira harcanmış, yüzlerce asker ve Kürt telef olmuş, haneler yakılmış ve yağmalanmış ama Dersim Kürt halkının medenileştirilmesi ve ıslahı düşünülmemiştir. Devlet ve halk hiçbir fayda görmemiştir. Her operasyondan sonra halk daha kötü olmuş ve daha yoksul düşmüştür. Kürtlerin birçok kötü hallerine rağmen hükümet bunların hiçbir hukukuna riayet etmemiştir. Bunların refah ve saadetleri adeta zararlı görülmek gibi zalimane ve gafilane bir yol tutulmuştur.</span></p>
<p><span>Osmanlı memleketinin ilerleme ve medenileşmesine en müsait olan kısım tabii kaynaklara sahip olan Kürdistan’dır. Ancak şimdiye kadar bu tabii maddelerden yeterince istifade çareleri aranmamıştır. Başkentten uzak olan bu bölge hükümetin dikkatini yeterince çekmemiştir. Zamanımızda ciddi tedbirlere tevessül edilerek memleketimizin bir parçası olan bu mühim kıtanın imarına ve ahalisinin saadetine çalışılmalıdır. Bu yerlerin ıslahı ya güzel tedbir ve idare ile tedricen veya kahreden bir kuvvetin sevki ile icra olunmak tabiidir.</span></p>
<p><span>Dersim’in nüfusu: 1890’larda nüfus müslim ve gayrimüslim erkeklerden oluşmak üzere yaklaşık 30 bindir. 1908 yılında nüfus 26 bindir ve 12 bin silahlı insan vardır. Bölgenin gerçek nüfusu tespit edilemez çünkü Kürtler nüfuslarını gizlemeye meyillidir. Bu sebeple nüfusun bir kısmı kayıtlı değildir.</span></p>
<p><span><strong>Dersim’in sosyal yapısı:</strong> Dersim’de oturan ahaliye Dersimli, Dersim Ekradı, Cebeli Dersim Ahalisi denir. Bölge çok dağlıktır ve ulaşımı zordur. Halk kasaba, köy ve mezralarda yaşar. Ama çoğunluğu medeniyet bölgelerinden uzak onar yirmişer haneden oluşan mezralarda yaşar. Hane adını alamayacak kulübelerin her biri bir dağ başında münferit halde yaşamıştır. Bu durum umranı ve diğerleriyle kaynaşmayı engellemiştir.</span></p>
<p><span>Ahali büyük küçük aşiretlere ayrılmış olup her biri içlerinden bir reisin yönetimindedir. Dersim aşiretlerinin önemlileri şunlardır: Dersimanlı, Seyidanlı, Şeyh Hasananlı, Koçuşağı, Şamuşağı, Karaballı, Abbasanlı, Bahtiyarlı, Ferhat Uşağı ve Gülabi’dir. Dersim sancağında Çarsancak ahalisi Türk ve sünnidir. Kürt ve Ermeniler ise itaatkardır. Çemişkezek kazasında Kızılbaş olan Kürtler hariç Türk ve Ermeniler itaatkardır. Mazgird ahalisi genellikle Kızılbaş olup itaatkardır. Kızılkilise, Ovacık ve merkez kazaların ahalisi Kızılbaş olup itaatsizdir.</span></p>
<p><span>Bir aşiret diğeri aleyhine silahlanmış ve aralarında düşmanlık doğmuştur. Kabileler birbirleriyle savaşır ve kan davaları yaygındır. Kızılbaş ve bedevi Kürtlerin düzenli bir yaşantısı olmayıp dağ başında hayvancılık yaparlar. Dersim etrafındaki kazaların halkı, Dersim Kürtlerinin çeşitli zulümlerinden ve yağmalarından şikayetçidir. Sadece üzerlerine asker sevk edildiği zaman devlete karşı geçici ittifak yaparlar. Sanat ve ticaret nedir bilmezler. Kürt eşkıyaların itaatkar halk üzerinde söylenmesi mümkün olmayan zulümleri vardır. Aşiretler devletin takibine maruz kaldıkları zaman korunaklı dağlık kesimlere sığınmaktadır. Ormanlar meşe ağaçlarıyla kaplı olduğundan firar edenleri gizlemektedir. Sahih rivayetlere göre “Dersim’in iç kesimlerinde adeta Afrika’nın vahşi kavimlerini andırır, çırılçıplak, ot kökü ve meşe meyvesi ile geçinen, görünüşü insana benzer hayvani özellikler taşıyan birtakım insanlar bulunuyormuş”</span></p>
<p><span>Dersimliler genellikle Kürtçe konuşurlar. Buranın halkı ilim ve irfandan mahrumdur. Sadece şehir merkezlerinde birer mektep vardır. Mektebe bölgenin memur ve esnaf çocukları gelmektedir. Aşiretlerin çocukları mektebe gelmezler. Umum ahali çok cahildir. Okuma yazma oranı %3,4 nispetindedir.</span></p>
<p><span>Dersim halkının inançları: Dersim ahalisi Kızılbaş ve bedevidir. Dersim halkı güya Ehl-i Beyt’e mensuptur. Ehli Beyti cahil şeyhler temsil eder. Safeviler’in o havaliyi istilasından beri o bölgede rafizi ilhadların cehalet ve delaletleri devam etmektedir. Bir zamanlar Şia mezhebine mensuptular ama şimdilerde Aliyyullah mezhebine intisap etmişlerdir. Hz. Ali’nin uluhiyetini kabul etmeleri hasebiyle bir cihetten Hristiyanlara benzerler. Kızılbaşlığın zararlı tesirlerinde kalmış ve batıl itikatlara sapmışlardır. Aralarında sâdât namıyla bilinen cahil şeyhler halktan Hakkullah adıyla bağış toplar. Halk cehalet vadisinde olduğundan dinin farzlarından ve şer’i işlerinden haberi yoktur. Hatta taşlara ve ağaçlara perestij ederler.</span></p>
<p><span>İslam’ın temel esaslarından olan abdest, taharet ve tesettür nedir bilmezler. Cahil insanların zararlı telkinleri sonucu İslamiyet’ten nefret ederler. Sünniler hakkında gayz ve garezleri olup Müslüman bir şahsı vahşiyane öldürerek mal ve eşyasını yağma etmek büyük bir mükafatı maneviyeye müstehak sayılmaktadır. Dersimliler fevkalade cahil ve insaniyetin icab ettirdiği dini ve dünyevi vazifelerden gafildir. Hiçbir Kürt köyünde cami yoktur. Kürtlerin Hicaz’ı Kerbela’dır. Kürt mezhebinde talak haramdır ama iki hemşirenin bir nikahta cem’i caizdir. Dersimlilerin Erzurum, Van ve Bitlis vilayetlerinde meskun Şafii Kürtler ile irtibat ve münasebetleri olmadığından, bunlar Anadolu’nun ortasında bir leke nevinde eskiden beri şirret ve mazarratlık yaparlar.</span></p>
<p><span><strong>Dersim’in ekonomisi:</strong> Halk aşırı yoksuldur ve fakr-ü zaruret içindedir. Fakirliğin birinci sebebi halkın ihtiyacına cevap verecek kadar ekilebilecek arazinin olmamasıdır. Dağların başında beşer onar hanelik gruplar şeklinde yaşarlar. Fakr-u zaruret içinde oldukları için her türlü fenalığı yapabilirler. Zarurette kaldıkları zaman meşe kozaları yerler. Aşiretlerin kendilerine yeter arazileri olmayıp silah gücüyle zayıf olanların arazilerini gasp ederler. Başlıca yiyecekleri yoğurt, süt ve çökelektir. Zirâatleri buğday ve darıdan ibarettir. Bölge ormanlıktır ama orman ürünleri sevk edilip satılamadığından, insanların çalışıp para kazanma imkanları yoktur. Bu yüzden yoksulluk ve sefalet içinde yaşamaktadırlar. Bir kısmı o kadar fakirdir ki kışın yiyecek erzak ve giyecek elbise bulamadıklarından ot köküyle beslenir, çırılçıplak mağara köşelerinde kışı geçirmeye çalışırlar. Pek çok kadın giyecek elbise şöyle dursun avret yerlerini örtecek bez parçası bulamamakta ve çıplak olarak gezmektedir. Yoksulluk nedeniyle insanlar aşiret reislerine bağlanmaktadır. Onlar da halkın mallarını gasp ve yağma etmektedir.</span></p>
<p><span>Bölgede ulaşım çok zordur. Elazığ’dan Eğin Kemah yoluyla sekiz günde Erzincan’a varılır. Yollar çok kötüdür ve eşkiyanın kontrolündedir. Dersim’de çeşitli madenler olduğu bilinmektedir ama bu madenler işletilememektedir. Madenlerin güvenliği sağlanamamakta ve maden yollarını aşiretler yağmalamaktadır.</span></p>
<p><span><strong>Dersim’in sorunları:</strong> Halk ağa ve seyitlere bağlıdır. Seyitler ve ağalar ise cahildir. Halk aşiretlere bağlı olarak yaşar. Aşiretler kendi arasında sürekli savaşırlar. Aşiretler özellikle sonbaharda bölgede yağma amaçlı akınlar tertip ederler. Ağalar kendi çıkarları için halka her türlü kötülüğü yaptırmaktadır. Halk aşar ve ağnam vergisi vermemektedir. Askere gitmemekte ve bakaya kalmaktadır. Halktan toplanan vergi bölgedeki askerlerin ihtiyacını bile karşılamaz. Halkın çoğu asi ve vahşi aşiretlere bağlı olup hükümetin emirlerine uymamaktadır. İşte Dersim Kürtleri bu hâlde olup yalnız ağalarını tanırlar. Ağalar hükümete itaatkar görünerek hükümetle ahali arasında vasıta oldukları halde gayet hileci olup memurları iğfal ederler. Dersim; eşkıyaların gezindiği, hükümetten kaçarak firar edip oraya sığınanların yaşadığı eşkıya yuvasıdır. Suç işleyenlerin yaptıkları yanına kalır. Zira coğrafi yapısından dolayı bölgeye yeterince asker sevk edilemez ve adalet tecelli etmez.</span></p>
<p><span>Aşiretlerin bir kısmının Ermenilerle ittifak yaparak fesat çıkarma ihtimalleri vardır. Ehli İslam’dan bir fert Dersim’e giremez iken Ermeni olduğu halde sarraf ve çerçiler Kürt ağalarıyla rahatlıkla münasebet kurmaktadır. Ermeniler arasında fesat yaygınlaşmış olup casusluk faaliyetleri artmıştır.</span></p>
<p><span>Bölgede sorunlar sürekli büyümektedir. Uygun zamanda sorunlarımızı çözemezsek yakında batılı devletlerin müdahalesine maruz kalabiliriz.</span></p>
<p><span>Asker ve sivil bürokratların bir kısmı halka çok kötü davranmıştır. Dersim’i Dersim olarak kabul etmiş, eskiden beri tayin olunan memurlar ahalinin isyan ve cehaletinden istifade ederek şahsi menfaatlerini halkın menfaatine tercih etmiş, adaletsizlik vücuda getirerek halkı hükümetten nefret ettirmiştir. Tarla kenarındaki bir ceviz ağacından otuz kuruş öşür aldıkları ve bir zaptiyenin bir avuç tuz rüşvet aldığı bizzat görülmüştür. Yoksul halktan rüşvet alınarak birtakım kötülüklerin üzeri örtülmüştür. Suç işleyenlere ceza verilmemiştir. Görevliler görev yerlerine gitmemiş veya gidememiş ama maaş almaya devam etmiştir. Kendilerine verilen görevleri savsaklamış çoğu zaman görev yapıyor gibi davranmıştır. Zabitandan bazıları insafsızlığı elden bırakmamış maaşa verilmek üzere hükümetten aldıklarını suiistimal etmiştir. Bazı reislere kötülük yapılmış ve devlete olan güven sarsılmıştır. Ağalardan devlete güzel hizmet edenler ödüllendirilmemiş tersine küstürülmüştür. Memurların bir kısmı yönetim konusunda çok yetersiz olmuş buna rağmen senelerce aynı görevde kalmış ancak hiçbir hizmetleri olmamıştır. Üstelik bu memurlar, reisler karşısında devlet otoritesini küçük düşürmüştür.</span></p>
<p><span>Görevli gelen mutasarrıf ve kaymakamlar seleflerinden ne devralmış ise Dersim’in halini nasıl bulmuş ise halefine daha fena bir halde teslim etmiştir. Hozat, Ovacık, Mazgirt, Kızılkilise kazaları tamamen aşiretlerden oluştuğu halde mahkeme ve meclis azaları umumiyetle Çemişkezek, Harput ve Eğin’den getirilmiştir. Bölgede görev yapan askerler o kadar yoksuldur ki üzerlerinde elbiseleri bile yoktur. Kıyafetlerine bakarak askerleri halktan ayırmak mümkün değildir.</span></p>
<p><span><strong>Dersim için çözümler:</strong> “tashihi itikat ve tasfiyeyi ezhan” esas olmak üzere ıslahatlarla halkın batıl inançlardan kurtarılması için şeriat telkin edilmeli ve İslâm’ın güzelliği anlatılmalıdır. Nasihat ve hitabet için imamlar gönderilmeli ve mektepler açılmalıdır. Kürtler arasında gayrı resmi olarak Nakşi tekkeleri kurulmalı ve şeyhler desteklenmelidir.</span></p>
<p><span>Ahaliyi ıslah için söz anlar ve iş bilir seyitlere maaş verilmeli ve bunlar seyyar olarak halk arasında gezdirilerek halkı aydınlatmalı ki halkın hükümete gönlü ısınsın. Aşiret reisleri veya seyitlerden etkili olup bölgeyi yönetebilecek olanlara görevler verilmelidir. Halkın aşiret ağalarına bağlılığı bilinmektedir. Aşiretlerle mücadele yerine aşiret ağalarıyla irtibat kurularak onların desteği alınmalı ve sorunlar birlikte çözülmelidir. Cahil halk üzerinde olumsuz etki yapan zararlı ve zorba kabile şeyhleri celp edilmeli, münasip mahallere nakil ve iskan edilmelidir.</span></p>
<p><span>Devlet otoritesine karşı koyan şeyh ve ağalar cebren bölgeden çıkarılmalı, Yemen ve Trablusgarp gibi uzak bölgelere sürgün edilmelidir. Islah heyetine karşı koyan Şam ve Koçuşağı gibi aşiretler üzerine yıldırım gibi asker sevk edilmeli, reisleri yakalanarak ibret için cezalandırılmalıdır. Ancak ceza vermekte aşırılığa kaçılmamalıdır.</span></p>
<p><span>Yollar yeniden tanzim edilmelidir. Bölgede yol yapmak kolaydır. Zira halk yoksul olduğu için az ücrete çalışabilir. Yol yapımında ücreti ödenmek şartıyla halk çalıştırılmalıdır.</span></p>
<p><span>Aşiretlerin eşkıyalık yaptığı bölgelere kuleler ve karakollar yapılmalıdır. Bölgenin güvenliğini sağlayacak kadar asker bulundurulmalıdır. Kürtlerden ve aşiretlerden silahlar toplanmalıdır. Silahşorlar askeri eğitime tabi tutularak askeri hizmetlere alınmalıdır. Bölgeye askeri operasyonlar sonbaharda yapılmalıdır.</span></p>
<p><span>Vergi vermeyenler, asker kaçakları veya suçlular için af çıkarılmalıdır. Askerlik yaşına gelenler için nüfus sayımı ve emlak kontrolü yapılmalıdır.</span></p>
<p><span>Askeri mücadeleden çok medeniyetin güzelliği amaçlanmalıdır. Ahalinin katl, tenkil ve hanelerinin yakılması, mallarının müsaderesi gibi şiddet politikası hiçbir fayda temin etmeyecektir. Dersim’i darb ve tenkil için ne zaman asker sokulmuş ise aşiretler diğer aşiretlere karşı düşmanlığı bırakmış, yekdiğeriyle silahlı ittifak yaparak eşkiyalığa sarılmış ve adeta bir Dar’ul Harp hükmünü almıştır. Aksine Dersim’in bilgece ve şefkatlice ıslah edilmesi gerekir. Askerler eğitilmeli, Müslümanların mallarını yemenin haram olduğu öğretilmelidir.</span></p>
<p><span>Dersim müstakil mutasarrıflık haline getirilmelidir. Bu bölgeye gayretli, şefkatli, kanunlara uyan, ilmi ziraate vâkıf, yenilikçi, her türlü ifrat ve tefritten uzak mutasarrıfın tayin edilmesi farzdır. Bu mutasarrıf ahalinin nasihat edicisi, rehberi ve çiftliğin nazırı gibi olacaktır. Mevcut memurların değiştirilmesi elzemdir. Halka nasihat heyetleri gönderilerek âdilâne muamele edilmeli ve halk devlete ısındırılmak ve hükümetin emirlerine uyması sağlanmalıdır.</span></p>
<p><span>Halkın cehaletten kurtulması, medeniyet dairesine dâhil edilmesi, halkın talim ve terbiyesi için ihtiyaç olduğu kadar ilkokul açılmalıdır. Dersim’e cami ve mescitler açılmalı, gönüllü olan veya yetkin olan imam ve şeyhler görevlendirilmelidir. Ağaların ve seyitlerin çocuklarına eğitim vermek ve sanat öğretmek için çocuklar İstanbul’a götürülmelidir. Eğitim gören bu çocuklar imanları düzelmiş olarak geri dönecekleri için devlete maddi ve manevi katkılar sağlayacaktır.</span></p>
<p><span>Dağlık kesimlerde yaşayan göçebe aşiretler ovalara indirilmeli, bu aşiretlere toprak verilmeli ve yerleşik hayata geçirilmelidir. Tarım alanları az olduğu için hayvancılık teşvik edilmeli ve bölgedeki hayvanlar ıslah edilerek cinsleri iyileştirilmelidir. Yoksulluk nedeniyle eşkıyalık ve yağma yapan insanlara temel ihtiyaçları sağlayacak kadar imkan tedarik edilmelidir. Halkın ürünlerini satabileceği pazar yerleri mutlaka kurulmalıdır. Kavgalı ve hasım olan aşiretlerin araları kirvelik ve kız alıp vermek suretiyle düzeltilmeli ve bölgede emniyet sağlanmalıdır. Eşkıyalığın yoksulluktan kaynaklandığı, halkın temel ihtiyaçları karşılanırsa eşkıyalığın biteceği bilinmelidir.</span></p>
<p><span>Dersim bölgesinde ehliyet ve liyakat sahibi mutasarrıf, kaymakam ve müdürler istihdam edilmelidir. Şu an görevde olan liyâkatsız memurlar değiştirilmeli bilhassa jandarma heyeti ıslah edilmeli, asayiş ve emniyet temin edilmelidir.</span></p>
<p><span><strong>Hamidiye Alaylarının Kurulması</strong></span></p>
<p><span>Hamidiye Alayları, II. Abdülhamid’in Doğu Anadolu’da 1891 yılında Kürtlerden ve Doğu Anadolu’da yaşayan halklardan oluşturduğu askeri birliklerdir. Hamiye Alayları’nın kuruluş sebepleri şöyle özetlenebilir. Hamidiye Alayları’nın kurulmasında en büyük etken Şark Meselesi ve bunun uzantısı olarak doğan Ermeni meselesidir. Vilayet-i Sitte’de Ermeni devleti kurma çabası, bölgedeki Müslümanların Ermenilerin hâkimiyetine girme ve azınlık olma korkusu Kürtleri Ermenilere karşı önlem almaya zorlamış ve Kürtler Osmanlı sultanıyla iş birliği yapmıştır. 1878 Berlin Antlaşma’sından sonra Osmanlı Devleti Doğu Anadolu bölgesi için ciddi önlemler almak zorunda kalmıştır.</span></p>
<p><span>II. Abdülhamit Hamidiye Alayları’nı kurma gerekçesini şöyle açıklamıştır: “Rusya ile harp vukuunda disiplinli bir şekilde yetiştirilen bu Kürt alayları, bize çok büyük hizmetlerde bulunabilir. Ayrıca orduda itaat fikri, kendileri için de faydalı olacaktır. Zabit unvanı verdiğimiz Kürt ağaları ise yeni mevkileriyle övünecekler ve bir miktar zapt u rapt altına girmeye gayret edeceklerdir. Çıraklık devirlerini bu şekilde tamamlayacak olan Hamidiye Alayları sonunda kıymetli bir ordu haline geleceklerdir.”<a href="https://www.altayli.net/sultan-ii-abdulhamidin-kurt-politikasi.html#_edn30" name="_ednref30"><sup>[30]</sup></a> Hamidiye Alayları’nın kurulmasının diğer sebepleri şöyle sıralanabilir.</span></p>
<p><span>Rusya’nın saldırgan ve yayılmacı politikasına karşı Hamidiye Alayları vasıtasıyla Rusların Kafkasya ve Doğu Anadolu bölgesine girmesini engellemek ve Kürtleri, Rusya karşısında güçlü bir askeri siper yapmak. İngiltere ve Rusya’nın saldırıları ile zayıflayan ve istikrarsızlaşan İran’dan gelecek tehlikelere karşı ülkenin doğu sınırlarını korumak. Muhtemel bir Rus işgaline karşı askeri disiplin içine alınan aşiretlerden elde hazır bir kuvvet oluşturmak.</span></p>
<p><span>Hristiyan azınlıkların, özellikle de Ermenilerin artan bağımsızlık hareketlerini Kürtler vasıtasıyla dengelemek ve Doğu Anadolu’da bir Ermeni Devleti’nin kurulmasını engellemek.</span></p>
<p><span>Sarsılan Osmanlı devlet otoritesini pekiştirerek bazı Kürt aşiret liderlerini Osmanlı idari makamlarının sıkı gözetimi altında tutmak ve ülkenin bütünlüğünü korumak. Bununla birlikte askeri disiplin içine alınan aşiretlerden Doğu Anadolu için kolluk kuvveti olarak faydalanma ve düzenli süvari birlikleri oluşturarak yerel güvenliği sağlamak.</span></p>
<p><span>Dış tahriklere kapılan ve isyana kalkışacakları açık olan yerel unsurları itaat altında tutmak. Sürekli göçebe yaşayan, yağma ve talana devam eden, aşiretler arasında iç savaş çıkaran göçebe aşiretleri iskân ettirmek ve bunları medenileştirmek. Kürt aşiretleri disiplin altına alarak eğitmek, aşiret kavgalarına son vererek bu yöndeki insan potansiyelini bölge halkı ve devlet lehine kullanmak. Bölgede devlet otoritesini kurduktan sonra bu vesile ile yol, köprü, okul binaları vs. yaparak Doğu Anadolu’nun imarına çalışmaktır.</span></p>
<p><span>1891 yılı mayısında Kürt aşiret liderleri veya onların büyük oğulları padişah tarafından İstanbul’a davet edilmiştir. Onlarca reis davete icabet etmişler ve yaklaşık bir ay İstanbul’da kalmışlardır. Sultan, aşiret liderlerini ve şeyhleri huzuruna kabul etmiş, onlara unvanlar vermiş ve onların gönlünü almıştır. Bu görüşmeden sonra aşiret liderleri halk arasına daha güçlü olarak katılmış ve padişahın isteklerini önemli ölçüde yerine getirmiştir.</span></p>
<p><span>“Alaylarla ilgili 1891 tarihinde ilk nizamname yayınlanmıştır. Buna göre alaylar 4 bölükten az, 6 bölükten fazla olmayacaktır. Her alay en az 512, en fazla 1152 kişiden meydana gelecektir. Asker olarak 17- 40 yaş arasındaki erkekler alınacaktır. Askerlerin eğitimini komutanlar yapacaktır. Silah ve cephane devlet tarafından verilecek, elbise ve hayvanlar aşiretler tarafından tedarik edilecektir. Aşiretlerin ileri gelenlerinden devlete sadık olanlara albay rütbesi verilecektir. Fakat yardımcısı mutlaka nizami subay olacaktır. Aşiret fertlerinin askerlik yapması cebren bile olsa sağlanacaktır. Hamidiye Alayları kurulurken özellikle devlete bağlı, küçük, zayıf, itaatkar ve sünni aşiretler tercih edilmiştir. Fakat zamanla bu ölçüler dikkate alınmamıştır.”<a href="https://www.altayli.net/sultan-ii-abdulhamidin-kurt-politikasi.html#_edn31" name="_ednref31"><sup>[31]</sup></a></span></p>
<p><span>Kısa sürede 36 süvari alayı teşkil edilmiştir. Alaylar öncelikle Erzurum, Van, Malazgirt, Hınıs, Varto, Mardin ve Urfa’da kurulmuştur. Hamidiye Alayları’na asker ve at verecek olan aşiret liderlerine padişah sayısız lütuf vaad etmiş, nişan rütbe ve para ödülü vermiştir. Ayrıca aşiretlerin vergi borçları silinmiş ve aşiretlere vergi muafiyeti getirilmiştir. Padişah – halife adına kurulan bu askeri ve siyasi organizasyonun haberleri bütün Kürdistan’da yankılanmıştır.</span></p>
<p><span>Viranşehir’deki Milli ve Malazgirt’teki Hasenan aşiretleri beşer alayla, Haydaranlı aşireti yedi alayla en güçlü aşiretler olarak başı çekmiştir. Bu alayların konuşlandığı bölgelerden biri Ruslara karşı Van-Erzurum bölgesi, İngilizlere karşı ise Mardin-Urfa bölgesidir. Alaylara alınan kişiler devlete ve şeriata sadakat yemini etmiştir. Her alaya bir yüzünde Kuran’ı Kerim’den bir ayetin, diğer yüzünde padişah tuğrasının bulunduğu kırmızı atlastan sancak ile beyaz ipek kumaşa yazılmış fermanlar verilmiştir. Her fert, mensubu bulunduğu aşiretin geleneklerine uygun fakat tek tip elbise giyecek; üzerinde ise bağlı bulunduğu alayın işaret ve numarası bulunacaktır. Her alay mensubu bineceği atı ve takımları kendisi temin etmekle yükümlüdür ve atlarda mutlaka alayın damgası olacaktır.</span></p>
<p><span>Alaylı aşiretlerin diğer aşiretler üzerinde kısa sürede fiilen otorite kurmasının cazibesi, alay kuran aşiretlerin sayısının hızla artmasına neden oldu. Başlangıçta 13 olan alay sayısı 1895 yılına gelindiğinde 65’e ulaştı.</span></p>
<p><span>1896’da, pratikte çıkan sorunları halletmek üzere 121 maddelik ikinci bir nizamname çıkarılmıştır. Yayınlanan ilk nizamnamenin temel mantığının korunduğu bu yeni nizamnamedeki önemli yeniliklerden biri alaylara katılan aşiretlere vergi muafiyeti getirilmesidir. Bunun dışında organizasyon şemasında değişiklikler yapılmıştır. Alayların dördünün bir araya gelerek bir liva (tugay) oluşturabileceği, ayrıca Erkan-ı Harb-i Umumi kararları uyarınca gerekirse, alaylardan fırka (tümen) kurulabileceği söylenmiştir. Bu nizamname uyarınca Haydaran aşireti reisi Kör Hüseyin Paşa’ya ve Milan aşireti reisi İbrahim Paşa’ya ‘mirliva’ (tuğgeneral) unvanı verilmiştir. Nizamnâmenin sonuna eklenen özel bir madde ile aşiret alay subaylarının mülki memuriyetlere getirilmeyeceği ancak görevleri ile çatışmamak kaydıyla yerel meclislerde görev alabileceği belirtilmiştir. Böylece alaylar yoluyla, Kürt aşiretler merkezi devletin askeri gücünün ayrılmaz bir parçası haline getirilirken devlet ordu yoluyla aşiretleri kontrol etmiştir.</span></p>
<p><span>Hamidiye Alayları’ndan bütün iyi niyet ve çabalara rağmen arzu edilen sonuç tam olarak elde edilememiştir. Özellikle 1897 yılından itibaren devletin nizamnamelere uygun olarak denetim yapamaması, suç işleyenlere ceza verilmemesi ve devletin ilgilenmek zorunda kaldığı diğer sorunlar aşiretlerden kaynaklanan yeni sorunların doğmasına yol açmıştır.</span></p>
<p><span>Hamidiye Alayları kurulması birtakım olumsuzluklara da sebep olmuştur. Kürt Hamidiye Alayları, Kürt aşiretlerin bazen kendi hesabına çalışmasını, rakip aşiretleri yağmalamasını ve eşkıyalık yapmasını kolaylaştırmıştır. Alaylar en çok rakip aşiretlerin çatışmalarına sebep olmuştur. “Mesela Haydaran aşiretinde iki etkin paşa olan Emin Paşa ve Hüseyin Paşa arasında çatışma çıkmış, Emin Paşa üç alayıyla birlikte Patnos’a saldırmış ve yüzden fazla insanı ölmüştür.” <a href="https://www.altayli.net/sultan-ii-abdulhamidin-kurt-politikasi.html#_edn32" name="_ednref32"><sup>[32]</sup></a></span></p>
<p><span>Ayrıca Hamidiye Alayları kendi insiyatifleriyle binlerce Ermeni’yi öldürmüştür. Sason olaylarına, sadece alaylara asker veren aşiretler değil diğer Sünni Kürt aşiretleri ile Alevi Kürt aşiretleri de karışmıştır. Ancak ikinciler sadece yağma ile yetinmiştir. Gerçi dönemin Ermeni tanıklarından Garo Sasuni’ye göre Kürt reayaların Ermenilere saldırıları alaylardan daha şiddetli olmuştu ama Kürt reayayı cesaretlendiren en önemli unsur yine Alaylardır.</span></p>
<p><span>Hamidiye Alayları’nın Osmanlı Devleti’ne küçümsenemeyecek başarı ve katkıları olmuştur. Hamidiye Alayları bütün çabalara rağmen düzenli ordu haline getirilememiştir. Buna rağmen bu alaylar sayesinde Kürt aşiretlerin kısmen de olsa devlete sadakatleri sağlanmıştır. Zira bu dönemde büyük isyanlar çıkmamıştır. Hamidiye Alayları; Osmanlı Devleti adına vatan savunmasına katılmış, Ermenilerin yıkıcı bölücü faaliyetlerine set çekmiş ve doğuda bir Ermeni Devleti’nin kurulmasını engellemiştir. Rusya ve İngiltere’nin Kürt aşiretler üzerinden Osmanlı Devleti’nin iç işlerine karışmasına müsaade edilmemiştir. Hatta yabancıların Kürtler üzerindeki emelleri gerçekleşmemiştir. Müslüman halk daha bilinçli hâle gelmiş ve bölgeye yönelik yıkıcı faaliyetlere izin vermemiştir. II. Meşrutiyet’ten sonra Hamidiye Alayları’nın isimleri değiştirilmiş ve sınırlı da olsa faaliyetleri devam etmiştir. Aşiret Alaylarının Balkan ve I. Dünya Savaşında bile ciddi katkıları olmuştur.</span></p>
<p><span><strong>Aşiret Mektepleri</strong></span></p>
<p><span>Sultan II. Abdülhamit 33 yıllık iktidarı süresinde eğitim alanında çok ciddi reformlar yapmış ve önemli sonuçlar elde etmiştir. “Nitekim rüşdiyelerin sayısı 250’den 600’e, idadiler 5’ten 104’e, Darülmuallimînler 4’den 32’ye çıkarılmıştır. Yine 1876’da sayılan 200 olan ibtidâi okullanna, 4.000-5.000 civarında yenileri eklendiği gibi 10.000’e yakın sibyan okulu usûl-ü cedîde tahvil edilmiştir.</span></p>
<p><span>İmparatorluğun her yanında olduğu gibi Doğu da özellikle Kürt nüfusun yaşadığı bölgelerde eğitim seferberliği ilan etmiştir. 1881 de Sivas, Diyarbakır, Erzurum, Elazığ ve Van’a Maarif müdürü atanmıştır. Hakkari ve Diyarbakır da İdadiler açılmış, Van, Gevaş, Erciş, Toprakkale, Patnos, Modrak ve Söylemez de Sibyan mektebi ve rüşdiyeler, Hakkari, Dersim ve Van da yatılı idadiler açılmıştır.” <a href="https://www.altayli.net/sultan-ii-abdulhamidin-kurt-politikasi.html#_edn33" name="_ednref33"><sup>[33]</sup></a></span></p>
<p><span>Sultan Kürt halkına yönelik olarak dini ve kültürel amaçlı Kürtçe kitaplar da hazırlatmış ve yayınlatmıştır. 1891 yılında Türkçeden Kürdi Lisanına Mütercem İlmihal adıyla Türkçe Kürtçe ilmihal yayınlanmıştır. 1894 yılında Yusuf Ziyaeddin Paşa tarafından Hediyyetü’l- Hamidiyye fil- Lügat’il Kürdiyye adıyla Arapça Kürtçe sözlük hazırlanmıştır. Sözlüğün sonuna Ahmedi Hani’nin Nubaran Piçukan adlı risalesi, bazı Kürt şairlerden şiirler ve Kürtçe dil bilgisi kuralları eklenmiştir.</span></p>
<p><span>“Osmanlı Devletinin resmi okullarında okutulmak üzere çok sayıda ders kitabı hazırlanmış ve bu kitaplarda öğrencilere Kürt coğrafyası ayrıntılı olarak tanıtılmıştır. Mesela 1895 yılında Kolağası Ahmet Cemal tarafından “Coğrafyayı Osmani” adıyla ders kitabı hazırlanmış ve bu kitapta Kürt coğrafyası ve Kürt halkı hakkında ayrıntılı bilgiler verilmiştir.”<a href="https://www.altayli.net/sultan-ii-abdulhamidin-kurt-politikasi.html#_edn34" name="_ednref34"><sup>[34]</sup></a> Ayrıca Sultan II. Abdülhamid’in Kürt ve Arap Müslümanlara yönelik en önemli projesi ise Aşiret Mektebinin açılmasıdır. Aşiret Mektebi, Maarif Nezareti’ne bağlı bir eğitim kurumudur. Sultan II. Abdülhamit’in Arap aşiret ağa ve şeyhlerin erkek çocuklarını eğitmek maksadıyla İstanbul’da açtığı mekteptir. Bu okul, ileri görüşlü Osmanlı padişahının Osmanlı Devleti’nin bütünlüğü için attığı en cesur adımlardan biridir. Aşiret Mektebi (Mekteb-i Aşiret-i Hümayun) adıyla Sultan II. Abdülhamit tarafından 21 Eylül 1892 tarihinde açılmıştır.</span></p>
<p><span>Aşiret Mektepler’inin kuruluş amacı: “Arap aşiretlerine medeniyet götürmek, onları, saltanat ve hilafet makamına olan bağlılıklarını artırmak, “şer’an ve kanunen mükellef oldukları sadâkat-ı kalbiyye ve vezâifi diniyyelerini takviye ve tekid eylemektir.”<a href="https://www.altayli.net/sultan-ii-abdulhamidin-kurt-politikasi.html#_edn35" name="_ednref35"><sup>[35]</sup></a></span></p>
<p><span>“Aşiret Mektebi, aşiretlerin yoğun ve hâkim olduğu bölgeleri muhafaza etmek için, bunların reislerinin ve ağalarının çocuklarını, Osmanlı kültürüyle yetiştirerek devlete ve saltanata bağlamak amacıyla açılan okuldur. Osmanlı İmparatorluğu bünyesinde hızla yaygınlaşan azınlıkların milliyetçi eylemlerine karşı Müslümanları güçlendirmek istemiştir. Eğitim gören gençlerin eğitimini tamamladıktan sonra devlet için faydalı hizmetler yapmaları istenmiştir.”<a href="https://www.altayli.net/sultan-ii-abdulhamidin-kurt-politikasi.html#_edn36" name="_ednref36"><sup>[36]</sup></a> Mektebe ilk olarak Halep, Bağdat, Suriye, Musul, Basra, Diyarbakır, Trablusgarp vilayetlerinden ve Kudüs, Bingazi ile Zur sancaklarından, kabiliyetli ve mûteber ailelerin 12 ile 16 yaş arasındaki çocukları alınmıştır. Başlangıçta sadece Arap aşiret reislerinin çocukları alınırken sonraki yıllarda, okulun prestijinin artması üzerine Kürt ve Arnavut aşiret reislerinin çocukları da kabul edilmeye başlanmıştır. Böylece mektep, bütün aşiretlere hitap eder duruma gelmiştir.<a href="https://www.altayli.net/sultan-ii-abdulhamidin-kurt-politikasi.html#_edn37" name="_ednref37"><sup>[37]</sup></a></span></p>
<p><span>Aşiret Mektebi’ne, Hamidiye Alayları’nda yer alan Kürt aşiret reisleri çok büyük ilgi göstermiştir. Aşiret şeyhleri çocuklarını bu mektebe vererek Sultan Abdülhamid’e yakınlık kazanacak ve şeyhlerin bölgelerindeki itibarları artacaktır. Bu amaçla için Şakir Paşa’yı aracı koymuşlar, Sultan da bu istekleri geri çevirmemiştir. Cibranlı, Zeylan, Celali, Şemski ve Saraçlı gibi Kürt aşiretlerinden okula talebe alınmış ve çok sayıda şeyhin çocuğu İstanbul’a getirilmiştir. Birkaç örnek vermek gerekirse; Nablus’dan Şeyh Rıza’nın oğlu Süleyman Efendi, Urban-ı seyyare meşayihi evladından Sa’d b. Hacı Hüseyin, Ebu Mehmed Aşireti şeyhi Arabi Paşa’nın oğlu Mehmed İzzet, Beni Akabe şeyhi Mehmed el-Akabi’nin oğlu İbrahim, Beşatveh Arabları şeyhi Süleyman el-Bekar’ın oğlu Mecli, Karapapak reislerinden Şehabeddin Efendi, Duleym aşiretlerinden Mehamde Aşireti Reisi Abbasu’l-Avde’nin oğlu Hudayr, Haydaran Aşireti reislerinden Hüseyin Paşa’nın oğlu Salih, Dürzi şeyhlerinden Halil Givan ve Şeyh Halil el-Halebi efendilerin oğulları bunlar arasındaydı.</span></p>
<p><span>Bu çocuklar, özenle yetiştirilmiş ve daha sonraki senelerde sayıları arttırılmıştır. İki yıllık öğretim programı beş yıla çıkarılan okulda Kuran-ı Kerim, fıkıh, ilmihal gibi din bilgileri yanında, zamanın fen bilgileri, Fransızca, Türkçe, coğrafya, tarih, edebiyat, matematik ve askerî dersler okutulmuştur. Mektebin eğitim düzeyi ibtidaiye ve rüşdiye düzeyindedir. Aşiret Mektebi’nden mezun olan bazı çocuklar, Harbiye ve Mülkiye mekteplerine gönderilmişlerdir. Eğitim yatılı ve ücretsizdir.</span></p>
<p><span>Aşiret Mektebi’nden mezun olan öğrenci orta derecede sorumluluk isteyen görevlerde bulunacaktır. 1896‘da bu mektepten mezun olan 26 öğrencinin 23’ü, harbiye ve mülkiye mektebine nakledilmiştir. Çoğunluğu yüzbaşı, sivil memur, kaymakam, nüfus müdürü, zaptiye subayı ve polis komiseri olacaktır. İki parlak öğrenci paşa olmuş ve beşi de Osmanlı meclisine mebus seçilmiştir. On beş yıl içerisinde ortalama 600 öğrenci bu mektebe alınmış, bunların 400’ü mezun olmuştur.</span></p>
<p><span>Aşiret Mekteplerinden mezun olan öğrencilerin önemli bir kısmı mektebin kuruluş amaçlarına uygun olarak yetişmiş ve Osmanlı Devletine önemli hizmetlerde bulunmuşlardır. “Basra vilayetinden gelen Abdulmuhsin yarbay olmuş ve Meclisi Mubusan’a katılmıştır. Bingazi’den Ali Nureddin, Zor vilayetinden Ali Saltan, Diyarbakır’dan Mehmed Cemil, Van’dan Mehmet Hamza kaymakam olmuştur. Aşiret mektebinden mezun olan bazı öğrenciler babalarının yerine aşiretlerinin başına geçmiştir. Navf es Salih Halep’te Hadıdyan aşiretine, Muhammed Barcis el-Farhan Şibaa aşiretine ve Abdülkerim Müntefik aşiretinde etkili olmuştur. Mektepte eğitim gören bazı kişiler ise Osmanlılara karşı ayrılıkçı faaliyetlerde bulunmuştur. Şerif Hüseyin’in oğlu Faysal, Azadî hareketi lideri Halit Cibranlı ve İhsan Nuri Paşa gibi.“<a href="https://www.altayli.net/sultan-ii-abdulhamidin-kurt-politikasi.html#_edn38" name="_ednref38"><sup>[38]</sup></a></span></p>
<p><span>Aşiret Mektebi yemek beğenmeyen öğrencilerin isyanı bahane edilerek Şubat 1907’de kapatılmıştır. Galiba kapatılmasının ana sebebi milliyetçi fikirlerin mektepte okuyan öğrenciler arasında yaygınlaşmasıdır.</span></p>
<p><span>Sultan II. Abdülhamid hatıralarında mektebi açmakla iyi yaptığını ve haklı olduğunu iddia etmiştir. “Kürt ağalarının bazılarının çocuklarını İstanbul’a getirip memuriyete yerleştirdiğim için de tenkit edildiğimi biliyorum. Senelerdir Hristiyan Ermeniler nazırlık mevkilerini işgal etmişlerdir. Bundan sonra da kendi dinimizden olan Kürtleri kendimize yaklaştırmakta ne gibi bir zarar olabilir? Aynı şekilde “Bedirhanoğulları”nı himaye ettiğim ve merkezde muhafaza ettiğim için, bunların memleketin huzurunu bozacakları söylenerek de tenkit ediliyorum. Tabiî herkes istediği gibi düşünmekte serbesttir.”<a href="https://www.altayli.net/sultan-ii-abdulhamidin-kurt-politikasi.html#_edn39" name="_ednref39"><sup>[39]</sup></a></span></p>
<p><span>Aşiret Mektepleri’nde Arap, Kürt aşiret ve şeyhlerin çocukları okutulmuştur. Başarılı olan öğrencilere rütbeler verilmiş ve bu öğrenciler maaş bağlanarak mülki memuriyetlere tayin edilmişlerdir. Aşiret Mektepliler devletin yönetimine katılarak ülkenin birliği ve yönetimine katkı sağlamıştır. Ancak mezun olan öğrencilerin bütünü üzerinde bir çalışma yapılmadığı için okulun başarılı olup olmadığını söylemek güçtür.</span></p>
<p><span><strong>Kürtlerin Babası Sultan Abdülhamid: “Bave Kurdan”</strong></span></p>
<p><span>Halidi Nakşibendiler, Sultan tahttan indirilince Genç Türk hareketini desteklememişlerdir. Buna karşılık Kürtler arasında milliyetçilik karşıtı ve halife taraftarı ayaklanmalar da çıkmıştır. 1908 yılında Süleymaniyeli Şeyh Said Berzenci Jöntürkler’e karşı isyan etmiştir. İsyana Hamavend aşireti de destek olmuştur. Milli Konfederasyon’un lideri ve Hamidiye Alayları’nın komutanı İbrahim Paşa 1909’da Sultan II. Abdülhamit devrilince padişahı desteklemek için ayaklanmıştır. “Bazı şeyhler ise geleneksel İslam devletinin devamını savunmuş ve II. Abdülhamid’i devirdikleri için Jöntürkler’i sevmemiştir. Kürt şeyh ve aşiretlere göre Sultan II Abdülhamit Kürt yanlısı ve İslamcı bir halifeydi. Bu sebeple padişah, şeyhlerin gözünde padişah ideal bir sultan ve halifeydi.”<a href="https://www.altayli.net/sultan-ii-abdulhamidin-kurt-politikasi.html#_edn40" name="_ednref40"><sup>[40]</sup></a></span></p>
<p><span>Sultan Abdülhamit otuz üç yıllık iktidarı döneminde Kürtlerle sıcak temas kurmuş, onları devlet hizmetlerinde istihdam etmiş, aşiretlerin varlığını yasallaştırmış ve dış güçlere karşı onları korumuştur. Bütün Müslümanların halifesi sıfatıyla Kürtlere karşı herhangi bir ayrımcılık yapmamıştır. Hatta Kürtlerin tarihinde Kürtler en çok ilgi ve itibarı bu devirde görmüştür. Bu sebeple Kürtler, Sultan’ı Kürtlerin babası olarak görmüştür. II. Abdülhamit tahtan indirildikten sonra bazı aşiretler Osmanlı Devleti’ne küsmüş ve ayrılıkçı politikalar izlemeye başlamıştır.</span></p>
<p><span><strong>Sonuç</strong></span></p>
<p><span>Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinde en etkili olan padişah Sultan II. Abdülhamit’tir. Padişahın yönetimde bu kadar etkili olmasının en önemli sebebi padişahın mutlakıyet çerçevesinde devleti yönetmesi ve İslamcılık politikası uygulamasıdır. Padişah, İslamcılık kapsamında Türklere bağlı olarak Arap, Kürt ve Arnavutları bir arada tutmuş ülke bütünlüğünü korumaya çalışmıştır. Ancak Panislamist politikanın en belirgin özelliği Kürtlere yönelik geliştirilen projedir. Padişah başlangıçta Kürt aşiret liderleriyle doğrudan temas kurarak aşiretleri kendine bağlamaya çalışmıştır. Hatta aşiretleri dış güçlere karşı kullanmayı bile denemiştir. Ancak bu politikası olumsuz sonuçlanınca Kürt aşiretlerinden Hamidiye Alayları adıyla özel bir ordu kurmuştur. Hamidiye Alayları vasıtasıyla bölgede devlet otoritesini yeniden tesis etmiş ve savaşlarda aşiretlerin askeri gücünden yararlanmaya çalışmıştır. Ayrıca aşiret reislerinin çocukları için İstanbul’da Aşiret Mektebi kurarak altı yüz civarında öğrenciye öğrenim imkanı sağlamış ve bunların bir kısmını devlet hizmetinde istihdam etmiştir.</span></p>
<p><span>Padişahın en orijinal ve önemli projesi ise Dersim bölgesine yönelik olandır. Sultan, hükümdarlığı boyunca Dersim bölgesi için uzmanlarına on iki civarında layiha hazırlatmış bölgenin sorunlarını anlamaya ve çözmeye çalışmıştır. Ancak uzmanlar bölgeyi objektif olarak inceleyememiş ve uzmanların önemli tespitlerine rağmen lâyihalar bölge sorunlarının çözümüne ciddi bir katkı sağlayamamıştır. Sultan II. Abdülhamit’in Kürt politikası kendi çağında başarılı ve etkili olmuştur. Başarının en somut göstergesi Doğu Anadolu Bölgesinin hâlâ Türkiye’ye bağlı olmasıdır.</span></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yrd. Doç. Dr. Bekir BİÇER</strong></span></a>
</p><p><span>Necmettin Erbakan Üniversitesi SBBF Tarih Bölümü</span></p>
<p><span><strong>Alıntı Kaynak: </strong>Tarih Okulu Dergisi (TOD), Haziran 2016, Yıl 9, Sayı XXVI</span></p>
<hr>
<div><span><strong>Bibliyografya</strong></span></div>
<div><span>♦ Ahmet Cevdet Paşa, Mâruzât, (Haz. Y. Halaçoğlu), İstanbul 2010.</span></div>
<div><span>♦ Algar, Hamid, Nakşibendilik, (Çev. Komisyon), İstanbul 2012.</span></div>
<div><span>♦ Ateş, Sabri, Şeyh Ubeydullah İsyanı, Kürt Tarihi, S. 7, Yıl, 2013, s. 36.</span></div>
<div><span>♦ Averyanov ,P. İ. Osmanlı İran – Rus Savaşlarında Kürtler (19. yüzyıl) Avesta Yayınları İstanbul 2010.</span></div>
<div><span>♦ Bozdağ, İsmet, Sultan Abdülhamid’in Hatıra Defteri, İstanbul 1986. Bruinessen, Martin van, Ağa, Şeyh ve Devlet, (Çev. B. Yalkut), İstanbul 2003.</span></div>
<div><span>♦ Gencer, Fatih, Merkeziyetçi İdari Düzenlemeler Bağlamında Bedirhan Bey Olayı, Ankara Ün. Sosyal Bilimler Ens. Doktora Tezi, Ankara 2010.</span></div>
<div><span>♦ Gündoğdu, Cihangir – Genç, Vural, Dersim’de Osmanlı Siyaseti, İstanbul 2013.</span></div>
<div><span>♦ Hazerfen, Ahmet – Şenel, Cemal, Osmanlı Belgelerinde Dersim Tarihi, İstanbul 2003.</span></div>
<div><span>♦ İlhan, M. Mehdi, Amid (Diyarbakır), TTK Yayınları, Ankara 2000. Jwaideh, Wadie, Kürt Milliyetçiliğini Tarihi, (İ. Çeken- A. Duman), İstanbul 2012.</span></div>
<div><span>♦ Karpat, Kemal H. 1. Meşrutiyet Dönemi ve II. Abdülhamid’in Saltanatı ( 1876 – 1909), Türkler, Ankara 2002.</span></div>
<div><span>♦ Karademir, Nihat, Sultan Abdülhamid ve Kürtler, Nubihar Yayınları, İstanbul 2014.</span></div>
<div><span>♦ Kodaman, Bayram, Sultan II. Abdülhamid Devri Doğu Anadolu Politikası, Ankara 1987.</span></div>
<div><span>♦ Kodaman, Bayram, Sultan II. Abdülhamid Devri Eğitim Sistemi, TTK Ankara 1991,</span></div>
<div><span>♦ Kodaman, Bayram, II. Abdülhamit ve Kürtler Ermeniler, SDÜ, Sosyal Bilimler Dergisi, Mayıs 2010, s. 21, s. 136.</span></div>
<div><span>♦ Kodaman, Bayram, II. Abdülhamit Hakkında Bazı Düşünceler, Osmanlı, c. II, Ankara 1999.</span></div>
<div><span>♦ Kodaman, Bayram,Aşiret Mektebi Hümayunu, DİA. c. 4, İstanbul 1991, s. 911.</span></div>
<div><span>♦ Landau, Jacop M. İslami Birliğin Sağlanmasına Yönelik Çabalar, (Çev. P. Fidanoğlu), Türkler, c. 13, s. 133.</span></div>
<div><span>♦ Lazarev, M. S. – Mıhoyan, Ş. X. Kürdistan Tarihi, (Çev. İ. Kale), Avesta, İstanbul 2010.</span></div>
<div><span>♦ Marufoğlu, Sinan, Osmanlı Döneminde Kuzey Irak, İstanbul 1998. Minorsky, V. Kürtler ve Kürdistan, (Çev. Kamuran Fıratlı), Doz Yayınları, İstanbul 1996.</span></div>
<div><span>♦ Moltke, Helmuth, Türkiye Mektupları, (Çev. H. Örs), İstanbul 1969. Moreau, Odile, Reformlar Çağında Osmanlı İmparatorluğu, (Çev. Işık Ergüden), İstanbul 2010.</span></div>
<div><span>♦ Ortaylı, İlber, İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı, İstanbul 2006.</span></div>
<div><span>♦ Öğün, Tuncay, Cizreli İzzeddin Şir Bey ve İsyanı, İstanbul 2010.</span></div>
<div><span>♦ Özcan, Azmi, Sultan II. Abdülhamid, Türkler, c. 12, Ankara 2002. Rumlu Hasan, Ahsenü’t- Tevârih, (Ç Cevan), Ankara 2004.</span></div>
<div><span>♦ Sultan Abdülhamid, Siyasi Hatıralarım, Dergâh Yayınları, İstanbul 2010.</span></div>
<div><span>♦ Uşak, Hasan, Kürdistan’da Aşiretçilik ve Milliyetçilik, İstanbul 2010. Yılmazçelik, İbrahim, Diyarbakır Eyaletinin Yeniden Teşkilatlandırılması (1847-1864), Osmanlı, c. 6, Ankara 1999.</span></div>
<div><span>♦ Yüksel, Müfid, Seyyid Şeyh Ubeydullah En- Nehri ile İlgili Bazı Belgeler, “Müfid Yüksel kişisel sayfası.”</span></div>
<div><span><strong><span>Dipnotlar:</span></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sultan-ii-abdulhamidin-kurt-politikasi.html#_ednref1" name="_edn1"><sup>[1]</sup></a> M. Mehdi İlhan, Amid (Diyarbakır), TTK Yayınları, Ankara 2000, s. 73, 74.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sultan-ii-abdulhamidin-kurt-politikasi.html#_ednref2" name="_edn2"><sup>[2]</sup></a> V. Minorsky, Kürtler ve Kürdistan, (Çev. Kamuran Fıratlı), Doz Yayınları, İstanbul 1996, s. 80.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sultan-ii-abdulhamidin-kurt-politikasi.html#_ednref3" name="_edn3"><sup>[3]</sup></a> Fatih Gencer, Merkeziyetçi İdari Düzenlemeler Bağlamında Bedirhan Bey Olayı, Ankara Ün. Sosyal Bilimler Ens., Doktora Tezi, Ankara 2010, s. 1, 2.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sultan-ii-abdulhamidin-kurt-politikasi.html#_ednref4" name="_edn4"><sup>[4]</sup></a>  P. İ. Averyanov, Osmanlı İran Rus Savaşlarında Kürtler (19. yüzyıl), Avesta Yaynları, İstanbul 2010, s. 28, 39, 193, 194, 260.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sultan-ii-abdulhamidin-kurt-politikasi.html#_ednref5" name="_edn5"><sup>[5]</sup></a> M. S. Lazarev- Ş. X. Mıhoyan, Kürdistan Tarihi, (Çev. İ. Kale), Avesta, İstanbul 2010, s. 170; Hasan Uşak, Kürdistan’da Aşiretçilik ve Milliyetçilik, s. 221.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sultan-ii-abdulhamidin-kurt-politikasi.html#_ednref6" name="_edn6"><sup>[6]</sup></a> Helmuth Moltke, Türkiye Mektupları, (Çev. H. Örs), İstanbul 1969, 229, 231.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sultan-ii-abdulhamidin-kurt-politikasi.html#_ednref7" name="_edn7"><sup>[7]</sup></a> Sinan Marufoğlu, Osmanlı Döneminde Kuzey Irak, İstanbul 1998, s. 66.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sultan-ii-abdulhamidin-kurt-politikasi.html#_ednref8" name="_edn8"><sup>[8]</sup></a>  İbrahim Yılmazçelik, Diyarbakır Eyaletinin Yeniden Teşkilatlandırılması (1847- 1864), Osmanlı, c. 6, Ankara 1999, s. 217.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sultan-ii-abdulhamidin-kurt-politikasi.html#_ednref9" name="_edn9"><sup>[9]</sup></a> Tuncay Öğün, Cizreli İzzeddin Şir Bey ve İsyanı, İstanbul 2010, s. 60, 63.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sultan-ii-abdulhamidin-kurt-politikasi.html#_ednref10" name="_edn10"><sup>[10]</sup></a> Odile Moreau, Reformlar Çağında Osmanlı İmparatorluğu, (Çev. Işık Ergüden), İstanbul 2010, s. 86.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sultan-ii-abdulhamidin-kurt-politikasi.html#_ednref11" name="_edn11"><sup>[11]</sup></a> Azmi Özcan, Sultan II. Abdülhamid, Türkler, c. 12, Ankara 2002, s. 925.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sultan-ii-abdulhamidin-kurt-politikasi.html#_ednref12" name="_edn12"><sup>[12]</sup></a> İlber Ortaylı, İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı, İstanbul 2006, s. 176.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sultan-ii-abdulhamidin-kurt-politikasi.html#_ednref13" name="_edn13"><sup>[13]</sup></a>  Kemal H. Karpat, I. Meşrutiyet Dönemi ve II. Abdülhamid’in Saltanatı ( 1876- 1909), Türkler, Ankara 2002, s. 879.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sultan-ii-abdulhamidin-kurt-politikasi.html#_ednref14" name="_edn14"><sup>[14]</sup></a> Bayram Kodaman, Sultan II. Abdülhamid Devri Doğu Anadolu Politikası, Ankara 1987, s. 33.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sultan-ii-abdulhamidin-kurt-politikasi.html#_ednref15" name="_edn15"><sup>[15]</sup></a> İsmet Bozdağ, Sultan Abdülhamid’in Hatıra Defteri, İstanbul 1986, s. 72, 73.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sultan-ii-abdulhamidin-kurt-politikasi.html#_ednref16" name="_edn16"><sup>[16]</sup></a> İsmet Bozdağ, Sultan Abdülhamid’in Hatıra Defteri, s. 112.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sultan-ii-abdulhamidin-kurt-politikasi.html#_ednref17" name="_edn17"><sup>[17]</sup></a>  Bayram Kodaman, II. Abdülhamit ve Kürtler Ermeniler, SDÜ, Sosyal Bilimler Dergisi, Mayıs 2010, s. 21, s. 136.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sultan-ii-abdulhamidin-kurt-politikasi.html#_ednref18" name="_edn18"><sup>[18]</sup></a> M. S. Lazerev, Kürdistan Tarihi, (Çev. İ. Kale), Avesta, İstanbul 2010, s. 150.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sultan-ii-abdulhamidin-kurt-politikasi.html#_ednref19" name="_edn19"><sup>[19]</sup></a> Sabri Ateş, Şeyh Ubeydullah İsyanı, Kürt Tarihi, S. 7, Yıl, 2013, s. 36.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sultan-ii-abdulhamidin-kurt-politikasi.html#_ednref20" name="_edn20"><sup>[20]</sup></a> Müfid Yüksel, şeyhin padişah tarafından desteklendiğini söylemiştir. “Şeyh Ubeydullah en – Nehri İran’a karşı ayaklanmış ve II. Addülhamid’den yardım istemiştir. Diğer Kürt aşiretlerinin gönderdikleri 25.000 savaşçı ile bir dervişler ordusu meydana getirerek İran’la savaşmıştır. Bu durumdan Ruslar da rahatsız olmuş ve Osmanlı2ya ültimatom vermiştir. Osmanlı Devleti, şeyhi çağırmış ve Mekke’ye sürgüne göndermiştir. Şeyhin sürgüne giderken yazdığı şiir, her şeye rağmen hilafete, Osmanlı’ya ne kadar bağlı olduğunun göstergesidir. Şiirde şöyle der: “Cihanın sultanı Abdülhamid’in tahtı daimi olsun.” II. Abdülhamid Dönemi ve Kürtler.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sultan-ii-abdulhamidin-kurt-politikasi.html#_ednref21" name="_edn21"><sup>[21]</sup></a> Hamid Algar, Nakşibendilik, (Çev. Komisyon), İstanbul 2012, s. 51, 54, 86.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sultan-ii-abdulhamidin-kurt-politikasi.html#_ednref22" name="_edn22"><sup>[22]</sup></a> Bayram Kodaman, Sultan II. Abdülhamid’in Doğu Anadolu Politikası, Ankara 1987, s. 28.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sultan-ii-abdulhamidin-kurt-politikasi.html#_ednref23" name="_edn23"><sup>[23]</sup></a> Bayram Kodaman, II. Abdülhamit Hakkında Bazı Düşünceler, Osmanlı, c. II, Ankara 1999, s. 283, 284.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sultan-ii-abdulhamidin-kurt-politikasi.html#_ednref24" name="_edn24"><sup>[24]</sup></a>  Jacop M. Landau, İslami Birliğin Sağlanmasına Yönelik Çabalar, (Çev. P. Fidanoğlu), Türkler, c. 13, s. 133.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sultan-ii-abdulhamidin-kurt-politikasi.html#_ednref25" name="_edn25"><sup>[25]</sup></a> Rumlu Hasan, Ahsenü ’t- Tevârih, (Ç Cevan), Ankara 2004, s. 164, 165, 190.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sultan-ii-abdulhamidin-kurt-politikasi.html#_ednref26" name="_edn26"><sup>[26]</sup></a> Ahmet Hazerfen- Cemal Şener, Osmanlı Belgelerinde Dersim Tarihi, İstanbul 2003, s. 9, 37.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sultan-ii-abdulhamidin-kurt-politikasi.html#_ednref27" name="_edn27"><sup>[27]</sup></a> Martin van Bruinessen, Ağa, Şeyh ve Devlet, s. 239.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sultan-ii-abdulhamidin-kurt-politikasi.html#_ednref28" name="_edn28"><sup>[28]</sup></a> Ahmet Cevdet Paşa, Mâruzat (Haz. Y. Halaçoğlu), İstanbul 2010, s. 98 – 196.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sultan-ii-abdulhamidin-kurt-politikasi.html#_ednref29" name="_edn29"><sup>[29]</sup></a> Lâyiha, imparatorluk idaresinde görülen siyasi, iktisadi, idari ve askeri aksaklıkları ve bunlara yönelik çözüm önerilerini ihtiva eden raporlardır. Cihangir Gündoğdu – Vural Genç, Dersim’de Osmanlı Siyaseti, İstanbul 2013. Bu bölümün hazırlanmasında “Dersim’de Osmanlı Siyaseti” kitabı kaynak olarak kullanılmıştır.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sultan-ii-abdulhamidin-kurt-politikasi.html#_ednref30" name="_edn30"><sup>[30]</sup></a> Sultan Abdülhamid, Siyasi Hatıralarım, Dergah Yayınları, İstanbul 2010, s. 50, 51.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sultan-ii-abdulhamidin-kurt-politikasi.html#_ednref31" name="_edn31"><sup>[31]</sup></a> Bayram Kodaman, Sultan II. Abdülhamid Devri Doğu Anadolu Politikası, s. 47, 55.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sultan-ii-abdulhamidin-kurt-politikasi.html#_ednref32" name="_edn32"><sup>[32]</sup></a> Odile Moreau, Reformlar Çağında Osmanlı İmparatorluğu, s. 99.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sultan-ii-abdulhamidin-kurt-politikasi.html#_ednref33" name="_edn33"><sup>[33]</sup></a> Bayram Kodaman, Sultan II. Abdülhamid Devri Eğitim Sistemi, TTK Ankara 1991, s. 76 – 179.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sultan-ii-abdulhamidin-kurt-politikasi.html#_ednref34" name="_edn34"><sup>[34]</sup></a> Nihat Karademir, Sultan Abdülhamid ve Kürtler, Nubihar Yayınları, İstanbul 2014, s. 313, 315.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sultan-ii-abdulhamidin-kurt-politikasi.html#_ednref35" name="_edn35"><sup>[35]</sup></a> Bayram Kodaman, Sultan II. Abdülhamid Devri Doğu Anadolu Politikası, s.71.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sultan-ii-abdulhamidin-kurt-politikasi.html#_ednref36" name="_edn36"><sup>[36]</sup></a> Bayram Kodaman, Aşiret Mektebi Hümayunu, DİA. c. 4, İstanbul 1991, s. 9, 11.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sultan-ii-abdulhamidin-kurt-politikasi.html#_ednref37" name="_edn37"><sup>[37]</sup></a>Alişan Akpınar- Eugene L Rogan, Aşiret Mektep Devlet, Aram Yayınları, İstanbul 2001, s. 19 -38.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sultan-ii-abdulhamidin-kurt-politikasi.html#_ednref38" name="_edn38"><sup>[38]</sup></a>Alişan Akpınar- Eugene L Rogan, Aşiret Mektep Devlet, s. 33, 38.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sultan-ii-abdulhamidin-kurt-politikasi.html#_ednref39" name="_edn39"><sup>[39]</sup></a> Sultan Abdülhamid, Siyasi Hatıralarım, s. 50, 51; Odile Moreau, Reformlar Çağında Osmanlı İmparatorluğu, (Çev. Işık Ergüden), İstanbul 2010, s. 69.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sultan-ii-abdulhamidin-kurt-politikasi.html#_ednref40" name="_edn40"><sup>[40]</sup></a> Wadie Jwaideh, KürtMilliyetçiliğininTarihi, s. 203.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Çin Kaynaklarında Türkler</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/cin-kaynaklarinda-turkler</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/cin-kaynaklarinda-turkler</guid>
<description><![CDATA[ Çin Kaynaklarında Türkler
Önceki yazılarımızda da belirttiğimiz gibi Türkler hakkında bilgi Çin, Bizans, Arap, Rus ve diğer tarihi kaynaklarda yer almaktadır. Çin kaynaklarındaki veriler çok eski ve gerçek olduğu için çok değerlidir. Ama Türkçe sözcüklerin Çince telaffuzu ve transkripsiyonu belirli zorluklara neden olmaktadır. Çince yazılmış Türkçe sözcüklerin gerçek transkripsiyonunu bulma zorluğu Çincesi iyi olan uzmanlar tarafından da bilinmektedir. […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c480794f8d.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:46 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Çin, Kaynaklarında, Türkler</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/12/Naile-Agababa.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/cin-kaynaklarinda-turkler.html">Çin Kaynaklarında Türkler</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yrd. Doç. Dr. Naile AĞABABA</strong></span></a>
</p><p><span>Önceki yazılarımızda da belirttiğimiz gibi Türkler hakkında bilgi Çin, Bizans, Arap, Rus ve diğer tarihi kaynaklarda yer almaktadır. Çin kaynaklarındaki veriler çok eski ve gerçek olduğu için çok değerlidir. Ama Türkçe sözcüklerin Çince telaffuzu ve transkripsiyonu belirli zorluklara neden olmaktadır. Çince yazılmış Türkçe sözcüklerin gerçek transkripsiyonunu bulma zorluğu Çincesi iyi olan uzmanlar tarafından da bilinmektedir. Bu nedenle bu makaleyi yazma amacımızın Çin tarihi kaynaklarının bazı özelliklerine vurgu yapmak olduğunu belirtmeliyiz.</span></p>
<p><span>Eski çağlardan beri Çin’de tarih biliminin gelişmesine özen gösteriliyordu. Tarih bilinci milletin vicdanı sayılıyordu ve en ünlü imparatorların şöhreti vakayiname yazarının eserine bağlıydı. Çoğu zaman imparatorlar gelecek kuşaklara iyi gözükmek isteğiyle vakayiname yazarlarını memnun etmeye çalışırdılar.</span></p>
<p><span>Geleneklere göre hanedan vakayinamesi hanedanın hükümranlığı sona erdikten sonra yazılıyordu. Tarihi olayların yazılmasının devlet ciddiyeti göz önünde bulundurularak yazarların siyasi görüşlerinden kuşku duyulacak hususların olmamasına dikkat ediliyordu. Bu söylediklerimizden belli oluyor ki Çin tarih kayıtları devlet siparişiyle yazılıyordu. Bu da yazılan tarihi bilgilerde kasıt olduğu anlamına gelmektedir. Bu nedenle araştırmacının öncelikli amacının gerçek olayların değiştirilmesinin nedenini tespit etmek olduğu aşikârdır. Çin’in yüceltilmesi, onun öneminin ve askeri başarılarının abartılarak yazılması tarihçinin görevleri arasındaydı ve bu husus araştırmacının dikkatli olmasını gerektirmektedir. Bunun aksine Çinlilerin yenilgisi ve başarısızlığını betimleyen bilgiler küçültülüyor, önemsiz duruma getiriliyordu. Bu nedenle onlara şartlı olarak güvenilmelidir. Orduların sayısı yabancı veya yerli olmasına bakmaksızın artırılıyordu. Bunu yaparken yuvarlak rakamlara başvuruluyordu: 100.000, 300.000, 1000.000 vesaire. Bunlar gerçek rakamlar değil, sadece ifade şeklidir. Aynen Türkçede “kıyamet kadar”, “kum gibi” deyimleri gibi (Gumilyov, 1960: 60).</span></p>
<p><span>Çin kaynaklarında rakamların sürekli abartılması rastlantı değildir. Rakamlar belli bir kurala göre abartılıyordu. Bu kuralı şöyle açıklamak mümkündür. 10.000 kişi derken yazdıkları abartısız gerçektir. Çünkü eski Çinliler için 10.000 rakamı “oldukça fazla” anlamına gelmektedir. Yani bunun ötesi çağdaş anlamda sonsuzluktur. Dolayısıyla 10.000 sayısının üstü, sayılması olanaksız anlamına gelmektedir. Her hangi bir ordunun sayısını belirlerken 10.000 rakamının üzerinden onu ikiye veya dörde çarparak yazıyorlardı (Gumilyov, 1960: 60).</span></p>
<p><span>Çinliler soyut düşünme tarzına meyilli insanlardır. Ordunun sayısını yazdıkları zaman onların ilgisini çeken husus ordunun gücüdür. Gücün sayıyla pek orantılı olmadığı düşünülürse orduların savaş becerisi aynı değildir. Bu duruma bir de kendi ülkesinin askerinin savaş becerisini öven tarihçinin gururunu eklemek de doğru olurdu. Diğer taraftan Türk boyları, özellikle Hunların askerinden korkma duygusu Hun askerlerinin savaş becerisini abartarak yazmaya sevk ediyordu. Bu nedenle Çin ve Türk ordularının sayısının abartılmış olduğunu düşünüyoruz. Gasp edilen ganimetler konusundaki rakamlar Çin subaylarının raporlarından alınmıştır ve doğru olduğu belirlenmiştir. Çünkü ganimeti alan ve sayan sivil memurlar idi.</span></p>
<p><span>Göçebe halkların yaşamı konusundaki bilgiler Çin istihbaratı tarafından verilirdi. Bu bilgilerin doğruluğu tartışılmazdır. Ama maalesef bu bilgiler yetersizdir, çünkü istihbarat elemanlarını ilgilendiren sadece askerin dövüş kabiliyetiydi. Halkların kültürü, dini, gelenekleri birkaç cümleyle geçiştirilirdi.</span></p>
<p><span>Araştırmalarımız için büyük önem arz eden gerçek belgelerdir. Bunlar devlet kurumlarında yapılan sunumlar, mektuplar, raporlardır. Bu belgeler çoğu zaman tam olarak, bazen ise kısaltılarak yazılıyordu.</span></p>
<p><span>Çin tarihçileri tarafından olayların araştırılması, genelde sınırlıdır ve tarihi şahsiyetlerin iradesi, kişiliğine bağlıdır. Halk kitlelerinin rolü ise gözden kaçırılmaktadır. Göçebe halkların komutan ve önderlerinin yaşamı gayri ihtiyari olarak Çin aristokratlarının yaşam tarzı gibi betimlenmekte idi.</span></p>
<p><span>Çin tarihçileri arasında Sıma Tsyan önemli yer tutmaktadır. O, İ.Ö. II yüzyılda yaşamını sürdürmüştür. En ünlü eseri “ Tarih Notları” dır. Bu ünlü tarihçi Çin’e komşu olan kabilelerin, özellikle Hunların Han devletiyle yaptıkları savaşları inceler. Konfüçyüs’ün çizgisinde yürüyen diğer bir tarihçi Ban Gu da Han sülalesi konusunda “Büyük Han Sülalesi Tarihi” başlıklı bir eser yazmış, ama bitirememiştir.</span></p>
<p><span>Türkler konusunda kaynak sayılabilecek diğer bir kitap ise Güney Çinli bir bilim adamı olan Fan Hua’dır. Onun “Küçük Han Sülalesi Tarihi” eseri İ.S. V yüzyılda yazılmıştır. Bahsi geçen eserler Doğu Hunlarının tarihini öğrenmek açısından çok değerlidirler.</span></p>
<p><span>Türklerle ilgili Çin kaynaklarını kullanırken dikkate alınması gereken bir husus da eski Türk boylarıyla Çin hükümdarlarının ve dolayısıyla halkların uyuşmazlığıdır. Tan hanedanının Çin, Türk ve geniş Avrasya’nın diğer boylarını birleştirme çabası sonuç vermedi ve Tan hanedanının çökmesine neden oldu. Ünlü Rus tarihçisi Gumilyov’un yazdığı gibi Çinliler yabancı dinlerle değil, kendi soylarından olmayan insanlarla mücadele ediyorlardı. Bu nedenle Çin ideolojisi Çin Seddi’ni aşamadı. Merkezi Asya’nın tüm halkları Çin kültürünü benimsemedi (Gumilyov, 1990: 188).</span></p>
<p><span>Hunların ve diğer Türk boylarının kendilerine özgü ideolojik sistemi vardı ve bu sistem Çinlilerin ideolojisine tamamen ters idi. Asya’da inanç sistemleri değiştiği dönemde göçebeler, kültürü ve dünya görüşünü Çin’den değil, Batıdan aldılar. Uygurlar İran’dan Manihaizm’i, diğer göçebe halklar Suriye’den Hıristiyanlığı, Arabistan’dan İslam’ı, Tibet’ten ise Budizm’i benimsediler. Çin’den sadece ipeği, Çini kapları aldılar. Çinliler ve Büyük Çölün göçebeleri o kadar farklıydılar ki, bir birilerinin kültürlerini kabul etmiyorlardı. Mesele siyasetle veya ekonomiyle ilintili değildi, sorun etnik uyumsuzluktaydı ve bu da insanların davranışlarını etkiliyordu. Çinlilerin ve göçebelerin davranışları o kadar farklıydı ki onlar karşılıklı ilişki için hiç bir neden bulamıyorlardı, neden bile aramıyorlardı. İlişkileri anlamsız buluyorlardı. Yaşam tarzlarındaki fark bu sonucu doğurmuştu.</span></p>
<p><span>Çinliler süt ürünlerini kullanmıyorlardı. Göçebelerin en önemli besin kaynağı süttü. Çinlilerin süte olan nefreti göçebeler tarafından anlaşılamıyordu ve karşılıklı anlaşmazlık doğuruyordu.</span></p>
<p><span>Çinli için babasının tüm eşleri kaç olursa olsun, onun annesiydi. Hunlar ve Türkler için ise anne tekti, babasının cariyeleri ise onların arkadaşlarıydı. Abisinin dul eşi Türkün eşi oluyordu, duyguları hesaba katmadan ona bakmak, yaşamını temin etmek zorundaydı.</span></p>
<p><span>Çin’de o dönem bayanların çocuk doğurmak ve büyütmek dışında başka hakları yoktu. Büyük Çölde ise bayanlar evin sahibiydi, evin tüm işlerini yapıyordu. Erkeğin sadece bir silahı vardı, çünkü savaşta ölmek onun görevleri arasındaydı.</span></p>
<p><span>Çin ordusunda mutlaka ihbarcı kadroları vardı. Çin ordusunda görev yapan Türkler ise onlardan nefret eder, açığa çıkarıp öldürerdiler. İki büyük süper etnik kökenden olan insanlar yan yana yaşamlarını sürdüremiyorlardı.</span></p>
<p><span>Çinlilerle barış içerisinde, ayrı yaşamak gerekmekteydi. Ona göre yok ki Çinliler kötü insanlar idiler ve yahut Çin hükümdarları despot idiler. Yalnız ona göre ki Çinlilerle bir arada yaşamak için Çinli olmak gerekirdi. Bu o demekti ki, göçebe halklar atalarından miras kalan gelenekleri unutmak, yaşam tarzını ve kültürünü, etik kuralları ve güzellik anlayışını yitirmek zorundaydılar. Onların yerine Çin’de bin yıllardır süre gelen gelenekleri kabul etmek, Çinliler için doğru olanı yapmak zorundaydılar. Çinlilerin etnik psikolojisi böyleydi.</span></p>
<p><span>Etnogenetik patlamanın uyuşukluğu geçtikten sonra Çinliler dürüst, çalışkan, hoş insanlara dönüştüler. XVIII yüzyılda bilim adamları onları öyle tanıdılar.</span></p>
<p><span>Tüm bu yazdıklarımızdan sonra tarihi perspektif açısından iki sonuca vara biliriz. Birincisi; araştırdığımız dönemde Çinlilerin barışçıl siyaset yürüttüğünü söyleyemeyiz. Onların barış isteği savaştaki başarısızlıkları ve yabancı işgale uğramaları sonucundaki mecburiyetten ireli gelirdi, milli psikolojik yapılarından değil. Çin güç kazandığı zaman topraklarını genişletmeğe başlıyordu. Tabii Çin’de çok eski dönemlerde işkâlcı savaşlara karşı olan insanlar vardı. Ama iktidar mensupları onları pek dinlemiyorlardı ve komşu halklarla savaşlar Çin dış siyasetinde 3000 yıl önemli yer tuttu. İkincisi; Türklerin, Moğolların, Mançu-Tungusların Çinlilere yakın halklar olduklarını kanıtlayacak hiçbir bulgu yoktu. Onların kültürü, yaşam tarzı, dilleri ve kökeni tamamen farklı idi. Tarihi düzenlilik ise Çinlileri ve göçebe halkları düşman yapmıştı. Büyük Çin Seddi boyunca 2000 yıl devam eden savaşlarda Hunlar, Türkler, daha sonra Moğollar kendi topraklarını güçlü, çok sayılı, kurnaz, acımasız, iyi silahlanmış düşmandan korumak zorunda kalmışlardı. Hiç de tesadüfi değildir ki Türk ve Moğolların Büyük Çin Seddi boyunca Çinlilerle melezleme siyaseti de sonuç vermemişti. Bu halklar her hangi bir yolla da olsa birleşmek için çok farklıydılar. Çin kaynaklarında Hunlar ve diğer Türk boyları konusunda bilgiler söylediklerimiz açısından değerlendirilmelidir.</span></p>
<p><span>Bu söylediklerimizden Çinlilerin neden Avrupa’ya doğru ilerleyemedikleri anlaşılıyor. İ.Ö. III yüzyılda Tsin sülalesinin ilk imparatoru ŞiHuandi döneminde Çin ordusu Hunların ordusunun 20 misli kadardı. Tan sülalesinin ordusu da Türk hakanlığının ordusuyla kıyaslandığında tahminen aynı rakama ulaşıyordu. Donanımları ise Roma ordusundan çok daha üstün idi. Bununla beraber Güzey Çin iki defa Sibirya ve Uzak Doğu halkları tarafından zapt edilmişti. Tarım ülkesi olan Çin’in ekonomisi hayvancılıkla uğraşan Hun hakanlığının ekonomisinden çok daha gelişmişti. Tan dönemi kültürü dünya kültürünün doruk noktasındaydı. Bazı bilim adamları bu dönemi “Çin Rönesans’ı” diye adlandırıyorlar. Ama Çinlilerin komşu halkları küçümsemesi, Çin saraylarındaki entrikalar, ülkenin maruz kaldığı iç savaşlar Çin kültürünün batıya ulaşmasının önünü kesti. Eski çağda Çin yekpare bir ülke değildi. Etnik gruplar arasındaki çelişkiler ülkeyi parçalıyordu. Çinliler Han ve Tan imparatorlukları dönemlerinde sık sık kendi ırklarından olan vatandaşlara ve az sayılı etnik gruplara silah doğrultur, iç savaşlarda yığınla ölümlere neden olurdular.</span></p>
<p><span>Diğer taraftan Çin tarihçileri Sıma Tsyan, Ban Gu ve diğerleri Hunlar hakkında büyük saygıyla olumlu bilgiler veriyorlardı. Hunların geleneklerine bağlı, yabancı kültürleri kavrama yeteneği olan, yüksek zeka sahibi insanların var olduğu bir halk olduklarını önemle vurguluyorlardı (Gumilyov, 1990: 82).</span></p>
<p><span>Tüm bu anlattıklarımızdan sonra Eski ve Orta Çağlarda yazılmış kaynaklardan nasıl doğru bilgi ala biliriz sorusuna yönelmemizde yarar vardır. O dönem yazarlarının elinde olan olanakları göz önünde bulundurursak kaynaklara eleştirel yaklaşımın doğru olduğu akla gelmektedir. Söylediklerimiz onları suçlamak için değil, olayları doğru anlamak çabası nedeniyledir. Eleştirmek istediğimiz XX yüzyılın kaynak uzmanlarıdır. Çünkü onların fikrince eski kaynağın iyi bir çevirisi onu doğru anlamak için yeterlidir. Ama ülkeyi yani onun coğrafyasını, halkın alışkanlıklarını yani etnografyayı, halkın geleneklerini yani tarihini bilmeden kaynağın sadece çevirisini yapmak doğru sonuç vermiyor. Kaynağın dilci tarafından gramer kuralları gözetilerek çevirisinden sonra şerh edilmesi gerekmektedir. Böylece çevirmen, şerhçi ve yorumlayıcı kaynağın metnini anlaşılır yapmaktadırlar, bu üçünün beraber çalışması çok önemlidir. Ortak bilgi almak içinse tarihçinin olayların gidişatını anlaması gerekmektedir. Etnolog coğrafyayı, etnik ve kişisel psikolojiyi dikkate alarak konunun sınırlarını genişletir ve kaynaktaki gerçekleri belirleyerek olayların bağlantısını, dâhili mantığını çöze bilir.</span></p>
<p><span>XX yüzyıl insanı ilerlemeye alışık olduğundan eskiden insanların onun için faydalı becerileri ve ona yardımcı olacak bilgiyi bırakmak için yaşamını sürdürdüğünü varsayıyor. Babilliler matematiği, Elinler felsefeyi ve tiyatroyu, Romalılar hukuk bilimini, Araplar cebiri vesaire icat etmişlerdir. Ama insan bir şeyi düşünmekten kendini alı koyamıyor, acaba tarihçiler dünya kültüründe var olan tüm kaynakları okuya bilmişler mi, tüm yaratıcı fikirleri kavraya bilmişler mi? Gelecekte bilimsel kolektif düşüncenin bunu yapa bilecek yeteneğe sahip olacağını varsayalım. O zaman bu düşünce söylediklerimizi yapacak mı? Hayır, yapabileceğini zan etmiyoruz, çünkü öncelikli prensip: “tüm değerli bilgiler bize bırakılanlardır, unutulanlar ise gereksizdir”. Bu sonuç mantığa uygundur, çünkü hesaba katılan Batı-Avrupa uygarlığıdır ve diğer kültürlerin gelişmişlik seviyesi Avrupalılara benzerlikleriyle ölçülür. Farklı etnik grupların bireysel özellikleri gereksizmiş gibi unutulur, yabana atılır. Sıradan insanın yaptığı başka bir yanlış düşünce ise II yüzyılda insanların, arkeolojik kalıntılara bakılırsa XX yüzyıldaki insanlara nazaran gelişmemiş olmalarıdır. İlk bakışta bu doğru ola bilir. Ama geçmişte insanlar bizim değil kendi geleneklerine göre yaşamlarını sürdürürlerdi, kendi amaçları, davranış kuralları ve prensipleri vardı. Onlar bizim değil kendi bakış açılarına göre yaşam kurallarını belirlerlerdi. Onlar gerçekten de gelecek kuşaklar için belli bir miras bırakmışlardır. Ama o mirasın sadece küçük bir kısmı günümüze ulaşmıştır. Yitirilmişi yok sayarak bu küçük kısma göre sonuca varmak doğru sonuç vermiyor. Son 2000 yılda birçok belgenin, kaynağın, kitabenin, görsel sanat örneklerinin yok olduğunu biliyoruz.</span></p>
<p><span>Günümüzde gezegenimizde bir felaket olursa belli bir süreden sonra biyosfer kendini onarsa bile kitaplar, belgeler okunmaz hale gelecek, çünkü kağıt kil tabletlerden daha çabuk çürüyor. Makineler metal yığınına dönüşecek, binalar çökecek ve bin yıldan sonra bizim uygarlıktan bir iz bulunamayacak. O zaman bizden sonra gelen kuşakların onlardan önce uygarlığın olmadığını söylemeleri ne kadar doğru olur.</span></p>
<p><span>I yüzyılda Avrasya çölünde ve ona yakın ormanlarda birçok halkın ve görkemli kültürün var olduğunu biliyoruz. Ama gelecek kuşaklara ulaşan sadece onlardan kalan ipucudur. Kısacası insanoğlunun elinden çıkan kültür varlıkları yok olmaya veya deforme olmaya mahkûmdur. Bu nedenle maddi kültürün basitçe araştırılması geçmişin tahrif olunmasına getirip çıkarıyor. Burada etnik yeniden yapılanma geçmişi anlamanın tek yolu gibi önümüze çıkıyor.</span></p>
<p><span>Okuyucuların dikkatine sunduğumuz bu çalışmamızda tarih bilgilerine başvurmadan Çin kaynaklarının özelliklerini sunmaya çalıştık. Umarız gelecekte uzmanların bu konuya ilgisi devam eder ve bu konuda çok önemli araştırmalar ortaya çıkar.</span></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yrd. Doç. Dr. Naile AĞABABA</strong></span></a>
</p><p><span>Bozok Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü, El-mek: naileaababa@yahoo.com</span></p>
<p><span><strong>Kaynak:</strong> Turkish Studies International Periodical for the Languages, Literatüre and History of Turkish or Turkic Volume 10/9 Summer 2015</span></p>
<div>
<hr>
<p><span><strong><span>KAYNAKÇA</span></strong></span></p>
</div>
<div><span>GUMİLYOV L. N. “TısyaçiletiyavokrukKaspiya” Baku, 1990.</span></div>
<div><span>GUMİLYOV L. N. “Hunu. SredinnayaAziya v drevniyevremena”, Moskva, 1960</span></div>
<div><span>TAŞAĞIL A. “Çin Kaynaklarına Göre Eski Türk Boyları”, Ankara, 2004</span></div>
<div><span>TAŞAĞIL A. “Çök- Türkler”, II, III ciltler, Ankara, 1999, 2004</span></div>
<div><span>EBERHARD W. “Cin’in Şimal Komşuları”, Çeviren Nimet Uluğtuğ, Ankara, 1996</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Eski Çağda Türkler</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/eski-cagda-turkler</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/eski-cagda-turkler</guid>
<description><![CDATA[ Eski Çağda Türkler
Günümüzde, Türkiye Cumhuriyeti’nden toprak talebinde bulunanların ya da ülkemizi bölmeye çalışan bazı bölücü unsurların değişik kitap, makale, internet üzerinden yazıp çizdikleri ilmî olmayan yazı denemelerinin bir neticesi olarak kamuoyu ve bilhassa gençliğimiz beyinsel kirliliğe götürülmekte ve bu tür yazılar bölücülüğü destekleyen siyasiler için de bir ciddi malzemeymiş gibi kullanılmaktadır. Bilindiği üzere, Ermeniler MÖ 1300’lerden itibaren […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c48062f437.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:46 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Eski, Çağda, Türkler</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="525" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/06/Salih-Cecen.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/eski-cagda-turkler.html">Eski Çağda Türkler</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. Salih ÇEÇEN</strong></span></a>
</p><p>Günümüzde, Türkiye Cumhuriyeti’nden toprak talebinde bulunanların ya da ülkemizi bölmeye çalışan bazı bölücü unsurların değişik kitap, makale, internet üzerinden yazıp çizdikleri ilmî olmayan yazı denemelerinin bir neticesi olarak kamuoyu ve bilhassa gençliğimiz beyinsel kirliliğe götürülmekte ve bu tür yazılar bölücülüğü destekleyen siyasiler için de bir ciddi malzemeymiş gibi kullanılmaktadır. Bilindiği üzere, Ermeniler MÖ 1300’lerden itibaren Anadolu’nun doğusunda bir kültür kavmi olarak var olan Urartululara sahip çıkmaya çalışmışlar, Tevrat’ta geçen bugünkü Ağrı Dağı’nı kastederek siyasi anlamda toprak talebinde bulunmaktadırlar. Yine bölücülük yapan ve dış güçler tarafından her anlamda finanse edilen unsurlar, Eski Çağda Anadolu ve Mezopotamya’da yaşamış olan kültürlere sahip çıkarak kökü eskilere giden suni bir tarih alt yapısı oluşturmaya çalışmaktadırlar. Bu anlamda yakın zamana kadar Kürt dilinin kimi zaman Sumerce kimi zaman ise Akadca (Asurca, Babilce), Hititçe, Urartuca, Medce gibi dillerle bağlantılı olduklarını iddia eden kalemler,<a href="https://www.altayli.net/eski-cagda-turkler.html#_edn1" name="_ednref1"><sup>[1]</sup></a> siyasi lider olarak gördükleri bölücü başının yazdığı iddia edilen iki cilt hâlinde bastırılmış Sumerler başlıklı kitapta yukarıda saydığımız bütün dil ve kültürlerden vazgeçirtilerek yeni bir kavim üzerinden siyaset yapmaya soyunmaktadırlar. Bu yeni kavim ise Gut ya da Guti olarak ifade edilen bir dağ kavmidir. Yazılı ve görsel basında boy gösteren, bölücülerle iç içe olan siyasilerin son beyanatlarında Kürtlerin atasının Gutlar olduğu çok yoğun şekilde ifade edilir olmuştur. Peki, bu Eski Çağ kavimleri kimlerdir?</p>
<p>Bu sahanın bir çalışanı olarak bu mesnetsiz ve fütursuzca yazılmış olan ya da öyle organize edilen çalışmalara ilmî dayanaklı cevap vermeyi bir görev olarak kabul ediyorum ve bu anlamda Eski Çağ Dönemi kültürlerinin Türklerle bağlantıları çalışmamı aşağıda sunuyorum:</p>
<p><span><strong><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-62944" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/06/Sumer-sehri.jpg" alt="" width="800" height="450" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/06/Sumer-sehri.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/06/Sumer-sehri-768x432.jpg 768w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/06/Sumer-sehri-100x56.jpg 100w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/06/Sumer-sehri-260x146.jpg 260w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/06/Sumer-sehri-450x253.jpg 450w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/06/Sumer-sehri-86x48.jpg 86w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/06/Sumer-sehri-210x118.jpg 210w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/06/Sumer-sehri-279x157.jpg 279w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/06/Sumer-sehri-357x201.jpg 357w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/06/Sumer-sehri-750x422.jpg 750w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/06/Sumer-sehri-180x101.jpg 180w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/06/Sumer-sehri-267x150.jpg 267w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/06/Sumer-sehri-368x207.jpg 368w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px">1. Sümerler</strong></span></p>
<p>MÖ 4500’lerden itibaren Asya içlerinden geldiğini düşündüğümüz<a href="https://www.altayli.net/eski-cagda-turkler.html#_edn2" name="_ednref2"><sup>[2]</sup></a> Sumerler, geldikleri coğrafya olan bugünkü Irak (Mezopotamya)’ta yazıyı ilk defa kullanarak yeni bir çığır açmışlardır. Bu önemli buluş ile geldikleri bölge ve yaşadıkları coğrafyada elde ettikleri kültür birikimini, bu coğrafyaya olan komşu halklara iletmişler ve onların kendi dillerinde ve çivi yazısı ile eserler meydana getirmelerine de etken olmuşlardır.</p>
<p>Öncelikle Sumerler kimdir sorusuna cevap vermeye çalışalım: Sumer adının, Mezopotamya’ya gelen bu toplumun orada yaşayan komşuları Akadlar tarafından bu isimle ifade edilmesi neticesinde ilim dünyasınca kullanıldığı açıktır. Sumer’in ne anlama geldiği konusu henüz açıklığa kavuşmamış bir sorun olarak karşımızdadır. Ancak, Eski Çağdan günümüze toplumlara isim verilmesi konusu genelde komşuları tarafından ve bir tek isimle ifade edilmesi şeklindedir. Sumerler için durum farklıdır. Sumer belgeleri ve Sumerlerden bahseden Eski Çağ dünyasının diğer dillerinde yazılmış vesikalarda bu kavim adı hep Sumerler olarak görülmektedir. Fakat ilginç olan Sumerlerin belgelerinde kavimleri için “KI.EN.GI” ya da “KI.EN.GIR” adının da kullanıldığını söylemeleri gerçeğidir. Bu kayıtlar bizim için çok önemlidir. Çünkü, Eski Çin kaynakları Kırgızları “KIEN-GUN” yazılışı ile isimlendirmektedirler.<a href="https://www.altayli.net/eski-cagda-turkler.html#_edn3" name="_ednref3"><sup>[3]</sup></a> Bu isimlendirmelerin birbirine yakınlığı, Sumerlerin bugünkü Irak bölgesine Asya içlerinden gelmiş olma düşüncesini kuvvetlendirmektedir. Bu görüşümüzü destekleyecek başka bulgularımız da vardır: Rus Arkeolog Nikolsky Sumerlerin ana vatanı olarak Türkmenistan’ı işaret eder. Bu ülkenin kurganlarından çıkarılmış olan arkeolojik buluntular, Sumer mezar buluntularıyla benzerlik gösterir.<a href="https://www.altayli.net/eski-cagda-turkler.html#_edn4" name="_ednref4"><sup>[4]</sup></a> Bunun yanında Masson tarafından hazırlanmış olan ve aşağıda tablo hâlinde sunduğumuz arkaik Sumer dönemi çivi yazılı semboller ile İran (Ön Elam Dönemi), Güney Türkmenistan ve Hindistan (Harappa Bölgesi) belgelerinin paralellik göstermesi yine bizim tezimizi destekler niteliktedir.<a href="https://www.altayli.net/eski-cagda-turkler.html#_edn5" name="_ednref5"><sup>[5]</sup></a></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-62945" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/06/Salih-Cecen1.jpg" alt="" width="800" height="540" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/06/Salih-Cecen1.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/06/Salih-Cecen1-768x518.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p>Yani, Sumerler Asya içlerinden Mezopotamya’ya gelmişlerdir. Yukarıda bahsettiğimiz Sumerlere verilen “KI.EN.GI” ya da “KI.EN.GIR” isimleri, bu bölgede henüz bu insanlar yaşarken bize göre o bölgenin güçlü kültürlerinden Çinlilerce verilmiş olma ihtimali dikkate alınmalıdır.</p>
<p>Sumerler Mezopotamya gibi çok mevsimli bir coğrafyada yaşamalarına rağmen kaleme aldıkları ve mitolojik olarak anlattıkları belgelerde mevsim anlayışlarını “yaz” ve “kış” olarak ifade etmektedirler. Yaz adını “emeş” karşılığı ile kışı ise “enten” yazılışı ile ifade etmektedirler. Bu mevsim anlayışı, Asya bozkırlarında yaşayan kültürler için geçerli olacak bir kullanım şeklidir. Hakikaten o bölgede ya yaz vardır ya da kış vardır. Ara mevsimler yoktur. Yine destekleyici bir diğer bulgu, Sumerlerin giyim kuşam tasvirlerinde, ayaklara kadar uzayan ve elleri tamamen kapatan uzun ve kalın bir giyim motifi ile betimlenmeleri onların soğuk bir bölgeden Mezopotamya’ya geldiklerinin bir başka delilidir. Üçüncü destek bulgumuz ise Sumerlerin ilk kaleme aldıkları yazılı belgelerde Gök Tanrı olarak ifade ettikleri tanrı An’a çok büyük bir önem verdikleri bilinmektedir. Bu anlamda önemli şehirlerinden biri olan Ur’da, MÖ 3000’lere tarihlenen ve tanrı An’a adanmış olan tapınağın mimari özellikleri bizde Asya bozkırlarındaki Türk ve Budist inancına sahip kültürler tarafından yapılmış ibadet ya da kutsal mekânların çağrışımını yapmaktadır. Bu mimari şöyledir: Mabedin iç duvarları renkli boyama ve süslerden oluşmaktadır. Bu bezeme genellikle kırmızının bir tonu ile yapılmış düz renkte bir şerit boyama ile ifade edilir. Bu şerit bir metre yüksekliktedir. Bu şeridin üzerine 30 cm kalınlıkta geometrik süsler oluşturulur. Daha yukarı şeritte ise beyaz zemin üzerine insan ve hayvan figürleri betimlenir.<a href="https://www.altayli.net/eski-cagda-turkler.html#_edn6" name="_ednref6"><sup>[6]</sup></a> Bu duvar tekniğini, 2000-2003 yılları arasında TİKA desteği ile Moğolistan’ın Orkun bölgesinde tarafımızdan gerçekleştirilen Bilge Kağan Külliyesi’ndeki kazılar neticesinde ortaya çıkarılan duvar süsleme ve bezeme örnekleri ile karşılaştırabiliriz.<a href="https://www.altayli.net/eski-cagda-turkler.html#_edn7" name="_ednref7"><sup>[7]</sup></a> Bir diğer karşılaştıracağımız husus, hem Mezopotamya’da kurulmuş olan Sumer şehri Mari ile Türkmenistan’daki aynı ismi taşıyan Mari şehirlerinin isim paralelliği ve Türkmenistan’da MÖ 2000’lere tarihlenen bir eski tapınağın varlığı ve bu yapının Sumer mabet mimarisi ile paralelliği gerçeğidir.<a href="https://www.altayli.net/eski-cagda-turkler.html#_edn8" name="_ednref8"><sup>[8]</sup></a></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-62946" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/06/Salih-Cecen-1.jpg" alt="" width="800" height="550" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/06/Salih-Cecen-1.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/06/Salih-Cecen-1-768x528.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span><strong>Resim: 1 </strong></span></p>
<p>Yukarıda saydığımız deliller, Sumer dilinin yapısı ve bünyesinde bulundurduğu yüzlerce Türkçe kelime ile desteklendiğinde, bunların Türk kültürü ile yakın bağlarının olduğu açıkça ortaya konulmuş olmaktadır. Bu dil, Türkçe-Moğolca gibi bitişken dediğimiz eklemeli dillerden olup Eski Çağ yazılı belgeleri içinde en eskiyi temsil etmektedir. Bu dildeki Türkçe kelimelerin karşılaştırmalı çalışmasını derli toplu olarak Osman Nedim Tuna yapmış, bir kitapçık hâlinde de yayınlamıştır.<a href="https://www.altayli.net/eski-cagda-turkler.html#_edn9" name="_ednref9"><sup>[9]</sup></a> Sumerce, o dönemin dillerine sayısız kelime vermiş ve bu kelime dağarcığı günümüz modern dillerine de geçerek etkisini devam ettirmiştir. Burada Sumer-Türk irtibatını ortaya koyan birkaç kültür kelimesi üzerinde durmakta yarar vardır. Bunlardan en önemlisi bizim “Tanrı” olarak ifade ettiğimiz kelimenin karşılığı olan Sumerce “Dıngır” kelimesidir. Bu kelimeyi yalnızca Sumerler ve Türkler kullanmaktadır. Bizim “börü” olarak ifade ettiğimiz kurt kelimesini yine Sumerler “buru” şeklinde kullanmaktadırlar. Bu kelime de bizim ve Sumerlerin ortak kültür kelimesidir. Bir başka ilginç olabilecek kelime bağlantısı Sumerce “sılım”dır. Bu kelime bugünkü Arap ve İbranilerin Eski Çağdaki temsilcileri olan Sami dil Akadcasına Sumerceden geçmiş ve salamu fiili şeklinde kullanılmış ve bugünkü Arapçadaki seleme fiilinin de kökü olarak kullanılagelmiştir. Bunun neticesinde İslam-Müslim gibi bizim kültürümüz için önem arz eden kelimelerin ortaya çıkmasına da temel teşkil etmiştir. Elbette bu kültür kelimelerini tek tek incelemeye kalkarsak sayfalar dolusu liste yapmak gerekecektir. Bu kelime bağlantılarını merak eden ve ilgi duyanlar Osman Nedim Tuna’nın kitapçığına başvurabilir. Bu Sumerce-Türkçe için bir el kitabı özelliği taşımaktadır. Ayrıca bu konuda, Salih Çeçen ve L. Gürkan Gökçek isimleriyle “Sumercede Kültür Tarihimize Dair İzler” başlıklı makalemiz de Sumer-Türk irtibatını destekleyici bir deneme makalesi olarak görülebilir.<a href="https://www.altayli.net/eski-cagda-turkler.html#_edn10" name="_ednref10"><sup>[10]</sup></a></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-62947" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/06/Gutiler.jpg" alt="" width="800" height="300" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/06/Gutiler.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/06/Gutiler-768x288.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span><strong>2. Gutiler</strong></span></p>
<p>Gutiler, MÖ 3000’lerden itibaren doğu Toroslar ve Zagros Dağları’nda yaşamakta olup Sumerlerin ve Akadların yıkılmasına sebep olan çok güçlü bir kavim olarak görülmektedirler. Bu kavmin kimler olduğu hakkında Gutların kendilerine ait kral listelerinden hareketle farklı görüşler ortaya konmuştur. Bunlardan ilki, Yahudi asıllı ve ATATÜRK döneminde Sumeroloji kürsüsünün kurulması için Almanya’dan Türkiye’ye getirtilen Benno Landsberger, Gutlarla ilgili makalesinde bunların şahıs isimleri bağlantısıyla Türk olabilecekleri tezini ortaya koymuştur.<a href="https://www.altayli.net/eski-cagda-turkler.html#_edn11" name="_ednref11"><sup>[11]</sup></a> Bu kral adları El Ulumuş (memleketi büyütmüş), Yarlagan (haber veren), Tirigan (yardım eden, diri kan), Şarlak (kanatlı ve memeli hayvan adı) şeklinde Türkçe anlamları ile ortaya konmuştur. Yine Kemal Balkan, paralel görüşleri dile getirmiştir.<a href="https://www.altayli.net/eski-cagda-turkler.html#_edn12" name="_ednref12"><sup>[12]</sup></a></p>
<p>Bundan başka, Ekrem Memiş, yukarıdaki tezleri destekleyen görüşler ortaya koymuştur.<a href="https://www.altayli.net/eski-cagda-turkler.html#_edn13" name="_ednref13">[13]</a> Türkiye kaynaklı bu görüşlerin dışında J. Derakhshani, Gutilerin Tukri yani Turani bir kavim olduğunu ifade etmektedir.<a href="https://www.altayli.net/eski-cagda-turkler.html#_edn14" name="_ednref14"><sup>[14]</sup></a> Pavel Dolukhanov, Diakonoffa atıf yaparak bu kavmin bugünkü Dağıstan dilleri ile uzaktan akraba olduğunu ifade etmektedirler.<a href="https://www.altayli.net/eski-cagda-turkler.html#_edn15" name="_ednref15"><sup>[15]</sup></a> Bu görüşler, hemen hemen ortak bir yöne parmak basmakta olup Gutilerin Turan bölgesi ile bağlantısına işaret etmektedirler. Zaten, yakın dönemde Hakkari dağlarında bulunmuş olan ve Veli Sevin tarafından yayınlanan taş steller, bu bölgede Turani motiflerin etkisinin olduğuna işaret eden en kuvvetli arkeolojik belgelerdir.<a href="https://www.altayli.net/eski-cagda-turkler.html#_edn16" name="_ednref16"><sup>[16]</sup></a></p>
<p>Türk oldukları hakkında genel kanaatin bulunduğu Gutilerin, kutsal kitap Kur’anı-Kerim’de geçen ve Nuh tufanı bahsinin işlendiği ayetlerde Nuh’un gemisinin konduğu dağ olan Cudi kelimesi ile bağlantısının olduğunu düşünmekteyim.<a href="https://www.altayli.net/eski-cagda-turkler.html#_edn17" name="_ednref17"><sup>[17]</sup></a></p>
<p>Tufan birtakım kavimlerce tanrıların kendilerine karşı günah işleyen insanlarla birlikte bütün canlıları ortadan kaldırmak üzere yapılmasını kararlaştırdıkları ve dünyanın tamamının su istilasına uğratıldığına inanılan büyük bir felakettir. Hem kutsal kitaplarda hem de Eski Çağ dünyasının çivi yazılı ve arkeolojik belgelerinde tufan kıssası geniş bir şekilde yazılmış ve genelde dünyada yaşayan bütün toplumlara da etkileşim yoluyla geçmiştir. Kitab-ı Mukaddes tufan olayını evrensel bir olay gibi bize aktarırken Kur’an-ı Kerim, Hz. Nuh’un yaşadığı bölge ile bağlantılı bir olay olarak bize aktarır. Çivi yazılı belgelerden tufanı işleyen Sumerce Gilgameş / Bilgameş Destanı’na ait on birinci tablet konu olarak tamamen kutsal kitaplarda bahsedilen Nuh tufanına paralel bilgiler aktarmaktadır. Tufan hikâyesinin Sumerce versiyonu, Sumerliler ile birlikte Mezopotamya’da bulunan Sami kavimlere geçmiş ve daha çok da Babilce yazılmış nüshaları ile günümüze ulaşmıştır. Bunun dışında Anadolu’da Hititçe ve Hurrice, Mısır’da El-Amarna bölgesinde Akadca, Suriye’de, bugünkü modern adı Tell-Mardik olan Ebla şehrinde ise Eblaca nüshaları bulunmuştur. Kutsal kitaplar ve çivi yazılı belgelerdeki tufan hikâyesi ilgili çivi yazılı belgelerin çıkması ile birlikte günümüze kadar tartışılan bir konu hâline gelmiş ve birçok kitap, dergi ve günlük gazetede işlenmiştir. Bu kaynaklar vasıtasıyla hem kutsal kitaplar arasında hem de çivi yazılı belgeler ile mukayesede farklılıklar ve paralellikler ortaya konmuştur. Yine tartışmalı bir konu olan tufandaki geminin hangi dağa konduğu ve bugünkü coğrafyada nereye lokalize edildiği fikrini değişik görüşler istikametinde sizlere aktarmak istiyorum.</p>
<p>Tevrat bilgilerine göre kastedilen bu dağın adı Ağrı’dır. Genelde Tevrat kaynaklı çalışan din bilimcileri de bu dağın Ağrı Dağı olduğuna işaret ederler.</p>
<p>Bunun paralelinde Aramca yazılmış Tevrat üzerinden bu konuda araştırma yapanlar, dağın adının Ture Kardu olarak geçtiğini ifade etmektedirler; bu dağın bugünkü Süryanilerin yoğun yaşadığı Anadolu topraklarındaki Cudi bölgesine lokalize edilmeye çalışıldığı anlaşılmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/eski-cagda-turkler.html#_edn18" name="_ednref18"><sup>[18]</sup></a> S. Frymer, Süryanice ve Aramca Tevrat’ın tekvin 8: 4’te Ture Kardu’ya konduğuna işaret ederek buranın Van Gölü’nün güneydoğusundaki dağlar olduğunu ifade etmektedir.<a href="https://www.altayli.net/eski-cagda-turkler.html#_edn19" name="_ednref19"><sup>[19]</sup></a> Kur’an-ı Kerim ise bu dağın Cudi olduğunu ifade etmekte olup genelde Cizre ve Şırnak bölgesindeki Cudi Dağı ile aynı yer olduğu düşüncesi hâkimdir.</p>
<p>Çivi yazılı belgelerden, Sumerce yazılmış tufan hikâyesini anlatan Gılgameş Destanı’nın on birinci tabletinin geminin konduğu yerle ilgili dağ adı, kırık olduğu için bilinmemektedir. Babilce yazılmış olan paralel belgelerde bu dağın adı Nisir olarak kayda geçirilmiştir. Daha sonra kaleme alınmış Yeni Asurca belgelerde Nisir dağ adı sık sık geçmekte olup bu dağın lokalizasyonu konusunda bizlere ipuçları sunmaktadır. Bu anlamda çivi yazısı ile uğraşan filologlar, bu dağın yeri hakkında farklı yorumlarda bulunmuşlardır. Bunlardan Speiser, bu dağın bugünkü Pir Omar Gudrun olduğunu söylemektedir.<a href="https://www.altayli.net/eski-cagda-turkler.html#_edn20" name="_ednref20"><sup>[20]</sup></a> J. Skinner, Tevrat’ta Ağrı Dağı olarak kastedilen bu dağın, Asur topraklarının doğusundaki aşağı Zap Nehri ile Dicle’nin doğusu arasında bulunması gerektiğini ve bu yerin Cudi Dağı’nın olduğu kesim olacağını ifade etmektedir.<a href="https://www.altayli.net/eski-cagda-turkler.html#_edn21" name="_ednref21"><sup>[21]</sup></a> K. Hecker, Nisir Dağı’nın Yeni Asur dönemi krallarından II. Asurnasirpal yıllıklarında da geçtiğini ve bu dağın Anadolu’nun doğusunda olduğunu ifade etmektedir.<a href="https://www.altayli.net/eski-cagda-turkler.html#_edn22" name="_ednref22"><sup>[22]</sup></a> Son olarak Simo Parpola-Michael Porter tarafından yayına hazırlanmış olan ve Eski Çağ döneminin bölge haritaları ve lokalizasyonunu gösteren ve bizim Helsinki Atlası olarak ifade ettiğimiz kitapta<a href="https://www.altayli.net/eski-cagda-turkler.html#_edn23" name="_ednref23"><sup>[23]</sup></a> Nisir Dağı’nın bugünkü Pir-i Mukurun olduğunu yani Süleymaniye’nin İran istikametine doğru olan dağlarını ifade etmektedir.</p>
<p>Nisir dağ adı II. Asurnasirpal’e ait yıllıklarda aynı metinde üç farklı yerde geçer. Bu dağ Habite şehri, Lulla ülkesi ve Bunaşi şehirleri ile birlikte geçmektedir. Aynı zamanda Asurluların Nisir olarak ifade ettiği bu dağ, Lulla ülkesi insanlarının Kinipa adını verdiklerini de bilmekteyiz. Yukarıdaki bilgiler istikametinde aşağıdaki değerlendirmelerimi sizlerle paylaşmayı istemekteyim:</p>
<p>Kitab-ı Mukaddes’te ifade edilen dağ adı, MÖ XIII. yüzyıldan itibaren bugünkü Mezopotamya Ovası’ndan sonra Anadolu ve İran’a doğru yükselen doğu Toroslar yani Cudi Dağı’nın da içinde bulunduğu bölge başlangıç olmak üzere Doğu Anadolu, bugünkü Ermenistan’ın bir kısmı ve İran topraklarının Türkiye sınırlarına yakın olan bölgeleri, Asurlu komşuları tarafından “Uru adri” olarak isimlendirilmiş ve genel literatüre de Urartu adıyla kazandırılmış olan bu kavim adının değişik bir varyantı şeklinde bu isimle ifade edilmiştir. Bu isim, bir bölge adını ifade etmekte olup etimolojik olarak yukarı ya da yüksek ülke anlamlarını içermektedir. Bu bölge adı zaman içinde genelde Doğu Anadolu’da yaşayan insanların kavim adı olarak da kullanılmaya başlanmıştır. Bize göre burası, Ağrı Dağı değil, Mezopotamya’dan Anadolu’ya yükselen dağlar grubu olmalıdır. Keza, Aramca yazılmış Tevrat’ta bu dağ adı, Ture Kardu olarak ifade edilmiş olup bu dağın yukarıda ifade ettiğim bölgede olduğunu Süryani tarihi üzerine çalışan din ve bilim adamlarının da kabul ettiği malumdur.</p>
<p>Kur’an-ı Kerim’de ifade edilen Cudi Dağı ismi çok ilginçtir. Çünkü Eski Çağ dünyasında Doğu Toroslar’dan Zagros Dağları’na kadar olan bölge, Sumerlerin yıkılmasına da sebep olan ve bir dağ kavmi olarak ifade edilen Gutilerin yaşadığı bölgedir. MÖ III binlerden itibaren bu dağlık bölgede oturan Gutiler, bu dağların bir bölge adı olarak Kur’an-ı Kerim’e de kaynak olduğunu göstermektedir. Nitekim, çivi yazılı belgelerde “g” ile başlayan kelimeler, Kur’an-ı Kerim’in yazılmış olduğu Güney Arapçasında “c” ile ifade edilmektedirler. Buna birkaç örnek vermek istersek, “iyi”, “güzel” anlamındaki gamâlu “cemâl” olarak; Dicle Nehri’ni ifade eden idigna, “Dicle” şeklinde; “deve” anlamına gelen gammalu “cemel”, “korkutmak”, “sert olma” fiili ile bağlantılı galâdu, “cellad” şeklinde karşımıza çıkmaktadır. Yani, Guti şeklinde geçen bu kavim adı, bir dağ silsilesi olarak Kur’an-ı Kerim’e Cudi şeklinde geçmiştir.</p>
<p>Sumer ve Gutların, bilimsel düşünen yerli ve yabancı bilim adamları tarafından Türk kültür şemsiyesi içinde düşünüldüğü güçlü örneklerle ortaya konmuştur. Yine aynı kavimlerin kutsal kitaplarda yer alan ve bizlerin de önem verdiği insanlığın başından geçmiş olan olayların anlatıldığı destan ya da mitolojik anlatımları yazının kullanılmasından itibaren bildiği anlaşılmaktadır. Sumerleri kendi belge ve bilgilerinden tanımamıza rağmen, Gutileri ancak komşusu olan kavimlerin belge ve bilgilerinden tanıma fırsatı bulmaktayız. Gelecekte yapılacak arkeolojik ve filolojik araştırmaların onları daha iyi tanımamıza önayak olacak bilgi ve belgeleri ortaya koyması en büyük temennimizdir.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-62948" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/06/Turukkular.jpg" alt="" width="800" height="500" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/06/Turukkular.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/06/Turukkular-768x480.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"><span><strong>3. Turkiler ve Turukkular</strong></span></p>
<p>MÖ 3000’li yıllarda Anadolu’da Akadlı tüccarların ticari faaliyette bulunduğu ve meşhur Akad Kralı Naram-Sin döneminde, adı geçen kralın Mezopotamya’dan Anadolu’ya doğru bir askerî sefer yaptığı bilinmektedir.<a href="https://www.altayli.net/eski-cagda-turkler.html#_edn24" name="_ednref24">[24]</a> Bu bilgiler içinde 17 Anadolu şehir devletinin Naram-Sin’e karşı birleşip ittifak yaptığı anlaşılmaktadır. Bu şehir devletlerinden bir tanesinin adı etimolojik olarak bizi ilgilendirmektedir. Bu devletin adı Turki’dir. Kralının adı ise İlşu- Nail’dir. Ekrem Memiş, bu ismin Türk kelimesi ile bağlantısında şüphe etmediğini ifade etmektedir.<a href="https://www.altayli.net/eski-cagda-turkler.html#_edn25" name="_ednref25">[25]</a></p>
<p>Turukku kavim adı, MÖ 2000’lerdeki Eski Babilce yazılmış Mari arşivlerinde geçmektedir. Musul-Kerkük bölgesinde yaşayan bu kavmin geçtiği belgeler, Sadi Bayram tarafından bir kitapçık hâline getirilerek onların Türk ismi ile ilk kullanılan kavim adı olduğu savını ortaya koymuştur.<a href="https://www.altayli.net/eski-cagda-turkler.html#_edn26" name="_ednref26"><sup>[26]</sup></a> George Dossin, yayımlamış olduğu Mari belgelerinin birinci cildinde 16 ve 69 numaralı belgelerde, IV’üncü ciltte 21, 22, 23, 24, 25, 41, 45, 52, 70, 78 ve 79 numaralı belgelerde Turukku kavim adı geçmektedir.<a href="https://www.altayli.net/eski-cagda-turkler.html#_edn27" name="_ednref27"><sup>[27]</sup></a> Türk bilim adamlarının yanında Histoire du Monde kaynaklı makale Turukku adının Türk kelimesi ile bağlantılı olabileceğine atıf yapmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/eski-cagda-turkler.html#_edn28" name="_ednref28"><sup>[28]</sup></a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. Salih ÇEÇEN</strong></span></a>
</p><p>AÜ DTCF, Sumeroloji Anabilim Dalı Başkanı</p>
<hr>
<div><span><strong>Dipnotlar:</strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-cagda-turkler.html#_ednref1" name="_edn1"><sup>[1]</sup></a> Faik Bulut; Kürt Dilinin Tarihçesi, İstanbul, 1993.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-cagda-turkler.html#_ednref2" name="_edn2"><sup>[2]</sup></a> Samuel Noah Kramer; Sumerler, Çev. Özcan Buze, Kabalcı Yayınevi, İstanbul, 2002, s.52.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-cagda-turkler.html#_ednref3" name="_edn3"><sup>[3]</sup></a> Mehmet Kıldıroğlu; “Tarihî Kaynaklarda Kırgız Adı ve Anlamı”, Türk Dünyası Araştırmaları, Sayı 159, 2005, s.207 vd. Ayrıca bk. Saadettin Gömeç; Tarihte ve Günümüzde Kırgız Türkleri, Ankara, 2002, s.14 vd. Ömürkul Karayev; “Kırgızların Ortaya Çıkışı, Kırgız Terimi Hakkında”, Manas Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, C.1,2001, s.203-204.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-cagda-turkler.html#_ednref4" name="_edn4"><sup>[4]</sup></a>  Matveev – Sazonov; Zemlya Derevnogo Dvureçie, Moskova, 1986, s.38. Begmyrat Gerey; 5000 Yıllık Sümer-Türkmen Bağları, 1. Basım, IQ Kültür Sanat Yayıncılık, İstanbul, 2004.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-cagda-turkler.html#_ednref5" name="_edn5"><sup>[5]</sup></a> Bk. Tablo 1: V. M. Masson; “Das Land der Tausend Stâdte“, 1987, München, s.38.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-cagda-turkler.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> Kramer; s.181-182.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-cagda-turkler.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> Remzi Kuzuoğlu-L. Gürkan Gökçek; 2003 Yılı Bilge Kagan Anıt Mezar Kazısı, Kırgızistan- Türkiye Manas Üniversitesi, KTMÜ Yayınları: 68, Sayı 13, Bişkek, 2005, s.29 vd.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-cagda-turkler.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> Bk. Resim 1: Türkmen Medeniyeti Jurnalı 1994-1 Aşkabat, s.33. Gerey.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-cagda-turkler.html#_ednref9" name="_edn9"><sup>[9]</sup></a> Osman Nedim Tuna; Sümer ve Türk Dillerinin Tarihi ilgisi ile Türk Dilinin Yaşı Meselesi, Ankara, 1997.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-cagda-turkler.html#_ednref10" name="_edn10"><sup>[10]</sup></a> Salih Çeçen- L. Gürkan Gökçek; “Sumercede Kültür Tarihimize Dair izler”, Akademi Günlüğü Toplumsal Araştırmalar Dergisi, C.1, Sayı 1, Ankara, 2005, s.1-7.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-cagda-turkler.html#_ednref11" name="_edn11"><sup>[11]</sup></a> B. Landsberger; “Ön Asya Kadim Tarihinin Ana Meseleleri”, II. TT Kongresi Bildirileri, s.105 vd.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-cagda-turkler.html#_ednref12" name="_edn12"><sup>[12]</sup></a> “Eski Ön Asya’da Kut Halkının Dili ile Eski Türkçe Arasındaki Benzerlik”, Erdem Dergisi, C.VI, s.1 vd.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-cagda-turkler.html#_ednref13" name="_edn13">[13]</a> E. Memiş; Eskiçağ’da Türkler, Konya, 2000, s.57 vd.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-cagda-turkler.html#_ednref14" name="_edn14"><sup>[14]</sup></a> Jahanshah Derakhshani; Die Arier in den nahöstlichen Quellen des 3. und 2. Jahrtausends v. Chr. Teheran, 1998, 1-4.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-cagda-turkler.html#_ednref15" name="_edn15"><sup>[15]</sup></a> Eski Ortadoğu’da Çevre ve Etnik Yapı, Çev. Suavi Aydın, Ankara, 1998, s. 428.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-cagda-turkler.html#_ednref16" name="_edn16"><sup>[16]</sup></a> Veli Sevin; Hakkâri Taşları Çıplak Savaşçıların Gizemi; Yapı Kredi Yayınları, Aralık-2005.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-cagda-turkler.html#_ednref17" name="_edn17"><sup>[17]</sup></a> Salih Çeçen; “Kutsal Kitaplar ve Çivi Yazılı Belgeler Işığında Cudi”, I. Uluslararası Mardin Tarih Sempozyumu, 2006.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-cagda-turkler.html#_ednref18" name="_edn18"><sup>[18]</sup></a> Aziz Günel; Türkiye Süryaniler Tarihi, İstanbul, 1971, s.91.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-cagda-turkler.html#_ednref19" name="_edn19"><sup>[19]</sup></a> EDJ 3; s.290.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-cagda-turkler.html#_ednref20" name="_edn20"><sup>[20]</sup></a> AASOR VIII (1926-1927); s.17-18.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-cagda-turkler.html#_ednref21" name="_edn21"><sup>[21]</sup></a> DB; s.49.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-cagda-turkler.html#_ednref22" name="_edn22"><sup>[22]</sup></a> TUAT, Band III, 4, s. 149.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-cagda-turkler.html#_ednref23" name="_edn23"><sup>[23]</sup></a> Simo Parpola-Michael Porter; The Helsinki Atlas of the Near East in the Neo-Assyrian Period, Helsinki, 2001, s.14.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-cagda-turkler.html#_ednref24" name="_edn24">[24]</a> H.G. Güterbock; Zeitschrift für Assyriologie, 1934, s.42-44. Memiş; s.72 vd.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-cagda-turkler.html#_ednref25" name="_edn25">[25]</a> Memiş; s.74.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-cagda-turkler.html#_ednref26" name="_edn26"><sup>[26]</sup></a>  Sadi Bayram; “Kaynaklara Göre Güney-Doğu Anadolu’da Proto Türk izleri”, Türk Dünyası Araştırmaları, Sayı 62, s.80.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-cagda-turkler.html#_ednref27" name="_edn27"><sup>[27]</sup></a> George Dossin; Archive Royal de Mari, 1950, 1951.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-cagda-turkler.html#_ednref28" name="_edn28"><sup>[28]</sup></a> <a href="http://www.histoiredumonde.net/article.php3?id_article=1112" target="_blank" rel="noopener">http://www.histoiredumonde.net/article.php3?id_article=1112</a>.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Massagetler</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/massagetler</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/massagetler</guid>
<description><![CDATA[ Massagetler
Asya dünyanın en eski kıtalarından birisidir. Coğrafi olarak Kuzey Asya, Doğu Asya, Güney Asya, Ön Asya ve Orta Asya olmak üzere beş bölümde incelenmektedir (LİGETİ 1986:14-15). Adı geçen coğrafyalarda tarih öncesi devirlerden başlamak üzere çok sayıda kültür ortaya çıkmış ve gelişimini sürdürmüştür. Özellikle, İç Asya ya da Merkezi Asya olarak da bilinen Orta Asya çeşitli […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4804d4b88.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:46 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Massagetler</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/11/Ilhami_Durmus-005.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/massagetler.html">Massagetler</a></p>
<p><a href="http://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. İlhami DURMUŞ</strong></span></a>
</p><p>Asya dünyanın en eski kıtalarından birisidir. Coğrafi olarak Kuzey Asya, Doğu Asya, Güney Asya, Ön Asya ve Orta Asya olmak üzere beş bölümde incelenmektedir (LİGETİ 1986:14-15). Adı geçen coğrafyalarda tarih öncesi devirlerden başlamak üzere çok sayıda kültür ortaya çıkmış ve gelişimini sürdürmüştür. Özellikle, İç Asya ya da Merkezi Asya olarak da bilinen Orta Asya çeşitli kültürlerin beşiği olmuştur. Burası, doğuda Kadırgan dağlarından, batıda Ural dağları ve Hazar denizine, kuzeyde Sibirya’dan güneyde Çin, Tibet ve İran ülkelerine kadar uzanan geniş sahadır (ARSAL 1933:3). Burada ortaya çıkan kültürler daha geniş sahalara yayılmıştır. Böylece, kültürler Çin Seddinden Tuna nehrine kadar uzanan bozkırlarda varlığım hissettirmiştir. Coğrafi şartlardan dolayı hareketli hayat tarzları olan bozkır kavimleri Asya’nın ortası merkez olmak üzere doğu-batı yönünde hareket ederek, çeşitli kültürlerin oluşumu ve gelişiminde birinci derecede rol oynamışlardır.</p>
<p>Bozkır kavimlerinin yayıldığı coğrafya çok geniş düzlüklerle kaplı doğal bir otlak görünümündedir (MEMİŞ 1987:15). Altayların eteklerinden başlayan bozkırlar, güneydoğudan kuzeybatıya doğru gidildiğinde düzleşmektedir. Aşağı İnci (Sır Derya) ve Aral gölü doğrultusundaki bozkırlar Güney Sibir ovalarını oluşturmakta ve Hazar denizinin kuzeyinden Karadeniz’in kuzeyine uzanmaktadır (KURAT 1992:6). Böylece adı geçen coğrafya Pamir, Tanrı dağlan, Altaylar ve Batı Türkistan üzerinden aşağı Tuna bölgesine kadar bütün Güney Rusya’yı içine almaktadır. Batıda Silezya’ya kadar uzanmakta ve çok sayıda geçitle Doğu Türkistan ve Gobi bölgesiyle bağlanmaktadır. Bölgenin doğusu büyük çöl sahasıyla kaplıdır, buna karşılık batı kısmı genellikle verimli ve yaşamaya doğudan daha elverişlidir. Kuzeye doğru bu mekân eski zamanlarda bataklıklar ve sık ormanlarla tamamen kaplanmıştı, güneye doğru geniş alanlar Hazar denizi ve Karadeniz, geri kalan kısımlar İran’daki dağlık arazinin yükselen dağ sıraları ve Kafkas dağlarıyla sınırlanmıştır (JUNGE 1939:5).</p>
<p>Bozkırlar, İrtiş nehrine doğru çıkıldığında zenginleşmekte, bol su ve otlaklar bulunmaktaydı. İrtiş boyları ve Batı Sibir’den Orta ve Güney Ural dağlarına, oradan Kama ve İtil nehirleri boyuna gitmek için doğal bir engel yoktu. Balkaş gölü ve Talas nehrinden İnci, Yayık ve İtil nehirlerine doğru uzanan bozkırlar ise, Hazar denizinin kuzeyi ve Uralların güneyinden, tarihte “Kavimler Kapısı” olarak bilinen kum, çöl sahasından, Karadeniz’in kuzeyinden ta Karpatlara, Tuna boyuna kadar uzanmaktaydı. Karadeniz’in kuzeyindeki bozkırlar Orta Asya ve Batı Sibir’deki yayla ve bozkırların devamı mahiyetindeydi. Arada yüksek dağlar ve büyük çöller olmadığından Orta Asya’daki kavimler doğudan batıya kolayca geçebilirlerdi (KURAT 1992:6).</p>
<p>Eski dönemlerde adı geçen bölgenin sınırları daha çok siyasi sınır olmaksızın coğrafi hatlarla belirlenmişti. Bu coğrafi sınırlar, doğudan batıya doğru Nanşan ve Tanrı dağları ile Ögüz (Amu Derya) nehrinden oluşmaktaydı. Bunlardan sonra gelen İran platosu, belki daha ziyade siyasi bir sınırdı, fakat onu tekrar Kafkas dağları, Karadeniz ve Tuna nehrinin oluşturduğu doğal sınırlar takip ediyordu (RICE 1958:33-34).</p>
<p>Coğrafi özelliklerini belirtmeye çalıştığımız bozkırlarda büyük ölçüde atlı-göçebe kültürler ortaya çıkmıştır. Atın hızı ve demirin vurucu gücünden en iyi şekilde faydalanan bu kavimler geniş coğrafyalara yayılmışlardır. Adı, ülkesi, kökeni, tarihi ve kültürü üzerinde durmaya çalıştığımız kavimlerden birisi de Massagetlerdir.</p>
<p><span><strong>Massaget Adı</strong></span></p>
<p>Massaget adı üzerinde şimdiye kadar çeşitli görüşler ileri sürülmüştür. İlk defa antik Grek kaynaklarında Massaget adına rastlanmaktadır. Massaget adının aydınlatılmasına Pers kaynakları yardımcı olmaktadır. Bu kaynaklarda Saka tigrakhauda, Saka tiay para daray ve Saka haumavarga olmak üzere üç Saka gurubundan söz etmektedir (HERRMANN 1933:158). Pers kaynaklarında geçen saka haumavarga, şüphesiz Herodotos’ta geçen Sakai Amyrgioi ile aynıdır (HERODOTOS VE:64). Kelimenin etimolojisi karanlık olmakla beraber, belki basit olarak “Omargas Sakaları” ya da “Omargas’a tabi olan Sakalar” düşünülebilir (MORDTMANN 1877: 42). Saka tiay para daray, yani denizin ötesindeki Sakalar olarak karadeniz İskitleri düşünülmektedir. Greklerin dilindeki Sakalara genel olarak “Skythai” denilirken, doğu Sakaları olan Saka haumavarga “Sakai” olarak adlandırılmaktadır (HERODOTOS VII:64).</p>
<p>Strabo Hazar denizi çevresinde hüküm süren İskitlerin daha çok Dahailer, daha doğuda bulunanların ise Massaget ve Sakalar olduklarını belirtmektedir (STRABO XI:8.2). Hekataios ise, Karadeniz İskitleri, Hazar denizinin doğusunda geniş düzlükte yaşayan massagetler ve onların doğusunda bulunan Sakai Amyrgioi olmak üzere üç gurup tanıyor. Saka tigrakhauda ve Massaget adı tamamen maksada uygun olarak aynı şekilde görülüyor. Her iki adla açık bir şekilde görülüyor. Her iki adla açık bir şekilde Sakaların Batı Türkistan düzlük sahasındaki gurupları belirtiliyor. Mısır Darius stelinde “Düzlük Sakaları”, Hekatios’taki Hazar denizinin doğusundaki bölgede yaşayan “Düzlük Massagetleri” olarak geçiyor (JUNGE 1939:70). Bu tarihi belgelerden Massaget adının Saka tigrakhauda adıyla aynı topluluk için kullanıldığı anlaşılıyor.</p>
<p>Massaget adındaki çoğul eki olan “et” çıkarıldığında Ar-sak adında olduğu gibi Mas-sag (Mas-Sak) adının oluşumundaki Sak, Saka bağlantısını hatıra getiriyor (KUUN 1981:LVII). Böylece, Saka ve Massaget adları arasındaki bağlantı da ortaya çıkıyor.</p>
<p><span><strong>Massaget Ülkesi</strong></span></p>
<p>Antik kaynaklardan Massagetierin Hazar denizinin doğusunda yaşadıkları anlaşılmaktadır. Herodotos’un belirttiğine göre, Masssagetler Hazar denizinin doğusunda uçsuz bucaksız bir düzlüğün büyük çoğunluğunu ellerinde tutmuşlardır (HERODOTOS I:204). Onlar, İnci nehrinin yanında İssedonların tam karşısında oturuyorlardı (HERODOTOS 1:201). Massagetierin bir kısmı dağlarda, diğer bir kısmı düzlüklerde, bir kısmı ise ırmakların oluşturduğu bataklıklarda, diğer bir kısmı bataklık arazi adalarında yaşamaktaydılar. Çok sayıda akarsuyun döküldüğü İnci ırmağı ve çevresi Massagetierin yaşadıkları önemli coğrafyaydı (STRABO XI: 8.6). Böylelikle, Massagetlerin oturduğu yer belirlenebilmekte ve Herodotos zamanında yaşadıkları coğrafyada Strabo zamanında da yaşadıkları anlaşılmaktadır.</p>
<p>Onların Aral gölü ve Hazar denizi arasındaki coğrafyada varlıklarını sürdürdükleri anlaşılmaktadır. Strabo tarafından söz konusu edilen düzlükler Üst Yurt (Ust Urt) platosudur. Bu coğrafyanın güneydoğusunda büyük Balkan dağları bulunmaktadır. Bataklıklar Hazar denizi ve Aral gölü sahil şeridi üzerinde adalarla birlikte Ögüz kollarına kadar ulaşmaktadır (HERRMANN 1930:2126). Tarihi kaynaklar incelendiğinde Massagetlerin Hazar denizi ve Aral gölü arasının dışında, daha doğuda da varlıkları ortaya çıkmaktadır. Herodotos Massaget ülkesinden büyük ölçüde altın ve bakır çıkarıldığını ve demirin adı geçen coğrafyada bulunmadığını bildirmektedir (HERODOTOS 1:215). En eski dönemlerden bu yana altının Sogdiana (günümüzde Zarafşan: altın veren)’dan bakırın ise Semerkant ve Fergana dağlık bölgesinden elde edildiği de bilinmektedir (HERRMANN 1930:2126). Massaget ülkesinden çıkarılan madenler ve Massagetlerin gereksinimlerini karşıladığı gıda maddeleri de dikkate alındığında onların yayılmış oldukları sahanın belirlenmesi kolaylaşır. Ancak unutmamak gerekir ki, Herodotos’un Massaget ülkesine dair verdiği bilgiler, Strabo’nunkinden aşağı yukarı dört asır önceye aittir. Massagetlerden bahseden Grek kaynaklarında, onların doğuda nereye kadar yayılmış oldukları açık bir şekilde belirtilmemektedir. Ayrıca, Massagetler hareketli, atlı-göçebe bir kavimdi. Bu durum dikkate alındığında, Massagetlerin yayıldığı coğrafyanın doğuda Altay ve Tanrı dağlarından batıda Urallar ve Hazar denizi arasında kalan geniş saha olduğu kabul edilebilir.</p>
<p><span><strong>Massagetlerin Kökeni</strong></span></p>
<p>Massagetlerin kökeni hakkında bazı antik kaynaklardan ipuçları çıkarabiliyoruz. Bu konuda en kayda değer bilgileri Herodotos vermektedir. O, Avrupa İskitleri ile Asya’daki Saka, Massagetlerin aynı ırktan olduklarını belirtmektedir (HERODOTOS VII:64). Buradan anlaşılacağı üzere, Asya’daki İskitlerin bir kısmına Grekler Massaget demekteydiler. Massagetler İskitlerle aynı ırktan idiler. Fakat Massagetler Asya’da tek başlarına bağımsız bir siyasi birleşme oluşturuyorlardı (ARSAL 1933:7). Bunlar büyük Saka birliğine dahildiler (TARN 1968:72). Saka tıgrakhauda, yani ok şeklinde başlık giyen Sakalar, antik Grek kaynaklarında Massagetler olarak belirtiliyor. Hatta, “Düzlük Sakaları” ve “Düzlük Massagetleri” adı aynı topluluklar için kullanılıyor (JUNGE 1939:70). Kaynaklardan da anlaşılacağı üzere, Saka tıgrakhauda ve Massagetlerin aynı kökten olduğu ortaya çıkıyor. Böylece, Massagetlerin kökeninin Sakalar, özellikle “ok şeklinde başlık giymiş Sakalar”la bir ve aynı olduğu anlaşılıyor.</p>
<p>Ayrıca, Pers kralı Darius’un üçe ayrılmış Sakalara karşı sefer düzenleyerek savaştığı ve Saka liderleri Sakesphares, Homarges ve Thamyris’in ıssız bir yerde durumu istişare ettikleri belirtilmektedir (JUNGE 1939:65). Saka tıgrakhauda lideri olarak Thamyris’in Massaget lideri, yani Massaget kraliçesi Tomris olduğu anlaşılmaktadır. Bu bilgi de Saka tigrakhauda’nın Massagetlerle aynı olduğunu göstermek bakımından büyük önem taşımaktadır. Böylece, Massagetlerin büyük Saka grubuna dahil oldukları ve kökenlerinin onlarla aynı olduğu anlaşılıyor.</p>
<p>Antik yazarlardan bazıları Massagetlerin Hunların, bazıları da Türklerin ataları olduklarını belirtmektedirler (HERRMANN 1930:2125). Bu bilgiler Massagetlerin tarih sahnesinden çekilişi ve Asya Hunlarının güçlendiği ve Hun hakanı Mao- tun (Batur)un dağınık Hun boylarını Hun adı altında topladığı dönem hatırlandığında değer kazanmaktadır. Böylece, Hunların siyasi bir güç olarak ortaya çıkmasında Massagetlerin önemli bir yer tuttuğu düşünülebilir.</p>
<p><span><strong>Massaget Tarihi</strong></span></p>
<p>Massagetlerin tarih sahnesine çıkışı M.Ö. VIII. yüzyıla kadar götürülebilmektedir. Herodotos Asya’da yaşayan göçebe İskitlerin Massagetlerle yapmış oldukları mücadeleden yenik çıkarak, Kimmerlerin yanına göç ettiklerini bildirmektedir (HERODOTOS IV: 11). Bu sebeple Massagetlerden ilk kez söz etmektedir. Ancak, onların siyasi tarihleri hakkında M.Ö. VI. yüzyılın üçüncü çeyreğinin sonlarına kadar herhangi bir bilgi bulunmamaktadır. Asıl onların mücadele ettiği Pers kralı Kyros’tur. Başarılı savaşlar sonucunda imparatorluğunun sınırlarını kuzeydoğuya doğru genişleten Kyros, Hazar denizine doğru sınırlarını genişletmek istiyordu. Böylece, Massagetler üzerine bir sefer düzenlemiştir. Onların bağımsızlığını büyük ölçüde tehlikeye düşürmüştür (HERRMANN 1930:2127).</p>
<p>Bu sırada bazılarına göre Massagetlerin ve bazılarına göre de Sakaların kraliçesi olarak belirtilen Tomris Massagetlerin başında bulunuyordu (HERRMANN 1921:1787). Massaget liderinin ölümü üzerine Tomris, yani Tomir başa geçince Massagetlerin bu durumundan faydalanmak isteyen Kyros, sefer düzenleme ihtiyacını duymuştur (TOGAN 1987:32). Kyros Tomris’e bir elçi göndererek, onunla evlenmek istediğini bildirmiştir. Kyros’un eş değil, topraklarını istediğini bilen Tomris red cevabı vermiştir. Bunun üzerine kurnazlıkla amacına erişemeyeceğini anlayan Kyros, kaba kuvvet kullanmaya karar vermiştir (HERODOTOS 1:205). Kyros sefer hazırlıklarını sürdürürken Tomris ona seferden vazgeçmesini ve kendi halkını yönetmesi önerisinde bulunmuştur. Massagetlere karşı savaşmak istiyorsa, kendilerinin de onlara karşı hazır olduğunu belirtmiştir (HERODOTOS 1:206). Kraliçenin mesajı üzerine Kyros harekete geçmiştir. İnci nehrini geçtikten sonra, Massaget ülkesine doğru ilerlemiştir. Bir hileyle kraliçe Tomris’in oğlu Spargapises’i ve çok sayıda Massaget askerini esir almıştır (HERODOTOS 1:211).</p>
<p>Oğlunun esir alınmasına çok sinirlenen Tomris, Kyros’tan Massaget ülkesinden çekilip gitmesini istemiştir. Kyros kraliçenin teklifine aldırmamış ve her iki taraf şiddetli bir şekilde savaşmaya başlamıştır. Kraliçe Tomris’in komutasındaki Massaget ordusu, Kyros’un komutasındaki Pers ordusunu ağır bir şekilde yenilgiye uğratmıştır. Pers kralı Kyros bu savaşta öldürülmüştür (HERODOTOS 1:212-213). Mücadele Kyros ırmağı geçtikten sonra dar bir boğazda yapılmış ve Massagetier Kyros’un ordusunu burada yenilgiye uğratmıştır. Buna göre Massagetlerin Pers ordusunun önünü köprü başına girişte kestikleri ve dağlık arazinin boğazında, yani büyük Balhan’da onları zorladıkları ve yok ettiklerini anlamaktayız (HERRMANNİ 930:2128).</p>
<p>Kyros’un Massagetier üzerine gerçekleştirdiği ve onun ölümüyle sonuçlanan bu savaş son araştırmalara göre, M.Ö. 528 yılında yapılmıştır (TOGAN 1987: 33). Bu tarihten aşağı yukarı on iki yıl sonra, yani M.Ö. 517-516 Darius, Kyros’un planını gerçekleştirmiş ve bozkır ülkesine girerek, halkı egemenliği altına almaya zorlamıştır (HERRMANN 1921:1785). Behistun kitabesinden anlaşıldığı üzere Darius, sivri başlıklı, yani ok şeklinde sivri başlık giymiş olan Sakaların ülkesine yaptığı seferde onların bir kısmını yenerek, liderlerinden Sakunkha’yı esir almıştır (HİNZ 1939:365). Darius, Sakalar ile yaptığı savaşta kendi askerlerine Saka askeri elbisesi giydirerek hile ile hareket etmiştir. Bundan dolayı, Saka liderleri mağlup olup çöllere çekilmiştir. Sirak isminde bir çoban Darius’un ordusuna kasten yanlış yol göstererek, onları çöl ortasına sokup memleketini kurtarabilmiştir (TOGAN 1987:33). Darius’un Saka liderlerinden Sakunkha’yı esir etmesine rağmen, diğer Saka liderleri memleketlerini bütünüyle esarete düşmekten kurtarabilmişlerdir (DURMUŞ 1993:70).</p>
<p>Büyük İskender’in doğuya, Türkistan’a doğru yaptığı sefer sırasında, Massagetlerin ağırlık noktası Ögüz deltasında bulunuyordu (HERRMANN 1930:2129). Makedonyalı Büyük İskender, Pers Spitanames bir isyan çıkarınca sefer yönünü İnci üzerine çevirmiştir. Makedonlarla Massagetier arasında yapılan mücadeleden Makedonlar galip çıkmıştır. Böylece, bölgenin bir kısmı Makedon imparatorluğunun egemenliği altına girmiştir (ARRIANOS IV: 16-17). Bu dönemde Massagetlere komşu olan Dahailer vardı. Onlar, Massagetlerin doğusunda bulunuyordu. Turan bozkırlarında bu arada kavimler göçü sonucunda Dahailer Massagetlerin yerine yerleşmiştir. Massagetlerin büyük çoğunluğu Dahailer tarafından emilmiştir (HERRMANN 1930:2129).</p>
<p><span><strong>Massaget Kültürü</strong></span></p>
<p>Massagetlerin yaşayışı tamamen çevrenin şartlarına bağlıydı. Onlar, çoban ve balıkçı bir topluluktu. Ziraatla fazla uğraşmamaktaydılar. Düzlük yerde yaşayanlar hayvancılık yapmakta, özellikle koyun beslemekteydiler. Büyük ölçüde balık avlamaktaydılar. Adalarda yaşayanlar yazın kökleri, kışın ise sonbaharda toplamış oldukları yabani yemişleri yemekteydiler. Ayrıca meyvelerin kabuklarını yakarak kokusuyla kendilerinden geçmekteydiler. Dağlık arazide oturanlarda aynı şekilde yabani meyvelerle beslenmekteydiler. Besledikleri koyunları kesmemekte, özellikle onların yünü ve sütünden faydalanmaktaydılar. Bataklık arazide oturanlar balık avlayarak yemekte ve Hazar denizinden ya da Aral gölünden yakaladıkları fok balığının derisinden elbise yaparak giymekteydiler (HERRMANN 1930:2126).</p>
<p>Evleri kapalı yük arabalarıydı, onunla çoban olarak istedikleri yere gidiyorlardı (HERRMANN 1930:2126). Aynı tür arabalar Karadeniz’in kuzeyindeki bozkırlarda hayatlarını sürdüren İskitlerde de vardı. Bu arabalar dört, ya da altı tekerlekli olup, ev şeklinde yapılmışlardı.</p>
<p>Arabaların dört tarafları ve üzerleri keçe ile kaplanmıştı. Bu arabalar soğuğa karşı korunaklı olup, içerlerine kar ve yağmur geçmemekte ve rüzgâr da etki etmemekteydi (HÎPOKRATES VI: 18). Massagetler Güney Rusya İskitleri gibi aynı şekilde giyiniyorlardı. Koyun yününden elbiseler üretiyorlardı. Yaya olduğu gibi atlı olarak da mücadele ediyorlardı. Ülkelerinde bol miktarda olan altın ve tunçtan yaptıkları okları, yayları, mızrakları ve savaş baltalarını taşıyorlardı. Altından miğfer ve kemer de yapıyorlardı (HERODOTOS I:215). Saka lideri Sakunkha’nın kabartmasında da olduğu gibi sivri başlık taşımaktaydılar. Atların gemleri ve üzengileri altındandı (HERRMANN 1930:2126).</p>
<p>Massagetlerde erkek ve kadın münasebetleri diğer Orta Asya bozkır kavimlerindeki gibiydi. Hatta, yalnız tek kişiyle evlilik mevcuttu. Massagetlerin dini politesit (çok tanrılı) değildi. Tanrı olarak güneşi tanıyorlardı. Herodotos’un ifadesiyle “Tanrıların en hızlısına, ölümlülerin en hızlısı olan atı” kurban ediyorlardı (HERODOTOS I:216).</p>
<p>Onlarda savaşabilme yeteneği çok fazlaydı ve kahramanlıklarıyla tanınmaktaydılar. Ticari faaliyetlerde son derece samimiydiler. Sadelik ve güvenilirlikleri övgüye değerdi (HERRMANN 1930:2127).</p>
<p><span><strong>Sonuç</strong></span></p>
<p>İlk olarak İskitlerle mücadeleleri sonucunda adları bilinen Massagetler, güçlü bir bozkır topluluğu olarak Aral gölü ve Hazar denizi arasındaki coğrafya başta olmak üzere çok geniş coğrafyada yaşamışlardır. Massagetler yaşadıkları coğrafyadan dolayı büyük bir imparatorluğa sahip olan Perslerle mücadele etmek zorunda kalmışlardır. Gücünün zirvesinde olan Pers imparatorluğunun ordusunu yenilgiye uğratmaları ve Pers kralı Kyros’un savaş sırasında öldürülmesi onların askeri gücünü ortaya koymaktadır. Pers kralı Darius da ancak askerlerine Saka elbisesi giydirmek suretiyle onlarla başa çıkmaya çalışmıştır.</p>
<p>Pers kaynaklarında geçen üç Saka gurubundan biri olan Saka tigrakhauda’nın Grek kaynaklarında da belirtildiği üzere artık Massagetlerle aynı olduğu anlaşılmaktadır.</p>
<p>Böylece, Massagetlerin büyük Saka gurubuna dahil olduğu ortaya çıkmaktadır. Onlar, Saka tiay para Daray, yani denizin ötesindeki Sakalarla aynı tür elbiseleri giymekte ve yine aynı tür arabaları ev olarak kullanmaktaydılar.</p>
<p>Massagetlerin giyimleri Perslerinkinden farklıydı. Bunu Pers kralı Darius’un askerlerine Saka elbisesi giydirmesi açık bir şekilde göstermektedir. Antik yazarlardan bazıları kraliçe Tomris’in Massaget, bazıları Saka, bazıları da İskitlerin liderleri olduğunu bildirmektedirler. Böylece, Massaget ve Sakaların aynı topluluk olduğunu söylememiz mümkün olacaktır.</p>
<p>Massagetler ve onlardan sonra aynı coğrafyada ortaya çıkan Türk toplulukları arasında dini inanç, sosyal hayat, karakter ve sanat anlayışı bakımından çok yakın benzerlikler bulunuyordu. Massagetlerde görülen tek tanrı inancı, tanrıya at kurban etme adeti, tek evlilik, savaşlarda gösterilen kahramanlık, ticari faaliyetlerde samimiyet ve madeni en iyi şekilde işleyebilme kabiliyeti çok sayıda Türk topluluğunda da vardı. Ayrıca, bazı kaynaklarda Hunlar, bazılarında ise Türkler Massagetlerin halefleri olarak gösterilmişti. Tamamen bu hususlar dikkate alındığında Massagetlerin Aral gölü ve Hazar denizi arası başta olmak üzere, çok geniş coğrafyaya yayıldıkları ve büyük ölçüde Türklerle bağlantılı bir topluluk oldukları hatıra geliyor.</p>
<p><a href="http://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. İlhami DURMUŞ</strong></span></a>
</p><p>Gazi Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi</p>
<p>Alıntı Kaynak: Bilig-3 Güz 96</p>
<hr>
<div><span><span><strong>KAYNAKLAR</strong></span></span></div>
<div><span>♦ ARRİANOS 1945 İskender’in Anabasisi I (Çev. Hayrullah Örs), İstanbul, Maarif matbaası.</span></div>
<div><span>♦ ARSAL, Sadri Maksudi 1933 Orta Asya. Ankara, Türk Tarihinin Anahatları Müsveddeleri.</span></div>
<div><span>♦ DURMUŞ, İlhami 1993 İskitler (Sakalar). Ankara, TKAE Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ HERODOTOS 1973 Herodot Tarihi. (Çev. Müntekim Ökmen), İstanbul Remzi Kitabevi.</span></div>
<div><span>♦ HERRMANN, Albert 1921 “Sakai”, Paulys Real Encyclopadie der Classischen Altertumswissenschaft IIA I, 1770-1806.</span></div>
<div><span>♦ HERRMANN, Albert 1930 “Massagettai”, Paulys Real Encyclopâdie der Classischen Altertumsvrissenschaft XIV,2,2123-2129.</span></div>
<div><span>♦ HERRMANN, Albert 1933 “Die Saken und der Skythenzug des Dareios”, Beiheftes zur Archiv für Orientforsschung 1,157-170.</span></div>
<div><span>♦ HİPPOKRATES 1816 Hippokratous to peri Aeron, Hydaton, Topon. Parisioi: İ.M. Eberartos.</span></div>
<div><span>♦ JUNGE, Julius 1939 Saka Studien, der Ferne nordosten im Weltbid der Antike. Leipzig: Dieterische Verlagsbuchhandlung.</span></div>
<div><span>♦ KURAT, Akdes Nimet 1992 IV-XVin. Yüzyıllarda Karadeniz Kuzeyindeki Türk Kavimleri ve Devletleri. Ankara, Murat Kitabevi Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ KUUN, Geza 1981 Codex Cumanicus. Budapest, Oriental Reprints.</span></div>
<div><span>♦ LİGETİ, Lajos 1986 Bilinmeyen İç Asya. (Çev. Saadettin Karatay), Ankara, TTK Basımevi.</span></div>
<div><span>♦ MEMİŞ, Ekrem 1987 İskitlerin Tarihi. Konya Selçuk Üniversitesi Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ MORDTMANN, Andreas David 1877 “Über die keilinschriften zweiter Gattung”, Zeitschrift der Deutschen Morgenlândis chen Gesellschaft. XXXIV, 1-85.</span></div>
<div><span>♦ RİCE, Tamara Talbot 1958 The Scythians. London, Thames and Hudson.</span></div>
<div><span>♦ STRABO 1969 The Geography of Strabo. (Çev. Horace Leonard Jones), Cmbridge, Harvard University Press.</span></div>
<div><span>♦ TARN, William Woodthorpe 1968 Alexander der Grosse. Darmstadt, Wissenschaftliche Buchgesellschaft.</span></div>
<div><span>♦ TOGAN, A. Zeki Velidi “Sakalar (VI)”, Belgelerle Türk Tarihi Dergisi. 23, 3034.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Avarlar</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/avarlar</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/avarlar</guid>
<description><![CDATA[ Avarlar
Tarih arenasında ortaya çıkan halklar genelde kendilerine dair hatıralar, yazılı eserler veya dokümanlar bırakmazlar. Onların hayatını ortaya koymanın yolu sıklıkla arkeolojik çalışmalardan geçer. Bu araştırma yok olmuş esrarengiz bir halk olan Avarları işlemektedir. Avarlar, Büyük Kavimler Göçü’nün Karpat Havzası’ndaki güçlü siyasî teşkilatlanmanın (daha sonra Tuna ardı, Merkezi Macaristan, Transilvanya[1]) hemen hemen iki buçuk asır süren […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4803a7ccd.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:46 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Avarlar</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2016/01/Avarlar-3.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/avarlar-2.html">Avarlar</a></p>
<p><a href="http://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Istvan ERDELYI</strong></span></a>
</p><p><a href="http://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> Rusçadan Çev.: <strong>Kürşat YILDIRIM</strong></span></a>
</p><p>Tarih arenasında ortaya çıkan halklar genelde kendilerine dair hatıralar, yazılı eserler veya dokümanlar bırakmazlar. Onların hayatını ortaya koymanın yolu sıklıkla arkeolojik çalışmalardan geçer. Bu araştırma yok olmuş esrarengiz bir halk olan Avarları işlemektedir.</p>
<p>Avarlar, Büyük Kavimler Göçü’nün Karpat Havzası’ndaki güçlü siyasî teşkilatlanmanın (daha sonra Tuna ardı, Merkezi Macaristan, Transilvanya<a href="https://www.altayli.net/avarlar-2.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a>) hemen hemen iki buçuk asır süren macerası olarak görünmektedir. IX. yüzyılda tarihi arenadan çekilerek diğer halklara karışmışlardır. Macar kroniklerinde onlar hakkında hiçbir bilgiye rastlanmamaktadır. Bu halkın yayıldığı eski toprakları ve yaşamlarını Bizans ve Latin kronikleri ve arkeolojik veriler yardımıyla öğrenebiliyoruz.</p>
<p><span><strong>Langobardların Çekilişi</strong></span></p>
<p>1 Nisan 568 günü Langobardların Pannoniya’nın eski topraklarında geçirdiği son gün idi. Bir gün içinde Kuzey İtalya’ya aktılar, oraya yerleşip Langobard Krallığı kurdular (sonraki Lombardiya). Yerleri Tuna’nın her iki yakasındaydı; ta ki doğudan Avarlar gelene kadar.</p>
<p>Avarların gelişi hiç de barışçı olmadı. Bu dönem, V. yüzyılda Hun ülkesinin çöküşünden sonraya denk gelmekteydi, şimdiki Zatisya ve Transilvanya topraklarında Cermen kabilesi olan Gepidler yaşamaktaydı. Langobardlar onlarla savaşa girişti. Avarları yardıma çağırdılar, böylece gâlip oldular. Neticede on binlerce Gepid savaşçısı öldü; çoğu gâliplere esir düştü. Gepidlerin kralı Kunimund da savaşta ölenler arasındaydı.</p>
<p>Avarlar bu yerlerde nasıl ortaya çıktılar ve bu kavganın içine nasıl girdiler?</p>
<p>Bizanslı tarihçi Simocatta’nın belirttiğine göre, Doğu Avrupa halklarının büyük bölümünü hâkimiyeti altına alan Avarlar Uar ve Hunların takma adını taşıyorlar ve kudretli bir Asya halkı olarak kabul ediliyorlardı. Konuşulanlar içinde eleştirilere mukavemet edemeyen şey bu halkın kendisini daha sonraları Avar olarak adlandırdığı ve böyle kaldıklarıdır.</p>
<p>XVIII. yüzyılda ortaya atılan hipoteze göre Avarlar, Merkezi Asya’daki Juan-juan kabilelerinden neşet etmişlerdir. Bir diğer görüşe göre ise, Avarlar Orta Asya’dan gelmişlerdir. Bugün onların kökenleri konusundaki tartışma devam etmektedir.</p>
<p>Avar öncüleri Avrupa’da 558 yılında ortaya çıkmıştır. Avarlar, Bizans İmparatoru’nun imparatorluk topraklarına yerleşmek konusundaki vaatleri üzerine Alan hükümdarı Sarosiya’<a href="https://www.altayli.net/avarlar-2.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a>ya hücum ettiler. Çok geçmeden Kandik adlı birinin başkanlığındaki Avar elçilik heyeti Konstantinopol’e geldi. Avarların Bizans başkentine gelişleri oldukça ilginç karşılandı. Erkeklerinin saçı renkli kurdeleler ile bağlıydı, giyimleri göçebeliği karakterize ediyordu.</p>
<p>İmparatorun huzuruna çıkan elçi şöyle dedi: “Halkların en büyüğü ve en güçlüsü olan Avar halkı sana geldi. O düşmana kolayca vurup onu ortadan kaldırabilir, bu yüzden Avarlar ile kuracağınız ittifak senin için kârlı olacaktır: Böylece sen muhafızlarına kavuşacaksın”.</p>
<p>VI. yüzyılda Bizans kudretli bir ülke idi ve birçok kereler Avrupa’daki hadiseler üzerine yürümüştü. Bizans İmparatorluğu’nun rakibi Franklar idi. Frank kralı Teodebert, Langobardlar ve Gepidler ile ittifak kurarak Bizans’a hücum etmek istiyordu. Bu öngörüsü Langobardlar ve Gepidler arasındaki düşmanlık nedeniyle gerçekleşmedi.</p>
<p>Bu esnadaki diğer önemli hadise, Karpat Havzası’na Slav kabilelerinin gelişidir ki Bizans için ciddî bir askeri tehlikeydi, bilhassa onların Karadeniz’in kuzey kıyılarındaki atlı göçebeler olan Kutrigurlar ile kurduğu birlikten sonra.</p>
<p>Avarlar ile kurulan ittifak Bizans İmparatoru için siyasî durumu daha da karmaşıklaştırmaktadır. Avarlarla anlaşma yapıldıktan sonra Utigurlann akrabaları Kutrigurlann ve Doğu Slavlarının üzerine gönderilmiş ve başarıyla savaşmışlardı. Bunun ardından imparator onları şimdiki Sırbistan topraklarına yerleştirmeyi önerdi. Fakat bu topraklar Avarların hoşuna gitmedi. Tuna’nın kıyısında uzanan Dobruca’yı istediler. Düzlük arazi göçebelerinin ihtiyacını büyük ölçüde karşılayacaktı. Fakat burada fazla kalmadılar. Langobardlar ile Gepidlere karşı ittifak kurdular, onları yendiler, bu ittifakın bir şartı olarak Pannoniya’ya yayıldılar. Langobardlar bu galibiyet neticesinde bu toprakları bırakmak zorundaydılar ve öyle de oldu. Bizans İmparatoru Gepidlerin mağlubiyetinde taraf idi. Onların düşüşünden sonra hemen uzun süre Bizans-Avar çekişmesine sahne olacak eski Sirmiya topraklarındaki başkentlerini işgal etti.</p>
<p><span><strong>Avar Kağanlığı ve Onun Komşuları</strong></span></p>
<p>Geldikleri yeni topraklarda Avarlar yeni bir devlet birliği kurdular: Avar Kağanlığı. İlk hükümdarı Kagan Bayan oldu. Burada yaşayan Slavlar ve Gepidler gibi birçok kabileyi hâkimiyeti altına aldı. Kaganın hâkimiyeti hemen hemen yüz yıl boyunca güney Rus bozkırlarına, göçebelere kadar yayıldı. Bunun dışında, VI. yüzyılın sonunda Avar Kaganlığı Kutrigur, Tarniah ve Zabender gibi Türk kabilelerinin peşine sürüklendi.</p>
<p>Bu sırada Bizans doğu tarafında Perslerle savaşa tutuşmuştu. Bu Avarların ortaya çıkışı için uygun bir hadise olarak görülmüştü: Slavlarla beraber VI. yüzyılın 70-80’lerinde Bizans’a âit olan Tuna’nın aşağı akımlarında uzanan toprakları tahrip ettiler. Bizanslılar Persleri mâğlup etmelerinden sonra Avarları Balkan topraklarından bir süreliğine defedebildiler.</p>
<p>Avarlar bu son Avar-Bizans çekişmesinde her an tersine döndürülebilir bir başarı elde etmişlerdi. Bayan’ın ordusu Konstantinopol’e ulaştı fakat Bizanslılar onları geri püskürttü, ayrıca kağanın savaşçılarından bir kısmı düşman tarafına geçti.</p>
<p>Avarların batıdaki komşuları da rahat durmuyorlardı. 595 yılında ittifak kurulan Slovenler ile Bavarsk kabilelerine ve sonraları Franklara karşı mücadele edilmişti.</p>
<p>VII. yüzyıl daha az ateşli olmadı. Avar topraklarının batı sınırında Slavlar, Frank tacir Samo önderliğinde uzun ömürlü olmayan bir devlet kurdular (623-658) ve Çekleri, Moravlan, Slovenleri ve diğerlerini birleştirdiler. Bunlar Avarlara karşı savaşta başarıya ulaştılar. Bundan sonra 631’de Frankları da yendiler; fakat Samo’nun ölümünden sonra aniden çöktüler.</p>
<p>Bu sırada Avar Kaganlığı Bayan sülâlesinin sonlanması nedeniyle ağır bir iç kriz geçiriyordu. Altın tahta oturmak maksadıyla Kutrigur-Bulgarlar ülke içinde Avarları bitap düşüren bir isyan çıkardılar. Bu hadiseden sonra Kutrigur-Bulgarlar, kaganlık topraklarından defedildiler.</p>
<p>VII. yüzyılın 70’lerinin sonlarında ön-Bulgarlar, Tuna’ya yerleştiler ve kendi devlet birliklerini kurdular. XI. yüzyıla kadar Avarlarla iyi geçindiler. Bundan başka Bizans kroniklerinden birinde aktarıldığına göre Bulgar Hanı Kubrat’ın oğullarından biri, güney Rus bozkırlarında Hazar Kaganlığı’nın ortaya çıkışından sonra kendi halkını Avar topraklarına yeniden yerleştirmek zorunda kalmıştır. Bu ise bazı temel varsayımları öne sürmeyi sağlamaktadır ki bunlardan biri de ön-Bulgarların Avarların değişikliğe uğramış etnik bir tipi olduğunun arkeolojik buluntularla öne sürülmesidir.</p>
<p><span><strong>Avar Etnogenezi</strong></span></p>
<p>Yukarıda ifade edilen faraziyelerden birine göre Avarlar, aynı zamanda içinde Türklerin de olduğu bir göçebe imparatorluğu kuran Juan-juanlann halefleridir. Diğer hipoteze göre ise Avarlar Orta Asya’dan gelmişlerdi ve ataları Varkhonitler idi; bu ikinci hipoteze göre güya Macaristan topraklarındaki bir kısım nüfus Varkon kökenine sâhipti. VI. yüzyılın ortalarında engin toprakları ele geçirmişler, Avarlar bizzat Karpatlara gelmişler ki bunun içinde diğer etnik unsurla da vardı: Povolje’den İranlılar, güney Rus bozkırlarından Kutrigurlar. Ayrıca Avarların kendileri de en baştan beri “saf’ değildiler, halkların etnik bir karışımından ibarettiler. Büyük mezarların yapılması geleneği, atların yabancıların arasında Mongoloidlere de rastlanan insanlardan ayrı biçimde ve ata âit sadece “parçacıkların” (sadece ayaklar ve kafatası) gömülmesi hususiyetleri İran gelenekleriyle alakalıdır<a href="https://www.altayli.net/avarlar-2.html#_edn3" name="_ednref3"><sup>[3]</sup></a>.</p>
<p>Avar dönemine âit bazı mezarlardan çıkan kafatasları, Mongoloid olarak değerlendirilmektedir; fakat başka diğer mezarlarda bu tipe nadiren rastlanmakta, bu devire âit bazı mezarlarda ise hiç rastlanmamaktadır. Bu gömüler arasında istisnai olarak Evropeoidler bulunmaktadır (Kuzey Avrupa, Akdeniz, Doğu Baltık tipleri).</p>
<p>Merkezi Macaristan’ın kadim nüfusu içinde Sarmatların ve eski Roma illeri nüfusunun bakiyeleri Avarlar buraya geldiklerinde vardı ve aşağı yukarı tüm Avarlar bu nüfus ile izdivaç ettiler. Eğer buna Slav etkisi de katılırsa VI.- IX. yüzyılda Karpat Havzası’nda nüfusun kendilerinin adlandırdığı biçimde Avar ya da Obr etnik karışımı biçiminde zuhur ettiği görülebilecektir.</p>
<p>Varsayılan ortalama ömür ise düşüktür: Erkeklerde 38, kadınlarda 36. Özellikle iki yaşına kadar sıklıkla bebek ölümleri vardı.</p>
<p><span><strong>Avar Toplumu</strong></span></p>
<p>Avrupa’da Avarların ortaya çıkışı üç döneme ayrılmaktadır: Erken Avar Dönemi, VI. yüzyılın ortalarından yaklaşık olarak VII. yüzyılın sonlarına kadar; Orta Avar Dönemi, oldukça kısadır ve araştırmacılar için bu dönemin eserlerini ortaya çıkarmak fazlasıyla güçtür; VIII. yüzyılın başlarından IX. yüzyılın sonlarına kadar Geç Avar Dönemidir, büyük mezarlar, atların ayrı gömülmesi gibi İran-Moğol çizgilerinin yok olduğu dönemdir.</p>
<p>Macaristan topraklarında ve komşu ülkelerde Avar dönemine âit yirmi binden fazla gömü bulunmuştur. Arkeologların işi sistemleştirme, sınıflandırma ve tarihlendirmede belirginleşmektedir. Avar mezarlarında çıkan az sayıda para sayesinde gömü tarihlerini kesinleştirmek mümkün olmaktadır.</p>
<p>Mezarlardaki zenginlik kademeleri toplumdaki hiyerarşiyi yansıtmaktadır. Kaganlığın en üst seviyesinde kagan bulunmaktaydı. Onun ilk hanımı katun’dur. Kagandan sonra tudun gelir, bu ülkeyi ve yugurtu yönetir. Kaganlık vergilerini toplama işini tarhan yürütür. Tarhan’dan sonra hiyerarşik bir biçimde kabile ve âile reisleri gelir. Bu döneme âit kazılarda hepsinden çok kabile ve âile reislerine âit kalıtlar bulunmaktadır (Sentendrye, Bochye, Kunsentmiklosh- Babonye gibi).</p>
<p>Avar toplumunun büyük bir bölümü savaşçıydı. Gömülerde savaşçıların öbür dünyada kullanacağı çokça kadim silah bulunmaktadır. Bunların silahlarla birlikte gömülmesini, silahların pahalı olduğundan hareketle yorumlamak da mümkündür. Sıklıkla zengin işlemeli kılıçlar ve yelmeler sıradan savaşçıların sâhip olamayacağı ve babadan oğula geçen şeylerdi. Gömülerde tezyinatlı okları olan tam dolu sadaklara rastlanmamıştır (sadece kabile reisinin gömüldüğü Bochye’de görülmüştür). Ok sayısı ona ulaşmamaktadır. Galiba her bir ok onluk savaş düzeni ile alakalı bir semboldür; Avar toplum teşkilatı Asya’nın onluk sistemini benimsemişti.</p>
<p>Erken ve Orta Avar Dönemi’nden anlaşıldığına göre Macaristan’ın orta kesimlerinde zengin içerikli gömü yoğunlaşması vardır. Fakat Geç Avar Dönemi’nde durum değişiktir. Mezarlar daha yoksul içeriğe bürünmüştür ki toplumun zayıf düşmesini yansıtmaktadır; nüfusun gittikçe artışı ile özel mülkiyetin biricikleşmesi ve özgür niteliğe bürünmesi ve aynı zamanda kilisenin silah ve at ile gömülme biçimindeki pagan uygulamaları yasaklaması biçimindeki Hıristiyanlığın etkisi buna etki etmiştir. Yine de gömülerdeki ziynetler (küpe, bilezik, yüzük, halka), giysiler gömülerin toplumsal statülerini yansıtacak mahiyettedir.</p>
<p>Her büyük patriarkal âile mezarda kendi yerine sâhiptir. Fakat mümtaz kişiler kurganda âilenin geri kalan üyelerinden ayrı olarak gömülmektedir ve genelde yanına birçok altın eşya bırakılmaktadır.</p>
<p>Nadiren sağlam tahtalardan tabutlar ile ölü gömülmektedir. Görüldüğü kadarıyla yoksullar ölüyü hasıra veya bunun gibi hızla toprağa karışabilecek malzemeye sararak gömmektedir.</p>
<p>Mezarların şekilleri farklı tiplerdedir. Bilinen o ki her ne kadar nadir olsa da çuval mezarlar görülür: Esas çukur, ölü için çuval biçiminde derinleştirilir. Bazen bu kazma işlemi paralel biçimde atı gömmek için esas çukurun yanında gerçekleştirilir.</p>
<p>Görülen farklı mezar türleri Avarların diğer halklarla adım adım karıştığını, getirdikleri etnik unsurları belirginleştiren eski geleneklerin korunduğunu farklı türlerde görebilmekteyiz. Gömme adetleri mongoloid unsurlar taşımaktadır. Ölüyü ayakta duracak veya oturacak biçimde gömme geleneği taşıyan kurganlar Sarmatların halefleri veya Orta Asya’dan gelenlere âittir.</p>
<p>Çift halinde gömmeye de rastlanmaktadır: Ana kucağında bebeğiyle gömüldüğü gibi erkek de karısıyla gömülebilmektedir; bu, muhtemelen kocanın ölümünden sonra dul kalan kadını öldürmeyle alakalıdır. Eşlerin aynı zamanda doğal ölümleri bu konuda bir istisna teşkil etmemektedir.</p>
<p>Avarlar diğer göçebe halklar gibi gelişmiş kölelik kurumunu bilmiyorlardı. Sadece belli ev köleleri vardı ki bunları diğer kabilelerle savaşlarda ve ittifak halinde oldukları kabilelerin yok olması sonucu başıboş kalan üyeleri alarak elde ediyorlardı.</p>
<p><span><strong>Avarların Yerleşimleri ve Geçimleri</strong></span></p>
<p>Günümüzde VII.-IX. yüzyıla âit birkaç yüz yerleşim yeri bulunmuştur. Macaristan’daki en belli başlı kazılar 37 hanenin toprak altında kaldığı Tuna-Varosha yakınlarındadır. Avarlar yarı toprak zeminde ağaç duvarlar arasında taş sobalar-fırınlar kurmuşlardı. Bu hanelerin çoğunda tahıl çukurları ve yapılar arasında kerpiçten evler de bulunmuştur. VII. yüzyılda hanelerin yerleşimi çember biçiminde kurulmuştur (Elbe ve Moldovya’dakiler böyledir). Bu kışlık yerleşimlerde göçebe Avarlar, hayvanlarını alıp beraberce yazlık yerleşimlerine doğru yola koyulmaktaydılar. İlkbahardan sonbahara kadar kolayca taşınabilir çadır biçimindeki yerlerde yaşarlardı.</p>
<p>Avarların temel geçim kaynağı yan göçebelik biçiminde kendisini gösteren hayvancılıktır. Yarı göçebe hayat yavaş yavaş yerini yerleşikliğe bıraktı. Bu yüzden bu kesim (ki bunların başlıcaları Romalıların, Sarmatların halefleri ve sonraları buralara yayılan Slavlardı) tarım ile uğraşmaya başladı.</p>
<p>Avar varlığında at büyük bir rol oynar. Sert bir çizgi çizmek gerekirse atın bunların Doğu kökeninde temel teşkil ettiğini ve bozkırı ve kumlu toprakları aşmak için vazgeçilmez olduğunu belirtmek yerinde olacaktır<a href="https://www.altayli.net/avarlar-2.html#_edn4" name="_ednref4"><sup>[4]</sup></a>.</p>
<p>Avarların atçılığından başka yetiştirdikleri belli başlı boynuzlu hayvan koyun, sığır, keçi küçük ölçülerde; gömülerde yumurta veren hayvana ise hiç rastlanmamıştır.</p>
<p>Ölünün öbür dünyadaki yolculuğunda yemesi için bırakılan yiyecek kalıntıları arasında bulunan domuz kemikleri araştırıldığında bunun Avar dönemindeki Slav hayvancılığını yansıttığı ve henüz neolitik dönemde Güney Avrupa’da Kuzey Avrupa’dan geçen bir usul olarak domuzun evcilleştirildiği görülecektir. Özellikle bu zamandan beri XX. yüzyılın ortalarına kadar yağlı alföld türü domuz yaygınlaşmıştır.</p>
<p>Avarların bahçıvanlığı hakkında bilgi azdır. Tahıl kültürü konusundaki emarelerden tahılın buğday (VI.-VII. yüzyıl), çavdar ve yulaf (IX. yüzyıl) olduğu anlaşılmaktadır.</p>
<p>Toprağı toprağa giren kısmı demirden ağaç saban ile sürmüşlerdir. Macaristan topraklarında bu tür saban IX. yüzyıldan beri bilinmektedir, eski Moraviya’da ise daha önceki tarihlerde bilinmekteydi. Buğday orak ile biçilirdi.</p>
<p>Gömülerin çoğunun önemli bir bölümünde Geç Avar Dönemi’ne âit iyi kalitede çember çömlek kil kaplar bulunmuştur.</p>
<p>Yakın çevrelerden elde edilen benzer bazı kaplardan kilden, hazırlandığı için uzun yolculuklar için müsâit olmadığı anlaşılmaktadır.</p>
<p>Macaristan topraklarında bu devire âit demir aksamlı ev fırınlan peynir hazırlamak ve silah ve kırsal üretim gereçleri yapmak için kullanılıyordu.</p>
<p>Mallar sadece kendi öz tüketimlerine yönelik üretilmiyor pazara da sunuluyordu. Avar mezarlarında bulunan birçok eşya başka yerlerden gelmedir. Bunlar arasında altın, gümüş ve bronz küpe, yüzük, bilezik ve tokalar, elbiseler, renkli camdan gerdanlıklar vardır. Görüldüğü kadarıyla giyim için kullanılan ipekli örmeler ve diğer materyaller şimdiye ulaşmamıştır. Bunları almak için hayvan, at, deri ve yün veriliyordu.</p>
<p>Latin kaynaklarında Avarların kendi mallarını diğer tüccar ve zanaatçılara sundukları ticaret ve pazar yerleri bildirilmektedir. Bunlardan birine âit gömülerden biri ise Kunsentmarton çevresinde ortaya çıkarılmıştır. Bulgular arasında sert göğüs zırhı vardır: Yolcular için ülkenin yolları her zaman tehlikesiz değildi.</p>
<p>Avar Kaganlığı’na gelen tüccarlar Doğu’dan, çok uzaklardan geliyordu. Bazı verilere göre Karpatlar üzerinden Batı’ya çok önemli ticaret yolları geçiyordu. Bütün göçebe kavimlerin hususiyeti olmak üzere Avarlar da geçen ticaret kervanlarından gümrük vergisi alıyorlardı. Neticede ülkenin farklı yerlerindeki idâreciler ve kağanın kendisi önemli bir güç elde ediyorlardı.</p>
<p><span><strong>Avarların Parası Var mıydı?</strong></span></p>
<p>Avarlar kendileri için para kestirmemişlerdir. Bazı araştırmacılar Avarların altın Bizans parasını taklit ederek bastıklarını öne sürmektedir. Fakat kaganlığın tüm topraklarında bahsi geçen taklit para bir düzineyi geçmemektedir ve meselenin halli için kifayet etmemektedir; bu tür paralar daha çok komşu ülkelerde bulunmaktaydı.</p>
<p>VI. yüzyılda Bizanslılar kaganlığa vergiyi altın olarak sunmuşlardır. Yıllık verginin toplamı 80 bin altın paraya ulaşıyordu ve 600’lü yıllardan başlamak üzere 100 bine kadar çıkmıştır. Bu zamandan beri bu miktar hep yetersiz kalmıştır. VII. yüzyılın başlarında Bizans imparatorları Avarlara “barış için” yıllık 120 bin altın ödüyorlardı. Bazı hesaplamalara göre Bizans’ın altın rezervinin 1/75’i Avarlara vergi olarak ödeniyordu (hazinede bu zamanda 37 bin kilogram yani 8 milyon altın para vardı).</p>
<p>626 yılına gelindiğinde Avar Kaganlığı’na toplam 25 bin kilogram tutan 6 milyon altın ödenmişti. Sayısız miktarda para ise ortada yoktu. Galiba Avarlar tezyinat ve kaplar için geri ödeme yapıyorlardı ve çok fazla olmayan bir miktar kabile reisleri arasında paylaştırılıyordu.</p>
<p><span><strong>Avarlar Okuyup Yazabiliyorlar mıydı?</strong></span></p>
<p>Arkeolojik verilere göre Avarlar runik yazıyı biliyorlardı: Beladan korunmak için türlü sihir sözlerini hakkedip işliyorlar ve malların mülkiyetini belirlemek için çeşitli içeriklere sâhip işaretler oyuyorlardı (tamga). Fakat elimizde bu yazıların gelecek nesillere aktarılmak veya edebî eserler oluşturmak için yazıldığı konusunda yeterli bilgi yoktur. Yine de bilindiği gibi kahramanlık eposları, efsaneler ve masallar bütün halklarda sözlü olarak gelecek nesillere aktarılır<a href="https://www.altayli.net/avarlar-2.html#_edn5" name="_ednref5"><sup>[5]</sup></a>. Avar dili hakkında bilgilerimiz azdır. Sadece özel adlar ve unvanlardan yola çıkarak ki bunların Avar kökenli olmama ihtimali var olsa bile bazı çıkarımlar yapabiliriz. Günümüze kadar ulaşanlar çok fazla değildir: Kandik, Solak, Kok, Şamanlardan birinin adı Bokolabroy. Galiba bu ad Türk kökenlidir, benzer biçimde unvanlar da öyledir: Kagan, tudun, yugur, tarhan.</p>
<p><span><strong>Avarların Dini</strong></span></p>
<p>Avarların ve kaganlıktaki diğer halkların dini inancı hakkında çok az şey bilmekteyiz. Kaynaklardan birinde baş şaman zikredilmekte; diğerinde Avarların puta taptığı belirtilmektedir.</p>
<p>Açıktır ki Avarların iki dünyası vardı: Üzerinde durdukları bu topraktan başka bir de öbür dünya vardı. Ölen kişiyle birlikte mezara yiyecek, at, silah koymaları kişinin varlığına ve yoluna devam edeceği inancından kaynaklanmaktadır. Şaman inançları doğrultusunda öbür dünya birkaç kattan oluşmaktaydı, biri diğerinin üstüne yerleşmekteydi. Ölü üst kata sadece bazı tecrübeleri geçirir ise çıkabilirdi. Üste doğru bu çıkışta ok yardımcı olacaktı ki bu yüzden mezarlara ölünün yanına sadak koyuyorlardı.</p>
<p>Gömme töreni veya ölünün bastırılacağı çukurun açılması sırasında ateş veya köz kömür yardımıyla kötü ruhlardan temizleniyordu.</p>
<p>Türlü halklar kendi inançları doğrultusunda ölüyü kafasının üstüne doğru gömüyorlardı; evrenin bu veya diğer bölümüne- dünyanın merkezine veya öbür yüzüne- yeniden dirilmeyi bekleyeceği yere doğru. Avarların tek bir yönelimleri yoktu, onlar pek çok farklı kavimden mürekkep idi; gömülerde ölünün kafası bazen doğuya bazen batıya yönelmektedir. Çoğu zaman ölü üzerinden büyü faaliyetlerine girişmekteydiler. Ölü mezara konup gömüldükten sonra, ölünün kafatası çıkarılır ve ona dua okunurdu. Ölünün öbür taraftan geri dönebileceği korkusu vardı ve bu yüzden bazen karnın üstüne doğru gömmek zorunluluğu ortaya çıkmıştı.</p>
<p><span><strong>Avar Döneminde Sanat</strong></span></p>
<p>Avarlar kemik ve boynuz gibi sert cisimleri işlemede ustaydılar. Kroniklerde görüldüğü gibi ihtişamlı halılar, işlemeler, örmeler yapıyorlar, gümüş ve ağacı sanatsal bir biçimde işliyorlardı. Ne yazık ki bunlardan hiçbiri bugüne ulaşmamıştır. Öte yandan harikulade metal süslemeler, Bizans usulü yüzük, küpe, bilezik ve halkalar; Doğu’da hazırlandığı belli olan renkli cam gerdanlıklar ve tokalar vardır. VI.-IX. yüzyıl savaşları kemer ve işlemeli metal süsler getirmiştir. Bu süsler atın koşum takımlarını örtmekteydi. Geç Avar Dönemi’nde bu süsler sanatsal yöntemlerle eritilip dökülerek yapılıyordu. Bunların içinde birbirine benzeyen iki tanesini bulmak oldukça güçtür. Kemerlerin üzeri bitki tezyinatları, insan figürleri ya da hayvan dövüşlerini konu alan büyük dökme yüksüklerle kaplanırdı. Kabile reislerinin kılıç ve zırhları altınla, diğer savaşçılarınki gümüş ile kaplıydı. Demir üzengiler de sanatsal biçimde işlenir ve bazıları gümüşle kaplanırdı. Kil kaplara (yeni bir usul ile çömlek fırınlarında pişirilirdi) hafif tezyinatlar işlenirdi.</p>
<p><span><strong>Kağa</strong><strong>nl</strong><strong>ığın Çöküşü</strong></span></p>
<p>VII. yüzyılın sonundan VIII. yüzyılın sonuna kadar Avar Kaganlığı’nın iç durumu hakkında yazılı kaynaklarda hiçbir bilgi yoktur. Frank ülkesinin yükselişi ve başlarına 768’de Büyük Karl’ın gelişi ile yavaş yavaş sayıları Avrupa halklarının çoğu onun etkisi altına girdi. Saksları ve bazı Slav kabilelerini bastırdılar. Nüfusu hızlı bir Hıristiyanlaştırma sürecine soktular.</p>
<p>Avarlar, Franklar için en tehlikeli düşmanlardı. Bu yüzden başlarda onlarla iyi geçinmeye çalıştılar. Bu yönde elçileri gönderip aldılar: 780 yılında Vorms’a Avar elçileri geldi, sonra Frankların elçileri kaganlığa yerleşti. Çok geçmeden 788’de Bavar prensi Tassilo Avarlar ile Franklara karşı ittifak kurmayı başardı. Ancak onun ordusu dağıldı. Bu tarihte Karl, Avarları tepeleyecek nihaî bir plan üzerinde çalışıyordu. Bu doğrultuda bir dizi şehri bilhassa sınırdaki Regensburg’u müstahkem hale getirdi.</p>
<p>791 yılında Franklar kağanlığa hücum etti. Ordularında yer alan ve kendi ordusunu İtalya’dan getiren Prens Pipin, Avar kalelerinden birini zapt etti. Frankların esas güçleri Karl idâresi altındaydı ve doğuya Tuna’ya doğru yönelmişti. Regensburg’taki Franklar, Tuna üzerine köprüler salarak ordunun cephe gerisiyle kesintisiz olarak karşıya geçişini sağladı. Galibiyet gözükmüşken birden Franklara boyun eğmek istemeyen Sakslar, Avarları desteklemeye karar verdiler, onlara elçi gönderdiler ve sonra ülkelerinde Frankların cephe gerisinde isyan çıkardılar. Ancak Avarlar yardım gönderemeyecekti, kaganlık çözülmeye başlamıştı.</p>
<p>İçerde patlak veren bir isyanda yugur, daha sonra bizzat kagan öldürüldü. 795 yılında tudun artık Hıristiyanlığı kabul etmek istiyor ve Franklara elçi gönderiyordu. 796 yılında Büyük Karl’ın payitahtı olan Ahen’e gelmiş ve krallığa bağlılık yemini etmişti.</p>
<p>Bu yıl Frank kuvvetleri Pipin’in komutasında Tisa Nehri’nin kıyısındaki Avar kaganının sarayını ele geçirmişti. Birçok Avar burayı kurtarmak için Tisa’ya koşmuş ancak daha çok sayıda esir vermekten başka bir netice alamamışlardı. Franklar tam bir galibiyet istiyor, Avar Kaganlığı’nın siyasî varlığının ortadan kaldırmayı hedefliyorlardı. Avarların yüzyıllardır biriktirdiği hazine ve askerî ağırlıklar Ahen’e gönderildi.</p>
<p>IX. yüzyıla âit bir Bizans kroniği Geç Avar Dönemi toplumunun çöküş sebeplerine dâir tafsilatlı kayıtlar tutmuştu; bu Bulgarlara, Han Krum’a esir düşen yaşlı Avar savaşçılarının anlattığı hikâyeydi. Han onlara sormuştu: “Hükümdarınız ve halkınız neden çöküyor, bu konuda ne düşünüyorsunuz?” Onlar şöyle cevap verdiler: “Bu meselede ilk önce, kaganın güvenilir ve adil danışmanlarının olmaması ve iktidarın namussuzların eline düşmesi etkilidir. Bilahare halka eşit olarak uygulanması gereken adaletin riyakârlık ve hırsızlıkla kardeş olarak bozulması; şarabın bolluğu ve sarhoşluğun yayılması ve böylece Avarların akıllarını ve fizikî güçlerini yitirmeleridir. Son olarak ticaretin cazibesine kapılma: Avarların ticarete girişmesi, birini alıp diğerini vermesi, kardeşin kardeşi satması. Bunlar, efendimiz, bizim reziller rezili namussuzluğumuzun nedenleridir.”</p>
<p>Her şeyden önce Avarlar mağlubiyete alışkın değildi. 797 yılında ayaklandılar ve Franklar tekrar savaşa girişmek zorunda kaldı, yeniden gâlibiyetle taçlandı. 797 yılı sonunda Avar elçileri gene Büyük Karl’a sadakat yemini ettiler. Ancak 799’da isyan yeniden yükseldi, 802 yılında ise Frank memurlarını öldürdüler. Bu son parlamaydı: Franklar sadece güçlü silahlarla değil aynı zamanda yeni dünya görüşüyle gâlip gelmişlerdi. 798 yılında Zaltsburge’de piskoposluk kurdular ve Avarları Hıristiyanlığa geçirdiler. 805 Yılında kaganın kendisi de bu inancı benimsedi.</p>
<p>IX. yüzyılda Avarlar artık Tuna ardının küçük bir bölümünde yayılmışlardı, anlaşıldığı kadarıyla Vena ve Raba arasındaki topraklardı. Bazı araştırmacılara göre onların bölgeleri doğuda Slavlar ile temas kurdukları Pannonhalma’ya dayanıyordu.</p>
<p>Avarların Franklara elçi göndermeleri biçimindeki son hadise 823’e doğru husule gelmiştir. İmparatorluğun devlet meclisinde hiçbir zaman kudretiyle nam salan bir halk olmamış gibi Frankların ayaklarına kapanmışlardı. Yine 843 yılındaki Verden Anlaşması’nda Karl, imparatorluğu oğulları arasında bölüştürürken “Avar Krallığı”nı zikretmektedir.</p>
<p>“Povesti Vremennıh Let” (XII. yüzyıl), “Obrların mahvoluşundan sonra onların ne bir kabilesi ne de bir bakiyesi kaldı” demektedir. Avar Kaganlığı’nın çöküşünden yüz yıl sonra artık hakkında efsaneler üretilen bu halk eserlerde kudreti ve yüceliği (Avar- Obr kelimesinin anlamı bazı Batı Slav dillerinde “yüce” anlamına gelmektedir) ile anılıyordu.</p>
<p><a href="http://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Istvan ERDELYI</strong></span></a>
</p><p><a href="http://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> Rusçadan Çev.: <strong>Kürşat YILDIRIM</strong></span></a>
</p><p>İstanbul Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Tarih Bölümü. kursatyildirimtr@yahoo.com</p>
<p>Makale Yayın: Priroda, 1980, no. 11.</p>
<p>Kaynak: Türk Dünyası İncelemeleri Dergisi / Journal of Turkish World Studies, XIII/2 (Kış 2013),</p>
<hr>
<div><a href="https://www.altayli.net/avarlar-2.html#_ednref1" name="_edn1"><span>[1]</span></a><span> Bkz. <strong>Macaristan Arkeo lojisi</strong>, cilt- 1, M., 1980.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/avarlar-2.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> Alanlar hakkında bkz. A. M. Hazanov, “İscheznuvshiye Narodı, Sarmatı”, Priroda, 1978, no. 11.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/avarlar-2.html#_ednref3" name="_edn3"><sup>[3]</sup></a> Daha geçen yüzyılda araştırmacılar arasında Avarların Dağıstan kökeninin ihtimali ve Avarların yok oluşu üzerinde tartışmalar yapılmıştı. Bu tür faraziyeler doğruluk payı taşımaktadır. Tuna Avarlarının dili kesinlikle Türkçe idi, Dağıstan Avarlarının dili ise kendine has bir Kafkas dili idi. Dağıstan Avarlarının eski adı Maarulal idi ve bu iki halkın atası olduğu öne sürülmektedir. Fakat kadim yazarların bildirdiğine göre Serir (Dağıstan’ın eski adıdır) Avarlarının hükümdarları arasında Avar adlı biri vardı. Faraziye şu biçimdedir: Avar göçebeleri batıya aktılar, aynı zamanda bir kısmı Kuzey Dağıstan bozkırlarında kaldı, Serir’in siyasî hâkimiyetine girdiler veya siyasî bir ittifak kurdular ki payitahtları IX. yüzyıla kadar Tanusi (şimdiki Hunzah’ın yakınında)’de idi. Günümüz bazı araştırmacıları bu Avarların Dağıstan’a giren Hazar Kaganlığı’na eklemlendiğini varsaymaktadırlar; onların görüşüne göre bu iki halkın doğrudan bağlantısı ihtimal dâhilindedir; fakat tarihî veriler böyle bir faraziyeyi desteklememektedir.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/avarlar-2.html#_ednref4" name="_edn4"><sup>[4]</sup></a> Eski devirlerdeki atlar için bkz. V.B. Kovalevskaya, “Ahaltekintsı: Nasledstvo za Kotoroye Mı v Otvetye”, Priroda, 1982, no. 4.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/avarlar-2.html#_ednref5" name="_edn5"><sup>[5]</sup></a> XV.-XVII. yüzyılda runik yazısı Transilvanya’nın Macar dilli halkı Sekeller tarafından kullanılıyordu. XIII.-XIV. yüzyıla âit Macar kroniklerindeki bilgilere göre Sekeller Macaristan topraklarına Macarlardan önce gelmişlerdir. Sekellerin kullandığı runik yazının kökeni sarih değildir. Gelecekte Avarların ve Sekellerin atalarının yazıları bir ihtimal ortaya çıkacaktır: Bugün artık bilinmektedir ki runik yazı Doğu Avrupa’ya Merkezi Asya’dan VIII.-IX. yüzyılda gelmiş ve yaygın bir kullanıma kavuşmuştur.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Kubrat Han ve Büyük Bulgar Devleti’nin Kuruluşu</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/kubrat-han-ve-buyuk-bulgar-devletinin-kurulusu</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/kubrat-han-ve-buyuk-bulgar-devletinin-kurulusu</guid>
<description><![CDATA[ Kubrat Han ve Büyük Bulgar Devleti’nin Kuruluşu
Büyük (Magna) Bulgar Devleti’nin kurucusu olan ve 765-766 yıllarında ya­zıldığı tahmin edilen Bulgar Türklerine ait elde mevcut vesikaların en eski tarihlisi “Hakanlar Listesi”[1] diye tanınan Grekçe kronolojik kitabede 60 yıl hüküm sürdüğü[2], Dulo[3] sülalesine mensup olduğu, Şegur Veçem (Sığır yılı­nın üçüncü ayı)’de tahta geçtiği belirtilen ve Bulgar Türklerince ata kabul edilen Kubrat Han hakkında kaynaklardaki […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c48022775a.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:46 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Kubrat, Han, Büyük, Bulgar, Devleti’nin, Kuruluşu</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="591" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/12/Ali-Ahmetbeyoglu.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/kubrat-han-ve-buyuk-bulgar-devletinin-kurulusu.html">Kubrat Han ve Büyük Bulgar Devleti’nin Kuruluşu</a></p>
<p><a href="http://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Ali AHMETBEYOĞULU</strong></span></a>
</p><p>Büyük (Magna) Bulgar Devleti’nin kurucusu olan ve 765-766 yıllarında ya­zıldığı tahmin edilen Bulgar Türklerine ait elde mevcut vesikaların en eski tarihlisi “Hakanlar Listesi”<a href="https://www.altayli.net/kubrat-han-ve-buyuk-bulgar-devletinin-kurulusu.html#_edn1" name="_ednref1"><sup>[1]</sup></a> diye tanınan Grekçe kronolojik kitabede 60 yıl hüküm sürdüğü<a href="https://www.altayli.net/kubrat-han-ve-buyuk-bulgar-devletinin-kurulusu.html#_edn2" name="_ednref2"><sup>[2]</sup></a>, Dulo<a href="https://www.altayli.net/kubrat-han-ve-buyuk-bulgar-devletinin-kurulusu.html#_edn3" name="_ednref3"><sup>[3]</sup></a> sülalesine mensup olduğu, Şegur Veçem (Sığır yılı­nın üçüncü ayı)’de tahta geçtiği belirtilen ve Bulgar Türklerince ata kabul edilen Kubrat Han hakkında kaynaklardaki bilgiler yetersiz ve karışıktır.<a href="https://www.altayli.net/kubrat-han-ve-buyuk-bulgar-devletinin-kurulusu.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a> VI. asrın son çeyreğinde veya VII. asrın ilk yıllarında doğduğu tahmin edilen Kubrat Han’ın ailesi, çocukluğu, yetişmesi tespit edilememiştir.<a href="https://www.altayli.net/kubrat-han-ve-buyuk-bulgar-devletinin-kurulusu.html#_edn5" name="_ednref5"><sup>[5]</sup></a> Kaynaklarda Kubrat, Kovrat, Kuvrat, Kobrates, Kvuratos, Kovratos, Khubrat, Kubratos, Koubratos, Kobratog, Kourt, Kurt<a href="https://www.altayli.net/kubrat-han-ve-buyuk-bulgar-devletinin-kurulusu.html#_edn6" name="_ednref6"><sup>[6]</sup></a> şekillerinde geçen ismin; Gy. Nemeth, L. Bazin, P. B. Golden “toplamak, toplayan” yani halkı, devleti bir araya getiren manasına gelen Kubrat (Kobrat) ile alakalı<a href="https://www.altayli.net/kubrat-han-ve-buyuk-bulgar-devletinin-kurulusu.html#_edn7" name="_ednref7"><sup>[7]</sup></a>; A. Vambery, G. Feher, B. Szasz, V. Besevliev ise Türkçe “Kurt”dan ibaret olduğunu açıklamışlar­dır.<a href="https://www.altayli.net/kubrat-han-ve-buyuk-bulgar-devletinin-kurulusu.html#_edn8" name="_ednref8">[8]</a> Kubrat’ın istiklal mücadelesi için bir araya getirdiği Ogurlar (Bulgarlar), VII. Yüzyılın ilk yarısında Karadeniz ve Kuzey Kafkasya arasında dağınık halde idiler ve bir kısmı sınırları Karadeniz’e dayanan Göktürklere; bir kısmı ise Pannonia merkezli devlet kuran, hâkimiyetlerini Kafkaslara kadar genişle­ten Avarlara tâbi olarak yaşamaktaydılar. I. Göktürk Devleti’nin iç savaşlar sonucu zayıflayarak yıkılması, Avarların 626 yılındaki başarısız İstanbul ku­şatmasından sonra güç kaybetmesi üzerine Bulgarları oluşturan boylar beyle­rin yönetiminde müstakil hareket etmeye başlamışlardır.<a href="https://www.altayli.net/kubrat-han-ve-buyuk-bulgar-devletinin-kurulusu.html#_edn9" name="_ednref9">[9]</a></p>
<p>Böyle bir atmosferde gençlik yılları geçen Kubrat’ın karışık zamanda na­sıl bir görev ifa ettiği anlaşılamamaktadır. Fakat bu sıralarda Hun-Ogur (Hun-Bulgar) Beyi olan dayısı Organa (Origin)<a href="https://www.altayli.net/kubrat-han-ve-buyuk-bulgar-devletinin-kurulusu.html#_edn10" name="_ednref10"><sup>[10]</sup></a>’nın yanında bulunduğu ve yetiştiği tahmin edilmektedir<a href="https://www.altayli.net/kubrat-han-ve-buyuk-bulgar-devletinin-kurulusu.html#_edn11" name="_ednref11">[11]</a>. Fakat Nicephoros’un, 619 yılında kilise mese­lesini görüşmek üzere bir Hun-Bulgar Beyi’nin maiyetiyle birlikte İstanbul’a gelerek Hristiyanlığa kabul edilmesini rica ettiği, yanındakiler ve hanımlarının vaftiz edildiğini, kendisine ise İmparator tarafından Patrik ünvanı verildiğini söylemesi karışıklıklara yol açmıştır<a href="https://www.altayli.net/kubrat-han-ve-buyuk-bulgar-devletinin-kurulusu.html#_edn12" name="_ednref12">[12]</a>.</p>
<p>Nitekim maiyetiyle birlikte kilise meselesini görüşmek üzere İstanbul’a gelen Bey’in isminin kaydedilmemesi, onun kimliği ile alakalı değişik görüşle­rin ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Marquart başta olmak üzere birçokları Hun Beyi’nin Organa, Zlatarsky ve bazı ilim adamları ise Kubrat olduğunu iddia etmişlerdir. Beraberindekilerinin Hristiyanlığı kabul ettikleri belirtilir­ken Hun Beyi’nin vaftiz olduğu konusunda bir kayıt bulunmamaktadır. Bu sebeple kaynaktaki bilgilerden zorlamayla Hristiyan olduğu hükmü çıkarıldığı gibi, din değiştirmeyip kendi dininde kaldığı da kabul edilmiştir. Kendisine hediyeler verilen ve Patrik gibi yüksek bir ünvan tevdi edilen Beyin Bizans için oldukça ehemmiyet taşıdığı anlaşılmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/kubrat-han-ve-buyuk-bulgar-devletinin-kurulusu.html#_edn13" name="_ednref13"><sup>[13]</sup></a></p>
<p>Stratejik açıdan oldukça önemli olan Kırım’daki topraklarının güvenliği için Karadeniz’in Kuzeyi ve Azak civarındaki kabilelerle iyi ilişkiler içinde bulunan Bizans, Hristiyanlığın bu kabileler arasında yayılması için oldukça çok çaba sarf etmiştir. Nitekim Hunlar arasındaki misyonerlik faaliyetleri sonucunda Onogur Piskoposluğu tesis edilmiştir. Azak civarındaki bölgenin Göktürklere bağlı olan Hun-Bulgar Beyi, tebaası içindeki Hristiyanların dini meseleleriyle alakalı Bizans’la direk müzakerelerde bulunmuştur. Bu sebeple Nicephoros’un bahsettiği Beyin bu Hun-Bulgar Beyi ile aynı kişi olduğu talimin edilmektedir<a href="https://www.altayli.net/kubrat-han-ve-buyuk-bulgar-devletinin-kurulusu.html#_edn14" name="_ednref14"><sup>[14]</sup></a>.</p>
<p>626 yılında Avarların Sasaniler’le birlikte İstanbul kuşatmasında başarısız olmaları çok büyük prestij kaybetmelerine sebep olmuştur. Avar Devleti’nde merkezi otorite sarsılmış, iktisadi ve siyasi kriz baş göstermiştir. 630 yılında Avar Kağanı’nın ölümü de yeni Kağan’ın kim olacağı meselesini ortaya çı­karmış, Pannonia’da iç harp vukuu bulmuştur. Avarlara bağlı olan Bulgarlar, Kağan’ın ölümü üzerine yeni hükümdarın kendilerinden olması gerektiğini öne sürerek isyan etmişlerdir. 9000 kişilik bir kuvvetle Avar ordusuna karşı koyan Bulgar Beyi mağlup edilerek Pannonia’dan püskürtülmüştür. Yenilen Bulgar Beyi; kadın, çocuk ve sağ kurtulanlarla birlikte Bavyera bölgesine kaçmış, Frank Kralı Dagobert’ten sığınma talebinde bulunmuştur. Frank Kralı, ilk önce kışı geçirmeleri için Bulgar Beyi ve maiyetindekileri sınırlarına kabul etmiş, sonra kararını değiştirerek öldürülmelerini emretmiştir. Bulgar Beyi yanındakilerle Marco Vinedorum’a kaçarak Longabard Kralı Walluc’a sığınmıştır. Panonia’daki Bulgar isyanını yöneten ve ismi tespit edilemeyen kişinin Kutrigur Beyi olduğu anlaşılmışsa da, bu şahsın Organa veya bizzat Kubrat’ın kendisi olabileceği de iddia edilmiştir<a href="https://www.altayli.net/kubrat-han-ve-buyuk-bulgar-devletinin-kurulusu.html#_edn15" name="_ednref15">[15]</a>.</p>
<p>Bu ilk isyandan sonra Bulgarların mücadeleleri devam etmiştir. Dayısı Organa’nın yerine Hun-Bulgarlarının (Ogur-Bulgar) başına geçen Kubrat (Nıcephoros, Onogurların Hanı ifadesini kullanmıştır), Avarları mağlup edip Kuzey Karadeniz bölgesine göçe zorlayarak bu sahadaki Bulgarlar ile I. Gök­türk devletinin yıkılması sonucu serbest kalan Azak civarındaki Bulgarları (Ogur boyları Onogur, Otuzogur, Koturogurları) birleştirip 635 yılında Bü­yük (Magna) Bulgar Devleti’ni kurmuş ve devletin ilk Hanı olmuştur.<a href="https://www.altayli.net/kubrat-han-ve-buyuk-bulgar-devletinin-kurulusu.html#_edn16" name="_ednref16">[16]</a> Dev­letin kurulduğu coğrafya hakkında çeşitli görüşler ortaya atılmıştır. Araştırmacıları değişik sonuçlara ulaştıran bilgilerin kaynağını ise Theophanes, Nıcephoros ve bir Ermeni coğrafya kitabında yazılanlar oluşturmuştur. Bu konuda en geniş bilgilerin yer aldığı Theophanes’de şunlar kaydedilmiştir: “…Karadeniz’in kuzeyinde Maeotis gölünün ötes’inde, Sarmat topraklarında okyanus’a doğru uzanan bu sahada büyük İtil Nehri akar. Kafkas dağların­daki Daryal geçidinden geçen Don Nehri, İtil Nehri’ne yakındır. Maeotis gölünün yukarılarından değişik yönlere akan Don ve İtil’in yakınlarında Kuphis Nehri (umumiyetle bunun Kuban nehri olduğu düşünülmüştür) doğar, ve Necropiles ile Krioproson yakınlarında Pontus denizine dökülür. Maeotis gölünün doğu sahillerinde Phanagoria ötesinde Yahudiler yanında birçok halk yaşar. Bu gölün öte tarafında Bulgarların xistan balığı avladıkları Kuphis’in yukarı taraflarında Büyük Bulgar Devleti bulunur ve orada Bulgar­ların akrabaları Kotraglar yaşarlar…”<a href="https://www.altayli.net/kubrat-han-ve-buyuk-bulgar-devletinin-kurulusu.html#_edn17" name="_ednref17"><sup>[17]</sup></a>.</p>
<p>Nicephoros’da kısaca “…Hunlar ve Bulgarlar hakkında bir şeyler söyle­meliyiz. Maeotis gölünün civarında, Kuphis Nehri boyunca Büyük Bulgarlar yani Kotraglar yaşar…” demiştir<a href="https://www.altayli.net/kubrat-han-ve-buyuk-bulgar-devletinin-kurulusu.html#_edn18" name="_ednref18">[18]</a>.</p>
<p>Ermeni Ananias Sirakeçi İse, <em>Ermenistan Coğrafyasına Yeni Notlar</em> isimli kitabında şu bilgileri vermiştir: “…Sarmatyada, Keraunian ve Hipion dağlarının olduğu yerde Maeotis denizine dökülen beş nehir vardır. İki nehir Kafkasya’dan gelir. Biri, Kafkaslardan başlayan Maeotis’in kuzeybatısı ile Pontus arasına vaki Krax dağlarından dökülen Vallanis’dir. Diğeri ise Psevhros nehridir (Kuban’ın bir kolu) ve Bosphoros’u Nikops şehrinin bu­lunduğu yöreden ayırır. Onların kuzeyinde Türk ve Bulgar halkları yaşarlar. Bunlara Kupi-Bulgar, Duçi-Bulgar, Oghontor-Bulgar muhacirleri ve Çdar- Balkarlar denilirdi. Ptolemeus bu isimleri bilmezdi…”. Yine aynı kitap da “..Trakya’da iki dağ ve nehir vardır. Bunlardan biri altı kola ayrılan Tuna’dır. Bu nehir bir göl ve Pjuki denilen bir ada oluşturur. Bu adada, Avarları yenip Bulgar dağlarından geçerek Hazarlardan kaçan Kubrat’ın oğlu Asparuh ya­şar…”<a href="https://www.altayli.net/kubrat-han-ve-buyuk-bulgar-devletinin-kurulusu.html#_edn19" name="_ednref19">[19]</a></p>
<p>Kaynaklarda aktarılan bu bilgilerden yola çıkılarak Büyük Bulgar Devle­ti’nin nerede olduğu, konusunda değişik yerler gösterilmiştir. Bulgar ve Ogurlar arasında bir bağlantı olmadığını iddia ederek devletin batıda kurul­duğuna inanan Fr. Westberg ve J. Marquart dikkate alınmazsa<a href="https://www.altayli.net/kubrat-han-ve-buyuk-bulgar-devletinin-kurulusu.html#_edn20" name="_ednref20"><sup>[20]</sup></a>, Büyük Bul­gar Devleti’nin neşettiği yer hakkında ilk ciddi çalışmayı Gy. Moravcsik yapmış ve devletin Kuzey Kafkasya’da Kuban ve Don nehirleri arasındaki coğrafyada kurulduğunu söylemiştir<a href="https://www.altayli.net/kubrat-han-ve-buyuk-bulgar-devletinin-kurulusu.html#_edn21" name="_ednref21"><sup>[21]</sup></a>. Gy. Nemeth<a href="https://www.altayli.net/kubrat-han-ve-buyuk-bulgar-devletinin-kurulusu.html#_edn22" name="_ednref22"><sup>[22]</sup></a>, S. Szadeczky- Kordoss<a href="https://www.altayli.net/kubrat-han-ve-buyuk-bulgar-devletinin-kurulusu.html#_edn23" name="_ednref23"><sup>[23]</sup></a>, L. Ligeti<a href="https://www.altayli.net/kubrat-han-ve-buyuk-bulgar-devletinin-kurulusu.html#_edn24" name="_ednref24"><sup>[24]</sup></a>, Gs. Balint<a href="https://www.altayli.net/kubrat-han-ve-buyuk-bulgar-devletinin-kurulusu.html#_edn25" name="_ednref25"><sup>[25]</sup></a> gibi birçok Macar ilim adamı Moravcsik’in fikrini desteklemişlerdir. İstvan Zimonyi Karadeniz’in kuzey kıyılarında<a href="https://www.altayli.net/kubrat-han-ve-buyuk-bulgar-devletinin-kurulusu.html#_edn26" name="_ednref26"><sup>[26]</sup></a>, W. Pohl Azak Denizi’nin her iki yanında<a href="https://www.altayli.net/kubrat-han-ve-buyuk-bulgar-devletinin-kurulusu.html#_edn27" name="_ednref27"><sup>[27]</sup></a>, M. İ.- Artamanov Azak Denizi’nin Dnyeper’e, Don’dan Kuban’a kadar uzanan sahada<a href="https://www.altayli.net/kubrat-han-ve-buyuk-bulgar-devletinin-kurulusu.html#_edn28" name="_ednref28">[28]</a>, C. H. Beck de Büyük Bulgar Devleti’nin merkezinin Kuban olduğunu Don-Dnyeper arasında kurulduğunu söylemiştir<a href="https://www.altayli.net/kubrat-han-ve-buyuk-bulgar-devletinin-kurulusu.html#_edn29" name="_ednref29">[29]</a>. Ayrıca S. A. Romaşov batıdaki sınırların Dnyeper’e ulaştığını çünkü başlangıçta Don-Dnyeper arasında yaşayan Kutrigurların devlete katılmadıklarını düşünmüştür. I. S. Chichürov ise Büyük Bulgar Devleti’nin Azak Denizi’nin doğusundan Kuban Nehri’ne kadar uzanan sınırlı bir bölgede kurulduğunu iddia etmiştir. En son A. Rona-Tas ise Büyük Bulgar Devleti’nin Azak Nehrinin kuzeyindeki saha merkezli olmak üzere Dnyeper Bölgesi’nde kurulduğunu, sınırlarının doğuda Don boylarına, batıda ise Bug Nehri’ne dayandığını ortaya koymuştur<a href="https://www.altayli.net/kubrat-han-ve-buyuk-bulgar-devletinin-kurulusu.html#_edn30" name="_ednref30"><sup>[30]</sup></a>.</p>
<p>Kubrat ve Bulgarlara ait bilgiler kifayetsiz olduğundan devletin kesin sı­nırlanın belirlemek mümkün olamamaktadır. Fakat kaynaklardaki yazılanlar yanında, 1912 yılında bugünkü Ukrayna’da bulunan ve Kubrat Han’a ait olduğu düşünülen iki yüzük ile üzerindeki yazılardan yola çıkarak Andras Rona-Tas’ın yaptığı değerlendirmeler ve tespitlerin daha sağlıklı olduğunu düşünmekteyiz.</p>
<p>Kubrat Han devleti kurduktan sonra İstanbul’a elçi göndererek Bizans İmparatoru Herakleios (610-641)’la antlaşma imzalamıştır. Yeni kurulan bir devlet için bu oldukça önemli olmuştur. İmparator Herakleios Avarlara ve Avar-Sasani ittifakına karşı yeni bir müttefik bulması açısından Büyük Bulgar Devleti’nin varlığını kabul etmiş ve Kubrat Han’a hediyeler göndererek ona Patrik ünvanı vermiştir. Kubrat Han Herakleios’la yaptığı bu antlaşmaya ömür boyu sadık kalmıştır. Öyle ki, Herakleios’un Ölümünden sonra dul karısı Martina oğlu Herakkomos’la birlikte Konstantin’in, oğlu Konstan’a karşı taht mücadelesine girişmiş. Kubrat, Martina ve oğlunu sonuna kadar desteklemiştir<a href="https://www.altayli.net/kubrat-han-ve-buyuk-bulgar-devletinin-kurulusu.html#_edn31" name="_ednref31"><sup>[31]</sup></a>.</p>
<p>641 yılında Hazarlarla savaştığı anlaşılan ve yaptıkları hakkında daha faz­la malumat sahibi olmadığımız Kubrat Han’ın ölüm tarihi hakkında da deği­şik görüşler ortaya atılmıştır. Müttefiki, dostu Herakdeios’un ölümünden kısa süre sonra 641-647 yılları arasında öldüğü iddia edilmiştir<a href="https://www.altayli.net/kubrat-han-ve-buyuk-bulgar-devletinin-kurulusu.html#_edn32" name="_ednref32"><sup>[32]</sup></a>. Rona-Tas, Kubrat’a ait olduğu kabul edilen sikkelerden yola çıkarak en geç 650 yılında öldüğünü söylemiştir<a href="https://www.altayli.net/kubrat-han-ve-buyuk-bulgar-devletinin-kurulusu.html#_edn33" name="_ednref33"><sup>[33]</sup></a>. Kubrat’ın Göktürkler’den ayrılarak bağımsız Büyük Bulgar Devletini kurduğu tarihi 584 olarak kabul eden Zlatarsky 642’de<a href="https://www.altayli.net/kubrat-han-ve-buyuk-bulgar-devletinin-kurulusu.html#_edn34" name="_ednref34"><sup>[34]</sup></a>, G. Feher ise VII. yy. Ortalarında öldüğünü düşünmüşlerdir<a href="https://www.altayli.net/kubrat-han-ve-buyuk-bulgar-devletinin-kurulusu.html#_edn35" name="_ednref35"><sup>[35]</sup></a>. Bizans tarihçisi Theophanes’in Kubrat ’ın II. Konstans (641-668)’in batıya hareket ettiği za­manda öldüğünü kaydetmesi (hareketten önce mi sonra mı öldüğü belirsiz­dir)<a href="https://www.altayli.net/kubrat-han-ve-buyuk-bulgar-devletinin-kurulusu.html#_edn36" name="_ednref36"><sup>[36]</sup></a> Kubrat’ın ölüm tarihini 668-669 yılına kadar çıkarılmasına sebep olmuştur<a href="https://www.altayli.net/kubrat-han-ve-buyuk-bulgar-devletinin-kurulusu.html#_edn37" name="_ednref37"><sup>[37]</sup></a>. Bu bilgiden hareketle O. Pritsak, Kubrat’ın ölüm tarihi olarak 665 yılını vermiştir<a href="https://www.altayli.net/kubrat-han-ve-buyuk-bulgar-devletinin-kurulusu.html#_edn38" name="_ednref38">[38]</a> ki, daha sonraki hadiseler göze alındığında gerçeğe en yakın tarih olarak kabul edilmiştir<a href="https://www.altayli.net/kubrat-han-ve-buyuk-bulgar-devletinin-kurulusu.html#_edn39" name="_ednref39"><sup>[39]</sup></a>.</p>
<p>Büyük Bulgar Devleti kurucusunun ölümünden sonra fazla devam et­memiş, ayrılmayıp bir arada yaşamalarını tavsiye ettiği oğulları arasındaki çekişmeler neticesinde parçalanmaya başlamıştır. Bu dâhili mücadelelerin ne kadar sürdüğü ve Kubrat’ın ardından kurduğu devletin daha kaç yıl varlığını koruyabildiği tam olarak bilinmemektedir. L. N. Gumilev devletin 679’a kadar sürdüğünü söylemiş<a href="https://www.altayli.net/kubrat-han-ve-buyuk-bulgar-devletinin-kurulusu.html#_edn40" name="_ednref40"><sup>[40]</sup></a>, genel olarak da devletin 668-670 yılları arasında yıkıldığı tahmin edilmiştir<a href="https://www.altayli.net/kubrat-han-ve-buyuk-bulgar-devletinin-kurulusu.html#_edn41" name="_ednref41"><sup>[41]</sup></a>. Kubrat’ın, Theophanes<a href="https://www.altayli.net/kubrat-han-ve-buyuk-bulgar-devletinin-kurulusu.html#_edn42" name="_ednref42"><sup>[42]</sup></a> ve Nicephoros<a href="https://www.altayli.net/kubrat-han-ve-buyuk-bulgar-devletinin-kurulusu.html#_edn43" name="_ednref43"><sup>[43]</sup></a> un sadece üç tanesinin ismini kaydettiği beş oğlundan en büyüğü Batbayan, babasının isteği mucibince yerine tahta geçmiş, fakat iç mücadeleler sonucu devlet dağılmış ve ülkede kalanlarla kendisi, hâkimiyetleri Karadeniz’in kuzeyin’e kadar uzanan Hazarlar tarafından boyunduruk altına alınmıştır. İkinci oğul Kotragos Don’u geçerek o bölgeye yerleşmiş, ismi Kuber (Kuver) ol­duğu sanılan dördüncü oğul Tuna’yı aştıktan sonra Pannonia’ya göç ederek Avar hâkimiyetine girmiş, beşinci oğul İtalya’ya giderek Ravenna’lı Pentapolis’in topraklarına yerleşmiştir. Üçüncü oğul Asparuh ise Dnyeper İle Dnyester’i geçerek Tuna’nın denize dökülen kısmına yerleşmiş ve Tuna Bul­gar Devleti’ni kurmuştur<a href="https://www.altayli.net/kubrat-han-ve-buyuk-bulgar-devletinin-kurulusu.html#_edn44" name="_ednref44"><sup>[44]</sup></a>.</p>
<p>Hazarların Karadeniz’in kuzeyi ve Kafkaslar’daki ilerlemesi Büyük Bul­gar Devleti’nin yıkılmasında önemli bir etken olduğu gibi, Bulgarların dağıl­malarında da başrolü oynamıştır. Nitekim Göktürklerin çöküşü ile birlikte Batı’da güç kazanan ve Orta Asya’dan gelen göçlerle kalabalıklaşan, 66O’lı yılların başında Ermenistan’a giren Hazarların yükselişini Hazar Meliki Yu­suf (X. asır), mektubunda “V.n.nt.r” diye isimlendirdiği ve Hazarlardan daha kalabalık olduğunu söylediği Onogur-Bulgarların kovulmalarına bağlamıştır.<a href="https://www.altayli.net/kubrat-han-ve-buyuk-bulgar-devletinin-kurulusu.html#_edn45" name="_ednref45">[45]</a> Kubrat Han’dan geriye, Ukrayna’da Poltova Bölgesi’ndeki Mola Pereşçepino köyü yakınlarında Dnyeper Nehri’nin sol ayaklarından Vorskla Nehri’nin sol kıyısında ele geçen hâzineden başka birşey kalmamıştır. At koşum takımları, giysiler, Sasani-Bizans ve yerli el yapımı kap kacaklardan oluşan eşyalar Kubrat’ın mühim kişiliğini yansıtmıştır. Ayrıca bunlar arasında Bizans sikkelerine rastlanılması Bizansla olan dostluk ilişkilerinin göstergesi kabul edilmiştir. Hâzinenin çıkarıldığı mezarın Kubrat’a ait olduğu da düşü­nülmüştür.</p>
<p>Bu mezar yerinin Dnyeper’e kadar uzanan Büyük Bulgar sınırlarının en dış kenarında yer alması, akıllara çeşitli sorular getirmiştir. Kubrat Hazarlardan kaçtığı sırada yolda iken buralarda mı ölmüştür, yoksa bu bölgede zaman zaman Kubrat Han’ında kaldığı birçok Bulgar merkezlerinden birisi mi bulunmaktaydı? Her ne kadar Ermeni coğrafya kitapları Bulgar Devleti’nin dört merkezi parça­dan oluştuğunu söylemişseler de bunların yerini tam olarak tespit etmek müm­kün olamamıştır. Hangi sebepten gömülmüş olursa olsun mezar da bulunan bir Sasani gümüş kabı, Bizans ve Sasani gümüşleri, Avarlarınki İle de benzerlik gösteren altın kupalar, üzerinde Patrik Kubrat yazan iki yüzük (bunun Kubrat’ın hükümdarlık mührü olabileceği düşünülmüştür) gibi kıymetli eşyalar; bir bozkırlı Türk Beyi’nin şaşırtan kültürel-tarihi görüş açılarını, düşüncelerini, münasebetle­rini yansıtması bakımından oldukça ehemmiyetlidir.<a href="https://www.altayli.net/kubrat-han-ve-buyuk-bulgar-devletinin-kurulusu.html#_edn46" name="_ednref46">[46]</a></p>
<p>Netice olarak Azak civarında bulunan ve Göktürklere bağlı Onogurların ba­şında olan dayısı Organa’ın yanında yetişen ve onun ölümü üzerine yerine ge­çen, Onogurlar ile Kutrigurlar başta olmak üzere Karadeniz kıyılarındaki Ogurları (Bulgarları) birleştirip bir devlet kuran Kubrat, aynı zamanda kendisin­den sonra yeni bir Bulgar Etnogenez’i başlatmıştır ki, bütün bu boylar daha sonra tek bir isimle Bulgar olarak adlandırılmışlardır.</p>
<p><a href="http://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Ali AHMETBEYOĞULU</strong></span></a>
</p><p>İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü.</p>
<p><strong>Alıntı Kaynak:</strong> Karadeniz Araştırmaları Merkezi -KARAM Yıl: 2007 Sayı: 13</p>
<hr>
<div><span><strong>Dipnotlar:</strong></span></div>
<div><a href="https://www.altayli.net/kubrat-han-ve-buyuk-bulgar-devletinin-kurulusu.html#_ednref1" name="_edn1"><sup><span>[1]</span></sup></a><span> Bk. A. Ahmetbeyoğlu, “Bulgar Hakanlar Listesi”, <em>Tarih Enstitüsü Dergisi,</em> Sayı 14, s. 1-8.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kubrat-han-ve-buyuk-bulgar-devletinin-kurulusu.html#_ednref2" name="_edn2"><sup>[2]</sup></a> “Hakanlar Listesi’nde hükümranlık müddeti olarak verilen bu yılın Kubrat Han’ın ömür süresi olabileceği düşünülmüştür. Bk. O. Pritsak, <em>Die Buigarische Fürsteniİste,</em> VViesbaden 1955, s. 36 vd; L. Bazin, <em>Les Calendriers Türe Anciens et Medİevaux,</em> Lüle 1974 s. 661-673; V. Besevliev, <em>Protobulgarische Inschriften,</em> Berlin 1963, s. 318 vd.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kubrat-han-ve-buyuk-bulgar-devletinin-kurulusu.html#_ednref3" name="_edn3"><sup>[3]</sup></a> Dulo sülalesi Asya Hun Tanhusu Mo-tun (m.ö 209-174)’dan itibaren Hun Tanhuları yetiştiren Tu-ku ailesiyle aynıdır. Bu sebeple genelde Dulo sülalesine mensub olan Bulgar Hanları Asya Hun Tanhuları ile aynı köke bağlanır. Bk. O. Pritsak, aynı eser, s. 62-64; İ. Kafesoğlu, Türk Milli Kültürü, İstanbul 1984, s. 190-191.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kubrat-han-ve-buyuk-bulgar-devletinin-kurulusu.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> Kubrat döneminin en mühim kaynakları Bizans müverrihleri Theophanes (VIII. yy. İkinci yarısı­nı- IX. yy, İlk yarısı) ile Nicephoros(IX. Asır)’un eserleridir. Ayrıca Paulus Diaconus(VII. Asır), Thephylaktos Simokattes(VII. Asır) gibi Bizans yazarları ile Ermeni coğrafya kitaplarında da bilgiler bulunmaktadır. Ayrıntılı malumat için bk. Gy. Moravcsik, <em>Byzantinoturcica,</em> I, Berlin 1958, s. 456-59, 540-544; HN. Orkun, <em>Türk Tarihinin Bizans Kaynakları,</em> Ankara 1938, s. 23-31.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kubrat-han-ve-buyuk-bulgar-devletinin-kurulusu.html#_ednref5" name="_edn5"><sup>[5]</sup></a>W. Pohi, <em>Die Awaren,</em> Wien 1988, s. 268 vdd.. Hiçbir belgeye dayanmadan Kubrat’ın daha küçük yaşlarda dayısı tarafında İstanbul’a götürülerek Bizans sarayında eğitilip yetiştirildiği ve vaftiz olup Hristiyan olduğu iddia edilmiştir. Bunun yanında Kubrat’ın küçük yaşta değil de 635 yılından sonra dostu imparator Herakleios(610-641) tarafından vaftiz edildiği de söylenmiştir. Bk. St. Runciman, A. <em>History of the First Bulgarian Empire,</em> London 1930, s. 12 vdd.; Ch. Gerard, <em>Les Bulgares De La Volga et Les Slaves Du Danube,</em> Paris 1939, s. 37-38.; L. Bazin, <em>aynı eser,</em> s. 672. Bu iddialar fariziyeden öteye gidememiştir. Eğer Kubrat dedikleri gibi Hristiyan olsaydı bu çocuklarına da sirayet ederdi ve torunları Krum ile Omurtag ülkelerindeki Hristiyanlaştırma çabalarına önlem almazlardı. Bk. A. Ahmetbeyoğlu, “Omurtag Han (814- 831) <em>Türk Dünyası Tarih Dergisi, sayı</em> 34,1989, s.42-46.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kubrat-han-ve-buyuk-bulgar-devletinin-kurulusu.html#_ednref6" name="_edn6"><sup>[6]</sup></a> Gy. Morovesik, <em>Byzantinoturcica,</em> II, s. 161-162; JJ. Mikkola, “Die chronologie Der Türkschen Danoublgaren”,<em>Journal de la Sciete Finno-Ougrienne,</em> XXX, 2, 1930, s. 10,</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kubrat-han-ve-buyuk-bulgar-devletinin-kurulusu.html#_ednref7" name="_edn7"><sup>[7]</sup></a> Bk Gy. Nemeth, “Kobrat es Esperüch”, <em>Magyar Nyeiv,</em> XXVIII) 1932, s. 7 vd.; L. Bazin, <em>aynı eser,</em> s. 667-669; P. B. Golden, <em>Türk Halkları Tarihine Giriş,</em> (çev. O. Karatay), Ankara 2002, s. 202 n-69;T.Tekin, <em>Tuna Bulgarları ve Dilleri, Ankara</em> 1987,s.3.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kubrat-han-ve-buyuk-bulgar-devletinin-kurulusu.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> İ. Kafesoğlu, <em>Bulgarların Kökeni,</em> Ankara 1985, s 12-13; V. Besevliev, <em>aynı eser, s.</em> 316-320. Kubrat ismi, manası île alakalı görüşler ve Kubrat’a ait yüzükte ‘Patrik Kubrat’ ibaresinin yer alması neticesinde Kubrat’ın; II. Göktürk Devleti’nin kurucusu olan Kutluk’un Kağan ilan edildik­ten sonra İlteriş (Devleti-İli derleyip toparlayan) ünvanını alması gibi Bulgarları bir devlet çatısı altında toplamasından dolayı taşıdığı unvan olabileceğini düşünmekteyiz. Gerek Kubrat gerekse bunun haricinde kullandığı başka bir isim veya ünvan olup olmadığı konusunda hiçbir iz bulun­madığından kesin bir şey söylemek mümkün olamamaktadır.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kubrat-han-ve-buyuk-bulgar-devletinin-kurulusu.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> A. Stratos, <em>Byzantine Empire İn the Seventh Century, IV,</em> Amsterdam 1978, s. 98; Z. V. Togan, <em>Umumi Türk Tarihine Giriş,</em> İstanbul 1981, s. 155; L. N, Gumilev <em>Eski Türkler, (çev. A.</em> Batur), İstanbul 1999, s. 258-59; O. Karatay,”Kuber Han’ın Göçü ve Türk İsimli Sırp Kralla­rı”, <em>Bilig,</em> 18,2001,5.34-35.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kubrat-han-ve-buyuk-bulgar-devletinin-kurulusu.html#_ednref10" name="_edn10"><sup>[10]</sup></a> Kubrat Han’ın dayısı olan (P.B,Golden’e göre amcası) Organa’nın Göktürklerin batıdaki Prens­lerinden Çin kaynaklarında geçen Mo-ho-t’un hou ile aynı kişi olduğu söz konusu edilmiştir. Azak civarındaki Bulgarların başında olan şahsın ünvanının Mo-ho-t’un hou, adının ise Organa veya Urağan olduğu Tulular ve Bulgarların başına geçerek Göktürklere İsyan ettiği, Hazarlarla savaştığını ve Çungarya’daki savaşlar esnasında 631 yılında hayatını kaybettiği belirtilmiştir. Ayrıca Kubrat’ın genellikle kabul edildiği gibi kız kardeşinin oğlu değil, hanımı tarafından yeğeni olduğu da vurgulanmıştır. Bk. M. İ. Artamanov, <em>Hazar Tarihi,</em> 217; A. Taşağıl, <em>Göktürkier,</em> Ankara 1995, s. 93, 110; St. Runciman, <em>A. History ofîhe First Bulgarian Empire,</em> London 1930, s. 14- 15;P.B.Golden, Hazar Çalışmaları,(çev. E.Ç,Mızrak), İstanbul 2006, s.55.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kubrat-han-ve-buyuk-bulgar-devletinin-kurulusu.html#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> Johannes Camenita, <em>De Excidio Thesalonicensi,</em> Bonnua, s. 495-496; W. Pohl, <em>Die Awaren, </em>s. 271; Gantscho Tzenoff, <em>Goten Öder Bulgaren,</em> Leipzig 1915, s. 184-202; St. Runciman, <em>A. History ofthe First Bulgarian Empire</em> s. 14-15.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kubrat-han-ve-buyuk-bulgar-devletinin-kurulusu.html#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> <a href="https://www.altayli.net/bulgarlar-ve-ogurlar.html">I. Zimonyt, <em>Bulgarlar ve Ogurlar,</em> bk <em>Türkler,</em> Cild 2</a>, Ankara 2002, s. 610-11; Gy. Moravcsik, “Zur Geschichte Der Onoguren”, <em>Ungarischen Jahrbücher,</em> 10, 1930, s. 70-82; V. Besevliev, <em>Die Protobulgarische Periode Der Buigarischen. Geschichte,</em> Amsterdam 1980, s. 146 vdd. ;A. Avenarius, <em>Die Awaren in Europa,</em> Amsterdam 1974, s, 255.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kubrat-han-ve-buyuk-bulgar-devletinin-kurulusu.html#_ednref13" name="_edn13"><sup>[13]</sup></a> I. Zimonyt, <em>Bulgarlar ve Ogurlar,</em> bk <em>Türkler,</em> Cild 2, Ankara 2002, s. 610-11; Gy. Moravcsik, “Zur Geschichte Der Onoguren”, <em>Ungarischen Jahrbücher,</em> 10, 1930, s. 70-82; V. Besevliev, <em>Die Protobulgarische Periode Der Buigarischen. Geschichte,</em> Amsterdam 1980, s. 146 vdd. ;A. Avenarius, <em>Die Awaren in Europa,</em> Amsterdam 1974, s, 255.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kubrat-han-ve-buyuk-bulgar-devletinin-kurulusu.html#_ednref14" name="_edn14"><sup>[14]</sup></a> M.İ. Artamanov, <em>aynı eser,</em> s. 214; A, Avenarius, <em>aynı eser, s.</em> 157; G.-Ostorgorsky, <em>Bizans Devleti Tarihi,</em> (çev. F. Işıltan), Ankara 1986, s. 97.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kubrat-han-ve-buyuk-bulgar-devletinin-kurulusu.html#_ednref15" name="_edn15">[15]</a> J, Jarnut, <em>Geschichte Der Langobarden,</em> Stutgart 1982, s. 60 vd. ; W. Pohi, <em>aynı eser,</em> s. 269- 270; V. Besevliev, <em>aynı eser,</em> s. 156-157;P.B.Golden, <em>Hazar Çalışmaları,</em> s.57;O.Karatay, <em>aynı makale,</em> s.36-37.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kubrat-han-ve-buyuk-bulgar-devletinin-kurulusu.html#_ednref16" name="_edn16">[16]</a> <em>Nicephoros,</em> s. 24; W. Pohi, <em>Die Avvaren,</em> s. 272-73; A. Toynbee, <em>Constantine Porphrogenİtus and his World,</em> London 1973, s. 437-440; H. Memişoğlu, ‘‘Bulgarların menşei ve oluşumları”, <em>Türk Dünyası Araştırmaları, S.</em> 71, 1991, s. 60-61. Kubrat’ın Büyük Bulgar Devleti’ni kurup Han olmadan önce “Hakanlar Listesi”‘nde Ermi ailesine(Dulo’ya evlenme yolu İle bağlanan ve hanım tarafından akrabalık vasıtasıyla oluşan’soy) mensub ve bir hüküm sürdüğü belirtilen Gostun diye birinden bahsedilmiştir. Hakkında hiçbir malumat bulunmayan Gostun’un Organa’nın Genel Valisi veya Organa’nın ölümünden sonra kısa bir müddet Hun Ogur-Bulgarların başında bulunulmuş olabileceği yahut bizzat Organa’nın kendisi olduğu düşünülmüştür. L. Bazin, <em>aynı eser, </em>s. 661; V. Besevliev, <em>aynı eser, s,</em> 317; M. İ. Artamanov, <em>aynı eser, s.</em> 218; G. D. O. Pritsak, <em>aynı eser,</em> s. 38; İ. Zimonyi, <em>aynı eser,</em> s. 610.Ayrıca’Kubrat Han’ın istiklallerini ilan etmeden önce dayısının bağlı olduğu Göktürklere değil, Avarlara tâbi olduğu söylenmiştir. Bk.P. B.Golden, <em>Hazar Çalışmaları,</em> s.55;O.Karatay, <em>aynı makale,</em> s.37.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kubrat-han-ve-buyuk-bulgar-devletinin-kurulusu.html#_ednref17" name="_edn17"><sup>[17]</sup></a> Theophones Confessor, <em>Chronographia,</em> (neşr. Kari de boor), Leipzig 1883, s. 356-357.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kubrat-han-ve-buyuk-bulgar-devletinin-kurulusu.html#_ednref18" name="_edn18">[18]</a> <em>Nicephoros,</em> s. 24.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kubrat-han-ve-buyuk-bulgar-devletinin-kurulusu.html#_ednref19" name="_edn19">[19]</a> <em>http//groznijat.tripod.com/Bulgar.</em></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kubrat-han-ve-buyuk-bulgar-devletinin-kurulusu.html#_ednref20" name="_edn20"><sup>[20]</sup></a> Gy. Moravcsik, “Zur <em>Geschichte der Onoguren”,</em> s. 72.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kubrat-han-ve-buyuk-bulgar-devletinin-kurulusu.html#_ednref21" name="_edn21"><sup>[21]</sup></a> <a href="https://www.altayli.net/kubrat-hanin-buyuk-bulgar-devleti.html">A. Röna-Tas, <em>Kubrat Han’ın Büyük Bulgar Devleti,</em> bk <em>Türkler,</em> Cild 2, s. 625.</a></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kubrat-han-ve-buyuk-bulgar-devletinin-kurulusu.html#_ednref22" name="_edn22"><sup>[22]</sup></a> Gy. Nemeth, <em>A Foglalö M agyarsâg Kİakulâsa,</em> Budapest 1930, s. 175 vd..</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kubrat-han-ve-buyuk-bulgar-devletinin-kurulusu.html#_ednref23" name="_edn23"><sup>[23]</sup></a>  S. Szâdecky-Kardoss, “Kuvrat Fiânak Kubernek a Törtenete es az Avar-Kori Leletanyak” <em>Antik Tanumanyak,</em> 15, 1975, s. 270-71; Aynı Müellif, <em>Az Avar Törtenelem Forrasai</em> 557- tol 806 ig, Szeged, 1992, s. 212-213.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kubrat-han-ve-buyuk-bulgar-devletinin-kurulusu.html#_ednref24" name="_edn24"><sup>[24]</sup></a>  L. Ligeti, <em>A Magyar Nyelv Török Kapcsolotai a Hanfoglalâs Eiött es az Arpada-Korban, </em>Budapest 1986, s. 345-352.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kubrat-han-ve-buyuk-bulgar-devletinin-kurulusu.html#_ednref25" name="_edn25"><sup>[25]</sup></a> Cs. Bâlint, “Nochmals uber Die Identifizierung Des Grabes Von Kuvrat”, <em>Ada Orientalia,</em> 42, 1988, s.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kubrat-han-ve-buyuk-bulgar-devletinin-kurulusu.html#_ednref26" name="_edn26"><sup>[26]</sup></a>I. Zimonyi, <em>aynı eser,</em> s. 611.     ‘</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kubrat-han-ve-buyuk-bulgar-devletinin-kurulusu.html#_ednref27" name="_edn27"><sup>[27]</sup></a> W. Pohl, <em>Die Awaren,</em> s. 271-72.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kubrat-han-ve-buyuk-bulgar-devletinin-kurulusu.html#_ednref28" name="_edn28">[28]</a> M. İ. Artamanov, <em>aynı eser,</em> s. 210, 222.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kubrat-han-ve-buyuk-bulgar-devletinin-kurulusu.html#_ednref29" name="_edn29">[29]</a> H. Beck, “Avvaren”, <em>Fteallexikon der Germanischeri Altertumskunde,</em> 2, 1, 1967, s, s. 527 vdd…</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kubrat-han-ve-buyuk-bulgar-devletinin-kurulusu.html#_ednref30" name="_edn30"><sup>[30]</sup></a> A. Röna-Tas, “Where Was Khuvrat’s Bulgharia?”, Acfa <em>Grientalia,</em> 53, Sayı 20, 1-2, 2000, s. 1-16.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kubrat-han-ve-buyuk-bulgar-devletinin-kurulusu.html#_ednref31" name="_edn31"><em><sup><strong>[31]</strong></sup></em></a><em> Nicephoros,</em> s. 25; Ch. Gerard, <em>aynı eser,</em> s. 40; i. Böna, <em>Das erste Auftreten derBuigaren im Karpatenbecken,</em> bk <em>Studia Turco-Hungarica,</em> Budapest 1981, s. 105-107; S. Szadeczky- Kardoss, “Kutruguroİ Onaguraİ; Ugoroi:”, <em>Paulys Realencyclopadie Derclassichen Attertumswissenschaft,</em> XII, 1970, s. 904; A. Stratos, <em>Byzantine Empire in the Seventh Centuy, II,</em> s. 136; J. Werner, <em>Der Grabfund Von Maiaja Prescepina und Kuvrat Kağan Der Bulgaren, </em>München 1984, s. 39; E. Chrysos, <em>Byzantine Diplomacy A. D. 300-800: Means and Ends, </em>Byzantine Diplomacy Vanorum, 1991, s. 25-30; D. Obolanesky, <em>The Byzantine Commonvveaith, </em>Oxford 1966, s. 89. Kubrat’a Herakleios tarafından Patrik unvanı verilmesi Bizans için Kubrat’ın ne kadar ehemmiyet taşıdığını ve 619 yılında Nicephoros’un bahsettiği İstanbul’a gelen ve Patrik ünvanıyla taltif edilen kişinin de Kubrat olamayacağını ortaya koymuştur (aynı kişiye bir ünvan iki kere verilemeyeceğinden).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kubrat-han-ve-buyuk-bulgar-devletinin-kurulusu.html#_ednref32" name="_edn32"><sup>[32]</sup></a> A. Röna-Tas, IV/ıere VVas <em>Khuvrat’s Bulgaria?,</em> s. 6; T. Tekin <em>Tuna Bulgarları ve Dilleri.</em> Anka­ra 1987, s. 33; L. Bazin, <em>aynı eser,</em> s. 680-682; A. Stratos, aynı eser, s. 99.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kubrat-han-ve-buyuk-bulgar-devletinin-kurulusu.html#_ednref33" name="_edn33"><sup>[33]</sup></a> A. Röna-Tas, <em>aynı makale,</em> s. 7.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kubrat-han-ve-buyuk-bulgar-devletinin-kurulusu.html#_ednref34" name="_edn34"><sup>[34]</sup></a> M. İ. Artamanov, <em>Hazar Tarihi,</em> s. 219.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kubrat-han-ve-buyuk-bulgar-devletinin-kurulusu.html#_ednref35" name="_edn35"><sup>[35]</sup></a> G. Feher, <em>Bulgar Türkleri Tarihi,</em> Ankara 1985, s. 31.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kubrat-han-ve-buyuk-bulgar-devletinin-kurulusu.html#_ednref36" name="_edn36"><em><sup><strong>[36]</strong></sup></em></a><em> Theophones,</em> s. 273.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kubrat-han-ve-buyuk-bulgar-devletinin-kurulusu.html#_ednref37" name="_edn37"><sup>[37]</sup></a> W. Pohl, <em>Die Awaren,</em> s. 271; A, Stratus, <em>aynı eser,</em> s: 165.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kubrat-han-ve-buyuk-bulgar-devletinin-kurulusu.html#_ednref38" name="_edn38">[38]</a> O. Pritsak, <em>Die Bulgarischhe Fürsteniiste,</em> ş-191-192.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kubrat-han-ve-buyuk-bulgar-devletinin-kurulusu.html#_ednref39" name="_edn39"><sup>[39]</sup></a>İ. Kafesoğlu, <em>Bulgarların Kökeni,</em> s. 15; İ. Zimonyi, <em>Bulgarlar ve Ogurlar,</em> s. 611.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kubrat-han-ve-buyuk-bulgar-devletinin-kurulusu.html#_ednref40" name="_edn40"><sup>[40]</sup></a> L. N, Gumilev, <em>Eski Türkler,</em> s. 258-259.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kubrat-han-ve-buyuk-bulgar-devletinin-kurulusu.html#_ednref41" name="_edn41"><sup>[41]</sup></a> I. Bona, <em>aynı eser,</em> s, 107; Gy. Laszîö, <em>Kovrât Kagân Fiinak Törtenetâhez Magyar Östörteneti Tanuimanyâk,</em> Budapest 1977, s. 225 vdd..; J, VVerner, <em>aynı eser,</em> s. 9-16; W, Pohl, <em>Die Awaren, </em>s. 271 vd..</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kubrat-han-ve-buyuk-bulgar-devletinin-kurulusu.html#_ednref42" name="_edn42"><em><sup><strong>[42]</strong></sup></em></a><em> Theophones,</em> s. 357-358.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kubrat-han-ve-buyuk-bulgar-devletinin-kurulusu.html#_ednref43" name="_edn43"><em><sup><strong>[43]</strong></sup></em></a><em> Nicephoros,</em> s. 1-12?</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kubrat-han-ve-buyuk-bulgar-devletinin-kurulusu.html#_ednref44" name="_edn44"><sup>[44]</sup></a>  M. İ. Artamanov, <em>aynı eser,</em> s. 223 vd; İ. Zimonyi, <em>aynı eser,</em> s. 611-612; S. Szâdeczky- Kardoss, <em>Kutruguroi;Onoguroi; Uguroi:,</em> s. 218-19; Christian Gerard, <em>Les Bulgares De La Voiga et Les Slaves Du Danube,</em> s. 49 vd..; Z. Miftakov, <em>İlk Bulgar Devlet Oluşumları</em> bk <em>Türkler,</em> Cild 2, s. 623;O.Karatay,ayn/ makale,s.37,-43. Bu arada Kubrat’ın en büyük oğlu Batbayan’ın “Hakanlar Listesi’”ndeki Vezmer’le aynı şahıs olduğu iddia edilmiştir. Bk A. Ahmetbeyoğlu, Bulgar Hakan-lar Listesi, s. 3; W. Pohi, Die Awaren, s. 274 vd; Gy. Szekely, La Conquete Turcobulgare et la Fondation de L’etat Bulgare, Studia Turco-Hungarica, s. 9-10; P.B.Golden, Hazar Çalışmaları, s.56.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kubrat-han-ve-buyuk-bulgar-devletinin-kurulusu.html#_ednref45" name="_edn45">[45]</a> D. M. Duniop, History of the Jewish Khazars Newyork 1956, s. 56 vd.; P. B. Golden, Khazar Sludİes, I, Budapest 1980, s. 45; M. I. Artamanov, Hazar Tarihi, s. 231.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kubrat-han-ve-buyuk-bulgar-devletinin-kurulusu.html#_ednref46" name="_edn46">[46]</a> 46     W. Pohl, aynı eser, s. 272 vd.; J. Werner, aynı eser, s. 43-44; Cs. Bâlînt, “Zur ldentifîzierung des Grabes Von Kuvrat”, Açta Archalogia Hungarİca, 30, 1978, s. 209-223; Aynı Müellif, Die Archâlogie Der Steppe Steppenvölker zwischen Wolga und Danau Vom 6. bis Zum 9. Jahrhundert, Wien 1988, s. 91-98; A. Röna-Tas, Hungarions and Europe İn the middle Ages, an Introduction to Early Hunganan History, Budapest 1999, s. 218.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>TÜRK Adının Ortaya Çıkışı, Anlamı ve Yayılışı</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/turk-adinin-ortaya-cikisi-anlami-ve-yayilisi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/turk-adinin-ortaya-cikisi-anlami-ve-yayilisi</guid>
<description><![CDATA[ TÜRK Adının Ortaya Çıkışı, Anlamı ve Yayılışı
Eski kavimlerin tarih ve kültürlerinin belirlenmesinde antropolojik, arkeolojik ve filolojik kaynaklardan yararlanılmaktadır. Türk tarih ve kültürünün ortaya çıkarılmasında yazılı ve yazısız olarak da gruplandırabileceğimiz bu kaynaklar önemli bir yer tutmaktadır. Arkeolojik kaynaklar Türklerin tarih öncesi devirlerinin aydınlatılması için başlıca kaynaklardır. Yazılı kaynakların kullanılmaya başlaması ile arkeolojik kalıntı ve buluntular ikinci planda kalmaktadır. Ancak, Türk tarih […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4800dcb20.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:46 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>TÜRK, Adının, Ortaya, Çıkışı, Anlamı, Yayılışı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/08/Umut-Uren.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/turk-adinin-ortaya-cikisi-anlami-ve-yayilisi.html">TÜRK Adının Ortaya Çıkışı, Anlamı ve Yayılışı</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. İlhami DURMUŞ</strong></span></a>
</p><p>Eski kavimlerin tarih ve kültürlerinin belirlenmesinde antropolojik, arkeolojik ve filolojik kaynaklardan yararlanılmaktadır. Türk tarih ve kültürünün ortaya çıkarılmasında yazılı ve yazısız olarak da gruplandırabileceğimiz bu kaynaklar önemli bir yer tutmaktadır. Arkeolojik kaynaklar Türklerin tarih öncesi devirlerinin aydınlatılması için başlıca kaynaklardır. Yazılı kaynakların kullanılmaya başlaması ile arkeolojik kalıntı ve buluntular ikinci planda kalmaktadır. Ancak, Türk tarih ve kültürü araştırmalarında yazılı kaynakların yanında arkeolojik buluntulardan da yararlanmaktadır.</p>
<p>Türk tarih ve kültürü araştırmalarında Gök Türk dönemi özel bir yer tutmaktadır. Hem daha önceki dönemlerin aydınlatılması hem de sonraki dönemlerin aydınlatılmasında bir çıkış noktası olarak kabul görmektedir. Gök Türk dönemi Türklerin sosyal, siyasi, iktisadi, hukuki ve askeri yapılarının öğrenilmesinde olduğu gibi Türk adının ortaya çıkışı anlamı ve yayılışına ışık tutmak açısından da büyük önem taşımaktadır. Gök Türklere ait yazılı belgeler, arkeolojik kalıntılar ve bu kalıntılar arasında duvar resimleri ile taşlar üzerine yapılmış kabartmalar sayesinde Türk adı aydınlatılabilmektedir.</p>
<h3><span>Türk Adının Ortaya Çıkışı</span></h3>
<p>Türkler tarih öncesi devirlerden başlamak üzere çok geniş coğrafyalara yayılmak suretiyle varlıklarını sürdürmüşlerdir. Tarihi kayıtlarla birlikte onlar çeşitli adlarla anılmışlardır. Ön Asya’da Sümer, Subar, Kut, Elam, Kas, Hurri, Hatti ve Urartu adları Türkler ya da Türk kültür çevresiyle bağlantılı kavim adları olarak oraya çıkmışlardır<a href="https://www.altayli.net/turk-adinin-ortaya-cikisi-anlami-ve-yayilisi.html#_edn1" name="_ednref1"><sup>[1]</sup></a>. Aynı şekilde Etrüsk,<a href="https://www.altayli.net/turk-adinin-ortaya-cikisi-anlami-ve-yayilisi.html#_edn2" name="_ednref2"><sup>[2]</sup></a> Kimmer, Saka (İskit), Sirak, Hun ve Sabar adları da Türk kültür dairesi içinde yer almışlardır<a href="https://www.altayli.net/turk-adinin-ortaya-cikisi-anlami-ve-yayilisi.html#_edn3" name="_ednref3"><sup>[3]</sup></a>. Türk adının kullanımından sonra da Bulgar, Türgiş, Uygur, Peçenek, Hazar, Oğuz, Karluk, Kimek, Kıpçak, Yakut (Saha/Saka) adları da aynı çerçevede değerlendirilebilir. Hatta eski dönemlerden günümüze Kazak, Kırgız, Uygur, Yakut (Saka) adları değişime uğramadan kullanılagelmiştir.</p>
<p>Yukarıda adları geçen kavimlerin bir kısmının dili ile Türkçe arasında bağlantı kurulmuş olmasına ve hatta önemli bir kısmının dilinin doğrudan Türkçe olmasına rağmen, kavim adı olarak Türk adının kullanılmadığı görülmektedir. Türk adına ilk kez Gök Türk dönemine ait milli kaynaklarda rastlanılmaktadır. Köl, Tigin, Bilge Kağan<a href="https://www.altayli.net/turk-adinin-ortaya-cikisi-anlami-ve-yayilisi.html#_edn4" name="_ednref4"><sup>[4]</sup></a>, Bilge Tonyukuk<a href="https://www.altayli.net/turk-adinin-ortaya-cikisi-anlami-ve-yayilisi.html#_edn5" name="_ednref5"><sup>[5]</sup></a>, Ongin<a href="https://www.altayli.net/turk-adinin-ortaya-cikisi-anlami-ve-yayilisi.html#_edn6" name="_ednref6"><sup>[6]</sup></a> ve Köl İç Çor<a href="https://www.altayli.net/turk-adinin-ortaya-cikisi-anlami-ve-yayilisi.html#_edn7" name="_ednref7"><sup>[7]</sup></a> yazıtlarında Türk adı yer almaktadır. Köl Tigin ve Bilge Kağan yazıtlarında “Türük” şeklinde geçen ad çift heceli, Bilge Tonyukuk, Ongin ve Köl İç Çor yazıtlarında ise “Türk” şeklinde yazılmış olup, tek hecelidir. Bu durum da Türk adı Gök Türk döneminde hem “Türük” hem de “Türk” olmak üzere iki şekilde kullanılmaktaydı. Dolayısıyla milli kaynaklardan hareketle Türk, Türük adının kullanımı Gök Türk döneminden önce olmayıp, bu dönem dikkate alındığında bir “terminus ante quem’dir. Başka bir ifadeyle milli kaynaklarda Türk adı Gök Türk dönemi ile başlamakta ve sonraki zaman sürecinde kesintisiz devam etmektedir.</p>
<p>Türk tarih ve kültürü üzerine çalışan bilim adamları adı “T” ile başlayan kavimlerle Türkler ve “Türk” adı arasında bağlantı kurmaya çalışmışlardır. Öncelikle Çin kaynaklarında geçen “Tu-kue” adı üzerinde durulmuştur. Çinliler Türkler için “Tu-kue” adını kullanmışlardır. Bu adın çift heceli olmasından hareketle Türk’ün çoğulu olan “Türküt” adına karşılık gelebileceği ifade edilmektedir. Hatta eski Türkçe’de “t” ile bazı kelimelerin çoğul yapıldığı belirtilmektedir. Buna misal olarak oglan kelimesinin çokluk şekli oglıt, tigin sözünün çokluk şekli tigit, Tarkan sözünün çokluk şekli olarak tarkat gösterilmektedir. Buna göre Türküt sözü bir çokluk şekil ise bunun teklik şeklinin Türkün olması gerektiği de belirtilmektedir. Bu durumda “Türk, “Türük” sözleri yanında “Türkün” ve çoğulu “Türküt” sözlerine de yer verilmiş olmaktadır<a href="https://www.altayli.net/turk-adinin-ortaya-cikisi-anlami-ve-yayilisi.html#_edn8" name="_ednref8"><sup>[8]</sup></a>. Çince “Tu-Kue” adı Türkçe “Türküt” ya da “Türük adının karşılığı olarak kullanılmıştır. Çoğul ya da tekil olma durumu bir yana bu isim Türkçe “Türk” adına karşılık gelmekte olup, Türklerden Çinlilere geçmiştir. Türkçe belgelerde hem Türk hem de Türük adından söz edilirken “bodun” kelimesi ile birlikte kullanılmaları da Çin belgelerinde bu adın neden çoğul şekilde geçtiğini açıklar mahiyettedir.</p>
<p>Çinlilerin Türklerle uzun zaman diliminde sosyal, siyasi, hukuki, askeri ve kültürel bağlantıları olmuştur. Bu kapsamda Çin kaynaklarında Doğu Hunlarından Cong ve Tik adlı iki kavimden söz etmektedirler. Eski Çince’de “r” sesi olmadığı için Çinliler “r” li kelimeleri dillerinde telaffuz etiklerinde ya bu sesi atarlar veya bunun yerine “l” sesi koyarlardı<a href="https://www.altayli.net/turk-adinin-ortaya-cikisi-anlami-ve-yayilisi.html#_edn9" name="_ednref9"><sup>[9]</sup></a>. Bu itibarla Çincedeki “Tik” sözünün Türkçe “Türk” sözünün karşılığı olabileceği ileri sürülmüş bulunmaktadır<a href="https://www.altayli.net/turk-adinin-ortaya-cikisi-anlami-ve-yayilisi.html#_edn10" name="_ednref10"><sup>[10]</sup></a>.</p>
<p>Türk adının M.S. 6. yüzyılın ortasında Gök Türkler tarafından kurulmuş olan devlet (552-744) ile ortaya çıktığı kabul olunmaktadır. Bu itibarla Türk adı ilk olarak 542 yılında Çin kaynaklarında görünmektedir<a href="https://www.altayli.net/turk-adinin-ortaya-cikisi-anlami-ve-yayilisi.html#_edn11" name="_ednref11"><sup>[11]</sup></a>. Bilge Tonyukuk yazıtında 725, Köl Tigin yazıtında 732, Bilge Kağan yazıtında 735 yılında Türkçe olarak “Türk” adı geçmektedir<a href="https://www.altayli.net/turk-adinin-ortaya-cikisi-anlami-ve-yayilisi.html#_edn12" name="_ednref12"><sup>[12]</sup></a>. Türk adının başka kaynaklarda da geçtiği belirtilmiş, bilim adamları Grek kaynaklarında geçen Thrak, Targita, Tyrkae, Hint kaynaklarında geçen Turukha, Turuşka, Ön Asya’da çivi yazılı metinlerdeki ülke adı Turki kelimesi ile Asurca çivi yazılı belgelerde geçen Turukku ve hatta Tevrat’taki Togharına adı ile “Türk” adının bağını kurmaya çalışmışlardır<a href="https://www.altayli.net/turk-adinin-ortaya-cikisi-anlami-ve-yayilisi.html#_edn13" name="_ednref13"><sup>[13]</sup></a>. Bu durumda Türk adının Türk ve Çin kaynakları dışında Akad, Asur, Hint ve Grek kaynaklarında aranmaya çalışıldığı da görülmektedir. Ancak kronolojik ve kültürel açıdan bir takip sırası verilememekte ve birbirlerinden bağımsız olarak ele alınan isimlerin Türk adı olabileceğinden öte başka bir görüş ortaya konulamamaktadır. Bu nedenle yeni belge ve bilgilere ihtiyaç duyulduğu anlaşılmaktadır.</p>
<h3><span>Türk Adının Anlamı</span></h3>
<p>Tarihte “Türk” adına birçok manalar verilmiştir. Bu tür manalandırmalar Gök Türk dönemine kadar uzanmaktadır. Gök Türk dönemindeki Sui-Şu adlı Çin kaynağında Tu-kie sözünün Türk dilinde miğfer anlamına geldiği belirtilmektedir. Bu kaynağa göre, Türkler adlarını, Altay bölgesinde, eteklerinde oturdukları, miğfer biçiminde yükselen dağın şeklinden almışlardır<a href="https://www.altayli.net/turk-adinin-ortaya-cikisi-anlami-ve-yayilisi.html#_edn14" name="_ednref14"><sup>[14]</sup></a>. Türk adı “miğfer” anlamında Farsça “targ” ve lehçelerinde “tulga”, “tolga”, “dugulga”, “duluga”, “dulga” sözleriyle de aynileştirilmiştir. Kendilerine tanınmış silah imalatçısı olmaları ve demir başlık ya da miğfer yaparak başlarında taşımalarından dolayı bu ismin verildiği ileri sürülmüştür. Hatta Türk topluluklarından Kara Kalpaklara “Kara Kalpak” adının siyah başlıklarından dolayı isim olarak verildiği gibi Türklerin de Demir Başlıklar ya da “Miğferler” ismi ile anıldıkları belirtilmiştir<a href="https://www.altayli.net/turk-adinin-ortaya-cikisi-anlami-ve-yayilisi.html#_edn15" name="_ednref15"><sup>[15]</sup></a>.</p>
<p>İslam kaynaklarında Türkler için Yecüc-Mecüc seddinin arkasında “terk” edilmiş olduklarından bu adı aldıkları, belirtilmiştir. Nuh’un oğlu Yafes’e düşen arazi üzerinde “Türk diyarı” insan olmaksızın, “terk edilmiş” durumda bulunduğundan Türklere bu adın verildiği kaydedilmiştir<a href="https://www.altayli.net/turk-adinin-ortaya-cikisi-anlami-ve-yayilisi.html#_edn16" name="_ednref16"><sup>[16]</sup></a>.</p>
<p>11. yüzyıl da Kaşgarlı Mahmud İslam kaynaklarının etkisiyle “Türk adı için Nuh’un oğlunun adıdır. Tanrı tarafından bu ad Nuh’un oğlu Türk’ün oğullarına verilmiş bir addır” demektedir. Türk sözünün Nuh’un oğlunun adı olduğunda bir kişiyi bildirdiğini, oğullarının adı olduğunda çokluk ve yığını bildirdiğini ifade etmektedir. Burada “ad olarak Türk adını Ulu Tanrı vermiştir” denilmektedir<a href="https://www.altayli.net/turk-adinin-ortaya-cikisi-anlami-ve-yayilisi.html#_edn17" name="_ednref17"><sup>[17]</sup></a>. Türk adının bir şahıs ve onun soyundan gelenler için kullanıldığı açık olmakla birlikte, ne anlama geldiği açıklanmamaktadır. Ancak Türk adının “olgunluk çağı” anlamına geldiği başka bir yerde belirtilmektedir<a href="https://www.altayli.net/turk-adinin-ortaya-cikisi-anlami-ve-yayilisi.html#_edn18" name="_ednref18"><sup>[18]</sup></a>.</p>
<p>Türk kelimesini ilk defa ilmi açıklamasını H. Vambery yapmıştır. Buna göre, “Türk”, Türkçede “türemek” fiilinden çıkmış olup, “türe”, “töre” kelimesiyle bağlantılıdır ve “yaratılmış” “yaratık” anlamına gelmektedir<a href="https://www.altayli.net/turk-adinin-ortaya-cikisi-anlami-ve-yayilisi.html#_edn19" name="_ednref19"><sup>[19]</sup></a>. Gerçekten de Türkçede törü-mek / türemek fiili bulunmaktadır. Türk sözü törü-mek / türemek fiilinden çıkmış olup, törü-mek = türemek = törük = türük = türk şekline dönüşmüştür. Hatta belki de türemiş anlamında “türeyük” kelimesinden de başlayabiliriz. Bu kapsamda “türeyük” = “türük” = “türk” şeklinden de söz edebiliriz.</p>
<p>Türk kelimesi, “törü-mek” / “türe-mek” fiilinden çıkmış bir isim olduğuna ve bu fiille ilgili bir anlam taşıdığına göre, bu isim ile Gök Türklerin tarih sahnesine çıkışlarını anlatan Gök Türk Türeyiş Destanındaki olaylar arasında da bir bağ bulunmaktadır<a href="https://www.altayli.net/turk-adinin-ortaya-cikisi-anlami-ve-yayilisi.html#_edn20" name="_ednref20"><sup>[20]</sup></a>. Buna göre, Gök Türkler Hunların soylarından gelirler ve onların bir koludurlar. Onlar Aşina adlı bir aileden türemişlerdir. Gök Türklerin ilk ataları başlangıçta oturdukları topraklarında düşmanları tarafından kadın, erkek ve çocuk olmak üzere hepsi birden yok edilmişlerdi. Düşmanları yalnızca bir çocuğa acımışlar, onu öldürmemişlerdi. Bu çocuğun kol ve bacaklarını kesmişler, onu büyük bir bataklıktaki otların arasına atmışlardı. Bu sırada dişi bir kurt ortaya çıkmış, ona her gün et ve yiyecek getirmişti. Çocuk kendini toparladıktan sonra kurtla birlikte aile hayatı yaşamaya başlamış ve kurt çocuktan gebe kalmıştı. Türklerin eski düşmanları çocuğun hala yaşadığını duyunca, hem çocuğu ve hem de kurdu öldürmek istemişlerdi. Kutsal ruhlarla ilgisi olan kurt, düşmanların kendisini öldüreceği haberini almış ve düşmanların gelişlerinden önce kaçmıştı. Buradan kaçan kurt yüksekçe bir dağa gelmiş, dağın altında bulunan derin bir mağaraya girmişti. Bu mağaranın ortasında, büyük bir ova vardı. Bu ova, baştanbaşa ot ve çayırlıklarla kaplı idi. Dört yanını, çok dik dağlarla çevrili idi. Kurt burada on tane erkek çocuk doğurdu. Zamanla bu on çocuk büyüdüler ve dışarıdan kızlar getirerek, onlarla evlendiler. Bunların her birinden de bir soy türedi. İşte Gök Türk devletinin kurucularının geldikleri Aşina ailesi de bu on boydan biridir<a href="https://www.altayli.net/turk-adinin-ortaya-cikisi-anlami-ve-yayilisi.html#_edn21" name="_ednref21"><sup>[21]</sup></a>.</p>
<p>Türk kavimleri arasında önemli bir yeri olan ve Gök Türklerin soy etnik oluşumunda önemli bir yer tutan Vusunlarda da Vusun hükümdarının kurt tarafından beslenilmesi kayda değerdir<a href="https://www.altayli.net/turk-adinin-ortaya-cikisi-anlami-ve-yayilisi.html#_edn22" name="_ednref22"><sup>[22]</sup></a>. Bu durum Türk soylu topluluklarda bu anlayışın köklü bir geleneğinin varlığını göstermektedir. Vusunlardaki bu anlayış Gök Türklerdekine temel oluşturmuştur.</p>
<p>Gök Türk kağanın soyunun türeyiş efsanesi Türkistan’ın batısında Buncikeş’teki sarayın duvarlarında resmedilmiştir. Burada dişi kurt mucizevi yolculuğunun sonuna varmış, Turfan ilinin kuzeybatısındaki mağarada çocuklarını doğurmuş ve emzirmektedir. Bu levha dişi kurdun Remulus ve Romus’u emzirdiğini gösteren Roma ikanografisine benzetilmektedir<a href="https://www.altayli.net/turk-adinin-ortaya-cikisi-anlami-ve-yayilisi.html#_edn23" name="_ednref23"><sup>[23]</sup></a>.</p>
<p>Dişi kurdun emzirdiği çocuk tasvirlerine yazıtlar üzerinde de rastlanılmaktadır. Bugut yazıtlı taşının üst kısmında kurt tarafından emzirilen çocuk betimlenmiştir. Daha da önemlisi Köl Tigin yazıtının her iki yüzünde kurt tarafından emzirilen çocuk tasviri bulunmaktadır. Taşın üst kısmından belirli bir parça kırılmış durumdadır. Hem Türkçe yazılı geniş yüzde hem de Çince yazılı geniş yüzde kurt tarafından emzirilen çocuk tasvirleri dikkat çekmektedir. Her bir yüzde iki çocuk tasviri bulunmaktadır. Kurt stilize bir şekilde tasvir edilmiş, çocuklarda simetrik bir biçimde yerleştirilmiştir. Bilge Kağan yazıtının üst kısmı çok tahrip olduğundan böyle bir tasvirin olduğu ya da olmadığını söylemek zordur. Ancak Bilge Kağan Anıtlığı yapılmadan Köl Tigin Anıtlığı yapılmıştı. Böylece Bilge Kağan Anıtlığına Köl Tigin Anıtlığı bir model oluşturmuştu. Köl Tigin yazıtlı taşı ve diğer duvar resimlerine Bugut yazıtlı taşı üzerindeki tasvirin bir model oluşturduğunu söyleyebiliriz<a href="https://www.altayli.net/turk-adinin-ortaya-cikisi-anlami-ve-yayilisi.html#_edn24" name="_ednref24"><sup>[24]</sup></a>.</p>
<p>Kurt tarafından emzirilen çocuk tasvirleri kurttan türeyiş anlayışına da uygun düşmektedir. Türk kültür çevresinde kurttan türeme izlerine çok rastlanmaktadır. Çin kaynaklarında dahi Gök Türklerin dişi kurttan türemiş olduğu belirtilmektedir<a href="https://www.altayli.net/turk-adinin-ortaya-cikisi-anlami-ve-yayilisi.html#_edn25" name="_ednref25"><sup>[25]</sup></a>. Ayrıca kurdun Türk efsanelerinde merkezi bir rol oynadığı görülmektedir. Gök Türk hükümdar sülalesi olan Aşina ailesinin atası dişi bir kurt idi. 6- 7. yüzyıllarda Türk halk çevresinde kurt-ata inancı çok yaygındı. Bunun için taşlar ve madeni levhalar üzerine kurdu tasvir eden kabartmalar yapılıyor ve Gök Türk kağanları, atalarının hatırasına hürmeten otağlarının önüne kurt başlı tuğ dikiyorlardı. Kurt başlı sancak kağanlık alameti olmuştu<a href="https://www.altayli.net/turk-adinin-ortaya-cikisi-anlami-ve-yayilisi.html#_edn26" name="_ednref26"><sup>[26]</sup></a>.</p>
<p>Milli kaynaklarda geçen “Türük” / “Türk” adının “türeme”, “türeyiş”, “doğuş”, “yaratılış”, ile ilgili olduğunu, Çin kaynaklarında verilen bilgiler desteklediği gibi, Türk kültür çevresinde ortaya çıkan türeyiş destanları, türeyişle ilgili duvar resimleri ve taşlar üzerine yapılan kabartmalı tasvirler itiraza yer bırakmayacak şekilde doğrulamaktadırlar. Dolayısıyla Türk, “türemiş”, “türetilmiş”, “türeyük”, “doğmuş”, “yaratık”, “insan” vb. anlamları almış bulunmaktadır. Zamanla Türk adının gelişerek yeni anlamlar kazanmaya başladığı da görülmektedir. Uygur metinlerinde “Türk” kelimesinin “kuvvet-li” “güç-lü” anlamına geldiği belirtilmektedir. Eski Türklerde kuvvet, cesaret, fazilet, sağlamlık ifade eden kelimelerin kavim, boy, oymak adları olarak kullanılmasının yaygın bir adet olduğu ortaya konulmaktadır. Burada belirtildiğine göre, Peçenek oymaklarından birinin adı Kangar (Kahraman), diğer birinin adı erdem (fazilet) idi. Oğuzlardan Kayı boyunun adı “güçlü, kuvvetli”, Salur boyunun adı “savaşçı”, Şor Türklerinden Karan oymağının adı “cesur, kahraman” manalarına geliyordu. Oğuzlardan Kınık boyunun adı da “kuvvetli, sağlam” anlamında idi. Burada adı geçen boylardaki “güç, kahramanlık, kuvvet” Türk adında da “güç” olarak bulunmaktadır. Bu ad bir boy adı iken, sonra millet adı olmuş ve günümüzde bütün Türk dünyasına işaret etmektedir<a href="https://www.altayli.net/turk-adinin-ortaya-cikisi-anlami-ve-yayilisi.html#_edn27" name="_ednref27">[27]</a>.</p>
<h3><span>Türk Adının Yayılışı</span></h3>
<p>Türk adının Gök Türk dönemi kaynaklarında “Türk” ve “Türük” şeklinde kullanıldığını belirtmişti. Yazıtlarda Türk adı “Türk Bilge Kağanı” adında görüldüğü üzere, bir şahısla kullanılıp teklik ifade ettiği gibi, “Türk bodunu” şeklinde kullanılmak suretiyle çoklukta ifade etmektedir. Hatta bu ad yalnız Türk bodunu, yani Türk Milleti adıyla da sınırlı kalmamıştır. Diğer Türkçe konuşan boylar için Gök Türk döneminde “Türk” adı kullanılmasına rağmen, onların Türk oldukları belirtilmiştir. Bu husus yazıtlarda şu şekilde geçmektedir. “Türgiş kağanı Türküm, Milletim idi”.<a href="https://www.altayli.net/turk-adinin-ortaya-cikisi-anlami-ve-yayilisi.html#_edn28" name="_ednref28">[28]</a> “Basmıl Iduk Kut soyundan olan kavim idi”<a href="https://www.altayli.net/turk-adinin-ortaya-cikisi-anlami-ve-yayilisi.html#_edn29" name="_ednref29">[29]</a>. “Dokuz Oğuz benim milletim idi”<a href="https://www.altayli.net/turk-adinin-ortaya-cikisi-anlami-ve-yayilisi.html#_edn30" name="_ednref30">[30]</a>. Ayrıca, “Otuz Tatar… Dokuz Oğuz beyleri, milleti”<a href="https://www.altayli.net/turk-adinin-ortaya-cikisi-anlami-ve-yayilisi.html#_edn31" name="_ednref31">[31]</a> ve “Türk, Oğuz beyleri, milleti işitin”<a href="https://www.altayli.net/turk-adinin-ortaya-cikisi-anlami-ve-yayilisi.html#_edn32" name="_ednref32">[32]</a> sözleriyle hitabı da Türk adı altında belirtilen kavimleri göstermek bakımından önem taşımaktadır. “On Ok kavmi eziyet gördü”<a href="https://www.altayli.net/turk-adinin-ortaya-cikisi-anlami-ve-yayilisi.html#_edn33" name="_ednref33">[33]</a> ifadesinde bir mensubiyet şuuru içinde söylenmiş görünmektedir. “Türk Sir milletinin yerinde boy kalmadı”<a href="https://www.altayli.net/turk-adinin-ortaya-cikisi-anlami-ve-yayilisi.html#_edn34" name="_ednref34">[34]</a> ve Türk Bilge Kağanı Türk Sir Milletini, oğuz milletini besleyip duruyor”<a href="https://www.altayli.net/turk-adinin-ortaya-cikisi-anlami-ve-yayilisi.html#_edn35" name="_ednref35">[35]</a> ifadeleri de Sirlerin varlığını ortaya koyuyor. Sirlerin Siraklar olduğu ve Türklükleri de anlaşılıyor<a href="https://www.altayli.net/turk-adinin-ortaya-cikisi-anlami-ve-yayilisi.html#_edn36" name="_ednref36">[36]</a>. Bu bilgilerden Gök Türk döneminde Türgiş, Basmıl, Dokuz Oğuz, Otuz Tatar, On Ok, Oğuz ve Sirlerin Türk oldukları ve Türk adının çeşitli boyları kapsayarak geliştiği dikkati çekmektedir<a href="https://www.altayli.net/turk-adinin-ortaya-cikisi-anlami-ve-yayilisi.html#_edn37" name="_ednref37">[37]</a>.</p>
<p>Türk adının çeşitli boyları içine alarak genişlemesi ile boyların özelliklerini gösteren sıfatlar da Türk adı altında toplanmaya çalışılmıştır. Bu kapsamda Kaşgarlı Mahmud Türklerin hasletlerinden söz etmektedir. Bunlar güzellik, sevimlilik, tatlılık, edep, büyükleri ağırlamak, sözünü yerine getirmek, sadelik, öğünmemek, mertlik gibi övülmeye değer, sayısız iyilikler şeklinde sıralanmaktadır<a href="https://www.altayli.net/turk-adinin-ortaya-cikisi-anlami-ve-yayilisi.html#_edn38" name="_ednref38">[38]</a>. Böylece Oğuz boylarının sağlam, çevik, güçlü, iyi, yiğit, zengin, alçak gönüllü ve adaletli vb. özellikleri Türk adı altında görülmektedir<a href="https://www.altayli.net/turk-adinin-ortaya-cikisi-anlami-ve-yayilisi.html#_edn39" name="_ednref39">[39]</a>.</p>
<p>Türk adı Türklerin geniş coğrafyalara yayılmaları ile birlikte daha da yaygın olarak kullanılmaya başlanmıştır. Gök Türk devletin yapılanmasında yer alan Oğuzlar “Türk” adını korumuşlardır. Onlar Rus yıllıklarında “Türk”, “Torki”, yani Türk adıyla anılmışlardır. Orta Asya Türk ülkelerinden çeşitli tarihlerde İslam ülkelerine gelenlerde Arap kaynaklarında “Atrak” (Müfredi, “Türk”) diye anılmışlardır<a href="https://www.altayli.net/turk-adinin-ortaya-cikisi-anlami-ve-yayilisi.html#_edn40" name="_ednref40">[40]</a>.</p>
<p>10. yüzyıldan itibaren “Türk” adının yanında “Türkmen” adı da kullanılmıştır. Bu ad için Kaşgarlı Mahmud şu açıklamayı yapmaktadır: “Sen kimsin” anlamına olan “kim sen” denir; buna “Türkmen” diye cevap verilir, “ben Türküm” demektir<a href="https://www.altayli.net/turk-adinin-ortaya-cikisi-anlami-ve-yayilisi.html#_edn41" name="_ednref41">[41]</a>. Dolayısıyla bu isim Kaşgarlı Mahmud’un açıklamasından da anlaşılacağı üzere tekil olarak kullanılmıştır. Tıpkı Türk adında olduğu gibi, hem tekil hem de çoğul olarak kullanılmaya başlanmıştır.</p>
<p>“Türk” adının yanında “Türkmen” adının kullanımıyla birlikte Oğuzlara “Müslüman Türk” anlamında “Türkmen” denilmeye başlanmıştır<a href="https://www.altayli.net/turk-adinin-ortaya-cikisi-anlami-ve-yayilisi.html#_edn42" name="_ednref42">[42]</a>. Türkmen adı zamanla daha da yaygınlık kazanarak, 13. yüzyıldan itibaren Oğuz adının yerini almıştır<a href="https://www.altayli.net/turk-adinin-ortaya-cikisi-anlami-ve-yayilisi.html#_edn43" name="_ednref43">[43]</a>. Türkiye Selçukluları devrinde Türk ve Türk toplulukları için hem “Türk”, hem de “Türkmen” adı kullanılmıştır. Yerleşikler için “Türk”, konar – göçer hayat yaşayanlar için “Türkmen” adı ön plana çıkmıştır. Osmanlı döneminde de Selçuklu döneminde olduğu gibi, “Türk” yerleşik ve şehirli “Türkmen” ise şehirli olmayan, konar-göçer hayatın temsilcisi idi<a href="https://www.altayli.net/turk-adinin-ortaya-cikisi-anlami-ve-yayilisi.html#_edn44" name="_ednref44">[44]</a>.</p>
<p>Türk adıyla ilgili coğrafi terimler de kullanılmıştır. Türkiye adı buralardan biridir. Bu ad Orta çağlarda çok geniş sahaları göstermekte idi. 6. yüzyılda Orta Asya için kullanılan Türkiye tabiri, 9- 10. yüzyıllarda Volga’dan Orta Avrupa’ya kadar uzanan Hazar ve Macar ülkeleri için kullanılmıştır. 12. yüzyıldan itibaren de Anadolu’nun adı olmuştur<a href="https://www.altayli.net/turk-adinin-ortaya-cikisi-anlami-ve-yayilisi.html#_edn45" name="_ednref45">[45]</a>. Günümüzde “Türk” / Türkmen adıyla ilgili “Türkistan, Türkiye (Türk ülkesi) ve Türkmenistan (Türkmen ülkesi) adları görülmektedir.</p>
<h3><span>Sonuç</span></h3>
<p>Türk adının aydınlatılması milli kaynaklar sayesinde olmaktadır. Bu nedenle Gök Türk dönemi kaynak ve buluntuları ön plana çıkmaktadır. Milli kaynaklar arasında yazılı belgeler, destanlar, arkeolojik boyutu ile duvar resimleri ve kabartmalar Türk adının ortaya çıkışı, başlangıçta ve sonradan aldığı anlam ile yayılışı hakkında kayda değer bilgiler vermektedir. Bu belge ve buluntular birlikte değerlendirildiklerinde Türk’ün ne demek olduğu ve yayılma sahası daha da belirgin hale gelebilmektedir.</p>
<p>Türk sözüne milli kaynaklarda ilk defa Gök Türk yazıtlarında rastlanılmaktadır. Bu sözün Türkçe törü-mek / türe-mek fiiliyle bağlantısı ortaya çıkmış bulunmaktadır. Fiilin kökü olan “törü” kelimesinden Türk adı ortaya çıkmıştır. Bu söz gelişerek Törük = Türük = Türk şekline dönüşmüştür. Türk kelimesinin karşılığı “türetilmiş, türeyük, yaratılmış, yaratık, doğmuş, insan” anlamlarındadır. Bu sözün “güç, güçlü, kuvvet, kuvvetli” anlamlarına geldiği de anlaşılmaktadır.</p>
<p>Türk sözünün ad olarak kullanılmasını Türk türeyiş destanları da desteklemektedir. Düşmanları tarafından yok edilen bir soydan kalan tek bir erkek çocuğun kurt tarafından sahiplenilmesi, kurtla bir araya gelmesi, çocuklarının olması ve neslinin çoğalması bir “türeme”, “türeyiş”in tarihi temellerini ortaya koymaktadır. Türk adının ortaya çıkışını ve anlamını belirgin hale getirmektedir.</p>
<p>Türk sözünün anlamının ortaya konulmasına duvar resimleri ve kaya kabartmaları üzerindeki türeyiş sahneleri de katkı sağlamaktadır. Çünkü bu tasvirlerde dişi kurdun çocuk emzirme sahneleri görülmektedir. Özellikle Köl Tigin bengü (ebedi, ölümsüz) taşının iki geniş yüzünün alınlık kısmında bu sahne canlandırılmıştır. Her bir yüzde karşılıklı iki çocuk bir kurt tarafından emzirilmektedir. Bilge Kağan bengü taşında da bu sahnenin işlendiği zorda olsa izlenebilmektedir. Gök Türk devletinin “devlet taşları” üzerinde bu sahnelerin işlenmiş olması Türk adının “türeme”, “türeyiş”le ilgili olduğuna şüphe bırakmamaktadır.</p>
<p>Türk adı Gök Türk döneminden günümüze kadar hem şahıs adı olarak hem de millet adı olarak kullanılmış olup, bundan böyle de kullanılmaya devam etmektedir. Bu ad her bir fert için “Türk” şeklinde kullanıldığı gibi doğrudan ad ve soyad olarak yalnız ya da birleşik isim halinde kullanılmaktadır. Bu kapsamda Türk, Atatürk, Efetürk, Cantürk, Şentürk, Öztürk, Kocatürk, Arıtürk, Soytürk, Acartürk, Çeviktürk, Türkbey, Türksoy, Türkcan, Türkkan, Türkmen, vb. sayılabilir. Türk adı hem ülke hem de daha sınırlı alanları belirtmek üzere de kullanılmış ve kullanılmaktadır. Bu çerçevede Türkistan, Türkmenistan, Türkiye, Türk Yurdu, Türk İli, Türk Obası, Türk Bükü, vb. sayılabilir.</p>
<p>Türk adı değişik coğrafyalarda yaşayan toplulukları belirtmek için de kullanılmaktadır. Bu çerçevede Kıbrıs Türkleri, Suriye Türkleri, Irak Türkleri / Türkmenleri, İran Türkleri, Azerbaycan Türkleri, Yunanistan Türkleri, Bulgaristan Türkleri, Kırım Türkleri, Kazan Türkleri, Yakut Türkleri, Altay Türkleri vb. sayılabilir. Hatta yakın geçmişte çeşitli ülkelere göç edenler için Almanya Türkleri, Fransa Türkleri, Belçika Türkleri, Hollanda Türkleri, Avustralya Türkleri, Japonya Türkleri, Amerika Türkleri vb. tabirler de kaynaklara girmiş bulunmaktadır.</p>
<p>Türk adı Gök Türk döneminde çeşitli boyları bünyesinde barındırmasına ve doğrudan Türk adı taşımayan çeşitli boyları da kapsamasına rağmen, günümüzde Türkiye merkez olmak üzere Dünya üzerinde bir çok topluluk ve devleti içine alan bir kavram olmuş, dünyanın dört bir tarafına yayılmış, milyonlarca nüfusu ifade eden bir söz haline gelmiştir.</p>
<p>Türk sözü şahıs, boy, millet, arazi, ülke adı olarak uzun zaman diliminde çok geniş coğrafyalarda kullanılmış ve kullanılmaktadır. Türk sözünün altında dürüstlük, ahde vefa, misafirperverlik, iyilik, adalet, doğruluk, merhamet, azimlilik, kararlılık gibi hasletler Türk milletinin hasletleri olarak ortaya çıkmıştır.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. İlhami DURMUŞ</strong></span></a>
</p><p>Gazi Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Tarih Bölümü Öğretim Üyesi. E- posta: ilhamidurmus@gmail.com</p>
<hr>
<div><strong><span>KAYNAKLAR</span></strong></div>
<div><span>♦ DE GROOT, (ohann (acob Maria; Die Hunnen der Vorchristlichen Zeit, Walter de Gruyter, Berlin-Leipzig, 1921.</span></div>
<div><span>♦ DURMUŞ, İlhami; “Siraklar”, Gazi Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Sosyal Bilimler Dergisi, 1/2, (1997), s.1- 12.</span></div>
<div><span>♦ DURMUŞ, İlhami; “Vusunlar”, Türkler, I, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara, 2002, s.782- 788.</span></div>
<div><span>♦ DURMUŞ, İlhamı, “Arkeolojik Kalıntı, Buluntu ve Yazılı Belgelere Göre Köl Tigin-Bilge Kağan Anıtlıkları ve Bu Anıtlıklardaki Türk Kültür Unsurları”, Gazi Türkiyat Türklük Bilimi Araştırmaları Dergisi, 87, (2007), s.1- 16.</span></div>
<div><span>♦ DURMUŞ, İlhami; “Sakalar ve Hunlar Döneminde Anadolu’da Türk Varlığı”, Eski Ön Asya Uygarlıklarından Günümüze Anadolu’da Türk Varlığı, Genelkurmay Askeri Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı Yayınları, Ankara, 2008, s.83- 99.</span></div>
<div><span>♦ EBERHARD, Wolfram; Çinin Şimal Komşuları, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 1996.</span></div>
<div><span>♦ ESİN, Emel; “Böri”, Birinci Uluslar arası Milli Türkoloji Kongresi, Kervan Yayınları, İstanbul, 1980, s.419- 451.</span></div>
<div><span>♦ KAFESOĞLU, İbrahim; “Tarihte “Türk” adı”, Reşid Rahmetli Arat İçin, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayınları, Ankara, 1966, s.306- 319.</span></div>
<div><span>♦ KAFESOĞLU, İbrahim; Türk Milli Kültürü, Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 1989.</span></div>
<div><span>♦ KAŞGARLI MAHMUD; Divanü Lugat-it Türk, (Çev. Besim ATALAY), Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara, 1992.</span></div>
<div><span>♦ KOCA, Salim; Türk Kültürünün Temelleri, II, Odes Ltd. Şti. Kültür Yayınları, Ankara, 2003.</span></div>
<div><span>♦ LİU MAU-TSAİ; Die Chinesischen Nachrichten der Ost-Türken, I, Otto Harrassowitz, Wiesbaden, 1958.</span></div>
<div><span>♦ MUNKACSİ, Berhhard. “Die Bedeutung des Nomens der Türken”, Körösi Csoma archivum, I, (1921- 1925), s. 59-63.</span></div>
<div><span>♦ NEMETH, Gyula; “Der Volksname Türk”, Körösi Csoma Archivum, II/4, (1927), s. 275- 281</span></div>
<div><span>♦ ORKUN, Hüseyin Namık; Eski Türk Yazıtları, Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara, 2004.</span></div>
<div><span>♦ ORKUN, Hüseyin Namık; Türk Sözünün Aslı, Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara, 2004.</span></div>
<div><span>♦ ÖGEL, Bahaeddin; Türk Mitolojisi, I,. Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 1993</span></div>
<div><span>♦ SÜMER, Faruk; Oğuzlar (Türkmenler), Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı, İstanbul, 1999.</span></div>
<div><span>♦ VAMBERY, Hermann; Die Primitive Cultur des Türko-Tatarichen Volkes,_F.A. Brock- haus, Leipzig, 1879.</span></div>
<div><span><strong>Dipnotlar:</strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-adinin-ortaya-cikisi-anlami-ve-yayilisi.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> İlhami Durmuş, “Milattan Önceki Dönemlerde Anadolu’da Türk Varlığı, Uluslararası Askeri Tarih Dergisi, 87(2007), s. 3.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-adinin-ortaya-cikisi-anlami-ve-yayilisi.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> İlhami Durmuş, a.g.m, s. 8.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-adinin-ortaya-cikisi-anlami-ve-yayilisi.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> İlhami Durmuş, “Sakalar ve Hunlar Döneminde Anadolu’da Türk Varlığı”, Eski Ön Asya Uygarlıklarından Günümüze Anadolu’da Türk Varlığı, Ankara, 2008, s. 84.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-adinin-ortaya-cikisi-anlami-ve-yayilisi.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> Hüseyin Namık Orkun, Eski Türk Yazıtları, Ankara, 1987, s. 22- 73.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-adinin-ortaya-cikisi-anlami-ve-yayilisi.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> Hüseyin Namık Orkun, a.g.e., s. 99-121.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-adinin-ortaya-cikisi-anlami-ve-yayilisi.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> Hüseyin Namık Orkun, a.g.e., s. 127-131.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-adinin-ortaya-cikisi-anlami-ve-yayilisi.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> Hüseyin Namık Orkun, a.g.e, s. 135-140.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-adinin-ortaya-cikisi-anlami-ve-yayilisi.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> Hüseyin Namık Orkun, Türk Sözünün Aslı, Ankara, 2004, s. 14.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-adinin-ortaya-cikisi-anlami-ve-yayilisi.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> Hüseyin Namık Orkun, a.g.e., s. 17.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-adinin-ortaya-cikisi-anlami-ve-yayilisi.html#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> Johann Jacob Maria De Groot, Die Hunnen der Vorchristlichen Zeit, Berlin-Leipzig, 1921, s. 5.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-adinin-ortaya-cikisi-anlami-ve-yayilisi.html#_ednref11" name="_edn11"><strong>[11]</strong></a> Liu Mau-Tsai, Die Chinesischen Nachrichten zur Geschichte der Ost-Türken, I, Wiesbaden, 1958, s. 28.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-adinin-ortaya-cikisi-anlami-ve-yayilisi.html#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> Hüseyin Namık Orkun, Eski Türk Yazıtları, s. 22- 73, 99- 121.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-adinin-ortaya-cikisi-anlami-ve-yayilisi.html#_ednref13" name="_edn13">[13]</a> İbrahim Kafesoğlu, “Tarihte “Türk” Adı”, Reşid Rahmeti Arat İçin, Ankara, 1966, s. 307.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-adinin-ortaya-cikisi-anlami-ve-yayilisi.html#_ednref14" name="_edn14"><strong>[14]</strong></a> Otto Franke, Beitraege aus Chinesischen Quellen zur Kenntnis der Türk Völker und Skythen Zentralasiens, Berlin, 1904, s. 13.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-adinin-ortaya-cikisi-anlami-ve-yayilisi.html#_ednref15" name="_edn15">[15]</a> Bernhard Munkacsi, “Die Bedeutung des Namens der Türken”, Körösi Csoma Archivum, I, (1921925), s. 60- 61.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-adinin-ortaya-cikisi-anlami-ve-yayilisi.html#_ednref16" name="_edn16">[16]</a> İbrahim Kafesoğlu, a.g.m, s. 316.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-adinin-ortaya-cikisi-anlami-ve-yayilisi.html#_ednref17" name="_edn17">[17]</a> Kaşgarlı Mahmud, Divanü Lûgat-it-Türk, I, Ankara, 1992, s. 350- 351.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-adinin-ortaya-cikisi-anlami-ve-yayilisi.html#_ednref18" name="_edn18">[18]</a> Kaşgarlı Mahmud, a.g.e, I, s. 353.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-adinin-ortaya-cikisi-anlami-ve-yayilisi.html#_ednref19" name="_edn19"><strong>[19]</strong></a> Hermann Vambery, Die Primitive Cultur des Türko-Tatarischen Volkes, Leipzig, 1879, s. 51.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-adinin-ortaya-cikisi-anlami-ve-yayilisi.html#_ednref20" name="_edn20">[20]</a> Salim Koca, Türk Kültürünün Temelleri, II, Ankara, 2003, s. 47.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-adinin-ortaya-cikisi-anlami-ve-yayilisi.html#_ednref21" name="_edn21">[21]</a> Bahaeddin Ögel, Türk Mitolojisi, I, Ankara, 1993, s. 20- 23.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-adinin-ortaya-cikisi-anlami-ve-yayilisi.html#_ednref22" name="_edn22">[22]</a> İlhami Durmuş, “Vusunlar”, Türkler, I, Ankara, 2002, s. 786- 787.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-adinin-ortaya-cikisi-anlami-ve-yayilisi.html#_ednref23" name="_edn23"><strong>[23]</strong></a> Emel Esin, “Bön”, Birinci Uluslar arası Milli Türkoloji Kongresi, İstanbul, 1989, s. 434.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-adinin-ortaya-cikisi-anlami-ve-yayilisi.html#_ednref24" name="_edn24">[24]</a> İlhami Durmuş, “Arkeolojik Kalıntı, Buluntu ve Yazılı Belgelere Göre Köl Tigin – Bilge Kağan Anıtlıkları ve Bu Anıtlıklardaki Türk Kültür Unsurları”, Gazi Türkiyat Türklük Bilimi Araştırmaları Dergisi, 1 (2007), s. 48- 49.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-adinin-ortaya-cikisi-anlami-ve-yayilisi.html#_ednref25" name="_edn25">[25]</a> Wolfram Eberhard, Çinin Şimal Komşuları, Ankara, 1996, s. 86.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-adinin-ortaya-cikisi-anlami-ve-yayilisi.html#_ednref26" name="_edn26">[26]</a> İbrahim Kafesoğlu, Türk Milli Kültürü, İstanbul, 1989, s. 316- 317.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-adinin-ortaya-cikisi-anlami-ve-yayilisi.html#_ednref27" name="_edn27">[27]</a> Gyula Nemeth, “Der Volksname Türk,” Körösi Csoma-Archivum, II/4, (1927), s. 275- 281.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-adinin-ortaya-cikisi-anlami-ve-yayilisi.html#_ednref28" name="_edn28">[28]</a> Bilge Kağan, doğu, 16.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-adinin-ortaya-cikisi-anlami-ve-yayilisi.html#_ednref29" name="_edn29">[29]</a> Bilge Kağan, doğu, 25.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-adinin-ortaya-cikisi-anlami-ve-yayilisi.html#_ednref30" name="_edn30">[30]</a> Bilge Kağan, doğu, 30.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-adinin-ortaya-cikisi-anlami-ve-yayilisi.html#_ednref31" name="_edn31">[31]</a> Köl Tigin, Güney, 1.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-adinin-ortaya-cikisi-anlami-ve-yayilisi.html#_ednref32" name="_edn32">[32]</a> Köl Tigin, Güney, 22.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-adinin-ortaya-cikisi-anlami-ve-yayilisi.html#_ednref33" name="_edn33">[33]</a> Köl Tigin, Güney, 19.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-adinin-ortaya-cikisi-anlami-ve-yayilisi.html#_ednref34" name="_edn34">[34]</a> Bilge Tonyukuk, I, Batı, 4.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-adinin-ortaya-cikisi-anlami-ve-yayilisi.html#_ednref35" name="_edn35">[35]</a> Bilge Tonyukuk, II, Kuzey, 4.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-adinin-ortaya-cikisi-anlami-ve-yayilisi.html#_ednref36" name="_edn36">[36]</a> İlhami Durmuş, “Siraklar”, Gazi Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Sosyal Bilimler Dergisi, I/2, (1997), s. 10- 11.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-adinin-ortaya-cikisi-anlami-ve-yayilisi.html#_ednref37" name="_edn37">[37]</a> Gök Türk döneminde yazıtlarda geçen kavimlerden Türkçe konuşan ve Türklerle akraba başka kavimler de bulunmaktadır. Bunlar uzak geçmişte Türk olarak belirtilenlerden ayrıldıklarından Bilge Kağan tarafından Türk adı altında zikredilmemiş olabilir.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-adinin-ortaya-cikisi-anlami-ve-yayilisi.html#_ednref38" name="_edn38">[38]</a> Kaşgarlı Mahmud, a.g.e., I, s. 352.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-adinin-ortaya-cikisi-anlami-ve-yayilisi.html#_ednref39" name="_edn39">[39]</a> Faruk Sümer, Oğuzlar (Türkmenler), İstanbul, 1999, s. 230.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-adinin-ortaya-cikisi-anlami-ve-yayilisi.html#_ednref40" name="_edn40">[40]</a> İbrahim Kafesoğlu, <em>a.g.m</em>., s. 318.  </span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-adinin-ortaya-cikisi-anlami-ve-yayilisi.html#_ednref41" name="_edn41">[41]</a> Kaşgarlı Mahmud, <em>a.g.e</em>., I, s. 353.  </span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-adinin-ortaya-cikisi-anlami-ve-yayilisi.html#_ednref42" name="_edn42">[42]</a> Faruk Sümer, <em>a.g.e</em>., s. 79.  </span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-adinin-ortaya-cikisi-anlami-ve-yayilisi.html#_ednref43" name="_edn43">[43]</a> Faruk Sümer, <em>a.g.e</em>., s. 79.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-adinin-ortaya-cikisi-anlami-ve-yayilisi.html#_ednref44" name="_edn44">[44]</a> Salim Koca<strong><em>, </em></strong><em>a.g.e</em>., s. 53.  </span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-adinin-ortaya-cikisi-anlami-ve-yayilisi.html#_ednref45" name="_edn45">[45]</a> İbrahim Kafesoğlu, <em>a.g.m</em>., s. 319.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Rus Kozakları ve Ardahan’daki Faaliyetleri</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/rus-kozaklari-ve-ardahandaki-faaliyetleri</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/rus-kozaklari-ve-ardahandaki-faaliyetleri</guid>
<description><![CDATA[ Rus Kozakları ve Ardahan’daki Faaliyetleri
Rus Kozakları, Rusça Казак (Kozak), İngilizce Cossack (Kossak)[1], Tatar lehçesinde ise süvari veya korsan manasına gelmektedir[2]. Kozaklar, Rus toplumuyla birlikte yaşayan, Rus köy hanelerinde işçi olarak çalışan ve dâimi yer­leşim yeri benimsemeyen bir topluluktu. Yarı göçebe bir yaşam tarzı benimse­yen Kozaklar, XVI. asırda Rus topraklarının güneyinde kendi karakterlerine has bozkırlarda yaşam sürdüler. Burada dönemin Türk […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c47ff14309.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:46 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Rus, Kozakları, Ardahan’daki, Faaliyetleri</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/01/Kozaklar-1.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/rus-kozaklari-ve-ardahandaki-faaliyetleri.html">Rus Kozakları ve Ardahan’daki Faaliyetleri</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Harun ARSLANTÜRK</strong></span></a>
</p><p>Rus Kozakları, Rusça Казак (Kozak), İngilizce Cossack (Kossak)<a href="https://www.altayli.net/rus-kozaklari-ve-ardahandaki-faaliyetleri.html#_edn1" name="_ednref1"><sup>[1]</sup></a>, Tatar lehçesinde ise süvari veya korsan manasına gelmektedir<a href="https://www.altayli.net/rus-kozaklari-ve-ardahandaki-faaliyetleri.html#_edn2" name="_ednref2"><sup>[2]</sup></a>. Kozaklar, Rus toplumuyla birlikte yaşayan, Rus köy hanelerinde işçi olarak çalışan ve dâimi yer­leşim yeri benimsemeyen bir topluluktu. Yarı göçebe bir yaşam tarzı benimse­yen Kozaklar, XVI. asırda Rus topraklarının güneyinde kendi karakterlerine has bozkırlarda yaşam sürdüler. Burada dönemin Türk hanlıklarıyla küçük çaplı çatışmalara girmekten de kaçınmadılar<a href="https://www.altayli.net/rus-kozaklari-ve-ardahandaki-faaliyetleri.html#_edn3" name="_ednref3"><sup>[3]</sup></a>.</p>
<p>Rusların Türk devletleri üzerinde emperyalist ve yayılmacı politikası, İvan Grozniy (1547-1584) zamanında başlamıştır. Rus tarihinin büyük simala­rından birisi olarak kabul edilen<a href="https://www.altayli.net/rus-kozaklari-ve-ardahandaki-faaliyetleri.html#_edn4" name="_ednref4"><sup>[4]</sup></a> İvan Grozniy döneminde Ruslar sınırlarını doğuya doğru genişletmeye başladılar. XVI. asrın ortalarından önce Kazan Hanlığı ardında da Astrahan Hanlığı Rusların eline geçti<a href="https://www.altayli.net/rus-kozaklari-ve-ardahandaki-faaliyetleri.html#_edn5" name="_ednref5"><sup>[5]</sup></a>. Hanlıkların ele geçi­rilmesiyle sadece stratejik konuma sahip Kozak steplerine komsu olunmakla kalınmadı<a href="https://www.altayli.net/rus-kozaklari-ve-ardahandaki-faaliyetleri.html#_edn6" name="_ednref6"><sup>[6]</sup></a>, aynı zamanda da Don ve Volga nehirleri üzerinde seyahat eden ticaret tekneleri de Rus hâkimiyetine girmiş oldu. İşte Don-Volga Kozaklarının Rus tarihi açısından başlangıcı olarak nitelendirebilecek olaylar da bu tarihten itibaren cereyan etmeye başladı. Bu nehirleri kendilerine mesken edinen Ko­zaklar için Buhara ve İran’dan gelen tüccarları yağmalamak onlar için hesapta olmayan ganimetlerdi. Kozakların Rusya’ya gelen tüccarların yanı sıra Rus hükümetine bağlı teknelere de saldırması Rus ticaretini olumsuz yönde etki­lemiş ve akabinde 1577 yılında İvan Muraşkin önderliğindeki Rus birlikleri Kozaklara karşı büyük bir harekât başlatmıştı. Bu harekât sonucunda yakalanan Kozaklar ölüm cezasına çarptırılmış, baskından kurtulanlar ise Kama Neh­ri dolaylarına kaçmıştı<a href="https://www.altayli.net/rus-kozaklari-ve-ardahandaki-faaliyetleri.html#_edn7" name="_ednref7"><sup>[7]</sup></a>.</p>
<p>1577 yılındaki baskından kaçanlar arasında Don-Volga Kozaklarının li­deri Ataman Yermak Timofeyeviç<a href="https://www.altayli.net/rus-kozaklari-ve-ardahandaki-faaliyetleri.html#_edn8" name="_ednref8"><sup>[8]</sup></a> de vardı. Yermak ve beraberindekiler Kama nehri boyunca ilerleyip Çusovaya nehri ağzında bulunan Kerkadan şehrine ulaşmışlardır. Yermak Timofeyeviç’in buraya geliş süreci ve kaç kişiyle geldiği Rusların yazmış olduğu Sibir Kroniklerinde de farklı anlatımlarla beraber ye­rini almıştır<a href="https://www.altayli.net/rus-kozaklari-ve-ardahandaki-faaliyetleri.html#_edn9" name="_ednref9"><sup>[9]</sup></a>. Rusların en doğu sınırı olan bu bölge de ise Rus merkezi hükü­meti adına Stroganov<a href="https://www.altayli.net/rus-kozaklari-ve-ardahandaki-faaliyetleri.html#_edn10" name="_ednref10"><sup>[10]</sup></a> ailesi bulunmaktaydı. Yermak’ın bu bölgeye doğru ger­çekleştirdiği iltica, Stroganov ailesinde panik havası yaratmış, bu nedenle Ko­zaklar hediyelerle karşılanmıştı<a href="https://www.altayli.net/rus-kozaklari-ve-ardahandaki-faaliyetleri.html#_edn11" name="_ednref11"><sup>[11]</sup></a>.</p>
<p>Stroganovlar, Yermak’ın gelişini kendi lehlerinde kullanmak amacıyla onu Küçüm Han’a karşı kışkırtmış, Yermak ve beraberindeki Kozakları doğuya doğru yönlendirerek onların Küçüm Han<a href="https://www.altayli.net/rus-kozaklari-ve-ardahandaki-faaliyetleri.html#_edn12" name="_ednref12"><sup>[12]</sup></a> ile karşılaşmasını sağlamışlardı. Yermak’ın Küçüm Han ile olan bu ilk mukavemeti pek başarılı olmamış, ardın­dan yeni bir sefere çıkılmış ve Sibirya Türkleri ile Rusların çarpışması Tura Irmağı sahilinde, bugünkü Tura şehri yakınlarında meydana gelmişti<a href="https://www.altayli.net/rus-kozaklari-ve-ardahandaki-faaliyetleri.html#_edn13" name="_ednref13"><sup>[13]</sup></a>. Bu şe­kilde cereyan eden Sibir’in işgalinden sonra, Moskova Knezliği’nin o dönem tehdit olarak gördükleri Sibir Kozaklarının Ruslar lehine gösterdikleri bu başa­rı kendilerini Rusların vassalı durumuna düşürmüştü. İvan Grozniy ve bölge­nin hâkim gücü olan Stroganovlar arasında geçen yazışmalar bu durumu kanıt­lar niteliktedir<a href="https://www.altayli.net/rus-kozaklari-ve-ardahandaki-faaliyetleri.html#_edn14" name="_ednref14"><sup>[14]</sup></a>.</p>
<p>Çarlık Rusya’nın Yermak ve bölgedeki Kozakların sayesinde işgal ettiği Sibir’in doğal kaynaklar açısından zengin olması, çarlığın dünyanın süper güç­lerinden birisi olmasına katkıda bulunmuştur<a href="https://www.altayli.net/rus-kozaklari-ve-ardahandaki-faaliyetleri.html#_edn15" name="_ednref15"><sup>[15]</sup></a>. Bu bölgenin ele geçirilmesi doğal zenginliklerin yanı sıra Ruslara büyük bir insan kaynağının da önünü açmış oluyordu.</p>
<p>Nitekim Sibir Hanlığının 1598 yılında tamamıyla Rus himayesine girme­siyle beraber Kozaklar, Rusların o tarihten itibaren yapmış olduğu birçok sa­vaşta yer almaya başladı. Asırlarca devam eden Türk-Rus savaşları da bunlara örnek olarak gösterilebilir. Birinci cihan harbi, Kafkasya cephesinde önemli stratejik merkezlerden biri olan Ardahan, o dönem Rusların himayesindeki Kozaklar tarafından yapılan büyük kırgınlara maruz kalmıştı. Bu sebeple genel manada tarihinden bahsedilen Sibir Kozaklarının, Ardahan’da yöre insanına karşı yapmış oldukları faaliyetler üzerinde durmak son derece önem arz et­mektedir.</p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-80203" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-80203 size-full" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/01/Harun-Arslant%C3%BCrk-01.jpg" alt="" width="800" height="500" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/01/Harun-Arslantürk-01.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/01/Harun-Arslantürk-01-768x480.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"><figcaption class="wp-caption-text"><center><span><strong><span>Ek: 1- 1914 yılı sonları-1915 yılı başlarında Kafkaslardaki Savaş Bölgesi. Kabartma Haritası 1915.</span></strong></span></center></figcaption></figure>
<p><span><strong>Rus Kozakları ve Ardahan Muharebesi</strong></span></p>
<p>Birinci Cihan Harbi’nin devam ettiği sırada doğudan gelen olumsuz ha­berler karşısında Enver Paşa, Hopa civarında bulunan 3. Ordunun manevra kabiliyetini güçlendirmek amacıyla bu bölgeye destek kuvvetleri göndermeye karar verir ancak Karadeniz’de Rus filosunun egemen olması dolayısıyla bu durum paşanın farklı bir plan yapmasına neden olur. Bu plan doğrultusunda Alman Binbaşı Stange öncülüğündeki kuvvetler Karadeniz kıyılarından Ardahan’a doğru hareket etti. Binbaşının Ardahan’a yönelişinin hedefi şu yöndeydi: Kars-Ardahan arasındaki telgraf hattını kesmek, Kars-Sarıkamış arasında bu­lunan tren hattının lojistik desteğini kırmak ve Oltu’dan yardım için gelecek Rus kuvvetlerini engellemek<a href="https://www.altayli.net/rus-kozaklari-ve-ardahandaki-faaliyetleri.html#_edn16" name="_ednref16"><sup>[16]</sup></a>.</p>
<p>Ardahan’da bulunan Rus kuvvetlerinin başında o dönemde General Genik<a href="https://www.altayli.net/rus-kozaklari-ve-ardahandaki-faaliyetleri.html#_edn17" name="_ednref17"><sup>[17]</sup></a> bulunuyordu. Genik’in himayesinde 3. Kuban Kozakları birliği, iki ba­tarya, gönüllülerden oluşan bir adet milis birliği ve bir Kozak birliği bulunmak­taydı. Genik yönetimindeki dekolmanın<a href="https://www.altayli.net/rus-kozaklari-ve-ardahandaki-faaliyetleri.html#_edn18" name="_ednref18"><sup>[18]</sup></a> görevi Yalnızçam geçidini güvenli hale getirerek Rusların Batum’da bulunan dekolmanının Ardanuç üzerinden bu bölgeye gelmelerine yardımcı olmaktı ve ayrıca Türk kuvvetlerinin Batum dekolmanına karşı mukavemet göstermesini engellemekti. Kendilerine tevdi edilen bu görevi yerine getirmek amacıyla bölgeye gelen Binbaşı Stange yöne­timindeki Türk kuvvetlerinin 12 Aralık 1914 günü Ardahan’ı iki ayrı koldan kuşattı. Bu beklenmeyen durum karşısında Rus birlikleri Ardahan’dan Sarıka­mış’a doğru çekilmek zorunda bırakıldı<a href="https://www.altayli.net/rus-kozaklari-ve-ardahandaki-faaliyetleri.html#_edn19" name="_ednref19"><sup>[19]</sup></a>.</p>
<p>Bu geri çekilmenin ardından, Tiflis’ten Borjomi’ye tren yoluyla, Borjomi’den de kara yolu ile Ahıska-Ardahan istikametinin daha güvenli bir yol güzergâhı olması hasebiyle Sibir Kozakları’nın<a href="https://www.altayli.net/rus-kozaklari-ve-ardahandaki-faaliyetleri.html#_edn20" name="_ednref20"><sup>[20]</sup></a> Ardahan’a ulaşarak burayı kati suretle ele geçirmeleri emri verildi. Sibir Kozakları’nın Ardahan’a yaklaş­tıkları esnada 12 Aralık günü 10. Ordunun bir bölümü Merdenek’te<a href="https://www.altayli.net/rus-kozaklari-ve-ardahandaki-faaliyetleri.html#_edn21" name="_ednref21"><sup>[21]</sup></a> konuşlu bulunuyordu. 14 Aralık gecesi Sibir Kozakları 20 saat süren yolculuğun sonun­da Ahıska’ya vardı ve General Kalitin<a href="https://www.altayli.net/rus-kozaklari-ve-ardahandaki-faaliyetleri.html#_edn22" name="_ednref22"><sup>[22]</sup></a>, General Genik emrindeki kuvvetlerin vakit kaybetmeden Ardahan’ı ele geçirmeleri yönünde emir verdi.</p>
<p>Rus birlikleri tehdit altında gördükleri Ardahan’ı yeniden ele geçirmek için Sibir Kozakları Tugayı’ndan yeteri kadar fayda sağlamak istendi, fakat General Genik ve İstomin<a href="https://www.altayli.net/rus-kozaklari-ve-ardahandaki-faaliyetleri.html#_edn23" name="_ednref23"><sup>[23]</sup></a> atlı birliklerin bu saldırıya katılıp katılmaması yö­nünde kararsızlardı. Bu sırada 9. ve 10. ordunun Sarıkamış bölgesinde savaş halinde olması nedeniyle Genik’in Ardahan’ı tekrar ele geçirmesini engellemek ve onun gücünü kırmak amacıyla Batum ve Kars’ta bulunan ahalinin bu duru­ma karşı direniş göstermesi istendi<a href="https://www.altayli.net/rus-kozaklari-ve-ardahandaki-faaliyetleri.html#_edn24" name="_ednref24"><sup>[24]</sup></a>.</p>
<p>General Kalitin öncülüğündeki Sibir Kozakları Tugayının en öncelikli hedefi, General Genik’e derhal yardım edilmesi yönündeydi ve bu amaçla Sibir Kozakları Tugayı 14 Aralık gecesi Ahıska’ya ulaştılar. 15 Aralık şafak vakti bu emrin Kalitin’e ulaşmasıyla beraber Kalitin, 16 Aralık akşamı Zurzuna<a href="https://www.altayli.net/rus-kozaklari-ve-ardahandaki-faaliyetleri.html#_edn25" name="_ednref25"><sup>[25]</sup></a> mer­kezine ulaştı. Genik Zurzuna’ya ulaştığında ulaşım araçlarının yetersizliği ve Zurzuna merkezden Ardahan’a doğru yola çıktıklarında bu yol güzergâhının kendileri açısından güvenli olmadığını düşünüyordu. Genik’in bu tutumu kar­şısında Kalitin, himayesindeki Sibir Kozaklarını Kenarbel’de konuşlandırdı. 17 Aralık şafak vakti ise tüm tehlikelere rağmen Zurzuna istikametinden 42 km uzaklıkta olan Ardahan’a doğru yola çıkma kararı alındı. Böylesi bir panik içe­risinde olan Genik’e bağlı Ardahan dekolmanın farklı bölgelerinde çok sayıda askeri bulunuyordu. Kalitin’in dekolmanın geriye kalanları hakkında Genik’e yöneltiği soru üzerine Genik, “dekolmanın %70’e yakınını kaybettiğini ve geri­ye kalanların ise Ahıska’ya doğru geçip geçmedikleri hususunda net bir bilgisi olmadığı” yönünde cevap verdi. Bu durum üzerine artık Ardahan’da bulunan Türk birlikleriyle sıcak temasın kesilmesinden dolayı Kalitin 200 atlı batarya ile yeniden Ardahan’ın kuşatılması gerektiğine karar verdi. 17 Aralık günü bütün birlikleri bir araya toplayan Kalitin, elindeki mevcut askeri gücü yeniden değerlendirdiğinde aslında Ardahan’da sadece 200 kişinin öldüğünü ve yalnız­ca bir top bataryasının tahribata uğradığı bilgisine ulaştı. Kalitin’in elde ettiği bilgilerle Genik’in verdiği bilgiler arasında çelişkili ifadeler olduğu da böylelik­le ortaya çıkmış oldu. General Kalitin ve Genik’in yeniden kurduğu Ardahan dekolmanı 3 tabur, 1 gönüllü milis birliği ve 14 toptan müteşekkildi<a href="https://www.altayli.net/rus-kozaklari-ve-ardahandaki-faaliyetleri.html#_edn26" name="_ednref26"><sup>[26]</sup></a>.</p>
<p>Kalitin yaptırmış olduğu keşif ve istihbarat sonucunda Türk kuvvetleri­nin halen Ardahan’da olduğu ve Ardahan’a en yakın yerleşim yerlerinden olan Gölebert’in<a href="https://www.altayli.net/rus-kozaklari-ve-ardahandaki-faaliyetleri.html#_edn27" name="_ednref27"><sup>[27]</sup></a> de hali hazırda boş olduğu bilgisine ulaştı. Kalitin bu bölgede ya­şayan Türk ahalinin savaş durumunda herhangi bir paniğe yol açmaması açı­sından, Ardahan’a yakın olan köylerde önlem amaçlı küçük birlikler yerleştirdi ve burada gerek güvenlik gerekse de istihbarat almaları hususunda bu birlikle­ri görevlendirdi. Ardahan’ın Türk kuvvetlerinin elinde olması ve bir takım tah­kimatların yapılmasına karşın Rus birlikleri, burada düzenli bir ordunun ol­madığı tespitinde bulundu. Bununla birlikte Ardahan’a yakın olan köylerin ise boş olduğu ve buraya yapılacak bir kuşatma esnasında herhangi bir mukave­metle karşılaşılmayacağı kanısına varıldı. 19 Aralık saat 16.00 sularında Sibir Kozakları Tugayına bağlı atlı bataryalı bir birlik Gölebert’e geldi. Bu birlik Gölebert’in konumu itibariyle hem Ardahan’da keşif faaliyetleri yapmak hem de buradan Ahıska’ya giden yolu kontrol etmek maksadıyla büyük bir önem arz ediyordu<a href="https://www.altayli.net/rus-kozaklari-ve-ardahandaki-faaliyetleri.html#_edn28" name="_ednref28"><sup>[28]</sup></a>.</p>
<p>Sarıkamış’ta devam eden Türk-Rus savaşı sonuçlanıncaya kadar General Genik’e Gölebert’te kalması ve Oltu’dan İstomin önderliğinde gelecek destekle eş zamanlı olarak hareket etmesi yönünde talimatlar verildi. Ancak Ardahan’ı ele geçirmek için bekleme kararı Rusların lehine olacak bir durum değildi. Ar­dahan’da bulunan Türk birliklerinin en hızlı şekilde buradan tasfiye edilmesi durumunda bölgede olası bir Rus hâkimiyeti Sarıkamış’ta da savaşın seyrinin değiştirilmesine yardımcı olacaktı. Bu sırada İstomin ile birlikte hareket etmek için Sibir Kozakları Tugayı’ndan gönderilen keşif kolundan herhangi bir bilgi de alınamamıştı<a href="https://www.altayli.net/rus-kozaklari-ve-ardahandaki-faaliyetleri.html#_edn29" name="_ednref29"><sup>[29]</sup></a>.</p>
<p>20 Aralık günü İstomin’den gelen haber şu yöndeydi: 21 Aralık şafak vakti Kalitin öncülüğündeki kuvvetlerle, Oltu dekolmanı koordineli bir şekilde Ardahan’a saldıracaktı. Saldırı öncesi Ardahan’da az sayıda bir Türk kuvvetinin olduğu yönünde yeniden istihbarat bilgilerinin elde edilmesi, sadece askeri amaçla kalmamış bölgede yaşayan halkın tutumu hakkında da Kalitin’in bilgi sahibi olmasına katkı sağlamıştı.</p>
<p>İstominle yapılacak müşterek saldırı öncesi Kalitin, elindeki askeri gücün sayısını daha fazla arttırmak için Sibir Kozakları Tugayı’na ek 200 asker daha istemişti. 21 Aralık’ta gerçekleşecek olan saldırı için İstominle eş zamanlı ola­rak hareket edecek olan Kalitin, saat 16.30 sularında Gölebert’ten ayrıldı. Ruslar, Gölebert’te bulunan tüm askeri gücünü Ardahan’a doğru ilerletirken geride sadece Zurzuna merkezinde savaş kabiliyeti zayıf ve yiyecek temininde görevli az sayıdaki birliği burada bırakmıştı<a href="https://www.altayli.net/rus-kozaklari-ve-ardahandaki-faaliyetleri.html#_edn30" name="_ednref30"><sup>[30]</sup></a>.</p>
<p>Stange, Ardahan’ı ele geçirdikten sonra müstahkem mevki konumunda olan kaleyi olası saldırılara karşı muhkem hale getirmedi, hâkim olduğu alanda sınırlı kalarak kentin yakın çevresinde herhangi bir önlem almadığı gibi istih­barat konusunda da himayesi altındaki teşekkül azınlık grupların vermiş oldu­ğu bilgilerle yetinmek durumunda kaldı. Binbaşı Stange cephesinde tüm bun­lar yaşanırken makineli tüfek teçhizatıyla donanmış Sibir Kozakları Alayı, Ardahan’ı ele geçirmek için 21 Aralık saat 21.30 sularında Tikan-Fahrel<a href="https://www.altayli.net/rus-kozaklari-ve-ardahandaki-faaliyetleri.html#_edn31" name="_ednref31"><sup>[31]</sup></a> hattın­dan (Ardahan’ın kuzeyi) şehre doğru ilerliyordu. Kalitin’in de Ardahan’a doğru hareket etmesi sebebiyle bu alay aynı zamanda Ardahan-Sarzep hattını da kontrol altında tutmak durumundaydı. Ardahan’ı kuşatacak Rus birliklerinin dağılımı ise şu şekildeydi: güney-doğu kısmından 2. Sibir Kozakları Tugayı, doğu eteklerinden ve şehrin kuzey-doğu kesiminden 4 makineli tüfekle teçhizatlı Sibir Kozaklarıyla birlikte hareket etmek koşuluyla 14. ve 15 Kuban Ko­zakları birliği ve buna ek Orenburg Kozakları birliği. Son olarak cephenin en gerisinde Stange’nin kuşatması sırasında en çok kaybın verildiği 13. Kuban Kozakaları birliği yer alıyordu<a href="https://www.altayli.net/rus-kozaklari-ve-ardahandaki-faaliyetleri.html#_edn32" name="_ednref32"><sup>[32]</sup></a>.</p>
<p>Ardahan’ı kuşatmak için saldırıya geçen Kalitin, şehre gizlice yaklaşmak için bir takım önlemler aldı. Sibir Kozakları Tugayı kendisine emredilen za­manda sisli bir şafak vakti kuzeyden Ardahan’a doğru ilerledi. Hava muhalefe­tinin de etkisiyle yön bulmakta oldukça zorlanan birlik nihayetinde kendini henüz tamamlanmamış tel engellerin olduğu kuzey-batı eteklerinde buldu. Bu durumu lehine çeviren Kozak alayı düşman geçişlerini engelleme amaçlı açılan çukurlardan geçerek kente girdi.</p>
<p>Rusların bu hattan geleceğini tahmin etmeyen Türk birlikleri ani baskın karşısında siperlerden düzensiz fakat yoğun miktarda ateş açmaya başladı. Siperlerden açılan ateş sonucunda Rusların ağır kayıp vermesi, Nikolayevka-Mihaylovka<a href="https://www.altayli.net/rus-kozaklari-ve-ardahandaki-faaliyetleri.html#_edn33" name="_ednref33"><sup>[33]</sup></a> hattından gelen Rus birliklerinin yol güvenliğini sağlamak mak­satlı geri çekilme emri almalarına neden oldu<a href="https://www.altayli.net/rus-kozaklari-ve-ardahandaki-faaliyetleri.html#_edn34" name="_ednref34"><sup>[34]</sup></a>.</p>
<p>Kalitin’in Ardahan’ı kuşatmak için yapmış olduğu görev dağılımı ve devriyelerin kentin eteklerinde dolaştığı haberini alan Türk birlikleri derhal alar­ma geçti. Ardahan’ın 6 km yakınına kadar gelen Rus birlikleri, vadide bulunan şehrin yoğun sisle kaplı olmasını da fırsat bilerek harp düzeni alıp ateş açma­dan şehre doğru ilerledi. Bu durum Ardahan’da mevcut Türk birliklerini istih­barat ve devriye anlamında ne denli eksik olduğunun da bir göstergesiydi ade­ta. Rusların bu denli şehre yaklaşmasına rağmen halen daha Ruslara müdahale edilmemesi de verilen zafiyetin vahametini gözler önüne seriyordu. Ateşleme­ye hazır top bataryalarıyla şehre iyice yaklaşan Kozak birlikleri kent meydanı­na doğru ateş açmaya başladılar. Yoğun sis nedeniyle Ruslar hedefi isabet ettirmekte güçlük çekiyordu fakat Kalitin’in asıl amacı Ardahan’a yaklaşmakta olan İstomin’e saldırıya geçtiklerini bir şekilde haber vermekti<a href="https://www.altayli.net/rus-kozaklari-ve-ardahandaki-faaliyetleri.html#_edn35" name="_ednref35"><sup>[35]</sup></a>.</p>
<p>Kalitin ve İstomin dekolmanları arasındaki iletişimi sağlamakta yaşanan güçlükler nedeniyle hem Ardahan’a farklı güzergâhtan ilerleyen birliklerin koordine edilmesi hem de İstomin’in gecikmesinin dezavantajını kendi lehine çevirmek isteyen Kalitin, yoğun bir yaylım ateşi açılması emrini verdi. Ancak iki dekolman arasında bu şekilde bir iletişim sağlamak Ardahan şehrinin bu­lunduğu konum itibariyle çok da sağlıklı olmayacaktı. Çünkü açılan ateşe Türk birliklerinin anında karşılık vermesi, konvansiyonel alanı ayırt etmekte bir takım zorluklar doğuracaktı. Bu nedenledir ki Ruslara bağlı Kozak birlikleri 21 Aralık günü saat 08.00 sularında tüfek atışlarıyla birlikte saldırıya geçti. Derin vadilerin karla kaplı zeminine ek olarak sisin yaratmış olduğu olumsuz hava koşulları bu saldırının başarısızlıkla sonuçlanmasına sebep oldu. Rus istihbarat birimleri şehir etrafının sığınaklar ve yapay engellerin bulunduğu siperlerle çevrili olduğu bilgisini verdi. Rusların şehri ani baskınlarla işgal etmeleri çok zordu ve İstomin dekolmanın da şehre yaklaştığına dair bir ibare yoktu. Bu belirsizlik 21 Aralık saat 13.25’e kadar devam etti ve sonunda uzak top ateşle­rinin de duyulmasıyla beraber İstomin’in şehre yaklaştığı anlaşıldı<a href="https://www.altayli.net/rus-kozaklari-ve-ardahandaki-faaliyetleri.html#_edn36" name="_ednref36"><sup>[36]</sup></a>.</p>
<p>Savaşta her iki taraftan da ağır kayıplar vermemesinin tek bir sebebi vardı o da şehri kaplayan yoğun bir sisin olmasıydı. Ruslar artık iyiden iyiye genel savaş düzeni alıyordu. 3. Yekaterinodorskiy Kozak alayı genel savaş dü­zeni kapsamında sağ cenahtaki yerini alarak Ardahan’dan Fahrel’e giden yolla­rı denetim altında tutmaya başladı. Saat 16.00’da Ardahan’a yaklaşan İstomin dekolmanı ile temas sağlandı ve 18.00’da hava kararmaya başlayınca 1. Sibir Kozakları Tugayı, Ardahan’ın dışına çıkmış olan Türk birliklerini takibatı sonu­cunda saldırıya geçti. Rus süvari birliğinin saldırısına yoğun bir ateşle karşılık verilmesine rağmen ne yazık ki Türk birliğine bağlı 500’e yakın kayıp meydana geldi. Türklerin bu kaybına karşılık Ruslarda, 16 Kozak hayatını kaybetti ve 36 Kozak yaralandı. Ayrıca süvari birliğine bağlı 70 at telef oldu<a href="https://www.altayli.net/rus-kozaklari-ve-ardahandaki-faaliyetleri.html#_edn37" name="_ednref37"><sup>[37]</sup></a>.</p>
<p>21 Aralık günü gerçekleşen Rus saldırısı karşısında Türk birlikleri ağır yaralar aldı<a href="https://www.altayli.net/rus-kozaklari-ve-ardahandaki-faaliyetleri.html#_edn38" name="_ednref38"><sup>[38]</sup></a>. Bu yenilgi sonrası Borjomi-Mihaylova  (Haşuri) hattı üzerinde Ruslara tehdit oluşturması beklenen Stange Ardanuç-Artvin taraflarına çekildi. Burada topladığı gönüllü birliklerle Borçka’da bir araya gelerek Rusların Batum dekolmanına karşı mukavemet göstermek istediyse de bir sonuca ulaşamadı. Rusların Ardahan’ı işgali akabinde 22 Aralık’ta Kalitin birliğiyle bera­ber Gölebert’e çekilirken İstomin ve birliği Ardahan’da kaldı. 23 Aralık’ta gelen emirle beraber İstomin’in Ahılkelek-Tiflis güzergâhı ile Yalnızçam geçidini kalıcı olarak güvenli hale getirilmesi ve Ardanuç-Artvin’i ele geçirerek bu böl­geyle Oltu’nun birbirine intibak edilmesi istendi<a href="https://www.altayli.net/rus-kozaklari-ve-ardahandaki-faaliyetleri.html#_edn39" name="_ednref39"><sup>[39]</sup></a>.</p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-80204" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-80204 size-full" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/01/Harun-Arslant%C3%BCrk-02.jpg" alt="" width="800" height="500" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/01/Harun-Arslantürk-02.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/01/Harun-Arslantürk-02-768x480.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"><figcaption class="wp-caption-text"><center><strong><span>Ek: 2- Kafkaslarda Türk-Rus ordularının harekât yönünü gösteren şema.</span></strong></center></figcaption></figure>
<p><span><strong>Ekim Devrimi Sonrası Kozakların Genel Durumu</strong></span></p>
<p>Birinci Cihan Harbi boyunca Kozaklar, yirmi dört alay, sekiz topçu birliği ve yüzlü birlikler halinde tam on altı bölük gönüllü ile savaşa katılmışlardır. 1917 yılına gelindiğinde Rusya’da toplam Kozak askeri sayısı 578 bin kişiden müteşekkildi. Sibirya bölgesinde 172 bin, Baykal bölgesinde 265 bin, Amur bölgesinde 49 bin, Ussuriysk bölgesinde 34 bin, Semireçensk bölgesinde 45 bin, Yakut bölgesinde 3 bin, İrkuts ve Yenisey taksimatında ise toplam 10 bin Kozak askeri bulunuyordu. Bu kısımda bahsedilen rakamlar toplam Kozak nüfusunun yaklaşık olarak % 13 gibi bir kısmına denk gelmekteydi<a href="https://www.altayli.net/rus-kozaklari-ve-ardahandaki-faaliyetleri.html#_edn40" name="_ednref40"><sup>[40]</sup></a>.</p>
<p>Rusya’da Ekim devrimiyle beraber Kozakların bir kısmı da devrimin so­nuçlarından kendine bir paye aldı. Kozakların bir bölümü Menşevikleri destek­lerken bir bolümü ise Bolşevik taraftarıydı. Rusya’da o dönem halklar arasında baş gösteren bir durum olan «политикой расказачивания»<a href="https://www.altayli.net/rus-kozaklari-ve-ardahandaki-faaliyetleri.html#_edn41" name="_ednref41"><sup>[41]</sup></a> etkisi en çok Kozaklar üzerinde etkili oldu. Kozakların çoğu 1920’lerin başından itibaren komşu ülkeler olan, Moğolistan, Çin, Japonya ve Kore’nin yanı sıra Birleşik Amerika, Kanada, Filipinler ve Güney Amerika’ya göç ettiler. 1936 yılına kadar Sovyet yönetimi özellikle kollektifleşme yıllarında defalarca baskı uygulayarak Kozaklara karşı açıkça ayrım yapmaktaydı. Büyük Vatanseverlik Savaşı’nın<a href="https://www.altayli.net/rus-kozaklari-ve-ardahandaki-faaliyetleri.html#_edn42" name="_ednref42"><sup>[42]</sup></a> arifesinde ise Kozakların iadeyi itibarı sağlandı. Ruslar bu savaşta da çok sayı­da Kozak askerinden faydalandı. 1940 yılında ise daha önce göç eden Kozakların büyük bir çoğunluğu yeniden geri dönüş yaptı ve Rusya’nın çeşitli bölgele­rine iskân edildi. Geri gelenler arasında daha önce general ve memur konu­munda olanlar ya hapis cezası ya da idam ile yargılandılar. 20. asrın ikinci yarı­sından sonra ise Kozaklar Rusya’da yaşayan diğer toplumlarla bütünleşik hale getirilme sürecini yaşamışlardır. 2002 yılında Rusya Federasyonu Kozakları ayrı bir halk statüsünde nüfus sayımına tabi tutmuş ve toplamda 140.028 Kozak’ın burada yaşadığını belirtmiştir. Aynı zamanda dünya genelinde 3,5 ila 5 milyon arasında bir Kozak topluğu varlığından bahsedildiği de bilinmektedir<a href="https://www.altayli.net/rus-kozaklari-ve-ardahandaki-faaliyetleri.html#_edn43" name="_ednref43"><sup>[43]</sup></a>.</p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-80205" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-80205 size-full" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/01/Harun-Arslant%C3%BCrk-03.jpg" alt="" width="800" height="650" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/01/Harun-Arslantürk-03.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/01/Harun-Arslantürk-03-768x624.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"><figcaption class="wp-caption-text"><center><span><strong><span>Ek: 3- Ardahan Muharebesi Luboku.</span></strong></span></center></figcaption></figure>
<p><span><strong>Sonuç</strong></span></p>
<p>XVI. asırda Altınorda Devletinin yıkılmasıyla birlikte, yüzyıllar boyunca Türk tahakkümünde yaşayan Ruslar için tarihi bir dönem başlıyordu. Bu asır­dan sonra Ruslar, tarih sahnesinde çok daha güçlü bir millet konumuna gele­ceklerdi. Rus yayılmacı politikasının muhatabı durumundaki kadim Türk coğ­rafyası, bundan böyle Türk-Rus savaşlarına sahne olmaya devam edecekti. İşte bu coğrafyalardan birisi de Kafkasya yurdu idi. Güney-batı Kafkaslarda 1877­-78 yıllarında meydana gelen, yerel ahali tarafından da 93 Harbi olarak bilinen Türk-Rus savaşı neticesinde Kars, Ardahan ve Batum Rusların eline geçecek ve Rus esareti bölgede 40 yıl boyunca devam edecekti.</p>
<p>1877-78 yılında anavatandan koparılan Kars, Ardahan ve Batum’un geri alınması meselesi I. Dünya savaşının cereyan etmesiyle birlikte tekrar günde­me geldi. 1914 yılında Sarıkamış harekâtı başlamış ve Köprüköy yakınlarında Ruslar, Hasan İzzet Paşa tarafından hezimete uğratılmıştı. Bu durum Rusların Tiflis’te bulunan Kafkas ordu karargâhı ile olan bağlantısını kesmekle kalma­yıp Petrograd’da da ciddi bir panik havasının meydana gelmesine neden olmuştu. İşte bu minvalde Enver Paşa’nın Sarıkamış harekâtındaki planlarından birisi de Karadeniz üzerinden gelecek birliklerin Ardahan’ı ele geçirilmesi ve Sarıkamış-Ardahan hattından gelecek Rus birliklerin desteğini kesmesiydi. Alman Stange komutasındaki birlikler önce Ardanuç’u ve devamında 27 Aralık günü Stange, General Genik himayesindeki 3. Kuban Plantunski Taburu, 3. Yekaterina Kozak Alayı ve 298. Milis kuvvetleri ile iki bataryadan oluşan Rus dekolmanını vurarak Ardahan’ı ele geçirdi.</p>
<p>Ruslar’ın Ardahan’dan çekilmesinin ardından General Pötr Petroviç Kalitin’in talimatıyla Ahıska’da konuşlu 1. Sibir-Kozakları Yermak Timofeyev alayı, 2. Sibir-Kozak alayı makineli tüfek birliği, 2. Orenburg-Kozaklarından oluşan Sibir Kozakları Tugayı Ardahan’a 42 km uzaklıktaki posta bölgesi olan Zurzuna’dan giriş yaparak Gölebert’e kadar ilerdiler. Nitekim Ardahan’a gelen Kozak birlikleri Oltu’dan gelen destekle de Ardahan’ı ele geçirdiler. Ruslar sa­vaşçı özelliğe sahip Kozakları asırlar boyunca askeri bünyesinde bulundular. Kozakların Ardahan’ın tekrar ele geçirilmesinde önemli rolünün olduğu yadsı­namaz bir gerçektir.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Harun ARSLANTÜRK</strong></span></a>
</p><p>Arş. Gör, Ardahan Üniversitesi, İnsani Bilimler ve Edebiyat Fakültesi, Tarih Bölümü Öğretim Elemanı. harunarslanturk@ardahan.edu.tr.</p>
<p><strong>Alıntı Kaynak:</strong> “100.Yılında Ardahan Kongreleri Uluslararası Sempozyumu Bildirileri (20-22 Şubat 2019-Ardahan)”</p>
<hr>
<div><span><strong>KAYNAKÇA</strong></span></div>
<div><span>♦ “Remezovskaya Letopis Po Miroviçevu Spisku”, <strong>Sibirskiya Letopisi</strong>, İmperatorskaya Arheografiçeskaya Komissiya, S. Peterburg 1907, ss. 312-366.</span></div>
<div><span>♦ “Stroganovskaya Letopis Po Spisku Spasskago”, <strong>Sibirskiya Letopisi</strong>, İmperatorskaya Arheografiçeskaya Komissiya, S. Peterburg 1907, ss. 1-46.</span></div>
<div><span>♦ “Yesipovskaya Letopis Po Sıçevskomu Spisku”, <strong>Sibirskiya Letopisi</strong>, İmperatorskaya Arheografiçeskaya Komissiya, S. Peterburg 1907, ss. 105-170.</span></div>
<div><span>♦ ARMSTRONG, Peter C. B., Foreigners, <strong>Furs and Faith: Muscovy’s Expansion into Western Siberia</strong>, <strong>1581-1649</strong>, Master of Arts at Dolhousie University, Nova Scotia 1997.</span></div>
<div><span>♦ ARMSTRONG, Terence, <strong>Yermak’s Campaign in Siberia</strong>, London 1975. ATLASİ, Hadi, <strong>Sibir Tarihi</strong>, çev. Eser Havare, Ankara 2016.</span></div>
<div><span>♦ ATLASİ, Hadi, <strong>İstoriya Sibiri</strong>, Leningrad 1937.</span></div>
<div><span>♦ BEREZOVSKİ, E. P., <em>“</em>Kavkazskiy Front: Naçalo Boynı, Sarıkamışkaya Operatsiya, Ardagan-Oltı”, <strong>Sibirskiy Kozak Voyskoboy Yubileynıy Sbornik Sibirskogo Kazaçyago Voyska</strong><em>,</em> Vıpusk Btoroy, Harbin 1941, ss. 79-154.</span></div>
<div><span>♦ ELİSEEV, Fedor, <strong>Kozaki na Kavkazskom Fronte</strong>, Moskva 2001.</span></div>
<div><span>♦ KLUÇEVSKİY, Vasiliy Osipoviç<strong>, Kurs Russkoy İstorii</strong>, Kniga I, Moskva 2017.</span></div>
<div><span>♦ KOSTOMAROV, Nikolay İvanoviç, <strong>Russkaya İstoriya v Jizneopisaniyah yiyo Glavneyşih Deyateley</strong>, Kniga I, Moskva 2017.</span></div>
<div><span>♦ KRESSON, Vilyam, <strong>Kozaki İstoriya Volnıh Ludey ot Zaporojckoy Seçi do Kommunistiçeskoy Rossii</strong>, Moskva 2016.</span></div>
<div><span>♦ MİLLER, G. F., <strong>Opissanie Sibirskago Tsartsva</strong>, Sanktpeterburg 1750.</span></div>
<div><span>♦ ÖZKAN, Murat, “Buhara, Petersburg ve İstanbul Arasında Diplomasi Tra­fiği: Molla İrnazar Maksutov Elçiliği”, <strong>Gazi Türkiyat</strong>, Bahar 2019/24, ss. 165­183.</span></div>
<div><span>♦ ÖZKAN, Murat, “Rus Emperyal Yayılmasının Bir Vasıtası Olarak: Orenburg Neplüyev Askerî Okulu”, <strong> Uluslararası Bilimsel Araştırmalar Kongresi Bildiri Tam Metni Kitabı, </strong>Ankara 2019, ss. 65-82.</span></div>
<div><span>♦ ÖZKAN, Murat, “Sibir Araştırmalrına Dair Bir Rus Mecmuasının Tetkiki: “Sibirskiy Vestnik””, <strong>SUTAD</strong>, Nisan 2019; (45), ss. 307-332.</span></div>
<div><span>♦ PLOKHY, Serhii, <strong>The Cossacks and Religion in Early Modern Ukraine</strong>, Oxford University Press, Oxford 2001.</span></div>
<div><span>♦ SERGEEVİÇ, Aleksandır vd., <strong>İstoriya Rossii</strong>, Moskva 2009.</span></div>
<div><span>♦ SİMİNOV, N., <strong>Kratkaya İstoriya 1. Sibirskogo Kazaçego Ermaka Timofeeva Polka</strong>, Omsk 1907.</span></div>
<div><span>♦ SOLOVIEV, Denis, <strong>Generalı Russkoy İmperatorskoy Armii 1914-1917 gg</strong>., C. 15.</span></div>
<div><span>♦ ŞULDYAKOV, V., “Delo pod Ardaganom Sibirskie Kozaki na Sulujbe Oteçestvu”, <strong>Voenneya Bıl</strong>, Moskva 1995, ss. 12-18.</span></div>
<div><span>♦ ÜNAL, Fatih, “Çarlık Dönemi Rusların Sibirya Araştırmaları<em>“,</em><strong> Uluslara­rası Sosyal Araştırmalar Dergisi</strong>, C. 8, S. 41, Aralık 2015, 613-647.</span></div>
<div><span>♦ YANOVA, M. V., <strong>Kazaçestvo v Plitiçeskoy İstorii yuga Rossii</strong>, Moskva 2018.</span></div>
<div><span>♦ ZALESSKİY, K. A., <strong>Kto bıl Kto v Pervoy Mirovoy Voyne</strong>, Moskva 2003.</span></div>
<div><span>♦ ZUEV, A. S., “Kazaçestvo Aziatskoy Rossii” <strong>İstoriçeskaya Entsiklopediya Sibiri</strong>, C. II. Novosibirsk 2009, ss. 8-26.</span></div>
<div><span><strong><u>Dipnotlar:</u></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/rus-kozaklari-ve-ardahandaki-faaliyetleri.html#_ednref1" name="_edn1"><sup>[1]</sup></a> Kozak veya Kossak diye anılan bu topluluk ilk olarak XV. yüzyılın ortalarında Ukrayna tarihi kaynaklarında adı geçmektedir. Kozaklar, Avrasya bozkırları ile Doğu Avrupa ovaları arasında göçebe olarak yaşamışlardır. Batıda Tuna Nehri kıyıları, doğuda ise pasifik okyanusuna kadar geniş bir coğrafyaya dağılmışlardır. Rus hâkimiyetinde ise Karadeniz’in kuzeyinden ve Kırım Hanlığı’ndan gelmesi muhtemel tehlikelere karşı sınırda adeta bir tampon görevi üstlenmişler­dir. Ayrıntı için bkz. Serhii Plokhy, <strong>The Cossacks and Religion in Early Modern Ukraine</strong>, Oxford University Press, Oxford 2001, s. 16-28.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/rus-kozaklari-ve-ardahandaki-faaliyetleri.html#_ednref2" name="_edn2"><sup>[2]</sup></a> Vilyam Kresson, <strong>Kozaki İstoriya Volnı h Ludey ot Zaporojckoy Seçi do Kommunistiçeskoy Rossii</strong>, Moskva 2016, s. 17.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/rus-kozaklari-ve-ardahandaki-faaliyetleri.html#_ednref3" name="_edn3"><sup>[3]</sup></a> Vasiliy Osipoviç Kluçevskiy<strong>, Kurs Russkoy İstorii</strong>, Kniga I, Moskva 2017, s.681.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/rus-kozaklari-ve-ardahandaki-faaliyetleri.html#_ednref4" name="_edn4"><sup>[4]</sup></a>  Murat Özkan, “Rus Emperyal Yayılmasının Bir Vasıtası Olarak: Orenburg Neplüyev Askerî Okulu”, <strong>4. Uluslararası Bilimsel Araştırmalar Kongresi Bildiri Tam Metni Kitabı, </strong>Ankara 2019, s. 67.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/rus-kozaklari-ve-ardahandaki-faaliyetleri.html#_ednref5" name="_edn5"><sup>[5]</sup></a> Aleksandır Sergeeviç vd., <strong>İstoriya Rossii</strong>, Moskva 2009, s.119.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/rus-kozaklari-ve-ardahandaki-faaliyetleri.html#_ednref6" name="_edn6"><sup>[6]</sup></a>  Murat Özkan, “Buhara, Petersburg ve İstanbul Arasında Diplomasi Trafiği: Molla İrnazar Maksutov Elçiliği”, <strong>Gazi Türkiyat</strong>, Bahar 2019/24, s. 166.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/rus-kozaklari-ve-ardahandaki-faaliyetleri.html#_ednref7" name="_edn7"><sup>[7]</sup></a> Fatih Ünal, “Çarlık Dönemi Rusların Sibirya Araştırmaları<em>“,</em><strong> Uluslararası Sosyal Araştırmalar Dergisi</strong>, C. 8, S. 41, Aralık 2015, s. 615.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/rus-kozaklari-ve-ardahandaki-faaliyetleri.html#_ednref8" name="_edn8"><sup>[8]</sup></a>  Rusların Sibir Hanlığını işgal edinceye kadar hakkında neredeyse bir bilgi olmayan ve daha sonra Rus tarih kitaplarında Sibir’i ele geçiren kahraman unvanıyla kendine yer bulan Ермак Тимофеевич (Yermak Timofeeeviç) hakkında ayrıntılı bilgi için bkz. Nikolay İvanoviç Kostomarov, <strong>Russkaya İstoriya v Jizneopisaniyah yiyo Glavneyşih Deyateley</strong>, Kniga I, Moskva 2017, s. 667-674.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/rus-kozaklari-ve-ardahandaki-faaliyetleri.html#_ednref9" name="_edn9"><sup>[9]</sup></a> Yesipov bu rakamı 540 kişi olarak verirken, Stroganov Kroniği’nde de bu rakam 540 kişidir. Ancak Stroganovlar tarafından içlerinde Litvanyalı, Alman, Tatar ve Rus savaşçılarından oluşan 300 kişilik destek kuvvetiyle birlikte bu rakam toplam 840 kişiyi bulmaktadır. Remezov Kroni- ği’nde Yermak’ın Çusovaya’ya geldiğinde adamlarının sayısı 5000 kişidir. Tagil Nehri’ne ulaştı­ğında yanında 3000 kişi vardır. Bunların bir kısmı geri dönmüş ve Sibir hanlığı hudutlarına girdiğinde yanında toplam 1636 adamı kalmıştır. Sıçevskiy Spisok, <strong>Yesipovskaya Letopis</strong>, s. 123, Spasskiy Spisok <strong>Stroganovskaya Letopis</strong>, s. 8-10, Miroviçevskiy Spisok <strong>Remezovskaya Letopis</strong>, s. 314</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/rus-kozaklari-ve-ardahandaki-faaliyetleri.html#_ednref10" name="_edn10"><sup>[10]</sup></a>  Sibir Hanlığının işgalinde çok önemli bir yeri olan Stroganov ailesi Tatar asıllı olup, özellikle İvan Grozni döneminde Solikamskiy bölgesinde tuz işletmeciliği yapmış ve yüzyıllarca Rus hiz­metinde bulunmuşlardır. Bkz. G. F. Miller, <strong>Opissanie Sibirskago Tsartsva</strong>, Sanktpeterburg 1750, s. 67-68.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/rus-kozaklari-ve-ardahandaki-faaliyetleri.html#_ednref11" name="_edn11"><sup>[11]</sup></a> Terence Armstrong, <strong>Yermak’s Campaign in Siberia</strong>, London 1975, s. 10.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/rus-kozaklari-ve-ardahandaki-faaliyetleri.html#_ednref12" name="_edn12"><sup>[12]</sup></a> Cengiz Han soyundan Şeyban Han’ın oğlu olan Küçüm Sibir Hanlığı’nın son hanıdır. Ayrıntılı bilgi için bkz. Hadi Atlasi, <strong>Sibir Tarihi</strong>, çev. Eser Havare, Ankara 2016, s. 49-86.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/rus-kozaklari-ve-ardahandaki-faaliyetleri.html#_ednref13" name="_edn13"><sup>[13]</sup></a>  Peter C. B. Armstrong, Foreigners, <strong>Furs and Faith: Muscovy’s Expansion into Western Siberia</strong>, <strong>1581-1649</strong>, Master of Arts at Dolhousie University, Nova Scotia 1997, s. 49.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/rus-kozaklari-ve-ardahandaki-faaliyetleri.html#_ednref14" name="_edn14"><sup>[14]</sup></a> Çar İvan Vasilyeviç’in Çusovayadaki Maksim ve Nikita Stroganovlara, Volga Kozakları Yermak Timofeyeviç ve Emrindekilerinin Çerdin’e Gönderilmesi Hakkında Yazdığı Gramota. 16 Kasım 1582. Ayrıntılı bilgi için bkz. G. F. Miller, <strong>İstoriya Sibiri</strong>, Leningrad 1937, s. 342-343.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/rus-kozaklari-ve-ardahandaki-faaliyetleri.html#_ednref15" name="_edn15"><sup>[15]</sup></a>  Murat Özkan, “Sibir Araştırmalrına Dair Bir Rus Mecmuasının Tetkiki: “Sibirskiy Vestnik””, <strong>SUTAD</strong>, Nisan 2019; (45), s. 309.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/rus-kozaklari-ve-ardahandaki-faaliyetleri.html#_ednref16" name="_edn16"><sup>[16]</sup></a>  E. P. Berezovski, <em>“</em>Kavkazskiy Front: Naçalo Boynı, Sarıkamışkaya Operatsiya, Ardagan-Oltı”, <strong>Sibirskiy Kozak Voyskoboy Yubileynıy Sbornik Sibirskogo Kazaçyago Voyska</strong><em>,</em> Vıpusk Btoroy, Harbin 1941, s. 86-87.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/rus-kozaklari-ve-ardahandaki-faaliyetleri.html#_ednref17" name="_edn17"><sup>[17]</sup></a> Birinci Cihan harbinde tekrar göreve çağrılan İvan Adamoviç Genik (06.01.1854-12.07.1919), Rusların Kafkas harekâtı esnasında Ardahan’da başarısız olmuş ve daha sonra Kalitin’in emrine verilmiştir. Ayrıntılı bilgi için bkz. Denis Solovıev, <strong>Generalı Russkoy İmperatorskoy Armii 1914-1917 gg</strong>., C. 15, s. 3-4.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/rus-kozaklari-ve-ardahandaki-faaliyetleri.html#_ednref18" name="_edn18"><sup>[18]</sup></a> Özel ve ayrı bir askerî oluşum.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/rus-kozaklari-ve-ardahandaki-faaliyetleri.html#_ednref19" name="_edn19"><sup>[19]</sup></a> E. P. Berezovski, <strong>a.g.e</strong>., s. 86-87.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/rus-kozaklari-ve-ardahandaki-faaliyetleri.html#_ednref20" name="_edn20"><sup>[20]</sup></a>  N. Siminov, <strong>Kratkaya İstoriya 1. Sibirskogo Kazaçego Ermaka Timofeeva Polka</strong>, Omsk 1907, s.150.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/rus-kozaklari-ve-ardahandaki-faaliyetleri.html#_ednref21" name="_edn21"><sup>[21]</sup></a> Ardahan’ın Göle ilçesinin eski adı.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/rus-kozaklari-ve-ardahandaki-faaliyetleri.html#_ednref22" name="_edn22"><sup>[22]</sup></a> Pötr Petroviç Kalitin (1853-1927) ayrıntılı bilgi için bkz. K. A. Zalesskiy, <strong>Kto bıl Kto v Pervoy Mirovoy Voyne</strong>, Moskva 2003, s. 271-272.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/rus-kozaklari-ve-ardahandaki-faaliyetleri.html#_ednref23" name="_edn23"><sup>[23]</sup></a> Nikolay Mihayloviç İstomin (1855-?) ayrıntılı bilgi için bkz. K. A. Zalesskiy, <strong>a.g.e</strong>., s. 262.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/rus-kozaklari-ve-ardahandaki-faaliyetleri.html#_ednref24" name="_edn24"><sup>[24]</sup></a> E. P. Berezovski, <strong>a.g.e</strong>., s. 87.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/rus-kozaklari-ve-ardahandaki-faaliyetleri.html#_ednref25" name="_edn25"><sup>[25]</sup></a> Ardahan’ın Çıldır ilçesinin eski adı.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/rus-kozaklari-ve-ardahandaki-faaliyetleri.html#_ednref26" name="_edn26"><sup>[26]</sup></a> M. V. Yanova, <strong>Kazaçestvo v Plitiçeskoy İstorii yuga Rossii</strong>, Moskva 2018, s. 59.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/rus-kozaklari-ve-ardahandaki-faaliyetleri.html#_ednref27" name="_edn27"><sup>[27]</sup></a> Ardahan’a bağlı Çamlıçatak köyünün eski adı.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/rus-kozaklari-ve-ardahandaki-faaliyetleri.html#_ednref28" name="_edn28"><sup>[28]</sup></a>  V. Şuldyakov, “Delo pod Ardaganom Sibirskie Kozaki na Sulujbe Oteçestvu”, <strong>Voenneya Bıl</strong>, Moskva 1995, s.14.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/rus-kozaklari-ve-ardahandaki-faaliyetleri.html#_ednref29" name="_edn29"><sup>[29]</sup></a> E. P. Berezovski, <strong>a.g.e</strong>., s. 87.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/rus-kozaklari-ve-ardahandaki-faaliyetleri.html#_ednref30" name="_edn30"><sup>[30]</sup></a> Fedor Eliseev, <strong>Kozaki na Kavkazskom Fronte</strong>, Moskva 2001, s. 43.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/rus-kozaklari-ve-ardahandaki-faaliyetleri.html#_ednref31" name="_edn31"><sup>[31]</sup></a>  Bahsi geçen yer şimdi Hanak İlçesinin Alaçam köyü ile Ardahan merkeze bağlı Kartalpınar köyü arasındaki hat.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/rus-kozaklari-ve-ardahandaki-faaliyetleri.html#_ednref32" name="_edn32"><sup>[32]</sup></a> V. Şuldyakov, <strong>a.g.e</strong>., s. 15-16.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/rus-kozaklari-ve-ardahandaki-faaliyetleri.html#_ednref33" name="_edn33"><sup>[33]</sup></a> Ardahan’a bağlı Sulakyurt ve Akyaka köylerinin Rusça adlandırması.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/rus-kozaklari-ve-ardahandaki-faaliyetleri.html#_ednref34" name="_edn34"><sup>[34]</sup></a> V. Şuldyakov, <strong>a.g.e</strong>., s. 15-16.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/rus-kozaklari-ve-ardahandaki-faaliyetleri.html#_ednref35" name="_edn35"><sup>[35]</sup></a> E. P. Berezovski, <strong>a.g.e</strong>., s. 87-90.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/rus-kozaklari-ve-ardahandaki-faaliyetleri.html#_ednref36" name="_edn36"><sup>[36]</sup></a> E. P. Berezovski, <strong>a.g.e</strong>., s. 87-90.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/rus-kozaklari-ve-ardahandaki-faaliyetleri.html#_ednref37" name="_edn37"><sup>[37]</sup></a> E. P. Berezovski, <strong>a.g.e</strong>., s. 91.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/rus-kozaklari-ve-ardahandaki-faaliyetleri.html#_ednref38" name="_edn38"><sup>[38]</sup></a> 3 Ocak 1915’te Ardahan Muharebesi’nin lubokunda (müstakil bir kâğıda açıklayıcı bir metinle basılan resim) da geçen ifadeler bölgede yaşananların vahametini gözler önüne seriyordu: “<em>Yo­ğun bir sis vardı. Siperlere sıkıca yerleşen Türkler, birliklerimizi bir mermi ve şarapnel yağmuru ile</em> <em>karşıladı. Gece geç saatlerde batı dekolmanı komutanı askerlerini Ardahan’a saldırmaya yöneltti. Düşman siperleri, hızlı bir süngü saldırısından sonra alındı. Savaş bütün gece sürdü ve sabahın ilk saatlerinde kuzey dekolmanı saldırıya katıldı. Türkler çok büyük kayıplar verdi. Düşman siperleri, ceset yığınlarıyla doluyd</em>u”. Bkz. Ek-3.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/rus-kozaklari-ve-ardahandaki-faaliyetleri.html#_ednref39" name="_edn39"><sup>[39]</sup></a> E. P. Berezovski<strong>, a.g.e</strong>., s. 92.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/rus-kozaklari-ve-ardahandaki-faaliyetleri.html#_ednref40" name="_edn40"><sup>[40]</sup></a> A. S. Zuev, “Kazaçestvo Aziatskoy Rossii” <strong>İstoriçeskaya Entsiklopediya Sibiri</strong>, C. II. s. 8-13.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/rus-kozaklari-ve-ardahandaki-faaliyetleri.html#_ednref41" name="_edn41"><sup>[41]</sup></a>  Rusya’da Ekim Devrimi’nden sonra: Kozakların sosyo-kültürel özelliklerinin aşınmasına ve yıkıma yönelik uygulanan politika</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/rus-kozaklari-ve-ardahandaki-faaliyetleri.html#_ednref42" name="_edn42"><sup>[42]</sup></a>  Rusça, <strong>Великой Оточественной войны</strong> olarak adlandırılan bu savaştan kasıt II. Cihan Harbi’dir.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/rus-kozaklari-ve-ardahandaki-faaliyetleri.html#_ednref43" name="_edn43"><sup>[43]</sup></a> A. S. Zuev, <strong>a.g.m</strong>., s.8-13</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Ortaya Çıkışından Bastırılmasına Kadar Pontus Ayaklanması</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi</guid>
<description><![CDATA[ Ortaya Çıkışından Bastırılmasına Kadar Pontus Ayaklanması
Tarih Araştırmacısı, sinanmiser@hotmail.com. “Coğrafya Kaderdir”[1] tespiti ile belki de en fazla yüzleşen topraklar Anadolu’dur. Balkan Savaşları, I. Dünya Savaşı ve Milli Mücadele dönemi bu konuda çok önemli bir deneyimdir. Yunanlılaştırma zemini üzerine inşa edilmeye çalışılan ve işgallerle beraber bir iç isyan şeklinde karşımıza çıkan Pontus kalkışması, Milli Kuvvetlerin toparlanarak kati sonuca ulaşmasında önemli bir zaman […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c47fc1e7c9.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:46 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Ortaya, Çıkışından, Bastırılmasına, Kadar, Pontus, Ayaklanması</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/02/Pontus-Ayaklanmasi.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html">Ortaya Çıkışından Bastırılmasına Kadar Pontus Ayaklanması</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Sinan MİSER</strong></span></a>
</p><p>Tarih Araştırmacısı, sinanmiser@hotmail.com.</p>
<p><em>“Coğrafya Kaderdir”</em><a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_edn1" name="_ednref1"><sup>[1]</sup></a> tespiti ile belki de en fazla yüzleşen topraklar Anadolu’dur. Balkan Savaşları, I. Dünya Savaşı ve Milli Mücadele dönemi bu konuda çok önemli bir deneyimdir. Yunanlılaştırma zemini üzerine inşa edilmeye çalışılan ve işgallerle beraber bir iç isyan şeklinde karşımıza çıkan Pontus kalkışması, Milli Kuvvetlerin toparlanarak kati sonuca ulaşmasında önemli bir zaman ve insan kaybına neden olmuştur. Mütareke’den sonra elde kalan kuvvetlerin sürat ve kararlılıkla tekrar teşkilatlandırılıp bir düzene sokulmasıyla Pontus kalkışmasının önü alınabilmiştir.</p>
<p>Pontus Meselesini esas itibariyle bölgesel bir sorun olmaktan ziyade, Türk ve Yunan devletleri arasında süregelen uluslararası bir anlaşmazlık olarak değerlendirmek daha doğru bir yaklaşım olacaktır. Yunanistan’ın bu irredentist tutumu, bölgedeki dindaşlarının selametinden daha çok, kendi politik çıkarlarına hizmet etmekten öteye gidemediği söylenebilir. Yunan tarafının etnik ve tarihsel iddialarının temelinde yatan bir takım çelişkiler, konunun uzmanları tarafından sıklıkla vurgulanmakla birlikte, bu iddiaların Müslüman ve Ortodoks toplumlar arasına nifak tohumları ekmek gibi, uzun vadede sıkıntıya neden olması muhtemel sonuçları hakkında daha dikkatli olunması gerekmektedir. Yunanistan’ın MÖ 298’de kurulan Pontus Krallığı ve MS 1203 tarihinde kurulan Trabzon Komnen Krallığını dayanak göstererek Karadeniz bölgesindeki Rumlar üzerinde giriştiği yayılmacı faaliyetler,<a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_edn2" name="_ednref2"><sup>[2]</sup></a> 30 Ocak 1923’de Lozan Barış Konferansı’nda imzalanan <em>“Mübadele Sözleşmesi” </em>ile Rumların Yunanistan’a göç ettirilmesiyle sonuçlanmıştır.<a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_edn3" name="_ednref3"><sup>[3]</sup></a></p>
<p>Meselenin daha iyi anlaşılması bakımından öncelikle “Pontus” tabirinin ne zaman ortaya çıktığı, coğrafi ve etnik bakımdan neyi ifade ettiği konusunun aydınlatılması faydalı olacaktır.</p>
<p><span>1. Tarihte Pontus</span></p>
<p>Pontus, etnik çağrışımlı bir kelimeden ziyade coğrafi bir tabir olarak ifade edilmektedir.<a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_edn4" name="_ednref4"><sup>[4]</sup></a> Pontus bölgesi, kabaca, Osmanlıların Gümüşhane, Samsun (Canik) Sancakları ile Trabzon Vilayetini kapsamaktadır.<a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_edn5" name="_ednref5"><sup>[5]</sup></a> Eski Yunanca bir kelime olan Pontus çok sayıda yazılı kaynakta deniz, Gala’nın oğlu, ve Karadeniz sahili anlamlarının yanı sıra Küçük Asya’nın kuzey doğusunda, Kızılırmak’ın doğusunda kalan coğrafi bölgenin Antikçağdaki adıdır. Pontus kelimesinin kökeni <em>“Kapadokya’nın deniz kıyısı”</em> ifadesinin kısaltılmış formudur.<a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_edn6" name="_ednref6"><sup>[6]</sup></a> En eski dönemlerde daha çok <em>“Pont Euksinos”</em> şeklinde kullanılmıştır. “Euksinos” kelimesi ise <em>“karanlık, uğursuz”</em> anlamına gelen <em>“ahşaena”</em> kelimesinden gelmektedir. Karadeniz’in fırtınalı ve karanlık sularından dolayı verilen bu isim X. yüzyıla kadar gelmiştir. Türkçede ise <em>“Kara”</em> sözü bir rengi ifade ettiği gibi aynı zamanda bir yönü (kuzey), sert ve soğuk iklimi de anlatır. Türklerin Anadolu’ya girişinden itibaren bütün yazılı belgelerde Karadeniz adı yaygın olarak kullanılmış olmasına karşın, Türkiye Selçukluları ve Osmanlılar zamanında <em>“Pontus”</em> kelimesi hiç geçmemektedir.<a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_edn7" name="_ednref7"><sup>[7]</sup></a></p>
<p>Pontus MÖ 1700-1200 Hitit<a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_edn8" name="_ednref8"><sup>[8]</sup></a> ve MÖ 1200-676 Frigler’in kısmi hâkimiyetlerinde geçen dönemlerin ardından MÖ 676 tarihinde, Kafkasya üzerinden gelen Kimmerler’in hakimiyetine girmiştir.<a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_edn9" name="_ednref9"><sup>[9]</sup></a> Bölgeye MÖ VIII-VII. yüzyıllarda giren ve Kuzey Kafkasya ile bugünkü Ukrayna ve Rusya’nın Karadeniz sahillerinde yaşarken, İskitler tarafından Kafkasya üzerinden Anadolu’ya kovalanan atlı, göçebe halk Kimmerler’in bazı Türk ve yabancı yazarlara göre “Proto-Türk” toplulukları arasında kabul edildikleri bilinmektedir.<a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_edn10" name="_ednref10"><sup>[10]</sup></a> Özhan Öztürk, Yunanlıların da MÖ VII. yüzyılda Karadeniz sahili boyunca <em>polis</em> ve <em>emporion</em> kurarak kent adacıkları oluşturduğunu söylerken<a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_edn11" name="_ednref11"><sup>[11]</sup></a>, MÖ VIII-VI. yüzyıllarda, Ege ve Anadolu bölgesindeki nüfus fazlalığı ve hammadde ihtiyacının yanı sıra, Pers Akhaimenid Devleti ve Lidya Krallığı’nın İoniya’yı işgal etmesinin de bu oluşumların sebepleri arasında yer aldığını belirtmektedir.<a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_edn12" name="_ednref12"><sup>[12]</sup></a></p>
<p>II Ariobarzanes’in oğlu Mithridates, MÖ 302 yılında yaşadığı bölgede kendi hanedanlığını kurmak istemiş, Makedon Kralı Antigonos’un takibinden kaçarak Paphlagonia’ya gelmiştir. Burada Ilgaz Dağı eteklerinde yerleşerek kendi soyundan gelen ve son Pontus kralı olan, VI. Mithriades’in ölümüne kadar (MÖ 63) varlığını sürdürmüştür. Mithridates Hanedanlığı MÖ 281-63 arasında iki asırdan fazla hüküm sürmüş olup, hanedan mensupları ülkelerini asla <em>“Pontus Krallığı”</em> olarak tanımlamamışlardır. Ayrıca egemenlikleri boyunca herhangi bir bölgesel unvanı da kullanmamışlardır. Pontus sikkelerinde Mithridat Kralı veya Pharnake Kralı yazılmakla birlikte, kendilerine ilk olarak “Pontus Kralı” atfı IV. Mithridates’in ölümünden sonra Roma kayıtlarında yapılmış, bu dönemden itibaren bölgeyle ilgili pek çok şey, tıpkı MÖ 47 yılında “Classis Pontica” adlı Roma Pontus lejyonu kurulurken yapıldığı gibi, bölgenin adı ile ilişkilendirilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_edn13" name="_ednref13"><sup>[13]</sup></a></p>
<p>Fransız akademisyen Lebeau, Pontus Devleti’nin kurucusu olarak kabul edilen Mithridates’in bölgeye geldiğinde üç tür halkla karşılaştığını ve bunların: Persler, kıyı sahil şeridinde oturan Yunanlılar ve bölgenin asıl yerlileri olarak nitelediği, çok eskiden beri bölgede yerleşik bulunan Turanî topluluklar olduğunu dile getirmektedir.<a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_edn14" name="_ednref14"><sup>[14]</sup></a> Mesut Çapa ise, bölgede yaşayan Rumların Selçuklulardan önce bölgeye göç eden Hıristiyan Türkler olduğunu ileri sürmekte ve bu görüşüne delil olarak yerleşik halkın dil, kültür ve ahlak anlayışlarının benzerliğini, Rumlara ait kişi ismi ve köy adlarının yoğun olarak Türkçe olmasını göstermektedir.<a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_edn15" name="_ednref15"><sup>[15]</sup></a></p>
<p>Orta Asya’dan Anadolu’ya gerçekleşen asıl Türk göçleri ise IX. yüzyılda başlayıp yaklaşık 200 yıl kadar sürmüştür. 1064’de Bizans sınır kenti Ani’nin ve 1071’de Malazgirt Savaşı’nın ardından Doğu Anadolu kentlerinin alınması ile birlikte, ilerleyen süreçte, Batı Anadolu sahillerine kadar olan bölge Türk egemenliği altına girmeye başlamıştır.<a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_edn16" name="_ednref16"><sup>[16]</sup></a> 1220’lerden sonra doğudan gelen yıkıcı Moğol istilası ile Türkmenlerin Orta Asya ve Kafkasya’dan göçleri ikinci büyük göç dalgasının sebepleridir.<a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_edn17" name="_ednref17"><sup>[17]</sup></a> Karadeniz bölgesi, XI-XIV. yüzyıllar arasında, kuzeyde Trabzon Rum İmparatorluğu’na kadar olan Sinop-Ordu hattı Selçuklu sınırları içerisinde kalırken,<a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_edn18" name="_ednref18"><sup>[18]</sup></a> XV. yüzyılda Trabzon Rum İmparatorluğu’nun yıkılmasıyla bu bölge tamamen Osmanlı idari sistemi içerisine dâhil olmuştur.<a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_edn19" name="_ednref19"><sup>[19]</sup></a></p>
<p><span>2. Yunan İsyanı ve Yunanistan’ın Bağımsızlık Süreci</span></p>
<p>Rumeli’nin fethi, Osmanlı tarihindeki en önemli dönemeçlerden biridir. 1352 yılında Süleyman Paşa’nın Çimpe (Tsympe) Kalesi’ni almasıyla Gelibolu’ya çıkan Osmanlılar, Avrupa’da, Viyana önlerine kadar yayılacak olan imparatorluklarının temellerini atmışlardır.<a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_edn20" name="_ednref20"><sup>[20]</sup></a> Bölgede yaşayan Rumlar (Yunanlılar) XV. yüzyıl itibariyle büyük oranda Osmanlı Devleti’nin hâkimiyeti altına girmişlerdir. Osmanlı Devleti’nin bölgede asimilasyon politikası gütmemiş olması, dört asra yakın bir süre, siyasî bir varlığı bulunmayan Yunanlıların, dil ve kültürlerinin korunmasında önemli bir etken olmuştur.<a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_edn21" name="_ednref21"><sup>[21]</sup></a></p>
<p>XVIII. yüzyılda Sultan III. Selim ile ivme kazanan batılılaşma hareketlerinin başarısızlığa uğraması, yerel ayanların kuvvetlenmesine sebep olmuştur. Bu durum, 1806 yılındaki Osmanlı-Rus Savaşı sırasında, büyük ayanların devlet iktidarını kontrol altına alma teşebbüsü olarak nitelenen <em>“Sened-i İttifak”</em> ile gün yüzüne çıkmıştır.<a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_edn22" name="_ednref22"><sup>[22]</sup></a> Bunun en belirgin örneği olarak nitelendirilen Tepedelenli Ali Paşa, Arnavutluk ve Epir bölgesinde otonom bir yapı kurarak, Bab-ı Ali’nin huzursuzluğunun artmasına sebep olmuştur.<a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_edn23" name="_ednref23"><sup>[23]</sup></a> Sultan II. Mahmut Balkanlarda devlet ile asiler arasındaki iki başlı yönetimi bertaraf etmek için 1819’da harekete geçirmiştir.<a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_edn24" name="_ednref24"><sup>[24]</sup></a> Ancak Tepedelenli İsyanı, beraberinde Yunan İsyanını da getirmiştir.<a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_edn25" name="_ednref25"><sup>[25]</sup></a></p>
<p>XIX. yüzyılda tüm Avrupa’yı etkisi altına alan “milliyetçilik” düşüncesi, Osmanlı tebaası durumundaki Hıristiyanlar arasında da, tıpkı İtalya ve Almanya’da görüldüğü gibi kuvvetli din ekseninde ve “ırkçı” bir temelde şekillenmiştir.<a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_edn26" name="_ednref26"><sup>[26]</sup></a> 1814 senesinde kurulan Yunan ihtilalcı <em>“Filiki Eterya”</em> örgütü, Tepedelenli Ali İsyanı’nın yarattığı ortamdan istifade ederek ayaklanmayı Tuna Boyu Prensliklerinden başlatmıştır. Osmanlı Devleti’nin Balkanlara yoğunlaştığı bu dönemde, Mora’da ayaklanan Yunanlılara karşı ancak 1821 yılında Tepedelenli Ali Paşa İsyanının bastırılmasından sonra müdahale edilebilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_edn27" name="_ednref27"><sup>[27]</sup></a> 1821 yılının Nisan ayında Mora’da yaşayan tüm Müslümanlar Yunanlı isyancılar tarafından katledilmişlerdir. İpsilanti’nin Romanya üzerinden başlattığı kalkışma sonrası, katliamlarını Galati ve Iaşi’de devam ettiren Yunan isyancılar, Balkanlar ve Mora’da yaklaşık 25 bin civarında Müslüman’ı katletmiştir. Viyana Kongresi’nin isyan karşıtı havası içinde, Rusların Yunanlılara destek vermemesi kalkışmanın başarısızlıkla sonuçlanmasına neden olmuştur.<a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_edn28" name="_ednref28"><sup>[28]</sup></a></p>
<p>1827’ye kadarki dönemde Osmanlı ordusu ve Mehmet Ali Paşa kuvvetlerinin ortaklaşa yürüttüğü mücadele sonucu Yunan İsyanı tamamen kontrol altına alınmasına rağmen, Osmanlı-Mısır donanmasının Navarin’de yakılması<a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_edn29" name="_ednref29"><sup>[29]</sup></a> tüm dengeleri değiştirmiştir. Avrupa devletlerinin ve Rusya’nın karşılıklı çıkarları Yunan bağımsızlık hareketinin uluslararası bir konuma yükselmesine neden olmuştur. Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasından sonra devletin henüz yeni, güçlü bir ordu kuramamış olması<a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_edn30" name="_ednref30"><sup>[30]</sup></a> ve donanmasının yakılmış olmasından faydalanan Rusya, 26 Nisan 1828’de Osmanlı Devleti’ne savaş ilan etmiştir. Savaşın başlamasıyla birlikte Rusların Kafkasya ve Balkanlar’daki hızlı ilerleyişleri Avrupa devletlerini rahatsız etmiş ve bunlar Londra’da Ruslarla masaya oturmuşlardır. İmzalanan protokol maddelerinin Osmanlı Devleti tarafından reddedilmesiyle Ruslar tekrar harekete geçmiş, durdurulamayan Rus ordusu batıda Edirne, doğuda Erzurum’a kadar gelerek İstanbul’u tehdit etmeye başlamıştır. Osmanlı Devleti bu surette masaya oturmak zorunda kalmış, 14 Eylül 1829 tarihinde imzalanan Edirne Antlaşması’yla Yunan Devleti’nin kuruluş ve bağımsızlığını kabul etmiştir.<a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_edn31" name="_ednref31"><sup>[31]</sup></a></p>
<p><span><strong>3. Pontus Devleti Düşüncesinin Ortaya Çıkışı</strong></span></p>
<p><span>a. Filiki Eterya Örgütü</span></p>
<p>Oldukça geniş bir etnik tanımlaması olan Rumluk tabirinin, Sırp, Bulgar hatta Ulahları mezhepsel açıdan içine aldığı kabul görülürken, Rum-Yunan camiası sadece mezhep ve dil birliğinden ibarettir. Stefanos Yerasimos’a göre, Cizye kayıtlarında Pontus bölgesi XVI. yüzyıldan beri Anadolu Hıristiyanlarının en yoğun olduğu bölgelerin başında gelmektedir. Bunların büyük bir bölümü Ortodoks Hıristiyan olmakla beraber, Ermeni değildir ve Yunan olduklarının söylemek de eldeki veriler ışığında mümkün görünmemektedir.<a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_edn32" name="_ednref32"><sup>[32]</sup></a></p>
<p>Ortodoks istiklali ve Bizans’ın yeniden inşası amacını güden Rumların ilk teşebbüsleri <em>“Hetairia Philikon”</em> (Filik Eterya/ Dostluk Cemiyeti) adlı edebi bir dernek adı altında ortaya çıkmış, akabinde <em>“Ethniki Hetairia”</em> adlı gizli örgütle şekillenmiştir. Filiki Eterya Örgütü XVIII. yüzyılda şair Rhigas tarafından kurulmuş, kendisinin 1798′ deki idamıyla birlikte örgüt de dağılmıştır. Rusya, 1787’de Çariçe II. Katherina’nın <em>“Rum Projesi”</em> (Grek Projesi) olarak adlandırılan girişimi ile XVIII. yüzyıldan itibaren Rum-Yunan davasını sahiplenmiştir. Kasası Münih’te, kafası Petersburg’da ve merkezi İstanbul’da bulunan Filiki Eterya, 1814 yılında üç tüccar tarafından tekrar canlandırılmıştır.<a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_edn33" name="_ednref33"><sup>[33]</sup></a></p>
<p>Filiki Eterya Örgütü’nün başlıca hedefleri şöyledir:</p>
<ol>
<li>Yunan bağımsızlığının sağlanması,</li>
<li>On İki Ada dâhil, Ege Adaları’nın tümü, Kıbrıs ve Girit Adalarının ve Batı Anadolu’nun Yunanistan’a ilhakı,</li>
<li>Pontus Rum Devleti’nin kurulması ile İstanbul Fener Patriği’nin idaresinde olmak üzere Bizans’ın tekrar canlandırılması.<a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_edn34" name="_ednref34"><sup>[34]</sup></a></li>
</ol>
<p>Filiki Eterya ilk başarılarını 1821 tarihinde Romanya ve Mora isyanlarını örgütleyerek, ardından, 1830’da Yunan bağımsızlığının ilan edilmesiyle kazanmıştır. Filiki Eterya 1894’de yerini, 14 Yunan subayı tarafından kurulan Etniki Eterya’ya bırakmıştır. Etniki Eterya, Anadolu’da çekirdek örgütlenmelerin oluşturulmasında önemli roller üstlenerek, 1904 yılında ilk “Pontus” adlı derneği Merzifon Amerikan Koleji’nde kurmuştur. 1908 yılında Samsun’da kurulan <em>“Müdafaa-ı Meşrute”</em> ve <em>“Mukaddes Anadolu Rum”</em> dernekleri, Batum-İnebolu arasında örgütlenerek, kurulacak Pontus Devleti’nin Yunanistan ile birleşmesi için faaliyet göstermiştir.<a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_edn35" name="_ednref35"><sup>[35]</sup></a></p>
<p>Hıristiyan din adamları ve dini kurumlar Pontus hareketinin ortaya çıkmasında çok önemli birer faktördür. Misyonerler, misyoner okulları ve metropolitler çetelerin örgütlenmesinden, politikalarının belirlenmesine ve hareketin uluslararası arenada temsil edilmesine kadar etkin bir rol oynamışlardır.<a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_edn36" name="_ednref36"><sup>[36]</sup></a> Başta Fener Rum Patrikhanesi olmak üzere, Amasya Metropoliti Germanos ve Trabzon Metropoliti Hırisantos’un Pontus kalkışmasının Anadolu içerisindeki en önemli aktörleri olarak dikkat çekmektedirler.<a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_edn37" name="_ednref37"><sup>[37]</sup></a></p>
<p><span>b. Megali İdea’nın Ortaya Çıkışı ve Pontus Hareketine Etkisi</span></p>
<p>Bazı kaynaklar<a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_edn38" name="_ednref38"><sup>[38]</sup></a>, fikirsel altyapısını <em>“Yunan Büyük İdeali”</em>nden (Megali İdea) alarak Anadolu’da ideolojik bir yetkinliğe ulaşan Pontus hareketinin, Balkan Savaşlarının da etkisiyle fiiliyata geçirildiği görüşündedir. Seferberlik ve Balkan göçmenlerinin yerleştirilmeleri konusunda bölgede çıkan anlaşmazlık silahlı çatışmaya dönüşmüş, ardından da devletin müdahalesi gecikmemiştir. Milliyet ve dini yönden aidiyet hissettikleri ordulara karşı silah altına alınmayı reddeden veya Osmanlı ordusundan silahlı, silahsız firar eden Rumlar, Karadeniz bölgesinde ilk Pontus çetelerini oluşturmuşlardır.<a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_edn39" name="_ednref39"><sup>[39]</sup></a></p>
<p>Pontus Devleti hayalinin altında yatan asıl gerçek, Yunan milliyetçilerinin ideolojik altyapısını oluşturan <em>Megali İdea</em> (Büyük İdeal) kavramıdır. Yunanlı yazar Andreas C. Michalopoulos, Megali İdea fikrini bir ütopyadan ziyade, milyonlarca Elen’i yabancı ve zalim Türk boyunduruğundan kurtarmanın çabası olarak yorumlamıştır.<a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_edn40" name="_ednref40"><sup>[40]</sup></a> Bu kavram, ilk olarak, 1844 yılında Yunan Kralı Otto ile Başbakan Kolettis’in anayasa tartışmaları sırasında Parlamentoda yaptıkları konuşmalarda sarf edilmiştir. Rum ve Yunan halkının vatanlarını yeniden kazanıp, Mora Yarımadası dışında genişleyerek, başkenti Konstantinopolis olan Pontus, Trakya, Makedonya, Efir, Girit ve Kıbrıs’ı da içine alan <em>“bağımsız bir Yunan devleti”</em> kurma hayalidir.<a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_edn41" name="_ednref41"><sup>[41]</sup></a></p>
<p>Megali İdea, özellikle Ege kıyılarına Yunanistan’dan gelip yerleşen Rumların, Anadolu Rumları üzerinde <em>“milli bir bilinç”</em> oluşmasına yardımcı olmuş, ideolojik altyapısı oluşturulan bu kitlenin, siyasal yönden harekete geçirilip, motive edilmesi için <em>“milli politik bir fikre”</em> olan ihtiyacı da karşılamıştır. Aynı zamanda, Yunanistan’ın kuruluşundan beri siyasal açıdan istikrarsız, yoksul ve kendi içinde bölünmeler yaşayan bir toplumu iç sorunlarından kurtarmanın bir aracı olarak da görülmüştür.<a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_edn42" name="_ednref42"><sup>[42]</sup></a></p>
<p>Megali İdea’nın tarihsel sürecine baktığımızda ise köklerinin çok daha derinlerde olduğunu görmekteyiz. Konunun fikirsel temellerini 1071 Malazgirt Savaşı’ndan, 1204 yılındaki IV. Haçlı Seferine, 1453’te İstanbul’un fethinden, 1461 Trabzon Rum İmparatorluğu’nun yıkılışına kadar götürmek pekâlâ mümkündür. Ancak asıl temel faktörün İstanbul’un fethi ile oluştuğunu söyleyebiliriz. Prof. Luvaris, İstanbul’un fethi ile çöken Bizans İmparatorluğu’nun yerini, devlet alametleriyle birlikte Patriğin aldığını belirterek şöyle söylemiştir:</p>
<p><em>“…Bizans ülkesinin yıkılması artık boyunduruk altına girmiş olan bu kavmin ruhundan bu zihniyeti silemedi. Bilakis kuvvetlendirip derinleştirerek İslam boyunduruğundan kurtulmak için sarsılmaz bir ümit uyandırdı. Şimdi artık parçalanmış olan kudretin ve eski ihtişamın yeniden kurulması, eski Bizans ülkesinde serbest bir Yunanlılık mânâsı herkesin ruhunda yaşayan, Yunan fikrinden ayrılmayan Haçın zaferi gibi hayaller beslemeğe başladı. Şimdi Konstantinapolis ve bilhassa yeniden canlanan Logos’un mabedi olan Ayasofya Kilisesi bu ümitlerin müşahhas bir sembolü haline geldi. Bu hâl Fatih’e karşı mücadelede surlar üzerinde ölen taşlaşmış son Yunan İmparatoru Konstantin Paleologos efsanesinde ifadesini bulmaktadır. Kavmine hilalin gasp etmiş olduğu hürriyeti geri vermek için onun tekrar dirileceğine inanılmaktadır. Ayasofya’da düşmanın gelmesiyle yarım kalan mukaddes ayin Büyük kilisenin duvarları arasında kaybolmuş olan Patriğin bütün ihtişamıyla tekrar ortaya çıkmasıyla devam edecektir”.</em><a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_edn43" name="_ednref43"><sup>[43]</sup></a></p>
<p>Yunanistan’da kurulan yeni Patrikhane, “Megali İdea’nın bekçisi, Bizans İmparatorluğu davasının takipçisi, Helenizm’in beslendiği, kışkırtıldığı ve şekillendirildiği bir yer haline gelmiştir.<a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_edn44" name="_ednref44"><sup>[44]</sup></a> Yunan bağımsızlığını müteakip yeni bir devlet fikri kadar yeni bir ulus, yeni bir Yunan kimliğinin yaratılmasında da ön plana çıkmıştır. Bu amaçla, Antik Yunan’a duyulan hayranlık nedeniyle, Atina başkent yapılmış, Yunanistan Ortodoks Kilisesi, İstanbul Rum Ortodoks Patrikhanesi’nin onayını almadan (1833) özerkliğini ilan etmiştir. Böylece yeni devletin Antik Yunan’ın devamı olduğu tezi benimsemiş ve etnik kimliğin tarih içerisindeki sürekliliği sağlanmıştır. Bu proje kapsamında <em>“Tarihin Helenleştirilmesi/Yunanlılaştırılması”</em> en önemli çalışmadır. Yunan tarihçileri <em>“Tarihin Yunanlılaştırılması”</em> çalışmalarında üç önemli mesele üzerinde durmuşlardır: <a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_edn45" name="_ednref45"><sup>[45]</sup></a></p>
<ol>
<li>Antik Yunan’dan Çağdaş Yunan Devleti’ne kadar tarihin süreklileştirilmesi,</li>
<li>Çağdaş dönemde geçmiş çağların kuşku bırakmayan kanıtlarını arayıp kayıt altına alması,</li>
<li>Yunan bağımsızlık savaşı meşru bir zemine çekilerek, Yunanlıların özgürlük ve milli egemenlikleri için savaştıklarının ispatlanması.</li>
</ol>
<p>Yunan tarihçilerinin çözmek zorunda oldukları sorunların ilk sırasında Bizans’ın Yunan ulusuna dahil edilmesi meselesi yer almaktadır. Avrupa romantizminin ılımlı bakış açısı Bizans’ı da Yunan Ulus Devleti’nin bir parçası halinde kabul edilmesini sağlamıştır. Yeni Yunan kimliği, Antik Yunan medeniyetinden itibaren, Makedonya Helenizm’i, Bizans Helenizm’i ve son dönem Helenizm’i şeklinde tekrar yapılandırılmıştır.<a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_edn46" name="_ednref46"><sup>[46]</sup></a> Helenizm’in tarihi bütünlüğünün oluşturulması Megali İdea’nın bilimsel bir kavram etrafında toparlanmasına neden olmuştur.<a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_edn47" name="_ednref47"><sup>[47]</sup></a></p>
<p>Yunan toprak bütünlüğü 1830-1913 arasında 63 bin km<sup>2</sup> iken, 1913 Bükreş Antlaşması’yla 120 bin km<sup>2</sup>‘ye çıkarılmış, asıl adımlarını ise en uygun ortamın yaşandığı ve önemli fırsatlar içerdiğine inandıkları I. Dünya Savaşı sırasında atmışlardır. 15 Temmuz 1915 tarihinde İngiliz Dışişleri Bakanı Edward Grey’in, Türklere savaş açılmasına karşılık Batı Anadolu’nun Yunanistan’a verileceğine dair sunduğu teklif Yunanistan tarafından kabul edilmiştir. 15 Mayıs 1919’da İzmir’e asker çıkarılması<a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_edn48" name="_ednref48"><sup>[48]</sup></a> <em>“vaat edilmiş toprakların”</em> veya Megali İdea’nın ileri bir aşamaya geçirilmesinin başlangıcı olmuştur.<a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_edn49" name="_ednref49"><sup>[49]</sup></a></p>
<p><span>4. Pontus Hareketine Destek Veren Ülkeler</span></p>
<p>Pontus hareketinin merkezinde Yunanistan bulunmakla beraber, Amerika Birleşik Devletleri, İngiltere, Fransa ve Rusya’dan önemli destek ve yardımların alındığı görülmektedir. Yunan bağımsızlığından sonra tüm gücünü yayılmacı politikalara adayan Yunanistan, Anadolu’daki Rumların örgütlenmesinden silahlanmasına, göç politikalarının belirlenmesinden uluslararası temsilciliğine kadar, her türlü desteği kendilerine sağlamıştır.</p>
<p>Amerika Birleşik Devletleri Pontus hareketinin siyasi propaganda ayağında yer alarak, ilkini 1830’da açtıkları misyoner okulları vasıtasıyla Pontus hareketine destek vermişlerdir.<a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_edn50" name="_ednref50"><sup>[50]</sup></a> Osmanlı Devleti içerisinde faaliyet gösteren en önemli misyoner teşkilatı 1810 yılında Boston’da kurulan <em>American Board of Commissioners for Foreign Missions</em>‘tır. Çalıştığı ülkelerde Hıristiyanlığı yaymak ve ABD adına siyasi ve kültürel nüfuz elde etmek maksadıyla kurulan ABCFM, 1820 yılından itibaren Osmanlı topraklarında çalışmaya başlayarak, bağımsız bir Pontus Cumhuriyeti’nin kurulması faaliyetlerini hazırlık aşamasından itibaren desteklemiştir.<a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_edn51" name="_ednref51"><sup>[51]</sup></a> Yeni bir misyoner teşkilatı olan “<em>New Haven Ladies Greek Association”</em> 1828’den itibaren İzmir’de çalışmalarına başlayarak iki adet misyoner okulunu faaliyete geçirmiştir.<a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_edn52" name="_ednref52"><sup>[52]</sup></a></p>
<p>XIX. yüzyılın başlarından beri yürüttükleri faaliyetlerle Anadolu Rumlarını etkilemeyi başaran ABD misyoner teşkilatlarının en etkili çalışmaları, 1899’da açtıkları, Merzifon Amerikan Koleji’nde olmuştur.<a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_edn53" name="_ednref53"><sup>[53]</sup></a> Merzifon Amerikan Koleji, Merzifon Amerikan Hastanesi ve Samsun’daki <em>Amerikan Tobacco Şirketi</em>‘nin memurları yerel eşraf ve din adamları ile birlikte hareket ederek, İtilaf Devletleri’nin müdahalesine zemin hazırlamaya çalışmışlardır.<a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_edn54" name="_ednref54"><sup>[54]</sup></a></p>
<p>İngiltere baştan beri Osmanlı Devleti’ni parçalama siyasetinde her türlü alternatifi değerlendirmiştir. Mütarekeden sonra Karadeniz bölgesine asker çıkartarak Pontus çetelerinin güç kazanmasını sağlamak için hiç çekinmeden 10 bin silah dağıtmıştır.<a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_edn55" name="_ednref55"><sup>[55]</sup></a> Amasya Metropoliti Germonos’la yaptıkları anlaşma ile Karadeniz’de belirledikleri bölgelerde, güçlü direniş noktaları oluşturulmasına katkı sağlayıp Türk birliklerinin çetelere karşı yürüttüğü takip faaliyetlerini engellemek istemişlerdir. Pontusçu çetelerin sahile çıkarılması, silah ve cephane ikmali ile Karadeniz’in abluka altında tutulması İngilizlerin Pontusçu çetelelere verdiği önemli desteklerden bazılarıdır.<a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_edn56" name="_ednref56"><sup>[56]</sup></a></p>
<p>Megali İdea XVIII. yüzyılda Rusya’nın, Osmanlı İmparatorluğu’nu Avusturya ile paylaşma anlaşması olan 1787 <em>“Kerson Mutabakatı”</em> çerçevesinde şekillendirilen <em>“Grek Projesi”</em>nde hayata geçirilmeye çalışılmıştır.<a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_edn57" name="_ednref57"><sup>[57]</sup></a> Rusya, Yunan-Rum amaçlarına tarihi desteğinin yanında, I. Dünya Savaşı’nın yarattığı kaotik ortamdan istifadeyle Karadeniz bölgesindeki Rumları silahlandırıp ilk çetecilik faaliyetlerinin ortaya çıkmasında rol oynamıştır. Bölge Rumları, I. Dünya Savaşı ve Milli Mücadele dönemlerinde Türk orduları aleyhine cephe gerisinde istihbarat toplama ve sabotaj eylemleri yaparak Ruslara önemli desteklerde bulunmuşlardır.<a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_edn58" name="_ednref58"><sup>[58]</sup></a> Rusya, Ekim 1917’de Kafkasya’da 12 bin kişilik bir Pontus-Kafkas Birliği kurarak, komutasını Rum asıllı bir subaya vermiştir. Bolşevik ihtilali’yle birlikte dağılan bu birliğin amacı Trabzon’a çıkarak bir Pontus Devleti kurmaktı.<a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_edn59" name="_ednref59"><sup>[59]</sup></a></p>
<p>1917’de Kral Konstantinos’un devrilip, Venizelos’un desteklenerek iktidara gelmesinde rolü olan Fransa, Yunanistan’ın İtlaf Devletleri yanında savaşa girmesini arzulayan devletlerin başında gelmektedir. Fransa’nın bu kapsamlı desteği sayesinde Paris’te <em>“Pontus Milli Merkezi”</em> adlı bir cemiyetinin açılmasına müsaade edilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_edn60" name="_ednref60"><sup>[60]</sup></a> Fransa Pontus hareketine desteğini çok ileri götürerek, Pontus teşkilatının himayesi için Batum’u merkez olarak kullanmak istemiş, bu amaçla oluşturulacak çeteler vasıtasıyla Karadeniz sahillerinin işgal edilmesini planlamıştır.<a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_edn61" name="_ednref61"><sup>[61]</sup></a></p>
<p>Ocak 1920’de Fransız hükümetinin değişmesi ve Türk ordularının I. ve II. İnönü Savaşları ile Sakarya Savaşı’ndaki başarılarından sonra Yunanistan’la yürüttüğü fikir ve eylem birliği değişmiştir. Fransa başbakanı Clemenceau Anadolu’da karşılaştıkları başarısızlığı itiraf ettikten sonra birçok papaza madalyalar verildiğini söylemektedir.<a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_edn62" name="_ednref62"><sup>[62]</sup></a></p>
<p><span>5. Karadeniz Bölgesinde Pontus Terörü</span></p>
<p>Gümüşhane’de bir grup Rum’un, Yunan bağımsızlığından güç alarak ayaklanması, Karadeniz bölgesinde bilinen ilk çete faaliyetidir. Bu ayaklanma Osmanlı Devleti’nin müdahalesiyle bastırılmış, isyancılar Gürcistan’a kaçmıştır.<a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_edn63" name="_ednref63"><sup>[63]</sup></a></p>
<p>Uzun bir süre fikri düzeyde kalan Pontus çalışmaları, <strong>“</strong>Büyük Yunanistan” hedefinin Anadolu ayağının teşkilatlandırılması için Mondros Ateşkes Antlaşması ile Yunanistan’a gerekli hareket alanını sağlamıştır. Anadolu’da hem Rumları, hem de Ermenileri örgütlemek için İstanbul merkez olarak seçilmiş, Fener Patrikhanesi üs olarak kullanmıştır.<a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_edn64" name="_ednref64"><sup>[64]</sup></a> Tüm kiliseler, Rum okulları, yetimhaneler, hastaneler ve Rum gazeteleri örgütlenme kapsamına alınmıştır.<a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_edn65" name="_ednref65"><sup>[65]</sup></a></p>
<p>Yürütülen çalışmaların sonucunda askeri amaçlı görevlerde 15 adet, kültür ve ticaret amaçlı 4 adet Rum-Yunan cemiyeti faaliyete geçirilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_edn66" name="_ednref66"><sup>[66]</sup></a> Amasya Metropoliti Germanos tarafından, Merzifon Amerikan Koleji’nde 1908’de kurulan, <em>“Müdafaa-ı Meşruta</em>” adlı cemiyet, Anadolu’da, silahlı bir ihtilal teşkilatı olarak kurulan ilk cemiyetlerden biridir. Bu cemiyet 20 yaşındaki her gence silah dağıtarak faaliyetlerini geniş bir alana yaymıştır.<a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_edn67" name="_ednref67"><sup>[67]</sup></a> Yunanistan’dan “ticari faaliyetler” adı altında gizlenen silah sevkiyatlarında Etniki Eterya’nın kontrolünde olan <em>“Asya-yı Suğra”</em> adındaki dernek şubeleri kullanılmıştır.<a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_edn68" name="_ednref68"><sup>[68]</sup></a></p>
<p>Balkan Savaşları ve I. Dünya Savaşı esnasında Yunanistan ve Rusya, bölge halkını silahlandırarak, Rum çetecilik faaliyetlerinin başlamasını sağlayan önemli bir etken olmuşlardır. Seferberlik emrine uymayan veya firar edenlerin kendi yörelerinde saklanarak oluşturdukları Rum çeteleri, yoğun çetecilik faaliyetlerinin ilk nüvesini meydana getirmişlerdir.<a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_edn69" name="_ednref69"><sup>[69]</sup></a> Trabzon’un Rus işgalinden sonra Rus subaylarının kontrolünde bir tümenlik güce ulaşan Rumlar, Bolşevik İhtilali’nden sonra bölgedeki çetelere katılmışlardır.<a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_edn70" name="_ednref70"><sup>[70]</sup></a> İlk önemli Rum çeteleri, I. Dünya Savaşı sırasında Bafra’nın “Nebyan Dağı” çevresinde oluşturulmuştur. Rum köylerine yakın ve nüfusu 1.000 kadar olan bölgedeki 6 Müslüman köyünden Çağşur ve Koşaca köyleri tamamen yakılıp, 367 köylü öldürülmüş, kurtulabilen köylüler köylerini terk etmiştir.<a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_edn71" name="_ednref71"><sup>[71]</sup></a></p>
<p>1919’a gelindiğinde Rum çetecilerin Doğu Karadeniz’deki sayısı yaklaşık 25.000’e ulaşmıştır.<a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_edn72" name="_ednref72"><sup>[72]</sup></a> Samsun Mutasarrıfı Ethem Bey’in Nisan ayında Bab-ı Ali’ye gönderdiği bir raporda: Bölgede 58’i İslam, gerisi Rum olmak üzere toplam 439 silahlı çetenin bulunduğunu bildirmiştir.<a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_edn73" name="_ednref73"><sup>[73]</sup></a> 21 Mayıs 1919’da Mustafa Kemal Paşa’nın Harbiye Nezareti’ne gönderdiği bir başka raporda ise bölgedeki 40 kadar Rum çetesinin Pontus Devleti kurmak için “düzenli bir program dahilinde toplandığını”, 13 Türk çetesinin ise bunlara karşı çalıştığını bildirerek, Pontus çetelerini İslam köylerini yakan, Müslüman halka karşı akla ve hayale sığmaz zulümler yapan bir sürü olarak nitelemiştir.<a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_edn74" name="_ednref74"><sup>[74]</sup></a></p>
<p>1919‘dan 1920’nin sonlarına kadar Rum çeteciler tarafından işlendiği tespit edilen suç dökümleri şu şekildedir: Samsun bölgesinde 40 köy, 27 çiftlik yakılmış, 111 köy yağmalanmış, 699 Türk öldürülmüş, 15 Türk dağa kaldırılmış, 13 kadının ırzına geçilmiştir. Çarşamba ve Terme bölgesinde 335 ev yakılmış, 15 Türk öldürülmüş, Amasya’da, 43 ev soyulmuş 25 Türk öldürülmüştür. Merzifon’da birçok Türk’ün malı gasp edilmiş 45’i öldürülmüştür. Vezirköprü’de 66 Türk öldürülmüş, Ortaklar ve Esenler köyleri tamamen yakılıp Nebyan’da yaşanan vahşetin bir örneğini de burada gösterilmiştir. Ladik kazasında 70 Türk öldürülmüş, Küpecik Köyü’nde katliam yapılmıştır. Gümüşhacıköy’de 2 Türk köyü soyulmuş, 34 Türk öldürülmüştür. Havza’da 13 Türk öldürülmüş, birçok kişinin malları gasp edilmiştir. Tokat’ta 30 Türk ve 2 Rum öldürülmüş, Pontus çeteleri bastıkları çevre köyleri yağmalamışlardır. Çeteciler Erbaa’da da 279 Türk’ü öldürmüşler, Şehli ve civar köylerde katliam yaparak yağmalamışlardır.<a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_edn75" name="_ednref75"><sup>[75]</sup></a></p>
<p>Sonuç olarak,1919 ile Haziran 1922 arasında gerek askeri ve mülki makamlardan, gerekse de Merkez Ordusu tarafından tutulan resmi kayıtların da eklenmesiyle, 1715 Türk’ün öldürüldüğü, 591 Türk’ün de yaralandığı belirlenmiş, sayısı tespit edilemeyen dağa kaldırma, tecavüz, işkence gibi suçların yanı sıra, 3723 ev yakılmış, 2000’in üzerinde değişik gasp ve soygun yapılmış ve milyonlarca liralık maddi zarar meydana getirilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_edn76" name="_ednref76"><sup>[76]</sup></a></p>
<p><span><strong>6. Mütareke Sonrası Pontus İsyanı İle Mücadele</strong></span></p>
<p><span>a. Ordu Birlikleri ve Kuvay-ı Milliye’nin Konuşlanması.</span></p>
<p>19 Mayıs 1919’da 3. Ordu Müfettişi olarak Samsun’a gelen Mustafa Kemal Paşa mütareke ilan edilir edilmez, savaşçı erlerin terhis edildiği, silah ve cephanelerinin ellerinden alındığı ve bunların savaşma yeteneğinden yoksun bırakıldıkları tespitini yaptıktan sonra<a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_edn77" name="_ednref77"><sup>[77]</sup></a> Ordu birliklerinin hangi bölgelerde konuşlandıklarına dair bilgi vermiştir. Buna göre; Karadeniz bölgesindeki birliklerin durumunu şu şekildedir: Karargâhı Samsun’da olan 3. Ordu Müfettişliği, emrinde, biri merkezi Sivas olan 3. Kolordu, bu kolorduya bağlı merkezi Amasya olan 5. Kafkas Tümeni, diğeri merkezi Samsun’da bulunan 15. Tümen ile merkezi Trabzon olan 15. Kolordu’ya bağlı 3. Tümen bulunmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_edn78" name="_ednref78"><sup>[78]</sup></a></p>
<p>18 Haziran 1919 tarihi itibariyle Maçka’dan Gümüşhane’ye kadarki bölgede iki Jandarma Taburu görev yapmakta olup, Samsun ve Amasya’da bulunan jandarma birliklerinin yetersizliği yüzünden Pontus çetelerinin faaliyette bulunduğu bölgelerde etkili mücadele yürütülememektedir.<a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_edn79" name="_ednref79"><sup>[79]</sup></a> Mutasarrıf Ethem Bey’in Bab-ı Ali’ye bildirdiğine göre, ellerindeki jandarma birliği sadece cezaevi ve postaneyi koruyacak kadar kuvvete sahip bulunmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_edn80" name="_ednref80"><sup>[80]</sup></a> Bu yüzden mahalli polis ve jandarma birliklerinin yanı sıra bölgeye asker takviyesi yapılmıştır. Bu amaçla 15. Kolordu’ya bağlı 3. Kafkas Tümeni’nin 8. Alayı Trabzon-Gümüşhane mıntıkasına, 11. Alay’ı Arhavi ve Hopa’ya sevk edilmiş, Tümen karargahı ise Trabzon’da görevlendirilmiştir. Birliklerin intikalleri Haziran 1919 sonuna doğru tamamlanmış, söz konusu tümen Trabzon, Bayburt, Gümüşhane, Rize, Arhavi, Hopa hattında konuşlandırılmıştır.<a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_edn81" name="_ednref81"><sup>[81]</sup></a></p>
<p>İçleri boşaltılan düzenli birliklerin yanı sıra, İzmir’in işgali üzerine, ilk teşkilatlanmaları Ege bölgesinde görülen, Kuvayı Milliye birlikleri Milli Mücadele’de aktif rol almaya başlamışlardır.<a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_edn82" name="_ednref82"><sup>[82]</sup></a> Karadeniz bölgesinde ise daha çok Rum çetelerine karşı mücadele veren Müslüman guruplar bulunmaktadır. Doğu Karadeniz’deki Kuvayı Milliye kuvvetlerinin başına Mustafa Kemal Paşa’nın emriyle karargahı Trabzon’da bulunan Halit Bey atanmıştır. Gümüşhane, Torul, Şiran, Kelkit mıntıkasında Teğmen İbrahim komutasında, IV. Gurup adında, 1.000 kişilik bir kuvvet hazırlanmıştır.<a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_edn83" name="_ednref83"><sup>[83]</sup></a> Gümüşhane’deki Kuvayı Milliye teşkilatının başında ise Binbaşı Vehbi Bey bulunmaktadır. <a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_edn84" name="_ednref84"><sup>[84]</sup></a></p>
<p>Trabzon Muhafazaa-i Hukuk Milliye Cemiyeti ile Trabzon ve Havalisi Adem-i Merkeziye Cemiyeti, Karadeniz bölgesinde faaliyette bulunan yerel örgütlenmelerin başında gelmekteydi. Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti 19 Şubat 1919 tarihinde, 11 kişilik bir merkez heyeti tarafından kurulmuştur. Dernek, Trabzon, Rize, Gümüşhane ve Ordu’da şubeler açmıştır. İzmir’in işgali öncesinde sadece basın yayın yoluyla mücadele programını izlerken, İzmir’in işgalinden sonra 22 Mayıs 1919’da topladıkları kongrede başta silahlı mücadele olmak üzere, asker toplaması, işgale karşı mitingler düzenlenmesi, kamuoyu oluşturmak için telgrafların çekilmesi ve doğu vilayetlerinin katılımıyla bir kongrenin tertip edilmesi için kararlar alınmıştır. Kongre sonrasında Topal Osman Ağa ile temasa geçilerek yürütülecek silahlı mücadele için anlaşmaya varılmıştır.<a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_edn85" name="_ednref85"><sup>[85]</sup></a></p>
<p>Rum ve Ermeni çetelerine karşı az sayıda da olsa Türk çeteleri bulunmaktadır. Bunlar içerisinde en ünlüsü Giresun’da Topal Osman Ağa’nın grubudur. Topal Osman Ağa, Pontusçulara karşı şiddetli bir sindirme hareketine girişmiş ve çetelerin etkilerinin kırılmasında çok önemli bir rol oynamıştır.<a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_edn86" name="_ednref86"><sup>[86]</sup></a></p>
<p>Ocak 1919 tarihlerinde İstanbul’da kurulan Trabzon ve Havalisi Adem-i Merkeziyet Cemiyeti’nin ise Rize ve Of’ta şubeleri bulunmaktadır. Bu cemiyet Hürriyet ve İtilaf Partisi’nin bir uzantısı olarak kurulmuş olup, Trabzon Muhafazaa-i Hukuk Milliye Cemiyeti’ne muhalif bir çizgidedir. Bölgede yok denecek kadar az bir etkisi olsa da Pontus Hareketiyle iş birliği içerisinde olması konumuz açısından önemli bir noktayı teşkil etmektedir.<a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_edn87" name="_ednref87"><sup>[87]</sup></a> 18 Nisan 1919’da Trabzona hareket eden Kazım Karabekir Paşa’nın hatıralarında: “Fransız temsilcisi dehşetli bir Türk Aleyhtarıydı. Trabzon’da “<em>Adem-i Merkeziyet Cemiyeti diye birkaç kişilik zayıf bir şey var Fransız temsilcisinin nüfuzunda</em>” diyerek söz konusu derneğin çalışmaları hakkında bilgi vermektedir.<a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_edn88" name="_ednref88"><sup>[88]</sup></a></p>
<p><span>b. Merkez Ordusu’nun Kurulması ve Faaliyetleri</span></p>
<p>Pontus kalkışmasının bastırılması için bölgedeki askeri tedbirlerin artırılmasına rağmen sorunun biran önce sonlandırılması ve operasyonların tek bir merkezden idare edilebilmesi için 9 Aralık 1920 tarihinde <em>“Merkez Ordusu”</em> teşkil edilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_edn89" name="_ednref89"><sup>[89]</sup></a> Komutanlığına Nurettin Paşa atanmış, Amasya merkez olmak üzere Sivas, Canik Vilayetleri, Sinop, Amasya, Tokat, Çorum, Yozgat mutasarrıflıkları Merkez Ordusu’nun sorumluluk sahasına verilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_edn90" name="_ednref90"><sup>[90]</sup></a></p>
<p>Merkez Ordusu, 3. Kolordu lağvedilerek, bu kolorduya ait 5. Kafkas Tümeni 15. Tümen, Sivas’ta yeniden kurulması düşünülen 6. Atlı Piyade Tümeni ve 13. Bağımsız Süvari Tugayı’ndan oluşturulmuştur.<a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_edn91" name="_ednref91"><sup>[91]</sup></a> Mevcudu 10.000 olan<a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_edn92" name="_ednref92"><sup>[92]</sup></a> Merkez Ordusu’nun kadrosuna emniyet teşkilatı, asayiş bölükleri, polis teşkilatı ve amele taburları da dahil edilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_edn93" name="_ednref93"><sup>[93]</sup></a></p>
<p>Batı cephesindeki gelişmeler üzerine Merkez Ordusu’nun kadrolarında değişikliğe gidilmiştir. Haziran 1921 tarihi itibariyle kadrosunda yer alan birlikler şu şekilde düzenlenmiştir: 2 Piyade Tümeni, 1 Süvari Tümeni, 7 Piyade Alayı, 2 Süvari Alayı, 1 Hücum Taburu ve 1 Topçu bataryası olmak üzere birlikler Amasya, Merzifon, Samsun, Karamut, Kavak, Tokat, Çorum, Sivas, Bünyan, Erbaa, Ladik merkezlerinde konuşlandırılmışlardılar.<a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_edn94" name="_ednref94"><sup>[94]</sup></a> Ayrıca Giresun’da kurularak komutanlığını Topal Osman Ağa’nın yaptığı 42. Piyade Alayı 16 Nisan 1921 tarihinde Samsun’a intikal ettirilerek Merkez Ordusu emrine katılmıştır.<a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_edn95" name="_ednref95"><sup>[95]</sup></a></p>
<p>Tenkil Harekatı ilk olarak 26 Aralık 1920’de TBMM’nin aldığı bir kararla, bölge Rumların elinde bulunan silahların toplanması ve amele taburları için yaşı müsait olanların silah altına alınmak üzere askere çağrılmasıyla başlamıştır. Harekat boyunca 2.500 tüfek ile 1.200.000 mermi ele geçirilmiştir. Silahların toplanması emrine karşı çıkan çok sayıdaki Rum Bafra’daki Nebyan Dağı’na çıkarak<a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_edn96" name="_ednref96"><sup>[96]</sup></a> isyancı çetelere katılmıştır. Çetelere katılan Rumların geri dönenlerin affedilecekleri ilan edilmesine rağmen yapılan çağrıya uyulmamıştır.<a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_edn97" name="_ednref97"><sup>[97]</sup></a> 1921 yılının Şubat ve Nisan ayları içerisinde Nebyan Dağı’na iki askeri harekat düzenlenerek Mayıs sonlarına doğru çetelerin büyük bir kısmı dağıtılmıştır.<a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_edn98" name="_ednref98"><sup>[98]</sup></a></p>
<p>7 Haziran 1921’de Yunan harp gemilerinin İnebolu’yu bombardımana tutmaları üzerine,<a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_edn99" name="_ednref99"><sup>[99]</sup></a> Meclis 16 Haziran’da Karadeniz sahillerini <em>“harp sahası”</em> ilan edilmesine hükmetmiş, bölgede yaşayan 15-50 yaşları arasındaki tüm erkek Rumların da iç bölgelere <em>“göç ettirilmesi”</em> kararını almıştır.<a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_edn100" name="_ednref100"><sup>[100]</sup></a> Göç kararının arka planında Yunan birliklerinin Batı Anadolu’da girişecekleri ileri harekatta Pontus çetelerinin Türk Ordusunu arkadan vurma ihtimali büyük oranda etkili olmuştur.<a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_edn101" name="_ednref101"><sup>[101]</sup></a></p>
<p>Sevk güzergahı üzerindeki Rum köylerinde saklanan Rum çeteleri sürgüne gönderilen kafilelerin dağıtılması için sık sık baskınlarda bulunmuştur.<a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_edn102" name="_ednref102"><sup>[102]</sup></a> Özellikle Kavak’ta meydana gelen baskın sırasında, birçok Rum göçmenin yanı sıra, her iki taraftan da kayıplar yaşanmıştır.<a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_edn103" name="_ednref103"><sup>[103]</sup></a> Merkez Ordusu kayıtlarına göre Kasım 1921 itibariyle Samsun, Amasya, Sivas, Ordu, Tokat, Çorum, Sinop ve Giresun’dan toplam 63.844 Rum iç bölgelere göç ettirilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_edn104" name="_ednref104"><sup>[104]</sup></a></p>
<p>O zamanki şartlar içerisinde yürütülen, göç ettirme gibi, radikal kararların uygulanmasında Merkez Ordusu’nun faaliyetleri eleştiri ve şikayet konusu olmuştur. Göç kararlarının uygulanmasına karşı çıkan yerel Rum ve Müslüman eşrafın yaptıkları itirazların Meclis’e kadar taşınarak, İtilaf Devletlerinin hem Mustafa Kemal Paşa’ya hem de TBMM Hükümetine protesto notaları verdikleri görülmektedir.<a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_edn105" name="_ednref105"><sup>[105]</sup></a> Nurettin Paşa, Dahiliye Vekili Ali Fethi Bey, Sinop Mebusu Hakkı Hami Bey ve Lazistan Mebusu Ziya Hurşit tarafından eleştirilmiştir. Mustafa Kemal Paşa ise Meclis’te yaptığı konuşmada Nurettin Paşa’yı desteklemiştir.<a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_edn106" name="_ednref106"><sup>[106]</sup></a> 3 Kasım 1921’de Erzincan Mebusu Emin Bey’in Nurettin Paşa’nın görevden alınarak yargılanması için verdiği takrir kabul edilerek görevden alınmıştır.<a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_edn107" name="_ednref107"><sup>[107]</sup></a> İtilaf Devletleri’nin notalarına ise Dışişleri Vekili Yusuf Bey tarafından 2 karşı nota ile cevap verilerek uygulamaların haklılığı savunulmuştur.<a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_edn108" name="_ednref108"><sup>[108]</sup></a></p>
<p>Merkez Ordusu 8 Şubat 1922 tarihinde lağvedilerek emrindeki birlikler merkezi Samsun’da bulunan 10. Tümen’in emrine verilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_edn109" name="_ednref109"><sup>[109]</sup></a> Görev yaptığı süre içerisinde arama tarama faaliyetleri sonucu 10.886 çeteci sağ (teslim veya af), çarpışmalar sonucu 11.188 çeteci de ölü olarak ele geçirilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_edn110" name="_ednref110"><sup>[110]</sup></a></p>
<p><span>c. İstiklal mahkemeleri</span></p>
<p>Merkez Ordusu’nun Tenkil Harekatı boyunca idari ve önleyici tedbirler kapsamında İstiklal Mahkemeleri de devreye sokulmuştur. İstiklal Mahkemeleri Ergün Aybars’ın tanımlamasına göre; Milli Mücadele’nin kazanılmasında büyük etkileri olan, zamanına göre ulusal inançtan veya ihtiyaçtan doğan “devrim ve ihtilal mahkemeleridir”.<a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_edn111" name="_ednref111"><sup>[111]</sup></a> Bu mahkemeler dönemin olağanüstü şartları içerisinde başta askeri firarların önlenmesi, iç isyanların bastırılması, casusluk, görevi kötüye kullanma gibi ağır suçlarda hızlı ve etkili yargılama yapılması için kurulan olağanüstü mahkemeler olarak tanımlanabilir.<a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_edn112" name="_ednref112"><sup>[112]</sup></a></p>
<p>Merkez Ordusu 31 Ocak 1921’de Sivas İstiklal Mahkemesi’nin de onayıyla yapılan istihbarat faaliyetleri sonucu, 75 Samsunlu Pontusçu Rum’un isimlerini tespit etmiştir. 3 Şubat’ta belirlenen adreslere yönelik aramalar yapılmış, 56 Rum tutuklanarak 23 Rum Amasya’ya (Sivas)<a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_edn113" name="_ednref113"><sup>[113]</sup></a> İstiklal Mahkemesi’ne sevk edilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_edn114" name="_ednref114"><sup>[114]</sup></a> 9 Şubat 1921’de Vekiller Heyeti’nce, Karadeniz bölgesinde halkı “zehirleyen” İstanbul ve İzmirli papazların yurt dışına çıkarılmasına yönelik bir kararname çıkartmıştır.<a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_edn115" name="_ednref115"><sup>[115]</sup></a> Şubat ayı içerisinde, Samsun Metropolit binasında çıkan belgelerde Fatsa, Ünye, Kırşehir, Kavak, İnebolu, Havza, Çarşamba, Bafra, Sinop, Kayseri, Ürgüp ve Tokat’ta örgütlenmiş bir Rum cemiyetinin varlığı tespit edilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_edn116" name="_ednref116"><sup>[116]</sup></a></p>
<p>Ele geçirilen önemli belge ve dokümanların ışığında, Merzifon Amerikan Kolejine, Şubat ayı içerisinde baskın yapılmıştır. Yapılan aramalarda Pontusçu bir örgütlenme ve Amerikalı misyonerlerin Anadolu’daki Hıristiyanlara yönelik çalışmalarına dair çok sayıda delil ele geçirilerek, birçok öğretmen, yönetici ve öğrenci tutuklanmıştır.<a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_edn117" name="_ednref117"><sup>[117]</sup></a> Tutuklananların yargılamaları 20 Ekim 1920 ile 15 Mart 1921 tarihleri arasında Sivas (Amasya), 30 Temmuz 1921 ile 31 Temmuz 1922 tarihleri arasında Samsun (Amasya)<a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_edn118" name="_ednref118"><sup>[118]</sup></a> İstiklal Mahkemelerinde yapılmıştır.<a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_edn119" name="_ednref119"><sup>[119]</sup></a> Mahkemeye çıkarılan Pontusçu sanıklara yöneltilen suçlar şu şekildedir:</p>
<ol>
<li>Nüfus çoğunluğunu sağlamak için muhacirler getirerek yerleştirmek, onlara silah ve para temin etmek.</li>
<li>Silahlı guruplar teşkil ederek Pontus Cumhuriyeti tesisi için Osmanlı topraklarından bir kısmını ayırarak ayrı bir hükümet teşkil etmek.</li>
<li>Siyasi, milli, fikri ve silahlı olarak Rum milli emellerinin tahakkukuna çalışmak.</li>
<li>Bu faaliyetler sırasında işkence, cinayet, gasp, yakma ve tahribat, ırza tecavüz gibi suçlar işlemek.<a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_edn120" name="_ednref120"><sup>[120]</sup></a></li>
</ol>
<p>Sivas İstiklal Mahkemesi’nde 280 Rum sanık yargılanmış, 12 idam, 1 gıyaben idam, 109 müeccelen idam, Samsun İstiklal Mahkemesi’nde ise 3’ü Müslüman 177 idam, 74 gıyaben idam cezaları vermiştir.<a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_edn121" name="_ednref121"><sup>[121]</sup></a></p>
<p><span><strong>Sonuç</strong></span></p>
<p>Mütareke sonrası, ülke genelinde yürütülen Milli Mücadele’de hem dış güçlerin işgal kuvvetlerine, hem de içeride kışkırtılan eşkıyaya karşı geniş çaplı bir mücadele yürütülmüştür. Doğu Karadeniz bölgesi ve kısmen güneyinde yaşanan Pontus İsyanı, Milli güçleri uğraştıran çok önemli bir mücadeledir. Yunanistan’ın bağımsızlığıyla adeta bir ütopya olarak başlayan, fakat zaman içerisinde önemli kazanımlarla güçlenen “Megali İdea” hareketi Pontus sorununun kaynağını teşkil etmektedir. Yunanistan bu amaçla fikri temellerinin olgunlaştırılması için Anadolu genelinde, Batılı Emperyalist destekçilerinin yardımlarıyla, misyonerlik faaliyetleri adı altında örgütlenme çalışmalarına yönelmiştir. I. Dünya Savaşı’nda Emperyalist devletlerce Batı Anadolu’nun, savaşa dâhil edilmesi karşılığında, Yunanistan’a bırakılması teklif edilmiştir. Yunanistan, Anadolu’ya asker çıkarıp işgallere başlamış, Doğu Karadeniz hakkındaki emellerine paralel olarak da Pontus İsyanını kışkırtmıştır.</p>
<p>Pontus meselesinde Yunanistan’ın desteği başat bir rol oynamakla beraber İngiltere, ABD, Rusya ve Fransa’nın da önemli desteği olmuştur. ABD misyonerlik faaliyetleriyle Anadolu’daki bölünmenin altyapısının hazırlanmasında en önemli görevlerden birini üstlenmiştir. İngiltere, Rusya ve Fransa’nın Pontus çetelerinin silahlandırılıp eğitilmesine kadar çok geniş bir alanda destekleri ortaya çıkarılmıştır.</p>
<p>Pontus İsyanı sebebiyle ordu birliklerinin önemli bir kısmı bölgeye kaydırılmıştır. İsyanın bastırılması için kurulan Merkez Ordusu, TBMM’nin aldığı kararlarla, tenkil ve sürgün görevlerini icra etmiştir. 1921-1922 dönemi Pontus tenkil harekatının en yoğun olduğu dönemler olmuştur. Şubat 1923’e doğru bölgede büyük ölçüde kontrol sağlanmıştır.</p>
<p>Merkez Ordusu’nun takibi sonucu İsyana yardım edenler, yönetenler ve yakalanan eşkıya elemanları İstiklal Mahkemeleri’nde yargılanarak etkili cezalara çarptırılmışlardır. Sivas ve Samsun İstiklal Mahkemeleri bölgede görevlendirilmişler, her iki mahkemenin yargılamaları Amasya’da yapılmıştır. 9 Eylül 1921-6 Şubat 1923 tarihleri arasında yürütülen faaliyetler sonucunda bölge tamamen isyancılardan temizlenmiş, geriye kalan Rumlar Lozan Antlaşması’yla Yunanistan’a gönderilmiştir.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Sinan MİSER</strong></span></a>
</p><p>Tarih Araştırmacısı, sinanmiser@hotmail.com.</p>
<p><strong>Alıntı Kaynak:</strong> Genel Türk Tarihi Araştırmaları Dergisi, Cilt: 1, Sayı: 1, Ocak 2019</p>
<hr>
<div><span><strong>KAYNAKÇA</strong></span></div>
<div><span><strong>Arşiv Belgeleri</strong></span></div>
<div><span>♦ BCA, 02Haziran 1924, yer no: 250-690-5, dosya ek, 431 C.</span></div>
<div><span>♦ BCA, 9 Aralık 1920, yer no: 2-22-4.</span></div>
<div><span>♦ BCA, 25 Mart 1926, yer no: 195-336-5, dosya ek: 232.</span></div>
<div><span>♦ BCA, 30 Mart 1921, yer no: 3-18-10, dosya ek: 90-23.</span></div>
<div><span>♦ BCA, 09 Şubat 1922, yer no: 5-28-11.</span></div>
<div><span><strong>Kitaplar</strong></span></div>
<div><span>♦ ALBAYRAK Haşim, <em>Tarih Boyunca Doğu Karadeniz’de Etnik Yapılanmalar ve Pontus</em>, Babıali Kitaplığı Ozan Yayıncılık, İstanbul, 2003.</span></div>
<div><span>♦ ALPASLAN Meltem Doğan, Eski Anadolu Tarihi, AÖF, 2268, Eskişehir 2013.</span></div>
<div><span>♦ AYBARS Ergün, <em>İstiklal Mahkemeleri</em>, Ayraç Yayınları, Ankara 2009.</span></div>
<div><span>♦ AYDEMİR Şevket Süreyya, <em>Tek Adam (1919-1922)</em>, C. II, Remzi Kitapevi, İstanbul, 2006.</span></div>
<div><span>♦ ATATÜRK Mustafa Kemal, <em>Nutuk</em>, Türkiye İş Bankası Yayınları, Şubat 2017.</span></div>
<div><span>♦ BALKAYA İhsan Sabri, <em>Ali Fethi Okyar</em>, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 2005.</span></div>
<div><span>♦ ÇAPA Mesut, <em>Pontus Meselesi</em>, Serender Yayınları, Trabzon 2001.</span></div>
<div><span>♦ ÇELİK Yüksel, <em>Osmanlı Tarihi (1789-1876)</em>, AÖF, 2389, Eskişehir 2013.</span></div>
<div><span>♦ DANIŞMEND İsmail Hakkı, <em>İzahlı Osmanlı Tarihi Kronolojisi</em>, C. IV, Doğu Kütüphanesi Ofis Yayıncılık, İstanbul 2011.</span></div>
<div><span>♦ DEMİR Uğur, <em>Osmanlı Tarihi (1566-1789)</em>, AÖF, 2838, Eskişehir 2013.</span></div>
<div><span>♦ GÖKÇEN Salim, <em>Ortodoks Üçgeni, Yunanistan, Patrikhane ve Pontus</em>, IQ Kültür Sanat Yayınları, İstanbul, 2014.</span></div>
<div><span>♦ GÜLER Ali, <em>Yakın Tarihimizde Pontus Meselesi ve Rum-Yunan Terör Örgütleri</em>, Rizeliler Kültür Dayanışma Derneği, Ankara 1995.</span></div>
<div><span>♦ Heyet, <em>Türkiye Cumhuriyeti Tarihi</em>, Atatürk Araştırma Merkezi, Ankara 2011.</span></div>
<div><span>♦ İNALCIK Halil, <em>Devlet-i Aliyye</em>, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul 2016.</span></div>
<div><span>♦ KURT Yılmaz, <em>Pontus Meselesi</em>, TBMM Kültür Sanat ve Yayın Kurulu Yayınları, Ankara 1995.</span></div>
<div><span>♦ MCCARTHY Justin, <em>Ölüm ve Sürgün</em>, Türk Tarih Kurumu, Ankara 2014.</span></div>
<div><span>♦ OKUR Mehmet, “Pontus Meselesinin Ortaya çıkışı ve Karadeniz Bölgesi’nde Pontusçu Faaliyetler”, <em>Karadeniz</em>, S. 14, 2007, ss. 1-28.</span></div>
<div><span>♦ ÖZTÜRK Özhan, <em>Pontus</em>, Nika Yayınevi, Ankara 2016.</span></div>
<div><span>♦ SARIHAN Zeki, <em>Kurtuluş Savaşı Günlüğü</em>, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 1996.</span></div>
<div><span>♦ SONYEL Salahi, <em>Türk Kurtuluş Savaşı ve Dış Politika</em>, C. I, Türk Tarih Kurumu, Ankara 2014.</span></div>
<div><span>♦ Türk İstiklal Harbi, <em>İç Ayaklanmalar</em>, C. IV, Genelkurmay Basımevi, Ankara 1964.</span></div>
<div><span><strong>Tezler</strong></span></div>
<div><span>♦ KOLUTEK Mikail, <em>Tarihsel Perspektifiyle Pontus Meselesi</em>, Mustafa Kemal Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Tarih Ana Bilim Dalı, Yayınlanmamış Doktora Tezi, Hatay 2007.</span></div>
<div><span><strong>Makaleler</strong></span></div>
<div><span>♦ AÇIKKAYA Savaş, “Türkiye’nin Garb Meselesi- Yunan Gailesi”, <em>Tarih Dergisi</em>, S. 54, İstanbul 2012, ss. 173­192.</span></div>
<div><span>♦ ALAN Gülbadi, “Protestan Amerikan Misyonerleri, Anadolu’daki Rumlar ve Pontus Meselesi”, <em>Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi</em>, S. 10, 2001, ss., 183-208.</span></div>
<div><span>♦ AYBARS Ergün, “Trabzon Muhafaza-i Hukuk-u Milliye Cemiyeti ve Ali Sait Paşa Tedkik Heyeti” <em>Tarih İnceleme Dergisi, II, Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yayınları</em>, İzmir 1984, ss. 159-201.</span></div>
<div><span>♦ EFE İsmail, “30 Ekim 1918’den Ocak 1921’e Teşkilat, Tenkisat ve İcraatlarıyla Türk Jandarması”, <em>Çankırı Karatekin Üniversitesi S.B.E. Dergisi,</em> 7/1, 2016, ss. 583-602.</span></div>
<div><span>♦ GÜNAY Necla, “Filiki Eterya Cemiyeti”, <em>Gazi üniversitesi Kırşehir Eğitim Fakültesi Dergisi</em>, 6/1, 2005, ss. 263-287.</span></div>
<div><span>♦ KILIÇ Pelin İskender, “Samsun ve Çevresinde Pontus Çetelerinin Faaliyetleri ve Hükümet Uygulamaları”, <em>İnternational Preiodical For The Language, Literature And History of Turkic</em>, Volume, 6/2, Sipring 2011, ss. 485-502.</span></div>
<div><span>♦ NTOKME Outke Kırlı, “Ulus Devlet Oluşturmada Yunanistan Örneği: Büyük Ülkü Megali İdea” <em>Ankara Üniversitesi Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü Atatürk Yolu Dergisi</em>, S. 46, 2010, ss. 401-424.</span></div>
<div><span>♦ SÜRMELİ Serpil, “Merkez Ordusu Kumandanı Nurettin Paşa’nın Pontus İhaneti Hakkındaki Açıklamaları”, <em>Atatürk Üniversitesi Uluslararası Hakemli Atatürk Dergisi</em>, vol. 4, no.1, pp. 17-28, January 2004, ss. 17-28.</span></div>
<div><span>♦ ŞAHİN Cemalettin, BELGE Rauf, “İbn Haldun’da Coğrafi Determinizm”, <em>Akademik Bakış Dergisi</em>, S. 57, Eylül- Ekim 2016, ss. 439-467.</span></div>
<div><span>♦ ÜÇÜNCÜ Uğur, “Milli Mücadele Yıllarında Gümüşhane’de Rumlar ve Pontus Hareketi”, <em>Karadeniz İncelemeleri Dergisi</em>, 23, 2017, ss. 107-142.</span></div>
<div><span>♦ YALÇIN Emruhan, “Yunanlıların Bitmeyen İdeali: Megali İdea”, <em>İİSBF Sos. Bil. Dergisi</em>, C. IV, S. 7, Aralık 2017, ss. 33-48.</span></div>
<div><span><strong>İnternet</strong></span></div>
<div><span>♦ PEHLİVANLI Hamid, “Tarih Perspektifi İçerisinde Pontus Olayı: Yakın Tarihimize ve Günümüze Etkileri”,</span></div>
<div><span>♦ Atatürk Araştırma Merkezi,<a href="http://www.atam.gov.tr/dergi/sayi-29/tarih-perspektifi-icinde-pontus-olayi-yakin-tarihimize-ve-gunumuze-etkileri" target="_blank" rel="noopener"> http://www.atam.gov.tr/dergi/sayi-29/tarih-perspektifi-icinde-pontus-olayi-yakin-</a> <a href="http://www.atam.gov.tr/dergi/sayi-29/tarih-perspektifi-icinde-pontus-olayi-yakin-tarihimize-ve-gunumuze-etkileri" target="_blank" rel="noopener">tarihimize-ve-gunumuze-etkileri, </a>28.12.2018, ss. 1-17.</span></div>
<div><span>♦ YERESİMOS Stefanos, “Pontus Meselesi (1912-1923)”, https://turuz.com/book/title/Pontus+Meselesi-1912-1923-Stefanos+Yerasimos-60s, 28.12. 2018.</span></div>
<div><span><strong><u>Dipnotlar:</u></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_ednref1" name="_edn1"><sup>[1]</sup></a> Cemalettin Şahin, Rauf Belge, “İbn Haldun’da Coğrafi Determinizm”, <em>Akademik Bakış Dergisi</em>, S. 57, Eylül-Ekim 2016, s. 449.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_ednref2" name="_edn2"><sup>[2]</sup></a> Mehmet Okur, “Pontus Meselesinin Ortaya Çıkışı ve Karadeniz Bölgesi’nde Pontusçu Faaliyetler”, <em>Karadeniz</em>, S. 4, 2007, s. 5.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_ednref3" name="_edn3"><sup>[3]</sup></a> Heyet, <em>Türkiye Cumhuriyeti Tarihi</em>, Atatürk Araştırma Merkezi, C. 1, Anakara 2011 s. 383.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_ednref4" name="_edn4"><sup>[4]</sup></a> Pelin İskender Kılıç, “Samsun ve Çevresinde Pontusçu Çetelerin Faaliyetleri ve Hükümet Uygulamaları” <em>International Preiodical for The Language, Literature and History of Turkic,</em>Volume, 6/2 Spring 2001, s. 486.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_ednref5" name="_edn5"><sup>[5]</sup></a> Stefanos Yeresmos, “Pontus Meselesi (1919-1923<em>)</em>” , <em>Toplum ve Bilim</em>, 43/44,Güz, s. 3.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_ednref6" name="_edn6"><sup>[6]</sup></a> Özhan Öztürk, <em>Pontus</em>, Nika Yayınları, Ankara 2016, s. 315.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_ednref7" name="_edn7"><sup>[7]</sup></a> Kılıç, agm, s. 486.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_ednref8" name="_edn8"><sup>[8]</sup></a> MÖ XVI. yüzyıl ile XII. yüzyıllar arasında merkezi Anadolu’da, daha sonra VIII. yüzyıla kadar Kuzey Suriye’de hüküm sürmüş devlettir. Kurt, Sümer ve Hitit adındaki kavimlerin Moğol-Türk veya Turanî kavimler olduklarını belirtmektedir. Bkz. Yılmaz Kurt, <em>Pontus Meselesi</em>, TBMM Kültür ve Sanat Yayın Kurulu, Ankara 1995, s. 7. Hititler öncesinde Anadolu’da ülkeye adlarını veren Hattilerin yaşadıkları bilinmektedir. Hattice ve Anadolu’nun güneydoğusu ve Kuzey Suriye ve kuzey Mezopotamya’da konuşulan Hurri dili, modern akrabaları açısından Kafkas dillerine yakınlık göstermektedir. Bkz. Meltem Doğan Alpaslan, <em>Eski Anadolu Tarihi</em>, AÖF, Eskişehir 2013, s. 45</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_ednref9" name="_edn9"><sup>[9]</sup></a> Öztürk, <em>age</em>, s. 315; <em>Türk İstiklal Harbi</em>, C. IV, Genelkurmay Basımevi, Ankara 1964, s. 137.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_ednref10" name="_edn10"><sup>[10]</sup></a> Okur, agm, s. 2; Öztürk, age s. 332-334.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_ednref11" name="_edn11"><sup>[11]</sup></a> Öztürk, <em>age</em>, s. 57.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_ednref12" name="_edn12"><sup>[12]</sup></a> Öztürk, <em>age</em>, s. 65.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_ednref13" name="_edn13"><sup>[13]</sup></a> Öztürk, <em>age</em>, s. 350-52; <em>Türk İstiklal Harbi</em>, s. 137.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_ednref14" name="_edn14"><sup>[14]</sup></a> Kılıç, agm, s. 486.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_ednref15" name="_edn15"><sup>[15]</sup></a> Pehlivanoğulları, Öküzoğulları, Hırçınoğlu, Şahinoğlu, Arslanoğlu gibi adlarla beraber Kırbaşıoğlu, Sarıtarla, Çerdiğen, Endikpınar, Gölönü, Kırıkharman, İncesu, Kızöldüren, Kozlucaalan v.d. köy isimleri Türkçedir. Bkz. Mesut Çapa, <em>Pontus Meselesi</em>, Serender Yayınları, Trabzon 2001, s. 35.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_ednref16" name="_edn16"><sup>[16]</sup></a> Öztürk, <em>age</em>, s. 337.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_ednref17" name="_edn17"><sup>[17]</sup></a> Halil İnalcık, <em>Devlet-i Aliyye</em>, C. I, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul 2006, s. 4.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_ednref18" name="_edn18"><sup>[18]</sup></a> Öztürk, <em>age</em>, s. 337.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_ednref19" name="_edn19"><sup>[19]</sup></a> İnalcık, <em>age</em>, C. I, s.112.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_ednref20" name="_edn20"><sup>[20]</sup></a> İnalcık, <em>age</em>, C. I, s. 49.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_ednref21" name="_edn21"><sup>[21]</sup></a> Savaş Açıkkaya ,“Türkiye’nin Garp Meselesi-Yunan Gailesi”, <em>Tarih Dergisi</em>, S. 54, İstanbul 2012, s. 175.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_ednref22" name="_edn22"><sup>[22]</sup></a> İnalcık, <em>age</em>, C. IV, s. 98.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_ednref23" name="_edn23"><sup>[23]</sup></a> İnalcık, <em>age</em>, C. IV, s. 104.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_ednref24" name="_edn24"><sup>[24]</sup></a> Açıkkaya, agm, s. 182.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_ednref25" name="_edn25"><sup>[25]</sup></a> İnalcık, <em>age</em>, C. IV, s. 104; Yunan İsyanı’nın iç sebepleri olarak Ahmet Cevdet Paşa, adaletsizlik ve idaresizlikten ve Yeniçerilerin zorbalıklarından bahseder. Dış sebep olarak da milliyet ve milli hakimiyet fikrinin Balkanlara da yayılması ile Rus ve Avusturya Devletlerinin yoğun propagandası altında Avrupa ülkelerinin Yunan kültürüne duydukları hayranlığın yatması olarak gösterilmektedir. ; Bkz. İsmail Hakkı Danışmend, <em>İzahlı Osmanlı Tarihi Kronolojisi</em>, C. IV, Doğu Kütüphanesi Ofis Yayıncılık, İstanbul 2011, s. 145.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_ednref26" name="_edn26"><sup>[26]</sup></a> Yunalı Başpiskopos Germanos’un: “<em>Hıristiyanlara huzur, Konsüllere saygı, Türklere ölüm”</em> sözü isyanın vatansever sloganı olarak kullanılmıştır. Romanya ve Mora isyanlarında yaşanan katliamları sistemli ve planlı birer soykırım olarak niteleyen tarihçiler, bunun sebebinin “Yeni Yunanistan” yerine Osmanlı İmparatorluğu’na bağlı bir Yunanistan’ın bölgede mevcut Türk varlığı dolayısıyla tehlikeye gireceği kanaati ile hareket edilmesinden kaynaklandığını ifade etmektedirler. Sonuçta 1830’da Londra Protokolü ile Avrupa devletleri Osmanlı Devleti’ne Yunan krallığının kurulmasını dayattığı zaman bölgede Türk varlığı ortadan kalkmış bulunuyordu. Bkz. Justin Mccarthy, <em>Ölüm ve Sürgün</em>, Türk Tarih Kurumu, Ankara 2014, s. 11, 13. ; Açıkkaya, agm, s. 182.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_ednref27" name="_edn27"><sup>[27]</sup></a> Açıkkaya, agm, s. 182.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_ednref28" name="_edn28"><sup>[28]</sup></a>. Tarihçi George Finlay, 1861 yılında şöyle yazmıştı: <em>“1821 Nisan ayında Yunan Yarımadası’nın her tarafına yayılmış, 20.000’in üzerinde Müslüman yaşamaktaydı. İki ay geçmeden tümü acımasızca yok edildi”</em>. Bkz. Mccarty, <em>age</em>, s.10.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_ednref29" name="_edn29"><sup>[29]</sup></a> 5 Haziran 1827’de Atina’nın geri alınmasıyla Avrupa devletlerinde Yunanlılar lehine Osmanlı Devleti’ne karşı harekete geçilmesi fikri oluşmuş, bu amaçla Navarin’de demirli Osmanlı-Mısır donanması ani bir baskınla imha edilerek isyanı kolaylaştırmak için 57 gemi yakılmış, 8.000 şehit verilmiştir. Bkz. Danişmend, <em>age</em> , s. 156.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_ednref30" name="_edn30"><sup>[30]</sup></a> Danışmend, <em>age</em>, s. 151.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_ednref31" name="_edn31"><sup>[31]</sup></a> Yüksel Çelik, <em>Osmanlı Tarihi,(1789-1876) 5. Ünite</em>, AÖF, 2389, Eskişehir, 2013, s.116. ; Açıkkaya, agm, s. 184.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_ednref32" name="_edn32"><sup>[32]</sup></a> IV. yüzyıldan itibaren Gürcülerin Hıristiyanlaştırılan iki ana gurubu olan Tzanlar (Canik) ile Lazların soylarından gelenlerle beraber Trabzon İmparatorluğu döneminde yerleşen Helenleşmiş büyük Bizans ailelerinin soyundan gelenleri de eklemek gerekir. Trabzon’un fethiyle birlikte Tzanlar ve Lazlar’ın büyük bir bölümü İslamlaşmıştır. Bkz. Yerasimos, agm, s. 4.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_ednref33" name="_edn33"><sup>[33]</sup></a> Danışmend, <em>age</em>, C. IV, s.145. ; Necla Günay, “Filiki Eterya Cemiyeti”, Gazi Üniversitesi Kırşehir Eğitim Fakültesi Dergisi, 6/1 2005, s.273; Öztürk, <em>age</em>, s. 372.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_ednref34" name="_edn34"><sup>[34]</sup></a>Okur, agm, s. 5. Yunanistan’ın bağımsızlığını kolaylaştırmak için Balkan Ortodokslarını da bilinçlendirmeye ve Anadolu’da özellikle Ege’de yaşayan Rumları organize etmek amacıyla kurulmuş bir cemiyettir. Bkz. Öztürk, <em>age</em>, s.372.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_ednref35" name="_edn35"><sup>[35]</sup></a> Öztürk, <em>age</em>, s. 372; Kurt, <em>age</em>, s. 64.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_ednref36" name="_edn36"><sup>[36]</sup></a> Nurettin paşa anılarında: <em>“ … .İşleyen bütün bu düşmanca tahrik ve teşkilatı, insanlara dostluk ve barış tavsiye edip kardeşçe yaşama yolları göstermeleri gereken din adamlarının, yani metropolitlerin, papazların idare etmekte olduklarıdır. Papazların din kisvesi altında ne kanlı faciaların amili ve teşvikçisi olduklarını ispat edecek yüzlerce, binlerce vesika elde etmiş bulunuyoruz. Örneğin Hırisantos’un ABD heyeti reisi Harbord ile konuşmalarına dair Paris’teki Pontusçulara çekmiş olduğu telgrafta, Pontusçuların bir harekât için şevkle hazır oldukları teminatından bahsediyordu.”</em> Bkz. Ali Güler, <em>Yakın Tarihimizde Pontus Meselesi ve Rum-Yunan Terör Örgütleri</em>, Rizeliler Kültür Dayanışma Derneği, Ankara 1995, s. 15.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_ednref37" name="_edn37"><sup>[37]</sup></a> İngiliz Yüksek Komiseri Heatcothe Smith, Samsun bölgesinde gerçekleştirilen Pontusçu faaliyetleri yakından izlemiş, 15 Mayıs 1919 tarihli raporunda Rum Pisikopos Damianos’un Pontus Cumhuriyeti kurmak için çalışan en önemli yetkili olduğunu bildirmiştir. Bkz. Öztürk, <em>age</em>, s. 387.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_ednref38" name="_edn38"><sup>[38]</sup></a>   Yerasimos, agm, s. 9.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_ednref39" name="_edn39"><sup>[39]</sup></a> Hamid Pehlivanlı, “Tarih Perspektifi İçerisinde Pontus Olayı: Yakın Tarihimize ve Günümüze Etkileri”, <em>Atatürk Araştırma Merkezi, </em><a href="http://www.atam.gov.tr/dergi/sayi-29/tarih-perspektifi-icinde-pontus-olayi-yakin-tarihimize-ve-gunumuze-etkileri" target="_blank" rel="noopener">http://www.atam.gov.tr/dergi/sayi-29/tarih-perspektifi-icinde-pontus-olayi-yakin-tarihimize-ve-gunumuze-etkileri, </a>28.12.2018, s. 2.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_ednref40" name="_edn40"><sup>[40]</sup></a> Salahi Sonyel, <em>Türk Kurtuluş Savaşı ve Dış Politika</em>, C. I, Türk Tarih Kurumu, Ankara, 1995, s. 34,</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_ednref41" name="_edn41"><sup>[41]</sup></a> Kolleti isimli milletvekili yaptığı konuşmada Atina’yı Yunanistan’ın küçük başkenti, İstanbul’u ise büyük başkenti olarak tanımlamıştır. Bkz. Okur, agm, s. 6; Öztürk, age, s. 380; Emruhan Yalçın, “Yunanlıların Bitmeyen İdeali: Megali İdea”, <em>İİSBF Sos.Bil.Der.,</em> C. IV, S. 7, Aralık 2017, s. 34; Outke Kırlı Ntokme, “Pontus Meselesinin Ortaya Çıkışı ve Karadeniz Bölgesi’nde Pontusçu Faaliyetler”, <em>Karadeniz</em>, S. 4, 2007, s. 413.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_ednref42" name="_edn42"><sup>[42]</sup></a> Öztürk, <em>age</em>, s. 380; Ntokme, agm, s. 412.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_ednref43" name="_edn43"><sup>[43]</sup></a> Yalçın, agm, s. 35.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_ednref44" name="_edn44"><sup>[44]</sup></a> Yalçın, agm, s. 35.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_ednref45" name="_edn45"><sup>[45]</sup></a> Bu konuda iki Yunanlı tarihçi öne çıkmıştır: Spiridon Zambelios ve Konstantinos Paparigopulos. Bkz. Ntokme, agm, s. 410.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_ednref46" name="_edn46"><sup>[46]</sup></a> Ntokme, agm, s. 411.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_ednref47" name="_edn47"><sup>[47]</sup></a> Ntokme, agm, s. 413.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_ednref48" name="_edn48"><sup>[48]</sup></a> Venizelos, Balkan Savaşlarının ardından Genel Kurmay Başkanı Metaxas’a 1915 yılında “Anadolu’nun etnik yapısı ve Rum nüfus hakkında iki rapor hazırlatmıştır. Bu raporda: Küçük Asya’da 7 milyon Türk, 2 milyon Rum, 1 milyon diğer ırklara mensup kişilerin yaşadığını, Rumların sadece Trabzon ve Batı Anadolu kıyılarında toplu halde yaşadıklarını, Türk-Rum çatışmasında Rumların topraklarını terk edebileceklerini ve Yunanistan’ın uzun ve çetin bir mücadele sonrası gücünü yitirebileceğini belirtmiştir. Bkz. Öztürk, <em>age</em>, s. 381.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_ednref49" name="_edn49"><sup>[49]</sup></a> Megali İdea çerçevesinde, Yunanistan’ın toprak ve nüfus olarak yayılmasını yıllar itibarıyla gösteren rakamlar şöyledir: 3 Şubat 1830 Londra Protokolü; Eğriboz, Kuzey Sporat, Kiklat Adaları ve Mora’da bağımsız Yunanistan kurulmuştur, 47.516 km<sup>2</sup>. 8 Haziran 1865 İstanbul Antlaşması; İngiltere ile Yunanistan arasında yapılan anlaşma gereği Yediada Yunanistan’a terk edilmiştir, 50.211 km<sup>2</sup>. 2 Temmuz 1881 İstanbul Antlaşması ile Teselya ile Epir ve Narda’nın bir kısmı Yunanistan’a verilmiştir, 67.270 km<sup>2</sup>. 30 Mayıs 1913 Londra Antlaşması; Selanik, G. Makedonya’nın bir kısmı ve Girit Yunanistan’a verilmiştir, 97.237 km<sup>2</sup>. 10 Ağustos 1913 Bükreş Antlaşması ile Epir’in bütünü, Drama, Kavala ile birlikte Güney Makedonya’nın büyük kısmı Yunanistan’a verilmiştir, 102.730 km<sup>2</sup>. 13 Ağustos 1914 Londra’da Büyükelçiler Konferansı; Gökçeada-Bozcaada-Menteşe Adaları, Rodos ve Meis dışında işgal ettiği bütün adalar Yunanistan’a verilmiştir, 108.311 km<sup>2</sup>. 27 Kasım 1919 Neuilly Antlaşması; Batı Trakya’yı Bulgaristan’dan almıştır, 129.880 km<sup>2</sup>. Bkz. Yalçın, agm, s. 37.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_ednref50" name="_edn50"><sup>[50]</sup></a> Merzifon Amerikan Koleji Müdürü Amerikalı Wihate, 25 Ekim 1920’de Frederik Godels’e yazdığı bir mektupta : “<em>Hristiyanlığın en büyük düşmanı ve sürekli olarak rakibi İslamiyet’tir. Türkiye en güçlü Müslüman devlettir. Amacımızı gerçekleştirmek için gerekirse 500 yıl duracağız” ifadelerini kullanmıştır.</em> Bkz. Mikail Kolutek, <em>Tarihsel Perspektifiyle Pontus Meselesi,</em> Yayınlanmamış Doktora Tezi, Hatay 2007, s. 42,45.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_ednref51" name="_edn51"><sup>[51]</sup></a> Gülbadi Alan, “Protestan Amerikan Misyonerleri, Anadolu’daki Rumlar ve Pontus Meselesi”, <em>Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi,</em> S. 10, 2001, s. 183.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_ednref52" name="_edn52"><sup>[52]</sup></a> Alan, agm, s. 187.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_ednref53" name="_edn53"><sup>[53]</sup></a> Alan, agm, s. 197.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_ednref54" name="_edn54"><sup>[54]</sup></a> Çapa, <em>age</em>, s. 90; Kolutek, <em>agt</em>, s. 46.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_ednref55" name="_edn55"><sup>[55]</sup></a> Kolutek, <em>agt</em>, s. 52.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_ednref56" name="_edn56"><sup>[56]</sup></a> Pehlivanlı, agm, s. 3. Germanos İngilizlerin verdiği destekle Rum çetelerinin kurulmasına önayak olmuş, 40’ı bulan çete reisleri Samsun Piskoposluğunda toplayarak Samsun, Bafra, Çarşamba, Ünye, Fatsa, Tokat, Niksar, Merzifon, Havza, Erbaa, Ladik, Amasya ve Vezirköprü’ de yeni çetelerin oluşturulması ve silahlı eylemlere geçilmesi konusunda emirler vermiştir. Bkz. Öztürk, <em>age</em>, s. 386. ; Kolutek, <em>agt</em>, s. 52.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_ednref57" name="_edn57"><sup>[57]</sup></a> Bu mutabakattan sonra Çariçe II. Katerina kendisini <em>“Bizans İmparatoriçesi”</em> olarak görmeye başlamıştır. Bkz. Uğur Demir, <em>Osmanlı Tarihi (1566-1789)</em>, AÖF, 2838, Eskişehir, 2013, s. 199.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_ednref58" name="_edn58"><sup>[58]</sup></a> Vasili Usta adlı Samsunlu Rum çeteci Haziran 1916’da Rus işgali altındaki Trabzon’a gelmiş ve burada Rus karşı casusluk örgütü şefi Albay Artanov ile buluşarak, kendisinden Türk Ordusunu arkadan vuracak bir dizi yıpratma faaliyetinin programını almıştır. Bkz. Öztürk, <em>age</em>, s. 378- 384.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_ednref59" name="_edn59"><sup>[59]</sup></a> Kolutek, <em>agt</em>, s. 57.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_ednref60" name="_edn60"><sup>[60]</sup></a> Fransa’nın Yunanistan ile birlikte Türk topraklarını parçalayarak bir Rum devleti kurmak için verdiği bu desteği Fransız subayı Alb. Chardi’ninTrabzon Metropoliti’ne yazdığı mektupta açıkça görmek mümkündür. Bkz. Kolutek, <em>agt</em>, s. 46.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_ednref61" name="_edn61"><sup>[61]</sup></a> BCA, 02Haziran 1924, yer no: 250-690-5,dosya ek, 431 C.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_ednref62" name="_edn62"><sup>[62]</sup></a> Kolutek, <em>agt</em>, s. 48.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_ednref63" name="_edn63"><sup>[63]</sup></a> Gürcistan’a kaçan gurubun ismi Ayvazoğulları olup bu gurup bir sene sonra tekrar dönmüş ama Kars bölgesine yerleştirilmiş, 1920’de tekrar Yunanistan’a gönderilmişlerdir. Bkz. Haşim Albayrak, <em>Tarih Boyunca Doğu Karadeniz’de Etnik Yapılanmalar ve Pontos</em>, Babıali Kitaplığı Ozan Yayıncılık, İstanbul 2003, s. 251.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_ednref64" name="_edn64"><sup>[64]</sup></a> Salim Gökçen, <em>Ortadoks Üçgeni, Yunanistan, Patrikhane ve Pontus</em>, IQ Sanat Kültür Yayınları, İstanbul 2014, s. 239.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_ednref65" name="_edn65"><sup>[65]</sup></a> Bu amaçla Patrikhane mevcut yasaların aksine “Şark Büyük Ortodoks Kilisesi merkezi” adı altında müstakil bir görünüme girdi. Venizelos yürütülen örgütlenmenin başına sivil temsilci olarak Kenelopulos, askeri temsilci olarak Miralay Katehakis’i İstanbul’a göndermiştir. Bkz. Güler, <em>age</em>, s. 18.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_ednref66" name="_edn66"><sup>[66]</sup></a> Askeri amaçlı cemiyetler: Asya-yı Suğra Cemiyeti, Mavri Mira Cemiyeti, Meşru Müdafaa Cemiyeti, Pontus Cemiyeti, Rum İttihat-ı Milli Cemiyeti, Rum İzci Teşkilatı, Rum Muhacirin ve Fukaraperver Cemiyeti, Rum Müdafaa-ı Milliye Teşkilatı, Rum Trakya Cemiyeti, Yunan Ahz-ı Asker Şubesi, Yunan Bahriye İdaresi, Yunan Salib-i Ahmer Cemiyeti, Rum Yeni Hayat Kulübü, Kravji ( Korkunç Ses) Kulübü, Hürriyet Kulübü. Kültürel ve ticari amaçlı cemiyetler: Rum Cemiyet-i Edebiyyesi, Rum Cemiyet-i Ticariyesi, Rum Matbuat Cemiyeti, Rum Muhacirin Cemiyeti. Bkz., Kolutek, <em>agt</em>, s. 58; Güler, <em>age</em> , s . 30.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_ednref67" name="_edn67"><sup>[67]</sup></a> Atatürk, age, s. 1; Kurt, age, s. 64. Cemiyetin Ünye, Fatsa, Kırşehir, Kavak, İnebolu, Havza, Çarşamba, Bafra, Sinop, Kayseri, Ürgüp ve Tokat’ta şubeleri bulunmaktaydı. Bkz. Çapa, age, s.53; Okur, agm, s. 8. Bu örgüte katılan 20 çete elemanının Balkan Savaşında Yunan ordusuna destek olarak gönderilmiştir. Bkz. Yerasimos, agm, s. 36.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_ednref68" name="_edn68"><sup>[68]</sup></a> Kurt, <em>age</em>, s. 92.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_ednref69" name="_edn69"><sup>[69]</sup></a> Öztürk, <em>age</em>, s. 384; Yerasimos, agm, s. 9.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_ednref70" name="_edn70"><sup>[70]</sup></a> Kolutek, <em>agt</em>, s. 57; Okur, agm, s. 9.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_ednref71" name="_edn71"><sup>[71]</sup></a> Bafra Bölge Komutanı ve Askerlik Şubesi Reisi’nin imzalarıyla gönderilen raporlarda Rum çetelerinin yaptığı vahşet ayrıntılı bir şekilde ortaya konulmaktadır. Bkz. Kurt, age, s. 189; Okur, agm, s. 9.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_ednref72" name="_edn72"><sup>[72]</sup></a> Bkz. Öztürk, <em>age</em>, s. 386.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_ednref73" name="_edn73"><sup>[73]</sup></a> Bkz. Öztürk, <em>age</em>, s. 394.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_ednref74" name="_edn74"><sup>[74]</sup></a> Zeki Sarıhan, <em>Kurtuluş Savaşı Günlüğü</em>, C. I, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 1996, s. 263.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_ednref75" name="_edn75"><sup>[75]</sup></a> Kurt, <em>age</em>, s. 189-350.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_ednref76" name="_edn76"><sup>[76]</sup></a> Sadece Ocak-Haziran 1922 tarihleri arasında 123 asker şehidimiz vardır. Bkz. Kurt, age, s. 345; Sarıhan, <em>age</em>, s. 144.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_ednref77" name="_edn77"><sup>[77]</sup></a> Mütarekenin imzalandığı tarihlerde Osmanlı Ordularının mevcudu yaklaşık 400.000 karardır. 22 Ocak 1919 ‘a kadar 10.000 subay 264.000 asker birliklerinden terhis edilmiş 25 Ocak 1919 dağınık halde 50.000 civarında bir mevcudun kaldığı bildirilmiştir. Terhislere jandarma birlikleri de dahil edilmiştir. Bkz. İsmail Efe, “30 Ekim 1918’den Ocak 1921’e Teşkilat, Tenkisat ve İcraatlarıyla Türk Jandarması”, <em>Çankırı Karatekin Üniversitesi S.B.F.,Dergisi,</em> 7/1, 2006, s. 586.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_ednref78" name="_edn78"><sup>[78]</sup></a> Mustafa Kemal Atatürk, <em>Nutuk</em>, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Şubat 2017, s. 5.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_ednref79" name="_edn79"><sup>[79]</sup></a> Efe, agm, s. 591; <em>Türk İstiklal Harbi</em>, s. 144.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_ednref80" name="_edn80"><sup>[80]</sup></a> Bkz. Öztürk, <em>age</em>, s. 394.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_ednref81" name="_edn81"><sup>[81]</sup></a> Uğur Üçüncü, “Milli Mücadele Yıllarında Gümüşhane’de Rumlar ve Pontus Hareketi”, <em>Karadeniz İncelemeleri Dergisi</em>, 23, 2017, s. 131.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_ednref82" name="_edn82"><sup>[82]</sup></a> Kuvay-ı Milliye’nin ilk merkezleri Denizli, Alaşehir, Soma, Balıkesir, Salihli, Akhisar ve Bandırma’dır. Bkz. Şevket Süreyya Aydemir, <em>Tek Adam (1919-1922)</em>, C.II, Remzi Kitapevi, İstanbul 2006, s. 153.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_ednref83" name="_edn83"><sup>[83]</sup></a> Bu gurubun içerisinde Topal Osman Ağa, Katip Ahmet Efendi, Hacı Emin Efendi, Karaibrahimzade, Dumaşzade Hüsnü Ağa, Tokatlı Ziya Bey bulunmaktadır. Bkz. Üçüncü, agm, s. 124.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_ednref84" name="_edn84"><sup>[84]</sup></a> M. Kemal Paşa’nın 24 Mayıs 1919’da Harbiye nezaretine çektiği telgrafta, Rum çetelerinin bölgede yaptıkları eylemleri anlatmış, Müslüman çetelerinin ise herhangi bir siyasi amaçlarının olmadığını, otorite boşluğundan kaynaklanan nedenlerle ortaya çıktıklarını belirtmiştir. Bkz. Üçüncü, agm, s. 124. Hüsamettin Ertürk, Hasan İzzettin Dinamo ve Erden Menteşoğlu Topal Osman’ın bu dönemde Havza’da Mustafa Kemal Paşa ile görüştüğü iler sürülmektedir. Bkz. Öztürk, <em>age</em>, s. 527.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_ednref85" name="_edn85"><sup>[85]</sup></a>Trabzon Mühafazaa-i-i Hukuk Milliye Cemiyeti doğu illerinde yapılması kararlaştırılan kongre için Erzurum Vilayet-i Şarkiye Müdafaa-i Hukuku Milliye Cemiyeti, Van, Diyarbakır, Bitlis, Mamuratülaziz ve Sivas Müdafaa-i Hukuk Cemiyetlerine de telgraflar çekti. Erzurum Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti de aynı zamanda büyük bir kongre toplamak için çalışıyordu. Bkz. Ergün Aybars, “ Trabzon Muhafaza-i Hukuk-u Milliye Cemiyeti ve Ali Sait Paşa Tedkik Heyeti” <em>Tarih İnceleme Dergisi, II, Ege Ünv. Edebiyat Fak. Yayınları</em>, İzmir 1984, s. 163; Çapa, <em>age</em>, s. 100.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_ednref86" name="_edn86"><sup>[86]</sup></a> Kılıç, agm, s. 499.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_ednref87" name="_edn87"><sup>[87]</sup></a> Bu cemiyet, Mart 1919 tarihinde, <em>“Büyük Ermenistan”</em> projesine karşı, <em>“Pontus Federasyonu”</em> fikrinin kabul edilmesi için, Paris Konferansı’na katılmak üzere, İstanbul’daki bazı Pontus gazete ve teşkilatıyla ilişkiye geçerek ortak bir komisyon oluşturmak kararı almışlardır. Bu nedenle, iki cemiyet genellikle birbirleri ile karıştırılmıştır. Bkz. Çapa, <em>age</em>, s. 100.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_ednref88" name="_edn88"><sup>[88]</sup></a> Kolutek, <em>agt</em>, s. 47.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_ednref89" name="_edn89"><sup>[89]</sup></a> BCA, 9 Aralık 1920, yer no: 2-22-4; M. Kemal Paşa’nın 24 Nisan 1920’de Mecliste yaptığı konuşmada: <em>“… asayiş meselesini halle memur kuvvetlerin büyücek bir komuta altında birleştirilmesi lüzumuna ihtiyaç vardır..”</em> tespitinde bulunmuştur. Bkz. <em>Türk İstiklal Harbi</em>, s. 145.<em>“…Pontus eşkıyasının dönüp dolaştığı yerlerde, halkı silahlandırılarak milli teşkilat kuruldu”</em> sözleriyle işini şansa bırakmayan</span></div>
<div><span>Mustafa Kemal, cephe gerisini garanti altına almak için zamanı geldiğinde Merkez Ordusu’nu kurdurmuştur. Bkz. Öztürk, <em>age</em>, s. 394.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_ednref90" name="_edn90"><sup>[90]</sup></a>   Öztürk, age, s. 395.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_ednref91" name="_edn91"><sup>[91]</sup></a> Atlı Tümen sonradan 14 Süvari Tümenine dönüştürülmüştür. Bkz. <em>Türk İstiklal Harbi</em>, s. 145-6.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_ednref92" name="_edn92"><sup>[92]</sup></a> Aynı dönemde Rum çetecilerin sayısı 25.000 civarında gösterilmektedir. Bkz. Çapa, <em>age</em>, s. 115. 1922 yılında mevcudu 22.000’e çıkarılmıştır. Bkz. <em>Türk İstiklal Harbi</em>, s. 149.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_ednref93" name="_edn93"><sup>[93]</sup></a> Merkez ordusu Komutanı Nurettin Paşa, silahlı Rum çetelere karşı, bazı Türk Köylerini “oymak teşkilatı” adı altında düzenleyip silahlandırarak, Şefik Avni Bey’i bu teşkilatların başına atamıştır. Bkz. Öztürk, <em>age</em>, s. 395.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_ednref94" name="_edn94"><sup>[94]</sup></a> <em>Türk İstiklal Harbi</em>, s. 149.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_ednref95" name="_edn95"><sup>[95]</sup></a> <em>Türk İstiklal Harbi</em>, s. 147.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_ednref96" name="_edn96"><sup>[96]</sup></a> Serpil Sürmeli, “Merkez Ordusu Kumandanı Nurettin Paşa’nın Pontus İhaneti Hakkındaki Açıklamaları”, Atatürk Üniversitesi Uluslararası Hakemli Atatürk Dergisi, Vol. 4, no. 1, Jan. 2004. s. 24, 25; Öztürk, <em>age</em>, s. 395.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_ednref97" name="_edn97"><sup>[97]</sup></a> Çapa, <em>age</em>, s. 116; Öztürk, <em>age</em>, s. 396.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_ednref98" name="_edn98"><sup>[98]</sup></a> <em>Türk İstiklal Harbi</em>, s. 150; Kurt, <em>age</em>, s. 387. Toplanan silahların büyük bir kısmı sadece Samsun bölgesine aittir. Bkz. Çapa, <em>age</em>, s. 116.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_ednref99" name="_edn99"><sup>[99]</sup></a> Yunanlıların bombardımanının arkasından 9 gemi ile Samsun’a çıkarma yapılacağı haberleri alınması, bölgenin harp sahası ilan edilmesinde önemli bir etken olmuştur. Bkz. Öztürk, <em>age</em>, s. 398.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_ednref100" name="_edn100"><sup>[100]</sup></a> Öztürk, age, s. 399; Çapa, <em>age</em>, s. 116.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_ednref101" name="_edn101"><sup>[101]</sup></a> <em>Türk İstiklal Harbi</em>, s. 150; Kurt, <em>age</em>, s. 387. Alınan kararda Rumların geride bıraktığı mal ve gayrimenkullere tecavüz edilmemesi, geride kalan kadın ve çocukların ırz ve can güvenliklerinin sağlanması ve aykırı hareket edenlerin İstiklal mahkemelerinde yargılanacakları kabul edilmiştir. Bkz. Öztürk, <em>age</em>, s. 401.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_ednref102" name="_edn102"><sup>[102]</sup></a> Güzergah üzerindeki Rum köylerinin kaldırılarak sevkların daha güvenli yapılması sağlanmıştır. Bkz. Kurt, <em>age</em>, s. 388.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_ednref103" name="_edn103"><sup>[103]</sup></a> <em>Türk İstiklal Harbi</em>, s. 150. İtilaf Devletleri iç bölgelere göç politikasından dolayı, Meclis’e, 18 Temmuz ve 21 Eylül 1921 tarihlerinde iki kez protesto notası vermişlerdir. Bu notalar 17 Kasım 1921 tarihinde Türk Dışişleri vekâletince karşı bir notayla cevaplanmıştır. Bkz. Öztürk, <em>age</em>, s. 401.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_ednref104" name="_edn104"><sup>[104]</sup></a> Canik Mebusu Emin Bey, Giresun ve Ordu Livaları dahil 93 bin Rum’un ancak yarısının içbölgelere göç ettirildiğini, aralarında yaşlı, kadın ve çocukların da bulunduğu 35-40 kişinin dağlara sığındığını söylemiştir. Bkz. Öztürk, age, s. 401.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_ednref105" name="_edn105"><sup>[105]</sup></a>. Trabzon milletvekili Hafız Mehmet Efendi ile Samsun eşrafından 56 Müslüman tüccar TBMM’ye başvurarak, sürgünlerin ertelenmesini istemişler, 17 Temmuz 1921’de belediye binası önünde gösteri düzenleyerek, sürgünlerin durdurulmaması halinde Müslümanların da kenti terk edecekleri tehdidinde bulunmuşlardır. Bu gelişmeler üzerine Nurettin Paşa, “Rum muhibbibi olduğu ve hatta Pontus müşavirliğini maal iftihar ettikleri” gerekçesiyle haklarında soruşturma başlatmış ve şehir dışına çıkmaları yasaklanmıştır. Bkz. Öztürk, <em>age</em>, s. 400.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_ednref106" name="_edn106"><sup>[106]</sup></a> Mustafa kemal Paşa 3 Kasım 1921’de Mecliste yaptığı konuşmada: <em>“…fakat pek nazik dönemlere rastladığı için ordu komutanlarının tebdiline bende kanaat uyanmamıştır”</em> diyerek Nurettin Paşa’nın görevden alınmasına karşı çıkmıştır. Bkz. İhsan Sabri Balkaya, <em>Ali Fethi Okyar</em>, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 2005, s.114. ; Atatürk, age, s. 424; Öztürk, age, s . 400. M. Kemal Paşa Doğu ve Batı Kumandanlarına “Hasbıhal” biçiminde yazılan yazıda, Meclis’te bazı kişilerin kumandanları hedef aldıkları, bu kişilerle mücadele edileceğini bildirdi. “Nurettin Paşa, her işinde genel bir şikayete meydan veriyor, Ordu, yalnız cephe ile meşgul olursa Meclis çoğunluğu da tatmin edilmiş olur” demiştir. Bkz. Sarıhan, <em>age</em>, C. IV. s. 142.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_ednref107" name="_edn107"><sup>[107]</sup></a> Nurettin Paşa 10 maddelik gerekçeyle Ankara’da mahkeme edilmiş ve kararın ağır bulunduğuna karar verilmiştir. 17 Ocak 1922’de Meclis’te yapılan I. Celsede, mahkeme kararının açıklanması üzerine, Erzincan mebusu Emin Bey: <em>“Takrir neticesi alınan bu karardan vazgeçebileceğini</em>” söyleyerek yargılama kararı değiştirilmiştir. Bkz. Balkaya, <em>age</em> , s. 115. Mustafa Kemal Paşa : <em>“Meclis’in Nurettin Paşa hakkında verdiği kararı ağır buldum Paşa’yı ağır muameleye maruz kalmaktan kurtardım, 8 ay sonra 1. Ordu Komutanlığına tayin ettik” </em>diyerek konuya açıklık getirmiştir. Bkz. Atatürk, age, s. 424; Sarıhan, <em>age</em>, C. IV, s. 86, 236.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_ednref108" name="_edn108"><sup>[108]</sup></a> Sarıhan, <em>age</em>, C.IV, s. 54, 148; Öztürk, <em>age</em>, s. 401</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_ednref109" name="_edn109"><sup>[109]</sup></a> BCA, 09 Şubat 1922,yer no: 5-28-11; Sarıhan, <em>age</em>, C. IV. S. 278.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_ednref110" name="_edn110"><sup>[110]</sup></a> 1926’da çıkarılan bir yasa ile Pontus harekatında yararlılık gösteren 164 kişi İstiklal Madalyası ile ödüllendirilmiştir. Bkz. BCA, 25 Mart 1926, yer no: 195-336-5,dosya ek: 232; <em>Türk İstiklal Harbi</em>, s. 150. ; Kolutek, <em>agt</em>, s. 103.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_ednref111" name="_edn111"><sup>[111]</sup></a> İstiklal Mahkemeleri kuruluş tarihi olan 11 Eylül 1920’den itibaren birinci, ikinci ve Cumhuriyet dönemi olmak üzere üç dönem halinde Meclis tarafından görevlendirilmişlerdir. Bkz. Ergün Aybars, <em>İstiklal Mahkemeleri</em>, Ayraç Yayınları, Ankara 2009, s.50.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_ednref112" name="_edn112"><sup>[112]</sup></a> Aybars, <em>age</em>, s. 402.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_ednref113" name="_edn113"><sup>[113]</sup></a> 17. Şubat 1921 de görevlerine son verilen ilk dönem istiklal mahkemesi içinde olan Sivas İstiklal Mahkemesi’nin yerine Pontus davalarının görülmesine Samsun İstiklal Mahkemesi’nce devam edilmiştir. Bkz. BCA, 30 Mart 1921, yer no: 3-18-10, dosya ek: 90-23; Aybars, <em>age</em>, s. 86.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_ednref114" name="_edn114"><sup>[114]</sup></a> Öztürk, <em>age</em>, s. 396.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_ednref115" name="_edn115"><sup>[115]</sup></a> Sarıhan, <em>age</em>, C. III, s. 402.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_ednref116" name="_edn116"><sup>[116]</sup></a> Tespit edilen bu cemiyet “Müdafaa-i Meşruta” adlı silahlı yapılanmadır. Bkz. Kolutek, agt, s. 14; Kurt, age, s. 64; Öztürk, age, s. 396, 476</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_ednref117" name="_edn117"><sup>[117]</sup></a> Aybars, age, s.116. Ele geçirilen delillerden yola çıkılarak ilk Pontus örgütlenmesinin bu kolejde 1904 yılında başladığı saptanmıştır. Ele geçen deliller arasında mühürler, bayraklar, broşürler, yönetmelikler, kolej müdür ile Samsun Amerikan temsilcisi arasındaki yazışmalar ile diğer Pontus ve Yunan örgütleriyle yapılan yazışmalar vardır. Merzifon Pontus teşkilatı tarafından kolejde çalışan Türk öğretmen Zeki Bey’in öldürtüldüğü ortaya çıkarılmıştır. Bkz. Kurt, <em>age</em>, s.369.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_ednref118" name="_edn118"><sup>[118]</sup></a> Sivas ve Samsun İstiklal Mahkemelerinin yargılamaları Amasya’da yapılmış olup resmi evrakların bir kısmında mahkemelerin isimleri Amasya İstiklal Mahkemesi olarak da geçmektedir. Bkz. Çapa, <em>age</em> , s.120.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_ednref119" name="_edn119"><sup>[119]</sup></a> Ara dönemde dosyalar divan-ı harplere teslim edilmiştir. Bkz. Aybars, <em>age</em> , s. 86.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_ednref120" name="_edn120"><sup>[120]</sup></a> Kolutek, agt, s.117.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ortaya-cikisindan-bastirilmasina-kadar-pontus-ayaklanmasi.html#_ednref121" name="_edn121"><sup>[121]</sup></a> Tenkil harekatında hukuka bağlı kalınması açısından ve suçluların askeri birlikler tarafından yok edildiği kanısını yıkmak için yargılamaların divanı harplerce değil İstiklal Mahkemelerince yapılması kararı alınmıştır. Bkz. Aybars, <em>age</em>, s. 86,119. Giresun Metropoliti gıyaben idam cezasına çarptırılanların içindedir. Bkz. Öztürk, <em>age</em> , s. 403.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Saka&amp;amp;Pers Mücadelesi</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/sakapers-mucadelesi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/sakapers-mucadelesi</guid>
<description><![CDATA[ Saka-Pers Mücadelesi
Gazi. Ü. Fen-Ed. Fak. Tarih B. Öğr. Üyesi Sakalar Asya içlerinden Avrupa içlerine kadar bozkır coğrafyası üzerinde çok geniş sahaya yayılmışlardır. Bu geniş sahada arkeolojik kazılar sonucunda ele geçirilen maddî kültür unsurları onların yayılma sahasının genişliğini belirlemede önemli rol oynamaktadır. Kurganlardan çıkarılan buluntular Sakalar’ın Kurgan Kültürlerinin en kayda değer temsilcileri olduğunu göstermektedir. Ancak, Sakalar Ön […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c47f9e7460.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:46 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Saka&amp;Pers, Mücadelesi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/02/Tomris-Hatun.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/saka-pers-mucadelesi.html">Saka-Pers Mücadelesi</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yrd. Doç. Dr. İlhami DURMUŞ</strong></span></a>
</p><p>Gazi. Ü. Fen-Ed. Fak. Tarih B. Öğr. Üyesi</p>
<p>Sakalar Asya içlerinden Avrupa içlerine kadar bozkır coğrafyası üzerinde çok geniş sahaya yayılmışlardır. Bu geniş sahada arkeolojik kazılar sonucunda ele geçirilen maddî kültür unsurları onların yayılma sahasının genişliğini belirlemede önemli rol oynamaktadır. Kurganlardan çıkarılan buluntular Sakalar’ın Kurgan Kültürlerinin en kayda değer temsilcileri olduğunu göstermektedir. Ancak, Sakalar Ön Asya’ya da yayılmış olup, ele geçirilen arkeolojik buluntular burası için ilgi ihtiyacını karşılayacak derecede değildir. Onların adı geçen coğrafyada yayılmaları ve çeşitli topluluklarla mücadeleleri yazılı kaynaklarla aydınlatabilmektedir.</p>
<p>Sakalar’ın mücadele ettiği topluluklar arasında Kimmerler, Urartulular, Asurlular ve Persler’le Sakalar’ın mücadelesi, dönemin güçlü imparatorluğuna sahip olan Persler’i uzun süre uğraştırmaları bakımından önemlidir.</p>
<p>Kaynaklarda belirtildiği üzere, Sakalar’ın Pers ülkesinin kuzey sınırlarına saldırıları bu mücadelenin başlamasına ve Pers krallarının onlara karşı sefer düzenlemelerine neden olmuştur,</p>
<p>Pers kaynaklarında Saka tigrakhauda, Saka tiay para daray, Saka haumavarga olmak üzere giyimleri, yaşadıkları coğrafya ve tabi oldukları hükümdarlarına göre isimlendirilen Sakalar’ın (HERRMANN 1933:158) Grek kaynaklarında geçen İskitlerle aynı olduğu kabul edilmektedir (HERODOTOS VIII: 64). Hatta, Massagetlefin de büyük Saka grubuna dahil olduğu, onların Saka tigrakhauda ile aynılığı kaynaklarda belirtilmektedir (JUNGE 1939: 70).</p>
<p>Pers ve Grek kaynaklarında, özellikle Ön Asya dünyasının büyük devlet kurmuş topluluklarını uğraştıran Sakalar’ın siyasî tarihlerini aydınlatacak önemli bilgiler bulunmaktadır. Sakalar başlangıçta Asya’da yaşamışlar ve Massagetlerle yaptıkları savaş sonucunda batıya doğru hareket ederek, Kimmerleri’in yanına göçmüşlerdir (HERODOTOS IV: 11), Karadenizin kuzeyinde Kimmerler’le karşılaşan Sakalar onları yurtlarından ederek bu, bozkırlardan göç etmelerine sebep olmuşlardır. Kimmerler Kafkas geçitlerini aşmışlar (LEHMANN-HAUPT 1921: 398) ve Urartu topraklarına kadar yayılarak Anadolu’yu istilaya başlamışlardır (TARHAN 1984: 110). Sakalar onları takip ederek kovalamışlardır. (TARHAN 1970: 22). Bu sırada Urartulular devletlerini kurdukları coğrafyanın konumundan dolayı, önce Kimmerler’in, hemen ondan sonra da Sakalar’ın saldırılarına maruz kalmıştır. Başlangıçta Sakalarla antlaşma yaparak, tehlikeyi savuşturan Urartulular (TARHAN 1984: 113) daha sonra bu saldırıların önüne geçememişlerdir. Urartu yerleşim merkezlerine saldırılar düzenleyen Sakalar onlara ait bazı merkezleri yakıp yıkmışlardır (SCHMÖKEL 1961: 6), Urartulular büyük ölçüde onların M. Ö. VII. yüzyılın sonlarında gerçekleştirdikleri saldırılara karşı koyamayarak, devletleri yaklaşık olarak M. Ö. 585 yıllarında yıkılmıştır (BELLİ 1982: 178). Urartu sahasında güneye doğru inen Sakalar, Asur sınırına kadar ulaşmışlardır. Asarhaddon zamamnda Asur devletinin kuzey ve kuzeydoğu sınırları Sakalar’ın istilasına uğramıştır. Asarhaddon Saka hükümdarı Bartatua ile anlaşarak, kızını ona vermiştir (STRECK 197 CCCLXXIV). Bu dostluk antlaşması sonucunda Asurlular büyük bir tehlikeyi atlatabilmişlerdir.</p>
<p>Sakalar M. Ö. VII, yüzyılın sonlarına kadar gerek Urartulular, gerekse Asurlular üzerinde etkilerini hissettirmişlerdir. M. Ö. VI. yüzyılda özellikle bu yüzyılın ikinci yarısında Sakalar’ın en çok uğraştığı kavim Persler olmuştur. Hem Pers kaynaklarında hem de Grek kaynaklarında Saka-Pers mücadelesi hakkında önemli bilgiler bulunmaktadır. Sakalar’ın Perslerle yaptığı mücadeleye yazılı kaynakların dışında kabartmalar ve damgalar üzerindeki Saka tasvirleri açık bir şekilde göstermektedir. Darius’un Nakş-i Rüstem’den mezar yazıtında ülkeler listesinde Saka haumavarga, Saka tigrakhauda ve Saka tiay para daray isimleri geçmektedir (JUNGE 1939: 60­61). Buradan Persler’in üç Saka grubuyla mücadele ettikleri anlaşılmaktadır.</p>
<p>Persler’in Sakalar’la mücadelesi Kyros (M. Ö. 555-528) zamanına kadar gitmektedir. Kral Kyros başlagıçta Amorges hükümdar adından da anlaşılacağı üzere, Saka haumavarga ile mücadele etmiştir. Büyük Kyros Saka haumavarga’yı imparatorluğa tabi kılmıştır (JUNGE 1939: 61). Kyros imparatorluğunun sınırlarını genişletmek ve diğer Saka zümrelerini de hakimiyetine almak için kuzeydoğu tarafa yönelmiştir. Kyros yönetiminin sonlarına doğru Saka tigrakhuada ile aynılığına yukarıda işaret ettiğimiz Massagetler’in üzerine bir sefer düzenleyerek, onların bağımsızlıklarını tehlikeye düşürmüştür, Kyros başarılı savaşlar sonunda Sogdlular’ı ve Harezmliler’i hakimiyetine aldıktan sonra, Hazar denizi tarafına doğru imparatorluğunun sınırlarını genişletmek için ilerleme zorunluluğunu duyurmuştur (HERRMANN 1930: 2127). O, Büyük Saka birliğine dahil olan Massagetler (TARN 1968: 72) üzerine bir sefer düzenlenmiştir. Bu sırada hükümdarlarının ölümünden dolayı, Massagetler’in başında Tomris bulunuyordu, Kyros yapmış olduğu plan ve stratejisinin bir gereği olarak, bu durumdan faydalanmak için Massagetler üzerine bir sefer düzenleme ihtiyacı duymuştur (TOGAN 1937: 32), Başlangıçta Kyros Tomris’e bir elçi göndererek, onunla evlenmek istediğini bildirmiştir. Kyros’un asıl amacının eş değil, toprak talebi olduğunu sezen Tomris, bu isteği kabul etmemiştir. Sonuçta kurnazlıkla amacına erişemeyeceğini anlayan Kyros, Massagetler üzerine kuvvet kullanmaya karar vermiştir (FLERODOTOS 1: 205). Kyros sefer hazırlıklarını sürdürürken, Tomris bu düşünceden vazgeçmesi için Kyros’u uyararak, savaşmayı arzuluyorsa, kendilerinin de onlara karşı hazır olduklarını belirtmiştir (HERODOTOS I. 206). Tomris’in tutumu üzerine harekete geçen Kyros, İnci nehrini geçtikten sonra Massaget ülkesine doğru ilerlemiştir. Kyros’un bir hileyle Tomris’in oğlu Sporgapises’i ve çok sayıda Massaget askerini esir alması üzerine çok sinirlenen Tomris, onun Massaget ülkesini terk etmesini istemiştir. Bu teklife Kyros’un aldırmaması üzerine Tomris’in komutasındaki Massaget ordusuyla Kyros’un komutasındaki Pers ordusu, şiddetli bir şekilde savaşmaya başlamıştır. Bu mücadele sonucunda Pers ordusu ağır bir yenilgiye uğratılarak, kralları Kyros öldürülmüştür (HERODOTOS 1: 212-213). Mücadele Kyros ırmağı geçtikten sonra dar bir boğazda yapılmıştır. Massagetler Pers Ordusunun önünü kesmiş ve Büyük Balhan Dağlık arazisinin boğazında onları sıkıştırarak ağır bir yenilgiye uğratmışlardır (HERRMANN 1930: 2128).</p>
<p>Persler’in yenilgisiyle sonuçlanan bu savaş son araştırmalara göre M. Ö. 528 yılında yapılmıştır (TOGAN 1987:33). Bu yenilginin acısını unutmayan Persler, Kyros’un ölümünden sonra da Sakalar üzerine sefer yapmaya devam etmişlerdir. Darius Pers kralı olunca, isyan eden ülkelerdeki ayaklanmaları bastırmak ve sınırlarını güven altına almak için harekete geçmiştir. Darius, Kyros’un intikamını almak için Sakalar üzerine sefer düzenlemiştir. Kaynaklarda Darius’un üç bölüme ayrılmış olan Sakalar’a karşı savaş açtığı, Saka hükümdarları Sakesphares, Homarges ve Thamyris (Tomris)’in bir araya gelerek, durum değerlendirmesi yaptıkları belirtilmektedir (JUNGE 1939: 65). Buradan Kyros’un mücadele ettiği Homarges’in Saka haumavarga’nın lideri ve Thamyris’in ise Kyros’un ölümüne neden olan Saka tigrakhauda’nın lideri olduğu anlaşılmaktadır. Ayrıca, hem Homargea’in hem de Thamyris’in Darius zamanında da var oldukları ve ortak düşmana karşı bir araya gelebildikleri sonucunu çıkartabilmekteyiz. Buradan Darius’un birden çok Saka topluluğuna karşı savaşa girdiği de anlaşılmaktadır.</p>
<p>Darius ilk olarak Saka tiğrakhauda üzerine sefer düzenlemiştir. Behistun kitabesinde Kral Darius şöyle demektedir:</p>
<p>“Saka ordusunun sınır dışı edilmesiyle, Saka ülkesine sivri başlık taşıyan Sakalar’a karşı hareket ettim. Amu Derya (Ögüz)’ya yürüyüşle vardıktan sonra, orda ordumla nehirleri geçtim. Orada çok olan Sakaları yendim. Bir kısmını tutukladım. Esirleri zincire vurdurttum ve öldürttüm. Sakunkha adlı liderlerini yakalayarak bana getirdiler. Orada başka ileri gelenlerini de tutukladım.” <em>(Hinz 1939: 365 Harmatta 1976: 23).</em></p>
<p>Buradan Darius’un başa geçtiği zaman Sakalar’ın Pers sınırını zorladıkları anlaşılmaktadır. Kyros’un intikamını almak ve Sakaları kesin bir yenilgiye uğratmak için Darius’un seferinin 22. satırdaki tigram (sivri) ve hauda (başlık) ifadelerinden “sivri başlıklı Sakalar (Saka tigrahauda)” üzerine gerçekleştirildiği sonucu açık bir şekilde çıkarılabilmektedir (HİNZ 1939: 366). Gerçekten Behistun kabartması üzerindeki Saka lideri Sakunkha sivri başlık taşımaktadır (HİNZ 1969: 98).</p>
<p>Buradan hem kabartma, hem de çivi yazılı metinden Darius’un seferinin Saka tigrakhauda’ya karşı düzenlendiğini anlamaktayız. Behistun yazıtından öğrendiğimiz ve kabartma üzerindeki tasvirle de bu bilgiyi kuvvetlendirdiğimiz Darius’un Saka tiğrakhauda üzerine seferi, kendi ifadesiyle “kral olduktan beş yıl sonra” gerçekleştirilmiştir. Buradan Darius’un Saka tigrakhauda’ya yaptığı seferde kendi askerlerine Saka askeri elbisesi giydirdiği, hileyle hareket ederek başarılı olduğu ve Saka liderlerinin geri çekildikleri hesaba katılırsa, onların ülkelerini tam esarete düşmekten kurtarabildikleri düşünülebilir (TOGAN 1987:33).</p>
<p>Darius’un Saka toplulukları üzerine seferi daha sonraki yıllarda da devam etmiştir. Darius’un Karadeniz Sakaları (İskitler)’na karşı seferi M. Ö. 513 yılında gerçekleçmiştir. Bu sefer Sakalar’ın Kafkas yoluyla Pers ülkesine akın yapmalarına karşı bir önlem olarak genellikle onları doğudan olduğu gibi, batıdan da kuşatmak fikriyle yapılmış olabilir (TOGAN 1987: 33). Bundan başka Yunanistan’ı fethetmek isteyen Darius, onun hayati ihtiyaçlarını karşılayan ülke (Karadenizin kuzeyi) ile bağlantısını  kesmeyi amaçlıyordu.</p>
<p>Yunanistan’ın özellikle kereste ve buğday gibi hayati ihtiyaçları İskit ülkesinden karşılanmaktaydı (MEMİŞ 1987: 28). Dolayısıyla Darius siyasi, askeri ve ekonomik sebeplerden dolayı İskit ülkesine, mezar yazıtında bildirdiğine göre “Denizin ötesindeki Sakalar”ın üzerine yürümüştür (MANSEL 1971: 255).</p>
<p>Bu sefer için bütün hazırlıklarını tamamlayan Darius, Anadolu üzerinden hareketle, doğudan batıya doğru yoluna devam ederek, Samoslu Mandrosle tarafından inşa edilen köprüden İstanbul boğazını geçerek, Trakya içlerine doğru yönelmiştir (HERODOTOS IV: 87). Tuna nehrini geçtikten sonra Karadenizin kuzeyinden doğuya doğru ilerleyen Persler’in karşısında İskitler geri çekilmeye karar vermiştir (RÎCE 1958: 47). Böylece onlar bir meydan muharebesine girmeyerek geri çekilecek, yolları üzerindeki kuyuları dolduracak, çeşmeleri tıkayacak, otları biçeceklerdi (HERODOTOS VI: 120). Bu şekilde Persler’in rahat ilerleyebilmelerine engel olacak, onları oyalayarak ülkelerinden uzak bir coğrafyada yıpranmalarına sebep olacaklardı. Şartlar uygun olursa ani saldırılarla onlara kayıp verdireceklerdi.</p>
<p>Bu düşünceler doğrultusunda hareket eden İskitler, Darius’a karşı harekete geçmişler ve en iyi atlılarını onlara karşı keşif için ileriye göndermişlerdir. Çocuklarının ve kadınlarının içlerinde yaşadığı arabalar ve bunlarla birlikte sürüler de ayrılmış, önceden yola çıkarılmıştır. Kendi ihtiyaçları kadarını yanlarında bırakmışlardı. Kuzeye doğru durmadan çekilmeyi planlamışlardır (HERODO-TOS IV. 121). Gerçekten Karadenizin kuzeyindeki bu geniş bozkırlar İskit savaş taktik ve stratejisi bakımından çok uygundu. Bu oyalama taktiği karşısında zaman kaybeden Pers ordusu yıpranmaya başlamıştır.</p>
<p>Darius, bozkıra çıkınca Tuna’yı geçtikten sonra Oaros (Dinyeper)’a gelmiş ve o çevrede kalmıştır. Bu sırada daha kuzeye doğru hareket ederek, izlerini kaybettiren İskitler tekrar yurtlarına geri dönmeye başlamışlardır. Batıya doğru hareket eden Persler, İskit ülkesine ulaştıklarında İskitler ile tekrar karşılaşmışlardır. İskitler ise, Persler’in önünden çekilmeye başlamışlardır. Darius doğrudan savaşa girmeyen İskit hükümdarı İdanthyrsos’a elçi olarak bir atlı göndermiştir. Kendisine karşı koyabilecek gücü varsa, İskit hükümdarını karşısına çıkarak savaşmasını istemiştir. İskit hükümdarı ise, hiç kimseden korkmadığını, hiçbir kentleri ve dikili ağaçlarının olmamasından dolayı savaşa girmediğini belirtmiştir. Ancak, Persler atalarının mezarlarını bulup onlara zarar verirlerse, o zaman savaşacaklarını elçi vasıtasıyla bildirmiştir (HERODOTOS IV: 124-127).</p>
<p>Persler’in işi gün geçtikçe zorlaşmaya başla­mıştır. İskitler Persler’in perişanlıklarını gördükçe onları İskit ülkesinde daha uzun süre tutabilmeyi ve sıkıntıya düşürmeyi amaçlamışlardır. Darius sonra kıtlık içine düştüğünü anlamıştır. Bu sırada İskit hükümdarları Darius’a elçi vasıtasıyla “bir kuş, bir fare, bir kurbağa ve beş tane de ok” göndermişlerdir. Persler tarafından yapılan istişareler sonucunda bu armağanların anlamı şöyle yorumlanmıştır: “İranlılar, eğer kuş olup uçmazsanız, fare olup yerin altına girmezseniz ve kurbağa olup bataklığa atlamazsanız, yurdunuza dönemeyeceksiniz; oklarla vurulup öleceksiniz” (HERODOTOS IV: 131-132). Gerçekten de Persler’in gün geçtikçe durumları kötüleşiyordu. Hiçbir destek alamayan, önlerinden hareket eden İskitler tarafından su kaynakları ve otlakları tahrip edilen, ani İskit saldırıları ve çekilmeleri karşısında kayıplar veren Persler yıpranmışlardı.</p>
<p>İskitler’le doğrudan savaşamayan Darius, geri çekilmeye karar vermiş ve askerlerini köprüye kadar getirerek, onları Tuna nehrinden geçirmeyi başarabilmiştir (RİCE 1958: 48). Darius İskitler’in oyalama taktiği karşısında gün geçtikçe daha da güç durumda kalarak, geri çekilmesinin kendisi ve ordusu için daha akılcı olacağını düşünmüştür (DURMUŞ 1993: 72). Böylece, Darius İskitler’e karşı yapmış olduğu seferde herhangi bir başarı sağlayamamıştır. Şüphesiz, Darius’un bu şekilde başarısız olmasında bir bozkır topluluğu olan Karadeniz Sakaları’nın savaş taktik ve stratejilerini büyük ölçüde etkisi olmuştur. Büyük bir güç olarak Sakalar gerek Kyros, gerekse Darius zamanında Persleri yukarıda da açıklandığı üzere uzun zaman uğraştırmışlardır.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yrd. Doç. Dr. İlhami DURMUŞ</strong></span></a>
</p><p>Gazi. Ü. Fen-Ed. Fak. Tarih B. Öğr. Üyesi</p>
<p><strong>Alıntı Kaynak:</strong> BİLİG Türk Dünyası Sosyal Bilimler Dergisi, Sayı: Kış 1997</p>
<hr>
<div><span><strong>KAYNAKLAR</strong></span></div>
<div><span>♦ BELLİ, Oktay 1982 “Urartular”, AU, 1, 140-208.</span></div>
<div><span>♦ DURMUŞ, İlhami 1993 İskitler (Sakalar). Ankara: Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayını.</span></div>
<div><span>♦ HARMATTA, John 1976 “Darius Expedition Against thi Saka Tigraxauda”, AAASH, 24, 1-4,15-24.</span></div>
<div><span>♦ HERODOTOS 1973 Heredot Tarihi (Çev. Müntekim Ökmen), İstanbul:Remzi Kitabevi</span></div>
<div><span>♦ HERRMANN, Albert 1930 “Massagetai”, RE, XIV, 2, 2123-2129.</span></div>
<div><span>♦ HERRMANN, Albert 1933 “Die Saken und der Skythenzug des Dareios”, Beiflıefts zur AfO, 1,157-170.</span></div>
<div><span>♦ HİNZ Walter, 1939 “Zur İrahischen Altertumskun- de”,ZDM, 93, 363-380.</span></div>
<div><span>♦ HİNZ Walter, 1969 “Altiranische Funde und Fors- chungen. Berlin: Walter de Gruyter.</span></div>
<div><span>♦ JUNGE, Julius 1939 Saka-Studien. Der Ferne Nor- dosten im Weltbild der Antike. Leipzig: Dieterische verlagbuch- handlung.</span></div>
<div><span>♦ LEHMANN-HAUPT, C. F. Von 1921 “Kimmerier”, RE, XI, 1, 39</span></div>
<div><span>♦ MANSEL,Arif Müfıd, 1971 <em>Ege ve Yunan Tarihi.</em> Ankara: Türk Tarih Kurumu Basımevi.</span></div>
<div><span>♦ MEMİŞ, Ekrem, 1987 Iskitler’in tarihi. Konya: Selçuk Üniversitesi Yayını.</span></div>
<div><span>♦ RİCE, Tamara Talbot, 1958 The Scythians. London: Thames and Hudson.</span></div>
<div><span>♦ SCHMÖKEL, Hartmut, 1961 Kulturgeschichte des alien Orient. Stuttgart: Alfred Kröner Verlag.</span></div>
<div><span>♦ STRECK, Maximilian, 1975 Assurbanipal und die letzten Assyrischen Könige bis zum Un- tergange Niniveh’s. I. Leippzig: Nationales Druckhaus.</span></div>
<div><span>♦ TARHAN, Taner, 1970 “Bozkir Medeniyetlerinin Kısa Kronolojisi”, TD, 24, 17-32.</span></div>
<div><span>♦ TARHAN, Taner, 1984 “Eski Anadolu Tarihinde Kimmerler”, AST, I, 109-120.</span></div>
<div><span>♦ TARN, William Woodhorpe, 1968   Alexander der Grosse. Darmstadt: Wissenschaftliche Buch- gesellschaft.</span></div>
<div><span>♦ TOGAN, A. Zeki Velidi, 1987 “Sakalar (VI)”, BTTD, 23, 30-34.</span></div>
<div><span><strong>KISALTMALAR:</strong></span></div>
<div><span><em>♦ AAASH:</em> Acta Antiqua Academiae Scientiarum Hungaricae.</span></div>
<div><span><em>♦ AfO: </em>Archiv für Orientforscqhung.</span></div>
<div><span><em>♦ AST: </em>Araştırma Sonuçları Toplantısı.</span></div>
<div><span><em>♦ AU: </em>Anadolu Uygarlıkları.</span></div>
<div><span><em>♦ BTTD: </em>Belgelerle Türk Tarihi Dergisi.</span></div>
<div><span><em>♦ RE: </em>Paulys Real Encsyclopadie der Classischen Altertumswissens chaft.</span></div>
<div><span><em>♦ TD: </em>Tarih Dergisi (İ.Ü.E.F)</span></div>
<div><span><em>♦ ZDMG: </em>Zeitschrift der Deutschen Morgenlandischen Gesellschaft</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>İskit ‘Kolaksay’ Türklerin Bilinen İlk Od Tigini Miydi?</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/iskit-kolaksay-turklerin-bilinen-ilk-od-tigini-miydi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/iskit-kolaksay-turklerin-bilinen-ilk-od-tigini-miydi</guid>
<description><![CDATA[ İskit ‘Kolaksay’ Türklerin Bilinen İlk Od Tigini Miydi?
Herodot’ta Kolaksay Aristeas, Homeros, Hippokrat, Thukidides, Ksenafon, Aristoteles, Strabon, Diodurus, Amianus Marcellinus gibi yazarların yanında Herodot da yazmış olduğu metinlerde İskitler (Sakalar) hakkında değerli bilgiler vermiştir. Herodot, Historia’sının Melpomone adlı bölümünde İskitlerin kökeni hakkında şöyle yazar: “(…) Bu ülke [İskitya] eskiden bombuşmuş. Daha sonra Targiatos diye bir adam doğmuş. Targiatos’un babazı Zeus, annesiyse Borysthenes [Dinyeper] […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c47f6d3db9.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:46 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>İskit, ‘Kolaksay’, Türklerin, Bilinen, İlk, Tigini, Miydi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/04/Ozgur-Baris-Etli.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/iskit-kolaksay-turklerin-bilinen-ilk-od-tigini-miydi.html">İskit ‘Kolaksay’ Türklerin Bilinen İlk Od Tigini Miydi?</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Özgür Barış ETLİ</strong></span></a>
</p><p><span><strong>Herodot’ta Kolaksay</strong></span></p>
<p><strong>Aristeas, Homeros, Hippokrat, Thukidides, Ksenafon, Aristoteles, Strabon, Diodurus, Amianus Marcellinus</strong> gibi yazarların yanında <strong>Herodot</strong> da yazmış olduğu metinlerde İskitler (Sakalar) hakkında değerli bilgiler vermiştir. <strong>Herodot</strong>, <em>Historia</em>’sının <em>Melpomone</em> adlı bölümünde İskitlerin kökeni hakkında şöyle yazar:</p>
<p>“(…) <em>Bu ülke [İskitya] eskiden bombuşmuş. Daha sonra Targiatos diye bir adam doğmuş. Targiatos’un babazı Zeus, annesiyse Borysthenes [Dinyeper] Nehri’nin kızıymış. Targiatos’un üç çocuğu olmuş. İsimleri Lipoksais, Arpoksais ve Koloksais’miş. Çocukların yaşadıkları zamanda ülkeye gökyüzünden altından yapılmış bir sapan, bir boyunduruk, bir balta ve bir kupa düşmüş. Araçları gören büyük kardeş yaklaşmaya çalışıyor. Ancak altın aleve dönüşünce geri çekilmek zorunda kalıyor. Arpoksais’in de başına aynı şey geliyor. En son olarak sıra Koloksais’e geliyor. O yaklaştığında benzeri bir şey olmuyor. Araçları alıp evine götürüyor. Ülkede yaşayanlar da onu kral ilan ediyorlar</em>.</p>
<p>(…) <em>Koloksais’in soyundan gelenler kral soyudur ve isimleri Paralatai’dır. Paralatailere Skolotoi de denir</em>.” [Herodot, Tarih]
</p><p>Görüldüğü üzere <strong>Herodot</strong>’a göre İskitlerin ilk kişisi, yani ilk kralı/kağanı <strong>Targiatos</strong> (Targıtay), ilk prensleri/tiginleri ise sırasıyla <strong>Lipoksais</strong> (Lipoksay), <strong>Arpoksais</strong> (Arpoksay) ve <strong>Koloksais</strong> (Kolaksay) olmuş olur. <strong>Herodot</strong>’a göre İskit soyu, en küçük kardeşin yani <strong>Kolaksay</strong>’ın soyundan süregelir. <strong>Laypanov & Miziyev</strong>, <strong>Herodot</strong>’ta adları geçen <strong>Targitay, Kolaksay, Lipoksay, Arpoksay, Papay, Api, Ores, Madiy </strong>ve<strong> Partatua</strong> gibi isimlerin sadece Türkçe açıklanabileceğini belirtir [Laypanov & Miziyev, 2014].</p>
<p>Aslında <strong>Kolaksay</strong>’dan ilk bahseden kişi <strong>Herodot</strong>’tan iki yüzyıl önce yaşamış olan <strong>Alkman</strong>’dır [Kovalevskaya, 1977; Ağasıoğlu, 2009]. <strong>Alkman</strong>, <em>Parthenion</em>’unda <strong>Kolaksay</strong>’ın atından bahseder. Bu at İskitlerin mitolojik kanatlı atıdır. <strong>Devereux</strong>’ya göre bu mitolojik at, <strong>Aristeas</strong>’ın <em>Arimaspia</em>’sında adı geçen bir at olup kökeni bozkır mitolojisinin şamanik atlarına dayanır [Devereux, 1965]. Ki bu da bizi Türklerin gökyüzü atlarına ya da kanatlı mitolojik atlarına götürür. Kanatlı at mitosunun Greklerden Türklere geçmiş olabileceği ile ilgili teze <strong>Devereux</strong>’un bu cümlesi belki bir antitez olabilir. <strong>Hasanov</strong> ise <strong>Atilla</strong>’nın Ares’in kılıcına sahip olması destanının kökeninin İskitlerin <strong>Kolaksay</strong>’ın kılıcı mitolojisinden kaynaklandığını öne sürer. Bu mitte <strong>Kolaksay</strong>’ın kılıcı gökten yere düştükten sonra yanmaktadır [Hasanov, 2016].</p>
<p><strong>Herodot</strong>’un anlattığı bu kısa ama önemli hikayede altın, ateş ve <strong>Targıtay</strong>’ın oğulları olan tiginler baş roldedir.  En küçük kardeş ve ateşin ilişkisi diğer kardeşlerin ateş ile ilişkisinden farklıdır. Burada en küçük kardeş <strong>Kolaksay,</strong> bir nevi ateşe hükmeder pozisyondadır. Yani ailenin en küçük çocuğu ile ateşin yakın bir bağı dile getirilmektedir.</p>
<p><span><strong>Türklerin Ateş Prensi Kül Tigin</strong></span></p>
<p>Şimdi Türk tarihinden çok iyi bildiğimiz bir karaktere dönelim: <strong>Köl Tigin</strong> (Kül Tigin). Bilindiği üzere <strong>Köl Tigin</strong>, <strong>Bilge Kağan</strong>’ın kardeşi, <strong>Kutluk Kağan</strong>’ın da küçük oğludur. <strong>Köl Tigin</strong>’e bu adın verilmesinin nedeni O’nun ailenin en küçük tigini olmasından dolayıdır. Türk geleneğinde savaşa giden aile en küçük erkek çocuğunu ateşin yani ‘od’un sönmemesi için ateşin başında bırakırdı. Küçük kardeş ateşten sorumluydu. Bu nedenle ona <em>Od Tigin</em> adı verilirdi. Yani <em>Ateş Prensi</em>. Bu terim Moğollarda <em>Od Çigin</em> olarak kullanılmıştır. <strong>Karakurt</strong>, Türk Söylence Sözlüğü’nün ‘<em>Od Tigin’</em> maddesinde, <em>Od Tigin</em>’in savaşlarda daima başarılı olan küçük şehzade figürü olduğunu, en küçük kardeşin en başarılı olduğunu, O’nun tanrısal bir güç tarafından korunduğunu ve ateşin devamlılığını sağlayan kişi olduğunu belirtir [Karakurt, 2011]. Bu özellikler bize <strong>Kolaksay</strong> karakterini çağrıştırıyor.</p>
<p><strong>Bayat</strong>, Kafkas Türklerinin mitolojilerinde <em>Kollu</em> adında bir varlık olduğunu, <strong>Curtubaev </strong>de <em>Kollu</em> sözcüğünün ateş, şimşek ve ışıkla ilişkili olduğunu belirtir. <strong>Bayat</strong>, <strong>Kolaksay</strong>’ın isminin <em>Kol-Ak-Say</em> terkiplerinden oluştuğunu ve <em>Kol</em> sözcüğünün ateşle ilgili olduğunu söyler. O’na göre İskitler, <strong>Kolaksay</strong>’ın doğumunu 21 Mart Ekinoksu ile birleştirmiştir. Yani ateşin ve Güneş’in yeniden yeryüzüne egemen olması ile ilişkili bir durumdur [Bayat, 2018]. <strong>Ağasıoğlu</strong>, <strong>Kolaksay</strong> isminin <strong>Köl Tigin</strong> ismiyle ilgili olabileceği söyler [Ağasıoğlu, 2009]. <strong>Karatay </strong>ise <em>Kolaksa</em> kelimesinde <strong>Köl Tigin</strong>, <strong>Köl İrkin</strong> ve <strong>Köl Bilge</strong> isimlerinde de görülen <em>Köl</em> ve ayrıca <em>aka/aga</em> sözcüklerini görür: <em>Köl Aka</em> [Karatay, 2015]. <strong>Ögel</strong>’e göre <em>Kül/Köl</em> unvanı ocak ve ateş sembolü olmalıdır [Ögel, 1998]. <strong>Laypanov & Miziyev</strong> ise Karaçay-Balkar mitolojisinin Güneş (Ateş, Od) kültünde muhafaza edilen <em>Gollu</em> (Kollu)’nun altın bekçisi olan kişi <strong>Kolaksay</strong> ile eşdeğer olduğunu belirtir [Laypanov & Miziyev, 2014].</p>
<p><span><strong>Sonuç</strong></span></p>
<p><strong>Kolaksay</strong>’ın en küçük erkek çocuk olması, ateş/od ile bir ilişkisinin bulunması, yine <strong>Köl Tigin</strong>’in en küçük erkek çocuk olması ve ateş/od ile bir ilişkisinin bulunması, İskit soyunun <strong>Kolaksay</strong>’dan devam etmesi ve Türklerde soyun en küçük tiginden devam ettiği yönündeki inanç, <em>Kol/Köl</em> sözcüklerinin od/ateşle ilgili olması, Türklerin <em>Od Tigin</em> ya da <em>Ateş Prensi</em> geleneğinin İskitlere kadar gidip gidemeyeceği sorusunu sormamıza cesaret verir. <strong>Grakov</strong>’un ocak/od kültünün İskitlere kadar uzandığı yönünde verdiği bilgi tam da bu noktada önemlidir [Grakov, 2006; Karatay, 2014]. Karaçay-Balkar Türklerinin ocak kültüne <em>Tabıt</em> adı verilir ki, <strong>Herodot</strong>’a göre İskitlerin <em>Tabiti</em> adında bir tanrıları bulunur [Tavkul, 2000; Karatay, 2014].</p>
<p>Bunların hepsi tesadüfi benzerlik olmayıp genelde uyulan kural ve hafızalardan silinmiş olan eski zamanlardan başlayıp devam ederek günümüze kadar gelen Türk geleneğinin yansımasıdır [Salğaraulı, 2017]. Belki de <strong>Kolaksay</strong>, bir <em>Od Tigin</em> olmasının yanında Türklerin bilinen ilk <em>Od Tigin</em>’i olma özelliğine sahiptir. O, belki de Türklerin ilk <strong>Kül Tigin</strong>i’dir.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Özgür Barış ETLİ</strong></span></a>
</p><p><strong>2020</strong></p>
<hr>
<p><strong><u>Kaynaklar:</u></strong></p>
<div><span><strong>♦ Ağasıoğlu, F.,</strong> 2009, <em>Koroglu – Herakl Mifi Folklorda</em>, Uluslararası Köroğlu, Bolu Tarih ve Kültürü Sempozyumu Bildirileri, Bolu.</span></div>
<div><span><strong>♦ Bayat, F.,</strong> 2018, <em>Türk Mitolojik Sitemi 2</em>, Ötüken Neşriyat, 4. bs., İstanbul.</span></div>
<div><span><strong>♦ Devereux, G.,</strong> 1965, <em>The Kolaxaian Horse Of Alkman’s Partheneion</em>, The Classical Quarterly, Vol: 15, No: 12, pp. 176 – 184, Cambridge.</span></div>
<div><span><strong>♦ Hasanov, Z.,</strong> 2016, <em>İskit ve Türk-Moğol Halklarına Ait Aynı Gelenekler, Kültler ve Psikolojik Özellikler</em>, Belleten, Cilt LXXX, Sa. 288, sf. 639 – 663, Ankara.</span></div>
<div><span><strong>♦ Herodot,</strong> <em>Tarih</em>, Say Yayınları, 1. bs., İstanbul, 2017 (Çev. Furkan Akderin)</span></div>
<div><span><strong>♦ Karakurt, D.,</strong> 2011, <em>Türk Söylence Sözlüğü</em>, 1. bs., Türkiye.</span></div>
<div><span><strong>♦ Karatay, O.,</strong> 2014, <em>Türklerin Kökeni</em>, Kripto Basım Yayım Dağıtım Ltd. Şti., 11. bs., Ankara.</span></div>
<div><span><strong>♦ Karatay, O.,</strong> 2015, <em>İran ve Turan</em>, Ötüken Neşriyat, 3. bs., İstanbul.</span></div>
<div><span><strong>♦ Laypanov, K., T. & Miziyev, İ., M., </strong>2014, <em>Türk Halklarının Kökeni</em>, Selenge Yayınları, 3. bs., İstanbul.</span></div>
<div><span><strong>♦ Ögel, B.,</strong> 1998, <em>Türk Mitolojisi</em>, C. 1, TTK Yayınları, Ankara.</span></div>
<div><span><strong>♦ Salğaraulı, K.,</strong> 2017, <em>Dünyanın Her Yerinde İlk Ata’nın İzi Var</em>, Post Yayın Dağıtım, 1.bs., İstanbul.</span></div>
<div></div>
<div></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Türkiye’de Milliyetçilik ve Milli Kimlik: Türkçülügün Keşfi ve Ulus&amp;amp;Devletleşme Sürecinde Türk Milli Kimliği</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/turkiyede-milliyetcilik-ve-milli-kimlik-turkculugun-kesfi-ve-ulusdevletlesme-surecinde-turk-milli-kimligi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/turkiyede-milliyetcilik-ve-milli-kimlik-turkculugun-kesfi-ve-ulusdevletlesme-surecinde-turk-milli-kimligi</guid>
<description><![CDATA[ Türkiye’de Milliyetçilik ve Milli Kimlik: Türkçülügün Keşfi ve Ulus-Devletleşme Sürecinde Türk Milli Kimliği
Türkiye’de milliyetçiliğin ortaya çıkış koşullarını inceleyen çalışmalar merkezli literatürün genel kabulü, milliyetçi düşünce ve hareketlerin, Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinde yaşanan gelişmelerle, özellikle de 19. yüzyıldan itibaren girişilmiş olan yoğun modernleşme çabalarıyla paralel biçimde tarih sahnesine çıktıklarını kabul etmeye yöneliktir. Bu doğrultuda, modernleşme süreciyle birlikte Osmanlı İmparatorluğu’nda yaşanmaya başlanan milliyetçilik ve milli kimliğe dair tartışmaların, öncelikle […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c47f584771.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:46 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Türkiye’de, Milliyetçilik, Milli, Kimlik:, Türkçülügün, Keşfi, Ulus&amp;Devletleşme, Sürecinde, Türk, Milli, Kimliği</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/05/Emre-Yildirim.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/turkiyede-milliyetcilik-ve-milli-kimlik-turkculugun-kesfi-ve-ulus-devletlesme-surecinde-turk-milli-kimligi.html">Türkiye’de Milliyetçilik ve Milli Kimlik: Türkçülügün Keşfi ve Ulus-Devletleşme Sürecinde Türk Milli Kimliği</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yrd. Doç. Dr. Emre YILDIRIM</strong></span></a>
</p><p>Türkiye’de milliyetçiliğin ortaya çıkış koşullarını inceleyen çalışmalar merkezli literatürün genel kabulü, milliyetçi düşünce ve hareketlerin, Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinde yaşanan gelişmelerle, özellikle de 19. yüzyıldan itibaren girişilmiş olan yoğun modernleşme çabalarıyla paralel biçimde tarih sahnesine çıktıklarını kabul etmeye yöneliktir. Bu doğrultuda, modernleşme süreciyle birlikte Osmanlı İmparatorluğu’nda yaşanmaya başlanan milliyetçilik ve milli kimliğe dair tartışmaların, öncelikle azınlıkları etkileyerek, imparatorluktan ayrılarak bağımsızlıklarını kazanmayı hedefleyen ayrılıkçı milliyetçi düşünce ve hareketleri doğurduğu; buna karşıt olarak da Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılmasını engellemeye yönelik refleksif birer ideoloji olan Osmanlıcılık ve İslamcılık gibi düşünceleri ortaya çıkarttığı literatürde sıklıkla dile getirilir.<a href="https://www.altayli.net/turkiyede-milliyetcilik-ve-milli-kimlik-turkculugun-kesfi-ve-ulus-devletlesme-surecinde-turk-milli-kimligi.html#_edn1" name="_ednref1"><sup>[1]</sup></a></p>
<p>Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminde yaşanan tarihsel, toplumsal, siyasal ve ekonomik gelişmeler, bir taraftan azınlıkların ayrılıkçı milliyetçi hareketlerinin başarıya ulaşmaları sonucunu ortaya çıkartırken; diğer yandan da Osmanlıcılık ve İslamcılık ideolojilerinin ‘‘kurtuluş” planları için imkânsızlığını göstermiş ve son tahlilde imparatorluğun dağılmasının ardından yeni kurulacak olan Türkiye Cumhuriyeti ulus-devletine varan süreçte Türkçülük’te karar kılınmasına vesile olmuştur.<a href="https://www.altayli.net/turkiyede-milliyetcilik-ve-milli-kimlik-turkculugun-kesfi-ve-ulus-devletlesme-surecinde-turk-milli-kimligi.html#_edn2" name="_ednref2"><sup>[2]</sup></a></p>
<p>Fakat Osmanlı özelinde ilk olarak azınlıkların ayrılıkçı hareketleriyle ortaya çıkan milliyetçiliğe karşılık imparatorluğu koruma güdüsüyle hareket eden merkezi otoritenin, son tahlilde artık mecbur kalarak başvurduğu seçenek olan Türkçülük düşüncesi, diğer milliyetçiliklere göre tarih sahnesine geç çıkmıştır.<a href="https://www.altayli.net/turkiyede-milliyetcilik-ve-milli-kimlik-turkculugun-kesfi-ve-ulus-devletlesme-surecinde-turk-milli-kimligi.html#_edn3" name="_ednref3"><sup>[3]</sup></a> Hal böyle olunca, milli kimliğinin Türkçü içeriğinin oluş(turul)ması adına, toplumsal, siyasal, ekonomik, kültürel vb. alanlarda paralel yaşanan gelişmeler görülmüştür. Bu çalışma da öncelikle Osmanlı’nın son döneminde Türkçülüğün keşfedilmesine, ardı sıra da imparatorluk yapısından ulus-devlete geçiş sürecinde Türk milli kimliğinin oluş(turul)ması aşamasında eğitim sisteminde yaşanan değişimlerden entelektüel çevrelerde Türkçü düşüncesinin yerleşmesine, vatandaşlık eğitiminden halkçılık fikri yoluyla milli kimlik bilincinin işlenmesine kadar bir dizi gelişmelere odaklanmaktadır.</p>
<p><span><strong>Türkçülüğün Keşfi</strong></span></p>
<p>Anne-Marie Thiesse; ‘‘Bir ulusun asıl doğuşu, bir avuç insanın onun mevcut olduğunu açıkladığı ve bunu kanıtlamaya giriştiği andır” diye yazar (aktaran Georgeon 2006, IX). Georgeon’a göre, Türk milliyetçiliği açısından bu an, ne sekizinci yüzyılda Moğolistan’ın kuzeyinde Türk dilinde yazılmış olan Orhun Yazıtları’nın uzak çağları, ne de Mustafa Kemal’in Anadolu’da yürüttüğü Kurtuluş Savaşı yıllarıdır; on dokuzuncu ve yirminci yüzyılların dönemecinde ‘‘‘bir avuç insan’ın ‘ulusça’ düşünmeye başladığı andır” (2006, X). Türk milliyetçiliğinin tarih sahnesine milliyetçilik tartışmalarının tarihi açısından göreceli olarak geç çıktığını yazan Akçam’a göre de, Türk milli kimliğinin ne olduğu veya ne olması gerektiği üzerine ciddi ciddi düşünülmeye başlanması ancak yirminci yüzyıl başlarıdır (2002, 53-54). Osmanlı İmparatorluğu’nda modernleşme girişimleriyle başlayan toplumsal değişim sürecinde, öncelikle azınlıkların ayrılıkçı milliyetçi düşünce ve hareketleriyle başlayan ardından bu ayrılıkçı hareketlere bir tepki niteliğinde ortaya çıkan milliyetçi söylem temelli Osmanlıcılık ve İslamcılık ideolojilerinin pratik karşılıklarının alınamaması ile birlikte gelişme gösteren Türkçülük düşüncesinin nasıl keşfedildiği, bu tarihsel süreçte ele alındığında anlam kazanacaktır.</p>
<p>Osmanlılarda İslami kimliğin, diğer İslami ülkelerden farklı olarak, Türklüğün unutulması ile birlikte gelişmesi ve Osmanlıların büyük bir imparatorluk olmasının tarih bilinçlerini etkilemesi, diğer etnik unsurların erken milliyetçiliklerine karşıt Türk milliyetçiliğini tarih sahnesine geç çıkartmıştır. Ana amaç dağılan imparatorluğu kurtarmak olunca, Türkçülük bu nedenle, var olan tercihlerin içinde en kötüsü olarak algılanmıştır. Çünkü hem Hıristiyanları hem de Türk olmayan Müslümanları dışlar. Osmanlı yöneticileri son ana kadar, Osmanlılık ve İslam ekseninde bir birliği ümit etmişlerdir. Bu bağlam, Türk milli kimliğine ‘‘yok olmak”, ‘‘ortadan kalkmak korkusu” ile birlikte eklemlenmiştir. Bu süreçte Hıristiyan azınlıkların bağımsızlık savaşları vererek birbiri ardı sıra imparatorluktan ayrılmaları, egemen millet tarafından kendisine yapılan ihanet olarak algılanmış; bu algı da, Osmanlı dağılma sürecinin temel karakteristiklerinden birini oluşturmuştur. ‘‘Vatan elden gidiyor” temelinde gelişen parçalanma paniği, devletin kurtarılmasını, dağılma ve yıkılmanın engellenmesini Osmanlı-Türk muhalefet hareketinin temel kaygısı yapmıştır. Bu bağlamda devlet sınırları içindeki insanları birlik, uyumluluk içinde bir arada tutacak ortak manevi değerlerin ve ortak ruh halinin yaratılması, Osmanlı-Türk aydınının temel görevi haline gelmiştir. Özellikle 1877-78 Osmanlı Rus Savaşındaki göçlerin aldığı dramatik boyutlar bilinç değişiminin izlerini taşır. Bunu 1912 Balkan Harbi sırasındaki Müslüman katliamları ve göçler takip eder. Mardin, Balkan Savaşları’nda imparatorluğun Avrupa’da nüfusunun %69’unu ve topraklarının %83’ünü kaybetttiğini yazar (1997, 125). Koçak da 1877-78 savaşının Türkiye’de milli bilincin oluşumunda belirleyici bir rolü olduğuna işaret eder (1996, 142-143). Türk milliyetçiliği, böyle bir atmosferde keşfedilmiş ve Osmanlıcılık ve İslamcılık ideolojilerini bertaraf ederek resmi söylemin merkezine yerleşmiştir.</p>
<p>Türk milliyetçiliği, on dokuzuncu yüzyılda gerçekleştirilmeye çalışılan reform hareketleri ve devletin içinde bulunduğu savaş ve çatışma ortamının etrafında gelişecektir. Bu kesişme noktası etrafında, Türk tarihi, Türk edebiyatı ve Batı etkisindeki eğitim kurumlarında ortaya çıkan yeni oluşumlar bu kesişme noktalarına yeni bir anlam dünyası kazandıracaktır. Osmanlı Türkleri, bu yeni yapısal oluşumlar, onların üzerini kuşatan yeni anlam dünyası ve yeni kurumsal yapı içinde milliyetçiliği hayata geçirecek; yirminci yüzyılın ilk çeyreğinde bu üç unsur etkileşimi, Türk milliyetçiliğinin özel biçimini ve yörüngesini tayin edecektir (Göçek 2002, 63-76). Gittikçe artan askeri yenilgiler ve toplumsal kutuplaşmalarla birlikte, Türk milliyetçiliği yavaş yavaş imparatorluğun resmi ideolojisi olan Osmanlıcılığı ve onun altında sürdürülen İslamcılığı bertaraf edecek ve son tahlilde, Osmanlı Devleti’nin yıkıntıları üzerinde yeni bir Türk ulus-devletinin kurulacağı sürece girilecektir.</p>
<p>Burada önemli bir nokta on dokuzuncu yüzyıl sonlarının, Osmanlı devleti için önemli siyasi çatışmalar ve bunların ardından gelen nüfus hareketleri ile dolu bir dönem olmasıdır. Savaşlar, devletler ve halklar arasında kutuplaşmalar yaratıp, nüfus hareketleri sonucunda aynı dil, din ve etnik köken etrafında birleşen insanlar bir araya geldikçe, milliyetçiliğin toplumsal ortak tabanı ortaya çıkmaya başlayacaktır. Örneğin Kushner’e göre, Osmanlı İmparatorluğu’na ilk Müslüman Türk göç dalgası, 1783’te Rusya tarafından ilhak edilen Kırım’dan ve hemen ardından da Volga-Ural bölgesinden ve ikinci dalga, göçmenlerin çoğunluğunu Çerkezlerin ve Türkçe konuşan Nogayların oluşturduğu Kafkaslardan gelirken; Rusya’nın 1860’larda Orta Asya’ya ilerleyişi ve Türkistan’daki Türk hanlarının yardım çağrıları, Osmanlı Devleti’nde Türk kimliğine olan hassasiyeti artırmıştı (2009, 66). Aynı yönde Ahmad, Sırbistan, Yunanistan ve Bulgaristan tarafından Osmanlı topraklarının zapt edilmesinin de Anadolu’ya doğru Türk ve Müslüman nüfusun göç etmesine neden olduğunu yazar (1982, 414).</p>
<p>Ayrıca bu sürecin başlangıç aşamasında Osmanlı reformlarının etkisi ile reformların teşvik ettiği yeni Batı tarzı kurumlarda eğitilmiş genç subayların, devlet memurlarının ve aydınların bakış açılarını değiştirmiş olması yer alacaktır. Özellikler, subaylar yeni edindikleri bilgilerle mevcut siyasi düzene karşı çıkacaklar; kimliklerini de Türk dili ve tarihine bağlı olarak tanımlayacaklardır. Örneğin Heyd, Osmanlı İmparatorluğunun, farklı unsurları bir arada tutmak için resmi olarak Osmanlıcılık politikasını savunmaya devam ettiği halde, 1867 gibi göreli olarak erken bir tarihte Sadrazam Ali Paşa gibi pek çok devlet görevlisinin, ‘‘devleti yönetmeye en uygun grubun Osmanlı Türkleri olduğunu” düşünmekte olduklarını yazar (1950, 71). Bu bakış açısına sahip olan devlet görevlileri 1908’de yönetimi ele geçirdiklerinde, o zamana kadar kültürel yönü ağır basmış olan milliyetçiliği, etnik Türk milliyetçi öğelere ağırlık vererek siyasileştireceklerdir.</p>
<p>Bu süreçte, Osmanlı’nın son döneminde reformlar ve diğer gelişmelerin oluşturduğu yapısal dönüşümlere anlam veren, tarihe ve edebiyata yeni yaklaşımlar ve eğitim sistemindeki değişikliklerin yarattığı yeni yorumlar olacaktır. Özellikle tarihin yeniden yorumlanmasının Türk milliyetçiliğinin ortaya çıkışında özel bir yeri olduğunu yazan Kushner’e göre, geleneksel Osmanlı tarihi, Türklerin İslamiyet’i kabul etmesinden önceki tarihlerinden tümüyle bahsetmiyor, onun yerine Oğuz Türkleri’nin bir kolu olan Kayı Boyu’nu takip ediyordu. Fakat Ahmet Cevdet Paşa’nın Araplarla Türklerin İslam dünyasını yöneten iki büyük millet olduğu fikrini ortaya attığı on dokuzuncu yüzyıl ortalarından itibaren bu anlayış değişecektir. Bu tarihten sonra, Türklerin İslamiyet’i kabul ettikleri onuncu yüzyıldan önceki tarihlerine ilişkin giderek daha çok çalışma yapılmaya başlanacaktır (Kushner 2009, 27-28). Okullarda okutulan Osmanlı tarih kitapları da bu değişimi yansıtmaktadır. Bir dönem askeri okullarda okutulan Süleyman Paşa’nın Tarih-i Âlem adlı 1876 yılında yayımlanan genel tarih kitabının önemi, ilk kez erken Türk tarihi ve mitolojisinin ilk çağdan başlayarak üzerinde uzun sayfalar boyunca durmasıdır. Süleyman Paşa bu kitabında Çin tarihindeki Hiung-Nu’nun Türklerin ilk ataları olduğunu ileri sürer. Landau, aynı dönemlerde seyyah ve oryantalist Armenius Vambery’nin aslında tüm Türki grupların tek bir ırkın üyesi olduklarını, daha sonra fiziki özelliklere ve geleneklere bağlı olarak tekrar bölündüklerini ileri sürdüğünü yazar (1999, 2).</p>
<p>Bu dönemde, giderek artan yoğunlukla, okullarda, Selçuklular ve Osmanlıların atasının Türkler olduğu daha açık ve uzun işlenmeye başlanacaktır. Genel tarih ders kitaplarında, İlk Çağ anlatılırken Türklerin dünyanın en eski medeniyet kurucularından olduğu belirtilmekte, Türklük bir Asya uygarlığı olarak ele alınmaktadır. Bu arada hem Orta Asya’nın ‘‘vatan-ı asli” hem de Anadolu’nun ‘‘vatan” oluşu birlikte vurgulanmaktadır. Bu yazında göze çarpan konu, Anadolu’nun Türklüğünün ısrarla vurgulanmasıdır. Bu ısrar, Balkan Savaşları’nın ders kitaplarına ‘‘onların/ötekilerin” girmesine neden olacaktır. Her fırsatta elden çıkan toprakların önemi ve özellikle Rumeli’nin kaybedilmesi ile büyük bir kayba uğranması, Osmanlıların ‘‘vatan-ı aslisi” olarak tanıtılan Anadolu’nun korunması, işgalinin önlenmesi üzerinde durulacaktır. Balkan savaşında yapılan ‘‘zulümler”den çizimler de kitaplarda yer alacak, ‘‘onlar/ötekiler”ın ‘‘en hainleri” Yunanlılar ve Bulgarlar olarak telaffuz edilecektir (Alkan 2009, 398). Bu bağlamda artık, derslerde bir yandan dini gerekçe ile padişaha sadakat belirtilmeye devam ederken asıl itaat öznesi olarak ‘‘vatan” kutsanacaktır. Vatanla ilişkili olarak, millet ve devlet gibi kavramlar da birer değer olarak işlenecektir (Esenbel 2000, 31).</p>
<p>Eğitim dili üzerinde yürütülen tartışmaların da bu dönüşümü gözler önüne serdiği görülecek; ilk başlarda Fransızca olan eğitim dilinin zamanla Türkçeye dönmesinin önemine dikkat çekilecektir (Göçek 2002, 73). Türkoloji’nin on dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısındaki gelişimi de, Osmanlı aydınlarının kendi geçmiş tarihlerini, dillerinin zenginliklerini ve edebiyatlarının güzelliğini yeniden keşfetmelerinde rol oynayacaktır. Bu dönemde başlatılan Türk dilinin sadeleştirilmesi tartışmalarını, Türk dilbilgisi kitaplarının ve sözlüklerinin basılması izlemiştir. Hatta Kushner, bu gelişmeyi, Arapçanın sadece bir dini dil olarak ayrışmasının izlediğini söyler. 1876’da ilan edilen ilk anayasa, Osmanlı tarihinde ilk kez devletin resmi dilinin Türkçe olduğunu, milletvekilleri ve memurların Türkçe konuşup yazmalarını şarta bağlayacaktır (2009, 67-68, 77, 93). Bunu 1911’de İttihat ve Terakki tarafından, ‘‘Türk olmayan tüm toplulukları ulus dışı bırakmak ve Türkler arasında vatanseverliği aşılamak” (Landau 1999, 47) amacıyla imparatorluk dâhilindeki okullarda Türk dilinin kullanılmasını şart koşan eğitim politikası izleyecektir.</p>
<p>Bu bağlamda on dokuzuncu yüzyılın başlarında esas olarak bireyin doğduğu yer anlamına gelen “vatan” sözcüğü, Türk milliyetçiliğinin ortaya çıkışı ve gelişmesiyle yeni bir anlam kazanacaktır. Lewis’e göre, artık ‘‘vatan” elle tutulur gözle görülür bir yere karşılık duyulan bağlılık ve milli bilinç kaynağı olan bir kavrama dönüşecektir (2002, 40-41). Bu dönem Türk milliyetçiliğinin üzerinde yükseldiği bilimsel tezlerin Batılı oryantalistlerin ve Rusya’daki Kırım ve Kazan’daki Türk bilim adamlarının çalışmalarından oluşmakta olduğunu yazan Georgeon’a göre, Osmanlı Türkleri bu aydınların katkıları ile yeni bir milli kimlik kazanmaya başlayacaklardır (1999, 15). Bu dönemde, Türk milliyetçiliğinin tarihsel ve kültürel meseleleri üzerine yazıların yayımlandığı dergiler de ortaya çıkacak; örneğin Türk milliyetçilerinin, <em>Türk İli</em> ve <em>Turan</em> adlı yayınlarının yanı sıra 1911’de yayın hayatına giren <em>Türk Yurdu</em> dergisi ‘‘tüm Türklerin kabul edebileceği bir ülkü yaratma, Osmanlı’daki Türk unsurunun siyasi ve ekonomik çıkarlarını koruma ve Osmanlı Türkleri arasında Türk ulusal ruhunun gelişmesi ve güçlenmesi için çaba sarf etmeyi” hedefleyecektir (Landau 1999, 43).</p>
<p>Bu gelişmelerin yaşanmasında etkili olan bir diğer akım ise Turancılık olacaktır. Osmanlı toplumuna, Türk ırkına dayalı yeni bir milli devlet anlayışı veren ve Türk tarih ve kültürüne ilişkin yeni bir kültürel ufuk getirerek, ‘‘Osmanlı toplumunun temellerinin yıkılmakta olduğu sırada Türkler’in umudunu canlandıran” bir ideoloji olarak Turancılık, Özdoğan’ın dikkat çektiği üzere, ilk kez 1839’da Fince, Türkçe, Macarca ve Moğolca’nın içinde bulunduğu dil ailesini tanımlamak üzere Turan teriminin kullanıldığı ve 1870’de Budapeşte Üniversitesi’nde, Armenius Vambery’nin başkanlık ettiği, dünyanın ilk Türkoloji kürsüsünün kurulduğu Macaristan’da ortaya çıkar (2002, 394). Fakat Türk kimliğinin Orta Asya kökenleri üzerine Macar Turancılığının etkisi yadsınamamakla birlikte gerek Osmanlı topraklarında gerekse de Rusya’da ortaya çıkan Pantürkçü hareketin Macar Turancılığından çok önemli bir farkı vardı. Macar ulusunun önderi olacağı bir siyasi birliği idealleştiren Macar Turancılığı açıkça Türkleri de içerirken, Türk asıllı Turancılar Türk olmayanları dışlamışlardır. Türkçü hareket içindeyse ‘‘Turan” Türklük bilincini beslemiş ancak ne kavramsal anlamda ne de ülkü olarak aslında Panturancılığa dönüşmeyen, sadece Pantürkçülük olarak tanımlanabilecek kültürel ve siyasi bir platformun anahtar sözcüğü olarak kullanılmıştır. Dolayısıyla Özdoğan, ‘‘Türk dünyasında bir yüzyıldan beri popüler kullanımıyla Turancılık olarak siyasal yazına girmiş olan hareket aslında Pantürkçülük olarak ‘Türkleştirilmiş’ bulunmaktadır” der (2002, 395).</p>
<p>Türk kimliğinin gelişiminde etkili olan diğer bir yapı ise gizli derneklerdir. Osmanlı Devleti’nde ilk gizli muhalefet örgütü, 1865 yılında İttifak-ı Hamiyyet adı altında kurulan ve 1867’de Genç Osmanlı Cemiyeti adını alan örgüttür. Arai, özellikle Balkan Savaşları’ndan sonra Türk kimliğinin oluşturulması yönündeki girişimler adına, tıp öğrencileri ve diğerlerinin oluşturduğu Türk Ocağı ve İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin himayesi altında 1913’de kurulan Türk Bilgi Derneği’ni sayar (2000, 71). Bu derneklerin en önemlisi olarak, Osmanlı askeri öğrencileri tarafından 1889’da kurulan ve yirmi yıl içinde yasallaşarak siyasi iktidarı ele geçiren İttihat ve Terakki Cemiyeti’ni saymak gerekir. Özellikle İttihatçılar’ın 1908’de iktidarı ele geçirdiklerinde, ordu üzerindeki kontrollerinin de çok güçlü olması sayesinde Türkleştirme politikalarını benimsediklerinden Türk milliyetçiliği diğer gruplar karşısında daha da güçlenecektir.</p>
<p>Bir taraftan bu siyasi ve toplumsal gelişmeler yaşanırken diğer yandan Türk milli kimliğinin yeni gelişmeler ışığında ve mevcut siyasi konjonktürde değerlendirilmesi ya da ‘‘olması gerektiği” gibi algılanması yönünde milliyetçi söylemin geliştiği görülür. Nitekim milliyetçilikle ilgili literatürde etkili bir yer edinmiş olan geç milliyetçiliklerin oluşum süreçlerinin önemli unsurlarından birini oluşturan entelektüellerin etkisi, Türk milliyetçiliği açısından da, bu noktada önem kazanmaktadır (Özden 1995, 86-90). Türkçülüğün ideolojik olarak gelişimi ve milli kimliğin içinin nasıl doldurulacağı da bu alandaki iki önemli isim Yusuf Akçura ve Ziya Gökalp’in milliyetçi söylemleri üzerinden okunabilir.</p>
<p><span><strong>Türk Milliyetçiliği Söylemi: Yusuf Akçura ve Ziya Gökalp</strong></span></p>
<p>Geoff Eley, Türk milliyetçiliğinin, ‘‘ortak toprak, dil veya din gibi insan nüfusunun bir dizi nesnel ve deneysel gözlemlenebilir özelliğiyle geliştirilen doğal ya da mantıksal oluşum” yanında ‘‘toplumsal örgütlenmenin var olan biçimlerle kurduğu keyfi ve öngörülemez ilişki”yle oluştuğunu söyler (1981, 90). Yani kurumsal yapı ve ideolojinin, tarihsel olarak kendiliğinden ortaya çıkan bir milliyetçilik yerine toplumla devlet arasında kurulan ilişkide milliyetçiliğin oluşturulduğu, milliyetçi söylemin geliştirildiği tezi ileri sürülür. Bu ilişkinin meşrulaştırılması ise biçimlenmekte olan yeni siyasal düzenin ideolojik arkaplanının ve kuramsal temellerinin atılmasını zorunlu kılmaktadır. Çünkü Osmanlı siyasal sistemi içinde geleneksel güç odaklarının kazanılmış hak ve çıkarlarını zedeleyen ve onları iktidar mekanizmasının dışına iten, aynı zamanda yenilikçi güçlerin toplumsal-ekonomik zeminini güçlendirmeye yönelik bir hedefe odaklanan bir dizi yeni politikaların hayata geçirilmesi; eski ile yeni arasındaki çatışmanın salt ideolojik/siyasal düşünce bağlamında değil, her değişim ve dönüşümde var olan iktidar mücadelesi içerisinde değerlendirilmesi gerektiğini söyleyen Göktürk’e göre, bu iktidar mücadelesi ‘‘Türk milliyetçiliği” tartışmaları altında gerçekleşir (2002, 108). Mevcut toplumsal değişime paralel gelişen, böylece, ideolojik olarak en önemli örneklerinin Ziya Gökalp ve Yusuf Akçura’da görülen Türk milliyetçiliği söylemi de; ‘‘İslam’ın Türkleştirilmesi”, ‘‘Osmanlılığın Türkleşmesi” ya da ‘‘ırk temeline dayalı siyasal bir Türk milliyeti” gibi tanımlamalar ile biçimlenirken; Müslüman, Türk ve Osmanlılık kimlikleri de devletin resmi kimlik söylemi potasında bir araya getirilmeye çalışılacaktır.</p>
<p>Cumhuriyet’in kurulmasından önce Rusya’dan Türkiye’ye gelen Müslüman Türk aydınlarının, Türkçülüğü Türkiye’ye getirdikleri ve Yusuf Akçura’nın <em>Üç Tarzı Siyaset</em> isimli eserinin Türkçülüğün manifestosu olduğu kabul edilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/turkiyede-milliyetcilik-ve-milli-kimlik-turkculugun-kesfi-ve-ulus-devletlesme-surecinde-turk-milli-kimligi.html#_edn4" name="_ednref4"><sup>[4]</sup></a> Yusuf Akçura, Ahmet Ağaoğlu ve Hüseyinzade Ali gibi Rusya’dan kaçarak Osmanlı İmparatorluğu’na yerleşen aydınlar, İttihatçı çevreler içinde ya da onlarla yakın ilişkide olmuşlar, Cumhuriyet’in kuruluşuna da, Cumhuriyet sonrası çalışmalara da aktif olarak katılmışlardır. Ancak bu aydınların esas öneminin Cumhuriyet’in geçmişle ilişkisini kesme sürecinde ortaya çıktığını söyleyen Soysal, Osmanlı mirasına bağlılık duymamalarının, Türklüğün geçmişinin Orta Asya’da aranmasına dönük projelerin parçası olmalarına yol açtığını yazarak (2000, 484-485) yeni bir milliyetçi söyleme ışık tutacaktır.</p>
<p>Yusuf Akçura’nın önemi, Osmanlı’nın son döneminde Türkçülüğün kuramsal temellerini atması açısından ele alındığında anlaşılabilir. Akçura, 1904’te ilk kez sistemli olarak bir Osmanlı milleti politikasını reddedecektir. Ancak Akçura ve onun gibi aydınları Türk milliyetçiliğini benimsemeye götüren sürecin düz-çizgisel bir süreç olduğu düşünülmemelidir. Başlangıçta Osmanlı aydınlarının Türk milliyetçiliğini kabul etmedikleri görülmektedir. Reddedişlerinde, bu akımın İslam’a aykırı olduğuna inanmaları yatar. Bu bağlamda İslamcıların milliyet eleştirisi iki yönlüdür: birincisi, İslam esas olarak milliyetçiliği dışlar. İkincisi ise, milliyetçilik İslam’daki kardeşlik duygusunu yok eder. Fakat örneğin, Ağaoğlu, bu reddedişe cevap veren isimlerden biridir. Ona göre, İslam’da eleştirilen şey, milliyet değil, asabiyetti. Millet ise din, dil, ırk, tarih, örf, adet vb.den oluşan ortak bir duyguyu paylaşan insan topluluğu demekti. Zaten başlangıçta İslam’ın amacı, kabileciliği yok ederek Arap milletinin birliğini sağlamak, yani milliyet temeline dayanarak İslam’ı yerleştirmekti. Dahası, İslam’da kardeşlik yalnızca bir idealdi. Tarihte başka İslam milletlerine karşı savaşmamış tek bir İslam devleti yoktu. Ayrıca O’na göre, bir millete hizmet etmek İslam’a hizmet etmek anlamına geliyordu çünkü birçok milet İslam’ı benimsemişti ve kardeşlik duygusu her milletin kendi tarzında İslam’a hizmet etmesiyle yaratılabilirdi.<a href="https://www.altayli.net/turkiyede-milliyetcilik-ve-milli-kimlik-turkculugun-kesfi-ve-ulus-devletlesme-surecinde-turk-milli-kimligi.html#_edn5" name="_ednref5"><sup>[5]</sup></a></p>
<p>Aynı düşünce paralelinde Akçura, Tanzimat döneminden başlayarak devletin güçlenmesi ve ilerlemesi için üç ‘‘siyasi yol” tasavvur ve takip edildiğini yazar. Burada ‘‘siyasi yol”, resmi ideolojiden başka bir şey değildir. Akçura’ya göre, Tanzimat’tan beri bir ‘‘millet vücude” getirme arayışı vardır: Tanzimat döneminde ‘‘Osmanlı milleti”, II. Abdülhamit döneminde ‘‘İslam milleti” (Panislamizm) ve nihayet ırka dayalı Türk milleti teşkil etmek (2005, 35). Bu bağlamda <em>Üç Tarz-ı Siyaset,</em> birlik sorununun imparatorluk için özgürlükten daha önemli bir sorun olduğu düşüncesinden yola çıkar. Onun çözümü, kendi ifadesiyle, ‘‘ırk temeline dayalı siyasi bir Türk milleti”ne karşılık gelir. Pantürkizmin sistematik biçimde ortaya koyulduğu ilk metin olan makalesindeki tezin özgünlüğü Georgeon’a göre, tasarısının merkezine Osmanlı Devleti’ni oturtmasından kaynaklanıyordu. Tez, böylece, Rusya Türklerinin birlik sağlama isteği ile Osmanlıların devleti koruma çabalarını bir senteze ulaştırıyordu. Ona göre İslamiyet milliyetçiliği kabullenmek zorunda idi, çünkü bu tarihin bir gerekliliğiydi. Dinler de tarihin yasalarına boyun eğmek zorunda idiler, onlar da değişime uğrardı (2002, 505-514). Bu doğrultuda Akçura’nın düşüncesi, İslamiyet’in birlik ve dayanışmadan doğan gücünü milliyetçiliğin hizmetine vermekti (2005, 39).</p>
<p>Rusya‘dan gelen Türk entelektüellerinin etkisi altında, ayrı bir kimlik olarak Türklük’ün bilincine varmak ve bundan gurur duymak, yüzyıl dönümünde Osmanlı yönetici eliti arasında yaygınlık kazanacaktır. Ancak Osmanlı Türk entelektüelleri için bu, Osmanlı tebaası ve Müslüman olmanın en azından eşit bir biçimde önemli olduğu karmaşık bir kimlikte sadece tek bir unsurdu. Bu dönemde Pantürkçü duyarlılıklar, Panislamcı duyarlılıklar gibi siyaseten kullanılacaktır (Kayalı 1999, 113 vd). Fakat 1902’den sonra, sadece Osmanlı İmparatorluğu’nu savunmanın değil, bunun içinde Osmanlı-müslüman elitinin mevkiini savunmanın da gittikçe daha önemli hale geldiği bir değişim yaşanacaktır. 1906 yılıyla birlikte bu değişimin tamamlandığını yazan Hanioğlu’na göre, bu dönemde Osmanlı-Müslüman oranlılığı ile Türk milliyetçiliğini birbirinden ayırmak zordur, fakat Müslüman elit içinde baskın unsur Türk olduğu için, Türklük de daha fazla önem görecektir (Hanioğlu 1994; 2000, 300).</p>
<p>Akçura’nın temel yaklaşımından hareketle bu noktada, milliyetçi fikri yaymaya çalışan iki farklı grup ayrımı yapmanın, bunları da Osmanlı Türkleri ile Rusya’dan göçen Türkler olarak bölmenin doğru olacağı söylenebilir. Osmanlı İmparatorluğu’nda, imparatorluğun çeşitli uyruklarından bir sözde ulus-devlet kurmayı amaçlayan çekici bir Osmanlı milleti fikri vardı. İkinci gruptakiler ise Osmanlı İmparatorluğu’na göçmeden önce Çarlık yönetiminden kurtulmaya yönelik milliyetçi hareketlere önderlik etmişlerdi. Bu bağlamda Türk milliyetçiliğinin iki boyutu vardır. Osmanlı Türkleri arasında uzun süredir ‘‘kaybolmuş” bulunan bir Türk milli kimliği arayışı ve bilinçlenen Türkler tarafından toplumsal birliğin kurulması ve güçlendirilmesi. Bu noktada Ziya Gökalp, Türk milliyetçiliğinin hedefleri olarak, üç ilke sayacaktır: Türkiyecilik, Oğuzculuk (Türkmencilik) ve Turancılık (Arai 2009, 180­181). Bu formülasyon ise erken dönem Türkçülüğünü bir sonraki aşamaya taşımayı planlayan bir bakış açısıyla, yukarıdaki ayrım da dikkate alınacak olursa, yirminci yüzyılın başında Türk milliyetçiliğinin farklı cephelerine, özellikle de ikinci cephenin önemine işaret edecektir. Bu noktada Gökalp’in düşüncelerinin Türk milliyetçiliği söyleminin gelişimine etkisine bakmak gerekmektedir.</p>
<p>Ziya Gökalp, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e doğru evrilen süreçte Türk milliyetçiliğinin temel karakteristiklerini belirleyen ve bu belirlenim doğrultusunda Türkçülüğün en önemli ideologlarından biri haline gelecektir. Osmanlı dâhilinden bir ses olan Ziya Gökalp’in etkisi, genel anlamda sadece Osmanlı’da Türkçülüğün ortaya koyulmasıyla sınırlı kalmayacak, modern Türkiye’nin Türk kimliği tanımlamalarının içeriğini de belirleyecek çok daha geniş bir sahada iz bırakacaktır. Akçura’nın siyasal analizlerine kıyasla, sosyolojik bir bakış açısıyla milliyetçiliğe ve kimliğe yaklaşan Gökalp<a href="https://www.altayli.net/turkiyede-milliyetcilik-ve-milli-kimlik-turkculugun-kesfi-ve-ulus-devletlesme-surecinde-turk-milli-kimligi.html#_edn6" name="_ednref6"><sup>[6]</sup></a> Batı düşüncesinde gördüğü teorik arka planı, kendi milletinin gerçekleri ve geleceği doğrultusunda kullanacaktır (Köseoğlu 2002, 209; Ünüvar 2002, 30). Esasında Akçura gibi Gökalp de dağılan Osmanlı İmparatorluğu’nda göreceli olarak geç bir tarihte ortaya çıkmaya başlayan Türk milliyetçiliğinin içeriğini belirlemek amacını taşıyacaktır.</p>
<p>Gökalp’in millet anlayışı, onun Türk toplumunun tarihi ve fiili gerçeğini kuramsal doğrulara dayandırarak nasıl bir milliyetçilik düşüncesi haline getirdiğini gösterir. Özünde Gökalp milleti oluşturacak gruplar ve kültürlerin öteden beri mevcut olduğunu kabul etmesi yani ‘‘ezeli millet” fikrini savunmasıyla, modern anlamda siyasi milletlerin sonradan ortaya çıktıkları olgusunu dikkate almamaktır. Gökalp, milletin, çağın en önemli siyasi kuruluşu olduğunu vurgulayacak, milli kimlikte vatana bağlılığın esas olduğunu savunacak ve milli kültürün halk kültürü olduğunu ileri sürecektir (Karpat 2009, 328-333). Bu anlamda Gökalp, Türkiye özelinde millet fikrine dinsel kutsallık atfeden ve Tanrı’ya duyulan inancın yerine millete duyulan bağlılık fikrini ilk işleyenlerden olacaktır. Gökalp’in millet tanımı, özünde, ‘‘aynı dili konuşan, aynı eğitimi almış ve din, ahlak ve estetik ülkülerinde birleşmiş insanların oluşturduğu bir topluluk -kısacası, ortak bir kültüre ve dine sahip olan insan grubu” şeklindedir (aktaran Heyd 1950, 63). Bu tanım dâhilinde Gökalp, milliyetçiliğin sosyalleşme sonucu oluştuğunu vurgular ve bundan dolayı imparatorluktaki farklı unsurların milliyetçilik potasında birleşebileceklerini ileri sürer. Gökalp’in; ‘‘Türk milletindenim, İslam ümmetindenim ve Batı medeniyetindenim” (aktaran Parla 1993, 10, 25) şeklindeki ünlü formülasyonu da Osmanlı İmparatorluğu’ndan bir ulus- devletin doğması için bir önceki evrenin saf bir laikleşmeden çok, İslam’ı milli bir dine dönüştürmek yoluyla aşılması, uluslararası uygarlığın benimsenmesi ve milli kültürün geliştirilmesi gerekliliğini ifade etmektedir. Gökalp’in İslamlaşmak dediği de İslam’ı, milli bir çizgide reforme etmek, kamusal alandan çekmek ve ibadet dilini Türkçeleştirmek gibi önlemlerle milli kültürü destekleyecek bir duruma getirmektir (Toprak 2009, 310-327; Parla 1993).</p>
<p>Bu noktada Gökalp, toplumsal dayanışmanın kültür ortaklığına dayandığını söyleyecektir. Gökalp bu oluşumda, ‘‘daha beşikten ninnilerle başlayan dil sevgisi”ni vurgular: ‘‘Millet ne ırki, ne kavmi, ne coğrafi, ne siyasi, ne de iradi bir zümre değildir. Millet lisanca, dince, ahlakça ve bediiyatça müşterek olan, ayni terbiyeyi almış fertlerden mürekkep bulunan zümredir.” Ona göre, bu anlayışı, köylü, ‘‘dili dilime, dini dinime uyan” şeklinde ifade etmiştir (aktaran Köseoğlu 2002, 210). Gökalp, Türkçülüğün toplumsal içeriğini de aynı doğrultuda belirleyecektir. Ona göre, Türkçülüğün esası ‘‘halkçılık” ve ‘‘milletçilik mefkûreleri”dir. Toplumsal evrimin değişik evrelerinde halkçılıkla milletçiliğin birlikte görüldüğünü kaydeden Gökalp, halka değer verilmediği zamanlarda millete de aynı gözle bakıldığını, halk güçlenince millet fikrinin de aynı oranda pekiştiğini söyler. Bu nedenle halkçılıkla, milletçilik arasında sıkı bir dayanışma, kendi deyişiyle ‘‘tesanüt” vardır (aktaran Toprak 2009, 324).</p>
<p>Bu doğrultuda, Gökalp’in milliyetçi söylemi, gereksinim duyduğu ideolojik seçim ilkesini ‘‘maddiyat” ve ‘‘maneviyat” arasında bir ayrım yaparak üretir. Milliyetçi söylemde maddi kültür alanı, geleneksel kültürden arındırılması gereken bir alan olarak görülür. Ona göre, milliyetçiliğin asıl sorunu modernliği kendi milli egemenlik projesi ile bağdaştırabilmektir. Bu nedenle, Batı’dan alınacak ögeler yalnızca maddi kültür alanıyla, yani bilimsel ve teknolojik bilgilerle sınırlı bırakılmalıdır. Kültürün manevi özü Batı tarafından ‘‘kirletilmemelidir.” Bu yaklaşım Ziya Gökalp’in <em>Türkçülüğün Esasları</em> isimli eserinin ‘‘milli kültür ve medeniyet” tanımlarına ilişkin bölümünde ele alınır; bir milletin ‘‘toplumsal yaşamları”, dinsel, ahlaki, dilsel, siyasi- hukuki, ekonomik, düşünsel ve bilimsel yaşamlardan oluşmakta olarak verilir. Gökalp’in kavramsallaştırmasına göre, düşünsel ve bilimsel yaşamlar aslında kültüre değil, uygarlık eksenine aittir. Fakat milli kültürün gerçek kaynağı olarak gördüğü halkın adetlerine uyum sağladıkları takdirde bu kültürün öğeleri haline gelirler (Gökalp 2010, 28-40). Bu bağlamda örneğin Gökalp’in Tanzimat’a yönelik eleştirileri Tanzimat’ı, milli halk kültürüne aykırı olduğu halde, Batı uygarlığının dış görünüşlerini uyarlamış olmakla belirlenir (Parla 1993).</p>
<p>Bu bağlamda Gökalp, Batılılık ve Türklük arasında ‘‘bilimsel” bir ayrım yapar.<a href="https://www.altayli.net/turkiyede-milliyetcilik-ve-milli-kimlik-turkculugun-kesfi-ve-ulus-devletlesme-surecinde-turk-milli-kimligi.html#_edn7" name="_ednref7"><sup>[7]</sup></a> Kuramında Türklük, bir ‘‘eksiklik” olarak görülmekte ve bir dizi sorunsalla kurulmaktadır. Osmanlı’da Türklerin iktidar odağından dışlanmış olması, kendilerini ekonomik bir sınıf olarak kuramamış olması, çoğunlukla cahil köylüler olarak aşağılanmış olmasıyla<a href="https://www.altayli.net/turkiyede-milliyetcilik-ve-milli-kimlik-turkculugun-kesfi-ve-ulus-devletlesme-surecinde-turk-milli-kimligi.html#_edn8" name="_ednref8"><sup>[8]</sup></a> tespit edilen eksiklik, milletin içinde bir cevher olarak yatan Türklüğün tespit edilmesiyle doldurulur. Ziya Gökalp bu durumu, ‘‘Bu milletin yakın bir zamana kadar kendisine özel bir adı bile yoktu. Tanzimatçılar ona: ‘Sen, yalnız Osmanlısın. Sakın başka milletlere bakıp sen de bir ad isteme! Milli bir ad istediğin dakikada Osmanlı İmparatorluğunun yıkılmasına sebep olursun‘ demişlerdi. Zavallı Türk, ‘vatanımı kaybederim‘ korkusuyla ‘Vallahi Türk değilim, Osmanlılıktan başka hiçbir topluluğa ait değilim‘ demek zorunda kalmıştı” sözleriyle ifade eder (Gökalp 2010, 42-43).</p>
<p>Diğer yandan, Ziya Gökalp, İslam’a Türk milli kimliğinin kurucu bir unsuru olarak önemli bir yer verir. Fakat İslam’ı oryantal özelliklerinden arındırarak, geçmişte olduğu varsayılan saf Türk kültürüne göndermeyle Türkleştirmeyi önerir. Heyd’in belirttiği gibi, burada Gökalp Durkheim’ın ‘‘toplum‘‘ kavramını ‘‘millet‘‘ kavramıyla değiştirmiştir (1950, 57). İslam ve milliyetçiliğin bağdaşmaz olduğuna dair geleneksel İslami görüşü reddeder ve dirilmiş Türk milli devletini hem İslam, hem de Türk dünyasının siperi ve hakiki bir popüler dini, milletin inşası için bir güç kaynağı olarak görür.<a href="https://www.altayli.net/turkiyede-milliyetcilik-ve-milli-kimlik-turkculugun-kesfi-ve-ulus-devletlesme-surecinde-turk-milli-kimligi.html#_edn9" name="_ednref9"><sup>[9]</sup></a> Gökalp’in ‘‘hars‘‘ tanımı bu anlamda bir dönüşümün izlerini verir. Hars, Gökalp’e göre milletin hayatında bilinçdışı bir düzeyde var olmaktadır. Bu kültür tanımı, kişilerden ve onların düşüncelerinden bağımsız bir millet düşünmeyi ve milleti bağımsız bir olgu olarak kurgulamayı gerektirir.</p>
<p>Bu kabulleri doğrultusunda Gökalp, milleti, evrimci ve asimilasyoncu bir perspektiften değerlendirecek ve tarih, din ve Osmanlı geçmişi gibi olguları reddetmek yerine, içselleştirilerek modern koşullara adapte edilebileceğini savunarak; böylece modern Türk kültürünün ortaya çıkartılmasında etkili olabileceği yorumunu yapacaktır (Karpat 2004, 206-207). Aynı konuda Akçura, Batılılaşma içerisinde tanımlarını ve önerilerini Türk toplumuna bağlı olarak yaparken, Gökalp yine Batılı düşünce çerçevesinde Osmanlı’ya dayanarak yapmıştır. Bu doğrultuda Avrupa’da hem birbirinin içinde hem de birbirine karşıt iki süreç olan ‘‘devlet-kurmak” (Hegelyen paradigma) ile ‘‘millet-kurmak” (Herderyen paradigma) süreçlerinin, Gökalp ve Akçura’nın temsil ettikleri görüşleri açıklayıcı nitelikte ayrıma tabi tutulabilirliği şeklinde yorumlar yapılmaktadır (Karakaş 2006, 63). Osmanlı’nın son yıllarından modern Cumhuriyete geçiş süreci temelde bu iki ismin Türkçülüğe yaklaşımı çerçevesinde ele alınacaktır. Fakat mevcut siyasi gelişmelerin de göstereceği üzere Akçura’nın daha genel yaklaşımına karşılık Gökalp’in gerçekçi düşünceleri gerek son dönem Osmanlı politikalarıyla birlikte yürüyebilme imkânı bulacak gerekse de Cumhuriyetin resmi kimlik söylemi ve politikalarıyla özdeşleşebilecektir.</p>
<p>Akçura ve Gökalp’te özlü ifadelerini bulan Türk milliyetçiliğinin diğer bir alanını ise teorilerin paralelinde gelişme gösteren pratik siyasetin ürettiği ve uyguladığı politikalar oluşturacaktır. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçiş sürecinde millet ve kimlik çerçevesini belirleme noktasında etkili olduğu kabul edilen bu uygulamalara değinmek, son tahlilde, erken Cumhuriyet yıllarının Osmanlı’dan devraldığı gerek düşünsel mirasın gerekse de kurumsal uygulamaların arka planında işleyen Türk milliyetçiliği ideolojisini gözler önüne sermeye yarayacaktır.</p>
<p><span><strong>Ulus Devletleşme Sürecinde Türk Kimliği</strong></span></p>
<p>Osmanlı modernleşmesinin son aşaması, Jön Türklerin iktidarı altında gerçekleşecek ve bu aşama, kendini ulus devlete teslim etmeden önce, modernleşen ve modernleştikçe merkezileşen imparatorluğun kontrol ağları altında işleyecektir. Bu işlerlik, bir taraftan milliyetçiliğin görünür yanlarını ortaya koyarken diğer yandan da alttan alta gelişme gösteren bir Türk milli kimlikleştirme sürecine ön ayak olacaktır. Jön Türk iktidarını merkez güç haline getiren süreç ise 1908 Devrimi ve II. Meşrutiyet olacaktır. Bu açıdan bakıldığında bazı tarihçilerin Tanzimat’la, bazılarının ise III. Selim’in ıslahat hareketleriyle başlattıkları, çağdaş Türkiye’nin temellerinin atıldığı on dokuzuncu yüzyılın ardından gelen 1908 devrimi, özellikle reform hareketleri silsilesinin sıradan bir halkasını oluşturuyormuş gibi değerlendirilmiştir (Kansu 2000, 1-34). Fakat 1908 Devrimi’nin mümkün kıldığı kırılma noktası, çoğunlukla, imparatorluktan cumhuriyete geçişte yaşanılan bir ara dönem olarak düşünülebilir. 1908 Devrimi‘nin Türk milliyetçiliği açısından önemli bir boyutunu da devrimi hazırlayan örgütün ve subayların büyük çoğunluğunu müslüman Türklerin oluşturması ve yalnızca Osmanlı devletini güçlendirmek için değil, ama aynı zamanda Türk milliyetçiliğinin ana hedefleri için de bir araç olarak görmeleri oluşturacaktır. Bu bağlamda Türk milliyetçiliğinin kaderi açısından, Jön Türk Devrimi’yle (1908) Birinci Dünya Savaşı (1914) arasındaki altı yıllık dönemin belirleyici bir önem taşıdığına dikkat çekilebilir.</p>
<p>Türk kimliği duygusunun, on dokuzuncu yüzyılın sonundan itibaren, Avrupa’daki Türkoloji biliminin de etkisiyle, küçük bir Osmanlı yayımcı, edebiyatçı ve bilgin grubunun, Türklerin diline ve tarihine eğilmeye başlamasıyla güçlendiğine değinilmişti. Başta sadece kültürel alanla ve küçük bir aydın grubuyla sınırlı kalan Türk milliyetçiliğinin, 1914’e gelindiğinde, dernekleri, kadroları, militanları, yayın organları, ‘‘edebiyatı” olan, örgütlü bir milliyetçiliğe dönüştüğü; yönetici sınıf ve seçkinlerde, asker ve sivil bürokratlarda ve aydınlarda etnik ve kültürel bir kimlik anlayışına dayanan ama henüz kesin şeklini almamış bir Türk milliyetçiliğinin hakim olduğu görülecektir. Aslında bu oluşumun izleri Ünal’a göre, 1902’den sonra yaşanan değişimin iki temel prensip üzerinden hareket etmesinden, ilkinin, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin artık bütün büyük güçlere karşı bir düşmanlık ve kuşku duymaya başlaması ve ikincisinin daha önce olduğundan farklı olarak hiçbir güce özellikle İngiltere ve Fransa’ya karşı bir sempati duymadığını ilan etmesinden kaynaklanır (1996, 31). Bu tespitin arkaplanında ise bir başka neden, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin geçirdiği değişim yatmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/turkiyede-milliyetcilik-ve-milli-kimlik-turkculugun-kesfi-ve-ulus-devletlesme-surecinde-turk-milli-kimligi.html#_edn10" name="_ednref10"><sup>[10]</sup></a> Bu değişimin izleri, yaşanan dönüşümün gerek neden gerekse de sonuçları açısından açıklayıcı gözükmektedir.</p>
<p>Bu bağlamda öncelikle devlet güdümünde bir toplum kurma arzusu şeklinde beliren ve İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin 1894 bildirisinde açıkça görülen yeni yaklaşımın, kendini Müslüman kimliği ile tanımlayan halkın birden Türklük ile karşı karşıya kalmasına vesile olmasıyla Türklük ve Müslümanlığın birbirinden ayrılarak iki ayrı siyaset akımı haline geldiği görülecektir. Ortaya çıkan Türkçülük hareketi, Osmanlı devletinin kurtuluşunda Osmanlıcılık ve İslamcılık tezlerinin çözümsüzlüğünün yarattığı çaresizliğin ürünü olduğu kadar, İttihat ve Terakki’nin de kültür programı niteliğinde olacaktır (Yıldız 1995, 366). Bu doğrultuda, Osmanlı devletinin beka kaygısına çare olarak öne çıkan Türkçülük politikaları ile ulus-devletin inşa sürecinde faaliyete geçirilen Türk milliyetçiliği arasında devamlılıktan daha fazla farklılıklar söz konusu olduğu söylense de (Ünüvar 2009, 132) erken Cumhuriyet dönemin milliyetçilik anlayışının temel dinamiklerinin atıldığı bu dönem, İttihat ve Terakki Cemiyeti içinde tartışılan ve 1913’ten sonra fiiliyata geçirilen Türkçülük anlayışının ve uygulanan politikaların çekirdeğini oluşturacaktır.</p>
<p>Özellikle 1908-1919 dönemi, modernleşme girişimlerinin yönetici merkezin çevreye değerlerini benimsetme sürecini içeren, reformcu yöneticilerin toplumu medenileştirme ve onları merkezin değerler sistemine adapte etme anlamı taşıyacak bir hakim milliyetçi söylemin geliştirildiği görülecektir (Ülker 2005, 616). İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin, iktidarda olduğu süre boyunca, ‘‘kompartımanlara bölünmüş” imparatorluktan modern bir ulus-devleti yaratabilmek için asker vermeyen, vergi ödemeyen bölgelerin merkeze bağlanması, ortak bir duygu birliğinin yaratılması ve bunun için de merkezi bir eğitim programını uygulamaya koyması gibi amaçlar doğrultusunda çaba sarf ettiği görülür (Akçam 1997, 145). Bu doğrultuda İttihatçılar, 1908’den itibaren bir nevi Türk-İslam sentezini savunacaklardır. Nitekim Ziya Gökalp, 1913 yılında yazdığı ‘‘Türklüğün Başına Gelenler” başlıklı yazıda, hem Tanzimat önderlerinin hem de İttihat ve Terakki’nin çeşitli toplulukların milli haklarını verme vaatlerinde içten olmadıkları ve Osmanlılık ülküsünü devletin Türkleştirilmesi için bir perde olarak kullandıklarını şaşırtıcı bir içtenlikle itiraf edecektir: ‘‘Tanzimatçılar Türklüğün yüzüne aldatıcı bir peçe çekmek istemişlerdir… Bu yalana hiçbir unsur inanmadı… İkinci meşrutiyetten sonra Tanzimatçıların başlattığı bu ‘göz boyacılığı’na daha fazla önem verilince, azınlık unsurlar; ‘Bizi Türkleştirmek istiyorsunuz. diye bağırıp çağırmaya başladılar. Gerçekten bu ‘Osmanlılaştırmak’ politikası Türkleştirmenin gizli bir başlangıcından başka bir şey değildi” (2000, 39-40).</p>
<p>Dönemin toplumsal seferberlik halini hızlandırma, devlet eliyle Türk kimliği oluşumuna katkı sağlama gibi bir dizi politikaları, Türkçülüğün yerleşmesi, Türk kimliğinin benimsenmesi ve meşrulaştırılması yönünde izler taşıyacaktır. Örneğin, Üstel’e göre, II. Meşrutiyet döneminde; ‘‘‘tebaa’dan vatandaşa geçiş süreci, Osmanlı İmparatorluğu’nda 19. yüzyılın ortalarından itibaren merkezi bürokratik devletin tahkimi doğrultusunda ortaya çıkan anayasal gelişmeler ve kanunlaştırma hareketleri bağlamında ele alınmalıdır” (2009, 166). Aynı zamanda, modern merkezi devletin ‘‘yurttaşlar cemaati”nin inşasında özel bir önem taşıyan, iki kurum, yani ordu ve okul, Türk kimliğinin oluşturulmasında II. Meşrutiyet’in siyasal kadrolarının, üzerinde özellikle duracakları kurumlardır.<a href="https://www.altayli.net/turkiyede-milliyetcilik-ve-milli-kimlik-turkculugun-kesfi-ve-ulus-devletlesme-surecinde-turk-milli-kimligi.html#_edn11" name="_ednref11"><sup>[11]</sup></a> Nitekim bu dönemde, gerek gizli gerekse de açıkça işlenen Türkleştirme girişimlerinin, Osmanlıcılık gibi önemli bir ideolojinin yerine geçirilmesi sürecinde yaşanan toplumsal dönüşüme tepki çekmemek adına yurttaşlığın öneminin farkına varıldığı gözlenmektedir.</p>
<p>Bu noktada modern anlamda milleti, yurttaşlığa ilişkin biçimsel ve soyut bir akılsallık iddiası (bu iddia hukuksal ve siyasal düzlemde konumlanır) ile her toplum açısından geçerli olan, üyeleri arasında, ancak ‘‘cemaate dayalı” ya da ‘‘etnik”, yani doğrudan ve duygusal, bağlar kurmanın gereği arasındaki gerilim olarak tanımlayan Schnapper’in, ‘‘hedefleri, arzuları ve ilkesiyle bir tür çift başlı yurttaşlık hayali olarak” betimlediği millet örneğinin Osmanlı örneğinde bir yüzü, somut biçimleri açısından kaçınılmaz olarak ‘etnik’liğine işaret edecektir. Bir başka deyişle bu millet, yurttaşlar ile etni arasındaki diyalektikle, her türden topluma özgü olan etnik öğelerin ötesine geçmek, bu öğeleri yurttaşlık ilkesiyle aşma çabasıyla, etnik olanın elinden yurttaşsal olan aracılığıyla kurtulma çabasıyla tanımlanabilir (Schnapper 1995, 10). İttihatçıların da çözüm arayışlarında merkezi bir yer teşkil eden bu yurttaş formül, dönemin gerek politik uygulamalarında gerekse de eğitim sürecinde milliyetçi söylemin oluşumu açısından endoktriner bir nitelik taşıyacaktır (Alkan 2005, 77 vd.; Gündüz 2008, 165­186).</p>
<p>Özellikle vatandaşlık eğitimi üzerine kitaplarda görüldüğü gibi, ‘‘vatan”ın temsili, yeni siyasal özne ‘‘vatandaş”lığın ve onun milliyetçi cephesini oluşturan vatanseverliğin inşasında önemli bir yer tutacaktır. Kitapların yayımlanmaya başladığı 1911’den 1918’e giden süreçte ‘‘vatan”ın ortak aidiyetin fiziksel çerçevesi olarak temsili, bir yandan kitap yazarlarının ideolojik tercihleri, diğer yandan da sıcak savaş koşullarının belirleyiciliğinde farklı ve zaman zaman da birbirine rakip okumalara zemin hazırlayacaktır (aktaran Üstel 2009, 177). Diğer yandan ise kitaplarda yer alan sözleşmeci Osmanlılık kimliği kimi zaman ‘‘kurucu millet” anlayışına gönderme yaparak Türkçü-milliyetçi ideolojiye yol açacaktır. Bunun bir örneği Doktor Hazık’ın nitelendirmelerindeki bir tür ‘‘benzersizlik” söylemiyle temel karşılığını bulur: ‘‘Dünyadaki bütün milletler içinde en saf, en temiz yürekli, en cesur ve en hamiyetli Türklerdir. (…) Türkler altı yüz sene evvel bir hükümet tesis ettikleri zaman ilk müessisin namına ona Osmanlı demişlerdir. Şu halde Türklerle Osmanlı birdir. Yalnız Türkler arasında bulunan ve Türk hükümetine tabi olan diğer birtakım kavimler vardır ki; Osmanlılık namı bunlara kadar da şamildir; Türklerle beraber bunların hepsi Osmanlı milletini, Osmanlı devletini teşkil ederler” (aktaran Üstel 2009, 178).</p>
<p>‘‘Osmanlı” ve ‘‘Türk” isimlerinin birbirinin yerine kullanıldığı ‘‘yumuşak geçiş” olarak nitelendirilebilecek bu süreç, dönemin iktidarının içinde bulunduğu konjonktürel zorluklarla da bağlantılı olarak düşünüldüğünde daha bir anlam kazanmaktadır. Nitekim II. Meşrutiyet’in Osmanlı düşün yaşamına getirdiği temel akımlardan biri olan halkçılık, bu yumuşak geçişin toplumsal meşruiyetini sağlama açısından başvurulan bir söylem olarak değerlendirilebilir. Osmanlı son dönemi halkçılığı ve bu bağlamda meşruiyetin toplumsallaşması çabası, İttihatçıları halkçı bir siyasal program uygulama ve halkçı ideolojiyi savunma noktasına getirmiştir.</p>
<p>Özellikle ‘‘halka doğru” deyiminde ifadesini bulan ve temelde Çarlık Rusyası’nda on dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında gelişen ‘‘narodnik” hareketinin düşünsel çerçevesinden etkilenerek oluşturulan II. Meşrutiyet halkçılığı, Rus narodnik hareketinin ve Balkanlardaki uzantısı olan halkçılığın Osmanlı bağlamına yansıması olarak görülebilir. Esasında halkçılık, Rusya’da kentli aydınların tarımsal ve endüstriyel gerilik koşullarında köylülüğe referans vererek oluşturdukları devlet karşıtı sosyalizan ve radikal bir hareketti. Fakat Rusya ve Osmanlı gibi kapitalizme geçişleri gecikmiş ülkelerde halkçılık köylülere ve onların taleplerine referans verilerek değil, yeni bir aydın tipolojisinin doğması ve onun gereksinimleri açısından değerlendirilmelidir (Karaömerlioğlu 2009, 272-273). Bu anlamda Türkiye’deki halkçılık hareketi hem Alman ve özellikle Bulgaristan temelli Doğu Avrupa köy romantizminden hem de Rus narodnik akımından etkilenerek şekillenmişse de<a href="https://www.altayli.net/turkiyede-milliyetcilik-ve-milli-kimlik-turkculugun-kesfi-ve-ulus-devletlesme-surecinde-turk-milli-kimligi.html#_edn12" name="_ednref12"><sup>[12]</sup></a> Berkes’e göre, halkçılık anlayışı, üç dolaylı düzlemde Osmanlı düşünsel hayatını etkilemiştir. Birincisi, Balkan ve özellikle Bulgar Aydınları, ikincisi Rusya’dan İstanbul’a göç eden Türk kökenli aydınlar ve sonuncusu Ermeni menşei sosyalist Hınçak hareketidir (Berkes 2002, 81-82). Örneğin Ömer Seyfettin’in Türklük üzerine yazılarında erken dönemde tanıdığı Bulgar halkçılığının, dil üzerinden kavramlaştırılmasının izlerine rastlanır (2002). Gökalp’in bu dönemde ‘‘halka doğru‘‘ temasını sıklıkla işlediği, ‘‘milli kültürün‘‘ yalnızca halkta mevcut olduğu tezinden hareketle aydınları, halka, özellikle Anadolu’ya yönlendirdiği görülür. Aydınlar, bir yandan halka ‘‘medeniyet‘‘ götürürken diğer yandan halktan ‘‘milli kültür‘ terbiyesinin inceliklerini öğreneceklerdir (2010, 51-52). Aynı zamanda ‘‘köycülük” söyleminden de esinlenerek oluşturulan bu halkçılık, Osmanlı halkçılarını, Türk Ocağı ve Milli Talim ve Terbiye Cemiyeti çevresinde toplamış ve <em>Türk Yurdu</em> ve <em>Halka Doğru </em>dergilerini çıkarmalarına vesile olmuştur (Toprak 1995, 41).</p>
<p>Bu politikalara paralel yürüyen bir diğer gelişme ise kültürel alanda Türkçülüğün işlenmesidir. Karpat’a göre, Türkçülüğün, kültürel anlamda milliyetçiliğin başlıca etmeni haline gelmesi, öncelikle, dilbilimsel Türkçülüğün konuşma diline yakın basitleştirilmiş bir dili savunması ve dil olgusunun, halkçılığın ifade edilişinin merkezine yerleşerek milliyetçiliğin ana bileşenlerinden birisi olmasıyla gerçekleşmiştir (2004, 207). Bu hareketin önemli bir boyutunu <em>Genç Kalemler</em> dergisi oluşturacaktır.<a href="https://www.altayli.net/turkiyede-milliyetcilik-ve-milli-kimlik-turkculugun-kesfi-ve-ulus-devletlesme-surecinde-turk-milli-kimligi.html#_edn13" name="_ednref13"><sup>[13]</sup></a> Osmanlıcanın sadeleştirilmesini ve araştırılmasını savunan, dilde Türk milliyetçiliğin organı diye tanınacak dergide Ömer Seyfettin gibi, kültür alanında Türklük bilincine sahip, diğer taraftan siyasi ayrılıkçılığı reddeden fikirler savunulacaktır. Arapça ve Farsça kelimeleri ve kuralları dilden atarak, mili bir ‘‘yeni bir lisan” yaratmak isteyen bu düşüncenin esas hedefi ise Anadolu halkına yöneliktir.</p>
<p>Nitekim 1908’den sonra giderek artan yoğunlukta sürdürülen Türk milliyetçiliği çizgisinin tamamen hâkim konuma gelmesi, I. Dünya Savaşı’nın ardından İstanbul’un işgal edilmesi ile Anadolu’da ortaya çıkan Milli Mücadele’nin Osmanlı devlet sistemi içerisinde ve kurumları aracılığıyla sürdürülen milliyetçilik çizgisinin sona ermesi sonucunu doğuracaktır. Bu gelişmeler sonucu Ankara’da toplanan Büyük Millet Meclisi, Milli Mücadele süreci boyunca teritoryal olarak Anadolu sınırlarını kapsayan Misak-ı Milli’yi temel alması açısından bakıldığında Türk milliyetçiliği açısından artık hiçbir şekilde Panislamist ya da Pantürkçü eğilimlere denk düşmeyen bir milliyetçilik biçimi geliştirecektir.<a href="https://www.altayli.net/turkiyede-milliyetcilik-ve-milli-kimlik-turkculugun-kesfi-ve-ulus-devletlesme-surecinde-turk-milli-kimligi.html#_edn14" name="_ednref14"><sup>[14]</sup></a> ‘‘Anadolu’ya dair bir Türk milliyetçiliği” olarak nitelendirilebilecek bu görüş, Türklerin gerçek anavatanının Anadolu olduğu düşüncesine dayanacaktır. Bu düşünce, Balkanlar’daki toprak kayıpları ve Çarlık Rusya’sından ya da Rumeli’den gelen çok sayıda muhacirin Anadolu’ya yerleştirilmesiyle güç kazanacak, Balkan Savaşları döneminde, kimi zaman örtülü kimi zaman da açık olarak, milliyetçi aydınlar yöneticiler tarafından dile getirilecektir. Örneğin, bir Türk milliyetçisi olan Ahmed Ferid, 1914 gibi görece erken bir tarihte geleceğin Türk devletinin Anadolu’da kurulması gerektiğini düşüncesini geliştirmiştir. Anadolu’da direniş hareketi başlamadan daha önce mücadele alanının Anadolu’yla sınırlı kalmasını isteyen Ahmed Ferid’in de ‘‘Habsburg İmparatorluğu’nun Almanları gibi, Osmanlı saltanatının asıl dayanağı olan” Anadolu Türklerine hasretmesi gerektiğini dile getirdiği bilinmekteydi (aktaran Zürcher 2003, 47).<a href="https://www.altayli.net/turkiyede-milliyetcilik-ve-milli-kimlik-turkculugun-kesfi-ve-ulus-devletlesme-surecinde-turk-milli-kimligi.html#_edn15" name="_ednref15"><sup>[15]</sup></a></p>
<p>Bu bağlamda, yeni Türkiye’nin Misak-ı Milli ile belirlenmiş siyasi-fiziki sınırlarının tanımlanmasında tam bir anlaşma sağlanacak fakat milli kimliğin sınırlarının belirlenmesi problemli bir alan olarak varlığını sürdürmeye devam edecektir. Öncelikle milli kimlik tanımı, henüz olmayan fakat ‘inşa edilmeyi’ bekleyen ‘milli hamur’un nasıl şekillendirileceğini belirleyecektir. Örneğin, yeni Cumhuriyet rejimi, Osmanlı son döneminde birer siyasi akıma dönüşen yaklaşımlara, sembolik düzeyde, <em>Türkiye Cumhuriyeti</em> adlandırmasıyla karşı koyacaktır. Yıldız, Pantürkçülerin önerdiği ‘‘Anadolu Cumhuriyeti” ve ‘‘İslamcıların” önerdiği ‘‘Türkiye İslam Cumhuriyeti” adlandırmalarına tercih edilen bu ismin, erken Cumhuriyet dönemi milliyetçiliğin özünü verdiğini söyler: ‘‘Hanedanlık karşıtı, İslami olmayan ve etnik imalar barındıran mülki açıdan sınırlandırılmış bir milliyetçilik” (2009, 210-211).</p>
<p>Fakat bu milliyetçiliğin merkezindeki Türklerin ‘‘geçmiş”le kuracağı ilişkiler, kendi kimliklerine dair tanımlamaların ne yönde olacağı sorusunun cevabı henüz verilebilmiş değildir. Her ne kadar başka bir yazının konusu olsa da, bu noktada millete ve milliyetçiliğe gerek tarih algısı gerekse de ideolojik dünya görüşleri bağlamında farklı cevapların verildiği söylenebilir. Bu cevapların niteliği ise bir taraftan yeni kurulan devletin resmi milliyetçilik ve kimlik siyasetinin teorik ve pratik uygulamalarıyla biçimlendirilmeye çalışılan eldeki nüfusun yapısal dönüşümünü sağlamaya yönelik girişimler olarak belirecek; diğer yandan da modernleşmeyle birlikte girilen Batılılaşma yolunun yarattığı toplumsal sorunların ‘‘kimlik bunalımı” perspektifine çare üretmeye çalışan düşüncelerin gelişimine tanık olunacaktır.<a href="https://www.altayli.net/turkiyede-milliyetcilik-ve-milli-kimlik-turkculugun-kesfi-ve-ulus-devletlesme-surecinde-turk-milli-kimligi.html#_edn16" name="_ednref16"><sup>[16]</sup></a></p>
<p><span><strong>SONUÇ YERİNE</strong></span></p>
<p>Osmanlı İmparatorluğu’ndan modern Türkiye Cumhuriyeti’ne devrolan düşünsel miras, toplumsal, siyasal, ekonomik vb. gelişmeler arka planında incelenmeye çalışılan Türk milliyetçiliği düşünce ve hareketinin ortaya çıkış koşullarının tespit edilmesine yönelik bu çalışma öncelikle Türk milliyetçiliğinin, imparatorluğun son döneminde azınlıkların öncü ayrılıkçı hareketleriyle siyasal gündeme giren milliyetçilik olgusu üzerine gelen bir realite olduğunu gözler önüne sermiştir. Azınlıkların milliyetçi hareketlerine refleksif bir itiraz, imparatorluğun bütünlüğünü koruma adına öne çıkarılan Osmanlıcılık ve İslamcılık düşüncelerini doğurmuş olsa da yaşanan olumsuz gelişmeler neticesinde son olarak Türkçülükte karar kılındığı görülmüştür.</p>
<p>Bu süreç içerisinde Türkçülüğün keşfedilmesi, modernleşmeyle gerçekleştirilmeye çalışılan reform hareketleri ve imparatorluğun içinde bulunduğu savaş ortamında gerçekleşmiştir. İmparatorluğun, siyasi çatışmalar ve bunların ardından gelen nüfus hareketleri ile dolu bir dönem içinde olması, imparatorluk dâhilindeki halklar arasında kutuplaşmalar yaratmış, bu kutuplaşmalar sonucunda da aynı dil, din ve köken etrafında birleşen insanlar bir araya gelip milliyetçiliğin toplumsal ortak tabanını ortaya çıkarmıştır.</p>
<p>Bu bağlamda, Batılılaşma yörüngesindeki eğitim kurumlarında ortaya çıkan yeni gelişmeler de Türk tarihi ve edebiyatı gibi alanlara doğrudan yansıyarak yeni bir kimlik bilinci ve anlam dünyası oluşturmuştur. Ayrıca Ziya Gökalp ve Yusuf Akçura gibi isimler özelinden hareketle, imparatorluk dâhilindeki Türk unsurlar arasında gelişme gösteren entelektüel faaliyetler ve dışarıdan gelen, Türkçü fikriyata sahip düşünürlerin de etkisiyle işlenen Türk milliyetçiliği, yirminci yüzyılın ilk çeyreğinde Türk milli kimliğinin biçimini ve etkisini belirlemiştir.</p>
<p>Osmanlı modernleşmesi arka planında girişilen reform hareketleri, yaşanılan savaşlar ortamında nüfus hareketleriyle gelen demografik yapı değişimleri, Batı tarzı eğitim kurumlarında Türk tarihi ve edebiyatının özelinde yaşanan farklılaşmalar ve entelektüel çevrelerde Türkçülüğün keşfedilmesi gibi gelişmeler sonucunda ortaya çıkan Türk milliyetçiliği vurgusunun işlendiği diğer bir alanı ise imparatorluktan ulus- devlete geçiş sürecinde siyasetin ürettiği ve uyguladığı politikalar oluşturmuştur.</p>
<p>Jön Türklerin siyasi iktidarı altında yaşanan ulus-devlete geçiş dönemi (özellikle 1908-1919), hakim bir Türk kimliği ve milliyetçiliği söylemini ve bu söyleme dayalı politikaları beraberinde getirmiştir. Bu dönemde, vatandaşlık eğitimi yoluyla, geçiş sürecinin meşrulaştırılmasını da içeren milli kimlik bilincinin benimsetilmesine tanık olunmuştur. Ulus-devlet güdümünde bir toplum kurma hedefi ile hareket edilen bu dönemde, ordu ve okul vasıtasıyla oluşturulmak istenen yurttaşlık bilinci ve vatanseverlik duygusunu pekiştirme adına da hakçı ideolojinin temel referanslarına doğrudan başvurulduğu görülmüştür. Halkçılık (ve de köycülük) yoluyla halkta oluşturulmak istenen milli kimliğe aidiyet bilincinin yapı taşları arasında yer alan halkçı ideolojinin temel vurgu noktaları da kültürel alanda Türkçülüğün işlenmesi ile pekiştirilmiştir.</p>
<p>Bu gelişmeler sonucunda varılan noktada genç ulus-devletin Türk milliyetçiliği ve milli kimlik bilincinin temel hedefinin, Anadolu coğrafyasıyla sınırlandırılmış bir milliyetçi düşünce ve harekete bağlandığı görülmüştür. Her ne kadar bu milliyetçiliğin içeriğine dair tartışmalar dönemin siyasal konjonktüründe sürdürülmekte olsa da, bu çalışmanın temel tezi olarak burada işlenen noktaya son bir kez değinmek gerekirse, bu nokta, Türkiye’de milliyetçiliğin temel görüntüsü olarak yer edinen Türk milliyetçiliğinin ortaya çıkış sürecinin, bu çalışmada yer verilen gelişmelerin bir bütün olarak değerlendirilmesi ile doğru şekilde analiz edilebileceği vurgusudur.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yrd. Doç. Dr. Emre YILDIRIM</strong></span></a>
</p><p><strong>Alıntı Kaynak: </strong>International Journal of Social Science Doi Number: 28 , p. 73-95, Autumn II 2014</p>
<p><strong>Not:</strong> Bu çalışma yazarın, Modern Cumhuriyetin Kimlik Arayışları: Kayıp Kimliğin Peşinde Mavi Anadoluculuk Hareketi başlıklı doktora tezinden geliştirilmiştir.</p>
<hr>
<div><span><span><strong>KAYNAKÇA</strong></span></span></div>
<div><span>♦ AHISKA Meltem (2005). Radyonun Sihirli Kapısı: Garbiyatçılık ve Politik Öznellik, İstanbul: Metis Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ AHMAD Feroz (1982). ‘‘Unionist Relations With The Greek, Armenian and Jewish Communities of The Ottoman Empire, 1908-1914”, (Ed. B. Braude, B. Lewis), Christians and Jews In The Ottoman Empire, Vol. I<strong>, </strong>New York: Holmes and Meier Publishers, s. 401-434.</span></div>
<div><span>♦ AKÇAM Taner (1993). ‘‘Ulusal Meseleye Bir Kolektif Kimlik Sorunu Olarak Yaklaşmak”, Birikim, 45-46, s. 33-39.</span></div>
<div><span>♦ AKÇAM Taner (1997). ‘‘Hızla Türkleşiyoruz”, (Ed. Nuri Bilgin), Cumhuriyet, Demokrasi ve Kimlik, İstanbul: Bağlam Yayınları, s. 143-158.</span></div>
<div><span>♦ AKÇAM Taner (2002). ‘‘Türk Ulusal Kimliği Üzerine Bazı Tezler” (Ed: Tanıl Bora), Modern Türkiye’de Siyasal Düşünce IV: Milliyetçilik, İstanbul: İletişim Yayınları, s. 53-62.</span></div>
<div><span>♦ AKÇURA Yusuf (2005). Üç Tarz-ı Siyaset, Ankara: Lotus Yayınevi.</span></div>
<div><span>♦ ALKAN Mehmet Ö. (2005). ‘‘İmparatorluk’tan Cumhuriyet’e Modernleşme ve Ulusçuluk Sürecinde Eğitim”, (Ed. Kemal H. Karpat), Osmanlı Geçmişi ve Bugünün Türkiye’si, İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, s. 73-242.</span></div>
<div><span>♦ ALKAN Mehmet Ö. (2009). ‘‘Resmi İdeolojinin Doğuşu ve Evrimi Üzerine Bir Deneme”, (Ed. Mehmet Ö. Alkan), Modern Türkiye’de Siyasal Düşünce I: Cumhuriyete Devreden Düşünce Mirası, Tanzimat ve Meşrutiyetin Birikimi, İstanbul: İletişim Yayınları, s. 377-401.</span></div>
<div><span>♦ ARAİ Masami (2000). Jön Türk Dönemi Türk Milliyetçiliği, Çev.: Tansel Demirel, İstanbul: İletişim Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ ARAİ Masami (2009). ‘‘Jön Türk Dönemi Türk Milliyetçiliği”, (Ed. Mehmet Ö. Alkan), Modern Türkiye’de Siyasal Düşünce I: Cumhuriyete Devreden Düşünce Mirası, Tanzimat ve Meşrutiyetin Birikimi, İstanbul: İletişim Yayınları, s. 180-195.</span></div>
<div><span>♦ AYDIN Suavi (2009). ‘‘İki İttihat-Terakki: İki Ayrı Zihniyet, İki Ayrı Siyaset”, (Ed. Mehmet Ö. Alkan), Modern Türkiye’de Siyasal Düşünce I: Cumhuriyete Devreden Düşünce Mirası, Tanzimat ve Meşrutiyetin Birikimi, İstanbul: İletişim Yayınları, s. 117-128.</span></div>
<div><span>♦ AYDIN Suavi (2000). Modernleşme ve Milliyetçilik, İstanbul: Gündoğan Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ BERKES Niyazi (2002). Batıcılık, Ulusçuluk ve Toplumsal Devrimler, İstanbul: Kaynak Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ BORA Tanıl (1997). ‘‘Cumhuriyetin İlk Döneminde Milli Kimlik”, (Ed. Nuri Bilgin), Cumhuriyet, Demokrasi ve Kimlik, İstanbul: Bağlam Yayınları, s. 53-62.</span></div>
<div><span>♦ ÇETİNSAYA Gökhan (2009). ‘‘İslami Vatanseverlikten İslam Siyasetine”, (Ed. Mehmet Ö. Alkan), Modern Türkiye’de Siyasal Düşünce I: Cumhuriyete Devreden Düşünce Mirası, Tanzimat ve Meşrutiyetin Birikimi, İstanbul: İletişim Yayınları, s. 265-272.</span></div>
<div><span>♦ DAVISON Andrew (1995). ‘‘Secularization and Modernization in Turkey: the Ideas of Ziya Gökalp”, Economy and Society<strong>, </strong>24/2, s. 189-224.</span></div>
<div><span>♦ DERİNGİL Selim (1991). ‘‘Osmanlı İmparatorluğu’nda ‘Geleneğin İcadı’, ‘Muhayyel Cemaat’ (‘Tasarımlanmış Topluluk’) ve Panislamizm”, Toplum ve Bilim, 54-55, s. 47-64.</span></div>
<div><span>♦ ELEY Geoff (1981). ‘‘Nationalism and Social History”, Social History, 6/1, s. 83-107.</span></div>
<div><span>♦ ESENBEL Selçuk (2000). ‘‘Türk ve Japon Modernleşmesi: ‘Uygarlık Süreci’ Kavramı Açısından Bir Mukayese”, Toplum ve Bilim, S:84, s. 18-36.</span></div>
<div><span>♦ GEORGEON François (1999). Türk Milliyetçiliğinin Kökenleri Yusuf Akçura (1876­1935), Çev.: Alev Er, İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ GEORGEON François (2002). ‘‘Yusuf Akçura”, Çev.: Alev Er, (Ed. Tanıl Bora), Modern Türkiye’de Siyasal Düşünce IV: Milliyetçilik, İstanbul: İletişim Yayınları, s. 505­514.</span></div>
<div><span>♦ GEORGEON François (2006). Türk Modernleşmesi, 1900-1930, Çev.: Ali Berktay, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ GÖÇEK Fatma Müge (2002). ‘‘Osmanlı Devleti’nde Türk Milliyetçiliğinin Oluşumu: Sosyolojik Bir Yaklaşım”, (Ed. Tanıl Bora), Modern Türkiye’de Siyasal Düşünce IV: Milliyetçilik, İstanbul: İletişim Yayınları, s. 63-76.</span></div>
<div><span>♦ GÖKALP Ziya (2000). Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak, İstanbul: Bordo Siyah Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ GÖKALP Ziya (2010). Türkçülüğün Esasları, İstanbul: Kitap Zamanı Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ GÖKTÜRK Erol Deniz (Tol) (2002). ‘‘1919-1923 Dönemi Türk Milliyetçilikleri”, (Ed. Tanıl Bora), Modern Türkiye’de Siyasal Düşünce IV: Milliyetçilik, İstanbul: İletişim Yayınları, s. 103-116.</span></div>
<div><span>♦ GÜNDÜZ Mustafa (2008), ‘‘Osmanlı Modernleşmesinin Temel Dinamiği Eğitim Paradoksal Sonuçlar”, Muhafazakâr Düşünce, S:16-17, s. 165-186.</span></div>
<div><span>♦ HANİOĞLU M. Şükrü (1994). The Young Turks in Opposition, Oxford: Oxford University Press.</span></div>
<div><span>♦ HANİOĞLU M. Şükrü (2001). Preparation for a Revolution: The Young Turks 1902­1908, Oxford: Oxford University Press.</span></div>
<div><span>♦ HEYD Uriel (1950). Foundations of Turkish Nationalism: The Life and Teachings of Ziya Gökalp, Londra, Beccles: The Harvill Press.</span></div>
<div><span>♦ KADIOĞLU Ayşe (1996). ‘‘The Paradox of Turkish Nationalism and the Construction of Official Identity”, Middle Eastern Studies, 32/2, s. 177-193.</span></div>
<div><span>♦ KANSU Aykut (2000). Politics in Post-Revolutionary Turkey, 1908-1913, Leiden, Boston: E.J. Brill.</span></div>
<div><span>♦ KARAKAŞ Mehmet (2006). ‘‘Türkçülük ve Türk Milliyetçiliği”, Doğu Batı, S:38, s. 57­76.</span></div>
<div><span>♦ KARAÖMERLİOĞLU M. Asım (2009). ‘‘Tek Parti Döneminde Halkçılık”, (Ed. Ahmet İnsel), Modern Türkiye’de Siyasal Düşünce II: Kemalizm, İstanbul: İletişim Yayınları, s.272-283.</span></div>
<div><span>♦ KARPAT Kemal H. (2001). ‘‘Ottomanism, Fatherlands and Turkishness” of the State”, The Politicization of Islam: Reconstructing Identity, State, Faith and Community in the Late Ottoman State, Oxford: Oxford University Press, s. 328­352.</span></div>
<div><span>♦ KARPAT Kemal H. (2004). Studies on Turkish Politics and Society: Selected Articles and Essays, Leiden, Boston: E.J. Brill.</span></div>
<div><span>♦ KARPAT Kemal H. (2009). ‘‘Ziya Gökalp’in Bazı Kavramlar Üzerine Düşünceleri”, (Ed. Mehmet Ö. Alkan), Modern Türkiye’de Siyasal Düşünce I: Cumhuriyete Devreden Düşünce Mirası, Tanzimat ve Meşrutiyetin Birikimi, İstanbul: İletişim Yayınları, s. 328-333.</span></div>
<div><span>♦ KAYALI Hasan (1997). Arabs and Young Turks: Ottomanism, Arabism, and Islamism in the Ottoman Empire, 1908-1918, Berkeley: University of California Press.</span></div>
<div><span>♦ KOÇAK Orhan (1996). ‘‘Kaptırılmış İdeal: Mai ve Siyah Üzerine Psikanalitik Bir Deneme”, Toplum ve Bilim, S:70, s. 94-152.</span></div>
<div><span>♦ KÖSEOĞLU Nevzat (2002). ‘‘Türk Milliyetçiliği İdeolojisinin Doğuşu ve Özellikleri”, (Ed. Tanıl Bora), Modern Türkiye’de Siyasal Düşünce IV: Milliyetçilik<strong>, </strong>İstanbul: İletişim Yayınları, s. 208-225.</span></div>
<div><span>♦ KUSHNER David (2009). Türk Milliyetçiliğinin Doğuşu, 1876-1908, Çev.: Şevket S. Türet, İstanbul: Kesit Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ LANDAU, Jacob M. (1999). Pantürkizm, Çev.: Mesut Akın, İstanbul: Sarmal Yayınevi.</span></div>
<div><span>♦ LEWIS Bernard (2002). The Emergence of Modern Turkey, New York: Oxford University Press.</span></div>
<div><span>♦ MARDİN Şerif (1997). ‘‘The Ottoman Empire”, (Ed. Mark Von Hagen, Karen Barkey), After Empire: Multiethnic Societies and Nation-Building, Boulder, CO: University of Colorado Press, s. 30-44.</span></div>
<div><span>♦ OKAY Cüneyd (2000). Meşrutiyet Çocukları, İstanbul: Bordo Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ ÖĞÜN Süleyman Seyfi (2000). Modernleşme, Milliyetçilik ve Türkiye, İstanbul: Bağlam Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ ÖZDEN Mehmet (1995). ‘‘Türkçülük: Sınırlar ve Hayaller”, Türkiye Günlüğü, S:33, s. 86-90.</span></div>
<div><span>♦ ÖZDOĞAN Günay Göksu (2002). ‘‘Dünya’da ve Türkiye’de Turancılık”, (Ed. Tanıl Bora), Modern Türkiye’de Siyasal Düşünce IV: Milliyetçilik, İstanbul: İletişim Yayınları, s. 388-405.</span></div>
<div><span>♦ ÖZTAN G. Gürkan (2006). ‘‘Türk Milliyetçiliğinde Taşra Fetişizmi ve Toplumsal Cinsiyet”, Doğu Batı, S:38, s. 77-92.</span></div>
<div><span>♦ ÖZYURT Cevat (2005). ‘‘Dilde ve Edebiyatta Uluslaşma: Genç Kalemler ve Yeni Lisan Hareketi”, Muhafazakâr Düşünce, S:5, s. 53-77.</span></div>
<div><span>♦ PARLA Taha (1993). Ziya Gökalp, Kemalizm ve Türkiye’de Korporatizm, (Ed. Füsun Üstel, Sabir Yücesoy), İstanbul: İletişim Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ SCHNAPPER Dominique (1995). ‘‘Türkçe Baskıya Önsöz”, Çev.: Hülya Tufan, Yurttaşlar Cemaati: Modern Ulus Fikrine Dair, Çev.: Özlem Okur, İstanbul: Kesit Yayıncılık.</span></div>
<div><span>♦ SEYFETTİN Ömer (2002). Türklük Üzerine Yazılar, Ankara: Bilgi Yayınevi.</span></div>
<div><span>♦ SHISSLER A. Holly (2005). İki İmparatorluk Arasında: Ahmed Ağaoğlu ve Yeni Türkiye, Çev.: Taciser Ulaş Belge, İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ SHAW Ezel Kural ve SHAW Stanford J. (1994). Osmanlı İmparatorluğu ve Modern Türkiye 2, Çev.: Mehmet Harmancı, İstanbul: E Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ SOMEL Selçuk Akşin (1997). ‘‘Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Türk Kimliği”, (Ed. Nuri Bilgin), Cumhuriyet, Demokrasi ve Kimlik, İstanbul: Bağlam Yayınları, s. 71-83.</span></div>
<div><span>♦ SOYSAL Gün (2002). ‘‘Rusya Kökenli Aydınların Cumhuriyet Dönemi Türk Milliyetçiliğinin İnşasına Katkısı”, (Ed. Tanıl Bora), Modern Türkiye’de Siyasal Düşünce IV: Milliyetçilik, İstanbul: İletişim Yayınları, s. 483-504.</span></div>
<div><span>♦ TOPRAK Zafer (2009). ‘‘Osmanlı’da Toplumbilimin Doğuşu”, (Ed. Mehmet Ö. Alkan), Modern Türkiye’de Siyasal Düşünce I: Cumhuriyete Devreden Düşünce Mirası, Tanzimat ve Meşrutiyetin Birikimi, İstanbul: İletişim Yayınları, s. 310-327.</span></div>
<div><span>♦ TOPRAK Zafer Toprak (1995). ‘‘Aydın, Ulus-Devlet ve Popülizm”, (Ed. Sabahattin Şen), Türk Aydını ve Kimlik Sorunu, İstanbul: Bağlam Yayınları, s. 39-81.</span></div>
<div><span>♦ TUNAYA Tarık Zafer (2010). Türkiye’nin Siyasi Hayatında Batılılaşma Hareketleri, İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ ÜLKER Erol (2005). ‘‘Contextualising ‘Turkification’: Nation-building in the Late Ottoman Empire (1908-1918)”, Nation and Nationalism, 11/4, s. 613-636.</span></div>
<div><span>♦ ÜNAL Hasan (1996). ‘‘Young Turk Assesment of International Politics 1906-1909”, (Ed. Sylvia Kedourie), Turkey: Identity, Democracy, Politics, London, Portland, OR: Frank Cass, s. 30-44.</span></div>
<div><span>♦ ÜNÜVAR Kerem (2002). ‘’Ziya Gökalp”, (Ed. Tanıl Bora), Modern Türkiye’de Siyasal Düşünce IV: Milliyetçilik, İstanbul: İletişim Yayınları, s. 28-35.</span></div>
<div><span>♦ ÜNÜVAR Kerem (2009). ‘‘İttihatçılıktan Kemalizme: İhya’dan İnşa’ya”, (Ed. Mehmet Ö. Alkan), Modern Türkiye’de Siyasal Düşünce I: Cumhuriyete Devreden Düşünce Mirası, Tanzimat ve Meşrutiyetin Birikimi, İstanbul: İletişim Yayınları, s. 129-142.</span></div>
<div><span>♦ ÜSTEL Füsun (2009). ‘‘II. Meşrutiyet ve Vatandaşın ‘İcad’ı”, (Ed. Mehmet Ö. Alkan), Modern Türkiye’de Siyasal Düşünce I: Cumhuriyete Devreden Düşünce Mirası, Tanzimat ve Meşrutiyetin Birikimi, İstanbul: İletişim Yayınları, s. 166-179.</span></div>
<div><span>♦ YILDIZ Ahmet (2009). ‘‘Kemalist Milliyetçilik”, (Ed. Ahmet İnsel), Modern Türkiye’de Siyasal Düşünce II: Kemalizm, İstanbul: İletişim Yayınları, s. 210-234.</span></div>
<div><span>♦ YILDIZ Yavuz G. (1995). ‘‘Türk Aydını ve İktidar Sorunu”, (Ed. Sabahattin Şen), Türk Aydını ve Kimlik Sorunu, İstanbul: Bağlam Yayınları, s. 355-378.</span></div>
<div><span>♦ YUMUL Arus ve BALİ Rıfat N. (2009). ‘‘Ermeni ve Yahudi Cemaatlerinde Siyasal Düşünceler”, (Ed. Mehmet Ö. Alkan), Modern Türkiye’de Siyasal Düşünce I: Cumhuriyete Devreden Düşünce Mirası, Tanzimat ve Meşrutiyetin Birikimi, İstanbul: İletişim Yayınları, s. 362-366.</span></div>
<div><span><strong>Dipnotlar:</strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turkiyede-milliyetcilik-ve-milli-kimlik-turkculugun-kesfi-ve-ulus-devletlesme-surecinde-turk-milli-kimligi.html#_ednref1" name="_edn1"><sup>[1]</sup></a>  Literatüre hâkim olan bu görüşün işlendiği, burada yer verilemeyecek kadar çok sayıda eserlerin arasından öne çıkan bazıları için bkz. (Shaw ve Shaw 1994; Aydın 2000; Öğün 2000; Yumul ve Bali 2009).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turkiyede-milliyetcilik-ve-milli-kimlik-turkculugun-kesfi-ve-ulus-devletlesme-surecinde-turk-milli-kimligi.html#_ednref2" name="_edn2"><sup>[2]</sup></a>  Osmanlıcılık ve İslamcılık ideolojilerinin, imparatorluğun kurtarılması adına ‘‘imkânsızlığı” ve son tahlilde Türkçülükte karar kılınması üzerine çalışmalar için bkz. (Çetinsaya 2009; Deringil 1991; Karpat 2001; Somel 1997).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turkiyede-milliyetcilik-ve-milli-kimlik-turkculugun-kesfi-ve-ulus-devletlesme-surecinde-turk-milli-kimligi.html#_ednref3" name="_edn3"><sup>[3]</sup></a>  Türkçülüğün görece geç kalmış ‘‘tarihselliği” ve bu açığı kapatmak adına Osmanlı son dönem yaşananların detaylı bir incelemesi için bkz. (Ülker 2005).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turkiyede-milliyetcilik-ve-milli-kimlik-turkculugun-kesfi-ve-ulus-devletlesme-surecinde-turk-milli-kimligi.html#_ednref4" name="_edn4"><sup>[4]</sup></a> Türk milliyetçiliği üzerine genel olarak çalışmaların tamamına hakim bu bakış açısı için özellikle bkz. (Georgeon 1999; Georgeon 2002, 505-514; Soysal 2000, 483-504).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turkiyede-milliyetcilik-ve-milli-kimlik-turkculugun-kesfi-ve-ulus-devletlesme-surecinde-turk-milli-kimligi.html#_ednref5" name="_edn5"><sup>[5]</sup></a> Ahmet Ağaoğlu’nun millet, milli kimlik ve milliyetçilik üzerine düşünceleri için bkz. (Shissler 2005).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turkiyede-milliyetcilik-ve-milli-kimlik-turkculugun-kesfi-ve-ulus-devletlesme-surecinde-turk-milli-kimligi.html#_ednref6" name="_edn6"><sup>[6]</sup></a> Ziya Gökalp’in bu konudaki düşüncelerinin daha geniş ele alındığı metinler için bkz. (Heyd 1950; Parla 1993).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turkiyede-milliyetcilik-ve-milli-kimlik-turkculugun-kesfi-ve-ulus-devletlesme-surecinde-turk-milli-kimligi.html#_ednref7" name="_edn7"><sup>[7]</sup></a>  Avrupa uygarlığına tam olarak dâhil olmaktan söz eden Gökalp, Tanzimat’ı bu noktada eleştirir: ‘‘Avrupa uygarlığını almaya girişmişlerdi. Fakat onlar aldıkları şeyleri yarım alıyorlar, tüm almıyorlardı. Bundan dolayıdır ki ne bir gerçek üniversite yapabildiler, ne uyumlu bir yargı örgütü kurabildiler… Bunun nedeni, yeterince bilimsel inceleme yapmadan, etkin bir ülkü ve kesin bir program ortaya koymadan işe başlamak ve her işte yarım önlemli olmaktı” (Gökalp 2010, 57).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turkiyede-milliyetcilik-ve-milli-kimlik-turkculugun-kesfi-ve-ulus-devletlesme-surecinde-turk-milli-kimligi.html#_ednref8" name="_edn8"><sup>[8]</sup></a>  Gökalp’e göre, Osmanlı yöneticileri, köylüleri ‘‘aptal Türk” olarak aşağılamış, Anadolu insanını ‘‘dışarlıklı” saymış, halkı ‘‘kaba” bulmuştur (aktaran Ahıska 2005, 90).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turkiyede-milliyetcilik-ve-milli-kimlik-turkculugun-kesfi-ve-ulus-devletlesme-surecinde-turk-milli-kimligi.html#_ednref9" name="_edn9"><sup>[9]</sup></a> Gökalp’in İslam ve sekülerleşme üzerine düşünceleri için bkz. (Davison 1995, 189-224).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turkiyede-milliyetcilik-ve-milli-kimlik-turkculugun-kesfi-ve-ulus-devletlesme-surecinde-turk-milli-kimligi.html#_ednref10" name="_edn10"><sup>[10]</sup></a> İttihat Terakki’nin geçirdiği değişim için bkz. (Aydın 2009, 118 vd.).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turkiyede-milliyetcilik-ve-milli-kimlik-turkculugun-kesfi-ve-ulus-devletlesme-surecinde-turk-milli-kimligi.html#_ednref11" name="_edn11"><sup>[11]</sup></a> Türk çocuğuna ‘‘toplumun geleceği” açısından yüklenen anlam bağlamında bkz. (Okay 2000).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turkiyede-milliyetcilik-ve-milli-kimlik-turkculugun-kesfi-ve-ulus-devletlesme-surecinde-turk-milli-kimligi.html#_ednref12" name="_edn12"><sup>[12]</sup></a> Öztan, Bell’in de işaret ettiği gibi, özellikle Doğu Avrupa’daki köycü halkçılığın, Türkiye’deki aydınların düşünsel gelişiminde doğrudan etkili olduğunu söyler (2006, 80).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turkiyede-milliyetcilik-ve-milli-kimlik-turkculugun-kesfi-ve-ulus-devletlesme-surecinde-turk-milli-kimligi.html#_ednref13" name="_edn13"><sup>[13]</sup></a> Genç Kalemler dergisinin milli kimliğin gelişimi ve milliyetçi düşünce açısından önemi üzerine bkz. (Özyurt 2005, 53-77).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turkiyede-milliyetcilik-ve-milli-kimlik-turkculugun-kesfi-ve-ulus-devletlesme-surecinde-turk-milli-kimligi.html#_ednref14" name="_edn14"><sup>[14]</sup></a>  Bu dönemi (1918-1923) ikiye ayırarak incelemek gerektiğini söyleyen; bu ikili ayrımın da 1918-1921 arasında din üzerine vurgu yapılan ve 1921-1923 arasında ‘‘devrimci milliyetçi ideolojiyi destekleyenlerin artan gücü” şeklinde yapan Tarık Zafer Tunaya da aynı görüşü paylaşır (2010).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turkiyede-milliyetcilik-ve-milli-kimlik-turkculugun-kesfi-ve-ulus-devletlesme-surecinde-turk-milli-kimligi.html#_ednref15" name="_edn15"><sup>[15]</sup></a>  Sivas Kongresi programına göre. Ayrıca Ocak 1920’de kabul edilen Misak-ı Milli de, Osmanlı Devleti’nde Arap olmayan Müslüman çoğunlukların bulunduğu bölgeler için bağımsızlık talep eder. Bu ifade Zürcher’e göre kuşkusuz Kürtleri’de içine almaktadır (2003).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turkiyede-milliyetcilik-ve-milli-kimlik-turkculugun-kesfi-ve-ulus-devletlesme-surecinde-turk-milli-kimligi.html#_ednref16" name="_edn16"><sup>[16]</sup></a> Dönemin kimlik tartışmaları açısından genel bir okuması için bkz. (Bora 1997); Dönemin ‘‘bunalım” kavramı özelinde kimlik meselesi üzerinden detaylı bir incelemesi için bkz. (Akçam 1993); Milli kimliğin içeriğine dair tartışmaların seyri ve bu süreçte yaşanan temel çelişkiler açısından bkz. (Kadıoğlu 1996).</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Antik Türk Tarihi ve Ünlü Tanrıça Turan</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan</guid>
<description><![CDATA[ Antik Türk Tarihi ve Ünlü Tanrıça Turan
İngilizce kaynaklardan “antik tarih” ile ilgili olarak yapmış olduğumuz kapsamlı araştırmalarımız bizi, Türkleri yakından ilgilendiren son derece önemli bilgi ve bulgulara götürmüştür. Söz konusu araştırma ve bulgulardan elde etmiş olduğumuz sonuçlar, Türkiye’de 1938’den günümüze kadar gelen süreçte, akademik çevrelerin “Antik Türk Tarihine”, gereken önemi vermediklerini ortaya çıkarmıştır. Objektif antik tarih uzmanlarınca[1], varlıkları ve medeniyetleri tarihin […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c47f3a2ed9.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:46 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Antik, Türk, Tarihi, Ünlü, Tanrıça, Turan</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/05/Guzide-Filiz-Tuzcu.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html">Antik Türk Tarihi ve Ünlü Tanrıça Turan</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Güzide Filiz TUZCU</strong></span></a>
</p><p>İngilizce kaynaklardan “<em>antik tarih</em>” ile ilgili olarak yapmış olduğumuz kapsamlı araştırmalarımız bizi, Türkleri yakından ilgilendiren son derece önemli bilgi ve bulgulara götürmüştür. Söz konusu araştırma ve bulgulardan elde etmiş olduğumuz sonuçlar, Türkiye’de 1938’den günümüze kadar gelen süreçte, akademik çevrelerin <em>“Antik Türk Tarihine</em>”, gereken önemi vermediklerini ortaya çıkarmıştır. Objektif antik tarih uzmanlarınca<a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_edn1" name="_ednref1"><sup>[1]</sup></a>, varlıkları ve medeniyetleri tarihin derinliğinde binlerce yıl öncesine kadar geriye gittiği belirlenen Türkler on bin yılın üstünde devasa bir zamandan söz edilmektedir. Bu özellikleriyle, dünyada bilinen en eski milletlerin başında gelmektedirler. Türklerin hayranlık uyandıran muazzam görkemli antik tarihlerinin araştırılmayıp, yüzlerce yıl karanlıkta bırakılması ve daha da vahim olanı, bu değerli antik mirasın araştırılmadan, sorgulanmadan, pek çok Türk bilim insanı tarafından ısrarla reddedilmesi, son derece kıymetli olan “<em>antik tarih mirasının</em>” başka milletler tarafından kolayca sahiplenilmesini sağladığı belirlenmiştir. Bilimsel kanıtlar göstermiştir ki, Türkler tarafından sahip çıkılmayan söz konusu bu değerli tarih mirası, “<em>antik kavimlerle akrabalık ilişkileri ve kültürel bağları bulunmayan”</em> ancak güçlü Batılı devletlerce desteklenen Grek ve İtalyanlarca sahiplenilmiştir.</p>
<p>Dünya akademik çevrelerinde büyük dâhilerden biri olduğu kabul edilen, ünlü bilim adamı İsak Nüvtın (İsaac Newton) da, antik tarihe ilgi duyan bilim adamlarından biri olarak, Batı menşeli antik tarihi araştırmış, söz konusu bu tarihte sapma ve çelişkiler tespit ederek, 18. yüzyılda bu konuya dikkat çeken bir kitap yazmıştır.<a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_edn2" name="_ednref2"><sup>[2]</sup></a> Ancak “<em>Batı menşeli</em>” mevcut antik tarihin, Türkiye’deki bilim çevrelerince 21. yüzyılda dahi sorgulanmaması ve söz konusu bu antik tarihte yer alan <em>“sapma ve hataların, orijini değiştirilmiş antik ad ve yazıların ve de kronolojik hataların”,</em> dünya kamuoyu gündemine getirilmemesi oldukça düşündürücü bulunmuştur. Ayrıca Türkiye müzelerinde sergilenen, “<em>Türk Menşeli</em>” olan antik eserlerin pek çoğunun “<em>tanıtım etiketlerine</em>” “<em>Grek</em>” ya da <em>“İtalyanlarca”</em> değiştirilmiş adların yazılması ve bu eserlerin, söz konusu milletlere mâl edilmesi, tarih ilmi adına kabul edilebilir bir uygulama değildir. Bunların başında da ünlü Etrüsk – Gök – Türk Tanrıçası “<em>Turan</em>” gelmektedir. Muhteşem “<em>Tanrıça Turan Heykellerinin”</em> altına Grekçe “<em>Afrodit”</em> adının, ya da İtalyan yorumuna göre “<em>Venüs</em>” adının yazılmış olması, Türk Milleti adına büyük bir talihsizliktir.</p>
<p>Bu bağlamda makalemizin amacı, bilim çevrelerince “<em>Antik Türk Tarihi</em>” ile ilgili göz ardı edilen, hatta kasıtlı olarak karanlığa terk edilen, son derece önemli bazı kanıtlara ışık tutmak olacaktır. Bilindiği üzere Batılı devletler, 16. yüzyıldan itibaren kurmuş oldukları “<em>sömürge imparatorluklarından”</em> elde ettikleri değerli madenler (özellikle altın ve gümüş), yer altı ve yer üstü kaynakları, sermaye birikimleri ve merkantalist iktisadi devlet politikalarıyla muazzam zenginliklere ulaşmışlardır. Söz konusu bu zenginlikleri sayesinde Batılılar, hayatın en önemli alanlarından biri olan bilime büyük yatırımlar yapmış, bilim insanlarını ve bilimsel çalışmaları azami ölçüde teşvik etmiş ve böylece coğrafi keşiflerde, ilmi ve teknolojik buluşlarda büyük ilerlemeler kaydetmişlerdir. Hıristiyan Batılıların, söz konusu bu gelişmişlik düzeylerine paralel olarak onlarda, yaşadıkları dünyanın geçmişini – antik şehirleri – medeniyetleri – kendi cedlerini merak etme düşünceleri uyanmış ve bu doğrultuda “<em>kendi soylarını ilişkilendirebilecekleri antik atalar arama ihtiyacı</em>” hâsıl olmuştur. Böylece Batılılar, antik şehirleri, tarihi sanat eserlerini, mimari yapıları, kaya ve tablet yazılarını, devasa sarayları, tapınakları, tiyatroları vs… kısacası muhteşem medeniyetleri araştırma ve gün ışığına çıkarma çalışmaları başlatmışlardır. Bu bağlamda 17. yüzyıl sonları ve bilhassa 18. ve 19. yüzyıllar boyunca antik tarih çalışmaları ivme kazanmış, antik şehirlerde keşfedilen tarihi bulgular inceleme altına alınmış, arkeolojik kazı ve keşiflerde önemli gelişmeler kaydedilmiştir.</p>
<p>Ancak antik tarih sahasında tüm bu önemli ve heyecan verici gelişmeler meydana gelirken, söz konusu zaman zarfında Türklerin konu ile ilgili tavırlarına bakıldığında hayretle görülmüştür ki, Türkler, böylesine önemli bir konuya ilgi duymamış, hiçbir şekilde konuya taraf olmamış ve antik tarih sahasında gerçekleşen önemli çalışma ve tartışmaların tamamen dışında kalmışlardır.</p>
<p>Bu bağlamda bu sahadaki önemli çalışma ve gelişmelerin, Türklerin dışında ve doğal olarak Türklerin aleyhine gerçekleşmiş olduğunu müşahede etmiş bulunuyoruz. Türkleri hayati derecede ilgilendiren “<em>antik tarih yazılımı</em>”, Türklere karşı önyargılı oldukları bilinen Batılı devlet ve bilim adamlarının tekelinde kalarak, kaleme alınmış olduğu tespit edilmiştir. Bu bağlamda Türklerin tarihi, Batılılarca tamamen göz ardı edilmiş ve antik tarih, “<em>Avrupa medeniyetini kuranantik kavimlerin torunları olarak görülmek ve gösterilmek istenilen Grek ve İtalyanların</em>” lehine, Türklerin ise aleyhine şekillendirilmiştir. Kanaatimize göre söz konusu bu tespiti yapmak, “<em>Antik Türk Tarihini</em>” gün ışığına çıkarıp, dünya kamuoyunun dikkatine sunabilmenin ilk ve temel adımıdır. Günümüze kadar gelen süreçte dünyaya ezberletilen “<em>Batı Menşeli Mevcut Antik Tarihin</em>” saptırıldığı, bu tarihin taraflı olduğu, kronolojik hatalar ihtiva ettiği ve antik adlandırmaların orijinlerine uygun olmadıkları saptanmıştır. Böylece, ortaya çıkarılan “<em>bilimsel bulgu ve kanıtlara dayanarak</em>”, Batı menşeli antik tarihin “<em>tarihi gerçekleri yansıtmadığını</em>” rahatlıkla ifade edebiliriz.</p>
<p>Araştırmalarımız bize göstermiştir ki, “<em>antik tarih ile ilgili ilmi gerçeklerin</em>” kabul edilip, edilmemesi, sadece “<em>siyasi bir karar</em>” olmaktan öteye hiçbir anlam taşımamaktadır. Türkiye’de pek çok bilim insanı, önyargılı Batılı bilim insanlarıyla söz birliği etmişçesine “<em>Türklerin antik kavimlerle akrabalık bağları henüz ispat edilemedi</em>” cümlesini sürekli tekrar edip durmaktadırlar! Söz konusu bu kişiler, yüzyıllardır süregelen kapsamlı antik tarih çalışmaların ortaya çıkarmış olduğu ilmi bilgi, bulgu ve kanıtlardan haberdar değil midirler? Şayet bu bilgi ve bulgulardan haberdar isiler ve halâ “<em>Antik Türk Tarihini</em>” kabul etmek istemiyorlarsa, o zaman bu kişiler, söz konusu bu tarihi bilgi ve bulgular <em>“Türklerin lehine oldukları”</em> için kabul etmek istemiyorlar demektir ki, bu da oldukça vahim bir durumdur. Dünya kamuoyuna hatırlatmak isteriz ki, aslında bilim “<em>mutlak gerçekleri</em>” özgürce ve cesaretle gün ışığına çıkarmaktır. Bu bağlamda bir konuyu sorgulamadan, çeşitli kaynaklardan araştırarak, kıyaslama ve analizler yapmadan, baştan reddetmek, “<em>bilim</em>” olarak nitelendirilemez.</p>
<p>Araştırmalarımız bize göstermiştir ki, Batılılar “<em>biz ne söylersek, neyi iddia edersek ve bilim diye neyi ortaya koyarsak, ancak onlar doğrudur ve bilimseldir. Bizim iddialarımız kesinlikle sorgulanamaz”</em> düşüncesini “<em>gelişmemiş ülke aydınlarına</em>”, yüzyıllardır öylesine telkin etmişlerdir ki, Türkiye’deki bilim insanlarının pek çoğu, kendi vatanlarının tarihi ile ilgili bilimsel gerçekleri dahi, <em>“Batı onaylamıyor – kabul etmiyor, hatta Batılılar bize gülerler…</em> ” diyerek, ya görmemezlikten gelmektedir. Diğer bir ifadeyle gerçekleri ortaya koymaya çekinmekte ya da en kolay yolu tercih ederek, hatta “<em>Antik Türk Tarihini</em>” toptan reddetmektedirler. Bir başka ifadeyle “<em>Batı, kendi iddia ve çıkarlarının aleyhine olan tarihi gerçekleri neden onaylasın?”</em> diyerek sorgulama gereği bile duymamaktadırlar.</p>
<p>Oysa tüm bilim dallarında olduğu gibi, antik tarih kaynaklarını da tarafsız ve önyargısız olarak araştırıp, incelenmesi gerekmektedir. Çünkü “<em>gün ışığına çıkarılan bilimsel bilgi ve bulgular”</em> mevcut antik tarihin Türkler aleyhine saptırıldığını ortaya koymaktadır. Batılıların, yüzyıllardır Türkler aleyhine geliştirmiş oldukları düşünce ve tutumları, onların antik tarih yazılımına da fazlasıyla yansımıştır. Şöyle ki, “<em>Türk adının, ya da Türklerle ilişkilendirebilecek adların kullanılmamasına ve bazı durumlarda da bu adların ustaca gizlenmesine</em>” özellikle dikkat edilmiştir. Aslında bu yanlı çalışmaları yapanlar açısından bakıldığında, bu davranışları gayet doğaldır, çünkü Türklerin antik tarihini ortaya koymak ve miras haklarını Türklere teslim etmek, Batılıların çıkarlarına ters düşmektedir. Diğer yandan Türkleri ilgilendiren tarihi gerçekleri ortaya çıkarmak onların görevi de değildir.</p>
<p>Batılıların yüzyıllarca korktukları, çekindikleri ve Hıristiyanlığın en güçlü düşmanı olarak nitelendirdikleri, hatta son yüz yıllarda “<em>işgalci, barbar ve kâfir</em>” diyerek aşağıladıkları Türklere<a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_edn3" name="_ednref3"><sup>[3]</sup></a>, kendi bakış açıları ve kendi çıkarları doğrultusunda yazdıkları antik tarihte yer vermeyecekleri açıktır. Bu bağlamda antik tarihte <em>“Türklerle ilişkilendirile bilinen pek çok antik bölge – şehir – kavim – krallık – alfabe – mitoloji – tanrı ve tanrıça”</em> orijinal adlarının, Greklerce sonradan değiştirilerek, gerekli altyapının hazırlandığı tespit edilmiştir. Objektif antik tarih uzmanları, “<em>antik adların, alfabe ve yazıların, farklı milletlerin dillerine karşı nedensiz bir düşmanlık besleyen Greklerce değiştirildiği hususuna</em>” bizzat dikkat çekmişlerdir.<a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_edn4" name="_ednref4"><sup>[4]</sup></a> Hatta Etrüskler konusunda uzman olan bir antik tarihçi, “<em>Etrüsk Mitolojisi çalışmalarının önündeki en büyük engelin Grekler olduğunu</em>”<a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_edn5" name="_ednref5"><sup>[5]</sup></a> dile getirmesi dikkat çekicidir. Benzer şekilde, ünlü bir İngiliz gazetesinde “<em>Grek papazların telkinleriyle, kendi dinlerinin (Hıristiyanlığın ) mensubu, dindaşları olan diğer milletlere dahi, Greklerin tahammül göstermeyerek, onlara karşı düşmanca tavır takındıklarının</em>”<a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_edn6" name="_ednref6"><sup>[6]</sup></a> ifade edilmiş olması ilginçtir.</p>
<p>Greklerce değiştirilmiş olan orijinal Tanrıça adlarının başında “<em>Etrüsklerin Ünlü Aşk Ve Güzellik Tanrıçası Turan</em>” (Grekçe Afrodit) gelmektedir. Batılılarla ilgili olarak edinmiş olduğumuz şahsi tecrübelerimiz, ön bilgi ve araştırmalarımız bize göstermiştir ki, Batılılar “<em>kimliklerinin deşifre edilmesini istemedikleri, bunu kendi çıkarları için tehlikeli ve sakıncalı buldukları antik kavimler</em>” için sürekli olarak “<em>bunlar gizemli kavimlerdir – orijinleri, kimlikleri bilinemiyor, dilleri çözülemiyor vb…”</em> gibi sözler kullanmışlardır. Oysa böyle bir durum söz konusu değildir. Bu söylemler, “<em>Etrüsklerin, Türk orijinini gizlemek”</em> üzere söylenmektedir. Bir antik dil uzmanı bu hususa şöyle bir açıklama getirmiştir; “<em>Grekler, farklı dillere karşı anlaşılmaz bir düşmanlık geliştirmişlerdir. Onlar, Grekçe olmayan – farklı orijini olan kelime ve adları, kendi dil yapılarına göre, başlarına ve sonlarına eklemeler yaparak, değiştirmişlerdir. Grekler, herhangi bir adı ya da kelimeyi, öylesine değiştirmişlerdir ki, artık o ad veya sözcüğün orijinal halini tespit etmek oldukça zorlaşmıştır</em>.”<a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_edn7" name="_ednref7"><sup>[7]</sup></a> Bir de söz konusu bu “<em>ad değiştirme işleminin</em>” üzerinden yüzlerce yıl geçtiğini ve bu değiştirme işlemine herhangi bir itirazın da olmadığını düşünürsek, durumun vahameti daha iyi anlaşılabilir.</p>
<p>Bu noktada kendimizden de bir örnek vermek, kanaatimize göre konumuza ışık tutacaktır. Ben yirmi küsur yıl yurt dışında, Kuzey Amerika’da yaşadım. Ortaokuldan başlayarak, üniversite yıllarımın sonuna kadar, yetkililer ve hocalarım, (gayri-resmi olarak – telkin yoluyla) benim adım olan <em>“Filiz’f” </em>değiştirmek için sürekli uğraş vermişlerdir… Bunlar, adımı <em>“Philis ya da Liz” </em>gibi adlarla değiştirmek, bu şekilde yazmak ve telaffuz etmek istemişlerdir. Ailem tarafından sağlam bir milli kültürle yetiştirilmiş olduğumdan, ben kesinlikle böyle bir şey yapmalarına müsaade etmedim. Her yerde ve her zaman adımın “<em>Türkçe</em>” şekliyle yazılmasında ve telaffuz edilmesinde ısrarcı oldum. Adımı değiştiremeyince, bu defa dinimi değiştirmeye çalıştılar; “<em>Sen hâlâ Müslüman mısın? Sen bizim aramızda yetiştin, okumuş ve medeni bir insansın, Muhammed’in uydurduğu, o sahte dine inanmaya neden devam ediyorsun, halâ doğru yolu bulamadın mı</em>” diye pek çok kez bana sorulmuştur. Hatta bir keresinde üniversitede ki bir profesör hocam dahi bana bu soruyu sormuştur. Şayet ben Türkçe adımı ve İslam dinimi değiştirmiş olsaydım, zamanla Türk kültürümü ve orijinal kimliğimi de tamamen kaybetmiş olacaktım ki, tarihi süreç incelendiğinde, sağlam bir milli eğitim ve öğretim alamadıklarından dolayı, dünyada “<em>kimlik ve kültür soykırımı akıbetine uğramış</em>” milyonlarca Türk olduğu bilinmektedir. Ne yazık ki bu süreçlerde Grekleşen, Bulgarlaşan, Sırplaşan, Araplaşan, Ruslaşan, Amerikanlaşan Türklerin de olduğu bilinmektedir.</p>
<p>Yukarıda bahsetmiş olduğumuz özet bilgiler ışığında biz, “<em>Afrodit’in Kimliğini</em>” ele alarak, karanlıkta bırakılan “<em>Antik Türk Tarih Sahasını</em>” ışıklandırmak istiyoruz. Greklerin adlandırmasıyla “<em>Afrodit</em>” ve İtalyanların adlandırmasıyla “<em>Venüs</em>” olarak tanıtılan ve söz konusu bu “<em>değiştirilmiş</em> – <em>takma adlarla</em>” zihinlerde pekiştirilen ve binlerce yıldır, her çağda ve bölgede beğeni ve hayranlık uyandırarak, büyük bir üne kavuşan, “<em>Canlılık, Aşk ve Güzellik Tanrıçası</em>” olarak tanımlanan bu tanrıça kimdir ve gerçek adı nedir? Sorusuna verilecek olan cevap, kanaatimize göre aynı zamanda “<em>Antik Türk Tarihi</em>” ile ilgili pek çok konuyu da aydınlığa kavuşturacaktır. Etkin metotlarla, sürekli olarak “<em>Afrodit <a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_edn8" name="_ednref8"><sup>[8]</sup></a>, ya da Venüs</em>” adıyla dünyaya tanıtılan ve ezberletilen söz konusu “<em>Tanrıçanın</em>” gerçek adının “<em>Turan</em>‘ olduğu ve Tanrıça Turan’ın <em>“Çok Tanrılı Etrüsk Din Panteonunda”</em> oldukça önemli bir yere sahip olan bir tanrıça olduğu belirlenmiştir. Hatta antik tarihçiler, Tanrıça Turan’ın, Orta Doğu, Anadolu, Ege Adaları, Balkanlara kadar, yani Doğu’dan Batı’ya geniş bir bölgede, en üst seviyede saygı duyularak, tapılan, fevkalâde önemli bir tanrıça olduğunu ortaya koymuşlardır.<a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_edn9" name="_ednref9"><sup>[9]</sup></a> Hatta günümüz Grek topraklarının antik çağlarında dahi, Tanrıça Turan’ın merkezi bir ilâh olarak önemli bir tanrıça olmasına ve yaygın bir şekilde tapılmasına rağmen, Greklerce “<em>Afrodit”</em> olarak adlandırılan Tanrıça Turan’ın Grek kökenli olmadığı<em>, “Turan’ın Yakın Doğu Kökenli Bir Tanrıça</em>” olduğu, akademisyen ve yazarların ekseriyeti tarafından kabul edildiği dile getirilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_edn10" name="_ednref10"><sup>[10]</sup></a></p>
<p>Hatta Greklerin “<em>Tanrıça Turan’ı</em>” sahiplenmelerindeki çelişkiye dikkat çekilerek, antik çağlarda Roma ve Grek toplumlarında <em>“kadın statüsünün oldukça aşağı düzeyde olduğu, kadınlara değer verilmediği, onlara isim ve söz hakkı dahi tanınmadığı ve kadınların erkeklerden aşağı görüldükleri</em>” halde Greklerin, “<em>bir kadını tanrıça olarak kabul etmeleri, ona saygı ve sevgi göstermeleri, onu yüceltip, ona tapınmalarının</em>” şüphe uyandırdığı, akıllarda soru işaretleri bıraktığı dile getirilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_edn11" name="_ednref11"><sup>[11]</sup></a></p>
<p>Söz konusu bu husus, antik Grek tarihinin 19. yüzyılda kurgulanarak yazıldığına, Tanrıça Turan’ın aslında Grek kökenli bir tanrıça olmayıp, Turan adının “<em>Afrodit</em>” olarak Greklerce değiştirildiğine işaret eden, önemli ipuçlarından sadece birisidir. Grekçe adlandırma ile Afrodit, gerçek adıyla Tanrıça Turan’ın aslında “<em>Etrüsk Menşeli</em>” bir tanrıça olduğu hususu, pek çok antik tarih kaynağında ifade edilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_edn12" name="_ednref12"><sup>[12]</sup></a> Madem Tanrıça Turan Etrüsklü bir tanrıçadır, o halde Batılılarca kasıtlı olarak karanlıkta bırakılmak istenilen “<em>Etrüsk Kimliği”</em> mutlaka gün ışığına çıkartılmalıdır.</p>
<p>Her şeyden önce şunu belirtmek isteriz ki, Batılıların, Etrüsk kimliğini gizlemek amacıyla ileri sürdükleri ve sürekli tekrar ettikleri “<em>Etrüskler</em>, <em>henüz kimlikleri belirlenememiş, yazıları deşifre edilememiş, esrarengiz ve gizemli antik insanlardır</em>” iddialarının doğru olmadığı tespit edilmiştir. Konunun objektif uzmanları, “<em>Etrüsklerin kimliklerini, kendilerini nasıl adlandırdıklarını, Türklerle akrabalık bağlarını, Türklerle müşterek olan alfabe ve kültürlerini, bilhassa antik çağlarda olağanüstü bir uygulama olarak ön plana çıkan, toplumlarında kadınlara karşı sergiledikleri saygın bakış açısını ve Avrupa’ya ilk kez medeniyet götüren insanların Etrüskler olduklarını</em>”, belirlemiş ve ortaya koymuşlardır.<a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_edn13" name="_ednref13"><sup>[13]</sup></a> Başta “<em>alfabe ve yazı</em>” olmak üzere, Avrupa topraklarına ilk medeniyeti getiren Etrüsklerin, diğer tüm yerli Avrupa kavimlerinden, her açıdan üstün oldukları, yine pek çok tarihi kaynakta dile getirilmiştir. Hatta 2007 yılında Etrüsklerin, “<em>Türklerle müşterek olan genetik akrabalık bağlarının dahi kanıtlandığı</em>”<a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_edn14" name="_ednref14"><sup>[14]</sup></a> ifade edilmiştir. Ayrıca <em>“Etrüsklerin, kendilerine verdikleri “Asenna” adı, kullandıkları Gök -Türk Alfabesi ve Türklere has kültürel özelliklere sahip olmaları</em>” da, onların Türklerle akrabalık bağlarını gözler önüne seren diğer bilimsel kanıtları oluşturmaktadır.</p>
<p>Her hususta “<em>planlı, programlı, ileriye dönük – uzun vadeli devlet politikaları üreten ve bu politikalara bağlı kalarak, kararlılıkla hedeflerine doğru adım adım ilerleyen Hıristiyan Batılı yönetimlerin</em>”, antik tarihi de, kendi çıkar politikaları doğrultusunda kurguladıkları, kaleme aldıkları ve dünyaya ezberlettikleri belirlenmiştir. Türklerin ise, bu duruma yüzyıllarca hiçbir itirazları olmadığından, söz konusu bu taraflı antik tarih, zihinlerde öylesine kök salma imkânına kavuşmuştur ki, artık tarihi gerçeklere şüpheyle bakılmaya başlanmıştır. Bu bağlamda Batılılar, Türklerle akrabalık bağları olduğunu tespit ettikleri <em>“Antik Etrüsk – Lidya – İyonya – Sümer – Hitit Kavimlerine”</em> ait alfabeleri, tabletleri, kişileri, kralları, tanrı ve tanrıça adlarını <em>“gizlemekte”</em> hiç zorlanmamışlardır. Ancak tarihi araştırmalar derinleştirildiğinde ve antik adlandırın “<em>etimolojik köklerine inildiğinde</em>”, orijinal antik adların ve dolayısıyla tarihi gerçeklerin ortaya çıkarılması mümkün olmuştur. Örneğin “<em>Etrüsk”</em> adı, söz konusu bu antik kavmin kendine vermiş olduğu bir adlandırma olmadığından söz etmiştik. Ayrıca bu kelimenin de “Tur-k” sözcüğünden türetilmiş bir kelime olduğu tespit edilmiştir. Araştırmalarımız neticesinde, Etrüsk adıyla dünyaya tanıtılan antik insanların, “<em>Gök – Türk Soyundan Gelen Asena Kolu</em>” olduklarını ve bu insanların da zaten kendilerini “<em>Asena”</em> adıyla tanımlamış oldukları belirlenmiştir.<a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_edn15" name="_ednref15"><sup>[15]</sup></a></p>
<p>Diğer yandan Etrüsklerle aynı bölgede yaşayan “<em>İyonyalılar</em>” araştırıldığında, onların da Türklerle akrabalık ilişkilerini gösteren ipuçları ortaya çıkmaya başlamıştır. Greklerin, İyonyalılara ecdat olarak sahip çıkabilmeleri de, yine Türklerin yapmış oldukları tarihi bir hatadan kaynaklandığı görülmüştür. Şöyle ki, Türkler, “<em>Yunan</em>” kelimesinin etimolojik olarak ne anlama geldiğini araştırmadan, Greklere “<em>Yunanlı</em>” demişlerdir.</p>
<p>Oysaki bu kelimenin Grekleri tanımlamak için doğru bir kelime olmadığı, Yunan kelimesinin sadece Türkler tarafından, “<em>Grekleri</em>” tanımlamak için kullanılan bir kelime olduğu ve bunun da “<em>Grek emperyalist yayılmacı politikalarına</em>” hizmet ettiği tespit edilmiştir. Yunan kelimesinin “<em>etimolojik kökeni</em>” son derece önemlidir; Yunan kelimesi, “<em>İyonya”</em> kelimesinin Farsçadan türetilerek, Türkçeye “<em>Yunan</em>” olarak girdiği, dil uzmanlarınca ifade edilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_edn16" name="_ednref16"><sup>[16]</sup></a> Batı Anadolu’da, günümüz İzmir, Aydın, Manisa, Muğla ve bu illere bağlı Ege sahil şeridinde bulunan yerleşim birimleriyle, bu bölgelerin kıyılarına yakın komşu adaları kapsayan geniş coğrafi bölgeye antik Batı tarihinde “<em>İyonya</em>” denilmiş ve bu bölgede yaşayan kavimlere de “<em>İyonyalılar</em>” adı verilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_edn17" name="_ednref17"><sup>[17]</sup></a></p>
<p>Ancak söz konusu bu bölgede, aynı anda, ya da müteakip zamanlarda “<em>Lidya Krallığının ve Lidyalıların</em>”<a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_edn18" name="_ednref18"><sup>[18]</sup></a> da hüküm sürdükleri bilinmektedir. Diğer yandan, İtalya’ya göç eden Lidyalılara “<em>Etrüskler”</em> adı verildiği ifade edilmiştir. Batı merkezli antik tarihte, çoğu zaman “<em>aynı kökten gelen akraba kavimlere</em>”, kasıtlı olarak farklı adlar verildiği, böylece bir ad karmaşası ve kaos yaratıldığı ve bunun da “<em>kavimlerin gerçek kimliklerinin teşhis edilmesini zorlaştırdığı</em>”<a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_edn19" name="_ednref19"><sup>[19]</sup></a> dikkatimizi çekmiştir. Lidya Krallığı araştırıldığında, Etrüsklerin, Lidya Krallığına mensup insanlar oldukları, Anadolu’da yaşarken, oldukça ağır bir kuraklık nedeniyle Batı istikametine doğru göç ettikleri, Lidya Kralı’nın oğlunun liderlik yaptığı kafilenin günümüz İtalya topraklarına gidip, yerleştikleri ve “<em>Etrüskler</em>” olarak adlandırıldıkları ortaya çıkmıştır. Ünlü antik tarihçi Herodot da bu görüşte olanlardandır.<a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_edn20" name="_ednref20"><sup>[20]</sup></a> Tarihi bulgular <em>“Lidyalıların – Etrüsklerin – İyonyalıların – Fenikelilerin – Frigyalıların vs</em>…” birbirleriyle “<em>akraba kavimler</em>” olduklarını ortaya koymuştur.</p>
<p>Hatta “<em>Tanrıça Turan’ın</em>, <em>söz konusu bu kavimlerin yaşadıkları bölgelerde en üst düzeyde değer gören ve adına görkemli tapınaklar yapılan ünlü ve güçlü bir tanrıça olduğu</em>” ifade edilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_edn21" name="_ednref21"><sup>[21]</sup></a> Lidyalıların, Etrüsklerin ve İyonyalıların ki bunlar aynı coğrafi bölgelerde yaşamış akraba kavimler olduklarının bir kez daha altını çiziyoruz, kimliklerinin ortaya çıkarılması, Türkler açısından büyük bir önem arz etmektedir. Hemen belirtmek isteriz ki, gerek <em>“İyonyalıların”,</em> gerek “<em>Lidyalıların”</em> ve gerekse <em>“Etrüsklerin</em>” Greklerle akrabalık bağlarının olmadığı hususu, objektif antik tarihçiler tarafından, arkeolojik bilgi, bulgu ve kanıtlara dayanılarak ortaya çıkarılmıştır. Makalemiz izin verdiği çerçevede, bazı kanıtlara değinilmeye çalışılmıştır.</p>
<p>Anadolu’da yaşadıkları bilinen ve Greklerin ısrarla kendilerini ecdat olarak ilişkilendirmek istedikleri “<em>Antik Çağ İyonyalıların”</em> kimliklerine ışık tutmak istiyoruz. Sözünü edeceğimiz diğer kanıtların yanı sıra, ünlü İngiliz arkeolog, tarihçi, İncil uzmanı ve Türk topraklarında uzun yıllar arkeolojik araştırmalar yapmış olan William Mitchell Ramsay’in, Greklerle ilgili olarak 1919 yılında ortaya koymuş olduğu bilgiler, antik bir Anadolu kavmi olarak bilinen İyonyalıların, Grek oldukları tezini çürüten önemli kanıtlardan sadece bir tanesidir; “<em>Anadolu’da yaşamış antik milletlerden İyonyalıların Greklerle bağlantıları yoktur ve tarih boyunca olmamıştır.</em></p>
<p><em>Bir başka deyişle İyonyalılar Grek olarak nitelendirilemezler. İyonyalılar, Anadolu’nun Batısında, Ege kıyılarında çoğalan ve gelişme kaydeden bir ırk olmuşlardır. Eski Ahitte (İncil’de), Nuh peygamberin oğlu Yafes’in (Japeth) oğulları ve torunlarının soyundan geldikleri bildirilen “İyonyalıların” kimlikleri konusuna açıklık getirilmeden, antik tarih konusunda mesafe kat edilmesine imkân yoktur. İyonyalıların daha sonraları Greklerle birleşmeleri, etnik olarak değil, “dinsel olarak” nitelendirilmelidir. Unutulmamalıdır ki o devirlerde Ortodoks Kilisesi, farklı etnik grupları birleştirici bir rol oynamıştır</em>.”<a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_edn22" name="_ednref22"><sup>[22]</sup></a> Türkiye’ye gelip, kapsamlı araştırmalarda bulunmuş, yine ünlü bir tarihçi olan Alman Jacob Fallmerayer de, W. M. Ramsay ile aynı görüşleri paylaşan, “<em>günümüz Greklerinin antik kavimlerle akrabalık bağlarının bulunmadığını</em>” iddia eden bir başka bilim adamıdır.</p>
<p>İngiliz arkeolog W. M. Ramsay’in kendinden on asır önce yaşamış olan Arap tarihçisi El-Mesudi’i ile hemen hemen aynı şeyleri söylemiş olması dikkat çekicidir. 10. yüzyılda yaşadığı ifade edilen Arap tarihçi El Mesudi, Türklerin kökenleri ile ilgili olarak “<em>Türkler, Nuh peygamberin üç oğlundan biri olan Yafes’in (Japeth) soyundan gelmişlerdir</em>” diye belirtmiştir.<a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_edn23" name="_ednref23"><sup>[23]</sup></a> Ayrıca “<em>Kaşgarlı Mahmut ve Reşideddin’in Oğuznâmelerini incelemiş ve kıyaslamalar yapmış olduğu</em>” ifade edilen V. Bartold’un da benzer görüş bildirerek “<em>Oğuz şeceresinin, Nuh ’un oğlu Yafes’e</em> (Japeth) <em>kadar gidip dayanmaktadır…</em> ”<a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_edn24" name="_ednref24"><sup>[24]</sup></a> Diye ifade etmiş olması dikkat çekicidir.</p>
<p>Yine benzer bir şekilde bilgi veren bir başka tarihçi de, ünlü Osmanlı tarihçisi Neşri’dir. Neşri’nin (Ö. 1520) Türk soyu ile ilgili olarak anlatmış oldukları da “<em>İyonyalılar”</em> tanımı ile örtüşmektedir. Neşri, tarih kitabında şu bilgilere yer vermiştir; “<em>Mevcut Türkler birçok sınıflara ayrılırlar: bazıları şehirlerde, saray ve kaleler sahibidirler, ipek elbiseler giyer, başlarına altından taçlar koyarlar, bazıları derlenen-toplanan evleriyle dağ başlarında, sahralarda otururlar. Bunlardan kimisi güneşe, kimisi puta, kimisi öküze, kimi ağaca, kimi taşa tapar, bazıları da din nedir bilmezler. Bazıları da Yahudiliği taklit ederler. Türkler hükümdarlarına “Hakan” derler. Türkler son derece yiğit olurlar, hepsinin soyu Nuh peygamberin oğlu Yafes (Japhet) oğlu Bulcas evladıdırlar. Bu soy kesintisiz olarak devam ederek Oğuz Han ve oğullarına gelmiştir vb.</em>”<a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_edn25" name="_ednref25"><sup>[25]</sup></a> diye devam etmektedir.<a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_edn26" name="_ednref26"><sup>[26]</sup></a></p>
<p>Dikkatimizi çeken diğer bir husus da, Neşri tarafından Nuh peygamberin oğlu Yafes’ten olma torunu “<em>Bulcas”</em> adıdır. Söz konusu bu ad, Türklerle akrabalık bağları olduğu tespit edilmiş olan Fenikelilerin, (ki Fenike kelimesi Grekçe olup, “<em>Phoenician</em>” dan çevrilmiştir ve aslında Hititleri ifade ettiği belirlenmiştir.) – bir başka deyişle Hititlerin ünlü efsanevi kralları “<em>Bacchus</em>” ile (bazı İngilizce kaynaklarda Bacchus “<em>Üzüm Bağları ve Şarap Tanrısı</em>” olarak ifade edilmiştir) ile büyük benzerliklere sahip<a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_edn27" name="_ednref27"><sup>[27]</sup></a> olmasıdır. Ayrıca W. M. Ramsay’ın “<em>İyonyalılarla”</em> ilgili sözleri, aynı bölgede yaşamış olan “<em>Lidyalıları”</em> da anımsatmaktadır. Lidya Kralının oğlu önderliğinde Batı’ya, günümüz İtalya topraklarına göç edip, yerleşen ve muhteşem medeniyetlerini o topraklarda tesis eden, Grekler ve Romalılar tarafından “<em>Etrüskler”</em> olarak adlandırılan ve daha sonraları, Romalılarca asimile edilen insanların da “<em>İyonyalıların”</em> yaşadıkları bölge ve zamanda yaşamış insanlar olmaları da, yine “<em>İyonyalıların</em>” kimliklerine ışık tutmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_edn28" name="_ednref28"><sup>[28]</sup></a></p>
<p>Söz konusu bu antik kavimler, Greklerce her nasıl adlandırılmış olurlarsa olsunlar, hepsinin “<em>kavim özellikleri, dilleri, alfabeleri, kültürleri, dini inançları, lüks sosyal yaşantıları, ürettikleri değerli sanat eserleri ve en önemlisi de, toplumlarında kadınlara karşı sergiledikleri saygın bakış açısıyla…”</em> birbirlerine benzedikleri ve kültürlerinin süreklilik arz ederek, çağlar boyu devam ettiği ve Oğuz Türk Boylarına kadar geldiği görülmüştür. Diğer yandan, söz konusu bu kültür özelliklerinin, antik Grek kavimlerinde mevcut olmadığı, yine uzmanlarca ortaya çıkarılmıştır. Hatta “<em>Greklerin 18. yüz yıla kadar herhangi bir antik tarih bilinç veya bilgisine dahi sahip olmadıkları, ancak müstakil bir devletleri olduktan sonra, kendileri için bir antik tarih belirleme ihtiyacının hasıl olduğuna</em>” dikkat çekilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_edn29" name="_ednref29"><sup>[29]</sup></a></p>
<p>Antik kavimlerle ilgili araştırmalar yapan ve onlarla ilgili tespitler ortaya koyan antik dil ve tarih uzmanları, antik kavimlerin kimliklerinin belirlenmesine ışık tutan en önemli faktörlerin başında, “<em>onların kendilerini hangi adla adlandırdıkları”</em> hususunun geldiğini<em>,</em> daha sonra da <em>“kullandıkları alfabe ve yazının yanı sıra, belirgin kültür özelliklerinin varlığı ve bu özelliklerin çağlar boyunca korunarak, devam ettirilmesi”</em> gerektiğini vurgulamışlardır. Bu açıdan bakıldığında pek çok kanıt, Greklerin antik kavimlerle benzerlik ve süreklilik arz eden kültür bağlarının bulunmadığını, ancak diğer yandan, Türklerin ise söz konusu bu bağlara sahip olduklarını ortaya koymaktadır…<a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_edn30" name="_ednref30"><sup>[30]</sup></a> Ancak siyasi nedenlerden dolayı söz konusu bu bilgilerin, Batılılarca kabul görmediği ve özellikle bastırılmaya çalışıldığını belirtmiştik. Böyle bakıldığında onlar açısından gayet doğal ve anlaşılır bir durumdur. Çünkü “<em>Antik Türk Tarihi</em>”, Batılıların bugüne kadar ortaya koymuş oldukları Grek yanlısı, sübjektif antik tarihi tamamen çürütmekte ve dolayısıyla onların Türklerle ilgili iddialarına, Türk topraklarıyla ilgili plan ve çıkarlarına tamamen ters düşmektedir.</p>
<p>Oysa Batılılar ve onların himayesindeki Grekler, Türk topraklarıyla ilgili olarak, her devirde ve her platformda şu iddiada bulunmuşlardır; “<em>Anadolu toprakları, binlerce yıllık antik ecdadımızdan bize miras kalmıştır. Türkler uzak Asya kökenli olup, bu topraklara sonradan gelmiş, çadır ehli, işgalci, barbar insanlardır. Türklerin dünya medeniyetine hiçbir katkıları olmamıştır vs…” Grekler, yoğun propaganda ağlarıyla, söz konusu bu iddialarını “devlet – patrikhane, kilise – dernek – cemiyet vs… ”</em> düzeyinde sürekli olarak gündemde tutmaya devam etmektedirler.</p>
<p>Hatırlanacağı üzere, altı yüz küsur yıllık Osmanlı İmparatorluğu döneminde, Türklerce sahip çıkılmayan, merak edilmeyen ve araştırılmayan tarihleri, 18. yüzyılda Çin kaynaklarını inceleyen Batılılarca fark edilmiş, ilk kez araştırılmış ve Türklerle ilgili fevkalâde önemli bilgiler ortaya çıkarılmaya başlanmıştır… Bunlardan ilki, Türklerin antik ataları olan Gök – Türklere ait olan “<em>Orhun Abideleri ve Yazıtlarının</em>” 1889 yılında bulunmuş olması ve dolayısıyla “<em>Antik Türk Runik Alfabesinin</em>” ortaya çıkarılmasıdır. Daha sonraki araştırmalar, Orhun abidelerinden Batı istikametine doğru gidildiğinde, Orhun Yazıtlarından çok daha eski oldukları ifade edilen, benzer anıt ve yazıtların, Yenisey ve Talas bölgelerinde bulundukları ortaya koyulmuştur. Bu bağlamda Orhun Abide Yazıtlarının, ezberletilenlerin aksine, bilinen en eski Türk yazıtları olmayıp, Türklerin son dönemlerine ait yazıtlar oldukları dile getirilmiştir. Hatta daha da ilginç olanı, benzer yazılı anıtların, Danimarka, Norveç ve İsveç gibi Avrupa ülkelerinde de bulunmuş olmasıdır.<a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_edn31" name="_ednref31"><sup>[31]</sup></a></p>
<p>Son çalışmalarla hızla gün ışığına çıkmaya başlayan “<em>Türk Tarihi</em>” dünyada öylesine büyük bir ilgi ve merak uyandırmıştır ki, 19. yüzyılı Avrupa ülkeleri üniversitelerinde, “<em>Türkoloji Kürsüleri”</em> kurulmuş ve buralarda yetiştirilen görevli Türkologların öncülüğünde, Türklerin tarihi, derin ve kapsamlı bir şekilde araştırılma olanağına kavuşmuştur. Ancak <em>“1923 – 1938 dönemi hariç olmak üzere”</em>, günümüzde dahi, genel olarak Türk bilim çevrelerinin “<em>Antik Türk Tarihine</em>” ilgi duymamaları oldukça düşündürücüdür. Hatta tam tersine Tuncay’ın belirttiği gibi “ülkemizde cereyan eden şiddet eylemlerine yönelik gerek etnik temelli ve gerekse aşırı muhafazakârlık bile olamayacak tarzda bir dine yönelik yönetim talebi olgusu özellikle üniversitelerimizde milli olabilme fikrinin yani ulusal çıkar ve ulusal mensubiyet bilincinin karşısında olmaları” oldukça düşündürücüdür.</p>
<p>Bu bağlamda Türkiye’de “<em>Antik Türk Tarihin</em>”, ilk kez Mustafa Kemal Atatürk’ün dikkatini çektiği ve bu konuyu bir bilim adamı hassasiyetiyle ele aldığını rahatlıkla ifade edebiliriz. Bilindiği üzere araştırmaya, okumaya, öğrenmeye ve bilhassa tarihe büyük merakı olan ve dolayısıyla yüzlerce kitap okuduğu bilinen Mustafa Kemal Atatürk’ün, doğal olarak 19. yüzyıl başlarından itibaren gün ışığına çıkmaya başlayan pek çok antik tarih eserinden de haberdar olduğu anlaşılmıştır. Mustafa Kemal Atatürk, bir bilim insanı sorumluluğuyla “<em>Antik Türk Tarihinin</em>” araştırılmasına önem veren ilk Türk devlet adamı olmuş ve bu bağlamda “<em>Türk Tarih Kurumunu, Türk Dil Kurumunu ve Dil-Tarih-Coğrafya Fakültesini”</em> kurmuş, yurt içi ve yurt dışı tarihi araştırmaları ve arkeolojik kazıları bizzat teşvik etmiştir. Mustafa Kemal Atatürk’ün “<em>antik tarihi</em>” gün ışığına çıkarma gayretleri, sadece kişisel bir merak, ya da Batılıların öne sürdükleri gibi, mevcut antik tarihe karşı bir anti­tez oluşturmak, ya da bazılarının iddia ettiği gibi “<em>bir ulus ve bu ulusa bir tarih yaratmak”</em> anlamında olmadığı araştırmalarımız neticesinde görülmüştür. Mustafa Kemal Atatürk’ün şahsi araştırmaları, yüzlerce kitap okuyarak edindiği bilgiler, O’na antik Türk tarihi hakkında fevkalâde önemli ipuçları vermiş ve O da, söz konusu bu ipuçları değerlendirerek, yüzyıllarca ihmal edilmiş ve karanlıklarda bırakılmış olan “<em>Antik Türk Tarihinin</em>” araştırılmasını ve gün ışığına çıkartılmasını istemiştir. İngilizce kaynaklardan dört yıldır amatörce sürdürmekte olduğumuz “<em>Antik Türk Tarihi</em>” araştırmalarımız, Türklerin antik tarihlerinin bilinen en eski zamanlara kadar geri gittiğini, dünyaya örnek olmuş – muazzam medeniyetler kurmuş kavimlerle Türklerin akrabalık bağlarının bulunduğunu kanıtlamıştır. Bu bağlamda Mustafa Kemal Atatürk’ün “<em>İlim en hakiki yol göstericidir</em>” ile “<em>Tarih ilmi, bir milletin varlığını ve köklerini hiç bir zaman inkâr etmez</em>”<a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_edn32" name="_ednref32"><sup>[32]</sup></a> sözleri, bizim için hayat bulmuştur.</p>
<p>Sözünü ettiğimiz kanıtların başında “<em>Gök – Türk Runik Alfabesi</em>” gelmektedir. Türkler için fevkalâde büyük bir öneme haiz olan söz konusu bu “<em>Antik Türk Alfabesinin</em>”, özellikle Türkiye’de gözlerden uzak tutulmaya çalışılması dikkatimizden kaçmamıştır. İlk Alfabe ve yazının Yakın Doğu’da Sümerli ve Fenikeli (Hitit) kavimlerce başlatıldığı, antik dünyaya tanıtıldığı ve Batı istikametine doğru yayıldığı, antik dil bilimcilerinin genelde hem fikir oldukları bir tespittir.<a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_edn33" name="_ednref33"><sup>[33]</sup></a> Söz konusu uzmanlar, bilinen en eski antik alfabenin “<em>Futhark Alfabesi</em>” olduğunu, yazının başlangıç noktasında “<em>resimli bir anlatım tarzı olan hiyerogliflerin”</em> yer aldığını, daha sonra hiyerogliflerin bir üst aşaması olarak da “<em>Runik Harflerin</em>” geliştiğini ifade etmişlerdir. Antik Futhark Alfabesi, Etrüsk ve Gök – Türk Alfabelerinin, hepsi de, birbirleriyle birebir benzerlikler gösterdikleri tespit edilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_edn34" name="_ednref34"><sup>[34]</sup></a> Antik diller hususunda uzman olmayan kişiler dahi, söz konusu bu alfabeleri inceleyip, birbirleriyle kıyaslandıklarında, aralarındaki bariz benzerlikleri görebileceklerdir. Zaten <em>“Sümer – Akad – Hitit (Fenike) – Lidya (Etrüsk) – Frigya – Minoya – Mişen – Latin vs… alfabelerinin de aynı kökten türeyerek geliştikleri ve bunlar arasında akrabalık ve devamlılık olduğuna dair işaretler olduğu</em>” ifade edilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_edn35" name="_ednref35"><sup>[35]</sup></a> Asya kökenli olan söz konusu bu dillerin “<em>Gök – Türk Alfabesi</em>” ile bağlantılı oldukları tespit edilmiş ve dile getirilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_edn36" name="_ednref36"><sup>[36]</sup></a> Semetik olarak adlandırılan kavimler medeniyetinin, “<em>Altay ırkından</em>” gelmiş olduğuna dair vurgu yapılmıştır.<a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_edn37" name="_ednref37"><sup>[37]</sup></a> Bir başka deyişle medeniyetin başlangıç noktası, ya da kaynağı, “<em>Türklerin ilk kez görkemli şehirler kurdukları ve yaşadıkları bölgeler</em>” olarak ifade edilmiştir. Türkiye’de bu konu ile ilgili bazı internet sitelerinin, mahkeme kararlarıyla kapatılmaları dikkatimizi çekmiştir.<a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_edn38" name="_ednref38"><sup>[38]</sup></a> Objektif Batılı tarihçilerin, “<em>Runik harflerin kökenin kasıtlı olarak insanların dikkatinden yüzyıllarca kaçırılmış olduğunu”</em><a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_edn39" name="_ednref39"><sup>[39]</sup></a> ifade etmeleri dikkat çekicidir… Söz konusu bu durum, bazı gerçeklerin gizlenilmek istenildiğinin açık kanıtı sayılabilir.</p>
<p>Ancak neler gizlenilmek istenilirse istenilsin, Türklerin antik tarihi denildiği zaman, dünyada bilinen ilk çağlardaki “<em>kaya ve mağara resimlerinden</em>” başlayarak, izi sürülebilen ilk insanlara kadar geriye giden “<em>on bin yılın çok üzerinde devasa bir zaman yelpazesinden</em>” söz edilmektedir…<a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_edn40" name="_ednref40"><sup>[40]</sup></a> Türkmenistan’da tespit edilen <em>“kaya ve mağara resimlerinin’” </em>Anadolu mağaralarında devam ettiği ve ayrıca “<em>Kurgan Kültürü</em>” olarak adlandırılan anıt kurganlarda (mezar odalarında) bulunan değerli altın objeler, takılar, yazılar ve daha kazılmayı, araştırılmayı bekleyen pek çok kurganın varlığı, Türklerin “<em>kaya resimleri</em>” ile başlayan ve binlerce yıldır gelişerek, ilerleyen muhteşem antik tarihlerini, hatta muazzam medeniyetler yaratan kavimlerin gerçek torunları olduklarını göstermektedir. Aslında söz konusu bu kadar uzun bir süreçte Anadolu’dan birçok kavim gelmiş ve geçmiş, bunlar birbirleri ile iç-içe geçmiş, savaşlar olmuş, şehirlerin üzerlerine şehirler kurulmuş ve farklı kavimler – soylar doğal olarak birbirlerine karışmışlardır.</p>
<p>Bugün dünyada var olan çeşitli milletlerin hiç birini “<em>yüzde yüz saf bir soy veya ırk</em>” olarak nitelendirmek pek mümkün değildir. Zaten böyle bir şeye gerek de yoktur. Mustafa Kemal Atatürk’ün şu sözleri, Türklerin farklı “<em>soy, ırk ve millet</em>” kavramlarına bakış açısını göstermek babında fevkalâde önemlidir; “<em>Bizler hiçbir millete karşı nefret duymayız. Fakat biz sadece “insanlığın düşmanı olanlara” düşmanız… Bizler dünyanın tüm insanlarını “tek bir vücut” olarak ve farklı milletleri de bu vücudun “çeşitli organları” gibi düşünmeliyiz. Eğer herhangi bir organda bir ağrı ve acı varsa, tüm vücut bu ağrı ve acıyı hissetmeli ve bunu dindirmek için elinden geleni yapmalıdır. Benzer şekilde dünyanın herhangi bir yerinde bir sorun varsa, “bundan bize ne” diyemeyiz. Bizler o sorun, sanki kendi sorunumuzmuş gibi ilgi göstermeliyiz. Kendilerinden ne kadar uzakta olurlarsa olsunlar, tüm uluslar acı çeken insanlara yardım etmeli, onların ızdıraplarına çare olmalıdırlar</em>.”<a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_edn41" name="_ednref41"><sup>[41]</sup></a></p>
<p>Ancak tarihi süreç incelendiğinde, böylesine insancıl ve barışçıl düşünmeyen, hatta “<em>kendilerini diğer milletlerden soyca, ırkça ve dince üstün gören</em>” Batılı devlet adamlarının varlığını da görmemezlikten gelemeyiz. Bu bağlamda bilhassa Lord Palmerston, Lord Grey, Gladstone, Salisbury, Lloyd George, Lord Kurzon vs… gibi ünlü İngiliz devlet adamları dikkat çekmektedir. Dünyadaki bütün insanların, <em>“insan olma özelliklerinden dolayı</em> eşit <em>ve saygıya değer oldukları</em>”, bütün dünya milletlerince kabul edilmesi gereken bir olguyken, tarihi süreç içinde gelişen olay ve uygulamalar, bunun gerçek hayatta böyle olmadığını bizlere göstermiştir. Makalemizin başında bahsetmiş olduğumuz üzere, 17. yüzyıldan itibaren coğrafi keşifler, sömürge imparatorlukları, teknolojik gelişmeler ve merkantalist iktisadi politikalar sayesinde muazzam ölçüde zenginleşen ve güçlenen Batılı devletlerin, kendilerini, dünyanın diğer milletlerinden farklı ve onlardan üstün görmeye başlamış oldukları, tarihi bir gerçektir. Batılıların gerçek düşünce ve davranış metotlarını kavramadan, onlarla ilgili konularda sağlıklı sonuçlara ulaşabilmek elbette mümkün değildir. 19. yüzyıl Batılı bilim adamları, insanları, “<em>kafatası şekli ve ölçüleri, deri renkleri vs</em>. <em>gibi fiziki özelliklerine</em> göre <em>sınıflandırdıkları”</em> dünya bilim çevrelerince bilinmektedir. Böylece Avrupalılar “<em>Beyaz ve Hıristiyan – Üstün Irk</em> Kavramını” ortaya çıkarmış ve diğer milletleri kendilerinden aşağı görerek, onlara boyun eğdirmeyi, onların toprak ve kaynaklarını sömürmeyi, hatta tarihi miraslarını inkâr etmeyi, kendileri için doğal bir hak olarak görmüşlerdir. 19. yüzyıl Avrupa zihniyeti “<em>medeni olmayı, Avrupalı olmakla özdeşleştirmiş ve Greklerin Osmanlı İmparatorluğuna karşı giriştikleri isyanları dahi, onların Avrupa medeniyetine – kültürüne girme çabaları olarak</em>” değerlendirmişlerdir.<a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_edn42" name="_ednref42"><sup>[42]</sup></a></p>
<p>Avrupa devletlerinin tarihi incelendiğinde, söz konusu bu “<em>ayırımcı düşüncenin</em>” izlerini 1960’lı yıllara kadar açıkça görmek mümkündür. 1960’lı yıllardan sonra da aynı zihniyetin, gizlenerek, sürdürüldüğü bilinmektedir. 21. yüzyılda “<em>demokrasi, insan hakları, özgürlükler, küresel barış, dinler arası diyalog, medeniyetler ittifakı vs</em>…” gibi bazı parlak ve cazip kavramların arkasına gizlenerek, geleneksel zihniyetlerini gizlemeye çalışan Batılı yönetimler, kendilerinden saymadıkları milletler arasında bölücülük yaparak, azınlıkları – mezhepleri kışkırtarak, iç savaşlar çıkartarak, hatta Müslüman toprakları bizzat işgal ederek, milyondan fazla Müslüman’ın ölümüne neden olarak, kendi çıkarları için her türlü politikayı uygulamayı, kendileri için hak saymaktadırlar. Batılı devlet adamlarının görünüşte olumlu ve cazip söylevlerine<a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_edn43" name="_ednref43"><sup>[43]</sup></a> rağmen, kendilerinden görmedikleri milletlere karşı takındıkları tavır ve uyguladıkları çifte standart (bilhassa Müslüman milletlere karşı), onların gerçek zihniyetlerinin günümüzde de değişmediğini gözler önüne sermektedir. Bu bağlamda Batılılar, kendilerinden saymadıkları milletleri dışlamakta, haklarını, topraklarını gasp etmekte, onları yok etmekte, onların dinlerini, tarihlerini yok sayıp, tarihi miraslarını gasp etmekte hiç bir sakınca görmemektedirler.<a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_edn44" name="_ednref44"><sup>[44]</sup></a> Bu bağlamda Batılılar, muazzam medeniyetleri konu alan antik tarihi, kendi istekleri doğrultusunda saptırmakta da hiç bir sakınca görmemiş, “<em>Beyaz, Hıristiyan ve Avrupalı</em>” olarak benimsedikleri, hayranlık duydukları ve himayeleri altına aldıkları “<em>Grekleri</em>” yücelterek, antik tarih mirasını onlara bağışlamayı uygun bulmuşlardır. Batılıların söylediklerinin aksini ortaya koyan ve bunu bilimsel olarak kanıtlayan kaynaklara ki bunlar “<em>her ne kadar ilmi olurlarsa olsunlar</em>” Batılıların itibar etmedikleri tespit edilmiştir. Ancak onların gerçeklere itibar edip, etmemeleri, tarihi gerçekleri değiştirmeyeceği açıktır; dünya, “<em>dünyanın, yuvarlak olduğu keşifedilmeden</em>” önce de “<em>yuvarlıktı”</em>; mikroplar, “<em>mikroskop icat edilmeden önce de mevcutlardı</em>”; yıldız kümeleri, süper novalar, gezegenler ve kara delikler “<em>Hubble Teleskopu</em>” icat edilmeden önce de gökyüzünde varlardı.</p>
<p>Genelde Batılı bilim çevrelerinin, önyargılı yönetimlerin paralelinde hareket ederek, Etrüskler gibi Türklerle akrabalık bağları bilimsel olarak kanıtlanmış olan kavimler hakkında dahi “<em>Etrüskler gizemli, esrarengiz insanlar, Etrüsklerin orijini, kim oldukları, nereden geldikleri bilinmiyor vs…” </em>gibi bilim dışı söylevlerle, bunca kanıta rağmen, halâ Etrüsklerin üzerine karanlık bir perde örtmeye devam ettikleri müşahede edilmiştir. Örneğin Fransız tarihçi Etienne Copeaux, “<em>Mustafa Kemal Atatürk’ün Anadolu’ya yerleşme konusunda Türklerin, Greklere oranla öncelliğini kanıtlamaya çalıştığını, bu nedenle “Türk Tarih Tezini” öne sürdüğünü iddia etmiş ve bu tezle alay ederek, bunu çok gülünç bulduğunu ve bu saçmalığın Türk-İslam Sentezi ile bir nebze olsun giderildiğini</em>”<a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_edn45" name="_ednref45"><sup>[45]</sup></a> ifade etmiştir. Bu sözleriyle E. Copeaux, genel olarak Batılıların, Türklerle ilgili duygu ve düşüncelerine tercüman olmuştur diyebiliriz. Oysaki objektif antik tarihçilerin ortaya çıkardıkları bilimsel kanıtlar, “<em>Türk Tarih Tezini”</em> güçlü bir şekilde destekler niteliktedir. Söz konusu bu uzmanlar, “<em>Grek ve Roma kaynaklarının, Etrüsklerle ilgili olarak nadiren gerçekleri yansıttıklarına, bu milletlerin Etrüsklere karşı düşmanca bir tavırla yaklaşarak, onlar hakkında yanıltıcı, yalan – yanlış yorumlar ürettiklerine</em>” özellikle dikkat çekmişlerdir.<a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_edn46" name="_ednref46"><sup>[46]</sup></a></p>
<p>Bu bağlamda Orta Amerika’da (Meksika bölgesi) ve Güney Amerika’nın Kuzey bölgelerinde zengin medeniyetler kurmuş, Mısır piramitlerinden daha görkemli, devasa piramitler inşa etmiş olan ve Türklerle akrabalık bağları olma ihtimalinin yüksek olduğu, ilmi çevrelerde dile getirilen antik “<em>Mayalar, Aztekler ve İnkalar</em>” dahi Batılılarca göz ardı edilmeye çalışmaktadır. Söz konusu bu antik milletler tarafından kurulan muhteşem şehirler ve inşa edilen piramitler hakkında “<em>bunlar oldukça ilginç ve gizemli, kimler tarafından yapıldıkları hala bilinmemektedir vs…”</em> gibi iddiaları ortaya atan, Batı kaynaklı pek çok kitap ve belgeselde mevcuttur. Aslında onlar, antik tarihle ilgili pek çok sırların uzmanlarca deşifre edildiğini gayet iyi bilmektedirler. Batılı araştırmacıların, arkeologların, Türk topraklarına yüzyıllardır gelip gittikleri, köy – köy, kasaba – kasaba dolaştıkları, çeşitli arkeolojik kazılar gerçekleştirdikleri, bilgi ve bulgu toplayarak, survey tipi anketler yaptıkları ancak <em>“Türk Kimliği – Karakteri – İmgesi – Kültürü konusunda bir şeyler söylememeyi tercih ettikleri ve tamamen sessiz kaldıkları</em>” ifade edilmiştir.”<a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_edn47" name="_ednref47"><sup>[47]</sup></a> Araştırmacıların elde ettiği söz konusu bilgi ve bulgular, Türklerin aleyhine olmuş olsaydı, elbette sessiz kalınmaz, bunlar memnuniyetle açıklanırdı.</p>
<p>Avrupa topraklarına ilk kez medeniyet götüren, günümüz Grek, İtalya toprakları, Girit ve Ege Adaları gibi bölgelere yerleşerek, buralarda muhteşem saraylar, tapınaklar, yollar, köprüler, su kanalları, anıt mezarlar, heykeller, tunç <em>–</em> gümüş – altın – mermer pek çok sayıda sanat eserleri <a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_edn48" name="_ednref48"><sup>[48]</sup></a> ihtiva eden, <em>“Roma” </em>gibi görkemli şehirler kurmuş olan Etrüskler, 19. yüzyıldan başlayarak 20. yüzyıla kadar bilim çevrelerince sıkça tartışılmış ve ortaya Etrüsklerin gerçek kimliklerini gösteren önemli bilimsel kanıtlar çıkartılmıştır. Her şeyden önce Etrüsklerin, kendilerini <em>“Etrüskler”</em> olarak tanımlamadıkları, Etrüskler olarak bilinen halkın, kendilerini “<em>Resanna? – Asenna</em>”<a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_edn49" name="_ednref49"><sup>[49]</sup></a> olarak adlandırdıkları, uzmanlarca ifade edilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_edn50" name="_ednref50"><sup>[50]</sup></a> Dişi – ana bir kurttan türediklerine inanan “<em>Resanna – Asenna</em>” kavminin, aslında dişi – ana bir kurttan türedikleri inancında olan, bir Gök- Türk boyu olduğu tespit edilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_edn51" name="_ednref51"><sup>[51]</sup></a> Bu insanlar kendilerine kurt efsanesini temel alan ve Gök- Türklerin bir kolu olan “<em>Asena Kabilesinde’<a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_edn52" name="_ednref52"><sup>[52]</sup></a></em> olduğu gibi, “Rasenna – Asenna” adını vermişler ve Asya’dan İtalya’ya göç ederek, göç ettikleri topraklara muhteşem medeniyetlerini getirmişlerdir<em>.<a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_edn53" name="_ednref53"><sup>[53]</sup></a></em> Eski Türklerde “<em>Kurt’un</em> son derece önemli ve kutsal bir anlam ifade ettiği, Türklerden bir grubun “<em>Kurt’u ata olarak tanıdıkları, kurttan türedikleri inancına sahip oldukları ve “Kurdu” devletlerinin arması haline dönüştürdükleri</em>” ifade edilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_edn54" name="_ednref54"><em><sup>[54]</sup></em></a> Hatta Bizans tarihçileri, “<em>Avrupa’ya göç eden Hun Türklerine<a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_edn55" name="_ednref55"><sup>[55]</sup></a> bir kurdun kılavuzluk ettiği hususunda bir mitolojiye yer verdikleri</em>” dile getirilmiştir. Asenaların (Etrüsklerin) kurttan türeme inancı dışında, ataları olan Gök <em>–</em> Türklerle daha pek çok ortak ö<em>zelliklerinin </em>bulunduğu ve bunların başında alfabe, dil, yazı, din, sosyal yaşam ve kadına saygın bakış açısı geldiği tespit edilmiştir.</p>
<p>İtalyan ve Greklerin, Asenaları (Etrüskleri) farklı isimlerle zikredilmeleri, zihinlerde karışıklık yaratarak, Etrüsklerin “<em>Türk Köklerinin</em>” ustaca gizlenilmesini sağlanmıştır. Örneğin Grekler Asenaları <em>“Tursenoi – Tyresenoi – Tyriens</em>” gibi adlarla adlandırmışlar, Romalılar ise onları Latinceden türetilmiş olan <em>“Etrusci – Tusci – Tursci”</em> olarak adlandırmışlardır. Mısır kaynakları ise Asenalardan (Etrüsklerden) <em>“Trs – TurS”</em> olarak bahsetmiş ve onların <em>“Denizci Kavimlerle</em>” özdeşleşmiş olan “<em>Fenikelilerle (Hititlerle)</em>” akraba olduklarını belirtmiştir.<a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_edn56" name="_ednref56"><sup>[56]</sup></a> Bazı antik tarih uzmanları ise, “<em>Batılılarca söz konusu antik kavimlere verilmiş olan bütün bu adların, Türklerle ilişkilendirilebileceğini ifade etmeleri”</em> dikkat çekicidir…<a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_edn57" name="_ednref57"><sup>[57]</sup></a> Hangi adlarla anılmış olurlarsa olsunlar, “<em>Asenalar (Etrüskler</em>)” kendilerine has kültürel özellikleriyle, bilgi donanımları, demir – gümüş – altın ve her türlü metal işçiliğinde “<em>mükemmelliğe ulaştıkları ifade edilen sanatlarıyla</em>”, lüks yaşam tarzları, tanrı panteonları ve bilhassa sosyal yaşantılarında <em>“kadınlara vermiş oldukları üstün değerle”, </em>çağdaşları olan diğer Avrupa kavimlerinden tamamen farklı olduklarını ortaya koydukları dile getirilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_edn58" name="_ednref58"><sup>[58]</sup></a></p>
<p>Asenaların (Etrüsklerin) nereden geldiklerine dair tartışmaların uzun yıllar devam ettiği ancak sonunda akademik çevrelerde genel bir mutabakata varıldığı ifade edilmiştir. Bu hususta en fazla kabul gören görüş, daha önce bahsetmiş olduğumuz üzere tarihçiliğin babası addedilen Herodot’un “<em>Asenaların (Etrüsklerin) Batı Anadolu halkı oldukları ve deniz yolu ile Batı Anadolu’dan günümüz İtalya topraklarına göç ettiklerine</em>” dair olan görüşüdür. Bu görüşü paylaşan tarihçiler, Asenaların (Etrüsklerin) günümüzden üç bin küsur yıl önce, Anadolu’dan Avrupa’ya göç ettiklerini belirtmişlerdir. Batı Anadolu’da hüküm süren Lidya Kralı (Asenalıların Kralı) yaşadıkları ağır bir kuraklık nedeniyle, bol su kaynakları, verimli toprakları ve elverişli iklimi şartları olan yeni topraklar keşfetmek ve buralara yerleşmek üzere prens oğlu Tyrsenus’u – Taratius’u ? (değiştirilmiş bir addır – Tuğrul – Tarık – Tarhan – Tarkan – Turan – Tufan – Tayfun vs. olabilir) Lidya Krallığı nüfusunun yarısıyla birlikte, deniz yoluyla Batı istikametine göndermiştir…</p>
<p>Yola çıkan göç kafilesinden “<em>bir bölümünün, yol güzerğâhında bulunan çeşitli Ege adalarında kalıp, buralara yerleşmeye karar verdikleri, Prens oğlun başını çektiği daha kalabalık olan kafilenin ise, İtalya topraklarına gidip yerleştikleri</em>” ifade edilmiştir. Daha önce altını çizmiş olduğumuz gibi Herodot da dahil olmak üzere, bu görüşte olanların çoğunlukta oldukları vurgulanmıştır.<a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_edn59" name="_ednref59"><sup>[59]</sup></a> İtalya Turin Üniversitesinden Profesör Alberto Piazza’nın da benzer görüş belirterek; “<em>Günümüzden en az üç bin yıl önce, Tuscany (İtalya) olarak bilinen bölgeye göç etmiş ve bu topraklarda göz kamaştıran bir medeniyet başlatmış olan Etrüsklerin</em> (Lidya Krallığından gelen halkın<em>) Anadolu’dan göç ettiklerini gösteren pek çok kanıt vardır</em>” diye ifade etmiştir. Benzer görüşü savunan diğer bir antik tarihçi R. S. Beekes’dir ve Etrüsklerin nereden geldiklerine ilişkin olarak şunları söylemiştir; “<em>Günümüzde bilim adamlarının çoğu Etrüsklerin Anadolu’dan (Türkiye’den) geldiklerine ikna olmuşlardır. Sadece İtalya’da pek çok bilim adamı bu gerçeği inkâr etmektedir… Ben şahsen Etrüsklerin Doğu orijinli olduklarından eminim</em>.”<a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_edn60" name="_ednref60"><sup>[60]</sup></a></p>
<p>Genelde akademisyenlerin hemfikir oldukları diğer bir konu da, Asenaların (Etrüsklerin) Avrupa topraklarına ayak bastıkları çağlarda, Avrupa’da olumsuz ve ilkel yaşam şartlarının hüküm sürdüğüdür… O sırada Avrupa topraklarında dağınık – düzensiz bir şekilde, gruplar halinde yaşayan yerli kavimlerin, penceresiz toprak evlerde, hatta mağaralarda ikamet ettikleri, gayet basit ve ilkel bir hayat sürdüklerine ilişkin tespitler vardır. <a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_edn61" name="_ednref61"><sup>[61]</sup></a> Bu bağlamda, Avrupa’da yaşayan bu yerli insanları, ilk kez medeniyetle tanıştıran, onlara başta alfabe, okuma – yazma olmak üzere, pek çok şeyi öğreten kavmin, Etrüskler diğer adıyla, Gök – Türklerin bir kolu olan Asenalar oldukları tarihçiler tarafından ortaya konulmuştur.<a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_edn62" name="_ednref62"><sup>[62]</sup></a> Hatta bazı dil bilimciler “<em>İsa’dan önce yedinci yüzyıl başlarında, Etrüsk dili konuşanların Roma üst tabakasında yer aldıklarını ve bu insanların varlıklarının, çok daha eski zamanlara kadar geri gittiğini gösteren kanıtlara sahip olduklarını</em>” bildirmişlerdir.<a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_edn63" name="_ednref63"><sup>[63]</sup></a> Türklerin yaşadıkları coğrafyalarda, binlerce yıllık bir süreçte geliştirdikleri medeniyet eserleri, bırakmış oldukları muazzam tarih mirasları dikkate alındığında, Asenaların (Etrüsklerin) ve Türklerle ilişkilendirilebilen diğer Avrupa, Asya, hatta Amerika kıtası kavimlerinin sergiledikleri “<em>medeniyet kaynağının” </em>nereden geldiği daha iyi anlaşılabilinmektedir. Türklerle ilişkilendirilen kavimler incelendiğinde, “<em>yaşadıkları her çağda ve her bölgede, ortaya koydukları medeniyetleriyle, ilim ve irfanlarıyla, dinleriyle, değerli sanat eserleriyle, kurgan kültürleriyle, kendilerine has ahlâklarıyla, toplumlarında kız çocuklarına ve kadınlara verdikleri değerle, hayranlık uyandırmayı ve kendilerinden söz ettirmeyi başardıkları”</em> ifade edilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_edn64" name="_ednref64"><sup>[64]</sup></a></p>
<p>Türklerin, en eski çağlardan itibaren tarih sahnesinde yer aldıkları hususu “<em>Paleolitik Devamlılık Teorisiyle</em>” de (PCT: Palaeolithic Continuity Theory) kanıtlanmaya çalışılmıştır. Söz konusu bu teoriyi gündeme getiren Profesör Mario Alinei’nin görüşleri, Altay dil bilimci ve arkeologların büyük çoğunluk tarafından kabul görmüştür. Söz konusu bu teoriye göre Ural – Altay kökenli ilk insanlar olan “<em>Türkler ve Moğollar</em>” Paleolitik<a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_edn65" name="_ednref65"><sup>[65]</sup></a> çağlarda Orta Asya’ya ve Avrupa’ya yerleşmiş bulunuyorlardı.<a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_edn66" name="_ednref66"><sup>[66]</sup></a> Söz konusu bu “<em>teori”</em> aşağıda yer alan hususları vurgulamıştır; <em>“İsa’dan dört bin yıl önce, at yetiştiren ve at süren – savaşçı göçmen kavimler<a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_edn67" name="_ednref67"><sup>[67]</sup></a> ki bunların Türkler oldukları tespit edilmiştir, Batı Asya düzlüklerinde görülmeye başlanmıştır. Tarih öncesinde ve tarihte savaş sanatlarında birinci olan ve nesilden nesile birbiri ardına gelen tüm kavimlerin “Altay kökenli” oldukları bilinmektedir. Doğu’dan büyük göç dalgalarıyla Batı istikametine göç eden söz konusu bu “savaşçı – atlı kavimlerin” doğal temsilcisi “Hunlar” olarak görülmüştür. Farklı bir dile ve kültüre sahip olan ve bilhassa Kurgan<a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_edn68" name="_ednref68"><sup>[68]</sup></a> kültürü ile dikkatleri üzerine çeken, demir işçiliğinde en üst seviyede ustalaşan bu kavimler “Tunç Devrinde” Avrupa topraklarını ele geçirmiş ve buralara yerleşmişlerdir. İtalya’ya yerleşenlere “Etrüskler” adı verilmiştir.</em>”<a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_edn69" name="_ednref69"><sup>[69]</sup></a> Hatırlanacağı üzere Etrüskler, Lidya Krallığına mensup insanlardı, Lidya Krallığından, kralın isteğiyle ve kralın oğlu liderliğinde İtalya’ya göç etmişlerdi. Bir başka deyişle “<em>Lidyalılar ve Etrüskler</em>” aslında aynı insanlardı, ancak Batı merkezli antik tarihte, aynı kavme mensup söz konusu bu insanlara, sanki onlar farklı iki kavimlermiş gibi, farklı iki ad verilmiştir.</p>
<p>“Bazı tarihçiler de Asenaları (Etrüskleri), Avrupalı Macarlarının ataları olarak kabul edilen “<em>Tunç Devri Hun Türkleri</em>” olarak da adlandırmışlardır.<a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_edn70" name="_ednref70"><sup>[70]</sup></a></p>
<p>Türk kökenli insanlar (Sümerli – Turani Irklar) hakkında derin araştırmaları olan ve bu konuda pek çok eser ortaya koyan Macar (Hungarian – Hun) tarihçi Fred Hamori’nin konumuzla ilgili tespitleri de oldukça dikkat çekicidir. Örneğin Fred Hamori, “<em>Etrüsk kral isimlerini</em>” ön plana çıkarmıştır; Roma’nın en son Asena (Etrüsk) kralı olan Tarquin’ın (Tarkhan – Tarkan)<a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_edn71" name="_ednref71"><sup>[71]</sup></a> isminin “<em>Antik Bir Türk İsmi</em>” olduğu vurgulanmış ve bu ismin “<em>en güçlü, en yüksek değerde soylu insan – lider</em>” anlamına geldiği ifade edilmiştir. Aynı şekilde Faruk Sümer de <em>“Oğuzlar – Türkmenler”</em> adlı eserinde, Kaşgarlı Mahmut’un <em>“Tarkan ya da Tarhan isimlerinin İslâm’dan önce var olduğuna ve Türkler tarafından emir, ya da hükümdar anlamında kullanıldığına</em>” dikkat çekmiştir.<a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_edn72" name="_ednref72"><sup>[72]</sup></a></p>
<p>Dipnotlarda da görüldüğü üzere, 20. yüzyıl başlarında, bazı antik tarih ve dil uzmanları, Etrüsklerin Asya kökenli olduklarına, Sümer – Akad kavimleri ile akrabalık bağları bulunduğuna ve söz konusu bu kavimlerin “<em>Moğol” </em>ırkından geldiklerine vurgu yaptıkları görülmüştür. Bu tarihçilerin, özellikle “<em>Türk”</em> ırkı demekten kaçındıkları ve günümüzde daha az bilinen “<em>Moğol” </em>adını kullanmaları dikkatimizden kaçmamıştır. Aslında Moğolların da, Türklerle aynı soy kökünden geldikleri bilinmektedir. Hatta bilindiği üzere, Orhun Gök – Türk Abideleri dahi Moğolistan topraklarında tesis edilmiştir.</p>
<p>Her halükarda Batılıların bütün gayretlerine rağmen, Asenaların (Etrüsklerin), tanınmış antik milletlerle olan akrabalık bağlarının gün ışığına çıkarılmasına engel olamamışlardır. Hatta Greklerin, “<em>yazıyı</em>” Etrüsklerin ataları oldukları ifade edilen Fenikelilerden (Hititlerden) öğrendiklerini, alfabeyi onlardan aldıklarını, kendilerinin dahi kabul edip, itiraf etmeleri,<a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_edn73" name="_ednref73"><sup>[73]</sup></a> pek çok gerçeği gün ışığına çıkarır niteliktedir. Grekler olarak bilinen insanların tarih sahnesine çıkışları, onların çeşitli sahil şehirlerine göç ederek, bu bölgelerde ticaret kolonileri kurmalarıyla başladığı ifade edilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_edn74" name="_ednref74"><sup>[74]</sup></a> Hatta antik kavimlerin “<em>kendileriyle ilgili zengin bilgiler içeren ve kütüphaneler dolusu diye ifade edilen yazılı eserlerinin</em> de”, zamanla bu bölgeleri ele geçiren ilk Hıristiyan kavimlerce yok edildikleri”<a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_edn75" name="_ednref75"><sup>[75]</sup></a> dile getirilmiştir.</p>
<p>Ayrıca İngiliz gazete arşivlerinde, Grek tarihi ile ilgili haberler incelendiğinde, Grek kökenleri ile ilgili dikkat çekici bilgilere rastlanılmıştır; Greklerin hepsinin farklı özelliklere sahip, küçük şehir devletlerinde yaşadıkları; Greklerin “<em>bir senaryo gibi kurguladıkları tarihi olaylar zincirinin</em>, <em>aslında Grek tarihini oluşturmadığı</em>”, Grek tarihinin bir birlik ve süreklilik arz etmediği ve aslında “<em>Grek Tarihinin</em>, <em>tamamen Grek zekâsının bir ürünü olduğu”</em> vurgulanmıştır.<a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_edn76" name="_ednref76"><sup>[76]</sup></a> Söz konusu bu görüşü destekleyen Grek yazar ve tarihçilerin olması ve Batının ihsanı ile bir devlet kuran Greklerin en başından itibaren “<em>bir kimlik ve köken sorunu</em>” yaşadıkları ve bu doğrultuda antik tarih senaryoları ürettikleri dile getirilmiştir. Örneğin Grek tarihçi Herkül Milas bu duruma şu sözlerle açıklık getirmiştir; <em>“1821 – 1830 yıllarındaki ihtilâl süresinde bile “ulusun adı” konusunda anlaşmazlıklar olduğu görülmektedir. Bu dönemde Helence konuşan Ortodokslar arasında en çok tartışılan konulardan biri de “köken” sorunu olmuştur. Özellikle 18. yüzyılın ikinci yarısında Grekler arasında “Antik Helen” dünyası canlandırılmıştır. Bu dönemde bilhassa Grek aydınlar çocuklarına “Antik Grek” isimleri vermişlerdir. Grek devletinin kuruluşundan otuz yıl sonra yeni bir yaklaşım ve tarih yorumu geliştirilmiştir. Bilhassa Fallmerayer’in “bugünkü Grekler, antik dünyanın torunları değildir, antik milletlerle aralarında organik devamlılık ve devlet sürekliliği yoktur” tezi ortaya atıldıktan sonra… Grek tarih yazıcıları Zampelios ve Paparigopulos sayesinde “yeni bir tarih anlayışı tesis edilmiş” ve bu yeni yoruma göre Grekler üç bin yıldır tarih sahnesinde olan bir ulus yapılmıştır.</em>”<a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_edn77" name="_ednref77"><sup>[77]</sup></a> Oysaki 1840 yılına kadar Greklerle ilgili herhangi bir orijinal tarihin olmadığı ifade edilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_edn78" name="_ednref78"><sup>[78]</sup></a></p>
<p>Greklerin, kendi kendileriyle çelişkiye düştükleri diğer bir konu da “<em>Homer</em>” ile ilgilidir. 19. yüzyılda oluşturulmaya başlandığı ifade edilen “<em>Grek merkezli antik tarihte</em>” Grekler,<a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_edn79" name="_ednref79"><sup>[79]</sup></a> “<em>Homer’in İlayda ve Odesa Destanlarına</em>” sahip çıkmış ve “<em>bu destanlar bizim tarihimizin başlangıç noktasıdır”</em> diye iddia etmişlerdir. Ancak söz konusu bu antik tarih kurgusundan önceki çağlarda, Greklerin Homer’i reddettikleri tespit edilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_edn80" name="_ednref80"><sup>[80]</sup></a> Hatta Greklerin, “<em>Homer ile ilgili olarak pek çok çelişki sergiledikleri”</em> de ifade edilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_edn81" name="_ednref81"><sup>[81]</sup></a> Aslında Homer (?) üzerinde çok tartışılan tarihi bir figür olup, böyle bir kişinin var olup, olmadığı, varsa ne zaman ve nerede yaşadığı, gerçek adının Homer olup olmadığı, kim olduğu, söz konusu bu uzun destanların gerçekten ona ait olup olmadıkları, günümüze kadar netlik kazanmış değildir. Ancak Türkiye’de pek çok antik tarihçi, hatta profesör unvanlı olanlar bile, “<em>Homer’in Grek ve eserlerinin de Grekçe olduğunu</em>” hiç tereddüt etmeden, rahatlıkla söyleyebilmektedir. Homer (?) ile ilgili olarak bilinen genel bilgiler ise, onun Anadolu’da yaşayan, gözleri görmeyen, seyyah bir halk ozanı olduğu ve onun yaşadığı çağda (takriben İsa’dan önce 6. yüzyıl)<a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_edn82" name="_ednref82"><sup>[82]</sup></a> Greklerce yazının bilinmediğidir. Hatta 18. yüzyıl Avrupalı bilim adamları, “<em>İlk Grek alfabesinin ve Grek yazısının hangi tarihte ve ne zaman başladığını gösteren, tek bir sağlam kanıtın dahi ellerinde olmadığını itiraf ettikleri</em>” belirtilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_edn83" name="_ednref83"><sup>[83]</sup></a></p>
<p>Homer (?) hakkında dikkat çeken diğer önemli bir husus da “<em>İlayda ve Odessa Destanlarının”</em> yazılışında kullanılan alfabenin “<em>Etrüsk alfabesi, dolayısıyla Gök – Türk Runik Harfleriyle</em>” bire bir benzerlik göstermesidir. Araştırmalarımız Homer’e isnat edilen destanlarda kullanılan orijinal alfabenin <em>“Türk Runik Harfleriyle”’,</em> bir başka deyişle <em>“Etrüsk – Gök Türk Alfabesi” </em>kullanılarak yazıldığını göstermiştir.<a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_edn84" name="_ednref84"><sup>[84]</sup></a> Ayrıca bu eserlerde kullanılmış olan “<em>yazı diliyle bire bir benzerlik gösteren bir anıt mezar taşının Limni Adasında bulunduğu</em>” da ifade edilmiştir. 1885 yılında Limni adasının Kuzeyinde bulunan, antik çağlardan kalma bir askere ait olduğu ifade edilen anıt mezarın taşında yer alan yazıların “<em>Gök – Türk Runik Harfleriyle</em>” yazıldığı belirlenmiştir.<a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_edn85" name="_ednref85"><sup>[85]</sup></a> Söz konusu bu anıt taş, Atina Milli Müzesinde sergilenmektedir. Bu anıt taşın üzerindeki yazıların “<em>Arkaik Grekçe</em>” olduklarının iddia edildiği ve yazıtın Grekçe okunmaya çalışıldığı, ancak Grekçe okunması ve anlaşılmasının mümkün olmadığı ve nihayetinde söz konusu anıt yazıtın Orta Asya bilginlerince okunabilindiği ve yazıtın “<em>Etrüskçe – Ön-Türkçe”</em> olduğu ifade edilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_edn86" name="_ednref86"><sup>[86]</sup></a> Aslında bunda şaşılacak bir şey yoktur, çünkü zaten “<em>kelime veya fikirleri sembolize eden ilk arkaik yazının, Greklerden binlerce yıl önce kullanıldığı uzmanlarca belirlenmiştir.</em>”<a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_edn87" name="_ednref87"><sup>[87]</sup></a></p>
<p>Günümüz milletlerinin, antik kavimlerle olan akrabalık bağlarının “<em>teşhis edilebilinmesi</em>” konusuna dönersek, Türklerin, antik ataları ile olan ilişkilerinin en önemli göstergelerinin başında “<em>alfabe ve yazının</em>” ön plana çıkmasının yanı sıra, Türklerin antik kavimlerle “<em>müşterek kültürel özelliklere</em>” sahip olmaları oldukça önemli bir husustur. Zaten ilk alfabe ve yazının Doğu’da “<em>resimli anlatım olarak başlayıp, geliştiğinden</em>” de söz etmiştik.<a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_edn88" name="_ednref88"><sup>[88]</sup></a> Asya’da kaya ve mağara duvarlarına “<em>obje betimlemesi</em>” olarak yapılan ilk resimlerin, “<em>hiyeroglif</em>” olarak adlandırıldıklarından ve söz konusu bu ilkel anlatımın, zamanla geliştirilerek “<em>yazıya</em>” dönüştüğünden bahsetmiştik. Her ne kadar Türk karşıtlarınca gizlenmeye, hatta külliyen inkâr edilmeye çalışılmış olsa da, yazının başlangıç ve gelişim sürecinde belirgin “<em>Türk İzleri</em>” dikkat çekmektedir.</p>
<p>Yazının Sümerlilerle başladığını ifade eden uzmanlar, Sümer medeniyetinin Türklerle olan akrabalık bağlarını da ortaya koymuşlardır.<a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_edn89" name="_ednref89"><sup>[89]</sup></a> Hatta bazı bilim insanları “<em>Türk Alfabe ve Yazısının</em>” diğer antik milletlere örnek teşkil ettiğini dile getirmişlerdir.<a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_edn90" name="_ednref90"><sup>[90]</sup></a> Altay yazı sistemini “<em>doğru şekilde okuma anahtarını bulduğunu”</em> ifade eden antik dil bilimci Conder, <em>“Uygur – Altay ailesine bağlı lehçelerin Akad – Sümer, hatta onlardan daha da eski yazılara kaynaklık ettiğini</em>” vurgulamıştır.<a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_edn91" name="_ednref91"><sup>[91]</sup></a> Bu bağlamda tüm Orta Doğu antik insanlarının “<em>Altay Irkı Köklerine”</em> vurgu yapılmıştır.<a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_edn92" name="_ednref92"><sup>[92]</sup></a> Ayrıca en eski yazı türlerinden biri olarak kabul edilen <em>“Sümercenin”</em> en çok Türk diliyle benzerlik taşıdığı ifade edilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_edn93" name="_ednref93"><sup>[93]</sup></a> İncil Arkeoloji Cemiyeti, 1885 yılında Babilon’da (ünlü bir Sümer – Akad şehrinde) bulunan taş bir kâsenin resmini yayınlamış ve “<em>kâsenin üzerinde bulunan yazıların Altay dili ile yazılmış olduğunun belirlendiğini</em>” ifade etmiştir.<a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_edn94" name="_ednref94"><sup>[94]</sup></a> Keza (Türk kökenli) Fenikelilerin alfabe ve yazı örneklerinin de “<em>Hitit Hiyerogliflerinin</em>” çözümlenmesinde büyük fayda sağladığı belirtilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_edn95" name="_ednref95"><sup>[95]</sup></a> Ayrıca “<em>Hiyeroglif Yazısının</em>” eski Anadolu insanın bulmuş ve geliştirmiş olduğu bir yazı biçimi olduğu vurgulanmış, özellikle Hititlerin kil tabletlerde çivi yazısı, mühürlerde, kaya ve taş anıtlarda ise hiyeroglif yazısını kullanmış olduklarına dikkat çekilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_edn96" name="_ednref96"><sup>[96]</sup></a></p>
<p>Greklerin “<em>antik medeniyetlere</em>” sahip çıkma iddialarına gölge ve şüphe düşüren bir başka kanıt da Girit adasında, İngiliz arkeolog Arthur Evans tarafından bulunmuş olan ünlü “<em>Çizgisel B Tabletleri</em>” olduğu tespit edilmiştir. Grekler, “<em>Minoyan (Minoan)(?) ve Mişeyan (Mycenaean)(?)</em>” olarak adlandırdıkları “<em>Girit antik medeniyetleri hakkında değerli bilgiler içerdiği ifade edilen söz konusu Çizgisel B Tabletlerinin</em> Grekçe <em>olduklarını ve bu antik kavimlerin de Greklerin ataları olduklarını”</em> iddia etmektedirler…<a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_edn97" name="_ednref97"><sup>[97]</sup></a> Girit adasında muhteşem güzellikte şehirler, saraylar, tapınaklar, sanat eserleri meydana getiren ve “<em>göz kamaştıran, lüks bir yaşam tarzı sürdürdükleri”</em> ifade edilen Minoyanlar ve onların torunları – mirasçıları Mişeyanların dil ve kültürlerinin, Asenalarda (Etrüsklerde) olduğu gibi devam ettirildiği tespit edilmiştir. Söz konusu medeniyetlerin dilleri, yazıları ve kültürleri Greklerle değil,<a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_edn98" name="_ednref98"><sup>[98]</sup></a> Asenalarla (Etrüsklerle) benzerlik göstermektedir. Asenaların (Etrüsklerin) İtalyan topraklarına taşımış oldukları medeniyet, Girit ve Limni adasında yerleşen akrabalarının medeniyetleriyle de birebir benzerlik ve devamlılık göstermektedir.<a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_edn99" name="_ednref99"><sup>[99]</sup></a> Bu hususta delil olarak gösterilen ünlü Girit antik tabletleri “<em>Çizgisel A ve Çizgisel B Tabletleri</em>” olarak anılmaktadır.</p>
<p>Uzmanlar, Girit adasında bulunan “<em>Çizgisel B Tabletlerinin”</em> Girit’te tesis edilen muazzam antik medeniyeti ortaya koyan en ünlü kanıtlar olduğunu vurgulamışlardır. Söz konusu bu tabletlerin deşifre edilmesine büyük ilgi duyan, üzerinde uzun yıllar çalışmalar yaparak adeta hayatını bu sırra adayanlardan birinin de, amatör araştırmacı Michael Ventris olduğu ifade edilmiştir. Latince ve Klasik Grekçe okuyabilen, ayrıca altı dil bildiği ifade edilen mimar Michael Ventris’in araştırmaları neticesinde söz konusu tabletlerin dili çözülmüş ve Michael Ventris, “<em>Çizgisel B Tabletlerin dilinin Etrüskçe olduğuna inandığını</em>” beyan etmiştir.<a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_edn100" name="_ednref100"><sup>[100]</sup></a> Hatta Michael Ventris bu inancını teyit etmek üzere 1949 yılında antik diller konusunda uzman birçok akademisyene bu “<em>tablet yazılardan numuneler gönderere</em>k”, konu ile ilgili farklı fikirler almış ve bunların hepsini bir raporda toplamıştır. Ünlü “<em>1950 Tarihli Mid – Century Report”</em> olarak adı geçen bu raporda, M. Ventris’in danışmış olduğu uzmanlardan, istisnasız hepsi de “<em>Çizgisel B Tabletlerinin Grekçe olabileceğine ihtimal dahi vermediklerini</em>” net olarak ortaya koymuşlardır.<a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_edn101" name="_ednref101"><sup>[101]</sup></a></p>
<p>Ancak ne ilginçtir ki, daha sonraları John Chadwick (1920 – 1998) adında bir “<em>Grek Tarihçinin</em>” ortaya çıktığı ve Michael Ventris’e bu konu üzerinde birlikte çalışmayı teklif ettiği, hatta bu hususta oldukça ısrarcı olduğu ve nihayetinde onu ikna etmeyi başardığı ve birlikte çalışmaya başladıktan bir müddet sonra, Michael Ventris’in anlaşılamaz bir biçimde fikir değiştirerek “<em>Girit Çizgisel B Tabletlerinin Grekçe olduğunu</em>” açıkladığı ifade edilmiştir. Daha da anlaşılmaz olanı, “<em>Michael Ventris’in bir süre sonra, genç yaşta (34) elim bir trafik kazası geçirerek, aniden hayatını kaybettiğinin</em>” duyurulması olmuştur.<a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_edn102" name="_ednref102"><sup>[102]</sup></a> O tarihten itibaren “<em>John Chadwick’in, bu önemli ve son derece prestijli çalışmayı tek başına sahiplendiği, konu hakkında çeşitli kitaplar yazarak büyük ün ve servet kazandığına</em>” dikkat çekilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_edn103" name="_ednref103"><sup>[103]</sup></a> Çizgisel B Tabletleri hakkındaki tartışmaların kendi içine kapanık olarak uzun süre devam ettiği, objektif uzmanların “<em>Çizgisel B Tabletlerinin Grekçe olmadıklarını, bu tabletlerin aslında daha önceki Çizgisel A Tabletlerinin bir devamı niteliğinde olduğunu</em>” kesin bir dille ifade ettikleri ve söz konusu bu tespitin genel olarak kabul gördüğü belirtilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_edn104" name="_ednref104"><sup>[104]</sup></a></p>
<p>Ayrıca söz konusu bu Girit tabletleri ile ilgili ilginç bir konuya dikkat çekilmiştir; hem Homer’e isnat edilen “<em>İlayda ve Odessa</em>” destanlarında yer alan, hem de Homer’in çağdaşı Hesiod’a isnat edilen “<em>Theogony</em>” adlı dini eserde adı geçen<em>, “Sözde Grek menşeli tanrılar panteonuna ait tanrı ve tanrıça adlarının”,</em> kronolojik olarak Homer ve Hesiod’dan çok daha eski olduğu tespit edilen “<em>Çizgisel B Tabletlerinde</em>” (takriben İsa’dan 2500 yıl önce) geçmesinin, akademik dünya için oldukça büyük bir sürpriz olduğu<em>”</em><a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_edn105" name="_ednref105"><sup>[105]</sup></a> ifade edilmiştir. Söz konusu bu tabletlere incelendiğinde, uzman olmaya gerek kalmadan, yazıların <em>“Arkaik Etrüskçe – Gök Türk Runik Alfabesiyle”</em> yazıldığı son derece belirgin bir şekilde fark edilebilinmektedir. Ayrıca Etrüskçenin, Grekçeden daha eski bir dil olduğunu kanıtlayan bir başka kanıt daha vardır; o da ünlü “<em>Zagreb Mumya Sargı Bezi Yazılarıdır</em>”. “<em>Zagreb Mumya Sargı Bezi Yazısı”</em> olarak bilinen ve bir tarihçi tarafından tesadüfen Mısır’da bir mumya üzerinde sarılı bulunan bu uzun ve değerli yazının, Grekçeden çok daha eski bir yazı dili ile yazıldığı ve yazının “<em>Etrüskçe Metni</em>” içerdiği ifade edilmiştir; söz konusu Etrüskçe Metni içeren sargı bezine sarılı mumya, onu satın alan kişice, yaşadığı şehre getirildiği ve bu meçhul kişinin, mumyayı Zagreb Müzesine bağışladığı ve adının deşifre edilmesini de istemediği belirtilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_edn106" name="_ednref106"><sup>[106]</sup></a></p>
<p>Alfabeden sonra, Türklerin antik kavimlerle akrabalık bağlarını gözler önüne seren en güçlü diğer bir kanıtta, kültür benzerliğidir. Bu bağlamda sosyologlar, bir toplumun en belirgin medeniyet özelliklerinden birinin “<em>kadına karşı oluşturulan bakış açısı ve söz konusu bu bakış açısıyla belirlenen kadın statüsü</em>” olduğunu dile getirmişlerdir. Asenaların (Etrüsklerin), antik Türk ataları gibi,<a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_edn107" name="_ednref107"><sup>[107]</sup></a> toplumlarında kadınlara en üst seviyede değer verdikleri, oysaki Grek toplumlarında kadınların erkeklerden aşağı görüldükleri, antik tarih kaynaklarında ayrıntılı olarak anlatılmıştır.<a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_edn108" name="_ednref108"><sup>[108]</sup></a></p>
<p>Etrüskleri diğer Avrupa halklarından oldukça farklı kılan en önemli özelliklerden biri de, “<em>Antik Türk Geleneğinin Devamı Olarak Ön Plana Çıkan, Kadına Saygın Bakış Açısı</em>” olmuştur. Bilindiği üzere eski Türklerde, bir kadının, erkeğin eşi ve tamamlayıcısı olarak görülmesi, bütün toplumsal olaylarda, sosyal etkinliklerde, erkeklerle birlikte, yan yana yer alması, en belirgin Türk kültür özelliği olarak tarih kaynaklarında yer almaktadır.<a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_edn109" name="_ednref109"><sup>[109]</sup></a> Benzer şekilde Asenalı (Etrüsk) kadınlar da, av faaliyetlerinde, spor müsabakalarında, ziyafetlerde, dini törenlerde, şölenlerde, siyasi protokollerde, erkeklerin yanında, onlarla eşit bir şekilde, yerlerini aldıkları ifade edilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_edn110" name="_ednref110"><sup>[110]</sup></a> Türk kadınına saygın bakış açısı “<em>Dede Korkut Destanlarıyla</em>” da netlik kazanmaktadır; “<em>Türk kadını erkekle eşit görülerek, erkeği yanında olmadığı zaman, onun yerini doldurabilen, sözünü dinleten, at binen, kılıç kuşanan, cesur ve saygın bir insan”</em> olarak gösterilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_edn111" name="_ednref111"><sup>[111]</sup></a> Benzer şekilde Asenalarda (Etrüsklerde) kadının aile ve toplum içindeki yerine büyük saygı duyulduğu, ayrıca kadının “<em>anne olma vasfınında yüceltildiği</em>” ifade edilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_edn112" name="_ednref112"><sup>[112]</sup></a> Hatta Anadolu kökenli ve sadece Anadolu’ya has bir tanrıça olduğu ifade edilen ünlü <em>“Bolluk -Bereket – Verimlilik Tanrıçası Kibela’nın”</em> (Hititçe – Kababa’nın) özellikle Asenaların (Etrüsklerin) yaşadıkları bölgelerde (Orta Doğu, Anadolu, Kıbrıs, Limni Adası, Girit, İtalya, vs…) en yüksek seviyede saygı duyulan, ibadet edilen, adına görkemli tapınaklar yaptırılan ve tabiat ana ile özdeşleştirilen <em>“Ana Tanrıça</em>” olduğu bildirilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_edn113" name="_ednref113"><sup>[113]</sup></a></p>
<p>Ayrıca “<em>Tanrıça Kibela’nın, Greklerin tarih sahnesine çıkmalarından çok önce var olduğu ve Grek tanrıçalarla benzerliği bulunmadığı</em>” dile getirilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_edn114" name="_ednref114"><sup>[114]</sup></a> Tarihi süreç içinde belirlenen kanıtlara göre, “<em>kadın – erkek arasında ayırımcılık yapmayan</em>, <em>kadını önce insan olarak kabul eden ve dolayısıyla erkekle eşit gören”</em> söz konusu bu saygın bakış açısı, oldukça eski bir Türk geleneği ve kültürü olarak, başlı başına büyük bir önem arz etmektedir.<a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_edn115" name="_ednref115"><sup>[115]</sup></a> Türklerin, söz konusu bu belirgin kültür özelliğinin, bilinen en eski zamanlardan başlayarak, Osmanlı İmparatorluğu yönetimlerinin “<em>Grek ve Arap Kültürlerini</em>” benimsemelerine kadar, çağlar boyu kesintisiz olarak sürdürülmüş olması dikkat çekicidir. 21.yüzyılda dahi bazı toplumlarda “<em>kadınların erkeklerden aşağı görüldükleri, yüzlerinin dahi kapatılıp, gizlendiği ve sosyal yaşantının tamamen dışında tutuldukları”</em> göz önüne alınırsa, Batılılarca “<em>medeniyetsiz ve barbar olarak aşağılanmak istenilen Türklerin</em>”, antik çağlardan itibaren, aslında ne kadar medeni oldukları daha iyi anlaşılabilir. Bilindiği üzere antik Türk tarihinde ön plana çıkan “<em>Kibela ve Turan</em>” gibi ünlü Tanrıçalar, “<em>Türk Din Panteonunda</em>”, en üst seviyede saygı gören ve tapınılan “<em>kadın tanrıçalar</em>” olmuşlardır. Tanrıça Turan adına Geyre’de (Aydın) muazzam bir şehir kurulmuş, Turan için muazzam bir tapınak, saray ve binalar inşa edilmiştir. Yine Batılılarca gün ışığına çıkarılan bu muhteşem şehir, devrinin en ünlü “<em>sanatsal heykel yapım, eğitim ve üretim merkezi</em>” olarak önem kazanmıştır.</p>
<p>Asena (Etrüsk) kadınlarının, Avrupa’da yaşayan hemcinslerinden oldukça farklı “<em>sosyal ve yasal statüleri</em>” olduğunun bir kez daha altını çizmek istiyoruz; “<em>Etrüsklü kadınların okur – yazarlık oranının yüksek olduğu, kendilerine has adlarının olduğu, şölenlere, ziyafetlere erkeklerle birlikte katıldıkları, kendileri de davetler verebildikleri, kanunen mülk sahibi olabildikleri, toplumda söz söyleme, fikir beyan etme hakkına sahip oldukları, bir babanın onayı ve kabulü olmaksızın çocuk sahibi olup, kendi başlarına çocuklarını yetiştirebildikleri</em>” ifade edilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_edn116" name="_ednref116"><sup>[116]</sup></a> Antik Grek ve Romalı kadınlara bakıldığında, tamamen farklı ve karanlık bir tablo ortaya çıkmaktadır… Söz konusu bu kadınların kendilerine has bir isimlerinin dahi olmadığı, cemiyet hayatında <em>“x adamın kızı, ya da x adamın karısı veya annesi veya kız kardeşi vs… gibi tanımlamalarla bilinip, çağrıldıklarına”</em> dikkat çekilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_edn117" name="_ednref117"><sup>[117]</sup></a> Antik dönemlerde Grek kadınların statüsünün, erkeklerden çok aşağı olduğu, toplumda onlara verilen rolün evde kalıp, ev işleriyle uğraşmak, çocuk doğurup, yetiştirmekten ibaret kaldığı dile getirilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_edn118" name="_ednref118"><sup>[118]</sup></a> Yine antik Grek ve Roma toplumlarında “<em>erkek çocukların, kız çocuklarından çok daha fazla değer gördükleri, istenmeyen bebeklerin açık havada bir yere bırakılarak, ölüme terk edildikleri”</em> de ifade edilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_edn119" name="_ednref119"><sup>[119]</sup></a></p>
<p>Grek kadınının bütün hayatı boyunca, beşikten mezara kadar, ancak yakın bir erkek akrabasının, ya da kocasının velâyeti altında yaşayabildiği, resmi hiçbir işlemi kendi başına yapamadığı ve siyasi – sosyal hayatın neredeyse tamamen dışına itildikleri belirtilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_edn120" name="_ednref120"><sup>[120]</sup></a> Ayrıca “<em>Grek toplumlarında kız çocukların, erkek çocuklar gibi eğitim alamadıkları, sosyal hayata katılmalarına izin verilmediği, anneleriyle evde kalıp, günlük ev işlerinde, onlara yardım etmeye mecbur bırakıldıkları</em>” ifade edilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_edn121" name="_ednref121"><sup>[121]</sup></a></p>
<p>Diğer yandan antik Grek toplumlarında, bir kadınla bir erkeğin evliliğinin, duygusal ve sevgi amaçlı olmadığı, sadece “<em>üreme amaçlı olarak düşünüldüğü</em>”, kadınlara çocuk doğurma ve onlara bakma rolünden başka bir rol verilmediği vurgulanmıştır. Hatta “<em>Grek toplumlarında aşkların ve cinsel hazların daha ziyade aynı cinsiyetle paylaşıldığına; kadın homoseksüelliğinden ziyade, erkek homoseksüelliğinin yaygın olduğuna ve erkek homoseksüelliğinin toplumca kabul görmesine rağmen, kadın homoseksüelliğinin hoş karşılanmadığına”</em> dikkat çekilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_edn122" name="_ednref122"><sup>[122]</sup></a> Ayrıca Grek mitolojisinde “<em>kadınlar, bütün kötülüklerin ve şeytani güçlerin kaynağı olarak gösterilmiş, hatta kadınların bir eşya gibi satılır ve devredilebilir oldukları</em>” dile getirilmiştir. Cemiyet hayatında antik Romalı kadınların da, Grek kadınlarla aynı kaderi paylaştıkları ve Grek kadınlarla benzer statüye sahip olduklarına işaret edilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_edn123" name="_ednref123"><sup>[123]</sup></a></p>
<p>Görüldüğü üzere antik tarihe hangi cepheden bakılırsa bakılsın ve her ne şekilde değerlendirmeler yapılırsa yapılsın, başta alfabe, yazı ve kültür olmak üzere, bilimsel kanıtlar, ilk medeniyetin “<em>Asya Kökenli”</em> olduğuna ve her halükarda bu medeniyet sürecinde de “<em>Türklerin katkıları bulunduğuna”</em> işaret etmektedir… Bu bağlamda antik medeniyetler söz konusu olduğunda, Türklerin, İtalyan ve Greklerden çok daha fazla “<em>miras hakkına sahip oldukları</em>” ortaya çıkmıştır. Bundan dolayıdır ki pek çok Batılı siyaset ve bilim insanı, “<em>gerçek antik tarihten</em>” fazlasıyla rahatsızlık duymakta ve kendi öne sürdükleri “<em>mevcut taraflı antik tarihin</em>” sorgulanmasına dahi izin vermemektedirler. Araştırma sonuçlarımız, Türklere karşı önyargılı oldukları tespit edilmiş olan Batılılara ve onların ortaya koydukları antik tarihe dikkatli – temkinli yaklaşılmasını, bu tarihi olduğu gibi kabul etmek yerine, sorgulamak gerekliliğini ortaya koymuştur. O halde antik tarih ile ilgili sapmaları ve yanlışları düzeltmek ve Türklerin en doğal hakkı olan “<em>Antik Tarih Miraslarını</em>” onlara teslim etmek için, gerçek antik tarihin mutlaka dünya kamuoyuna duyurulması gerekmektedir. Bunu yapacak olanlar da elbette Türk tarihçilerdir. Bu hususta Türkler, eğer Batılılardan destek ve onay beklerlerse, o halde sonsuza dek beklemek zorunda kalacaklar ve Batılıların tamamen mesnetsiz olarak ortaya attıkları “<em>Türkler göçebe, işgalci ve barbar insanlardır, onların dünya medeniyetine hiç bir katkıları olmamıştır”</em> iddialarına maruz kalmaya ve binlerce yıllık ana yurtlarında işgalci gibi gösterilmeye devam edeceklerdir…</p>
<p><span>SONUÇ</span></p>
<p>Kapsamlı antik tarih araştırmaları olarak incelediğimiz bu çalışmada, 19. yüzyıldan itibaren Batılı güçler tarafından dünyaya sunulan, hatta ezberletilen “<em>antik tarihin</em>”, hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde “<em>taraflı olduğunu ve tarihi gerçekleri yansıtmadığını</em>” gözler önüne sermiştir. Bu konu tarafımızdan aynı zamanda bir doktora konusu olarak da ele alınmıştır. 17. yüzyıldan itibaren mükemmel bir işbirliği içinde çalışan Batılı devlet ve bilim adamlarının, antik tarihi saptırdıkları, tarihi kronolojiyi ve orijinal antik adları değiştirdikleri, muazzam antik tarih mirasını Greklere ve İtalyanlara bağışladıkları tespit edilmiştir. O halde bu insanlar neden böyle bir şey yapma gereği duymuşlardır? Çünkü antik tarihle ilgili gerçek bilgi ve bulgular, Batılıların, Müslüman Türklerle ilgili her çağ ve dönemlerde farklı boyutları ile karşımıza çıkan planlarına, Türklerin ellerinde bulundurdukları tarihsel kaynak ve eserlerle daha da önemlisi üzerinde binlerce yıldır yaşadığımız topraklarla ilgili küresel ve emperyal çıkarlarına tamamen ters düşmektedir.</p>
<p>Bu bağlamda antik tarih, sadece tarih ilmini ve bilim müesseseleri olan üniversiteleri, akademileri ilgilendiren bir konu olmaktan çıkarılmış, dünyaya hâkim olma stratejileri geliştiren Batılı devletlerin, siyasi, iktisadi çıkarlarını ilgilendiren bir mesele haline dönüştürülmüştür… Hal böyle olunca, bir yanda Batılıların istek ve taleplerine <em>“ilmi zemin oluşturabilmek ve meşrulaştırabilmek”</em> üzere hizmet eden ve bunun karşılığında prestijli mevkiler, unvanlar alan, zenginlikler elde eden sözde bilim insanları var olmuş, diğer yandan da “<em>hiçbir siyasi gücün hâkimiyetine girmeyi kabul etmeyen, tam bağımsızlık içinde, görevini en doğru şekilde yapmayı ilke edinen”</em> objektif bilim insanları olmuştur. Söz konusu bu objektif bilim insanları sayesindedir ki, gerçek antik tarih ve dolayısıyla <em>“Antik Türk Tarihi</em>” gün ışığına çıkma imkânına kavuşabilmiştir.</p>
<p>Yapmış olduğumuz araştırma, çalışma ve gözlemler, tarihten günümüze gelinceye kadar, Türklerin pek çok haksızlığa ve zulme uğratıldıklarını göstermiştir. Bunların içinde en vahim olanı, Türklerin kimliğini, antik tarih ve atalarını öğrenmelerinin engellenmiş olmasıdır. Bilhassa altı yüz küsur yıllık Osmanlı İmparatorluğu döneminde, zamanla Osmanlı yönetimine hâkim olan yabancı kökenli Hıristiyan eş, valide, akraba ve devşirmelerin, Türk kimliği, dili, dini ve tarihinin tamamen ihmal edilmesine ve Türk kimliğinin “<em>ümmet anlayışı”</em> içinde eritilmesine neden oldukları belirlenmiştir. (Melting Pot Theory) Tarih içinde Türklerin başına gelen tüm olumsuzlukların farkına varan, dile getiren Kaşgarlı Mahmut, Karamanlı Mehmet Bey vb gibi değerli insanlar elbette vardır. Ancak bunların içinde Türk tarih, dil ve kültürüne en kapsamlı ilgi duyan ve bu yönde kalıcı çalışmaları çok önemli bir konu olarak gören Ne mutlu Türküm diyene diyerek özgüveni tam olması gereken yüce Türk milletinin ve cumhuriyetinin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’tür.</p>
<p>Kapsamlı bir tarih bilgisine sahip olduğu bilinen Atatürk, Türklerin çağlar boyu maruz kaldıkları bütün olumsuzlukları çok iyi bilen bir kişi olarak, sorunları doğru teşhis etmiş ve bu sorunları ortadan kaldırmak için çözümler üreterek, gereğini uygarca ve cesaretle yapmıştır. Atatürk kendi tarihini ve değerlerini bilmeyen toplumların uygarlıktan söz edemeyeceğini, onun için dil, tarih ve kültür üçgeni içinde politikaların üretilmesi hususunu sürekli gündemde tutmuştur. Bir ulusun kimliği, dili, dini, gelenekleri, toplusal değerleri, kültürü, ve tüm tarihi değerleriyle korunması ve yaşatılması gereken bir bütündür<a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_edn124" name="_ednref124"><sup>[124]</sup></a> Atatürk bu anlamda Türk Tarih Kurumu, Türk Dil Kurumu gibi önemli kurumları hayata geçirerek düşüncelerini uygulamalar ile tamamlamıştır. Onun içindir ki Atatürk, ilk önce Türk ulusuna tarihi kimliğini, köklü medeniyetler kurmuş ve binlerce yıllık atalarına ait zengin kültürünü yeniden hatırlatmış ve Türk Milletini, içine düşürüldüğü çaresizlikten kurtararak, kendine güvenmeyi ve saygı duymayı öğretmiştir.</p>
<p>Bir ulusun önceliği, kendi dil, tarih ve kültür üçgeni içinde kendi öz kimliğini bilmesinin temel şartı; elbette atalarını ve tarihini iyi tanıması ve kendi diline sahip çıkması ve kültürünü taşımasında yatar. Bu bağlamda bir ulusun geleceği ise, halkına dayanan, yabancı fikirlerden arınmış kendi milletinin kültürünü ve dilini temsil eden tam demokrasi ilkelerine bağlı ulusal- milli siyasal yönetimlere ve ideoloji sendromuna kapılmamış, yaşadığı toprakların ve tarihinin bilinci içinde Türk kültürü taşıyan gerçek bilim adamlarına kavuşması, yanıltıcı, aldatıcı ve aşağılayıcı algılardan kurtarılmasında Atatürk ilkelerine bağlı milli eğitimin oluşturulmasında yatmaktadır.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Güzide Filiz TUZCU</strong></span></a>
</p><p>İstanbul Üniversitesi – Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi Enstitüsü Doktora Öğrencisi</p>
<p><strong>Alıntı Kaynak:</strong> Türkbilim Şubat 2013</p>
<hr>
<div><span><strong>KAYNAKLAR</strong></span></div>
<div><span>♦ Adams, James Noel: Bilingualism and The Latin Language, Cambridge University Press, Cambridge, 2003.</span></div>
<div><span>♦ Bayat, Fuzuli: Oğuz Destan Dünyası – Oğuznâmelerin Tarihi, Mitolojik Kökenleri ve Teşekkülü, Ötüken Neşriyat A.Ş., İstanbul, 2006, s. 42.</span></div>
<div><span>♦ Bonfante, Giuliano – Larissa: The Etruscan Language, Manchester University Press, Manchester, 2002.</span></div>
<div><span>♦ Cary, Max – Haarhof, J. Theodore: Life and Thought İn The Greek and Roman World, Published By Greenwood Press/USA, 1985.</span></div>
<div><span>♦ Çay, M. İlhami Durmuş: İskitler, Genel Türk Tarih Ansiklopedisi Cilt 1, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara, 2002.</span></div>
<div><span>♦ Ergin, Muharrem: Dede Korkut Kitabı, Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 2005.</span></div>
<div><span>♦ Genel Kurmay Başkanlığı: Atatürkçülük – Atatürk’ün Görüş ve Direktifleri Cilt 1, Milli Eğitim Basımevi, İstanbul, 2001.</span></div>
<div><span>♦ Gökalp, Ziya: Türk Uygarlığı Tarihi, İnkılâp Kitabevi, İstanbul, 1991.</span></div>
<div><span>♦ Güvenç, Bozkurt: Türk Kimliği, Remzi Kitabevi, İstanbul, 2000.</span></div>
<div><span>♦ Janson, Tore: A Natural History Of Latin, Published By Oxford University Press, New York, 2004.</span></div>
<div><span>♦ Kinsley, R. David: The Goddesses’ Mirror: Visions Of The Divine From East To West, Published By The State University Of New York Press, New York, 1989.</span></div>
<div><span>♦ Koç, İlker: Hititler, Orta Doğu Teknik Üniversitesi Toplum ve Bilim Merkezi, ODTÜ Geliştirme Vakfı Yayıncılık ve İletişim A.Ş., Ankara, 2006.</span></div>
<div><span>♦ Köymen, Mehmet Altay: Neşri Tarihi Cilt I, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, Başbakanlık Basımevi, Ankara, 1983.</span></div>
<div><span>♦ Markoe, E. Glenn: Peoples Of The Past – Phoenicians, University Of California Press, Berkeley, 2000.</span></div>
<div><span>♦ Milas, Herkül: Geçmişten Bugüne Yunanlılar (Dil, Din ve Kimlikleri), İletişim Yayınları, İstanbul, 2004.</span></div>
<div><span>♦ Özel, Oktay – Öz, Mehmet: Victor L. Menage “Osmanlı Tarih yazıcılığının İlk Dönemleri” – Söğüt’ten İstanbul’a, İmge Kitabevi, Ankara, 2000.</span></div>
<div><span>♦ Ögel, Bahaeddin: Türk Kültürünün Gelişme Çağları Cilt 2, Milli Eğitim Basımevi, İstanbul, 2001.</span></div>
<div><span>♦ Smith, William: A School Dictionary Of Greek and Roman Antiquities, Published By Harper and Brothers, New York, 1851.</span></div>
<div><span>♦ Sweeney, E. John: Gods, Heros and Tyrants: Greek Chronology İn Chaos, Published By Algora Publishing, New York, 2009.</span></div>
<div><span>♦ Sümer, Faruk: Oğuzlar (Türkmenler), Türk Dünyası Araştırma Vakfı Yayınları, İstanbul, 1992.</span></div>
<div><span>♦ Tarcan, Haluk: Tarihin Başladığı Ön-Türk Uygarlığı, Töre Yayın Grubu ve Ön-Türk Uygarlığı Araştırma Merkezi, İstanbul, 2004.</span></div>
<div><span>♦ Thorsson, Edred: Futhark, Published By Red Wheel Publishers, Boston, 1984.</span></div>
<div><span>♦ Toth, Alfred : Etrsucans, Huns and Hungarians, Published By Mikes İnternational, Den Haag, 2007.</span></div>
<div><span>♦ Tuncay, Suavi: Atatürk’ün Dil, Tarih ve Kültür Üçgeninde Cumhuriyete Bakışı, Türk Dış Politikası Bağlamında; Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Konferans Notları, 2009, İzmir</span></div>
<div><span>♦ Turan, Şerafettin: Türk Kültür Tarihi, Bilge Yayınevi, Ankara, 2002.</span></div>
<div><span>♦ Unat, Faik Reşit: Tarih Atlası, Kanat Yayınları, İstanbul, 1991.</span></div>
<div><strong><span>DİĞER KAYNAKLAR</span></strong></div>
<div><span>♦ Sevan Nişanyan’ın Online Etimolojik Sözlüğü</span></div>
<div><span>♦ The Times/ December 19, 1823, “<em>The Greek Cause</em>”, s. 3.</span></div>
<div><span>♦ The Times/October 18, 1853, “<em>The History Of Greek Revolution</em>”, s. 7</span></div>
<div><span>♦ The Observer/September 24, 1821, “<em>The Turks and Greeks</em>”, s. 3.</span></div>
<div><span>♦ The Times, “C. R. Conder – <em>Hittites and Etruscans</em>”, November 23, 1903, s. 4</span></div>
<div><span>♦ The Guardian/May 29, 1919, <em>“The İncalculable Evils Of Partition – William Mitchell Ramsay</em>”, s. 9.</span></div>
<div><span>♦ TRT Belgesel Kanalı, (13 Ağustos 2011 – Saat 12:30) <em>“Anadolu’daki Ön – Türk İzleri</em>”.</span></div>
<div><span>♦ ABD Başkanı B. Obama’nın, “<em>04 Haziran 2009 Tarihli Kahire Üniversitesi Konuşması (Mısır)</em>”</span></div>
<div><span><strong><u>Dipnotlar:</u></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_ednref1" name="_edn1"><sup>[1]</sup></a> Mario Alinei, Ancient Link: The Magyar – Etrsucan Linguistic Relationship, Published By All Print Kiado, Budapest, 2005, s. 12.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_ednref2" name="_edn2"><sup>[2]</sup></a>  İsaac Newton, The Chronology Of Ancient Kingdoms Amended, Printed By J. Tonson – J. Osborn and T. Longman, London, 1728.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_ednref3" name="_edn3"><sup>[3]</sup></a> “<em>Cambridge Üniversitesinde Grek davasını Türklere karşı destekleyen bir Konferans düzenlenmiş ve bu Konferansta, Greklerin barbar Türklere karşı desteklenmeleri, özgürlüğün baskıya, medeniyetin barbarlığa, haçın hilâle karşı zaferi olacaktır</em>” denilmiştir. The Times/ December 19, 1823, “The Greek Cause”, s. 3.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_ednref4" name="_edn4"><sup>[4]</sup></a> James Noel Adams, Bilingualism and The Latin Language, Cambridge University Press, London, 2003, s. 102 – 107.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_ednref5" name="_edn5"><sup>[5]</sup></a>  Nancy Thomson De Grummond, Etrsucan Myth, Sacred History and Legend, Published By University Of Pennslyvania – Museum Of Archaeology, Philadelphia, 2006, s. 12.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_ednref6" name="_edn6"><sup>[6]</sup></a> The Observer/September 24, 1821, “The Turks and Greeks”, s. 3.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_ednref7" name="_edn7"><sup>[7]</sup></a> James Noel Adams, Bilingualism and The Latin Language, Cambridge University Press, 2003, s. 101 – 107.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_ednref8" name="_edn8"><sup>[8]</sup></a> “<em>Tarihi açıdan değerlendirme yapıldığında anlaşılmıştır ki, Tanrıça Afrodit’in menşei – tarihi kökeni Grek Devleti’nin dışında, antik Anadolu topraklarıdır. Akademisyenler arasında, Afrodit’in Grek menşeli olmadığına dair genel bir anlaşma vardır. Hatta akademisyenlerin, araştırmacı ve yazarların ekseriyeti, Afrodit’in Doğu kökenli olduğunu gösteren kanıtlar tespit ettiklerini bildirmişlerdir</em>.” David R. Kinsley, The Goddesses’ Mirror: Visions Of The Divine From East To West, Published By The State University Of New York Press, New York, 1989, s. 185 – 188.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_ednref9" name="_edn9"><sup>[9]</sup></a> Nancy Thomson De Grummond, Etruscan Myth, Sacred History and Legend, Published By University Of Pennslyvania Museum Of Archaeology, 2006, s. 19.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_ednref10" name="_edn10"><sup>[10]</sup></a>  David R. Kinsley, The Goddesses’ Mirror: Visons Of The Divine From East To West, Published By The State University Of New York Press, Albany, 1989, s. 185 – 187.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_ednref11" name="_edn11"><sup>[11]</sup></a> Sue Blundell, Women İn Ancient Greece, Harvard University Press, 1995, s. 17.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_ednref12" name="_edn12"><sup>[12]</sup></a> Nancy Thomson De Grummond, a.g.e., s. 19.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_ednref13" name="_edn13"><sup>[13]</sup></a> <em>“Etrüsklere. Latince “Tusci — Tursci”, Grekçe “Tur-sen —oi” denilmesi, hatta Sümer kelimesi E — tur —u (evler inşa eden) ve Eridu (uzakta yapılmış evler) adlı bilinen en eski Sümer şehri, hatta “Tur- aniansya da Tur —k” kelimelerinin ortak “Tur” kökünden gelmesi, mümkünün de üstünde bir olgudur…”</em> ”Alfred Toth, Etrsucans, Huns and Hungarians, Published By Mikes İnternational, Den Haag, 2007, s. 3- 4. “ <em>Etrüskleri “Tyrsenoi – Tursenoi” olarak adlandıran Grekler, aynı adı Türkiye’nin Kuzey-Batı bölgesinde yaşayan insanlara da vermişlerdir. Etrüsklere verilen Latince ad, Grek adlandırması ile aynı kökten gelmektedir; Turs – anoi – Etruscus – Tursci</em>.” R.S. Beekes, The Origin Of The Etrsucans, Koninklijke Nederlandse Akademie Van Wetenschapper, Amsterdam, 2003, s. 7. (Bu hususta daha pek çok İngilizce kaynak vardır, ancak makalemizde hepsine yer vermemiz mümkün değildir.)</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_ednref14" name="_edn14"><sup>[14]</sup></a><em>“2003’den itibaren yapılan genetik çalışmalar neticesinde, 2007 yılında, Etrüskler ve Türkler arasında biyolojik ve genetik bağların bulunduğu ispat edilmiştir</em>. ”Alfred Toth, Etrsucans, Huns and Hungarians, Published By Mikes İnternational, Den Haag, 2007, s.4.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_ednref15" name="_edn15"><sup>[15]</sup></a> Howard Hays, A History Of The Roman World (753 BC – 146 BC), Published By Routledge, London, 1991, s. 25.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_ednref16" name="_edn16"><sup>[16]</sup></a>  Sevan Nişanyan’ın <em>‘“Sözlerin Soyağacı — Çağdaş Türkçenin Etimolojik Sözlüğü ’nde””</em> Yunan kelimesinin karşılığı <em>“İyonya””</em> olarak verilmiştir ki, bu diğer kaynaklarla örtüşmektedir… (Türk Dil Kurumunun Resmi İnternet Sitesi olan <u>http://www.tdksozluk.com’dan</u> <em>“etimolojik sözlük bölümüne</em>” bir türlü ulaşılamamıştır. Sitede problem vardır.) TDK sözlüğünde Grek adının karşılığı olarak “<em>Eski Yunanlı</em>” tanımı yapıldığı görülmüştür. Bu da “<em>Antik çağlarda Greklerin, Batı Anodolu’nun sakinleri olduğunu söylemekle”</em> eş anlamlıdır ki, bu arkeoloji ve antik tarihçilerin tespit ve ifadelerine göre doğru değildir. (Bu hususa tezimizde açıklık getirilmeye çalışılmıştır.) Bu konu ile ilgili İngilizce internet araştırmalarımızdan daha verimli sonuçlar elde etmiş bulunuyoruz. Açıklamalı ve kapsamlı bir sözlük olan “<em>Online Etymology Dictionary’de</em>” “<em>İonian</em>” sözcüğünün anlamı şöyle verilmiştir; “<em>The Turkish name for the country of Greece is “Yunanistan” which means, “The Land Of The İonians”. İonian name is pre — Greek word and perhaps related to Skyt”.</em>(Yunanistan, Greece ülkesine Türkçe olarak verilmiş bir ad olup, bunun anlamı “<em>İyonyalıların ülkesi</em>” demektir. Ancak İyonya adı Grek öncesi bir isim olup, Skyt’lerle ilgili olma ihtimali vardır.)<a href="http://www.etymonline.com/" target="_blank" rel="noopener">www.etymonline.com</a>(Skyt ya da Skythai adı araştırıldığında, bunun <em>“Grek kökenli”</em> bir kelime olduğu ve Grek kaynaklarında <em>“İskit – Saka Türklerine””</em> Grekler tarafından verilmiş olan bir ad olduğu ortaya çıkmaktadır. Abdülhaluk M. Çay – İlhami Durmuş, İskitler, Genel Türk Tarih Ansiklopedisi Cilt 1, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara, 2002, s. 477. )</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_ednref17" name="_edn17"><sup>[17]</sup></a> Faik Reşit Unat, Tarih Atlası, Kanat Yayınları, İstanbul, 1991, s. 7.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_ednref18" name="_edn18"><sup>[18]</sup></a> “<em>Etrüskler Anadolu’nun yerli halkı olup, Lidyalı ve Etrüsk adları birbirleriyle özdeşlemiş ve bir birlerinin yerine kullanılmış olan kelimelerdir. Mezopotamya’da bilinen en eski medeniyetini tesis eden Sümerli kavimlerin de Türklerle ilişki oldukları – benzerlikleri bulunduğu görülmüştür.” </em>Jemima Simcox, Primitive Civilizations, Cambridge University Press, Cambrdige, 2010, s. 229, 425.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_ednref19" name="_edn19"><sup>[19]</sup></a> Fritz Hommel, The Civilization Of The East, Elibron Classics, Adamont Media Corporation, London, 2005, s. 2.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_ednref20" name="_edn20"><sup>[20]</sup></a> “<em>Hiçbir şüpheye yer yoktur ki, Etrüskler, kendi orijinlerini Troyalılara, hatta Asya’ya bağlamışlardır. Hatta Herodot da bu görüştedir</em>.” E. John Sweeney, Gods, Heroes and Tyrants: Greek Chronology İn Chaos, Algora Publishing, 2009, s. 76 – 77.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_ednref21" name="_edn21"><sup>[21]</sup></a> Massimo Pallottino, The Etruscans, İndiana Univeristy Press, Bloomington, 1975, s. 126, 141, 221.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_ednref22" name="_edn22"><sup>[22]</sup></a>The Guardian/May 29, 1919, “The İncalculable Evils Of Partition – By Sir William Mitchell Ramsay”, s. 9.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_ednref23" name="_edn23"><sup>[23]</sup></a> Bozkurt Güvenç, Türk Kimliği, Remzi Kitabevi, İstanbul, 2000, s. 23.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_ednref24" name="_edn24"><sup>[24]</sup></a>  Fuzuli Bayat, Oğuz Destan Dünyası – Oğuznâmelerin Tarihi, Mitolojik Kökönleri ve Teşekkülü, Ötüken Neşriyat A.Ş., İstanbul, 2006, s. 42.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_ednref25" name="_edn25"><sup>[25]</sup></a> Mehmet Altay Köymen, Neşri Tarihi Cilt I, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, Başbakanlık Basımevi, Ankara, 1983, s. 12 -13.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_ednref26" name="_edn26"><sup>[26]</sup></a>  Neşri Tarihini bizde incelemiş bulunuyoruz, onun anlattıklarında Türk köklerine ışık tutan önemli bilgiler tespit edilmiştir. Neşri Tarihini incelemiş ve yorumlamış olan Osmanlı tarihçisi Victor L. Menage’nin şu görüşlerini bizde paylaşmaktayız; “<em>Neşri’nin “Osmanlı Tarihi” önemlidir. Neşri, Aşıkpaşazade’yi takip etmiştir, ancak onun tarihi daha objektiftir. Neşri gerçek bir tarihçidir, çünkü o tarihçinin temel özelliği olan, olayların hakikatini tespit etmek arzusuna sahip olmuştur</em>.” Oktay Özel – Mehmet Öz, Victor L. Menage “Osmanlı Tarihyazıcılığının İlk Dönemleri” – Söğüt’ten İstanbul’a, İmge Kitabevi, Ankara, 2000, s. 85 – 87.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_ednref27" name="_edn27"><sup>[27]</sup></a> William Smith, A School Dictionary Of Greek and Roman Antiquities, Published By Harper and Brothers, New York, 1851, s. 64.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_ednref28" name="_edn28"><sup>[28]</sup></a> “<em>Etrüsklerle akrabalık bağları olduğu bilinen Lidya, Bergama ve Karya Krallarının ülkeleri Greklerce ele geçirilmiş, bu bölgeler Helenleştirilmiş ve bu topraklarda yerli dillerin yerini artık Grekçe almıştır. Hıristiyanlık Anadolu topraklarında kendini Grek kimliği ile ifade etmiş ve Anadolu halkları Greklerce asimile edilmişlerdir.”</em> William M. Ramsay, The Letters To The Seven Churches, Kessinger Publishing, Whitefish/Montana, 2004, s. 119, 120, 378.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_ednref29" name="_edn29"><sup>[29]</sup></a> “<em>Oryantalist akademisyenler, Greklerin etnik saflığa sahip olmadıklarını, ayrıca kültürlerinin de zayıf olduğunu, sahip oldukları kültürü kendilerinden önceki çağlarda yaşamış “Doğunun eski kavimlerine” borçlu oldukları gerçeğinin altını uzun yıllar çizmişlerdir… Söz konusu bu durumu tarihçi Jacob Fallmerayer’in ünlü eseriyle ortaya koymuş olduğu ifade edilmiştir. Greklere eski ve bilge bir ced (ata) bulmak gerekmiş ve böylece Doğunun antik medeniyetleri “model” olarak alınmış ve Greklere “adapte” edilmiştir”</em> R. Beaton – David Ricks, The Making Of Modern Greece, Ashagate Publishing Ltd. London, 2009, s. 40.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_ednref30" name="_edn30"><sup>[30]</sup></a> Pek çok kaynakta Nuh Peygamberin Yafes adlı oğlunun soyundan geldiği vurgulanan Türklerin yaşadıkları bölgeler ve akrabalık bağları olduğu belirtilen antik kişiler birbirleri ile örtüşmektedir. Örneğin Nuh’un oğlu Yafes, onun oğlu Yavan (Yabagu/Yaparlı/Yavuz/Javan – [İonian] ) ve Yavan’ın oğulları Elişah, Tarşim, Kıttım ve Dodanım (Oğuz Boylarından Dodurga olabilir). Bunların torunlarının Anadolu ve Avrupa’ya dağıldıkları ve yerleştikleri ifade edilmiştir. William M. Ramsay, Asia Minor:The Country and Its Religion, Published By Hodder & Stoughton, London, 1908, s. 103 – 139. (Karadeniz bölgesine yerleşen Ashkenaz’ın da (Euxinous olarak değiştirilmiştir) Yafes’in torunu olduğu ifade edilmiştir. Bir başka ifadeyle Ashkenaz’ın babasının, Yafes’in en büyük oğlu Gomer? olduğu belirtilmiştir. Karadeniz olarak bilinen denizin adını “<em>Ashkenaz’dan</em>” aldığı bilidirilmiştir. Ayrıca “<em>Ashkenaz</em>” kelimesinin Greklerce bozularak “<em>euxinus</em>” olarak değiştirildiği vurgulanmıştır. Nathian Bailey, The Universal Etymological English Dictionary.)</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_ednref31" name="_edn31"><sup>[31]</sup></a> Orhun Göktürk Yazıtlarının benzerlerinin İskandinav ülkelerinde de bulunduğunu ifade eden intersitesi Türkiye’de mahkeme kararıyla kapatılmıştır; “8’th Century Orhun Runic İnscriptions: Ancient Turkish Alphabet and Scripts and Their Ties To The Scandinavian Peoples: Ankara 9. Sulh Ceza Mahkemesi, 04/02/2008 tarihli ve 2008/140 nolu kararıyla bu siteye erişim engellenmiştir.”</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_ednref32" name="_edn32"><sup>[32]</sup></a>  “<em>Tarih, bir milletin kanını, hakkını ve varlığını hiçbir zaman inkâr edemez. Özellikle bizim milletimiz, milliyetini bilememesinin çok acı cezalarını çekmiştir. Osmanlı İmparatorluğu içindeki çeşitli toplumlar, hep milli inançlarına sarılarak, milliyet idealinin kuvvetiyle kendilerini kurtardılar. Biz ne olduğumuzu, onlardan ayrı ve onlara yabancı bir millet olduğumuzu, sopa ile içlerinden kovulunca anladık. Kuvvetimizin zayıfladığı anda biz hor ve hakir gördüler. Anladık ki kabahatimiz, kendimizi unutmakmış</em>. <em>Mustafa Kemal Atatürk</em>”. Genel Kurmay Başkanlığı, Atatürkçülük – Atatürk’ün Görüş ve Direktifleri Cilt 1, Milli Eğitim Basımevi, İstanbul, 2001, s. 277, 359.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_ednref33" name="_edn33"><sup>[33]</sup></a>  Mara Van de Mieroop, A History Of The Ancient Near East, Published By Blackwell Publishing, Oxford/UK, 2004, s. xiv, 191.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_ednref34" name="_edn34"><sup>[34]</sup></a> Futhark Alphabet which is also called the “Runic” stemmed from the very same origin as did the ancient “Turkish İnscriptions” with the “Gokturk Alphabet”(Runik olarak da adlandırılan Futhark alfabesi, antik zamana ait Türkçe Yazıtlar gibi aynı kökten, yani “<em>Göktürk Alfabesinden</em>” gelmektedir…) Bu siteye erişim Ankara 9. Sulh Ceza Mahkemesi 04/02/2008 tarih ve 2008/140 nolu kararı ile engellenmiştir.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_ednref35" name="_edn35"><sup>[35]</sup></a>  Salim Koca, Türklerin Göçleri ve Yayılmaları, Genel Türk Tarih Ansiklopedisi Cilt 1, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara, 2002, s. 463 – 464.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_ednref36" name="_edn36"><sup>[36]</sup></a> “<em>Yapılan araştırmalar 300 kadar Sümerce kelimenin hem ses, hem anlam bakımından Türkçe ile ilgisi olduğunu göstermiştir. Bunlardan bazı örnekler şöyledir (kelimelerin ilki Sümerce – İkincisi Türkçedir); Dingir= Tengri (Tanrı), kapkagag = kapkacak, men = men (ben), tin = tin (hayat -ruh), urugal = korıgan (mezar), aga r= agır (ağır), uş=us (akıl), adda = ata, aş = aş, zibin = cibin(sivrisinek), zag = sag (sağ taraf) vs.”</em> Salim Koca, Türklerin Göçleri ve Yayılmaları, Genel Türk Tarih Ansiklopedisi Cilt 1, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara, 2002, s. 463.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_ednref37" name="_edn37"><sup>[37]</sup></a> Claude Reigner Conder, Altaic Hieroglyphs and Hittitte İnscriptions, Eibron Classics Series, Adamant Media Corporation, London/UK, 2006, s. 145.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_ednref38" name="_edn38"><sup>[38]</sup></a> Türk Mahkemelerince Yasaklanan Bazı Sitelere Örnekler; Turkish Runic Alphabet Found İn Norway and Sweden (Norveç ve İsveç’te bulunan Türk Runik Alfabesi) : Ankara 9. Sulh Ceza Mahkemesi 04.02.2008 tarih ve 2008/ 140 nolu kararı gereği bu siteye erişim engellenmiştir. Sumerians – Proto-Turks – Turanians (Sümerliler – Ön Türkler – Turanlar): Ankara 1. Sulh Ceza Mahkemesi 05.05.2008 tarih ve 2008/402 nolu kararı gereği bu siteye erişim engellenmiştir. Etruscan Etymological Dictionary (Etrüsk Etimolojik Sözlük): Ankara 9. Sulh Ceza Mahkemesi 04.02.2008 tarih ve 2008/140 nolu kararı gereği bu siteye erişim engellenmiştir. Etruscan ingTarutius? and Foundation Of Rome (Etrüsk Kralı Tarutius (Tuğrul) ve Roma’nın Kuruluşu) : Ankara 9. Sulh Ceza Mahkemesinin 04. 02. 2008 tarih ve 2008/140 nolu kararıyla bu siteye erişim engellenmiştir. VS.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_ednref39" name="_edn39"><sup>[39]</sup></a> Edred Thorsson, Futhark, Published By Red Wheel Publishers, Boston, 1984, s. 1 – 3.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_ednref40" name="_edn40"><sup>[40]</sup></a> TRT Belgesel Kanalında yayınlanan programda, “<em>Eskişehir Yazılı Kaya Anıtlarının</em>” Gök-Türk alfabesiyle yazıldığından söz edilmiştir. Ayrıca Sivrihisar yakınlarında bulunan “<em>Ballıhisar Köyünde</em>” oldukça görkemli “<em>Kibela (Hittitçe Kababa) – Anadolu’ya Has Doğa ve Bereket Tanrıçası”</em> – tapınağı, manastır ve mağaraları tespit edilmiştir. Oldukça zor bir ulaşımı olan ve Sivri Kaya diye adlandırılan mevkide ise, takriben İsa’dan altı bin beş yüz yıl öncesine kadar eskiye gittiği ifade edilen, Kayalara kazınmış “<em>Türk Kaya Damgaları</em>” (sembol ve harfleri) bulunmuştur. TRT Belgesel Kanalı, 13 Ağustos 2011 – saat 12:30.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_ednref41" name="_edn41"><sup>[41]</sup></a> Genel Kurmay Başkanlığı, Atatürkçülük – Atatürk’ün Görüş ve Direktifleri Cilt I, a.g.e., s. 321, 323.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_ednref42" name="_edn42"><sup>[42]</sup></a> Victor Roudometof, Nationalism, Globalization and Orthodoxy – The Social Origins Of Ethnic Conflict İn TheBalkans, Published By Greenwood Press, Westport/USA, 2001, s. 102.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_ednref43" name="_edn43"><sup>[43]</sup></a> ABD Başkanı B. Obama’nın 04 Haziran 2009 tarihinde Mısır -Kahire Üniversitesi’nde yapmış olduğu konuşmasında; <em>“ilkönce Hıristiyan olduğunun altını çizmiş, sonra da birinci önceliğinin kendi vatandaşlarının güvenliği olduğuna ve İsrail ile kopmaz bağlarla birbirlerine bağlı olduklarına</em>” vurgu yapmıştır. Sonrada, satır aralarında Müslümanlara karşı tehditkâr bir tavır</span></div>
<div><span>32 sergileyerek “<em>ya bizi dinler, bizimle beraber hareket ederler, bizim istediğimiz gibi ılımlı! olurlar</em>, <em>ya da onlarla her yerde savaşır ve yola getiririz</em>” mesajını verdiği açıkça görülmüştür. (Söz konusu Obama konuşmasının videosu ve tam metni internette mevcuttur)</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_ednref44" name="_edn44"><sup>[44]</sup></a> Ünlü İngiliz din adamı ve tarihçi William Howitt (1792 – 1879), konu ile ilgili olarak yazmış olduğu kitabında emperyalist Batılı devletler için şu tespitlerde bulunmuştur; “<em>Hıristiyan Avrupalıların dünyanın bütün bölgelerinde ve boyundurukları altına almayı başardıkları bütün halklara — milletlere yaptıkları barbarlıklar ve emsali görülmemiş saldırıların, dünyanın herhangi bir döneminde ve herhangi bir yerinde, nice vahşi ve acımasız olurlarsa olsunlar, başka hiçbir ırkta örneğini görmek mümkün değildir</em>.” William Howitt, Christian Colonial System: İmperialism, Longman Press, London, 1838, s. 9. B. Bruce Lawrence -Aisha Karim, On Violence, Published By Duke University Press, Durham, 2007, s.70]</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_ednref45" name="_edn45"><sup>[45]</sup></a> Etienne Copeaux, Türk Tarih Tezinden Türk-İslam Tezine, İletişim Yayınları, İstanbul, 2000, s. 367, 368, 409.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_ednref46" name="_edn46"><sup>[46]</sup></a> Howard Hays, A History Of The Roman World, Published By Routledge, London, 1991, s. 33.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_ednref47" name="_edn47"><sup>[47]</sup></a> Bozkurt Güvenç, Türk Kimliği – Kültür Tarihinin Kaynakları, Remzi Kitabevi, İstanbul, 2000, s. 315.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_ednref48" name="_edn48"><sup>[48]</sup></a> The British Museum -London, The Louvre Museum -Paris, The Metropolitian Museum – New York, National Meseum Of Tarquinia – İtalya, vs… gibi müzeler, göz kamaştıran, muazzam “<em>Etrüsk</em>” eserleriyle doludur.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_ednref49" name="_edn49"><sup>[49]</sup></a> “Halikarnuslu (Bodrumlu) Dionsus (Dionysius?), İsa’dan önce 1. Yüzyılda, Etrüsklerin, kendilerini “Rasna – Rasenna” olarak adlandırdıklarını ifade etmiştir.” Herald Haarman, Early Civilization and Literacy İn Europe, Published By Mouton Gruyter, Berlin, 1996, s. 151. “<em>Oğuzların eski çağlarında Gök – Türk Hanedanına mensup olan Türgişler ve Aşinaların (Asenaların) yabgular tarafından idare edildiklerine şüphe yoktur</em>.” Faruk Sümer, Oğuzlar (Türkmenler), Türk Dünyası Araştırma Vakfı Yayınları, İstanbul, 1992, s. 61 -62.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_ednref50" name="_edn50"><em><sup>[50]</sup></em></a><em> Herald Haarman,</em> Early Civilization and Litracy İn Europe<em>, Published By Mouton de Gruyter, Berlin</em> – <em>New York, 1996, s. 151. Howard Hays, A History Of The Roman World, Published By Routledge, 1991, s. 25.</em></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_ednref51" name="_edn51"><em><sup>[51]</sup></em></a> “<em>Çin tarihlerinin verdikleri bilgilere göre, Göktük devletini kuran Kağanların “Asena” soyu da Hunlardan ve belki de Mete Han’ın soyundan geliyordu…”</em> Bahaeddin Ögel, Türk Kültürünün Gelişme Çağları Cilt II, Milli Eğitim Basımevi, İstanbul, 2001, s. 19.</span></div>
<div><span>Rex Warner, Encyclopedia Of World Mythology, Published By Peerage Books, London, 1975, s. 154, 229.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_ednref52" name="_edn52"><sup>[52]</sup></a> “<em>Büyük devletler kurmuş olan Türklerde, örneğin Göktürklerde “dişi kurt” büyükannedir. Kurt bir devlet sembolü ve arması olmuştur</em>.”Bahaeddin Ögel, Türk Mitolojisi Cilt II, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara, 2006, s. 115 (Ünlü Kurt efsanesine dayanan Asenna kabilesinin “<em>Göktürklerin”</em> bir kolu olduğu bilinmektedir.)</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_ednref53" name="_edn53"><sup>[53]</sup></a> Herald Haarman, Early Civilization and Literacy İn Europe, Published By Mouton de Gruyter, Berlin-New York, 1996, s. 151.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_ednref54" name="_edn54"><sup>[54]</sup></a>  Bahaeddin Ögel, Türk Kültürünün Gelişme Çağları, Cilt I, Milli Eğitim Basımevi, İstanbul, 2001, s. 14.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_ednref55" name="_edn55"><sup>[55]</sup></a>  Antik Çin Tarih Kaynaklarında Oğuz Türkleri ve Göktürkler at yetiştiren ve atlı kavimler olarak bilinen “Hiung-nular – Hunlar” olarak ifade edilmişlerdir. Avrupa’ya göç eden Atilla önderliğindeki Türkler “<em>Batı Hunları</em>” olarak tanımlanmışlardır. Bunlar içinde Hıristiyanlığı kabul edenler, zamanla dilleri ve kültürleri de değişime uğratılarak, diğer milletlerce asimile edilmişlerdir. Söz konusu Türkler arasında “<em>Macarlar – Bulgarlar – Avarlar – Peçenekler – Kumanlar vs…”</em> vardır. Bunlar içerisinde Gagauzlar, Yakutlar ve bazı Macarlar, dillerini ve öz kültürlerinin bir bölümünü korumayı başarmışlardır. Hatta 19. yüzyılda Macarlar “<em>Türkoloji Çalışmalarına</em> ” öncülük etmişlerdir. Şerafettin Turan, Türk Kültür Tarihi, Bilge Yayınevi, Ankara, 2002, 132 – 135, 268.</span></div>
<div><span>Resmi Çin yazmalarına göre en eski Türkler, Çinlilerin “Hiung-nu” adını verdikleri Hunlardır. Hunların ve Moğolların dil benzerlikleri vardır ve kökenleri birbirine karışmıştır. (Türk destanlarında Oğuz Han’ın biri Türk, diğeri Moğol iki eşi olduğu ve neslinin bu eşlerden türediği anlatılmıştır.) Bozkurt Güvenç, Türk Kimliği, Remzi Kitabevi, İstanbul, 2000, s. 88.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_ednref56" name="_edn56"><sup>[56]</sup></a> Herald Haarman, a.g.e., s. 151.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_ednref57" name="_edn57"><sup>[57]</sup></a> Mario Alinei, Ancient Link: The Magyar – Etrsucan Lingusitic Relationaship, Published By All Print Kiado, Budapest, 2005, s. 12.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_ednref58" name="_edn58"><sup>[58]</sup></a> Nancy Thomson De Grummond, Etruscan Myth, Sacred History and Legend, Published By The University Of Pennsllyvania Museum Of Archaeology, 2006, s. 10 – 19.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_ednref59" name="_edn59"><sup>[59]</sup></a> Howard Hays, A History Of Roman World, Published By Routledge, 1991, s. 26.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_ednref60" name="_edn60"><sup>[60]</sup></a>  R.S.P. Beekes, The Origin Of The Etruscans, Koninklijke Nederlandse Akademie, Van Wetenschapper, Amsterdam, 2003, s. 7.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_ednref61" name="_edn61"><sup>[61]</sup></a>  Larissa Bonfante, Etruscan Studies: Etruscan Life And Afterlife, Published by Wayne State University Press, Detroit, Michigan/USA, 1986, s. 48, 237.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_ednref62" name="_edn62"><sup>[62]</sup></a>  Tore Janson, A Natural History Of Latin, Published By Oxford University Press, Oxford/UK, s.12.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_ednref63" name="_edn63"><sup>[63]</sup></a>  James Noel Adams, Bilingualism and The Latin Language, Published By Cambridge University Press, Cambridge/UK, 2003, s. 160.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_ednref64" name="_edn64"><sup>[64]</sup></a> 981 – 984 yılları arasında Uygur Türklerinin ülkesini ziyaret eden Çin Elçisi Vang Yen-Tö, Türklerle ilgili olarak özetle şu hususları dile getirmiştir; “<em>Şehirlerinde pek çok evleri, kuleleri ve bahçeleri vardır. Uygurlar zeki, doğru karakterli ve namuslu insanlardır. Altın, gümüş, bakır ve demirden yapılan eşya yapımı ile, vazo ve çanak çömlek yapımında, onların gösterdikleri mükemmellik ve fevkalâdelik Allah tarafından adeta yalnızca onlara verilmiş bir ihsan gibidir”. </em>Bahaeddin Ögel, Türk Kültürünün Gelişme Çağları Cilt I, Milli Eğitim Basımevi, İstanbul, 2001, s. 83 -84.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_ednref65" name="_edn65"><sup>[65]</sup></a> Paleolitik Çağ: Taş Devrinin en erken dönemlerinin ifade edildiği bir zaman dilimidir. Söz konusu bu dönemde yaşayan insanlar taşlardan çeşitli ev ve savaş aletleri yapmayı başarmışlardır.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_ednref66" name="_edn66"><sup>[66]</sup></a> Mario Alinei, Ancient Link: The Magyar and Etruscan Linguistic Relationship, Published By All Print Kiado, Budapest, 2005, s. 12.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_ednref67" name="_edn67"><sup>[67]</sup></a>  “<em>Mesudi, Oğuz Türkleri ile ilgili şu hususları ifade etmiştir: “Oğuzların silahları ve av teçhizatları mükemmeldi. Silahlarının başında Türklerin milli silahı “ok” geliyordu ve onlar son derece keskin nişancıydılar. Bütün Türkler iyi biniciydi ve at üzerinde savaşırlardı. Türklerin at yetiştiriciliği ve kartallar gibi süratlı olduğu söylenen atları çok ünlüydi</em>…” Faruk Sümer, Oğuzlar (Türkmenler), Türk Dünyası Araştırma Vakfı Yayınları, İstanbul, 1992, s. 62.</span></div>
<div><span>( “<em>Avrupa’daki tarih ilmi otoriteleri, en başından itibaren dünya tarihinde rol oyanayan kavimler arasında “Atlı Kavimler” dedikleri bir gruba büyük önem vermişlerdir: “Atlı Kavim” demek, at yetiştiren ve bütün günlük hayatlarını at üzerinde geçiren topluluklar demektir. Dünya tarihinde en önemli ve güçlü iki grup atlı kavimler olmuştur, bunlardan birincisi Doğu’da Türkler, Batı’da ise Cermenler idiler</em>.” Bahaeddin Ögel, Türk Kültürünün Gelişme Çağları Cilt 2, Milli Eğitim Basımevi, İstanbul, 2001, s. 9. )</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_ednref68" name="_edn68"><sup>[68]</sup></a> Dini kabule göre, ölüm sonrası yaşama inanılarak, ölüleri özel bir törenle ve değerli eşyaları ile birlikte, hatta binek atlarıyla birlikte gömme merasimi, ölüler için hazırlanan sanatsal mezarlar, mezar başlarına anıt taşların ve kitabelerin dikilmesi geleneğini kapsayan “<em>Kurgan Kültürünün</em>”, Türk kültürüne has bir uygulama olduğu pek çok eserde ifade edilmiştir.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_ednref69" name="_edn69"><sup>[69]</sup></a> Mario Alinei, a.g.e, s. 10 – 13.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_ednref70" name="_edn70"><sup>[70]</sup></a> Mario Alinei, Ancient Link: The Magyar – Etruscan Linguistic Relationsahip, Published By All Print Kiado, Budapest, 2005, s. 12.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_ednref71" name="_edn71"><sup>[71]</sup></a>  “<em>Tarkan adı sadece “Türk, Etrüsk ve Macar dillerinde” bulunmaktadır. Hıristiyanlığın başlangıç çağına kadar Kapodokyada varlığını sürdürebilmiş olan “Tarkan” adı, Bizans İmparatorlarınca bir “Türk” adı olarak bilinmekteydi… Çok iyi bilinen ünlü “çift başlı kartal amblemi” Sümer – Akat ve Hititlerden Selçuklu hükümdarlarına geçmiş olup, bu amblemi hala Erzurum, Trabzon başta olmak üzere Anadolu’nun çeşitli yerlerinde görmek mümkündür. Ayrıca Hititlerle ilgili yeni keşifler, onların Mısır medeniyetinden önce var olduklarını, Mısırlıların “tanrılar panteonlarını, atlı arabalarını, çift başlı savaş baltalarını ve pek çok şeyi” Hititlerden aldıkları anlaşılmıştır. British Müzesinde bulunan “Etrüsk Mezar Üstü İnsan Figürleri” onların Asya kökenli olduklarını — Moğollara benzediklerini göstermektedir</em>…” Antik Tarih Uzmanı C. R. Conder, The Times, “<em>Hititler ve Etrüskler</em>”, November 23, 1903, s. 4. ; C.R. Conder’in, Etrüsklerin “<em>Türklere</em>” benzediklerini söylemekten kaçınarak, Moğollara benzediklerini söylemiş olması dikkat çekicidir. Zaten pek çok yabancı kaynakta, özellikle “<em>Türk</em>” adının kullanılmamasına azami derecede gayret gösterildiği gözümüzden kaçmamıştır.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_ednref72" name="_edn72"><sup>[72]</sup></a> Faruk Sümer, Oğuzlar (Türkmenler)a.g.e., s. 61 – 62.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_ednref73" name="_edn73"><sup>[73]</sup></a> Max Cary – Theodore Johannes Haarhof, Life and Thought İn The Greek and Roman World, Published By Greenwood Press/USA, 1985, s. 165.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_ednref74" name="_edn74"><sup>[74]</sup></a> Jim Jones, Roman History Timeline, Published By West Chester University Of Pennsylvania, Philadelphia, 2004.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_ednref75" name="_edn75"><sup>[75]</sup></a> Glenn E. Markoe, Peoples Of The Past – Phoenicians, University Of California Press, Berkeley, 2000, s. 16.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_ednref76" name="_edn76"><sup>[76]</sup></a> The Times/October 18, 1853, “The History Of Greek Revolution”, s. 7.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_ednref77" name="_edn77"><sup>[77]</sup></a>  Herkül Milas, Geçmişten Bugüne Yunanlılar (Dil, Din ve Kimlikleri), İletişim Yayınları, İstanbul, 2004, s. 165 – 167.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_ednref78" name="_edn78"><sup>[78]</sup></a> Victor Roudometof, Nationalsim, Globalization and Orthodoxy: The Social Origins Of Ethnic Conflict İn The Balkans, Published By Greenwood Publishing Group, Westport/USA, 2001, s. 107.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_ednref79" name="_edn79"><sup>[79]</sup></a> Victor Roudometof, Nationalism, Globalization and Orthodoxy: The Social Origins Of Ethnic Conflict İn The Balkans, Greenwood Press, Westport, 2001, s. 101 – 107.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_ednref80" name="_edn80"><sup>[80]</sup></a>  <em>“Greklerin Homer ile ilgili düşünceleri başlangıçta belirsiz ve bulanıktır… Felsefeci Xenophanes (550 BC), tanrıları yanlış tanıttığını ileri sürerek, Homer’i suçlamış, Plato daha da ileri giderek, öğrencilerine Homer’e ait olduğu söylenen İlayda ve Odessa Destanlarını okumayı yasaklamıştır</em>.” Paul Aron, Mysteries İn History: From Prehistory To The Present, Published By ABC – CLİO, Santa Barbara, 2005, s. 54.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_ednref81" name="_edn81"><sup>[81]</sup></a>  Romalı antik tarihçi Josephus (D: 37 AD – Ö: 100AD) birinci asırda <em>“Greklerin ve Romalıların Homer’e ve Destanlarına kuşku ile baktıklarını, destanlarda pek çok tutarsızlıklar olduğunu, Homer’in zamanında Greklerce yazının bilinmediğini – okuma ve yazmanın olmadığı bir devirde söz konusu bu kadar uzun destanların yazılı olarak bırakılmasının mümkün olamayacağını</em>” ifade etmiştir. <em>Daha sonra 1795 yılında, Alman Akademisyen Friedrich Wolf, kendi çalışmaları neticesinde Josephus’un ifadelerine ilmi bir boyut kazandırmış ve Josephus’un Homer’le ilgili söylediklerini doğrulamıştır</em>.” Paul Aron, Mysteries İn History From Prehistory To The Present, Published By ABC – CLIO, 2005, s. 54 – 56.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_ednref82" name="_edn82"><sup>[82]</sup></a> Paul Aron, Mysteries İn History: From Prehistory To The Presenta.g.e, s. 55.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_ednref83" name="_edn83"><sup>[83]</sup></a> Barry B Powell, Homer, Published By Blackwell Publishing, London/UK, 2004, s. 11.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_ednref84" name="_edn84"><sup>[84]</sup></a> Barry B. Powell, Homer, a.g.e., s. 5 – 6.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_ednref85" name="_edn85"><sup>[85]</sup></a> “<em>Limni adası Kuzeyinde bulunan antik savaşçının anıt mezar taşı yazı dilinin, hem Etrüskçeyle, hem de Anadolu dilleriyle ilişkili olduğu görülmüştür. Tarihçi Thucydides, Grek öncesi adanın Etrüsklerce iskan edilidiğini, bunların Batı Lidya Krallığı – Anadolu’dan İtalya’ya göç eden geniş kafileden ayrılıp, Limni adasına yerleşen Etrüskler olduğunu ifade etmiştir</em>.” Howard Hays, A History Of The Roman World 753 BC – 146 BC, Published By Routledge, London, 1991, s. 27. (<em>“Batılı bilginlerce okunamayan söz konusu antik savaşçı anıt mezar yazıtları, Orta Asya doğumlu bilginlerce okunabilinmiş ve onlar bu yazıların “Ön-Türkçe” olduğunu” ifade etmişlerdir</em>.” Haluk Tarcan, Tarihin Başladığı Ön-Türk Uygarlığı, Töre Yayın Grubu ve Ön-Türk Uygarlığı Araştırma Merkezi, İstanbul, 2004, s. 291.)</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_ednref86" name="_edn86"><sup>[86]</sup></a> Howard Hays, A History Of The Roman World, Published By Routledge, 1991, s. 27.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_ednref87" name="_edn87"><sup>[87]</sup></a>  David Sacks, A Dictionary Of The Ancient Greek World, Published By Oxford University Press, New York, 1997, s. 266.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_ednref88" name="_edn88"><sup>[88]</sup></a> C.B.F. Walker, Cuneiform – Reading The Past, Published By University Of California Press, Berkeley and Los Angeles, 2004, s. 7.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_ednref89" name="_edn89"><sup>[89]</sup></a> Edith Jemima Simcox, Primitive Civilizations, Cambridge University Press, Cambridge, 2010, s. 229, 339, 425.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_ednref90" name="_edn90"><sup>[90]</sup></a>  Mario Alinei, Aspects Of Language: Geolingusitics, Volume I, Published By Rodopi B.V., Amsterdam, 1986. Claude Reignier Conder, Altaic Hieroglyphs and Hittite İnscriptions, Elibron Classics Series, Published By Adamant Media Corporation, London/UK, 2006, s. 145 – 148.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_ednref91" name="_edn91"><sup>[91]</sup></a> C. R. Conder, a.g.e., s. 1.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_ednref92" name="_edn92"><sup>[92]</sup></a> A.g.e, s. 145.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_ednref93" name="_edn93"><sup>[93]</sup></a> <em>“Sümerce eklemeli bir dildir. Hint — Avrupa ya da Sami dilleri gibi bükünlü değildir. Kökler genellikle değişmez. Temel gramer birim, tek tek sözcükler değil, sözcük bileşiğidir. Gramerde isimlere eklenen kelimeler köklerine ayrılmaz şekilde kaynaşmak yerine, bağımsız yapılarını korur. Sümerce bu nedenle Türkçe ve Macarca gibi eklemeli dillerle ve bazı Kafkas dilleriyle büyük benzerlikler gösterir</em>.” Samuel Noah Kramer, Sümerler, Kabalcı Yayınevi, İstanbul, 2002, s. 401.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_ednref94" name="_edn94"><sup>[94]</sup></a> C.R. Conder, a.g.e, s. 5 – 6.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_ednref95" name="_edn95"><sup>[95]</sup></a> İlker Koç, Hititler, Orta Doğu Teknik Üniversitesi Toplum ve Bilim Merkezi, ODTÜ Geliştirme Vakfı Yayıncılık ve İletişim A.Ş., Ankara, 2006, s. 11.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_ednref96" name="_edn96"><sup>[96]</sup></a>A.g.e., s. 22.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_ednref97" name="_edn97"><sup>[97]</sup></a> “<em>Girit adasında antik çağlarda var olmuş olan Minoyan ve Mişayan kültürü, kesinlikle Grek değildir</em>.” Oswyn Murray, Early Greece – Second Edition, Harvard University Press, 1993, s. 5 -7.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_ednref98" name="_edn98"><sup>[98]</sup></a> Oswyn Murray, Early Greece, Second Edition, Published By Harvard University Press/USA, s. 5 -6.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_ednref99" name="_edn99"><sup>[99]</sup></a> Emmet John Sweeney, Gods, Heros and Tyrants: Greek Chronology İn Chaos, Published By Algora Publishing/USA, 2009, s. 77 – 78.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_ednref100" name="_edn100"><sup>[100]</sup></a> Leonard Robert Palmer, Minoans and Mycenaeans, Published By Faber and Faber, 1961, s. 162.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_ednref101" name="_edn101"><sup>[101]</sup></a> A.g.e., s. 162.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_ednref102" name="_edn102"><sup>[102]</sup></a> John Linton Myres, Homer and His Critics, Published By Routledge and Kegan Paul, 1958, s. 266.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_ednref103" name="_edn103"><sup>[103]</sup></a> A.g.e., s. 265.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_ednref104" name="_edn104"><sup>[104]</sup></a> Rodney Castleden, Mycenaens, Published By Routledge, New York/USA, 2005, s. 89 – 91.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_ednref105" name="_edn105"><sup>[105]</sup></a> A.g.e., s. 91.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_ednref106" name="_edn106"><sup>[106]</sup></a> Giuliano and Larissa Bonfante, The Etruscan Language, Published By Manchester University Press, New York, 2002, s. 7.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_ednref107" name="_edn107"><sup>[107]</sup></a> “<em>Oğuz destanlarında, kahramanların tek bir kadınla evli oldukları, ne kumadan, ne de ortaktan bahsedilmediği, kadınların da kocaları karşısında söz sahibi oldukları, dikkate değer özellikler olarak vurgulanmıştır. Ayrıca Anadolu’dan geçen Avrupalı seyyahların “Türkmen kadınların iyi ata binen, kılıç kullanan, yiğit kadınlar oldukları ve erkekler gibi savaşabildiklerini” işittikleri ve buna hayret ettikleri dile getirilmiştir.”</em> Faruk Sümer, Oğuzlar Türkmenler, a.g.e., s. 291 – 292.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_ednref108" name="_edn108"><sup>[108]</sup></a> Sarah B. Pomeroy, Women’s History and Ancient History, The University Of North Caroline Press, 1991, s. 119, 141.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_ednref109" name="_edn109"><sup>[109]</sup></a> Ziya Gökalp, Türk Uygarlığı Tarihi, İnkılâp Kitabevi, İstanbul, 1991, s. 101, 104.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_ednref110" name="_edn110"><sup>[110]</sup></a> Larissa Bonfante, Etruscan Life and After Life, Published By The Wayne State University Press, Detroit-Michigan, 1986, s. 237.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_ednref111" name="_edn111"><sup>[111]</sup></a> Dede Korkut Destanları, <em>“Kazan Bey oğlu Uruz Beyin Esir Düştüğü Destan — Oğuz Beylerinden Kazan Han ve oğlu esir düştüğünde, eşi Burla Hatun, kocası ve oğlunu kurtarmak için sefer düzenler, kara atına biner, kılıç kuşanır, kırk tane savaşçı kızı yanına alır, naralar atarak düşmanın üzerine gider, kocasını ve oğlunu kurtarır</em>” , Muharrem Ergin, Dede Korkut Kitabı, Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 2005, s. 90 – 111.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_ednref112" name="_edn112"><sup>[112]</sup></a> Howard Hays, A History Of The Roman World, a.g.e., s. 33.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_ednref113" name="_edn113"><sup>[113]</sup></a> Walter Burkent<em>,</em> Greek Religion, Blackwell Publisher and Harvard University Press/USA, 1985, s. 281.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_ednref114" name="_edn114"><sup>[114]</sup></a> A.g.e., s. 281.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_ednref115" name="_edn115"><sup>[115]</sup></a> “<em>Eski Türklerde kadınlar genellikle amazon idiler. Usta binicilik, iyi silah kullanma, yiğitlik, Türk erkekleri kadar Türk kadınlarında da vardı. Kadınlar doğrudan doğruya hükümdar, kale koruyucusu, vali ve elçi olabilirlerdi.</em>” Ziya Gökalp, Türkçülüğün Esasları, İnkılâp Kitabevi, İstanbul, 1997, s. 145.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_ednref116" name="_edn116"><sup>[116]</sup></a> Larissa Bonfante, Etruscan Life and After Life, Published By Wayne State University Press, Detroit/Michigan, 1986, s. s.236 – 237.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_ednref117" name="_edn117"><sup>[117]</sup></a> Larissa Bonfante, a.g.e., s. 236.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_ednref118" name="_edn118"><sup>[118]</sup></a> Josephy M. Bryant, Moral Codes and Social Structure İn Ancient Greece: A Sociology Of Greek, Published By State University Of New York, Albany, 1996, s. 108.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_ednref119" name="_edn119"><sup>[119]</sup></a> Peter Connoly, Ancient Greece, Published By Oxford University Press, New York/USA, 2001, s. 14.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_ednref120" name="_edn120"><sup>[120]</sup></a> Peter Connoly, a.g.e, s. 14.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_ednref121" name="_edn121"><sup>[121]</sup></a> Sarah B. Pomeroy, Women’s History And Ancient History, Published By The University Of North Caroline Press, North Caroline/USA, 1991, s. 119, 141.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_ednref122" name="_edn122"><sup>[122]</sup></a> Josephy M. Bryant, Moral Codes and Social Structure İn Ancient Greece, a.g.e., s. 107 – 108.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_ednref123" name="_edn123"><sup>[123]</sup></a> Günümüzde dahi bir çok millette “<em>kadınların erkeklerden aşağı, kötü, şeytani ve bütün kötülüklerin kaynağı olarak görülmesi</em>” hususu, antik zamanlardan günümüze kadar devam eden izler taşımaktadır. Türkler dışında, diğer pek çok milletin, “kadınları, sadece erkeklerin eğlence aracı, cinsel zevk ve üreme için gerekli bir meta olarak görmüş oldukları” söz konusudur. Bilhassa Arapların İslamiyet öncesi kadınlara bakış açısı çok iyi bilinmektedir. Araplar “<em>kız bebekleri, doğumundan altı yaşına kadar”</em> diri diri toprağa gömerek, öldürebiliyorlardı. 21. yüzyılda bu uygulamalar açıkça yapılmasa da, yine de Doğulu toplumlarda kadının aşağılanması ve sosyal hayattan uzak tutulması söz konusudur.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/antik-turk-tarihi-ve-unlu-tanrica-turan.html#_ednref124" name="_edn124"><sup>[124]</sup></a> Tuncay, Suavi: Atatürk’ün Dil, Tarih ve Kültür Üçgeninde Cumhuriyete Bakışı, Türk Dış Politikası Bağlamında; Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Konferans Notları, 2009, İzmir.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Avar Tarihinin En Önemli Savaşı: 626 İstanbul Muhasarası</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi</guid>
<description><![CDATA[ Avar Tarihinin En Önemli Savaşı: 626 İstanbul Muhasarası
Orta Avrupa’da Frank Krallığı ile Bizans İmparatorluğu arasında kuvvetli bir devlet kurarak yaklaşık 250 yıl kadar Avrupa’nın si­yasi tarihine yön veren Avarların, Türk-Bizans tarihi açsından en önemli özelliklerinden biri de hiç şüphesiz İstanbul’u kuşatmala­rıdır. Nitekim Bizans, imparator Phocas (602-610)’dan sonra tah­ta çıkan Heracleios (610-641) dönemine oldukça sıkıntılı başlan­mıştır. İmparatorluğa karşı doğu’da Pers, batıda ve kuzeyde […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c47f21e8c5.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:46 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Avar, Tarihinin, Önemli, Savaşı:, 626, İstanbul, Muhasarası</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/05/Ismail-Mangaltepe.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html">Avar Tarihinin En Önemli Savaşı: 626 İstanbul Muhasarası</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Dr. İsmail MANGALTEPE</strong></span></a>
</p><p>Orta Avrupa’da Frank Krallığı ile Bizans İmparatorluğu arasında kuvvetli bir devlet kurarak yaklaşık 250 yıl kadar Avrupa’nın si­yasi tarihine yön veren Avarların, Türk-Bizans tarihi açsından en önemli özelliklerinden biri de hiç şüphesiz İstanbul’u kuşatmala­rıdır. Nitekim Bizans, imparator Phocas (602-610)’dan sonra tah­ta çıkan Heracleios (610-641) dönemine oldukça sıkıntılı başlan­mıştır. İmparatorluğa karşı doğu’da Pers, batıda ve kuzeyde Avar-Slav akınları aralıksız devam ediyordu<a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_edn1" name="_ednref1"><sup>[1]</sup></a>.</p>
<p>Oysa VII. yüzyılın başında Avarların durumu da oldukça kritikti. Avar topraklarının kalbine yönelen Bizans ordularının saldırıları, Avar imparatorluğunda tehlikeli ayaklanmalara yol açıyordu. Ancak bu geniş devletin çözülmesini sağlamak için tek bir darbe yeterli iken, Mavrikios (582-602)’un öldürülmesi­nin akabinde Phocas’m yönetiminde hüküm süren keşmekeş ve Perslerin korkunç baskısı neticesinde Heracleios’un zayıf kal­ması, Avarları dağılmaktan kurtarmıştır. Üstelik yönetimleri altına aldıkları ve her an ayaklanmaya hazır milletler üzerin­deki tahakkümlerini genişletmek için yeterli zamanları da var­dı. Avarlar sayıca az olmalarına rağmen imparatorluğun içerisinde yaşayan çok farklı milletler üzerinde oldukça fazla otori­te sahibi idiler ve bütün bu milletleri uyumlu bir ahenk içeri­sinde yönetiyorlardı. Ama yine de bütün bunlara karşılık dev­let sınırlarında iç çatışmalar da görülüyordu. Bu yüzden Bizans diplomasisi, ülkenin içerden çözülmesi ve Avar hâkimiyeti altındaki halkların bağımsızlıklarını kazanmaları için ayak­lanmalarını sağlamak üzere çalışmalarını yoğunlaşmayı ön plana çıkarmıştı<a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_edn2" name="_ednref2"><sup>[2]</sup></a>.</p>
<p>Bizans bu planı uygulamak için fırsat kollarlarken 617 yılında Balkanlar’dan güneye doğru süzülen Avar-Slav birliklerinin önle­rine gelen bütün şehirleri özellikle de Teselya, Epire, Trakya ve Selanik’e karşı olan saldırıları ile karşılaştı. Bu birleşik Avar-Slav birlikleri, binlerce esirle beraber elde ettikleri ganimetleri götürüp Avar hakanına takdim ediyorlardı<a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_edn3" name="_ednref3"><sup>[3]</sup></a>. Bu durum karşısında barış istemek zorunda kalan Heracleios, Ereğli de buluşmak üzere ha­kan ile bir anlaşma yapmıştır. Ancak Avar hakanının bu barış isteğini kabul etmesinin asıl nedeni imparatoru yakalamaktı. Ni­tekim bunun için bir de pusu kurmuştu. Ancak bu durumdan haberdar olan Heracleios, tebdil-i kıyafet yaparak halkın arasına girip pusudan kurtulmayı başarmıştır<a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_edn4" name="_ednref4"><sup>[4]</sup></a>. Bu akınla Avarlar, İstan­bul surlarına kadar yaklaşmışlar ise de daha sonra geri dönmüş­lerdir<a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_edn5" name="_ednref5"><sup>[5]</sup></a>.</p>
<p>Ekonomik sıkıntının yanında savaşma yeteneğine sahip bir ordudan da yoksun olan Bizans, Perslerin ve Avarların faali­yetlerini kaygıyla takip ediyordu. 619-620 yıllarında, kilise hazînesinin devlet hâzinesine aktarılması ile Heracleios’un durumu kontrol altına alması için gereken yeterli mali kaynak da yaratılmış oldu. Ancak, Bizans’ın yine de iki cephede birden savaşması mümkün değildi. Yeterli sayıda bir kuvveti eğitip teçhiz edecek vakit yoktu. Daha da önemlisi Heracleios’un elinde ordunun iskeletini kurabileceği askeri bir alt yapısı da bulunmuyordu. Bu sebeple önce hangi düşmanla savaşacağına karar vermeliydi. Sonunda Heracleios, en büyük tehdidin Ters­lerden geldiğine karar verdi ve Avarlarla bir anlaşma yapmayı düşündü<a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_edn6" name="_ednref6"><sup>[6]</sup></a> ve bu düşünce ile 619-620 yılında Avar hakanına elçi­ler göndererek saldırıların durdurulmasını istedi. Bir önceki yıl Teselya’ya saldıran hakanın sözünde durmayarak tekrar saldır­masından çekinen Heracleios verdiği paranın miktarını arttırarak barışı sağladı<a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_edn7" name="_ednref7"><sup>[7]</sup></a>.</p>
<p>Barıştan sonra Heracleios’un, 622 ile 628 yılları arasında devamlı Perslerle mücadele ettiğini görüyoruz<a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_edn8" name="_ednref8"><sup>[8]</sup></a>.</p>
<p>Avarlar, 617’de bir oldu-bitti ile şehri ele geçirmeye yönelik ba­şarısız bir girişimde bulunduktan sonra 619 yılında yaptıkları anlaşma­nın sağladığı vergi ve mallardan istifade etmişlerdir. Ancak bun­larla yetinmeyen Avar hakanı, imparatorun ayrılmadan önce ken­disine 200.000 ekü vaat etmesine ve vaadini rehinelerle güçlen­dirmesine rağmen, O ve askerleri Pers sınırındayken, harekete geçmek üzere daha ciddi bir girişimde bulunmak üzere hazırlıkla­ra başlamıştır.<a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_edn9" name="_ednref9"><sup>[9]</sup></a></p>
<p>Bu arada 622 yılında Avarlara yüklü miktarda altın vererek barışı sağladığına inanan Heracleios, bundan sonra Avrupa’daki ordularını Asya’ya kaydırarak, İstanbul’da oğulları ile Patrik Sergios ve komutan Bonos’u bırakmıştır. Ancak Heracleios işi olu­runa bırakmamış ve Avar hakanına yazdığı mektupta, barış yaptıklarını, buna sadık kalmasını ve oğullarını ona emanet ettiğini özellikle belirtmiştir<a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_edn10" name="_ednref10"><sup>[10]</sup></a>. 628 yılına kadar devam eden bu mücadele­lerde Bizans büyük zaferler elde etmiştir. Kuzeyde Hazarların da desteğini alan Bizans, askeri mücadele sahasını Anadolu ve Pers topraklarından Kafkaslara kadar genişleterek döneme bir anlam­da askeri ve siyasi damgasını vurmuştur. Ancak bu coğrafyada ordularını idare ederken İmparator Heracleios’un başkenti İstan­bul, ağır bir tehdit ile karşı karşıya kalmıştır. Avar hakanı impa­rator ile olan anlaşmasını feshettiğini ilan ederek 626 yılında Avar-Slav-Gepid ve Bulgar kavimlerinden oluşan ordusuyla İs­tanbul’a doğru harekete geçmiştir. Bizanslılar uzun bir aradan sonra ilk defa bu kadar büyük bir korkuyla karşı karşıya kalmış­lardır<a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_edn11" name="_ednref11"><sup>[11]</sup></a>.</p>
<p>Avarların İstanbul kuşatmasını anlatan kaynaklarının tamamı Bizanslı müelliflere aittir. Şair, Ayasofya diyakozu ve gözetmeni <em>Pisides,</em><strong> “Bellum Avaricum” </strong>adıyla bilinen, 500 ikili dizeden faz­la mısradan oluşan bir ilahi bestelemiştir. Yazar, bu savunmanın baş aktörü olarak gördüğü bakire Meryem’i yüceltirken, Heracleios ve patrik Sergios’den de övgü dolu sözlerle bahsetmiştir. Ay­rıca satır aralarında hakan’ın mağlubiyetine ve bunun yol açtığı olaylara ilişkin bazı ince ipuçları da vermiştir. Şiirini patriğin hu­zurunda 627 yılında okumuştur. Pisides’in bir başka meslektaşı, Ayasofya Papazı <em>Theodoros Synkellos</em> da aynı yıl 7 Ağustosta, Ayasofya’da, <em>“Vahşi Avarların ve Tanrıtanımaz Perslerin, Tanrı tara­fından gözetilen şehre saldırmaları ve onun insanlara duyduğu kutsal sevgi, Bakire Meryem’in şefaati sayesinde geri püskürtülmeleri üzerine”</em> görkemli bir ayin düzenlemiştir<a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_edn12" name="_ednref12"><sup>[12]</sup></a>. Hakan’dan ise aşa­ğılayıcı ifadeler kullanarak söz eden Theodoros, Avarlara karşı nefret beslediğini de gizlememiştir. Saldırıları mübalağalı bir şe­kilde anlatan ve sık sık kuşatmaya dini motifler katan Theodoros, hakan’m mağlup olmasını, eski ahitteki bir kehanetin gerçekleş­mesine bağlamaktadır. Bütün bunlara rağmen kuşatma hakkındaki kaynaklar arasında en eksiksiz olanı da budur. Bu eser saye­sinde kuşatmayı gün gün öğrenebilme şansımız olmuştur. Kuşat­ma üzerine daha gerçekçi bir anlatım, Heracleios’un hükümdarlı­ğının son on yılına ait, 630-640 dönemini ihtiva eden, <strong>Paschale Vakanüvisi’nde </strong>yer almaktadır. Net ve oldukça fazla ayrıntılar veren tasvirleri için yazar resmi kayıtlara başvurmuştur ki bu da eserin bu kuşatma için en önemli kaynak haline gelmesini sağla­mıştır. Ancak bu kadar önemli detayları içeren metnin tamamı bize kadar ulaşmamıştır. Kuşatma sırasında kararlı harekâtlar gerçekleştiren Avarlara karşı kazanılan zafer kimi kaynaklarda parça parça ve eksik şekilde verilmekte (Paschale Vakanüvisi), olaylar belli belirsiz bir anlatımla aktarılmaktadır (Pisides ve Theodoros). Patrik <em>Nicephoros</em> ise buna karşın daha gerçekçi bir tasvir sunduğu <strong>Breviarium </strong>adlı eserinde savaşı daha özenli ak­tarmaktadır. Bunun yanında dönemin vakanüvistleri <em>Theophanes </em>ve <em>Scylitzes’in</em> aktardıkları notlar da eski kaynaklardaki boşlukla­rı doldurmakta veya konuya açıklık getirmektedir<a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_edn13" name="_ednref13"><sup>[13]</sup></a>.</p>
<p>Altı gün süren İstanbul kuşatması, tarihi bir dönüm noktasının başlangıcını oluşturmuştur. 626 yılında Bizans’ı kuşatan Avar impa­ratorluğunun, bu mücadelede başarısız olması, kendilerini hızlı bir çöküşe itmiştir. Ayrıca bunun neticesinde gelişen hadiselerin etkileri tüm güney doğu Avrupa ve Balkanlar için son derece önemli olmuştur. Tarihçiler arasında bu olayın büyük öneme sahip bir tarihi olay oldu­ğu düşüncesi tartışılıp var olmakla birlikte belli bir görüş birliğine varılamamıştır. Kuşatmanın gerçekleştiği konusunda hiç bir şüphe yoktur. Kuşatmanın ayrıntıları hususunda gerek batıda gerekse Tür­kiye’de henüz kesin bilgiler ortaya konulamamıştır. Kuşatma üzerinde birçok farklılık ve görüş ayrılıkları bulunmaktadır. Bunları şu şekilde sıralayabiliriz: Kuşatmanın amacı ve nedenleri, çarpışmaların seyri, sayısal durum ve iki ordunun silah gücü, hakanın ordusunun etnik dağılımı ve Avar yenilgisinin başlıca sebepleri. Avarların bu girişimi Bizans ve doğu kaynaklarında kendisine geniş yer bulmuştur. Zira İstanbul’un Avar hakanı tarafından kuşatılması o günkü şartlarda bölgenin önemli olaylarından biri olarak görülmektedir. Bu kuşatma Bizanslıları çok derinden etkilemiş ve hafızalarına kazınmıştır. Ku­şatmanın kaldırıldığı 7 Ağustos tarihi, dini ve ulusal bir bayram hava­sında ayinler düzenlenerek ve ilahiler okunarak kutlanmıştır<a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_edn14" name="_ednref14"><sup>[14]</sup></a>.</p>
<p>Bazı müellifler, Avarların İstanbul’u kuşatmalarının sebebini yağma, Bizans iktidarının ve zenginliğinin parçalanması, ezilmesi ve yok edilmesi olarak görürler. Ancak burada bir gerçek var ki o da Avarların paraya itibar etmemeleridir. Kuşatmanın kaldırıl­ması karşılığında hakana sayısız hediye ve yüklü miktarlarda para önerilmiş ise de hakan bütün bunları reddetmiştir. Kuşat­manın başarısız olması ve Bizans ordusunun karşı tehdidine ma­ruz kalmasına rağmen hakan ısrarından vazgeçmemiş ve daha sonra tekrar geleceğini söylemiştir. Parayı reddetmesi, kuşatma­nın para için yapıldığı yalanını açıkça ortaya koymaktadır. Ku­şatma ve kazanma hırsını Avar hakanlarının karakteristik özelli­ği olarak kabul edebiliriz<a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_edn15" name="_ednref15"><sup>[15]</sup></a>.</p>
<p>Avarlar, Bizans topraklarına girdiklerinde imparatorluğun Av­rupa kısmını ele geçirme niyetindeydiler. Onlar, ne para ne de ganimet peşinde idiler. Sadece İstanbul ve Balkanların tamamını hâkimiyetleri altına almak istiyorlardı<a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_edn16" name="_ednref16"><sup>[16]</sup></a>. Bu yüzden de Pers (Sasani) kışkırtmaları neticesinde Avarların İstanbul’u kuşattıkları şeklinde ileri sürülen tezin hiçbir dayanağı yoktur<a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_edn17" name="_ednref17"><sup>[17]</sup></a>.</p>
<p>Bizans’ın Avar devletine bağlı farklı kavimler arasına sok­tuğu nifak tohumları 622 yılına doğru etkisini göstermeye baş­lamıştır. 622 yılında Bohemya ve Moravya’daki Slavlar, isyan ederek uzun bir mücadeleden sonra ilk Slav devletini kurdular. Bu başarı, diğer milletler açısından, Avar imparatorluğu için Ölümcül bir tehlike oluşturmuştur. Avarlar öfkelerini bu çok tehlikeli gidişatın, sorumlusu olarak gördükleri Bizans’ın üze­rine yönelttiler. 623 yılında Bizans’a karşı büyük bir taarruz düzenlediler. Öyle ki bu taarruz Bizans’ı görülmemiş bir tehli­keye soktu. Heracleios, Perslere karşı kazandığı zaferden sonra seferini keserek çok hızlı bir şekilde İstanbul’a döndü. Duru­mun vahametine rağmen o sırada Küçük Asya’da bulunan or­duyu geri çağırmaktan kaçındı. Daha önceden de başvurduğu haraç ve vaatleri tekrarladı ve neticede de istediğini aldı: Avarlarla yeni bir anlaşmaya vardı<a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_edn18" name="_ednref18"><sup>[18]</sup></a>.</p>
<p>Pers İmparatorluğu (Sasaniler) Bizans üzerine gitmekte kararlı idi. Hükümdar Hosrev (Şehinşah Hüsrev II, 590-628), bütün El-Cezire, Filistin ve Suriye’yi ele geçirdiği yıllarda komutanı Sharbaraz (Şahrvarâz)’ı 50.000 kişilik ordu ile Bizans üzerine gönder­di. Bunun üzerine Heracleios ordusunu üçe ayırdı: Ordunun bir kısmını başkentte bıraktı. Diğer bir kısmının başına kardeşi Theodore’u geçirerek Pers komutan Sain ile savaşmaya gönderdi. Geriye kalan ordunun başına da kendisi geçerek Lazika bölgesine gitti. Heracleios, iki Pers ordusunun Anadolu’ya doğru geldiğini biliyordu. Fakat hangisinin İstanbul kuşatmasına katılacağını bilmiyordu. Bu yüzden İstanbul’a giden en yakın yolun Karadeniz üzerinden giden yol olduğunu ve kuşatmaya gidecek Pers ordusu­nun oradan geçeceğini düşünerek ordusuyla birlikte o bölgeye git­ti. Şehrin tehlikede olduğunu öğrenince, Trabzon’dan gemilerle ordunun en güçlü birliklerini İstanbul’a gönderdi ve derhal surla­rın güçlendirilmesi talimatını verdi<a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_edn19" name="_ednref19"><sup>[19]</sup></a>.</p>
<p>İmparatorun Karadeniz bölgesine gelmesinin bir sebebi de muhtemelen Hazarlarla ittifak görüşmeleri yapmak istemesi idi<a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_edn20" name="_ednref20"><sup>[20]</sup></a>. Bazı müellifler Heracleios’un İstanbul’a gitmemesini Anadolu’da dört yıl boyunca aldığı yerleri geri vermeyi istememesine, bazıları ise tehlikenin önemsiz olduğunu düşünmesine bağlarlar<a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_edn21" name="_ednref21"><sup>[21]</sup></a>.</p>
<p>Avarlar Trakya’dan İstanbul’a doğru yaklaşırken, Sharbaraz da Boğaz’a gelmiş ve Haziranın ilk günlerinde Kadıköy ile Üsküdar arasında karargâh kurmuştu. Paschale kroniğinde, Perslerin Ka­dıköy ve çevresine yerleşmelerinin, Avarların İstanbul’a gelmelerinden günler önce olduğu şeklinde geçmesine karşılık, bazı kay­naklarda üç gün önce veya birkaç gün önce olduğu şeklinde de kayıtlar vardır<a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_edn22" name="_ednref22"><sup>[22]</sup></a>. Atlı süvarileri ve savaş arabaları olan Pers ordu­su komutanı Sharbaraz, bir taraftan Kadıköy’deki kenar mahalle­leri, ibadethaneleri ve sarayları yaktırırken, diğer taraftan Avarların gelmesini bekleyip kuşatmanın detaylarını planlamıştır<a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_edn23" name="_ednref23"><sup>[23]</sup></a>.</p>
<p>Heracleios muhtemelen 626 yılının Mart veya Nisan’ında <em>Pat­rik Athanasios (Akathistos)’u</em> diplomatik yollarla anlaşmak üzere Avarlara göndermiştir<a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_edn24" name="_ednref24"><sup>[24]</sup></a>. <em>Barisiç,</em> Athanasios’un elçi olarak gönde­rilmesini yanlışlıkla onların Avarların İstanbul önlerinde görül­melerinden sonra olduğunu belirtmektedir. Ancak bu durum Paschale kroniğine göre de yanlıştır. Çünkü Paschale Avarların İs­tanbul surlarında görünmelerinden sonra elçilik heyetinin döndü­ğünü belirtir. Yani Athanasios’un Avarlar tarafından hapsedildi­ğini ve gönderilen elçilerin rahatsız edildiklerini söylemesi doğru değildir. Athanasios, elçilik görevine çıktığında başkentin güçsüz­lüğünü biliyordu. Fakat güçlendirilmesi için gönderilen ordudan ve tamiratın bitirilmesi konusundaki emirlerden haberi yoktu<a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_edn25" name="_ednref25"><sup>[25]</sup></a>.</p>
<p>Perslerin Avarlarla nasıl temasa geçtikleri ya da nasıl an­laşmaya vardıkları bilinmemektedir<a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_edn26" name="_ednref26"><sup>[26]</sup></a>. Hiçbir kaynakta bu itti­fakın nasıl başladığı, geliştiği ve şartları konusunda bilgi bulunmamaktadır. Sadece bu ittifakın geçekleştiği ve sonuçları­nın ne olduğu konusunda Bizans kaynaklarında bilgiler vardır. 622-628 yılları arasında meydana gelen Bizans-Pers mücadelesi Avarlara yeni bir fırsat sunmuştur. Ayrıca şunu da belirtmek ge­rekir ki ittifak önerisinin kimden geldiği konusunda da şüpheler vardır. Bazı müellifler Perslerle mücadele halinde olan Avarların fırsattan istifade ederek kuşatmaya giriştiklerini ve Perslerden destek istediklerini söylerlerken<a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_edn27" name="_ednref27"><sup>[27]</sup></a>, bazıları da Perslilerin, Bi­zans’ın gün geçtikçe artan baskısını kırmanın en iyi yolunun, Avarlarla birlikte Bizans’ın başkentine ortak bir saldırıda bu­lunmak olduğunu fark ettiklerini ve önerinin Perslerden gelmiş olabileceğini ima ederler<a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_edn28" name="_ednref28"><sup>[28]</sup></a>. Persler ve Avarların İstanbul’u ku­şatmak üzere anlaşmaya vardıkları<a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_edn29" name="_ednref29"><sup>[29]</sup></a> ve birbirlerinin hareketle­rinden haberdar oldukları ve ona göre davrandıkları konusunda hiçbir şüphe yoktur<a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_edn30" name="_ednref30"><sup>[30]</sup></a>. Bazı kaynaklarda Heracleios’un Pers-Avar ittifakından haberdar olduğu ifade edilir<a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_edn31" name="_ednref31"><sup>[31]</sup></a>. Sonuç olarak, 626 yılı Avar ve Persliler kadar Bizans için de kritik bir tarih haline gelmiştir. Her üç imparatorluk da hararetle bir savaşa hazır­lanmışlardır<a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_edn32" name="_ednref32"><sup>[32]</sup></a>. Avarlar, Heracleios’un ve ordusunun Perslerle olan mücadelesinden istifade ederek, kararlı bir şekilde Bizans’ın Avrupa yakasında kalan topraklarını almak üzere <em>Bayan</em> haka­nın büyük oğlu olan hakanın önderliğinde, Bizans topraklarına saldırmışlardır<a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_edn33" name="_ednref33"><sup>[33]</sup></a>.</p>
<p>29 Haziran 626’da 30.000 kişi olduğu tahmin edilen Avar ordu­sunun öncü kuvvetleri, Trakya’dan Edirne’ye oradan da Uzun Sur’a<a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_edn34" name="_ednref34"><sup>[34]</sup></a> gelmişlerdir. Kendilerini burada gösterdikten sonra geri çekilerek on gün boyunca görünmemişlerdir. Aslında Avarların bu hareketi Bizanslıları yanıltmak için yapılmış planlı bir hareketti. Birkaç gün sonra, garnizonda kanlı bir savaş sürerken, kuvvet­li bir Avar gücü Galata’ya gönderilmiştir. Avarlar, Galata’ya ulaştıklarını yaktıkları ateşlerle Perslilere haber vermişlerdir. Persliler de cevaben ateş yakarak mesajı aldıklarını bildirmiş­lerdir<a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_edn35" name="_ednref35"><sup>[35]</sup></a>. Nitekim Avarların gittiğini zanneden Bizans kuvvetleri surlardan çıktıklarında birdenbire Avar ordusu ile karşı karşıya kalmışlardır. Avarlar, Bizans askerlerinin bir kısmını öldürmüşler bir kısmı da esir almışlardır<a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_edn36" name="_ednref36"><sup>[36]</sup></a>. Dehşete düşen ve endişelenen şehir yöneticileri, Athanasios’u hakana yollayarak saldırıdan vazgeçme­si şartıyla tüm isteklerini kabul ettiklerini bildirmişlerdir<a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_edn37" name="_ednref37"><sup>[37]</sup></a>. Fakat hakan henüz Edirne’de iken Athanasios’u bir mektupla İstanbul’a göndermiş ve ona “Avar ordusunda gördüklerini ve askeri güçleri­ni anlatmasını” söylemiştir. Hakan’ın teklifi ve Athanasios’un an­lattıkları kuşatma altındaki iktidar güçlerini galeyana getirmiştir. Bizanslı yöneticiler Athanasios’u hakandan korkmak ve gücünden etkilenmekle suçlamışlardır. Buna karşılık Athanasios, hakanın kendisini göndermeden önce yer değiştirdiğini ve nerede olduğunu bilmediğini ifade etmiştir<a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_edn38" name="_ednref38"><sup>[38]</sup></a>.</p>
<p>Avarlar öncü birliklerinin çoğunu on gün boyunca yani 8 Temmuz’a kadar <em>Proponti</em> (Marmara Denizi-Boğaz)’ni yakınlarındaki <em>Melantios</em> bölgesinde bekletmişler ve zaman zaman da şehre keşif devriyeleri çıkarmışlardır. Bekleyiş sırasında, bir tarafta Patricius <em>Bonos,</em> şehrin savunmasını güçlendirecek hazırlıkları yaparken, Patrik <em>Sergios,</em> halkı müdafaa konusunda teşvik etmiştir. On gün sonra Avarlar küçük müfrezelere ayrılarak hücum ettiler. Bu vur kaç sırasında birçok Bizanslı esir alındı. Sur içindeki askerler, esirleri kurtarmak için karşı saldırıya geçtilerse de muvaffak ola­madılar. Bu esnada Avar ve Bizans ordusu ciddi kayıplar verdi. Avarlar, şehrin çevresini ateşe vererek “Valens”<a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_edn39" name="_ednref39"><sup>[39]</sup></a> adıyla bilinen su kemerlerini yıktılar. Daha sonra 1000 atlı askerden oluşan birlik, Galata’daki kutsal <em>“Maccabees”</em> kilisesi yakınlarına geldi. Perslere Galata çevresinde olduklarını bildirmek için büyük ateş yaktılar. Persler de ateş yakarak cevap verdiler, böylece iki taraf arasında bağlantı sağlanmış oldu<a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_edn40" name="_ednref40"><sup>[40]</sup></a>.</p>
<p>O günlerde Avar ve Perslerin niyetlerini haber alan imparator Heracleios, şehrin müdafaasına dair emirlerini taşıyan bir bölük askeri de İstanbul’a göndermiştir<a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_edn41" name="_ednref41"><sup>[41]</sup></a>. Bu sırada İstanbul’u 12.000 kişilik orduyla Bonos yönetiyordu<a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_edn42" name="_ednref42"><sup>[42]</sup></a>.</p>
<p>Patrik Athanasios aracılığı ile hakan, Edirne’den İstanbullula­ra kendisini yumuş atabilmeleri ve insafa gelip geri dönmesini sağ­lamaları için yapmaları gerekenleri iletmiştir<a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_edn43" name="_ednref43"><sup>[43]</sup></a>. Birkaç gün sonra patricius Bonos ve diğer yargıçlar ilk andaki zayıflıklarından sıy­rılıp, ellerindeki kuvvete daha da çok güvenir olmuşlar, Athanasioş ile <em>“Hakan hayduduna garnizona ve şehre yaklaşması yönün­de meydan okuyan”</em> bir mesaj yollamışlardır<a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_edn44" name="_ednref44"><sup>[44]</sup></a>. Bizans, hakan’a elçi göndermişse de Barisiç hakanın bu elçiyi kabul etmediğini yaz­maktadır<a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_edn45" name="_ednref45"><sup>[45]</sup></a>. Aslında hakan elçiyi değil teklif edilenleri kabul et­memiştir. Hakan, şehrin ve halkın teslim olmasıyla ancak geri çekilebileceğini söylemiş ve Athanasios’un şehre dönmesine mü­saade etmiştir<a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_edn46" name="_ednref46"><sup>[46]</sup></a>.</p>
<p>Paschale kroniğine göre 26 Haziran 626’da İstanbul’a gelen Avar ordusu, 30.000 kişiden müteşekkildi. Pisides’de bu rakam 80.000’dir. Theodoros Synkellos ise rakam vermez ancak sayısız on binlerce ifadesini kullanır<a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_edn47" name="_ednref47"><sup>[47]</sup></a>. Bir başka kaynak da Theodore Synkellos’un her bir Bizans askeri için on Avar askeri düştüğünü belirttiğini ifade ederek Avar ordusunun 120.000-150.000 kişiden ibaret olduğunu belirtir<a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_edn48" name="_ednref48"><sup>[48]</sup></a>.</p>
<p>Saldırı için seçilen zaman avantajlıydı. Duvarlar zaten düş­meye başlamış ve şehir alınabilir hale gelmişti. 447 yılındaki depremde<a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_edn49" name="_ednref49"><sup>[49]</sup></a> ağır hasar gören Marmara denizi kenarındaki surlar, tamir edilse de yeterli olmamıştı. Bütün şehir halkı surların güç­lendirilmesine yardım ediyordu<a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_edn50" name="_ednref50"><sup>[50]</sup></a>. İstanbul önünde çabuk bir za­fer elde etmeyi hesaplayan hakan kendinden önce 586 yılında Selanik’i kuşatan selefinin yaptığı gibi çok sınırlı miktarda erza­ka sahipti. Stratejik hazırlıklardaki bu ihmal, yenilginin en başta gelen sebebi olacaktır. Zira erzak eksikliği hakan’ı operasyonları hızlandırmaya itmiş, zamanı gelmeden nihai saldırıyı yapmaya ve ilk yenilgiden sonra vazgeçmeye zorlamıştır<a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_edn51" name="_ednref51"><sup>[51]</sup></a>. Hakanın kara ve de­niz kuvvetlerinin çoğunluğu Slavlardan oluşuyordu. İlk saftaki hafif piyadeler ve tek küreklilerdeki kürekçiler Slav idi. Zırhlı süvari ve muhtemelen ikinci saftaki zırhlı piyadeler Avarlardan oluşuyordu. Tek küreklilerdeki mürettebat Bulgarlar ve Gepitlerden meydana geliyordu. Kuşkusuz hakanın ordusunda başka milletlerden de as­kerler bulunuyordu. Hücum gücü, ordunun çoğunluğunu oluşturan Slav kabilelerin aşağı konumu, ordunun pek çok milletten oluşması Avarların yenilgisini hazırlayan birçok sebep arasında gösterilebi­lir<a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_edn52" name="_ednref52"><sup>[52]</sup></a>.</p>
<p>29 Temmuz salı sabahı hakan şehir surlarını inceletti ve ku­şatma emri vererek surların batı yönünde 80.000 adamı ile belir­di<a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_edn53" name="_ednref53"><sup>[53]</sup></a>. Savaşın kısa süre sonra başlayacağını tahmin eden majister Bonos, derhal garnizonu teftiş etti ve son emirlerini verdi. Kilise­nin yüksek görevlileri arasında yapılan bir toplantıda patrik Sergios de surlarda yer aldı. Surların dibinde toplanan birliklerin tek bir görüntüsü bile izleyenleri korkudan titretmeye, akıllarını başlarından almaya yetiyordu. Çünkü Karadeniz’den Marmara’ya kadar uzanan tüm alanı süvari bölükleri, piyadeler ve katarlar, adeta bir arı sürüsü gibi kaplamıştı. Güneş parlıyordu, Özellikle zırhlı süvarilerin ve piyadelerin silahlarının parıltısı, Avarların görünüşlerindeki korkutucu havayı arttırıyor, izleyenleri daha da dehşete düşürüyordu. Tüm hazırlıklara rağmen, gün savaşsız geç­ti. Akşam hakan’ın ordusu kampa çekildi. O ana kadar birkaç küçük çarpışma gerçekleşmiş, Avarlar birkaç tane mancınık kullanmışlardı. O ana dek acele ediyor görünmüyorlardı. Üçün­cü güne kadar saldırıya geçmediler<a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_edn54" name="_ednref54"><sup>[54]</sup></a>.</p>
<p>Ertesi gün, 30 Temmuz’da, Avarlar kalkanlardan oluşan hare­ketli siperleri getirdiler ve savaş hazırlıklarına giriştiler. Hakan, şehirden erzakını istiyordu, imparatorun oğlu <em>Constantin</em> (Konstantinos III, 641) istediklerini sundu ama bu da hakan’ın düşman­lığını dindirmeye yetmedi<a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_edn55" name="_ednref55"><sup>[55]</sup></a>.</p>
<p>31 Temmuz’da Avarlar hücum ettiler. 1 Ağustos’ta bir düzine kuleyi <em>Polyandriou</em> ve <em>Romanos</em> (Topkapı) kapılarının arasındaki surların karşısına yerleştirdiler. Bu esnada Bonos gitmeleri için para teklif etti ise de bu teklif Avarlar tarafından kabul görmedi<a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_edn56" name="_ednref56"><sup>[56]</sup></a>.</p>
<p>Üçüncü gün, 31 Temmuz’dan itibaren asıl muhasara başladı<a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_edn57" name="_ednref57"><sup>[57]</sup></a>. Haliç’ten Marmara denizi sahillerine kadar dağılmış olan Avar ordusu, bütün surları koçbaşları ve diğer tahrip aletleriyle duvar­ları, kapıları yıkmaya uğraştılar. Avarlar on beş gün boyunca sur­ları koçbaşları ile dövmüşlerdir<a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_edn58" name="_ednref58"><sup>[58]</sup></a>. Buna mukabil Bizanslılar boş durmuyor burçlardan mızrak, taş ve ok atarak kendilerini savu­nuyorlardı<a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_edn59" name="_ednref59"><sup>[59]</sup></a>. Şafak sökerken hakan “<em>Gök gürlemesinin eşliğindeki fırtına gibi”</em> gibi tüm surlara yüklendi. Birliklerinin çoğunu, saldı­rının en can alıcı kısmı için Pempton (Sulukule) ve Polyandriu kapıları arasına yerleştirdi. Savaş hattında hafif silahlı Slavlar, ikinci safta ise Avarların kendilerinden oluşan çelik zırhlı piyade­ler bulunuyordu. Surların diğer kesimlerinde genelde Slav savaşçılar savaşıyorlardı<a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_edn60" name="_ednref60"><sup>[60]</sup></a>. Sabahtan itibaren Azize Meryem’e adanan aynı isimdeki kilise ile aynı yerde bulunan Pege bölgesinde (Silivri Kapı), muhtemelen Slavlardan oluşan barbar kuvvetleri ağır ka­yıplara uğradılar. Bu, İsa’nın yardıma geldiğine inanan, müdafilerin moralini daha da yükseltti. Karşılıklı olarak sapan ve oklarla savaşan güçler, eşit şartlarda mücadele ediyorlardı. Karanlığın basmasına yakın, Avarlar, surları kuşatma cihazları ve hareketli siperleri ile zorlamaya başladılar ama sadece birkaç tanesini yerleştirmeyi başarabildiler<a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_edn61" name="_ednref61"><sup>[61]</sup></a>.</p>
<p>Aynı akşam hakan mancınıkların surlar boyunca kurulmasını emretti. Avarların Polyandriou ve St. Romanos (Topkapı) kapıları arasında 12 adet yüksek kule yerleştirmesi, Bizans’ı zor durumda bıraktı. Komutan Bonos, askerleri surlara çıkararak kuleleri de­virmelerini emretti<a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_edn62" name="_ednref62"><sup>[62]</sup></a>.</p>
<p>Avarlar dördüncü gün, 1 Ağustos’ta, mancınıkları harekete geçirdiler. Bunlarla duvarları dövüp, garnizonu bombardımana tutmayı düşünüyorlardı. Aynı gün içinde filolarının bir kısmı Haliçteki St. Callinicos köprüsü yakınlarına hareket etti. Bu kesime kayalıklar yüzünden Bizans donanmasının ağır gemile­ri yanaşamıyordu. Bizans filosu cevap olarak Propontis (Mar­mara Denizi-Boğaz) yolunu kapattı<a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_edn63" name="_ednref63"><sup>[63]</sup></a>. Kuşatma araçlarının çoğu ana saldırı bölgesine, birbirlerine çok yakın duracak şekilde yer­leştirilmişti. Böylelikle müdafiler surların iç noktalarına çok sayıda savunma aracı yığmak zorunda kalmışlardır. Sadece Polyandriu kapısından, Romanos kapısına kadar olan kısımda 12 tane ağaçtan kule yükseliyordu. Yükseklikleri hemen hemen en yüksek surlara eşitti ve aynı katapultlar gibi ateşe dayanıklı deri kaplıy­dılar. Toplanma ve kuşatma araçlarının kaldırılması hızla olup bitmişti çünkü yeterince işgücü mevcuttu ve hakan gerekli mal­zemelere sahipti. Arabalarda getirttiklerini yıkılan evlerde hazır­latıyordu. Yine de çalışmalar müdafîlerin direnişi yüzünden sek­teye uğruyordu. Bir denizci, hareketli makaralı bir vinç inşa et­mişti, müdafiler hakanın hareketli kulelerinden birkaçını yakmış­tı. Ayrıca, Bizans piyadesi Avarları birkaç noktada geri püskürtmüştü. Fakat hakan, Haliç’te başarılı bir operasyon yürütmüştü. Kentin donanması Haliç’e hâkim olsa da o gün beraberinde getir­diği kayıkları, Bizans donanmasının erişemeyeceği bir yer olan St. Callinicos kapısı yakınlarından Haliç’e sokmayı başarmıştı.<a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_edn64" name="_ednref64"><sup>[64]</sup></a></p>
<p>Barbar sandallarının körfezde serbest manevra yapmasını en­gellemek için, şehir donanmasına ait gemiler, <em>St, Nicolas’dan</em> di­ğer yakadaki St. <em>Canon’a</em> kadar tüm alan boyunca karşı pozisyon aldılar<a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_edn65" name="_ednref65"><sup>[65]</sup></a>. Altın Boynuz’a (Haliç) giren Slav kayıkları, bozguna uğ­ratıldı. Bunun üzerine hakan, çekilmek zorunda kaldı<a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_edn66" name="_ednref66"><sup>[66]</sup></a>. Komutan Bonos, bunun üzerine hakan’a, yüklü bir haraç ve vergi ödenmesi karşılığında dördüncü defa kuşatmayı kaldırmasını teklif etti. Fakat hakan bu teklif karşısında, kendisinden şehir halkının mal­larını almadan şehri terk etmesini istedi<a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_edn67" name="_ednref67"><sup>[67]</sup></a>.</p>
<p>2 Ağustos cumartesi günü akşamı hakan, Constantin’den ken­disinden ne istediklerini bildiren elçiler göndermesini istedi. Yapı­lan toplantının ardından Bizans beş kişilik bir heyet göndermeyi kararlaştırdı. Bu heyette Patrik <em>Georgios, Athananios, Theodosos, Theodoros Syrikellos</em> ve <em>Commerkiaros’lu Theodoras</em> yer aldılar<a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_edn68" name="_ednref68"><sup>[68]</sup></a>. Elçilik heyeti, hakanın huzuruna geldiğinde veliaht imparator Constantin adına hediyeleri takdim etti. Bizans heyeti, bu sırada hakanın huzurunda bulunan Pers elçilerini görünce rahatsız oldu. Heyet isteklerini hakana bildirdi ancak Bizanslıların talepleri kabul görmedi. Bu sırada hakan Sharbaraz’ın üç elçisi ile beraber bulunuyordu. Keza hakan, Bizans elçilerine oturmalarını bile söy­lemedi<a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_edn69" name="_ednref69"><sup>[69]</sup></a>. Avar hakanı solda ayakta duran Bizanslılara hitaben Perslerin kendilerine yardım etmek üzere 3.000 asker gönderme hazırlığında olduklarını söyledi ve şehri derhal teslim etmeleri durumunda halkın özgürce şehirden çıkabileceklerini belirtti. He­yetin başkanı Patrik Georgios, şehrin tehlikede olmadığını ve Bi­zans ordusunun yaklaştığını söyledi. Bunun üzerine hakan <em>“balık gibi yüzerek veya kuş gibi uçarak kaçsanız da sizleri yakalayaca­ğım”</em> tehdidinde bulundu<a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_edn70" name="_ednref70"><sup>[70]</sup></a>. Bizanslılar hakanın tekliflerini red­dederek tek verebileceklerinin para olduğunu tekrarladılar<a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_edn71" name="_ednref71"><sup>[71]</sup></a> ve çadırı terk ettiler<a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_edn72" name="_ednref72"><sup>[72]</sup></a>. Elçilik heyeti dönüşte olanları Bizanslı ko­mutanlara anlatarak hakanın kararlı olduğunu ve savunmanın zorlu geçeceğini bildirdiler<a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_edn73" name="_ednref73"><sup>[73]</sup></a>.</p>
<p>Hakan’ın huzuruna çıkanların hepsi üzgün ve son derece endi­şeliydi. Pers birliklerinin geçişine karşı Boğaz’daki devriyelerin sayısını artırmanın iyi olacağına karar verdiler<a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_edn74" name="_ednref74"><sup>[74]</sup></a>. Bizanslılar, cumartesiyi pazara bağlayan gece, Persli generalleri ordugâhlarına dönerken Boğaz’da yakaladılar ve Bebek yakınlarında üç elçiyi hapsettiler. Elçilerden birinin kafasını diğerinin de kollarını kese­rek, birbirine bağlanmış vaziyette Avar hakanına gönderdiler. Üçüncü elçi bir gemi ile Kadıköy’e götürülerek Perslere gösterildi ve daha sonra da boynu vurularak Pers ordugâhına gönderildi<a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_edn75" name="_ednref75"><sup>[75]</sup></a>.</p>
<p>3 Ağustos pazar akşamı hakan kamp merkezine döndü, yiyecek ve içecekleri yine kuşatma altındaki şehirden gönderiliyordu<a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_edn76" name="_ednref76"><sup>[76]</sup></a>. Aynı gecenin şafağında, hakanın bizzat yönettiği bir harekâtla<a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_edn77" name="_ednref77"><sup>[77]</sup></a> Slavlı gemiciler, teknelerle Bebek’ten açılarak Küçük Asya kıyıla­rına yöneldiler. Ama kısa bir süre sonra kendilerini yakınlardaki küçük bir koya saklanmış Bizans filosu ile savaşırken buldular. Bu eşit olmayan savaşta teknelerden oluşan filo battı ve mürette­batı ya öldürüldü ya da boğuldu<a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_edn78" name="_ednref78"><sup>[78]</sup></a>.</p>
<p>Gün boyunca çarpışmalar ve Avarların bölgesel saldırıları sur­lar çevresinde birbirini takip etti. Persli müttefiklerle dolu Slav teknelerinin, bizzat hakanın gözetiminde Bebek civarından boğazı geçtikleri haberi şehre ulaştı. Bunu önlemek üzere 70 kadar gemi, ters rüzgâra rağmen karanlık basarken şehir limanından ayrıldı ve Bebek’e doğru yöneldi. İşte tam bu dakikalarda hakan, surların yakınlarında bulunan ordugâhına vardı. Muhtemelen onu yatış­tırmak için şehirden kendisine yiyecek ve şarap gönderilmiştir. Ama Avarların önderlerinden biri olan <em>Hermitzis</em> kısa süre sonra Polyandriu kapısına geldi ve Romalıları önceki gün yemeklerini hakan ile beraber yemiş olanları yani Pers elçilerini öldürdükle­rinden dolayı kınadı. Ancak surlardan ona şöyle bir cevap geldi: “<em>Söylediklerin bizi hiç etkilemedi!”</em><a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_edn79" name="_ednref79"><sup>[79]</sup></a><em>.</em></p>
<p>Yedinci ve sekizinci gün (4-5 Ağustos, Pazartesi ve Salı) hakan son saldırı için hazırlıklarını aceleyle bitirdi. Surlar etrafında bir­kaç küçük çaplı çarpışma gerçekleşirken ordunun geri kalan kısmı hızla ahşap kuleleri ve diğer kuşatma araçlarını inşa ediyor ve yükseltiyordu. Keras Körfezinin (Haliç) kuzey kısmı çoktan tekne­lerle kaplanmıştı. Şimdi ise gemiler toplanıyor ve hoplitler gemile­re bindiriliyordu. Bu zaman zarfında hatırı sayılır miktarda zırhlı Avar süvarisi Boğaz kıyısında toplanmış, Pers süvarisine kendini gösteriyordu<a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_edn80" name="_ednref80"><sup>[80]</sup></a>.</p>
<p>Perslerin mücadele için karşıya geçtiklerine ve savaştıklarına dair bilgi yoktur. Sadece A. Stratos Perslerin karşıdan karşıya ge­çirilirlerken öldürüldüklerine dair şunları belirtmektedir: “Pazartesi sabahı, devriye gezen Bizans filosuna rağmen, filonun ha­reketleri tersten esen rüzgâr yüzünden kısıtlanmıştı, Slavlar Bizanslıları aştılar ve karşı kıyıya geçtiler. Amaçları Persliler için ulaşım sağlamaktı. Durum İstanbul için tehlikeli bir hale gelmeye başlamıştı. Eğer Persler, Bizans ordusu yardıma gel­meden harekete geçebilselerdi şehir düşme tehlikesiyle karşıla­şabilirdi. Elinde Haliç’teki ve Perslileri karşıdan karşıya geçi­ren Slavları izleyip engellemeye yetecek kadar gemisi olmayan garnizon komutanı Bonos, büyük bir çabayla diğer gemileri si­lahlandırmaya girişti<a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_edn81" name="_ednref81"><sup>[81]</sup></a>. Perslileri nakletme girişiminin ne za­man gerçekleştiğini bilmiyoruz. Paschale kroniğindeki üç gün­lük bir boşluktan dolayı ilgili tarih varsayımlara göre belirle­nebilir. Bu hikâye, ilahi yazarı Theodoros Synkellos veya şair Pisides’in güncelerinden de tamamlanamamaktadır. Her halü­karda, Slavlar bir Pers tümenini, Chrysoupolis (Üsküdar)’ten karşıya geçirmeyi denemişler ve Bizans filosu ile karşı karşıya kalmışlardır. Neticede gerçekleşen deniz savaşı Persliler için tam bir felaketle sonuçlanmış, dört bin kadar Persli ve kesin olmayan sayıda Slav ölmüştür. Tüm gemileri batırılmıştır”<a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_edn82" name="_ednref82"><sup>[82]</sup></a>.</p>
<p>6 Ağustos Çarşamba günü bütün surlar boyunca saldırı başladı ve gece boyunca da devam etti. Hücum halindeki Avarlar büyük kayıplar verirlerken, savunmadaki Bizanslılar daha az kayıp veri­yorlardı<a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_edn83" name="_ednref83"><sup>[83]</sup></a>. 7 Ağustos Perşembe yani kuşatmanın onuncu günü surlarda ve denizde şiddetli çarpışmalar yaşandı<a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_edn84" name="_ednref84"><sup>[84]</sup></a>. İstanbul ku­şatmasında Slavların <em><sup>u</sup>Monoxyla”</em> adı verilen kayıklarından fayda- lanılmıştır. Bu küçük deniz donanmasının Haliç’e girmesi ve ora­dan şehre saldırması planlanmıştır<a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_edn85" name="_ednref85"><sup>[85]</sup></a>.</p>
<p>Hakan şehre savaş ilan etti ve hem denizde hem de karada sal­dırı emrini verdi. Surlar ve deniz savaş çığlıkları ile uğulduyordu. Borazanlar her yerde saldırı çağrısı yapıyordu. Tüm şehri savaş çığlıkları kaplamıştı. Hakan surlar altına hepsi aynı anda ateşe başlayacak mancınıklar, okçular yerleştirmişti. Keras (Haliç) kör­fezindeki tekneler Slavlar ve beraberlerinde getirdikleri diğer ka­bilelere mensup savaşçılarla doluydu. Bunun yanı sıra denizciler savaş naraları atarak şehre doğru kürek çekiyorlardı. Hakan kara ordusu ile surlarda gedik açabileceğini umuyor, teknelerdeki bir­liklerin ise şehrin düşmesini kolaylaştıracağına inanıyordu<a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_edn86" name="_ednref86"><sup>[86]</sup></a>.</p>
<p>İlk saldırıda hakanın süvarileri Sarayburnu bölgesini ve civarını ele geçirerek mevzilendiler. Surların diğer tarafla­rında birlikleri savaşıyor ve ağır kayıplara uğruyordu. Ceset yığınları o denli büyüktü ki, saldırı başarısız olduğundan ce­setleri ne toplayabiliyorlar ne de yakabiliyorlardı. Slav tekne­lerine gelince, hakan, Kâğıthane deresinin ağzından hareket ederek, şehre doğru gitmesi ve Saray burnundaki Pteron’u yakması gerektiğine inanıyordu. Bu konuda uyarılan Bonos, Pteron yakınlarına ve körfezin diğer yakasına iki ve üç kü­rekli gemilerden oluşan bir filonun yerleştirilmesi emrini verdi. Bunun hakan’dan bir işaret olduğunu sanan tek kürek­li barbar kayıkları çığlıklar eşliğinde Sarayburnu’na doğru yola koyuldular<a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_edn87" name="_ednref87"><sup>[87]</sup></a>. Bunu gören Bizans’a ait gemiler derhal harekete geçtiler. Birden iki yandan sıkıştırılan ve kıskaca alınan tek kürekliler kargaşa içinde birbirlerine çarpmaya başladılar. İki ve üç kürekli gemilerdeki denizciler, Avarları önce ok yağmuruna tuttular, tekneleri bordalayıp, hakanın mürettebatını mızraklamaya ve kılıçtan geçirmeye koyuldu­lar. Deniz kandan kıpkırmızı kesildi<a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_edn88" name="_ednref88"><sup>[88]</sup></a>.</p>
<p>Hakanın denizcileri ya suda ölü şekilde yatıyor, ya da ala­bora olan teknelerin altında saklanıyorlardı. St-Nicolas kilise­si yakınlarında gördükleri ateşin Avarlara ait olduğunu sanan Slav kazazedelerin çoğu sudan çıkar çıkmaz Ermeniler tarafından kılıçtan geçirildiler. Atının üstündeki hakan çok yakındaki bir tepeden savaşın gidişatını izliyordu<a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_edn89" name="_ednref89"><sup>[89]</sup></a>. Hakan’ın bulunduğu nehre doğru yüzebilen çok azı ise, hakanın emriyle idam edildiler<a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_edn90" name="_ednref90"><sup>[90]</sup></a>. Ku­zey yakasına geçebilenlerin ise pek azı dağlara kaçıp kurtulabildiler. Böylece Avar filosunun topyekûn yenilgisi savaşa son nok­tayı koydu. Nitekim Sarayburnu açıklarında denizin ceset ve boş teknelerle dolu olması bunu tasdik ediyordu. Hakan bu duruma çok sinirlendi ve denizdeki saldırıya neden sinyal verilmeden baş­landığını söyleyerek, denizden yüzerek gelen Slav askerlere bağır­dı ve adamlarına onları öldürmelerini emretti. Hakan surlarda ve denizlerdeki askerlerinin kıyımını görünce attan inip yürüyerek çadırına döndü ve burada elleriyle göğüslerine ve başına vurdu ki<a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_edn91" name="_ednref91"><sup>[91]</sup></a>, bu üzüntünün ve çaresizliğin göstergesiydi.</p>
<p>Mağlup olduklarını düşünen Slav ve Bulgar birlikleri yerlerini terk ederek birer birer meydanı terk ediyor ve hakanın süvarileri­nin korkusuyla kaçışıyorlardı<a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_edn92" name="_ednref92"><sup>[92]</sup></a>. Bunu gören Bizanslı askerler kapı­ları açarak Avar ordusunun üzerine yürüdüler. Böylece kuşatma başarısızlıkla sonuçlandı. 8 Ağustos Cuma günü şafak sökmesine yakın Avar piyade birlikleri de geri çekildi. Gün doğduğunda sur­ların önünde tek bir asker dahi kalmamıştı. Yine de pek çok yer­den alevler ve dumanlar yükseliyor, tüm kenti kaplıyordu<a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_edn93" name="_ednref93"><sup>[93]</sup></a>. Ha­kan ise kendisini çadırına kapatmıştı. Gece çöktüğünde hakanın askerleri surların önündeki hareketli ve hafif kuşatma araçlarını geri çektiler. Katapultlann dışındaki ateşe dayanıklı derileri aldılar ve kalanları ateşe verdiler. Kamp ve kalan araçlar da yakıldı. Alev­ler yükseliyor tüm gece gökyüzünü aydınlatıyordu. Hakan geri çe­kildiğini ama yakında geri döneceğini bildirdi<a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_edn94" name="_ednref94"><sup>[94]</sup></a>. Yine arkada bıraktıkları her şeyi ateşe verdiler. Theodoros bu ateşi gören Perslerin, Avarların şehri teslim aldıklarını zannettiklerini belirtir. 8 Ağustos Cuma günü son Avar askeri birlikleri de bölgeyi tamamen boşalttılar<a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_edn95" name="_ednref95"><sup>[95]</sup></a>. Başkentte bulunan Bizans ordusunun bir kısmı Avarlara karşı küçük zaferler elde ederek surların dibinden uzak­laştırmayı başarmışlardır. Avarların yenildiğini gören Pers ordu­su Kadıköy’den çekilerek Suriye’ye doğru hareket etmiştir<a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_edn96" name="_ednref96"><sup>[96]</sup></a>. Bu askeri bir ittifaktan ziyade, iki ayrı operasyonun eşzamanlı hale getirilmesine dair bir anlaşmaydı. Pers birliklerinin sembolik ve az sayıda şehrin muhasarasına katılımı Sharbaraz’ın ordusunun sa­vaşın sonuna dek izleyici gibi kalmasını sağladı. Kuşatma sonuç olarak hakan’ın eseriydi ve Pers-Avar koalisyonunun bir neticesi değildi<a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_edn97" name="_ednref97"><sup>[97]</sup></a>. Yine Avar kampı ateşe verilmiş ve ordusunun başında, arkada güçlü bir artçı birlik bırakarak çekilen hakan, sebep olarak erzak yetersizliğini göstermiştir. Hakanın gerçek çekil­me nedeni ise, Paschale kroniğinde, imparatorun kardeşi Theodoros’un ordusuyla İstanbul’a gelmesi gösterilmektedir. İstan­bul garnizon komutanı Bonos, hakan tarafından çağrıldığında “Ve <em>sonunda hükümdarımızın kardeşi güçlü ordumuzla yardı­ma geldi”</em> demişti. O andan itibaren Bonos’un rolü sona ermiş, ordunun liderliği Theodoros’a geçmişti<a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_edn98" name="_ednref98"><sup>[98]</sup></a>.</p>
<p>Muhasara böylece sona ermiş, sonraki günler Romalı askerler ve vatandaşlar körfezdeki ve surların dışındaki cesetleri toplayıp gömmüşlerdir. Daha sonra da barbar kayıklarını nehirde götürüp yakmışlardır<a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_edn99" name="_ednref99"><sup>[99]</sup></a>. Yargıç Bonos ve patrik Serğios yanındaki korumaları ile birlikte Altın Kapı’dan çıkmışlar ve düşmanın alevler için­deki savaş araçlarına bakmışlardır. Bütün şehirde bir bayram ha­vası hâkimdi. Tüm sokaklarda, kiliselerde ve evlerde zafer kutla­maları yapılıyordu. Ancak yine de kimse surların dışına çıkmıyor­du. Çünkü Avar süvarisi sur dışındaki mahallelerde at sürüyor ve her tarafi ateşe veriyordu. En büyük zararı ateşe verdikleri Ayvansaray ve çevresine vermişler, Sts-Anargyres (Cosmas ve Damianos) ve St-Nicolas kiliselerini yıkmışlardı. Bunun üzerine şefleri anlaş­ma önermişse de Bonos teklifi reddetmiştir. Böylece hakanın son süvari birlikleri de şehrin çevresini terk etmişlerdir<a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_edn100" name="_ednref100"><sup>[100]</sup></a>.</p>
<p>Avarların İstanbul kuşatması ve mağlubiyetleri siyasi ve top­lumsal yaşamda büyük yankı uyandırmıştır. Avarların 558 yılın­dan itibaren Panonya ve Tuna havzasında meydana getirdikleri büyük devletin gücü zayıflamıştır. Balkanlara Avarların da yar­dımıyla kalıcı olarak yerleşen Slavlar, bu tarihi olaydan sonra günümüze kadar uzanan kesin bir yerleşmeyi elde etmişlerdir. Belki de bu olay, Balkanlardaki demografik meseleyi ortadan kal­dırmış, kavimler arasındaki ayrışmayı hızlandırmıştır<a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_edn101" name="_ednref101"><sup>[101]</sup></a>. Avarla­rın 626 yılında yenilmesi, devletin sonunu getiren etkenlerin baş­langıcı olmuştur. Kendilerine bağlı olarak yaşayan Slav-Gepid-Bulgar kavimleri yavaş yavaş huzursuzluklar çıkarmaya başla­mışlar ve akabinde kopmalar meydana gelmiştir. Artık Balkan­larda Avarlar, Tuna havzasında ve Panonya bölgesinde eskisi gibi rahat hareket edemeyeceklerdir<a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_edn102" name="_ednref102"><sup>[102]</sup></a>. Önemli siyasi sonuçlarından birisi Balkanlardaki Avar hâkimiyetinin gerilemeye başlamış ol­masıdır. Slav kabileleri birbirini ardına bağımsızlıklarını kazan­mışlardır. Bu mağlubiyet, ayrıca yükselen Bulgar imparatorluğu­nun merkezileşmesine kadar geçecek olan dönemde, Tuna havza­sını tehlikeye, düzensizliğe ve başıbozukluğa da atmıştır<a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_edn103" name="_ednref103"><sup>[103]</sup></a>. Nite­kim Avarlar, Valachie (Eflak) ve Bulgar bölgelerini Bulgarlara, Tuna ve Sava nehri arasındaki bölgeyi de Slavların idarelerine bırakmak zorunda kalmışlardır. Kendileri ise VIII. yüzyıla kadar Macaristan topraklarında varlıklarını devam ettirmişlerdir<a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_edn104" name="_ednref104"><sup>[104]</sup></a>.</p>
<p>Pisides, Avar kuşatmasından sonra Heracleios iktidarının daha da güçlendiğini, siyasi kazananlarının hiçbir şeyle ölçülemeyece­ğini ima ederek, bu dönemin bundan sonra bir anarşi dönemi değil de parlak bir devir olarak anılacağını belirtir<a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_edn105" name="_ednref105"><sup>[105]</sup></a>. O dönemden son­ra Bizans imparatorluğu üstündeki Avar tehdidi kalkmış, Hır­vat ve Sırplar, Bizans ile Avarlar arasında sağlam bir tampon bölge oluşturmuşlardır. Güçlerinin azalmaya başlamasıyla Avarlar, giderek daha da saldırıya açık hale gelmişlerdir. Frank­ların baskısının artmasıyla hâkimiyetleri altındaki milletler de isyan etmeye başlamışlardır. Böylece 626, o günkü üç impara­torluk açısından bir dönüm noktası teşkil etmiştir. O yıl üçü için de kritik bir yıl olmuştur. Perslilerin çöküşünün habercisi olmasının yanında, Avar imparatorluğunun Bizans karşısında yol olmasına da tanıklık etmiştir. Neticede Avarların ve Pers­lerin Bizans’a ortak saldırıları her ikisi için de felaketle sonuç­lanmıştır<a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_edn106" name="_ednref106"><sup>[106]</sup></a>.</p>
<p>Bizanslı yazarlar Avarlara karşı elde edilen bu zaferi ısrarla ki­lisenin bir zaferi olarak gösterirler. Özellikle bu başarının Hıristi­yanlığın sembollerinin, kutsallarının ortaya koyduğu mucizeler sayesinde gerçekleştiğini belirterek, toplumsal hafizanın iç dina­miklerini, maneviyatını canlı tutmaya çalışırlar. Kuşatmayı yaşa­yan ve kaleme alan müellifler ve bir kısım günümüz tarihçileri bu durumu <em>“Hıristiyanlık galip geldi”</em> şeklinde ilan ederler<a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_edn107" name="_ednref107"><sup>[107]</sup></a>. Kutsal­ların sayesinde şehrin kuşatmadan kurtulduğuna inanan Bizans halkı ve patrikleri, bu günün anısına ilahiler bestelemişlerdir. Ortodoks edebiyatında yer alan bu ilahi, günümüzde hâlâ, her yıl perhiz döneminin beşinci haftasına denk gelen cumartesi günkü ayinde çalınmaktadır. Bu şekilde Yunan kilisesi, İstanbul’un mu­cizevî kurtuluşunu canlı tutmaya ve yaşatmaya çalışmaktadır<a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_edn108" name="_ednref108"><sup>[108]</sup></a>.</p>
<p>Hakan, Bizanslıları gösterişli ordusu ve gücüyle korkutacağını ümit ederek propaganda yapmıştır. Fakat şehirdeki dini otoriteler halkın dini duygularına hitap ederek, psikolojik savaşı kazanma­ya ve moralleri diri tutmaya çalışmışlardır<a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_edn109" name="_ednref109"><sup>[109]</sup></a>. Veliaht imparator Constantin ve patrikler her gece <em>Blachernealdeki</em> kutsal Meryem ana kilisesinde Tanrı’ya dua etmişler ve zaferlerini kutlayabilmeleri için yalvarmışlardır<a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_edn110" name="_ednref110"><sup>[110]</sup></a>. Heracleios’un yokluğunda Patrik Sergios bütün kiliselerde halka dua ettirmiş, moral motivasyonunu sağlamıştır<a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_edn111" name="_ednref111"><sup>[111]</sup></a>. Heracleios Tanrı’ya yalvararak şehri emanet ettiği oğullarını, ailesini ve halkını Avarlardan korumasını istemiştir<a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_edn112" name="_ednref112"><sup>[112]</sup></a>. Bizanslılar, Selanik’in kurtarılmasını St. Demetrios’a atfettikleri gibi, İstanbul’un Avarlardan kurtuluşunu da Ste. Meryem Ana’ya atfederler. Sürprizlerin ve mucizelerin yaşandığı bir zafer olarak görürler. Pisides, Theodoros Synkellos ve Paschale şehrin kurtu­luşunun Tanrı tarafından gerçekleştirildiğine inanırlar<a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_edn113" name="_ednref113"><sup>[113]</sup></a>.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Dr. İsmail MANGALTEPE</strong></span></a>
</p><p>Yüzüncü Yıl Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi, Tarih Bölümü Araştırma Görevlisi.</p>
<p><strong>Alıntı Kaynak:</strong> Karadeniz Araştırmaları, Yıl: 2006 Sayı: 10</p>
<hr>
<div><span><strong>Dipnotlar:</strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_ednref1" name="_edn1"><sup>[1]</sup></a>   A. A. Vasiliev; <em>Histoire De UEmpire Byzantin,</em> Tome I, Trad: P. Brodin – A. Bourguina, Edition A. Picard, Paris, 1932, s. 257..</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_ednref2" name="_edn2"><sup>[2]</sup></a>   A Stratos; “The Avar’s Attack On Byzantium In The Year 626”, <em>Byzantiniche For-schungen Internationale Zeitschrift fur Byzantinistik,</em> Band H, Ams- terdam 1967, s. 370.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_ednref3" name="_edn3"><sup>[3]</sup></a>   N. Baynes; The Date of the Avar Surprise, <em>Byz.Zeitschrift,</em> Tome XXI, 1912, s. 110 vd.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_ednref4" name="_edn4"><sup>[4]</sup></a>   Auguste Bailly; <em>Bizans Tarihi,</em> Çev: H. Şaman, Cilt I, Tercüman 1001 Temel Eser 46, Bas. Y. ve T. yok, s. 125.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_ednref5" name="_edn5"><sup>[5]</sup></a>   Vasiliev, a.g.e., s. 259.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_ednref6" name="_edn6"><sup>[6]</sup></a>   Stratos, <em>a..g.m.,s.</em> 370.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_ednref7" name="_edn7"><sup>[7]</sup></a>   Harry Turtledove; <em>The Ckronicle Of Theophanes,</em> University of Pennsylvania Pres, Philadelphia, 1982, s. 13.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_ednref8" name="_edn8"><sup>[8]</sup></a>   Bailly, <em>a.g.e.,</em> s. 126.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_ednref9" name="_edn9"><sup>[9]</sup></a>   Barisic, <em>a.g.m.,</em> s. 391.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_ednref10" name="_edn10"><sup>[10]</sup></a>  Turtledove, <em>a.g.e.,</em> s. 13.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_ednref11" name="_edn11"><sup>[11]</sup></a>  Vasiliev, a.g.e., s. 261.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_ednref12" name="_edn12"><sup>[12]</sup></a>  “İlahi L. Sternbach tarafından yayınlanmıştır. İlahinin korunabilmiş el yazmaları yazarının adını taşımaz. Eserin Thodoros Synkellos’a ait olduğu iddiası Vasilievskij’ye aittir, <em>Viz. Vremennik</em> 3, 1896, 91, n. 1. Bundan ayrı olarak, Sternbach, <em>Analecta Auarica,</em> 37’de aynı sonuca daha somut bir delilden yola çıkarak varmaktadır. İlahinin gerçekten Theodoros Synkellos tarafından yazıldığına inanmak için birçok ciddi sebep bulunmaktadır. İlk olarak, onun “Theotocos’un kut­sal giysilerinin Blachernea kilisesine taşınması üzerine” vaazının ya­zan olduğu hemen hemen kesindir. Vasilievskij bunu kesin olarak kanıtlamıştır. İlahinin besteleniş yılı olarak 627 yılını gösteren birçok olgu mevcuttur”. (Barisic, <em>Vizantiski izvori,</em> I, Belgrat 1955,160, n. 4) Bkz. F. Barisic; “Le Siege De Constantinople Par Les Avares et Les Slaves En 626”, <em>Byzanlion,</em> Tome XXIV (1954), Reprinted in Nendeln- Liechtenstein 1966, s. 373, dipnot 2.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_ednref12" name="_edn12"><sup>[13]</sup></a> Kuşatmayı inceleyen bazı müellifler Perslerin Avarların haricinde ve Avarların hâkimiyetinde olmayan Slav, Bulgar ve Gepitlerle ittifak kurmuş olabilecekleri ihtimali üzerinde dururlar. Bu konuda Barisiç şunları belirtmektedir: “Theophanes’in tarzı yönünden bir hayli kar­maşık bir cümleye bakarak, Cahrbaraz’ın sadece Avarlar ile değil Bulgarlar, Slavlar ve Gepitlerle de dostluk anlaşması imzaladığı so­nucunu çıkarabiliriz. Buradan hareketle, Stanojevic, <em>Vizantija i Srbi, </em>II<em> 211, adlı eserinde 626 yılının başında, Aşağı Tuna’daki Özgür Slav¬ların Persler ve Avarlarla bir ittifak anlaşması imzaladıklanndan bahseder. Öte yandan, Theophanes’ta kapalı bir şekilde değinilen bu hususu Scylitzes, ed. Bonn, I, 727, 11-15, benzer bir şekilde ele alsa da daha güzel bir üslupla işlemiştir. Buna göre Sharbaraz’m daha önce Slavlar ve Gepitler ile beraber hareket etmekte olan Avarlar ile it¬tifak kurduğu sonucu çıkarılabilir. Theophanes’in Bulgarlar, Slavlar ve Özgür Gepitler konusundaki iddiası daha eski yazarların çoğuna aykırı düşmektedir. Tek bir örnek verelim: Gepitler bağımsızlıklarım 567 yılında kaybetmişlerdi.” Kaynaklar için Bkz. Barisic, a.g.m., s. 374-376.</em></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_ednref14" name="_edn14"><sup>[14]</sup></a>  F. Barisic; “Le Siege De Constantinople Par Les Avares et Les Slaves En 626”, <em>Byzantion,</em> Tome XXIV (1954), Reprinted in Nendeln- Liechtenstein 1966, s. 371.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_ednref15" name="_edn15"><sup>[15]</sup></a>  Andreas N. Stratos; <em>Byzantium în The Seventh Century I 602-634, </em>Trans: M. Ogilvic – Grant, Adolf M. Hakkert, Amsterdam, 1968, s.178.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_ednref16" name="_edn16"><sup>[16]</sup></a>  A.N. Stratos, <em>a.g.e.,</em> s. 179.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_ednref17" name="_edn17"><sup>[17]</sup></a>  Baılly, a.g.e., s. 127.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_ednref18" name="_edn18"><sup>[18]</sup></a>  Stratos,a.g.77L, s. 371.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_ednref19" name="_edn19"><sup>[19]</sup></a>  A. N. Stratos, <em>a.g.e.,</em> s. 174.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_ednref20" name="_edn20"><sup>[20]</sup></a>  Turtledove, <em>a.g.e.,</em> s. 22.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_ednref21" name="_edn21"><sup>[21]</sup></a>  A. N. Stratos, <em>a.g.e.,</em> s. 175.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_ednref22" name="_edn22"><sup>[22]</sup></a>  A. N. Stratos, <em>a.g.e.,</em> s. 177. Perslerin Kadıköy’e gelmeleri hakkında teferruatlı bilgi için bakınız: Harry Turtledove, <em>a.g.e.,</em> s. 22, A, Christensen; <em>Uİran Sous Les Sassanides,</em> Copenhague, 1936, s. 443. Ayrıca bkz. Georg Ostrogorsky; <em>Bizans Devleti Tarihi,</em> Çev: F. Işıltan, 4. Bas­kı, TTK, Ankara, 1995, s. 96. Walter E. Kaegı; <em>Heracleios Emperor Of Byzantium,</em> s. 133 vd.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_ednref23" name="_edn23"><sup>[23]</sup></a>  A. N. Stratos, <em>a.g.e.,</em> s. 177. Ayrıca bkz. <em>Chronicon paschale, s.</em> 716; Theod. Sync, S. 8, 31 ; Pisides <em>Bellum Avaricum,</em> v. 401.’den nakleden Barisic, <em>a.g.m.,</em> s. 378.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_ednref24" name="_edn24"><sup>[24]</sup></a>  Walter E. Kaegi, <em>a.g.e.,</em> s. 133.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_ednref25" name="_edn25"><sup>[25]</sup></a>  A.N. Stratos, <em>a.g.e.,</em> s. 174.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_ednref26" name="_edn26"><sup>[26]</sup></a>  Stratos, <em>a.g.m.,</em> s. 372.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_ednref27" name="_edn27"><sup>[27]</sup></a>  Vasiliev, a.g.e., s. 261.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_ednref28" name="_edn28"><sup>[28]</sup></a>  Howorth Pers komutan Sharbaraz’ın Avarlara elçi göndererek İs­tanbul kuşatması için ittifak önerdiğini belirtir. Bkz. H. H. Howorth; “The Avars”, <em>Journal of the Royal Asiatic Society,</em> Vol. XXI, Part IV, London, 1889, s. 781. Yine bu konuda İ. Kafesoğlu şu bilgiyi verir: “Hüsrev, Avarlarla siyasi temaslar sağlayarak Bizans’ın başkentini müştere­ken muhasara ve zabtı üzerinde müzakereler yapıyordu.” Bkz. İ. Ka­fesoğlu; “XII. Asra Kadar İstanbul’un Türkler Tarafından Muhasara­ları”, <em>İstanbul Enstitüsü Mecmuası</em>, Cilt III, İstanbul, 1957, s. 7. Ayrı­ca bkz. Stratos, <em>a.g.m.,</em> s. 371</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_ednref29" name="_edn29"><sup>[29]</sup></a>  Rene Grousset; <em>L’Empire Des Steppes,</em> Payot, Paris, 1939, s. 229.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_ednref30" name="_edn30"><sup>[30]</sup></a>  Kaegi, a.g.e., s. 134.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_ednref31" name="_edn31"><sup>[31]</sup></a>  A.N. Stratos, <em>a.g.e.,</em> s. 173.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_ednref32" name="_edn32"><sup>[32]</sup></a>  Stratos, <em>a.g.m.,</em> s. 372.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_ednref33" name="_edn33"><sup>[33]</sup></a>  A. N. Stratos, <em>a.g.e.,</em> s. 180.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_ednref34" name="_edn34"><sup>[34]</sup></a>  Uzun Sur: İstanbul şehrinden 40 km. kadar uzakta, Marmara ile Karadeniz arasında, imparator Anasthasios I (491-518) tarafından yaptırılmıştı. Bkz. Kafesoğ-lu, <em>a.g.m.,</em> s. 7.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_ednref35" name="_edn35"><sup>[35]</sup></a>  Stratos, <em>a.g.m.,</em> s. 372.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_ednref36" name="_edn36"><sup>[36]</sup></a>  Kafesoğlu, a.g.m., s. 8.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_ednref37" name="_edn37"><em><sup><strong>[37]</strong></sup></em></a><em>  Chron. pasch.,</em> s. 718.’den nakleden Barisic, a.g.m., s. 378.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_ednref38" name="_edn38"><sup>[38]</sup></a>  A. N. Stratos, <em>a.g.e.,</em> s. 183. Kafesoğlu bu konuda şunları yazar: “Avar öncü birliklerinin yaklaşması üzerine Bizans Athanasios’u elçi olarak gönderir. Fakat hakan büyük ordusuyla beraber henüz Edirne civarlarındaydı. Bir süre Avar karargâhında bekletilen Athanasios hakanı göremeden ağır bir vergi karşılığında iade edildi”</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_ednref39" name="_edn39"><sup>[39]</sup></a>  Theophanes Constantin Vin (741-775) 766 yılında, Heracleios dö­nemine dek kullanılan ve Avarlar tarafından yıkılan Valens su keme­rini tamir ettirmeye başladığını aktarır. Valens Su kemeri 368 yılında yaptırılmıştı. Bkz. Barisic, <em>a.g.m.,</em> s. 379, dipnot 3.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_ednref40" name="_edn40"><sup>[40]</sup></a>  A. N. Stratos, <em>a.g.e.,</em> s. 182.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_ednref41" name="_edn41"><sup>[41]</sup></a>  Theod. Sync, S. 6, 28 – 8, 16 ; Pisides <em>Bell. Avar.,</em> v. 260-292; Theophanes, s. 315, ll-16.’den nakil Barisic, <em>a.g.m.,</em> s. 378.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_ednref42" name="_edn42"><sup>[42]</sup></a>  Kaegi, <em>a.g.e.,</em> s. 134.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_ednref43" name="_edn43"><em><sup><strong>[43]</strong></sup></em></a><em>  Chron. pasch.,</em> s. 718,’den naklen Barisic, <em>a.g.m.,</em> s. 379.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_ednref44" name="_edn44"><sup>[44]</sup></a>  Chron. pasch., s. 718-719’den naklen Barisic, <em>a.g.m.,</em> s. 379.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_ednref45" name="_edn45"><sup>[45]</sup></a>  Chron. pasch., s. 719, 1-4* den naklen Bariâic, <em>a.g.m.,</em> s. 379.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_ednref46" name="_edn46"><sup>[46]</sup></a>  A. N. Stratos, <em>a.g.e.,</em> s. 183.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_ednref47" name="_edn47"><sup>[47]</sup></a>  Kaegi, <em>a.g.e.,</em> s. 136.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_ednref48" name="_edn48"><sup>[48]</sup></a>  A. N. Stratos, <em>a.g.e.,</em> s. 184,</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_ednref49" name="_edn49"><sup>[49]</sup></a>  R. Mantran; <em>İstanbul Tarihi</em>, Çev: T. Tunçdoğan, İstanbul, 2001, s. 42.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_ednref50" name="_edn50"><sup>[50]</sup></a>  A. N. Stratos, <em>a.g.e.,</em> s. 175.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_ednref51" name="_edn51"><sup>[51]</sup></a>  Hakan ricat etmeden hemen önce, şehre yolladığı mesajda bundan söz etmektedir. Kronik Paschale, s. 725, 11-14.’den naklen Bariâic, <em>a.g.m.<sub>t</sub></em> s. 392.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_ednref52" name="_edn52"><sup>[52]</sup></a>  Bariâıc, <em>a.g.m.,</em> s. 394.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_ednref53" name="_edn53"><sup>[53]</sup></a>  Paschale Kroniğine izafeten hakan’ın kuşatma sırasındaki bir mü­cadele esnasında şu sözleri sarfettiği söylenir: <em>“Surların etrafında yalnız başına yürüyen sade giyimli bir kadın görüyorum”.</em> Bu ifadeden hareketle hakanın, şehrin kurtarıcısı olarak ilan ettikleri kutsal Mer­yem’i gördüğü ima edilmektedir. Bkz. Aikaterina Christophilopoulou; <em>Byzantine History 610-867,</em> Tome II, Trans: T. Cullen, Adolf Hakkert Publisher, Amsterdam, 1993, s. 23.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_ednref54" name="_edn54"><sup>[54]</sup></a>  Theod. Sync., s.9, 12-28 ; <em>Chron. pasch.,</em> s.719, 5-8’den naklen Barisic, <em>a.g.m.,</em> s. 379-380.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_ednref55" name="_edn55"><sup>[55]</sup></a>  A. N. Stratos, <em>a.g.e.,</em> s. 184. Aynca bkz. Theod. Sync., S. 9, 28-36.*den naklen Barisic, <em>a.g.m.,</em> s. 380.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_ednref56" name="_edn56"><sup>[56]</sup></a>  Kaegi, <em>a.g.e., s.</em> 137.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_ednref57" name="_edn57"><sup>[57]</sup></a>  “Savaş on birinci günün sabah saat beşine kadar sürer”. Bkz. A. N. Stratos, <em>a.g.e.,</em> s. 184.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_ednref58" name="_edn58"><sup>[58]</sup></a>  Bailly, <em>a.g.e.,</em> 127</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_ednref59" name="_edn59"><sup>[59]</sup></a>  Kafesoğlu, <em>a.g.m.,</em> s. 8.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_ednref60" name="_edn60"><sup>[60]</sup></a>  Pempton ile Polyandriu kapıları arasında kalan kısmın uzunluğu yaklaşık bir kilometredir ve Theodosius surlarının göbeğini oluşturur. Bkz. F.Barisic, a.£f.zn., s. 380.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_ednref61" name="_edn61"><sup>[61]</sup></a>  Bariâic, a.g.m., s. 381.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_ednref62" name="_edn62"><sup>[62]</sup></a>  A. N. Stratos, <em>a.g.e.,</em> s. 185.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_ednref63" name="_edn63"><sup>[63]</sup></a>  Stratos, <em>a.g.m.<sub>}</sub></em> s. 373.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_ednref64" name="_edn64"><sup>[64]</sup></a>  Barisic,                         s. 382.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_ednref65" name="_edn65"><sup>[65]</sup></a>  Chron. pasch, s. 720, 15 – 721, 3’den edinilen bilgiye göre sandallar, hakan tarafından, arabaların üzerinde taşınarak getirtildi. Scylitzes ise (Cedrenus, I, 728) Avarların Tuna yoluyla çok sayıda sandal getir­diklerini aktarmaktadır. St-Callinique köprüsü Keras körfezinin ku­zey kısmında, Kağıthane deresinin ağzında bulunuyordu. L’eglise de St-Nicolas kilisesi Ayvansaray’da bulunuyordu. St-Conon kilisesi ve manastırı ise körfezin karşı kıyısında muhtemelen Kasımpaşa sırtla­rında bulunuyordu. Bkz. Barisic, <em>a.g.rn.,</em> s. 383.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_ednref66" name="_edn66"><sup>[66]</sup></a>  Norman H. Baynes; <em>Byzantium, An İntroduction To East Roman Civilization,</em> The Clarendan Pres, Oxford, 1962, s. 11.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_ednref67" name="_edn67"><sup>[67]</sup></a>  Chronpasch., s. 720, 10-15.’den naklen Barisic, <em>a.g.m.,</em> s. 383.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_ednref68" name="_edn68"><sup>[68]</sup></a>  H. H. Howorth; “The Avars”, <em>Journal of the Royal Asıatic Society, </em>Vol. XXI Part IV, London, 1889, s. 783.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_ednref69" name="_edn69"><sup>[69]</sup></a>  Barisic, <em>a.g.m.,</em> s. 383.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_ednref70" name="_edn70"><sup>[70]</sup></a>  A. N. Stratos, <em>ag.e.,</em> s. 186.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_ednref71" name="_edn71"><sup>[71]</sup></a>  Stratos, <em>ag.m.,</em> s. 373.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_ednref72" name="_edn72"><sup>[72]</sup></a>  Barisic, <em>a.g.m.,</em> s. 384.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_ednref73" name="_edn73"><sup>[73]</sup></a>  A. N. Stratos, <em>a.g.e.,</em> s. 189.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_ednref74" name="_edn74"><sup>[74]</sup></a>  Barisic, <em>ag.m.,</em> s. 384.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_ednref75" name="_edn75"><sup>[75]</sup></a>  Kafesoğlu, <em>a.g.m.,</em> s. 9. Barisic, üçüncü elçinin kafasının Perslere gönderilmediğini sahile atıldığını belirtir. Bkz. <em>Chron, pasch.,</em> s. 723, 5-15’den naklen Barisic, <em>a.g.m.,</em> s. 384.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_ednref76" name="_edn76"></a><sup>7S</sup> A. N. Stratos, <em>a.g.e.,</em> s. 189.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_ednref77" name="_edn77"><sup>[77]</sup></a>  Stratos, <em>ag.m.,</em> s. 373.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_ednref78" name="_edn78"><sup>[78]</sup></a>  Bariâic, <em>ag.m.,</em> s. 385.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_ednref79" name="_edn79"><em><sup>[79]</sup></em></a><em>  Chron. pasch.,</em> s. 723, 21 – 724, 7?den naklen Barisic, <em>a.g.m.,</em> s. 385.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_ednref80" name="_edn80"><sup>[80]</sup></a>  Barisic, <em>a.g.m.,</em> s. 386.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_ednref81" name="_edn81"><sup>[81]</sup></a>  Stratos, <em>ag.m.,</em> s. 374.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_ednref82" name="_edn82"><sup>[82]</sup></a>  Stratos, <em>ag.m.,</em> s. 374.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_ednref83" name="_edn83"><sup>[83]</sup></a>  Barisic, <em>ag.m.,</em> s. 386.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_ednref84" name="_edn84"><sup>[84]</sup></a>  A.N. Stratos, <em>ag.e.,</em> s. 190.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_ednref85" name="_edn85"><sup>[85]</sup></a>  Dimitri Obolensky; <em>The Byzantine Commonıvealth Eastern Europe 500-1453,</em> London, 1974, s. 78.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_ednref86" name="_edn86"><sup>[86]</sup></a>  Theodoros’un aktardıklarına göre «Hakan tekneleri Slavlar ve diğer barbar kabilelerden savaşçılarla doldurmuştu.» ve «tekneler değişik barbar kabilelerden oluşmuş mürettebatı taşıyordu» Pisides Slavların yanı sıra Bulgarların da deniz savaşında yer aldıklarını aktarmak­tadır. Bkz. F.Barisic, <em>ag.m.,</em> s. 386.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_ednref87" name="_edn87"><sup>[87]</sup></a>  Bu konuda İ. Kafesoğlu şu bilgileri verir: <em>“Müttefik elçilerin duru­muna üzülen hakan, Slav kayıklarının Haliç’ten taarruz etmesi emrini verir. Slavlar Tuna nehrinde yıllardır kayık ile meşgul olduklarından daha tecrübeli idiler. Fakat Slav sandalları batırılır. Hakan ikinci kez Khelai (Bebek) tarafındaki denizden dolaşılarak hücum edilmesini is­ter, ancak bu kez başarısız olunur. Avar hakanı üçüncü kez hem kara­dan hem de denizden mücadele edilmesi için hazırlıkların yapılması talimatını verir. Avar filosu Barbyssus (Kâğıthane Deresi) tarafından hücum edecek ve iki ordu Haliç’te buluşarak şehre saldıracaklardı. Fakat Patrik Sergios hazırlanan plandan haberdar olur ve Haliç’in farklı bölgelerine güçlü askeri birlikler yerleştirir. Ayrıca Avar ordusu arasındaki taarruzu başlatacak haberleşme şifrelerini öğrenen komu­tan Bonos özel işareti vererek Slav kayıklarının harekete geçmesini sağlar. Slavlar oyuna geldiklerinin farkında olmadan saldırıya geçer­ler fakat Bizans donanması bozguna uğratır. Mağlup olan ve kurtul­maya çalışan Slav askerleri denizden Blachernea kıyılarına çıkmaya çalışırken Bizans’ın Ermeni kıtaları tarafından kılıçtan geçirilmişler­dir’.</em> Bkz. İbrahim Kafesoğlu, <em>a.g.m.,</em> s. 9.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_ednref88" name="_edn88"><sup>[88]</sup></a>  Barisic, <em>a.g.m.,</em> s. 387.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_ednref89" name="_edn89"><sup>[89]</sup></a>  Barisic, <em>a.g.m.</em>, s. 388.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_ednref90" name="_edn90"><sup>[90]</sup></a>  Kuşatmanın dokuzuncu günü ve hakanın çekilmesi ile ilgili Straros şu bilgiyi verir: <em>“Kuşatmanın dokuzuncu günü, surlar kala aşıla­mamış ve garnizon halen teslim olma belirtisi göstermezken, tüm surlar boyunca başlayan korkunç bir saldırı gerçekleşti. Ertesi gün, Bizanslılar Haliç’te bekleyen Slav filosunu saldırıya çektiler. Böylece hem denizde hem de karada müthiş, ama koordine edilme­yen bir savunma savaşı ortaya çıktı. Küçük gemilerden oluşan Slav filosu tamamen yok edildi ve tüm Haliç suda sürüklenen cesetler, gemi kalıntıları ve parçaları ile kaplandı. Saldırılar arasındaki koordinasyon eksikliği Hakan’ı o kadar hiddetlendirdi ki boğulmaktan kurtulan tüm Slavların öldürülmesini emretti. Şehre yapı­lan kara saldırısı da, saldıran tarafa verilen büyük kayıplardan dolayı başarıya ulaşamadı. Yayılan panik yüzünden çok sayıda Slav ve Bulgar birliği mevzilerini terk edip kaçmaya başladı. Sa­bah, Hakan hızla çekilmeye karar verdi. Daha sonra kendisine karşı kullanılabileceğinden korktuğu için, beraberlerinde taşıya­mayacakları tüm kuşatma araçlarının derhal yok edilmesini em­retti”</em>. Bkz. Stratos,a.g.m.,s. 374.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_ednref91" name="_edn91"><sup>[91]</sup></a>  A. N. Stratos, <em>a.g.e.,</em> s. 191.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_ednref92" name="_edn92"><sup>[92]</sup></a>  Theod. Sync, s. 16, 7-11.’den naklen Barisic, <em>a.g.m.,</em> s. 388.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_ednref93" name="_edn93"><sup>[93]</sup></a>  Barisic, <em>a.g.m.,</em> s. 389.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_ednref94" name="_edn94"><em><sup>[94]</sup></em></a><em>  Chroıı. pasch.,</em> s. 725,12-15.’den naklen Barisic, <em>ag.m.,</em> s. 389.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_ednref95" name="_edn95"><sup>[95]</sup></a>  A. N. Stratos, <em>ag.e.,</em> s. 192.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_ednref96" name="_edn96"><sup>[96]</sup></a>  Vasiliev, <em>ag.e.,</em> s. 259.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_ednref97" name="_edn97"><sup>[97]</sup></a>  Barisic, <em>ag.m.,</em> s. 391.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_ednref98" name="_edn98"><sup>[98]</sup></a>  Stratos, <em>ag.m.,</em> s. 375.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_ednref99" name="_edn99"><sup>[99]</sup></a>  Theod. Sync. s. 15,13-15/e göre savaşın onuncu gününde surlar önünde o kadar ceset vardı ki “Avarlar onları ne toplayabiliyor ne de yakabiliyorlardı.” Keras körfezindeki cesetleri toplayamadılar. Askerler körfezde yüzen barbar cesetlerini toplayana ve teknelerini yakana kadar uzun günler geçmesi gerekti. Bkz. Barisic, <em>a.g.m.,</em> s. 390.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_ednref100" name="_edn100"><sup>[100]</sup></a> Sts-Anargyres kilisesi Ayvansaray’ın kuzeyinde bugünkü Eyüp’tedir.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_ednref101" name="_edn101"><sup>[101]</sup></a> Paul Lemerle; <em>Le Monde De Byzance, Histoire et Institutions,</em> III. Makale, London, 1978, s. 348.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_ednref102" name="_edn102"><sup>[102]</sup></a> Vasiliev, a.g.e., s. 259.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_ednref103" name="_edn103"><sup>[103]</sup></a> Norman H. Baynes, <em>a.g.e.,</em> s. 11.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_ednref104" name="_edn104"><sup>[104]</sup></a> Grousset, <em>a.g.e.,</em> s. 230.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_ednref105" name="_edn105"><sup>[105]</sup></a> Vasiliev, <em>a.g.e.,</em> s. 257.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_ednref106" name="_edn106"><sup>[106]</sup></a> Stratos, <em>a.g.m.,</em> s. 376.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_ednref107" name="_edn107"><sup>[107]</sup></a> E.Lavisse-A.Rambaud; <em>Histoire Generale Du TV. Siecle</em> A <em>Nos Jour, </em>Tome I, Arman Colin-Editeurs, Paris, 1894, s. 197.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_ednref108" name="_edn108"><sup>[108]</sup></a> C.Diehl-G.Marçais; <em>Histoire Du moyen Age Der 395 A 1081</em>, Tome III, Pres Universitaires De France, Paris, 1944, s. 148</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_ednref109" name="_edn109"><sup>[109]</sup></a> Aikaterina Christophilopoulou; <em>Byzantine History 610-867,</em> Tome II, Trans: T.Cullen, Adolf Hakkert Publisher, Amsterdam, 1993, s. 21.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_ednref110" name="_edn110"><sup>[110]</sup></a> Christophilopoulou, <em>a.g.e.,</em> s. 23.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_ednref111" name="_edn111"><sup>[111]</sup></a> Obolensky, a.g.e., s. 78.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_ednref112" name="_edn112"><sup>[112]</sup></a> Kaegi, <em>a.g.e.,</em> s. 134.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/avar-tarihinin-en-onemli-savasi-626-istanbul-muhasarasi.html#_ednref113" name="_edn113"><sup>[113]</sup></a> A, N. Stratos, <em>a.g.e.,</em> s. 173.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>İsmâilî Hareketi ve Hasan Sabbah</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/ismaili-hareketi-ve-hasan-sabbah</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/ismaili-hareketi-ve-hasan-sabbah</guid>
<description><![CDATA[ İsmâilî Hareketi ve Hasan Sabbah
İsmâililik ya da el İsmâiliyye, Şiî İslam’ın en önemli kollarından birini oluşturur. İslam’ın Sünnilik ve Şiîlik olarak ikiye ayrılması­nın menşei Hz. Muhammed’in ölümünün ardından, ümmetin li­deri olarak yerine kimin geçeceğine ilişkin meydana gelen krize dayanır. Bu önemli sorun üstündeki görüş ayrılıkları sonucunda aynı İslami mesajın iki farklı yorumu ortaya çıktı: Sünnilik ve Şiîlik. Müslümanların çoğunluğu […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c47f068996.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:46 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>İsmâilî, Hareketi, Hasan, Sabbah</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/06/Alamut-Kalesi.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/ismaili-hareketi-ve-hasan-sabbah.html">İsmâilî Hareketi ve Hasan Sabbah</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yasemin Hilal ERBAŞ</strong></span></a>
</p><p>İsmâililik ya da el İsmâiliyye, Şiî İslam’ın en önemli kollarından birini oluşturur. İslam’ın Sünnilik ve Şiîlik olarak ikiye ayrılması­nın menşei Hz. Muhammed’in ölümünün ardından, ümmetin li­deri olarak yerine kimin geçeceğine ilişkin meydana gelen krize dayanır. Bu önemli sorun üstündeki görüş ayrılıkları sonucunda aynı İslami mesajın iki farklı yorumu ortaya çıktı: Sünnilik ve Şiîlik. Müslümanların çoğunluğu daha sonra Sünnilik olarak karakterize olacak görüşü geliştirip desteklerken, azınlıkta kalan par­tizan bir grup kendi özgül öğretilerine sahip Şiî yorumunu geliş­tirdi. Zaman geçtikçe Şiîler, peygamber ailesinin hangi üyesinin gerçek imam olacağı konusundaki görüş ayrılıklarının yanında, düşünce ve siyaset farklılıklarından da kaynaklanan yeni hiziplere bölündü. VIII. yüzyılın ortalarında ortaya çıkan İsmâililer ya da ilk İsmâililer, bu Şiî hiziplerinden biriydi<a href="https://www.altayli.net/ismaili-hareketi-ve-hasan-sabbah.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a>.</p>
<p>İslamda ayrılık, Şiî çatışmaları ve imamet sorunu yüzünden ortaya çıkan İsmâiliyye, bu adı Şiî imamı Ca’fer es-Sâdık’ın oğlu İs­mail’den dolayı almıştır. İsmâili hareketi, başlangıcından itibaren Şiîliğin en önemli devrimci kanadını oluşturmuş, böylelikle ana gözdesi zamanla On iki İmamcılar ya da İsna Aşeriye olarak geli­şecek ılımlı Şiîlerden ayrılmıştı. İsmâililiğin ilk yüzyılı oldukça ka­ranlık bir dönemdir. İsmâililer, merkezi olarak örgütlenerek dina­mik bir hareket olarak ortaya çıktıkları IX. yüzyılın ikinci yarısın­dan itibaren orta çağların diğer bütün Şiî hareketlerini geride bı­rakmışlardır. Bâtınilerin ortaya çıkışından sonraki bir buçuk asır Bâtıni imamları gizli kalmıştır.</p>
<p>Bâtıniler bir bakıma “propaganda­cılar (dâî)”<a href="https://www.altayli.net/ismaili-hareketi-ve-hasan-sabbah.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a> silsile-i meratibi tarafından idare edilmekte idi. Bunlar birbirlerinden uzak bölgelerde İsmâili merkezleri oluşturmuşlar­dır. Özellikle Irak, Basra körfezi şehirleri ve İran gibi yerlerde ba­şarılı olmuşlardır. 901-906 yıllarında İsmâililerin bir kolu olan Karmatiler, Suriye ve Mezopotamya’da tehlikeli ama önemsiz bir isyan çıkardılar<a href="https://www.altayli.net/ismaili-hareketi-ve-hasan-sabbah.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a>. Diğer Karmatiler ise, Bahreyn’de iktidarı ele ge­çirerek burayı bir asırdan fazla propaganda üssü olarak kullandı­lar. Diğer bölgelere ve özellikle de Yemen’e dâîler gönderildi. Bu bölgede dava büyük bir önem kazandı ve gizli imam saklandığı yerden ortaya çıkarak 909 yılında kendisini “mehdi” unvanıyla ilan etti<a href="https://www.altayli.net/ismaili-hareketi-ve-hasan-sabbah.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a>.</p>
<p>İsmâili hareketi, X. yüzyılın başlarında, neredeyse iki yüzyıl bo­yunca İslam dünyasının birçok hanedanına meydan okuyacak güçlü bir devlet olan Fatımi Halifeliğini kurmayı başarmıştır. Fa­tımi İsmâililiği dediğimiz bu dönem İsmâili hareketinin altın ça­ğını oluşturur. Kuzey Afrika’dan bugünün Pakistan topraklarına kadar yayılan bu “altın çağ” devri İsmâili düşüncesi ve edebiyatı­nın doruk noktasına ulaştığı dönemdir. Bu dönemde, Fatımilerin kurduğu başkent Kahire, İslam dünyasındaki entelektüel faaliyet­lerin en saygın merkezlerinden biri haline gelmiştir<a href="https://www.altayli.net/ismaili-hareketi-ve-hasan-sabbah.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a>. Fatımi Dev­leti ile yeniden canlanan İsmâililer birbiriyle anlaşamayan iki gruba ayrılmıştır. Bu gruplar sonradan oluşan Fatımi İsmâilileri ve Karmatileri işaret eder. Daha sonraki dönemlerde ise İsmâiliyye mez­hebi Doğu ve Batı İsmâilileri ismiyle de günümüze kadar gelmiş­lerdir.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-80765" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/06/Alamut.jpg" alt="" width="800" height="686" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/06/Alamut.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/06/Alamut-768x659.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p>İslam’da ayrılığın sonucu olarak ortaya çıkan İsmâililik, Hasan Sabbah ve Alamut dönemine gelene kadar belirli bir süreçten geçmiştir. Bu süreç içinde siyasi nedenlerden çıkan sorunlar inanca yansıyarak yok olup gitmiştir. Çeşitli kollara ayrılan ilk İsmâililiğin oluşum sürecinden sonra yeni oluşumun yayılma sü­reci iki aşamada gerçekleşmiştir diyebiliriz. Birinci aşama Karmati hareketi ve Fatımi İsmâilileri, ikinci aşama ise Hasan Sabbah’ın öncülüğünü yaptığı Nizari İsmâilileri ve Nizâri İsmâililerine tepki olarak ortaya çıkan Musta’li İsmâilileri’dir<a href="https://www.altayli.net/ismaili-hareketi-ve-hasan-sabbah.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a>.</p>
<p>Nizâriyye, İsmâiliyye mezhebinin günümüze kadar gelen en önemli kolunu oluşturmaktadır. Fatımî Halifesi Müstansır-Billâh’ın ölümüyle İsmâilîlik Doğu ve Batı yani Mustali İsmâilîliği ve Nizarî İsmâilîleri olmak üzere ikiye ayrılmıştı. Müstansır-Billâh’ın büyük oğlu olan Nizar’ın imametini benimseyenler Nizarî adıyla anılmışlardı. Nizarîler’e göre imamet Nizâr’ın hakkı iken gerekli önlemleri alamadığı için küçük kardeşi Müsta’lî-Billâh, kayınpederi ve aynı zamanda da ordu kumandanı olan Efdal b. Bedr el-Cemâlî’nin desteğiyle imametini ilan etmişti<a href="https://www.altayli.net/ismaili-hareketi-ve-hasan-sabbah.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a>. Bu­nun ardından bir grup İsmâilî, el-Muntasır’ın yerine Nizâr’ın geç­mesini isteyince ayrılıklar meydana gelmişti. Bu ortamdan fayda­lanan Nizar iki oğluyla birlikte Mısır’dan İskenderiyye’ye kaçıp is­yanlara başlamışlardı.</p>
<p>Bölge halkının da desteğini kazanan Nizar halifeliğini ilan eder. Ancak onun bu hareketi sonunu hazırlar ve çok geçmeden Mustalî’nin gönderdiği askerler tarafından esir alı­nıp Kahire’ye götürülür. Kardeşi Mustalî’nin emriyle iki oğlu ile birlikte hapse atıldıktan kısa bir süre sonra öldürülür. Bu isyanlara en büyük destek ise Hasan Sabbâh’tan gelir. Fatımîler adına pro­paganda yapan Hasan Sabbâh, el-Muntasır’ın en büyük oğlu Nizar’ın halifelik makamına geçmesini isteyerek onu desteklemiştir. Hatta o, bununla da yetinmeyerek Nizar adına hutbe de okutarak, İskenderiyye’deki oğullarından birini Nizar’ı getirmesi için Alamût’a göndermiştir. Bir rivayete göre de; Fatımî meclisinden kaçan Nizar bir yaşındaki oğlu ile birlikte Kûhistan tarafında bu­lunan Hasan Sabbâh’ın yanına giderek bir yıl orada kalmıştı<a href="https://www.altayli.net/ismaili-hareketi-ve-hasan-sabbah.html#_edn8" name="_ednref8">[8]</a>.</p>
<p>Bu arada Fatımî otoritesinden kopan ve uzaklaşan Hasan Sabbâh’ın Nizar’a destek verdiği için Fatımî Halifesi el-Muntasır’ın başku­mandanı olan ve aynı zamanda kayınpederi de olan Emirü’l Cuyûş ile arası bozulur. Hatta Emirü’l Cuyûş’un, Hasan Sabbâh’ı hapse attırdığı da rivayet edilmektedir. Mustalî’nin imam atanmasının ar­dından Nizar’ın da öldürülmesiyle İsmâilîlikteki Nizâriyye ve Mustalîyye daha keskin bir ayrıma girmiştir. Böylece Nizâriler, Hasan Sabbâh liderliğinde Fatımîlerden bağımsız bir şekilde İran bölgesinde faaliyetlerine başlarlar. Nizâriler zamanla hem doktrin hem de siyasi anlayış açısından tamamıyla Fatımîlerden ayrılarak Büyük Selçuklu Devleti sınırları içinde özerk bir harekete dönüşürler<a href="https://www.altayli.net/ismaili-hareketi-ve-hasan-sabbah.html#_edn9" name="_ednref9">[9]</a>.</p>
<p>Nizârî doktrini; kuvvet, taktik ve hileyi şahsında toplamış bulunan Hasan Sabbâh’ın daha Fatımîlerle ilişkisini kesmeden önce yeni bir döneme girmişti. Büyük olasılıkla Hasan Sabbâh, Şîa’nın imama dayandırılan eski talim doktrinini cedel üslubunda ve edebî şekilde yeniden formüle etmiştir. Buna göre dinle ilgili bilgilerin sadık bir öğreticiden öğrenilmesi zaruri kılınmıştır. Bu öğretici ise Allah tarafından tayin edildiğine inanılan İsmâilî imamıdır. Bu dü­şünce İslam dünyasında geniş yankılar uyandırmıştır. Hatta başta Gazzâlî olmak üzere birçok âlimin tepkisini çekmiştir. Nizârî İsmâilîleri, Allah’ın mutlak varlık olduğunu ve her şeyin O’ndan geldiği fikrini benimsemişlerdir. Ayrıca Allah’ı tanımanın zama­nın imamını tanımak demek olduğunu iddia etmişlerdir. Onlara göre imam fâni bir insan ise de onun bilinemeyen bir ilâhî tabiatı vardır, imamın sözü Allah’ın sözüdür.</p>
<p>Onlar için zekât ikinci esas olup kazancın beşte birinin imama veya yardımcılarından birine verilmesidir. Hasan Sabbah’ın, İran’da ortaya çıkması Şiî-Sünni mücadelesine yeni bir ivme kazandırdı. Hasan Sabbah kurduğu teşkilat sayesinde Selçuklu ve Sünni ordularını çok uğraştırmış ve zamanla Selçuklular için ciddi bir tehlike oluşturmuş, İsfahan ve civarındaki kaleleri ele geçirmiştir. Amaçları ise dini olmaktan çok siyasi idi. Kurulu olan düzeni yıkıp halka kendi inanç ve düşünce­lerini kabul ettirerek yeni bir düzen kurmak istiyorlardı. En önemli düşmanları ise Abbasiler ile hâmileri Selçuklulardı. Kur­dukları teşkilat ile birçok din adamı ve devlet adamını eğittikleri fedâîlerine öldürtmüşlerdir. Hasan Sabbah, Alamut kalesine yer­leşerek halkı İsmâilîye’nin diğer bir adı olan Bâtınîlik mezhebine davet ediyordu. Selçuklu Devleti, siyasi bakımdan hemen her za­man Fatımîlere karşı üstünlüğünü korumuş ve Fatımîler’den Su­riye’yi almış, Mısır kapılarına kadar dayanmıştır<a href="https://www.altayli.net/ismaili-hareketi-ve-hasan-sabbah.html#_edn10" name="_ednref10">[10]</a>. Ancak Hasan Sabbah ve diğer Alamut yöneticileri uzun yıllar boyunca İsmâilî faaliyetlerini ve hareketlerini devam ettirmişlerdir.</p>
<p>Gerçek adı El-Hasan b. Ali b. Muhammed b. Cafer b. El-Hüseyin b. Muhammed es-Sabah el-Hımyerî olan Hasan Sabbah, İran’da Nizârî-İsmâilî devletinin kurucusudur. Doğumuyla ilgili bazı kay­naklar Hasan Sabbah’ın Rey şehrinde doğduğunu belirtirken, Cüveynî, Bernard Lewis ve Farhad Daftary’de Hasan Sabbah’ın Rey şehrinde değil Kum şehrinde doğduğunu belirtirler. Kum şehri, Arapların İran’daki ilk yerleşim merkezlerinden ve On İki İmamcı Şiîliğin kalelerinden biriydi. On İki İmamcı bir Şiî olan babası Irak’ın Kûfe şehrinden gelmişti ve rivayete göre Yemen köken­liydi; daha uçuk bir rivayete göre ise, Güney Arabistan’daki kadim Himyer krallarından birinin torunuydu. Hasan’ın doğum tarihi ise bazı kaynaklarda 1046-1047 veya 1053-1054 yıllarına tarihlendirilir. Hasan’ın doğum tarihi günü gününe bilinmese de, muhteme­len 11. yüzyılın ortalarına rastlıyor olmalıdır. Daha çocuk yaştay­ken babasıyla Rey’e göç etmiş olan Hasan, din eğitimini burada almıştır. Rey, 9. yüzyıldan beri dâîlerin faaliyet merkezlerinden bi­rini oluşturuyordu. Hasan’ın da bu kişilerin etkisine girmesi uzun sürmeyecekti<a href="https://www.altayli.net/ismaili-hareketi-ve-hasan-sabbah.html#_edn11" name="_ednref11">[11]</a>.</p>
<p>Cüveynî, Tarih-i Cihan Güşa’sında Hasan Sabbah’ın hayatını an­lattığı ve adamlarının Sergüzeşt-i Seyyidinâ adını verdikleri eserin­den bahseder. Bu kitap Hasan Sabbah’ın hayatını ve başından ge­çen olayları anlatır. Otobiyografik bir eser olan bu kitapta Hasan Sabbah kendi öyküsünü anlatmaktadır. Hasan Sabbah’ın Batinîlik mezhebine geçtikten sonra yolunun Mısır’a düştüğünü ve 469/1076-7 yılında Mısır’a gitmek için İsfahan’a gittiğini, orada birçok tehlike atlattıktan sonra Azerbeycan’a, oradan da Suriye’ye ulaştığını Cüveyni eserinde bahsetmiştir. Bu süreçte Selçuklu Ve­ziri Nizâmülmülk, Ömer Hayyâm ve Hasan Sabbah’ın arkadaşlık­ları merak konusu olmuştur.</p>
<p>Bu üç önemli şahsiyetin arkadaş ol­duğu ve birlikte Muvaffak-Lidînillâh en-Nîşâbûrî’nin derslerine devam ettiklerini, aralarından kim daha önce ikbal ve servete ula­şırsa onun diğerlerine yardım edeceğine dair yeminleştikleri söy­lenir. Yine bu rivayetlere göre Nizâmülmülk’ün vezir olunca Hasan Sabbah’a valilik teklif ettiği, ancak onun merkezden uzaklaş­mamak için sarayda bir görev istediği, bu isteği kabul edilince Nizamülmük’ün görevine göz diktiği, bunu fark eden Nizâmülmülk’ün onu Sultan Melikşah’ın gözünden düşürüp saraydan uzaklaştırdığı ve Hasan Sabbah’ın da bu yüzden Mısır’a kaçtığı söylenir. Bu hikâye, Reşîdüddîn Fazlullah-ı Hemedânî tarafından da kabul edilmekle beraber 408’de (1017-18) doğan Nizâmülmülk’ün 438 veya 445’te doğan Hasan Sabbah ile birlikte aynı ho­canın talebesi olması uzak bir ihtimaldir<a href="https://www.altayli.net/ismaili-hareketi-ve-hasan-sabbah.html#_edn12" name="_ednref12">[12]</a>. Tarihimizde bu önemli üç şahsiyetin yaşam tarihleri birbirine tam olarak yakın olmasa da onların arkadaş olma ihtimalleri bazı kaynaklarda heyecanlı bir ef­sane olarak gözümüze çarpar. Nitekim böyle bir dostluktan Nizamülmülk’ün eseri olan Siyâsetnâme’de ve yine Cüveynî’nin de ese­rinde yer alan Hasan Sabbah’ın Sergüzeşt-i Seyyidinâ adını verdiği kitabında böyle bir dostluktan bahsedilmiyor.</p>
<p>Hasan Sabbâh, kişiliği ve yaptığı faaliyetleriyle dikkat çeken bir kişi olmuştur. Kendisi ve fedâîleri hakkında birçok eser yazılmış­tır. Özellikle Alamut’u fethinden sonra orada geçirdiği 35 yıl bo­yunca kale içindeki yaşamı hep merak edilmiştir. Bu süre zarfında kaleden aşağı hiç inmemesi de orada yaşadığı hayatı merak konusu olduğu için çeşitli efsanelerle bazı kitap ve romanlara konu olmuş­tur. En çok konuşulan ya da söylenen efsanede kalede cennet bah­çesi yaptırdığı, fedâîlerini böylelikle kandırıp cinayetlere teşebbüs ettirdiği ve hatta onlara haşhaş kullandırttığı gibi konular olmuş­tur. Hasan Sabbâh’ın savunduğu ideoloji ve inançlarından asla ta­viz vermeyeceğini bizzat kendi yetiştirdiği iki oğlunu bu uğurda öldürmesi açıkça ortaya koymaktadır.</p>
<p>Hasan Sabbâh, buradan da anlaşılacağı üzere kendi koyduğu yasaklara uymayanları oğlu olsa bile en ağır şekilde cezalandırmıştır. Bu durum fedâîlerinin ona bağlılığının ve onlara sözünü geçirebilmesi için en büyük örneği olmuştur diyebiliriz. Parlak bir zekâya, teşkilâtçılık vasıflarına sa­hip, basiretli, kabiliyetli; cebir, geometri, astronomi, sihir ve dinî ilimlere vâkıf bir kişi olan ve düzenli örgütüyle, etrafa dehşet sa­çan fedâîleriyle insanların düşünce ve inanç dünyasına hâkim ol­mak isteyen Hasan Sabbâh, aynı zamanda bir mütefekkir ve ya­zardı. Eserleri Alamut’un Moğollar tarafından zaptı esnasında bü­yük ölçüde zarar görmüştü<a href="https://www.altayli.net/ismaili-hareketi-ve-hasan-sabbah.html#_edn13" name="_ednref13">[13]</a>. Selçuklu Devleti’ni, Bâtınîlik dava­sıyla uğraştıran bu davanın unutulmaz isimlerinden ve kurucusu olan Hasan Sabbâh 23 Mayıs 1124 tarihinde Alamut kalesinde öldü. O öldükten sonrada Bâtınîlik hareketi onun yerine gelen ha­lefleriyle devam etti.</p>
<p>Bâtınîler bazı kaynaklarda Haşhaşî ya da Haşîşiyye diye geçmek­tedir. Sözlükte “kuru ot” anlamına gelen haşîş sözcüğü, sonraları Müslümanlarca uyuşturucu özelliği bilinen Hint keneviri ve bun­dan elde edilen esrar için kullanılmaya başlanmıştır. Haşîşiyye, haşîşî (esrar içen, esrarkeş) sözcüğünden türetilmiş bir topluluk ismidir. Haşîşiyye isminin, Nizârî İsmâilîler’e verilmeden önce en azından XI. yüzyılın ikinci yarısında ortaya çıktığı, onlar için ilk defa 1123 yılında Fâtımî Halifesi Âmir-Biahkâmillâh tarafından, Suriye’ye gönderdiği Nizâriyye karşıtı görüşler içeren ikinci mek­tubunda geçtiği görülmektedir. Bündârî, İran’daki İsmâilîler için Bâtıniyye ve Melâhide, Suriye’dekiler için ise Haşîşiyye tabirlerini kullanmıştır. Ebû Şâme, Suriye’deki İsmâilîler’den Haşîşiyye ve reisleri Râşidüddin Sinân’dan “sâhibü’l-haşîşiyye” olarak bahse­der. İbn Haldûn ise Suriye’deki Haşîşiyye’nin kendi zamanından Fidâviyye ismiyle tanındığını söyler.</p>
<p>Ancak Şark İslâm tarihi kay­nakları çok defa bunları İsmâilî, Melâhide veya Nizârî diye adlandırır. Makrîzî, VIII. (XIV) yüzyıl sonlarında Kahire’ye gelen İsmâilî olması muhtemel bir mülhidi anlatırken bu kişinin haşîş yapıp sattığını ve çevrede sorunlar çıkarttığını belirtmekle birlikte İsmâiliyye’nin Haşîşiyye adıyla anıldığına dair bir kayıt koymamış­tır. Buradan hareketle Suriye’deki Nizârîler’e daha çok haşîş kul­landırdıklarından ve fedâîlerin fiillerinin kötülüğünden dolayı ha­karet amaçlı Haşîşiyye denildiğini söyleyebiliriz<a href="https://www.altayli.net/ismaili-hareketi-ve-hasan-sabbah.html#_edn14" name="_ednref14">[14]</a>. Batı kaynakla­rında ise haşşâşîn tabiri, Haçlılar vasıtasıyla Suriye’den Avrupa’ya taşınmış ve Haçlı literatürü ile Yunan ve Yahudi metinlerine gir­miştir. Bugün Batı dillerinde “assassin” şeklinde ifade edilen ke­lime, Avrupa’ya ilk defa intikal ettiğinde birçok şair tarafından “gayretli ve fedakâr” anlamında kullanılmıştır. Haçlıların uzun süre Ortadoğu’da kalması ve çeşitli vesilelerle elçi teâtisi, Batılıların Haşîşîler ile ilgili tamamlayıcı bilgilere sahip olmalarını, onları daha yakından tanımalarını sağlamış ve assassin kelimesi de “sui­kastçı, haince adam öldüren, gizli katil” anlamını kazanmıştır<a href="https://www.altayli.net/ismaili-hareketi-ve-hasan-sabbah.html#_edn15" name="_ednref15">[15]</a>.</p>
<p>Haşhaşîler’in en önemli özellikleri gizli cemiyet halinde teşkilat­lanmalarıdır. Bu topluma giren kişiler fedâîler, refikler, dâîler ve davetin önde gelen şahısları şeklinde bir sınıflandırmaya tutulu­yorlardı. Liderlerine karşıda mutlak surette itaat etmek ve emredi­len her şeyi yerine getirmek zorundaydılar. Bu kişiler işledikleri cinayetlerle de o dönemlerin korkulu rüyası olmuştur. Tarihte bi­linen ilk suikast eylemcisi Hasan Sabbâh ve halefleri olmuştur. Çünkü bu grup çeşitli devlet adamlarını, din adamalarını, valileri ve komutanları bile öldürmekten geri kaçmıyorlardı. Onlar için öldürülen şahsiyetin kim olduğu değil verilen emrin önemi daha büyüktü.</p>
<p>Bâtınîlerin bilinen ilk cinayetleri Sâveli bir müezzinin öl­dürülmesiyle başlamıştır. Onların öldürdüğü ilk devlet adamı ise Selçuklu Devletinin vezirlerinden olan Nizâmülmülk idi<a href="https://www.altayli.net/ismaili-hareketi-ve-hasan-sabbah.html#_edn16" name="_ednref16">[16]</a>. Bazı kaynaklarda Bâtınîler’in oluşturduğu uzun bir cinayet listesinden bahsedilir. Alamut kalesinde bulunan her yöneticinin bir listesi olmuştur. Bu listeler öldürülecek kişilerin listesidir, ancak bunlar ka­yıptır. O yüzden bu listeden ve listedeki isimlerden kesin olarak bilgi vermek yanlış olur. Ama şu bir gerçektir ki birçok kişi Bâtınîler tarafından çeşitli yollarla öldürülmüş ve suikasta kurban gitmiştir.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yasemin Hilal ERBAŞ</strong></span></a>
</p><p>ASÜ, FEF, Tarih Bölümü IV. Sınıf Öğrencisi</p>
<p><strong>Alıntı Kaynak:</strong> Aksaray Üniversitesi, Genç Kalemler Dergisi, Sayı: 3</p>
<hr>
<div><span><strong><u>Dipnotlar:</u></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ismaili-hareketi-ve-hasan-sabbah.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Farhad Daftary, İsmaililer Tarih ve Öğretileri, Ankara, 2002.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ismaili-hareketi-ve-hasan-sabbah.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> Arapça’da “çağıran” anlamında ki dâî kelimesi Bâtınilikte mezhepe ka­tılması için davette bulunan kişiye verilen isimdir.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ismaili-hareketi-ve-hasan-sabbah.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> Bernard Lewis, “İsmâilîler” İslam Ansiklopedisi, cilt V-2, İstanbul, 1955, s.121.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ismaili-hareketi-ve-hasan-sabbah.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> Bernard Lewis, a.g.m. s.121, Abdurrahman Acar, Selçuklu Sultanı San- car’ın Dinî Siyaseti (Abbasi Halifeliği ve İsmâililer ile İlişkiler), Yayın­lanmamış Doktora Tezi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, 1997, Ankara, s.148</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ismaili-hareketi-ve-hasan-sabbah.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> Farhad Daftary, İsmaililer Tarih ve Öğretileri, Ankara, 2002, s.8</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ismaili-hareketi-ve-hasan-sabbah.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> Ayşe Atıcı, Büyük Selçuklu İmparatorluğu’nda Bâtınî Hareketi (Hasan Sabbah ile İlk Halefleri ve İran Nizârî İsmâilîleri), Yüksek Lisans Tezi, Ankara, 2005, s.13-14.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ismaili-hareketi-ve-hasan-sabbah.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> Mustafa Öz, “Nizâriyye”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Araştırmaları Merkezi, s.200.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ismaili-hareketi-ve-hasan-sabbah.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> Müstevfî, Tarih-i Güzîde, s.518.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ismaili-hareketi-ve-hasan-sabbah.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> Ayşe Atıcı Arayancan, Dağın Efendisi Hasan Sabbâh ve Alamût, İs­tanbul 2011, s.23-24.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ismaili-hareketi-ve-hasan-sabbah.html#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> Abdülkadir Yuvalı, “Selçuklular Zamanında Bâtınî Faaliyetleri”, Sos­yal Bilimler Dergisi, C.3, S.2, Elazığ 1989, s.292.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ismaili-hareketi-ve-hasan-sabbah.html#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> Bernard Lewis, Haşhaşîler: İslâm’da Radikal Bir Tarikat, İstanbul 2014, s.72.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ismaili-hareketi-ve-hasan-sabbah.html#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> Abdülkerim Özaydın, “Hasan Sabbâh”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Araştırmaları Merkezi, s.347.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ismaili-hareketi-ve-hasan-sabbah.html#_ednref13" name="_edn13">[13]</a> Özaydın, “Hasan Sabbâh”, s.349.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ismaili-hareketi-ve-hasan-sabbah.html#_ednref14" name="_edn14">[14]</a> Mustafa Öz, “Haşîşiyye”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Araştırmaları Merkezi, s.418.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ismaili-hareketi-ve-hasan-sabbah.html#_ednref15" name="_edn15">[15]</a> Öz, “Haşîşiyye”, s.419.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ismaili-hareketi-ve-hasan-sabbah.html#_ednref16" name="_edn16">[16]</a> Abdülkerim Özaydın, Sultan Muhammed Tapar Devri Selçuklu Ta­rihi (498-511/1105-1118), Ankara 1990, s.76.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>İskit Türklerinde Kadınların Önemi</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/iskit-turklerinde-kadinlarin-onemi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/iskit-turklerinde-kadinlarin-onemi</guid>
<description><![CDATA[ İskit Türklerinde Kadınların Önemi
Amazon efsanelerinde yer alan anlatılar, yüzyıllardan beri insanları hayrete düşürmekte ve hayran bırakmaktadır. Bu anlatılardaki Mitoloji ile iç içe geçmiş tarihlerinde İskit Türk kadınlarını “Amazonlar” olarak öncelikle Grek, sonrasında ise Roma tarihi kaynaklarında görürüz. Neredeyse tanrılara eşit güçteki kahraman Herakles‘in (Hercules) maceralarında, Argonotların lideri İason‘un Gizemli Altın Post seferinde, Atinalı kral Theseus ile olan çekişmelerinde, […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c47eedeb4a.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:46 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>İskit, Türklerinde, Kadınların, Önemi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/06/Tomris-Hatun-1-C.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/iskit-turklerinde-kadinlarin-onemi.html">İskit Türklerinde Kadınların Önemi</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Dr. Eren KARAKOÇ</strong></span></a>
</p><p>Amazon efsanelerinde yer alan anlatılar, yüzyıllardan beri insanları hayrete düşürmekte ve hayran bırakmaktadır. Bu anlatılardaki Mitoloji ile iç içe geçmiş tarihlerinde İskit Türk kadınlarını “Amazonlar” olarak öncelikle Grek, sonrasında ise Roma tarihi kaynaklarında görürüz. Neredeyse tanrılara eşit güçteki kahraman <em>Herakles</em>‘in (Hercules) maceralarında, Argonotların lideri <em>İason</em>‘un Gizemli Altın Post seferinde, Atinalı kral <em>Theseus </em>ile olan çekişmelerinde, antik dünyanın en büyük efsanevi savaşlarından biri olarak görülen Troya’nın kuşatmasında ve daha birçok efsanede İskit kadınları olan Amazonlar başrolleri paylaşırlar. Antik Grekleri ve sonrasında Romalıları bu kadar etkileyen, efsanelerine ve tarihlerine konu olan bu cengâver kadınlar, aslında İskit diyarında yaşayan ve savaşçı Türk geleneklerini günlük hayatlarında icra eden hatunlardı. Bu savaşçı kadınlar, siyasi, sosyal ve askeri alanlardaki üstünlükleri ile dönemin diğer kavimlerindeki kadınların hiçbir zaman sahip olamadığı haklara sahiptiler.</p>
<p>Bu kadınların mensubu olduğu atlı-göçebe İskit boylarının Dünya tarihinde iz bıraktığı dönemler, yaklaşık olarak M.Ö. 8. yüzyıldan M.Ö. 2. yüzyıla kadar olan süreci kapsamaktadır. Bu dönemde İskitler, atlı göçebe kültürün en savaşçı ve en gelişmiş kavmi olarak, çeşitli boylar ve yüzlerce bodun halinde doğudaki heybetli Altay Dağları’ndan batıdaki Tuna Nehri’nin suladığı geniş düzlükler üzerindeki verimli sulak alanlara kadar hâkimiyetlerini sağlayarak, Avrasya’nın efendileri olmuşlardır. Ancak kimi antik tarihçilere göre asıl İskitler (Avrupalı İskitler), Karadeniz’in kuzeyinde yer alan Tuna ve Don nehirleri arasındaki geniş step ve ormanlık alanlarda yaşamışlardır (Sinor, 1990: 97). Yaşadıkları bölgelerin belli olmasına rağmen, Modern Antik Tarihçiler bu güçlü uygarlık hakkında, aynı yüzyıllarda yaşayan diğer kavimlere nisbetle kısmen daha az tarihi bilgilere sahip olmuşlardır. Antik kaynaklar, İskitlerin kıtlık dolayısıyla kendi akrabaları ve Hunların ataları olan Hiung-Nular ile çatışmalarının sonucunda Asya’dan boylar halinde batıya göç ettikleri hakkında bilgi vermektedir (Grousset, 1989: 19).</p>
<p>Antik Tarih anlatımlarına göre bu güçlü İskit Türk boyları, M.Ö. 7. Yüzyılda doğuda Altay Dağları’ndan batıda Tuna Nehri’ne kadar olan geniş topraklarda büyük bir imparatorluk vücuda getirmiştir. Yaklaşık 400 sene boyunca, başta antik Yunanlar ve Persler olmak üzere çevrelerindeki kavimler ile siyasi, askeri ve sosyal olarak ilişkide bulunan İskit boyları, zamanla karışıklığa düşmüş ve zayıflama sürecine girmiştir. Batıda ve özellikle Trakya topraklarında, M.Ö. 4. yüzyılın ikinci yarısında Büyük Fatih İskender’in babası olan Makedon II. Philippos, buradaki İskit boylarını hâkimiyeti altına almıştır. Doğuda ise, yine İskit boylarından biri olan Sarmatlar, yönetimi ele geçirmeye başlamıştır. Savaşçı Sarmatlar, zırhlı süvari birlikleri ile Don Nehri’ni geçerek, M.Ö. 4. yüzyılın sonuna kadar, bölge bölge diğer tüm İskit boyları ile savaşarak hâkimiyetlerini genişletmiş ve batıya doğru ilerlemişlerdir. Özellikle sonraki Romalı tarihçiler tarafından verilen bilgilere bakılırsa savaşçı göçebe kültürü ile yoğrulan bu boy, İskitleri de içine katarak, artık sadece Sarmatlar adıyla anılmaya başlayan bir Türk boyu haline gelmiştir (Grousset, 1989: 10-150).</p>
<p>Karadeniz’in kuzeyinde yaşayan İskit-Türk boyları, Klasik Dünya ile çok yakın ilişkilerde bulunmuşlardır. Onların uzun süren bu ilişkileri ile birlikte, Avrasya’nın en ücra köşelerine kadar Helenistik Kültür ve İskit Türklerinin sahip oldukları gelişmiş ve orijinal atlı-göçebe kültürü yayılmıştır. İskitlerin gelişmiş formdaki askeri donanımları, at koşum takımları ve hayvan üslubunda yapılan sanat ürünleri, Tuna bölgesinden doğudaki uzak Çin’e kadar, bütün göçebe ve yerleşik kavimler arasında yaygınlaşmış ve kullanılmıştır (Belier, 1991: 69).</p>
<p>Rusların, İskit Türkleri hakkında yaptıkları 200 senelik arkeolojik çalışmalarına rağmen, bu büyük kültürün tarihi hakkında birçok cevaplandırılamamış soru bulunmaktadır. Makalemizin ana konusu olan İskitlerin savaşçı kadınları hakkında ise daha fazla bilgilere ulaşılmıştır. Bu bilgiler için temelde üç kaynağa başvurulmuştur. Bunlar, antik Grek ve Romalı yazarların bıraktıkları kayıtlar, özellikle çömleklerin ve heykellerin önde geldiği zengin Greko-Roman ikonografisi ve arkeolojik bulgulardır.</p>
<p><span>1. İskit Kadınları</span></p>
<p>İskit yurdunu gezip gören Halicarnassoslu tarihçi Herodotos’un eseri, İskit kadınları hakkında en önemli kaynaklardan birini teşkil eder. Bu esere göre İskitler ve İskitlerin bir toplumsal statüye sahiplerdi. Grekler bu kadınlara <em>oiorpata,</em> yani erkek öldüren derlerdi (Anthony, 2007: 16). Herodotos’un bahsettiğine göre amazonların torunları olan Sarmat kadınları ise, geleneksel kültürlerine bağlı olarak yaşarlardı. At üzerinde erkeklerle veya yalnız başlarına avlanmaya gider, savaşlara katılır ve erkeklerle aynı giysileri giyerlerdi. Sarmatlar, İskitlerle aynı dili konuşmalarına rağmen, Amazonların tam olarak bu dili kavrayamamış olmalarından dolayı farklı bir lehçeyle konuşurlardı. Herodotos’un belirttiğine göre bu savaşçı kadınlar, geleneklerine göre en az bir erkek düşmanı öldürmeden evlenemezlerdi. Bu nedenle kimi kadınlar yaşlanana kadar evlenemezlerdi. (Herodotos, 1885/2011: 341,342).</p>
<p>Yunan tarihçi ve coğrafyacı Strabon’un eserinde yer alan ve efsane ile gerçeğin iç içe geçtiği anlatılara göre bu müthiş kadın savaşçılar, değişik gelenekleri ile erkeklerden ayrı bir şekilde kendi kadın topluluklarında yaşarlardı. Ana vatanları ise Karadeniz’in güney kıyılarında uzanan Sinop ile Trabzon arasındaki bölgeydi. Büyük olasılıkla Anadolu’ya doğru M.Ö. 7. yüzyılda gerçekleşen İskit-Kimmer göçleri ile buralara yerleşen İskit kadınları, Greklerin onlara taktıkları Amazon isimleri ile anılmaya başlamışlardı. Bu kadınlar, kendilerini tehdit eden her türlü düşmana karşı cesurca savaşır, savaş alanında ancak çok tecrübeli ve güçlü savaşçılar tarafından mağlup edilebilirlerdi. Antik kaynakların belirttiğine göre güçlü gördükleri bazı erkek savaş esirleri ile nüfuslarının devamı için cinsel ilişkiye girer, sonra bu erkekleri öldürür, sadece çocukları sağ bırakırlardı. Hamile amazondan doğan erkek çocuklar yurttan uzaklara sürülür, kızlar ise o dönemin meşhur sertliği ile bilinen Spartalı standardında askeri eğitim görür, müthiş savaşçılar ve at sürücüleri olarak yetiştirilirlerdi (Strabo, 1961: 11. 503).</p>
<p>Amazonlar çatışmalarda çok çeşitli silahları kullanırlardı. Antik yazarlara ve ikonografik kaynaklara göre, kullandıkları en temel silahlar ok ve yaylar, ciritler, mızraklar ve çift ağızlı büyük savaş baltalarıydı. Savunma silahlarının arasında ise en fazla, Grek yazarların bahsettikleri yarım ay şeklinde olan Grekçe <em>peltast</em> denen hasır kalkanlar, savaş kemerleri ve Helenistik tunç miğferleri bulunurdu (Miroshina, 1995: 6). <em>Hippocrates</em>‘in betimlemesine göre Amazonların sağ göğüsleri bulunmazdı. Bunun nedeni ise kendilerinin yaptıkları sağlam tunç plakaları ısıtarak kız çocuklarının göğüslerine iliştirmeleriydi. Bu dağlama nedeniyle deriye işleyen bu plakalarla sağ göğüs bir daha büyümez, bu sayede zamanla tüm güç sağ omuz ve sağ kolda toplanırdı<a href="https://www.altayli.net/iskit-turklerinde-kadinlarin-onemi.html#_ftn1" name="_ftnref1"><sup>[I]</sup></a>. Amazonlar, savaş gereci olarak kullanmalarının yanında, hayatlarının her alanlarında atlarına da çok bağlılardı. Yazılı kaynaklarda cesur savaşçılar olarak betimlenmelerinin yanında tecrübeli süvariler olarak da bahis olunurlardı. Atların, amazonların hayatında çok önemli bir rol oynamasını, açıkça en güçlü ve efsanevi kraliçelerinin adlarında da görürüz: <em>Lisippa</em>, <em>Hippo</em> ve <em>Hippolita</em>. Bu kraliçelerin isimlerinin hepsi Grekçe at kelimesi ile aynı kökten gelmekteydi (Johns ve diğerleri, 1997: 70).</p>
<p>Başta Herodotos olmak üzere, antik yazarların savaşçı İskit ve Sarmat kadınları hakkında yazdıkları uzun bir süre gerçekdışı olarak görülmüş ve tarihi olarak önemsenmemiştir. Ancak 1960’larda ve 70’lerde Volga ve Ural bölgelerinde, İskit-Sarmat Kurganlarında yapılan kazılar sonucunda ortaya çıkan arkeolojik bulgular, bu görüşlerde radikal değişikliklere neden olmuştur. Bu mezarlarda yer alan kadın iskeletlerinin yanında bulunan zengin silah, zırh ve koşum takımları, antik kaynakların doğrulanmasını sağlamıştır. Ele geçen bu müthiş el işçiliğine sahip buluntularla, İskit-Sarmat kadınlarının toplumda çok önemli bir konumda oldukları da anlaşılmıştır. Kimi tarihçiler tarafından ise bu bölgedeki boyların bir ana tanrıça kültüne inandığı ve savaşçı kadınlara kutsal bir önem atfettikleri şeklinde yorumlanmıştır. Bu etkileyici bulgulara göre İskit-Sarmat kadınları, sadece cesur savaşçılar değil, aynı zamanda birçok ritüel ve dini ayrıcalıkları da ellerinde bulunduran savaş önderleri olabilmekteydi. Sadece kadın mezarlarında bulunan taşınabilir taş sunaklar, taş kaşıklar ve süslü hayvan figürinleri, aynı zamanda burada bulunan ritüel objelerle birlikte ele geçen profesyonel bir savaşçıya ait olması gereken birçok silah çeşitleri (Fialko, 1991: 8) bu görüşü destekler niteliktedir.</p>
<p>Herodotos ile başlayan ilk yazılı kaynaklarda belirtildiğine göre Amazonlar genellikle Volga-Ural bölgelerine değil, Azak Denizi bölgesi ve Tanais Nehri (Don Nehri) yakınındaki Antik Tanais şehrinin bulunduğu bölgelere yerleştirilmiştir. Buradaki Sarmat öncesi İskit kurganlarında da silahları ile gömülmüş birçok kadın mezarı ortaya çıkarılmıştır. Bu arkeolojik bulgulara dayanarak birçok tarihçi, Amazonların özellikle Azak Denizi civarında yaşadığını belirtmektedir. Plutarkhos’a göre Tanais Nehri önceden Amazon Nehri olarak adlandırılmaktadır. Bunun nedeni ise Amazonların bu nehirde yıkanmaları olarak belirtilmektedir. Çoğu antik yazarın belirttiğine göre ise bu bölge ilk olarak Sarmatların değil, İskit Türklerinin hâkimiyeti altında bulunmaktaydı. Amazonların çoğu geleneklerinin İskit gelenekleri ile aynı olması, bu savaşçı kadınların İskit bölgesinin yerlileri olmalarını da kanıtlamaktadır. Bu açıklama ile Herodotos’un belirttiği Amazonların efsanevi anayurtları olan Karadeniz’in Güney kıyılarından Azak Denizi kıyılarına gelmeleri bir şekilde anlaşılabilir. Fakat kimi tarihçiler, Ural-Volga bölgesindeki bulgulara dayanarak, gerçek Amazonların sadece Sarmat kadınları olduğunu savunmaktadır (Fialko, 1991: 9,10).</p>
<p>Ancak bu durum, daha yakın bir zamanda, 1991 yılında İskit bölgesinde yapılan geniş ölçekli kazılarla değişmeye başlamıştır. Ortaya çıkarılan birçok kurganda bulunan kadın mezarlarının incelenmesi sonucunda, buralarda bulunan arkeolojik bulguların Sarmat kadınlarının mezarlarında bulunan objelerle büyük benzerlik gösterdiği görülmüştür. Arkeologlar Tuna ile Don Nehri arasındaki bölgelerde keşfettikleri 112 kadın mezarında silah buluntularına rastlanmıştır. Bu mezarlarda yapılan antropolojik çalışmalara göre, bu kadınların yüzde 70’i 16 ile 30 yaşları arasında ölmüş olduğu tespit edilmiştir (Fialko, 1991: 10,11).</p>
<p>Güney Ukrayna’da bulunan Akkerman yakınındaki 16 nolu Kurgan, bu tarzdaki mezarların en heyecan vericisidir. Burada bulunan savaşçı bir kadın iskeletinin yanında sayısız adak eşyaları, tunç ve gümüşten yapılmış güzel işçiliğe sahip bilezikler, tunç bir ayna, kolye, cam boncuklar, kurşun iğ halkaları, içinde yemek kalıntıları bulunan yemek kapları, sadakla birlikte bulunmuş 20 mahmuzlu tunç ok ucu, iki mızrak başı ve deri üstüne metal plakaların kaplanması ile yapılan mükemmel bir savaş kemeri bulunmuştur. İncelemeler sonucunda burada yatan savaşçı kadının kafatasında çeşitli kesikler ve diz kapağına saplanmış mahmuzlu bir ok ucuna rastlanılmıştır. Bu savaşçı kadının aldığı savaş yaraları ile öldüğü anlaşılmaktadır (Rolle, 1989: 29).</p>
<p>Ukrayna’daki Ordzhonikidze yakınındaki 13 nolu kurgandaki ana mezarda ise sol dizine saplı bir tunç ok başı bulunan bir İskit kadının iskeletlerine rastlanmıştır. Araştırmalar bu kadının da savaş yaraları dolayısıyla öldüğünü göstermektedir. Bu mezarda bulunan kadınlara ait objelerin yanında, 16 nolu kurgandaki gibi 7 tunç ok başı ve iki demir mızrak başı ele geçmiştir. Ancak burada yatan kadın savaşçının yanında bir bebeğe ve 7-10 yaşlarında olduğu tahmin edilen bir erkek çocuğa ait iskeletler de bulunmuştur<strong>. </strong>Buradaki buluntular, savaşçı İskit kadınlarının sadece bakirelerden oluşmadığı, aynı zamanda annelik yapan kadınların da varlığını göstermesi bakımından önemlidir. Buna ek olarak, antropolojik incelemelere göre kurganlarda bulunan bu İskit kadınlarının çoğunun yaşlarının genç olduğu anlaşılmaktadır (Terenozhkin ve diğerleri, 1983: 179).</p>
<p>1991’deki Ukrayna kazıları sonucunda elde edilen ayrıntılı bilgilere göre, kurganlardan çıkartılan silahların kökeni buradaki bozkır ve ormanlık bölgelerdir. 112 kurgandan elde edilen silahlar incelendiğinde çoğunun çeşitli tunç ok uçları, demirden mızrak ve cirit başlarından oluştuğu görülmüştür. Kılıçlar ise İskit-Sarmat kadınlarının mezarlarında nadir olarak ele geçmiş, savaş baltaları ise hiç rastlanmamıştır (Fialko, 1991: 12). Savunma silahları da İskitya’daki Amazon mezarlarında ele geçmesine rağmen gayet nadir olarak bulunmuştur. Sadece 3 kurganda savaş kemerlerine rastlanmış, birinde ise 7-10 yaşlarındaki bir kız çocuğuna ait olan mezarda demir bir zırh ve iki mızrak başı ele geçmiştir (Fialko, 1991: 11). Bu buluntulardan yola çıkılarak yapılan yorumlarda, Amazon olarak adlandırılan savaşçı İskit kadınların, özellikle M.Ö. 5. yüzyıl ve 4. yüzyıllarda İskit ordularında özel kuvvetler halinde ve hafif kuşamlarla süvari olarak görev yaptıkları belirtilmektedir (Fialko, 1991: 13).</p>
<p>Giysilerine bakıldığında ise, kimi kurganlardaki gömütlerde konik şekilli keçeden başlıklar ele geçmiştir. Bu başlıklar, antik Grek yazarların eserlerinde bahsedilen ve çömlekleri boyayan zanaatçıların yaptıkları Amazon resimlerindekilerle birebir uyuşmaktadır (Davis ve diğerleri, 1995: 87). Bahsedilmesi gereken bir konu da bu giysilerin ele geçtiği kurganlarda da aynı şekilde silahlar, tunç, gümüş ve altından yapılmış aynalar, bilezikler, yüzükler, küpeler ve Yunanistan’dan ithal edilmiş çömleklere de rastlanmıştır. Tarihçi Varvara Illynskaya’nın belirttiğine göre, sıradan İskit kadınlarından farklı olarak Amazon mezarları, kurganların ortasına, yani merkezine defnedilmiştir. Bu bakımdan bu savaşçı kadınlar, erkek savaşçılarla eşit olarak görülmüştür (İllynskaya, 1966: 169).</p>
<p>Bazı durumlarda kurganlar, ritüel hendeği ile çevrilmektedir. Bu ritüel hendeklerinden bazılarında veya kurganın içinden ele geçen amfora parçalarının üstüne işlenen resimlerde, bir çeşit törenin düzenlendiği görülmektedir. Aynı zamanda bu amforaların yanında çeşitli hayvanlara ait kemiklere de rastlanılmaktadır. Bunun yanında tüm İskit-Sarmat kadınlarının mezarlarında, kadın savaşçının yanında, başta at olmak üzere koyun ve sığır kemikleri de silahlarla birlikte bulunmaktadır. Tüm bu kaynaklar, kurganlarda bir çeşit dinsel ritüel töreninin düzenlendiğine işaret etmekte, bu törenlerin aynılarına erkek mezarlarında da rastlanmaktadır (Fialko, 1991: 9).</p>
<p>Yapılan bu kazılar neticesinde ortaya koyulduğu üzere, Tuna’dan Don Nehri’ne kadar olan tüm bu geniş alanlarda yaşayan savaşçı kadınlar tarafından kullanılan silahların, giysilerin, ritüel ve günlük eşyaların, kısacası kültürel unsurların tümünün aynı karakteristiğe sahip olduğu ortaya konmuştur.</p>
<p>Don Nehri (Antik Tanais), Karadeniz’in kuzeyinde yaşayan İskit Krallığı’nın en doğusunda kalan bölgedeydi. Burada bulunan ve özellikle M.Ö. 5. yüzyıldan 4. yüzyıla kadar tarihlenen İskit kurganları, Don Nehri’nin yukarı kesimlerindeki Voronezh’den Azak Denizi’nde döküldüğü yere kadar yaygınlık göstermektedir. Son zamanlara kadar çoğunlukla güneyde Amazon kurganları bulunmuşken, 1980’lerden itibaren nehrin kuzey bölgelerinde de özellikle M.Ö. 5. ve 4. yüzyıllara tarihlenen 24 tane silahları ile gömülmüş savaşçı kadınların bulunduğu kurganlar ortaya çıkarılmıştır (Kopylov, 1992: 41).</p>
<p>1967 yılında Voronezh’de ise hayli saygın olması gereken bir amazon gömütü bulunmuştur. 30 nolu kurganda bulunan kadın iskeletinin, yapılan araştırmalarla 40 yaşlarında olduğu ve zengin bir kuşanımla gömüldüğü ortaya çıkarılmıştır. İskeletin yanında demir bir mızrak başı, büyük ve zengin işçiliğe sahip bir demir kılıç, tunç ve demirden boynuzlu ok uçları, tunç ayna, büyük bir Grek amforası, el işi güzel bir kâse, kollarında iki tunç bilezik ve boynunda ise cam ve altın boncuklarla süslü bir kolyeye rastlanılmıştır (Brashinsky, 1973: 60). Yüksek ihtimalle güçlü ve soylu bir İskit-Türk kadınının mezarı olan bu kurgan, Karadeniz-İskit boyunun merkezi bölgesine yakın bir yerde bulunmaktadır. Herodotos’un tarihinde bahsedilen Pers kralı Darius’un kuzey Karadeniz seferi sırasında, İskit kralı İdanthyrsos’un bahsettiği ataların mezarları da bu bölgelerde olduğu tahmin edilmektedir (Herodotos, 1885/2011: 346).</p>
<p>Voronezh’de bulunan bu büyük kurganla birlikte, sonraki tarihlerde özellikle bu bölgeye yakın olan Kolbino ve Ternovoye kasabalarında da birçok kurgan bulunmuş; bu kurganlardan da zengin silahlar, ritüel ve kadın aletleri ile gömülmüş birçok Amazon mezarı ortaya çıkarılmıştır. Yapılan araştırmalar sonucu, kurganların büyüklüğü, çevresinde dini törenlerin yapıldığını gösteren hayvan iskeletleri ve çömlek parçaları, bu kurganları çoğunun soylu ve genç İskit kadınlarına ait olduğunu ortaya çıkarmıştır (Gulyaev ve diğerleri 1998: 119-129).</p>
<p>Görüldüğü üzere bu bölgelerdeki savaşçı kadınların kurganlarındaki buluntularla, İskitya’nın diğer bölgelerindeki buluntular da (aynı zamanda Sarmatya’nın da içinde bulunduğu bölgeler) birbirleri ile kültürel olarak aynılık göstermektedir. Bulgular sonucunda bu savaşçı kadınların, efsanelerde bahsedilen bütün erkeklere saldıran, sadece kadınlardan oluşan vahşi Amazonlar olmadıkları, büyük ihtimalle boyların korunmasında, askerlik hizmetinde ve avlarda erkeklerle birlikte yer alan cengâver ruhlu Türk kadınları oldukları ortaya çıkmaktadır. Büyük ihtimalle İskit gelenek ve göreneklerinde, kadınları da kapsayan bir askerlik hizmeti bulunmaktaydı. Genellikle İskit-Türk kadınları ve kızları, erkekler akınlara, seferlere ve sezonluk sürü çobanlığı için uzaklara gittiğinde bodunların merkezini korumaktaydı.</p>
<p>Bu kadınlar, özellikle küçük yaştan itibaren İskit geleneğinde askeri eğitim almaya başlarlar ve en iyi seviyede at binip ok atmayı öğrenirlerdi (Murzin ve diğerleri, 1999: 181). Sicilyalı Diodorus’un belirttiğine göre İskit kadınları erkekler gibi savaşmayı öğrenirler, onlar gibi cesur olurlar ve her türlü zihinsel ve fiziki üstünlüğe sahip olurlardı. Aynı zamanda bu özellikler sadece İskit kadınlarında bulunmaz çevredeki diğer göçebe boyların kadınlarında da görülürdü (Diodorus Siculus, 1989: 2.44-46).</p>
<p>Eklenmesi gereken önemli bir nokta da, kurganlarda bulunan kült ve dini sembollere sahip eşyalar, bu kadınların sadece tecrübeli birer savaşçı olmadıklarını, sosyal, politik ve dini olarak da önemli bir yere sahip olduklarını gösterir. Belki bir ana tanrıça kültüne tapınılması bile söz konusu olabilir. Bunu, özellikle M.Ö. 8. yüzyıl sonlarından itibaren başlayan İskit-Kimmer akınları sonucu, Anadolu’da önem kazanan <em>Efesli Artemis</em>, <em>Afrodit Apartura</em>, <em>Kibele </em>gibi önemli tanrıça kültlerinde görülebilir. Kimmerlerin peşinden M.Ö. 8. Yüzyılın sonunda Anadolu’ya gelen İskitlerin savaşçı kadınları, yüksek olasılıkla Terme’de kutsal bir kadın krallığı kurmuş olabilir. Bu şekilde Greklerle sosyal, askeri ve siyasi olarak ilişkilere giren bu kadınlar, onların literatürlerinde efsanevi savaşçı Amazonlar olarak yer alabilir.</p>
<p>İskit kadınları, Amazonlar adıyla anılarak Arkaik dönemdeki Grek sanatında da birçok efsaneyle iç içe geçmiş bir şekilde önemli bir figür olarak görülmüştür. Greklerin en önemli destanlarından biri olan <em>İliad</em>‘da da Amazonlara <em>Antianeirai</em> (erkek gibi dövüşenler) denilmiştir (Homeros, 1998: 180). İç içe geçmiş bu efsanelere ve antik yazarların eserlerine göre Amazonlar, verimli ve güçlü Likya’yı bile istila etmiştir. Bunun üzerine buranın kralı <em>İobates</em>, kıskançlığından ötürü, ünlü Grek kahramanlarından olan <em>Bellerophon</em>‘u Amazonlar tarafından öldürülmesi için onlara karşı göndermiştir. Ancak Bellerophon, Amazonları bozguna uğratmayı başarmıştır (Homeros, 1998: 186). <em>Diodorus Siculus</em>‘a göre ise Amazonların güçlü kraliçesi <em>Myrina</em>, bugünkü adıyla Libya olarak bilinen ülkeye büyük bir askeri sefer düzenlemiştir (Diodorus Siculus, 1989: IV. 16). Bu sefer sonucunda oradaki <em>Atlantianlar</em> denilen halkı bozguna uğratarak, gelişmiş şehirleri <em>Cerne</em>‘yi yakıp yıkmıştır. Bu başarıdan sonra, Atlantianların komşuları savaşçı <em>Gorgonlarla</em> da çatışmaya giren Amazonlar, o kadar başarılı olamamıştır. Bunun üzerine Myrina, doğuya ilerleyerek Mısır firavunu <em>Horus </em>ile anlaşma sağlamış, daha doğudaki Suriye, Arabistan ve Kilikya’da bulunan şehirleri ele geçirmiştir. Daha sonra ünlü Troya kralı <em>Priamos</em> tarafından desteklenen Frigya’yı da ele geçiren bu güçlü kraliçe, batıya ilerleyerek Ege Denizi’ndeki birçok Grek adasına hâkimiyetini kabul ettirmiştir. Ancak kuzeybatıda, Trakyalı <em>Mopsus</em> ile birleşen <em>Sipylus </em>önderliğindeki İskitler, kuzeye ilerleyen Myrina ile savaşa tutuşmuşlar ve Amazonları bozguna uğratarak kraliçeyi öldürmüşlerdir (Strabo, 1961: 11. 5. 5.-12. 3. 22).</p>
<p>Myrina’dan sonra Amazonların başına geçen <em>Hippolyta</em> hakkında ise, Greklerin en güçlü kahramanı olan <em>Herakles</em> (Latince Hercules) ile olan teması efsanelerde geçmektedir. Kral <em>Eurystheus</em> tarafından Amazonların kraliçesi Hippolyta’nın kemerini almakla görevlendirilen Herakles, Terme’ye geldiğinde kur yaparak Hippolyta’nın kemerini almayı başarır. Ancak bu savaşçı kadınların gücünden ürkerek, o bile Amazon diyarından kaçar (Diodorus Siculus 1989: IV. 16). Kimi efsanelere göre ise Herakles’in yoldaşı olan Atinalı Theseus, <em>Termessos</em>‘tan (Terme) dönüşte Hippolyta’nın kardeşi <em>Antiope</em>‘yi kaçırır. Sonrasında Antiope ile aşk yaşamasına rağmen Hippolyta, öc almak maksadıyla Atina’nın yer aldığı Attika Bölgesi’ne sefer düzenler. Atinalılar ile Amazonların bu savaşları, özellikle Atina’daki ünlü tapınak <em>Parthenon</em> ve <em>Halicarnassos</em>‘daki müzenin üzerindeki rölyeflerde gösterilmiştir.</p>
<p>Bir diğer efsaneye göre Hippolyta’yı bir av sırasında yanlışlıkla öldüren kardeşi <em>Penthesilea</em>, bu üzüntüsüne rağmen Amazonların sonraki kraliçesi olmuştur. Bu sırada Grekler, kral <em>Agamemnon</em> önderliğinde Troya’ya bin gemili büyük bir sefer düzenlemiştir. Bunu haber alan Penthesilea, Anadolu’yu savunmak amacıyla Troya safında yer alarak batıya doğru yola çıkmıştır. Troya’ya, güçlü prens <em>Hektor</em>‘un, <em>Akhilleus</em> tarafından öldürülmesinden sonra varan Penthesilea, Troyalılara Akhilleus’u öldüreceğinin sözünü vermiştir. Savaş sırasında birçok Grek kahramanını öldüren Penthesilea, efsaneye göre o dönemin en büyük savaşçısı olan Akhilleus’un karşısına da çıkmış, fakat başarılı olamayarak öldürülmüştür. (Lorre ve diğerleri, 2004: 1-19). Diğer bir efsaneye göre ise amazonlar, Tuna Nehri’nin Karadeniz’e döküldüğü yerin yakınında olan ve Akhilleus’un küllerinin annesi <em>Thetis </em>tarafından bir mozoleye konulduğu efsanevi <em>Leuke Adası</em>‘na sefere çıkmışlardır. Adaya ulaştıklarında, Akhilleus’un hayaletinin ortaya çıkmasıyla Amazonların atları ürkmüş ve sahiplerini sırtlarından atarak üstlerinde tepinmeye başlamıştır. Bu nedenle başarıya ulaşamayan amazonlar, adadan çekilmek zorunda kalmışlardır (Lorre ve diğerleri, 2004: 20).</p>
<p>Amazonlar hakkındaki bu efsanevi bilgilerin yanında, çeşitli kaynaklarda Büyük İskender’in zamanında da Anadolu’da bulundukları hakkında bilgi verilmiştir. İskender’in seferleri sırasında yanında bulunan yazarlardan birkaçı, amazon kraliçesi <em>Thalestris</em>‘in bu büyük fatihin başarılarını duyarak onu ziyaret ettiği ve ondan hamile kaldığını belirtmişlerdir. Ancak <em>Plutarkhos</em> eserinde, İskender’in yakın arkadaşı ve komutanlarından biri olan Trakya kralı <em>Lysimakhos</em>‘a, sonraki zamanlarda bu olay söylendiğinde, onun güldüğü ve “O zaman ben nerdeydim ki ?” dediğinden bahsetmiştir. (Plutarch, 1977: 46. 1.).</p>
<p>İlk büyük antik tarihçi <em>Herodotos</em>‘un açıklamasına göre ise Grekler, Amazonlarla Karadeniz’in güneyinde bulunan <em>Thermodon Nehri</em> (Bugünkü Samsun-Ordu arasındaki Terme Çayı) civarında büyük bir savaşa tutuşmuşlardır. Çekişmeli savaş sonucunda amazonları yenmeye muvaffak olan Grekler, birçok kadın savaşçıyı esir alarak gemilerine yüklemişlerdir. Sonrasında denize açıldıkları sırada ayaklanan Amazonlar, bütün Grekleri öldürmüşlerdir. Ancak denizciliği bilmeyen bu kadın savaşçılar, aniden patlak veren büyük bir fırtına sonrası Kuzeydeki Azak Denizi kıyılarına sürüklenmişler ve İskit diyarında karaya çıkmışlardır. Sonrasında Amazonlar, kısa sürede İskitlerle savaşmaya başlamışlardır. Savaştıkları savaşçıların kadın olduğunu fark eden İskitler, barışçıl ve samimi ilişkiler kurmak amacıyla aralarından seçtikleri genç ve güçlü erkekleri Amazonlarla görüşmeye yollamışlardır. Görüşmeler sonucunda erkekleri beğenen Amazonlar, İskit gençleri ile evlenmiş ve bu sayede Sarmat adı verilen yeni ve güçlü bir boy ortaya çıkarmışlardır (Herodotos, 1885/2011: 339­342). Bu efsanelerdeki zaman yanlışlıklarına rağmen, efsanelerin gerçeklerin gölgeleri oldukları tarihçiler tarafından da bilinmektedir. Amazonlar hakkındaki bilgilerin geniş bir coğrafyada birbirini doğrular bir nitelikte dile getirilmiş olması da, anlatılardaki kültür unsurlarının çoğunlukla doğru olduğunu göstermektedir. Bu nedenle bu bilgilere özel bir önem atfedilmektedir. İskit Türklerindeki kadınların siyasi hayattaki rolünü vurgulayan bu efsanevi bilgilerin yanında, tarihi olarak gerçekliği kanıtlanmış bilgiler de yer almaktadır. Herodotos’un verdiği bilgilere göre büyük Pers kralı Kyros, birçok kavmi hâkimiyetine aldıktan sonra ömrünün son yıllarını İran’ın kuzeydoğusunda oturan bozkır kavimleri ve en çok da İskitlerle savaşmakla geçirdiği anlaşılmaktadır. Bu sırada İskitlerin başında ünlü kadın hükümdar Tomris bulunmaktaydı. Aşağı Oxus bölgesinde güçlü Pers ordusunun karşısına çıkan İskitlere komuta eden Tomris, savaşta “turan taktiği” ya da “kurt oyunu” adı verilen bozkır savaş taktiği ustaca uygulamış ve Pers ordusunu mağlup ederek (Durmuş, 1996: 89), Perslerin Asya’ya yayılmasını engellemiştir.</p>
<p>Pers-İskit Mücadelesi haricindeki efsanelerle iç içe geçmiş olan bu anlatılar, aslında Grek ve Romalıların, İskit ve sonraki Sarmat kadınlarını bizzat savaş alanlarında görmesi ve hayal güçlerinin bir sonucudur. İlk tarihçilerden sayılan Herodotos’un Tarih’inde bahsettiği Amazonların İskit diyarına gidişi ve buralarda İskitlerle karışarak Sarmatların atalarını oluşturmaları hikâyesi, büyük ihtimalle İskitler ve Grekler arasında yıllar boyunca konuşulagelmiş hikâyelere dayanmaktaydı. Amazonların anayurdunun Terme civarına yerleştirilmesi hakkında ise, bu bölgenin aşırı derecede nemli oluşu ve geniş çaplı arkeolojik kazıların yapılmaması, bu konuda daha fazla yorum yapılamamasına neden olmaktadır.</p>
<p><span>2. Sonuç</span></p>
<p>Antik Çağ’daki İskit-Türk kadınlarının sosyal, siyasal, askeri ve ekonomik hayatta sahip oldukları bu öneme, dönemin diğer kavimlerindeki kadınların hiçbirisi maalesef sahip olamamışlardı. İskitlerle aynı dönemde yaşayan Asurlularda kadınlar, sosyal hayatta son derece sınırlı haklara haizdi. Yanlarında ailenin erkek fertlerinden biri olmadan evden dışarıya çıkamamakta, dışarıya çıkanlar ise örtünmek zorunda bırakılmaktaydı. Örtünmeden dışarıya çıkabilen kadınlar ise erkek arayan kadınlar ve fahişelerden oluşmaktaydı.</p>
<p>Bununla birlikte Asurlu kadınların toplumsal hakları da son derece kısıtlanmıştı. Bir erkekle iletişime geçmeleri çok katı kurallara tabi tutulmuştu ve verilen cezalar gayet acımasızdı. Yüksek toplumsal statüye sahip olan saraylı kadınların bile, çok yakın akrabaları dışında bir erkekle yalnız başlarına konuşmaları kesinlikle yasaktı. Bunun yanında tüm kadınlar, sosyal, siyasal ve ekonomik alanda erkeklerle karşılaştırılamayacak kadar düşük bir hayat standardına sahiplerdi (Brooks, 1923: 187-194).</p>
<p>Dönemin diğer önemli bir kavmi olan Antik Yunanlarda da durum pek farklı değildi. Günümüz demokrasisinin kurucusu, insan hakları ve felsefeyi insan âlemine armağan eden bu millet, kadınlarına erkeklerle karşılaştırıldığında son derece düşük bir hayat standardı sunmaktaydı. Demokrasinin sadece erkekler tarafından yaşanabildiği Greklerde, Polis devletinin tüm yurttaşlık hakları da sadece erkeklerle sınırlıydı. Grek şehirlerinde de kadınlar çoğunlukla evden dışarı çıkmamakta, tüm işlerini evlerinde görmekteydi (Tannahill, 1992). Tarihçilerin verdiği bilgilere göre Grek kadının durumu reşit olmayan bir çocukla eşit statüdeydi. Kadın, evlenmemişse babasının koruması altında, evlenmişse kocasının gözetiminde, kocası ölmüşse ailede olan diğer erkeklerin sorumluluğundaydı (Sowerby, 2012: 87). Demokrasinin merkezi olan Atina’da kadınlar ne mülk ne de miras sahibi olabiliyordu. Ancak kadınların toplum hayatında biraz daha iyi bir yere sahip olduğu Sparta’da kadınlar mülk ve miras sahibi olabiliyordu. Boşanma işlemi ise kadın için çok güçleştirilmişti. Erkek ise karısını kolayca boşayabiliyordu. Kaynaklara göre üst sınıftan kadınların bile sosyal hayatı gayet kısıtlıydı. Evin içinde her türlü işi onlar görüyordu. Kadının dışarı çıkmasının gerekli olduğu durumlarda ise mutlaka yanında bir tanıdık bulundurmak zorundaydı. Ancak bu durum bile onların saygınlıklarının sorgulanmasına neden olabiliyordu. Dışarı çıkabilen nadir kadınlar ise aşırı fakir olup çalışmak zorunda kalanlar ile Sami Asurlardaki olduğu gibi fahişelerden oluşmaktaydı. Diğer önemli bir nokta ise Greklerde kadınların eğitim-öğretim alma hususunda hiçbir değerleri bulunmamaktaydı (Roberts, 2011: 194).</p>
<p>Antik Çağ’da kadın, bu seviyede kısıtlı bir hayatı yaşarken, İskit Türklerinin kadınları, toplumda yüksek bir saygı ve statüye sahip olmuşlar ve el üstünde tutulmuşlardır. Buna şahit olan diğer kavimler ise İskit-Türk kadınlarını, bunca haklara sahip olduğu sürece erkeklerle birlikte yaşayamayacak kadar farklı bir insan türü, gerçek olamayacak kadar mitik varlıklar olarak görüp, efsanevi Amazonları yaratmışlardır. Tüm bu durum, Antik Çağlardaki Türk erkeklerinin kadınlarına ne denli önem verdikleri ve onları sosyal hayatın tüm alanlarında kendileriyle eşit görmelerinin sonucudur. Bu gerçekler günümüzde kadın hakları bağlamında örnek alınacak ve referans gösterilebilecek bir olgu olarak görülmelidir.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Dr. Eren KARAKOÇ</strong></span></a>
</p><p>Gazi Üniversitesi, Tarih Anabilim Dalı, Eskiçağ Bilim Dalı, bigherakles@windowslive.com</p>
<p>Alıntı Kaynak: AKADEMİK BAKIŞ DERGİSİ Sayı: 61 Mayıs – Haziran 2017</p>
<hr>
<div><span><strong>Kaynaklar:</strong></span></div>
<div><span>♦ Anthony, D. W., (2007).<a href="http://books.google.com/?id=mTxQmQEACAAJ" target="_blank" rel="noopener"> <em>The Horse, the Wheel, andLanguage: How Bronze-Age Riders from</em></a> <a href="http://books.google.com/?id=mTxQmQEACAAJ" target="_blank" rel="noopener"><em>the Eurasian Steppes Shaped the Modern World</em><em>.</em> </a>New Jersey: Princeton University Press.</span></div>
<div><span>♦ Belier, W. W., (1991). <em>Decayed Gods: Origin and Development of Georges Dumezil’s “Ideologie Tripartie”</em>. Leiden: Brill Academic Publishers.</span></div>
<div><span>♦ Brooks, B. A. (1923). Some Observations Concerning Ancient Mesopotomian Women<em>. The American Journal of Semitic Languages and Literatures</em>, The University of Chicago Press Stable 39, (3) :187-194,</span></div>
<div><span>♦ Davis-Kimball, J., Bashilov, V. A. and Yablonsky, L. T. (1995). <em>Nomads of the Eurasian Steppes in the Early Iron Age</em>. Berkeley, CA: Zinat Press.</span></div>
<div><span>♦ Diodorus, Siculus, (1989). <em>Bibliotheca Historica.</em> (Translated by. C. H. Oldfather). London: Harvard University Press.</span></div>
<div><span>♦ Durmuş, İ. (1996). Massagetler. <em>Bilig.</em> 3,89.</span></div>
<div><span>♦ Epitome, 2.4. translated, with notes, by the Rev. John Selby Watson.</span></div>
<div><span>♦ London: Henry G. Bohn, York Street, Convent Garden (1853)</span></div>
<div><span>♦ Fialko, E. E. (1991). <em>The female burials with weapons among the Scythians. Kurgans of the steppe Scythia</em>. Moscow: Editorial Naukova Dumka,</span></div>
<div><span>♦ Gnaeus, Pompeius, Trogus, (1853). <em>Epitome.</em> (Translated by. J. S. Watson). London: York Street, Convent Garden.</span></div>
<div><span>♦ Grousset, R., (1989). <em>The Empire Of The Steppes.</em> New Jersey: Rutgers University Press.</span></div>
<div><span>♦ Guliaev, V. I. and Savchenko E. I. (1998). Novyi mogylnik skyphskogo vremeni na territoryi Srednego Dona (New graveyard of the Scythian times at the territory of Middle Don). <em>Rossiyskaya Arkheologiya</em> (Russian Archaeology), 4: 119-29.</span></div>
<div><span>♦ Herodotos, (2011). <em>Tarih</em> (çev. M. Ökmen). İstanbul: Türkiye İş Bankası Yayınları. (Eserin orjinali 1885’de yayımlandı).</span></div>
<div><span>♦ Homeros, (1998). <em>İliad.</em> (Translated by. S. Butler). London: Orange Street Press.</span></div>
<div><span>♦ Johns-Blay, K., (1997). <em>Women and War in the Indo-European World.</em> Sanct-Peterburg: Nestor.</span></div>
<div><span>♦ Kopylov, V. P. (1992). <em>Burials of the Fifth Century BC at the Elizavetovskaya Graveyard on the Don River: Cimmerians and Scythians</em>. Melitopol.</span></div>
<div><span>♦ Lorre, N., Goodrich, Q. and James, A., (2004). <em>The Trojan Epic: Post Homerica.</em> (First Edition). Baltimore: John Hopkins.</span></div>
<div><span>♦ Miroshina, T. V. (1995). <em>Monuments Of Eurasia Of The Scythian-Sarmatian Epoque. </em>Moscow: İnstitute Of Archeology Publishing.</span></div>
<div><span>♦ Philostratus, (2002). <em>On Heroes.</em> (Translated by. J. K. Berenson and E. B. Aitken). Houston: Society of Biblical Society.</span></div>
<div><span>♦ Pliny The Elder, (1855). <em>Naturalis Historia.</em> (Translated by. J. Bostock). Perseus Digital Library.</span></div>
<div><span>♦ Plutarch, (1977). <em>Parallel Lives.</em> (Translated by. A. H. Clough and J. Dryden). New York: Modern Library.</span></div>
<div><span>♦ Roberts, J,M,. (2011) <em>Dünya Tarihi</em>, (Çev. İ. Erman) İstanbul: İnkılap Kitabevi.</span></div>
<div><span>♦ Rolle, R., (1989). <em>The World of the Scythians</em>. Berkeley: University of California Press.</span></div>
<div><span>♦ Sinor, D., (1990). <em>The Cambridge History Of Early İnner Asia Vol. 1.</em> New York, NY.: University Of Cambridge Press.</span></div>
<div><span>♦ Sowerby, R. (2012) <em>Yunan Kültür Tarihi</em>, (Çev. Ö. Umut Hoşafçı.), İstanbul: İnkılap Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ Strabo, (1961). <em>Geography</em> (Translated by. H. L. Jones). Massachusetts: Harvard University Press.</span></div>
<div><span>♦ Tannahill, R. (1992). <em>Sex in History.</em> London: Little, Brown Book Group.</span></div>
<div><span>♦ Terenozhkin, A. I. and Illynskaya, V. A., (1983). <em>Scythia in the Seventh to Fourth Centuries BC</em>. Kiev: Naukova Dumka.</span></div>
<div><span><strong>İnternet Kaynakları</strong></span></div>
<div><span>Hippocrates Cipec/URL: <a href="http://classics.mit.edu/Hippocrates/airwatpl.mb.txt" target="_blank" rel="noopener">http://classics.mit.edu/Hippocrates/airwatpl.mb.txt</a> Son Erişim Tarihi: 10.10.2014.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskit-turklerinde-kadinlarin-onemi.html#_ftnref1" name="_ftn1"><sub>[I]</sub></a> <a href="http://classics.mit.edu/Hippocrates/airwatpl.mb.txt=date" target="_blank" rel="noopener">http://classics.mit.edu/Hippocrates/airwatpl.mb.txt=date, </a>20.08.2014</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Mirsaid Sultangaliyev ve Turar Rıskılov’un Sovyet Yönetiminde Ömür Süren Türkleri Birleştirme Siyaseti</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/mirsaid-sultangaliyev-ve-turar-riskilovun-sovyet-yoenetiminde-omur-suren-turkleri-birlestirme-siyaseti</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/mirsaid-sultangaliyev-ve-turar-riskilovun-sovyet-yoenetiminde-omur-suren-turkleri-birlestirme-siyaseti</guid>
<description><![CDATA[ Mirsaid Sultangaliyev ve Turar Rıskılov’un Sovyet Yönetiminde Ömür Süren Türkleri Birleştirme Siyaseti
Türklerdeki milliyetçiliğin tarihi, Türklüğün tarihi kadar eskidir. Türklerin tarih sahnesine çıktıkları ilk günlerden başlayarak, Hunlar ve ondan sonraki Göktürkler döneminde birçok hükümdarın milliyetçi tavırları bazı kaynaklarda yer almıştır. Büyük Hun İmparatoru Ho Han Yeh’in Çin’e bağlı olarak yaşama teklifi, kardeşi Çi-çi Yabgu tarafından şiddetle reddedilmişti. Göktürkler zamanında yapılan “Orhun Abidelerinde” Türkçülük açık sözlerle ifade edilmiştir. […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c47ebed455.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:46 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Mirsaid, Sultangaliyev, Turar, Rıskılov’un, Sovyet, Yönetiminde, Ömür, Süren, Türkleri, Birleştirme, Siyaseti</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/12/Turar-Riskulov-Mirsaid-Sultangaliyev-1.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/mirsaid-sultangaliyev-ve-turar-riskilovun-sovyet-yonetiminde-omur-suren-turkleri-birlestirme-siyaseti.html">Mirsaid Sultangaliyev ve Turar Rıskılov’un Sovyet Yönetiminde Ömür Süren Türkleri Birleştirme Siyaseti</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Vecihi Sefa Fuat HEKİMOĞLU</strong></span></a>
</p><p>Türklerdeki milliyetçiliğin tarihi, Türklüğün tarihi kadar eskidir. Türklerin tarih sahnesine çıktıkları ilk günlerden başlayarak, Hunlar ve ondan sonraki Göktürkler döneminde birçok hükümdarın milliyetçi tavırları bazı kaynaklarda yer almıştır. Büyük Hun İmparatoru Ho Han Yeh’in Çin’e bağlı olarak yaşama teklifi, kardeşi Çi-çi Yabgu tarafından şiddetle reddedilmişti. Göktürkler zamanında yapılan “Orhun Abidelerinde” Türkçülük açık sözlerle ifade edilmiştir. Bilge Kagan: “Ey Türk Ulusu! Üstte gök çökmedikçe, altta yer yarılmadıkça senin töreni ve ilini kim bozabilir” diyordu. Bilge’den önceki Göktürk hükümdarı Kapgan Kagan’ın devlet siyaseti içinde, Çin’de esir kalan Türkleri kurtarmak ve Asya’da yaşayan bütün Türk halklarını Göktürk Devleti çatısı altında toplamak yani “Türk Birliğini” sağlamak olduğu da bilinmektedir. Türklerin İslam dinini kabul etmelerinin ardından da Türkçü anlayış mevcudiyetini devam ettirmiştir. Kaşgarlı Mahmut ve Hoca Ahmet Yesevi eserlerini Türk dilinde yazarlarken, Karamanoğlu Mehmet Bey Türkçeyi resmi dil ilan ederek tarihteki yerlerini almışlardı.</p>
<p>“Türk Devleti fikrinin ortaya çıkışı, Türk halklarının tarih sahnesine çıkıp, onu çevreleyen etnik ve ülkesel kurulumlarla ilişki kurmaya başladığı MÖ 1000’li yılların sonu ile MS 1. yy aralığındaki zaman dilimine rast gelmektedir. Bu fikrin çeşitli eleklerden geçip, sosyo-politik ve ruhanî oluşumunu tamamlaması, Turan-Çin, Turan-Helen alemi, Turan- Arap halifeliği, Turan-Moğol, Turan-Hun, Turan-Rusya gibi ilişkiler ve çatışmalar içinde Türk halklarının kendi tarihi menfaatlerini kavrayıp onun için mücadele verişiyle dorudan bağlantılıdır. Bir başka deyişle ‘Türkistan Birliği’ fikri Türk halkları ile aynı anda ortaya çıkıp, tarihin çeşitli evrelerinden geçerek savunma reflesksi haline gelen çok önemli bir kavramdır. Tarihin çeşitli dönemlerinde bu fikrin savunucuları olarak Kültegin, Yusuf Has Hacip, Alişir Nevai, Magjan Jumabayev gibi tarihi şahsiyetler gösterilebilir.” demektedir Prof. Mambet Koygeldiyev Ulttık Sayasi Elita adlı kitabında<a href="https://www.altayli.net/mirsaid-sultangaliyev-ve-turar-riskilovun-sovyet-yonetiminde-omur-suren-turkleri-birlestirme-siyaseti.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a>. ‘Türkçülüğün esasında Humanizm ve kültür ideaları yatmaktadır. O, ırkçılığı savunan Slavyanizm’den tamamen farklı bir akımdır… Türkçülük ve İslamcılık akımları arasında çok sıkı ilişki bulunmaktadır. Biri Türk halklarını, diğeri bütün Müslümanları birleştirmeyi, böylece emperyalizme karşı durmayı amaçlamaktadır. Bu fikirde saldırgan karakter aramak gerçeğe uygun düşmez’ diyerek, Köşim Esmagambetov, Türkçülüğün maksadını tam anlamıyla belirtmiştir<a href="https://www.altayli.net/mirsaid-sultangaliyev-ve-turar-riskilovun-sovyet-yonetiminde-omur-suren-turkleri-birlestirme-siyaseti.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a>.</p>
<p>Türkçülük fikrinin modern anlamda sistemli bir hal alması ise ancak 19. yy’ın sonlarında gerçekleşecektir. Bu yüzyılda, milliyet fikri Avrupa’dan gelmiş olduğuna göre, Avrupa ile en çok temas ve ilişkileri olan, Avrupa medeniyetinden az çok etkilenmeye başlayan, Türk kavimlerinin diğerlerinden önce bu fikirle tanışmış olmaları gerekir. Bu şartlara sahip Türk kavimleri, eskiden Osmanlı Türkleri denilen, Batı Türkleri ile Kırım Türkleri ve Kuzey Türklerinin İdil havzasında yaşayan kısımlarıyla Kafkasya’da oturan Azerbaycan Türkleridir. Gerçekten 19. yüzyılın sonlarına doğru, Türklerin bu dört kümesinin dördünde de milliyet fikrinin ortaya çıkarak yayılmakta olduğu görülmüştür<a href="https://www.altayli.net/mirsaid-sultangaliyev-ve-turar-riskilovun-sovyet-yonetiminde-omur-suren-turkleri-birlestirme-siyaseti.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a>. Kırım ve İdil-Ural Türkleri modern milliyetçilikten ilk etkilenen Türklerdir. Kırım Türklerinden İsmail Bey Gaspıralı, Cafer Seyidahmet Kırımer; İdil-Ural Türkleri, Yusuf Akçura, Ayaz İshaki, Zeki Velidi, Abdullah Taymas ilk akla gelen Türkçülerdendir.</p>
<p>Pantürkizm diğer “pan” hareketlerden, örneğin Panslavizm ya da Pancermenizm’den bazı önemli noktalarda ayrılır. Öncelikle Pantürkizm ilerici bir içeriğin taşıyıcısı olmuştur. Rusya Müslümanları tarafından dışarıdan getirilen Pantürkizm ile beraber gelen aslında, Türk milliyetçiliği içine sızan burjuva liberal bir boyuttur. Pantürkistler modern bir din anlayışı geliştirmişler, kadının kurtuluşunu savunmuşlar ve Rusya’daki Tatar ve Azeri toplumunda olduğu gibi, Osmanlı İmparatorluğu’nda da ekonomik ve toplumsal ilerlemenin gerçekleşmesini istemişlerdir. Pantürkizm, Türkiye’nin topraklarının genişlemesini sağlayacak bir yayılma ilkesi olma yerine, Türk göçmenleri ülkeye çekmeye yaramıştır. Pantürkizm adına toprak ilhakları yapılmamış, ama yüz binlerce Balkan, Rusya vb Türkü, Türkiye’ye yerleştirmiştir<a href="https://www.altayli.net/mirsaid-sultangaliyev-ve-turar-riskilovun-sovyet-yonetiminde-omur-suren-turkleri-birlestirme-siyaseti.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a>.</p>
<p>Düşünce tarihinde modern bir fenomen olarak millet fikrinin ortaya çıkması ve bu fikre dayalı olarak milliyetçilik, ilk Türkçülüğün tekamülüne bağlı olarak ortaya çıkmıştır. Bu sebeple Türkçülerin de kendilerini milliyetçi olarak nitelemeleri, “millet” deyince “Türk milletinin” anlaşılması, bizatihi millet kelimesinin batılı “nation”u ifade eden bir deyim haline gelmesi daha sonraki dönemde Batı tesiriyle olmuştur. 19. yüzyıla kadarki Osmanlı eserlerinde Türk kelimesi, “cahil Anadolu köylüsü” anlamında horlayıcı bir üslupta kullanılmaktaydı<a href="https://www.altayli.net/mirsaid-sultangaliyev-ve-turar-riskilovun-sovyet-yonetiminde-omur-suren-turkleri-birlestirme-siyaseti.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a>. Osmanlı ülkesinde en çok ihmal edilmiş olan millet, devletin gerçek sahibi olan Türklerdir. Rumlar, Bulgarlar, Ermeniler ve Arnavutlar zengin bir edebiyat oluşturmuşlardı. Onlara tanınmış olan hukuk Türklere verilmemişti. Türkler asırlar boyunca cephelerde savaşarak can vermişlerdi. Türkler gerilerken sağlam toplum teşkilatına sahip Hristiyanlar sürekli ilerlemekteydi<a href="https://www.altayli.net/mirsaid-sultangaliyev-ve-turar-riskilovun-sovyet-yonetiminde-omur-suren-turkleri-birlestirme-siyaseti.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a>.</p>
<p>Osmanlı Devleti’nde millet tabiri etnik değil, dini grupları belirtmek için cemaat karşılığı olarak kullanılıyordu. Geleneksel ayırt edici çizgiler milli değil, diniydi. Mesela bu sisteme giren Osmanlı yönetimi açısından Yunan toplumu değil, Ortodoks milleti vardı. Ortodoks milleti içinde de Rumlar, Sırplar, Bulgarlar ve Hristiyan Araplar bulunuyordu<a href="https://www.altayli.net/mirsaid-sultangaliyev-ve-turar-riskilovun-sovyet-yonetiminde-omur-suren-turkleri-birlestirme-siyaseti.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a>. Osmanlı tebaası gayrı Müslimler 19. yüzyılın başlarından itibaren etnik manada birer millet olarak ortaya çıkmaya başlamıştır. Bunların millet olarak ortaya çıkmalarında ve bağımsızlık özlemlerini eyleme çevirmelerinde iki temel faktör önemli rol oynamıştır. Birincisi Fransız İhtilali sonucu yayılmaya başlayan milliyetçilik fikrinin Osmanlı tebaası gayrı Müslimler arasında da etkili olmasıdır. İkincisi de Avrupalı büyük devletlerin şark meselesi çerçevesinde takip ettikleri yayılmacı ve himayeci politikalarıdır.<a href="https://www.altayli.net/mirsaid-sultangaliyev-ve-turar-riskilovun-sovyet-yonetiminde-omur-suren-turkleri-birlestirme-siyaseti.html#_edn8" name="_ednref8">[8]</a></p>
<p>Gayrı Müslimlerin milliyetçilik hareketleri sonucu devletten birer, birer ayrılmaları, buna paralel olarak Türklerin uğradıkları baskı ve zulüm Osmanlıcılık anlayışına rağmen, İmparatorlukta Türk unsuruna ağırlık verme gibi bir eğilimin başlamasına yol açmıştır. Osmanlı İmparatorluğu’nun son yıllarında, devletin çöküşünü engellemek için çeşitli fikir akımları ortaya çıkmıştı. Bunlardan biri de Osmanlıcılıktır. Bu fikir ile Osmanlı topraklarında yaşayan tüm ulusların dini ve etnik ayrılıkları bir tarafa bırakılarak, vatandaşlık temelinde “Osmanlı” adında yeni bir milletin yaratılması planlanmıştı. Türk Milliyetçiliği açısından dönüm noktasını Balkan Savaşları teşkil eder. Rumeli topraklarını trajik bir şekilde terk eden Türkler bu savaşlardan sonra, eskinin heterojen ve geniş hükümranlık devirleri yerine, dar, homojen, toprak bütünlüğü ve nüfusunun altyapısı görece güvenilir bir sosyal yapı ortaya çıkaracaktır<a href="https://www.altayli.net/mirsaid-sultangaliyev-ve-turar-riskilovun-sovyet-yonetiminde-omur-suren-turkleri-birlestirme-siyaseti.html#_edn9" name="_ednref9">[9]</a>.</p>
<p>Avusturya’nın Bosna Hersek’i ilhakı, Bulgaristan’ın bağımsızlığını ilan etmesi, Girit meselesi (Girit adasının Yunanistan’a bağlanması), 31 Mart Vakası (Meşrutiyet karşıtlarının İstanbulda 13 Nisan 1909 tarihinde çıkarmış oldukları ayaklanma) ve Trablusgarp Savaşı (Osmanlı İmparatorluğu’nun Kuzey Afrika’daki son toprağı olan Libya’nın İtalya tarafından işgal edilmesi) gibi olaylar imparatorlukta derin yaralar açmıştı. Fakat bütün bu olaylardan daha önemlisi Osmanlı Devleti’nin yenilgisi ile sonuçlanan Balkan Savaşları sonucu, Rumeli’nin kaybedilmesi, binlerce Türk’ün göçe ve katliama tabi tutulması gibi olaylar Türkler arasında büyük bir şok tesiri yaratmış ve Osmanlıcılık ideolojisinin fiilen iflasını hazırlamıştır.<a href="https://www.altayli.net/mirsaid-sultangaliyev-ve-turar-riskilovun-sovyet-yonetiminde-omur-suren-turkleri-birlestirme-siyaseti.html#_edn10" name="_ednref10">[10]</a></p>
<p>Daha 1862’de Hariciye Nazırı Ali Paşa, imparatorluktaki çeşitli milletlerin gayelerini, birbirine ters düşen menfaatlerini gördükten sonra, imparatorlukta birleştiricilik görevi yapacak olan unsurun bilhassa Türkler olduğuna işaret etmişti.<a href="https://www.altayli.net/mirsaid-sultangaliyev-ve-turar-riskilovun-sovyet-yonetiminde-omur-suren-turkleri-birlestirme-siyaseti.html#_edn11" name="_ednref11">[11]</a> Ali Paşa’nın bu yorumu öncesi bir dönemde, imparatorluğun gerilemesi üzerine bir başka yaklaşım, Osmanlı ordusunun ciddi bir reformdan geçirmek üzere getirilen ve uzun yıllar devlete hizmet eden Alman Generali Moltke’den gelmişti. Moltke, İmparatorluğun Avrupa topraklarındaki umutsuz mücadelesinden vazgeçerek, milyonlarca Türk asıllının yaşamakta olduğu Asya’ya dikkatini yoğunlaştırması gerektiğine işaret etmişti. Son birkaç yüzyıldır Rus Çarlığının egemenliği altında yaşayan bu geniş kitlenin katkısı ile Avrupa’dan çekilmiş ama Kafkaslar ve İç Asya’da yaşayan Türk soylu halkları kapsayan geniş ve güçlü bir devlet kurulabileceğini ima etmişti. Von Moltke böyle bir siyasal projeyi daha 19. yüzyılın ilk yarısında önerirken; aslında Osmanlı Devleti’nin milliyetler çağında Avrupa topraklarında şansının kalmadığını görmüştü. Böyle sonuçsuz bir mücadele yerine, maddî temelleri olan bir siyasal birliğe yatırım yapmayı daha gerçekçi bulmuştu.<a href="https://www.altayli.net/mirsaid-sultangaliyev-ve-turar-riskilovun-sovyet-yonetiminde-omur-suren-turkleri-birlestirme-siyaseti.html#_edn12" name="_ednref12">[12]</a> Benzer bir yorum Arminius Vambery tarafından da yapılmıştır. <em>Bir Sahte Dervişin Asya-yı Vüstada (Orta Asya’ya) Seyahati</em> adlı eserinde Vambery, Osmanlı Devleti’nin Büyük Petro öncesindeki güç ve üstünlüğüne Doğu’nun yeniden kurulması ile kavuşabileceğini belirtmiştir. Macar Türkoloğu Arminius Vambery, Türkler ve Moğollar arasındaki ırk ve dil bağlarına işaret etmiş, geliştirilen teorilere dayanarak Türkler, Çinliler, Macarlar, Estonyalılar ve diğer toplulukları Turan grubu altında toplamıştır. Osmanlı Devleti ve Orta Asya’da uzun süre kalan ve II. Abdülhamit’in dostluğunu kazanan Vambery, <em>“Bir Anglo-Sakson, bir Slav, bir Latin milleti mevcut olduğu gibi büyük bir Turan kavmiyeti medeniyeti vardır ve o cemiyetin bayraktarı Türklerdir. Türklerin geleceği çok milletten daha emindir.”</em> Gibi sözleri çeşitli yazı ve konuşmalarında söyleyerek Türk aydının gururunu okşamıştır.<a href="https://www.altayli.net/mirsaid-sultangaliyev-ve-turar-riskilovun-sovyet-yonetiminde-omur-suren-turkleri-birlestirme-siyaseti.html#_edn13" name="_ednref13">[13]</a></p>
<p><span><strong>Rusya Türklerinde Türkçülük:</strong></span></p>
<p>20. Yüzyılın ilk yıllarından başlayarak, Birinci Dünya Savaşı’na gelinceye kadarki dönemde, Yusuf Akçura, Ahmet Ağaoğlu, Hüseyinzade Ali gibi Rusya Türklerinin de İstanbul’a gelmesiyle birlikte Türkiye’de Türk Birliği fikri güç kazanmış ve çeşitli dernekler kurarak dergiler ve gazeteler çıkarmaya başlamıştır. Bu fikrin en büyük savunucusu olan ve Kırım’da çıkardığı “Tercüman” gazetesiyle tüm Türk Dünyasını etkilemeyi başaran İsmail Gaspıralı’nın görüşleri Türkiyede de dikkatle izleniyordu. Gaspıralı’nın Türkistan’daki etkisi Çarlık Rusya yönetimini de endişelendirmişti. 1880’li yıllarda Taşkent Erkek Lisesi Müdürü olan N. P. Ostroumov “Orta Asya’da en zararlı fikir Tatar propagandasıdır” derken bu propoganda içinde İsmail Gaspıralı’yı Türk ve İslam Birliğini yaymaya çalışan etkili bir kişi olarak göstermişti. Türkistan’da Tatarlar kadar Türkiye Türkleri de etkiliydi. Türkistanlıların başlarına “Fes” giymeleri, Rus yönetimi tarafından bölgedeki Türk etkisi olarak değerlendirilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/mirsaid-sultangaliyev-ve-turar-riskilovun-sovyet-yonetiminde-omur-suren-turkleri-birlestirme-siyaseti.html#_edn14" name="_ednref14">[14]</a></p>
<p>Ömrünü Türk halklarının birliğine adamış olan İsmail Gaspıralı için Ruslar Panislamist değerlendirmesini yapmıştı.<a href="https://www.altayli.net/mirsaid-sultangaliyev-ve-turar-riskilovun-sovyet-yonetiminde-omur-suren-turkleri-birlestirme-siyaseti.html#_edn15" name="_ednref15">[15]</a> O yıllarda “Müslüman” kavramı bir dini kavram olmaktan öte millet ismi olarak kullanılmaktaydı. Türklük, Rusya Türkleri için henüz tam anlamıyla “millet” adı olarak kullanılmıyordu. Rusya Türkleri “Biz Türküz” demekten çok “Biz Müslümanız” derlerdi. 1905 ve 1906 yıllarında Nijni Novgorod ve Peterspurg’daki; 1917 yılındaki Moskova’daki Türklerin kurultayları “Rusya Müslümanları Kurultayı” olarak adlandırılmıştı. Ancak, bu kurultaya Türk soylu olmayan hiç bir Müslüman halkın temsilcisi katılmamıştı. Yani esas itibarıyla bunlar Türklerin kurultaylarıydı. Bütün bunlardan yola çıkarak, İsmail Gaspıralı’nın esas hedefinin Müslüman Birliği’nden çok Türk Birliği olduğu sonucuna varabiliriz.</p>
<p>19 asrın sonu ile 20. asrın başlarında Türk halkları arasındaki dil ve kültür farkı günümüzdeki kadar açık değildi. Türk Dünyası’nın herhangi bir köşesindeki bir düşünce hareketi çok uzak bölgelerdeki Türkler tarafından da rahatlıkla takip edilebiliyordu. İsmail Gaspıralı’nın çıkardığı Tercüman gazetesinin İstanbul’daki Türkler, Türkistan’daki Kazaklar, Özbekler, Kırgızlar, Kafkasya’daki Azeriler ve İdil-Ural’daki Tatar ve Başkurtlar tarafından okunması; İstanbul’da basılan gazete ve kitapların Türkistan ve Kazan’a kadar ulaşması; Kazakların çıkardığı “Kazak” ve “Aykap” gazetelerinin yayın hayatına başlamaları “kutsal mücadeleye yeni katkılar” olarak Tercüman gazetesinde sevinçle duyurulması buna sadece küçük bir örnek olarak gösterilebilir.</p>
<p><span><strong>Sultangaliyev’in Türk Birliği İdeali:</strong></span></p>
<p>Rusya’da yaşamakta olan Türk gruplar siyasi partilerini, devrimden hemen önceki dönemde oluşturmuşlar ve liderleri de eylemcileri de Lenin’in devrimcilerinin başını çektiği kadrolarla boy ölçüşecek durumda değillerdi. Sovyetler başarılı bir şekilde bu grupları birbirine düşürdü ve Türk gruplar arasında büyüğe değil, küçük etno-kültürel alt birimlere vurgu yapan özerk bölgeler oluşturdular. Bu durum Sovyetlerin öteden beri korktuğu hem Pantürkizm hem de Panislamizm’in önüne büyük engeller oluşturdu.</p>
<p>Tatarlar arasında ortaya çıkan Sultan Galiyevcilik, önceleri Komünist Partisi içinde daha sonra da dışında ifade edilmeye başlandı. Buna göre halkının yüzde 75’i Türk ve yüzde 80’i Müslüman olacak güçlü bir devleti ile Sovyetler Birliği’ndeki tüm Türkleri birleştiren bağımsız bir Turan Cumhuriyeti’nin kurulması niyeti duyuruluyordu. Turar Rıskulov tarafından da gizlice kurulan, Türkistan’ı bağımsız bir birim ve Turan Devletinin de merkezi olarak gören Irk Partisi kurulmuştu. 1922 yılında ise Anti Bolşevik Müslüman Örgütler Kongresi toplanmış ve bu toplantıda en önemli karar olarak Bağımsız Türkistan Türk Cumhuriyeti adıyla geçici bir hükümetin kurulması kabul edilmişti.<a href="https://www.altayli.net/mirsaid-sultangaliyev-ve-turar-riskilovun-sovyet-yonetiminde-omur-suren-turkleri-birlestirme-siyaseti.html#_edn16" name="_ednref16">[16]</a></p>
<p>Ekim İhtilalinde Rusların oynadıkları ezici role ve 1918 başlarında Müslüman örgütlerin yok edilmesine rağmen, Tatar burjuva aydınları arasında pek çok kişi yeni rejimi sempati ile karşıladı. Hatta bunların arasında bazı kişiler Komünist Parti’ye üye olarak yerli proleter sınıfın yokluğunda önemli roller oynadılar. Eskiden milliyetçi hareketler arasında yer almış olan bu kişiler, partiye üye olurken Komünizmi milliyetçilikle barıştırmak istemişlerdi.<a href="https://www.altayli.net/mirsaid-sultangaliyev-ve-turar-riskilovun-sovyet-yonetiminde-omur-suren-turkleri-birlestirme-siyaseti.html#_edn17" name="_ednref17">[17]</a></p>
<p>Ekim İhtilalinin ardından Kazan’da örgütlenen Rus ağırlıklı yeni yönetim, yerel yönetici ve güçlere karşı kayıtsız davranmış ve bu durum daha sonra Müslüman milli Bolşeviklerle, Rus Bolşevikleri arasında derin ayrılıklara neden olan “ulusal ve sınıf” sorunu gibi tartışmaların zeminini hazırlamıştır.<a href="https://www.altayli.net/mirsaid-sultangaliyev-ve-turar-riskilovun-sovyet-yonetiminde-omur-suren-turkleri-birlestirme-siyaseti.html#_edn18" name="_ednref18">[18]</a> 1918 Nisan’ından sonra Tatarlar arasında milliyetçilik ve Türkçülük düşüncesi sadece Komünist çerçevesinde Moskova Bolşevizm’ine karşı bir tepki olarak devam edebildi. Milliyetçi Komünistler ve Rus Bolşevikleri arasında görüş ayrılığının özünde milli soruna yaklaşımdaki farklılık durmaktaydı.</p>
<p>Milliyetçi Komünistler sosyalist dünya devrimini temel stratejik hedef olarak görmelerine rağmen, milletlerin kendi kaderini belirlemelerinin Sosyalist dünya devrimine giden yolun ayrılmaz bir parçası olduğunu çok ciddi bir şekilde kabul etmekteydiler.<a href="https://www.altayli.net/mirsaid-sultangaliyev-ve-turar-riskilovun-sovyet-yonetiminde-omur-suren-turkleri-birlestirme-siyaseti.html#_edn19" name="_ednref19">[19]</a> Yeni rejimin ilk yıllarında, Sovyet Rusya’da İslam’ın kaderi, sosyalizme az ya da çok inanmış, ancak Cedid milliyetçiliği duygularından henüz ayrılmamış bir grup aydınların ellerinde bulunmaktaydı. Bunların sözcüsü Sultangaliyev’di. Marksiszm-Leninizm doktirinini sömürge çerçevesinde uygulamayı düşünmüş ve Ekim Devrimi’ni Asya’ya yöneltmeyi denemiş olan Sultangaliyev, 1880’de bugünkü Başkurdistan’ın Sterlitamak bölgesinde bir Tatar öğretmen ailesinin çocuğu olarak dünyaya gelmiştir. Köyündeki mektepte ilköğretimini tamamladıktan sonra Kazan Tatar Yüksek Öğretmen Okulu’nu bitirdi. Sultangaliyev ilk Marksist fikirleri burada edindi ve 1900’lere doğru Ufa’da yerel idare içinde memur oldu. 1905 ihtilalinden sonra gazetecilik yapmaya başlayan Sultangaliyev, Rusça ve Tatarca birçok gazetede yazılar yazmıştır.<a href="https://www.altayli.net/mirsaid-sultangaliyev-ve-turar-riskilovun-sovyet-yonetiminde-omur-suren-turkleri-birlestirme-siyaseti.html#_edn20" name="_ednref20">[20]</a></p>
<p>Sultangaliyev devrimci yolda ilk adımını 1913 yılında Ufa’da attı ve kendisinden başka üç öğretmen ile birlikte “Sosyalist Enternasyonal Militan Tatar Örgütü”nün kurucusu oldu. Bu örgütün en önemli başarılarından biri, Eğitim Bakanlığı’nın Ruslaştırma politikalarına karşı direnmek ve Bakanlık tarafından atanan Rus ve Hristiyan Tatar öğretmenlerin hiçbirini köylerine sokmamak için Müslüman köylüleri harekete geçirmesidir.<a href="https://www.altayli.net/mirsaid-sultangaliyev-ve-turar-riskilovun-sovyet-yonetiminde-omur-suren-turkleri-birlestirme-siyaseti.html#_edn21" name="_ednref21">[21]</a> Birinci Dünya Savaşı sırasında Kafkas Ötesine göç eden Sultangaliyev, Bakü Öğretmen Okuluna, öğretmen olarak atandı. Burada, Mehmet Emin Resulzade tarafından yönetilen milliyetçi harekete aktif olarak katıldı ve Resulzade’nin yönettiği “Kavkazkoye Slovo” gazetesinde “Kölke-bas” “Mirsayit” imzalarıyla yazılar yazdı. Aynı sırada “Söz”, “İl”, “Vakıt”, “Yıldız”, “Tormus”, “Kuyaş” ve “Tercüman” gibi milliyetçi ve sosyalist gazetelerde de makaleleri yayınlandı.<a href="https://www.altayli.net/mirsaid-sultangaliyev-ve-turar-riskilovun-sovyet-yonetiminde-omur-suren-turkleri-birlestirme-siyaseti.html#_edn22" name="_ednref22">[22]</a></p>
<p>Sultangaliyev, Bakü’de bulunduğu yıllarda Kuyaş gazetesinde yayınladığı bir makalesinde milletini sevdiğini açıkça dile getirmişti. Bu makale, Sultangaliyev 1929 yılında yargılanırken onun Bakü’de bulunduğu yıllarda devrimci olmadığını, milliyetçilikle açıkça ilişki kuran bir burjuva milliyetçisi olduğunu ispatlamak için delil olarak gösterilmiştir. Bu makalesinde Sultangaliyev şunları yazıyordu: <em>“Eşit olmayanlar arasında iki isim var. Bunlardan biri Türkler ötekisi de diğer Müslümanlardır. Bunlar en çok ezilenler ve ayakaltına alınanlardır. Hiç kimse ve hiçbir şey, bunları benim yüreğimden söküp atamaz. Ne olursa olsun milletime olan bu sevgim sönmeyecek. Ancak ben öldüğümde, benimle birlikte sönecek. İşte bu sevgi, beni bir yerden bir başka yere atıyor. Bu kaderde bütün gücümü halkım için harcayacağım”</em>.<a href="https://www.altayli.net/mirsaid-sultangaliyev-ve-turar-riskilovun-sovyet-yonetiminde-omur-suren-turkleri-birlestirme-siyaseti.html#_edn23" name="_ednref23">[23]</a></p>
<p>Ekim İhtilali sırasında Bakü’de politik çalışmalar içerisinde olan Sultangaliyev, kendisine yapılan çağrı sonucu Kazan’a gelerek, 7 Nisan 1917’de kurulan ve Mollanur Vahidov’un başkanı olduğu Müslüman Sosyalist Komitesi’ne (MUSKOM) girer. Böylece o, ilk Devrimci Bolşevik hareketini başlatmış olur.<a href="https://www.altayli.net/mirsaid-sultangaliyev-ve-turar-riskilovun-sovyet-yonetiminde-omur-suren-turkleri-birlestirme-siyaseti.html#_edn24" name="_ednref24">[24]</a> Vahidov ve Sultangaliyev 1917 Ekim İhtilalinin gerçekleştiği günlerde, Kazan’daki Tatar asker ve işçilerin örgütlenmesinde de önemli rol oynamışlardır. Ancak Stalin’in Müslüman Sosyalist Komitesi’ni kendi partilerine üye yapmak ve bu üyelik aracılığıyla komiteyi kontrol altında bulundurmayı amaçlayarak hareket geçmesi, Sultangaliyev’in Sovyet rejiminin ilk yıllarında ulusal politikalar izlemesine yol açmıştır.<a href="https://www.altayli.net/mirsaid-sultangaliyev-ve-turar-riskilovun-sovyet-yonetiminde-omur-suren-turkleri-birlestirme-siyaseti.html#_edn25" name="_ednref25">[25]</a></p>
<p>1918 yılı Sultangaliyev’in yıldızının parladığı dönem olmuştur. Teşkilatçılığındaki başarısı onu MUSKOM Genel Sekreterliği’ne getirmişti. Bu dönemde, Tatar halkının Rus egemenliğine girdiğinden beri bağımsızlık ve özgürlük sembolleri olan “Süyüm Bike” minaresinin yeniden yaptırılması ve Hz. Osman’a ait olup Petersburg kütüphanesinde bulunan Kur’an-ı Kerim’in geri getirilmesindeki çabaları, onu halkın nazarında ulusal bir kahraman haline getirmişti.<a href="https://www.altayli.net/mirsaid-sultangaliyev-ve-turar-riskilovun-sovyet-yonetiminde-omur-suren-turkleri-birlestirme-siyaseti.html#_edn26" name="_ednref26">[26]</a> 8 Mart 1918 de Vahidov ve Galiyev, Moskova Müslüman Emekçileri Konferansı’nı topladılar. Türk yurtlarındaki Komünistleri bir araya getirdiler. Toplantıdakiler Moskova hükümetine verilen tam desteğin sürdürülmesine karşın yerli Komünist hareketin tam otonomisi için karar aldılar. Başkanlığına Vahidov getirildi. 1918 Temmuz’unda, Vahidov’un liderliğinde, iki Tatar Avcı Tugayı, iki Tatar-Başkurt Avcı Taburu ve birçok özerk müfrezede 50.000’den fazla Müslüman asker, tüm cephelerde, Kolçak’a karşı verilen savaşlarda kahramanca çarpışıyordu. 1919’da doğu cephesinde çarpışan askerlerin yarıdan fazlası Tatar’dı.<a href="https://www.altayli.net/mirsaid-sultangaliyev-ve-turar-riskilovun-sovyet-yonetiminde-omur-suren-turkleri-birlestirme-siyaseti.html#_edn27" name="_ednref27">[27]</a></p>
<p>Rusya’da iç savaşın devam ettiği sırada Anti Bolşevik (Çek) Kazan’a doğru ilerlemesi üzerine, Tatar birlikleri diğer Kızıl askerlerle beraber Kazan’ı savunmak için zor şartlarda savaşmışlardı. 7 Ağustos 1918’de Kazan, Aklar tarafından ele geçirildikden sonra Mollanur Vahidov tutuklandı. Yapılan yargılamanın ardından Vahidov, 19 Ağustos’da idam edildi. Mollanur Vahidov’un ölümü üzerine liderlik Sultangaliyev’e geçmiştir.<a href="https://www.altayli.net/mirsaid-sultangaliyev-ve-turar-riskilovun-sovyet-yonetiminde-omur-suren-turkleri-birlestirme-siyaseti.html#_edn28" name="_ednref28">[28]</a> Vahidov, 19. yüzyılda toprak aristokrasisini aşmayı başaran ve ulusal burjuvazisini yaratmış olan, saldırgan Rus burjuvazisine karşı rekabet edebilen, dahası aynı yüzyılda kapitalist aşamaya ulaşabilen, Rusya’daki tek Müslüman topluluk olan Kırım Tatarları arasında yetişmiş ve laik Rus eğitiminden geçmiş bir Kazanlıydı. Onun temel amacı Müslüman-Türk halkların Rus egemenliğinden kurtarılması, ulusal kurtuluş ve Sosyalizm’in aynı dünyada birleşik zaferiydi ve Marksist olduğunu ilan eden ilk Tatar siyasal örgütü olan “Müslüman Sosyalist Komite”nin kurucusuydu. Sultangaliyev ile teorik ve pratik olarak bir bütünlük içinde sonuna kadar beraber oldu.<a href="https://www.altayli.net/mirsaid-sultangaliyev-ve-turar-riskilovun-sovyet-yonetiminde-omur-suren-turkleri-birlestirme-siyaseti.html#_edn29" name="_ednref29">[29]</a></p>
<p>Mollanur Vahidov da Sultangaliyev gibi İhtilal’in Doğuya, Müslüman sömürgelere yayılmadan başarıya ulaşamayacağını düşünüyordu. Vahidov, “Milli İhtiyaçlar Uydurma Değildir” adlı makalesinde şunları yazıyordu: <em>“Biz, Tatar-Başkurt Kararnamesi fikrini ortaya attığımızda, bizzat Müslüman Doğu’nun devrim sürecine katılması fikrini ön plana almış bulunuyorduk. Ve yine biz biliyoruz ki, sosyal devrim, ancak Müslüman proleteryanın bir dokuzuncu dalga halinde dünya devrim tarihine katılması durumunda güçlü ve yenilmez olacaktır.”</em><a href="https://www.altayli.net/mirsaid-sultangaliyev-ve-turar-riskilovun-sovyet-yonetiminde-omur-suren-turkleri-birlestirme-siyaseti.html#_edn30" name="_ednref30"><em><strong>[30]</strong></em></a> Milli bağımsızlığa ve bölgeler ötesi Doğu Enternasyonaline baştan beri karşı olan Moskova’da özellikle Stalin tarafından tehlikeli olmaya başlayan Mollanur Vahidov-Sultangaliyev birlikteliğinin, Vahidov’un ortadan kalkması Moskova için bir avantaj niteliğindedir. Nitekim Troçki daha sonra hatıralarında bu konuya değinirken Stalin’in Mollanur Vahidov’u Kazan’a bilerek gönderdiğini, esir düştükten sonra Çeklerin ellerinden kurtarılması mümkünken, Stalin’in göz yumduğunu belirtmiştir.<a href="https://www.altayli.net/mirsaid-sultangaliyev-ve-turar-riskilovun-sovyet-yonetiminde-omur-suren-turkleri-birlestirme-siyaseti.html#_edn31" name="_ednref31">[31]</a></p>
<p>Mirseyit Sultangaliyev’in görüşleri zaman içerisinde büyük bir evrim geçirmiştir. Devrimin ilk yıllarında muhafazakâr bir Bolşevik iken, 1920’li yıllarda bir milliyetçi olarak dikkat çekmiştir.<a href="https://www.altayli.net/mirsaid-sultangaliyev-ve-turar-riskilovun-sovyet-yonetiminde-omur-suren-turkleri-birlestirme-siyaseti.html#_edn32" name="_ednref32">[32]</a> Devrimin ilk yıllarında vaad edilen sözlere dayanarak 1920’de Sultangaliyev ve yoldaşları tarafından Komünst Parti Merkez Komitesi’ne sunulan “İdil-Ural Sosyalist Cumhuriyeti”nin reddi, Sultangaliyev ile Moskova yöneticileri arasındaki “yol arkadaşlığı”nı bitirip, Sultangaliyev’in muhalefete geçtiği dönemin başlangıcı olur.<a href="https://www.altayli.net/mirsaid-sultangaliyev-ve-turar-riskilovun-sovyet-yonetiminde-omur-suren-turkleri-birlestirme-siyaseti.html#_edn33" name="_ednref33">[33]</a> Bu tarihlerde artık o, Ulusal Komünizm’den bahseder olmuştu.</p>
<p>Sultangaliyev’in önemini vurguladığı Ulusal Komünizm Programının önemli noktaları şunlardı:</p>
<ol>
<li>Herhangi bir sosyalist sistem içinde Müslümanların ulusal kültürünü, hiçbir zarar vermeksizin korumak.</li>
<li>İlk önce Tatar-Başkurt Devleti ve Türkistan Cumhuriyeti’ni kurduktan sonra, bunları Turan Federal Halklar Sosyalist Cumhuriyeti olarak birleştirmek ve buna daha sonra Azerbaycan ile Altay ve Çuvaş bölgesindeki Müslüman olmayan Türk topraklarının da katılmasıyla Sovyetler Birliği’nin bütün Türk ve Müslüman halklarının siyasi birliğini sağlamak.</li>
<li>Üçüncü Dünya’nın tüm ezilen halklarının birliği olarak Kolonyal Enternasyonali organize etmek.<a href="https://www.altayli.net/mirsaid-sultangaliyev-ve-turar-riskilovun-sovyet-yonetiminde-omur-suren-turkleri-birlestirme-siyaseti.html#_edn34" name="_ednref34">[34]</a></li>
</ol>
<p>Müslüman Ulusal Komünizmi, uzun yüzyıllar boyu devam eden sömürü yönetimi ve Ruslaştırma politikalarına karşılık olarak Sovyet Rusya’nın kuruluş dönemlerinde ortaya çıkmıştır. Milliyetçi Komünizmin savunucuları ve uygulayıcılarının amaçları, Cedidçiler gibi Müslüman Modernizmini gerçekleştirmekti ve bu akımın en önde gelen temsilcisi Mirseyit Sultangaliyev’dir. Onun Ulusal Komünist teorisi Sovyetler Birliği’nin Müslüman bölgelerinde kabul görmekle kalmayıp, Sovyet sınırının dışındaki Mısır ve Cezayir gibi ülkelerin liderlerini de etkilemiştir.<a href="https://www.altayli.net/mirsaid-sultangaliyev-ve-turar-riskilovun-sovyet-yonetiminde-omur-suren-turkleri-birlestirme-siyaseti.html#_edn35" name="_ednref35">[35]</a> Sultangaliyev’in kişiliği, Tatar halkının Ekim sonrası tarihinde önemli rol oynamıştır. Yaşamın gerçekçiliği onu mücadelenin ortasına atmıştır.<a href="https://www.altayli.net/mirsaid-sultangaliyev-ve-turar-riskilovun-sovyet-yonetiminde-omur-suren-turkleri-birlestirme-siyaseti.html#_edn36" name="_ednref36">[36]</a></p>
<p>Sultangaliyev’in İslamı savunması, ulusal uyuma temel oluşturan unsuru sınıf dayanışmasının değil, İslam’ın sağladığına olan inancından kaynaklanmaktaydı. Sultangaliyev ve onun Müslüman Komünist yoldaşlarının Marksist teoriye getirdikleri en radikal yenilik, bu teoriyi kendi şartlarına göre yorumlamalarıydı. En açık ifadesiyle bu teorik duruş, 1920 Temmuz’unda Jizn Natsional’nostey dergisinde <em>“Doğu’da Proleterya Devrimi’nin Görevlerine Dair Tez”</em> adlı çalışmasında yer aldı.<a href="https://www.altayli.net/mirsaid-sultangaliyev-ve-turar-riskilovun-sovyet-yonetiminde-omur-suren-turkleri-birlestirme-siyaseti.html#_edn37" name="_ednref37">[37]</a></p>
<p>Sultangaliyev’in çalışmalarının sonucunda, özellikle Ortadoğu ülkelerinde kısa zamanda Bolşevik örgütler hızla yayılmaya başlamıştır. İran’da İran komünist Partisi, Endonezya’da Endonezya Komünist Partisi, Mısır’da Mısır Sosyalist Partisi ve Türkiye’de önce İştirakiyun Partisi daha sonra Yeşil Elma isimli örgütler kurulur. Sultangaliyev’in kendisine bir suç olarak yüklenen Turan Devleti ya da Müslüman Birliği projesinin anlamı, Sosyalist devrimin tüm doğuya yayılması ve Batı emperyalizminden kurtulmanın tek yolu olarak görünmesiydi.<a href="https://www.altayli.net/mirsaid-sultangaliyev-ve-turar-riskilovun-sovyet-yonetiminde-omur-suren-turkleri-birlestirme-siyaseti.html#_edn38" name="_ednref38">[38]</a></p>
<p>Sultangaliyev bu konu hakkında “Yolumuz doğru Yoldur” adlı makalesinde şunları yazmıştır: <em>“Bizce, başlıca dikkatin Doğu’ya, Avrupa sermayesinin baskısı altında inleyen ve bir türlü kurtulamayan ülkelere odaklanması gerekmektedir. Doğu ülkelerine yaklaşımlarda, Parti’nin VII. Kongresi’nin eskiden bu yana ezilmekte olan Doğulu halkların kurtuluşu doğrultusunda göstermiş olduğu olanakların genişletilmesi zorunludur. Kendi ayaklarının üzerine basabilmeleri için Tatarlara, Başkurtlara, Kırgızlara, Türkistan ve Kafkas Müslümanlarına bir an önce yardım edilmesi gerekmektedir. Bu halkları organize ederek, bütünleştirerek ve silahlandırarak İran ve Afganistan üzerinden, onların devrimci güçleri ile bir arada, Türkiye’ye Arap ülkelerine Hindistan’a yönlendirmek gerekir ki, buraları Avrupa sermayesinin elinden kurtarsınlar. Dünya devriminin bir tek yolu vardır. Biz Doğulu Bolşevikler, bu yolu gösteriyoruz. Daha net bir şekilde ifade edecek olursak, her şeyden önce Doğu ülkelerini kudretli Avrupa sermayesinin elinden kurtarmak ve bu sermayeyi hammaddeden mahrum bırakmak gerekir.”</em><a href="https://www.altayli.net/mirsaid-sultangaliyev-ve-turar-riskilovun-sovyet-yonetiminde-omur-suren-turkleri-birlestirme-siyaseti.html#_edn39" name="_ednref39"><em>[39]</em></a></p>
<p>1921 Nisan’ında yapılan Komünist Partisi’nin Onuncu Kongresi’nde Stalin, Komünizm’in Asya’da gelişiminin önündeki en büyük engeller olarak milliyetçiliği ve Türk Komünistleri’nin teorilerini gösterdi. 9-12 Haziran 1923 tarihleri arasında yapılan Ulusal Cumhuriyetler ve Bölgelerin İşçileri ile Komünist Parti’nin Merkez Komitesi Konferansında Sultangaliyev açıkça kötülenmiş ve ihanet ve milliyetçi sapmalarla suçlanarak partiden atılmıştır. Sultangaliyev, gerçeğe aykırı olarak Zeki Velidi ve Basmacılar ile birlikte olmakla ve Türkiye ile İran’daki destekçileri ile beraber Sovyet hükümetinin milletler politikasına karşı ortak platform oluşturmaya çalışmakla suçlanmış ve 1 ay hapiste tutulmuştur.</p>
<p>Sultangaliyev Haziran 1923’te Gürcistan’a gönderildi. Ancak 1924’de tekrar tutuklanarak Moskova’ya geri getirildi. Sekiz ay hapis yattıktan sonra devrime yaptığı hizmetlerden ötürü tekrar serbest bırakıldı. Sultangaliyev yoğun bir gözetim altında bulunduğu 1923-1928 yılları arasında büyük bir doktriner olarak örgütsel çalışmalar içine girdi. Bu beş yıl içeresinde sömürgelerde devrim üzerine yeni teorinin temellerini atmış ve gizli bir karşı-devrimci örgüt meydana getirmişti.<a href="https://www.altayli.net/mirsaid-sultangaliyev-ve-turar-riskilovun-sovyet-yonetiminde-omur-suren-turkleri-birlestirme-siyaseti.html#_edn40" name="_ednref40">[40]</a></p>
<p>Sömürgeler Enternasyonalinin ilk aşaması, Turan Cumhuriyeti adı ile Rusya’da büyük bir ulusal Türk devletinin kurulmasıydı. Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan, Türkmenistan, Tacikistan, Tataristan, Başkurdistan, Çuvaşistan, Azerbaycan ve Altay Türklerinden oluşan bu büyük devletin nüfusu 30 milyonu geçmekte, halkının yüzde 75’i Müslüman ve Türklerden meydana gelmekteydi. Rusya Federatif Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’ne ve kapitalist batılı güçlere karşı bağımsız, egemen bir devlet şeklinde örgütlenecek olan Turan, Federatif, Demokratik, Halkçı ve Sosyalist bir cumhuriyet olacaktı. Turan’ın ve Sömürgeler Enternasyonali’nin siyasal yönetimi, 1918’de kapatılmış olan Müslüman Komünist Partisi’nin yerini alacak, Doğu Sosyalist Partisi tarafından idare edilecekti. Bu parti bir kitle partisi olacak ve tabanı oldukça geniş tutularak arasında köylüler, şehirli proleterya ve küçük burjuvazi yer alacaktı.<a href="https://www.altayli.net/mirsaid-sultangaliyev-ve-turar-riskilovun-sovyet-yonetiminde-omur-suren-turkleri-birlestirme-siyaseti.html#_edn41" name="_ednref41">[41]</a></p>
<p>Sultangaliyev, Türk halklarının birleşmesinin gerekliliğine ilişkin görüşlerini “Asya ve Avrupa’nın Türk Halklarının Sosyo-politik, Ekonomik ve Kültürel Gelişiminin Temelleri” isimli çalışmasında (1924-1925) ve “Turan Cumhuriyeti’nin Oluşturulması Sorunu Üzerine” adlı makalesinde ortaya koymuştur. O, henüz 1923 yılında Pantürkizmi, sömürge halkların milli kurtuluş ideolojisi olarak görüyor ve Kremlin’in bu ideolojiye karşı mücadelesini eleştiriyordu. Mirseyit Sultangaliyev, Türk halklarının ve cumhuriyetlerinin birleşme sürecini doğal bir süreç olarak görüyordu. Onun düşüncesine göre, SSCB’nin Türk halklarının birleşmesinin tarihi kaçınılmazlığı, Türklerin yaşadıkları bölgelerde kapitalizmin ortaya çıkmasının sonucu olarak feodal-serflik düzeninin dağılmasından kaynaklanmaktaydı. Bu birleşme sürecinin Sosyalist devrim tarafından Doğu’daki konumun pekiştirilmesi amacıyla kullanılabilirdi. Bundan başka, Türk cumhuriyetlerinin birleşmesini Çin ve Hindistan taraflarından gelecek tehlikeler açısından da gerekli görüyordu. Çin ve Hindistan üzerinden olabilecek saldırılara karşı güçlü bir tampon devletin Ukrayna ile eşit haklara sahip, doğrudan SSCB’ye bağlı olan bir Türk Sovyet Cumhuriyetleri Federasyonu’nun gerekli olduğunu düşünüyordu.<a href="https://www.altayli.net/mirsaid-sultangaliyev-ve-turar-riskilovun-sovyet-yonetiminde-omur-suren-turkleri-birlestirme-siyaseti.html#_edn42" name="_ednref42">[42]</a></p>
<p>Kazan’da basılan Çayan dergisinde Sultangaliyev’in “Turan hükümeti” adlı bir makalesi yayınlanır. Sömürgelere Enternasyonali’nin ilk aşaması olarak öngörülen, Turan Devleti’nin kurulması konusunda Sultangaliyev’in görüşleri açık bir Türkçü nitelik taşımaktadır. Jizn Natsional’nostey’de yayınlanan bir makalesinde: “Turan devleti’nin merkezi olarak Kazan, aynı zamanda Volga’dan Pasifik’e kadar Rusya’nın tüm doğusunun merkezidir. Çünkü bütün Doğu’da Türkler yaşamaktadır” demektedir.<a href="https://www.altayli.net/mirsaid-sultangaliyev-ve-turar-riskilovun-sovyet-yonetiminde-omur-suren-turkleri-birlestirme-siyaseti.html#_edn43" name="_ednref43">[43]</a></p>
<p>1929 yılında Sultangaliyev davası devam ederken, o “ordusuz general” şeklinde nitelenerek önemi ve gücü küçültülmeye çalışılmıştır ancak Sultangaliyev, Rusya Türklerinden azımsanmayacak ölçüde destek almıştır. Sultangaliyevci bölge örgütleri, özellikle Tataristan ve Başkurdistan’da çok güçlüydü. Bununla birlikte bu örgütler Azerbaycan, Orta Asya ve Kuzey Kafkasya’da da vardı. 1923-1928 yılları arasında Müslüman Komünistlerin önemli bir bölümü az ya da çok aktif olarak Sultangaliyevci harekete katılmıştı. Bütün bunlardan başka gizli ya da yarı gizli birkaç Müslüman örgüt Moskova’daki Sultangaliyevci merkeze doğrudan bağlanmıştı. Bunlardan en önemli ikisi Kazakistan’daki Alaş Orda ve Kırım’daki Milli Fırka Partisi’nin eski üyelerinden oluşuyordu.<a href="https://www.altayli.net/mirsaid-sultangaliyev-ve-turar-riskilovun-sovyet-yonetiminde-omur-suren-turkleri-birlestirme-siyaseti.html#_edn44" name="_ednref44">[44]</a></p>
<p>1926-1927 yıllarında M. Burundukov (Milli Eğitim Halk Komiseri), V. İshakov (Gosplan İkinci Başkanı), Alimov, G. Maksudov gibi 1924’de iktidardan uzaklaştırılmış başlıca Tatar Sultangaliyevistler, Komünist Partisi bölge örgütleri bürolarında yeniden göreve getirildiler. Ruslar, o tarihten sonra partide direniş içerisinde olan bir Tatar bloğu ile karşı karşıya kaldılar. Özellikle 1927 Baharında, Tataristan ulusal kültürünün gelişmesi için toplanan konferans sırasında on Tatar Halk Komiseri’nin grevi buna örnek olarak gösterilebilir. Halk Komiserleri bu olayda yerlerinden ayrılarak Moskova’ya gitmişler, Merkez Komitesi’ne başvurarak Tataristan Rus Komünistlerini şikayet etmişlerdi. Komiserler Rusları, “Tataristan’ın ulusal çıkarlarına aykırı, emperyalist bir siyaset izlemekle” suçluyorlardı.</p>
<p>Tatar Komünist yöneticilerin milliyetçi bir cephede bir araya getiren bu girişim, Moskova’daki Sultangaliyevci merkezle bağlantılıydı. Bu yüzden Sultangaliyev 1928’de tekrar tutuklandı. 1929 yılında Moskova’da yargılanan Sultangaliyev on yıl zorunlu çalışma cezasına çarptırıldı ve cezasını çekmek üzere Beyaz deniz kıyısındaki Solovski kampına gönderildi. 1939 yılında serbest bırakılan Sultangaliyev’in Kazan ve diğer cumhuriyetlerin merkezinde oturması yasaklandı. O da Kuybişev’e yerleşti. Burada edebiyatla uğraşmak için bir müddet izin beklemiştir fakat bu izni alamamıştır. 1940’dan sonra Sultangaliyev’in izine rastlanamamıştır.<a href="https://www.altayli.net/mirsaid-sultangaliyev-ve-turar-riskilovun-sovyet-yonetiminde-omur-suren-turkleri-birlestirme-siyaseti.html#_edn45" name="_ednref45">[45]</a></p>
<p>Sultangaliyev’in tutuklanmasından bir ay sonra arkadaşlarının partiden atılmaları ve tutuklanmaları istendi. Bu durum, bir Komünist Parti içinde milliyetçi sapmaları hedef alan ilk krizdi. Kısa süre içerisinde Tataristan Merkez Yürütme Kurulu Başkanı Keşşef Muhtarov, Merkez Yürütme Kurulu Propaganda Bölümü Şefi Kasım Mansurov, Komünist Parti OBKOM’u Birinci Sekreteri Rauf Sabirov, Firdevs, Enbayev, Dran Ajriy, Ayaz Maksudov, Veli İshakov, Ganeyev, Mikdad Burundukov, Mahmut Budejil gibi kişiler Sultangaliyev’in yönetiminde “karşı-devrimci, anti-Sovyet, anti-Rus” bir örgüt kurmakla suçlanarak tutuklandılar. İddiaya göre bu örgütün amacı, proleterya diktatörlüğünü devirmek ve yerine burjuva ve kapitalist bir rejim kurmaktı. Bu kişiler, Milli Fırka, Türkistan Basmacıları ve İngiliz emperyalistleri gibi karşı-devrimcilerle ilişki kurmakla da suçlandılar.<a href="https://www.altayli.net/mirsaid-sultangaliyev-ve-turar-riskilovun-sovyet-yonetiminde-omur-suren-turkleri-birlestirme-siyaseti.html#_edn46" name="_ednref46">[46]</a></p>
<p>Bu sırada Sultangaliyevizm’in etkileri özellikle aydın çevrelerde tüm canlılığını koruyordu, bu yüzden partinin çabaları üniversiteye ve aydınlara yöneldi. 1929 Kasım’ında milliyetçiliğin en önemli merkezlerinden olan “Tataroloji Derneği” (Obşestvo Tatarovedeniya) kapatılarak yerine daha proleterya yanlısı ve üyeleri arasında daha çok Rus bulunan “Tataristan Etütleri Derneği” (Obşestvo İzujeniya Tatarstana) kuruldu. Bu baskı ve tutuklama işlemleri birçok alanda birkaç yıl daha devam etti. 1933 yılına gelindiğinde, örgütlü Sultangaliyevizm’in varlığı artık sona ermişti. Ancak Sultangaliyevizm ideolojisi, özellikle gençlik kesimiyle bilim ve edebiyat çevrelerinde etkisini korumaktaydı. Tatar ve Başkurt aydınlarının tam olarak “Temizlenmesi” 1939’a kadar sürmüştür.<a href="https://www.altayli.net/mirsaid-sultangaliyev-ve-turar-riskilovun-sovyet-yonetiminde-omur-suren-turkleri-birlestirme-siyaseti.html#_edn47" name="_ednref47">[47]</a></p>
<p><span><strong>Turar Rıskulov’un Türk Birliği İdeli:</strong></span></p>
<p>Rusya’da gerçekleştirilen büyük Ekim İhtilali sonrasında, Komünist Partisi’ne giren, bölge yöneticiliği görevinden başlayarak Sovyetler Birliği Milli Halk Komiserliği başkan yardımcılığı, Türkistan Komünist Partisi sekreterliği, Türkistan Devlet başkanlığı, Müslüman Bürosu başkanlığı, Savnorkom ve Komitern başkan yardımcılığı gibi çok önemli görevlerde bulunan, Bakü Birinci Doğu Halkları kongresini toplayan komitede yer alan ve kongrede bir konuşma yapan, Türkistan Komünist partisi beşinci kongresine, o günler için akıl almaz öneriler sunan Turar Rıskulov, Molla Nur Vahidov ve Sultan Galiyev gibi milli Komünizm ekolünün en önemli temsilcilerinden biridir.<a href="https://www.altayli.net/mirsaid-sultangaliyev-ve-turar-riskilovun-sovyet-yonetiminde-omur-suren-turkleri-birlestirme-siyaseti.html#_edn48" name="_ednref48">[48]</a></p>
<p>Turar Rıskulov 26 Aralık 1894’de Yedisu vilayetinin Vernıy’e bağlı Şıgıs Talgar bölgesinde dünyaya gelmiştir. Onun babası Rıskul Jılkıaydarulı, buraya yerel yöneticilerin baskılarından dolayı 19. Asrın ikinci yarısında Sırderya viilayeti Çernayev’den (Bügünkü Tülkibas) göç etmiştir. 1907 yılında Merke’deki Rus-Tüzdik İlkokulunda eğitimine başlayan Rıskulov, 1910’da Bişkek’teki Birinci Dereceli Köy İşleri Okulu’na girdi ve burayı 1914 Ekim’inde Bağ-Bağçe Yetiştiricisi uzmanı olarak tamamladı. Eğitimini devam ettirmek isteyen Rıskulov, Samara’daki Orta Dereceli Köy İşleri Uçilişesinde okumaya hak kazandı. Ancak bu uçilişenin müdürü “Kazak göçmenidir. Onlara toprak işlemeyi öğretmenin lüzumu yoktur” diyerek onu kabul etmedi.</p>
<p>1915’de Taşkent’te yeni açılmış olan Öğretmen Enstitüsü’ne girmeyi denedi, fakat onu buraya da “buratana” diye adlandırarak almadılar. Sonunda Rıskulov, Eğitim Bakanı’na şikâyette bulunarak, özel izinle imtihana sokularak okula alındı. 1916 yılına gelindiğinde, Kazak ülkesinde Ulusal Bağımsızlık Ayaklanması başlamıştı. Çar’ın fermanı boyunca cepheye alınma tehlikesi ortaya çıkınca, Rıskulov Enstitü’deki eğitimini bırakarak, Evliyaata uezindeki Merke’ye döndü.<a href="https://www.altayli.net/mirsaid-sultangaliyev-ve-turar-riskilovun-sovyet-yonetiminde-omur-suren-turkleri-birlestirme-siyaseti.html#_edn49" name="_ednref49">[49]</a></p>
<p>Turar Rıskulov, Kazakistan’daki 1916 yılı Ulusal Bağımsızlık Ayaklanması’nın önderlerinden biri olmuştur. Bu ayaklanma, Birinci Dünya Savaşı devam ederken Çar’ın fermanı ile cephe gerisine adam toplama işine karşı duyulan tepki ile başlamıştı. Ancak bu sadece ayaklanmanın başlamasına bahane olmuştu, ayaklanmanın sebepleri daha derinlerde yatmaktadır. Rıskulov’un sözüyle: <em>“Ayaklanma araklıksız devam eden sömürüye karşı duyulan ekonomik ve siyasi tepkilerin sonucunda doğmuştur”</em>.<a href="https://www.altayli.net/mirsaid-sultangaliyev-ve-turar-riskilovun-sovyet-yonetiminde-omur-suren-turkleri-birlestirme-siyaseti.html#_edn50" name="_ednref50">[50]</a></p>
<p>Merke’deki ayaklanmanın liderleri arasında yer alan Rıskulov, ayaklanmacıların Rus çiftçileri üzerine baskında bulunmaması konusunda özel olarak durmuştur. Ayaklanmanın en ateşli döneminde bir ay süre ile tutuklanan Rıskulov, hiçbir suç bulunamayınca serbest bırakılmıştı. Ancak onun siyasetle ilgilenmesi yasaklanmıştı. Hapishaneden çıktıktan sonra ağır bir hastalık geçiren Rıskulov, bu dönemde ayaklanma ile ilgilenememişti. Ondan yoksun kalan isyancılar, ayaklanmayı bastırmakla görevli Rus birlikleri karşısında çok zor anlar yaşamıştır. Turar Rıskulov’un yeniden siyasetle uğraşmaya başladığını anlayan polis, onu tutuklamak için araştırmalara başlayınca o, gizli bir şekilde Taşkent’e gitmek zorunda kaldı. 1916 Ulusal Bağımsızlık Ayaklanması, Rıskulov’a acı gerçeği tüm açıklığıyla göstermiş, onu halkının bağımsızlık mücadelesine girmeye sürüklemiştir<a href="https://www.altayli.net/mirsaid-sultangaliyev-ve-turar-riskilovun-sovyet-yonetiminde-omur-suren-turkleri-birlestirme-siyaseti.html#_edn51" name="_ednref51">[51]</a>.</p>
<p>Evliyaata uezindeki ayaklanma bastırıldıktan sonra Rıskulov, Taşkent’teki eğitimini devam ettirdi. Ancak o, enstitüyü tamamlamadan ihtilalci hareketlerle ilgilenmeye başladı. Bu sırada Rusya’da 1917 yılı Şubat İhtilali gerçekleşmiş, Çarlık yönetimi devrilerek idare Geçici Hükümet’in eline geçmişti. Turar Rıskulov, Geçici Hükümetin de halkına eşitlik ve bağımsızlık getirmeyeceğini kısa sürede anladı. Bundan sonra o, Bolşeviklere yaklaştı. 1917 yılında Merke’ye dönen Rıskulov, “Kazak Gençlerinin İhtilalci Odağı”nı kurdu<a href="https://www.altayli.net/mirsaid-sultangaliyev-ve-turar-riskilovun-sovyet-yonetiminde-omur-suren-turkleri-birlestirme-siyaseti.html#_edn52" name="_ednref52">[52]</a>.</p>
<p>1917 Eylül’ünde “Sosyal Adalet” ve “Ulusların Eşitliği” gibi sloganlara inanan Turar Rıskulov, Komünist Partisi’ne üye oldu<a href="https://www.altayli.net/mirsaid-sultangaliyev-ve-turar-riskilovun-sovyet-yonetiminde-omur-suren-turkleri-birlestirme-siyaseti.html#_edn53" name="_ednref53">[53]</a>. Ordalı Konıratbayev, Turar’ın Komünist Partisine üye oluş tarihi hakkında farklı bilgi vermektedir. Onun bildirdiğine göre Turar Rıskulov, 1919 yılı Eylül ayında Taşkent’te gerçekleşen Cumhuriyet Sovyetlerinin VIII. Kurultayı’nda delegelerin, kaydedildiği kâğıda <em>“1918 yılı başından beri Partinin içindeyim” </em>diye yazmıştı<a href="https://www.altayli.net/mirsaid-sultangaliyev-ve-turar-riskilovun-sovyet-yonetiminde-omur-suren-turkleri-birlestirme-siyaseti.html#_edn54" name="_ednref54">[54]</a>. 1918 Nisanı’nda ise Evliyaata Sovyetlerinin Uezdik İdare Komitesi başkan yardımcılığına seçilmişti. Bu dönemde Turar, 1916 yılı ayaklanması yenilgi ile sonuçlandıktan sonra Çin’e göç etmek zorunda kalanları, vatanlarına geri getirmek ve onlara yardımda bulunmak için işleri organize etti. Bu dönemden başlayarak o, Türkistan ile Kazakistan’ın önemli devlet ve siyaset adamı olarak kendisini gösterebildi<a href="https://www.altayli.net/mirsaid-sultangaliyev-ve-turar-riskilovun-sovyet-yonetiminde-omur-suren-turkleri-birlestirme-siyaseti.html#_edn55" name="_ednref55">[55]</a>.</p>
<p>1918 Sonbaharında Turar Rıskulov, Sovyetler’in Türkistan Merkezi İdare Komitesi (Türkatkom)’ne çalışmaya çağırılarak Taşkent’e gitti. O burada aynı anda Türkistan ASSR’i Sağlık Koruma Halk Komiserliği, Türkatkom başkan yardımcılığı ve RKP (b) Ülkelik Müslüman Bürosu’nun Başkanlığı görevlerini yürüttü. Turar’ın devlet adamı olarak otoritesi gün geçtikçe artmaktaydı. Turar, 1920 yılı Ocak ayında, içinde bugünkü Özbekistan, Taciksitan, Kırgızistan, Türkmenistan ve Kazakistan’ın Güney Vilayetleri (Kızılorda Güney Kazakistan, Jambıl, Taldıkorgan, Almatı) olan Türkatkom’un başkanı oldu ve 1920 Sonbaharında Moskova’ya giderek RSFSR Ulus İşleri Yönündeki Halk Komiseri’nin yani Stalin’in İkinci Yardımcılığı görevine atanana kadar başkanlıkta kalmıştır.<a href="https://www.altayli.net/mirsaid-sultangaliyev-ve-turar-riskilovun-sovyet-yonetiminde-omur-suren-turkleri-birlestirme-siyaseti.html#_edn56" name="_ednref56">[56]</a></p>
<p>Turar Rıskulov tarafından yönetilen Ülkelik Müslüman Bürosu (Müsbüro) yöneticileri, siyasi durumu değerlendirerek önemli değişiklikler yapma gayreti içine girdi. Bu dönemde Turar Rıskulov’un görüşlerini şu şekilde özetlemek mümkündür: <em>“Türkistan Cumhuriyeti’nin yerli halkların ulusal devletine dönüşmesi şarttır. İhtiyaç halinde adı değiştirilerek, dış şekli iç özelliklerin uygun hale getirilmelidir. Yaşayanların büyük çoğunluğu Türk dilli halklar olduğu için cumhuriyetin adının “Türk Halklarının Cumhuriyeti” olmalıdır. Türkistan komünist Partisi, “Türk Halklarının Komünist Partisi” adıyla yeniden kurulmalıdır.” </em>Bu fikirlerin iş yüzünde gerçekleşmesi için kısa sürede parti konferansının toplanması hazırlıklarına başlandı. Turar Rıskulov, Genel Parti Konferansına ek olarak Müsbüro’nun Olağanüstü III. Konferansını da toplantıya çağırdı.<a href="https://www.altayli.net/mirsaid-sultangaliyev-ve-turar-riskilovun-sovyet-yonetiminde-omur-suren-turkleri-birlestirme-siyaseti.html#_edn57" name="_ednref57">[57]</a></p>
<p>20-27 Ocak 1920 tarihleri arasında Taşkent şehrinde gerçekleşen TKP V. Konferansı ile Müsbüro’nun Olağanüstü III. Konferansı Türk Halklarının tarihinde önemli yer aldığı gibi Türkistan Cumhuriyeti’nin tarihinde de önemli rol oynamıştır. Birleşik Türkistan kurma fikrini savunan Turar Rıskulov yönetimindeki Müsbüro’nun, konferanstan galip çıkmış olması çok önemlidir. Bu konferansın kabul ettiği kararlar boyunca TKP Ulusal seksiyonları birleştirilerek “Türk Halklarının Komünist Partisi” (THKP) adını aldı.<a href="https://www.altayli.net/mirsaid-sultangaliyev-ve-turar-riskilovun-sovyet-yonetiminde-omur-suren-turkleri-birlestirme-siyaseti.html#_edn58" name="_ednref58">[58]</a></p>
<p>25 Ocak 1920 tarihi, Pazartesi günü V. Komünist Parti konferansında bölgesel partilerin raporlarının değerlendirilmesi sırasında yeni kurulmuş olan “Türk Halkları Komünist Partisinin” Geçici Merkezi komitesine açık oylama ile seçim yapıldı. Bu seçimde Turar Rıskulov 92 oy ile (oy birliğiyle) en çok oy alan üye oldu<a href="https://www.altayli.net/mirsaid-sultangaliyev-ve-turar-riskilovun-sovyet-yonetiminde-omur-suren-turkleri-birlestirme-siyaseti.html#_edn59" name="_ednref59">[59]</a>.</p>
<p>Sabit Şildebay, geçici komiteye seçilenler arasında en genç üye olmasına rağmen en çok oy toplayan kişinin Turar Rıskulov olduğunu belirterek, onun genç olmasıyla beraber siyasi bedelinin ne kadar yüksek olduğuna dikkat çekmektedir. Yine Şildebay, 16-21 Nisan 1917’de gerçekleşen Birinci Türkistan Ülkelik Müslümanlarının Kurultayında Mustafa Çokay’ın “Türkistan Ülkesi Müslümanlarının Sovyeti”ne yaşı en genç olmasına rağmen başkan olarak seçilmesini, Rıskulov’un durumu ile karşılaştırıp, diğer Türk halklarından çıkan siyasi önderlere göre Kazak siyasi önderlerinin ileri saflarda yer almasını, ulusal gurur kaynağı olarak değerlendirmektedir.<a href="https://www.altayli.net/mirsaid-sultangaliyev-ve-turar-riskilovun-sovyet-yonetiminde-omur-suren-turkleri-birlestirme-siyaseti.html#_edn60" name="_ednref60">[60]</a></p>
<p>Turar Rıskulov parti kurma işini bir dereceye kadar düzenledikten sonra, kendisinin ikinci ideali olan ha­reketi gerçekleştirebilmek için işe girişti. Bu ideal Tür­kistan Cumhuriyeti’ni “Türk Sovyet Cumhuriyeti”ne dönüştürmek idi. Müsbüronun olağanüstü III Konfe­ransının 25 Ocak tarihinde gerçekleşen oturumun­da Turar Rıskulov, “Türkistan Cumhuriyeti’nin Muh­tariyeti Hakkında” adlı bildiri okuyup, Türkistan’ın özerkliği ile ilgili tezlerini tartışmaya açtı. Bu tezler ilk olarak 17 Ocak da gerçekleşen Birleştirilmiş Meclis’te açıklanıp, bazı değişikliklerden sonra partinin konfe­ransında değerlendirmeye sunulmuştu. III. Muskonferentsiyada (Müslüman Halkların Konferansı) ha­raretli tartışmalarla değerlendirilmiş, ancak esası ve ruhu korunarak 17 Ocak’taki nüshası kabul edilmişti. Bu tezlerin:</p>
<ol>
<li>maddesinde; <em>“Sırderya, Jetisu, Fergana, Semerkant ve Zakaspi vilayetlerinden meydana gelen Türkistan-Kırgız (Kazak), Özbek, Türkmen, Karakalpak, Kıpçak, Tatar, Taranşı (Uygur), Dungan ve baş­kaları, bununla birlikte Türk soylu olmayan Tacikler Türk halklarının vatanı olarak sayılsın. Bunlardan başka Ruslar, Yahudiler, Ermeniler ve diğerleri göç­men elementer olarak hesaplansın.”</em>Teze, Türk soylu olmayan Tacikler ile Dunganlar tarihi, ananesi, dini bir Müslümanlar oldukları için eklenmiştir. Dunganlar kendilerinin bu teze dahil edilmelerini hararetle talep etmişlerdi<a href="https://www.altayli.net/mirsaid-sultangaliyev-ve-turar-riskilovun-sovyet-yonetiminde-omur-suren-turkleri-birlestirme-siyaseti.html#_edn61" name="_ednref61">[61]</a>.</li>
<li>maddesinde; “Rusya Sovyet Federatif Sos­yalist Cumhuriyetinin (RSFSC) içindeki Türkistan Cumhuriyeti’nin” bölgesel özellikleri bakımından uygun düşmediği için “RSFSC’nin Türkistan Cumhuriyeti” değil “RSFSC’nin Türk Cumhuriyeti” olmalı ve ülkedeki hükümet kurumlarının adları buna bağlı olarak değiştirilmeli.</li>
<li>maddesinde; Türk Sovyet Cumhuriyeti devlet hizmetlerini ve anayasasını yerli halkın sosyal, tarihi ve ekonomik ihtiyaçlarına göre oluşturur.</li>
<li>maddesinde; Şimdiki sosyalist oluşum sürecin­de, sadece bölgesel değil, onunla birlikte Türkistan halkları arasındaki sınırların da birer-birer yok edi­leceği gün gelmiştir. Türkistan’ın beş vilayetinden başka, Türk Sovyet Cumhuriyeti’ne katılmak isteyen başka yeni cumhuriyetlerin katılımına imkan vardır.</li>
<li>maddesinde; RSFSC’nin işçileri ile sömürülen halkların hukukları ile ilgili deklarasyon esas alınarak, önümüzdeki Sovyetlerin Dokuzuncu Kongresi’nde yerel duruma uygun gelecek yeni anayasanın kabul edilmesi için, Sovyetler’in Altıncı Kongresi’nde onay­lanan Türkistan Cumhuriyeti’nin anayasası yeniden gözden geçirilmeli.</li>
<li>maddesinde; İşçiler ile sömürülen halkları en­ternasyonal yol ile birleştirmek maksadıyla, Türk Halklarının: Tatar Kırgız (Kırgız ve Kazak), Başkurt, Özbek v.d. olarak bölünüp, küçük cumhuriyetler kur­maya olan yönelimi Komünst propaganda yolu ile engelleyip, birlik maksadı için RSFSC içindeki diğer Türk halklarını Türk Sovyet Cumhuriyeti çatısı altın­da toplanması şarttır. Bunun gerçekleşmemesi du­rumunda bölgesel özelliklerine göre Türk halklarının birliklerinin kurulması gerekmektedir.</li>
<li>maddesinde; Tarihi ve toplumsal ilişkiler açı­sından bakıldığında Türkistan sakinleri kendi sosyal durumlarına göre birbirinden farklı üç gruba, yerli-göçebe halklar, yerli-yerleşik halklar ve göçmen halk­lar olarak ayrılması gerekmektedir.</li>
<li>maddesinde; Sınıf mücadelesinin başarıya ulaşması için, konferansın, cumhuriyetin federa­tif önemi olan bazı kurulumlarının merkezileştiril­mesine karşı olmadığını bildirir ve bununla birlikte Türkistan’ın merkeze uzak oluşu, coğrafyasının geniş oluşu, etnografik, topografik ve toplumsal özellikleri nazara alınıp, Türk Sovyet Cumhuriyeti’nin merkezi hükümetine, iç işlerinde kanun hazırlamasına izin ve­rilmeli. Bununla birlikte devlet organlarında resmi dil olarak Türk dilinin kullanılması için gerekenlerin vakit kaybetmeksizin hızla yerine getirilmesi şarttır.</li>
<li>maddesinde; Bu kararın, 6-maddeyle belirle­nen, RSFSC içindeki tüm Türk halklarına kısa sürede bildirilip, onlarla bağlantı kurulmalıdır.</li>
<li>maddesinde; Yukarıda belirtilenlerin tamamı, yakında yapılacak olan Bölgesel Parti ve Sovyet Kongrelerinde uygulanmalıdır; denilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/mirsaid-sultangaliyev-ve-turar-riskilovun-sovyet-yonetiminde-omur-suren-turkleri-birlestirme-siyaseti.html#_edn62" name="_ednref62">[62]</a></li>
</ol>
<p>Konferans biter bitmez Turar Rıskulov, onun ka­rarlarını onaylatmak için RKP (b) Merkez Komitesine mektup yolladı. Merkez Komite bu kararlara olumlu bir şekilde bakmadı ve uzun süre cevapsız bıraktı. Cevabın gecikmesinden rahatsız olan Rıskulov, Şu­bat ayının başında Lenin’e yeni bir telgraf yolladı.<a href="https://www.altayli.net/mirsaid-sultangaliyev-ve-turar-riskilovun-sovyet-yonetiminde-omur-suren-turkleri-birlestirme-siyaseti.html#_edn63" name="_ednref63">[63]</a> Rıskulov’un bu girişimlerinin ardından M. Frunze 22 Şubat 1920’de Taşkent’e geldi. 23 Şubat’ta tam kad­ro toplanan Türikkomissya meclisinde Frunze, TKP V. Konferansı ile III. Muskonferensiya kararlarını “Pantürkçülük”. “Panislamcılık” ve “Burjuva Milliyetçi­liği” kararları olarak değerlendirdi. Bu konferansların bütün kararları reddedilerek, durumun önceki haliyle değişmeden kalacağı açıklandı.<a href="https://www.altayli.net/mirsaid-sultangaliyev-ve-turar-riskilovun-sovyet-yonetiminde-omur-suren-turkleri-birlestirme-siyaseti.html#_edn64" name="_ednref64">[64]</a></p>
<p>Turar Rıskulov, Türk Birliği fikrini Komünistle­rin şovenist siyasetine karşı mücadele aracı olarak kullanmıştır. Komünist Parti ile Sovyet Hükümetinin Çarlık Rusyası’nın sömürü siyasetini devam ettir­mekte olduğunu anlayarak ona karşı mücadeleye gi­rişmiştir. Sovyet Hükümetinin Alaş Orda Hükümetini devirip Alaş Partisi’ni dağıtması, Komünistlerin Orta Asya Halklarına bağımsızlık vermeyeceğini açık bir şekilde ortaya çıkarmıştı. Bu durum karşısında Kazak aydınları ülke dışına göç etmek zorunda kalmıştı. Bir kısım aydınlar ise Komünistlerin şovenist siyasetleri karşısında boyun bükmeye mecbur olmuşlardı. Turar Rıskulov ise mücadeleden vazgeçmemiştir.<a href="https://www.altayli.net/mirsaid-sultangaliyev-ve-turar-riskilovun-sovyet-yonetiminde-omur-suren-turkleri-birlestirme-siyaseti.html#_edn65" name="_ednref65">[65]</a></p>
<p>1920 yılının ikinci yarısından itibaren Turar Rıskulov’un siyasi ömrünün ikinci dönemi başlar. Bu dönemde o, Ulus İşleri Yönündeki Halk Komiserliği, Azerbaycan Cumhuriyeti Komiterninin İdare Komite­sinde yönetici olarak çalışmıştır. 1920 yılında topla­nan Doğu Halklarının Bakü’deki I. Kurultayına katıldı. Azerbaycan’da bir yıl kadar çalışmıştır. Turar Rısku­lov merkezde çalışmasıyla birlikte, ulus ve ulusal ba­ğımsızlık meseleleri ile özel olarak ilgilenmiştir.<a href="https://www.altayli.net/mirsaid-sultangaliyev-ve-turar-riskilovun-sovyet-yonetiminde-omur-suren-turkleri-birlestirme-siyaseti.html#_edn66" name="_ednref66">[66]</a></p>
<p>1921 yılının Şubat ayının ortasında biten, Azer­baycan Komünist Partisi’nin III. Kurultayının seçimiy­le Turar Rıskulov, RKP(b) X. Kurultayının delegesi olarak mart ayının başında Moskova’ya gelmiştir. Moskova’da RKP(b) X. Kurultayı ile aynı anda, Türk Halkları Komünistlerinin II. Genel Rusya Sovyeti de 6 Mart 1921’de başlayarak dört gün sürmüştür. Bu toplantıda görüşülen en önemli konu ulus meselesi idi. Bu konu hakkındaki esas konuşma G. Safarov tarafından yapılmıştır. O konuşmasında Türikkomisyasının siyasetini destekleyerek bütün suçu yerli mil­liyetçilerin, Pantürkçülerin ve Panislamcıların üzerine atmıştır. Bunun için de Turar Rıskulov tarafından sert bir şekilde eleştirilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/mirsaid-sultangaliyev-ve-turar-riskilovun-sovyet-yonetiminde-omur-suren-turkleri-birlestirme-siyaseti.html#_edn67" name="_ednref67">[67]</a></p>
<p>Turar Rıskulov, G. Safarov’un Türikkomissyasının Türkistan Cumhuriyeti’nde yürüttüğü siyasetini destekleyen sözlerinin yanlış olduğunu karşı konu­lamaz bir şeklide ispatladı. Rıskulov, RKP(b) Mer­kez Komitesi’nin Ulus siyasetini “Kızıl Emperyalizm” olarak değerlendirdi. Moskova’nın tam ortasında RKP(b) Merkez Komitesi’nin liderlerinin karşısında durup, onların yürütmekte oldukları siyasete “Kızıl Emperyalizm” diyebilmek herkesin yapabileceği bir şey değildi.<a href="https://www.altayli.net/mirsaid-sultangaliyev-ve-turar-riskilovun-sovyet-yonetiminde-omur-suren-turkleri-birlestirme-siyaseti.html#_edn68" name="_ednref68">[68]</a></p>
<p>Turar Rıskulov’un konuşmasında, Türkistan Cumhuriyeti’nde yürütülen askeri siyasetin ve Türk komisyonunun ekonomi siyasetinin değerlendirilme­sinin ardından en önemli bölümü “Pantürkizm” kav­ramını değerlendirmesidir. Türk dilli halkların doğal yakınlaşmasını engellemek için bilerek aşağılanıp duran, yani “Pantürkizm” denilen kavrama başka ba­kış açısıyla bakmak gerekmektedir demiştir. Ayrıca Turar Rıskulov, “Pantürkizm” fikrinin Türk halkları için ne kadar önemli bir kavram olduğunu şu şekilde be­lirtmiştir: “Ben, Pantürkizm meselesini değerlendir­mek istiyorum; birçokları Panislamizmle, dini birlikler­le karşılaştırmaktadır. Bununla birlikte bu meselenin bizim için çok önemli olduğunu belirtmemiz gerekir. Avrupalı emperyalistlerin gösterdiği Pantürkizm hiç­bir zaman olmamıştır, onun başka türü var. Bizim söylemek istediğimiz Türkiye, emperyalist Türkiye o şimdi yok. Doğunun halklarının önemli bir bölümünü peşinden sürükleyen Yeni Türkiye var. Bizim elimiz altındaki Kafkasya, Asya ve Türkistan’daki toplumu Sovyet kurulumuna çekebilmek için Kemalist harektin tecrübesinden yararlanılmalıdır. Buna göz yum­mak olmaz, ayrıca Pantürkizmi eski bakış açısıyla değerlendirmenin faydası da yok” RKP (b) tarihinde, yapılan toplantıların hiçbirinde “Pantürkizmi” Turar Rıskulov gibi açıkdan savunan hiçkimse olmamıştır.</p>
<p>O, RKP (b) Merkezi Komitesi’nin millet siyasetini “Kı­zıl Emperyalizm” olarak değerlendirip, günü geldiğin­de Türk halkları, Rusya ile değil, tarihi ile kaderi, dili ile dini, kültürü aynı olan Türkiye ile birlik kuracaktır demesi hayran kalınacak durumdur. Mesela bağım­sızlık mücadelesi veren Türkiye’yi örnek vererek o şunları söylemiştir: “Bugün Kemalist Türkiye, ‘Türk halklarının hareketlerini Sovyet Rusya idare ede­medi’ demektedir. Biz onların söylediklerinin doğru olduğunu kabul etmeliyiz” Sözünün sonunda Turar Rıskulov, sözlerinin tamamını özetleyerek RKP(b) 10. Kongresi’nden sonra partinin Türk halklarına uy­guladığı politikayı tamamen değiştirmesi gerektiğini belirtmiştir<a href="https://www.altayli.net/mirsaid-sultangaliyev-ve-turar-riskilovun-sovyet-yonetiminde-omur-suren-turkleri-birlestirme-siyaseti.html#_edn69" name="_ednref69">[69]</a>.</p>
<p>Turar Rıskulov, Türkistan Cumhuriyeti’nde çalıştı­ğı dönemde savunduğu Türk Halklarının Birliği fikrini, SSCB Anayasası’nın planının tartışıldığı dönemde bir kez daha, bu sefer başka bir yönden değerlendir­meye sundu. Orta Asya’daki Türk soylu halkları odak içinde birleşmesi meselesine bağlı olarak, Türkistan Cumhuriyeti, Kazak otonom Cumhuriyeti, Buhara ve Harezm Cumhuriyetlerinden oluşan “Orta Asya Cum­huriyetlerinin Federasyonu” adında siyasi bir odak kurarak, onu doğrudan SSCB’ye bağlamayı savun­du. Onun bu fikri gerçekleşseydi, Orta Asya’nın Türk soylu halkları için siyasi, sosyal ve ekonomik açıdan çok önemli bir olay gerçekleşmiş olurdu. Ancak Turar Rıskulov’un bu ideali de gerçekleşmemiştir.<a href="https://www.altayli.net/mirsaid-sultangaliyev-ve-turar-riskilovun-sovyet-yonetiminde-omur-suren-turkleri-birlestirme-siyaseti.html#_edn70" name="_ednref70">[70]</a></p>
<p>Türkistan’daki siyasi ve ekonomik durumun bo­zulması RKP(b) Merkezi Komitesini, Turar Rıskulov gibi ülkeyi iyi tanıyan ve onu bu zor durumdan çıka­rabilecek siyasi önderlerin Türkistan ASSR’inde idari göreve yeniden getirmeye mecbur etti. 1922 yılının Sonbaharında Turar Rıskulov, Türkistan ASSR’i Halk Komiserlerinin Başkanı olarak atandı. O, Türkistan ASSR’i hükümet başı olarak, 1920’de tarih sahne­sinden gitmiş olan Alaş Orda Hareketi’nin liderleri ile önemli üyelerine elinden geldiğince yardımcı oldu ve onları kolladı. Rıskulov’un hükümeti yönettiği sırada Ahmet Baytursunov, Halel Dosmuhamedov, Jüsipbek Aymauıtov, Magjan Jumabayev, Muhamedjan Tınışbayev gibi değerli Kazak aydınları Taşkent ile Kazakistan’ın güney bölümlerinde ilmi ve pedagojik çalışmalarına imkan sağlanmıştır<a href="https://www.altayli.net/mirsaid-sultangaliyev-ve-turar-riskilovun-sovyet-yonetiminde-omur-suren-turkleri-birlestirme-siyaseti.html#_edn71" name="_ednref71">[71]</a>.</p>
<p>Turar Rıskulov bütün ömrü boyunca devlet ve parti siyasetindeki ulıderjavalık şovenizm görümüne karşı mücadele etmiştir. O, yerel milliyetçiliğin, bir­çok durumda ulıderjavalık şovenizme bir tepki olarak doğduğunu ispat etmiştir. Kendisinin bu meseleler etrafındaki düşüncelerini, 9-12 Haziran 1923 tarihin­de RKP(b) Merkez Komitesi’nde gerçekleşen ulusal cumhuriyetlerden sorumlu görevlilerin IV. Meclisi’nde de açıkça dile getirmiştir. Bu meselede Rıskulov, parti ve ülkedeki yönetimi eline almaya başlayan İ. Stalin’e karşı çıkabilmiştir. İkisinin arasındaki ilk açık karşıtlık burada ortaya çıkmıştır. Bu mecliste Stalin, Rıskulov’u “Tatar Milliyetçisi” Sultangaliyev ile fikir birliği yapmakla ve Sultangaliyev gibi parti yolundan sapmakla suçladı. Turar ise bu konuda “Stalin yolda­şın açıklamaları doğru değil, Stalin hata yapmakta­dır” demiştir<a href="https://www.altayli.net/mirsaid-sultangaliyev-ve-turar-riskilovun-sovyet-yonetiminde-omur-suren-turkleri-birlestirme-siyaseti.html#_edn72" name="_ednref72">[72]</a>.</p>
<p>Türkistan Cumhuriyeti’nin Halk Komiserleri Sovyeti’nin Başkanı Turar Rıskulov’ı “Basmacıların” hareketlerini şiddetlendirdiği 16 Ocak 1924’de yöne­timden uzaklaştıran “Stalin” siyaseti, Türkistan’ı bö­lünmesinin tüm hazırlıklarını tamamlamıştı. Türkistan Muhtar Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’ni bölümlere ayrılmasına Turar Rıskulov’un bu bölünme işlemine şiddetle karşı çıkacağı bilindiğinden o, Stalin tarafın­dan 1924 Ekim ayı ile 1925 Temmuz ayı arasında Komite’nin temsilcisi olarak Moğolistan’a yollandı. Bu işlem gerçekleştikten sonra 27 Ekim 1924’de Türkis­tan milli devletlere bölündü<a href="https://www.altayli.net/mirsaid-sultangaliyev-ve-turar-riskilovun-sovyet-yonetiminde-omur-suren-turkleri-birlestirme-siyaseti.html#_edn73" name="_ednref73">[73]</a>.</p>
<p>Moğolistan’dan ülkeye dönen Turar Rıskulov, 1926 yılının Mayıs ayında Kazakistan’ın o zamanki başkenti Kızılorda’da “Enbekşi Kazak” gazetesinin redaktörlüğünü yürüttüğü sırada Moskova’ya çağırılıp, RSFSR Halk Komiserleri Sovyetinin Başkan Yardımcılığı görevine atandı. Bu, merkezi idarenin Stalin’in yönetimiyle yeni Sovyet Emperyasını kur­mak için yoğun çalışmaların başladığı dönemdi. Yeni emperyal prensiplerin üstünlük kurmasına var gücüyle karşı çıkan Z. Velidov (Ahmet Zeki Velidi Togan), M. Sultangaliyev ve onlar gibi siyasi önderleri, görevlerinden uzaklaştırılıp, hapishanelere konulup, güçleri kırılmıştı. Bununla birlikte merkezin baskıları­na direnebilenler hala vardı. Turar Rıskulov da bun­lardan biri idi.<a href="https://www.altayli.net/mirsaid-sultangaliyev-ve-turar-riskilovun-sovyet-yonetiminde-omur-suren-turkleri-birlestirme-siyaseti.html#_edn74" name="_ednref74">[74]</a></p>
<p>1926 yılının Haziran ayında BKP(b) OK Siyasi Bürosu “RSFSC’yi, içindeki milli cumhuriyetler ile vilayetlerin içeriğinin geliştirilmesi” meselesi boyun­ca M. İ. Kalinin yönetiminde 33 kişiden oluşan bir komisyon kurdu. Ulusal kurulumlar ile merkez ara­sındaki anayasal-hukuki ilişkileri belirli bir sisteme getirmekle yükümlü olan bu komisyonun çalışmaları büyük umutlar besleyecek durumda değildi. Ancak kısa sürede çözüm bekleyen sorunlar gün geçtikçe artmaktaydı. Böylece Bolşeviklerin, ezilen halklara eşitlik verileceği vaadi ulaşılamaz bir hayale dönüş­tü. Bu durum, RSFSR içindeki otonom kurulum ida­recilerinin merkez siyasetine karşı şikâyetlerinin art­masına yol açtı. 12-14 Kasım 1926 tarihleri arasında Turar Rıskulov tarafından gerçekleştirilen “Sovyet” bu şikâyetlerin toplam görünümü idi. Bu toplantıya 11’i Kazak siyasi önder olmak üzere 49 kişi katılmış­tır. Sovyeti açış konuşmasında Turar Rıskulov, top­lantının “BOAK’ın Ulus İşleri Bölümü ile Moskova’ya sessiyaya gelen Ulus aymakları temsilcilerinin ricası boyunca” gerçekleştiğini söyleyip, gündeme şu me­seleleri sunmuştur:</p>
<ol>
<li>Kalinin’in başkanlığını yaptığı BKP(b) OK’nin Komisyonunun işlerine bağlı RSFSR’deki ulusal otonom kurulumların meseleleri;</li>
<li>BKP(b) OK’ya bağlı ulusal meseleler boyunca gerçekleştirilen olağan kurultaylar hakkında;</li>
<li>BOAK Prezidium’una bağlı milli işler bölümü­nün görevleri hakkında;</li>
<li>RSFSC’nin başlıca resmi organlarında halktan memurlar görevlendirilmesi hakkında<a href="https://www.altayli.net/mirsaid-sultangaliyev-ve-turar-riskilovun-sovyet-yonetiminde-omur-suren-turkleri-birlestirme-siyaseti.html#_edn75" name="_ednref75">[75]</a>.</li>
</ol>
<p>Kurultay’da konuşma yapan Kazak temsilcileri</p>
<p>S. Asfendiyarov, S. Mendeşev, J. Mınbayev, S. Kojanulı, A. Dosov Kazakistan’daki ahvali eleştirmiştir. Kurultayda son değerlendirme konuşmasını yapan Turar Rıskulov da rahatsızlığını dile getirmişti. Ku­rultay, T. Rıskulov’un görevlendirmesiyle, Kurts ta­rafından hazırlanan karar taslağı tartışılıp kabul etti. Kurultay kendi hukuki statüsünü açık bir şekilde orta­ya koyamadan M. İ. Kalinin yönetimindeki komisyona teklifler vermekle sınırlandırılmıştı. Bununla birlikta Kurultay, Rıskulov, Kurts, Samurskiy, Nagovitsin ve Asfendiyarov’u “Kurultayda görüşülen konular hak­kında Stalin’i bilgilendirip, onun adına beşinci ku­rultayın zamanında toplanmasının sağlanmasıyla görevlendirdi”.</p>
<p>Tabii ki Stalin, kendi fikirlerini sert bir şekilde eleştiren bu kurultayın kararlarını paylaşma­dı. RSFSC’nin bütün otonom kurulumlarında “Rıs­kulov Kurultayının” kararlarını karalayan toplantılar yapılmaya başlandı. Bunlardan biri de Kazakistan’ın o zamanki başkenti Kızılorda şehirinde 18 Aralık 1926’da gerçekleşti. Orada esas bildiriyi okuyan F. Goloşekin idi. Toplantıda şu karar alınmıştı: “Milli­yetçilerin yukarıda belirtilen kurultayında kabul edi­len kararların hiç birine katılmadığımızı bildiririz. Biz Merkezi Komite’nin millet politikasını tamamen des­teklemekteyiz. Bundan sonra, milli cumhuriyetlerin fikirlerini ve ihtiyaçlarını sadece parti ve hükümet açıklayabilir”. Milliyetçiler kurultaylarının tarihi, tabi ki milli cumhuriyetlerde yapılan karalama toplantılarıyla son bulmadı. 1937-1938 yılları Sovyetler Birliği’nin tamamına yayılan sürgün siyaseti sırasında Rıskulov Kurultay’ına katılan devlet adamlarının tamamı hapis cezalarına çarptırıldı<a href="https://www.altayli.net/mirsaid-sultangaliyev-ve-turar-riskilovun-sovyet-yonetiminde-omur-suren-turkleri-birlestirme-siyaseti.html#_edn76" name="_ednref76">[76]</a>.</p>
<p>Kazakistan ile Orta Asya’nın ekonomisi ve kül­türünün gelişmesine büyük katkısı olacak diye Sta­lin ile Goloşekin tarafından başlatılan “Küçük Ekim” hareketi neticesinde özellikle Kazakistan’da açlık baş göstermiş, halkta toplu bir şekilde açlıktan ölümler başlamıştı. Halkının içine düştüğü bu durumdan ra­hatsız olan Rıskulov, bir kaç defa Stalin’e mektuplar yazmıştı. Bu mektuplar sırasında Stalin’le tartışma içine giren Rıskulov, 1937-1938 yıllarında tüm ülkeyi saran büyük devlet terörünün kurbanı oldu.<a href="https://www.altayli.net/mirsaid-sultangaliyev-ve-turar-riskilovun-sovyet-yonetiminde-omur-suren-turkleri-birlestirme-siyaseti.html#_edn77" name="_ednref77">[77]</a></p>
<p>Mirseyit Sultangaliyev ve Turar Rıskulov bütün ömürlerini Rusya’da yerleşik Türk halklarının birliğine adamış ulu liderlerdir. Şovenist Bolşevizmine ve özel­likle Stalin diktatörlüğüne karşı en ufak bir çekinme bil­dirmeyen bu değerli isimler, sadece Rusya değil tüm dünya Türklüğü için unutulmaz bir yıldız olarak tarihte­ki saygın yerlerini almışlardır.</p>
<p>Sonuç olarak, Sultangaliyev ve Turar Rıskulov’un mücadelesini verdiği Türk Cumhuriyeti, gelecekte Türkleri birleştirecek Rusya Sovyet Federatif Sosyalist Cumhuriyeti içindeki Türklerin kendi kendilerini yönetebilmelerini sağlayacak, otonomi prensibini esas alan bir devletti. Türk Cumhuriyeti, diğer Türk devlet kurulumlarına kapılarını her zaman açık tutmuş ve gelecekte ulusal özelliklerine göre ayrı gruplar halinde ancak bir­leşmiş bir konfederasyon şeklinde bütünleşmeyi amaç edinmişti.</p>
<p>Sovyetler Birliğinin daha sonraki yıllarında görüldüğü üzere Turar Rıskulov’un fikirlerinin Sovyet yönetimi tarafından kabul edilmesinin imkanı yoktu. Başkent Moskova’da veya ona bağlı yerel yönetim organlarında bu fikri sahiplenecek bir kurum veya kişi bulmak mümkün değildi. Sultangaliyev’in fikrine göre Çarlık Rusya, Roma İmparatorluğu, Arap Halifeliği, Cengiz Han, Timur ve Osmanlı İmparatorluğu’nun yo­lundan yürüyüp yıkılan bir imparatorluktu. Onun yerine kurulan SSCB’de sonsuz olmayacak, geçici bir varlık­tır. Onun içinden de bağımsız devletler çıkacaktır. İşte bu durum içinde Sultangaliyev, Sovyetler Birliği içinde yaşayan Türk halklarının bağımsızlık sonrasında bir organizma içerisinde yer almalarının en doğru yol ola­cağını belirtmişti. Buna ek olarak da Doğu Türkistan, Afganistan ve İran’daki Türkler de, bu birliğin içinde kendilerine yer bulabileceklerdir.</p>
<p><strong>Kaynakça:</strong> Türk Yurdu • Haziran 2010 • Sayı: 274</p>
<hr>
<div><span><span><strong>Dipnotlar: </strong></span></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/mirsaid-sultangaliyev-ve-turar-riskilovun-sovyet-yonetiminde-omur-suren-turkleri-birlestirme-siyaseti.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Mambet Koygeldiyev, Ulttık Sayasi Elita, Jalın Baspası, Almatı, 2004, s. 214.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/mirsaid-sultangaliyev-ve-turar-riskilovun-sovyet-yonetiminde-omur-suren-turkleri-birlestirme-siyaseti.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> Köşim Esmagambetov, Alem Tanıgan Tulga, Dayk Press, Almatı 2008, s. 346.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/mirsaid-sultangaliyev-ve-turar-riskilovun-sovyet-yonetiminde-omur-suren-turkleri-birlestirme-siyaseti.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> Yusuf Akçura, Türkçülüğün Tarihi, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2001, s. 19.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/mirsaid-sultangaliyev-ve-turar-riskilovun-sovyet-yonetiminde-omur-suren-turkleri-birlestirme-siyaseti.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> François Geogeon, Osmanlı Türk Modernleşmesi (1900-1930), Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2006, s. 7.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/mirsaid-sultangaliyev-ve-turar-riskilovun-sovyet-yonetiminde-omur-suren-turkleri-birlestirme-siyaseti.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> Yusuf Sarınay, Türk Milliyetçiliğinin Tarihi Kökenleri ve Türk Ocakları, Ötüken Yayınları, İstanbul, 2004, s. 24.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/mirsaid-sultangaliyev-ve-turar-riskilovun-sovyet-yonetiminde-omur-suren-turkleri-birlestirme-siyaseti.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> Pavrus Risal, <em>“Türkler Bir Ruh-ı Milli Arıyorlar I”,</em> Türk Yurdu, yıl 1, sayı 21, cilt 2, 23 Ağustos 1328-5 Eylül 1912, s. 656-657.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/mirsaid-sultangaliyev-ve-turar-riskilovun-sovyet-yonetiminde-omur-suren-turkleri-birlestirme-siyaseti.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> Yusuf Sarınay, age, s. 41.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/mirsaid-sultangaliyev-ve-turar-riskilovun-sovyet-yonetiminde-omur-suren-turkleri-birlestirme-siyaseti.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> Nizam Önen, İki Turan, Macaristan ve Türkiye’de Turancılık, İletişim Yayınları, İstanbul, 2005, s. 42.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/mirsaid-sultangaliyev-ve-turar-riskilovun-sovyet-yonetiminde-omur-suren-turkleri-birlestirme-siyaseti.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> Rıdvan Akın, Osmanlı İmparatorluğu’nun Dağılma Devri ve Türkçülük Hareketi (1908-1918), Der Yayınları, İstanbul, 2002, s. 8-9.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/mirsaid-sultangaliyev-ve-turar-riskilovun-sovyet-yonetiminde-omur-suren-turkleri-birlestirme-siyaseti.html#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> Yusuf Sarınay, age, s. 131.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/mirsaid-sultangaliyev-ve-turar-riskilovun-sovyet-yonetiminde-omur-suren-turkleri-birlestirme-siyaseti.html#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> Yusuf Sarınay, age, s. 48.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/mirsaid-sultangaliyev-ve-turar-riskilovun-sovyet-yonetiminde-omur-suren-turkleri-birlestirme-siyaseti.html#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> Rıdvan Akın, age, s. 7.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/mirsaid-sultangaliyev-ve-turar-riskilovun-sovyet-yonetiminde-omur-suren-turkleri-birlestirme-siyaseti.html#_ednref13" name="_edn13">[13]</a> Necati Gültepe, TURAN, Turancılık Tarihinin Kaynakları, Turan Kültür Vakfı Yayınları, İstanbul, 1999, s. 38-39.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/mirsaid-sultangaliyev-ve-turar-riskilovun-sovyet-yonetiminde-omur-suren-turkleri-birlestirme-siyaseti.html#_ednref14" name="_edn14">[14]</a> Özbekistan Cumhuriyeti Merkezi Devlet Arşivi, Fond No. 1, OP No. 31 D. No. 540 P. 25-29.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/mirsaid-sultangaliyev-ve-turar-riskilovun-sovyet-yonetiminde-omur-suren-turkleri-birlestirme-siyaseti.html#_ednref15" name="_edn15">[15]</a> Özbekistan Cumhuriyeti Merkezi Devlet Arşivi, Fond No: 1-1, OP No: 31 D. No. 540 P.6.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/mirsaid-sultangaliyev-ve-turar-riskilovun-sovyet-yonetiminde-omur-suren-turkleri-birlestirme-siyaseti.html#_ednref16" name="_edn16">[16]</a> Jacob M. Landau, age, s. 31.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/mirsaid-sultangaliyev-ve-turar-riskilovun-sovyet-yonetiminde-omur-suren-turkleri-birlestirme-siyaseti.html#_ednref17" name="_edn17">[17]</a> Alexandre Bennigsen-Chantal Quelquejay, Sultan Galiyev ve Sovyet Müslümanları, Çeviren: Nezih Uzel, Elips Yayınları, Ankara, 2005, s. 108.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/mirsaid-sultangaliyev-ve-turar-riskilovun-sovyet-yonetiminde-omur-suren-turkleri-birlestirme-siyaseti.html#_ednref18" name="_edn18">[18]</a> Erol Kaymak, Sultan Galiyev ve Sömürgeler Enternasyonali, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1993, s. 100.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/mirsaid-sultangaliyev-ve-turar-riskilovun-sovyet-yonetiminde-omur-suren-turkleri-birlestirme-siyaseti.html#_ednref19" name="_edn19">[19]</a> Rafael Muhammetdinov, <em>“Bolşevizm, Milli Komünizm ve M. Sultan Galiyev Fenomeni”,</em> Çeviren: Alesker Aleskerov, Türkler Ansiklopedisi, C. 18, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara, 2002. s. 843.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/mirsaid-sultangaliyev-ve-turar-riskilovun-sovyet-yonetiminde-omur-suren-turkleri-birlestirme-siyaseti.html#_ednref20" name="_edn20">[20]</a> Alexandre Bennigsen-Chantal Quelquejay, Sultan Galiyev, s. 112-113.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/mirsaid-sultangaliyev-ve-turar-riskilovun-sovyet-yonetiminde-omur-suren-turkleri-birlestirme-siyaseti.html#_ednref21" name="_edn21">[21]</a> Ayşe Azade Rorlich, agm, s. 838.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/mirsaid-sultangaliyev-ve-turar-riskilovun-sovyet-yonetiminde-omur-suren-turkleri-birlestirme-siyaseti.html#_ednref22" name="_edn22">[22]</a> Alexandre -Chantal Quelquejay, Sultan Galiyev, s. 113.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/mirsaid-sultangaliyev-ve-turar-riskilovun-sovyet-yonetiminde-omur-suren-turkleri-birlestirme-siyaseti.html#_ednref23" name="_edn23">[23]</a> Erol Cihangir-Arif Acaloğlu, Sultan Galiyev Davası, Doğu Kütüphanesi Yayınları, İstanbul, 2006, s. 10.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/mirsaid-sultangaliyev-ve-turar-riskilovun-sovyet-yonetiminde-omur-suren-turkleri-birlestirme-siyaseti.html#_ednref24" name="_edn24">[24]</a> Erol Kaymak, age, s. 88.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/mirsaid-sultangaliyev-ve-turar-riskilovun-sovyet-yonetiminde-omur-suren-turkleri-birlestirme-siyaseti.html#_ednref25" name="_edn25">[25]</a> Ayşe Azade Rorlich, agm, s. 838.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/mirsaid-sultangaliyev-ve-turar-riskilovun-sovyet-yonetiminde-omur-suren-turkleri-birlestirme-siyaseti.html#_ednref26" name="_edn26">[26]</a> Erol Cihangir-Arif Acaloğlu, age, s. 12.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/mirsaid-sultangaliyev-ve-turar-riskilovun-sovyet-yonetiminde-omur-suren-turkleri-birlestirme-siyaseti.html#_ednref27" name="_edn27">[27]</a> “Mollanur Vahidov Kimdir?”, <a href="http://www.sultangaliyev/" target="_blank" rel="noopener">http://www.sultangaliyev</a>.org/gyoldas/vahkim.asp</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/mirsaid-sultangaliyev-ve-turar-riskilovun-sovyet-yonetiminde-omur-suren-turkleri-birlestirme-siyaseti.html#_ednref28" name="_edn28">[28]</a> Erol Kaymak, age, s. 106.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/mirsaid-sultangaliyev-ve-turar-riskilovun-sovyet-yonetiminde-omur-suren-turkleri-birlestirme-siyaseti.html#_ednref29" name="_edn29">[29]</a> “Mollanur Vahidov Kimdir?”, <a href="http://www.sultangaliyev/" target="_blank" rel="noopener">http://www.sultangaliyev</a>.org/gyoldas/vahkim.asp</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/mirsaid-sultangaliyev-ve-turar-riskilovun-sovyet-yonetiminde-omur-suren-turkleri-birlestirme-siyaseti.html#_ednref30" name="_edn30">[30]</a> Mollanur Vahidov, <em>“Milli İhtiyaçlar Uydurma Değildir”’, </em><a href="http://www.sultangaliyev.org/gyoldas/vahih.asp" target="_blank" rel="noopener">http://www.sultangaliyev.org/gyoldas/vahih.asp</a></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/mirsaid-sultangaliyev-ve-turar-riskilovun-sovyet-yonetiminde-omur-suren-turkleri-birlestirme-siyaseti.html#_ednref31" name="_edn31">[31]</a> Erol Cihangir-Arif Acaloğlu, age, s. 14.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/mirsaid-sultangaliyev-ve-turar-riskilovun-sovyet-yonetiminde-omur-suren-turkleri-birlestirme-siyaseti.html#_ednref32" name="_edn32">[32]</a> Rafael Muhammetdinov, agm, s. 847.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/mirsaid-sultangaliyev-ve-turar-riskilovun-sovyet-yonetiminde-omur-suren-turkleri-birlestirme-siyaseti.html#_ednref33" name="_edn33">[33]</a> Erol Cihangir-Arif Acaloğlu, age, s. 15.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/mirsaid-sultangaliyev-ve-turar-riskilovun-sovyet-yonetiminde-omur-suren-turkleri-birlestirme-siyaseti.html#_ednref34" name="_edn34">[34]</a> Ayşe Azade Rorlich, agm, s. 840.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/mirsaid-sultangaliyev-ve-turar-riskilovun-sovyet-yonetiminde-omur-suren-turkleri-birlestirme-siyaseti.html#_ednref35" name="_edn35">[35]</a> Ayşe Azade Rorlich, <em>“Mirsaid Sultan Galiyev ve Milli Komünizm”</em>, Çeviren: Bülent Keleş, Türkler Ansiklopedisi, C. 18, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara, 2002. s. 837.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/mirsaid-sultangaliyev-ve-turar-riskilovun-sovyet-yonetiminde-omur-suren-turkleri-birlestirme-siyaseti.html#_ednref36" name="_edn36">[36]</a> Rafael Muhammetdinov, agm, s. 847.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/mirsaid-sultangaliyev-ve-turar-riskilovun-sovyet-yonetiminde-omur-suren-turkleri-birlestirme-siyaseti.html#_ednref37" name="_edn37">[37]</a> Ayşe Azade Rorlich, agm, s 840</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/mirsaid-sultangaliyev-ve-turar-riskilovun-sovyet-yonetiminde-omur-suren-turkleri-birlestirme-siyaseti.html#_ednref38" name="_edn38">[38]</a> Erol Kaymak, age, s. 200.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/mirsaid-sultangaliyev-ve-turar-riskilovun-sovyet-yonetiminde-omur-suren-turkleri-birlestirme-siyaseti.html#_ednref39" name="_edn39">[39]</a> Mirseyit Sultangaliyev, <em>“Yolumuz Doğru Yoldur”</em>, http://www.tawish.org/tatarmakale/content/view/74/45/</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/mirsaid-sultangaliyev-ve-turar-riskilovun-sovyet-yonetiminde-omur-suren-turkleri-birlestirme-siyaseti.html#_ednref40" name="_edn40">[40]</a> Alexandre Bennigsen-Chantal Quelquejay, Sultan Galiyev, s. 201.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/mirsaid-sultangaliyev-ve-turar-riskilovun-sovyet-yonetiminde-omur-suren-turkleri-birlestirme-siyaseti.html#_ednref41" name="_edn41">[41]</a> Alexandre Bennigsen-Chantal Quelquejay, Sultan Galiyev, s. 206-207.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/mirsaid-sultangaliyev-ve-turar-riskilovun-sovyet-yonetiminde-omur-suren-turkleri-birlestirme-siyaseti.html#_ednref42" name="_edn42">[42]</a> Rafael Muhammetdinov, agm, s. 849-850.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/mirsaid-sultangaliyev-ve-turar-riskilovun-sovyet-yonetiminde-omur-suren-turkleri-birlestirme-siyaseti.html#_ednref43" name="_edn43">[43]</a> Erol Kaymak, age, s. 198.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/mirsaid-sultangaliyev-ve-turar-riskilovun-sovyet-yonetiminde-omur-suren-turkleri-birlestirme-siyaseti.html#_ednref44" name="_edn44">[44]</a> Alexandre Bennigsen-Chantal Quelquejay, Sultan Galiyev, s. 208.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/mirsaid-sultangaliyev-ve-turar-riskilovun-sovyet-yonetiminde-omur-suren-turkleri-birlestirme-siyaseti.html#_ednref45" name="_edn45">[45]</a> Alexandre Bennigsen-Chantal Quelquejay, Sultan Galiyev, s. 211-212.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/mirsaid-sultangaliyev-ve-turar-riskilovun-sovyet-yonetiminde-omur-suren-turkleri-birlestirme-siyaseti.html#_ednref46" name="_edn46">[46]</a> Alexandre Bennigsen-Chantal Quelquejay, Sultan Galiyev, s. 214-215.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/mirsaid-sultangaliyev-ve-turar-riskilovun-sovyet-yonetiminde-omur-suren-turkleri-birlestirme-siyaseti.html#_ednref47" name="_edn47">[47]</a> Alexandre Bennigsen-Chantal Quelquejay, Sultan Galiyev, s. 215-216.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/mirsaid-sultangaliyev-ve-turar-riskilovun-sovyet-yonetiminde-omur-suren-turkleri-birlestirme-siyaseti.html#_ednref48" name="_edn48">[48]</a> Yavuz Selim, <em>“Turar Rıskulov”, </em><a href="http://www.ufukotesi/" target="_blank" rel="noopener">http://www.ufukotesi</a>.com/yazigoster.asp?yazi_no=20060277</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/mirsaid-sultangaliyev-ve-turar-riskilovun-sovyet-yonetiminde-omur-suren-turkleri-birlestirme-siyaseti.html#_ednref49" name="_edn49">[49]</a> Ordalı Konıratbayev, Turar Rıskulov, Kogamdık- Sayasi Jane Memlekettik Kızmeti, Kazakstan, Almatı, 1994, s. 18-19.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/mirsaid-sultangaliyev-ve-turar-riskilovun-sovyet-yonetiminde-omur-suren-turkleri-birlestirme-siyaseti.html#_ednref50" name="_edn50">[50]</a> S. Maduanov-H. Kenjebek, <em>“1916 Jılgı Ult-Azattık Kozgalıs T. Rıskulov (Evliyaata Uezi Materyaldarı Boyınşa)”,</em> Turar Rıskulovtın 110 Jıldıgına Arnalgan Halıkaralık Gılımi Konferentsiyanın Materyaldarı, Turan, Türkistan, 2005, s. 73.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/mirsaid-sultangaliyev-ve-turar-riskilovun-sovyet-yonetiminde-omur-suren-turkleri-birlestirme-siyaseti.html#_ednref51" name="_edn51">[51]</a> Ordalı Konıratbayev, age, s. 21.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/mirsaid-sultangaliyev-ve-turar-riskilovun-sovyet-yonetiminde-omur-suren-turkleri-birlestirme-siyaseti.html#_ednref52" name="_edn52">[52]</a> G. K. Otarbayeva, <em>“Turar Rıskulovtın-Kıskaşa Ömirbayanı, Ömiri men Kızmetinin Derek Közi Retinde”,</em> Turar Rıskulovtın 110 Jıldıgına Arnalgan Halıkaralık Gılımi Konferehtsiyanın Materyaldarı, Turan, Türkistan, 2005, s.260.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/mirsaid-sultangaliyev-ve-turar-riskilovun-sovyet-yonetiminde-omur-suren-turkleri-birlestirme-siyaseti.html#_ednref53" name="_edn53">[53]</a> Kenes Nurpeyisov, <em>“Halkımızdın BirtuarPerzenti”,</em> Turar Rıskulovtın 110 Jıldıgına Arnalgan Halıkaralık Gılımi Konferehtsiyanın Materyaldarı, Turan, Türkistan, 2005, s. 59-60.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/mirsaid-sultangaliyev-ve-turar-riskilovun-sovyet-yonetiminde-omur-suren-turkleri-birlestirme-siyaseti.html#_ednref54" name="_edn54">[54]</a> Ordalı Konıratbayev, <em>“Turar Rıskulovtın Türkistandagi Sayasi Memlekettik Kızmetine Katıstı Tın Derekter”, </em>Turar Rıskulovtın 110 Jıldıgına Arnalgan Halıkaralık Gılımi Konferehtsiyanın Materyaldarı, Turan, Türkistan, 2005, s. 90.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/mirsaid-sultangaliyev-ve-turar-riskilovun-sovyet-yonetiminde-omur-suren-turkleri-birlestirme-siyaseti.html#_ednref55" name="_edn55">[55]</a> Kenes Nurpeyisov, <em>“Halkımızdın Birtuar Perzenti”</em>, s. 59-60.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/mirsaid-sultangaliyev-ve-turar-riskilovun-sovyet-yonetiminde-omur-suren-turkleri-birlestirme-siyaseti.html#_ednref56" name="_edn56">[56]</a> Kenes Nurpeyisov, <em>“ Turar Rıskulov”</em>, Kızıl Kırgın 37-de Opat Bolgandar, Kurastırgandar: Kayırjan Kasenov, Emirhan Törehanov, Kazakstan, Almatı, 1994, s. 24.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/mirsaid-sultangaliyev-ve-turar-riskilovun-sovyet-yonetiminde-omur-suren-turkleri-birlestirme-siyaseti.html#_ednref57" name="_edn57">[57]</a> Ordalı Konıratbayev, Turar Rıskulov, s. 123.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/mirsaid-sultangaliyev-ve-turar-riskilovun-sovyet-yonetiminde-omur-suren-turkleri-birlestirme-siyaseti.html#_ednref58" name="_edn58">[58]</a> Sabit Şildebay, Türikşildik Jane Kazakstandagı Ult- azattık Kozgalıs, “Gılım” Gılımi Baspa Ortalıgı, Almatı, 2002, s. 138.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/mirsaid-sultangaliyev-ve-turar-riskilovun-sovyet-yonetiminde-omur-suren-turkleri-birlestirme-siyaseti.html#_ednref59" name="_edn59">[59]</a> Ordalı Konıratbayev, Turar Rıskulov, s. 127.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/mirsaid-sultangaliyev-ve-turar-riskilovun-sovyet-yonetiminde-omur-suren-turkleri-birlestirme-siyaseti.html#_ednref60" name="_edn60">[60]</a> Sabit Şildebay, age, s. 138.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/mirsaid-sultangaliyev-ve-turar-riskilovun-sovyet-yonetiminde-omur-suren-turkleri-birlestirme-siyaseti.html#_ednref61" name="_edn61">[61]</a> Ordalı Konıratbayev, Turar Rıskulov, s.129-130.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/mirsaid-sultangaliyev-ve-turar-riskilovun-sovyet-yonetiminde-omur-suren-turkleri-birlestirme-siyaseti.html#_ednref62" name="_edn62">[62]</a> Ordalı Konıratbayev, Turar Rıskulov, s. 130-134.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/mirsaid-sultangaliyev-ve-turar-riskilovun-sovyet-yonetiminde-omur-suren-turkleri-birlestirme-siyaseti.html#_ednref63" name="_edn63">[63]</a> Ordalı Konıratbayev, Turar Rıskulov, s. 136.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/mirsaid-sultangaliyev-ve-turar-riskilovun-sovyet-yonetiminde-omur-suren-turkleri-birlestirme-siyaseti.html#_ednref64" name="_edn64">[64]</a> Sabit Ş ildebay, age, s. 140-141.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/mirsaid-sultangaliyev-ve-turar-riskilovun-sovyet-yonetiminde-omur-suren-turkleri-birlestirme-siyaseti.html#_ednref65" name="_edn65">[65]</a> M. Abiltayn, <em>“Körnekti Memleket Jane Kogam Kayratkeri”,</em> Turar Rıskulovtın 110 Jıldıgına Arnalgan Halıkaralık Gılımi Konferehtsiyanın Materyaldarı, Turan, Türkistan, 2005, s. 8.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/mirsaid-sultangaliyev-ve-turar-riskilovun-sovyet-yonetiminde-omur-suren-turkleri-birlestirme-siyaseti.html#_ednref66" name="_edn66">[66]</a> M. Abiltayn, agm, s. 10.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/mirsaid-sultangaliyev-ve-turar-riskilovun-sovyet-yonetiminde-omur-suren-turkleri-birlestirme-siyaseti.html#_ednref67" name="_edn67">[67]</a> Ordalı Konıratbayev, Turar Rıskulov, s. 271-272.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/mirsaid-sultangaliyev-ve-turar-riskilovun-sovyet-yonetiminde-omur-suren-turkleri-birlestirme-siyaseti.html#_ednref68" name="_edn68">[68]</a> Ordalı Konıratbayev, Turar Rıskulov, s. 274-275.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/mirsaid-sultangaliyev-ve-turar-riskilovun-sovyet-yonetiminde-omur-suren-turkleri-birlestirme-siyaseti.html#_ednref69" name="_edn69">[69]</a> Ordalı Konıratbayev, Turar Rıskulov, s. 278.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/mirsaid-sultangaliyev-ve-turar-riskilovun-sovyet-yonetiminde-omur-suren-turkleri-birlestirme-siyaseti.html#_ednref70" name="_edn70">[70]</a> M. Abiltayn, agm, s. 13.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/mirsaid-sultangaliyev-ve-turar-riskilovun-sovyet-yonetiminde-omur-suren-turkleri-birlestirme-siyaseti.html#_ednref71" name="_edn71">[71]</a> Kenes Nurpeyisov, <em>“Halkımızdın Birtuar Perzenti”</em>, s. 62.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/mirsaid-sultangaliyev-ve-turar-riskilovun-sovyet-yonetiminde-omur-suren-turkleri-birlestirme-siyaseti.html#_ednref72" name="_edn72">[72]</a> Kenes Nurpeyisov, <em>“Turar Rıskulov”,</em> s. 25.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/mirsaid-sultangaliyev-ve-turar-riskilovun-sovyet-yonetiminde-omur-suren-turkleri-birlestirme-siyaseti.html#_ednref73" name="_edn73">[73]</a> Sabit Şildebay, age, s. 147.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/mirsaid-sultangaliyev-ve-turar-riskilovun-sovyet-yonetiminde-omur-suren-turkleri-birlestirme-siyaseti.html#_ednref74" name="_edn74">[74]</a> Mambet Koygeldiyev, ages. 338.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/mirsaid-sultangaliyev-ve-turar-riskilovun-sovyet-yonetiminde-omur-suren-turkleri-birlestirme-siyaseti.html#_ednref75" name="_edn75">[75]</a> Mambet Koygeldiyev, age, s. 339.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/mirsaid-sultangaliyev-ve-turar-riskilovun-sovyet-yonetiminde-omur-suren-turkleri-birlestirme-siyaseti.html#_ednref76" name="_edn76">[76]</a> Mambet Koygeldiyev, age, s. 340-342.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/mirsaid-sultangaliyev-ve-turar-riskilovun-sovyet-yonetiminde-omur-suren-turkleri-birlestirme-siyaseti.html#_ednref77" name="_edn77">[77]</a> Kenes Nurpeyisov, <em>“Turar Rıskulov”,</em> s. 26.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>711 Bin Türk Nereye Sürüldü?</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/711-bin-turk-nereye-suruldu</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/711-bin-turk-nereye-suruldu</guid>
<description><![CDATA[ 711 Bin Türk Nereye Sürüldü?
Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu, Selanik Bölgesi”nde 1920 kayıtlarına göre 711 bin Türk yaşadığını, nerede olduklarının hiç sorulmadığına dikkat çekti. Eski Türk Tarih Kurumu Başkanı Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu, Türk tarihinin derin köklere sahip olduğunu, araştırmanın kolay olmadığını, geniş bir uzman ekibe ihtiyaç olduğunu kaydetti. Gazi Üniversitesi (G.Ü) Fen Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi Prof. […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4788dc476.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:46 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>711, Bin, Türk, Nereye, Sürüldü</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="740" height="460" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2010/07/Mubadele-Gocleri-M.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/711-bin-turk-nereye-suruldu.html">711 Bin Türk Nereye Sürüldü?</a></p>
<div class="wrapper">
<div class="main-bg">
<div class="side-both">
<div class="content">
<div class="spacer">
<div class="main-body floatfix">
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. Yusuf HALAÇOĞLU</strong></span></a>
</p><p><span><strong><span>Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu, Selanik Bölgesi”nde 1920 kayıtlarına göre 711 bin Türk yaşadığını, nerede olduklarının hiç sorulmadığına dikkat çekti.</span></strong></span></p>
<p><span>Eski Türk Tarih Kurumu Başkanı <strong>Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu</strong>, Türk tarihinin derin köklere sahip olduğunu, araştırmanın kolay olmadığını, geniş bir uzman ekibe ihtiyaç olduğunu kaydetti.</span></p>
<p><span><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-61351 alignleft" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2010/07/Yusuf-Halacoglu.jpg" alt="" width="300" height="400">Gazi Üniversitesi (G.Ü) Fen Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu, “<strong>İstanbul”da Rum sayısı 60-70 bindi neden 2 bine düştü, bunlar nereye gittiler?” diye sorulduğuna, Selanik Bölgesi”nde 1920 kayıtlarına göre 711 bin Türk yaşadığını, nerede olduklarının hiç sorulmadığına</strong> dikkat çekti.</span></p>
<p><span>“<strong>Samsun Mübadile Derneği</strong>”nin Kültür ve Turizm Bakanlığı”nın destekleriyle gerçekleştirdiği, “<strong>4. Ulusal Mübadele ve Balkan Türk Kültürü Araştırmaları Kongresi</strong>” DSİ 7. Bölge Müdürlüğü Kongre ve Kültür Merkezi’nde başladı. “Şen Gittik, Yaslı Döndük” konu başlığında gerçekleştirilen ve iki gün sürecek kongreye konuşmacı olarak katılan ünlü tarihçi, eski Türk Tarih Kurumu Başkanı Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu, Türk tarihinin derin köklere sahip olduğunu, araştırmanın kolay olmadığını, geniş bir uzman ekibe ihtiyaç olduğunu kaydetti.</span></p>
<p><span>Türklerin tarihinin çok eski tarihlere ve geniş coğrafyalara dayandığını ifade eden Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu, <strong>Türklerin Avrupa’daki köklerinin Osmanlı ile sınırlı olmadığını, Türklerin Balkanlar’da, Avrupa’da değişik devletler kurduklarını, bunların en başında gelenlerin Hunlar, Avarlar, Kumanlar olduğunu</strong> belirtti.</span></p>
<p><span>“<strong>Karadeniz’in dışından gelenlerin haricinde Anadolu’dan gidenler var</strong>” diyen Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu, “<strong>Bugün dünyada siyasi çeşitli platformlarda insanların yerlerinden yurtlarından edilmemesi söylenir. Osmanlı Devleti’nin Ermenileri Anadolu’dan söküp attığı da söylenir. Devlet eliyle yaptığı dile getirilir. Fakat hiç kimse düşünmez ki, Anadolu dışında Rumeli’de, Balkanlar’da yurt tutmuş, orada 600 yıl yaşamış insanların topraklarından nasıl sökülüp atıldığı. Kendi istekleri dışında hangi sıkıntılar, hangi acılar içerisinde topraklarından edildiğini hiç kimse düşünmez. Ve ne gariptir ki, Anadolu’ya gelen bu insanların asıl kökleri zaten Anadolu idi. Fakat Türkiye’deki Türkler, oradan gelenleri göçmen ve muhacir olarak nitelendirirler. Halbuki, kendi kardeşleridir. Buradan gitmişlerdir</strong>” diye konuştu.</span></p>
<p><span>Eski Türk topraklarının Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucuları dahil olmak üzere vatan terakki ettiklerini, vatan olarak gördüklerini, onun için oraya çeşitli kültür varlıkları inşa ederek kendi damgalarını vurduklarını ifade eden Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu, “<strong>Tarihimizin acı sayfalarından bir tanesidir. Herkes söyler, Pontuslu Rumlar nereye gitti, İstanbul’da Rum sayısı 60-70 bindi neden 2 bine düştü, bunlar nereye gittiler? Selanik bölgesinde 1920 kayıtlarına göre 711 bin insan vardı, Türk yaşıyordu. Peki onlar nerede? Bunu hiç kimse sormuyor. Orada ki insanlar Anadolu’ya kendi istekleriyle mi geldiler? Anadolu’ya zorlandılar, sökülüp getirildiler</strong>” şeklinde konuştu.</span></p>
<p><span><strong>Prof. Dr. Yusuf HALAÇOĞLU</strong></span></p>
<table border="0" cellspacing="0" cellpadding="0" align="center">
<tbody>
<tr>
<td><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-61355" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2010/07/Makale_No-00112-021.jpg" alt="" width="200" height="150"></td>
<td><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-61356" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2010/07/Makale_No-00112-031.jpg" alt="" width="200" height="150"></td>
<td><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-61357" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2010/07/Makale_No-00112-041.jpg" alt="" width="200" height="150"></td>
</tr>
<tr>
<td><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-61358" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2010/07/Makale_No-00112-051.jpg" alt="" width="200" height="150"></td>
<td><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-61359" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2010/07/Makale_No-00112-061.jpg" alt="" width="200" height="150"></td>
<td><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-61360" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2010/07/Makale_No-00112-071.jpg" alt="" width="200" height="150"></td>
</tr>
<tr>
<td><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-61361" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2010/07/Makale_No-00112-081.jpg" alt="" width="200" height="150"></td>
<td><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-61362 size-full" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2010/07/Makale_No-00112-091.jpg" alt="" width="200" height="150"></td>
<td><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-61363" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2010/07/Makale_No-00112-101.jpg" alt="" width="200" height="150"></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-61354" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2010/07/Makale_No-00112-011.jpg" alt="" width="600" height="400"></p>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>100. Yılında Balkan Bozgunu ve Geciken Uyanış</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/100-yilinda-balkan-bozgunu-ve-geciken-uyanis</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/100-yilinda-balkan-bozgunu-ve-geciken-uyanis</guid>
<description><![CDATA[ 100. Yılında Balkan Bozgunu ve Geciken Uyanış
Darbelerle yüzleşmeye başlayan Türkiye’de 2012-13, Balkan Harbinin yüzüncü yılı. Kendi işini yapmayan bir siyasetin, silahlı gücün, vatana ne tür bir felaket getireceğinin yakın tarihten en acı örneği Balkan Harbi. Demek ki Balkanları ve üzerinde asırlardır yaşayan Evlad-ı Fatihan’ı terk etmek zorunda kalışımızın üzerinden, farkında olmadan bir asır geçmiş bulunuyor. Aslında bu harp, dört eski il […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c478770f7e.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:46 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>100., Yılında, Balkan, Bozgunu, Geciken, Uyanış</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2010/10/Balkan-Savasi.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/100-yilinda-balkan-bozgunu-ve-geciken-uyanis.html">100. Yılında Balkan Bozgunu ve Geciken Uyanış</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Doç. Dr. Caner ARABACI</strong></span></a>
</p><p><span><span>Darbelerle yüzleşmeye başlayan Türkiye’de 2012-13, Balkan Harbinin yüzüncü yılı. Kendi işini yapmayan bir siyasetin, silahlı gücün, vatana ne tür bir felaket getireceğinin yakın tarihten en acı örneği Balkan Harbi. Demek ki Balkanları ve üzerinde asırlardır yaşayan </span><strong>Evlad-ı Fatihan</strong><span>’ı terk etmek zorunda kalışımızın üzerinden, farkında olmadan bir asır geçmiş bulunuyor.</span></span></p>
<p><span>Aslında bu harp, dört eski il ve ilçemizle savaştır. Nüfusları ve yüzölçümleri toplamı yönünden çok küçük durumda olan bu dört yeni kopma devletçiğe karşı, kırk gün içinde yenilip, beş asrı aşkın bir süredir vatan edindiğimiz Rumeli’mize veda edeceğimizi başlarda kimse kabul edemezdi. Zengin varlıklı Rumeli topraklarından Anadolu’ya, <strong>“tek döşeğini sırtlamış, pekmez güğümünü kucaklamış, Trakya çamuru içinde ağlamayı bile unutmuş göçmen kafilelerinin”</strong> akacağına kim inanabilirdi?</span></p>
<p><span><strong>Artık, tarihin doğru anlaşılması için, sosyal tarihçiliğin devreye sokulma devri gelmiştir.</strong> Hep silahı kullanan ele, bileğe bakılmaktadır. <strong>Artık, silahı kullanan kafa ve yüreğe bakma devridir.</strong> Kafa ve yüreklerde birlik, yani değerler ikliminde buluşma, olmazları oldurur bir güç patlamasını doğurmaktadır. O moral gücü bulamayanlar, asker sayısı, silah gücü yönünden üstün bile olsalar yenilmektedirler. İşte bunlara tipik örneklerden birisi Balkan faciasıdır. Osmanlı Devleti, savaştığı dünkü halkı/çömezi olan devletçiklerden, toplamda asker, silah, malzeme yönünden üstündür. Benzer bir örnekle, Türkiye Selçuklu ordusu da Kösedağ’da, Moğol ordusundan üstündü. İki harbin ortak yönü, rezil bir yenilgi benzerliğidir. Ve nedeni yeterince sorgulanmamaktadır?</span></p>
<p><span>Yakın tarihimizin, üzerinde doğru değerlendirmelerin, en az yapıldığı olaylardan biri, Balkan Muharebeleridir. Hatta bu muharebeler, harp demeye bin şahit getirilmesi gereken bir yenilgi, çekiliş, sefalet örneğidir. Genel Türk tarihi içinde de rezalette denklik yönünden, kıyaslanabilecek iki harpten ikincisidir.. Birincisi olan 1243 Kösedağ Savaşı’nın, 669 yıl sonra tekrarı durumundadır. İki savaşı benzer kılan yön, askerî yenilgi, gerilik, kaybedilen vatan toprağının çokluğu, esaret, katliamlar gibi tabii sonuçlar değildir. <strong>Zaten bizi yanıltan da bu tür sonuçlara odaklanarak, yenilgiyi getiren ana nedenleri anlamamakta inat edişimizdir.</strong></span></p>
<p><span>Hâlbuki Ankara Savaşı, yenilgi yönünden bunlardan hiç de geri kalan bir muharebe değildir. Devlet başkanı bile esir alındığı için daha da ağır görülmelidir. Ama ondan, on bir yıl sonra, yenilginin zafere yol açtığı anlaşılmıştır.  Ama ne Kösedağ ne Balkan, acıları büyütmekten, katliamları artırmaktan, kayıpları çoğaltmaktan öteye bir yarar getirmemiştir. Balkanlar, sayıları milyonları aşan göç dalgalarının ki, toplam beş milyonu aşan insan kaybımızın kaynağı durumundadır. Kösedağ’dan sonra şair Kasım’ın deyişiyle Anadolu’da, toprağın karnı, üstünden daha huzurludur. Henüz İslâmla tanışma şerefine erememiş Moğol sürülerinin, Bizans ve Haçlı irtibatlı tahribatı, yüz binlerce Müslüman Türk’ün ölümüne, yerinden yurdundan edilmesine, hâkimiyet altında kalanların da zelil bir hayatı yaşamasına sebep olmuştur. Ordusundan yüzlerce kilometre gerideki <strong>Selçuklu</strong> hükümdarının hayatındaki, aşağılık durum, yenilginin ruh cephesini hatırlatır mahiyettedir.</span></p>
<p><span>Kültür ve millî şuurunu, içeriden ve dışarıdan hançerletmemenin, yeniden dirilişin kaynağı olmasına, Japonya veya Almanya, dışarıdan bir örnek olarak verilebilir. 1914-1918 ve 1939-1945’lerde yani iki cihan harbinde de yenilen Almanya’nın kısa süre sonra Avrupa’nın en güçlü devleti haline gelebilmesinin gerisinde, kültür ve millî şuurunu kaybetmemiş olması vardır. İki atom bombası ile mağlubiyet ve işgalin en ezicilerinden birini yaşayan Japonya’nın, sadece Uzak Doğu’nun değil dünyanın sayılı devletlerinden birisi haline gelmesinin izahında da aynı unsurların bulunduğunu görmek kehanet değildir.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-62717" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2010/10/Balkan-Savasi-01.jpg" alt="" width="800" height="486" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2010/10/Balkan-Savasi-01.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2010/10/Balkan-Savasi-01-768x467.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span><strong>Bizde yedi asır ara ile meydana gelen iki savaşın, ortak değerlendirme gereği, her ikisinin de öncelikle mağlubiyeti, kafa ve yürekte yaşamasıdır.</strong></span></p>
<p><span>Çünkü Türk ordusunun görevi, Türk Milletinin hedefi, öncelikle ne olursa olsun galip gelmek değildir. <em>“Velâ galibe illallah</em>”ın ne demek olduğunu bilen bir millet olarak, onların temel hedefi, cihan hâkimiyetine yürürken, Kızıl Elma’ya ulaşmaya giderken önlerinde yürüttükleri ideal, <strong><em>İlâ-yı Kelimetullah</em></strong>’tır. Bu yüzden onlar, mağlup da olsalar, galiptirler. Ölseler şehittirler. Bedenlerinden parçalar koparak, budanarak sağ kalsalar, Gazidirler. Şehit ölümsüz, Gazi “nâ-mağluptur”. Onlar, ölümü öldürdükten sonra yola çıkmış er oğlu erlerdir. Yeryüzüne huzuru, insanlığa adaleti getirmek, zulmün her türlüsünü fisebilillah ortan kaldırmakla görevlidirler. İyiliğin önünü açmak, mutlu yaşamanın engellerini, ortadan kaldırmakla yükümlüdürler. Hatta bu yönden, insanları Müslüman etmek gibi bir görevleri de yoktur. İnanmak isteyen, incelemek isteyen insanların, önlerindeki engelleri kaldırarak gönülleri fethetmek, inanç değiştirmeyi, inanç benimsemeyi gönül işi düzeyinde tutmak daha asil bir tavırdır. Onun için zulme, adaletsizliğe düşman, insanı ezen, insanlara baskı uygulayan sistemlere hasımdırlar. Bu yüzden de cihan devleti kurmaları, yeryüzünde büyümeleri kolay, hızlı olur.</span></p>
<p><span>Başarının gerisindeki ruh iklimine dikkat çekmenin, hayati önemi bulunmaktadır. Bu ruh yüksekliği, insan davranışlarını yücelten ruh asaletinin unutulduğu dönemlerde ise; yenilgi, sadece yenilgi değil çözülüş, çöküş, yıkılış olmuştur. Özellikle şu kısa kıyas denemesindeki sosyal değişim, ruhî dönüşümün görülmesi gerekmektedir.</span></p>
<p><span>Değilse, <strong>Ermeni Patriğinin, kendi dindaşı olan Bizans’a karşı savaşan Kutalmışoğlu Süleyman Şah’a dua eden tavrını nasıl değerlendirebiliriz.</strong> Zulmeden, kendisi gibi inanmayanları cezalandıran Bizans’a karşı, Anadolu’ya gelen <strong>Selçuklular, yerli halk tarafından kurtarıcı olarak görülmüşlerdir.</strong> Bu durum Balkanlar’da da gerçekleşmiştir.</span></p>
<p><span>Değerler çatışması temelinde ele almış olmalı ki, İngiliz düşünür A. Toynbee’ye göre Çanakkale, Avrupa’nın; Viyana kuşatmasına bir cevabıdır: <em>“Batı, Osmanlının Viyana kuşatmasına ancak 232 sene sonra (1915-1683) cevap vermeye cesaret edebilmiştir”</em>. Toynbee gibi düşünmeye devam edilirse, Balkan Harbi, Kosova’nın, Varna’nın, Niğbolu’nun, Sırpsındığı’nın bir rövanşıdır. İstanbul ve Anadolu’nun işgali, Malazgirt’in Miryokefalon’un karşılığıdır. Slobadan Miloseviç, Sırpları topladığı Kosova Meydanında bu düşüncede olduğunu asırlar sonra sergilemiştir.</span></p>
<p><span>Tarih şuurunun böylesinin karşılığı gelişmezse, daha çok saldırılar görülecektir. 93 Harbi anlaşılmadığı için Balkan gelmiş, Balkan anlaşılmadığı için Dünya Harbi ve ardından, işgaller üzerine dün Rumeli’ye yanarken, Anadolu işgale uğramıştır.</span></p>
<p><span>Balkan Harbi üzerinde, bu vatanın çocuğu olan herkesin durması gereklidir. Fakat Türk Silahlı Kuvvetlerinin kurum olarak, iki defa daha fazla değerlendirmesi gerekmektedir. Ordu da bu durumun farkında olmalı ki, Balkan Harbi ile ilgili birçok resmi yayın yapmış bulunmaktadır. Balkan Harbi’nin özellikle Harp Akademileri Komutanlığı tarafından da değerlendiriliyor ve askerî okullarda üzerinde duruluyor olması önemlidir. Bir Akademi Komutanının, <em>Balkan Harbinden Günümüze Bakış</em> adlı kurum yayını eserin, ön sözünde ifade ettikleri önemlidir: <em>“Bu savaşların incelenmesiyle çıkarılacak stratejik ve taktik sonuçlar ve alınacak dersler, askeri personelin yetiştirilmesinde, halkın millî güvenlik kavramı bakımından bilinçlendirilmesinde ve devletin bölge ile ilgili millî politikalar üretmesinde yararlar sağlayacaktır. Geçmişte cereyan eden savaşların başarı ve başarısızlık nedenlerinin incelenerek ortaya çıkarılması, komutanlara ışık tutacak ve gelecekteki muhtemel bir harbe hazırlıkta ve muharebelerin kazanılmasına yardımcı olacaktır.</em>” (Esenyel, 1995). Bu cümleler, kuru bilgiden öteye geçebilmiş midir?</span></p>
<p><span>Balkan Harbinden sonra halk atasözü haline gelen “bundan sonra Camiye, kışlaya, mektebe politikayı sokmamak” düşüncesi, ne kadar gerçekleştirilebildi? Sorgulamanın mutlaka yapılması gerekmektedir. Kendi işini doğru ve hakkıyla yapmayan kurumların, vatanseverlik duyguları içinde, vatana ve devlete korkunç zararlar verebileceğini bize Balkan Harbi’nin hâlâ öğretemediğini burada üzüntü ile vurgulamak durumundayız. Bilim, bilimsel düşünce üretmeyen üniversitelerin, kıyafet peşinde koşması, palyaçoları bile güldürecek bir abes olarak tarihe geçmiştir. Bütünleşme, yürekleri Yüce Yaratıcı önünde birleştirme yeri olan ibadethanelerin, halkın sadece kendini ölüme yakın hisseden kesiminin, bir kısmına hitap eder hale gelmesi de aynı vahametin devam ettiğini bir başka yönden vurgulamaktadır. Ya ordu? Her on yıla bir siyasi darbe sığdırabilen kurum derekesine düşürülmüştür. Halk desteğini almada sıkıntı çeken siyasetçilerin, dış güçlerin, ülke yönetimini en etkin kontrol altına alma yöntemi, askeri kullanmak tarzında öne çıkmıştır. Darbe planları yapmayı içselleştiren bir kafa yapısı, ürperticidir. Uçağına atlayarak, siyasi kurumların üstünde bir tutumla, bir dış devletle ordu ihalelerini görüşüp verebilen asker tipi, korkunçtur. Balkan çamurlarına bata-çıka Anadolu’ya sığınan hicran yarası vatan evlatlarının, Anadolu’dan sonra hangi sığınağı kalmıştır? Cihan devletini yerle bir eden kafa yapısının, hâlâ yaşıyor olması utanç vericidir. En iyi politikanın, artık kendi işini en iyi yapmak olduğunun kafalara kazınması gerekmektedir. Her kurum, kendi işini iyi yaptığı zaman, aslında gerçek siyasetini de gütmüş olacaktır. Onun için Balkan Harbi’ni öğrenme, içimizi titreterek, ruhumuzu azap içinde bırakarak da olsa zorunludur. Yüz yıl geçmesine rağmen, yeterli derslerin çıkarılabildiğini söylemek zordur. Öyle bir felâketten ders çıkartamıyor ve yanlışları devam ettiriyorsak, daha büyük azapları üstümüze çekmeye razıyız demektir.200</span></p>
<pre><span><strong>Doç. Dr. Caner ARABACI
</strong>Doç.Dr., S.Ü. İletişim Fakültesi Öğretim Üyesi. carabaci@selcuk.edu.tr</span></pre>
<table border="0" cellspacing="0" cellpadding="0" align="center">
<caption><span> </span></caption>
<colgroup>
<col width="493"></colgroup>
<tbody>
<tr>
<td width="493" height="24"><span><strong><a title="BALKAN HARBİNİN HABERCİSİ 93 HARBİ" href="http://altayli.net/balkan-harbinin-habercisi-93-harbi.html" target="_blank" rel="noopener"> 2. BALKAN HARBİNİN HABERCİSİ 93 HARBİ</a></strong></span></td>
</tr>
<tr>
<td height="24"><span><strong><a title="BALKANLAR’DA IRKÇILIK FESADI VE SEBEPLER YIĞINI" href="http://altayli.net/balkanlarda-irkcilik-fesadi-ve-sebepler-yigini.html" target="_blank" rel="noopener"> 3. BALKANLAR’DA IRKÇILIK FESADI VE SEBEPLER YIĞINI</a></strong></span></td>
</tr>
<tr>
<td height="24"><span><strong><a title="BALKANLAR’DA İTTİFAK" href="http://altayli.net/balkanlarda-ittifak.html" target="_blank" rel="noopener"> 4. BALKANLAR’DA İTTİFAK</a></strong></span></td>
</tr>
<tr>
<td height="24"><span><strong><a title="BALKANLAR’DA SAVAŞ" href="http://altayli.net/balkanlarda-savas.html" target="_blank" rel="noopener"> 5. BALKANLAR’DA SAVAŞ</a></strong></span></td>
</tr>
<tr>
<td height="24"><span><strong><a title="KARADAĞ ORDUSU VE İLK BOZGUN" href="http://altayli.net/karadag-ordusu-ve-ilk-bozgun.html" target="_blank" rel="noopener"> 6. KARADAĞ ORDUSU VE İLK BOZGUN</a></strong></span></td>
</tr>
<tr>
<td height="24"><span><strong><a title="LÜLEBURGAZ" href="http://altayli.net/luleburgaz.html" target="_blank" rel="noopener"> 7. LÜLEBURGAZ</a></strong></span></td>
</tr>
<tr>
<td height="24"><span><strong><a title="ÇORLU, ÇATALCA, KUMANOVA ve ASKERİN ÇARESİZLİĞİ…" href="http://altayli.net/corlu-catalca-kumanova-ve-askerin-caresizligi.html" target="_blank" rel="noopener"> 8. ÇORLU, ÇATALCA, KUMANOVA ve ASKERİN ÇARESİZLİĞİ…</a></strong></span></td>
</tr>
<tr>
<td height="24"><span><strong><a title="İNANCINI YİTİREN ORDU YENİLİR" href="http://altayli.net/inancini-yitiren-ordu-yenilir.html" target="_blank" rel="noopener"> 9. İNANCINI YİTİREN ORDU YENİLİR</a></strong></span></td>
</tr>
<tr>
<td height="24"><span><strong><a title="İŞKODRA, ÇATALCA, YANYA…" href="http://altayli.net/iskodra-catalca-yanya.html" target="_blank" rel="noopener">10. İŞKODRA, ÇATALCA, YANYA…</a></strong></span></td>
</tr>
<tr>
<td height="24"><span><strong><a title="BALKAN SAVAŞINI NASIL KAYBETTİK?" href="http://altayli.net/balkan-savasini-nasil-kaybettik.html" target="_blank" rel="noopener">11. BALKAN SAVAŞINI NASIL KAYBETTİK?</a></strong></span></td>
</tr>
<tr>
<td height="24"><span><strong><a title="JÖN TÜRKLER VEYA KÜLTÜREL VATANIN KAYBI, COĞRAFİ VATANIN GİTMESİ DEMEKTİR" href="http://altayli.net/jon-turkler-veya-kulturel-vatanin-kaybi-cografi-vatanin-gitmesi-demektir.html" target="_blank" rel="noopener">12. JÖN TÜRKLER VEYA KÜLTÜREL VATANIN KAYBI, COĞRAFİ VATANIN GİTMESİ DEMEKTİR</a></strong></span></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Balkan Harbinin Habercisi 93 Harbi</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/balkan-harbinin-habercisi-93-harbi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/balkan-harbinin-habercisi-93-harbi</guid>
<description><![CDATA[ Balkan Harbinin Habercisi 93 Harbi
Yahya Kemâl, doksan yıl önceki insan tipimizi anlatırken şöyle der: “Bir Türk gönlünde nehir varsa Tuna’dır, dağ varsa Balkan’dır. Vâkıâ, Tuna’nın kıyılarından ve Balkan’ın eteklerinden ayrılalı kırk üç sene oluyor. Lâkin bilmem uzun asırlar bile, o sularla o karlı tepeleri gönlümüzden silecek mi?” (İlk Çocukluğum, 146). Düşüncelerimizi, ufkumuzu dikdörtgenin içine hapsedeli Tuna’dan, atalarımızın adını verdiği, […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c478436f3a.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:46 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Balkan, Harbinin, Habercisi, Harbi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2010/10/Balkan-Savasi.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/balkan-harbinin-habercisi-93-harbi.html">Balkan Harbinin Habercisi 93 Harbi</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Doç. Dr. Caner ARABACI</strong></span></a>
</p><p><span><span>Yahya Kemâl, doksan yıl önceki insan tipimizi anlatırken şöyle der: </span><strong><em>“Bir Türk gönlünde nehir varsa Tuna’dır, dağ varsa Balkan’dır.</em></strong><em> Vâkıâ, Tuna’nın kıyılarından ve Balkan’ın eteklerinden ayrılalı kırk üç sene oluyor. Lâkin bilmem uzun asırlar bile, o sularla o karlı tepeleri gönlümüzden silecek mi?</em><span>” (</span><em>İlk Çocukluğum</em><span><span>,</span> 146).</span></span></p>
<p><span>Düşüncelerimizi, ufkumuzu dikdörtgenin içine hapsedeli Tuna’dan, atalarımızın adını verdiği, Balkanlardan, Sibirya’dan, Hazar’dan, Uluğ Türkistan’dan ne kaldı, sorusuna gönül açıcı cevap vermek biraz zor olacaktır. Atlas Okyanusu’nun ötesinden gelerek Irak’a, Amerikan conileri şekil verirken; Rus, değil Kars’a, Erzurum, Trabzon, Siirt’e inip gelirken, İngiltere Manş ötesinden Orta Doğu’ya, Uzak Doğu’yu şekillendirirken içe kapanan, mandacılığa kapılanan kompleksli düşünce yapımızın getirdiği düşüşün görülmesi için, Balkan Harbi’ne hatta biraz öncesine bakmak gerekmektedir.</span></p>
<p><span>Zağra Müftüsü’nün; <strong><em>“Aziz-i vakt idik a’da zelil kıldı bizi!</em>”</strong> derken üzerinde düşünmemiz gereken, düşmanın bizi zelil kılma nedenlerinin gözden kaçırılmasıdır. Balkan faciasının habercisi, Osmanlı Rus Harbidir. Ordu yenilgisi halk felaketi, vatan kaybı getirmiştir.</span></p>
<p><span>Birkaç örnek yeterli olacaktır. Eski Zağra’nın Bükülmük Köyünden yüz on iki kişi, samanlığa ve camiye doldurularak ateşe verilir.</span></p>
<p><span>Bulgarlar, birbirine sarılarak cayır cayır yanan çaresiz insanların feryatları karşısında; “gayda çalarak hora oynar ve ‘Kebap pişiriyoruz!’ diyerek gülerler. Eşraftan birini, <strong>“kendi çobanı, gazla sakalından tutuşturup”</strong> yakar.</span></p>
<p><span><strong>Osmanlı yönetimindeki aymazlık o kadar üst düzeydedir ki; Bu katiller sürüsünü yöneten Yanko adındaki tüccar, katliam sırasında Yeni Zağra’da kumandan olan daha sonra Edirne Valisi yapılan Rauf Paşa tarafından Polis Zâbiti tayin edilir</strong> (Raci Efendi, 169-171). Köylerde, çiftliklerde <strong>Müslümanlar, “kolları bağlı olduğu halde, kurşun, bıçak ve sopa ile işkencelerle” öldürülürler.</strong></span></p>
<p><span>Bir Bulgar, <strong>“minare şerefesinde gayda çalarken yere düşüp telef olur”</strong> (Raci Efendi, 172, 174). Yağma, vahşet kol gezmektedir. Kızanlık çevresinde Bulgarlar, “Siz cepken giymeyi seversiniz” diye “delikanlıların kollarını ve pazularını cepken gibi” yüzerler. Öldürdükleri masumların ağzına, “yoruldun bir sigara iç” diye <strong>“tenâsül aletini kesip”</strong> sokarlar. İçki meclislerinde, “Hangisi semiz” diye yokladıkları masumların kol ve baldırlarından, “külbastılık” keserler.</span></p>
<p><span>Bir müderrisi, <strong>“göğsünde ateş yakıp”</strong> öldürürler. Bir köy papazı, “genç bir kadının memelerini keserek kanıyla ellerini” yıkar, “bir takım aileleri ise, kapılarını çivileyerek, evleriyle birlikte” yakarlar. Karlova’da ayin günü Papaz, cemaatine bir demet gül göstererek, güllerin nasıl yetiştirildiğini açıklar: <em>“Bu güller Müslüman çocuklarının kanlarıyla sulanmış kilise bahçesindeki bir gülün kırmızı çiçeğidir</em>” (Raci Efendi, 176-177, 179).</span></p>
<p><span>Bir sorgulamanın burada mutlaka yapılması gerekmektedir. Balkan halkları, aslında Osmanlı yönetimi ile kimliklerini bulmuş, kişiliklerini kazanmışlardır. Sırp’ın Sırplığını, Bulgar’ın, Rumen ve Yunan’ın varlıklarını sürdürebilmesi Osmanlı ile mümkün olabilmiştir. Çünkü Türk fethinin ulaşmadığı yerlerde, Katolisizm tahakkümü, onları neredeyse tek tipleştirmiştir. Peki, Bulgarları, asırlarca birlikte yaşadıktan sonra ellerine geçen fırsatı, bu kadar insanlık dışı, canavarca değerlendirmeye yönelten sebep nedir? Eski Zağra Müftüsü, bütün bunların, <strong><em>“Kırım Muharebesinden beri genç Bulgarların zihinlerine yerleştirilen, taassup, düşmanlık ve intikam fikirlerinin neticesi</em>”</strong> görmektedir. Rus ve yanlarına aldıkları Sırp, Ulah askerleri, “her nereye girdiyse oranın Bulgarları kudurmuş yaban canavarına” dönmüşlerdir (Raci Efendi, 178). 93 Harbi’nde görülemeyen afet, Balkan Harbinde tufana döndürülerek başımıza getirilecektir.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-62721" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2010/10/Balkan-Savasi-02.jpg" alt="" width="800" height="539" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2010/10/Balkan-Savasi-02.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2010/10/Balkan-Savasi-02-768x517.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>Alınmayan her tedbir, çıkarılmayan her ibret dersi, felâkete dönüşerek üstümüze çökecektir. Vatanından âvâre olup, göç yoluna hasta ve çaresiz düşenler, yalın ayak, çıplak, yollara düşen sabîler, kucaklarda taşınamaz hale gelince karlar üstünde inci tanesi gibi kalan çocuklar, karda donup kalan hesapsız insanlar, kervan halinde perişan giderken yetişilerek öldürülen, soyulan, yakılan mazlumlar, sanki otuz beş yıl sonraki Balkan vahşetinin provaları gibidir. <strong>İstanbul’a dalga dalga ulaşan göç kafileleri, onların âh ü enînleri gafletimizi gidermez. Kalemin gözyaşı olarak dökülen “Hicretnâme”ler, bizi uyandırmaz. </strong></span></p>
<p><span>Zağra Müftüsü’nün anlattıklarını, 1913’te <em>Balkan Harbi</em> kitabını yazan, Ermeni Aram Andonyan doğrulamaktadır. Balkan Harbi ile <strong>“ani ve beklenmedik biçimde”</strong> meydana gelen sonuca Avrupa diplomasisi, yaklaşık dört yüz yıldan beri ulaşmak için çaba harcamaktadır. Ama en dikkat çekici nokta, “daha dün birbirine düşman” olan dört Balkan devletinin arasında kurulan ittifaktır. Bulgaristan’la Sırbistan, bağımsız olur olmaz birbirleriyle savaşmışlardır. <em>“Yunanlılarla Bulgarlar, daha birkaç yıl öncesine kadar düpedüz birbirlerini boğazlıyorlardı. Karadağlılarla Sırplar, aralarındaki kan bağlarına rağmen, sürekli olarak birbirleri ile çatışır, hatta vuruşurlardı. Nasıl oldu da birbirlerinden nefret eden bu bağdaşmaz devletler tek bir gaye etrafında birleşebildiler, hele bugüne kadar aralarındaki çatışmaların esas konusunu meydana getiren bu gaye üzerinde anlaşabildiler?.. <strong>Hınç ve düşmanlıklarını susturup nasıl el ele verebildiler</strong></em><strong>” </strong>(Andonyan, 1999, 10).</span></p>
<p><span>Andonyan, Balkan Harbi sırasındaki <strong>Dışişleri Bakanı’nın Ermeni kökenli</strong> olduğunu bilerek Jön Türk yönetimini sorumlu tutar: Meşrutiyet kılığı altında son beş yıl ülkeyi Jön Türkler yönetmiştir. <em>“Uzağı görme yeteneğinden yoksun oluşuyla, beceriksizliğiyle, hatalarıyla, yurdun ilerlemesi ve güçlenmesi bakımından, devirdiği istibdat kadar zararlı</em>” olmuşlardır (Andonyan, 1999, 10).</span></p>
<p><span>Ömrünü, Paris’teki Ermeni kütüphanesinde tamamlayan Andonyan’a göre, Balkanlar’daki <strong>“her ırkın arkasında dindaş, hatta soydaş bir koruyucu devlet”</strong> bulunmaktadır. “<em>Bu devletler için Balkanlardaki çatışma ve çarpışmaların sürmesi çok önemli ve gerekliydi; çünkü karışıklıkları bahane ederek siyasi gayelerini gerçekleştirmeye çalışırlardı.</em>” Rumlar, ilk 1770’te Rus donanmasını Mora önünde görünce ayaklanıp, komşu halkları da peşlerinden sürüklemişlerdir. Yunanistan’ı bağımsızlığa kavuşturan da Osmanlı-Rus savaşı ardından imzalanan 1829 Edirne Antlaşmasıdır. Müslümanların güneye, denize doğru çekilmesi Balkanları sükûna kavuşturmuyor, tam tersine Türklerin gitmesi üzerine kavga şiddetleniyordu. Kırım Harbi’nin sebebi, Rusların Avrupa Türkiye’sinde yaşayan on iki milyon Slavı, Çarlık himayesine alma ültimatomudur. Balkan Harbi, Kırım ve 93 Harbi’nin özellikle Ayastefanos Antlaşması ile onun Berlin Kongresi’nde uğradığı değişikliklerin doğrudan sonucundan başka bir şey değildir (Andonyan, 1999, 17-21).</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-62722" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2010/10/Balkan-Savasi-03.jpg" alt="" width="800" height="669" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2010/10/Balkan-Savasi-03.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2010/10/Balkan-Savasi-03-768x642.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>93 Harbi’nde Silistre, Plevne, Şipka derken direniş noktaları kırıla kırıla Edirne, İstanbul yolu açılmıştır. Balkan Harbi, bu yolu Çatalca’ya, İstanbul’un kapısına getirir. Birinci Dünya Harbi’nde ise İstanbul da işgal edilmiştir. Yenilgi, yalnız maddî alanda değildir. Osmanlı ileri gelenleri/aydını mağlubiyeti, Avrupa içindeki dengelere dayanarak durdurmayı, toprak kaybını önlemeyi düşünür. Sırayla İngiliz, Fransız ve Almanlar, sığınak olarak zihinlerde yer alır. Artık, Avrupa’nın telkinine açık nesiller, Genç Osmanlılar, Jön Türkler yetişmiştir. Bundan sonra yenilgi, kültür ve medeniyet değerleri alanında da mukadder olacaktır. Meydanlardaki savaşlar, ruhunu kaybeden biyolojik varlığın, hayatta kalma reflekslerine dönüşmektedir. Jönler, iktidarı ele geçirince Fransızlar çok sevinmiştir: <em>“Genç Osmanlılar iktidara geldiğinde Fransa’da bir feryattır kopuverdi.. Paris gazeteleri methiyeler yazıyorlar ve Osmanlının kurtarıcılarının her hareketini desteklemeye hevesli görünmeyen Fransa elçisini suçluyorlardı. Bir zaman sonra karşılaşılan hayal kırıklığı yerini çok geçmeden kızgınlığa bıraktı. Bu saatten itibaren Osmanlıyı silah kuvveti ile Asya’ya sürmekten başka çare yok gibiydi</em>.” (Lauzan, 128).</span></p>
<p><span>Osmanlı toprak bütünlüğünü koruma prensibinin ateşli savunucuları görünümündeki İngiltere’nin, Kıbrıs’a konması, ardından Mısır’ı işgali, zihniyet dönüşümünü (öze dönüşü değil), “efendi değiştirmeyi” düşündürtür. <strong>“Gülhane Hattı Hümayunu ve Tanzimat, daha çok İngiltere’nin”</strong> eseri (Andonyan, 1999, 32) iken; Babıâli Baskını, Almanya’nın güdümündeki asker Jön Türklerin işidir.</span></p>
<p><span>Bizdeki zihni tahribat, Balkanların bazı kesiminde o düzeyde olmamıştır. Bir kısa kıyas Batıcı aydın tipi ile Sırp Piskoposun farkını ortaya koyacaktır: Balkan Harbi, koca Rumeli’yi yeni kaybettirmiştir. Barut kokuları kaybolmamış, dumanları tütmeye devam etmektedir. Rumeli’de yolculuk yapmak zorunda kalan eşraftan bir Türk, menziline ulaşamadan akşama yakalanır. Ortam tehlikeli, güvensizdir. Arabacısı der ki, <strong>“İstersen, şu orman içinde bir kilise var, onun misafirhanesinde geceleyelim.”</strong> Çaresiz öyle yaparlar. Geceyi kilisenin misafirhanesinde geçirirler. Fakat sabah erken, bir papaz, kapıyı vurup misafirleri ibadete çağırır. Yolcu, kendisinin Müslüman olduğunu belirterek ibadete katılamayacağını söyler. Papaz, özür dileyerek çekilir. Yalnız, beş-on dakika sonra tekrar gelerek kabul ettiği takdirde Piskoposun kendisi ile görüşmek istediğini bildirir. Birkaç fakülte bitirip kendini iyi yetiştirmiş piskoposla, ağır-ciddi, uzun bir görüşme başlar. Sanki sıcağı sıcağına tarih yargılanmaktadır. Piskopos, bir Alman gazeteci ile röportajını anlatır. Alman gazeteci, bu Ortodoks din adamına, “Sırbistan’ın en kötü tarihi hangisidir?” anlamında bir soru sormuştur. Alman gazeteciyi hayrette bırakan cevap şudur: “1683”. Alman’a göre, bu tarih aslında mübarek bir tarihtir. Çünkü İkinci Viyana bozgunu, Rumeli Hıristiyanlığına istiklâl yollarını açmıştır. Böyle bir tarihin, Sırbistan adına kötü olması nasıl mümkün olabilecektir? Rus kirletmesine henüz uğramamış, Osmanlı yönetiminde bir ömür geçirmiş Piskopos, Müslüman misafirine gerekçesini şöyle anlatır: <em>“Biz, efendiliği, ağalığı, medeniyeti ve insanlaşma anlayışını siz Türklerden öğrendik. Gidin kuzeydeki Katolik Sırplara bakın.. Bizdeki efendilik tutumunu onlarda asla göremeyeceksiniz. Üstelik Kudüs’ü ziyaret etmek istediğimiz zaman heybelerimizi sırtlayıp, kimseye sormadan ve hesap vermeden gidip gelebilirdik. Şimdi ise, kaç devletin hududunu geçmeye, kaç sınırın memuruna dert anlatmaya mecburuz. Bizim neslimizde henüz sizinle müşterek olan o efendiliğin izlerini bulabilirsiniz. Ama bizden sonra Sırbistan’da o terbiye, ağalık ve efendilik mirası, tamamıyla bitmiş olacaktır.” </em>(Ayverdi, 1977, 252).</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-62723" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2010/10/Balkan-Savasi-04.jpg" alt="" width="800" height="539" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2010/10/Balkan-Savasi-04.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2010/10/Balkan-Savasi-04-768x517.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>Piskoposu doğrulayan bir başka olay, Üsküp içinde üç bin metrekarelik arazi içinde konağı bulunan Salih Bey olayıdır. Salih Bey’in elinden, Ruslar tarafından organize edilen Sırplar ve komitacılar tarafından, Üsküp dışındaki muazzam arazisi alınarak parçalanıp, dağıtılmıştır. Balkan Harbi sonrasında konağında sadece uşağı ve kâhyası ile yaşayan Salih Bey’i, yerli Hıristiyanlar, bir grup oluşturarak hem alaya almak hem de gözdağı vermek üzere ziyarete gelirler. Uşak, çaresiz, gelen kalabalık için beyini haberdar eder. Emir, <strong>“hepsini içeri alın”dır. Salih Bey, divanhânesine oturur. Üstünde Rumeli kesimi elbisesi, elinde içmekte olduğu nargilenin marpucu vardır. Kalabalık karşısına gelince,</strong> “başını bile kaldırmadan, tam beyliğin şanına yakışır bir vakar hatta azamet ile” öpmeleri için kolunu yukarı kaldırarak misafirleri, beylik âdâbı üzere buyur eder. Ardından sorusu şudur: “Beni ürkütmeye mi geldiniz?” Tepeden inme, pervasız, korkusuz soru üzerine gelenler şaşırmışlardır. Bey devam eder: <em>“Arazimi elimden aldınız. Pekâlâ. Ama beş yüz senedir o topraklarda kimsenin burnu kanamış mıdır? Size geçer geçmez, tam yüz kişi boğazlanıp birbirini öldürdü. Biz susuyoruz. Ama sizin hem diliniz durmuyor hem ileri geri neler söylüyorsunuz. Yalnız diliniz söylese, gene de iyi. Söz, asıl piştovlarınızın ve kamalarınızın oldu. Hem bizi hem de kendinizi kırdınız, daha da kıracaksınız.</em>” (Ayverdi, 1977, 250-251). Salih Bey’in sözü, geçerliliğini yüz yıl sonra hâlâ korumaktadır. Üsküplü Yahya Kemal, <em>“o kanlı bıçaklı Makedonya komitacıları, Türk muhabbetini herkesten fazla izhar ediyorlardı. Rumeli’de Türk idaresinin iyiliklerini, güzelliklerini yana yakıla anıyorlardı, Türkler lehinde işittiğim mütâlaaları toplasam bir cild olur</em>” tanıklığını kaydeder (Yahya Kemal, 1976, 167). İş işten geçtikten, Salih Beyler yokluk kervanına katıldıktan sonraki hayıflanma, mevcut yönetimlerin eskiyi aratmasının bir sonucu değil midir?</span></p>
<p><span>Balkanlardan dönüşümüzün sosyal boyutunu kavramadan, okumuşlarımız bozgunu sorgulamaya niyetli gözükmemektedir. Çünkü Balkan bozgununu hazırlayan, değerlerdeki çöküntü, devam etmektedir. O çöküntüyü, kendi kafa ve kalbinde taşıyan insanlardan, halkın çilesinin sebeplerini anlamayı, yenilgi nedenlerini sorgulamayı istemek, öncelikle kafa ve yüreklerdeki bozgunun yeniden değerlendirilmesini istemek olacaktır.</span></p>
<p><span>Balkan’ı hazırlayan ama benzerleri daha sonra da yaşanan bir örneği önce hatırlamak gerek. Bu olayı yaşayan kadının, Dame de Sion mezunu torunu, Ayverdi’ye anlatmıştır. 1878’de Türk-Rus Harbi sırasında anneannesi kırk günlük bebektir. Kendilerini koruyacak ordu çekildiği için Rus zulmünün nerelere kadar uzandığını bilen halk, bütün varını, malını-mülkünü bırakıp afetten kaçmaktadır. Genç loğusa da ailesiyle, bir muhacir kafilesine katılır. Bir koluna bebeğini, diğerine, tek taşıyabileceği yük olarak mücevher çıkınını alıp yollara düşer. Günlerce yürürler. Su içme gibi kısa aralıklar dışında, yürümek zorundadırlar. Düşman merhametsiz, zalim ama atlı, onlar yayadırlar. Çatlamış ayak tabanlarından kan sızmakta, yorgunluk ve açlıktan dermanları kesilmektedir. Ama bunlar, düşman zulmü ile karşılaşmaktan iyidir. Bir kuyu başında durup hem su içer, hem yüzlerini yıkayıp kuvvet tazelemeye çalışırlar. Loğusa kadın, iki bohçayı birden taşıyamayacak duruma gelmiştir. Birini feda etmeye karar verir. Yüzük, bilezik, broş, gerdanlıklarının bulunduğu mücevher bohçasını, düşman eline geçmemesi için kuyuya atarak kafile ile yürüyüşüne devam eder. Yollar uzun, yollar meşakkatlidir. Bir anda rüyadan uyanır. Dehşetle irkilip, kafileyi olduğu yere mıhlayan bir çığlık atar. Loğusa annenin kucağındaki, mücevher bohçasıdır. Kuyuya, mücevher yerine bebeğini atmıştır. Geçtikleri yolları geri tepip, yetişmek üzere dönüp koşmaya başlar. Ama kafile, genç annenin yolunu keser. Yarı sabır, yarı tehdit ile onu kendilerinden ayırmazlar. Dönse, düşman eline geçecek, kuyuya ulaşsa bile, taze çocuğun çoktan can teslim etmiş cesedine ulaşacaktır. Yüreği dağlanan anaya, ağlaya ağlaya yola devam etmekten başka çare kalmamıştır. İleride yine bir kuyu başında kafile durur. Uykuyu unutmuşlardır. Ama az da olsa dinlenmek durumundadırlar. Oldukları yerde, erimiş kurşun gibi yayılıp kalırlar. Kalkalım, dendiği zaman, arkalarından gelen bir başka kafileyi görürler. Kafile, korktukları gibi düşman değildir. Gelenler yaklaşınca, yüzler de seçilir. İçlerinde, lohusa ananın erkek kardeşi de vardır. Gözü yaşlı kadın, dağları inleten bir çığlık daha atar. Bu defaki, sevinç çığlığıdır. Çünkü, kardeşinin kucağında, bebeği vardır. Annenin kafilesinden sonra, kuyu başına gelenler, su çekmek için taşlara çarpa çarpa çektikleri kovanın içinde, bir bebek çıkarmışlardır. Bu kırk günlük yavrudur. Ayverdi, o kırk günlük yavruyu da, Ankara Üniversitesinde bir prof.un eşi olan torununu da tanıdığını belirtmektedir (1977, 36-39).</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-62724" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2010/10/Balkan-Savasi-05.jpg" alt="" width="800" height="669" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2010/10/Balkan-Savasi-05.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2010/10/Balkan-Savasi-05-768x642.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>Yusuf gibi, kuyudan çıkan bebeğin şansını yakalayamayan, üç çocuğun dramını da Refik Halit yazar. Bozgunun, edebiyatımıza yansıyan yüzlerinden birisi Refik <em>Halit’in Gurbet Hikâyeleri</em> içinde yer alan <strong>“Gözyaşı”</strong>dır. İstanbul’da bir bey yanına hizmetçi olarak girmiş, Rumeli’nin Erfiçe köylerinden bir kadın anlatılır. Sarışın saçları kuru ota benzemektedir. Mavi gözleri<strong>, “şekerlenmiş şuruplar kadar donuk, cansız, katı, suyu çekilmiş.. Dibe çökmüş bir tasa, kaygı tortusu”</strong>dur. Bu kadar kuru, kabuğa benzeyen göze sahiptir. “Akşam rakısı zamanında” ağız tadı kaçıracak bir tiptir. Onun için bey, ilk fırsatta savmayı düşünmektedir. Ama hikâyesini dinleyince savamaz. Balkan Savaşı’nda hududa yakın bir köyde yaşamaktadır. Köye akşamüstü, <strong>“<em>Düşman geliyor! Müslüman erkeği süngüleyecek ve Müslüman kadını kirletecek</em>”</strong> sözü yayılır. Mal-mülk ne varsa herkes bırakıp canını kurtarmaya çabalar. Üç çocuklu dul Ayşe de çocuklarını yanına alıp yola çıkar. Beş yaşındaki oğlu, atın terkisinde beline sarılmıştır, üç yaşındaki kızını kuşakla dizlerinden eğere bağlar, bir yaşına basmayan yavrusunu da uykuda kucağına alır. Tepelerden ara vermeyen bir kış yağmuru inmekte ve dinmek nedir bilmemektedir. Uzayan gece yolculuğunda bir süre sonra yaşlı beygir yürüyemez olur. Yere uzanıp kalır. Kafileden geri kalmak tehlikelidir. Büyüğü eline, ortancayı önüne, diğerini sırtına alarak çamur deryasında bata çıka yürümeye devam eder. Derman kesildikçe, üç çocuğundan birini feda edip hiç olmazsa ikisini kurtarmayı düşünür. Ama hangisini, karar veremez. Islak bedeni terlemektedir. Dizlerine kadar çıkan çamurda sürükleyerek götürmeye çalıştığı sıra, sol kolunun gevşeyip açıldığını yarı uyanık hisseder. Bir süre sonra omzundan, kendini saran minik eller de gevşeyip çözülmüştür. Yani Emine’si ile Osman’ı dökülmüştür. Bir ümit, Ali’sine, “çık sırtıma” der. Tan ağarırken, ıslak bir Ay-Yıldızlı bayrağın görüldüğü kasabaya girerler. Tek yükünü, bir cephane sandığının üstüne indirir: <strong>“Kurtulduk Ali, kalk Ali!”</strong> demektedir. Fakat anlamak istemediği gerçek başına gelmiştir. Saatlerce sağnak altında, çamur içinde ceset taşımıştır. Ana yüreğiyle, kesintisiz gece yağmuru gibi ağlar ve bir daha gözlerinden yaş çıkmaz. Kuru böcek kabuğu gibi gözlerinden, istese de bir daha ömür boyu yaş akmaz (Karay, 2000, 37-41).</span></p>
<p><span>Balkan faciası, sadece Urumeli Türklerini etkilememiştir. O günler, Çorum’da ortaokulda okuyan bir çocuk olan Cumhuriyet devrinin ünlü hukukçularından Hıfzı Veldet, Balkanlar’da halkımızın çektiklerini anlatan <em>Türk Uyan</em> adlı bir broşürü, gözyaşları içinde okuduklarını anlatır.</span></p>
<p><span>Ayverdi, Balkan Harbi’nde yedi yaşına bile girmemiş bir çocuktur. <strong><em>“Camilere hatta izbelere sığınmış muhacir kâfileleri arasına yardım gayreti ile katılan ailemiz fertleri ile beraber ben de Bulgar mezaliminin kurbanlarını, yaralılarını, hastalarını gördüm ve ağlayanlarla beraber ağladım. Gülenler olmadığı için ise hiç gülemedim</em>”</strong> der (Ayverdi, 2004, 196).</span></p>
<p><span>Ağlanacak günler ilmik ilmik hazırlanmıştır.</span></p>
<p><span><strong>Doç. Dr. Caner ARABACI<br>
</strong>Doç.Dr., S.Ü. İletişim Fakültesi Öğretim Üyesi. carabaci@selcuk.edu.tr</span></p>
<table border="0" cellspacing="0" cellpadding="0" align="center">
<colgroup>
<col width="493"></colgroup>
<tbody>
<tr>
<td width="493" height="24"><span><strong><a title="100. YILINDA BALKAN BOZGUNU VE GECİKEN UYANIŞ" href="http://altayli.net/100-yilinda-balkan-bozgunu-ve-geciken-uyanis.html" target="_blank" rel="noopener">1. 100. YILINDA BALKAN BOZGUNU VE GECİKEN UYANIŞ</a></strong></span></td>
</tr>
<tr>
<td height="24"><span><strong><a title="BALKANLAR’DA IRKÇILIK FESADI VE SEBEPLER YIĞINI" href="http://altayli.net/balkanlarda-irkcilik-fesadi-ve-sebepler-yigini.html" target="_blank" rel="noopener">3. BALKANLAR’DA IRKÇILIK FESADI VE SEBEPLER YIĞINI</a></strong></span></td>
</tr>
<tr>
<td height="24"><span><strong><a title="BALKANLAR’DA İTTİFAK" href="http://altayli.net/balkanlarda-ittifak.html" target="_blank" rel="noopener">4. BALKANLAR’DA İTTİFAK</a></strong></span></td>
</tr>
<tr>
<td height="24"><span><strong><a title="BALKANLAR’DA SAVAŞ" href="http://altayli.net/balkanlarda-savas.html" target="_blank" rel="noopener">5. BALKANLAR’DA SAVAŞ</a></strong></span></td>
</tr>
<tr>
<td height="24"><span><strong><a title="KARADAĞ ORDUSU VE İLK BOZGUN" href="http://altayli.net/karadag-ordusu-ve-ilk-bozgun.html" target="_blank" rel="noopener">6. KARADAĞ ORDUSU VE İLK BOZGUN</a></strong></span></td>
</tr>
<tr>
<td height="24"><span><strong><a title="LÜLEBURGAZ" href="http://altayli.net/luleburgaz.html" target="_blank" rel="noopener">7. LÜLEBURGAZ</a></strong></span></td>
</tr>
<tr>
<td height="24"><span><strong><a title="ÇORLU, ÇATALCA, KUMANOVA ve ASKERİN ÇARESİZLİĞİ…" href="http://altayli.net/corlu-catalca-kumanova-ve-askerin-caresizligi.html" target="_blank" rel="noopener">8. ÇORLU, ÇATALCA, KUMANOVA ve ASKERİN ÇARESİZLİĞİ…</a></strong></span></td>
</tr>
<tr>
<td height="24"><span><strong><a title="İNANCINI YİTİREN ORDU YENİLİR" href="http://altayli.net/inancini-yitiren-ordu-yenilir.html" target="_blank" rel="noopener">9. İNANCINI YİTİREN ORDU YENİLİR</a></strong></span></td>
</tr>
<tr>
<td height="24"><span><strong><a title="İŞKODRA, ÇATALCA, YANYA…" href="http://altayli.net/iskodra-catalca-yanya.html" target="_blank" rel="noopener">10. İŞKODRA, ÇATALCA, YANYA…</a></strong></span></td>
</tr>
<tr>
<td height="24"><span><strong><a title="BALKAN SAVAŞINI NASIL KAYBETTİK?" href="http://altayli.net/balkan-savasini-nasil-kaybettik.html" target="_blank" rel="noopener">11. BALKAN SAVAŞINI NASIL KAYBETTİK?</a></strong></span></td>
</tr>
<tr>
<td height="24"><span><strong><a title="JÖN TÜRKLER VEYA KÜLTÜREL VATANIN KAYBI, COĞRAFİ VATANIN GİTMESİ DEMEKTİR" href="http://altayli.net/jon-turkler-veya-kulturel-vatanin-kaybi-cografi-vatanin-gitmesi-demektir.html" target="_blank" rel="noopener">12. JÖN TÜRKLER VEYA KÜLTÜREL VATANIN KAYBI, COĞRAFİ VATANIN GİTMESİ DEMEKTİR</a></strong></span></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Balkanlar’da Irkçılık Fesadı ve Sebepler Yığını</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/balkanlarda-irkcilik-fesadi-ve-sebepler-yigini</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/balkanlarda-irkcilik-fesadi-ve-sebepler-yigini</guid>
<description><![CDATA[ Balkanlar’da Irkçılık Fesadı ve Sebepler Yığını
“Jön Türkler, ‘İstanbul ve Selanik’te; Türk yok, Bulgar yok, Ermeni, Rum, Arnavut yok, Hıristiyan ya da Müslüman yok, sadece Osmanlılar var, sultana ve anayasaya sadık, sultan ve anayasa karşısında eşit yurttaşlar var’ diye nutuk çekerken, Tiran ve Elbasan’da toplanan milliyetçi Arnavutlar, Arnavutçanın Arnavutluk’ta resmî dil olması gerektiğini savunuyor, salt Arnavut okulları açılmasını talep ediyorlardı. Manastır’da […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4781e2d2f.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:46 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Balkanlar’da, Irkçılık, Fesadı, Sebepler, Yığını</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2010/10/Balkan-Savasi.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/balkanlarda-irkcilik-fesadi-ve-sebepler-yigini.html">Balkanlar’da Irkçılık Fesadı ve Sebepler Yığını</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Doç. Dr. Caner ARABACI</strong></span></a>
</p><p><span>“Jön Türkler, ‘İstanbul ve Selanik’te; Türk yok, Bulgar yok, Ermeni, Rum, Arnavut yok, Hıristiyan ya da Müslüman yok, sadece Osmanlılar var, sultana ve anayasaya sadık, sultan ve anayasa karşısında eşit yurttaşlar var’ diye nutuk çekerken, Tiran ve Elbasan’da toplanan milliyetçi Arnavutlar, Arnavutçanın Arnavutluk’ta resmî dil olması gerektiğini savunuyor, salt Arnavut okulları açılmasını talep ediyorlardı.</span></p>
<p><span><strong>Manastır</strong>’da toplanan kongrede Latin Harfleriyle bir Arnavut Alfabesi meydana getirmeye karar verildi. Sözlükçü Sami Bey’in yeğeni Mithat Bey, Arnavutça bir gazete çıkarmaya başladı.” (Andonyan, 1999, 171-172). 1878 Berlin Konferansında, Arnavutluk’un bir kısmının Sırbistan’a terki gündeme geldiğinde Osmanlı Devleti’nin de desteğiyle Prizren’de Arnavutlar tarafından “Arnavut Milletinin Haklarını Müdafaa Cemiyeti” kurulmuştu. Fakat sonra cemiyet etrafında kümelenen fesatçı, ayrılıkçı beş-on kişi; “Biz yeminimizde dinin mevzubahis olmadığına ve her şeyden önce Arnavut olduğumuza karar verdik” diyerek, Osmanlı Devleti’nin diğer Osmanlı toprakları gibi Arnavutluk’u da vereceğini telkin ediyorlardı. Bu grup, tek idare adı altında Yanya, Manastır, İşkodra ve Kosova vilayetlerinden oluşan bir özerk bölge kurmayı telkin etmişlerdi (Tuncer, 2012, s.31-32). Ayrılıkçılık virüsü, bundan sonra neşv ü nema ortamını Balkan Harbi yıllarında bulacaktır.</span></p>
<p><span><strong>Balkan Harbi öncesinde çoğunluğu Müslüman ve asırlarca Osmanlı’ya bağlı olan Arnavutluk’ta isyan vardır.</strong> İttihat ve Terakki’nin sözcüsü durumunda olan Hüseyin Cahit’e göre, Meşrutiyet hükümeti, vergi ve asker toplamak istemekte, “Arnavutlar vergi vermemek için Firzovnik’te toplanmışlar gösteri” düzenlemektedirler. Akserî bir harekâtla duruma hâkim olunmak istenir. Bunun üzerine 100 kişi ölür, 6 asker şehit olur 14 yaralı vardır (Ağustos-Eylül 1909, Yalçın, 1976, 151). Durum, Meclis’te de tartışmalara sebep olmaktadır. Arnavutluk isyancıları, Üsküp’e girmişler, iş büyümüştür. Hükümet, “istenen ayrıcalıkları” tanıyarak çözüm bulur: Arnavut kur’a erleri, görevlerini “yalnız Rumeli’de yapma haklarını” elde etmişler, ayrılıkçılık ilerlemiştir (Eylül 1912; Yalçın, 1976, 173-174).</span></p>
<p><span>Balkan Harbi sırasında Jön Türk ileri gelenlerinden Arnavut asıllı İsmail Kemal İstanbul’dadır. Bir Fransız gazeteci, kendisi ile görüşmesinde; <strong>“Bulgarlar Osmanlıyı mağlup ettiler”</strong> der. “Hiç üzülmedi” tespiti, can alıcıdır. Onun kafasında, yenilgi ardından, gelecek Arnavutluk bağımsızlığı vardır. Adriyatik boyunca 400 km. uzunluğunda, 120 km. eninde bir bölge, ayrı devlet olacaktır. <strong><em>“Avrupa’nın ilk kararı, onları özgür kılmak</em>”</strong> olur. Fransız gazeteci, bir sabah İsmail Kemal’i elinde bavul otelden çıkarken görüp, nereye gittiğini sorar. Cevap: <em>“Vapura yetişeceğim. Arnavutluk beni bekliyor</em>”dur. <strong>Birkaç gün sonra, Avlonya’da toplanan Mebusan Meclisi tarafından İsmail Kemal’in, geçici hükümet başkanı tayin edildiği haberi alınır</strong> (Lauzan, 131-134).</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-62727" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2010/10/Balkan-Savasi-06.jpg" alt="" width="800" height="669" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2010/10/Balkan-Savasi-06.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2010/10/Balkan-Savasi-06-768x642.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span><strong>Jön Türkler, “Bulgar, Yunan, Türk, Sırp yok Osmanlı var”,</strong> diyedursunlar. Bu coğrafyayı, beş asırdan fazla süren “Osmanlı Barışı” yerine kan ve ateş dolu bir vahşet kaosunun içine sürükleyen, fanatik ırkçılık çalışmalarını bilinçli kışkırtanlar vardır. Balkanlar’da Rus, İngiliz, Fransız, Avusturya-Alman etkisi bilinir. Fakat dikkatlerden kaçan bir unsurun etkisini de; Serez’de Musevi çocuğu olarak doğan, Selânik’te hahamlık diploması alan, Türkçülük, Turancılık, sonra da Kemalizm üstüne eserleri ile tanınan Moiz Cohen anlatır. Yazısı, <em>Avusturya-İsrail Birliği</em> dergisinde, 1913 yılında ve Almanca olarak yayınlanmıştır. Anlamlı yazıda anlatılan şudur: Bir rastlantı sonucu, Balkan Savaşı bittikten hemen sonra, üç kişi trende karşılaşır. Aralarında konuşmaya başlarlar. Konuşkan Konstantinis, <em>“bu topraklar, Balkanlar’dan Nil yatağına kadar bir zamanlar Yunan’dı; bir gün gelecek gene Yunan olacaktır</em>” der. O, <strong><em>“Helen düşüncelerine sıkı sıkıya bağlı ve İstanbul’un fethini düşleyen şovenist bir Yunanlı ve megalomandır</em>.”</strong> Bunun üzerine iriyarı yapılı, sert bakışla, sessizliği seven Davidof söze girer: <strong><em>“Bizim istediğimiz Makedonya’nın Bulgarlaşmasıdır ve bir gün mutlaka gerçekleşecektir</em>”</strong> der. O da, Meriç’in, “kutsal Selânik ve İstanbul”un Bulgarların olmasını isteyen “Bulgar şovenistidir”. Söze neşeli, güler yüzlü Lewic girer. <em>“Makedonya’nın Sırplaşmasına niye karşı çıkıyorsunuz ki? Bu topraklarda Sırp ruhu vardır ve bugün de hâlâ yaşamaktadır</em>” der. Lewic, Sırpların kurduğu <em>“çetelere katılıp Türklere karşı bağımsızlık mücadelesi</em>” veren, kendisini, “gerçek bir Slav ve Sırplı olarak” gören biridir. Üç yolcunun tartışmaları, tansiyonu yükseltir. Tren Selânik’te durunca, duygular, nefret kertesine varmıştır. Birbirine, düşman gözlerle bakarak trenden inerler. Birkaç gün sonra bir sürpriz olur. <em>“Üç yol arkadaşı, Selânik’teki Yahudi Kulübü’nde karşılaşırlar. Üçü de birbirine şaşkın şaşkın bakar ve üçü birden aynı anda, ‘Nee! Meğer biz kardeşmişiz de birbirimize yurtseverlik mi taslamışız?’ Bir ikinci rastlantı sonucu, üçünün de sahiplendikleri yapay yurtseverlik gitmiş, onun yerine üçü tarafından aynı duyarlıkla algılanan kardeşlik ortamı gelivermişti; artık tartışma konusu İsrail’di.</em>” (Landau, 1996, 164-166). Aynı Yahudi’nin anlattığına göre, Yahudiler, Balkan Savaşı’nda Balkan ülkelerinin orduları safında yer almışlardır. Hatta “bu savaşta Yahudiler arasında büyük kahramanlıklar gösteren birçok insan çıkmıştır. “Bir Bulgar Yahudisi subay”, “ağzında sigarayla ölümün üzerine gitmiş”, <em>“Abramic adlı sıradan, fakat soğukkanlı bir asker, yere düşen üç renkli sancağı yerden kaldırarak askerlerin yitirdiği maneviyatı tekrar kazanmalarına neden olmuş ve böylece Kumanova zaferinin kazanılmasını sağlamıştır.</em>” (Landau, 1996, 166). <strong>“Pan-Türkizmin yaratıcısı olarak nitelendirilen”</strong> (Landau, 1996, 50), Tekinalp takma adlı Moiz Cohen’in; anlattığı Yunan, Sırp, Bulgar ırkçılarından farkı nedir? Türkçülük yaptığı sıra Siyonist kongreye Selanik delegesi olarak katıldığı, Filistin’e Yahudi göçünü, Siyonizmle birlikte savunduğu (Landau, 1996, 92, 97, 101), düşünülürse, kendisi de ırkçılığın, cihan devleti bünyesini kemiren uyandırıcılarına, tipik bir örnektir.</span></p>
<p><span><strong>Avusturya’nın Bosna-Hersek’i yutma hedefi bilinmektedir.</strong> Avusturya’ya bu fırsatı, “Jön Türklerin çılgınlığı” verir. Elde bulunan toprakları, sağlama bağlayıp, güvenlik altına alacak yerde, elden çıkmış olanları yeniden ele geçirme hevesine kapılarak, “yeniden açılacak Osmanlı parlamentosu için Bosna-Hersek’e genel seçim talimatı” yollarlar (Andonyan, 1999, 54). Bu fırsatta Avusturya, Bosna-Hersek’i yutar.</span></p>
<p><span>İkinci Meşrutiyet’in bir diğer meyvesi, Bulgar Prensi Ferdinant’ın, 5 Ekim 1908’de kendini Çar, Bulgaristan’ı da bağımsız krallık ilan etmesidir (Andonyan, 1999, 165). Zaten, 1887’de Osmanlı Devleti’ne bağlı bir prenslik haline gelen Bulgaristan’ın başına prens olarak geldiği zaman hedefi, çar olmaktır. Artık Bulgar Çarı olmuştur. Ortodoksluğu benimseyen Bulgarlarda, Bizans’ın mirasçısı olma, İstanbul’u ele geçirme ideali vardır. <strong>“Alman asıllı bir botanik uzmanı olan”, “Viyana sarayında ikinci derecede bir insan olarak”</strong> hayatı geçen Kral Ferdinant da bu hedefi benimsemiştir. İdeali, İstanbul’u alarak “Bizans’a çar olmak, Ayasofya’da taç giymek ve Türkleri Anadolu’dan kovmak”tır. Bu hülyaya, “Rus Çarı, Alman Sarayı tarafından zorla itilmiştir.” <strong>(Bardakçı, 2002, 310-311). </strong>Türklere karşı açılacak Haçlı Seferi mizanseninin kollarından birisi de Bulgaristan’dır. Ferdinant’ın, Bulgaristan için, “Müslümanları kökünden koparıp atma politikasını” uygulamak için Balkan Harbi fırsat olarak değerlendirilecektir. Harp sırasında ve ardından Türklerin, Müslümanların bulundukları yerler, kana boyanacak, “katliamdan muvakkaten kaçan Müslümanların malı, mülkü, evi Makedonya muhacirlerine” verilecektir. <strong>“Türk düşmanı Ferdinant”</strong>ın “menhus siyaseti”, değişmeden devam edecektir (Yahya Kemal, 1976, 167-168).</span></p>
<p><span><strong>İçte ve dışta başarısız, güven vermez bir politik dönem başlamıştır. Çok geçmeden Avusturya’nın işgaline, İtalya’nın Trablusgarb’ı işgali ilave olacaktır.</strong><br>
</span></p>
<p><span><strong>Doç. Dr. Caner ARABACI<br>
</strong>Doç.Dr., S.Ü. İletişim Fakültesi Öğretim Üyesi. carabaci@selcuk.edu.tr</span></p>
<table border="0" cellspacing="0" cellpadding="0" align="center">
<caption><span> </span></caption>
<colgroup>
<col width="493"></colgroup>
<tbody>
<tr>
<td width="493" height="24"><span><strong><a title="100. YILINDA BALKAN BOZGUNU VE GECİKEN UYANIŞ" href="http://altayli.net/100-yilinda-balkan-bozgunu-ve-geciken-uyanis.html" target="_blank" rel="noopener">1. 100. YILINDA BALKAN BOZGUNU VE GECİKEN UYANIŞ</a></strong></span></td>
</tr>
<tr>
<td height="24"><span><strong><a title="BALKAN HARBİNİN HABERCİSİ 93 HARBİ" href="http://altayli.net/balkan-harbinin-habercisi-93-harbi.html" target="_blank" rel="noopener">2. BALKAN HARBİNİN HABERCİSİ 93 HARBİ</a></strong></span></td>
</tr>
<tr>
<td height="24"><span><strong><a title="BALKANLAR’DA İTTİFAK" href="http://altayli.net/balkanlarda-ittifak.html" target="_blank" rel="noopener">4. BALKANLAR’DA İTTİFAK</a></strong></span></td>
</tr>
<tr>
<td height="24"><span><strong><a title="BALKANLAR’DA SAVAŞ" href="http://altayli.net/balkanlarda-savas.html" target="_blank" rel="noopener">5. BALKANLAR’DA SAVAŞ</a></strong></span></td>
</tr>
<tr>
<td height="24"><span><strong><a title="KARADAĞ ORDUSU VE İLK BOZGUN" href="http://altayli.net/karadag-ordusu-ve-ilk-bozgun.html" target="_blank" rel="noopener">6. KARADAĞ ORDUSU VE İLK BOZGUN</a></strong></span></td>
</tr>
<tr>
<td height="24"><span><strong><a title="LÜLEBURGAZ" href="http://altayli.net/luleburgaz.html" target="_blank" rel="noopener">7. LÜLEBURGAZ</a></strong></span></td>
</tr>
<tr>
<td height="24"><span><strong><a title="ÇORLU, ÇATALCA, KUMANOVA ve ASKERİN ÇARESİZLİĞİ…" href="http://altayli.net/corlu-catalca-kumanova-ve-askerin-caresizligi.html" target="_blank" rel="noopener">8. ÇORLU, ÇATALCA, KUMANOVA ve ASKERİN ÇARESİZLİĞİ…</a></strong></span></td>
</tr>
<tr>
<td height="24"><span><strong><a title="İNANCINI YİTİREN ORDU YENİLİR" href="http://altayli.net/inancini-yitiren-ordu-yenilir.html" target="_blank" rel="noopener">9. İNANCINI YİTİREN ORDU YENİLİR</a></strong></span></td>
</tr>
<tr>
<td height="24"><span><strong><a title="İŞKODRA, ÇATALCA, YANYA…" href="http://altayli.net/iskodra-catalca-yanya.html" target="_blank" rel="noopener">10. İŞKODRA, ÇATALCA, YANYA…</a></strong></span></td>
</tr>
<tr>
<td height="24"><span><strong><a title="BALKAN SAVAŞINI NASIL KAYBETTİK?" href="http://altayli.net/balkan-savasini-nasil-kaybettik.html" target="_blank" rel="noopener">11. BALKAN SAVAŞINI NASIL KAYBETTİK?</a></strong></span></td>
</tr>
<tr>
<td height="24"><span><strong><a title="JÖN TÜRKLER VEYA KÜLTÜREL VATANIN KAYBI, COĞRAFİ VATANIN GİTMESİ DEMEKTİR" href="http://altayli.net/jon-turkler-veya-kulturel-vatanin-kaybi-cografi-vatanin-gitmesi-demektir.html" target="_blank" rel="noopener">12. JÖN TÜRKLER VEYA KÜLTÜREL VATANIN KAYBI, COĞRAFİ VATANIN GİTMESİ DEMEKTİR</a></strong></span></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Balkanlar’da İttifak</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/balkanlarda-ittifak</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/balkanlarda-ittifak</guid>
<description><![CDATA[ Balkanlar’da İttifak
Balkan devletleri arasında ittifak, uzun bir çaba ile kurulur. Osmanlı istihbarat ve diplomasisi, bunu nasılsa fark etmez. Mesela, Karadağ Prensi Nikola, 1910’da kendini kral ilan eder. Berlin Andlaşmasını çiğneyen bu tavra, kimse karşı çıkmaz. Üstelik Bulgaristan Kralı Ferdinand’la veliahtı, İtalya kral ve kraliçesi, Rus Grandük’ü Nikola ile eşi, Sırbistan Veliahtı bir araya gelir. Aralarında Osmanlı […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c477ec99bb.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:46 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Balkanlar’da, İttifak</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2010/10/Balkan-Savasi.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/balkanlarda-ittifak.html">Balkanlar’da İttifak</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Doç. Dr. Caner ARABACI</strong></span></a>
</p><p><span>Balkan devletleri arasında ittifak, uzun bir çaba ile kurulur. Osmanlı istihbarat ve diplomasisi, bunu nasılsa fark etmez. Mesela, Karadağ Prensi Nikola, 1910’da kendini kral ilan eder. Berlin Andlaşmasını çiğneyen bu tavra, kimse karşı çıkmaz. Üstelik Bulgaristan Kralı Ferdinand’la veliahtı, İtalya kral ve kraliçesi, Rus Grandük’ü Nikola ile eşi, Sırbistan Veliahtı bir araya gelir. Aralarında Osmanlı Devleti’ni temsilen Hüseyin Hilmi Paşa da vardır. Paşa hariç, hepsinin aralarında akrabalık bağı vardır. Taç giyme merasiminin, aslında “Balkan İttifakı’nın bir gizli oturumundan başka bir şey olmadığını”, Osmanlı temsilcisi fark etmemiştir (Andonyan, 1999, 65).</span></p>
<p><span>Balkan Harbinden hemen önce Osmanlı Devleti’nin Dışişleri Bakanı olan Asım Bey’in Meclis’te, “Balkanlar’dan imanım kadar eminim” diye bağırması, basiretsizliğin ilanı durumundadır (Bardakçı, 2002, 322). Bu sözden bir gün sonra, 16 Temmuz 1912’de Halâskâran Subaylar grubunun baskısı ile İttihat Terakki Hükümeti düşer. Yerine gelen hükümetin Hariciye Nazırı Noradunkyan da öncekinden farklı değildir. Verdiği demeçte: “Bulgar hükümetinin barışçı beyanatının samimiyetine inanmamak için hiçbir sebep mevcut değil” diyebilir (Andonyan, 1999, 192). Rusya, Gabriyel Noradunkyan’a “Barış teminatı” verince, daha büyük bir hata işlenir. Rumeli’deki yetişmiş 120 tabur asker terhis edilir (Bardakçı, 2002, 323). Rusya, böyle teminatları yakın tarihte vermiştir. 1884’teki Rus teminatı, “Şarki Rumeli ile Bulgaristan’ın birleşmeyeceği hakkında”dır (BOA, 24/C /1301 (M: 20.04.1884), DN. 7, FK. Y.. PRK. TKM.). Ama Rusya, Kırım Harbin’den itibaren özellikle, Balkanlar’da Slav ve Ortodoks halkı kullanarak hakimiyet alanını genişletmeye hep devam etmiştir. Bulgar ve Sırplar üzerindeki Rus etkisini, Almanya başta olmak üzere Avrupa ülkeleri de kabul etmektedir.</span></p>
<p><span>Balkan devletlerini birleştirme çabalarına, İttihat ve Terakki yönetiminin katkısı az değildir. 3 Temmuz 1911 tarihinde yürürlüğe giren, “Rumeli’de bulunan ihtilâflı kilise ve okullar hakkında kanun”u çıkartır. Bir türlü aralarında anlaşamayan Bulgar Egzarklığının, İstanbul’daki Ortodoks kilisesinden ayrılalıdır devam eden Sırp, Bulgar, Yunan anlaşmazlığını çözmek, İttihat ve Terakki’ye düşmüştür (Bardakçı, 2002, 321-322). Onların, Rumeli’yi nasıl paylaşacaklarında da anlaşmaları mümkün değildir. Ama önce çatışma konusu çözülür, ardından Osmanlı düşmanlığında birleşerek, toprak konusundaki anlaşmazlıkları ertelemek üzere yakınlaşmaları sağlanır.</span></p>
<p><span>Osmanlı dışişleri uyurken, Rusya tarafından, “Bulgaristan’la Sırbistan arasında bir savunma ittifakı yapılmıştır” bilgisi, gizlice Fransa hükümetine bildirilir (30 Nisan 1912, Genelkurmay, 1984, 13). Osmanlı Dışişleri, “Sırbistan’ın Avrupa devletlerinden aldığı ağır ve hafif topların, kendi şehrimiz Selânik’ten bu memlekete girmesine” izin verir (Bardakçı, 2002, 323). Avusturya’nın vermediği izini, Noradunkyan’ın vermesi düşündürücüdür.</span></p>
<p><span>Siyasi basiretsizlik, askeri alana yansır: “Balkan devletlerinin Türkiye’ye saldıracakları gün gibi açık olmasına rağmen, bu saldırıştan on gün önce Rumeli’de bulunan askeri birliklerden yetişmiş ve eski erattan seksen bin kadarı”, ordudan “terhis edilerek evlerine” gönderilir (Apak, 1988, 91; Genelkurmay, 1984, 14).</span></p>
<p><span>“Balkan devletleri, 30 Eylül 1912’de, genel seferberlik ilan ederek şimdiye kadar gizlice yaptıkları muharebe hazırlıklarını, hızlandırarak açıktan açığa” yapmaya başlarlar. Buna karşılık, “ordu ve halk arasında, Makedonya’nın ve Arnavutluk’un istiklâli bir oldu bitti gibi telakki olunduğundan, harbin lüzumsuzluğuna inananlar” vardır. Anadolu’dan gelecek 70 bin gelmemiş, Rumeli’de Boşnak ve Arnavutlardan çağrılan yüz bin er çağrıya katılmamış, katılanlar da ilk çarpışmalarda hemen tümü dağılıp evlerine savuşmuşlar, tüm Rumeli savunması oradaki 120 bin Türk’ün omuzlarına yüklenmiştir (Genelkurmay, 1984, 22-23).</span></p>
<p><span>Harpten hemen önceki günler için, siyaset ve ordunun durumu vahimdir: <em>“Ordunun birliği de bozulmuştu. İttihatçı ve İtilafçı subayların birbirine düşmeleri erlere kötü örnek oluyordu. Arnavutlara karşı sevk edilen ordu tam bir çözülme içindeydi. Yer yer askerler subaylara komuta ediyorlardı. Hükümet, Çanakkale’de başkaldıran askere karşı top kullanmak zorunda kaldı. Dört ülke saldırıya hazırlanırken, İstanbul Bizans kavgalarına teslim olmuş durumdaydı. Tıpkı beş yüz yıl evvel, Fatih’in saldırısı arifesinde Bizans’ta olduğu gibi.</em>” (Andonyan, 1999, 193).</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-62729" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2010/10/Balkan-Savasi-07.jpg" alt="" width="800" height="467" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2010/10/Balkan-Savasi-07.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2010/10/Balkan-Savasi-07-768x448.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>Bulgaristan’da savaş çığırtkanları sokakları doldururken, İstanbul ondan çok farklı değildir. 2 Ekim 1912’de Darülfünun öğrencileri, savaş lehine büyük bir miting yaparak şehri dolaşırlar, Balkan devletlerinin elçilik camlarını kırarlar. Polis müdahale etmek zorunda kalır. İttihatçı gazeteler da kayıtsız şartsız savaş isteyen yayınlar yapar. Bunlardan birisi Enis Avni’nin “Aka Gündüz” takma adıyla <em>Tanin</em>’in 21 Eylül tarihli sayısında yayınlattığı makalesidir. Orada Fatih’in kabri önünde diz çöküp ant içtikten sonra şunları söylemektedir: <em>“Bastığım toprakların her tutamından kan fışkıracak.. Taş üstünde taş bırakırsam, arkada kalan ocağım sönsün.. Gülistanları süngümle kabristan edeceğim.. Tarihe dümdüz bir harabe bırakacağım ki, üstüne, on asır bir medeniyet kuramasın.. Dal üstünde yaprak, burç üstünde bayrak bırakırsam, iman tahtamın ortasına kara damga vurulsun.. Nefesimden yangın, silahımdan ölüm, adımımdan uçurum saçacağım.. Her beyaz renge bir pençe barut lekesi, her barut lekesine bir avuç kan bulayacağım.. Merhameti yatağanımın ağzına.. mefkûreyi tüfeğimin kapsülüne.. medeniyeti atımın arka nalına asacağım.. Dağların kovukları, ormanların gölgeleri, harabelerin buruşuk çehreleri ebediyete ‘buralardan geçen Türk hikâyesini’ söyleyecek.”</em>  4 Ekim’de Sultanahmet Meydanı’ndaki büyük mitingde, İttihatçı liderler (Talât Bey, Hasan Fehmi, Cemalettin Arif, Agop Boyacıyan, Nesim Mazlia, Dr. Paşayan Efendi, Ömer Naci) heyecanlı konuşmalar yaparlar. Göstericiler tempo halinde <em>“Harp isteriz, harp, harp, harp! Sofya’ya! Sofya’ya.</em>.” diye slogan atarlar (Andonyan, 1999, 199). Darülfünun’da yapılan “sırf İttihatçı öğrencilerin katıldığı bir toplantıdan sonra, 100-150 kişilik bir kafile” yola çıkar, vatansever olanları yanlarına çağırarak katılanlarla büyür. Kafile, Babıâli’ye vardığında bin kişi olmuş, kısa sürede on misli artmıştır. Kapıyı tutan polisler, kalabalığa engel olamaz. Göstericiler, Sadrazamlık makamının merdivenlerini işgal edip, “kabinenin savaş ilan edeceğine dair halka güvence vermesini” isterler. Birkaç İttihatçı, Darülfünun bayrağını merdivene dikerek, heyecanlı konuşmalar yapar. “Öldü mü bu millet? Evlatları ne güne bekliyor? İşte hepimiz hazırız, kanımızı son damlasına kadar akıtmaya!” diye bağırılmaktadır. Sadrazam Ahmet Muhtar Paşa istenir. İş büyümektedir. İki defa asker çağrılır. Çevre kuşatmaya alınır. Sonra Sadrazam ile Bahriye Nazırı oğlu Mahmut Muhtar, kalabalığı yatıştırıcı konuşmalar yaparlar. İki ünlü gazinin konuşmaları yetmemiştir. Mahmut Muhtar, devletin “şerefi tehlikeye girdiği takdirde savaş ilan etmekte tereddüt etmeyeceklerini, bizzat kendisinin nazırlıktan istifa ederek cepheye gideceğini” söyler. Bir hükümet darbesine dönüşebilecek gösteri, atlatıldıktan sonra aynı gece hükümet, sıkıyönetim ilan ederek gösteri, miting ve nutukları yasaklar. Ertesi gün 8 Ekim’de Karadağ, Osmanlı Devleti’ne savaş ilan edivermiştir. Karadağ’ın savaş notası üzerine, hükümet de savaş kararı alıp bütün vilayetlere, elçiliklere bildirir (Andonyan, 1999, 204-209).</span></p>
<p><span>Yalnız Avrupa devletleri, Balkan devletlerinin yenilme ihtimaline karşı tedbir almayı ihmal etmemişlerdir.</span></p>
<p><span>Almanya’nın Petersburg Elçisi, 20 Temmuz 1912’de Rus Çarı ile görüşerek, bir Balkan harbinin çıkmasına engel olmasını ister. Rusya’nın, “Bulgaristan ve Sırbistan üzerindeki tartışmasız” nüfuzunu kullanması gerekmektedir. Çünkü “Balkan devletleri birleşir de Türkiye’ye savaş açarlarsa yenileceklerdir.” Bu yenilgi, Avrupa dengesini bozacak, savaş çıkacaktır (Bardakçı, 2002, 323). Halbûki,  Balkanlar konusunda Rus-İtalyan Anlaşmasının hedefi açıktır: “Balkanlar’da statükonun (bulunulan durum) korunmasına çalışılacak, statükonun korunması mümkün olmazsa, Balkan devletlerinin milliyetler prensibine göre gelişmeleri sağlanacak, Balkan devletlerinin kendi soydaşlarının bulunduğu Osmanlı topraklarını ele geçirmeleri için gerekli yardım ana hedef olacak”. Büyük devletlerin, “statükonun değişmeyeceği konusundaki deklarasyonu”,  8 Ekim 1912’de yani, Karadağ’ın Osmanlı’ya harp ilan gününde yayınlanır (Genelkurmay, 1984, 5, 29). Statüko hükmü, açık harp kışkırtıcılığıdır. “Harp başlamazdan önce, savaşı kim kazanırsa kazansın hiçbir toprak değişikliğine müsaade edilmeyeceğinin” açıkça ilanı maksatlıdır. “<em>Gaye, şayet Türkler Bulgaristan veya Sırbistan topraklarına girecek olurlarsa geriye çekilmelerini garanti altına almaktı, yani Salibin girdiği yere bir daha Hilâl tekrar dönemez kaidesinin ilanı. Fakat iş aksine tecelli ediverince evvelce yapılan bu açık ilan unutuldu gitti</em>” (Apak, 1988, 89).200</span></p>
<table border="0" cellspacing="0" cellpadding="0" align="center">
<colgroup>
<col width="493"></colgroup>
<tbody>
<tr>
<td width="493" height="24"><span><strong><a title="100. YILINDA BALKAN BOZGUNU VE GECİKEN UYANIŞ" href="http://altayli.net/100-yilinda-balkan-bozgunu-ve-geciken-uyanis.html" target="_blank" rel="noopener">1. 100. YILINDA BALKAN BOZGUNU VE GECİKEN UYANIŞ</a></strong></span></td>
</tr>
<tr>
<td height="24"><span><strong><a title="BALKAN HARBİNİN HABERCİSİ 93 HARBİ" href="http://altayli.net/balkan-harbinin-habercisi-93-harbi.html" target="_blank" rel="noopener">2. BALKAN HARBİNİN HABERCİSİ 93 HARBİ</a></strong></span></td>
</tr>
<tr>
<td height="24"><span><strong><a title="BALKANLAR’DA IRKÇILIK FESADI VE SEBEPLER YIĞINI" href="http://altayli.net/balkanlarda-irkcilik-fesadi-ve-sebepler-yigini.html" target="_blank" rel="noopener">3. BALKANLAR’DA IRKÇILIK FESADI VE SEBEPLER YIĞINI</a></strong></span></td>
</tr>
<tr>
<td height="24"><span><strong><a title="BALKANLAR’DA SAVAŞ" href="http://altayli.net/balkanlarda-savas.html" target="_blank" rel="noopener">5. BALKANLAR’DA SAVAŞ</a></strong></span></td>
</tr>
<tr>
<td height="24"><span><strong><a title="KARADAĞ ORDUSU VE İLK BOZGUN" href="http://altayli.net/karadag-ordusu-ve-ilk-bozgun.html" target="_blank" rel="noopener">6. KARADAĞ ORDUSU VE İLK BOZGUN</a></strong></span></td>
</tr>
<tr>
<td height="24"><span><strong><a title="LÜLEBURGAZ" href="http://altayli.net/luleburgaz.html" target="_blank" rel="noopener">7. LÜLEBURGAZ</a></strong></span></td>
</tr>
<tr>
<td height="24"><span><strong><a title="ÇORLU, ÇATALCA, KUMANOVA ve ASKERİN ÇARESİZLİĞİ…" href="http://altayli.net/corlu-catalca-kumanova-ve-askerin-caresizligi.html" target="_blank" rel="noopener">8. ÇORLU, ÇATALCA, KUMANOVA ve ASKERİN ÇARESİZLİĞİ…</a></strong></span></td>
</tr>
<tr>
<td height="24"><span><strong><a title="İNANCINI YİTİREN ORDU YENİLİR" href="http://altayli.net/inancini-yitiren-ordu-yenilir.html" target="_blank" rel="noopener">9. İNANCINI YİTİREN ORDU YENİLİR</a></strong></span></td>
</tr>
<tr>
<td height="24"><span><strong><a title="İŞKODRA, ÇATALCA, YANYA…" href="http://altayli.net/iskodra-catalca-yanya.html" target="_blank" rel="noopener">10. İŞKODRA, ÇATALCA, YANYA…</a></strong></span></td>
</tr>
<tr>
<td height="24"><span><strong><a title="BALKAN SAVAŞINI NASIL KAYBETTİK?" href="http://altayli.net/balkan-savasini-nasil-kaybettik.html" target="_blank" rel="noopener">11. BALKAN SAVAŞINI NASIL KAYBETTİK?</a></strong></span></td>
</tr>
<tr>
<td height="24"><span><strong><a title="JÖN TÜRKLER VEYA KÜLTÜREL VATANIN KAYBI, COĞRAFİ VATANIN GİTMESİ DEMEKTİR" href="http://altayli.net/jon-turkler-veya-kulturel-vatanin-kaybi-cografi-vatanin-gitmesi-demektir.html" target="_blank" rel="noopener">12. JÖN TÜRKLER VEYA KÜLTÜREL VATANIN KAYBI, COĞRAFİ VATANIN GİTMESİ DEMEKTİR</a></strong></span></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Balkanlar’da Savaş</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/balkanlarda-savas</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/balkanlarda-savas</guid>
<description><![CDATA[ Balkanlar’da Savaş
Hazırlıklardan sonra savaşı çıkartmak zor değildir. 10 Ağustos 1912’de Selânik’e yakın Fransızların işlettiği istasyona, Avusturya postahanesine bombalı saldırılar yapılır. Koçana’da, 20 Türk, 25 Bulgar, iki Musevi öldürülür. Bulgar köylerindeki kilise kapılarında bombalar patlatılır. Olayların Bulgar ve Sırp komiteciler tarafından çıkarıldığını Fransızlar tespit etmişlerdir. Maksat, “Osmanlı Devleti, güvenliği sağlayamıyor, Hıristiyan halk tehlikede” düşüncesini yayıp, Avrupalıları galeyana […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c477b5f404.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:46 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Balkanlar’da, Savaş</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2010/10/Balkan-Savasi.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/balkanlarda-savas.html">Balkanlar’da Savaş</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Doç. Dr. Caner ARABACI</strong></span></a>
</p><p><span>Hazırlıklardan sonra savaşı çıkartmak zor değildir. 10 Ağustos 1912’de Selânik’e yakın Fransızların işlettiği istasyona, Avusturya postahanesine bombalı saldırılar yapılır. Koçana’da, 20 Türk, 25 Bulgar, iki Musevi öldürülür. Bulgar köylerindeki kilise kapılarında bombalar patlatılır. Olayların Bulgar ve Sırp komiteciler tarafından çıkarıldığını Fransızlar tespit etmişlerdir. Maksat, “Osmanlı Devleti, güvenliği sağlayamıyor, Hıristiyan halk tehlikede” düşüncesini yayıp, Avrupalıları galeyana getirmek, “Türklerin vahşi olduklarına ve düzelemeyeceklerine inandırmak”tır (Lauzan, 105-106; Bardakçı, 2002, 340-341).</span></p>
<p><span>Osmanlı Ordusu, savaşta toplam 1.400.000 kişilik güce sahiptir. Bu miktarın yüzde 25’ini gayrimüslimler oluşturmaktadır. Dört ülkenin toplam gücü 931.200’dür. İlk savaş ilan eden Karadağ’ın asker miktarı 37.200, Yunanistan 192 bin, Sırbistan 324 bin, Bulgaristan 378 bin kişilik potansiyele sahiptir (Andonyan, 1999, 214). Savaş başladığında Birinci Ordu, Trakya’da Dimetoka-Kırkilise (Kırklareli) hattında, Bulgarlara karşı Abdullah Paşa kumandasında konuşlanmış vaziyettedir. İkinci Ordu, Makedonya’da üç ülkeye karşı yer almış vaziyette fakat gerçekten teşkilatlı değildir. 400 bin tahmin edilen iki ordunun, insan, silah, cephane, yiyecek ikmali iyi organize edilmemiştir. Gerçekte Doğu Ordusu, 478.848 personel yerine 115 bin er ile; Batı ordusu 334.815 kişi yerine 175 bin er ile savaşa başlamıştır. Başlangıç itibariyle Balkanlar’ın 480 bin kişilik ordularına karşı, Osmanlı ordusu 290 bindir (Esenyel, 1995, 53). Fransız gazeteciye göre, “seferberliğin daha başlangıcında iki yüz elli bin asker” donatılmıştır. Mahmut Şevket Paşa, yüklü para harcayarak, gösterişli askeri levazımatla ayıp gizleme yoluna gitmiş “pırıl pırıl silahlar” gösterilmiştir. Yalnız Paşa, <em>“askerin vücudunu ve canını korumak için gösterdiği gayreti askerin ruhunu ıslahta</em>” kullanmayı düşünmemektedir. <em>“Bir adamı fiyakalı göstermenin onu iyi asker yapmayacağını</em>” anlamamıştır (Lauzan, 34-35).</span></p>
<p><span>“Karadağ Prensliği, Osmanlı İmparatorluğu’na savaş açar” cümlesindeki garabet çarpıcıdır. Prenslik, cihan devleti.. “Fatihlerin, Selimlerin, Muhteşem Süleymanların” devleti, bu hale gelmiştir. Büyük Avrupa devletleri, “savaşa engel olma görüntüsü altında savaşı” kışkırtmaktadırlar. Apak’ın belirttiği gibi, “Haç’ın bir kez girdiği yere Hilâl’in dönmemesi” politikasında birleşmişlerdir (Yalçın, 1976, 177).</span></p>
<p><span>Balkan Harbi’nin patlayacağı günler Şark Ekspresi, Avrupa’dan İstanbul’a bir hayli savaş muhabiri taşır. Bunlar, savaşı bizzat takip edip dergi ve gazetelerine yazacaklardır. Barış yapılırsa, korkuları vardır. Karadağ’ın harp ilan haberini alınca (8 Ekim), rahat bir nefes alırlar. Onlardan birisi Stephan Lauzan’dır. Türkiye’de kırk gün kalarak, “Osmanlı’nın Bozgun Yılları”nı kaleme alıp 1913’te yayınlar. Trende gelirken tartışılan konu, Balkan Harbi’nin nasıl sonuçlanacağıdır. Lauzan’ın anlattığına göre,  <em>Illistrasyon</em>’un tecrübeli muhabiri G. Raimond: <em>“Trablusgarb’da hiçbir zaman 1700’den fazla Osmanlı askeri bulunmadı</em>” tespitini anlatır. Savaş muhabirleri, bu bilgiye göre kıyaslar yapar. <em>“1700 Osmanlı, 100 bin İtalyan’ı yenerse 200 bin Bulgar’ı yenmek için ne kadar Osmanlı lazım gelir?</em>” (Lauzan, 14-15, 16).</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-62732" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2010/10/Balkan-Savasi-08.jpg" alt="" width="800" height="665" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2010/10/Balkan-Savasi-08.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2010/10/Balkan-Savasi-08-768x638.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>Fransız gazeteci, harp ilan günü girdiği İstanbul’da hayret içindedir. Dört devletle savaşa giren bir ülkenin başkentinde, bulunduğuna inanamaz. Halk ilgisizdir. Kaldırımlardan tam bir kayıtsızlık içinde insan seli akmaktadır. İlanlarda, hangi Paris ekibinin Beyoğlu tiyatrosunda “Sefil Aşk” piyesini oynayacağı, “Kamelyalı Kadın”ın hangi gün sahneleneceği vardır. Sinema davetleri bulunmaktadır. Fakat görevli askerler, İstanbul’da ne kadar işe yarar hayvan varsa, bir belge karşılığı sokak ortasında toplamaktadır. Hayvanlar yanında, arabalar ve kırbaçlar bile alınmaktadır (Lauzan, 20-22). Harp patladıktan sonra, savaş hazırlığına başlanılmıştır. İstanbul’da öncelikle, bir Fransız olarak, <em>“Jön Türklerin önde gelenlerinin Avrupa’ya gitmeden evvel</em>” uğradıkları Fransız elçiliğine gider. Ardından görüştüğü kimse, Osmanlı Dışişleri Bakanı Gabriel Noradunkyan’dır.  Paris Hukuk’tan mezun olan Noradunkyan, <em>“Biz yenilik yaptıkça, ıslahat girişimlerinde bulundukça Balkanlardaki dostlar bir kat daha saldırgan ve küstah bir tavır içine bürünüyorlardı</em>” tespitinde bulunur. Saydığı yeniliklerden birisi, <em>“İngiltere’ye başvurarak, 16 il valisi nezdinde 16 müsteşar isteyecek kadar ileri</em>” gidilen (Lauzan, 20-25, 27), bir mandavari tavırdır. Zaafın böylesini, uzlaşma, yenilik gören Jön zihniyet, devletin tepesindedir. Aynı gazeteci, “şişman, iri gövdeli, ağır, hantal, biraz fazla konuşkan” Harbiye Nazırı Nazım Paşa ile de görüşür. Bir dönem Fransa’da eğitim görmüş, Paris’te görev yapmış olan Paşa, “Saldırı taktiğini tercih ettiğini” gizlemez. “Doğru bir hareket varsa o da saldırmaktır” der (Lauzan, 20-28-29).</span></p>
<p><span>Karadağ ardından, Bulgar, Sırp, Yunanistan birlikte hareket ederek, Osmanlı Devleti’ne kabul edilemez tekliflerde bulunurlar. Hıristiyan nüfusu da bulunan yerlere Hıristiyan vali atama, Sadrazamı denetleme gibi bir dizi ortak nota üzerine, elçilerini geri çeken Bakanlar kurulu (Andonyan, 1999, 230-239), 17 Ekim’de “orduya hücum emri vermiştir”. 18 Ekim’de de üç devlet, karşı kararı ilan eder.</span></p>
<p><span>Orduya saldırı emri, “İstanbul’da sevinç”le karşılanır. <em>“Başkumandan Vekili Harbiye Bakanı Nâzım Paşa’nın, yanındaki subaylara Sofya’da giymek üzere tören giysilerini de yanlarına almaları yolunda buyruk verdiği</em>” söylentisi, geçerlik kazanmıştır. Harp iyi ilerlememektedir. “Talât, gönüllü er olarak cepheye gitmiştir.” Buna karşı hükümet, “İttihat ve Terakki’ye karşı çatışmayı dış düşmanla uğraşmaktan daha önemli” saymaktadır (Yalçın, 1976, 178).185</span></p>
<table border="0" cellspacing="0" cellpadding="0" align="center">
<colgroup>
<col width="565"></colgroup>
<tbody>
<tr>
<td width="565" height="24"><span><strong><a title="100. YILINDA BALKAN BOZGUNU VE GECİKEN UYANIŞ" href="http://altayli.net/100-yilinda-balkan-bozgunu-ve-geciken-uyanis.html" target="_blank" rel="noopener">1. 100. YILINDA BALKAN BOZGUNU VE GECİKEN UYANIŞ</a></strong></span></td>
</tr>
<tr>
<td height="24"><span><strong><a title="BALKAN HARBİNİN HABERCİSİ 93 HARBİ" href="http://altayli.net/balkan-harbinin-habercisi-93-harbi.html" target="_blank" rel="noopener">2. BALKAN HARBİNİN HABERCİSİ 93 HARBİ</a></strong></span></td>
</tr>
<tr>
<td height="24"><span><strong><a title="BALKANLAR’DA IRKÇILIK FESADI VE SEBEPLER YIĞINI" href="http://altayli.net/balkanlarda-irkcilik-fesadi-ve-sebepler-yigini.html" target="_blank" rel="noopener">3. BALKANLAR’DA IRKÇILIK FESADI VE SEBEPLER YIĞINI</a></strong></span></td>
</tr>
<tr>
<td height="24"><span><strong><a title="BALKANLAR’DA İTTİFAK" href="http://altayli.net/balkanlarda-ittifak.html" target="_blank" rel="noopener">4. BALKANLAR’DA İTTİFAK</a></strong></span></td>
</tr>
<tr>
<td height="24"><span><strong><a title="KARADAĞ ORDUSU VE İLK BOZGUN" href="http://altayli.net/karadag-ordusu-ve-ilk-bozgun.html" target="_blank" rel="noopener">6. KARADAĞ ORDUSU VE İLK BOZGUN</a></strong></span></td>
</tr>
<tr>
<td height="24"><span><strong><a title="LÜLEBURGAZ" href="http://altayli.net/luleburgaz.html" target="_blank" rel="noopener">7. LÜLEBURGAZ</a></strong></span></td>
</tr>
<tr>
<td height="24"><span><strong><a title="ÇORLU, ÇATALCA, KUMANOVA ve ASKERİN ÇARESİZLİĞİ…" href="http://altayli.net/corlu-catalca-kumanova-ve-askerin-caresizligi.html" target="_blank" rel="noopener">8. ÇORLU, ÇATALCA, KUMANOVA ve ASKERİN ÇARESİZLİĞİ…</a></strong></span></td>
</tr>
<tr>
<td height="24"><span><strong><a title="İNANCINI YİTİREN ORDU YENİLİR" href="http://altayli.net/inancini-yitiren-ordu-yenilir.html" target="_blank" rel="noopener">9. İNANCINI YİTİREN ORDU YENİLİR</a></strong></span></td>
</tr>
<tr>
<td height="24"><span><strong><a title="İŞKODRA, ÇATALCA, YANYA…" href="http://altayli.net/iskodra-catalca-yanya.html" target="_blank" rel="noopener">10. İŞKODRA, ÇATALCA, YANYA…</a></strong></span></td>
</tr>
<tr>
<td height="24"><span><strong><a title="BALKAN SAVAŞINI NASIL KAYBETTİK?" href="http://altayli.net/balkan-savasini-nasil-kaybettik.html" target="_blank" rel="noopener">11. BALKAN SAVAŞINI NASIL KAYBETTİK?</a></strong></span></td>
</tr>
<tr>
<td height="24"><span><strong><a title="JÖN TÜRKLER VEYA KÜLTÜREL VATANIN KAYBI, COĞRAFİ VATANIN GİTMESİ DEMEKTİR" href="http://altayli.net/jon-turkler-veya-kulturel-vatanin-kaybi-cografi-vatanin-gitmesi-demektir.html" target="_blank" rel="noopener">12. JÖN TÜRKLER VEYA KÜLTÜREL VATANIN KAYBI, COĞRAFİ VATANIN GİTMESİ DEMEKTİR</a></strong></span></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Karadağ Ordusu ve İlk Bozgun</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/karadag-ordusu-ve-ilk-bozgun</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/karadag-ordusu-ve-ilk-bozgun</guid>
<description><![CDATA[ Karadağ Ordusu ve İlk Bozgun
Karadağ ordusu, 18-62 yaş arası, savaş zamanı 37.200’e çıkabilen, ağır silahı, yük arabasından başka arabası, sağlık ekipleri olmayan bir yurtiçi savunma gücüdür (Andonyan, 1999, 257). Fakat cesareti öne çıkaran, dağ yasası Karadağ’a egemendir. “Bir korkak bulunursa, silahları derhal alınacak ve yaşadığı sürece artık bir daha hiç silah taşıyamayacak. Ebediyen şerefsiz sayılacak, hiçbir iş yapmayacak. Bir […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c477746a95.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:46 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Karadağ, Ordusu, İlk, Bozgun</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2010/10/Balkan-Savasi.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/karadag-ordusu-ve-ilk-bozgun.html">Karadağ Ordusu ve İlk Bozgun</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Doç. Dr. Caner ARABACI</strong></span></a>
</p><p><span><span>Karadağ ordusu, 18-62 yaş arası, savaş zamanı 37.200’e çıkabilen, ağır silahı, yük arabasından başka arabası, sağlık ekipleri olmayan bir yurtiçi savunma gücüdür (Andonyan, 1999, 257). Fakat cesareti öne çıkaran, dağ yasası Karadağ’a egemendir. </span>“Bir korkak bulunursa, silahları derhal alınacak ve yaşadığı sürece artık bir daha hiç silah taşıyamayacak. Ebediyen şerefsiz sayılacak, hiçbir iş yapmayacak. Bir önlük giydirilecek ona, böylece göğsünde bir erkek kalbi çarpmadığı anlaşılacak”<span> türü yasa, dağlılar arasında hükmünü yürütmektedir (Andonyan, 1999, 255).</span></span></p>
<p><span><strong>İLK BOZGUN</strong></span></p>
<p><span>İşkodra yolundaki ilk çarpışmalarda Detçiç, İşkipçanik, Tuzi’deki Osmanlı kuvvetleri, belli bir direnmeden sonra komutanları ile birlikte teslim olur. 82 subay, 3-4 bin er yanında sekiz bin mavzer, bin beş yüz martin, dört mitralyöz, 11 top ele geçirilir (Andonyan, 1999, 262). İşkodra’yı kuşatmak üzere ilerleyen Karadağ kuvvetlerine karşı, durum İstanbul’da şaşkınlıkla karşılanır. İlk iş, askeri makamlarca, 17 Ekim’den itibaren İstanbul’da yayınlanan bütün gazetelere sansür koymak olur (Andonyan, 1999, 265). İpek, Taşlıca, tüm Novi Pazar düşer. Sırplar Prizren’i işgal eder.</span></p>
<p><span>Bütün cephelerde hayret ve şaşkınlık uyandıracak bir bozgun havası vardır. Bulgarlarla savaşılan Kırklareli, Lüleburgaz, Çatalca hattı hepsinden önemli ve tehlikelidir.</span></p>
<p><span><strong>KIRKLARELİ</strong></span></p>
<p><span>Balkan Harbinin kaderini belirleyen garip yenilgilerin öncüsü durumundadır. 28 Ekim 1912 sabahı İstanbul’a felaketin duyurusu yapılır.</span></p>
<p><span>Bulgarlara karşı savaşan üç tümenden oluşan III. Kolorduya Mahmut Muhtar Paşa kumanda etmektedir. Sadrazam babası yanında, Bahriye Nazırı olan Mahmut Muhtar, hükümeti ve bakanlık görevini bırakarak cephede görev istemiş, Üçüncü Kolordu komutanlığına yeni atanmıştır (Lauzan, 44). 17 Ekim 1912’de Kırklareli’ne gelerek görevine başlar. Seferberliğin çok geri ve eksikliklerin pek çok olduğunu görür. Kolordusunda 23 bin asker vardır (Mahmut Muhtar, 2012, 9). 18 Ekim’de Bulgarlar, sınır kalelerine saldırmaya başlamıştır. 20 Ekim’de ilk bozgun işaretini astsubay birliği gösterir: <em>“Erikler civarında bulunan Küçük Zabit Mektebi az bir düşman birliği karşısında bütün ağırlıklarını gece yollarda bırakarak, telaşla Kırkkilise’ye dökülüp” </em>gelmiştir. Paşa ertesi gün, <em>“iki tabur ve bir cebel (dağ) bataryasından meydana gelmiş birlik göndererek, sebepsiz yere terk edilmiş olan arabaları</em>” kurtartır. Düşman bir dehşet uyandırma politikası ile sınır üzerinde, önüne rast gelen İslam köylerini yakarak ilerlemektedir. Elbise, erzak, para, keşif için süvari sıkıntısı vardır. Kırklareli’nde, iki uçağımız da bulunmaktadır. Fakat birinin makinesi bozuk, diğerinin pilotunun eli yaralanmıştır. Dolayısıyla ikisi de kullanım dışıdır (Mahmut Muhtar, 2012, 10-13, 20).</span></p>
<p><span>İstanbul’u işgal, II. Abdülhamit’i hal, Yıldız Sarayı’nı yağma konusunda atak olan bazı rütbeliler, Bulgar karşısında elbise, erzak, para, at yokluğundan keşfin bile yapılamadığını ortaya koymuşlardır. Orduda hazırlık, düşmana karşı, vatan savunması için değil içe karşıdır.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-62736" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2010/10/Balkan-Savasi-09.jpg" alt="" width="800" height="667" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2010/10/Balkan-Savasi-09.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2010/10/Balkan-Savasi-09-768x640.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>Savaşı fiilen yöneten kumandanlarımızdan olan Mahmut Muhtar, savaş alanından garip örnekler verir. Kolordusu ile taarruza hazırlanmaktadır. Fakat sabah erken atlara binmek üzere i</span><span>ken, Şükrü Bey tümeninin kaçmakta olduğu haberini alır. Dörtnala çıkar. </span><em>“Kendimi, can korkusu ile kaçıp gelmekte olan karma karışık redif askerleri<sup><strong>[1]</strong></sup>ve bataryalar içinde buldum. Bütün maiyetimle hemen kılıçları sıyırarak askerleri zorla çevirmeye giriştim. Bir saat kadar olağanüstü uğraştıktan sonra</em><span>” Petra’nın kuzeybatısındaki sırtları tutmak, kuzeydeki ormanı “işgal ettirerek kaçışın önünü almak ve tekrar düşmana yüz çevirtmek mümkün oldu” der. Paşa, bu durumun sebebini de anlatır. Avcı hattındaki birlikler, hiçbir güvenlik tedbiri almadan yatıp uyumuşlardır. Sabaha karşı bir tabur Bulgar yaklaşır. Görüldüklerinde de yanıltmak için, </span><em>“Padişahım çok yaşa</em><span>” diye bağırırlar. Redif askeri, düşman mı değil mi karar veremez. Ateş de etmezler. İki yüz metre yaklaşan Bulgarlar, ateş açınca da kaçış başlar. Bu taburun kaçışına, diğerleri de katılır. Yedekler, kaçışı önleyecek yerde onlar da eklenir. İleri hattaki, asker, yedek, bataryalar ne varsa hepsi kaçmaya koyulur. İşte bu kaçış önlenip, yeniden asker sipere sokulmuştur. Fakat tam rahatlandığı sıra sol kanat, sebepsiz yerlerini terk ederek tepeden aşağı akmaya başlar. Petra’nın ileri ve batısındaki avcılar da onlara katılır. Artık kumandanda, “ne ses ve ne de atlarda hal ve kuvvet” kalmıştır. Kaçışın önü alınamadığı gibi, savunma mevziinde durdurmak da mümkün olmaz (Mahmut Muhtar, 2012, 26-27).</span></p>
<p><span>Kırklareli’ne geldiklerinde halk şehri boşaltmıştır. Bir topçu kumandanı, mermi bittiği için topları mevzilerden almak gerektiğini bildirir. Yalnız topları almaya, piyade de yoktur. Toplar yerinde kalsın, cephane ikmal edin emrini verir. Yavaşça çekilmesini emrettiği Hasan İzzet Paşa emrindeki birliğin çoğu, “geceden kaçmış” kalanlar da gerileme sırasında dağılmış, İzzet Paşa, Vize’ye kadar tek başına gelmiştir. Harp alanından farklı bir örnek daha verir. Kumandan 21. Alay komutanına güvenmemektedir. Alayın başına, bir tümen kurmayı yüzbaşıyı görevlendirir. Savaşı kurmay idare etmektedir. Ateş hattının gerisinde bir taşın ardına gizlenen alay kumandanı, kurmay yüzbaşının aldığı bütün tedbirleri, “akılsızlığı ve ahmaklığı sonucu tamamen” bozar. Gece alaylarda bozgun olmuştur. <em>“Subaylardan bir kısmı aileleri derdine düşerek bırakıp gitmişler. Askerin büyük kısmı etraf köyler halkından olduklarından karanlıktan istifade ederek onlar da kaçmışlar</em>”dır (Mahmut Muhtar, 2012, 30-32, 35). Kırklareli’nden Vize’ye çekiliş başlamıştır.</span></p>
<p><span>Kırklareli’nden çıkışta Vize şosesini tamamıyla, topçu, araba, asker ve muhacirler kaplamıştır. “Hepsi akın halinde kaçmakta”dır. Kolordu kumandanına artık bir iş kalmıştır: Vize telgrafhanesine gidip, ordu kumandanına durumu bildirmek. Kolordu top, cephane ve ağırlıklarının yarısına yakını, saplanıp kaldığı için kurtarılamamıştır. Fakat şu tespit acıdır: <em>“Bu geriye kaçışın hiçbir mağlubiyet sonucu olmadığı ve hiçbir düşman baskısı altında ve takibinde olmaksızın meydana geldiği düşünülünce büsbütün acı duymak ve ümitsiz olmamak mümkün değildi.</em>” Paşa, 24 Ekim sabahı Pınarhisar’a ulaşmıştır. Akşamdan gelmiş olan bir redif taburu vardır. Onunla kaçışın önünü almayı düşünür. Sabah kalktığında tabur yoktur. “Düşman süvarisi geliyor” söylentisi üzerine, Kaza Kaymakamı ve telgraf memurları da kaçmıştır. “Kısmen savaşsız ve panik halinde bir çekiliş karşısında bulunduk” diyen Paşa, Yedinci Tümen piyadesinin de yerlerini terk ederek kaçmaya başladıklarını, rediflerin de bunlara katıldığını, “bir kısmının trenle” kaçtığını belirtir. Yedinci Tümen komutanı ve kurmayı, Kolordu karargâhının gizlenmesi ve korunması için asker bulunmadığını belirterek, süratle çekilmekte ısrar eder. Yollar, şiddetli yağmur yüzünden batak haline gelmiştir. Bu yüzden toplar ve top arabalarının büyük kısmı saplanıp kalır. Psikolojik bozgun katlanarak artar. 16. Kolordunun beş taburu ile topçu alayı, 23 Ekim’de Pınarhisar’dan Yenice’ye doğru yola çıkmıştır. Kırklareli-Vize yolunu savunacaktır. Bu kolordu piyadeleri, Muhtar Paşa’nın kaçan askerlerini görünce, “onlar da dağılarak birlikte kaçmağa” koyulur. <em>“Askerî tarihte bu ölçüde sebepsiz bir geri çekilişe ve kaçışa rast gelinemez. Bulgarlar savaş yapmadan çok büyük bir zafer kazanmışlardı. Türkler de hiçbir baskı görmeksizin yalnız yağmur ve çamur yüzünden savaş malzemesinin üçte birini terk ederek bozguna uğramışlardı</em>.” Bulgarlar da şaşırmış olmalı ki, Pınarhisar ve Kırklareli’ni, 24 Ekim Perşembe günü öğleden sonra ikiye kadar işgal etmezler. 25 Ekim’de, Pınarhisar işgal edilmemiştir. <em>“Bolu Taburu’ndan bir bölük geri çekilişe katılmayarak ve gecenin gelişiyle durumdan da haberi olmayarak mevzide kalmıştır. Bu bölük ertesi sabah düşmanın da birçok kayıp vererek kaçmış olduğunu görmüş ve savaş meydanında kalmış olan elli kadar yaralımızı da toplayarak Vize’ye dönmüştür.</em>” Kaçış, yağmacılığı da beraberinde getirmiştir. Bunlardan yedi asker, birlikleri önünde idam edilir. Saray’da asker yağmacılığı, kaymakamın evine saldırmaya kadar ileri gitmiştir (Mahmut Muhtar, 2012, 37-40).</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-62737" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2010/10/Balkan-Savasi-10.jpg" alt="" width="800" height="350" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2010/10/Balkan-Savasi-10.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2010/10/Balkan-Savasi-10-768x336.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>Kaçış, düşman baskısı ve mağlubiyet sonucu olmadığına göre nedendir? Mağlubiyetin kafada, yürekte benimsendiği bir çöküş dönemi yaşanmaktadır.</span></p>
<p><span>Vize’de, on bin askere, üç-dört bin okka ekmek bulma telaşı başlar. Çevredeki Hıristiyan köyleri de fırsat bulmuştur. Ekmek vereceklerine, “yanlarından geçen asker ve zabitleri” öldürürler (Mahmut Muhtar, 2012, 43). Doğu Ordusunun diğer kolorduları da aynı vaziyettedir. Ordu komutanı, astı olan Mahmut Muhtar Paşa’ya telgraf çekerek, Bahriye Nazırı sıfatı ile hükümete, <em>“bu şartlar altında savaşa devam etmenin mümkün olmadığını</em>” bildirmesini ister. Paşanın kanaati, ordunun Çatalca hattı gerisine alınarak yeniden kurulmasıdır. Paşa teşekkürü Bulgarlara eder: <em>“Teşekkür olunur ki Bulgar ordusu takip etmedi ve bize kendimizi toparlamak için zaman verdi</em>” (Mahmut Muhtar, 2012, 44).</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-62738" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2010/10/Balkan-Savasi-11.jpg" alt="" width="800" height="534" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2010/10/Balkan-Savasi-11.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2010/10/Balkan-Savasi-11-768x513.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>Bir başka anlatım da önemlidir. Tümenlerden birinin kumandanı Aziz Paşa<sup><strong>[2]</strong></sup>, 27 Ekim’de diğer tümen kumandanlarına, başındaki komutanına haber vermeden, üstelik gece saat 22’de bir “çıkış harekâtı” emreder. Komutan, <em>“hazırlıksız olmalarına rağmen, ne mevkileri, ne sayıları hakkında doğru bilgi sahibi olmadıkları üstün düşman kuvvetlerine karşı saldırıya</em>” geçmiştir (Andonyan, 1999, 466). Korkunç karanlık içinde başlayan saldırıda, ilk andan itibaren mangalar arasında irtibat kaybedilir. Kimin kime ateş ettiği belli değildir. İki taburumuz, düşman zannederek son kurşunlarına kadar, karanlık içinde birbirlerini vurur. Kargaşa, çaresizlik üstüne, Bulgar karşı ateşi ile “firar başlar”. Çevre köyler, “ellerindeki silahlarla çılgın gibi geri hatlara”, cin çarpmışcasına koşan askerleri görürler <strong>(Bardakçı, 2002, 320). <em>“Baruta ateş değmiş gibi firar bir anda</em>” alevlenmiştir. Müthiş ve oldukça feci bir kaos ortamı doğmuştur. Gece uyandırılan Mahmut Muhtar Paşa, hemen giyinip kaçanların önüne dikilir. Boş yere durdurmaya çalışır, bağırıp çağırır. <em>“Geri dönmezlerse yalnız başına kurmay heyeti ile birlikte düşman üzerine saldırıp intihar edeceğini</em>” söyler. Asker, dinlemez. Çil yavrusu gibi dağılmıştır. Paşa’nın yaverleri, geri çekilmek gerektiğini zannederek karargahı boşaltmışlar, evraklar, eşyalar, haritalar, planlar, hatta memurların sicil dosyaları bile bırakılmıştır. Yalnız emir erlerinden biri, komutanın kahve takımını götürmeyi akıl etmiştir. Kurmay heyetten bazıları, Kırklareli istasyonunda trene atlayarak tehditle harekete geçirirler. Gar memurunun, “hat üzerinde tren var” uyarısına kulak asmazlar. Hareket ettikten üç km. sonra, savaş malzemesi taşıyan bir diğer tren önlerine çıkıverir. Gece yarısı büyük bir çarpışma yaşanır. Toplar, mermi sandıkları vagonlardan çıkarılır. Ne ileri ne geri götürülebilir. Hepsi çamurlar içine öylece bırakılır. Kimsenin kumandası, kimseye sökmez olmuştur. Kimse kimseye itaat etmemektedir. <em>“On beş bine yakın asker, o gece dehşete bürünmüş bir halde Babaeski’ye oradan da 100 km. uzaklıkta sahilde bulunan Tekfurdağı’na kadar</em>” kaçarlar. Marmara sahillerinde duran askerde ne fişek ne teçhizat kalmıştır. “<em>Açlıktan bir mısır koçanına bir tüfek satıyorlardı. Az kalsın Arabistan’a kadar kaçacaklardı. Şu korku, dünyanın en cesur milletini ne berbat bir duruma sokuyor?</em>” Gece bitmiş, fırtına dinmiştir. 24 Ekim günü sabah</strong> Bulgarlar, dört koldan ilerleyerek Kırklareli önlerine ulaşırlar. Mevzilerde kimse gözükmemektedir. Siperler boşalmıştır. <em>“Bulgar askerleri son derece ihtiyat içinde ilk istihkamlara ulaştıklarında Osmanlı süvarileri ve askerleri yerine çocuklar ve kadınlardan oluşan bir kalabalık ve ellerinde çiçeklerle kendilerini bekleyen bir toplulukla</em>” karşılaşırlar (Lauzan, 46-48).</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-62739" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2010/10/Balkan-Savasi-12.jpg" alt="" width="800" height="536" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2010/10/Balkan-Savasi-12.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2010/10/Balkan-Savasi-12-768x515.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>Fransız gazeteci, kolorduda subay ve astsubay miktarının olması gerektiğinden çok az olduğunu tespit etmiştir. Fakat var olan subaylardaki “ruhsal yapı” farklıdır. Gözü kara, cesaretle orduya başvurmuş bir kumandan için, “ne olurdu biraz da inancı olsaydı” der. Subayların zafere inancı yoktur, <em>“Öleceğiz diyorlar ama zafer kazanacağız sözü ağızlarından çıkmıyor..</em>” tespiti önemlidir (Lauzan, 49-50).</span></p>
<p><span><strong>Yalnız, savaşı beceremeyen bu ordunun komutanları, politikanın her dalında aktiftirler.</strong><strong> </strong></span></p>
<p><span><strong>Hariciye Nazırı, gazetecilere bozgunu, yüzü hafif sararmış şekilde verir: <em>“Tarihimizde şimdiye kadar benzeri görülmemiş bir facia meydana geldi. Ordumuz Kırklareli’nden firar etmiş, mağlup ve mahcup bir şekilde korku içinde yerinden ayrılmış.</em>.” </strong>(Lauzan, 42).<strong> </strong></span></p>
<p><span>Felaket haberi İstanbul’a gelince, Sadrazam Ahmet Muhtar Paşa istifa eder. Yerine Kâmil Paşa geçer. Düşüncesiz gece saldırısıyla Kırklareli felaketinde rol oynamış olan Aziz Paşa, görevden alınır. İki yüzden fazla subay, astsubay ve er, paniğin müsebbibi olarak kurşuna dizilir.  Felaket karşısında İstanbullu zengin Müslümanlar kayıtsızdır. Varlıklılar, göçmenlerin dramı, açlık ve hastalıklardan bitkin, ölüm derecesine varan Osmanlı askerlerinin “yürekler acısı sefalet ve ıstırabı karşısında kayıtsız” kalırlar (Andonyan, 1999, 466-467).</span></p>
<p><span><strong>Fakat bozgunu hazırlayan komutan geçici olarak görevden alınsa da ardından başka bir tümen komutanlığına atanır. Çünkü <em>“o, İttihat ve Terakki’nin yakınıdır. Varlığını cemiyete adamıştır.</em>” (Bardakçı, 2002, 321).</strong></span></p>
<p><span>Fransız savaş muhabiri, ilk göçmen kafilesine İstanbul’dan yirmi km. ötede rastlar. Ondan sonra kafilelerin ardı hiç kesilmez. <em>“Fakirler, ihtiyarlar, kadınlar ve çocuklar”, “kendilerini kovalayan görünmeyen güçlerden korkarak şaşkın ve telaşlı bir şekilde kaçıyorlardı. Hepsinin iki üç parça ıvır zıvırı vardı. Kimi eşyasını omzunda, kimi el arabasında taşıyordu. Bazısı da eski bir manda arabasına doldurmuş götürüyordu. Hepsinin yüzlerinde korku izleri, hepsinin durumlarında tam bir şaşkınlık vardı. Köyler boşalmıştı.</em>” Çatalca’dan sonra artık yol da yoktur. <em>“Çamurlar içinde bata çıka ilerliyor, bizim gittiğimiz yönde ilerleyen acayip bir kafileyi geçiyorduk. Bu kafile adeta kıyametten önceki döneme ait birtakım toplardan oluşuyordu</em>.” (Lauzan, 62).</span></p>
<p><span><strong>[1]</strong> Redif: Nizamiye sınıfından sonra gelen silahlı sınıf.</span></p>
<p><span><strong>[2]</strong> Stephan Lauzan, bu tümen komutanına Rıza Paşa demektedir (Lauzan, 45).187</span></p>
<table border="0" cellspacing="0" cellpadding="0" align="center">
<colgroup>
<col width="565"></colgroup>
<tbody>
<tr>
<td width="565" height="24"><span><strong><a title="100. YILINDA BALKAN BOZGUNU VE GECİKEN UYANIŞ" href="http://altayli.net/100-yilinda-balkan-bozgunu-ve-geciken-uyanis.html" target="_blank" rel="noopener">1. 100. YILINDA BALKAN BOZGUNU VE GECİKEN UYANIŞ</a></strong></span></td>
</tr>
<tr>
<td height="24"><span><strong><a title="BALKAN HARBİNİN HABERCİSİ 93 HARBİ" href="http://altayli.net/balkan-harbinin-habercisi-93-harbi.html" target="_blank" rel="noopener">2. BALKAN HARBİNİN HABERCİSİ 93 HARBİ</a></strong></span></td>
</tr>
<tr>
<td height="24"><span><strong><a title="BALKANLAR’DA IRKÇILIK FESADI VE SEBEPLER YIĞINI" href="http://altayli.net/balkanlarda-irkcilik-fesadi-ve-sebepler-yigini.html" target="_blank" rel="noopener">3. BALKANLAR’DA IRKÇILIK FESADI VE SEBEPLER YIĞINI</a></strong></span></td>
</tr>
<tr>
<td height="24"><span><strong><a title="BALKANLAR’DA İTTİFAK" href="http://altayli.net/balkanlarda-ittifak.html" target="_blank" rel="noopener">4. BALKANLAR’DA İTTİFAK</a></strong></span></td>
</tr>
<tr>
<td height="24"><span><strong><a title="BALKANLAR’DA SAVAŞ" href="http://altayli.net/balkanlarda-savas.html" target="_blank" rel="noopener">5. BALKANLAR’DA SAVAŞ</a></strong></span></td>
</tr>
<tr>
<td height="24"><span><strong><a title="LÜLEBURGAZ" href="http://altayli.net/luleburgaz.html" target="_blank" rel="noopener">7. LÜLEBURGAZ</a></strong></span></td>
</tr>
<tr>
<td height="24"><span><strong><a title="ÇORLU, ÇATALCA, KUMANOVA ve ASKERİN ÇARESİZLİĞİ…" href="http://altayli.net/corlu-catalca-kumanova-ve-askerin-caresizligi.html" target="_blank" rel="noopener">8. ÇORLU, ÇATALCA, KUMANOVA ve ASKERİN ÇARESİZLİĞİ…</a></strong></span></td>
</tr>
<tr>
<td height="24"><span><strong><a title="İNANCINI YİTİREN ORDU YENİLİR" href="http://altayli.net/inancini-yitiren-ordu-yenilir.html" target="_blank" rel="noopener">9. İNANCINI YİTİREN ORDU YENİLİR</a></strong></span></td>
</tr>
<tr>
<td height="24"><span><strong><a title="İŞKODRA, ÇATALCA, YANYA…" href="http://altayli.net/iskodra-catalca-yanya.html" target="_blank" rel="noopener">10. İŞKODRA, ÇATALCA, YANYA…</a></strong></span></td>
</tr>
<tr>
<td height="24"><span><strong><a title="BALKAN SAVAŞINI NASIL KAYBETTİK?" href="http://altayli.net/balkan-savasini-nasil-kaybettik.html" target="_blank" rel="noopener">11. BALKAN SAVAŞINI NASIL KAYBETTİK?</a></strong></span></td>
</tr>
<tr>
<td height="24"><span><strong><a title="JÖN TÜRKLER VEYA KÜLTÜREL VATANIN KAYBI, COĞRAFİ VATANIN GİTMESİ DEMEKTİR" href="http://altayli.net/jon-turkler-veya-kulturel-vatanin-kaybi-cografi-vatanin-gitmesi-demektir.html" target="_blank" rel="noopener">12. JÖN TÜRKLER VEYA KÜLTÜREL VATANIN KAYBI, COĞRAFİ VATANIN GİTMESİ DEMEKTİR</a></strong></span></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Lüleburgaz</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/luleburgaz</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/luleburgaz</guid>
<description><![CDATA[ Lüleburgaz
Bozgun havası, karabasan gibi ordu üstünden, milletin tepesine çökmüştür. Kendisinden vatan savunması beklenen ordu, şaşkındır. Subaylar, “gidecekleri kolorduyu bile” bilmemektedirler (Lauzan, 63). Kırklareli bozgunundan sonra Nazım Paşa, Abdullah Paşa, 175 bin kişiden oluşan altı kolorduyu, son bir savunma hattında toplamaya çalışır. Çerkezköy, Çorlu ve Seyitlere kadar uzanan ucu bucağı olmayan ovayı seyreden Fransız savaş muhabiri, […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4774b1b44.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:46 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Lüleburgaz</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2010/10/Balkan-Savasi.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/luleburgaz.html">Lüleburgaz</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Doç. Dr. Caner ARABACI</strong></span></a>
</p><p><span><span>Bozgun havası, karabasan gibi ordu üstünden, milletin tepesine çökmüştür. Kendisinden vatan savunması beklenen ordu, şaşkındır. Subaylar, “gidecekleri kolorduyu bile” bilmemektedirler (Lauzan, 63). Kırklareli bozgunundan sonra Nazım Paşa, Abdullah Paşa, 175 bin kişiden oluşan altı kolorduyu, son bir savunma hattında toplamaya çalışır. Çerkezköy, Çorlu ve Seyitlere kadar uzanan ucu bucağı olmayan ovayı seyreden Fransız savaş muhabiri, ordu denen güruhu gözlemektedir: </span><em>“Çorlu tarafında bulunan kitle arasında akıl almaz bir karışıklık ve hareket görüyorum. Bu, ordunun bir kısmı olmalıydı.. Sonra acaba bu nasıl bir orduydu.. Bilemiyorum. Bu; insan, beygir, top, çadır, arabadan oluşan yığın bir Pazar yeri mi yoksa bir ordugâh mıydı? Bir kervanlar bütünü müydü?</em><span><span>”</span> (Lauzan, 65).</span></span></p>
<p><span>Ordudaki kargaşaya, emir-komuta zinciri karmaşası da eklenmiştir. Doğu Ordusu Kumandanı (Abdullah Paşa) yerine, doğrudan Başkumandan Vekiline (Nazım Paşa) müracaat edenler olur. Doğrudan Nazım Paşa emriyle, Abdullah Paşa’nın haberi olmaksızın taburlara kumanda edilir (Mahmut Muhtar, 2012, 62, 64).</span></p>
<p><span>Yeni yerde siperler kazılır. Bulgarlarla karşılaşma, dört gün sürer. <em>“Askerlerin ekmeği ve komutanların telgraf cihazları</em>” yoktur. Muharebede ne mantıki tedbir, ne bir manevra vardır. Sadece cepheden cepheye top atışları yapılır.Yalnız Abuk Ahmet Paşa’nın kolordusu, dört gün boyunca sadece ekmeksiz değil cephanesiz de kalır. Top başına elli atım cephanesi vardır. Fransa’da ise yedeği hariç olmak üzere her topa 500’den fazla mermi verilmektedir. Yiyeceği ve cephanesi olmayan asker, boş yere ölmemek üzere dağılmıştır. Aziz Paşa’nın 9 bin kişilik tümeninden, 4 Kasım’da yalnız 870 asker kalmıştır (Lauzan, 91).</span></p>
<p><span>Bulgar komutanı zaferlerini şöyle açıklar: “Alman taktiği olan düşman kanatlarına saldırı yerine, cepheden saldırıyı yeğleyen Fransız yöntemi burada uygulanmış ve bu yöntemin daha iyi netice verdiği anlaşılmıştır.. Ordumuz düşmanın en kuvvetli noktasına taarruzdan ibaret olan ve tamamen Fransızların ortaya koymuş oldukları fikri uygulamış ve sonuçta zafer kazanmıştır.”  (Lauzan, 69).</span></p>
<p><span>Lüleburgaz bozgunu sırasında, Doğu Ordusu çekilir. Ali Yaver Paşa kumandaya hâkim değildir. Tabur ve bölük kumandanları, birliklerini kaybedip yollarını şaşırmışlardır. 31 Ekim 1912 günü, 28. Tabur, 144. Bölük, 3. Takım, siperde yanlarındaki Karadenizli Hoca Ömer Selim Efendi’yi son defa dinlerler. İmam, <em>“Var mı Türk İslâm askerine bozulmak?.. Var mı, yürekleri korku bürüyüp ricat etmek.. Beş yüz sene evvel sizler, zırhlı düşmana nasıl olup da bağrı açık savlet ettiniz? Zira kim, üzerinizdeki zırh kalbinizdeki imandı.. Ola ki o gün, bugün ola.. Ben başta, siz ardımda ‘Ya Allah’ diyeceğiz. Pınarhisar’ı vermeyeceğiz. Versek de, verildiğini görmeyeceğiz</em>” der. Ardından kopan Tekbir sesleri, çevreyi kaplar. Bulgar kumandanı sinmiştir. Siperden 36 kahraman fırlar. Birlikden kalan o kadardır. Cübbesi üstünde, bir meçhul şehidin ceketi, başında sarığı ile önde İmam Ömer Selim Efendi, kan ve çamura bulanmış eteklerine aldırmadan hücuma geçerler. Koca Bulgar tümeni ile kavga yarım saat sürmüştür. Otuz beşi de şehit düşer. Kaburgalarından, sol kol ve sağ elmacık kemiğinden kurşun yiyip düşen Ömer Selim, yerden son bir gayretle dizleri üstüne kalkar. Lüleburgaz’ın Pınarhisar tarafında gün batarken ovayı bir ses kaplar. Ömer Selim, Ezan okumaktadır. Bulgar ateş kesmiştir. Şehit cesetleri üstünde son defa şehadet getirilmektedir. Başındaki asker serpuşu, altındaki sarığı düşmeden Ömer Efendi başı yere dikine çakılır ve öylece ruhunu teslim eder (Bardakçı, 2002, 358-359).</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-62742" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2010/10/Balkan-Savasi-13.jpg" alt="" width="800" height="642" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2010/10/Balkan-Savasi-13.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2010/10/Balkan-Savasi-13-768x616.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>29 Ekim 1912’de Bulgarlar, Karaağaç önlerine gelmişlerdir. 120 bin Bulgar, 175 bin Osmanlı bulunmaktadır. Ordu Komutanı Abdullah Paşa, genel karargâhının bulunduğu Sakız Köyünde küçük bir evdedir. 29 Ekim akşamı paşayı, <em>Daily Telegraph</em> gazetesinin muhabiri Berthalt ziyaret eder. “Komutan adeta açlıktan” ölmek üzeredir. Emir subayları, tırnaklarıyla evin bahçesini kazıp birkaç mısır koçanı bulmaya çalışmaktadırlar. Buldukları kökleri, un bulamacıyla pişirmektedirler. Berthalt, yanında getirdiği birkaç konserveyi paşaya sunar. Paşa, üç gün onlarla beslenir. “175 bin kişiye kumanda eden Abdullah Paşa”nın durumu budur. Dışarıyla irtibatı yoktur. Savaşın sürdüğü dört gün boyunca ne olup bittiğinden haberi yoktur. <em>“Anında emir vererek hiçbir müdahalede bulunamıyordu. Harp hattı ile arasında 50 km.lik bir mesafe vardı. Fakat Paşanın elinde ne bir telefon, ne bir telgraf ne de yaverinin dört nala koşturacağı atları vardı</em>.” Sol kanada doğru giden paşa, firarilere rastlar. Sol kanat bozgun halindedir. Direnen hatta başarı ile savunmaya devam eden sağ kanada da geri çekilme emri verir. Hâlbuki emir kendisine ulaştığında Şevket Turgut Paşa, karşı hücum hazırlığı içindedir. Emri uygulamaya başlar. Abdullah Paşa hatasını anlamış, geri eski mevzilerin tutulmasını emretmiştir. Fakat iş işten geçmiştir. “24 saat boyunca ağzına tek lokma koymamış” olan asker, avcı hattı bile oluşturmadan çekilir. 31 Ekim akşamına doğru 175 bin kişilik Osmanlı ordusu bozguna uğramıştır. Ordu namına, Çatalca hattına doğru akan firarilerden başka bir kalabalık kalmamıştır. Topçular toplarını, levazımcılar malzemelerini bırakmakta, biraz et uğruna kendi hayvanlarını kesmektedirler. “Piyadeler kendi tüfeklerini yerlere atıp” gitmektedir. Bulgarlar ise, takip bile edemezler. Aşırı ilerlemeden son derece yorgun düşmüşler, “bozgun içindeki orduyu takip edecek güçleri kalmamıştır.” Eğer o kritik anda, “bin kadar süvari” bulabilseler, “<em>Çatalca geçitlerini elde ederler ve ordunun başarısını sağlama konusunda iyi bir fırsat sağlamış olurlardı</em>” (Lauzan, 74-75).</span></p>
<p><span>Gerçekten kolordu birliklerinden bir çoğunun, gece kaçıp <em>“açlıktan oradaki köyleri yağma ettikleri görülmüştür.. Bu olayın önemli sebeplerinden birinin, savaş hattında aç ve susuz kalan askerin yiyecek içecek bulmak için köy araması olduğu şüphesizdir</em>” (Ahmet Muhtar, 2012, 65).</span></p>
<p><span>100 bin kişinin felaketi olan bozgun üstüne, “<em>korkunç bir kâbus çöküverdi. Bu kâbus açlık adını taşıyordu.</em>” Süvarilerin gürültüsünü, yaralıların iniltisini “ekmek, ekmek çığlıkları” bastırmaktadır. Bir tümen komutanı, firar eden bir takım üzerine neden kaçıyorsunuz diye atılır. Cevap: “Ekmeğimiz tükendi” olur. Mahmut Muhtar Paşa da akıntıya kapılmış sürüklenmektedir. Olayı gazeteciye şöyle anlatır: <em>“Bu umumî bir ölüm dalgası gibi bir şeydi. Hayatım beygirimin ayaklarına bağlıydı. Savrulup düşmüş olsaydık ikimiz de bir daha doğrulamazdık. Ben de ta dizlere çıkan çamura batar kalırdım</em>.” (Lauzan, 76).</span></p>
<p><span><strong>Bozgun, İstanbul’a Sokak, cami, meydan ne kadar yer varsa dolduran göçmen yığınları halinde yansır.</strong> <em>“Kaba bir örtü ile örtülmüş öküz arabası konvoyu göz alabildiğince uzanıp gidiyordu. Her arabada sandıklar arasında bir saman yığını üzerine kadınlar ve çocuklar uzanmış yatıyorlardı</em>.” (Lauzan, 79).</span></p>
<p><span>İstanbul, iniltiler içinde iken, yarısına yıkın nüfusunu teşkil eden Rum, Levanten Yahudi ve Avrupalılar, kendi hayatlarını yaşamaya devam ederler. Hiçbir Rum, dükkânını kapamaz. Hiçbir Levanten, Cafelerini terk etmez. <em>“Hiçbir Avrupalı çay zamanlarındaki valslerinden feragat etmeye razı</em>” olmaz. Elli bin Yunanlı, evlerine kapanarak gizli gizli katliam haberleri yaymaya başlarlar. <em>“Oturdukları ülkenin düştüğü felakete en parlak bir tavırla ve yeni felaket haberleri uydurarak ihanete başladılar. Gülerek şarkı söylüyorlar</em>” (Lauzan, 80, 114).213</span></p>
<table border="0" cellspacing="0" cellpadding="0" align="center">
<colgroup>
<col width="565"></colgroup>
<tbody>
<tr>
<td width="565" height="24"><span><strong><a title="100. YILINDA BALKAN BOZGUNU VE GECİKEN UYANIŞ" href="http://altayli.net/100-yilinda-balkan-bozgunu-ve-geciken-uyanis.html" target="_blank" rel="noopener">1. 100. YILINDA BALKAN BOZGUNU VE GECİKEN UYANIŞ</a></strong></span></td>
</tr>
<tr>
<td height="24"><span><strong><a title="BALKAN HARBİNİN HABERCİSİ 93 HARBİ" href="http://altayli.net/balkan-harbinin-habercisi-93-harbi.html" target="_blank" rel="noopener">2. BALKAN HARBİNİN HABERCİSİ 93 HARBİ</a></strong></span></td>
</tr>
<tr>
<td height="24"><span><strong><a title="BALKANLAR’DA IRKÇILIK FESADI VE SEBEPLER YIĞINI" href="http://altayli.net/balkanlarda-irkcilik-fesadi-ve-sebepler-yigini.html" target="_blank" rel="noopener">3. BALKANLAR’DA IRKÇILIK FESADI VE SEBEPLER YIĞINI</a></strong></span></td>
</tr>
<tr>
<td height="24"><span><strong><a title="BALKANLAR’DA İTTİFAK" href="http://altayli.net/balkanlarda-ittifak.html" target="_blank" rel="noopener">4. BALKANLAR’DA İTTİFAK</a></strong></span></td>
</tr>
<tr>
<td height="24"><span><strong><a title="BALKANLAR’DA SAVAŞ" href="http://altayli.net/balkanlarda-savas.html" target="_blank" rel="noopener">5. BALKANLAR’DA SAVAŞ</a></strong></span></td>
</tr>
<tr>
<td height="24"><span><strong><a title="KARADAĞ ORDUSU VE İLK BOZGUN" href="http://altayli.net/karadag-ordusu-ve-ilk-bozgun.html" target="_blank" rel="noopener">6. KARADAĞ ORDUSU VE İLK BOZGUN</a></strong></span></td>
</tr>
<tr>
<td height="24"><span><strong><a title="ÇORLU, ÇATALCA, KUMANOVA ve ASKERİN ÇARESİZLİĞİ…" href="http://altayli.net/corlu-catalca-kumanova-ve-askerin-caresizligi.html" target="_blank" rel="noopener">8. ÇORLU, ÇATALCA, KUMANOVA ve ASKERİN ÇARESİZLİĞİ…</a></strong></span></td>
</tr>
<tr>
<td height="24"><span><strong><a title="İNANCINI YİTİREN ORDU YENİLİR" href="http://altayli.net/inancini-yitiren-ordu-yenilir.html" target="_blank" rel="noopener">9. İNANCINI YİTİREN ORDU YENİLİR</a></strong></span></td>
</tr>
<tr>
<td height="24"><span><strong><a title="İŞKODRA, ÇATALCA, YANYA…" href="http://altayli.net/iskodra-catalca-yanya.html" target="_blank" rel="noopener">10. İŞKODRA, ÇATALCA, YANYA…</a></strong></span></td>
</tr>
<tr>
<td height="24"><span><strong><a title="BALKAN SAVAŞINI NASIL KAYBETTİK?" href="http://altayli.net/balkan-savasini-nasil-kaybettik.html" target="_blank" rel="noopener">11. BALKAN SAVAŞINI NASIL KAYBETTİK?</a></strong></span></td>
</tr>
<tr>
<td height="24"><span><strong><a title="JÖN TÜRKLER VEYA KÜLTÜREL VATANIN KAYBI, COĞRAFİ VATANIN GİTMESİ DEMEKTİR" href="http://altayli.net/jon-turkler-veya-kulturel-vatanin-kaybi-cografi-vatanin-gitmesi-demektir.html" target="_blank" rel="noopener">12. JÖN TÜRKLER VEYA KÜLTÜREL VATANIN KAYBI, COĞRAFİ VATANIN GİTMESİ DEMEKTİR</a></strong></span></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Çorlu, Çatalca, Kumanova ve Askerin Çaresizliği…</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/corlu-catalca-kumanova-ve-askerin-caresizligi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/corlu-catalca-kumanova-ve-askerin-caresizligi</guid>
<description><![CDATA[ Çorlu, Çatalca, Kumanova ve Askerin Çaresizliği…
Günlerce aç olan asker çaresizdir. “Fiziki dayanıklılığı kalmayan askerlerin moral güçleri” de kalmamıştır. Çorlu, mezbaha halini almıştır (Lauzan, 80). Bulgarlar, 3 Kasım’da Çorlu’yu, 6 Kasım’da Tekirdağ’ı işgal eder. Hedef Çatalca üstünden Çarigrad’dır (İstanbul). “Osmanlı ordusu kalıntıları, kovalanmadıkları için”, rastgele yönlere yayılırlar. “Kırlarda, ovalarda 100.000 kaçan asker yürüyor, dolaşıyor, ‘Ekmek! Ekmek!’ diye bağırıyordu. Korkunç kâbus –açlık- […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c47728230a.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:46 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Çorlu, Çatalca, Kumanova, Askerin, Çaresizliği…</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2010/10/Balkan-Savasi.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/corlu-catalca-kumanova-ve-askerin-caresizligi.html">Çorlu, Çatalca, Kumanova ve Askerin Çaresizliği…</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Doç. Dr. Caner ARABACI</strong></span></a>
</p><p><span><span>Günlerce aç olan asker çaresizdir. </span><strong>“Fiziki dayanıklılığı kalmayan askerlerin moral güçleri” </strong><span>de kalmamıştır. Çorlu, mezbaha halini almıştır (Lauzan, 80).</span></span></p>
<p><span>Bulgarlar, 3 Kasım’da Çorlu’yu, 6 Kasım’da Tekirdağ’ı işgal eder. Hedef Çatalca üstünden Çarigrad’dır (İstanbul). “Osmanlı ordusu kalıntıları, kovalanmadıkları için”, rastgele yönlere yayılırlar. <em>“Kırlarda, ovalarda 100.000 kaçan asker yürüyor, dolaşıyor, ‘Ekmek! Ekmek!’ diye bağırıyordu. Korkunç kâbus –açlık- kahrediyordu</em>”. Yenilenler, <em>“aç, tok yürümek zorundaydı. IV., I. ve II. Kolordular, sürü manzarasını taşıyordu. Ne amir vardı, ne emir. Askerler silahlarını atmışlardı. Çoğu, o müthiş soğukta, postallarını bile çıkarmıştı, aralıksız sağanak altında yalınayak yürüyordu. Çünkü çamura bulanmış olan postallarının ağırlığını o batak yollarda çekmeye takatleri yoktu. Bütün çevre köy ve kasabaların sakinleri de arabaları, eşyaları, hayvanları ve çocuklarıyla İstanbul’a akın ediyorlardı.. Çorlu istasyonunda üst üste vagonlara yığılmış yaralılar, kaderlerine terk edilmişlerdi. ‘Su! Su!’ diye inleyenler, can çekişenler ve ölmüş olanlar karmakarışık yatıyorlardı.. Ölenleri arabadan fırlatıp atıyorlardı. Ve yağmur dinmek bilmiyordu</em>.” (Andonyan, 1999, 479-480).</span></p>
<p><span><strong>ÇATALCA</strong></span></p>
<p><span>Çatalca’ya gelindiğinde birliklerin, normal mevcudunun yarısı kalmıştır. <em>“İnsan ve hayvan ölüleri savaş meydanlarında terk ediliyor, çürüyor; at leşleri hiç gömülmüyor, kurtlanıyordu. Birliklerin çoğu, yarı yarıya dizanteriye tutulmuştu. Bunun ardından kolera baş gösterdi. Osmanlı ordusu bu korkunç hastalığa yakalanmıştı ve kaçan askerler, kolera mikroplarını saça saça gidiyorlardı.</em>” (Andonyan, 1999, 484-485).</span></p>
<p><span>Abdullah Paşa geri çağrılır. Nazım Paşa, taze kuvvetlerle Çatalca’yı tahkime çalışır.</span></p>
<p><span>Balkan Harbi yıllarında fiilen subay olarak ordu içinde görev yapan Rahmi Apak, “Başıbozuk” dediği gönüllülerin, düşmanla savaşından örnek verir. Onlar, kurşunu ne zaman sıkacağını bilmemektedirler. Birinin elinden silahı alarak, düşman askerini, ayağa kalkıncaya kadar bekleyip, sıçramak için kalkınca ateş etmesini tatbiki gösterir. Bu sıra, biraz ötedeki bir “başıbozuk”un ağzından kurşun girmiş dişlerini kırmıştır. Geriye gidip doktora görünmesini istediği halde asker, gitmez mevzisini tutar. Hüküm şudur: <em>“Elimizde ne kuvvetli bir kumaş, bir malzeme varmış. Bu kahraman insanları derleyip toparlayıp inzibat altında kullanamadık ve bilgisizlik yüzünden Balkan Harbini ve Rumeli’yi kaybettik</em>.” İtiraf çok acıdır: <em>“Biz baştan aşağı, muharebenin ne olduğunu, nasıl yapılacağını bilmiyorduk</em>.” (Apak, 1988, 68-69).</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-62744" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2010/11/Balkan-Savasi-14.jpg" alt="" width="800" height="669" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2010/11/Balkan-Savasi-14.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2010/11/Balkan-Savasi-14-768x642.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span><strong>KUMANOVA</strong></span></p>
<p><span>Sırplar, savaşa hazırlanmışlardı. 17-50 yaş arasındaki bütün Sırplar zorunlu askerdir. Yaşlara göre sınıflar tasnif edilmiştir. Birinci sınıf (21-31 yaş) asker, her biri 17 bin askerden oluşan beş tümendir. 20 bin topçusu, seri ateş gücüne sahip 1908 tipi Schneider-Creusot’ları vardı. Kendi isteğiyle katılan, Osmanlı vatandaşı Sırplardan, 8.500 kişilik gönüllü ordusu kurmuştur. Toplam dört Sırp ordusundan üçü Makedonya-Arnavutluk, biri Novi Pazar sancağını hedeflemiştir. Osmanlı ordusu, iyi yönetilmeden Kumanova’ya kadar çekilir. 80 bin Osmanlı askeri, 20 kilometre uzunluğunda bir hatta savaşacaktır. 23 Ekim 1912’de başlayan Kumanova Meydan Muharebesi, ilk gün üstünlük sağlanarak devam eder. Fakat kısa süre sonra Osmanlı Batı Ordusunun büyük kısmı tarumar olmuş, kaçmış veya değişik yönlerde geri çekilmiş, kuvvetler arasında irtibat kalmamıştır. Zeki Paşa’nın ordusu, Üsküp’e geçmek için “panik içinde Kumanova İstasyonu’na koşar. “Muzaffer olarak Sırbistan’a gireceğinden emin” bulunan ordu, “düzensiz bir sel gibi Üsküp sokaklarını” doldurur. “Yaralılar, komutansız kalmış ve açlıktan ölme kertesine gelmiş erler (çoğu iki-üç gündür bir lokma bir şey yememişti), ardı arkası kesilmeyen kafileler halinde geçip” giderler. “Kaçış sırasında 150 topumuz, cephane ve malzeme terk” edilmiş, “kalan az sayıda asker çılgın vaziyette Üsküp’e” varmıştır. 6 bin Osmanlı askeri ölmüş, 4 bin yaralı ve esir düşmüştür. Sırplar da 3 bin ölü ve yaralı vermişlerdir. Yalnız, Bulgarlar Trakya’da ilerlediği için ordunun İstanbul ile bağı kopmuş, Yunan donanması denize hâkim olduğu için destek alamamıştır. Zeki Paşa, bozgunu; geri çekilme emrini alan Redif tümeninin, “derhal bırakıp kaçmaya başlayarak” diğer askerler arasında da “panik” meydana getirip onların da aynı şeyi yapması ile izah eder. Ali Rıza Paşa ise, <em>“Arnavutlar Kumanova’da kitle halinde orduyu terk ederek yenilgimizin başlangıç sebebini oluşturdular</em>” der. Ona göre, Balkanlar’daki dört düşmana böylece beşincisi eklenmiştir (Andonyan, 1999, 318-321, 327, 329, 331-332, 357).</span></p>
<p><span>“Prizren Redif Tümeni”, 23 Ekim 1912 tarihinde “başlarındaki komutanları Albay Abdürrezzak Bey ile birlikte ve topluca savunma bölgesini terk etmiş: İpek veya Prizren civarındaki evlerine kaçmıştı. Bunun sonucu, bu kesimdeki durum da birdenbire aleyhimize dönmüştü.” Şu tespit, can yakıcıdır: <em>“Subayların ve eratın disiplinsizliği ve bölgeleri dışına çıkan redif eratının topluca kaçmaları, Kumanova’da, Manastır’da, Geçinli’de, Kırklareli’nde ve Çatalca hattına çekilmede paniğe sebep olmuştu</em>.” (Esenyel, 1995, 164-165).</span></p>
<p><span>Artık üç Sırp ordusu, hiçbir engele rastlamadan Vardar kıyılarında birleşip, Üsküp’e saldırabilecektir. Sırp gönüllülerle, çetelere gün doğmuştur. “Civardaki İslâm köylerini talan etmek ve buldukları Müslümanı öldürmekle” meşgul olurlar (Andonyan, 1999, 329).</span></p>
<p><span>Kumanova bozgunu, etkisini Üsküp’te hissettirir. 25 Ekim’de, “Arnavut askerlerin disiplinsizliğinden, bezen Osmanlı komutanları direnmeyi denemeden”, Üsküp’ü boşaltırlar. Osmanlı askerinin çekilmesi, şehirde başıbozukların talan ve katliam yapmalarına fırsat vermiştir. Sırplar, şehre girdikten sonra, Üsküp’te kalmak istemeyen Müslümanlar, “varını yoğunu manda ve öküz arabalarına yükleyip yollara” düşer. “Kadınlar ve çok sayıda yalınayak çocuklar”, Sırpların boyunduruğu altına girmemek için, “bu hazin kervanlara katılıp Selânik’e doğru inmeye” çabalarlar. Yollar tekin değildir. Sırplar, tarafından yolda soyulurlar. Soygun yetmez, birçok göçmen katledilir, kadın ve kızlar kaçırılıp tecavüze uğrar, küçük çocuklar boğazlanır. Sırp zulmüne isyan içeren şu satırlar bir Hıristiyan Ermeni’ye aittir: <em>“Göçmenlere korkunç bir vicdansızlık ve merhametsizlikle davrandılar. Bütün Makedonya’da amansız katliamlara giriştiler</em>.” (Andonyan, 1999, 337).</span></p>
<p><span>Batı Ordusu Komutanı Ali Rıza Paşa, Anavut Beyi İsa Bolerinaç’a çektiği telgrafta, <em>“Bugüne kadar depolarımızdan 68.000 tüfek aldınız ve daha hiçbir şey yapmadınız. Priştina zapt edilmiş.. Vaatlerinizi tutmadınız. Mademki düzenli bir savaş veremiyorsunuz, çeteler teşkil edip düşmana saldırmakta acele edin</em>” der (Andonyan, 1999, 330).</span></p>
<p><span>Kumanova Meydan Muharebesinin kaybı, bilgisizlik, disiplinsizliğin baştan geldiğine tipik bir örnektir. Sırplılara karşı ilk muharebelerde iyi olan tümenin kumandanları, yerlerini terk ederek Kumanova kasabasına inerler. Sebep, “kendilerine o gün tebliğ edilen generallik rütbesinin alametlerini taktırmak”. Gece, kasaba terzilerini uyandırıp, “pantolonlarına kırmızı paşa zırhı taktırmakla meşgul olurlar.” Başlarında kumandanları bulunmayan, daha tam seferber olamamış Redif Alayı ve Tümenleri, gece dağılır. Mevziini terk edenlerin yeri doldurulmaz, elden çıkan siperler geri alınmaz ve “bilgisizlik, idaresizlik yüzünden”, diğer “muharebelerde olduğu gibi” Kumanova Meydan Savaşı kaybedilir (Apak, 1988, 67).</span></p>
<p><span><strong>MANASTIR MEYDAN MUHAREBESİ</strong></span></p>
<p><span>Manastır önünde son bir müdafaa yapmak üzere, 60 bin kişilik ordu, 80 top Ali Rıza Paşa kumandasında toplanmıştır. Ordu, askere, “bu son savaşta geri gitmek, çekilmek olmayacağını, bu savaşın Rumeli’nin mukadderatını belirteceğini, herkesin vatan savunması için kanının son damlasını akıtması” gerektiğini bildirir. Hava yağmurlu, toprak çamurdur. Asker cephede iken; ordu ve kolordu karargâhları, geceleri dönüp şehirde gecelemekte ve ertesi sabah atlara binerek muharebe idare yerlerine” gitmektedir. Asker ve kumandanlar, kendilerini demir bir elin yönetmediğini bilmektedirler. 14-18 Kasım 1912 tarihleri arasında olan, <em>“muharebenin üçüncü günü sabahı, bir topçu bataryamızın hayvanlarını koşarak geriye kaçmaya başladığını gördük. Bu kaçış, batarya civarındaki piyadelere de sirayet etti. Yüzlerce askerimizin geriye çekilişleri başladı</em>”. Bir genç kurmayın tabancasını çekerek kendi civarındaki çekilişi durdurması yetmez. Dördüncü gün akşamı, sol cenahın bozulması yüzünden, ordu genel çekilme emri verir. Nereye gidilecektir? Güney Arnavutluk bağımsızlığını ilân etmiş, kartal işaretli bayrağını çekmiştir. Yağmur altında, Florina şosesi üzerinde çekiliş başlar. “Yol üzerinde terk edilmiş arabalar, cephane arabaları ve bazı toplar” görülmektedir. <em>“Uzun bir döküntüler kafilesi”, “her tarafta perişanlıklar, devrilmiş arabalar, terk edilmiş toplar, dizlere kadar çamur içinde yürüyen Mehmetçikler, karanlık, yağmur, soğuk bize dokunmuyor</em>.” (Apak, 1988, 70-71).</span></p>
<p><span>120 bin kişilik Sırp ordusu, yanlarında seri ateşli hafif Fransız toplarını da getirmiştir. Fakat asıl fark; “Osmanlı bataryalarının ateşi altında”, “yarı bele kadar çamur batak içinde”, içlerindeki ölü ve yaralıları bırakarak, ilerlemeye devam eden Sırp askerlerinin disiplinindedir. İlk günden sonra, Osmanlı cephesini “ilk önce Ali Rıza Paşa, sonra da Kara Sait Paşa arka arkaya” terk ederler. Batı ordusunun başında; Cavit, Zeki ve asker olmaktan çok diplomat olan Fethi Paşalar kalmıştır. Bir süre sonra onlar da çekilir. Cavit ve Fethi Paşa kuvvetleri, Resne yoluyla Ohri’ye doğru çekilir. Baba Dağı civarında, Sırp topçuları, askerin geçtiği tek yolu ateş altına almıştır. Cavit Paşa, askeri toplamaya bile çabalamaz. Silahını atan, nereye olsa kaçmaktadır. “<em>Sırp ve Yunan çeteleri tam anlamıyla insan avına çıktılar o dağlarda; kurşunlarına hedef olan Osmanlı askerini aman vermeden katlettiler. Bir çoğu kendiliğinden Manastır’a inerek silahını verdi, teslim oldu</em>.” Sırp ordusu, 18 Kasım’da Manastır’a girmiştir. Sekiz bin ölü ve yaralı veren Sırp ordusuna karşılık Türkler, 15 bin ölü ve yaralı verirler. Fethi Paşa’nın ulaştığı Resne’de, meşhur Hürriyet Kahramanı Resneli Niyazi de vardır. Şehir, kısa süreli bir çarpışmadan sonra teslim alınır. Askeri öğrenimden sonra orduyla, “hemen hiç teması olmayan Fethi Paşa”nın, vurulup şehit olması dışında kayda değer bir gelişme yoktur. Manastır’a Sırp Veliaht Pens’in girişi ile, “Yaşasın Sırp ordusu! Yaşasın hürriyet!” bağrışmaları ardından, Yunan veliahdı şehre girer (Adonyan, 1999, 347, 349-51).</span></p>
<p><span>Sırp ordusu önünde, Adriyatik açılmış, Avusturya ile Rusya arasında savaş ihtimali artmıştır. Yalnız Arnavutluk tarafına çekilen Osmanlı askerleri sıkıntıdadır. Permeti’ye gelen Cavit Paşa kuvvetlerine, “artık Arnavutluk’un bağımsız olduğunu, Türk askeri istemediklerini” bildirmişlerdir. “Batı Ordusu kalıntıları, terk edilmiş, küçümsenmiş durumda kovalanarak, kesin barışa kadar, yaşayan ölüler gibi” varlıklarını sürüklerler. Batı Ordusu genel komutanı Ali Rıza Paşa ve 20-24 bin kişilik ordu kalıntısı, “Arnavutluk’u bir müttefik değil düşman” bulmuştur. İsmail Bey, Osmanlı Bayrağını indirip, kendi bayrağını çekerek bağımsızlığını ilan etmiştir. Asıl gelişme “büyük devletlerin Arnavutluk’u bağımsız ilan” etmelerindedir.</span></p>
<p><span>Yalnız döküntü askeri, henüz düşmemiş olan Yanya da kabul etmez. Cavit Paşa’nın, Yanya’ya sığınma isteği, “yenik askerin müstahkem şehirde moral çöküntüsü” meydana getirmesinden çekinilerek, reddedilmiştir. İyi beslenmeme ile birlikte dizanteri vb. hastalıkların salgını da başlamıştır. Geride kalan askerin yüzde doksanı, her güçlüğe katlanan Anadolu çocuklarıdır. Cavit Paşa, Fieri’de, geçici Arnavutluk hükümetinden, ordusunda bulunan Niyazi Bey’in Valona yoluyla İstanbul’a gidebilmesi için izin ister. İzin verilmiştir. Fakat Niyazi Bey, 16 Nisan 1913’te, “tam vapura bindiği sıra kendisine muhafız olarak verilen kimseler tarafından kalleşçe” öldürülür. Ateşkesten sonra, Batı Ordusundan geri kalan, önce hasta, ardından 12 bin civarında sağlam asker, Türkiye’ye gönderilir (Andonyan, 1999, 354-356, 358, 425).</span></p>
<p><span><strong>SELÂNİK</strong></span></p>
<p><span>Osmanlı ordusunda, harbin patlamasından on gün önce, yetişmiş seksen bin asker terhis edilirken Yunanlılar, 20-54 yaş arası bütün erkekleri asker sayan kanunu, 1912 Ocağında çıkarmıştır. Yalnız Türkiye’nin Avrupa ve Asya topraklarında yaşayan, 50 bini İstanbul’da olmak üzere 200 bin Rum’dan, sadece 100 kişi Yunanistan’a gönüllü olarak gitmiştir  (Andonyan, 1999, 364-365). Fransız gazeteci, yardıma gidenlerin yüz kişiyi bulmadığını yazar. Rumlar, “yaşamaya uygun bulmadıkları Anadolu’da kalmak için her çareyi” denemektedirler (Lauzan, 113).</span></p>
<p><span>Yunanistan’ın gözü, önce Selânik ardından Manastır’dadır. Yenice-Vardar yenilgisi ardından, Selânik’i savunması gereken Tahsin Paşa, “direnişi fuzuli” bulmaktadır. Bir Alman gazetesinin tespiti şöyledir: <em>“Türk ordusu şehrin sokakları önünde düşmanı bekliyor. Fakat erler arasında ancak birkaç subay bulunuyor; büyük kısmı bırakıp gitmiş.. Makedonya’dan kaçan 50.000 göçmen, aileleriyle beraber sokaklara doluşmuşlar. İnsan bu sefalet kafilelerini seyrederken korkunç bir izlenim ediniyor. Zavallı erler dileniyor, açlıklarını haykırıyorlar</em>.” Şehrin muazzam kışlaları boşaltılmıştır. “<em>Selânik’in şık bulvarlarında ve birahanelerinde, bir zamanlar şehrin görkemini oluşturan parlak üniformalı subaylar seyrek görülüyordu.</em>” (Andonyan, 1999, 382).</span></p>
<p><span>Yenice Muharebesinden (1-2 Kasım 1912) sonra, Selânik’in yolu Yunanlılara açılmıştır. Ordudaki, “düzensiz geri çekilmeler, daha sonraları bozgun kelimesinin bile ifadeden aciz kalacağı hale geliş yürekler acısıdır”. Tahsin Paşa, savaşmadan teslim görüşmelerine başlar. Ve görüşmeler, bir gün sonra 8 Kasım 1912’de tamamlanır. Selânik’te toplanan Türk-Yunan temsilcileri, aynı gün, Selânik ve Türk birliklerinin teslim protokolünü imzalar. İmza edenler: Osmanlı Ordusu Komutanı Hasan Tahsin ile Yunan prensinin delegeleridir (Genelkurmay, 1984, 39-40).</span></p>
<p><span>9 Kasım’da Yunan kuvvetleri Selânik’e, “Yaşasın Helenizm! Yaşasın ordumuz!” haykırışları arasında girer. Selânik teslim olmuş, Yunanlılar, “Osmanlılarla hiç çatışmaya girmeden” Selânik’e girmişlerdir (Lauzan, 120).  470 yıllık Osmanlı hâkimiyeti bitmiş, Türk Bayrağı indirilerek Yunan bayrağı çekilmiştir. İlk yapılan işlerden birisi, Ayios Dimitrios Camiini kiliseye çevirip, yortu yapmak olur. Yunanlılar, bir camiyi kiliseye çevirmekle yetinmezler. Aya Sofya, Kasımiye, Eski Cuma, Hortacı Sultan, İsmail Paşa, İki Şerefeli, Sultan Murat camileri de kilise yapılır. Halbuki bir gün önce mahalli gazetelerden <em>Yeni Asır</em> ve <em>Turan</em>, “Yunan Veliahdı Prens Konstantin 10.000 asker ve 30 topla esir düştüğünü ve ertesi gün Selânik’e getirileceğini” resmî haber olarak yayınlamıştır. Sertel’in hatıraları bu bilgiyi doğrularken Selânik’in trenle işgaline dikkat çekmektedir<a href="http://www.altayli.net/articles.php?article_id=1527#_ftn1">[1]</a>.</span></p>
<p><span>Prens, ertesi gün gerçekten Selânik’e 12 bin asker başında girer ve teslim olan 25 binden fazla Türk askerinin silahları toplanır. Askerle birlikte 1.000 subay esir alınır. Tahsin Paşa ve kurmay heyeti tarafsız bir bölgede oturacak, memlekete dönmek isteyenler, “savaşa katılmamaya yemin etmek şartıyla” yerlerine gönderilecektir. Bundan sonrası korkunç bir çapul, soygun, katliamdır. Yunan savaşçılığı ve merhameti, <em>Kölnische Zeitung</em> adlı Alman gazetesinde şöyle yer alır: <em>“Selânik’te Ayia Sofia Camii üzerinde haç yükseliyor yeniden. Yeni fatihler haçı diktiler; ama hani nerede Hıristiyanlık ve insanlık belirtileri?. Haç, merhametin sembolüdür; ama Rumlar kanla lekelediler onu. Talan, katliam, ırza geçme, korkunç oranlara yükseldi. Çeteler civar köylerdeki Müslümanlara yapmadıklarını komadılar. Çok sayıda göçmen açlıktan yada süngüyle öldü. Yunanlıların beslemeyi taahhüt ettikleri silahtan tecrit edilmiş Osmanlı askerlerinden çoğu keza açlıktan öldü.</em>”  Yunanlı çapulcular, <em>“yalnız Müslümanlara değil, yer yer Hıristiyanlara da saldırıyorlardı. Rum Ortodoks olmayan kadın ve kızlara da tecavüz edildi, başka mezheplere mensup Hıristiyanlar da soyuldu.</em>” Bu arada Museviler ve dönmeler de Yunan vahşetinden paylarını almışlardır. Onun için “birçok Yahudi ve dönme, çaresiz, herhangi bir Avrupa devletinin bayrağını veya Bulgar bayrağını” evlerine çekerler (Andonyan, 1999, 385, 387, 389-391).</span></p>
<p><span>150 bin kişilik Selânik nüfusunun yarısını oluşturan Yahudiler, Osmanlı yönetiminde imtiyazlı durumdadırlar. Özellikle “1908 ihtilâli” bu durumlarını pekiştirmiştir. Onun için Yunanlılar, “sudan bahanelerle Yahudileri öldürürler”. Bu ölüm furyasından, Selânik’te 18 Mart 1913’te suikasta uğrayan Yunan Kralı da nasibini alır. Danimarka Kralı’nın küçük oğlu, İngiltere Kralı ve Çarın dayısı, İngiltere ana kraliçesinin erkek kardeşi olan Yeoryios’un ölümü, “vuran Müslümandı” haberi üzerine Müslüman ve Yahudilerin katline sebep olur. Suikastçinin, “bir Helen” olduğu, sonradan açıklanmıştır (Andonyan, 1999, 428-429).</span></p>
<p><span>Yenice’de durum Selânik’ten farklı değildir. “Çapulculukta Hıristiyan zenginler, fakirlerinden aşağı” kalmazlar. Osmanlı kapalı çarşısı, Osmanlı evleri yağmalanır. <em>“Bütün dindar Yenice Hıristiyanları gayet neşeli bir halde yağmaya katıldılar. Osmanlı dükkânları ve evleri hep elden geçti</em>.” Yağma üç gün sürer. Evler ateşe verilmiş yanmaktadır (Lauzan, 123). Osmanlının çekilmesi, içlerde yaşatılan vahşeti ortaya çıkarmıştır. Bir Hıristiyan şu tanıklığı yapar. Köylü Hıristiyanlar vahşiler gibidir. <em>“Boğdancı’da Hıristiyanlar, Müslüman evleri yakıp yıktılar. Kadınların altınlarını gasp ettiler. Küpelerini almak için kulaklarını kestiler. Sonra kadın, genç, yaşlı ya da küçük demeden herkesin ırzına geçtiler.. Bir kısmı yağmaya koyulduğunda bir kısmı da kızların ırzına geçtiler. Sonra unutmayalım bunlar Hıristiyandı</em>” (Lauzan, 125).</span></p>
<p><span>Selânik limanındaki Yunan zırhlıları yanında, Avrupa devletlerinin gemileri de büyüttükleri vahşetin seyircisi olurlar. Selânik’i işgal eden Yunan Prensini ilk tebrik edenlerden birisi, Türk subaylarını otuz yıldır yetiştiren Almanya’nın imparatoru Wilhelm’dir (Andonyan, 1999, 400).</span></p>
<p><span>Tahsin Paşa’nın muharebe yapmadan, Selânik’in, “ordunun ve Karaburun’un teslimi hakkında bütün Yunan şartlarını kabul” etmesi, halk için felâket getirmiştir. Şerefiyle ölmesini bilemeyenler, silahları ellerinden alınmış halde aç ve zelil ölüp gitmişlerdir. “70 top, 15 bin tüfek, 2 bin at, askerî depolarda yığılı büyük miktarda cephane ve savaş malzemesi” (Andonyan, 1999, 400), vatan savunmasında kullanılmadan Yunan’a teslim edilmiştir.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-62746" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2010/11/Balkan-Savasi-15.jpg" alt="" width="800" height="669" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2010/11/Balkan-Savasi-15.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2010/11/Balkan-Savasi-15-768x642.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>Bu arada Selânik’te bir Yahudi’nin köşkünde bir çeşit hapis tutulan eski Sultan II. Abdülhamit, teslimden hemen önce, bir Alman zırhlısı ile İstanbul’a götürülmüştür. Selânik’te “bir sır ve gizlilik duvarıyla” kuşatılan, ülkeden, dünyadan haber almasına engel olunan, gazete bile okutulmayan Abdülhamit, kendisini esir olmaması için götürmeye gelen Türk subaylarına, hanedan mensubu damatlarından iki kişiye, itimat etmez. Ayrılmayacağını bildirir. Alman gemisinin süvarisi, Alman denizci üniforması ile karşısına çıkınca gemiye biner. Gemide, “anlayışı kaybolmuş, tamamen hafızası zayıflamış” zannedilen Abdülhamit’in ilk sorusu şu olmuştur: “Bir senede iki mağlubiyet çok değil mi?” Eski sultan, Trablusgarp ve Balkan yenilgilerini kastetmektedir (Lauzan, 136-137).</span></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Doç. Dr. Caner ARABACI</strong></span></a>
</p><hr>
<p><span><span><strong>[1]</strong> Bu bilgiyi, küçük farklarla o sıra Selânik’te gazetecilik yapmakta olan Mehmet Zekeriya hatıralarında doğrular. Yaşlı Selânik Valisi Nâzım Paşa (Nâzım Hikmet’in dedesi), gazetecileri vilâyet konağına çağırmıştır. Onlara müjdeli haberler verir. Birincisi, Yunan ordusunun yolunu, limandaki bir zırhlı ile kesme emrini verdiğidir. Diğeri şöyledir: “Düşman Karaferiye’de bozguna uğratıldı. Elli bin kişi esir edildi. Bu esirler yarın sabah trenle şehrimize getirilecektir. Halka müjdeleyin. İstasyona gidip karşılasınlar.” Gazeteciler habere sevinirler. Koşarak gittikleri matbaalarda, “o gün hemen olağanüstü yayın yaparak büyük puntolarla halka bildirdik. Ertesi sabah da istasyona gidip esirleri karşılamalarını tavsiye ettik. Ertesi gün biz de erkenden istasyondaydık. Heyecanla esirleri getirecek treni bekliyorduk. İstasyon çevresi kalabalık halk yığınlarıyla dolmuştu. Herkes çeşitli yorumlar yapıyor, felâketten kurtulmuş gibi seviniyordu. Bir süre sonra uzaktan tren gözüktü. Halk arasında bir alkış tufanı koptu. Tren, alkışlar ve sevinç naraları arasında süzülerek istasyona girdi. Hepimizin gözleri pencerelerde. Fakat pencerelerde Yunan kasketleri ve Yunan süngüleri uzanıyordu. Beklediğimiz elli bin esir yerine, elli bin Yunan askeri gelmişti. Vagonlar boşalıp da istasyon meydanı Yunan askerleriyle dolunca hepimiz şaşkına döndük. Başlarımız öne düştü. Gözyaşları içinde geri döndük. Yunan askeri saf halinde istasyondan şehrin içine yürüyordu. Biz onlara bakmaya bile cesaret edemiyorduk. Yüreklerimiz burkuluyordu. Gözlerimiz yaşlıydı. Halk da yüreğinden vurulmuştu. Bu sırada Yunan saflarından bir ses yükseldi: -Zekeriya.. Zekeriya.. Başımı çevirip baktım, yürüyüş halinde bulunan bir Yunan kıtasının tam ortasında bir Yunan askeri, başlığını sallayarak bana sesleniyordu: -Ben sana, Selânik’e geleceğiz, burasını alacağız, demedim miydi? İşte görüyorsun ki, buradayız. Bu, Selânik İdadîsi’nde (lise) okurken benim sınıfta bulunan bir Rum arkadaştı. Yunan ordusuna gönüllü olarak girmişti. İşte Selânik’e de fatih olarak giriyordu. Ve bunu bana göstermekten sonsuz bir zevk alıyordu. O anda düşman işgalinin azabını bütün kuvvetiyle duydum. Bu yabancı çizmeler sanki yolda değil, yüreklerimiz üzerinde yürüyordu. Selânik’i kaybetmiştik. Rumeli’yi kaybetmiştik.” (Sertel, 2000, 41-42).</span></span></p>
<table border="0" cellspacing="0" cellpadding="0" align="center">
<colgroup>
<col width="565"></colgroup>
<tbody>
<tr>
<td width="565" height="24"><span><strong><a title="100. YILINDA BALKAN BOZGUNU VE GECİKEN UYANIŞ" href="http://altayli.net/100-yilinda-balkan-bozgunu-ve-geciken-uyanis.html" target="_blank" rel="noopener">1. 100. YILINDA BALKAN BOZGUNU VE GECİKEN UYANIŞ</a></strong></span></td>
</tr>
<tr>
<td height="24"><span><strong><a title="BALKAN HARBİNİN HABERCİSİ 93 HARBİ" href="http://altayli.net/balkan-harbinin-habercisi-93-harbi.html" target="_blank" rel="noopener">2. BALKAN HARBİNİN HABERCİSİ 93 HARBİ</a></strong></span></td>
</tr>
<tr>
<td height="24"><span><strong><a title="BALKANLAR’DA IRKÇILIK FESADI VE SEBEPLER YIĞINI" href="http://altayli.net/balkanlarda-irkcilik-fesadi-ve-sebepler-yigini.html" target="_blank" rel="noopener">3. BALKANLAR’DA IRKÇILIK FESADI VE SEBEPLER YIĞINI</a></strong></span></td>
</tr>
<tr>
<td height="24"><span><strong><a title="BALKANLAR’DA İTTİFAK" href="http://altayli.net/balkanlarda-ittifak.html" target="_blank" rel="noopener">4. BALKANLAR’DA İTTİFAK</a></strong></span></td>
</tr>
<tr>
<td height="24"><span><strong><a title="BALKANLAR’DA SAVAŞ" href="http://altayli.net/balkanlarda-savas.html" target="_blank" rel="noopener">5. BALKANLAR’DA SAVAŞ</a></strong></span></td>
</tr>
<tr>
<td height="24"><span><strong><a title="KARADAĞ ORDUSU VE İLK BOZGUN" href="http://altayli.net/karadag-ordusu-ve-ilk-bozgun.html" target="_blank" rel="noopener">6. KARADAĞ ORDUSU VE İLK BOZGUN</a></strong></span></td>
</tr>
<tr>
<td height="24"><span><strong><a title="LÜLEBURGAZ" href="http://altayli.net/luleburgaz.html" target="_blank" rel="noopener">7. LÜLEBURGAZ</a></strong></span></td>
</tr>
<tr>
<td height="24"><span><strong><a title="İNANCINI YİTİREN ORDU YENİLİR" href="http://altayli.net/inancini-yitiren-ordu-yenilir.html" target="_blank" rel="noopener">9. İNANCINI YİTİREN ORDU YENİLİR</a></strong></span></td>
</tr>
<tr>
<td height="24"><span><strong><a title="İŞKODRA, ÇATALCA, YANYA…" href="http://altayli.net/iskodra-catalca-yanya.html" target="_blank" rel="noopener">10. İŞKODRA, ÇATALCA, YANYA…</a></strong></span></td>
</tr>
<tr>
<td height="24"><span><strong><a title="BALKAN SAVAŞINI NASIL KAYBETTİK?" href="http://altayli.net/balkan-savasini-nasil-kaybettik.html" target="_blank" rel="noopener">11. BALKAN SAVAŞINI NASIL KAYBETTİK?</a></strong></span></td>
</tr>
<tr>
<td height="24"><span><strong><a title="JÖN TÜRKLER VEYA KÜLTÜREL VATANIN KAYBI, COĞRAFİ VATANIN GİTMESİ DEMEKTİR" href="http://altayli.net/jon-turkler-veya-kulturel-vatanin-kaybi-cografi-vatanin-gitmesi-demektir.html" target="_blank" rel="noopener">12. JÖN TÜRKLER VEYA KÜLTÜREL VATANIN KAYBI, COĞRAFİ VATANIN GİTMESİ DEMEKTİR</a></strong></span></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>İnancını Yitiren Ordu Yenilir</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/inancini-yitiren-ordu-yenilir</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/inancini-yitiren-ordu-yenilir</guid>
<description><![CDATA[ İnancını Yitiren Ordu Yenilir
Hareket Ordusunun, İttihat ve Terakki’nin merkezi Selânik’in, bu kadar aşağılık bir halde teslimi ve yenilginin izahını, esir bir Osmanlı kurmayı, bir yabancı gazeteye şöyle anlatır: “Askerlerimizin kaçmasına engel olmak için başlarına nöbetçi dikmek zorundaydık. Sonra, iaşe şubeleri o kadar kötü teşkilatlanmıştı ki, kurmay subaylar olan bizler, sadece askeri harekatla değil, aç askerlerin ihtiyaçlarıyla da meşgul […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c476e3fd2a.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:46 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>İnancını, Yitiren, Ordu, Yenilir</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2010/10/Balkan-Savasi.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/inancini-yitiren-ordu-yenilir.html">İnancını Yitiren Ordu Yenilir</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Doç. Dr. Caner ARABACI</strong></span></a>
</p><p><span><span>Hareket Ordusunun, İttihat ve Terakki’nin merkezi Selânik’in, bu kadar aşağılık bir halde teslimi ve yenilginin izahını, esir bir Osmanlı kurmayı, bir yabancı gazeteye şöyle anlatır: </span><em>“Askerlerimizin kaçmasına engel olmak için başlarına nöbetçi dikmek zorundaydık. Sonra, iaşe şubeleri o kadar kötü teşkilatlanmıştı ki, kurmay subaylar olan bizler, sadece askeri harekatla değil, aç askerlerin ihtiyaçlarıyla da meşgul oluyorduk; çünkü mevcut büyük stoklara, elimize varmayan stoklara rağmen, askerlerimiz gerçekten ölüyorlardı.. Yunan subayları, ateşimiz karşısında inatla ilerlerken, bizim subaylardan çoğu savaş meydanını terk ediyordu. Bunu itiraf etmekten utanç duyuyorum</em><span><span>.”</span> (Andonyan, 1999, 400).</span></span></p>
<p><span>Türk subay ve kurmaylarını otuz yıldır Almanlar yetiştirmektedir. Balkan bozgunundan dolayı, Von der Goltz Paşa, Alman basınında sert eleştirilere konu olur. Almanya’nın Türkiye’ye verdiği toplar (Krupp), müttefik ordularının kullandığı Fransız toplarından aşağı kalır (Andonyan, 1999, 37). Bu tespiti, Mahmut Muhtar Paşa doğrulamaktadır. Ağır sahra topları, çamur yollara saplanıp kalmış, Bulgarlar hafif topları kullanmaya muvaffak olmuşlardır.</span></p>
<p><span><strong>HARPTEN PIRILTILAR</strong></span></p>
<p><span>Bir karabasan gibi üzerimize çöken Balkan Harbi içinde, parlayan ışıltılar da bulunmaktadır. Bunlardan bazıları, Edirne, Yanya, İşkodra savunmalarıdır. Hamidiye’nin Ege’de tek başına Yunan donanmasına karşı mücadelesi de bu arada anılmalıdır.</span></p>
<p><span><strong>EDİRNE</strong></span></p>
<p><span><strong>Hükümet, imkânsızlıklar içinde çırpınan Şükrü Paşa’dan, Edirne’yi bir ay süre ile savunmasını istemiştir.. Şükrü Paşa, 30 gün yerine serhat şehrimizi 155 gün Bulgarlara ve Sırplara karşı” savunacaktır (Bardakçı, 2002, 308). Edirne savunması nasıl Plevne’yi hatırlatıyorsa, </strong><strong>“Şükrü Paşa da bir Gazi Osman Paşa çağrışımı yapıyordu.”</strong><strong> (Artuç, 1988, 260). Keşke akıbetleri birbirine benzemese idi.</strong></span></p>
<p><span><strong>Ak sakallı Şükrü Paşa’nın kulağına, asker içinde birilerinin savaşmama telkini ettiği haberi gelmiştir. Etkili propagandist, asker elbisesi içinde başına topladığı özellikle Anadolulu subay ve askerlere, Rumeli’yi, Edirne’yi savunmama telkini yapmaktadır. Zira eski Başkent Edirne düşerse, mevcut hükümet de düşecek ve partisi böylece iktidar koltuğunu elde edecektir. Bozgun havasının olduğu bir ortamda, bu iş; vatana, ırza, namusa kasıt, korkunç bir politik oyundur. Bunu, bir önceki hükümette İçişleri Bakanlığı yapmış üstelik Edirneli, daha ötesi İttihat ve Terakki’nin en etkin şahsiyeti yapmaktadır. Şükrü Paşa, karşısına çağırtarak: <em>“Seni, hemen yarın Edirne’nin ortasında idam ettirmemi istemiyorsan, bugünden tezi yok, çek git buradan Talât Bey oğlum. Sen ki sabık Dâhiliye Nazırısın, sen ki Edirne’ye vatanseverlik göstermek için er rütbesi ile gelmişsin.. Ve sen ki, bana yardımcı olmak yerine orduyu ifsâd ediyor, askere dövüşmemesini telkine çalışıyorsun.. Çek git buradan. İttihat ve Terakki’yi yeniden iktidara getirmek için başka yerlerde çalış. Unutuyorsun ki ben politikacı değil, askerim. Ama sen ve arkadaşların elimizde kalan şu son serhat şehrini de politika uğruna kaybettirmek istiyorsanız, o halde kazanmak istediğiniz nedir? Selimiye ki Rumeli’de cedlerimizin mührüdür. Sen bu mabedi dinamitleyip berhava etmemi söylüyorsun. Gözünü vatan ve ordu sevgisi değil, politika bürümüş. İktidar için orduya bile acımıyorsunuz. Sana Edirne kumandanı Şükrü Paşa olarak emrediyorum. Hemen şimdi Edirne’yi terk edecek ve İstanbul’a gideceksin. Yoksa istemeye istemeye seni, yani İttihat ve Terakki’nin eski Dâhiliye Nazırını asacak veya kurşuna dizdireceğim</em>.” (Bardakçı, 2002, 307).</strong></span></p>
<p><span><strong>Şükrü Paşa karşısında “hazır ol vaziyette duran” Talât Paşa, tek kelime söylemeden çıkıp İstanbul’a dönecektir. Fakat bu parti politikasıdır. Yerini başka parti elemanları alacaktır.</strong> Sonrasını Hüseyin Cahit anlatır. “Bir akşam <em>Tanin</em>’i asker giysisiyle yorgun Talât ziyaret” etmiştir. Umutsuzdur. Bulgarlar Çatalca’ya gelmişlerdir. “Düşman İstanbul kapılarında”, başşehir göçmen doludur (Yalçın, 1976, 178). Göçmenler içinde Yahya Kemal’in “Büyük Validem” dediği anneannesi, dadısı da vardır. Annesi, bu harbi görme zilletine katlanmadan erken vefat ettiği için Üsküp’te yatmaktadır. Anneannesi ise İstanbul-Aksaray’da eski bir eve sığınmıştır (Yahya Kemal, 1976, 13, 20).</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-62748" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2010/11/Balkan-Savasi-16.jpg" alt="" width="800" height="672" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2010/11/Balkan-Savasi-16.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2010/11/Balkan-Savasi-16-768x645.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>Burada, <strong>“Trakya’nın çamuruna saplanmış bataryaların neferlerine, tam bir hafta peksimet bile vermekten aciz kalmış”</strong> yönetime ve zihniyetine bakmak gerekmektedir. <strong>“Orduyu politikanın batağına çekerek rakibini boğmak isteyenler, aslında devleti”</strong> boğmuşlardır (Bardakçı, 2002, 355).</span></p>
<p><span><strong>Edirne teslim olduktan sonra Şükrü Paşa, Bulgarlar tarafından bir tren vagonuna bindirilerek Sofya’ya götürülür. Görünüşte şahsına bir saygısızlık gösterilmez. Fakat o, kendisine selam durularak trene bindirilen aksakallı kahraman, Koltuğa çökmüş “hıçkıra hıçkıra” ağlamaktadır. </strong><strong>“Sofya’ya kadar”</strong><strong> ağlar. Şükrü Paşa’nın esaret yolculuğunu seyreden Fransız gazeteci, dergisine şu notu düşer: </strong></span></p>
<p><span><strong><em>“Bembeyaz sakalları ile tezat halindeki yağız çehresinden süzülen her damla, muharebe alanında akıttığı kan kadar azizdi.</em></strong><strong>”</strong><strong> Bulgar Kralı, Paşa ile görüşmesinde ona kılıcını geri vererek: “Sizin gibi askerlerin kılıçları alınmaz. Şeref dolu bir savaş sayfasına imza attınız”, dese de Edirne’de durum başkadır. Hıristiyan halk, Edirne’nin işgalini, </strong><strong>“İkinci Basübadelmevt (diriliş), İsa’nın dirilişi gibi Edirne yeniden Hıristiyan oldu”</strong><strong> çığlıkları ile kutlamaktadır. Fransız Gazetecinin anlattığına göre, şehrin Türk evleri, </strong><strong>“cehennemi gölgede bırakan bir faciayı”</strong><strong> yaşar. Yağma edilirler. Bulgarlar, ellerine ne geçirirlerse alırlar. <em>“Mücevher, halı, elbise, ayna ve her şey.. Taşınabilecek ve çalınacak bir şey kalmayınca, kadınlara ve küçük kızlara tasallut başladı. Edirne baştan başa feryat şehri olmuştu.. Kadınların ve kızların, daha sonra yaptıkları tek şey feryat etmeden, bağırmadan ve inlemeden intihar etmeleri idi.. Yağma edilen evlerin kapılarında birdenbire, tebeşirlerle çizilmiş haç işaretleri belirmişti. Sonradan anlaşıldı ki, bu işaretler, yağma edilen evde alınacak mal; ırzına geçilecek genç kadın kalmadığını, yeni gelenlere haber veriyordu. Kısacası vakit kaybetmek istemiyorlardı.. Selimiye’nin içinde korkunç, kalpaklı, sakallı ve kir içindeki Bulgar askerleri dolaşıyordu.”</em> Bulgarlar, aylardır açlık çeken halka binbir hakaret içinde açıktan ekmek dağıtırlar. <em>“Bunun neticesi görüldü. Aylardır sadece süpürge tohumu yemiş olan bu gururlu insanlar, Bulgarların dağıttığı ekmekleri almaya gitmediler bile. Malzeme ellerinde kalmıştı</em>.” </strong>(Bardakçı, 2002, 346-349).</span></p>
<p><span>Falih Rıfkı, <em>“Tanin’de ‘Edirne Mektupları’ ile o günkü Trakya’nın yürekler yakıcı durumunu</em>” anlatır: <strong><em>“Bulgarlar ve Yunanlılar sivil halk üzerine barbarca saldırmışlardı. Kadın ve çocukların boğazlandıkları camilerde, hâlâ kanlı köşeleri görüyorduk. Göçemeyenler ve kaçamayanlar son ümit olarak Tanrının evine sığınıyorlar, böylece toplu olarak öldürücülerinin pençesine geçiyorlardı</em>.”</strong> (Atay, 1963, 68).</span></p>
<p><span><strong>Şükrü Paşa, esaretten sonra dönerken, o kahramanını unutmayan halk; şanla, şerefle karşılamak ister. Bu durum, İttihatçıların hoşuna gitmez. Kendisini getiren trenden iner inmez Cemal Bey yanına sokularak, kumandanı bir otomobilin içine atarak halktan kaçırır.</strong></span></p>
<p><span><strong>“Edirne’yi süpürge tohumları yiyerek müdafaa eden bu kahraman”; o serhat şehrini kurtardığı iddiasındaki İttihat ve Terakki ile Enver Paşa’nın politikadaki şöhretlerini karartır endişesi ile </strong><strong>“korkulu sima haline gelmiştir.”</strong><strong> (Bardakçı, 2002, 308).</strong></span></p>
<p><span>Şükrü Paşa’nın oğlu Osman Şükrü’ye göre babası, politikadan nefret eden birisidir. II. Abdülhamit’ten tokat yediği halde, devlete sadık kalmış İttihat ve Terakki’ye yanaşmamıştır. <strong>“Altı aylık itibarlı bir esaret hayatından avdetinde, halk kendisine büyük bir karşılama töreni hazırlamışken, ‘Paşa, halk seni linç edecek’ diye pencereleri örtülü vagon ve araba içinde eve getirilmiş ve tekaüde sevk edilmiştir.”</strong> (Atay, 1963, 65).208</span></p>
<table border="0" cellspacing="0" cellpadding="0" align="center">
<colgroup>
<col width="565"></colgroup>
<tbody>
<tr>
<td width="565" height="24"><span><strong><a title="100. YILINDA BALKAN BOZGUNU VE GECİKEN UYANIŞ" href="http://altayli.net/100-yilinda-balkan-bozgunu-ve-geciken-uyanis.html" target="_blank" rel="noopener">1. 100. YILINDA BALKAN BOZGUNU VE GECİKEN UYANIŞ</a></strong></span></td>
</tr>
<tr>
<td height="24"><span><strong><a title="BALKAN HARBİNİN HABERCİSİ 93 HARBİ" href="http://altayli.net/balkan-harbinin-habercisi-93-harbi.html" target="_blank" rel="noopener">2. BALKAN HARBİNİN HABERCİSİ 93 HARBİ</a></strong></span></td>
</tr>
<tr>
<td height="24"><span><strong><a title="BALKANLAR’DA IRKÇILIK FESADI VE SEBEPLER YIĞINI" href="http://altayli.net/balkanlarda-irkcilik-fesadi-ve-sebepler-yigini.html" target="_blank" rel="noopener">3. BALKANLAR’DA IRKÇILIK FESADI VE SEBEPLER YIĞINI</a></strong></span></td>
</tr>
<tr>
<td height="24"><span><strong><a title="BALKANLAR’DA İTTİFAK" href="http://altayli.net/balkanlarda-ittifak.html" target="_blank" rel="noopener">4. BALKANLAR’DA İTTİFAK</a></strong></span></td>
</tr>
<tr>
<td height="24"><span><strong><a title="BALKANLAR’DA SAVAŞ" href="http://altayli.net/balkanlarda-savas.html" target="_blank" rel="noopener">5. BALKANLAR’DA SAVAŞ</a></strong></span></td>
</tr>
<tr>
<td height="24"><span><strong><a title="KARADAĞ ORDUSU VE İLK BOZGUN" href="http://altayli.net/karadag-ordusu-ve-ilk-bozgun.html" target="_blank" rel="noopener">6. KARADAĞ ORDUSU VE İLK BOZGUN</a></strong></span></td>
</tr>
<tr>
<td height="24"><span><strong><a title="LÜLEBURGAZ" href="http://altayli.net/luleburgaz.html" target="_blank" rel="noopener">7. LÜLEBURGAZ</a></strong></span></td>
</tr>
<tr>
<td height="24"><span><strong><a title="ÇORLU, ÇATALCA, KUMANOVA ve ASKERİN ÇARESİZLİĞİ…" href="http://altayli.net/corlu-catalca-kumanova-ve-askerin-caresizligi.html" target="_blank" rel="noopener">8. ÇORLU, ÇATALCA, KUMANOVA ve ASKERİN ÇARESİZLİĞİ…</a></strong></span></td>
</tr>
<tr>
<td height="24"><span><strong><a title="İŞKODRA, ÇATALCA, YANYA…" href="http://altayli.net/iskodra-catalca-yanya.html" target="_blank" rel="noopener">10. İŞKODRA, ÇATALCA, YANYA…</a></strong></span></td>
</tr>
<tr>
<td height="24"><span><strong><a title="BALKAN SAVAŞINI NASIL KAYBETTİK?" href="http://altayli.net/balkan-savasini-nasil-kaybettik.html" target="_blank" rel="noopener">11. BALKAN SAVAŞINI NASIL KAYBETTİK?</a></strong></span></td>
</tr>
<tr>
<td height="24"><span><strong><a title="JÖN TÜRKLER VEYA KÜLTÜREL VATANIN KAYBI, COĞRAFİ VATANIN GİTMESİ DEMEKTİR" href="http://altayli.net/jon-turkler-veya-kulturel-vatanin-kaybi-cografi-vatanin-gitmesi-demektir.html" target="_blank" rel="noopener">12. JÖN TÜRKLER VEYA KÜLTÜREL VATANIN KAYBI, COĞRAFİ VATANIN GİTMESİ DEMEKTİR</a></strong></span></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>İşkodra, Çatalca, Yanya…</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/iskodra-catalca-yanya</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/iskodra-catalca-yanya</guid>
<description><![CDATA[ İşkodra, Çatalca, Yanya…
Balkan Harbi, bozgun halinde seyrederken, yer yer vatan savunmasının yiğit örneklerinden biri de İşkodra savunmasıdır. Otuz bin nüfusun yaşadığı İşkodra, harbin başlangıcından itibaren 10 Nisan 1913’e kadar direnmiş, Karadağ ve Sırp kuvvetlerine önemli kayıplar verdirmiştir. Şehri iki önemli komutan savunmaktadır. Hasan Rıza Paşa ve Esat (Toptani) Paşa. Zaman zaman şehir içinden, beyaz bayrak çeken, şehri […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c476ad54ae.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:46 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>İşkodra, Çatalca, Yanya…</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2010/10/Balkan-Savasi.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/iskodra-catalca-yanya.html">İşkodra, Çatalca, Yanya…</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Doç. Dr. Caner ARABACI</strong></span></a>
</p><p><span><span>Balkan Harbi, bozgun halinde seyrederken, yer yer vatan savunmasının yiğit örneklerinden biri de </span><strong>İşkodra</strong><span> savunmasıdır.</span></span></p>
<p><span>Otuz bin nüfusun yaşadığı İşkodra, harbin başlangıcından itibaren 10 Nisan 1913’e kadar direnmiş, Karadağ ve Sırp kuvvetlerine önemli kayıplar verdirmiştir. Şehri iki önemli komutan savunmaktadır. Hasan Rıza Paşa ve Esat (Toptani) Paşa. Zaman zaman şehir içinden, beyaz bayrak çeken, şehri terk etmek üzere bozgun emaresi gösterenlere, Hasan Rıza Paşa şiddetle davranır. 3 Aralık 1912’de Çatalca önünde mütareke imzalandığı zaman Bulgar hükümeti, Karadağ Kralı Nikola’ya askeri harekâtı durdurması için telgraf çekmiştir. Bu yorgun, bitkin Karadağ için bir fırsat gibidir. Yalnız Hasan Rıza Paşa, ateşkesi kendisine tebliğe gelen Karadağ delegesini, kabul bile etmez. Böyle bir durum varsa, onu kendisine Osmanlı hükümetinin bildirmesi gerekmektedir. Karadağ ve Sırplar üzerine saldırılar düzenler. Fakat Hasan Rıza Paşa, Esat Paşa’nın evinden çıkarken kimliği bilinmeyen üç kişinin suikastına uğrar. Aldığı kurşunlar üzerine yedi saat can çekişip, Esat Paşa ve diğer subaylardan İşkodra’yı teslim etmeme ve kanlarının son damlasına kadar savunmalarını isteyerek şehit olur (30 Ocak 1913). Bundan sonra kumanda, Esat Paşa’dadır. Esat Paşa, savunmaya devam ederken, Hasan Rıza Paşa’nın ardından kısa süre sonra, Karadağ karargâhına ateşkesten haberdar edildiğini, görüşmek üzere delege gönderilmesi talebini (5 Şubat) bildirir (Andonyan, 1999, 288, 294).</span></p>
<p><span>Esat Paşa, Karadağ Kralı ile görüşünceye kadar şehri savunmaya devam eder. Kurnaz, yaşlı kralla görüştükten sonra, teslimiyeti kabul eder. Yalnız, “bütün askerleri; silah, cephane ve hafif sahra toplarıyla şehirden çıkacak ve saygı duruşuyla uğurlanacaktır”. Altı ayı aşkın bir süredir dayanan şanlı İşkodra savunması böyle nasıl sona ermektedir? Kral Nikola, 10 Nisan’da başkenti Çetine’de, <strong>“Karadağ ordusu muzaffer olarak İşkodra’ya girmiştir”</strong> diye ilan etse de şehri, pazarlık yoluyla almıştır. Esat Paşa’ya, “cazip bir gelecek vaat etmiştir: Arnavutluk Krallığı. Esat Paşa, Arnavutluk’taki anarşiden yararlanarak, eli altında bulunan ve çoğu Arnavut olan askerler sayesinde Arnavutluk kralı olabilirdi.” “Kral Nikola’nın kandırıcı sözleri, aylardır gürleyen topların yapamadığını başarabilmiştir”. “Esat Paşa, ordusuyla birlikte İşkodra’dan hareket ederek doğduğu yer olan Tiran’a gidecek, orada kendini derhal Arnavutluk kralı ilan edecektir” (Andonyan, 1999, 309-310).</span></p>
<p><span>Burada Esat Paşa’nın (Toptanî) geçmişine, asker olmaktan çok siyasi kimliğine bakmakta yarar vardır. Sıradan bir jandarma subayı iken, sultan yaveri olan kardeşi Gani Bey, Beyoğlu’nda öldürülür. Kardeşinin ölümünden sorumlu tuttuğu Sadrazam Halil Rifat Paşa’nın oğlunu, adamlarına Galata Köprüsü üzerinde öldürtür. Meşrutiyet’ten sonra İttihat ve Terakki’ye katılarak Durazzo Mebusu seçilir. Bu sıfatla 31 Mart Olaylarından sonra, Yıldız’a giderek Abdülhamit’e tahttan indirildiğini bildiren heyete başkanlık etmiştir. İttihat ve Terakki ile Arnavutluk uygulamalarından dolayı bir ara arası açılmış olsa da 1912’de tekrar aynı partiden milletvekili seçilmiştir. Parlamentoda gürültü koparan nutukları ünlü olan Esat Paşa, Meclis Reisi Halil Bey’e öldürme tehdidinde bulunduğu için toplantı salonundan polis tarafından çıkartılır. Bu geçmişi, karanlık düşünceleri de birlikte getirmektedir: “İşkodra düşünce, şehrin kaderine tek başına hükmetmek emeliyle şehrin kahraman müdafii Hasan Rıza Paşa’yı kendisinin öldürttüğünden şüphelenildi.” Zira “Rıza Paşa, onun evinden ayrıldığı sıra” vurulmuştur (Andonyan, 1999, 310-311).</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-62752" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2010/11/Balkan-Savasi-17.jpg" alt="" width="800" height="668" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2010/11/Balkan-Savasi-17.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2010/11/Balkan-Savasi-17-768x641.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span><strong>YANYA</strong></span></p>
<p><span>Yanya, İşkodra’nın güneyinde Epir’de, 18.200 km<sup>2</sup>, merkezinde 35 bin olmak üzere il bazında 650 bin nüfusun yaşadığı bir yerdir. Savunmasını, Esat Paşa (Bülkat, ö. 1952) yürütmüştür. O, aslen Taşkent kökenli, Yanya 1862 doğumludur. Başlangıçta, 60 bin Yunan gücüne karşı 15 bin kişi ile savunmayı sürdürür. Şubat başında Yunan veliahdının teslim çağrısına Esat Paşa; <em>“Yurdumun ve milletimin şerefi, son nefesime kadar dövüşmemi emrediyor. Dolayısıyla teklifinizi reddediyorum</em>” cevabını vermiştir (Andonyan, 1999, 414). “Geceli gündüzlü 138 gün “insanüstü bir gayretle” Yanya savunulur. <em>“Türk birlikleri son mermilerini atmış, son yiyeceklerini tüketmiş, son güçlerini de yitirmişlerdi. Her tarafla bağlantısı kesilmişti</em>”. Yanya, ancak bundan sonra 6 Mart 1913’te teslim olur. 9 Ekim 1431 yılından bu yana hükümet konağında dalgalanan Türk Bayrağı yerine Yunan bayrağı çekilir (Genelkurmay, 1984, 43, 91, 93, 97).</span></p>
<p><span>Yanya savunması, Balkan bozgunu içinde parlayan bir kahramanlık ışığı gibidir. Yunan ordusunu yöneten bir Fransız generalin, Yanya’nın işgali ile ilgili açıklamaları dikkat çekicidir: <em>“Müttefikler tarafından kuşatılmış üç şehirden (Yanya, Edirne, İşkodra) ilk düşen Yanya oldu. Oysa en elverişli doğal savunma imkânlarına sahipti ve dört yıldan beri Alman subayları tarafından tahkim edilmişti. Almanlar bu şehri hemen hemen zaptı imkânsız bir kale sayıyorlardı.. Yunan askerinin dayanıklılığı da mükemmeldi. Bu yıl kış çok zorlu olduğundan, korkunç sıkıntılara katlandı. 800 Yunan askerinin ayakları dondu; bunların çoğunun ayaklarını kesmek gerekecek.. Kayıp bilançosu ne kadar dehşet verici olursa olsun buna üzülmemeli; çünkü Yunan ordusu 33.000 esir, 100’den fazla top, Esat Paşa’yı ve dört generali ele geçirdi.</em>” Esir Osmanlı askerlerinin 800’ü subay, 6.000’i yaralı, çoğu da hastadır. Yunanlılara verilen toplam esir, Yanya’dakilerle birlikte 80 bine ulaşmaktadır. Yanya’nın işgali, Yunanistan’ı, Helenizmle ilgili herkesi coşturmuştur. Yunan Kralına, Alman İmparatoru Wilhelm başta olmak üzere tebrik telgrafları yağar (Andonyan, 1999, 420-421). “Yıllardan beri Fransa, Yunanistan’a son derece dostluk” göstermiştir. Silik duran Yunan ordusunun “düzeni, eğitimi gibi zor görevleri bir Fransız askeri heyeti üstlenmiştir.” (Lauzan, 110, 116).</span></p>
<p><span><strong>ÇATALCA</strong></span></p>
<p><span>Kısa sürede yaşanan peş peşe bozgunlar üzerine Çatalca’da, İstanbul önündeki son durak olarak savunma hattı oluşturulmaya başlanır. Yalnız Harbiye Nazırlığı istihbarat subayı Albay Cafer bile, <em>“Bulgarlar, Çatalca geçitlerinde bir ay süreyle durdurulabilir</em>” demektedir (Lauzan, 139). Kendine güven, başarıya inanç kalmamıştır. Çatalca’nın savunulması için Fransa’dan dağ topları sipariş edilmiş, monte edecek Fr. Yüzbaşı gelmiş ama daha toplar gelmemiştir. Sırpların kullandığı Fr. Topları ile Türklerin kullandığı aynı fabrika ürünüdür. 17 Kasım’da harp başlarındaki ilgisiz İstanbul’da heyecan vardır. Bulgarlar gelmişler, top sesleri duyulmaktadır. Fransız gazeteci, Dışişleri bakanı Noradunkyan’a koşar. Osmanlı bakanı, bir gazeteciden, Fransa Başbakanına ulaşarak, “İnsanlık adına, genel güvenlik adına Bulgarların İstanbul’a girmesine mani olunamaz mı?” yardım sorusunu iletir. Gazeteciden gelen cevap olumsuzdur. Yalnız, <em>“bu facia anında Osmanlı’ya teklif getirilseydi neler koparılamazdı ki?</em>” diye hayıflanmadan da edemez (Lauzan, 142).</span></p>
<p><span>Bulgar işgaline karşı Avrupa’nın 9 ülkesi, savaş gemileri ile askerlerini Boğazda tutmaktayken şehre asker çıkarırlar. İstanbul, ülkelerin kendi vatandaşlarını, Osmanlı Bankası gibi kuruluşları korumak amacıyla Sabah Ezanları okunurken işgal edilmiştir. Üstelik dokuz ayrı millî marş çalınarak. Noradunkyan’ın evinin karşısına Almanlar karargâh kurmuşlar, Rusya Galata rıhtımını almış, bir başkası Saint Benoit kolejine konmuştur (Lauzan, 144-145).</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-62753" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2010/11/Balkan-Savasi-18.jpg" alt="" width="800" height="617" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2010/11/Balkan-Savasi-18.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2010/11/Balkan-Savasi-18-768x592.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>Bulgar Kralı da Çatalca önlerine gelmiştir. Sadrazam Kâmil Paşa, doksanlı yaşlardadır. Dışişleri Bakanı Noradunkyan aracılığı ile Batılı elçileri çağırtır. Ateşkes için aracılık istemektedir: <em>“İstanbul’da 650 bin Müslüman ahali ile 350 bin Hıristiyan vardır. Bulgarların ve Yunanlıların önünden kaçan ve İstanbul’a sığınan Rumeli halkımıza reva görülen vahşeti, bütün İstanbul biliyor. Bulgar Kralı Ferdinant eğer İstanbul’a gelirse, sanmasın ki teslim olacağız. Ben burada, Padişahım ise sarayında son nefesimizi vereceğiz. Fakat o zaman İstanbul’daki Hıristiyan ahalinin ve yabancıların hayatlarını garanti edecek bir hükümeti de bulamayacaksınız</em>.” Büyükelçiler, Paşa’nın talebini, hükümetlerine ulaştırırlar. Alman Elçisi Vangenheim de “Türklerin dostu” imparatoruna ulaştırır. Alman İmparatorunun cevabı şöyledir: <em>“Kâmil Paşa, yüz yaşına yaklaşmıştır. İstediği ve arzuladığı şekilde ölebilir. Kral Ferdinant, İstanbul’a gidecek ve Bizans’ın yeni Çarı olacaktır. Ayasofya’daki âyini de o idare edecektir</em>.”</span></p>
<p><span>Düşenin dostu yoktur. İngiliz ve Fransızların düşüncesi de farklı değildir. Fransa’nın Başbakanı Poincare’nin sözleri Alman imparatorunun neredeyse aynıdır: <em>“Bizans’a Çar olmak hakkı Ferdinant’ındır. Rusya’dan gelecek bir Patriğin yanında Ayasofya’daki Hilâli indirmek ve yerine takacağı haçın altında Kayzerliğini ilan ve ilk âyini idare etmek onun hakkıdır</em>.” (Bardakçı, 2002, 378-379).</span></p>
<p><span>Kâmil Paşa, elçiler aracılığıyla <em>“Avrupa’yı insafa getirmese bile üzebileceğini sanıyordu.” “Merhametin yalnız edebiyata ait olduğunu ve siyasette kuvvetten başka bir şeyin egemen olamayacağını bilemiyordu</em>.” Hâlbuki o sıra, “Avrupa Yunanistan’ın savunmasını organize etmiş ve Yunanlıların koruyucusu olarak altı güçlü devlet elçisi, Osmanlı Hariciye Nazırı ile şartları tartışmak için Tophane kışlasında bir araya gelmişlerdi.” (Lauzan, 87).</span></p>
<p><span>İstanbul’daki hastanelerde beş bin yaralının olduğu resmen açıklanır. Alman elçiliği bir salonunu hastaneye dönüştürmüştür. Beyoğlu’ndaki Fransız hastanesinde, yaralı subay ve askerler bulunmaktadır. Fransız gazeteci, yaralılarla konuşur. Çelik mermi, şarapnel, soğuktan çok “esas derdimiz açlık” derler. Yaralı askerler içindeki Anadolu çocuklarına, “yeniden savaşa gitmek ister misiniz”, diye sorar. Cevap; “Evet isteriz. Bulgarlardan intikam almamız şart” olur (Lauzan, 96, 100).</span></p>
<p><span>İstanbul-Büyükdere vadisinde “tam anlamıyla beşerî bir enkaz” vardır. Salgın hastalıktan insan kuleleri oluşmuştur. <em>“Bağırsaklarını dışarıya toprakların üzerine saçanlar</em>” görülmektedir. Göz alabildiğine cesetlerin yayıldığı tarlalar vardır. Kolera etkisini göstermektedir. Gazeteci, <em>“insanın dişlerini takırdatan korkunun ne demek olduğunu</em>” kendi bünyesinde anlar. Belgrat Ormanlarından sonra Boğaz’ı takip ederek birkaç km. daha otomobille gidince, “artık hasta yığınlarına dönüp bakacak cesareti” yoktur. “Karnı yerde ebediyen hareketsiz kalmış yatan”, can çekişen, kıvranan insanlar görür. Dönüşte tekrar aynı manzarayı görmeye tahammül edemez. Gözlerini yumar. Şişli’ye gelinceye kadar gözlerini açmaya cesaret edemez. “Bu topraklarda ölümün çok korkunç türleri kol” gezmektedir.</span></p>
<p><span>19 Kasım’da tekrar Noradunkyan’ın evine gider. Bu defa bakanda, kendine güven gelmiştir. “Bulgarları bütün hat boyunca püskürttük. Çatalca’yı hiçbir zaman alamazlar” demiştir (Lauzan, 146-147).</span></p>
<p><span>Taarruz ve zafer günlerini önceden bildiren, Kırklareli ve Lüleburgaz’ın galibi Bulgarların, Çatalca’da güçleri bitmiştir. Ovada mağlup olan Osmanlı askeri, savunmadaki başarısını gösterir. “Plevne müdafaasını yapanların torunları aslî karakterlerine uygun olan dağ hendeklerine geçmişler ve olağanüstü başarılar” sergilemişlerdir. İstanbul’a 40 km. mesafedeki Çatalca’da, “Bulgarların gurur abidesi” yerle bir olur (Lauzan, 150-152).</span></p>
<p><span>Balkan Harbi ateşkes anlaşması Aralık başında yapılmıştır. Mütarekeden sonra, Amerika’dan gelen Yunanlı gönüllüler, “madem Osmanlı ile hesap görüldü, sıra Bulgar’a geldi demektir” derler (Lauzan, 115). Bu Balkanlı müttefiklerin, Osmanlı’yı aradan çıkardıktan sonra birbirlerine düşeceklerinin işaretidir. Ateşkeste, Enver de Bingazi’den gelmiştir (5 Aralık 1912). 23 Ocak 1913’te Babıâli Baskını ile hükümeti değiştirme işini başarıyla gerçekleştirir. Bu arada Nâzım Paşa başta olmak üzere, bazı yaverler öldürülmüş ama Mahmut Şevket Paşa’nın Sadrazam ve Harbiye Nazırı olduğu hükümet kurulmuştur (Yalçın, 1976, 181). Kısa süre sonra, onca kayıp ardından Edirne kurtarılacak, ama Batı Trakya Türk Devleti’nin varlığına tahammül edilemeyecektir.192</span></p>
<table border="0" cellspacing="0" cellpadding="0" align="center">
<colgroup>
<col width="565"></colgroup>
<tbody>
<tr>
<td width="565" height="24"><span><strong><a title="100. YILINDA BALKAN BOZGUNU VE GECİKEN UYANIŞ" href="http://altayli.net/100-yilinda-balkan-bozgunu-ve-geciken-uyanis.html" target="_blank" rel="noopener">1. 100. YILINDA BALKAN BOZGUNU VE GECİKEN UYANIŞ</a></strong></span></td>
</tr>
<tr>
<td height="24"><span><strong><a title="BALKAN HARBİNİN HABERCİSİ 93 HARBİ" href="http://altayli.net/balkan-harbinin-habercisi-93-harbi.html" target="_blank" rel="noopener">2. BALKAN HARBİNİN HABERCİSİ 93 HARBİ</a></strong></span></td>
</tr>
<tr>
<td height="24"><span><strong><a title="BALKANLAR’DA IRKÇILIK FESADI VE SEBEPLER YIĞINI" href="http://altayli.net/balkanlarda-irkcilik-fesadi-ve-sebepler-yigini.html" target="_blank" rel="noopener">3. BALKANLAR’DA IRKÇILIK FESADI VE SEBEPLER YIĞINI</a></strong></span></td>
</tr>
<tr>
<td height="24"><span><strong><a title="BALKANLAR’DA İTTİFAK" href="http://altayli.net/balkanlarda-ittifak.html" target="_blank" rel="noopener">4. BALKANLAR’DA İTTİFAK</a></strong></span></td>
</tr>
<tr>
<td height="24"><span><strong><a title="BALKANLAR’DA SAVAŞ" href="http://altayli.net/balkanlarda-savas.html" target="_blank" rel="noopener">5. BALKANLAR’DA SAVAŞ</a></strong></span></td>
</tr>
<tr>
<td height="24"><span><strong><a title="KARADAĞ ORDUSU VE İLK BOZGUN" href="http://altayli.net/karadag-ordusu-ve-ilk-bozgun.html" target="_blank" rel="noopener">6. KARADAĞ ORDUSU VE İLK BOZGUN</a></strong></span></td>
</tr>
<tr>
<td height="24"><span><strong><a title="LÜLEBURGAZ" href="http://altayli.net/luleburgaz.html" target="_blank" rel="noopener">7. LÜLEBURGAZ</a></strong></span></td>
</tr>
<tr>
<td height="24"><span><strong><a title="ÇORLU, ÇATALCA, KUMANOVA ve ASKERİN ÇARESİZLİĞİ…" href="http://altayli.net/corlu-catalca-kumanova-ve-askerin-caresizligi.html" target="_blank" rel="noopener">8. ÇORLU, ÇATALCA, KUMANOVA ve ASKERİN ÇARESİZLİĞİ…</a></strong></span></td>
</tr>
<tr>
<td height="24"><span><strong><a title="İNANCINI YİTİREN ORDU YENİLİR" href="http://altayli.net/inancini-yitiren-ordu-yenilir.html" target="_blank" rel="noopener">9. İNANCINI YİTİREN ORDU YENİLİR</a></strong></span></td>
</tr>
<tr>
<td height="24"><span><strong><a title="BALKAN SAVAŞINI NASIL KAYBETTİK?" href="http://altayli.net/balkan-savasini-nasil-kaybettik.html" target="_blank" rel="noopener">11. BALKAN SAVAŞINI NASIL KAYBETTİK?</a></strong></span></td>
</tr>
<tr>
<td height="24"><span><strong><a title="JÖN TÜRKLER VEYA KÜLTÜREL VATANIN KAYBI, COĞRAFİ VATANIN GİTMESİ DEMEKTİR" href="http://altayli.net/jon-turkler-veya-kulturel-vatanin-kaybi-cografi-vatanin-gitmesi-demektir.html" target="_blank" rel="noopener">12. JÖN TÜRKLER VEYA KÜLTÜREL VATANIN KAYBI, COĞRAFİ VATANIN GİTMESİ DEMEKTİR</a></strong></span></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Balkan Savaşını Nasıl Kaybettik?</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/balkan-savasini-nasil-kaybettik</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/balkan-savasini-nasil-kaybettik</guid>
<description><![CDATA[ Balkan Savaşını Nasıl Kaybettik?
Balkan Harbi’nde Ege Adaları ile birlikte 100 bin kilometrekareye yakın vatan toprağı bir çırpıda elden çıkmış, bir milyondan fazla Türk öldürülmüş ve sürülmüş, memleket nüfusu beş milyon eksilmiştir (Apak, 1988, 88). Maddî kayıp yamandır. Asıl kayıp kafa ve yüreklerdedir. Birkaç yıl önce Yunan, Bulgar, Ermeni çeteleri, Sırp çetnikleri ile birlikte hareket ederek, kendi devleti ile […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c47671b85b.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:46 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Balkan, Savaşını, Nasıl, Kaybettik</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2010/10/Balkan-Savasi.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/balkan-savasini-nasil-kaybettik.html">Balkan Savaşını Nasıl Kaybettik?</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Doç. Dr. Caner ARABACI</strong></span></a>
</p><p><span><span>Balkan Harbi’nde Ege Adaları ile birlikte 100 bin kilometrekareye yakın vatan toprağı bir çırpıda elden çıkmış, </span><strong>bir milyondan fazla Türk öldürülmüş ve sürülmüş, memleket nüfusu beş milyon eksilmiştir</strong><span> (Apak, 1988, 88).</span></span></p>
<p><span>Maddî kayıp yamandır. Asıl kayıp kafa ve yüreklerdedir. Birkaç yıl önce Yunan, Bulgar, Ermeni çeteleri, Sırp çetnikleri ile birlikte hareket ederek, kendi devleti ile savaşmada başarılı olan askerler, darbe yapmada başarılı olan ordu, <strong>Balkan Harbi’nde niçin bozguna uğramıştır?</strong></span></p>
<p><span><strong>Selanik’te, sadece teslim olan 26 bin asker ve komutanı Tahsin Paşa, trenle işgale gelen Yunan’a niçin tek kurşun sıkmadan şehri teslim etmiştir? Selânik, Hareket Ordusunun merkezi, İttihat ve Terakki’nin kâbesi görüldüğüne göre, niçin savunulmamıştır? </strong></span></p>
<p><span>İhtilâl üssü, askeri okullar olan Manastır, niçin savunulmamıştır? Başkent İstanbul’u basarken, <strong>Yıldız Sarayı’nı yağmalarken kahraman olan III. Ordu/Hareket Ordusu, II. Ordu, niçin hiçbir yararlık gösterememiştir?</strong> Kendi paşasını (Şemsi Paşa) vururken kahraman olan Teğmen Âtıf, kendi devletine karşı dağa çıkan geyikli Hürriyet Kahramanı Resneli Niyazi vb.leri, Balkan Harbi’nde niçin başarısızdırlar? Edirneli Talât, niçin Edirne’nin düşmesi, Bulgarların eline geçmesi için çaba sarf etmiştir? Üsküp niçin savunulmamıştır?</span></p>
<p><span>Komutan itirafı: “Osmanlı ordularının Rusya muharebesinde gösterdikleri yiğitlik kahramanlık ve elde ettikleri başarı, bu seferki süratli bozgun ile karşılaştırılacak olursa şaşkınlık ve hayret içinde kalmamak mümkün değildir.” (Mahmut Muhtar, 2012, 169). Kosova’nın, Varna’nın, Niğbolu’nun, Mohaç’ın, Plevne’nin sahiplerine ne olmuştur ki hemen bozulmuşlardır?</span></p>
<p><span><strong>Ordu mensupları politize olmuştur.</strong> 1876 darbesi önce Kuleli Vakasında denenir. Genç Osmanlıların benzer çalışmaları aynı padişahı devirme öldürme çabaları başlangıçta başarısız kalmıştır. Ama 1876’da çeyrek asırlık hazırlıktan sonra darbe gerçekleştirilmiştir. Artık Yeniçeriliğin kaldırılması ile elli yıl ara veren hükümet darbeleri, yeniden başlayacaktır.</span></p>
<p><span>Fransız gazeteci, Kırklareli’nde düşmanla savaşmadan bozguna uğrayan kolordunun bağlı olduğu Doğu Ordusunun komutanı Abdullah Paşa’yı sormuştur. “O’nun, Halâskarân reisi olduğunu bilmiyor musunuz?” derler. Üsküp havalisinde üç kolordu idare eden Zeki Paşa’yı sorar. “Hareket Ordusu Sultan Hamid’i hal etmek için ve Millet Meclisini kurtarmak adı altında Selânik’ten Ayastefanos’a geldiğinde Zeki Paşa, Mahmut Paşa’nın yanında değil miydi?” derler. Kırklareli bozgunun sonrasında ordudan kovulan Rıza Paşa da gidip İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne üye olmuştur. Komite onu, Edirne süvari tümeninin komutanlığına tayin ettirmek istemiş, sonunda Trakya’da başka bir tümenin komutası ona verilmiştir. Bana bir albay göstermişlerdi. İhtilâlin ilk günleri filan ünlü nutku okumuş dediler. Bir binbaşıdan bahsettiler. Jön Türk partisinin ümidi imiş, bir başka yüzbaşı da ıslahatçı tavrıyla tanınıyormuş.” Zaferden zafere koşarken Osmanlı ordusu, kendi işini iyi yapıyordu. “ülkeyi yönetmeye heves” etmiyor, <strong>“yalnızca askerlik görevlerini yerine getiriyor”,</strong> “ortalarda nutuk” çekmiyordu. Ordunun bir yüzü yoktu. “Bu ordunun üzerine pek çok siyaset yağmuru yağmış, artık demirleri pas tutmuştu..” (Lauzan, 51-53).</span></p>
<p><span>Harpte, komutanı olduğu birliği kaybeden kıtasız kumandanlar vardır. Bunlardan biri olan Albay Efe Kâzım, Manastır Meydan Muharebesi sırasında Beşinci Kolordu’nun idare yerine gelip kendinden üst rütbeli olan kumandana akıl vermeye başlar. Kolordu kumandanı susmasını isteyince, <strong>“aylak Albay Efe Kâzım</strong> orada kolordu kumandanına tabanca çeker. Yanlarındaki subayların müdahaleleri ile silah patlamıyor. Bunu ben gözlerimle gördüm. Kolordu kumandanı Kara Sait Paşa Hürriyet ve İtilâfçıdır, Albay Efe Kâzım ise İttihat ve Terakki Partisine mensuptur” (Apak, 1988, 70).</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-62755" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2010/11/Balkan-Savasi-19.jpg" alt="" width="800" height="617" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2010/11/Balkan-Savasi-19.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2010/11/Balkan-Savasi-19-768x592.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>Genelkurmay’a göre, <strong>“Ordunun politika ile uğraşması, o kadar ki, bunun muharebe alanında bile sürdürülmesi”</strong> devam etmiştir (Genelkurmay, 1984, 41). Ordu içindeki alaylı-mektepli ayrımı, nispeten Meşrutiyet sonrasında çıkarılan emeklilik kanunu ile alaylılar aleyhine bitirilmiştir. Ama politika ilgisi, bitirilememiştir. Mahmut Muhtar’ın şu cümleleri (2012, 173, 174), ordu yayınında aynen yer alır: “Bir ordu için en büyük felaket, genç subayların askerî görevleri dışında ordunun veya memleketin düzeltilmesine kalkışmaları, nizamları ve kanunları değiştirmeye girişmeleri, hükümeti denetim altına almak, devletin siyasi hayatına etki yapmak gibi maksatlara dayanan kulüpler ve dernekler kurmalarıdır. Meşrutiyet’ten sonra bu haller önce ihtilâlin çıktığı 3 ncü Orduda görüldü. Sonra da bu esef verici hal 1 nci ve 2 nci Ordulara aşılandı.” Politika ilgisi burada kalsa iyi. “Hareket Ordusunun İstanbul’a gelişinden sonra Ordu, İttihat ve Terakkiye mensup bir kısım genç subayın keyfine bağlı kaldı.” (Genelkurmay, 1970, 149, 151-152). <strong>“Düşman karşısında askerlerin manevi dayanağı olacak olan subaylar, yalnızca sayıca ve ilmen değil, ekseriya manen dahi yetersizlik içinde bulunmuştur” </strong>(Mahmut Muhtar, 2012, 175).</span></p>
<p><span>Osmanlı askeri, Osmanlıya kurşun sıkmaktadır. Bir ara Mahmut Muhtar Paşa’yı öldürmek için evine hücum edilir. Kendisi evde değildir. “Bir Fransız kadın, bir akşamüstü meydanlardan birinde genç ihtiyar Osmanlıların birbirlerini boğazladıklarını görür. Korkar fakat boğuşanlardan biri: -Siz Fransızsınız. Sizin korkacak bir şeyiniz yok, siz geçin gidin, yalnız bize bakmayın” der (Lauzan, 107-108). Birbirine düşenlerin yabancılar arasında dilden dile anlatılan şu durumu, birlik ve gücün elden gittiğinin, yenilgi şamarının hak edildiğinin delilinden başka nedir?</span></p>
<p><span>Rahmi Apak, Koniçe’de, bir handa mola verdikleri sıra,”yedi sekiz kadar arkadaşı ile birlikte Hürriyet Kahramanı Niyazi Bey”in yanlarına geldiğini anlatır. <strong>“Hepsi dişten tırnağa kadar silahlı”,</strong> düşülen feci akıbet tartışılmaktadır. Niyazi Bey, “ağzını açıp gözünü yumarak”, “bütün bu faciadan sorumlu olduğunu beyan eylediği Hürriyet ve İtilâfçılara lanetler” yağdırır durur (Apak, 1988, 80). Apak’ın yıllar sonra hatıratını yazarkenki değerlendirmesi, Resneli’den farksızdır: <strong>“Balkan Harbi felaketinin bir numaralı sorumlusu Padişah Sultan Hamit’tir.”</strong> Aynı subaya göre, “iki numaralı sorumlu” Ruslardır. Üç numaralı sorumlu, Hıristiyan Avrupa ülkeleri, dördüncüsü “Meşrutiyet inkılâbının, Osmanlı İmparatorluğu içindeki muhtelif unsurların Türkler aleyhindeki düşmanlığını artırmış ve alevlendirmiş olmasıdır” (Apak, 1988, 88-89).</span></p>
<p><span>Savaşa katılan birisi olarak R. Apak’ın soruları yürek dağlayıcıdır: “Balkan Savaşını neden kaybettik? <strong>Tüfeğimiz, topumuz ve cephanemiz Balkanlı düşmanlarımızdan daha az değildi..</strong> Giyim ve kuşam bakımından daha noksan değildik. Düşmanlarımızın sayı üstünlüğü de o kadar korkunç değildi. Bu halde neden yenildik ve hem de çabucak ve şerefsiz bir surette yenildik. Lüleburgaz ve Kumanova Meydan Muharebeleri bizim için bir alın karasıdır.” Sebep olarak altı önemli yenilgi nedeni sayar. Bunlardan birincisi; Lüleburgaz’da Bulgarlar karşısında ordumuzu yöneten Abdullah Paşa, Kumanova’da Sırplar karşısında bulunan Zeki Paşa gibi subay ve askerleri tarafından tanınmayan, yetersiz; askere, “can ve ruh verecek vasıflardan” yoksun komuta kademesinin bulunması. İkincisi savaşa hazır olmamak, onun için de kavgaların, “gelişigüzel kendiliğinden ve karaktersiz tarzda” olmasıdır. Üçüncü neden, sevk ve idare beceriksizliği, ehil subayın bulunmaması. Dördüncü neden, havanın yağmurlu olmasıdır. Beşincisi, yolların az ve çamurlu olması, “geri hizmet mefhumunun” orduda bulunmamasıdır. Altıncı sebep, harpten hemen önce yetişmiş seksen bin<sup><strong>[1]</strong></sup> askerin terhisidir (Apak, 1988, 90-91). Harp Akademileri adına yapılan yayında da aynı durumlara dikkat çekilmektedir: “Siyaset orduya girmişti. Particilik zihniyeti esasen ‘alaylı-mektepli çekişmesi ile sakat kalan subay topluluğunun daha da parçalanmasına etken olmuştu. Parti zihniyeti ile hareket eden subaylar, karşı partiden olanların savaştaki başarısına dahi engel oluyor, bozgun halinde çekilirken bile biri diğerine kurşun atıyordu. Daha garip tarafı, bu çekişme tutsaklıkta da devam ediyordu” (Esenyel, 1995, 167-168).</span></p>
<p><span>Ordu, Alman askeri ekolünün etkisi altındadır: “Alman askeri ekolünün tesiri ile o zamanlar her durumda tek muharebe şekli olarak benimsenmiş olan taarruz prensibi bizim şark ordumuzun tamamen çökmesi neticesini doğurmuştur.” Ordu yönetiminde, “harp prensipleri” açısından tümden bir aykırılık vardır. Hedef, ağırlık merkezi, kuvvet tasarrufu, manevra, emir komuta birliği, emniyet, baskın, sadelik prensiplerinin hiçbiri uygulanmamıştır (Esenyel, 1995, 167-168, 170-173).</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-62757" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2010/11/Balkan-Savasi-20.jpg" alt="" width="800" height="669" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2010/11/Balkan-Savasi-20.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2010/11/Balkan-Savasi-20-768x642.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>Alman etkisi, Türk subaylarını yetiştirme ile sınırlı değildir. “Osmanlı Ordusu yanında Osmanlı subaylarıyla beraber hareket eden” Almanlar vardır. “Lüleburgaz komuta heyetinde yer alan Yarbay Leisseaw”, “Kırklareli’nde Mahmut Muhtar Paşa yanında yer alan Binbaşı Hügo”, “güya Mahmut Muhtar Paşa ordusunun bataryalarının konum ve durumunu incelemek üzere savaş alanında bulunan Albay Topzewskei”, “Alman üniformasını çıkarıp Osmanlı üniformasını giyen ve bir süvari tümeninin komutasını üstlenen Albay Waıt” bunlardandır (Lauzan, 94).</span></p>
<p><span>Yenilgideki Alman eğitiminin, savaş taktiklerinin payının yerine, ordu tepesine bir yabancı ülke komutanlarının yerleştirilmesini uygun görebilen düşüncenin sorgulanması gerekmektedir. Kendine özgüveni kaybetmiş, politikacılığı daha baskın bir komuta heyetinin, asker üzerindeki etkisi elbette tartışılır olacaktır.</span></p>
<p><span>Ordu içindeki siyasi faaliyetler, <strong>“askerliğin temeli olan disiplini, itaati ve birlik ruhunu zedelemiştir.”</strong> Binbaşı Esenyel, haklı olarak Şeyhülislam Cemalettin Efendi’den şu alıntıyı yapar: “Avrupa’dan milyonlarca borç alınarak yapılan teşkilat ve alınan askeri teçhizatın hiçbir kıymet ifade etmediği ve yarar sağlamadığı Balkan Muharebesinde anlaşılmış oldu. Çünkü harp sahasına gönderilen askerler, Mahmut Şevket Paşa’nın tanzim ve teşkil ettiği ordular, bunları idare eden amirler ve subaylar da Genelkurmayına kadar kendisinin tertip ve tayin ettiği kimselerdi. Fakat Cemiyetin teşvik ve telkiniyle vaktiyle Üçüncü Ordu subayları arasında uyanan siyasi fikirler, diğer ordulara da sirayet ederek, askerliğin esas kaidesi olan itaat, birlik ve beraberlik bozulduğu gibi, yavaş yavaş çoğalan aykırı fikirlerin meydana getirdiği particilik, askerlik vazifelerinin hakkıyla yapılmasına engel oldu.” (Esenyel, 1995, 179).</span></p>
<p><span>Ordu, “ihtilâlciler elinde oyuncak”, subaylar “vazifelerinden başka her şeyle meşguldür.” (Mahmut Muhtar, 2012, 186).</span></p>
<p><span>Dikkat edilirse, ana sebep gözden kaçırılmaktadır. Yağmur, yolsuzluk sadece Osmanlı askerine değildir. Bulgar hangi yoldan geliyorsa, vatanı savunacak olan aynı yolu kullanmak durumundadır. Ama Bulgar’da, Yunan’da, Karadağlıda bulunan ideal yapının bizim orduda bulunmadığı açıktır.</span></p>
<p><span>Belki en önemli hükümlerden birisi şudur: “Uğradığımız bozgunların ve utanç verici hallerin yalnız orduya değil, bütün millete ait olduğu aşikârdır.. Mağlubiyeti düşmanın kuvvetinde değil, hep kendi yolsuzluklarımızda aramak gerekir.” (Mahmut Muhtar, 2012, 182).</span></p>
<p><span>Balkan Harbi, normal bir savaş, alınan sonuç sıradan bir yenilgi değildir. Ruhunu kaybeden Osmanlının, çürüyüp kokuşan yabancı değerlerin taşıyıcısı bedeninin; Bulgar, Sırp, Yunan, Karadağ adlı yönlendirilen mikroplar tarafından yenilerek parçalanıp, paylaşılmasıdır.</span></p>
<p><span>Balkan Harbi, bir Jön Türk, Batılılaşma, kültür ve medeniyet değiştirme döneminin trajedisidir. İyi kavranmazsa, trajedinin ardı gelecektir. Sıra dikdörtgene sığdırılan Anadolu’dadır.</span></p>
<p><span>Bir Osmanlı Yahudisinin övünç dolu şu cümlesi düşündürmelidir: <strong>“Yahudiler Jön Türkleri desteklemiş, baskı, şiddet ve zorbalık rejimi olan Abdülhamit II. yönetimine karşı Jön Türklerle birlikte mücadele vermişlerdir.”</strong> (Landau, 1996, 93). İttihat ve Terakki kadroları içinde Yahudi ve Dönme çokluğu, sıradan bir durum değildir.</span></p>
<p><span>Tanzimat’tan itibaren, ilerleme ve gelişmeci bir yön tutturulmuştur. Ama ilerleme ve gelişmeyi sağlayacak asıl etkenler değil, kültür ve değerler dünyasında değişim öne çıkarılmıştır. Yerli sanayi öldüren, mandacı bir tavır, Batı hayranı hayat tarzı, ilerleme yolu sanılmıştır. Bilim üreten kafalar geliştirilmeden teknoloji tecrübesi geçirilmeden özgün eserlerin ortaya konması ve gelişme mümkün değildir. Balkan Harbi yıllarında bunun acısı da hissedilir. İstanbul ile Lüleburgaz haberleşemez. Bozgun haberi İstanbul’a göç kafileleri ile dört gün sonra ulaşır. Ama aynı sıra İstanbul Boğazında demirli bulunan İngiliz gemisi, telgrafla Londra ile görüşüp, haberleşir (Lauzan, 85).</span></p>
<p><span><span><strong>[1]</strong> Genelkurmay, bu rakamı, “en iyi eğitim görmüş (70.000) yetmiş bin er” olarak vermektedir (Genelkurmay, 1984, 41).</span></span></p>
<table border="0" cellspacing="0" cellpadding="0" align="center">
<colgroup>
<col width="565"></colgroup>
<tbody>
<tr>
<td width="565" height="24"><span><strong><a title="100. YILINDA BALKAN BOZGUNU VE GECİKEN UYANIŞ" href="http://altayli.net/100-yilinda-balkan-bozgunu-ve-geciken-uyanis.html" target="_blank" rel="noopener">1. 100. YILINDA BALKAN BOZGUNU VE GECİKEN UYANIŞ</a></strong></span></td>
</tr>
<tr>
<td height="24"><span><strong><a title="BALKAN HARBİNİN HABERCİSİ 93 HARBİ" href="http://altayli.net/balkan-harbinin-habercisi-93-harbi.html" target="_blank" rel="noopener">2. BALKAN HARBİNİN HABERCİSİ 93 HARBİ</a></strong></span></td>
</tr>
<tr>
<td height="24"><span><strong><a title="BALKANLAR’DA IRKÇILIK FESADI VE SEBEPLER YIĞINI" href="http://altayli.net/balkanlarda-irkcilik-fesadi-ve-sebepler-yigini.html" target="_blank" rel="noopener">3. BALKANLAR’DA IRKÇILIK FESADI VE SEBEPLER YIĞINI</a></strong></span></td>
</tr>
<tr>
<td height="24"><span><strong><a title="BALKANLAR’DA İTTİFAK" href="http://altayli.net/balkanlarda-ittifak.html" target="_blank" rel="noopener">4. BALKANLAR’DA İTTİFAK</a></strong></span></td>
</tr>
<tr>
<td height="24"><span><strong><a title="BALKANLAR’DA SAVAŞ" href="http://altayli.net/balkanlarda-savas.html" target="_blank" rel="noopener">5. BALKANLAR’DA SAVAŞ</a></strong></span></td>
</tr>
<tr>
<td height="24"><span><strong><a title="KARADAĞ ORDUSU VE İLK BOZGUN" href="http://altayli.net/karadag-ordusu-ve-ilk-bozgun.html" target="_blank" rel="noopener">6. KARADAĞ ORDUSU VE İLK BOZGUN</a></strong></span></td>
</tr>
<tr>
<td height="24"><span><strong><a title="LÜLEBURGAZ" href="http://altayli.net/luleburgaz.html" target="_blank" rel="noopener">7. LÜLEBURGAZ</a></strong></span></td>
</tr>
<tr>
<td height="24"><span><strong><a title="ÇORLU, ÇATALCA, KUMANOVA ve ASKERİN ÇARESİZLİĞİ…" href="http://altayli.net/corlu-catalca-kumanova-ve-askerin-caresizligi.html" target="_blank" rel="noopener">8. ÇORLU, ÇATALCA, KUMANOVA ve ASKERİN ÇARESİZLİĞİ…</a></strong></span></td>
</tr>
<tr>
<td height="24"><span><strong><a title="İNANCINI YİTİREN ORDU YENİLİR" href="http://altayli.net/inancini-yitiren-ordu-yenilir.html" target="_blank" rel="noopener">9. İNANCINI YİTİREN ORDU YENİLİR</a></strong></span></td>
</tr>
<tr>
<td height="24"><span><strong><a title="İŞKODRA, ÇATALCA, YANYA…" href="http://altayli.net/iskodra-catalca-yanya.html" target="_blank" rel="noopener">10. İŞKODRA, ÇATALCA, YANYA…</a></strong></span></td>
</tr>
<tr>
<td height="24"><span><strong><a title="JÖN TÜRKLER VEYA KÜLTÜREL VATANIN KAYBI, COĞRAFİ VATANIN GİTMESİ DEMEKTİR" href="http://altayli.net/jon-turkler-veya-kulturel-vatanin-kaybi-cografi-vatanin-gitmesi-demektir.html" target="_blank" rel="noopener">12. JÖN TÜRKLER VEYA KÜLTÜREL VATANIN KAYBI, COĞRAFİ VATANIN GİTMESİ DEMEKTİR</a></strong></span></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Jön Türkler veya Kültürel Vatanın Kaybı, Coğrafi Vatanın Gitmesi Demektir</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/joen-turkler-veya-kulturel-vatanin-kaybi-cografi-vatanin-gitmesi-demektir</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/joen-turkler-veya-kulturel-vatanin-kaybi-cografi-vatanin-gitmesi-demektir</guid>
<description><![CDATA[ Jön Türkler veya Kültürel Vatanın Kaybı, Coğrafi Vatanın Gitmesi Demektir
Kültürel vatanla, coğrafi vatan kadar, kader birliği müthiş olan iki kavram bulmak güçtür. Çünkü birini kaybettiğiniz zaman diğerinin kaybı mukadder olmaktadır. Kültürel vatanı oluşturan, kültür ve onun gerisindeki değerlerdir. Değerlerin kaybı, değerlere rağbetsizlik, kafa ve kalplerde başka değerlerin yerleşmesi anlamına gelmektedir. Kafa ve yüreklere yerleşen düşman değerleri, yenilginin başlangıcı olmaktadır. Çünkü üstün görülen değerlerin sahipleri […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4764cc2f6.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:46 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Jön, Türkler, veya, Kültürel, Vatanın, Kaybı, Coğrafi, Vatanın, Gitmesi, Demektir</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2010/11/Jon-Turkler.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/jon-turkler-veya-kulturel-vatanin-kaybi-cografi-vatanin-gitmesi-demektir.html">Jön Türkler veya Kültürel Vatanın Kaybı, Coğrafi Vatanın Gitmesi Demektir</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Doç. Dr. Caner ARABACI</strong></span></a>
</p><p><span>Kültürel vatanla, coğrafi vatan kadar, kader birliği müthiş olan iki kavram bulmak güçtür. Çünkü birini kaybettiğiniz zaman diğerinin kaybı mukadder olmaktadır. Kültürel vatanı oluşturan, kültür ve onun gerisindeki değerlerdir. Değerlerin kaybı, değerlere rağbetsizlik, kafa ve kalplerde başka değerlerin yerleşmesi anlamına gelmektedir. Kafa ve yüreklere yerleşen düşman değerleri, yenilginin başlangıcı olmaktadır. Çünkü üstün görülen değerlerin sahipleri ile karşılaşmada, karşı duruşun gerekçeleri baştan çözülmüş, yenilgi mukadder hale gelmiştir.</span></p>
<p><span>İstanbul ileri gelenleri köşklerinde, Avrupa özentisi içinde bir hayat yaşamakta, Tanzimat modeline göre düzenlenmiş bir görgü tablosu işlemektedir. Şöhretli şair Abdülhak Hamid’in kız kardeşi Mihrinnisa Hanım’ın köşkünde<strong>, “aile fertlerinden başka belki de uşaklar dahi Fransızca bilmekte, hiç değilse, az çok anlamakta idiler.”</strong> (Ayverdi, 1985, 192). Tophane Müşiri Zeki Paşa, Abdülhamit devrinin önemli devlet adamlarındandır. Bunun için de Meşrutiyet devrinde suçlu bulunamadığı halde yerinden yurdundan edilerek cezalandırılmıştır. Yaverinin kızının anlattığına göre; Paşanın <strong>“çocukları yabancı mürebbiyeler elinde aşırı frenkperest olarak”</strong> yetiştirilmiş, “millî bağları zayıf, dinî inanışları ise sıfır” kimselerdir. Oğullarından Sedat Zeki, Ayverdi’lere geldiği zaman ilk sorusu şu olur: “Türkçe mi konuşalım, Fransızca mı?” Dinî zayıflıklarına rağmen kendi dillerini küçümseyeceklerini muhatapları hiç düşünmemiştir (Ayverdi, 1985, 125-126).</span></p>
<p><span><strong>Sadrazam Kâmil Paşa’nın gelini Fatma Hanım’ın kızları, mürebbiyeler elinde büyümüş ve İsviçre’ye yerleşmişlerdir. Bu kızlardan biri, din değiştirip bir Katolikle evlenmiştir”. Annelerinin sonu da kumarda mal ve altınlarını kaybedip, seyisinden bile saygı görmez haline gelince intihar etmiştir</strong> (Ayverdi, 1985, 210-211).</span></p>
<p><span>Balkan Harbi’nden hemen önceki Meşrutiyet günlerinde, <strong>“Resimli dergilerde hocalarla papazların, Bulgar çetecisi Sandanski ile Türk subaylarının öpüşen, kucaklaşan resimleri”</strong> yayınlanır (Atay, 1963, 29). Değerleri yitirme yanında, onları günlük politikada kullanma da yaygınlaşmıştır.</span></p>
<p><span>Jön Türk liderlerden, İttihat ve Terakki’nin ilk kurucusu olduğunu yazan, parti iktidara gelince de mutasarrıf unvanı verilip Beyoğlu Mutasarrıflığı Sıhhiye Müfettişliğine atanan İbrahim Temo’nun, Askerî Tıbbıyede, arkadaşları arasında lâkabı, Pierre Lermit’tir (Temo, 2000, 19). Haçlılara karşı vatanı savunan Kılıç Arslan, Selahattin Eyyubi değil; Haçlıları ayağa kaldıran, topal eşeğiyle bütün Avrupa’yı dolaşarak Haçlı seferini kışkırtan Fransız Hıristiyan din adamı Pierre Lermit (1050-1115). Yani Jön Türkler, bazıları hariç, kendi kültür ve medeniyet değerlerine karşı mücadeleleriyle, Haçlılığın içimizdeki beşinci kolları durumundadır. Batıcılığın ideoloğu Abdullah Cevdet’in, para karşılığı kendi vatanı aleyhine Siyonist örgüte hizmetini (Herzl, 2002, 306), İttihat ve Terakki adının Fransızcadan aparıcısı Ahmet Rıza’nın, Osmanlı Meclis-i Mebusanı başkanı iken bile yemininde Allah demeyecek kadar katı bir Pozitivist olduğu düşünülmelidir.</span></p>
<p><span>Balkan bozgunu sırasında, gemiyi ilk terk eden fareler gibi, ülkeyi terk edenlerin Jön Türkler olması bir tesadüf olmamalıdır. Fransız Elçiliği ile içli dışlı olan bir Fransız gazetecinin tespiti acıdır. Ordusuz kalan gariban halk, kağnısına, sırtına vurduğu denkleri ile Bulgar, Yunan, Sırp katliamından kurtulabilmek için İstanbul yolunu tutarken; Jön Türkler, Paris yoluna düşmüşlerdir. Ahmet Rıza’nın tam bozgun sırasında Meclis Başkanı olarak ameliyat olacağı tutmuş, İttihat ve Terakki’nin başyazarı aynı zamanda milletvekili olan Hüseyin Cahit, Maliye Nazırı yapılan Maliyeci Cavit, Paris yoluna düşmüşlerdir.</span></p>
<p><span>Jön Türklerle ilgili Fransız gazetecinin tespiti aydın sefaletini gözler önüne sermektedir: “Jön Türkler bu savaşta hiç de parlak bir harekette bulunmadılar. Trakya ve Makedonya köylüleri gibi onlar da rastgele bölgeyi terk ettiler. Ama Asya’ya doğru gitmediler. Onlar Londra-Paris yolunu tuttular. Düşman başkente yaklaştıkça şehri terk etmeyi uygun bulan önde gelen Jön Türk komitesi üyelerinin sayısı daha Kasım’ın ilk günlerinde pek uzun bir liste oluşturmaktaydı. Kırklareli bozgununun hemen ardından, eski Millet Meclisi Başkanı Ahmet Rıza Bey Paris’e gitmişti. Güya ameliyat olmak istiyordu. Fakat aslında bu ameliyat hiç de acil değildi. Bunun ardından <em>Tanin</em> gazetesi sahibi Hüseyin Cahit Bey’in gittiği haber alındı. Bir ikindi vakti Paris’e gitmek üzere vapura binmişti. Sonra sıra eski Maliye Nazırı Cavit Bey’e gelmişti.” “Bir zamanlar Paris’te adından söz ettiren” Prens Sabahattin, Padişah’a kumandayı eline alması gerektiğini bildiren bir açık mektup yayınlar. O bütün “Osmanlı hanedanının Çatalca hattına gitmesini” de ister. Ama kendisi, <strong>“kafilenin sonuncusu olarak”</strong> bile olsa ortada yoktur (Lauzan, 82-84). Arnavutluk’un başına getirilen İsmail Kemal’in, İşkodra’yı krallık vaadi üzerine teslim eden Esat Paşa’nın Jön Türk zümresinden olduğu da hatırlarda tutulmalıdır. İsmail Kemal, 1902 Jön Türkler Kongresi’nin “belli başlı adamı” durumundadır (Yahya Kemal, 1976, 190).</span></p>
<p><span>Hüseyin Cahit, hatıralarında, <em>Tanin</em>’in kapatılması ve başka bir adla yayınlanmasına izin verilmemesi üzerine (9 Kasım 1912), <strong>“Avrupa’ya gitme kararı”</strong> aldığını belirtir. Yanında gelmek isteyen Hüseyin Kâzım, Talât tarafından ikna edilince geri kalmıştır. 12 Kasım 1912’de pasaportla <strong>“Galata rıhtımından Romanya vapuruna binerek Viyana’ya doğru İstanbul’dan”</strong> ayrılır. Viyana’da Cavit Bey’le buluşurlar. Gelişmeleri Viyana’dan takip ederler. Dönüş kararını, ortalık yatışıp, İttihat ve Terakki yönetime hâkim olunca almıştır: “Babıali Baskını olayını duyunca hemen hazırlanarak” İstanbul’a döner. 31 Ocak 1913’te <em>Tanin</em>’i yeniden yayınlamaya başlar (Yalçın, 1976, 179-180, 183).</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-62760" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2010/11/Balkan-Savasi-21.jpg" alt="" width="800" height="669" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2010/11/Balkan-Savasi-21.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2010/11/Balkan-Savasi-21-768x642.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>Jön Türk büyüklerinden Mizancı Murat, <em>İkdam</em>’daki “Tehlikeli Bir Geçit” başlıklı yazısında: “Bundan sonra bir yüzyılın dörtte biri oranında bir büyük devletin esirgemesinde yaşamaktan başka bir yol bulunmadığını” savunarak, mandacılığın ilk sözcülerinden olacaktır (Yalçın, 1976, 180).</span></p>
<p><span>Öğrencisi F. Rıfkı’ya göre, “bir savaşçı ve tenkitçi” olan Hüseyin Cahit’i, İttihatçılar, kendisine birkaç bin altın lira verip, Osmanlı İmparatorluğunun en yüksek maaşlı ikballerinden biri olan, Düyun-ı Umumî’ye Türk alacaklılar vekili yapmışlardır. Bundan sonra, “savaşçı ve tenkitçi Hüseyin Cahit’i, bir daha memleketin en güç günlerinde bile aramızda göremedik. Harp sırasında Büyükada Yat Kulübü’nde yüksekçe fiyatlı oyun masalarında rastlardık” der (Atay, 1963, 69).</span></p>
<p><span>Meşrutiyetle beklenen gelmez. <strong>“Kanun-ı Esasi yürürlüğe girdi mi, her şey yoluna girecek”</strong> beklentisi gerçekleşmez. Avusturya-Macaristan, Bosna-Hersek’i işgal eder, Bulgaristan bağımsızlığını ilân eder, ardından Girit gider. Hıristiyan unsurların da azması ile birlikte bütün bunların <strong>“hepsi Meşrutiyet yüzünden başımıza geliyor”,</strong> “çoban isteriz, şeriat isteriz, sesleri ile halk Selânik’ten soğudu ve Yıldız’a döndü.” Artık sürgünlerden dönen Hürriyet kahramanlarının da birbirlerinin içyüzlerini açığa vuran yazılarını okuyorduk. Bir çokları curnalcı imişler. Paris’te Sultan Hamid’den aylık almakta imişler. Hatta bizim tercümelerinden hürriyet dersi aldığımız birinin arsızlığı yüzünden elçilikten kovulurken pantolonu yırtıldığı için Yıldız’dan ‘tazminat’ istediğini öğreniyorduk.” (Atay, 1963, 30).</span></p>
<p><span>Sivil kanat için şu ifade dehşet vermelidir: “İlk zamanları bütün ümidimiz İngiltere’de idi. Hatta ihtilâlden sonra büyükelçinin arabasını halk çekmişti. Bir aralık Almanya’dan medet umduk. Hepsi boşuna gitti.” (Atay, 1963, 30).</span></p>
<p><span>Özenti yaygınlaşmış, değerlerden kopuş tesir alanını genişletmiştir. “Beyoğlu’nda bir İstanbullu Türk, ‘Yerli’liğini kolayca hisseder. Dükkânlardan çoğu Türkçeden başka dille konuşmayana cevap vermeğe ancak ‘Tenezzül’ eder. Yan sokaklardan bazılarının adı Fransızcadır ve Fransızca yazılmıştır. ‘Büyük Kulüp’ün adı ‘Cercle d’Orient’dır.  Dili Fransızcadır. ‘Karşı’ Türklerinin de Türkçe konuştukları pek duyulmaz.” (Atay, 1963, 17).</span></p>
<p><span> “Bu Tanzimat tipi ‘Batılı’ ile bugünkü Batılı Türk arasında hiçbir benzerlik aramayınız. O, Türklüğünden utanan, Türklüğünü saklayan bir ‘Alafranga’dır. Bir göbek, çoğu iki, nihayet üç göbek ötesi Anadolu’nun bir kasaba veya köyüne çıkan bu Türkler, Saraya yahut Babıâli’ye çatınca ilk işleri soylarını da unutmak olur. Ama biz Meşrutiyet’ten önce onların tenkit edildiklerini duymadık.”  “Bu gençlerin sefahatlerine bütün mahalleli lânet eder. Şurası da var ki çoğunun mirasyediliği ‘Karşı’ masraflarını birkaç ay karşılamağa yeter yahut yetmez.” (Atay, 1963, 17).</span></p>
<p><span><strong>“Osmanlı polisinin ve hafiyelerinin ne Pera Palas, ne de Anadolu Demiryolları idaresi kapısından içeriye giremeyeceğini bilirdik. Hatta eğer Yunan uyruklu ise Rum meyhanesinde de ‘dokunulmazlık’ içinde idiniz. Yabancıların zabıtası ve adliyesi konsolosluklardı.”</strong> (Atay, 1963, 22-23).</span></p>
<p><span>“Aydınlar veya Aydıncalar Batı hayranlığında üçe bölünmüşlerdi: Kara subayı mı, varsa Alman yoksa Alman. Deniz subayı mı, İngiltere’nin üstüne olmaz, sivil aydının gönlü ise Fransız’da idi.” (Atay, 1963, 23).</span></p>
<p><span>İttihatçı kahramanlar, Meşrutiyetten sonra “ayakları parlak çizmeli, esvapları sırmalı, birer yalı ve konakta damat” olmaya alışmışlardır. Birinci Dünya Harbi yıllarında “Millî İktisat” adı altında politik istismar yaygınlaşır. “Parayı Türkler kazanmalı, ancak bu Türkler de Merkez-i Umumî politikacıları olmalı idi. ‘Harp Zenginleri’ diye o zaman şöhret bulan nüfuz tüccarlarının çoğu, parti fedaileridir.” (Atay, 1963, 181).</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-62761" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2010/11/Balkan-Savasi-22.jpg" alt="" width="800" height="570" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2010/11/Balkan-Savasi-22.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2010/11/Balkan-Savasi-22-768x547.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span><strong>– PARTİZANLIK:</strong></span></p>
<p><span>Balkan Harbi’nin ilk safhasını kaybetmenin sebebini İttihat ve Terakki milletvekili ve gazeteci Hüseyin Cahit de “particilik hastalığına bağlar” (Yalçın, 1976, 179).</span></p>
<p><span>Yunan ordusunu eğiten Fransız generali, Bulgar, Sırp ordusunu eğiten Rus subayları, Türk ordusunda ise eğitimci Alman subaylardır. Türk ordusunun kullandığı Alman tüfek ve topları, Bulgar, Yunan, Sırp ordusunun kullandığı genelde Fransız toplarıdır.  Bu yönüyle bakıldığında Balkan Harbi, Avrupa devletlerinin Birinci Dünya Harbi öncesinde Balkanlar ve Türkiye üstünden birbirleriyle kafa ve teknik olarak çarpışmalarıdır, denilebilir. Böyle bir denemenin insanlık faciasına sebep olması, Avrupalı yüreklerde asla bir yer bulamayacaktır.</span></p>
<p><span>Balkan Harbinden sonra “Hasta Adam” kavramı neredeyse inanca dönüşmüştür. Bu terkip, oryantalizmin, kafaları esir alan propagandasından başka bir şey değildir. “Hasta Adam”sa, Trablusgarp’da 1700 kişiyle, 100 bin modern donanımlı İtalyan ordusunu kıyıda rezil etme nedir? Hasta Adam’la Çanakkale Muharebeleri, nasıl telif edilecektir?</span></p>
<p><span>Sorunlar vardır. Adriyatik’ten Yemen’e, Girit’ten Basra’ya, Kafkaslara uzanan bir cihan devletinin sorunu, büyüklüğünden dolayı yönetilemez olması değildir. Sorun kafalarda ve yüreklerdedir. Tanzimat, Genç Osmanlılar, Jön Türklerle devam eden kültür ve medeniyet değerlerindeki değişim furyası, kafaların Batı adına esir alınmasını sağlamıştır. Yenilgi asıl kafalarda ve yüreklerde başlamıştır. Sanayileşememe, Pazar olma, geri kalma, iç isyanlar, kışkırtılan ırkçılık akımlarının getirdiği ayaklanmaların temelinde, değerleri yitirme bulunmaktadır. Kendine güveni, değerlerine bağlılığını yitiren okumuş kesim, Avrupa’nın yeniçerisi olmaya başlamıştır. Batının ağzına bakan, batı yönlendirmesinin esir aldığı insanlar, canlı ceset halinde ölü yıkayıcılarına teslim olmuşlardır. Kafa ve yürekte bir dirilişin yakalanamaması, ekonomik ve teknik alanda görülen eksikliklerin öne çıkmasından dolayı görülmemiştir. Napolyon’a, “Türkleri öldürebilirsiniz ama yenemezsiniz” dedirtenler, yüreklerdeki parçalanmayla ilim, sanat, siyaset ve askeri alanda da hiçliklerini kabullenmeye başlamışlardır.</span></p>
<hr>
<table border="0" cellspacing="0" cellpadding="0" align="center">
<colgroup>
<col width="565"></colgroup>
<tbody>
<tr>
<td width="565" height="24"><span><strong><a title="100. YILINDA BALKAN BOZGUNU VE GECİKEN UYANIŞ" href="http://altayli.net/100-yilinda-balkan-bozgunu-ve-geciken-uyanis.html" target="_blank" rel="noopener">1. 100. YILINDA BALKAN BOZGUNU VE GECİKEN UYANIŞ</a></strong></span></td>
</tr>
<tr>
<td height="24"><span><strong><a title="BALKAN HARBİNİN HABERCİSİ 93 HARBİ" href="http://altayli.net/balkan-harbinin-habercisi-93-harbi.html" target="_blank" rel="noopener">2. BALKAN HARBİNİN HABERCİSİ 93 HARBİ</a></strong></span></td>
</tr>
<tr>
<td height="24"><span><strong><a title="BALKANLAR’DA IRKÇILIK FESADI VE SEBEPLER YIĞINI" href="http://altayli.net/balkanlarda-irkcilik-fesadi-ve-sebepler-yigini.html" target="_blank" rel="noopener">3. BALKANLAR’DA IRKÇILIK FESADI VE SEBEPLER YIĞINI</a></strong></span></td>
</tr>
<tr>
<td height="24"><span><strong><a title="BALKANLAR’DA İTTİFAK" href="http://altayli.net/balkanlarda-ittifak.html" target="_blank" rel="noopener">4. BALKANLAR’DA İTTİFAK</a></strong></span></td>
</tr>
<tr>
<td height="24"><span><strong><a title="BALKANLAR’DA SAVAŞ" href="http://altayli.net/balkanlarda-savas.html" target="_blank" rel="noopener">5. BALKANLAR’DA SAVAŞ</a></strong></span></td>
</tr>
<tr>
<td height="24"><span><strong><a title="KARADAĞ ORDUSU VE İLK BOZGUN" href="http://altayli.net/karadag-ordusu-ve-ilk-bozgun.html" target="_blank" rel="noopener">6. KARADAĞ ORDUSU VE İLK BOZGUN</a></strong></span></td>
</tr>
<tr>
<td height="24"><span><strong><a title="LÜLEBURGAZ" href="http://altayli.net/luleburgaz.html" target="_blank" rel="noopener">7. LÜLEBURGAZ</a></strong></span></td>
</tr>
<tr>
<td height="24"><span><strong><a title="ÇORLU, ÇATALCA, KUMANOVA ve ASKERİN ÇARESİZLİĞİ…" href="http://altayli.net/corlu-catalca-kumanova-ve-askerin-caresizligi.html" target="_blank" rel="noopener">8. ÇORLU, ÇATALCA, KUMANOVA ve ASKERİN ÇARESİZLİĞİ…</a></strong></span></td>
</tr>
<tr>
<td height="24"><span><strong><a title="İNANCINI YİTİREN ORDU YENİLİR" href="http://altayli.net/inancini-yitiren-ordu-yenilir.html" target="_blank" rel="noopener">9. İNANCINI YİTİREN ORDU YENİLİR</a></strong></span></td>
</tr>
<tr>
<td height="24"><span><strong><a title="İŞKODRA, ÇATALCA, YANYA…" href="http://altayli.net/iskodra-catalca-yanya.html" target="_blank" rel="noopener">10. İŞKODRA, ÇATALCA, YANYA…</a></strong></span></td>
</tr>
<tr>
<td height="24"><span><strong><a title="BALKAN SAVAŞINI NASIL KAYBETTİK?" href="http://altayli.net/balkan-savasini-nasil-kaybettik.html" target="_blank" rel="noopener">11. BALKAN SAVAŞINI NASIL KAYBETTİK?</a></strong></span></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<div>
<hr>
<p><span><strong>KAYNAKÇA</strong></span></p>
</div>
<div><span>♦ ANDONYAN Aram, 1999, <em>Balkan Savaşı</em>, Çeviren: Zaven Biberyan, Aras Yayıncılık, İstanbul.</span></div>
<div><span><span>♦ APAK Rahmi, 1988, </span><em>Yetmişlik Bir Subayın Hatıraları</em><span>, Türk Tarih Kurumu yayını, Ankara.</span></span></div>
<div><span><span>♦ ARTUÇ İbrahim, 1988, </span><em>Balkan Savaşı</em><span>, Kastaş A.Ş. yayını, İstanbul.</span></span></div>
<div><span><span>♦ ATAY Falih Rıfkı, 1963, </span><em>Batış Yılları</em><span>, Dünya Yayınları, İstanbul.</span></span></div>
<div><span><span>♦ AYVERDİ Sâmiha, 1977, </span><em>Hâtıralarla Başbaşa</em><span>, Kubbealtı Neşriyatı, İstanbul.</span></span></div>
<div><span><span>♦ AYVERDİ Sâmiha, 1985, </span><em>Ne İdik Ne Olduk Hâtıralar</em><span>, Hülbe Basım ve Yayın, Ankara.</span></span></div>
<div><span><span>♦ AYVERDİ Sâmiha, 2004, </span><em>Ah Tuna Vah Tuna</em><span>, Kubbealtı Neşriyatı, İstanbul.</span></span></div>
<div><span><span>♦ BARDAKÇI İlhan, 2002, </span><em>İmparatorluğa Veda</em><span>, Alioğlu Yayınevi, İstanbul.</span></span></div>
<div><span><span>♦ ESENYEL Ömer, 1995, </span><em>Balkan Harbinden Günümüze Bakış</em><span>, Harp Akademileri Komutanlığı yayını, İstanbul.</span></span></div>
<div><span><span>♦ Genelkurmay Askeri Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı, 1984,</span><em> Yanya Savunması ve Esat Paşa (Korg. Bülkat)</em><span>, Kültür ve Turizm Bakanlığı yayını, Ankara.</span></span></div>
<div><span><span>Genelkurmay Harp Tarihi Başkanlığı, 1970, </span><em>Balkan Harbi (1912-1913) I nci Cilt Harbin Sebepleri, Askerî Hazırlıklar ve Osmanlı Devletinin Harbe Girişi</em><span>, ♦ Genelkurmay Harp Tarihi Başkanlığı Resmî Yayını, Ankara.</span></span></div>
<div><span><span>♦ HERZL Theodor, 2002, </span><em>Siyonizm’in ve İsrail’in Kurucusu Theodor Herzl Hatıralar</em><span>,</span><span>Türkçesi: Ergun Göze, Boğaziçi Yayınları, İstanbul.</span></span></div>
<div><span><span>♦ Hüseyin Râci Efendi, </span><em>Zağra Müftüsünün Hatıraları Tarihçe-i Vak’a-i Zağra</em><span>, Baskıya Hazırlayan: Ertuğrul Düzdağ, Tercüman 1001 Temel Eser, İstanbul.</span></span></div>
<div><span><span>♦ İbrahim Temo, 2000, </span><em>İttihad ve Terakki Cemiyeti’nin Kurucusu ve 1/1 no’lu Üyesi İbrahim Temo’nun İttihad ve Terakki Anıları</em><span>, Arba Yayınları, İstanbul.</span></span></div>
<div><span><span>♦ KARAY Refik Halid, 2000, </span><em>Gurbet Hikâyeleri</em><span>, Günümüz Türkçesine uyarlayan: Ender Karatay, İnkılâp Kitabevi, İstanbul.</span></span></div>
<div><span><span>♦ LANDAU Jacob M., 1996, </span><em>Tekinalp Bir Türk Yurseveri (1883-1961) Tekinalp, Turkish Patriot (1883-1961)</em><span>, İletişim Yayınları, İstanbul.</span></span></div>
<div><span><span>♦ LAUZAN Stephan, (tarihsiz), </span><em>Osmanlı’nın Bozgun Yılları -Hastanın Başucunda Kırk Gün Kırk Gece</em><span>-, Yayına Haz.: Seyfettin Ünlü, Beyan Yayınları, İstanbul.</span></span></div>
<div><span><span>♦ Mahmud Muhtar, 2012, </span><em>Balkan Harbi Üçüncü Kolordu’nun ve İkinci Doğu Ordusunun Muharebeleri</em><span>, Yayına Hazırlayan:  A. Basad Kocaoğlu, İlgi Kültür Sanat Yayıncılık, İstanbul.</span></span></div>
<div><span><span>♦ Mahmut Muhtar, 2012, </span><em>Balkan Harbi Üçüncü Kolordu’nun ve İkinci Doğu Ordusunun Muharebeleri</em><span>, Yayına hazırlayan: A. Basad Kocaoğlu, İlgi Kültür Sanat Yayıncılık, İstanbul.</span></span></div>
<div><span><span>♦ SERTEL, Zekeriya, 2000, </span><em>Hatırladıklarım</em><span>, Remzi Kitabevi, İstanbul.</span></span></div>
<div><span><span>♦ TUNCER Harun, 201, Bir Balkan Hikâyesi Arnavutlar da Benim Evladım!.., </span><em>Yedikıta Aylık Tarih ve Kültür Dergisi</em><span>, Çamlıca Basın Yayın Ticaret A.Ş. yayını, İstanbul, Mayıs 2012, S. 45, s.30-33.</span></span></div>
<div><span><span>♦ Yahya Kemal, 1976, </span><em>Çocukluğum, Gençliğim, Siyasî ve Edebî Hâtıralarım</em><span>, İstanbul Fetih Cemiyeti, İstanbul.</span></span></div>
<div><span><span>♦ YALÇIN Hüseyin Cahit, 1976, </span><em>Siyasal Anılar</em><span>, Hazırlayan: Rauf Mutluay, Türkiye İş Bankası yayını, İstanbul.</span></span></div>
<div><span><span>♦ YÜKSEL SERDENGEÇTİ Osman, 1992, </span><em>Kanlı Balkanlar</em><span>, Yayına Hazırlayan: Bozkurt Zakir Avşar, Kamer Yayınları, İstanbul.</span></span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>I. Balkan Savaşı Ve Bulgar Ordusunda Ermeni Bölüğü</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/i-balkan-savasi-ve-bulgar-ordusunda-ermeni-boelugu</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/i-balkan-savasi-ve-bulgar-ordusunda-ermeni-boelugu</guid>
<description><![CDATA[ I. Balkan Savaşı Ve Bulgar Ordusunda Ermeni Bölüğü
1789 Fransız İhtilali’nin yaygınlaştırdığı milliyetçilik hareketlerinden en fazla Balkanlar etkilenmiştir. Yüzyıllardır Osmanlı Devleti’nin hâkimiyetinde olan bu topraklar, farklı etnik ve dini yapıları sebebiyle azınlıkların hareket alanı haline getirilmiştir. Bölgeye yönelik çıkarları yüzünden büyük devletler ve Rusya, Balkanlardaki halkları Osmanlı Devleti aleyhine kışkırtmış, isyan ettirmiş ve nihayetinde bağımsız birer devlet olarak ortaya çıkmalarına vesile olmuştur. Yeni […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4762632db.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:46 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Balkan, Savaşı, Bulgar, Ordusunda, Ermeni, Bölüğü</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/08/Ibrahim-Kamil.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/i-balkan-savasi-ve-bulgar-ordusunda-ermeni-bolugu.html">I. Balkan Savaşı Ve Bulgar Ordusunda Ermeni Bölüğü</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yrd. Doç. Dr. İbrahim KAMİL</strong></span></a>
</p><p><span>1789 Fransız İhtilali’nin yaygınlaştırdığı milliyetçilik hareketlerinden en fazla Balkanlar etkilenmiştir. Yüzyıllardır Osmanlı Devleti’nin hâkimiyetinde olan bu topraklar, farklı etnik ve dini yapıları sebebiyle azınlıkların hareket alanı haline getirilmiştir. Bölgeye yönelik çıkarları yüzünden büyük devletler ve Rusya, Balkanlardaki halkları Osmanlı Devleti aleyhine kışkırtmış, isyan ettirmiş ve nihayetinde bağımsız birer devlet olarak ortaya çıkmalarına vesile olmuştur. Yeni kurulan bu küçük devletlerin elde ettikleri sınırlardan memnun kalmamaları ve daha geniş alanlar için yayılmacı tavırlar sergilemeleri krizleri devam ettirmiştir. Bu süreçte Osmanlı topraklarında gözü olan ülkeler bir araya gelmişler, hedefledikleri amaçlarını gerçekleştirmek için farklı etnik ve dini topluluklarla da işbirliği yapmışlardır. Bulgaristan’ın I. Balkan Savaşı’nda Ermenileri kullanması buna örnektir.</span></p>
<p><span>Ermeniler 5-6., 8., 10-11., 17. yüzyıllar ile 19. yüzyılın sonu ve 20. yüzyılın başlarında Bulgaristan’a göç etmişlerdir. Daha çok kilise ve okul inşaatlarında çalışmışlardır (Krikoryan, 2001: 414-415). Bulgaristan’daki nüfusları hakkında kesin bilgiler olmamasına rağmen, 19. yüzyılın sonlarında (1881) bölgede bulunan bazı seyyahlar sayılarının 3436 olduğunu belirtmişlerdir (Krikoryan, 2001: 414). 1894-1896 yıllarında Anadolu’da başgösteren Ermeni isyanları sonucu, yarısının kısa zamanlı ve transit geçişli olduğu düşünülen, 50 bin kadar Ermeni Bulgaristan’a göç etmiştir (Agukyan, 2001: 124). Sayıları ile ilgili Basmacıyan’ın hazırladığı tablodan 1915 tarihinde Bulgaristan’da 20 bin Ermeninin yaşadığı anlaşılmıştır (Uras, 1987:130). Türk Kurtuluş Savaşı sonrasında Bulgaristan’a giden Ermeniler ile Sovyetler Birliği’nin dağılması ve Ermenistan Devleti’nin kurulmasından sonra göç edenler düşünüldüğünde Bulgaristan’daki Ermeni nüfusunu 47 bin olarak tahmin etmek mümkündür (Krikoryan, 2001: 414).</span></p>
<p><span>Sadece I. Balkan Savaşı dönemini kapsayan bu çalışmayla; Bulgaristan’ın bir Makedonya-Edirne Gönüllüler ordusu kurmaya neden ihtiyaç duyduğu ve bu ordu bünyesinde bir Ermeni bölüğüne yer vermeyi niçin önemsediği araştırılmıştır. Ayrıca, Ermeni bölüğünün kurulma aşamasından itibaren I. Balkan Savaşı’na katılması ve savaştaki faaliyetleri irdelenmiş, Osmanlı Devleti aleyhine oluşturulan Bulgar-Ermeni işbirliğinin sebepleri, ortak terminolojiye dikkat edilerek analiz edilmeye çalışılmıştır.</span></p>
<p><span>Çıkar çatışmaları Balkanlar’da yeni bir savaşa gidilmekte olduğunu göstermiştir. Bu çerçevede Balkan Savaşları 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’nın devamı olarak değerlendirilmiştir (İliev, 1989: 3). İtalya’nın Trablusgarb’a saldırması üzerine Osmanlı Devleti’nin müdahalede bulunması zaten bozuk olan mali ve askeri durumunun daha da kötüleşmesine sebep olmuştur. Bunu fırsat bilen Balkan Devletleri Bulgaristan’ın önderliğinde ittifak girişimlerini başlatmışlardır. Öncelikle, Makedonya’nın paylaşılması konusunda anlaşmazlıklar çıkmış olsa da Bulgaristan Sırbistan’ı ikna etmiş, aralarında 13 Mart 1912 tarihinde Dostluk ve İttifak Antlaşması” imzalanmıştır (Radoslavov, 1995: 431). Bulgaristan ve Sırbistan bu antlaşma ile birbirlerinin toprak bütünlüğünü tanımış ve Osmanlı Devleti’nden ele geçirilecek yerleri aralarında paylaşmayı esas almışlardır. Bundan sonra anlaşma yapma sırası Yunanistan’a gelmiştir. Daha önce Yunanistan’ın bu doğrultudaki çabalarını geri çevirmesine rağmen Bulgaristan, bu sefer kendisi işbirliği teklifinde bulunmuştur. İki devlet arasında Makedonya’nın paylaşılması konusunda anlaşmazlıkların varlığı görüşmelerin uzamasına sebep olmuşsa da sonuçta, Bulgaristan ile Yunanistan 29 Mayıs 1912 tarihinde Sofya’da bir “İttifak Antlaşması” imzalamışlardır (Stanev, 1992: 160).</span></p>
<p><span>Üç Balkan devletinin ittifak oluşturduğunu gören ve bunu değerlendiren Karadağ, Bulgaristan ile Ağustos 1912’de sözlü bir antlaşma yaparak birliğe katılmıştır (Dimitrov vd., 1981: 283; Stanev, 1992: 160). Bu devletlerin Osmanlı Devleti’ne karşı bir araya gelmelerinde Rus diplomasisinin rolü olduğu gözlerden kaçmamıştır (Balkanskata Voyna ili Ruskata Oranjeva Kniga, 1914; Bayur, 1983: 350-364; Dimitrov vd., 1981: 283-248). Osmanlı Devleti ise Balkanlar’da kendisine karşı ittifaklar kurulurken iç çekişmeler, partiler arası mücadeleler, Trablusgarp Savaşı’nın yarattığı maddi ve manevi kayıplar, Yemen ve Arnavutluk’ta çıkan iç isyanlarla uğraşmıştır (Uçarol, 1995: 435).</span></p>
<p><span>Osmanlı Devleti’ne karşı yapacakları savaşa hazırlanmak üzere Balkan İttifakı’nı oluşturan devletler 17 Eylül 1912 tarihinden itibaren seferberlik ilan etmeye başlamışlardır (Lazarov vd., 1999: 267). Bulgar kaynaklarına göre Bulgaristan 30 Eylül’de seferberlik ilan etmiştir (Lalkov, 1982: 28). Yine aynı kaynaklara göre Bulgar ordusu Trakya’daki Osmanlı orduları ile kıyaslandığında, sayısal anlamda, daha üstün konumda olmuştur. General Vasili Kutinçev komutasında 79.370 kişilik 1. Ordu, General Nikola İvanov komutasında 122.748 kişilik 2. Ordu ile General Radko Dimitriev komutasında 94.884 kişilik 3. Ordu savaşa hazırlanmıştır. Bu güçlere ilave olarak Makedonya cephesinde 48.523 asker ve Rodoplarda 33.180 asker konuşlandırılmıştır. Yine Rodoplarda 16 bin kişiden oluşan Makedonya-Trakya Gönüllüleri olarak adlandırılan birlikler bulunmaktadır. I. Balkan Savaşı’nda Bulgarlar toplam 1.914.160 kişi olan erkek nüfusunun 599.878’ini savaşa hazır hale getirmişlerdir (Ministerstvo na Voynata, 1933; Hall, 2003’ten). Diğer Balkan Devletleri de hesaba katıldığında Osmanlı Devleti’ne karşı aktif olarak katılan toplam asker sayısı 520 bindir (Halaçoğlu, 1995: 15). Bunların 235 bini Bulgar, 100 bini Sırp, 45 bini Yunan ve 35 bini Karadağlıdır. Yunanistan’ın 150 bin askeri silah altına alma gücünde olduğu göz önüne alınmalıdır. Osmanlı ordusunun Balkanlardaki mevcudu ise 450 bin olarak tespit edilmiştir (Halaçoğlu, 1995: 15).</span></p>
<p><span>Balkanlarda olası bir savaşın gidişatını yakından görmek, gelişmeleri izlemek üzere 531 yabancı temsilci görev almıştır. Bunlar; 275’i Ermeni, 82’si Rus, 68’i Romen, 40’ı Sırp, 25’i Ege kıyılarından gelenler, 15’i Avustur- ya-Macaristan, 12’si Karadağ, 3’ü Yunan, 2’si Çek ve birer İtalyan, İngiliz, Arnavut, Hırvat ve diğerleri şeklinde tanımlanmıştır (Dırvingov, 1919: 655).</span></p>
<p><span>Makedonya-Edirne Gönüllüleri Ordusu</span></p>
<p><span>Bulgaristan, seferberlik ilanından sonra birliklerini savaşa hazırlamaya başlamıştır. Planlanan yapılanmadan farklı olarak asker olmayan Bulgar vatandaşları ile ülke dışından Bulgar olmayanların da savaşa gönüllü olarak katılmak istemeleri üzerine bir gönüllüler ordusu kurulması ihtiyacı ortaya çıkmıştır. Büyük devletler ve Rusya da bu oluşuma destek vermiştir. Hatta ülkelerindeki Bulgar asıllı vatandaşlarının savaşa gitmelerini teşvik etmiştir. Bulgaristan’a gelen gönüllülerin sayısı 14.670 kadardır (Petrov, 2008: 486). Aralarında 1.185 kadar yabancı ülke vatandaşı da bulunmaktadır (Ginçev, 1982: 141).</span></p>
<p><span>I. Balkan Savaşı’nın öncelikli amacı Makedonya ve Edirne’nin ele geçirilmesi olduğu için gönüllü orduya Makedonya-Edirne Gönüllüleri ordusu adı verilmiştir. Bu gönüllüler ordusuna, diğerleri yanında Makedonya ve Edirne Trakya’sından Bulgaristan topraklarına göç eden Bulgarlar da yazılmıştır. Bunların sayısı 35-40 bin kadar olmuş, değişik yaş gruplarındakiler savaşa katılmaya hazır olduklarını belirtmişlerdir. Bulgaristan içlerinden de, sadece 17-24 Eylül 1912 tarihlerinde başta Filibe (Plovdiv), Plevne (Pleven), Silistre, Eski Zağra (Stara Zagora) ve Varna gibi şehirler olmak üzere binlerce gönüllü Sofya’ya akın etmiştir. Ayrıca yine farklı bölgelerin yerel makamlarından 62 adet telgraf gönderilerek orduya katılmak üzere gelmek isteyenlerin olduğu belirtilmiştir (Dırvingov, 1919: 47). Gönüllüler ordusuna katılımlar seferberlikten sonra da devam etmiştir. Loveç, Radomir, Sviştov, Aydos, Razgrad, Haskovo, Dobriç, Rila, Rahovo, Lom, Sestrimo ve Köstendil gibi şehirlerden bu doğrultuda telgraflar gelmiştir (Dırvingov, 1919: 50). Bulgaristan dışından da mesela Rusya, Avusturya-Macaristan, Romanya ve hatta ABD’den telgraflar çekilmiş, gönüllüler ordusuna katılma istekleri iletilmiştir (Dırvingov, 1919: 48).</span></p>
<p><span>Osmanlı Devleti’ne yönelik bir savaş düşüncesi Bulgaristan’daki Ermeni göçmenler arasında da heyecan dalgası yaratmış, ne yapılması gerektiği konusunda fikirler ileri sürülmüştür. Bazı Ermeniler bu savaşa Bulgaristan safında katılmak gerektiğini ileri sürmüşlerdir. Zaten Bulgaristan’daki subay okullarından mezun olmuş olan Ermeniler savaşa gitmek üzere başvurmaya başlamışlardır. Bazıları da daha yeni Bulgaristan’a gelmiş olmalarına ve hazırlanan gönüllüler listelerinde isimleri bulunmamasına rağmen orduya katılmak istemişlerdir. Mesela bu Ermeni göçmenlerden Rusçuk’a (Ruse) yerleştirilenlerden altmış kadarı, Makedonya-Edirne Gönüllüleri ordusuna yazılmışlardır (İliev, 1989: 20).</span></p>
<p><span>Bu dönemde özellikle Çarlık Rusya’sının, Bulgaristan’ın Osmanlı Devleti’ne yönelik savaş kararını desteklemesi tarihî çıkarları doğrultusunda hareket ettiğini göstermiştir. Birinci Petro’nun 1725’te yazdığı ve 1738 tarihinde açıklanan vasiyetnamesinde (Mustafaev, 2013: 19-21) de belirtildiği üzere Çarlık Rusya’sı; “Avrupa ve sair komşu devletler dâhilinde fitne, kin ve nefret tohumları yaymak…” (Mustafaev, 2013: 20), “Avrupa ve Asya hâzinelerinin anahtarı olan İstanbul’u başkent olarak elde etmeli…” (Mustafaev, 2013: 20) ve “…âlemde padişahlar padişahı olmalıdır…” (Mustafaev, 2013: 20). Bu sebeple Rusya, Bulgar ordusunda bir Ermeni bölüğü kurma çalışmaları başlayınca ülkesindeki Ermenilerin bu birliğe katılmasını teşvik etmiştir.</span></p>
<p><span>Ermeni Gönüllüleri Bölüğü</span></p>
<p><span>Ermeni Cemaati arasında Osmanlı Devleti ile yapılacak bir savaşa katılmak gerektiğini ileri sürenlerden biri tanınmış ihtilalci Andranik Ozanyan’dır. Andranik, 1865 Şebinkarahisar doğumludur. Osmanlı’ya karşı başlatılan ilk isyanlara buradan katılmıştır (Mustafaev, 2012: 290). Daha sonra İstanbul’a gitmiş ve Ermeni örgütlerinde aktif rol almıştır. Özellikle Hınçak Komitesi Ozanyan’ın tecrübe kazandığı örgüt olmuştur. Katıldığı eylemler sırasında bir Türk polis şefini öldürmüş ve Batum’a kaçmıştır. Bir süre sonra buradan da ayrılarak 16 Mayıs 1895 tarihinde 40 silahlı adamıyla birlikte Sason’a gitmiş ve Ermeni Serop çetesine katılmıştır. Serop’un ölümü üzerine çetenin başına geçmiş, Sason isyanlarında<a href="https://www.altayli.net/i-balkan-savasi-ve-bulgar-ordusunda-ermeni-bolugu.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a> çok sayıda Müslümanı katletmiştir (Mustafaev, 2012: 290). Hatta Ermeni köylerine de baskınlar düzenlemiş ve birçok Ermeni’ye işkence yapmıştır. Ruslardan silah yardımı alan Ozanyan 1906 yılında Bulgaristan’a geçmiştir (Mustafaev, 2012: 290).</span></p>
<p><span>Ozanyan’ın katıldığı ve eylemler düzenlediği Hınçak Komitesi, Kafkasyalı Ermenilerden Avedis Nazarbeg, eşi Maro ile Kafkasyalı Ermeni öğrenciler tarafından 1887’de İsviçre’de kurulmuştur (Uras, 1987: 431). Siyasi programı Sosyalist-Marksist ve merkeziyetçi olan bu komitenin amacı; Türkiye Ermenistan’ını kurtararak Rus ve İran Ermenistan’ı ile birleştirip bağımsız bir devlet kurmaktır (Uras, 1987: 431-439). Osmanlı Devleti içerisinde terör eylemleri yapmayı amaçlayan diğer bir örgüt olan Taşnak Komitesi 1890’da Tiflis’te kurulmuştur (Şimşir, 2007: 24). Osmanlı Devleti aleyhine çalışan Balkanlı çeteleri örnek alan bu hareket, daha önce kurulmuş olan çeşitli dernek ve örgütlerin bir araya gelerek Taşnaksutyun Komitesini (Ermeni İhtilâl Cemiyetleri Birliği) oluşturması ile faaliyete başlamıştır. Bu birleşmeyi Krisdapor Mikaelyan ve arkadaşları gerçekleştirmiştir (Uras, 1987: 442). Taşnak Komitesinin ilk kuruluşundaki amacı Tiflis ve Van’daki örgütler ile Hınçak Komitesini birleştirmek olmuştur. Ama esasta Osmanlı topraklarında ihtilâl yolu ile Ermenistan kurmayı (Osmanlı Belgelerinde Ermeni…, 2008: VI), Bulgaristan gibi bağımsız bir devlet olmayı hedeflemiştir (Uras, 1987: 443). Bu sebeple, her iki komite Bulgar isyancılarını örnek almıştır. Nisan 1876’da Bulgarların ayaklanması (İstoriya, 1993: 64; Todorov, 1979: 77) Osmanlı ordusu tarafından bastırılınca “Müslüman Türkler Hristiyan Bulgarları katlediyor” denilerek Avrupa’da propaganda yapılmış ve Rusya’nın Osmanlı Devleti’ne savaş açmasına sebep olunmuştur. Ermeni komiteleri de aynı stratejiyi takip etmişler (Şimşir, 2007: 82-83), tıpkı Bulgar isyanlarının Rusya ve Batılı devletler tarafından sürekli istismar edilmesi gibi (Todorov, 1979: 78-79), Ermeni Komitelerinin, isyanlar sırasında kendi halkı başta olmak üzere Müslüman Türklere yaptığı baskı, zulüm, işkence ve katliamların Osmanlı güvenlik güçlerince bastırılmaya çalışılması üzerine Avrupa kamuoyunun müdahale etmesini istemişlerdir (Kocabaş, 2014: 595).</span></p>
<p><span>Dolayısıyla Ermeni Komiteleri Balkanlarda da örgütlenmiş, özellikle Makedonya’da faaliyet gösteren Bulgar çeteleri ile işbirliğine gitmişler, Osmanlı Devleti aleyhine 1896 tarihinde kalkıştıkları isyanlar sonrası daha aktif bir şekilde bir araya gelmişlerdir (Uras, 1987: 541). 1898 yılında Taşnak Komitesinin Balkanlardaki temsilcisi, Filibe’deki Ermeni okulu müdürü Rosdom (Stephan Zorian) tarafından Ermeni-Makedonya Birliği kurulmuş (Günay, 2015: 28), Osmanlı topraklarında yapılacak terör eylemleri için kullanılacak bombalar Bulgaristan’daki uzmanlar tarafından hazırlanmıştır (Uras, 1987: 541). Yine Osmanlı Devleti-Bulgaristan sınırına yakın Tupnisa denilen yerde gizli bir askerî okul açılmış ve Bulgar ordusunda yüzbaşı olan Bogosyan tarafından 80 kadar Ermeni genci burada eğitim görmüştür (Uras, 1987: 541). Ayrıca İstanbul’daki Osmanlı Bankası baskını (Gürün, 1983: 164; Kamil, 2014: 1600-1605), Selanik’te atılan bombalar ve Abdülhamid’e suikast (Gürün, 1983: 167; Şimşir, 2007: 25) gibi terör eylemlerinde birlikte yer almışlardır.</span></p>
<p><span>Yine Cenevre, Paris, Londra ve Milano gibi Avrupa şehirlerinde Ermenilerin Osmanlı Devleti aleyhinde düzenlediği mitinglere Bulgar Komiteleri katılmışlardır (Günay, 2015: 28). Verilen bu desteğe karşılık olarak 1901 tarihinde Edirne yakınlarındaki Makedonya Komitesinin Osmanlı güvenlik güçleriyle girdiği bir çatışmaya Taşnak Komitesi üyeleri destek olmuşlardır (Uras, 1987: 542).</span></p>
<p><span>Andranik Ozanyan Bulgaristan’dan Avrupa’ya geçmiştir. Taşnak Komitesi’nin 22 Şubat-4 Mayıs 1907 tarihleri arasında Viyana’da düzenlediği IV. Dünya Kongresi’ne katılmış ve radikal görüşleri sebebiyle çete temsilcisi seçilmiştir. Daha sonra Bulgaristan’a geri gelerek Balkan Savaşlarında birlikte savaşacağı Makedon-Bulgar Komitacıları ile temas kurmuştur (Yıldırım, 2014: 119). Andranik, bir süre sonra Varna’nın Galata köyünde bir eve yerleşmiş, evin iki odasını silah ve cephane imalathanesine dönüştürmüştür. Zaman zaman Sofya, İngiltere, Fransa ve Belçika’ya gidip gelmiş, buralardan silah ve cephane temin etmeye çalışmıştır. Ozanyan’ın faaliyetleri dikkatlerin üzerine çevrilmesine yol açmıştır. Herkes onun Bulgaristan’daki Ermenileri organize etmesini, bir araya getirmesini ve Bulgar yetkili makamları ile görüşmeler yaparak savaşa katılmak isteyen Ermenilerin Bulgar ordusu arasında yerlerini almasını sağlamasını beklemiştir. Andranik de bu beklentileri boşa çıkarmamıştır. Osmanlı Devleti’nin elde ettiği bilgilerden Ozanyan’ın, 1908 yılından itibaren Taşnak Komitesi’nin Bulgaristan şubesi sorumlusu olarak görevlendirildiği anlaşılmıştır (Yıldırım, 2012: 282).</span></p>
<p><span>Bu arada başka Ermeni ihtilalcilerin de Ermeni komitelerinde aktif görevler almaya başladığı görülmüştür. Bunlardan biri Azerbaycan Nahçıvan doğumlu, Batı kökenli Garegin Njdeh’tir. Njdeh, “Büyük Ermenistan” yolunda Zengezur’da Müslümanlara katliamlar yapmıştır (Mustafayev, Mart 2013: 206). Njdeh, Makedonya Bağımsızlık Hareketi liderleri Boris Sarafov ve Liabov Gurin’in aracılık etmesiyle 1906’da 20 yaşındayken Bulgaristan’a gelmiştir (Nikolova, 2001: 406). Sofya’daki harp akademisinde okumuş ve Balkan savaşlarında Osmanlı’ya karşı Ermeni gönüllü birliklerini kurmuştur (Troçki, 1995: 362). Daha sonra Taşnak Komitesi’nin liderlerinden Rosdom’un, Makedonya İç İhtilalci Örgütü’ne önerisi üzerine Rila Manastırı yakınlarındaki askeri okulda (Garabedyan, 2001: 353) Ermeni ve Bulgarlardan oluşan 400 kişilik gruba eğitim vermiştir. Petersburg Üniversitesinin eski öğrencisi ve Taşnak Komitesi’nin Lijin davasında yargılanarak üç yıl tutuklu kalan “Yoldaş Garegin”, bu grubu on gün boyunca günde on saat çalıştırarak Balkan Savaşı’na hazırlamıştır (Kamil, 2014: 1614). Garegin savaştan önce Bulgaristan ordusunun ihtiyat kuvvetlerinde teğmen olarak görev yapmıştır. Ermeni Gönüllüleri bölüğüne resmi olarak da komuta etmiştir. Ancak gerçek lider Andranik Ozanyan olmuştur (Mustafayev, 2012: 290-293; Yıldırım, 2012: 283). Sofya’daki askeri okulda eğitim veren bir başka Ermeni Bulgar ordusunda yüzbaşı olarak görev yapan Bohos Bohosyan’dır (Garabedyan, 2001: 353). Bohosyan savaşmak dışında Makedonya ve Doğu Anadolu’da çeşitli eylemler yapacak olan bu adaylara iyi birer istihbaratçı ve ajan olmaları için dersler de vermiştir (Garabedyan, 2001: 353; Kamil, 2014: 1615).</span></p>
<p><span>Andranik ve Garegin, gönüllü Ermenileri Bulgar ordusuna almak ve “ortak düşman” Türklere karşı birlikte savaşmalarını sağlamak için çalışmaya başlamışlardır. Andranik kurumlar arası görüşmeleri üstlenmiş, Garegin ise savaşa katılmak isteyen Ermenilerin organizasyonunu yapmıştır. Bu arada zaten bir grup Ermeni Sofya’da teşkilatlanmış ve askeri eğitime başlamışlardır. Plovdiv, Ruse, Burgaz, Dobriç, Varna ve diğer yerlerde oluşturulan küçük gruplar da oralarda eğitime alınmışlar, Sofya’ya gönderilecekleri zamanı beklemeye başlamışlardır (Diamandiev, 1938: 6). Çalışmaları düzenli yürütmek amacıyla 7 kişilik bir komisyon kurulmuştur. Ermenilerden oluşan bu komisyondakilerin görevi Ermeni askerleri için gerekli olan elbise, çamaşır, sırt çantası, sargı bezi, pansuman aleti ve ilaç gibi ihtiyaçları tedarik etmek olmuştur. Ayrıca Ermeni kadınları savaş alanında kullanılacak Ermeni bayrak ve flamaları dikmekle görevlendirilmişlerdir. Bazı Ermeni tüccarlar da maddi yardımlarda bulunmuşlardır (Agayan, 1979: 7879).</span></p>
<p><span>Seferberlik ilan edilince diğer şehirlerde savaş eğitimi alan gruplar Sofya’ya çağrılmıştır. Bu arada Andranik Ozanyan, Haçik Takvoryan ve Hugas Minasyan’dan oluşan bir heyet kurulmakta olan Makedonya-Edirne Gönüllüleri ordusu yetkilileriyle görüşmelere devam etmiştir. Heyet, Ermeni Cemaati ve savaşa katılmak isteyen Ermeni gönüllülerinin yazıp gönderdikleri dilekçeleri Yarbay Protogerov, Binbaşı Dirvingov, Dr. Polihron, N. Neyçev ve Kristö Stançev’den oluşan komisyona iletmiş, kabul etmeleri için çalışmıştır (İliev, 1989: 20). Buradaki amaçları kurulmakta olan Gönüllüler ordusuna Ermenileri yazdırmak ve önemli görevler almalarını sağlamaktır.</span></p>
<p><span>Ermeni heyetinin ısrarlı başvuruları sonuçlanmış, Bulgar hükûmetinden 27 Eylül 1912 günü cevap alınmıştır. Cevapta, verilen desteğin memnuniyetle kabul edildiği ve gerekenin yapılacağı bildirilmiştir. Bu doğrultuda yetkili makamlardan 3 Ekim 1912’de Makedonya-Edirne Gönüllüleri ordusu komutanlığına 2 Numaralı emir gönderilmiştir. Bu emirde “Ermenilerin Bulgaristan’a yönelik sempatilerinin göz önüne alınarak, kendilerinden oluşan bir Gönüllüler bölüğünün kurulması, bu bölüğün Ermeni subay ve erlerinden oluşturulması ve Ermeni bayrağı taşımasının sağlanması” istenmiştir (İliev, 2001: 368). Makedonya-Edirne Gönüllüleri ordusuna gönderilen Ermeniler çeşitli kademelerde görev almışlardır. Mesela, Dr. Arşak Mnatsakanov 3. Tugay’a doktor olarak atanmıştır. 12. Kırklareli taburuna bağlı 3. Bölük komutanlığına Ermeni Torg getirilmiştir. Yine 3. Tugay’da Dr. Arman Süni ve sağlık görevlisi Aram görevlendirilmiştir (Agayan, 1979: 79). Ermeni Gönüllüleri bölüğü Bulgaristan Genelkurmay Başkanlığı’nın emirleri doğrultusunda oluşturulup gerekli hazırlıklar tamamlandıktan sonra 8 Ekim 1912’de Makedonya-Edirne Gönüllüleri ordusuna katılmıştır. Aynı gün Sofya’da törenler yapılmıştır. Törenlerde iki bayrak kullanılmıştır. Biri Ermeni bayrağı diğeri ise devrim bayrağıdır. Ermeni gönüllüleri sırayla sadakat yemini etmişlerdir (İliev, 2001: 368). Bu arada I. Balkan Savaşı başlamıştır. Balkan İttifakı’nı oluşturan devletler 14 Ekim 1912 günü Osmanlı Devleti’ne bir nota vermişler ve Balkan topraklarında reform yapılmasını istemişlerdir. Bu notaya daha cevap verilmeden Karadağ Osmanlı Devleti’ne savaş ilan etmiş, Bulgaristan, Sırbistan ve Yunanistan bunu takip ederek 18 Ekim 1912’de savaşa katılmışlardır (Mançev, 1999: 163).</span></p>
<p><span>16 Ekim 1912 tarihinde Ermeni Gönüllüleri bölüğü 2. Bölük adı altında Makedonya-Edirne Gönüllüleri ordusunun 12. Kırklareli taburuna bağlı 3. Tugay emrine verilmiştir. İlk oluşumda 231 asker vardır. Cepheye hareketi sırasında 42 gönüllü daha katılmıştır (Armenskata Rota v Osvoboditelnata Voyna 1912-1913, 1914: 126). Daha sonra bu sayı 300 kişiye çıkmıştır (Yıldırım, 2014: 118; Lalkov, 1982: 29). Bölükte her meslekten asker yer almıştır. Zanaatkârlar, tezgâhtarlar, işçiler, öğretmenler, Romanya’dan gelen ayakkabıcılar ve değişik ülkelerden gelen devrimciler bunlardandır (Agayan, 1979: 80). Ermeni bölüğüne bölük komutanı olarak savaşçı kişiliği yanında demokratik idealleri ve milliyetçi duyguları ile de tanınan Teğmen Garegin atanmıştır. Bölük Voyvodalığına ünlü ihtilalci Andranik Ozanyan getirilmiştir. Ermeni Gönüllüler bölüğünün resmen kurulmasından sonra gönüllülerin eğitimine devam edilmiştir. Cepheye gönderilene kadar bütün Ermeniler Sofya’daki kız lisesinde konaklamışlar (Yıldırım, 2014: 121; İliev, 1989: 24), Teğmen Garegin komutasında Sofya’ya yakın Lozenets çayırında savaşa hazırlanmışlardır.</span></p>
<p><span>Makedonya-Edirne Gönüllüleri ordusu büyük zorluklarla kurulmuştur. Subay ve astsubay kadroları noksandır. Telefon teknisyenleri ile yeterli silah ve teçhizatlar bulunması için epey uğraş verilmiştir. Ama bütün bunlara rağmen Osmanlı Devleti’ne savaş ilan edildiğinde Gönüllüler ordusu hemen hemen hazır hale getirilmiştir. Bu ordu üç tugaydan oluşturulmuştur. Toplam 14.670 asker mevcudu vardır (İliev, 2001: 369). Ordunun ve her taburun savaş bayrağı hazırlanmıştır. Ayrıca 430 at arabası, 1.780 at ve 820 öküz bulunmaktadır (İliev, 1989: 24). Silahlar yeterli değildir. Ordu komutanlığından, Gönüllü taburları cepheye vardıklarında ganimet silahların kendilerine teçhizat olarak verileceği bilgisi iletilmiştir. Ermeni bölüğüne verilmek üzere İngiltere’den bin adet kama getirilmiştir. Bu kamalar, kendisinin de savaşa katkısı olmasını isteyen Ermeni bir tüccar tarafından Bulgaristan’a gönderilmiştir (İliev, 1989: 24).</span></p>
<p><span>Ermeni Gönüllüleri bölüğü cepheye gitmek üzere yola çıkmış, öncelikle törenin yapıldığı Kral Aleksandır II. heykeli önünden geçmiştir (Yıldırım, 2014: 121). Burada kendilerine kasımpatı ve diğer sonbahar çiçekleri takılarak fotoğraflar çekilmiştir. Sonra başkentin Slaveykov meydanında kendilerini bekleyen birliklerine katılarak yerlerini almışlardır. Sofya’daki yerli Ermeniler de cepheye giden Ermeni bölüğüne destek olmuşlardır. Yol boyunca çiçek demetleri taşımışlar, tatlılar, sigaralar ve sıcak ekmekler vererek, sağlıklı dönüş temennilerinde bulunmuşlardır (İliev, 2001: 370).</span></p>
<p><span>23 Ekim 1912’de Ermeni bölüğü Güneydoğu cephesine hareket etmiştir. Yolda bir gece Dolni Pasarel köyünde, bir gece Samakov’da, bir gece Kostenets’te kalınmış, oradan tekrar geriye Saranbey istasyonuna dönülmüştür. Buradan 75-80 kişilik yük vagonlarıyla Tırnovo-Seymen’e hareket edilmiş ve 28 Ekim öğleden sonra hedefe varılmıştır. Tırnovo-Seymen garında Ermeni bölüğüne silah ve teçhizatları verilmiştir. Gecelemek üzere Seymen’e geçilmiş, burada karınlarını doyurmuşlardır (İliev, 2001: 370).</span></p>
<p><span>29 Ekim’de Ermeni bölüğü 12. Kırklareli taburu ile birlikte Hasköy’e (Haskovo) doğru yola çıkmıştır. Akşam karanlığında şehre varılmış, gönüllüler burada çeşitli evlere dağılarak konaklamışlardır. 30 Ekim’de Makedonya-Edirne Gönüllüleri ordusuna bağlı tüm birlikler Hasköy ovasına çıkarak düzen almışlardır. Burada törenler yapılmış ve yeminler edilmiştir. Gönüllüler tekrar şehre dönerek gecelemişlerdir. 31 Ekim’de ordu birlikleri cepheye gitmek üzere güneye doğru yola çıkmışlardır. 1 Kasım’da Kırcaali’de konaklamışlar, burada özellikle Ermeni bölüğü, atış eğitimi yapmış, yanaşık düzen talimlerini tekrarlamıştır. 2 ve 3 Kasım’da yola çıkılmış ve Karacaköy-Uzun Hamitler mevkiinden geçerek Uzun Hamitlere varılmıştır (Diamandiev, 1938: 4).</span></p>
<p><span>Ermeni Gönüllüleri Bölüğü’nün Faaliyetleri</span></p>
<p><span>Ordu Komuta Karargâhı, Bulgar ordusunun peş peşe zaferler kazandığı cephedeki durumların süratle değişmesi üzerine, Makedonya-Edirne Gönüllüleri ordusunun 1. ve 2. Tugaylarına Edirne Trakya’sına yayılmaları emrini vermiştir. Bu yayılma sırasında Edirne’yi kuşatan 2. Ordu’nun güney hatlarının da koruma altına alınması hedeflenmiştir. Ermeni Gönüllüleri bölüğünün de içinde bulunduğu 3. Tugay’ın General Nikola Genev komutasında Kırcaali bölgesinde durumu kontrol altında tutması emredilmiştir. 4 Kasım 1912’de Ermeni Gönüllüleri bölüğü ilk savaşlarını yapmıştır. Mestanlı yakınlarında çarpışmalara katılmış ve Edirne bölgesinin Türklerden temizlenmesi için Bulgar topçu birliğine yardım etmiştir. Daha sonra Gönüllüler bölüğü, Türklerin asıl birlikleri ile karşılaşmış, 5 Kasım’da cephedeki Türk birliklerine yaklaşmış, gece olması sebebiyle saldırı ertesi güne bırakılmıştır. Voyvoda Andranik bölük içerisinde sessizce dolaşarak askerlere moral vermiş ve keskin nişancılardan oluşan 15 kişilik bir müfreze kurmuştur (Agayan, 1979: 80-81). 6 Kasım 1912 günü sabahın erken saatlerinde Uzun Hamitler tepelerinde savaş başlamıştır (İliev, 2001: 371).</span></p>
<p><span>İki taraf arasında şiddetli çarpışmalar olmuş ve savaş öğlene kadar devam etmiştir. Ermeni bölüğü tehlikeli bölgede savaşmasına rağmen başarılı bir şekilde Türkleri durdurmuştur. En kritik anda ise Voyvoda Andranik’in keskin nişancılarından oluşan müfrezesi Türk askerlerini püskürtmüştür (İliev, 1989: 26). Bu zafer Ermeni Gönüllüleri bölüğüne 7 ölü ve 16 yaralıya mal olmuştur. Makedonya-Edirne Gönüllüler ordusunun 3. Tugay’ı ise toplam 40 ölü 124 yaralı vermiştir (İliev, 2001: 373). Bu arada Ermeni bölüğü Uzun Hamitler tepesine iyice yerleşmiş, savaşta ölen arkadaşlarını gömmüşler ve tepeden Türk askeri birliklerinin hareketlerini gözlemeye başlamışlardır (Agayan, 1979: 81).</span></p>
<p><span>Başka bölüklerde bulunan Ermeniler de Yaver Paşa’nın güçlü kolordusuna karşı kahramanca savaşmışlardır. Özellikle 16 yaşındaki Pagos (Bohos) onbeş saat boyunca en ön saflarda Türklerle savaşmıştır. Teğmen Arşak Torkomyan da iyi bir komutan, istihbaratçı ve diplomat olduğunu göstermiştir. Ertesi gün Ermeni bölüğünün de aralarında bulunduğu birliklere, geri çekilen Türk birliklerini takip emri verilmiş, 25 kilometre yürüme mesafesinde Türk birliklerine rastlamadan Gümülcine ovasına gelmişlerdir. Kısa süre önce burasının boşaltıldığı anlaşılmıştır. Şehre yaklaşınca Ermeni, Rum ve Bulgarlardan oluşan bir heyet onları karşılamıştır. Ermeni bölüğüne 80 ailenin yaşadığı Ermeni mahallesine yerleşme görevi verilmiştir (Agayan, 1979: 81-82).</span></p>
<p><span>13 Kasım’da, Yaver Paşa’nın komutasındaki Osmanlı kolordusu Meriç nehrinin Marmara Denizi’ne dökülmeden önce birkaç yöne dağıldığı Merhamlı köyü civarına gelip yerleşmiştir. İki gün sonra da aynı bölgeye Ermeni bölüğü konuşlandırılmıştır. Karşılıklı çarpışmalar sırasında Ermeni bölüğünün yaptığı manevralar ve Kırcaali Bölge Komutanı General Nikola Genev’in başarılı komutası sayesinde Yaver Paşa’nın kolordusu abluka altına alınmış, bir tek kayıp verilmeden Paşa ile birlikte kolordunun tamamının teslim olması sağlanmıştır (Dırvingov, 1919: 313). Böylece sadece Merhamlı köyü yakınlarında yapılan savaşta Türk kolordusundan 9.645 subay ve asker esir alınmış, büyük miktarda ganimet ele geçirilmiştir. Bu ganimetler arasında 9 bin silah, 2 topçu bataryası, 2 makineli tüfek, 1.280 at ve çok miktarda cephane vardır (Dırvingov, 1919: 318). General Nikola Genev jest yaparak esir alınan kolordu komutanı Yaver Paşa’nın kılıcını iade etmiştir. Daha sonraları Yaver Paşa esir alınması ile ilgili bir Rus gazetesi olan “Akşam Zamanı’na” röportaj vermiştir. Paşa, bu röportajda Bulgar askerinin anlayış ve yaklaşımının iyi olmasına çok şaşırdığını, askerleri asker elbiseleri giymiş subaylar sandığını, Bulgar askerlerinin cephedeki manevra kabiliyeti ve hücumlarının inanılmaz olduğunu, savaşa iyi eğitim alarak hazırlanmış olduklarını itiraf etmiştir (İliev, 1989: 28). I. Balkan Savaşı’nın en önemli olaylarından biri şüphesiz Yaver Paşa’nın esir alınması olmuştur. Çünkü bu sonuç, en az kayıp ve başarılı sevk ve idare ile elde edilmiştir. Türk kolordusunun esir alınması bölgedeki başıbozukların ve çapulcuların zulümlerini azaltmıştır. Bu sırada Edirne kuşatması da devam etmektedir. Esir alma olayı Türk Genelkurmayının elini zayıflatmıştır. Mecburen Bulgarların Edirne demiryolunu kullanmalarına izin verilmiş ve Çatalca civarındaki Bulgar ordusuna gerekli yardımların ulaştırılmasına seyirci kalınmıştır.</span></p>
<p><span>Bulgar ordusunun İstanbul kapılarına dayanması Osmanlı siyasal iktidarında sarsıntılara sebep olmuştur. Başbakan Gazi Ahmet Muhtar Paşa 29 Ekim 1912’de istifa ettirilmiştir. Kâmil Paşa yeni hükûmeti kurmuştur. Ancak, savaşın kötü gidişatını bu değişiklik de durduramamış, ateşkes yapılması konuşulmaya başlanmıştır. Ateşkes fikrini ise Bulgarlar ciddiye almamışlar ve Çatalca’ya kadar gelip yenildikten sonra kabul etmişlerdir. 28 Kasım 1912’de Osmanlı Devleti ile Balkan Devletleri arasında görüşmeler başlamış, büyük güçlerin de baskısıyla 3 Aralık’ta ateşkes imzalanmıştır (McMillan, 2014: 693). Ancak Yunanistan ve Karadağ savaşı devam ettirmişlerdir. Bulgaristan ile yapılan ateşkese göre Osmanlı Devleti, Bulgarların kuşatması altındaki Edirne’ye yardım göndermekten vazgeçmiş ve bir barış antlaşmasının görüşmelerinin Londra’da yapılmasına razı olmuştur (Uçarol, 1995: 439).</span></p>
<p><span>I. Balkan Savaşı’nın sonlandırılması ve tarafların isteklerinin belirlenmesi için 17 Aralık 1912 tarihinde Londra’da “Büyükelçiler Konferansı” toplanmıştır. Konferansa Osmanlı Devleti ile Bulgaristan, Yunanistan, Sırbistan, Karadağ, İngiltere, Fransa, Almanya, Avusturya ve Rusya katılmıştır (Ünal, 1977: 418). Bu konferansta Osmanlı Devletiyle savaşan Balkan devletleri arasındaki sınırların tespit edilmesi, tarafların ileri sürdüğü barış esaslarının görüşülmesi, Osmanlı Devleti’nden ele geçirilen toprakların paylaşılmasından doğan ve büyük devletleri de karşı karşıya getiren anlaşmazlıkların çözülmesi amaçlanmıştır (Hall, 2003: 95).</span></p>
<p><span>Osmanlı Devleti başlangıçta “Büyükelçiler Konferansına” şüphe ile yaklaşmıştır. Bu şüphecilik sebebiyle Hariciye Nazırı Gabriel Efendi Londra Büyükelçisi Tevfik Paşa’ya bir şifreli telgraf çekerek uyarılarda bulunmuştur. Telgrafa göre; konferansa katılan büyük devletler “Balkan Sorununun” yanı sıra Boğazlar ve Adalar konularını da gündeme getirerek ele almaya çalışacaklardır. Toplantının “Balkan Sorunu” ile sınırlandırılması Osmanlı Devleti açısından önemlidir. Görüşmelerin yakından takip edilmesi ve bilgi verilmesi istenmiştir (Şimşir, 1976: 325). Bu talimat üzerine Büyükelçi Tevfik Paşa İngiltere Dışişleri Bakan Yardımcısı ile temas kurmuş, konferansta görüşülecek konuların henüz tespit edilmediği cevabını almıştır. Barış görüşmelerinin uzun süreceği anlaşılmıştır (Hayta, 2008: 26-32). Katılan taraflar ima edilerek “toplantıların masada altı iskelet kalıncaya kadar devam edeceği” esprisinin yapılmasına bile yol açmıştır (McMillan, 2014: 713).</span></p>
<p><span>“Büyükelçiler Konferansının” ileri safhalarında büyük devletler, Osmanlı Devleti’nden Edirne’yi istemişler, ret cevabı alınca da bir nota vermişlerdir. Bu sırada İstanbul’da iktidar değişmiştir. Mahmut Şevket Paşa Başkanlığında yeni bir İttihat ve Terakki Hükümeti kurulmuştur (Okur, 2013: 598). Yeni hükûmet de verilen notayı reddedince, savaş yeniden başlamıştır (Kurdakul, 1976: 115).</span></p>
<p><span>Savaşla birlikte Ermeni Gönüllüleri bölüğü Dimotoka üzerinden Keşan’a hareket etmiştir. Voyvoda Andranik, arkadaşı Hugas Minasyan ile birlikte Malkara’ya oradan da Tekirdağ’a geçmiştir. Burada yerli Ermenilerden Ermeni Gönüllüleri için yiyecek ve giyecek toplamıştır. Aralık 1912’de Rus Kızılay’ı da Ermeni Gönüllüleri bölüğüne askeri malzeme yardımı yapmış ve yeni üniformalar göndermiştir (İliev, 1989: 28). Ermeni Gönüllüleri bölüğü daha sonra Marmara Denizi kıyısında bulunan Yunan köyü Panados yakınlarına yerleşmiştir. Buraya Türk birliklerinin çıkarma yapmasını engellemeye çalışmakla görevlendirilmiştir. Ancak ön saflarda yer alıp çatışmaya girdiklerine dair kesin bir bilgi yoktur (Yıldırım, 2014: 130). Kışın zor şartları düşünülerek kendilerine 100 kaput ve 70 pelerin verilmiştir (İliev, 2001: 374).</span></p>
<p><span>6 Ocak 1913’te Tekirdağ’da yaşayan Ermenilerin daveti üzerine Makedonya-Edirne Gönüllüleri ordusunun 3. Tugay’ı ve Ermeni Gönüllüleri bölüğü burayı ziyaret etmiştir. O gün sabah saat 9.00’da Bulgar ordusu şehre girmiştir. En önde 3. Tugay komutanı Yarbay Aleksandır Protogerov kurmay heyeti ile birlikte yürümüş onun arkasında ise Voyvoda Andranik ve Ermeni Gönüllüleri bölüğü yer almıştır. Kortej Ermeni kilisesine kadar gelmiştir. Burada Yarbay Aleksandır Protogerov Ermeni bölüğüne bir konuşma yapmıştır. Protogerov konuşmasında, bu günün en büyük bayram olduğundan, savaşta üstün başarı gösterenlere kahramanlık madalyası verileceğinden söz etmiş, Ermeni bölüğünün Uzun Hamitler ve Balkan Toresi savaşlarındaki kahramanlığından bahsetmiştir (Agayan, 1979: 83). Sınırlı sayıdaki madalyalar bölük adına Ermeni Gönüllüleri bölüğü Voyvodası Andranik’e verilmiştir (Yıldırım, 2014: 128; İliev, 1989: 29). Madalyayı takan 3. Tugay komutanı Yarbay Protogerov bir konuşma daha yapmıştır. Yarbay, kahramanlarına değer veren, saygı duyan bir halkın hiçbir zaman ölmeyeceğini, bu halkın geleceğinin aydınlık, kurtuluşunun yakın olduğunu söylemiş, “Yaşasın Andranik” diye bağırmıştır. Daha sonra Ermeni Kulübü’nün verdiği yemek yine törenler eşliğinde yenilmiş, burada da çeşitli konuşmalar yapılmış ve Ermenilerin geleceğinden söz edilmiştir. En sonunda sözü Andranik almış, “Bulgar ordusunun zaferlerini kutladığımız şu anda ben düşman kurşunlarıyla aramızdan ayrılan arkadaşlarımızı anıyorum. Onlar kahramanca öldüler. Biz de onların arkasından gitmeye hazırız. Ölen kahramanların anıları daima yaşasın” demiştir (Yıldırım, 2014: 128; Agayan, 1979: 83; İliev, 1989: 30). I. Balkan Savaşı’nın en kritik döneminde Ermeni bölüğünün faaliyetleri ile bunlara açık destek veren Tekirdağ’daki Ermenilerin Osmanlı Devleti’ne karşı yaptıkları işbirliği ve ihanetleri gözlerden kaçmamıştır.</span></p>
<p><span>26 Ocak 1913 tarihinde Şarköy yakınlarında Hurşit Paşa komutasındaki 10. Kolordu birlikleri çıkarma yapmaya başlamıştır. 6 savaş gemisi ve birçok torpido gemisi eşliğinde yapılan çıkarmayı Enver Paşa yönetmiştir. Çıkarma birlikleri şehrin üç kilometre güneybatısına konuşlanmışlardır. Burada Makedonya-Edirne Gönüllüler ordusunun 1. ve 3. Tugayları ile karşılaşmışlar, çatışmalar yaşanmıştır. Bu sırada Ermeni Gönüllüleri bölüğü stratejik özelliği olan Sveti İliya tepesini korumakla görevlendirilmiştir. Çatışmalar öğleden sonra da devam etmiştir. Enver Paşa komutasındaki 10 bin kişilik bir Türk ordusu Şarköy’ü ele geçirmiş Edirne’ye yönelmiştir. Bunun üzerine 28 Ocak 1913’te General Nikola Genev Gönüllü taburlarını cepheye sürmüştür. Burada Ermeni bölüğü iki gruba ayrılmıştır. Bu gruplardan birisinin görevi Şterna köyünü ele geçirip Mürefte, Heraklitsa, Sveti İliya ve Araplı’daki diğer birliklerle buluşmak olmuştur (İliev, 2001: 376). Edirne yönüne giden Türk ordusu Makedonya-Edirne Gönüllü ordusu ile Ermeni bölüğü tarafından durdurularak geri püskürtülmüştür (Agayan, 1979: 84).</span></p>
<p><span>Şarköy Savaşı’nın kazanılmasından sonra Ermeni Gönüllüleri bölüğü yeniden Marmara Denizi kıyısına konuşlandırılmıştır. Burada karakol görevi üstlenmiştir. 21 Nisan 1913’te Ermeni Gönüllüleri bölüğü Makedonya’ya gönderilmiştir (Agayan, 1979: 84). Yolda Londra Barış Antlaşması’nın imzalandığı öğrenilmiş (Eyicil, 2005: 225), Koçani’ye varan Ermeni Gönüllüleri bölüğünün silah ve teçhizatları teslim alınarak bölük dağıtılmıştır (İliev, 2001: 377).</span></p>
<p><span>Savaş sırasında kazanılan başarılar ve gösterilen kahramanlıklardan dolayı birçok gönüllü Ermeni askeri madalyalarla mükâfatlandırılmıştır. 3. derece kahramanlık madalyası onbaşı Rahatsık Ohanesyan’a; 4. derece kahramanlık madalyası genç çavuşlar Minas Ohanesyan, Minas Matkusyan ve Sarkis Armagyan ile erler Aslan Murdyan, Kevork Bedrosyan, Ohanes Bed- rosyan, Şand Emmekçiyan, Gaspar Tamasyan, Nigohos Garabedyan, Taçat Mardrosyan, Ervent Aturyan, Humayak Tanosyan, Adran Azaryan, Kirkos Tarasyan, Bedros Agopyan, Manuk Kevorkyan, Garabet Karakoçyan, Kevork Eskedryan, Aram Ter Minosyan, Garnik Ayrabedyan, Stepan Ter Asaduryan, Tatevos Agopyan, Garnik Stepanyan ve Artak G. Martanyan’a; savaşa hizmetleri dolayısıyla da gümüş madalya erler Arpasiyan Sutinyan, Araş Handjan, Piliboş Nisiviyan, Asiparuaş Nigiyasyan, Toros Muradyan, Garabet Parşakalyan, Tardik Elengdjiyan ve Malardiç Çuheryan’a verilmiştir (İliev, 1989: 31). Ermeni Gönüllüleri bölüğü bayrağına da kahramanlık madalyası takılmıştır (Yıldırım, 2014: 138; İliev, 2001: 376).</span></p>
<p><span>Makedonya-Edirne Gönüllüleri ordusu komutanı General Nikola Genev, 31 Ağustos 1913’te Ermenilere savaşa katılım belgelerini verirken yaptığı konuşmada, Gönüllüler bölüğünün başta elbise noksanlığı, silah ve teçhizatlarındaki eksikliklere rağmen disiplin ve ciddiyetten kopmadan katıldıkları savaşlarda üstün başarı gösterdiklerini söylemiş; Mestanlı, Uzun Hamitler, Balkan Toresi, Merhamlı ve Şarköy savaşlarında Ermeni bölüğünün Bulgaristan için kayıplar verdiğinden bahsetmiş, bu kayıpların hatıralarını yaşatmak için Mestanlı’ya bir anıt yapılarak kitabesine ölenlerin isimlerinin yazılacağı sözünü vermiştir (İliev, 2001: 378).</span></p>
<p><span>Aslında tıpkı General Genev’in Ermeni bölüğü ile ilgili yaptığı övücü konuşmaların gerçekle ilgisinin olmaması gibi Bulgar ordusu içindeki söz konusu bölük hakkında kullandığımız Bulgarca kaynakların tamamında abartılı ve gerçek dışı bilgilere yer verildiği görülmektedir. Bunun sebebi Ermeni ve Bulgar halklarında Türklere karşı düşmanlık duygularını arttırmak, “ortak düşmana” karşı işbirliğini sadece savaş zamanlarında değil diğer zaman ve konularda geliştirmeye çalışmaktır. Hâlbuki I. Balkan Savaşı’nda Ermeni bölüğünün yaptıkları hakkında bölüğü denetlemekle görevli Yarbay Protogerov tam aksi bilgiler vermektedir (Yıldırım, 2014: 139). Protogerov’un tespit ettiği olayların bir tanesi Ermeni bölüğündeki 78 askerin bölük komutanı aleyhinde, onun komutanlıktan alınması ile ilgili verdikleri dilekçedir (DVIA, f. 437, op. II, a. e. 1, l. 83-84). Askerler bu dilekçelerinde komutanlarının kendilerine “casus, haydut” gibi sözlerle hakaret ettiklerini, başlarında bulunan voyvodaları Andranik Ozanyan’a da saygısızlık yapıldığını söylemişlerdir. Bölükte bir iktidar kavgası olduğunu fark eden Protogerov şikâyetçi askerlere yönelik bir konuşma yapmış, telkin ve yalan kurbanı olduklarını söylemiş ve bu provokasyonu yapanların bulunarak 50 sopa ile cezalandırılmalarını istemiştir. Ayrıca, Ermeni bölüğündeki onbaşı Aram Belikyan, Amazas Balsalcıyan ve Sohrap Çengolyan’ın tutuklanarak askerî mahkemeye verilmesini emretmiştir. Avedis Monitagan, Vartan Uvevsesyan, Parunak Azaryan, Arut Agolyan ve Ervagad Saryaboyacıyan’a 25 sopa vurulmasını söylemiştir. Astsubay Bohos Magırdıçyan, Ohanes Bedrosyan, Aram Belikyan, Kandil Sohagyan, Kevork Bedrosyan, Aslan Muradyan, Arutgon Agolyan, Zakar Hacaduryan ve Markaz Kevorkyan’ın rütbelerini söktürmüştür (DVIA, f. 437, op. II, a. e. 1, l. 84).</span></p>
<p><span>Yine Ermeni bölüğü askerlerinin, son zamanlarda hırsızlık olaylarının artması üzerine sırt çantalarının arandığı belgelerle sabit olmuş, Ermenilerin disiplinsizlikleri dile getirilmiştir. Keza Andranik Ozanyan, Hugas Minasyan, Garabet Baronyan ve Tilabos Nişanyan’ın ev izninden döndüklerine dair kayıtlar (DVIA, f. 437, op. II, a. e. 1, l. 60); kendilerine görev verilen bazı Ermenilerin işgal edilen Trakya’daki köy ve kasabalara gidip Türklere katliam yaptıkları izlenimi vermiştir. Türk askerlerinin geri çekilirken bırakmak zorunda kaldıkları askeri malzemeleri de bu Ermenilerin ele geçirerek, daha sonraları çıkarılacak olan isyanlarda kullanmak için Anadolu’daki Ermeni isyancılarına göndermeleri ihtimali de söz konusu olmuştur (Yıldırım, 2014: 136).</span></p>
<p><span>Bulgar ordusundaki Ermeni bölüğünün savaş sırasında sivil halka zulüm yaptığını Troçki de tespit etmiştir. Troçki Sofya’da bulunduğu sırada cepheden gelen 20 kadar Ermeni yaralıya rastlamış ve onlarla görüşmüştür (Yıldırım, 2014: 132). Anlatılanlara göre Makedonya-Edirne Gönüllüleri ordusu Türk mevzilerine girince hiçbir direnişle karşılaşmamış, aksine yüzlerce ölü ile düzinelerce yaralı subay ve er bulmuşlardır. Yaralıları esir almamışlar, ilerlemelerini ağırlaştıracağı düşünülerek verilen emre uymuşlar ve hepsini orada öldürmüşlerdir. Yaralı bir Ermeni askeri “…o iş hakkında bana bir şey sormayın. O silahsız, sakatlanmış, yarı-ölü adamları nasıl öldürdüğümüzü hatırlamaya dayanamıyorum…” demiştir (Troçki, 1995: 296). Gönüllüler ordusu ile birlikte Ermeni bölüğü de terkedilmiş Türk köylerine saldırmış ve savunmasız sivil halkı katletmişlerdir (Yıldırım, 2014: 132). Bu konu ile ilgili Osmanlı Devleti’nin kayıtlarında da bilgilere rastlanmaktadır. Bu bilgilere göre; Ermeni bölüğü içerisindeki Ozanyan ve çetesi Rumeli’nde, Edirne, Keşan, Malkara ve Tekirdağ’daki çaresiz Müslüman kadınlarını ve çocuklarını öldürmüş, ihtiyarları camilere doldurup diri diri yakmış ve camileri kiliselere dönüştürmüştür (Ermeni Komitelerinin Emelleri, 2001: 79). Daha geç tarihli bir başka raporda ise Ozanyan’ın Balkan Savaşları sırasında Müslüman Türk halkına zulüm ve katliamlar yaptığından bahsedilmektedir (Yıldırım, 2014: 133).</span></p>
<p><span>Ermeni Gönüllüleri bölüğünün dağıtılmasından sonra bu bölükte görev alan Ermenilerin bir kısmı Bulgaristan’a yerleşmişlerdir. Bulgaristan onların ikinci vatanı olmuştur (Armenskata Rota v Osvoboditelnata Voyna 1912-1913, 1914: 127). Varna’da yaşamaya başlayan Andranik Ozanyan’a Bulgar Hükûmeti 1 Ocak 1913 tarihinde Bulgar vatandaşlığı vermiştir. Bulgar ordusunda teğmen rütbesine yükseltilmiştir. Emekli maaşı almaya hak kazanmıştır. Ayrıca savaşta gösterdiği kahramanlıklar sebebiyle 4. ve 3. derece gümüş madalya (Agayan, 1979: 86) ile 2. derece cesaret madalyası ile ödüllendirilmiştir (DVIA, f. 437, op. I, a. e. 2, l. 41).</span></p>
<p><span>Sonuç</span></p>
<p><span>Balkan Savaşları genel olarak I. ve II. Balkan Savaşı olarak adlandırılmaktadır. Ancak süreci üç bölümde değerlendirmek de mümkündür. Birinci bölüm, Karadağ’ın fiili olarak Osmanlı sınırlarını ihlal ettiği 17 Ekim 1912 tarihinden itibaren başlatılabilir ve 30 Mayıs 1913 Londra Antlaşması’nın imzalanması ile sona erdirilebilir. Bu bölüm de kendi içinde 17 Ekim-28 Kasım 1912 tarihleri arasındaki savaş devresi, 28 Kasım 1912-23 Ocak 1913 ateşkes ve barış görüşmeleri devresi, 23 Ocak-30 Mayıs 1913 anlaşma girişimleri ve Londra Barış Antlaşması’nın imzalanması devresi şeklinde tasnif edilebilir. İkinci bölüm 30 Mayıs 1913 tarihinden sonraki iki aylık bir barış dönemidir. Üçüncü bölüm, bu iki aylık dönemden sonra Balkan Devletlerinin, Osmanlı Devleti’nden aldıkları toprakları paylaşamamalarından kaynaklanan savaştır. Birinci bölümde savaşan Balkan İttifakı’nın karşısında Osmanlı Devleti vardır. Üçüncü bölümde ise birbirlerine düşmüşlerdir.</span></p>
<p><span>Bulgaristan, ordusundaki asker mevcudunun çok küçük bir bölümünü oluşturan Ermeni Gönüllüleri bölüğünü kurmuş, Osmanlı Devleti’ne karşı savaşa göndermiş, Tekirdağ ve Şarköy civarına konuşlandırmıştır. Savaşın gidişatına göre Ermeni bölüğüne veya bölük içindeki güvenilir Ermenilere gizli görevler vermiştir. Bu Ermeniler savaş dışı uygulamalarla sivil halka yönelik zulümler ve katliamlar yapmışlar, Türklere karşı iflah olmaz düşmanlıklarını tekrarlamışlardır. Bulgaristan’ın bu savaşta Ermeni bölüğü oluşturmasındaki asıl amacının askeri ihtiyaçtan kaynaklanmadığı anlaşılmaktadır. Yine Ermeni çetecilerin Makedonya-Edirne Gönüllüleri ordusu içerisinde yer almış olmaları, bu ordudaki Makedon-Bulgar komitacıları ile Osmanlı Devleti’ne karşı işbirliği içinde bulunmaları “isyan kardeşliğini” pekiştirmek ve cepheyi genişletmek amaçlıdır. Keza Ermeni Gönüllüleri bölüğü söz konusu edildiğinde, II. Balkan Savaşı’nı beklemeden I. Balkan Savaşı’nın hemen sonrasında, 27 Mayıs 1913 tarihinde, bölüğün terhis edilerek dağıtılması da bu savaşta sadece Osmanlı Devleti’nin hedef alındığını göstermektedir.</span></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yrd. Doç. Dr. İbrahim KAMİL</strong></span></a>
</p><p><span>Alıntı Kaynak: Karadeniz Araştırmaları • Güz 2016 • Sayı 51</span></p>
<hr>
<div><span><strong><u>KAYNAKÇA</u></strong></span></div>
<div><span><strong><span>I. Arşiv Belgeleri: Dırjaven Voenen Istoriçeski Arhiv/DVIA (Bulgaristan Askerî Tarih Arşivi)</span></strong></span></div>
<div><span>DVIA, f. 437, op. II, a. e. 1, l. 83-84.</span></div>
<div><span>DVIA, f. 437, op. II, a. e. 1, l. 60.</span></div>
<div><span>DVIA, f. 437, op. I, a. e. 2, l. 41.</span></div>
<div><span><strong><span>II. Eserler:</span></strong></span></div>
<div><span>AGAYAN, Tsagur P. (1979). “Armenskata Rota v Osvoboditelnite Boeve na Bılgarskiya Narod”, İstoriçeskiPregled, No: 3: 76-86.</span></div>
<div><span>AGUKYAN, Stepan (2001). “Bılgarskite Zemi-Vtora Rodina Na Preselilite Se Armentsi i Rodina Na Potomtsite İm”, Bılgari i Armentsi Zaedno Prez Vekovete, Tsentır za İzsledvaniya na Bılgarite, Eparhiyski Sıvet na Armenskata Apostoliçeska Tsırkva, Tangra TanNakRa İK, Sofya: 121-145.</span></div>
<div><span>Armenskata Rota v Osvoboditelnata Voyna 1912-1913 (1914). Haskovo. Balkanskata Voyna ili Ruskata Oranjeva Kniga (1914). Sofya: Peçatnitsa Vitoşa.</span></div>
<div><span>BAYUR, Yusuf Hikmet (1983). Türk İnkılâbı Tarihi, Cilt II, Kısım I, Ankara: TTK. Yay.</span></div>
<div><span>DIRVİNGOV, Petır (1919). İstoriya na Makedono-Odrinskoto Opılçeniye, Tom I, Sofya: Voenno İzdatelstvo.</span></div>
<div><span>DİAMANDİEV, Angel (1938). “Armenskata Rota Prez Balkaskata Voyna”, Bılgarski Dobrovolets, God. 4, Mart, No: 3, Sofya: 5-6.</span></div>
<div><span>DİMİTROV, İlço-Minço Lalkov (Ed.) (1981). Kratka İstoriya na Bılgariya, Sofya: İzdatelstvo Nauka i İzkustvo.</span></div>
<div><span>Ermeni Komitelerinin Emelleri ve İhtilal Hareketleri, Meşrutiyetten Önce ve Sonra (2001). (Yay. Haz.) Mehmet Kanar, İstanbul: Der Yay.</span></div>
<div><span>EYİCİL, Ahmet (2005). Siyasî Tarih (1789-1939), Ankara: Gün Yay.</span></div>
<div><span>GARABEDYAN, Agop (2001). “Sıtrudniçestvo i Sıvmestni Deystviya Mejdu Armenskoto i Bılgarskoto Osvoboditelno Dvijenie v Kraya na XIX. Vek i Naçaloto na XX. Vek”, Bılgari i Armentsi Zaedno Prez Vekovete, Tsentır za İzsledvaniya na Bılgarite, Eparhiyski Sıvet na Armenskata Apostoliçeska Tsırkva, Tangra TanNakRa İK, Sofya: 331-359.</span></div>
<div><span>GİNÇEV, G. (1982). “Çujdentsite v Bılgarskata Armiya Prez Balkanskata Voyna ( 1912-1913)”, Voyenno İstoriçeski Sbornik, Sofya, No: 4.</span></div>
<div><span>GÜNAY, Nejla (2015). Zoraki İttifaktan Yol Ayrımına İttihat-Terakki ve Er- meniler, Ankara: Atatürk Araştırma Merkezi Yay.</span></div>
<div><span>HALAÇOĞLU, Ahmet (1995). Balkan Harbi Sırasında Rumeli’den Türk Göçleri (1912-1913), Ankara: TTK Yay.</span></div>
<div><span>HALL, Richard C. (2003). Balkan Savaşları 1912-1913, I. Dünya Savaşının Provası, Çev. M. Tanju Akad, İstanbul: Homer Kitabevi.</span></div>
<div><span>HAYTA, Necdet (2008). Balkan Savaşları’nın Diplomatik Boyutu ve Londra Büyükelçiler Konferansı, (17 Aralık 1912-11 Ağustos 1913), Ankara: Atatürk Araştırma Merkezi Yay. 9-88.</span></div>
<div><span>İLİEV, İliya (1989). Armenskata Dobrovolçeska Rota v Balkanskata Voyna 1912-1913, Sofya: Voenno İzdatelstvo.</span></div>
<div><span>İLİEV, İliya (2001). “Çedata na Armenskiya Narod za Svobodata na Bılgariya”, Bılgari i Armentsi Zaedno Prez Vekovete, Sofya: 360-383.</span></div>
<div><span>İstoriya na Bılgariya s Nyakoi Premılçavani Dosega İstoriçeski Fakti,(1993). (Der.) Petır Konstantinov, Sofya: İzdatelstvo “Feniks”.</span></div>
<div><span>KAMİL, İbrahim (2014). “Osmanlı-Rus Savaşı’ndan Abdülhamid Suikastına Ermeni-Bulgar İşbirliği ve Terörü (1877-1905)”, Yeni Türkiye, Ermeni Meselesi Özel Sayısı-II, Yıl 20, Sayı 61, Yeni Türkiye Stratejik Araştırma Merkezi, Ankara: 1587-1617.</span></div>
<div><span>KOCABAŞ, Süleyman (2014). “Ermeni Meselesi Hakkında Duyduklarım ve Gördüklerim”, Yeni Türkiye, Ermeni Meselesi Özel Sayısı-I, Yıl 20, Sayı 60, Yeni Türkiye Stratejik Araştırma Merkezi, Ankara: 594-597.</span></div>
<div><span>KRİKORYAN, Rupen (2001). “Armenskata Obştnost v Bılgariya”, Bılgari i Armentsi Zaedno Prez Vekovete, Tsentır za İzsledvaniya na Bılgarite, Eparhiyski Sıvet na Armenskata Apostoliçeska Tsırkva, Tangra Tan- NakRa İK, Sofya: 414-422.</span></div>
<div><span>KURDAKUL, Necdet (1976). Osmanlı İmparatorluğundan Orta Doğu’ya Belgelerle Şark Meselesi, İstanbul: Dergâh Yay.</span></div>
<div><span>LALKOV, Milço (1982). Balkanskata Voyna 1912-1913, Sofya: İzdatelstvo na Oteçestveniya Front.</span></div>
<div><span>LAZAROV, İvan-Plamen Pavlov-İvan Tütündjiev-Milko Palangurski (1999). Kratka İstoriya na Bılgarskiya Narod, Sofya: İzdatelska Kışta “Anubis”.</span></div>
<div><span>MANÇEV, Krıstö (1999). Natsionalniyat Vıpros na Balkanite, Sofya: Akade- miçno İzdatelstvo Prof. Marin Drinov.</span></div>
<div><span>MCMILLAN, Margaret (2014). Barışa Son Veren Savaş, 1. basım, İstanbul: Alfa Yay.</span></div>
<div><span>MUSTAFAYEV, Beşir (Haziran 2013). “Cihan Hâkimiyetini Moskoflara Öğütleyen Deli Petro’nun Vasiyetnamesi ve Ermenistan Devletinin Kurulmasında Etkisi”, Uluslararası Avrasya Sosyal Bilimler Dergisi, Cilt. 4, S. 11, Mersin: 17-27.</span></div>
<div><span>MUSTAFAYEV, Beşir (2012). “Nahçıvan Olayları ve General Andranik Ozan- yan’ın Nahçıvan’daki Katliamı (Arşiv Belgelerinin İzinden)”, Atatürk Üniversitesi Uluslararası Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Dergisi (TAED), S. 47, Erzurum: 277-302.</span></div>
<div><span>MUSTAFAYEV, Beşir (2013). “Tarihte Ermeni Terörü ve Uzantıları (Taşnak, Hınçak, Ramgavar, JCAG, NAR, ASALA, PKK, Ermeni Devleti ve Lobisi)”, Azerbaycanlıların Soyqırımı Arxiv Senedlerinde, I. Beynelxalq Elmi Konf- ransın Materialları, Azerbaycan Respublikası Tehsil Nazirliyi Azerbaycan Universiteti, Bakü: 203-211.</span></div>
<div><span>NİKOLOVA, Vidka (2001). “Sreşta Na Sı-çovetsi”, Bılgari i Armentsi Zaedno Prez Vekovete, Tsentır za İzsledvaniya na Bılgarite, Eparhiyski Sıvet na Armenskata Apostoliçeska Tsırkva, Tangra TanNakRa İK, Sofya: 403413.</span></div>
<div><span>OKUR, Mehmet (2006). “Balkan Savaşları”, Balkanlar El Kitabı, 1. C., Tarih,2. Baskı, Akçağ Yayınları, Ankara: 595-606.</span></div>
<div><span>Osmanlı Belgelerinde Ermeni İsyanları (1878-1895), I, (2008). (Yay. Haz.) Recep Karacakaya, Hüseyin Özdemir, Aziz Mahmut Uygun, Numan Yekeler, Mustafa Çakıcı, Yılmaz Karaca, Salih Kahraman, Ankara: Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü.</span></div>
<div><span>PETROV, Todor (2008). “Sıstav i Zagubi na Voyuvaştite Sili Prez Balkanska- ta Voyna 1912-1913”, KLİO, Sbornik v Çest na 65 godişninata na sths. Milen Kumanov, Fondatsiya Arete – Fol, Sofya: 485-500.</span></div>
<div><span>RADOSLAVOV, Vasil (1993). Bılgariya i Svetovnata Kriza, Vtoro Fototipno İzdanie, Sofya: İzdatelstvo na Bılgarskata Akademiya na Naukite.</span></div>
<div><span>STANEV, Nikola (1992). İstoriya na Nova Bılgariya, 1878-1941, Sofya: İzda- telski Tsentır “İvan Vazov”.</span></div>
<div><span>ŞAŞMAZ, Musa (2013). İngiliz Konsolosları ve Ermenilerin Katliamı İddiaları (1878-1914), Ankara: Atatürk Araştırma Merkezi Yay.</span></div>
<div><span>ŞİMŞİR, Bilal N. (1976). Ege Sorunu, Belgeler (1912-1913), C. I, Ankara: TTK Yay.</span></div>
<div><span>ŞİMŞİR, Bilal N. (2007). Ermeni Meselesi (1774-2005), Ankara: Bilgi Yay., 4. Basım.</span></div>
<div><span>TODOROV, Nikolay (1979). Bulgaristan Tarihi, Çev. Veysel Atayman, İstanbul: Öncü Kitabevi, 1. Baskı.</span></div>
<div><span>TROÇKİ, Lev (1995). Balkan Savaşları, Çeviren Tansel Güney, İstanbul: Türkiye İş Bankası Yay., 1. Baskı.</span></div>
<div><span>UÇAROL, Rifat (1995). Siyasi Tarih (1789-1994), 4. baskı, İstanbul: Filiz Ki- tabevi.</span></div>
<div><span>URAS, Esat (1987). Tarihte Ermeniler ve Ermeni Meselesi, İstanbul: Belge Yay., 2. Baskı.</span></div>
<div><span>ÜNAL, Tahsin (1977). Türk Siyasi Tarihi (1700-1958), Ankara: Emel Yayınları.</span></div>
<div><span>YILDIRIM, Bülent (2012). “I. Balkan Savaşı’nda Bulgaristan Ordusu’nda Taş- nak Komitecisi Antranik Ozanyan ve Faaliyetleri”, Balkan Savaşları’nın 100.Yılı, Uluslararası Balkan Sempozyumu, Bildiriler, İstanbul: 11-13 Mayıs 2012, Bağcılar Belediyesi: 282-295.</span></div>
<div><span>YILDIRIM, Bülent (2014). Bulgaristan’daki Ermeni Komitelerinin Osmanlı Devleti Aleyhine Faaliyetleri (1890-1918), Ankara: TTK Yay.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/i-balkan-savasi-ve-bulgar-ordusunda-ermeni-bolugu.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Sason olayı hakkında ayrıntılı bilgi için bkz.: Musa Şaşmaz, İngiliz Konsolosları ve Ermenilerin Katliamı İddiaları (1878-1914), Atatürk Araştırma Merkezi Yay., Ankara, 2013, s. 484-557.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Neden 57.nci Piyade Alayı</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/neden-57nci-piyade-alayi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/neden-57nci-piyade-alayi</guid>
<description><![CDATA[ Neden 57.nci Piyade Alayı
“Aslında büyük soru yerinde durmaktadır: Kim İstanbul’u elinde tutacaktır”. NAPOLEON BONAPARTE 1. GİRİŞ (NEDEN 57 NCİ PİYADE ALAYI) Birinci Dünya Savaşında Türk askerinin savaş gücünün aynası, Türklüğün mahvedilemez bir hayat kuvvetine malik olduğunu bütün cihana ispat eden Çanakkale müdafaası[1] ise, 57 nci Piyade Alayı da Çanakkale müdafaasının aynasıdır. Bu mefhumdan yola çıkarak 57 nci Piyade […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4720f0955.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:46 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Neden, 57.nci, Piyade, Alayı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57-Piyade-Alayi-01.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/neden-57-nci-piyade-alayi.html">Neden 57.nci Piyade Alayı</a></p>
<p class="Gvdemetni20"><span><em><strong>“Aslında büyük soru yerinde durmaktadır: Kim İstanbul’u elinde tutacaktır”.</strong></em></span><br>
<span>NAPOLEON BONAPARTE</span></p>
<p class="Gvdemetni40"><span><strong>1. GİRİŞ</strong></span></p>
<p class="Gvdemetni40"><span><strong>(NEDEN 57 NCİ PİYADE ALAYI)</strong></span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Birinci Dünya Savaşında Türk askerinin savaş gücünün aynası, Türklüğün mahvedilemez bir hayat kuvvetine malik olduğunu bütün cihana ispat eden Çanakkale müdafaası<strong><sup>[1]</sup></strong> ise, 57 nci Piyade Alayı da Çanakkale müdafaasının aynasıdır. Bu mefhumdan yola çıkarak 57 nci Piyade Alayını çok iyi incelemek ve araştırmak gerektiğini düşündük. Ancak bunu yapabilirsek Çanakkale Zaferinin özüne varabileceğimizi gördük.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Birinci Dünya Savaşının sebep ve sonuçları, Fransız ihtilâli ve bir çeyrek yüzyıl süren bu ihtilâlin meydana getirdiği gelişmelerin devamlı ve tabii bir sonucundan başka bir şey değildir. Çanakkale Muharebesi, Birinci Dünya Savaşı’ndaki cephelerden sadece birisidir. Ancak, bu “Kahramanlar Savaşı” olarak tarihe geçen cephe savaşında verilen toplam kayıp sayısının yanında, çarpışmaların şiddeti ve çapı ile birlikte sonuçlarını da ele aldığımızda tarihin tanık olduğu en kanlı ve en acımasız, 20 nci yüzyılın en önemli savaşlarından biri olduğunu görmekteyiz. Yaklaşık sekiz ay süren bu savaşta dünyanın dört bir yanından gelen bir milyon civarında asker, bu bölgede mertçe ve kahramanca çarpışmış, inandıkları ilke ve değerler uğruna kanlarını ve canlarını vermekten çekinmemişlerdir. Muharebenin başında düşmanını tanımayan askerler, sonradan tanıdıkça birbirlerine saygı göstermeye başlamışlar ve dost olmuşlardır. Çanakkale muharebesine katılan müttefik kuvvetlerini, İngiltere, Fransa, İrlanda, İskoçya, Avustralya, Kanada, Yunanistan, Yeni Zelanda, Senegal, Hindistan, Nepal, Sudan, Mısır, Cezayir, Somali ve Tunus’tan katılan askerler oluştururken, Türk tarafını Alman Subaylarının yanı sıra Osmanlı İmparatorluğunun tüm vilayetlerinden gelen bir çok millete mensup insan oluşturmuştur. Bu yönü ile Çanakkale Muharebesi gerçekte dar bir bölgede tam bir uluslar savaşıdır.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Çanakkale Muharebesini incelemeye başladığımız zaman, unutulmaz zenginlikte bir dersler topluluğundan meydana geldiğini görmekteyiz. Çanakkale Cephesini diğer cephelerden ayıran önemli özellikleri yakından incelendiği zaman ilginç ve farklı yönleri ortaya çıkmaktadır. Bu farklı özeliklerden en önemlileri, Çanakkale Cephesinin açılmasındaki en büyük faktör olan İstanbul’u ele geçirmek hayali ve Halife olan Padişahın ilan ettiği Kutsal Cihat çağrısını etkisiz hale getirmek, ayrıca Osmanlı’nın Süveyş Kanalı ve Hint Denizi yolu üzerindeki baskılarına son vermekti. Fakat asıl hayati ve en önemli mesele ise, Rusya’ya yardım eriştirmekti. Çanakkale zorlanır ve İstanbul düşerse Rusya’ya cephane ve birlikler ulaştırılabilecek ve Karadeniz’de tıkanıp kalmış 350.000 tonluk gemileri serbestçe hareket edebilecekti. Rusya’nın tahılı yeniden batıdaki müttefiklerini beslemeye başlayacaktı.<strong><sup>[2]</sup></strong> Nitekim, 13 Ocak 1915 tarihli İngiliz Savaş Meclisi tutanaklarında Churchill’in ateşli bir şekilde savunduğu Gelibolu cephesi için aynen şu ifade geçmektedir. <strong>“Admiralty, Şubat ayı içerisinde, amacı İstanbul olmak üzere Gelibolu yarımadasını bombardıman ederek alacaktır.”<sup>[3]</sup></strong> Ayrıca şunu da görmekteyiz ki, İngilizler Türk Ordusunu ve Türk Askerini savaşa başlamadan önce küçümseyerek, hor görmüşler, Çanakkale’yi ve dolayısıyla İstanbul’u hiç zorlanmadan alacaklarına inanmışlardır. Buna en güzel örnek de Çanakkale’de Müttefik Ordusu Başkomutanı General Sir Ian HAMİLTON’un savaş başlamadan önce yayınladığı genelgedir. Sonuçta bu davranışlarının bedelini Mehmetçik onlara savaş meydanında ağır ödettirmiştir.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>İngiliz ve Fransız gemilerinden kurulu donanmanın 18 Mart’ta gerçekleştirdiği başarısız deniz saldırısı ve bunu takiben 25 Nisan 1915 günü başlatılan müşterek kara ve deniz harekâtının eşine tarihte rastlanmaz. Çanakkale Muharebesi, boğazın Anadolu ve Rumeli yakasındaki Türk savunma mevzilerinin, denizden yoğun top ateşi desteğiyle karaya çıkan müttefik askerlerine karşı; teknik donanım açısından onlarla kıyaslanmayacak kadar zayıf, fakat vatanseverliği, ruh yüceliği ve iman gücüyle canını vermekten çekinmeyen, yurdunu savunan Mehmetçiğin, gerçekleştirmiş olduğu Kahramanlık Destanıdır. Kahraman Mehmetçik düşmanın cehennemî top ateşine rağmen, onları kıyıda çakılı tutmayı başarmıştır. Avusturya Ateşemiliteri Pomiansky askerlerimiz için <strong>“Mükemmel yetiştirilmişlerdi. Bu açıktı. Dikkatime başka bir şey daha çarptı. Türk askerleri savaş haline geçtikleri zaman adeta neşeleniyorlardı. Yüzlerinde başka bir ifade doğuyordu. Vatanlarını ve dinlerini müdafaa etmekteki celadetlerini yüz hatlarından okuyordum”</strong> sözlerinisöyleyerek kahramanların hakkını veriyordu.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Çanakkale Muharebeleri, harp tarihi açısından unutulmaz zenginliktedir. Müttefik tarafının, kara, deniz ve hava kuvvetlerine karşı Türklerin sadece doğal arazi avantajı vardı. Dikenli tel ve kum torbalarıyla korunmuş siperler; usta maden işçilerinin yapabileceği tünel ve galeriler, karadaki savaşın ilginç özellikleriydi. Birbirine sekiz metreye kadar yakın; iki tarafın önünde, sağında, solunda ve gerisinde kalan siperlerde, göğüs göğüse süngü savaşları yapılmıştır. İlk günlerdeki siperden sipere atılan el bombaları yerini sonradan kuru incir, sigara ve kuru et konservesi ikramına bırakmıştır. Şair dizelerindesavaşın bu yönünü çok güzel ifade ediyor;</span></p>
<p class="Gvdemetni50"><span>…</span></p>
<p><span><span><em>Bir garip savaştı Çanakkale Savaşı</em><em><br>
Kızıştıkça kızgınlığı dindiren</em><em><br>
Ara verildikçe ateşe</em><em><br>
Düşmanı kardeşe</em><em><br>
Döndüren bir savaş</em><em><br>
Kıyasıya bir savaştı</em><em><br>
Ama saygı üreten bir savaş</em><em><br>
Yaklaştıkça birbirine</em></span><sup>[</sup><sup>4</sup><sup>]</sup>.</span></p>
<p class="Gvdemetni70"><span>…</span></p>
<p class="Gvdemetni70"><span>Çanakkale Muharebeleri tarihe <strong>“Kahramanlar Savaşı” </strong>olarak geçer. Muharebenin başında düşmanını tanımayan askerler, sonradan birbirlerine saygı göstermeye başlamışlar, dost olmuşlar ve kendilerini bu anlamsız savaşta karşı karşıya getiren politikacıları lanetlenmişlerdir.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Çanakkale Muharebesi Türk Milleti için bir zafer iken, İngilizler için sadece başarılı bir geri çekilme harekâtı, ANZAKLAR içinde kendi ulusal kimliklerinin kazanıldığı bir olaydır. Türklerin bu savaşı kazanması dünya tarihine bambaşka bir yön vermiştir. Rus Çarının devrilmesi ve Sovyetler Birliğinin kurulmasında önemli bir etkisi olmuştur. Bu kadar çok yönlü bir savaş, her yönü ile ele alınmalı ve araştırılmalıdır. Sonuçta Türk tarihi için ne kadar önemli ise dünya tarihi içinde o kadar önemlidir. Bu kapsamda tarihi bir eser yazmaya başlarken, yalnız yalın gerçeği anlatmak ve aktarmak için sadece günlük belgelere dayanarak yazmaya özen gösterdik. Zira günlük yazışmalar tarihi yanıltmak için yazılmaz ve kaleme alınmaz.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Gelibolu Cephesinde çarpışan askerlerin başındaki komutanların insiyatif gücü, coğrafi alanı tanıma, harita okuma ve liderlik yetenekleri çok değişikti. Bazılarının, atak ve korkusuz; bazılarının ise temkinli ve kararsız olmaları sonucu etkiliyordu. Gelibolu yarımadasını çok iyi bilen, elinde bu bölgenin sanki gönüllü askerlerinden kurulmuş 57 nci Piyade Alayını bulunduran ve yedekte tutan 19 ncu Tümen Komutanı Yarbay Mustafa Kemal, kendisine güveni, ön sezgisi, cesareti, kararlı tutumu ile sivrilmiş ve ulusal kahraman olmuştur. Hatta İngiltere Başbakanı olan D.Lloyd George 1922’de <strong>“Yüzyıllar nadir olarak dahi yetiştirir. Şu talihsizliğe bakınız ki o büyük dahi çağımızda Türk Milletine nasip oldu.”</strong> demek zorunda kalmıştır.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Bakınız Mustafa Kemal, 12 Nisan sabahında Gelibolu sahilinden gelen top seslerini duyar duymaz, beklediği anın geldiğini anlamış ve en güvendiği 57 nci Piyade Alayını hazırlamıştır…. Öğleye doğru Kocaçimentepe’ye vardığında, denizde onlarca düşman gemisini, sahile asker taşıyan nakliye vasıtalarını görür ve bu anı şöyle anlatır anılarında;</span></p>
<p><span><strong>“…Conkbayırı üzerinden Düztepeye gelirken; oradan 261 Rakımlı Tepeye baktığımda 27 nci Alayın 2 nci Taburunun 4 ncü Bölüğünün geri çekilen askerleriyle karşılaştım.</strong></span></p>
<p><span><strong>– Niçin kaçıyorsunuz? Dedim.</strong></span></p>
<p><span><strong>– Efendim düşman! Dediler.</strong></span></p>
<p><span><strong>– Nerede ?</strong></span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span><strong>– Askerler ’işte’ </strong>diyerek 261 Rakımlı Tepeyi gösterdiler. Gerçekten düşman avcı hattı 261 Rakımlı Tepeye yaklaşmış ve gayet rahat bir şekilde ileri yürüyordu. Şimdi durumu düşünün. Ben kuvvetlerimi bırakmışım, askerler 10 dakika istirahat etsin diye… Düşman da bu tepeye gelmiş. Demek ki düşman, bana benim askerlerimden daha yakın! Ve düşman benim bulunduğum yere gelse, benim birliklerim çok kötü duruma düşecektir. O zaman artık bunu bilmiyorum, bir mantık kararı mıdır, yoksa doğal bir davranış mıdır bilmiyorum. Kaçan askerlere</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span><strong>– Düşmandan kaçılmaz. Dedim</strong></span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span><strong>– Cephanemiz kalmadı, Dediler</strong></span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span><strong>– Cephaneniz yoksa süngünüz var.</strong></span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Dedim ve bağırarak süngü taktırdım, yere yatırdım. Aynı zamanda Conkbayırına doğru ilerlemekte olan piyade alayı ile dağ bataryasının yetişebilen askerlerine ‘marş marş’ la benim bulunduğum yere gelmeleri için emir subayımı geriye gönderdim. Bu askerler süngü takıp yere yatınca, düşman askeri de yere yattı. Kazandığımız an bu andır.”</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Türklerin yere uzandığını gören ANZAKLAR bir an tereddütte kaldılar, ardından onlar da yere yattılar. Bu an, Mustafa Kemal’e üstünlüğü ele geçirme şansı verdi. Yanına gelmiş olan 57 nci Piyade Alayı 2 nci Tabur komutanı Yüzbaşı Ata Efendiye bütün taburuyla 261 Rakımlı Tepe üzerinden düşmana taarruz etmesini emretti. Dağ bataryasına su yatağında mevzi aldırarak düşman piyadesi üzerine ateş açtırdı. Dereye geldiğinde biraz geciken diğer tabur taarruza iştirak etti. Daha sonra 57 nci Piyade Alay Komutanına bütün alayı ile düşmana hücum etmesini emretti. Hücum sırasında birlik komutanlarına <strong>“Size ben taarruzu emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum. Biz ölünceye kadar geçecek zaman içinde yerimizi başka kuvvetler ve kumandanlar alabilir.”</strong> Şeklinde tarihi konuşmasını yaptı<strong><sup>[5]</sup></strong>.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>İşte savaşı kazandıran ruh bu ruhtur. Bu alayın askerleri verilen emri yerine getirirken asla tereddüt etmemiş ve ölümü dahi düşünmeden emri gerçekleştirmiştir. 5 nci Ordu Komutanı Liman Von Sanders <strong>“Güneşe, fırtınalara, soğuk ve yağmura karşı korumasız siperlerde çamur ve toz içerisinde günler geçiriyor fakat, dünyanın bütün vasıta ve imkanlarına sahip düşmanlarıyla aslanlar gibi dövüşüyorlardı. Bu ne sessiz, bu ne gösterişsiz bir vatan sevgisiydi! Allah adını yürekten tekrarlayarak saldırganın üzerine atılıyordu. Düşmanları da onlara hayrandı”</strong> sözleriyle bunu doğruluyor. İşte Türk Askeri bu davranışı ile kültürünü temsildeki yeterliliği ve yüksek medeni vasfını da ispat etmiştir. Bu vasıf Türk Ordusunu dünyanın sayılı orduları arasında müstesna bir yere getirmiştir. Gerçekten Türk Ordusunun vatan müdafaasında ki fedakârlığı, eşine az rastlanan kahramanlığı, dehâ mertebesindeki stratejisi yalnız Türk’e has olup, aşk derecesine varan savaş azmi, binlerce yıllık tarihi boyunca, Türk’ün yer yüzünde “efendi millet veya hâkim millet” olarak devamlılığını sağlayan bir millî unsur olmuştur.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>57 nci Piyade Alayı savaşın ilk on günü içinde neredeyse mevcudunun üçte ikisini şehit vermiştir. Buna rağmen asla savaş gücünden hiçbir şey kaybetmemiş, cesaretini yitirmemiş ve korkuya kapılmamıştır. Bu alayda çarpışan askerlerin insan üstü yiğitlik ve kudretlerine karşılık Sultan Mehmet Reşat tarafından 17 Teşrin Sani 1331 (30 Aralık 1915) tarihinde Alay Sancağına Altın ve Gümüş İmtiyaz Madalyası ile Harp Madalyası takılmak üzere verilmiştir. Ayrıca alay sancağına şu hatıranın yazılmasını emretmiştir: <strong>“Devlet-i Osmaniye İle İtilaf Devletleri Harbinde 57 nci Piyade Alayının düşman tarafından 12 Nisan 1331 (25 Nisan 1915) günü Çanakkale’de Arıburnuna meydana gelen ilk çıkartmada karaya çıkmış düşman kuvvetlerinin ilerlemesine ve Kocaçimen Tepelerinin düşman eline geçmesine o günkü hızlı davranışı ve şiddetli hücumu ile engel olmuş ve aylarca düşman karşısında savaş hattında kalarak ona karşı kahramanca muharebeler gerçekleştirmek suretiyle gösterdiği fevkalade yiğitlik ve yararlığın hatırasıdır”<sup> .[6]</sup></strong></span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>57 nci Piyade Alayı askerlerinin yakınlarına yazmış oldukları mektupları incelediğimiz zaman ne kadar yüksek bir moral gücüne sahip olduklarını görebiliriz. Ayrıca ailelerinin de aynı yüksek moral gücüne sahip olduklarını görmekteyiz. Buda bir milletin sadece cephede savaşan evlatları ile değil beşik sallayan anaları ve ak sakallı ihtiyarlarıyla birlikte bir bütün olarak kahramanlığının göstergesidir.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Tarihi olayları yeniden ele almak ve irdelemekteki maksadımız geçmişteki olayları yeniden canlandırarak eski düşmanlıkları körüklemek değildir. Amacımız olayları anlamak ve yeni nesle ciddi bir tarih kültürü ile tarih felsefesi mefhumu aktarmaktır. Ancak bu şekilde tarih şuuruna sahip ve bu şuurla geleceğe ümitli bakan nesiller yetiştirebiliriz. Çanakkale muharebesinde olanlar olmuş denilebilir, fakat her şey bitmemiştir. Çanakkale muharebesindeki asıl hedef bilindiği gibi İstanbul ve dolayısıyla Osmanlı Devletiydi, ancak batılıların hazırladığı plânlar hedefine tam anlamıyla ulaşamadan Çanakkale’de Türk askerinin boyun eğmez gücü karşısında sona ermiştir. Çanakkale Muharebelerinde Mehmetçik, dünyaya asker ve malzeme ne kadar çok ve çeşitli olursa olsun, yalnız bunlarla başarı elde edilmeyeceğini göstermiştir. Çanakkale Zaferi, o malzemeyi kullanacak askerin ruhça ve bedence her türlü yoksulluğa, zorluğa ve yorgunluğa dayanacak kuvvet ve kudrette olması ve Mustafa Kemal gibi bir komutanın emri altında bulunmasının sonucudur<strong><sup>[7]</sup></strong>. Unutulmamalıdır ki batılıların bu plânları her geçen gün özüne sadık kalmak şartıyla yenilenmekte ve yeni hazırlanan plânlar zamana ve şartlara uygun biçimlerde sahneye konulmaktadır.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Şanlı tarihimizi altın yaldızlar ile süsleyen Çanakkale Zaferinin kahramanlık menkıbeleri, zafer destanları yazacak kadar çeşitli ve büyüktür. Bu zafer yalnızca düşmana vatan savunmasının nasıl olacağını öğretmemiş, bundan başka dünya alemine Türkün, beşerin takdir ve idrakinin üstünde yüksek bir varlık, vefalı bir dost, asil ve faziletli bir düşman olduğunu anlatmış olan bir zaferdir.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Bu zaferle, o zamanın en mükemmel ordu ve silâhlarına karşı tek vücut olmuş bir milletin, azim ve iman dolu göğsünün yenilmez, yıkılmaz ve geçilmez bir kale olduğu anlatılmıştır.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Bizim için Çanakkale Muharebesi’nin kazandırmış olduğu en önemli olay Mustafa Kemal’in ulusal kahraman olarak ortaya çıkması ve ardından da Türkiye Cumhuriyeti’ni kurmasıydı. Bu savaş olmasaydı, Lenin’in başlattığı Rus devrimi bu kadar kolay gerçekleşemezdi. Avustralya ve Yeni Zelandalılar ulus bilincine bu savaşla varmışlardır. Onlar, artık başkaları için ülkelerinden binlerce kilometre uzaklıktaki kıtalara savaşa gitmemeye karar vermişlerdir.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Çanakkale savunması yapılmış ve kazanılmıştır. Ancak görev yalnız askerler ve komutanlar için bitmiştir. Bizim için bitmemiş hatta başlamamıştır bile! Herkes bilsin ki, burada kanlarını akıtanlar hep bu tarih, bu namus ve fazilet tarihi için öldüler. Onların kan borcunu ödemek lazımdır. Şairler destanlarını yazsınlar, ressamlar levhalarını çizsinler ve tarihçiler gerçek tarihi<strong><sup>[8]</sup></strong>.</span></p>
<p><span><strong>Uhdemize tevdi edilen vazife-i namus ve vatanı tamamen ifa etmek için bir adım geri gitmek yoktur. Bu sırada havab ve istirahat aramanın bu istirahattan yalnız bizim değil bütün milletimizin ebediyen mahrum kalmasına sebebiyet verebileceğini cümlenize hatırlatırım. Bilcümle arkadaşlarımın benimle hem fikir olduklarına ve düşmanı tamamen denize dökmedikçe yorgunluk asarı göstermeyeceklerine şüphe yoktur<sup>[</sup><sup>9</sup><sup>]</sup>.</strong></span></p>
<p><span><strong>Mustafa Kemal ATATÜRK</strong></span></p>
<hr>
<p class="Gvdemetni20"><span><strong>Kaynak:</strong></span></p>
<p><span>T.C. Millî Savunma Bakanlığı</span><br>
<span>Bir Kahramanlık Abidesi </span><br>
<span>57 nci Piyade Alayı</span><br>
<span>Şehitler Alayı</span><br>
<span>Ankara 2003</span></p>
<p><span><strong>Dipnotlar:</strong></span></p>
<ol>
<li><span>GÖVSA, İ. Alaettin; Çanakkale İzleri-Anafartalar’ın Müebbet Kahramanına.</span></li>
<li><span>MOOREHEAD, Alan; Çanakkale Geçilmez, GALLÎPOLİ.</span></li>
<li><span>a.g.e.</span></li>
<li><span>Bülent ECEVİT’in 1988’de Gelibolu’yu ziyaretinden sonra yazdığı “ÇANAKKALE” şiirinden.</span></li>
<li><span>Mustafa Kemal; Arıburnu Muharebeleri Raporu.</span></li>
<li><span>Gnkur ATAŞE Arşivi: 5383-10-1. 17 Teşrin-i Sani 1331 (30.11.1915) tarihli İrade-i Seniyye Sureti.</span></li>
<li><span>BARIŞ, Y. İzzettin; Çanakkale Savaşları, Mehmetçiğin Fedakarlığı, Vatanseverliği, İnsanlığı.</span></li>
<li><span>Darülfünun Müderrislerinden İsmail Hakkı Bey’in Çanakkale Müdafaası için söylemiş olduğu söz.</span></li>
<li><span>Gnkur ATAŞE Arşivi, A: 6-9565, D: 180, F: 19-90.</span></li>
</ol>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Trablusgarp Savaşı</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/trablusgarp-savasi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/trablusgarp-savasi</guid>
<description><![CDATA[ Trablusgarp Savaşı
57 nci Piyade Alayının kuruluş tarihi, her ne kadar 25 Aralık 1892[1] olarak bilinmekte ise de, MSB Arşiv Müdürlüğünde mevcut 440 numaralı ve 1880 yılına ait 15 nci Tümen Defterinde, 57 nci Piyade Alayının kaydına rastlamaktayız. Tümen Komutanı Tümgeneral Tahir Paşa’nın 27 Teşrin-i Evvel 1296 (09 Aralık 1880) tarihinde vefatından dolayı yerine Tümgeneral Mustafa Paşa […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c471fdfef1.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:46 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Trablusgarp, Savaşı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57-Piyade-Alayi-02.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/trablusgarp-savasi.html">Trablusgarp Savaşı</a></p>
<p class="Gvdemetni20"><span>57 nci Piyade Alayının kuruluş tarihi, her ne kadar 25 Aralık 1892<strong><sup>[1]</sup></strong> olarak bilinmekte ise de, MSB Arşiv Müdürlüğünde mevcut 440 numaralı ve 1880 yılına ait 15 nci Tümen Defterinde, 57 nci Piyade Alayının kaydına rastlamaktayız. Tümen Komutanı Tümgeneral Tahir Paşa’nın 27 Teşrin-i Evvel 1296 (09 Aralık 1880) tarihinde vefatından dolayı yerine Tümgeneral Mustafa Paşa atanmıştır. 57 nci Piyade Alayı da bu Tümenin 29 ncu Tugayına bağlı olarak İzmit Sancağında bulunmaktadır. Komutanı İstanbullu Albay Mehmet Rıza Bey’dir. Aynı defterin 6 nci sayfasında bu alay, 10 Haziran 1893 tarihinde yapılan yeni düzenleme ile 3 ncü Redif İzmit Alayı adını almıştır<strong><sup>[2]</sup></strong>. Bu bilgiler 1 nci Orduya ait 763 nolu defterde de yer almaktadır<strong><sup>[3]</sup></strong>. Alay dört taburdan oluşmakta, bunlardan 1 nci Tabur İzmit’te, 2 nci Tabur Adapazarı’nda, 3 ncü Tabur Taraklı’da ve 4 ncü Tabur da Karamürsel’de konuşlandırılmıştır.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>773 numaralı 1296 (1880) ile 1308 (1892) yıllarına ait 5 nci Trablusgarp Tümeni defterinde ise, 15 Mart 1308 (27 Mart 1892) tarihinde yapılan yeni düzenleme neticesinde 78 nci Tugayın 155 nci Alayı, 29 ncu Tugay 57 nci Alay numarasına dönüştürülmüş ve ilk Alay Komutanı İstanbullu Albay Mehmet İzzet Bey olmuştur<strong><sup>[4]</sup></strong>.</span></p>
<table class=" aligncenter" border="0" align="center">
<tbody>
<tr>
<td><span>Alay Komutanı </span></td>
<td><span>:</span></td>
<td><span>Albay Mehmet İzzet</span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>1 nci Tabur Komutanı</span></td>
<td><span>:</span></td>
<td><span>Binbaşı Abdülaziz</span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>2 nci Tabur Komutanı</span></td>
<td><span>:</span></td>
<td><span>Binbaşı Ahmet Ağa</span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>3 nci Tabur Komutanı</span></td>
<td><span>:</span></td>
<td><span>Binbaşı Osman</span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>Alayın Kuvvet;</span></td>
<td><span>:</span></td>
<td><span>71 Subay, 1642 Erbaş ve Er, 19 Hayvandan ibaretti.</span></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p><span>Alay bir mızıka ile dört piyade taburundan oluşmakta idi. 1 nci tabur Zaviyede, 2 nci ve 3 ncü taburlar Trablus’ta ve 4 ncü Tabur Fizan’da konuşlandırılmıştır. 1312 (1896) yılına ait 281 nolu Hassa Ordusuna mensup Trablusgarp Tümeni Defterinin 117 nci sayfasında, 57 nci Piyade Alayının dört Taburuna ait Tüfenkçi Ustalarının adları yer almaktadır<strong><sup>[5]</sup></strong>. 1322-1323 (1906-1907) tarihli Alaylara ait 60 nolu Subay Künye Defterinde, Trablugarp’ta bulunan 57 nci Alayın dört taburunda görevli subayların künyeleri ve tatbiki mühürlerine yer verilmektedir<strong><sup>[6]</sup></strong>. Daha sonra 1327 (1911) yılında 57 nci Alayın 2 nci Taburu Trablus 42 nci Nişancı Taburu adını almış ve 3 ncü Taburu da 124 ncü Alay 3 ncü taburu olarak Derneye sevk edilmiştir.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-59640" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/08/57_Piyade_Alayi_0013.jpg" alt="" width="800" height="644" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/08/57_Piyade_Alayi_0013.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/08/57_Piyade_Alayi_0013-768x618.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>16 Eylül 1327 (29 Eylül 1911) tarihinde İtalyanların Trablusgarp’ı işgal etmeleri üzerine, Trablusgarp Tümenine mensup olan 57 nci Alay da Trablusgarp savaşına katılmış ve savaşta büyük başarılar göstermiştir. Savaşın 04 Teşrin Evvel 1328 (22 Ekim 1912) tarihinde barış anlaşması ile sona ermesiyle birlikler, Trablusgarp ve Bingazi’den Akka’ya tahliye edilmiş ve 8 nci Kolordu emrine verilmiştir.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-59642" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/08/57_Piyade_Alayi_0012.jpg" alt="" width="800" height="658" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/08/57_Piyade_Alayi_0012.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/08/57_Piyade_Alayi_0012-768x632.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p class="Gvdemetni0"><span><span><strong>Dipnotlar:</strong></span></span></p>
<ol>
<li>DOĞANCI, Lütfü; 57 nci Piyade Alayının Tarihçesi, Gnkur ATAŞE Bşk.lığı.</li>
<li>MSB Arşiv Müdürlüğü 440-57.</li>
<li>MSB Arşiv Müdürlüğü 763-57.</li>
<li>MSB Arşiv Müdürlüğü 773-57.</li>
<li>MSB Arşiv Müdürlüğü 281-57.</li>
<li>MSB Arşiv Müdürlüğü 60-57.</li>
</ol>
<p> </p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>BALKAN SAVAŞI</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/balkan-savasi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/balkan-savasi</guid>
<description><![CDATA[ BALKAN SAVAŞI
Balkan Harbinin başında Vardar Ordusu, 7 nci Kolordu 19 ncu Piyade Tümen Komutanlığı kuruluşunda yer alan 57 nci Piyade Alayı, üç piyade taburu ile bir ağır makineli tüfek bölüğünden ibaretti. 57 nci Piyade Alayı Batı Rumeli’de Geylan ve Bilaç bölgesinde konuşlanmıştı. Alayın kuvveti; 35 Subay, 2223 Erbaş ve Er, 2000 Tüfek ve 40 Hayvandan ibaretti. […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c471eb69ac.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:46 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>BALKAN, SAVAŞI</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57-Piyade-Alayi-03.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/balkan-savasi.html">BALKAN SAVAŞI</a></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Balkan Harbinin başında Vardar Ordusu, 7 nci Kolordu 19 ncu Piyade Tümen Komutanlığı kuruluşunda yer alan 57 nci Piyade Alayı, üç piyade taburu ile bir ağır makineli tüfek bölüğünden ibaretti.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>57 nci Piyade Alayı Batı Rumeli’de Geylan ve Bilaç bölgesinde konuşlanmıştı. Alayın kuvveti; 35 Subay, 2223 Erbaş ve Er, 2000 Tüfek ve 40 Hayvandan ibaretti. Mitralyöz bölüğü henüz tamamlanmamıştı.</span></p>
<table border="0" align="center">
<tbody>
<tr>
<td><span>Alay Komutanı</span></td>
<td><span>:</span></td>
<td><span>Albay Şemi (Belge-11: 383-57)</span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>1 nci Tabur Komutanı</span></td>
<td><span>:</span></td>
<td><span>Binbaşı İsmail Hakkı</span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>2 nci Tabur Komutanı</span></td>
<td><span>:</span></td>
<td><span>Binbaşı Ahmet Suphi</span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>3 nci Tabur Komutanı</span></td>
<td><span>:</span></td>
<td><span>Kıdemli Yüzbaşı Mustafa Nuri</span></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p class="WordSection1"><span>5 Nolu sefer planına göre ve harp dolayısı ile seferberlik emrinin uygulanmasına 2 Ekim 1912 tarihinde başlandı ve 18 Ekim 1912 tarihine kadar sürdü.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>2 Ekim 1912 tarihinde seferberliğin duyurulması ile birlikte Üsküp’te bulunan 19 ncu Tümen Komutanlığı seferberlik emrini ancak 19 Ekim 1912 tarihinde birliklere verebilmiştir.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Seferberlik emrinde 5 Nolu planın uygulanacağı açık olduğundan, 57 nci Piyade Alayı, 15 Ekim 1912 tarihine kadar eksiklerini tamamlayarak hazır duruma geldi.</span></p>
<p class="Gvdemetni50"><span><strong>Bilaç Muharebesi:</strong></span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>20 Ekim 1912 tarihinde Starçamanastırı-Bastırabiçe-Boyanofça hattının güney doğrultusundan Sırp kuvvetlerinin ilerleyişi devam etmekte idi. Düşmanı karşılamakla görevli 19 ncu Tümen Komutanı Sait Paşa, Çokarka-Bilaç bölgesinde 56 nci Piyade Alayından 1 ve 2 nci Taburlar, 57 nci Piyade Alayından 1 ve 3 ncü Taburlar, Geylan Redif Alayından 2 nci Tabur, 19 ncu Topçu Alayından 1 nci Topçu Taburu ve 17 nci Süvari Alayından bir bölükle savunma düzeni aldı.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Lokarça’da tek başına muharebe eden 57 nci Piyade Alayının 2 nci Taburu, Starçamanastır-Piçinya vadisi yolu ile ilerleyen düşman kolu tarafından gerisinin sarılmakta olduğunu anlayınca akşam üzeri çekilmeye başladı.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Bu mürettep kuvvet, üstün düşman taarruzu karşısında Bilaç-Komanova arasında ikinci bir direnme olanağı bulamadan dağınık bir şekilde Komanova’ya çekildi. Bilaç mürettep kuvvetlerindeki redif ve mustahfız erler dağılmış oldukları için müfrezenin muharebe gücü büsbütün zayıflamıştı. Müfrezenin çekilişi ancak 56 nci Piyade Alayının Çokarka’da bulunan 1 ve 3 ncü Taburları ile 19 ncu Nişancı Taburu desteğinde sağlanabilmiştir.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Müfreze, 20 Ekim 1912 akşamına kadar direnmekle Sırp ordusunun harekâtını bir gün geciktirmek gibi bir başarıyı Vardar Ordusuna sağlamış oldu. Sırplar Piçina Suyu-Royan Tepesi doğrultusunda büyük kuvvetlerle ilerlemekte olduklarından Çitrice-Bektaşlıbala yönlerinin elde bulundurulması gerekiyordu.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Bir düşman tugayı Preşova-Bilaç üzerinden Vakşince ve Tabanofçaya, diğer bir düşman koluda, Su batan-Karabiçan ve Yeni Nagoriçe taraflarına doğru ilerlemekte idi.</span></p>
<p class="Balk20"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-59646" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0003.jpg" alt="" width="800" height="587" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0003.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0003-768x564.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p class="Balk20"><span><strong>22/24 Ekim 1912 Komanova Meydan Muharebesi:</strong></span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>7 nci Kolordu birliklerinin çoğu redif birliği olduğu için, bunları uzun süre bir mevzide tutmak ve oyalama muharebesi yaparak elde bulundurmak olanaksızlığı nedeniyle kolordunun 23 Ekim 1912 sabahından itibaren taarruza geçmesi uygun görüldü.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>19 ncu Piyade Tümen Komutanlığı Beştaşlıbala-Orızar arasında ve sol yanını güven altına almak sureti ile 55, 56 ve 57 nci Piyade Alayları sağdan sola doğru mevzi tuttular. 19 ncu Piyade Tümeni Tabanofça doğrultusundan taarruz ederek düşmanın bir alay ile iki bataryasını püskürttü. 57 nci Piyade Alayı ise Orızar’da bulunan düşmana bütün kuvvetleri ile yaptığı taarruz sonunda düşmanı geri püskürttü. Orızar’daki düşman kuvvetleri Karabiçan ve Tabanofça doğrultusunda çekilmek zorunda kaldı (Belge-12 ve 13’te bu alayların şehit kayıtları görülmektedir.)<strong><sup>[1]</sup></strong>.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>24 Kasım 1912’de Komanova Meydan Muharebesinin ikinci gününde Üsküp Redif Tümeni cepheyi boşaltarak çekilmeye başladı. Bu nedenle 19 ncu Tümenin yarları açıldı.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>24 Ekim 1912 saat 05:30’dan itibaren bütün cephede şiddetli bir muharebe başladı. Düşman, bataryalarını özellikle Manastır ve Üsküp Tümenlerinin bulunduğu cephede yoğunlaştırdı.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Üsküp Tümeni tutunamayarak gece çekildi. Manastır Tümeninin de bozulmak üzere olduğu tümence bildirildi. Saat 15:00’e doğru düşman kuvvetleri düzenli bir durumda Komanova’ya doğru ilerledi. 57 nci Piyade Alayı da dağılmaya başladı. Artık panik bütün erlere yayılmıştı. Bu durum üzerine 19 ncu Tümen Komutanlığı Üsküp üzerine çekilme kararı aldı.</span></p>
<p class="Balk20"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-64863" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0004.jpg" alt="" width="800" height="427" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0004.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0004-768x410.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>25 Ekim 1912’de Üsküp’e çekilen 19 ncu Piyade Tümeni Kalkandelen’e doğru yürüyüşe geçti. 30 Ekim 1912 tarihinde iaşe ve tahkimat faaliyetleri tamamlanarak her alay ikişer taburlu olarak yeniden kuruldu. 1 Kasım 1912’de Kırçova’ya hareket edildi.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Batı Ordusu Komutanlığı 3/4 Kasım 1912 tarihinde 6.000 mevcutlu 7 nci Kolordunun iki zayıf tümeni yerine, kuvvetli bir tümen meydana getirtilmesini emretti.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Bu emir üzerine mürettep tümen kaldırıldı ve kolordunun isteği üzerine Kurmay Başkanı Yarbay Faik Bey, 19 ncu Tümen Komutanlığına getirildi.</span></p>
<p class="Balk20"><span><strong>3/4 Kasım 1912 Tarihinde Yapılan Kırçova Muharebesi:</strong></span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Yeniden teşkil edilen birlikler hiçbir güvenlik tedbiri almadan düşmandan habersiz Kalkandelen’den Kırçova’ya çekilmiş olan Tümenin konaklarında dinlenmekte idi. Düşman 4 Kasım 1912’de Gostuvar’dan hareket edip Zoyas’a gelmiş ve Türk birliklerinin bu zaafından yararlanarak saat 13:00 sıralarında buranın kuzeyindeki kışlaya topçu ateşi ile baskın yaparak süvarileri ile öncü kuvvetleri Trapçındul’a sürdü.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Böyle bir baskına karşı 19 ncu Tümen Komutanı Yarbay Faik Bey, bir yandan topçuya kışla dolayında mevzi aldırırken, bir yandan da birliklerin topçu mevzileri gerisinde ilçenin güneyinde toplanmalarını sağlamaya çalışıyordu. Seyyar jandarma ve gönüllüler topçu mevzileri ilerisinde, cephede ise 57 nci Piyade Alayının 3 ncü Taburu solda, 56 ncı Piyade Alayının bir taburu da sağda mevziiye sokuldu. Diğer birliklerde meydana getirilen perde gerisinde toplanmakta idiler.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>57 nci Piyade Alayının bir dağ bataryası düşmanın sağ yanına, Nişancı Taburu da düşman cephesine baskın şeklinde taarruzla görevlendirildi. İki topçu bataryası kışlanın iki tarafında mevziiye sokuldu.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Bu suretle ilk uygun ve elverişli durumda düşmana baskın şeklinde taarruz etme düzeni alındı. Bu düzende başlayan muharebede de önce düşman topçusu mevzi değiştirmek zorunda bırakıldı. Düşman piyadesine ağır kayıp verdirildi. Süvarisine de makineli tüfek ateşleri ile pek çok kayıp verdirildi. Muharebe başarılı bir şekilde sürdürüldü. Düşman kuvvetlerinde geri çekilme belirtileri görülmeye başladığı sırada Perbelice doğrultusunda çekilme emri alındı.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>19 ncu Tümen Komutanlığının 5 Kasım 1912‘de öğleden sonra emirle çekilmesi üzerine Sırplar ilerlemelerine devam ettiler. Artçı birliklerimizin de geri çekilmesinden sonra saat 15:00’de Kırçova’ya girdiler.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Güçsüz ve yorgun düşen 19 ncu Piyade Tümeni, Kolordu emri ile 7 Kasım 1912 tarihinde Manastır dolaylarına çekildi. Burada 19 ncu Tümen ve bağlı birlikleri tahkimat ve iaşe faaliyetleriyle toplanmaya çalıştı. Yeni bir savunma düzeni oluşturuldu. 57 nci Piyade Alayı şu şekilde tertiplenmişti; 1 nci Tabur Yısulay, 2 ve 3 ncü Tabur Sekran’da, Ağır Mitralyöz Bölüğü Çirnovir’de mevzi almıştı. 57 nci Piyade Alayı bu hatlarını tahkim ederek savunma düzeni aldı.</span></p>
<p class="Balk20"><span><strong>Manastır Meydan Muharebesi: (17 Kasım 1912)</strong></span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Sırplar Kırçova’yı işgal ettikten sonra ilerlemelerine devam ettiler. 57 nci Piyade Alayının 1 nci Taburu Orazır’da 39 ncu Piyade Alayının emrinde, 2 nci Taburu ve bir bataryası ise Çirnovir güneyinde savunma tertibi aldılar.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>17 Kasım 1912 tarihinde Çırnabuka-Yısulay hattından hareket eden iki düşman piyade alayı Semniçe Suyunu geçerek Dragarına-Dragajan hattına yaptığı taarruzla burada bulunan sahra bataryalarımızı ele geçirdi. Dağ bataryası Koçişte’ye çekildi. Ayrıca 57 nci Piyade Alayının 2 nci Taburu ve iki tabur daha dağınık bir durumda geri çekildiler.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>7 nci Kolordu Komutanı Fethi Bey 17/18 Kasım gecesi Koçişte sırtlarında perişan bir durumda bulunan erleri toparlamaya ve bir cephe kurmaya çalıştı. 57 nci Piyade Alayının 1 nci Taburu Koçişte’nin gerisindeki sırtlarda, dağınık bir halde geriye kaçan 49 ncu Piyade Alayının 1 nci Taburunun erleri ile birlikte boyun noktasında toplattırıldı. 57 nci Piyade Alayının 1 nci Taburu, Koçişte’deki düşmanı geri atma ve burayı tutma emrini aldı.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Düşman kuvvetleri Sinegov-Koçişte arasındaki cepheyi yararak Koçişte Tepesine kuzeyden ve doğudan taarruz etti. Bu sırada bir avuç askerle bir bölük komutanı gibi cepheyi saptamak ve düşmanı durdurmak gayretinde olan 19 ncu Tümen Komutanı Fethi Bey şehit düştü. Yapılan muharebelerde bir başarı sağlanamadı ve 7 nci Kolordu Komutanlığının emri ile 19 ncu Tümen Florina taraflarına çekildi. Sırplar 19 Kasım 1912 tarihinde Manastırı ele geçirdiler.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>7 nci Kolordu bir kısım kuvvetleri ile Resne’de toplanmıştı. Kolordunun buradan çekilmesi üzerine Sırplar, 21 Kasım 1912 tarihinde Resne’ye girdiler. 21 Kasım 1912 tarihinde artçı görevinde bulunan 19 ncu Tümen, Sırpları Brov’da durdurdu.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>23 Kasım 1912 tarihinde 57 nci Piyade Alayı Teşniçe’de bulunuyordu. Kolordu emri ile 19 ncu Tümen 26 Kasım 1912’de Kolonyaya hareket etti ve 27 Kasım 1912’de oraya vardı. Bu suretle Türk Ordusu yenilgiye uğramış olarak Güney Arnavutluğa sığındı. 27 Kasım 1912 tarihinde Arnavutluk bağımsızlığını ilan etti. 28 Kasım 1912 tarihinde Başkomutanlık emri ile 19 ncu Tümen Yeskovik bölgesine gönderildi.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>7 nci Kolordu İstanbul’a gitmek üzere Fiyer’de toplanmaya başladı. 21 Mayıs 1913 tarihinde verilen bir emirle her kolordu 400 mevcutlu üç taburdan mürekkep olmak üzere birer alay teşkil etti. Bu suretle 57 nci Piyade Alayı da kuruluştan çıkartıldı.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>1913 yılında ordunun yeniden teşkilatlanması kararlaştırılmış ve 11 Kasım 1913 tarihinde çıkan yeni Teşkilât Nizamnamesi (Teşkilât-i Umumiye Askerîye Nizamnamesi) ile Türk Kara Ordusu, Harbiye Nezaretine bağlı dört Ordu Müfettişliği halinde, biri bağımsız olmak üzere 13 Piyade Kolordusu, 38 Piyade Tümeni (ikisi bağımsız) ile 4 Süvari Tümeninden teşekkül ediyordu. 57 nci Alayda, 7 nci Kolordu bünyesinde ve 19 ncu Tümene bağlı olarak Sana (Yemen) da konuşlandırılmıştır<strong><sup>[2]</sup></strong>.</span></p>
<p class="Balk20"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-59648" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0007.jpg" alt="" width="800" height="600" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0007.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0007-768x576.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Batı Rumeli’de 500 senelik Türk egemenliğine veda ettik. Atalarımızın yüzyıllarca kanları ile suladığı eski yeni bir çok şehidimizin gömüldüğü vatan parçasının bırakılması gönüllerimizde giderilmesi imkânsız acılar ve hasretler bıraktı.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span><strong>Dipnotlar:</strong></span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span><strong>[1]</strong>MSB Arşiv Müdürlüğü 62-57/1-2.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span><strong>[2]</strong>MSB Arşiv Müdürlüğü 76-19, 76-57.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-59649" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0015.jpg" alt="" width="800" height="1156" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0015.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0015-768x1110.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Birinci Dünya Savaşı – Çanakkale Cephesi – 1</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/birinci-dunya-savasi-canakkale-cephesi-1</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/birinci-dunya-savasi-canakkale-cephesi-1</guid>
<description><![CDATA[ Birinci Dünya Savaşı – Çanakkale Cephesi – 1
Balkan Harbinde 19 ncu Piyade Tümeninin kuruluşundan çıkartılmış olan 57 nci Piyade Alayı, 5 nci Ordu, 3 ncü Kolordu, 19 ncu Piyade Tümeni emri altında, 19.11.1330 (01 Şubat 1915) tarihinde, 19 ncu Alayın 4 ncü, 8 nci ve 12 nci Bölüklerinden mürettep 1 nci Tabur ve alaya verilen 20 nci Makineli Tüfek Bölüğü ile Gelibolu’dan […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c471d91ee4.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:46 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Birinci, Dünya, Savaşı, –, Çanakkale, Cephesi, –</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57-Piyade-Alayi-04.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/birinci-dunya-savasi-canakkale-cephesi-1.html">Birinci Dünya Savaşı – Çanakkale Cephesi – 1</a></p>
<p class="Gvdemetni20"><a href="http://www.altayli.net/wp-content/uploads/2014/01/57_Piyade_Alayi_0022.jpg" rel="attachment wp-att-19892"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-59652" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0022.jpg" alt="" width="800" height="604" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0022.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0022-768x580.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></a></p>
<p class="Gvdemetni20"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-59654" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0023.jpg" alt="" width="800" height="578" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0023.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0023-768x555.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p class="Gvdemetni20"><span>Balkan Harbinde 19 ncu Piyade Tümeninin kuruluşundan çıkartılmış olan 57 nci Piyade Alayı, 5 nci Ordu, 3 ncü Kolordu, 19 ncu Piyade Tümeni emri altında, 19.11.1330 (01 Şubat 1915) tarihinde, 19 ncu Alayın 4 ncü, 8 nci ve 12 nci Bölüklerinden mürettep 1 nci Tabur ve alaya verilen 20 nci Makineli Tüfek Bölüğü ile Gelibolu’dan Tekirdağ’a gelmiş olan ve Soma Alayından ayrılan üçer bölüklü iki taburla Tekirdağ Yarçeşme barakalarında teşkil edilmiştir<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>1</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>.</span></p>
<table border="0" align="center">
<tbody>
<tr>
<td><span>Alay Komutanı</span></td>
<td><span>:</span></td>
<td><span>Binbaşı Hüseyin Avni (Binbaşı Ali Hayri)</span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>1 nci Tabur Komutanı</span></td>
<td><span>:</span></td>
<td><span>Yüzbaşı Ahmet Zeki</span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>2 nci Tabur Komutanı</span></td>
<td><span>:</span></td>
<td><span>Binbaşı Murat</span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>3 nci Tabur Komutanı</span></td>
<td><span>:</span></td>
<td><span>Binbaşı Ali Hayri</span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>Alayın Kuvveti</span></td>
<td><span>:</span></td>
<td><span>49 Subay, 3638 Erbaş ve Er,</span><br>
<span> 373 Hayvan, 2288 Tüfek ve 4 Ağır Mitralyözden ibaretti.</span></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p><span>19 ncu Piyade Tümeni; 57, 72 ve 77 nci Piyade Alayları ile üç taburlu bir Sahra Topçu Alayı, bir İstihkâm Bölüğü ve bir Sıhhiye Bölüğünden meydana geldi. Tümen Komutanlığına atanan Sofya Askeri Ataşesi Kurmay Yarbay Mustafa Kemal, 1 Şubat 1915’te Tekirdağ’da göreve başladı.<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>2</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong></span></p>
<p><span>Kurmay Yarbay Mustafa Kemal, kısa sürede teşkilatını tamamlamaya çalışırken, Başkomutanlıkça tümenin Çanakkale Müstahkem Mevki Komutanlığının genel ihtiyatını oluşturmak üzere ivedi Maydos’a gönderilmesi emredildi.</span></p>
<p><span>57 nci Piyade Alayına 22 Şubat 1915 tarihinde törenle sancak verildi ve ardından 23 Şubat 1915’de Halep Vapuru ile Reşit Paşa komutasında Maydos’a gönderildi. 25 Şubat 1915 tarihinde 19 ncu Tümen karargâhı, 57 nci Piyade Alayı ve Tümenin öteki birlikleri ile Maydos’a geldi.<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>3</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong></span></p>
<p><span>5 nci Ordunun kuruluşundan sonra 26 Mart 1915’te 19 ncu Tümen, ordunun genel ihtiyatı ve 3 ncü Kolordu kuruluşunda olarak Bigalı Köyü ve dolayına intikal etti.</span></p>
<p><span>57 nci Piyade Alayı, 25 Şubat 1915 tarihinden 24 Nisan 1915 tarihine kadar eğitim faaliyetlerini sürdürdü ve 19 ncu Tümen Komutanının emirleri ile sık sık tatbikat yaptı. Bigalı Ordugahından 25 Nisan 1915 tarihinde tümenden ivedi hareket için hazırlık emri verildi.</span></p>
<p><span>25 Nisan 1915’te ortalık aydınlanmadan önce ANZAC birlikleri, Birleşik Filonun desteğinde Arıburnu’nun kuzey ve güneyine çıkmaya başladılar. Bu kesimdeki geniş kıyı, karargâhı Maydos’ta bulunan 9 ncu Tümen ve 27 nci Piyade Alayı’nın 2 nci Taburunca savunulmaktaydı. Sabah erken saatlerde 27 nci Piyade Alayının artan bölümü Maydos’taki ordugâhından hareketle Merkeztepe-Kanlısırt hattına kadar ilerlemiş bulunan düşmana taarruz etti.</span></p>
<p><span>19 ncu Tümenin 25 Nisan 1915 günü Arıburnu Bölgesindeki harekâtı, gerçekten kendisine özel koşullar altında ve çok cüretkâr bir karar ile yapılmıştı. Bütün Çanakkale Cephesinin kaderini yalnız başına omuzlarında taşımak durumunda kalan genç komutan Kurmay Yarbay Mustafa Kemal, hiçbir yerden emir almadan ve bu yolda kendisine verilmiş hiçbir görev de bulunmadığı halde, cephenin genel durumunu da göz önünde bulundurarak gerçek görevini saptamış ve çok kritik bir dönemde Türk savunmasını erken yıkılmak tehlikesinden kurtarmıştı.</span></p>
<p class="Gvdemetni20"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-59655" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0025.jpg" alt="" width="800" height="978" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0025.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0025-768x939.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>5 nci Ordunun genel ihtiyatını oluşturan 19 ncu Tümen’in Komutanı Kurmay Yarbay Mustafa Kemal, kendi inisiyatifiyle hareket ederek Süvari bölüğünü önceden Kocaçimentepe-Conkbayırı istikametine gönderdi. 7 nci Dağ Bataryasıyla takviyeli 57 nci Piyade Alayının emniyet tertibatıyla Bigalı Köyü – Kocaçimentepe – Çonkbayırı yönünde hareket etmesini emretti. Alay saat 09:40’ta, Kocaçimentepe’ye ulaştı. Kısa bir moladan sonra Conkbayırı’na gelindi. Tümen Komutanı Mustafa Kemal, burada 27 nci Piyade Alayının 2 nci Taburundan birkaç erin 261 Rakımlı Tepeden Conkbayırı’na doğru çekilmekte olduğunu ve düşmanın bunları yakından takip ettiğini gördü.</span></p>
<p><span>19 ncu Piyade Tümeni Komutanı Kurmay Yarbay Mustafa Kemal’in burada karşılaştığı sahne savaşın dönüm noktasını oluşturan en önemli anlarından biridir. Tümen komutanı Yarbay Mustafa Kemal durumu yerinde ve bütün ayrıntıları ile görmüş ve anlamıştı. Hiç zaman yitirmeden süratli hareket ederek 57 nci Alayı durdurmadan çok kısa emirlerle taarruza hazırladı. İlk gelen 57 nci Alayın 2 nci Taburunu, Conkbayırı’ndaki öncü bölüğü ile birlikte, kuvvetinin çoğunu birinci hatta kullanarak 261 Rakımlı Tepeye taarruz ettirdi. Dağ bataryası su yatağında mevzilendirilerek erkenden ateş desteği sağlandı. Biraz geç kalan 57 nci Alayın 1 nci Taburu, yürüyüş kolundan açılarak 57 nci Alay 2 nci Taburunun soluna yöneltildi. 261 Rakımlı Tepeyi kuşatacak şekilde taarruzlarını hızlandırdı. 57 nci Alayın 3 ncü Taburu ihtiyat olarak ayrıldı ve Conkbayırı’nın hemen doğusunda, birinci hat taburlarına yakın mesafede harekete hazır tutuldu.</span></p>
<p class="Gvdemetni20"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-59656" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0026.jpg" alt="" width="800" height="569" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0026.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0026-768x546.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>Düşman filosunun şiddetli bombardımanlarına rağmen, 57 nci Alayın taarruzları hızlı bir gelişme gösteriyor, yüksek araziden coşkuyla kopup gelen Türk hücumları, önüne çıkan düşman gruplarını fazla uğraşmadan silip süpürüyordu</span></p>
<p><span>Arıburnu, Kabatepe arasına çıkan düşman, 57 nci Piyade Alayı ve Dağ Bataryası tarafından yapılan şiddetli taarruzlar sonucu kıyıya çekilmekte idi. 57 nci Piyade Alayı düşmanı denize dökmek için iki bölükten başka bütün birlikleri birinci hatta mitralyözler ile birlikte taarruz etmekte idiler.</span></p>
<p><span>19 ncu Tümen Komutanı Yarbay Mustafa Kemal bu taarruzu şöyle değerlendiriyordu:</span></p>
<p class="Gvdemetni20"><span><strong>“Fakat bence bu tabiye durumunda daha önemli bir etken vardır ki o da herkesin öldürmek ve ölmek için düşmana atılması, düşmanı çekilmek zorunda bırakmıştır.</strong></span></p>
<p class="Gvdemetni20"><span><strong>Bu öyle sıradan bir taarruz değil, herkesin başarmak veya ölmek azmiyle harekete susamış olduğu bir taarruzdur. Hatta ben, komutanlara verdiğim sözlü emirlere şunları eklemiştim:</strong></span></p>
<p class="Gvdemetni20"><span><strong>Size ben taarruz emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum. Biz ölünceye kadar geçecek zaman içinde yerimize başka kuvvetler ve komutanlar gelebilir”</strong><sup><strong>[</strong>4]</sup></span></p>
<p><span>57 nci Piyade Alayı Topçu bataryası desteğinde taarruzunu sürdürüyordu. Alay taarruzunu sürdürürken 25 Nisan 1915 tarihinde 1 nci Tabur Komutanı Zeki Bey yaralandı. Bu sırada 27 nci Piyade Alayı erleri Arıburnu sırtının güneyine vardıkları için 57 nci Piyade Alayının taarruzunun çabuklaştırılması isteniyordu.</span></p>
<p><span>İhtiyatta bulunan 3 ncü Taburdan gelen raporda, Alayın sol yanında bulunan 1 nci Taburdan iki bölüğün süngü süngüye gelinceye kadar taarruz ettiği bildiriliyordu. Erler düşmana 20 metreye kadar yaklaştılar ve çalıların içinde mevzi aldılar. Alay Komutanı taburları takviye etmek suretiyle taarruzlarını sürdürmelerini emretti. 57 nci Piyade Alayının sürekli taarruzları sonunda bir kısım düşman erleri sandallarla gemilere kaçmaya başlamışlardı. 57 nci Piyade Alayı taarruzunu şiddetle sürdürüyor, bütün taburları birinci hatta düşmana saldırıyordu.</span></p>
<p class="Gvdemetni20"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-59657" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0028.jpg" alt="" width="800" height="684" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0028.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0028-768x657.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>Conkbayırı’ndan Arıburnu yönünde taarruzlarını sürdüren 57 nci Alay, öğleden sonra ihtiyat taburunu birinci hatta sokarak taarruzlarını güçlendirmiş ve sol kanadıyla 27 nci Alay üzerinde bağlantı kurmuştu. Düztepe’ye karşı giriştiği taarruzlar, düşman donanma ateşlerinin yandan ve çok etkili baskısı ile ağırlaşmıştı. Ölümüne bir süngü hücumuyla bu tepeyi ele geçirmek isteyen alay, bu kez kendi topçu ateşi altına düştü ve süngü hücumu durakladı. Alayın karşısındaki düşman savunması sertleşmiş, alayın yan ve gerileri de çok yakın mesafeden düşman donanmasına açılmıştı.</span></p>
<p><span>Bu sırada, Conkbayırı’na yanaşarak tümen ihtiyatına girmiş bulunan 72 nci Alay bir taburunu ileri sürdü ve 57 nci Piyade Alayını takviye etti. Gelen taburu doğu kanadı üzerinden kullanarak taarruzlarını tekrarlayan 57 nci Piyade Alayı, saat 18:00’de Düztepe sırtlarını ele geçirdi. Düşmanın devamlı olarak geriden yeni kuvvetler yetiştirdiği ve 57 nci Piyade Alayın ileri harekâtını durdurmaya çabaladığı görülüyordu. Bu kesimdeki muharebeler yakın mesafede ve göğüs göğüse bir mücadele halinde yapılıyor, 57 nci Piyade Alayı düşman savunmasını söke söke Düztepe dolaylarına attığı görülüyordu. Bu durum içerisinde akşam karanlığı çökmeye başlamış ve ilk çıkarma gününün gündüz dönemi tamamlanmıştı.</span></p>
<p class="Gvdemetni20"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-59658" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0029.jpg" alt="" width="800" height="676" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0029.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0029-768x649.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>Düşmanın bir buçuk tümene yakın kuvvetine karşı, 27 nci ve 57 nci Alaylarla (Beş Tabur) gerçekleştirilen cüretkâr ve başarılı taarruzlar sonucunda, düşman komutanlığının bütün planları alt üst olmuştu. Bir hamlede yapılıp kolaylıkla yerleşeceklerini hayal ettikleri Kabatepe-Kocadere batı sırtları, Conkbayırı-Kocaçimen tepesi hattı çok uzaklarda kalmıştı. İki Türk Alayını kolaylıkla etkisiz hale getirerek ileriye atılan düşman kuvvetleri, şimdi ilk çıktıkları kıyı sırtlarına sıkıştırılmışlardı. Türk taarruzları çok sertti. Tekrarlanan süngü hücumları ANZAK birliklerine çok büyük zayiat verdirdi.</span></p>
<p><span>Mustafa Kemal’in komutasında olan, yalnız beş taburdan ibaret 27 ve 57 nci Piyade Alaylarından oluşan güç, kendisinden tabur sayısı olarak dört kat üstün ve asker sayısı olarak da dokuz kat daha fazla olan düşman kuvvetlerini yalnız muharebe alanındaki siperler ve tepelerden değil, ruhunun derinliklerinden söküp çıkarmıştı.</span></p>
<p><span>25 Nisan günü elde edilen başarılar, sadece üstün düşman kuvvetlerinin sırtına basa basa yürütülen bir harekât ile mükemmel bazı taktik sonuçlardan ibaret değildi. Meçhuller içerisinden bir ışık parlamış ve bu harekâtla bir Mustafa Kemal kazanılmıştı. Bu büyük kazanç diğerlerinin de temel taşı olacaktı. Bütün bir savaş boyunca Arıburnu ve Mustafa Kemal adları daima birlikte anılacak, bu harekât bölgesindeki muharebelerin kaderi onun adı ve iradesiyle yürüyüp tarihsel sonucuna varacaktı.</span></p>
<p><span>19 ncu Tümen Komutanı, elde edilmiş olan başarıyı sonuçlandırmak ve Arıburnu dolaylarına sıkıştırılan düşmanı, toparlanmasına imkan bırakmadan denize dökmek amacıyla, tümen taarruzlarının gece de devamına karar verdi. Ne gerekiyorsa sonuna kadar yapılmalı ve buradaki düşman temizlenmeliydi. Birliklerimiz ağır zayiat vermiş, 27 ve 57 nci Piyade Alayları bütün bir muharebe gününü yorgun geçirmişlerdi. Ama, kazandıkları başarılarla coşkulu ve savaşa istekliydiler. Tümen Komutanı Mustafa Kemal’in verdiği karar gereğince taarruza devam edildi.</span></p>
<p><span>57 nci Piyade Alayı giriştiği cesur ve fedakârane hücumlarla 180 Rakımlı Tepeyi ele geçirdi. 57 nci Piyade Alayının batı kanadı da, Cesarettepe ve Serçetepe’ye kadar ilerledi. Fakat çok karışık ve sert yapılı olan bu arazi kısmının sık fundalıkları içerisinde erlerin bazıları dağıldılar. Gece karanlığının etkisiyle birliklerin kontrolü de zayıflamış olduğundan hücumları durdurmak zorunluluğu ortaya çıktı. Biraz sonra, batı kanadı üzerine bir düşman karşı hücumu başladı ve bu kanattaki birlikler tekrar eski mevzilerine alındılar. Böylece, 57 nci Alayın bu geceki taarruzları, ancak 180 Rakımlı Tepenin kazancı ile sona ermiş oldu.</span></p>
<p class="Gvdemetni20"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-59659" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0030.jpg" alt="" width="800" height="622" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0030.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0030-768x597.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>26 Nisan sabahı düşman donanması, mevzileri şiddetli bir bombardımandan geçirdi. Bu bombardımanlar özellikle 57 nci Piyade Alayı üzerine yoğunlaştırılmıştı. Bir müddet sonra, 57 nci Piyade Alayının batı kanadı üzerine bir düşman karşı taarruzu başladı ve bu saldırı sert bir şekilde karşılanıp kolaylıkla geri püskürtüldü. Düşman donanmasının ateşi tekrar ve çok şiddetli bir şekilde Düztepe sırtlarına yöneltildi. Kocaçimen Tepesi eksenini örten 57 nci Piyade Alayı, düşman ateşi bakımından gerçekten çok talihsizdi. Batı kanadı denize açık ve yakın bir hedef teşkil ediyordu. Bu kanattaki iki bölüğü düşman donanmasının aralıksız silindir ateşi altında kalarak mevcudunun büyük kısmını şehit verdi. Yaralananlar ve sağ kurtulabilenler ise, bombardımanın etkisiyle perişan bir halde ve neredeyse sağır olmuşlardı. Bu korkunç bombardıman sonunda bir hayli zayiat vermiş olan kanada ani bir düşman taarruzu başladı. Taarruz eden düşman kuvveti, bir taburdan fazlaydı. Cephede tehlikeli bir dalgalanma oldu. Düşman taarruzları daha da yayıldı ve bütün 57 nci Alay cephesini kapladı. Bu mücadele Çonkbayırı için oluyordu. Ağırlık noktası Düztepe idi. Taraflar birbirine girmişler, göğüs göğüse dövüşüyorlardı. Burası Arıburnu cephesinin en önemli yeriydi. Kocaçimen eksenine 57 nci Alay el atmıştı. Düşmanın hedef ve umutları 57 nci Piyade Alayının elinde idi. Genişletilmek ve Conkbayırı’na geliştirilmek istenen düşman taarruzları bir saat içinde durduruldu.</span></p>
<p class="Gvdemetni20"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-59660" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0031.jpg" alt="" width="800" height="693" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0031.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0031-768x665.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>57 nci Piyade Alay Komutanı Binbaşı Hüseyin Avni Bey 19 ncu Tümen Komutanlığına bir rapor göndererek;</span></p>
<p class="Gvdemetni20"><span><strong>“57 nci Piyade Alayı bugüne kadar icra ettiği şiddetli muharebeler sonucunda, taburlar birbirine karışmış ve alayın morali bozulmuştur. İhtiyata alınması ve Alayın bir düzene sokulması zorunlu görülmektedir. Şimdiye kadar 9 şehit ve 10 yaralı subay var. Erlerin kaybı çoksa da saptanamamıştır.”</strong></span></p>
<p><span>Buna karşı 19 ncu Tümen Komutanlığı 57 nci Piyade Alay Komutanlığına şu emri göndermiştir.</span></p>
<p class="Gvdemetni20"><span><strong>“Yaptığınız hizmetin değeri ve yüceliği kolorduya sunulmuş ve beğenmeye yakışır bir nitelikte görülmüştür. Ne durumda olduğunuzu biliyorum. Fakat ivedi bir surette tertip ve düzenin eski durumuna getirileceğine güvenim var. Bu gece size doğrudan doğruya alaya bağlı olmak üzere başkaca iki bölük daha gönderiyorum. Taarruz icap ederse sizin tarafınıza fazla kuvvetler göndereceğim. Siz hemen kuvvetinizi düzenli bir duruma sokunuz ve şimdilik bulunduğunuz yerde kalınız”</strong></span></p>
<p><span>57 nci Piyade Alay Komutanı Binbaşı Hüseyin Avni Bey, 19 ncu Tümen Komutanlığınca gönderilen iki bölüğü taburları takviye için gönderdi. Birliklere ayın aydınlığından yararlanarak bulundukları mevzilerde tahkimat yapmalarını ve ellerinde bulunan kuvvetin miktarını bildirmelerini emretti.</span></p>
<p class="Gvdemetni20"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-59661" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0032.jpg" alt="" width="800" height="667" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0032.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0032-768x640.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>Arıburnu cephesinde akşam olmuştu. 19 ncu Tümen Komutanının endişeleriyle başlayan 26 Nisan günü küçük ve mevzii başı olaylarla geçiştirilmişti. 57 ve 27 nci Piyade Alayları bölgesinde dar cepheli ve kısa süreli muharebeler önemli bir şey sayılmazdı. Türk Komutanlığı kendi çerçevesinde vermiş olduğu ağır zayiat ve ciddi bir ihtiyat kuvvetinden yoksun kalmak yüzünden, 26 Nisan gününü ne kadar kritik ve endişeli geçirdi ise, düşman komutanlığı da aynı şekilde ve hatta çok daha bunalımlı koşullar altında yaşamıştı. 25/26 Nisan gecesi ANZAK Kolordusu paniğe kapılmış, kolordu komutanının diğer başlıca komutanlarla beraber verdiği, derhal gemilere çekilme kararı Başkomutan ve denizci otoritelerin müdahaleleriyle zorunlu olarak geri bırakılmış ve bizzat Başkomutan General Hamilton tarafından <strong>“Haklısınız. Fakat başka çaremiz yok. Siper kazınız, gömülünüz ve direniniz…”</strong> anlamında özetlenebilecek emriyle yerlerinde kalmışlardı. Başkomutanlarının emrettiğini yapmaya çalışmışlar ve bütün 25/26 Nisan gecesini siper kazıp gömülerek geçirmişlerdi. Onların da tek korktukları ve başladığı takdirde nasıl baş edeceklerini düşünerek yürekten titredikleri şey, Türklerin 26 Nisan günü taze kuvvetlerle muhtemel bir taarruzu idi. Bütün ANZAK Kolordusunun morali, sevk ve idare kademesi bu sanı ve kuşkuya dayanıyordu. 25/26 Nisan gecesi bu ruh haleti ile muharebe etmişler, küçük küçük karşı taarruzlarla Türk taarruzlarını bozmak istemişler ve çok bunalımlı uzun bir gece geçirmişlerdi.</span></p>
<p><span>Görülüyor ki, her iki taraf da ayrı etkenler ve oluşumlarda meydana gelen kendi durumları içerisinde bir diğerine karşı kuşkuluydular ve 26 Nisan günü böyle karşılıklı bunalım içinde yaşanılarak geçirildi.</span></p>
<p><span>19 ncu Tümen Komutanı 26 Nisan akşamı verdiği bir emirle, bütün birliklerinin bulundukları çizgi ve kesimleri tahkim etmelerini, birbirine karışan birlikleri yeniden düzenleyip muharebe hazırlıklarını tamamlamalarını, komşu birliklerle yan bağlantılarının ve koordinasyon kolaylıklarının kuvvetlendirilmesini, Kocadere Köyündeki tümen cephane dağıtım yerinden gerekli ikmalin erkenden yapılmasını ve erlerin sıcak ve kuvvetli yemekle doyurulmasını bildirdi.</span></p>
<p><span>26/27 Nisan 1915 tarihinde 19 ncu Tümen Komutanlığı, 57 nci Piyade Alay Komutanlığına şu emri gönderdi:</span></p>
<p class="Gvdemetni20"><span><strong>“1- İki günden beri üstün düşman karşısında yaptığınız başarılı taarruz ve muharebelerde özellikle gösterilen kahramanlık gerçekten beğenilecek niteliktedir. Hepinizi tebrik ederim.</strong></span></p>
<p class="Gvdemetni20"><span><strong>2- Düşmanın henüz karşımızda kalmış olması görevimizin bitmemiş olduğunu gösterir. Görevimizi iyi sonuca götüreceğimizden güvenli olarak bu gece için aşağıdaki düzen ve tedbirleri emrediyorum.</strong></span></p>
<p class="Gvdemetni20"><span><strong>3- 27 nci, 57 nci ve 72 nci Alaylar ve Topçular bulundukları mevzilerde gerek avcı ve gerek istinat ve ihtiyatlarında bulunan erler muharebe gereğimeydana gelmiş bulunan dağınıklığı kesin olarak ortadan kaldırarak düzen verilmesine bütün komutan ve subaylardan ayrıca isterim”.</strong><sup>[5]</sup></span></p>
<p><span>Türk Ordu Komutanı, geriden gelecek takviye kuvvetlerine yakınlığı nedeni ile evvela Arıburnu’nda taarruz etmek ve düşmanı denize dökmek, sonra bütün gücü ile Seddülbahir’e yüklenmek istiyordu.</span></p>
<p><span>Yeni alayların gelmesini beklemek için 26 Nisan’da yapılamayan taarruz 19 ncu Tümen Komutanı Mustafa Kemal tarafından altı alay ile 27 Nisan sabahı başlatıldı. Hazırlanan taarruz planının yapısı, yarım ay şeklindeki düşman mevzilerine 57 nci ve 64 ncü Piyade Alayları kuzeyden ve hâkim araziden Haintepe doğrultusunda taarruz edecek; diğer yandan 27 nci, 33 ncü ve 72 nci Alaylar da genellikle Kanlısırt ekseninikavramış olarak, burasını bütünü ile koparıp çıkarma noktasında birleşeceklerdi.</span></p>
<p><span>İşte, 27 Nisan günü Arıburnu’ndaki Türk taarruzlarının plan yapısı bu idi. Bunda, ne 3 ncü Kolordunun ve ne de 19 ncu Tümen Komutanının hiçbir takdiri yoktu. Ordu Komutanlığı devamlı olarak “düşmana taarruz edilmesini, çıkarma noktalarında güçlenip iyice yerleşmesine fırsat verilmeden denize dökülmesini” emrediyordu. Bölgedeki komutanların ve ileri hatlardaki bütün birliklerin istediği de bu idi.</span></p>
<p><span>Tanrısına dua edip fundalıklar arasında temiz çamaşırını giyerek<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>6</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>, birbiri ile helalleşip düşmanın üzerine atılan ve günlerce çarpışan erlerin, ölümü önceden kabul etmiş olarak giriştiği bu savaşta, gösterdiği eşsiz kahramanlıklar hep bu anlamda ve yalnız bu amaca ulaşmak yani, şahadet mertebesine erişmek içindi.</span></p>
<p><span>27 Nisan Salı günü sabahı saat 07:30’da 19 ncu Tümen Komutanı Mustafa Kemal’in emriyle merkez ve güney kanadındaki birlikler taarruza başladılar. 33 ncü ve 64 ncü Piyade Alayları henüz muharebe alanına yetişmedikleri için 57 nci Piyade Alayının taarruzu gecikti.</span></p>
<p><span>Ortalık ağarırken günlük bombardımanlarla Türk mevzilerinde ve belirli arazi noktalarında yer yer ateş toplamaları yapan düşman filosu, Türk taarruzlarının belirmesiyle birlikte adeta çıldırdı. Arıburnu sırtlarında sanki kıyamet kopmuştu. Korkunç bir ateş seli her tarafı sarıyor, Türk taarruz hatlarının geçtiği arazi, sayısız infilâklarla kaynıyordu. Bombardımanlar Conkbayırı ve Kemalyeri sırtlarına kadar sarmıştı. Fakat, Türk birlikleri iki gün ve gecenin bütün uykusuzluk ve muharebe yorgunluğuna rağmen, ilk günlerdeki gibi aynı dinçlik ve daha hınçlı olarak düşman mevzilerine atıldılar. Kırmızısırt-Kanlısırt üzerine yapılan Türk hücumları gerçekten çok sert ve amansızdı. Direnişler adım adım çiğnenerek ilerlendi ve bir saat içerisinde bu tahkimatlı arazi ele geçirildi.</span></p>
<p><span>Saat 08:45’te Kırmızısırt ve Kanlısırt hattından çekilen düşman taburları yine kıyılara kadar atılmış ve 25/26 Nisan gecesinipanik içerisinde geçirdikleri son mevzilerine zoru zoruna yerleşebilmişlerdi.</span></p>
<p class="Gvdemetni20"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-59663" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0035.jpg" alt="" width="800" height="738" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0035.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0035-768x708.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>Bu sırada, 64 ncü Piyade Alayı muharebe alanına yetişti ve 19 ncu Tümen Kurmay Başkanı Kurmay Binbaşı İzzettin ÇALIŞLAR’ın emrinde, kuzey kanada gönderildi. Saat 10:00’dan itibaren 57 nci Piyade Alayı da 19 ncu Tümen Komutanın emriyle taarruza geçti. Bu kanattaki alayların, düşmanın deniz topçusundan çektiği sıkıntı dayanılmaz derecede ağırdı. Conkbayırı’ndan Arıburnu üzerine balıksırtı gibi uzayan arazi yapısı, buradan taarruz eden birlikleri hemen hemen yarıya yakın kısmıyla düşman filosunun ateşi altında bırakmıştı. Fakat, 57 nci ve 64 ncü Piyade Alayları, bu korkunç ateş yağmuruna rağmen taarruzlarını kahramanca sürdürdüler. Harekât akşama kadar üst üste zorlanarak devam ettirildi. Düşman, Cesarettepe’ye ve Bombasırtı’nın güney yamaçlarına kadar geriye püskürtüldü. Bir aralık bu iki alayın şiddetli taarruzları karşısında paniğe kapılan bazı düşman birliklerinin, kıyılara kadar dağılıp gittikleri ve bunlardan bir kısmının sandallara binerek kaçmak istedikleri görüldü.</span></p>
<p><span>Bütün alaylar, 25 Nisan gününden beri aralıksız muharebelerin ağır zayiatına ve yorgunluğuna rağmen, sonsuz bir istek ve hırsla taarruzlarını yürütmüşlerdi. Daha çok kuvvetlenen düşman tahkimatı ve ağır piyade silahlarının planlanmış ateşleri karşısında, düşmanın her iki kanadından da çökertmeler yapılmıştı. Yirmi tabur ile tutulan ve 48 saat tahkim edilen 3 kilometrelik dar bir sahaya çok şiddetli donanma destek ateşi altında yapılan bu Türk taarruzu sonucu düşman denize dökülememişti. Dökülebilmesi için ağır topçuya, düşman mevzilerine kısım kısım girmelerini genişletebilmek için de kuvvetli ihtiyatlara gereksinim vardı. 27 nci, 57 nci ve 72 nci Alayların zayiat oranlarının %30-40 arasında bulunduğu göz önünde tutulursa, 27 Nisan günü yapılan taarruzlarda Türk birliklerinin ne şiddette savaştıklarını ve Arıburnu sırtlarında her atılan adımın akıtılan nice şehidin kanı sayesinde olduğunu anlamak daha kolay olur. Türk Milleti kendi varlıklarını vatan savunmasında böylesine yüceltip, abideleştirmiş olan kahramanları elbette ki unutmayacaktır.</span></p>
<p class="Gvdemetni20"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-59664" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0036.jpg" alt="" width="800" height="658" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0036.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0036-768x632.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>19 ncu Tümen Komutanı Kurmay Yarbay Mustafa Kemal, 27 Nisan taarruzlarına 27/28 Nisan gecesi de devam etmek kararını verdi. Gündüz kazanılan başarıları sürdürmek ve düşmanı toparlanma fırsatı vermeden denize dökmek gerekliydi. Ulaştırılan emirlerle, birliklere üstün bir çaba ve fedakârlık göstererek aynı plan ve düzende taarruza devam etmeleri bildirildi.</span></p>
<p><span>Burada dikkat edilmesi ve gerçek değerinin iyice anlaşılması için görülmesi gereken bir nokta vardır. 19 ncu Tümenin diğer birlikleriyle 57 nci Piyade Alayı iki gece ve gündüz durmadan taarruz etmişler ve çok ağır zayiat vermişlerdi. Daima ateş altında, uykusuz ve çok yorgun bir halde idiler. Şimdiye kadar bir insan olarak beşerî ölçülerin üstünde ve gerçekten inanılması zor bir tahammül göstermişlerdi. Birliklerdeki genç askerler hayatlarında ilk kez bu kadar büyük bir filo ve ağır topçu kitlesiyle karşılaşıyorlardı. Korkunç patlamalarla üzerlerine çöken ve saatlerce devam eden ateş sinirlerini bozmuştu. İşte bu alaylar tekrar taarruz edeceklerdi.</span></p>
<p class="Gvdemetni20"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-59665" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0037.jpg" alt="" width="800" height="644" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0037.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0037-768x618.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Birinci Dünya Savaşı – Çanakkale Cephesi – 2</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/birinci-dunya-savasi-canakkale-cephesi-2</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/birinci-dunya-savasi-canakkale-cephesi-2</guid>
<description><![CDATA[ Birinci Dünya Savaşı – Çanakkale Cephesi – 2
27/28 Nisan gece taarruzu bu durum ve koşullarla başlatıldı. Harekât zor olacaktı. Saat 21:00’den sonra 57 nci Piyade Alayı, 64 ncü Alayla birlikte taarruza kalktı. İlk aşamada başarılı hücumlar yapıldı ve düşmanın bazı siperlerine girildi. Bundan sonrailerleyiş durakladı. Tekrarlanan hücumlar, Mehmetçiklerin bütün çabasına rağmen bir sonuç vermedi. Düşmanın savunması takviye edilmiş ve iyice güçlenmişti. Yakın […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c471c377fa.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:46 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Birinci, Dünya, Savaşı, –, Çanakkale, Cephesi, –</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57-Piyade-Alayi-04.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/birinci-dunya-savasi-canakkale-cephesi-2.html">Birinci Dünya Savaşı – Çanakkale Cephesi – 2</a></p>
<div class="spacer">
<div class="main-body floatfix">
<p class="Gvdemetni20"><span>27/28 Nisan gece taarruzu bu durum ve koşullarla başlatıldı. Harekât zor olacaktı. Saat 21:00’den sonra 57 nci Piyade Alayı, 64 ncü Alayla birlikte taarruza kalktı. İlk aşamada başarılı hücumlar yapıldı ve düşmanın bazı siperlerine girildi. Bundan sonrailerleyiş durakladı. Tekrarlanan hücumlar, Mehmetçiklerin bütün çabasına rağmen bir sonuç vermedi. Düşmanın savunması takviye edilmiş ve iyice güçlenmişti. Yakın mesafede çarpışıyorlardı. Kimin ne yaptığı belirsizdi. Taarruz arazisi balıksırtı şeklinde ve çok dardı. Birlikler eteklere ve derelere dağılmamak için üst üste sıkıştırılmışlardı. Bu yüzden gece karanlığında birliklerin birbirine ateş ettikleri de görüldü. Işıldakların yardımı ile çalışan düşman gemilerinin bombardımanları çok şiddetli ve isabetli idi. Her iki alayımızın bulunduğu sırtlarda yüzlerce patlama oluyordu. Bir karış gerisi deniz olan ve adeta suya değercesine mevzilenip can kaygısı ile çırpınan düşmanın, bu kanatta sarf etmiş olduğu cephane sonsuzdu. Türk alaylarının tepesine çöken ve ortalığı yangın yerine çeviren bu mahşeri ateş cehennemi altında, bu taarruzun daha fazla sürdürülmesi doğru değildi. Tümen Komutanı Mustafa Kemal Bey, 28 Nisan sabahı emir vererek taarruzu durdurdu ve birliklere bulundukları hatta savunmaya geçmelerini emretti.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>27 Nisan günü ve gecesi devam eden Türk taarruzlarının elde ettiği asıl ve ilginç sonuç şu idi ki, bu harekâtın meydana getirdiği mevzi hatları, çok küçük ve olumsuz dalgalanmalar hariç, bütün savaş devamınca bir daha değişmeyecekti. Bundan sonra taraflar toprağa gömülecek, her gün kısa ve kanlı çarpışmalarla mevzi savaşları başlayacaktı. Kuzey kanat operasyonu ve Anafartalar amfibi harekâtı gibi yeni gelişmelere rağmen Arıburnu’ndaki bu mevziler aynı durumda kalacak, düşman sekiz buçuk aylık sıkıntılı bir misafirlikten sonra yine aynı mevzilerden kaçarak Türk süngülerinden kurtulacaktı.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>28 Nisan gününden itibaren Arıburnu bölgesindeki muharebeler yavaşladı. Taraflar gece gündüz uğraşarak toprağa gömülüyorlardı. Bir süre için hareket muharebelerine ara verilmişti. 28 Nisan günü yer yer küçük mevzii düşman taarruzlarının Türk mevzilerini yoklaması ile geçti. Taze kuvvetler alan düşman komutanlığı, mevzilerinin düzeltilmesi için üç ayrı istikamette sınırlı taarruzlar düzenlendi. Bunlardan birisi, 57 nci Piyade Alayı cephesi olan Düztepe’ye doğru yapıldı. Kahraman 57 nci Piyade Alayı tarafından kolaylıkla püskürtüldü. Düşman, diğer taarruz hareketlerinden de bir sonuç alamadı. 28 Nisan’daki düşman taarruzlarının kırılıp oldukları yerde durdurulmuş olması, 19 ncu Tümenin gelecek günleri de kapsayan bir başarısı sayılabilirdi.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>29 Nisan günü önemli bir olay görülmedi. Taraflar, bulundukları mevzilerde tahkimat ile uğraştılar. İleri hatlardaki birliklere çekidüzen verildi. Bölge ihtiyatları ayrıldı ve ikmal işleri yoluna konuldu. Öğleden sonra 57 nci Piyade Alayı cephesinde bazı düşman hazırlıkları sezildi. Saat 13:45’te bu bölgeden bir düşman taarruzu yapıldı ise de, kolaylıkla geri püskürtüldü. Avusturalya ve Yeni Zelandalıların başlıca çekincelerinden birisi 57 nci Piyade Alay bölgesi olan Düztepe idi. Mevzilerinin içini gören bu hâkim noktadan fazlasıyla çekiniyorlardı.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>28 Nisandan itibaren Arıburnu bölgesindeki durum ve olaylar birbirine pek benzer bir akışla sürüp gitti. 30 Nisan günü de denizden bombardımanlar devam etti. Mevzilerimiz planlı bir şekilde ateşten geçirilip kontrolde tutulmak isteniyordu. Akşam saatlerinde 57 nci Piyade Alayı bölgesinde düşmanın zayıf bir taarruz girişimi görüldü. Mevzilerimiz önünde durduruldu ve karşı bir süngü hücumu ile geri atıldı.</span></p>
<p class="Gvdemetni20"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-59668" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0039.jpg" alt="" width="800" height="951" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0039.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0039-768x913.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>19 ncu Tümen Komutanı Mustafa Kemal, Arıburnu bölgesinde düşmana karşı yeni bir harekât planı hazırlayarak, kesin sonucun kazanılması için 1 Mayıs günü taarruza karar verdi. Mustafa Kemal, düşman donanmasının öldürücü ateşleri burada da etkili olacağından, asıl taarruzu merkez kesiminden yapmak istiyordu. Emrine giren taze kuvvetleri buraya sürerek taarruz hazırlıklarına girişti. Harekât emirleri verildi ve birinci hattaki alaylar 30 Nisan akşamına kadar hazırlıklarını tamamladı.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Bölgede, bir tümenin ayrı ayrı sevk ve idare edemeyeceği kadar çok alay ve tabur birikmişti. İlk iş olarak, bunların bulundukları kesimlerdeki topluluklarına göre, kol teşkilatı kuruldu ve başlarına da bir komutan getirildi. Kol düzeni şöyle idi;</span></p>
<p><span><strong>Arıburnu Kuvvetleri Komutanı: Yarbay Mustafa Kemal</strong></span></p>
<table border="0" align="center">
<tbody>
<tr>
<td colspan="3"><span><strong>Sağ Kanat Kolu:</strong></span></td>
</tr>
<tr>
<td><span><strong>Komutanı</strong></span></td>
<td><span>:</span></td>
<td><span><strong>Binbaşı Hüseyin Avni Bey (57 nci Alay Komutanı)</strong></span></td>
</tr>
<tr>
<td><span><strong>Birlikleri</strong></span></td>
<td><span>:</span></td>
<td><span>57 nci Piyade Alayı</span></td>
</tr>
<tr>
<td><span> </span></td>
<td><span> </span></td>
<td><span>64 ncü Piyade Alayı (İki Taburlu)</span></td>
</tr>
<tr>
<td><span> </span></td>
<td><span> </span></td>
<td><span>72 nci Piyade Alayının 3 ncü Taburu</span></td>
</tr>
<tr>
<td><span> </span></td>
<td><span> </span></td>
<td><span>77 nci Piyade Alayının 3 ncü Taburu (İki Bölük)</span></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<table border="0" align="center">
<tbody>
<tr>
<td colspan="3"><span><strong>Merkez Kolu:</strong></span></td>
</tr>
<tr>
<td><span><strong>Komutanı</strong></span></td>
<td><span>:</span></td>
<td><span><strong>Yarbay Ali Rıfat Bey (14 ncü Alay Komutanı)</strong></span></td>
</tr>
<tr>
<td><span><strong>Birlikleri</strong></span></td>
<td><span>:</span></td>
<td><span>14 nci Piyade Alayı</span></td>
</tr>
<tr>
<td><span> </span></td>
<td><span> </span></td>
<td><span>15 nci Piyade Alayı</span></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<table border="0" align="center">
<tbody>
<tr>
<td colspan="3"><span><strong>Sol Kanat Kolu:</strong></span></td>
</tr>
<tr>
<td><span><strong>Komutanı</strong></span></td>
<td><span>:</span></td>
<td><span><strong>Yarbay Mehmet Şefik Bey (27 nci Alay Komutanı)</strong></span></td>
</tr>
<tr>
<td><span><strong>Birlikleri</strong></span></td>
<td><span>:</span></td>
<td><span>27 nci Piyade Alayı</span></td>
</tr>
<tr>
<td><span> </span></td>
<td><span> </span></td>
<td><span>33 ncü Piyade Alayı</span></td>
</tr>
<tr>
<td><span> </span></td>
<td><span> </span></td>
<td><span>72 nci Piyade Alayı</span></td>
</tr>
<tr>
<td><span> </span></td>
<td><span> </span></td>
<td><span>125 nci Piyade Alayının 2 nci Taburu</span></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p class="Gvdemetni20"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-59669" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0040.jpg" alt="" width="800" height="556" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0040.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0040-768x534.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>Bütün hazırlıklar tamamlandıktan sonra, Arıburnu Bölgesi Komutanı Yarbay Mustafa Kemal, başlıca birlik komutanlarını Kemalyeri’ndeki karargâhında topladı ve özetle şu konuşmayı yaparak son direktiflerini verdi:</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span><strong>“Düşmanı büsbütün kaçırmak için, daha fazla düşünmenin gereği yoktur. İçimizde ve komuta ettiğimiz askerlerimizde, Balkan savaşı utancının tekrarını görmektense, burada ölmeyi istemeyenlerin bulunacağını asla kabul etmem. Eğer böylelerinin olduğunu sezinlerseniz, onları derhal kendi ellerimizle kurşuna dizmeliyiz.</strong></span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span><strong>Şimdiye kadar kazandığımız başarıları tamamlamak için emre verilen taze kuvvetler savaş hattına ulaşmaktadır.”</strong></span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Taarruz için bütün hazırlıklar akşamdan tamamlandı. 30 Nisan/1 Mayıs gecesi sessiz ve olaysız geçti. Her şey 1 Mayıs günü yapılacak taarruz içindi. Türk siperlerinde heyecan vardı. Kimse uyumuyor ve adeta saatler sayılıyordu.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>1 Mayıs sabahı saat 05:00’te Türk bataryaları hep birden düşman mevzilerini dövmeye başladılar. Topçu hazırlık ateşinin ağırlık noktası Merkeztepe idi. On beş dakika sonra Merkez Kol ve Sol Kol birlikleri taarruza geçtiler. 57 nci Piyade Alayının bulunduğu Sağ Kolun harekâtı için ayrı saat verilmiş ve buradaki taarruz zaman bakımından kademelendirilmişti. Bunun amacı ise, düşmanı şüphelendirmek ve hassas bulunduğu bu kanada karşı endişeye düşürmekti.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Türk taarruzlarının belirmesiyle birlikte düşman donanması da bütün topçusu ile ateşe başladı. Denizden yapılan bombardımanlar gerçekten çok şiddetli idi. İlerleyen taarruz hatlarımız ve bunları takip eden kademeler tam bir ateş silindiri altında kaldılar.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Birliklerimizin karşısındaki düşman siperlerine 200 metre kadar yaklaştığı görüldü. Fakat, düşman mevzilerinde bol sayıda ağır makineli tüfek birlikleri mevzilenmiş ve bütün taarruz arazisi, çapraz ateş şeritleriyle gediksiz olarak örtülmüştü. İleri atılan kahramanlarımız, yalayıcı ateş perdesi altında fazlasıyla zayiat veriyor, gösterilen ısrar ve fedakârlıklara karşın düşman siperlerini sökmek mümkün olamıyordu. Tahkimat kuvvetliydi ve sıkı sıkıya toprağa gömülmüşler, birbirine çok yakın kademelerle mevzilenmişler, sağlam bir savunma ağı kurmuşlardı. Yapılan süngü hücumları düşman siperleri önünde duraklıyor ve şehit sayısını artırmaktan ibaret kalıyordu. Çok ağır zayiata katlanarak tekrarlanan taarruzlar hiçbir sonuç vermedi. Harekât hızını kaybetmiş ve birçok yerde hemen hemen durmuştu.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Her üç kesimdeki taarruzların ileriye götürülemediğini öğrenen, Arıburnu Bölgesi Komutanı Yarbay Mustafa Kemal, elindeki ihtiyatlardan bazılarını saat 10:30’da verdiği bir emirle muharebeye sürdü. Sağ ve Sol kanat birliklerine de yakın mesafeye sokularak hücumlarını tazelemeleri emredildi. Fakat, harekât kendi koşulları içerisinde kilitlenmişti. Düşman cephesine yeni takviye kuvvetleri yetişmeden, bölgelerdeki küçük ihtiyat gruplarını da kullanarak taarruza devam edilmesi emredildi.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Yeniden canlanan taarruzda, hemen bütün birlikler inanılmaz bir cesaret ve fedakârlıkla siperlerden fırladılar, kıyasıya bir dövüştü bu. Özellikle Merkez Kolu birliklerinin ileri hatlardaki görünümü dehşet verici idi. Gruplar, önlerinde kılıç çekmiş subaylarıyla düşman siperlerine atılıyor ve fakat, düşman ağır makineli tüfekleri ve topluca açılan tüfek ateşleri ile biçilerek bir anda yere düşüyorlardı. Bununla beraber aynı hücumlar birbiri ardından yine tekrarlanıyor, düşenlerin yerleri boş bırakılmıyordu. Şimdiye kadar Arıburnu’nda yapılan en kanlı savaş bu idi ve akşama kadar devam etti.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Sağ Koldaki alaylar, bundan önceki muharebelerde çok yıpranmış olmasına ve subay zayiatı da en fazla bu alaylarda görülmesine rağmen, yine pek sert ve başarılı muharebeler verdiler ve bazı düşman siperlerine girdiler.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Saat 16:00ya doğru cephedeki taarruz harekâtı yavaşladı ve durdu. Bunu gören 19 ncu Tümen Komutanı, Kemalyeri sırtlarından hücum boruları çaldırdı. Türk askerlerinin duydukça kanının kaynadığı ve yerinde duramaz olduğu bu sesler yamaçlardan yankılanıp yükseliyor ve tek kelime ile emrediliyordu: “İleri!”… Bu ses bir başka şeydi Mehmetçikler için… Bütün cephe kuvvetleri bir kez daha yerlerinden kalkıp ileriye atıldılar. Muharebeler karanlık basıncaya kadar aynı şiddette devam etti. Fakat, yine de bir sonuç alınamadı.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Günün gelişen olayları Arıburnu Bölgesi Komutanının umutlarını kıramamıştı. Yapılan bunca fedakârlığın karşılığını almak ve Arıburnu’nda kanayan bu yarayı kangrenleşmeden temizlemek istiyordu. Ona göre zaman geçirilmemeli, fedakârlık edilmeli ve düşmanın sarsıldığı bu durumdan yararlanılmalıydı. Bu düşüncelerle taarruzun aynı gece devamına karar verildi.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Birlikler gece taarruzları için düzenlerini tamamladılar, ilkönce saat 24:00’te Sol Kol birlikleri ve saat 02:00 sıralarında da Merkez Kol ile Sağ Kol taarruza geçtiler. Fakat, bütün çabalara rağmen, yapılan harekâtlar hafif mevzi dalgalanmalarından daha ileri gidemedi.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Harekâtın başarı olasılığı kalmadığını gören 19 ncu Tümen Komutanı, saat 03:00’ten itibaren gönderdiği emirle bütün cephedeki taarruzları durdurdu. Yarbay Mustafa Kemal’in bu muharebe sonunda birliklerine yayınladığı emir özetle şöyle idi:</span></p>
<p class="Gvdemetni20"><span><strong>“Benimle beraber burada muharebe eden bütün askerler kesinlikle bilmelidirler ki, bize verilen namus görevini tam olarak yerine getirmek için bir adım geri gitmek yoktur.</strong></span></p>
<p class="Gvdemetni20"><span><strong>Rahatlıkla uyumak yolunu aramanın, bu rahatlıktan yalnız bizim değil, bütün milletimizin ebedî olarak yoksun kalmasına sebep olacağını hepinize önemle hatırlatırım.</strong></span></p>
<p class="Gvdemetni20"><span><strong>Bütün arkadaşlarımın fikir birliğinde olduğuna ve düşmanı denize dökmedikçe yorgunluk belirtisi göstermeyeceklerine şüphem yoktur.”</strong><sup>[7]</sup></span></p>
<p class="Gvdemetni20"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-59670" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0043.jpg" alt="" width="800" height="649" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0043.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0043-768x623.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>1 Mayıs 1915’te yirmi dört saat durmadan devam eden Türk taarruzlarının belli bir sonuç vermeyerek durmasıyla, Arıburnu bölgesinde harekât muharebeleri dönemi de kapanmış sayılabilirdi. Artık, iyice anlaşılmıştı ki, henüz derinliğine ve modern yapısı ile hazırlanmamış olsa bile, ileri hatlarda sağlam bir tahkimat ile toprağa gömülen kuvvetli bir düşmana karşı, insanları açıktan açığa hücuma kaldırmak ve kolay gelişmeler elde etmek olanaksızdı. Bundan böyle girişilecek taarruz harekâtı mevzi harbi karakterinde düzenlenmeliydi. Bu gerçeği ilkin ve en doğru olarak, yine 19 ncu Tümen Komutanı Yarbay Mustafa Kemal kavramış ve buna göre hareket etmeye karar vermişti.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Birlikler bulundukları hatlarda kalarak mevzilerini tahkim edeceklerdi. Yapılacak taarruzların düşman mevzilerindeki başlıca kilit noktalarına düzenlenmesi esas alınacaktı. Bunun için, belli bir hücum yerinde veya yerlerinde üstün kuvvetler toplanacak, hazırlıklar her bakımdan olgunlaştırılacak, ağır silahların planlı ve devamlı ateşleriyle yumuşatılan hedefler, kuvvetli gruplar tarafından kopartılıp kesin sonuç muhtelif merhaleler halinde elde edilecekti. Bunlar sırasıyla birlik komutanlarına anlatıldı ve tahkimata girişildi.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>2 Mayıs 1915 tarihinde Arıburnu’nda karaya çıkarma yapan düşman kuvvetleri, gece yarısı Sağ Kol mevzilerine taarruz etmiş ise de Sağ Kol kuvvetleri yapılan taarruza şiddetle karşılık vermiştir. Birliklerin el bombaları kullanmaları sayesinde düşmana önemli kayıplar verdirilmiştir. Türk birlikleri karşısında başarısız olan düşman kuvvetleri mevzilerinde siper kazmaya başlamıştır. 3 Mayıs 1915 tarihinde 19 ncu Tümen Komutanı, gece yapılan muharebede kahramanlık gösteren ve madalya ile ödüllendirilecek subay ve erlerin adlarının bildirilmesini istemiştir.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>3 Mayıs 1915 tarihinde 57 nci Piyade Alayının bölük ve takımlarına komuta edebilecek subay kalmadığı, 19 ncu Tümen Komutanlığına bildirilmiştir. 3/4 Mayıs gecesi düşman sağ kanadımıza karşı taarruzlarını sürdürmüştür. Sağ kanat kuvvetlerinin yaptığı taarruzlar ile Cesarettepesi ve Siperlitepe arasındaki Korkudere kısımlarına atılan düşman kuvvetleri bozguna uğratılarak püskürtülmüştür .</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>4/5 Mayıs gecesi, 57 nci Piyade Alayının da içinde bulunduğu Arıburnu bölgesinin Kuzey kanat kesimindeki birlikler, Korkudere doğu yamaçlarındaki düşman mevzilerine sınırlı hedefli bir hücum düzenlediler. Kapalı yaklaşma yollarından yavaş yavaş ve sezdirilmeden düşman mevzilerine yaklaşıldı. Bir süre beklenip hazırlıklar tamamlandı. Bombalarla girişilen ani bir süngü hücumu ile düşmanın ön siperleri bastırıldı. Siperlerdeki boğuşmalar kısa sürmüş ve düşman piyadesi bir anda temizlenmiştir. Bu baskında 200 tüfek ele geçirildi. Harekât küçük ölçüde, fakat çok başarılı olmuştur.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>57 nci Piyade Alay Komutanı Binbaşı Hüseyin Avni Bey 5 Mayıs 1915 tarihinde 19 ncu Tümen Komutanlığına yazdığı raporda 57 nci Piyade Alayını şöyle değerlendiriyordu:</span></p>
<p class="Gvdemetni20"><span><strong>“Harbin başladığı 25 Nisan 1915 tarihinden beri düşmana mertçe ve canını verircesine saldıran ve şimdiye kadar erlerin gösterdiği saldırı ve kahramanca savaşma ile ün ve askeri namusunu yükseltmeyi başaran 57 nci Piyade Alayı, harbin başlangıcından beri subay ve erleri yönünden mevcudunun 1/3’den fazlasını kaybettiği durumda bile bugün de kararlı ve sözünde duran sağlam ve dayanıklılığını hiç bozmayan, düşman safları önünde ve ilk hatta bulunarak uygun zaman buldukça gece yaptığı hücumları ile onları adım adım ezme, uzaklaştırma ve siperlerini yıkıp bozmak suretiyle perişan etmektedir.</strong></span></p>
<p class="Gvdemetni20"><span><strong>Süngülerini düşmanın bağrına daldırdığı, süngü yaraları ile delik deşik olarak sunduğu düşman kaputu ile belgeleyen alayımız, gerek taarruz ve gerekse savunmada anlayış ve dövüşken yaradılışı ile mevcut alayların içinde birinciliği kazanmıştır. Alayın Harp Tarihinde Altın harflerle yazılacak fedakârlık eserleri bütün komutanlıklar tarafından beğenildiği kuşkusuzdur. Gelecek kuşaklar için bir yiğitlik nişanesi bırakıp bunların da aynı fedakârlıkları göstermelerini gerektirecek bu kahramanlık nişanesine hak kazanmasından şanlı alayımızın sancağına da bir nişanın verilmesine izin verilmesi arz olunur.”</strong><sup>[8]</sup></span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>5-18 Mayıs 1915 tarihleri arasındaki süre içerisinde bazı küçük ve mevzii muharebeleri hariç, her iki tarafta sakin bir dönem geçirdiler ve kendi hazırlıkları ile uğraştılar. Hazırlıklar, her iki taraf mevzilerindeki geceli gündüzlü sürüp giden tahkimat, gizlenme ve engelleme faaliyetleri şeklinde olmuştur.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Karşılıklı topçu ateşleri devam ediyor, özellikle tahkimat işlerini aksatıp bozmak için başlıca kritik noktalarda ateş baskını ve sürekli ateş toplamalarına önem veriliyordu. Arıburnu bölgesindeki Türk savunma düzenlerigün geçtikçe geliştirilip sağlamlaştırılmaya çalışılıyordu. Bu konuda, topçunun takviyesine ve ateş planlarının yenilenmesi yoluna gidildi.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Karşılıklı olarak geliştirilen mevzi savaşı hazırlıkları arasında, düşmanın bol sayıda kum torbaları kullandığı ve kum torbaları ile birlikte diğer ağır tahkimat malzemesiyle siperlerinimazgallı bir şekle soktuğu görüldü. Keza, siper aynaları geliştirilmiş ve yakın gözetleme ve kolay atış olanakları da sağlanmıştı. Böylece, düşman kuvvetleri iyice toprağa gömülüp, gerek topçular ve gerekse piyadeler silahlarıyla düşman mevzilerini yumuşatarak girişilebilecek taarruzlar için mevcut koşullar zorlaşmış oluyordu.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>5-8 Mayıs günleri arasında, yalnız mevzi ve tahkimat hazırlıkları bazı donatımlar ya da taraflara ait diğer iç düzenlemeler gibi pasif hareketler değil, yer yer ve kendine özel ölçü ve önemde hareketli muharebeler de cereyan etti. Bu gibi taarruzlara ilk önce Türkler başladılar. 7/8 Mayıs gecesindenbaşlayarak birbirini takip eden geceli gündüzlü bir mevzii hücumlar dönemi açılmış oldu.</span></p>
<p class="Gvdemetni20"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-59671" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0046.jpg" alt="" width="800" height="489" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0046.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0046-768x469.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Düşmanın Arıburnu savunma kuşağını daha mahkum bir araziye sıkıştırmak için 7/8 Mayıs gecesi Şehitler tepesindeki mevzilerine 140 kişilik bir fedai müfrezesi ile baskın düzenlemeye karar verildi. Saat 22:00’de harekete geçilmesi kararlaştırıldı. İlk önce, 57 nci Piyade Alayı bütün cephesiyle taarruza geçecek ve düşmanın dikkati bir saat öncesinden çekilerek Kanlısırt harekâtı örtülecekti. 57 nci Piyade Alayının 2 nci ve 3 ncü taburları düşman siperlerine saat 21:00’de önce bomba sonra da süngü hücumu yaptılar. Alayın taarruzu çok başarılı oldu. Düşman birliklerinden bazıları ilk siperler hattını boşaltarak kaçtı. Bu başarılı gece taarruzundan sonra siperlerin önündeki bazı uygun noktaları ve bir kısım düşman siperleri elde tutularak derhal tahkime girişildi.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Şehitler tepesi için hazırlanan ve saat 22:00’de düzenlenen gece baskını ise Türk birliklerinin düşman gözcüleri tarafından görülmesi ve el bombaları ile birlikte kuvvetli bir yaylım ateşi açılarak ağır zayiata uğratılması neticesinde başarısızlıkla sonuçlanmıştır.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Üç ayrı yerden yapılmış olan gece hücumlarına karşı düşmanın en sert tepkisi Bombasırtı bölgesinde görüldü. ANZAK Tugayı 9/10 Mayıs gecesi saat 23:00’te Bombasırtı’na ani olarak taarruza geçti. Taarruz 57 nci Piyade Alayı ile daha güneyde bulunan Merkez Kolun iç kanadına kadar genişledi. İlk saldıranlar siperlerde ve çoğu siperlerin önünde kırıldı. Fakat, düşman durmuyor ve yeni kuvvetlerle hücumlarını tazeliyordu. Saatlerce uğraşıldı. Süngü ile yakın dövüşe girildi. Bu geceki taarruzlarda ANZAKLARIN ileriye sürdükleri kuvvetler bir alaydan çok fazla idi. Devamlı saldırmışlar ve inatla dövüşmüşlerdi. Fakat, hiçbir sonuç elde edemeden eski mevzilerine püskürtüldüler. Verdikleri zayiatın 600 ölü ve 2000 kadar da yaralı olduğu tahmin edildi.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>12 Mayıs 1915 tarihinde 57 nci Piyade Alay Komutanı Binbaşı Hüseyin Avni Bey Yarbaylığa terfi etmiştir.<strong><sup>[9]</sup></strong></span></p>
<p class="Gvdemetni20"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-59672" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0047.jpg" alt="" width="800" height="533" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0047.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0047-768x512.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Düşman taarruzları 13/14 Mayıs gecesi saat 01:30’da dört gün önceki gece taarruzlarından çok daha kuvvetli bir düzenle Bombasırtı-Cesarettepe kuzeyi arasındaki Türk mevzilerine tekrarlandı. Üst üste ve sabaha kadar sürüp giden 13/14 Mayıs gecesitaarruzlarında bazı düşman birlikleri ilk hat siperlerine girdilerse de, buradaki kahraman erlerin süngü hücumlarıyla ve çok kanlı bir şekilde püskürtüldüler.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Üstün sayıda düşman kuvvetlerinin, çılgınca bir inatla ve zayiata aldırmadan tekrarladığı hücumlarına karşı, Bombasırtı’ndaki Türk savunması direndi ve bütün saldırıları boşa çıkardı. Bu geceki muharebeler kanlı ve çok hareketli olmuştu. İlk hat siperleri elden ele geçmiş, Türk birlikleri gerçekten benzersiz bir yiğitlikle savaşıp bu harekâtı yine kendi siperlerine sahip ve kuzey kanat cephesine hakim olarak, başarı ile sonuçlandırmıştır.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Arıburnu Kuvvetleri Komutanı Mustafa Kemal’in Çanakkale Hatıraları’nda Bombasırtı Muharebeleri çok veciz ve heyecanlı ifadelerle açıklanmakta, burada savunan Türk birliklerinin kahramanlıkları renkli çizgileri ile anlatılmaktadır:</span></p>
<p class="Gvdemetni20"><span><strong>“Biz, kişisel kahramanlıklarla uğraşmıyoruz. Yalnız, size Bombasırtı olayını anlatmadan geçemeyeceğim. Karşılıklı siperler arasındaki mesafe sekiz metre, yani ölüm muhakkak… Birinci siperdekilerin hiç birisi kurtulmamacasına hepsi düşüyor. İkinci siperdekiler onların yerine gidiyor. Fakat, ne kadar imrenilecek bir soğukkanlılık ve tevekkül ile biliyor musunuz?… Öleni görüyor, üç dakikaya kadar öleceğini de biliyor ve en ufak bir çekinme bile göstermiyor.</strong></span></p>
<p class="Gvdemetni20"><span><strong>Sarsılmak yok… Okuma bilenler Kuran-ı Kerim okuyor ve Cennete gitmeye hazırlanıyorlar. Bilmeyenler, Kelime-i Şahadet çekerek yürüyorlar. İşte bu, Türk askerindeki ruh kuvvetini gösteren hayret ve tebrike değer bir örnektir.</strong></span></p>
<p class="Gvdemetni20"><span><strong>Emin olmalısınız ki, Çanakkale Muharebesini kazandıran bu yüksek ruhtur.”</strong><sup>[10]</sup></span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Başkomutan Vekili Enver Paşa, 11 Mayıs’ta Çanakkale Cephesine gelerek her iki cepheyi de denetledi. Sonra Ordu Komutanı ile fikir birliği içinde 19 Mayıs günü Arıburnu Cephesinde taarruz edip düşmanı denize dökmeye karar verdi. Bütün hazırlıkların yapılması için Tümen Komutanlıklarına emir verildi. İstanbul’dan takviye birlik olarak, 19 Mayıs günü yapılması kararlaştırılan genel taarruzda asıl taarruz gücünü teşkil edecek vurucu kuvvet olan 2 nci Tümen gönderildi. 19 Mayıs günü için planlanan Arıburnu taarruzunda fiilen veya dolaylı olarak yer alan kuvvetin genel toplamı 50.000 kişi idi.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>19 Mayıs’ta yapılan ve bütün cephede dört tümenle bir baskın taarruzu olarak planlanıp 3,5 km.lik çok dar şeritlerden gündüz de devam ettirilen bu harekât, Çanakkale Muharebelerinin cidden müstesna olaylarından birisidir. Karşılıklı durumun tam anlamıyla siperler arası mücadeleye dönüştüğü ve buna göre hareket edilmesi bütün sorumlu komutanlarca ortaklaşa kararlaştırılmış olmasına rağmen, ters bir karar ve başarısızlığı belli bir sistem uygulanmıştır. Kolordu Komutanı Esat Paşa tek bir hedefe taarruz edilmesini istiyordu. 5 nci Ordu Komutanı Liman Von Sanders Paşa, bu makul ve gerçekçi teklifi reddederek, bütün cepheye taarruz edilmesini emretti. Bunun üzerine ANZAK Kolordu Komutanı defterine şunları yazmıştı: “Şayet Türkler hep birlikte bir noktaya hücum etmiş olsalardı, cepheyi yarmaları muhakkaktı.” Böylece Sanders Türk Ordusunun bir başarısını daha önlemiş oluyordu.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Liman Von Sanders Paşanın düzeniyle yapılan bu savaştan bir netice alınamadı. 6,5 saat gibi kısa bir taarruz süresinde Türk birliklerinin muharip mevcudu %30 oranında eridi. Zayiatın toplam sayısı 10.000 kişi idi ve bu korkunç bir rakamdı. Bir anda ve daracık taarruz şeritlerinde binlerce insan feda edilmiş, pervasızca ateşe atılan yiğit Mehmetçikler birbiri üstüne düşerek şehit olmuş ve hiçbir sonuç elde edilememiştir. Çanakkale’de yaşanan en kanlı gündü bu….</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Bu harekâtta 57 nci Piyade Alayı, birinci hatta ve 64 ncü Piyade Alayının solunda olarak taarruz cephesini tamamlıyordu. 57 nci Piyade Alayına verilen görev, karşısındaki düşmanı Korkuderesi’ne dökmek ve doğu kanadı ile temasta bulunduğu 5 nci Tümenin taarruzlarını kolaylaştırmaktı. Bu alaydan otuz kişilik bir fedai müfrezesi seçilecek ve iç kanattan düşman mevzileri arasına sızarak Korkuderesi’ne ilerleyecek, burada her iki alayın cephesinden çekilecek düşmanın gerisinikesecekti.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Tümen, tam saat 03:30’da hücuma kalktı. 64 ncü ve 57 nci Piyade Alayının 2 nci ve 3 ncü Taburları siperlerden çıkarak karşılarındaki düşmana baskın suretiyle hücum yaptılar. İlk adımda düşman siperlerine girildi. Kısa ve kanlı bir boğuşmadan sonra girilen siperler tamamen temizlenerek yerleşildi. 57 nci Piyade Alayının sol cenahında bulunan 1 nci Taburu baskın hareketine giriştiği sırada Merkeztepe ve boyun yönündeki düşmanın piyade ve topçu ateşlerine maruz kalmıştır. Düşmanın taarruzlarına karşı bu siperlerin kuvvetli olarak elde tutulması için 57 nci Piyade Alayı gerekli tedbirleri alarak, tahkimata başladı.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>5 nci Tümen de tam saatinde ve her iki ileri hat alayı ile birlikte hücuma başladı. Fakat, düşman daha önce uyandırılmış ve kuşkulandırılmıştı. Korkunç bir makineli tüfek ve piyade ateşi ile karşılaşıldı. Birlikler, ağır zayiatı göze alarak hücumu sürdürmeye çalıştılar. Hücum dalgaları düşmanın ateş barajına çarptıkça düşüyor ve geriden gelenler şehit ve yaralı arkadaşlarını pervasızca aşarak düşman siperlerine atılıyorlardı. Bu tümenin gece hücumu kanlı başlamış ve aynı şekilde hiç değişmeden devam etmişti.</span></p>
<p class="Gvdemetni20"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-59673" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0050.jpg" alt="" width="800" height="880" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0050.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0050-768x845.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>19 Mayıs harekâtında asıl taarruz grubunu teşkil eden ve bu harekâtın yükünü taşıyacak olan 2 nci Tümen, daha hazırlık döneminde başarı şansını yitirmiş durumdaydı. Saat 03:30’da başlayan hücumda birinci hat alaylarının birer taburu ileriye atıldılar. İlk hücum kademesinde bulunun birlikler daha birkaç adım atmış iken ani ve çok şiddetli bir ateş baskını ile açık arazide biçildiler. İşler ters gitmiş, baskını yapacak taraf baskına uğramıştı. Birinci hücum kademesindeki zayiat yarıdan fazlaydı. Baskın tamamıyla ve bütün cephe boyunca ortadan kalkmıştı. Harekât planı ve plandaki ana fikir ile başarı olasılıkları tamamen yitirilmiş ve işler çığırından çıkarılmıştı.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Alayların ilk hat taburları bütün çabalarına ve gösterdikleri gerçekten benzersiz kahramanlıklara karşılık, bir adım fazla ilerleyemediler. Çok ağır zayiat verilmişti. Şehitler koyun koyuna düşman siperleri önünde yatıyor, gece karanlığında duyulan birçok ağır yaralının iniltileri etrafı hüzne boğuyordu. Düşman mevzileri önündeki aşılmaz ateş barajı, gün ağarıncaya kadar aynı şiddetle devam etti.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>19 Mayıs günü başlayan ve Arıburnu bölgesinde yapılan taarruzların saat 03:30 ile gün doğuşu saat 05:30a kadar olan birinci döneminde hemen hemen hiçbir ciddi sonuç elde edilememiştir. Muharebe koşullarının mevzi savaşına dönüştüğü, düşman tahkimat ve savunma mevziinin bütün derinlikleri ile iyi hazırlanıp donatıldığı, bu gibi kuvvetli mevzilere gündüz taarruzları için gerekli ateş gücünden ve teknik olanaklardan yoksun bulunuş gibi taktik nedenler dolayısıyla ne yapılacaksa bu gece saatlerinde yapılacak ve gündüz dönemine pek fazla iş bırakılmayacaktı. Fakat, gerçekler bunun tersi idi. Gece harekâtında yapılan saldırılar başarılı olamamış ve her şey gündüze kalmıştı.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Karmaşık hesaplar, fikir ve terslikler içerisinde 19 Mayıs gece hücumunun gün ışırken aynı şekil ve şiddette devam ettirilmesine karar verildi. Yine çok kan dökülecek, hiçbir şey değişmeyecek ve Çanakkale Cephesinin bu korkunç insan kıyımı 19 Mayıs’ta 10.000 kişilik zayiatla sonuçlanacaktı.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>19 ncu Tümen Komutanı Mustafa Kemal’in yüksek iradesine ve her yere yetişen kudretli varlığına rağmen, ileri harekât durmuştu. 57 nci Piyade Alayının takviyesine ve yakın çevresindeki durumu değiştirilerek uygun koşulların hazırlanmasına ihtiyaç vardı.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Birinci hat alayları geriden yetiştirilen ihtiyatlarla takviye edilerek taarruzlara devam olunması istendi. Tümen ihtiyatı olarak elde tutulan 72 nci Alay sağ kanatta 64 ncü Alayın ve 45 nci Alayın 3 ncü Taburu ile 27 nci Alayın 3 ncü Taburu da 57 nci Piyade Alayının üzerine yanaştırılarak taarruz edildi. Tümen bütün kuvvetini kullanmıştı. Hücumlar üst üste ve yiğitçe tekrarlandı. Fakat, değişen bir şey yoktu. Birliklerden gelen raporlarda, açılan kanatlardan alınan yan ateşleriyle ilerdeki birliklerin pek fazla hırpalanıp tıkandığı ve bu koşullar altında taarruzu sürdürebilmek olanaklarının fazlasıyla zorlaştığı bildiriliyordu.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>19 Mayıs taarruzunun gündüz döneminde, 19 ncu Tümenin gösterdiği bütün çabalar hiçbir sonuç vermedi. Birinci hat alayları ellerinden geleni yapmış fakat, kuvvetli düşman tahkimatını söktürmek mümkün olamamıştı. 64 ncü ve 57 nci Piyade Alayının düşman siperlerine girmiş olan 2 nci Taburu, denizden yapılan bombardımanlarla düşman ağır makineli tüfeklerinin her yandan üzerlerine çöken ateş baskısı altında dayanamaz hale geldiler. Buradaki birlikler eski mevzilerine çekildiler. Böylece, 19 ncu Tümen, dört buçuk saatlik çetin bir muharebeden sonra eski başlangıç durumuna dönmüş oldu.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Nihayet, Kuzey Grubu Komutanlığının gönderdiği emirlerle bütün cephedeki taarruzlar saat 10:00’dan itibaren durduruldu. Ordu komutanın emirlerine göre; bulunulan hatlarda tahkimat yapılarak yerleşilecek, bütün savunma tedbirleri alınacak ve muhtemel düşman taarruzları karşısında bir adım dahi geri atılmayacaktı.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Düşmanın en fazla çekindiği ve daima ağırlığını sırtında duyduğu bölge 19 ncu Tümen Cephesi idi. Saat 08:00’den itibaren başlayan düşman karşı taarruzları, saat 09:30’da 64 ncü Alay mevzilerinde ve saat 15:30’da 57 nci Piyade Alayı üzerine devamlı takviyelerle tekrar edildi. Aynı hareketler 19/20 Mayıs gecesi de devam etti. Fakat, bütün bu taarruz girişimleri kolaylıkla önlendi ve düşman birlikleri Türk siperlerine varamadan püskürtüldü.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Arıburnu’ndaki muharebeler tamamen sona erdi ve iki taraf kuvvetleri bütün güçleriyle tahkimat işlerine giriştiler. Bundan sonra Arıburnu bölgesinde Mayıs ayı sonuna kadar kayda değer önemli bir harekât olmadı.</span></p>
<p class="Gvdemetni20"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-59674" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0052.jpg" alt="" width="800" height="658" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0052.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0052-768x632.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
</div>
</div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Birinci Dünya Savaşı – Çanakkale Cephesi – 3</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/birinci-dunya-savasi-canakkale-cephesi-3</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/birinci-dunya-savasi-canakkale-cephesi-3</guid>
<description><![CDATA[ Birinci Dünya Savaşı – Çanakkale Cephesi – 3
20 Mayıs’ta düşman hatlarından Kızılhaç bayrağı kaldırılarak yaralı ve ölüleri toplamak için ateşkes önerildi. 5 nci Ordu ve Başkomutanlık bu öneriye pek yanaşmak istemediler. Düşmanın hazırlanmasına fırsat vereceği, Türk mevzilerinin zayıf noktalarını saptayacakları gibi nedenler gösteriliyordu. İşin daha ilginç yanı, her iki taraf komutanlığı da, böyle bir arzunun doğrudan kendilerinden gelmediğini dolaylı olarak anlatan bir […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c471b0a8f0.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:46 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Birinci, Dünya, Savaşı, –, Çanakkale, Cephesi, –</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57-Piyade-Alayi-04.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/birinci-dunya-savasi-canakkale-cephesi-3.html">Birinci Dünya Savaşı – Çanakkale Cephesi – 3</a></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>20 Mayıs’ta düşman hatlarından Kızılhaç bayrağı kaldırılarak yaralı ve ölüleri toplamak için ateşkes önerildi. 5 nci Ordu ve Başkomutanlık bu öneriye pek yanaşmak istemediler. Düşmanın hazırlanmasına fırsat vereceği, Türk mevzilerinin zayıf noktalarını saptayacakları gibi nedenler gösteriliyordu. İşin daha ilginç yanı, her iki taraf komutanlığı da, böyle bir arzunun doğrudan kendilerinden gelmediğini dolaylı olarak anlatan bir davranış içerisinde bulunuyorlardı. Fakat, ortada kalan binlerce ölü kokmaya başlamıştı. Mevzilerde durulamıyor, askerin morali sarsılıyordu. Görüşmeler sonucunda bir anlaşmaya varıldı. 24 Mayıs günü 07:30’dan saat 16:30a kadar karşılıklı ateşkes kurallarının gözetimi atında şehitler toplanarak gömülecekleri yerlere alındılar.<sup>[11]</sup></span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>27 Mayıs 1915 tarihine kadar 57 nci Piyade Alayı bölgesinde önemli bir olay olmamıştır. 19 ncu Tümen Komutanlığının emri ile 57 nci Piyade Alayı tuttuğu mevziiyi 27 nci Piyade Alayına devir ve teslim ederek tümen ihtiyatı olmak üzere Düztepe’nin güneyindeki 180 Rakımlı Tepenin doğusundan inen ikinci dereye giderek yeni görevine başlamıştır.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-59676" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0053.jpg" alt="" width="800" height="933" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0053.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0053-768x896.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>30 Mayıs 1915 tarihinde Tümen Komutanlığının emirleri ile 57 nci Piyade Alayı 27 nci Piyade Alayına yardım etmek üzere hazır duruma geçmiştir. 3 Haziran 1915 tarihinde 57 nci Piyade Alayı, 5 nci Tümen birliklerinin siperlerini devir ve teslim almıştır. 3 Haziran 1915 tarihinde 19 ncu Tümen Komutanı Yarbay Mustafa Kemal Albaylığa yükselmiştir.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>19 Mayıs’ta Arıburnu Cephesinde Türk taarruzu başarılı olamamış ve ağır kayıplara uğramıştı. General Hamilton, Türk Ordusu kendilerini toparlamadan taarruz yapmak düşüncesindeydi. Bu amaçla İngiliz ve Fransız kuvvetleri 4 Haziran 1915 tarihinde Seddülbahir bölgesinde 3 ncü Kirte taarruzunu planladılar. Türk Ordusunun dikkatini Arıburnu bölgesine çekmek için 3 Haziran 1915 tarihinde Arıburnu bölgesinde bir gösteriş taarruzu yapmayı planladılar. Arıburnu’na girişilecek bu taarruzlardaki amaç, Türk Komutanlığının dikkatini bu kesime çekerek, Seddülbahir bölgesinde baskın taarruzu yapmaktı. Bu nedenle, Arıburnu’ndaki İngiliz taarruzu, 3 Haziran 1915 günü saat 23:30’da denizden ve karadan yapılan şiddetli bir topçu bombardımanı ardından başladı. İngiliz piyadeleri, Türk siperleri topçu ateşleriyle alt üst edip barınılmaz duruma getirildikten sornra 4 Haziran 1915 saat 03:30’da, bütün cephede ve özellikle 16 ncı ve 19 ncu Tümen cephelerinde taarruza geçti.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-59678" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0054.jpg" alt="" width="800" height="791" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0054.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0054-768x759.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Aldatma niteliğindeki bu taarruz, akşamın geç saatlerinde etkisini gösterdi. İngilizler, 57 nci Piyade Alayının sağ kanadındaki 31 ve 32 numaralı Türk siperlerine girmeyi başardılar, durumu öğrenen 19 ncu Tümen Komutanı Albay Mustafa Kemal 5 Haziran 1915 günü saat 05:15’te Düztepe’den sırasıyla 27 nci, 57 nci, 72 nci ve 64 ncü Alay Komutanlarına gerekli emirleri vermiş; kendisi de, İngiliz taarruzunun geliştiği bölgeye, 57 nci Alay Komutanının yanına gitmiştir.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>19 ncu Tümen Komutanı Albay Mustafa Kemal, 27 nci Alayın ihtiyat taburuyla 57 nci Alay cephesinde yapılacak karşı taarruza katılmasını; 72 nci Alaydan bir taburun, ihtiyat göreviyle, 57 nci Alay bölgesindeki Edirnesırtı gerisinegönderilmesini ve iktisat edeceği diğer kuvvetleriyle bulunduğu yerde harekete hazır olmasını; 27 nci, 57 nci ve 64 ncü Alaylara, yok olma pahasına da olsa, mevzilerinde direnmelerini ve bu amaçla gerekli düzeni almalarını emretti.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-59679" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0055.jpg" alt="" width="800" height="880" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0055.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0055-768x845.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Bu sırada, 57 nci Piyade Alayının sağında bulunan 27 nci Piyade Alay Komutanı Yarbay Şefik, 31 ve 32 numaralı siperlerin gerçekten düşman eline geçmiş ve İngilizlerin siperlere yerleşmeye başlamış olduğunu yakından görmüştü. Bunun üzerine üç erlik bir bomba ekibi kurarak, siperlere girmiş olan İngilizleri el bombası atışlarıyla yok etmeyi başardı. Ardından 3 ncü Taburun 4 ncü Bölüğünü ileri sürerek, İngiliz subay ve er cesetleriyle dolu olan 31 numaralı siperi geri almayı sağladı.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Taarruza devam eden 27 nci Piyade Alayı, 57 nci Piyade Alayının da taarruza katılmasıyla, saat 07:25’te 32 numaralı siper düşmandan geri alındı. Böylece bir an başarılı gibi olan İngiliz taarruzu, geri atılmış; geri alınan siperlerde bırakılmış pek çok silah ve araçla birlikte, o güne kadar hiç bilinmeyen gözetleme aynaları ele geçirilmiştir.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>30 Haziran 1915 tarihine kadar 57 nci Piyade Alayı Cephesinde önemli bir olay olmadı. 30 Haziran 1915 tarihinde 57 nci Piyade Alayının cephesinde bulunan düşmanın baskın şeklinde taarruzları üzerine 1 ve 3 ncü Taburlar karşı taarruza geçerek, düşmana saldırdı ve cephesindeki düşman siperlerini elde etti.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Temmuz ayında Arıburnu bölgesi ve 57 nci Piyade Alayının cephesi sakin geçmiştir. Çanakkale Harekâtının bu ay içindeki en şiddetli muharebeleri Seddülbahir bölgesinde meydana gelmiştir. 6 Ağustos 1915 tarihine kadar önemli bir olay meydana gelmemiştir. Birlikler bu ayı daha çok tahkimat, gözetleme faaliyetleri ve gece baskınları şeklinde taarruz faaliyetleri ile geçirdiler. Ancak, birliklerimiz bu faaliyetlerde kullanmak için gerekli malzemeleri teminde çok sıkıntı çekiyorlardı. Bu sıkıntının derecesini vurgulamak açısından 57 nci Piyade Alay Komutanı Yarbay Hüseyin Avni Beyin 19 ncu Tümen İstihkâm Bölüğü Komutanlığına gönderdiği 4 Ağustos 1915 tarihli yazısı dikkat çekicidir.</span></p>
<p class="Gvdemetni20"><span><strong>“Buraya Kolordu İstihkâm Taburu Kumandanı geldi. Ahvali gördü, siperlerin haline acıdı. Şiddetle çok sayıda kum torbasına olan ihtiyacı tasdik etti. Daha sonra her alaydan çok buraya torba, kalas vs., göndereceğini söyledi. Siz bir şey vermiyorsunuz. Şimdi en az 500 torba ve 200 kalasa ihtiyaç vardır. Bunlar verilmezse siperlerdeki çalışmalar duruyor. Eğer acır iseniz… İnanmaz iseniz buraya bizzat gelip tetkik ediniz. Aranılan şeyler burada yenmez içilmez elbet yerlerine sarf olunur. Bu millete hizmet isterseniz vatanımızın bir karış toprağını bile muhafaza ister isen eldeki imkan ve şeyleri sarf etmeli ve şu an neticesi vahimdir. Akşam iki sandık bomba istedim, bir sandık verildi. Bunlar sadaka veriliyor gibi muhafaza ediliyor. Bugün maazallah siperlerimize girecek düşmanı bombadan başka bir şey çıkaramaz. Bu gün üç sandık bomba, 500 çuval, 200 kalas gönderilmesi önemle talep edilir”</strong><sup>[12]</sup></span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>İngilizler, 6/7 Ağustos 1915 gecesi ANZAK Cephesinden 2 nci Yeni Zelanda ve Avusturalya Tümeni ve kolorduyu takviye eden diğer kuvvetlerle, 19 ncu Tümen Cephesi olan Conkbayırı’na taarruzu planladılar.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>16 ncı Tümenin 6 Ağustos 1915 akşamı Kanlısırt’taki siperlerini geri almaya uğraşması sırasında İngilizler, 19 ncu Tümen Cephesinin sol kanadında bulunan Merkeztepe doğusundaki Türk mevzilerini topçusuyla yoğun ve devamlı bir şekilde ateş altına aldı.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>İngilizler, önce Merkeztepe karşısındaki 47 ve 48 numaralı Türk siperlerini lağım patlatarak, 57 nci Piyade Alayı cephesini ise taarruz ederek ele geçirmek istedi. 57 nci Piyade Alayının taburları bu taarruza kahramanca karşılık vererek İngilizleri ağır zayiat verdirerek püskürtmüştür.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>7 Ağustos tarihinde saat 04:00 sıralarında İngiliz topçusu, tüm gücüyle 19 ncu Tümenin sağ kanadını bombardımana başladı. Saat 04:30’da da piyadesiyle hücuma kalktı. 57 nci Piyade Alayının 2 nci Taburunun karşılık vermesi üzerine taarruzu başarısızlıkla sonuçlandı.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>7/8 Ağustos gecesi düşman bomba ve piyade ateşi ile Bombasırtı cephesine taarruz etmek istemiş ise de 57 nci Piyade Alayı tarafından yapılan şiddetli karşılık üzerine bu taarruzu da sonuçsuz kalmıştır. Bu taarruz sırasında, 57 ncı Piyade Alayı 2 nci Tabur Komutanı Yüzbaşı Ata tarafından saat 04:00’te gönderilen raporda ilginç bir noktaya dikkat çekiliyor:</span></p>
<p class="Gvdemetni20"><span><strong>“Düşman sabahki taarruzunda siperlerimize hücum eden efradın kollarında pazubant üzerine kırmızı salip (haç) ve salibin iki yanına dikey bir kırmızı şerit dikilmiş bulunuyordu. Siperlerin önünde biri subay olmak üzere pek çok düşman efradı telef olmuş ve bunların hepsinin de kollarında bu işaret vardır. Henüz maksadı anlaşılmamıştır.”</strong><sup>[13]</sup></span></p>
<p class="Gvdemetni0"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-59680" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0057.jpg" alt="" width="780" height="1020" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0057.jpg 780w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0057-768x1004.jpg 768w" sizes="(max-width: 780px) 100vw, 780px"></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Arıburnu kesiminde 6 Ağustos’ta başlayıp 10 Ağustos 1915 günü akşamı sona eren muharebelerde; İngilizlerin Conkbayırı’na yöneltilen taarruza yardım için giriştiği bu taarruzlar, 19 ncu Tümen kuvvetlerince ağır kayıplar verdirilmiş; başarıyla durdurulmuştur. Bu suretle düşmanın Conkbayırı’nı tutmasına engel olunmuştur. Düşmanın engellenebilmesi için birliklerimiz tarafından katlanılan zorlukları ve fedakârlığı göstermesi açısından 57 nci Piyade Alayı 3 ncü Tabur Komutanı Binbaşı Ali Hayrı tarafından 57 nci Piyade Alayı Komutanlığına gönderilen aşağıdaki yazı önemli ve ibret vericidir.</span></p>
<p class="Gvdemetni20"><span><strong>“Gecedenberi 72 nci Alay 2 nci Tabur siperlerinde bulunan 3 ncü Bölüğü müsaadenizle buradaki bölüklerden biriyle değiştireyim. Adı geçen bölük daha bu sabah çorbasını yiyememiştir. Doğrusu, gönderilmiş ise de siperlerde ve yollarda şühedanın çokluğu buna mani olmuştur. Yüce emirlerinizi bekliyorum efendim”</strong><sup> [14]</sup></span></p>
<p class="Gvdemetni0"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-59681" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0058.jpg" alt="" width="800" height="871" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0058.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0058-768x836.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>9 Ağustos 1915 tarihinde 19 ncu Tümen Komutanı Albay Mustafa Kemal Anafartalar Grubu Komutanlığını devralmak üzere Tümen Komutanlığından ayrılmış yerine 27 nci Piyade Alayı Komutanı Yarbay Mehmet Şefik vekil olarak atanmıştır.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>13 Ağustos 1915 tarihinde 57 nci Piyade Alay karargâhına düşen bir obüs mermisi ile kahraman Alay Komutanı Yarbay Hüseyin Avni Bey şehadet mertebesine ulaşmıştır. 2 nci Tabur Komutanı Binbaşı Murat Alay Komutanlığına vekil olarak atanmıştır. Binbaşı Murat bu olayı 57 nci Piyade Alayı askerlerine aşağıdaki yazıyla duyurmuştur.</span></p>
<p class="Gvdemetni20"><span><strong>“13 Ağustos 1915</strong><strong><br>
Saat: 14:30</strong></span></p>
<p class="Gvdemetni20"><span><strong>Edirne Sırtından</strong></span></p>
<p class="Gvdemetni20"><span><strong>57 nci Alay ve 72 nci Alay ve Makineli Bölük Komutanlıklarına</strong></span></p>
<p class="Gvdemetni20"><span><strong>Alay Komutanımız Avni Bey, bugün karargâhına düşen bir obüs mermisiyle şahadet rütbesine erişmişlerdir. İmansız düşmanımıza layık olduğu derecede intikam hissiyle hazırlanmaya gayret olunmak üzere, üzerimize düşen görevleri daha büyük bir gayret ve uyanıklıkla gerçekleştirilmesini bütün arkadaşlarımdan temenni ederim.</strong></span></p>
<p class="Gvdemetni20"><span><strong>57 nci Alay Komutan Vekili</strong><strong><br>
Binbaşı Murat”</strong><sup>[15]</sup></span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Arıburnu cephesinde yapılan kanlı muharebeler, iki taraf siperlerinin birbirine pek yaklaşmış olmasından dolayı, hareketliliğini yitirmiş; siper muharebeleri durumuna gelmiştir. İngilizler, önemli noktalardaki Türk mevzilerini geceli gündüzlü obüslerle ve bomba toplarıyla ateş altına almakta; açtığı lağımlarla Türk mevzilerini yıkmakta, sık sık tutuşturucu maddeler atarak yangınlar çıkartmakta ve dolayısıyla Türk kıtalarını aralıksız olarak tedirgin etmekteydi.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Bölgedeki Türk birlikleri, İngilizlerin yaptığı bu zararları sabahlara kadar durmadan çalışarak onarmakta; elde bulunan araçlar ve kısıtlı olanaklar ölçüsünde karşılık vermekte ve mevzilerini korumaya çalışmaktaydılar.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Bu karşılıklı siper muharebeleri süresince iki tarafta, gece hücumları, topçu ve piyade ateş baskınları yapmakta; özellikle bomba muharebeleri, gece gündüz devam etmekteydi.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Siper muharebeleri için İngilizlerin olanakları çok ve çeşitliydi. Gözetleme aynaları, çelik kalkanlar, siper kundakları, bomba topları ve daha pek çok teknik araç ve gereçten bol bol yararlanıyorlardı.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>24 Ağustos 1915 tarihine kadar önemli bir olay olmamıştır. Alay komutanlığına vekâlet eden Binbaşı Murat 11 nci Piyade Tümeni emrine verilmiş yerine 3 ncü Tabur Komutanı Binbaşı Ali Hayri Bey, 57 nci Piyade Alayı Komutanı olmuştur.<strong><sup>[16]</sup></strong></span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>19 Aralık 1915 tarihine kadar 57 nci Piyade Alayı gözetleme, siperleri onarmak, düşmanın yaptığı piyade ateşlerine karşılık vermek ve gece baskınları düzenlemek gibi faaliyetlerle uğraşmıştır.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-59682" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0060.jpg" alt="" width="800" height="711" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0060.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0060-768x683.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>İngilizler, 1915 yılı Ağustos ayı sonlarına kadar, Gelibolu Yarımadası’nda giriştiği bir çok taarruz hareketleriyle talihini denemiş ve her seferinde, layık olduğu karşılığı almıştı. Bütün gücünü kullandığı halde hiçbir hedefine ulaşamamış olan düşman, artık yeni bir başarı ümidini kaybetmiş bulunuyordu. İtilaf Devletleri ise, Çanakkale Seferinin tam bir çıkmaza girdiğini kabul etmişler, artık yeni başarı şöyle dursun bulundukları hatların muhafazasını bile şüpheli görmeye başlamışlardır. Nitekim General Ian Hamilton yayınlamış olduğu raporunda bu durumu şu şekilde dile getirmektedir.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span><strong>“… Artık Türk mukavemet ve şiddetine hatime çekecek yegane çare bunların cephane ve mühimmatının tükenmesine kalmış denilebilir.”</strong><sup> [17]</sup></span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Nihayet, içine düşülen bu bataktan nasıl çıkılabileceği konusunda çareler aramaya koyuldular. 11 Ekim 1915’te Lord Kitchener, General Hamilton’a gönderdiği bir telgrafta, <strong>“Bir tahliye yapılırsa ne kadar zayiat verileceğini”</strong> sordu.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>General Hamilton bu telgrafa, <strong>“Her hangi bir tahliyenin mevcut kuvvetlerin yarısının ve tüm topçularla cephenin kaybına yol açacağını ve tahliyeye taraftar olmadığı”</strong> şeklinde karşılık verdi.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Bu rapor üzerine Çanakkale Komitesi, 15 Ekim 1915’te tahliyenin daha uygun koşullar altında ve taraf gütmeyecek bir fikirle incelenmesi olanağını sağlamak amacıyla, General Hamilton’un geri alınmasına karar verdi.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>23 Kasım 1915’te toplanan Harp Meclisi, askeri nedenler yüzünden, Çanakkale’nin tamamen tahliyesi için kabineye öneride bulunmaya karar verdi. Kabinedeki tartışmalar uzun sürdü. Birçok fikir ve karar değiştirmeler oldu. 5 Aralık 1915 günü Fransız Hükümeti, bütün meselelerin yeniden görüşülmesini istedi. 6 Aralık 1915’te General Joffre’nin karargâhında toplanan İtilaf Devletleri konferansında herkes, Çanakkale’nin tahliyesini istedi. Ruslar da, 7 Aralık 1915’te Çanakkale’nin tahliye edilmesi isteğinde bulundu.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>7 Aralık 1915’te İngiliz kabinenin yirmi iki üyesi, tekrar bir araya gelerek durumu görüştüler. En sonunda, Anafartalar’la Arıburnu bölgelerinin hemen tahliyesine; fakat, kısmen denizcilik bakımından ve kısmen de seferin tümünün sona erdiği yolundaki düşünceleri gizlemek için, şimdilik Seddülbahir’in elde tutulmasına karar verildi. Çanakkale Cephesindeki tüm komutanlar da 12 Aralık 1915’te tahliye kararını kabul ettiler. Anafartalarla Arıburnu’ndaki kuvvetlerin 19/20 Aralık 1915’te boşaltılmasına karar verdiler.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Tahliye kararının verilmesinden önceki günlerde, yani Kasım 1915 ayı başlarında, İngilizlerin yalnız Anafartalar ve Arıburnu bölgelerinde toplam 92.100’e yakın insan, 5.368 hayvan ve 196 adet topla bir aylık yiyecek ve çok sayıda cephane, araç ve gereçleri vardı.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>İngilizler tahliye işine telaş etmeden başladılar. Kuvvetlerini yavaş yavaş çekerken cephedeki ateş faaliyetini aksatmayacak şekilde düzen almış ve birliklerimizi; yeterince aldatmayı başarmışlardı.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>20 Aralık 1915 saat 03:30 sıralarında Cesaret Tepesi civarındaki iki lağımın İngilizler tarafından patlatılmasından sonra çıkan gürültü, birliklerimizin gözünü açmış; ileri atılan birliklerimiz hiçbir direnmeyle karşılaşmadan, en ileri mevzileri ele geçirmişlerdi. Buradan ileri sürdükleri keşif kollarıyla, İngiliz siperlerinin boşaltılmış olduğunu görmüşlerdi. Bu durum, kısa sürede bütün cephede duyulmuş; harekete geçen Türk birlikleri, İngilizlerin boşalttığı ilk hat siperlerini ele geçirmişlerdir.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Böylece, Anafartalardaki tahliye, başarıyla tamamlanmış ve 20 Aralık 1915 saat 01:30’da mevzilerde kimse kalmamıştır. Arıburnu kesimindeki tahliye de, aynı biçimde yürütülmüş ve son İngiliz Layter’i, 20 Aralık 1915 saat 04:10’da kıyıdan ayrılmıştır.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>İngilizler, bu boşaltma sırasında, 8/9 Aralık 1915’ten 20 Aralık 1915 günü saat 05:00’e kadar, Arıburnu ve Anafartalar bölgesinden toplam olarak 83.048 er ve subay, 186 top, 1.697 atlı araba, 21 motorlu araç, 4.695 at ve katırı gemilere bindirerek götürmüş; hiç zayiat vermemişlerdir.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>İngilizler, tahliye sırasında tüm silah, araç ve gereçlerini götürmeye çalışmış; kalanlarını da tahrip etmek istemiş ve hatta, gemilerden açtığı top ateşleriyle kalanları kullanılmaz duruma getirmeye çalışmıştır. Fakat bizim amacımız, zaten ganimet elde etmek değil, düşmanı ele geçirmekti. O ise, uçup gitmişti.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>İngilizler aylarca uğraşmış, Türkleri yerinden kıpırdatamamış, bütün imkânlarını kullanmış bir karış toprak alamamıştı. Fakat kaçmakta gösterdikleri bu hüner, her türlü takdirin üstünde idi.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Anafartalar Grubu Komutanı Albay Mustafa Kemal, 10 Aralık 1915 günü hastalandığından, tedavi ve istirahat için İstanbul’a hareket etmişti. Albay Mustafa Kemal, İngilizlerin Anafartalar ve Arıburnu cephelerini boşaltması sırasında grup komutanı olarak görevi başında bulunsaydı, belki de kendine özgü ön sezisi ve ileri görüşlülüğüyle Anafartalar Grubu kıtalarına aldıracağı düzenler, yaptıracağı hareketlerle bu çekilmenin bu derecede başarılı olmasına engel olabilirdi. Mustafa Kemal’in muharebe alanlarındaki yaşantısına bakarak, buna olumlu karşılık vermemiz gerekir. Çünkü, Mustafa Kemal, hiçbir durumu rastlantıya bırakmayan, her konuda gerekli en ayrıntılı olasılıklara önem ve değer veren kişiliğiyle, kendini kabul ettirmiş büyük bir komutan ve yöneticiydi. O’nun cepheden ayrılmış bulunması, İngiliz kuvvetleri için büyük bir şanstı.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Biz, kaçan İngilizleri yakalayamadık diye hala üzülelim. Onlar ise, evvelâ 18 Mart Çanakkale deniz savaşında ve arkasından bu Gelibolu Harekâtında uğradıkları mağlubiyetin acısını hiçbir zaman unutamayacaklardır. <strong>Çanakkale’de Türk cesareti, İngiliz soğukkanlılığını; Türk azmi, İngiliz inadını; Türk vatanseverliği, İngiliz gururunu yenmiştir.</strong></span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>19/20 Aralık 1915 tarihinde düşmanın çekildiğinin anlaşılması üzerine, 57 nci Piyade Alayı ilerleyerek Arıburnu ile İhraç İskelesi batısında ki burun noktasına kadar bütün siperleri elde etmiş ve kıyıya yanaşmıştır. 19 ncu Tümen, Sazlıdere’den Haintepe’ye kadar olan kıyı bölgesini tutmuştur. Ayrıca 57 nci Piyade Alayı bir bölüğü ile de Haintepe ve çevresini tutmuştur. 21 Aralık 1915 tarihinde 57 nci Piyade Alayına verilen bölge 4 ncü Piyade Bölüğü tarafından tutulmuştur.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>27 Aralık 1915 tarihinde Padişah tarafından, yapmış olduğu üstün hizmet ve kahramanlıklarının nişanesi olarak 57 nci Piyade Alayının Sancağına Gümüş ve Altın Harp Madalyaları verilmiştir.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-59683" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0063.jpg" alt="" width="800" height="551" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0063.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0063-768x529.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>27 Aralık 1915 tarihinden itibaren 57 nci Piyade Alayı ileri karakolda bulunan bölükler hariç Kurtdere’sinde eğitime başladı. 11 Ocak 1916 tarihinde 19 ncu ve 20 nci Tümenlerin iştirakiyle 15 nci Kolordu meydana getirildi. 19 ncu Piyade Tümenine, Kolordu Komutanlığının emri ile 19 Ocak 1916 tarihinde Uzunköprü’ye hareket için hazır olması emredildi.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>57 nci Piyade Alayı 20 Ocak 1916 tarihinde Uzunköprü doğrultusunda saat 07:00’de Bigalı’nın kuzey sırtlarındaki ordugahından hareket etmiş ve 27 Ocak 1916 tarihinde Keşan’a varmıştır. 30 Ocak 1916 tarihinden itibaren eğitime başlamıştır. 57 nci Piyade Alayı, 8 Şubat 1916 tarihinde Keşan bölgesinde Ordu Komutanı Liman Von Sanders Paşa tarafından denetlendi.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>7/8 Mart 1916 tarihinde Keşan’dan Çelebi Köyüne hareket etti ve orada yerleşerek eğitim faaliyetleri ile meşgul oldu. Bu sırada alayın mevcudu 54 subay ve 2741 Er idi.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>57 nci Piyade Alayı 25 Nisan 1916 tarihinde Çelebi Köyünün kuzey doğusunda toplanarak, Alay sancağına padişah tarafından<strong> “25 Nisan 1915 tarihinde Çanakkale’de Arıburnu bölgesine yapılan çıkarmada düşman kuvvetlerinin ilerlemesine ve Kocaçimen Tepelerinin düşman eline geçmesine aynı gün yaptığı çabuk hareket ve şiddetli taarruz nedeni ile engel olmak ve aylarca düşman karşısında mevzilerde kalarak kahramanca muharebeler yapmak sureti ile gösterdiği olağanüstü yiğitlik ve yararlığa karşılık”</strong> verilen nişanlar, merasimle Alay Sancağına takılmış ve resmi geçit yapılmıştır.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-59684" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0064.jpg" alt="" width="800" height="667" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0064.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0064-768x640.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Daha sonra 57 nci Piyade Alayı Çelebi Köyünden Kuruçeşme’ye gelerek Ordugâha geçmiştir. 3 Temmuz 1916 tarihinde Başkomutan vekili ve Harbiye Nazırı Enver Paşa tarafından teftiş edildi. 14 Temmuz 1916 tarihine kadar eğitim faaliyetleri ile meşgul oldu.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>57 nci Piyade Alayı, 19 ncu Tümen Komutanlığının emri ile, Uzunköprü doğrultusunda hareket ederek 21 Temmuz 1916 tarihinde Uzunköprü İstasyonunun kuzey yamacında ordugâha geçti.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>57 nci Piyade Alayı, Çanakkale’de büyük bir zafer kazandı. Ama bunu düşmanın üstün silahlarına karşı canlarını, kanlarını ortaya koyarak kazandılar. Bir neslin gürbüz gençliğini orada gömerek kazandılar. Pek çok eksikliklerine ve olanaksızlıklarına karşın, en modern silah ve araçların desteğine dayanan üstün İngiliz kuvvetlerini, bulunduğu dar bir kıyı şeridi içinde kalmaya mecbur ettiler ve hatta onu karaya çıktığına pişman ettiler.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Çanakkale Savaşı Birinci Dünya Harbinin kaderini bir çok yönleriyle değiştirmiştir ki; en önemlisi Türk milletinin eski kuvvet ve kudretini muhafaza ettiğini göstermiş, can çekişen bir imparatorluk içinde kahraman bir milletin varlığını meydana koymuş ve dünya milletlerine de bunu bir kere daha kabul ettirmiştir.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-59685" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0065.jpg" alt="" width="800" height="604" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0065.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0065-768x580.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p class="Gvdemetni0"><span><strong>Dipnotlar:</strong></span></p>
<ol>
<li>
<div><span>Gnkur ATAŞE Arşivi; No. 7/9602-181/1 Harp Ceridesi.</span></div>
</li>
<li>
<div><span>Gnkur ATAŞE Arşivi; No. 5/2453, Kls.3964, Dos. H-7, F. 1/8, 1/13, 1/15.</span></div>
</li>
<li>
<div><span>Gnkur ATAŞE Arşivi; No. 5/2453, Kls.3964, Dos. H-8, F.l/4, 1/6, 1/8.</span></div>
</li>
<li>
<div><span>GÜNESEN, Fikret; Çanakkale Savaşları, Sy: 135.</span></div>
</li>
<li>
<div><span>Mustafa Kemal; Arıburnu Muharebeleri Raporu.</span></div>
</li>
<li>
<div><span>İbrahim Refik; Çanakkale’nin Ruh Portresi.</span></div>
</li>
<li>
<div><span>Mustafa Kemal; Arıburnu Muharebeleri Raporu.</span></div>
</li>
<li>
<div><span>Gnkur ATAŞE Arşivi: 5384-H-3 (1-16).</span></div>
</li>
<li>
<div><span>Gnkur ATAŞE Arşivi: 7/9602-183-1, Harp Ceridesi.</span></div>
</li>
<li>
<div><span>BARIŞ, Yusuf İzzetin; Çanakkale Savaşları.</span></div>
</li>
<li>
<div><span>Gnkur ATAŞE Arşivi: 7/9602-183-1, Harp Ceridesi.</span></div>
</li>
<li>
<div><span>Gnkur ATAŞE Arşivi: 7/9602-183-H:10/1-10.</span></div>
</li>
<li>
<div><span>Gnkur ATAŞE Arşivi: 7/9602-H9-H16 Klasör No: 5384.</span></div>
</li>
<li>
<div><span>Gnkur ATAŞE Arşivi: 7/9602-183-H:10/1/17.</span></div>
</li>
<li>
<div><span>Gnkur ATAŞE Arşivi: 7/9602-183-H: 11/1/1.</span></div>
</li>
<li>
<div><span>Gnkur ATAŞE Arşivi: 7/9602-183:Hl 1-1/12.</span></div>
</li>
<li>
<div><span>Gnkur ATAŞE Arşivi: A: 4/8749, D:30 F:42.</span></div>
</li>
</ol>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Birinci Dünya Savaşı: Galiçya Cephesi – 1</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/birinci-dunya-savasi-galicya-cephesi-1</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/birinci-dunya-savasi-galicya-cephesi-1</guid>
<description><![CDATA[ Birinci Dünya Savaşı: Galiçya Cephesi – 1
Çanakkale Muharebeleri boyunca iki defa lağvedilen ve yeniden kurulan 15 nci Kolordu; İngilizlerin Çanakkale’den çekilmesinden sonra ve 5 nci Ordu’nun yeniden düzenlenmesi sırasında, 9 Ocak 1916 tarihli ordu emri üzerine, üçüncü defa olarak 19 ncu ve 20 nci Tümenlerle tekrar kurulmuş, Keşan, Şarköy bölgesine intikal ederek 10 Temmuz 1916’ya kadar burada yerleşmiştir. Kolordunun kuruluşu şöyle […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4719e2857.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:46 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Birinci, Dünya, Savaşı:, Galiçya, Cephesi, –</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57-Piyade-Alayi-05.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/birinci-dunya-savasi-galicya-cephesi-1.html">Birinci Dünya Savaşı: Galiçya Cephesi – 1</a></p>
<p><span>Çanakkale Muharebeleri boyunca iki defa lağvedilen ve yeniden kurulan 15 nci Kolordu; İngilizlerin Çanakkale’den çekilmesinden sonra ve 5 nci Ordu’nun yeniden düzenlenmesi sırasında, 9 Ocak 1916 tarihli ordu emri üzerine, üçüncü defa olarak 19 ncu ve 20 nci Tümenlerle tekrar kurulmuş, Keşan, Şarköy bölgesine intikal ederek 10 Temmuz 1916’ya kadar burada yerleşmiştir.</span></p>
<p class="Balk20"><span><strong>Kolordunun kuruluşu şöyle idi :</strong></span></p>
<table class=" aligncenter" border="0" align="center">
<tbody>
<tr>
<td colspan="3"><span><strong>Kolordu Karargahı</strong></span><span> </span><span> </span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>Kolordu Komutanı</span></td>
<td><span>:</span></td>
<td><span>Kurmay Albay Yakup Şevki (SUBAŞI)</span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>Kurmay Başkanı</span></td>
<td><span>:</span></td>
<td><span>Yarbay Hayri</span></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<table class=" aligncenter" border="0" align="center">
<tbody>
<tr>
<td colspan="3"><span><strong>19 ncu Tümen</strong></span><span> </span><span> </span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>Tümen Komutanı</span></td>
<td><span>:</span></td>
<td><span>Piyade Yarbay Mehmet Şefik</span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>Kurmay Başkanı</span></td>
<td><span>:</span></td>
<td><span>Binbaşı Lütfü</span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>57 nci Alay Komutanı</span></td>
<td><span>:</span></td>
<td><span>Binbaşı Hayri</span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>72 nci Alay Komutanı</span></td>
<td><span>:</span></td>
<td><span>Binbaşı Rıfat</span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>77 nci Alay Komutanı</span></td>
<td><span>:</span></td>
<td><span>Yarbay Saip</span></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<table class=" aligncenter" border="0" align="center">
<tbody>
<tr>
<td colspan="3"><span><strong>20 nci Tümen</strong></span><span> </span><span> </span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>Tümen Komutanı</span></td>
<td><span>:</span></td>
<td><span>Kurmay Yarbay Yasin Hilmi</span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>Kurmay Başkanı</span></td>
<td><span>:</span></td>
<td><span>Yüzbaşı İsmail Hakkı</span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>61 nci Alay Komutanı</span></td>
<td><span>:</span></td>
<td><span>Yarbay Bahattin</span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>62 nci Alay Komutanı</span></td>
<td><span>:</span></td>
<td><span>Binbaşı Nazmi</span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>63 nci Alay Komutanı</span></td>
<td><span>:</span></td>
<td><span> Binbaşı Ahmet Muhtar</span></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p class="WordSection1"><span>Kolordu, son kuruluş ve kadrolarına göre düzenlenmek amacıyla yaptığı hazırlıklarda bir çok zorluklarla karşılaştı. O sırada, bazı birlikler alınıp başka kolordu ve tümenlere verilmiş; buna karşılık 15 nci Kolordu yeni topçu kıtaları, teknik ve lojistik birliklerle pekiştirilmişti.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Önceleri gizli yapılan hazırlıklar 9 Temmuz 1916’da Başkomutanlıktan alınan emirle ast birlik komutanlıklarına da duyuruldu. 10 Temmuz 1916’da gelen emirle de Galiçya’da görev alınacağı bildiriliyor, bindirme ve yüklemenin Uzunköprü’den yapılacağını ve ilk kafilenin ne zaman yola çıkabileceği soruluyordu. Böylece yeni görevi öğrenen kolordu karargâh ve birlikleri, hazırlıklara daha çok önem ve hız vererek, noksanlıkların giderilmesi için çalışmalarına başladılar.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>57 nci Piyade Alayı, Başkomutanlıktan gelen yeni görev emrini alır almaz hazırlıklara başladı. 57 nci Piyade Alayı, dört piyade taburu ve bir ağır mitralyöz bölüğünden ibaretti.</span></p>
<table border="0" align="center">
<tbody>
<tr>
<td colspan="3"><span><strong>57 nci Piyade Alayı</strong></span><span> </span><span> </span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>Alay Komutanı</span></td>
<td><span>:</span></td>
<td><span>Binbaşı Ali Hayri (Binbaşı Mehmet Emin, Yarbay Yusuf Ziya)</span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>1. Tabur Komutanı</span></td>
<td><span>:</span></td>
<td><span>Yüzbaşı Ömer Fevzi</span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>2. Tabur Komutanı</span></td>
<td><span>:</span></td>
<td><span>Mehmet Salih</span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>3. Tabur Komutanı</span></td>
<td><span>:</span></td>
<td><span>Binbaşı Mehmet Emin</span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>4. Tabur Komutanı</span></td>
<td><span>:</span></td>
<td><span>Yüzbaşı Süleyman</span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>Alayın Kuvveti</span></td>
<td><span>:</span></td>
<td><span>54 Subay, 2741 Erbaş ve Er, 373 Hayvan ve 2288 Tüfek ve 12 Ağır Makineli Tüfekten ibaretti.</span></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-59688" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0068.jpg" alt="" width="800" height="489" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0068.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0068-768x469.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>Ulaştırma sırasına göre Galiçya’ya gitmek üzere 22 Temmuz 1916 tarihinde Uzunköprü ve Alpullu İstasyonlarından hareket eden birlikler, 25 Temmuz 1916 tarihine kadar Karaağaç, Filibe, Sofya ve Niş’ten Belgrada gelmişlerdir. Birlikler, daha sonra Tuna Köprüsünden geçirilerek, Avusturya-Macaristan’ın Zemlin (Zemun) kasabasında toplanarak bir kışlaya ve bazı evlere yerleştirilmişlerdir. 2 Ağustos 1916’da Zemlin’de toplanmış bulunan muhtelif birliklerin, Kolordu Komutan Vekili sıfatıyla 19 ncu Tümen Komutanı gerekli emir ve öğütlerle, emniyet ve disiplinini pekiştirmiştir.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-59690" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0069.jpg" alt="" width="800" height="587" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0069.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0069-768x564.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Başkomutan Vekili Enver Paşa, 4 Ağustos 1916’da bazı Avusturya Generalleri ve çok sayıda Alman ve Avusturya subayı ile birlikte Zemlin’de toplanmış olan tümen birliklerini denetlediler. 5 Ağustos sabahı ilk kafile ve 8 Ağustos’ta da Kolordu Komutan Vekili cepheye hareket etti. Bindirme, Zemlin ve yaklaşık olarak buraya 14 km. mesafedeki Yataynisa İstasyonlarında yapılmıştı.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-59691" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0070.jpg" alt="" width="800" height="578" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0070.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0070-768x555.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>19 ncu Tümen Komutanı, karargahını 12 Ağustosa kadar Miçiçov’da (Mieczyszcov) kurmuştu. Tümen Komutanı ertesi sabah 57 nci ve 72 nci Alay Komutanlarını da yanına alarak incelemelerine devam etti ve komşu Avusturya tümenleriyle gerekli irtibat sağlandı.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>14 Ağustos 1916 tarihinde 19 ncu Tümen Komutanı, 57 nci Piyade Alayı’na Pototory’den Zlotalipa’ya kadar olan bölgeyi teslim etmiştir. Alay, bölgesini savunulacak bir duruma sokmak üzere tahkimata başladı. Cepheyi üç piyade taburu ile tuttu. 57 nci Piyade Alayının solunda 55 nci Avusturya Tümeni, sağında 72 nci Alay bulunmakta idi. 15 Ağustos tarihindeki tümen emri ile; Alayın cephesi 1 ve 3 ncü Taburlarla tutulmuş, 2 nci Tabur tümen ihtiyatı olmak üzere 77 nci Alayın bulunduğu yerin (275 Rakımlı Tepe) batısına gitmiştir.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>20 Ağustos 1916’da Avusturya-Macaristan Veliahtı Frederik Kari ve ondan bir gün sonra da General Bothmer 15 nci Kolorduyu ziyaret etti. Onun ardından 15 nci Kolordu Komutanı da Hofmann Kolordu Komutanını ziyaret ederek bazı incelemeler yaptı ve çeşitli bilgiler elde ederek akşama doğru aşağıdaki emri aldı.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-59692" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0071.jpg" alt="" width="800" height="471" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0071.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0071-768x452.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p class="Gvdemetni160"><span><strong>“22 Ağustos tarihinde saat 12.00’de başlamak üzere, 15 nci Kolordu Komutanlığı 1 nci Alman İhtiyat Tümeni’nin sol yanından Hofmann Kolordusu’nun 55 nci Tümeninin sağ yanına kadar uzanan bölgede emir ve komutayı üzerine alacaktır. Şu anda Çanakkale Kahramanlarının Alman ve Avusturya-Macaristan kıtalarıyla birlikte emrim altında bulunmalarından dolayı sevincimi bildirir ve cesur Türk müttefiklerimizin Alman Güney Ordusu’na katılışları dolayısıyla hoş geldiniz derim. 15 nci Kolordu’nun şimdiye kadar kazandığı şan ve şereften ayrı olarak yeni savaş alanında da yeni şan ve şereflere ulaşmasını Ulu Tanrıdan dilerim.”</strong><sup>[1]</sup></span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Daha önce alınan direktifler ve bu emir gereğince lüzumlu keşif ve temasları yapan Kolordu birlikleri, bölgelerini tam olarak teslim almışlardı. 22 Ağustos 1916’da Ordular Grubu Komutanlığı’ndan gelen emirle; mevzilerin şiddetli topçu ateşlerine dayanabilecek durumda yapılması, savunma hatlarının arazi şekline göre kesik kesik tertiplenmesi, yan ateşi yapacak silahların görevlendirilmeleri, yaklaşma yolları ve irtibat hendekleri ile arka yamaçlarda direnekler hazırlanması bildirilmişti. Makineli tüfeklerin bir kısmının birinci hatlarda, bir kısmının da ileriyi ateş altına alabilecek şekilde gerideki yüksek noktalarda yerleştirilmesi önemle belirtilmişti.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>28 Ağustos’ta gelen Ordu emrinde; 15 nci Kolordu mevzilerinin özellikleri belirtilmiş, bir yıl önceki muharebelerde aynı arazide, zamanındaki koşullara uygun bir düzen ve sağlamlaştırma yapıldığı, bu defa daha esaslı yerleşme ve tahkime önem verilmesi, ileri arazide ateşle hâkimiyetin kesinlikle sağlanması, yakın muharebe eğitimlerinin yaptırılması istenmiş, ayrıca, muharebe aralıklarından yararlanılarak mevzilerin düzenlenmesi ve ateş alanlarının temizlenmesi konularına komutanların dikkati çekilmişti.<strong><sup>[2]</sup></strong> Bu emirlerin uygulanmasına hemen başlandı.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-59693" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0072.jpg" alt="" width="800" height="613" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0072.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0072-768x588.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>31 Ağustos sabahından itibaren Güney Ordusunun bazı kesimlerine çok şiddetli topçu ateş hazırlığından sonra düşman taarruzu başlamıştı.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>1 Eylül 1916’da saat 05:30’da düşmanın 57 nci Alay cephesine iki saat kadar açtığı topçu ateşinden sonra (397 Rakımlı Tepenin direnek noktası üzerine) Renbiki doğrultusunda bir düşman kolunun yaklaşmakta olduğu görülmüştü. Tam karşısında 3 ncü Taburun 9, 11 ve 12 nci Bölükleri bulunmakta idi. Düşman tepenin en yüksek noktasına yaklaşmıştı. Bu düşman kuvveti, topçu mermilerinin çıkardığı dumandan yararlanarak ilerliyordu. Bu kuvvet 9 ncu Bölüğün bulunduğu mevzii, sol taraftaki ormandan çıkan bir bölük kadar düşman kuvveti de 12 nci Bölüğün siperlerini elde etmişti.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>12 nci Bölük, cephesinden taarruz eden düşman kuvvetlerinin üstün olmasından ve sağdaki siperleri 9 ncu Bölüğün boşaltarak geri çekilmesinden dolayı, sözü edilen siperlerde daha fazla dayanamayarak gerideki direnek noktasına çekilmişti. Bu muharebede 10 ncu Bölükten 1 subay, 7 er yaralı, 4 er kayıp, 1 Er şehit, 12 nci Bölükten 2 şehit, 17 yaralı ve 5 kayıp verildi. 3 ncü Tabur tarafından gönderilen bir keşif kolunun raporlarından, düşmanın aldığı siperleri zayıf kuvvetlerle tuttuğu anlaşılmıştır. Bu durum üzerine siperlere sağdan ve soldan iki bölüğün geri kalan kısımları ve el bombaları ile hücum edilmiş ve siperlerdeki düşman erlerinin büyük bir kısmı öldürülmüş, geri kalanı da kaçmıştır. Fakat siperlerin tamamından düşman atılamamıştır.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-59694" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0073.jpg" alt="" width="800" height="533" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0073.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0073-768x512.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>7/8 Eylül 1916 tarihinde, Kolordu ve 19 ncu Tümen Komutanlığının sözlü emirleri ile 57 nci Piyade Alayının cephesindeki 397 Rakımlı Tepe üzerindeki düşman siperleri topçu ateşi ile tahrip edilmiştir. 57 nci Piyade Alayı 3 ncü Taburu, ihtiyatta bulunan iki Ağır Mitralyöz Bölüğünün desteği ile yaptığı karşı taarruz sonucu bütün siperler düşmandan geri alınmıştır. Bu muharebedeki kayıplarımız; 4 subay, 11 er şehit, 71 yaralı idi.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>397 Rakımlı Tepe düşmandan temizlendikten sonra iki taburla tutulmuştur. Birinci hattı her taburdan ikişer bölük tutmakta, diğer iki bölük ise ikinci hattı tutmakta idi.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>14/15 Eylül 1916 tarihinde gece düşman siperlerine bir baskın yapılması emredildi. Bu amaçla 1 nci Taburun 2 nci Bölüğünden bir takım, 2 nci Taburun 6 ncı Bölüğünden de bir müfreze cephe ilerisindeki orman içinde sıkışmış kalmış olan düşmana aynı zamanda ve birlikte bir baskın yapmak üzere tertiplenmişti. 2 nci Bölüğün takımı ormandan cephesine doğru ilerlemiş, 6 ncı Bölük müfrezesi de düşmana çok yakın olan cepheden bomba atmak sureti ile dikkati kendi üzerine çekmiştir.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>2 nci Bölüğün 1 nci Takımının sağ yanı ile 6 ncı Bölük arasındaki boşluğu kapamak üzere Üsteğmen Fahri komutasında 1 nci Bölükten iki manga gelmiştir. 2 nci Bölüğün takımı durmaksızın eski siperlerden itibaren 150 metre yol alarak irtibat hendeğinde bulunan düşman ileri müfrezelerini aynı zamanda 6 ncı Bölüğün yaptığı bomba taarruzu ile püskürtmüşler ve siperlere girmişlerdir.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-59695" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0074.jpg" alt="" width="800" height="604" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0074.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0074-768x580.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-59696" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0075.jpg" alt="" width="800" height="658" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0075.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0075-768x632.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>Düşman, gerisindeki hattan bomba, piyade ve ağır mitralyöz ateşleri yağdırmış, aynı zamanda üç doğrultudan şarapnel atılmış olmasına rağmen, baskın kolları sükunet ve soğukkanlılıklarını korumuştur. Özellikle 2 nci Bölük Komutanı Üsteğmen Fevzi, 1 nci Bölük Komutanı Üsteğmen Kadri ve o sırada subay olarak bulunan Tümen Yaveri Teğmen Ratıp, askerin başında örnek olacak bir şekilde ilerlemişler ve düşmanı kuşatmışlarsa da yeni tutulan siperler ile düşman siperleri arasında birden bire meydan çıkan tel örgü engeli karşısında daha fazla ilerlemek olanağını bulamamışlardır. Bu sırada 1 nci Bölük Komutanı Üsteğmen Kadri bacağından yaralanmıştır. Ele geçirilen siperler hemen onarılmış ve önlerine tel örgü çekilmiştir. Bu başarılı harekât erlerin moralini yükseltmiştir. Bu baskında 7 er yaralanmıştır.</span></p>
<div class="WordSection2">
<p class="Gvdemetni0"><span>16 Eylül 1916 tarihinde düşman, saat 07:00’den 19:00’a kadar aralıklı olarak bütün kolordu cephesinde, 57 nci Alaya üç, 72 nci ve 77 nci Alaylara ikişer taarruz yapmıştır. Düşman 57 nci Piyade Alayı cephesine, sabah 05:30 sıralarında 397 Rakımlı Tepenin doğusunda ormanın içindeki siperlerden taarruzda bulunmuştur. Düşmanın çok şiddetli topçu ateşi ile hazırladığı bu hücum, 57 nci Alay tarafından tam zamanında karşılanarak, piyade atışları ile daha başlangıçta geri püskürtülmüştür. Ormanın batı kenarında çok ileri sürülmüş olan ve düşmana yakın bulunan irtibat hendeğini, düşman başlangıçta ele geçirmiş ise de 6 nci Bölük tarafından yapılan bir karşı hücumla, siperlerden atılmış ve çok sayıda kayıp verdirilmiştir. Düşmanın kaybı yalnız 6 nci Bölük cephesinde 50-60 kadardır. Düşman aynı zamanda orman içerisindeki ve kısmen batıya doğru orman dışındaki siperlerden 1 nci Tabur cephesine iki bölük kadar bir kuvvetle taarruz etmek istemiş ise de top ve tüfek atışlarıyla bu taarruz da geri püskürtülmüştür.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Düşmanın tekrarlanan taarruzları en az iki kat kuvvetlerle yapılmıştır. Yaklaşık olarak dört düşman tümeni ile 12 saat çarpışan kolordu kıtaları, mevzilerini savunmuş ve düşmanı büyük kayıplarla püskürtmüşse de, yorulmuş ve önemli zayiat vermişlerdir. Bazı bölüklerde hiç subay kalmamıştır. Birliklerimiz, mevzilerini son nefeslerine kadar elde tutmaya, her türlü düşman taarruzlarını püskürtmeye azmetmiştir.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>17 Eylül’ün erken saatlerinde cephede durgunluk vardı. Bununla birlikte, düşmanın yeni bir taarruza hazırlandığı öğrenilmiş ve bazı yaklaşmalar görülmüştür. Saat 02:30’da düşman, 57 nci Piyade Alayı siperlerini şiddetli topçu ateşine tutmakla beraber, 397 Rakımlı Tepede bulunan mevzilere de saldırmıştır. Erler üstün kuvvetler karşısında siperleri bıraktılar ve geri çekilmeye başladılar. Birdenbire meydana gelen bir telaş ve heyecan bütün hattın düşman eline geçmesine, erlerin siperlerini bırakıp perişan bir surette geriye doğru kaçmalarına ve bu yüzden düşman şarapnelleri ile bir çok kaybın meydana gelmesine neden olmuştur.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Bu durumu haber alan 57 nci Piyade Alay Komutanı, 3 ncü Taburu tepeye takviye olarak gönderdi. Topçularda düşman üzerineateşe başladılar. 57 nci Piyade Alayı da taburla birlikte 397 Rakımlı Tepeye yaptığı taarruzla düşmanı püskürttü. Siperler saat 11:50 sıralarında geri alınırken kurtulabilen Rus kuvvetlerinin asıl mevzilerine ve ormanlık araziye doğru çekildikleri görülmüştür. 57 nci Piyade Alayı birliklerinin yaptığı kahramanca savunma kendilerine epeyce zayiata mal olduysa da, Rus alayları adeta erimiş ve çokça esir bırakmışlardır.</span></p>
<p class="Balk20"><span><strong>İki günlük muharebe şöyle özetlenebilir :</strong></span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Dört tümenle ve her seferinde taze birliklerle iki gün boyunca taarruz eden düşman, Türklerden çok daha fazla zayiat ve 300 kadar da esir vererek geri çekilmiştir. Kolordu çok sarsılmış ve önemli zayiat vermiş olmasına rağmen, Zlotalipa ve Narajovka vadileri arasında çoğu ormanlık olan bir bölgede 20 km. den fazla genişlikteki mevzileri, en kötü arazi ve şartlar içinde üstün düşman kuvvetlerine karşı kahramanca savunup, ordu cephesinin ortadan yarılmasını önlemişti. Böylece üst komutanlığın kolorduya olan övgü ve güveni bir kat daha artmıştır.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Galiçya’ya gelindiğinden beri Türk Kolordusu zayiatının, 95 subay ve 700 ere yükseldiği, 6 tabur ve 22 bölüğün komutansız kaldığı göz önüne getirilirse fedakârlıkların derecesidaha iyi anlaşılmış olur.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-59697" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0077.jpg" alt="" width="800" height="622" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0077.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0077-768x597.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>16/17 Eylül muharebelerinin sona ermesiyle birlikte, birliklerin dinlenmeleri, personel takviyesi, emir ve komuta ilişkileri gibi konularda tedbirler alınması mümkün olmuştur. 19 ncu Tümen sorumluluğundaki Pototory bölgesi Hofmann Kolorordusuna bağlı Ukrayna gönüllü birliğine teslim edilmekle, tabii olmayan bir şekilde vadiyi aşan mevzii daraltılarak düzeltilmişti. 19 Eylül günü önemli hareketler olmamakla beraber, karşılıklı topçu ateşi devam etmiştir.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>15 nci Kolordu Komutanı Albay Şevki Bey, 25 Eylül 1916 tarihinde yayınladığı emirle, 19 ncu Tümen ve bağlı birliklerini, Galiçya Cephesinde gösterdikleri üstün başarı ve fedakârlıklarından dolayı taltif etmiştir.<strong><sup>[3]</sup></strong></span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>26 Eylül 1916 tarihinde, 15 nci Kolordu Komutanlığı, Galiçya’da savaşan Türk Askerlerinin moralini yükseltecek ve başarılarına etki edecek bir emir yayınlamıştır.</span></p>
<p class="Gvdemetni160"><span><strong>“1- Düşman esirlerinin ifadelerine nazaran, düşman piyade erleri bizim askerimizden son derece yılmakta ve süngülerimizi gördükleri zaman veyahut Allah Allah sedalarını işittikleri zaman düşman erleri tamamı ile korkarak ve şaşırarak hemen teslim olmak veya firar etmekten başka bir şey düşünmemektedir.</strong></span></p>
<p class="Gvdemetni160"><span><strong>Düşman erlerinin bu hallerini, karşı karşıya ve göğüs göğüse gelen kahraman askerlerimiz dahi görmüş ve gerçek olduğunu söylemişlerdir.</strong></span></p>
<p class="Gvdemetni160"><span><strong>2- Moralin, dolayısı ile başarılarda son derece etki yapacağından bu durumun bütün erler ve subaylara duyurulmasını gerekli görüyorum. Askerimizi en ziyade tedirgin eden ve zarara sokan şey düşman topçu ateşleridir. Bu güçlükleri olabildiği kadar hafifletmek için her türlü tedbir alınmasını bütün subaylardan şiddetle beklerim.”</strong></span></p>
<p class="Gvdemetni160"><span><strong>Kolordu Komutanı</strong><strong><br>
Albay Şevki</strong></span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>18 Eylül-29 Eylül günleri içinde topçu ile piyade ağır silahlarının karşılıklı ateşleri ve keşif faaliyetlerinden başka bir hareket olmadı. Son zamanlarda elde edilen bilgilere göre, anlaşma devletleri ordularının bütün cephelerde genel bir taarruz yapacakları ve bunun Ekim başlarında beklendiği üst komutanlıklardan bildirilmiştir.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Gerçekten de, 30 Eylül sabahı düşman kuvvetleri 19 ncu ve 20 nci Tümen’in mevzilerini şiddetli topçu ateşi altına alarak, Türk mevzilerine yaklaşmaya başladı. Nihayet, saat 13:30 sıralarında 57 nci Alay cephesi olan 397 Rakımlı Tepeye doğru üstün kuvvetlerle taarruza başladı. Alayın bir kısım mevzilerine girdi. Bu siperlerin tekrar elde edilmesi için 57 nci Piyade Alayı, 4 ncü Taburunun iki bölüğü ile 3 ncü ve 1 nci Taburları takviye ederek karşı taarruza geçmiştir. 72 nci Piyade Alayının 2 nci Taburu da iki bölüğü ile 397 Rakımlı Tepenin batı yamacında bu karşı taarruza katılmasıyla çetin bir süngü muharebesi başladı. Düşmanın taarruzu ilerlemekte ve 4 ncü Piyade Taburunun sağ yanındaki 72 nci Piyade Alayının siperlerine düşmanın girdiği görülmekteydi. 57 nci Piyade Alayı, cephesindeki düşman taarruzunu durdurmuş ve birinci hat siperlerinden bir kısmını da elde etmiştir.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>1 nci ve 3 ncü Tabur Komutanları ile bölük komutanlarından bazıları çarpışmalarda yaralanmış, bazıları da şehit olmuş olduğundan, Tabur Yaveri Çavuş Mehmet Cemal birliklerin komutasını ele almış ve saat 03:45’de 57 nci Piyade Alay Komutanlığına aşağıdaki raporu göndererek yardım istemiştir.<strong><sup>[4]</sup></strong></span></p>
<p class="Gvdemetni160"><span><strong>“Askerimiz ileridedir. 4 ncü Tabur Komutanının raporunu da aynen gönderiyorum. Fakat sol taraf büsbütün boştur. Efrad, gayrı muntazam, perakende ve dağınık bir surette serseriyane dolaşmaktadır. Rah-ı mesturları itaat altına aldım. Topladığım efradı Pototori istikametine boş kalan mahalle sevk ediyorum. Avusturyalılarla irtibat tesis etmeğe çalışıyorum. Fakat başta hiçbir Zabit ve Küçük Zabit bulunmadığından, dağınık bir halde bulunan efradı birleştirdiğim yerde bulamıyorum. Yine kaçıyorlar. Bunun için muntazam bir bölüğün şevkiyle bu cihetin tutulmasını rica ederim.”</strong></span></p>
<p class="Gvdemetni160"><span><strong>1 nci Tabur Yaveri</strong><strong><br>
Çavuş</strong><strong><br>
Mehmet Cemal</strong></span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Geri kalan siperlerin de alınması için 57 nci Piyade Alayının 2 ve 4 ncü Taburları ile 72 nci Piyade Alayının 3 ncü Taburu ve bu taburun komutanı Binbaşı Yusuf Ziya Komutasında düşmana taarruz ederek, birinci hat siperleri ve orman içerisindeki siperlerin tamamı geri alınmıştır. Düşman dereye kadar atılmış ve 250 kadar da esir alınmıştır.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>30 Eylül – 1 Ekim 1916 tarihindeki muharebelerde 57 nci Piyade Alayı, subaylardan; 5 şehit, 8 yaralı, 4 kayıp, erlerden; 86 şehit, 588 yaralı ve 563 kayıp vermiştir.<strong><sup>[5]</sup></strong></span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-59698" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0079.jpg" alt="" width="800" height="533" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0079.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0079-768x512.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Düşman 1 Ekim 1916 tarihinde Pototory Köyünün kuzeyinde 327 Rakımlı Tepe ile 399 Rakımlı Tepe arasındaki ormanlığa iki kez büyük taarruzlar yöneltmiştir. Birincisinde siperlerimizi elde etmiş ise de hemen yapılan bir karşı taarruz ile siperler yeniden düşmandan alınmıştır. Düşmanın ikinci taarruzunun başlaması ile püskürtülmesi hemen bir olmuştur. Bu son muharebede birliklerimizin zayiatı çok fazla olmakla beraber, düşmanın zayiatı da takdir edilemeyecek kadar çok olmuş, hatta kolordumuzca 500 de esir alınmıştır.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Bu muharebede topçularımızın gösterdiği başarı, düşmana verdirdikleri pek büyük zayiat ve piyadelerimizin üstün direnme ve fedakârlıkları övgü ve şükrana değerdir.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-59699" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0066.jpg" alt="" width="800" height="587" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0066.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0066-768x564.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-59700" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0067.jpg" alt="" width="800" height="613" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0067.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0067-768x588.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></span></p>
</div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Birinci Dünya Savaşı: Galiçya Cephesi – 2</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/birinci-dunya-savasi-galicya-cephesi-2</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/birinci-dunya-savasi-galicya-cephesi-2</guid>
<description><![CDATA[ Birinci Dünya Savaşı: Galiçya Cephesi – 2
Türk kuvvetlerinin içinde bulunduğu bu zor durum ile 15 nci Türk Kolordusu personelinin kahramanca vuruşarak elde ettikleri üstün başarı, ordu emri ile yayınlanmış, kutlanmış ve övülmüştür. Ayrıca, ordu İhtiyatlarının kaydırılması ve yeni ihtiyat kurulması gibi tedbirler de alınmıştır. 57 nci Piyade Alay Komutanı verdiği bir raporla; zayiatın büyüklüğünü, bu sebeple mevzilerin savunulmayacağını belirtmiş ve alayın […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4718c34d3.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:46 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Birinci, Dünya, Savaşı:, Galiçya, Cephesi, –</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57-Piyade-Alayi-05.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/birinci-dunya-savasi-galicya-cephesi-2.html">Birinci Dünya Savaşı: Galiçya Cephesi – 2</a></p>
<div class="spacer">
<div class="main-body floatfix">
<p><span>Türk kuvvetlerinin içinde bulunduğu bu zor durum ile 15 nci Türk Kolordusu personelinin kahramanca vuruşarak elde ettikleri üstün başarı, ordu emri ile yayınlanmış, kutlanmış ve övülmüştür. Ayrıca, ordu İhtiyatlarının kaydırılması ve yeni ihtiyat kurulması gibi tedbirler de alınmıştır.</span></p>
<div class="WordSection1">
<p class="Gvdemetni0"><span>57 nci Piyade Alay Komutanı verdiği bir raporla; zayiatın büyüklüğünü, bu sebeple mevzilerin savunulmayacağını belirtmiş ve alayın geri alınarak bölgenin başka birliklere verilmesini teklif etmiş; 19 ncu Tümen Komutanı da orduya yazdığı raporda, takviye kuvvetler verilmezse, sonuçtan umutsuz olacağını bildirmiştir.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>19 ncu Tümen 57 nci Piyade Alay bölgesi Hisar Tugayı (Ledebor Müfresezi) 9 ncu Alayı’nın bir taburunca değiştirilmiş ve 57 nci Piyade Alayı 4 Ekim 1916 tarihinden itibaren Kolordu ihtiyatı olmak üzere Olhoviyeç batısında ordugâha geçmiştir.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>5 Ekim 1916 tarihinde saat 10:30’da 57 nci Piyade Alayı 1 nci ve 2 nci Taburları Yüzbaşı Salih komutasında olarak Olhoviyeç batısındaki 337 ve 346 dan yolları sürdürerek Obroşova’nın kuzey batısındaki 346 rakımlı tepeye yürüyerek orada emre hazır bir durumda beklemekte idi. 72 nci Piyade Alayı 3 ncü Tabur Komutanı, 57 nci Piyade Alayı 1 nci Taburunu da emrine almış ve bu iki tabur 19 ncu Tümenin ihtiyatını oluşturmuştu.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>57 nci Piyade Alay Komutanı 3 ncü ve 4 ncü Taburlarını alarak 421 Rakımlı Tepeye hareket etmiş, oradaki 20 nci Tümenin emrine girmiştir. 57 nci Piyade Alay Komutanı yeniden aldığı bir emir ile komutayı 77 nci Piyade Alayı 1 nci Tabur Komutanı Binbaşı Hacı Mehmet Emin Beye teslim ederek Hoçişko’daki 19 ncu Tümene dönmüştür.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>57 nci Piyade Alayının 1 nci Taburu, 72 nci Piyade Alayı emrinde, 2 nci Taburu da 61 nci Piyade Alayı emrinde ve siperlerdeki 3 ncü ve 4 ncü Taburları da 63 ncü Piyade Alayı emrinde olmak üzere 20 nci Tümenin ihtiyatını oluşturuyordu.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Kolordunun 4 Ekim günü orduya yazdığı raporda; düşmanın, herhangi bir teşebbüsü olmadığını, mevzilerinde irtibat yolları yaptığını, ileriye ve geriye malzeme ile kıta ulaştırma suretiyle taarruz hazırlıklarında bulunduğu bildirilmiştir.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Düşmanın taarruzu, 5 Ekim günü saat ll:00’de başladı. 63 ncü Alaya dört, 61 nci Alaya üç, 72 nci ve 77 nci Alaylara üç taarruz yapılmış ve bunlara ateşle karşılık verilerek düşmana büyük zayiat verdirilmiştir. Bu karşı taarruza 57 nci Alaydan ve ordu ihtiyatından birer tabur da katılmıştır. 6 Ekim’de Cevattepe üzerinden 421 Rakımlı Tepeye yönelen düşman taarruzu kısa zamanda püskürtülmüştür.<strong><sup>[6]</sup></strong></span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>5-6 Ekim Muharebelerinde düşman saldırıları çoğunlukla mevzii ilerisinde ateşle durdurulmuş, birkaç yerdeki küçük girmeler bomba ve süngü hücumları ile geri atılmıştır. Kolordu cephesindeki 13 Rus Alayının çoğu taarruza katılmış bulunuyorlardı. Türk birlikleri 15 subay, 3000 er zayiat vermişler, Rus zayiatı ise bundan dört beş kat fazla tahmin edilmiştir.<strong><sup>[7]</sup></strong></span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-59702" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0081.jpg" alt="" width="800" height="622" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0081.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0081-768x597.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Bugüne kadarki zayiatın sonucu olarak on kadar bölük komutansız kalmış, bazı kıtalar birbirine karışmış, bozulan düzen ve yönetim büyük güçlüklerle düzeltilebilmiştir. 15 nci Kolordu birlikleri oldukça yıpranmış ve 20 nci Tümen de çok sarsıldığından özellikle 61 nci Alay muharebe edemeyecek duruma gelmiş, kolordu ihtiyatı olarak 19 ncu Tümen gerisinde iki, 20 nci Tümen gerisinde bir zayıf tabur kalmıştır. Kolordunun ihtiyatları tükendiğinden, depo alayı yedekte tuttuğu bütün erleri birliklere dağıtmıştır.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>7 Ekim günü 15 nci Kolordu bölgesi düşmandan tam olarak temizlenmiş, Cevattepe’ye kadar ilerlemiş bulunan düşman birlikleri mevzilerine dönmüşlerdir. İlk günlerden beri Cevattepe’ye önem veren Ruslar, burayı yeniden güçlendirmeye ve engellerle pekiştirmeye koyuldular. 8 Ekim’de bütün cephede bir durgunluk başladı. Muharebesiz geçen bu dönemde eksikliklerin giderilmesi, ikmaller, güçlendirme ve ikinci hat mevzilerinin pekiştirilmesi gibi işler önemle ele alınmıştır.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>14 Ekim’de Ordu Komutanlığından gelen emir ile düşmanın yeni bir taarruza hazırlandığı bildirildi. Gerçekten, 15 Ekim’de Türk mevzileri topçu ateşi ile dövülürken, ordu cephesinin bazı kesimlerinde de birkaç defa yapılan düşman taarruzları ağır zayiat verdirilerek püskürtüldü.<strong><sup>[8]</sup></strong></span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Düşman, bütün cepheye birden taarruz etmiyor, bölge bölge yaptığı teşebbüslerle yetiniyordu. Son günlerdeki taarruzlarda ağır bir yenilgiye uğrayarak çekilmişti. Ordular Grubu Komutanlığından 22 Ekim 1916’da gelen bir genelge ile bu başarı ve şimdiye kadar yapılan kahramanca savunmalar kutlanmış, Güney Ordusunun bütün mensuplarına övgü ve teşekkürler bildirilmiştir.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>31 Ekim 1916 günü saat 08:00 sıralarında taarruza geçen düşman, Cevattepe’yi işgal etmişse de, kısa zamanda püskürtülmüştür. 63 ncü Alayın iki günlük harekâtını 20 nci Tümen topçusu ile işbirliği yapmak suretiyle 54 ncü Alman Topçu Alayı ve 19 ncu Tümen topçusundan birkaç batarya da desteklemiştir.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-59704" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0082.jpg" alt="" width="800" height="933" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0082.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0082-768x896.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Kasım başlarında tümenlerin ara hattı Obreçova sırtlarındaki ormanın güney kenarı olarak değiştirildi. 19 ncu Tümenden 57 nci Alay, 20 nci Tümenden 62 nci Alay bulundukları yerlerde kolordu ihtiyatı olarak görevlendirildiler. Kasım başlarında cephede durgunluk vardı. Bundan faydalanarak birliklerin tahkimat ve gözetleme faaliyetleri ile keşif hareketlerine önem verildi. Bir yandan da tümenlerin sorumluluk bölgelerinde değişiklikler yapıldı.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>11 Kasım 1916 tarihinde, 72 nci Piyade Alayı Miçeçof Deresine kadar olan bölgeyi 61 nci Piyade Alayından devir ve teslim almıştır. 57 nci Piyade Alayı, Olhoviyeç’deki taburunu orada bırakmış, 72 nci Piyade Alayının 4 ncü Taburunun bulunduğu yere tümen ihtiyatı olmak üzere bir taburunu göndermiştir. 57 nci Piyade Alayı kalan iki taburu ile yine olduğu yerde kolordu ihtiyatı olarak kalmıştır.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-59705" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0083.jpg" alt="" width="800" height="1138" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0083.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0083-768x1092.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Galiçya Cephesinde, Obracova Ormanı civarında 356 ve 375 Rakımlı Tepe bölgesinde bulunan 57 nci Piyade Alayı, Aralık ayını yer değiştirme, keşif, gözetleme, tahkimat ve karşılıklı ateş ve gece baskını faaliyetleri ile meşgul olmuştur.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>2 Aralık 1916 tarihinde 356 Rakımlı Tepede karşılıklı hafif piyade ve mitralyöz ateşi faaliyetleri yapılmakta idi. 2/3 Aralık 1916 gecesi düşmana bir gösteriş taarruzu için; biri Olhoviyeç doğrultusunda, İkincisi 322 Rakımlı Tepenin kesik ağaç doğrultusunda, üçüncüsü 2 nci Tabur cephesinden Büyük Dere doğrultusuna üç kuvvetli keşif kolu düzenlenerek, düşman siperlerine yanaşılmış ve bombalarla taarruz edilmiştir. Düşman da, 2 nci Tabur siperlerine topçu ateşi yönelterek, bomba ve şarapnel ile uzun süre dövmüştür.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Gece tertip edilen keşif kollarının düşman siperlerine yaptıkları ani baskınlarda büyük başarılar kazanılmıştır. Böylelikle, düşmanın tahkimat yapması engellenmiş ama kayıplarımızda olmuştur. Karşılıklı top ve piyade ateşleriyle zayiat verdirilmeye, sinirler bozulmaya çalışılmıştır. Keşif kollarımız düşman siperlerine yaklaşarak tel örgüler üzerine beyannameler atmışlardır. Buna karşılık Ruslar da bizim attığımız beyannameleri toplamak için geceleyin birkaç asker çıkarmıştır. Bazı düşman erleri de siperlerinin üstüne çıkarak <strong>“İnsan öldürmenin kötülüklerinden ve barıştan” </strong>söz eden beyannameler atmışlardır. Ele geçen beyannamelerin birisinde <strong>“savaşmak için sebep olmadığı, paylaşılamayacak bir şey bulunmadığı, Almanların bütün dünyayı ele geçirmek istedikleri ve İttifak Devletlerinin açlık ve yoksulluk içinde bulunduğu”</strong> ileri sürülüyor, muharebeye son verip karşılıklı olarak kucaklaşılması teklif ediliyordu. 15 nci Kolordu Komutanlığı 24 Aralık 1916 tarihinde yayınladığı emir ile beyanname atmak ve almak gibi vazifeleri orduya yasaklamıştır.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-59706" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0084.jpg" alt="" width="800" height="613" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0084.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0084-768x588.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Düşman kuvvetleri keşif ve gözetleme faaliyetlerinde uçak ve balonları da kullanmışlardır. Bunlar Türk mevzilerinin üstünde tur atmış ve sıcak temas sağlanmıştır.</span></p>
<p class="Gvdemetni160"><span>19 Aralık 1916 tarihinde 375 Rakımlı Tepeden saat 04:30’da yazılan 57 nci Piyade Alayının raporunda; <strong>“Bu gece 10:00 sonrasında iki gönüllü Onbaşı ile iki neferden oluşan bir keşif kolu, düşman siperlerine yanaşarak bomba atmışlar ve düşman efradının Türkçe konuştuklarını işitmişlerdir.”</strong><sup>[9]</sup></span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span><strong>57 nci Piyade Alay Komutanlığının 4 Ocak tarihli raporunda;</strong></span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Saat 03:00 evvelde 3 ncü mıntıkada tarassut postasında bulunan efradımıza bir Rus neferi kendi tel örgüleri hizasında açık, net bir Türkçe ile <strong>“Atma Bey, kardeşiz. Rica ederiz. Biz size hiç atmıyoruz, ne zaman sulh olacak, benim adım Ömer’dir.”</strong> diye hitap da bulunmuştur.<strong><sup>[10]</sup></strong></span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-59707" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0085.jpg" alt="" width="800" height="596" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0085.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0085-768x572.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Yine 57 nci Alayın 7 Ocak tarihli raporunda;</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Saat 07:00 sonrasında tarassut postalığını yapan 16 ncı Bölükten bir Onbaşı tel örgüleri haricine çıkarak düşman siperlerine 2 bomba atmış ve arkasından şu sözleri işitmiştir.</span></p>
<p class="Gvdemetni160"><span><strong>“Ben seni gelirken gördüm, atmadım. Sen niçin atıyorsun? Hepimiz Müslüman değilmiyiz? Bugün Rusların bayramı var. Hep gerideler. Yalnız biz Müslümanlar buradayız, birbirimize atmayalım. Zaten sulh oluyor”</strong> Buna mukabil tarassut Onbaşısı, <strong>“Mademki Müslümansın, gel teslim ol”</strong> demiş ise de kendisini vuracaklarından korktuğu için gelemeyeceğini söylemiştir.<sup>[11]</sup></span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Bu raporlardan da anlaşılıyor ki İngiliz ve Fransızların Çanakkale Cephesinde uyguladıkları politikayı şimdi Ruslar, Galiçya Cephesinde Türklere karşı uyguluyorlardı. Müslüman Tatarları cephede Türklere karşı kullanıyorlardı. Son zamanlarda Rus Ordusunda, savaşa karşı bezginlik uyandığı anlaşılmıştır. Müslüman Tatarlar, Türklere karşı savaşmak istemiyorlar ve korktukları içinde Türklere katılmıyorlardı. Artık Rus kuvvetleri açıkça barış istiyorlar, taarruzdan kaçınıyorlardı.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>8 Ocak 1917 tarihinde düşman obüs bataryasından atılan dört mermi, 57 nci Alay Komutanının bulunduğu mahalle isabet emiş ve Alay Komutanı Binbaşı Mehmet Emin Bey yaralanmıştır.<strong><sup>[12]</sup></strong> Vekâleten önce Binbaşı Faik Bey daha sonra da Yarbay Yusuf Ziya Bey görev almıştır. 28 Ocak 1917 tarihinde Alayın Komutası tekrar Binbaşı Mehmet Emin Beye geçmiştir.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>57 nci Piyade Alayı; 28 Ocak 1917 tarihine kadar bulunduğu 375 Rakımlı Tepe bölgesinde keşif, gözetleme, tahkimat ve karşılıklı ateş faaliyetleri ile meşgul olmuştur.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-59708" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0086.jpg" alt="" width="800" height="560" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0086.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0086-768x538.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>28 Ocak 1917 tarihinde 04:30’da 77 nci Piyade Alay cephesinde Çekilani Tepesinin sağında şiddetli el bombası ateşi ile düşman taarruzu başladı. 57 nci Piyade Alay cephesinde düşmanın her hangi bir hareketi olmadı. Tümen emriyle 57 nci Piyade Alayı, birlikleriyle 77 nci Piyade Alayı emrine girerek muharebede görev aldı. Kolordu ihtiyatı olan 57 nci Piyade Alayının 4 ncü Taburu Çekilani’deki 77 nci Piyade Alayının durumunu düzeltmek için alayın emrine verildi. Gerikalan 1 nci ve 2 nci Taburlar ileri yanaştırılarak, bir gösteriş taarruzu yapıldı. Çıkarılan ikişer takım kuvvetindeki müfrezeler düşmanın tel örgüleri çevresine yakın çukurlara kadar giderek mevzi almışlardır. Düşmanın şiddetli mitralyöz ve piyade ateşine rağmen mevzilerini gecenin başlamasına kadar korumuşlarsa da düşmanın piyade ateşinden daha fazla ilerlemeyi başaramamışlardır. Geceninbaşlaması ile ileri karakol düzeni almışlardır. Bu gösteriş taarruzunda, 6 şehit ve 38 yaralı er zayiatımız olmuştur. Düşmanın dikkatini çeken bu hareket, siperlerini takviye etmeye ve Çekilaniye yöneltilen topçu ateşinin bir kısmını alayın üzerine çevirmeye zorlayarak gösteriş taarruzundan beklenilen amaç bu suretle sağlanmıştır.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>28 Ocak 1917 tarihinde cereyan eden muharebede, 57 nci Piyade Alayının zayiatı; 1 nci Tabur: 4 şehit, 13 yaralı, 2 nci Tabur: 1 şehit, 13 yaralı, 3 ncü Tabur: 1 şehit, 1 yaralı, 4 ncü Tabur: 31 şehit, 77 yaralı olmak üzere toplam 37 şehit, 111 yaralı olmuştur.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>57 nci Piyade Alayı, 3 ncü Taburu cephede bulunan 4 ncü Taburla değiştirerek, aldığı emir üzerine Kolordu ihtiyatı olmak üzere 29 Ocak 1917’de eski görev yerine gitti. 3 ncü Tabur da siperlerini 77 nci Piyade Alayına devir ve teslim ederek gece yarısı tümen ihtiyatı olarak ordugâhına döndü.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>19 ncu Tümen Komutanlığının 18 Nisan 1917 tarihinde yayınladığı emir ile 57 nci Piyade Alay Komutanlığının mevzilerini 72 nci Piyade Alay Komutanlığına devretmesi bildirilmiştir. 25 Nisan 1917 tarihinde 57 nci Piyade Alay Komutanlığı bugüne kadar tuttuğu cephe ve mevzilerini bütünü ile 72 nci Piyade Alayına devir ve teslim ederek, Kolordu ihtiyatına çekilmek üzere Korşani’ye hareket etti.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Nisan 1917 tarihinde Ordu tarafından yayınlanan bir emir ile “Türk Başkomutanlığın’ın 15 nci Kolorduyu başka bölgelerde taarruz harekâtları için kullanmak istediğini ve bu amaçla şimdiden gerekli eğitimler yapılmasını, ordu komutanlığınca da bu hususun uygun görüldüğünü ve kolordunun savunma görevine devam etmek şartıyla gerekli tedbirleri almasını” emrediliyordu.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>57 nci Piyade Alayı Ordu Komutanlığı’nca verilen emir gereğince, Tümen Komutanlığından verilen program dâhilinde, 1-20 Mayıs 1917 tarihlerinde talim, terbiye ve eğitim faaliyetleri ile meşgul olmuştur. Tümen Komutanlığı, 28 Mayıs 1917 tarihinde yayınladığı bir emir ile, düşman taarruzu ihtimallerine karşı hazırlıklı olunmasını, eğitimlerin sıklaştırılması ve yeni düzenlemelerin yapılmasını istemiştir. 15 nci Kolordunun yeni bir görev almak üzere yurda dönmesi Mayıs sonlarında planlanmaya başlanmıştır. Haziran ayı içinde 19 ncu Tümen Komutanlığının yurda dönmesi planlanmıştır.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>10 Haziran 1917 tarihinde 57 nci Piyade Alayı Pokof ve Çeştekiye gitmek üzere saat 6:30’da hareket ederek, köy ordugahına katılmıştır. 19 ncu Tümen Komutanlığının 11 Haziran 1917 tarihinde yayınladığı emir ile, 57 nci Piyade Alayının yurda dönüşü için toplanmasını istemiştir. Yurda dönmek üzere 12 Haziran 1917 tarihinden itibaren, 1 nci Piyade Taburu saat 13:45’de 18 subay, 724 er ve 59 hayvan trene bindirilerek gönderilmiştir. 12 Haziran 1917 tarihinde 2 nci Piyade Taburu 15 subay, 774 er ve 69 hayvan trene bindirilerek gönderilmiştir. 13 Haziran 1917 tarihinde alayın ağır ve hafif mitralyöz bölükleri 7 subay, 421 er ve 116 hayvan trenle gönderilmiştir.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-59709" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0087.jpg" alt="" width="800" height="644" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0087.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0087-768x618.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>14 Haziran 1917 tarihinde, Alay erkanı, hücum birliği, istihkâm, telefon ve humbaracı takımları, tümenin süvari bölüğü, cephane müfrezesi 13 subay, 795 er trenle gönderilmiştir. 16 Haziran 1917 tarihinde 4 ncü Piyade Taburu subayları ve misafirleri dahil 18 subay, 790 er ve 36 hayvan trenle gönderilmiştir.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Galiçya Cephesinde bir yıl kadar muharebe ederek büyük zayiat veren ve müttefik devletler ordularına parlak hizmetler yapan 57 nci Piyade Alayı, taşınma işlemini tamamlayarak, 23 Haziran 1917 tarihinde Bakırköy İstasyonuna intikal etmiş ve İncirli Çiftliği bölgesinde Çadırlı Ordugâh kurarak burada konaklamıştır.</span></p>
</div>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-59710" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0088.jpg" alt="" width="800" height="542" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0088.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0088-768x520.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>23 Haziran 1917 tarihinden itibaren 57 nci Piyade Alayında kuruluş değişiklikleri yapılmış ve birliklerin eşya ve gereçlerinin tamamlanmasına başlanılmıştır.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>57 nci Piyade Alayının, Galiçya Cephesinde bulunduğu süre içerisinde muharebelerdeki başarıları çok parlak olmuş, kahramanlıkları ve zaferleri dünya harp tarihine altın bir yaprak eklemiştir.</span></p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<ol>
<li><span>Gnkur. ATAŞE Arşivi; No. 5/8981, Kls. 4402, Dos. H-33, Fih.1-3</span></li>
<li><span>Gnkur. ATAŞE Arşivi; No. 5/9881, KIs. 4402, Dos. H-34, Fih. 1-35</span></li>
<li><span>Gnkur. ATAŞE Arşivi; No. 7/9602, KIs. 5384, Dos. 2 (H-5), Fih. 1-1</span></li>
<li><span>Gnkur. ATAŞE Arşivi; No. 7/9602, KIs. 5384, Dos. 2 (H-5), Fih. 1-13</span></li>
<li><span>Gnkur. ATAŞE Arşivi; No. 7/9602, KIs. 5384, Dos. 2 (H-6), Fih. 1-11</span></li>
<li><span>Gnkur. ATAŞE Arşivi; No. 5/8981, KIs. 4402, Dos. H-49, Fih. 1-22</span></li>
<li><span>Gnkur. ATAŞE Arşivi; No. 5/8981, KIs. 4402, Dos. H-49, Fih. 1-25</span></li>
<li><span>Gnkur. ATAŞE Arşivi; No. 5/8981, Kls. 4402, Dos. H-52, Fih.1-1</span></li>
<li><span>Gnkur. ATAŞE Arşivi; No. 7/9602, KIs. 5384, Dos. 2 (H-7), Fih. 1-19</span></li>
<li><span>Gnkur. ATAŞE Arşivi; No. 7/9602, Kls. 5384, Dos. 2 (H-8), Fih. 1-7</span></li>
<li><span>Gnkur. ATAŞE Arşivi; No. 7/9602, KIs. 5384, Dos. 2 (H-8), Fih. 1-9</span></li>
<li><span>Gnkur. ATAŞE Arşivi; No. 7/9602, KIs. 5384, Dos. 2 (H-8), Fih. 1-11</span></li>
</ol>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-59711" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0089.jpg" alt="" width="800" height="702" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0089.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/09/57_Piyade_Alayi_0089-768x674.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
</div>
</div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Sevr Antlaşması</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/sevr-antlasmasi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/sevr-antlasmasi</guid>
<description><![CDATA[ Sevr Antlaşması
İttifak devletlerine karşı savaşmış veya savaş ilân etmiş otuz iki devletin katıldığı Paris Barış Konferansı 18 Ocak 1919’da toplandı. Konferansın karar mercii İngiltere, Fransa, İtalya, Amerika ve Japonya başbakan ve Dışişleri bakanlarından oluşan “Onlar Konseyi” idi. Osmanlı Devleti’nin taksimi konusunda tam bir görüş birliği içinde olmayan İtilâf devletlerinden İngiltere’nin talepleri, Yakındoğu’da büyük çapta bir İngiliz […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c48dbeae9d.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:45 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Sevr, Antlaşması</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="542" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/08/Sevr-Antlasmasi.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/sevr-antlasmasi.html">Sevr Antlaşması</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. Cevdet KÜÇÜK</strong></span></a>
</p><p>İttifak devletlerine karşı savaşmış veya savaş ilân etmiş otuz iki devletin katıldığı Paris Barış Konferansı 18 Ocak 1919’da toplandı. Konferansın karar mercii İngiltere, Fransa, İtalya, Amerika ve Japonya başbakan ve Dışişleri bakanlarından oluşan “Onlar Konseyi” idi. Osmanlı Devleti’nin taksimi konusunda tam bir görüş birliği içinde olmayan İtilâf devletlerinden İngiltere’nin talepleri, Yakındoğu’da büyük çapta bir İngiliz üstünlüğü kurmak ve Fransa’nın rekabetçi konumunu düşük bir seviyeye çekmekti. Fransa ve İtalya savaş sırasında imzalanan gizli antlaşmalara sadık kalınmasını istiyordu.</p>
<p>Osmanlı Devleti’ne resmen savaş açmayan ve Yakındoğu’da bir çıkarı olmadığına inanılan Amerikan delegasyonu ise Wilson Prensipleri uyarınca barış görüşmelerinin şeffaf yapılmasını ve gizli antlaşmaların geçersiz sayılmasını talep ediyordu. Başkan Wilson’un 8 Ocak 1918’de yayımladığı on dört prensipten on ikincisi, nüfusunun çoğunluğu Türk olan bölgelerde Osmanlı Devleti’nin devam etmesini ve Türk olmayan bölgelerde de halkın oyuna başvurulmasını öngörüyordu. Onlar Konseyi, Osmanlı Devleti’nden tamamen ayrılması düşünülen bölgeleri belirledi. İçinde Arabistan, Suriye, Mezopotamya, Filistin ve Ermenistan’ın bulunduğu listeye İngiltere’nin teklifiyle Kürdistan da eklendi. Mondros Mütarekesi’nden sonra Musul’u ele geçiren ve bölgede kendi denetiminde bir Kürt devleti kurdurmaya çalışan İngiltere, Ermenistan ve Mezopotamya arasında bir tampon oluşturarak bölgeyi Türkler’in denetiminden çıkarmayı ve petrol bölgesi Musul’a tamamen hâkim olmayı planlıyordu.</p>
<p>Düzmece nüfus istatistiklerine dayanarak Trakya ve Anadolu’nun Türk olmadığını iddia eden Yunanistan bütün Trakya’yı, adaları ve Batı Anadolu’yu istiyordu. Yunanistan’ın taleplerine en sert tepki İngilizler’den geldiği halde İngiliz delegasyonu Yunanistan’ın Asya’daki taleplerini desteklemeye karar verdi. Bir Yunan âşığı olan ve Yunan Başbakanı Venizelos’un baş savunucusu haline gelen İngiltere Başbakanı Lloyd George’un, Amerika ve İtalya’nın karşı çıktığı Yunan isteklerini inceleyip değerlendirmek üzere bir uzmanlar kurulu oluşturulması önerisi kabul edildi. Büyük güçlerin çeşitli taahhütlerde bulundukları Ermeniler de Sivas’ın doğusunda kalan Anadolu topraklarının kendilerine verilmesini ve büyük bir Ermeni devletinin kurulmasını talep ediyordu.</p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-80935" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-80935 size-full" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/08/Sevr-Antla%C5%9Fmas%C4%B1.jpg" alt="" width="800" height="600" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/08/Sevr-Antlaşması.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/08/Sevr-Antlaşması-768x576.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"><figcaption class="wp-caption-text"><center><span><strong><span>Sevr Antlaşması’nı imzalayan heyet (soldan sağa: Rıza Tevfik, Damad Ferid Paşa, Hâdi Paşa ve Reşid Hâlis)</span></strong></span></center></figcaption></figure>
<p>İngiltere-Fransa, Arap topraklarının dağılımı konusunda da anlaşamıyordu. Toprak taleplerini gizli Sykes-Picot Antlaşması’na dayandıran Fransızlar, Suriye, Kilikya, Lübnan ve Filistin’i istiyordu. İngilizler ise bu antlaşmanın artık kabul edilebilir bir tarafı kalmadığını düşünüyor ve bazı talepleri garantiye alınıncaya kadar Suriye’yi boşaltmak istemiyordu. Bu taleplerin bir kısmı Filistin’e, bir kısmı da Suriye’nin denetimi konusunda Araplar’a yönelikti. Lloyd George, Araplar’la yaptıkları gizli antlaşmalara paralel şekilde savaş sırasında Osmanlı Devleti’ne karşı isyana teşvik ettikleri ve bağımsızlığını tanıdıkları Şerîf Hüseyin’in Hicaz Krallığı’nın Paris Konferansı’nda temsilini sağlamıştı. Hicaz delegasyonunu bir savaş gemisiyle Paris’e getiren ve bütün masraflarını karşılayan İngilizler, Emîr Faysal’ın bütün iddialarını destekliyordu. Kendisini Arap birliğinin sözcüsü olarak tanıtan Faysal, İskenderun hattının güneyinde kalan bütün topraklar için bağımsızlık istiyordu.</p>
<p>Balfour Deklarasyonu’nda dile getirilen Yahudilere bir vatan verilmesi sözünü hayata geçirmenin peşindeki Siyonistler de Filistin’in Suriye’den ayrılmasını ve kendi yönetiminde bir manda olmasını isteyen İngilizler’in yardımıyla Araplar’la anlaşarak Fransa’yı saf dışı bırakmışlardı. Faysal hem Filistin’in Suriye’den ayrılmasını hem de Siyonistlerin göç planını kabul etmişti. İtalyanlar da gizli Londra ve Saint Jean de Maurienne antlaşmalarında vaat edilen İzmir, Antalya ve Adana’yı istiyordu. Ancak, Anadolu’da kendilerine vaad edilen bölgenin Wilson prensipleriyle bağdaşmadığını da görüyorlardı.</p>
<p>Ayrıca İngilizler’in ve Fransızlar’ın talepleri, Türkiye’den ayrılması düşünülen Arap toprakları üzerinde yoğunlaştığı halde, nüfusu Türk olan Anadolu için böyle bir şey geçerli değildi. Dahası, İngiliz ve Fransızlar’ın talep ettikleri topraklar zaten kendi işgalleri altında bulunuyordu. Ayrıca İngiltere ve Fransa, İtalya’nın Adana ve Antalya’yı işgal etmesine de karşı çıkıyorlardı. Bu sebeple İtalyanlar, birden kendilerini Osmanlı Devleti ganimetinden yasal hakları olarak gördükleri payın uzağında buluvermişlerdi. Türkiye’den ayrılacak bölgelerde manda sisteminin uygulanması konusunda ortak karar alınmasını sağlayan Wilson, mandanın Milletler Cemiyeti’nin gözetimi altında bulunmasında ısrar ediyordu. Mandacı gücün seçiminde ilk göz önüne alınacak husus bu topraklarda yaşayan insanların arzuları olacaktı. Ancak İngiltere’nin, manda hakkının zapteden devletin hakkı olduğunu savunması yüzünden anlaşma sağlanamadı. Konferansın ilk ayı bu tartışmalarla geçti.</p>
<p>Yunan taleplerini değerlendiren uzmanlar kurulu 8 Mart’ta nihaî raporunu Onlar Konseyi’ne sundu. İngiliz ve Fransız uzmanlar, İzmir ve çevresiyle Ayvalık Limanı’nın Yunanistan’a ilhakına izin verilebileceğini söylerken Yunan istatistiklerini kabul edilir bulmayan ve Rumlar’ın azınlıkta olduklarını ortaya koyan Amerikalı uzmanlar bölgenin Türkiye’den koparılmasına kesinlikle karşı çıkıyorlardı. İtalya ile Yunanistan arasındaki çatışma giderek tırmandı ve müttefiklerinin Yunan yanlısı tutumunu protesto eden İtalya 24 Nisan’da konferanstan çekildi. 29 Nisan’da Antalya’yı ve 5 Mayıs’ta Marmaris’i işgal ettikten sonra İzmir’e gemi gönderdi.</p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-80936" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-80936 size-full" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/08/Sevr-Antla%C5%9Fmas%C4%B1-1.jpg" alt="" width="800" height="567" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/08/Sevr-Antlaşması-1.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/08/Sevr-Antlaşması-1-768x544.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"><figcaption class="wp-caption-text"><center><span><strong><span>Sevr Antlaşması’na göre Osmanlı Devleti’nin sınırları</span></strong></span></center></figcaption></figure>
<p>Yunanlılar 11 Mayıs’ta Fethiye’ye çıkınca İtalyanlar da 13 Mayıs’ta Kuşadası’nı ele geçirdiler. Nihayet İngiltere, Fransa ve Amerika’nın desteklediği Yunanlılar 15 Mayıs 1919’da İzmir’e çıktılar. İtalya da ertesi günü Selçuk’u işgal ederek resmî tepkisini gösterdi. Yunanlılar’ın İzmir’e çıkmasıyla birlikte Türkler’e karşı sindirme hareketleri başladı. Buna karşılık Anadolu’da yer yer başlamış olan millî direniş hareketi Kuvâ-yi Milliye’nin öncülüğünde hızla gelişti. Anadolu’nun taksimini tartışmaya açan Lloyd George herkese pay dağıtıyordu. Wilson uzmanlarının raporlarına rağmen Yunanistan’ın etnik taleplerini haklı buluyor ve tam bağımsızlık verilmesini istiyordu.</p>
<p>17 Mayıs’ta konsey tarafından kabul edilen Hint delegasyonunun 70 milyon Hint Müslümanının halifeyi İstanbul’da görmek istediğini ve Osmanlı Devleti’nin Anadolu, İstanbul ve Trakya’da korunması gerektiğini söylemesi üzerine geri adım atan Lloyd George, İslâm dünyasının dinî lideri olarak halife-padişahı İstanbul’da bırakacak formül aramaya koyuldu.</p>
<p>İstanbul ve Boğazlar Türkler’den alınsa dahi artık Anadolu’nun parçalanmasına karşı çıkıyordu. Padişah isterse Vatikan’daki papaya benzer şartlarla İstanbul’da kalabilirdi. 17 Haziran’da Onlar Konseyi’nde konuşan Sadrazam Damad Ferid Paşa ise Müslümanların yaşadığı bölgelerde Osmanlı Devleti’nin korunması gerektiğini belirtti, parçalanmayı veya manda sistemini kabul etmeyeceklerini bildirdi. İtilâf devletleri tam bir çıkmazın içine girmişlerdi. Tartışmaların gergin bir hal alması üzerine Türkiye hakkındaki bütün görüşmeler sessiz bir anlaşmayla ertelendi. Osmanlı Devleti ile yapılacak barış antlaşması da Temmuz-Kasım 1919 tarihleri arasında rafa kaldırıldı.</p>
<p>Onlar Konseyi’nde Yakındoğu konularında Japonya pasif kalırken İtalya âdeta üvey evlât muamelesi görüyordu. Amerika, Şark meselesinin çözümü konusunda artık sahneden çekildiğine göre anlaşması gereken iki devlet kalmıştı. İngiltere-Fransa önce Eylül Antlaşması’yla Suriye anlaşmazlığını aralarında çözdüler. Suriye ve Kilikya’dan çekilen İngilizler’in yerine Fransızlar yerleşti. İki müttefik diğer konuları da aralarında halletmek üzere 11 Aralık 1919’da Londra’da özel görüşmelere başladı ve Araplar’ın yaşadığı bölgeler hariç Asya’nın Türk bölümü için manda sisteminden vazgeçilmesi konusunda anlaştı.</p>
<p>Çözümü en zor olan konu İstanbul’un Türkler’den alınıp alınmayacağı meselesiydi. İngiliz Savaş Bakanlığı ile Hint hükümeti Türkler’in İstanbul’dan çıkarılmasına şiddetle karşı çıkıyordu. Dışişleri Bakanlığı’nın desteğini alan Lloyd George ise Türkler’in Avrupa’dan hemen uzaklaştırılması gerektiğini savunuyordu. Dışişleri Bakanlığı’nın 30 Ocak 1919’da bölgenin denetiminin uluslararası bir komisyona veya Amerikan mandasına bırakılacağını taahhüt etmesi üzerine Savaş Bakanlığı, Türkler’in Avrupa’dan çıkarılmasını isteksiz onayladı.</p>
<p>Aralık 1919’a gelindiğinde Amerika’nın İstanbul mandasını kabul etmeyeceği iyice anlaşıldı. Fransızlar, Türkler’in İstanbul’da kalmasını sağlayacak bir formül bulmaya çalışırken Lloyd George ile Lord Curzon Türk hükümetinin Boğazlar’ın Avrupa yakasında hiçbir siyasî gücü olmaması konusunda ısrar ediyordu. Nihayet İstanbul ve Boğazlar’ın Türkler’den alınarak uluslararası bir komisyonun yönetimine verilmesi kararlaştırıldı. Padişah ve hükümeti de Anadolu’da bir yere yerleştirilecekti.</p>
<p>İngiltere-Fransa diğer sorunların çoğunda genel bir fikir birliğine varmıştı. Resmî planlama oturumlarını gerçekleştirmek ve alınan kararlardan İtalya’yı da haberdar etmekten başka yapacakları bir şey kalmamıştı. Londra Konferansı’nın 12 Şubat 1920 tarihinde toplanması kararlaştırıldı. Ancak Fransızlar, henüz resmî bir duyuru yapılmadığı halde İstanbul’un Türkler’den alınacağını aralık sonunda basına duyurdular.</p>
<p>Hindistan’dan sorumlu devlet bakanı Edwin Montagu, İstanbul ve Boğazlar üzerinde itibarî bir Türk egemenliğini kabul eden 11 Aralık tarihli Bakanlar Kurulu kararına ihanet edildiğini açıkladı. Dünyanın her tarafındaki Müslümanlardan hükümet üyelerine ve basın organlarına bildiriler yağmaya başladı. İngiliz hükümeti, 6 Ocak 1920’de Türkler’in Avrupa’dan çıkarılması planını büyük bir çoğunlukla reddetti. Yeni bir taslak hazırlanıp Çatalca hattı Türkiye’nin batı sınırı olarak kabul edildi.</p>
<p>Müttefikler, Londra Konferansı’nın açılışından bir gün sonra Osmanlı hükümetine bir nota vererek Kilikya’da Kuvâ-yi Milliye’nin saldırıları durdurulmadığı takdirde İstanbul’un resmen işgal edileceğini bildirdi. Lloyd George ile Lord Curzon, Türkler’in gelecekte uslu durmaları isteniyorsa toprağı ele geçirip rehin tutmanın zorunlu olduğunu söyleyerek hemen harekete geçilmesini istiyordu. 16 Mart’ta İstanbul’u resmen işgal eden üç büyükler padişahın otoritesini yıkmak değil güçlendirmek amacıyla geldiklerini ve işgalin geçici olduğunu ilân ettiler. İstanbul’u hâlâ Türkiye’de bırakmak niyetinde olduklarını tekrarlarken, “Eğer büyük çaplı bir huzursuzluk ya da katliam ortaya çıkacak olursa bu karar değişebilir” şeklinde bir de uyarı eklediler.</p>
<p>İzmir’in işgali Kuvâ-yi Milliye’nin Anadolu’da teşkilatlanmasını hızlandırdığı gibi İstanbul’un işgali de Anadolu’da yeni bir devlet kurulması sürecini hızlandırdı. Mustafa Kemal Paşa, 19 Mart’ta bir genelge yayımlayarak Osmanlı egemenliğinin sona erdiğini ve Temsil Heyeti’nin ülke yönetimine resmen el koyduğunu duyurdu. 23 Nisan 1920’de Ankara’da çalışmalarına başlayan Türkiye Büyük Millet Meclisi hükümeti de milletin yegâne temsilcisi olduğunu bütün dünyaya ilân etti. 20 Nisan’da sona eren Londra Konferansı’nda İngiltere-Fransa’nın 11 Aralık 1919 görüşmelerinde anlaştıkları hususların çoğu kabul edilerek ortaya bir tasarı metni konuldu. İstanbul konusu büyük bir fikir ayrılığına sebep olmadı.</p>
<p>Fransızlar’la İtalyanlar, Türkler’in İstanbul’da kalmasını savundular. “Bu belâyı ve potansiyel dert kaynağını Avrupa’dan defetmek gibi büyük bir fırsatı şu anda gerçekten de kaçırıyor olabiliriz” diyen Lloyd George hükümetinin 6 Ocak tarihli kararına boyun eğdi. Antlaşmaya göre müttefikler Osmanlı hükümetinin İstanbul üzerindeki haklarına ve sıfatlarına dokunulmaması, padişah ve hükümetinin bu şehirde oturması ve bu şehrin Osmanlı Devleti’nin başşehri olması hususunda görüş birliği içinde olduklarını ifade ediyorlardı. Osmanlı hükümeti bu antlaşma ile onu tamamlayan antlaşma ve sözleşmelerin hükümlerine, özellikle ırk, din ve dil azınlıklarının haklarına saygı göstermediği takdirde yukarıda açıklanan hükmü değiştirme hakkını kesinlikle saklı tuttuklarını açıklıyorlardı.</p>
<p>Osmanlı Devleti de müttefiklerin bu konuda alacakları bütün kararları kabul edeceğini şimdiden taahhüt ediyordu (md. 36). Türkiye, Istıranca-Çatalca hattının batısında kalan bütün haklarından ve sıfatlarından Yunanistan lehine vazgeçiyordu (md. 84-87). İzmir ili, Kırkağaç, Akhisar, Tire, Ödemiş ve Söke ilçeleri resmen Osmanlı idaresinde kalmakla birlikte yönetimi Yunanistan’a bırakılıyordu. Türk hâkimiyetini istihkâmlardan birine çekilecek bir Türk bayrağı temsil edecekti. Ayrıca mahallî parlamentoya beş yıl sonra Yunanistan’a katılma hakkı tanınıyordu (md. 65-83).</p>
<p>Gelibolu, Tekirdağ, İzmit, Bursa, Biga ve Edremit dahil bütün Marmara kıyıları Osmanlı toprağı olmakla beraber yönetimi milletlerarası Boğazlar Komisyonu’na bırakılıyordu (md. 37-61). Türkiye’ye ağır malî, iktisadî, ticarî ve askerî yükümlülükler yükleniyordu. Türkiye’nin malî durumunu düzenlemek üzere Türkiye’yi malî açıdan âdeta sömürge durumuna getiren yeni bir komisyon kuruluyordu. Eskiden beri var olan Düyûn-ı Umûmiyye de devam edecekti. Türkiye Fas, Tunus, Libya, Sudan, Mısır, Süveyş, Kıbrıs ve bütün Akdeniz adaları üzerindeki haklarından vazgeçiyor (md. 101-122), Hicaz’ın bağımsızlığını (md. 98-100) ve Irak, Suriye ve Filistin üzerinde manda idareleri kurulmasını (md. 94-97) kabul ediyordu. Türkiye’nin güney sınırı Ceyhan nehrinin denize döküldüğü yerden başlayarak Osmaniye, Antep, Urfa, Siverek ve Mardin’in kuzeyinden İran sınırına uzanıyordu (md. 27).</p>
<p>Londra Konferansı’nda ele alınmayan veya anlaşma sağlanamayan konular 18-26 Nisan 1920 tarihlerinde yapılan San Remo Konferansı’nda karara bağlandı. Ele alınmayan konuların başında Kürdistan sorunu geliyordu. İngilizler’in Şeyh Mahmud idaresinde bir aşiretler federasyonu kurma çabaları bizzat şeyhin giriştiği üç isyanla sonuçlanmış ve pek çok İngiliz öldürülmüştü. İngilizler’in iddialarının aksine Kürtler, Türkler’le birlikte yaşamak istiyordu. İngiliz uzmanlarına göre Kürdistan genel anlamda kabul edilmiş coğrafî bir önemi olmayan müphem bir terimdi. Kürtler’in ait oldukları aşiret dışında pek fazla birlik duyguları yoktu ve büyük bir gücün desteği olmadan yaşamaları imkânsızdı.</p>
<p>En iyi çözüm şeklinin Türkiye’nin himayesinde yaşamaları olduğu kanaatine varan İngilizler, Kuvâ-yi Milliye ile birleşmelerinden çekindikleri için Kürtler’i oyalamayı sürdürüyorlardı. Nihayet San Remo Konferansı’nda belli bir dereceye kadar yerel özerklik garantisi verilmesi kaydıyla bölgenin Türkler’e bırakılması planı kabul edildi. Buna göre, ileride belirlenecek Ermenistan’ın güneyinde ve 27. maddede belirtilen Suriye ve Irak sınırlarının kuzeyinde Kürtler’in sayıca üstün olduğu bölgelere verilecek yerel özerkliğin şartları antlaşmanın yürürlüğe girmesini izleyen altı ay içinde İstanbul’da toplanacak İngiliz, Fransız ve İtalyan ortak komisyonu tarafından hazırlanacaktı.</p>
<p>Bu plan bölgede yaşayan Süryânî, Keldânî ve diğer etnik ve dinî azınlıkların korunmasına ilişkin güvenceleri de kapsayacaktı. Kürtler’in antlaşmanın yürürlüğe girmesinden bir yıl sonra, bölgede yaşayan halkın çoğunluğunun Türkiye’den bağımsız olmak istediğini kanıtlayarak Milletler Cemiyeti Konseyi’ne müracaat etmesi ve konseyin de bu nüfusun bağımsızlığa yetenekli olduğu kanaatine varıp onlara bağımsızlık tanımayı Türkiye’ye tavsiye etmesi durumunda Türkiye bu tavsiyeye uyacağını şimdiden taahhüt ediyordu (md. 62-64).</p>
<p>Konferans sırasında Ermeniler’i de oyalayan ve tantanalı sözlere rağmen Ermeni topluluğuyla samimi olarak ilgilenmeyen büyük güçler Osmanlı Devleti üzerinde yaptıkları taksim planını sekteye uğratacağı endişesiyle Büyük Ermenistan’ın kurulmasından kaçınıyorlardı. En kolay çözüm yolu olarak Ermenistan’ı Amerikan mandasına vermeyi denemişlerse de Amerika kabul etmemişti. Ermeniler’in en büyük savunucusu İngiltere, Kafkaslar’daki varlığının fiilî bir Ermenistan mandası sonucunu doğurmasından çekinerek Amerika’dan resmî red cevabı gelmeden 15 Ağustos 1919’da bölgeden çekilmişti. İngilizler’i Ermeniler’i terketmekle suçlayan Fransa da Ermeniler’i koruma bahanesiyle Sykes-Picot Antlaşması’yla kendisine verilen Anadolu topraklarını ele geçirmişti.</p>
<p>İki müttefik, 11 Aralık 1919 görüşmelerinde daha küçük bir bölgenin Ermenistan Cumhuriyeti’ne dahil edilmesini kararlaştırmış, ancak Ermenistan’a gerekli olan malî ve askerî destekten kaçınmıştı. Londra Konferansı’nda Ermenistan’ı Milletler Cemiyeti’nin himayesine vererek işin içinden sıyrılmayı denemiş, bu defa da Milletler Cemiyeti böyle bir yükümlülüğün altına girecek askerî ve malî gücünün olmadığını bildirmişti. Nihayet San Remo Konferansı’nda Ermenistan mandasını kabul etmesi için Amerika’ya bir daha müracaat edilmesine, sınırın tesbiti konusunda Wilson’dan ara buluculuk yapmasının istenmesine karar verildi.</p>
<p>Amerikan Senatosu, Ermenistan mandasını 1 Haziran 1920’de reddetti. Wilson ise Ermenistan-Türkiye sınırını uygun bulduğu biçimde çizme teklifini kabul etti. Mayıs 1918’de Erivan’da kurulan Ermenistan Cumhuriyeti’ni İngiltere, Fransa ve İtalya 19 Ocak 1920 tarihinde, Amerika 23 Nisan 1920’de resmen tanıdı. Antlaşmaya göre Türkiye de müttefikler gibi Ermenistan’ın bağımsızlığını tanıyacağını, müttefikler gibi Ermenistan-Türkiye sınırının belirlenmesi işini Başkan Wilson’un hakemliğine sunacağını, onun ileri süreceği bütün hükümleri kabul edeceğini ve Ermenistan’a katılacak topraklar üzerindeki bütün haklarından vazgeçeceğini şimdiden bildiriyordu (md. 88-93).</p>
<p>San Remo Konferansı’nda Osmanlı Devleti’ne sunulacak antlaşmaya son şekli verildi. Konferansın hiçbir aşamasında Ankara’daki siyasî gelişmeler söz konusu bile edilmedi. Konferansa katılanlar bu hareketle ilgili görünmese de aslında Mustafa Kemal’in bütün programı ve planları gayet iyi biliniyordu. Zaten Mustafa Kemal de sık sık müttefiklerin temsilcileriyle görüşüyor, Türkiye’deki hâkim siyasî gücün onun elinde olduğundan kimsenin şüphesi bulunmuyordu. Ankara hükümetini hâlâ muhatap almaktan kaçınan müttefikler İstanbul hükümetinden Paris’e bir heyet göndermesini istediler.</p>
<p>Barış antlaşması taslağını 11 Mayıs 1920 tarihinde Ahmed Tevfik Paşa başkanlığındaki Osmanlı delegasyonuna tebliğ ederken bir özetini de basına dağıttılar. Tevfik Paşa, bağımsızlık prensipleriyle bağdaşmayan antlaşma şartlarını kabul edemeyeceğini bildirdi. Türk basını da Türkiye’ye “ölüm cezası” verildiğini yazıyordu. Genelde şartların ağır olduğunu kabul eden ve Türkler’in bunu hak ettiğini savunan İngiliz basını antlaşmanın uygulanamayacağını yazıyordu. Fransız basını antlaşmayı İngiltere’nin büyük zaferi olarak değerlendiriyordu. Antlaşmayı lânetleyen İtalyan basını ise Fransızlar’ı Yakındoğu’da İngilizler’e satılmakla suçluyordu.</p>
<p>Fransa, antlaşmanın imzalanamaması ihtimali belirince Mustafa Kemal’le anlaşarak 30 Mayıs’tan itibaren geçerli olmak üzere yirmi günlük bir ateşkes imzaladı. Ateşkesin Fransa ile İngiltere’nin arasını açabileceğini düşünen Tevfik Paşa müttefiklerle görüşmeleri uzatmaya çalışıyordu. Lloyd George ise İstanbul hükümetini antlaşmayı imzaya zorlamak için Yunanistan’ın sınırlı bir harekât üstlenebileceğini söylüyordu. Komutanlarının karşı çıkmasına rağmen kararını hükümetine ve müttefiklerine kabul ettirdi.</p>
<p>Yunan Ordusu 22 Haziran’da üç koldan harekete geçti. Sadrazam Damad Ferid Paşa, müttefiklerin metnine karşı hazırladığı cevabî yazıyı 25 Haziran’da konferansa sundu. Müttefikler, 11 Temmuz’da toplanan Spa Konferansı’nda itirazları inceleyerek antlaşmada bazı küçük değişiklikler yaptılar. İngilizler’in de desteklediği Yunanlılar 8 Temmuz’da Bursa’yı ele geçirdiler. Müttefikler, Yunanlılar’ın bu beklenmedik başarıları üzerine 16 Temmuz’da Osmanlı delegasyonuna bir ültimatom vererek antlaşmayı kabul etmesi için Osmanlı hükümetine on günlük süre tanıdıklarını bildirdiler.</p>
<p>Yunanlılar’ın 20 Temmuz’da bütün Trakya’yı ele geçirmesi karşısında telâşa kapılan padişah, “musibetler mecmuası” olarak nitelendirdiği barış şartlarını görüşmek üzere 22 Temmuz’da sarayda saltanat şûrasını topladı. Sadrazam Damad Ferid Paşa, antlaşma reddedildiği takdirde müttefiklerin İstanbul’u Yunanlılar’a işgal ettirecekleri yönünde haberler alındığını bildirdi. Topçu Feriki Rızâ Paşa hariç toplantıya katılanların tamamı oylarını antlaşmanın kabul edilmesi yönünde bildirdiler. Âyan Meclisi üyesi Hâdi Paşa’nın başkanlığında Rıza Tevfik (Bölükbaşı) ve Bern Büyükelçisi Reşad Hâlis beylerden oluşan Osmanlı Murahhas Heyeti 10 Ağustos 1920 tarihinde Paris’in banliyösü Sevr’de antlaşmayı imzaladı.</p>
<p>Bir buçuk yılı aşkın bir zamanda büyük çekişmelerle hazırlanan, on iki bölüm ve 433 maddeden oluşan Sevr Antlaşması Avrupa’nın Şark meselesine getirdiği çözümü ifade eder. Sevr çözümünde yerel milliyetçilik, halkın istekleri ve kendi kaderini tayin hakkı gibi hususlar hiçbir rol oynamamıştır. Mandacı güçlerin belirlenmesi aşamasında yaşanan tartışmalarda çıkış noktası o bölgede yaşayan insanlar değil hep güç politikaları olmuştur. Emperyal çıkarlara hizmet etmediği zaman büyük vaadler birden geçersiz hale gelmiştir. Bunun en tipik örneği, müttefiklerin hiçbir malî ve askerî destek veremeyeceklerini söyleyerek Ermeniler’e biçtikleri kaderdir. Büyük güçler, Ermeniler’i savaşta olduğu gibi diplomasi oyununda da bir piyon olarak kullanmışlardır.</p>
<p>Anlaşmadan herkes memnun olmamıştır. İtalya haklarını alamadığına inanmış, Fransa kayıplarına karşılık eline geçenin az olduğundan şikâyet etmiştir. En kazançlı çıkan taraf Yakındoğu’da İtalyan ve Fransız nüfuzunu en alt düzeye çekmeyi başaran İngiltere olmuştur. Ancak Ankara hükümetinin kabul etmediği Sevr Antlaşması ölü doğmuş bir belge olarak kalmıştır. Sevr Antlaşması’nı bir Türk barışına çevirmenin mümkün olmadığını gören müttefikler, Ankara hükümetinin Ermeniler’e ve Yunanlılar’a karşı kazandığı başarılar üzerine Haziran 1921’de Yunanistan’a ara buluculuk teklifinde bulundular.</p>
<p>Yunanlılar saldırılarına devam edince Paris Barış Konferansı tarafsızlık kararı verdi. Yunanlılar’ı İzmir’e çıkaran ve Anadolu içlerine süren Lloyd George da 10 Ağustos 1921 tarihinde Sevr Antlaşması’nın artık yırtıldığını ve silâh ticaretinin serbest olduğunu açıkladı. Avam Kamarası’nda yapılan konuşmalarda “serkeş” Yunanlılar’a bundan sonra müttefik muamelesi yapılmaması ve Yunanistan’a ekonomik abluka uygulanması istendi. Fransa, Yunanlılar’ın ağır yenilgisiyle sonuçlanan Sakarya Meydan Muharebesi’nden sonra 20 Ekim 1921’de Ankara hükümetiyle Ankara Antlaşması’nı imzalayarak yeni Türk devletini tanıdı.</p>
<p>Ankara hükümeti, 30 Ağustos 1922’de düşmana son darbeyi vurarak 11 Ekim 1922’de müttefiklerle Mudanya Mütarekesi’ni imzaladı. Mütareke şartları gereğince Yunan ordusunun çekildiği Doğu Trakya Ankara hükümetine teslim edildi. Altı asırlık Osmanlı saltanatı 1 Kasım 1922’de Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından sona erdirildi.</p>
<p>İstanbul, bir vilâyet olarak Ankara hükümeti yönetimine bırakılmakla birlikte İtilâf devletlerinin işgali barış antlaşması imzalanıncaya kadar devam etti. 24 Temmuz 1923 tarihinde imzalanan Lozan Antlaşması, Arap mandalarının Sevr’deki dağılımını korumakla birlikte yeni Türk devletini ilgilendiren bütün meselelerde önemli değişiklikler getirdi. Yabancı güçlerin 6 Ekim 1923’te İstanbul’dan çekilmesinden sonra 13 Ekim’de Ankara Türkiye’nin başşehri yapıldı. 29 Ekim’de Cumhuriyet’in ilânının ardından, halifelik saltanat gibi algılandığından 3 Mart 1924’te kaldırıldı ve Osmanlı hânedanı mensuplarının tamamı yurt dışına çıkarıldı. Paris Konferansı sırasında büyük tartışmalara konu olan Ayasofya 1934’te müze haline getirilerek tarihî miras olarak koruma altına alındı.</p>
<p><strong>Kaynakça:</strong> Cevdet Küçük, TDV İslam Ansiklopedisi</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Trabzon’un Osmanlılar Tarafından Fethi</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/trabzonun-osmanlilar-tarafindan-fethi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/trabzonun-osmanlilar-tarafindan-fethi</guid>
<description><![CDATA[ Trabzon’un Osmanlılar Tarafından Fethi
Doğu Karadeniz bölgesine yerleşme hadisesi çok eski tarihlere uzanmakta­dır. Araştırmalar bölgeye ilk olarak M.Ö.III. bin ile II. bin yılları arasında Oğuzlar’ın öncü kollarından biri olarak kabul edilen “Gas/Kas” ve “Gud/Gutiler” in, M.Ö. 675 yılından itibaren Kimmerler’in yerleşmeye başladıklarını ve bunların Anadolu ve Azerbaycan’da ilk Bozkır kültürünü yaşayan Proto-Türkler olduğunu göstermektedir. Trabzon şehrinden ilk olarak bahseden […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c48da2abc2.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:45 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Trabzon’un, Osmanlılar, Tarafından, Fethi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/08/Trabzonun-Fethi.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/trabzonun-osmanlilar-tarafindan-fethi.html">Trabzon’un Osmanlılar Tarafından Fethi</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Doç. Dr. Kenan İNAN</strong></span></a>
</p><p>Doğu Karadeniz bölgesine yerleşme hadisesi çok eski tarihlere uzanmakta­dır. Araştırmalar bölgeye ilk olarak M.Ö.III. bin ile II. bin yılları arasında Oğuzlar’ın öncü kollarından biri olarak kabul edilen “Gas/Kas” ve “Gud/Gutiler” in, M.Ö. 675 yılından itibaren Kimmerler’in yerleşmeye başladıklarını ve bunların Anadolu ve Azerbaycan’da ilk Bozkır kültürünü yaşayan Proto-Türkler olduğunu göstermektedir. Trabzon şehrinden ilk olarak bahseden müellif Xenophon’dur. O’nun verdiği bilgilere göre M.Ö. 400 yılında Doğu Karadeniz’de yaşayan kavim­ler Kolhlar, Driller, Mossinoikler, Haibler ve Tibarenler olup, Faruk Sümer’e göre bunlar kesin olarak Yunan asıllı değillerdi. Doğu Karadeniz bölgesine Kimmerlerden sonra İskitler, Medler, Persler hâkim olmuştur. Bu hâkimiyet Make­donya kralı İskender’in M.Ö. 334 yılındaki doğu seferine kadar devam etmiştir. M.Ö. 312 -280 tarihleri arasında bölge İskender’in komutanları hâkimiyetinde kalmıştır. Bölge M.Ö. 280-63 yılları arasında Pontus Devleti idaresi altında kalmış­tır. M.Ö. 63 – M.S. 395 yılları arasında Doğu Karadeniz, Roma İmparatorluğu’nun hâkimiyetine girmiştir. M.S. 394-1204 yılları arasında bölge Roma’nın devamı olan Bizans’ın denetiminde kalmıştır. Bu dönemde Bizanslılar tarafından mağlûbi­yete uğratılan Bulgar Türklerinden bir kısmı Trabzon havalisine yerleştirilmiştir.</p>
<p>Yine bu dönemde yaklaşık 40.000 Kuman ailesi Gürcistan’a inerek Hıristiyan olmuş daha sonra da Doğu Karadeniz’e ve Doğu Anadolu’ya yerleşmişlerdir.<a href="https://www.altayli.net/trabzonun-osmanlilar-tarafindan-fethi.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a></p>
<p>Hiç şüphesiz ki, Yakın Doğu siyasî ve medeniyet tarihi açısından ve Ana­dolu’nun bir Türk-İslâm yurdu olması açısından en önemli hadiselerden birisi Maveraünnehir-İran-Irak ve etrafındaki bir kısım bölgeleri hakimiyetleri altında bulunduran Selçuklu Devleti’nin kurulmasıdır. Anadolu’nun tarihinde meydana gelen en köklü ve kalıcı değişiklik Anadolu’nun Türkleşmesi ve İslâmlaşmasıdır. 1071 Malazgirt Savaşı akabinde Anadolu Müslüman Türkler tarafından fethedile­rek bugüne kadar devam eden Türk devletleri zincirine sahne olmuştur. Bu devlet­ler zincirinin en önemli halkalarını Büyük Selçuklu, Türkiye Selçukluları ve Os­manlı Devleti oluşturmakta olup, kurucuları 11. Yüzyıldan itibaren kendilerine Türkmen de denilen Oğuzlardır. Bu şekilde Oğuzlar, dünya tarihinde büyük rol oynamış bir Türk kavmi olarak yer almışlardır.<a href="https://www.altayli.net/trabzonun-osmanlilar-tarafindan-fethi.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a></p>
<p><span>1. Osmanlı Fethi Öncesinde Trabzon ve Çevresinde Siyasi Gelişmeler</span></p>
<p>Türkiye tarihinin yerli kaynaklarında adı ilk önce anılan Oğuz boyu, muh­temelen, Çepnilerdir. 1277 yılında “Çepni Türkleri” Trabzon Rum tekfuruna karşı denizde parlak bir zafer kazanarak o zamanlar Karadeniz’in en önemli ticaret lima­nı olan Sinop’un rakibinin eline geçmesine mani olmuşlardır. Bu mühim olaydan sonra Çepniler Karadeniz fatihleri arasında yer aldılar. Böylece onlar bir yandan Samsun yönünden, öbür yandan da Şebinkarahisar-Bayburt yöresinden Karadeniz kıyılarına yapılan fetihlere katıldılar. On dördüncü yüzyılda Ordu yöresindeki Bayramlu beyliği, çok kuvvetli bir ihtimal ile, Çepniler tarafından kurulduğu gibi, Giresun-Kürtün ve Vakfıkebir arasındaki bölge de onlar tarafından fethedilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/trabzonun-osmanlilar-tarafindan-fethi.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a></p>
<p>Karadeniz sahil şeridinde yukarıda izah edilen fetihleri gerçekleştiren Türkmenlerin ne kadar nüfusları olduğu konusunda fazla bir malûmata sahip deği­liz. 1348’den önce Canikli Nureddin Hamza’nın 7000 atlı ve daha fazla yaya askeri bulunduğu konusunda bilgiler mevcuttur. Yine Panaretos’a göre Çarşamba bölge­sine hâkim Taceddin’in 1386’da 12.000 adamı bulunmaktadır<a href="https://www.altayli.net/trabzonun-osmanlilar-tarafindan-fethi.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a>. Clavijo’ya göre ise Emiroğulları Beylerinden Altamur (Erzamir)’un 1404’de 10.000 atlısı bulunmakta­dır<a href="https://www.altayli.net/trabzonun-osmanlilar-tarafindan-fethi.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a>.</p>
<p>Giresun’u 1397’lerde fethetmiş olan Bayram Bey’in torunu ve Hacı Emir Bey’in oğlu Süleyman Bey’in başında bulunduğu beyliğin sonu hakkında kesin bir bilgi mevcut değildir. Kesin olarak söylenebilecek bir şey varsa, o da bu beyler sayesinde Ordu bölgesine pek yoğun ve temiz bir Türk nüfusunun yerleşmiş olma­sıdır. Trabzon Rum tekfurları Akkoyunluların desteğiyle ayakta dururken, Bayramlu beyliğinin yıkılması üzerine Giresun Kalesi’ni geri almışlardır. Bu se­beple, Fatih “Trabzon” seferine çıktığında Görele, Tirebolu ve Giresun kaleleri büyük bir ihtimal ile tekfurun idaresinde idi<a href="https://www.altayli.net/trabzonun-osmanlilar-tarafindan-fethi.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a>. Buna karşılık Kürtün-Dereli-Giresun- Tirebolu-Eynesil arasındaki geniş kırlık kesim de Çepni beylerinin elinde bulunu­yordu. Osmanlı kuvvetleri Trabzon Devleti topraklarına girince Çepni beyleri de Osmanlı fethine yardımcı olmuşlardır. Osmanlı Devleti de hepsini veya büyük bir kısmını zeamet ve tımar gibi dirlikler vererek hizmetine almıştır. On beşinci yüzyılla beraber yerleşik hayata geçtikleri görülen Çepniler’in hakim olduğu bölgelerde hiç bir Hıristiyan yerleşim birimi görülmemiştir<a href="https://www.altayli.net/trabzonun-osmanlilar-tarafindan-fethi.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a>.</p>
<p>Fetihten önceki dönemde Osmanlıların bu bölgeye ne zamandan itibaren gelmeye başlayıp Trabzon için ciddî bir tehdit oluşturmaya başladıkları hakkında kısa bir malûmat verelim. Trabzon tarihinde, Osmanlıların ilk defa Karadeniz’de, bilhassa Giresun önlerinde belirdiği hadise Panaretos’a göre Osmanlı azap ve si­pahi gemileri tarafından 1368 yılı Temmuz’unda Giresun adasına yapıldığı bildiri­len akındır. Bu akından hemen sonra Panaretos’unda bulunduğu bir elçilik heyeti İstanbul’a yardım istemek üzere gönderilir. Bu hadiseden sonra bu tür akınlardan bir daha bahsedilmez<a href="https://www.altayli.net/trabzonun-osmanlilar-tarafindan-fethi.html#_edn8" name="_ednref8">[8]</a>.</p>
<p>Bundan sonraki dönemde Osmanlılar, daha önce Giresun’a kadarki sahil kesiminde kurulmuş olan Türk beyliklerinin topraklarını ele geçirmek suretiyle Batı Karadeniz’de üstünlüklerini perçinlemişlerdir. II. Murad döneminde Trabzon üze­rine taarruz maksadıyla gönderilen Osmanlı donanması fırtına yüzünden başarısız­lığa uğramıştır<a href="https://www.altayli.net/trabzonun-osmanlilar-tarafindan-fethi.html#_edn9" name="_ednref9">[9]</a>. Bunu takiben 1456 senesinde vuku bulan bir hadise üzerine Os­manlılar Trabzon’a tekrar müdahale etmek zorunda kalmışlardır. Bu yıl içinde, etrafına Türkmenleri toplamış olan Şeyh Cüneyd Trabzon Devleti topraklarına karşı bir akın düzenlemiş, Akçakale’yi almış, karşısına çıkan kuvvetleri bozguna uğrattıktan sonra da Trabzon önlerine kadar gelmiş, ancak şehri almayı başarama­mıştır. Şehri alamayan Cüneyd çekilirken Osmanlılar devreye girmişlerdir. Rum Beylerbeyi Hızır Bey Osmanlı kuvvetleri ile Trabzon’a doğru akına çıkmıştır. Os­manlı kaynaklarından Aşıkpaşazade’ye göre bu akın Cüneyd’i Trabzon toprakla­rından çıkarmak için yapılmıştır<a href="https://www.altayli.net/trabzonun-osmanlilar-tarafindan-fethi.html#_edn10" name="_ednref10">[10]</a>. Osmanlıların bölgeye yaptıkları akınla beraber Trabzon Rum tekfuru Kalo İoannes önce iki bin bilahare üç bin altınlık senevî bir vergi ile Osmanlı yüksek hâkimiyetini tanımak zorunda kalmıştır<a href="https://www.altayli.net/trabzonun-osmanlilar-tarafindan-fethi.html#_edn11" name="_ednref11">[11]</a>.</p>
<p>Bu gelişmeler üzerine Trabzon tekfuru kendisine güçlü bir müttefik arayı­şına girmiş ve Akkoyunluların desteğini almaya çalışmıştır. Bu şekilde karşılıklı menfaatler ve Trabzon Rum tekfurunun kendisine Osmanlılara karşı müttefik bul­ma arayışının bir neticesi olarak yapılan evliliklerin sonuncusu Akkoyunlu Uzun Hasan ile Theodora arasında 1458 yılında yapılmış olup, bunun karşılığı olarak Uzun Hasan Trabzon Devletini Osmanlılara karşı koruma garantisi vermişti.<a href="https://www.altayli.net/trabzonun-osmanlilar-tarafindan-fethi.html#_edn12" name="_ednref12">[12]</a> Bu koruma garantisine ek olarak Uzun Hasan Doğu Anadolu’ya Osmanlıların daha fazla yaklaşmasına müsaade etmek niyetinde değildi. Bu meyanda Uzun Hasan’ın birlikleri 1460-61 yıllarında iki devlet arasındaki sınırı teşkil eden Koyulhisarı almıştır. Bunun üzerine Fatih’in kaleyi geri almak için gönderdiği Rumeli Beyler­beyi Hamza Bey başarısızlıkla geri çekilmek zorunda kalmıştı. Ebu Bekir Tahrani’ye göre Uzun Hasan’ın oğlu Uğurlu Muhammed de 1460 yılında adı geçen bölgeye bir sefer yapmış, Melet kalesini kuşatarak civarında yağma ve tahripte bulunmuştu. Uzun Hasan bu faaliyetlerde bulunurken, aynı anda Fatih’e Murad Bey’i elçi olarak gönderip Trabzon ile uğraşmamasını, bu bölgenin kendi nüfuz sahasında olduğunu bildirmişti.<a href="https://www.altayli.net/trabzonun-osmanlilar-tarafindan-fethi.html#_edn13" name="_ednref13">[13]</a></p>
<p>Yukarıda izah edildiği gibi Anadolu’da var olan diğer küçük beyliklerin Candaroğulları ve Karamanoğullarının, Trabzon’un istediği korumayı sağlamaları mümkün değildi. Bu küçük beylikler, ancak daha büyük bir Osmanlı aleyhtarı itti­fakın parçaları olabilirdi. Kalo İoannes’in kardeşi David’in bu niyetle Avrupa’da kendisine müttefikler bulmak için çaba sarf ettiği bilinmektedir. Bu baptan olmak üzere David, Burgondia dükası Filip’e 1459’da bir mektup yazdığı bilinmektedir. David’in mektubunda kendisine müttefik olarak saydığı devletlerin en kuvvetlisi olarak Hasan Bey belirtilmektedir. Bu şekilde Sultan Mehmed’in Osmanlı tahtına geçmesinden sonra Trabzon tekfuru, Uzun Hasan’ı yanına alarak Osmanlı tehlike­sine karşı Batı-Hıristiyan dünyası ile temasa geçmişti<a href="https://www.altayli.net/trabzonun-osmanlilar-tarafindan-fethi.html#bookmark36">r[14].</a></p>
<p><span>2. Trabzon’un Fethi</span></p>
<p>Osmanlı Devleti tarafından dikkatle takip edilen bu gelişmeler, Fatih Sul­tan Mehmed’i acil tedbir almaya sevk etmiştir. Aksi takdirde Osmanlı aleyhtarı bir ittifakın gerçekleşmesi mümkün olabilirdi. Sultan Mehmed 1459 yılında, Karade­niz kıyısında Cenevizlilerin elinde bulunan Amasra’yı Osmanlı hakimiyetine dahil etmişti. Daha sonra 1461 yılında sırası ile, Candaroğulları’nın elinde bulunan Kastamonu, Sinop ve son olarak da Trabzon fethedilmiştir. Fatih, Osmanlı tahtına geç­tikten sonra bu yerleri fethetme fikrinde olduğunu beyan etmişti. <em>“Ve bil-cümle birgün Hünkâr Mahmud Paşa’ya eyitti: ”Mahmud, birkaç niyetim var. Umarım ki Hak Teala ben zayıfa kuvvet verip, anı nasib ede. Evvel biri, şol İsfendiyar vilâye­tidir ki, Kastamonu ve Sinob ve Koyulhisar’dır. Benim huzurumu bunlar giderir. Ve biri şol Trabzon’u bir cünüb kafir yiyip yürür. El-hasıl bunlar benim maksudumdur. Gece ve gündüz hayalimdem gitmez”</em> dedi.<a href="https://www.altayli.net/trabzonun-osmanlilar-tarafindan-fethi.html#_edn15" name="_ednref15">[15]</a></p>
<p>Bu tarihlerde Trabzon Rum Devletinin toprakları Giresun’dan başlayıp yaklaşık olarak Batum civarına kadar uzanan Karadeniz kıyılarını kapsamakla be­raber, bu topraklar dahilinde yaşayan külliyetli miktarda Türk nüfusunun bulundu­ğu ve Türk kültürünün birçok alanda etkisini hissettirdiği bir gerçekti<a href="https://www.altayli.net/trabzonun-osmanlilar-tarafindan-fethi.html#bookmark51">r[16]. </a>Kıyının hemen gerisindeki bölgelerde ve yaylalarda Çepni Türkleri yaşamaktaydı. Zigana dağlarının güneyindeki dağlık alanlarda bir kısım yerli Hıristiyan beyleri yarı ba­ğımsız olarak yol kesmek ve adam soymak gibi faaliyetlerle hayatiyetlerini devam ettiriyorlardı.<a href="https://www.altayli.net/trabzonun-osmanlilar-tarafindan-fethi.html#_edn17" name="_ednref17">[17]</a> Fatih, 1461 yılındaki Trabzon seferinde özellikle Koyulhisar’ı alı<a href="https://www.altayli.net/trabzonun-osmanlilar-tarafindan-fethi.html#bookmark44">p[18]</a> Erzincan yakınlarına geldiğinde Erzincan ovasına bir günlük yürüyüş mesafesinden daha yakın bir mevkideki Yassı-çemen adındaki yaylada kamp kurdu. Osmanlı ordusu burada iken Uzun Hasan Trabzon’a olan ilgisi münasebeti ile annesi Sare Hatun’u bazı itimat ettiği adamları ile beraber Fatih’e gönderdi. Gelen heyet gece Osmanlı ordugâhına ulaştığında önce Mahmud Paşa ile görüştüler. Heyet, Mahmud Paşa’dan ara bulucu olmasını istedi. Aynı gece Mahmud Paşa Fatih’e haber gönde­rerek Uzun Hasan’ın elçileri vasıtası ile af dilediğini beyan etti. Sultan Uzun Hasan’ı affetti. Ancak “Madem ki Uzun Hasan benim hizmetime gelmeyip gaza sevabından mahrum kaldı, o zaman annesi ve adamları ordu ile beraber kalacaklar”<a href="https://www.altayli.net/trabzonun-osmanlilar-tarafindan-fethi.html#_edn19" name="_ednref19">[19]</a> diyerek, Uzun Hasan’ın Trabzon lehine yapmak istediği hareketi engellemiş oldu.</p>
<p>Fatih, bu mevkiden itibaren Trabzon üzerine yürürken bilinen yolları takip etmeyip, Kelkit civarına geldiğinde ordusunu ikiye ayırmış, kendisi doğudan veziri Mahmud Paşa da batıdan Trabzon’u muhasara etmek için geçit vermez dağları aşmak suretiyle Trabzon’a varmış ve Osmanlı ordusunun böyle bir güzergahı izle­yemeyeceği tahmininde bulunan Trabzon tekfurunu gafil avlayıp şehri almaya muvaffak olmuştur. Fatih’in, ordusuna hiç de kolay olmayan bu yolları seçmesini, bu bölgedeki yaylalarda yerleşik olan Çepni Türkmenlerinden gerektiğinde kılavuz olarak yararlanmak istemesine bağlayabiliriz. Trabzon’a batıdan ulaşmaya çalışan ve Fatih’e göre daha zor bir yolu tercih eden Mahmud Paşa’nın da Çepni kılavuzla­rı kullanmış olması mümkün görünmektedir.<a href="https://www.altayli.net/trabzonun-osmanlilar-tarafindan-fethi.html#_edn20" name="_ednref20">[20]</a></p>
<p>Fatih ve Mahmud Paşa’nın takip ettikleri yollarda kendilerine eşlik etmiş olan iki görgü şahidinin eserlerine sahip bulunmaktayız. Bunlardan birincisi Mahmud Paşa’ya eşlik etmiş olan Divan Kâtibi Tursun Bey’dir.<a href="https://www.altayli.net/trabzonun-osmanlilar-tarafindan-fethi.html#_edn21" name="_ednref21">[21]</a></p>
<p>Tursun Bey’ eserinde Bayburd taraflarından Trabzon’a kadar geçilen yolla­rı şu şekilde anlatmaktadır. “Vaktâ ki sipâh-ı zafer-penâh Bayburd yolından, kûh-ı felek-şükûh Barkar-ı pür-kardan urûc ve hübût vâkı’ olup serhadd-i Tırabzon’a karib varıldı; Mahmûd Pâşâ’ya asker-i muzaffer-i nusrat-rehber nâm-zed idüp, reh- i meysereden Tırabzon üzerine ılgar ittürdü; şol kasda ki, tekûr-ı mağrûr nüzûl-i azâbdan vukuf bulup tedârük-i firâr itmedin hisârda muhâsara idiler. Ve kendü, kapusı ile, Anatolı çerisi ile, “ke’t-tavdi’l-azim” taraf-ı meymeneden yöridi. Ve murâd-ı pâdişâh üzre, tedbîr takdîre muvafık oldı; ya’ni, çün himmet-i pâdişâh-ı sâhib-kırân-ı zamân hâl-i Mâhmûd Pâşâ’ya yoldaş oldı, ol yoldan -ki kuş uçmağ ile varılması mümteni’ görüldi- kesret-i esbâb vâsıtası ile, kazmacılar ve baltacılar aça aça, ve tâyife-i voynık, tulû’-ı subh-ı sâdıktan tâ beyne’s-salâteyn, tağ depesinden dibine hezâr zahmet ü ta’ab ile inildi. Sefâyin-i nusrat-hazâyin höd mukaddemâ gelüp muhâsara itmiş idi; ammâ, küffâr-ı bed-kirdâr bu sebebden ki pâdişâhun ol memlekete varmasın mümteni‘âttan add eder idi, her gün muhâsara iden ehl-i keştî ile darb u harb itmeği lu‘b u lehv idinüb kal‘ada gâfil oturur idi. Nâgâh, hamâhim-i huyûl-i sipâh-ı zafer penâh cemâcim-i kûhsârdan ki sem‘-i küffâra yitişti ve ılgar çarhacısı irişti; mecâl-i firâr bulmayup, kapusın yapup, baş kayusın görmeğe başladı.<a href="https://www.altayli.net/trabzonun-osmanlilar-tarafindan-fethi.html#bookmark53">”[22]</a></p>
<p>Diğer görgü şahidi de sefer sırasında Osmanlı ordusunda bulunan bir ya­bancıdır. Osmanlı ordusunda, tahminlere göre yeniçerilere hizmet veren bir mevki­de olan Konstantin Mihailoviç, hatıratında Fatih’in izlediği yolda karşılaştığı güç­lükler hakkında tafsilatlı bilgiler vermektedir<a href="https://www.altayli.net/trabzonun-osmanlilar-tarafindan-fethi.html#bookmark45">[23].</a> Mihailoviç eserinde Trabzon Sefe­rini anlattığı kısma “Sultan Mehmet deniz kenarında bulunan Trabzon İmparatoru­na karşı nasıl yürüdü” şeklinde başlamaktadır. Yazar şöyle devam eder:</p>
<p>“Trabzon, Sinop gibi Karadeniz sahilinde yer almaktadır. Trabzon toprak­ları büyük ve dağlıktır. Her tarafından putperestler ve Tatar olan Büyük Han, Uzun Hasan ve Canik Beyi tarafından sarılmıştır. Bu Tatar beyleri, Sultan Mehmet ve onun dinindense, Trabzon İmparatorunu komşu olarak tercih etmişlerdir. Bu ne­denle Trabzon’a doğru yürürken bu Tatarlar ve Rumlardan sıkıntı çektik. Çünkü, Trabzon’un yukarı kesimlerinde Büyük Han’ın topraklarına yakın olarak büyük ve nüfuslu bir Rum ülkesi yer almaktadır. Bu topraklarda aralarında büyük bir anlayış bulunan bir kral ve prens bulunmaktadır. Putperestler bunlara bir şey yapmaya muktedir olamadıklarından onları rahat bırakmak zorundadırlar. Putperestlerin dilinde bu topraklara Gürcistan ismi verilmektedir. Bu isim bizim dilimizde revaçta olan kuvvet manasına, başka bir anlamda da fildişi demektir. Bu topraklar da Trab­zon İmparatoruna bağlıdır. Ve biz büyük bir gayret ve kuvvetle Trabzon’a doğru yürüdük. Sadece ordu değil Sultanın kendisi de aynı güçlüğe katlandı. Bunun bi­rinci sebebi mesafe, ikincisi çevredeki insanların orduyu çeşitli şekillerde rahatsız etmeleri, üçüncüsü açlık, dördüncüsü de dağların büyük ve yüksek olması idi. Bu­nun yanı sıra oldukça yağışlı ve bataklık yerlerdi. Ve buralarda yağmur her gün yağar. Bu nedenle yol, atların bellerine kadar çıkan çamurla kaplanmıştı.</p>
<p>Biz bu şekilde Trabzon bölgesinde bir dağa ulaştık. Bu dağdan aşağıya i­nen yol oldukça bozulmuş ve düşen ağaçlar tarafından kapatılmıştı. Sultan’ın ken­disine ait yüz adet arabası vardı. Yol şartlarının kötülüğünden ve çamurdan dolayı Sultan’ın arabaları çamura saplandı ve bunların yüzünden ordu hareket edemez hale geldi. Sultan emir vererek bu arabaları kestirtti ve yaktırdı. Bunları çeken atla­rı kim istediyse verdi. Bu arabaların yüklerini develere yükledi. Sultan daha önce­den bölge hakkında elde ettiği bilgiler çerçevesinde, yol şartlarının kötü olabilece­ğini tahmin etmiş ve kendisi ile beraber sekiz yüz deve getirtmişti. Ve bu mevkiden Sultan, develerle beraber dağdan dağa yürüdü. Ve bir yere gelindiğinde hazineleri taşıyan develerden bir tanesi yoldan aşağıya üzerindeki sandıkla beraber yuvarlan­dı. Sandık parçalara ayrılırken içerisinde altmış bin altının bulunduğu para keseleri de parçalandı. Ancak yeniçeriler hemen hadise mahalline gelerek kılıçlarını çekmiş vaziyette altınları muhafaza altına alıp kimsenin almasına müsaade etmediler. Hazinenin sahibi olan Sultan gelene kadar o şekilde beklediler. Bu hadise yüzünden bütün ordu durmak zorunda kaldı. Çünkü o anda başka bir yol olmadığı gibi çok şiddetli bir yağmur yağıyordu. Bu dakikada Sultan gelerek ordunun durma sebebini sordu. Sultan’a hadise anlatıldı. O da hemen herkese, alabildiği altını almasına müsaade etti ve ordu ilerlemeye başladı. O anda hadise mahallinde olanlar çok şanslı idiler. Bazıları bu hadiseden faydalandılar. Ben de orada idim ancak geç kalmıştım. Altınlar çoktan sahiplerini bulmuş, geriye siyah toprak kalmıştı. Her kim fırsatını buldu ise çamur ve otlarla beraber altınları almıştı. Gerektiğinde birbirlerinin ellerinden bile almışlardı. Bu şekilde dağdan aşağıya inmeden önce bir­çok dertlere maruz kaldık. Toprak sanki lapa gibi yapışkandı. Yeniçeriler, Sultanı kollarına alarak aşağıya ovaya kadar taşımak zorunda kaldılar. Hazineleri taşıyan develer ise dağda kaldı bunun üzerine Sultan Mehmet yeniçerilere rica edip devele­ri aşağıya indirmeleri için çaba sarf etmelerini söyledi. Bu şekilde biz büyük bir gayret sarf ederek tekrar dağa tırmandık. Bütün gece develerle uğraşarak onları aşağıya indirmeyi başardık. O gün Sultan orada istirahat etti. Yeniçerilere araların­da paylaşmaları için elli bin altın verdi. Buna ek olarak yeniçerilerin maaşlarını artırdı. Bundan önce dört gün için bir altın alanlara bundan böyle iki gün için bir altın verdi. Bu şüphe götürmeyen bir gerçek olarak bugün de böyledir. Çünkü Sul­tan her neyi kanun olarak vaz ederse bu sonuna kadar değişmeden kalır.<a href="https://www.altayli.net/trabzonun-osmanlilar-tarafindan-fethi.html#_edn24" name="_ednref24">[24]</a></p>
<p>Büyük ihtimalle bu ve buna benzer güçlüklerle yoluna devam eden Osman­lı ordusu ve Sultan’ın durumu, Uzun Hasan’ın Osmanlı ordusu ile birlikte bulunan annesi Sare Hatun’a Trabzon lehinde Fatih’den dilekte bulunmasına fırsat verdi. “<em>Hay oğul! Bir Durabuzun çün bunca bunca zahmatlar çekmek nedür”</em> ve kale civa­rına gelindiğinde <em>“Bu benim gelinime taallüktür. Bunu bana bağışla oğul”</em> demiş Fatih ise buna karşılık <em>“Ana! Bu zahmatlar Durabuzun içün değüldür. Bu zahmatlar Din-i İslam yol</em><em>unadır. Kim ahrette Allah hazretine varıcak hacil olmayavuz deyüdür. Zira kim bizim elümüzde İslam kılıcı vardur. Ve eğer biz bu zahmatı ihtiyar etmesevüz bize gazi demek yalan olur.”<a href="https://www.altayli.net/trabzonun-osmanlilar-tarafindan-fethi.html#_edn25" name="_ednref25">[25]</a></em> sözleriyle cevaplamıştır.</p>
<p>Mihailoviç şu şekilde devam etmektedir. “Sultan buradan iki bin atlıyı Trabzon’a doğru gönderdi. Bunlar Trabzon önlerinde yenilgiye uğratılıp öldürüldü­ler. Sultanın kendisi bütün azameti ile Trabzon’a varana kadar onlardan bir haber almaya muktedir olamadık. Trabzon’a vardığımızda gidenlerin ölü vücutlarını gör­dük. Sonra Sultan Trabzon’u kuşattı. Aynı zamanda Sultanın büyüklü küçüklü yüz elliye varan gemileri Kara Deniz’den gelip büyük silâhlarla denizden Trabzon’u kuşattılar. Sultan, altı hafta boyunca büyük zayiata katlanıp şehri almaya muvaffak oldu. Trabzon İmparatoru Sultan‘a teslim olmak zorunda kaldı. Sultan onu Edir­ne’ye gönderip bütün Trabzon topraklarını ele geçirdi. Ve Sultan denizde birçok gemiye ve karada büyük bir orduya sahip olarak yukarıda açıkladığımız Rum top­raklarındaki kral ve prense karşı yürümek istedi. Ancak bunların arasının çok iyi olduğunu işittiğinden onları bıraktı ve Edirne’ye geri döndü.<a href="https://www.altayli.net/trabzonun-osmanlilar-tarafindan-fethi.html#_edn26" name="_ednref26">[26]</a></p>
<p>Osmanlı kaynaklarının aksine Mihailoviç, Osmanlı ordusu dağları indikten sonra Sultan’ın Trabzon’a iki bin kişilik bir öncü kuvveti gönderdiğini ve bu kuv­vetin hepsinin kale önünde meydana gelen çarpışmada öldürüldüğünü beyan et­mektedir. Yine Osmanlı kaynaklarının, şehrin kuşatmadan sonra çarpışma olmaksı­zın hemen teslim olduğu şeklindeki açıklamalarına karşılık, Mihailoviç Sultanın şehri büyük kayıplara uğrama pahasına altı hafta müddetle kuşattığını bildirmektedir.<a href="https://www.altayli.net/trabzonun-osmanlilar-tarafindan-fethi.html#_edn27" name="_ednref27">[27]</a> Osmanlı kaynaklarından Aşıkpaşazade’ye göre seferin başlangıcında, yüz gemiden oluşan Osmanlı donanması Mahmud Paşa tarafından hazırlanarak Sinop’a gönderilmişti. Tursun Bey’de seferde Osmanlı donanmasının bulunduğunu hatta Osmanlı ordusu şehir önlerine gelmeden evvel donanmanın kuşatmayı başlatmış olup, kaledekiler ile savaşıldığını bildirmekte ancak donanma mevcudu hakkında bilgi vermemektedir.[28] Buna ek olarak diğer bir tarihçi Kritovulos’a göre Osmanlı donanması üç yüz gemiden müretteb olup, bunların içinde top taşıyan gemiler de vardı. Bu donanma Gelibolu Sancağı Beyi Kasım ve Kaptan-ı Derya Yakup Bey komutaları altında bulunmakta idi. Yine Kritovulos’a göre Osmanlı ordusu, şehri yirmi sekiz gün müddetle kuşatmış ve kuşatma sırasında kaledekiler kuşatanlara karşı çıkış hareketlerinde bulunmuşlardır. Mahmud Paşa Sultandan bir gün önce şehir önüne ulaşmış Katabolenuz adlı bir zatın Tomas adlı oğlunu elçi olarak İmpa­ratoru teslim olmaya ikna etmesi için gönderip, teslim olduğu takdirde kendisine büyük toprak parçaları ve yeterli gelir temin edileceğini bildirmiştir. Kritovulos’a göre Trabzon’u İmparatordan Mahmud Paşa teslim almıştır.<a href="https://www.altayli.net/trabzonun-osmanlilar-tarafindan-fethi.html#_edn29" name="_ednref29">[29]</a></p>
<p>Trabzon’un fethi hadisesini eserlerinde zikreden O<a href="https://www.altayli.net/trabzonun-osmanlilar-tarafindan-fethi.html#bookmark34">sm</a>anlı tarihçileri fethin hangi ay ve günde yapıldığı konusunda bilgi vermemektedirler. Trabzon seferinde büyük ihtimalle Mahmud Paşa’nın maiyetinde bulunan Tursun Bey, fethin H. 865/1461 yılında gerçekleştiğini bildirmekte, ancak gün ve ay vermemektedir. Yine fetihten bahseden diğer Osmanlı kaynaklarından Aşıkpaşazade, Neşrî ve Oruç Bey’de 865/1461 yılını vermekte fakat gün ve ay konusunda tafsilat vermemektedirler.<a href="https://www.altayli.net/trabzonun-osmanlilar-tarafindan-fethi.html#_edn30" name="_ednref30">[30]</a> Bizans tarihçilerinden Dukas ve Sphrantzes de fetih tarihini 1461 olarak göstermektedirler.<a href="https://www.altayli.net/trabzonun-osmanlilar-tarafindan-fethi.html#_edn31" name="_ednref31">[31]</a> Trabzon seferi sırasında Osmanlı ordusunun izlediği güzergâh hakkında tafsilatlı bilgileri Anthony Bryer’ın çalışmasından faydalanarak şu şekil­de izah etmek mümkün görünmektedir. Fatih Sultan Mehmed 23 Mart 1461’de Edirne’den hareket etmiş ve Gelibolu yoluyla Mudanya’ya geçmiştir. 21 Nisan 1461’de Bursa’ya ulaşmış, 12-21 Mayıs’ta Ankara’ya ulaşmıştır. Kasım Bey, do­nanma ile Trabzon’a 13 Temmuz 1461’de gelip kuşatmayı başlatmış, Fatih’ten bir gün önce Mahmud Paşa 14 Ağustos’ta Trabzon önlerine varmış, Fatih de 15 Ağustos’ta geldikten sonra şehir aynı gün Osmanlılara teslim olmuştur.<a href="https://www.altayli.net/trabzonun-osmanlilar-tarafindan-fethi.html#_edn32" name="_ednref32">[32]</a> Fahrettin Kırzıoğlu çeşitli kaynaklara dayanarak fetih gününü 15 Ağustos olarak zikretmektedir.<a href="https://www.altayli.net/trabzonun-osmanlilar-tarafindan-fethi.html#_edn33" name="_ednref33">[33]</a> İsmail Hakkı Uzunçarşılı ise fetih tarihini 26 Ekim 1461 olarak göstermek­tedir. Uzunçarşılı, W. Miller’i kaynak gösterip verdiği tarihe gerekçe olarak Trab­zon’un sükutunu Macaristan’daki Venedik elçisine bildiren bir Venedik vesikasının 26 Ekim 1461 taşımasından hareket ederek vermektedir.<a href="https://www.altayli.net/trabzonun-osmanlilar-tarafindan-fethi.html#_edn34" name="_ednref34">[34]</a> Yakın zamanda Trabzon tarihine ait mühim bir çalışma ortaya koyan Hanefi Bostan da Bryer ve Winfield’ın Osmanlı ordusunun takip ettiği güzergâh ve takvime ait verdikleri bilgileri destek­leyip fetih tarihi olarak 15 Ağustos 1461’i göstermektedir.<a href="https://www.altayli.net/trabzonun-osmanlilar-tarafindan-fethi.html#_edn35" name="_ednref35">[35]</a></p>
<p>Trabzon’un tesliminden sonra tekfurun ailesine ve şehirlilere ne yapıldığı konusu hakkında kaynaklarda şu bilgiler mevcuttur. Tursun Bey’e göre herhangi bir çarpışma olmadan tekfur aman dileyerek kaleyi teslim etmiş ve kendine yaraşır şekilde taltif edilmiştir. Ailesi ve ileri gelen şahsiyetler malları ile İstanbul’a gön­derildikten sonra <em>“Kal’a ve memleket bi-esriha zabt olunup, sancak-beği ve kadı­lar ve dizdar ve hafaza nasb olundı. Ve kefere-i kal’anun oğlanların ve kızların beğlik idüp, baki mallerin ve esbabların kendü ellerinde ibka idüp yerlerine mukar­rer konuldı. Cizye-i şer’î ve rüsum-ı örfî rıbkasını rakabelerine muhkem kıldı. An­dan sonra ba’zı üsârâyı ve eskâl ü ahmâli merâkib-i bahriye tahmil idüp, derya yüzünden gemiler meşhun idüp İstanbul’a gönderildi.</em>”<a href="https://www.altayli.net/trabzonun-osmanlilar-tarafindan-fethi.html#_edn36" name="_ednref36">[36]</a> Bir başka Osmanlı tarihçi­si Aşıkpaşazade <em>“Padişah, kanun nice ede gelmiş i</em><em>di </em><em>her hisarun üzerinde, bu Durabuzuna dahi anun gibi etdiler.”</em> kelimeleri ile Trabzon’un fethinden sonra geleneksel Türk-İslam iskân politikasının izlendiğini belirterek şunları eklemekte­dir, <em>“İçinde mescitler ve medrese olundı. Ehl-i İslâmdan evler sürüb getürdiler. Bu kâfirlerün hali kalan evlerini bu gelen müsülmanlara mülklüğe verdiler. Ve hisarı muhkem berkitdiler.</em><a href="https://www.altayli.net/trabzonun-osmanlilar-tarafindan-fethi.html#_edn37" name="_ednref37"><em>[37]</em></a><em>”</em> Osmanlı kaynaklarına ek olarak Trabzon fethinde Osmanlı ordusunda bulunan Mihailoviç, fetihten sonra yapılanlar hakkında fazla bir tafsilat vermeden Tursun Bey’in verdiği bilgilerden şehirden kız ve erkek nüfustan bazıla­rının beylik olarak alınması hadisesinden bahsetmektedir.<a href="https://www.altayli.net/trabzonun-osmanlilar-tarafindan-fethi.html#_edn38" name="_ednref38">[38]</a> Yine diğer bir Rum tarihçi Sphrantzes fetihten sonra özellikle hemen bütün ileri gelenlerin ve askeri sınıfa mensup olanların Trabzon’dan alınarak Edirne’de ikamete mecbur edildiğinden bahsetmektedir.<a href="https://www.altayli.net/trabzonun-osmanlilar-tarafindan-fethi.html#_edn39" name="_ednref39">[39]</a></p>
<p><span>3. Sonuç</span></p>
<p>1461’de Fatih Sultan Mehmed Han’ın fethi ile Osmanlı Devleti’ne katılan Doğu Karadeniz bölgesi, Rum eyaletine tabi bir sancak olarak teşkilâtlandırılmıştır. Sancağın merkezi Trabzon şehri olduğundan sancak bu adla anılmıştır. Trabzon sancağı 1514’te Erzincan Bayburd vilâyetine, 1517 yılının sonlarında Anadolu eyaletine, 1520’de yeni kurulan “Vilâyet-i Rum-ı Hadis’e, 1535’te de Erzurum eyaletine bağlanmıştır. 1580-1581’de Batum sancağı ile birleştirilerek eyalet haline getirilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/trabzonun-osmanlilar-tarafindan-fethi.html#_edn40" name="_ednref40">[40]</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Doç. Dr. Kenan İNAN</strong></span></a>
</p><p>Karadeniz Teknik Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi, <a href="mailto:inan@ktu.edu.tr">inan@ktu.edu.tr</a></p>
<p>Alıntı Kaynak: Erciyes Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, Cilt 1, Sayı 14</p>
<hr>
<div><span><strong>KAYNAKÇA</strong></span></div>
<div><span><em>♦ </em>Ballance, S., “Early Turkish Buildings in Trabzon”, <em>Belleten,</em> 113-116, s. 75, Anka­ra 1965.</span></div>
<div><span><em>♦ </em>Bostan, H., <em>XV – XVI. Asırlarda Trabzon Sancağında Sosyal ve İktisadi Hayat, </em>Ankara 2002, s. 1-2.</span></div>
<div><span><em>♦ </em>Bryer & Winfield, “Excursus on the Routes taken by Mehmed II in 1461”.</span></div>
<div><span><em>♦ </em>Bryer, A. & D. Winfield, “The Byzantine Monuments and the Topography of the Pontos<em>”, Dumbarton Oaks Papers,</em> I, Washington, 1985, s. 60-65.</span></div>
<div><span><em>♦ </em>Bryer, A., “Greeks and Türkmens: The pontic Exeption”, <em>Dumbarton Oaks Papers, </em>29, 1975, s. 148.</span></div>
<div><span><em>♦ </em>Bryer, A., D. Winfield, <em>The Byzantine Monuments and Topography of The Pontos<strong>, </strong></em>Volume I, “The City and District of Kerasus”, Washington, 1985, s. 129.</span></div>
<div><span><em>♦ </em>Bryer<strong>, </strong><em>Ludovico da Bologna and the Georgian and Anatolian Embassy of 1460­1461,</em> Variorum, London, 1980.</span></div>
<div><span><em>♦ </em>Çiftçioğlu, N. A.<em>, Osmanlı Tarihleri,</em> Aşıkpaşaoğlu Ahmet Aşıki Tevârîh-i Âl-i Osman, İstanbul 1947.</span></div>
<div><span><em>♦ </em>Doukas<em>, Decline and Fall of Byzantium to the Ottoman Turks,</em> translation by H.J.</span></div>
<div><span><em>♦ </em>Magoulias, Detroit 1975.</span></div>
<div><span><em>♦ </em>Emecen, F., “XV-XVI. Asırlarda Giresun ve Yöresine Dair Bazı Bilgiler”, <em>Ondokuzmayıs Üniversitesi Egitim Fakültesi Dergisi,</em> Sayı 4, Samsun 1989, s. 157-166.</span></div>
<div><span><em>♦ </em>Gonzales, Ruy de Clavijo, <em>Anadolu Orta Asya ve Timur (Embajada a Tamor lan), </em>Tercüme, Ö. R. Doğrul, İstanbul 1993.</span></div>
<div><span><em>♦ </em>Hinz, Walter, <em>Uzun Hasan ve Şeyh CüneydXV. Yüzyılda İran’ın Milli Bir Devlet Haline Yükselişi,</em> Çev. T. Bıyıklıoğlu, Ankara 1992.</span></div>
<div><span><em>♦ </em>İnalcık, H. – R. Murphey, <em>The History of Mehmed the Conqueror by Tursun Bey</em>, Chicago 1978.</span></div>
<div><span><em>♦ </em>İnalcık, H., “Tursun Beg, Historian of Mehmed the Conqueror’s Time”, <em>Wiener Zeitschrift für die Kunda des Morgenlandes,</em> Vol. LXIX, 1977, s. 55-71.; <em>Tezkire-i Sehi,</em> Haz. M. Şükrü, İstanbul, 1325, s. 69.</span></div>
<div><span><em>♦ </em>İnan, K., “Bedestenlerin Türk ticari Mimarisindeki yeri ve Trabzon Bedesteni”, <em>OTAM 7,</em> s. 119-134, Ankara 1996.</span></div>
<div><span><em>♦ </em>İnan, K., “Giresun ve Havalisinde Türkmenler (XIII. Ve XV. Yüzyıllar)”, <em>Giresun Tarihi Sempozyumu 24-25Mayıs 1996Bildiriler,</em> İstanbul 1997, s. 59-75.</span></div>
<div><span><em>♦ </em>İnan, K., “Osmanlılara Dair Layığı ile Değerlendirilmeyen Bir Kaynak: Konstantin Mihailoviç ve Eseri”, 11-13 Eylül 1996.</span></div>
<div><span><em>♦ </em>İnan, K.<em>, A Summary and Analysis of the Tarih-i Ebü ’l-Feth (History of the Father of Conquest) of Tursun Bey (1488<strong>),</strong></em> (Basılmamış Doktora tezi ), Manchester 1993.</span></div>
<div><span><em>♦ </em>Kırzıoğlu, F., “Fatih’in Turabuzon Seferi Sırasında Yaya Aştığı Bulgar Dağı Neresidir?<em>”, VI. Türk Tarih Kongresi, Kongreye Sunulan Bildiriler, </em>Ankara 1967.</span></div>
<div><span><em>♦ </em>Kırzıoğlu, M. F., <em>Osmanlılar’ın Kafkas – Elleri’ni Fethi (1451 – 1590),</em> Ankara 1993.</span></div>
<div><span><em>♦ Kitab-ı Cihannüma</em>, Neşri Tarihi II. Cilt, Yayınlayanlar, F. R. Unat – M. A. Köymen, Ankara, 1957.</span></div>
<div><span><em>♦ </em>Kritovoulos<em>, History of Mehmed the Conqueror</em>, translated by C.T. Riggs, Princeton 1954.</span></div>
<div><span><em>♦ </em>Landwehrv, Moriz. Pragenau, Ludwig von Bologna, Patriarch von Antiochien<strong>. </strong><em>Mitheliungen des Instituta für Oesterreische Geshichtsforschung</em>. XXII (Innsbruck, 1901) s. 288-296.</span></div>
<div><span><em>♦ </em>Levend, Sırrı, <em>Gazavatnameler,</em> Ankara 1956.</span></div>
<div><span><em>♦ </em>Mihailoviç, Konstantin, <em>Memoirs of a Janissary,</em> translated by Benjamin Stolz. Historical commentary and notes by Svat Soucek, Ann Arbor 1975.</span></div>
<div><span><em>♦ Oruç Beğ Tarihi,</em> Haz. N. Atsız, Tercüman 1001 Temel Eser, İstanbul 1972.</span></div>
<div><span><em>♦ </em>Pius II., <em>Secret Memoirs of A Renaissance Pope, The Commentaries of Aeneas Sylvıus Piccolomini Pius II,</em> An Abridgement, Translated by Florence A. Gragg, London, 1988.</span></div>
<div><span><em>♦ </em>Setton, K. M., <em>The Papacy and the Levant,</em> 4Vols. Philadelphia, 1976-84, Vol II s.237,</span></div>
<div><span><em>♦ </em>Shukurov, R., “Between Peace and Hostility: Trebizond and the Pontic Turkish Periphery in the Fourteenth Century”, <em>Mediterranean Historical Review, </em>Vol. 9/1. 1994, s. 20-72;</span></div>
<div><span><em>♦ </em>Shukurov, R., “The campaign of Shaykh Djunayd Safawi against Trebizond (1456 AD/860 H)”, <em>Byzantine and Modern Greek Studies<strong>,</strong></em> Volume 17, Birming­ham, 1993, s. 127-140.</span></div>
<div><span><em>♦ </em>Sphrantzes, George, <em>The Fall of the Byzantine Empire 1401-1477,</em> translated by M. Philippides, Amherst 1980.</span></div>
<div><span><em>♦ </em>Sümer, F., <em>Çepniler – Anadolu ’nun Bir Türk Yurdu Haline Gelmesinde Önemli Rol Oynayan Oğuz Boyu</em>, İstanbul, 1992.</span></div>
<div><span><em>♦ </em>Sümer, F., <em>Oğuzlar (Türkmenler) Tarihleri-Boy teşkilatı-Destanları<strong>,</strong></em> İstanbul 1980. s. V.</span></div>
<div><span><em>♦ </em>Sümer, F., <em>Tirebolu Tarihi,</em> İstanbul 1992.</span></div>
<div><span><em>♦ Tarih-i Ebü’l Feth</em>, Haz. Mehmed Arif, İstanbul 1912.</span></div>
<div><span><em>♦ </em>Tihrani, Abu Bakr-i, <em>Kitab-i Diyarbakriyya Ak-Koyunlular Tarihi</em>, Yayınlayanlar N. Lugal – F. Sümer, II, Ankara 1964, s. 382.</span></div>
<div><span><em>♦ </em>Tulum, M., <em>Tursun Bey Tarih-i Ebü’l-Feth,</em> İstanbul 1977, s. 108-109.</span></div>
<div><span><em>♦ </em>Uzunçarşılı, <em>Osmanlı Tarihi<strong>,</strong></em> II. Cilt, s. 55.</span></div>
<div><span><em>♦ </em>Uzunçarşılı,İ. H., <em>Osmanlı Tarihi,</em> Cilt II. Ankara 1983. s. 52.</span></div>
<div><span><em>♦ </em>Yediyıldız, B. -Ü. Üstün, <em>Ordu Yöresi Tarihinin Yerli Kaynakları 11455 Tarihli Tahrir Defteri<strong>,</strong></em> Ankara, 1992, s. 10.</span></div>
<div><span><em>♦ </em>Yücel, Y., <em>Anadolu Beylikleri Hakkında Araştırmalar I,</em> Ankara 1991.</span></div>
<div><span><strong><u>DİPNOTLAR</u></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/trabzonun-osmanlilar-tarafindan-fethi.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> H. Bostan, <em>XV – XVI. Asırlarda Trabzon Sancağında Sosyal ve İktisadi Hayat,</em> Ankara 2002, s. 1-2; Konu hakkında ayrıca bk. F. Sümer, <em>Tirebolu Tarihi,</em> İstanbul 1992, s. 1­44.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/trabzonun-osmanlilar-tarafindan-fethi.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> F. Sümer, <em>Oğuzlar (Türkmenler) Tarihleri-Boy teşkilatı-Destanları<strong>,</strong></em> İstanbul 1980. s. V.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/trabzonun-osmanlilar-tarafindan-fethi.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> F. Sümer, <em>Çepniler – Anadolu’nun Bir Türk Yurdu Haline Gelmesinde Önemli Rol Oynayan Oğuz Boyu,</em> İstanbul, 1992, s. 5.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/trabzonun-osmanlilar-tarafindan-fethi.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> A. Bryer, “Greeks and Türkmens: The pontic Exeption”, <em>Dumbarton Oaks Papers,</em> 29, 1975,s. 148.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/trabzonun-osmanlilar-tarafindan-fethi.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> Ruy Gonzales de Clavijo, <em>Anadolu Orta Asya ve Timur (Embajada a Tamor lan),</em> Ter­cüme, Ö. R. Doğrul, İstanbul 1993, s. 68.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/trabzonun-osmanlilar-tarafindan-fethi.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> <em>Y.a.g.e<strong>.</strong></em> s. 40. B. Yediyildız-Ü. Üstün, <em>Ordu Yöresi Tarihinin Yerli Kaynakları 11455 Tarihli Tahrir Defteri</em><strong>, </strong>Ankara, 1992, s. 10.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/trabzonun-osmanlilar-tarafindan-fethi.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> XV. ve XVI. Asırlarda Giresun ve havalisindeki nüfus hareketleri hakkında detaylı bilgi için bakınız; F. Emecen, “XV-XVI. Asırlarda Giresun ve Yöresine Dair Bazı Bilgiler”, <em>Ondokuzmayıs Üniversitesi Egitim Fakültesi Dergisi,</em> Sayı 4, Samsun 1989, s. 157-166; Trabzon Rum İmparatorluğu ile İmparatorluğu çevreleyen topraklardaki Türk beylikleri arasındaki ilişkiler için bk. R. Shukurov, “Between Peace and Hostility: Trebizond and the Pontic Turkish Periphery in the Fourteenth Century”, <em>Mediterranean Historical Review</em>, Vol. 9/1. 1994, s. 20-72; K. İnan, “Giresun ve Hava­lisinde Türkmenler (XIII. Ve XV. Yüzyıllar)”, <em>Giresun Tarihi Sempozyumu 24-25 Ma­yıs 1996 Bildiriler,</em> İstanbul 1997, s. 59-75.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/trabzonun-osmanlilar-tarafindan-fethi.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> A. Bryer, D. Winfield, <em>The Byzantine Monuments and Topography of The Pontos</em><strong>, </strong>Volume I, “The City and District of Kerasus”, Washington, 1985, s. 129.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/trabzonun-osmanlilar-tarafindan-fethi.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> İ. H. Uzunçarşılı, <em>Osmanlı Tarihi,</em> Cilt II. Ankara 1983. s. 52.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/trabzonun-osmanlilar-tarafindan-fethi.html#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> N. A. Çiftçioğlu<em>, Osmanlı Tarihleri</em>, Aşıkpaşaoğlu Ahmet Aşıki Tevârîh-i Âl-i Osman, İstanbul 1947, s. 250.(bundan sonra Aşıkpaşazade)</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/trabzonun-osmanlilar-tarafindan-fethi.html#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> Y. Yücel, <em>Anadolu Beylikleri Hakkında Araştırmalar I</em>, Ankara 1991, s. 210-211, Veri­len eserde zikredilen kaynaklara ek olarak Cüneyd’in Trabzon’a yaptığı sefer ve tarihi hakkında geniş malumat için bakınız; R. Shukurov, “The campaign of Shaykh Djunayd Safawi against Trebizond (1456 AD/860 H)”, <em>Byzantine and Modern Greek Studies<strong>, </strong></em>Volume 17, Birmingham, 1993, s. 127-140. F. Sümer, <em>Çepniler,</em> s. 34-35.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/trabzonun-osmanlilar-tarafindan-fethi.html#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> Bryer, “Greeks and Türkmens”, s. 135-136</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/trabzonun-osmanlilar-tarafindan-fethi.html#_ednref13" name="_edn13">[13]</a> Tafsilatlı bilgi için bakınız. <em>Kitab-ı Cihannüma</em>, Neşri Tarihi II. Cilt, Yayınlayanlar, F. R. Unat – M. A. Köymen, Ankara, 1957. s. 749-751; Abu Bakr-i Tihrani, <em>Kitab-i Diyarbakriyya Ak-Koyunlular Tarihi,</em> Yayınlayanlar N. Lugal – F. Sümer, II, Ankara 1964, s. 382.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/trabzonun-osmanlilar-tarafindan-fethi.html#_ednref14" name="_edn14">[14]</a> Batıda Fatih’e karşı açılacak bir haçlı seferinde doğulu taraftarlar bulmak için Papa V. Nikolaus ve III. Calixtus tarafından doğu ülkelerine gönderilen Minorit rahibi Bolognalı Ludovico’nun da faliyetlerinden bahsetmak gerekmektedir. II. Pius papalığa geçişinden sonra (Ağustos 1458) onu doğuya göndermiştir. Ludovico, Trabzon, Gür­cistan, Karaman ve Uzun Hasan’ı ziyaret ederek doğulu müttefikler aramıştır. Ludovico’nun 1460 yılında Trabzon İmparatoru David’in Burgondia Dükü Philippe’e yazdığı mektupta adı geçen devletlerin elçileri ile beraber Roma’ya gelmesi bu faaliye­tinin sonuçsuz kalmadığını göstermektedir. Ludovico’nun hayatı ve faaliyeti hakkında bilgi için (Yücel<strong>, </strong><em>Anadolu Beylikleri Hakkında Araştırmalar I</em> den naklen) bakınız; A. Bryer<strong>, </strong><em>Ludovico da Bologna and the Georgian and Anatolian Embassy of 1460-1461, </em>Variorum, London, 1980, s. 178-195., Moriz Landwehrv. Pragenau, Ludwig von Bologna, Patriarch von Antiochien<strong>. </strong><em>Mitheliungen des Instituta für Oesterreische Geshichtsforschung.</em> XXII (Innsbruck, 1901) s. 288-296. Ayrıca bakınız. Walter Hinz, <em>Uzun Hasan ve Şeyh CüneydXV. Yüzyılda İran’ın Milli Bir Devlet Haline Yükselişi, </em>Çev. T. Bıyıklıoğlu, Ankara 1992, s. 28-33. K. M. Setton, <em>The Papacy and the Levant, </em>4Vols. Philadelphia, 1976-84, Vol II s.237, Yukarıdaki eserlere ek olarak papa II. Pius’un Türklere karşı açılması düşünülen haçlı seferi için yaptığı çalışmalar hakkında tafsilatlı bilgi için bakınız<em>. Secret Memoirs of A Renaissance Pope, The Commentaries of Aeneas Sylvıus Piccolomini Pius II</em>, An Abridgement, Translated by Florence A. Gragg, London, 1988. s. 211-233, 317-369.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/trabzonun-osmanlilar-tarafindan-fethi.html#_ednref15" name="_edn15">[15]</a> <em>Kitab-ı Cihan-nüma<strong>,</strong></em> Neşri Tarihi II. Cilt, F. R. Unat-M. A. Köymen, s.741.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/trabzonun-osmanlilar-tarafindan-fethi.html#_ednref16" name="_edn16">[16]</a> Bryer, “Greeks and Türkmens”, s. 140-141; Clavijo, s. 72; Trabzon’daki Türk eserleri ve bu konudaki tartışmalar için bk. S. Ballance, “Early Turkish Buildings in Trabzon”, <em>Belleten,</em> 113-116, s. 75, Ankara 1965; K. İnan, “Bedestenlerin Türk ticari Mimarisin­deki yeri ve Trabzon Bedesteni”, <em>OTAM 7</em>, s. 119-134, Ankara 1996.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/trabzonun-osmanlilar-tarafindan-fethi.html#_ednref17" name="_edn17">[17]</a> Clavijo, s. 73-76, Bölgede yer alan bağımsız Rum beylerinden Kabasika adlı birisinin Timur’a elçi olarak giden Clavijo ve adamlarından bölgeden geçmeleri karşısında para ve hediye vermeleri gerektiği detaylı bir şekilde anlatılmaktadır.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/trabzonun-osmanlilar-tarafindan-fethi.html#_ednref18" name="_edn18">[18]</a> <em>Aşıkpaşazade</em>, s. 207.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/trabzonun-osmanlilar-tarafindan-fethi.html#_ednref19" name="_edn19">[19]</a> M. Tulum, <em>Tursun Bey Tarih-i Ebü’l-Feth</em>, İstanbul 1977, s. 108-109. (bundan sonra Tursun Bey)</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/trabzonun-osmanlilar-tarafindan-fethi.html#_ednref20" name="_edn20">[20]</a> Osmanlı Ordusunun takip ettiği yol hakkında tafsilatlı bilgi için bakınız, “Excursus on the Routes taken by Mehmed II in 1461”, Bryer & Winfield, <em>Topography of the Pontos,</em> s. 60-67., F. Kırzıoğlu, “1461 ‘Turabuzon’ Fethi Sırasında Fatih Sultan Mehmed’in Yaya Aştığı ‘Bulgar Dağı’ Neresidir?”, <em>VI. Türk Tarih Kongresi,</em> Ankara, 1967, s. 322-329., Mihailoviç seferden önce Osmanlı Padişahının bölge hakkında istih­barat elde ettiğini ve elde ettiği bilgilere göre ordusunu techiz ettiği yolunda bilgiler vermektedir. Bakınız, Konstantin Mihailoviç, <em>Memoirs of a Janissary</em>, translated by Benjamin Stolz. Historical commentary and notes by Svat Soucek, Ann Arbor 1975. (bundan sonra Mihailoviç), s. 118</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/trabzonun-osmanlilar-tarafindan-fethi.html#_ednref21" name="_edn21">[21]</a> Tursun Bey’in hayatı hakkında tafsilatlı bilgi için bakınız. H. İnalcık, “Tursun Beg, Historian of Mehmed the Conqueror’s Time”, <em>Wiener Zeitschrift für die Kunda des Morgenlandes,</em> Vol. LXIX, 1977, s. 55-71.; <em>Tezkire-i Sehi,</em> Haz. M. Şükrü, İstanbul, 1325, s. 69. Tursun Bey Tarihi’nin altı adet yazma nüshası bulunmaktadır. Bunlar: Vi­yana yazması no. 984, Topkapı Sarayı Revan Kütüphanesi 1097 ve 1098 numaralar, Hazine Kütüphanesi no. 1470, İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi, no. 4369, Ayasofya Kütüphanesi no. 3032 (Şu anda Süleymaniye Kütüphanesinde) dir. Bunlardan sonun­cusu II. Bâyezid’in damgasını taşımakta olup II. Bâyezid’e sunulmak üzere yazılmış o­lan nüsha olmalıdır. Bu yazma nüshalar hakkında tafsilatlı bilgi için bkz. A. Sırrı Levend, <em>Gazavatnameler,</em> Ankara 1956, s. 16; H. İnalcık – R. Murphey, <em>The History of Mehmed the Conqueror by Tursun Bey,</em> Chicago 1978, s. 27-29. Tursun Bey Tarihi ilk defa 1912 yılında basılmıştır. <em>Tarih-i Ebü’l Feth</em>, Haz. Mehmed Arif, İstanbul 1912. Tursun Bey’in kullandığı yazılı ve sözlü kaynaklar hakkında tafsilatlı bilgi için bkz. K. İnan<em>, A Summary and Analysis of the Tarih-i Ebü’l-Feth (History of the Father of Conquest) of Tursun Bey (1488),</em> (Basılmamış Doktora tezi ), Manchester 1993.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/trabzonun-osmanlilar-tarafindan-fethi.html#_ednref22" name="_edn22">[22]</a> <em>Tursun Bey,</em> s. 108-110;</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/trabzonun-osmanlilar-tarafindan-fethi.html#_ednref23" name="_edn23">[23]</a> Hatıratında anlattığına göre 1453 İstanbul kuşatmasında Sırp despotunun gönderdiği 1500 kişilik birlikte bulunması onun 1430’larda doğmuş olabileceği ihtimalini ortaya çıkarmaktadır. Yine Temmuz 1455’de Novobrdo’nın Osmanlılar tarafından fethedildiğinde esir düştüğü zaman çok genç olduğunu belirtmesi kendisinin 1430’dan daha önce doğmuş olma ihtimalini ortadan kaldırmaktadır. Eserin ismi yazarı bir yeniçeri olarak takdim ederken, Mihailoviç hatıratın hiçbir yerinde yeniçeri olduğunu söylememiştir. Hatıratta verdiği bilgilere dayanarak onun yeniçeri birliklerin arasında yardımcı bir hizmette bulunduğu ancak bir yeniçeri olmadığı söylenebilir. 1456 Belgrad kuşatma­sında yer aldığını belirten Mihailoviç’in bir yıl gibi kısa bir süre içerisinde uzun bir eğitim süresi isteyen yeniçeriliğe geçmiş olması imkansız görünmektedir. Eserde ver­diği bilgilere göre onun 1453 İstanbul kuşatmasında yer aldığını görüyoruz. 1455’de Mihailoviç ve iki kardeşi Türkler tarafından esir alınır. 1456 Belgrad kuşatmasında, 1461 Trabzon seferinde, daha sonra Vlad Drakul’a karşı yapılan seferde ve 1463 Bosna seferinde de bulunduğu anlaşılmaktadır. 1463 seferi sırasında Bosna’da Zveçay kalesi­ne bir garnizonla bırakılan Mihailoviç, Macar kıralı Matyas Korvinus’un kaleyi alması ile beraber tekrar ülkesine geri döner. Mihailoviç, s. XXI-XXII; Mihailoviç’in hatıratı­nın Osmanlı kaynaklarıyla sınırlı bir karşılaştırması için bakınız. K. İnan, “Osmanlılara Dair Layığı ile Değerlendirilmeyen Bir Kaynak: Konstantin Mihailoviç ve Eseri”, 11­13 Eylül 1996 1. Türk Tarihi ve Edebiyatı Kongresi Manisa’da sunulan bildiri.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/trabzonun-osmanlilar-tarafindan-fethi.html#_ednref24" name="_edn24">[24]</a> Fatih’in Trabzon seferi sırasında kullandığı yollar hakkında geniş bilgi için bakınız. F. Kırzıoğlu, “Fatih’in Turabuzon Seferi Sırasında Yaya Aştığı Bulgar Dağı Neresidir?<em>”, VI. Türk Tarih Kongresi, Kongreye Sunulan Bildiriler,</em> Ankara 1967, Ayrıca bakınız, A. Bryer & D. Winfield, “The Byzantine Monuments and the Topography of the Pontos<em>”, Dumbarton Oaks Papers,</em> I, Washington, 1985, s. 60-65.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/trabzonun-osmanlilar-tarafindan-fethi.html#_ednref25" name="_edn25">[25]</a> <em>Aşıkpaşazade</em>, s. 208.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/trabzonun-osmanlilar-tarafindan-fethi.html#_ednref26" name="_edn26">[26]</a> <em>Mihailoviç,</em> s. 119.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/trabzonun-osmanlilar-tarafindan-fethi.html#_ednref27" name="_edn27">[27]</a> <em>Tursun Bey</em>, s. 110, <em>Mihailoviç</em>, s. 119.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/trabzonun-osmanlilar-tarafindan-fethi.html#_ednref28" name="_edn28">[28]</a> <em>Aşıkpaşazade,</em> s. 208, <em>Tursun Bey,</em> s. 109-110.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/trabzonun-osmanlilar-tarafindan-fethi.html#_ednref29" name="_edn29">[29]</a> Kritovoulos<em>, History of Mehmed the Conqueror</em>, translated by C.T. Riggs, Princeton 1954, s. 173.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/trabzonun-osmanlilar-tarafindan-fethi.html#_ednref30" name="_edn30">[30]</a> Tafsilatlı bilgi için bakınız<em>. Tursun Bey,</em> s. 105; <em>Aşıkpaşazade,</em> s. 209; <em>Oruç Beğ Tarihi, </em>Haz. N. Atsız, Tercüman 1001 Temel Eser, İstanbul 1972, s. 118</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/trabzonun-osmanlilar-tarafindan-fethi.html#_ednref31" name="_edn31">[31]</a> Doukas<em>, Decline and Fall of Byzantium to the Ottoman Turks</em>, translation by H.J. Magoulias, Detroit 1975, s. 258. George Sphrantzes, <em>The Fall of the Byzantine Empire 1401-1477,</em> translated by M. Philippides, Amherst 1980, s. 84.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/trabzonun-osmanlilar-tarafindan-fethi.html#_ednref32" name="_edn32">[32]</a> Bryer & Winfield, “Excursus on the Routes taken by Mehmed II in 1461”, s. 60-61.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/trabzonun-osmanlilar-tarafindan-fethi.html#_ednref33" name="_edn33">[33]</a> M. F. Kırzıoğlu, <em>Osmanlılar’ın Kafkas – Elleri ’ni Fethi (1451 – 1590),</em> Ankara 1993, s. 31.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/trabzonun-osmanlilar-tarafindan-fethi.html#_ednref34" name="_edn34">[34]</a> Uzunçarşılı, <em>Osmanlı Tarihi<strong>,</strong></em> II. Cilt, s. 55.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/trabzonun-osmanlilar-tarafindan-fethi.html#_ednref35" name="_edn35">[35]</a> H. Bostan, <em>XV-XVI. Asırlarda Trabzon Sancağında Sosyal ve İktisadi Hayat,</em> s. 6-7.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/trabzonun-osmanlilar-tarafindan-fethi.html#_ednref36" name="_edn36">[36]</a> <em>Aşıkpaşazade</em>, s. 208.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/trabzonun-osmanlilar-tarafindan-fethi.html#_ednref37" name="_edn37">[37]</a><em> Tursun Bey</em>, s. 110.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/trabzonun-osmanlilar-tarafindan-fethi.html#_ednref38" name="_edn38">[38]</a> <em>Mihailoviç</em>, s. 121.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/trabzonun-osmanlilar-tarafindan-fethi.html#_ednref39" name="_edn39">[39]</a> Sphrantzes, <em>The Fall of the Byzantine Empire 1401-1477,</em> s. 85.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/trabzonun-osmanlilar-tarafindan-fethi.html#_ednref40" name="_edn40">[40]</a> H. Bostan, <em>XV-XVI. Asırlarda Trabzon Sancağında Sosyal Ve İktisadî Hayat</em>, s. 8-10.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Cengiz Han</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/cengiz-han</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/cengiz-han</guid>
<description><![CDATA[ Cengiz Han
15 Zilkade 549’da (21 Ocak 1155), Türk takvimine göre domuz yılının başında, bugün Doğu Sibirya topraklarından geçen Onon nehrinin sağ kıyısında yer alan Deli-ün Boldok’ta doğdu. Babası Moğollar’ın reisi Yesügay Bahadır, annesi Houlen Ece’dir. Yesügay oğluna, doğumundan önce mağlûp edip esir aldığı bir Tatar kabilesinin reisi olan Timuçin’in (demirci) adını koydu. Timuçin on üç yaşında […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c48d82ef40.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:45 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Cengiz, Han</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/08/Mustafa-Kafali.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/cengiz-han.html">Cengiz Han</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. Mustafa KAFALI</strong></span></a>
</p><p>15 Zilkade 549’da (21 Ocak 1155), Türk takvimine göre domuz yılının başında, bugün Doğu Sibirya topraklarından geçen Onon nehrinin sağ kıyısında yer alan Deli-ün Boldok’ta doğdu. Babası Moğollar’ın reisi Yesügay Bahadır, annesi Houlen Ece’dir. Yesügay oğluna, doğumundan önce mağlûp edip esir aldığı bir Tatar kabilesinin reisi olan Timuçin’in (demirci) adını koydu. Timuçin on üç yaşında babasını kaybetti. Bunun üzerine babasına tâbi olan kabileler tarafından terkedilerek ailece yalnız bırakıldılar ve sürekli olarak baskılara mâruz kaldılar. Hatta babası ölmeden önce nişanlandığı Börte-Fuçin, Merkitler tarafından esir alındı; Kerayit Hükümdarı Ong Han’a (Tuğrul) hediye olarak takdim edildi. Ong Han, Yesügay Bahadır’ın müttefiki olduğu için Börte-Fuçin’i Timuçin’e geri gönderdi.</p>
<p>Timuçin ve ailesinin balıkçılık ve avcılık yaparak geçimlerini sağladıkları bu sıkıntılı dönem yirmi yedi yıl sürmüştür. Bu süre içinde Timuçin, başta Tayciyutlar olmak üzere Merkitler ve diğer bazı kabilelerle mücadele etmiş, bu sayede siyasî, idarî ve askerî tecrübe ve vasıflar kazanmıştır.</p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-64741" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-64741" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2016/06/Mogol-imparatorlugu-1.jpg" alt="" width="800" height="519" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2016/06/Mogol-imparatorlugu-1.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2016/06/Mogol-imparatorlugu-1-768x498.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"><figcaption class="wp-caption-text"><center><strong><span>Çingiz Döneminde Moğol İmparatorluğu</span></strong></center></figcaption></figure>
<p>1195 yılında çok sayıda kabile Timuçin’e katıldı. 1197’de Merkitler üzerine yürüyerek onları mağlûp etti ve Merkitler’in beyi Tokta-Beki’yi öldürttü. 1199’da Ong Han’la beraber Kişil-Baş mevkiinde Nayman Hakanı Buyruk Han’ı bozguna uğrattı. Timuçin 1200 yılında Ong Han ile birlikte Tayciyutlar’la anlaşan kavimler üzerine yürüdü. Onları mağlûp edip kendilerine tâbi kıldı. Aynı yıl içinde Tayciyutlar, Kataginler ve Dörmenler derlenip toparlanmaya çalışınca Ong Han’la Timuçin tekrar üzerlerine yürüyerek onları bozguna uğrattılar. 1201’de Timuçin’in düşmanı olan Enkiras, Kurilas, Dörmen, Tatar, Katagin ve Salciyut kabileleri birleşerek Cacirat ilinden Camoha (Camuka) Seçen’i büyük han ilân ettiler. Bunun üzerine Timuçin onların üzerine yürüdü. Yapılan savaşta Camoha ve müttefik kuvvetleri yenildi.</p>
<p>Bu savaştan sonra Kongirat kabilesi Timuçin’e gelerek bağlılıklarını bildirdi. Timuçin 1202 yılında Tatar ili üzerine büyük bir sefer yaparak düşmanlarına ağır bir darbe vurdu. Aynı yıl içinde Naymanlar’ın tekrar toparlandığını görerek Ong Han ile birlikte onların üzerine yürüdü. Büyük han ilân edilen Camoha-Seçen ile Ong Han ve oğlu Senggün 1203’te Timuçin’e suikast tertiplediler. Fakat bunu önceden haber alan Timuçin âni bir baskınla Ong Han’ın yurdunu ve Kerayit ülkesini yağmaladı. Ong Han ile oğlu kaçtılar. Daha sonra Ong Han ve Senggün’e Salciyutlar başta olmak üzere bazı iltihaklar olmuşsa da Timuçin bunların üzerine yürüyerek onları dağıttı. 1204 yılında Ongut Hükümdarı Alakuş Tigin, Timuçin’e haber göndererek Nayman Hükümdarı Tayang Han’ın Merkit Hükümdarı Kutuku ile anlaşma yaptığını ve onlara Katagin ve Salciyut gibi kavimlerin iltihak ettiğini haber verdi. Timuçin süratle hazırlıklarını tamamlayarak müttefik kuvvetleri yurtlarında bastı ve hepsini dağıttı. Bu zaferden sonra 1205’te ilk defa Tangut ili üzerine sefer yaparak bu ülkenin şehirlerini yağmaladı.</p>
<p>Timuçin 1206 yılında, Nayman Tayang Han, Ong Han ve Kutuku-Beki başta olmak üzere bütün bozkır hükümdarlarını hâkimiyeti altında toplamıştı. Onon ırmağı kıyısında aynı yıl yapılan kurultayda dokuz parçalı ak tuğ diktirdi; kurultay sonunda “Cengiz” (cihan hükümdarı, göklerin oğlu, güçlü, mükemmel savaşçı) unvanıyla kağan ilân edildi ve bütün bozkır kavimlerinin en büyük hükümdarı durumuna geldi. 1207’de Tangutlar üzerine ikinci defa sefer yaparak pek çok ganimetle geri döndü. Aynı yıl içinde Kırgız hükümdarına bir elçi heyeti yollayıp kendisine tâbi olmasını istedi. Kırgız hükümdarı da ak renkli doğan kuşu göndererek bağlılığını bildirdi.</p>
<p>1208 yılının kış mevsiminde Nayman Hükümdarı Tayang Han’ın oğlu Güçlüg’ün Merkitler’le ittifak yapması üzerine Cengiz Han harekete geçerek onları mağlûp etti; Merkit hükümdarı öldü, kardeşleri ve çocukları Uygur ülkesine kaçtılar. Nayman Güçlüg ise daha batıdaki Karahıtay Hükümdarı Gür Han’a sığındı. Fakat Güçlüg burada da rahat durmayarak Gür Han’ı öldürdü ve ülkesine hâkim oldu. Ertesi yıl Uygur İdikutu Cengiz Han’a tâbiiyetini bildirdi. Cengiz Han 1210 yılı sonlarında Tangutlar üzerine yürüdü. Tangut Hükümdarı Şidurhu kızını Cengiz’e verdi ve bağlılığını arzetti. Ertesi yıl Karluk Arslan Han Cengiz Han’a tâbiiyetini bildirdi.</p>
<p>1212-1214 yılları arasında Cengiz Han’ın orduları birbiri arkasından dört defa Hıtay ülkesine girerek Hıtaylar’ı kendisine bağladı. Cengiz Han 1215’te Balasagun taraflarına bir ordu göndererek buraları itaat altına aldı. 1217 yılında kumandanlarından Subitay Noyan’ı Togaçar Noyan ile birlikte Merkitler üzerine, Buragul Noyan ile Dörmen Bahadır’ı Tumatlar’a karşı yolladı. Daha sonra oğlu Cuci’yi Kırgızlar üzerine sevkederek âsi Kırgız ilini hâkimiyeti altına aldı. 1219’da Hıtay ülkesinden ordularını çekti ve onlarla barış yaparak o sırada ortaya çıkan yeni bir durum için kurultayda sefer kararı aldı.</p>
<p>Bu yeni sefer Hârizmşah üzerine olacaktı. Alâeddin Muhammed Hârizmşah’ın akrabası ve kumandanı olan Otrar Valisi İnalcık, Cengiz Han’a bağlı Müslümanlardan oluşan bir ticaret kervanını Otrar yakınlarında yağmalatarak kervancıları ve elçisini öldürtmüştü. Bunun üzerine Cengiz Han 1219 yılının yazında bütün ordularıyla birlikte İrtiş bölgesine ulaştı ve buradan Otrar üzerine yürüdü. Sonbaharda şehri kuşattı. Oğulları Çağatay ile Ögedey’i burada bırakıp kendisi Buhara üzerine yürüdü. Diğer oğlu Cuci’yi de Siriderya bölgesine bir sefere memur etti. Üç günlük bir kuşatmadan sonra 10 Şubat 1220’de Buhara alındı. Mart ayında Semerkant da teslim oldu.</p>
<p>Otrar’ı zaptettikten sonra Semerkant muhasarasına katılan Çağatay ile Ögedey, Hârizmşahlar’ın başşehri Gürgenç’e, Tuluy da Horasan üzerine gönderildi. Merv’de İbnü’l-Esîr’e göre (el-Kâmil, XII, 393) 700.000, Cüveynî’ye göre (Târîḫ-i Cihângüşâ, I, 201) 1.300.000’den fazla insan öldürüldü. Nîşâbur’da intikam hırsıyla kediler ve köpekler bile katledildi. Tuluy Herat’ı ele geçirdikten sonra Belh-Merverrûz arasındaki Tâlekān’ı kuşatmakta olan babası Cengiz Han’a katıldı. 1220 yazını Nahşeb’de geçirdi, ardından Tirmiz’i zaptetti. Ertesi yıl Ceyhun’u geçip Belh’i aldı.</p>
<p>Gürgenç ise uzun süre kuşatılmasına rağmen alınamamıştı. Bunun üzerine Cengiz Han, oğlu Tuluy’u ağabeylerine yardım için gönderdi. Tuluy’un gelişinden sonra Moğol ordusu Gürgenç’in hendeklerini doldurarak şehri neft ile ateşe verdi. Daha sonra zanaatkârlar hariç halk tamamen katledilerek şehir tahrip edildi. Gürgenç’i savunanlar arasında Şeyh Necmeddîn-i Kübrâ da bulunuyordu. Hârizm’in zaptından sonra Cengiz Han oğlu Cuci’ye, Hârizm ülkesinin bu bölümü de dahil olmak üzere ele geçirdiği Batı Sibirya’yı vererek onu bölgeye idareci olarak gönderdi. Kendisi de Celâleddin Hârizmşah üzerine yürüdü.</p>
<p>Celâleddin, Gazne ve Sind bölgelerinde yapılan savaşlarda bozguna uğrayarak kaçtı. 1223 yazını bugünkü Taşkent’in bulunduğu yerde geçiren Cengiz Han, 1224 yılında bütün Hârizmşah ülkesini hâkimiyeti altına aldı ve Hârizmşahlar’a karşı gerçekleştirdiği seferini tamamlayarak Moğolistan’daki karargâhına döndü (1225).</p>
<p>1226’da tekrar Tangutlar ülkesine girerek Tangut Hükümdarı Şidurhu’yu ve bütün Tangut ileri gelenlerini öldürttü. Yurduna dönerken yolda hastalandı. Oğullarını çağırtarak onlara vasiyetini yaptı. Kendisinden sonra Ögedey’in kağan olmasını istedi. Yasa işlerini Çağatay’a havale etti. Ordularının idaresini ise küçük oğlu Tuluy’a verdi. Aynı yıl Tangut’un başşehrine bir sefer düzenledi. Ancak sefer sırasında tekrar hastalandı ve Ağustos 1227’de öldü. Cenazesi Moğolistan’ın kuzeydoğusundaki Burhan Haldun’a götürülüp orada defnedildi.</p>
<p>Cengiz Han, yüksek bir fizikî güce ve sarsılmaz bir iradeye sahipti. Çocukluğundan beri karşılaşmış olduğu olaylar ona olağan üstü sabır ve tahammül gücü, tecrübeyle işlenmiş bir zekâ kazandırmıştı. Öldüğünde haleflerine Kore’den Yakındoğu’ya ve Güney Avrupa’ya, Güney Sibirya’dan Çinhindi’ne kadar uzanan, silâh kuvvetiyle kazanılmış geniş bir imparatorlukla birlikte teşkilâtın esas ilkelerini de bırakıyordu. Ömrünün sonuna kadar bütün kültürlere yabancı kaldı.</p>
<p>Devlet teşkilâtında sadece Moğol gelenekleri hâkimdi. Cengiz Han yalnız kendisi ve yakınları için çalışmıştır. İmparatorlukta kurduğu teşkilât ilkel prensiplere dayandığı için ölümünden sonra ancak kırk yıl devam edebilmiştir. Buna rağmen ailesinin hâkimiyeti birkaç nesil sürmüştür. Kendisinin kuvvetli iradesi oğullarının hiçbirinde olmadığından ölümünden sonra ailesinin devleti beraber idare etmesini planladı. Sağlığında veliaht tayin ettiği Ögedey zamanında hânedan üyelerinin birlikte hüküm sürmeleri ve halkın eriştiği refah seviyesi, Cengiz Han’ın ne kadar isabetli bir seçim yaptığını göstermektedir.</p>
<p>Cengiz Han, kendisine karşı çıkanları, teslim olmamakta direnenleri çocukları, kabileleri ve şehirleriyle birlikte ortadan kaldırırdı. Çağdaşı olan İbnü’l-Esîr, Hz. Âdem’den o zamana kadar insanlığın mâruz kaldığı en büyük felâketin Moğol istilâsı olduğunu söyler ve, “Keşke annem beni doğurmasaydı da tüyler ürpertici zulüm ve katliamları görmeseydim!” der. Cengiz Han’ın orduları istilâ ettikleri İslâm ülkelerinde taş üstünde taş bırakmadılar. Kadın ve çocuklar dahil herkesi vahşice öldürdüler.</p>
<p>Moğol askerleri, İslâm kültür ve medeniyetinin en önemli merkezlerini de tahrip ettiler. Camiler ahır olarak kullanıldı. Hârizmşahlar’ın ülkesi baştan başa viraneye çevrildi. XIII. yüzyılın ilk çeyreğinde meydana gelen bu olaylardan bir asır sonra bölgeyi gezen seyyahlar, Moğol istilâ ve tahribatının izlerine rastladıklarını söylerler. Moğollar’ın İslâm kültür ve medeniyet eserlerini tahribe yönelik harekâtı, Cengiz Han’dan sonra Hülâgû ve diğer ahfadı tarafından da devam ettirilmiş, çok sayıda Müslüman katledilmiş, cami, medrese ve kütüphaneler yakılıp yıkılmıştır.</p>
<p>Cengiz Han hiçbir dine mensup olmadığı için insanlar arasında dinlerinden dolayı bir ayırım yapmadı. Hangi dine mensup olursa olsun âlim ve zâhidlere iyi davranır, onları himaye ederdi. Cengiz Han, Çin’in ve diğer yerleşik toplumların çeşitli sebeplerle zayıfladığı bir dönemde bozkır kabilelerini birleştirme fırsatı bulmuş ve bunu iyi değerlendirmiştir. Askerî başarısının dayandığı temel vasıflar örgütlenme yeteneği, disiplin, süratli hareket ve amaçlarına ulaşmada gösterdiği acımasızlıktı. En karakteristik vasıflarından biri de hainlere karşı duyduğu nefretti. Kötü duruma düşen efendilerine ihanet ederek kendisine yaranacaklarını sananları derhal idam ettirir, düşmanı olan hükümdarlara sonuna kadar sadık kalanları da hizmetine alarak mükafatlandırırdı.</p>
<p>Moğol İmparatorluğu’nun hukuk ve askerlik işlerini düzenleyen kanunlar “Cengiz Han Yasası” olarak meşhurdur. Aslında bu yasanın tamamı bizzat Cengiz Han tarafından konulmuş olmayıp nesilden nesile aktarılan Moğol hukuk ve törelerinin bir kurallar mecmuası halinde düzenlenmesiyle oluşmuştur. Cengiz Han kağan seçildiği 1206 kurultayında bu kurallara bazı ilâveler yapmış ve bunları resmen yürürlüğe koymuştur.</p>
<p>Otuz üç defter halinde tanzim edilen ve Moğol hazinesinde saklanan yasayı uygulama görevini de bu kanunları en iyi bilen oğlu Çağatay’a vermiştir. Timurlular dahil İslâmiyet’i kabul eden Moğol hânedanları bu yasaları özenle tatbik etmişlerdir. Cengiz Han Yasası bir kitap halinde tam olarak zamanımıza intikal etmemekle birlikte Moğol tarihine dair eserlerde, özellikle Moğolların Gizli Tarihi, Câmiʿu’t-tevârîḫ, Târîḫ-i Cihângüşâ ve Abu’l-Farac Tarihi gibi eserlerde çeşitli maddelerine yer verilmiştir. Cengiz Han yasaları gerektiğinde çok acımasız bir şekilde uygulanırdı. Cinayet, soygun, tasarlanmış yalan, zina, cinsel sapıklıklar, büyü ile kötülük yapmak, çalınmış bir malı saklamak gibi suçların cezası idamdı.</p>
<p>Cengiz Han’ın Cuci, Çağatay, Ögedey ve Tuluy adlı dört oğlu ile beş kızı dünyaya gelmiştir. Ölümünden sonra ülke oğulları arasında taksim edildi. En büyük oğlu Cuci babasından önce öldüğü için mirası oğlu Batu’ya intikal etti. Altın Orda Devleti’nin esasını teşkil eden Ak Orda, Batu Han tarafından kurulmuştur. İkinci oğlu Çağatay kendi adıyla anılan bir devlet kurdu. Üçüncü oğlu Ögedey veliaht olup Moğol liderlerinin katıldığı kurultayda büyük han seçildi. En küçük oğlu Tuluy’a imparatorluğun merkezini teşkil eden Moğolistan verildi. Bunun oğulları Mengü Han ile Kubilay Han, Ögedey’den sonraki iki nesil içinde büyük hanlığı onlardan almayı başardılar.</p>
<p><strong>Kaynakça:</strong> Mustafa Kafalı, TDV İslam Ansiklopedisi</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Sakarya Meydan Muharebesi</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/sakarya-meydan-muharebesi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/sakarya-meydan-muharebesi</guid>
<description><![CDATA[ Sakarya Meydan Muharebesi
“Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır. O satıh butun vatandır. Vatanın her karış toprağı, vatandaşın kanıyla ıslanmadıkça terk olunamaz.” Gazi Mustafa Kemal Atatürk Eskişehir ve çevresinin Yunanlıların eline geçmiş olması ve Ordumuzun da Sakarya’nın do­ğusuna çekilmesi gibi hususlara ilk tepki Meclis’ten geldi. Muhalifler, gelişmelere göre cephedeki komutan­ları olabildiğince eleştiriyor ve “Ordu nereye gidiyor, Millet nereye […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c48d726b21.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:45 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Sakarya, Meydan, Muharebesi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/08/Sakarya-Meydan-Muharebesi-C.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/sakarya-meydan-muharebesi.html">Sakarya Meydan Muharebesi</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Cengiz ÖNAL</strong></span></a>
</p><p><span><em><span><strong>“Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır. O satıh butun vatandır. Vatanın her karış toprağı, vatandaşın kanıyla ıslanmadıkça terk olunamaz.”</strong></span></em></span></p>
<p><span><strong>Gazi Mustafa Kemal Atatürk</strong></span></p>
<p><strong>Eskişehir ve </strong>çevresinin Yunanlıların eline geçmiş olması ve Ordumuzun da Sakarya’nın do­ğusuna çekilmesi gibi hususlara ilk tepki Meclis’ten geldi. Muhalifler, gelişmelere göre cephedeki komutan­ları olabildiğince eleştiriyor ve “Ordu nereye gidiyor, Millet nereye götürülüyor? Bu gidişin elbette bir sorumlusu vardır. O nerededir? Onu göremiyoruz. Bu günkü acıklı ve korkunç durumun asıl sorumlusunu ordunun başında görmek istiyoruz.” sözleriyle tepkilerini dile getiriyordu.</p>
<p>Aslında, Mustafa Kemal, askerlik mesleğinin gereği olarak orduya yapıl­ması gerekli olanı yaptırmış ve orduyu Sakarya Nehri’nin doğusuna çekmekle düşman kuvvetlerle arasına büyük bir mesafe koymuş, böylelikle bir yandan zaman kazanmış ve bir yandan da ordunun az da olsa toparlanmasına imkân sağlamıştı…</p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-81028" class="wp-caption alignleft"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-81028" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/08/Cengiz-%C3%96nal-1.jpg" alt="" width="350" height="400"><figcaption class="wp-caption-text"><center><span><strong>Mustafa Kemal Sakarya adlı atıyla</strong></span></center></figcaption></figure>
<p>Meclis’te ve kısmen de yurdun bir kısım yerlerinde olumsuz tepkiler oluşmakta ve bunlara gereken cevaplar da Mustafa Kemal tarafından çeşitli şekillerde verilmeye çalışılmaktaydı. Ancak Türk Ulusu kendisine anlatılanlar sonucunda bir beklenti içine girmiş ve bundan sonra yapılacak muharebenin bir ölüm-kalım savaşımı olacağının bilinciyle, bunun için gere­ken ne varsa yapılmasını istiyordu. Hatta olağanüstü tedbirler alınmasını dillendiriyor ve tüm bunların altından da sadece Mustafa Kemal’in kalkabi­leceğine işaret ederek, O’nu ordunun başında görmek istediğini ifade edi­yordu. Buradaki ilginçliğe dikkat etti­ğimizde; çeşitli yol ve yöntemlerle Mustafa Kemal’e kadar ulaşan tepki­lerden de görülebileceği üzere, muhalifler de Mustafa Kemal’in ordunun başına geçmesini istiyordu. Bu görüşe karşı çıkanlar da olmasına karşın, çoğunluğun arzusu bu yöndeydi…</p>
<p>***</p>
<p><strong>Mustafa Kemal, </strong>her zamanki bilinen tavır ve olaylara akılcı yaklaşımıyla, önce tepkiler karşısında soğukkanlılığını korudu ve öneriler karşısında sessiz kaldı. Ancak yoğun istek karşısında Meclis’e bir önerge vererek, çoğunlu­ğun talebini karşılamaya hazır olduğu­nu, bunu üç aylık bir süre için ve Mec­lis’in sahip olduğu bütün yetkileri fiilen kullanmak kaydıyla kabul edebi­leceğini bildirdi.</p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-81030" class="wp-caption alignleft"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-81030 size-full" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/08/Cengiz-%C3%96nal-1-1.jpg" alt="" width="350" height="400"><figcaption class="wp-caption-text"><center><strong><span>Batı Cephesi Orduları Komutanı İsmet Paşa</span></strong></center></figcaption></figure>
<p>Önerge Meclis’te önce bazı dalga­lanmalara yol açtı. Bazı muhalif mil­letvekilleri “Başkomutanlık” unvanı­nın, Meclis’in manevi şahsiyeti içinde olması münasebetiyle verilemeyece­ğini, bunun yerine Başkomutan Vekili unvanı verilmesinin daha doğru olacağını ve benzeri bir kısım karşı görüş­lerini belirttiler. Fakat bu düşünce beklenen ilgiyi görmedi. Eleştiriler havalarda uçuyor ve konuyla ilgili yoğun tartışmalar yaşanıyordu. Yapı­lan bütün eleştiriler ve yaşanan bütün tartışmalar sonucunda, 5 Ağustos 1921 tarihinde TBMM, Başkomutanlık Yasası’nı kabul etti. Yasaya göre, “Ordu­nun maddi ve manevi gücünü büyük ölçüde arttırmak, sevk ve idaresini bir kat daha sağlamlaştırmak için TBMM’nin bununla ilgili yetkisi, üç ay süreyle Meclis adına fiilen kullanmak üzere Mustafa Kemal’e veriliyordu.” Mus­tafa Kemal’in, “Türk Ordusu’nun Baş­komutanı” olması ve bu görevi Mecli­s’in bütün yetkilerini kullanarak yapması itibariyle, vereceği bütün emirler kanun niteliğinde olacaktı. Başkomu­tanlık Yasası’nın özü buydu.</p>
<p>Mustafa Kemal, Meclis ’in bu ka­rarının ardından yaptığı konuşmada, “Zavallı milletimizi esir etmek isteyen düşmanları mutlaka yeneceğimize olan güven ve inancım bir dakika ol­sun sarsılmamıştır. Bu kesin inancımı yüksek heyetinize, Türk Ulus’una ve bütün dünyaya karşı ilan ederim.” sözleriyle teşekkür etti.</p>
<p>Hemen çalışmalara başlandı ve ilk iş olarak Genelkurmay Başkanlığı ile Millî Savunma Bakanlığı’nın mer­kez kadroları birleştirilip, Başkuman­danlık Karargâhı oluşturuldu. Mustafa Kemal, yeni bir düzenleme neticesin­de, hem Genelkurmay Başkanlığı’nı ve hem de Batı Cephesi Komutanlığı görevlerini yapan İsmet (İnönü) Paşa’nın bu görevden istifa etmesiyle, Genelkurmay Başkanlığı görevine Fevzi (Çakmak) Paşa’yı, ondan boşa­lan Milli Savunma Bakanlı görevine ise Refet (Bele) Paşa’yı atadı. İsmet Paşa sadece Batı Cephesi Orduları Komutanı olarak görevini sürdürdü… Sonra, Başkomutan olarak Türk Ulus’una ve Ordu’ya yayımladığı bir bil­diriyle, “Düşmanın, ülkenin harim-i ismetinde boğulması için her şeyin yapılacağını…“ duyurdu…</p>
<p>***</p>
<p><strong>Ulusal Yükümlülük <em>(Tekâlif-i Milliye)</em> Emirleri</strong></p>
<p>Mustafa Kemal bir taraftan Türk Ulus’unun ve ordunun moralini yük­sek tutmaya çalışırken, diğer taraftan asker, silah ve malzeme bakımından büyük eksikleri olan ordunun ihtiyaçlarını sağlayabilmek için enerjik bir şekilde çalışmaya başladı. Başkomu­tan olarak, topyekûn bir savaşımı yü­rütebilmek için, 7 Ağustos 1921 tari­hinde “Tekâlif-i Milliye (Ulusal Yü­kümlülük)” emirlerini yayımladı.</p>
<p>Bu emirleri;</p>
<ul>
<li>Her ilçede bir Tekâlif-i Milliye (Ulusal Yükümlülük) Komisyonu ku­rulacak.</li>
<li>Her evden bir kat ça­maşır, bir çift çorap ve çarık hazırlanıp, Komisyon’a teslim edilecek.</li>
<li>Tüccar ve Halkın elinde mevcut giyim eşyasının, bedeli sonra ödenmek üze­re, %40’na el konulacak.</li>
<li>Yiyecek maddeleri ile gaz, sabun ve mum stokla­rının, bedeli sonra öden­mek üzere, %40 orduya verilecek.</li>
<li>Ordu’nun ihtiyaçları için alınan nakliye araçlarından başka, halkın elinde kalan nak­liye araçları ile ücretsiz olarak, ayda bir kez ve 100 Km kadar ulaşım yapı­lacak.</li>
<li>Ordu’nun yiyecek ve giyeceğine yarayan bütün terk edilmiş mallar ordunun emrine verilecek.</li>
<li>Halkın elinde bulunan ve bir şekilde savaşmaya yarayacak bütün silah ve cephane, üç gün içinde Komisyon’a teslim edilecek.</li>
<li>Benzin, gres yağı, makine, saatçi ve taban yağları, vazelin, otomobil ve kamyon lastiği vb kimyevi maddeler ile telefon makinesi, kablo, pil, çıplak tel vb gibi maddelerin %40’ına el ko­nulacak.</li>
<li>Tüm demirci, marangoz, dökümcü, tesviyeci, saraç, arabacı esnafları Ord­u’nun emrinde çalışacak.</li>
<li>Halkın elinde bulunan binek ve yük taşıyıcı hayvanlar ile taşıt araçlarının %20’sine el konulacak.” şeklinde özetlemek mümkündür.</li>
</ul>
<p>Verilen emirlerin uygulanması için Kastamonu, Samsun, Konya ve Eskişehir bölgelerine İstiklal Mahke­meleri gönderildi. Böylece olağanüstü koşullarda, olağandışı önlemlerle ordu ihtiyacının önemli bir kısmı tamam­landı. Bu emirler ile İsmet Paşa’nın ifadesiyle, “… Harikulade bir gayretle, harikulâde bir sonuç alındı…”</p>
<p>Ulusal Yükümlülük Emirleri’nin, İşgalci ve istilacı emperyalist kuvvet­leri durdurabilmek için ordunun elinde hiçbir şeyin kalmadığı bir dönemde, silah, cephane, erzak, giyecek, yiye­cek, nakliye araç ve gereçlerinin sağ­lanması bakımından her türlü olanaklardan yararlanılmasını ve Türk Ulusu’nun topyekûn savaşıma katılmasını gerçekleştirebilmek için ne denli önemli olduğu açıktır…</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-81027" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/08/Sakarya.jpg" alt="" width="800" height="400" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/08/Sakarya.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/08/Sakarya-768x384.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><strong>Sakarya Meydan Muharebesi<br>
</strong><em>(23 Ağustos-13 Eylül 1921)</em></p>
<p>Yunanlılar Sakarya Nehri civarında yapılacak çarpışmalara çok önem ve­riyordu. Bunun için de hızla hazırlan­maya başladı­lar. Yunan Kra­lı Konstantin bile Anadolu’­ya geçmişti. Kütahya’da yaptığı bir top­lantıda, ordu­sunun komuta kademesine, Sakarya’yı aşıp, Anadolu Ulusal Hareketi’nin merkezi olan Ankara’­ya ulaşmaları emrini verdi. Yunanlar Anadolu’yu iyiden iyiye benimsemiş, sanki öteden beri kendi mülkleriymiş gibi de sahip­lenmişlerdi. Bu münasebetle, Sakarya Meydan Muharebesi Yunanlar için Ankara’ya ulaşmanın önündeki tek engeldi…</p>
<p>Mustafa Kemal, Sakarya Meydan Muharebesi’ni, ‘”Sakarya Melhame-i Kübrası (Çok Büyük ve Kanlı Çar­pışmalar)” olarak adlandırmaktaydı. Cepheye hareketinden önce küçük bir kaza geçirmiş ve kaburgalarından bir­kaç tanesinde zedelenmeler meydana gelmişti. Bu durumda bile O’nu cep­heye gitmekten alıkoymak mümkün olamadı. Doktorlarının bütün ısrarlarına ve oluşa­bilecek tehlikeleri belirt­melerine karşın; Mustafa Kemal ikna edilemedi ve 12 Ağustos 1921 tarihin­de Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa ile birlikte, Ankara-Polatlı arasında bulu­nan Alagöz’deki Batı Cep­hesi Komutanlığı Karargahı’na hareket etti.</p>
<p>***</p>
<p><strong>Yunan ordusu </strong>13 Ağustos 1921’de güneyden harekete geçti ve Türk Ordu­su’yla ilk temas 17-18 Ağustos günle­rinde sağlandı. Türk Kuvvetleri, askeri bir taktik gereği ola­rak oyalamayla ge­rilerken; asıl amaç hâsıl oluyor ve Yu­nan ordusunun ilerlemesi engelleni­yordu. Böylece Sakarya kıyısına dek gerilendi. Düşman, cephe birliklerimizin gerideki karargâhla ilişiğini kesebil­mek için bütün ağırlığını güney cephe­sinde topladı. Amaçları bir an evvel Ankara’yı ele geçirmekti. Türk Ordusu’nun sol kanadı Ankara’nın 50 km güneyine kadar çekilmiş olmasına kar­şın, Yunanlar amaçlarına ulaşamadı. Yunanlar, 23 Ağustos 1921 tarihinde, 100 km uzunluğundaki bütün cephe boyunca saldırıya geçerek, şiddetli kanlı çarpışmaları başlattı. Ağırlıklı çatışmalar güneyde oluyordu. Çarpış­maların ikinci günü, Türk Kuvvetleri’nin önemli bir dayanak noktası olan ve Haymana’nın güney batısında bu­lunan Mangal Dağı eteklerinde şiddetli çarpışmalar yaşandı. Gittikçe çarpış­maların neredeyse tamamı cephenin güneyinde cereyan ediyordu. Ancak, Yunanların bu çevirme hareketi güne­ye doğru cephenin daha da uzamasına yol açtığından; ordusunun vurucu gü­cü ve etkisi gittikçe zayıflıyordu. Düşmanın güneydeki baskısı, kuzeyden güneye yönlendirilen kuvvetlerimizle önlenmeye çalışılıyordu. Bunun üze­rine Yunanlar 30 Ağustos’tan itibaren, cephenin merkezinden Haymana yö­nünde bir yarma girişiminde bulun­dular. Bu sefer de güneydeki kuvvetle­rimizin bir kısmı bu hareketi bastırmak için merkeze yönlendirildi. Nispeten başarı da sağladılar. Önemli bir diren­me noktası konumunda olan ve Mangal Dağı ile Alagöz Karargâhı arasında bulunan Çal Dağı’nda da yoğun çar­pışmalar yaşanıyordu. Ancak, düşman güçler yarma hareketinde tam başarı sağlayamadı. Ama her harekette güç­lerini bir kez daha ortaya koyuyorlardı.</p>
<p><strong>Durum kritikleşmeye </strong>başla­mıştı. Başkumandan Mustafa Kemal bu kritik ortamda, ‘”Hat­tı müdafaa yoktur, sathı müdafaa var­dır. O satıh bütün vatandır. Vatanın her karış toprağı, vatandaşın kanıyla ıslanmadıkça terk olunamaz. Onun için küçük-büyük her Birlik ilk dura­bildiği noktada tekrar düşmana karşı cephe oluşturup, muharebeye devam eder. Yandaki Birliğin çekilmeye mec­bur kaldığını gören diğer Birlikler ona tabi olamaz. Bulunduğu mevzide niha­yete kadar sabrederek direnmeye mec­burdur.” esasına dayalı bir strateji açıkladı…</p>
<p>Buna karşın ve Genelkurmay Baş­kanı Fevzi Paşa’nın büyük gayretleriy­le askerlerimizin cesaretlendirilmeye çalışılması neticesinde bile Yunan ilerlemesinin önü­nü kesmek müm­kün olamadı. 25-28 Ağustos tarih­lerindeki çarpış­malarda karşılıklı olarak önemli ka­yıplar verildi. Düş­man kuvvetleri Haymana’nın gü­neyine doğru iler­lemelerini sürdü­rüyorlardı. Yine 28 Ağustos’ta Di­kilitaş mevkiinde yapılan çarpışma­lar her iki taraftan çok sayıda asker kaybına sebep oldu. Bu çarpışmalarla Alay bütünlüğündeki birliklerin asker sayıları yarıya kadar inmiş olsa bile, Yunanlılar 5 Eylül 1921’de Sivrihisar ve çevresinde stratejik önemi haiz noktalara sahip oldular.</p>
<p>***</p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-81031" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-81031" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/08/Cengiz-%C3%96nal-7.jpg" alt="" width="800" height="360" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/08/Cengiz-Önal-7.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/08/Cengiz-Önal-7-768x346.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"><figcaption class="wp-caption-text"><center><strong><span>Düşman kuvvetleri çekiliyor</span></strong></center></figcaption></figure>
<p><strong>Cephenin kuzeyden </strong>güneye doğru 100 km mesafeye ulaşmış olması ve Yunan askerince yeterince tanınmayan Anadolu toprağında böylesi bir büyük cephede çarpışmaları sürdürmenin her yönüyle güçlükleri itibariyle Yunan ordusunun hareket kabiliyetinde ve mevcut güçlerinde zafiyetler görülme­ye başlandı. Yunan ordusunun yer yer durakladığı görülmeye başlandı. Bunu gören ve oldukça düzenli ve sistematik bir şekilde çekilmeye çalışan Türk Kuvvetleri ise; 6 Eylül 1921 tarihinde hemen ve baskın tarzında karşı taarru­za başladı. Mehmetçiğin aralıksız ve baskın türündeki bu saldırıları Yunan ordusunda şaşkınlık ve panik yarattı.</p>
<p>Düzensiz bir şekilde ve adeta kaçarcasına geri çekilmeye başladılar. Düş­man güçleri çözülmeye başladı… Askerlerimiz bu baskın tarzındaki saldırılarıyla düşman askerlerini 13 Eylül 1921 tarihinde, tamamen, Sa­karya Nehri’nin batısına atmayı ba­şardı. Yunan ordusu öylesine paniklemişti ki, Mehmetçiğin hızla ele geçir­diği Sivrihisar’da bir kısım düşman birlikleri komuta kademesinin özel eşyaları dahi ele geçirilenler arasın­daydı.</p>
<p>23 Ağustos-13 Eylül 1921 tarihleri arasında ve 22 gün, 22 gece aralıksız ve kesintisiz süren Sakarya Meydan Muharebesi, Başkomutan Mustafa Kemal komutasındaki Türk Ordusu’nun galibiyetiyle sonuçlandı. Zafer, başta TBMM olmak üzere Türk Ulusu’nda büyük sevinç yarattı. Meclis, 19 Eylül 1921 tarihli oturumunda Baş­komutan Mustafa Kemal Paşa’ya Ga­zilik unvanıyla Mareşallik rütbesi ve Ordu Komutanları’yla birlikte 129 kişiye takdirname, 243 kişiye de İs­tiklal Madalyası verilmesini kararlaş­tırdı.</p>
<p>***</p>
<p>Başkomutan Mustafa Kemal, 21 Eylül 1921 tarihinde bir beyan­nameyle Türk Ordusu’na, “Bu defa Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin hakkımda yeni bir rütbe ve Gazi unvanı ile tecelli eden iltifat ve tevec­cühü doğrudan doğruya size aittir. Milletin verdiği bu rütbe ile yükselen ordu, en şerefli ve en ulu bir gaza ile mümtaz olan ordudur. Sizin kahraman­lığınızla, sizin gösterdiğiniz nihayetsiz fedakârlıklar pahasına kazanılan bü­yük muzafferiyetin, millet tarafından takdirine delalet eden bu unvan ve rütbeyi, ancak size izafe ederek bütün askerlik hayatımın en büyük sermaye-i iftiharı olarak taşıyacağım.” sözleriy­le seslenerek, ordunun her kademedeki ferdine teşekkür etti.</p>
<p>Bu mesaj, O’nun emrinde ve bir­likte çalıştığı kadrolara olan inancını ve onlara verdiği değeri gösteren eşsiz bir belge olarak tarihin sayfalarında hak ettiği yeri aldı…</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Cengiz ÖNAL</strong></span></a>
</p><p><em>cengizonal@butundunya.com.tr</em></p>
<p>Alıntı Kaynak: Bütün Dünya Dergisi, Nisan 2011</p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-81033" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-81033 size-full" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/08/Sakarya-1.jpg" alt="" width="800" height="420" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/08/Sakarya-1.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/08/Sakarya-1-768x403.jpg 768w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/08/Sakarya-1-728x382.jpg 728w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/08/Sakarya-1-400x210.jpg 400w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"><figcaption class="wp-caption-text"><center><strong><span>Umutların tükendiği kıraç topraklarda, Umutları yeşerten kahramanlarımız, Ruhunuz şad olsun.</span></strong></center></figcaption></figure>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Türk İstiklal Savaşı’nda Büyük Taarruz</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/turk-istiklal-savasinda-buyuk-taarruz</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/turk-istiklal-savasinda-buyuk-taarruz</guid>
<description><![CDATA[ Türk İstiklal Savaşı’nda Büyük Taarruz
Türk İstiklal Harbi tarihinde Büyük Taarruz ve ta­kip harekâtı genel çerçeveden bakıldığından aslında çok önemli bir yere sahiptir. Birinci Dünya Savaşı galibi büyük güçlerin Şark Meselesi’ni kendilerince çözümle­mek üzere başlattıkları projeler, Paris Barış Konferansı ve takip eden bir dizi masa başı görüşmelerinde sık sık gündeme getirilmiş; en son Sevr Antlaşması ile varlığı­na kastedilen bir millet, […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c48d443ce9.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:45 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Türk, İstiklal, Savaşı’nda, Büyük, Taarruz</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/08/Buyuk-Taarruz-1.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/turk-istiklal-savasinda-buyuk-taarruz.html">Türk İstiklal Savaşı’nda Büyük Taarruz</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Dr. Zekeriya TÜRKMEN</strong></span></a>
</p><p></p><div class="su-note"><div class="su-note-inner su-u-clearfix su-u-trim"><span>“<em>… Bütün arkadaşlarımın Anadolu’da daha başka meydan muharebeleri verileceğini dikkate alarak ilerlemesini ve herkesin akıl gücünü, kahramanlığını, millî onuruyla yarışarak bolca kullanmaya devam etmesini talep ederim. </em></span>
<p><span><em>Ordular! İlk hedefiniz Akdeniz’dir. İleri!”</em></span></p></div></div>
<p>Türk İstiklal Harbi tarihinde Büyük Taarruz ve ta­kip harekâtı genel çerçeveden bakıldığından aslında çok önemli bir yere sahiptir. Birinci Dünya Savaşı galibi büyük güçlerin Şark Meselesi’ni kendilerince çözümle­mek üzere başlattıkları projeler, Paris Barış Konferansı ve takip eden bir dizi masa başı görüşmelerinde sık sık gündeme getirilmiş; en son Sevr Antlaşması ile varlığı­na kastedilen bir millet, büyük bir direniş hareketi baş­latarak işgallere karşı çıkmış ve topyekün bir mücadele­den sonra istiklaline kavuşmuştur. Aslında Türk İstiklal Mücadelesi, son üç asırlık Osmanlı Tarihi çerçevesin­den bakıldığında II. Viyana hezimetinden sonra başla­yan o büyük çözülme ve geri çekilmeye son veren, bir büyük direniş hareketi olarak da karşımıza çıkmaktadır. Büyük Taarruz ve Başkomutan Meydan Muharebesi ve 30 Ağustos Zaferi bu bakımdan önemlidir. 30 Ağustos 1922’de kazanılan Büyük Zafer, 23 Nisan 1920’de te­melleri atılan yeni Türkiye’nin uluslararası alanda tesci­line de zemin hazırlamıştır.<a href="https://www.altayli.net/turk-istiklal-savasinda-buyuk-taarruz.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a></p>
<p><span>Yunan İşgali ve İşgale Tepkiler İstiklal Mücadelesi’nin Başlaması</span></p>
<p>Birinci Dünya Savaşı’nın ardından 30 Aralık 1918 tarihinde toplanan Paris Barış Konferansı’nda, Yunan Başbakanı Elefterios Venizelos tarafından Batı Anadolu’nun işgaline yönelik talepleri içeren görüşme­lerin neticesinde, işgal süreci planlanmış ve 15 Mayıs 1919 tarihinde Yunan ordusu tarafından İzmir işgale maruz kalmıştır. Batı Anadolu’da hızla ilerleyen Yunan ordusu 30 Haziran 1920 tarihinde Balıkesir’i ve 2 Temmuz’da da Bursa yöresini ele geçirerek Bursa-Uşak hattına hâkim olmuştur. Kuvâ-yi Milliye birlikleri 24 Ekim’de başlayan Gediz taarruzunda başarı elde ede­memiş ve Dumlupınar’a kadar geri çekilmek zorunda kalmışlardır. Bu gelişmelerden sonra Anadolu’da Kuvâ-yi Milliye’nin tasfiye edilerek cephe komutanlıklarının kurulmaya başlanması ve düzenli ordu birliklerinin ya­pılanması gerçekleştirilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/turk-istiklal-savasinda-buyuk-taarruz.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-81045" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/08/B%C3%BCy%C3%BCk-Taarruz-4.jpg" alt="" width="1000" height="750" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/08/Büyük-Taarruz-4.jpg 1000w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/08/Büyük-Taarruz-4-768x576.jpg 768w" sizes="(max-width: 1000px) 100vw, 1000px"></p>
<p>Başlangıçta önemli yararlar sağlayan millî kuvvet­lerin tasfiyesi meselesi, 10 Aralık 1920’de Büyük Millet Meclisi’nin gizli oturumunda ele alınarak milletvekilleri­ne Millî Müdafaa Vekili Fevzi Paşa tarafından bilgi veril­miş, 2 Ocak 1921 tarihinde Erkân-ı Harbiye-i Umumiye Reisi Kuvâ-yi Milliye müfrezelerinin kaldırıldığı emrini yayınlamıştır.<a href="https://www.altayli.net/turk-istiklal-savasinda-buyuk-taarruz.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a> Bu kapsamda Batı Cephesi Komutanlığı, Batı ve Güney Cephesi olmak üzere ikiye ayrılmış, Batı Cephesi Komutanlığına İsmet (İnönü) Bey, Güney Cephesi Komutanlığına da Refet (Bele) Bey getirilmiş­tir. Bu sırada Yunanistan’da da önemli siyasi gelişmeler yaşanmış ve Venizelos görevini bırakıp ülkeyi terk eder­ken ülkenin başına Kral Konstantin geçmiştir.<a href="https://www.altayli.net/turk-istiklal-savasinda-buyuk-taarruz.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a> Yeni kral, İngilizler ile ortak hareket etme ve tacını güçlendirmek adına Anadolu’daki işgal hareketini hızlandırmış ve Türk ordusunu imha ederek amacına ulaşmayı hedeflemiştir.</p>
<p>Birinci ve İkinci İnönü zaferle­rinin ardından Kütahya-Eskişehir Muharebeleri’nden sonra önemli bir güç kaybına uğrayan Batı Cephesi Komutanlığı, 18 Temmuz 1921 ta­rihinde verdiği bir talimatla ordu­nun Sakarya Nehri’nin doğusuna çekilmesini emretmiş ve bu çekilme hareketi 25 Temmuz 1921’e kadar ta­mamlanmıştır. Bu süreçte Türk ordu­su yeni bir yapılanma içerisine girmiş ve bu yapılanmada Başkomutanlık karargâhı Ankara’da olmak üze­re Başkomutan Mustafa Kemal Paşa, Genelkurmay Başkanı Birinci Ferik (Orgeneral) Fevzi (Mareşal Çakmak), Batı Cephesi Komutanlığı, karargâhı Ankara-Polatlı arasın­da Alagöz olmak üzere başına Ferik (Tümgeneral) İsmet (İnönü) getirilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/turk-istiklal-savasinda-buyuk-taarruz.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a></p>
<p>Yunan ordusunun Türk ordusunu Sakarya’nın doğu­sunda yok edip, Ankara’yı ele geçirerek Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni ve hükümetini dağıtma planları Türk ordusunun Sakarya’nın gerisinde yaptığı savunma ile önlenmiş ve bu muharebede kazanılan zafer hem Türk tarihi hem de Türk İstiklal Harbi’nin dönüm noktası ol­muştur. Bu muharebeden hemen önce Mustafa Kemal Paşa’ya, 5 Ağustos 1921 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından başkomutanlık yetkisi verilmiş ve he­men ardından ilk iş olarak 7-8 Ağustos 1921 tarihinde seferber olan ordunun ihtiyaçlarını karşılamak üzere Tekâlif-i Milliye Emirleri yayımlanmıştır.</p>
<p>Batı Cephesi Komutanlığı, Kütahya-Eskişehir Muharebeleri’nden sonra Sakarya Nehri’nin batısında sadece örtme birlikleri bırakmış, 25 Temmuz 1921’de asıl kuvvetleriyle bu nehrin doğusunda Yunan ordusu­nun taarruzlarını karşılamak üzere tertiplenmiştir. Türk kuvvetlerini tamamen imha etmek ve Kızılırmak ötesi­ne atarak Ankara’yı ele geçirmek isteyen Yunan ordusu Kütahya-Eskişehir Muharebeleri’ndeki galibiyetine ve moral üstünlüğüne rağmen geri çekilen Türk ordusu ile teması kaybetmiştir. Ağustos ortalarından sonra Türk ordusunun Sakarya gerisinde tertiplendiğini tes­pit edebilen Yunan ordusu, Türk cephesini Uzunbey- Haymana istikametinde yarmak ve aynı zamanda güney kanadından da kuşatmak amacıyla 22 Ağustos 1921’de Yukarı Sakarya ile Ilıca Deresi civarında üç kolordu (bir tümen hariç) ile taarruza hazırlanmıştır. Yunan kuvvet­leri karşısındaki Türk ordusu, Sakarya’nın doğusunda kuzeyden güneye doğru sırasıyla Mürettep Kolordu, 12., 4., 3. ve 2. Gruplar şeklinde konuşlanmış, 1. Grup Haymana bölgesinde ihtiyatta, 5. Grup da 2. ve 3. Süvari Tümenleriyle Güney’de tertiplenmiştir.<a href="https://www.altayli.net/turk-istiklal-savasinda-buyuk-taarruz.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a></p>
<p>15 Mayıs 1919 tarihinde İzmir’in işgali ile başlayan ve Batı Anadolu’nun tamamına yayılan Yunan işgali, Ağustos 1921 tarihine kadar Sakarya ve Polatlı önleri­ne kadar ulaşmıştır. Ancak burada yapılan muharebe ile Türk ordusu savunma savaşından taarruz savaşına geçmiş ve Yunan ordusunu geri çekilmek zorunda bı­rakmıştır. İşte bu süreç Türk Milleti’nin ordusuyla bü­tünleştiği ve bu mücadelede her türlü fedakârlığın ya­pıldığı Anadolu’da var olma süreci olup 13 Eylül 1921 tarihinde zaferle sonuçlanmıştır. Sakarya Meydan Muharebesi’nden sonra mağlup Yunan ordusu, Afyon-Eskişehir hattına kadar çekilmiş, bu bölgede mevzilerini kuvvetlendirerek, önemli yerleri takviye etmek suretiyle savunmada kalmıştır.</p>
<p>Sakarya Meydan Muharebesi sonrasında Başko­mutan Mustafa Kemal Paşa düşmanın hesaplarının dı­şında taarruz hazırlıklarını sürdürmek suretiyle gerçekçi bir yol izlemiş, ancak taarruzun zamanını ve şeklini son derece gizli tutmuştur. Nihayet eldeki bütün imkânlar kullanılarak, memleketin maddî ve manevî bütün güç­leri seferber edilerek taarruz zamanının geldiğine karar verilmiştir. Ancak yine de Yunanlar asker sayısı, araç ve gereç yönünden üstünlüklerini korumuşlardır.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-81046" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/08/B%C3%BCy%C3%BCk-Taarruz-3.jpg" alt="" width="800" height="420" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/08/Büyük-Taarruz-3.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/08/Büyük-Taarruz-3-768x403.jpg 768w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/08/Büyük-Taarruz-3-728x382.jpg 728w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/08/Büyük-Taarruz-3-400x210.jpg 400w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>Büyük Taarruz Harekâtına Yönelik Hazırlıklar</span></p>
<p>Büyük Taarruz öncesinde ordunun yeniden teşkili kapsamında Batı ve Güney Cephesi Komutanlıkları ku­rularak ve 1. Ordu’nun teşkili ile ilgili çalışmalar başlatıl­mış ve ordu yeniden yapılandırılmıştır. Batı Cephesi’nde bulunan birliklerin, Batı Cephesi Komutanlığı emrinde iki ordu halinde düzenlenmesinin uygun görüldüğü hak­kında Başkomutan Mustafa Kemal Paşa’nın Müdafaa-i Milliye Vekaleti’ne gönderdiği 18 Kasım 1921 tarihli yazıda; <em>“Batı Cephesi’nde bulunan birliklerin Batı Cephesi Komutanlığı emrinde olarak iki ordu halinde düzenlenmesi ve idare edilmesinin uygun görüldüğü, menzil hizmetlerinin Cephe Komutanlığı tarafından yürütüleceği, 2. Ordunun komutanlığına Ferik Yakup Şevki Paşanın tayin edildi­ği, 2. Ordu Karargâhının, Batı Cephesi tarafından Milli Savunma Bakanlığı ile muhabere edilerek kurulacağı”</em> bil­dirilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/turk-istiklal-savasinda-buyuk-taarruz.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a> Batı Cephesi Komutanlığı’nın kuruluşunda 19 Kasım 1921 tarihli başkomutanlık emriyle bir deği­şiklik yapılmış ve iki ordu; 3. Kolordu ve Kocaeli Grubu halinde teşkil edilmiştir. Buna göre; 1. Ordu kuruluşu­na; 1., 4. Kolordularla 5. Süvari Kolordusu, bağımsız 6. ve 14. Piyade Tümenleri, 2. Ordu kuruluşuna da; 2. Kolordu, bağımsız 8., 16. ve 17. Piyade Tümenleriyle, 1. Süvari Tümeni dâhil edilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/turk-istiklal-savasinda-buyuk-taarruz.html#_edn8" name="_ednref8">[8]</a></p>
<p>Batı Cephesi Komutanlığı birlikleri, Yunanlar ta­rafından işgal edilmiş bulunan Eskişehir-Afyon genel hattı karşısında, Eskişehir doğusunda Alpu Köyünden, güneyde Sandıklı ve Akarçay’ın iki tarafında eşit cep­helerle tertiplenmiştir. Böyle geniş bir cephe üzerinde dizilmiş bulunan Batı Cephesi kuvvetlerinin, özellikle Akarçay güneyindeki 5. Süvari Kolordusuyla 6. ve 8. bağımsız tümenlerin idari işlerinin tek karargâh tara­fından yürütülmesinde büyük güçlüklerle karşılaşılmış ve bazı aksaklıklara yol açmıştır. Bu sakıncalı durumu önlemek için, Başkomutanlıkça, cephenin ikiye bölüne­rek Mirliva (Tümgeneral) İsmet Paşa’nın Batı Cephesi Komutanı olarak kuzey kesimindeki birliklere, Mirliva Ali İhsan Paşa’nın da Güney Cephesi Komutanı ola­rak güneydeki birliklere komuta etmeleri kararlaştırılmıştır.<a href="https://www.altayli.net/turk-istiklal-savasinda-buyuk-taarruz.html#_edn9" name="_ednref9">[9]</a> Mirliva Ali İhsan Paşa 14 Ekim 1921 tarihinde Bolvadin’e gelerek görevine başlamıştır.</p>
<p>Batı Cephesi Komutanlığı, Sakarya Savaşı’nın sona ermesinden sonra, Eskişehir-Afyon hattına kadar çe­kilen Yunan ordusuna karşı genel taarruza geçebilmek için, hazırlıklara imkân verecek ve gereğinde bu hazır­lıkları boşa çıkarmayı hedef tutacak, Yunan taarruzla­rını kıracak şekilde, birliklerine savunma düzenleri al­dırmıştır. Kuruluşunu henüz tamamlamış olan 1. Ordu Komutanlığı, 14 Ekim 1921’de Batı Cephesi birlikleri­nin sorumluluk bölgeleri şöyle tespit edilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/turk-istiklal-savasinda-buyuk-taarruz.html#_edn10" name="_ednref10">[10]</a></p>
<p>Kuzeyden itibaren, İznik-Porsuk Çayı arasında kalan Sakarya kesiminde tertiplenmiş bulunan Kocaeli Grubu ile Beylikahır-Kaymaz-Kaymaz güneyi hattında savun­ma için düzenlenen 3. Kolordu ara hattı, Mustafabey Çiftliği-Osmaniye-Bozan-Ahırköy çizgisidir.</p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-81047" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-81047" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/08/B%C3%BCy%C3%BCk-Taarruz-5.jpg" alt="" width="900" height="630" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/08/Büyük-Taarruz-5.jpg 900w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/08/Büyük-Taarruz-5-768x538.jpg 768w" sizes="(max-width: 900px) 100vw, 900px"><figcaption class="wp-caption-text"><center><strong><span>İbrahim Artuç; Büyük Taarruz Başkumandan Meydan Muharebesi, İstanbul 1986.(Mavi Renkliler Türk tarafıdır)</span></strong></center></figcaption></figure>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-81048 size-full aligncenter" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/08/B%C3%BCy%C3%BCk-Taarruz-6.jpg" alt="" width="900" height="630" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/08/Büyük-Taarruz-6.jpg 900w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/08/Büyük-Taarruz-6-768x538.jpg 768w" sizes="(max-width: 900px) 100vw, 900px"></p>
<p></p><center><strong><span>İbrahim Artuç; Büyük Taarruz Başkumandan Meydan Muharebesi, İstanbul 1986 Büyük Taarruz Sonrası Yunan Ordusunu Takip Harekatı (Mavi renkliler Türk tarafıdır).</span></strong></center>
<p>Körhasan batısı-Belpınar ve güneyi hattında berkit­me yapan 4. Kolordunun kuzeydeki 3. Kolordu ve ara hattı: Arapören-Aktaşköy çizgisidir.</p>
<p>4. Kolordunun, Emirdağ batısında yerleşen 1. Kolordu ara hattı; Akin-Bardakçı-Kadıkuyusu- Kırkpınar çizisidir. 1. Kolorduyla 1. Ordu, (2. Kolordu, 8. ve 6. Tümenlerle, 5. Süvari Kolordusu), ara hattı; Kazuçuran-Bavurdu-Küçükbalhan-Çaykışla çizgisidir.<a href="https://www.altayli.net/turk-istiklal-savasinda-buyuk-taarruz.html#_edn11" name="_ednref11">[11]</a></p>
<p>Batı Cephesi Komutanlığı, düşmandan önce davra­narak, Sakarya Muharebeleri’ndeki kayıplarını tamam­lamasına fırsat bırakmadan taarruza geçmeyi planla­maktadır. Bu sebeple derinliğine tertiplenmek, baş­langıçtaki düzenleri yeniden gözden geçirerek gereken değişiklikleri yapmak, ordunun kesin kararını bildirerek birliklere daha açık görevler vermek gerekmiştir. Bu amaçla cephe komutanlığı, 1. Ordu ve emrindeki diğer kolordulara 14 Ekim 1921’de verdiği bir emirde;</p>
<p><em>“Kesin sonuç için, kuzeydeki 1., 4. ve 3. Kolordular, demiryolunun iki tarafına (Bolvadin-Çay) alınacağından bu hareketin, güven altında bulundurulması için, 1. Ordu birliklerinin, Bayat-Paşadağ-Bozan hattının batısında bu­lundurulmasını”</em> istemiştir. Başkomutanlık, daha Ekim 1921 başlarından beri ordunun ciddi harekâta yeniden başlaması için, gereken hazırlığın on güne kadar sona erebileceğini ve ordu büyük kısmı ile Afyon bölgesin­de faaliyete geçirilerek Eskişehir üzerinden gelebilecek taarruza karşı bu kesimde iki tümen bırakmayı düşün­mektedir. Batı Cephesi Komutanlığı’nın Sivrihisar’dan verdiği cevapta; <em>“Asıl kuvvetlerin güneye alınması fikrine katıldığını, demiryolunun kuzeyinde kalacak bir kısım kuvvetin de, Eskişehir doğrultusundan gelebilecek bir ta­arruza karşı, Emirdağ’a kadar kanat kırmak suretiyle savunabileceğini, bu durumda, ordunun asıl kuvvetleriyle demiryolu bölgesinden ve Sandıklı üzerinden kuzeye doğru taarruzla kesin sonuç aranabileceğini, bu sonuca varabil­mek için de bütün ordu cephanesinin, demiryolu istasyon­larına taşınması gerektiğini, bu hazırlığın ise, en elverişli şartlarda bir aydan fazla süreceğinden endişe duyduğunu” </em>açıklamıştır.<a href="https://www.altayli.net/turk-istiklal-savasinda-buyuk-taarruz.html#_edn12" name="_ednref12">[12]</a></p>
<p>1921 Ekim başından beri geçen süre içerisinde Batı Cephesi’nde sıkı bir çalışma dönemine girilmiş, teşkilât ve eğitim eksiklikleri tamamlanarak geliştirilmiş ve ordu taarruz yeteneğini kazanmıştır. Alınan yeni tedbirlerle cephede tertiplenme imkânları sağlanmış, tasarlanan harekâtın lojistik desteği, ikmal teşkilleri ve ulaştırma hizmetleri takviye edilmiştir.</p>
<p>Batı Cephesi’nde başlatılan bu hazırlıklar Yunan kuvvetleri arasında telaş ve huzursuzluk yaratmış, birlik yerlerinde kış mevsimi şartlarına rağmen bir takım yer değişikliklerine yol açmış ve bu da moral gücü üzerinde etkili olmuştur. Kış mevsiminin yaklaşması nedeniyle taarruz hazırlıklarına yönelik faaliyetlere hız vermek ve Eylül 1921 sonundan beri Eskişehir-Afyon hattı karşı­sında beklemekte olan ordunun rehavete kapılmasını ve askerin boş kalmasından doğabilecek gevşemeyi önle­mek için tedbirler alınmıştır.</p>
<p>Hava şartlarının kötüye gitmeye başlaması üzerine komuta kademesinde, devamlı yağmurlardan geçilmez hale gelen toprak yollar ve sarp dağ patikaları üzerinde, harekât ve ikmal işlerinin güçleşeceği ve bu sebeple ko­lorduları Konya demiryolundan ayırmanın doğru olma­yacağı, ancak düşmanın genel taarruzunu karşılayacak bir düzende bulunulması gerektiği kanısı uyanmaya başlamıştır.</p>
<p>Ordu, bütün gücüyle berkitme işleriyle uğraşırken bile bunların taarruza yarayacağı söylenmek suretiyle birliklerde taarruz fikri ve ruhu daima uyanık tutulmuş ve ilerisi için yeni taarruz planları üzerinde durulmuş­tur. Bütün bu düşünce ve görüşler, komutanları, eğiti­min gelişmesinden ve lojistik ihtiyaçların tamamlan­masından sonra ilkbaharda genel bir taarruza geçilmesi kararına itmiştir.</p>
<p><span>Başkomutan Mustafa Kemal Paşa’nın Batı Cephesi Ziyaretleri ve Harbe Hazırlık</span></p>
<p>Büyük Taarruz harekâtı öncesi sık sık cephe ziyaret­lerinde bulunan Mustafa Kemal Paşa, Afyonkarahisar ve Konya’ya giderek yapılanları yerinde inceleyip talimat­lar vermiştir. Keza Büyük Taarruza hazırlık kapsamında gerçekleştirilen Ilgın Süvari Kolordusu Manevrası da son derece önemlidir.<a href="https://www.altayli.net/turk-istiklal-savasinda-buyuk-taarruz.html#_edn13" name="_ednref13">[13]</a></p>
<p>Başkomutan Mustafa Kemal Paşa’nın büyük bir basiretle ateş hattında yönettiği bu taarruzda ordu­muzun Genelkurmay Başkanlığı’nı Fevzi Paşa, Batı Cephesi Komutanlığını İsmet Paşa üstlenmiştir. 1. Ordu’ya Nurettin Paşa, 2. Ordu’ya Yakup Şevki Paşa, Süvari Kolordusu’na da Fahrettin Paşa komuta etmiştir. Başkomutan tarafından en ince ayrıntılarına kadar ha­zırlanan Büyük Taarruz ve onu izleyecek meydan mu­harebesi planı, 27/28 Temmuz 1922 gecesi, Akşehir’e çağrılan ordu komutanlarına açıklanmıştır. Onların da görüşleri alınarak Batı Cephesi Ordularına 6 Ağustos 1922’de gizli olarak <em>“taarruza hazırlık”</em> emri verilmiştir.</p>
<p>Başkomutan Mustafa Kemal Paşa taarruz hazırlıkla­rını sürdürmek suretiyle gerçekçi bir yol izliyor; ancak taarruzun zamanını ve şeklini son derece gizli tutuyor­du.</p>
<p>Büyük taarruz plânı dâhiyane bir plandır. Zira kuv­vetlerimizin hemen tamamı, taarruzun siklet merkezi olarak kabul edilen Afyon-Konya demiryolunun güne­yine kaydırılmış, başka cephelere kuvvet ayırma hususu ister istemez ikinci planda düşünülmüştü. Bunun sonu­cu olarak Eskişehir-Ankara istikameti açık denecek bir durumda bırakılmıştı. Cephenin ağırlık merkezi olarak kabul edilen bölgenin arkası da göller bölgesine daya­nıyordu.</p>
<p>Mustafa Kemal Paşa’nın Büyük Taarruz planının ana hatları şöyledir: 1. Ordu, dokuz piyade (4 tümenli 1. ve 4. Kolordular ve Bağımsız 6. Tümen) ve üç sü­vari tümeniyle (5. Süvari Kolordusu) sıklet merkezi Kalecik Sivrisi ve Çiğiltepe arasında olmak üzere Afyon Toklusivri hattına taarruz edecek ve düşmanın İzmir’le irtibatını kesecek. 5. Süvari Kolordusu, üç Süvari Tümeni’yle, Çiğiltepe ile Toklusivri arasında Ahır Dağlarını aşarak, düşmanın batı kanadını kuşatacak. 2. Kolordu üç tümeniyle Sandıklı-Şuhut-Efesultan bölge­sinde ordu ihtiyatı olarak bulunacak. 2. Ordu, beş piya­de (3. ve iki tümenli 6. Kolordu) ve bir süvari tümeniyle Kuzey Sakarya ile Afyon arasındaki cephede bulunan Yunan kuvvetlerine taarruzla tespit edilecek. Kocaeli ve Menderes grupları da karşılarındaki Yunan kuvvetlerini taarruzla tespit edecekler.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-81049" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/08/B%C3%BCy%C3%BCk-Taarruz-7.jpg" alt="" width="1000" height="400" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/08/Büyük-Taarruz-7.jpg 1000w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/08/Büyük-Taarruz-7-768x307.jpg 768w" sizes="(max-width: 1000px) 100vw, 1000px"></p>
<p><span>26 Ağustos 1922: Büyük Taarruz Harekâtı ve Kördüğümün Çözülmesi</span></p>
<p>Hazırlanan bu plan Türk ordusu tarafından stratejik ve taktik yönleri ile ilk andan itibaren detaylarıyla uy­gulanmış ve 26 Ağustos 1922 sabahı saat 5.30 da top­çularımızın ateşiyle Kocatepe’den Büyük Türk Taarruzu başlamış ve taarruz kısa sürede Afyon-Konya demiryo­lu hattı boyunca başarılı bir şekilde gelişmiştir. Bu hat­tın güneyinden cephenin ağırlık merkezinde yer alan 1. Ordu, kuzeyinden ise 2. Ordu taarruz ediyordu.</p>
<p>Mustafa Kemal Paşa’nın 4 Ekim 1922 tarihinde Büyük Zafer hakkında yaptığı konuşmada; 26 Ağustos’ta Türk topçularının durumunu şu şekilde anlatmaktadır.</p>
<p><em>“Arkadaşlar! Topçularımız bu mevzilere gece geldiler ve karanlık içinde mevzi aldılar ve fecirle beraber bütün dünyanın gözleri açıldığı zaman, ateşe başladılar. Tam bir takdir ve hürmetle bunu anmak isterim ki, topçularımızın o gün göstermiş olduğu ustalık ve anlayış, bütün dünya top­çuları için örnek olacak nitelikte idi. Askerî hayatımda bu kadar mükemmel bir topçu ve bu kadar mükemmel idare edilmiş bir topçu ateşi nadiren gördüm. Topçularımız, saat 4.30’da endahta başladılar; bilirsiniz ki, topçulukta evvelâ ateş tanzim etmek için, endaht yapılır. Yarım saat zarfında bütün bu cephe üstünde endaht tanzim edilmiş ve saat beş­te, yani yarım saat sonra, bu saydığım hedefler üzerine şid­detle tesir endahtına başlanmıştır. Bu mevziler, çok ve çok sağlamdı”</em> Bu mevzilerin savunma ile ilgili kıymetini en son tetkik eden bir İngiliz Kurmayı’nın verdiği raporda, <em>“Eğer Türkler, bu mevzileri dört, beş ayda işgal ederlerse, bir günde düşürdüklerini iddia edebilirler.”</em> deniliyordu. <em>“Fakat Türklere, bu mevzileri ele geçirmek, için üç, dört ay değil, bir gün de değil, yalnız bir saat kâfi gelmişti.”<a href="https://www.altayli.net/turk-istiklal-savasinda-buyuk-taarruz.html#_edn14" name="_ednref14">[14]</a></em></p>
<p>Mustafa Kemal Paşa Türk topçularının durumu hak­kında yaptığı bu konuşmasında sözlerine şu şekilde de­vam etmektedir.</p>
<p><em>“Milletin mukadderatını doğrudan doğruya üzerine alarak karamsarlık yerine ümit, perişanlık yerine düzen, tereddüt yerine azim ve iman koyan ve yokluktan koskoca bir varlık çıkaran Meclisimizin yiğit ve kahraman ordula­rının başında, bir asker sadakat ve itaatiyle emirlerinizi yerine getirmiş olduğumdan dolayı bir insan kalbinin na­diren duyabileceği bir memnuniyet içindeyim. Kalbim bu sevinçle dolu olarak, pek aziz ve muhterem arkadaşlarımı, bütün dünyaya karşı temsil ettikleri hürriyet ve bağımsızlık fikrinin zaferinden dolayı tebrik ediyorum.”<a href="https://www.altayli.net/turk-istiklal-savasinda-buyuk-taarruz.html#_edn15" name="_ednref15">[15]</a></em></p>
<p>Taarruzun en başından itibaren kahramanca mü­cadele eden Türk askerinin harekâtı sonucu, 26/27 Ağustos gecesi Yunan ordusunun birçok mevzisi dü­şürülmüş ve ani baskın şeklinde gelişen bu taarruz karşısında şaşıran Yunanlar çekilmeye başlamıştır. 27 Ağustos 1922’de ordumuz düşman işgalindeki Afyon’a girmiş, Türk ordusunun bu ilerleyişi karşısında Yunan ordusu, Dumlupınar mevzilerine çekilme kararı almış­tır. Türk askeri 29 Ağustos günü Dumlupınar mevzile­rine taarruza başlamış, 30 Ağustos günü Dumlupınar bölgesinde Yunan ordusu tamamen kuşatılmıştır. <em>“Başkomutan Meydan Muharebesi”</em> adını alan bugünkü savaşta, düşmanın büyük kısmı imha edilmiş ve Yunan birlikleri Uşak istikametinde kaçmaya başlamış, 30 Ağustos günü de Türk tarihini en büyük zaferlerinden biri yaşanmıştır.</p>
<p>Büyük Taarruz ve Başkomutan Meydan Muharebesi’nin hemen ertesi günü 31 Ağustos 1922’de Batı Cephesi Komutanlığı Karargâhı Afyonkarahisar’dan Dumlupınar’a taşınmış ve burada Başkomutanlık, Genelkurmay Başkanlığı, Batı Cephesi Komutanlığı ve 1. Ordu Komutanlığı’nın komutanları toplanmıştır. Burada yapılan görüşmeler neticesinde artık takip harekâtının çerçevesi belirlenmiş ve derhâl ha­rekete geçilerek Yunan ordusu her bölgede kuşatılarak takip edilmeye başlanmıştır.<a href="https://www.altayli.net/turk-istiklal-savasinda-buyuk-taarruz.html#_edn16" name="_ednref16">[16]</a> Takip harekâtında etkin olarak ke­şif birlikleri kullanılmış ve Yunan ordusunun hareketi ve kaçış is­tikametleri belirlenerek rapor haline getirilerek karargâha bilgi aktarılmıştır.</p>
<p>31 Ağustos 1922 Eskişehir ve Uşak bölgesinde keşif uçaklarından alınan rapor­lardan: <em>“Eskişehir bölgesi sisli Kızıltaş Deresi ve dolayları tamamıyla bulutlu olduğundan iyi bir gözetleme yapılamadığı, Döğer-Seyidgazi ve Seyidgazi-Eskişehir dolaylarında bir fa­aliyet görülmediği, Banaz İstasyonu ile Kapaklar İstasyonu arasında batıya yürüyen iki tümen kadar bir kuvvet görüldüğü, bu kuvve­tin karışık sınıflardan birçok kollar halinde demiryolu kenarından yürüdüğü ve kol başının Kapaklar İstasyonunu geçtiği, demiryolu bekleme binası kuzeyinde ve doğu sırt­larında iki alay kadar süvarinin dağınık bir durumda gö­rüldüğü, Uşak’ta tren faaliyeti olmadığı gibi vagon ve ma­kine de bulunmadığı, Banaz’da yalnız bir tren görüldüğü” </em>öğrenildi. Ayrıca keşif raporlarından, Dumlupınar’da tutunamayan Yunanların perişan bir halde Uşak doğ­rultusuna çekilmekte oldukları görülmüştür.<a href="https://www.altayli.net/turk-istiklal-savasinda-buyuk-taarruz.html#_edn17" name="_ednref17">[17]</a></p>
<p>Başkomutan Mustafa Kemal Paşa’nın Afyon Karahisar-Dumlupınar Meydan Muharebesi ardın­dan Türk ordusuna hitaben yayınladığı beyannamede başarılarını tebrik ederken bir taraftan da düşmanın takip harekâtı ile atılmasını ve bunun için de gerek­li hazırlıkların yapılmasını emretmektedir.<a href="https://www.altayli.net/turk-istiklal-savasinda-buyuk-taarruz.html#_edn18" name="_ednref18">[18]</a> Ayrıca, Başkomutan Mustafa Kemal Paşa’nın Afyonkarahisar- Altıntaş-Dumlupınar Meydan Muharebesi ardından Türk Milleti’ne hitaben yayınladığı beyannamede za­ferin kazanılmasında Türk Milleti ile bütünleşmesinin önemini açıkça ifade etmekte ve zaferi Türk Milleti’ne mal etmektedir.<a href="https://www.altayli.net/turk-istiklal-savasinda-buyuk-taarruz.html#_edn19" name="_ednref19">[19]</a></p>
<p>Başkomutan Mustafa Kemal Paşa 1 Eylül 1922 tari­hinde Batı Cephesi Komutanlığı’na yayınladığı emirde <em>“Ordular İlk Hedefiniz Akdeniz’dir İleri”</em> talimatı ile ta­kip harekâtının direktifini şu şekilde vermiştir.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-81050" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/08/B%C3%BCy%C3%BCk-Taarruz-1.jpg" alt="" width="1000" height="1500" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/08/Büyük-Taarruz-1.jpg 1000w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/08/Büyük-Taarruz-1-768x1152.jpg 768w" sizes="(max-width: 1000px) 100vw, 1000px"></p>
<p>Yunan ordusunun bu çekilme harekâtı ve Türk or­dusunun da takip harekâtı İzmir istikametinde tam se­kiz gün sürmüş ve kahraman Türk ordusu 9 Eylül günü İzmir’e girerek Batı Anadolu’nun işgalcilerden temiz­lendiğini tüm dünyaya duyurmuştur.</p>
<p>Başkomutan Mustafa Kemal Paşa gösterdikleri gay­ret ve fedakârlıktan dolayı ordu ve kolordulara 9 Eylül 1922 günü teşekkür ve tebrik telgrafı göndermiş ve bundan sonraki hedeflerin elde edilmesinde de aynı istek ve fedakârlığın gösterileceğine olan inancını şu şekilde belirtmiştir.<a href="https://www.altayli.net/turk-istiklal-savasinda-buyuk-taarruz.html#_edn20" name="_ednref20">[20]</a></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-81051" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/08/B%C3%BCy%C3%BCk-Taarruz-2.jpg" alt="" width="1000" height="1300" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/08/Büyük-Taarruz-2.jpg 1000w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/08/Büyük-Taarruz-2-768x998.jpg 768w" sizes="(max-width: 1000px) 100vw, 1000px"></p>
<p><span>Büyük Zaferi Yeniden Hatırlamak</span></p>
<p>Birinci Dünya Savaşının ardından yapılan gizli anlaş­malar ve Paris Barış Konferansı’nda alınan kararlar netice­sinde Yunan ordularının 15 Mayıs 1919 tarihinde İzmir’de başlayan ve Batı Anadolu’nun işgaline yönelik devam eden süreç, üç yıl, üç ay, yirmi dört gün sürmüş işgalcilerin arzu­ları gerçekleşmemiş ve bu süreç Türk ordusu ve milletinin şanlı zaferi ile sonuçlanmıştır.</p>
<p>İnönü Muharebeleri öncesinde TBMM Hükûmeti’nin kurduğu düzenli ordunun her geçen gün güçlenmesi ve milletinden aldığı güç ile yeniden yapılanması zafere giden yolu açmıştı. İnönü, Sakarya ve Dumlupınar’da kazanılan başarılar ve 26 Ağustos 1922 sabahı Kocatepe’den büyük Türk taarruzu ile başlayan harekât, 30 Ağustos Zaferiyle pekiştirilmiştir. 31 Ağustos 1922 tarihinde başlatılan ve devam eden takip harekâtı ile Başkomutan Mustafa Kemal Paşa’nın <em>“Ordular, İlk Hedefiniz Akdeniz’dir! İleri!” </em>emri ile Yunan birlikleri İzmir’e kadar takip edilmiş İzmir 9 Eylül 1922 günü kurtarılmış, işgalciler denize dökülmüştür. Büyük Taarruz harekâtında en anlamlı an ve kritik tarih ise 30 Ağustos günü olmuş ve Yunan ordularına karşı büyük zafer bu tarihte kazanılmıştır. 30 Ağustos Zaferi, aslında beklemeyi bilen, taarruz zamanını seçmekte büyük öngö­rü sahibi olan, düşmanı yanıltma ve aldatma stratejileri ile topyekün mağlup etmeyi hedefleyen Başkomutan ve onun komuta kademesinin eseri olmuştur.</p>
<p>30 Ağustos’ta kazanılan büyük zafer; Türk toprakları­nın işgal kuvvetlerinden tamamen temizlenmesini sağla­mış ve Türk Milleti’nin gerektiğinde neler başarabileceğini ve dünya askerî tarihinde ilk defa <em>“topyekûn savaş”ın</em> örne­ğini vererek, Türk Milleti’nin esir edilemez özelliğini, dev­let kurucu, teşkilatçı bir millet olduğunu, Türk’ün, büyük devlet adamları ve komutanlar yetiştiren <em>“ordu-millet”</em> ol­duğunu bir kez daha dünyaya göstermiştir. Askerî ve siyasî güçle kabul ettirilmek istenen geçersiz Sevr Antlaşması, bu zafer ile tamamen ortadan kaldırılmış; bu zafer sömürge devletlerin idaresinde esir olan mazlum milletlere örnek olmuş, onların bağımsızlık mücadelesine ilham vermiştir. Bu zaferle Türk inkılâbının temel yapı taşı atılmış, modern Türkiye’nin doğuşuna uzanan sürece hız verilmiştir.</p>
<p>Yunan ordularına karşı başlatılan takip harekâtı sırasın­da; Afyonkarahisar, İzmir arasında 31 Ağustos’ta Kaplangı Muharebesi, 1 Eylül’de Kapaklar Muharebesi ile Uşak’ı, 2 Eylül’de Eskişehir’i, 3 Eylül’de Nazilli, Simav, Salihli, Alaşehir ve Gördes’i, 6 Eylül’de Bintepeler Muharebesi ile Balıkesir ve Bilecik’i, 7 Eylül’ de Aydın’ı, 8 Eylül’de Manisa’nın kurtu­luşu ve Torbalı Muharebesi ve 9 Eylül’de İzmir’in kurtuluşu ile 10 Eylül’de Seydiköy Muharebesi, 11-16 Eylül’de Urla Harekâtı ve Çeşme Muharebeleri yapılmış ve takip harekâtı son bulmuş, bu bölge tamamen işgalden kurtarılmıştır.</p>
<p>Takip harekâtında Türk ordusunun ve özellikle de sü­vari birliklerinin olağanüstü çabaları ve kahramanlıkları neticesinde Yunan ordusuna hiçbir noktada göz açtırılma­mış ve zafere ulaşılmıştır. Ancak bunlar yaşanırken Yunan birliklerinin geçtikleri her yerde halka yaptıkları zulüm ve işkence, kasaba ve köylerin yakılması ve en nihayetinde İzmir’in yakılması, Türklerin millî hafızasında onulmaz yara açmış ve derin izler bırakmıştır.</p>
<p>Mondros Mütarekesi’yle başlatılan ve Sevr Antlaşması’yla gerçekleştirildiği zannedilen Türk Milleti’ni Anadolu topraklarından çıkarmak ve tarihten silmek iste­yen korkunç ve hain zihniyete karşı, milletimizin maddî ve manevî bütün güç kaynaklarını seferber ederek kazandığı Büyük Taarruz Zaferi, Atatürk’ün ifadesi ile; <em>“Kayıtsız şartsız bağımsız yeni bir Türk Devleti kurmak!”</em> amacına yönelikti.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Dr. Zekeriya TÜRKMEN</strong></span></a>
</p><p>İstanbul 29 Mayıs Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Tarih Bö­lümü Öğretim Üyesi.</p>
<p>Alıntı Kaynak: Türk Dünyası Tarih Dergisi, Sy 380, İstanbul Ağustos 2018</p>
<hr>
<div><span><strong><u>Dipnotlar:</u></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-istiklal-savasinda-buyuk-taarruz.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Büyük Taarruza uzanan süreç hakkında ayrıntı için bkz: Zekeriya Türkmen, “Başkomutan Mustafa Kemal Paşa’nın Not Defterlerinde Büyük Taarruz Harekâtı’na Uzanan Süreçle İlgili Değerlendirmeleri”, <em>Askerî Tarih Araştırmaları Dergisi,</em> Gnkur. ATASE Bşk.lığı Yay., Sayı: 10, Ankara, Ağustos 2007, s. 83-105.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-istiklal-savasinda-buyuk-taarruz.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> Zekeriya Türkmen, <em>Mütareke Döneminde Ordunun Durumu ve Yeniden Yapılanması (1918-1920),</em> Türk Tarih Kurumu Yay., Ankara 2001, s. 234 vd.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-istiklal-savasinda-buyuk-taarruz.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> Adnan Sofuoğlu, <em>Kuvayımilliye Döneminde Kuzeybatı Anadolu, 1919-1921,</em> Genelkurmay Basımevi, Ankara 1944, s. 443.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-istiklal-savasinda-buyuk-taarruz.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> Selahattin Tansel, <em>Mondros’tan Mudanya’ya Kadar, </em>Başbakanlık Kültür Müsteşarlığı Cumhuriyetin 50. Yıldönümü Yayını, Cilt: IV, Ankara 1974, s. 21.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-istiklal-savasinda-buyuk-taarruz.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> <em>Türk İstiklal Harbi Sakarya Meydan Muharebesi’nin Başlangıç Dönemindeki Olaylar ve Harekât, (25 Temmuz-22 Ağustos 1921);</em> 2’nci Cilt, 5’inci Kısım, 1’inci Kitap, 1995, s. 47-52.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-istiklal-savasinda-buyuk-taarruz.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> <em>Türk İstiklal Harbi, Batı Cephesi, Sakarya Meydan Muharebesi ve Sonraki Harekât,</em> Genelkurmay Başkanlığı Harp Tarihi Dairesi Yayını, 2’nci Cilt, 5’inci Kısım, 2’nci Kitap, Ankara 1973, s. 3.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-istiklal-savasinda-buyuk-taarruz.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> <em>Genelkurmay Askerî Tarih ve Stratejik Etüt (ATASE) Daire Başkanlığı Arşivi, İstiklal Harbi Kataloğu (İSH),</em> Kutu (K):1172, Gömlek (G):65, Belge (B):65-1.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-istiklal-savasinda-buyuk-taarruz.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> <em>Gnkur. ATASEArşivi,</em> İSH., K:1148, G:12, B:12-114.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-istiklal-savasinda-buyuk-taarruz.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> <em>Gnkur. ATASEArşivi,</em> İSH., K:1148, G:12, B:12-27a.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-istiklal-savasinda-buyuk-taarruz.html#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> <em>Türk İstiklal Harbi, Büyük Taarruza Hazırlık ve Büyük Taarruz,</em> Genelkurmay Başkanlığı Harp Tarihi Dairesi Resmi Yayınları Serisi No: 1, Cilt: 2, 6. Kısım, 1. Kitap, Ankara 1967, s. 44.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-istiklal-savasinda-buyuk-taarruz.html#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> <em>Türk İstiklal Harbi, Büyük Taarruza Hazırlık ve Büyük Taarruz,</em> Cilt: 2, 6. Kısım, 1. Kitap, s. 45.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-istiklal-savasinda-buyuk-taarruz.html#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> <em>Türk İstiklal Harbi, Büyük Taarruza Hazırlık ve Büyük Taarruz,</em> Cilt: 2, 6. Kısım, 1. Kitap, s. 46.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-istiklal-savasinda-buyuk-taarruz.html#_ednref13" name="_edn13">[13]</a> Ilgın Süvari Kolordusu manevrası hakkında ayrın­tı için bkz: Zekeriya Türkmen, “Mustafa Kemal Paşa’nın Büyük Taarruz Öncesinde Süvari Kolordusunu Denetlemesi ve Ilgın Manevralarında Süvari Kolordusu”, <em>Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi,</em> Cilt: XX, Sayı: 58, Ankara, Mart 2004, s. 203-230.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-istiklal-savasinda-buyuk-taarruz.html#_ednref14" name="_edn14">[14]</a> <em>Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri,</em> Atatürk Araştırma Merkezi Yayını, Ankara 2006, s. 365.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-istiklal-savasinda-buyuk-taarruz.html#_ednref15" name="_edn15">[15]</a> <em>Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri,</em> Atatürk Araştırma Merkezi Yayını, Ankara 2006, s. 360.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-istiklal-savasinda-buyuk-taarruz.html#_ednref16" name="_edn16">[16]</a> <em>Gnkur. ATASEArşivi,</em> İSH., K:1784, G:87, B:87-01.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-istiklal-savasinda-buyuk-taarruz.html#_ednref17" name="_edn17">[17]</a> <em>Türk İstiklal Harbi, Batı Cephesi, Büyük Taarruzda Takip Harekâtı,</em> 3’ncü Kitap, Genelkurmay Başkanlığı Harp Tarihi Dairesi Resmi Yayını, Cilt: 2, Kısım 6, Ankara 1969, s. 3.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-istiklal-savasinda-buyuk-taarruz.html#_ednref18" name="_edn18">[18]</a> <em>Gnkur. ATASEArşivi,</em> İSH., K:2019, G:71, B:6-01.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-istiklal-savasinda-buyuk-taarruz.html#_ednref19" name="_edn19">[19]</a> <em>Gnkur. ATASEArşivi,</em> İSH., K:2182, G:37, B:37-01.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-istiklal-savasinda-buyuk-taarruz.html#_ednref20" name="_edn20">[20]</a> <em>Askeri Tarih Belgeleri Dergisi,</em> Büyük Taarruz ve Başkomutan Meydan Muharebesi 90’ıncı Yıl Özel Sayısı, Genelkurmay Askeri Tarih ve Stratejik Etüt Daire Başkanlığı Yayını, Yıl, 61, Sayı: 129, Ağustos 2012, s. 236.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Malazgirt Savaşı ve Selçuklu Okçuluğu</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/malazgirt-savasi-ve-selcuklu-okculugu</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/malazgirt-savasi-ve-selcuklu-okculugu</guid>
<description><![CDATA[ Malazgirt Savaşı ve Selçuklu Okçuluğu
Lise ders kitaplarının, genç nesilleri tarihten soğutmak için bililtizam oluşturulmuş izlenimi uyandıran klişeleri vardır. Bu klişeler ve onların ezberletiliş şekli, önemli tarihî olayların aslında nasıl meydana geldiğinin anlaşılmasını imkansız hale getirdiği gibi, gerçek önemlerinin farkına varılmasını da önlemektedir. Tarihteki dönüm noktalarını oluşturan sayısız önemli olay içinde Malazgirt Savaşı da, klişeleştirme çarklarından geçirilip “gizli önemsizleştirme”ye mâruz […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c48d29e6a0.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:45 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Malazgirt, Savaşı, Selçuklu, Okçuluğu</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/08/Malazgirt-Savasi-2.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/malazgirt-savasi-ve-selcuklu-okculugu.html">Malazgirt Savaşı ve Selçuklu Okçuluğu</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Murat ÖZVERİ</strong></span></a>
</p><p>Lise ders kitaplarının, genç nesilleri tarihten soğutmak için bililtizam oluşturulmuş izlenimi uyandıran klişeleri vardır. Bu klişeler ve onların ezberletiliş şekli, önemli tarihî olayların aslında nasıl meydana geldiğinin anlaşılmasını imkansız hale getirdiği gibi, gerçek önemlerinin farkına varılmasını da önlemektedir. Tarihteki dönüm noktalarını oluşturan sayısız önemli olay içinde Malazgirt Savaşı da, klişeleştirme çarklarından geçirilip “gizli önemsizleştirme”ye mâruz bırakılmıştır. “Türklere Anadolu’nun kapılarını açan” bu savaşta ne oldu? Savaşı hazırlayan siyâsi konjonktür nasıldı? Zamanının en büyük ordularından biri olan Bizans ordusu neden yenildi? Bu yenilgide Türklerin savaş becerileri dışında hangi faktörler rol oynadı? Malazgirt’in Türklerin zaferiyle sonlanması, bundan sadece 20 küsur yıl sonra Anadolu’ya dayanan ve hem siyâsî hem fikrî uzantıları günümüze kadar gelen Haçlı hareketini ne kadar tetikledi?</p>
<p>Tarih’in bir bilim olup olmadığı bizzat tarihçiler tarafından tartışıladursun, büyük bir kısmı subjektif olduğu su götürmez sayısız kaynaktaki verilerin karşılaştırılması bilimsel metodlar kullanılarak, en azından bilimsel bir perspektiften bakılarak yapılabilir. Verilerin analizinin akılcı bir yaklaşımla, duygulara kulak vermeksizin ve muhafazakâr reflekslerin tuzağına düşmeksizin yapılması, muhakkak ki Tarih’i bilime yaklaştıracaktır. Malazgirt Savaşı’nın böyle bir analizi için her şeyden önce, İslâmî kaynakların yanı sıra Bizans kaynaklarının da taranması gerekecektir. İkinci adım ikincil kaynaklardan dönemin siyâsî konjonktürü, tarih yazıcıların yaşamları ve politik duruşları, hattâ -yazılı kaynak varsa- onlarla ilgili dedikodular hakkında bilgi edinmektir. Bu bilgiler ışığında birincil kaynaklarda verilen bilginin güvenilirliğini veya tarafsızlığını doğru değerlendirmek imkânı doğacaktır. Tabi bütün bu süreç içinde, analizi yapan kişinin doğup büyüdüğü coğrafya ve kültürün bilinçaltına gönderdiklerini yolundan çekmesi gerekir, ki muhtemelen sağlıklı bir analizi zorlaştıran en önemli faktör de budur.</p>
<p>Gerçekten da Anadolu’nun Türklere ve Müslümanlara açılmasında bir önemli dönüm noktası olan Malazgirt Savaşı, birçok bilim adamı tarafından bütün bu sayılanlar dikkate alınarak incelenmiştir. Söylendiği gibi, daha o dönemin askerî kültüründe haklı bir şöhrete kavuşmuş olan Türk atlı okçularının müthiş becerisi zaferi getiren faktörlerden biridir. Gerçekten de Alp Arslan komutasındaki Selçuklu ordusu, kendisinden çok daha büyük bir orduyu bozguna uğratmıştır. İyi güzel de, savaşın kaderini etkileyen diğer faktörler nelerdi? Selçukluların dillere destan okçuluk becerisi tam olarak neydi? Herkesin bildiği bu klişelerin arkasında ne vardı? Malazgirt Savaşı’nda tam olarak ne oldu?</p>
<p>Aslında savaşın birkaç yıl öncesine kısaca göz atmak yararlı olacaktır. Bizans’ın zaten zayıflamaya başladığı yıllardır. Doğu Roma batıdaki kalelerini kaybetmekte, doğuda ise İran üzerinden gelen sürekli Türk akınlarıyla uğraşmaktadır. Fatih’in Konstantinopolis’i fethedip Roma İmparatorluğu’na resmen son vermesine daha dört yüz yıl vardır, ama Bizans’ın savaş gücü azalmış, yönetiminde merkez bürokrasi ve aydın sınıfın ağırlık kazandığı bir devlet düzenine geçmiştir. Yapılan reformlarla ordunun devlet yönetimdeki rolü azaltıldığı gibi, asker sayısı ve ödenek de kısıtlanmıştır. Bazı araştırmacılar o dönemin Bizans’ı için “Bir de parlamentosu olsa, modern zamanların bir ülkesinin devlet düzenini sergilemekteydi” bile demişlerdir. Ancak, “karanlık çağlar” da denilen Ortaçağ’da “geçer akçe” olan bu değildir; özellikle de doğu sınırları bozkır savaşçılarının bitmez tükenmez baskılarına mâruz kalırken.</p>
<p>Son imparator X. Konstantinos ölünce, dul karısı Evdokia, bu düzeni değiştirmenin bir yolu olarak Romanos Diogenes ile evlenir. Romanos, “strategos” unvanlı bir komutan, daha önce Peçeneklere karşı savaşmış tecrübeli bir askerdir. Konstantinos’a başkaldırdığı için tutuklanıp hapse atılmıştır. O sıralarda 30’larındadır ve bütün kaynaklarda yakışıklı, uzun boylu ve geniş omuzlu bir adam olarak tarif edilmektedir. Muhalif kaynaklar, Evdokia’nin Romanos’a âşık olduğunu bildirirler, ama Evdokia’nın bu evlilikte ülkenin geleceğini de düşündüğü âşikardır. Evliliğin hikâyesi ilginç ve uzundur, ama kısaca bahsetmek lazımdır: Konstantinos ölmeden önce karısının bir daha evlenmemek kaydıyla tahtta kalacağını vasiyet eder. Bununla ilgili yazılı bir belgeyi de patriğe verir. O sıralarda 40 yaşlarında, iyi eğitimli ve akıllı bir kadın olan Evdokia, Bizans Sarayı’nın hiç de yabancı olmadığı entrikalarla o belgeyi ele geçirir ve istediği adamla arasındaki tek engeli kaldırır.</p>
<p>Romanos 1068 yılının başında imparator olarak tahta geçtiğinde, bir çok muhalifin arasında kalmıştır. Zekî bir adam olarak, politik pozisyonunun sağlamlaştırma gereğini hemen görür. Bir kaç aya kalmadan, Türklerin üzerine ilk seferini başlatır. Akıncılarla çarpışıp küçük ve önemsiz zaferler kazanır ama bu yarım yamalak başarılar bile Bizans’ın başkentinde büyük sevinçle karşılanır. Üçüncü seferinde kendisi ordunun başında değildir ve bu sefer de Türklerle yapılan küçük çarpışmalar, küçük bazı kalelerin el değiştirmesi gibi önemsiz sonuçlar getirir.</p>
<p>Peki bu arada Türkler ne yapmaktadır? Selçuklu ailesi İran ve Irak topraklarını ele geçirmiş, tarihe “Büyük Selçuklu İmparatorluğu” adıyla geçen devleti kurmuşlardır. Bozkırların bu gözüpek savaşçıları, Pers torunlarının çok köklü ve büyük ülkesinin yönetimine geçmişlerdir. Bu köklü kültürün kurduğu devlet düzeninin birçok öğesini benimsemekte sakınca görmeyen Türk liderler, İslâmiyetin hüküm sürdüğü bu iklimde kısa sürede “İslâm’ın bayraktarlığı”nı da üstlenmişlerdir. Devşirme sisteminden timar (ya da Selçuklu’daki adlarıyla “gulâm” ve “ikta”) sistemine kadar benimseyip geliştirdikleri birçok uygulama, sonraki Türk Devletleri tarafından da devralınacak, Osmanlı’nın 20. yüzyıl başına kadar sürecek varlığında hiç şüphesiz rol oynayacaktır. Selçuklu Devleti’nin bir diğer avantajı da, Türk liderlerle gelen savaş gücünü, İsfahan ve Rey gibi dönemin büyük üniversite şehirlerinde yetişmiş İranlı üst düzey bürokratların entellektüel becerisiyle birleştirmiş olmasıydı. Selçuklular Farsça’yı geniş çapta kullanacaklar ve bazı bakımlardan o kadar “Fars” görüneceklerdir ki, Malazgirt Savaşı’nı anlatan Psellos gibi bazı çağdaş Bizans kaynakları onlardan “Persler” diye söz edecektir.</p>
<p>Maalesef Türk kültürünün olmazsa olmazı, bir yakın dostumun deyişiyle “Turan Lâneti” çirkin yüzünü burada da göstermiş, aile bireylerinin taht için birbirini yemesinden Selçuklu ailesi de nasibini almıştır. Bir istisnâ olarak Selçuk beyin torunları Çağrı ve Tuğrul beyler ülkeyi birlikte yönetmeyi başarmışsa da, önce amca-yeğen, sonra kuzenler arasında iktidar mücadelesi sürmüştür. Alp Arslan, bir önceki sultan olan Tuğrul beyin yeğeni, Çağrı beyin oğludur. Tarihî belgelerde uzun boylu ve güzel yüzlü biri olarak tanımlanır. Altı çizilen bir diğer özelliği de okçuluktaki becerisidir. Hattâ bir hikâyede, okula gittiği yıllarda zavallı bir adama eziyet eden bir askeri okla vurup öldürdüğünden bahsedilir. Böylece, âdil ve karizmatik bir lider olacağının habercisi kabul edilebilecek bir olay meydana gelmiş olur. İronik biçimde ölümü de okçuluk becerisiyle ilgilidir; daha doğru bir deyişle ölümünü hazırlayan okçuluk becerisine duyduğu aşırı güven, kibir olacaktır. Alp Arslan’ın çok uzun bir sakalı vardır, öyle ki, ok atarken bunu düğümler. Malazgirt Savaşı sırasında 39 yaşındadır.</p>
<p>Kader bu iki adamı belki de hayatlarının en önemli savaşı için karşı karşıya getirecektir. 1071 yılının başında Romanos o zamana kadar görülmemiş büyüklükte bir ordu toplar. Kaynaklar, oldukça kozmopolit olan 300.000 kişilik bir ordudan bahsetmektedir. Orduda Rumlar, Ermeniler, Frenk ve Norman gibi Batılı paralı askerler, Peçenek ve Uz’lar gibi Türkî paralı askerler vardır. Ayrıca ordu yanında mancınık gibi ağır silahlar ve kale kuşatmalarında kullanılan düzenekleri de sürüklemektedir. Romanos sadece Türk akıncılarını bezdirmek, daha önce Türklerin eline geçmiş bir kaç kaleyi geri almak niyetinde değildir. Amacı Türklere karşı kesin bir zafer kazanmak, onları Asya içlerine kadar geri çekilmeye zorlamaktır.</p>
<p>Alp Arslan barış için elçi gönderir. Bölgedeki kuvveti çok azdır ve Asya içlerine dönüp ordu toplayacak zamanı yoktur. Halifenin de dahil olduğu diplomatik girişimler sonuç vermez. Romanos “Barış teklifini ancak Rey şehrinde konuşabiliriz” gibi küstah cevaplar vermekte, amacının nihâî zafer olduğunun altını çizmektedir. Romanos’un sadece Bizans Sarayı’ndaki politik pozisyonunu kuvvetlendirmek peşinde olmadığı, Türkler’i gittikçe büyüyen ve durdurulması gereken bir tehlike olarak gördüğünü varsayabiliriz. Zaten tarih, Hristiyan dünyası için bir tampon bölge olan Bizans’ın Türk baskıları altında çökeceğini gösterecektir.</p>
<p>Alp Arslan Halep’ten yola çıkarak Tebriz’e gelir, burada karısı Terken hatunu ve veziri Nizamü’l- mülk’ü bırakır ve 15.000 atlısıyla Ahlat’a varır. Ahlat, Van Gölü’nün batı kıyısında, bugün Bitlis’e bağlı ve Malazgirt’e otomobille yaklaşık 1,5 saat uzaklıkta bir kasabadır. Yapılan araştırmalar, 12. ve 13. yüzyıllarda, nüfusu 300.000 civarına ulaşmış büyük bir şehir olabileceğini göstermektedir. Buradaki Selçuklu mezarlığı; arkaik Türk, erken Türk-İslâm ve belki Moğol gömü geleneklerinin bir arada gözlemlenebildiği, mezartaşlarının olağanüstü taş işçiliğiyle görenler i büyüleyen bir yer. Alp Arslan Ahlat’a gelir ve ordugâhını buraya kurar. Bir çok ciddi tarihçi, Alp Arslan’ın buraya bu kadar küçük bir kuvvetle gelmediğini, ayrıca bölgeden toplanan gönüllüler ve Mirvânî emirinin kuvvetlerinin ilavesiyle Alp Arslan’ın 50.000 kişilik bir kuvvete ulaştığını söyler.</p>
<p>Romanos, imparator olmasından sonra Türklere karşı düzenlediği bu dördüncü ve en son seferde, devâsa ordusuyla Malazgirt Kalesi önüne gelir. Kale kısa süre önce Türkler tarafından ele geçirilmiştir ve çok küçük bir kuvvetle korunmaktadır. Kale muhafızları bir Ortaçağ geleneğinden faydalanır, “aman” dileyerek, kale halkının canının bağışlanması karşılığında kaleyi savaşmadan teslim eder. Bu aşamada Romanos, onun gibi deneyimli bir komutandan beklenmeyecek hatâlar yapmaya başlar. Öncelikle, ordusuyla kaleye gireceğine kalenin biraz uzağında açık arazide etrafı hendeklerle çevrili bir açık ordugâh kurdurur. Bu tarz konuşlanma, Roma askerî kültüründe ordunun ancak bir-iki günlük gecelemelerinde uygulanagelmektedir. İkinci hatâsı, emrindeki kuvvetin bir kısmını Ahlat’a, Ahlat Kalesi’ni Türklerden almak üzere göndermesidir. Kader ağlarını örerken, Romanos Diogenes’in sayısı pek de belli olmayan, ama her halükârda Alp Arslan’ın kuvvetlerinden 3 kat veya daha büyük olması muhtemel ordusuyla, Malazgirt Ovası’nda Türklerle sıcak teması bekler.</p>
<p>Bugün Malazgirt Kalesi’ne gittiğinizde, kale bekçisi size kalenin 1,5 km kadar uzağında, kuru bir dere yatağının üstünde geçen ve yekpâre 6 m’lik taş bloktan yapıldığı söylenen bir köprünün olduğu yeri tarif ederek savaşın orada vukû bulduğunu söyler. Ama buradaki arâzi şartları, tarihî belgelerin anlattığı gibi değildir. Üç gün sonra meydana gelecek olan nihâî çarpışmalarda Türkler sahte geri çekilme taktiğiyle düşmanı içine çekerek ardçı kuvvetlerin kurduğu pusuya düşürecektir. Ardçı kuvvetler, tepelerin ardında pusuda beklemektedirler. Bugün savaş alanı olarak gösterilen yer, hiç bir tepelik bölgenin yer almadığı, arka plandaki dağlarla tezat oluşturacak şekilde dümdüz bir arazidir. Bin yıl içinde arazide meydana gelmiş olabilecek değişiklikleri göz ardı etmeksizin, savaşın bu uçsuz bucaksız ovanın, yine kaleye yakın başka bir bölgesinde meydana gelmiş olması ihtimali düşünülmelidir.</p>
<p>Ağustos ayının son günleri yaklaşmaktadır. Doğu Anadolu’nun çok sıcak günleridir. Düşünün ki, onbinlerce asker zırhlarının içinde pişmektedir. Bu kadar büyük bir ordunun su ve diğer iâşesinin sağlanmasının bile büyük bir askerî lojistik başarı olduğu göz ardı edilmemelidir. İlk çarpışmalar, etrafta dolaşan dağınık Bizans kuvvetlerinin Türk öncü birlikleriyle sağladığı sıcak temasla başlar. Tam da bu safhada, Bizans ordusunun istihbârat zaafı ortaya çıkacaktır. Ermenistan’daki Bizans kuvvetleri komutanı Basilakis, karşılaşılan düşmanın Ahlat’taki Türk garnizonundan yağma için çıkmış dağınık kuvvetler olduğunu iddia eder. Daha önce de o bölgede bulunan komutan, hatırı sayılır bir Türk hareketi görmemiştir. İddiasının arkasında durarak, bu “dağınık barbarları” ortadan kaldırmak için bir grup askerle ordugâhtan ayrılır. Bu birlik becerikli Türk savaşçıları tarafından “haber verecek tek bir kişi kalmayacak şekilde” yok edilir, Basilakis esir alınır. Haber alınamayan birliğin peşinden Nikeferos Byrennios komutasında giden ikinci bir Bizans kuvveti, yine Türkler tarafından pusuya düşürülür ve ağır kayıplar verir. Nikeferos yaralı olarak güçlükle kaçmayı başarır.</p>
<p>Daha önce Peçeneklere karşı savaşmış olmasına rağmen, Romanos’un âdeta basîreti bağlanmıştır. Bozkır savaşçısının hızlı vur-kaç’lara dayalı, sahte geri çekilmeyle düşmanı kendine çekip sonra çembere alarak yok ettiği tipik çarpışma taktiğini ilk defa görüyor gibidir. Oysa Bizans aristokrat savaşçısını Batılı şövalyelerden ayıran en önemli özelliklerden biri, eğitimlerinde sadece fiziksel kuvvete dayalı çarpışma becerisinin kazanılmasına değil, teorik bilgi edinmeye de önem verilmesidir. Savaş stratejileri hakkında yazılmış çok sayıda Bizans kaynağı vardır. Bunlardan belki de en önemlisi olan İmparator Leon (886-912)’un “Tactica” adlı eseri, Türklerle savaşta nelere dikkat edilmesi gerektiğini açıkça anlatmaktadır. Romanos Leon’un Tactica’sını okumuş olmalıdır. Buna rağmen, Selçukluların Göktürkler’den miras kalan atlı okçuluk taktiklerine karşı uygun strateji izlememiş olması şaşırtıcıdır. İnsanın aklına gelebilecek tek açıklama şudur: Leon’un “Türkler” diye bahsettikleri Orta ve Doğu Avrupa’daki Bulgarlar gibi Orta Asya menşeli milletlerdir. Onlar da tipik bozkır savaş taktiğiyle çarpışmaktadırlar. Acaba Romanos’un basiretsizliği, Büyük Selçuklu Devleti’ni, iktidardaki ailenin açık Türk kimliğine rağmen “Persler” olarak görmesinden miydi?</p>
<p>Üç gün süren “öncü” çarpışmalardan biri de Türklerin düzenlediği bir gece baskınıydı. Her zamanki gibi Türk hafif süvarinin hedefini şaşmayan ve yağmur gibi yağan okları ve “tuhaf’ savaş nârâları Bizans ordusunda panik havası yaratmıştı. Üstelik gece olduğu için, saldırganlar Bizans ordusundaki Peçenek ve Uz’lardan ayırd edilemiyordu da. İşte Bizans ordusundaki sayıları 15.000’i bulan Türk unsurların taraf değiştirmesi, bu öncü çarpışmalara denk gelir. Peçenek ve Uzlar, kendileriyle aynı dili konuşan ve yavaş yavaş avantajı ele geçiriyor görünen düşmana karşı savaşmak istemeyip, Alp Arslan’ın saflarına katılırlar. Romanos hâlâ akıllanmaz ve kalan Türkî unsurlara kendisine bağlılık yemini ettirmekle yetinir. Şövalyece bir davranış, ama kesinlikle pragmatist değil!..</p>
<p>Ağustos’un 26’sına gelindiğinde, bir kaç günlük yıpratma savaşı sonucunu vermiştir. Bizans ordusu aç, yorgun, perîşan haldedir. Burada, Romanos’un neden hâlâ Malazgirt Kalesi’ne çekilip savunma savaşına dönmediği, Ahlat’taki kuvvetlerini çağırıp Türklere karşı avantajlı konuma geçmeye çalışmadığını sormak lazımdır. Kabul etmek gerekir ki; Tarih, bazılarına açıklama getirilemeyen küçük olaylardan örülen son derece karmaşık bir ağdır. Alp Arslan, halifenin bütün İslâm dünyasına aynı anda dua etmesini emrettiği bu Cuma gününde, ordusunun başında Malazgirt’e doğru ilerler. İslâm kaynakları, Ap Arslan’ın muharebe öncesinde askere yaptığı konuşmanın sonunda ok ve yayını elinden bırakıp topuzunu aldığını söylerler. Şüphesiz bu, ok ve yaya dayalı savaş stratejilerinin terki anlamına gelmiyordu, çünkü bütün kaynaklar savaşın Türklerin göz açtırmayan ok yağmuruyla başladığını bildirmekteler. Topuz burada nihâi sona kadar savaşmanın, düşman yok edilene kadar çarpışmanın bir sembolü olmalıdır. Yani “Her zamanki gibi düşmanı oklarımızla dağıtıp geri çekilmek yerine, onu tamamen bozguna uğratana kadar göğüs göğüse mücadele edeceğiz” anlamına geliyor olmalıdır.</p>
<p>Nitekim, çok sıcak bir günde iki ordu karşı karşıya gelir. Türkler kuvvetlerinin bir bölümüyle savaş alanındadır. Ardçı kuvvetler ise geride, tepelerin arkasına gizlenmişlerdir. Perdeyi, Türklerin kadim silahı yay açar. Bizans süvarisi öyle bir ok yağmuruna tutulur ki, kimse başını kaldıramaz. Piyade, süvariyi bu baskı altından kurtarmak için harekete geçer, Fazla bir direnç göstermeyen Türk atlıları geri çekilmeye başlar. Eski bozkır savaş hilesi uygulamadadır. İştahla düşmanın üstüne atılan piyade, önlerindeki tepelerin arkasından bitip şimşek gibi arkalarını saran ardçı Türk kuvvetlerini fark ettiğinde, artık çok geçtir. Bizans ordusu merkez, sağ ve sol kanat olarak hücum etmektedir. Arkada, Andronikos Dukas’ın komutasındaki ihtiyat kuvvetleri yer almaktadır. Andronikos, Romanos’un siyâsî rakibi İonnes Dukas’ın oğludur ve ihânetin pis kokusu havayı çoktan doldurmuştur. Nikeferos Byrennios’un komuta ettiği sağ kanat göz açıp kapayana kadar yok edilir. Merkezi yöneten Romanos sol kanatla birleşmeye çalışır, ama onlar çoktan Türk suvarisi tarafından sarılmış, her yandan yağan okların gazâbına uğramaktadır. Bizans ordusunda meydana gelen katlanma, bizzat Andronikos Dukas tarafından bozgun olarak nitelendirilir. Kasıtlı olarak yayılan bu haber sonucunda ihtiyat kuvvetleri moral motivasyon bakımından çöker ve savaş dışı kalır. Sonuç tam bir bozgundur. Savaşın sonucunu hafif Türk süvarisi ve ok-yayı kullanmadaki müthiş becerisinin yanı sıra, yanlış stratejiler ve ihânetler de belirlemiştir.</p>
<p>Hikâyenin devamı trajiktir ve iki liderin dikkat çekici kişilik özelliklerini ortaya çıkaran olaylar zincirini de başlatır. Romanos bir köle asker tarafından ele geçirilip ertesi gün sultanın önüne çıkarılır. Alp Arslan mağlup düşmanına, onun imparatorluk haysiyetine yakışır biçimde davranır. İslâmi kaynaklar ilk önce ona dört tokat attığını, bazı Batılı kaynaklar da yere çöktürüp tekmelediğini söyler. İslâm kaynaklarından birindeyse, sultanın imamının Romanos’un ensesine bir tokat indirdiği, Alp Arslan’ın ise buna öfkelendiği yer alır. Ufak tefek çelişkilere rağmen bütün kaynakların hemfikir olduğu noktaysa, daha sonrasında sultanın Romanos’u yanına oturttuğu ve ona çok iyi muamele ettiğidir. Ortaçağ için son derece sıradışı olan bu centilmenlik, cesur bir savaşçının bir diğer cesur savaşçıya gösterdiği saygıdandır. Yine o dönem için sıradışı sayılabilecek bir şey de sultanın mağlup düşmanının hayatını bağışlaması ve Konstantinopolis’e dönmesine izin vermesidir. Elbette vergi ve savaş tazminâtı karşılığında. Alp Arslan’ın mağlup düşmanının yanına bir miktar Bizans askeri ve kendi askerlerinden bir refâkatçı grup verdiği, yolun bir kısmında bizzat refâkat ettiği de bilinmektedir. Vedâ ederlerken Romanos sultana saygısını göstermek için atından inmek istemiş, Alp Arslan buna izin vermemiştir.</p>
<p>Ne var ki, mağlup imparator Konstantinopolis’e çok sonra ve tutuklu olarak dönebilecektir. Siyâsî rakipleri gıyabında onu tahttan indirirler, imparatoriçe Evdokia’yı bir manastırda zorunlu ikâmete zorlarlar ve Romanos’un yakalanması için bir ordu yollarlar. Adana kalesine sığınan ve kendisine sâdık kuvvetlerle bir süre direnen Romanos, can güvenliği konusunda güvence verilince teslim olur. Bütün bu süreçte, resmî imparator sıfatıyla halktan topladığı vergiyi, söz verdiği savaş tazminatı olarak Alp Arslan’a yollamaya devam edecektir.</p>
<p>Romanos Diogenes, sözüne sâdık ve dürüst bir adamdır. Malazgirt Savaşı’nın iki cesur savaşçı ve iki centilmen arasında geçtiğini söylemek yanlış olmayacaktır.</p>
<p>Romanos’a güvenliğinin sağlanacağına dair verilen sözlerin bir hileden ibâret olduğu hemen anlaşılır. Meşhur “Bizans Entrikası” çarkı dönmeye başlamıştır. Sâbık imparator, daha başkente dönüş yolunda zehirlenmeye çalışılır. Romanos ölmez ve onu bekleyen daha kötü bir kaderin pençesine düşer, gözlerine mil çekilerek kör edilir. Cerrâhî işlem o kadar gaddarca yapılmıştır ki, devrik imparator 5-6 hafta içinde, yüzündeki yaraların enfekte olmasından ölür. Hayatının son demlerini, Kınalıada’daki bir manastırda geçirir. Öldüğü tarih 4 Ağustos 1072’dir.</p>
<p>Alp Arslan, Malazgirt Savaşı sonrasında doğuya, Asya içlerine döner. Yaptıkları ittifak sebebiyle Romanos Adana Kalesi’nde onun yardıma gelmesini boş yere beklerken, Alp Arslan’ın hayatı yine savaşlarla geçmektedir. Ancak sultan da Malazgirt Savaşı’nda sonra ancak 1 yıl yaşayacaktır. Sanki Malazgirt Savaşı bu iki adamın kaderini birleştirmiştir. Küçük bir kaleyi ele geçiren Alp Arslan, kaleyi teslim etmeyip direnen kale komutanı Harzemli Yusuf’u huzuruna çağırtır. Ondan istediği bilgiyi vermeyi red etmesi üzerine de idâmını emreder. Kaybedeceği bir şey olmadığını anlayan Yusuf, çizmesinde sakladığı hançerle sultana saldırır. İslâm kaynakları, olay yerinde 2 bin kadar gulâm (köle asker) olduğunu söyler. Saldırganı tutmak isterler ama elinde ok ve yayı hazır bulunan sultan, Yusuf’u bırakmalarını emreder, yayını çekip okunu atar. Ve ıskalar! “Oku hiç bir zaman hedefini şaşmazdı” denilen Sultan Alp Arslan, bu defa ıskalar. Her şey göz açıp kapayana kadar olur. Yusuf hançeriyle sultanı ağır yaralar. Saldırgan şaşkınlıktan yararlanıp kaçmaya çalışsa da, bir topuz darbesiyle öldürülür. Üç gün Azrail ile boğuşan yaralı sultan, sonunda ruhunu teslim eder. Tarih, 1072 yılının sonlarıdır…</p>
<p>Bu cinayetin farklı şekillerde anlatıldığı kaynaklar da vardır. Alp Arslan’ın Yusuf’un idâmı için ellerinden ve ayaklarından dört kazığa bağlanmasını emrettiği, Yusuf “Ulan! Adam böyle mi öldürülür?!” diye yaptığı küstahça çıkışa sinirlenip adamlarına mahkûmu serbest bırakmalarını söylediği, onu bizzat öldürmek için okunu ve yayını alıp Yusuf’a bir ok attığı ve bu atışının hedefi ıskaladığı da anlatılır. Hikâyenin bu versiyonunda Alp Arslan bir seddin üzerinde oturmaktadır. Hedefi ıskalayınca ayağa kalkar ve sedden aşağı inmek ister, bu arada ayağı takılır ve yüzükoyun yere düşer. İşte tam bu sırada Yusuf kılıçla onun beline vurur. İnandırıcı olmakla beraber, Yusuf un eline nasıl bir kılıç geçirdiğinden bahsedilmez.</p>
<p>Malazgirt Savaşı’yla bu coğrafyanın kaderi değişecektir. Altın Çağı’nı yaşayıp sönüşe geçen İslâm-Arap uygarlığı, İslâm’ın bayrağını bozkırdan gelen yeni bir kavme vermiştir. Hz. Muhammed’in dini, Türklerin liderliğinde yeniden şahlanacaktır. Hristiyan dünyasının tamponu olan Bizans büyük bir darbe yemiştir. Siyâsî ve fikrî uzantıları günümüze uzanan Haçlı hareketini tetikleyen unsurlardan biri hiç şüpesiz bu savaştır. Malazgirt Savaşı’ndan 25 yıl kadar sonra ilk Haçlı Seferi’yle gelen Batılı şövalyeler, bu defa karşılarında Türkiye Selçuklularını ve I. Kılıçarslan’ı bulacaktır. Orta Doğu’nun tarihini yazacak olan yeni bir olaylar zinciri başlayacaktır.</p>
<p><span><strong>Okçuluk Açısında n Olaylara Yakından Bakış</strong></span></p>
<p>Selçukluların okçuluk kültürüyle ilgili bilgimiz az sayıdaki belgeye dayanmaktadır.</p>
<p>Türkiye’de sistemli Selçuklu arkeolojisi Sanat Tarihi kürsülerince yapılmaktadır. Ancak okçuluk kültürüne ait malzeme sınırlıdır. Selçukluların Orta Asya milletlerine mahsus ve Osmanlı’da da devam ettiğini bildiğimiz başparmak çekişini kullandıklarını biliyoruz. Bununla ilgili tek yazılı kaynak, Hüseynî’nin Ahbârü’d-Devleti’s-Selçukiyye’s idir. Burada, Gazneli Mahmud ile Tus vâlisi Hacip Câzip arasında geçen bir dialog vardır. Gazneli Mahmud istihbârata çok önem vermektedir ve olasılıkla vâliyi Selçukluları gözlemlemekle görevlendirmiştir. Hacip Câzip Sultan Mahmud’a Selçukluların okçuluktaki başarılarını aktarır ve attıklarını vurduklarını söyler. Önlem olarak önerdiği ise “başparmaklarını kesmek” tir.</p>
<p>Gazneli Mahmud bu öneri üzerine “Sen ne katı kalpli adamsın! Kesinleşmiş suçları olmayan Müslümanlara revâ gördüğün muamele bu mu?” diyecektir. Nitekim Mahmud bu kadar radikal önlemler almadan bir çözüm bulacak, Selçuk’un oğullarından İsrail Arslan Yabgu’yu tutuklayıp kardeşlerine karşı rehin tutarak Selçukluların siyâsî ve askerî aktivitesini kontrol altında tutacaktır. Ancak hem rehinenin hem kendisinin ölümünden sonra Selçuklu ailesi tekrar tehlike oluşturmaya başlayacak, Mahmud’un oğlu Mes’ud, 1038 yılında Dandanakan’da Selçuklular tarafından bozguna uğratılacaktır.</p>
<p>Selçukluların başparmak çekişi kullandıklarına dair diğer belgeler, çinilerin üzerinde ve Rükneddin Kılıçarslan’a ait 13. yüzyıldan kalma bir sikkedeki okçu tasvirleridir. Burada resmedilen okçular (biri yaya, diğeri atlı) tam çekişe geçmişlerdir ve kirişi çeken ellerinde iki tane ilâve ok tutmaktadırlar. Bu tasvir sadece başparmak çekişine dair kesin bir kanıt olmakla kalmayıp Türklerin efsânevî “hızlı atış” tekniğine de ışık tutmaktadır. Kaynaklar Türklerin “60 saniyede 20 ok” attıklarını söylemektedir. Bu, her 3 saniyede 1 ok atmak anlamına gelir. Kiriş çeken elde tutulan oklarla yayın hızla beslenmesiyle tarihî kaynaklarda bahsedilen hızlara, hattâ daha yüksek hızlara ulaşmak mümkündür. Çocukluğundan itibaren ok atan ve Alp Arslan gibi döneminin okçuları içinde becerisiyle ayrıca sivrilen birisinin 3 oku 6 saniye civarında veya daha hızlı atabileceğini tahmin edebilirim. Bu, o dönem için akıl almaz bir atış hızıdır.</p>
<p>Okun hızla gezlenmesi ve düşmana atılması, muhakkak ki okçuluğun rutiniydi. Şüphesiz, böyle bir atış nispeten yakın mesafelerden yapılıyordu. Alp Arslan’ın ölümünde, saldırganın sultana hançerle saldıracak kadar yakın olduğu göz ardı edilmemelidir. Bu kadar yakın mesafede bile Alp Arslan adamlarına saldırganı tutmamalarını söylemiş, hızla okunu gezleyip atmıştır. Profesyonel bir kısa mesafe koşucusu değilse, atletik bir insanın 100 metreyi 13-14 saniye civarında koşacağını varsayabiliriz. İlk 10 metredeki hızlanmadan dolayı meydana gelecek kayıplar hesaplanırsa, Alp Arslan’ın öldürülmesinde saldırganın 10-15 metre gibi bir mesafeden saldırmış olabileceği düşünülebilir. İki ilâ üç saniyede kat edilebilecek bir mesafede Alp Arslan okunu gezleyip atmış olabilir. Hedefi ıskaladığında ikinci oku gezlemeye fırsat bulamayacağı bir mesafeden. Olayın değişik versiyonlardaki anlatımları için de saldırının bu mesafeden yapıldığı tahmin edilebilir.</p>
<p>Olaylara yakından bakış bize başka bilgiler de verecektir. Alp Arslan’ın, günün büyük bölümünde yayını ve okunu yanında bulundurduğu düşünülebilir. Hem Harzemli Yusuf’un saldırısı hem de çocukluğunda okula giderken bir mazluma yardım etmek için yayını kullanması bunu göstermektedir. Kompozit yay teknolojisi yayın günlerce hattâ haftalarca kurulu kalmasını mümkün kıldığından, yay plastik deformasyona uğramaksızın devamlı olarak kurulu ve atışa hazır halde taşınabilir. Çok sonraki yüzyıllara ait kayıtlar, bunun Osmanlı’da da devam etmiş olduğunu göstermektedir. Busbecq’in “Türk Mektupları”nda, Kanûnî’nin elçi kabulünde elinde bir yay ve ok tuttuğu ve sinirli bir tavırla bunlarla oynadığı anlatılmaktadır. Muhtemeldir ki; silah Saray protokolünde, belki elçi kabullerinde, törensel davranış biçimlerinin bir parçasıydı. II. Osman’ı tasvir eden bir yağlı boya tabloda da genç sultan tahtına oturmuş olarak, elinde yay ve oklarla görülmektedir.</p>
<p>Malazgirt Savaşı’nın başında Bizans süvarisine ok yağdırılmasında da bu hızlı atış tekniği kullanılmış olabilir. Oklar tirkeşten tek tek alınsalar dahi, zihgîr kullanan bir okçu üst üste çok hızlı ok atabilir. Tarihî kaynaklarda “tir bâran” (ok yağmuru) diye geçen saldırı şekli budur. Oklar uzun mesafeden, geniş bir parabo l çizerek uçar ve bitişik nizam ilerlemekte olan düşmanın üzerine yağar. Bu mesafelerden, ilk ok hedefine varmadan ikinci ok yaydan çıkıyor olmalıdır. Yani kelimenin tam anlamıyla gökyüzü okla dolmaktadır. Haçlı kaynakları, Türkiye Selçukluları ile yapılan savaşlarda 3 saat kesintisiz süren ok yağmurundan bahsetmektedirler. Düşmanla daha yakın muharebeye başlandığında ise, Türk savaş teknikleri bakımından daha tipik olan, kısa mesafelerden hızlı ve her yöne yapılan isabetli ok atışları devreye girer. Kısa ve uçbükümlü kompozit yaylar ve başparmak çekişi, suvarinin hemen her yöne doğru isabetli atış yapmasını sağlar.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Murat ÖZVERİ</strong></span></a>
</p><p><strong>Not: </strong>Bu makalenin hazırlanmasında yararlandığım ana kaynakların tedarikinde verdikleri önemli destek için <em>Hayri Fehmi Yılmaz</em> ve <em>Dr. Muharrem Kesik’e</em> teşekkürü borç bilirim.</p>
<hr>
<div><span><strong><span>Kaynaklar:</span></strong></span></div>
<div><span>♦ Busbecq, O. G., <strong>Türk Mektupları</strong>, Doğan Kitapçılık A.Ş., 2005.</span></div>
<div><span>♦ Eyice, S., <strong>Malazgirt Savaşı’nı Kaybeden IV. Romanos Diogenes (1068-1071)</strong>, Türk Tarih Kurum Basımevi- Ankara, 1971.</span></div>
<div><span>♦ Fazlullah, R., <strong>Cami’ü’t-Tevârih-Selçuklu Devleti</strong>, Selenge Yayınları, 2010.</span></div>
<div><span>♦ Hüseynî, Ş., <strong>Ahbarü’t Devleti’s-Selçukiyye</strong>, Atatürk Kültür Dil ve Tarih Yüksek Kurumu, Türk Tarih Kurumu Yayınları, II. Dizi-Sayı 8. 2. Baskı, 1999.</span></div>
<div><span>♦ Kesik, M., <strong>Türkiye Selçukluları’nda Savaş Geleneği Hile ve Taktikleri</strong>, İçinde: <strong>Emecen, F. M. (ed.), Eskiçağ’dan Modern Çağ’a Ordular-Oluşum, Teşkilât ve İşlev</strong>, 245-266, Kitabevi, 2008.</span></div>
<div><span>♦ Râvendi, M., <strong>Rahatü-üs-Sudûr Âyet-üs-Sürûr</strong>, 1. Cilt, Türk Tarih Kurumu, 1999.</span></div>
<div><span>♦ Sümer, F., Sevim, A., <strong>İslâm Kaynaklarına Göre Malazgirt Savaşı (Metinler ve Çevirileri)</strong>, Atatürk Kültür, Dil, Tarih Yüksek kurumu Türk Tarih Kurumu Yayınları XIX. Dizi_Sa.3a, 1988.</span></div>
<div><span>♦ Owen, C. W. C., <strong>Ok, Balta ve Mancınık, Ortaçağ’da Savaş Sanatı 378-1515</strong>, Kitabevi, 2002.</span></div>
<div><span>♦ Özveri, M., <strong>A <em>History of Turkish Traditional Archery</em></strong><em>,</em> Bow International, Ed. Number: 40, 49-52.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Mohaç Muharebesi</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/mohac-muharebesi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/mohac-muharebesi</guid>
<description><![CDATA[ Mohaç Muharebesi
XVI. yüzyıl Osmanlı ve Avrupa tarihinin sonuçları itibariyle önemli savaşları arasında yer almaktadır. Macaristan’ın güney sınırına yakın bulunan Mohaç (Mohács) ovasında yapılmış olması sebebiyle bu adla anılır. Ayrıca tarihî Macar Krallığı’nı sona erdirip Macar topraklarının parçalanmasının ilk adımını oluşturması yanında Avrupa’da Macar tahtı veraseti meselesini ortaya çıkarmasıyla da dikkat çeker. Savaşın sebepleri Avrupa’daki siyasî gelişmelerle […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c48d07d090.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:45 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Mohaç, Muharebesi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/08/Mohac-Muharebesi.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/mohac-muharebesi.html">Mohaç Muharebesi</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. Ferudun EMECEN</strong></span></a>
</p><p>XVI. yüzyıl Osmanlı ve Avrupa tarihinin sonuçları itibariyle önemli savaşları arasında yer almaktadır. Macaristan’ın güney sınırına yakın bulunan Mohaç (Mohács) ovasında yapılmış olması sebebiyle bu adla anılır. Ayrıca tarihî Macar Krallığı’nı sona erdirip Macar topraklarının parçalanmasının ilk adımını oluşturması yanında Avrupa’da Macar tahtı veraseti meselesini ortaya çıkarmasıyla da dikkat çeker.</p>
<p>Savaşın sebepleri Avrupa’daki siyasî gelişmelerle yakından ilgilidir. Belgrad’ı 927’de (1521) Macarlar’dan alan Kanûnî Sultan Süleyman, Orta Avrupa’ya yönelik olarak başlatacağı yeni askerî harekât için burayı bir üs, ileri karakol şeklinde düşünmüştü. Onun bir sonraki hedefinin Macar Krallığı olacağı biliniyordu. Fakat Macaristan’ı, sosyal ve askerî boyutlarını göz önüne alarak tıpkı Eflak ve Boğdan prenslikleri gibi kendisine bağlı vasal beylikler konumunda tutup Habsburg İmparatorluğu’na karşı bir ara bölge şeklinde kullanmak ve geride Tuna hattının doğusunun emniyetini sağlamak amacındaydı. Bu siyaset uzun vadeli olarak planlanmıştı, fakat Avrupa’daki âni siyasî gelişmeler Macar Krallığı’na yönelik politikalarda önemli değişmelere yol açtı.</p>
<p>İmparatorluk yarışını kazanan V. Karl’a karşı mücadeleye girişen ve bir süre sonra Pavia’de yenilip (25 Şubat 1525) esir düşen Fransa Kralı I. François’nın annesi oğlunun kurtarılması için Osmanlı padişahına başvurunca Macaristan konusu öncelik kazandı. İmparatorun Fransızlar’la anlaşma yaparak I. François’yı serbest bırakması (14 Ocak 1526), Osmanlılar’ın aynı yılın bahar ayında düzenlemek üzere başlattıkları hazırlıkları erteletmedi. Fransız elçisi Johann Frangepán’ı kabul eden Kanûnî Sultan Süleyman, krala hitaben yazdığı evâil-i Rebîülâhir 932 (15-25 Ocak 1526) tarihli mektupla Fransızlar’ın denizden ve karadan Habsburglar’a karşı sefer yapılması teklifini uygun gördüğünü bildirdi. Ortak hedef, imparatorun Fransa’yı da ele geçirip Avrupa’da tek güç haline gelmesini engellemek şeklinde belirlenmişti.</p>
<p>Seferin sebepleri hakkında, 1533’te Alman elçileriyle görüşen Vezîriâzam İbrâhim Paşa’nın (Makbul) ifadeleri, Osmanlılar’ın Macar seferi için siyasî yönden hangi hususları öne çıkardıkları hakkında ipucu verir. Buna göre padişah tahta çıktığında Macarlar’la iyi münasebetler kurmak için babasının vefatı ve kendisinin tahta cülûsunu bildirmek, böylece karşı taraftan bir tebrik alarak mevcut anlaşmaları teyit etmek maksadıyla Macar Kralı II. Layoş’a (Lajos) elçi göndermiş, fakat Macar kralı bu elçiyi ve onun ardından gönderilen ikincisini hapse atınca durum padişah tarafından düşmanlık belirtisi sayılmıştı.</p>
<p>Daha sonra Fransa kralının annesi yardım talebinde bulununca kralın esaretine çok üzülmüş olmasının da etkisiyle buna bir cevap olmak ve İmparator V. Karl’a darbe vurmak için onun kız kardeşiyle evli olan Macar kralı üzerine sefer yaparak hem V. Karl’ı zor duruma düşürmeyi, hem de barış çağrılarına karşı düşmanca davranan II. Layoş’tan intikam almayı planlamıştı. Gerek buradaki ifadeler gerekse Mohaç’ta zafer kazanıldıktan sonraki gelişmelerden bu seferin hedefinin, âni şekilde Macaristan’a bütünüyle hâkim olmaktan çok Orta Avrupa meselelerine yön verici bir pozisyon elde etmek ve V. Karl’a rakipsiz bulunmadığını hissettirmek olduğu anlaşılır.</p>
<p>Sefer kararı alındığında Habsburg İmparatorluğu, Fransa ile olan savaş yanında Alman prenslerinden kaynaklanan iç problemlerle, sosyal ve dinî hareketlenmelerle (Protestanlık meselesi), İngiltere ve İtalyan şehir devletlerinin karşı tavırlarıyla uğraşıyordu. Vaktiyle papanın direktifleri doğrultusunda Osmanlılar’la anlaşma yenilemeyip elçileri hapse atan ve yeni padişahın cülûsunu tebrik için heyet göndermeyen Macar Kralı II. Layoş ise Osmanlı tehdidi karşısında güçlü müttefikler bulamadı. Leh kralı 1525’te Osmanlılar’la anlaşma yenilemişti, Alman prensleri Macaristan için para harcamak ve asker kaybetmek istemiyorlardı. Katolik Batılı hükümdarlar yardım taleplerini sessizlikle karşılıyorlardı.</p>
<p>Öte yandan Macaristan’daki asilzadelerin bir bölümü II. Layoş’un idaresinden memnuniyetsizlik duyuyordu. Savaş meclisinde bile asilzadelerin istekleri, kralın yanındaki Almanlar’ın uzaklaştırılması ve devlet gelirlerinin daha âdil biçimde kullanılması noktasında toplanmıştı. Osmanlılar’ın çıktıkları yeni seferin hedefinin neresi olduğu konusunda bile (Erdel, Budin, Hırvatistan) fikir birliği içinde değillerdi, bu meselede tam bir belirsizlik hâkimdi. Hatta Erdel Voyvodası Zapolya’nın ve dönemin meşhur Macar kumandanı Kristóf Frangepán’ın savaşa katılmakta gecikmeleri biraz da bu sebeptendi. Çek yardımcı kuvvetleri feodal alışkanlıklar yüzünden çok geç toplanabilmişti. Macarlar da maddî durumu göz önüne alıp askerlere uzun süreli para ödeyerek onları bir arada tutamadıklarından savaşa çok az bir zaman kala bunları alelacele bir araya getirebilmişlerdir.</p>
<p>II. Layoş, Türkler’in durumunu çok iyi bildiği gerekçesiyle Kaloç (Kalocsa) başpiskoposu ve Sirem (Srem) kumandanı Pál Tomori’yi Vişegrad’a çağırdı. 23 Nisan 1526’da yapılan toplantıda Osmanlılar’ın sefer hazırlıkları ve karşı tedbirler pek konuşulmadı, 1 Temmuz’da köylüler ve çetelerden oluşan piyadelerin Tolna’da toplanması kararlaştırıldı. 9 Mayıs’ta sona eren mecliste yaşananlara şahit olan papa temsilcisi (Burgio), papanın şimdiden Macaristan’ı kaybedilmiş Hristiyan ülkeleri listesine ekleyebileceğini ifade etmiştir.</p>
<p>Gerekli hazırlıkları tamamlayan Kanûnî Sultan Süleyman, yanında vezîriâzam ve aynı zamanda Rumeli beylerbeyi olan İbrâhim Paşa olduğu halde İstanbul’dan 11 Receb 932’de (23 Nisan 1526) hareket etti. Edirne’den Filibe’ye gelindiğinde İbrâhim Paşa, Rumeli askeri ve maiyetine verilen 2000 tüfekçi yeniçeri, 150 topla bir konak ileriye sevkedildi. İkinci vezir Mustafa Paşa, üçüncü vezir Ayas Paşa ve Anadolu Beylerbeyi Behram Paşa padişahla birlikte asıl kuvvetler onları takip ediyordu. Sürekli yağan yağmurların yumuşattığı ağır arazi şartları, kabaran dereler ve sellerle boğuşan, bu yüzden çok yavaş ilerleyen ordu güzergâh planını değiştirmek zorunda kaldı; Semendire (Smederevo) yolu yerine Alacahisar (Kruşevac) yolu tercih edildi. Daha sonra İbrâhim Paşa ile buluşularak yol üstünde önemli bir kale olan Pétervárad’ın (Petrovaradin / Varadin) kuşatılması kararlaştırıldı.</p>
<p>Morava suyunu geçen padişah Belgrad’a ulaştı ve Ramazan Bayramını burada geçirdi. İbrâhim Paşa’nın kuvvetleri ise Pétervárad’ı kuşatma altına almıştı (4 Şevval / 14 Temmuz). Bu sırada Osmanlı ordugâhına Tomori’nin 2000 askerle Pétervárad yakınlarında olduğu, kralın ise henüz Budin’den ayrılmadığı haberi geldi. Kralın Avusturya arşidükü Ferdinand’dan yardım isteğini 15 Temmuz 1526 tarihli mektupla tekrarladığı ve Türkler’in Pétervárad’ı hedeflediklerini, burasının düşmesi halinde hem Macar hem de bütün imparatorluk topraklarının tehlikede olacağını bildirdiği sırada Osmanlı kuvvetleri kaleyi kuşatmış bulunuyordu. Belgrad’da iken Tuna’dan 29 Ramazan’da (9 Temmuz) çoğu ufak tipte ve köprü yapımında kullanılacak olan 800 kadar gemi ulaşmıştı. Bu gemilerden bir kısmı, top ve tüfekli asker yerleştirilerek Pétervárad Kalesi’nin Tuna yönündeki surlarını kuşatmak üzere oraya sevkedildi.</p>
<p>Bazı Osmanlı kaynaklarında kuşatma sırasında Tomori’nin 2000 askeriyle Tuna’nın hemen öte yakasında mevzilendiği, gemilerin içindeki tüfekçi askerlerin ve topların bunlara karşı harekete geçirildiği, yoğun ateş sonucu Tomori’nin mevzilerini bırakıp geri çekildiği belirtilir. Kale alındıktan (17 Şevval / 27 Temmuz) iki gün sonra padişah hedefin Budin olduğunu açıkladı. 29 Şevval’de (8 Ağustos) İlok (İllok / Ujlak) Kalesi düştü. 13 Zilkade’de (21 Ağustos) Drava nehri üzerinden gemilerle oluşturulan seyyar köprüden kademe kademe bütün ordu geçirildi. Köprüyü yıkmakla görevlendirilen Tomori, Osmanlı ordusunu bu bölgede durdurmak istiyordu, fakat daha önce Báthori gibi o da arkadan herhangi bir takviye alamayınca geri dönüp kralın ordugâhına gitti.</p>
<p>II. Layoş ise 24 Temmuz’da Tolna’ya gelmiş, burada toplanacak askerleri beklemeye başlamıştı. Yarısı köylülerden oluşan, diğer yarısını Estergon, Istolni Belgrad ve diğer Macar bölgelerinden gelen süvarilerle Leh, Bohemya, Alman askerlerinin oluşturduğu 20.000 kişiyle 15 Ağustos’ta Osmanlı ordusunun karşılanacağı Mohaç sahrasına hareket etmiş, dört gün sonra burada ordugâhını kurmuş, askerlerini yerleştirmişti. Bu sırada gelen takviyelerle asker sayısı giderek artıyordu, savaş sırasında sayı 40-50.000 dolayına ulaşmıştı.</p>
<p>19 ve 20 Ağustos’taki savaş meclisinde kumandanlar Osmanlı ordusunun Mohaç’ta karşılanıp karşılanmaması hususunu görüşmüşler, ayrıca orduya henüz katılmamış olan Zapolya ve Frangepán’ın askerlerinin beklenmesi, bunlar gelmeden savaşın hemen başlatılması ve padişahtan barış istenip haraç vermeye razı olunması gibi konuları tartışmışlardı. Macar asilzadelerinin çoğu bir süvari hücumuyla Osmanlı ordusunun dağıtılabileceği inancındaydı. Kendilerinden daha kalabalık Osmanlı ordusunun (yaklaşık 80.000 kişi) araziyle boğuşmasını ve kısım kısım ilerlemesini fırsat bilerek âni bir saldırıyla doğrudan padişahın bulunduğu yere ulaşmanın, böylece zaferi kazanmanın mümkün olacağı kanaati hâkimdi. Macar ordugâhı ovanın en uygun yerinde bulunuyordu, Osmanlı ordusunun ovaya ulaşacağı güzergâh sürekli yağan yağmurlarla bataklık haline gelmiş, ağır Osmanlı ordusu yürüyüş düzenini bozmak ve yavaş hareket etmek mecburiyetinde kalmıştı. Buna rağmen Macarlar zorlanan ve kıtaları arasındaki bağı kopan Osmanlı ordusu üzerine yürümekte geciktiler.</p>
<p>Dönemin Osmanlı kaynaklarından Kemalpaşazâde ve olayı ondan özetlediği anlaşılan Matrakçı Nasuh, Macarlar’ın beklemeyip Osmanlı ordusunu Drava’nın bataklık arazisinde ve geçit yeri yakınlarında karşılamaları halinde durumu lehlerine çevirebileceklerini ve Osmanlı ordusunu güç durumda bırakacaklarını belirtir. Son askerî grubu 14 Zilkade’de (22 Ağustos) köprüden geçen ve bataklık arazide yağmur altında Mohaç’a doğru ilerleyen Osmanlı ordusu 19 Zilkade’de (27 Ağustos) Baranyavár mevkiinde ordugâh kurdu ve ertesi günü savaş olacağı ilân edildi.</p>
<p>20 Zilkade’de (28 Ağustos; bu tarih savaşın çarşamba günü yapılması sebebiyle 29 Ağustos’a denk düşer) sabahleyin önde İbrâhim Paşa’nın Rumeli sipahileri ve tüfekçi grubunun bulunduğu kuvvetler olduğu halde yürüyüşe geçen ordu ancak ikindi vaktinden biraz önce Mohaç ovasına hâkim yüksekliklere ulaşabildi. Buradan Macar ordugâhının karaltısı görülebiliyordu. Arkadaki kuvvetler ise gecikmişti. Akşamın yaklaşması sebebiyle savaşın ertesi günü yapılması kararlaştırıldı, bunun üzerine ordunun ağırlıkları ve malzemelerinin indirilip çadırların kurulması emri verildi. Bu işler yapılırken süvariler Macarlar’ın hareketlerini dikkatle takip ediyorlardı. Tam bu sırada Macar alaylarında bir hareketlenme oldu ve âni Macar saldırısının başladığı anlaşıldı.</p>
<p>Osmanlı askerî heyeti âni saldırı karşısında önceden kararlaştırılan planı uyguladı. Yapılan görüşmelerde Semendire Beyi Yahyâpaşaoğlu Bâlî Bey, Macar ağır zırhlı süvarilerinin birbirine zincirlerle bağlanarak yapacakları sert saldırılara karşı öndeki Rumeli askerinin yanlara ayrılarak onlara geçit vermesini ve ardından yan cepheden hücum edilmesini tavsiye etti. Ancak önde bulunan ağırlıkların bu plana engel olacağı düşünüldüğünden ordunun ağırlıklardan ayrılması ve bunların geride indirilmesi gerektiği üzerinde duruldu. Öte yandan saldıran Macarlar, Rumeli askeri ikiye ayrıldığında birdenbire bunların arkasındaki top arabaları, zincirle bağlanmış toplar ve tüfekçi yeniçeri birliklerinin oluşturduğu duvara çarpacaklardı. Ayrıca akıncı beyleri (Bâlî ve Bosna Beyi Hüsrev) Macar kuvvetlerini arkadan sarmak için pusuya yatırıldı.</p>
<p>Hafif yükseltili, yağmur sebebiyle yumuşamış taraçaları yaran vadilerden ve taraça üzerinden aşağıya inen Rumeli kuvvetlerine yapılan Macar saldırısı öğleden sonra ikindi vaktine doğru başladı. Plan uyarınca Rumeli askeri iki yana açıldı, Macar kuvvetleri karşılarında topçu ve tüfekçileri buldular. Toplar pek etkili olmadıysa da yerlerinde disiplin içerisinde duran ve atış için uygun zamanı bekleyen yeniçeri tüfekçileri birkaç grup halinde kademeli ve seri ateşle Macar süvarilerini dağıttı. Osmanlı kaynaklarında Macar kuvvetlerinin üçe ayrıldığı, padişah çadırının ve ordugâhının savaş mahallinden uzakta kurulduğu, evvelâ öncü askerlerin (çarhacı) çarpıştığı, ardından Macar ordusunun sağ kolundaki kuvvetlerin akıncılara karşı yollandığı, soldakilerin yerinde bırakıldığı, kralın ise İbrâhim Paşa üzerine saldırdığı, ikiye ayrılan Rumeli askeri arasından geçip tüfek ateşiyle karşılaşınca sola döndüğü, bu kesimdeki Osmanlı sipahileriyle çatışarak saflarını yardığı, ancak yetişen kuvvetlerle etraflarının çevrilip imha edildiği, sol kolda duran Macar kuvvetlerinin ise Anadolu sipahileri üzerine yürüdüğü, fakat bunların içinde sıkıştıkları, yeniçerilerin yetişip Macarlar’ı dağıttığı, padişah tarafına yönelenlerin de tamamıyla yok edildiği belirtilir.</p>
<p>Macar ordusunda bulunan ve kendisi de savaşa katılan episkop ve kançılar Brodarics de bazı farklılıklarla benzeri bir tablo çizer: Öncelikle Osmanlı kuvvetlerinin Macar ordusunu çember içine almaması için geniş bir alana yayıldıklarını, en kalabalık kısmı oluşturan sağ kanadın başında Hırvat banı Franjo Batthyány, Tomori’nin de bulunduğu sol kanada Péter Perényi’nin kumanda ettiğini, yayaların bu süvarilerin ortasına yerleştiğini, ikinci safta ise kralın kuvvetlerinin yer aldığını, pusuya yatırılan Osmanlı akıncılarının hareketlerinin farkedildiğini ve üzerlerine Ráskay’ın kumandasında 400 süvari yollandığını, saldırı sırasında Osmanlı ordusunun ikiye ayrıldığını, Macar süvarilerinin karşılarında birden top ve tüfekçileri bulduğunu ve dağıldıklarını, bozgunun yaygınlaştığını, Macar ordugâhına sokulan Osmanlı kuvvetlerinin burayı yağmalayıp tahrip ettiklerini söyler.</p>
<p>Savaşa çok önem veren Macar tarihçiliğinde Osmanlılar’a saldıran sol kanadın Rumeli askerini bozduğu, bu sırada yağmaya daldığı için zaman kaybettiği, yetişen tüfekçi yeniçerilerin bunları dağıttığı üzerinde durularak savaşın kaybı buna bağlanır. Önceden yapılan planlar ve Osmanlı kuvvetlerinin belirlenen taktiğe uygun hareket ettiği göz önüne alınmaz. Âni hücumla saldıran Macar kuvvetlerinin başarı şansı pek yoktu, üstelik saldırı sırasında arkadaki kuvvetlerle olan bağları kopmuştu, gerideki yayalar ise bunlara yetişememişti. Bunda biraz da yandan çevirme hareketi etkili olmuştu.</p>
<p>Ayrıca yine ümitsizce çarpışan Macar kuvvetleri ordugâhın tahrip edildiği haberi gelince tamamıyla kuşatıldıklarını düşünmüşler ve bu da savaşın kaybında önemli bir rol oynamıştı. Öte yandan pusudaki akıncılar, üzerlerine yollanan Ráskay’ın müfrezesini dağıtmış, süratle Macar ordugâhına yönelip burayı ateşe vermiş ve Macar ordusunun arka tarafında kontrolü sağlamıştı. Macarların durumuna nisbetle oldukça zor arazi şartlarıyla boğuşan ve yavaş hareket eden Osmanlı kuvvetlerinin âni saldırı karşısında tam olarak savaş düzenine geçemediği, hatta bir bölümünün hiç savaşa girmediği hesaba katılırsa sonucu, bütün bu olumsuz faktörlere rağmen asker sayısı bakımından üstünlüğünden ziyade taktik, düzen ve âni değişime hazır bir savaş disiplini içerisinde bulunmasının tayin ettiği söylenebilir.</p>
<p>Çatışmanın yaklaşık iki saat sürdüğü Mohaç Meydan Muharebesi neticesinde Macar Kumandanı Tomori, Borza deresi yakınlarında hayatını kaybetti. Kral II. Layoş kaçarken akşam karanlığının da tesiriyle Csele deresinde boğuldu. İki başkumandan, altı başrahip ve Macar ileri gelenlerinden 300 kişi savaş meydanında kaldı. Sefer sırasında tutulan rûznâmeye göre meydanda kalan Macar ölüleri ortada bırakılmayarak gömüldü, bu sırada 20.000 piyade, 4000 süvari cesedi sayıldı. Esir alınanların sayısı ise 10.000’e ulaşıyordu. Rûznâmede Osmanlı kaybı bir istinsah hatası değilse elli-altmış kişi olarak gösterilir. Celâlzâde Mustafa Çelebi bu rakamı 150’ye çıkarır. Ancak sayının bunların epeyce üstünde olduğu açıktır. Savaşın sona ermesinin ardından padişah bir gün Mohaç ovasında kaldı ve hiçbir mukavemetle karşılaşmaksızın Budin’e doğru hareket edip şehre girdi (4 Zilhicce / 11 Eylül). İki hafta sonra Osmanlı ordusu şehri boşaltıp geri döndü.</p>
<p>Savaş Macar Krallığı’nın bir bakıma sonunu hazırladı. Her ne kadar Osmanlılar, Budin merkezli olmak üzere Zapolya’nın krallığını, kendilerine bağlı olmak kaydıyla, kabullendilerse de bu durum geçici bir süre içindi. II. Layoş’un ölümü, V. Karl’ın kardeşi Avusturya ve Bohemya taraflarının idarecisi Arşidük Ferdinand’ın akrabalık bağı dolayısıyla Macar tahtı verasetinde hak iddiasına ve Macaristan’ın bir bölümünde hâkimiyet kurmasına yol açtı. Ortaçağ Macar Krallığı’nın eski toprakları üçe taksim edildi. Bu durum Macaristan topraklarında Osmanlılar’la Habsburglar arasında 150 yıl sürecek olan mücadelenin de ilk adımını oluşturdu. Öte yandan Avrupa’daki siyaset arenasında Osmanlılar’ın ağırlıklarını hissettirecekleri yeni bir devir bu zaferle başlamış oldu.</p>
<p><strong>Kaynakça:</strong> Feridun Emecen, TDV İslam Ansiklopedisi</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Sivas Kongresi</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/sivas-kongresi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/sivas-kongresi</guid>
<description><![CDATA[ Sivas Kongresi
Anadolu’da Millî Mücadele’nin başlatılmasında önemli bir yeri bulunan Sivas Kongresi, Mustafa Kemal Paşa’nın 22 Haziran 1919’da “Amasya Tamimi”yle yaptığı çağrı sonrasında şekillenmiştir. Önce delegelerin Erzurum Kongresi’nin toplanacağı 10 Temmuz’da Sivas’ta olmaları istenmiş, Erzurum’da kongre yapmaya karar veren doğu ve kuzeydoğu illeri ise aynı anda sebebini pek kavrayamadıkları Sivas Kongresi için delege seçmekten çekinmişlerdi. Erzurum Kongresi […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c48ce30a42.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:45 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Sivas, Kongresi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/09/Sivas-Kongresi-PC.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/sivas-kongresi.html">Sivas Kongresi</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Haluk SELVİ</strong></span></a>
</p><p>Anadolu’da Millî Mücadele’nin başlatılmasında önemli bir yeri bulunan Sivas Kongresi, Mustafa Kemal Paşa’nın 22 Haziran 1919’da “Amasya Tamimi”yle yaptığı çağrı sonrasında şekillenmiştir. Önce delegelerin Erzurum Kongresi’nin toplanacağı 10 Temmuz’da Sivas’ta olmaları istenmiş, Erzurum’da kongre yapmaya karar veren doğu ve kuzeydoğu illeri ise aynı anda sebebini pek kavrayamadıkları Sivas Kongresi için delege seçmekten çekinmişlerdi. Erzurum Kongresi 23 Temmuz’a ertelendiği halde Sivas’a hiçbir delege gelmedi. Erzurum Kongresi, doğu ve kuzeydoğu bölgelerinin millî kuruluşlarını Şarkî Anadolu Müdâfaa-i Hukuk Cemiyeti adı altında ve Hey’et-i Temsîliyye başkanlığına seçilen Mustafa Kemal Paşa’nın önderliğinde bir araya getirerek millî birliğin ilk adımlarını attı.</p>
<p>Yurttaki bütün millî kuruluşları birleştirerek yetki sınırlarını daha da genişletmek isteyen Mustafa Kemal Paşa, bütün illerden gelecek temsilcilerin katılacağı Sivas Kongresi’nin düzenlenmesinde ısrar ediyordu. Sivas Valisi Reşid Paşa ise Mustafa Kemal Paşa’nın Sivas’a gelmesi halinde bölgenin işgal edileceği konusunda haberler aldığını söylüyordu. Onu telgraflaşmak suretiyle ikna eden Mustafa Kemal Paşa 2 Eylül’de Sivas’a geldi.</p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-81104" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-81104" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/09/Sivas-Kongresi-1.jpg" alt="" width="800" height="485" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/09/Sivas-Kongresi-1.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/09/Sivas-Kongresi-1-768x466.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"><figcaption class="wp-caption-text"><center><strong><span>Mustafa Kemal Paşa Sivas Kongresi sırasında delegelerle birlikte</span></strong></center></figcaption></figure>
<p>Sivas Kongresi 4 Eylül 1919 tarihinde Sivas Sultânîsi’nde çalışmalarına başladı. Davet sahibi olarak açış konuşmasını yapan Mustafa Kemal Paşa, memleketin içinde bulunduğu genel durumu değerlendirerek kongrenin amaçlarını anlattı. Kongreye katılan üye sayısı kesin olarak bilinmemektedir. Delege sayısını yirmi sekiz gösterenler olduğu gibi kırk sekize kadar çıkaranlar da vardır.</p>
<p>Mustafa Kemal Paşa’nın ittifakla başkan seçildiği kongrenin ana gündem maddesi, Erzurum Kongresi kararlarının bütün ülkeyi kapsayacak şekilde değiştirilerek kabul edilmesi ve Amerikan mandaterliğini isteyen teklifin görüşülmesi oluşturuyordu. İlk üç gün kongrenin siyasetle uğraşıp uğraşmayacağı tartışmalarıyla geçti. Delegeler kabul edilen yemin metnine göre hilâfete, saltanata, İslâmiyet’e, devlete, millete ve memlekete hizmet edeceklerine, kongrenin müzakeresi süresince politikayla uğraşmayacaklarına, İttihat ve Terakkî Cemiyeti’nin ihyasına çalışmayacaklarına dair yemin ettikten sonra gündeme geçilebildi.</p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-81105" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-81105" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/09/Sivas-Kongresi-2.jpg" alt="" width="800" height="932" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/09/Sivas-Kongresi-2.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/09/Sivas-Kongresi-2-768x895.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"><figcaption class="wp-caption-text"><center><strong><span>Mustafa Kemal Paşa Türk ordusuna destek olan Şeyh Feyzi Efendi ve Sivas Kadısı Hasbi Efendi ile kongre binası önünde</span></strong></center></figcaption></figure>
<p>Erzurum Kongresi kararlarıyla nizamnâmesi, bölgesel olmaktan çıkarılarak bütün Anadolu ve Rumeli’yi kapsayacak biçimde genelleştirildi. Bütün Müdâfaa-i Hukuk cemiyetleri birleştirilerek Anadolu ve Rumeli Müdâfaa-i Hukuk Cemiyeti kuruldu. Erzurum Kongresi Nizamnâmesi’nin, “Hey’et-i Temsîliyye Şarkî Anadolu’nun hey’et-i umûmiyyesini temsil eder” ibaresi, “Hey’et-i Temsîliyye vatanın hey’et-i umûmiyyesini temsil eder” şeklinde değiştirildi.</p>
<p>Mustafa Kemal Paşa’nın başkanlığındaki Temsil Heyeti’nin üye sayısı dokuzdan on altıya çıkarıldı. Amerikan mandasının kabulünü isteyen ve yirmi beş delege tarafından imzalanan muhtıra sert tartışmalara sebep oldu ve reddedildi. Sivas Kongresi, aldığı kararları millete ve bütün dünyaya duyurmak üzere 11 Eylül 1919’da bir beyannâme yayımlayarak çalışmalarını tamamladı. Erzurum Kongresi Beyannâmesi’nin değiştirilmesiyle oluşan beyannâmede özetle şu esaslara yer veriliyordu:</p>
<ol>
<li>Mondros Mütarekesi’nin imzalandığı 30 Ekim 1918 tarihindeki sınır içinde kalan ve ezici çoğunluğu Müslüman olan Osmanlı ülkesi toprakları birbirinden ayrılmaz ve hiçbir bahane ile bölünmez bir bütündür. Osmanlı ülkesinde yaşayan bütün Müslümanlar birbirlerine karşı saygı ve fedakârlık duygularıyla dolu, ırkî ve içtimaî haklarına ve mahallî şartlarına riayetkâr öz kardeştirler.</li>
<li>Osmanlı toplumunun bütünlüğü ve millî bağımsızlığımızın sağlanması, yüce hilâfet ve saltanat makamının korunması için millî kuvvetleri etkin ve millî iradeyi hâkim kılmak esastır.</li>
<li>Osmanlı ülkesinin herhangi bir bölgesine karşı yapılacak saldırı ve işgale bilhassa vatanımız dahilinde bağımsız Rum ve Ermeni devletleri kurulmasına karşı Aydın, Manisa ve Balıkesir cephelerindeki Millî Mücadele gibi birlik içinde müdafaa ve direniş esası kabul edilmiştir.</li>
<li>Öteden beri aynı vatan içinde birlikte yaşadığımız bütün gayri Müslim unsurların her türlü hakları tamamıyla korunduğundan bu unsurlara siyasî hâkimiyetimizi ve sosyal dengemizi bozacak imtiyazlar verilmesi kabul edilmeyecektir.</li>
<li>Osmanlı hükümeti, dış baskı karşısında memleketimizin herhangi bir parçasını terk etmek zorunda kaldığı takdirde hilâfet ve saltanat makamıyla vatan ve milletin korunmasını ve bütünlüğünü sağlayacak her türlü tedbir ve kararlar alınmıştır.</li>
<li>İtilâf devletlerinden 30 Ekim 1918 tarihindeki sınırlarımız içinde kalan, ezici Müslüman çoğunluğunun yaşadığı, kültürel ve medenî üstünlüğün Müslümanlara ait olduğu ülkemizi taksim etme düşüncesinden tamamen vazgeçmelerini, bu topraklar üzerindeki tarihî, coğrafî, siyasî ve dinî haklarımıza riayet etmelerini, buna aykırı girişimleri iptal ederek hak ve adalete dayanan bir karara varmalarını beklemekteyiz.</li>
<li>Devlet ve milletimizin iç ve dış bağımsızlığı ve vatanımızın bütünlüğü saklı kalmak şartıyla 6. maddede belirtilen sınırlar içinde milliyet esaslarına saygı gösteren ve memleketimize karşı istilâ emeli beslemeyen herhangi bir devletin fennî, sınaî ve iktisadî yardımını memnuniyetle karşılarız.</li>
<li>Milletlerin kendi kaderlerini bizzat tayin ettiği bu tarihî devirde merkezî hükümetimizin de millî iradeye tâbi olması zaruridir. Çünkü millî iradeye dayanmayan bir hükümetin aldığı keyfî ve şahsî kararlara milletçe uyulmadığı gibi dışarıda da itibar edilmediği ve edilemeyeceği şimdiye kadar yaşanan olaylardan anlaşılmıştır. Bu sebeple merkezî hükümetimizin hemen millî meclisi toplaması, millet ve memleketin geleceği hakkında alınacak bütün kararları meclis denetimine sunması zorunludur.</li>
<li>Tamamen millî vicdandan doğan ve aynı amaç için kurulan bütün millî cemiyetler Anadolu ve Rumeli Müdâfaa-i Hukuk Cemiyeti adı altında birleştirilmiştir. Bu cemiyet her türlü particilik akımlarından ve şahsî ihtiraslardan tamamen arınmıştır. Bütün Müslüman yurttaşlarımız bu cemiyetin tabii üyesidir.</li>
<li>Anadolu ve Rumeli Müdâfaa-i Hukuk Cemiyeti’nin 4 Eylül 1919’da Sivas’ta toplanan genel kongresi tarafından kutsal gayeyi izlemek ve genel teşkilâtı yönetmek için bir hey’et-i temsîliyye seçilmiş ve köylerden il merkezlerine kadar bütün millî kuruluşlar birleştirilmiştir.</li>
</ol>
<figure aria-describedby="caption-attachment-81106" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-81106" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/09/Sivas-Kongresi-3.jpg" alt="" width="800" height="533" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/09/Sivas-Kongresi-3.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/09/Sivas-Kongresi-3-768x512.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"><figcaption class="wp-caption-text"><center><strong><span>Sivas Kongresi’nin yapıldığı salon</span></strong></center></figcaption></figure>
<p>Sivas Kongresi, ülkenin bağımsızlığını ve milletin haklarını korumak üzere oluşturulan millî teşkilâtı bütün ülkeye teşmil ederek millî kuvvetlerin bir elden idare edilmesini ve millî hedefe yöneltilmesini sağlamıştır. Kongre, Ali Fuat Paşa’yı Garbî Anadolu Umum Kuvâ-yi Milliye kumandanlığına tayin ederek ülkeyi yönetmeye yetkili bir organ olduğunu açıkça ortaya koymuştur.</p>
<p>İrâde-i Milliye adıyla bir gazetenin çıkarılmasına karar veren Sivas Kongresi bir taraftan da kongreyi engellemeye çalışan faaliyetlerle uğraşmak zorunda kalmıştır. Elazığ Valisi Ali Galib, bölgede bir Kürt devleti kurmaya çalışan İngilizler’in de kışkırtmasıyla kendi bölgesinden topladığı kuvvetlerle Sivas üzerine yürümeye kalkışmışsa da Mustafa Kemal Paşa tarafından önlenmiştir. Kongreyi kuvvet kullanarak dağıtmaktan bahseden Damad Ferid Paşa hükümeti ile Ali Galib arasındaki yazışmaları ele geçiren Mustafa Kemal Paşa bunları ihanet belgeleri olarak bütün Anadolu’ya duyurmuştur. İstanbul ile haberleşmeler kesilerek Damad Ferid Paşa hükümetinin istifası sağlanmıştır. Ali Rızâ Paşa hükümeti kurulup Temsil Heyeti’yle Amasya Protokolü imzalanmış ve Sivas Kongresi kararları İstanbul tarafından da kabul edilmiştir.</p>
<p>Kaynakça: Haluk Selvi, TDV İslam Ansiklopedisi</p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-81107" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-81107" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/09/Sivas-Kongresi-4.jpg" alt="" width="800" height="463" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/09/Sivas-Kongresi-4.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/09/Sivas-Kongresi-4-768x444.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"><figcaption class="wp-caption-text"><center><strong><span>Sivas Kongresi’nin yapıldığı bina</span></strong></center></figcaption></figure>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Dokuz Eylül Nedir?</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/dokuz-eylul-nedir</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/dokuz-eylul-nedir</guid>
<description><![CDATA[ Dokuz Eylül Nedir?
Dokuz Eylül Her Türk Vatandaşı İçin Unutulmaz Bir Tarihtir, Bir Kurtuluş Simgesidir. Biz tarihçiler için 9 Eylül İlk bakışta: 1912’de başlayan on yıllık savaş sürecinin sonudur. Trablusgarp, Balkan Savaşları ve nihayet I. Dünya Savaşının sonunda girişilen İstiklal mücadelesinin savaş meydanlarındaki kısmını bitiren tarihtir. Şark meselesinin batının istediği gibi halledilmeyeceğinin dünyaya gösterildiği tarihtir. Her şeyin başı […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c48cce1d25.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:45 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Dokuz, Eylül, Nedir</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/09/Izmirin-Kurtulusu-C.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/dokuz-eylul-nedir.html">Dokuz Eylül Nedir?</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. Cezmi ERASLAN</strong></span></a>
</p><p><span><em>Dokuz Eylül</em></span><br>
<span><em>Her Türk Vatandaşı İçin </em></span><br>
<span><em>Unutulmaz Bir Tarihtir, </em></span><br>
<span><em>Bir Kurtuluş Simgesidir.</em></span></p>
<p><strong>Biz tarihçiler için 9 Eylül</strong></p>
<p>İlk bakışta: 1912’de başlayan on yıllık savaş sürecinin sonudur. Trablusgarp, Balkan Savaşları ve nihayet I. Dünya Savaşının sonunda girişilen İstiklal mücadelesinin savaş meydanlarındaki kısmını bitiren tarihtir. Şark meselesinin batının istediği gibi halledilmeyeceğinin dünyaya gösterildiği tarihtir.</p>
<p>Her şeyin başı saydığı, ebet müddet olması için canını hiçe saydığı devleti­ni yaşatmak için cepheden cepheye koşarak verdiği mücadelenin başarıyla bitiş tarihidir.</p>
<p>Kadını erkeği, genci yaşlısı, kızı oğlu, dağ başlarındaki yörükleri, efeleri, kızanları, düzdeki köylüsü ile giriştiği hayat mücadelesini kazandığı tarihtir.</p>
<p><strong>Türk milleti için 9 Eylül</strong></p>
<p>Kağnısında taşıdığı cephane “millet malıdır” ıslanmasın diye bebesinin ör­tüsünü taşıdığı cephanenin üstüne örterek gösterdiği sahiplenmenin başarı gü­nüdür.</p>
<p>Kışın balçığa dönüşen tozlu, ham toprak yollarda hayvanı yetmediğinde kendini koşarak öküz arabalarıyla çektiği çilenin, taşıdığı cephanenin hedefine ulaştığı gündür.</p>
<p><strong>Türk milleti için 9 Eylül</strong></p>
<p>Daha düzenli ordular kurulmadan efeleriyle, milis kuvvetleriyle giriştiği, Urfa’da şahlanıp şan aldığı, Maraş’ta kahramanlaştığı, Antep’te gazi olarak üze­rine düşeni yaptığı, Büyük Millet Meclisinin düzenli orduları bayrağı devralana kadar toprağını, dinini, mukaddesatını başarıyla savunduğu mücadelenin vuslat günüdür.</p>
<p>Devletin ihtiyaç duydukça istediği bedenini, canını son on yıldır cepheden cepheye koşarak heder etmesinin üstüne bu defa Büyük Millet Meclisi Orduları Başkomutanı Mustafa Kemal Paşa’nın emriyle kendi boğazını doyurmaya zor yeten malının, hayvanının da %20 – %40’ını verdiği, hiçbir şey veremeyenin bir kat çamaşır verdiği Millî Mücadelenin son noktasıdır.</p>
<p>Bağımsızlık için savaşmak gerektiğini savunarak milleti yeniden savaşa ça­ğıran, ülkeyi savaşa sokan İttihatçılardan olmakla suçlanan, ihtiyaçlarını bazen zorla alan, Padişah iradesi, hükûmet beyannamesi, şeyhülislam fetvası ile katli vacip ilan edilen Millî Mücadeleciler ile; “mecburi şeriat, ulu’l emr’e itaat” düstu­ruyla inandıkları hükûmet arasında kaldıkları sıkıntılı günlerin bittiği tarihtir.</p>
<p>Tanzimat ile başlayıp Meşrutiyet ile hayata geçen halkın memnuniyeti ve hakimiyet hakkı iddiasıyla padişahların taht ve hayatlarını kaybettiği; muhassıllık seçimleri ile başlayıp vilayet meclisleri ve nihayet Meclis seçimleri ile gelişen sürecin hayat-memat meselesine evrildiği son aşamasında iradesini eline aldığı, yurdunu emperyalist oyuncağı işgalcilerden temizlediği tarihin simgesidir.</p>
<p>Mondros mütarekesinin imzasından sonra uluslararası ve savaş hukukuna aykırı işgallerin başladığı andan itibaren Türk milletinin giriştiği bölge bölge kurtuluş mücadelesini Yunan askerinin 15 Mayıs’ta çıkarılmasıyla top yekûn mücadeleye dönüştürdüğü kurtuluş sembolü İzmir’in bayram günüdür.</p>
<p>İnönü Savaşlarıyla sınanan kendine güven duygusunun Kütahya-Altıntaş’ta tereddütler uyanmasına karşın “Sakarya Melhame-i Kübrası”yla ordunun bütün birimlerinin yanı sıra tüm millete yerleştiği; milletin bütün gücünün TBMM ordularının etrafında, başkomutanının etrafında toplanmasına mukabil ha­rekete geçmek için bir yıl hazırlık yapmak zorunda kalınan nihai hamlenin simgesidir.</p>
<p>26 Ağustos sabahı gün ağarmadan topçu ateşi ile başlayan büyük taarruz, piyade ve süvarilerin büyük kahramanlıklarıyla gelişmiş, ilk iki gün içinde Yunan cephesi yarılarak Afyon ve çevresi kurtarılmıştı. 30 Ağustos’ta Dumlupınar’da Başkomutanlık Meydan Muharebesinde ana kuvvetleri imha edilen Yunan kuv­vetleri hızla İzmir’e doğru çekilmeye başladığında 15 Mayıs 1919’dan beri görü­len rüyanın gerçekleştiği tarihtir.</p>
<p>1 Eylül’de Başkomutanından aldığı “ordular ilk hedefiniz Akdenizdir, İle­ri!” emrini yerine getirmek için harikalar yarattığı tarihtir. Günümüz şartlarında karayolu ile 327 km olan Afyonkarahisar-İzmir arasındaki yolu, kaçan düşmanı takip edip artçılarıyla savaşarak 10 günde aldığı yoldur. 9 Eylül Türk askerinin kurtuluş özleminin sembolüdür.</p>
<p>Her safhasıyla düşündüğü, hazırladığı, hazırlandığı ve yönettiği, sonunda zaferle taçlandırdığı İstiklal Harbi’nin simgesidir.</p>
<p>Yetkileri ve görev süresi hakkındaki eleştirilerden yılmadan Başkomutan ola­rak Büyük Millet Meclisinin kendisine verdiği görevi yerine getirdiğinin gösterge­sidir.</p>
<p>Yaveri Salih Bozok’un anlatımıyla, Ordu ile beraber İzmir’e giderken Nif’(sonradan Kemalpaşa)te askerlere su vermek için yol kenarında bekleşen köylüler gördük. Paşa, sigarasını yakmak için gözündeki toz gözlüklerini kaldırdı­ğında yaşlı bir köylü elindeki kartpostaldan kendisini tanımıştı. Diğer köylülerle beraber kimisi elini, kimisi pelerinini öper, kimisi arabasının tozunu gözüne sür­me diye çekerken milletinden mükafatını alan başkomutanın Milletine verdiği sözü tuttuğunun simgesidir.</p>
<p>Sadece karşısındaki düşmanla değil, arkasındaki emperyalist dünya deste­ğiyle, sağlık sorunlarıyla, maddi yoklukla, silah ve cephane eksiğiyle, uğraştığı bir savaşın nihai hedefidir.</p>
<p>Büyük Millet Meclisi içinde başkomutanlık yetkilerini uzatmak istemeyen, ordunun saldırı kabiliyeti olmadığını iddia eden muhalefetle de uğraştığı bir sü­reçtir.</p>
<p>4 Ekim 1922’de Büyük Millet Meclisinde millet temsilcilerine bilgi verir­ken “topçusu, piyadesi, süvarisi, zabiti ve kumandanıyla bütün kadrosunun kah­ramanlığını tespit eden; genelkurmay başkanı, cephe komutanı, maliye bakanı, hükûmet ve nihayet ordu saldıramaz dedikleri için belki düşmanın gevşemesine vesile olmuşlardır diyerek muhaliflere de teşekkür edecek kadar espritüelliği gös­teren başkomutanın zafer günüdür.</p>
<p>Elde edilen başarının “milletin tek bir adam gibi, gösterdiği sarsılmaz vahdet ve gayret sayesinde” olduğunu belirterek milletin bütün cihana karşı en yüksek hürmet ve izzet mevkiini kazandığını ilan eden başkomutan “kahramanlık mey­danlarında rahmet-i rahmana kavuşan şehitlerimizin muazzez ruhlarına hep be­raber Fatihalar ithaf ederek bizlere örnek olmuştur.</p>
<p>Buyurunuz.</p>
<p>Savaşı her zaman için en son çare olarak gören başkomutan savaş biter bit­mez barış ortamı kurmaya çalışmıştır.</p>
<p>Öyle ki Yunan Başbakanı Venizelos Türkiye ile 1934 Balkan Paktı’na giden iyi ilişkiler kurmaya başladığında karşılaştığı eleştirileri “hali hazırda dostumuz olan Türkler, müstevli olmak itibarıyla yaptığımız bütün bu tahribatı unuttularsa benim ihtiyar ettiğimiz fedakarlıkları unutmamaklığıma ne sebep vardır?” diye­rek karşılayacaktır.</p>
<p>Bununla yetinmeyen Venizelos, 12 Ocak 1934 tarihli mektubuyla Nobel Barış Ödülüne aday gösterirken “Anadolu faciasının hemen akabinde kendini yenileyen Türkiye’ye bir anlaşma fırsatı görerek elimizi uzattık, O bu uzanan eli samimiyetle kabul etti… Barışın medyun olduğu bu kıymetli katkının sahibi kişi” olarak Mustafa Kemal Paşa’yı takdim etmiştir.</p>
<p>Hakimiyet anlayışında, devlet rejiminde, siyasi düşünce yapısında, kültür-sanat anlayışında hülasa Türk tarihinde dönüm noktası oluşturacak yeni bir saf­hanın da başlangıç tarihidir. Muasır medeniyet seviyesine ulaşmayı hedefleyen bir değişim ve dönüşüm hareketinin dönüm noktasıdır. Türkiye Cumhuriyeti’ne giden yolu açmıştır.</p>
<p>26 Ağustos – 9 Eylül 1922 sürecinde ortaya konan başarı Türk Milletinin hür­riyet ve istiklal fikrinin ölümsüz abidesidir.</p>
<p>26 Ağustos 1071’de Anadolu topraklarına vurulan Türk mührünün hiçbir güç ve ittifak tarafından çözülemeyeceğini 850 yıl sonra bütün dünyaya ilan eden bir derstir, bir bağımsızlık simgesidir.</p>
<p>Bu dersten 98 sene sonra benzer hayallere kapılanlara 9 Eylül 1922’yi iyi okumalarını tavsiye ederiz.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. Cezmi ERASLAN</strong></span></a>
</p><p>İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü</p>
<p><strong>Alıntı Kaynak:</strong> Kurtuluş ve Kuruluşun Sembol Kenti İzmir Sempozyumu Bildirileri, 26-28 Eylül 2012 Atatürk Araştırma Merkezi Yayınları, 2015</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>12 Eylül 1980 Askeri Darbesi</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/12-eylul-1980-askeri-darbesi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/12-eylul-1980-askeri-darbesi</guid>
<description><![CDATA[ 12 Eylül 1980 Askeri Darbesi
Bir toplumun kültürü yaşadığı tarih içerisinde şekillenir. Sosyologların tespitlerine göre kültürün bütün unsurları değişime tâbidir. Ancak her unsur aynı hızla değişmez. Somut olan; giyim kuşam, yeme içme alışkanlıkları gibi şekle ait unsurlar daha hızlı değişir. Buna karşılık karakter, davranış ve zihniyetlere ait unsurlar daha yavaş değişir. Son 200-250 yıllık tarihimiz bu görüşü doğrulamaktadır. Şekil bakımından; […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c48cb306d0.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:45 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Eylül, 1980, Askeri, Darbesi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/09/12-Eylul-Askeri-Darbesi.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/12-eylul-1980-askeri-darbesi.html">12 Eylül 1980 Askeri Darbesi</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Mehmet Ali ÜNAL</strong></span></a>
</p><p>Bir toplumun kültürü yaşadığı tarih içerisinde şekillenir. Sosyologların tespitlerine göre kültürün bütün unsurları değişime tâbidir. Ancak her unsur aynı hızla değişmez. Somut olan; giyim kuşam, yeme içme alışkanlıkları gibi şekle ait unsurlar daha hızlı değişir. Buna karşılık karakter, davranış ve zihniyetlere ait unsurlar daha yavaş değişir.</p>
<p>Son 200-250 yıllık tarihimiz bu görüşü doğrulamaktadır. Şekil bakımından; giyim kuşam, yeme içme alışkanlıkları, şehirleşme, tüketim alışkanlıkları vs. açısından Türk toplumunun bir Batılıdan farkı kalmamıştır. Fakat olaylar karşısında takındığı tavır, ahlak anlayışı, dünyayı, eşyayı ve olayları yorumlama biçimi itibariyle Batılı değildir.</p>
<p>Bu unsurların içerisine siyasi kültürü de ekleyebiliriz. Siyasi yapıdan ayrı olarak bir siyasi kültür vardır. Siyasi yapı rejimle ilgili hususları ihtiva eder. Bir ülkenin yönetim şekli siyasi yapıya girer. Fakat rejimi ve rejimle ilgili prensipleri yorumlayış biçimi siyasi kültüre ait bir konudur. Siyasi yapıyı hızla değiştirmek mümkündür. Oysa siyasi kültür karakterlere ait hususlardan olduğundan daha yavaş değişir. Mesela saltanatın kaldırılıp cumhuriyet ilan edilmesi, şeyhülislamlığın ilga edilip Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kurulması siyasi yapının değiştirilmesidir. Ama cumhuriyete rağmen kutsal devlet anlayışından vazgeçmeme, diyanet işlerini dini alanın kontrolü ve gerektiğinde bir fetva makamı olarak kullanma siyasi kültüre girer.</p>
<p>Askeri darbeler konusu da siyasi kültüre ait bir konudur. 1826 yılında yeniçeri ocağı kaldırıldığı zaman bu hadiseye vak’a-i hayriye adı verilmişti. Çünkü yozlaşmış bir kurum olan yeniçeri ocağı kaldırıldığı gibi, yeniçeriliğe ait bütün unsurlar yok edilmeye çalışıldı. Yeniçerilik ile irtibatlı olan Bektaşîlik tarikatı kapatıldı ve yer altına itildi. Yeniçeri mezarları bile tahrip edildi. Yeniçeri musikisi diye mehter kaldırıldı. Ama siyasi-askeri kültüre ait bir unsur olan sık sık ayaklanmalar çıkararak hükûmet ve padişah devirmek geleneğine son verilemedi.</p>
<p>1826 tarihi aynı zamanda bugün modern ordunun kuruluşu tarihi kabul edilir. Modern ordu da kuruluşunun üzerinden 50 yıl geçmeden bir askeri darbeye âlet edildi. 1876 yılında Sultan Abdülaziz, zamanın Seraskeri (Genelkurmay Başkanı), Sadrazam, Şeyhülislam ve Harbiye komutanından müteşekkil bir cunta tarafından devrildi. Modern ordunun bu darbesi yeniçerilik geleneğinin hortlamasından başka bir şey değildi. Darbeden sonra Sultan Abdülaziz tahttan indirildi ve bir müddet sonra da öldürüldü. Sultan Aziz’den halkın şikayeti falan yoktu. Ne enflasyon ne de kardeş kavgası söz konusuydu. Sadece üst bürokrasi iktidarın sarayda toplanmış olmasından rahatsızdı.</p>
<p>Bu darbe Sultan II. Abdülhamid’in mutlakiyet rejimi ile sonuçlandı. Fakat Batılılaşmanın süratle devam ettiği bir çağda bu rejimin uzun süre devam etmesi mümkün değildi. Nitekim meşrutiyet rejimi kafasında ukde olarak kalmış olan aydınlar Abdülhamid rejimi aleyhinde illegal faaliyetlere giriştiler. 1890’larda kurulan İttihat ve Terakki cemiyeti ordu içerisinde ve bilhassa Rumeli’deki genç subaylar arasında taraftar buldu. Bu cemiyetin tertibi ile 24 Temmuz 1908’de Abdülhamid meşrutiyet rejimini ilana zorlandı. Aradan bir yıl geçmeden 1909 yılının 13 Nisan’ında 31 Mart ayaklanması adı ile tarihe geçen tertip ile de Abdülhamid tahttan indirildi. Hâlbuki Sultan II. Abdülhamid’in 30 küsur sene süren saltanatından halk gayet memnundu. Bunu İttihatçılar hatıralarında, 1908 yılında yapılan seçimleri kast ederek, “Şayet Sultan Abdülhamid de bu seçimlere katılsa idi kesin olarak iktidara gelirdi”, diyerek ifade etmektedirler.</p>
<p>Meşrutiyet rejimi de Enver Paşa’nın Babıali baskınından sonra İttihat ve Terakki diktatörlüğüne dönüşecektir. Enver Paşa ülkeyi Birinci Dünya Savaşı’na sokarak imparatorluğun sonunu getirecektir. Mondros Mütarekesi sonunda ülke neredeyse yok olmanın eşiğine gelecekse de Milli Mücadele sonunda bugünkü Türkiye kurtarılabilecektir.</p>
<p>Saltanatın kaldırılıp cumhuriyetin ilan edilmesi ve Osmanlı kurumlarının bazılarının kaldırılması ve bazılarının adlarının değiştirilmesi mekteplerde çok köklü değişiklikler olarak okutulmaktadır. Fakat aslında siyasi yapıya ait bu değişikliklerin siyasi kültüre yansımadığından bahsedilmez. Cumhuriyet adı üzerinde halka dayanan bir rejim demektir. Halkın hür iradesiyle iktidarı tayin ettiği bir rejim yani demokrasiyi çağrışım yaptırır. Ancak Türkiye böyle bir rejime cumhuriyetin ilanından 23 sene sonra 1946 yılında geçebilmiştir.</p>
<p>Cumhuriyeti kuranlar büyük ölçüde Osmanlı paşaları idiler. Mustafa Kemal Paşa Birinci Dünya Savaşı’nda değişik cephelerde savaşmış başarılı bir generaldi. Her Osmanlı subayı gibi reformist fikirlere sahipti. Demokrasi içerisinde kafasındaki reformları topluma kabul ettiremeyeceğinin farkındaydı. Ayrıca devir diktatörlükler devri idi. Demokrasi sınırlı sayıda ülkede geçerli idi. Bu sebeple Türkiye 1925’lerden 1945’lere kadar 20 yıl tek parti rejimini sürdürdü.</p>
<p>Türkiye’nin 1946 yılında çok partili demokrasiye geçmesi içerideki gelişmelerden çok dış dinamiklerin tesiri ile mümkün olmuştur. Sovyet tehdidi karşısında Batı bloğuna girme arzusu çok partili rejimin uygulanmasını çabuklaştırmıştır. Ancak çok partili rejime geçmekle beraber iktidar sahiplerinin niyeti klasik bir demokrasi değildir. Onlar muhalefeti göstermelik olarak telakki etmektedirler. Nitekim 1946 seçimleri açık oy gizli sayım uygulamasıyla şaibeli bir seçim olarak tarihe geçmiştir. Seçim kanununun 1950 seçimleri öncesi değişmesi ile CHP iktidarından bıkmış olan halk büyük bir çoğunlukla Demokrat Parti’yi iktidara getirmiştir. Başbakan Menderes kalkınmaya öncelik vermiş tarım, bayındırlık ve sanayi alanında önemli hamleler gerçekleştirmiştir. Nitekim bu başarının semeresini 1954 seçimlerinde almış ve öncekine göre daha büyük bir oy oranı ile yüzde 57’lik bir nisbetle seçimleri kazanmıştır. Bu Türk siyasi tarihinde rekor bir oy oranıdır. Menderes hükûmeti kalkınma programına devam etmiş fakat enflasyonun artması başta olmak üzere çeşitli faktörlerin etkisi ile 1957 seçimlerinde yine iktidara gelmekle beraber oy oranında düşüş meydana gelmiştir.</p>
<p>Demokrat Parti’nin başarıları CHP’nin çok sert muhalefeti ile karşılanmıştır. Seçimle iktidara gelmenin mümkün olmadığını gören bürokrasi de CHP’ye destek vermiştir. Bu muhalefet tarzı DP’yi hatalara sürüklemiş ve elindeki yetkileri kullanarak basın ve muhalefetin hareketlerine kısıtlamalar getirmeye çalışmıştır. Bu durum muhalefetin daha da radikalleşmesini sağlamaktan başka bir işe yaramamıştır. Ordu içerisinde bilhassa alt rütbelerde bulunan subaylar arasında cuntalaşma faaliyetleri hızlanmış ve ana muhalefet partisi ile temas kurmuşlardır. Sonunda bugün tertip olduğu açıkça bilinen 28-30 Nisan tarihleri arasında İstanbul ve Ankara üniversitelerinde yaşanan öğrenci olayları bahane edilerek 38 kişilik bir cunta 27 Mayıs 1960’da hükûmet darbesi yapmıştır. Cumhurbaşkanı, başbakan, bakanlar, Demokrat Parti milletvekilleri, bürokratlar, genelkurmay başkanı ve cuntaya destek vermeyen generaller tutuklanmış ve kurulan olağanüstü mahkemede özel olarak seçilmiş hâkim ve savcılar tarafından yargılanmışlardır.</p>
<p>Bir tarihçi olarak değil, basit bir gözlemci olarak bile baktığınızda 27 Mayıs 1960’ta darbe yapılması için hiçbir ciddî sebep bulamazsınız. Darbe gerekçeleri bir yığın laftan ibarettir. Demokrat Parti 3 defa seçim kazanmıştır ve Başbakan Adnan Menderes halk tarafından çok sevilmektedir. Seçime henüz 1 yıl vardır. Ne yazık ki, bu darbeyi savunan ve aydın geçinen hâlâ önemli bir kesim vardır. Onların iddialarına göre, DP diktatörlük rejimi kuracaktı<a href="https://www.altayli.net/12-eylul-1980-askeri-darbesi.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a> ve bu sebeple Anayasayı ihlal ediyordu. Bunlar mesnetsiz iddialardır. İşin garibi şu ki, ihlal edildiği için Başbakan Menderes ve 2 arkadaşını astıkları Anayasayı kendileri tamamen ilga ettiler ve yeni bir anayasa yaptılar. Halkın gayet memnun olduğu Menderes iktidarından bir kısım bürokrat-aydınlar ve subaylar gayr-i memnun idiler. Subayların DP iktidarı hakkında basında çıkan uydurma haberlere nasıl itibar ettikleri darbecilerin hatıralarında yer almaktadır.</p>
<p>Tanzimat’tan bu yana emretmeye ve kendini halkın üstünde görmeye alışmış olan bürokrasimiz, millet iradesinin meclise yansıması ve ön plana çıkmasına asla tahammül gösteremedi. Çarıklı, poturlu gibi sıfatlarla küçümsediği halka demokrasiyi layık bulmuyordu. Bu sebeple, 1950’den itibaren üç defa bir partinin seçimle iktidara gelmesi bürokrat-aydınlarımızı öfke ve kinini arttırdı. Bürokrasinin askerî kanadıyla işbirliği yapan aydınlar ve demokrasiden umudunu kesmiş bir kısım politikacılar 1960 darbesini hazırladılar. Resmî söylemde darbeciler ülkedeki kardeş kavgasını önlemekten, millî birlik ve beraberlikten söz ediyorlardı.</p>
<p>Darbecilerin çoğu hatıralarında, Demokrat Parti’nin diktatörlük kuracağından, Tahkikat Encümeni kurdurduğundan söz edip dururlar. Oysa seçimlere daha bir yıl vardı ve Tahkikat Encümeni kurmak da anayasada mevcuttu ve dolayısıyla iktidarın siyasî bir tasarrufu idi. Ayrıca cunta faaliyetleri 1954’lerde başlamıştı. Gerçek sebep, muhalif aydın ve politikacıların seçimle iktidara gelmekten umudu kesmiş olmalarıydı. O sırada birkaç üniversitede tertip edilen olaylar ve hükûmet üyeleri hakkında çıkarılan aslı astarı olmayan dedikodularla askerî bürokrasiye de tesir etmişler ve ordu içerisinde bir komitenin kurulmasına yardımcı olmuşlardı.</p>
<p>27 Mayıs darbesi Türkiye Cumhuriyeti tarihinde bir kırılmadır. Darbe sadece hükûmeti ve bir siyasi parti iktidarını devirmemiştir. Bir vesayet rejimi yaratmış ve hukuku vesayet rejiminin emrine vermiştir. Siyasetin alanı son derece daralmış ve sivil hükûmetlerin yetkisi ekonomi ile sınırlı kalmıştır. Dış politika, milli savunma ve milli eğitim politikalarını belirlemek meclis ve hükûmet üstü bir mesele haline gelmiştir.</p>
<p>27 Mayıs darbecilerinin birçoğu meselelerin çözümünü yeni bir anayasada görüyorlardı. Yürürlükteki anayasa Mustafa Kemal Paşa’nın ihdas ettiği 1924 anayasası idi. İktidarı bu anayasayı çiğnemiş olmakla itham ederek, kurdukları olağanüstü mahkemede başbakan ve iki bakanı idama mahkûm ettiler. İşin tuhafı şu ki, Millî Birlik Komitesi’nin ilk işi, ihlal edildiği için 3 kişiyi astıkları bu anayasayı değiştirmek oldu.</p>
<p>1960 darbesi hiyerarşik bir düzenden mahrumdu. Ordunun üst kademesi ve çoğunluğu bu darbeye katılmamış, albay, binbaşı, yüzbaşı ve üst teğmenlerden oluşan ihtilal komitesi, başlarına son dakikada bir iki general bulabilmişlerdi. Bu yüzden ilk işleri yedi binin üzerindeki subayı emekliye sevk etmek oldu. Bunların 235 tanesi generaldi.</p>
<p>1960 darbesinin yapıldığı 27 Mayıs günü bayram ilan edilerek yıllarca kutlandı. Son derece yavan, yasak savmak kabilinden geçen ve milleti dilhûn eden bu bayramlarda siyasîler alışılmış demeçler verirler, bürokrasinin tepesinde oturanlar darbenin ruhuna olan bağlılıklarını ilan ederler ve ısrarla Türkiye Cumhuriyeti’nin lâik, sosyal ve demokratik bir devlet olduğunu vurgularlardı. Millet iradesinin gasp edildiği bu meşum günün bayram olarak kutlanması geleneğine bir başka askerî darbe ile son verildi.</p>
<p>27 Mayıs darbesini yapanlar dünyayı gazete başlıklarından öğreniyorlardı. Gazetelerin Menderes ve Demokrat partililer için abartarak ve bir sürü yalan yanlış bilgilerle, iftiralarla dolu haberlerine itibar ediyorlar ve içlerinde büyük bir kin büyütüyorlardı. Bunlar bizim yorumumuz değil, kendi itiraflarıdır. Hatıralarında gazete ve dergilerin yazdıklarından nasıl etkilendiklerini anlatmaktadırlar. Türk aydının yüzyıllardır meclubu olduğu bazı kavramlardan sihir ve keramet bekleme hatasına onlar da düşmüşler, kafayı anayasa ile bozmuşlardı. İyi bir anayasa yapılırsa işler düzeliverir görüşünde idiler. Bu zihniyet halen değişmedi. Hâlâ aydınların mühim bir kısmı belli kanun ve kavramların işleri düzelteceğini zannediyorlar.</p>
<p>Yassı ada mahkemelerinin anayasayı ihlal gibi son derece muğlâk ve müphem bir ithamla bir başbakan ve iki bakanı idam etmesi Türk siyasî hayatında onulmaz bir yara açmıştır. Siyaseten katl, Osmanlı Devleti’nde 1821 yılında bitmişti. Fakat Türkiye, idam edilen son sadrazam olan Benderli Ali Paşa’nın 1821’de asılmasından tam 140 sene sonra 1961 yılında tekrar siyasî bir katl hadisesi yaşadı.</p>
<p>12 Mart 1971 darbesi 27 Mayıs’ın bir uzantısıdır. Aslında seçimle iktidara gelemeyen bürokrat-aydınların ordu ile işbirliği yaparak iktidarı ele geçirme teşebbüsü olan bu hareket, ordu üst kademesinin basiretli tutumuyla şekil değiştirmiş ve daha itidalli bir mecraya sokulmuştur. Ordunun alt kademelerinde bir askerî darbe hazırlandığını fark eden üst düzey komutanlar mevcut hükûmete bir muhtıra vererek istifaya zorlamışlardır. 12 Mart 1971’de darbe yapmak için de ciddi bir gerekçe yoktu. Öğrenci olayları, üniversite işgalleri ve boykotlar darbe ortamı oluşturmak için meydana getirilmiş sunî hadiselerdi. O dönemin Marksist öğrenci liderlerinden birisi 1980’li yıllarda, Milliyet gazetesinde yayınlanan hatıralarında,12 Mart öncesi olaylar hakkında, “bizden bir darbe ortamı hazırlamamızı istemişlerdi, biz görevimizi yaptık” demektedir. Hâlbuki Türkiye en hızlı kalkınma dönemlerinden birisini 1965-70 yılları arasında yaşamıştı ve halk iktidardan memnundu.</p>
<p>12 Mart 1971 muhtırası da tarihimize enteresan bir askerî darbe olarak geçmiştir. Meclis fesh edilmemiş, sadece muhtıracıların desteklediği Nihat Erim’in başbakanlığında bir beyin kabinesi teşkil edilmiş ve istedikleri bir takım kanunların meclisten çıkması sağlanmıştır. Tabii ki 12 Mart 1971 muhtırasının sebebi de 1960 darbesinin gerekçesinden farklı değildir: Ülkede artan kardeş kavgasını ve anarşiyi önlemek.</p>
<p>12 Eylül 1980 darbesine gelince; bu darbe için söylenecek çok şey var. Esasen bu darbe de 27 Mayıs’ın bir uzantısıdır. Temel sebep 1961 anayasası ile gerçekleştirilmeye çalışılan askeri ve bürokratik vesayeti pekiştirmektir.</p>
<p>Ancak her gün 20-25 gencin sağ-sol çatışmasında ölmesi, halk nazarında bu darbenin büyük bir memnuniyetle karşılanmasına yol açtı. Hâlbuki darbeciler bu olaylar sırasında en mühim mevkilerde bulunuyorlardı. İsteseler anarşiyi önleyebilirlerdi. Nitekim sonradan darbecilerden birisi, darbe ortamının oluşması için bir yıl beklediklerini ifade etti.</p>
<p>1980 darbesinin hukuken meşruiyeti olmasa bile halk nazarında fiilen bir meşruiyeti vardı: Ülkede ideolojik çatışmalarda her gün 20-25 kişi ölüyordu ve halk can güvenliği olmadığından sokağa çıkamaz hale gelmişti. Kurtarılmış bölgeler ilan edilmiş büyük bir otorite boşluğu doğmuştu. Doğrusu darbeciler ülkenin bu duruma gelmesi için büyük bir sabır göstermişlerdi. Üst düzey bir komutan bunu itiraf etmiş, şartların olgunlaşması için darbe komitesini teşekkül ettirdikten sonra bir yıl beklediklerini söylemişti.</p>
<p>Darbenin lideri general, daha sonra hatıralarında zamanın başbakanını ve hükûmetini anarşiyi önlememekle suçlamıştı. Hatıraların yayınlandığı sırada siyaset yapması yasak olan Süleyman Demirel, kendisine has üslubuyla, “biz anarşi ile uğraşırken kendisi Antalya’da tapu müdürü müydü?”, diye cevap vermişti. Ancak unuttuğu bir şey vardı. Anarşiyi önlemek ve ülkede can ve mal emniyetini sağlamak Genelkurmay Başkanı’nın değil siyasî iktidarın vazifesi idi. Ülkede cereyan eden her hadiseden meclise karşı daima hükûmet sorumludur. Genelkurmay Başkanı ve kuvvet komutanları neticede hükûmete bağlı birer memur idiler. Görevlerini yapmıyorlarsa gereğini yapmak hükûmete düşerdi. Fakat milletin kendisine dış ve iç düşmanlara karşı koruması için verdiği silahı politik amaçları için kullanan cuntacılara karşı hükûmetler ne yapabilir?</p>
<p>1980 öncesinde çatışan sağ ve sol tabir edilen bir gençlik kesimi vardı. Kendilerine ülkücü olarak niteleyen ve MHP’ye yakın bu gençlik son Türk devletinin komünistlerin saldırısına maruz kaldığını, komünistlerin ülkede idareyi ele alması demek Sovyet-Rus hâkimiyetinin başlaması demek olduğunu ileri sürüyorlardı. Bu ise Türk devletinin sonu ve Türk milletinin esareti demekti. Bunun için göğsünü siper etmiş savaşıyorlardı. Bunun karşısında yer alan ve kendilerine sosyalist veya devrimci diyen gençlik de sosyalizmi kurmak üzere iken karşılarına faşistlerin çıktığını ve öncelikle onları temizlemek lazım geldiğine inanıyordu. Hâlbuki iki tarafın idealleri de gerçekçi değildi. Ne son Türk devleti tehlikede idi ne de ülkede komünizmin kurulması söz konusu idi. Türkiye’de sosyalist bir rejimin kurulması tamamen hayaldi. Bu gerçeği anarşiyi önlemekle görevli olanlar biliyorlardı. Ama henüz 20’li yaşlardaki gençlerin ülkenin içerisinde bulunduğu durumu kavramaları ve siyasi çözümleme yapabilmeleri zordu.</p>
<p>Tarih boyunca ihtilalcilerin veya darbecilerin idealistleri kendi amaçları için kullandığı bir gerçektir. 1980 öncesinde de Türkiye’de sağ ve soldaki idealist gençlik darbeciler tarafından kullanıldı. 1980 öncesindeki önemli olayların ve cinayetlerin darbecilere bağlı organize güçler tarafından işlendiği; sağ ve sol gençlik içerisindeki ajanların birçok olayı provoke ettikleri anlaşılmaktadır. Ancak bu dönem henüz bir tarih alanı olmadığı için olayları tamamen açığa çıkarmak şimdilik mümkün görünmemektedir.</p>
<p>12 Eylül’den sonra sağ ve sol gençliğin eylemci kesiminin Mamak askeri hapishanesinde aynı hücre veya koğuşlara konularak karıştır-barıştır siyaseti uygulanması ilgi çekicidir. Çünkü bu gençler görevlerini yapmışlar, eylemleri ile ülkeyi bir darbe ortamına sürüklemişlerdir. Artık barışmaları gerekmektedirler. Fakat bunu yaparken zorla istiklal marşı ezberletilmesi ve insanlık dışı işkenceler bu neslin bir travma yaşamasına yol açmıştır.</p>
<p>Darbeciler için tek bir hedef vardır: İktidar. İktidarı elde etmek için yapmayacakları hareket yoktur. İnsan sevgisi, vatan sevgisi, merhamet, vefa gibi duygulara yer yoktur. Şartların olgunlaşması için bir yıl bekledik diyen general acaba o bir yıl içerisinde kaç kişinin öldüğünü hesap etmiş midir? Hayır. Tam tersine darbeye meşruiyet kazandırmak için oluk gibi kan akması teşvik edilmiştir. Bugün hâlâ Kahramanmaraş, Çorum ve Sivas olayları aydınlatılabilmiş değildir.</p>
<p>1960’dan sonra Türkiye sürekli bir darbe ortamı içerisine sürüklenmiştir. Nitekim 1962 ve 1963 yıllarında talihlerini denemek ve 1960’daki arkadaşlarından daha hünerli olduklarını göstermek isteyen bir albay ve binbaşı, iki defa daha darbeye teşebbüs etti, fakat başaramadılar ve idam edildiler.</p>
<p>1980 askerî darbesi, askerî bürokrasinin demokrasiye darbe olmadan da müdahale etmesine fırsat sağlayan hukukî düzenlemeler getirdi. Zaten 1960 darbesi ile Türkiye’de askerin siyasetteki ağırlığı artmıştı. Millî Güvenlik Kurumu 1960 anayasası ile kurumlaştı. Hükûmet ve ordu üst erkânının yer aldığı bu organın aldığı kararlar tavsiye niteliğinde idi ve hükûmet açısından bağlayıcılığı yoktu. 1971 yılında MGK kararları, ifade biraz sertleştirilmekle beraber hâlâ tavsiye niteliği taşıyordu. Fakat 1982 anayasasında “MGK kararlarını hükûmet öncelikle ele alır” ibaresi eklendi. Cihet-i askeriye bunu hükûmet mutlaka uygular şeklinde anladı ve öyle algılamaktadır. Aslında mümkün olsa 1982 anayasasını hazırlayanlar bunu hükûmet MGK kararlarını öncelikle uygular şeklinde tanzim ederlerdi. Ancak o zaman rejimin adına demokrasi denmezdi.</p>
<p>1960 sendromu, politikacıların siyaset dışı kurumların demokrasiye müdahalesini önlemek yönünde adım atmalarını engelledi. Millî Savunma, Türkiye’de sadece tartışılmayan değil, tartışılmasının düşünülmesi bile korku yaratan bir konu haline geldi. Başbakanlık ve cumhurbaşkanlığı yapmış merhum Turgut Özal, 27 Mayıs’ın politikacılar üzerinde meydana getirdiği sendromu “Türkiye’de politikacının iki gömleği vardır; biri bayramlık, biri idamlık” diye veciz bir biçimde ifade etti.</p>
<p>Darbeler bir ülkeye düzen getirmezler. Tam tersine olağandışı bir düzensizlik getirirler. Düzenin yeniden kurulmasına kadar geçecek müddet içinde de ne gibi gelişmeler kaydedileceğini hiçbir ihtilal ve fikir adamı kestiremez. Bu yüzden darbelerden sonra darbeciler arasında tasfiyeler yaşanır. Yani ihtilal önce çocuklarını yer.</p>
<p>Meşruiyet darbecilerin umurlarında değildir. Kaba gücün her şeyi çözeceğini sanırlar. Bu sebeple meşru bir iktidara, güce veya hükümdara karşı yapılan herhangi bir darbenin olumlu bir sonuç verdiği şimdiye kadar görülmemiştir.</p>
<p>Darbeciler siyasî yapıyı dilediği gibi şekillendirmek isterler. Hatırda tutmak lâzım gelir ki, önceki darbecilerin hiçbiri bunu başaramamıştır. Çünkü siyasî yapı toplumun sosyal yapısının bir tezahürü ve yansımasıdır. Sosyal yapı da hemencecik değişivermez. Uzun bir zaman diliminde yavaş yavaş değişir.</p>
<p>Askere gidenlere, sivildeki mantığını nizamiyede bırakmaları gerektiği söylenir. Bu yerden göğe kadar doğru bir tavsiyedir. Hatta bazıları bir müddet bu mantığı kavrayamazlar ve bazı uygulamaları saçma bulurlar. Fakat bir süre sonra onların kendi içerisinde gayet tutarlı olduğunu çeşitli tecrübelerle anlarlar.</p>
<p>Sivil hayatta da bunun tersi geçerlidir. Yani nizamiyeden dışarı çıkınca askerî mantık biter. Siyasetin, ekonominin ve sosyal hadiselerin kendine has mantığı başlar. Hatta bu hükmü üniversite ile üniversite dışındaki hayat için de ileri sürenler vardır. Nitekim siyasette en başarısızlar sıralamasında emekli askerler birinci, profesörler ikinci sırayı işgal ederlerdi. Fakat son yıllarda profesörler biraz daha üst sıralara tırmandılar.</p>
<p>Türkiye bugün hâlâ demokrasi ile darbe arasında bir noktada, âdeta bıçak sırtında durmaktadır. Oysa hiç bir demokrasi vesayeti kaldırmaz. Aksi halde ona demokrasi denmez. Halk vesayet altında gördüğü siyasî partilere de itibar etmez. Zira geçmişte bunun örneklerini yaşadık halk, askerlerin güdümünde gördüğü hiç bir partiye sıcak bakmadı. İnadına onun karşısındaki partileri destekledi.</p>
<p>Ancak 12 Eylül 1980 darbesinin olumlu bir sonucu da oldu. Aydınlar ve toplum demokrasinin ve barış içerisinde bir arada yaşamanın önemini kavradılar. Halk, 12 Eylül generallerinin hazırladığı anayasayı büyük bir oy çoğunluğu ile tasdik ettiği halde 1983 yılında yapılan serbest seçimlerde darbenin reisini tavsiye ettiği partiye oy vermedi ve kendine yakın hissettiği partiyi iktidara getirdi. Bu, Türk halkının şuursuzca oy kullandığı ve yönlendirilebileceği konusundaki görüşlere en güzel cevaptı.</p>
<p><strong>Kaynakça:</strong> Türk Yurdu Dergisi, Eylül 2010 – Yıl 99 – Sayı 277</p>
<hr>
<p><a href="https://www.altayli.net/12-eylul-1980-askeri-darbesi.html#_ednref1" name="_edn1"><span>[1]</span></a><span> Yassıada’da yargılanan Cumhurbaşkanı Celal Bayar, bunun cevabını vermiştir. Kendisini diktatörlük kuracaktınız diye suçlayan savcıya “yani hakim bey, biz burada yapmadıklarımızdan dolayı mı yargılanıyoruz”, demiştir.</span></p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Niğbolu Savaşı</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/nigbolu-savasi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/nigbolu-savasi</guid>
<description><![CDATA[ Niğbolu Savaşı
Haçlı seferleri tarihinde amaç, hedef ve katılım bakımından klasik anlamda vurgular taşıyan son savaş olarak tanımlanır. 21 Zilhicce 798’de (25 Eylül 1396) Niğbolu Kalesi önlerinde meydana gelmiş ve kısa sürede kalabalık Haçlı güçlerinin bozguna uğramasıyla sonuçlanmıştır. Batı Avrupa’nın, Doğu Hıristiyanlığı ile birlikte doğrudan Türkler’i hedef alan ilk ciddi askerî harekâtı şeklinde de nitelenmiştir. Seferin ana […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c48c9b79fc.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:45 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Niğbolu, Savaşı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/09/Nigbolu-Savasi.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/nigbolu-savasi.html">Niğbolu Savaşı</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. Feridun EMECEN</strong></span></a>
</p><p>Haçlı seferleri tarihinde amaç, hedef ve katılım bakımından klasik anlamda vurgular taşıyan son savaş olarak tanımlanır. 21 Zilhicce 798’de (25 Eylül 1396) Niğbolu Kalesi önlerinde meydana gelmiş ve kısa sürede kalabalık Haçlı güçlerinin bozguna uğramasıyla sonuçlanmıştır. Batı Avrupa’nın, Doğu Hıristiyanlığı ile birlikte doğrudan Türkler’i hedef alan ilk ciddi askerî harekâtı şeklinde de nitelenmiştir.</p>
<p>Seferin ana sebebi Türkler’in Balkanlar’daki önlenemez ilerleyişini durdurmak, tehlike altındaki Macaristan’a yardımcı olmak, böylece Batı Avrupa’nın güvenliğini sağlamaktır. Kuşatma altındaki İstanbul’un kurtarılması, Bizans’a yardımda bulunulması amacı ise ikinci planda düşünülmüştür. Sefer propagandası yapılırken Haçlı seferleri ruhuna uygun biçimde İstanbul üzerinden Kudüs’e ulaşma ve Hıristiyanlığı yüceltme temel hedef şeklinde öne çıkarılmıştır.</p>
<p>Dönemin Batılı tarihçileri, önce İstanbul ve oradan Anadolu içlerinden geçerek yahut deniz yoluyla hareket ederek Suriye’ye veya Suriye sahillerine, Mısır limanlarına ulaşma ve arz-ı mukaddesi fethetme gibi planları ileri sürmüştür. Aslında seferin açılması ve organizasyonu, Türk tehdidini derinden hisseden imparatorun kardeşi Luxemburg hânedanından Macar Kralı Sigismund’un etkili teşebbüsleri sonucu gerçekleşmiştir. Aynı yıllarda Bizans İmparatoru II. Manuel de Batı’da müttefik arayışı içindeydi ve diplomatik teşebbüslerde bulunuyordu. Ancak Haçlı seferinin ana mihverini, Tuna hattında Osmanlılar’ın tehdidi karşısında zor durumda kalan ve sınıra inerek onlarla mücadele edip Küçük Niğbolu’yu alan (Mayıs 1395) Sigismund’un faaliyetleri oluşturmuştur.</p>
<p>Avrupa’da XIV. yüzyıl sonlarında genel durum böyle büyük bir ittifak için uygundu. Yüzyıl savaşlarının ilk safhası sona ermiş (Mart 1396), Fransa ve İngiltere arasında bir mutabakat sağlanmıştı. Roma’daki Papa IX. Boniface ve Avignon’daki Papa (anti-papa) XIV. Benedict böyle bir seferi destekleyici bildiri yayımladılar. En dikkat çekici propagandacı ve faal bir Haçlı olan Phillippe de Mézière, İngiliz Kralı II. Richard’a bir mektup yazarak Fransa Kralı VI. Charles ile iş birliği yapması çağrısında bulundu. Burgundiya, Orleans, Lancaster dükleri yardıma hazır olduklarını bildirdiler. Macar kralının gönderdiği Gran Başpiskoposu Johann de Kanizsa başkanlığındaki elçilik heyeti önce Venedik’e (Ocak 1395), oradan Lyon’a ve Burgundiya’ya gitti, ardından Paris’e geçti (6 Ağustos) ve Fransa kralı ile buluştu.</p>
<p>Haçlı müttefikleri sefer hazırlıklarını süratle yaptılar, gerekli maddî destek kolaylıkla sağlandı. Eflak Voyvodası Mirčea, Osmanlılar’la yaptığı mücadele dolayısıyla biraz da gönülsüz olarak Macarlar’ın yanında yer aldı. İtalyan denizci devletleri ve Rodos şövalyelerinden yardım vaadi alındı. Fransız kuvvetleri, Nisan 1396’da Dijon’da Burgundiya dükünün yirmi dört yaşındaki oğlu Jean de Nevers kumandanlığında toplandı. Bar dükünün oğlu Philippe, Guy de la Trámouille, kardeşi Guillaume, Amiral Jean de Vienne ile Chasseron hâkimi Oudard’dan oluşan bir danışma kurulu oluşturuldu. Daha sonra bütün Haçlı ordusunun Buda’da (Budin/Budapeşte) bir araya gelmesi kararlaştırıldı.</p>
<p>Fransızlar 1500’ü okçu, 6500’ü piyade, diğerleri şövalye toplam 10.000 kişiyle Buda’ya ulaştı. Onlara Alman prensleri (Bavyera, Saksonya, Hesse, Luxemburg vb.) 6000 kişiyle katıldı. İngilizler, Huntington Kontu John Holland emrinde 1000 kişiyle geldi. Lehistan, Bohemya, İtalya, İspanya şövalyeleri ve birçok maceraperest 13.000 kişiyle Buda’da idi. Mirčea’nın 10.000 kişilik kuvveti vardı. Rodos şövalyeleri ve İtalyan gemileri Karadeniz yoluyla Tuna ağzına girmişti. Ordunun asıl ağırlığını 60.000 kişilik kuvvetle Macarlar oluşturuyordu. Böylece müttefik Haçlı kuvveti 100.000 dolayına ulaşmıştı.</p>
<p>Buda’da toplanan bu muazzam ordu (1396 Temmuz sonu) Sigismund’u fazlasıyla memnun etmiş ve gururlandırmıştı, ancak aşırı saldırı hisleriyle değil daha ihtiyatlı ve Türk kuvvetlerinin durumuna göre savunma stratejisiyle hareket edilmesi taraftarıydı. Onun bu düşüncesi güçlü ve kalabalık ordularına güvenen Batılı liderler için hiç de cazip değildi; onlar, Hıristiyanlık ve şövalyelik onuruyla hızlı ve seri bir biçimde ilerleyerek Türkler’i mahvetmek, İstanbul’u aşıp doğrudan Kudüs’e yürümek istiyorlardı. Orduda bulunan ve seferin tarihini kaleme alan Froissart’a göre bütün “Türkiye” fethedilecek, Suriye ve mukaddes yerlere ulaşılacaktı.</p>
<p>Batı’da bu gelişmeler olurken 1394’te Tuna bölgesine seri bir hücum yaparak sınır hattındaki Macar kalelerini tehdit eden, Silistre ve Niğbolu’yu ele geçiren Yıldırım Bayezid, İstanbul’un ablukasını sürdürüyordu. Macarlar’la savaş hali devam ettiğinden Batı’daki gelişmeleri de yakından takip ediyordu. Froissart’a göre Milano Dukası Gian Galeazzo, Haçlı ittifakı hakkında Yıldırım Bayezid’e haber göndermişti; ancak bu bilginin sıhhati şüphelidir. Zira Yıldırım Bayezid’in böylesine büyük bir Haçlı yürüyüşünü haber alır almaz acele ile hareket etmiş olması önceden bir duyum alınmadığına yahut onun böyle bir harekâtı beklemediğine işaret eder.</p>
<p>Fakat Osmanlı ordu sistemi, beklenmedik olaylar ve böyle âni bir harekât için hızla teşkilâtlanma ve bir araya gelme konusunda tecrübeye sahipti. Yıldırım Bayezid süratle Niğbolu istikametine giderken savaş halindeki diğer birlikleri de Niğbolu’ya kaydırmıştı. Buraya ulaşıldığında ordu mevcudu 60-80.000 arasındaydı ve bunların bir bölümü çok geç olarak orduya katılabilmiş, yorgun kuvvetlerdi. Batı kaynaklarındaki, Osmanlı ordusunun miktarının Haçlılar’dan daha fazla olduğu bilgisi (200-400.000 arası rakamlar verilir) doğru değildir. Genellikle araştırmacılar Osmanlı kuvvetlerini 100.000 civarında gösterip Haçlı ordusu ile denk durumda bulunduğunu belirtirlerse de sayının 80.000’e ulaşmadığı söylenebilir.</p>
<p>Haçlı kuvvetlerinin sözcüsü Enguerrand de Coucy, Türkler’in hareketi beklenmeksizin bir an önce saldırıya geçilmesi yolundaki görüşleri Sigismund’a kabul ettirince Haçlılar, Orsova yakınlarında Tuna’yı aşıp Osmanlı topraklarına girdi. Buraya kadar Katolik halkın yaşadığı alanlarda ilerledikleri halde askerin disiplinsizliği yüzünden geçtikleri yerlerde baskı ve şiddet uygulamakta geri kalmadılar. Bu durum Osmanlı topraklarına girince daha da arttı. Batılı tarihçilere göre o dönemlerin genel tavrına uygun olarak orduda tam bir disiplinsizlik, sefahat ve uygunsuz hareketler hâkimdi.</p>
<p>Haçlılar, önce Osmanlılar’a tâbi olan Bulgar Prensi Straşimir’in kendileriyle iş birliği yapması sonucu Vidin’e girdiler, buradaki küçük bir Türk birliğini tamamen imha ettiler. Bu olay dolayısıyla Jean de Nevers ve 300 kadar asilzade şövalye unvanını aldı. Ardından iki kat surla çevrili, az sayıda bir Türk garnizonunun savunduğu Rahova Kalesi’ne saldırdılar. Eu Kontu Philippe d’Artois ile Mareşal Boucicaut (Jean de Meingre) kumandasındaki Fransızlar kaleyi almakta başarılı olamayınca Sigismund yetişerek bunları takviye edip bozgunu önledi ve kale ele geçirildi. İçindekilerin çoğu katledildi. Haçlı kaynakları bu harekât sırasında Tuna civarında irili ufaklı birçok istihkâmın da alındığını belirtir.</p>
<p>Haçlılar seferin en önemli hedefi olan Niğbolu önlerine gelip kaleyi kuşattılar (10 Eylül). Fakat Niğbolu’daki Osmanlı muhafızları, kalenin son derece sarp bir mevkide bulunmasından da yararlanarak onlara karşı şiddetle direndi. Haçlılar ise önlerine çıkacak kuvvetlere karşı savaşmak amacıyla organize edilmişlerdi ve kale muhasarası ile fazlaca oyalanacaklarını düşünmemişlerdi. Bu sebeple kuşatma başarısız birkaç saldırının ardından ablukaya dönüştü ve bir bakıma Yıldırım Bayezid’in hareketine fırsat tanınmış oldu.</p>
<p>İlk Osmanlı kaynaklarında, 130.000 kişilik Haçlı ordusunun Eflak ilinden Tuna’yı geçip Niğbolu’ya geldiğini duyan Yıldırım Bayezid’in İstanbul kuşatmasını hemen kaldırıp alelacele topladığı askerlerle birlikte Niğbolu’ya doğru hareket ettiği belirtilirse de savaşın safhaları hakkında ayrıntılı bilgi yer almaz, kronoloji olarak da savaş farklı bir yere yerleştirilir, bazılarında da Macar seferiyle karıştırılır. Savaşın tek görgü şahidi olarak yazdıkları bugüne ulaşan, kıraat ve hadis âlimi olup Bayezid’in yanında bulunan İbnü’l-Cezerî haberin İstanbul kuşatması sırasında geldiğini, onları Osmanlı topraklarına girmeden önce karşılamak için Bayezid’in harekete geçtiğini yazar. Bu tarihin Şevval 798’den (Temmuz 1396) hemen sonra olduğu, Yıldırım Bayezid’in temmuz sonundan eylül başına kadar gerekli hazırlıkları tamamlamaya çalıştığı anlaşılır. Ayrıca haberin Osmanlı tarafına Haçlılar’ın Niğbolu’ya geldikleri esnada değil Buda’dan hareket ettikleri sırada ulaştığı da ortaya çıkar.</p>
<p>Edirne’de birkaç gün kalan Yıldırım Bayezid Tırnova’ya geçti, ordusunun geri kalan kısmını burada topladı. Haçlılar’ın durumundan haber almak için Evrenos Bey’i ileri yolladı. Evrenos Bey, Niğbolu önlerine kadar gelip bu arada Macar kralının adamlarından Belgrad bölgesi banı Johann Maroti’nin kuvvetleriyle çarpıştı. Bu bilgi Haçlı kaynaklarıyla da doğrulanır. Maroti’nin görevi de tıpkı Evrenos gibi Tırnova’ya ilerleyen Osmanlılar hakkında bilgi toplamaktı. Bu küçük çarpışma her iki taraf için de sonuçsuz kaldı. Evrenos Bey bu kuvvetleri bozguna uğrattığını bildirip alabildiği haberleri Yıldırım Bayezid’e ulaştırırken Maroti de Türkler’in Niğbolu’ya yaklaştığını krala bildirdi. Bu arada Osmanlı kaynaklarında Evrenos’un haber almadaki başarısızlığı üzerine Yıldırım Bayezid’in bizzat gece karanlığında kale önlerine kadar gidip Niğbolu’daki kale dizdarı Doğan Bey ile konuştuğu yolundaki anekdotun doğruluğu şüpheli olmakla birlikte Yıldırım Bayezid’in cüretkâr kişiliği böyle bir ihtimalin bütünüyle göz ardı edilmemesi gerektiğini düşündürür; savaş fetihnâmesinde de Haçlılar’ın durumu hakkında kale dizdarı Doğan Bey’den haber alındığı yolunda bilgiler bulunur.</p>
<p>Yıldırım Bayezid, 22 Eylül’deki bu küçük çaplı çatışmanın ardından 24 Eylül’de Niğbolu yakınlarında ordugâhını kurdu, burası Tuna’ya 4 mil mesafedeydi. Savaş ertesi gün Haçlı kuvvetlerinin saldırısıyla başladı. Yıldırım Bayezid muhtemelen aldığı haberlerin de yardımıyla Haçlılar’ın durumunu öğrendiği için ordusunu bir saldırıya karşı savunma planı içerisinde düzenlemişti. İbnü’l-Cezerî’nin savaş arefesinde Osmanlı tarafı kuvvetlerinin azlığından, 12.000 kişilik kuvvetiyle Bayezid’in yalnızca bir oğlunun (muhtemelen Şehzade Süleyman) Niğbolu’ya gelebildiğinden söz etmesi dikkat çekicidir. Bu sebeple büyük güçlük çekildiğini belirten İbnü’l-Cezerî, Bayezid’i etkili sözlerle harekete getirdiğini de bildirir.</p>
<p>İlk saldırıya geçen “Güney Frenkleri”nin 200.000-400.000 kişi olduğunun söylenmesine rağmen o bunların gerçekte 30.000 kişiye ulaştığını tahmin eder. Fakat savaşın safhaları hakkında daha fazla ayrıntı vermez. Osmanlı kaynakları Yıldırım Bayezid’in kuvvetlerini üçe ayırdığını belirtirken Haçlı kaynakları önde düzensiz birliklerin bulunduğunu, hemen arkalarında hücumu karşılamak üzere kazıklar dikilmiş olduğunu, bunun arkasında asıl savaşçı güçlerin ve okçuların yerleştirildiğini, en arkada Bayezid’in kendi kuvvetleriyle Sırp vasalı Lazarevic’in askerlerinin pusuya yatırıldığını yazar.</p>
<p>Fetihnâmedeki bilgiler doğru kabul edilecek olursa Osmanlı ordusu sağ kolda Şehzade Emîr Süleyman Çelebi ile Vezîriazâm Çandarlı Ali Paşa, Rumeli Beylerbeyi Fîruz Bey, Malkoç Bey, Timurtaş Bey; sol kolda Şehzade Mustafa, Anadolu Beylerbeyi Timurtaş Paşa, Karaman beyleri Mehmed, Turhan, Beşir, Tâhir ve ortada Yıldırım Bayezid’in kendisi yer almıştı. Hücum düzeni alan Haçlılar uzun tartışmalardan sonra öncülüğü Fransızlar’a verdiler. Onları 1000 adım mesafede ikinci saf olarak Sigismund’un kuvvetleri (Macarlar, Almanlar, Rodos şövalyeleri, Bohemya ve Leh askerleri) izliyordu, bunların sağ kanadında Transilvanya Voyvodası Laczkovic, sol kanatta Eflak Voyvodası Mirčea bulunuyordu.</p>
<p>Osmanlı ordusuna karşı ilk hücumu ön safta saldırma hakkını elde eden Fransız güçleri gerçekleştirdi. Ağır zırhlı süvari saldırısını Osmanlı öncü birlikleri karşıladı ve geri çekilerek onları kazıklı müdafaa hattının önüne getirdi. Âdeta uçları sivriltilmiş kazıklardan bir ormana benzeyen bu hattın arkasındaki okçular ok fırlatarak duraklayan Haçlı hücumunun hızını iyice kestiler. Şövalyelerin büyük kısmı oklarla yahut kazıklara takılarak yaralanan atlarından indi, bir bölümü de kazıkları çıkarıp yol açmakla uğraştı.</p>
<p>Buradaki mücadele sırasında başıboş kalmış atların bir kısmı ordugâha geri döndü, bunu gören ve Fransızlar’ın savaş sisteminden habersiz olan Macarlar onların yok edildiğini zannettiler ve ordugâhta bir panik başladı. Kazıklı alanda açılan yoldan saldıran Fransızlar fetihnâmeye göre Rumeli kolu üzerine yürüdü ve bunları bozdu. Fakat sol koldaki Şehzade Mustafa ile Anadolu Beylerbeyi Timurtaş Paşa, tepeye doğru çekilen Osmanlı askerlerini üzerlerinde ağır zırh olduğu halde ve atları kaçtığı için yaya olarak takip etmeye koyulan Haçlılar’ı âni bir saldırıyla çevirdiler. Bunların birçoğu hayatını kaybetti, bir kısmı da esir alındı. Ölenler arasında Amiral Jean de Vienne de vardı. Ordunun idaresini üstlenen Jean de Nevers ile yanındaki bazı asılzadeler ise teslim olmuştu.</p>
<p>Fetihnâmeye göre tam zafer kazanılmış ve savaş bitmiş sanılırken pusuda bulunan Macar kumandanı Nicholas de Gara idaresindeki 30.000’den fazla askerin Macar kralı ile birleşip Anadolu askerine saldırdığı bilgisi yer alır. Bunlar birbirine karışmış, Anadolu sipahilerinin üstlerinde Macarlar’a benzeyen zırh ve başlarında tolgalar bulunduğundan kimin hangi tarafa ait olduğu anlaşılamamış ve bu karışıklıkta Yıldırım Bayezid’in ordugâhı tehdit altında kalmıştır. Haçlı kaynaklarında ise Sigismund’un kuvvetlerini toplayarak âni saldırısının Osmanlı merkez gücü yeniçeri ve azaplar arasında karışıklığa yol açtığı, fakat son anda Lazarevic’in emrindeki Sırp kuvvetlerinin yetişmesiyle Sigismund’un saldırısının püskürtüldüğü, kralın kaçarak Tuna’da küçük bir gemiye binip canını kurtardığı bilgisi bulunur. Osmanlı kroniklerinden sadece Tâcüt-tevârîh’te bu son saldırı sırasında bizzat çarpışmaya giren Yıldırım Bayezid’in bir topuz darbesiyle atından yere düştüğü ve hizmetkârlarından biri tarafından kaldırılıp ata bindirildiği belirtilir.</p>
<p>Osmanlılar’ın kesin zaferiyle sonuçlanan savaşta kayıplar konusunda kesin bir rakam yoktur. Tahminler Osmanlı tarafının 30.000 dolayında kaybı olduğu, Haçlılar’ın ise bundan daha fazla kayba uğradığı yolundadır. Başta Jean de Nevers olmak üzere Eu Kontu Philippe d’Artois, La March Kontu Jacques de Bourbon, Enguerrand de Coucy, Henry de Bar ve Guy de la Trámouille, Mareşal Boucicaut gibi asilzadeler esir alınmış, daha sonra fidyeleri ödenerek bunların sağ kalanları vatanlarına dönebilmiştir. Macar kralı ise yanındaki az sayıda adamıyla o sırada nehirde bulunan birkaç yük kayığından birine zorlukla binerek Tuna ağzındaki Haçlı donanmasına ulaşmış ve İstanbul’dan geçip Venedik’e gitmiştir.</p>
<p>Niğbolu Savaşı, klasik anlamda öğeler taşıyan ve eski Haçlı seferleri hülyalarıyla beslenmiş son Haçlı seferidir. Bu bozgun, Batılı araştırmacılar tarafından genellikle Türkler’le yapılan savaşlar dolayısıyla tecrübeli olan Macarlar’ın savaş taktiğini dinlemeyen ve zaferi kendilerine mal etmek isteyen Eu Kontu ve Boucicaut’nun düşüncesiz saldırısına, müttefiklerin aralarında ortak bir savaş planının olmayışına, ordunun tam bir disiplinsizlik, ahlâk dışı hareketler ve sefahat içinde olmasına, herhangi bir kriz planının bulunmamasına, kendilerine aşırı güvenmelerine, topografyayı iyi incelememelerine bağlanır.</p>
<p>Buna karşılık Yıldırım Bayezid arazi şartlarını kendi lehine çok iyi kullanmış, ormanlık alana askerler gizlemiş, Haçlılar’ı hareket kabiliyetlerini kısıtlayacak bir alana mahkûm etmiştir. Yıldırım Bayezid’e bütün İslâm dünyasında büyük bir şöhret sağlayan bu savaş sonucunda Osmanlılar’ın Tuna’ya uzanan kesimdeki hâkimiyetleri sağlam hale gelmiş, Balkanlar’daki konumları güçlenmiş, Macarlar için Osmanlı tehdidi daha da büyümüş, Bizans’ın ise ümitlerini dindaşlarına değil Doğu’da beliren ve düşmanlarıyla aynı dünyaya mensup yeni bir güce bağlamasına yol açmıştır.</p>
<p><strong>Kaynakça:</strong> Feridun Emecen, TDV İslam Ansiklopedisi</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Preveze Deniz Muharebesi</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/preveze-deniz-muharebesi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/preveze-deniz-muharebesi</guid>
<description><![CDATA[ Preveze Deniz Muharebesi
Osmanlı donanması ile müttefik Haçlı donanması arasında 28 Eylül 1538’de meydana gelen Preveze Deniz Muharebesi, Akdeniz’de Osmanlı hâkimiyetini kesin olarak belirlemesi bakımından büyük öneme sahiptir. Kanûnî Sultan Süleyman’ın 1537’de Pulya ve Korfu üzerine düzenlediği seferin sonuçsuz kalmasına rağmen Barbaros Hayreddin Paşa’nın dönüşte Kiklad adalarını ve Nakşa Dukalığı ile birlikte bazı Sporad adalarına ele geçirmesi Osmanlılar’ın […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c48c790196.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:45 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Preveze, Deniz, Muharebesi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/09/Preveze-02.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/preveze-deniz-muharebesi.html">Preveze Deniz Muharebesi</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. İdris BOSTAN</strong></span></a>
</p><p>Osmanlı donanması ile müttefik Haçlı donanması arasında 28 Eylül 1538’de meydana gelen Preveze Deniz Muharebesi, Akdeniz’de Osmanlı hâkimiyetini kesin olarak belirlemesi bakımından büyük öneme sahiptir. Kanûnî Sultan Süleyman’ın 1537’de Pulya ve Korfu üzerine düzenlediği seferin sonuçsuz kalmasına rağmen Barbaros Hayreddin Paşa’nın dönüşte Kiklad adalarını ve Nakşa Dukalığı ile birlikte bazı Sporad adalarına ele geçirmesi Osmanlılar’ın yeni hedefleri açısından belirleyici olmuştur. Osmanlılar’ın Ege ve Adriyatik’teki Venedik adalarına ve topraklarına yönelik faaliyetleri karşısında Papa III. Paolo’nun öncülüğünde Şubat 1538’de Hristiyan devletleri arasında denizlerdeki hâkimiyet mücadelesini kazanmak ve Osmanlılar’ı Akdeniz’den uzaklaştırmak amacıyla bir ittifak yapıldı.</p>
<p>Bu sırada İspanya donanması amirali Andrea Doria’nın Mısır’dan İstanbul’a mal götüren gemileri ele geçirmek için Girit civarında beklediği haberini alan Barbaros Hayreddin Paşa, 7 Haziran 1538’de kırk kadırgalık donanmasıyla İstanbul’dan ayrıldı. Asıl amacı Andrea Doria’ya engel olmak ve Adalar denizini Venedikliler’den temizlemek olan bu donanmaya 3000 yeniçeriyle Kocaeli, Teke-ili, Hamîd-ili ve Alâiye beyleri de katılmıştı. Barbaros önce Kuzey Sporad adalarından İşkatoz’u ele geçirdi. Bu sırada İstanbul’da hazırlıkları tamamlanan doksan gemilik ilâve donanma ve Sâlih Reis ile Mısır’dan gelen yirmi gemilik filo Barbaros’a katıldı. Gelen bazı gemiler tamire muhtaç olduğundan Gelibolu’ya ve bir kısmı da Eğriboz’a gönderildi.</p>
<p>Kalan gemilerle yoluna devam eden Barbaros Hayreddin Paşa, Andre ve Serifos/Koyunluca adalarını ele geçirdiği gibi daha önce fethedilen İstendil ve İşkiroz adalarını vergiye bağlayarak aldığı esir ve ganimetleri yedi gemiyle İstanbul’a gönderdi. 13 Temmuz 1538’de Girit önlerine ulaşan ve bir hafta süren akınlarda zaman zaman kıyıya asker çıkaran Barbaros pek çok esir, ganimet ve kale toplarını İstanbul’a yolladı. Bu esnada Kerpe ve Kaşot adalarını fetheden Osmanlı donanması İstanköy civarında iken Anadolu ve adalardan kürekçi ve asker tedarik etti. Daha sonra İstanpulya adası alındı ve Eğriboz’a giden Barbaros Hayreddin Paşa burada tekrar Sâlih Reis filosu ile birleşti. Venedik’e verilen 3 Ekim 1540 tarihli ahidnâmede Venedik’ten alınan adaların tam bir listesi bulunmaktadır.</p>
<p>Osmanlı ilerlemesini durdurmak üzere kurulan İspanya, papalık ve Avusturya arasındaki ittifaka Venedik, Portekiz, Malta ve Ceneviz’in katılması ile Andrea Doria kumandasında büyük bir Hristiyan donanması meydana getirildi. Korfu’da Mart 1538’de toplanmaya başlayan müttefik donanması, 7 Eylül 1538’de tamamlanarak Narda körfezinin kuzey girişindeki Preveze Kalesi’ni kuşattı. Bunu haber alan ve derhal Eğriboz’dan ayrılan Barbaros Hayreddin Paşa, Turgut Reis kumandasında yirmi gemilik bir gönüllü filosunu öncü olarak yolladı. Turgut Reis, Zenta sularında kırk gemilik bir düşman filosu ile karşılaştı ve durumu Modon’da bulunan Barbaros’a bildirdi. Buna karşılık Zenta’daki bir müttefik filosu da Preveze’ye giderek Andrea Doria’yı Osmanlı donanmasının gelişinden haberdar etti. Bunun üzerine Preveze’den ayrılan müttefik donanması Korfu’ya çekildi.</p>
<p>Barbaros da Preveze Kalesi’nin tahrip edilmesine karşılık Kefalonya adasını yağmaladı. 24 Eylül 1538’de Preveze Kalesi’ne gelip burayı tamir ve tahkim ettikten sonra körfezde hazır durumda beklemeye başladı. Ertesi gün yeniden Preveze açıklarında demirleyen müttefik donanmasının mevcudu, bilgiler farklı olmakla beraber İspanya ve Portekiz seksen kalyon, Venedik on kalyon ve yetmiş kadırga, papalık otuz altı kadırga, Malta on kadırga, Ceneviz bir kalyon ve elli iki kadırga ile diğer devletlere ait kırk dokuz kalyon olmak üzere toplam kare yelkenli 140 kalyon, 168 kadırga ve pek çok nakliye gemisiyle 55.000 askerden oluşuyordu. Buna karşılık Barbaros’un donanmasında kadırga türü 122 gemi ve 20.000 asker bulunuyordu.</p>
<p>Aradaki güç dengesizliği sebebiyle nasıl hareket edilmesi gerektiği konusunda farklı görüşler ortaya çıktı. Barbaros’un topladığı savaş meclisinde donanmanın Narda körfezinde kalması tavsiye edildi. Sinan Reis ve taraftarları, karaya asker çıkartılarak müttefik donanmasının karşısındaki kıyılara yerleştirilmesini, böylece Preveze Kalesi’nin korunmasını tavsiye ediyordu. Barbaros Hayreddin Paşa buna karşı çıkarak Andrea Doria’nın ateş hattına girecek birlikleri kolaylıkla imha edeceğini ileri sürüyor ve savaşın körfez dışında olmasını arzu ediyordu. Müttefiklerin karargâhında ise karaya asker çıkartarak Preveze Kalesi’nin teslim alınması ve Barbaros’un körfezde sıkıştırılması fikri ağır basıyordu. Andrea Doria buna karşı çıkarak bir fırtınanın vukuu halinde donanmayı geri çekmek gerekeceğinden karadaki askerlerin tehlikede kalacağını söylüyordu. Bu plan gereği 23, 24 ve 25 Eylül’de yapılan üç hücum Osmanlı muhafızları tarafından geri püskürtüldü. Körfezin girişi sığ olduğu için müttefik donanmasındaki kalyonlar içeri giremiyordu, fakat giriş kapatıldığından Osmanlı donanmasının da önü kesilmişti.</p>
<p>25 Eylül 1538’de müttefik donanmasından bir saldırı gerçekleştiyse de onlara karşılık Turgut Reis, Murad Ağa ve Güzelce Mehmed Reis emrindeki Osmanlı gemileri harekete geçerek körfezden çıkmış ve bu saldırıyı püskürtmüştü. 27 Eylül Cuma günü Barbaros donanmasıyla körfezden dışarı açılmış ve 6 mil gittikten sonra hilâl şeklinde savaş nizamı almıştı. Vakit geçirmeden bütün kadırgalar baş kısımlarındaki üçer topu ateşlemek suretiyle savaşı başlatmış, Andrea Doria’nın bu şaşkınlıkla donanmasını yanlış bir manevra ile tehlikeli bir konuma getirdiği sırada Barbaros kırk gemilik bir filoyu müttefik donanmasını ikiye ayırmak üzere göndermiş ve bunu gören Andrea Doria donanmasına Korfu’ya doğru geri çekilme emri vermişti. Bu durum karşısında Barbaros havanın da kararması sebebiyle donanmasını Narda körfezi dışında Preveze önlerinde demirledi.</p>
<p>28 Eylül günü Andrea Doria, kendisi savaş taraftarı olmamakla beraber topladığı savaş meclisinin kararı gereği savaşmak üzere geri geldi ve onları karşılamak üzere Osmanlı donanması da sıra halinde müttefik donanmasına doğru ilerledi. Barbaros, donanmasını yeniden hilâl şeklinde düzenleyerek kendisi merkezde, Sâlih Reis sağ kanatta, Seydi Ali Reis sol kanatta, Turgut Reis de gönüllü reislerden oluşan filosuyla bu hattın arkasında yer aldı. Müttefik donanmasında ise İspanya imparatorluk donanmasına kumanda eden Andrea Doria’dan başka Venedik donanmasına Vicenzo Capello, papalık donanmasına Marco Grimani kumanda ediyordu ve donanma komutanları arasında bir fikir birliği yoktu.</p>
<p>Borda düzeninde ve üç saf halinde dizilen müttefik donanmasının ilk sırasının önünde Bondulmier’in emrindeki büyük Venedik kalyonu olmak üzere siper görevi yapacak olan kalyonlar, ikinci sırada kadırgalar ve üçüncü sırada diğer küçük gemiler dizilmişti. Andrea Doria ikinci sıradaki kadırgaların başındaydı. Bu düzene göre iki donanma Preveze açıklarında karşılaştığı sırada rüzgâr güneyden esiyordu ve müttefik donanmasının lehine, Osmanlı kadırgalarının aleyhine bir durum söz konusuydu. Bundan endişelenen ve çaresiz kalan Barbaros kendi askerinin mâneviyatını yükseltmek için Kur’an’daki muhtemelen, “Dilerse O (Allah), rüzgârı durdurur da onun -denizin- üstünde kalakalırlar” âyetiyle (eş-Şûrâ 42/33), “Ey iman edenler, Allah’ın size olan nimetini hatırlayın; hani size ordular saldırmıştı da biz onlara karşı bir rüzgâr ve sizin görmediğiniz ordular göndermiştik” âyetini (el-Ahzâb 33/9) birer kâğıda yazdırıp gemisinin iki yanına denize bıraktı.</p>
<p>Nihayet rüzgârın kesilmesi ve bu defa müttefik donanmasındaki kalyonların hareketsiz kalması üzerine Andrea Doria öndeki kalyonlardan yoğun bir top ateşi başlattı. Ancak kalyon toplarının menzilinin kısa olması sebebiyle bütün gülleler denize düştü. Barbaros’un karşı hücumunda kadırgaların top menzilinin daha uzun olması sayesinde önce kalyonlar hedef alınıp vuruldu. Müttefikler ikinci sıradaki kadırgalarla Osmanlı donanmasını çevirme harekâtına giriştilerse de ağır top atışı ve Turgut Reis’in çevirme harekâtı ile geri püskürtüldüler.</p>
<p>Andrea Doria, Osmanlı donanmasını iki ateş arasına alma planını birkaç kere daha denemek istedi. Fakat her defasında Barbaros’un karşı manevraları dolayısıyla başarısız kaldı. Bu saldırılarda müttefik donanmasının ön safında bulunan kalyonların çoğu tahrip edildi. Müttefik donanmasını yarmak için hücum emri veren Barbaros birinci sırayı ikiye ayırarak Andrea Doria kumandasındaki kadırgalara saldırdı. Turgut Reis’in de kendi filosuyla arkadan çevirmesi üzerine imha edilme tehlikesiyle karşı karşıya kalan Andrea Doria geri çekilme kararı aldı. Bu yüzden Venedik donanması komutanı Capello tarafından savaşmamakla suçlandığı ileri sürülür.</p>
<p>Osmanlı donanması beş saat süren bu savaşın ardından geri çekilen müttefik donanmasını takip etmişse de fırtına çıkması ve havanın kararması sebebiyle fenerlerini söndüren Andrea Doria’nın izini kaybetti. Barbaros iki saat süren bir takipten sonra geri dönerek Ayamavra’da sabaha kadar bekledi; pek çok esir ve ganimet almış olarak Preveze’deki üssüne döndü. Savaşta müttefik donanması kalyon türü 128 gemisini kaybetti. Preveze deniz zaferinin haberini Boğdan seferi dönüşünde Yanbolu’da bulunan Kanûnî Sultan Süleyman’a 14 Ekim 1538’de Barbaros’un oğlu Hasan Bey ulaştırdı. Barbaros’tan gelen fetihnâme devlet erkânı tarafından ayakta dinlendi ve büyük bir sevinç vesilesi oldu.</p>
<p>Bu sırada elinde kalan donanmasıyla Hersek kıyılarındaki Kotor körfezinde bulunan Nova’ya saldıran Andrea Doria, 27 Ekim 1538’de işgal ettiği kaleye 3-4000 asker yerleştirerek bölgeden ayrıldı. Nova Kalesi’nin işgal edildiği haberinin alınmasına rağmen mevsim geçtiği için İstanbul’a dönen donanma kış mevsiminde yeniden hazırlandı. 2 Haziran 1539’da 155 gemilik bir donanma ile İstanbul’dan hareket eden Barbaros’un maiyetinde reis, savaşçı, kürekçi ve halatçı olmak üzere 27.204 kişi bulunuyordu. Karadan Ulama Paşa emrindeki beş sancak askerinin de katılmasıyla üç hafta süren bir kuşatmadan sonra Nova Kalesi 7 Ağustos 1539’da geri alındı. Celâlzâde, Nova’nın geri alınma tarihini 24 Ağustos olarak vermektedir.</p>
<p>Preveze Deniz Muharebesi’nin kazanılmasında Barbaros’un taktiği yanında donanmadaki gemi cinslerinin de etkisi olmuştur. Müttefik donanmasındaki büyük kalyonlara karşılık Osmanlı donanmasında sadece kadırgaların bulunması ve savaşın kadırgaların zaferiyle sonuçlanması, Osmanlı donanmasında uzun süre kadırga türü gemilerin tercih edilmesine yol açacaktır. Akdeniz kıyılarının fizikî durumu ve iklimi kadırgalar lehine önemli bir avantaj sağlıyordu. Orta Akdeniz’de durgun havalar günlerce sürüyor ve yelkenli gemiler koylarda ve küçük limanlarda kullanışsız hale geliyordu. Yelkenlilerin seri hareket edememesi ve manevra kabiliyetinin azlığına karşılık top menzili daha uzun olan kadırgalar süratle hareket edebiliyor, sığ yerlerde dolaşabiliyordu.</p>
<p>Hıristiyan dünyası Preveze Deniz Muharebesi’yle Akdeniz’deki hâkimiyetini kesin biçimde kaybetti. Preveze Hristiyan devletleri için olduğu kadar Osmanlı Devleti denizciliği için de bir dönüm noktası oldu. O zamana kadar esas olarak bir kara devleti olan Osmanlılar tam anlamıyla deniz siyasetinin içine girdiler. Preveze’den sonra müttefik Avrupa devletleri bir daha ancak İnebahtı’da (1571) Osmanlı Devleti’ne karşı çıkabildi. Preveze’deki müttefik Hristiyan devletlerinin mağlûbiyetini sonuçları bakımından İnebahtı’daki Osmanlı mağlûbiyetiyle karşılaştırmak anlamsızdır. Preveze’nin sonuçları bir asrın üçte birini Osmanlılar lehine etkilediği halde İnebahtı’nın ertesi yılı Akdeniz’e açılan yeni Osmanlı donanması karşısına savaşacak bir donanma dahi çıkmamıştı.</p>
<p><strong>Kaynakça:</strong> İdris Bostan, TDV İslam Ansiklopedisi</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>6 Ekim 1923; İstanbul’Un Kurtuluşu</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/6-ekim-1923-istanbulun-kurtulusu</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/6-ekim-1923-istanbulun-kurtulusu</guid>
<description><![CDATA[ 6 Ekim 1923; İstanbul’Un Kurtuluşu
Bugün, 6 Ekim 2019, Tarih boyunca Türkiye’nin göz bebeği olan İstanbul’un işgalden Kurtuluşu’nun 97’ncı yılını kutluyoruz. Türk Milleti’ne kutlu olsun. İstanbul ilk çağlardan itibaren önemli konumda bulunması nedeniyle tarih boyunca milletlerin iştahını kabartan yerleşim yeri olmuştur. O yüzden, birçok ülke kendi merkezlerini bu önemli topraklara taşımak için savaşlar yapmıştır. Dünyada eşi benzeri olmayan en güzel kentlerden biri olan İstanbul, […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c48c63166a.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:45 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Ekim, 1923, İstanbul’Un, Kurtuluşu</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="500" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/10/%C4%B0stanbulun-%C4%B0%C5%9Fgali-3.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/10/İstanbulun-İşgali-3.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/10/İstanbulun-İşgali-3-768x480.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/6-ekim-1923-istanbulun-kurtulusu.html">6 Ekim 1923; İstanbul’Un Kurtuluşu</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Dr. Cengiz TATAR</strong></span></a>
</p><p>Bugün, <strong>6 Ekim 2019,</strong> Tarih boyunca Türkiye’nin göz bebeği olan İstanbul’un işgalden Kurtuluşu’nun <strong>97’ncı </strong>yılını kutluyoruz. Türk Milleti’ne kutlu olsun.</p>
<p>İstanbul ilk çağlardan itibaren önemli konumda bulunması nedeniyle tarih boyunca milletlerin iştahını kabartan yerleşim yeri olmuştur. O yüzden, birçok ülke kendi merkezlerini bu önemli topraklara taşımak için savaşlar yapmıştır. Dünyada eşi benzeri olmayan en güzel kentlerden biri olan İstanbul, <strong>29 Mayıs 1453’</strong>de <strong>Fatih Sultan Mehmet</strong> tarafından fethedilmesi ile yeni bir çağın başlamasına yol açmıştır. Dünyanın en önemli merkezlerinden biri olan İstanbul, Avrupa ve Asya Kıtası’nın birbirlerine en yakın mesafede olduğu yerdir. Karadeniz’den, Marmara Denizi’ne geçişi sağlayan iki yakaya kurulmuştur. İstanbul Boğazı’nın doğu kıyılarında Anadolu-Asya ve batı kıyısında Trakya-Avrupa toprakları yer almaktadır.</p>
<p>Şairlerin, yazarların, komutanların ve kralların hayranı olduğu ve sahip olmak için çabaladığı 5 asır başkentimiz olan İstanbul için <strong>Hz. Muhammet; </strong>“İstanbul bir gün elbet fethedilecektir. Onu fetheden kumandan ne güzel kumandan ve onun askeri ne güzel askerdir.” <strong>Mustafa Kemal ATATÜRK; </strong>“İki büyük cihanın birleştiği yerde, Türk vatanının değeri, Türk tarihinin serveti, Türk milletinin gözbebeği İstanbul, bütün vatandaşların kalbinde yeri olan bir şehirdir.” <strong>Fatih Sultan Mehmet;</strong> “Ya ben İstanbul’u alırım, ya da İstanbul beni. “<strong>Gerard De NervaI; </strong>“İstanbul eskiden beri Avrupa ve Asya’yı birleştiren büyülü ve adeta kutsal bir mühürdür. İstanbul, muhakkak dünyanın en güzel yeridir.” <strong>Yahya Kemal Beyatlı; </strong>“İstanbul, gözleri en ziyade kamaştırmış ve gönüllere en ziyade yerleşmiş bir şehirdir. Türkiye Türklerinin yeryüzünde başka bir eseri olmasaydı, tek başına yalnız bu eser şeref namına yeterdi”. <strong>Napoleon Bonaparte; </strong>“Eğer dünya tek bir devletten ibaret olsaydı, başkenti İstanbul olurdu.” <strong>Petrus Gyllius; </strong>“Diğer bütün kentler ölümlüdür, ama sanırım İstanbul, insanlar var oldukça yaşayacaktır”. <strong>Rus Çarı I. Petro; “</strong>İstanbul’a hükmeden bütün cihana hükümdar olur. Onun için, mümkün olduğu kadar İstanbul’a yaklaşmak gerekir.” Sözleri İstanbul’un önemini ve güzelliğini anlatmışlardır.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-81207" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/10/%C4%B0stanbulun-%C4%B0%C5%9Fgali-2.jpg" alt="" width="800" height="450" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/10/İstanbulun-İşgali-2.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/10/İstanbulun-İşgali-2-768x432.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p>İşte; bu İstanbul’u, 30 Ekim 1918’de imzalanan Mondros Ateşkes Antlaşması’ndan sonra İngiltere, Fransa ve İtalya’nın oluşturduğu üçlü blok aralarına aldıkları Yunanistan tarafından fiilen işgale başlamıştır. Mondros Ateşkes Antlaşması hükümlerinde yer almamasına rağmen İtilaf Devletleri’nin her türlü isteklerine boyun eğilmiştir. Bu antlaşma gereği ve Boğaz’ın güvenliğini sağlamak amacıyla, 6-12 Kasım 1918’de Çanakkale Boğazı düşman savaş gemileri ile kuşatılmıştır.13 Kasım 1918’de; 22 İngiliz, 12 Fransız, 17 İtalyan, 4 Yunan gemisi ve 6 denizaltıdan oluşan 61 adet gemi ile İtilaf donanmaları Boğaz’a girerek Haydarpaşa önlerine demirlemişlerdir. 15 Kasım’da donanmadaki gemilerin sayısı 167’ye yükselmiştir. 1’nci aşamada 3500 kişilik bir işgal kuvveti değişik bölgelere yerleştirilmiş ve 7 tepeli şehir 5 yıl kan ağlamıştır. 7 Şubat 1919’da, İngiliz General Edmund Henry Allenby, “İşgal Orduları Kumandanı” olarak büyük bir kinle beyaz at sırtında İstanbul’a girmiştir.</p>
<p><strong>II.Mehmet’in (Fatih Sultan) 29 Mayıs 1453’de fethettiği İstanbul’u, VI. Mehmet (Vahdettin) kaybetmiştir. </strong>1453’den I. Dünya Savaşı’nın sonuna kadar Osmanlı Devleti’nin hâkimiyetinde olan İstanbul, savaşın ardından kâğıt üzerinde ve antlaşmalarla işgal edilmiştir. İtilaf Devletleri işgali, ilk önce denizden başlamış, boğaz gemilerle abluka altına alınmış ve karaya asker çıkartılması ile süreç devam etmiştir. İşgal girişimi çok kanlı olaylara sahne olmuş, sivil, asker ve görevliler öldürülmüştür. Hükümet daireleri, kışlalar işgal edilmiş ve silahlara el konulmuştur. Bu olan olaylar karşısında padişah ve hükümet çaresizlik içerisinde seyirci kalmıştır. İmzalanan antlaşma Osmanlı Devleti’ni askeri ve siyasi yönden etkisizleştirmiş, güçsüz ve kişiliksiz bir kuklaya çevirmiştir.</p>
<p>Yıldırım Orduları Komutanı Mustafa Kemal Paşa, 10 Kasım 1918’de Adana’dan bindiği tren düşmanın işgal ettiği 13 Kasım’da Çarşamba günü saat 12.45’te İstanbul Haydarpaşa Garı’na inmiştir. Aynı gün öğleden sonra saat 15.00’e doğru Haydarpaşa’da trenden inip, Galata rıhtımına gitmek için Fransız <strong>“Kartal” (Enterpise)</strong> istimbotuna binmiştir. Haydarpaşa rıhtımına ayak bastığında düşman gemilerinin zafer bayrakları açmış şekilde toplarını sağa sola çevirerek İstanbul limanına girdiklerini, gayri Türk azınlıkları da sevinç çığlıklarıyla karşı sahilleri çınlattığını gördüğünde çok üzülmüştür. Boğaz’daki dev boyutlu düşman zırhlılarının arasından Sirkeci’ye geçerken güvertede bir sigara yakmış, sigarasında birkaç nefes almış ve bakışlarını boğazı kaplayan çelik yığınlarının üzerinden ufka doğru çevirerek, yanındaki yaveri Cevat Abbas Bey’in duyacağı şekilde, bu görüntü için kendinden emin, <strong>“Endişelenme! Geldikleri gibi giderler” </strong>demiştir.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-81205" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/10/%C4%B0stanbulun-%C4%B0%C5%9Fgali.jpg" alt="" width="800" height="400" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/10/İstanbulun-İşgali.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/10/İstanbulun-İşgali-768x384.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p>İşgal sürecinin ilk tohumları atılırken düşman kuvvetlerin baskısı giderek artmış ve baskılara dayanamayan padişah, 21 Aralık 1918’de meclisi dağıtma kararı almıştır. Tevfik Paşa, Damat Ferit Paşa ve Ali Rıza Paşa art arda Osmanlı Hükümetlerini kurmuştur. Ancak Mustafa Kemal Paşa, kurulmuş olan Osmanlı Hükümetlerini tanımadığını beyan etmiştir. Bu durum, İstanbul’un kurtuluşu ile ilgili Ankara’nın tavrını net bir biçimde ortaya koymuştur. Ali Rıza Paşa, Anadolu’daki çalkantıyı fark etmiş ve Mustafa Kemal Paşa’yı kızdırmamak için Ankara Temsil Heyeti teklifinde bulunmuştur. Ancak bu teklifi Mustafa Kemal Paşa, <strong>Meclis-i Mebusan’ın</strong> derhal toplanması ve Sivas Kongresi’nde alınan kararların hemen tanınması ve dünyaya duyurulması şartı ile kabul etmiştir. Osmanlı Hükümeti, <strong>12 Ocak 1920’de </strong>seçimleri yapmış, İstanbul’da ilk toplantısını icra ederek yeniden <strong>Meclis-i Mebusan’ı</strong> oluşturmuştur. <strong>20 Ocak 1920’de Meclis-i Mebusan</strong> gizli bir toplantı yaparak Erzurum ve Sivas Kongreleri’nde alınan kararları, <strong>“Misak-ı Milli”</strong> kararları olarak kabul etmiş ve bütün dünyaya duyurmuştur.</p>
<p>İzmir’in işgali sonrası başlayan mitingler, yükselen milli tansiyon ve Misak-ı Milli’nin, yani <strong>“Ulusal And”</strong>ın kabul edilmesi İtilaf Devletlerini korkutmuştur. Bu olaylardan endişe duyan İngilizler, İstanbul’u işgal etmek üzere Sarayburnu’na asker çıkartmışlardır. Mustafa Kemal Paşa, <strong>16 Mart 1920 İstanbul’un işgalini </strong>Manastırlı Hamdi’den saat 10.00’da gelen; “Bu sabah, Şehzadebaşı’ndaki Muzıka Karakolu’nu İngilizler basıp oradaki askerlerle çarpışarak, şimdi İstanbul’u işgal altına alıyorlar” telgrafı ile duyurmuştur. İtilaf Devletleri, Türk halkına işgali duyurmak için 16 Mart’ta telgraf ile tebliğ yayınlamıştır. Tebliğ de; İşgalin geçici olduğunu, Padişah ve Halifeliği korumak için geldiklerini belirterek, halktan verilecek kararları uymaları istenmiştir.</p>
<p>Bu tebliğ üzerine, Mustafa Kemal Paşa; bütün Vali, Komutanlara ve Müdafaa-i Hukuk Heyetlerine yayınladığı genelge de; “İtilaf Devletleri tarafından silahlı çarpışma sonunda, İstanbul’un işgali zorla gerçekleştirilmiştir. Bu suikasttan yararlanarak hainlik düşünen birçok kimsenin milleti aldatmaya kalkışmaları muhtemeldir. Nitekim resmi bildiriler şeklinde imzasız bazı bildirilerin yayınlanmak istediğini öğreniyoruz. Yanlış hareketlere yer verilmemek ve gerçek duruma ters düşen heyecanlar yaratılmamak bakımından, bu gibi bildirilere asla değer verilmemesi gerekir. Gerçek durumu izleyen Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti, milleti aydınlatacaktır” sözleri ile Türk halkına işgalin kabul edilmeyeceğini belirtmiştir. Aynı gün; İtilaf ve tarafsız yabancı devletlerin Dışişleri Bakanlıkları ve Millet Meclis Başkanlıklarına, işgali protesto ettiğini içeren mesajlar göndermiştir. Manastırlı Hamdi Efendi, Mustafa Kemal Paşa’ya son çektiği telgrafta; “Harbiye telgrafhanesini İngiliz askerleri, işgal edip telgraf teli kestikleri gibi Tophane’yi işgal ediyorlar ve zırhlılardan asker çıkarılıyor. Durum ağırlaşıyor ve sabahki çarpışmada 6 şehit 15 yaralımız var” sözleri ile işgalin boyutu anlatmıştır.</p>
<p>İstanbul’un işgali ile Osmanlı’nın fiilen hayatiyetine son verilmiştir. Hava kuvvetleri ve teşkilatı tamamen dağıtılmış ve ortadan kaldırılmıştır. İngiliz ve Fransız hava birlikleri, <strong>Yeşilköy Tayyare İstasyonu</strong>’na yerleşmiştir. Yeşilköy’den çıkartılan Türk havacıları, Milli Mücadele’de kullanmak amacıyla kurtardıkları faal olan tayyare ve malzemelerini mavna ve kayıklar ile <strong>Maltepe İstasyonuna </strong>nakletmişlerdir. <strong>Yeşilköy Tayyare İstasyonu</strong>’ndaki 60 tayyareden faal olan 31 av, 3 eğitim/irtibat ve 11 keşif/bombardıman toplam 45 tayyare, deniz yolu ile portatif hangarlara nakledilmiştir. Tayyareler, binalara sokulamadığından deniz kıyısına istiflenmiş, getirilen malzeme, tezgâh ve eşyalar üst üste yığılmıştır. İşgal sonrası İstasyon’daki havacılar, Anadolu’da yükselmekte olan harekete katılmak için büyük istek duymuş, tayyare kaçırmak amacıyla hazırlıklar yapmış ve Ankara’ya ulaştırmayı hedeflemişlerdir. <strong>Yeşilköy Tayyare Mektebi,</strong> Maltepe İstasyonu’na intikal etmiş, meydan uygun olmadığı için uçuş yapabilme olanağı olmamış ve tayyarelere bakım-onarım tam olarak yapılamamıştır. Milli Mücadele’de, İzmir’in işgali ile kaçan pilotlar ve İngilizlerin esir pilotları serbest bırakması ile <strong>20 Rasıt-Pilot Subay, 10 Astsubay Pilot ve 10 makinist 40 kişi </strong>görev almıştır. <strong>Bnb. Latif, Yüzbaşı Fazıl ve İsmail Hakkı, Svl. Plt. Vecihi Bey </strong>Maltepe Tayyare İstasyonu’ndan Anadolu’ya geçmiş ve Milli Mücadelede etkin olarak harekâta katılmıştır.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-81208" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/10/%C4%B0stanbulun-%C4%B0%C5%9Fgali-3.jpg" alt="" width="800" height="500" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/10/İstanbulun-İşgali-3.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/10/İstanbulun-İşgali-3-768x480.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p>İngilizler, 16 Mart sabahı direnişi kırmak için Türklere çok sert davranmış, uykudaki askerlerimizi bile şehit etmişlerdir. İngilizler, çok sayıda asker karaya çıkarılarak ilk iş olarak Milli Savunma Bakanlığını ve bilahare, resmî daireler fiilen işgal edilmeye, karakollar basılmaya başlanmıştır. <strong>16 Mart 1920’de, Meclis-i Mebusan </strong>basılmış ve dağıtılmış, <strong>11 Nisan 1920’de </strong>bir kez daha ve son kez resmen kapatılmıştır. Halkın seçmiş olduğu milletvekillerini yerlerde sürükleyerek götürmüş ve bazıları tutuklamışlardır. İngilizler, Milli Mücadele’yi engellemek için milletvekili, asker ve sivil <strong>145 </strong>Türk aydınını tutuklayıp Akdeniz’in ortasındaki Malta adasına sürgün etmişlerdir. Sürgün edilenlerin arasında; Ziya Gökalp, Hüseyin Cahit Yalçın gibi yazar ve fikir adamları, Hüseyin Rauf Orbay ve Ali Fethi Okyar gibi milletvekilleri, Fahrettin, Cevat Çobanlı, Ali Sait ve Ali Sabis Paşa, Ali Çetinkaya gibi asker ve devlet adamları yer almıştır. İngilizlerin Malta’da 3 yıla yakın tuttuğu 145 sürgünden 15’i ölmüş, 20 sürgün ise tek veya topluca kaçmayı başarmıştır. Malta sürgünleri, Mustafa Kemal ATATÜRK’ÜN gayretleri ile esir İngilizlere karşılık takas edilerek kurtarılmıştır.</p>
<p>İstanbul’un Kurtuluşuna giden süreç, 19 Mayıs 1919’da Mustafa Kemal ATATÜRK’ÜN Samsun’a çıkması ile Milli Mücadele’de, çeşitli cephelerde verilen zorlu savaşlar sonundaki zaferler ile başlamıştır. İstanbul’un 16 Mart 1920’de İtilâf Devletleri tarafından işgali, Millî Mücadele’nin bir dönüm noktasını oluşturmuştur. Milli Mücadele’nin zaferle bitmesinden sonra 9 Eylül 1922’de İzmir ve 18 Eylül 1922’de Batı Anadolu işgalden kurtarılmıştır. Türk Ordusu’nun İzmir’e girmesinden sonra Fahrettin Paşa komutasındaki 5.Süvari Kolordusu İtilaf Devletleri kontrolündeki tarafsız bölgeye doğru ilerlemeye başlamıştır. Bunun üzerine Müttefik kuvvetlerde bulunan Fransız ve İtalyan birlikleri derhal geri çekilmiştir. İngiltere, Ankara Hükümeti ile anlaşma yolları aramaya başlamıştır. Ancak, Ankara Hükümeti İstanbul ve Çanakkale boğazlarının denetimini istemiştir. İngiltere Başbakanı Lloyd George, bu istekleri reddetmiş ve birliklere savaş pozisyonu alması emrini vermiştir. Türk birlikleri, İngiliz direnişi ile karşılaşmadan tarafsız bölgeye girerek Çanakkale Boğazı’na doğru ilerlemeye başlamıştır. Türklerle savaşılmasını istemeyen Winston Churchill’in başını çektiği bir grup bakan istifa etmiştir.</p>
<p>İzmir’in Kurtuluşu ile Damat Ferit Paşa, 21 Eylül 1922’de ülkeden kaçmıştır. 23 Eylül’de, Türk orduları Gelibolu-Lapseki’yi kurtarmış ve İngiliz birlikleri geri çekilmek zorunda kalmıştır. 11 Ekim 1922’de Mudanya Ateşkes Antlaşması ile İstanbul, Boğazlar Bölgesi, Edirne ve Doğu Trakya’nın Türkiye’ye teslim edilmesine karar verilmiştir. Mudanya Mütarekesi gereği, Trakya topraklarının teslimi yapılırken Türkiye’yi temsil edecek kişi olarak Mustafa Kemal Paşa’nın isteği ile Refet Paşa; İstanbul komutanı olarak da Millî Müdafaa Umumi Kâtibi Selahattin Adil Paşa görevlendirilmiştir. <strong>Refet Paşa </strong>TBMM’in temsilcisi olarak, 19 Ekim’de TBMM Muhafız Grubu’ndan 100 kişilik jandarma kuvveti ile <strong>“Gülnihal Vapuru”</strong> ile Mudanya’dan ayrılıp, halkın büyük coşkusuyla İstanbul’a girmiştir. Bilahare,<strong> “İstanbul Komutanı”</strong> sıfatıyla <strong>Selahattin Adil Paşa</strong>, 81.Alay ile İstanbul’a gelmiştir.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-81206" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/10/%C4%B0stanbulun-%C4%B0%C5%9Fgali-1.jpg" alt="" width="800" height="500" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/10/İstanbulun-İşgali-1.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/10/İstanbulun-İşgali-1-768x480.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p>Refet Paşa ve Selahattin Adil Paşa komutasında görevli Türk Askeri Birliği İstanbul’a girmesine rağmen, işgal resmi olarak kaldırılamamıştır. Özellikle, Doğu Trakya’nın kurşun atılmadan, Yunan işgalinden kurtarılması, Türklerin yeniden Avrupa’ya dönüşünü gerçekleştirmiştir. 24 Temmuz 1923’de İsviçre’nin Lozan şehrinde Lozan Barış Antlaşması imzalanmıştır. Bu Antlaşmanın Türkiye tarafından onaylandığı İtilaf Devletlerine bildirildikten sonra 42 gün içerisinde İstanbul ve Boğazlardan çekilmiş ve Türk topraklarını boşaltmış olacaklardır.</p>
<p>Ancak, gitmemek için çok uğraşmışlarsa da başta Fransızlar olmak üzere işgalciler, 23 Ağustos 1923’ten itibaren İtilaf kuvvetleri İstanbul’dan ayrılmaya başlamıştır.19 Eylül’de İstanbul Komutanı Selahattin Adil Paşa tarafından Beykoz Parkı’nda veda partisi verilmiştir. 2 Ekim 1923’de Türk, İngiliz, Fransız ve İtalyan Birliklerinin hazır olduğu Dolmabahçe Sarayı önünde düzenlenen bir törenle İtilaf Birlikleri kumandanları ile birlikte Türk Alay Sancağı’nı selamlayarak İstanbul’u terk etmişlerdir. 5 Ekim 1923’te şehrin Anadolu yakasına gelen Türk Ordusu, 3,5 yıllık Milli Mücadele’den sonra <strong>6 Ekim 1923’de Şükrü Naili Paşa</strong> komutasındaki 3. Kolordu’nun coşkun bir bayram havası içinde, sevinç gözyaşları arasında ve çiçek yağmuru altında İstanbul’a girmiştir. 4 yıl 10 ay 23 gün süren işgal sona ermiş ve 470 yıl sonra yeniden ele geçirilmiştir. Ancak, Mustafa Kemal Paşa’nın sabırlı ve sağduyulu politikası sayesinde, İstanbul’un <strong>2’nci fetih silahsız ve savaşsız elde edilmiştir.</strong></p>
<p>İstanbul, İtilaf Devletleri’nin 13 Kasım 1918’de fiili işgaline kadar 465 yıl Türk toprağı olarak kalmıştır. Tarih boyunca Türkiye’nin göz bebeği olan 5 yıl kan ağlayan güzel İstanbul kurtulmuştur. Tarih sahnesinde var olduğundan beri bağımsız yaşamış Türk Milleti, bağımsızlığına, milli egemenliğine ve hürriyetine kavuşmuştur. İstanbul’un kurtuluşu, Milli Mücadeleyi tamamen sona erdirmiş, taçlandırmış, milletimizin hürriyetinden asla vazgeçmeyeceğini bütün dünyaya ilan etmiştir. İstanbul kurtuluş ile adeta her yer bayram yerine dönmüş, öğrenciler, işçiler sevinç içerisinde karşılamış ve kurbanlar kesilmiştir. Halk, Gülhane Parkı’nda konaklayan askerlerin tüfeklerinin namlularına çiçek takıp, şekerleme ve tütün paketleri hediye etmiştir.</p>
<p>İstanbul’un Kurtuluşu, Milli Mücadele’nin zaferler alanındaki son halkasını oluşturmuştur. Milli Mücadele’nin önce askeri, sonra siyasi açıdan kazanılması üzerine, İstanbul tutsaklıktan kurtulmuş ve Anavatan’a katılmıştır. 6 Ekim 1923’de Türk ordusunu bağrına basan Türk Milleti, bin bir çileyle, hak edilerek kazanılmış zaferi kurtuluş günü olarak belirlemiş ve bayram coşkusuyla kutlamıştır. İstanbul’un düşman işgalden kurtuluşunun <strong>97. Yıldönümünde </strong>Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu ve İstanbul’un kurtuluşunu sağlayan başta Ebedi Başkomutan Büyük Önder Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK ve silah arkadaşları olmak üzere işgale direnen, bu güzel vatan için mücadele ederek vatanı bizlere emanet eden, uğrunda canını feda eden ve vatana eşsiz fedakârlıklarıyla milletimizin gönlünde ölümsüzleşen bütün şehitlerimizi rahmetle, minnetle, sevgi ve saygıyla anıyor, gazilerimize saygı ve şükranlarımı sunuyorum.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Dr. Cengiz TATAR</strong></span></a>
</p><p><strong>Alıntı Kaynak:</strong> https://www.21yyte.org</p>
<hr>
<div><span><strong>KAYNAKÇA:</strong></span></div>
<div><span>♦ ATATÜRK, Gazi Mustafa Kemal, <strong>NUTUK</strong> (1919-1927), 2006.</span></div>
<div><span>♦ Ortaylı, İlber, <strong>Yakın Tarihin Gerçekleri</strong>, Timaş, İstanbul, 2013.</span></div>
<div><span>♦ ŞİMŞİR, Bilal N. <strong>İngiliz Belgelerinde Atatürk (1919-1939)</strong>, Cilt.I, Türk Tarih Kurumu Yayını, Ankara,1973; <strong>Malta Sürgünleri</strong>, Bilgi Yayınevi, Ankara, 2012.</span></div>
<div><span>♦ Tatar, Cengiz, <strong>Türk Havacılık Tarihi (1909-1954)</strong>, Milli Mücadele Dönemi Öncesi ve Sonrası Türk Havacılığı, Doktora Tezi, 2018.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Yazımızı Değiştirdiler Bir Gecede Câhil (!) Kaldık</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/yazimizi-degistirdiler-bir-gecede-cahil-kaldik</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/yazimizi-degistirdiler-bir-gecede-cahil-kaldik</guid>
<description><![CDATA[ Yazımızı Değiştirdiler Bir Gecede Câhil (!) Kaldık
Biz bülbül-ü muhrik, dem-i gülzâr-ı firâkız, Âteş kesilir geçse sabâ gülşenimizden. (Sultan II. Selim) Memleketimden insan manzaraları Başlıktaki ifadeyi çok eskiden beri ara sıra du­yardım, son birkaç yıldır sıkça işitir oldum, son za­manlarda da neredeyse her gün duymaya başladım. Ekranda bir politikacı, hepimizin aklına, irfanına hakaret edercesine, “bu Cumhuriyeti kuranlar zor­la yazımızı değiştirdiler ve millet […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c48c4213cc.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:45 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Yazımızı, Değiştirdiler, Bir, Gecede, Câhil, Kaldık</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/11/Ataturk-ve-Alfabe.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/yazimizi-degistirdiler-bir-gecede-cahil-kaldik.html">Yazımızı Değiştirdiler Bir Gecede Câhil (!) Kaldık</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. Mehmet ŞAHİN</strong></span></a>
</p><p><span><em>Biz bülbül-ü muhrik, dem-i gülzâr-ı firâkız,<br>
</em><em>Âteş kesilir geçse sabâ gülşenimizden.<br>
</em></span>(Sultan II. Selim)</p>
<p><span><strong><em>Memleketimden insan manzaraları</em></strong></span></p>
<p>Başlıktaki ifadeyi çok eskiden beri ara sıra du­yardım, son birkaç yıldır sıkça işitir oldum, son za­manlarda da neredeyse her gün duymaya başladım. Ekranda bir politikacı, hepimizin aklına, irfanına hakaret edercesine, “bu Cumhuriyeti kuranlar zor­la yazımızı değiştirdiler ve millet bir gecede cahil kaldı, dedelerimizin mezar taşlarını okuyamaz ol­duk” diyor. Kendi kendime “eh, politikacılık bu ülkede zaten millete doğruları anlatmak, milletin irfanını yükselmek, millete huzur vermek için ya­pılmıyor, bu da politikacıdır konuşur, mazurdur” diyorum. Ertesi gün ekranda, mesleğinin haysiye­tini sıfırlayan, sahibinin sesi bir gazeteci, ağzından alevler saçarak aynı şeyleri tekrarlıyor. Bir sonraki gün, ekranda bir din adamı, bir başka ekranda bir üniversite profesörü, sokak işportacıları gibi ba­ğırıyor, “bu cumhuriyeti kuranlar var ya, bunlar millete ihanet ettiler, bizim rüya imparatorluğu­muzu yıktılar, yazımızı zorla değiştirdiler, milleti bir gecede cahil bıraktılar”. Aklım duruyor, zihnim duruyor. Televizyonu kapatıp hafızamı yokluyorum, çocukluğumda yaşadıklarımı düşünüyorum, kitapları açıp yeniden okuyorum. Fakat maalesef bu ayrışan dünyalarımızı örtüştürme imkânını bu­lamıyorum.</p>
<p>İki gün sonra, bir toplantıda, az çok lisan bil­diği, birçok yabancı ülkeyi gördüğü intibaı veren, temiz yüzlü, genç bir iş adamıyla sohbet ediyoruz. Çok geçmeden aynı cümle geliyor: “Hocam bütün sıkıntılarımızın kaynağında Cumhuriyet döne­minde yapılan yanlışlar var. Mesela yazımızı değiş­tirdiler millet bir gecede cahil kaldı”. Bu yargının doğru olmadığını anlatmaya çalışıyorum: “Bu gün bir karar alınsa ve yarından itibaren Çin alfabesi kullanılacak dense, sen, yarın sabah, bütün bildik­lerini unutup bir anda cahil mi kalacaksın? Evinde­ki kitaplar yok mu olacak, bunları okumaktan vaz mı geçeceksin? Çalışıp yeni alfabeyi de öğrenirsin ve ölünceye kadar ikisini birden kullanırsın. Geçmişte de aynen böyle olmuştur. “Yazının değişme­si, şu şu sebepten dolayı kötü oldu” diyebiliyorsan belki anlarım, ama “millet bir gecede cahil kaldı” dersen bu birçok bakımdan yanlıştır ve çok basit bir politik slogandır.</p>
<p>Bu olayın tam ertesi gün, köyde, çocukluğum­dan tanıdığım, benden yaşlı biriyle karşılaşıyorum. Selâmlaşma ve kısa bir hâl hatır sormadan sonra, işaret parmağını yüzüme doğru sallayarak:</p>
<p>“Biliyor musun Memedefendi, bu Cumhuriye­ti kuranlar var ya, milletin dinini ve ahlâkını kuruttular, yazısını değiştirdiler, bizi bir gecede cahil bıraktılar.”</p>
<p>“Sen kaç yaşındasın hacı efendi” dedim.</p>
<p>“Seksen iki” dedi.</p>
<p>“Demek ki, sen 1933 yılında doğduğun zaman en az 40-45 yaşında olması gereken deden, baba­annen ve 20-30 yaşında olması gereken baban, annen, dayın, teyzen, halan, amcan, hep Osmanlı döneminde doğmuşlardı. Hacı Efendi, bunların hangileri okuryazardı, söyler misin?” dedim.</p>
<p>“Ama Osmanlı’nın çok büyük âlimleri, hocala­rı vardı, evliyaları vardı Memedefendi” dedi.</p>
<p>“Peki, sen yaşın itibariyle 1940’lı yılları benden daha iyi bilirsin ve annemi tanırsın, o tarihlerde annemden başka bu köyde (Hisarcık’ta) okuma bi­len bir tek kadın var mıydı?” diye sordum. Bir an düşündü:</p>
<p>“Annen rahmetliyi iyi tanırım, çok bilgiliydi, neyse ezan okunacak Memedefendi, bana müsaade” dedi ve gitti.</p>
<p>Bundan üç gün sonra, komşu köyden, elli sekiz yıldır görmediğim bir çocukluk arkadaşımla karşı­laştım. Heyecanlandık, sarıldık, hâl hatır sorduk. Ankara’da yaşıyormuş. Köye gezmeye gelmiş:</p>
<p>“Memleketi yine karıştırıyorlar Memet Bey, ne olacak bu işler?” diye sordu ve daha ben ağzımı açmadan “yazımızı değiştirdiler, millet bir gecede cahil kaldı, olacağı buydu” dedi.</p>
<p>“Peki, yazı değişmeden önce cahil değiller miy­di?” diye sordum.</p>
<p>“Hayır, yüzde sekseni tahsilliydi, hatta bazıları İngilizce de biliyordu” dedi.</p>
<p>İngilizce bilenin kim olduğunu hatırladım, biri aynı köyden olan teyzemin kocasıydı, Kanal Harekatı’nda İngilizlere esir düşmüş, Mısır kam­pında kalmış ve çat pat İngilizce öğrenmişti. Bir diğeri Talas Amerikan Koleji’nin hizmetkârlığını yaparken birkaç kelime kapmıştı. Baktım ki lâfı uzatmanın faydası yok, “bu söylediklerin doğru değil, ama ayaküstü anlatılmaz, sonra konuşalım” diyerek ayrıldım.</p>
<p><span><strong><em>Çekilmez, katlanılmaz oldu</em></strong></span></p>
<p>Artık gına geldi. Nedir bu cür’et, nedir bu şartlanmışlık? Halkımız eskiden daha mı edepliydi ne? İyi kötü mürekkep yalamış, eğitime-öğretime emek vermiş, göz nuru dökmüş insanları görün­ce haddini bilir, ders vermeye kalkmaz, soru so­rar ve cevabına katılmasa bile, sükûnetle dinleyip anlamaya çalışırdı. Hadi ilkokuldan sonra kale­mi kitabı bir kenara koymuş olan, günlük maişet derdindeki insanları anladık, mazurdurlar. Ama üniversite mezunu, öğretmen, doçent, profesör, iş adamı, politikacı, bazıları yurt dışında okumuş, şu veya bu ölçüde lisan bilen ve dünyayı az-buçuk an­lamış olması gereken insanlar, “cehlin (cehaletin) bu kadarı ancak tahsille mümkündür” hükmünü haklı çıkarırcasına, papağan gibi, aynı cümleleri nasıl kullanabiliyorlar? Bu ezberi hangi meş’um (uğursuz) niyetler yaptırıyor?</p>
<p>Hayır beyler, hayır, bunların hiçbiri doğru değildir. Bütün sıkıntılarımızın kaynağı, benim, senin, onun, velhasıl hepimizin kalitesizliğidir, ye­tersizliğidir, bilgisizliğidir, iptidailiğidir ve daha da vahimi böyle olduğumuzun farkında olmamaktır ve bu nedenle de, teşhis koyma ve çare arama yete­neğinden yoksun bulunmaktır.</p>
<p><span><em>Cihan-ârâ cihan icredir, arâyı bilmezler,<br>
</em><em>Ol mâhîler ki, deryâ icredir, deryâyı bilmezler.<br>
</em></span>(Hayâlî)</p>
<p><span><strong><em>İlk genel nüfus sayımı</em></strong></span></p>
<p>Modern manadaki ilk genel nüfus sayımı 1749’da İsveç’te yapıldı ve birkaç yıl arayla tüm Avrupa ülkelerinde nüfus sayımları yapılmaya başlan­dı. Osmanlı döneminde ise, birincisi 1831 yılında olmak üzere birkaç defa nüfus sayımı yapılmıştır ama bunlar, toplumu tüm özellikleriyle tanımaya yönelik ve genel değildi. Kadınlar ise yok farz edil­miş ve sayılmamıştı. Asker ve vergi alma potansi­yelini ölçmeye yönelikti. Dolayısıyla herkesi kap­sayan ve toplumun tüm özelliklerini ölçmeye ça­lışan ilk genel nüfus sayımı, harf inkılâbından bir yıl önce, yani 1927 yılında gerçekleştirildi. Buna göre 1927 yılında toplam nüfusumuz 13.629.488 kişiydi. Türkiye genelinde 1.111.496 kişi okuma yazma biliyordu ve bunların toplam nüfus içinde­ki oranı sadece %8 idi. Buna karşılık 12.517.992 kişi okuma yazma bilmiyordu. Bunların toplam nüfus içindeki oranı ise %92 idi. Yani yüz kişiden doksan ikisi “elifi görse mertek (sopa) sanıyordu”. Kadınlar arasında okuma yazma bilenlerin oranı %1’in de altındaydı.</p>
<p><span>Bazıları da okur ama yazamazdı</span></p>
<p>Ayrıca, eski yazıyla (Osmanlı alfabesiyle) iyi kötü okuyabilenlerin önemli bir bölümü yazma­yı bilmezdi, çünkü diğer başka sebeplere ilaveten, yazmayı öğrenmek, okumayı öğrenmekten çok daha zor ve masraflıydı. Kâğıt, kalem, mürek­kep, sehpa (ya da rahle) gerekirdi ve çoğu insanın bunları alacak gücü yoktu. Şimdi de olduğu gibi Kur’an’ı yüzünden okumak, sadece dinî bilgiler öğrenmek ve beş vakit namaz kılmak yeterli sayılı­yordu. Bu nedenle halk arasında, “kıl beşi bitir işi” gibi sloganlar türemişti, çünkü zekat vermek zen­gine mahsustu, hacca gitmek de binde bir insana nasip oluyordu.</p>
<p>Annem eski yazıyı oldukça iyi biliyor ama yazamıyordu. Ona eski yazıyla imza atmayı, belirli bir yaşa gelince ben öğrettim ve mühür kullan­masına gerek kalmadı. Hiç kimse de anneme eski yazıyla imza olmaz, demedi. Annem 1910 doğum­luydu. Akçakaya köyünde, evlerinin bitişiğindeki caminin imamından (Hacı Ahmet Hocadan) oku­ma öğrenmişti. Beş tane kitabı vardı: Kur’an, Ah- mediye, Muhammediye, Taberî Tarihi ve Delail-i Hayrat. Altıncı bir kitabı olmadı. 2008 yılında, 98 yaşında vefat edinceye kadar sadece bunları okudu ve vefatından bir ay öncesine kadar her ay Kur’an’ı hatmetti. Kendisine sordum:</p>
<p>“Anne, okumayı öğrenirken, neden yazmayı da öğrenmedin?”</p>
<p>Cevabı şu oldu:</p>
<p>“Oğlum, okumayı öğrendiğime şükür, eskiden kızları okula göndermezlerdi, hele yazmayı asla öğretmezlerdi, oğlanlara mektup yazar diye kor­karlardı”.</p>
<p>Bazı üst düzey Osmanlıların dahi okuryazar olmadıklarına dair tarih kitaplarında bilgiler var­dır. Mesela, Yedisekiz Hasan Paşa… Hatırladığım kadarıyla, Kırım Harbi’ne er olarak katılmış, gösterdiği başarılar nedeniyle saray çevresine alınmış, zamanla terfi etmiş ve ‘paşa’ unvanı verilmiştir. Abdülaziz ve II. Abdülhamit dönemlerinde sara­yın korumasından sorumlu ‘Beşiktaş Muhafızı’ olmuştur. Bazı kitapların yazdığına göre, imzasını atmayı bilmediği için, eskiden, biri ‘v’ diğeri ‘ters v’ gibi yazılan, 7 ve 8 rakamlarının arasına bir çizgi çekerek ‘Hasan’ yazmayı ve böylece imzasını at­mayı öğrenmiştir. Bu nedenle kendisine ‘Yedisekiz Hasan Paşa’ lâkabı’ takılmıştır. Bu gün böyle bir şeyi tasavvur edebilir misiniz?</p>
<p><span><strong><em>Batıdaki şehirler ve Anadolu çok farklıydı</em></strong></span></p>
<p>Şüphesiz ki İstanbul başta olmak üzere, İzmir, Bursa, Edirne vesaire gibi, Batıdaki önemli merkezlerde okuryazarlık oranı ortalamanın birkaç kat üstündeydi. Ama Orta ve Batı Anadolu’ya doğru gittikçe okuryazarlık oranları ortalamanın çok daha altındaydı. Mesela, 1927 yılında yapılan ilk genel nüfus sayımı verilerine göre, Çorum’da okuryazarlık oranı, ortalama olarak %4, erkekler­de %8, kadınlarda ise binde 9’du. Çorum örneği bütün Anadolu kentleri için geçerliydi. Kadın-erkek arasındaki okuryazarlık uçurumu ise ülkenin her tarafında aynı vahamet düzeyindeydi.</p>
<p><span><strong><em>İstidacılar ve mühürcüler vardı</em></strong></span></p>
<p>Cumhuriyet döneminin başlangıcında, nüfu­sun %24 kadarı şehirlerde, %76 kadarı da köy­lerde yaşıyordu. (Bu gün köylerde yaşayanların oranı %8, şehirlerde yaşayanlarınki ise %92’dir). Osmanlı döneminde köylerdeki okuryazarlık ora­nı erkeklerde %1-2 civarında, kadınlarda ise sıfıra yakındı. Birinci Cihan Harbi esnasında, bir köye birkaç ayda veya birkaç yılda bir defa mektup gel­diği zaman, köylünün, okuryazar bir adam bulup da bunu okutması veya birkaç satır cevap yazdır­ması için, yayan-yapıldak, köy köy dolaşması veya şehre gelmesi gerekiyordu. Hatta, 1960’lara kadar, valiliklerin, kaymakamlıkların, nüfus dairelerinin, tapu dairelerinin etrafında bir tabureye oturmuş, vatandaşlar için dilekçe yazan, sıra sıra ‘istidâcılar’ bulunurdu. Ayrıca, imzasını atamayanlar için ‘mühürcü’ esnaf vardı ve bunlar âdeta birer ikti­sadi sektördü. Rahmetli annemin birkaç yılda bir imza atması gerekir, bu arada mührünü kaybeder ve ben İki Kapılı Câmi’nin oraya gidip, sarı, metal döküm, kulplu bir dikdörtgen üzerine, eğri büğ­rü, ‘MAKBULE’ diye mühür kazıtırdım. Bazen de imza atmayı bilmeyenlere parmak bastırırlardı.</p>
<p><span><strong><em>Gayrimüslimlerin durumu</em></strong></span></p>
<p>Oysa aynı dönemde Kayseri’de bulunan Rum ve Ermeni kızlarının neredeyse tamamı kendi cemaat okullarında ve hatta Amerikan, İngiliz, Fransız vesaire misyoner okullarında eğitim görüyor, sadece okuma ve yazmayı değil, pek çoğu, lise düzeyinde, matematik, fizik, kimya, biyoloji, tarih, coğrafya vesaire öğreniyor, önemli bir kısmı yabancı dil biliyor, bazıları da yurt dışında eğitim görüyordu. Osmanlı döneminde gayrimüslimlerin iktisadi, sosyal ve kültürel durumu hakkında kaçı­mız ve ne kadar bilgiye sahibiz? İşte Osmanlı’yı asıl yıkan, kendi gayrimüslim azınlıkları ile ve bilhassa Batı dünyası ile aradaki bu farktır, şu veya bu şahıs, şu veya bu parti değildir. Bunlar sadece birer so­nuçtur, sebep değildir. Bu gün yaşanan sıkıntıların temelinde de bu farkın hâlâ giderilememiş olması yatmaktadır.</p>
<p><span><strong><em>Annem bir gecede cahil mi kaldı?</em></strong></span></p>
<p>Yazı değiştiği zaman annem on sekiz yaşın­daydı. Bir gün veya bir yıl önce ne biliyor idiyse, bir gün veya bir yıl sonra da aynısını, hatta daha fazlasını biliyordu, çünkü görgü ve tecrübesi art­mıştı. Yazı değişmeden önce hangi kitapları oku­yor idiyse aynı kitapları okumaya devam etti. Yâni “bir gecede cahil” falan kalmadı. Kitaplarını kimse elinden almadı, Osmanlı döneminde basılmış bu kitaplar hâlâ evde duruyor ve bana miras kaldı. Ev­lerde, kütüphanelerde ve câmilerde bu kitaplardan binlerce var, sahaflarda ise on binlercesi satılıyor. Televizyonlara çıkarak, “kitapları toplayıp mey­danlarda yaktılar” diyen, kimi fesli, kimi cübbeli, kimi sarıklı, kimi sakalsız-bıyıksız-kravatlı, kimi profesör unvanlı soytarıların, bunlar halkın beyni­ni iğfal ettikçe, “bana oy geliyor” diyerek keyiflenen politikacıların sorumluluk duygusu yok mu, hayâ duygusu yok mu, bunları dinleyip inanan­ların, aynı cümleleri ezberleyenlerin, aklı, fikri, irfanı, iz’anı, muhakeme yeteneği ve feraseti yok mu? Bir büyük dönüşüm anında, şurada burada, birkaç fanatiğin yaptığı yanlışları genelleştirmek doğru mu? Bugün, belki ters yönde, ama çağdaş bir topluma asla yakışmayan yüzlerce yanlış ya­pılmıyor mu? Bunların üstünü titizlikle örtmeye çalışırken, yüz yıl önce yapılan yanlışları cımbızla çekerek abartmak bir asalet işi olabilir mi? Her yıl, 17 Aralık anma toplantılarında, politik ve katı nefsani nutuklarla kemiklerini sızlattığınız Mevlânâ, “çirkinlikleri örtmekte gece gibi ol, güzellikleri aydınlatmakta gündüz gibi ol” dememiş miydi?</p>
<p>Benim aklımın ermeye başladığı 1950-51 yı­lında dahi, Kayseri’ye 10 km mesafede bir köy olan Hisarcık’ta, 1928’den önce doğmuş kadınlar arasında okumayı bilen bir tek benim annem var­dı, yazmayı bilen hiç kimse yoktu. Köylü kadın­lar, ‘Hocânım’ diyerek annemin etrafına toplanır, annem onlara, yukarda zikrettiğim kitapları okur, ya da mevlit okur ve Yunus Emre ilahileri söyler­di. Kadınlar annemin okuduklarını gözyaşlarıyla dinlerdi. Çok sayıda kadına da Kur’an okumayı öğretti. Kimsenin mani olduğunu görmedim ve annemden de böyle bir şeyi duymadım. Annem, Fuzulî’nin, Bâkî’nin, Nedim’in, Şeyh Galip’in, Itrî’nin, Dede Efendi’nin adını bile duymamıştı, onların yazdığı tek satırı dahi anlayamazdı ama Yunus Emre ilâhîlerinin çoğunu bilirdi, Mevlit’i ezbere okurdu, çünkü bunların dili halkın konuş­tuğu Türkçeydi. Eski yazıyı bilen Osmanlıcayı da bilirdi sanmak bir gaflettir, böyle bir algı yaratmaya çalışmak ise kirli siyasettir. Osmanlıcayı ancak çok küçük bir elit azınlık bilirdi.</p>
<p>Annem tam manasıyla dini bütün bir insan­dı. Onun için okuduğu beş kitaptan başka bir hakikat yoktu. Buna rağmen ne Cumhuriyet ne inkılâplar ne Atatürk konusunda hiçbir sorunu ve hiçbir şikâyeti olmadı. Tam tersine, 1970’li yılların anarşik ortamında, itiş kakışları televizyonda görür, “yine neler oluyor oğlum” diye sorardı. Anla­tırdım. “Ah oğlum ah, bunlar nimet azgını nimet, açlık görmemişler, kıtlık görmemişler, harp görme­mişler, eşkıya görmemişler, ırz namus korkusu ya­şamamışlar, rahmetli Atatürk olaydı da görelerdi” diyerek hissiyatını ve ıstırabını ifade ederdi. Çün­kü annem ‘halk’tı ve halkın kahır bir ekseriyeti an­nemdi… Bu nedenle annemi örnek gösteriyorum.</p>
<p>Annem, İkinci Dünya Harbi döneminde, özel­likle 1942-43 yıllarında yaşanan yokluk ve kıtlıktan, aynî vergi toplanırken, ya da gazyağı, şeker, kaput bezi vesaire dağıtılırken mütegallibenin ve mahallî bürokratların yaptığı haksızlık ve zorbalık­tan dolayı İsmet İnönü’yü sorumlu tutardı. Asla, Cumhuriyet kuruldu, şapka giyildi, yazı değişti­rildi, falan diye değil, sadece ve sadece bu sebep­lerden dolayı suçlardı. Esasen halkta sosyolojik bir karşılığı olmasaydı, bu kadar radikal devrimler, bu kadar kısa bir sürede yapılabilir miydi? Hadi zorbalıkla yapıldı diyelim, sosyolojinin kanunlarına aykırı olarak doksan iki yıldan beri ayakta kalabilir miydi?</p>
<p><span><strong><em>Mezar taşlarını çok az insan okuyabilirdi</em></strong></span></p>
<p>“Efendim yazımızı değiştirdiler, dedelerimizin mezar taşlarını okuyamaz olduk” ifadesi de bir saf­satadır, okumuşların cehalet itirafı, politikacıların siyaset silahıdır. Bu adamlara, “bırakın üstündeki yazıyı, babanızın, dedenizin mezarında taş var mı?” diye sormak lâzımdır. Anadolu’da binlerce mezar­lıktaki kaç mezar taşının üzerinde eski yazıyla ya­zılmış bir ifade var? Anadolu’nun bütün mezarlık­larını Eyüp Sultan veya Karacaahmet Mezarlığı mı sanıyorsunuz? Ya da selâtin câmilerin hazîresi mi zannediyorsunuz? Anadolu’daki milyonlarca kırık dökük mezar taşını, İstanbul’daki birkaç bin, hoca, şeyh, veli, paşa mezar taşlarına mı benzer sanıyorsunuz? Veya böyle olmadığını bildiğiniz hâlde, böyleymiş gibi bir algı yaratarak halkı aldatmaya utanmıyor musunuz?</p>
<p>Ey okumuşlar, söyleyin, kaçınızın dedesinin mezar taşında yazı var? Şayet varsa ve böyle bir elit imtiyaza sahipseniz, elin Amerikalısı, İngiliz’i, Japon’u gelip bunları okuyor da siz neden dizinizi kırıp okumayı öğrenmiyorsunuz, elinizi kolunuzu tutan mı var? Çoğunuz, Kur’an kursu, imam hatip lisesi, ilâhiyat fakültesi, Türk dili ve edebiyatı bö­lümü, ya da tarih bölümü mezunu değil misiniz? Bu devlet milyarlar harcayarak size eski yazı öğret­mek için çabalamadı mı? Okuyamıyorsanız bu si­zin utancınız değil mi? Cehlinizi ve tembelliğinizi örtmek için tarihten mazeret mi arıyorsunuz?</p>
<p>Osmanlı döneminde okumayı öğrenmiş an­nem de mezar taşlarını veya bina kitabelerini okuyamazdı. Bunları, Osmanlı döneminde bile, İstanbul’da ve taşra kentlerinde yüksek derecede eğitim görmüş, çok elit bir zümre dışında kimse okuyup anlayamazdı. Çünkü bunlar çok karma­şık bir hatla yazılırdı ve önemli bir kısmının dili de Arapça veya Farsçaydı. Politikacılar için bir şey demiyorum, çünkü onların ar damarı çatlamış­tır, akla, iz’âna ve vicdana hakaret niteliği taşıyan her şeyi söylemekte ve yapmakta artık mazurdur­lar. Ama ekran şarlatanı hocalar, sarıklılar, fesliler, profesörler, helâl haram tanımayan iş adamları, artık bu milleti aldatmaktan, kamplaştırmaktan, aramızdaki güven duygusunu, sevgi ve muhabbe­ti yok etmekten vaz geçin. Kendi marazî kimlik sorunlarınızı, İslâmiyet ile perdeleyerek, bu mil­letin içine nifak sokup mahvetmek suretiyle tat­min hastalığından kurtulun. En büyük kötülüğü İslamiyet’e karşı yaptığınızı görmüyor musunuz? Bu politikaların, bir taraftan on binlerce, El Kâide, Taliban, İŞİD ve daha bilmem ne sempatizanı ve militanı yarattığının, diğer yandan milyonlarca insanı dinden, milletten ve memleketten soğuttu­ğunun farkında değil misiniz? Bu vebali nasıl taşı­yacaksınız? Madem din adına konuşuyorsunuz, bir de şu hadisi okuyun. Hz Muhammed der ki: “Bizi aldatan bizden değildir”. Ama nafile, çünkü sizin için din, manevi bir zarafet ve letafetle yaşanan de­ğil, ihtiraslarınız uğrunda, işinize geldiği gibi tepe tepe kullanılan bir şeydir ve hatta bilmezsiniz ki bu, dinen putperestlik ve küfürdür.</p>
<p><span><strong><em>Tekrar Cumhuriyet dönemine gelelim</em></strong></span></p>
<p>Ekteki tablodan anlaşılacağı üzere, ülkemizde okuryazarlık oranı, harf inkılâbından sonra hız­la yükselmiştir: Harf İnkılâbından yedi yıl sonra, yani 1935 yılı nüfus sayımı esnasında, okuryazar­lık oranının iki kattan fazla arttığı görülmekte­dir. Çünkü bu arada halk için kurslar açılmış ve herkese okuryazarlık öğretmek için çok büyük bir çaba sarf edilmiştir. Kız erkek ayırımı yapmadan çocukların okula gönderilmesi kanunen zorunlu kılınmıştır. Buna rağmen erken Cumhuriyet dö­neminde insanlar kız çocuklarını okutmamak için her çareye başvurmuştur. Hepsi de Cumhuriyetten sonra doğan dört kız kardeşimden biri, hiç oku­la gönderilmemiş, diğer üçü, ikişer yıl gittikten sonra, “akla karayı ayıracak hâle geldin (yani kâğıt üstündeki yazıyı okuyacak hâle geldin) bu kadarı yeter” denmek suretiyle ve bir mazeret uydurularak okuldan alınmıştır. Hepsi de mahkemede yalancı şahitlerle yaşları büyütülerek, 14-15 yaşındayken evlendirilmiştir. (Eskiden mahkemelerde yalancı şahitlik etmek bir meslekti. Bu utanç verici durum ayrı bir yazı konusudur.)</p>
<p>Ekteki tabloya göre, yıllar itibariyle okuma yazma oranlarındaki artış şöyledir: 1935 yılında ortalama %19, erkeklerde %31, kadınlarda %8’dir. 1950 yılında ortalama %32, erkeklerde %48, kadınlarda %17’dir. 1965 yılında ortalama %46, erkeklerde %65, kadınlarda %28’dir. 1980 yılında ortalama %66, erkeklerde %81, kadın­larda %50’dir. 2000 yılında ortalama %87, er­keklerde %94, kadınlarda %79 ve nihayet, 2012 yılında ortalama %95, erkeklerde %98, kadınlarda ise %92’dir.</p>
<p>Dolayısıyla, “yazımızı değiştiler, bir gecede ca­hil kaldık” lâfı külliyen yanlıştır. Çünkü bu lâfın mefhum-u muhalifinden (tersinden) şu mana çı­kar: “Biz Osmanlı döneminde o kadar iyi eğitimli, bilgili ve kültürlü bir toplumduk ki yazımız değiş­mese ve bir gecede cahil bırakılmasaydık, uçakları, bilgisayarları, akıllı telefonları, kanser ilaçlarını, MR ve tomografi cihazlarını biz yapardık, Ay’a ve Merih’e biz giderdik”. Bu zihniyet, zaaflarımıza doğru teşhis koymaya mani büyük bir avuntudur, garabet ve hamakattır. Ayrıca, yüz binlerce insana papağan gibi bu lâfı ezberletmek, o insanların, za­ten zayıf olan, ‘hakikat, adâlet ve hakkaniyet’ hassalarını, duygularını, büsbütün felç etmektir, du­mura uğratmaktır, ağır bir vebaldir, topluma karşı büyük bir kötülüktür.</p>
<p><span><strong><em>Cumhuriyetten önce âlim miydik?</em></strong></span></p>
<p>Ayrıca, Cumhuriyetten önce millet zaten cahil olduğu içindir ki yazı bu kadar kolay değişmiştir. Eğer Osmanlı döneminde bu millet iyi eğitimli, bilgili ve kültürlü olsaydı; (1) hiç kimse yazıyı de­ğiştirmeye gerek duymazdı, aklına bile getirmezdi ve (2) yazıyı değiştirmeye cesaret bile edemezdi. Asırlar boyunca bu millet fakir, eğitimsiz ve kül­türsüz bırakıldığı içindir ki, yazı bu kadar kolay ve suhuletle değişmiştir. Şapka olayı gibi, Müslüman­lıkla hiç alakası olmayan, basit bir sembolden do­layı başını veren kesimden bir kişi dahi, yazı değiş­tiği zaman tırnağını bile feda etmemiştir. Hâlbuki yazının değişmesi şapka olayından bin kat daha önemlidir. (Eğer şapkanın İslâmiyet’le bir alâkası olsaydı, şimdi fes giymek için de bir kampanya yapılırdı ve Diyanet İşleri Başkanı, görevi dışında başı açık gezmezdi. Peki, devrin uleması neden in­sanlara bunu anlatmadı da bunca ıstırap yaşandı?)</p>
<p><span><strong><em>Keramet yazıda olsaydı…</em></strong></span></p>
<p>Keramet yazıda olsaydı, yazısını değiştirmemiş olan tüm Arap âleminin, İranlıların, Pakistanlıla­rın, Afganlıların durumunun bizden daha iyi ol­ması gerekmez miydi? Özellikle Arap dünyasına bir bakın, hepsi de Müslüman, hepsi de Kur’an’ı aslından okuyor ama hepsi de gelişmiş ülkelerin oyuncağı olmuş ve birbirine kurşun atıyor. “Yazı­mız değişti, bir gecede cahil kaldık” diyenlerin ora­larda yaşananlara ve hatta bunların bizi bile yakıp yıkması ihtimaline bakıp asıl derdin, bin kat daha derin ve karmaşık olduğunu idrak etmeleri gerek­mez mi?</p>
<p><span><strong><em>Şimdi eski yazıyı bilenler çok daha fazladır</em></strong></span></p>
<p>Bir konuyu daha anlatayım: 1927 yılında eski yazıyla okuryazar olan 1,1 milyon insanın en az on beş yirmi katına, yani 20 milyon civarında in­sana, Kur’an kurslarında, imam-hatip liselerinde, üniversitelerin ilâhiyat fakültelerinde, Türk dili ve edebiyatı bölümlerinde, tarih bölümlerinde, maaşı devlet tarafından ödenen hocalar marifetiyle eski yazı öğretilmiştir. Her yıl milyonlarcasına daha öğ­retilmeye de devam edilmektedir. (Belediyelerin, cemaatlerin, tarikatların bu yöndeki gayretlerini de hesaba katmıyorum). Eski yazı öğrenen bu insan­ların nüfusumuza oranı ise Osmanlı dönemindeki yüzde sekize karşılık, bu gün en az yüzde yirminin üzerindedir. Peki, ya sonuç? İnsanları dinden soğu­tan çeyrek din adamları, bilimin ‘b’sini bile bilme­yen çeyrek profesörler, devlet mülküne el koyarak zenginleşen iş adamları, terör örgütlerine katılan binlerce militan ve insanlık camiasında yüzümüzü yere baktıran, Makyavelist ve şarlatan politikacı­lar. Kalite sorunu kimsenin umurunda olmayın­ca bu sonuç doğaldır.</p>
<p><span><strong><em>Yabancılar okuyor da biz neden okuyamıyoruz?</em></strong></span></p>
<p>Bizimkiler, “yazımız değişti, bir gecede cahil kaldık” diye sıkılmadan şikâyete devam ededursun, Osmanlı arşivlerini, mezar taşlarını, bina kitabele­rini yabancılar gelip okusun, dizini kırıp çalışsın, alın teri ve göz nuru döksün ve yüzlerce kitap yaz­sın… Osmanlı’nın torunları biz değiliz de onlar mı? İmam-hatip okullarına, Kur’an kurslarına, ilâhiyat fakültelerine biz değil de onlar mı gidiyor. Siz, sıkışınca, “canım, bu dünya kâfirler için, öte dünya Müslümanlar için” diyerek esrar uykusuna dalın. Beyler, üç yüz yıl önce, atı alıp Üsküdar’ı geçenler, şimdi Güneydoğu Anadolu’nun dağla­rında cirit atıyor. Beğenmediğiniz Lozan coğraf­yası bile altımızdan kayıyor. Hâlâ gerçekleri görüp uyanma zamanı gelmedi mi? (Kalbi ıstırapla dolu samimi din adamlarını, laboratuvarlarda uyuyan bilim adamlarını, toplumun kaderini değiştirmek ve dünya ile rekabet etmek için çırpınan işadamla­rını, velhâsıl, şikâyet etmeden, suçlu aramadan, ce­halete mazeret uydurmadan, alın teri ve göz nuru dökerek çalışan, dürüst, bilgili, yüksek ahlâklı say­gıdeğer insanlarımızı tenzih ediyorum.)</p>
<p>Bu anlattıklarım “yazı değişmeli miydi, değiş­memeli miydi” tartışmasından tamamen bağımsız­dır. Herkes kendi meşrebine göre, her ikisinin de lehinde veya aleyhinde, bin bir tane delil getirebilir. Zaten, bu tür tartışmalar, yazı değişmeden önceki elli altmış yıl boyunca, en ariz-amik (enine boyu­na) bir biçimde yapılmıştır. Bu işler, biri rüyasında gördü ve bir gecede oldu mu sanıyorsunuz? Ayrıca, olan olmuş ve aradan tam doksan yıla yakın, geri dönülmesi imkânsız bir zaman geçmiş ve milletin yüzde doksan beşi bu yazıyla okuryazar hâle gel­miştir ve kütüphanelerimiz bu yazıyla yazılan ki­taplarla dolmuştur. Bu saatten sonra millete bun­ları tartıştırmak, sünnetçinin, “kuşa bak” demesi gibi, asıl vahim sorunları dikkatlerden kaçırmaktır.</p>
<p><span><strong><em>Harf devrimi başka dil devrimi başkadır</em></strong></span></p>
<p>Ayrıca, harf devrimi ile dil devrimini birbirine karıştırmamak gerekir. Bunlar birbirine yakın fa­kat ayrı konulardır. Osmanlıca sadeleştirilmeliydi, buna hiç şüphe yok, aksini iddia edenler bu satırla­rın arasına sıkıştırdığım Osmanlıca beyitleri anla­sın da göreyim. Eskiden de halktan hiç kimse bun­ları anlamazdı. Ama Yunus Emre’yi, Karacaoğlan’ı, Köroğlu’nu, Dadaloğlu’nu anlardı. ‘Öz Türkçe’ konusunda aşırıya gidildiği ise kesindir. Halkın dili devletin dili hâline getirilmeye çalışılırken, halkın bildiği kelimeleri ve bazı kavramları atmak vahim bir hata olmuştur. Dilin zenginliği ve ahengi kay­bolmuştur. Ancak bunu tenkit etmek ve bu konu­da düzeltmeler yapmak ayrı bir şey, “yazımız de­ğişti bir gecede cahil kaldık” demek ayrı bir şeydir.</p>
<p><span><strong><em>Asıl vahim sorun</em></strong></span></p>
<p>Asıl sorun, eğitimin kalitesinin düşüklüğüdür, kaliteli insan yetiştirememektir ve hatta ‘yüksek kaliteli eğitimin’ ve ‘kaliteli insanın’ ne demek ol­duğunu dahi bilmemektir. Üniversite mezunları­nın diplomayı aldıktan sonra ve çoğu üniversite hocalarının bile profesör olduktan sonra kitabı, ka­lemi bir köşeye atmasıdır. Bilimde, teknolojide ve ekonominin her alanında geri kalmamızdır. Oku­mayan, yazmayan, düşünmeyen, araştırmayan, te­cessüsü (merakı) olmayan, okuduğunu ve duydu­ğunu sorgulamayan, ahlâkî değerlerine sahip çıka­mayan, doğruyu delikanlıca savunamayan, zalimin karşısında boyun eğen, sevdiği insanın yalanını doğru kabul edip papağan gibi ezberleyen, sevme­diği insanın söylediğini, mutlak hakikat olsa bile reddeden bir toplum güdülmeye teşnedir (hazırdır, heveslidir). Nitekim güdülmektedir ve hiçbir soru­nunu sağlıklı bir biçimde çözememektedir. Böyle bir toplum, ister eski yazıyı, ister yeni yazıyı, ister Çin, ister Maçin yazısını kullansın ister saltanatla ister cumhuriyetle ister demokrasiyle isterse şeri­atla yönetilsin, durum çok da fazla değişmez. Et­rafınızdaki ülkelere bakın ve değişmediğini görün. “Acaba, böyle dipsiz kuyulara atılan, deli saçması taşları çıkarmaya çalışmaktan bunaldığı ve usandı­ğı için mi, koskoca Osmanlı Şeyhülislam’ı aşağıda­ki beyti yazmak zorunda kalmıştır” diye sormaktan kendimi alamıyorum:</p>
<p><span><em>Mescidde riyâ-pîşeler etsin ko riyâyı,<br>
</em><em>Meyhaneye gel kim ne riya var ne müraî.<br>
</em></span>(Şeyhülislam Yahya)</p>
<p><span><strong><em>Rusya ve diğerlerinden örnekler</em></strong></span></p>
<p>Rusya, 1917’den evvel çarlar tarafından yöne­tilirken, Puşkin’leri, Lobaçevski’leri, Çaykovski’leri, İvan Gonçarov’ları, Çehov’ları, Turgenyev’leri, Dostoyevski’leri, Tolstoy’ları, Pavlov’ları ve daha birçoklarını yetiştirdi. Dünyanın bir numaralı devletlerinden biriydi, en az yüz elli yıl boyunca Osmanlı’ya kök söktürdü. Rusya 1917 yılında, 180 derecelik bir dönüşle, insanlık tarihinin en trajik devrimini, en radikal, en hayal edilemez dönüşü­münü gerçekleştirdi; mülkiyeti kaldırıp komüniz­me geçti. Bu defa Maksim Gorki’leri, Boris Pasternak’ları, Soljenitsin’leri, Yevgeni Yevtuşenko’ları, Yuri Gagarin’leri ve daha nicelerini yetiştirdi. Yine birinci sınıf devletler arasındaydı, Hitler Alman­ya’sını yenen ülkelerden biri oldu. Atom bombası­nı yapan ikinci ülkeydi. Uzaya ilk füzeyi, ilk insanı gönderdi. Çok sayıda Rus, Nobel mükâfatı aldı ve yine, yetmiş yıl boyunca, en korkulu rüyamızdı. 1989 yılında yüz seksen derecelik bir dönüş daha yaparak kapitalizme geçti. Bunca radikal dönü­şümlere rağmen hâlâ birinci ligde oynuyor ve hâlâ biz, ayağına basmamaya dikkat ediyoruz.</p>
<p>Neden ve nasıl oluyor bu? Çünkü neredeyse herkesin ‘Büyük Petro’ dediği ama adamın ne yapmaya çalıştığını anlayamadığımız için bizim ‘Deli Petro’ dediğimiz Çar, batının gücünün nereden geldiğini anlamak için, bundan üç yüz yıl önce saltanatını bırakıp ve kimliğini gizleyip, Avrupa’ya işçi olarak çalışmaya gitmiştir. Hâlbuki o tarihten neredeyse yüz yıl öncesinden itibaren Osmanlı sultanları saraya kapanmıştır. Dördüncü Murat’ın Bağdat seferinden sonraki üç yüz yıl boyunca, “acaba tebaam nasıl yaşıyor, aç mı, susuz mu” diye merak edip İzmit’in doğusuna geçen, bir tek Os­manlı padişahı yoktur. Bu bir şaka değil, tam üç yüz yıl… Hâlbuki Ruslar, Çar Petro’dan itibaren, bireyin ve toplumun kalitesini yükseltmek için yo­ğun bir çaba içine girmiş ve birinci sınıf bir top­lum yaratmıştır. Bu nedenledir ki rejim ne olursa olsun, birinci ligde oynamayı başarıyorlar ve ona buna esip gürleyen biz, NATO üyeliğimize rağ­men, Rusya söz konusu olunca sus pus vaziyetinde kalıyoruz.</p>
<p>Peki, ister Osmanlı ister Cumhuriyet döne­minde biz, dünya çapında kaç kişi yetiştirdik? İster Osmanlı ister Cumhuriyet döneminde ve hangi kesimden olursa olsun, birazcık öne çıkanları iti­barsızlaştırmak ve mahvetmek için, “bu bizden de­ğil, bu bize boyun eğmiyor, bu bize bîat etmiyor” diyerek yapmadığımız zulüm kaldı mı? Hangi ke­simden olursa olsun, biraz öne çıkıp da karakollarda, mahkemelerde, hapislerde süründürülmemiş kaç kişi var?</p>
<p>Hatırladığım kadarıyla anlatayım: Fransa’da 1968 öğrenci olayları esnasında, sosyalist Filozof Jan Paul Sartre olayların içinde ve en önünde yürü­yor. Kabine toplantısı esnasında içişleri bakanı, “Bu adam tahrikçidir, tevkif edilmesi gerekir” diyor. İkinci Dünya Harbi kahramanı ve muhafazakâr, sağ görüşlü Cumhurbaşkanı De Gaulle, “Jan Paul Sartre demek Fransa demektir, tevkif kelimesi telâffuz dahi edilemez” cevabını veriyor. Bir süre sonra da, Sartre’ı hapse atmak yerine seçime gi­diyor ve ardından kendisi istifa ederek olayların yatışmasını sağlıyor. Beyler, işte Fransa’yı büyük, güçlü ve hatta, İslâm dünyasının tüm kaçkınlarına melce (sığınak) kılan budur. Bizde olanlarla muka­yeseyi siz yapın…</p>
<p>Almanya ve Japonya için de benzer paragraflar yazıp lâfı uzatmaya gerek var mı? Peki, Rusya Al­manya ve Japonya, yaşadıkları bütün trajedilere ve radikal dönüşümlere rağmen, neden her zaman bi­rinci ligde oynuyor? Bunun cevabı yüksek kaliteli insanlar, yüksek kaliteli ve birinci sınıf toplumdur. Toplum böyle olduğu zaman, rejimin, yazının, fe­sin, şapkanın önemi minimumdur. Ayrıca, yüksek kaliteli bir toplum, yanlış olanı, toplumda karşılığı bulunmayanı ve sosyal realiteye uymayanı zaten kısa bir sürede tasfiye eder.</p>
<p><span><strong><em>Dünya ile rekabetin gereğini yapmak şarttır</em></strong></span></p>
<p>Dünya ile rekabete mecbursak, rakiplerimizin normlarını uygulamak ve değişimi o yönde yapmak zorundayız. En basitinden bir bakkal dahi bilir ki, yanına daha iyi bir dükkân açılırsa, onun normlarını (meselâ, daha çekici bir vitrin, daha yeni bir buzdolabı, daha çok mal çeşidi vesaire) uygulamadan rekabet edemez ve ayakta kalamaz. Ey okumuşlar, ey hocalar, ey profesörler, ey bürok­ratlar, ey iş adamları, ey politikacılar; en az üç asır­dan beri devam eden geri kalmışlık ıstırabından, şahsiyet ve haysiyet kırılmalarından sonra anlayın artık bunu. “Bizim oğlan bina okur, döner döner gene okur” fasit dairesinden kurtulun.</p>
<p>Ey, kürsülerde ve ekranlarda tozu dumana kata­rak, ağzından alev saçarak beyin yıkamaya çalışan, bir hayal dünyasının slogan ilkelliğine toplumu mahkûm eden insanlar, kiminizin cehalet komp­leksini tatmine çalıştığını, kiminizin para ve ikbâl kazandığını herkes biliyor. Ama bunun sonu yok, doyamazsınız. Bari topluma acıyın, torunlarınıza acıyın. Çünkü bunun faturasını toplum, yakında çok ağır bir biçimde ödeyecektir. Her zaman söy­lüyorum, bir kere daha söyleyeyim: Değişim ka­çınılmazdır, kendiliğinden değişmeyeni, bir gün birileri mutlaka ve zorla değiştirir, üstelik şeref ve haysiyetini de elinden alır.</p>
<p><span><em>Çok da mağrûr olma kim meyhâne-i ikbâlde,<br>
</em><em>Biz hezâran mest-i mağrûrun humarın görmüşüz</em>.</span><br>
(Nef’î)</p>
<p><span><strong><em>Bilgisizlik belâdır, felâkettir</em></strong></span></p>
<p>Bir gün Hz. Ali, bet beniz kül gibi, koşar adım gidiyormuş. Biri sormuş, “Yâ Ali, nedir bu hâl?” “Korktum” demiş. “Sen ‘Allah’ın aslanı’ unvanıyla marufsun, neden korkmuş olabilirsin ki?” Hz. Ali, hızla uzaklaşarak, “cahil ve ahmaktan korktum” ce­vabını vermiş.</p>
<p>İngiliz Filozof Bertrand Russell der ki: “İnsan­lığın en önemli sorunu, akıllılar şüpheyle doluyken, aptalların özgüvenle dolu olmasıdır”. Alman düşünür Goethe de der ki “Cahil insanlar akıllıla­rın bin yıl önce cevapladığı soruları sorarlar ve tar­tışırlar”. Bu son söze göre cehaletimizin tescili için 910 yılımız daha var. Müsterih olabilir, sevinebilir ve hatta uyuyabiliriz!</p>
<p>Ülkemiz hakkındaki kaygılarımı anlattığım, üniversite mezunu bir iş adamı, bana, “korkma hocam, bu millete bir şey olmaz, çok şükür Al­lah’ımız, dinimiz, imanımız, peygamberimiz, ev­liyalarımız, türbelerimiz, yatırlarımız var” dedi ve aklıma şu hikâye geldi:</p>
<p>Bir gün Padişah’a bir haber gelmiş “Kâfirler Tuna nehrinin kaynağından başlayarak, nehir boyunca yeni katılımlarla gittikçe büyüyen bir do­nanma oluşturuyorlar, yakında Karadeniz’i aşıp Boğaz’a girecekler ve İstanbul’u geri alacaklar”. Pa­dişah kara kara düşünmeye başlamış, yeterli sayıda ve kalitede asker yok, top yok, tüfek yok, günler­ce uyku tünek kalmamış. Padişahı eğlendirmekle görevli cüce bir maskara, bir gün, tüm cesaretini toplayıp, “aman Padişahım nedir derdiniz, günler­dir sizi tebessüm bile ettiremedim” demiş. Padişah olayı anlatmış. Maskara, “aman Padişahım, üzül­düğünüz şeye bakın, bundan kolay ne var, Belgrad ormanlarından birkaç yüz tane ağaç kestirelim, bunları 3-4 metre boyunda parçalara ayıralım, katranla siyaha boyayalım, sonra da Anadolu ve Rumeli hisarlarının mazgallarına uzatalım, düş­man bunları görünce top zanneder, korkar ve ka­çıp gider” demiş. Padişah ellerini gökyüzüne açmış ve bütün kalbiyle, “Yâ Rabbi, ne olursun, bir gece için şu adamın aklını bana ver de rahat bir uyku uyuyayım” demiş.</p>
<p>Sonuç olarak açıkça ifade etmek isterim ki bu toplumda, eski yazı da Osmanlıca da Arapça da Farsça da Çince de Maçince de velhasıl istisnasız mümkün olan her şey derinliğine öğretilmeli ve öğrenilmelidir. Ama hiçbir şeyi derinliğine öğret­meden, bu yönde en küçük bir çaba sarf etmeden, sağ-sol, ön-arka, her kesimden insana, slogan kül­türünün, çeyrek aydın cesaretinin ve ahmaklığın hâkim kılınması ve toplumda kalitesizliğin derin­leştirilmesi bir felâkettir.</p>
<p>Geliniz, bir ateş çemberinin içinden geçtiği­miz böyle bir dönemde, bırakın gezip eğlenmeyi, uyumaya dahi hakkımız yokken, belirli tarih dö­nemlerini veya belirli şahsiyetleri, bir top gibi tepe tepe kullanarak, birbirimize gol atmaktan, çeyrek aydınların ve sorumsuz politikacıların oyuncağı olmaktan vaz geçin. Hiçbir dönem cennet veya ce­hennem değildir, hiç kimse melek veya şeytan de­ğildir, gerçekler de beyaz veya siyah değildir, gridir, gri, gri…</p>
<p>Geliniz din ve tarih üzerinden politika yap­maktan da vazgeçin. Çünkü bu ikisi de insanların ve toplumların asla fikir birliğine varamayacağı ko­nulardır. Bunlar üzerinden politika yapmak en bü­yük kötülüktür, en büyük vebaldir. Hem bizde ve hem etrafımızda olup bitenlere bakarak hâlâ bunu anlayamıyorsak başka ne anlatabilir ki…</p>
<p>Zamanımı, bir bedâhatı (açık gerçeği) anlat­mak için harcamak zorunda bırakanlara, bu ve benzeri beyhude konularla, milletimize, onlarca yıldır vakit kaybettirenlere ve bunlar karşısında, kimi “ekmeğimden olurum”, kimi “tekfir edili­rim”, kimi “huzurum kaçar” korkusuyla susanlara yazıklar olsun…</p>
<p><strong>Alıntı Kaynak:</strong> Erciyes Aylık Fikir ve Sanat Dergisi, Kasım-2015 Yıl:38 Sayı:455</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>7 Kasım Sarıkamış Deniz Şehitleri</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/7-kasim-sarikamis-deniz-sehitleri</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/7-kasim-sarikamis-deniz-sehitleri</guid>
<description><![CDATA[ 7 Kasım Sarıkamış Deniz Şehitleri
Kress von Kressein Karadeniz’deki ulaşımın güvenliğinin sağlanmasının ne kadar gerekli olduğunu anlatmaya çalışırken Enver Paşanın lakayt kalmasına şaşırır;[1] “Kafkasya Türk Ordusu’nun deniz yoluyla beslenip ikmal edilmesi ihtimali de, Karadeniz Rus Donanması’na kesin bir darbe indirilmediği müddetçe gerçekleşemezdi. Bir görüşme esnasında Enver’in dikkatini, harekâta katılacak birliklerin büyüklüğü oranında tabiatıyla artacak olan bu büyük zorluklara çekmek istediğim […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c48c226999.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:45 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Kasım, Sarıkamış, Deniz, Şehitleri</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/11/Sarikamis-Deniz-Sehitleri.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/7-kasim-sarikamis-deniz-sehitleri.html">7 Kasım Sarıkamış Deniz Şehitleri</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. Bingür SÖNMEZ</strong></span></a>
</p><p>Kress von Kressein Karadeniz’deki ulaşımın güvenliğinin sağlanmasının ne kadar gerekli olduğunu anlatmaya çalışırken Enver Paşanın lakayt kalmasına şaşırır;<a href="https://www.altayli.net/7-kasim-sarikamis-deniz-sehitleri.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a></p>
<p><strong><em>“Kafkasya Türk Ordusu’nun deniz yoluyla beslenip ikmal edilmesi ihtimali de, Karadeniz Rus Donanması’na kesin bir darbe indirilmediği müddetçe gerçekleşemezdi. Bir görüşme esnasında Enver’in dikkatini, harekâta katılacak birliklerin büyüklüğü oranında tabiatıyla artacak olan bu büyük zorluklara çekmek istediğim vakit, O, kendine has olan sevimli tebessümü ile bana; </em>-Ah, bunlardan şimdi bahsetmeyelim, bunları hiç düşünmeyelim!- <em>demişti. Enver’in bunlardan bahsetmemesi ve bunları düşünmemesi binlerce kahraman Türk Askeri’nin hayatına mal olmuştu; çünkü bizzat Enver’in komutası altında, Kafkas Cephesi’nde 1914 – 1915 kışı yapılan taarruz, Rus mukavemetiyle değil, aksine arazinin getirdiği zorluklar, hava şartlarının verdiği eziyetler, menzil hizmetlerinin yapılmayıp kesilmesi yüzünden berbat ve perişan olmuştu.”</em></strong></p>
<p>Bu planlar yapılırken, Ali İhsan (Sabis) Bey genel karargâhın ayrıca limanlardan bihaber olduğunu da şöyle anlatmaktadır; <strong><em>“Karargâhı Umumi Erkânı </em></strong>(Genel Kurmay)<strong><em>, ne yazıktır ki, Trabzon, Rize ve Hopa iskelelerinin birer emniyetli liman olup olmadığını dahi bilmiyordu. Bu iskelelere çıkarılacak kuvvetlerin, hangi yollardan Batum ve Ardahan taraflarına ilerleyecekleri malum değildi.”</em></strong> derken, Karadeniz limanlarının iskeleleri olmadığını, vapurların sahilden çok uzakta demirleyerek kayıklarla yolcu çıkarmak zorunda olduklarını ve bununda ancak iyi hava şartlarında yapılabildiğini belirtmekteydi. Bunun yanında karaya çıkarılan asker için İstanbul’dan sürekli erzak, cephane vesaire taşıyacak deniz seferleri olmadığı gibi harp filomuzun da bu seferlerin güvenliğini sağlayacak güçte olmadığını genel karargâha belirtmişti.<a href="https://www.altayli.net/7-kasim-sarikamis-deniz-sehitleri.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a></p>
<p><strong>Bezm-i Âlem, Mithat Paşa ve Bahr-i Ahmer Gemileri</strong></p>
<p>İstanbul’dan Erzurum’a yapılacak nakliyat için Anadolu’da şose, tren yolu olmaması nedeniyle yıllardır Erzurum’a ulaşacak en uygun yol olarak İstanbul’dan Trabzon’a kadar vapur, buradan Erzurum’a şose yol kullanılmaktadır. <strong>Bezm-i Âlem, Mithat Paşa</strong> ve <strong>Bahr-i Ahmer</strong> gemileri, bazı belgelere göre 5 – 6 Kasım 1914, saat 22.00’de <a href="https://www.altayli.net/7-kasim-sarikamis-deniz-sehitleri.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a>, bazı belgelere göre ise 6 Kasım sabahı, Trabzon’a gitmek üzere Boğazdan yola çıkmışlardır. <a href="https://www.altayli.net/7-kasim-sarikamis-deniz-sehitleri.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a> <strong>(Resim: 9 a,b,c)</strong></p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-81285" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-81285" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/11/Bezmi-Alem.jpg" alt="" width="800" height="410" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/11/Bezmi-Alem.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/11/Bezmi-Alem-768x394.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"><figcaption class="wp-caption-text"><center><strong><span>Bezmi Alem Gemisi</span></strong></center></figcaption></figure>
<p>Bu esnada boğazda çok ilginç bir olay yaşanır.  Bezm-i Alem Gemisinin 4. Kaptanı <strong>İhya (</strong>Görgün) Beyin babası Beşiktaş’tan kiraladığı bir sandal ile boğazdan geçmekte olan Bezm-i Alem gemisine yaklaşarak <strong><em>“İhya Kaptaaan, İhya Kaptaaaan” </em></strong>diye seslenerek bir daha göreceği şüpheli olan oğluna hazırladığı bir çıkını ulaştırmaya çalışır fakat başarılı olamaz. Fakat oğlunu son bir kez güvertede görüp uğurlamayı başarır. (Torun Prof. Dr. Bedrettin Görgün ile özel söyleşi.)</p>
<p>Monasterev’e göre Rus Amiralin, <strong><em>“Yarın Rostislau ve Kaul Zonguldak’ı bombardıman edecektir.”</em></strong> emri üzerine; 7 Kasım sabahı 08.20’de Zonguldak’a ulaşan gemiler saat 09.30’a kadar tek kömür nakil limanımız olan şehri bombardıman ettikten sonra,<a href="https://www.altayli.net/7-kasim-sarikamis-deniz-sehitleri.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a> Sivastopol’e geri dönmek üzere yol verildiği esnada, önde bulunan kruvazör fırtınalı havada, sisler içinde önce iki, sonra üçüncü geminin de silueti ile karşılaşır. Donanma hemen muharebe nizamı alır ve Kafkas Cephesi’ne İstanbul’dan <strong><em>asker, erzak, mühimmat, harita ve giyecek</em></strong> getirmekte olan 3 gemi Trabzon’a doğru yol alırken, Zonguldak – Ereğli açıklarında, batırılırlar. Bu gemilerin Başkomutanlık Karargâhı tarafından bir güvenlik düzeni alınmadan Karadeniz’e çıkarılması ve konvoya eskort yapılmaması felaketi hazırlamıştır.<a href="https://www.altayli.net/7-kasim-sarikamis-deniz-sehitleri.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a> Amiral Suşon’un Karadeniz güvenliğini sağlayamamasının bedeli çok ağır olmuştur. İlginç olan da Amiralin Karadeniz’de donanma güvenliği olmadığını, sorumluluk alamayacağını daha önce deklere etmiş olmasıdır.</p>
<p>Aslında Amiral Ebergard komutasında, 4 Kasım’da Sivastopol’den denize açılan Rus filosunun asıl niyeti Boğaz girişini mayınlayarak Türk gemilerinin geçişine kapatmaktı. Ancak Boğaz’a doğru gönderilen destroyerlerin fazla derine bıraktığı mayınlar aşırı basınç nedeniyle patlayıp bu operasyon tümüyle başarısız olunca Zonguldak limanın vurulması kararlaştırıldı. Bu saldırı, Rus Donanması’nın 29 Ekim saldırısına bir misilleme harekâtı olarak değerlendirilmiştir. Amaç Rus Donamasının gücünün hala yerinde olduğunu göstermekti.</p>
<p>Zonguldak bombardımanı hakkında dönemin Türk basınında sansürün müsaade ettiği ölçüde çeşitli haberler yayınlanmıştır. Olayın ertesi günü Tanin Gazetesi’nin yayınlandığı Karargâh-ı Umumiden bildirilen resmi tebliğ şu bilgiyi vermektedir (Tanin, 8 Kasım 1914:1);</p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-81286" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-81286" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/11/Bahr-i-Ahmer.jpg" alt="" width="800" height="400" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/11/Bahr-i-Ahmer.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/11/Bahr-i-Ahmer-768x384.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"><figcaption class="wp-caption-text"><center><strong><span>Bahr-i Ahmer Gemisi</span></strong></center></figcaption></figure>
<p><strong><em>“Bu sabah Rus Donanması Zonguldak ve Kozlu’yu iki saat bombardıman etmiştir. Kozlu da Ervantides namında bir Rum’un 640 ton cesametinde bulunan Nikha Vapuru gark </em></strong>(suya batma)<strong><em> ve Zonguldak’ta Fransız Mahallesinde Kansız Kilisesi ve Konsoloshane ile iki bina harab olmuştur!</em> <em>Rus harp gemileri geceden istifade ederek sığınaklarından çıkmışlar, doğruca Zonguldak’a gelerek iki saat kadar orada gözüktükten sonra kaybolup gitmişlerdir.”</em></strong></p>
<p>Görüldüğü gibi haberde, Zonguldak bombardımanı çok da ehemmiyeti olmayan bir gelişme olarak takdim edilmekte ve harekâtı gerçekleştiren Rus Donanması’nın güçsüzlüğü ise özenle ön plana çıkarılarak, kamuoyuna sunulmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/7-kasim-sarikamis-deniz-sehitleri.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a> On beş Kasım 1914 tarihli Tasfir-i Efkâr Gazetesi, Zonguldak’ı bombalayıp kaçan Rus Donanması’nın hareketinin, Poti’nin bombardımanıyla layıkıyla cezalandırıldığını ve Karadeniz’in bir Türk Denizi olduğunu uzun uzun değerlendirmiştir.<a href="https://www.altayli.net/7-kasim-sarikamis-deniz-sehitleri.html#_edn8" name="_ednref8">[8]</a> Görüldüğü gibi gazetelerde batan gemilerden hiç bahis olmadığı gibi Zonguldak’a yapılan saldırı da elden geldiği kadar minimalize edilmektedir.</p>
<p>Fakat 11 Kasım tarihli <strong>“The Times”</strong> Gazetesi Rus resmi tebliğinde şu bilgileri veriyordu; <a href="https://www.altayli.net/7-kasim-sarikamis-deniz-sehitleri.html#_edn9" name="_ednref9">[9]</a></p>
<p><strong><em>“Rus Karadeniz Filosu tarafından yapılan </em></strong>(07 Kasım)<strong><em> operasyonda Zonguldak açıklarında içerisinde top, uçak, cephane, otomobil ve 60 bin asker üniforması bulunan üç Türk gemisi batırıldı. Gemilerde bulunan bir albay, 248 asker ile birçok Alman subayı da Ruslar tarafından esir edildi.”</em></strong></p>
<p>Bu haberin en önemli cümlesi <strong><em>“60.000 takım asker üniforması”</em></strong> idi. Bu üniformalar keşke Sarıkamış’a kadar gidebilseydi.</p>
<p>Bu haber üzerine 13 Kasım’da Türk Başkomutanlığından cevap geldi; <strong>“<em>Boş olarak gönderilen Bezm-i Âlem, Bahr-i Ahmer ve Midhat Paşa vapurları Zonguldak’ı bombalayan Rus filosuna rast gelerek batırıldığı, 219 kişilik mürettebatın Ruslar tarafından esir alındığı”</em> </strong>doğrulanıyordu. Her ne kadar Başkomutanlık bu gemilerin boş olduklarını iddia etse dahi Kafkas Cephesi’nde düzenlenecek olan geniş çaplı bir taarruz harekâtı için malzeme taşındığı biliniyordu. Aralık 1914’de Sarıkamış üzerine yapılan Türk taarruzu için elzem nitelikteki lojistik malzeme bu vapurlarla taşınıyordu. Ruslar tarafından bu vapurların batırılması belki de cephenin kaderini değiştiren en önemli olaylardan birisi olarak tarihe geçecekti.<a href="https://www.altayli.net/7-kasim-sarikamis-deniz-sehitleri.html#_edn10" name="_ednref10">[10]</a></p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-81284" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-81284" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/11/M%C4%B1that-Pa%C5%9Fa.jpg" alt="" width="800" height="550" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/11/Mıthat-Paşa.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/11/Mıthat-Paşa-768x528.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"><figcaption class="wp-caption-text"><center><strong><span>Mithat Paşa Gemisi (Donanma Cemiyeti tarafından satın alınmadan önce; Port Royal)</span></strong></center></figcaption></figure>
<p>Monasterev Zonguldak’ın bombardımanından sonra gemilerin batırılmasını detayı ile anlatmaktadır; <a href="https://www.altayli.net/7-kasim-sarikamis-deniz-sehitleri.html#_edn11" name="_ednref11">[11]</a></p>
<p><strong><em>“Bu torpidobotların donanmaya iltihakından sonra Sivastopol’e yol verildi. Hemen bu anda, en ileride bulunan kruvazör, pusu arasında evvela iki, sonra üç geminin siluetini gördü. Donanma hemen muharebe nizamını aldı. Ağır toplarla atışa başlandı ve torpidobotları hücuma kaldırdı. Biraz sonra bu gemilerin Bezm-i Alem, Mithat Paşa, Bahr-i Ahmer isminde üç büyük Türk nakliyesi olduğu fark edildi. Gemiler Trabzon’a asker, cephane ve iaşe maddesi götürüyorlardı. Gemiler batırıldı, mürettebat ve askerler esir edildi ve donanma 7 Kasım’da Sivastopol’e döndü</em>. <em>Midilli ertesi sabah, Zonguldak’ın bombardıman edilmesine cevap olarak, Poti’yi bombardıman etti. Fakat az zarar verdirdi.”</em></strong></p>
<p>Rus donanmasının 7 Kasım’da Sivastopol’a dönmüş olması bu gemilerin batırıldığı tarih yönünden 6 – 7 Kasım tereddütlerini ortadan kaldırmaktadır.</p>
<p>Zonguldak, donanmaya kömür sağlayan tek liman olduğu için Rus donanması tarafından hedef olarak seçilmişti. Bu saldırı, İngilizlerin de Çanakkale üzerinden gelecek kömür gemilerini engellemesi üzerine Osmanlı filosunu ve deniz taşımacılığını kesin olarak yakıt sıkıntısına sokacaktı.</p>
<p>Gemilerin batış sahnesi Bezm-i Âlem Gemisi’nin 4. Kaptanı İhya Kaptan’ın, 6 yıl esaretten sonra dönerken yanında getirdiği Mithat Paşa Gemisi’nin Kâtibi <strong>Hasan Basri Efendi</strong>’nin anılarında çok dramatik olarak anlatılmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/7-kasim-sarikamis-deniz-sehitleri.html#_edn12" name="_ednref12">[12]</a> Hasan Basri Efendi çok hasta olduğu için muhtemelen dönemeyeceği endişesi ile anılarını İhya Kaptan’a teslim ediyor. Hasan Basri efendinin akıbeti bilinmiyor ve anılar yayınlandıktan sonra da hiçbir aile yakını ile irtibat kurulamıyor. Anılar İhya Kaptan’ın oğlu, Prof. Dr. Bedrettin Görgün tarafından babasının emaneti olarak yayına hazırlanmıştır; (Bir Gemi Kâtibinin Hatıraları, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul 2009).</p>
<p>Bezm-i Âlem Gemisi’nin serdümeni Muhammet Efendi (Tufan) ve Mithat Paşa Gemisi’nin Kâtibi Hasan Basri Efendi deniz üstünde ambar kapaklarına tutunarak sağ kalanların Ruslar tarafından toplanarak Sivastopol’a götürüldüğünü, on gün süren tren yolculuğuyla ilk önce Sibirya’nın Doğusunda bulunan <strong>Dauria</strong> esir kampına götürüldüklerini ve orada esaret hayatlarının başladığını anlatır. Burada demir yolu inşaatlarında ve çeşitli işlerde çalıştırılırlar. Daha sonra Krasnoyark Esir Kampına oradan da Viladivostok’taki kampa götürülürler. Bu kamplarda esirlerin yarısından fazlası hayatını kaybetmiştir.</p>
<p>Mart 1917’de Bolşevik rejiminin yıkılmasıyla Vladivostok’taki esirler serbest bırakılınca gemi esirlerinden kalanlar ikiye bölünür. Bir kısmı bir Japon vapuruna (<strong>Heimei Maru – </strong><strong>Hey Mey Maru</strong>) binerek deniz yoluyla gitmeyi tercih ettiği gibi Serdümen Muhammet Efendi (Tufan) karadan gitmeyi tercih eder. Muhammet Efendi satın aldığı bir pusula ile yola çıkarak zaman zaman çalışarak Tiflis, Batum üzerinden ancak Haziran 1919’da memleketi olan Rize’ye ulaşır.<a href="https://www.altayli.net/7-kasim-sarikamis-deniz-sehitleri.html#_edn13" name="_ednref13">[13]</a> İhya Kaptan ise Vladivostok’tan bir gemiye mürettebat olarak girerek Süveyş kanalı yolundan İtalya’ya oradan da Avusturya’ya geçtikten sonra tren ile İstanbul’a varabilmiştir. Sirkeci’de bindiği tramvaydan bileti olmadığı için indirilmesi onu çok yaralamıştır. (Oğlu Prof. Dr. Bedrettin Görgün ile söyleşi.)</p>
<p>Fevzi Çakmak’a göre gemilerde bir daha ele geçmeyecek kışlık donanım, bu savaş için çok gerekli olan haritalar, cephane, keşif amaçlı kullanılacak 2 tayyare, 3 pilot ve bir tayyare bölüğü, askerler ve Teşkilat-ı Mahsusa tarafından cephe arkasında isyan çıkarmak üzere özel olarak yetiştirilmiş Çerkez liderler bulunuyordu.<a href="https://www.altayli.net/7-kasim-sarikamis-deniz-sehitleri.html#_edn14" name="_ednref14">[14]</a></p>
<p>Bu üç geminin, 220 personelinden ancak 36 tanesi (30’u kıyıya yakın seyreden Bezm-i Âlem Gemisinden olmak üzere) yüzerek kıyıya çıkarak kurtulmuş, 16’sı boğulmuş, esir alınan 168 kişiden; 13’ü esarette şehit olmuş, ancak 20’si esaretten dönebilmiştir. Diğerleri hakkında malumat yoktur.<a href="https://www.altayli.net/7-kasim-sarikamis-deniz-sehitleri.html#_edn15" name="_ednref15">[15]</a> Gemilerin mürettebatından boğulan, yüzerek kıyıya çıkan, esarete giden, esarette yaşamını yitiren ve dönenebilenlerin isim listesi ek belgelerde sunulmuştur.</p>
<p><strong>Gemide ne kadar asker olduğu kesin olarak bilinmemektedir. Ramazan Balcı doktora çalışmasında ve kitabında iki alay asker olduğunu</strong> yazmıştır.<a href="https://www.altayli.net/7-kasim-sarikamis-deniz-sehitleri.html#_edn16" name="_ednref16">[16]</a>Rusların resmi bildirisine dayanarak 9 Kasım 1914 tarihli New York Times Gazetesi’nde çıkan haber gemilerden birisinde asker bulunma ihtimalini doğruluyor; <strong><em>“Karadeniz’de donanmamız, Türk Zonguldak Limanı’nı topa tuttu, dört Türk nakliye gemisini batırdı. Üçü Türk ordusu için ikmal maddeleri ve giyim eşyaları ve olasılıkla biri asker taşıyordu.”</em></strong> <a href="https://www.altayli.net/7-kasim-sarikamis-deniz-sehitleri.html#_edn17" name="_ednref17">[17]</a> Bahsedilen dördüncü gemi muhtemelen Kozlu da batırılan, Nikha Vapurudur.</p>
<p>Ayrıca bu konuda Deniz Nakliyat Şirketi arşivlerinde özel çalışmalar yapan Eser Tutel <strong>“<em>Seyr-i Sefain Öncesi ve Sonrası” </em></strong>kitabında, <strong><em>“Enver Paşa’nın emriyle iki uçak, mühimmat, yiyecek ve askeri giyecek, ayrıca da </em>-alay kuvvetinde asker- <em>yüklü olarak o sırada cereyan etmekte olan Türk – Rus Savaşı için Sarıkamış Cephesine gönderilmişlerdi.”</em></strong> demektedir.<a href="https://www.altayli.net/7-kasim-sarikamis-deniz-sehitleri.html#_edn18" name="_ednref18">[18]</a></p>
<p>İsmail Kayabalı ve Cemender Aslanoğlu, <strong>–<em>1. Dünya Harbinde Türk – Rus Deniz Savaşları-</em> </strong>isimli makalelerinde; <strong><em>“Donanma kumandanına haber verilmeksiniz 2 alayı taşıyan Bezm-i Alem, Mithat Paşa ve Yeşilırmak </em></strong>(?)<strong><em> şilepleri hareket etti. Rus Donanması, 7 Kasım’da Zonguldak’ı bombaladı ve bu sırada yukarıda adı geçen gemileri görerek her üçünü de batırdı, bundan sonrada Sivastopol’a döndü. Amiral </em></strong>(Souchon)<strong><em>, asker yüklü 3 geminin batırılışı hadisesini İstanbul’da öğrendi. Büyük bir üzüntü ile Başkumandanlığa bir memorandum hazırlayarak gönderdi.”</em></strong> demektedir.<a href="https://www.altayli.net/7-kasim-sarikamis-deniz-sehitleri.html#_edn19" name="_ednref19">[19]</a></p>
<p>Bu makalede üçüncü geminin ismi yanlış yazılmıştır (Yeşilırmak / Bahr-i Ahmer). Ayrıca Ruslar tarafından gemilerden ele geçirilen esirler ve yüzerek sahile çıkanlar arasında askerlerin bulunmaması, üç gemide de asker olması ihtimalini zayıflatmaktadır. Muhtemelen bir gemide askerler (bir veya iki alay ?) vardı ve çok kısa sürede batırıldığı için hepsi birden Karadeniz’in derinliklerine gömüldüler. Gemide Bulunan pilot Yüzbaşı Salim (İlkuçan) ve Fesa (Evrensev) Efendiler Ruslar tarafından denizden kurtarılmış ve en son olarak Sibirya’daki Vladivostok tutsak kampına götürülmüşlerdir.<a href="https://www.altayli.net/7-kasim-sarikamis-deniz-sehitleri.html#_edn20" name="_ednref20">[20]</a> Doktor Yusuf İzzettin’in anılarında iki pilotun önce Dauria Esir Kampı’na, sonra Krasnoyark, en son olarak da Vladivostok esir kampına götürüldüğü belirtilmiştir. Fesa (Evrensev) Bey, 5 yıl, 8 ay esaretten sonra dönmüş ve Doğu Cephesi’nde, Büyük Taarruzdan önce de Batı Cephesinde hizmetler görmüştür.<a href="https://www.altayli.net/7-kasim-sarikamis-deniz-sehitleri.html#_edn21" name="_ednref21">[21]</a> Salim (İlkuçan) Bey ise, 6 yıl esaretten sonra dönmüş ve Adana’da kurulan Havacılık Okulunda Kurtuluş Savaşı yıllarında pilot ihtiyacının giderilmesinde büyük katkıları olmuştur.</p>
<p>Gene 11 Kasım <strong>New York Times</strong> ve <strong>The Evening Citizen Gazeteleri</strong> Petrograd’dan aldığı bilgiye göre Rus Filosunun Zonguldak’ı bombardıman ettikten sonra; <a href="https://www.altayli.net/7-kasim-sarikamis-deniz-sehitleri.html#_edn22" name="_ednref22">[22]</a>,</p>
<p><strong><em>“Aynı anda bizim gözcü gemi</em></strong></p>
<p><strong><em>miz, askerlerle yüklü olduğu tespit edilen bir Türk nakliye gemisi gördü. Kruvazörümüz bu gemiye yaklaştı ve ateş açarak batırdı. Ardından filo denize açıldı. Bundan kısa bir süre sonra Rus Filosu sisler arasında iki Türk nakliye gemisi daha tespit etti. Bunlardan biri, harp flaması çekmiş olan Mithat Paşa gemisiydi. Torpido botlar bu gemileri imha için gönderildiğinde bir üçüncü gemi daha görüldü. Cephane, silahlar, otomobil ve tayyarelerle yüklü olan bu üç gemi de batırıldı. Gemilerden 248 kişi kurtarılarak ele geçirildi. Bunlar arasında birkaç </em>-Alman subayı-<em> ve bazı dokümanlar taşıyan bir kurmay subay vardı. Bu esir, gemilerin Trabzon’a </em>-askeri birlikler-<em> taşımakta kullanılmak için gönderildiğini ifade etti.”</em></strong></p>
<p>Bu gazete haberi üç geminin dışında asker yüklü bir gemi olduğundan bahsetmektedir.</p>
<p><strong><em>Yerli ve yabancı kaynaklar gözden geçirilince, çok tartışmaya neden olan gemilerden birisinde sayısını kesin olarak bilmediğimiz askerler </em></strong><em>(bir veya iki alay ?)<strong> bulunduğu, batırılma tarihinin de 7 Kasım 1914 olduğu kesinlik kazanmaktadır.</strong></em></p>
<p>Mithat Paşa Gemisi’nin Kâtibi Hasan Basri Efendi anılarında esirler arasında bulunan Alman <strong>Lubkin</strong> isminde bir subayın, Dersaadet’teki Alman sefinelerinden (gemilerinden) birinin kaptanı olup, liman tarafından bizim üç sefineye kumandan tayin edildiğini sonradan öğrendiklerini, yanında Orhan Bey isimli bir tercümanı olduğunu yazmıştır. Kaptan Lubkin’in akibeti bilinmemektedir.<a href="https://www.altayli.net/7-kasim-sarikamis-deniz-sehitleri.html#_edn23" name="_ednref23">[23]</a></p>
<p>Türk nakliye gemilerinin batırılması hususunda dönemin Türk gazetelerinde gerçeği yansıtan haberlere rastlanılmaması, savaş ortamında kamuoyunun moral ve motivasyonunun olumsuz etkilenmemesi adına Türk Genel Karargâhının bir tavrı olarak (sansür) kabul edilebilir. Gazeteler savaş ortamında resmi bildiriler alamadıkları gibi, uygulanan sansür nedeni ile yabancı basının, Rus resmî bildirilerinden elde ettikleri haberleri tercüme edip yayınlamaları da mümkün değildir.</p>
<p>Zonguldak bombardımanını haber alan Türk basını büyük bir hayal kırıklığına uğradı. <strong>Tasvir-i Efkâr Gazetesi </strong>(8 Kasım 1914), Türk filosunun verdiği dersten sonra en azından belli bir süre Karadeniz’de faaliyet göstermeyeceği sanılan Rus savaş gemilerinin Zonguldak limanını topa tutmasının beklenmedik bir durum olduğunu yazdı. Ancak yine de <strong><em>“Böyle ehemmiyetsiz bir iki vaka ile telâşa düşmeye hacet yok. Cesur ve metin olalım. Her halde Karadeniz’de netice itibarıyla hâkimiyetin bizde kalması yüzde doksan muhakkaktır”</em></strong> ifadeleriyle kamuoyunu teskin etmeye çalışıyordu. Aradan bir hafta geçtikten sonra gemilerin batırıldığı kabul edilmek zorunda kalındı ve 14 Kasım 1914 tarihli <strong><em>“Sabah”</em></strong> gazetesinde <strong><em>“İhya Edeceğiz”</em></strong> başlığı ile çıkan haberde <strong><em>“Bu gemilerin adlarının Ruslardan ganimet olarak alınan gemilere verilerek ihya edileceği”</em></strong> ifade edildi. (Prof. Dr. Tuncay Öğün arşivi)</p>
<p>Hafız Hakkı Paşa, anı defterine (26 Teşrînevvel 1330 – 8 Kasım 1914) düştüğü notta; <strong>“<em>Bu Almanlarla karargâh-ı umumî çorba! Bizim Bezm-i Âlem, Mithat Paşa vapurlarından haber yok. Ereğli, Sinop Limanlarına sorduk, bilen yok. İhtimal ki battılar. Her şeyden evvel, en iyi ve yegâne iki tayyare, cephane battı,</em></strong><em> yazık!”</em><a href="https://www.altayli.net/7-kasim-sarikamis-deniz-sehitleri.html#_edn24" name="_ednref24">[24]</a> derken Alman komutanın gemileri korumakta yetersiz kaldığını belirtmekte, fakat kendisi de Genelkurmay İkinci başkanı olmasına rağmen üçüncü gemiden de hiç haberi olmadığı görülmektedir.</p>
<p>Bu kayıp, Sarıkamış felaketinin başlangıcı olmuş bugünden sonra Karadeniz üstünlüğü kesinlikle Rus Donanması’na geçmiştir. Bu malzemeler ve askerler Trabzon’a oradan Erzurum’a ulaşsaydı Kafkas Cephesi’nde gene de yenilebilirdik fakat hiç olmazsa kırım bu kadar dramatik olmazdı.</p>
<p>Denebilir ki; Sarıkamış Meydan Muharebesi, Karadeniz’de kaybedilmiştir. Sarıkamış, donanma desteği olmayan bir kara savaşının başarılı olamayacağının en belirgin örneğidir.</p>
<p><strong>Bir hafta önce donanmamız Rus Limanlarını bombalamışken sivil olmalarına rağmen askeri amaçla Karadeniz’e çıkan bu üç gemi, basit bir denizcilik kuralı olarak koruma amaçlı refakat verilmeyerek adeta Ruslara ikram edilmiştir.</strong></p>
<p>Her yıl 7 Kasım’da Karadeniz Bölge Komutanlığı ve Karadeniz Ereğli Belediyesinin birlikte organize ettiği törenlerde <strong>Sarıkamış Deniz Şehitleri Anıtına</strong> çelenk konulduktan sonra bir firkateyn ile Ereğli – Kandilli açıklarında tahmin edilen mevkie gidilip denizcilik geleneklerine uygun, üç geminin ismi anılarak üzerinde gemilerin isimleri yazılı çelenkler denize atılmaktadır.</p>
<p>İlk kez 2007 yılında yapılan bu törenler kendisi de bir Sarıkamış esirinin torunu olan dönemin Deniz Kuvvetleri Komutanı <strong>Oramiral</strong> <strong>Metin Ataç </strong>tarafından Deniz Kuvvetleri ajandasına kaydedilerek kurumsallaştırılmış, Karadeniz Bölge Komutanlığı ve Karadeniz Ereğli Belediyesi’nin özel gayretleri ile geleneksel hale gelmiştir.</p>
<p>Savaş sırasında Goeben ve Breslau’nun Türk Donanması’na kattığı üstün güç sayesinde Karadeniz deniz yolu 1915 yazına kadar kısmen açık kaldı. Rusya’nın inşa halindeki savaş gemilerini tamamlamasının ardından üstünlük tamamen Ruslara geçti. Bu tarihten sonra Ruslar sadece Türk gemilerini batırmakla kalmadı aynı zamanda Türk kıyılarında sivil yerleşimleri ve limanları ve Zonguldak başta olmak üzere kömür sahalarını tekrar tekrar bombardıman etti. Kömür sadece küçük yelkenli gemiler ile taşınabilir hale geldi. Rus gemileri bu küçük yelkenlileri bile takip ederek tek tek batırdı. Ancak Rus devriminden sonra Karadeniz’de ulaşım serbest bir hale gelebildi.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. Bingür SÖNMEZ</strong></span></a>
</p><hr>
<div><span><strong>Dipnotlar:</strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/7-kasim-sarikamis-deniz-sehitleri.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Kress von Kressein, <strong>age</strong>, s.19-20.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/7-kasim-sarikamis-deniz-sehitleri.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> Ali İhsan Sabis, <strong>age</strong>, s.165-166.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/7-kasim-sarikamis-deniz-sehitleri.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> Kazım Karabekir<strong>, </strong><strong>Birinci Dünya Savaşı Anıları</strong>, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul 2011, s.368-369.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/7-kasim-sarikamis-deniz-sehitleri.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> Saim Besbelli,<strong> Birinci Dünya Harbinde Türk Harbi VIII. Cilt Deniz Harekâtı</strong>, Genelkurmay Basımevi, Ankara 1976, s.88.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/7-kasim-sarikamis-deniz-sehitleri.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> Nestor Monasterev, <strong>age</strong>, s.16.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/7-kasim-sarikamis-deniz-sehitleri.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> Cemal Güven, Mustafa Zenginbaş, <strong>Kafkas Cephesi’nin Karadeniz’den Takviyesine İlk Darbe: Rus Filosu Tarafından Zonguldak Bombardımanı ve Askeri Nakliye Gemilerinin Batırılması Hadisesi.</strong> Yeni Türkiye Kafkaslar Özel Sayısı, C:3 S:73, Türkiye Stratejik Araştırma Merkezi, Ankara 2015, s.748.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/7-kasim-sarikamis-deniz-sehitleri.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> Cemal Güven, Mustafa Zenginbaş, <strong>age</strong>, s.749.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/7-kasim-sarikamis-deniz-sehitleri.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> Cemal Güven, Mustafa Zenginbaş, <strong>age</strong>, s.750.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/7-kasim-sarikamis-deniz-sehitleri.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> Süleyman Tekir, <strong>Birinci Dünya Savaşı Kafkas Cephesi’nde Türk-Rus Mücadelesi (1914-1917)</strong>, Kafkas Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Tarih Anabilim Dalı Türkiye Cumhuriyeti Tarihi Bilim Dalı, Yayınlanmamış Doktora Tezi, Kars 2015, s.151.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/7-kasim-sarikamis-deniz-sehitleri.html#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> Süleyman Tekir, <strong>Birinci Dünya Savaşı Kafkas Cephesi’nde Türk-Rus Mücadelesi (1914-1917)</strong>, Kafkas Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Tarih Anabilim Dalı Türkiye Cumhuriyeti Tarihi Bilim Dalı, Yayınlanmamış Doktora Tezi, Kars 2015, s.151.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/7-kasim-sarikamis-deniz-sehitleri.html#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> Nestor Monasterev, <strong>age</strong>, s.16.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/7-kasim-sarikamis-deniz-sehitleri.html#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> Hasan Basri Efendi, <strong>Bir Gemi Kâtibinin Hatıraları</strong>, Haz: Bedrettin Görgün, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul 2009, s.22-27.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/7-kasim-sarikamis-deniz-sehitleri.html#_ednref13" name="_edn13">[13]</a> Serdümen Muhammet Efendi’nin ailesi ile yapılan söyleşi.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/7-kasim-sarikamis-deniz-sehitleri.html#_ednref14" name="_edn14">[14]</a> Fevzi Çakmak, <strong>Büyük Harp’te Şark Cephesi Harekâtı</strong>, Haz: Ahmet Tetik, İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul 2011, s.481.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/7-kasim-sarikamis-deniz-sehitleri.html#_ednref15" name="_edn15">[15]</a> Şükrü Yaman, <strong>Türk Deniz Ticareti ve Türkiye Denizcilik İşletmeleri Tarihçesi</strong> 2.Cilt, Türkiye Denizcilik İşletmeleri Kültür Yayınları 2, İstanbul 1999, s.143-150.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/7-kasim-sarikamis-deniz-sehitleri.html#_ednref16" name="_edn16">[16]</a> Ramazan Balcı, <strong>Tarihin Sarıkamış Duruşması</strong>, Nesil Yayınları, İstanbul 2006, s.54.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/7-kasim-sarikamis-deniz-sehitleri.html#_ednref17" name="_edn17">[17]</a> Cemal Güven, Mustafa Zenginbaş, <strong>age</strong>, s.751.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/7-kasim-sarikamis-deniz-sehitleri.html#_ednref18" name="_edn18">[18]</a> Eser Tutel, <strong>Seyr-i Sefain Öncesi ve Sonrası</strong>, İletişim Yayınları, İstanbul 2006, s.142.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/7-kasim-sarikamis-deniz-sehitleri.html#_ednref19" name="_edn19">[19]</a> İsmail Kayabalı, Cemender Arslanoğlu,<strong> “Birinci Dünya Savaşında Türk Donanması”</strong>, Türk Kültürü Araştırma Enstitüsü Aylık Dergisi (TKAED), Deniz Kuvvetleri – 2, S:129 (1973), s.693-694.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/7-kasim-sarikamis-deniz-sehitleri.html#_ednref20" name="_edn20">[20]</a> Alptekin Müderrisoğlu, <strong>age</strong>, s.429.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/7-kasim-sarikamis-deniz-sehitleri.html#_ednref21" name="_edn21">[21]</a> Sinemis Oğuz, <strong>“Mehmet Fesa Evrensev’in Yaşam Öyküsü”</strong>, Kokpit, Türkiye Havayolu Pilotları Derneği Dergisi, S:36 (2016), s.47</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/7-kasim-sarikamis-deniz-sehitleri.html#_ednref22" name="_edn22">[22]</a> Cemal Güven, Mustafa Zenginbaş, <strong>age</strong>, s.752.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/7-kasim-sarikamis-deniz-sehitleri.html#_ednref23" name="_edn23">[23]</a> Hasan Basri Efendi<strong>, Bir Gemi Kâtibinin Esaret Hatıraları</strong>, Haz: Bedrettin Görgün, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul 2009, s.22-27.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/7-kasim-sarikamis-deniz-sehitleri.html#_ednref24" name="_edn24">[24]</a> Murat Bardakçı, <strong>Hafız Hakkı Paşa’nın Sarıkamış Günlüğü</strong>, İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul 2015, s.49.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Uluslararası Belgelerle Hocalı</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/uluslararasi-belgelerle-hocali</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/uluslararasi-belgelerle-hocali</guid>
<description><![CDATA[ Uluslararası Belgelerle Hocalı
İngiltere’nin Sunday Times gazetesi 1 Mart 1992 tarihli sayısında Hocalı olaylarını, “Ermeni askerleri binlerce aileyi yok etti” şeklinde duyururken, Rusya’nın İzvestia gazetesi 13 Mart 1992 tarihli sayısında Rus Yüzbaşısı Leonid Kravets, Hocalı yakınlarındaki tepede yüzlerce ceset gördüğünü ve bunların çoğunun özel işkencelerle öldürüldüğünü ifade etmiştir. Hocalı’ya saldırmayı kabul etmedikleri için 366. Alayın askeri iki Türkmen, […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c487a6f0f3.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:45 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Uluslararası, Belgelerle, Hocalı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2010/12/Hocali-Soykirimi.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/uluslararasi-belgelerle-hocali.html">Uluslararası Belgelerle Hocalı</a></p>
<p><span><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-64443 alignleft" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2010/12/Hocali-02.jpg" alt="" width="300" height="480">İngiltere’nin Sunday Times gazetesi 1 Mart 1992 tarihli sayısında Hocalı olaylarını, “Ermeni askerleri binlerce aileyi yok etti” şeklinde duyururken, Rusya’nın İzvestia gazetesi 13 Mart 1992 tarihli sayısında Rus Yüzbaşısı Leonid Kravets, Hocalı yakınlarındaki tepede yüzlerce ceset gördüğünü ve bunların çoğunun özel işkencelerle öldürüldüğünü ifade etmiştir.</span></p>
<p><span>Hocalı’ya saldırmayı kabul etmedikleri için 366. Alayın askeri iki Türkmen, Ruslar ve Ermenilerce dövülmüştü. Alay’dan kaçanlardan Türkmen asıllı Agamuhammed Mutif, Müslüman oldukları için Ermeni ve Ruslar tarafından dövüldüklerini ifade etmişler. 366. Motorize Alay’ın Hocalı’ya saldırdığını bu askerler de tasdik etmişlerdir. Gazete ve tanıkların Hocalı hakkında anlatımlarını çoğaltabiliriz.</span></p>
<p><span>Rusya`nın Memorial İnsan Hakları Örgütü`nün raporu, olay yerine giden gazetecilerin ve görgü tanıklarının verdiği bilgilere rağmen Ermenistan tarafı hem uluslararası örgütlerdeki temsilcilikleri aracılığıyla hem de dış işleri bakanlığı tarafından yapılan açıklamalarla Hocalı’da yapılanları farklı değerlendirmektedir. 3 Mart 1997’de Ermenistan’ın BM’deki temsilcisinin BM’ye yazdığı mektup ve 16 Şubat 2009’da Ermenistan Dışişleri Bakanlığı’nın Hocalı ile ilgi yaptığı açıklama Ermenistan tarafının sorumluluktan kaçınmaya çalıştığını göstermektedir.</span></p>
<p><span>Fakat Hocalı’dan hemen sonra çekilen görüntüler, yabancı gazetecilerin olaydan sonra bir hafta içinde yaptıkları haberler, uluslararası örgütlerin raporları bu konuda Ermeni tarafının gerçekleri saptırmasına izin vermeyecek kadar çoktur. Bundan önceki yazılarda Memorial İnsan Hakları Örgütü`nün Hocalı hakkında hazırladığı raporu ve bu raporda Ermenilerin Hocalı`da yaptıkları soykırımın yansıtıldığını yazdık. Bu konuda ikinci önemli belge BM İnsan Hakları Örgütü Başkanı Holly Cartner`in Ermeni temsilciye yazdığı cevap mektubudur.</span></p>
<p><span>22 Şubat 1997`de Azerbaycan`ın BM`deki temsilcisi BM Başkanına Hocalı`nın tanınması için bir mektup yazarak Hocalı`dan dolayı Ermenistan`ın kınanmasını ister. Bu mektuba cevap olarak 3 Mart 1997`de Cartner`e mektup yazan Ermenistan`ın BM`deki temsilcisi Abelian, Hocalı`da yaşanan soykırımın Azerbaycan iç politikasında iktidar-muhalefet çekişmesinden yaşandığını iddia eder. Abelian yazdığı mektupta ayrıca Helsinki İnsan Hakları Örgütü`nün 1992 raporunda Ermenilerin Hocalı`daki sivil Azerbaycanlıları serbest bıraktığını tespit ettiğini bildirerek Ermenilerin suçsuz olduğunu Azerbaycan`ın kendisinin sorumlu olduğunu kanıtlamaya çalışır. Cartner Ermeni temsilciye yazdığı cevap mektubunda aşağıdaki paragraf Ermeni iddialarının asılsız olduğunu ve Hocalı`da Ermenilerin soykırım yaptığını kanıtlar.</span></p>
<p><span><img loading="lazy" decoding="async" class="alignright wp-image-64445 size-full" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2010/12/Hocali-03.jpg" alt="" width="300" height="210">Cartner mektubunda, “ne Hocalı’da yaşananları gözden geçirmemiz, ne Hocalı’dan göç eden Azerbaycanlı mültecilerin ifadeleri sizin “Azerbaycanlılar kendileri iç çekişmeleri nedeniyle Hocalı’da katliam yaptı” tezinizi desteklemiyor. Ayrıca sizin kendi mektubunuzda bilinçli veya bilinçsiz bir şekilde bizim ret ettiğimiz tezlere biz destekliyormuşuz gibi atıfta bulunmanızdan da derin endişe içindeyiz….Biz hala Hocalı’da sivillerin ölümünden Karabag Ermenilerini sorumlu tutuyoruz” deyerek Ermeni temsilcisinin iddialarını yalanlar.</span></p>
<p><span>İnsan Hakları Örgütü Başkanı’nın Abelian’a yazdığı bu mektup, Ermenilerin olayları ve belgeleri nasıl çarptırdığının resmi kanıtıdır. Hocalı soykırımının Ermeniler tarafından yapıldığını ortaya koyan bu belge ne Türkiye, ne Azerbaycan, ne de bu iki devletin müttefiki tarafından yazılmıştır.</span></p>
<p><span>Ermenilerin Hocalı’da ve genel olarak Azerbaycan’da yaptıkları katliamla ilgili ikinci bir uluslararası belge ise 26 Nisan 2001 tarihinde Avrupa Konseyi Parlamento Asamblesi’nde 30 temsilcinin sunduğu belgedir. Belgede Ermenilerin sadece Hocalı’da değil 19. Yüzyıldan günümüze Azerbaycan Türkleri’ne karşı işlemiş olduğu soykırımların tamamı kınanmaktadır.</span></p>
<p><span>Sonuç olarak bugün bütün belge ve kanıtlar Hocalı`nın Ermeniler tarafından yapıldığını ve bunu bir intikam duygusu içinde yapıldığını kanıtlamaktadır. Yazı dizisinin başında da ifade edildiği gibi Hocalı sadece bugünle değerlendirilmemeli ve geçmişte Ermeniler tarafından yapılanlarla birlikte değerlendirilmelidir. Hem uluslararası hukuk hem de tarihi gerçekliklerden yola çıkarak Hocalı katliamı bir soykırım olarak tanınmalı ve katiller cezalandırılmalıdır.</span></p>
<p><span><a href="http://www.1news.com.tr/" target="_blank" rel="noopener"><strong>Cavid VELİEV – </strong>www.1news.com.tr</a></span></p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Hocalı Katliamı ve Türk Dünyası</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/hocali-katliami-ve-turk-dunyasi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/hocali-katliami-ve-turk-dunyasi</guid>
<description><![CDATA[ Hocalı Katliamı ve Türk Dünyası
“Hocalı katliamına ve Türk dünyası” konulu bir programa katıldım. Isparta belediye başkanı sayın Yusuf Ziya Günaydın’ın destek olduğu Azeri dostlar, Sabir Rüstemhanlı’nın eşi Tenzile Hanım, Ganire Paşayeva ve Elmar Memmetyarov’un konuşmacı olduğu programda sayın başkanın kapanış konuşmasında da belirttiği gibi bildiğimiz şeyler anlatıldı. Yeni bir şey yoktu. Ancak konuşmacıların bazı ifadeleri dikkat çekici olduğu kadar […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4878a2c92.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:45 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Hocalı, Katliamı, Türk, Dünyası</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2010/12/Hocali-Katliami-ve-Turk-Dunyasi.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/hocali-katliami-ve-turk-dunyasi.html">Hocalı Katliamı ve Türk Dünyası</a></p>
<p><span><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Sefer Aşır ERASLAN</strong></span></a></span></p>
<p><span>“Hocalı katliamına ve Türk dünyası” konulu bir programa katıldım. Isparta belediye başkanı sayın Yusuf Ziya Günaydın’ın destek olduğu Azeri dostlar, Sabir Rüstemhanlı’nın eşi Tenzile Hanım, Ganire Paşayeva ve Elmar Memmetyarov’un konuşmacı olduğu programda sayın başkanın kapanış konuşmasında da belirttiği gibi bildiğimiz şeyler anlatıldı. Yeni bir şey yoktu. Ancak konuşmacıların bazı ifadeleri dikkat çekici olduğu kadar bazı gerçeklerin  bilemeden ifşası mahiyetindeydi. Hani “…sirkatin söyler” diye bir güzel tabir vardır ya işte tam öyle oldu. Bunu son konuşmacı olarak davet edilen sayın başkan Günaydın da dikkatli ve zekice ifade ettiler. Anlayana elbette bu sözler. Ganire hanım, ”Ermeni planları  yüzünden aramız açılmasın” diyordu.</span></p>
<p><span><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-64443 alignleft" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2010/12/Hocali-02.jpg" alt="" width="300" height="480">Bakü’de 2004 yılında rahmetli Bahtiyar Vahabzade ile evinde sohbet ediyoruz. O güzel insan “iki al-verçinin yalanı ile bu milletin gönlüne keder düşmez” demişti. Evet, o al-verçiler bu gün Wikileaks belgelerine göre “Türkiye‘nin gaz ve petrol merkezi olmasına izin vermeyeceğiz”  diyebiliyor. Karabağ’ı satan,  Hocalı’da katliama seyirci kalanlardır. Bir kaç milyar dolar için taviz vermekten öte “at pazarlığı” yapanların aynı döneme  denk düşmeleri bir ilahi taktirdir. İşte iki al-verçi sadece birbirine karşı oyun peşinde olmaları. Tenzile Rüstemhanlı ise, ”Biz,  Sovyet döneminde milli mefkuresiz bırakıldık. Oysa Ermeniler  tam bir büyük Ermenistan ideali ile yetiştirilmişler biz fark edememişiz” diyordu.</span></p>
<p><span>Evet,  o dönemde herkes milli, her toplum milliyetçi, her millet dini ve milli kimliğinin sevdalısı, ancak Türkler o Sovyet ideolojisi ile mankutlaştırılmış, aslını inkar eden, dinini terk eden, kendisinden başka Sovyet  milleti olma “saçmalığına sahip olan olamamasına rağmen uyumuşlardır.  Uyutulmuşlardır” demiyorum çünkü aynı binada yaşayan, aynı yerde çalışan, aynı meyhanede içenlerin biri milli değerlerine sahip ve sadık diğeri hiçbir değer yargısı olmayan madde…</span></p>
<p><span>Sayın milletvekili, yazar,  dost insan Anar Rızayev ile Azerbaycan Yazıcılar Birliği’ndeki odasında zaman zaman sohbet ederdik. Babası yazar Resul Rızayev,  Nazım Hikmet’in samimi dostu ve arkadaşı, annesi Nigare hanım da şaire (Hüseyin Cavit’in  Sibirya’daki mezarının Bakü’ye getirilişinde 1981  yılında rejimin tehditlerine rağmen milli duyguları okşayan müthiş bir  konuşma yapmıştır) Kendisinin yazdığı Dede Korkut ve Azerbaycançılık, kitaplarını hediye etmişti. O kitapta  mealen tam olarak olmasa da “Dili başka,  dini başka sadece soy olarak ortak olduğumuz  Yakutlarla  Sahalarla hiç bir ortak yanımız yoktur. Onlar benim için ikinci derecedirler. . Ancak yıllarca beraber yaşadığım Gürcü ile dinim, dilim farklı olsa bile anlaşabiliyorum. Yıllarca beraber yaşamaktayız. Öyleyse bana diğer Türk olanlardan daha yakındırlar” diyordu. Bu anlayışla nasıl bir milli mefkure sahibi olabilirsin? Bu anlayışla nereye varırsın. Gürcü ne kadar dost olur acaba? Gürcüden başkaları da var mı acaba? Bizdeki bir zamanlar “ruy-i zemin vatanım, nev-i beşer milletim“ diyen  şuursuz, kimliksiz, kıblesiz adamların hezeyanı gibi bir iş. Şimdi sızlanmak, ağlamak beyhude. Yine Sayın Anar Rızayev ile sohbetimizin birisinde ise “Nazım’ın sanatına bari saygı göstermez misiniz? Demişti. Ben de ”Sizin büyük bir şairiniz  şimdi kaçsa Ermenistan’a sığınsa da orada Azerbaycan aleyhinde sözler söylese, yazılar yazsa siz ona “büyük şair, değerli bir sanatkar“ der misiniz?” demiştim. Sanatı için haine ustalık,  büyüklük,  kıymet izafe etmek yanlışların en büyüğüdür.</span></p>
<p><span>Özbekistan’da çalışırken aynı apartmanda oturduğumuz karı-koca Ermeniler vardı. Okula giderken  bazen arabalarına binerdim. Görmesinler diye kalabalığa katılsam da bazen binmek mecburiyetinde kalırdım. İşte o ilk bindiğimiz, tanıştığımız günlerde kadın “koşni bize Ararat’ı, Van’ı ne zaman vereceksiniz“ diyordu. Kocası gülerek destek verse de bir –iki söyledikten sonra ona “siz 1900 yılının haritasını getirin kim kimden alacaklı görelim” demiştim. O zaman “kalsın siz bizim elimizdeki Erivan’ı da alacaksınız” demişti. Bir daha da bu konuda konuşmamıştı. Bu Ermeni de aynı Sovyette yaşadı, okudu şuurlandı. Peki onu Büyük Ermenistan ideali ile yetiştirirken diğerini ruhsuz bırakan sebep ne? O devirde Rus kızları ile Ermeni kızlarıyla evlenen Türkler, üst makam olmasa da yardımcı filan olabiliyorlardı. Buna kanan pek çok ruhsuz, şuursuz,  kansız onlarla evlenmiş ve makam mevki, para-pul kız-oğul sahibi olmuşlardır. Rahmetli Bahtiyar Vahabzade’nin tabiri ile ”bir lokma çörek için zengildiyenler (kuyruk sallayanlar)” mefkuresiz, idealsiz,  ülküsüz yetiştirilmişlerdir. Onlar da çocuklarını aynı zihniyette yetiştiriyorlar.</span></p>
<p><span>Ankara’da Kara Harp Okulu’nda okumuş olan Azeri genci Ramil Seferov teğmen olduktan sonra NATO‘nun Budapeşte’deki karargahında dil öğrenmeye gider. Orada bir Ermeni de vardır. Bir tartışmada “Sizin, Hocalı ve Karabağ’dan esire olarak elimizde bulunan iki bin kadın hala bize hizmetkar” der. Seferov kasaturayı çıkarıp saplar. Tutuklanır. 2004 yılında o genci kurtarmak için yardım kampanyaları tertip edildi ama nafile. Halk o zaman “Seferov şayet Ankara’da değil de Bakü’de okusaydı o kasaturayı hiç çekinmeden saplar mıydı?” Cevabı da veriyorlardı, hem de gazeteler yazdı o cevabı ama ben yazmayacağım. Yine Andican şehrinde İNYAZ denilen yabancı diller üniversitesinde çalışırken okula yakın bir yerden ev bulmuşlar Özbek dostlar. Gittik baktık. Bir zavallı Ermeni, saç sakal karışmış alkolik, üstü başı perişan… Dostlar ”Türk“ deyince o Azerbaycanlı zannetmiş. Türkiye Türkü olduğumu öğrenince iğne vurulmuş inek gibi dolaşmaya başladı. Ruşça konuşarak dolaşıyor. Sebebini sorunca “Türkiyeli Türk’e ev vermem“ diyormuş. Aç, perişan bir Ermeni üç kuruşa  milli kimliğini, mili benliğini feda etmezken o Türklerin geçmişteki makam-mevki, para–pul sevdasına feda ettikleri kimlikleri… Bu gün ağlamayla, sızlanmayla, başkalarını suçlamayla nereye varılır acaba?</span></p>
<p><span>Bakü’de bir ressam arkadaş ile gezerken Bakü Sovyeti metrosunu arka sokağında yol kenarına çöp dökmüşler. Azeri kardeşler “zibil” diyorlar. Önce “Buraya zibil dökmeyiniz” yazmışlar. Dökmeye devam edilince “Zibil dökmek yasaktır” yazmışlar. Yine dökmüşler, o zaman da “Buraya zibil döken Ermenidir“ yazmışlar. O dosta demiştim ki ”şu ana caddeden şu anda zibil gibi adı Türk anası veya babası Ermeni adam geçiyor”. Haklısın gardaş bütün başımıza gelenler de onların yüzünden değil mi zaten?” demişti. Bakü’de yaşayan ”Yerevanlı” denilen Erivan göçmenleri kadın olsun erkek olsun varlıklı insanlardır.</span></p>
<p><span>Bir başka konuşmacı olan Elmar Memmetyarov bey de “Hocalı  da şehit edilenlerin tamamı çocuk, kadın, yaşlı ancak yüzde beşi diğerleridir” diyordu. “Bize Sovyet döneminde silah kullanmayı öğretmediler“ diyordu. Ressam arkadaşım da “askerde bizi inşaatta çalıştırdılar, Ermenileri silah taliminde” diyordu. ”Biz o zaman bize iltimas geçildiğini, Ermeni az olduğu için zulm edildiğini,  zannediyorduk” diyordu. O zamandan beri bize tuzak kurmuşlar da haberimiz yokmuş“ diyordu. Bir Özbek arkadaşa sormuştum “Sovyetler döneminde askerde Rus’un mu ya da kimin sözü geçerdi ?” diye. ”Çeçenlerin olduğu yerde hiç kimsenin sözü geçmez. Herkes ona tabi olurdu. Ancak Çeçenin olmadığı yerde de Ermeni’nin sözü geçerdi” demişti. Demek doğru,  erkekler kaçtı, kaçamayanlar öldürüldü. Keşke kaçmasalar da ya ölseler ya da öldürselerdi. Hocalı bir facia. Hem insaniyet açısından hem de Azerbaycanlı Türk erkekleri açısından. Bu gün Bakü’de AZERSUN isimli Azerbaycan’ın  temel gıda alanında en büyük şirketi ki (İlham Aliyev de kurucuları ve ortakları arasındaydı) bu şirkette dört bin örgüt mensubu terörist çalışmaktadır. Bunları idare terörist saymamaktadır. Acaba niye? Yine al-verçilerin oyununa mı geliyoruz? ”Ne zaman hangi tonu (gömleği) giyeceğini iyi bilen” bu al-verçiler gitmedikçe Türk birliğinden söz etmek de beyhudedir.</span></p>
<p><span><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Sefer Aşır ERASLAN</strong></span></a></span></p>
<p><span><strong>Kaynak: Türk Ocakları</strong></span></p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Ermeni Meselesinin Ortaya Çıkışı ve Mahiyeti</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/ermeni-meselesinin-ortaya-cikisi-ve-mahiyeti</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/ermeni-meselesinin-ortaya-cikisi-ve-mahiyeti</guid>
<description><![CDATA[ Ermeni Meselesinin Ortaya Çıkışı ve Mahiyeti
A. ERMENİ MESELESİNİN SEBEPLERİ  Ermeniler, Türk devletlerinin idaresinde, bilhassa da Osmanlı döneminde tarihlerinin hiçbir döneminde sahip olmadıkları hak ve imkânlara sahip olmuşlardır. Bu kadar geniş hak ve imkânlara sahip olan, millet-i sadıka olarak bilinen Ermeniler, nasıl oldu da devletimiz, milletimiz için bir tehlike, bir mesele haline gelmişlerdir? Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinde sunî olarak başlatılan, günümüzde […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c48778fb36.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:45 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Ermeni, Meselesinin, Ortaya, Çıkışı, Mahiyeti</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/11/Ermeni-Baku-1918.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/ermeni-meselesinin-ortaya-cikisi-ve-mahiyeti.html">Ermeni Meselesinin Ortaya Çıkışı ve Mahiyeti</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Doç. Dr. Ramazan TOSUN</strong></span></a>
</p><p><span>A. ERMENİ MESELESİNİN SEBEPLERİ </span></p>
<p>Ermeniler, Türk devletlerinin idaresinde, bilhassa da Osmanlı döneminde tarihlerinin hiçbir döneminde sahip olmadıkları hak ve imkânlara sahip olmuşlardır. Bu kadar geniş hak ve imkânlara sahip olan, millet-i sadıka olarak bilinen Ermeniler, nasıl oldu da devletimiz, milletimiz için bir tehlike, bir mesele haline gelmişlerdir? Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinde sunî olarak başlatılan, günümüzde hala Türk milletini ve tarihini mahkum etmek için devam ettirilen Ermeni Meselesinin mahiyeti nedir? Bu sunî meselenin arkasında hangi devletler vardır?</p>
<p>Ermeni Meselesi, Avrupalı koloniyalist ve emperyalist devletleri de yakından ilgilendirecek boyutlara erişmesine veya eriştirilmesine rağmen, dünya kamuoyuna kasıtlı olarak daima Türk-Ermeni meselesi olarak yansıtılmıştır. Böylece Ermeni meselesinin ortaya çıkmasında birinci derecede rol oynayan ve makro seviyede ele alınması gereken sebepler gözden kaçırılmak istenmiştir. Nitekim, konu daima tek taraflı ve dar bir açıdan mütalâa edilerek, Avrupalı devletlerin Osmanlı Devleti’nin içişlerine karışmaları, dünya kamuoyu nazarında tasvip edilebilir bir hareket şekline sokulmuştur<a href="https://www.altayli.net/ermeni-meselesinin-ortaya-cikisi-ve-mahiyeti.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a>. Oysa, Ermeni Meselesi’nin bir Türk-Ermeni meselesi olmadığı, bu hadisenin birçok sebeplerinin bulunduğu ve bu sebeplerin arkasında da başta İngiltere, Rusya, Fransa, Amerika gibi devletlerin olduğu tarihî bir hakikattir. Ermeni olaylarının açık müsebbipleri ve tezgâhlayıcılarının, belgeler ışığında araştırıldığında, Osmanlı Devleti üzerinde emelleri olan ve olayların patlak verdiği zamanlardan çok daha önceleri onu bölmek, parçalamak için 100’ün üzerinde plân, proje yapan Batılı devletlerin, tabiatıyla onlara alet olan Ermeni ve yabancı teşkilât, komite mensuplarının ve zamanla ruhanî görevlerini terk edip dünyevî işlere ve siyasî meselelere karışmaya hatta teşkilâtları yönlendirip teçhiz etmeğe başlayan Ermeni ve yabancı din adamlarının olduğu görülecektir<a href="https://www.altayli.net/ermeni-meselesinin-ortaya-cikisi-ve-mahiyeti.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a>.</p>
<p>Osmanlı Devleti’ni parçalamak, onun toprakları üzerinde kendilerine bağımlı, minnettarlık hisleriyle bağlı devletçikler kurdurmak gayesiyle bizim irademizin dışında tezgâhlanan, sahneye konulan, bugün de Türk milletini ve tarihini mahkûm etmek için gündemde tutulan Ermeni meselesinin sebepleri ve aktörleri şunlardır.</p>
<p><span><strong>a. Şark Meselesi ve Emperyalizm </strong></span></p>
<p>Ermeni Meselesi, emperyalist devletlerin politikalarının bir sonucudur.</p>
<p>Emperyalizm, bir devletin diğer bir devlet üzerinde, ister maddî, ister manevî bir kontrol, nüfûz kurması veya bir üstünlük sağlaması demektir<a href="https://www.altayli.net/ermeni-meselesinin-ortaya-cikisi-ve-mahiyeti.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a><strong>.</strong> Türkiye’nin jeopolitiğini iyi bilen emperyalist devletler, XIX. yüzyılın ikinci yarısından itibaren, bölgedeki siyasî menfaâtları için parçala ve hükmet düstûru ile, genellikle Batı tarafından Doğu’ya empoze edilen bir doktrin olarak târîf edilen Oryantalizm ve bu yoldaki kuruluşlar ile resmî bilgilerin çıkar katmanları sâyesinde Osmanlı İmparatorluğu’ndaki Ermeni, Kürt, Kafkasyalı gibi toplumların koruyucusu olarak ortaya çıkıp, bunlar hakkında plânlar, projeler hazırlıyorlar, Şark politikalarını düzenliyorlardı<a href="https://www.altayli.net/ermeni-meselesinin-ortaya-cikisi-ve-mahiyeti.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a>.</p>
<p>Şark Meselesi, Türklerin Anadolu coğrafyasını Türkiye haline getirmeye başladıkları tarihlerde ortaya çıkmış, 1815 Viyana Konferansı’nda da yine bizzat Batılılar tarafından ismi konulmuştur. İsminden anlaşıldığı gibi, Şark Meselesi Türk Milletinin meselesi değildir. Türk Milletine ve devletlerine (Selçuklu, Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti) karşı Batılılar ve son yüzyıllarda da Rusya tarafından takip edilen, temelinde Batı emperyalizminin, Türk düşmanlığının yattığı politikasının ismidir. Söz konusu devletler hedeflerine varabilmek için her türlü metodu ve Türk Devleti ve milletine zarar verebilecek, kendi çıkarlarına hizmet edebilecek her unsuru kullanmışlardır. Bugün de kullanmaya devam etmektedirler. Bu unsurlardan bir tanesi de Ermenilerdir. Bundan dolayıdır ki Ermeni Meselesi, Batılı devletler ve Rusya tarafından; Ermeni kilisesi, Ermeni komitaları, Batılı ve Amerikalı misyonerler ve kandırılmış bir kısım Ermeni tebaamız kullanılmak suretiyle çıkarılmıştır.</p>
<p>Bu politika çerçevesinde Ermeni Meselesinde rol oynayan başlıca devletler ve amaçları üzerinde durmak lâzımdır:</p>
<p><span><strong>İngiltere</strong></span></p>
<p>Bu manadaki Batılı devletlerin başında İngiltere gelmektedir.</p>
<p>Batı yayılmacılığının temel araçlarından biri durumunda olan misyoner okulları Osmanlı Devleti’nde XVI. yüzyıldan itibaren faaliyet göstermeye başlamıştır<a href="https://www.altayli.net/ermeni-meselesinin-ortaya-cikisi-ve-mahiyeti.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a>. Diğer devletler gibi İngiltere de bu yolla Osmanlı Devleti’ndeki gayr-i Müslim unsurlara ulaşma ve onları bahane ederek Devletimizin içişlerine karışmaya başlamıştır.</p>
<p>İngiltere, 1846 yılında İstanbul’da bir Protestan Cemaati İdare Heyeti teşekkül ettirmiştir<a href="https://www.altayli.net/ermeni-meselesinin-ortaya-cikisi-ve-mahiyeti.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a>.</p>
<p>İngiltere, Ermeni Meselesi’ne müdahale etmek ve onu kendi lehine yönlendirmekle hem Rusya’nın elinden önemli bir kozu almış, hem de Osmanlı Devleti’nin içişlerine karışabilmek için yeni ve önemli bir bahane bulmuş olacaktı. Çünkü, Ermenilerle ilk ilgilenen ve onları kendi çıkarları için ilk kullanan devlet Çarlık Rusyası olmuştur. Oysa bu durum İngiltere’nin Akdeniz’deki, Ortadoğu’daki ve yolları buralardan geçen diğer sömürgeleri için ilerde tehdit yaratabilecek bir gidişat idi.</p>
<p>Ayrıca Rusya, Balkanlar’da Sırp ve Slavları kullanarak yaptığı gibi, Doğu Anadolu’da da Ermenileri kullanarak sıcak denizlere inmeye çalışmaktadır.</p>
<p>İşte Rusya’nın bu amaçları karşısında tedirginliğe düşen İngiltere, Rusya’nın elinden bu kozu almak için Ermeni Meselesi’nde yerini almıştır. Böylece iki emperyalist devletin nüfuz mücadelesi neticesinde Ermeni Meselesi ortaya çıkmaya başlamıştır. İngiltere böylece, batıda Balkanlı ulusları, doğuda ise Ermenileri kullanarak Basra Körfezi ve Akdeniz’e inmek isteyen Rusya ile kendi nüfuz bölgesi arasında tampon bir Ermeni devleti kurdurtarak, Ruslarla Ermenileri çarpıştırmak istiyordu. Aslında her iki devletin de amacı Ermenilerin bağımsız bir devlet olmasını sağlamak değil, onları kendi nüfuzları altına alarak kullanmaktır<a href="https://www.altayli.net/ermeni-meselesinin-ortaya-cikisi-ve-mahiyeti.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a>. İngiltere’nin Ermenilere ve Ermeni Meselesi’ne bakış açısını, yukarıdaki ifadeleri de teyit eden şu hadise açıklıkla ortaya koymaktadır:</p>
<p>İngilizlerin 1918 Eylül’ünde Bakü’yü boşalttıkları haberiyle beraber, Ermenilerin hıyanetiyle alakalı haberlerin de çıkması üzerine İngiliz propaganda hizmetleri bu haberleri tesirsiz kılabilmek için faaliyete geçmiştir. Bu tarihlerde İngiliz propaganda teşkilatında çalışan A.J. Toynbee şu enteresan memorandumu kaleme almıştır:</p>
<p>Yukarıdaki haberleri kastederek; Ermenilerin kredisini düşürmek, Türk aleyhtarlığı davasını zayıflatmak demektir. Türk’ün, başı felaketten kurtulmayan, asil bir insan olduğu itikadını öldürmek çok güç olmuştur. Bu durum bu itikadı canlandıracak ve Ermenilerin olduğu kadar Zionistlerle Arapların prestijine de zarar verecektir.</p>
<p>Türklerin Ermenilere yaptığı muamele, Türk meselesinin radikal şekilde hallini ülkede ve hariçte kamuoylarına kabul ettirmek için Majesteleri Hükümetinin elindeki en büyük sermayedir,<a href="https://www.altayli.net/ermeni-meselesinin-ortaya-cikisi-ve-mahiyeti.html#_edn8" name="_ednref8">[8]</a> demektedir.</p>
<p>Görüldüğü gibi, İngiltere, Ermeni Meselesi ile Türk Meselesini, yani Şark Meselesini de kökünden halletmek; Türk Devleti’nin varlığına son verdiği gibi, onun kurucusu ve esas unsuru olan Türk milletinin o coğrafyadaki hayat hakkını da ortadan kaldırmak için gerekli kamuoyu desteğini sağlama peşindedir. Şayet, İngiltere’nin amacı Ermenilere samimi olarak sahip çıkmak olsaydı, İsveçli Oden Hedin’in yazdığı gibi; Şayet 380 milyon insanı himaye altında tutan, küçük ülkelerin koruyucusu bir ülke, gerçekten insan haklarını korumayı düşünüyorsa, buna, Türkiye’den çok daha kötü şartların hüküm sürdüğü müttefiki Rusya’dan başlaması uygun olurdu<a href="https://www.altayli.net/ermeni-meselesinin-ortaya-cikisi-ve-mahiyeti.html#_edn9" name="_ednref9">[9]</a> kanaatindeyiz.</p>
<p>İngiltere’nin samimiyetsizliği, esas Ermenistan’ı işgali altında tutan, diğer bütün toplumlara yaptığı gibi Ermenilere de zulmeden Çarlık Rusyasına ses çıkarmayıp, hatta zaman zaman işbirliği yapıp, Osmanlı ülkesinde huzur içerisinde yaşayan Ermeni azınlığın güya haklarını savunmaya kalkmasından anlaşılmaktadır.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-64469" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2011/04/Ermeni_Soykirimi002.jpg" alt="" width="800" height="614" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2011/04/Ermeni_Soykirimi002.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2011/04/Ermeni_Soykirimi002-768x589.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span><strong>Rusya </strong></span></p>
<p>Ermeni Meselesi’nin ortaya çıkmasında rol oynayan bir diğer devlet de Rusya’dır.</p>
<p>Rusya, Çar Deli Petro’dan itibaren, bir dünya devleti olabilmek için sıcak denizlere inmek, İngiltere, Fransa gibi devrin güçlü devletleri ile yarışabilmek için politikalar geliştirmeye ve uygulamaya başlamıştır. Ancak, bütün bu politikaların hedefleri Osmanlı Devleti’nin, Türk dünyasının aleyhine olmuştur<a href="https://www.altayli.net/ermeni-meselesinin-ortaya-cikisi-ve-mahiyeti.html#_edn10" name="_ednref10">[10]</a>. Rusya, bir taraftan bulunduğu coğrafyada topraklarını genişletirken, diğer taraftan Boğazlar, Doğu Anadolu ve Balkanlar yoluyla sıcak denizlere inmeye çalışmıştır. Oysa, bu yolların hepsi Osmanlı Devleti’ni alakadar etmektedir.</p>
<p>İşte Ermeni Meselesi bu politikanın bir parçasıdır. Daha doğrusu, Rusya, Ermeni Meselesi’ni bu politikasının önemli bir kısmını hayata geçirebilmek için kullanmayı plânlamıştır. Tabi ki burada şu soru akla gelmektedir. Rusya, niçin ısrarla Doğu Anadolu ve dolayısıyla Ermenileri kendi politikasının tahakkuku için vazgeçilmez olarak görmüştür?</p>
<p>Çünkü, Ermeni Meselesi’nin ortaya çıkmasında, siyasî konjonktürün Ermenilerden istifadeyi gerekli kılmasının büyük payı olmuştur. Hakikaten, Berlin Kongresi’nden sonra artık Balkanların hemen hemen tamamı Osmanlı Devleti’nden ayrılacak ve bu topraklar, Osmanlı Devleti’ne savaş açmak için bahane olarak kullanılabilecek yerler olmaktan çıkacaktır. Ayrıca Rusya, sıcak denizlere inmek için Balkanların kendisine bir geçit olamayacağını, istiklâllerini kazanmalarını fiilen temin ettiği bu yeni devletlerin kendisine minnet duygularıyla bağlı kalmadıklarını görmüştür. Bunun için Rusya’nın sıcak denizlere inmek için yegâne yolu Boğazlar ve Kafkaslar-Doğu Anadolu kalmıştır. Doğu Anadolu’da da Ermenilerden faydalanmayı düşünmüştür<a href="https://www.altayli.net/ermeni-meselesinin-ortaya-cikisi-ve-mahiyeti.html#_edn11" name="_ednref11">[11]</a>.</p>
<p>Rusya’nın Kafkaslar ve Doğu Anadolu’daki Ermenilerle ilgilenmesi Küçük Kaynarca Antlaşması ile Rusya’nın Türkiye’deki Hıristiyanların üzerinde söz sahibi olması üzerine hız kazanmıştır<a href="https://www.altayli.net/ermeni-meselesinin-ortaya-cikisi-ve-mahiyeti.html#_edn12" name="_ednref12">[12]</a>.</p>
<p>Gerek l774 Küçük Kaynarca Antlaşması, gerekse 1829 Edirne Antlaşması ile Osmanlı ülkesindeki Ortodoks Hıristiyanlar üzerinde söz sahibi olan Rusya hem bu yolla, hem de savaşlarda genellikle Kafkasları ve Doğu Anadolu’nun bir kısmını sık sık işgal etmeye başladığı için oralardaki Ermeniler üzerinde propaganda uygulayarak bu meselenin çıkmasını sağlamaya çalışmıştır.</p>
<p>Rusya’nın Ermeniler üzerindeki tesirleri ve tahrikleri 93 Harbi ile iyice artmıştır. Ayastafanos Antlaşması’nın l6.maddesi, Rusya tarafından Osmanlı Devleti’ne şu şekilde kabul ettirilmiştir: Osmanlı Devleti, Ermenilerin yerleşmiş oldukları eyâletlerde bölge menfaatlerinin gerektirdiği ıslâhat ve tensikatı vakit kaybetmeksizin icra edeceğini ve Ermenilerin Kürtlere ve Çerkezlere karşı emniyetlerini koruyacağını taahhüt eder<a href="https://www.altayli.net/ermeni-meselesinin-ortaya-cikisi-ve-mahiyeti.html#_edn13" name="_ednref13">[13]</a>. Rusların Ermenileri kendi menfaatleri için bir maşa gibi kullandığı ve bilâhare de kullanmaya devam edeceği hâdiselerin dönüm noktası bu devre kabul edilir. Bilhassa Rusya’da yetişen Ermeni gençleri, Rusların rehberliğinde kurdukları sivil çeteler ile, Kafkas ve Doğu Anadolu Türklerinin unutamayacakları korkunç katliamlar icra etmişlerdir<a href="https://www.altayli.net/ermeni-meselesinin-ortaya-cikisi-ve-mahiyeti.html#_edn14" name="_ednref14">[14]</a>.</p>
<p>Rusya başta olmak üzere, dış güçler bu ve benzeri maddeleri bahane ederek Osmanlı Devleti’nin içişlerine daha sık ve daha şiddetli olarak müdahalelerini devam ettirmişlerdir. Osmanlı Devleti, iyi niyetle ıslahat yapmaya başladığı zaman da yine bu devletler Devletimizin bu gayretlerini baltalamak, başarısız kılmak için yerli unsurları da kullanmak suretiyle harekete geçmişlerdir.</p>
<p>Bir araştırmacının da ifade ettiği gibi; Ermeniler tarihin hiçbir döneminde gerçek anlamda bağımsız bir siyasî teşkilâtlanmaya sahip olamamışlardır… Bu sebeple Ermeniler sürekli olarak başka devletlerin himayesinde yaşamış bir topluluk olarak değerlendirilebilir. Başka toplumlarla olan beraberliklerinde de azınlık olmaktan kurtulamamışlardır<a href="https://www.altayli.net/ermeni-meselesinin-ortaya-cikisi-ve-mahiyeti.html#_edn15" name="_ednref15">[15]</a>. Hal böyle olduğu halde, 93 Harbi ve sonrası gelişmelerden iyice cesaretlenen ve başta Rusya olmak üzere, Osmanlı Devleti üzerinde birtakım emelleri olan dış güçlerin tahrik ettiği Ermeniler Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da bağımsız bir Ermeni devleti kurma hayaliyle, kendilerini Bizans’ın asimilasyonundan kurtarıp, kültürlerini, dinlerini korumalarını, kısaca, bugün Ermeni toplumu ismi altındaki varlıklarını borçlu oldukları Türk Milleti’ne ve Devleti’ne karşı haince ve gaddarca hareketlerini artırmışlardır.</p>
<p>Bu tutumlarını, yine kendilerinin çoğunlukta oldukları asıl Ermenistan’ı kendi işgali altında tutan Rusya’nın teşvik ve kışkırtmaları ile I. Dünya Savaşı yıllarında da devam ettirmişlerdir. Rusya’nın ve diğer Batılı devletlerin kendilerini maşa olarak kullandıklarını anlamamışlardır. Şu ifadeler, hem önemli bir hakikati, hem de Rusya’nın nasıl iki yüzlü bir politika takip ettiğini göstermektedir:</p>
<p>Erzurum olayları sırasında oradaki Rusya konsolosu Vali Semih Bey’i ziyarete gelmiş ve böyle asi bir halkı Rusya’da olsa mutlaka kırarlar<a href="https://www.altayli.net/ermeni-meselesinin-ortaya-cikisi-ve-mahiyeti.html#_edn16" name="_ednref16">[16]</a> demiştir. Bu, hakikatin ifadesidir. Ancak, aynı konsolos kendisiyle görüşen Ermeni komitecilerine de Türkiye gibi vahşi bir hükümetin idaresi altında yaşamağa değmez<a href="https://www.altayli.net/ermeni-meselesinin-ortaya-cikisi-ve-mahiyeti.html#_edn17" name="_ednref17">[17]</a> demiştir. Bu da Rusya’nın politikasını, samimiyetini göstermesi açısından önemlidir.</p>
<p>Ne enteresandır ki, daha önceki dönemlerde olduğu gibi, I. Dünya Harbi yıllarında da Ermenileri kışkırtıp, onların ihtiraslarını körükleyip işgal ettiği Türk topraklarında binlerce Türk’ü katletmelerine sebep olan Rusya’nın devamı olan Sovyet Rusya, 1970’li yıllarda ASALA gibi Ermeni terör örgütlerini yetiştirip, onlara siyasî ve malî yardım yaparak Türkiye üzerine saldığı yetmiyormuş gibi, sanki 1915’lerde kendi sayesinde yapılan Türk katliamının faturasını yine Türklere çıkartmak için gayret sarf etmiştir.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-64471" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2011/04/Ermeni_Soykirimi003.jpg" alt="" width="800" height="514"></p>
<p><span><strong>Fransa</strong></span></p>
<p>Ermeni Meselesi’nin çıkmasında ve Ermeni olaylarında Rusya veya İngiltere kadar olmasa da Fransa’nın rolü de vardır. 1853 Kırım Savaşı ve 1856 Paris Konferansı’nda Rusya’nın emellerine, İngiltere ve Fransa’nın da askerî ve diplomatik baskılarıyla son verilmişse de bu defa da Ermeniler üzerindeki tahrikler bu üç Devlet arasında bir rekabete dönüşmüştür<a href="https://www.altayli.net/ermeni-meselesinin-ortaya-cikisi-ve-mahiyeti.html#_edn18" name="_ednref18">[18]</a>.</p>
<p>Fransa, diğer Avrupalı devletler ve Amerika ile beraber misyonerlik faaliyetleriyle Ermeni Meselesi’nde rol oynamıştır<a href="https://www.altayli.net/ermeni-meselesinin-ortaya-cikisi-ve-mahiyeti.html#_edn19" name="_ednref19">[19]</a>.</p>
<p>I. Dünya Savaşı sonunda Güneydoğu Anadolu’nun bir kısmını ve Çukurova’yı işgal eden Fransa, daha önce Türk Milletine ve Devleti’ne karşı suç işleyerek Lübnan taraflarına kaçan Ermeni katillerini işgal ettiği ve güvenliği kendisinin teminatı altında olması gereken Türk beldelerine getirmiştir. Fransız ordusu ile beraber bölgeye gelen Ermeni çeteleri, Türklere karşı katliam ve soygun hareketlerine girişmişlerdir<a href="https://www.altayli.net/ermeni-meselesinin-ortaya-cikisi-ve-mahiyeti.html#_edn20" name="_ednref20">[20]</a>. 1970’li yıllarda tıpkı Rusya’nın yaptığı gibi Ermeni terörüne her türlü desteği vermiştir. Aynı Fransa, dedelerini I. Dünya Savaşı sonlarında Ermenilere katlettirdiği bölge insanının bugün güya haklarını savunmaya soyunmaktadır.</p>
<p>Bu bir devlet için, medenî olduğunu iddia eden bir millet için yüz kızartıcı misallere Fransa’nın Kuzey Afrika ülkelerinde yaptıklarını da ilave etmek lâzımdır. Kendi anavatanlarında, XX. yüzyılın ortasında bağımsız olmak isteyen yüz binlerce Cezayirli, Tunuslu Fransa tarafından katledilmiştir.</p>
<p>O zaman, Fransa’nın Ermeni Meselesi’ndeki rolünü, iyi niyetlerle bir toplumun bağımsızlığını savunmak gibi değerlendirmek mümkün değildir. O da,tıpkı diğerleri gibi, Osmanlı Devleti üzerindeki politikalarını tahakkuk ettirebilmek için Ermenileri vasıta olarak, piyon olarak kullanma yoluna gitmiştir.</p>
<p><span><strong>Amerika</strong></span></p>
<p>Ermeni Meselesi’nin çıkartılmasında Amerika’nın da rolü vardır.</p>
<p>1800’lerden itibaren Amerikan tüccar, maceracı ve misyonerleri dünyanın dört bir yanında olduğu gibi Osmanlı topraklarında da önemli rol oynamışlardır<a href="https://www.altayli.net/ermeni-meselesinin-ortaya-cikisi-ve-mahiyeti.html#_edn21" name="_ednref21">[21]</a>.</p>
<p>Amerikalı misyonerler Türkiye’deki faaliyet alanlarını üç bölgeye ayırmışlardır: Doğu, Batı ve Orta Anadolu. Her bir misyonda eğitim, sağlık, kadınlar arası Hıristiyanlaştırma programı, erkekler arası Hıristiyanlaştırma programı, yayın ve Ermeni-Müslüman ilişkilerini içeren altı dalda görev yaptıkları<a href="https://www.altayli.net/ermeni-meselesinin-ortaya-cikisi-ve-mahiyeti.html#_edn22" name="_ednref22">[22]</a> anlaşılmaktadır.</p>
<p>Tabi ki bu misyonerlerin ilk ilişkileri Osmanlı Ermenileri ile olmuştur. 1830 yılında Osmanlı Devleti ile Amerika arasında imzalanan ticaret anlaşması<a href="https://www.altayli.net/ermeni-meselesinin-ortaya-cikisi-ve-mahiyeti.html#_edn23" name="_ednref23">[23]</a> Amerikan misyonerlerinin faaliyetlerini artırmıştır. Misyoner merkezlerinin Ermenilerin bulunduğu yerlere yayıldığı görülmektedir. Şöyle ki, 1820’de ilk merkez olan İzmir’i 1831’de İstanbul, 1839’da Trabzon ve Erzurum, 1847’de</p>
<p>Kayseri, Maraş, Urfa, 1855’te Harput, 1859’da Tarsus, Sivas, 1873’te Van merkezleri<a href="https://www.altayli.net/ermeni-meselesinin-ortaya-cikisi-ve-mahiyeti.html#_edn24" name="_ednref24">[24]</a> izlemiştir.</p>
<p>Ermenilerin millî şuurla ve Hıristiyanlık taassubuyla yetiştirilmeleri Amerikan misyonerlerinin ilk amacı olmuştur. Bu misyonerlerin en büyük başarısı Robert Kolej i’nin açılmasından sonra görülmüştür. İstanbul’daki kolej, Cyrus Hamlin tarafından kurulmuştur. İlk öğrencileri Ermeni ve Bulgar gençlerinden oluşmuştur. Bu kolejden mezun olanlar, zamanla ünlü komitacı liderler haline gelmişlerdir. Daha ziyade Ermenilerin bulundukları yerlerde kurulan bu misyonerlik teşkilâtlarındaki öğretmenler bir taraftan Ermeni gençlerini azgın bir Türk düşmanı yetiştirirken, diğer taraftan da onlara silâh yapmasını öğretmişlerdir<a href="https://www.altayli.net/ermeni-meselesinin-ortaya-cikisi-ve-mahiyeti.html#_edn25" name="_ednref25">[25]</a>.</p>
<p>Bu faaliyetler karşısında Osmanlı idaresinin tavrı nasıldı? Bir araştırmacıya göre; Amerikalı misyonerlerin faaliyetlerini kısıtlamak bir yana, onlara türlü kolaylıklar bile sağlıyordu. Nedeni de, öbür emperyalist Avrupa ülkelerinin yanında tarafsızlığına inandığı Amerika’nın güvencesine sığınmakta olmasıydı. Amerika’nın kendi topraklarında emperyalist bir emeli olmadığına inanıyordu. Bu yakınlık, özellikle 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşından sonra daha da gelişti… Amerikalı misyonerlerin kurmak istedikleri eğitim kurumlarına kolaylıklar sağlanmış, arazi alımı, bina vs. gibi işlevlerde bir engellemeye gidilmemişti. Onlar da Protestan kilisesinden sağladıkları büyük maddî destekle Türkiye’nin en ücra köşelerinde bile ilkin ilkokul düzeyinde başlattıkları okullarını kuruyorlardı<a href="https://www.altayli.net/ermeni-meselesinin-ortaya-cikisi-ve-mahiyeti.html#_edn26" name="_ednref26">[26]</a>. Burada dikkat çeken bir hususa işaret etmekte fayda vardır:</p>
<p>Ermeni Meselesi’nin çıkmasında İngiltere ve Rusya’dan sonra en büyük paya Amerika sahiptir. Aynı zamanda, Ermenileri, en az söz konusu iki devlet kadar kendi emperyalist amaçları için kullanan da Amerika’dır. Oysa, yukarda bir araştırmacının ifade ettiği dönemde de, I. Dünya Harbi sonunda da bir kısım aydınımız, Avrupa ve Rus emperyalizmi karşısında Amerika’ya umut bağlamışlardır.</p>
<p>Amerika’nın, Ermeni Meselesi’nde bırakınız Osmanlı Devleti’nin yanında olmayı, tarafsız dahi olmadığını yine kendi misyonerleri muhtelif vesilelerle ifade etmişlerdir:</p>
<p>Bu misyonerlerden biri Seymour’dur. Seymour, Amerikalıların bulundukları ülkelerin kanunlarına uymak zorunda oldukları halde Osmanlı Devleti’ne karşı kendilerinin tavır aldıklarını, Ermenilere açıktan taraf olduklarını itiraf etmiştir. Cyrus Hamlin de; Ermeni sorununu Avrupa büyük devletlerinin yarattığı yapay bir gelişme olarak niteleyip konunun oluşmasında dışarıdan yönlendirilen Ermeni ihtilâl komitelerinin rolüne işaret etmiştir. Yargısını Ermeniler bu meselede oyuna geldiler, diye açıklamıştır<a href="https://www.altayli.net/ermeni-meselesinin-ortaya-cikisi-ve-mahiyeti.html#_edn27" name="_ednref27">[27]</a>.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-64472" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2011/04/Ermeni_Soykirimi004.jpg" alt="" width="800" height="543"></p>
<p><span><strong>b. Osmanlı Islâhatı</strong></span></p>
<p>Emperyalist devletler, Osmanlı ıslahat çalışmalarını da Ermeni meselesinin çıkarılmasında bir bahane olarak kullanmışlardır. Söz konusu devletlerin XIX. Yüzyıl sonlarındaki politikalarının Anadolu Islahatından çok muhtar veya bağımsız bir Ermenistan’ı kendi menfaatleri için gerçekleştirmek olmasına rağmen, aralarındaki rekabet ve Osmanlı Devleti ’nin bazen olayların üzerine gitmek, bazen de dalgalanmaya bırakarak Avrupalı devletler arasındaki dengeden yararlanmak suretiyle uyguladığı siyaset sayesinde, 25 yıl boyunca başarıya ulaşamamıştır<a href="https://www.altayli.net/ermeni-meselesinin-ortaya-cikisi-ve-mahiyeti.html#_edn28" name="_ednref28">[28]</a>.</p>
<p>Osmanlı Devleti’nin dağılmasını önlemek için yapılan ıslahatlar, zaman zaman emperyalist devletlerin içişlerimize müdahale etmelerinin yolunu açmıştır. 1834-1914 döneminde yapılan reformlarla Avrupa’nın içişlerimize müdahalesi ve emperyalizmin imparatorluğa nüfuzu arasında sıkı bir münasebet ve “synchronism” (zamandaşlık) görmemek mümkün değildir. Her müdahale bir reform projesi, her reform uygulaması bir başka müdahale, her ikisi ise Batı emperyalizminin imparatorluğa girmesi neticesini doğurmuştu<a href="https://www.altayli.net/ermeni-meselesinin-ortaya-cikisi-ve-mahiyeti.html#_edn29" name="_ednref29">[29]</a>. Böylece emperyalist devletler, diğer azınlıklar gibi Ermenileri de kendi menfaatleri doğrultusunda kullanmışlardır.</p>
<p>Azınlıklar ise ıslahatları kendilerinin siyasî bağımsızlıkları yolunda bir araç olarak görmüşlerdir<a href="https://www.altayli.net/ermeni-meselesinin-ortaya-cikisi-ve-mahiyeti.html#_edn30" name="_ednref30">[30]</a>.</p>
<p>1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı sonucunda imzalanan Ayastafanos Antlaşmasının 16. maddesinde; Osmanlı Devleti, Ermenilerin yerleşmiş oldukları eyâlerde bölge menfaatlerinin gerektirdiği ıslâhat ve tensikatı vakit kaybetmeksizin icra edeceğini ve Ermenilerin Kürtlere ve Çerkezlere karşı emniyetlerini koruyacağını taahhüt eder denilmektedir<a href="https://www.altayli.net/ermeni-meselesinin-ortaya-cikisi-ve-mahiyeti.html#_edn31" name="_ednref31">[31]</a>. Böylece konu hem milletlerarası bir statü kazanmış, hem de Ermeniler lehine içişlerimize müdahalenin yolu açılmıştır<a href="https://www.altayli.net/ermeni-meselesinin-ortaya-cikisi-ve-mahiyeti.html#_edn32" name="_ednref32">[32]</a>.</p>
<p><span><strong>c. Kilise</strong></span></p>
<p>Ermeni Meselesinin ortaya çıkmasında, isyanlarda kilise de büyük rol oynamıştır<a href="https://www.altayli.net/ermeni-meselesinin-ortaya-cikisi-ve-mahiyeti.html#_edn33" name="_ednref33">[33]</a>. Başından sonuna kadar ki Ermeni olayları incelendiği zaman bunların plânlayıcısı ve idaresinin Ermeni din adamları olduğu görülmektedir. İsyanların merkezi olarak daima karşımıza Ermeni Patrikhânesi ve kiliseleri çıkacaktır<a href="https://www.altayli.net/ermeni-meselesinin-ortaya-cikisi-ve-mahiyeti.html#_edn34" name="_ednref34">[34]</a>. Ermeni din adamları, Osmanlı Devleti’nin kendilerine sağladığı imkânlardan faydalanarak millî hislerin yayılması için çalışmışlar ve dinî konuları ikinci plâna bırakarak faaliyet göstermişlerdir. Manastırlarda, kiliselerde, okullarda yürüttükleri faaliyetlerle zamanla düşmanlık tohumlarını yeşertmişlerdir<a href="https://www.altayli.net/ermeni-meselesinin-ortaya-cikisi-ve-mahiyeti.html#_edn35" name="_ednref35">[35]</a>. Ermeni din adamlarının bu rolüne Rus generali Mayewski şöyle temas etmektedir:</p>
<p>Ermeni din adamlarının dinî eğitim konusundaki çalışmaları ise hemen yok gibiydi. Buna karşılık, Ermeni papazları milliyetçilik fikirlerini yaymak için çok çalışmışlardır. Yüzyıllardan beri, ilâhî hizmetlerin yerine Müslümanlara karşı Hıristiyanların dinî düşmanlıklarının aşılandığı esrarengiz kiliselerin duvarları arasında bu tür fikirler gelişmiştir. Okullar ve seminerler, dinî liderlerin bu eserine büyük ölçüde yardım etmişlerdir.</p>
<p>Doğu Hıristiyanları gibi kiliseleri de, Hıristiyanlığın kaidelerini ve ananelerini bir tarafa bırakarak, millî propagandayı başlıca meşguliyetleri haline getirmişlerdir<a href="https://www.altayli.net/ermeni-meselesinin-ortaya-cikisi-ve-mahiyeti.html#_edn36" name="_ednref36">[36]</a>.</p>
<p>Ermeni kilisesi, varlığını devam ettirebilmek için bütün Ermenileri bir arada tutacak ve kiliseye bağlayacak ortak bir düşünceye ihtiyaç duymuştur. İşte bunun içindir ki Ermenilere devlet olmaları gerektiği fikrini aşılamaya başlamıştır. Bundan dolayıdır ki Ermeni milletinden, Ermeni devletinden, Ermeni tarihinden değil Ermeni kilisesinden, Ermeni Kilisesi Devletinden bahsetmek lâzımdır. Tarihi boyunca olduğu gibi Ermeni kilisesinin, mevcudiyetini koruyabilmesi için bir kuvvete, bir devlete ihtiyacı vardır. Ermeni Devleti fikrini doğuran, Ermeni toplumu değil, Ermeni kilisesidir. Varlığını sürdürmeyi ve imtiyazlarını kaybetmemeyi bağımsız bir Ermeni devletinin kurulmasında gören Ermeni kilisesi, yukarıda bahsedilen dış güçlerle de işbirliği yaparak, Osmanlı topraklarında isyanları hazırlamıştır<a href="https://www.altayli.net/ermeni-meselesinin-ortaya-cikisi-ve-mahiyeti.html#_edn37" name="_ednref37">[37]</a>.</p>
<p>Ermeni Patrikhanesi ve kiliseleri Millî Mücadele döneminde de ihanetlerine devam etmişlerdir. Ermeni Patrikhanesinde Millî Mücadele aleyhtarı toplantılar tertip edilmiştir<a href="https://www.altayli.net/ermeni-meselesinin-ortaya-cikisi-ve-mahiyeti.html#_edn38" name="_ednref38">[38]</a>.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-64473" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2011/04/Ermeni_Soykirimi005.jpg" alt="" width="800" height="543"></p>
<p><span><strong>d. Ermeni Komiteleri</strong></span></p>
<p>Yukarda bahsettiğimiz gelişmeler, kışkırtmalar, destekler neticesinde Ermeni isyanlarını başlatmak ve bu olaylarda rol almak üzere Ermeni komiteleri kurulmuştur, kurdurulmuştur. Bu komiteler, sadece yüz binlerce masum Türk’ü hunharca katletmekle kalmamışlar, kendi toplumlarını da maceradan maceraya sürüklemişlerdir. Bu durumu, İngiltere’nin Erzurum Konsolosu Mr. Graves, New-York Herald gazetesi muhabiri Sidney Whitman’ın bir sorusu üzerine şu şekilde değerlendirmiştir:</p>
<p>-Eğer bu memlekete (Türkiye’ye) hiçbir Ermeni Komitecisi gelmemiş olsaydı ve Ermenileri isyana tahrik ve teşvik etmeseydi, bu mukatele olur muydu?</p>
<p>-Elbette ki hayır. Zannetmem ki bir tek Ermeni öldürülmüş olsun<a href="https://www.altayli.net/ermeni-meselesinin-ortaya-cikisi-ve-mahiyeti.html#_edn39" name="_ednref39">[39]</a>.</p>
<p>Yine bu durum bir Rus generalin, Mayewski’nin kendi hükümetine verdiği raporda da ifade edilmiştir:</p>
<p>Türkiye’de, komitecilerin girmediği yerlerde, Ermeniler rahattırlar. Bu komiteler bugün de faaliyete geçseler Ermeniler yeniden eski sefil vaziyetlerine düşerler. 1895 senesine kadar Ermenilerin Türkiye’deki ıstırapları, müzayakaları hep hayalî ve mübalağalı uydurma masallardır. Türkiye’deki Ermeniler, diğer yerlerdekilerden daha fena durumda değillerdir.</p>
<p>İhtilâlcilerin yağma, katliam dediği şeyler, daha çok Kafkasya’da olmaktadır. Mal ve can emniyetine gelince, Türkiye hükümetinin nüfuz ve hâkimiyeti olan yerdeki, Elizabettpol vilâyetimizden daha ziyadedir<a href="https://www.altayli.net/ermeni-meselesinin-ortaya-cikisi-ve-mahiyeti.html#_edn40" name="_ednref40">[40]</a> emniyet.</p>
<p>Yine aynı general, Ermeni komitacılarım, Balkanlardaki komitacılarla mukayesesinde şu değerlendirmeyi yapmıştır:</p>
<p>Balkanlarda çalışmalarıyla, fedakârlıklarıyla ve cesaretleriyle şöhret bulmuş olanlar görülür, ancak Ermeniler içinde tek bir benzerini bulmak mümkün mü? Hayır. Neden? Çünkü bunlar fakir köylülerin sırtından yaşamayı meslek edinmiş ve cellat rolü oynayan başıboş kimselerdir. Bunlar kurtarıcı olarak adlandırılabilirler mi? Hayır, çünkü ellerindeki silahlar sadece zayıflara karşı kullanılmıştır.</p>
<p>Silahsız köylü Ermeniler ise, kanları pahasına, silahlı isyancılara yardım etmek zorunda bırakılmışlardır<a href="https://www.altayli.net/ermeni-meselesinin-ortaya-cikisi-ve-mahiyeti.html#_edn41" name="_ednref41">[41]</a>.</p>
<p><span><strong>Hınçak Komitesi</strong></span></p>
<p>İşte gerçek yüzleri bu olan komitelerden birincisi Hınçak Ermeni Komitesi’dir.</p>
<p>Hınçak Komitesi, Kafkasyalı Ermenilerden olan Avedis Nazarbeg ile hanımı Maro ve bir grup Kafkasyalı Ermeni öğrenci tarafından 1887’de İsviçre’de Marksizm esas alınarak kurulmuştur<a href="https://www.altayli.net/ermeni-meselesinin-ortaya-cikisi-ve-mahiyeti.html#_edn42" name="_ednref42">[42]</a>.</p>
<p>Komite, fikirlerini yaymak üzere Hınçak isimli bir gazete de neşretmiştir<a href="https://www.altayli.net/ermeni-meselesinin-ortaya-cikisi-ve-mahiyeti.html#_edn43" name="_ednref43">[43]</a>.</p>
<p>Bu komitenin amaçlarını anlamak için 1887’de Ermenice olarak Londra’da basılan program ve teşkilât nizamnâmesinin bazı maddelerine bakmak lâzımdır:</p>
<p>Partinin ilk ve yakın hedefi Türkiye Ermenistan ’ının politik ve millî bağımsızlığını sağlamaktır.</p>
<p>Türkiye’de ihtilâl yoluyla gerçekleştirilecek hedeflere varılmak için kullanılacak metot, propaganda, tahrik, tedhiş, teşkilatlanma ile köylü ve işçi hareketidir.</p>
<p>Propaganda, Hükümete karşı isyanın temel sebepleri ile münasip zamanını halka anlatmak olacaktır. Tahrik ve tedhiş, halkın cesaretini artırmak için gereklidir. Hükümete karşı gösteri, vergileri ödememek, ıslahat istemek, aristokrat sınıfa karşı nefret yaratmak tahrikin başlıca yollarıdır. Tedhiş ise halkı korumak ve Hınçak programına itimatlarını elde etmek için başvurulacak bir metottur. Parti, tedhişi Osmanlı Hükümeti ’ne karşı kullanmayı hedef tutmaktadır, fakat hedef sadece Hükümet değildir. Hükümet için çalışan tehlikeli Türk ve Ermeni kişilerle, casus ve muhbirler de hedefler arasındadır.</p>
<p>İhtilâli gerçekleştirmek için en müsait zaman Türkiye’nin harbe girdiği dönem olacaktır.</p>
<p>Süryaniler, Kürtler, Türklere karşı mücadelede kazanılacaktır<a href="https://www.altayli.net/ermeni-meselesinin-ortaya-cikisi-ve-mahiyeti.html#_edn44" name="_ednref44">[44]</a>.</p>
<p>Görüldüğü gibi, komite; tedhişi, terörü esas almıştır. Hedefine varabilmek için de Osmanlı Devleti’nin en zor anını beklemeye başlamıştır. Bu durum 7. maddede açıkça ifade edilmiştir. O zaman, Ermenilerin, Tehcir Kanunu üzerine isyan ettiklerini söylemek mümkün değildir. Yıllarca önceden, Devletimizin herhangi bir savaş sırasında en zor günleri beklenmeye başlanmıştır.</p>
<p>Hınçak Komitesi Hınçak gazetesinde Aralık 1914 tarihinde yayınladığı şu bildiride savaş sırasında stratejilerinin nasıl olacağını açıkça belirtmiştir:</p>
<p>Zulüm ve saldırıya uğrayan ve haklarından mahrum edilen Ermeni toplumunun temsilcisi ve Türkiye Ermenilerinin kurtuluşu için çeyrek asırdan fazla bir zamandan beri, kanlı yollardan bu kurtuluşu sağlamak için yürüyen Sosyal Demokrat Hınçakyan Komitesi; bugünkü siyasi durumun zorlaması ile savaş ve ihtilâl borusu çalarak, Toros Dağları’ndan ve Ermenistan ufuklarından Osmanlı istibdadını kanlı bir biçimde mahvetmeye yemin ederek savaş alanına iniyor.</p>
<p>Hınçakyan Komitesi de, milletlerin varlığının söz konusu olduğu bu büyük savaşta, kendi maddi ve manevi kuvvetlerini toplayarak, ihtilâl kılıcı ile Dünya Harbi ‘ne katılacak ve Üçlü İtilâfın özellikle Rus kuvvetlerinin müttefiki sıfatıyla; emrindeki bütün vasıtalar ve ihtilâl güçleri ve siyasi kuvvetlerle, Ermenistan’da, Kilikya’da, Kafkasya ve Azerbaycan’da Müttefiklerin zafer kazanmalarına yardım etmek suretiyle, gerek kendi ve gerek medeniyet namına olan vazifesini, yurtseverliğin gerektirdiği şartları kendine rehber kabul ederek yapacaktır.</p>
<p>Ermeniliğin büyük kurtuluş gayesi uğrunda hayatlarını feda edecek kahramanlar, maddi ve manevi kuvvetleriyle bu umumi maksat için meydana atılsınlar! Bu suretle Ermenilik de, yarın toplanacak olan kongreye, hem medeniyet ve hem de kendi davası için döktüğü kanla iftihar eder bir vaziyette çıksın. Siyasi hürriyetlerini elde etmeye ve yaşamaya hakkı olduğunu ispata çalışsın ve kan döktüğü vatanı ile, Üçlü İtilâfın rızası uyarınca verilen bağımsızlığını temin etsin. Hürriyet güneşi doğarak, bundan etrafa hak, adalet, hürriyet, kardeşlik nuru saçılsın<a href="https://www.altayli.net/ermeni-meselesinin-ortaya-cikisi-ve-mahiyeti.html#_edn45" name="_ednref45">[45]</a>.</p>
<p>Komite, başta İstanbul, İzmir, Halep gibi merkezler olmak üzere Türkiye’nin muhtelif yerlerinde şubeler açmış ve buralardaki isyanlarda rol oynamıştır<a href="https://www.altayli.net/ermeni-meselesinin-ortaya-cikisi-ve-mahiyeti.html#_edn46" name="_ednref46">[46]</a>.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-64474" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2011/04/Ermeni_Soykirimi006.jpg" alt="" width="800" height="543"></p>
<p><span><strong>Taşnak Ermeni Komitesi:</strong></span></p>
<p>Bir diğer Ermeni komitesi de Taşnaksutyun’dur. Bu komite, 1890 yılında, Hınçak içerisindeki bir muhalif grup tarafından oluşturulmuştur<a href="https://www.altayli.net/ermeni-meselesinin-ortaya-cikisi-ve-mahiyeti.html#_edn47" name="_ednref47">[47]</a>.</p>
<p>Kafkasya’da kurulan bu komite de Troşak (Bayrak) isminde bir gazete çıkarmıştır.</p>
<p>Taşnakların programı 1892 tarihinde belli olmuştur. Programda, isyan yoluyla hedefe varılacağı belirtilmiştir. Kullanılacak metotlar şu şekilde tespit edilmiştir:</p>
<ol>
<li>Çeteler teşkil etmek,</li>
<li>Bu çeteleri faaliyete hazırlamak,</li>
<li>Her yola başvurarak halkı silâhlandırmak,</li>
<li>İhtilâl komiteleri oluşturmak,</li>
<li>Kavgayı, anarşiyi teşvik etmek,</li>
<li>Hükümet kuruluşlarını yağmalamak, tahrip etmek vs<a href="https://www.altayli.net/ermeni-meselesinin-ortaya-cikisi-ve-mahiyeti.html#_edn48" name="_ednref48">[48]</a>.</li>
</ol>
<p>Komite, teşkilâtlarına verdiği bir emirde; Türk’ü, Kürdü her yerde, her türlü şerait altında vur. Mürtecileri, ahdinden dönenleri, Ermeni hafiyelerini, hainleri öldür, intikam al<a href="https://www.altayli.net/ermeni-meselesinin-ortaya-cikisi-ve-mahiyeti.html#_edn49" name="_ednref49">[49]</a> demektedir.</p>
<p>Bu eşkıya çetesinin Rusya’dan beklentilerini de kendi üyelerinden birinin ifadelerinden anlamak mümkündür.</p>
<p>Robert Kolejin Müdürü Cyrus Hamlin 1893’te, Boston’da çıkan Congregationalist dergisindeki yazısında Ermeni komitelerinin durumunu değerlendirmiştir:</p>
<p>Bir Ermeni İhtilâl Partisi, Türkiye İmparatorluğu’nun bazı taraflarında bütün Hıristiyan halk ve misyonerlerin faaliyetine büyük fenalıklar yapmakta ve ıstıraplara sebep olmaktadır.</p>
<p>Çok zeki ve İngilizce’yi Ermenice kadar süratli ve doğru konuşan bir Ermeni, Rusların Anadolu’ya girerek orayı zaptetmeleri için yol hazırladıklarını söyledi. Bunun için çok kuvvetli ümitleri bulunduğuna beni temin etti.</p>
<p>Bunun nasıl olacağını sorduğum zaman bütün Türkiye İmparatorluğunda teşkil edilmiş çeteler Türkleri ve Kürtleri öldürmek için fırsat gözetecekler. Bunlar, köyleri yakacaklar, sonra dağa çıkacaklar. O zaman Müslümanlar ayaklanacak, müdafaasız Ermenilere hücum edecekler. Rusya, insaniyet ve Hıristiyan medeniyeti namına Türkiye’ye gelecek ve Anadolu’yu zaptedecek….<a href="https://www.altayli.net/ermeni-meselesinin-ortaya-cikisi-ve-mahiyeti.html#_edn50" name="_ednref50">[50]</a>.</p>
<p>İşte Ermeni komitelerinin gerçek niyetleri, işte başta Rusya olmak üzere Osmanlı Devleti üzerinde emelleri olan dış güçlerin gerçek niyetleri ve Ermeni Meselesi’ndeki rolleri bunlardır.</p>
<p><span><strong>B. TEHCİRE KADAR ERMENİ OLAYLARI</strong></span></p>
<p>Ermeni isyanları 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’ndan sonraki tarihlerde yoğunlaşmıştır. Tehcir Kanunu’nun çıkarılmasına sebep olan Ermeni olaylarından öncekilerin başlıcaları şunlardır:</p>
<p><span><strong>Erzurum İsyanı:</strong></span></p>
<p>Erzurum’daki isyanın programı İstanbul’da yapılmıştır. Söz konusu tarihlerde, Rusya’daki Ermenilerden bir grup Türkiye’ye silâh sokarak bölgedeki komitacılara veriyorlardı. Bunu haber alan güvenlik kuvvetleri gerekli tedbirleri almışlar ve Erzurum piskoposluğunda da arama yapmışlardır. Harekete geçmek için bahane arayan Hınçak ve Taşnak militanları Haziran 1890’da isyanı başlattılar<a href="https://www.altayli.net/ermeni-meselesinin-ortaya-cikisi-ve-mahiyeti.html#_edn51" name="_ednref51">[51]</a>. 1890 Erzurum isyanı, ondan sonra muhtelif yerlerde devam eden ve Avrupa’nın dikkatini Türkiye ve Ermeni meselesine çekmeye çalışan hareketlerin başıdır denilebilir<a href="https://www.altayli.net/ermeni-meselesinin-ortaya-cikisi-ve-mahiyeti.html#_edn52" name="_ednref52">[52]</a>. Çünkü, olay Avrupa ’ya Ermenilerin katliamı şeklinde intikal etti. Avrupa bunu katliam olarak kabullendi ve devam edecek olan Ermeni ayaklanmalarıyla ilgili katliam ithamlarının birincisi literatüre girmiş oldu<a href="https://www.altayli.net/ermeni-meselesinin-ortaya-cikisi-ve-mahiyeti.html#_edn53" name="_ednref53">[53]</a>.</p>
<p>Bu isyanın tertipçileri cezalandırılamadığı için daha sonraki isyancılara ümit vermiştir.</p>
<p><span><strong>Kumkapı Gösterisi:</strong></span></p>
<p>Hınçak komitesi 15 Temmuz 1890 tarihinde, Kumkapı’da bir gösteri organize ederek ilk gövde gösterisini yapmıştır<a href="https://www.altayli.net/ermeni-meselesinin-ortaya-cikisi-ve-mahiyeti.html#_edn54" name="_ednref54">[54]</a>. Bu olayı idare eden Cangülyan’dır. Bu gösterinin amacı da kamuoyu oluşturmaktır. Cangülyan gösterinin sebeplerini şöyle ifade etmektedir: Ermeni hâdisesini dünyaya unutturmamak ve Erzurum İsyanı ile Musa Bey hâdisesini genişletmek, Avrupalı elçilerin gözü önünde bir hareket yapmak, İstanbul’un daha kalabalık olan Ermeni nüfusunu hâdiselerin içine sokmak, Sarayı tehdit etmiş olmak, ihtilal fikrini halk arasına yaymak<a href="https://www.altayli.net/ermeni-meselesinin-ortaya-cikisi-ve-mahiyeti.html#_edn55" name="_ednref55">[55]</a>.</p>
<p>Ermeni komitecileri, isyan ettikleri her bölgede yaptıkları gibi burada da kendilerine yardım etmeyen, ya da muhalif olan Ermenileri öldürmüşlerdir.</p>
<p><span><strong>Merzifon, Yozgat ve Kayseri Olayları:</strong></span></p>
<p>Ermeni komitecileri, 1892 yılında Ermenileri isyana teşvik etmek amacıyla yurtdışında bastırdıkları bildirileri Samsun limanından Merzifon’a, oradan da Kayseri ve Yozgat’a asmışlardır. Bu gelişmeler üzerine Hükümet gerekli tedbirleri almıştır.</p>
<p><span><strong>Sason İsyanları:</strong></span></p>
<p>Kumkapı gösterilerinde rolü olan Mihran Damadyan 1891 yılında bölgeye gelerek çeteler kurmuş ve Ermenileri isyana teşvik etmeye başlamıştır. Bir süre sonra Damadyan yakalanmıştır. Ancak 1894 yılında Hınçak komitesinin İstanbul sorumlusu olan Murat kod adlı Hamparsun Boyacıyan bölgede isyanı başlatmıştır. İsyanda birçok Müslüman öldürülmüştür. Boyacıyan’ın amacı, Ermeniler ile bölgedeki aşiretler arasında bir çatışma yaratmak ve ordu tedbir aldığı zaman Ermenilerin katledildiği iddiasıyla Avrupalı devletlerin müdahalesini sağlamaktır<a href="https://www.altayli.net/ermeni-meselesinin-ortaya-cikisi-ve-mahiyeti.html#_edn56" name="_ednref56">[56]</a>.</p>
<p>Ermeni komiteleri, bu isyandan umduklarını bulamamışlardır. Olayların araştırılmasına İngiliz, Fransız ve Rus konsolosları da iştirak etmişlerdir.</p>
<p>Avrupalıların yaptıkları tahkikata göre, isyanın yabancı devletlerin teşvikiyle, Ermeniler tarafından çıkarıldığı, Müslümanların insafsızca gözleri oyularak, kulakları kesilerek, Hıristiyan olmaları için tazyik edilerek öldürüldükleri, buna mukabil Türklerin silahsız Ermenilere çok iyi muamele ettiği belirtilmiştir<a href="https://www.altayli.net/ermeni-meselesinin-ortaya-cikisi-ve-mahiyeti.html#_edn57" name="_ednref57">[57]</a>.</p>
<p><span><strong>Bâbıâli Olayı:</strong></span></p>
<p>1895 yılında Hınçak komitesi tarafından düzenlenmiştir. Yaklaşık 5.000 Ermeni Bâbıâli’ye yürümüştür.</p>
<p>Ermeniler silâhlı ve kararlı idiler.Bâb-ı Alî’yi basacaklar, bu suretle büyük bir hâdise çıkarıp Avrupa’nın dikkatini Ermeni Meselesi üzerine çekerek, müdâhalesini davet edeceklerdi<a href="https://www.altayli.net/ermeni-meselesinin-ortaya-cikisi-ve-mahiyeti.html#_edn58" name="_ednref58">[58]</a>.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-64475" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2011/04/Ermeni_Soykirimi007.jpg" alt="" width="800" height="543"></p>
<p><span><strong>Zeytûn İsyanı (1895):</strong></span></p>
<p>İstanbul’da 30 Eylül 1895 tarihinde cereyân eden Ermeni ayaklanmasından sonra nümayişçilerin büyük bir kısmı, Beyoğlu, Galata, Kumkapı kiliselerine sığındılar ve ancak altı büyük devlet elçilerinin aracılıkları sonucunda ortaya çıktılar. Ancak, Hınçak Komitesi üyeleri ise sığındıkları yerden hiç ayrılmadılar. Bunlar, İngiliz Büyükelçiliği ’nin yakınındaki kilisede çalışıyorlar ve Zeytûn ’daki bütün faâliyetleri buradan yürütüyorlardı<a href="https://www.altayli.net/ermeni-meselesinin-ortaya-cikisi-ve-mahiyeti.html#_edn59" name="_ednref59">[59]</a>.</p>
<p>İsyandan önceki tarihlerde bölgede geniş çaplı bir propaganda yürütülmüş, bütün Ermeniler isyana teşvik edilmiştir<a href="https://www.altayli.net/ermeni-meselesinin-ortaya-cikisi-ve-mahiyeti.html#_edn60" name="_ednref60">[60]</a>. İsyanı başlatmak üzere Zeytûn’a gelen komiteciler, İskenderun limanında emirlerine âmade bir İngiliz zırhlısı olduğunu ve Avrupa’nın kendilerini, istiklâl peşinde koşan komita hareketlerini tasvip ettiklerini ileri sürerek dağlı Ermenileri tekrar isyan ettirdiler<a href="https://www.altayli.net/ermeni-meselesinin-ortaya-cikisi-ve-mahiyeti.html#_edn61" name="_ednref61">[61]</a>.</p>
<p>Ermeniler hem Türk askerine, hem de sivil halka karşı tam anlamı ile bir katliam uygulamışlardır. İsyanın liderlerinden biri olan komiteci Aghasi günlüğünde buradaki katliamı şöyle anlatmaktadır:</p>
<p>Kadınlar balta, tabanca, kama ve sopalarla kaçan Türk esirlerinin arkasından koşup bunların büyük bir kısmını öldürdüler, sadece 56’sı kendisini kurtarabildi… İsyanın başından sonuna kadar Türkler 13.000’i asker, gerisi başıbozuk olmak üzere 20.000 kişi kaybettiler, biz sadece 125 kişiyi kaybettik<a href="https://www.altayli.net/ermeni-meselesinin-ortaya-cikisi-ve-mahiyeti.html#_edn62" name="_ednref62">[62]</a>.</p>
<p>Diğer birçok Ermeni isyanında olduğu gibi, Zeytûn isyanında da Avrupalı devletler olayı kışkırttıkları gibi Hükümet tedbir aldığı zaman hemen devreye girip komiteciler lehine baskı yapmaya başlamışlardır. Osmanlı Devleti, bu baskılar sonucunda Avrupalı devletler ve komitecilerin isteklerine dayalı olan bir anlaşmayı imzalamak zorunda kalmıştır. Bu anlaşmaya göre; Zeytûnlular, buraya gelip isyanı çıkartan komitecileri Hükümete teslim etmeyecekler, bu kişiler Avrupalı devletlerin güvencesi altında ülkeyi terk edeceklerdir. Genel af ilân edilecek, Avrupalı altı devlet burada garantör olacaklardır. Osmanlı ordusu Zeytûn’dan çekilecek, güvenliği sağlamak için burada bir tabur kalacak, ancak bu askerî birlik Zeytûnlular’ın içişlerine karışmayacaktır. Maraş’ta konsolosluklar kuracak olan Avrupalı devletler, Zeytûn’un yeni yönetimini buradan denetleyeceklerdir<a href="https://www.altayli.net/ermeni-meselesinin-ortaya-cikisi-ve-mahiyeti.html#_edn63" name="_ednref63">[63]</a>.</p>
<p>Yapılan anlaşma gereği isyanı çıkartan altı komiteci İngilizlerin himayesinde Mersin limanından Marsilya’ya gitmişlerdir. Zeytûn isyanının bu şekilde sonuçlanması ve komitecilerin cezalandırılamaması Ermenilere cesaret vermiştir.</p>
<p><span><strong>Van İsyanı:</strong></span></p>
<p>Ermeni komitelerinin teşkilatlandığı yerlerden biri de Van ve çevresidir. 1 Haziran 1896 tarihinde başlayan Van isyanında, yine Ermeni meselesinin arkasındaki devletler devreye girmiş ve komiteciler cezalandırılamamıştır.</p>
<p><span><strong>Osmanlı Bankası Baskını:</strong></span></p>
<p>Ağustos 1896’da cereyan etmiştir. Ermeni komitelerinin bankalan hedef seçmelerinin başlıca sebebi, bu kuruluşların yabancı devletlere ait olması, böylece daha fazla dikkat çekme düşünceleridir.</p>
<p>Ermeni komitelerinin hedefi sadece Osmanlı Bankası değildir. Banka baskınından sonra, Bâbıâli, Patrikhane, Credit Lyone, Rum kiliseleri ve bazı karakolların da hedefleri arasında olduğu anlaşılmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/ermeni-meselesinin-ortaya-cikisi-ve-mahiyeti.html#_edn64" name="_ednref64">[64]</a></p>
<p><span><strong>Sultan II. Abdülhamid’e Suikast:</strong></span></p>
<p>Krisdapor Mikaelyan, Vram Şabuh Kendiryan, Belçikalı Erdar Joris ve eşi, Alman Lipa Rips, Ardaş Haçik, Konstantin Kabulyan, Mari Zayn, Hamparsum Ağacanyan, Kris Fenerciyan, Karlo Yuvanoviç tarafından 21 Temmuz 1905 Cuma günü Padişaha bombalı suikast düzenlenmiştir. Padişah, camiden geç çıktığı için suikasttan kurtulmuş, ancak birçok kişi hayatını kaybetmiştir<a href="https://www.altayli.net/ermeni-meselesinin-ortaya-cikisi-ve-mahiyeti.html#_edn65" name="_ednref65">[65]</a>.</p>
<p><span><strong>Adana Olayları:</strong></span></p>
<p>Ermeni komiteleri 1905 yılında Paris’te yaptıkları toplantıda, Adana ve Maraş çevresinin bağımsızlığını sağlayacaklarına dair karar almışlardır.Bu kararda, söz konusu bölgedeki Ermeniler üzerinde nüfuz sahibi olup, buradan Akdeniz’e bir yol açmak isteyen Rusya’nın da rolü olmuştur<a href="https://www.altayli.net/ermeni-meselesinin-ortaya-cikisi-ve-mahiyeti.html#_edn66" name="_ednref66">[66]</a>.</p>
<p>Ermeni komiteleri ve papazları bu kararı hayata geçirmek için Çukurova bölgesinde yoğun bir propagandaya girişmişlerdir. 1909 senesi başlarında Adana ’da herkesin ağzında dolaşan şayialar, yakında Ermenilerin ayaklanarak Türkleri mahvedeceklerine ve bu vesile ile vilayetin Avrupa donanması tarafından işgaline ve sonra da Ermenistan’ın kurulmasını temin edecektir şeklindedir<a href="https://www.altayli.net/ermeni-meselesinin-ortaya-cikisi-ve-mahiyeti.html#_edn67" name="_ednref67">[67]</a>.</p>
<p>Ermeniler, yıllarca hazırlıktan sonra nihayet Mart 1909’da isyanı başlatmışlardır. Askerî yardım gelip, isyan bastırılıncaya kadar birçok kişi ölmüştür. Her isyan ettikleri zaman yaptıkları gibi, Ermeniler hem olayın sebepleri, hem de kayıpları konusunda dünya kamuoyunu yanıltıcı ve Türkleri suçlayıcı iddialar ortaya atmışlardır.</p>
<p> </p>
<p><span><strong>Sonuç</strong></span></p>
<p>Osmanlı Devleti’ni parçalamak, toprakları üzerinde kukla devletçikler kurdurmak isteyen emperyalist devletlerin hedeflerine varmak için kullandıkları toplumlardan biri de Ermeniler olmuştur. 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’ndan sonra bulundukları her bölgede isyan ettirilmeye çalışılan Ermeniler, kendilerine her türlü imkânı sağlayan Osmanlı Devleti’nin zor anlarından faydalanma yoluna gitmişlerdir. Ermeniler sadece I. Dünya Savaşı esnasında değil, daha önce muhtelif yerlerde defalarca isyan etmişlerdir.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Doç. Dr. Ramazan TOSUN</strong></span></a>
</p><p>Selçuk Üniversitesi Eğitim Fakültesi Öğretim Üyesi.</p>
<hr>
<div><span><strong>Dipnotlar:</strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ermeni-meselesinin-ortaya-cikisi-ve-mahiyeti.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Bayram Kodaman, Şark Meselesi Işığı Altında Sultan II. Abdülhamid‘in Doğu Anadolu Politikası, İstanbul 1983, s.161</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ermeni-meselesinin-ortaya-cikisi-ve-mahiyeti.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> Azmi Süslü, Ermeniler ve 1915 Tehcir Olayı, (Bundan sonraki atıflarda 1915 Tehcir Olayı şeklinde verilecektir) Ankara 1990, s.24</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ermeni-meselesinin-ortaya-cikisi-ve-mahiyeti.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> Erdal İlter, Ermeni Meselesi’nin Perspektifi ve Zeytûn İsyânları (1780-1915), (Bundan sonraki atıflarda Zeytûn İsyanları olarak verilecektir) 2.bas. Ankara 1995, s. 23</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ermeni-meselesinin-ortaya-cikisi-ve-mahiyeti.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> İlter, Zeytûn İsyanları, s. 24</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ermeni-meselesinin-ortaya-cikisi-ve-mahiyeti.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> Erdal İlter, Ermeni Meselesinin Doğuşunda ve Gelişmesinde İngiltere’nin Rolü, OTAM, Sayı: 6, Ankara 1995, s. 160</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ermeni-meselesinin-ortaya-cikisi-ve-mahiyeti.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> Esat Uras, Tarihte Ermeniler ve Ermeni Meselesi, Ankara 1950,s. 156</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ermeni-meselesinin-ortaya-cikisi-ve-mahiyeti.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> Mehmet Kocaoğlu, Millet-i Sadıka’dan Ermeni Mezalimine, Avrasya Dosyası, C. 2, S. 4, Sonbahar 1995-1996, s. 114</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ermeni-meselesinin-ortaya-cikisi-ve-mahiyeti.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> Kâmuran Gürün, Ermeni Dosyası, TTK, 3. bas. Ankara 1985, s.47.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ermeni-meselesinin-ortaya-cikisi-ve-mahiyeti.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> Gürün, age, s. 210</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ermeni-meselesinin-ortaya-cikisi-ve-mahiyeti.html#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> Rusya, hem Çarlık, hem de Sovyet dönemlerinde bu politikalarını bir taraftan Panslavizm, diğer taraftan Ermeni Meselesi’ni kullanarak tahakkuk ettirmeye çalışmıştır. Bu hususla ilgili olarak bakınız Hans Kohn, Panislavizm ve Rus Milliyetçiliği, Tercüme: A. Oktay Güner, İstanbul 1983</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ermeni-meselesinin-ortaya-cikisi-ve-mahiyeti.html#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> Gürün, age, s. 79.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ermeni-meselesinin-ortaya-cikisi-ve-mahiyeti.html#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> Süslü, age, s. 25.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ermeni-meselesinin-ortaya-cikisi-ve-mahiyeti.html#_ednref13" name="_edn13">[13]</a> Enver Ziya Karal, Osmanlı Tarihi, C.VII, 2. bas. TTK, Ankara 1983, s. 129</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ermeni-meselesinin-ortaya-cikisi-ve-mahiyeti.html#_ednref14" name="_edn14">[14]</a> Mehmet Saray, Türk-Rus Münasebetleri’nin Bir Analizi, MEB, İstanbul 1998, s. 166</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ermeni-meselesinin-ortaya-cikisi-ve-mahiyeti.html#_ednref15" name="_edn15">[15]</a> Hayri Mutluçağ, İzmir Ermeni İhtilâl Komitesi ve Terör, İstanbul 1986, s.6</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ermeni-meselesinin-ortaya-cikisi-ve-mahiyeti.html#_ednref16" name="_edn16">[16]</a> Altan Deliorman, Türklere Karşı Ermeni Komiteleri, 3. bas. İstanbul 1980, s. 26</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ermeni-meselesinin-ortaya-cikisi-ve-mahiyeti.html#_ednref17" name="_edn17">[17]</a> Deliorman, age, s. 26</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ermeni-meselesinin-ortaya-cikisi-ve-mahiyeti.html#_ednref18" name="_edn18">[18]</a> Süslü, age, s. 25.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ermeni-meselesinin-ortaya-cikisi-ve-mahiyeti.html#_ednref19" name="_edn19">[19]</a> Mehmet Hocaoğlu, Arşiv Vesikalarıyla Tarihte Ermeni Mezalimi ve Ermeniler, İstanbul 1976, s. 122</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ermeni-meselesinin-ortaya-cikisi-ve-mahiyeti.html#_ednref20" name="_edn20">[20]</a> Yaşar Akbıyık, Millî Mücadelede Güney Cephesi (Maraş), Kültür Bakanlığı, Ankara 1990, s. 228</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ermeni-meselesinin-ortaya-cikisi-ve-mahiyeti.html#_ednref21" name="_edn21">[21]</a> Kocaoğlu, agm, s. 114</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ermeni-meselesinin-ortaya-cikisi-ve-mahiyeti.html#_ednref22" name="_edn22">[22]</a> Seçil Akgün, Kendi Kaynaklarından Amerikalı Misyonerlerin Türk Sosyal Yaşamına Etkisi (1820-1914), Türk Tarih Kongresi, C.V, 22-26 Eylül 1986, s. 2127</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ermeni-meselesinin-ortaya-cikisi-ve-mahiyeti.html#_ednref23" name="_edn23">[23]</a> Baknz: Mine Erol, Osmanlı İmparatorluğu’nun Amerika Birleşik Devletleri’yle Yaptığı Ticaret Antlaşmaları, Konya (tarihsiz)</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ermeni-meselesinin-ortaya-cikisi-ve-mahiyeti.html#_ednref24" name="_edn24">[24]</a> Akgün, Kendi Kaynaklarından Amerikalı Misyonerler…, agy, s. 2123; Seçil Akgün, Amerikalı Misyonerlerin Ermeni Meselesinde Rolü, Türk Kültürü Araştırmaları, Yıl:XXXVII/1-2, Ankara 1989, s. 5</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ermeni-meselesinin-ortaya-cikisi-ve-mahiyeti.html#_ednref25" name="_edn25">[25]</a> Deliorman, age, s. 20; Hocaoğlu, age, s. 122; Süslü, age, s. 29; Akgün, Amerikalı Misyonerlerin Ermeni Meselesi’nde Rolü, agy, s.1</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ermeni-meselesinin-ortaya-cikisi-ve-mahiyeti.html#_ednref26" name="_edn26">[26]</a> Akgün, Amerikalı Misyonerlerin Ermeni Meselesi’nde Rolü, agy, s. 7.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ermeni-meselesinin-ortaya-cikisi-ve-mahiyeti.html#_ednref27" name="_edn27">[27]</a> Seçil Akgün, Amerikalı Misyonerlerin Anadolu’ya Bakışları, OTAM, Sayı: 3, Ankara 1992, s. 10</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ermeni-meselesinin-ortaya-cikisi-ve-mahiyeti.html#_ednref28" name="_edn28">[28]</a> Süslü, age, s. 27</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ermeni-meselesinin-ortaya-cikisi-ve-mahiyeti.html#_ednref29" name="_edn29">[29]</a> Kodaman, age, s. 168</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ermeni-meselesinin-ortaya-cikisi-ve-mahiyeti.html#_ednref30" name="_edn30">[30]</a> Yuluğ Tekin Kurat, Osmanlı İmparatorluğu’nun Paylaşılması, 2. bas. Ankara 1986, s. 12</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ermeni-meselesinin-ortaya-cikisi-ve-mahiyeti.html#_ednref31" name="_edn31">[31]</a> Karal, age, s. 129</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ermeni-meselesinin-ortaya-cikisi-ve-mahiyeti.html#_ednref32" name="_edn32">[32]</a> Ali Güler (ve diğerleri), Her Yönüyle Ermeni Sorunu, Kara Harp Okulu Basımevi, Ankara 2001, s. 119</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ermeni-meselesinin-ortaya-cikisi-ve-mahiyeti.html#_ednref33" name="_edn33">[33]</a> Erdal İlter, Ermeni Kilisesi ve Terör, Ankara 1996, s. 56</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ermeni-meselesinin-ortaya-cikisi-ve-mahiyeti.html#_ednref34" name="_edn34">[34]</a> Hidayet Vahapoğlu, Osmanlı’dan Günümüze Azınlık ve Yabancı Okulları, İstanbul 1992, s. 21</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ermeni-meselesinin-ortaya-cikisi-ve-mahiyeti.html#_ednref35" name="_edn35">[35]</a> Vahapoğlu, age, s. 20</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ermeni-meselesinin-ortaya-cikisi-ve-mahiyeti.html#_ednref36" name="_edn36">[36]</a> Ermenilerin Yaptıkları Katliâmlar, Haz. Rus Generali Mayewski, Terc. Azmi Süslü, Ankara 1986, s. 14</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ermeni-meselesinin-ortaya-cikisi-ve-mahiyeti.html#_ednref37" name="_edn37">[37]</a> Gürün, age, s. 30; Kocaoğlu, agm, s. 116; Süslü, 1915 Tehcir Olayı, s. 56; İlter, Ermeni Kilisesi ve Terör, s. 14</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ermeni-meselesinin-ortaya-cikisi-ve-mahiyeti.html#_ednref38" name="_edn38">[38]</a> M. Kemal Atatürk, Nutuk I, Yay. Haz. Zeynep Korkmaz, Ankara 1984, s. 166</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ermeni-meselesinin-ortaya-cikisi-ve-mahiyeti.html#_ednref39" name="_edn39">[39]</a> Sadi Koçaş, Tarihte Ermeniler ve Türk-Ermeni İlişkileri, 4. bas. İstanbul 1990, s. 145</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ermeni-meselesinin-ortaya-cikisi-ve-mahiyeti.html#_ednref40" name="_edn40">[40]</a> Koçaş, age, s. 146.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ermeni-meselesinin-ortaya-cikisi-ve-mahiyeti.html#_ednref41" name="_edn41">[41]</a> Ermenilerin Yaptıkları Katliâmlar, s. 22.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ermeni-meselesinin-ortaya-cikisi-ve-mahiyeti.html#_ednref42" name="_edn42">[42]</a> Osmanlı Arşivi Yıldız Tasnifi-Ermeni Meselesi, C. III, s. 26; Gürün, age, s. 130; Koçaş, age, s.150; Süslü, 1915 Tehcir Olayı, s. 73; Abdullah Yaman, Ermeni Meselesi ve Türkiye, 1973, s. 71.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ermeni-meselesinin-ortaya-cikisi-ve-mahiyeti.html#_ednref43" name="_edn43">[43]</a> Ermeni Komitalarının Amâl ve Harekât-ı İhtilâliyesi : İlân-ı Meşrutiyetten Evvel ve Sonra, Yay. Haz. H. Erdoğan Cengiz, Başbakanlık Basımevi, Ankara 1983, s.22</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ermeni-meselesinin-ortaya-cikisi-ve-mahiyeti.html#_ednref44" name="_edn44">[44]</a> Gürün, age, s. 130</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ermeni-meselesinin-ortaya-cikisi-ve-mahiyeti.html#_ednref45" name="_edn45">[45]</a> Bakz. Mehmet Ali Birand, Ermeni Terörü, İstanbul 1983</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ermeni-meselesinin-ortaya-cikisi-ve-mahiyeti.html#_ednref46" name="_edn46">[46]</a> Ermeni Komitalarının Amâl ve, s. 22.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ermeni-meselesinin-ortaya-cikisi-ve-mahiyeti.html#_ednref47" name="_edn47">[47]</a> Ermeni Komitalarının Amâl ve, s. 23; Koçaş, age, s. 153; Osmanlı Arşivi Yıldız Tasnifi- Ermeni Meselesi III, s. 35; Yaman, age, s. 74</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ermeni-meselesinin-ortaya-cikisi-ve-mahiyeti.html#_ednref48" name="_edn48">[48]</a> Gürün, age, s. 134.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ermeni-meselesinin-ortaya-cikisi-ve-mahiyeti.html#_ednref49" name="_edn49">[49]</a> Koçaş, age, s. 154; Deliorman, age, s. 22.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ermeni-meselesinin-ortaya-cikisi-ve-mahiyeti.html#_ednref50" name="_edn50">[50]</a> Koçaş, age, s. 160</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ermeni-meselesinin-ortaya-cikisi-ve-mahiyeti.html#_ednref51" name="_edn51">[51]</a> Yaman, age, s. 87</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ermeni-meselesinin-ortaya-cikisi-ve-mahiyeti.html#_ednref52" name="_edn52">[52]</a> Koçaş, age, s. 176</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ermeni-meselesinin-ortaya-cikisi-ve-mahiyeti.html#_ednref53" name="_edn53">[53]</a> Gürün, age, s. 142</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ermeni-meselesinin-ortaya-cikisi-ve-mahiyeti.html#_ednref54" name="_edn54">[54]</a> Gürün, age, s. 142</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ermeni-meselesinin-ortaya-cikisi-ve-mahiyeti.html#_ednref55" name="_edn55">[55]</a> Koçaş, age, s. 176</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ermeni-meselesinin-ortaya-cikisi-ve-mahiyeti.html#_ednref56" name="_edn56">[56]</a> Gürün, age, s. 147; Koçaş, age, s. 177</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ermeni-meselesinin-ortaya-cikisi-ve-mahiyeti.html#_ednref57" name="_edn57">[57]</a> Koçaş, age, s. 178</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ermeni-meselesinin-ortaya-cikisi-ve-mahiyeti.html#_ednref58" name="_edn58">[58]</a> İlter, Zeytûn İsyanları, s. 137</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ermeni-meselesinin-ortaya-cikisi-ve-mahiyeti.html#_ednref59" name="_edn59">[59]</a> İlter, Zeytûn İsyanları, s. 138</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ermeni-meselesinin-ortaya-cikisi-ve-mahiyeti.html#_ednref60" name="_edn60">[60]</a> Hüseyin Nâzım Paşa, Ermeni Olayları Tarihi I, Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü, Ankara 1994, s. 157 vd.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ermeni-meselesinin-ortaya-cikisi-ve-mahiyeti.html#_ednref61" name="_edn61">[61]</a> Yaman, age, s. 80</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ermeni-meselesinin-ortaya-cikisi-ve-mahiyeti.html#_ednref62" name="_edn62">[62]</a> Gürün, age, s. 160</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ermeni-meselesinin-ortaya-cikisi-ve-mahiyeti.html#_ednref63" name="_edn63">[63]</a> İlter, Zeytûn İsyanları, s. 159</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ermeni-meselesinin-ortaya-cikisi-ve-mahiyeti.html#_ednref64" name="_edn64">[64]</a> Koçaş, age, s. 181; Gürün, age, s. 164</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ermeni-meselesinin-ortaya-cikisi-ve-mahiyeti.html#_ednref65" name="_edn65">[65]</a> Gürün, age, s. 167; Koçaş, age, s. 182</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ermeni-meselesinin-ortaya-cikisi-ve-mahiyeti.html#_ednref66" name="_edn66">[66]</a> Yaman, age, s. 121</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ermeni-meselesinin-ortaya-cikisi-ve-mahiyeti.html#_ednref67" name="_edn67">[67]</a> Gürün, age, s. 174</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Türklere Karşı Yapılan Soykırımlar Ve Hocalı Soykırımı</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/turklere-karsi-yapilan-soykirimlar-ve-hocali-soykirimi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/turklere-karsi-yapilan-soykirimlar-ve-hocali-soykirimi</guid>
<description><![CDATA[ Türklere Karşı Yapılan Soykırımlar Ve Hocalı Soykırımı
Tarih Türklere karşı yapılan soykırımlarla doludur. Biz Türkler ağıt yakmayı bilmediğimiz (veya bunu yapmadığımız için) hiçbir zaman bize karşı yapılan soykırımları, zulümleri tarih yaddaşımıza (hafızamıza) kazımamış, çabuk unutmuşuz. Oysa Türklerin Batı’da Viyana’dan Doğu’da ise Kafkaslardan çekilmeye başladıkları dönemden sonrası hep soykırıma, katliama uğradıkları hadiselerle doludur. Viyana’da, Mora’da, Tripoliçe’de Balkanların diğer bölgelerinde; yakın tarihimizde Bosna’da soykırıma […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4875c4188.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:45 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Türklere, Karşı, Yapılan, Soykırımlar, Hocalı, Soykırımı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2011/04/Hocali.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/turklere-karsi-yapilan-soykirimlar-ve-hocali-soykirimi.html">Türklere Karşı Yapılan Soykırımlar Ve Hocalı Soykırımı</a></p>
<p><span><span><strong><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> Dr. Sinan OĞAN</span></a></strong></span></span></p>
<p><span>Tarih Türklere karşı yapılan soykırımlarla doludur. Biz Türkler ağıt yakmayı bilmediğimiz (veya bunu yapmadığımız için) hiçbir zaman bize karşı yapılan soykırımları, zulümleri tarih yaddaşımıza (hafızamıza) kazımamış, çabuk unutmuşuz. Oysa Türklerin Batı’da Viyana’dan Doğu’da ise Kafkaslardan çekilmeye başladıkları dönemden sonrası hep soykırıma, katliama uğradıkları hadiselerle doludur. Viyana’da, Mora’da, Tripoliçe’de Balkanların diğer bölgelerinde; yakın tarihimizde Bosna’da soykırıma uğrayan hep biz Türkler ve Müslümanlar olmuşuzdur. Diğer taraftan Kafkaslara baktığımızda, son iki yüzyılın tarih sayfasının hep Türklere karşı yapılan soykırımlarla dolu olduğu görülmektedir. İrevan Hanlığı’nda, Bakü’de, Gence’de ve daha nice Türk bölgesinde katledilen hep Türkler olmuştur. Türklerin uğradığı katliamlar sadece bugünkü sınırlarımız dışında kalan topraklarda değil, bizzat Anadolu coğrafyasında da devam etmiştir. Ancak bugün Batı kamuoyuna baktığımız zaman bu suçlamalara maruz kalan ne tezattır ki, hep Türklerdir.</span></p>
<p><span><strong>Azerbaycan’ın Uğradığı Tehcir ve Soykırımlar</strong></span></p>
<p><span>1988 yılından başlayan Azerbaycan – Ermenistan savaşında Azerbaycan topraklarının yüzde 20’den fazlası işgal edilmiş ve 1 milyondan fazla insan göçmen durumunda yaşamak mecburiyetinde bırakılmıştır. 8 milyon nüfusu olan Azerbaycan’da bir milyondan fazla insan diğer bir ifade ile ülkede yaşayan her 8 kişiden birisi göçmen durumundadır. Göçmen nüfusun toplam nüfusa bölümünde ortaya çıkan rakam açısından Azerbaycan dünyanın en çok göçmen barındıran ülkesidir. Azerbaycan topraklarının yüzde 20’si Ermenistan tarafından işgal edilmiştir ve nüfusunun yüzde 13’ü kendi tarihsel yurtları içerisinde göçmen durumundadır.</span></p>
<p><span>Ermenilerin “Büyük Ermenistan’ı” kurmak için Azerbaycan Türklerini ilk planlı tehcir ve soykırımı 1905-1907 yılları arasında gerçekleşmiştir. Azerbaycan Türkleri daha sonra 1918-20 yıllarında ikinci defa güç tatbik edilerek kendi topraklarından sürülmüştür. SSCB döneminde Ermenistan’da yaşayan Azerbaycan Türkleri 1948-53 yıllarında “büyük göçe” tabi tutarak yaklaşık 150 bin Azeri tarihi yurtları olan Ermenistan’dan kovulmuş ve Azerbaycan Türkleri üçüncü kez tehcire maruz bırakılmıştır. Son tehcir ve soykırım ise modern dünyanın gözleri önünde 1988 yılında başlayan çatışmalarla gerçekleşmiştir.</span></p>
<p><span>1988 yılında silahlı çatışmaya dönüşen Dağlık Karabağ sorunu kısa süre sonra Dağlık Karabağ’ın sınırları dışına taşmış ve cephede kazanılan askeri başarılar Ermenilerin Azerbaycan’ın içlerine kadar sokulmalarına olanak sağlamıştır. Netice itibariyle Azerbaycan topraklarının yüzde 20’si Ermenistan Silahlı Kuvvetleri tarafından işgal edilmiştir. Bu işgal sırasında 20 binden fazla Azerbaycan vatandaşı öldürülmüş (bu konuda bazı yazarlar her iki taraftan 1988-1994 yılları arasında toplam 35 bin kişinin öldüğünü ifade etmektedirler), 20 binden fazlası yaralanmış, 50 bini sakat olmuş ve 5.101 Azerbaycan Türkü ise kayıp olmuş ve/veya esir edilmiştir. Esir olan Azerbaycan Türklerinin 66’sı çocuklardan ibarettir. Azerbaycan’da aile fertlerinden bir ve/veya birkaçı savaşta öldüğü için 7.737 aile “şehit ailesi” statüsü almıştır. Genelde Azerbaycan nüfusunun 1/3’ü Dağlık Karabağ Savaşı’ndan doğrudan veya dolaylı olarak zarar görmüştür. Dağlık Karabağ sorunu ile ilgili olarak da sosyal, ekonomik ve siyasal sorunlardan bütün ülke vatandaşları etkilenmektedir.</span></p>
<p><span><strong>Savaşın Maliyeti</strong></span></p>
<p><span>Ermeni işgali, Azerbaycan’ın önemli miktarda ekonomik kaybına da sebep olmuştur. 60 milyar dolar olarak hesaplanan bu ekonomik kayıp ile Azerbaycan’ın bu bölgesinde 7.000’e yakın sanayi, tarım ve diğer müesseseler kapatılmıştır. Bu müesseseler ile ülke ekonomisinde toplam tahıl hasılatının yüzde 24’ü, alkollü içki imalatının yüzde 41’i, patates üretiminin yüzde 46’sı, et üretiminin yüzde 18’i ve süt üretiminin ise yüzde 34’ü karşılanmaktaydı. Bunların yanı sıra; bu bölgede bulunan 616 okul, 242 çocuk yuvası, 683 kütüphane, 464’den fazla tarihi eser ve müze, 695 hastane, poliklinik ve sağlık ocağı, Azerbaycanlıların meskunlaştığı 724 şehir, köy ve kasaba işgal edilmiştir. Azerbaycan’ın bu bölgelerinin işgali ile beraber ülkenin ekolojik sistemine önemli miktarda zarar verilmiş, bölgedeki ormanlar tahrip edilmiştir.</span></p>
<p><span><strong>Azerbaycan’da İşgal Edilen Topraklar</strong></span></p>
<p><span>1988 yılında silahlı çatışmaya dönen Azeri-Ermeni sorunu, kısa bir sürede Azerbaycan ve Ermenistan arasında bir bölgesel savaşa dönüşmüş ve Ermenistan silahlı kuvvetleri bu çatışmalar neticesinde 1988 yılından ateşkesin yapıldığı 12 Mayıs 1994 tarihine kadar Dağlık Karabağ’ın tamamı da olmak üzere toplam 890 rayon, köy, kasaba ve yerleşim biriminden ibaret Azerbaycan topraklarının yüzde 20’sini işgal etmiştir. Dağlık Karabağ’da Azerbaycanlılar 2 şehir, 1 kasaba ve 53 köyde meskunlaşmışlardı.</span></p>
<p><span>Ermenistan silahlı kuvvetleri;</span></p>
<p><span>1991’de Esgeran – Hadrut’u</span><br>
<span> 18 Şubat 1992’de Hocavend’i,</span><br>
<span> 25 Şubat 1992’de Hocalı’yı,</span><br>
<span> 8 Mayıs 1992’de Şuşa’yı,</span><br>
<span> 18 Mayıs 1992’de Laçin’i,</span><br>
<span> 4 Nisan 1993’de Kelbecer’i,</span><br>
<span> 23 Temmuz 1993’te Ağdam’ı,</span><br>
<span> 24 Ağustos 1993’te Fuzuli’yi,</span><br>
<span> 27 Ekim 1993’te Zengilan’ı,</span><br>
<span> 26 Ağustos 1993’te Cebrayil’i,</span><br>
<span> 31 Ağustos 1993’te Gubadlı’yı işgal etmişlerdir.</span></p>
<p><span>İşgal edilen bölgelerden 4.388 km2’lik toprak sahasına sahip Yukarı Karabağ’dan 192.300 kişi, Laçin’den (1.835 km2) 59.500 kişi, Şuşa’dan (970 km2) 29.500 kişi, Kelbecer’den (1.936 km2) 50.500 kişi, Ağdam’dan (1.093 km2) 158.000 kişi, Fuzuli’den (1.386 km2) 100.000, Cebrayil’den (1.059 km2) 51.600 kişi, Gubatlı’dan (802 km2) 30.300 kişi ve Zengilan’dan (707 km2) 33.900 kişi olmak üzere bu yerleşim birimlerinde yaşayan toplam 676.100 kişi yıllarca yaşadıkları ata yurtlarından kovularak Azerbaycan’ın içlerinde çadırlarda yaşamaya mahkum edilmişlerdir.</span></p>
<p><span>İşgal edilmiş Dağlık Karabağ ve onun etrafındaki bütün şehirlerdeki tarihi eserler yok edilmiş, doğa ve çevreye kalıcı zararlar verilmiştir. Dağlık Karabağ savaşı sırasında çevreye ve sivil yaşama önemli ölçüde zarar verilmiştir. Ancak bu savaşta Hocalı köyünde yaşananlar savaş ortamına dahi sığmayacak niteliktedir ve tam anlamıyla bir soykırımdır.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-64473" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2011/04/Ermeni_Soykirimi005.jpg" alt="" width="560" height="380"></p>
<p><span><strong>Soykırımın Yapıldığı Yer: Hocalı</strong></span></p>
<p><span>Yukarı Karabağ bölgesinin en önemli tepelerinden birisinde olan Hocalı köyü stratejik olarak Ermenistan Silahlı Kuvvetleri için askeri bir hedef niteliğinde idi. Hocalı stratejik olarak Karabağ dağ silsilesinde Ağdam-Şuşa, Eskeran-Hankendi yollarının üzerinde yerleşmektedir. Hocalı’nın coğrafi-stratejik konumu Ermeni silahlı birliklerinin buraya saldırmasına müsaitti. Hocalı Hankendi’nin 10 km güneydoğusunda bulunmaktadır. Karabağ’daki tek havaalanı Hocalı’dadır.</span></p>
<p><span>Hocalı 1991 yılının Ekim ayından itibaren ablukadaydı. Ekim’in 30’unda kara yoluyla ulaşım kapanmış ve tek ulaşım vasıtası helikopter kalmıştı. Hocalı’ya son helikopter 1992 yılı Ocak ayının 28’inde gitmişti. Şuşa şehrinin semalarında sivil helikopterin vurulmasından ve bunun sonucunda 40 kişinin ölümünden sonra bu ulaşım da kesilmişti. Ocak ayının 2’sinden itibaren şehre elektrik verilmemişti. Şubatın ikinci yarısından itibaren Hocalı, Ermeni silahlı birliklerinin ablukasına alınmış ve her gün toplarla, ağır makineli silahlarla bombalanmıştır.</span></p>
<p><span>936 km2’lik alana sahip ve 2.605 aileden ibaret 11.356 kişinin yaşadığı Hocalı kasabası 26 Şubat 1992 tarihinde yüzyılın en acımasız soykırımına maruz kalmış ve kasaba tamamıyla yok edilmiştir. Hocalı bu katliamın yaşandığı sırada Azerbaycan Silahlı Kuvvetlerinin koruması altında değildi ve tamamen savunmasız bir durumdaydı. Hocalı da dağınık halde elinde hafif silahlar bulunan 150 kişi bulunmaktaydı. Azerbaycan silahlı kuvvetleri Hocalı halkına yardım edemedi, hatta uzun süre cesetlerin alınması bile mümkün olmadı..</span></p>
<p><span>Ermenistan Silahlı Kuvvetleri köyü üç yönden kuşatmış, helikopter ve ağır silahların yardımı ile önce köyü bombalamış ve ardından da köye girerek katliam yapmıştır. Ermeniler bu köyü işgal ederek bütün bölge halkına bir mesaj vermek istemekteydiler. Nitekim Azerbaycan Türkleri için ağır bir mesaj vermiş oldular. Hocalı işgal edilerek ve neredeyse tamamen yok edilerek bölgedeki çözülme hızlandırılmış oldu. Ermeniler bu hamleyle aynı zamanda önemli bir stratejik mekanı da işgal ederek askeri açıdan önemli bir başarı elde etmiştir. Ancak insanlık adına tarihin en acımasız soykırımı gerçekleştirilmiştir. Diğer taraftan Ermeniler için bu soykırım kendilerinin iddia ettiği 1915 yılında yaşananların bir intikamı niteliği de taşımaktaydı.</span></p>
<p><span><strong>Hocalı’da Neler Yaşandı?</strong></span></p>
<p><span>Ermenistan Silahlı Kuvvetleri 1992 yılının 25 Şubat’ı 26 Şubat’a bağlayan gecesinde bölgedeki 366. Alayın da desteği ile önce giriş ve çıkışını kapadığı Hocalı köyünde sivil, kadın, çocuk, yaşlı ayırımı yapmadan resmi rakamlara göre 613 kişiyi katletmişlerdir. Katledilenlerin 83’ü çocuk, 106’sı kadın ve 70’ten fazlası ise yaşlıydı. Normalde en şiddetli savaşlarda dahi savaş dışında tutulan, dokunulmayan bu kesime Ermeniler yaşlı, kadın ve çocuk demeden acımasız işkenceler yaparak katletmiştir. Bu katliamdan toplam 487 kişi ağır yaralı olarak kurtulmuştur. 1275 kişi ise rehin alınmış ve 150 kişi ise kaybolmuştur. Cesetler üzerinde yapılan incelemelerde cesetlerin birçoğunun yakıldığı, gözlerinin oyulduğu, kulakları, burunları ve kafaları ile vücutlarının çeşitli uzuvlarının kesildiği görülmüştür. Aynı vahşetten hamile kadınlar ve çocuklar bile nasibini almıştır.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-64480" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2011/04/Ermeni_Soykirimi017.jpg" alt="" width="800" height="573" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2011/04/Ermeni_Soykirimi017.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2011/04/Ermeni_Soykirimi017-768x550.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span><strong>Batı Basınında Hocalı Soykırımı</strong></span></p>
<p><span>– Krua l’Eveneman Dergisi (Paris), 25 Şubat 1992 tarihi: Ermeniler Hocalı’ya saldırmıştır. Bütün dünya vahşice öldürülmüş cesetlere şahit oldu. Azeriler binlerin öldüğünden bahsediyor.</span></p>
<p><span>– Sunday Times Gazetesi (Londra) 1 Mart 1992 tarihi: Ermeni askerleri binlerce aileyi yok etmiştir.</span></p>
<p><span>– Financial Times Gazetesi (Londra) 9 Mart 1992 tarihi: Ermeniler Ağdam’a doğru giden orduyu kurşun yağmuruna tutmuştur. Azeriler 1200 kadar ceset saymış. Lübnanlı kameraman, ülkesinin zengin Ermeni Taşnak lobisinin Karabağ’a silah ve asker gönderdiğini onaylamıştır.</span></p>
<p><span>– Times Gazetesi (Londra) 4 Mart 1992 tarihi: Birçok insan çirkin hale getirilmiş, masum kızın sadece kafası kalmış.</span></p>
<p><span>– İzvestiya Gazetesi (Moskova) 4 Mart 1992 tarihi: Kamera kulakları kesilmiş çocukları gösterdi. Bir kadının yüzünün yarısı kesilmişti. Erkeklerin kafa derisi soyulmuştu.</span></p>
<p><span>– Le Monde gazetesi (Paris) 14 Mart 1992 tarihi: Ağdam’da bulunan basın mensupları, Hocalı’da öldürülmüş kadın ve çocuklar arasında kafa derisi soyulmuş, tırnakları çıkarılmış üç kişi görmüşler. Bu, Azerilerin propagandası değil bir gerçektir.</span></p>
<p><span>– İzvestiya Gazetesi (Moskova) 13 Mart 1992 tarihi: Binbaşı Leonid Kravets: “Ben kendim tepede yüze yakın ceset gördüm. Bir erkek çocuğunun kafası yoktu. Her tarafta işkenceyle öldürülmüş bayan, çocuk ve yaşlılar vardı.”</span></p>
<p><span>– Valer Actuel Dergisi (Paris) 14 Mart 1992 tarihi: Bu ‘özerk bölgede’ Ermeni silahlı birlikleri yakın doğuda üretilmiş yeni teknolojiye, ayrıca helikoptere sahiptiler. ASALA’nın Suriye ve Lübnan’da askeri kamp ve silah depoları vardır. Ermeniler yüzden fazla Müslüman köyüne saldırı düzenlemiş ve Karabağ’daki Azerbaycanlıları öldürmüşler.</span></p>
<p><span>– R. Patrik, İngiliz Muhabir (olay yerinde bulunmuş): “Hocalı’daki vahşiliklere dünya kamuoyunda hiçbir şekilde hak kazandırılamaz!!!”</span></p>
<p><span>– Golos Ukraini: V Stacko: Savaşın yüzü olmuyor. Yalnız çokça maske, kanlı gözyaşları, ölüm, bedbahtlık, yıkımlar. Hocalı’da bebekleri ne için katlettiler, ya anneleri? Allah insanı cezalandırmak isteyince onun aklını alıyor.’</span></p>
<p><span>– Nie Gazetesi: (Bulgaristan) Violetta Parvanova: “Hocalı insanlığın faciasıdır.”</span></p>
<p><span>– 3 Mart 1992’de BBC Morning News saat 07.37 yayınında durumu şöyle aksettirmiş; “Canlı yayın muhabirimiz 100’den fazla Azeri erkek, kadın ve bebek dahil olmak üzere çocuk cesetleri gördüğünü ve bunların başlarına yakın mesafeden ateş edilerek öldürüldüğünü rapor ediyor.”</span></p>
<p><span>– 16 Mart 1992 tarihli Newsweek’te Pascal Privat ve Steve Le Vine tarafından hazırlanan haberde katliam şu şekilde yansıtılmış: “Geçtiğimiz hafta Azerbaycan yine bir morgun mahzeni gibiydi; bir caminin arkasına geçici olarak kurulmuş morga sürüklenerek getirilmiş düzinelerce ceset ve yas tutan mülteciler… Bunlar 25 ve 26 Şubat tarihinde Ermeni kuvvetleri tarafından istila edilen Yukarı Karabağ bölgesindeki Hocalı köyünün Azeri sakinleriydi. Cesetlerin çoğu kaçmaya çalışırken yakın mesafeden vurulmuştu, bazılarının yüzleri paramparça idi, bazılarının kafa derileri yüzülmüştü…”</span></p>
<p><span>– Human Rights Watch: Hocalı katliamını Karabağ’ın işgalinden bu yana cereyan eden en kapsamlı sivil kırımı olarak nitelendirilmiştir.</span></p>
<p><span>– Amerikalı gazeteci Thomas Goltz: “Fotoğrafçı arkadaşım öyle etkilenmişti ki fotoğraf çekebilmesi için kendisini objelerin üzerine doğru itmem gerekiyordu. Cesetler, mezarlar, evet hepsi mide gerektiriyordu. Ama olanları anlatmak, dünyaya duyurmak gerekliydi. Hayatta kalanları bularak hemen orada neler dediklerini kaydettik. Bazı cesetleri tanımaya çalıştım ama yüzlerinden vurulanlar, tanınmayacak halde olanlar vardı. Bazılarının kafa derileri yüzülmüştü.’</span></p>
<p><span>– Hocalı katliamına tanık olan ve daha sonra Beyrut’a yerleşen Ermeni gazeteci Daud Kheyriyan, ‘For the Sake of Cross’ (Haçın Hatırı İçin) isimli kitabında (sayfa: 62-63) vahşeti şöyle anlatıyor: “…Gaflan denen ve ölülerin yakılmasıyla görevli Ermeni grup, Hocalı’nın 1 kilometre batısında bir yere 2 Mart günü 100 Azeri ölüsünü getirip yığdı. Son kamyonda 10 yaşında bir kız çocuğu gördüm. Başından ve elinden yaralıydı. Yüzü morarmıştı. Soğuğa, açlığa ve yaralarına rağmen hala yaşıyordu. Çok az nefes alabiliyordu. Gözlerini ölüm korkusu sarmıştı. O sırada Tigranyan isimli bir asker onu tuttuğu gibi öteki cesetlerin üstüne fırlattı. Sonra tüm cesetleri yaktılar. Bana sanki yanmakta olan ölü bedenler arasından bir çığlık işittim gibi geldi. Yapabileceğim bir şey yoktu. Ben Şuşa’ya döndüm. Onlar Haç’ın hatırı için savaşa devam ettiler.”</span></p>
<p><span><strong>Uluslararası Tepkiler</strong></span></p>
<p><span>Bütün dünyanın gözleri önünde gerçekleşen bu katliama BM, AB gibi uluslararası kuruluşlar gereken özeni göstermemişlerdir. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi genel olarak 1993 yılı Nisan-Kasım aylarında 822, 853, 874, 884 sayılı kararları kabul etmiştir. Bu kararlarla Azerbaycan topraklarının Ermeniler tarafından işgal edildiği belirtilmiştir. İşgalin sona erdirilmesi için bugüne kadar bir çaba gösterilememiştir. Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi’nin 25 Ocak 2005 tarihli ve 1416 sayılı kararında Ermenistan’ın Azerbaycan topraklarını halen işgali altında tuttuğu da belirtilmiştir. Gelişmelere seyirci kalan BM ve Batılı devletler, Ermenilerin yaptıkları katliamlara ve işgal hareketlerine ciddi bir tepki göstermemişlerdir. Ermenilerin Mayıs 1992’de Nahçıvan’a saldırmalarından sonra Türkiye 1921 Kars Anlaşması çerçevesinde bölgeyi korumak için askerî müdahalede bulunabileceğini açıklamıştır.</span></p>
<p><span>7 Mayıs 2003’de, İngiltere’de yaşayan Azerileri temsil eden ‘Vatan’ örgütünün gönderdiği mektuba, Dışişleri Bakanlığı Uluslararası İşbirliği Komitesi’nden gelen cevabi mektupla, İngiliz Hükümeti’nin Hocalı katliamını çok taraflı olarak incelediği ve Ermeni askerlerin yaptıkları katliamı ‘insanlığa karşı işlenmiş bir suç’ olarak kabul ettiği belirtildi.</span></p>
<p><span>Ayrıca, ABD Kongresi’nin Uluslararası İlişkiler Komisyonu Üyesi Don Barton, Kongreyi ‘Hocalı soykırımı’nı tanımaya çağırmış ve Temsilciler Kurulu’nun toplantısında yaptığı konuşmada, ‘Dünyadaki tüm toplumlar bunu bilmeli ve hatırlamalıdır. ABD Kongresi, Hocalı soykırımını tanımakla uluslararası toplumun uzun yıllardan beri bu konuyla ilgili sessizliğini bozacaktır.”demiştir.</span></p>
<p><span>1994 yılında iki taraf arasında ateşkes ilan edilmiştir.</span></p>
<p><span><strong>Hocalı’da Yaşanan Soykırımı Soykırım Olarak Kabul Ettirmek</strong></span></p>
<p><span>Azerbaycan’ın Yukarı Karabağ Bölgesindeki Hocalı köyünde 26 Şubat 1992 yılında yaşanan katliam uluslararası camianın suç olarak kabul ettiği soykırım ve insanlığa karşı suçlar kapsamındaki tanımlamalarla birebir örtüşmektedir.</span></p>
<p><span>Hocalı soykırımına katılmış Ermenilerin ve onların yardımcıları yaptıkları insan haklarına ve uluslar arası hukuki antlaşmalara – Cenevre Sözleşmesi, İnsan Hakları Beyannamesi, Vatandaş ve Siyasi Haklar Konusunda Uluslararası Sözleşme, Ateşkes Zamanında ve Askeri Çatışmalar Zamanı Kadın ve Çocukların Korunması Beyannamesi’ne – karşı olarak işlenmiş bir soykırımdır.</span></p>
<p><span><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-64481 alignleft" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2011/04/Ermeni_Soykirimi018.jpg" alt="" width="250" height="190">Ayrıca, Hocalı soykırımı 9 Aralık 1948’de BM tarafından kabul edilen ve 12 Ocak 1951 tarihinde yürürlüğe giren Birleşmiş Milletler’in ‘Soykırım Suçunun Önlenmesine ve Cezalandırılmasına İlişkin Sözleşmesi’ 2. maddesinde yer alan “milli, etnik, ırkı veya dini bir grubu kısmen veya tamamen imha etme” biçiminde tanımlanan jenosit/soykırım kavramı ile tamamen örtüşmektedir. Ermenilerin Hocalı’da yaptıkları katliam BM Soykırım Anlaşması’nda, soykırım gerçekleşmiş sayılacağı koşullarını sayan 2. maddesinde yer alan beş bendin ilk ikisi ile uyum göstermektedir. İlgili maddede soykırımın gerçekleşmesi için bu bentlerde düzenlenen eylemlerden birinin yeterli olduğu belirtilmektedir. Ermenilerin Hocalı’da yaptıkları toplu katliam BM Soykırım Anlaşması’nda soykırımı düzenleyen 2. maddenin a bendinde yer alan “bir grubun üyelerinin katledilmesi” ve b bendinde yer alan “grup üyelerinin bedeni ve akli açıdan ciddi biçimde zarar verilmesi” koşulları ile birebir uyuşmaktadır.</span></p>
<p><span>Ayrıca Hocalı Katliamı, uluslararası hukukta saygın bir yere sahip Nürnberg Mahkemesi Kuruluş Senedi’nde ve Mahkeme Kararında Tanınan (kabul edilen) Uluslararası Hukuk İlkeleri” metninin 6. ilkesinin iki bendinin de c. fırkasında tanımlanmış insanlığa karşı işlenen suçlar (crimes against humanity) kapsamında da ele alınmalıdır.</span></p>
<p><span>Hocalı’da savaş suçları açsından, diğer suç kategorileri ve uluslararası temel belgeler açısından da suç işlenmiştir</span></p>
<p><span><strong>Hocalı Soykırımı Konusunda Neler Yapılmalıdır?</strong></span></p>
<p><span>Hocalı’da yaşananların bir soykırım olduğu gerçeğinden hareketle şu hususların yapılması gerektiği düşünülmektedir:</span></p>
<p><span><strong><span><em>Azerbaycan Devleti Olarak Yapılması Gerekenler</em></span></strong></span></p>
<p><span>Azerbaycan’ın Yukarı Karabağ bölgesindeki Hocalı köyünde yaşanan vahşetin bir soykırım olduğunun uluslararası camiada kabulü için yasal prosedür başlatılmalı ve Azerbaycan Devleti resmen Lahey Adalet Divanına başvurarak 9 Aralık 1948’de BM tarafından kabul edilen Jenosit Sözleşmesi çerçevesinde dava açmalıdır. Başvuruda gerekli deliller çerçevesinde Ermenistan’ın önceki Devlet Başkanları Robert Koçaryan ve Levon Ter Petrosyan ile mevcut Devlet Başkanı ve eski Savunma Bakanı Serj Sarkisyan da dahil Hocalı Soykırımı’nı gerçekleştiren bütün siyasi ve askeri komutanların ismi net biçimde belirtilmeli ve cezalandırılması istenmelidir. Hem Ermenistan (1993’de) hem de Azerbaycan (1996’da) BM Soykırım Anlaşması’nı imzaladıkları için bu anlaşma kendilerini bağlamaktadır. Örneğin, Bosna Hersek bu mahkemeye başvurarak Yugoslavya eski Devlet Başkanı Slobadan Miloşeviç’in yargılanması için dava açmıştır. Ve uluslararası mahkeme Miloşeviç davasında 1995’de Srebrenitsa kentinde yedi bin Boşnak’ın katledilmesini soykırım olarak kabul etmiş ve sanığı bu suçtan da yargılamıştır.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-64482" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2011/04/Hol.jpg" alt="" width="800" height="526" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2011/04/Hol.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2011/04/Hol-768x505.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span><strong><span><em>Türkiye Cumhuriyeti Devleti Olarak Yapılması Gerekenler</em></span></strong></span></p>
<p><span>Azerbaycan Parlamentosu 1994’te Hocalı’da yaşanan katliamı soykırım olarak kabul etmiştir. Yapılması gereken her türlü bilgi ve belgesi olan bu vahşeti TBMM’nin de soykırım olarak kabul etmesidir. Bu bağlamda TÜRKSAM – Uluslararası ilişkiler ve Stratejik Analizler Merkezi Başkanı olarak başlattığım çalışmaları, mecliste Milliyetçi Hareket Partisi Iğdır Milletvekili olarak devam ettirmekteyiz. TBMM Genel Kurulunda gündem dışı söz alarak Hocalı’da yaşanaları Türk halkına anlatmaktayız. TBMM Başkanlığı’na her yılın şubat ayının 26’sının “Hocalı Soykırımını Anma Günü” olarak kabul edilmesi ve Türkiye’nin çeşitli illerinde Hocalı Soykırım anıtlarının yapılmasına ilişkin bir kanun teklifi sunmamızın yanı sıra üyesi olduğum Dışişleri Komisyonu’nda da Hocalı soykırımı kınama amacıyla TBMM tarihinde ilk defa bizzat bizim Iğdır Milletvekili ve TBMM Dışişleri Komisyonu üyesi sıfatı ile yaptığımız girişimlerimiz ile bir bildiri yayınlanmıştır. 22 Şubat 2012 tarihinde Dışişleri Komisyonu tarafından kabul edilen bildiriye göre Hocalı’da yaşananlar “Katliam” ve “İnsanlığa Karşı Suç” kapsamında değerlendirilmiştir. Bunun yanı sıra, üyesi bulunduğum Türkiye Azerbaycan Parlamentolar Arası Dostluk Grubu olarak da bir basın açıklaması yaparak Hocalı’daki insanlık dramının uluslararası sözleşmelerin birçok hükme aykırı olduğu belirtilmiş, Türkiye’nin Ermenilerin Hocalı kasabasında Azerbaycan Türklerine karşı yaptıkları vahşetin dünya kamuoyuna anlatılması ve suçluların tarih ve hukuk karşısında gereken cezayı alması için Azerbaycan’a her türlü desteği vermeye devam edeceği beyan edilmiştir.</span></p>
<p><span>Siyasi çalışmaların yanında, toplumsal düzlemde de Hocalı Soykırımı’nın tanıtılması için çalışmalar yapılması gerekmektedir. Azerbaycan ile ilişkileri “bir milletin iki devleti” paralelinde ilerleyen Türkiye’de de insanlarımızın Hocalı Soykırımı hakkında bilgilendirilmesi gerekmektedir. Hocalı Soykırımının 20. yıldönümüne ilişkin İzmir, Ankara, Sakarya, Kocaeli, Gebze, Denizli gibi illerimizde yaptığımız konferanslarda Türk halkının salonları doldurması ve büyük bir ilgiyle Hocalı’da yaşananları dinlemesi iki ülke halkının kederde de sevinçte de birlikte olduğunu göstermesi açısından son derece önemlidir. İstanbul Taksim Meydanı’nda, Ankara’da Sıhhiye’de ve Türkiye’nin birçok yerinde gerçekleştirilen geniş katılımlı Hocalı Soykırımı telin mitingleri de Anadolu Türklerinin ve Azerbaycan Türklerinin ortak paydada buluştuğunu göstermektedir.</span></p>
<p><span>Bununla beraber Azerbaycan ile koordine halinde bu konu uluslararası gündeme taşınmalı, Ermeni sorunu konusunda güçlü bir argüman olarak görülmelidir.</span></p>
<p><span>Ankara’nın Keçiören Belediyesi resmi olarak 9 Mart 2005’de Hocalı’da yaşanan trajik olayları “soykırım” olarak tanımış ve bir de soykırım anıtı yapmıştır. Diğer yerel yönetimler, sivil toplum kuruluşları ve üniversiteler de benzer yola gitmelidir. Sumgayıt Belediyesi ile işbirliği içerisinde inşası gerçekleştirilecek olan daha görkemli bir anıtın temeli geçen yıl şahsımın da katıldığı törende atılmıştır.</span></p>
<p><span><strong><span><em>Türk ve Azerbaycan Sivil Toplum Örgütleri ve Birey Olarak Yapılması Gerekenler</em></span></strong></span></p>
<p><span>Türkiye, Azerbaycan ve dünyanın birçok bölgesindeki Türklerin bireysel ve toplu olarak Lahey Adalet Divanı’nda dava açmaları sağlanmalıdır. Özellikle yakınlarını kaybeden ve zarar gören Hocalılı kardeşlerimizin bunu yapmalarına önayak olunmalıdır.</span></p>
<p><span>İmkanı iyi olan STK’lar ve işadamlarının bu konuya kaynak ayırarak Avrupa ülkelerinin birisinde bir Hocalı Soykırımı Enstitüsü açılmasına yardım etmeli ve kurulan enstitü vasıtasıyla bu işler bilimsel bir zeminde incelenmeli ve bu çalışmalara yön verilmelidir.</span></p>
<p><span>Hocalı Soykırımı gerçeğinin ve bütünlükte Karabağ veya sözde soykırım (yanlış anlaşılmaları engellemek gerektiğinde burada sözde soykırımdan kastın Hocalı Soykırımı değil, sözde Ermeni soykırımı olduğunu belirtmek gerekmektedir) iddialarının önünde etkili bir set oluşturmak için ilgili konuları ele alan bilimsel çalışmalar teşvik edilmelidir. Bu çalışmaların yabancı dillere tercüme edilerek yayımlanması için çaba gösterilmelidir.</span></p>
<p><span>26 Şubat günü arifesinde bütün dünyada Hocalı Soykırımı ve Karabağ gerçeğini anlatan sergilerin düzenlenmesi için çaba gösterilmelidir.</span></p>
<p><span>Azerbaycan Milli Meclisi (Parlamento) her yıl Şubatın 26’sını ‘Hocalı Soykırımı Günü’ ilan etmiştir. Her yıl Şubatın 26’sında saat 17.00’de Azerbaycan halkı Hocalı soykırımının kurbanlarının hatırasını anma töreni yapmaktadır. Bu törenleri koordineli bir şekilde bütün dünyada yapılması önemlidir.</span></p>
<p><span>Hocalı soykırımını biz kendimize anlatmanın yanı sıra (özelikle “biz Ermeniyiz” diyenlere) yurt dışında basılan kitaplar ve açılan sergilerle küresel gündeme çıkmasına yardımcı olmalıyız. Bütün bunlarla beraber bu konuları sürekli gündemde tutmalı, bu konudaki bilgi, belge ve yazıları paylaşmalı ve dağıtımına yardımcı olmalıyız.</span></p>
<p><span>Bu çerçevede, düzenlediğimiz “20. Yılında Hocalı Soykırımı’nın 20 STK Kabul Ediyor Kampanyası” dahilinde 25 Şubat 2012 günü Onursal Başkanlığını yaptığım Türkiye Azerbaycan Derneği ve beraberindeki 19 STK ile birlikte 20 sivil toplum kuruluşu Hocalı’da yaşananları soykırım olarak tanımıştır. Bu çalışmaya 100’den fazla STK ve Belediye Meclisi katılmıştır. Buna ek olarak da Hocalı Soykırımı için bireysel çapta destek vermek isteyenlerin koordinasyonu sağlamak için www.hocalisoykirimi.org adresinde bir imza kampanyası başlatmış bulunmaktayız.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-64483" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2011/04/Ermeni_Soykirimi019.jpg" alt="" width="800" height="520" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2011/04/Ermeni_Soykirimi019.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2011/04/Ermeni_Soykirimi019-768x499.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span><strong>Hocalı Şahitlerinin İfadelerinden Soykırım</strong></span></p>
<p><span><strong>Cemil Cümşüdoglu Memmedov:</strong> Nehçivanik köyüne gidip Ermenilere torunuma acımalarını söyledim. Bana hakaret edip komutana verdiler. O da bizi hapsetmelerini emretti. Burada çok sayıda kadın, kız, çocuk vardı. Sonra bizi Askeran’a getirdiler. Karım, kızım, eniştem oradaydı. Tırnaklarımızı çektiler. Zenciler havaya sıçrayıp, yüzüme tekme atıyorlardı. Çok işkenceden sonra beni Ermeniler ile değiştirdiler. Karım, kızım ve torunumdan hiç haber alamadım.</span></p>
<p><span><strong>Seriye Talibova:</strong> Gözümün önünde 4 Mesket Türk’ünün, 3 komşumuzun başını Ermeni askerinin mezarı başında kestiler. Ermeniler, anne babalarının önünde çocuklarına işkence yapıp öldürdüler. Sonra cesetleri buldozerlerle dereye döktüler.</span></p>
<p><span><strong>Cemal Allahverdioglu Orucov:</strong> 16 yaşındaki oğlumu kurşunladılar. 23 yaşındaki kızımı iki ikiz oğlumu ve 18 yaşındaki hamile kızımı elimizden aldılar.</span></p>
<p><span><strong>Hatice Abdullayeva:</strong> Bir süre yalın ayak ormanda kaldıktan sonra babam, annem ve 16 yaşındaki kız kardeşim soğuğa dayanamadılar. Esir düştüm, taşnak esirlerle değiştirildim. Şimdi iki ayağımdan da mahrumum.</span></p>
<p><span><strong>Mirza Allahverdiyev:</strong> Ermenilerin saldırısından sonra ormana kaçtık. Burada 3 gün aç-susuz kaldık. 28 Şubat akşamı bizi kuşattılar. Bizi Askeran’da ölüm hücresine aldılar. Her gün birkaç adamı götürüp öldürüyorlardı. Altın dişlerimi kerpetenle çıkardılar. Babamı, iki kardeşimi, kardeşimin oğlunu öldürdüler.</span></p>
<p><span><strong>Nesibe Aliyeva:</strong> Ormandan çıkar çıkmaz Ermeniler ateş açtılar. 40 kişiydik. 26 kişiyi, oğlumu ve eşimi de öldürdüler.</span></p>
<p><span><strong>Hatice Orucova:</strong> 8 yaşındaydım. Gözümün önünde babamı, annemi, 6 yaşındaki kız kardeşimi Ermeniler kurşunlayıp öldürdüler. Kurşun bana da geldi.</span></p>
<p><span><strong>Muhammed Orucov:</strong> Ermeniler esirler arasında 10-13-15 yaşlarında kızları ayırarak götürdüler.</span></p>
<p><span><strong>Cemil Memmedov:</strong> Şehre giren tanklar ve zırhlı taşıyıcılar evleri yıkıyor ve insanları eziyordu.</span></p>
<p><span><strong>Talibov Samed:</strong> Yapılan işkenceler karşısında seslerini çıkaranları hemen öldürüyorlardı. Esirlikte gördüğüm dehşeti hiç unutamayacağım.</span></p>
<p><span><strong>Doktor Raporlarından…</strong></span></p>
<p><span>Soykırım sonrası cesetler üzerinden yapılan incelemelerden doktor raporlarına geçen bazı ölüm vakaları:</span></p>
<p><span><strong>Orucov Telinan Enveroğlu:</strong> Kafa derisi yüzülmüş,</span></p>
<p><span><strong>Abdülov Yelmar Enveroğlu:</strong> Kafa derisi yüzülmüş,</span></p>
<p><span><strong>Aliekberov Tevekkül İskenderoğlu:</strong> Nahçivanik yolunda kurşun yarası ile ölmüş, cesedi üstünde 10 bıçak darbesi var.</span></p>
<p><span><strong>Hasanova Fitat Ehedkızı:</strong> Tecavüz edilmiş, Gözleri çıkarılmış.</span></p>
<p><span><strong>Hasanova Gülçohre Yakupkızı:</strong> Göğüs kafesinden ve karnından kurşun yarası almıştır. Sol eli bilekten kesilmiştir.</span></p>
<p><span><strong>Hasanov Şohlet Usuboğlu:</strong> Göğüs kafesinden kurşun yarası, üst tarafının kesilmiş olduğu görülmüştür.</span></p>
<p><span><strong>Selimov Bahadir Mikayiloglu:</strong> Nahcivanik yolunda yakılmış, cinsi uzvu kesilmiş, gözleri çıkarılmıştır.</span></p>
<p><span><strong>Abışov Ali Abdüloğlu:</strong> Ezici aletle vurulmuş, kemiklerinin çoğu kırılmış.</span></p>
<p><span><strong>Aslanov İkbal Kuluoğlu:</strong> Cinsi uzuvları kesilmiş, yakılmış.</span></p>
<p><span><strong>Sahip:</strong> Cesedi üstünden tank geçmiş</span></p>
<p><span><strong>Nuraliyeva Dilara Oruçgızı:</strong> Gözleri ve göğüsleri kesilerek götürülmüş.</span></p>
<p><span><strong>Abbasov Taleh Umidvaroğlu:</strong> Öldürüldükten sonra kulağı kesilmiş.</span></p>
<p><span><strong>Abişova Meruze Muhammedkızı:</strong> Gözleri çıkarılmış, göğüs uçları ve burnu kesilmiştir.</span></p>
<p><span><strong>Kerimov Sarman Sultanoğlu:</strong> Katledildikten sonra gözleri çıkarılmış, şişe ile işkence edilmiştir.</span></p>
<p><span><strong>Kerimova Firengül Muhammedkızı:</strong> Bedeni tam doğranmış, gözleri çıkarılmış, kulakları ve göğüsleri kesilmiştir.</span></p>
<p><span><strong>Kerimov Frunz Salmanoğlu:</strong> Diri diri yakılmıştır.</span></p>
<p><span><strong>Selimov Araz Bahaduroğlu:</strong> Yaralı halde yakalanmış, küçük çocuğunun gözleri önünde dövülerek öldürülmüştür.</span></p>
<p><span><strong>Hüseyinov Allahverdi Kuluoğlu:</strong> 88, yakılarak öldürülmüştür.</span></p>
<p><span><strong>İmam Agyar Salmanoğlu:</strong> Üç yaşındaki bu çocuk Ermenilerce yakılarak öldürülmüştür.</span></p>
<p><span><strong>Bedelov Tevfik:</strong> Cesedi üzerinde vahşi uygulamalar yapan Ermeniler, kulaklarını kesmiş ve gözlerini çıkarmışlardır.</span></p>
<p><span><strong>Ferzeliyev Canan Binnetoğlu:</strong> Yakılmıştır.</span></p>
<p><span><strong>Mehmedova Tamara Selimkızı:</strong> Gözleri çıkarılıp, göğüsleri kesilerek öldürülmüştür.</span></p>
<p><span><strong>Nuriyev Hafiz Yusufoğlu:</strong> Elleri telle bağlanarak kafası kesilmiştir.</span></p>
<p><span><strong>Bilinmeyen Kişi:</strong> başı ve üst dudağı kesilmiştir.</span></p>
<p><span><strong>Bilinmeyen Kişi:</strong> Kafa derisi yüzülmüştür.</span></p>
<p><span>Bütün bu gerçeklikler karşısına bütün Türk milletinin her bir ferdine düşen görev gönüllü ve programlı bir çalışma ile bu vahşeti soykırım olarak tanıtmaya çalışmak olmalıdır. Ancak bu şekilde soykırım kurbanlarına karşı olan borcumuz ödenmiş olacaktır. Diğer taraftan Türkiye’de “hepimiz Ermeniyiz” diyen kesimlerin bu gerçekleri öğrendikten sonra çocukları katleden, esirlere türlü işkenceyi yaparak öldüren Ermenilerden olmaya devam etmeyeceklerini umuyoruz.</span></p>
<p><span><strong>Neden Bu Vahşet Yapıldı?</strong></span></p>
<p><span>Ermenilerin nasıl bu kadar vahşice katliamlar yaptığının da üzerinde durmak gerekir. Ermeniler bu vahşeti işleyerek öncelikle tarihten, daha doğrusu 1915 yılında yaşanan tehcir kararından adeta kendilerince öç almışlardır. İkinci olarak, Hocalı stratejik bir noktadır ve Dağlık Karabağ’daki tek havaalanının olduğu yerdir. Üçüncüsü ve en önemlisi ise Ermenilerin aslında bu şekilde vahşice bir saldırıda bulunarak savaşan ve direnen diğer yerleşim birimlerini psikolojik olarak çökertmek ve böylece bütün Karabağ bölgesini ve hatta Karabağ dışındaki diğer Azerbaycan bölgelerinin de korku ve telaşla boşaltılmasını sağlayarak savaşta gözle görülür bir üstünlük elde etmektir. Hocalı Katliamı adeta ABD’nin Hiroşima ve Nagazaki’ye attığı atom bombası tesiri yaparak Azerbaycan’ın bu savaşı kaybetmesinde önemli etkisi olmuştur.</span></p>
<p><span>Gelinen süreçte, Ermenistan, sorumsuz davranışlarına devam etmektedir. 2012 yılının sonlarına doğru gündeme gelen Hocalı Havaalanı’nın Ermeniler tarafından uçuşa açılması niyeti, bu durumun net bir göstergesi sayılabilir. 613 kişiye vahşice kıyan Ermenistan, şimdi de bu bölgenin stratejik konumundan yararlanmak istemektedir. Azerbaycan tarafından yapılan sert ve kararlı açıklamalar, bu durum kabul edilemez olduğuna işaret etmiştir. Türkiye tarafının ise bu durumda yine Azerbaycan’a destek olması gerekmektedir, bu duruma tepkisiz kalmak demek, bölgedeki Ermenistan’ın sorumsuzluğunu pekiştirecektir. Havaalanının açılması gibi bir durumda, Türkiye hava sahasının Ermenistan uçuşlarına karşı kapatılması kararı alınabilir.</span></p>
<p><span>Bugün Gazze’de yaşanan İsrail vahşetine nasıl bütün dünyada “One Minute” diyorsak, aynı şekilde Hocalı için de yüksek sesle “one minute” demenin zamanı gelmiştir. Suriye’de yaşanan insanlık dramı için uluslararası alanda harcanan gayretin binde biri Ermeni işgali altında bulunan Dağlık Karabağ bölgesi için harcanmamaktadır. 2013 yılının başında yapılan Büyükelçiler Toplantısında “İnsani diplomasi” kavramını gündeme getiren Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun Somali, Suriye, Filistin kadar Şuşa’da, Kelbecer’de, Ağdam ve Azerbaycan’ın işgal altında olan diğer topraklarında meydana gelen insan hakları ihlallerini etkin bir şekilde gündeme taşıması gerekmektedir.</span></p>
<p><span>Eğer siz de Hocalı’da soykırım yapıldı diyorsanız lütfen <a title="Hocalı Soykırımı" href="https://www.altayli.net/www.hocalisoykirimi.org" target="_blank" rel="noopener noreferrer">www.hocalisoykirimi.org</a> sitesine girerek destek veriniz.</span></p>
<p><span><span><strong><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> Dr. Sinan OĞAN</span></a>
</strong></span></span></p>
<p><span><span><strong>Türksam Başkanı</strong></span><br>
http://www.turksam.org/tr/a1389.html</span></p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Ders</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/ders</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/ders</guid>
<description><![CDATA[ Ders
Amerika’da iki diplomatımızın bir Ermeni tarafından öldürülmesi, bizi ister istemez geçmişe ve bu geçmişin verdiği derslere götürdü. Türk’ler, Anadolu’yu açarken karşılarında Hıristiyan millet olarak Rum, Ermeni ve Gürcüleri; Müslüman millet olarak da Araplar ile Kürtleri bulmuşlar, hepsini yenerek bugünkü Türkiye sınırlarına çok benzeyen çizgilerin içindeki devlette, eskiden beri âdetleri olan düzeni kurarak, tebaalarını ikinci sınıf […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4873e5786.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:45 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Ders</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2011/04/Atsiz-Makaleler-04.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/ders.html">Ders</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i>  <strong>Hüseyin Nihâl ATSIZ </strong></span></a>
</p><p class="Gvdemetni0"><span>Amerika’da iki diplomatımızın bir Ermeni tarafından öldürülmesi, bizi ister istemez geçmişe ve bu geçmişin verdiği derslere götürdü. Türk’ler, Anadolu’yu açarken karşılarında Hıristiyan millet olarak Rum, Ermeni ve Gürcüleri; Müslüman millet olarak da Araplar ile Kürtleri bulmuşlar, hepsini yenerek bugünkü Türkiye sınırlarına çok benzeyen çizgilerin içindeki devlette, eskiden beri âdetleri olan düzeni kurarak, tebaalarını ikinci sınıf görmekle birlikte, adaleti eksiksiz, gediksiz uygulamışlardır. Bu adalet ve askerlik yapmayarak yalnız ticaret ve zanaatla uğraşmanın doğurduğu zenginliğin tesiriyle, özellikle Ermeniler, Türk’lere çok yakınlaşmış, Türk kültürünü benimsemiş, birçok bölgelerde, Türkçe’yi anadil diye kabullenmiş ve devlete sadakat göstererek karşılığını da almışlardı. Osmanlı çağında Ermeni bakanlar bile vardı. Halbuki sayıları gayet azdı. Yanılmıyorsam, vakanüvis Enverî’nin tarihinde, Türkiye’deki Ermenilerin sayısını 300.000 olarak gösterilir ve Ermeni patriğinin devlete başvurması üzerine katolik papazlarının propaganda ile Ermenileri millî mezhepleri olan gregoryenlikten katolikliğe çevirme gayretlerini önlemek için tedbirler alındığı kaydedilir.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Ermenilerin 300.000 olduğu tarih, yaklaşık olarak 1779-1780 yıllarıdır. 1914’te Birinci Cihan Savaşı başlarken bunların 1.500.000 kişiye yaklaşmış olmaları ne kadar hızla çoğaldıklarını gösterir. Bu çoğalış hem refahtan, hem de Ermenilerin askere alınmayışından ileri geliyordu. Bilindiği üzere, İmparatorluğun kan ve can vergisini yalnız Türk ırkı veriyordu.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>XX. Yüzyıl’ın başında Ermeniler, Türkiye’de zenginlik bakımından çok iyi durumda oldukları gibi, birçok zanaatları da inhisarlarına almışlardı. Sarraflıkla Türk’leri soyuyorlar, kendi çocuklarını öğrenim için batı ülkelerine gönderiyorlar, bu çocuklar orada Türklük düşmanı fikirlerle aşılanıyorlardı. Bundan başka İstanbul’daki Amerikan Koleji de, Müslüman ve Hıristiyan azınlıklarına mensup çocuklardan Türk düşmanı yetiştirmede büyük başarı gösteriyordu.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Dışardan da tesirler yapılıyordu. Ermenileri alet olarak kullanmak isteyen Rusya ile Osmanlı İmparatorluğunu kendi imparatorluğu için tehlike gören İngiliz İmparatorluğu ve haçlı seferlerinden beri Türk düşmanlığını beyninden ve gönlünden bir türlü silemeyen Fransa’nın telkin ve propagandaları, yemişini vermekte gecikmedi. Anadillerini unutup Türkçe konuşan Ermenilere Ermenice öğretildiği gibi, devlet aleyhindeki gizli teşkilâtları ile de Türkiye’nin doğusunda büyük bir Ermenistan kurmak hülyasıyla faaliyetlere geçildi. Bundan sonrası malûmdur.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Birinci Cihan Savaşı’nın başında, Sarıkamış faciasındaki 60.000 kişilik bir Türk ordusu soğuktan mahvolduktan sonra, Ruslar, Erzurum’a doğru ilerlerken, hazırlıklı bulunan Ermeniler de her yerde harekete geçtiler. İkmal teşkilâtı bozuk olan Türk Ordusunu geriden vurarak, çekilişi bozguna çevirmek istediler. Aynı zamanda köy ve kasabalardaki Türk’leri kadın, çocuk demeden öldürerek, müthiş bir Türk kırgını yaptılar. Şüphesiz, hâkim millet olan Türk’lerin tepkisi de çok sert oldu. Doğu Türkiye’de Ermeni diye bir şey kalmadı. Bir kısmı Türklerce yok edildi. Bir kısmı Suriye’ye, Marsilya’ya ve Amerika’ya gidip yerleşti. Bunların artık, Türkiye’ye dönmek ihtimalleri kalmamıştır. İstanbul’da kalanlar da yavaş yavaş Türkiye’den göçerek Fransa ve Amerika’da vatan tutmaktadırlar.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Burada, iki milletin birbirini öldürmesi düşünülür ve bunun muhasebesi yapılırken, tabiî ilk akla gelen soru kimin haklı, kimin haksız olduğu konusudur. Savaşta bulunan hiçbir devlet, düşmanla birleşen kendi tebaasına karşı yumuşak davranmaz. Bunda haklıdır.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Ermeniler, hâlâ Amerika, Fransa ve Lübnan’da Türkiye aleyhinde yoğun bir propaganda faaliyetinde bulunur ve büyük Ermenistan hülyası ardında koşarken, bizim de milletçe uyanık bulunmamız, Ermeni’nin, artık ebedî düşman olduğunu kabul ve teslim etmemiz gerekir. <strong>“Maziyi unutalım, kardeş olalım!!”</strong> demekle hiçbir mesele çözülmez; hiçbir düşmanlık giderilmez. Düşmanı dost sanmak kadar tehlikeli yanlış yoktur.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Türk’ler aleyhindeki Ermeni yayınları durmadan çoğalıyor ve tabiî Batı’nın kamuoyunda tesirli oluyor. NATO ve Avrupa birliklerine üye olduğumuz bir sırada da bu kamuoyu, millî çıkarlar bakımından mühim faktördür. Bunlara karşı Türk hükümetinden de, belgelere dayanan resmî bir kitap çıkarması beklenirken, şimdiye kadar hiçbir şey yapılmamıştır.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Aradan 50-60 yıl geçtiği halde Ermenilerin Türk düşmanlıklarında hiçbir değişiklik olmadığını görmek, insana, ittihatçıların gayet sakat “İttihat-ı anâsır” politikasını ve onun bugünkü taklitlerini hazırlatıyor.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span><strong>İttihat-ı anâsır,</strong> tarih öncesi çağlarında dünyanın türlü yerlerinde olmuş ve mesele onunla kapanmıştır. Zamanımızda hayal bile değil de bir <strong>‘hezeyân-ı mürteiş’</strong>tir. Belçika’daki Flaman-Valon kavgası Avrupa’dan bir örnek olduğu gibi, Pakistan’da ayrı bir millet olan Bengalliler’in ayrılmasından sonra şimdi de Bülüç ve Patan’ların aynı dâvaya düşmesi, sırf din birliği üzerine kurulan bir devletin de yaşayamayacağının kesin örneğidir.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Düşmanlık, beşerî duygulardan biridir ve insanlığın sonuna kadar kalacaktır. Onu yok saymak, başını kuma gömmekten ve tasavvuf cezbesiyle kobra yılanını kucağına almaktan farksızdır.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span><strong><span>İstanbul, 25 Şubat 1973<br>
Ötüken, 1973, Sayı: 3</span></strong></span></p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Bakü’de Ermenilerin Yaptıkları Soykırım (Mart 1918)</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/bakude-ermenilerin-yaptiklari-soykirim-mart-1918</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/bakude-ermenilerin-yaptiklari-soykirim-mart-1918</guid>
<description><![CDATA[ Bakü’de Ermenilerin Yaptıkları Soykırım (Mart 1918)
19. yy. sonu 20. yy. başlarında Azerbaycan’ın eski ve güzel şehirlerinden biri olan Bakü, Kafkasların en büyük sanayi merkezi haline gelmişti. Bakü petrolleri tüm dünyanın, özellikle Rusya’nın dikkatini çekmekte idi. Bu yüzden Petrograd’da (Petersburg) Bolşevik ihtilali gerçekleştirildikten hemen sonra Lenin, Bakü’yü Kafkasya Bolşeviklerinin odağına dönüştürmeye karar vermiş ve bununla ilgili olarak Ermeni Stepan Şaumyan’ı Aralık […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4872a9e4c.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:45 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Bakü’de, Ermenilerin, Yaptıkları, Soykırım, Mart, 1918</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/05/Azerbaycan.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/bakude-ermenilerin-yaptiklari-soykirim-mart-1918.html">Bakü’de Ermenilerin Yaptıkları Soykırım (Mart 1918)</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. Ebülfez AMANOĞLU</strong></span></a>
</p><p><span>19. yy. sonu 20. yy. başlarında Azerbaycan’ın eski ve güzel şehirlerinden biri olan Bakü, Kafkasların en büyük sanayi merkezi haline gelmişti. Bakü petrolleri tüm dünyanın, özellikle Rusya’nın dikkatini çekmekte idi. Bu yüzden Petrograd’da (Petersburg) Bolşevik ihtilali gerçekleştirildikten hemen sonra Lenin, Bakü’yü Kafkasya Bolşeviklerinin odağına dönüştürmeye karar vermiş ve bununla ilgili olarak Ermeni Stepan Şaumyan’ı Aralık 1917’de Kafkasların olağanüstü komiseri atamış, Şaumyan da kısa süre içerisinde Ermeni Korganov’un başçılık ettiği Askeri Devrim Komi­tesi ile birlikte karargâhı Tiflis’ten Bakü’ye taşımıştır.</span></p>
<p><span>Bu durum ortamı daha da gerginleştirdi. Ayrıca yerli Türkleri temsil eden Müsavat Partisi’nin, milli güçlerin otoritesinin gittikçe artması Er­meni Taşnakları ile birleşmiş Bolşevikleri çok korkutmuştu. 1917 yılı sonlarında Bakü Konseyi seçimlerinde Müsavat Partisi’nin oyların çoğunluğunu, yani % 40’ını, Bolşevik kuvvetlerinin ise oyların % 14’ünü alması endişeleri daha da arttırmıştı. Milli güçler arazinin bağımsızlığı ve siyasi hâkimiyet uğruna yılmadan, inançlı bir şekilde mücadele veriyordular. Şaumyan’ı, Azerbaycan Türklerinin bağımsız devletinin olacağı düşüncesi çok rahatsız ediyordu. O Bakü’nün bağımsız Azerbaycan’ın başkenti olması meselesini bir türlü tasvip etmiyor, Ermenilerin bağım­sızlığına gelindiğinde onların bu planı Bakü’de gerçekleştirmesine her türlü yardımı yapıyordu. Şaumyan, Azeri Türklerine “Size Azerbaycan istiklali yerine bir mezarlık bahş edeceğim” ifadesini kullanıyordu.<strong>[1]</strong></span></p>
<p><span>Aynı zamanda o Bakü konseyinde ve diğer yerlerde düzenlenmiş top­lantılarda bölgenin Hıristiyan ahalisini korkutarak propaganda yapıyor ve diyordu ki Müsavat Partisi’nin başkanı Resulzade tehlike sembolüdür. Müslümanların silahlı birlikleri Türkiye Sultanına güveniyorlar.<strong>[2]</strong></span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-64486" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/05/Baku-6.jpg" alt="" width="800" height="596" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/05/Baku-6.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/05/Baku-6-768x572.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>İlk zamanlar Bakü Konseyi’nin halk arasındaki otoritesi çok zayıftı. Çünkü Bakü nüfusunun çoğunluğunu oluşturan Türkler Bolşeviklere inanmamış, birçoğu da bundan dolayı Müsavat Partisi’ni ve Müslüman Milli Konseyi’ni desteklemiştir. Ermeniler ise Bolşevikleri desteklemiş ve onlardan kendi niyetlerini gerçekleştirmek için yararlanmaya gayret etmişlerdir. Bu yüzden tedriçle Ermeni – Bolşevik koalisyonu oluşturma­ya başladılar. Böylece Şaumyan, Mikoyan, Emiryan, Korganov ve Taşnaksutyun partisinin diğer temsilcileri “Büyük Ermenistan” devletini kurmak siyasetini Bolşevik bayrağı altında yürütüyorlardı.</span><span>Şaumyan aynı zamanda Kafkas cephesinden terhis edilmiş yahut ka­çan Rus askerlerinin silahını alıp Bakü’deki Ermenileri silahlandırıyordu. O biliyordu ki güçlü bir askeri birlik olmadan Bakü’de hâkimiyeti tama­mıyla ele geçirmek mümkün değildi. Aynı zamanda Türklerin silahlanmasına her türlü engel olmaya çalışıyordu. Böylece 1918 yılı Mart soykırımı öncesi Bolşevikler Ermenileri hızlı bir şekilde silahlandırmışlardır.</span><span>Bolşeviklerin Bakü’de oluşturdukları ordunun Ermenilerden teşkil olması Sovyet tarihçileri tarafından da itiraf edilmişti. Bunlardan biri Y. Ratgauzer’dir. Yazar gösteriyordu ki, Sovyetlerin oluşturduğu Kızıl Ordu karşı devrimci burjuvazi ve mülkdarların çıkış ve ayaklanmalarını tümüy­le önlemek gücüne sahip değildi. Bundan dolayı Sovyetler, şehirde yer­leşmiş Taşnak askeri birliklerinden yararlanmıştır.<strong>[3]</strong></span><span>Şunu da belirtelim ki bu zaman Bakü’de Taşnaksütyun Partisi’ne ve Ermeni Milli Konseyi’ne bağlı bulunan iyi silahlanmış askeri birlikler var idi. Onlara eski Rus ordusundan büyük sayıda silah miras kalmıştı. Aynı zamanda yeterince paraya sahip olan Ermeni Milli Konseyi terhis olunan Rus askerlerinden silah satın alıyordu. Ermeni Taşnak askeri birlikleri iyi eğitim gürmüş ve Türklere karşı derin bir nefretle terbiye edilmişti. Mart soykırımı arifesinde Genelkurmay Başkanı Taşnak Partisi’nin üyesi Er­meni Z. Avetisov olan Kızıl Ordu’nun % 80’i Ermenilerden oluşuyordu.</span></p>
<p><span>Askeri hazırlık bakımından Azeri Türkleri Ermenilere göre çok daha güçsüz kalıyordu. Azerbaycan Milli Konseyi’nin teşkil etmek istediği ordunun kurulması çok ağır ilerliyordu. Ordunun kurulmasına hiçbir yar­dım yoktu. Oysaki Ermeniler Rus çarlığı yıkıldıktan hemen sonra fırsatı yakalayarak Rus ordusunda bulunan kendi askeri güçlerini bir araya ge­tirdiler. Belli olduğu gibi, Azeri Türkleri Rus ordusuna çağrılmıyor, onun yerine vergi ödüyorlardı. Ermeniler Bakü’deki Türklerin rehavete kapıl­masını sağlamak için aynı zamanda taktik de uyguladılar. Bakü’nün o zamanki üst düzey görevlilerinden Ermeni Ter-Mikaelyans Ermeni Milli Konseyi ve Taşnak Partisi adından ifade etmiştir ki, eğer Türkler Ruslara, Bolşeviklere karşı çıksalar, Ermeniler de onlarla dayanışma içinde ola­cak, onları destekleyip Bolşeviklerin Bakü’den kovulmasına yardım ede­cekler.<strong>[4]</strong> Aynı zamanda o günlerde şehrin Türklerin yaşadığı bölümünde­ki, Ermeniler, Ermenilerin yaşadığı bölgeye taşınmaktaydılar. Böylece Ermenilerin yalan vaatlerine inanmış Türkler hadiselerin gidişine seyirci kalmış, şehirde nelerin olduğunu anlayamıyorlardı.</span></p>
<p><span>Savaşa hazır hale getirilen Ermeni kuvvetler savaşı başlatmak için ge­rekçe de buldular. Bu tahribat Evelina gemisinde Lenkeran’a gitmeye hazırlanan askerlerin silahsızlandırılması olmuştu. Bolşevik-Ermeni bir­likleri gemiyi makineli tüfekler ile ateş yağmuruna tuttular. Gemideki silahlara el konuldu. Böylece 1918 yılı 30 Mart tarihinde Bakü’de Erme­niler Türkleri katletmeye, evlerini yağmalamaya başladılar. Akşam saat 6 sularında Bakü asıl savaş alanını hatırlatıyordu. Kıvılcımlar tedriçle bü­yük yangına dönüşmekteydi. Aynı günde Devrimci Savunma Komitesi oluşturuldu. Yeni oluşturulan Bolşevik-Ermeni Komitesi 1 Nisan’da sabah erkenden piyadelerden, top ve uçaklardan, istifade etmek suretiyle, taarruzu başlattı. Katliam üç gün içinde hat safhaya ulaştı. Bu günlerde Bakü’de olan İngiltere Konsolosu McDonnel belirtmiştir ki, şehirde ce­setlerden başka Müslüman kalmamıştı.<strong>[5]</strong> Aynı yılın Temmuz ayında ku­rulmuş Olağanüstü Tahkikat Komisyonu’nun topladığı belgelerde gösteriliyor ki, iyi silahlanmış ve eğitilmiş Ermeni askerleri Müslümanların evlerine sokuluyor, ev adamlarını katlediyor, onları hançer ve süngü ile doğruyor, çocukları yanan evlerin içine atıyor, üç dört günlük çocukları süngülerin ucuna takıyorlardı.<strong>[6]</strong> Çok sayıda genç Türk kadınını diri diri duvara çivilemişler. Kaçıp canını kurtarmaya çalışan ahaliyi kurşunlamak için önceden şehrin uygun yerlerinde makineli tüfekli adamlar konulmuş­tu. Müslümanları katletmenin yanı sıra, Ermeniler onların mallarını, evle­rini de tahrip ediyor, değerli eşyalarını ise beraberlerinde götürüyorlardı. Daha sonraları bir yerde toprağın altından 57 Müslüman kadın ve kızın cesedi bulunmuştu. Onların kulaklarını, burunlarım kesmiş, karınlarını yırtmış, sağ kalanlara tecavüz etmiş, işkence etmişlerdir.</span></p>
<p><span>1918 yılı Mart soykırımı zamanı Bakü şehrinde kaynakların belirttiği­ne göre Ermeniler 30 bin civarında Müslüman’ı katletmişlerdir. Onların birçoğunun cesetleri ise bulunamamıştır. Çünkü şahitlerin dediklerine güre Ermeniler, cesetleri ateşe bürünmüş evlere, denize ve kuyulara at­mışlardır ki, yaptıkları cinayetin izi kaybolsun. Mart katliamından sonra şehirdeki durumu tasvir eden Menşevik Gazetesi “Naş Golos” yazıyordu: “Her yerde cesetler, acayip hale salınmış, yakılmış cesetler, bazı yerlerde toplu, bazı yerlerde tek tek cesetler, erkek, kadın ve çocuk cesetleri. Teze Pir camisinin hakarete uğratılması geniş kitlelerin kalbini ağrıtıyor, ce­setler onları daha çok heyecanlandırır. Nefret ve hakaret zehrinin nasıl derinliğe işlediği his olunur. Bu düşmanlığı aradan kaldırmak, bu nefre­tin gazaplı intikam hissine çevrilmesinin karşısını almak için çok iş gör­mek lazım gelecektir,”<strong>[7]</strong></span></p>
<p><span>Azerbaycan Türklerinin ağır yenilgisinden sonra imzalanmış mütareke (saziş) hakkında Bakü Konseyi toplantısına bilgi veren İ. Suhartsev bü­yük sevinç içinde beyan ediyordu ki, Müsavat Partisi darmadağın edildi ve Türkiye’nin Bakü cephesi ele geçirildi.<strong>[8]</strong></span></p>
<p><span>1918 yılı Eylül ayına kadar Bakü Ermenilerin eline geçti. Bu soykırı­mın arkasında büyük amaç duruyordu. Azerbaycan’ın daha sonra Versay Konferansı’na sunduğu belgelerde de belirtiliyordu ki, Mart’ta Müslüman katliamı, soykırımı yapmış Ermeniler Bakü’yü yerli ahaliden temizlemek, Onun kaynaklarına sahip çıkmak, en sonunda ise bu eski Azerbay­can şehrini Ermenistan toprağı ilan etmek istiyorlardı.<strong>[9]</strong></span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-64488" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/05/Baku-3.jpg" alt="" width="800" height="436" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/05/Baku-3.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/05/Baku-3-768x419.jpg 768w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/05/Baku-3-100x56.jpg 100w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/05/Baku-3-86x48.jpg 86w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>Mart soykırımından bir yıl sonra Ermeniler bu olayı Bolşeviklerle Müslümanlar arasında baş göstermiş hâkimiyet mücadelesi olarak takdim etmeye başladılar. 1919 yılı sonbaharında Bakü’ye gelen ABD misyonu­nun başkanı General Harbord’a Bakü’deki Ermeni Piskoposu Bakrat’ın takdim ettiği belgede Ermenilerin Mart olaylarındaki iştiraki inkâr edili­yordu. O Bakü’deki olaylar zamanı 1000 kişinin öldürüldüğünü, bunun 300 tanesinin Ermeni ve Rus, 700 tanesinin ise Müslüman olduğu iddia ediliyordu. Ne yazık ki, sonralar Bakü soykırımının siyasi değerlendiril­mesi yapılmadı, güya bu soykırımın karşı devrimcilere karşı bir saldırı olduğu belirtildi. Şunu da belirtelim ki, Mart soykırımı tek Bakü’de değil, Şamahı, Guba, Gence, Lenkaran, Zergezur, Nahçıvan vb. bölgelerde de yapılmış, ama Sovyetler döneminde olayın asıl sebebi çarpıtılmıştır. Bu­na rağmen Mart soykırımı o zaman iki sene art arda Azerbaycan’da ma­tem günü olarak anılmıştır. Zamanla yönetim tarafından unutturulmuş bu olaylar, nihayet 1990’lı yıllarda tekrar gündeme gelmiş, Cumhurbaşkanı Haydar ALİYEV’in 1998 yılı 26 Mart tarihli kararı ile her yıl 31 Mart tarihi Azerbaycan Türklerinin Ermeniler tarafından soykırım günü olarak anılmaktadır.</span></p>
<p><span>1918 yılı soykırımı Azerbaycan edebiyatı ve basınında da geniş yankı bulmuştur. Şunu da belirtelim ki, Azerbaycan’da Ermenilerin yaptıkları ilk katliam girişimleri daha 1905-1906 yıllarında bölgeyi bürüdüğü za­man Mir Mühsün NEVVAB “1905-1906 yıllarında Ermeni-Müslüman davası”, Mehmet Seid ORDUBADİ ise “Kanlı Seneler” adlı eserleri ile Milli Yaddaş abidelerinin temelini atmışlardır. Ama ne yazık ki 1920’li yıllardan sonra 1918 Mart soykırımı konusunun edebiyatta işlenmesi Sovyet Azerbaycan’ında yasaklanmış, bu kanlı olaylar 70 yıl içinde gö­rünmez olmuş, kasıtlı olarak millete unutturulmaya çalışılmıştır.</span></p>
<p><span>Bu nedenle Mart soykırımı konusundaki eserlerin büyük çoğunluğu 1918-1920 yılları arasında yazılmış edebi eserlerden ibaret olmuştur. Bu konuda daha zamanında Azerbaycan’ın ünlü yazar ve aydınlan, M. E. RESULZADE, Cafer CABBARLI, Üzeyir HACIBEYLİ, Seyyid Hüse­yin, Mehemmed HADİ, Mirzebala MEMMETZADE, İbrahim HALİL, Hacı Selim SEYYAH, Yusuf Vezir ÇEMENZEMİNLİ vb. Mart faciası­nın şahitleri olmuş, çeşitli janrlı edebi eserler yazmışlardır.</span></p>
<p><span>1918 yılı Mart soykırımı taze olmasına rağmen Cafer CABBARLI’nın yaratıcılığında önemli yer tutmuştur. O esas itibariyle Çemberekent me­zarlığında, şimdiki Şehitler hiyabınında defin olunmuş Mart faciası kur­banlarının hatırasını anmak için “Dur ey har olan millet” başlıklı bir mer­siye de yazmıştır. Gençler bu mersiyeyi şehitlerin yedi ve kırkında gü­nahsız kurbanlar için gözyaşı dökmek, aslında ise milleti düşmana karşı seferberliğe çağırmak amacıyla okuyorlardı;<strong>[10]</strong></span></p>
<p><span><em>Gül zari – Vatan soldu<br>
Millet hari – zar oldu<br>
Hamı payimal oldu<br>
Dur ey har olan Millet</em></span></p>
<p><span><em>Bir yanda edu cellat<br>
Bir yan nalevü feryat<br>
0l bu zulümden azat<br>
Dur ey har olan Millet</em></span></p>
<p><span><em>El çek bu hekaretten<br>
Kurtar bu esaretten<br>
Har ol bu hecaletten<br>
Dur ey har olan Millet</em></span></p>
<p><span>Yazıldığı dönemden 85 sene geçmesine rağmen şiir bu günde güncel­liğini korumaktadır. Cafer CABBARLI’nin aynı konuya ithaf ettiği diğer değerli edebi eseri “Ehmed ve Gumru” hikâyesidir. Eserde Ehmed ve Gumru’nun ulvi sevgisinden, Mart faciasının bu iki gence getirdiği musi­betlerden bahis edilmektedir. Yazar ebeveynleri Ermeni çeteleri tarafın­dan katledilmiş, evleri dağıtılmış Ehmed ve Gumru’yu “‘Büyük pencerele­ri kara kümürlere dünmüş, altın duvarları matemlere bürünmüş, eti dükülmüş baş iskeletine benzeyen muhteşem” İsmailiye binasının ününde dilenci durumunda karşılaştırıyor. Facia ve mahrumiyetlerin mengene­sinde tanınmaz şekle düşmüş, “yaralıyım, sakatım, Şamahı esiriyim” diye yalvarmalardan birbirini zorlukla tanıyan iki sevgili görüştüklerine sevinmelerine rağmen birbirlerini kucaklamıyorlar, daha doğrusu kucaklayamıyorlar, çünkü Ermeni barbarları, vahşileri onların kolunu kesmiştir. Hikâye vahşiliğe, barbarlığa karşı nefret hislerini yükseltiyor.</span></p>
<p><span>Metni bugüne dek elde edilmemesine rağmen afiş ve gazete bilgile­rinden belli oluyor ki, C. CABBARLI’nin “Bakü müharibesi” adlı 5 per­deli, yedi şekilli dram eseri olmuş ve bu eser Mart faciasında Bakü’de türetilen akıl almaz dehşetlerden bahsediyor.<strong>[11]</strong></span></p>
<p><span>C. CABBARLI’nın ahbabı, okul arkadaşı, Cumhuriyet dönemindeki parlamentoda mesai arkadaşı Mirzebala MEMMETZADE’nin de (1898 – 1959) yaratıcılığında Mart katliamı önemli yer tutmaktadır. Mirzebala Bakü Mart soykırımı konusunda “Bakü uğrunda müharibe” adında facia yazmış ve burada ilk olarak Bakü faciasını kendi adıyla katliam olarak belirtmiştir. O yazıyordu: “31 Mart 1918 senesi, Bugün… Bakü’müz de kanlar akıtılmış, evler talan edilmiş, ata – babalarımız şehit düşmüş, ana-bacılarımız esir edilmiş. Bugün Bakü ahalisi kendi yurdunda katli­ama, esarete ve mahkûmiyete maruz kalmıştır. Bugün Bakü’nün etrafın­dan akar neft (petrol) çeşmeleri kan çeşmelerine mübeddel olmuştur. Bugün Bakü sahilini yuyan Kuzgun deniz kan denizine çevrilmiştir. Bu­gün Şaumyanlar, Suhartsevler… uyanmış… Türk egemenliğini… öldür­mek için Taşnak Kuvvetlerine müracieten unutulmayacak kanlı günler vücuda getirmişlerdir.”</span></p>
<p><span>Mirzebala Açık Süz, Gençler Yurdu, Besiret, İstiklal, Azerbaycan vb. dergi ve gazetelerde devamlı olarak çeşitli edebi ve ilmi eserlerle çıkış yapmıştır. Onun editörlüğü, baş yazarlığı ile ilk sayı 1918 yılında Tif­lis’de basılmış “Gençler Yurdu” dergisinde yayınlanmış Eksinkılapçılar (Karşı devrimciler) hikâyesi Mart katliamından bahis eden enteresan ve ibretli bir edebi eser olarak dikkati çekiyor. Eserin kahramanı Moskova Üniversitesi’nin öğrencisi olan Bolşevik zihniyetli Azerbaycan Türkü Hüseyin Bey’dir. Milliyetini, kültürünü danan, dinine ikrah hissiyle yak­laşan, ana babasını beğenmeyen, millet sevgisinden uzak, mankurtlaşmanın “aydın” tipini Mirzebala Hüseyin Bey karakterinde çok büyük ustalıkla yaratmıştır.</span></p>
<p><span>Mart soykırımını doğru düzgün şekilde yansıtan en iyi edebi eserler­den biri Ali ve Nino romanıdır. 20. yüzyılın 20’li yıllarında yazılmış, ilk defa 1937’de Viyana’da Almanca yayınlanmış, muhacir, mülteci yurtta­şımız Macit Musazade tarafından ilk kez Azerbaycan Türkçesi’ne akta­rılmış, Cumhuriyet dönemi olaylarına ithaf edilmiş bu roman 1990 yılın da Bakü’de gün yüzüne çıkmıştır.</span></p>
<p><span>Esere Bakü’deki Mart katliamının dehşet verici sahneleri de yansıtıl­mıştır. Dünyanın birçok dillerine de çevrilmiş bu roman 1918 yılı Mart’ında Ermenilerin türettikleri soykırım hakkında renkli ve etkili bir üslupta Avrupa okuyucuları için aktarılan bilgilerin ilk taşıyıcısına dönüşmüş, batıda asıl gerçeklerin anlaşılmasına büyük hizmet göstermiş bulunmaktadır.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-64489" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/05/Baku-4.jpg" alt="" width="800" height="451" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/05/Baku-4.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/05/Baku-4-768x433.jpg 768w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/05/Baku-4-100x56.jpg 100w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/05/Baku-4-260x146.jpg 260w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/05/Baku-4-450x253.jpg 450w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/05/Baku-4-86x48.jpg 86w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/05/Baku-4-210x118.jpg 210w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/05/Baku-4-279x157.jpg 279w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/05/Baku-4-357x201.jpg 357w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/05/Baku-4-750x422.jpg 750w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/05/Baku-4-180x101.jpg 180w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/05/Baku-4-267x150.jpg 267w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/05/Baku-4-368x207.jpg 368w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>Ünlü yazar Seyid Hüseyin Mart hadise-i elemiyesi konusunda iki hikâye yazmıştır. “İsmailiye” İstiklal gazetesinde (4 Şubat 1335), “Hezin bir hatıra” ise Azerbaycan gazetesinde (20-26 Ağustos 1919) yayınlan­mıştır. Her iki eserin konusu yazarın kendi tabiri ile aktarılırsa; İsmailiye – o milli emellerimizin doğduğu yer, o muhteşem bina, o Azerbaycan fikrini, Azerbaycan hürriyet ve istiklali yeti mefkûresini bir ana gibi bes­leyip terbiye veren, millet arasında neşr eden merkez, o güzel ve sevimli bina hakkında idi. Hikâyelerde İsmailiye namus, kültür sembolü olarak tasvir edilmiştir. Seyid Hüseyin Azerbaycan okuyucusuna İsmailiye’yi mimari eser, istiklal mefkûresinin odağı gibi sunarak onu yakıp yıkan Ermeni vahşilerine nefret aşılamayı başarmıştır.</span></p>
<p><span>Mehmet Hadi bu devirde Mart soykırımının şahidi olmuş şairlerimiz­den biridir. O “Türkün nağmesi” adlı şiirinde Türkün dökülen kanlarının beyhude gitmeyeceğine inandığını bildiriyordu. Hadi’nin “Şüheda-i hür­riyetimizin ervahine ithaf” adlı şiiri ise Mart soykırımının birinci yıldö­nümü münasebetiyle yazılmış ve Azerbaycan gazetesinin 31 Mart 1919 yılı tarihli sayısında basılmıştır. Şair doğru olarak soykırım kurbanlarını Özgürlük, hürriyet uğruna canından geçmiş şehitler adlandırıyor;</span></p>
<p><span><em>Sizin mezarınız işte kulübü – hürriyettir<br>
Bu süzlerim üreğimden kopan hakikattir<br>
Sizi unutmayacak şanlı milletim asla<br>
Emin olun buna, ey ziyneti ceham – fena<br>
Sizinle buldu bu millet heyati nur istikbal</em></span></p>
<p><span>Müsavat Partisi başkanı, siyasetçi, aynı zamanda ünlü gazeteci yazar olmuş Mehmet Emin RESULZADE Mart soykırımının temel siyasi ne­denlerine dikkati çekerek “Unutulmaz Facia” adlı makalesinde (İstiklal Gazetesi 1919) yazıyordu: “Martın 31’i hainane bir surette hazırlanmış siyasi facialardan birisi… O günlerde… bir inkılap nam ve perdesi ile ortaya çıkıp milli edavet icra edilmişti. Burjuvaziye ilan-ı harp edilip neticede Sosyalist, Bolşevik ve Müsavat, hiç birisine fark etmeksizin ke­silmek ve atılmak için Müslüman olmak kafi gelmişti. Bu noktayı nazar­dan Bakü’de Şaumyanların çıkarttıkları hadise Lininlerin Leningrad, Petrograd ve Moskova’daki hareketlerine katiyen benzemezdi. Orada sınıfı bir harp, buruda ise sınıf harbi nam altında milli bir katliam icra olunuyordu. Taşnaklar intikam alıyordu. Bu intikam her nev komşuluk, inkılapdaşlık, vatandaşlık hissini köreltiyor, yan yana sulh ve müsellimat içinde yaşayan komşu milletleri senelerce birbirlerinden ayırıyordu… Mart’ta dökülen kanlar Türklerdeki Milliyet ve Hürriyeti – Azerbaycan ateşi – mügeddesini söndürmedi. Bakü küçelerinde dökülen kanlar… yakılan İsmailiye ise bir iplek işini görerek yüreklerde söndürülmek iste­nen hürriyet meşalesini daha ziyade tutuşturuyordu. Kanlar içinde bo­ğulmak istenen Azerbaycan fikri bir kere müstakil bir hükümet şekli ile tecelli etti”<strong>[12]</strong></span></p>
<p><span>Yazarın belirttiği gibi türetilen kanlı facialardan, soykırımlardan kasıt Azerbaycan Türklerinin gözünü korkutmak, onu düşünen başlardan yok­sun bırakmak, kafalarındaki Türkçülük, özgürlük, istiklalcilik düşüncesi­nin yok edilmesine çaba göstermekten ibaret idi.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-64490" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/05/Baku-5.jpg" alt="" width="800" height="461" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/05/Baku-5.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/05/Baku-5-768x443.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>1918 – 1919’lu yıllarda edebi toplumsal fikri Azerbaycan Türklerinin soykırımına yönelmiş Ermeni meselesinin sosyal – psikolojik kökleri isnat noktalarının araştırılması ve problemin siyasi çözümü meşgul edi­yordu. Mesela, Yusuf Vezir ÇEMENZEMİNLİ 1919 yılında, “Harici Siyasetimiz” genel başlığıyla yayımladığı makaleler dizisinden (silsile) birini “Ermenistan ve biz” diye adlandırmıştı. Burada yazar Ermeni me­selesinin tarihi zarfında onların Avrupa’ya devamlı müracaatlarının Hıris­tiyanlık namına, dindarlık adına bağlanmalarına rağmen tatlı vaatlerden başka hiç bir şey elde edemediklerine dikkati çekerek yazıyordu. Mesele açıktır. Siyasette hissiyat yoktur.</span></p>
<p><span>Siyaset ne din, ne millet, ne insaniyet hiç bir şey tanımaz. Siyasetin aslı faydadır. Ve bütün siyasi ve beynelmilel münasebete dair meseleler fayda nokta-i nazarından hallolunur.</span></p>
<p><span>Taşnaklarn vahşilikleri, riyakarlık dolu gaddarlıkları, aynı zamanda dış güçler elinde bir alete çevrilmeleri Mehemmed MURADZADE’nin 1918 yılı soykırımına ithaf ettiği “Mart hadiseyi – elimesi (Bakü, 1919) eserinde daha dolgun şekilde ve Renkli bir üslupta tasvir edilmiştir. Şunu da belirtelim ki bu eser 1993’de Bakü’de tekrar yayımlanmıştır.</span></p>
<p><span>Azerbaycan’ın halk musikisinin kurucusu sayılan Üzeyir Hacıbeyli de Mart soykırımının şahidi olmuş, bu dehşetli olaylarla ilgili birkaç makale yazmıştır. O “Hikayenevis” imzasıyla bu konuda “Gönüllü” adında bir hikâye ve aynı zamanda 1919 yılında Mart Soykırımının yıl dünümü ile ilgili “31 Mart” isimli bir makale yazmıştır. Yazar makalesinde Ermeni­lerin 1919 yılı Mart’ında sivil masum insanları vahşi bir şekilde katliam yaptığına değinmekle aynı zamanda Azerbaycan Türklerinin samimiyeti­ni, dürüstlüğünü öne çekiyor ve soykırımın bir ders olduğunu belirterek onun bir daha unutulmamasını temenni ediyor.</span></p>
<p><span>Şunu da belirtmekte yarar var ki, zorbalığa, zulme ve gaddarlığa nef­ret, hakka, adalete, hürriyete rağbet hissinin aşılanması Ermenilerin Azerbaycan Türklerine karşı türettikleri soykırımdan bahis eden edebi eser­lerin temel gayesini, hedefini teşkil etmektedir. Vatansever şair ve yazar­larımızın yürek yangısını, feryadını sözünde mısrasında yaşatan bu eser­lerin arşivlerden çıkartılarak milli istiklal ışığında araştırılıp incelenmesi­ne büyük ihtiyaç duyulmaktadır.</span></p>
<p><span>Bizde makalemizi Üzeyir Hacıbeyli’nin bugün için de güncel olan aşağıdaki cümleleri ile noktalamak istiyoruz: “Bugünkü vazifemiz o kara günleri yaddan çıkarmamak ve buna göre de hemişe ve her an her şeye hazır olmaktır. Borcumuz bu vatanı gelecekte her tür tecavüzden koru­mak ve memleketimizi şerefle yaşatmaya çalışmaktır.”</span></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. Ebülfez AMANOĞLU</strong></span></a>
</p><p><span><strong>Kafkas Üniversitesi öğretim üyesi, Bakü.</strong></span></p>
<p><span>Kaynak: Karadeniz Araştırmaları, Sayı: 5 (Bahar 2005)</span></p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Yukarı Karabağ Sorunu ve Türkiye&amp;amp;Ermenistan İlişkileri</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/yukari-karabag-sorunu-ve-turkiyeermenistan-iliskileri</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/yukari-karabag-sorunu-ve-turkiyeermenistan-iliskileri</guid>
<description><![CDATA[ Yukarı Karabağ Sorunu ve Türkiye-Ermenistan İlişkileri
Kafkas dağlarının güney doğusunda yer alan 4392 km2’lik Karabağ; Azerbaycan Cumhuriyeti sınırları içinde Kür, Aras nehirleriyle Gökçe Göl arasında batıda Ermenistan, güneyde İran sınırına yaklaşan kuzeyden güneye 120 km, doğudan batıya ise 35-60 km uzunlukta dağ ve ovalardan oluşan bir bölgedir. Bu coğrafyanın üst kısımları, dağlık bir bölge olduğundan Dağlık Karabağ veya Yukarı Karabağ olarak […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4871585de.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:45 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Yukarı, Karabağ, Sorunu, Türkiye&amp;Ermenistan, İlişkileri</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/08/Karabag.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/yukari-karabag-sorunu-ve-turkiye-ermenistan-iliskileri.html">Yukarı Karabağ Sorunu ve Türkiye-Ermenistan İlişkileri</a></p>
<p><span><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Doç. Dr. Mustafa GÖKÇE</strong></span></a></span></p>
<p><span>Kafkas dağlarının güney doğusunda yer alan 4392 km<sup>2</sup>’lik Karabağ; Azerbaycan Cumhuriyeti sınırları içinde Kür, Aras nehirleriyle Gökçe Göl arasında batıda Ermenistan, güneyde İran sınırına yaklaşan kuzeyden güneye 120 km, doğudan batıya ise 35-60 km uzunlukta dağ ve ovalardan oluşan bir bölgedir. Bu coğrafyanın üst kısımları, dağlık bir bölge olduğundan Dağlık Karabağ veya Yukarı Karabağ olarak da adlandırılmaktadır. Bölge maden yatakları, mineral suları, orman ürünleri ve tatlı su balıkçılığı ile önemli bir merkezdir. 210000 hektar tarıma elverişli arazi bulunmaktadır. Alan olarak bütün Azerbaycan’ın %5’i kadardır.<a href="https://www.altayli.net/yukari-karabag-sorunu-ve-turkiye-ermenistan-iliskileri.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a></span></p>
<p><span>Tarih boyunca Türk boylarının yerleştiği bölgeler arasında yer alan Karabağ; Azerbaycan sahasında hüküm süren Türk devletlerinin de hâkimiyet alanı içerisinde olmuştur. Karabağ’ın da içinde olduğu Revan, Nahçıvan, Gence gibi Azerbaycan hanlıkları 1828’deki Türkmençay Antlaşmasıyla Rusların eline geçti.<a href="https://www.altayli.net/yukari-karabag-sorunu-ve-turkiye-ermenistan-iliskileri.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a> Bu tarihten sonra Ruslar, İran ve Anadolu Ermenilerini, Kafkas sahasına getirerek Karabağ’a yerleştirdiler.<a href="https://www.altayli.net/yukari-karabag-sorunu-ve-turkiye-ermenistan-iliskileri.html#_edn3" name="_ednref3"><sup><sup>[3]</sup></sup></a> 1832 yılındaki ilk resmi Rus sayımına göre Karabağ nüfusunun % 64’ü Azerbaycan Türk’ü, % 34’ü Ermeni idi. Özellikle I. Dünya Savaşı sonrasında Ermeni göçlerinin çok olması ve bunların Karabağ’a yerleştirilmesi Ermenilerin oranını yükseltti.<a href="https://www.altayli.net/yukari-karabag-sorunu-ve-turkiye-ermenistan-iliskileri.html#_edn4" name="_ednref4"><sup><sup>[4]</sup></sup></a> Böylece Azerbaycan sahasında suni bir Ermeni bölgesi oluşturulmuştur.</span></p>
<p><span>Bölgenin nüfus yapısındaki değişim, çatışmalara da ortam hazırladı. Revan ve Karabağ civarına yerleşen Ermenilerin Türklere saldırmasıyla başlayan olaylar 20. Yüzyılın başlarında iyice arttı. 1905’ten itibaren Türklerle Ermeniler arasında Gence ve Tiflis dolaylarında çatışmalar yaşandı. Bu sırada Ermeniler Karabağ ve Tiflis’teki Rus askeri garnizonlarından destek gördüler.<a href="https://www.altayli.net/yukari-karabag-sorunu-ve-turkiye-ermenistan-iliskileri.html#_edn5" name="_ednref5"><sup><sup>[5]</sup></sup></a> Osmanlı arşiv kayıtlarına göre Karabağ Ermenilerinin hem bölgede hem de Van, Bayezid, Muş gibi Anadolu vilayetlerine gerçekleştirdikleri saldırıları Ruslar teşvik ederek desteklediler.<a href="https://www.altayli.net/yukari-karabag-sorunu-ve-turkiye-ermenistan-iliskileri.html#_edn6" name="_ednref6"><sup><sup>[6]</sup></sup></a> Bolşevik İhtilali’nden sonra da Ermenilerin Müslümanlara karşı yaptıkları saldırılar devam etti. Batum Antlaşması’ndan sonra Ermenilerin, Karabağ havalisindeki Müslümanlara yaptıkları zulümler nedeniyle binlerce hane Kars civarına göç etmek zorunda kaldı.<a href="https://www.altayli.net/yukari-karabag-sorunu-ve-turkiye-ermenistan-iliskileri.html#_edn7" name="_ednref7"><sup><sup>[7]</sup></sup></a> İhtilalden sonra Rus askerlerinin silahlarını dahi satarak Azerbaycan sahasındaki bazı toprakları boşaltması sonucunda, boşluktan yararlanan Ermenilerin, Azerbaycan’ın güney batı sahasındaki şehir ve kasabaları yakıp yıkarak halkın yüzde altmışına yakınını katletmeleri sonucunda zor duruma düşen Müslümanlar; Osmanlı askerlerinin yardımıyla güvenli bölgelere ya da İngiliz işgalindeki topraklara göç etmek zorunda kaldılar.<a href="https://www.altayli.net/yukari-karabag-sorunu-ve-turkiye-ermenistan-iliskileri.html#_edn8" name="_ednref8"><sup><sup>[8]</sup></sup></a></span></p>
<p><span>Birinci Dünya Savaşı sırasında Ermeni zulümleri karşısında Azerbaycan Türklerine yardım eden Osmanlı Devleti; Mondros Mütarekesi’nden sonra, Güney Kafkasya’yı boşaltınca yerini İngiliz orduları aldı. İngilizler bu dönemde Karabağ’ın Azerbaycan’a ait olduğunu ilan ettiler. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra, 1919 yılında, İngilizler Kafkasya’yı boşalttılar. Azerbaycan ordusunun önemli bir kısmının Karabağ’daki Ermenilerin çıkardıkları karışıklıkları önlemeye çalıştığı bir sırada; Kızıl Ordu birlikleri 27 Nisan 1920’de Bakü’yü işgal ettiler. Azerbaycan’ın bağımsızlığını kaybetmesinden sonra Azerbaycan topraklarına yerleştirilen Ruslar ve Ermeniler, bölgenin zenginliklerinden Türklerden daha fazla yararlandılar.<a href="https://www.altayli.net/yukari-karabag-sorunu-ve-turkiye-ermenistan-iliskileri.html#_edn9" name="_ednref9"><sup><sup>[9]</sup></sup></a> Sovyet Döneminde Azerbaycan’a bağlı özerk bir cumhuriyet olan Yukarı Karabağ’daki Türk nüfusu giderek azalmış, nüfusun yüzde doksanına yakını Ermeni olmuştur.<a href="https://www.altayli.net/yukari-karabag-sorunu-ve-turkiye-ermenistan-iliskileri.html#_edn10" name="_ednref10"><sup><sup>[10]</sup></sup></a></span></p>
<p><span>Sovyet döneminde uygulanan göç politikaları sonucunda etnik sınırlar ile siyasi sınırlar nadiren uyumlu hale gelmiştir. 1979 yılında Sovyetler Birliği’nde yapılan nüfus sayımında birbirinden farklı 104 ulus sınıflandırılmıştır. Değişik kökenli ulusların, belirli bir bölgede ve kesin bir siyasal sistemde yaşamaları, farklı kültürlerden gelmelerinin doğal bir sonucu olarak aralarındaki ilişkileri olumsuz etkilemiştir. <a href="https://www.altayli.net/yukari-karabag-sorunu-ve-turkiye-ermenistan-iliskileri.html#_edn11" name="_ednref11"><sup><sup>[11]</sup></sup></a> Sovyetlerin oluşturduğu bu yapı, Yukarı Karabağ örneğinde olduğu gibi Sovyet Rusya’nın çöküşü döneminde etnik çatışmaların yaşanmasına zemin hazırlamıştır.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-64493" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/08/Karabag-2.png" alt="" width="800" height="486" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/08/Karabag-2.png 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/08/Karabag-2-768x467.png 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"><span><strong>1. Sovyetlerin Çöküşü ve Yukarı Karabağ Sorununun Ortaya Çıkışı</strong></span></p>
<p><span>SSCB’deki siyasi, jeopolitik, ideolojik ve sosyal sistemde meydana gelen hızlı değişim, mevcut tüm hukuki ve siyasi kriterleri ve normları tamamıyla alt üst etti. Sosyalist sistemin çöküşü, eski Sovyet topraklarında belirsizlik ve karışıklıklar ortaya çıkardı. SSCB’nin yıkılışı sonrası oluşan jeopolitik yapılar, geçici ve oldukça istikrarsızdırlar. Bu kanaat sadece Moskova’dan ayrılan cumhuriyetler için değil, öncelikle Rusya’nın kendisi için geçerlidir.<a href="https://www.altayli.net/yukari-karabag-sorunu-ve-turkiye-ermenistan-iliskileri.html#_edn12" name="_ednref12"><sup><sup>[12]</sup></sup></a> Sovyet sisteminin en fazla etkilediği coğrafyalardan biri de Kafkasya’dır. Kafkasya’nın genelinde Sovyetlerden sonra çatışmalar meydana geldi. Güney Kafkasya’da Azerbaycan ve Ermenistan arasında Sovyetlerin çöküşü sırasında başlayan mücadelelere hala etkisini sürdürmektedir.</span></p>
<p><span>Sovyet döneminde Yukarı Karabağ’ın Ermenistan’a bağlanması konusundaki Ermenilerin çabaları sonuçsuz kalmıştı. Ancak bölgenin nüfus yapısı Ermeniler lehine değişmişti. Gorbaçov dönemindeki glasnost ve perestroyka politikalarından da cesaretlenen Ermeniler, 20. Yüzyılın sonunda Yukarı Karabağ meselesini tekrar gündeme getirdiler. Sovyet Rusyası’nın çöküşünün hızlandığı bir zamanda, 1987 Ağustosunda, Yukarı Karabağ nüfusunun çoğunluğunu Ermenilerin oluşturduğu iddiasıyla bölgenin Ermenistan’a bağlanması için Moskova’ya başvuruda bulundular. Gorbaçov’un Sovyet Komünist Partisinin 19’uncu kongresinde Yukarı Karabağ sınırlarının değiştirilemeyeceğini bildirmesi üzerine Ermenilerin bölgedeki faaliyetleri arttı. 12 Temmuz 1988’de Yukarı Karabağ Ermenileri, özerk bölge olarak resmen Ermenistan’a bağlandıklarını ilan ettiler. Devlet kurumlarına Ermenistan bayrağı çektiler. Yukarı Karabağ’la birleşme planının son aşaması olarak 1 Aralık 1989 tarihinde Ermenistan Parlamentosu, Azerbaycan’a bağlı Yukarı Karabağ bölgesiyle birleşme kararı aldı. Moskova, Ermenistan Parlamentosunun aldığı bu karara tepki gösterdi. Ermenistan Parlamentosu, Azerbaycan’ın onayı olmadığından bu kararla Sovyet Anayasasının 78. Maddesini çiğnemiş oluyordu. Ermenilerin attığı bu adımlar, Azerbaycan’da büyük tepki yarattı. Ancak Ermenistan tutumuna devam etti. 9 Ocak 1990’da Karabağ bölgesi ekonomik ve sosyal gelişme planı ile Ermenistan planını birleştiren bir karar daha aldı. Bölgede yaşanan sürecin Azerbaycan Türkleri ile Ermeniler arasında çatışmalara dönüşmesi üzerine Azerbaycan hükümetinin Karabağ’da olağanüstü hal ilan etmesi, çarpışmaları durdurmaya yetmedi. Aksine çatışmalar Azerbaycan’ın diğer bölgelerine de sıçradı. Bakü ve Sumgait kanlı çatışmalara sahne oldu.<a href="https://www.altayli.net/yukari-karabag-sorunu-ve-turkiye-ermenistan-iliskileri.html#_edn13" name="_ednref13"><sup><sup>[13]</sup></sup></a></span></p>
<p><span>Ermenilerin faaliyetleri, Azerbaycan’da milliyetçi hareketlerin artmasında etkili oldu. 1988 yazında Azerbaycanlı aydınlar Azerbaycan Halk Cephesi (AHC)’nin temellerini attılar. Ülke çapında aydınların önderliğinde yönetime karşı gerçekleştirilen eylemler Moskova’yı tedirgin etti. Bu gergin ortamda, 16 Temmuz 1989’da Bakü’de AHC’nin kuruluş kongresi yapıldı. AHC programında kendini “Azerbaycan’da bütün alanlarda köklü demokratikleşmeyi ve yeniden yapılandırmayı savunan toplumsal bir teşkilat” olarak tanımladı.<a href="https://www.altayli.net/yukari-karabag-sorunu-ve-turkiye-ermenistan-iliskileri.html#_edn14" name="_ednref14"><sup><sup>[14]</sup></sup></a></span></p>
<p><span>Azerbaycan’da yaşanan bu gelişmeler, bağımsızlığa giden yolda önemli bir dönüm noktası oldu. AHC, kuruluşundan itibaren fiilen ülke yönetiminde söz sahibi olmaya başladı. AHC önderliğinde ülke çapında gerçekleştirilen eylemler; Sovyetler Birliği’nin yalnız Azerbaycan’da değil, bütün Güney Kafkasya’daki ekonomik ve siyasi kontrolünü zayıflatmaya başlattı.<a href="https://www.altayli.net/yukari-karabag-sorunu-ve-turkiye-ermenistan-iliskileri.html#_edn15" name="_ednref15"><sup><sup>[15]</sup></sup></a> Bu sırada Karabağ ve Nahçıvan’da Ermeniler ile olan çatışmaların artması üzerine Ermenilerin saldırılarına karşın Halk Cephesi’nin hazırlıklara başladığı bildirildi.<a href="https://www.altayli.net/yukari-karabag-sorunu-ve-turkiye-ermenistan-iliskileri.html#_edn16" name="_ednref16"><sup><sup>[16]</sup></sup></a> Ermeniler ise Karabağ’daki iki Türk yerleşim birimine saldırarak 12 kişiyi öldürüp 22 kişiyi rehin aldılar. Bu olaylar Azerbaycan’da halkın tepkisine neden oldu. 13 Ocak 1990’daki Bakü’deki Ermenistan’ı protesto mitinginden sonra Ermenilerin bulunduğu semtlere saldırılar oldu. Saldırıyı gerçekleştirenlerin; bir yıl önce Ermenistan’dan ve Karabağ’dan 200 bin civarında Azerbaycan Türk’ünün tehcir edilmesi sırasında yakınları katledilenler olduğu belirtilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/yukari-karabag-sorunu-ve-turkiye-ermenistan-iliskileri.html#_edn17" name="_ednref17"><sup><sup>[17]</sup></sup></a></span></p>
<p><span>Azerbaycan ile Ermenistan arasında meydana gelen olayları önlemek amacıyla Gorbaçov’un emriyle Kızıl Ordu birlikleri bölgeye gönderildi. Bu sırada Moskova Radyosu ve TASS ajansı Bakü’de Ermenilerin diri diri yakıldığı gibi haberler yayınlayarak Ermeni yanlısı tutumunu sürdürdü.<a href="https://www.altayli.net/yukari-karabag-sorunu-ve-turkiye-ermenistan-iliskileri.html#_edn18" name="_ednref18"><sup><sup>[18]</sup></sup></a> Sovyet Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Gennadi Gerasimov olayları; Azerbaycan Türklerinin silahsız Ermenileri katlettiği şeklinde açıkladı. Bu durum Batıda da Azerbaycan’ın tepki görmesine neden oldu. Halk Cephesi ise sanılanların aksine Ermenilerin saldırılardan korunması için çalıştı. Bakü’deki Ermeniler önce Türkmenistan’a oradan da uçakla Ermenistan’a gönderildiler. Olaylar 16 Ocak’a kadar sürdü. 16 Ocak’ta Halk Cephesinin de girişimiyle olaylar yatıştı.<a href="https://www.altayli.net/yukari-karabag-sorunu-ve-turkiye-ermenistan-iliskileri.html#_edn19" name="_ednref19"><sup><sup>[19]</sup></sup></a></span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-64495" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/08/Karabag-3.jpg" alt="" width="800" height="486" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/08/Karabag-3.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/08/Karabag-3-768x467.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>SSCB Yüksek Sovyeti Başkanlık Divanı’nın 15 Ocak 1990 tarihli Dağlık Karabağ Özerk Bölgesi ve bazı bölgelerde olağanüstü hal ilan etme kararı, özellikle de bu kararın 7. maddesinde Azerbaycan SSC Yüksek Sovyet’ine uygulamanın kapsamını Bakü ve Gence illerine genişletme önerisinde bulunulması; Azerbaycan halkı tarafından adaletsiz olarak değerlendirilerek tepkiyle karşılandı. SSCB’nin Azerbaycan’daki denetimini kaybetme ihtimali belirince SSCB Yüksek Sovyeti Prezidyumu, 19 Ocak’ta “Bakü Kentinde Olağanüstü Hal İlan Etme” kararı aldı. Sovyet ordusunun 20 Ocak’ta ateşli silah kullanarak Bakü’ye ve Azerbaycan’ın diğer bölgelerine girişi sonucunda resmi açıklamalara göre 133 kişi öldü, 611 kişi yaralandı, 841 kişi gözaltına alındı.<a href="https://www.altayli.net/yukari-karabag-sorunu-ve-turkiye-ermenistan-iliskileri.html#_edn20" name="_ednref20"><sup><sup>[20]</sup></sup></a> Kızıl ordu, Bakü’deki Azerbaycan Türkleri ile Ermeniler arasındaki çatışmadan 3 gün sonra 19 Ocak gecesi Ermenileri kurtarma bahanesiyle Bakü’ye girdi.<a href="https://www.altayli.net/yukari-karabag-sorunu-ve-turkiye-ermenistan-iliskileri.html#_edn21" name="_ednref21"><sup><sup>[21]</sup></sup></a> Ancak olaylardan 6 gün sonra girmesi bu bahanenin ne kadar gerçekçi olduğunun göstergesidir.</span></p>
<p><span>Bakü’deki olaylar sırasında Azerbaycan’a bağlı olan Nahçıvan Özerk Cumhuriyeti bağımsızlığını ilan ederek SSCB ve Azerbaycan’dan ayrıldığını bildirdi. Nahçıvan, kendini müdafaa etmek için bütün dünyadan yardım isterken Türkiye’den de Kars Antlaşması gereğince askeri yardım talebinde bulundu.<a href="https://www.altayli.net/yukari-karabag-sorunu-ve-turkiye-ermenistan-iliskileri.html#_edn22" name="_ednref22"><sup><sup>[22]</sup></sup></a> Kars Anlaşması’nın 5. maddesine göre Azerbaycan’a bağlı Nahvçıvan’ın özerkliği Türkiye’nin garantisi altındadır.</span></p>
<p><span>Rus ordusu, Bakü’nün ardından Nahçıvan’a girdi. Gorbaçov, Azerbaycan topraklarına asker gönderirken olayların diğer tarafı olan, Gence ve Hanlar bölgesinde helikopter kullanarak saldırılarda bulunan Ermenilere karşı hiçbir askeri müdahalede bulunmadı. Gorbaçov’un bu politikası diğer Müslüman devletlere uygulanan politikanın da temelini oluşturuyordu. Hıristiyan Batı dünyasının tepkisini çekmek istemeyen Moskova, Ermenilere müdahale etmezken aynı tutumu Türk devletlerine karşı göstermemiştir.<a href="https://www.altayli.net/yukari-karabag-sorunu-ve-turkiye-ermenistan-iliskileri.html#_edn23" name="_ednref23"><sup><sup>[23]</sup></sup></a></span></p>
<p><span>Azerbaycan Türkleri ile Ermeniler arasında yaşanan bu olaylar üzerine; barışın sağlanması için Baltık Devletlerinin girişimi ile Riga’da iki taraf arasında 2 Şubat 1990 tarihinde barış görüşmesi yapıldı. Ancak Ermeni temsilcilerinin olumsuz tutumu nedeniyle görüşmeler başladığı gün sona erdi.<a href="https://www.altayli.net/yukari-karabag-sorunu-ve-turkiye-ermenistan-iliskileri.html#_edn24" name="_ednref24"><sup><sup>[24]</sup></sup></a></span></p>
<p><span>6 Şubat 1990 tarihinde gerçekleştirilen Komünist Parti Merkez Komitesinin toplantısında konuşan Azerbaycan Komünist Partisi Genel Sekreteri Muttalibov, Kafkasya’daki durumun bir iç savaş olduğunu, askeri tedbirlerden çok siyasi yollarla çözülebileceğini söyledi.<a href="https://www.altayli.net/yukari-karabag-sorunu-ve-turkiye-ermenistan-iliskileri.html#_edn25" name="_ednref25"><sup><sup>[25]</sup></sup></a> Sovyetler Birliği Yüksek Sovyet’inin 20 Şubat’ta Ermenistan ve Azerbaycan’ın durumunu görüşmek üzere yaptığı toplantıda Mihail Gorbaçov, Karabağ’ı 1923’ten beri Azerbaycan’ın bir parçası sayan kanunun korunması gerektiğini belirtti.<a href="https://www.altayli.net/yukari-karabag-sorunu-ve-turkiye-ermenistan-iliskileri.html#_edn26" name="_ednref26"><sup><sup>[26]</sup></sup></a></span></p>
<p><span>1991’de Azerbaycan bağımsızlık yolunda ilerlerken Karabağ Ermenileri de Artsak Ermeni Cumhuriyeti’ni ilan etmiş, Azerbaycan Parlamentosu anayasaya aykırı olduğu için karara sert tepki göstermişti.<a href="https://www.altayli.net/yukari-karabag-sorunu-ve-turkiye-ermenistan-iliskileri.html#_edn27" name="_ednref27"><sup><sup>[27]</sup></sup></a> Ermenilerin, Şaumyan bölgesindeki köylere saldırması üzerine Yeltsin ve Nazarbayev’in teşebbüsleri ile sorunun halledilmesi için Kafkasya’da Jeleznovodsk kentinde, 24 Eylül 1991 tarihinde iki ülke anlaşmaya vardı. Buna göre, ateşkes sağlanacak, Ermenistan; Karabağ’ın Azerbaycan’a ait olduğunu kabul edecek, bölgeye kendini yönetmek için bir takım olanaklar sağlanacaktı. Ancak görüşmelerin yapıldığı sırada bile çatışmalar devam ediyordu. 20 Kasım 1991 tarihinde ise Azerbaycan’ın ateşkese uyulmadığını göstermek amacıyla davet ettiği Rus ve Kazak gözlemcilerin içinde bulunduğu helikopter, Ermeniler tarafından düşürüldü. Bu olay Azerbaycan tarafını birtakım önlemler almaya yöneltti. Ermenistan’a giden demir yolu kapatıldı. Ayrıca Azerbaycan Yüksek Sovyeti 26 Kasım 1991 tarihli toplantısında Dağlık Karabağ Özerk Bölgesinin statüsünü ortadan kaldırdı ve onu oluşturan rayonları direk Bakü’ye bağladı.<a href="https://www.altayli.net/yukari-karabag-sorunu-ve-turkiye-ermenistan-iliskileri.html#_edn28" name="_ednref28"><sup><sup>[28]</sup></sup></a> Bu gelişmeler barış görüşmelerini sonuçsuz bıraktı.</span></p>
<p><span>1992 Ocak ayı sonunda çatışmalar hızla devam ediyordu. Bir Azerbaycan helikopteri Ermeniler tarafından düşürüldü. Artık çatışmalar iki tarafın millî ordularının katıldığı bir mücadele şeklinde devam ederken Rus ordusunun 81. tümeni de Ermenilere destek verdiğini açıkladı.<a href="https://www.altayli.net/yukari-karabag-sorunu-ve-turkiye-ermenistan-iliskileri.html#_edn29" name="_ednref29"><sup><sup>[29]</sup></sup></a> 30 Ocak 1992’de Azerbaycan ve Ermenistan’ın AGİT üyesi olmasıyla birlikte Karabağ sorunu uluslararası bir boyut kazandı. Bu sırada İran, arabuluculuk yapmayı önerdi. İran’ın teklifi taraflarca kabul görmedi. 20 Şubat 1992’de Rusya’nın girişimiyle üç dışişleri bakanın görüşmesinin ve ateşkes yönünde olumlu demeçlerin verilmesinin üzerinden bir hafta geçmeden 26 Şubat’ta Ermeniler, Hocalı’da bir katliam gerçekleştirdiler. 600’den fazla Azerbaycan Türk’ünü öldürdüler. Ermeniler, 487 kişiyi rehin alırken, yaralı sayısının 1250 olduğu bildirildi. Bu olaydan sonra 150 kişidense haber alınamadı.<a href="https://www.altayli.net/yukari-karabag-sorunu-ve-turkiye-ermenistan-iliskileri.html#_edn30" name="_ednref30"><sup><sup>[30]</sup></sup></a> Azerbaycan tarafından Ermenilerin bölgedeki saldırılarında Rus askerlerinin de bulunduğu açıklandı. Daha sonra 3 Mart’ta basın toplantısı düzenleyen 3 Rus askeri, Ermeniler ile birlikte hareket ettiklerini itiraf ettiler.<a href="https://www.altayli.net/yukari-karabag-sorunu-ve-turkiye-ermenistan-iliskileri.html#_edn31" name="_ednref31"><sup><sup>[31]</sup></sup></a></span></p>
<p><span>Ermeni saldırılarının Rus ordusu tarafından desteklenmesi Azerbaycan’daki Komünist yönetime karşı olan tepkileri iyice arttırdı. Devlet başkanı Ayaz Muttalibov, 6 Mart 1992’de istifa etmek zorunda kaldı. Muttalibov, muhalefet tarafından Yukarı Karabağ’daki Ermeni saldırılarına karşı gerekli tedbirleri almamakla suçlanıyordu.<a href="https://www.altayli.net/yukari-karabag-sorunu-ve-turkiye-ermenistan-iliskileri.html#_edn32" name="_ednref32"><sup><sup>[32]</sup></sup></a> Muttalibov’un istifasından sonra yaşanan süreç; 7 Haziran 1992’de gerçekleştirilen başkanlık seçimlerini AHC lideri Ebulfez Elçibey’in kazanmasıyla sonuçlandı.<a href="https://www.altayli.net/yukari-karabag-sorunu-ve-turkiye-ermenistan-iliskileri.html#_edn33" name="_ednref33"><sup><sup>[33]</sup></sup></a></span></p>
<p><span>Azerbaycan Türkleri ile Ermeniler arasında yaşanan çatışmalar sırasında İran devreye girmişti. İran Devlet Başkanı Haşimi Rafsancani’nin önderliğinde Ermenistan Devlet Başkanı Levon Ter- Petrosyan ve Azerbaycan Devlet Başkanı Vekili Yakup Memedov’un katılımıyla Tahran’da Mayıs 1992’de gerçekleştirilen zirvede; ateşkes konusunda anlaşmaya varılmasının hemen ardından Ermenilerin Şuşa’ya saldırmaları; ateşkesin yürürlüğe girmesinden önce Karabağ’ın tamamını ele geçirme düşüncesinde olduklarının göstergesi olmuştur. Böylece Tahran zirvesi de başarısız bir girişim olarak kaldı.<sup><a href="https://www.altayli.net/yukari-karabag-sorunu-ve-turkiye-ermenistan-iliskileri.html#_edn34" name="_ednref34">[34]</a></sup></span></p>
<p><span>Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı’nın, 24 Mart 1992’deki Helsinki toplantısında Yukarı Karabağ sorununun barışçı yollardan çözümü için bir konferans düzenlenmesinin gündeme gelmesiyle birlikte sorun uluslararası alanda yeni bir grubun oluşmasına da neden oldu. Gelişen süreçte, ABD, Rusya ve Fransa eş başkanlığında AGİT Minsk Grubu oluşturuldu. Grubun üyeleri arasında Türkiye de bulunmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/yukari-karabag-sorunu-ve-turkiye-ermenistan-iliskileri.html#_edn35" name="_ednref35">[35]</a> Elçibey döneminde Azerbaycan, AGİT bünyesindeki toplantılarda Azerbaycan’ın toprak bütünlüğünün korunması gerektiğini vurgulamıştı. Ayrıca Ağdere, Goranboy, Gebedey rayonları ile Laçın ve Cebrayıl bölgesindeki bazı köyler Ermenilerden temizlenmişti. Ancak Azerbaycan’da iç karışıklıklar yaşanması durumun tekrar Ermenilerin lehine dönmesine sebep oldu. Ermeni saldırıları sırasında Azerbaycan’da yine bir iktidar değişikliği oldu. Yukarı Karabağ Sorununun çözümü için AGİT bünyesindeki görüşmeler ise devam etti. Ermeniler saldırılarını 1994’teki ateşkese kadar durdurmadılar. Elçibey’e karşı yapılan darbe girişiminden sonra Azerbaycan’da iktidar basamaklarını sırasıyla eline geçiren Haydar Aliyev döneminde, 9 Mayıs 1994’te Azerbaycan ve Ermenistan Savunma Bakanları ile Karabağ’daki ayrılıkçı Ermenilerin temsilcileri ateşkes anlaşması imzaladılar. Ateşkes 12 Mayıs’ta yürürlüğe girdi.<sup><a href="https://www.altayli.net/yukari-karabag-sorunu-ve-turkiye-ermenistan-iliskileri.html#_edn36" name="_ednref36">[36]</a></sup></span></p>
<p><span>Ateşkes Azerbaycan’ın fiili olarak işgalini durdurdu. Ancak bu zamana kadar geçen sürede topraklarının %20’sini kaybetmişti. Yine Ermenilerin Haziran-Temmuz 1993 tarihindeki saldırıları sonucunda 500 binden fazla Azerbaycan Türk’ü göçmen durumuna düşmüş, daha sonraki saldırılarla birlikte bu rakam 1 milyon civarına ulaşmıştır.<a href="https://www.altayli.net/yukari-karabag-sorunu-ve-turkiye-ermenistan-iliskileri.html#_edn37" name="_ednref37">[37]</a> Sovyetlerin son döneminde başlayan çatışmalar ve Azerbaycan-Ermenistan savaşları sırasında Azerbaycan’ın nüfus yapısında önemli değişimler meydana gelmiştir. 1989 yılında yapılan sayımda Ruslar ve Ermeniler etnik gruplar arasında çoğunluk bakımından Azerbaycan Türklerinden sonra gelmekteyken 1999 nüfus sayımında oran olarak Lezgilerden daha az olmuştur.<a href="https://www.altayli.net/yukari-karabag-sorunu-ve-turkiye-ermenistan-iliskileri.html#_edn38" name="_ednref38">[38]</a> Nüfus içerisinde 4. büyük çoğunluğu oluşturan Ermeniler, Azerbaycan’da % 1.5 oranı ve 120.700 nüfusuyla sadece Karabağ Bölgesinde yaşamaktadır. Ancak az miktarda Bakü ve çevresinde de Ermeni nüfus bulunmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/yukari-karabag-sorunu-ve-turkiye-ermenistan-iliskileri.html#_edn39" name="_ednref39">[39]</a></span></p>
<p><span>Ateşkes anlaşmasından sonra bölgeye Bağımsız Devletler topluluğu ve AGİT gözlemciler gönderdi. Diplomatik çabalar sonunda bölgeye uluslararası askeri güç gönderilmesi gündeme geldi. AGİT, 2000 kişilik uluslararası bir kuvvet göndereceğini, bir ülkenin bu kuvvetin en fazla % 30’nu sağlayabileceğini bildirdi.<a href="https://www.altayli.net/yukari-karabag-sorunu-ve-turkiye-ermenistan-iliskileri.html#_edn40" name="_ednref40">[40]</a> Bu arada Azerbaycan’ın Karabağ’da yer alacak uluslararası kuvvet içinde Türk askerinin de olmasını istemesi üzerine Ermenistan Dışişleri Bakanı Papazyan, uluslararası barış gücüne Türk askerini kesinlikle kabul etmeyeceklerini bildirdi.<a href="https://www.altayli.net/yukari-karabag-sorunu-ve-turkiye-ermenistan-iliskileri.html#_edn41" name="_ednref41">[41]</a> Bu uluslararası güç girişimi de sonuçsuz kaldı.</span></p>
<p><span>Yukarı Karabağ sorunu uluslararası platforma taşınırken durumdan en fazla rahatsız olan Rusya Federasyonu oldu. Savaşın başından itibaren Ermenileri destekleyen Rusya, ABD ve Türkiye’yi bölgeden uzak tutmak için çaba sarf etti. Ateşkes anlaşmasından sonra da Ermenistan’a olan desteğini sürdürdü. Örneğin Rusya, Mart 1995’de Ermenistan’a 20 adet T-72 tankı, 12 adet BMP ve 6 adet M I-24 helikopteri vermişti. Ermeniler Ağustos 1995 sonlarında Azerbaycan’ın Kazak, Gebedey, Sederek ve Fizuli’ye bağlı yerleşim yerlerini topa tuttular.<a href="https://www.altayli.net/yukari-karabag-sorunu-ve-turkiye-ermenistan-iliskileri.html#_edn42" name="_ednref42">[42]</a></span></p>
<p><span>2005 yılı içersinde Yukarı Karabağ sorunu ile ilgili Azerbaycan açısından bazı olumlu gelişmeler oldu. Bu gelişmelerin başında Ermenistan Dışişleri Bakanı Vartan Oskanyan ve Azerbaycan Dışişleri Bakanı Elmar Mamedyarov, 2 Mart’ta Prag’da Yukarı Karabağ sorununun çözümüyle ilgili yeni görüşmelere başlamadan önce Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi’nin (AKPM) Yukarı Karabağ’la ilgili aldığı karar yer almaktadır. Britanyalı parlamenter David Atkinson’un okuduğu raporun sonuçları çerçevesinde Strazburg’da kabul edilen karar, Ermenistan ve Yukarı Karabağ’da son derece olumsuz karşılanırken, Azerbaycan’da sevinç yarattı. Uluslararası hukuki bir belge niteliği taşıyan kararda, ilk defa Ermenistan saldırgan bir devlet, Yukarı Karabağ ise ayrılıkçı bir rejim olarak nitelendirildi. Ayrıca Atkinson, raporunu yorumlarken, Yukarı Karabağ’ın kendi geleceğini tayin hakkının bulunmadığını belirtiyordu.<a href="https://www.altayli.net/yukari-karabag-sorunu-ve-turkiye-ermenistan-iliskileri.html#_edn43" name="_ednref43">[43]</a> Bu karara Ermeniler tepki göstererek Batılı devletlerin Hazar petrolleri yüzünden böyle bir karar aldığını belirttiler. Ancak rapor, Ermenistan üzerinde etki yapmış olmalı ki Ermenistan ilk defa Karabağ’dan çekilmekten bahsetmeye başladı. Azerbaycan ve Ermenistan liderleri İlham Aliyev’le Robert Koçaryan’ın Mayıs 2005’te gerçekleştirdikleri zirvede Karabağ sorununda önemli ilerleme olduğu bildirildi. Ermenistan Dışişleri Bakanı Vartan Oskanyan, Erivan’da yaptığı açıklamada, Varşova’daki görüşmede iki liderin Karabağ’ın statüsü konusunda gelişme sağlamayı başardığını söyledi. Ancak Oskanyan, Karabağ çevresindeki 7 bölgenin Azerbaycan’a iade edilmesi konusunda anlaşmaya varılmadığını belirtti.<a href="https://www.altayli.net/yukari-karabag-sorunu-ve-turkiye-ermenistan-iliskileri.html#_edn44" name="_ednref44">[44]</a> Mayıs 2005’te Ankara’da temaslarda bulunan Azerbaycan Dışişleri Bakan Yardımcısı Araz Azimov, Yukarı Karabağ konusunda önemli gelişmeler olduğunu belirtti. Azimov, Erivan yönetimi ile yaptıkları görüşmede Ermenistan’ın Dağlık Karabağ’da işgal altında tuttuğu yedi rayonun beşinden hemen çekilmeyi, Azerbaycan ile Nahçıvan arasındaki geçiş koridoru olan Laçin ile Dağlık Karabağ’ı çevreleyen Kelbecer’den çekilme konusunun ise görüşme şartlarına bağlı olduğunu belirtti. Buna karşılık Azerbaycan’ın bu teklifi kabul etmediğini ve Ermenistan’ın işgal ettiği bölgelerden şartsız çekilmesini istediğini ifade etti.<a href="https://www.altayli.net/yukari-karabag-sorunu-ve-turkiye-ermenistan-iliskileri.html#_edn45" name="_ednref45">[45]</a></span></p>
<p><span>Ermenistan ile Azerbaycan arasında gerçekleştirilen görüşmelerde, Ermenilerin işgal ettikleri toprakları boşaltmaları gündeme getirilirken Yukarı Karabağ’da ise bağımsızlık yolunda girişimler meydana gelmektedir. Bağımsızlık yolundaki referandum girişimlerinin uluslararası camiadan destek görmemesi ise sorunun çözümü açısından önemlidir. Mesela, 2006 yılında AB Dönem Başkanlığı tarafından Yukarı Karabağ ile ilgili referandum sonuçlarının hiçbir şekilde tanımayacağına ilişkin bir açıklama yapılmıştır. Açıklamada Yukarı Karabağ sorununa çözüm bulunması için AGİT bünyesindeki Minsk gurubunun faaliyetlerinin desteklendiği vurgulanmıştır.<a href="https://www.altayli.net/yukari-karabag-sorunu-ve-turkiye-ermenistan-iliskileri.html#_edn46" name="_ednref46">[46]</a> Azerbaycan cumhurbaşkanı İlham Aliyev ise yaptığı bir açıklamada, Ermenistan ile Yukarı Karabağ sorunu hakkındaki görüşmelerin 13 yıldır devam ettiğini ve bu görüşmelerin bir on üç yıl daha süremeyeceğini söyledi. Aliyev, görüşmelerin Ermenilerin olumsuz tutumları nedeniyle uzadığını, ancak ülkesinin bütün devletlerce bu sınırları içinde tanındığını ve Yukarı Karabağ’a hiçbir zaman için bağımsızlık verilemeyeceğini belirtti.<a href="https://www.altayli.net/yukari-karabag-sorunu-ve-turkiye-ermenistan-iliskileri.html#_edn47" name="_ednref47">[47]</a> Buna rağmen Mayıs 2010’da Yukarı Karabağ’da Ermenilerin parlamento seçimi girişimleri başta Türkiye olmak üzere tepkilere neden olmuştur. Türkiye tarafından yapılan açıklamalarda Kafkasya’da barış ve güvenliğin sağlanması açısından Yukarı Karabağ Sorununun çözümünün önemi vurgulanmıştır.<a href="https://www.altayli.net/yukari-karabag-sorunu-ve-turkiye-ermenistan-iliskileri.html#_edn48" name="_ednref48">[48]</a></span></p>
<p><span>AGİT Minsk grubu bünyesinde sorunun çözümü için gerçekleştirilen görüşmeler devam etmektedir. Sorunun çözümüne ilişkin görüşmeler sürerken bölgede küçük çaplı çatışmalar da görülmektedir.<a href="https://www.altayli.net/yukari-karabag-sorunu-ve-turkiye-ermenistan-iliskileri.html#_edn49" name="_ednref49">[49]</a></span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-64496" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/08/Karabag-4.jpg" alt="" width="800" height="560" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/08/Karabag-4.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/08/Karabag-4-768x538.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"><span><strong>2. Yukarı Karabağ Sorunu ve Türkiye-Ermenistan ilişkileri</strong></span></p>
<p><span>Yukarı Karabağ sorunu sadece Azerbaycan Türklerinin sorunu değil, aslında Türk dünyasının bir sorunuydu. Ruslar, Azerbaycan topraklarını işgal ettikten sonra Türkiye ile Azerbaycan Türklerinin bağlantısını koparmak amacıyla İran ve Anadolu’dan getirerek yerleştirdikleri Ermeniler ile amaçlarına ulaştılar. Rusların, Azerbaycan’da istikrarın sağlanmasını önlemek, Hazar petrollerinden yararlanmaya devam edebilmek için bu tür politikalar uygulamalarına rağmen Türkiye, 1989-1990 tarihlerinde gerçekleşen olayların Sovyetlerin bir iç işi olduğunu açıkladı. Sovyetlerin çöküşünden sonra ise Ermenistan’ı ilk tanıyan ülkelerin arasında yer aldı.<a href="https://www.altayli.net/yukari-karabag-sorunu-ve-turkiye-ermenistan-iliskileri.html#_edn50" name="_ednref50">[50]</a></span></p>
<p><span>Yukarı Karabağ sorunu Türkiye-Ermenistan ilişkilerini etkileyen önemli bir meseledir. Ancak Ermenilerin, Doğu Anadolu’yu kaybettikleri bir Ermeni toprağı olarak görmeleri ve bir gün bu toprakları geri alacakları yolundaki düşünce ve planları iki ülke arasındaki sorunları en az Yukarı Karabağ kadar etkileyen bir faktördür. Örneğin 1962’de Sovyetlerin Anadolu toprakları üzerindeki isteklerinden vazgeçmesi Ermeniler arasında yaygın ayaklanmalara neden olmuştur.<a href="https://www.altayli.net/yukari-karabag-sorunu-ve-turkiye-ermenistan-iliskileri.html#_edn51" name="_ednref51">[51]</a> Bağımsızlıktan sonra da Ermenistan’ın Türkiye ile ilgili politikalarında değişiklik olmadı. Ermenistan Bağımsızlık Beyannamesinin 11. maddesinde Doğu Anadolu illerimiz “Batı Ermenistan” olarak nitelendirilmektedir. Aynı maddede “Ermenistan, 1915 soykırımının tanınması çabasını sürdürmeye devam edecektir” ifadesi yer almaktadır.<a href="https://www.altayli.net/yukari-karabag-sorunu-ve-turkiye-ermenistan-iliskileri.html#_edn52" name="_ednref52">[52]</a></span></p>
<p><span>Ermenistan’ın bu politikalarına rağmen Yukarı Karabağ sorununda dönemin Türk hükümeti mesafeli durmayı tercih etti. Çatışmaların şiddetlendiği, Ermenilerin katliamlarını arttırdığı 1992 yılına kadar Ermenistan aleyhinde bir tavır sergilemedi. Hatta çatışmaların devam ettiği dönemde Ermenistan’a Batılı devletler, özellikle Fransa, tarafından gönderilen yardım malzemeleri Türkiye üzerinden ulaştı.<a href="https://www.altayli.net/yukari-karabag-sorunu-ve-turkiye-ermenistan-iliskileri.html#_edn53" name="_ednref53">[53]</a> Bu malzemelerin içinde silah olduğuna dair dönemin gazetelerinde haberler yer aldı.<a href="https://www.altayli.net/yukari-karabag-sorunu-ve-turkiye-ermenistan-iliskileri.html#_edn54" name="_ednref54">[54]</a> Sadece Türkiye’nin tutumu değil, her konuda Rusya ile rekabet içinde olan ABD’nin ve birçok Batı ülkesinin ortak tavır sergilediği tek olayın belki de Yukarı Karabağ sorunu olması dikkat çekicidir.</span></p>
<p><span>Ermenilerin Şuşa’yı ele geçirdiği, Laçin’i bombaladığı bir dönemde Türkiye’nin Azerbaycan’a askeri destek sağlamamasının arakasında yeni bir Kıbrıs sorunu yaratmama düşüncesinin olduğu, dolayısıyla dönemin başbakanı Demirel’in bu konuda temkinli davrandığına ilişkin yorumlar yapılmıştır.<a href="https://www.altayli.net/yukari-karabag-sorunu-ve-turkiye-ermenistan-iliskileri.html#_edn55" name="_ednref55">[55]</a> Türkiye’nin Kars ve Gümrü Antlaşmalarından doğan haklarını kullanarak Ermenilerin, Nahçıvan bölgesine yaptıkları saldırıları durdurmak için askeri müdahalede bulunup bulunmayacağı tartışılmıştır. Ancak, Mayıs 1992 tarihinden itibaren sorunun AGİT gibi uluslararası kuruluşlar bünyesinde çözülmesine yönelik girişimlerde bulunulması, Türkiye için en doğru adım olarak görülmüştür. Nitekim Mayıs 1992’de Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi nezdinde bir girişimde bulunuldu.<a href="https://www.altayli.net/yukari-karabag-sorunu-ve-turkiye-ermenistan-iliskileri.html#_edn56" name="_ednref56">[56]</a> Öte yandan olayların devam ettiği dönemde, Eylül 1992’de Türkiye’nin Ermenistan’a yüz bin ton buğday satarak o sırada Azerbaycan’ın bu ülkeye uyguladığı ambargonun etkisizleştirilmesine katkıda bulunması olayların başlangıcında Azerbaycan’ı desteklemediğinin, Batı’nın ve Rusya’nın tepkisini çekmek istemediğinin bir göstergesidir. Ankara’nın Ermenistan’la yakınlaşma girişimleri bununla kalmamış, Ermenistan’a 1992-1993 kışı boyunca üç yüz milyon kilowatt-saat elektrik enerjisi satması taahhüdünü içeren bir enerji anlaşması imzalanmıştır. Daha sonra Azerbaycan’ın ve Türkiye’de muhalefetin tepkisi üzerine bu anlaşma iptal edilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/yukari-karabag-sorunu-ve-turkiye-ermenistan-iliskileri.html#_edn57" name="_ednref57">[57]</a> Azerbaycan lideri Elçibey’in 2 Nisan 1993 tarihinde Kelbecer’in Ermeniler tarafından işgali sırasında bölgedeki sivilleri çıkarmak için istediği 2 helikopteri, yine dönemin hükümeti bu tür müdahalelerin Rusya ile karşı karşıya gelmeye neden olacağı gerekçesiyle reddetmiştir.<a href="https://www.altayli.net/yukari-karabag-sorunu-ve-turkiye-ermenistan-iliskileri.html#_edn58" name="_ednref58">[58]</a></span></p>
<p><span>Ermenilerin, Hocalı’da yaptıkları katliamlar ve arkasından Kelbecer bölgesinde gerçekleştirdikleri saldırılar ile birlikte Türkiye, Ermenistan politikasında değişikliğe gitti. Türkiye, Azerbaycan ile Ermenistan arasındaki çatışmalarda Azerbaycan tarafını destekleyerek 1993 yılında Ermenistan sınırını kapatma kararı aldı.<a href="https://www.altayli.net/yukari-karabag-sorunu-ve-turkiye-ermenistan-iliskileri.html#_edn59" name="_ednref59">[59]</a> Türkiye’nin bu sorundaki en önemli adımı Ermenistan sınırının kapatılması olmuştur. Bu tarihten sonra Azerbaycan ile milli, tarihi ve kültürel bağları olan Türkiye, Yukarı Karabağ Sorunun çözümü için oluşturulan AGİT bünyesindeki Minsk Grubu’nda sorunun barışçı yollardan çözümü için çalışmaktadır. Ancak Yukarı Karabağ Sorununun çözümünde belirleyici aktörlerden biri de Rusya’dır. Kafkasya’da meydana gelen pek çok olayın Rusya’nın politikaları ile bir şekilde ilişkisi bulunduğu görüşü makbuldür. Rusya, Sovyetlerin çöküşünden sonra kurulan cumhuriyetleri arka bahçesi olarak gördüğünden bölgede nüfuzunu olumsuz etkileyecek her türlü teşebbüsün karşısında durmaktadır. Yukarı Karabağ sorununun çözümünde AGİT gibi kurumları saf dışı bırakarak kendisi çözümde belirleyici olma yolunda zaman zaman adımlar atmıştır.<a href="https://www.altayli.net/yukari-karabag-sorunu-ve-turkiye-ermenistan-iliskileri.html#_edn60" name="_ednref60">[60]</a></span></p>
<p><span>Türkiye’nin Yukarı Karabağ meselesinde izlediği politika Ermenistan ile ilişkilerinde temel etkenlerden biri olarak yer almaktadır. Son dönemde bu ülke ile gerçekleştirilen müzakerelerin ana unsurlarından biri yine Yukarı Karabağ sorunu ve sınırların açılması konusu olmuştur. Özellikle sınır kapısının açılması oldukça tartışılmaktadır. Kapının açılmasının hem Türkiye’ye hem de bölgeye faydalar getireceği ifade edilmektedir. Böyle bir durumda Türkiye’nin Kafkaslarla olan açmazlarından birinin çözüleceği, Ermenistan’ın Rusya’ya olan bağlılığının sona ereceği, Ermenistan ve Azerbaycan arasındaki sorunun çözülmesine yardımcı olacağı konusunda görüşler ileri sürülmektedir.<a href="https://www.altayli.net/yukari-karabag-sorunu-ve-turkiye-ermenistan-iliskileri.html#_edn61" name="_ednref61">[61]</a> Bu çerçevede Ermenistan ile ilişkilerin normalleştirmesi yolunda adımlar atılmaya başlandı. İki ülke arasında yapılan görüşmeler sonucunda imzalanan protokollerin yanı sıra liderler düzeyinde görüşmeler de gerçekleştirildi. Cumhurbaşkanı Gül ile Sarkisyan arasında 2009 Mayısında Prag’da yapılan görüşmelerde ilişkilerin normalleşmesine vurgu yapıldı. Ermeni lider, Yukarı Karabağ sorununun Türkiye ile olan ilişkilerden ayrı tutulması gerektiği yönünde açıklamalar yaptı.<a href="https://www.altayli.net/yukari-karabag-sorunu-ve-turkiye-ermenistan-iliskileri.html#_edn62" name="_ednref62">[62]</a> İki ülkenin dışişleri bakanları arasında 10 Ekim 2009’da imzalanan “Türkiye Cumhuriyeti İle Ermenistan Cumhuriyeti Arasında Diplomatik İlişkilerin Kurulmasına Dair Protokol” ortak sınırın açılmasına ilişkin bir madde de içeriyordu.<a href="https://www.altayli.net/yukari-karabag-sorunu-ve-turkiye-ermenistan-iliskileri.html#_edn63" name="_ednref63">[63]</a> Ermenistan ile gerçekleştirilen görüşmeler ve imzalanan protokollerin Türkiye’de ve Azerbaycan’da olumsuz tepkilerle karşılanması üzerine hükümet, Yukarı Karabağ sorunu çözülmediği sürece sınır kapılarını açmayacağını açıkladı.<a href="https://www.altayli.net/yukari-karabag-sorunu-ve-turkiye-ermenistan-iliskileri.html#_edn64" name="_ednref64">[64]</a> Dışişleri Bakanı Davutoğlu ise protokolün imzalanmasından bir gün sonra yaptığı bir açıklamada Azerbaycan ve Ermenistan devlet başkanlarının 5-6 ay içinde beş kere buluştuklarını ve buluşmalarda Türkiye’nin 2007 yılından itibaren bölgede yaptığı hamlelerin etkili olduğunu belirterek, Türkiye’nin Azerbaycan’ı kaderine terk etmesi gibi bir durumun söz konusu olmadığını söyledi.<a href="https://www.altayli.net/yukari-karabag-sorunu-ve-turkiye-ermenistan-iliskileri.html#_edn65" name="_ednref65">[65]</a> Ancak protokolün temel prensiplerinden birisi önkoşulsuz ilişkilerin başlatılması idi. Bu durum her iki ülke için de geçerliydi. Ermenistan cephesinde ise önce 12 Ocak 2010 tarihindeki Anayasa Mahkemesi kararı ile daha sonra da Cumhurbaşkanı Sarkisyan’ın yaptığı açıklamalar ile iki ülke arasında imzalanan protokolün yürürlüğe girmeyeceği anlaşılmıştır.<a href="https://www.altayli.net/yukari-karabag-sorunu-ve-turkiye-ermenistan-iliskileri.html#_edn66" name="_ednref66">[66]</a> Ermenistan tarafından yapılan açıklamalarda Türkiye’nin Yukarı Karabağ Sorununun çözümünü protokollerde yer almamasına rağmen ön koşul olarak gösterdiği belirtilmiştir. İlişkilerin normalleştirilmesi sürecinin Ermenistan Cumhurbaşkanı Serj Sarkisyan tarafından önkoşulsuz olarak başlatıldığını, aynı şekilde protokollerin de önkoşulsuz olarak Ekim 2009’da Zürih’te imzalandığını belirten Ermenistan Dışişleri Bakanı Nalbandyan, söz konusu protokollerin onaylanması gerektiğini ancak, Türkiye’nin Azerbaycan’dan izin alma ihtiyacı duyduğunu ileri sürdü.<a href="https://www.altayli.net/yukari-karabag-sorunu-ve-turkiye-ermenistan-iliskileri.html#_edn67" name="_ednref67">[67]</a></span></p>
<p><span>Ermenistan tarafından yapılan bu açıklamalara rağmen, aslında Ermenistan için de Yukarı Karabağ sorunu önemli bir koşuldur. Ermenistan’ın 2007 ulusal güvenlik stratejisi raporunda yer alan temel sorun ve tehditlerin başında Yukarı Karabağ geliyor. Raporda Azerbaycan; Ermenistan ve Yukarı Karabağ için bir tehdit olarak görülürken Azerbaycan ile stratejik ortak olarak tanımlanan Türkiye’nin de uyguladığı politikalarla Ermenistan için bir tehdit unsuru olduğuna ilişkin ifadeler yer almaktadır.<a href="https://www.altayli.net/yukari-karabag-sorunu-ve-turkiye-ermenistan-iliskileri.html#_edn68" name="_ednref68">[68]</a> Bu belgede Yukarı Karabağ için ayrı bir başlık yer almaktadır. Sorunun AGİT Minsk Grubu öncülüğünde barışçı yollardan çözülmesinin önemi vurgulanırken Yukarı Karabağ’ın Ermenistan ile bağlantıları olan bir cumhuriyet olması beklentisi raporda göze çarpıyor.<a href="https://www.altayli.net/yukari-karabag-sorunu-ve-turkiye-ermenistan-iliskileri.html#_edn69" name="_ednref69">[69]</a></span></p>
<p><span>Ermenistan güvenlik raporunda ilişkilerin düzelmesinin önündeki en büyük engelin Türkiye’nin ileri sürdüğü ön koşulların olduğu iddia ediliyor. Ermenistan tarafının ön koşulunun olmadığı ifade edilirken raporun devam eden kısmında “Sözde Ermeni Soykırımının” Türkiye’nin de dahil olduğu uluslararası camia tarafından kabul görme beklentisi bir tezat olarak karşımıza çıkmaktadır. Ayrıca Ermenistan sınırının açılmasının Türkiye-AB görüşmelerini olumlu şekilde etkileyeceği vurgusu, yine Ermenistan ile olan sorunlarının Türkiye’nin AB’ye girmesinde bir engel olduğuna üstü kapalı da olsa dikkat çekilmektedir.<a href="https://www.altayli.net/yukari-karabag-sorunu-ve-turkiye-ermenistan-iliskileri.html#_edn70" name="_ednref70">[70]</a> Ermenistan Cumhurbaşkanı Seıj Sarkisyan’ın Atina ziyareti sırasında sorunlu bir komşu olarak tanımladığı Türkiye’nin AB’ye girebilmesi için “tarihi tanıması” gerektiğini söylemesi, Ermenistan’ın ilişkilerin iyileşmesi olumlu adımlar atmayacağının bir kanıtıdır.<a href="https://www.altayli.net/yukari-karabag-sorunu-ve-turkiye-ermenistan-iliskileri.html#_edn71" name="_ednref71">[71]</a></span></p>
<p><span>Ermenistan, ulusal güvenlik raporunda da belirtildiği gibi enerji kaynakları açısından fakir bir ülkedir. Bu açıdan dışa bağımlı olan ülkenin en önemli destekçisi Rusya’dır. Hazar Enerji kaynaklarına çok yakın bir sahada yer alan Ermenistan, Azerbaycan topraklarını işgal altında bulundurduğu ve Türkiye ile Azerbaycan’a karşı uyguladığı politikalar nedeniyle bu bölgenin imkânlarından yeteri kadar yararlanamamaktadır. Yine güvenlik raporunda bu bölge ile ilgili TRACECA, INOGATE gibi uluslararası projelerden Ermenistan’ın izole edilmesi için Azerbaycan’ın çaba sarf etmesi bir tehdit unsuru olarak görülmektedir.<a href="https://www.altayli.net/yukari-karabag-sorunu-ve-turkiye-ermenistan-iliskileri.html#_edn72" name="_ednref72">[72]</a> Bu gerçekler göstermektedir ki Yukarı Karabağ sorununun çözümüne ve Türkiye-Ermenistan ilişkilerine etki eden birçok faktör vardır. AB politikaları, ABD gibi uluslararası güçler ile Ermeni diasporasının faaliyetleri iki ülkenin ilişkilerini bir şekilde etkilemektedir.</span></p>
<p><span>Rapordaki unsurların yanı sıra Ermenistan siyasetçileri arasında da Türkiye ile ilişkilerin normalleşme sürecine ilişkin farklı görüşler bulunmaktadır. Ermenistan dışişleri bakanı Türkiye’nin koşullar ileri sürdüğünü iddia ederken Ermenistan’ın ilk cumhurbaşkanı Levon Ter-Petrosyan ise yaptığı bir açıklamada Yukarı Karabağ Sorununun çözülmeden ilişkilerin düzelmeyeceğini ifade etti.<a href="https://www.altayli.net/yukari-karabag-sorunu-ve-turkiye-ermenistan-iliskileri.html#_edn73" name="_ednref73">[73]</a> Sarkisyan’ın Moskova’da Medvedev ile yaptığı görüşmelerden sonra yapılan açıklamalarda Yukarı Karabağ sorununun çözümünde olumlu gelişmeler olduğu ve bu gelişmelerin Türkiye ile normalleşme sürecinde katkı sağlayacağına dair yorumlar yapıldı.<a href="https://www.altayli.net/yukari-karabag-sorunu-ve-turkiye-ermenistan-iliskileri.html#_edn74" name="_ednref74">[74]</a> Ermeni tarafından yapılan buna benzer açıklamalar göstermektedir ki iki ülkenin ilişkilerinde kilit nokta Yukarı Karabağ sorunudur. Ayrıca Türkiye’nin tutumu Azerbaycan ile olan ilişkilerini etkilediği gibi Azerbaycan ve Ermenistan arasındaki görüşmelerin de seyrini etkileyebilecek niteliktedir. 22 Kasım 2009 tarihinde Münih’te ABD, Rusya ve Fransa’nın arabuluculuğunda gerçekleştirilen Azerbaycan-Ermenistan devlet başkanlarının altıncı görüşmesinde Erivan’ın Ankara ile yaptığı protokollerden sonra Yukarı Karabağ sorununun çözümünde yapıcı davranmadığını savunan İlham Aliyev, Ermenilerin Karabağ sorunu halledilmeden, Türkiye’nin sınır kapılarını açacağına dair beklentilerinin boşuna umutlar olduğunu savundu. Aliyev, Türkiye’nin sorun halledilmeden kapıların açılmayacağına ilişkin söz verdiğini vurgulayarak Ermenilerin bu tutumlarını devam ettirmeleri durumunda işgal altındaki toprakları askeri yollarla kurtaracaklarına dair imalarda bulundu.<a href="https://www.altayli.net/yukari-karabag-sorunu-ve-turkiye-ermenistan-iliskileri.html#_edn75" name="_ednref75">[75]</a></span></p>
<p><span>Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde gerçekleştirilen toplantılarda da Türkiye’nin son dönem Ermenistan politikası eleştirilere maruz kaldı. Toplantı tutanaklarına geçen kayıtlarda; Sözde Ermeni soykırım iddiaları -ki yirmi ülke parlamentosundan geçirilmiş olması- Ermenistan’ın Türkiye’den toprak talepleri, Yukarı Karabağ sorunu gibi meselelere rağmen Ermeni açılımı çerçevesinde Türkiye- Ermenistan görüşmeleri ve çizilen yol haritası, Türkiye-Azerbaycan ilişkilerinde tahammül sınırlarını aşan sorunlar yarattığı belirtilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/yukari-karabag-sorunu-ve-turkiye-ermenistan-iliskileri.html#_edn76" name="_ednref76">[76]</a> Ayrıca TBMM tarafından 2005 yılında yayımlanan bildiride iki ülkenin ilişkilerinin normalleşme sürecinde ortak tarih komisyonlarının kurularak tehcir meselesinin araştırılmasının önemine dikkat çekildi. Ermenistan’ın Türkiye ile iyi komşuluk ilişkileri kurabilmesi için bu teklifi reddetmemesi gerektiği vurgulandı.<a href="https://www.altayli.net/yukari-karabag-sorunu-ve-turkiye-ermenistan-iliskileri.html#_edn77" name="_ednref77">[77]</a> Türkiye’nin bu girişimlerine rağmen Ermenistan tarafından olumlu cevap gelmemesi ilişkilerin normalleşmesi ihtimalini düşürmektedir. Yine Türkiye tarafından cumhurbaşkanlığı düzeyinde Ermenistan’a gerçekleştirilen ziyaretle iyimser bir hava yaratılmış, ancak Ermenistan tarafından karşı bir adım atılmamıştır.<a href="https://www.altayli.net/yukari-karabag-sorunu-ve-turkiye-ermenistan-iliskileri.html#_edn78" name="_ednref78">[78]</a></span></p>
<p><span>Türkiye ile Ermenistan arasında imzalanan protokollerle iki ülke arasındaki ilişkilerin normalleşmesi açısından hem bölgede hem de AB, ABD gibi uluslararası aktörler nezdinde olumlu beklentiler yaratmıştı. Ancak yaşanan gelişmeler göstermektedir ki bu sürecin tamamlanması birçok faktöre bağlıdır.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-64497" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/08/Karabag-1.jpg" alt="" width="800" height="525" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/08/Karabag-1.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/08/Karabag-1-768x504.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span><strong>Sonuç</strong></span></p>
<p><span>Sovyetlerin çöküşü, bulunduğu coğrafi konum hem de yeni kurulan devletlerle olan tarihi bağları nedeniyle Türkiye’nin stratejik önemini arttırmıştır. Bu çöküş aynı zamanda Rusya dahil bölgedeki birçok ülkeye sorunlar da getirmiştir. Türkiye açısından en önemli problemler arasında Yukarı Karabağ sorunu ve Ermenistan ile olan ilişkiler yer almaktadır. Yaşanan süreç göstermektedir ki 20. yüzyılın sonunda ortaya çıkan yeni durumda Türkiye önemli bir bölgesel aktör konumundadır. Bu açıdan Türkiye’nin bölgedeki rolünü etkileyen durumların başında Ermenistan ile yaşanan sorunlar yer almaktadır. Ermenistan ile yaşanan tarihi sorunlara bir de Yukarı Karabağ Sorunu eklenmiştir. Yukarı Karabağ, Türkiye-Ermenistan ve Azerbaycan ilişkilerini etkilediği gibi Hazar çevresindeki zengin enerji kaynaklarının uluslararası pazara ulaştırılmasını da etkilemektedir. Bu açıdan Yukarı Karabağ sorunu AB, ABD ve Rusya’nın politikaları açısından önem arz ettiği gibi dolaylı da olsa Türkiye’nin bu ülkelerle ve uluslararası kuruluşlarla olan ilişkilerini de etkilemektedir. Bundan dolayı Türkiye’nin Ermenistan ile olan ilişkilerinin normalleştirilmesi yolunda atılan adımlar uluslararası camiada takip edilmektedir. Son dönemde yaşanan gelişmelere rağmen Yukarı Karabağ sorunu çözülmediği sürece iki ülkenin ilişkilerinin normalleşmesi mümkün görünmemektedir. Aksine bir durumda ise Türkiye-Azerbaycan ilişkileri olumsuz etkilenecektir. Azerbaycan ise hem tarihi bağlar hem de sahip olduğu zengin kaynaklar açısından Türkiye için önemli bir ülkedir. Azerbaycan’daki Ermeni işgalinin sona ermesinin hem Türkiye hem de Ermenistan açısından olumlu sonuçları olacaktır. Bakü-Tiflis-Ceyhan Boru Hattı’nda görüldüğü gibi Yukarı Karabağ sorunu doğal zenginliklere sahip olmayan Ermenistan’ın bölgedeki fırsatlardan istifade etmesini de engellemektedir. Bu nedenle sorun çözülmeden Türkiye’nin Ermenistan’ın lehine atacağı bir adım Ermenistan’ın elini güçlendireceği gibi Türkiye’nin bölgedeki konumunu olumsuz etkileyecektir.</span></p>
<p><span><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Doç. Dr. Mustafa GÖKÇE</strong></span></a></span></p>
<p><span>Aksaray Üniversitesi, Fen Edebiyat Fakültesi, Tarih Bölümü Öğretim Üyesi, elmek: gokce17@gmail .com</span></p>
<p><span>Turkish Studies, International Periodical For the Languages, Literature and History of Turkish or Turkic Volume 6/1 Winter 2011</span></p>
<hr>
<div><span><strong><u>KAYNAKÇA:</u></strong></span></div>
<div><span>♦ ALPARGU, M. “Güvenlik Boyutunda Türkiye Azerbaycan İlişkileri” Stratejik Araştırmalar Dergisi, Sayı 3, Ankara 2004.</span></div>
<div><span>♦ ABDULLAYEV, C. “Uluslararası Hukuk Çerçevesinde Hazar’ın Statüsü ve Doğal Kaynakların İşletilmesi Sorunu”, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, Cilt 48, Sayı 4, Ankara 1999.</span></div>
<div><span>♦ ABDULLAYEV, C. “Azerbaycan’da Anayasallaşma Süreci ve Benimsenen Sistemin Niteliği”, Avrasya Dosyası, Cilt 7, Sayı 1, Ankara 2001.</span></div>
<div><span>♦ ASLANLI, A. “Tarihte ve Günümüzde Karabağ Sorunu”, Avrasya Dosyası, Cilt 7, Sayı 1, Ankara 2001.</span></div>
<div><span>♦ BATUR, N. “Muttalibov İstifa Etti”, Milliyet, 07.03 1992.</span></div>
<div><span>♦ BATUR, N. “Karabağ’da Ermeni Stratejisi”, Milliyet, 11.05.1992.</span></div>
<div><span>♦ BAŞLAMIŞ, C. “Karabağ Temel Sorun”, Milliyet, 30.01.1990.</span></div>
<div><span>♦ BAŞLAMIŞ C. “Bakü’den İmdat Çağrısı”, Milliyet, 10.05. 1992.</span></div>
<div><span>♦ BAŞLAMIŞ C. Karabağ Sorununa Çözüm Sinyali”, Milliyet, 20. 05. 2005.</span></div>
<div><span>♦ BATUR, N. “Karabağ’da Ermeni Stratejisi”, Milliyet, 11.05. 1992.</span></div>
<div><span>♦ BAYKARA, H. “Kafkasya’da Ermenilerin Durumu ve Ermenistan’a Sessizce İlhak Edilen Azerbaycan Toprakları”, Türk Kültürü, Sayı 84, Ankara 1969.</span></div>
<div><span>♦ CAFEROĞLU, A. “Sovyet İdaresindeki Esir Milletler”, Türk Kültürü, Sayı 21, Ankara 1964.</span></div>
<div><span>♦ CAFERSOY, N, Elçibey Dönemi Azerbaycan Dış Politikası, Asam Yay., Ankara 2001.</span></div>
<div><span>♦ CAFERSOY, N. “Bağımsızlığın Onuncu Yılında Azerbaycan-Rusya İlişkileri”, Avrasya Dosyası, C.7, S.1, Ankara 2001.</span></div>
<div><span>♦ CAFERSOY, N. “Azerbaycan’ da 20 Ocak 1990 Bakü Katliamı”, </span><span><a href="http://www.turksam.org/tr/yazilar.asp?kat=5&yazi=1157" target="_blank" rel="noopener">http://www.turksam.org/tr/yazilar.asp?kat=5&yazi=1157</a>, 18 Ocak 2007.</span></div>
<div><span>♦ DUGİN, A. Rus Jeopolitiği Avrasyacı Yaklaşım, Çev.: Vügar İmanov, Küre Yay., İstanbul 2003.</span></div>
<div><span>♦ ERGAN, U. “Erivan’dan İlk Sürpriz Çekilme İşareti”, Hürriyet, 12.05.2005.</span></div>
<div><span>♦ GASIMOV, M. “Azerbaycan Cumhuriyeti”, Türkler, Cilt 19, Yeni Türkiye Yay., Ankara 2002.</span></div>
<div><span>♦ GÖMEÇ, S. Türk Cumhuriyetleri ve Toplulukları Tarihi, Akçağ Yay., Ankara 1999.</span></div>
<div><span>♦ HASANLI, C., Azerbaycan Tarihi, Azerbaycan Kültür Derneği Yay., Ankara 1998.</span></div>
<div><span>♦ HENZE, P. B. “Ulusal İç Muhalefetin Görünümü ve Yarattığı Sorunlar”, S. Ender Wimbush, Sovyet Müslümanları, Çev: Yuluğ Tekin Kurat, Yeni Forum Yayınları, Ankara 1988</span></div>
<div><span>♦ HÜSEYİNLİ, G. “Azerbaycan’da Siyasal Partiler ve Siyasal İlişkiler”, Avrasya Dosyası, Cilt 7, Sayı 1, Ankara 2001.</span></div>
<div><span>♦ İŞYAR, Ö. G. Sovyet-Rus Dış Politikaları ve Karabağ Sorunu, Alfa Yayınları, Bursa 2004.</span></div>
<div><span>♦ KANBOLAT, H. “20 Ocak Olayları: Azerbaycan’ın Bağımsızlık Mücadelesinde Son Kilometre Taşı” <a href="http://www.asam.org.tr/tr/yyazdir.asp?ID=1374&kat1=&kat2=2" target="_blank" rel="noopener">http://www.asam.org.tr/tr/yyazdir.asp?ID=1374&kat1=&kat2=2</a>, (23 Ocak 2007).</span></div>
<div><span>♦ KANTARCI, Ş. “Amerikalı Bir Uzmanın Gözüyle Türkiye Ermenistan İlişkileri” <a href="http://www.turksam.org.tr/" target="_blank" rel="noopener"><strong>http://www.turksam.org.tr</strong></a>, (22.03.2005).</span></div>
<div><span>♦ KİLİ, S. “Azerbaycan, Batı, Sovyet Rusya ve Türkiye” Cumhuriyet, 01.03.1990.</span></div>
<div><span>♦ KURAT, A.N. Rusya Tarihi, TTK Yay. Ankara 1999.</span></div>
<div><span>♦ MATUSZEWSKİ, D. C. “İmparatorluklar, Uluslar, Sınırlar”, Ed: S. Ender Wimbush, Sovyet Müslümanları, Çev: Yuluğ Tekin Kurat, Yeni Forum Yayınları, Ankara 1988.</span></div>
<div><span>♦ NESİBLİ, N. “Azerbaycan’ın Milli Kimlik Sorunu”, Avrasya Dosyası, Cilt 7, Sayı 1, Ankara 2001.</span></div>
<div><span>♦ OK, N. “Yeni Azerbaycan Cumhuriyeti Kurulurken”, Türk Dünyası Tarih Dergisi, Sayı 62, İstanbul 1992.</span></div>
<div><span>♦ PANFİLOVA, V. “Erivan Müttefiksiz Kaldı”, Radikal, 12.02.2005.</span></div>
<div><span>♦ SARAY, M. “Azeri Türkleri”, Türk Dünyası Araştırmaları, Sayı 29, İstanbul 1984.</span></div>
<div><span>♦ SARINAY Y. vd. Osmanlı Belgelerinde Karabağ, Başbakanlık Arşivi Yay., İstanbul 2009.</span></div>
<div><span>♦ SEFEROV, R. “Sovyet Dönemi ve Bağımsızlık Sonrası Azerbaycan Nüfusunun Etnik Yapısındaki Değişimler”, Selçuk Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Dergisi, Sayı 17, Konya 2005.</span></div>
<div><span>♦ Serdari-Niyâ, S. “Karabağ ez Sâl-ı 1923 tâ 1988”, Varlık, <a href="http://www.varliq.com/" target="_blank" rel="noopener"><strong>www.varliq.com</strong></a>, (ET:22.12.2010).</span></div>
<div><span>♦ SHAFFER, B. Sınırlar ve Kardeşler, Çevr: Ali Gara, Vüsal Kerimov, Bilgi Ünv. Yay, İstanbul 2008.</span></div>
<div><span>♦ SOYSAL, M. “Azerbaycan’ın 70 Yıllık Dramı” Türkiye Gazetesi, 24 Ocak 1990.</span></div>
<div><span>♦ TAŞKIRAN, C. “Karabağ’da Son Durum”, Yeni Türkiye, C. 3, S. 16, Ankara, 1997.</span></div>
<div><span>♦ TEBRİZLİ, M.N. Azerbaycan Davası, Türk Kültür Ocağı Yay., İstanbul 1946.</span></div>
<div><span>♦ TEZEL, İ. Y. “Azerbaycan’da Devlet Başkanlığı Seçimlerinde Yarış Hızlanıyor” Azerbaycan Türk Kültür Dergisi, Sayı 347, Ankara 2003.</span></div>
<div><span>♦ WİMBUSH, S. E. Sovyet Müslümanları, Çev. Yuluğ Tekin Kurat, Yeni Forum Yay., Ankara 1988.</span></div>
<div><span>♦ YALÇIN, A. “Türk Halklarında Milli Uyanış”, Avrasya Etüdleri, Cilt 1, Sayı 4, Ankara 1995.</span></div>
<div><span>♦ YALÇINKAYA, A. Kafkasya’da Siyasi Gelişmeler, Lalezar Yay., Ankara 2006.</span></div>
<div><span>♦ YAVUZ, C. “Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Ermenistan Ziyareti Ermeni Lobisinin Zaferi mi?”, <a href="http://www.turksam.org/" target="_blank" rel="noopener">www.turksam.org</a>, (04.09.2011).</span></div>
<div><span>♦ YINANÇ, B. “Nahçıvan’a Ermeni Saldırısı, Milliyet, 08.05 1992.</span></div>
<div><span>♦ ZİNİN, Y. N. – Maleshenko, A.V. “Azerbaijan”, Central Asia and the Caucasus After the Soviet Union, Florida 1994.</span></div>
<div><span><strong><u>GAZETE VE İNTERNET HABERLERİ</u></strong></span></div>
<div><span>♦ “Azerbaycan Can Derdinde” Tercüman, 06.01.1990.</span></div>
<div><span>♦ “Azerbaycan’da Halk İktidarı” Tercüman, 13.01. 1990.</span></div>
<div><span>♦ “Bakü’de Binlerce Ölü” Türkiye, 21.01.1990.</span></div>
<div><span>♦ “Bakü’de Halk Rus Askerleri İle Çarpışıyor” Türkiye, 20.01. 1990.</span></div>
<div><span>♦ ♦ “Barış Görüşmesine Ermeni Darbesi” Tercüman, 05.02.1990.</span></div>
<div><span>“Barışa Yeni Adım” Tercüman, 01.02.1990.</span></div>
<div><span>♦ “Biz İlerlemeye Hazırız”, Milliyet, 17.09.2010.</span></div>
<div><span>♦ “Cevanlarımızı Tanklar Ezdi” Tercüman, 23.01. 1990</span></div>
<div><span>♦ “Cevanlarımızı Tanklar Ezdi”, Tercüman, 23.01.1990.</span></div>
<div><span>♦ “Ermeniler Agdam’a Saldırdı” Milliyet, 09.03.1992.</span></div>
<div><span>♦ “Ermenistan Protokollerin Onay Sürecini Dondurdu”; Milliyet, 22.04.2010.</span></div>
<div><span>♦ “Ermenistan Sınırının Açılması Söz konusu Değil”, Milliyet, 17.07.2010.</span></div>
<div><span>♦ “Gorbaçov Kimseyi Memnun Edemedi” Tercüman, 07.02.1990.</span></div>
<div><span>♦ “Karabağ Azerbaycan’ındır” Tercüman, 21.02.1990.</span></div>
<div><span>♦ “Karabağ Hazırlığı Yok”, Milliyet, 05. 03,1992.</span></div>
<div><span>♦ “Karabağ Sorunu Uluslararası Platformda”, Milliyet, .11.05.1992.</span></div>
<div><span>♦ “Karabağ’da Sorun Çözülmezse Adım Atmayız”, Zaman, 10.04.2009.</span></div>
<div><span>♦ “Kızıl Ordu Bakü’de Kan Döküyor” Tercüman, 20.01.1990.</span></div>
<div><span>♦ “Kızıl Ordu’ya Vur Emri Verildi” Tercüman, 19.01.1990.</span></div>
<div><span>♦ “On Binlerce Azeri Bakü’ye Kaçıyor”, Milliyet, 05.03. 1992.</span></div>
<div><span>♦ “Rus Tankları Nahçıvan’da” Tercüman, 29.01.1990.</span></div>
<div><span>♦ “Şehitleri Hazar’a atıyorlar” Tercüman, 24.01.1990;</span></div>
<div><span>♦ “Yukarı Karabağ Sorunu Çözülmeden Türk-Ermeni İlişkileri Düzelmez”, Milliyet, 20.07.2010.</span></div>
<div><span>♦ Milliyet Gazetesi, 22 Kasım 2009.</span></div>
<div><span>♦ Sabah Gazetesi, 20.10.1994.</span></div>
<div><span>♦ Zaman Gazetesi, 5 Haziran 2008.</span></div>
<div><span>♦ Zaman Gazetesi, 11 Haziran 2007.</span></div>
<div><span>♦ Zaman Gazetesi, 11.12. 2006.</span></div>
<div><span>♦ “1990: Gorbachev Explains Crackdown in Azerbaijan” <a href="http://news.bbc.co.uk/" target="_blank" rel="noopener">http://news.bbc.co.uk</a>, (04.01.2007)/</span></div>
<div><span>♦ “Azarbaycan Respublikası Prezidentinin Salahiyyatlarini Hayata Keçiran Azarbaycan Respublikası Ali Sovetinin Sadri Heydar öliyevin Bayanatı” <a href="http://www.yeniazerbaycan.com/" target="_blank" rel="noopener">http://www.yeniazerbaycan.com</a>, (25.06.2007).</span></div>
<div><span>♦ “9razi Bütövlüyümüz Pozula Bilmaz Qarabağa Müstaqillik Verilmayacak”, <a href="http://www.zaman.az/" target="_blank" rel="noopener">http://www.zaman.az</a>, (22.06.2007).</span></div>
<div><span>♦ “Armenia Says Nagorny Karabakh ‘Separate’ from Turkey Relations”<a href="http://en.rian.ru/" target="_blank" rel="noopener">http://en.rian.ru/</a>, (22.05.2009).</span></div>
<div><span>♦ “Ermanistan Türkiya ila İmzalanmış Protokolların Ratifikasiyası Prosesini Dayandırır”, <a href="http://az.apa.az/" target="_blank" rel="noopener">http://az.apa.az</a>, (22.04. 2010). Resmi Açıklama ve Raporlar</span></div>
<div><span>♦ Armenia Highlights, <a href="http://www.gov.am/file" target="_blank" rel="noopener">www.gov.am/file</a>, (19-24.04.2010).</span></div>
<div><span>♦ Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurul Tutanağı, <a href="http://www.tbmm.gov.tr/" target="_blank" rel="noopener">www.tbmm.gov.tr</a>, (07.07.2010)</span></div>
<div><span>♦ Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurul Tutanağı, <a href="http://www.tbmm.gov.tr/" target="_blank" rel="noopener">www.tbmm.gov.tr</a>, (01.11.2007 ).</span></div>
<div><span>♦ Türkiye Cumhuriyeti İle Ermenistan Cumhuriyeti Arasındaki Diplomatik İlişkilerin Kurulmasına Dair Protokol, <a href="http://www.mfa.gov.tr/" target="_blank" rel="noopener">www.mfa.gov.tr</a>, (10.10.2009).</span></div>
<div><span>♦ “Ermenistan Anayasa Mahkemesi’nin Türkiye-Ermenistan Protokollerine İlişkin Gerekçeli Kararı Hakkında”, <a href="http://www.mfa.gov.tr/%20(14-18.01.2010" target="_blank" rel="noopener">http://www.mfa.gov.tr/ (14-18.01.2010</a>).</span></div>
<div><span>♦ Republic of Armenia National Security Strategy, <a href="http://www.mil.am/eng/?page=49" target="_blank" rel="noopener">http://www.mil.am/eng/?page=49</a>, (07.02. 2007).</span></div>
<div><span><a href="http://www.mfa.gov.tr/sorular.tr.mfa" target="_blank" rel="noopener"><strong>♦ http://www.mfa.gov.tr/sorular.tr.mfa</strong></a>, (20.05.2010). <a href="http://www.mfa.gov.tr/" target="_blank" rel="noopener"><strong>www.mfa.gov.tr</strong></a>, Dışişleri Bakanlığı, (11.10.2009).</span></div>
<div><span><strong><a href="http://www.mfa.gov.tr/turkiye-buyuk-millet-meclisi-tarafindan-yayimlanan-bildiri.tr.mfa" target="_blank" rel="noopener">♦ http://www.mfa.gov.tr/turkiye-buyuk-millet-meclisi-tarafindan-yayimlanan-bildiri.tr.mfa,</a><u> </u></strong>(13.04.2005).</span></div>
<div><span><a href="http://www.mfa.gov.tr/no_-106_-20-mayis-2010_-yukari-karabag_da-23-mayis-tarihinde-" target="_blank" rel="noopener"><strong>♦ http://www.mfa.gov.tr/no_-106_-20-mayis-2010_-yukari-karabag_da-23-mayis-tarihinde-</strong></a> duzenlenecek-sozde-parlamento-secimleri-hk_.tr.mfa, (20.05.2010).</span></div>
<div><span>♦ Azarbaycan Respublikası Xarici İşlar Nazirliyi, mfa.gov.az, (ET: 15.09.2010) Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı, <a href="http://www.osce.org/" target="_blank" rel="noopener"><strong>www.osce.org</strong></a>, AGİT, (ET: 14.01.2011).</span></div>
<div><span><strong><u>Dipnotlar:</u></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yukari-karabag-sorunu-ve-turkiye-ermenistan-iliskileri.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> C. Taşkıran, “Karabağ’da Son Durum”, Yeni Türkiye, C. 3, S. 16, Ankara, 1997, s. 1192.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yukari-karabag-sorunu-ve-turkiye-ermenistan-iliskileri.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> M.N. Tebrizli, Azerbaycan Davası, Türk Kültür Ocağı Yay., İstanbul 1946, s. 8; A.N. Kurat, Rusya Tarihi, TTK Yay., Ankara 1999, s.323; A. Yalıçın, Türk Halklarında Milli Uyanış”, Avrasya Etüdleri, C. 1, S. 4, Ankara 1995, s.8; S. Gömeç, Türk Cumhuriyetleri ve Toplulukları Tarihi, Akçağ Yay., Ankara 1999, s.21; M. Saray, “Azeri Türkleri”, Türk Dünyası Araştırmaları, S.29, İstanbul 1984, s.28-29.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yukari-karabag-sorunu-ve-turkiye-ermenistan-iliskileri.html#_ednref3" name="_edn3"><sup><sup>[3]</sup></sup></a> C. Taşkıran, agm, s.192.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yukari-karabag-sorunu-ve-turkiye-ermenistan-iliskileri.html#_ednref4" name="_edn4"><sup><sup>[4]</sup></sup></a> S. Gömeç, age, s.22-23.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yukari-karabag-sorunu-ve-turkiye-ermenistan-iliskileri.html#_ednref5" name="_edn5"><sup><sup>[5]</sup></sup></a> C. Taşkıran, agm, s.1192.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yukari-karabag-sorunu-ve-turkiye-ermenistan-iliskileri.html#_ednref6" name="_edn6"><sup><sup>[6]</sup></sup></a> Y. Sarınay vd., Osmanlı Belgelerinde Karabağ, Başbakanlık Osmanlı Arşivi Yay., İstanbul, 2009., s. 199-200.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yukari-karabag-sorunu-ve-turkiye-ermenistan-iliskileri.html#_ednref7" name="_edn7"><sup><sup>[7]</sup></sup></a> Y. Sarınay vd., age, s. 241.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yukari-karabag-sorunu-ve-turkiye-ermenistan-iliskileri.html#_ednref8" name="_edn8"><sup><sup>[8]</sup></sup></a> Y. Sarınay vd., age, s.243.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yukari-karabag-sorunu-ve-turkiye-ermenistan-iliskileri.html#_ednref9" name="_edn9"><sup><sup>[9]</sup></sup></a> H. Baykara, “Kafkasya’da Ermenilerin Durumu ve Ermenistan’a Sessizce İlhak Edilen Azerbaycan Toprakları”, Türk Kültürü, S. 84, Ankara 1969, s.48 vd.; Yalçın, agm, s.22; N. Ok “Yeni Azerbaycan Cumhuriyeti Kurulurken”, Türk Dünyası Tarih Dergisi, S. 64, İstanbul 1992, s.32-33; Hasanlı, Azerbaycan Tarihi, Azerbaycan Kültür Derneği Yay., Ankara 1998, s.407; M. Soysal “Azerbaycan’ın 70 Yıllık Dramı” Türkiye Gazetesi, 24 Ocak 1990, s.6.; P. B. Henze, “ Ulusal İç Muhalefetin Görünümü ve Yarattığı Sorunlar”, Ed. S. E. Wimbush, Sovyet Müslümanları, Çev.: Y.T. Kurat, Yeni Forum Yay., Ankara 1988, s. 45 ; Taşkıran, agm, s.1193.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yukari-karabag-sorunu-ve-turkiye-ermenistan-iliskileri.html#_ednref10" name="_edn10"><sup><sup>[10]</sup></sup></a> H. Baykara, agm, s.53 vd.; A. Caferoğlu, “Sovyet İdaresindeki Esir Milletler”, Türk Kültürü, S. 21, Ankara 1964, s. 31.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yukari-karabag-sorunu-ve-turkiye-ermenistan-iliskileri.html#_ednref11" name="_edn11"><sup><sup>[11]</sup></sup></a> S. E. Wimbush, Sovyet Müslümanları, Çev.: Y.T. Kurat, Yeni Forum Yay., Ankara 1988, ,s.21; B. Shaffer, Sınırlar ve Kardeşler, Çev.: A. Gara, V. Kerimov, Bilgi Ünv. Yay. İstanbul 2008, s.82.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yukari-karabag-sorunu-ve-turkiye-ermenistan-iliskileri.html#_ednref12" name="_edn12"><sup><sup>[12]</sup></sup></a> A. Dugin, Rus Jeopolitiği Avrasyacı Yaklaşım, Çev.: V. İmanov , Küre Yay., İstanbul 2003, s.21.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yukari-karabag-sorunu-ve-turkiye-ermenistan-iliskileri.html#_ednref13" name="_edn13"><sup><sup>[13]</sup></sup></a> C. Başlamış, “Karabağ Temel Sorun”, Milliyet, 30 Ocak 1990; C.Abdullayev, “Azerbaycan’da Anayasallaşma Süreci ve Benimsenen Sistemin Niteliği”, Avrasya Dosyası, C.7, S.1, Ankara 2001, s.111; N.Cafersoy, Elçibey Dönemi Azerbaycan Dış Politikası, Asam Yay., Ankara 2001, s.9; Y.N. Zinin, A.V Maleshenko,“Azerbaijan”, Central Asia and the Caucasus After the Soviet Union, Florida 1994, s.102; Taşkıran, agm, s.1193; S. Serdarî-Niyâ, “Karabağ ez Sâl-ı 1923 tâ 1988”, Varlık, <a href="http://www.varliq.com/" target="_blank" rel="noopener">(www.varliq.com,</a> 22.12.2010.) s.103.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yukari-karabag-sorunu-ve-turkiye-ermenistan-iliskileri.html#_ednref14" name="_edn14"><sup><sup>[14]</sup></sup></a> H. Kanbolat, “20 Ocak Olayları: Azerbaycan’ın Bağımsızlık Mücadelesinde Son Kilometre Taşı” <a href="http://www.asam.org.tr/" target="_blank" rel="noopener">http://www.asam.org.tr</a>, 23.01.2007; C. Abdullayev,“Uluslararası Hukuk Çerçevesinde Hazar’ın Statüsü ve Doğal Kaynakların İşletilmesi Sorunu”, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, C.48, S. 4, Ankara 1999 s.111; N.Nesibli “Azerbaycan’ın Milli Kimlik Sorunu”, Avrasya Dosyası, C.7, S.1, Ankara 2001, s.146; N. Cafersoy, age, s.16, İ. Y. Tezel “Azerbaycan’da Devlet Başkanlığı Seçimlerinde Yarış Hızlanıyor” Azerbaycan Türk Kültür Dergisi, S. 347, Ankara 2003, s.5; M. Gasımov, “Azerbaycan Cumhuriyeti”, Türkler, C.19, Yeni Türkiye Yay., Ankara 2002, s. 135.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yukari-karabag-sorunu-ve-turkiye-ermenistan-iliskileri.html#_ednref15" name="_edn15"><sup><sup>[15]</sup></sup></a> Kanbolat, agm; G. Hüseyinli, “Azerbaycan’da Siyasal Partiler ve Siyasal İlişkiler”, Avrasya Dosyası, C.7, S.1, Ankara 2001, s.162.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yukari-karabag-sorunu-ve-turkiye-ermenistan-iliskileri.html#_ednref16" name="_edn16"><sup><sup>[16]</sup></sup></a> “Azerbaycan’da Halk İktidarı” Tercüman Gazetesi, 13 .01.1990.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yukari-karabag-sorunu-ve-turkiye-ermenistan-iliskileri.html#_ednref17" name="_edn17"><sup><sup>[17]</sup></sup></a> C. Başlamış, “Karabağ Temel Sorun”, Milliyet, 30 .01.1990; S. Kili “Azerbaycan, Batı, Sovyet Rusya ve Türkiye”, Cumhuriyet, 1.03.1990; “Şehitleri Hazar’a Atıyorlar”, Tercüman, 24 .01.1990; “Cevanlarımızı Tanklar Ezdi”, Tercüman, 23.01.1990 ; A. Aslanlı, “Tarihte ve Günümüzde Karabağ Sorunu”, Avrasya Dosyası, C.7, S.1, Ankara 2001, s.402; H.Kanbolat “20 Ocak Olayları: Azerbaycan’ın Bağımsızlık Mücadelesinde Son Kilometre Taşı” <a href="http://www.asam.org.tr/" target="_blank" rel="noopener">http://www.asam.org.tr</a>, (23.01.2007).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yukari-karabag-sorunu-ve-turkiye-ermenistan-iliskileri.html#_ednref18" name="_edn18"><sup><sup>[18]</sup></sup></a> “Azerbaycan Can Derdinde” Tercüman Gazetesi, 6 Ocak 1990.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yukari-karabag-sorunu-ve-turkiye-ermenistan-iliskileri.html#_ednref19" name="_edn19"><sup><sup>[19]</sup></sup></a> C. Başlamış, “Karabağ Temel Sorun”, Milliyet, 30 Ocak 1990.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yukari-karabag-sorunu-ve-turkiye-ermenistan-iliskileri.html#_ednref20" name="_edn20"><sup><sup>[20]</sup></sup></a> “Kızıl Ordu’ya Vur Emri Verildi” Tercüman Gazetesi, 19 Ocak 1990; N. Cafersoy “Azerbaycan’da 20 Ocak 1990 Bakü Katliamı”,<a href="http://www.turksam.org.tr/" target="_blank" rel="noopener"> http://www.turksam.org.tr, </a>(18.01.2007); “Kızıl Ordu Bakü’de Kan Döküyor” Tercüman, 20 .01.1990; Abdullayev, agm, s.111-112; N. Cafersoy, age, s.23-24; Gasımov, agm, s.135; “1990: Gorbachev Explains Crackdown in Azerbaijan” <a href="http://news.bbc.co.uk/" target="_blank" rel="noopener">http://news.bbc.co.uk</a>, (04.01 2007).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yukari-karabag-sorunu-ve-turkiye-ermenistan-iliskileri.html#_ednref21" name="_edn21"><sup><sup>[21]</sup></sup></a> C. Başlamış, “Karabağ Temel Sorun”, Milliyet, 30 .01.1990; “Cevanlarımızı Tanklar Ezdi” Tercüman, 23 .01.1990 ; N.Cafersoy, “Azerbaycan’da 20 Ocak 1990 Bakü Katliamı”, <a href="http://www.turksam.org.tr/" target="_blank" rel="noopener">http://www.turksam.org.tr</a>, (18 .01.2007).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yukari-karabag-sorunu-ve-turkiye-ermenistan-iliskileri.html#_ednref22" name="_edn22"><sup><sup>[22]</sup></sup></a> “Bakü’de Halk Rus Askerleri İle Çarpışıyor” Türkiye, 20.01.1990; Kızıl Ordu Bakü’de Kan Döküyor” Tercüman, 20.01.1990.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yukari-karabag-sorunu-ve-turkiye-ermenistan-iliskileri.html#_ednref23" name="_edn23"><sup><sup>[23]</sup></sup></a> S. Kili “Azerbaycan, Batı, Sovyet Rusya ve Türkiye” Cumhuriyet, 01.03.1990; “Rus Tankları Nahçıvan’da” Tercüman, 29.01.1990; “Bakü’de Binlerce Ölü” Türkiye, 21.01.1990.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yukari-karabag-sorunu-ve-turkiye-ermenistan-iliskileri.html#_ednref24" name="_edn24"><sup><sup>[24]</sup></sup></a> “Barışa Yeni Adım” Tercüman, 01.02 1990; “Barış Görüşmesine Ermeni Darbesi” Tercüman, 5.02.1990.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yukari-karabag-sorunu-ve-turkiye-ermenistan-iliskileri.html#_ednref25" name="_edn25"><sup><sup>[25]</sup></sup></a> “Gorbaçov Kimseyi Memnun Edemedi” Tercüman, 07.02.1990.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yukari-karabag-sorunu-ve-turkiye-ermenistan-iliskileri.html#_ednref26" name="_edn26"><sup><sup>[26]</sup></sup></a> “Karabağ Azerbaycan’ındır” Tercüman, 21.02.1990.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yukari-karabag-sorunu-ve-turkiye-ermenistan-iliskileri.html#_ednref27" name="_edn27"><sup><sup>[27]</sup></sup></a> A.Aslanlı, “Tarihte ve Günümüzde Karabağ Sorunu”, Avrasya Dosyası, C.7, S.1, Ankara 2001, s. 403; Zinin- Maleshenko, agm, s.107.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yukari-karabag-sorunu-ve-turkiye-ermenistan-iliskileri.html#_ednref28" name="_edn28"><sup><sup>[28]</sup></sup></a> A. Aslanlı, agm, s.403; Taşkıran, agm, s.1194.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yukari-karabag-sorunu-ve-turkiye-ermenistan-iliskileri.html#_ednref29" name="_edn29"><sup><sup>[29]</sup></sup></a> C. Taşkıran, agm, s.1194.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yukari-karabag-sorunu-ve-turkiye-ermenistan-iliskileri.html#_ednref30" name="_edn30"><sup><sup>[30]</sup></sup></a> A. Aslanlı, agm, s.404.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yukari-karabag-sorunu-ve-turkiye-ermenistan-iliskileri.html#_ednref31" name="_edn31"><sup><sup>[31]</sup></sup></a> A. Aslanlı, agm, s.405; “On Binlerce Azeri Bakü’ye Kaçıyor”, Milliyet, 05.03. 1992.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yukari-karabag-sorunu-ve-turkiye-ermenistan-iliskileri.html#_ednref32" name="_edn32"><sup><sup>[32]</sup></sup></a> M. Alpargu, “Güvenlik Boyutunda Türkiye Azerbaycan İlişkileri” Stratejik Araştırmalar Dergisi, S.3, Ankara 2004, s.3; N. Cafersoy, age, s.34-41; Gömeç, age, s. 37; Zinin-Maleshenko, agm, s.107; N. Batur, “Muttalibov İstifa Etti”, Milliyet, 07.03.1992.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yukari-karabag-sorunu-ve-turkiye-ermenistan-iliskileri.html#_ednref33" name="_edn33"><sup><sup>[33]</sup></sup></a> Gasımov, “Azerbaycan..”, s.136; Abdullayev, agm, s.113; A. Yalçınkaya, Kafkasya’da Siyasi Gelişmeler, Lalezar Yay., Ankara 2006, s.120; Cafersoy, age, s.42 vd.; S. Gömeç, age, s. 37; Zinin-Maleshenko, agm, s.107; “Ermeniler Agdam’a Saldırdı” Milliyet, 09.03.1992.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yukari-karabag-sorunu-ve-turkiye-ermenistan-iliskileri.html#_ednref34" name="_edn34">[34]</a> Cenk Başlamış, “Bakü’den İmdat Çağrısı”, Milliyet, 10.05.1992.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yukari-karabag-sorunu-ve-turkiye-ermenistan-iliskileri.html#_ednref35" name="_edn35">[35]</a> <a href="http://%20www.osce.org,/" target="_blank"> www.osce.org,</a> (14.01.2011).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yukari-karabag-sorunu-ve-turkiye-ermenistan-iliskileri.html#_ednref36" name="_edn36">[36]</a> N.Cafersoy, age, s.74-75; A. Aslanlı, agm, s.415.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yukari-karabag-sorunu-ve-turkiye-ermenistan-iliskileri.html#_ednref37" name="_edn37">[37]</a> M. Alpargu, agm, s.8; N. Cafersoy, age, s.63; “Azarbaycan Respublikası Prezidentinin Salahiyyatlarini Hayata Keçiran Azarbaycan Respublikası Ali Sovetinin Sadri Heydar öliyevin Bayanatı” <a href="http://www.yeniazerbaycan.com/" target="_blank" rel="noopener">http://www.yeniazerbaycan.com</a>, (25.6.2007); N.Cafersoy, “Bağımsızlığın Onuncu Yılında Azerbaycan-Rusya İlişkileri”, Avrasya Dosyası, C.7, S.1, Ankara 2001, s.296.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yukari-karabag-sorunu-ve-turkiye-ermenistan-iliskileri.html#_ednref38" name="_edn38">[38]</a> R. Seferov, “Sovyet Dönemi ve Bağımsızlık Sonrası Azerbaycan Nüfusunun Etnik Yapısındaki Değişimler”, Selçuk Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Dergisi, Sayı 17, Konya, 2005. s.403.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yukari-karabag-sorunu-ve-turkiye-ermenistan-iliskileri.html#_ednref39" name="_edn39">[39]</a> Seferov, agm, s. 405.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yukari-karabag-sorunu-ve-turkiye-ermenistan-iliskileri.html#_ednref40" name="_edn40">[40]</a> C. Taşkıran, agm, s.1195.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yukari-karabag-sorunu-ve-turkiye-ermenistan-iliskileri.html#_ednref41" name="_edn41">[41]</a> C. Taşkıran, agm, s.1195; Sabah, 20.10.1994.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yukari-karabag-sorunu-ve-turkiye-ermenistan-iliskileri.html#_ednref42" name="_edn42">[42]</a> Taşkıran, agm, s.1196.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yukari-karabag-sorunu-ve-turkiye-ermenistan-iliskileri.html#_ednref43" name="_edn43">[43]</a> V. Panfilova “Erivan Müttefiksiz Kaldı”, Radikal, 12.02.2005.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yukari-karabag-sorunu-ve-turkiye-ermenistan-iliskileri.html#_ednref44" name="_edn44">[44]</a> C. Başlamış, “Karabağ Sorununa Çözüm Sinyali”, Milliyet, 20. 05. 2005.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yukari-karabag-sorunu-ve-turkiye-ermenistan-iliskileri.html#_ednref45" name="_edn45">[45]</a> U. Ergan, “Erivan’dan İlk Sürpriz Çekilme İşareti”, Hürriyet, 12.05.2005.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yukari-karabag-sorunu-ve-turkiye-ermenistan-iliskileri.html#_ednref46" name="_edn46">[46]</a> Zaman, 11.12.2006.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yukari-karabag-sorunu-ve-turkiye-ermenistan-iliskileri.html#_ednref47" name="_edn47">[47]</a> “örazi Bütövlüyümüz Pozula Bilmsz Qarabağa Müstsqillik Verilmsyscsk”,<a href="http://www.zaman.az/" target="_blank" rel="noopener"> http://www.zaman.az,</a> (22.06.2007).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yukari-karabag-sorunu-ve-turkiye-ermenistan-iliskileri.html#_ednref48" name="_edn48">[48]</a> <a href="http://www.mfa.gov.tr/no_-106_-20-mayis-2010_-yukari-karabag_da-23-mayis-tarihinde-duzenlenecek-" target="_blank" rel="noopener">http://www.mfa.gov.tr/no_-106_-20-mayis-2010_-yukari-karabag_da-23-mayis-tarihinde-duzenlenecek-</a> <a href="http://www.mfa.gov.tr/no_-106_-20-mayis-2010_-yukari-karabag_da-23-mayis-tarihinde-duzenlenecek-sozde-parlamento-secimleri-hk_.tr.mfa" target="_blank" rel="noopener">sozde-parlamento-secimleri-hk_.tr.mfa,</a> (20.05.2010).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yukari-karabag-sorunu-ve-turkiye-ermenistan-iliskileri.html#_ednref49" name="_edn49">[49]</a> Zaman, 11.06. 2007; Zaman, 05.06.2008.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yukari-karabag-sorunu-ve-turkiye-ermenistan-iliskileri.html#_ednref50" name="_edn50">[50]</a> <a href="http://www.mfa.gov.tr/sorular.tr.mfa," target="_blank" rel="noopener">http://www.mfa.gov.tr/sorular.tr.mfa,</a> (20.05.2010).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yukari-karabag-sorunu-ve-turkiye-ermenistan-iliskileri.html#_ednref51" name="_edn51">[51]</a> D.C. Matuszewski, “İmparatorluklar, Uluslar, Sınırlar”, S.E. Wimbush, Sovyet Müslümanları, Çev. Y.T. Kurat, Yeni Forum Yayınları, Ankara 1988, s.151.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yukari-karabag-sorunu-ve-turkiye-ermenistan-iliskileri.html#_ednref52" name="_edn52">[52]</a> Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurul Tutanağı,<a href="http://www.tbmm.gov.tr/" target="_blank" rel="noopener"> www.tbmm.gov.tr, </a>(01.11.2007).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yukari-karabag-sorunu-ve-turkiye-ermenistan-iliskileri.html#_ednref53" name="_edn53">[53]</a> Gömeç, age, s.50.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yukari-karabag-sorunu-ve-turkiye-ermenistan-iliskileri.html#_ednref54" name="_edn54">[54]</a> “Karabağ Hazırlığı Yok”, Milliyet, 05.03.1992.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yukari-karabag-sorunu-ve-turkiye-ermenistan-iliskileri.html#_ednref55" name="_edn55">[55]</a> N. Batur, “Karabağ’da Ermeni Stratejisi”, Milliyet, 11.05. 1992.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yukari-karabag-sorunu-ve-turkiye-ermenistan-iliskileri.html#_ednref56" name="_edn56">[56]</a> B. Yınanç, “ Nahçıvan’a Ermeni Saldırısı, Milliyet, 8.05 1992; “Karabağ Sorunu Uluslararası Platformda”, Milliyet, 11.05.1992.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yukari-karabag-sorunu-ve-turkiye-ermenistan-iliskileri.html#_ednref57" name="_edn57">[57]</a> N. Cafersoy, age, s.128.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yukari-karabag-sorunu-ve-turkiye-ermenistan-iliskileri.html#_ednref58" name="_edn58">[58]</a> N. Cafersoy, age, s.130.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yukari-karabag-sorunu-ve-turkiye-ermenistan-iliskileri.html#_ednref59" name="_edn59">[59]</a> “Armenia says Nagorny Karabakh ‘separate’ from Turkey relations” <a href="http://en.rian.ru/" target="_blank" rel="noopener">http://en.rian.ru/, </a>(22.05.2009).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yukari-karabag-sorunu-ve-turkiye-ermenistan-iliskileri.html#_ednref60" name="_edn60">[60]</a> Ö. G İşyar, Sovyet-Rus Dış Politikaları ve Karabağ Sorunu, Alfa Yay., Bursa 2004. s. 79.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yukari-karabag-sorunu-ve-turkiye-ermenistan-iliskileri.html#_ednref61" name="_edn61">[61]</a> Ş. Kantarcı, “Amerikalı Bir Uzmanın Gözüyle Türkiye-Ermenistan İlişkileri”,<a href="http://www.turksam.org/" target="_blank" rel="noopener"> www.turksam.org,</a> (22.03.2005)</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yukari-karabag-sorunu-ve-turkiye-ermenistan-iliskileri.html#_ednref62" name="_edn62">[62]</a> “Armenia says Nagorny Karabakh ‘separate’ from Turkey relations” <a href="http://en.rian.ru/" target="_blank" rel="noopener">http://en.rian.ru/,</a> (22.05.2009).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yukari-karabag-sorunu-ve-turkiye-ermenistan-iliskileri.html#_ednref63" name="_edn63">[63]</a> Türkiye Cumhuriyeti İle Ermenistan Cumhuriyeti Arasındaki Diplomatik İlişkilerin Kurulmasına Dair Protokol, <a href="http://www.mfa.gov.tr/" target="_blank" rel="noopener">www.mfa.gov.tr, </a>(10.10.2009).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yukari-karabag-sorunu-ve-turkiye-ermenistan-iliskileri.html#_ednref64" name="_edn64">[64]</a>  “Karabağ’da Sorun Çözülmezse Adım Atmayız”, Zaman, 10.04.2009; “Ermanistan Türkiya ila İmzalanmış Protokolların Ratifikasiyası Prosesini Dayandırır”,<a href="http://az.apa.az/" target="_blank" rel="noopener"> http://az.apa.az, </a>(22.04 2010) ; “Ermenistan Protokollerin Onay Sürecini Dondurdu”; Milliyet, 22.04.2010.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yukari-karabag-sorunu-ve-turkiye-ermenistan-iliskileri.html#_ednref65" name="_edn65">[65]</a> <a href="http://www.mfa.gov.tr/" target="_blank" rel="noopener"> www.mfa.gov.tr,</a> 11.10.2009; “Ermenistan Sınırının Açılması Söz Konusu Değil”, Milliyet, 17.07.2010.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yukari-karabag-sorunu-ve-turkiye-ermenistan-iliskileri.html#_ednref66" name="_edn66">[66]</a> “Ermenistan Anayasa Mahkemesi’nin Türkiye-Ermenistan Protokollerine İlişkin Gerekçeli Kararı Hakkında, <a href="http://www.mfa.gov.tr/no_-14" target="_blank" rel="noopener">http://www.mfa.gov.tr/no_-14</a>, (18.01.2010).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yukari-karabag-sorunu-ve-turkiye-ermenistan-iliskileri.html#_ednref67" name="_edn67">[67]</a> “Biz İlerlemeye Hazırız”, Milliyet, 17.09.2010.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yukari-karabag-sorunu-ve-turkiye-ermenistan-iliskileri.html#_ednref68" name="_edn68">[68]</a> Republic of Armenia National Security Strategy,<a href="http://www.mil.am/eng/?page=49" target="_blank" rel="noopener"> http://www.mil.am/eng/?page=49,</a> (07.02. 2007).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yukari-karabag-sorunu-ve-turkiye-ermenistan-iliskileri.html#_ednref69" name="_edn69">[69]</a> Republic of Armenia National Security Strategy,<a href="http://www.mil.am/eng/?page=49" target="_blank" rel="noopener"> http://www.mil.am/eng/?page=49,</a> (07.02. 2007).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yukari-karabag-sorunu-ve-turkiye-ermenistan-iliskileri.html#_ednref70" name="_edn70">[70]</a> Republic of Armenia National Security Strategy,<a href="http://www.mil.am/eng/?page=49" target="_blank" rel="noopener"> http://www.mil.am/eng/?page=49,</a> (07.02. 2007).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yukari-karabag-sorunu-ve-turkiye-ermenistan-iliskileri.html#_ednref71" name="_edn71">[71]</a> “Sizi ve Bizi Aynı Barbar Katletti”, Milliyet, 19.01.2011.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yukari-karabag-sorunu-ve-turkiye-ermenistan-iliskileri.html#_ednref72" name="_edn72">[72]</a> Republic of Armenia National Security Strategy,<a href="http://www.mil.am/eng/?page=49" target="_blank" rel="noopener"> http://www.mil.am/eng/?page=49,</a> (07.02. 2007).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yukari-karabag-sorunu-ve-turkiye-ermenistan-iliskileri.html#_ednref73" name="_edn73">[73]</a>  “Yukarı Karabağ Sorunu Çözülmeden Türk-Ermeni İlişkileri Düzelmez”, Milliyet, 20.07.2010.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yukari-karabag-sorunu-ve-turkiye-ermenistan-iliskileri.html#_ednref74" name="_edn74">[74]</a> Armenia Highlights, 19-24.04.2010, s. 3.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yukari-karabag-sorunu-ve-turkiye-ermenistan-iliskileri.html#_ednref75" name="_edn75">[75]</a> Milliyet Gazetesi, 22 Kasım 2009; mfa.gov.az, 15.01.2011</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yukari-karabag-sorunu-ve-turkiye-ermenistan-iliskileri.html#_ednref76" name="_edn76">[76]</a> Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurul Tutanağı,<a href="http://www.tbmm.gov.tr/" target="_blank" rel="noopener"> www.tbmm.gov.tr, </a>(07.07.2010)</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yukari-karabag-sorunu-ve-turkiye-ermenistan-iliskileri.html#_ednref77" name="_edn77">[77]</a> <a href="http://www.mfa.gov.tr/turkiye-buyuk-millet-meclisi-tarafindan-yayimlanan-bildiri.tr.mfa" target="_blank" rel="noopener"> http://www.mfa.gov.tr/turkiye-buyuk-millet-meclisi-tarafindan-yayimlanan-bildiri.tr.mfa,</a> (13.04.2005).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yukari-karabag-sorunu-ve-turkiye-ermenistan-iliskileri.html#_ednref78" name="_edn78">[78]</a> C. Yavuz, “Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Ermenistan Ziyareti Ermeni Lobisinin Zaferi mi?”, <a href="http://www.turksam.org/" target="_blank" rel="noopener">www.turksam.org,</a> 04.09.2011.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>İlk Kan – Ermeni Soykırım Yalanı</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/ilk-kan-ermeni-soykirim-yalani</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/ilk-kan-ermeni-soykirim-yalani</guid>
<description><![CDATA[ İlk Kan – Ermeni Soykırım Yalanı
Tarihçiler gerçeği sevmelidir. Bir tarihçi sadece gerçeği yazmakla yüküm­lüdür. Tarihçiler yazmadan önce tüm ilgili kaynaklara bakmak zorundadırlar. Ken­di önyargılarını gözden geçirmeli ve bunların gerçeği etkilememesi için ellerinden geleni yapmalıdırlar. Ancak bundan sonra tarih yazmalıdırlar. Tarihçilerin temel ilkesi şudur: “Bir konuyu bütün yönleriyle ele al; önyargılarını bir kenara bırak. İşte o zaman gerçeği bulmayı ümit edebilirsin.” […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c486fb6cd8.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:45 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>İlk, Kan, –, Ermeni, Soykırım, Yalanı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/11/Ermeni-Baku-1918.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/ilk-kan-ermeni-soykirim-yalani.html">İlk Kan – Ermeni Soykırım Yalanı</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. Justin Mc CARTHY</strong></span></a>
</p><p><span>Tarihçiler gerçeği sevmelidir. Bir tarihçi sadece gerçeği yazmakla yüküm­lüdür. Tarihçiler yazmadan önce tüm ilgili kaynaklara bakmak zorundadırlar. Ken­di önyargılarını gözden geçirmeli ve bunların gerçeği etkilememesi için ellerinden geleni yapmalıdırlar. Ancak bundan sonra tarih yazmalıdırlar. Tarihçilerin temel ilkesi şudur: “Bir konuyu bütün yönleriyle ele al; önyargılarını bir kenara bırak. İşte o zaman gerçeği bulmayı ümit edebilirsin.”</span></p>
<p><span>Tarihçiler her zaman bu ilkeyi izlerler mi? Hayır, fakat iyi tarihçiler gayret gösterirler.</span></p>
<p><span>Bir tarihçinin görevinin gereğini yerine getirip getirmediğini anlamanın yolları vardır. Tüm önemli ilgili kaynakları incelemelidir. Amerikan tarihi ile ilgili bir kitap sadece Fransızca kaynaklara dayanıyor, Amerikan kaynaklarından fayda­lanmıyorsa gerçek tarih olamaz. Önemli olayların hepsi dikkate alınmalıdır. Alman ve Yahudi tarihi ile ilgili bir kitap Holocaust’ta öldürülen Yahudilerden bahsetmi­yorsa gerçek kabul edilemez. İnsana rahatsızlık veren olaylar, yanlış düşünce ve önyargılarla uyuşmayan olaylar bir tarafa bırakılmak ve göz ardı edilmek yerine ele alınmalıdır. Türk ve Ermeni tarihi ile ilgili yazılmış bir kitap Ermeniler tarafından öldürülen Türklerin tarihini ihtiva etmezse gerçek sayılamaz.</span></p>
<p><span>Bu gayet açık. O kadar açık ki zikretmek bile gereksiz. Fakat biz bunun zikredilmesinin gerekli olduğuna inanıyoruz, çünkü bir çok tarihçi doğru tarih yazmanın ilkelerini unutmuş.</span></p>
<p><span>Siyasetçilerin de tarihçiler gibi gerçeğe ulaşma görevleri vardır. Siyasetçi­ler tarihle ilgili bir açıklama yaparlarsa, tarihçilerin görev ve yükümlülüklerini de üzerlerine almış olurlar. Tarihsel kayıtları, hatta kayıtların tümünü dürüstçe ince­lemek zorundadırlar. Siyasal baskı gruplarının söylediklerini doğru kabul etmeme­lidirler. Başkalarının doğru kabul ettiği şeyi doğru kabul etmemelidirler. Kendi</span></p>
<p><span>Bu yazı, Amerika’lı Profesör Justin McCarthy’nin 2002 yılında vermiş olduğu “First Shot” adlı konferansın çevirisidir.</span></p>
<p><span>Önyargılarından hareketle herhangi bir şeyi kabul etmemelidirler. Siyasetçiler tarih konusunda beyanda bulunacaksa, tarihle ilgili konularda kararname çıkaracaklarsa, tarihin ilkelerine uymak zorundadırlar. Aksi takdirde, siyasetçilerin açıklamaları gerçeği yansıtmayacaktır. Böyle davranmak siyasi açıdan kendilerine faydalı olabi­lir. Belki oylarını da artırabilir. Ama bu, hiçbir zaman gerçek olamaz.</span></p>
<p><span>Şu tekrar açıkça ifade edilmelidir. Şayet siyasetçiler kendilerini tarihçi sa­nıyorlarsa, tarihçilerin de ilkelerine uymak zorundadırlar. ‘Sözde Ermeni Soykırımı’ konusunda karar çıkaran parlamentolar derslerini maalesef iyi öğrenememişler. Bu parlamenterlerin tarih konusunda insanı dehşete düşüren açıklamaları kötü tarihçi­liğin örneklerindendir. Ermenilerle ilgili karar alan Fransız veya Avrupa Birliği Parlamentosu önyargılarıyla çelişen herhangi bir kanıtı göz önünde bulundurmuşlar mıdır? Asla. Başkan Jacques Chirac kısa bir süre önce tüm hükümetlerin Ermeni Soykırımını kabul etmelerinin gerektiğini söylerken, Osmanlı arşivleri dahil tüm kaynakları detaylı olarak incelemiş midir? Hayır. Amerikan Kongresine ‘Ermeni Soykırımını’ kabul ettirmeye çalışanlar bu çatışmalarda milyonlarca Türk’ün öldü­ğünü kabul etmişler midir? Asla. Bu önyargılı tarihçilerin düzmece tarihinde ölen­ler sadece Ermenilerdir.</span></p>
<p><span>Fransız Parlamentosu veya Avrupa Birliği Hükümet üyelerinin hiçbir za­man tarihçilerin prensiplerine uymadıkları iddia edilir. Tarihsel konularla ilgili kapsamlı araştırma yapmaya vakitleri yoktur. Tarihle ilgili hemen hemen hiçbir eğitim almamışlardır. Arzu etmeseler de onlara şunu salık veririm: Gerçeğe ulaş­mak için gayret göstermiyorsanız, hiçbir şey söylemeyin.</span></p>
<p><span>Şunu itiraf etmeliyim ki, bir tarihçi olarak meseleyi tüm yönleriyle incele­meyi bir tarafa bırakıp ön yargılarıyla ve politik çıkarları için konuşanlara kızıyo­rum. Ayrıca, beni Ermeni meselesini tüm yönleriyle incelediklerini söyleyen ancak böyle bir şeyi yapmayan insanların iki yüzlülükleri de kızdırıyor.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-64500" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/09/Ermeni-Zulmu-1.jpg" alt="" width="800" height="471" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/09/Ermeni-Zulmu-1.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/09/Ermeni-Zulmu-1-768x452.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>Tarihsel bilgi tartışmaya dayanır. Bir meseleyi tüm yönleriyle anlayabil­mek için gayret göstersek de hepimiz yanılabiliriz. Bütün tarihçiler hata yapabilir. Hatalarımızı tartışma ile anlayabiliriz. Bizden farklı düşünenleri dinler, delillerimiz değerlendirir, bazen de fikirlerimizi değiştirebiliriz. Başkalarının delillerini hesaba katmayanlar bilim adamı olamazlar. Başkalarının değerlendirmelerini görmezlikten gelenler gerçek tarihçi değildir.</span></p>
<p><span>Son günlerde Almanya ve Amerika’ da Ermeni meselesi ile ilgili çeşitli toplantılar düzenlendi. Amerika’dakiler genellikle kapalı kapılar ardında yapıldı. Gizliydi. Toplantılara katılanlar dışında, hiç kimse bu toplantılarda ne olup bittiğini bilmiyor. Bazı toplantılara az sayıda izleyici kabul edildi, ama ‘Ermeni Soykırımına’ şüpheyle bakan konuşmacılara hiç yer verilmedi. Buna rağmen bu toplantılara hem Ermenilerin hem de Türklerin katıldığı ilan edildi. Ermeni milli­yetçiler, “gördüğünüz gibi Türk bilim adamları da bizimle aynı görüşte”, dediler.</span></p>
<p><span>Kim bu Türkler? Topluluklarına katılmalarına izin verilmeden bir testten geçen insanlar. Bu topluluğun bir üyesi olmadan önce Türklerin ‘Ermeni</span></p>
<p><span>Soykırımını’ kabul etmeleri gerekir. Ermeni milliyetçileri kendileriyle aynı fikirde olmayanlarla asla bir araya gelmezler; hatta konuşmazlar. Bunun için, bu toplantı­ların bilimsel niteliği yoktur; bunlar olsa olsa Türkleri mahkûm etmek isteyen kişi­lerin bir araya geldiği siyasi toplantılardır. Maalesef Türkleri mahkûm etmeye çalı­şanların bazıları da Türk.</span></p>
<p><span>Burada şaşılacak bir şey yok. Size ideolojilerini, tarihsel muhakemelerini bir yana bırakan Türklerin de olduğunu hatırlatmama gerek yok. Fikir ayrılığı iyi bir şeydir, çünkü bilgelik tartışmaktan doğar. Ancak bu tür tartışmaların ana mese­lesi de işte budur. Bunlar tartışmak için düzenlenmemişlerdir.</span></p>
<p><span>Son zamanlarda Ermenilerle görüşen Türkleri kınayan birçok elektronik posta ve mektup okudum. Diğer Türkler de onları bir yönüyle ülkelerine ihanetle itham ediyorlar. Bu asla doğru değil. Hiçbir bilim adamı çoğunluğun paylaşmadığı şeyleri söyledikleri için suçlanmamalıdır. Özgürlük bilimselliğin temelidir ve yan­lış yapma özgürlüğünü de kapsar. Kendileriyle aynı fikri paylaşmayanları suçla­mak, profesörlerin evlerini bombalayan, öldüren, bilim adamlarını tehdit eden ve adaletten uzak Fransız yasalarından yararlanarak konuşmaya cesaret eden profesör­lere dava açan Ermeni milliyetçilerinin takip ettiği bir yoldur.</span></p>
<p><span>Umarım Türkler hiçbir zaman bu yolu takip etmezler. İstanbul ve Ankara’­da kitapçıları dolaştığımda, Türkler tarafından yazılmış Türkçe kitaplar görüyorum. Bu kitaplar Türklerin soykırım yaptıklarını iddia ediyor. Ermeni milliyetçileri tara­fından yazılmış gibi gözüken röportajlar içeren Türk gazeteleri okuyorum. Yazılan­lara gülüyorum. Bazen de kızıyorum. Ama yazmanın ve konuşmanın güzel bir şey olduğuna inanıyorum. Bu tür yazılar Türkiye’nin farklı görüşlere izin verecek kadar olgun ve özgüvene sahip bir ülke olduğunun kanıtıdır.</span></p>
<p><span>Peki, bu nedenle bilim adamları eleştirilmeyecek mi? Evet. Onları hiçbir şekilde tasvip etmiyorum; benimle aynı fikirde olmadıkları, yanlış yaptıkları ve Türkiye’ye ihanet ettikleri için değil, onları bilimselliğe ihanet ettikleri için suçlu­yorum. Gizli toplantıları kınıyorum. Aralarında konuşup bunu diyalog şeklinde göstermeye çalışan herkesi suçluyorum. Farklılıkları reddedenleri onaylamıyorum.</span></p>
<p><span>Gizli toplantıları sürdüren Türk ve Ermenilere tek bir sorum olacak. Yalnız ideolojik dostlarıyla konuşan Türk veya Ermenilere tek bir sorum var. Her türlü bilimsel tartışmayı reddeden Türk veya Ermenilere bir sorum var. Niçin korkuyor­sunuz?</span></p>
<p><span>Dürüst bir tartışma için davetimi tekrarlıyorum. Davalarına inananlar sa­vunmalarını da sözleriyle yapmak mecburiyetindedirler; tartışmak için istekli olma­lı ve sadece kendileriyle aynı fikri paylaşanlarla konuşmamalıdırlar.</span></p>
<p><span>Parlamenter ve tarihçilere bir önerim daha var: Siyaseti bir tarafa bırakın ve tarihle ilgili sorular sorun. Ermeni ve Türk tarih çalışması şu asli soru sorulma­dıkça incelenemez: Türklerin yaptıkları, soykırım veya müdafaa, nasıl ifade edilirse edilsin Türkler bunu niçin yapmış olabilir?</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-64502" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/09/Ermeni-Zulmu-2.jpg" alt="" width="800" height="567" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/09/Ermeni-Zulmu-2.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/09/Ermeni-Zulmu-2-768x544.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>Ermeni milliyetçilerinin beyanlarındaki en önemli meselelerinden biri Türklerin Ermenilere neden saldırdığı sorusudur. Türkler ve öteki Müslümanlar, Müslüman bir imparatorlukta çoğunluktaydılar. Asırlarca Ermenilerle beraber ya­şamışlar ve Ermenilerin dinlerini ve geleneklerini sürdürmelerine izin vermişlerdir. Fakat, Ermeni milliyetçilerine göre, Türkler aniden Ermenilere saldırmaya karar vermişler. Bundan da kötüsü, Türkler planlı bir soykırımla tüm Ermenileri yok etmeye karar vermişler. Ermeni milliyetçileri Türkler için atfettikleri bir sürü hayali planla birçok neden üretmişlerdir. Türkler Ermenilerin mallarını çalmayı düşünüyorlarmış. Anadolu Türklerini Orta Asya’ya birleştireceklermiş fakat Ermeniler yollarının üzerinde bulunuyormuş. Osmanlıların Balkan savaşlarından gelen mülte­cileri yerleştirmek için Ermenilerin yaşadığı topraklara ihtiyacı varmış. Daha duy­gusal nedenler de uydurulmuş: Türkler Ermenileri kıskançlık sebebiyle öldürmek istiyorlarmış, çünkü Ermenilerin üstün olduğuna inanıyorlarmış. Yoksa Türklerin din düşmanlığından kaynaklanan sebepleri mi var?</span></p>
<p><span>Türkler Ermenilerin mallarını gasp etmek istemişler midir? Şayet öyle ol­muşsa, İstanbul, Edirne ve İzmir’deki zengin Ermenilerin mallarına dokunmayıp, Doğu Anadolu’daki yoksul Ermenilere karşı savaş açmaları bir hayli tuhaf. Türkle­rin Ermenilerin mallarına imrendiklerini hiçbir zaman ispat edemeyiz. Fakat malla­rını kimin çaldığını sorabiliriz. Hırsız kimdi? Mağdur kimdi? Birinci Dünya Savaşı başladığı zaman Ermeniler Erivan, Karabağ ve Kars’ta Türklerden ele geçirdikleri topraklarda yaşıyorlardı. Türkler Ermenilerin topraklarını değil, Ermeniler Türkle­rin topraklarını çalmışlardı. 1. Dünya Savaşı esnasında, Ruslar Doğu Anadolu’yu işgal ettiklerinde bir kez daha Türklerin ve Kürtlerin mallarını talan eden Ermenilerdi. Anadolu Müslümanları evlerini ve çiftliklerini kaybettikten 100 yıl sonra intikamlarını alır ve Ermeni topraklarını ele geçirirler.</span></p>
<p><span>Orta Asya Türkleriyle birleşme arzusu başta Enver Paşa olmak üzere bazı Osmanlı liderlerinin ilginç ülkülerinden biriydi. Bu, Azerbaycan hariç hiçbir zaman ciddi bir şekilde düşünülmemiştir. Ermeniler böyle bir plan için nasıl engel olabilir­ler ki? Orta Asya’ya giden yol Ermenistan’dan değil İran’dan geçiyordu. Ermenistan üzerinden geçmeyi düşünmeleri için çılgın olmaları gerekir. Bunu ispatlamak için haritaya bakmak kâfidir. Orta Asya’ya varmak için kuzeye ilerleyen Türk Ordusu Kafkas dağlarının zirvesinden, çöl ve step alanından geçmek zorunda kalacak, so­nunda Aral Denizi’nden güneye ulaşacak. Bunu Enver Paşa bile deneyemezdi. Cengiz Han bile kıyı şeridinden gitmişti. Osmanlı Anadolu’sunda yaşayan öteki Ermeniler Osmanlıların doğu çıkartması esnasında yollarını keser miydi? İlerleme­yi engellemek için orduları harekete geçirseler mesele oluştururlardı. Gerçekten de Osmanlılara karşı silahlandılar, fakat Ermeni ayaklanmasının Orta Asya ile hiçbir alakası yoktu.</span></p>
<p><span>Osmanlıların Balkan savaşı mültecilerine yer bulmak maksadıyla Ermeni topraklarına göz diktiği iddiası tamamen yanlıştır. Mültecilerin tamamı 1. Dünya Savaşından önce yerleştirilmişti. Hepsinin yerleştirildikleri yerler Trakya ve Batı Anadolu idi, Doğu Anadolu değil.</span></p>
<p><span>Türkler kendilerinden üstün olduklarını düşündükleri için mi Ermenilerden nefret edip, onları öldürmeye kalkıştılar? Hiçbir Osmanlı arşivinde veya beyanında böyle bir kanıt yoktur, fakat benim tercih ettiğim kanıt Türklerle yaşamış olan her­kesin kanıtıdır. Son 35 yıl içinde birçok Türk’le tanıştım. Bu Türklerin çoğu insan­ların eşit olduğunu düşünüyorlardı. Türklerin hiçbirisi Türklerin herhangi birinden aşağı olduklarını düşünmüyordu. Osmanlı Türklerinin de farklı düşündüklerini sanmıyorum.</span></p>
<p><span>‘Dini nefretle’ alakalı iddialara gelince, tarih bunun gülünecek bir yalan ol­duğuna işaret ediyor. Müslümanların, Ermenileri 700 yıl boyunca kabul ettikten sonra, İslam’ın hükümlerini bir kenara bırakarak Hıristiyanların haklarını reddede­ceklerine kim inanır? Osmanlı tarihinin hoşgörü konusunda örnek olduğu ve Hıris­tiyan devletlerden çok daha iyi bir geçmişe sahip olduğunu kim unutabilir? Hayır, Doğudaki Müslümanlar Ermenilerden nefret etmeye ve korkmaya başlamışlardı, fakat bu, Ermenilerin ve Rusların yaptıklarından dolayıydı.</span></p>
<p><span>Ermeni milliyetçilerinin tartışmaları son tahlilde tek bir iddiaya dayanır: Türkler delidirler. 700 yıl boyunca birlikte yaşadıktan sonra Türkler bir anda Er­menilerden nefret etmeye başlamış ve onları öldürmeye karar vermişlerdir. Bundan başka hiçbir açıklama Ermeni milliyetçilerinin Türkleri suçlama isteğini tatmin edemez. Sözde soykırım için yapılan tüm açıklamalar Türklerin tamamen akıl dışı hareket ettikleri iddiası üzerine kurulmuştur.</span></p>
<p><span>Bu açıklamaların mantıklı olduğuna dair tartışmalar da duydum. Neticede, Almanlar da Yahudileri öldürdüklerinde akıl dışı hareket etmişlerdir. Aralarındaki farklar araştırılmaya değer. Nazilerin Yahudi düşmanlığı konusunda uzun gelenek­leri var. Avrupa tarihi Yahudilere yapılan saldırılarla doludur. Aynı zamanda, Al­manların Yahudilere karşı karalayıcı ve şeytani bir edebiyat geleneği vardır. Bu nedenle Hitler ve yandaşları uzun bir nefret geleneğinden yararlandılar. Yahudilere karşı iktidara gelmek için önyargıları bir araç olarak kullandılar.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-64503" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/09/Ermeni-Zulmu-3.jpg" alt="" width="552" height="372"></p>
<p><span>Benzeri bir durum Osmanlı İmparatorluğu’nda görülmüş müdür? Ermeni ayaklanmaları başlamadan önce, Ermenilere, Almanların Yahudilere yönelik saldı­rılarına benzer saldırılar yapılmış mıdır? Hayır. Osmanlı popüler edebiyat gelenek­lerinde Ermeni karşıtlığı mevcut mudur? Hayır. Herhangi bir Türk siyasi partisi kampanyasını Ermeni düşmanlığı fikrine dayandırmış mıdır? Hayır. Esasında, Er­meni milliyetçiler Osmanlı İmparatorluğu’na karşı ayaklanıyorken bile, diğer Er­meniler Osmanlı devletine memnuniyetle kabul ediliyorlardı. Ermeniler Osmanlı İmparatorluğu’nda yüksek mevkilere gelmişlerdi. Avrupa tarzı ırksal düşmanlık Osmanlı İmparatorluğu’na yabancı bir konuydu. Alman Yahudilerinin ölümü ile sonuçlanan bir önyargı Osmanlı İmparatorluğu’nda hiçbir zaman gerçekleşmedi. ‘Irksal düşmanlığın’ Ermenilere karşı saldırganlığa yol açtığına dair iddialar tama­men hayal ürünüdür.</span></p>
<p><span>Türkler ve Ermeniler arasında ortaya çıkan çatışma için geleneksel sebep­ler bulmaya çalışmak daha anlamlıdır. Türklerin Ermenilerle savaşmalarının gerçek sebebi kolayca açıklanabilir ve tamamen makuldür: Türkler, kendilerini savunuyor­lardı.</span></p>
<p><span>Bu, bir diğer soruyu beraberinde getirir: Türkler ve Ermeniler arasındaki savaşı kim başlatmıştır? Saldıran taraf kimdir? Kendini savunan taraf kimdir?</span></p>
<p><span>Diğer tarihçiler ve ben genellikle bu sorulardan kaçınmışızdır. Türklerin ve Ermenilerin tarihi üzerine düşüncelerimi dile getirirken ve yazarken, bu savaşı insanlık tarihinin talihsiz bir dönemi olarak nitelendirmişimdir. Hatta, asıl konunun kimin haksız olduğu değil, Türkler ya da Ermeniler olsa da, insanlığın acı çektiğini söylemişimdir. Bu, hala en önemli husustur. Fakat, saldıran tarafın kim olduğu sorusu şu anda göz önünde bulundurulmalıdır, çünkü tüm insanlığın acısına merhamet etmek, Türkleri suçlayan siyasileri hiçbir zaman tatmin etmemiştir. Ermeni milliyetçileri herhangi bir biçimde Türklerin acılarından bahsederken, Türklerin ölüm nedeninin savaş, Ermenilerin ölüm nedeninin ise soykırım olduğunu belirt­mişlerdir. Önce Türklerin Ermenilere zulmettiklerini, daha sonra da kendi başlattık­larının mağduru olduklarını söylemişlerdir. Bu doğru mudur? Türkler Ermenilere saldırdıkları için mi acı çekmişlerdir? Olanlar Türklerin suçu mudur ve bu yüzden Türklere daha az merhamet mi göstermeliyiz? Bu soruları cevaplamak için Türkler ve Ermeniler arasındaki çatışmaları kimin başlattığını araştırmalıyız.</span></p>
<p><span>Genellikle söylenilenlerin aksine, Türkler ve Ermeniler arasındaki çatışma 19. yüzyılın sonlarında Osmanlı İmparatorluğu’nda değil, 18. yüzyılda dönemin İran İmparatorluğu’nda ortaya çıkmıştır. İçlerinde Ermeni Kilisesi yetkililerinin de bulunduğu Ermeniler, Rus istilacılarıyla güç birliği yapmışlardır. 1796’da, Rusların Derbent Hanını mağlup etmesi ve Derbent şehrini ele geçirmesine, o şehirde yaşa­yan Ermeniler aracı olmuştur. 1790’larda, bir Ermeni piskoposu, Ermenilerin ‘ken­dilerini Müslüman himayesinden kurtarmak için’ Rus birliklerine katılmaları gerektiğine dair vaazda bulunmuştur. Azerbaycan Ermenilerinin çoğu tarafsız kalmış­lardır, fakat taraf tutanlar Rusları desteklemiştir. Ermeni gönüllü askerleri, Azer­baycan ve Erivan’ın Ruslar tarafından işgali süresince Ruslarla yan yana savaşmış­lardır.</span></p>
<p><span>Ermenilerin Ruslara karşı sadakati, her şeyden ziyade Rus himayesi altında yaşama arzularından bellidir. Ruslar Karabağ ve Erivan’ı ele geçirdiklerinde, ora­larda yaşayan ve çoğu Türk olan Müslümanları öldürmüş ya da tahliye ettirmişler­dir. Müslümanlardan kalan boş ev ve arsaları İran’daki ve Osmanlı Anadolu’sundaki Ermeniler almıştır. Sonraki on yıl boyunca ne kadar Türk tahliye ettirildiyse, o kadar Ermeni onların yerini almıştır. Unutulmamalıdır ki, Rus istilası ger­çekleşmeden önce, bugün Ermeni Cumhuriyeti olan topraklardaki nüfus çoğunlu­ğunu Türkler oluşturmaktaydı. Fakat istiladan kısa bir süre sonra, çoğunluk artık Türklerin değildi.</span></p>
<p><span>Ermeniler, Güney Kafkasya bölgesinde 700 yıl boyunca Türklerle beraber yaşamışlardır. Ne Türklerin ne de Ermenilerin yaşamları kusursuz olmuştur, fakat Türklerin o bölgeye gelişinden 700 yıl sonrasında Ermenilerin hala orada yaşıyor oldukları gerçeği, Ermenilere hoşgörü ile muamele edilmiş olduğunun ispatıdır. Ermeniler dağlarda saklanıp ateşli bir şekilde bağımsızlık mücadelesi vermek du­rumunda değillerdi. Bölgenin her kısmında ikamet ediyor ve şehirlerde çalışıyor­lardı ki istenilseydi buralarda kolaylıkla yok edilebilirlerdi. Fakat barış içerisinde yaşadılar. Ermeni toplumu bölgenin her tarafına dağılmış bir toplumdu ve Güney Kafkasya’nın hiçbir vilayetinde çoğunluk değillerdi. Rusların gelişiyle, Ermenilerin çoğu kendi hükümetlerine karşı olup Rus işgalci güçlerine katıldılar. Ruslarla birlik olan bu Ermeniler, Rus ve Ermeni azınlıkların, 700 yıl boyunca egemenlikleri al­tında yaşadıkları Müslüman çoğunluğu yönetmesini istiyordu. Bu demokrasi isteği değildi. Bu halk iradesi isteği de değildi. Onlar yönetimi ele geçirmek istiyorlardı. Ve bu yolda Ermeni milliyetçilerin karşısına çıkan her Müslüman yok edilecekti. Türkler Ermenilere değil, Ermeniler Türklere saldırmışlardır.</span></p>
<p><span>Ruslar, 1828-29 yıllarındaki bir savaşla ve (1853-1856 arası) Kırım Sava­şıyla, işgallerini Doğu Anadolu’ya kadar sürdürmüşlerdir. Ruslar Doğu Anado­lu’yu işgal ettiklerinde, Anadolu ve Rus Ermenileri onlarla taraf olmuş ve onlar için casus ve keşif eri olarak vazife görmüşlerdir. Ruslar geri çekilmek zorunda kaldıklarında ise, binlerce Ermeni onlarla birlikte bölgeyi terk etmiştir. Kısacası, Ermeniler kendi ülkelerinin düşmanı ile taraf olmuşlardır.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-64504" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/09/Ermeni-Zulmu-4.jpg" alt="" width="552" height="302" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/09/Ermeni-Zulmu-4.jpg 552w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/09/Ermeni-Zulmu-4-100x56.jpg 100w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/09/Ermeni-Zulmu-4-86x48.jpg 86w" sizes="(max-width: 552px) 100vw, 552px"></p>
<p><span><strong>1. 1877-78 Rus-Türk Savaşı</strong></span></p>
<p><span>1877-78’de Rusya ve Osmanlı İmparatorluğu arasında ortaya çıkan savaşın başlarında, Osmanlılar, Hıristiyan ya da Müslüman da olsa, kendi tebaalarına itimat edebilmeliydiler. Aslında, Hıristiyanların Osmanlı Ordusu’na kabul edilmelerinin daha ilk gününde, Erzurum’da yaşayan 84 Hıristiyan gönüllü askeri hizmet için Osmanlı Ordusu’na başvurmuştur. Ancak, Erzurum’daki Rus konsolosluğu, Hıris­tiyan piskoposlara, Rusya’nın ülkesi için savaşan Hıristiyanlara iyi gözle bakmadı­ğını bildirmiştir. Böylece, piskoposlar Hıristiyanlara Osmanlı Ordusu’na hizmet etmemelerini söylemiş ve Hıristiyanlar gönüllü askeri hizmet için kaydolmayı bı­rakmışlardır.</span></p>
<p><span>Savaş alanında yaşayan her insan acı çeker, fakat Doğu’da yaşayan Erme­niler ne Osmanlı Hükümeti tarafından özellikle seçilmiş, ne de savaş esnasında Osmanlı’nın zulmüne maruz kalmışlardır. Tam aksine, Avrupa kaynaklarında sivil ve Müslüman yetkililerin Ermenileri Kürt saldırılarından koruduklarına dair çok miktarda delil bulunmaktadır. Ne yazık ki Osmanlılar, savaşı kaybettiklerinde, Müslümanları Ermeni saldırılarından koruyamamışlardır.</span></p>
<p><span>Kars Rusların eline geçtiğinde, orada yaşayan Ermeniler hem Osmanlı as­kerlerine hem de sivil Türklere saldırmışlardır. İngilizler, Ermenilerin, yaralı Türk­lerin öldürülmesinde Ruslara yardım ettiklerini rapor etmiştir. Erzurum’u işgal eder etmez, Ruslar polis teşkilatının başına bir Ermeni’yi geçirmiştir. Türklere zulme­dilmeye başlanmıştır. 6000 Türk ailesi şehri terk etmeye zorlanmıştır. Bunun üze­rine İngiliz Büyükelçisi şöyle yazmıştır: “Şüphesiz ki Ruslar Erzurum’u işgal ettik­lerinde Ermeniler, elde ettikleri Rus korumasından faydalanarak Müslüman nüfusa zarar verdiler, acımasızca davrandılar ve onları tahkir ettiler.”</span></p>
<p><span>Savaş esnasında Osmanlı’nın Doğu bölgesinde yaşayan Ermenilerin çoğu Ruslarla taraf olmuştur. Osmanlı’daki Ermeniler Rus işgalci güçleri için casus ve keşif eri olarak vazife görmüşlerdir. Hiç kimse, Eleşkirt vadisi Ermenilerinin yaptı­ğı kadar candan bir şekilde Ruslarla güç birliği yapmamıştır. Onlar, güven içerisin­de Rusların fethettikleri her yeri ellerinde tutacağını umuyorlardı. Fakat öyle olma­yacaktı. Diğer Avrupa güçleri Rusları Eleşkirt’ten çekilmeye zorladı. Bu geri çe­kilme esnasında 2000-3000 kadar Ermeni ailesi de Ruslara katıldı. Bu Ermenilere verecek ev ya da arsa olamaması gibi bir durum söz konusu değildi, çünkü Ruslar istila ettikleri bölgelerdeki 70.000 Türk ailesini göçe zorlamışlardı.</span></p>
<p><span><strong>2. ihtilalci Ermeni Örgütleri</strong></span></p>
<p><span>Genelde Taşnaklar olarak bilinen İhtilalci Ermeni Örgütü Taşnak (Dashnaktsuthion) Partisi, 1890 yılında Tiflis’te, Rusya İmparatorluğu’nda kurul­muştur. Bu parti, Anadolu’da Osmanlı İmparatorluğu’nu yıkma tasarısında daha önce kurulmuş olan Ermeni milliyetçi partileriyle birlik olmuştur. İdeolojik anlam­da, parti sosyalist ve milliyetçiydi. Parti, Manifesto’sunda ‘Ermeni halkının Türk hükümetine karşı Savaşı’nı ilan etmiştir. ‘Ulusal özgürlüğü korumanın ürkütücü külfetinden’ söz etmiştir. 1892 yılının Taşnak Program’ı, toprakların yeniden pay­laştırılması, toplumsal kardeşlik ve iyi bir yönetim gibi çağrıların arasında, aslında ihtilalci eğilimlerini dile getirmiştir. Bu eğilimler, ihtilalci örgütler ile savaş toplu­lukları kurmayı ve ‘halkı’ silahlandırmayı kapsamaktaydı. Taşnaklar, amaçlarının “savaşı teşvik etmek ve hükümet görevlilerine karşı şiddet kullanmak…” ve “hü­kümet kuruluşlarını yağmalama ve yıkılmaya maruz bırakmak” olduğunu resmen bildirmişlerdi.<strong>[1]</strong> Takip eden yıllarda planlarını gerçekleştirdiler.</span></p>
<p><span>Taşnak özdeyişi (1896) şöyleydi: “Silahlara sarılın! Savaşın! Zafer bizim­dir!”<strong>[2]</strong></span></p>
<p><span>Burada Taşnakların ve diğer ihtilalci Ermeni hareketlerin düzenini ve felse­fesini açıklamaya ne zaman ne de gerek vardır. Kendi sözleri, amaçlarının Osmanlı İmparatorluğu’na karşı kanlı bir ayaklanma olduğunu açıkça belirtmektedir. Onla­rın eylemlerini incelemek, sözlerini incelemekten daha önemlidir. İhtilalcilerin amaçları hususunda anlaşılması gereken bir gerçek vardır, fakat Ermeni ihtilalcile­rinin amaçları, diğer milliyetçi devrimcilerin amaçlarından oldukça farklıdır. İtal­ya’da yaşayanlar İtalyan’dılar ve İtalyan devrimleri çoğunluğun yönetimde olduğu bir devlet amaçlıyordu. Aynı şekilde, Polonya milliyetçileri, Rus azınlıklar tarafın­dan yönetilen ve ezilen Polonyalı çoğunluğun yönetimde olduğu bir devlet meyda­na getirmeyi amaçlıyorlardı. Aynı durum tüm dünya için geçerliydi. İyi ya da kötü, yöntemleri nasıl olursa olsun, bu milliyetçiler en azından çoğunluğun kendi kendini yöneteceği bir ülke için savaşıyorlardı.</span></p>
<p><span>Fakat Ermeni milliyetçileri için durum aynı değildir. Ermeni ihtilalcileri, kendilerinin, nüfusun yüzde yirmisinden az oldukları bir ülkeyi fethetmek için sa­vaşıyorlardı. Üzerinde hak iddia ettikleri ‘Altı Vilayet’ olarak bilinen bölgede, Müslüman halk nüfusu Ermeni halkını dörde katlamaktaydı. Polonyalıların, İtal­yanların, Özbeklerin, Güney Afrikalıların ve Cezayirlilerin aksine, Ermeniler, em­peryalist bir hükümet tarafından yönetilen bir çoğunluk değillerdi. Ermeniler, ülke çoğunluğunu bozguna uğratıp onların topraklarını ellerinden almak isteyen küçük bir topluluktu. Ermeniler ülkelerinin düşmanlarından yardım alan küçük bir azınlık grubuydu, çünkü dışarıdan yardım almadan Müslüman çoğunluğu yenmeleri imkânsızdı.</span></p>
<p><span>Eğer Ermeniler amaçlarında başarıya ulaşsalardı ne yaparlardı? Tarih bize Balkanlar’daki Türklerin acı verici akıbetinden dersler vermektedir. Bir ‘Ermenis­tan’ meydana getirmenin tek yolu çoğunluğu ya sürgün etmek ya da öldürmekti. İhtilalciler kendilerini Müslüman egemenliğinden kurtarmadıkları sürece, Anado­lu’da bir Ermeni Devleti asla var olamazdı.</span></p>
<p><span>Osmanlının Ermeni ihtilalcilere verdiği karşılık düşünüldüğünde bu gerçek mutlak suretle akılda bulundurulmalıdır. Osmanlılar sadece kendi hükümetlerini savunmuyorlardı. Osmanlılar, Ermeni ihtilalcilerin başarıya ulaştığı takdirde sür­gün edilecek ya da öldürülecek olan kendi halkını savunuyorlardı.</span></p>
<p><span>Zeytun ve Maraş bölgesindeki Ermeni isyancıların yaptıkları da neredeyse aynıdır. İsyan, bölgede yaşayan Müslümanların toplu halde katledilmesi olmuştur. Ermeni liderin kendisi 25.000 Müslüman öldürdüğünü belirtmiştir. Osmanlı ordu­sunun bu katilleri cezalandırmaya bile imkânı olmamıştır çünkü Avrupa güçleri onları korumuştur.</span></p>
<p><span>Aynı yıl içinde Van’da, Ermeni milliyetçilerin yeniden ayaklanması sonu­cunda, isyancıların kendileri ve birçok masum Müslüman ve Ermeni hayatını kay­betmiştir. 1909 yılında Adana’daki durum da aynıdır: Hiç gelmeyen Avrupa deste­ğine güvenen Ermeniler ayaklanma başlatmışlardır. En çok kaybı Ermeniler vermiş olsa da, şüphesiz ki çatışmayı başlatan Ermeni isyan güçlerinin kendileri olmuştur. Türkler karşılık vermiştir. Çünkü onlar sadece devletlerini değil aynı zamanda halklarını da koruyorlardı.</span></p>
<p><span>Samsun’da, Van’da, Maraş’ta ve Adana ‘da katliamı başlatan Ermeniler olmuştur. Kendi ülkelerindeki Osmanlı vatandaşlarını öldürmeye başlayanlar Er­meniler olmuştur. Türkler Ermenilere değil, Ermeniler Türklere saldırmışlardır.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-64473" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2011/04/Ermeni_Soykirimi005.jpg" alt="" width="560" height="380"></p>
<p><span><strong>3. 1890 Ayaklanmaları</strong></span></p>
<p><span>Ermeni ayaklanmaları 1860’larda ve daha öncesinde Batı Anadolu’da baş­lamıştır. Fakat 1890’larda ihtilalci Ermeni örgütleri tasarılarını tam anlamıyla uy­gulamaya geçirmişlerdir.</span></p>
<p><span>1894’te, Sason bölgesindeki Ermeniler hükümete karşı ayaklanmıştır. Ge­niş isyancı topluluklar saldırılarını Osmanlı Devleti’ni temsil eden vergi toplayıcı­larına, hükümet görevlilerine ve resmi dairelere yöneltmişlerdir. Aynı zamanda, bu topluluklar Kürt aşiretleriyle de savaşmışlardır. Eskiden beri, Ermeniler ve Kürtler arasında bir düşmanlık var olagelmiştir. Bu yüzden, işin bu kısmı anlaşılabilir. Er­meni ayaklanması ister tasvip edilsin ister edilmesin, şu anlaşılmaktadır ki isyancı­lar hükümete ve kendi ezeli düşmanlarına saldırmışlardır. Daha sonra cereyan eden olaylar ise hiçbir şekilde mazur görülemez. Osmanlı ordusu isyancıların üzerlerine gitmiş ve isyancılar geri çekilirken yolları üstündeki köy sakinlerini katletmişlerdir. Ancak buna karşılık olarak, Osmanlı ordusu ve sivil Müslüman halk Ermenileri öldürmüştür.</span></p>
<p><span>Önce Müslümanlar Ermenileri değil, önce Ermeniler Müslümanları öldür­meye başlamıştır. Sonuç iki taraf içinde bir felaket olmuştur.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-64505" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/09/Ermeni-Zulmu-5.jpg" alt="" width="552" height="353"></p>
<p><span><strong>4. Birinci Dünya Savaşı</strong></span></p>
<p><span>Öncelikle 1912 ve 1913 yıllarındaki Balkan Savaşları göz önünde bulundu­rulmadan, Birinci Dünya Savaşı’nda yaşanan olaylar anlaşılamaz. Balkan Savaşla­rı, ihtilalcilere, stratejilerinin başarılı olacağına inanmalarını sağlayan bir sebep sunmuştu. Milliyetçi çeteler Balkanlar’daki Türkleri öldürmüş ve onları evlerini terk etmeye zorlamışlardı. Orduların denetimini ele geçirmek, katliam ve sürgün olaylarının sonuncusu olmuştu. Çoğu Türk olan Müslümanlar, 1912 yılında, Os­manlı İmparatorluğu’nda artık az bir çoğunluğa sahip hale gelmişlerdi. Balkan Savaşları’nın sonlarında ise tamamen azınlık durumundaydılar. Osmanlıların Bal­kanlardaki Müslüman halkının yüzde yirmi yedisi ölmüştü. Geriye kalan ise, kendi­lerini Müslüman nüfusundan arındırmış Bulgar, Yunan, Karadağ ve Sırp Devletle­riydi. Bir zamanlar Müslüman çoğunlukların bulunduğu topraklarda artık Hıristi­yan çoğunluklar bulunmaktaydı. Bu, Ermenilerin daha uzun vadede yapmak iste­dikleri şeyin tamamen aynısıydı ve Balkanlar’da işe yaramıştı.</span></p>
<p><span>İki tarafta Balkan Savaşları’ndan bir şeyler öğrenmişti. Türkler, Ermeni ih­tilalcilerin başarıya ulaşması durumunda başlarına ne geleceğini biliyorlardı. Ana­dolu’daki Ermeni ihtilalcilerin amacı, Türkleri Balkanlardan gitmeye zorlayan ihti­lalcilerin amacıyla aynıydı. Batı Anadolu’nun “Ermenileşmesi” için o bölgede ya­şayan Müslüman çoğunluktan kurtulmak istiyorlardı. Bunu yapmak için de, Bal­kanlar’da etkili olan taktiklerin aynılarını uygulayacaklardı.</span></p>
<p><span>Henüz Birinci Dünya Savaşı başlamadan önce bile, Ermeni gerilla örgütleri Rus İmparatorluğu’nda teşkilatlanmaya başlamışlardı. Bu örgütler hem Rusya hem de Osmanlı İmparatorluğu’ndaki Ermenileri kapsıyordu. Takriben sekiz bin kadar Osmanlı vatandaşı talim görmek ve teşkilatlanmak üzere Kağızman’a gitti. Altı bin kişi Anadolu’dan İğdır’a, daha fazlası da diğer eğitim kamplarına gitti. Türklere karşı savaşmak ve Rusların savaş mücadelesine destek olmak üzere geri döndüler. Çok sayıda silah, cephane, erzak ve hatta üniforma Anadolu’daki ambarlarda kul­lanıma hazır bir şekilde gizlenmişti.</span></p>
<p><span>Bu örgütler küçük gerilla birlikleri değillerdi. Belli bir planı olmayan terö­rist saldırılar yapan birkaç kişiden ibaret değillerdi. Aslında bu tarz kişisel saldırıla­rın sayısı da oldukça fazlaydı ancak, asıl Ermeni saldırısı iyi silahlanmış ve iyi eğitilmiş isyancı örgütlerden geldi. Sayıları neredeyse yüz bin kişiye kadar ulaş­maktaydı. Osmanlı yetkilileri sadece Sivas Vilayetinde takriben otuz bin gerilla olduğunu hesaplamışlardı.</span></p>
<p><span>Ermeni tarih miti, barışsever Ermenilerin ortada hiçbir kışkırtma olmaksı­zın Türklerin saldırılarına maruz kaldıklarını öne sürmektedir. Gerçek, bundan oldukça farklıydı.</span></p>
<p><span>Vaziyeti anlamak için, 1915 baharında Osmanlı-Rus sınırındaki durumu ta­savvur etmeye çalışmak gerekir. Rus cephesindeki Osmanlı ordusu virane durum­daydı. Enver Paşa cesur fakat kötü tasarlanmış bir saldırıyla Rusları Sarıkamış’ta yenmeye çalışmıştı. Fena halde başarısızlığa uğramış, ordusunun dörtte üçünü kay­betmişti. Osmanlı topraklarıyla Rus işgalci güçleri arasındaki tek engel Doğu cep­hesindeki Osmanlı Ordusu’ndan sağ kalanlardı. Bunlardan bazıları oldukça iyi birliklerdi. Araziyi tanıyan ve Doğu’daki jandarmalardan oluşan birlikler bilhassa etkiliydiler. Fakat Osmanlı güçleri sayıca azdı. Ruslar sayıca daha fazlaydı ve daha iyi teçhizatlınmış durumdaydılar. Osmanlı birliklerinin tek şansı savunma duru­munda kalmaktı. Ön cephede herkese ihtiyaç duyuluyordu.</span></p>
<p><span>Ancak, binlerce kişi ön cepheye ilerleyememişti. Onların savunma hattının arkasında savaşmaları gerekmekteydi. Aslında iyi askerlerin bazıları ön saflardan çekilip, içteki düşmanlarla, Ermeni isyancılarıyla savaşmaya yollanmıştı. Rus cep­hesi tehlikeliydi. Nihayet çöktü. Sonunda Ruslar beraberlerinde Ermeni isyancıları getirerek Doğu Anadolu’yu istila ettiler.</span></p>
<p><span>1915’te, Anadolu’daki Rus istilasına hem Osmanlı Anadolu’sundan hem de Rusya’dan gelen Ermeni birlikleri öncülük ettiler. Ermeniler Rusların rehberli­ğini yaptılar. En önemlisi, Ermeni çeteleri ulaşımı engelleyerek Doğu’daki askeri haberleşmeyi kesti.</span></p>
<p><span>Ermeni komitacı ve çetelerinin oluşturduğu tehlike hem Osmanlı İmparatorluğu’nun hem de Anadolu’daki Müslümanların hayatlarını ciddi bir şekilde teh­dit ediyordu.</span></p>
<p><span>Ermeni milliyetçileri ayaklanmaları örgütlemeye başlamadan hiçbir Ermeni sürgün edilmemiş, hiçbir Ermeni politikacı idam edilmemiş, hiçbir Ermeni Osmanlı askerleri tarafından öldürülmemiş, hatta resmi olarak savaş ilan edilmemişti. Erme­ni isyancılarının eylemleri yalnız ayaklanmalardan ibaret değildi. Osmanlı Ermeni­leri Rus ordusuna casusluk yapıyorlardı. Kendi ülkeleri olan Osmanlı İmparatorlu­ğu baş düşmanı Rus İmparatorluğu ile savaşırken, Ermeniler Rusya’nın yanında savaştılar. O zaman da itiraf ettikleri gibi, kendi ülkelerinin baş düşmanlarıyla bir olup onlarla birlikte savaşan vatan hainleriydiler.</span></p>
<p><span>Ermeni ayaklanmasının etkilerini görmek için haritaya bakmak gerekir. Ayaklanmalarının yalnızca merkezleri gösterilmektedir. Ermeni çeteleri Doğu Anadolu’da faaliyet göstermekte, ulaşımı engellemekte, haberleşme hatlarını kes­mekte ve en ücra Müslüman köylere saldırmaktaydılar. Haritada sadece büyük çetelerin asıl faaliyet alanları gösterilmektedir.</span></p>
<p><span>İlk bakışta, bazı ayaklanma bölgelerinin garip bir şekilde seçildiği dikkati çekmektedir. Niçin Sivas? Bir ayaklanma için hiç de müsait bir yere benzememek­tedir. Sivas ilinde nüfusun sadece yüzde on üçü Ermeni’dir. Sivas hem cepheden hem de Rus desteğinden uzaktır. Fakat bir de yollara bakınız. Rus cephesine var­mak için savaş malzemeleri ve taburlar Sivas’tan geçmek zorundadır. Aynı zaman­da, Sivas tüm savaş bölgesine giden telgraf sisteminin de merkezi durumundadır. Sivas, ulaşımın ve haberleşmenin dar kavşağıdır. Sivas’taki herhangi bir kırılma Osmanlı savaş gücüne vurulmuş ağır bir darbe olacaktır. Kilikya ve Urfa’daki Er­meni ayaklanmalarının olduğu yerler de stratejik öneme haiz noktalardır. Toros tünelleri tamamlanmadığı için, Irak cephesine gönderilecek savaş malzemeleri ve askerler Kilikya’dan gemi aktarması yapılarak Urfa’dan geçmek zorundaydılar. İngilizler Gelibolu’ya saldırmak yerine Kilikya’ya saldırmayı ciddi şekilde düşün­müşlerdi (öyle yapsalardı başarılı olurlardı).</span></p>
<p><span>Van’daki ve Rus sınır bölgelerindeki Ermeni güçleri de potansiyel stratejik etkiye sahipti. Ruslar Batı İran’ı istila etmişlerdi. Osmanlıların Doğu’daki varlığını tehdit ederek Irak’a saldırıp İngilizlerle birleşmeyi planlıyorlardı. (Hiç kimse Os­manlı’nın İngilizleri yeneceğini beklemiyordu) Rusların ilerlemesini durdurmak için Osmanlılar Doğu’ya hareket etmeliydi. Anadolu’dan İran’a muhtemel iki yol vardı; kuzeyde Beyazıt’tan geçen yol veya güneyde Van’dan geçen yol. Bu iki yolun Ermeni ayaklanmasının ana merkezleri olması sadece bir tesadüf müdür?</span></p>
<p><span>Rus ordusunun Ermeni çetelerine verdiği emirler araştırılıp incelenmediği müddetçe, Ermeni ayaklanmalarının ne oranda Rusların amaçlarına hizmet etmek üzere planlandığını öğrenemeyiz. Bu tür stratejik noktaların seçimi asla tesadüfle açıklanamaz. Burada önemli olan neden buraların seçildiği değil, Osmanlı orduları için oluşturdukları ciddi tehlikedir. Osmanlılar ayaklanmaları bastırmak mecburiyetindeydiler, çünkü Ermeni çeteler Müslümanları katlediyordu; fakat Osmanlılar bunu askeri sebeplerden dolayı yapmak zorundaydılar. Ermeni isyancılar, Osmanlıların yenilmesi için Ruslara yardım eden düşman güçleriydi.</span></p>
<p><span>Ermenilerin Ruslara en önemli katkısı Osmanlı askerini ayaklanmalarla meşgul ederek Osmanlı’nın savaş gücünü büyük oranda zayıflatmaktı. Fakat olaya insanlık açısından bakılırsa, Ermeni ayaklanmasının en vahim sonucu, masum Müslüman halkının Ermeni çeteleri tarafından öldürülmesidir. Unutulmaması gere­ken diğer bir konu da, masum Ermeni sivillerin de intikam adına öldürülmeleridir. İlk kanı döken Ermeni isyancılardı. Müslümanlar çok daha fazla kayıp verdi.</span></p>
<p><span>Osmanlılar Ermenileri neden göçe zorladı? Bunu, daha öncede ispatlandığı gibi, düşmana yardım ve yataklık edeceği belli olan sivillerin yerini değiştirmek için yaptı. Belki Ermenilerin çoğu Osmanlılara karşı gelmeyecekti, fakat Osmanlı­lar, Ruslara, İngilizlere ve Fransızlara kimin yardım edip kimin etmeyeceğini nasıl bileceklerdi? Bence, savaşın kızıştığı anda imparatorluklarını ve halkını korumak için Osmanlılar önlem almak istediler ve isyana karışmayan birçok Ermeni’yi de göç ettirdiler. Fakat şu unutulmamalıdır ki Osmanlıların bu hareketin arkasında geçerli nedenleri vardı ve gene unutulmamalı ki Müslümanları yurtlarını terk et­meye ilk zorlayan Ermeniler ve Ruslardı.</span></p>
<p><span>Ortada şüphe kabul etmez bir gerçek var. Birinci Dünya Savaşı esnasında daha önceki yüzyılda olduğu gibi Ermenilere karşı ilk savaşı açan Türkler değildi. Savaşı başlatan Ermenilerdi.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-64506" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/09/Ermeni-Zulmu-6.jpg" alt="" width="552" height="372"></p>
<p><span><strong>5. Azerbaycan ve Ermenistan</strong></span></p>
<p><span>Birinci Dünya Savaşının sonunda saldırılma sırası Azerbaycan Türklerine gelmişti. Bakü’deki Bolşeviklerle ittifak yapan Ermeni milliyetçileri, Türk nüfusu­nun yarısını şehri terk etmeye zorladı. Sadece Bakü’de, neredeyse hepsi Türk olan, 8 bin ile 10 bin kişi kadar Müslüman öldürüldü. Ermeni gerilla lideri Andranik 60 binden fazla Türk mülteciyi kaçmaya zorlayarak Nahçivan ve Güney Azerbay­can’daki köyleri yakıp yıktı. 420 köy talan edildi. Yüzlerce köy hasar gördü ve binlerce Türk katledildi. Erivan’daki Türklerin üçte ikisi öldürüldü. Türkler Bakü’de ve diğer bazı yerlerde intikam aldılar, fakat öldürülen ve sürülenlerin çoğu Türklerdi.</span></p>
<p><span>Erivan, Kars ve Azerbaycan’daki Türkler tamamen Rusların kontrolü al­tındaydı. Hemen hemen hepsi silahsızdı, savaşmak için ne istekleri ne de güçleri vardı. Savaşı başlatan Ermenilerdi. Türkler Ermenilere değil Ermeniler Türklere saldırdı.</span></p>
<p><span><strong>6. Ermeni İddiaları</strong></span></p>
<p><span>‘Ermeni Soykırımı’ olduğunu iddia edenlerin, meseleleri olduğu gibi ele almak yerine ayıklayarak ve bağlamından çıkararak inceleme alışkanlıkları var.</span></p>
<p><span>Bize Osmanlı Devletinin Ermenileri göçe zorladığı ve birçok Ermeni’nin bu sırada öldüğü anlatılıyor. Ölenlerin sayısı abartılmışsa da, doğru yanları var. Fakat hangi nokta göz ardı ediliyor? O da şudur: Göçten sonra Ermenilerin çoğu hayatta kalmıştır. Bu da soykırım planının olmadığının göstergesidir.</span></p>
<p><span>Bize 1890’larda on binlerce Ermeni’nin Müslümanlar tarafından öldürüldü­ğü söyleniyor. Bunun doğru tarafı var. Hiç bahsedilmeyen ise on binlerce Müslümanın Ermeniler tarafından öldürüldüğü ve bu katliamı Ermenilerin başlattı­ğıdır.</span></p>
<p><span>Birinci Dünya Savaşı ile alakalı hiç bahsedilmeyen bir gerçeği iyi biliyor­sunuz – on binlerce Müslüman öldü. Sadece bir tarafın ölülerinin sayıldığı her sa­vaş soykırımmış gibi görünür.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-64507" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/09/Ermeni-Zulmu-7.png" alt="" width="540" height="373"></p>
<p><span><strong>Sonuç</strong></span></p>
<p><span>Bugün tartıştığımız fakat asla bahsedilmeyen bir gerçek var – Ermeniler kendi başlattıkları savaşlar yüzünden öldüler. Türkler Ermeni saldırılarına karşılık verdi. Türkler bazen aşırı tepki gösterdiler, bazen intikam duygusu ile hareket etti­ler, bazen de Türklerin ve Kürtlerin yaptıkları doğru değildi. Fakat kan dökmeyi Türkler başlatmadı. Türkler ve Ermeniler arasında 1790’larda başlayan çatışmayı Türkler başlatmadı. Türkler ve Ermeniler arasında Birinci Dünya Savaşı esnasında çıkan çatışmayı da Türkler başlatmadı.</span></p>
<p><span>1796’da Ermenilere saldıran Türkler miydi? Hayır, kendi ülkelerinin düş­manlarıyla ittifak yapanlar Ermeni isyancılardı.</span></p>
<p><span>1828’de Ermenilere saldıran Türkler değildi. Fakat Türklerin evlerine ve arazilerine el koyanlar Ermenilerdi.</span></p>
<p><span>1878’de Ermenilere saldıran Türkler miydi? Hayır, Rus istilacılara bir kez daha yardım edenler Ermeni isyancılardı. Erzurum’daki Türklere işkence edenler de Ermenilerdi.</span></p>
<p><span>1890’larda Ermenilere ilk saldıran Türkler miydi? Hayır, Türklere ilk saldı­ranlar Ermeni isyancılardı.</span></p>
<p><span>1909’da Ermenilere ilk saldıran Türkler miydi? Hayır, fakat Müslümanlara saldırmaya başlayanlar Ermeni ihtilalcileriydi.</span></p>
<p><span>1915’de Ermenilere ilk saldıran Türkler miydi? Hayır, Van’ı istila edip oradaki Müslümanları öldürenler Ermeni isyancılardı. Müslüman köylerine baskın düzenleyip Müslümanları yollarda öldürenler Ermenilerdi. Osmanlının memurlarını öldüren, Osmanlı ordusunun haberleşme sistemini tahrip eden, casus, gerilla ve partizan gruplar olarak Rusların yanında yer alanlar Ermenilerdi.</span></p>
<p><span>1919’da Ermenilere ilk saldıran Bakü Türkleri miydi? Hayır, Türklere sal­dıran Ermenilerdi.</span></p>
<p><span>Bazıları Osmanlılar tarafından iyi yönetilmediklerini bahane ederek, Erme­ni isyancılarının eylemlerinde haklı olduklarını iddia ederler. Tarihteki birçok dö­nemde Osmanlının Doğu Anadolu’yu iyi yönetmediği doğrudur. Fakat Ermeni isyanının başladığı dönemde Osmanlı yönetiminin büyük ölçüde ilerleme kaydetti­ği de bir gerçektir. II. Mahmut’la başlayan, Tanzimat döneminde sürdürülen ve İttihat ve Terakki Partisinin reformlarıyla doruğa çıkan 19. yüzyıl reformları, Os­manlı hükümetinin doğudaki kontrolünü arttırmıştı. Ermenileri, aynı Zeytun’da olduğu gibi, ayaklanmaya sevk eden aslında bu gelişme ve ilerlemeydi; çünkü güç­lü bir merkezi yönetim vergileri daha iyi topluyordu.</span></p>
<p><span>Ermeni isyanları sırasında hayat şartları daha iyiye gidiyordu. Rus istilasına uğrayan ve Müslümanların sürüldüğü bölgeler bu iyi şartların dışında kalıyordu. Rus eylemleri de Ermeni milliyetçileri tarafından destekleniyordu. Suçlanması gerekenler Ermeni milliyetçileri ve onların Rus müttefikleriydi.</span></p>
<p><span>Ermeni ayaklanmalarının nedeni her ne olursa olsun Osmanlıların ve ora­daki Müslümanların tepkileri haklı görülebilir. Müslümanların aşırılıkları tıpkı Ermenilerin aşırılıkları gibi hiçbir zaman haklı gösterilemez, fakat Ermeni ayak­lanmasına karşı gelmek ahlaki ve politik açıdan elzemdi. Ayaklanan Ermeniler Müslüman çoğunluk üzerinde egemenlik kurmak isteyen bir azınlıktı. Böyle bir adaletsizliğe karşı savaşmak padişah hükümetinin vazifesiydi.</span></p>
<p><span>Azınlıkların barış içinde yaşama hakları vardır. Bütün yasal haklarıyla, ya­salar önünde eşit olmalıdırlar. Dini özgürlükler olmalı ve korunmalıdır. Tüm bu haklar azınlıklara garanti edilmelidir. Fakat bir azınlığın çoğunluk üzerinde ege­menlik kurma hakkı asla olmamalıdır. Bir azınlığın çoğunluğu öldürerek ve yur­dundan sürerek çoğunluğu ele geçirme hakkı asla olmamalıdır. Milliyetçi Ermeni isyancılar işte bunları yapmaya çalıştılar.</span></p>
<p><span>Ermeni isyancılara karşı duran Türkler ahlaki açıdan doğru olanı yaptılar. Kullandıkları yöntemler her zaman doğru değildir. Savaşın kızıştığı anlarda suçlar işlendi, hatalar yapıldı. Fakat Türkler bir azınlığın egemenliğine karşı koymakta kesinlikle haklıydılar Türklerin kendilerini savunma hakları vardı.</span></p>
<p><span>Daha önce ifade etmiştim ama bir kez daha tekrarlamaya değer. Osmanlılar Ermeni asilere karşı koyarken akılcı bir davranış içindeydiler. Ermenilerin öteki asilerden hiçbir farkı yoktu. Osmanlılar Doğu Anadolu, Arabistan ve Bosna’da Müslüman isyancılara, Balkanlarda ise Hıristiyan isyancılara karşı savaşmışlardı. İmparatorluklarını ve halkını korumak için savaşmışlardı. Doğal olarak aynı şekil­de Ermeni isyancılara karşı savaştılar. Birçok hataya karşın, Osmanlılar görevlerini ifa etmeye çalıştılar.</span></p>
<p><span>Türkler ve Kürtler kimseyi kırmayan masum kuzular mıydı? Hayır. Fakat saldırıya maruz kaldılar ve karşılık verdiler. Bazen hiddetle öldürdüler ve masum­lar zarar gördü. Her iki tarafta da masum Türkler ve Ermeniler zarar gördü. Bazen Ermeniler Türklerden daha çok mu zarar gördü? Evet. Savaşta geçen bir yüzyılda bazen Türkler daha fazla kaybetti, bazen de Ermeniler: savaş hali.</span></p>
<p><span>Bunun yanında savaşı başlatanlarla savaşa karşı duranların eylemleri ara­sında ahlaki bir fark vardır. Masum sivilleri öldürenlerin mazereti olamaz, ancak asıl suçlu katliamı başlatanlardır. Benim ülkem Amerika, Adolf Hitler ve Nazilerin vahşetine Alman şehirlerini bombalayarak karşılık verdi. Bu esnada sivilleri de öldürdü. Bazı eylemler, mesela Drestlen’in bombalanması affedilemez. Ancak asıl suçlunun kim olduğu konusunda şüphesi olan var mı? Suçlu olanlar Hitler ve yan­daşlarıydı. Asıl suçlu olanlar davaları uğruna öldürme eylemini ilk başlatanlardı.</span></p>
<p><span>Kimse Türklerin tamamen masum olduğunu iddia etmesin, fakat asıl suçlu masumları öldürmeyi ilk başlatanlardır.</span></p>
<p><span>Meseleleri kimin başlattığı sorusu önemlidir. Hem ahlaki, hem tarihî yön­den önemlidir. Yüzyılı aşan bir savaş hali süresince Türkler ve Ermeniler birbirle­rini öldürmüşlerdir. Öldürme eyleminin kimin başlattığı sorusu iyi anlaşılmalıdır, çünkü saldırganlık nadir olarak, fakat savunma hakkı her zaman haklı gösterilebilir. Kendilerini savunanların eylemleri zaman zaman savunma sınırlarını aşabilir ve tam bir intikama dönüşebilir. Bu, savaşta çok sık karşılaşılan bir durumdur ve eleştirilmemelidir. Fakat suçlanması gerekenler, savaşı başlatanlar, ilk vahşeti yapanlar ve kan dökülmesine sebep olanlardır. Meseleleri başlatan her zaman Ermeni milli­yetçileri olmuştur. Ermeni isyancıları olmuştur. Suç daima onların üzerinde kala­caktır.</span></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. Justin Mc CARTHY</strong></span></a>
</p><hr>
<div><span><strong>[1] </strong>Louise Nalbandian, “Ermeni İhtilalci Hareketi,” Berkeley, 1963, s-156-158.</span></div>
<div><span><strong>[2] </strong>Nalbandian, s-178.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Talat Paşa Suikastı</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/talat-pasa-suikasti</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/talat-pasa-suikasti</guid>
<description><![CDATA[ Talat Paşa Suikastı
İttihat ve Terakki’nin eski Başvekili Talat Paşa, kendisine seslenen adamı görmek için geriye döndü. Dönmesiyle ateşlenen bir tabancadan çıkan kurşunun alnına saplanması ve kaldırımların üzerine yığılması bir olmuştu. Bir zamanlar, Osmanlı İmparatorluğunun kaderini elinde tutan Talat Paşa, İran’ın Selmas şehrinde doğan Salomon Taleyran adlı bir Ermeni Komitacısının kurşunuyla böylece can vermişti. Olay Berlin’de geçiyor, takvimler […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c486e09fcb.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:45 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Talat, Paşa, Suikastı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="740" height="465" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/03/Talat-Pasa.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/talat-pasa-suikasti.html">Talat Paşa Suikastı</a></p>
<p><span>İttihat ve Terakki’nin eski Başvekili Talat Paşa, kendisine seslenen adamı görmek için geriye döndü. Dönmesiyle ateşlenen bir tabancadan çıkan kurşunun alnına saplanması ve kaldırımların üzerine yığılması bir olmuştu. Bir zamanlar, Osmanlı İmparatorluğunun kaderini elinde tutan Talat Paşa, İran’ın Selmas şehrinde doğan Salomon Taleyran adlı bir Ermeni Komitacısının kurşunuyla böylece can vermişti.</span></p>
<p><span>Olay Berlin’de geçiyor, takvimler 15 Mart 1921′i gösteriyordu.</span></p>
<p><span>Eşi Hayriye Hanım, kocasının ölümünden yıllar sonra, Talat Paşa’nın öldürülmesi konusunda şunları söylüyordu:</span></p>
<p><span><em><strong><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-63299 alignleft" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/10/Talat-Pasa-0.gif" alt="" width="300" height="380">“Çok cesurdu. Tehlike nedir bilmezdi. Etrafında kim bilir, ne maksatla kimler dolaşıyor, dikkat et, dedikleri zamanlarda bile aldırmaz, çantasını koluna alınca, fırlar tek başına giderdi. Berlin’de -en sonunda kanına giren- katil daha önce iki kere karşısına çıkmış, Paşa’yla göz göze gelmiş. Fakat Paşa o kadar pervasız, sakin, hatta gülümseyerek bakıyormuş ki, adam avuçladığı silahını çıkarmaya cesaret edememiş ve nihayet: Ben Talat Paşa’ya baka baka silahımı çekemeyeceğim, ancak arkasından vurabilirim, demiş.”</strong></em></span></p>
<p><span>Talat Paşa Berlin’deyken, bir dostuna yurt hasreti içinde şunları söylemişti:</span></p>
<p><span><em><strong>“Selanik’teyken ikide bir sürgün cezasına çarpılan Bulgar komitacılarıyla karşılaşırdık. Bunlar vatanlarından ayrılmadan evvel, jandarma nezaretinde bulundukları halde merasimle rıhtımın üzerinde toplanır ve içlerinden birisinin verdiği işaretle hep birden eğilip toprağı öperlerdi.</strong></em></span></p>
<p><span><em><strong>Bu, onlar için vatana dönüş umudunun bir ifadesiydi: Öptüğümüz toprak bizimdir, buraya yine geleceğiz… demek istiyorlardı. Bir gün ben de vatana dönersem, bilir misiniz ne yapacağım?”</strong></em></span></p>
<p><span>Dostu:<strong> “Her halde siz de onlar gibi toprağı öpeceksiniz…”</strong> deyince, Talat Paşa ağlayarak şu karşılığı vermişti:</span></p>
<p><span><em><strong>“Ne dersin sen? Ne dersin sen? Ben öpmekle doyamam ki… Yiyeceğim vatan toprağını, yiyeceğim…”</strong></em></span></p>
<p><span>Talat Paşa, 1874 yılının 17 Ağustosunda Edirne’de doğmuştu. Yoksul bir ailenin çocuğu olarak ilk ve orta öğrenimini bitirdikten sonra Alyans İsrail okulunda iki yıl Fransızca okudu. Zeki, çalışkan bir gençti. Okul yöneticileri, kendisine bir yıl kadar Türkçe öğretmenliği görevini vermişlerdi.</span></p>
<p><span>Mehmet Talat, Edirne’de çok durmadı. Selanik’e giderek Telgrafhaneye maaşsız memur adayı olarak girdi. Hukuk Mektebi’ne kaydoldu. Bir yıl sonra. Telgrafhane “Mukayyid”i (Kayıt memuru) olarak maaşa geçti ve yirmi yaşının içindeyken politikayla ilgilenmeye başladı. Jön-Türklerle haberleşirken yakalandığından üç yıl sürgün cezası yedi, Hukuk Mektebini de ikinci sınıfında bırakmak zorunda kaldı.</span></p>
<p><span>Cezası iki yıl sonra bağışlandı ve 1898′de Selanik’le Manastır arasında “gezici posta memuru” oldu. Bu görevi, İttihat ve Terakki örgütünün bu dolaylardaki haberleşmesini, güvenlik içinde yapabilmesi amacıyla kabul etmişti. 1893 yılında Posta Telgraf Başmüdürlüğü kâtipliğine, 1903′te de başkâtipliğine getirildi. 1907 yılındaysa, İttihat ve Terakki’nin “İhtilâl Komitası” sivil kadrosunun başında olduğu anlaşılarak, görevinden çıkarıldı ve tutuklandı.</span></p>
<p><span>1908′de, İttihat ve Terakki’nin önde gelen kişilerinden biri olarak Mehmet Talat, İkinci Meşrutiyet Meclisine, Edirne mebusu seçildi. Önce Meclis Reis Vekilliğine getirildi, 1909 Temmuzundan başlayarak sırasıyla Dahiliye Nazırı, Meclis’te İttihat ve Terakki Fırkası Reisi, Posta Telgraf Nazırı ve yine Dahiliye Nazırı oldu.</span></p>
<p><span>1916 yılında, Sadrazam Sait Halim Paşa’nın istifasıyla onun yerine getirildi. Birinci Dünya Savaşı, Osmanlı İmparatorluğunun yenilmesi ve Mondros Mütareke’sinin imzalanması üzerine, Enver ve Cemal Paşalarla birlikte yurtdışına kaçmak zorunda kaldı.</span></p>
<p><span>31 Temmuz 1918′de Mondros Mütarekesi uyarınca, Osmanlı İmparatorluğu orduları silahlarını bırakmış, yenilgiyi kabul etmişti, İttihat ve Terakki’nin üç büyükleri, Talat, Enver ve Cemal Paşaların, savaş suçlusu olarak yargılanmaları kesindi. Bu nedenle, üç büyükler yurtdışına kaçmaya karar verdiler,</span></p>
<p><span>Talat Paşa, yurt dışına çıkmadan önce, yerine getirilen Başvekil İzzet Paşa’ya şu mektubu göndermişti:</span></p>
<p><span><strong><em>“Pek muhterem ve mübarek tanıdığım İzzet Paşa Hazretlerine,</em></strong></span></p>
<p><span><strong><em>Memleketin bir müddet ecnebi nüfuz ve tesiri altında kalacağını anladım. Buna rağmen memlekette kalmak ve millet muvacehesinde muhakeme olmak fikrinde idim. Bütün dostlarım bunu atiye talik etmek için ısrar ettiler. Zat-ı fahimtaneleriyle istişare edemedim. Müşkül mevkide kalacağınızdan çok düşündükten sonra sarfı nazar ettim. Bütün hayat-ı siyasiyemde hedefim, memleket namuskârane ve fedakârane hizmet etmek idi. Şahsen buna muvaffak oldum. Bütün servetim, zat-ı şahanenin ihsan ettiği otomobil esmanıyla (değer, kıymet) her ay artırdığım yirmişer liradan müterakim bin altı yüz liralık istikraz-ı dahili bedelinden ve bir de dört arkadaşımla birlikte isticar (kiralamak) ettiğimiz çiftliğin devri icarından hasıl olan paradan ibarettir. Bunun bir kısmını aileme terk ederek bir kısmını yanıma aldım. Bundan başka bir nesneye malik değilim. Millete karşı hesap vermek ve muhakeme olarak tayin edilecek cezayı kemal-i cesaretle çekmek isterim, işte zat-ı fahimanelerine söz veriyorum. Memleketim ecnebi nüfuz ve tesirinden azade kaldığı gün, ilk telgrafınıza itaat edeceğim. Baki kemal-i hürmetle ellerinizden öperim muhterem Paşa Hazretleri.</em></strong></span></p>
<p><span><strong><em>2 Teşrinisani 1334 (2 Kasım 1918)</em></strong></span></p>
<p><span><strong><em>Mehmet Talat”</em></strong></span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-63301" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/10/Talat-Pasa-2.jpg" alt="" width="800" height="513" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/10/Talat-Pasa-2.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/10/Talat-Pasa-2-768x492.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>2 Kasım 1918 cumartesi gecesi, saat 11′e yaklaştığı sırada, karanlıklar arasında iki kişi hızlı hızlı rıhtıma doğru yürüyordu. Bunlardan biri Talat Paşa, öteki de İhsan Namık Bey’di. Rıhtıma yaklaştıklarında üç kişinin daha orada beklediğini gördüler. Talat Paşa, İhsan Bey’e dönerek:</span></p>
<p><span><strong>“Bir kadınla iki erkek dolaşıyor, bunlar kimdir İhsan?”</strong> diye sordu.</span></p>
<p><span><strong>“Belki de pokerden dönüyorlardır. Paşam…”</strong></span></p>
<p><span>Bekleyen üç kişiden biri onlara doğru ilerleyince, tanımakta gecikmediler: Bu Enver Paşa’ydı.</span></p>
<p><span>Eski Harbiye Nazırı Talat Paşa’nın elini sıktıktan sonra:</span></p>
<p><span><strong>“Tam zamanıdır, motor da neredeyse gelir…”</strong> dedi.</span></p>
<p><span>Gerçekten de az sonra, burnunda cansız bir ışıkla yol alan bir motor Amerikan Koleji yönünden gelerek rıhtıma yanaştı. Enver Paşa, kendisini uğurlamaya gelen kız kardeşini kucakladıktan sonra motora atladı. Onu ötekiler izlediler. Biraz sonra bütün yolcularını alan motor, açıkta kendilerini bekleyen Alman torpido botuna yanaşıyordu.</span></p>
<p><span>Talat Paşa Berlin’e yerleşmişti. Anılarını yazıyor, karısıyla birlikte yoksul sayılabilecek bir hayat yaşıyordu. Sık sık karısı Hayriye hanıma:</span></p>
<p><span><strong>“Beni bir gün sokakta vuracaklar. Alnımdan kanlar akarak yere serileceğim. Yatakta ölmek nasip olmayacak. Ama ziyanı yok, varsın vursunlar, vatan benim ölümümle bir şey kaybetmez. Bir Talat gider, bin Talat gelir!..”</strong> derdi.</span></p>
<p><span>Bir gün ya Ermeni Komitacılarının ya da bir başka düşmanının kurşunlarıyla can vereceğini biliyordu. Özellikle Ermeni Komitacılarının…</span></p>
<p><span>Ermeniler, 1878 Türk-Rus savaşından sonra Doğu illerimizde bağımsız bir devlet kurmak istiyorlardı. Çarlık Rusya’sı ve İngiltere, Ermenileri sürekli olarak kışkırtıyor, Amerikan misyonerleri de aynı yönde çalışmalar yapıyorlardı. Aya-Stefanos Anlaşması (Yeşilköy’ün eski adı) yapılırken, Avrupa Devletlerinin Berlin Kongresi’ndeki yetkili delegelerine bu amaçla başvurmuşlar fakat diplomatik yollardan yaptıkları bu başvurmanın sonuçsuz kalmasıyla birtakım anarşist örgütler kurarak, sabotaj ve ayaklanma eylemlerine girişmişlerdi. Hınçak ve Taşnak adlı bu gizli örgütler, her eylemlerinde karşılarında Osmanlı Hükümetini buluyor, yabancıların işe karışmasını sağlamak için, <strong>“Türkler, Ermenileri kesiyor!..”</strong> şeklinde propaganda yaparak, Avrupa’yı birbirine katıyorlardı.</span></p>
<p><span>Ermeni Komitacılar, Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasından sonra, Ermenilerin Doğu illerimizden göç ettirilmelerinde İttihat ve Terakki’nin, dolayısıyla bu örgütün önderleri durumundaki Enver, Talat ve Cemal Paşaların parmağını görüyor, intikam için fırsat kolluyorlardı.</span></p>
<p><span>15 Mart 1921 günü Talat Paşa, her zamanki gibi erkenden kalkmış saat ona kadar çalıştıktan sonra, eşine dönerek:</span></p>
<p><span><strong>“Haydi, Hayriye, seninle biraz dolaşalım. Hava almış olursun…”</strong> demişti.</span></p>
<p><span>Fakat mutfakta yemek pişirmekte olan karısı:</span></p>
<p><span><strong>“Ben çıkmayayım. Hem yorgunum, hem de ateşte yemek var.”</strong> diye karşılık verdi.</span></p>
<p><span>Talât Paşa Hardenberg Strasse’deki evinden çıkıp tek başına yürümeye başlamıştı. Dalgın ve düşünceli bir şekilde. Kurfüstendam caddesine saptı. Daha birkaç adım atmamıştı ki, arkasından birinin:</span></p>
<p><span><strong>“Talat Paşa!.. Talat Paşa!..”</strong> diye bağırdığını duydu. Geriye döndü ve…</span></p>
<p><span>Rumeli’de başlayan, fırtınalar içinde geçen bir hayat,. Kurfüstendam caddesinin kaldırımları üzerinde sona ermişti. Katil Salomon Taleyran, 24 yaşında üniversite öğrencisi gözü dönmüş bir Taşnak Komitacısıydı.</span></p>
<p><span>Alman mahkemesi, kendi toprakları üzerinde işlenen bu cinayetin suçlusuna hiç bir ceza vermeyerek, Taleyran’ı beraat ettirdi. Yıllarca dost bildiği, Birinci Dünya Savaşı’nda kader birliği ettiği Almanya, onun anısına ve kanlı ölüsüne bile saygı göstermemişti.</span></p>
<p><span>Talat Paşa’nın cesedi, aradan 22 yıl geçtikten sonra 25 Şubat 1943′te yurda getirilerek Hürriyet-i Ebediye tepesindeki şehitliğe gömülmüştür. Talat Paşa, dostuna söylediği biçimde yurdunun toprağını yiyememiş, ancak bir torba kemik olarak yurt topraklarında sonsuz uykusuna dalmıştır.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-63300" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/10/Talat-Pasa-1.jpg" alt="" width="800" height="593" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/10/Talat-Pasa-1.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/10/Talat-Pasa-1-768x569.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span><strong>Berlin Üçüncü Eyalet Mahkemesi</strong></span></p>
<p><span>Geçtiğimiz yüzyıl birçok ilginç duruşmalara sahne olmuştur. Kanaatimize göre bu ilginç duruşmalardan en önemlilerden biri tarihe “Talat Paşa Davası” olarak geçen ve 2-3 Haziran 1921’de Berlin Üçüncü Eyalet Mahkemesinde görülen davadır. Duruşmanın ilginçliği sadece bir buçuk gün sürmesi, katilin serbest bırakılıp maktulün suçlu bulunması, kararın önce temyize götürülüp ardından hemen geri çekilmesi, tanık seçimi ve bunların çok azının dinlenmesi gibi hususlarda kendini göstermektedir. Fakat bunların yanı sıra bu duruşmayı ilginç kılan bir diğer nokta ise, duruşmaya verilen isimde bulunmaktadır. Duruşma sanığın adıyla yani “Teilirian Davası” olarak değil, davacının adıyla yani “Talat Paşa Davası” olarak adlandırıldı ve Alman basınında böyle yer aldı. Dolayısıyla Teilirian’ın değil de Talat Paşanın yargılandığı bir mahkeme oldu. Sanığın polise verdiği ifadesi ile mahkemeye verdiği ifadesi ve duruşma süresince söylediklerinin birbiriyle çelişmesi, ancak mahkeme heyetinin bu çelişkilerin üzerinde fazla durmaması yine bu duruşmanın ilginç taraflarındandı. Belki de rüyaların anlatıldığı ve bu rüyaların davanın gidişatında önemli rol oynadığı tarihin tanık olduğu tek mahkemedir.</span></p>
<p><span>Bir Berlin gazetesi olan Vossische Zeitung, 2 Haziran 1921 tarihli sayısında Talat Paşa davasının ilk günü için ayırdığı uzunca yazısının ilk paragrafında şöyle diyordu: “…Düzen ve disiplini seven Alman yargı sistemi şimdi dışarıda ve içeride ayrı ayrı kontrol edilmesi mümkün olmayan karmakarışık açıklamaları ve olayları aydınlatmaya çalışıyor. Talat Paşanın büyük politik trajedisinin son perdesi aramızda oynandığı için bunu açıklığa kavuşturmak Alman yargısının hakkı ve görevidir. Türk devlet adamını öldüren katil, kendi isteğiyle Ermenistan içlerinden kalkıp, büyük bir yolculuğa çıkmış; ta ki Berlin’de kurbanını bulana kadar. Şimdi mahkemenin cevabını aradığı temel soru şudur: Katil daha bu yolculuğun başından itibaren kurbanını bulup öldürmek niyetinde miydi yoksa bu ani bir ruh hali ile mi olmuştur?”.</span></p>
<p><span>Her ne kadar Teilirian, cinayetten sonra polis karakolundaki ifadesinde “o (Talat Paşa) yabancı uyruklu, ben de yabancı uyrukluyum. Bunun size, Almanya’ya bir zararı yok” dese de “Talat Paşa trajedisinde son perde” Alman topraklarında oynanmıştı ve bu “trajediyi” yorumlamak da Alman yargı sisteminin görevi haline gelmişti. Gerçi Teilirian polisteki ifadesinde cinayeti kasten ve plânlayarak işlediğini itiraf etmişti. Buna rağmen mahkemede, temel soru olan cinayetin “kasten” mi, yani önceden plânlanarak mı, yoksa “ani bir ruh haliyle” mi işlendiğine karar verilebilmesi için geniş bir bilirkişi heyeti oluşturulmuştu. Zira sanık hakkında C.J. 22/21 numaralı dosya ile açılan kamu davasında 31 Mayıs 1870 tarihli Alman Ceza Kanununun “Adam öldüren kişi, eğer öldürme fiilini kasten yerine getirdiyse cinayet suçundan ölüm cezasına çarptırılır” hükmünü içeren 211. maddesi uygulanabileceği gibi, 212. madde de uygulanabilirdi ve buna göre eğer sanık Talat Paşayı kasten öldürmediyse beş yıldan hafif olmamak üzere ağır hapis cezasına mahkûm edilebilirdi. Sanık hakkında uygulanabilecek diğer maddeler ise 213. ve 51. maddelerdi. Bunlardan 213. madde “tahrik” unsurunu, 51. madde ise “cezai ehliyetin olmadığı” şartlarını içeriyordu. Eğer sanık cinayeti işlediği anda şuursuz veya ağır akıl hastası ise “özgür iradesinin çalışmadığı” kabul edilerek 51. maddeye göre serbest bırakılabilirdi. Dolayısıyla cinayetin “kasten” mi yoksa şuursuz bir ruh haliyle mi işlendiği sorusuna bilirkişi heyetinin vereceği cevap, kararı doğrudan etkileyebilecekti.</span></p>
<p><span>Bu nedenle sanığın sadece ruh ve beden sağlığı hakkında karar verecek beş kişilik bir bilirkişi heyeti oluşturuldu. Bunların arasında Berlin’in en büyük ve tam teşekküllü araştırma hastanesi Charite’nin Sinir Kliniği Başhekimi Psikiyatrist Dr. Edmund Forster ve Berlin Üniversitesi onur Profesörü Dr. Hugo Liepmann gibi saygın psikiyatrist ve nörologlar bulunuyordu. Daha sonra bilirkişi heyetinde yer alan bu sinir ve psikiyatri uzmanları mahkemede birbiriyle çelişkili raporlar verecek; bilirkişiler Teilirian’ın cezai ehliyeti konusunda anlaşamayacaklardır. Mahkemede sanığın savunmasını Berlinli ünlü avukatlar, Dr. Adolf von Gorden ve Dr Johannes Werthauer ile Kiel Üniversitesi Hukuk Profesörü Dr. Niemeyer üstlenmişlerdi. Bu ünlü Avukatların Teilirian’ı savunması için Amerika’da yaşayan Ermeni örgütleri büyük gayret sarf etmişler ve hem savunma masraflarının karşılanması hem de hasta olduğu belirtilen Teilirian’ın tedavi edilmesi için de 10 bin dolar yardım göndermişlerdi.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-63298" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/10/Talat-Pasa-Telgrafi.jpg" alt="" width="800" height="954" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/10/Talat-Pasa-Telgrafi.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/10/Talat-Pasa-Telgrafi-768x916.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Millî Şehit Boğazlıyan Kaymakamı Kemâl Bey</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/milli-sehit-bogazliyan-kaymakami-kemal-bey</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/milli-sehit-bogazliyan-kaymakami-kemal-bey</guid>
<description><![CDATA[ Millî Şehit Boğazlıyan Kaymakamı Kemâl Bey
(1885 – 10 Nisan 1919) Türk’e, Türklüğe hizmet zor iştir. Bu hizmeti yapanlar bazen sanık kürsüsüne çıkarılırlar, bazen darağacına. Bazen de Yusufiye medreselerinde çile çekerler. Bu dün böyle olmuştur, görünen O ki gelecekte de böyle olacaktır. Kaymakam Kemal Bey’de, hem sanık kürsüsüne hem de idam sehpasına çıkarılan kahramanlardan birisidir. Ermeni Sorununun ısrarla gündemde tutulduğu bu […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c486c48686.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:45 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Millî, Şehit, Boğazlıyan, Kaymakamı, Kemâl, Bey</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/11/Kaymakam-Kemal-Bey.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/milli-sehit-bogazliyan-kaymakami-kemal-bey.html">Millî Şehit Boğazlıyan Kaymakamı Kemâl Bey</a></p>
<p><span><a href="http://fazli-koksal.blogspot.com/2009/02/turke-turkluge-hizmet-zor-istir.html" target="_blank" rel="noopener"><strong><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> Fazlı KÖKSAL</span></a></strong></a></span></p>
<p><span><strong><span>(1885 – 10 Nisan 1919)</span><br>
</strong></span></p>
<p>Türk’e, Türklüğe hizmet zor iştir. Bu hizmeti yapanlar bazen sanık kürsüsüne çıkarılırlar, bazen darağacına. Bazen de Yusufiye medreselerinde çile çekerler. Bu dün böyle olmuştur, görünen O ki gelecekte de böyle olacaktır. Kaymakam Kemal Bey’de, hem sanık kürsüsüne hem de idam sehpasına çıkarılan kahramanlardan birisidir.</p>
<p>Ermeni Sorununun ısrarla gündemde tutulduğu bu günlerde Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey’i hatırlamamak mümkün mü ?</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-86681 alignleft" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/11/Bogazliyan-Kaymakami.jpg" alt="" width="300" height="456">Kemal Bey’in ismini ilk kez daha ortaokul öğrencisi iken babamdan duydum. Babam Boğazlıyan’da kurdukları Futbol kulübüne, Kemal Bey Spor Kulübü adını verdiklerini, Kemal Bey’in İngilizlerin baskısıyla idam edilen bir kahraman olduğunu anlatırdı. O zamandan bu yana mazlum deyince, kahraman deyince aklıma gelen 3-5 isimden birisidir Kemal Bey.</p>
<p>Çocukluğumun ve ilk gençliğimin kahramanı Kemal Bey’i ve O’na yapılan haksızlıkları hiç unutmadım. Asala Terörünün azdığı 1980’li yıllardı. Ermeni problemi yine gündemdeydi. Boğazlamak kelimesini çağrıştıran, taşıdığı “yan” ekiyle Ermenice bir kelime izlenimi uyandıran “Boğazlıyan” ilçemizin adının, Kaymakam Kemal Bey’e ithafen “Kemalkent” veya “Kemal Bey” olarak değiştirilmesi için, Yozgat Milletvekillerine, Siyasi Parti’lerin Boğazlıyan ilçe başkanlarına, köşe yazarlarına mektuplar yazdım. Yalnızca bir Siyasi Partinin ilçe başkanından, Avukat Oğuzhan Bey’den -maalesef soyadını hatırlamıyorum- duygu yüklü bir cevap alabildim. Bir de sayın Mim Kemal Öke konuyu sütunlarına taşıdı. Ama bu çabalarım bir işe yaramadı. “Boğazlıyan” ismi değişmedi, değiştirilemedi.</p>
<p>Kemal Bey, Gümrük Başkâtibi olan Babası Arif Bey’in görev yaptığı Beyrut’da, 1885 yılında doğmuştur. Antalya ve İzmir liselerinin ardından Mülkiye’yi pekiyi derece ile bitirmişti. Beyrut(1908) ve Cezayir elçiliklerinde görev yapmıştı. Toyran, Gebze, Karamürsel kaymakamlıklarında bulunan Mehmet Kemal Bey’in son görevi Boğazlıyan kaymakamlığı ve Yozgat Mutasarrıf Vekilliğidir.</p>
<p>Birinci dünya savaşının başlamasına müteakip, İngilizler ve Ruslar Ermenileri Türk Devletine karşı ayaklanmaları için kışkırtılar. Ermeni çetelerini silahlandırdılar. Yer yer Ermeni çeteleri Türk Köylerine baskınlar yaptılar. Ermenilerin bu faaliyetlerinin artması üzerine, Osmanlı Devleti 14 Mayıs 1915’te “Tehcir Kanunu”nu çıkarmıştır. Bu kanun;</p>
<p>1- Savaş vaktinde ordu, kolordu ve tümen komutanları ve bunların vekilleri ile müstakil mevki komutanları ahali tarafından herhangi bir surette hükümet emirlerine ve memleketin savunmasına ve asayişin korunmasına dair işlere ve tertiplere karşı muhalefet ve silahla tecavüz ve direnme görülürse hemen askeri kuvvetle bastırılması ve tecavüz ve mukavemeti yok etmeye mezun ve mecburdur.</p>
<p>2- Ordu ve müstakil kolordu ve tümen komutanları askerlik icaplarından dolayı veya casusluk ve hıyanetlerini sezdikleri köyler ve kasabalar ahalisini tek tek veya toplu diğer mahallere sevk ve iskan ettirebilirler.</p>
<p>3- Bu kanun çıktığı günden itibaren muteberdir.</p>
<p>İfadelerini içeren üç maddeden ibarettir.</p>
<p>Bu kanuna rağmen saldırılarını devam ettiren Ermeniler 2 Eylül 1915’te Yozgat’ın Boğazlıyan ilçesine bağlı köyleri ateşe vermişler, duruma müdahale etmek üzere bölgeye jandarma kuvvetleri gönderilmiş ancak, Ermeniler Jandarmalara da ateş açmışlardır. Durum, zamanın İçişleri Bakanlığı’na bildirilmiş, Bakanlık da bir telgraf emri ile buradaki Ermenilerin 24 saat içinde bölgeden çıkarılarak Suriye istikametine sevk edilmelerini emretmiştir. Bu olayların meydana geldiği sırada Boğazlıyan ilçesinin kaymakamı olan Kemal Bey, bu emri yerine getirmiştir.</p>
<p>İşte Kemal Bey’i idama götüren suç(!) kendisine verilen bu emrin gereğini yerine getirmektir.</p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-58861" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-58861 size-full" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/11/Bogazliyan-Kaymakam%C4%B1-2.jpg" alt="" width="800" height="533" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/11/Bogazliyan-Kaymakamı-2.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/11/Bogazliyan-Kaymakamı-2-768x512.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"><figcaption class="wp-caption-text"><br><center><span><strong>Kemal Bey’in cenazesi evden çıkarılırken</strong></span></center></figcaption></figure>
<p>1918 Haziran ayı içerisinde, İngiliz uşağı Türk(!) politikacılar, İngilizlerin ve Ermenilerin baskıları sonucu Kemal Bey’in görevine son verirler ve tutuklatırlar. Kemal Bey, Konya “İstinaf Mahkemesi”nde yargılanıp beraat etmesine rağmen yeniden tutuklanır ve Divan-I Harp’te yargılanmak üzere İşgal altındaki İstanbul’a götürülür.</p>
<p>İşgal İstanbul’un üstüne kabus gibi çökmüştü, Kemâl Bey’i savunacak bir avukat bile bulmak zordu. Saadeddin Ferid adında bir avukat gönüllü olarak, Kemâl Bey’in savunmasını üzerine aldı.</p>
<p>Dîvân-ı Harb’in başkanlığını Hayret Paşa yapıyordu.</p>
<p>Dîvân-ı Harb savcısı Sâmi Bey iddianamesinde:</p>
<p><em>“Yüzyıllardan beri Osmanlı saltanatında refah ve saadet içinde yaşayan gayr-ı müslim unsurların sebeb oldukları olaylar, idarî hatalardan çok dış tesirlerden doğmuştu. Ermeniler çok iyi hazırlanmış teşkîlâtlarıyla Osmanlı vilâyetlerinin en önemli ve sınır bakımından en tehlikeli bölgelerinde birtakım mühim hareketlerde bulunmuşlardı. Bunun üzerine Savaş Hükûmeti 1331 senesi Mayısında tehcire başvurmuş ve yanlış bir düşünceyle bu işi çocuklara ve kadınlara kadar yaygınlaştırmıştı. İşte bu tedbirsizlik sebebiyle, bazı kimseler şahsî çıkarlarını düşünerek bilinen faciaları meydana getirmişlerdi”.</em> Diyordu.</p>
<p>Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey’de, savcıya göre, suçlulardan biriydi ve en ağır cezaya çarptırılması lâzımdı.</p>
<p>Mahkeme sırasında, çoğu Ermeni Komitacılarından oluşan bir sürü yalancı şahit, Kemal Bey’in suçlarını (!) bir bir sayıp dökmeye başlamışlardı. Komitacılar, Istanbul’da buldukları küçük Ermeni çocuklarını bile mahkemeye getiriyor, şahit olarak dinletiyorlardı. Kemal Bey, görevini yapmış olmanın rahatlığı içerisinde bu iftiralara karşını kendisini uzun uzun savunmaya bile lüzum görmüyordu:</p>
<p>Saadeddin Ferid Bey’in savunmasından sonra söz alan Kemal Bey;</p>
<p><em>– Düne kadar bir hâkimler heyeti hâlinde olan sizler, bu dakikada bir tarih mahkemesi sıfatını almış bulunuyorsunuz. Ermeniler tarafından öldürülen dindaşlarının ve soydaşlarının matemi Müslümanların yüreklerini sızlattığı ve her gün gelen kara haberlerin halkı tahrik etmekten geri kalmadığı malûmdur. Ermeniler ise Rus ordularının kâh önüne geçerek kâh arkasında kalarak, ekseriya memleketin asker kuvvetinden mahrum kalmasına güvenerek facialar meydana getirmekten çekinmiyorlardı. İddia edildiği gibi, Yozgat vilâyeti dâhilinden sevk edilen bazı Ermeni muhacir kafilelerine, Ermenilerin Müslümanlara reva gördükleri fecaate şahit olmuş bazı asker kaçaklarının tecavüzü ihtimal dâhilindedir. Ancak savaşta yenilişimizin aleyhimizde meydana getirdiği hezeyanı durdurmak maksadıyla, iddia makamının da isteği üzere, kurbanlar verilmesi bir siyaset icabı sayılıyorsa, bu kurban ben olamam. Siz kurban seçmekle değil, ancak hak ve adaletle hüküm vermek vicdanî görevi taşıyan bir yüksek heyetsiniz. Mutlaka kurban aranıyorsa herhalde, bütün bu işlerin tertipçisi ve idarecisi olarak benim gibi küçük bir memur bulunacak değildir.</em></p>
<p>Bu savunmaya karşı, Mahkeme Reisi:</p>
<p><em>– Kemal Bey, emin olun, mahkeme, hükmünü hiçbir dış etkiye kapılmaksızın, sırf vicdani kanaatine göre verecektir.</em> Diyordu.</p>
<p>Halbuki Kemâl Bey’in mutlaka asılması için Fransız ve İngiliz işgâl kumandanlarının ve Ermeni Patriği Zaven’in ağır baskısı devâm etmekteydi. Bu baskılara dayanamayan Dîvân-ı Harb Reisi Hayret Paşa, Sadrâzâm Damat Ferid Paşa ile yaptığı şiddetli bir münakaşadan sonra istîfâsını veriyordu.</p>
<p>Yerine de “Nemrut” lâkabı ile maruf “Kürt Mustafa Paşa” tayin olunuyordu.</p>
<p>Mahkeme, artık mahkeme olmaktan çıkmış, kendilerine verilen “Kemal Bey’i asın” emrini yerine getirmekle görevli bir uşaklar heyetine dönüşmüştü.</p>
<p>Kemal Bey, Nemrut Mustafa Paşa’ya:</p>
<p><em>– Bir memur aldığı emre itaatle mükelleftir. Ben aldığım emrin gereğini yerine getirdim. Sürgün olarak kasabadan çıkarılanlara en insanî harekette bulundum. Nitekim şimdi de hiçbir vicdan azabı duymuyorum.</em></p>
<p>Nemrut Mustafa, oturduğu yerden doğrularak Kemal Bey’e bağırıyordu:</p>
<p><em>– Kış kıyamette bu kadar insanı, çoluk çocuğu ile dağlara, yaylalara sürerken Allah’tan hiç korkmadın mı? Bir gün senden bunların sorulacağını düşünmedin mi? Hem üstelik jandarmalara onları süngülenmesini de emretmişsin, ne dersin?</em></p>
<p><em>– Hayır, bunu asla kabul etmem. Ben kimsenin ölümü için emir vermiş bir adam değilim.</em></p>
<p><em>– On binlerce zavallıyı, kadın, çocuk demeden, bu Allah’ın kışında, soğukta, dağ başlarında yürütmek, sanki süngülemekten daha mı iyidir? Üstelik sen bir idare âmirisin, bunları senin himayene vermişlerdir.</em></p>
<p><em>Sonra sesini daha da yükselterek soruyordu:</em></p>
<p><em>– Memleketimiz dâhilinde yaşayan vatandaşları, birini diğeri üzerine sevk ederek can ve mal tecavüzüne teşvik etmenin cezası nedir, bilir misin?</em></p>
<p><em>– İdamdır Paşam…</em></p>
<p><em>– Kendi hükmünü kendi ağzınla verdin Kemal Bey, biz de senin için bu karara varmıştık.</em></p>
<p>Aslında idam kararı çok önceden hazırlanmıştı. Mahkeme sona erer ermez, hazır olan karar, tasdîk edilmek üzere Saray’a gönderildi. Ancak Dâhilîye Nâzırı Mehmet Ali Bey, ile Adliye Müsteşarı ve İngiliz Muhipleri Cemiyeti’nin Reisi Sait Molla Pâdişâhın bu husûsta tereddüt göstermesinden çekiniyorlardı.</p>
<p>Bu iki İngiliz Uşağı, kararın onaylanmasını temin için Damat Ferit Paşa’yı alelacele Saray’a gönderdiler.</p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-58862" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-58862 size-full" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/11/Bogazliyan-Kaymakam%C4%B1-3.jpg" alt="" width="800" height="587" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/11/Bogazliyan-Kaymakamı-3.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/11/Bogazliyan-Kaymakamı-3-768x564.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"><figcaption class="wp-caption-text"><br><center><span><strong>Kemal Bey’in cenazesi Beyazıt meydanında Tıbbiyeliler ve Türk münevverleri omzunda Çelenk üzerindeki yazı “TÜRKLERİN BÜYÜK ŞEHİDİ KEMAL BEY”</strong></span></center></figcaption></figure>
<p>Sultan Vâhideddin, kararın tasdiki için Şeyhülislâmdan fetva istedi. Şeyhülislâm Mustafa Sabri Efendi, önce “Kemal Bey hakkında istenilen fetva değildir. ‘Kazâya’ aittir, benim ise kazâya yetkim yoktur” diyerek fetvâ vermekten kaçındı. Padişah ısrar edince; Bir Müslümanın, Müslüman olmayan birini öldürmesi hâlinde idama cevaz verildiği, ancak bu hükmün verilmesi için, öldürülenin yaralayıcı bir âletle yaralanması ve ölmesinin, bunun üzerine mirasçılarının “kısas” istemelerinin şart olduğunu bildirdi. Fakat Padişahı tatmin için bir not eklemeyi de ihmal etmedi. Bu notta, Divân-ı Harb-i Örfî tarafından ölüme mahkûm edilen Kemâl Bey’in muhâkemesi hak ve adâlete uygun yapılmış olduğu takdîrde, îdâm hükmünün muvâfık bulunduğu, yazıyordu.</p>
<p>Bu fetva Saray’ı tatmin etti. İrade hazırlandı, imzalandı. İdam için gerekli tedbirler alındı, hazırlıklar yapıldı. Sehpa kuruldu.</p>
<p>Kemal Bey’in olup bitenden haberi yoktu. Bekirağa Bölüğü’nde, tutuklu arkadaşlarıyla oturmuş, konuşuyordu. Birden dışarı çağırdılar ve hemen yakalayıp Bayazıt Meydanı’na çıkardılar.</p>
<p>Ermeni komitacıları, İstanbul’un çeşitli semtlerinden pek çok serserî Ermeni’yi meydana toplamışlardı. İstanbul’un Müslüman halkı da için için kaynıyordu.</p>
<p>Meydanda olduğu kadar, yollarda ve meydana bakan damlarda da mahşerî bir kalabalık vardı. Darağacı, o zaman Harbiye Nezareti’nin girişi olan, daha sonraları uzun yıllar rektörlük makamı olarak kullanılacak küçük binanın önüne kurulmuş, etrafı jandarma ve polis kordonu altına alınmıştı. İngiliz ve Fransız askerî birlikleri de binanın önünde duruyorlardı.</p>
<p>Harbiye Nezareti kapısından çıkan bir müfreze süngülü askerin ortasında Kemâl Bey’in geldiğini gören kalabalık bir anda sustu. Kemal Bey, İdam mahkûmlarına mahsus beyaz gömleği giymiş, ağır ağır yürüyordu. Metindi. Kaderine teslim olmuş gibiydi. Son sözü soruldu. O zaman, Kemal Bey, konuşmaya başladı:</p>
<p><em>– Ben bir Türk memuruyum. Aldığım emri yerine getirdim. Görevimi yaptığıma vicdânen emînim. Sizlere yemîn ederim ki ben mâsumum, son sözüm bugün de budur, yarın da budur. Yabancı devletlere yaranmak için beni asıyorlar. Eğer adalet buna diyorlarsa, kahrolsun böyle adalet.</em></p>
<p>Heyecandan boğulan çaresiz halk bir ağızdan cevap veriyordu:</p>
<p><em>– Kahrolsun böyle adalet!</em></p>
<p><em>– Benim sevgili kardeşlerim, çocuklarımı asil Türk milletine emanet ediyorum. Bu kahraman millet, elbette onlara bakacaktır. Allah vatan ve milletimize zeval vermesin, Âmin!</em></p>
<p>Halk hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Meydan tam bir matem havasına bürünmüştü.</p>
<p>Manzarayı küçük köşkün pencerelerinden seyreden İngiliz Muhipleri Derneği Başkanı Said Molla’nın cellâtlara emri, Kemal Bey’in sözlerin bastırıyordu:</p>
<p><em>– Söyletmeyin bu alçak herifi! Hemen asın bu köpeği! Ne duruyorsunuz, it oğlu itler!..</em></p>
<p>Kemal Bey, bu mazlum Türk evlâdı, iskemlenin üzerinden kendini boşluğa bırakmadan birkaç kelime daha söylemek imkânı buluyordu:</p>
<p><em>– Borcum var, servetim yok! Üç çocuğumu millet uğruna yetim bırakıyorum. Yaşasın millet!</em></p>
<p>Kemal Bey’in cesedini, beyaz bir kâğıt gibi, sehpada sallanırken Ermeni komitacıları sevinç çığlıkları atıyor, Türkler ağlıyordu.</p>
<p>Takvimler 10 Nisan 1919’u gösteriyordu.</p>
<p>Cenazeyi teslim alan Babası Arif Bey (Gümrük Müdürü) ile, eniştesi İhsan Barlas Bey (Anadolu Ajansı Mümessili), şehidi motorla Kadıköy’e geçirip naklederler… Cenaze namazı “KIZILTOPRAK CAMİİ’nde kılınır. Kadıköy’de muazzam bir merasim tertip edilir. Töreni Üsküdar Dergâhı Şeyhi Münip Efendi yönetir.</p>
<p>Cenazeyi Tıbbiyeli öğrenciler “TÜRKLERİN BÜYÜK ŞEHİDİ KEMAL BEY” yazılı çelenkleriyle karşılar; Mülkiyelilerin ve Tıbbiyelilerin başları üzerinde “Kuşdili”ndeki “Mahmut Baba Mezarlığı”na taşınır. Millî şehidin tabutu Kadıköy İtfaiye Karakolu önünden geçerken bir manga asker, kendiliğinden “Saygı duruşu”nda bulunur.</p>
<p>Mezarı başında imam sorar:</p>
<p>‘Merhumu nasıl bilirsiniz?’</p>
<p>Cemaat birden gürler:</p>
<p>‘Büyük vatanperverdir, iyi biliriz, Allah rahmet eylesin!’</p>
<p>İngilizler, Kemal Bey’in cenaze törenini yakından ve dikkatle izlerler. Kadıköy’de E. La Fontain adlı bir İngiliz istihbarat yüzbaşısı görevlidir. 12 Nisan günü cenaze törenini şöyle rapor eder:</p>
<p><em>‘Ermeni kırımı ile tanınan Boğazlıyan ve Yozgat Mutasarrıfı Kemal Bey için, Kadıköy’de bugün saat 12’de büyük ve görkemli bir cenaze töreni yapıldı. Cenaze alayının önünde Tıbbiye öğrencileri, polisler ve birçok molla bulunuyordu. Tabutun omuzlarda taşınması âdet olduğu halde, törene daha büyük önem vermek amacıyla, bu kez tabut başlar hizasından daha yukarda, eller üzerinde taşındı. Birçok Jön Türk törende hazır bulundu. Çok sayıda fotoğraf çekildi. Tören için 1000’den fazla davetiye dağıtıldı. İslâm dininde böyle bir şey şimdiye kadar duyulmuş değildi. Bütün bunların, üyelerinden birini kaybetmiş olan İttihat ve Terakki Komitesince kasten düzenlendiği apaçıktır. Hükümetin böyle bir törene izin vermekle gösterdiği güçsüzlük affedilemez…</em></p>
<p><em>İslâm törelerine tamamen aykırı olarak, üzerlerinde, ‘Milletin masum kurbanına’ yazılı çelenkler vardı.</em></p>
<p><em>Böyle bir gösteri yapılacağı Emniyet makamlarınca bilindiği halde, bunu önlemek için hiçbir şey yapılmadığı bildiriliyor. ‘Törenin, bugünkü Hükümete karşı düşmanca bir gösteri olduğu açıktır’</em></p>
<p>H.A.D Hoyland adlı bir başka İngiliz istihbarat subayı, Kemal Bey’in ‘Masum İslâm Şehidi’ olarak adlandırıldığını belirterek raporu üst makamlara sunar. İki gün sonra Yüzbaşı La Fontain, törenle ilgili olarak tamamlayıcı bir rapor daha kaleme alır ve şunları bildirir:</p>
<p><em>‘Cenaze törenini, Kadıköy, Mecidiye, Üsküdar, Dergâh Şeyhi Münip Efendi yönetti. Münip Efendi, törene katılmaları için mollalara emir vermiştir. Törende, Tıbbiye öğrencilerinden başka, çok sayıda subay ve er de bulundu. Elinde bir buket çiçek tutan tıbbiye öğrencilerinden biri, mezarın başında bir konuşma yapmıştır. Bu konuşmadan aşağıdaki parça aynen çevrilmiştir:</em></p>
<p><em>‘Dinle ey millet!</em><br>
<em>Dinleyin ey Müslümanlar!</em><br>
<em>Burada toprağa verdiğimiz insan, Kahraman Kemal Bey’dir.</em></p>
<p><em>İngiliz’i Odesa’dan attılar; haydin biz de İstanbul’dan kovalım. Ne bekliyoruz? İngiliz’i atmak borcumuzdur. Felâketimizi hazırlayan İngilizi yok etmek zorundayız. Allah’ın yardımıyla yakında İngilizin kafasını ezeceğiz.’</em></p>
<p>Bu öğrenciden sonra, bir başkası da aynı sertlikte bir konuşma yapmıştır. Her iki konuşmanın tonu, açıkça ayaklanmaya kışkırtmak için hesaplanmıştır…</p>
<p>Bir muhbir, Fındıklı’da, bir cami ile Türk askerlerinin yemek yedikleri bir kulüp bulunduğunu, 10 nisan günü saat 5’te askerlerin, yemekhaneden Meclis binasına cephane sandıkları taşıdıklarını haber verdi. Taşıma iki saat sürmüş. bu binada, başka silahlar ve bombalar da bulunuyormuş…’</p>
<p>Bu raporlar karşısında İngiliz makamları irkilirler. Amiral Calthorpe, İttihat ve Terakki’nin Türkiye’de hâlâ geniş nüfuzlu olduğunu, bu nedenle Kemal Bey’in, ‘Haklı bir davanın ilk şehidi’ ilân edildiğini, bu idamın İtilaf Devletlerine verilmiş bir ödün olarak görüldüğünü bildirir. Sadrazamın, cenaze töreninden dehşete kapıldığını söyler. Bir başka raporunda, ‘cenaze törenine katılanların, Müslüman halkın büyük çoğunluğunun duygularına tercüman oldukları kuşkusuzdur’ der ve kaygılarını belirtir.</p>
<p>O karanlık günlerde Bekirağa Bölüğü’nde tutuklu bulunan Ali Fethi Okyar hatıralarında:<em>“Kemal Beye yükletilen suç, bugün hâlâ iftira ve yalan mirasını ödemekte olduğumuz Ermeni sürgünleri ve öldürülmeleridir. Düşmanlarımız, bu arada Hariciye Nazırlığı’na kadar yükselmiş Gabriyel Nuradungyan’ın bile bu iftira kervanına katılmasını, iddiaların doğruluğuna misal olarak göstermişlerdir. Bir bakıma, ülkenin dışişlerini eline teslimine lâyık görülen bir kişinin, böylesine nimetini ve lütfunu gördüğü vatanına ihaneti nasıl kabul edebileceği hatıra gelebilir. Ferit Paşa hükümetinin ve bu kabinenin tuttuğu felâket yolunu tasdik eden Padişahın tarih önündeki mesuliyetini aradan geçen zaman unutturmayacaktır. ÇÜNKÜ KEMAL BEYİN SUÇLU GÖRÜLEREK İDAMI İLE, KENDİ ÖZ DEVLETİMİZ, BU CİNAYET İDDİALARININ DOĞRULUĞUNU KABUL VE TASDİK ETMİŞ OLMAKTAYDI”.</em> demektedir.</p>
<p>Kemal Bey, vasiyetnamesine şunları yazmıştı: <em>“Merhum sevgili oğlum Adnan’ın metfun bulunduğu Kadıköy Kuşdili çayırındaki kabristanda yavrumun yanında gömülmemi diliyorum. Kabir taşım, hamîyetli Türk ve Müslüman kardeşlerim tarafından dikilmeli ve üstüne, şöyle yazılmalıdır: “Millet ve memleket uğrunda şehit olan Boğazlıyan Kaymakamı Kemal’in rûhuna fatiha”. Perişan zevcem Hatîce’ye, yavrularım Müzehher ve Müşerref’e muavenet edilmesini, yavrularımın tahsil ve terbiyesine ihtimâm buyurulmasını vatandaşlarımdan beklerim. Babam, Karamürsel âşâr memur-ı sâbıkı Ârif Bey de âcizdir. Kardeşim Münir de kimsesizdir. Bunlara da muâvenet olunursa memnûn olurum. Türk milleti ebedîyen yaşayacak, Müslümanlık aslâ zevâl bulmayacaktır. Allah millet ve memlekete zevâl vermesin. Fertler ölür, millet yaşar. İnşâllah Türk milleti ebediyete kadar yaşayacaktır. 30 Mart 1335 Boğazlıyan Kaymakam-ı Sâbıkı Kemâl.”</em></p>
<p>Kemâl Bey’i Türk Milleti unutmadı. Başka bir Kemal’in yönetiminde toplanan Türkiye Büyük Millet Meclisi, 14 Ekim 1922’de çıkardığı özel bir kanunla, kendisini “Millî Şehit” olarak kabul etti. Ayrıca Bakanlar Kurulu’nun 2.2.1927 gün 4710 Sayılı Kararıyla Ermeniler tarafından terkedilmiş olup Vakıflar İdaresi’ne devredilmiş bulunan 1 apartmanla 1 evin Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey’in varislerine tahsis ve temliki kararlaştırıldı.</p>
<p>Allah Rahmet Eylesin. Mekanı cennet olsun..</p>
<p>Ülkesine hizmet eden hiçbir insan benzer akıbete uğramasın…</p>
<p><strong>Sonsöz:</strong> Türk Milleti her zaman “Kemal Bey”ler çıkaracaktır. Gönül ister ki; aramızdan Nemrut Mustafa’lar, Sait Molla’lar, Damat Ferit’ler çıkmasın… Ama ne mümkün.. Bazılarımız abarttığını düşünse de, “Türkiye’nin bir hain kontenjanı var, bu nüfusun yüzde 10’udur” diyen Attila İlhan doğru söylüyor.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-58860" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/11/Bogazliyan-Kaymakam%C4%B1-1.jpg" alt="" width="800" height="1067" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/11/Bogazliyan-Kaymakamı-1.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/11/Bogazliyan-Kaymakamı-1-768x1024.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<div><span><strong>Kaynaklar:</strong></span></div>
<div><span>♦ Ergun Hiçyılmaz, Hayat Sayfaları, 03 Haziran 2001 tarihli Sabah Gazetesi</span></div>
<div><span>♦ Necdet Bilgi, Ermeni Tehciri ve Boğazlayan Kaymakamı Kemal Bey ’in Yargılanması,(Ankara:1999).</span></div>
<div><span>♦ Tekin Eral,‘Milli Şehit Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey Türk Dünyası Tarih Dergisi,,Sayı 17,1988,</span></div>
<div><span>♦ Şükrü Karaca, Milli Şehidimiz, Orkun Dergisi Sayı -50 Nisan 2002</span></div>
<div><span>♦ A. Alper Gazigiray, Ermeni Terörünün Kaynakları.</span></div>
<div><span>♦ Ali Ali Fuat Türkgeldi, Görüp İşittiklerim.</span></div>
<div><span>♦ Ali Fethi Okyar, Üç Devirde Bir Adam. (Hz. Cemal Kutay),</span></div>
<div><span>♦ Altan Deliorman, Türklere Karşı Ermeni Komitecileri.</span></div>
<div><span>♦ Bilâl N. Şimşir, Malta Sürgünleri.</span></div>
<div><span>♦ www.tonyukuk.net</span></div>
<div><span>♦ Orkun Dergisi Nisan-1999</span></div>
<p><span><a href="http://fazli-koksal.blogspot.com/2009/02/turke-turkluge-hizmet-zor-istir.html" target="_blank" rel="noopener">Yazı Kaynağı: <strong>Fazlı KÖKSAL</strong></a></span></p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Tarihin Siyah Gecesi</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/tarihin-siyah-gecesi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/tarihin-siyah-gecesi</guid>
<description><![CDATA[ Tarihin Siyah Gecesi
25 Şubat 1992`de gece saat 22.00’da Hankendi’nde bulunan 366. Motorize Alayı Ermenilerle birlikte kenti üç yönden kuşatarak, tank ve zırhlı muharebe araçlarıyla saldırdılar. 366. Motorize Alay`ın çoğunluğu Ermenilerden oluşuyordu. Bunun iki sebebi vardı. Sovyetlerin dağılma aşamasında olması nedeniyle diger cumhuriyetlerden bu alaya askerlerin gelmemesi, ikinci ise alayın Ermenileştirilmesi çabalarıydı. Hocalılar Ermeni saldırısından korunmak için iki […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c486ada908.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:45 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Tarihin, Siyah, Gecesi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/12/Cavid-Veliev-1.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/tarihin-siyah-gecesi.html">Tarihin Siyah Gecesi</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Cavid VELİEV</strong></span></a>
</p><blockquote>
<p><span><strong>25 Şubat 1992`de gece saat 22.00’da Hankendi’nde bulunan 366. Motorize Alayı Ermenilerle birlikte kenti üç yönden kuşatarak, tank ve zırhlı muharebe araçlarıyla saldırdılar. 366. Motorize Alay`ın çoğunluğu Ermenilerden oluşuyordu. Bunun iki sebebi vardı. Sovyetlerin dağılma aşamasında olması nedeniyle diger cumhuriyetlerden bu alaya askerlerin gelmemesi, ikinci ise alayın Ermenileştirilmesi çabalarıydı.</strong></span></p>
</blockquote>
<p>
</p><p><span>Hocalılar Ermeni saldırısından korunmak için iki istikamette kaçtılar</span></p>
<p><span>• Ermenilerin koridor olarak bıraktıklarını iddia ettikleri kentin doğusuna doğru</span></p>
<p><span>• Şehrin kuzey-doğusuna doğru bu istikamette daha az sivilin gittiği bilinmektedir.</span></p>
<p><span>Şehirde ise 200–300 civarında sivil insan sığınaklarda kaldı. Ermeni tarafı Memorial İnsan Hakları Örgütü’ne ölenlerin sayısını vermekten kaçındıkları için, kentin içindeki çatışmalarda ölenlerin sayısı bilinmemektedir. Hocalı`dan kaçarken koridorlarda Ermeniler tarafından öldürülenlerin sayısı ise olaydan sonra netleşmeye başladı. Hocalı’da 63’ü çocuk, 106’sı kadın ve 70’i yaşlı 613 sivil insan öldürülmüştür.</span></p>
<p><span>Sekiz aile tamamen yok olmuş, 487 kişi sakat kalmış ve 1275 kişi esir alınmıştır. Esir alınanlardan 68’i kadın ve 28’i çocuk toplam 150 kişinin yaşayıp yaşamadığı belli değil.</span></p>
<p><span><strong>Tuzaklarla dolu kaçış yolları</strong></span></p>
<p><span>Kentin doğusuna doğru giden sivil halk gece ormanı geçip sabah birkaç gönüllü askerle birlikte direk Ermeni köyü olan Nahcivanik köyü ile karşı karşıya kaldılar. Burada Ermeniler onları yoğun bir ateşle karşıladı. Sivillerin yanındaki birlikler de karşılık verd, fakat güçleri yetersizdi ve sivillerle birlikte hepsi öldürüldü.</span></p>
<p><span><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-64510 alignright" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/12/Hocali.jpg" alt="" width="300" height="348">Ermenilerin verdiği bilgiye göre, onlar saldırıdan önce kentin doğusuna doğru sivillerin çıkabilmesi için serbest koridor bırakmış ve bu koridora ateş açmama sözü vermişlerdi. Ayrıca Hocalı’ya saldırmadan önce kentin üzerinden helikopterlerle kentin sivil halkına serbest koridor hakkında el ilanı dağıttıklarını iddia ediyorlar. Fakat Memorial İnsan Hakları Örgütü temsilcilerine, Ermenilerin bu el ilanının örneğini gösteremedikleri gibi örgütün temsilcileri, Hocalı’ da söz konusu el ilanına örnek bulamamış ve Hocalılar örgüt temsilcilerine bu tür bir el ilanından haberdar olmadıklarını söylemişlerdir.</span></p>
<p><span>Memorial`ın koridorla ilgili tespitlerini o dönemde bölgede bulunan Rus Ordusu’nda subay olan Yuriy Girçenko`nun “Olmayan Devletin Ordusu” (Yuriy Girçenko, Armiya gosudarstvo, kotorovo net) başlıklı kitabındaki Hocalı olayları ile ilgili bölümünde de görmek mümkündür. Girçenko Hocalı`da Ermeniler tarafından siviller için açılan koridor ve o koridorda yaşananlarla ilgili şöyle yazıyor.</span></p>
<p><span>“Ermeniler Hocalı`ya saldırdığı zaman ses güçlendiriciler aracılığıyla Hocalı`dan kaçan sivil halk için “serbest koridor” bıraktıklarını anons ettiler. Hocalı`dan kaçanların yanında bir kaç silahlı asker de vardı. Ermeni kontrol noktalarına yakınlaştıkları zaman kaçkınların yanındaki silahlı askerler bu kontrol noktalarına ateş ettiler. Ermeniler buna ağır silahlarla karşılık verdiler.</span></p>
<p><span><span><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-64512 alignleft" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/12/Hocali-1.jpg" alt="" width="300" height="212">Ağdamlı silahlı sivil Azerbaycanlılar kendi başlarına bu koridoru korumak için karşı atağa kalktılar. Fakat başarılı olamadılar. Ermeniler birinci grup kaçkınlarla karşı karşıya kaldı. Ermeniler kontrol noktalarından otomatik silahlarla kaçkınlara ateş açmaya başladılar. Bu sırada Ermeniler ve kaçkınlar arasında onları korumakla görevli olan askerlerin yanı sıra silahsız Azerbaycanlıları da öldürdüler. Büyük- küçük, yaşlı- genç ve kadın- çocuk demeden herkesi öldürdüler.</span></span></p>
<p><span>Kaçkınlar, Ermeni köyü Nahcivanik istikametinde de Ermenilerin ağır silahlarının saldırısına maruz kaldılar. Burada da sivil insanları öldürüldüler. Hocalı kaçkınlarının bir kısmı Azerbaycan köyü Gülablı istikametine gittiler ve orada iki yüz kaçkın Ermeniler tarafından esir alındı.</span></p>
<p><span>Ermenilerin çoğunlukta yaşadığı Eskeran kasabasının solundan Ağdam`a giden yola ise kaçkınların ikinci grubu gitti. Onları da Ermeniler kurşun yağmuruna tuttular. Bu grup arasından Ermenilerin esir aldıkları da oldu. Bazılarını orada öldürdüler. (Ermeniler) Bu grup arasındaki askerlerin kafalarını balta ile kestiler. Bazı esirlerin gözlerini çıkarttılar, kulaklarını kestiler ve sonra da öldürdüler. Hocalı`da ise 300 sivil kaldı, onlar da esir alınarak Ermenilerin çoğunlukla yaşadığı Hankendi`ne götürüldüler.</span></p>
<p><span>Memorial’ın raporuna göre, bu koridordan kaçan sivil insanların birçoğu ise esir alınmış ve Ermeni işgalinde olan Pircamal ve Nahcevanik köylerine götürülmüştür. Bu esirlerin birçoğu o köylerde kurşunlanarak öldürülmüştür. Hocalı’nın sivil halkının ve Azerbaycan askerlerinin Hankendi’nde tutulduğu yerleri ziyaret eden Memorial Örgütü temsilcileri esirlerin kötü muamele gördüklerinin şahidi olmuşlar.</span></p>
<p><span>Örgütün temsilcileri esirlerin durumu ile ilgili şu tespiti yapmaktadır, “Zaten esirlerin dış görünümleri onların sürekli dövüldüklerinin ve işkence gördüklerinin kanıtıdır.”</span></p>
<p><span><strong>Cesetlere bile işkence yapılmış</strong></span></p>
<p><span>Bu olayda vahim olan, bir gecede bu kadar insanın öldürülmesinin yanı sıra, öldürülen veya esir alınan insanların kadın, çocuk ve yaşlılara merhamet gösterilmeden özel işkenceler görmeleri idi. Olaydan bir gün sonra Azerbaycanlı kameraman muhabir Cingiz Mustafayev’in yabancı gazetecilerle birlikte bu koridordan çektiği görüntüler burada kadın, yaşlı ve çocuklar dahil yüzlerce insanın öldürüldüğünü kanıtlamaktadır. Ayrıca bu insanların birçoğunun işkence ile öldürüldüğü de görüntülerden anlaşılmaktadır.</span></p>
<p><span>Doktorların raporlarına ve esirlikten geri dönen insanların verdiği bilgilere göre, Ermeniler Hocalı’da esir düşen insanları işkencelerle öldürmüşler. Bazılarının kafa derileri soyulmuş, bazılarının kulağı, burnu veya cinsel organları kesilmiştir.</span></p>
<p><span>Ermeniler kadın, çocuk ve yaşlılara merhamet göstermemiştir. Kadınların göğüslerini kesmek ve cinsel organlarına ateş etmek onların yaygın işkence çeşididir. Hocalı’da şehit olanların cesetlerinin üzerinde yapılan otopside birçok insanın özel işkencelerle öldürüldüğü ortaya koymaktadır. Hocalı’da şehit düşenlerden 131 kişi üzerinde yapılan otopsi sonucu, 20 kişinin şaramplen parçasından,151 kişinin kurşun yarasından ve 11 kişinin ise sopalar veya sert cisimlerle dövülerek öldürüldüğü ortaya çıkmaktadır.</span></p>
<p><span>Ayrıca ölenlerden 3’nün donarak, 33 kişinin özel işkencelerle, örneğin, kafa derisinin soyulduğu, kadınlarda göğüslerin kesildiği, burun ve kulakların kesildiği ve erkeklerde ise cinsel organların kesildiği tespit olunmuştur. 31 cesette ise hem kurşun yarası hem de işkence izlerine rastlanmıştır. 13 kişi yanarak öldürülmüş, 10 kişi ise üzerinden ağır zırhlıların geçmesi sonucu hayatını kaybetmiştir.</span></p>
<p><span><a href="http://www.1news.com.tr/" target="_blank" rel="noopener">www.1news.com.tr</a></span></p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Topraktan Soykırım Fışkırıyor</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/topraktan-soykirim-fiskiriyor</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/topraktan-soykirim-fiskiriyor</guid>
<description><![CDATA[ Topraktan Soykırım Fışkırıyor
İşkenceyle katlettikleri Türkleri toplu mezarlara gömen Ermenilerin vahşeti, her kazıda biraz daha aydınlanıyor Yürek burkan bir dram var Doğu Anadolu’nun her köşesine damgasını vuran Ermeni vahşeti, son kazılarla bir kez daha belgelendi. Toplu mezarlardan çıkarılan Türklere ait kemikler, Ermenilerin sadece cinayet işlemekle kalmadığını, masum insanlara her türlü işkenceyi yaptığını da kanıtladı. Kandırıp kurşuna dizmişler Son […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4869b343d.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:45 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Topraktan, Soykırım, Fışkırıyor</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/01/Ermeni-Soykirimi-1.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/topraktan-soykirim-fiskiriyor.html">Topraktan Soykırım Fışkırıyor</a></p>
<p><span>İşkenceyle katlettikleri Türkleri toplu mezarlara gömen Ermenilerin vahşeti, her kazıda biraz daha aydınlanıyor</span></p>
<p><span><strong>Yürek burkan bir dram var</strong></span></p>
<p><span>Doğu Anadolu’nun her köşesine damgasını vuran Ermeni vahşeti, son kazılarla bir kez daha belgelendi. Toplu mezarlardan çıkarılan Türklere ait kemikler, Ermenilerin sadece cinayet işlemekle kalmadığını, masum insanlara her türlü işkenceyi yaptığını da kanıtladı.</span></p>
<p><span><strong>Kandırıp kurşuna dizmişler</strong></span></p>
<p><span>Son olarak Giresun’da yapılan kazılarda 20 Türk’e ait kemikler bulundu. 1. Dünya Savaşı sırasında Rus ordusunda bulunan Ermenilerin yağmaladıkları Türk köylerindeki gençleri “Yol yapımında çalışacaksınız” diyerek topladığı, ardından da kurşuna dizdiği ortaya çıktı.</span></p>
<p><span><strong>Katliam, yağmalama, işkence</strong></span></p>
<p><span><strong>Gi</strong>resun Müze Müdürü Hulusi Güleç başkanlığında Görele’nin Mahsutlu köyü Dikmetaş mevkiinde yapılan kazı çalışmaları vahşetin boyutlarını da ortaya koydu. Güleç, “Rus ordusu içindeki Ermenilerin Türk köylerini yağmalayıp katliam yaptığını belirledik” dedi.</span></p>
<p><span><strong>Binlerce Türk’ün iskeleti bulundu</strong></span></p>
<p><span>Üniversitelerin yürüttüğü kazılarda ortaya çıkarılan toplu mezarlar, Ermeni çetelerin binlerce Türk’ü katlettiğini gözler önüne seri-yor. 1 Mart 1986’da Iğdır’da yapılan ilk kazının ardından Erzurum, Kars, Ardahan, Bitlis, Van ve Giresun’da ortaya çıkarılan toplu mezarlar vahşetin boyutunu belgeledi.</span></p>
<p><span><strong>Tüyler ürperten Ermeni vahşeti, Yerden ‘soykırım’ fışkırıyor</strong></span></p>
<p><span>Anadolu’da kazma vurulan her yerden Ermeni mezalimi çıkıyor. Son olarak Giresun’da yapılan kazılarda Türklere ait kemik parçaları bulundu.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-64516" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/01/Ermeni-Soykirimi-1-1.jpg" alt="" width="800" height="653" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/01/Ermeni-Soykirimi-1-1.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/01/Ermeni-Soykirimi-1-1-768x627.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>Kars’ın Arpaçay ilçesine bağlı Küçük Fatma Köyü’nde yapılan kazılarda, Ermeni Taşnak çeteleri tarafından katledilen Türklere ait 30 iskelet bulundu</span></p>
<p><span>Üniversiteler tarafından Anadolu’nun bir çok bölgesinde yapılan kazılarda ortaya çıkartılan toplu mezarlar, Ermeni çetelerin, çok sayıda masum Türk’ü hunharca katlettiğini bir kez daha gözler önüne seriyor. Soykırımı iftiralarına karşı mücadele amacıyla yapılan kazılarda kazma vurulan her yerden ’soykırım’ fışkırıyor. Son olarak Giresun’un Görele ilçesinde, 1. Dünya Savaşı sırasında 20 Türk gencinin, Rus Ordusunda bulunan Ermeni askerler tarafından kurşuna dizilerek öldürüldüğü iddia edilen yerde toplu mezar kazısı yapıldı.</span></p>
<p><span><strong>Türk köylerini yağmaladılar</strong></span><br>
<span>Giresun Müze Müdürü Hulusi Güleç başkanlığında ilçenin Mahsutlu köyü Dikmetaş mevkisinde yapılan kazı çalışmalarında, Rus işgali sırasında öldürülen gençlere ait olduğu tahmin edilen kemik parçaları bulundu. Güleç, “Katliamlardan biri de Mahsutlu köyünde yapılmış. Ermeniler Türk köylerini yağmalamış. Kaçmayı başaramayan yaşları 15 ila 20 arasında değişen 20 Türk genci, Mahsutlu köyü Dikmetaş mevkisine gelindiğinde Ermeni askerler tarafından öldürülerek buraya toplu olarak gömüldü.”</span></p>
<p><span><strong>İlk kazı Iğdır’da yapılmıştı</strong></span></p>
<p><span>Hatırlanacağı gibi, sözde Ermeni soykırımı iddialarının aksine verilerin elde edildiği ilk kazı Iğdır’da yapıldı. 1 Mart 1986 tarihinde Atatürk Üniversitesi öncülüğünde Iğdır‘ın Oba Köyü’nde yapılan kazılarda, 98 Türk’ün iskeleti çıktı. İkinci kazı, 5 Mayıs 1986 tarihinde Erzurum Alacaköy’de Prof. Dr. Enver Konukçu ve Prof. Dr. Dursun Ali Akbulut tarafından 2 oda mezarda gerçekleştirildi. 150’den fazla insan iskeletiyle karşılaşıldı. Temmuz 1986’da Prof. Dr. Cevat Başaran tarafından bir başka oda mezarda gerçekleştirilen kazıda da 130 civarında insan iskeleti bulunmuştu.</span></p>
<p><span><strong>Tanıklık edenler gösterdi</strong></span></p>
<p><span>Kars’a bağlı Derecik ve Subatan köylerinde yapılan 20 Haziran 1991 tarihinde yapılan kazılarda da, Ermeniler tarafından katledilen toplam 930 Türk’e ait bulgular açığa çıkarıldı. İskeletlerin çoğunluğunun 0-1 yaş arası çocuklara ait olduğu izlendi. Buradaki ilk çalışmalar sonrasında 12 çocuk ve 3 yetişkin iskeleti ortaya çıkarılmıştır “ dedi. Van’ın Zeve Şehitliğinin güney yamacında, </span><br>
<span>4 Nisan 1990’da yapılan kazı çalışmasında da 12 ceset bulundu.</span></p>
<p><span><strong>Kars’ta 30 iskelet bulundu</strong></span></p>
<p><span>Kars’ın Arpaçay ilçesine bağlı Küçük Çatma köyünde, 1918 yılında Ermeni Taşnak Çeteleri tarafından katledilen 183 Türk’ün bulunduğu mezarda 25 Ağustos 2010 tarihinde kazı yapıldı. Kafkas Üniversitesi (KAÜ) Başkanlığı’nda yapılan kazıda 30’a yakın şehit iskeleti çıktı. KAÜ Fen Edebiyat Fakültesi Tarih Bölüm Başkanı Öğretim Üyesi Doç. Dr. Selçuk Ural yaptığı açıklamada,  “Şehit kemiklerinin bazıları ve elbise parçaları tamamen yanmış durumda. Bu da şehit edildikleri samanlıkta mutlaka ateşe verildiklerinin bir göstergesidir. Kafataslarında derin kırık ve çatlaklar var“ dedi.</span></p>
<p><span>Ardahan’da Kars Müze Müdürlüğü ve Kafkas Üniversitesi tarafından oluşturulan 15 kişilik kazı ekibi tarafından Halil Efendi Mahallesi’nde, Yanık Cami bölgesinde yürütülen kazı çalışmaları da 20 Ekim 2010 tarihinde tamamlandı. Kazılarda 10 insan kafatası ve 20 insan iskeletine rastlandı. Kars Müze Müdürü Necmettin Alp, Ermeni katliamının belgelenmesi için yaptıkları kazı çalışmalarında daha fazla iskelete ulaşacaklarını tahmin ettiklerini söyledi. </span><br>
<span>4 Ekim 2010’da Ardahan merkezindeki bir inşaatın temel çalışması sırasında da 24 kafatası, birçok kemik parçası bulundu.</span></p>
<p><span><strong>İşte Ermeni mezaliminin belgeleri</strong></span></p>
<p><span><strong>Topluca kurşuna dizdiler</strong></span></p>
<p><span>Giresun’daki kazılar, 20 Türk gencinin Ermeni milisler tarafından kurşunlandığını belgeledi. Giresun Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü öğretim üyesi Yrd. Doç. Dr. Oktay Karaman, bölgede kazı yapılması için 6 yıldır beklediklerini belirterek, ” Ermenilerin kışkırtmalarıyla bazı köylerdeki erkek nüfusları “size yol yaptıracağız ve bunun karşılığında para ödeyeceğiz” söylemleriyle kandırılmış. Burada toplanarak kurşuna dizilmiş “ dedi. Kazılarda 2 Türk gencine ait kemik parçaları bulundu.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-64517" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/01/Ermeni-Soykirimi-2.jpg" alt="" width="800" height="653" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/01/Ermeni-Soykirimi-2.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/01/Ermeni-Soykirimi-2-768x627.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-64518" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/01/Ermeni-Soykirimi-3.jpg" alt="" width="800" height="773" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/01/Ermeni-Soykirimi-3.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/01/Ermeni-Soykirimi-3-768x742.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span><strong>Tandır katliamının izleri</strong></span></p>
<div><span>Iğdır’da merkeze bağlı Oba ve Hakmehmet köyleri ile Tuzluca ilçesine bağlı Gedikli köyünde ortaya çıkarılan toplu mezarlar, 1. Dünya Savaşı sırasındaki asıl soykırımın, Ermeni çeteler tarafından yapıldığını ortaya koydu. Ermeni çetelerin Rus işgaline uğrayan Oba köyünde gerçekleştirdiği ve tarihte “Tandır Katliamı” olarak anılan olayda yaşamını yitirenlere ait toplu mezar, 1 Mart 1986’da kazıldı. Kazıda, katliamı doğrulayan 90’a yakın insan iskeleti ve kırık kafa tasları bulundu.</span></div>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-64519" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/01/Ermeni-Soykirimi-4.jpg" alt="" width="800" height="373" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/01/Ermeni-Soykirimi-4.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/01/Ermeni-Soykirimi-4-768x358.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span><strong>İnşaat kazısından çıktı</strong></span></p>
<p><span>Ardahan’ın Karagöl Mahallesi’nde, Lütfü Karabağ’a ait bir inşaatın temel çalışması sırasında, insan kemikleri görülmesi üzerine başlatılan çalışmada, toplam 24 kafatası, birçok kemik parçasına rastlanıldı. İnsan kemiklerinin incelenmesi için soruşturma başlatan Cumhuriyet Başsavcılığı, AÜ Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Antropoloji Bölümündeki uzmanların bölgede araştırma yapmasını istedi. Ermeniler tarafından katledilen Türklere ait olduğu kafatasları nedeniyle inşaat alanındaki çalışmalar durduruldu.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-64520" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/01/Ermeni-Soykirimi-5.jpg" alt="" width="800" height="360" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/01/Ermeni-Soykirimi-5.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/01/Ermeni-Soykirimi-5-768x346.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span><strong>Bitlis’te de toplu mezar</strong></span></p>
<p><span>Bitlis’te Ermeniler tarafından katledilen Türklerin gömüldüğü toplu mezarda insan iskeletlerine ulaşıldı.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-64521" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/01/Ermeni-Soykirimi-6.jpg" alt="" width="800" height="507" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/01/Ermeni-Soykirimi-6.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/01/Ermeni-Soykirimi-6-768x487.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>Bitlis’te, 1916 yılında Ermeniler tarafından şehit edilen 17 kişinin bulunduğu toplu mezarı açma çalışmalarında da vahşetin izlerine rastlandı. Saray Mahallesi’ndeki Tahicioğlu Sokak’ta bulunan ve Ermeniler tarafından katledilenlerin bir arada bulunduğu toplu mezarda 3 Ekim 2010 tarihinde yapılan kazıda, insan isketlerine ulaşıldı. Dedesinin katledildiği mezarın başında bekleyen Basri Tahincioğlu gözyaşlarına hakim olamadı. Dedelerinin Ermeniler tarafından vahşice katledildiğini anlatan Basri Tahincioğlu, “Arkada gördüğümüz şehitler Ermeni katliamı sırasında olmuştur. Babamın anlattıklarını anlatıyorum. 7 yaşındayken buradan göç etmişler. Ermeniler dedelerimin oturduğu evi ateşe vermişler. Evden kaçanları ise kurşunlamışlar. Burada şehit olanları da bir kuyu kazıyıp defnetmişler” dedi.</span></p>
<p><span><strong>17 Türk gömülü</strong></span></p>
<p><span>Asılsız Soykırım İddialarıyla Mücadele Derneği (ASİMDER) Başkanı Törehan Serdar da, evden kaçarken kurşunlananların Ermeniler gittikten sonra müslümanlar tarafından defnedildiğini belirterek, “Burada 16 veya 17 şehidin olduğunu tahmin ediyoruz” dedi. </span></p>
<p><span>Kaynak: Yeniçağ Gazetesi</span></p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Beyaz Perdeden Sıkılan Taşnak Kurşunu</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/beyaz-perdeden-sikilan-tasnak-kursunu</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/beyaz-perdeden-sikilan-tasnak-kursunu</guid>
<description><![CDATA[ Beyaz Perdeden Sıkılan Taşnak Kurşunu
Taşnak Kurşununun beyaz perdeden sıkılanı diyebileceğimiz Kesik ( The Cut ) 5 Aralıkta gösterime girdi. Fatih Akın’ın masum Ermenilerin cani Türklerce kesilmesi tezli filminin zamanlaması üzerine düşünülmelidir. Kesik, Ermeni Diasporasının ve Ermenistan’ın tüm hazırlıklarını yaptığı 2015 kampanyasına bir Türk yönetmence beyaz perdeden verilen 100. Yıl desteği olarak okunmalıdır. Fatih Akın’ın Kesik’inin yurt içinde Ermeni tezlerinin […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c486847e11.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:45 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Beyaz, Perdeden, Sıkılan, Taşnak, Kurşunu</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/06/Huseyin-Ozbek.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/beyaz-perdeden-sikilan-tasnak-kursunu.html">Beyaz Perdeden Sıkılan Taşnak Kurşunu</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Av. Hüseyin ÖZBEK</strong></span></a>
</p><p><span>Taşnak Kurşununun beyaz perdeden sıkılanı diyebileceğimiz <strong>Kesik ( The Cut ) 5 Aralıkta gösterime girdi. Fatih Akın’ın masum Ermenilerin cani Türklerce kesilmesi tezli filminin zamanlaması üzerine düşünülmelidir. Kesik, Ermeni Diasporasının ve Ermenistan’ın tüm hazırlıklarını yaptığı 2015 kampanyasına bir Türk yönetmence beyaz perdeden verilen 100. Yıl desteği olarak okunmalıdır.</strong></span></p>
<p><span><strong>Fatih Akın’ın Kesik’inin yurt içinde Ermeni tezlerinin kabulüne yönelik algı oluşturmaya, yurt dışında ise sinemacılık kariyerinin zirvesine tırmanmaya yönelik bir hesabın ürünü olduğu anlaşılmaktadır. </strong>Almanya doğumlu, Germen kültür ikliminin ürünü<strong> Akın’ın hedefi sinemanın Orhan Pamuk’u olmaktır. Gece Yarısı Ekspresi’nin yerlisini çeken Türk yönetmen kimliğinin yabancıların damak zevkine uygun düşeceğini hesaplamıştır.</strong></span></p>
<p><span>Göçmen çocuğu Fatih’e 100. Yıl filmi çektiren, Diaspora tribününden ülkesini ve halkını aşağılayan film yapmaya sevk eden etkenler üzerine kuşkusuz ki çok şey söylenebilir. Biz Kesik’in figürasyon kalacağı asıl filmi anlayabilmek için 21. Yüz yılı bırakıp kısa bir an için geçen yüzyılın başına dönelim.</span></p>
<p><span>20. yüzyılın başlarındaki Taşnak kurşunlarının hedefi sivil halkla birlikte Osmanlı yöneticileriydi. Taşnaksütyun’ un hedefinde Batı destekli kalkışmayla kazanılacak bağımsızlık vardı. Taşnak için terör siyasi sonuca ulaşmak için tercih edilecek en iyi yöntemdi. Ayrılıkçı Ermeni hareketinin politik örgütü Taşnak Partisi’nin kanlı terör kampanyalarının Osmanlıya maliyeti çok ağır oldu. I. Dünya Savaşı’nı fırsat bilen Taşnak kalkışmasında 100 bini aşkın sivil hayatını kaybetti. Aynı terör dalgasında <strong>İkisi başbakan olmak üzere (Talat Paşa – Sait Halim Paşa) çok sayıda sivil ve asker yönetici katledildi.</strong></span></p>
<p><span>Kalkışmanın bastırılması, sevk ve iskan, savaş sonucu Osmanlının tasfiyesi, Cumhuriyet’e geçiş kuşkusuz ki ayrı bir yazının konusudur. Biz yakın tarihte yaşanan ikinci dalgaya gelelim. Geçen yüzyılın son çeyreğinde başlayıp 10 yıl süren ikinci terör dalgasının tetikçileri de aynı gelenekten besleniyorlardı. <strong>Asala, Ermeni Soykırımının Adalet Komandoları gibi farklı adlar taşısalar da Taşnak’ın kanlı geçmişinin mirasçılarıydılar. 1974 – 1984 yılları arasında yurt dışında çok sayıda Türk diplomatının katledilmesi ikinci dalganın sonucudur. Ankara Esenboğa, İstanbul Kapalıçarşı baskınları ise Asala’nın yurt içindeki kanlı eylemlerinden ilk akla gelenlerdir.</strong></span></p>
<p><span>Her iki terör dalgasında eli kanlı tetikçilerden yargı önünde hesap sormak yerine Türk halkının toptan mahkumiyetine gidildi. Fatura katledene değil katledilene çıkarıldı. Her katliam sonrası Türklerin soykırımcılığı üzerinden yürütülen kampanyalarla tetikçiler aklanıp kutsandı. <strong>Soykırımcı Türklerin öldürülmeyi bin kez hak etmiş barbarlar olduğuna ilişkin 100 yıllık algı bu şekilde oluşturuldu</strong>.</span></p>
<p><span><strong>Yaşanılan süreç üçüncü dalgadır.</strong> Yüzyılın ilk ve son çeyreğindeki kanlı kampanyalar yurt içinde istenilen sonucu vermedi. Aksine Türk halkının milli duyarlılığının yükselmesine, kolektif direncinin artmasına yol açtı. Yeni yüz yılla birlikte düğmesine basılan üçüncü dalganın uygulamalarına baktığımızda Taşnak ve Asala yöntemlerinin terk edildiği görülmektedir. Terörle ulaşılamayan hedefler için farklı bir strateji oluşturulduğu anlaşılmaktadır.</span></p>
<p><span><strong>Üçüncü dalgada diplomatik hedeflere yönelik bombalı, kurşunlu saldırıların yerini Türk ulusunun kolektif hafızasını, direnç kararlığını çökertmeye yönelik kampanyalar almıştır. Geçmişten geleceğe sürüp giden tarihsel yolculuğun derin bilinçaltındaki izleri, çekilen acıların, kazanılan zaferlerin ortak bellekteki tortularının silinmesiyle kimliksizleştirilmesi programlanmıştır. Gurur duyulacak geçmişin yerini, utanç mazisinin alması amaçlanmıştır. Bu stratejinin gerçekleştirilmesi için öncelikle Diaspora tezlerinin Türkiye içinden dillendirileceği akademik, entelektüel bir ortamın inşası hedeflenmiştir. Ermeni tezlerinin içeriden savunulması, medyadan, sanat dünyasından, akademik kesimden vicdan sahibi (!) Türkiyelilerden oluşturulacak köprübaşları oluşturulmasına öncelik verilmiştir.</strong></span></p>
<p><span>2005 yılı 24-25 Eylülünde <strong>Bilgi Üniversitesi</strong> yerleşkesinde düzenlenen, açılışını <strong>Bilgi Üniversitesi, Boğaziçi Üniversitesi ve Sabancı Üniversitesi Rektörlerinin yaptığı “İmparatorluğun Son Döneminde Osmanlı Ermenileri Bilimsel Sorumluluk ve Demokrasi Sorunları“</strong> konferansı akademik ayağın miladı olarak anılmalıdır.</span></p>
<p><span><strong>Tekelci sermaye, cemaat ve yandaş medya üçlüsünün Diaspora tezlerinin içselleştirilmesine yönelik -halen sürdürülen- yayınları yüksek lisans ve doktora tezleri için ilk başvuru kaynağı olacak zenginliktedir.</strong> Entelektüel dünyamızın parlatılan yıldızlarının, edebiyat dünyamızın yükselen değerlerinin halen süren algı operasyonundaki çabaları aynı merkezlerin siparişine uygun ürün verme olarak değerlendirilmelidir.</span></p>
<p><span>Üçüncü dalganın şimdilik son ürünü Kesik’in 5 Aralık 2014’te gösterime girmesinden aylar önce başlatılan övgü kampanyaları kamuoyunun olası tepkilerini asgari düzeyde tutma çabası olarak not edilmelidir. Hamburg’lu Fatih’in ödüller almış genç kuşaktan sinema dehası olarak takdimindeki Türk vurgusu post modern Taşnak kurşununa yönelik tepkilerin doğmadan yok edilmesi olarak görülmelidir.</span></p>
<p><span>Fatih Akın’ın Kesik’te rol verdiği bazı oyuncuları yakın geçmişte benzer filmlerde oynamış artistlerden seçtiği görülüyor. Diyarbakır doğumlu İngiliz vatandaşı Kevork Malikyan ABD’li yönetmen Alan Parker’in Gece Yarısı Ekspresi’nde Türk Savcıyı oynamış. 71 yaşından sonra -askerlik çağrısına icabet etmemesi nedeniyle- çıkarıldığı Türk vatandaşlığına yeniden kabul edilen Malikyan, The Cut’ta Türk cellat rolünü üstlenmiş. Ermeni asıllı Kanadalı yönetmen Atom Egoyan’ın soykırım temalı (2002) “Ararat” filminin oyuncusu Arsin Hancıyan’ı Kesik’te oynatması Fatih Akın’ın tecrübeye verdiği önemi gösteriyor.</span></p>
<p><span>Fatih Akın, batının kültürel damak zevkini, ortalama algısını iyi biliyor. Kesik’in uluslararası serbest dolaşımının, sinemasal vize muafiyetinin Türk imajına vereceği tahribatla doğru orantılı olacağının bilincinde. Filmin senaryosundan kurgusuna, görselliğinden batının damak zevkine uygun hazırlandığı dikkatlerden kaçmıyor.</span></p>
<p><span><strong>İlk kuşaktan gurbetçiler Alman sanayisinin kol gücüne, sıradan emeğe duyduğu ihtiyacı karşılıyordu. Almanya’nın, rüyalarını Türkçe gören, acı vatandan ana vatana dönüş özlemiyle ömür tüketen İlk kuşağın çocuklarından daha farklı isteklerinin olduğu anlaşılıyor. Rüyalarını Almanca görmeye başlayan yitik kuşaktan, babalarının ülkesine Diaspora mevzisinden yaylım ateşi açmaları isteniyor.</strong></span></p>
<p><span><strong>Kesik, Taşnak şehitlerini, Asala kurbanlarını mezarlarında kahırlarından bir kez daha öldürecek kurşun olarak Türk halkının temaşasına sunuluyor!</strong></span></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Av. Hüseyin ÖZBEK</strong></span></a>
</p><p><span>İLK KURŞUN</span></p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>1895 Zeytun Ermeni İsyanı</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/1895-zeytun-ermeni-isyani</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/1895-zeytun-ermeni-isyani</guid>
<description><![CDATA[ 1895 Zeytun Ermeni İsyanı
Köklü bir geçmişe sahip olan Türk-Ermeni ilişkileri, Türklerin XI. yüzyılda Anadolu’ya gelmesiyle başlamıştır. Bu dönemde Türklerin siyasi hakimiyetlerine giren Ermeniler, XIX. yüzyılın sonlarına kadar Türklerle barış içinde yaşamışlardır. Özellikle Osmanlı Devleti zamanında geniş bir hoşgörü ortamında hayatlarını sürdüren Ermeniler, Türk kültür ve hayat tarzını büyük ölçüde benimsemişlerdir. Osmanlı Devleti’nin en üst kademelerinde görev alan Ermeniler, […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c486709664.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:45 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>1895, Zeytun, Ermeni, İsyanı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/08/Zeytun-Ermeni-Isyani.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/1895-zeytun-ermeni-isyani.html">1895 Zeytun Ermeni İsyanı</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Dr. Yahya BAĞÇECİ</strong></span></a>
</p><p><span>Köklü bir geçmişe sahip olan Türk-Ermeni ilişkileri, Türklerin XI. yüzyılda Anadolu’ya gelmesiyle başlamıştır. Bu dönemde Türklerin siyasi hakimiyetlerine giren Ermeniler, XIX. yüzyılın sonlarına kadar Türklerle barış içinde yaşamışlardır. Özellikle Osmanlı Devleti zamanında geniş bir hoşgörü ortamında hayatlarını sürdüren Ermeniler, Türk kültür ve hayat tarzını büyük ölçüde benimsemişlerdir. Osmanlı Devleti’nin en üst kademelerinde görev alan Ermeniler, devlete olan bağlılıkları ve hizmetleri nedeniyle “Millet-i Sadıka” unvanını almışlardır.</span></p>
<p><span>Ancak 1789 Fransız İhtilali’yle yayılan milliyetçilik fikirleri, Balkanlar’daki gayrimüslim unsurlardan sonra Ermenileri de etkilemiştir. Ermeniler, özellikle 1878 Berlin Antlaşması sonrası, kısa bir zaman içerisinde yıkılacağına inandıkları Osmanlı Devleti’nin Anadolu toprakları üzerinde bağımsız bir Ermeni Devleti kurmak için çalışmalara başlamışlardır. Bu amaçla örgütlenen Ermeniler, Anadolu’nun birçok yerinde isyanlar çıkarmışlardır. Ermenilerin Anadolu topraklarında bağımsız bir devlet kurabilmek için çıkardıkları isyanlardan birisi de 1895 Zeytun isyanı olmuştur.</span></p>
<p><span><strong>1895 İsyanı Öncesinde Zeytun</strong></span></p>
<p><span>Zeytun, Maraş vilayetine bağlı, çok dağlık bir kaza merkeziydi. Burada bulunan dağların her tarafında bol miktarda Zeytin ağacı bulunduğundan, buraya Zeytun denilmiştir.<sup>1</sup> Kasabanın bugünkü adı ise Süleymanlı’dır. Maraş’ın kuzey-batısında, Ceyhan Nehri ile Göksun Çayı arasında 3.014 metre yükseklikteki sarp ve ormanlık Berit Dağı’nın eteğinde, dar bir vadi içindeki Zeytun Çayı üzerinde kurulmuştur. Zeytun Çayı, şehri Aşağı Zeytun ve Yukarı Zeytun olmak üzere ikiye ayırmıştır.<sup>2</sup> Bölgenin yüzeyi, suyu bol ve şiddetli akışa sahip birçok dereler ile kesildiği için çok girintili ve çıkıntılı bir haldedir. Bu sebeple evler, dik yamaçlara yaslanmış, düzensiz anfi şeklinde sıralanmıştır. XIX. yüzyıl sonlarında evler düz çatılı ve kerpiçten yapılmıştır.<sup>3</sup></span></p>
<p><span>Zeytun Ermenileri, mevkiin sarplığından istifade ederek Avrupa’daki derebeylik devrine ait bir mahalli idareye sahip olmuşlardır. Başkanlarına işhan-prens adını vermişlerdir. İşhan-prensler Zeytun’un dört mahallesini<sup>4</sup> ayrı ayrı idare etmişlerdir.<sup>5</sup> Bu mahalleler nadiren barış içerisinde olmuşlardır. Bozbayır Mahallesi’nden birisinin Yenidünya Mahallesi’nde piskopos olması veya tam tersi çok nadiren görülmüştür.<sup>6</sup> İşhan-prensler ayrıca etraftaki köylerden Osmanlı Devleti’nin izni dışında vergi toplamışlardır.<sup>7</sup> Bu vergiler işhan-prenslerin tayin ettiği kişiler tarafından toplanmıştır.<sup>8</sup> Bu durum 1895 yılına kadar devam etmiştir.<sup>9</sup></span></p>
<p><span>Zeytun’da, 7 Kasım 1864’te yürürlüğe giren Vilayet Nizamnamesi’ne uygun olarak ıslahat yapılmaya başlanmıştır. Yapılan düzenlemeye göre, Zeytun kasabası işhanları idaresinde bulunan 40 Müslüman hanesi, nüfus defterine yazılmıştır. Bunlar askerlik görevi ile sorumlu tutulmuşlardır. Ermenilerin askerlik bedeli ödemeleri kabul edilmiştir. Zeytun kasabası merkez olmak üzere, civarda bulunan Müslüman köyleri buraya bağlanarak kaza şeklinde teşkilatlandırılmıştır. Burada yarısı Müslüman ve yarısı Ermeni olmak üzere Kaza Meclisi kurulmuştur. Ayrıca Zeytun’a kaymakam ve kaymakam vekili tayin edilmiştir.<sup>10</sup> 1895 yılında kazanın kaymakamlığını Avni Bey yürütmüştür. Aynı zamanda kazanın İdare Meclisi’nin başkanlığını da yapmıştır.<sup>11</sup></span></p>
<p><span>1895 ve 1896 tarihli devlet salnamelerine göre, Halep vilayeti, Maraş sancağına bağlı olan Zeytun kazasının, 5 nahiyesi<sup>12</sup> ile 22 köyü vardır. Kaza merkezinde bulunan 17.031 nüfustan, 4823’ü erkek ve 3659’u kadın olmak üzere 8.482’si Gregoryen Ermenilerden, 256’ı erkek ve 233’ü kadın olmak üzere 489’u Katolik Ermenilerden, 158’i erkek ve 125’i kadın olmak üzere 283’ü Protestan Ermenilerden ve 4116’sı erkek ve 3661’i kadın olmak üzere 7777’si Müslümanlardan oluşmuştur.<sup>13</sup> Buna göre kasaba nüfusunun yarısından fazlasını Ermeniler teşkil etmiştir.</span></p>
<p><span>Zeytun Ermenileri ziraat, ticaret ve madencilik gibi mesleklerle meşgul olmuşlardır.<sup>14</sup> İklim şartlarının uygun olması sayesinde kasabanın bağ ve bahçelerinde üzüm ve elma gibi meyveler üretilmiştir. Ancak arazinin engebeli olması nedeniyle tarım faaliyetleri çok sınırlı bir alanda yapılabilmiştir. Bu sebeple Zeytunlular ekseriyetle demircilik ve katırcılıkla meşgul olmuşlardır. Kasaba dahilinde bulunan 2 adet demir ocağından çıkarılan demirler halk tarafından işlenmiştir. İhtiyaç duydukları zahireyi de Elbistan kazasıyla Göksun nahiyesinden almışlardır.<sup>15</sup> Olağanüstü dönemlerde ise yol kesip yağmacılık yapmışlardır.<sup>16</sup></span></p>
<p><span>1895 yılı itibariyle kasabada 100 dükkan, 2 mağaza, 5 boyahane, 16 su değirmeni, 2 debbağhane, kasabaya yarım saat mesafede bir kaplıca, 1 mescit, 1 manastır, 5 kilise ve 6 mektep vardır.<sup>17</sup> Söz konusu mekteplerden ikisi Amerikan misyonerleri tarafından 1871 yılında açılan Amerikan Protestan Kız ve Erkek Mektepleri’dir.<sup>18</sup> Bu mekteplerde iki öğretmen çalışmıştır. Amerikan Protestan Erkek Mektebi’nde 1894 yılında 65, 1895 yılında 30, 1896 yılında 45 öğrenci eğitim görmüştür. Amerikan Protestan Kız Mektebi’nde ise 1894 yılında 25, 1895 yılında 40, 1896 yılında 30 öğrenci eğitim görmüştür. Bu okullarda Zeytunlu Ermeni çocuklara dini bilgilerin yanı sıra Ermeni tarihi ve kültürü de öğretilmiştir. Bu durum Zeytun’da görülen isyanların giderek milliyetçi bir karakter kazanmasında etkili olmuştur. Ayrıca Zeytun’da bulunan kiliselerden bir tanesi de Amerikan misyonerleri tarafından kullanılmıştır. 1895 yılında söz konusu kilisenin 85 erkek ve 30 kadın üyesi mevcuttur.<sup>19</sup></span></p>
<p><span>Zeytun, Ermenilerin en faal oldukları ve sık sık isyanlara teşebbüs ettikleri bir merkez olmuştur.<sup>20</sup> Dağlık ve ormanlık bir bölgede bulunan Zeytun’da 1545 tarihinden Kurtuluş Savaşı sonuna kadar yaklaşık dört yüz yıl isyanlar devam etmiştir. (1780, 1832, 1852, 1861, 1878 vd.)<sup>21</sup> Zeytun isyanları, Osmanlı Devleti’nin çeşitli bölgelerinde görülen devlete başkaldırma hareketlerine benzer, derebeylik zihniyetinden kaynaklanan olaylardır.<sup>22</sup></span></p>
<p><span>Zeytun isyanları, önceleri yağmacılık maksadıyla çıkarılırken daha sonra komitecilerin telkinleriyle siyasi bir renk almıştır. Komiteler bu durumdan istifade ederek Zeytunlulara yardım için içte ve dışta topladıkları önemli miktardaki yardım paralarını Zeytunlulara vermek yerine kendileri almışlardır.<sup>23</sup></span></p>
<p><span><strong>1895 Zeytun Ermeni İsyanının Çıkması</strong></span></p>
<p><span>Ermeniler tarafından bağımsız bir Ermeni devleti kurma fikriyle yurt dışında kurulan Hınçak Komitesi, Anadolu’da Ermenilerin yaşadığı bölgelerde isyanlar çıkararak büyük devletlerin Ermeni sorununa müdahale etmelerini sağlamayı amaçlamıştır. Zeytun bu düşünceyi gerçekleştirmek için çok uygun bir yer olarak görülmüştür. Bu amaçla Hınçak Komitesi, 1893 yılında bazı üyelerini Kilikya bölgesine göndermiştir.</span></p>
<p><span>1895 Zeytun isyanını, bölgeye gelen komitacılardan Agasi ile adamları çıkarmışlardır. Kendisinin verdiği bilgiye göre Agasi, Toroslar’da doğmuştur.<sup>24</sup> Osmanlı kaynaklarına göre kendisi Haçin<sup>25</sup> kazası ahalisindendir.<sup>26</sup> 1888 yılında köyünü terk edip, okumak için İstanbul’a gitmiştir.<sup>27</sup> Amerika ve İngiltere’de de tahsil için bulunmuştur.<sup>28</sup> 1891 yılında Fransa’ya gitmiştir.<sup>29</sup> 1893 yılında birtakım arkadaşlarıyla birlikte Kıbrıs’a ve oradan çok miktarda cephane ve silahla birlikte yelkenli ile Antakya kazasına bağlı Süveydiye<sup>30</sup> köyüne geçmiştir. Burada yaşayan Ermenileri Hınçak Komitesi’ne üye yapmıştır.<sup>31</sup> Buradan da Kilikya bölgesine geçmiştir. Arkadaşları Abah, Mleh ve Hraçya da bölgeye gelmişlerdir. Hazırlıklar yapabilmek için Kilikya’nın farklı yerlerine dağılmışlardır. Bölgedeki Ermenileri Müslümanlara karşı organize etmişlerdir.<sup>32</sup></span></p>
<p><span>Agasi, Maraş’a oradan da Antep’e gitmiştir. 1895 yılının yazında tekrar Maraş’a gelmiştir. Buradaki Ermenilerle, Zeytun’da çıkaracakları isyanla eş zamanlı olarak Maraş’ta da isyana başlamaları konusunda anlaşmışlardır.<sup>33</sup> Agasi liderliğindeki söz konusu komitacılar, bölgede örgütlenmelerini tamamlamışlar ve 1895 yılının Temmuz ayında Avrupa’dan getirdikleri silahlarla beraber Zeytun’a geçmişlerdir.<sup>34</sup></span></p>
<p><span>Zeytun Ermenilerinden büyük bir kitle, Agasi ve arkadaşlarıyla buluşmak için dağlık bölgelerdeki saklandıkları yere gelmişlerdir. Aralarında gençler ve yaşlılar da vardır. Agasi ve arkadaşlarının silahlarını öpmüşler ve “Mücadele bizim için bir bayramdır; Türkleri geri püskürteceğiz.” diye bağırmışlardır. Agasi’nin ifadesine göre, Avrupa’da yetişmiş olan genç nüfusun varlığı ve Zeytun’a gelip hemşerileri için kendilerini feda etmeleri, sarp dağlarda yaşayan insanların ruhlarında hayranlık ve heyecanla karşılanmıştır. Hepsi silahlarıyla birlikte gelmişlerdir. Hatta silah taşıyan ve bıçak bulunduran çocuklar bile vardır.<sup>35</sup></span></p>
<p><span>Agasi ve arkadaşları, Zeytunlu Ermenileri gerek para dağıtarak gerekse yabancı dilde yaptıkları konuşmalarla etkilemişlerdir. Genelde Agasi Fransızca, Abah ile Mleh ise İngilizce konuşmuşlardır. Bu kişiler şapka takıp, askeri üniformalar giymişlerdir. Bu nedenle isyanın başlarında bu kişilerin Fransız ve İngiliz oldukları yönünde söylentiler çıkmıştır.<sup>36</sup> Zeytunluların söz konusu Hınçak Komitesi mensuplarına katılmalarında, uzun yıllardır devam eden vergi konusundaki şikayetlerinin yanı sıra diğer bölgelerde yaşayan Ermenilere Müslümanlar tarafından zulüm yapıldığı yönündeki yalan haberlerin de etkisi olmuştur. Ayrıca Agasi, yapılan toplantılarda, gerekli silah ve paranın komite tarafından verildiğini söylemiş, İngiltere’nin Halep konsolosu ile sürekli irtibatta olduğuna ve İngiltere’nin, İskenderun limanına kendilerine destek için kuvvetler göndereceğine halkı inandırmıştır.<sup>37</sup> Gerçekten de İngiltere, Ermenilerin çıkardıkları olaylar üzerine savaş gemilerini İskenderun veya yakın bir limana göndermeyi düşünmüştür.<sup>38</sup></span></p>
<p><span>Agasi ve arkadaşları bölgeye geldikten sonra Ermenilerle jandarmalar arasındaki ilk çatışma 17 Ağustos’ta olmuştur. Annesini görmek için Taşoluk köyüne bir arkadaşı ile giden Cellat isimli Ermeni ile jandarmalar arasındaki çatışma yarım saat kadar sürmüş, iki taraftan da ölen olmamıştır.<sup>39</sup></span></p>
<p><span>Agasi, Ekim ayının başlarında Abah, Mleh ve Hraçya ile beraber Zeytun’a bağlı Alabaş köyüne giderek oradaki Ermenileri Hınçak Komitesi’ne üye yapmış ve isyan için ihtiyaç duydukları malzemeleri temin etmiştir. Bu durumun haber alınması üzerine Zeytun’da görev yapan jandarmalardan Urfalı Mustafa ve Döngeleli Süleyman, tahkikat yapmak için Alabaş köyüne gönderilmişlerdir.<sup>40</sup> Agasi bu konuda şunları yazmıştır: “Alabaştılar öfke ile iki jandarmayı bir ağaca bağlayıp yakmışlardır ve bu cüretkâr olay sonucu hükümet, Alabaş’a ne bir casus ne de bir asker göndermeye bir daha cesaret edememiştir.”<sup>41</sup> Agasi, bu şekilde Ermenilerin iki jandarmayı yaktıklarını itiraf etmiştir.</span></p>
<p><span>19 Ekim’de Agasi bir grup Alabaşlı Ermeni ile Andırın kazasının sınırını geçerek Kemerli köyüne saldırmışlardır. 2 erkekle 1 kadını yaralamışlar, bir miktar sığırı da yanlarına alarak götürmüşlerdir. 20 Ekim’de ise Maraş ve Antep’ten gelen bazı Ermenilerin de katıldığı Zeytunlular, Göksun’un Döngel ve Kireç köylerine saldırmışlardır.<sup>42</sup></span></p>
<p><span>Zeytunluların çıkardıkları olaylar üzerine Zeytun kışlasında bulunan Miralay İffet Bey, çıkacak bir isyanda Zeytun hükümet konağı ile kasabada bulunan karakolun ahalinin kontrolü altında kalacağını, bu nedenle bir karışıklık çıktığında kasabayı kışladan topa tutmaktan başka çare olmadığını belirterek bu konuda izin talebinde bulunmuştur. Ancak kasabanın topa tutulması uygun görülmeyerek, kesinlikle böyle bir şeye kalkışılmaması istenmiştir. Konu ile ilgili Sadaret tezkeresinde, Zeytunlulardan eşkıyalık yapanların adetinin etraftaki Müslüman köylerini vurup yağmalamak olduğu, bundan dolayı kasabada eşkıyalığa karışmamış olanları topa tutmanın caiz olamayacağı ifade edilmiştir. Fakat eşkıya hücum ederse top ile karşılık verilmesinin zaruri olduğu ve her halükarda gerekli tedbirler alınarak işin genişlememesine çalışılması cevap olarak adı geçen Mirliva’ya yazılmıştır.<sup>43</sup></span></p>
<p><span><strong>Karanlık Dere Toplantısı ve Zeytun’daki Askeri Kışlanın Ermeniler Tarafından İşgal Edilmesi</strong></span></p>
<p><span>Zeytun ve Alabaş’tan gelen Ermeniler, 24 Ekim Cuma günü Karanlık Dere adı verilen vadide toplanmışlardır.<sup>44</sup> Zeytun ve Alabaş Ermenilerinin yanı sıra Fırnıs, Keban, Sisne, Londak, Karamanlı, Döngele ve Şevilki köylerinin Ermenileri de buraya gelmeye başlamışlardır.<sup>45</sup> Ermeniler, 25 Ekim’de yaptıkları toplantıda isyana başlama kararı almışlardır.<sup>46</sup></span></p>
<p><span>Ermenilerin isyana başlamaları üzerine Ermeni Patriği, Maraş ve Zeytun murahhaslarından Zeytun Ermenilerine fesat hareketlerinden vaz geçmeleri için nasihat etmelerini istemiştir. Bu şekilde olayların durması ümit edilmiştir. Bu konuda Agasi ise şu bilgileri vermiştir; “Karanlık Dere’de iken bir mektup aldık. Mektupta Ermeni delegelerinin geldiği ve yeni ve sevindirici haberler verecekleri yazıyordu. Üç kişiden oluşan temsilciler Patrik İzmirliyan’ın imzasını taşıyan bir telgrafı bana verdiler. Telgrafta özet olarak şöyle deniliyordu: ‘Bize gelen bilgilere dayanarak, karışıklıklar Alabaş çevresinde gerçekleşmiştir. Bu günlerde Sultan, reform projesini gerçekleştirmeyi, sadık Ermeniler için kabul etti. Bu reformlar kısa bir süre içinde yapılacaktır. Sonuç olarak, eğer karmaşa devam ediyorsa, siz de dahil hepiniz olaylardan sorumlusunuz.’ Bu telgrafın gerçekliğinden şüphe ediyorduk. Bunun yönetim tarafından temsilcileri kandırmak için düzenlenmiş bir tuzak olduğunu anlamıştık.”<sup>47</sup></span></p>
<p><span>Söz konusu mektuptan bir sonuç alınamamış ve Zeytun Ermenileri, isyana devam ederek Maraş ve Elbistan’ın telgraf tellerini Zeytun iletişim hattını koparmak amacıyla kesmişlerdir.<sup>48</sup> Çevre köylerdeki Ermeniler de yavaş yavaş Zeytun’da toplanmaya başlamışlardır.<sup>49</sup> İsyan başladığı sırada, 2 topla müdafaa edilen Zeytun kışlasında Miralay İffet Bey tarafından kumanda edilen 562 asker bulunmaktadır. Kışla, Ermeniler tarafından işgal edildikten sonra 97 asker muhtelif tarihlerde kurtulmuş ve Zeytun’da 465 asker kalmıştır.<sup>50</sup> Zeytun hükümet konağında ise 80 kişi bulunmaktadır.<sup>51</sup></span></p>
<p><span>Zeytun’da toplanan Ermenilerin sayısı on bini geçmiştir.<sup>52</sup> Bir grup Ermeni, 28 Ekim sabahı kışlayı kuzeydoğu tarafından kuşatarak tepeden gelen su kaynağını kesmişlerdir. Diğer bir grup ise çevredeki evlerin kuzey ve güneyinden saldırıya geçmişlerdir. Ermenilerle kışlada bulunan Osmanlı askerleri arasında çatışmalar başlamış ve aralıksız devam etmiştir.<sup>53</sup></span></p>
<p><span>Ermeniler, kasabada bulunan hükümet konağını da kuşatmışlar ve 29 Ekim günü burayı ele geçirmişlerdir. Cami ve telgrafhane dışında kalan tüm Müslüman evleri de yakmışlardır. Cami ile telgrafhaneyi ise ertesi gün teslim almışlardır.<sup>54</sup></span></p>
<p><span>Ermeniler, kışlayı kuşatmayı sürdürerek kışlanın yakınında bulunan Surp-Asdvadsadsine Manastırı’nda toplanmışlardır. Agasi’nin anlattığına göre manastırda, asi Ermenilerden Nazaret’in annesini görmüşlerdir.</span></p>
<p><span>Annesi Nazaret’e “Çocuğum, ülkeni iyi savun; eğer ölürsen görevini yapmış olursun.” demiştir. Sonra Vartabet Sahag adlı Ermeni’yi görmüşlerdir. 99 yaşında yaşlı bir adam olan Vartabet, “Şükürler olsun Tanrım! Barut kokusunu bir daha hiç hissedemeden öleceğimden korktum. Parfüm kokusundan tiksinmeye başlamıştım. Barut kokusunu koklamak için bazen barutu buhurluğa boşaltıyordum.” demiştir. Sonra Agasi’nin grubuna doğru dönüp onlardan bir tüfek almış ve onu bir Türk’e sıkmak için ricada bulunmuştur.<sup>55</sup> Agasi’nin bu anlattıkları, Zeytun Ermenilerinin düşünce ve niyetlerini açıkça göstermektedir.</span></p>
<p><span>Kuşatma nedeniyle aç ve susuz kalan askerler, Ermenilerin kışlayı yakma tehditleri üzerine 30 Ekim’de teslim olmuşlardır. Elbistan ile Zeytun arasındaki telgraf telleri kesik olduğu için kışlanın düştüğü haberi Maraş’a ancak 31 Ekim akşamı ulaşabilmiştir.<sup>56</sup> Maraş Mutasarrıfı Abdülvehhab tarafından Sadaret’e gönderilen 2 Kasım 1895 tarihli telgrafta, Zeytun kışlasının eşkıya eline geçtiği, içindeki dört yüzden fazla askerin silahlarının alınıp, askerlerin Zeytun kasabası içine nakledilerek esir edildikleri haber verilmiştir.<sup>57</sup></span></p>
<p><span>Kışlada bulunan katip, tabur imamı, sıhhiye memurları, iki yüzbaşı, yedi mülazım ile elli kadar er kaçmayı başarmışlar ve Maraş’a gelmişlerdir. Miralay İffet Bey, kolağası, topçu mülazımı ile dört yüzün üzerinde asker, esir alınarak Ermenilerin evlerine yerleştirilmişlerdir. Kaçmayı başaran askerlerden Zeytun’daki durum hakkında bilgi alınmıştır. Bunların ifadelerine göre kasaba içinde bulunan hükümet konağındaki askerler silah kullanmaksızın, Zeytun kaymakamı Avni Bey’in emriyle teslim olmuşlardır. Kışladaki asker ise iki gün boyunca imkan olduğu kadar savaşmış ve kışla karşısındaki tepeye birkaç top attıktan sonra üçüncü gün ateşi keserek dört yüz tüfek, iki top, otuz sandık fişek ve üç sandık top mermisi ile beraber Miralay İffet Bey’in emriyle teslim olmuşlardır. İfadelerden, bu durumun Miralay’ın yeterli tedbir alamamasından ve çoğu subayın korkakça davranmasından ileri geldiği ve kaymakamın da Miralay’ı yanılttığı ve bu hususta sorumluluğu olduğu anlaşılmıştır. Ancak hakikatin tam olarak anlaşılması için sorumluların divân-ı harp huzurunda muhakeme edilmeleri gerekli görülmüştür.<sup>58</sup></span></p>
<p><span>Bu konuda Maraş’ta bulunan Ferik Mustafa Remzi Paşa’dan İstanbul’a gönderilen 9 Kasım 1895 tarihli şifreli telgrafta şöyle denilmiştir: “Zeytun kasabasının muhafazasına memur emirler, subaylar ve askeri efradın vaka esnasında kendilerine düşen vazifelerini yaparak askeri gerekleri hakkıyla yerine getirmeleri gerekli iken eşkıyaya silahlarını terk ettikleri anlaşılmıştır. Binaenaleyh bu müteessif olayda sorumluluğu olanlar hakkında emsaline ibret olacak bir derecede kanuni muamele yapılması gereklidir. Bu hususta sorumluluğu olan Miralay İffet Bey’le diğer icap eden subaylar haklarında kanuni takibat ve tahkikat yapılması için Halep’te Ferik Bahri Paşa başkanlığında ve üyesi Mirliva Şevket, İzzet ve Mustafa Paşalarla Kaymakam Mustafa, İsmail ve Hüseyin Beylerden kurulu bir divanıharp teşkiliyle muhakemelerinin yapılması hususunu arz ederim.”<sup>59</sup> Zeytun kışlasının Ermenilere teslim edilmesinde sorumluluğu olan subaylar isyan sonrası Halep’te kurulan divân-ı harpte yargılanmışlardır.<sup>60</sup></span></p>
<p><span><strong>Ermenilerin Yaptıkları Katliamlar</strong></span></p>
<p><span>Zeytun’a hakim olan Ermeniler, isyana devam ederek çevredeki Müslüman köyleri Ekim ayının sonlarından itibaren basmaya başlamışlardır.<sup>61</sup> Zeytunlu Ermeniler, Andırın’a bağlı Kahali köyünü basmışlardır. Köylülerin mal, mülk ve hayvanlarını yağmalayıp, erkek ve kadınlardan birkaç kişiyi yaralamışlardır. Tahkikat yapması için bölgeye Maraş Jandarma Binbaşısı Mehmet Efendi gönderilmiştir. Binbaşı, tahkikatı bitirdikten sonra Fırnıs nahiyesine giderek oranın müdürü ile görüşmüştür. Görüşme sonrası Fırnıs’tan ayrılan Binbaşı ile maiyetindeki beş jandarma, yolda karşılaştıkları iki bin kadar Ermeni tarafından şehit edilmişlerdir. Canını kurtarabilen bir jandarma ise 27 Ekim Pazar günü Maraş’a gelebilmiştir.<sup>62</sup></span></p>
<p><span>Zeytunlu Ermeniler, 30 Ekim günü Göksun’dan Maraş’a gelmekte olan Feke nizamiye mülazımlarından Hasan Ağa, eşi ve üç küçük evladına saldırmışlardır.<sup>63</sup> Önce 3 çocuğunu öldürmüşler daha sonra ise karısına tecavüz edip ikisini öldürmüşlerdir.<sup>64</sup></span></p>
<p><span>Ekim ayının sonlarından Aralık ayının 15’ine kadar Ermenilerin bastıkları köyler şunlardır: Kemerli, Döngel, Kireç, Bertiz, Başak, Maksudlu, Kahali, Karadut, Çukurhisar, Kurtlar, Köşerge, Göksun, Başan (Başanlı), Körtel, Üzeyirli, Keban, Andırın kazası merkezi, Nadirli, Yenicekale, Mucukderesi, Musalı, Demir Bey, Sarı Mollalı, Mihal, Sus, Gürcü, Okatar, İsmailli, Süskürü, Geben, Gürünler, Kerimli.<sup>65</sup></span></p>
<p><span>Ermeniler, 1 Kasım’da bastıkları Çukurhisar köyünde doksan beş çocuğu, kırk kadını ve yüz elli kadar da erkeği katletmişler, yüz seksen haneyi de yakmışlardır.<sup>66</sup> 11 Kasım’da bastıkları Maraş’a bağlı elli altı haneli Körtel isimli Müslüman köyünde otuz beş Müslüman’ı katletmişlerdir. Köylünün birisini ateşe atarak şehit etmişlerdir. Köyü de tamamen yakmışlardır.<sup>67</sup> 14 Kasım’da saldırdıkları Keban isimli Müslüman köyünde ise 60 kişiyi öldürmüşlerdir.<sup>68</sup> 15 Kasım’da Andırın kazası merkezi üzerine hücum ederek birkaç yüz Müslüman’ı katletmişlerdir. Kaza içindeki cami ile Hıristiyan evlerinden başka hükümet konağı ile Müslüman evlerini yağmalayıp yakmışlardır. Kaçmayı başaramayan mahalli memurları ve ahaliden aileleri esir alarak Zeytun’a götürmüşlerdir.<sup>69</sup> Zeytun Ermenileri, 5 Aralık’ta ise Demir Bey ve Sarı Mollalı köylerine hücum etmişlerdir. Kırk kadar evi yakmışlardır.<sup>70</sup> Zeytun’un komşusu olan bu köylerin birinde 16’sı kadın olmak üzere 266 kişi öldürülmüştür.<sup>71</sup> Zeytunlu Ermeniler, Zeytun’a bağlı beş haneli Mihal isimli Müslüman köyüne yaptıkları saldırıda ise üç çocuk, beş kadın ile iki erkeği katletmişler ve köylülerin mülk ve hayvanlarını gasbetmişlerdir. Köyden kaçmayı başaran altı erkek ile üç kadın Göksun nahiyesine sığınmışlardır.<sup>72</sup></span></p>
<p><span>Diğer köylerde de sayısı tespit edilemeyen çok sayıda Müslüman’ı katletmişlerdir. 500 civarında evin yakıldığı Müslüman köylerde Ermeni komitacılar tarafından kadınların göğüsleri kesilmiş, çocuklar boğazlanmış, ailelerinin önünde çocuklar öldürülmeden önce gözleri oyulup barut doldurularak kafatasları patlatılmıştır.<sup>73</sup> Zeytun içinde ve diğer yerlerde pek çok cinayet işlemişler, işkence ve yağma yapmışlardır.<sup>74</sup> Saldırılardan kaçan Müslümanlar Maraş’a sığınmışlardır. Çevre köylerdeki Ermeniler ise önce Fırnıs’a daha sonra ise Zeytun’a gitmişlerdir.<sup>75</sup></span></p>
<p><span>Alınan askeri tedbirler sayesinde Aralık ayının ortasından itibaren Zeytunlu Ermenilerin Müslüman köyleri basıp yağmalamalarının büyük ölçüde önüne geçilmiştir. Baskın teşebbüsleri de başarısız olmuştur. Mesela, Zeytunlu Ermenilerden kırk-elli kişinin Elbistan kazası dahilinde Göksun’a bağlı Alma köyü civarındaki yere yaptıkları saldırıda Ermenilerden on yedisi ölmüştür. Kalanı firar etmiştir. Geride tunçtan yapılmış iki adet humbara ile birkaç kıyye kükürt bırakmışlardır. Bunlar tetkik için Maraş’a gönderilmiştir.<sup>76</sup></span></p>
<p><span><strong>Osmanlı Devleti’nin Aldığı Askeri Tedbirler ve Ermenilere Teslim Olmaları İçin Yapılan Nasihatler</strong></span></p>
<p><span>Zeytun’da başlayan isyanın bu şekilde genişlemesi üzerine Osmanlı Devleti, yabancı bir müdahaleye meydan vermeden isyanın biran önce bastırılması için bölgeye Mustafa Remzi Paşa komutasında askeri birlikler sevk etmiştir. Ferik Mustafa Remzi Paşa, İskenderun’dan 31 Ekim’de hareket etmiş ve 2 Kasım ’da Maraş’a varmıştır.<sup>77</sup> Zeytunlu isyancılara her şeyden evvel teslim olmaları için çağrı yapılması, bunu kabul etmedikleri takdirde harp kaidesine uyarak isyancıların tedip edilmeleri Meclis-i Mahsus-i Vükela’ca müzakere edilmiş ve uygun bulunmuştur.<sup>78</sup></span></p>
<p><span>3 Kasım’da Meclis-i Mahsus-i Vükela’da alınan kararda ise Maraş murahhası ile diğer Ermeni ileri gelenlerin gerektiğinde yapılacak nasihatlere aracı olmak üzere Zeytun’a gönderilmesine karar verilmiştir. Ayrıca Osmanlı ordusu Zeytun’a yaklaştığı zaman Ermeniler dağılmayıp yine eşkıyalıkta ısrar ettikleri ve kasaba içine kapandıkları takdirde gerekecek tenkil tedbirlerinin alınmasında kadın, çocuk ve eşkıyalıkla ilgisi olmayan hasta ve ihtiyarların muhafaza edilmelerine dikkat edilmesi de Ferik Mustafa Remzi Paşa’ya bildirilmiştir.<sup>79</sup></span></p>
<p><span>Zeytun isyanının genişlemesi nedeniyle Halep vilayetinin de önemi artmıştır. Önceki Sadrazam Kamil Paşa, vaktiyle söz konusu vilayet valiliğinde bulunmuş tecrübe sahibi birisi olduğu ve bölgenin durumunu iyi bildiği için Halep Valisi Hasan Paşa azledilerek yerine Kamil Paşa’nın tayin edilmesi uygun bulunmuştur. Vali muavinliğine de mutasarrıf olup izinli olarak İstanbul’da bulunan Hasan Bey tayin edilmiştir. Vaktin önemi ve darlığı nedeniyle adı geçen kişiler Tersane-i Amire’den vapurla 6 Kasım ’da yola çıkmışlardır.<sup>80</sup></span></p>
<p><span>Osmanlı ordusu, Mustafa Remzi Paşa ve Miralay Ali Bey komutasında olmak üzere iki koldan Zeytun üzerine hareket etmiştir. Miralay Ali Bey 18 Kasım’da Ermenilerin işgali altında olan Geben’e varmıştır. Ermenilere birkaç defa isyanı sonlandırıp teslim olmalarını teklif etmiş ise de olumlu bir cevap alamamıştır. Bunun üzerine 20 Kasım günü üç saat devam eden mücadele sonucu söz konusu mevki zapt edilmiştir. Ermeniler ise Zeytun tarafına kaçmışlardır. Miralay Ali Bey’e, ileriye hareket etmemesi ve Zeytun üzerine yapılacak askeri harekat için Geben’de kalması bildirilmiştir.<sup>81</sup></span></p>
<p><span>Osmanlı ordusu Zeytun üzerine hareket ettiği bir sırada, Zeytun’daki Ermenilerin silahlarını bırakarak af ve merhamet istemeye amade bulundukları İngiltere Hariciye Nezareti tarafından haber verilmiştir. Bu konuda Kitabet Dairesi’ne gelen İngiltere sefareti baş tercümanı Zeytun’daki Ermenilerin hükümete itaat edeceklerini, silahlarını bırakacaklarını ve suçluları hükümete teslim edeceklerini ifade etmiştir. Yine bu konuda Lord Salisbury’den sefarete gelen telgrafta, Zeytun’daki Ermenileri itaate davet etmek ve gerekli şartları tayin etmek üzere Zeytun’a 5-6 şahıstan oluşan bir heyet gönderilmesinin Halep İngiliz konsolosu tarafından teklif edildiği ifade edilmiştir. Lord Salisbury tarafından sefarete gönderilen telgraf, 22 Kasım 1895 tarihinde Meclis-i Mahsus-i Vükela’da müzakere edilmiştir. Burada verilen kararda şöyle denilmiştir: “Zeytun’daki Ermeniler pişmanlık gösterip itaat ettikleri taktirde affa mahzar olacaklardır. Zaten Zeytun Fırkası Kumandanlığı’na evvelce verilen talimat da bu merkezdedir. Bu nedenle söz konusu talimatta beyan olunduğu üzere Zeytunluların yanına Maraş’tan kendilerince güvenilir bazı ileri gelenlerin gönderilmesiyle itaat etmeye ve fesat silahını terk etmeye davet edileceklerdir. Top, silah ve cephaneyi tamamen teslim ve iade ettikleri ve askerin kışlalarına yerleştirilmesine ihtiram gösterdikleri taktirde bağışlanma isteklerinin kabul edileceği kendilerine bildirilecektir. Eşkıya itaat etmeye davet edildikten sonra eğer itaat edeceklerinden ümit kesilecek olursa o zaman kuvvet kullanılması uygun görülmüştür.</span></p>
<p><span>Alınan karar üzerine, Zeytunluları itaat etmeye davet etmek ve affın şartlarını tebliğ etmek için Maraş’tan seçilen 5 Ermeni Zeytun’a gönderilmişlerdir. Ancak Zeytunlular Maraş’tan gönderilen Ermeni ileri gelenleri hapse atmışlar ve “Zeytun Hükümeti’nden Osmanlı Hükümeti’ne” başlığı altında Ermenice yazılmış bir mektubu Mustafa Remzi Paşa’ya göndermişlerdir.<sup>83</sup> Bu şekilde zaman kazanmak isteyen Ermenilerin amacı büyük devletlerin dikkatini Zeytun isyanı üzerine çekmek olmuştur. Sonuç olarak, Zeytunlulara yapılan itaat etmeleri doğrultusundaki tekliften bir netice alınamamıştır. Bu nedenle askeri harekata devam edilmiştir.<sup>84</sup></span></p>
<p><span><strong>Zeytun’un Kuşatılması ve Zeytunlu Ermenilerin Esir Türk Askerlerini Katletmeleri</strong></span></p>
<p><span>Miralay Ali Bey emrindeki kuvvet Aralık ayının 15’inde Ermenilerin işgali altındaki Fırnıs köyü üzerine üç koldan hareket edip Fırnıs’ı kuşatmıştır. Sekiz saat devam eden muharebe sonucu Fırnıs Ermeniler’den geri alınmıştır.<sup>85</sup> Maraş’ta birliklerin toplanmasını bekleyen Mustafa Remzi Paşa da aynı gün Ermeniler üzerine hareket etmiş ve Ermeniler, Zeytun kasabasına ve kışlasına sığınmaya mecbur bırakılmışlardır. Böylece Zeytun kasabası dışındaki Müslüman köylerin emniyeti sağlanmıştır.<sup>86</sup></span></p>
<p><span>Askeri harekatın başladığı gün çoğunluğunu Zeytunlu kadınların oluşturduğu kalabalık bir grup Ermeni, Zeytun hükümet konağı önünde toplanmıştır. Kasap bıçakları, baltalar ve sopalarla kendilerini silahlandıran Ermeniler, lanetler okuyarak esir askerlerin üzerine saldırmışlar ve dört yüz kadar askeri şehit etmişlerdir.<sup>87</sup> Sel sularının cesetleri kolayca götürüp temizleyeceği düşünülerek, cesetler Kargalar Köprüsü’nden Zeytun Irmağı’na atılmıştır. Fakat olaylardan 6 hafta sonra Zeytun’a giden İngiltere’nin Halep Konsolosu Barnham, kayalara takılmış, kar ve buzlara saplanmış ve şişmiş cesetlerle karşılaşmıştır. Askerlerin bazılarının kafaları parçalanmış, bazılarının bacakları ayrılmış, bazılarının ise tüm vücutları dağlanmıştır. Bazıları ise el ve ayaklarından bağlanıp çift yapılarak öldürülmüşlerdir.<sup>88</sup></span></p>
<p><span>Zeytun üzerine yapılan askeri harekat ise devam etmiş ve kasaba kuşatılmıştır. İşgal altındaki kışla da 23 Aralık’ta yakılarak Ermenilerden geri alınmıştır. Kışlada bulunan Ermeniler ise kışla duvarında açtıkları bir delikten kaçarak Zeytun kasabasına sığınmışlardır.<sup>89</sup></span></p>
<p><span>Osmanlı Devleti isyanın biran önce sonuçlandırılması amacıyla Zeytun kasabası üzerine askeri harekat yapılması için Mustafa Remzi Paşa’ya emir vermiştir. Ancak harekat sırasında kasabada bulunan çocuk, kadın ve acizlere bir zarar verilmemesi de istenmiştir. Birbirinin üzerine inşa edilmiş ahşap evlere sığınan Ermeniler üzerine yapılacak bir harekatta hem askerlerden hem de kadın ve çocuklardan çok sayıda insanın zarar görmesi muhtemel olduğu için bir türlü askeri harekata başlanamamıştır.<sup>90</sup> Zeytun Ermenileri ise Avrupa’nın müdahalesi için direnmeye devam etmişlerdir.</span></p>
<p><span><strong><span>Büyük Devletlerin Aracılık Teklifleri ve Zeytun Ermenileriyle Yapılan Anlaşma</span></strong></span></p>
<p><span>Zeytun üzerine sevk edilen askeri kuvvetin Aralık ayının sonuna kadar kasabaya girememiş olması nedeniyle, Halep’te bulunan Ferik Edhem Paşa’nın, Mustafa Remzi Paşa yerine Zeytun’a gönderilmesine karar verilmiştir.<sup>91</sup> Ancak bu sırada Ermenilerin bekledikleri müdahale yapılmış ve İngiltere, Fransa, Rusya, Almanya, İtalya ve Avusturya devletlerinin sefaretleri tarafından Zeytunlu isyancılarla Osmanlı Devleti arasında aracılık teklif edilmiştir.<sup>92</sup></span></p>
<p><span>İsyanın bu şekilde uzaması ve bir türlü askerin Zeytun kasabasına girememesi üzerine söz konusu altı devletin aracılık teklifleri kabul edilmek zorunda kalınmıştır. Altı devletin Halep konsolosları Zeytunlularla görüşmek üzere görevlendirilmişlerdir.<sup>93</sup> Osmanlı Devleti, Ermenilerin silahlarını, reislerini ve cinayet işleyenleri hükümete teslim etmelerini, esir askerleri ve Müslümanları serbest bırakmalarını, Zeytun kışlasının yeniden inşa edilmesine yardım etmelerini ve hiçbir talep ve teklifte bulunmamalarını şart koşmuştur.<sup>94</sup> Ancak konsoloslar ile Zeytun Ermenileri arasındaki görüşmeler sonucu bu şartların çoğu kabul edilmemiş ve yapılan teslim anlaşması Ermenilerin lehine olmuştur. Zeytun Ermenilerini temsil eden komitacılarla konsoloslar arasında 10 Şubat’ta yapılan son görüşmenin ardından Zeytunlularca kabul edilen teslim şartlarını şu şekilde sıralayabiliriz:</span></p>
<ol>
<li><span>Zeytunlular, kendilerine gelmiş olan Hınçak reislerini, Osmanlı Hükümeti’ne teslim etmeyi kayıtsız şartsız reddederler.</span></li>
<li><span>Bu komiteciler, Osmanlı toprağını terk edeceklerdir. Babıali de, altı hükümetin İstanbul’daki temsilcilerine, bu komitecilere gerekli saygı gösterilerek, sağ ve salim olarak Avrupa’ya kadar hareketlerini ve masraflarının kendisi tarafından ödenmesini taahhüt edecektir.</span></li>
<li><span>Elçiler, konsolosları vasıtasıyla altı Hınçak komitecisi hakkında ikinci maddenin tam olarak uygulanmasını taahhüt edeceklerdir.</span></li>
<li><span>Yalnız Zeytunlular hakkında değil, oraya sığınmış köylüler, yolcular, Ermeni çeteleri hakkında da tam anlamıyla genel af ilan edilecektir.</span></li>
<li><span>Avrupa hükümetlerinin onaylamasıyla, Zeytun için Hıristiyan bir kaymakam atanacaktır.</span></li>
<li><span>Zeytun’daki güvenlik görevlileri, askerleri, hükümet memurları Zeytunlulardan olacaktır.</span></li>
<li><span>Zeytunlular, vergi borçlarını ödemeyecekler ve beş yıl için vergiden muaf tutulacaklardır.</span></li>
<li><span>Vergi, herkesin kudretinde göre alınacaktır.</span></li>
<li><span>Zeytunluların hayatı, malı, şerefi ve din hürriyeti, Avrupa hükümetleri tarafından garanti edilecektir.</span></li>
<li><span>Zeytun’a sığınmış bütün Ermeni köylülerinin ve Türkiye’nin başka yerlerinden gelerek orada toplanmış bütün çetelerin sağ salim yerlerine dönmelerini konsoloslar kontrol edeceklerdir.</span></li>
<li><span>Zeytunluların kışladan almış oldukları savaş silahları (martiniler ve iki top) ancak şu şartlarla hükümete geri verilecektir: Hükümet, Zeytun çevresindeki köylerde Türk ve Çerkezlerin elinde bulunan aynı cinsten silahları da alacak ve Zeytunluların kendilerine ait silahları yine kendilerinde kalacaktır.</span></li>
<li><span>Zeytunlular, yanmış olan kışlayı tekrar onarmayacaklardır. Bunu hükümet yapacaktır.</span></li>
<li><span>Osmanlı askerleri Zeytun’dan çıkacak, yalnız bir bölük kalacaktır. Bu bölüğün de, Zeytun işlerine karışmaya, güvenliğin korunmasına katkısı olmayacaktır.</span></li>
<li><span>Müzakerede bulunan konsoloslar bu şartlar yerine getirilmeden önce Zeytun’dan hareket etmeyeceklerdir.</span></li>
<li><span>Avrupa hükümetleri, Maraş’ta konsolosluklar kuracaklardır. Bunların görevleri, Zeytun’un yeni idaresini denetlemek olacaktır.<sup>95</sup></span></li>
</ol>
<p><span>Zeytunlular bu kararları sevinçle karşılamışlardır ve padişah ile arabuluculuk yapanların büyükelçilerine teşekkür telgrafı yollamışlardır.<sup>96</sup> Bu şartlar imzaladıktan sonra, Zeytunlular esir olarak tuttukları Miralay İffet Bey’i, Zeytun Kaymakamı Avni Bey’i ve elli altı tutsağı konsoloslara teslim etmişlerdir. Aynı gün, kışladan ele geçirdikleri martini tüfeklerinin bir kısmını da konsoloslara vermişlerdir.<sup>97</sup></span></p>
<p><span>12 Şubat’ta, Agasi ile diğer komitacılar Zeytun’dan ayrılmışlardır. Mersin’e gelmişler ve 14 Şubat’ta Marsilya’ya gitmek üzere Fransız konsolosu nezaretinde Fransız gemisi Sindh des Messageries’e bindirilmişlerdir. Yolculukları ile ilgili olarak Mersin Fransız konsolosundan teminat alınmıştır. Karışıklık olmaması için de eşkalleri tarif edilerek ilgili konsolosluğa bildirilmiştir.<sup>98</sup></span></p>
<p><span>Zeytun isyanı sonucu yapılan anlaşmada, Zeytun kazasına Hıristiyan bir kaymakam tayin edilmesi maddesi yer almıştır. Osmanlı Devleti ise asayiş tam olarak sağlanıncaya kadar Zeytun’a Müslüman bir kaymakam tayin etmiştir.<sup>99</sup> Ancak büyük devletlerin baskıları sonucu 1896 yılı Haziran ayının sonunda Zeytun kaymakamlığına, Mekteb-i Mülkiye-i Şahane’den mezun olup müteaddit kaymakamlıklarda bulunmuş olan Yonda Eski Kaymakamı Yovanaki Efendi ve muavinliğine de Balya Nahiyesi Müdürü İzzet Bey tayin edilmişlerdir.<sup>100</sup></span></p>
<p><span>Bu şekilde sona eren isyan sonucu binlerce insan hayatını kaybetmiştir. Osmanlı belgelerinde, Ermenilerin Müslüman köyleri basmaları ve işledikleri cinayetler hakkında bilgiler verilmiştir. Ayrıca, Zeytun kışlasından esir alınan askerlerden dört yüz kadarının Ermeniler tarafından şehit edildikleri de söz konusu belgelerden tespit edilebilmektedir. Ancak Zeytun üzerine yapılan harekat sırasında asker arasında yaşanan kayıplarla ilgili sayılara Osmanlı belgelerinde pek rastlanmamıştır. Bu nedenle kaç askerin öldüğünü tespit etmek oldukça zordur. Bununla beraber çok sayıda askerin şehit düştüğü, bunlar arasında üst rütbeli subayların da bulunduğu anlaşılmaktadır. Osmanlı Devleti tarafından istatistik tutulmaması ve Ermeni saldırılarından dolayı Müslümanların paniğe kapılmalarını önlemek amacıyla bazı olayların üstünün kapatması da askerler arasından verilen kayıpların tahmin edilmesini güçleştirmektedir. Askerler arasındaki kayıplar konusunda Agasi’nin verdiği bilgilere inanmak gerekirse, 13.000’i asker, geri kalanı başıbozuk olmak üzere 20.000 kişi hayatını kaybetmiştir. Ermenilerden ise isyan sırasında sadece 125 kişi ölmüştür.<sup>101</sup> Kendi kahramanlıklarını vurgulamak isteyen Agasi’nin asker kaybı hakkında verdiği sayının abartılı olduğu açıktır. Ermeniler arasında yaşanan kayıpların da Agasi’nin verdiği rakamdan daha fazla olduğu anlaşılmaktadır. Aracı memur olarak Zeytun’a giden İngiliz Halep Konsolosu Barnham’a göre, isyanın başlamasından savaşa kadar hastalık gibi çeşitli sebeplerle ölen Ermenilerin sayısı 6000 civarındadır. Barnham, Müslümanların kayıplarını tahmin edebilecek durumda olmadığını ancak Ermenilerle mukayese edilemeyecek seviyelerde olduğunu söylemektedir.”<sup>102</sup> İsyanın hemen ardından bölgeye gelen Amerikalı misyoner doktorlardan Judson Smith ise, Ermeniler ve Hıristiyan kaynaklar tarafından verilen ölü sayılarının abartılı olduğunu söylemiştir. Kendisinin verdiği bilgiye göre, gerçek ölü sayısı 650’dir. Daha sonra hastalanıp ölenler de eklenecek olursa bu sayının 1000’i bulduğunu ifade etmiştir.<sup>103</sup></span></p>
<p><span>Zeytunlu Ermenilerin kayıplarının asıl nedeni de savaşın beraberinde getirdiği zor yaşam şartları ve tifüs, dizanteri, çiçek gibi salgın hastalıklardır.<sup>104</sup> Zeytun’da katledilen Müslümanların cesetlerinin haftalarca açıkta bırakılmış olması ve kış mevsiminin gelmesi gibi nedenlerin söz konusu hastalıkların çıkmasına ve yayılmasına neden olmuş olması muhtemeldir. Son derece olumsuz şartlara rağmen isyana devam etmiş olmaları da Ermeniler arasında yaşanan kayıpların miktarını artırmıştır. Bulaşıcı hastalıklardan asker ve Müslüman halk da etkilenmiş ve çok sayıda insan hayatını kaybetmiştir.</span></p>
<p><span>İsyandan sonra Amerikan misyonerleri hasta olan ve ihtiyaç içerisinde olan Ermenilerin yardımına koşmuşlardır. Amerikalı misyonerler tarafından kurulan Azariah Smith Memorial Hastanesi’nde Zeytun ve çevresinden gelen ve özellikle tifüs ve dizanteri gibi hastalıklardan etkilenen Zeytunlular tedavi altına alınmışlardır. Ermenilerin isyan sırasında harap olan evleri de Amerikalı misyonerler tarafından yeniden inşa edilmiştir. Misyonerler, 65 köyde yaşayan 30.000’den fazla Ermeni’ye yardım götürmüşler ve onların bütün ihtiyaçlarını karşılamışlardır.<sup>105</sup> Zeytunlulara yardım için Hınçak Komitesi mensupları da, yurt içinde ve dışında çok miktarda yardım parası toplamışlardır. Ancak bu paraların pek az miktarı Zeytun’a gönderilmiş ve büyük bir kısmı kendilerince alıkonulmuştur.<sup>106</sup></span></p>
<p><span>Maraş’ta bulunan Amerikan misyonerleri, isyan sonucu yetim kalan Ermeni çocukların bakımlarını da üstlenmişlerdir. Söz konusu yetimler Protestan kiliseleri ile seviyelerine uygun okullara gönderilmişlerdir. İçlerinden bazılarının ise ileri seviyede eğitim almaları sağlanmıştır.<sup>107</sup></span></p>
<p><span><strong>SONUÇ</strong></span></p>
<p><span>1895-96 yıllarında Zeytun’da yaşanan olaylar incelendiğinde, Hınçak komitacılarının rahatlıkla bölgeye geldikleri ve örgütlenmelerini tamamladıkları görülür. Osmanlı Devleti komitacıların faaliyetleri hakkında gelen ihbarları yeterince değerlendirmemiş ve gerekli tedbirleri alma konusunda yetersiz kalmıştır. Disiplinli hareket eden Ermeni komitacılar, Zeytun’da askeri anlamda ciddi hazırlıklar yapmışlardır. Komitacıların amacı, bütün Ermenileri ayaklandırarak büyük devletlerin Ermeni sorununa müdahale etmelerini sağlamak ve bu şekilde Ermenilerin bulunduğu bölgelerde bir Ermeni Devleti kurmak olmuştur. Zeytunlular da, yakın bir zamanda çökeceğine inandıkları Osmanlı Devleti’nin toprakları üstünde bağımsız bir Ermeni Devleti kuracaklarına sıkı sıkıya inanmışlardır.</span></p>
<p><span>Zeytun’un ulaşılması zor bir coğrafyada bulunması ve zor durumda kaldıklarında büyük devletlerin müdahale edeceği ümidi, dört tarafında Müslüman şehir ve köyleri bulunan Zeytun’daki Ermenilerin, bağımsızlık için isyan çıkarmaya cesaret edebilmelerini sağlamıştır. Ayrıca komitacılar, İngiliz gemilerinin Mersin ve İskenderun limanlarına gelip, denize uzak olmayan Zeytun’a askeri yardım gönderecekleri propagandasını yapmışlardır. Sasun isyanı sırasında da Ermeni halkına aynı propagandanın yapılmasına rağmen böyle bir askeri yardım gelmemiştir.</span></p>
<p><span>Avrupa konsoloslarının aracılığı ile yapılan anlaşmaya baktığımızda, Zeytunlu Ermenilerin Osmanlı Devleti’ne istedikleri şartları tasdik ettirdiklerini ve Osmanlı Devleti ile savaşan bir devlet gibi anlaşma yapmaya Osmanlı Devleti’ni mecbur bıraktıklarını görüyoruz. Böylece, Hınçak Komitesi tarafından çıkarılan ve binlerce masum insanın katledilmesine neden olan Zeytun isyanı, Osmanlı Devleti için çok onur kırıcı bir şekilde bitmiştir. İsyanın bu şekilde sonuçlanması ve isyancıların istedikleri şartları kabul ettirmesi nedeniyle Osmanlı Devleti uluslararası alanda itibar kaybetmiştir.</span></p>
<p><span>Binlerce insanın hayatını kaybettiği 1895 Zeytun isyanı, Osmanlı Devleti’ne karşı yapılmış açık bir başkaldırı olmuştur. Ancak bununla ilgili bir cezalandırma olmamıştır. Bu sonuç, Ermeniler açısından bir zafer olarak değerlendirilmiştir. Gerçi istedikleri gibi Ermeni Devleti kurulması ile ilgili bir gelişme olmamıştır. Ancak Ermeniler isyan sonrası bütün taleplerine kavuşmuşlardır. Bekledikleri uluslararası müdahalenin yapılması da, Ermeniler tarafından amaçlarına ulaşmada bir adım olarak değerlendirilmiş ve Ermeni Devleti kurma konusunda ümitlerinin artmasına neden olmuştur. Ayrıca Ermeniler, Asi Zeytun Ermenilerini kahraman olarak görmüşler ve onlar için şarkılar ve şiirler yazmışlardır.</span></p>
<p><span>İsyanın bu şekilde sonuçlanması, Osmanlı Devleti açısından başarısızlık olarak değerlendirilebilir. Osmanlı Devleti, isyanı biran evvel sonuçlandırmak istemişse de bölgede yeterince askeri kuvvetinin bulunmaması ve gönderilen kuvvetlerin bölgeye ulaşmasının gecikmesi zaman kaybına neden olmuştur. İsyanı bastırmak için gönderilen Mustafa Remzi Paşa, yaşanan zorluklar nedeniyle kırk günden fazla Maraş’ta beklemek zorunda kalmıştır. Gönderilen askeri birlikler ise disiplinsiz ve tecrübesiz askerlerden oluşmuştur.</span></p>
<p><span>Sonuç olarak, büyük devletlerin çıkarları doğrultusunda kullandıkları Ermeniler, bağımsız bir devlet kurma hayaliyle Zeytun’da harekete geçmişler ve bu uğurda masum insanların kanını dökmekten çekinmemişlerdir. Kendi sınırları içerisinde böyle binlerce kişinin ölmesiyle sonuçlanacak bir isyana kesinlikle müsamaha göstermeyen devletler, Asi Ermenilerin hiçbir ceza almadan kurtulmalarını sağlamışlar ve isyan bu şekilde son bulmuştur.</span></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Dr. Yahya BAĞÇECİ</strong></span></a>
</p><p><span>Erciyes Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü KAYSERI, e-mail: <a href="mailto:ybagceci@erciyes.edu.tr">ybagceci@erciyes.edu.tr</a></span></p>
<p><span><strong>Kaynak:</strong> Turkish Studies, </span>International Periodical For the Languages, Literature and History of Turkish or Turkic Volume 3/2 Spring 2008</p>
<hr>
<div><span><strong><span>KAYNAKÇA</span></strong></span></div>
<div><span><strong>Arşiv Belgeleri</strong></span></div>
<div><span><strong>Başbakanlık Osmanlı Arşivi</strong></span></div>
<div><span>♦  Hariciye Nezareti Siyasi Kısım (HR. SYS.), Dosya no: 2749, Gömlek no: 12; Dosya no: 2791, Gömlek no: 12; Dosya no: 2810, Gömlek no: 2.</span></div>
<div><span>♦  İrade Dahiliye (İR.DAH.) Dosya No: 1331, Gömlek No: 1313/B-67; Dosya No: 1328, Gömlek No: 1313/Ca-65; Dosya No: 1329, Gömlek No: 1313/C-61; Dosya No: 1329, Gömlek No: 1313/C-63.</span></div>
<div><span>♦  İrade Hususî (İ.HUS.) Dosya No: 43, Gömlek No: 1313/Ca045; Dosya No: 43, Gömlek No: 1313/Ca084.</span></div>
<div><span>♦  Sadaret Mühime Kalemi Evrakı (A.MKT.MHM.), Dosya no: 636, Gömlek no: 14; Dosya no: 646, Gömlek no: 1; Dosya no: 646, Gömlek no: 2; Dosya no: 646, Gömlek no: 22; Dosya no: 646, Gömlek no: 29; Dosya no: 646, Gömlek no: 30; Dosya no: 647, Gömlek no: 27; Dosya no: 647, Gömlek no: 36; Dosya no: 648, Gömlek no: 8; Dosya no: 651, Gömlek no: 20; Dosya no: 653, Gömlek no: 19.</span></div>
<div><span>♦  Yıldız Mütenevvi Maruzat Evrakı (Y.MTV.), Dosya no: 133, Gömlek no: 56; Dosya no: 137, Gömlek no: 52.</span></div>
<div><span>♦  Yıldız Perakende Evrakı Askeri Maruzat (Y.PRK.ASK.), Dosya no: 108, Gömlek no: 30; Dosya no: 109, Gömlek no: 17.</span></div>
<div><span>♦  Yıldız Perakende Evrakı Mabeyn Başkitabeti (Y.PRK.BŞK.), Dosya no: 42, Gömlek no: 92; Dosya no: 43, Gömlek no: 80; Dosya no: 43, Gömlek no: 92.</span></div>
<div><span>♦  Yıldız Perakende Evrakı Sadaret Maruzatı (Y.PRK.A.), Dosya no: 10, Gömlek no: 76.</span></div>
<div><span>♦  Yıldız Perakende Evrakı Umum Vilayetler Tahriratı (Y.PRK.UM.) Dosya no: 33, Gömlek no: 21; Dosya no: 33, Gömlek no: 22; Dosya no: 33, Gömlek no: 28; Dosya no: 33, Gömlek no: 92.</span></div>
<div><span>♦  Yıldız Perakende Evrakı Zaptiye Nezareti Maruzatı (Y.PRK.ZB.), Dosya no: 17, Gömlek no: 29.</span></div>
<div><span>♦ Papers of the American Board of Commissioners for Foreign Missions (P.A.B.C.F.M.), Unit 5: (ABC 16.9.5­7)</span></div>
<div><span>♦  Reel 653, Belge No: 114, 125, 134, 147, 156, 169, 191, 340, 346, 550, 551, 555.</span></div>
<div><span>♦  Reel 656, Belge No: 350, 353, 357, 572.</span></div>
<div><span>♦  Reel 694, Belge No: 1105, 1107.</span></div>
<div><span><strong>Yayınlanmış Belgeler</strong></span></div>
<div><span>♦  British Documents on Ottoman Armenians (1895), By Bilal N. Şimşir, TTK Yayını, Ankara 1990, Volume IV.</span></div>
<div><span>♦  DEMİREL, Muammer, Ermeniler Hakkında İngiliz Belgeleri (1896-1918) British Documents On Armenians, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara 2002.</span></div>
<div><span>♦  Documents Diplomatiques Ottomans Affaires Arméniennes (1895-1896), par Bilal N. Şimşir, TTK Yayını, Ankara 1999, Volume III.</span></div>
<div><span>♦  HÜSEYİN NAZIM PAŞA, Ermeni Olayları Tarihi,C. Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Osmanlı Arşivi Daire Başkanlığı Yayınları, Ankara 1998, cilt I-II.</span></div>
<div><span><strong>Araştırma ve İncelemeler</strong></span></div>
<div><span>♦  AGHASSİ, Zeitoun depuis les origines jusqu’a l’insurrection de 1895, French translation by Arshak Chobanian, Paris 1897.</span></div>
<div><span>♦  Ermeni Komitelerinin Emelleri ve İhtilal Hareketleri Meşrutiyetten Önce ve Sonra,: Mehmet Kanar, Der Yayınları, İstanbul 2001.</span></div>
<div><span>♦  EYİCİL, Ahmet, Maraş’ta Ermeni Siyasi Faaliyetleri, Gün Yayınları, Ankara 1999.</span></div>
<div><span>♦  GÖYÜNÇ, Nejat, Türkler ve Ermeniler, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara 2005.</span></div>
<div><span>♦  İLTER, Erdal, Ermeni Meselesi’nin Perspektifi ve Zeytun İsyanları (1780-1915), Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayınları, Ankara 1995.</span></div>
<div><span>♦  İRTEM, Süleyman Kani, Ermeni Meselesinin İçyüzü, Hazırlayan: Osman Selim Kocahanoğlu, Temel Yayınları, İstanbul 2004.</span></div>
<div><span>♦  KOÇAŞ, M. Sadi, Tarihte Ermeniler ve Türk Ermeni İlişkileri, Kastaş Yayınları, İstanbul 1990.</span></div>
<div><span>♦  MUTLU, Şamil, Osmanlı Devleti’nde Misyoner Okulları, Gökkubbe Yayınları, İstanbul 2005.</span></div>
<div><span>♦  Osmanlı Salnamelerinde Maraş Sancağı (1284­1326/1867-1908), Hazırlayan: Doç. Dr. Said Öztürk, Kahramanmaraş Belediyesi Kültür Armağanı, İstanbul 2006, cilt. II.</span></div>
<div><span>♦  SALT, Jeremy, Imperialism, Evangelism and the Ottoman Armenians 1878-1896, published by Frank Cass, printed by Bookcraft Ltd., London 1993.</span></div>
<div><span>♦  URAS, Esat, Tarihte Ermeniler ve Ermeni Meselesi, Belge Yayınları, İstanbul 1987.</span></div>
<div><span><strong><span>Dipnotlar:</span></strong></span></div>
<div><span>1. Erdal İlter, Ermeni Meselesi’nin Perspektifi ve Zeytun İsyanları (1780¬1915), Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayınları, Ankara 1995, s. 65.</span></div>
<div><span>2. British Documents on Ottoman Armenians (1895), Ed. By Bilal N. Şimşir, TTK Yayını, Ankara 1990, Vol. IV, s. 634.</span></div>
<div><span>3. Muammer Demirel, Ermeniler Hakkında İngiliz Belgeleri (1896-1918) British Documents on Armenians, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara 2002, belge no: 54, s. 158. (Zeytun isyanı ile ilgili olarak Ingiltere’nin Halep Konsolosu Barnham’ın raporu)</span></div>
<div><span>4. Bu mahalleler Yenidünya, Sürenoğlu, Kargalar ve Bozbayır’dır.</span></div>
<div><span>5. Süleyman Kani İrtem, Ermeni Meselesinin İçyüzü, haz.: Osman Selim Kocahanoğlu, Temel Yayınları, Istanbul 2004, s. 6.</span></div>
<div><span>6. Demirel, Ermeniler Hakkında…, belge no: 54, s. 158.</span></div>
<div><span>7. M. Sadi Koçaş, Tarihte Ermeniler ve Türk Ermeni İlişkileri, Kastaş Yayınları, İstanbul 1990, s. 174.</span></div>
<div><span>8. Ermeni Komitelerinin Emelleri ve İhtilal Hareketleri Meşrutiyetten Önce ve Sonra, haz.: Mehmet Kanar, Der Yayınları, İstanbul 2001, s. 23.</span></div>
<div><span>9. Koçaş, Tarihte Ermeniler., s. 174.</span></div>
<div><span>10. Ahmet Eyicil, Maraş’ta Ermeni Siyasi Faaliyetleri, Gün Yayınları, Ankara 1999, s. 66.</span></div>
<div><span>11.   Osmanlı Salnamelerinde Maraş Sancağı (1284-1326/1867-1908), haz.: Doç. Dr. Said Öztürk, Kahramanmaraş Belediyesi Kültür Armağanı, İstanbul 2006, c. II, s. 76.</span></div>
<div><span>12. Söz konusu nahiyeler Karadut, Alişar, Baydemirli, Fırnıs ve Alabaş’tır.</span></div>
<div><span>13.   Osmanlı Salnamelerinde..c. II, s. 77.</span></div>
<div><span>14.   Eyicil, Maraş ’ta Ermeni…, s. 48.</span></div>
<div><span>15.   Osmanlı Salnamelerinde., c. II, s. 77.</span></div>
<div><span>16.   British Documents., Vol. IV, s. 634.</span></div>
<div><span>17.   Osmanlı Salnamelerinde., c. II, s. 77.</span></div>
<div><span>18.   Şamil Mutlu, Osmanlı Devleti’nde Misyoner Okulları, Gökkubbe Yayınları, İstanbul 2005, s. 303-304.</span></div>
<div><span>19.   Papers of the American Board of Commissioners for Foreign Missions (P.A.B.C.F.M.), Reel: 653 Belge No: 114, 125, 134, 147, 156, 169, 191.</span></div>
<div><span>20.   Nejat Göyünç, Türkler ve Ermeniler, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara 2005, s. 94.</span></div>
<div><span>21.   Eyicil, Maraş’ta Ermeni., s. 18.</span></div>
<div><span>22.   İlter, Ermeni Meselesi’nin.., s. 81.</span></div>
<div><span>23.   Ermeni Komitelerinin…, s. 23.</span></div>
<div><span>24.   Aghassi, Zeitoun depuis les origines jusqu’a I’insurrection de 1895, French translation by Arshak Chobanian, Paris 1897, s. 186.</span></div>
<div><span>25.   Bugünkü adı Saimbeyli’dir.</span></div>
<div><span>26.   Hüseyin Nazım Paşa, Ermeni Olayları Tarihi, T.C. Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Osmanlı Arşivi Daire Başkanlığı Yayınları, Ankara 1998, c. I, s. 146.</span></div>
<div><span>27.   Aghassi, Zeitoun depuis les…, s. 186.</span></div>
<div><span>28.   Hüseyin Nazım Paşa, Ermeni Olayları., c. I, s. 146.</span></div>
<div><span>29.   Aghassi, Zeitoun depuis les., s. 186.</span></div>
<div><span>30.   Bugünkü adı Samandağ’dır.</span></div>
<div><span>31.   Hüseyin Nazım Paşa, Ermeni Olayları., c. I, s. 146.</span></div>
<div><span>32.   Aghassi, Zeitoun depuis les., s. 186.</span></div>
<div><span>33.   Başbakanlık Osmanlı Arşivi (BOA), Yıldız Perakende Evrakı Zaptiye Nezareti Maruzatı (Y.PRK.ZB.), 17/29.</span></div>
<div><span>34.   Demirel, ErmenilerHakkında…, belge no: 54, s. 161.</span></div>
<div><span>35.   Aghassi, Zeitoun depuis les…, s. 189.</span></div>
<div><span>36.   Aghassi, Zeitoun depuis les., s. 190.</span></div>
<div><span>37.   Jeremy Salt, Imperialism, Evangelism and the Ottoman Armenians 1878-1896, published by Frank Cass, printed by Bookcraft Ltd., London 1993, s. 102, Demirel, Ermeniler Hakkında., belge no: 54, s. 159.</span></div>
<div><span>38.   British Documents., Vol. IV, s. 368.</span></div>
<div><span>39.   Aghassi, Zeitoun depuis les., s. 193.</span></div>
<div><span>40.   Hüseyin Nazım Paşa, Ermeni Olayları., c. I, s. 146.</span></div>
<div><span>41.   Aghassi, Zeitoun depuis les., s. 193.</span></div>
<div><span>42.   Demirel, Ermeniler Hakkında., belge no: 54, s. 160.</span></div>
<div><span>43.   BOA, Sadaret Mühime Kalemi Evrakı (A.MKT.MHM.), 646/2.</span></div>
<div><span>44.   Aghassi, Zeitoun depuis les…, s. 197.</span></div>
<div><span>45.   Hüseyin Nazım Paşa, Ermeni Olayları., c. I, s. 147.</span></div>
<div><span>46.   Aghassi, Zeitoun depuis les., s. 197.</span></div>
<div><span>47.   Aghassi, Zeitoun depuis les., s. 198.</span></div>
<div><span>48.   BOA, A.MKT.MHM. 646/29., Yıldız Perakende Evrakı Umum Vilayetler Tahriratı (Y.PRK.UM.) 33/22. Ermenilerin kestikleri hat Maraş ile Elbistan arasında olup her iki tarafa da sekiz saat mesafededir.</span></div>
<div><span>49.   BOA, A.MKT.MHM. 646/22, Hariciye Nezareti Siyasi Kısım (HR. SYS.) 2810/2, Y.PRK.UM. 33/92.</span></div>
<div><span>50.   BOA, A.MKT.MHM. 646/22, HR. SYS. 2810/2, Y.PRK.UM. 33/92.</span></div>
<div><span>51.   Demirel, Ermeniler Hakkında., belge no: 54, s. 161.</span></div>
<div><span>52.   BOA, A.MKT.MHM. 646/22, HR. SYS. 2810/2, Y.PRK.UM. 33/92.</span></div>
<div><span>53.   Demirel, Ermeniler Hakkında., belge no: 54, s. 161.</span></div>
<div><span>54.   Demirel, Ermeniler Hakkında., belge no: 54, s. 161.</span></div>
<div><span>55.   Aghassi, Zeitoun depuis les…, s. 214.</span></div>
<div><span>56.   Demirel, Ermeniler Hakkında., belge no: 54, s. 162.</span></div>
<div><span>57.   BOA, A.MKT.MHM. 646/22.</span></div>
<div><span>58.   BOA, A.MKT.MHM. 646/30, Yıldız Perakende Evrakı Askeri Maruzat (Y.PRK.ASK.) 108/30.</span></div>
<div><span>59.   BOA, Yıldız Mütenevvi Maruzat Evrakı (Y.MTV.) 137/52.</span></div>
<div><span>60.   BOA, A.MKT.MHM. 653/19.</span></div>
<div><span>61.   BOA, A.MKT.MHM. 646/1.</span></div>
<div><span>62.   BOA, HR. SYS. 2810/2. İngiliz Konsolosu Barnham’ın verdiği bilgiye göre ise Binbaşı Mehmet Efendi ile üç jandarma, Ermeniler tarafından öldürülmüştür, Demirel, Ermeniler Hakkında., belge no: 54, s. 160.</span></div>
<div><span>63.   BOA, A.MKT.MHM. 646/29.</span></div>
<div><span>64.   Demirel, Ermeniler Hakkında., belge no: 54, s. 162.</span></div>
<div><span>65.   BOA, İrade Hususî (İ.HUS.) 1313/Ca084, HR. SYS. 2810/2, Y.PRK.UM. 33/21, Demirel, Ermeniler Hakkında., belge no: 54, s. 160, 163, Hüseyin Nazım Paşa, Ermeni Olayları., c. I, s. 107, 147.</span></div>
<div><span>66.   BOA, HR. SYS. 2810/2, Hüseyin Nazım Paşa, Ermeni Olayları., c. I, s. 147.</span></div>
<div><span>67.   BOA, HR. SYS. 2810/2.</span></div>
<div><span>68.   Demirel, Ermeniler Hakkında., belge no: 54, s. 163.</span></div>
<div><span>69.   BOA, HR.SYS. 2810/2.</span></div>
<div><span>70.   BOA, A.MKT.MHM. 647/36.</span></div>
<div><span>71.   Documents Diplomatiques Ottomans Affaires Arméniennes (1895¬1896), Ed. par Bilal N.  Şimşir, TTK Yayını, Ankara 1999, Vol. III, s. 282.</span></div>
<div><span>72.   BOA, HR.SYS. 2810/2.</span></div>
<div><span>73.   Documents Diplomatiques…, Vol. III, s. 282.</span></div>
<div><span>74.   BOA, HR.SYS. 2810/2.</span></div>
<div><span>75.   Demirel, Ermeniler Hakkında., belge no: 54, s. 163.</span></div>
<div><span>76.   BOA, HR.SYS. 2791/12.</span></div>
<div><span>77.   BOA, Yıldız Perakende Evrakı Mabeyn Başkitabeti (Y.PRK.BŞK.) 43/80.</span></div>
<div><span>78.   BOA, İ.HUS. 1313/Ca045.</span></div>
<div><span>79.   BOA, İrade Dahiliye (İR.DAH.) 1313/Ca65, A.MKT.MHM. 636/14, Kararda imzası olanlar: Sadrazam Kamil, Şeyhülislam Mehmed Cemaleddin, Serasker Rıza, Adliye Nazırı Hüseyin Rıza, Bahriye Nazırı Hasan Hüsnü, Hariciye Nazırı Mehmed Said, Dahiliye Nazırı ve Şura-i Devlet Reis Vekili Rıfat, Tophane-i Amire Müşiri Zeki, Maliye Nazırı Nazif, Evkaf-ı Hümayun Nazırı Galip, Maarif Nazırı Zühdü, Ticaret ve Nafıa Nazırı Tevfik, Sadaret Müsteşarı Mehmed Tevfik.</span></div>
<div><span>80.   BOA, Y.PRK.BŞK. 42/92, 43/92.</span></div>
<div><span>81.   BOA, A.MKT.MHM. 647/27.</span></div>
<div><span>82.   BOA, İR.DAH. 1313/C61.</span></div>
<div><span>83.   BOA, A.MKT.MHM. 647/27, Y.PRK.UM. 33/28. Demirel, Ermeniler Hakkında…, belge no: 54, s. 167-168.</span></div>
<div><span>84.   BOA, A.MKT.MHM. 648/8, İR.DAH. 1313/C63.</span></div>
<div><span>85.   BOA, Y.PRK. ASK. 109/17.</span></div>
<div><span>86.   BOA, Y.PRK. ASK. 109/17.</span></div>
<div><span>87.   Aghassi, Zeitoun depuis les., s. 289, Demirel, Ermeniler Hakkında., belge no: 54, s. 164-165.</span></div>
<div><span>88.   Demirel, Ermeniler Hakkında., belge no: 54, s. 164-165.</span></div>
<div><span>89.   BOA, Yıldız Perakende Evrakı Sadaret Maruzatı (Y.PRK.A.) 10/76.</span></div>
<div><span>90.   BOA, Y.MTV. 133/56.</span></div>
<div><span>91.   BOA, Y.PRK.A. 10/76.</span></div>
<div><span>92.   OA, A.MKT.MHM. 648/8.</span></div>
<div><span>93.   Ermenilerle Osmanlı Devleti arasında aracılık yapmak için Zeytun’a, Rusya’dan M. Yakimanski, İtalya’dan M. Vitto, Fransa’dan M. Bartelemi ve İngiltere’den Barnham gitmişlerdir. İtalya konsolosu aynı zamanda Almanya ve Avusturya’yı da temsil etmiştir.</span></div>
<div><span>94.   BOA, A.MKT.MHM. 648/8, İR.DAH. 1313/B67.</span></div>
<div><span>95.   Hüseyin Nazım Paşa, Ermeni Olayları…, c. II, s. 320-321, Uras, Tarihte Ermeniler ve Ermeni Meselesi, Belge Yayınları, İstanbul 1987, s. 492-493.</span></div>
<div><span>96.   Demirel, Ermeniler Hakkında…, belge no: 54, s. 170.</span></div>
<div><span>97.   Aghassi, Zeitoun depuis les…, s. 301.</span></div>
<div><span>98.   BOA, HR.SYS. 2749/12.</span></div>
<div><span>99.   Demirel, Ermeniler Hakkında., belge no: 54, s. 172.</span></div>
<div><span>100. BOA, A.MKT.MHM. 651/20.</span></div>
<div><span>101. Aghassi, Zeitoun depuis les…, s. 306.</span></div>
<div><span>102. Demirel, ErmenilerHakkmda…, belge no: 54, s. 170-171.</span></div>
<div><span>103. P.A.B.C.F.M., Reel: 656 Belge No: 350.</span></div>
<div><span>104. P.A.B.C.F.M., Reel: 653 Belge No: 346.</span></div>
<div><span>105. P.A.B.C.F.M., Reel: 653 Belge No: 340, 346, 555, Reel: 656 Belge No: 353, 357, 572, Reel: 694 Belge No: 1107.</span></div>
<div><span>106. Hüseyin Nazım Paşa, Ermeni Olayları…, c. II, s. 415-416, Uras, Tarihte Ermeniler…, s. 496.</span></div>
<div><span>107. P.A.B.C.F.M., Reel: 653 Belge No: 550, 551, Reel: 694 Belge No: 1105.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Hatay Ermeni Olaylarında Fransa’nın Rolü</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/hatay-ermeni-olaylarinda-fransanin-rolu</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/hatay-ermeni-olaylarinda-fransanin-rolu</guid>
<description><![CDATA[ Hatay Ermeni Olaylarında Fransa’nın Rolü
Hatay’da Ermeni olaylarını ve bu olayların sebep ve sonuçlarını daha iyi anlayabilmek için Fransa’nın Hatay Ermeni olaylarındaki etkisi­nin ortaya konması gerekmektedir. Kırım Savaşı (1853) ve Paris Konferansı’nda (1856) Rusya’nın Ermenileri kullanarak Osmanlı topraklarında gerçekleştirmek istediği emellerine, İngiltere ve Fransa’nın da askerî ve diplomatik baskıları so­nucunda son verilmiştir. Ancak bu defa da Fransa, Rusya ve İngiltere’nin […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c48653f9f8.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:45 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Hatay, Ermeni, Olaylarında, Fransa’nın, Rolü</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="591" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/08/Hatay-Ermeni-Isyani.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/hatay-ermeni-olaylarinda-fransanin-rolu.html">Hatay Ermeni Olaylarında Fransa’nın Rolü</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Dr. Ahmet GEÇER</strong></span></a>
</p><p><span><div class="su-heading su-heading-style-default su-heading-align-left"><div class="su-heading-inner"><strong>GİRİŞ</strong></div></div></span></p>
<p><span>Hatay’da Ermeni olaylarını ve bu olayların sebep ve sonuçlarını daha iyi anlayabilmek için Fransa’nın Hatay Ermeni olaylarındaki etkisi­nin ortaya konması gerekmektedir.</span></p>
<p><span>Kırım Savaşı (1853) ve Paris Konferansı’nda (1856) Rusya’nın Ermenileri kullanarak Osmanlı topraklarında gerçekleştirmek istediği emellerine, İngiltere ve Fransa’nın da askerî ve diplomatik baskıları so­nucunda son verilmiştir. Ancak bu defa da Fransa, Rusya ve İngiltere’nin Osmanlı toprakları üzerindeki çıkar çatışmasında, Ermeniler üzerindeki tahrikler, bu üç devlet arasında bir rekabete dönüşmüştür (Süslü 1990: 24-25). Osmanlı Devleti 1863’te Fransa, Rusya ve İngiltere’nin Ermeni- lerin hakları ile ilgili yaptıkları müdahaleleri önlemek amacıyla “Ermeni Milleti Nizamnamesini<a href="https://www.altayli.net/hatay-ermeni-olaylarinda-fransanin-rolu.html#_edn1" name="_ednref1"><sup><sup>[1]</sup></sup></a> ilan ederek, bu istismarları durdurmaya çalış­mıştır. Bilindiği üzere Osmanlı Devleti’nde Ermeniler, bu nizamnamenin çıkarılmasıyla neredeyse özerk bir statüye kavuşmuşlardır (Saray 2005: 36).</span></p>
<p><span>Ermeni olaylarında 1878 Berlin Antlaşması ile 1915 Tehcir olayı­nın birer kırılma noktası olduğu söylenebilir. Osmanlı-Rus Savaşı’nın (1877-78) ardından iki devlet arasında Ayastefanos Antlaşması’nın (1878) imzalanmasıyla Rusya Akdeniz’e inebileceği koridoru elde eder­ken, diğer büyük devletler telaşa kapılmış ve antlaşmanın yeniden gözden geçirilmesi için Berlin Konferansı’nın (1878) toplanmasını sağlamışlar­dır. Konferansın ardından kararlaştırılan maddeler Berlin Antlaşması ile imza altına alınmış, böylece Ayastefanos Antlaşması geçerliliğini kay­betmiştir. Ayastefanos Antlaşması’nın 16. Maddesinde Rusya’nın lehine yer alan Ermenilerle ilgili düzenlemeler, Berlin Antlaşması’nın 61. Mad­desinde yer almış ve diğer büyük devletler Ermeni Sorunu’na müdahil olmuşlardır. Böylece Ermeni Sorunu’nun ilk kez 1878 Berlin Antlaşma- sı’nın 61. Maddesi ile uluslararası boyutta gündeme geldiği ve bundan sonra başlayan olaylar sürecinin 1915 Tehcir olayı ile sona erdiği yoru­munu yapmak mümkündür.</span></p>
<p><span>XIX. yüzyılın son çeyreğine kadar devlet yönetimi ile ilgili hiçbir problemi olmayan Ermeniler, bundan sonra devletin gücünün azalması ve milliyetçilik akımının etkisiyle birlikte emperyalist devletler tarafından kendi çıkarları doğrultusunda kullanılmaya başlanmıştır. İngiltere, Fran­sa, Rusya ve ABD’nin de içinde bulunduğu bu devletler 1878 Berlin Antlaşması’na Ermenilerle ilgili ıslahat maddeleri koymuşlardır. Yukarıda isimleri zikredilen büyük devletlerin gücünü arkasında bulan ve Osmanlı Devleti’nde sosyal, ekonomik, dinî, siyasî, idarî ve kültürel hürriyetlere sahip olan Ermeniler, yaşadıkları vilayetlerin hiçbirinde nüfus çoğunlu­ğuna sahip olmamalarına rağmen emperyal devletlerin kışkırtmaları so­nucunda önce ıslahat, sonra özerklik ve nihayetinde bağımsızlık isteği ile ayaklanmalara başlamışlardır (Halaçoğlu 2008: 25-37). Osmanlı Devle­ti’nde Ermeni olaylarının yaşandığı bölgelerden birisi de Hatay toprakla­rıdır. Bu olayların çıkmasında bölgede çıkarları bulunan Fransa, önemli bir rol oynamıştır.</span></p>
<p><span><div class="su-heading su-heading-style-default su-heading-align-left"><div class="su-heading-inner"><strong>Fransa’nın Hatay Ermenilerine İlgisinin Sebepleri</strong></div></div></span></p>
<p><span>Osmanlı Devleti’nde yaşayan Ermeniler üzerinden, kendi çıkarları doğrultusunda politika güden birçok devlet olmuştur. Başta Rusya olmak üzere İngiltere, Fransa daha sonra ABD bu ülkelerdendir. Çıkarları gereği Hatay’da yaşayan Ermenilerle ilgilenen devletlerden birinin Fransa oldu­ğu görülmektedir. Bu ilginin nedeni ise Fransa’nın Anadolu toprakları üzerinde ekonomik nüfuz alanları kurmak istemesidir. Anadolu toprakları üzerine birtakım ekonomik planlar yapan Fransa, bu planlarını gerçekleş­tirebilmek için Orta Doğu ve Akdeniz’de güçlü bir konumda olmak ve denge sağlamak zorundadır. Fransa bu dengeyi “Ermeni Sorunu” yarata­rak uzun yıllar sağlamaya çalışmıştır (Uras 1987: LXXXIII).</span></p>
<p><span>Uzun bir geçmişe sahip olan Türk-Fransız ilişkilerinde, Osmanlı Devleti’nde yaşayan Ermenilerin ayrı bir yeri vardır. Osmanlı döneminde Kanuni Sultan Süleyman’ın Fransa’ya tanıdığı imtiyazları simgeleyen kapitülasyonlarla yoğunluk kazanan Osmanlı-Fransız ilişkilerinde, Fransa zamanla kapitülasyonları kullanarak Osmanlı zenginliklerini ele geçirme politikası izlemeye başlamıştır (Evren 2002: 89).</span></p>
<p><span>Hatay’ın jeopolitik konumu, stratejik önemi, yer altı kaynakları ve zengin tarım ürünleri yelpazesi, Fransa’nın ilgisini çekmiş, bu zenginlik­lere ulaşmak için belki de elindeki tek koz olan Ermenileri bahane etmek­ten ve Ermeniler üzerinden politikalar yürütmekten kaçınmamıştır. Hatay topraklarının yanı sıra Suriye ve Çukurova topraklarında da yayılmacı emellerini gerçekleştirmek isteyen Fransa, Suriye ve Çukurova toprakları arasında bir köprü görevi gören ve İskenderun körfeziyle deniz ulaşımın­da ve ticaretinde önemli bir yere sahip olan Hatay’a mutlaka sahip olmak istemiştir. İklimin sağladığı nimetler doğrultusunda tarım alanlarının ve­rimliliği ve genişliği, Amik ovasının pamuğu, tahıl ürünleri, bostanı yine Erzin ve Dörtyol ovalarının turunçgilleri ve daha birçok ürünü Fransa’nın iştahını kabartmıştır.</span></p>
<p><span><div class="su-heading su-heading-style-default su-heading-align-left"><div class="su-heading-inner"><strong>Fransa’nın Ermeniler İçin Kullandığı Yöntem</strong></div></div></span></p>
<p><span>XVI. yüzyıldan itibaren, Osmanlı Devleti’nde yaşayan Katoliklerin hamisi rolünü üstlenen (Tuncer 2000: 99) Fransa’nın, Ermenileri Katolik- leştirmek için yoğun faaliyetlere girdiği görülmektedir. Bu faaliyetler so­nucunda XVIII. yüzyılın başlarında İstanbul’da otuz bin Ermeni’nin Ka­tolik mezhebine girdiği ifade edilmektedir (Özçelik 2005: 85). Fransa, XVI. yüzyıldan itibaren Osmanlı’da yaşayan diğer mezheplere bağlı Hı- ristiyanları Katolikleştirmek için yoğun çaba harcadığı gibi Katolikleştir- diği Hıristiyanların ve özellikle de Ermenilerin temsilcisi rolünü üstlene­rek İstanbul, Çukurova ve Lübnan’da yaşayan Katolik Ermenileri sözde korumak için her türlü girişimde bulunmuştur. Fransa, Osmanlı Devle- ti’ne yaptığı baskılar sonunda, 1830’da Katolik Ermeni Kilisesi’nin ku­rulmasını sağlamıştır (Saray 2005: 36). 1831 yılında ise Fransız elçisinin girişimleri sonunda II. Mahmut bir fermanla, Ermeni Katoliklerini “Ce­maat” olarak kabul etmiştir (Kundakçı 2006: 45). XIX. yüzyılda, Orta Doğu bölgesini ekonomik pazarı olarak görmeye başlayan Fransa, bölge­ye yerleşmek için Hıristiyanların haklarını korumayı bahane olarak seç­miştir (Özçelik 2005: 87). Osmanlı Devleti, 1839 Tanzimat ve 1856 Isla­hat Fermanı ile Hıristiyanlara birtakım ayrıcalıklar tanımıştır. Bu ayrıca­lıklardan memnun kalmayan Katoliklere destek çıkan Fransa, işi daha da ileri götürerek 1860’ta Lübnan’a asker göndermeye kalkışmıştır (Saray 2005: 36). Fransa’nın bölgesel hâkimiyet alanları yaratmak amacına yö­nelik olarak Katolik mezhebini bir Truva atı gibi kullandığı söylenebilir.</span></p>
<p><span><div class="su-heading su-heading-style-default su-heading-align-left"><div class="su-heading-inner"><strong>Hatay’da Ermeni Nüfusu</strong></div></div></span></p>
<p><span>Osmanlı Devleti’nde, 1914 yılı nüfus verilerine göre 1.229.007 Ermeni bulunmaktadır (Karpat 2010: 398). Osmanlı Devleti’ndeki Erme­ni nüfusunun, 728’i Katolik olmak üzere toplam 16.158’i Hatay’da yaşa­maktadır (Karpat 2010: 360, 370). Bu verilere göre Osmanlı Devleti’nde bulunan Ermeni nüfusunun %1.31 kadarının Hatay’da olduğu anlaşılmak­tadır. Aynı dönemde Hatay’da 127.005 Müslüman bulunmaktadır (Karpat 2010: 360, 370). Hatay’da bu dönemde, Ermeni nüfusunun Müslüman nüfus içerisindeki oranı ise %12,7 civarındadır. Gerek Başbakanlık Os­manlı Arşivi’nde bulunan belgelerden, gerekse yerli ve yabancı kaynak­lardaki bilgilerden bahsi geçen tarihlerde Hatay’da Ermenilerin sancak­larda, kazalarda, köylerde, Müslüman halkla iç içe veya ayrı köylerde, bölgeye yayılmış bir şekilde yaşadıkları görülmektedir. Bu dönemde Ha­tay topraklarının bir kısmı Halep vilayetine, bir kısmı da Adana vilayetine bağlı bulunmaktadır (Tekin 2000: 149-159).</span></p>
<p><span><div class="su-heading su-heading-style-default su-heading-align-left"><div class="su-heading-inner"><strong>Hatay Ermeni Olaylarında Fransa’nın Faaliyetleri</strong></div></div></span></p>
<p><span>Hatay’da yaşanan Ermeni olaylarında Fransa’nın Ermenileri kış­kırttığı, desteklediği ve koruduğu belgelerden anlaşılmaktadır. Hatay’da büyük çaplı ilk Ermeni olayının 1895 yılında Payas’ta yaşandığını söyle­yebiliriz. Payas’ın Çokmerzimen köyünde Ermenilerin civardaki Türk köylerine saldırmasıyla (BOA A.MKT.MHM. 616: 3) başlayan olayların, 1915 yılına kadar değişik zamanlarda ve farklı yerlerde devam ettiği gö­rülmektedir. Bu ilk olayda, Azizli köyünü işgal ederek Payas’a saldırmak amacındaki Ermeniler, bölgede yaşayan silahsız ve masum Türkleri kat­letmişlerdir (BOA A.MKT.MHM. 616: 14). Osmanlı Devleti olayların önüne geçmek için bölgeye iki bölük asker göndermiş, olaylar güçlükle yatıştırılabilmiştir. Yine 1895’te, Ermenilerin Antakya kazasının Süvey- diye (Samandağ) nahiyesine bağlı Kabaklı köyüne yatsı namazında sal­dırdığı görülmektedir (BOA A.MKT.MHM. 646: 7). Bu olaydan yaklaşık bir buçuk ay kadar önce Antakya Fransız Konsolosunun hanımının Sü- veydiye’yi ziyaret etmesi ve Betyas adlı bir Ermeni köyünde Ermenileri kışkırtıcı, cesaretlendirici evrakla yakalanması, bunun üzerine jandarma tarafından alıkonularak hakkında tahkikat yapılması (BOA A.MKT.MHM. 714: 37) olayın çıkmasında etkili olduğu anlaşılan ve mutlaka dikkate alınması gereken bir husustur.</span></p>
<p><span>1896 yılında Halep vilayetinden Sadaret’e gönderilen bir telgrafta, Halep’in Fransa Konsolos vekilinin Zeytun’dan Maraş’a dönüşünde, Zey- tun Ermeni isyanının eylemcilerinden olan birtakım Ermenileri himaye ederek bunları korumaya çalıştığı, bir takım iddia ve zararlı düşüncelere yönlendirmek gibi teşvik ve kışkırtmalarda bulunduğu anlaşılmaktadır. Aynı belgede bu durumun Ermeni Katolik piskoposunun yaptığı kandır- macaların bir eseri olduğu, bu defa Maraş’a gelen Fransa Büyükelçiliği askerî ateşesinin de bu yolda kandırma yöntemlerine devam ettiği yer al­maktadır. Adı geçenlerin açıktan açığa Katolikleri himaye ve korumaya kalkışmaları konusu dikkate değer görülmüştür (BOA A.MKT.MHM. 651: 10).</span></p>
<p><span>Fransa, bölgede Katolik Ermenileri himaye ettiği gibi Katolik ol­mayan Ermenileri de Katolik mezhebine çekmek için onları sözde koru­maya çalışmış, öngördüğü propaganda faaliyetlerinde bulunmuştur. Fran­sa’nın Ermenilere hamilik yapması Ermeniler tarafından olumlu karşı­lanmıştır. Zira Halep vilayetine bağlı Antakya kazasının Süveydiye sahi­linde bulunan Kesab ve diğer köylerinden, içinde Katolik Ermenilerinin de bulunduğu Ermeniler tehdit altında olduklarını ve kendilerini koruya­cak derecede zaptiye olmadığından bahisle Lazkiye Fransa konsolosluğu­na hitaben birçok imzalı mektup göndermişler ve konsolosluktan yardım istemişlerdir. Lazkiye konsolosu da adı geçen mektubu Beyrut Fransız Genel Konsolosluğuna göndermiştir (BOA A.MKT.MHM. 647: 21). Bölgede yaşayan Ermeniler Fransa ile olan yakınlıkları dolayısıyla gerek­tiğinde yardım isteyecek kadar Fransa’yı kendilerine yakın görmüşlerdir. Böylece Fransa hakimiyet yaratma çabalarına yenilerini eklemiş ve he­deflerine adım adım yaklaşmıştır denilebilir.</span></p>
<p><span>Halep ve Adana Fevkalade Kumandan Vekili Muhsin Paşa’nın 30 Eylül 1897’de Başkitabet’e gönderdiği şifrede; Antakya ve Süveydiye ci­varını tamamen dolaştığını ve edindiği izlenimleri anlatmaktadır. Buna göre Süveydiye nahiyesi Müslüman, Nusayri ve Ermeni köylerinden meydana gelmektedir. Bunun dışında Rum Ortodokslarına ait bir tek köy bulunmaktadır. Ermenilerden oluşan köyün toplamı beş tanedir. Bölgede bulunan Osmanlı askerlerinin ve mahalli hükümetin sürekli teyakkuz ha­linde bulunmalarından dolayı Ermeni köyleri isteklerine kavuşamamış­lardır. Her tarafta asayiş sağlandıktan sonra, Ermeni köylerindeki ahali iş­leriyle meşgul olmaktadırlar. Asayişin sağlanmasından sonra Muhsin Pa­şa bütün Ermeni köylerinin ileri gelenleri ve papazlarını davet etmiş ge­rekli tavsiyelerde bulunmuştur. Toplantıya katılanların tamamı ortak bir dille Osmanlı Devleti’ne bağlılıklarını ve sadakatlerini bildirmişlerdir. Durum böyle iken; Hınçak Komitesine bağlı sakıncalı kişilerden oldukla­rı hükümetçe araştırılarak gözaltına alınan ve daha sonra aftan yararlana­rak tahliye edilen Kebusiye köyü ahalisinden İsa ve kardeşi Karabet tah­liye sonrasında rahat durmayarak Süveydiye’deki Ermeni ahalisini rahat­sız etmişlerdir. Bunu fırsat bilen Fransız Viskonsolosu ve İngiliz Konso­losu gizli bir şekilde bu iki Ermeni isyancıyı korumuş ve himayelerine almışlardır (BOA Y.PRK.ASK. 133: 9). Buradan Fransa’nın Ermeni fe­satçılarını nasıl desteklediği anlaşılmakla birlikte, bu olay aynı zamanda Ermeniler üzerinden İngiliz-Fransız rekabetini de gözler önüne sermekte­dir.</span></p>
<p><span>Halep ve Adana Fevkalade Kumandanlığı Vekâletinin 1897 tarihli şifre telgrafından, Fransa’nın Hatay’daki Ermeni olaylarını desteklediği ve körüklediği anlaşılmaktadır. Belgede, karışıklık çıkardığı için geçen sene Marsilya’ya sürgün edilen dört Ermeni’den önce ikisinin, daha sonra Fransız posta vapuruyla diğer ikisinin Kıbrıs’a geldiği anlaşılmaktadır. Kıbrıs’ta birleşen bu dört Ermeni’nin gemici kılığına girerek yine Fransız posta vapuruyla İskenderun’a çıkarak orada bulunan İngiliz zırhlısına gi­rip İngiliz gemici taifesi kıyafeti giyerek karaya çıktıkları oradan Payas’ın Çamlık köyüne gittikleri ve tekrar olay çıkaracakları (BOA Y.PRK.ASK. 119: 45) teferruatıyla anlatılmaktadır. Belge tahlil edildiğinde, bahsi ge­çen dört Ermeni’nin daha önce sürgün edilmesi, bir yıl sonra Fransa’nın marifetiyle kılık değiştirerek, binbir yolla İskenderun’a tekrar getirilmele­ri ve Osmanlı’nın bu durumu bu kadar ciddiye almasından, bunların ele­başı konumunda oldukları anlaşılabilir.</span></p>
<p><span>Fransa, Ermenileri Hatay’da olaylar çıkarmak için kışkırtmak veya olaylar çıkaran Ermenileri koruyup kollamakla kalmamış, Osmanlı’ya is­yan için Ermeni kamuoyu oluşturulması ve Ermenilerin teşkilatlanmasın­da da etkin rol oynamıştır. Fransa, Ermenilerin Osmanlı topraklarındaki emellerine ulaşmak için propaganda aracı olarak kullandıkları pek çok gazete ve dergiye ev sahipliği yaptığı (BOA HR.SYS. 2749: 110) gibi Osmanlı Devleti’nin yurda girişini yasakladığı bu yayınların, gizlice yur­da girişini temin etmeye çalışmıştır. Bu yayınlardan birisi Paris’te “Er­meni Cemiyet-i Vataniyesi” adıyla çıkarılan ve yabancı posta çantaları içinde İskenderun’a sokulmaya çalışılan dergidir (BOA DH.MKT. 1426: 52).</span></p>
<p><span>Hatay’da Ermeni olaylarının çıkmasında önemli bir etkiye sahip olan Fransa’nın, gerek olaylar öncesinde gerekse olaylar sonrasında Er- menilere verdiği destek kendi belgelerinden de rahatlıkla anlaşılmaktadır. Musa Dağı’nda isyan eden Ermeniler, 10 Eylül 1915 tarihli bir belgede Fransız gemilerinden silah ve cephane talebine ilave olarak Fransızlardan kadın ve çocuklarının güvenli bir yere nakledilmesini istemişlerdir. 11 Eylül 1915’te Fransız gemilerinin marifetiyle 3.000’den fazla Ermeni – bunlar bahsi geçen Ermeni kadın ve çocuklar olsa gerek- önce Kıbrıs’a götürülmüş ancak Kıbrıs yönetiminin bunları kabul etmemesi üzerine, Mısır’ın İskenderiye şehrine nakledilmiştir. Geride kalan ve isyana de­vam eden Ermenilerin zor durumda kalmaları üzerine 23 Eylül 1915’te, yine Fransızlar bunları da İskenderiye’ye götürerek buraya yerleştirmiş­lerdir. 23 Eylül 1915 tarihli, Fransa’nın Mısır Ortaelçisi M. Defrance’nin Fransız Dışişleri Bakanı M. Delcasse’ye gönderdiği yazıda: “… bu sığı­nan Ermeni şeflerinin kafalarındaki tek düşüncenin Türklerle savaşmanın ve intikam almanın olduğudur. Tarafımızdan yönlendirilmek ve silahlan­dırılmak istemektedirler.” ifadeleri yazmaktadır (Dilan 2005: XCVI- XCVII ).</span></p>
<p><span><div class="su-heading su-heading-style-default su-heading-align-left"><div class="su-heading-inner"><strong>SONUÇ VE DEĞERLENDİRME</strong></div></div></span></p>
<p><span>Fransa, Osmanlı Devleti’nde yaşayan Ermenileri, sözde bağımsız­lık için gerçekleştirdikleri hareketlerde ziyadesiyle desteklemesine rağ­men bağımsız bir Ermenistan projesine sıcak bakmamıştır. Yalnızca Er­menileri Fransız çıkarları doğrultusunda kullanmayı planlamıştır (Evren 2002: 92).</span></p>
<p><span>Fransa’nın bağımsız bir Ermenistan’a sıcak bakmadığı, Fransa’nın Osmanlı büyükelçisi M. Paul Cambon’un, 20 Şubat 1894’te Fransa Dışiş­leri Bakanı Casimir Pirier’ye gönderdiği mektuplardan açıkça anlaşılmak­tadır:</span></p>
<p><span>Cambon mektubunda şunları söylüyor:</span></p>
<p><span><span class="su-highlight"> “…. Bağımsız bir Ermenistan mı? Kesinlikle bu düşünü­lemez. Ermenistan, Bulgaristan ve Yunanistan gibi tabiî hudut­larla çevrili, birleşik bir halk kütlesiyle tarif ve sınırlanmış bir yer değildir. Ermeniler Türkiye’nin her köşesine dağılmış bulu­nuyorlar. Asıl Ermenistan denilen yerlerde de Müslüman halkla karışmış bulunuyorlar. Buna, Ermenistan’ın Türkiye, İran ve Rusya arasında parçalanmış olduğunu da ilave ediniz. Beklen­meyen bir savaş sonucunda, eğer Avrupa, bir Ermenistan kurul­masını teklif etmiş olsa, yeni hükümetin yerini tayin ve tespit hemen hemen imkânsızdır. Aynı zorluk, yarı bağımsız bir il ku­rulmasında da söz konusudur. Ermenistan nereden başlayıp ne­rede bitiyor? Kala kala ıslahat vaadi kalıyor. Fakat Türkiye’de bu gibi vaatlerin ne demek olduğu bilinmektedir. Bir ıslahat yapıl­ması için önce her şeyi ıslah etmek gerekir. 15 yıl önce Ermeni- leri memnun edecek ıslahat ve değişikliklerin bugün kendilerine yetmeyeceğinden de korkulur. O halde Ermeni sorunu için bir hal çaresi, bir sonuç mümkün değildir.” </span> (Uras 1987: 428)</span></p>
<p><span>Dün bölgedeki çıkarları gereği sözde Ermenilerin yanında olan Fransa’nın günümüzde de çıkarları doğrultusunda Ermeni bahanesini kul­lanmaya devam ettiği görülmektedir. Hatta Fransız politikacıların kendi aralarındaki rekabette bu meseleyi kullandıklarını söylemek mümkündür. Fransa eski Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy’nin 6 Ekim 2011’de Erme­nistan’ı ziyareti, birçok basın kuruluşunda olduğu gibi Fransız Le Monde gazetesinde de “Cumhurbaşkanlığı seçim kampanyasının bir parçası” ola­rak değerlendirilmiştir. Sarkozy’nin Ermenistan’da sarf ettiği cümleler, bize Fransa’daki Ermeni lobisini ve 2012 baharında yapılan Cumhurbaş­kanlığı seçimlerini hatırlatmaktadır.</span></p>
<p><span>Tarihî süreç içerisinde Fransa, emellerine ulaşmak için bölgede ya­şayan Ermenileri maşa olarak kullanmış ancak başarılı olamamıştır. Böl­ge ne Fransızlara ne de Ermenilere yâr olmuş, Hatay toprakları sahibinde kalmıştır. Ancak yaşanan süreç sadece Türkleri değil aynı zamanda Er- menileri de olumsuz etkilemiş ve birlikte yaşama azim ve kararlılığını or­tadan kaldırmıştır. Her iki taraf da bu durumdan zarar görmüştür. Olaylar sırasında sayıları binlere varan Türk ve Ermeni ölmüş, bunun sonucunda Hatay Ermeni olayları, bugün bile Türk ve Ermeni kamuoyu dışında tüm dünya kamuoyunu meşgul eden “Ermeni Sorunu”nun ortaya çıkmasında etkin bir rol oynamıştır.</span></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Dr. Ahmet GEÇER</strong></span></a>
</p><p><span>ahmet_gecer@hotmail.com</span></p>
<p><span><strong>Kaynak:</strong> TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar</span></p>
<hr>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-64527" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/08/Hatay_Ermeni_Isyanlari-01.jpg" alt="" width="900" height="1225" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/08/Hatay_Ermeni_Isyanlari-01.jpg 900w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/08/Hatay_Ermeni_Isyanlari-01-768x1045.jpg 768w" sizes="(max-width: 900px) 100vw, 900px"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-64528" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/08/Hatay_Ermeni_Isyanlari-02.jpg" alt="" width="900" height="1245" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/08/Hatay_Ermeni_Isyanlari-02.jpg 900w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/08/Hatay_Ermeni_Isyanlari-02-768x1062.jpg 768w" sizes="(max-width: 900px) 100vw, 900px"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-64529" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/08/Hatay_Ermeni_Isyanlari-03.jpg" alt="" width="900" height="1145" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/08/Hatay_Ermeni_Isyanlari-03.jpg 900w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/08/Hatay_Ermeni_Isyanlari-03-768x977.jpg 768w" sizes="(max-width: 900px) 100vw, 900px"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-64530" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/08/Hatay_Ermeni_Isyanlari-04.jpg" alt="" width="810" height="1105" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/08/Hatay_Ermeni_Isyanlari-04.jpg 810w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/08/Hatay_Ermeni_Isyanlari-04-768x1048.jpg 768w" sizes="(max-width: 810px) 100vw, 810px"><span><strong>KAYNAKÇA</strong></span></p>
<ol>
<li>
<div><span><strong>Arşiv Vesikaları</strong></span></div>
</li>
</ol>
<div><span>Başbakanlık Osmanlı Arşivi (BOA şeklinde gösterilmiştir)</span></div>
<div><span>♦  Dosya: 616, Fon Kodu: A.MKT.MHM. Gömlek No: 3.</span></div>
<div><span>♦  Dosya: 616, Fon Kodu: A.MKT.MHM. Gömlek No: 14.</span></div>
<div><span>♦  Dosya: 646, Fon Kodu: A.MKT.MHM. Gömlek No: 7.</span></div>
<div><span>♦  Dosya: 714, Fon Kodu: A.MKT.MHM. Gömlek No: 37.</span></div>
<div><span>♦  Dosya: 65 i, Fon Kodu: A.MKT.MHM. Gömlek No: 10.</span></div>
<div><span>♦  Dosya: 647, Fon Kodu: A.MKT.MHM. Gömlek No: 21.</span></div>
<div><span>♦  Dosya: 133, Fon Kodu: Y.PRK.ASK. Gömlek No: 9.</span></div>
<div><span>♦  Dosya: 119, Fon Kodu: Y.PRK.ASK. Gömlek No: 45.</span></div>
<div><span>♦  Dosya: 2749, Fon Kodu: HR.SYS. Gömlek No: 110.</span></div>
<div><span>♦  Dosya: 1426, Fon Kodu: DH.MKT. Gömlek No: 52.</span></div>
<div>
<ol start="2">
<li><span><strong>Kaynak Eserler</strong></span></li>
</ol>
</div>
<div><span>♦  DİLAN, Hasan (2005), Fransız Diplomatik Belgelerinde Ermeni Olayları (1914­-191S), Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara.</span></div>
<div><span>♦  EVREN, Gürbüz (2002), Ermeni Sorunundaki Çıkar Odakları, Ümit Yayınları, Ankara.</span></div>
<div><span>♦  HALAÇOĞLU, Yusuf (2008), Ermeni Tehciri, Babıali Kültür Yayıncılığı, İs­tanbul.</span></div>
<div><span>♦  KARPAT, H. Kemal (2010), Osmanlı Nüfusu 1830-1914, Timaş Yayınları, İstanbul.</span></div>
<div><span>♦  KUNDAKÇI, Hasan (2006), Emperyalizmin Maşası Ermeniler, Alfa Yayınları, İstanbul.</span></div>
<div><span>♦  ÖZÇELİK, İsmail (2005), Ermeni Sorunu ve Gerçekler, Gündüz Eğitim ve Yayıncılık, Ankara.</span></div>
<div><span>♦  SARAY, Mehmet (2005), Ermenistan ve Türk Ermeni İlişkileri, Atatürk Araştırma Merkezi Yayınları, Ankara.</span></div>
<div><span>♦  SÜSLÜ, Azmi (1990), Ermeniler ve 1915 Tehcir Olayı, Yüzüncü Yıl Üniversite­si Rektörlüğü Yayını, Ankara.</span></div>
<div><span>♦  TEKİN, Mehmet (2000), Hatay Tarihi, Atatürk Yüksek Kurumu Atatürk Kültür Merkezi Yayını, Ankara.</span></div>
<div><span>♦  TUNCER, Hüner (2000), 19. Yüzyılda Osmanlı-Avrupa İlişkileri, Ümit Yayınları, Ankara.</span></div>
<div><span>♦  URAS, Esat (1987), Tarihte Ermeniler ve Ermeni Meselesi, Belge Yayınları, İstanbul</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/hatay-ermeni-olaylarinda-fransanin-rolu.html#_ednref1" name="_edn1"></a></span></div>
<div>
<hr>
</div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/hatay-ermeni-olaylarinda-fransanin-rolu.html#_ednref1" name="_edn1"><sup><sup>[1]</sup></sup></a> Bu nizamnameye göre, Osmanlı Devleti’nde yaşayan Ermeniler, İstanbul’da faaliyet gösterecek 140 üyeli bir meclis tarafından yönetilecekti. Üyelerden 20’si İstanbul’daki Ermeni din adamları arasından, 40’ı İstanbul dışından, 80’i yine İstanbul’daki Ermeniler içinden seçilecekti. Ayrıntılı bilgi için bkz. Esat Uras, Tarihte Ermeniler ve Ermeni Meselesi, Belge Yayınları, İstanbul 1997.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Ermenîlerîn Kökeni Ve Geçmişten Günümüze Türk&amp;amp;Ermenî İlişkileri</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/ermenilerin-koekeni-ve-gecmisten-gunumuze-turkermeni-iliskileri</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/ermenilerin-koekeni-ve-gecmisten-gunumuze-turkermeni-iliskileri</guid>
<description><![CDATA[ Ermenîlerîn Kökeni Ve Geçmişten Günümüze Türk-Ermenî İlişkileri
Türk-Ermeni İlişkilerinin tarihine ana hatları ile temas etmeden evvel, Ermenilerin kökeni hakkında bilgi vermenin yararlı olacağına inanıyorum. Ermeni adına ilk defa, M.Ö. 6. yüzyılda Pers Kralı Darius’un kitabelerinde rastlanmaktadır. Ve asıl ilginç olan nokta şudur ki, Ermeniler, kendilerine hiçbir zaman “Ermeni” dememişler, bilakis kendilerini “Haikhlar” olarak adlandırmışlardır. Ermeni ismi, Pers Kralının, bölgenin adına izafeten uydurmuş […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4863da6be.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:45 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Ermenîlerîn, Kökeni, Geçmişten, Günümüze, Türk&amp;Ermenî, İlişkileri</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="591" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/10/Ermeni-Meselesi-003.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/ermenilerin-kokeni-ve-gecmisten-gunumuze-turk-ermeni-iliskileri.html">Ermenîlerîn Kökeni Ve Geçmişten Günümüze Türk-Ermenî İlişkileri</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. Ekrem MEMİŞ</strong></span></a>
</p><p>Türk-Ermeni İlişkilerinin tarihine ana hatları ile temas etmeden evvel, Ermenilerin kökeni hakkında bilgi vermenin yararlı olacağına inanıyorum.</p>
<p>Ermeni adına ilk defa, M.Ö. 6. yüzyılda Pers Kralı Darius’un kitabelerinde rastlanmaktadır. Ve asıl ilginç olan nokta şudur ki, Ermeniler, kendilerine hiçbir zaman “Ermeni” dememişler, bilakis kendilerini “Haikhlar” olarak adlandırmışlardır. Ermeni ismi, Pers Kralının, bölgenin adına izafeten uydurmuş olduğu bir isimdir. Çünkü çivi yazılı belgelerden anlaşıldığı kadarıyla, daha M.Ö. 3. Binyıldan itibaren[1], onların yerleştiği Doğu Anadolu Bölgesine “Armanu” veya “Armenia” denilmekte idi. Başka bir tabirle, Ermenilerin gelmesinden yaklaşık 1600 yıl önce de, Doğu Anadolu Bölgesi, “Armenia” adıyla anılıyordu. İşte Pers Kralı, hâkimiyeti altında bulunan ve muhtemelen batıdan göçmen olarak gelen bu yabancılara “Armenia Bölgesinde oturanlar” anlamına gelen “Ermeniler” ismini vermişti. Şu noktayı da açıklığa kavuşturmakta fayda görüyoruz: Ermeniler, kendilerinden önce bu topraklar üzerinde oturmuş olan Urartuları (M.Ö. 9.-6. yüzyıllar arası) ataları olarak göstermeye ve dolayısıyla bölgenin gerçek sahibi olduklarını ispat etmeye çalışmaktadırlar. Halbuki, yapılan filolojik tetkikler, Ermenilerin kullandığı dilin, Hint-Avrupa kökenli dillerden olduğunu, açık ve net bir biçimde ortaya koymuştur. Buna karşılık Urartuların dili, M.Ö. 3. Binyılda Doğu Anadolu’nun hemen hemen tamamı ile Güneydoğu Anadolu’nun bir bölümünde oturan ve bilim adamları tarafından Proto-Türkler oldukları ileri sürülen Huri kavminin diliyle akraba olup, Asya kökenli dillerdendir. O halde, Ermenilerin böyle bir iddiada bulunmaları, tamamıyla yersiz ve yanlıştır. Çünkü filolojik açıdan, böyle bir görüşün haklılığına asla imkan yoktur[2]. Eğer Urartulara mutlaka bir akraba aranıyorsa, Filolojik açıdan, bu akrabalığa en layık olanlar Türklerdir.</p>
<p>Ermeniler, büyük bir ihtimalle, M.Ö. 8. yüzyılda vuku bulan Trak göçleri neticesinde Anadolu’ya geldikten ve yaklaşık iki asır orda burada yaşadıktan sonra, Urartu Devletinin yıkılmasını fırsat bilerek, M.Ö. 6. yüzyılın başlarında, Van Gölü ve civarındaki topraklara, Pers Kralının egemenliğini kabul etmek ve ona vergi ödemek şartıyla yerleşebilmişlerdir. O halde, Ermenilerin Anadolu’daki tarihleri, M.Ö. 6. yüzyıldan daha geriye gitmemektedir. Halbuki, çivi yazılı belgelerdin öğrenildiğine göre[3], Türkler M.Ö. 3. Binyılın sonlarından itibaren Anadolu’da mevcutturlar ve Anadolu’nun kaderinde önemli roller oynamışlardır[4].</p>
<p>Ermeniler, Pers İmparatorluğu’nun yıkılmasından sonra İskender’in, daha sonra da sırasıyla Selevkosların, Romalıların, Bizanslıların, Selçuklu Türklerinin ve nihayet Osmanlı Türklerinin egemenliğinde yaşamışlardır.</p>
<p>Ermeniler, Anadolu’da yaşadıkları uzun zaman içerisinde hiçbir zaman tam manasıyla bağımsız olamamışlar, mütemadiyen himaye altında yaşamışlar ve karşılığında da vergi ödememişlerdir. Fakat şurası bir gerçektir ki, en iyi muameleyi Türklerden görmüşlerdir. Hatta Osmanlı imparatorluğu döneminde devletin üst kademelerinde kendilerine birçok görevler verilmiştir[5]. Ancak, özellikle 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren, emperyalist devletlerin teşvik ve tahrikleriyle, memleket içerisinde karışıklıklar çıkarmaya ve Osmanlı Hükümeti için problem olmaya, başlamışlardır. Nitekim, dış güçlerin yardımıyla oluşturulan Ermeni komiteleri aracılığı ile memleketin her yerinde kulüpler ve kitaplıklar açılmış, buralara devam eden kişilere Ermeni Tarihi ve Ermeni büyükleri hakkında bilgiler verilerek, Ermeni milliyetçiliği aşılanmaya çalışılmıştır. Bu arada Türklüğe ve Türklere karşı Ermeni halkında nefret uyandıracak eserler de neşredilmiştir. Ermeni Patrikhanesi ise, dini yükümlülüğünü bir tarafa bırakıp, bütün mevcudiyeti ile komitecilerin karargâhı haline gelmiştir. Rus Çarlığı da, Kilikya (Adana, Maraş, İskenderun) bölgesindeki Ermenileri Ortodoks mezhebine geçirerek kendisine bağlamayı ve bu yolla Akdeniz’e çıkmayı hedeflediği için, devamlı olarak Ermenileri kışkırtmaktan geri kalmamıştır.</p>
<p>Balkan Harbi’nden sonra Ermeni derneklerinin siyasi faaliyetleri daha da artırmış ve Ermeni çeteleri, Türkleri katletmeye başlamışlardır. Osmanlı İmparatorluğu 3 Ağustos 1914 tarihinde Birinci Dünya Harbi’ne fiilen iştirak ettikten sonra ise Ermeniler, Anadolu’da oturan ve hiçbir günahı olmayan binlerce Türkü çoluk çocuk, genç ihtiyar demeden acımasızca katletmişlerdir. Elbette ki, böylesine vahim bir durum karşısında Osmanlı Hükümeti’nin birtakım tedbirler alması gerekiyordu. Nitekim çok geçmeden bu tedbir alındı. Gerçekten, Başkomutanlık makamı, Anadolu’nun birçok yerlerinde ve özellikle Doğu Anadolu’daki Ermeni isyanlarının, sabotajlarının ve silahlı eşkıyalıkların tehlikeli bir durum yarattığını görerek, İçişleri Bakanlığı’na bir teklifte bulunmuş ve 27 Mayıs 1915 tarihinde de üç maddelik bir tehcir (Göç Ettirilme) kanunu çıkarılmıştır. Bu kanun ile; 2 ordu, bağımsız kolordu ve tümen komutanlarına, “askeri nedenlere dayanarak, casusluk ve hainliklerini hissettikleri bölge halkını, tek tek veya toplu olarak memleketin diğer bölgelerine gönderebilmelerine” yetki verilmiştir. Bu kanuna göre çıkarılan yönetmeliklerle de, göç ettirilen şahısların mal, can ve namuslarını koruyucu çeşitli düzenlemeler getirilmiştir[6].</p>
<p>Osmanlı Hükümeti ayrıca, Ermenilerin göç ettirilmesiyle ilgili olarak bir de talimat metni yayınlamıştır. Bu metinde şöyle denilmektedir: “Nakli gereken Ermenilerin yeni yerleşme bölgelerine hareket ettirilmeleri ve yolculukları sırasında rahatları sağlanmalı, canları ve malları korunmalıdır. Varışlarından, yeni yurtlarına tamamıyla yerleşmelerine kadar, iâşeleri, mülteci tahsisatlarından karşılanmalıdır. Bunlara daha evvelki mali durumları ve halihazır ihtiyaçlarına göre, mal ve toprak dağıtılmalıdır. İhtiyaç sahipleri için, hükümet evler yapmalı, çiftçi ve ihtiyaç sahibi zanaatkârlara tohum, âlet, teçhizât temin etmelidir.”</p>
<p>“Bu emrin tamamıyla, Ermeni isyancı komitelerinin genişlemesine karşı bir tedbir olması nedeniyle, Müslüman ve Ermeni gruplarının, karşılıklı katliama girişmelerine yol açacak şekilde yerine getirilmesinden kaçınılmalıdır.”</p>
<p>“Yeniden yerleştirilen Ermeni gruplarının refakat etmek üzere, özel görevliler temini için düzenlemeler yapılacak, bunların yiyecek ve diğer ihtiyaçları sağlanacak, bu amaçla gerekecek harcamalar, göçmenlere ayrılan hükümet tahsisatından karşılanacaktır.”</p>
<p>“Göçmenlerin yolculukları sırasında, varış yerlerine kadar, gerekli iâşeleri sağlanmalıdır. Yoksul göçmenlere, yerleşebilmeleri için, kredi verilmelidir. Yolculuk halindeki kişiler için kurulan kamplar, muntazam olarak denetlenmelidir. Bu kişilerin refahı için gerekli tedbirler alınmalı, ayrıca asayiş ve güvenlikleri sağlanmalıdır. Yoksul göçmenlere yeterli yiyecek verilmeli ve sağlık durumları, her gün, doktor tarafından denetlenmelidir… Hasta, kadın ve çocuk trenle, diğerleri ise dayanıklılıklarına göre, katırlara, araba içinde veya yaya olarak gönderilmelidir. Her konvoya bir müfreze muhafız refakat etmeli, her konvoyun yiyecek malzemeleri, varış yerine kadar korunmalıdır. Kamplarda veya yolculuk sırasında, göçmenlere karşı bir saldırı vuku bulursa, bu saldırılar, derhal önlenmelidir.”[7] Görülüyor ki, yüzyıllardan beri Türklerle yan yana yaşayan Ermeniler, güvenilir bir vatandaş olarak kabul edilmelerine ve kendilerine her türlü konuda serbestlik tanınmasına rağmen, Türkiye üzerinde çeşitli menfaatleri olan yabancı devletlerin oyununa gelerek, hata işlemişlerdir. Eğer Ermeni vatandaşlar, macera peşinde koşan Ermeni komitelerinin aklına uyarak, memleketin çeşitli yerlerinde karışıklıklar, isyanlar, eşkıyalıklar, sabotajlar ve hatta düşman hesabına casusluklar yapmasalar ve her şeyden önemlisi, en kritik durumlarda, Türk ordusunu, arkadan vurmak gibi hareketlere girişmeselerdi ve nihayet silahları ile düşman tarafına geçerek, her şeylerini paylaştıkları Türk askerine karşı savaşmasalardı elbette ki bu isyanları bastırmak için hiçbir askeri harekâta gerek kalmayacağı gibi, yurdun başka köşelerine göç ettirilmeleri de söz konusu olmayacaktı. Esasen hiçbir hükümet, kendisine sadık, görevini yapan vatandaşlarını, hele ölüm-kalım savaşında olduğu bir zamanda, cezalandırma ve göç ettirme gibi işlemlere girişemez[8].</p>
<p>Ancak, azınlıkların, yurt çıkarlarına uymayan ve hatta vatanı yok etmek durumuna getiren eylemlerine karşı da hükümetlerin eli kolu bağlı kaldıkları, hiçbir zaman ve hiçbir yerde görülmemiştir. Suça uygun cezayı vermek, devlet otoritesinin ve hükümet yöneticilerinin en doğal hakkı ve hatta görevidir[9].</p>
<p>Türk milletini savaş meydanlarında yenemeyeceklerini anlayan emperyalist devletler, Türklerle kardeş gibi yaşayan azınlıkları, çıkarları için, bir piyon olarak kullanmışlardır.</p>
<p>Birinci Dünya Harbi’nde Ermeniler tarafından öldürülen Türklerin sayısı, öldürüldüğü iddia edilen Ermenilerin sayısından çok daha fazladır. Bu öldürülen Türklerin çoğu, Ermeni isyanlarında baskına uğrayan askerlerle, işi gücü ile uğraşan sivil halktı. Gözünü kin bürümüş Ermeni komitecileri, kadın, çocuk ve ihtiyarları bile öldürmüşlerdir. Bu hareket tarzı, insanlık için, medeniyet için, utanç vericidir. Ermeni komitecileri, yabancı devletlerin özendirme, kışkırtma ve her türlü yardımlarıyla hem Türk ve hem de Ermeni ırklarına en büyük kötülüğü yapmışlardır.</p>
<p>Ermenilerin Doğu Anadolu’daki çarpışmalarda ve tehcir sırasında kayıplar verdiği bir gerçektir. Esasen bu durumu inkar eden de yoktur. Savaştan kaynaklanan genel düzen ve güvenlik ortamı ve zapt edilmesi mümkün olmayan şahsi kin ve öç alma duyguları çerçevesinde, göç ettirilen kafilelere bir takım saldırılarda bulunulmuştur. Ancak hükümet, bu durumu, elinden geldiği kadar önlemeye çalışmış ve sorumlu gördüğü saldırganlarla görevlerinde ihmali görülen muhafızları da en ağır şekilde cezalandırmıştır.</p>
<p>Diğer taraftan, savaş günlerinin güç şartları; araç, yakıt, gıda, ilaç ve diğer imkânların yetersizliği, ağır iklim şartları, bir takım salgın hastalıkların meydana getirdiği tahribat da kayıpların sayısın artırmıştır. Cephelerde, 90.000 kişilik Osmanlı ordusu, soğuk ve hastalıktan kırılmıştır. Uzak bölgelerde, hatta başkent İstanbul’da bile, feci sıkıntılar çekilmiştir. Bu zor şartlar ve sıkıntılardan, en az Ermeniler kadar Türklerde paylarını almışlardır. İşte, Ermeni propaganda ve teröristlerinin soykırım (jenosit) diye iddia ettikleri olayın gerçek yüzü bundan ibarettir. Kaldı ki, göç ettirilme sırasında, Ermenilerin kayıpları ile ilgili olarak verilen rakamlar bile, birbirine uymamaktadır. Örneğin ciddiyeti ile tanınan Encylopedia Britannica, 1918 yılı baskısında, tehcir sırasında ölen Ermeni sayısını 600.000 olarak yazmış iken, bu miktar, 1968 yılı baskısında 1.500.000 olarak gösterilmiştir[10].</p>
<p>Gerçeği tespit etmek için, Osmanlı İmparatorluğu sınırları içerisindeki Ermeni nüfusuna bakmak gerekir.</p>
<p>Birinci Dünya Harbi sıralarında, Osmanlı İmparatorluğu uyruğundaki Ermeni nüfusu, çeşitli kaynaklara göre şöyledir:</p>
<table class=" aligncenter" width="550">
<tbody>
<tr>
<td width="341"><span>Ermeni Patrikhanesi Rakamlarına Göre</span></td>
<td width="80"><span>2.560.000</span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>Ermeni Tarihçisi Basmacıyan’a Göre</span></td>
<td><span>3.380.000</span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>Lozan’daki Ermeni Heyetine Göre</span></td>
<td><span>2.500.000</span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>Ermeni Tarihçisi Kevork Aslan’a Göre</span></td>
<td><span>1.800.000</span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>Fransız Sarı Kitabı’na Göre</span></td>
<td><span>1.550.000</span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>Encylopedia Britannica’ya Göre</span></td>
<td><span>1.500.000</span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>Ludovic de Constensa’ya Göre</span></td>
<td><span>1.400.000</span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>H. F.B. Lynch</span></td>
<td><span>1.345.000</span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>Revue de Paris’e Göre</span></td>
<td><span>1.300.000</span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>Osmanlı İstatistiklerine Göre</span></td>
<td><span>1.295.000</span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>İngiliz Yıllığı’na Göre</span></td>
<td><span>1.056.000</span></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Abartılı Ermeni kaynakları dikkate alınmadığı takdirde, bu nüfusun ortalama olarak 1.300.000 olduğu kabul edilebilir. Şu halde, Ermeni iddialarının gerçekle bir ilgisi yoktur.</p>
<p>Talat Paşa, İttihat Partisi’nin son toplantısında, Ermenilerin kaybını 300.000 olarak tahmin etmiştir.</p>
<p>Toynbee ise Ermenilerin kaybını 600.000 olarak vermiştir ki, bu rakam, Encylopedia Britannica’nın 1918’de verdiği rakamla aynıdır.</p>
<p>Osmanlı Hürriyet ve İtilâf Hükümeti, İttihat ve Terakki İktidarını kötülemek ve işgal kuvvetlerine hoş görünmek için göç ettirme sırasında 800.000 Ermeni’nin öldüğünü söylemiştir.</p>
<p>Lozan Konferansına katılan Ermeni Heyeti Başkanı Bogos Nubar, o sırada Türkiye’de hala 280.000 Ermeni’nin bulunduğunu, 700.000 Ermeni’nin de başka ülkelere göç ettiğini söylemiştir. Bu beyan doğru kabul edildiği takdirde, toplam 1.300.000 olan Ermeni nüfusundan, hala Türkiye’de oturan ve başka memleketlere göç eden Ermeniler de sayılırsa, Ermeni kaybının 300.000 civarında olduğu görülür. Bu kayıplara, çete ve isyan harekâtında ölen ve düşman safına geçerek Türklerle savaşırken ölenler de dâhildir. Savaş şartları içinde, yokluk, yorgunluk ve hastalıktan ölenler de bu miktara katılmalıdır. Ermenilerin ve Ermeni yanlısı çevrelerin, Ermeni kayıplarını verirken, Türk kayıplarını da hatırlamaları gerekir. Türk kayıpları, Ermeni kayıplarından çok daha fazladır. Yukarıda adı geçen Bogos Nubar’a göre, sadece Doğu Anadolu’daki Müslüman nüfustan 1.400.000 kişi eksilmiştir[11].</p>
<p>Görülüyor ki, ne plânlı bir soykırım ve ne de 1.500.000 Ermeni’nin ölmesi söz konusudur. Böyle bir iddiada bulunmak, tarihi gerçekleri saptırmaktan başka bir şey değildir[12].</p>
<p>Ermeniler Mustafa Kemal’in önderliğinde başlatılan Milli Mücadele sırasında da düşmanca hareketlerine devam etmişlerdir. Gerçekten, başta ABD olmak üzere, Batılı devletleri arkasına alan Ermeniler, Doğu Anadolu Bölgesi’nde bir Ermenistan Devleti kurmak amacıyla Türklerle mücadeleye girmişler, ancak Şark Cephesi Komutanı Kâzım Karabekir Paşa tarafından mağlup edilmişlerdir. 3 Aralık 1920’de Ermenilerle Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti arasında Gümrü Antlaşması imza edilmiştir. Fakat anlaşmadan bir gün sonra, Ermeni toprakları, Rus Kızılordusu’nun işgaline uğramış ve Erivan’da Sovyet Ermeni Cumhuriyeti Hükümeti kurulmuştur. Bu nedenle, Gümrü antlaşması onaylanamamıştır. Bunun yerine 16 Mart 1921’de Sovyet Rusya ile Moskova’da bir antlaşma yapılmış ve bu antlaşma, 27 Mart 1921 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi’nce de onaylanmıştır.</p>
<p>Böylece, Doğu Cephesi ve bu cephede savaştığımız düşmanlarımızla olan ilişkilerimiz düzelmiş gibi görünüyordu.</p>
<p>Fakat özellikle, 1960’lı yıllardan sonra, Ermenilerin, Türkiye ve Türkler aleyhindeki faaliyetleri, yeniden artmaya başlamıştır.</p>
<p>Ancak, şurası bir gerçektir ki, Osmanlı Arşivlerinde ortaya çıkarılan ve ilim âleminin hizmetine sunulan yüzlerce belge, Ermeni iddialarının hiçbir gerçek dayanağı olmadığını, açıkça ortaya koymuş bulunmaktadır.</p>
<p>Şunu da hemen belirtelim ki, Ermeniler, genellikle Türk-Yunan İlişkilerinin gerginleştiği dönemlerde sahneye çıkmışlar ve hatta, Rumlarla işbirliği içerisine girmişlerdir. Milli Mücadele sırasında yaşanan bu durum, 1990 yılının başlarında yeniden yaşanmıştır. Hatırlanacağı üzere, Ermeni-Azeri çatışmasının hemen ardından Yunanlılar, Batı Trakya’daki soydaşlarımıza karşı insanlık dışı hareketlerde bulunmuşlardır.</p>
<p>Ermeniler halen Azerbaycan topraklarının % 20’sini işgal altında tutmaktadırlar. Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne girmeye çalıştığı şu sıralarda gündeme getirilen en önemli konulardan biri, Türkiye’nin, Ermeni soykırımını kabul etmesi noktasında yoğunlaşmaktadır. Ayrıca Türkiye’den Ermenistan sınır kapısını açması ve Türkiye ile Ermenistan arasında ticari ilişkilerin başlatılması istenmektedir. Türkiye, Ermenilerin işgal ettiği Azeri topraklarından çekilmesi kaydıyla, Ermenistan sınır kapısını açabileceğin beyan etmiştir. Ancak, soykırım iddiasını kabullenmesi mümkün değildir. Çünkü, Birinci Dünya Harbi sırasında Ermenilerin de özellikle Doğu Anadolu Bölgesi’nde yaşayan yüz binlerce Türkü acımasızca katletmişlerdir. Son yirmi yıldır bölgede yapılan arkeolojik kazılarda çok sayıda toplu mezar ortaya çıkarılmıştır ki Müslüman Türklere ait olan bu toplu mezarlar, Ermeni katliamın boyutlarını tüm çıplaklığı ile ortaya koymaktadır. Bir başka ifade ile tehcir olayının yaşandığı 1915 yılında Türklerin verdiği kayıp, Ermeni kayıplarından daha az değildir.</p>
<p>Her iki taraf da epeyce insanını kaybettiğine göre, Ermenilerin her yıl bu konuyu gündeme getirerek, Türkiye’yi köşeye sıkıştırmak istemesinin hiçbir anlamı yoktur. Eğer Ermenistan, Türkiye ile iyi ilişkiler kurmak istiyorsa, her şeyden önce tarihin derinliklerinde kalmış olan sözde Ermeni Soykırım iddiasından vazgeçmeli, ardında da işgal altında tuttuğu Azeri topraklarını boşaltmalıdır.</p>
<div><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. Ekrem MEMİŞ</strong></span></a></div>
<div><span>Afyon Kocatepe Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölüm Başkanı.</span></div>
<div><span><strong><span>Kaynak:</span></strong></span></div>
<div><span>Afyon Kocatepe Üniversitesi, </span><span>Sosyal Bilimler Enstitüsü, </span><span>Sosyal Bilimler Dergisi, </span><span>Cilt: VII Sayı: 1 – Haziran 2005 (Ermeni Özel Sayısı)</span></div>
<hr>
<p><span><strong><span>Dipnotlar:</span></strong></span></p>
<div><span><strong>[1]</strong> M.Ö. 2200’lerde Akkad Kralı Narm-Sin’in Anadolu’ya yaptığı askeri bir seferi anlatan Şartamhari metinlerinde Van ve civarına “Armanu” veya “Armenia” memleketi denilmektedir. Bir başka ifade ile Ermenilerin bölgeye gelmesinden yaklaşık 1600 yıl önce de Doğu Anadolu Bölgesi’nde bir Armanu memleketi vardır.</span></div>
<div><span><strong>[2] </strong>Ekrem MEMİŞ, “M.Ö. 3. Binyılda Anadolu’da Türkler”, Türk Dünyası Araştırmaları, Sayı 53, İstanbul 1988, s. 46, n. 6.</span></div>
<div><span><strong>[3]</strong> Boğazköy kazılarında ele geçirilen ve yukarıda sözü edilen Akkad Kralının Anadolu’ya girişini anlatan KBO III, 13 numaralı metnin 15. satırında Türki Kralı İlşu-Nail’den söz edilmektedir ki, bu bize M.Ö. 3. Binyıldan itibaren Türklerin Anadolu’da var olduklarını göstermektedir.</span></div>
<div><span><strong>[4] </strong>Ekrem Memiş, a.g.m., s. 35-46.</span></div>
<div><span><strong>[5] </strong>Bunu birkaç örnekle özetlersek, Osmanlı Devlet idaresinde</span></div>
<div>
<table width="421">
<tbody>
<tr>
<td width="341"><span>Maliye Bakanı</span></td>
<td width="80"><span>1</span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>PTT Bakanı</span></td>
<td><span>3</span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>Bayındırlık Bakanı</span></td>
<td><span>5</span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>Dışişleri Bakanı</span></td>
<td><span>1</span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>Hazine-i Hassa Bakanı</span></td>
<td><span>3</span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>Senato Üyesi</span></td>
<td><span>4</span></td>
</tr>
<tr>
<td><strong><span>Birinci Meşrutiyet Dönemi (1876):</span></strong></td>
<td><span> </span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>Meclis-i Mebusan Reis Vekili</span></td>
<td><span>1</span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>Millet Vekili</span></td>
<td><span>8</span></td>
</tr>
<tr>
<td><strong><span>İkinci Meşrutiyet Dönemi (1908):</span></strong></td>
<td><span> </span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>Millet Vekili ve Başbakanlık Divan Katibi</span></td>
<td><span>1</span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>Millet Vekili</span></td>
<td><span>11</span></td>
</tr>
<tr>
<td><span><strong>Bakanlıkların Üst Kademelerinde Görevli Memurlar</strong>:</span></td>
<td><span> </span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>İç işleri Bakanlığı’nda</span></td>
<td><span>16 kişi</span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>Vali Yardımcısı</span></td>
<td><span>4 kişi</span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>Mutasarrıf Yardımcısı</span></td>
<td><span>31 kişi</span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>Bayındırlık Bakanlığı’nda</span></td>
<td><span>9 kişi</span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>Orman ve Ziraat Bakanlığı’nda</span></td>
<td><span>8 kişi</span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>PTT Bakanlığı’nda</span></td>
<td><span>17 kişi</span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>Milli Eğitim Bakanlığı (memur ve öğretmen)</span></td>
<td><span>16 kişi</span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>Adalet Bakanlığı’nda</span></td>
<td><span>20 kişi</span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>Belediyelerde</span></td>
<td><span>10 kişi</span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>Asker ve Devlet Hekimliğinde</span></td>
<td><span>37 kişi</span></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p><span> olarak hizmette bulunmuşlardır.</span></p>
</div>
<div><span>Bunlardan başka, Ermenilerden 17’den fazla gazeteci ve yazar, 11’den fazla mimar, 140 kişi baruthane görevlisi, 20.000 kişi Gümrükler Müdürlüğü’nde görev yapmışlardır. (Not: Bu bilgiler, Genelkurmay Başkanlığı Askeri Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı tarafından 1989’da yayınlanan “Geçmişten Bugüne Kadar Türk-Ermeni İlişkileri” adlı kitabın 19. ve 20. sayfalarından alınmıştır.</span></div>
<div><span><strong>[6] </strong>Bu yönetmelikler, Belge No:1916 (Askeri Tarih Belgeleri, Sayı 81) yayınlanmıştır.</span></div>
<div><span><strong>[7] </strong>Dış Politika Enstitüsü; Dokuz Soru ve Cevapta Ermeni Sorunu, Ankara 1983, s. 24-25.</span></div>
<div><span><strong>[8] </strong>Ekrem MEMİŞ-Nuri Köstüklü, Yeni ve Yakın Çağda Türk Dünyası, 3. Baskı, Konya 2002, s. 279.</span></div>
<div><span><strong>[9] </strong>Genelkurmay ATASE Başkanlığı, Geçmişten Bugüne Türk-Ermeni İlişkileri, Ankara 1989, s. 68.</span></div>
<div><span><strong>[10] </strong>Ekrem MEMİŞ-Nuri Köstüklü, a.g.e., s. 280.</span></div>
<div><span><strong>[11] </strong>A.g.e., s. 282.</span></div>
<div><span><strong>[12] </strong>Genelkurmay ATASE Başkanlığı, Geçmişten Bugüne Türk-Ermeni İlişkileri, Ankara 1989, s. 71-73.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Revan (Erivan) Ve Iğdır Yöresinde Demografik Yapının Ermeniler Lehine Dönüştürülme Süreci (1828&amp;amp;1920)</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/revan-erivan-ve-igdir-yoeresinde-demografik-yapinin-ermeniler-lehine-doenusturulme-sureci-18281920</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/revan-erivan-ve-igdir-yoeresinde-demografik-yapinin-ermeniler-lehine-doenusturulme-sureci-18281920</guid>
<description><![CDATA[ Revan (Erivan) Ve Iğdır Yöresinde Demografik Yapının Ermeniler Lehine Dönüştürülme Süreci (1828-1920)
Tarihi süreçte, Revan ve Iğdır yöresi, Çukur Saad ve Sürmeli çukuru adları ile anılmaktadır. Kasım 1920 yılında Kazım Karabekir Paşa komutasındaki Türk ordusu Iğdır ve ilçelerini geri alana kadar Revan ve Iğdır yöresindeki Türklerin toplumsal, kültürel yapısı aynı olup, iklim özellikleri de genel olarak birbirinin aynısı idi. 1920 yılı kasım ayından itibaren bu yöre Aras […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c48623cff8.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:45 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Revan, Erivan, Iğdır, Yöresinde, Demografik, Yapının, Ermeniler, Lehine, Dönüştürülme, Süreci, 1828&amp;1920</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/09/Ermeni-Meselesi-001.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/revan-erivan-ve-igdir-yoresinde-demografik-yapinin-ermeniler-lehine-donusturulme-sureci-1828-1920.html">Revan (Erivan) Ve Iğdır Yöresinde Demografik Yapının Ermeniler Lehine Dönüştürülme Süreci (1828-1920)</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Öğr. Gör. Oktay KIZILKAYA</strong></span></a>
</p><p><span>Tarihi süreçte, Revan ve Iğdır yöresi, Çukur Saad ve Sürmeli çukuru adları ile anılmaktadır. Kasım 1920 yılında Kazım Karabekir Paşa komutasındaki Türk ordusu Iğdır ve ilçelerini geri alana kadar Revan ve Iğdır yöresindeki Türklerin toplumsal, kültürel yapısı aynı olup, iklim özellikleri de genel olarak birbirinin aynısı idi. 1920 yılı kasım ayından itibaren bu yöre Aras Nehri sınır kabul edilerek Iğdır ve civarı Türkiye de, Revan ve civarı ise Ermenistan tarafında kalmak üzere fiilen ikiye ayrılmıştır.</span></p>
<p><span>Türkler ile Ermeniler burada yaşamlarını büyük oranda huzur ve sükûn içinde XIX. yüzyıla kadar sürdürmüşlerdir. Bu birliktelik, Rusların istilasına kadar devam etmiştir. Rus istilası sürecinde ve sonrasında Ermeniler milliyetçi düşünce­lerin etkisiyle kendilerine tek etnisiteli bir vatan meydana getirmeye çalışmışlardır. Rus destekli bu Ermeni milliyetçiliği, zamanla saldırgan bir yapıyı benimseyerek, Müslüman Türklerin bu yöreden göç ettirilmesi amacına yönelik olarak tedhiş ve katliamlar gerçekleştirmeye başlamıştır.</span></p>
<p><span>Bu çalışmada, bu bölgede XI. yüzyıldan itibaren var olan Türklerin demog­rafik üstünlüğü ve bu üstünlüğün Ermeniler tarafından hangi yöntemler kullanıla­rak, çoğunluğun nasıl azınlık durumuna düşürüldüğü incelenmeye çalışılmıştır. Revan ve çevresi, Rus hâkimiyetine girdikten sonra bu yörede Rus destekli büyük bir Ermeni mezalimi yaşanmış ve bunun neticesinde buradaki Türkler aşama aşama etnik temizliğe maruz kalmışlardır. Yöredeki Ermeni mezaliminin yaşanmasına sebep olan gelişmelerin daha iyi anlaşılması açısından bu yöredeki demografik yapının bilinmesi gerekmektedir.</span></p>
<p><span><strong>Yöredeki Türk Varlığı</strong></span></p>
<p><span>Osmanlıların, Revan, Rusların, Armanskaya Oblast (Ermeni Vilayeti), Azerbaycan Türklerinin İrevan ve günümüzde Ermenistan olarak adlandırılan ülke dâhilinde Ermeniler, Müslüman Türk nüfusa oranla azınlıkta bulunmaktaydılar. Osmanlı belgelerinde, Revan (Erivan) merkezli Çukur Saad ve Sürmeli Çukurunda (Revan-Iğdır Ovasında) nüfusun yoğun bir şekilde Müslüman Türk olduğu kayıtlı­dır. Bu kayıtları destekleyecek siyasi ve askeri gelişmeler tarihi kaynaklar arasında da mevcuttur.</span></p>
<p><span>XIII. Yüzyıldan itibaren, Iğdır, Revan, (Erivan) ve Nahçivan civarında ge­lişen siyasi ve askeri olaylarda, Selçuklu, Osmanlı ve Safevi gibi Türk menşeli devletlerin rol oynaması, bu dönemde buraların Türk-Türkmen yurdu olduğunun en büyük delilini oluşturmaktadır. Bu dönemde bu bölgede Ermenilerin herhangi bir nüfus ağırlığı olmadığı gibi, meydana gelen siyasi gelişmelerde de etkinlikleri hiç­bir şekilde görülmemektedir. Ermeniler, bu dönemde bölge nüfusunun çok küçük bir kısmını oluşturmakta ve Üçkilise’deki (Eçmiyazin) manastır çevresinde dini bir topluluk halinde, genel olarak bölgede hâkim olan Türk kökenli devletler olan Os­manlı veya Safevi (Türkmen) hâkimiyetinde yaşamakta idiler.<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>1</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong></span></p>
<p><span>1590’da Osmanlı Devleti tarafından düzenlenen, Revan Tapu Tahrir defte­rinde kayıtlı, Çukur Saad’da yer alan (Revan-Iğdır Ovası) köylerden çoğunun adla­rı Türkmen boy ve oymaklarının adlarını taşımaktadır. Bunlar; Ozanlar, İsalu, Pornak, Takçılu, Cebecilü, Palaslu, Gökçebeglü, Üveysbeglü, Demircilü, Kozanlu, Yasavullu, Alpavud, Lalabegi, Tarcanlu, Dibeklü, Samagar, Muganlu, Talışlu, Khoçkeri (Koçkiri), Kaçar, Yasaklu, Körpelü, Hacı-karalu, İmanşalu, Koylahisarlu, Ağaceri, Yahyalu, Musa-Hacılu, Navruzlu, Gencelü, Develü, Zencirlü, Saçlu, Avşar, Tekerlü, Köseler, Karabörk, Ağzıkanlu, Cibinlü, Abaranoğlu (büyük ihtimalle Oğuz Türkçesi’nde, Aparanoğlu-Götürenoğlu), Kuşoğlu, Nazaroğlu, Akhı-Veys (Hakveyis) ve İmaret (Amarat-Kadı kışlak)<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>2</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong> ve sairedir.</span></p>
<p><span>Bu köylerde yaşayanların ahalisi hiç şüphe yok ki Türklerden oluşmakta idi. Bunun en büyük delili de bu yerleşim birimlerinin Türkçe ve Türk aşiretlerinin adlarını taşımasıdır. Bunun dışında Revan merkezli Çukur Saad’da (Revan-Iğdır Ovası) çok sayıda göçer Türkmen Boyu da mevcut idi. Evliya Çelebi 1647 yılında Revan’a yaptığı seyahatte, Ağrı Dağı ve civarı (Revan ve Iğdır Ovası’nın bulundu­ğu bölgeyi kapsar) için “Türkmenlere yaylaktır”<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>3</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong> ifadesini kullanmakla, bölgedeki yoğun Türk nüfusa ve bölgenin Türklüğüne vurgu yapmıştır. Revan ve Iğdır yöre­sinin çukur (ovalık) kısmı da şüphesiz kışlakları idi. Yine XIII. yüzyıl Revan ve civarı hakkında bilgi veren kaynaklar, bugünkü Erivan merkezli Ermenistan coğ­rafyası için XIII. Yüzyılda Türkmenistan (Türkmen Ülkesi) adını kullanmaktadır.<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>4</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong> Bölgenin Türklerin veya Türkmenlerin vatanı olduğu gerçeği, Fransa’daki Historia Üniversitesi tarafından kaleme alınan ve 1783 yılında Fransa Kralına sunulan ve kralın onayı ile yayınlanan “Osmanlı Devleti Tarihi” adlı eserde, bugünkü Erme­nistan’ın XIII. yüzyılda Türkmenistan (Türkmen Ülkesi) olarak adlandırıldığı ka­yıtlıdır.</span></p>
<p><span>1747 yılının Haziran ayında, İran da hâkim bulunan Avşar Türkmenlerin­den Nadir Şah suikast sonucu öldürülünce, İran’ın hâkim olduğu topraklarda iç karışıklıklar çıkmış ve bu iç karışıklıklar sonucu İran’ın toprak bütünlüğü bozul­muştur. İran’ın hâkim olduğu topraklarda yirmi kadar hanlık kurulmuştur. Bu han­lıklardan biri, Turgutlu Türkmenlerinin hâkimiyetinde olan Revan Hanlığıdır.<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>5</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong></span></p>
<p><span>Revan Hanlığı döneminde, Çukur Saad yöresindeki Ermeniler yaşantılarını genel olarak barış ve huzurlu bir ortamda sürdürmüşlerdir. Bu doğrultuda, Revan Hanlığı’nın yönetiminde olan topraklarda, Eçmiyazin Ermeni Patrikliği’nin 375 hektar vakıf arazisi olup, bu arazi dâhilinde tarımla uğraşmaktaydılar. Bu arazinin işlenmesinden elde edilen gelirden Türk yönetimleri vergi almamaktaydı.<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>6</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong> Bu du­rum, Osmanlı Devleti sınırları içerisinde yaşayan Ermenilere uygulanan sistemin bir benzeri idi. İran coğrafyasında yönetimde olan Türkmenlerin de, Ermenilere karşı herhangi bir baskı ve dışlamaya yönelik uygulama veya siyaset takip etme­mekte idiler. Bu açıdan değerlendirildiğinde, Ermenilere, adı geçen Türk kökenli iki devlet tarafından, ne dini, ne de etnik açıdan herhangi bir olumsuz tutum takınılmadığı gibi aksine korunup kollandıkları izlenimi edinilmektedir.<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>7</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong></span></p>
<p><span>Ancak daha sonraki yüzyıllarda Eçmiyazin Ermeni patrikliğinin yörede bu­lunması, Ermenilerin Revan ve civarına özel bir önem vermesine neden olmuş, onlar burasını kutsal bir yer olarak kabul etmiş ve bütün dikkatlerini bu yöreye yöneltmişlerdir. Bu nedenle burada bir Ermenistan Devleti kurmak, Ermenilerin hayallerini hep süslemiştir. Ancak karşılarında kendilerine en büyük engel olarak gördükleri bir gerçek vardı. Bu gerçek de bölgedeki Müslüman Türklerin nüfus bakımından, Ermenilere oranla büyük bir çoğunluk oluşturmalarıydı.</span></p>
<p><span>Rus hâkimiyetine girmeden önce, bu yöredeki demografik dağılım yoğun şekilde Müslüman Türklerin lehine idi. Çukur Saad yöresinin 1590 yılı kayıtlarına göre, Revan Eyaletinde, (Iğdır ve civarını da içine alan Çukur Saad yöresinin Eri­van, Nahçıvan ve Şüregel mıntıkaları kapladığı alanda) 120 bin kişi yaşamaktaydı. 1728 yılında ise aynı yörede, 183 bin kişinin yaşadığı kayıtlardan anlaşılmaktadır.<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>8</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong> 1590 yılına ait olan kayıtta, bu nüfusun, %77,5’ini Türkler, %22,5’ini Ermeniler, 1728 yılına ait kayıtta ise bu bölgede yaşayanların %76,5’ini Türkler, %23,5’ini ise Ermenilerin oluşturduğu tespiti yapılmaktadır. Revan eyaletine ait verilen bu iki nüfus kayıt bilgileri, Osmanlıların bölgeye hâkim olduğu devre aittir.</span></p>
<p><span>Osmanlılar, herhangi bir bölgeyi ele geçirdiklerinde o bölgedeki arazi ve vergi verecek nüfusu kayıt altına alırlardı.<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>9</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong> Revan ve civarı da ele geçirildiğinde, hemen arazi ve vergi verecek nüfusu kayıt altına alınmıştır. Bu nüfus kayıtlarında hata payı çok azdır. Çünkü Osmanlı Devleti, Müslim ve gayri Müslim unsurlardan farklı vergiler aldığından, alınan vergiler aynı dine mensup olup olmamakla bağ­lantılı olduğundan ve Ermenilerin, İslam inancında olmaması sebebiyle, Cizye adı ile bilinen verginin onlardan ayrıca tahsil edildiği göz önüne alındığında,<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>10</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong> Osmanlı tahrir defterlerindeki kayıtların gerçeğe çok yakın olduğu anlaşılmaktadır. Bu ne­denle, 1590 ve 1728 yılına ait Osmanlı kayıtlarında, Revan Eyaletinin (Bugün Er­menistan olarak adlandırılan ülke) demografik yapısı içerisinde, Türk nüfusun bü­yük bir çoğunluk oluşturduğu görülmektedir.</span></p>
<p><span>Bölgenin yer adlarına (Toponim) bakıldığında bile, yerleşim birimlerinin çoğunun Türkçe olduğu görülür. Bu durum bütün Ermenistan için geçerlidir.<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>11</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong> Aynı durum, Iğdır ve civarı (Sürmeli Kazası) için de geçerlidir.<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>12</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong></span></p>
<p><span>Bölgedeki yer isimlerinin Türkçe menşeli olması gerçeğini Ermeni Tarihçi­lerden Z. Gorgodyan’ın, 1932 yılında Erivan’da bastırılan “1831-1931’inci Yıllar Arasında Sovyet Ermenistanın Ahalisi” (Ermenice) adlı kitabında Ermenistan’da kayıtlı 2310 yerleşim yerinden 2000’nin adının Türkçe menşeli olduğun kaydedil­miştir.<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>13</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong></span></p>
<p><span><strong>Yörenin Rus Hâkimiyetine Girmesi</strong></span></p>
<p><span>XIX. yüzyıldan itibaren Ruslar, Kafkasya’ya doğru istila hareketine başla­mışlardı. 1826 yılında Kuzey Azerbaycan da ortaya çıkan genel bir ayaklanma üzerine, İran olaya taraf olmuş ve bu suretle, İran-Rus savaşı başlamıştır. Revan Hanlığı da İran’a bağlı olması nedeniyle bu savaşa taraf olmuştur. Revan ve civarı bu savaş neticesinde, Rusların üstün gelmesi üzerine, iki devlet arasında yapılan Türkmençay Antlaşması (1 Şubat 1828) ile Rus hâkimiyetine geçmiştir.<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>14</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong> Bu ant­laşma ile Revan’a bağlı olan Iğdır ve civarı da doğal olarak Rus hâkimiyetine gir­miştir.</span></p>
<p><span>Rusların, Revan (Erivan) çevresinde, Revan Türkleri ile yaptıkları savaşa tanık olan ve bu savaştaki gelişmeleri kaydeden zamanın Rus yazarları, uzaktan gördükleri Revan’ı tarif ederken, pek çok camii minaresinin göründüğünü yazmış­lardır. Revan Kalesi, Rusların eline geçtikten sonra, şehre giren Rus yazarlar, ahali­sinin çoğunun Türk olduğunu görmüş ve eserlerinde bu gerçeği kaydetmişlerdir.</span></p>
<p><span>Ruslar, Türkmençay Antlaşması ile hâkimiyetlerine aldıkları, Revan, Nahçivan ve bunlara birleştirdikleri Karabağ’la birlikte anılan yerlerde bir idari yapı oluşturmuşlardır. Oluşturulan bu idari yapının adını “Armanskaya Oblast” (Ermeni Vilayeti) koymuşlardır (Mart 1828).<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>15</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong> Ermeniler bu idari birime, Ruslar tarafından Ermeni Vilayeti adının verilmesini, uzun zamandan beri özlemleri olan, bağımsız Ermenistan veya Muhtar Ermenistan idaresi özlemlerine kavuştuklarını zannederek, kısa süreli bir sevinç yaşamışlardır. Ancak Ermenilerin bu sevinçleri uzun sürmemiştir. Rusların, yöreyi işgali sürecinde, onlara her türlü yardımı sağla­yan ve Ermeni dini lideri olan Nerses’i tutuklayıp, Basarabya’ya sürgün etmişler­dir. Ermeniler oluşturulan yapının bir Rus vilayeti olduğunu, bu bölgeleri Rus Çarı adına işgal eden ve daha sonra da oluşturulan Ermeni vilayetinin başına getirilen Rus Komutanı Paskiyeviç’ten öğrenmişlerdir.<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>16</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong> Ermenilerin, bağımsız veya muhtar (özerk) Ermenistan’a kavuşma sevinçleri bu nedenle kısa sürmüştür.</span></p>
<p><span><span>Bu dönemde İran’da hâkimiyet, Kaçar Türkmenlerinde bulunmaktaydı. Türkmençay Antlaşması (1828) ile neticelenen bu Rus-İran Savaşın da, Ermeniler, bağlı oldukları Müslüman Türk idaresinin kendilerine her türlü kolaylık gösterme­sine rağmen, gönüllü silahlı çeteler oluşturarak din adamlarının öncülüğünde, Rus­ların yanından savaşa katılmışlardı.<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>17</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong> Ermeniler, bu Rus-İran savaşında, daha sonra meydana gelen Osmanlı-Rus savaşlarındaki, Ruslar lehine olan açık ve faal tutum­larının adeta bir denemesini yapmışlardır.</span><br>
</span></p>
<p><span>Rusların, Ermeni Vilayeti adını verdikleri bu bölgede idari yapı kısa süre sonra değiştirilerek, geçici bir askeri idarenin merkezi haline dönüştürülmüştür (Eylül 1829).<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>18</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong> Bu bölge yirmi yıl sonra ise, Erivan, Nahçivan, Gümrü, Yeni (Novo) Bayezid ve Ordubad kazalarından oluşan Erivan adı ile anılan ve yöneticisi askeri vali olan yeni bir idari yapı meydana getirmişlerdir. Vali başkanlığında ol­mak üzere, vali yardımcısı ve Rus asıllı yüksek devlet memurlarının katılımı ile bir vilayet meclisi oluşturulmuştur. Bu meclisin dışında yine Rus memurlardan oluşan bir vilayet mahkemesi olup, Türklerin gönlünü almak ve Rus devletine sempati duymalarını sağlamak amacıyla mahalli imamın öncülüğünde, Müslümanlara mah­sus bir şer’i meclis oluşturulmuştur.<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>19</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong> Bu suretle Türklere, Rus Devletinin, Müslü­manların haklarına saygı gösterdiği mesajı verilmeye çalışılmıştır. Bununla birlikte bölge ahalisinin dilini değiştirmeye özel önem vermişlerdir. Bu doğrultuda 1840 yılına kadar bölgede resmi dil Farsça iken, bu tarihten itibaren Rusça resmi dil olarak dayatılmıştır.<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>20</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong> Buna rağmen resmi yazışmaların dışında, bölgedeki ahalinin büyük bir çoğunluğu toplumsal hayatta Türkçe konuşmakta<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>21</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong> ve kültürel eserlerini de Türkçe meydana getirmekteydiler.<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>22</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong> Türkçenin yörede kültürel ve edebi dil ol­duğu gerçeğini, Köroğlu, Kerem Dede, Âşık Garib, Emrah ile Selbihan, Dede Ka­sım, Kurbani, Gökçeli Âşık Aliasker (Elesker), Beyböğrek, Tepegöz, Aslanbeğ (Basat) gibi edebi ürünlerin kendi aralarında yaygın olarak Türkçe anlatılmasıdır. Bu suretle, Türkler, milli destan ve hikâyeleri ile efsane ve ananelerini canlı tutarak varlıklarını korumuşlardır.<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>23</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong> Bu bölge de Türkçenin konuşulması bu dönemle sınır­lı olmayıp, Türklerin Anadolu’ya yayılma (XI. yüzyıl) sürecinden itibaren Türkçe, Kafkasya bölgesinde en yaygın konuşulan dillerden birisi olduğu gibi, zamanla bölgedeki farklı etnik gruplar arasında ortak anlaşma dili haline de gelmiştir.<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>24</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong></span></p>
<p><span><strong>Yöre de Demografik Değişim</strong></span></p>
<p><span>Ruslar ile İran arasında 1828’de imzalanan Türkmençay Antlaşması gere­ğince, bu yörenin merkezi olan Revan, Rusların hâkimiyetine girmiştir. Ruslar, Revan merkezli bu bölgenin yoğun olan Türk ve Müslüman nüfusunu göz önüne alarak, burada daima varlıklarını sürdürmek ve gelecekte daha ileri mıntıkalara (Anadolu ve İran içlerine) yönelmek için burasını bir üs olarak teşkil etmişler, bu yüzden buralara Hristiyan unsurların yerleştirilmesi siyasetini benimsemişlerdir.<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>25</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong></span></p>
<p><span>Bu yöre, Rus hâkimiyetine girmeden hemen önce, Erivan Vilayeti’nin de­mografik yapısının ezici çoğunluğu Türklerden oluşmaktaydı. 1828 yılına kadar Erivan ve civarındaki (Sürmeli Çukuru) nüfusun toplam 106.900 kişi olduğu; bu nüfusun 81.749’u Türk, 25.151’i ise Ermeni idi.<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>26</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong> Bu nüfus oranlarına bakıldığı zaman, Erivan ve civarının demografik yapısında Türklerin tartışılmayacak kadar açık şekilde çoğunluğu oluşturdukları görülmektedir.</span></p>
<p><span>Bu amaçla Ruslar, Revan ve çevresinde Hristiyan nüfusu artırmak amacıy­la ilk etapta yerleştirilecek unsur olarak Ermenileri düşünmüşlerdi. Bu doğrultuda İran ve Osmanlı vatandaşı Ermenilere çeşitli teşvikler sunmak, özellikle Sürmeli Çukuru (Çukur Saad) denilen bölgeye Ermeni Vilayeti adını vermek suretiyle, Ermenilerin kitle halinde buraya göçünü sağlamışlardı.<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>27</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong> 1828-1829 yıllarında Kuzey Azerbaycan olarak adlandırılan Revan bölgesine, İran’dan sayıları 6.946’yı bulan Ermeni ailesi göç etmiştir. Bunların toplam olarak 35.560 kişi olduğu bilin­mektedir. Edirne antlaşmasından sonra (1829-1830 yıllarında) Osmanlı ülkesin­den, yaklaşık 14 bin Ermeni ailesi, bu nüfus olarak 84.000 kişi yapmaktadır ki, buraya göç ettirilmiştir.<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>28</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong> Buraya göç ederek yerleşen 2.264 ailenin Kars’tan, 4.315 ailenin de (Doğu) Beyazıt’tan geldikleri tespit edilmiştir. Bu gelenlerden bir kısmı, Rus işgali nedeniyle can ve mal güvenliğinden dolayı Müslüman Türklerin boşalt­tığı köylere yerleştirilmiştir. Bu suretle, savaştan sonra geri dönmesi muhtemel Müslüman Türk ahalinin önünü kesmişlerdir. Köyleri ellerinden çıkan Müslüman Türkler ise Türkiye ve İran’a göç etmek zorunda bırakılmıştır.<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>29</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong></span></p>
<p><span>Ruslar, bu bölgenin idari teşkilatını 1872 yılında yeniden düzenleyerek Erivan Guberniyası’na yedi (Erivan, Aleksandrapol, Nahçivan, Novo Beyazid, Sürmeli (Iğdır), Dereleyez-Şerur ve Eçmiadzin) kazayı daha bağlamışlardı. Bağla­nan bu kazalardan biri de Sürmeli Kazası adı ile anılan Iğdır ve civarını içine alan yöredir.<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>30</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong> Bu düzenleme yapıldığında bile Ermeniler, Erivan, Iğdır ve civarında nüfus açısından çoğunluğu oluşturmuyorlardı.</span></p>
<p><span>Aynı durum, Ermenilerin çoğunluk iddiasında bulundukları, Osmanlı Devleti’nin Doğu vilayetleri olarak bilinen ve Vilayat-ı Sitte olarak adlandırılan bölge için de geçerli idi. Din ve Etnik açıdan bölge değerlendirmeye tabi tutulduğunda; % 83 Müslüman, % 14 Hristiyan Ermeni, % 3 Hristiyan Rum ve Süryani vb. gibi unsurlardan oluşmaktaydı. Ancak araştırmalar hiçbir yerde çoğunluğu oluşturma­dıklarını hatta en kalabalık oldukları Erzurum vilayetinde bile %20.77 nüfus oranı­na sahip olduklarını göstermekteydi.<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>31</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong> Yine Osmanlı Devletinin 1914 istatistiğine göre, o zamanki mülki taksimata göre (Erzurum, Van, Bitlis, Harput, Bitlis, Diyar­bakır) vilayetlerinde toplam nüfus 3.225.989 olup bunların 2.622.010’u Müslüman, 483.672’si Ermeni, 4859’u Rum ve 115.820’si Süryani idi.<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>32</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong> Özetle; Ermeniler ve diğer Hristiyan unsurlar Doğu Anadolu bölgesinin hiçbir yerde çoğunluk oluştur­muyorlardı.</span></p>
<p><span>1828 yılından 1918 yılına kadar Revan ve çevresinin demografik yapısını değiştirmek için Ruslar büyük çabalar göstermelerine rağmen büyük oranda Hristiyan çoğunluğunu sağlamayı başaramamışlardır. 1908 yılına ait Rus nüfus istatistiğine göre Erivan vilayetine bağlı, Iğdır ve civarını içine alan Sürmeli San­cağına bağlı, 234 köyde toplam 91.141 nüfusun yaşadığı tespit edilmiştir. Bu sayı­ma göre Sürmeli sancağındaki nüfusun, 68.692’si (%70,7’si) Türk ve Müslüman, 28.449 kadarı ise Ermeni nüfustan oluşuyordu. Ancak bu sayımda sadece erkek nüfus dikkate alınmıştır. Bu sayımda, Sürmeli Sancağının 1908 yılına ait nüfus verileri yerleşim birimlerinin etnik yapıları ile birlikte verilmiştir. Rus istatistiğinde bile Türk ve diğer Müslüman unsurların bölgede nüfusun çoğunluğunu teşkil ettiği görülmektedir. I. Dünya Savaşının başladığı 1914 yılında dahi Erivan ve civarında yaşayan Türk nüfus, sayısal açıdan aşağı yukarı Ermeni nüfus ile aynı seviyede idi.<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>33</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong></span></p>
<p><span>Justin Mc Carthy, “Ölüm ve Sürgün,” adlı eserinde, Erivan Vilayetindeki Türk nüfusun 1914 ve 1926’daki oranını karşılaştırmıştır. Bu karşılaştırmaya göre; 1914’te Türk nüfus 270.000 iken 1926 yılında Türk nüfusun 89.000’e düştüğünü kaydederek aradaki Türk nüfus kaybının oransal farkının %67 olduğunu tespit et­miştir. Bu oranlamada, Türk Milli Mücadelesinden sonra Türk sınırları içerisinde kalan Iğdır ve civarını dışta tutarak hesaplamıştır. Rus hâkimiyetinde kalan Erivan ve civarı için bu sonuçlar geçerlidir. Bölgedeki bu nüfus değişiminin en büyük neden, İngiliz Amirali Bristol’un tuttuğu günlükte kayıtlı şu sözlerinde arandığın­da, sorunun nedeni açık bir şekilde ortaya çıkmaktadır;</span></p>
<p><span>“Genaral Dro’nun yanında (bulunarak) hizmet görmüş subayların verdiği raporlardan biliyorum ki, savunmasız köyler topçu ateşine tutulmuştur ve sonra işgal edilmişlerdir; eğer orada kaçmamış yerli halktan (Müslüman) kimse bulun­muş ise bunlar vahşice öldürülmüşlerdir. Köy talan edilmiştir. Bütün hayvan sürü­leri gasp edilmiş ve sonunda köy yakılmıştır. Bu eylemler Müslümanları (Türkleri) defetme amacıyla düzenli ve sistemli biçimde yürütülmüştü.”<strong><sup>[34]</sup></strong></span></p>
<p><span><span>Bu kayıt farklı bir bakış açısıyla değerlendirildiğinde, Amiral Bristol, Ermenilerin Türklere yaptığı katliamları ifade ederken “düzenli ve sistemli biçimde yürütülmüştü” şeklindeki ifadeyi kullanmak suretiyle bölgedeki Türklere soykırım yapıldığını kuşkuya yer bırakmayacak derecede açıkça dile getirmektedir. Eğer, 1948’de kabul edilen Birleşmiş Milletler Anayasası’nda yer alan “Soykırım Suçu­nu Önleme ve Cezalandırma Sözleşmesi”, geçmişe yönelik işletilecek ve Amiral Bristol’un tuttuğu bu rapor işleme konulacak olursa, Ermenilerin Türklere yönelik soykırım yaptıkları ortaya çıkmaktadır. Çünkü Birleşmiş Milletler (BM) Genel Kurulunda, 1948’de kabul edilen İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nde soykı­rım tanımlanırken kullanılan ifade şöyledir; “Silahsız ve savunmasız bir toplumun bireylerinin hiç ayrım gözetilmeksizin planlı bir şekilde ve silahlı bir toplum tara­fından tamamen yok edilmesidir.”<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>35</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong></span><br>
</span></p>
<p><span><strong>Sonuç</strong></span></p>
<p><span>XIII. yüzyıldan itibaren batılı kaynaklarda Türkmenistan olarak geçen ve günümüzde Ermenistan olarak adlandırılan ülkede çoğunluk Müslüman Türklerden oluşmaktaydı. Rusya desteğindeki Ermeniler, 1828’den başlayarak Türklere yöne­lik etnik temizlik hareketine başlamışlardır. Ermenilerin yaptıkları bütün katliam ve sürgünlere rağmen, 1920 yılına kadar Ermenilerin kendilerine merkez olarak seçtikleri Revan (Erivan) ve civarında Müslüman Türk nüfusu sayısal yönden he­men hemen Ermeni nüfusa eşit idi.<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>36</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong> Bu nedenle Türkler, yöre üzerinde tarihten gelen doğal bir hakka sahip idiler. Bu haklarından da kolay kolay vazgeçmek ama­cında değildiler. Bu amaçla, Ermenilerin teşkilatlı tedhiş hareketlerine karşı, Türklerde teşkilatlanmaya başlamışlardı. Ancak bu teşkilatlanmada Türkler, Ermenilere nazaran çok geç kalmışlardı. Çünkü Erivan ve civarın da yüzlerce Türk köyü yakı­lıp, yağmalanıp ve ahalisi katledildikten sonra Türkler, durumun korkunçluğunun farkına varmışlardır.</span></p>
<p><span>Ermeni tedhişine o dönemde engel olacak ve Müslüman Türklerin hayatla­rını güven içinde idame etmelerine yardımcı olacak bir teşkilat ise bulunmamak­taydı. O dönemde (1828-1920), Müslüman ülkeler arasında en güçlü devlet olarak Osmanlı Devleti olmasına rağmen, Osmanlılar yöredeki demografik değişikliklere müdahil olamamıştır. Buna sebep olarak muhtemelen Osmanlı Devleti’nin zayıf durumda bulunması gösterilebileceği gibi, bölgenin Osmanlı hâkimiyetinde iken değil de, İran’ın hâkimiyetinde iken Rus egemenliğine geçmesi bir müdahaleye engel teşkil etmiş olabilir. Neticede her ne olursa olsun; XIII. yüzyıldan itibaren Türkmenlerin vatanı olan yöre, 1828’den itibaren Ermeni vatanı haline dönüştü­rülmüştür.</span></p>
<p><span>Bölgenin içinden geçen Aras Nehri’nin akış istikametinin sağ tarafında yer alan Iğdır ve civarı, Türk Milli Mücadelesi (1919-1922) neticesinde Ermeni vatanı olmaktan kurtarılmıştır. Bu suretle, Türk toprağı olan Revan ve civarındaki, Müs­lüman Türkler, etnik temizliğe tabi tutularak, doksan iki yıl (1828-1920) içinde Ermenistan haline getirilmiştir. Buradaki, Müslüman Türklerin felaketi ise, dünya devletleri tarafından görmezlikten gelinmiştir.</span></p>
<div><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Öğr. Gör. Oktay KIZILKAYA</strong></span></a></div>
<div><span>Kafkas Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü, 36100 Kars <a href="mailto:o.kizilkaya@mynet.com">o.kizilkaya@mynet.com</a></span></div>
<div><span><strong><span>Kaynak:</span></strong></span></div>
<div><span>Erciyes Üniversitesi</span></div>
<div><span>Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi</span></div>
<div><span>Sayı: 22 Yıl: 207/1</span></div>
<hr>
<div><span><strong><span>Dipnotlar:</span></strong></span></div>
<div><span><strong>[</strong><strong>1</strong><strong>]</strong> 1441 yılında Kilikya bölgesinden çıkarılan Ermeni ruhanileri Üçkilise de denilen ve Iğdır’ın yaklaşık 20 km yakınındaki Eçmiyazin’e gelerek burayı kendilerine dini merkez (Katolikosluk-Katogigosluk) yapmışlardır. Bkz. Saide Hacieva “İrevan (Revan) Türk Hanlığı ve Osmanlı Devleti ile ilişkileri,” Türkler, 7. Cilt, Yeni Türkiye Yayınları. Ankara, 2002, ss. 64-72.</span></div>
<div><span><strong>[</strong><strong>2</strong><strong>]</strong> M.F. Kırzıoğlu, Osmanlıların Kafkas Ellerini Fethi 1451-1590, Ankara, TTK Yay., 1998, s. 349.</span></div>
<div><span><strong>[</strong><strong>3</strong><strong>]</strong> Evliya Çelebi Seyahatnamesinden seçmeler, (Haz.) H. Nihal Atsız, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1991, s. 273.</span></div>
<div><span><strong>[</strong><strong>4</strong><strong>]</strong> Osmanlı Devleti Tarihi, (Çev.) Şiar Yalçın, Nokta Yayınları, İstanbul, 2003, s. 28.</span></div>
<div><span><strong>[</strong><strong>5</strong><strong>]</strong> Hacieva, “İrevan (Revan) Türk Hanlığı ve Osmanlı Devleti ile ilişkileri”, s. 65.</span></div>
<div><span><strong>[</strong><strong>6</strong><strong>]</strong> Hacieva, “İrevan (Revan) Türk Hanlığı ve Osmanlı Devleti ile ilişkileri”, s. 65.</span></div>
<div><span><strong>[</strong><strong>7</strong><strong>]</strong> M. Mirza Bala, “Erivan Maddesi,” İslam Ansiklopedisi, İstanbul, MEB Yay., 1993, s. 313.</span></div>
<div><span><strong>[</strong><strong>8</strong><strong>]</strong> Rafik Firuzoğlu Safarov, “Batı Azerbaycan: Etno-Politik Değişiklikler ve Ermenistan’ın Kurulması (1801-1921)”, Türkler, Cilt: 19, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara, 2002, ss. 167-174.</span></div>
<div><span><strong>[</strong><strong>9</strong><strong>]</strong> Halil İnalcık, Osmanlı İmparatorluğu’nun Ekonomik ve Sosyal Tarihi 1300-1600, Cilt: 1 (çev) Halil Berktay, Eren yayıncılık, İstanbul, 2000, ss. 145-150.</span></div>
<div><span><strong>[</strong><strong>10</strong><strong>]</strong> İnalcık, Osmanlı İmparatorluğu’nun Ekonomik ve Sosyal Tarihi, Cilt: 1, ss. 175-182.</span></div>
<div><span><strong>[</strong><strong>11</strong><strong>]</strong> M.F. Kırzıoğlu, “İravan/Revan Türkleri” Türk Kültürü Dergisi, S:11, (Eylül 1963), ss. 30-36.</span></div>
<div><span><strong>[</strong><strong>12</strong><strong>]</strong> İbrahim Güner, “Kafkaski Kalender Yıllığı’ndaki Iğdır’la İlgili Nüfus Verilerine Coğrafi Bir Yaklaşım”, Iğdır, “Tarihi Gerçekler ve Ermeniler” Uluslararası Sempozyumu 24-27 Nisan 1995, ss. 127-146.</span></div>
<div><span><strong>[</strong><strong>13</strong><strong>]</strong> İbrahim Bayramov, “Qerbi Azerbaycan’ın Türk Menşeli Toponimleri” www.iravan.com/index. php?subaction=showfull&id= 1081971595&archive…</span></div>
<div><span><strong>[</strong><strong>14</strong><strong>]</strong> Kerim Oder, Azerbaycan, Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 1982, s. 74, Bala, “Erivan Maddesi”, İ.A. s. 314.</span></div>
<div><span><strong>[</strong><strong>15</strong><strong>]</strong> Kazım Karabekir, Ermeni Meselesi, 2. Baskı, Emre Yayınları, İstanbul, 1995, s. 127.</span></div>
<div><span><strong>[</strong><strong>16</strong><strong>]</strong> Karabekir, Ermeni Meselesi, s. 127.</span></div>
<div><span><strong>[</strong><strong>17</strong><strong>]</strong> Karabekir, Ermeni Meselesi, s.126-127; Hacar Y. Verdiyeva, “İrevan (Revan) Vilayetindeki Demografik Değişiklikler Üzerine” (Çev.) Bilgehan Atsız Gökdağ, Türkler, Cilt: 19, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara, 2002, ss. 175-180.</span></div>
<div><span><strong>[</strong><strong>18</strong><strong>]</strong> Bala, “Erivan” maddesi, s. 314.</span></div>
<div><span><strong>[</strong><strong>19</strong><strong>]</strong> Bala, “Erivan” maddesi, s. 314.</span></div>
<div><span><strong>[</strong><strong>20</strong><strong>]</strong> Nadir Devlet, Rusya Türklerinin Milli Mücadele Tarihi (1905-1917), I. Baskı, TTK. Yayınları, Ankara, 1999, s. 23.</span></div>
<div><span><strong>[</strong><strong>21</strong><strong>]</strong> Veysel Ünüvar, İstiklal Harbi’nde Bolşeviklerle Sekiz Ay, 1920-1921, Şirket-i Mürettebiye Basımevi No: 73, İstanbul, 1948, s. 7</span></div>
<div><span><strong>[</strong><strong>22</strong><strong>]</strong> Bölgede halk arasında Türkçe konuşulduğunun delili olmak üzere, Türk Halk Edebiyatı’nın Âşıklık Sanatının önde gelen Temsilcilerinden Âşık Alhas’n Revan (İrevan-Erivan) ile ilgili bir şiiri şöyledir.</span></div>
<div><span>Yığılın ahbaplar yaren, yoldaşlar                       Develer çekilir, ziller çalınır,</span></div>
<div><span>Hele görün İrevan’da neler var?                          Hem verilir, hem salınır, alınır,</span></div>
<div><span>Pambuğu, buğdası, dingi düyüsü                      Keçisi kırkılır, koyun yolunur</span></div>
<div><span>Bir de görüm bu meydanda neler var?              Bilmirem ki bu meydanda neler var?</span></div>
<div><span> </span></div>
<div><span>Âşık Alhas sende gel İrevan’a,</span></div>
<div><span>Gör bu gözelleri kal yana yana,</span></div>
<div><span>Bunlar kimi heç gelmedi cihana,</span></div>
<div><span>Huri kimi bu gılmanda yeri var!</span></div>
<div><span> </span></div>
<div><span><strong>[</strong><strong>23</strong><strong>]</strong> Nizamettin Onk, “Âşık Alhas” Türk Kültürü Aylık Dergisi, Sayı: 303, (Temmuz, 1988), ss. 428-435. Bu konu ile ilgili farklı halk edebiyat ürünleri için, ayrıca bkz., Zeynel Abidin Makas, “Gökçe Aşık Mektebi” Kardaş Edebiyatlar Üç Aylık Edebi Dergi, Sayı:8, (Ekim-Kasım-Aralık1983). ss. 31-35. Nizamettin Onk, Göğçeli Âşık Elesker, Adapazarı Öğretmenler Yardımlaşma Derneği, Yayın No: 2, Sakarya, 1964. Kırzıoğlu, “İrevan/Revan Türkleri”, ss. 31-36.</span></div>
<div><span><strong>[</strong><strong>24</strong><strong>]</strong> Rauf A. Hüseyinov, “Azerbaycan’daki Etnik Süreçlerin Tarihi Yönleri,” XI. Türk Tarih Kongresi (Ankara 5-9 Eylül 1990), II. Cilt, TTK. Yayınları, Ankara, 1994, ss. 553-562.</span></div>
<div><span><strong>[</strong><strong>25</strong><strong>]</strong> Kırzıoğlu, “İravan/Revan Türkleri”, ss. 30-36.</span></div>
<div><span><strong>[</strong><strong>26</strong><strong>]</strong> Verdiyeva, “İrevan (Revan) Vilayetindeki Demografik Değişiklikler Üzerine,” ss. 175-179.</span></div>
<div><span><strong>[</strong><strong>27</strong><strong>]</strong> Verdiyeva, “İrevan (Revan) Vilayetindeki Demografik Değişiklikler Üzerine,” ss. 175-179.</span></div>
<div><span><strong>[</strong><strong>28</strong><strong>]</strong> İbrahim Güner, “Kafkaski Kalender Yıllığı’ndaki İğdır’la İlgili Nüfus Verilerine Coğrafi Bir Yaklaşım, ss. 127-146.</span></div>
<div><span><strong>[</strong><strong>29</strong><strong>]</strong> Verdiyeva, “İrevan (Revan) Vilayetindeki Demografik Değişiklikler Üzerine,” ss. 175-179.</span></div>
<div><span><strong>[</strong><strong>30</strong><strong>]</strong> Verdiyeva, “İrevan (Revan) Vilayetindeki Demografik Değişiklikler Üzerine,” ss. 175-79.</span></div>
<div><span><strong>[</strong><strong>31</strong><strong>]</strong> İlhan Gedik, Vilayat-ı Sitte’de Demografik Durum (1875-1914), Basılmamış Yüksek Lisans Tezi, Ankara Üniversitesi Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü, Ankara, 1985, s. 78-79.</span></div>
<div><span><strong>[</strong><strong>32</strong><strong>]</strong> Türk İstiklâl Harbi III ncü Cilt Doğu Cephesi (1919-1921), ATASE Yayınları, Ankara, 1995, s. 38.</span></div>
<div><span><strong>[</strong><strong>33</strong><strong>]</strong> Justin Mc Carthy, Ölüm ve Sürgün, (Çev.) Bilge umar, İnkılâp Kitabevi, İstanbul, 1988, s. 256.</span></div>
<div><span><strong>[</strong><strong>34</strong><strong>]</strong> Bristol’un Savaş Günlüğü, 14 Ağustos 1922, U. S. 867.00/1540. naklen, Mc Carthy, Ölüm ve Sürgün, s. 252.</span></div>
<div><span><strong>[</strong><strong>35</strong><strong>]</strong> Cemalettin Taşkıran, “Türk-Ermeni İlişkileri, Tehcir Olayı ve Sözde “Soykırm” Osmanlı’dan Günümüze Ermeni Sorunu, (ed.) H. Celal Güzel, Yeni Türkiye Yayınlan, Ankara, 2001, ss. 209-224, Ayrıca bkz. Pulat Y. Tacar, “Ermenilere Soykırım Yapıldığı Savının Hukuksal ve Ahlaki Açılardan İncelenmesi,” Ermeni Araştırmaları Dergisi, S: 2, (Haziran-Temmuz-Ağustos 2001), ss. 89-112.</span></div>
<div><span><strong>[</strong><strong>36</strong><strong>]</strong> Allen ve Muratoff, 1828-1921 Türk-Kafkas Sınırındaki Harplerin Tarihi, Genelkurmay Basımevi, Ankara 1966.s. 463.</span></div>
<div><span><strong><span>KAYNAKÇA</span></strong></span></div>
<div><span><strong>Kitaplar ve Tezler</strong></span></div>
<div><span>♦  Allen W.E.D. ve Muratoff, Paul, 1828-1921 Türk-Kafkas Sınırındaki Harple­rin Tarihi, Genelkurmay Basımevi, Ankara 1966.</span></div>
<div><span>♦  Atsız, H. Nihal, Evliya Çelebi Seyahatnamesinden seçmeler, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1991.</span></div>
<div><span>♦  Devlet, Nadir, Rusya Türklerinin Milli Mücadele Tarihi (1905-1917), I. Baskı, TTK. Yayınları, Ankara, 1999.</span></div>
<div><span>♦  Gedik, İlhan, Vilayat-ı Sitte’de Demografik Durum (1875-1914), Basılmamış Yüksek Lisans Tezi, Ankara Üniversitesi Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü, Ankara, 1985.</span></div>
<div><span>♦  İnalcık, Halil, Osmanlı İmparatorluğu’nun Ekonomik ve Sosyal Tarihi 1300-­1600, C: I, (Çev) Halil Berktay, Eren yayıncılık, İstanbul, 2000.</span></div>
<div><span>♦  Karabekir, Kazım, Ermeni Meselesi, 2. Baskı, Emre Yayınları, İstanbul, 1995.</span></div>
<div><span>♦  Kırzıoğlu, M.F., Osmanlıların Kafkas Ellerini Fethi 1451-1590, TTK Yayınları, Ankara, 1998.</span></div>
<div><span>♦  Mc Carthy, Justin, Ölüm ve Sürgün, (Çev.) Bilge Umar, İnkılâp Kitabevi, İstanbul, 1988.</span></div>
<div><span>♦  Oder, Kerim, Azerbaycan, Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 1982.</span></div>
<div><span>♦  Onk, Nizamettin Göğçeli Âşık Elesker, Adapazarı Öğretmenler Yardımlaşma Der­neği, Yayın No: 2, Sakarya, 1964.</span></div>
<div><span>♦  Türk İstiklâl Harbi III ncü Cilt Doğu Cephesi (1919-1921), ATASE Yayınları, Ankara, 1995.</span></div>
<div><span>♦  Ünüvar, Veysel, İstiklal Harbi’nde Bolşeviklerle Sekiz Ay, 1920-1921, Şirket-i Mürettebiye Basımevi No: 73, İstanbul, 1948.</span></div>
<div><span>♦  Yalçın, Şiar, Osmanlı Devleti Tarihi, Nokta Yayınları, İstanbul, 2003.</span></div>
<div><span><strong>Makaleler</strong></span></div>
<div><span>♦  Bala, M. Mirza, “Erivan Maddesi,” İslam Ansiklopedisi, İstanbul, MEB Yayınları İstanbul, 1993.</span></div>
<div><span>♦  Bayramov, İbrahim, “Qerbi Azerbaycan’ın Türk Menşeli Toponimleri”, <a href="http://www.iravan.com/index" target="_blank" rel="noopener">www.iravan.com/index</a>. php?subaction=showfull&id=1081971595&archive…</span></div>
<div><span>♦  Güner, İbrahim, “Kafkaski Kalender Yıllığı’ndaki Iğdır’la İlgili Nüfus Verilerine Coğrafi Bir Yaklaşım”, Tarihi Gerçekler ve Ermeniler” Uluslararası Sempozyumu, Iğdır 1995.</span></div>
<div><span>♦  Hacieva, Saide, “İrevan (Revan) Türk Hanlığı ve Osmanlı Devleti ile ilişkileri,” Türkler, 7. Cilt, Yeni Türkiye Yayınları. Ankara, 2002.</span></div>
<div><span>♦  Hüseyinov, Rauf A.,. “Azerbaycan’daki Etnik Süreçlerin Tarihi Yönleri,” XI. Türk Tarih Kongresi (Ankara 5-9 Eylül 1990), II. Cilt, TTK. Yayınları, Ankara, 1994.</span></div>
<div><span>♦  Kırzıoğlu, M.F., “İravan/Revan Türkleri” Türk Kültürü Dergisi, S: 11, (Eylül 1963).</span></div>
<div><span>♦  Makas, Zeynel Abidin, “Gökçe Âşık Mektebi” Kardaş Edebiyatlar Üç Aylık Edebi Dergi, Sayı:8, (Ekim-Kasım-Aralık1983).</span></div>
<div><span>♦  Onk, Nizamettin, “Âşık Alhas” Türk Kültürü Aylık Dergisi, S: 303, (Temmuz, 1988), 19)</span></div>
<div><span>♦  Safarov, Rafik Firuzoğlu, “Batı Azerbaycan: Etno-Politik Değişiklikler ve Erme­nistan’ın Kurulması (1801-1921)”, Türkler, Cilt: 19, Yeni Türkiye Ya­yınları, Ankara, 2002.</span></div>
<div><span>♦  Taşkıran, Cemalettin, “Türk-Ermeni İlişkileri, Tehcir Olayı ve Sözde “Soykırım” Osmanlı’dan Günümüze Ermeni Sorunu, (Ed.) H.Celal Güzel, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara, 2001.</span></div>
<div><span>♦  Tacar, Pulat Y., “Ermenilere Soykırım Yapıldığı Savının Hukuksal ve Ahlaki Açı­lardan İncelenmesi,” Ermeni Araştırmaları Dergisi, S: 2, (Haziran-Temmuz-Ağustos 2001).</span></div>
<div><span>♦  Verdiyeva, Hacar Y., “İrevan (Revan) Vilayetindeki Demografik Değişiklikler Üzerine” (Çev.)Bilgehan Atsız Gökdağ, Türkler, Cilt: 19, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara, 2002.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Mart 1918: Azerilerin Olmadığı Azerbaycan!</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/mart-1918-azerilerin-olmadigi-azerbaycan</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/mart-1918-azerilerin-olmadigi-azerbaycan</guid>
<description><![CDATA[ Mart 1918: Azerilerin Olmadığı Azerbaycan!
Bilindiği gibi 2 Kasım 1917 tarihin­de Bakü ve çevresinde Sovyet hakimiyeti yönetime gelmişti. Bakü yönetiminde kendisini Bolşevik addeden – Şaumyan, Mikoyan, Amiryan, Kamo vs. Ermeniler başı çekiyor­du. Onlar yönetimdeyken bulundukları mevkilerini Müslüman halka baskı yap­ma aracı olarak kullandılar. S. Şaumyan ve arkadaşlarının Azerbaycan karşıtı siyaseti 1918 yılının başlarında doruk noktasına ulaştı: Ermeniler Mart ayın­dan Temmuz […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c48609e337.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:45 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Mart, 1918:, Azerilerin, Olmadığı, Azerbaycan</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/09/Azerbaycan-1.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/mart-1918-azerilerin-olmadigi-azerbaycan.html">Mart 1918: Azerilerin Olmadığı Azerbaycan!</a></p>
<p><span><strong><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> Dr. Aslan HALİLOV</span></a></strong></span></p>
<p><span><div class="su-quote su-quote-style-default"><div class="su-quote-inner su-u-clearfix su-u-trim">XX. Yüzyılın Başlarında Meydana Gelen Rus İhtilalinden Sonra Güney Kafkas Bölgesinde Anarşi Ve Kötü Yönetim Atmosferi Mevcuttu. Bu Duurumu Fırsat Bilen Ermeni Şovenistler Eskiden Beri Hayalini Kurdukları “Denizden Denize Sınırı Olan Büyük Ermenistan” Arzularını Hayata Geçirmeye Çalıştılar Ve Bu Yoldaki İlk Hedefleri; Ermenilerin XIX. Yüzyılın Başlarında Yerleştikleri Azerbaycan Topraklarının Büyük Kısmını İşgal Etmekti. Bu Büyük İdeoloji Taşnak Partisinden Bolşevik Partisine Kadar Tüm Ermeni Parti Ve Organizasyonların Ana Sloganıydı.</div></div></span></p>
<p><span>Bilindiği gibi 2 Kasım 1917 tarihin­de Bakü ve çevresinde Sovyet hakimiyeti yönetime gelmişti. Bakü yönetiminde kendisini Bolşevik addeden – Şaumyan, Mikoyan, Amiryan, Kamo vs. Ermeniler başı çekiyor­du. Onlar yönetimdeyken bulundukları mevkilerini Müslüman halka baskı yap­ma aracı olarak kullandılar. S. Şaumyan ve arkadaşlarının Azerbaycan karşıtı siyaseti 1918 yılının başlarında doruk noktasına ulaştı: Ermeniler Mart ayın­dan Temmuz ayına kadar Sovyet haki­miyeti adına hareket ederek, tüm Bakü vilayetinde Müslüman katliamı yaptılar.</span></p>
<p><span>Dişine kadar silahlanmış Ermeni gruplar ilk darbelerini Bakü’ye vurdular. Olağanüstü Hal Komisyonu üyesi, tec­rübeli hukukçu A. Y. Kluga’nın binlerce tanık ve yıkımlara dayanarak hazırladığı <strong>“Bakü’deki Müslüman halk üzerinde yapılan zorbalık ve şiddet”</strong> raporunda da belirtildiğine göre, 1918 yılının sade­ce Mart sonu ve Nisan ayının başında silahlı Ermeni gruplar tarafından suçsuz yere 11. 000 Azerbaycan halkı öldürül­müş ki bu oranın büyük çoğunluğu yoksul halktan oluşmaktaydı. Bu ger­çeğin içyüzünü S. Şaumyan’ın kendisi de 13 Nisan 1918 tarihli halk komiser­leri şurasında yaptığı konuşmada şöyle itiraf etmektedir: <strong>“…30, 31 Mart ve 1 Nisan arasındaki 3 gün içinde Bakü’de çetin bir çatışma yaşandı. Bu çatışmanın sonucu hepimizin malu­mudur. Düşmanın tamamı bozguna uğratıldı. Ayrıca bu çatışma içinde bizim emrimizde olan 3-4 bin Daşnakçı Ermeniler de vardı. Bunların olaylara karışması sonucunda ça­tışma sivil ihtilaldan daha çok milli çatışmaya dönüştü ancak bundan kaçınmak mümkün değildi. Biz bunu bilerek hareket ettik. Müslüman al­çaklar fazlasıyla zarar gördü”</strong></span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-87406" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/09/Azerbaycan-1.jpg" alt="" width="800" height="450"></p>
<p><span>A.Y. Kluga’nın raporunda Müslüman katliamının son derece vahşetle yapıldı­ğı ve bundan en fazla ihtiyarlar, kadınlar ve çocukların mağdur olduğu gösteril­mektedir. <strong>Geydar Kuliyev’in anlattık­larına göre; A. Y. Kluga Müslüman mahallelerini dolaşırken bazı bölge­lerde vahim derecede bedenleri par­çalanmış cesetler görmüş. Örneğin, kendi yeğeni Başir Cafarov’un başı koparılmış, kolu ayrılmış ve bedeni üç yerinden delinmiş olan cesedini bulmuş… Diğer bir yerde ise boğa­zı kesilmiş genç bir Müslüman ka­dın yatıyordu, bu kadının cesedinin üstünde ise bıçakla öldürülmüş bir bebek cesedi yatıyordu ve bebeğin bıçakla kesilmiş ağzı kadının meme emziğindeydi.</strong></span></p>
<p><span><strong>Bulunan bazı kadın cesetlerinin rahmi, burnu, kulağı ve göğüs me­mesi kesilmiş halde yatıyordu. Bir yerde ise soba üzerinde yanarak öl­müş bebeğin cesedi vardı. Zorluk çekerek öldüğü belliydi. Diğer bir yerde ise karnından ahşap çubuk geçirilmiş bir çocuk cesedi yere yapı­şık halde yatıyordu.”</strong></span></p>
<p><span>Ermeni katiller Azerbaycan halkı­nı hunharca katliam etmekle kalma­mış, kentteki Müslümanlara ait en iyi binaları yakmış ve yerle bir etmişti. A. Y. Kluga’nın raporunda da gösterildiği gibi olaylar esnasında “İsmailiye” bina­sı, 5000 Kuran nüshasının bulunduğu “Kaspiy” gazetesinin binası, “İslamiye” “Dagestan” “İskenderiye” otelleri ve di­ğerleri ateşe verilmişti. Ermeni askerler öldürdükleri Azerilerin mülk ve eşya­larını çaldılar, talan ettiler ve ellerine geçen ne varsa hepsini imha ettiler. Bu durum da A. Y. Kluga’nın raporunda yer almaktadır: <strong>“Müslüman evlerine zorla giren Ermeniler evlerdeki kıymetli eşyaları aldılar, geri kalan malları ise kırdılar veya bir kısmını ateşe verdi­ler. Kentin aşağı tarafından ise Hacı Zeynelabidin Tagiyev’in evi hariç yağmalanmayan hiçbir Müslüman evi kalmadı. Olayların sonucunda Bakü’deki Müslümanların zararı eski fiyatlarla en az 400.000.000 ruble­dir”.</strong></span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-59342" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/09/Azerbaycan-001.jpg" alt="" width="800" height="516" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/09/Azerbaycan-001.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/09/Azerbaycan-001-768x495.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>A.Y. Kluga 1918 yılının başlangıcında meydana gelen bu olayla ilgili tanık­lar ve delil niteliğindeki diğer belgeler esasında çıkardığı sonuca göre, olaylar aniden meydana gelmedi tersine daha önceden iyi bir hazırlık yapıldı. Bu olay­larda başroldeki politik organizasyonlar ve Ermeni silahlı grupların yanında, aktif olarak şehirde yaşayan Ermeni kökenli birçok kişi de katıldı.</span></p>
<p><span><strong>“A. Y. Kluga, diyor ki – Mart olay­ları, daha 1917 yılında Daşnakçılar ve Ermeni milli şurası tarafından planlandı. Bu gruplar daha önce birkaç kez Müslüman halkı silah­lı isyana teşvik etmiş bu vesileyle önce Bakü’deki sonra çevre illerdeki Azerbaycan halkını imha etmek, on­ların tüm mülkünü ele geçirmek ve böylece bölgedeki tüm yönetimin Ermenilerin eline geçmesini sağla­mak istiyorlardı. 17 (30) Mart 1918 tarihindeki olaylarda Müslümanla­rın öldürülmesi ve mülklerinin imha edilmesine bakılırsa, tüm şehirdeki olaylar Bakü’deki yerli Ermeniler ve Ermeni silahlı organizasyonları tara­fından önceden belirlenmiş sistem ve plana göre yapıldığı belli oluyor”</strong></span></p>
<p><span>Belirtmemiz gerekir ki, Azerbaycan halkının topluca katliamı ve onların mülklerinin talan edilmesi mart olay­larından sonra 1918 yılının Eylül ayına kadar devam etti. Örneğin Bakü’de ya­şayan Sadıkbek Mamed Rızabekoğlu 1918 yılının Ağustos ayının sonunda Bakü’den Pirşaga köyündeki ailesine doğru yola çıkar. Mamedli köyüne gel­diğinde onunla birlikte 20 Azeriyi 17 kişilik silahlı Ermeni askerleri tutuklarlar ve Zabrat köyüne esir olarak götürürler. Burada tutuklu esirlerin hepsini halat­la bir birine bağlar ve kurşuna dizerler, esirler yere düşmesine rağmen bıçak ve hançer batırmaya devam ederler.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-59343" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/09/Azerbaycan-002.jpg" alt="" width="800" height="568" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/09/Azerbaycan-002.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/09/Azerbaycan-002-768x545.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>Ermeni milliyetçilerin bir sonraki katliamı Bakü vilayetine bağlı Şamahinskiy ve Gubnskiy kasabalarında yapıldı. 1918 yılının Mart ayının sonla­rında S. Şaumyan tarafından yönetilen ve güya Şamahinskiy kasabasında Sov­yet hakimiyetini kurmak için faaliyet gösteren silahlı Ermeni çeteleri, yerli Ermenilerle işbirliği yaparak tüm kasa­bayı ateşe vererek cinsiyetine, yaşına ve politik görüşüne bakmaksızın on bin­lerce suçsuz Müslümanı öldürdüler. 31 Mart 1918 tarihinde Şamaha kentinin merkezi yerle bir edildi. Kent sakinleri sabahın erken saatlerinde silah sesleriy­le uyandılar. Aslında geceleyin Ermeni çeteleri Ermeni köyü olan Matrası ta­rafından kente doğru hücum etmiş ve kenti her yönden abluka altına almıştı. G. Korganov, T. Amirov, S. Lalayev ve diğerlerinin yönettiği hücum grubu kentin Müslüman (aşağı) kısmına ulaş­tılar ve evleri ateşe vermeye başladılar, önüne gelen erkek, kadın ve çocuk her­kesi öldürdüler. Azerbaycan hükümeti bünyesindeki olağanüstü durum komi­tesi üyesi A. Novatskiy, Şamahi kentinin yerle bir edilmesi ve Müslüman halkına katliam yapılması ile ilgili raporunda şöyle yazmaktadır: <strong>“Onlar ilerlediği her adım sonrasında evler yakılıyor, talan ediliyor ve suçsuz insanlar öl­dürülüyordu. Yangın tüm kenti öyle sardı ki ertesi sabahında şehrin sa­dece harabesi kalmıştı.</strong></span></p>
<p><span><strong>İnsanları evlerinde, sokakta öl­dürüyorlardı. Bir de insanları zor­layarak ve vahşice öldürüyorlardı. Halka ait kıymetli eşyalar çalındı. Sokaklarda memesi kesilmiş, karnı açılmış ve aşağılanırcasına öldürül­müş kadın cesetleri yatıyordu. Ayrı­ca sokaklarda çocukların kazıklan­mış cesetlerine de rastlanıyordu.”</strong></span></p>
<p><span>Ermenilerin Müslümanlara karşı Şamahi’de yaptığı kanlı vahşet ancak kente Azerbaycan askerinin gelme­siyle durduruldu. Ermeniler harabeye dönmüş kentten zayiatsız kaçabildiler ve Kozliçay köyüne çekildiler (Hilmil­li). Çok geçmeden Azerbaycan ordusu kenti terk etmek zorunda kalınca Erme­niler yeniden gelmeye başladı. Kenti yerle bir etme, halkı vahşice katletme yeniden baş gösterdi. Olağanüstü Hal Araştırma Komisyonu Başkanı Alekper Bek Hasmamedov Bakü’deki Sovyet ordusu kumandanına yazdığı 9 Aralık 1918 tarihli mektubunda: <strong>“. S. Lalayev’in talimatıyla askerleri genç Müslüman kadınları tutuklamış ve onları Şemaha’daki evine götür­müşler. Askerler evde kadınları soy­muşlar, zorla bağlamışlar, sonra da tecavüz etmişler. Olay sırasında bir kadını orada öldürmüşler, diğer bir kadını da yüksek balkondan sokağa doğru atmışlar ve sokakta parçala­mışlar.”</strong> demişti.</span></p>
<p><span>Ermenilerin Şamaha’da yaptığı sal­dırılarda önde gelen birçok yerli halk lideri öldürüldü. Öldürülenler arasında belediye başkanı Teymurbek Hudaverdiyev, İlk Devlet meclisi üyesi Mamed Tagi Aliyev, Hacı Baba Abbasov, Aşraf Haciyev, Hacı Cafar Kuli Ahund gibiler canavarca öldürülmüşlerdi. Bu konuda Şamaha kentindeki olayların tanığı olan Nasrullah Hacı Sultanoğlu 29 Eylül 1919 tarihli göstermelerinde: <strong>“Ben meşhur ve saygın Molla Cafer Kuli Ahund’un ve dört yüze yakın kadın ve çocuk­ların öldürülmesine şahit oldum. Camide Molla Ahund ve dört yüze yakın kadın ve çocuk saklanmıştı. Ermeniler camiye girdiler ve hepsini katlettiler. Molla Ahund’u öldürme­den önce: onun dişlerini söktüler, sakalını yoldular, dilini, kulağını ve burnunu kestiler.”</strong></span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-59344" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/09/Azerbaycan-003.jpg" alt="" width="800" height="535" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/09/Azerbaycan-003.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/09/Azerbaycan-003-768x514.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>S. Lalayev (Lalayan) – Gülbandyan, Arzumanyan, Doliyan, Petrosyan, Kara­petyan gibi yerli elebaşılar ile hareket ederken, Şamaha’da içinde kadınların, çocukların ve ihtiyarların saklandığı 13 caminin ablukaya almasını emretti. Ermeniler bu camileri ateşe verdi ve içeriden kaçmak isteyenleri de acımasızca öldürdüler. Sonuçta camilerin içindeki­ler yanarak can verdi.</span></p>
<p><span>Ermenilerin Şamaha’ya yaptıkları birinci ve ikinci saldırı sonucunda bir­kaç bin insan öldü. Kentin Müslüman tarafı tamamen harabeye döndü. Vah­şice öldürmeler ve zorbalıklar Şamaha kasabasının diğer yerlerinde de de­vam etti.</span></p>
<p><span>1918 yılının Nisan ayında Ermeni çeteleri Navagi köyüne saldırdılar. Köye giren Ermeniler suçsuz halkı gaddarca ve aşağılayarak öldürüyor, kaçanları kurşuna diziyor, eline geçirdiklerine bı­çak ve hançer saplıyor, çocukları demir çubuklara saplayıp kaldırıyor, kadınlara tecavüz ediyor ve memelerini kesiyor­lardı. Saldırı sonucunda 555 erkek, 260 kadın ve 140 çocuk öldürüldü.</span></p>
<p><span>Katliam ve toplu kıyım karşı kasaba Agsu’da da devam etti, orada 200 erkek, 300 kadın ve çocuk öldürüldü. Tyagyali köyünde 360 erkek, 150 kadın ve 140 çocuk, Bagirli köyünde ise 80 erkek, 150 kadın ve 140 çocuk öldürüldü. Şamaha bölgesindeki Müslüman katliamı 1918 yılının Temmuz ayına kadar devam etti.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-59345" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/09/Azerbaycan-004.jpg" alt="" width="800" height="561" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/09/Azerbaycan-004.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/09/Azerbaycan-004-768x539.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>Aynı trajedi Gubinskiy bölgesinde de yaşandı. Bakü ve Şamaha bölge­sindeki “Zafer”den havalanan Ermeni katiller burada da en az öteki taraf ka­dar acımasız ve küstahça işlerini yaptı­lar. Sadece Ermenilerden oluşan grup Daşnak başkanı Amazasp tarafından yönetiliyor, çete üyelerini ise bizzat askeri komiser Korganov seçmişti. Ermeniler Mayıs ayında girdikleri Gubinskiy bölgesine giderlerken yoldaki köylerde yine aynı gaddarlığı yaptılar ve Gubinskiy kentini hiçbir savunma olmadan ele geçirdiler. Buna rağmen Ermeniler yerli halkı acımasızca kur­şuna dizdiler. Kadın ve çocukların ce­setleri sokakları doldurmuş, cesetlerin çoğunun başı kesilmişti. O bölgede 14 üyeden oluşan Kerbalai Maşadi Tagi ai­lesinin tümü yok edildi. Gubinskiy böl­gesinde olup bitenleri araştıran A. Novatskiy aşağıdaki delilleri sunmaktadır: <strong>“…askerler saygın yaşlı ihtiyarlara Müslüman kadın getirmelerini em­rediyordu. Bu emri yerine getir­meyen Alipaşa Kerbalai Magerramoğlu ve oğlu öldürüldü. Özellikle oğlunu babasının gözünün önünde önce gözlerini oyarak, yüzü ve kar­nını yüzerek öldürdüler. Sonuçta erkek, kadın ve çocuk olmak üzere toplam iki bin insan öldürüldü. Ermeniler yüzden fazla kadın ve kıza tecavüz ettiler.”</strong></span></p>
<p><span><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-59346" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/09/Azerbaycan-005.jpg" alt="" width="800" height="574" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/09/Azerbaycan-005.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/09/Azerbaycan-005-768x551.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px">Amazasp yönetimindeki hücum grubu yerli Ermenilerin yardımıyla Gubinskiy bölgesinde 122 Müslüman köyünü, ayrıca Deveçi, Siyazan, Hudat, Nabur, Gusar, Nügedi, Çahmahli, Çarhane, Sarvan, Karaçaylı köylerini yerle bir ettiler. Buralarda Daşnaklar inanılmaz derecede acımasızca saldırdılar.</span></p>
<p><span>Biz şovenist Ermenilerin Şamaha ve Gubinskaya bölgesinde yaşayan müs­lüman halkın politik ve diğer konumla­rına bakılmaksızın kökünü kazmak için gerçekleştirdikleri katliamdan sadece birkaç delil getirdik. Bakü vilayetinde yapılan katliam, totaliter Ermeni te­rörünün Osmanlı İmparatorluğunda, Azerbaycan’ın güney ve kuzeyinde, Karabağ’da, Nahçıvan’da, Zengezür’de, Erivan’da, Borçalı ve diğer yerlerde yapı­lan katliam silsilesinin kanlı bir zinciridir. Ermeni milliyetçilerinin Azerbaycan’a karşı insanlık dışı politikaları günümüz­de de devam etmektedir. Ermenistan’ın Azerbaycan’a yaptığı askeri harekat sonucu ülkemizin yüzde 20% toprağı işgal edilmiş, 20 binden fazla Azeri öl­dürülmüş, 1 milyon kadar insan da ana­yurtlarından kovularak çeşitli bölgelere dağılmış durumdadır. Katliam devam ediyor.</span></p>
<p><span><strong><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> Dr. Aslan HALİLOV</span></a>
</strong></span></p>
<p>Tarih Bilimci</p>
<hr>
<p><span><strong>Kaynak:</strong> İRS Dergisi – http://www.irs-az.com</span></p>
<div><span>♦  Azerbaycan Cumhuriyeti siyasi parti ve toplumsal hareketleri mer­kezi devlet arşivi.</span></div>
<div><span>♦  Şaumyan. 13 Nisan 1918 ta­rihli Halk Komiserleri Şurası’na Sunumu. – Seçilmiş Eserler. cilt 2, sayfa 246.</span></div>
<div><span>♦  Azerbaycan Cumhuriyeti siyasi parti ve toplumsal hareketleri mer­kezi devlet arşivi. Fon 277, arşiv dosya 1, korunma yeri 27, sayfa 18.</span></div>
<div><span>♦  Azerbaycan Cumhuriyeti siyasi parti ve toplumsal hareketleri mer­kezi devlet arşivi. Fon 277, arşiv dosya 1, korunma yeri 27, sayfa 20.</span></div>
<div><span>♦  Azerbaycan Cumhuriyeti siyasi parti ve toplumsal hareketleri mer­kezi devlet arşivi. Fon 277, arşiv dosya 1, korunma yeri 27, sayfa 18.</span></div>
<div><span>♦  Azerbaycan Milli Arşivi, Fon 1061, dosya 1, numarası 106, sayfa 6.</span></div>
<div><span>♦  Azerbaycan Milli Arşivi, Fon 1061, dosya 1, numarası 99, sayfa 6.</span></div>
<div><span>♦  Azerbaycan Milli Arşivi, Fon 1061, dosya 1, numarası 106, sayfa 18.</span></div>
<div><span>♦  Azerbaycan Milli Arşivi, Fon 1061, dosya 1, numarası 110, sayfa 18.</span></div>
<div><span>♦  Azerbaycan Milli Arşivi, Fon 1061, dosya 1, numarası 95, sayfa 5-6.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>San Remo Konferansı’nda İngiltere’nin Ermeni Politikası (18&amp;amp;26 Nisan 1920)</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/san-remo-konferansinda-ingilterenin-ermeni-politikasi-1826-nisan-1920</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/san-remo-konferansinda-ingilterenin-ermeni-politikasi-1826-nisan-1920</guid>
<description><![CDATA[ San Remo Konferansı’nda İngiltere’nin Ermeni Politikası (18-26 Nisan 1920)
Müttefikler, I. Dünya Harbi’nin sona ermesiyle birlikte İttifak Devletleriyle yapılacak olan antlaşmaların taslağını hazırlamak için yoğun girişimlere başlamışlardır. Paris Barış Konferansıyla başlayan görüşmelerin etkisiyle 28 Haziran 1919’da Versay (Versailles), 10 Eylül 1919’da Sen Jermen (Saint-Germain), 27 Kasım 1919’da Nöyyi (Neuilly), 4 Haziran 1920’de ise Trianon Antlaşmaları ilgili devletler tarafından imzalanmıştır.[1] Ancak İtilâf Devletlerinin kendi aralarında […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c485f3e233.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:45 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>San, Remo, Konferansı’nda, İngiltere’nin, Ermeni, Politikası, 18&amp;26, Nisan, 1920</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="525" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/09/Ermeni-Meselesi-002.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/san-remo-konferansinda-ingilterenin-ermeni-politikasi-18-26-nisan-1920.html">San Remo Konferansı’nda İngiltere’nin Ermeni Politikası (18-26 Nisan 1920)</a></p>
<p><span><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yrd. Doç. Dr. Mehmet Sait DİLEK</strong></span></a></span></p>
<p><span><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Evren KÜÇÜK</strong></span></a></span></p>
<p><span>Müttefikler, I. Dünya Harbi’nin sona ermesiyle birlikte İttifak Devletleriyle yapılacak olan antlaşmaların taslağını hazırlamak için yoğun girişimlere başlamışlardır. Paris Barış Konferansıyla başlayan görüşmelerin etkisiyle 28 Haziran 1919’da Versay (Versailles), 10 Eylül 1919’da Sen Jermen (Saint-Germain), 27 Kasım 1919’da Nöyyi (Neuilly), 4 Haziran 1920’de ise Trianon Antlaşmaları ilgili devletler tarafından imzalanmıştır.<a href="https://www.altayli.net/san-remo-konferansinda-ingilterenin-ermeni-politikasi-18-26-nisan-1920.html#_edn1" name="_ednref1"><sup><sup>[1]</sup></sup></a> Ancak İtilâf Devletlerinin kendi aralarında yaşadıkları fikir ayrılıkları, menfaat çatışmaları ve ABD’nin Ermenistan mandaterliği teklifine temkinli yaklaşması, Osmanlı Devletiyle savaşı bitirecek olan antlaşmanın hazırlanmasını dolayısıyla da imzalanmasını geciktirmiştir. Öyle ki Türk tarafına sunulacak barış teklifi, Şubat 1920’de toplanan Londra Konferansı’ndaki oturumlarda da hazırlanamadığı görülmüştür.</span></p>
<p><span>İngiltere Başbakanı Lloyd George, Londra Konferansı’nın 3 Mart 1920 tarihli oturumunda “İtalyan üyelerin uygun görecekleri herhangi bir yerde Türk barışının hazırlanması çalışmalarına devam edilmesi gerektiği ” düşüncesini dile getirmiştir. İtalya Başbakanı Francesco Saverio Nitti, konferansın İtalya’da yapılmasını istediklerini belirterek öneriyi memnuniyetle kabul etmiştir.<a href="https://www.altayli.net/san-remo-konferansinda-ingilterenin-ermeni-politikasi-18-26-nisan-1920.html#_edn2" name="_ednref2"><sup><sup>[2]</sup></sup></a> Konferans yeri olarak San Remo’ya karar verilince İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Curzon, çözülememiş birçok sorunun bulunduğunu (Ermenistan, Filistin, Suriye, Mezopotamya, Mali hükümler vb.)”<a href="https://www.altayli.net/san-remo-konferansinda-ingilterenin-ermeni-politikasi-18-26-nisan-1920.html#_edn3" name="_ednref3"><sup><sup>[3]</sup></sup></a> müttefik temsilcilerine hatırlatarak yaşanan gecikmeden duyduğu rahatsızlığı belirtmiştir.</span></p>
<p><span>İtalya’nın San Remo şehrinde konferans hazırlıkları devam ederken müttefik askeri yetkililer, antlaşma taslağının Türkleri galeyana getirecek düzeyde sert çizgilere sahip olmaması gerektiğini vurgulamışlardı. Bu kapsamda yüzlerce yazı, dilekçe ve rapor müttefik devlet merkezlerine gönderilmişse de istenilen sonuç alınamamıştı.<a href="https://www.altayli.net/san-remo-konferansinda-ingilterenin-ermeni-politikasi-18-26-nisan-1920.html#_edn4" name="_ednref4"><sup><sup>[4]</sup></sup></a> Ermeni örgütleri yaşanan bu gelişmeler karşısında boş durmayarak, İngiltere’nin desteğini kaybetmemeye gayret etmişlerdi. Örneğin İstanbul’un işgali sırasında, İngiliz askerlerinin geçtiği yollara dizilen Ermeni çocuklarına İngiliz milli marşı “God Save the King” söylettirilmişti<a href="https://www.altayli.net/san-remo-konferansinda-ingilterenin-ermeni-politikasi-18-26-nisan-1920.html#_edn5" name="_ednref5"><sup><sup>[5]</sup></sup></a>.</span></p>
<p><span>İtalya’da bulunan Galip Kemali (Söylemezoğlu) Bey’in konferans öncesi tespitlerine bakıldığında ise İngiltere, Türklere karşı yeni bir askeri müdahale gerçekleştirmek için Fransa ve İtalya’dan yardım isteyebilirdi. Fransa, Almanya’ya karşı İngilizlerin yardımını temin etmek için, bu talebe destek verebilirdi. Ancak ulusal çıkarları gereği olumlu cevap vermesi beklenmemekteydi. İtalyan kamuoyunda ise Türkler lehine bir hava olduğu gibi iç siyasi gelişmeler böyle akıbeti meçhul bir işe girmeye uygun değildi.<a href="https://www.altayli.net/san-remo-konferansinda-ingilterenin-ermeni-politikasi-18-26-nisan-1920.html#_edn6" name="_ednref6"><sup><sup>[6]</sup></sup></a></span></p>
<p><span><strong>1- San Remo Konferansı’nın Açılış Oturumu</strong></span></p>
<p><span>İngiltere Başbakanı Lloyd George ile Fransa Başbakanı Alexandre Millerand arasında San Remo Konferansı toplanmadan önce gerçekleşen özel görüşmede, Mezopotamya petrollerinin paylaşılması sorununa ağırlık verilmişti. Bu tavır, büyük güçlerin ulusal çıkarlarını en üst düzeyde sağlamaya çalıştıklarını kanıtladığı gibi Ermeni sorunun siyasi, askeri ve iktisadi zorluklarından ise uzak durup mandater bir devlet bulma arayışında olduklarını göstermekteydi.<a href="https://www.altayli.net/san-remo-konferansinda-ingilterenin-ermeni-politikasi-18-26-nisan-1920.html#_edn7" name="_ednref7"><sup><sup>[7]</sup></sup></a></span></p>
<p><span>Ortak metinde buluşma arzusuyla hareket eden İngiliz, Fransız ve İtalyan temsilciler 18 Nisan 1920 tarihinde San Remo Konferansı’nın<a href="https://www.altayli.net/san-remo-konferansinda-ingilterenin-ermeni-politikasi-18-26-nisan-1920.html#_edn8" name="_ednref8"><sup><sup>[8]</sup></sup></a> ilk oturumunu gerçekleştirmişlerdi. Toplantıda; İngiltere’yi Başbakan Lloyd George ve Dışişleri Bakanı Lord Curzon, Fransa’yı Başbakan Alexandre Millerand, İtalya’yı da Başbakan Francesco Saverio Nitti temsil ediyorlardı. Türk tarafı ise konferansa davet edilmediğinden oturumlarda bulunamamıştır. Oysaki devletler arası ilişkilerde sorunlar, uluslararası toplantı ya da konferanslar düzenleyip tarafları bir araya getiren ve karşılıklı pazarlıklara imkân tanıyan “Konferans Diplomasisi” metoduyla çözülebilirdi. Ancak; müttefikler Paris, Londra ve San Remo konferanslarında diplomatik teamüllere uygun hareket etmeyerek tek taraflı karar alma seçeneğini benimseyip mağlup devletlerin görüşünü dikkate almadan emrivakide bulunmayı daha uygun görmüşlerdi.<a href="https://www.altayli.net/san-remo-konferansinda-ingilterenin-ermeni-politikasi-18-26-nisan-1920.html#_edn9" name="_ednref9"><sup><sup>[9]</sup></sup></a></span></p>
<p><span>İtalya’da gayri resmi temsilci statüsünde görev yapan Galip Kemali Bey ise San Remo Konferansı’na uzaktan müşahit sıfatıyla katılabilmek amacıyla İtalya Dışişleri Bakanı Comte Sforza ile görüşmüş ancak İngiltere’nin katı tutumu nedeniyle olumlu cevap alamamıştı.<a href="https://www.altayli.net/san-remo-konferansinda-ingilterenin-ermeni-politikasi-18-26-nisan-1920.html#_edn10" name="_ednref10"><sup><sup>[10]</sup></sup></a> Bunun üzerine Galip Kemali Bey, Türk barışıyla ilgili görüşlerini özetle aşağıdaki muhtıra ile konferansa duyurabilmiştir: “Türk milleti alnı açık olarak ve en gururlu bir sükûnet içinde tarihe karşı dünyayı adalet, ittihat ve sulhun sağlam temellerine istinat ettirmek gibi ağır bir mesuliyeti yüklenmiş olan galip devletlerin adilane ve insani kararlarını beklemektedir.”<a href="https://www.altayli.net/san-remo-konferansinda-ingilterenin-ermeni-politikasi-18-26-nisan-1920.html#_edn11" name="_ednref11">[11]</a> Ayrıca konferanstan kısa bir süre önce Cenova Şehri’nde kurulan “Türk-İtalyan Ticaret Odası”, İtalya Başbakanı Nitti ve Paris’te bulunan Heyeti Murahhasalar Riyaseti’ne 500 imzalı bir telgraf göndererek; Türk milletinin istiklalinin Wilson Prensipleri doğrultusunda muhafaza edilmesini istemiştir.<a href="https://www.altayli.net/san-remo-konferansinda-ingilterenin-ermeni-politikasi-18-26-nisan-1920.html#_edn12" name="_ednref12"><sup><sup>[12]</sup></sup></a></span></p>
<p><span>Konferansın açılış oturumunda, belirli bir plan doğrultusunda hareket edebilmek için “Yüksek Konsey’in” kaç üyeden oluşacağına ve ele alınacak konu başlıklarının neler olacağına da karar verilmişti.<a href="https://www.altayli.net/san-remo-konferansinda-ingilterenin-ermeni-politikasi-18-26-nisan-1920.html#_edn13" name="_ednref13"><sup><sup>[13]</sup></sup></a> Lloyd George’a göre; oturumlar kalabalık bir delegasyonla yürütülmeyip müttefik dört devletin<a href="https://www.altayli.net/san-remo-konferansinda-ingilterenin-ermeni-politikasi-18-26-nisan-1920.html#_edn14" name="_ednref14"><sup><sup>[14]</sup></sup></a> en çok ikişer temsilcisinden oluşmalıydı. Gerektiğinde de başka devlet temsilcileri ve uzman kişilerin kendilerini ilgilendiren konularda oturumlara katılması sağlanmalıydı.<a href="https://www.altayli.net/san-remo-konferansinda-ingilterenin-ermeni-politikasi-18-26-nisan-1920.html#_edn15" name="_ednref15"><sup><sup>[15]</sup></sup></a> Dolayısıyla İngiliz delegasyonu, “Zirve Diplomasisi” metodunun uygulanmasını uygun görmüştür. Böylece görüşme masasında en yetkili devlet adamları bir araya gelmiş olacak ve daha kesin adımlar atılabilecekti. Buna karşılık liderler arasında düzenlenen zirvelerin bir dizi hazırlık çalışması gerektirmesi yöntemin dezavantajını oluşturduğundan sağlıklı kararlar almak için gerektiğinde uzman kişilere de başvurabilmeyi planlamışlardı.<a href="https://www.altayli.net/san-remo-konferansinda-ingilterenin-ermeni-politikasi-18-26-nisan-1920.html#_edn16" name="_ednref16"><sup><sup>[16]</sup></sup></a></span></p>
<p><span><strong><span>2- San Remo Konferansı’nda Amerikan Notası Üzerine Yapılan Değerlendirmeler</span></strong></span></p>
<p><span>Japon Büyükelçi Matsui Keishiro’nun katılımıyla müttefik dört devlet gündem maddelerini 19 Nisan 1920 tarih ve saat 11.00 oturumunda görüşmeye başlamıştır. Gündemin ilk maddesi ABD Dışişleri Bakanlığı’nın 24 Mart 1920 tarihli Türk barış taslağı konusunda sunduğu notaydı.<a href="https://www.altayli.net/san-remo-konferansinda-ingilterenin-ermeni-politikasi-18-26-nisan-1920.html#_edn17" name="_ednref17"><sup><sup>[17]</sup></sup></a> Bu arada müttefikler ABD’nin “Yalnızcılık Politikasına”<a href="https://www.altayli.net/san-remo-konferansinda-ingilterenin-ermeni-politikasi-18-26-nisan-1920.html#_edn18" name="_ednref18"><sup><sup>[18]</sup></sup></a> dönüp dönmediğini öğrenmek istemekteydiler. Çünkü ABD, Londra Konferansı’na (12 Şubat-10 Nisan 1920)<a href="https://www.altayli.net/san-remo-konferansinda-ingilterenin-ermeni-politikasi-18-26-nisan-1920.html#_edn19" name="_ednref19"><sup><sup>[19]</sup></sup></a> katılmadığı gibi Versay Antlaşması’nı da reddetmişti. Bundan dolayı Fransa’nın Washington Büyükelçisi Jusserand, ABD Dışişleri Bakanı Bainbridge Colby ile 9 Mart 1920 tarihinde görüşmüş ve Türk Antlaşması üzerindeki çalışmaların oldukça ilerlediğini, çok yakın bir tarihte barış koşullarını iletmek için Türk delegasyonunun da çağırılabileceğini belirtmişti.<a href="https://www.altayli.net/san-remo-konferansinda-ingilterenin-ermeni-politikasi-18-26-nisan-1920.html#_edn20" name="_ednref20"><sup><sup>[20]</sup></sup></a></span></p>
<p><span>ABD Dışişleri Bakanı, 24 Mart 1920’de gönderdiği notayla, Osmanlı Devleti’ne yönelik barış şartları hakkında hükümetinin değerlendirmelerini aktarmıştır. İlkin, ABD, Osmanlı Devletiyle imzalanacak barış antlaşmasında bulunmasa da bu konuda söz söyleme hakkının olduğunu ayrıca kendisinin, yalnız Amerikan çıkarları bakımından değil, aynı zamanda da Ortadoğu’da adil bir düzenin yaratılması amacıyla bu hakkını kullanması gerektiğini açıklamıştır. İkinci olarak ABD’ye göre “Açık Kapı Politikası”<a href="https://www.altayli.net/san-remo-konferansinda-ingilterenin-ermeni-politikasi-18-26-nisan-1920.html#_edn21" name="_ednref21"><sup><sup>[21]</sup></sup></a> sürdürülmeliydi. Üçüncü olarak ise bu açık kapı politikası ne ABD’ye ne de başka ülke zararına ya da yararına bir ayrıcalık getirmeliydi. Son olarak mevcut Amerikan çıkarlarının devamlılığı da gözetilmeliydi. Bununla birlikte ABD, Ermeniler lehinde kararlar alınmasını ve Trabzon’un da denize çıkış kapısı olarak Ermenistan’a verilmesini istemekteydi. Böylece Washington yönetimi, Ermenistan konusunda tarafını belli etmiş fakat kendini bağlayıcı ifadelerden de uzak durmayı başarmıştı.<a href="https://www.altayli.net/san-remo-konferansinda-ingilterenin-ermeni-politikasi-18-26-nisan-1920.html#_edn22" name="_ednref22"><sup><sup>[22]</sup></sup></a></span></p>
<p><span>19 Nisan 1920 tarihli oturumda İngiltere Başbakanı Lloyd George, “24 Mart 1920 tarihli Amerikan notasının, İstanbul, Ermenistan, Trakya ve etki alanları başta olmak üzere çeşitli sorunlar ortaya çıkardığını” belirtmiştir. Ona göre barış konusunda müttefiklerin ABD ile yazışmayı sürdürmesi katlanılacak bir durum değildi. Böyle devam ettiği takdirde antlaşma hiç bir zaman imzalanamazdı. Bununla beraber üç müttefik devletin büyük masraflarla Türkiye’de garnizonlar bulundurmalarının uzun süre sürdürülmesine de olanak yoktu. Fransız ve İtalyan temsilcileri de aynı durumu teyit eder tarzda görüşlerini ortaya koyma ihtiyacı hissetmişlerdir. İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Curzon ise kurul görüşmelerine esas olmak üzere Amerikan notasına karşı yanıt tasarısı hazırlamış olduğundan kurulun aynı gün öğleden sonra yapacağı toplantıda, bu konunun ele alınması gerektiğini belirtmiştir.<a href="https://www.altayli.net/san-remo-konferansinda-ingilterenin-ermeni-politikasi-18-26-nisan-1920.html#_edn23" name="_ednref23"><sup><sup>[23]</sup></sup></a> Amerikan notasına verilen cevabın Lord Curzon tarafından hazırlanması, konferansın başat gücünün İngiltere olduğunu da göstermekteydi.</span></p>
<p><span><strong><span>3- İngiltere’nin Ermeni Politikası ve Yaşanan Tartışmalar</span></strong></span></p>
<p><span>İngiltere, savaş sonrasında Ermeni sorununun ağır yükünü ABD’nin omuzlarına yüklemeye çalışmış fakat istediği sonuca ulaşamamıştı. Bu durum “Petropolitik Stratejisi”<a href="https://www.altayli.net/san-remo-konferansinda-ingilterenin-ermeni-politikasi-18-26-nisan-1920.html#_edn24" name="_ednref24"><sup><sup>[24]</sup></sup></a> izleyen İngiltere’nin petrolü az diğer bölgelerde de sorumluluktan kaçmasına dolayısıyla da alternatif metotlar üzerinde çalışmasına neden olmaktaydı. Öyle ki Lord Curzon, bu oturumda İngiliz ve Fransız hükümetlerinin Irak’ın bazı bölümleri üzerinde mandaterlik sorumluluğunu yüklenmek istemediklerini dolayısıyla bu konuda karar vermenin güç olduğunu dile getirmekteydi. Bu konuyla ilgili belirlenen maddeler bir çözüm getirmemekle birlikte sadece ileride öngördükleri çözümün çerçevesini saptayabilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/san-remo-konferansinda-ingilterenin-ermeni-politikasi-18-26-nisan-1920.html#_edn25" name="_ednref25"><sup><sup>[25]</sup></sup></a></span></p>
<p><span>İngiltere, mandater devlet bulamadığı bölgeler için geçici önlemler almayı benimsemekte ve küçük devletler kurarak böl ve yönet politikasını<a href="https://www.altayli.net/san-remo-konferansinda-ingilterenin-ermeni-politikasi-18-26-nisan-1920.html#_edn26" name="_ednref26"><sup><sup>[26]</sup></sup></a> uygulamaya çalışmaktaydı. Bu proje uygulamaya konulduğu takdirde; Osmanlı Devleti’ne verilmesi düşünülen küçük toprak parçasının etrafı suni oluşumlar vasıtasıyla “Çevreleme Politikası’na”<a href="https://www.altayli.net/san-remo-konferansinda-ingilterenin-ermeni-politikasi-18-26-nisan-1920.html#_edn27" name="_ednref27"><sup><sup>[27]</sup></sup></a> benzer tarzda kuşatılmış olacak; petrol bölgelerinin etrafı ise tampon bölgelerle koruma altına alınacaktı.<a href="https://www.altayli.net/san-remo-konferansinda-ingilterenin-ermeni-politikasi-18-26-nisan-1920.html#_edn28" name="_ednref28"><sup><sup>[28]</sup></sup></a></span></p>
<p><span>Londra’da toplanmış olan Dışişleri Bakanları ve Büyükelçiler Kurulu, Ermenistan mandaterliğinin Milletler Cemiyeti Konseyi’nce üstlenilmesini tavsiye etmişlerdi. Milletler Cemiyeti Konseyi ise 11 Nisan 1920 tarihli cevabında doğrudan doğruya mandaterlik yükümlülüğü altına giremeyeceğini bildirerek bu işi kabul etmeye istekli bir devletin bulunması gerektiğini belirtmiştir. Ayrıca Konsey, Ermenistan Devleti için gerekli malî ve askerî kaynaklar ile denize çıkış olanaklarının değerlendirilmesini müttefik devlet temsilcilerinden de istemekteydi.<a href="https://www.altayli.net/san-remo-konferansinda-ingilterenin-ermeni-politikasi-18-26-nisan-1920.html#_edn29" name="_ednref29"><sup><sup>[29]</sup></sup></a></span></p>
<p><span>İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Curzon, artık Amerikan mandaterliğinin söz konusu olmayacağının anlaşıldığını ve Norveç’in Ermenistan mandaterliğini kabul edebileceği duyumunu aldıklarını oturumdaki delegelerle paylaştığı görülmektedir. Ona göre; Norveç mandaterlik görevini üstlenecek olursa, Avrupa Devletleri, Norveç kuvvetlerine hem askerî (donatım-eğitim) hem de malî destek verebilir dolayısıyla da sınır güvenliği sorunu ortadan kalkabilirdi. Ancak İngiltere Başbakanı Lloyd George başta olmak üzere diğer üst düzey yetkililer Lord Curzon’un açıklamalarını çok iyimser bulup malî ve askerî yardımlar konusunda güvence vermekten kaçınmışlardı. Bununla birlikte Norveç’in mandaterlik alma ihtimali çok düşük olup sadece duyumlardan ibaret olduğu bilinmekteydi.<a href="https://www.altayli.net/san-remo-konferansinda-ingilterenin-ermeni-politikasi-18-26-nisan-1920.html#_edn30" name="_ednref30"><sup><sup>[30]</sup></sup></a> The New York Times gazetesinde yer alan bir kısım haberde ise Hollanda, Kanada ve İsveç’in de mandater devlet olabileceği okuyucuya duyurulmuştu.<a href="https://www.altayli.net/san-remo-konferansinda-ingilterenin-ermeni-politikasi-18-26-nisan-1920.html#_edn31" name="_ednref31"><sup><sup>[31]</sup></sup></a></span></p>
<p><span>Osmanlı Devleti’nin batı sınırlarının belirlenmesi maksadıyla yapılan görüşmelerde İtalya Başbakanı Nitti’nin söz aldığı ve uyarı niteliği taşıyan görüşlerini bildirmekten çekinmediği görülmüştür. Ona göre antlaşma hükümlerinin Türkler aleyhinde oluşu nedeniyle Yunanistan korkunç bir savaşa sürüklenebilir ve böyle bir savaşın üstesinden tek başına gelemeyebilirdi. İslam Dünyası’nın gösterebileceği tepkiye de dikkat çeken Başbakan Nitti, muhtemel bir çatışma durumunda İtalya’nın, Batı Anadolu’ya özellikle de İzmir’e asker gönderemeyeceği gerçeğini açıkça ifade etmiştir.<a href="https://www.altayli.net/san-remo-konferansinda-ingilterenin-ermeni-politikasi-18-26-nisan-1920.html#_edn32" name="_ednref32"><sup><sup>[32]</sup></sup></a> Böylece İtalyan yetkili, Ermeniler için de sorumluluk almayacakları mesajını dolaylı olarak müttefik temsilcilerine iletmiş bulunmaktaydı.</span></p>
<p><span>İngiltere Başbakanı Lloyd George ise “Nitti ’nin kaygılarını anladığını ancak sınırların belirlenmesi konusunda gerçekçi davrandıklarını dolayısıyla da Çatalca sınırının Türkler açısından uygun olduğunu” iddia etmekteydi. Ona göre nüfusun çoğunluğu<a href="https://www.altayli.net/san-remo-konferansinda-ingilterenin-ermeni-politikasi-18-26-nisan-1920.html#_edn33" name="_ednref33"><sup><sup>[33]</sup></sup></a> Türk değilken Trakya’nın tümü Türk tarafına bırakılamazdı. Böyle bir çözüm olsa olsa Yunanistan ve Bulgaristan’la anlaşmazlıklara yol açacak ve adı geçen ülkeler, bölgeyi Türklerden koparmaya çalışacaklardı. Enez-Midye çizgisinin uzunluğu 120-150 mil kadar olduğundan askerî açıdan savunulması çok zordu. Ayrıca 50.000 kişilik Osmanlı kuvveti, Enez-Midye hattı kadar uzun bir sınırı koruyamazdı. Bu nedenle İngiltere, kurulun, Osmanlı Devleti’nin sınırlarını Çatalca hattında saptayacağına inanmıştı.<a href="https://www.altayli.net/san-remo-konferansinda-ingilterenin-ermeni-politikasi-18-26-nisan-1920.html#_edn34" name="_ednref34"><sup><sup>[34]</sup></sup></a></span></p>
<p><span>İngiltere, Yunan toprak taleplerini konferansta gerçek dışı istatistiklerle ısrarla savunduğu halde Ermeni sorunu konusunda farklı bir politika benimsemiştir. Öyle ki Lloyd George, “Mustafa Kemal Paşa hareketinin Yunanlıları Küçük Asya’dan atabileceğine kimsenin ihtimal vermediği” ifadesini kullanarak milli mücadele hareketinin gücünü küçümseyen bir bakış açısı ortaya koymuştur.<a href="https://www.altayli.net/san-remo-konferansinda-ingilterenin-ermeni-politikasi-18-26-nisan-1920.html#_edn35" name="_ednref35"><sup><sup>[35]</sup></sup></a> Hâlbuki aynı yetkili, bir başka oturumda Ermenistan sorunu görüşülürken “Mustafa Kemal Paşa hareketi ile başa çıkabilmek için dev bir orduya ihtiyaç duyulduğu” sözünü söylemekten çekinmemiştir.<a href="https://www.altayli.net/san-remo-konferansinda-ingilterenin-ermeni-politikasi-18-26-nisan-1920.html#_edn36" name="_ednref36"><sup><sup>[36]</sup></sup></a></span></p>
<p><span>İtalya Başbakanı Nitti, Trakya, İzmir ve Edirne’de Müslüman nüfusun çoğunlukta olduğuna dair Osmanlı makamları tarafından hazırlanan istatistikleri 22 Nisan 1920 tarihli oturumda kurula sunma ihtiyacı hissetmiştir. Bu duruma sinirlenen İngiltere Başbakanı Lloyd George, savaştan önce Rumların hem Trakya hem de İzmir’de çoğunlukta olduklarını iddia ederek kurula sunulan Osmanlı istatistiklerine güvenmediğini belirtmiştir.<a href="https://www.altayli.net/san-remo-konferansinda-ingilterenin-ermeni-politikasi-18-26-nisan-1920.html#_edn37" name="_ednref37"><sup><sup>[37]</sup></sup></a> İngiltere, askeri, siyasi ve ekonomik gerekçelerle yeni bir savaşı göze alamadığı için bu tarz bir politikayla<a href="https://www.altayli.net/san-remo-konferansinda-ingilterenin-ermeni-politikasi-18-26-nisan-1920.html#_edn38" name="_ednref38"><sup><sup>[38]</sup></sup></a> Yunan ordusunu kendisine kalkan yapmayı amaçlamaktaydı. Karşılıklı çıkar ilişkisi bağlamında gelişen İngiliz- Yunan stratejik ortaklığı, Türk-İngiliz ilişkileri açısından bakıldığında ise dolaylı bir çatışma döneminin artarak devam edeceğini göstermekteydi.</span></p>
<p><span>İngiltere Başbakanı Lloyd George’un bu oturumda asıl tartışmaya açmak istediği konu ise Ermeni yetkililerinin beklentileriydi. Yunanistan’ın taleplerine göre hareket eden Lloyd George, Ermenistan konusunda ise sorumluluk almak istemeyen bir politika izlemeyi daha gerçekçi bulmaktaydı. Öyle ki Lloyd George, “Türklerin çoğunlukta olduğu Erzurum’un<a href="https://www.altayli.net/san-remo-konferansinda-ingilterenin-ermeni-politikasi-18-26-nisan-1920.html#_edn39" name="_ednref39"><sup><strong><sup>[39]</sup></strong></sup></a> Ermenistan’a bırakılmasının hiçbir ilkeyle savunulamayacağını dolayısıyla da barışa giden yolun uzayacağı” düşüncesindeydi. Ona göre; Ermeniler ellerinde bulundurdukları sınırlı alanı bile zorlukla elde tuttukları bu sıralarda onlardan bu geniş topraklan işgal etmelerini beklemek hayalci bir yaklaşımdı.<a href="https://www.altayli.net/san-remo-konferansinda-ingilterenin-ermeni-politikasi-18-26-nisan-1920.html#_edn40" name="_ednref40"><sup><sup>[40]</sup></sup></a></span></p>
<p><span>San Remo Konferansı oturumlarında, Ermeni sorununun çözümü tartışılırken İngiliz üst yönetiminin arasında derin görüş ayrılıklarının olduğu da görülmekteydi. Öyle ki İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Curzon “Londra’da sınırlar konusu ile uğraşmak üzere özel bir komite kurulmuş olduğunu ve bu oluşumun Erzurum’un Ermenilere verilmesini tavsiye ettiğini” söylemiştir. Ona göre, Erzurum her bakımdan üstün bir yerde bulunduğundan dolayı burayı Türklere bırakmak bağımsız bir Ermenistan’ı olanaksız duruma düşürmek demekti. Büyük bir Pan-İslam ya da Pan- Turan hareketi ortaya çıkabileceğinden Türkiye Müslümanları ile daha doğudakiler arasında Ermeni Devleti’nin sıkıştırılmasının yerinde bir girişim olabileceği uygun görülmüştü.<a href="https://www.altayli.net/san-remo-konferansinda-ingilterenin-ermeni-politikasi-18-26-nisan-1920.html#_edn41" name="_ednref41"><sup><sup>[41]</sup></sup></a></span></p>
<p><span>İngiltere Başbakanı Lloyd George’a göre ise Trakya, İzmir ve İstanbul’un müttefik kuvvetlerin işgalinde olmasından dolayı askeri birlikler yakın çevreye gerektiğinde müdahale edebilirlerdi. Fakat doğuda bulunan Ermenilerin yardımına herhangi bir kuvvet göndermelerine olanak yoktu.<a href="https://www.altayli.net/san-remo-konferansinda-ingilterenin-ermeni-politikasi-18-26-nisan-1920.html#_edn42" name="_ednref42"><sup><sup>[42]</sup></sup></a></span></p>
<p><span>İngiltere’nin yaşayabileceği zorluklara dikkat çeken Lloyd George, yine de kurula iki farklı çözüm önerisi sunmuştu. Birincisi, herhangi bir karar almadan önce, ABD Başkanı Wilson’un, antlaşmayı bugünkü biçimiyle uygulamaları halinde müttefiklere yardım etmeye hazır olup olmadığının öğrenilmesi gerekliliğiydi. Wilson, ABD’nin yardımını sağlamayı kabul edecek olursa, o zaman kurul, Londra Konferansı’nca belirlenen çizgiyi izleyebilirdi. İkinci öneri ise zaman kazanma ve mandater devlet bulma olanağı bulunup bulunmadığını anlamak için bu topraklar Milletler Cemiyeti’nin kontrolü altına konulabilir ve cemiyete bir veya iki yıl içinde mandater devlet belirleme hakkı tanınabilirdi. Böylece Ermenistan’ın zaman içinde dışarıdan yardım görmeden bir devlet kurma ve kendi sınırlarını savunma yeteneği olup olmadığını kanıtlama olanağına da imkân tanınacaktı. İngiliz yetkilinin ilk önerisi Ermeni sorunun ağır yükünü ABD’ye yükleme stratejisiyle yakından ilgilidir. İkinci öneri ise İngiliz politikasının bir başka yansıması olup sorunun çözümünü öteleyip siyasal konjonktüre göre davranma ve mandater devlet bulmak için zaman kazanma çabasını amaçlamaktaydı.<a href="https://www.altayli.net/san-remo-konferansinda-ingilterenin-ermeni-politikasi-18-26-nisan-1920.html#_edn43" name="_ednref43"><sup><sup>[43]</sup></sup></a></span></p>
<p><span>İngiltere Başbakanı Lloyd George’un önerilerini sunmasından kısa bir süre sonra Ermeni yetkili Boghos Nubar Paşa oturuma katılmıştır. Nubar Paşa, Erzurum’u ele geçirmek için yeniden savaşmaya hazır 15.000 kişilik orduya sahip olduklarını belirterek; müttefiklerin kendilerine mühimmat ve gereç sağlamaya hazır oldukları takdirde, hiç zorluk çekmeden 40.000 kişiyi daha silâh altına alabileceklerini iddia etmiştir. ABD’den almış olduğu bir habere göre ise 5000 ile 10000 arasında Amerikan gönüllüsü her an Çukurova’ya gitmeye hazır beklemekteydi.<a href="https://www.altayli.net/san-remo-konferansinda-ingilterenin-ermeni-politikasi-18-26-nisan-1920.html#_edn44" name="_ednref44"><sup><sup>[44]</sup></sup></a></span></p>
<p><span>TBMM’nin açıldığı güne denk gelen oturumda ise bir başka Ermeni temsilci Aharonian’a söz hakkı verilmişti. Aharonian’a göre; Türk kuvvetleri, Ermeni ordusuna göre yeterli güce sahip olmadığı gibi Erzurum halkı, yörenin Ermenistan’a terk edilmesi olasılığını duyduğu andan itibaren göç etmeye başlamıştı. Ayrıca Aharonian, Ermeni ordusunun subay eksikliği giderildiği takdirde Erzurum başta olmak üzere birçok yeri ele geçirebileceklerini iddia etmişti.<a href="https://www.altayli.net/san-remo-konferansinda-ingilterenin-ermeni-politikasi-18-26-nisan-1920.html#_edn45" name="_ednref45"><sup><sup>[45]</sup></sup></a> Halbuki Ermeni yetkilinin iddialarının aksine Erzurum ve çevresinde halkın paniğe kapılıp göç etmemesi amacıyla Erzurum Kongresi kararı gereğince tedbirler alınmış<a href="https://www.altayli.net/san-remo-konferansinda-ingilterenin-ermeni-politikasi-18-26-nisan-1920.html#_edn46" name="_ednref46"><sup><sup>[46]</sup></sup></a> Türk kamuoyu ise “Vilayat-ı Şarkiye Ermenistan Olamaz” cümlesini slogan haline getirip topraklarına sahip çıktığını göstermiştir.<a href="https://www.altayli.net/san-remo-konferansinda-ingilterenin-ermeni-politikasi-18-26-nisan-1920.html#_edn47" name="_ednref47"><sup><sup>[47]</sup></sup></a></span></p>
<p><span>Müttefikler, Mareşal Foch<a href="https://www.altayli.net/san-remo-konferansinda-ingilterenin-ermeni-politikasi-18-26-nisan-1920.html#_edn48" name="_ednref48"><sup><sup>[48]</sup></sup></a> başkanlığında askeri bir komiteye Ermeni temsilcilerinin verdiği bilgilerin güvenilirliğini inceletmek amacıyla rapor hazırlanması talimatını vermişlerdir. Konuyla ilgili söz alan Mareşal Foch, Türkiye’nin bölgede, küçümsenmeyecek askeri bir güce sahip olduğuna atıf yaparak Ermenistan’ın, iletişim hatlarının denetimini elinde bulunduran rakibine karşı nasıl başarı kazanabileceğini anlayamadığını dile getirmiştir. Ona göre; Ermeniler yeterli silâhları, cephaneleri ve gereçleri olmadığından müttefik askeriyle güçlendirilecekleri umudunu taşımaktaydılar. Ayrıca Erzurum’un ele geçirilmesi ise Ermeniler için muazzam bir iş olup şehri çok güçlü bir saldırıyla ancak düşürebilirlerdi.<a href="https://www.altayli.net/san-remo-konferansinda-ingilterenin-ermeni-politikasi-18-26-nisan-1920.html#_edn49" name="_ednref49"><sup><sup>[49]</sup></sup></a></span></p>
<p><span>Askerî uzmanların hazırladığı raporda ise Ermeni ordusunun örgütlenebilmesinin uzun süreceğinden ve Türklerin yanı sıra Azerilerle de çatışma ihtimali yaşayabileceklerinden bahsedilmekteydi. Müttefikler, Ermenistan’a hiçbir askeri kuvvet gönderilmeyeceğini kararlaştırmış olduklarına göre, Ermeniler kendi güçlerine dayanmak zorunda kalacaklar ve bu koşullar altında özellikle Erzurum’u ele geçirme olanağı bulamayacaklardı. Müttefik Devletlerin bölgeye çok zayıf kuvvetler göndermeleri de hükümetler açısından risk alma manasına gelmekteydi. Çünkü başarısızlık hali, geniş çapta askeri girişimlerin başlamasına yol açabilirdi.<a href="https://www.altayli.net/san-remo-konferansinda-ingilterenin-ermeni-politikasi-18-26-nisan-1920.html#_edn50" name="_ednref50"><sup><sup>[50]</sup></sup></a></span></p>
<p><span>Öğleden sonra gerçekleşen oturumda da Ermeni sorunu tekrar gündeme getirilmiştir. Lloyd George, birçok temsilciyle Ermenistan konusunda aynı düşüncede olabilmeyi çok istediğini ancak hayal dünyasında yaşayıp reel politikaya aykırı kararlar alınmaması gerektiğini savunmaktaydı. Ona göre; Erzurum şehri, Ermenistan’a bırakıldığı takdirde kan dökülmesi kaçınılmaz olacak ve alınan karar sadece kâğıt üzerinde kalacaktı.<a href="https://www.altayli.net/san-remo-konferansinda-ingilterenin-ermeni-politikasi-18-26-nisan-1920.html#_edn51" name="_ednref51"><sup><sup>[51]</sup></sup></a></span></p>
<p><span>24 Nisan 1920 tarihli oturumda ise İngiltere Başbakanı Lloyd George, Büyük Ermenistan’ı kabul etme sorumluluğunu ne kendisinin ne de kabinesinin üzerine alamayacağını vurgulayarak sözlerine başlamıştır. İngiliz devlet adamı, ABD mandaterliği kabul edip etmeme kararını verinceye kadar, konuyu askıya almayı düşünmekteydi.<a href="https://www.altayli.net/san-remo-konferansinda-ingilterenin-ermeni-politikasi-18-26-nisan-1920.html#_edn52" name="_ednref52"><sup><sup>[52]</sup></sup></a></span></p>
<p><span>İngiltere, konferansın öğleden sonraki oturumunda Ermenistan mandaterliği yükünü yeniden ABD’ye yüklemeye çalışmıştır. Şöyle ki ABD, mandaterliği kabul edecek olursa, yapılacak tek şey antlaşmaya hükmün yazılmasıydı. Reddedilme durumunda ise Washington Hükümeti’nden hakemlik yapması istenecekti. Kurulun verdiği yetkiyle İngiltere Başbakanı, Ermeniler ile ilgili yeni bir madde tasarısı hazırlamayı ve Ermenistan sınırları hakkında Başkan Wilson’a başvuru yapılması görevini üstlenmekteydi.<a href="https://www.altayli.net/san-remo-konferansinda-ingilterenin-ermeni-politikasi-18-26-nisan-1920.html#_edn53" name="_ednref53"><sup><sup>[53]</sup></sup></a> Lloyd George’un açıklamalarından kısa bir süre sonra ABD’nin Roma Büyükelçisi Robert Underwood Johnson başkanlığındaki delegasyon konferansa gözlemci statüsünde katılmış ve görüşmeleri takip etmeye başlamıştır.<a href="https://www.altayli.net/san-remo-konferansinda-ingilterenin-ermeni-politikasi-18-26-nisan-1920.html#_edn54" name="_ednref54"><sup><sup>[54]</sup></sup></a></span></p>
<p><span>İngiltere, Ermenistan mandaterliği hakkında hazırlamış olduğu tasarıyı 25 Nisan 1920 tarihli sabah oturumuna yetiştirmiş ve hazırlanan tasarıya göre: “1-ABD’nin Ermenistan mandaterliğini kabul etmesi için başkan Wilson’a çağrıda bulunulacaktı; 2-ABD’nin mandaterliği kabul etmemesi durumunda ise başkan Wilson’dan Ermenistan’ın sınırları hakkında hakemlik yapması istenecekti; 3- Türkiye, Ermenistan ve öteki Bağıtlı Yüksek Taraflar; Erzurum, Trabzon, Van ve Bitlis İlleri’nde Türkiye ile Ermenistan sınırı konusunu, ABD Başkanı’nın hakemliğine sunmayı kabul edeceklerdi.”<a href="https://www.altayli.net/san-remo-konferansinda-ingilterenin-ermeni-politikasi-18-26-nisan-1920.html#_edn55" name="_ednref55"><sup><sup>[55]</sup></sup></a> Tasarıda, Türk tarafının bilgi ve onayı olmadan ABD’ye hakemlik verilmesi bu girişimin sağlıklı bir sonuca ulaşamayacağını göstermekteydi.</span></p>
<p><span><strong><span>4- San Remo Konferansı’nın Kapanış Oturumu (26 Nisan 1920)</span></strong></span></p>
<p><span>San Remo Konferansı’nın 26 Nisan 1920 tarihli ve saat 17.00’deki oturumunda İngiliz delegasyonu hazırlamış olduğu Ermenistan başlıklı taslak üzerinde son düzeltmeleri yapmış ve alınan kararlar kurul başkanı Nitti vasıtasıyla aynı gün ABD’nin Roma Büyükelçisi Johnson’a iletilmiştir. Nitti imzalı yazıda; Ermenistan konusunda ABD’ye karar verme zorunluluğu verilmekte dolayısıyla ABD, Osmanlı Devleti barışı ile karşı karşıya bırakılmaktaydı. Osmanlı Devleti ile barış yapılır yapılmaz, Ermenistan’ın dış saldırılara karşı savunulabilmesi için gerekli askeri kuvvet ile birlikte düzenli bir yönetim için mali yardım da gerekli olacaktı. Yani, ABD, Ermenistan mandaterliğini kabul ettiği takdirde, bu iki yükü de İngiliz politikası nedeniyle sırtlamak zorunda kalacaktı.<a href="https://www.altayli.net/san-remo-konferansinda-ingilterenin-ermeni-politikasi-18-26-nisan-1920.html#_edn56" name="_ednref56"><sup><sup>[56]</sup></sup></a></span></p>
<p><span>Konferans sonrasında ülkesine dönen Başbakan Lloyd George, Avam Kamarası’nda yaptığı konuşmada San Remo Konferansı hakkında genel değerlendirmelerde bulunmuş ve Ermenistan konusunda ABD’ye iki seçenekli teklifte bulunduklarını belirtmiştir.<a href="https://www.altayli.net/san-remo-konferansinda-ingilterenin-ermeni-politikasi-18-26-nisan-1920.html#_edn57" name="_ednref57"><sup><sup>[57]</sup></sup></a> İngiltere’de konferans sonrası tartışmalar devam ederken, ABD Dışişleri Bakanı, ABD Başkanı Wilson’un Ermenistan sınırları konusunda hakem olmayı kabul ettiğini bildirmiştir. Böylece müttefik devletlerin yanı sıra çeşitli misyoner ve lobi teşkilatlarından gelen yoğun baskılar ABD’nin sadece hakem olmayı kabul etmesiyle geçiştirilmiş oldu.<a href="https://www.altayli.net/san-remo-konferansinda-ingilterenin-ermeni-politikasi-18-26-nisan-1920.html#_edn58" name="_ednref58"><sup><sup>[58]</sup></sup></a></span></p>
<p><span>Mustafa Kemal Paşa, TBMM’nin 17 Mayıs 1920 tarihli gizli oturumunda büyük güçlerin doğuda bir kısım araziyle birlikte Trabzon’u Ermenistan’a vermeye çalıştıklarını ifade ederek muhtemel tehlikelere karşı gereken adımların kararlılıkla atılacağını bildirmiştir.<a href="https://www.altayli.net/san-remo-konferansinda-ingilterenin-ermeni-politikasi-18-26-nisan-1920.html#_edn59" name="_ednref59"><sup><sup>[59]</sup></sup></a> Amerikan Senatosu’nda 1 Haziran 1920’de yapılan oylamada ise Ermenistan mandaterliği teklifi reddedilmiş olup Lloyd George’un Ermenistan başlıklı önerisi Sevr Antlaşması’nın 88-93. maddeleri kapsamında kayıt altına alınmıştır.<a href="https://www.altayli.net/san-remo-konferansinda-ingilterenin-ermeni-politikasi-18-26-nisan-1920.html#_edn60" name="_ednref60"><sup><sup>[60]</sup></sup></a></span></p>
<p><span><strong>Sonuç</strong></span></p>
<p><span>İngiltere, savaş esnasında dünya kamuoyunu kendi tarafına çekebilmek için Osmanlı Devleti’nin azınlıklara kötü muamelede bulunduğunu iddia etmiş ve bu konuda özellikle Ermenileri propaganda malzemesi yapmıştır. Müttefik Devletler karşılıklı çıkar ilişkisi bağlamında hatırı sayılır miktarda Ermeni gönüllü askerinden de faydalanmışlardır. Bundan dolayı savaş sonrasında Ermeniler toprak talebinde bulunarak Büyük Ermenistan kurma arzusuyla hareket etmişlerdir. Ancak Sovyet Rusya ve Türkiye’de giderek gücünü hissettiren yeni siyasi oluşumların varlığı, İngiltere’yi reel politik çerçevesinde hareket etmeye zorlamıştır. Öyle ki İngiliz dış politika aktörleri, siyasi, askeri ve iktisadi yükümlülükler nedeniyle Ermenistan mandaterliğini istememişler dolayısıyla Ermenistan politikasını tekrar gözden geçirmek zorunda kalmışlardır.</span></p>
<p><span>İngiltere, Mondros Mütarekesi’nden sonra yerleştiği Kafkasya’da biraz daha kalması durumunda Ermenistan’ın fiili mandateri olacağını anladığından bu bölgenin yükünü önce ABD’ye daha sonra ise Milletler Cemiyeti’ne havale etmeye çalışmıştır. Özellikle mandaterliği ABD’ye vermek için tüm diplomatik yolları denediği görülmektedir. Bu düşünce uygulamaya konulduğu takdirde Mezopotamya bölgesine yönelebilecek muhtemel bir Bolşevik Rus saldırısına karşı İngiliz kuvvetlerinin yerine ABD güçlü bir tampon oluşturacaktı. Böylece bölgedeki otoritenin sağlanması için gereken ekonomik, askeri ve siyasi yükümlülükler ABD’nin sırtına yüklenmiş olacaktı.</span></p>
<p><span>ABD, geleneksel yalnızcılık politikasının yanı sıra sorunlu bir bölgeye girmek istememiş dolayısıyla Ermenistan mandaterliği teklifine sıcak bakmamıştır. Bu durum İngiltere’nin bu konuda yeni bir formül arayışı içerisine girmesine sebep olmuş ve akabinde Washington yönetimine, ABD Başkanı Wilson’un hakemliğinde Türk-Ermeni sınırının çizilmesi teklif edilmiştir.</span></p>
<p><span>Büyük güçler kendi çıkarları çerçevesinde diplomatik manevralar yaparken Türk dış politikasına yön veren Mustafa Kemal Paşa ise tam bağımsızlık, milli egemenlik ve milli sınırlar<a href="https://www.altayli.net/san-remo-konferansinda-ingilterenin-ermeni-politikasi-18-26-nisan-1920.html#_edn61" name="_ednref61"><sup><sup>[61]</sup></sup></a> ilkeleri çerçevesinde hareket etmiştir. Bu anlayış hem mandaterlik ihtimalini kaldırmış hem de Sevr Antlaşması’nın geçersiz olmasına neden olmuştur. Doğu Cephesi’nde elde edilen askeri zaferler, İngiltere’nin Ermenistan politikasının iflasına neden olduğu gibi ABD Başkanı Wilson’un Sevr Antlaşması’nın 89. maddesine atfen hazırladığı Türk-Ermeni sınırı hakkındaki 22 Kasım tarihli raporunu da devre dışı bırakmaktaydı.<a href="https://www.altayli.net/san-remo-konferansinda-ingilterenin-ermeni-politikasi-18-26-nisan-1920.html#_edn62" name="_ednref62"><sup><sup>[62]</sup></sup></a></span></p>
<p><span><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yrd. Doç. Dr. Mehmet Sait DİLEK</strong></span></a></span></p>
<p><span>Atatürk Ü. İktisadi ve İdari Bil. Fak. Uluslararası İlişkiler Böl.</span><br>
<span> El-mek: mehmetsaitdilek@gmail.com</span></p>
<p><span><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Evren KÜÇÜK</strong></span></a></span></p>
<p><span>Ankara Üniversitesi, Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü Doktora Öğrencisi,</span><br>
<span> El-mek: ekucuk@kmu.edu.tr</span></p>
<p><span>Kaynak: Turkish Studies – International Periodical For The Languages, Literature and History of Turkish or Turkic Volume 7/3, Summer 2012, p. 959-971, ANKARA-TURKEY</span></p>
<hr>
<div><span><strong>KAYNAKÇA</strong></span></div>
<div><span><strong>A-Resmi Yayınlar</strong></span></div>
<div><span>♦  Documents on British Foreign Policy 1919-1939, (Ed.Rohan Butler; J.P.T. Bury), Volume VII, 1920, London, 1958.</span></div>
<div><span>♦  Documents on British Foreign Policy 1919-1939, (Ed.Rohan Butler; J.P.T. Bury), Volume VIII, 1920, London, 1958.</span></div>
<div><span>♦  House of Commons, Deb 29 April 1920, Vol. 128.</span></div>
<div><span>♦  Papers Relating to the Foreign Relations of the United States, 1920, III, GPO, Washington, 1936.</span></div>
<div><span>♦  TBMM Gizli Celse Zabıtları, Devre I, Cilt I, İçtima I, 24 Nisan 1920 ve 17 Mayıs 1920 Tarihli Toplantılar.</span></div>
<div><span><strong>B-Gazeteler Albayrak Gazetesi The New York Times</strong></span></div>
<div><span><strong>C-Kitaplar</strong></span></div>
<div><span>♦  BAŞAK, Tolga; İngiltere’nin Ermeni Politikası (1830-1923), IQ Kültür Sanat Yayıncılık, İstanbul, 2008.</span></div>
<div><span>♦  BIYIKLIOĞLU, Tevfik; Trakya’da Milli Mücadele, I, TTK, Ankara, 1992.</span></div>
<div><span>♦  ÇELEBİ, Mevlüt; Milli Mücadele Dönemi’nde Türk-İtalyan İlişkileri, Atatürk Araştırma Merkezi Yayınları, Ankara, 2002.</span></div>
<div><span>♦  DAĞ, Ahmet Emin; Uluslararası İlişkiler ve Diplomasi Sözlüğü, Ağaç Kitabevi Yayınları, İstanbul, 2009.</span></div>
<div><span>♦  DURSUNOĞLU, Cevat; Milli Mücadelede Erzurum, Erzurum Kitaplığı, İstanbul, 1998.</span></div>
<div><span>♦  ELLIS, Charles Howard; The Origin, Structure & Working of the League of Nations, Houghton Mifflin Company, Boston, 1929.</span></div>
<div><span>♦  ERİM, Nihat; Devletlerarası Hukuku ve Siyasi Tarih Metinleri, I, Ankara Üniversitesi, Hukuk Fakültesi Yayınları, Ankara, 1953.</span></div>
<div><span>♦  EVANS, Laurance; Türkiye’nin Parçalanması ve ABD Politikası (1914-1924), Örgün Yayınevi, İstanbul, 2003.</span></div>
<div><span>♦  GEORGE, David Lloyd; The Truth About The Peace Treaties, II, London, 1938.</span></div>
<div><span>♦  GRASSI, Fabio L.; İtalya ve Türk Sorunu 1919-1923 Kamuoyu ve Dış Politika, (Çevr.Nevin Özkan-Durdu Kundakçı), YKY, İstanbul, 2010.</span></div>
<div><span>♦  GÜNERİ, Süleyman Necati; Hatıra Defteri, (Hazr. Ali Birinci), Erzurum Kitaplığı, İstanbul, 1999.</span></div>
<div><span>♦  HELMREICH, Paul; Sevr Entrikaları, (Çevr. Şerif Erol), Sabah Kitapları, İstanbul, 1996.</span></div>
<div><span>♦  HOWARD, Harry; The Partition of Turkey: a Diplomatic History, 1919-1923, New York, 1966.</span></div>
<div><span>♦  JAESCHKE, Gotthard; Kurtuluş Savaşı İle İlgili İngiliz Belgeleri, (Çevr.Orhan Köprülü), TTK, Ankara, 1991.</span></div>
<div><span>♦  KIRZIOĞLU, Fahrettin; Bütünüyle Erzurum Kongresi, Kültür Ofset, Ankara, 1993.</span></div>
<div><span>♦  KÜRKÇÜOĞLU, Ömer; Türk-İngiliz İlişkileri (1919-1926), Ü. Siyasal Bilgiler Fakültesi Yayınları, Ankara, 1978.</span></div>
<div><span>♦  MAZICI, Nurşen; ABD’nin Güney Kafkasya Politikası Olarak Ermenistan Sorunu 1919-1921, Pozitif Yayınları, İstanbul, 2001.</span></div>
<div><span>♦  OLCAY, Osman; Sevr Antlaşmasına Doğru, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Yayınları, Ankara, 1981.</span></div>
<div><span>♦  ÖKE, Mim Kemal; Ermeni Sorunu 1914-1923, TTK, Ankara, 1991.</span></div>
<div><span>♦  ÖZALP, Kazım; Milli Mücadele 1919-1922, I, TTK, Ankara, 1998.</span></div>
<div><span>♦  SONYEL, Salahi; Gizli Belgelerde Mustafa Kemal, Vahdettin ve Kurtuluş Savaşı, Atatürk Araştırma Merkezi Yayınları, Ankara, 2010.</span></div>
<div><span>♦  SONYEL, Salahi; Türk Kurtuluş Savaşı ve Dış Politika, II, TTK, Ankara, 2003.</span></div>
<div><span>♦  SÖYLEMEZOĞLU, Galip Kemali; Başımıza Gelenler, Yakın Bir Mazinin Hatıraları Mondros’tan Mudanya’ya 1918-1922, Kanaat Kitabevi, İstanbul, 1939.</span></div>
<div><span>♦  SÖYLEMEZOĞLU, Galip Kemali; Yok Edilmek İstenen Millet, Çağdaş Matbaacılık ve Yayıncılık, İstanbul, 2001.</span></div>
<div><span>♦  ULUĞBAY, Hikmet; İmparatorluk’tan Cumhuriyet’e Petropolitik, De Ki Yayınları, İstanbul, 2008.</span></div>
<div><span>♦  Uluslararası İlişkiler Sözlüğü; (Derl. Faruk Sönmezoğlu), Der Yayınları, İstanbul, 2010.</span></div>
<div><span>♦  YAVUZ, Bige; Kurtuluş Savaşı Dönemi’nde Türk-Fransız İlişkileri, Fransız Arşiv Belgeleri Açısından 1919-1922, TTK, Ankara, 1994.</span></div>
<div><span><strong>D-Makaleler</strong></span></div>
<div><span>♦  ARMAOĞLU, Fahir; “Amerika Sevres Antlaşması ve Ermenistan Sınırları”, Belleten, 230, (Nisan 1997), s.133-148.</span></div>
<div><span>♦  KELEŞYILMAZ, Vahdet; “Bir Kuvayı Milliye Gazetesine Göre Türk Barışı ve İngiltere”, Atatürk Yolu Dergisi, 5, S.19, s.249-264.</span></div>
<div><span>♦  MARASHLIAN, Levon; “The London and San Remo Conferences and The Armenian Settlement”, The Armenian Review ,Vol.XXX, No.3-4, (Autumn-Winter, 1977), s.227-255; s.398- 414.</span></div>
<div><span>♦  ÖZDEN, Neşe; “Impact of the San Remo Terms on Turkey and British Policy”, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, 14, S.40, Ankara, 1998, s.97-114.</span></div>
<div><span>♦  SÜRMELİ, Serpil; “San Remo Konferansı ve Erzurum”, Atatürk Üniversitesi, Atatürk Dergisi, IV/2, Temmuz, 2004, s.97-124</span></div>
<div>
<hr>
<p><span><strong>Dipnotlar:</strong></span></p>
</div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/san-remo-konferansinda-ingilterenin-ermeni-politikasi-18-26-nisan-1920.html#_ednref1" name="_edn1"><sup><sup>[1]</sup></sup></a> Charles Howard Ellis; The Origin, Structure & Working of the League of Nations, Houghton Mifflin Company, Boston, 1929, s.496.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/san-remo-konferansinda-ingilterenin-ermeni-politikasi-18-26-nisan-1920.html#_ednref2" name="_edn2"><sup><sup>[2]</sup></sup></a> Documents on British Foreign Policy 1919-1939, (Ed.Rohan Butler; J.P.T. Bury), Volume VII, 1920, London, 1958, s.389.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/san-remo-konferansinda-ingilterenin-ermeni-politikasi-18-26-nisan-1920.html#_ednref3" name="_edn3"><sup><sup>[3]</sup></sup></a> Documents on British Foreign Policy 1919-1939, VII, 1920, s.691-692.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/san-remo-konferansinda-ingilterenin-ermeni-politikasi-18-26-nisan-1920.html#_ednref4" name="_edn4"><sup><sup>[4]</sup></sup></a> Salahi Sonyel; Türk Kurtuluş Savaşı ve Dış Politika, II, TTK, Ankara, 2003, s.74; Tolga Başak; İngiltere’nin Ermeni Politikası (1830-1923), IQ Kültür Sanat Yayıncılık, İstanbul, 2008, s.477-482.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/san-remo-konferansinda-ingilterenin-ermeni-politikasi-18-26-nisan-1920.html#_ednref5" name="_edn5"><sup><sup>[5]</sup></sup></a> Ömer Kürkçüoğlu; Türk-İngiliz İlişkileri (1919-1926), A.Ü. Siyasal Bilgiler Fakültesi Yayınları, Ankara, 1978.s. 65.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/san-remo-konferansinda-ingilterenin-ermeni-politikasi-18-26-nisan-1920.html#_ednref6" name="_edn6"><sup><sup>[6]</sup></sup></a> 18 Nisan 1920 tarihli rapor için Bkz. Galip Kemali Söylemezoğlu; Başımıza Gelenler, Yakın Bir Mazinin Hatıraları Mondros’tan Mudanya’ya 1918-1922, Kanaat Kitabevi, İstanbul, 1939, s.208.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/san-remo-konferansinda-ingilterenin-ermeni-politikasi-18-26-nisan-1920.html#_ednref7" name="_edn7"><sup><sup>[7]</sup></sup></a> Documents on British Foreign Policy 1919-1939, (Ed.Rohan Butler; J.P.T. Bury), Volume VIII, 1920, London, 1958, s.5-10.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/san-remo-konferansinda-ingilterenin-ermeni-politikasi-18-26-nisan-1920.html#_ednref8" name="_edn8"><sup><sup>[8]</sup></sup></a> San Remo Konferansı hakkında geniş bilgi için Bkz. Documents on British Foreign Policy 1919-1939, VIII, 1920, s.1-252; Osman Olcay; Sevr Antlaşmasına Doğru, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Yayınları, Ankara, 1981, s.445-586; Neşe Özden; “Impact of the San Remo Terms on Turkey and British Policy”, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, Cilt: 14, Sayı:40, Ankara, 1998, s.97-114; Levon Marashlian; “The London and San Remo Conferences and The Armenian Settlement”, The Armenian Review, Vol.XXX, No.3-4, (Autumn-Winter, 1977), s.227-255; s.398- 414; Harry Howard; The Partition of Turkey: a Diplomatic History, 1919-1923, New York, 1966; Serpil Sürmeli; “San Remo Konferansı ve Erzurum”, Atatürk Üniversitesi, Atatürk Dergisi, IV/2, Temmuz, 2004, s.97-124.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/san-remo-konferansinda-ingilterenin-ermeni-politikasi-18-26-nisan-1920.html#_ednref9" name="_edn9"><sup><sup>[9]</sup></sup></a> Uluslararası İlişkiler Sözlüğü; (Derl.Faruk Sönmezoğlu), Der Yayınları, İstanbul, 2010, s.106.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/san-remo-konferansinda-ingilterenin-ermeni-politikasi-18-26-nisan-1920.html#_ednref10" name="_edn10"><sup><sup>[10]</sup></sup></a> Söylemezoğlu; Başımıza Gelenler, s.206; Lloyd George, Galip Kemali Bey’in basına verdiği demeçlerden bile rahatsızlık duymuştur. Bkz. Söylemezoğlu; Başımıza Gelenler, s.210.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/san-remo-konferansinda-ingilterenin-ermeni-politikasi-18-26-nisan-1920.html#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> Galip Kemali Söylemezoğlu; Yok Edilmek İstenen Millet, Çağdaş Matbaacılık ve Yayıncılık, İstanbul, 2001, s.43-46.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/san-remo-konferansinda-ingilterenin-ermeni-politikasi-18-26-nisan-1920.html#_ednref12" name="_edn12"><sup><sup>[12]</sup></sup></a> Söylemezoğlu; Başımıza Gelenler, s.205.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/san-remo-konferansinda-ingilterenin-ermeni-politikasi-18-26-nisan-1920.html#_ednref13" name="_edn13"><sup><sup>[13]</sup></sup></a> İngiltere Başbakanı Lloyd George’un önerisi kabul edilerek öncelikle Türkiye ile barış antlaşması sorununun görüşülmesi hususunda anlaşma sağlanmaktaydı. Lloyd George’un önerdiği gündemlerin ana başlıkları şöyleydi: “1) Türkiye ile Barış Antlaşması: ABD Başkanı Wilson’un notasına yanıt; Antlaşmanın uygulanmasının sağlanması yolları: Mareşal Foch Komitesinin raporu; Askerî hükümler: Madde 55 (Fransız Yabancı Lejyonuna alınma koşulları) ve komisyonların sayısının azaltılması sorunu; Maliye hükümleri: Madde 16; Ekonomik hükümler: Madde 30; Etki alanları konusunda anlaşma; Ermenistan: Milletler Cemiyetinden alınan bilgi; Batum; Azınlıklara ilişkin hükümler: Milletler Cemiyetinden alınan bilgi; Kürdistan; Mandaterlikler 2) Almanya; 3) Rusya; 4) Adriyatik. Documents on British Foreign Policy 1919-1939, VIII, 1920, London, 1958, s.4; Olcay; Sevr Antlaşmasına Doğru, s.445.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/san-remo-konferansinda-ingilterenin-ermeni-politikasi-18-26-nisan-1920.html#_ednref14" name="_edn14"><sup><sup>[14]</sup></sup></a> Müttefik dört devlet İngiltere, Fransa, İtalya ve Japonya’dan oluşmuştur. Japonya, 19 Nisan 1920 tarihli oturumdan itibaren konferansta yer almıştır. Bkz. Documents on British Foreign Policy 1919-1939, VIII, 1920, s.1, 20.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/san-remo-konferansinda-ingilterenin-ermeni-politikasi-18-26-nisan-1920.html#_ednref15" name="_edn15"><sup><sup>[15]</sup></sup></a> Documents on British Foreign Policy 1919-1939, VIII, 1920, s.1-2.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/san-remo-konferansinda-ingilterenin-ermeni-politikasi-18-26-nisan-1920.html#_ednref16" name="_edn16"><sup><sup>[16]</sup></sup></a> Uluslararası İlişkiler Sözlüğü; s.730.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/san-remo-konferansinda-ingilterenin-ermeni-politikasi-18-26-nisan-1920.html#_ednref17" name="_edn17"><sup><sup>[17]</sup></sup></a> Documents on British Foreign Policy 1919-1939, VIII, 1920, s.20.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/san-remo-konferansinda-ingilterenin-ermeni-politikasi-18-26-nisan-1920.html#_ednref18" name="_edn18"><sup><sup>[18]</sup></sup></a> Yalnızcılık Politikası: Bir devletin, kendi menfaatlerini ilgilendirmeyen uluslararası sorunlara karışmayarak, diğer ülkeler ve değişik uluslararası kurumlarla en alt düzeyde diplomatik ilişki kurması Bkz. Ahmet Emin Dağ; Uluslararası İlişkiler ve Diplomasi Sözlüğü, Ağaç Kitabevi Yayınları, İstanbul, 2009, s.274.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/san-remo-konferansinda-ingilterenin-ermeni-politikasi-18-26-nisan-1920.html#_ednref19" name="_edn19"><sup><sup>[19]</sup></sup></a> Documents on British Foreign Policy 1919-1939, VII, 1920, s.1-743.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/san-remo-konferansinda-ingilterenin-ermeni-politikasi-18-26-nisan-1920.html#_ednref20" name="_edn20"><sup><sup>[20]</sup></sup></a> Papers Relating to the Foreign Relations of the United States (FRUS), 1920, III, GPO, Washington, 1936, s.748- 750.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/san-remo-konferansinda-ingilterenin-ermeni-politikasi-18-26-nisan-1920.html#_ednref21" name="_edn21"><sup><sup>[21]</sup></sup></a> Açık Kapı Politikası: Ticaret, göç ve vatandaşlık gibi konularda bütün ülkelere eşit haklar tanıma politikası. Bkz. Dağ; Uluslararası İlişkiler ve Diplomasi Sözlüğü, s.338.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/san-remo-konferansinda-ingilterenin-ermeni-politikasi-18-26-nisan-1920.html#_ednref22" name="_edn22"><sup><sup>[22]</sup></sup></a> Laurance Evans; Türkiye’nin Parçalanması ve ABD Politikası (1914-1924), Örgün Yayınevi, İstanbul, 2003, s.286- 287; İstanbul, Boğazlar, Trakya, Ermenistan, İzmir ve Kapitülasyonlar konusunda Amerikan diplomatik bakışı için Bkz. FRUS, 1920, III, s.750-753.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/san-remo-konferansinda-ingilterenin-ermeni-politikasi-18-26-nisan-1920.html#_ednref23" name="_edn23"><sup><sup>[23]</sup></sup></a> Documents on British Foreign Policy 1919-1939, VIII, 1920, s.20-25.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/san-remo-konferansinda-ingilterenin-ermeni-politikasi-18-26-nisan-1920.html#_ednref24" name="_edn24"><sup><sup>[24]</sup></sup></a> Doğal bir enerji kaynağı olan petrolün ülke çıkarına kullanılabilmesi sırf teknolojik ya da ekonomik bir konu olmanın da ötesinde, kapsamlı bir politikalar dizisinin varlığını hep zorunlu kıldı. Petrolün gerektirdiği bu kapsamlı politikalar bütününe ise, kısaca petropolitik denir. Geniş bilgi için Bkz. Hikmet Uluğbay; İmparatorluk’tan Cumhuriyet’e Petropolitik, De Ki Yayınları, İstanbul, 2008.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/san-remo-konferansinda-ingilterenin-ermeni-politikasi-18-26-nisan-1920.html#_ednref25" name="_edn25"><sup><sup>[25]</sup></sup></a> Documents on British Foreign Policy 1919-1939, VIII, 1920, s.44-45; Sevr Antlaşması’nda yer alan 62, 63 ve 64. maddelerin taslakları için Bkz. Olcay; Sevr Antlaşmasına Doğru, s.467.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/san-remo-konferansinda-ingilterenin-ermeni-politikasi-18-26-nisan-1920.html#_ednref26" name="_edn26"><sup><sup>[26]</sup></sup></a> Böl ve Yönet: Bir ülkenin, rakibi olan ülke veya ülkeler grubunun iç çelişkilerini sıcak tutup besleyerek onu güçsüz kılması ve böylece kendi denetimi altında bulundurması politikası. Bkz. Uluslararası İlişkiler Sözlüğü; s.169.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/san-remo-konferansinda-ingilterenin-ermeni-politikasi-18-26-nisan-1920.html#_ednref27" name="_edn27"><sup><sup>[27]</sup></sup></a> Çevreleme Politikası: ABD, SSCB’nin etki alanını genişletmesini önlemek için bu ülkenin çevresinde, siyasi nedenlerle ona pek yakınlık duymayan ülkeler ile bir ittifaklar zinciri oluşturarak onu çevrelemeyi amaçlamıştır. Bkz. Uluslararası İlişkiler Sözlüğü; s.204.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/san-remo-konferansinda-ingilterenin-ermeni-politikasi-18-26-nisan-1920.html#_ednref28" name="_edn28"><sup><sup>[28]</sup></sup></a> Documents on British Foreign Policy 1919-1939, VIII, 1920, s.44-45.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/san-remo-konferansinda-ingilterenin-ermeni-politikasi-18-26-nisan-1920.html#_ednref29" name="_edn29"><sup><sup>[29]</sup></sup></a> Documents on British Foreign Policy 1919-1939, VIII, 1920, s.46-47.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/san-remo-konferansinda-ingilterenin-ermeni-politikasi-18-26-nisan-1920.html#_ednref30" name="_edn30"><sup><sup>[30]</sup></sup></a> Documents on British Foreign Policy 1919-1939, VIII, 1920, s.46-50.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/san-remo-konferansinda-ingilterenin-ermeni-politikasi-18-26-nisan-1920.html#_ednref31" name="_edn31"><sup><sup>[31]</sup></sup></a> The New York Times, “Holland May Take Armenian Mandate”, April 22, 1920, s.3; The New York Times, “Canada Offers to Take Mandate For Armenia”, April 23, 1920, s.1.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/san-remo-konferansinda-ingilterenin-ermeni-politikasi-18-26-nisan-1920.html#_ednref32" name="_edn32"><sup><sup>[32]</sup></sup></a> Documents on British Foreign Policy 1919-1939, VIII, 1920, s.90-91; İtalya’nın San Remo Konferansı’ndaki tutumu hakkında bilgi için Bkz. Fabio L. Grassi; İtalya ve Türk Sorunu 1919-1923 Kamuoyu ve Dış Politika, (Çevr.Nevin Özkan-Durdu Kundakçı), YKY, İstanbul, 2010, s.106-113; Mevlüt Çelebi; Milli Mücadele Dönemi’nde Türk-İtalyan İlişkileri, Atatürk Araştırma Merkezi Yayınları, Ankara, 2002, s.236-238.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/san-remo-konferansinda-ingilterenin-ermeni-politikasi-18-26-nisan-1920.html#_ednref33" name="_edn33"><sup><sup>[33]</sup></sup></a> Galip Kemali Bey, İtalya Başbakanı Nitti’ye bölgede Türklerin çoğunlukta olduğuna dair istatistikler gönderdiğini ifade etmektedir. Bkz. Söylemezoğlu; Başımıza Gelenler, s.209.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/san-remo-konferansinda-ingilterenin-ermeni-politikasi-18-26-nisan-1920.html#_ednref34" name="_edn34"><sup><sup>[34]</sup></sup></a> Documents on British Foreign Policy 1919-1939, VIII, 1920, s.91.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/san-remo-konferansinda-ingilterenin-ermeni-politikasi-18-26-nisan-1920.html#_ednref35" name="_edn35"><sup><sup>[35]</sup></sup></a> Documents on British Foreign Policy 1919-1939, VIII, 1920, s.92; San Remo Konferansı’nda alınan kararların tatbik edilebilmesi için Türk tarafının direncinin kırılması gerekliydi. Bu nedenle Yunan ordusu taarruz hazırlıklarına başlamıştı. Bkz. Kazım Özalp; Milli Mücadele 1919-1922, I, TTK, Ankara, 1998, s. 126-133.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/san-remo-konferansinda-ingilterenin-ermeni-politikasi-18-26-nisan-1920.html#_ednref36" name="_edn36"><sup><sup>[36]</sup></sup></a> Documents on British Foreign Policy 1919-1939, VIII, 1920, s.112.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/san-remo-konferansinda-ingilterenin-ermeni-politikasi-18-26-nisan-1920.html#_ednref37" name="_edn37"><sup><sup>[37]</sup></sup></a> Documents on British Foreign Policy 1919-1939, VIII, 1920, s.107; San Remo Konferansı’nda Yunanistan lehine kararlar alınırken esas alınan istatistikler gerçek dışıydı. Bölgede Türk nüfusunun çoğunlukta olduğuna dair bilgi için Bkz. Tevfik Bıyıklıoğlu; Trakya’da Milli Mücadele, I, TTK, Ankara, 1992, s.247-248.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/san-remo-konferansinda-ingilterenin-ermeni-politikasi-18-26-nisan-1920.html#_ednref38" name="_edn38"><sup><sup>[38]</sup></sup></a> Yunanistan, San Remo Konferansı’nda kendisiyle ilgili alınan kararlardan memnunluk duymaktaydı. Venizelos ve Lloyd George arasında karşılıklı teşekkür yazışmaları için Bkz. David Lloyd George; The Truth About The Peace Treaties, II, London, 1938, s.864-865.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/san-remo-konferansinda-ingilterenin-ermeni-politikasi-18-26-nisan-1920.html#_ednref39" name="_edn39"><sup><sup>[39]</sup></sup></a> Lloyd George, San Remo Konferansı’nda yaşanan Ermenistan tartışmalarına hatıratında da yer vermiştir. Bkz. George; The Truth About The Peace Treaties, II, s.1301-1334.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/san-remo-konferansinda-ingilterenin-ermeni-politikasi-18-26-nisan-1920.html#_ednref40" name="_edn40"><sup><strong><sup>[40]</sup></strong></sup></a> Documents on British Foreign Policy 1919-1939, VIII, 1920, s.108.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/san-remo-konferansinda-ingilterenin-ermeni-politikasi-18-26-nisan-1920.html#_ednref41" name="_edn41"><sup><strong><sup>[41]</sup></strong></sup></a> Documents on British Foreign Policy 1919-1939, VIII, 1920, s.110.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/san-remo-konferansinda-ingilterenin-ermeni-politikasi-18-26-nisan-1920.html#_ednref42" name="_edn42"><sup><strong><sup>[42]</sup></strong></sup></a> Documents on British Foreign Policy 1919-1939, VIII, 1920, s.112.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/san-remo-konferansinda-ingilterenin-ermeni-politikasi-18-26-nisan-1920.html#_ednref43" name="_edn43"><sup><strong><sup>[43]</sup></strong></sup></a> Documents on British Foreign Policy 1919-1939, VIII, 1920, s.112-113.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/san-remo-konferansinda-ingilterenin-ermeni-politikasi-18-26-nisan-1920.html#_ednref44" name="_edn44"><sup><sup>[44]</sup></sup></a> Documents on British Foreign Policy 1919-1939, VIII, 1920, s.117-119; Amerika Ermeni Ulusal Birliği’nin (The Armenian National Union Of America), İngiliz Dışişleri Bakanlığı’na gönderdiği 19 Nisan 1920 tarihli telgraf için Bkz. Kürkçüoğlu; Türk-İngiliz İlişkileri (1919-1926), s. 65-66.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/san-remo-konferansinda-ingilterenin-ermeni-politikasi-18-26-nisan-1920.html#_ednref45" name="_edn45"><sup><strong><sup>[45]</sup></strong></sup></a> Documents on British Foreign Policy 1919-1939, VIII, 1920, s.120-121.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/san-remo-konferansinda-ingilterenin-ermeni-politikasi-18-26-nisan-1920.html#_ednref46" name="_edn46"><sup><sup>[46]</sup></sup></a> Fahrettin Kırzıoğlu; Bütünüyle Erzurum Kongresi, Kültür Ofset, Ankara, 1993, s.243-244; Cevat Dursunoğlu; Milli Mücadelede Erzurum, Erzurum Kitaplığı, İstanbul, 1998, s.100; Süleyman Necati Güneri; Hatıra Defteri, (Hazr.Ali Birinci), Erzurum Kitaplığı, İstanbul, 1999, s.67.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/san-remo-konferansinda-ingilterenin-ermeni-politikasi-18-26-nisan-1920.html#_ednref47" name="_edn47"><sup><sup>[47]</sup></sup></a> Albayrak Gazetesi, 2 Teşrin-i Evvel 1335, s.1.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/san-remo-konferansinda-ingilterenin-ermeni-politikasi-18-26-nisan-1920.html#_ednref48" name="_edn48"><sup><sup>[48]</sup></sup></a> Milli Mücadele dönemi Türk-Fransız siyasi ilişkileri hakkında geniş bilgi için Bkz. Bige Yavuz; Kurtuluş Savaşı Dönemi’nde Türk-Fransız İlişkileri, Fransız Arşiv Belgeleri Açısından 1919-1922, TTK, Ankara, 1994.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/san-remo-konferansinda-ingilterenin-ermeni-politikasi-18-26-nisan-1920.html#_ednref49" name="_edn49"><sup><sup>[49]</sup></sup></a> Documents on British Foreign Policy 1919-1939, VIII, 1920, s.122.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/san-remo-konferansinda-ingilterenin-ermeni-politikasi-18-26-nisan-1920.html#_ednref50" name="_edn50"><sup><sup>[50]</sup></sup></a> Documents on British Foreign Policy 1919-1939, VIII, 1920, s. 131.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/san-remo-konferansinda-ingilterenin-ermeni-politikasi-18-26-nisan-1920.html#_ednref51" name="_edn51"><sup><sup>[51]</sup></sup></a> Documents on British Foreign Policy 1919-1939, VIII, 1920, s.139-140.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/san-remo-konferansinda-ingilterenin-ermeni-politikasi-18-26-nisan-1920.html#_ednref52" name="_edn52"><sup><sup>[52]</sup></sup></a> Documents on British Foreign Policy 1919-1939, VIII, 1920, s.145.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/san-remo-konferansinda-ingilterenin-ermeni-politikasi-18-26-nisan-1920.html#_ednref53" name="_edn53"><sup><sup>[53]</sup></sup></a> Documents on British Foreign Policy 1919-1939, VIII, 1920, s.157-158.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/san-remo-konferansinda-ingilterenin-ermeni-politikasi-18-26-nisan-1920.html#_ednref54" name="_edn54"><sup><strong><sup>[54]</sup></strong></sup></a> Documents on British Foreign Policy 1919-1939, VIII, 1920, s.156.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/san-remo-konferansinda-ingilterenin-ermeni-politikasi-18-26-nisan-1920.html#_ednref55" name="_edn55"><sup><strong><sup>[55]</sup></strong></sup></a> Documents on British Foreign Policy 1919-1939, VIII, 1920, s.177-178.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/san-remo-konferansinda-ingilterenin-ermeni-politikasi-18-26-nisan-1920.html#_ednref56" name="_edn56"><sup><sup>[56]</sup></sup></a> FRUS, 1920, III, s.779-783; Paul Helmreich; Sevr Entrikaları, (Çevr.Şerif Erol), Sabah Kitapları, İstanbul, 1996, s.231; Mim Kemal Öke; Ermeni Sorunu 1914-1923, TTK, Ankara, 1991, s.158; Gotthard Jaeschke; Kurtuluş Savaşı İle İlgili İngiliz Belgeleri, (Çevr.Orhan Köprülü), TTK, Ankara, 1991, s.201; Sonyel; Türk Kurtuluş Savaşı, II, s.78; Geniş bilgi için Bkz. Nurşen Mazıcı; ABD’nin Güney Kafkasya Politikası Olarak Ermenistan Sorunu 1919-1921, Pozitif Yayınları, İstanbul, 2001.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/san-remo-konferansinda-ingilterenin-ermeni-politikasi-18-26-nisan-1920.html#_ednref57" name="_edn57"><sup><sup>[57]</sup></sup></a> House of Commons, Deb 29 April 1920, Vol.128, s.1470-1471.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/san-remo-konferansinda-ingilterenin-ermeni-politikasi-18-26-nisan-1920.html#_ednref58" name="_edn58"><sup><sup>[58]</sup></sup></a> FRUS, 1920, III, s.783-785.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/san-remo-konferansinda-ingilterenin-ermeni-politikasi-18-26-nisan-1920.html#_ednref59" name="_edn59"><sup><sup>[59]</sup></sup></a> TBMM Gizli Celse Zabıtları, Devre I, Cilt I, İçtima I, 17 Mayıs 1920 Tarihli Toplantı, s.33; San Remo Konferansı’nda alınan kararların genel değerlendirmesi için Bkz. Salahi Sonyel; Gizli Belgelerde Mustafa Kemal, Vahdettin ve Kurtuluş Savaşı, Atatürk Araştırma Merkezi Yayınları, Ankara, 2010, s.99-104; San Remo Konferansı’nda alınmış olan kararlara Türk kamuoyunun göstermiş olduğu tepki için Bkz.Vahdet Keleşyılmaz; “Bir Kuvayı Milliye Gazetesine Göre Türk Barışı ve İngiltere”, Atatürk Yolu Dergisi, cilt: 5, sayı:19, s.261-264.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/san-remo-konferansinda-ingilterenin-ermeni-politikasi-18-26-nisan-1920.html#_ednref60" name="_edn60"><sup><sup>[60]</sup></sup></a> The New York Times, “Senate Rejects Mandate”, June 2 1920, s.1; Nihat Erim; Devletlerarası Hukuku ve Siyasi Tarih Metinleri, I, Ankara Üniversitesi, Hukuk Fakültesi Yayınları, Ankara, 1953.s. 559-560.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/san-remo-konferansinda-ingilterenin-ermeni-politikasi-18-26-nisan-1920.html#_ednref61" name="_edn61"><sup><sup>[61]</sup></sup></a> Mustafa Kemal Paşa, TBMM’nin 24 Nisan 1920 tarihli gizli oturumunda “O hudut, hududu millimizdir. Bidayetten şimdiye kadar harice ve dahile karşı gösterdiğimiz cephe de yalnız bu hudut dahilinde çalışmak olduğumuzu ifade etmiş idim. Hakikatte bütün gayemiz bu hududu millî dahilindeki milletimizin istirahatini, refahını ve bu hududu millî ile muayyen vatanımızın tamamiyetini masun bulundurmaktan ibarettir” Bkz. TBMM Gizli Celse Zabıtları, Devre I, Cilt I, İçtima I, 24 Nisan 1920 Tarihli Toplantı, s.2.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/san-remo-konferansinda-ingilterenin-ermeni-politikasi-18-26-nisan-1920.html#_ednref62" name="_edn62"><sup><sup>[62]</sup></sup></a> FRUS, 1920, III, s.789-790; Geniş bilgi için Bkz. Fahir Armaoğlu; “Amerika Sevres Antlaşması ve Ermenistan Sınırları”, Belleten, 230, (Nisan 1997), s. 133-148.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Sözde Ermeni Soykırımı İle İlgili Tarihi Gerçekler</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/soezde-ermeni-soykirimi-ile-ilgili-tarihi-gercekler</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/soezde-ermeni-soykirimi-ile-ilgili-tarihi-gercekler</guid>
<description><![CDATA[ Sözde Ermeni Soykırımı İle İlgili Tarihi Gerçekler
Son zamanlarda Ermenistan Cumhuriyeti yönetimi ve yurtdışındaki özellikle Rusya, ABD, Fransa ve Batı Avrupa ülkeleri, Güney Amerika ve Ortadoğu ülkelerinde faaliyet gösteren Ermeni diasporası liderleri “Ermeni soykırımının uluslararası alanda tanınması için gözle görülür biçimde baskılarını arttırmış durumdalar. Ermenistan hükümetinin iç politika malzemesi ve Ermeni diasporasının lobi faaliyetleri için önemli hedeflerinden biri haline gelen bu kampanya, […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c485dc6728.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:45 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Sözde, Ermeni, Soykırımı, İle, İlgili, Tarihi, Gerçekler</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="591" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/10/Ermeni-Meselesi-003.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/sozde-ermeni-soykirimi-ile-ilgili-tarihi-gercekler.html">Sözde Ermeni Soykırımı İle İlgili Tarihi Gerçekler</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Dr. Sahip CEMAL</strong></span></a>
</p><p><span>Son zamanlarda Ermenistan Cumhuriyeti yönetimi ve yurtdışındaki özellikle Rusya, ABD, Fransa ve Batı Avrupa ülkeleri, Güney Amerika ve Ortadoğu ülkelerinde faaliyet gösteren Ermeni diasporası liderleri “Ermeni soykırımının uluslararası alanda tanınması için gözle görülür biçimde baskılarını arttırmış durumdalar. Ermenistan hükümetinin iç politika malzemesi ve Ermeni diasporasının lobi faaliyetleri için önemli hedeflerinden biri haline gelen bu kampanya, çoktan ve uzun zamandır Ermeni-Türk ilişkileri çerçevesinden çıkmış durumdadır. Son derece tarihi, kaba iftiralarla dolu olan bu hedef adı geçen ülkelerde kendi amaçlarına ulaşmak için yapılan politik ve uluslararası hukuk baskıları sonucunda Türk ve Azerbaycan halkı için bir iftira olup bu halklara karşı kin ve nefreti körükleyerek ve düşmanlık duyguları kabartarak bu halkların güvenliğini tehlikeye atmaktadır. Bu sebeplerden dolayı “soykırımla (sözde “soykırım”) ilgili tüm gerçekleri ortaya koymak her vicdanlı ve sorumluluk sahibi tarih bilim adamının görevidir.</span></p>
<p><span><strong> 1. 1915-1923 Yıllarındaki Olayların Değerlendirilmesi</strong></span></p>
<p><span>Osmanlı imparatorluğunda 1915-1923 yıllarında meydana gelen söz konusu olayların objektif ve bağımsız izah edilmesi ve Ermeni tarihinin iftira dolu bu dönemi niçin global ve geniş kapsamlı hale geldiğini belirtmek amacıyla Ermeni, Azerbaycan ya da Türkiye ve Rusya tarihine değil de mesela Amerikan tarih bilimine müracaat etmek en doğrusu olacaktır. Amerikan tarih bilimi tarafsız, bağımsız ve politik akım konjonktürlerinden ayrıdır. Birçok Amerikalı bilim adamı ve diplomatların kendileri XX. yüzyılın başında meydana gelen bu olaylara tanıklık etmişler ve bu olayla ilgili kendi görüş ve değerlendirmeleri bırakmışlardır. Özellikle ilk olarak ABD’de sözde “Ermeni soykırımı” ile ilgili toplu değerlendirmenin yapılmış olması tesadüf değildir. <strong>19 Mayıs 1985 günü Türkiye tarihi alanında uzmanlaşmış ABD’nin meşhur üniversitelerindeki önde gelen bilim adamı, profesör, tarih bilimi doktorlarından oluşan 69 kişilik bilim grubu “Washington Post” ve “New York Times” gazetelerinde ABD kongresi için açık mektup yayımladılar ve mektupta bu tarihteki olaylarla ilgili değerlendirmeler yaptılar.</strong></span></p>
<p><span>Bilim adamlarının yazdıklarına göre ilk olarak 1915-1923 yıllarındaki olaylar soykırım olmayıp <strong>“Birinci Dünya Savaşı döneminde Anadolu ve çevre bölgelerinde baş gösteren açlık, hastalık, savaştan yorgun düşen Müslüman ve Hıristiyan halkları arasındaki ciddi çatışmaydı”.</strong></span></p>
<p><span>İkinci olarak bilim adamlarına göre Ermeni mağduriyeti: “bölgedeki Müslümanların çektiği zorluklardan ayrı olarak mütalaa edilemez”</span></p>
<p><span>Üçüncü olarak ABD kongresinde lobi oyunları sonucunda görüşülmeye alınan sözde soykırım tasarısı: “ayrıntıları tam belli olmayan, şüphelerle dolu olan bu karar gerçek tarihi değerlendirme adaletine terstir ve ciddi derecede Amerikan kanunculuğuna zarar verecektir”</span></p>
<p><span>Dördüncü olarak yukarıdaki değerlendirmelerle yetinmeyen ABD’nin önde gelen 69 tarihçi bilim adamı işbu olaylarla ilgisi olan ülkelerin o periyottaki (SSCB, Türkiye, Bulgaristan, Suriye) arşiv bilgilerine tüm tarihçilerin ulaşabilmesinin temin edilmesini ve arşiv araştırmaları sonucunda suçlu tarafın belirtilmesini talep ettiler, ayrıca “söz konusu arşivlere ulaşma ve araştırma imkanı sağlanıncaya kadar, Osmanlı imparatorluğunun 1915-1923 tarihleri arasındaki geçmişi temizdir” dediler.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-64541" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/10/Sozde-Ermeni-Soykirimi-ile-ilgili-Tarihi-Gercekler.jpg" alt="" width="800" height="567" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/10/Sozde-Ermeni-Soykirimi-ile-ilgili-Tarihi-Gercekler.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/10/Sozde-Ermeni-Soykirimi-ile-ilgili-Tarihi-Gercekler-768x544.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"><span><strong><span>2. Olayların Asıl Nedenleri</span></strong></span></p>
<p><span>İşbu mektup ya da Ermeni “vatanseverlerin” sürekli kaçındıkları ikiyüzlülükten uzak diğer tarihi kanıtlar, Ermeni politikacıların soykırım “itirazları” için sadece yumuşak lokma ve diplomatik lokumdur. Bazı bilim adamları özellikle Türkiye’deki XIX. yüzyılın sonu XX. yüzyılın başındaki tarih ve göç hakkında önemli çalışmalar yapan ABD’li bilim adamı Jastin Mccarty, Kolombiya üniversitesinden gönüllü olarak Türkiye’ye gelen profesör Dj. Gurevits, Kaliforniya üniversitesinden profesör Stenford Show, Prinston üniversitesinden profesör Bernard Luis vs. gibi diğer açık mektup yazarları da kendi çalışmala­rında bu olaylarla ilgili net ve açık değerlendirmeler yapmışlardır.</span></p>
<p><span>Onlar 1915 yılındaki çatışmayı dünya ve Rus-Türk savaşı içindeki si­vil savaş olarak değerlendirirlerken çatışmanın asıl köklerini gösterdiler. Özellikle Türklerin yerleşik olupta kovulduğu yerlerde bir Ermeni dev­letinin kurulmasını isteyen ve Çar Rusyası’nın desteklediği Osmanlı kar­şıtı devrimci Ermeni grupların meşru Türk Osmanlı devletine karşı silahlı faaliyet gösterdiklerini, bu yüzden Osmanlı devletinin Ermeni çeteler­ce bölgeye gelmekte olan Rus askeri yardımının önünü kesmek istediğini, ayrıca Müslüman ve Hıristiyanların arasındaki çatışmayı durdurma ama­cıyla (Müslüman halkın katledilme­sini önlemek için) <strong>Osmanlı devletinin 1915 yılında Rus askerinin girebildiği bölgelerden Ermeni halkının tehcir etme kararı almak­ta (doğu Anadolu’daki altı vilayet) haklı olduğuna işaret ettiler.</strong> Bu süreç Birinci Dünya Savaşındaki aç­lık ve zorluklar sebebiyle Anadolu ve çevresinde çetrefilleşti ve birçok insan mağdur oldu.</span></p>
<p><span>Jh. Mccarty “Ermeni terörü: zehir ve panzehir olan tarih” adlı eserin­de 1915 yılının Nisan ayında “Ermeni devrimcilerin Osmanlı karşıtı faaliyet­lerini aktifleştirdiklerini” belirtmektedir. Ayrıca “<strong>Bugünkü fikirlerde Ermeni tehcirinin yanlış olduğu savunulsa da, hiç kimse Rus ordu­sunun Ermenilerle pazarlık yapa­rak 1828, 1854 ve 1877 yıllarında yardım ettiği kanıtını reddedemez, bu yüzden Osmanlı, Ermenilere güven olmadığına karar vererek işlem yapmıştır”.</strong></span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-64542" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/10/Sozde-Ermeni-Soykirimi-ile-ilgili-Tarihi-Gercekler-1.jpg" alt="" width="800" height="500" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/10/Sozde-Ermeni-Soykirimi-ile-ilgili-Tarihi-Gercekler-1.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/10/Sozde-Ermeni-Soykirimi-ile-ilgili-Tarihi-Gercekler-1-768x480.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"><span><strong>3. 1915-1923 olaylarında </strong>Anadolu <strong>Ermenilerinin Rolü </strong></span></p>
<p><span>Şunu belirtmek gerekir ki, 1915­-1923 yıllarındaki olayların sebep ve sonuçları Batı’daki bilimsel çevrede değerlendirme yapılırken tüm ger­çekler Ermeni liderler tarafından da açıkça itiraf edilmektedir. Ermeni de­legasyonu başkanı Pogos Nubar 1919 Paris Barış Konferansında Londra’daki “Times” gazetesi redaktörüne 27 Ocak 1919 tarihinde açıkça kanıt bıraktığına şüphe etmeden Doğu Anadolu’daki olaylarda Ermenilerin hain rolü hak­kında açık bir mektup yazmış ve mektupta: “Ermenilerin kendi mütte­fiklerine ihaneti sonucunda başlarına gelen zorlu ve vahim kayıplar herke­sin malumudur… <strong>Savaşın başından itibaren Ermeniler tüm cephelerde müttefiklerin safında savaştılar… Ermeniler Türk tarafında yer alma­yı öfkeyle reddettikleri günden iti­baren savaşa katıldılar.”</strong></span></p>
<p><span>Ayrılıkçı olma sınırına kadar giden ve kendi ülkesinde kendi yönetimine silahlı isyan çıkaracak kadar böylesi bir “öfke” nereden geldi? Türk askerini arkasından vuran silahlı Ermenilerin politik amacı da Pogos Nubar’ın mektubunda tüm gerçekliğiyle izah edilmektedir: <strong>“tüm bu düşünceler­den hareketle Ermeni milli dele­gasyonu sizlerden Ermeni halkını savaşın katılımcısı olarak kabul etmesini rica etmektedir… Ortak düşmana karşı yapılan savaşta tüm müttefiklerin zaferi sonucun­da Ermenilerin bağımsızlık hak­kını almasını gönülden görmek isterim.”</strong></span></p>
<p><span>Bağımsızlık hedefi, bu tarih­ten 40 sene önce (18 Mart 1878) İstanbul’dan Londra’ya giden Britanya diplomatı A. Leyard’ın hizmet rapor­larında da yer almaktadır. Diplomat İstanbul’daki Ermeni başpiskoposu ile yaptığı konuşma hakkında bilgi verir­ken, Ermeni kilisesinin bağımsız özerk Ermenistan fikrini son derece destek­lediğini ve kilise tarafından Osmanlı yönetimine karşı silahlı mücadele konusunda Ermenilere aktif propa­ganda yaptığına tanıklık etmektedir. <strong>“Bu oyunlar aktif ve yoğun bir şe­kilde yapılıyor ve Ermenilerin ara­sındaki hareketlenme bu oyunla birlikte ortaya çıkmış durumda… Özerklik, Rusya’nın bölgeyi ilhak etmesiyle sonuçlanmalıdır ve bu konuyu rahip de öngörüyor”</strong> diye­rek uyarmıştı diplomat.</span></p>
<p><span>Bu olaylar döneminde yaşamış olan ABD’li ünlü tarihçi ve John Joey 1928 yılının Kasım ayında Ermeni olayları hakkında şöyle yazmıştı: “Bugün Ermeni trajedisi için ağlayan Amerikalılar bu milli çatışma yaşan­madan önce “yetmişli” yıllardan iti­baren <strong>Ermenilerin Türkiye’de ayrı­calıklı haklara sahip olan bir halk olduğu hakkında ya da dünya savaşında (birinci dünya savaşı- yazar) Ermenilerin haince davra­narak Türk şehirlerini Rus baskıncı­lara teslim ettiği, ayrıca sivil savaş çıkarmak için 150 000 bin Ermeni askeri oluşturulduğu ve bu asker­lerin yüzlerce Türk köylerini yaktı­ğını ve oradaki halkı yok ettiği hak­kında çok az bilgiye sahipler”.</strong></span></p>
<p><span>Ermenilerin temsilcisinin getirdiği bu rakamlar, sadece bilim adamları ve diplomatlar tarafından değil, olayların tanığı olan birçok insan tarafından da doğrulanmaktadır. ABD gemiciler ku­rulunun İstanbul temsilcisi ve işadamı Artur Chester de Osmanlı ordusun­daki Ermenilerin oynadığı roller ko­nusuna şöyle izah getirmiştir (Şubat 1923): “Türk ordusundaki Ermeniler boş kurşun sıkıyorlardı ve toplu şekil­de kaçıyorlardı. Bu durum zaten yete­rince hainlikti, ama onlar bu kadarıyla yetinmediler. Cephenin arka tarafın­da kalan köylerde çok sayıda Ermeni halkı yaşıyordu ve bu halkın coğrafik konumu Türkleri yok etme amacında­ki Ruslar için büyük şanstı. Bunu bilen cephenin gerisindeki Ermeni halkı isyan çıkardı ve neticede cephe ile mühimmat arasındaki bağı kopardı” Chester ayrıca şunu da belirtmekte­dir: <strong>“Türkiye’deki Ermeniler sadece yönetimde (yönetim organlarında-yazar) tam temsili güce sahip olmakla kalmayıp Ermenilere hiçbir devletin tanımadığı ayrı­calıklara sahip idiler”.</strong> Ermeniler ile Türkler arasındaki kanlı olayların se­bepleri üzerinde değerlendirme ya­parken Chester diğer birçok yabancı tanık gibi şunları dile getirmektedir: <strong>“Ermeni liderler bu olayı bilinçli olarak tek bir amaçla provoke et­tiler: yurtdışından politik destek almak ve dışarıda mağdur rolünü oynamak”.</strong></span></p>
<p><span>İşbu konu hakkında diğer bir bi­lim adamı Harvard Üniversitesi diplo­masi tarihi profesörü Uilyam Langer 1968 yılında NewYork’ta yayınlanan “Emperyalizm Diplomasisi” adlı eserinde 1915-1923 döneminde ve o döneme kadarki amaçlarını şöyle izah etmiştir: <strong>“Ermeni provokatörlerin esas amacı karışıklık çıkartmak için halkı kışkırtmak, sonucu insani sorumlulukla bağdaşmayan provokatif eylemlerde bulunmak ve sonucunda büyük devletlerin dik­katini çekmekten ibarettir.</strong> Bu yüz­den onlar bilerek Ermenilerin azınlıkta olduğu köylerde faaliyet gösterirler ki onlara yapılan baskıyı herkes görsün. Devrimcilerden birinin 1890 yılında söylediğine göre,…”Gnçak” (Ermeni organize terör partisi – yazar) üyeleri Kürtleri ve Türkleri öldürme olanakla­rını ararlar, köyleri yakıp sonra dağa kaçarlar. Öfkelenmiş Müslümanlar da savunmasız olan Ermenilere saldırır ve öyle vahşice katliam yapmaya başlar ki, bunun sonucunda Rusya insanilik ve Hıristiyan medeniyeti adı altında hareket eder ve bu toprakları ele ge­çirir”</span></p>
<p><span>Bu anlamda ABD’nin İstanbul’daki üst komiseri Mark Bristol’un hatıra ya­zısında yer alanlar oldukça manidar­dır. Onun yazdığına göre Ermenilerin liderleri: <strong>“Ermeniler Kürt, Türk ve Tatarlara (Azerbaycanlara – ya­zar) karşı saldırı yapmak için el­lerinden gelen her şeyi yaptılar, Müslümanlara baskı yaparak on­ları yok etmeye çalıştılar, evlerini talan edip yaktılar, en sonunda da Türklere karşı saldırıya geçti­ler. Türkler de karşı saldırı yapınca Ermeniler her şeylerini geride bıra­kıp hatta çocuk ve kadınlarını bile savunmak için bile durmadan kaçıp gittiler. Amerikalılar Ermeni asker­lerin Kars’ta yaptıkları işlerden do­layı onlardan nefret ettiler”</strong> Fransa dışişleri bakanlığı arşivindeki belgeler­le ilgili Ermeni tarihçi Artur Beyleryan tarafından yayımlanan “Büyük Güçler Osmanlı İmparatorluğu ve Fransa ar­şivindeki Ermeniler” (1914-1918) adlı eserdeki bilgilerde Ermenilerin yaptık­ları hain roller yer almaktadır.</span></p>
<p><span><strong><span>4. Sayılar</span></strong></span></p>
<p><span>Sözde Ermeni soykırımı ile ilgi­li önemli bir nokta da sayılardadır. Ermenici bilim adamları ve politi­kacılar sözde soykırımda “Mağdur” olanların sayısını bir buçuk milyon kişiye çıkartıyorlar. Dj. Mccarty yu­karıda adı gösterilen kitabında: “Ben Osmanlı döneminde Anadolu halk­larını araştırırken ilk önce şunu tespit ettim. <strong>Anadolu’da Müslümanların Ermenilere göre daha fazla öldüğü sonucuna vardığımda Ermenilerin verdiği sayıların doğru olmadığına kanaat getirdim. Bu olay soykırım olarak değerlendirilemez”.</strong></span></p>
<p><span><strong>“Türk ordusundaki Ermeniler boş kurşun sıkıyorlardı ve toplu şe­kilde kaçıyorlardı. Bu durum zaten yeterince hainlikti, ama onlar bu kadarıyla yetinmediler. Cephenin arka tarafında kalan köylerde çok sayıda Ermeni halkı yaşıyor­du ve bu halkın coğrafik konumu Türkleri yok etme amacındaki Ruslar için büyük şanstı. Bunu bi­len cephenin gerisindeki Ermeni halkı isyan çıkardı ve neticede cep­he ile mühimmat bazı arasındaki bağı kopardı”.</strong></span></p>
<p><span>ABD’li bu bilim adamının vardığı sonuca göre bölgedeki savaş, katliam ve tehcir sonucunda daha çok mağ­dur olan taraf Müslümanlardı, bun­ların 400 bini Türk idi, ayrıca Birinci Dünya Savaşı sırasında Çar Rusya’sı tarafından Kafkas’lardan sürülen Azerbaycan’lılar idi. Türkiye’de top­lam nüfusu o dönemde 1. 3 milyon olan Ermenilerin doğu bölgelerin­de yaşayan 870 bin nüfusu zorunlu göçe tabi tutulmuştur. <strong>“Bu çetrefilli olayların sonucunda, Anadolu’da 600 bine yakın Ermeni ve 2.5 mil­yon Müslüman nüfus öldü. Eğer bu soykırım ise mağduriyeti az olan tarafın, ayrıca mağdurlardan daha çok katillerin lehine işleyen ve bir soykırım olur”</strong> diye belirtir Jh. Mccarty. ABD’li bilim adamının bu konudaki araştırma sonucuna katıl­mamak elde değildir: <strong>“Bu olaylarda Müslümanları soykırımı yapan ta­raf olarak görmek isteyenler, garip bir şekilde Müslümanların bu soy­kırımda aslında mağdur olduğu­nu kabullenmek istemiyorlar… Bu tarih acı ve ıstırapla iç içedir, ancak bu tarihi olaylar gerçek bir şekilde anlatılmadı. Bu insani trajedi ile il­gili hakikatin yerine büyük bir mit uydurulmuş, bu mit Zalim Türk ve iyi kalpli Ermeni hakkındadır. Ermeni soykırımının yalan portre­si tek gerçek efsanedir”. Bu efsa­nevi olay bilim adamları tarafından Ermenilerce tahrif edilmiş tarihi, ger­çek şekilde belirtinceye kadar tek ef­sane olarak kalacaktır çünkü uzun za­mandır Rusya tarafından kullanılan ve günümüzde bazı devletlerce hala kullanılmakta olan bu hikaye Ermeniler tarafından sürekli olarak tekrar tekrar anlatıldığı için tek kalacaktır.</strong></span></p>
<p><span>Ermenilerin sahte tarihi verile­rini diğer bir ABD’li bilim adamı, Kaliforniya Üniversitesi profesörü Stenford Show tüm gerçekleriyle çü­rütmüş ve olaylarda ölen Ermeni sa­yısının daha az olduğunu söylemiştir. Bilim adamının 1979 yılında yayınla­dığı çok ciltli “Osmanlı İmparatorluğu ve çağdaş Türkiye tarihi” eserinde be­lirttiğine göre: “müttefik devletlerin propaganda makineleri ve Ermeni milliyetçileri savaş döneminde bir milyondan fazla Ermeni öldüğünü iddia ederler. Bu veriler, savaşa kadar Ermenilerin sayısının 2,5 milyon oldu­ğu verisine dayanmaktadır. <strong>Osmanlı İmparatorluğunda yaşayan Ermenilerin savaş dönemine kadar ki gerçek nüfusu ancak 1.3 milyon idi. Bu nüfusun yarısı askeri müca­delenin yapıldığı bölgelerde yaşa­maktaydı. Buna rağmen gerçekten tehcir edilenlerinin sayısı. 400 binden fazla değildi”. S. Show de­ğerlendirmesini devam ettirirken: “200 bin insan sadece zorunlu göç sonucunda değil açlık, hastalık ve savaşın akibeti sonucunda ölmüş­tür, bunların dışında iki milyon ka­dar Müslüman da öldü”.</strong></span></p>
<p><span><strong>“Görüyorum ki, Türklerin Kafkaslarda binlerce Ermeni’yi katlettiği hakkındaki bilgi ABD’de yayılmaktadır. Ben bu tür haber­leri duyduğumda kanım donmaya başlar. ABD’de bu yalan bilginin itirazsız bir şekilde yayılması ya­saların kaba bir şekilde çiğnenme­si olarak görüyorum ve mutlaka Ermenilere yarardan çok zarar getirecektir”.</strong></span></p>
<p><span>Söz konusu olaylarla ilgili belki de en önemli ve itiraz edilmesi güç olan bilgilerden birisi de olayların canlı ta­nığı olan ABD’nin İstanbul büyükelçisi (1919’dan-1927’ye kadar), yüksek ko­miser ve amiral Mark Bristol’un anıları­dır. O 28 Mart 1921 tarihinde ABD se­natosundaki meslektaşlarına Ermeni olaylarını araştırma sonucu olarak gönderdiği mektupta: <strong>“Görüyorum ki, Türklerin Kafkaslarda binlerce Ermeni’yi katlettiği hakkındaki bil­gi ABD’de yayılmaktadır. Ben bu tür haberleri duyduğunda kanım donmaya başlar… ABD’de bu ya­lan bilginin itirazsız bir şekilde ya­yılması yasaların kaba bir şekilde çiğnenmesi olarak görüyorum ve mutlaka Ermenilere yarardan çok zarar getirecektir”</strong> demişti.</span></p>
<p><span>Yakın Doğu bölgesine yardım or­ganizasyonunun başında duran James Barton’un ABD kongresinin kütüp­hanesinde korunmakta olan cevap mektubu olayları aydınlatacak niteliktedir. Osmanlı İmparatorluğundaki Ermenilerle çalışan ve onların olayla­rı abartma yeteneklerine tanık olan Barton 6 Mayıs 1921 tarihli mektubun da: <strong>“Ermeni liderler” tarihte hiçbir za­man olmayan korkunç olaylar hak­kında bilgi verirler ve Ermenistan Türkiye arasındaki ilişkilerle ilgili bilgileri son derece tahrif ederek verdiklerini”</strong> dile getirmişti.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-64543" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/10/Sozde-Ermeni-Soykirimi-ile-ilgili-Tarihi-Gercekler-2.jpg" alt="" width="800" height="600" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/10/Sozde-Ermeni-Soykirimi-ile-ilgili-Tarihi-Gercekler-2.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/10/Sozde-Ermeni-Soykirimi-ile-ilgili-Tarihi-Gercekler-2-768x576.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"><span><strong><span>5. Demografik Yapı ve Siyaset</span></strong></span></p>
<p><span>Ermenilerin Türkiye üzerinde­ki stratejik hedeflerini anlamak için şu soruyu cevaplandırmak gerekir: Ermenilerin silahlı eylem yaptıkları bölgede özerklik talep etmeye hakları var mı? Bunun için önde gelen ABD’li bilim adamlarına göre Türkiye’deki demografik yapı konusunda en iti­barlı çalışma olan Jh. Mccarty’nin yukarıda adı geçen kitabına müra­caat edelim. Yazara göre: “XIX. yüz­yıldaki haritalarda “Ermenistan”ın bulunmasına ve gerçeklerden ha­bersiz Avrupalı politikacıların bunu onaylamasına rağmen, <strong>Osmanlı imparatorluğunda Ermenistan yoktu”</strong>. Mccarty: “Türkiye’deki Erme­nistan olarak belirtilen bölgeler Van, Bitlis, Mamuretülaziz, Diyarbakır, Sivas ve Erzurum gibi altı vilayetten ibaret bölge idi. 1912 yılında bu altı vilayette 870 000 kadar Ermeni nüfusu yaşıyordu ve bu kesim top­lam nüfusun 1/5’ini oluşturuyordu. Hatta bu altı vilayetin bazı köy­lerinde Ermeniler nüfusun altıda birini teşkil ediyordu. Osmanlı İmparatorluğu’nun diğer bölgelerin­deki Ermeni sayısı ise altı vilayetteki toplam Ermeni nüfusu kadardı. <strong>Eğer Osmanlı İmparatorluğu’ndaki tüm Ermeniler Anadolu’nun bir yerinde toplanıp yaşamak istese­ler dahi Müslümanların sayısı her yerde onların iki katından fazlay­dı. Bu oranla bağımsız bir devletin kurulması mümkün değildir” so­nucuna varmaktadır.</strong></span></p>
<p><span>Mccarty’nin 1984 yılında yayınla­nan bir diğer eseri olan “Osmanlı’da ve çağdaş Türkiye’de Ermeniler” (1912­-1926) adlı kitapta yazar tüm demog­rafik yapıları çok yönlü incelemiş ve Doğu Anadolu’daki Ermenilerin göç etmiş neslini ve mevcut Ermenilerin nüfus yoğunluğunu hesaplamış ve şu sonuca varmıştır: “XIX. yüzyılın sonu ve yüzyılın başında Osmanlı devleti­nin tüm bölgelerinde Ermeniler azın­lık durumundaydı”. Ayrıca <strong>“yukarıda adı geçen altı bölgedeki Ermeni nüfusu 4,5 Müslümana 1 Ermeni düşecek orandaydı”. Tüm verileri değerlendiren yazarın vardığı sonuç: “Milletlerin Özerklik hakları söz konusu olduğunda Ermenistan’ın bu bölgede özerk olması kabul edilemez. hatta tüm dünyadaki Ermeniler bu “altı vilayet”e gelseler bile Müslümanlar yine çoğunluğu teşkil ederdi”.</strong></span></p>
<p><span>Bu sorunla ilgili diğer bir itiraf da dışişleri konusunda ABD kongresi danışmanı Polem Hentse’nin 1984 yı­lında yayınladığı “Ermeni trajedisinin kaynağı” adlı eserde yer almaktadır.</span></p>
<p><span>Yazarın da onayladığına göre “Ermenilerin “Ermenistan” dedikleri altı bölgenin tamamında Ermeni nü­fus Müslümanların karşısında azınlık­taydı. Birçok Ermeni milliyetçinin do­ğal olarak başkent saydığı Erzurum’da da Ermeniler azınlığı oluşturuyordu. <strong>Eğer Ermeniler Müslümanları kovmasalardı kurdukları bağımsız Ermenistan’da da Ermenilerin kendileri azınlıkta kalırdı”.</strong></span></p>
<p><span>Yukarıda dile getirilen Müslü­manları yerinden etme Ermeni terö­rünün kilit noktasını oluşturmaktadır. Ermenilerin Müslümanları yok etme eylemleri sadece XX. yüzyılın başında Türkiye ile sınırlı kalmayıp XX. yüzyıl boyunca tüm Azerbaycan’da da devam etti. Demografik yapının Müslümanları ana vatanlarından kovmak ve Ermeni devletini kur­mak için Rus askerlerinin yardımıy­la Müslümanları yok ederek yerine getirilmeye çalışılması Ermeni-Azeri çatışmasının asıl kaynağı ve sebebi­dir. Diğer bir ifadeyle söylemek gerekirse, yukarıda getirilen kanıtlara göre Ermeni liderler etnik halkları yok etmeyi ve “boşalan” yerlerde ba­ğımsız devlet kurmayı planlamıştı.</span></p>
<p><span>1915-1922 yıllarında Türkiye’de ger­çekleştirilen “başarılı” bir denemeden sonra bu tecrübe XX. yüzyılın ba­şında Azerilerin çoğunlukta olduğu Ermenistan’da denendi, ayrıca bu baskı ve yok etme tecrübesi 1920-­1994 yıllarında Azerbaycan’da yapıldı ve ülkenin bir kısmını “koparmayı” ba­şardılar.</span></p>
<p><span>1915-1923 yıllarındaki olay­ların tümü geniş tarihi ve politik portre olmuş, ayrıca 1820-1920 yılları arasında Rus-Türk ve Rus-İran savaşları sonucunda ve Rus İmparatorluğu’nun Kafkas’ları koloni etme politikası sonucunda iki mil­yondan fazla Azeri Türkiye’ye zorun­lu göç ettirildi, onlara ait yerler ise Türkiye ve İran Ermenilerince işgal edildi. Bu tarihi konuda Jh. Mccarty: <strong>“Rusya İmparatorluğu’nun geniş­lemesi Kafkas’lardaki ve Doğu Anadolu’daki geleneksel halk dengesini bozdu. Bunun sonucun­da bölgedeki tüm halk mağdur oldu, eğer mağduriyet anlamında ölen ve kovulanların sayısı hak­kında söz açılırsa Kırım ve Kafkas Müslümanları en çok mağdur olan taraf oldu”</strong> demektedir. Bu değerlendirmeyi onaylar nitelikteki diğer bir kanıt ise ünlü Rus yazarı ve Rusya’nın İran’daki elçisi Aleksander Griboyedov’un 1828 yılında hazırla­dığı “İran’daki Ermenilerin bizim böl­gemize göç ettirilmesi yazısı”dır. Yazar mektubunda 1826-1828 yılındaki Rus-İran savaşında Rus hakimiyeti­ne giren Erivan ve Nahçıvan hanlık bölgesine İranlı Ermenilerin göç etti­rilerek yerleştirilmesinin olumsuz so­nuçları konusunda uyarmaktadır. O: <strong>“Ermenilerin çoğu Müslümanların yerleşik olduğu yere göç ettirildi.</strong> Yaz olduğu için bu durumu kurtardık. <strong>Yazın yerli Müslümanların çoğu yaylaya gittiği için ve başka din mensubu olan göçmenlerle muha­tap olma fırsatı bulmadılar”.</strong> Yazar daha sonra uyarıyor: “Müslümanlar gelen göçmenlerle arasının iyi tutul­ması ve barış içinde yaşaması sağ­lama konusunda ikna edilmeli ki bu çok uzun sürmez, ayrıca Ermenilerin geldikleri yerleri işgal etmeyecekleri konusundaki tedirginlikleri bertaraf edilmelidir”.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-64544" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/10/Sozde-Ermeni-Soykirimi-ile-ilgili-Tarihi-Gercekler-3.jpg" alt="" width="800" height="1445" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/10/Sozde-Ermeni-Soykirimi-ile-ilgili-Tarihi-Gercekler-3.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/10/Sozde-Ermeni-Soykirimi-ile-ilgili-Tarihi-Gercekler-3-768x1387.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"><span><strong><span>6. Sahte Tarih Yazmanın Amacı</span></strong></span></p>
<p><span>Böylece sözde “Ermeni soykırımını” kabul ettirmek ve akabinde ideolojiyi gerçekleştirme hedefleri açığa çık­maktadır.</span></p>
<p><span><strong>Sözde soykırım mitolojisi Ermeni devletinin aşamalı olarak bölgesel genişlemesi yolundaki önemli politik ve hukuk aracı ola­rak kullanılmaktadır.</strong></span></p>
<p><span><strong>Birinci olarak,</strong> bu sözde soykı­rım uydurmasının stratejik hedefi Ermenistan’ın önde gelen “Daşnak” partisini yöneten ve parti safından cumhurbaşkanı çıkaran Ermeni diasporasının program belgelerinde ve diğer organizasyonların ideolojisinde açıkça yer almaktadır. Tüm bunlardan görünen o ki <strong>sözde soykırım mito­lojisi, Ermeni devletinin aşamalı olarak bölgesel genişlemesi yolun­daki önemli politik ve hukuk aracı olarak kullanılmaktadır.</strong></span></p>
<p><span>Sözde Ermeni soykırımının tanın­ması Ermeni ideologların projesine göre Ermenistan’ın bölgesel olarak genişlemesi yolunda atılacak birinci adım olacak ve akabinde “Soykırımcı ülke” Türkiye’nin Ermeni projesine uygun olarak “işgal ettiği” bölgeyi “boşaltacak”tır. Bu amaç ABD’deki Ermeni milli komitesi başkanı Leo Sarkisyan’ın Amerika’da yayınlanan “Armenian Uikly” adlı gazetenin 21 Mart 1987 tarihinde yayınlanan de­mecinde açıkça itiraf edilmektedir. O demeçte: <strong>“Ermeni sorunu sadece soykırımın tanınmasından daha önemlidir. Bu önemli sorunların başında sırasıyla bölgelerin yeni­den düzenlenmesi, tazminat, bü­yük devlet olma arzusu gelmekte- dir.Biz ancak soykırım tanındık­tan sonra öteki maddelere geçebi­liriz.”</strong> demişti.</span></p>
<p><span>Bu konuyla ilgili diğer bir itiraf da ABD’de aktif faaliyet gösteren ve önde gelen Ermeni partilerinin 4 Nisan 1987 tarihli beyannamesinde açıkça yer almaktadır: <strong>“Bugüne kadar bizim tarihi topraklarımızın yüzde 70%’i Türklerce işgal edilmiş durumda­dır” ve “Ermenilerin bölgesel talep­lerle ilgili mücadelesi daha başlan­gıç aşamasındadır”. Beyannamede büyük güçlerin “Soykırımı ve Ermenilerin bölgesel haklarını res­men tanınması” talep edilmekte ve “Ermenilerin bölgesel taleplerinin gerçekleşmesinde” desteklenmesi istenmektedir. Bu olay gösteriyor ki, Ermenistan bugüne kadar 1921 yılın­da imzalanan Türk-Sovyet sözleşme­sini kabul etmemekte ve Türkiye’nin toprak bütünlüğünü tanımamaktadır.</strong></span></p>
<p><span><strong>İkinci olarak,</strong> sözde soykırımın tanınması Ermenistan’ın bölgesel gelişmesi yolunda sadece Türkiye’yi değil, belki “yakın komşu” Azerbaycan hatta Gürcistan’ı da kapsamayı arzular ve akabinde Ermenistan’ın ilhak ettiği Dağlık Karabağ sorununun yasallaş­ması için kolay propaganda ve politik şartlar elde edilmiş olacaktır. Aslında soykırım “kurbanı” olan bir halk hukuğu çiğner mi? “Zalim Türkler”den “zulüm gören” bir halk, bir ülke böyle saldırgan olabilir mi? Böylece söz­de Ermeni soykırımı ve mağduriyeti koro şeklinde gündemi tutarken tari­hin gerçekleri konusunda kimse dü­şünmez, Ermenistan’ın Azerbaycan’a yaptığı haksızlığı ve Azerbaycan top­raklarını işgal ettiklerini kimse düşünmez, XX. yüzyıl boyunca Ermeniler tarafından Azerileri kendi toprakların­dan sürme ve katliam yapma gibi du­rumları ve kısacası Ermenileri “hoşnut” etmeyen bu konularda kimse fikir yü­rütmez, ki Ermenilerin yaptığı bu gad­darlıklar Ermenici bilim adamları ve siyasilerince çizilen “Çok mağdur olmuş halk” portresinde yer almaz.</span></p>
<p><span>Bununla beraber Ermenilerin ya­yılmacı ideolojileri “Daşnak” partisi­nin (tekrar ediyorum, günümüzde Ermenistan Cumhurbaşkanı işbu partiyi temsil etmektedir) 11 Aralık 1985 tarihli politik manifestosun­da belirtildiğine göre: <strong>“Birleşmiş Ermenistan’ın sınırları Ermeni bölgeleri ile birlikte Nahçıvan, Ahalkalaki (Gürcistan-yazar) ve Karabağ illerini de kendi içine al­malıdır”.</strong> Ermenilerin güncel talepleri arasında Ermenilerin azınlıkta yaşa­dıkları Rusya’nın Krasnodar, Rostov ve Stavropol bölgelerinde Ermeni özerk bölgelerini oluşturmak vardır ve gü­nümüzde bu bölgedeki Ermeniler daha fazla hak, daha fazla mülk ve daha fazla toprak talep etmektedirler.</span></p>
<p><span>Üçüncü olarak, sözde soykı­rım tasarısını tanıtmak ve gündem­de tutmak -ideologlarının hedefine göre- Ermeni teröristler tarafından 1973-1985 yılları arasında 70 Türk diplomatının öldürülmesi ve “Ermeni terörü” olarak adlandırılan ve ülkenin prestijini düşüren bu tür cinayetler uluslararası alanda insanların dikka­tini başka tarafa çekmeye yarayacak ayrıca Daşnak Ermenistan’ı (1918­-1920), Ermenistan SSCB (1920-1991) ve Ermenistan Cumhuriyeti (1991’den itibaren) gibi üç Ermeni devleti ta­rafından Azerilere ve Azerbaycan’a karşı gerçekleştirilen katliam, toplu sınır dışı etmek ve terör cinayetleri­nin kanıtlarını örtbas etmeye yaraya­caktır. ABD’nin İstanbul büyükelçisi Mark Bristol, bağımsız Ermenistan’ın 1919-1920 yıllarında elde ettiği “kazanım”ları konusunda değerlen­dirme yaparken şöyle demektedir: <strong>“Son iki yıl içinde, Kafkas’ların Rus’lara ait bölgesinde kendi ken­dilerini yönetemediklerini mutlak bir şekilde gösterdiler, özelikle yönetimde ve hakimiyeti altında­ki azınlık halklarına davranışla­rında tamamen beceriksizlik ser­gilediler” Sonra devam ediyor: “Ben Ermenilerin toplam nüfusun yüzde 25%ini oluşturduğu ülkede bağım­sız Ermenistan kuracaklarına inan­mıyorum. Özellikle Ermenilerin kendi kendilerini yöneteceklerini hiç zannetmiyorum ve onların di­ğer halkları yönetmesine hiç izin verilmemeli. Eğer bu ülkenin her­hangi bir yerinde herhangi bir halk kesimi Ermenilerin yönetimi altın­da olursa, onlar Ermenilerin tüm baskı ve zorbalıklarına tahammül etmek zorunda kalacaklardır”.</strong> İşbu tarihi tahminin tam olarak Ermeni-Azerbaycan ilişkilerindeki gerçeklikler için ne kadar doğru tahmin edildiğini alkışlamak için kelime bulmak zordur.</span></p>
<p><span><strong>Dördüncü olarak,</strong> sözde Ermeni soykırımı gündeme getirilerek “Pantürkizm tehlikesi”nin Rusya ve bölge ülkeleri için ne kadar tehlikeli olduğu tezini kanıtlamaktan ibaret­tir. Rusya’daki Ermeni Birliği başkanı Ermeni gazetesi “Azg”ın cari yılın 25 Nisan daki sayısında sözde soykırımı ile “Pantürkizm tehlikesini” bağdaştır­maya çalışıyor: “Türkiye devleti doğu, kuzey ve güney Kafkas Türklerini, ayrıca güney Azerbaycan ve Orta Asya’daki Türki cumhuriyetlerini Çin’in Sincan bölgesinde kadar kendi yöne­timi altında birleştirmek gibi politik hedefleri yolunda coğrafik olarak en­yazarların tarihi gerçekleri kendi “yön­leri” doğrultusunda çizme mahareti usta yazarları bile hayrete düşürür. Özellikle bu yıllarda Ermenistan’daki Azerbaycan nüfusu toplu göçe ve teröre maruz kalarak 1918 yılında 575 bin olan sayısı 1920 yılının başlarında 72 bine kadar düştüğü bu dönemde hangi “Bölgesel Pantürkizm programı” kastediliyor? Türkiye devleti özellikle 1915-1923 yıllarında Sevr anlaşması­na karşı mücadele ederken (Türkiye’yi 6 bölgesinin bölünerek işgal edil­me planına) ve Türkiye aynı anda – Yunanistan, İtalya, Fransa, İngiltere ve Daşnak Ermenistan’ı ile savaşırken – ki bu ülkeler 1919-1920 yılları boyunca Türkiye’ye karşı ciddi biçimde sava­şıyorlardı ve amaçları 2 Aralık 1920 yılında imzalanmış Aleksandropol sözleşmesinde belirtilen kapitülasyon şartlarını yerine getirmekten ibaretti. Rusya dış işleri komitesi reisi Çiçerin’in 1920 yılının Aralık ayının ortasında yazdığı mektupta bu dönemdeki Ermeni-Türk ilişkileri hakkında de­ğerlendirme yaparken şöyle diyordu: “Sovyet yönetimi, Ermenistan sınırı­nın yönetimini şefkatli Türk askerine bırakmaktansa Daşnakçı yönetimin sı­nırda zorbalık yapmasına izin vermek­tedir”. 24 Temmuz 1923 tarihinde itilaf devletleri Lozan konferansında hu­kuki olarak Türkiye’nin bağımsızlığını, egemenliğini ve toprak bütünlüğünü resmi olarak tanımıştı.</span></p>
<p><span><strong>Beşinci olarak,</strong> sözde soykırım projesi Ermenistan içinde Ermeni hal­kının Türk ve Azerbaycanlara karşı kin beslemek ve intikam hissini canlan­dırmak için kullanılan tek önemli araç­tır. Ayrıca sözde soykırım uydurması tüm dünyadaki Ermenileri birleştir­mek, Türkiye’ye ve bölgesel yayılmacı politikasında tüm gücü ve askeriyle engel olan Azerbaycan’a karşı tek ses haline getirmek için kullanılan tek ide­oloji aracıdır.</span></p>
<p><span><strong>Genel kanaat şu ki, Ermenilerin yaşadıkları iddia edilen olaylarla ilgili tüm bilgiler gerçek dışıdır. Bu anlamda düzeltilmesi gereken bir nokta vardır: o da tarihin objektif ve tarafsız olması gerekti­ğidir. 1912-1922 yıllarında geçen olayları o şekilde kabul etmenin, hatta insanlık için talihsiz olarak görmenin zamanı geldi artık. Tarih üzerinde ihtiyaca göre mağduriyet yaması yapıştırma girişimleri dur­durulmalıdır.</strong></span></p>
<p><span>“Kendi tarihini kendisi yazan halk, kendi geçmişini altın gibi gösterir ve kendi geçmişinin kaygan köşele­rine objektif gözle bakamayacaktır. Ermeniler başka halklara göre bu konuda daha meyillidir. Özellikle XX. yüzyılın ikinci yarısında bu his daha da ivme kazandı. <strong>Bunun sonucunda Ermenilerin her durumu dramatik hale gelerek tarih boyunca mağ­dur olmuş halk rolüne büründü, eski tarihten beri şefkatli ve kendi halinde olan bu halk yeni dönem­de de bu tarzıyla yaşadığı halini aldı. Ermeniler kendilerine ait yeni tarihin büyük bir kısmını masalsı ve mitolojik olarak yazdılar”</strong> diyor Pol Hontse.</span></p>
<p><span>Tarihi hata insanlar tarafından gerçek kabul edilinceye kadar geçer­liliğini korur. Bu yüzden tüm ülkele­rin bilim adamları tarihin objektif bir şekilde aydınlatılması için çağrı yap­malılar.</span></p>
<p><span>Ermeni lobisi tarafından öne sü­rülen tahrif edilmiş tarihe destek vermek demek Ermeni milliyetçi- şovenistlere ödül vermek demek­tir bununla birlikte XX. yüzyılda Ermenilerin terör politikaları sebebiy­le etnik temizlik ve toplu göç ettirme gibi insanlık dışı faaliyetleri konusun­da – ki bunun sonucunda yüz binler­ce Türk ve Azerbaycan Müslümanları, Kürtler, Ruslar ve hatta Ermeniler ha­yatını kaybetmiştir – haklı oldukları­nı onaylamak demektir. İtibarlı bilim adamlarının tarihi kanıtları ve ob­jektif değerlendirmeleri gösteriyor ki, Ermeni mağduriyeti XX. yüzyılın başları için büyük bir fenomen olarak değerlendirilemez. Bu olaylar savaş döneminde Doğu Anadolu’daki tüm kesimlerin maruz kaldığı trajedile­rin bir kısmını oluşturur. Ayrıca bu olaylar Rus Çarı’nın desteğiyle silahlı Ermeni çetelerinin yerli Müslüman halkı bölgeden çıkartıp bağımsız bir devlet kurma girişimlerinin sonucu­dur. Bu olaylar Birinci Dünya Savaşı sırasında meydana gelen sivil savaş­tır ki Ermeni liderler ait olduğu ülke­ye ihanet ederek insanları yönlendir­mişlerdi. Jh. Mccarty “Osmanlı’da ve Çağdaş Türkiye’de Ermeniler (1912-­1926)” adlı kitabında yukarıda sözü edilen konuyla ilgili şöyle bir ifade yer almıştır: <strong>“Kurulması planlanan bağımsız Ermenistan kurulsa bile, genel kanaat şu ki Ermenilerin ba­şından geçirdiği olaylarla ilgili ya­zılan tarih inandırıcı değildir. Bu anlamda düzeltilmesi gereken bir nokta vardır: o da tarihin objek­tif ve tarafsız olması gerektiğidir. 1912-1922 yıllarında geçen olay­ların aslında nasıl olduysa o şekil­de kabul etmeye, hatta insanlık için talihsiz olarak görme zamanı geldi artık. Tarih üzerinde ihtiyaca göre mağduriyet yaması yapıştır­ma girişimleri durdurulmalıdır”.</strong></span></p>
<p><span>Tarihçiler Doğu Anadolu’da Müslü­man ve Hıristiyanların aynı anda tabi olduğu göç ve bu olayların gerçek se­bepleri konusunda yeterince objektif ve tatminkar açıklamalarını yapmala­rına rağmen, izah edilmesi gereken birçok konu mevcuttur. Bu yüzden parlamentolarında sözde soykırım ta­sarısını görüşmekte olan ülkeler (ön­celikle ABD, Fransa, Rusya, İngiltere) ne zaman ki dünya tarihçileri kendi­lerine ve başka ülkelere ait arşivlere inerek olayları detaylarıyla araştırıp bir sonuca varırlar, o zaman doğru bir pozisyon alırlar ve suçlu tarafı belirlerler.</span></p>
<p><span>Sözde soykırım tasarısının ulus­lararası çapta tanınması için kanıtsız ve engelsiz yapılan kampanyalardan çıkartılacak sonuç ve öğrenilecek olan ders şudur: eğer XIX. ve XX. yüzyılda Ermenilerin Doğu Anadolu’da ve Azerbaycan’da oynadıkları asıl roller ve olaylar hakkındaki asıl ger­çekler tüm çıplaklığı ile ortaya çık­mış olsaydı, sözde soykırım tasarısı Ermenilerin beslendikleri araç ol­mazdı ve Ermenilerin bölgesel yayıl­maları için ideoloji olmazdı. Bu yüz­den Ermenilerin tarihi tahrif ederek uydurdukları safsataların bir an önce aydınlatılması son derece önem arz etmektedir. Ermenilerin başkenti Erivan’ın resmi olarak bölgesel mil­li yayılmacı hastalığının asıl nedeni doğru yazılmamış tarihtir, bu toplumsal hastalığı ancak doğru yazılmış tarih tedavi edebilir. Bu mücadelede kullanılacak en önemli silah ise, ulus­lararası bilim adamlarının tümünün onayını ve fikrini alarak hazırlanan doğru bir tarih olacaktır. Jh. Mccarty 1984 yılında yazdığı eserinde günümüzdeki Dağlık Karabağ çatışmasını önceden teşhis eder gibi yorum yap­mıştır: “Ermeni zorbalığı sorunu hak­kında değerlendirme yapılırken, tarih unsuru görmezlikten gelinmemeli, zira tarih, hem Ermeni terörizminin kaynağı hem de bu belayı tedavi edebilecek tek unsurdur. <strong>Ermeni terörizmi yalanlarla dolu tarihin öne çıkartılmasından dolayı tü­remiştir, ve sadece bu noktadan bakıldığında bile Ermeni terörü zafer kazanabilir. Bu yüzden ben bu terörün çözülmesinde normal terör için kullanılan metottan ayrı bir metot kullanılmasını tavsiye ederim ki bu da tarihin tüm gerçekleriyle öğrenilmesidir.”</strong></span></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Dr. Sahip CEMAL</strong></span></a>
</p><p><span>Tarih Bilimci</span></p>
<p><span><strong>Kaynak:</strong> İRS Dergisi – http://www.irs-az.com</span></p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Bolşevıklerın Anılarına Göre 1918 Yılının İlkbaharında Azerbaycanlılara Karşı Yapılmış Soykırım</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/bolseviklerin-anilarina-goere-1918-yilinin-ilkbaharinda-azerbaycanlilara-karsi-yapilmis-soykirim</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/bolseviklerin-anilarina-goere-1918-yilinin-ilkbaharinda-azerbaycanlilara-karsi-yapilmis-soykirim</guid>
<description><![CDATA[ Bolşevıklerın Anılarına Göre 1918 Yılının İlkbaharında Azerbaycanlılara Karşı Yapılmış Soykırım
1918’de Azerbaycan’da Yaşanan Trajik Olayların Bolşevikler Tarafından Yorumlama Çabaları Sovyet Hakimiyetinin Tesis Edilmesinden Derhal Sonra Başlatılmıştır. 1920’lerden başlayarak Azerbay­can’da 1917-18 olaylarında yer alan devrimcilerin anılarının anlattığı geceler düzenlenmeye başlamıştır. Buradaki konuşmalar titizlikle kayda geçirilirken, daha sonra gereken ide­olojik çerçeveye oturtulmuş, Azer­baycan’da Sovyet hakimiyetinin tesis edilmesi için yürütülmüş mücadele­nin tarihinden bahseden çalışmala­rın temelini oluşturmuştur. Olayları anlatan […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c485c30606.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:45 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Bolşevıklerın, Anılarına, Göre, 1918, Yılının, İlkbaharında, Azerbaycanlılara, Karşı, Yapılmış, Soykırım</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/11/Ermeni-Baku-1918.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/bolseviklerin-anilarina-gore-1918-yilinin-ilkbaharinda-azerbaycanlilara-karsi-yapilmis-soykirim.html">Bolşevıklerın Anılarına Göre 1918 Yılının İlkbaharında Azerbaycanlılara Karşı Yapılmış Soykırım</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Dr. İlqar NİFTALİYEV</strong></span></a>
</p><blockquote>
<p><span><em>1918’de Azerbaycan’da Yaşanan Trajik Olayların Bolşevikler Tarafından Yorumlama Çabaları Sovyet Hakimiyetinin Tesis Edilmesinden Derhal Sonra Başlatılmıştır.</em></span></p>
</blockquote>
<p><span>1920’lerden başlayarak Azerbay­can’da 1917-18 olaylarında yer alan devrimcilerin anılarının anlattığı geceler düzenlenmeye başlamıştır. Buradaki konuşmalar titizlikle kayda geçirilirken, daha sonra gereken ide­olojik çerçeveye oturtulmuş, Azer­baycan’da Sovyet hakimiyetinin tesis edilmesi için yürütülmüş mücadele­nin tarihinden bahseden çalışmala­rın temelini oluşturmuştur. Olayları anlatan tanıkların büyük çoğunluğu 1917 Şubat Devrimi sonrası parti ör­gütüne katılmış sıradan komünistler – Kızıl Ordu birliklerinde görev yapan, Bakü Halk Komiserleri Sovyetine bağlı kurumlarda çalışanlar idi. Bu foruma katılanlar arasında Ermeniler, Ruslar ve Yahudiler çoğunluktaydı ve bu da Bakü Halk Komiserleri Sovyetinin ön­gördüğü rejimin Azerbaycan halkına ne kadar uzak olduğunu göstermek­tedir.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-72318" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/11/Azerbaycan-006.jpg" alt="" width="624" height="727"></p>
<p><span>O dönemin olaylarına tanıklık edenlerin neredeyse tamamı anıla­rında <strong>1918 yılının Mart olayları­nı, Bakü’de Sovyet hakimiyetinin kurulmasında bir dönüm noktası olarak görmekte ve Azerbaycanlı­ları hedef aldığını açık bir şekilde doğrulamaktadırlar.</strong> Bolşeviklerin çoğunluğu Müslüman ahalinin zarar gördüğü Bakü, Guba ve Şemahi’de meydana gelen olayları tasvir etmiş­lerdir. Bolşevikler bu bölgelerde hal­kın değişik etnik gruplardan ibaret ol­duğunu dikkate alarak etnik çatışma sonucunda hakimiyete daha kolay sa­hiplenebileceklerini düşünmüşlerdir.</span></p>
<p><span>Anılardan şöyle bir sonuç çıka­rılabilir: <strong>Bolşevikler, silahlı Taşnak çetleriyle birlikte silahsız Müslümanlara karşı girişecekleri bu ey­lemin sonuçlarını bildikleri halde Stepan Şaumyan’ın önderliğinde Bakü olaylarını önceden planla­mışlardır.</strong> A.Gaber-Korn’un ifade etti­ği gibi “silahlı bir ayaklanma olmadan Büyük Ekim Devriminin başarılarını Bakü’de tesis etmenin mümkün ol­mayacağı herkesçe belliydi. Doğal olarak Bakü Komitesinin ilk çağırışıyla her kes – kimisi Kızıl Orduda, kimisi parti örgütlerinde – hevesle askeri tatbikata başladılar.”<a href="https://www.altayli.net/bolseviklerin-anilarina-gore-1918-yilinin-ilkbaharinda-azerbaycanlilara-karsi-yapilmis-soykirim.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a> Kızıl Ordunun seçkin bölüklerinden birine mensup N.Asriyants ise anılarını şöyle dile ge­tirmekteydi: “Şaumyan Bakü’ye geliyor. Burada Amirov’un öncüllüğünde ge­rek Bolşevik gerekse milli (Ermeni – I.N) birlikler organize edilmiştir. Amirov he­pimizi, tüm eski yoldaşları topladı, Şa­umyan ve Caparidze’nin talimatlarını yerine getirmemiz gerektiğini söyledi. Tarih olarak neredeyse 1918 yılının şu­bat ayıydı. Hem bizim hem de milliyetçi Taşnak Partisi silahlı birlikleri hazır hale getirilmişti. Şaumyan, gece emir verilin­ce Müsavatçıların karargahına saldıra­cağımızı söyledi. Böyle de yapıldı. Emir verilince silahlı birlikler karargaha sal­dırdılar. Sıcak çatışmalar sonunda ka­rargah ele geçirildi”<a href="https://www.altayli.net/bolseviklerin-anilarina-gore-1918-yilinin-ilkbaharinda-azerbaycanlilara-karsi-yapilmis-soykirim.html#_edn2" name="_ednref2"><em>[2]</em></a>. <strong>Olaylarda aktif rol almış, daha sonrada SSCB’nin yöneticilerinden biri olmuş Anastas Mikoyan</strong> da “bu ayaklanmanın başla­masına bir hafta kala tüm propaganda faaliyetlerini durdurduğunu, işçi toplantılarına gitmediğini ve tama­men silahlı birliklerin tesis edilmesi ve silahlandırılması meselesine odaklan­dığını” itiraf ediyordu.<a href="https://www.altayli.net/bolseviklerin-anilarina-gore-1918-yilinin-ilkbaharinda-azerbaycanlilara-karsi-yapilmis-soykirim.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a> 1917 yılından parti üyelerinden A.Baranov’un anıla­rına göre mart olaylarında A.Mikoyan Bakü kale kapısına düzenlenen ope­rasyonun başındaydı ve ayağından yaralanmıştı<a href="https://www.altayli.net/bolseviklerin-anilarina-gore-1918-yilinin-ilkbaharinda-azerbaycanlilara-karsi-yapilmis-soykirim.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a>. A. Kaçaeva’nın anılarına göre “ayaklanma başlatılmadan önce yoldaş Korganov Bakü Komitesinden orduda ayaklanma başlatılması em­rini almıştır. Yoldaş Lenin bizi cephe için silahlandırmak talimatı vermiştir ve bu doğrultuda büyük parti silah sevk edilmiştir. Şaumyan Lenin’e yazdığı mektupta bu konuda ricada bulunmuştur”<a href="https://www.altayli.net/bolseviklerin-anilarina-gore-1918-yilinin-ilkbaharinda-azerbaycanlilara-karsi-yapilmis-soykirim.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a>. <strong>Muhtemelen burada bahsedilen mektup 3 (16) Mart 1918 tarihli I.Stalin’e yazılmış mektuptur. Bu mektupta Şaumyan Bakü Sovyetinin silahlı kuvvetlerinin oluşturul­masının önemini anlatarak sadece Kızıl Ordu birliklerine değil aynı zamanda Taşnaklara da askeri yar­dımda bulunulmasını rica etmiştir</strong><a href="https://www.altayli.net/bolseviklerin-anilarina-gore-1918-yilinin-ilkbaharinda-azerbaycanlilara-karsi-yapilmis-soykirim.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a>. A.Gaber-Korn’a gör, “Zayıf birliklere sahip Bakü Sovyeti Taşnak çetelerinin katılmasına sessizce onay vermek zo­runda kaldı”.<a href="https://www.altayli.net/bolseviklerin-anilarina-gore-1918-yilinin-ilkbaharinda-azerbaycanlilara-karsi-yapilmis-soykirim.html#_edn7" name="_ednref7"><em>[7]</em></a> Böylece, <strong>1918 yılı ilk ba­harında Bakü Sovyeti tarafından Bakü’de Taşnak-Bolşevik askeri itti­fakı oluşturulmuştur.</strong></span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-59831" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/11/Azerbaycan-007.jpg" alt="" width="750" height="525"></p>
<p><span>Mart olayları öncesi Bolşevik-Taşnak askeri ittifakının oluşturulmasına dair bilgiler başka anılarda da yer al­maktadır. A. Baranov’un anılarına göre Bakü’de kale kapısına hücum sırasın­da S.Şaumyan’ın makineli tüfek kul­lanan küçük oğlu Levon Şaumyan’ın<a href="https://www.altayli.net/bolseviklerin-anilarina-gore-1918-yilinin-ilkbaharinda-azerbaycanlilara-karsi-yapilmis-soykirim.html#_edn8" name="_ednref8">[8]</a> anlattıkları Taşnak T.Amirov’un birliği­nin Bolşeviklerin yanında yer aldığını doğrulamaktadır: “O hiçbir zaman Bol­şevik olmamıştır. O bu süreçte önemli rol aldı ve büyük yardım etti. Bu sade­ce Stepan’la olan iyi ilişkileri sayesinde mümkün olmuştur. Sadece Stepan onun üzerinde etkin idi. Evet, Stepan sa­yesinde ondan savaş sırasında yeteri ka­dar faydalandılar”<a href="https://www.altayli.net/bolseviklerin-anilarina-gore-1918-yilinin-ilkbaharinda-azerbaycanlilara-karsi-yapilmis-soykirim.html#_edn9" name="_ednref9"><em>[9]</em></a>. 1917 yılından parti örgütünde yer alan G. Blyumin şöyle yazmaktaydı: ‘‘1918 olayları meydana geldi ve biz elimizde silahlı güçlerimiz olmadan Taşnak birliklerini kullandık”.<a href="https://www.altayli.net/bolseviklerin-anilarina-gore-1918-yilinin-ilkbaharinda-azerbaycanlilara-karsi-yapilmis-soykirim.html#_edn10" name="_ednref10"><em>[10]</em></a> A. Kaçaeva o dönemi şöyle hatırlamak­tadır: “… taburlar oluştururken komuta zincirimiz yoktu. Demek, komünist çe­kirdekten yoksun bir ordu oluşturmuş­tuk. Ordunun yüzde 70’i Ermenilerden oluşmaktaydı.”.<a href="https://www.altayli.net/bolseviklerin-anilarina-gore-1918-yilinin-ilkbaharinda-azerbaycanlilara-karsi-yapilmis-soykirim.html#_edn11" name="_ednref11"><em>[11]</em></a> Bolşevikler sonuna kadar Taşnak birliklerine bağımlı kal­dılar ve onları kendi hakimiyetleri al­tına alamadılar. A.Gaber-Korn şöyle yazmaktadır ‘‘Müsavatçılardan “vahşi tugayı” feshetmeleri istenmiş ve onlar Sovyetden de kovulmuşlardı. Taşnakların silahsızlanmasına ilişkin baskılar za­yıftı ve onlar hala Sovyette idiler. Bu du­rum, özellikle Türk ahalide çok olumsuz etki uyandırmıştır“.<a href="https://www.altayli.net/bolseviklerin-anilarina-gore-1918-yilinin-ilkbaharinda-azerbaycanlilara-karsi-yapilmis-soykirim.html#_edn12" name="_ednref12"><em>[12]</em></a> A.Bagdasarov’un anılarına göre durum çok kritik idi ve Bolşeviklerin kontrolünden çıkma korkusu söz konusuydu: ‘‘Mart olayları sonrası iç savaş etnik savaşa dönüştü­ğünde Ermenilerin başında duranların yüzde sekseni Taşnak idi. Parti artık ya­şamayacağını hissetmeye başladı. Ha­kimiyet Ermenilerin ve Rusların elinde idi. Ermeni Ulusal Komitesi tüm silahlı birlikleri organize ediyordu.“<a href="https://www.altayli.net/bolseviklerin-anilarina-gore-1918-yilinin-ilkbaharinda-azerbaycanlilara-karsi-yapilmis-soykirim.html#_edn13" name="_ednref13"><em>[13]</em></a> Gerçi bir kadar sonra Mart 1918 olaylarına işti­rak etmiş ve daha sonra Ermenistan Komünist (Bolşevik) Partisi Sekreteri görevinde çalışmış L. Mirzoyan S.Şaumyan’ın önderliğinde Bolşeviklerin eylemlerine hak kazandırmaya çalışa­rak şöyle yazıyordu: “‘Gerçekten Sovyet hakimiyeti Taşnakları kendi amaçları doğrultusunda kullanmıştır”<a href="https://www.altayli.net/bolseviklerin-anilarina-gore-1918-yilinin-ilkbaharinda-azerbaycanlilara-karsi-yapilmis-soykirim.html#_edn14" name="_ednref14">[14]</a>. Gerçek acı olsa da gerçektir: Bakü Sovyetinin ordusunu kesinlikle bir Ermeni oluşu­mu olarak görebiliriz.</span></p>
<p><span>Boşevik-Taşnak ittifakının iktidarı sahiplenmek için kullandığı müca­dele taktiği Azerbaycanlıların toplu kıyımıyla sonuçlandı. G.Blyumin bunu itiraf etmektedir: ‘‘Taşnak birlikleri al­çakça davrandılar. İç savaş yerine etnik savaş başlattılar, gariban Müslüman ahaliden 20.000’ini doğradılar.“.<a href="https://www.altayli.net/bolseviklerin-anilarina-gore-1918-yilinin-ilkbaharinda-azerbaycanlilara-karsi-yapilmis-soykirim.html#_edn15" name="_ednref15"><em>[15]</em></a> A.Baranov da anılarında Bakü’de Müslü­manların Taşnak birlikleri tarafından toplu şekilde imha edildiğini yazıyordur: “Kızıl Ordu birliklerinin ve parti örgütüne ait birlikler Nikolayev cad­desi, “Metropol” oteli istikametinden ana kale kapısına doğru hücum ettiler. <strong>Burada Taşnak birlikleri öncüldü ve Musavat ayaklanmasını bastırırken tüm Müslümanları da öldürüyorlardı.”</strong><a href="https://www.altayli.net/bolseviklerin-anilarina-gore-1918-yilinin-ilkbaharinda-azerbaycanlilara-karsi-yapilmis-soykirim.html#_edn16" name="_ednref16"><em>[16]</em></a> Fakat kısa süre sonra Ermeni müttefiklerinin yaptıkları Bolşevikleri hayal kırıklığına uğratmıştı. Bu yüzden onların birlikteliği çok fazla sürmedi. Bakü hükümeti düşerken bu birliktelik de sona erdi. A.Gaber-Korn’un yazdı­ğı gibi 30-31 Temmuz 1918 olayları Taşnakların Sovyet karşıtı bir tutum içinde olduklarını ve ihanet ettiklerini ortaya koydu. S.Şaumyan Ermeni bir­liklerinin cepheye katılması için nere­deyse yalvarırken onlar bunu yapma­dılar. Çünkü Bakü Sovyetinin zor duru­ma düşmesi Taşnakların yararına idi”.<a href="https://www.altayli.net/bolseviklerin-anilarina-gore-1918-yilinin-ilkbaharinda-azerbaycanlilara-karsi-yapilmis-soykirim.html#_edn17" name="_ednref17">[17]</a></span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-59832" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/11/Azerbaycan-008.jpg" alt="" width="750" height="525"></p>
<p><span>1918 yılı ilkbaharında meydana gelmiş olayların en kanlı sayfalarından biri de Şemahi faciası idi. S.Şaumyan Moskova’yı Bakü Sovyetini tehdit eden devrim karşıtı güçlerin varlığına inandırmaya çalışıyordu. Bununla da bölgelerde Azerbaycanlı halka karşı uygulayacakları kıyımlara hak kazan­dırmak istiyordu. Bu amaçla Mos­kova’ya sunduğu raporda Şemahi’de kanlı çatışmaların yaşandığını, Bakü Sovyeti birliklerinin geri çekilmek zorunda kaldıklarını, onlarla birlikte bölgede yaşayan Rus Molokanların ve Ermenilerin de bölgeyi terk ettiklerini yazıyordu.<a href="https://www.altayli.net/bolseviklerin-anilarina-gore-1918-yilinin-ilkbaharinda-azerbaycanlilara-karsi-yapilmis-soykirim.html#_edn18" name="_ednref18">[18]</a> Rusya Sovyet Federatif Sosyalist Cumhuriyeti Halk Komiser­leri Sovyetine gönderdiği 13 Nisan 1918 tarihli mektubunda S.Şaumyan Şemahi’de devrim karşıtı güçlerin bu­lunduğunu, bu amaçla oraya “toplar ve makineli tüfeklerle silahlanmış yeni bir birlik sevk ettiğini” yazıyordu.<a href="https://www.altayli.net/bolseviklerin-anilarina-gore-1918-yilinin-ilkbaharinda-azerbaycanlilara-karsi-yapilmis-soykirim.html#_edn19" name="_ednref19">[19]</a> <strong>Bu birliğin başında Stepan Lalayev vardı. Olaylara tanıklık yapmış P. Boçarov’un anlattığına göre Bakü hükümeti Lalayev’i geniş yetkilerle donatmıştır.</strong><a href="https://www.altayli.net/bolseviklerin-anilarina-gore-1918-yilinin-ilkbaharinda-azerbaycanlilara-karsi-yapilmis-soykirim.html#_edn20" name="_ednref20">[20]</a> <strong>Lalayev ve katilleri bu kadim şehri yakıp yıkmış, aha­lisinin büyük bir bölümünü imha etmiştir. Zaten bir sene önce meydana gelmiş şiddetli deprem so­nucunda halkın bir kısmı hayatını kaybetmişti.</strong> P.Boçarov şöyle devam etmektedir: “Bir gece içinde şehri yok et­tiler. Ahali öldürülmüştü. Caparidze’nin başkanlığında bir komisyon ivedilikle olay yerine sevk edildi. Şemahi garnizon komutanı Taşnak Pahlatsin görevden alındı ve olaylar sırasında hareketsiz kalmış birliği feshedildi. Taşnak Stepan Lalayev de şehirden kovuldu.”.<a href="https://www.altayli.net/bolseviklerin-anilarina-gore-1918-yilinin-ilkbaharinda-azerbaycanlilara-karsi-yapilmis-soykirim.html#_edn21" name="_ednref21"><em>[21]</em></a> Meşedi Azizbeyov Şemahi’de incelemelerde bulunmak için görevlendirildi. Azizbeyov’la birlikte olay yerine gitmiş Kızıl Ordu mensuplarından Hacıyev şunları anlatıyordu: “Parti teşkilatının talimatıyla Meşedi Azizbeyov’un mai­yetindeki heyet Şemahi’ye gitmek için görevlendirilmişti. Biz Şemahi’ye geldi­ğimizde Taşnaklar karşıladılar ve bizi öldürmek istediler. Daha sonra Medrese kasabasına gittik. Halka işkence edil­mişti, kadınlara şiddet uygulanmıştı. Caddelerde şarap fıçıları konulmuştu. Her kes sarhoş idi. Her türlü ahlaksızlık yapılıyordu. Şemahi’den sonra Altıağac’a geçtik. Gösteri düzenlendi. Yoldaş Meşedi Bey bir konuşma yaparak Molokan, Ermeni ve Rusları barışa çağırdı. Maalesef onların arasında bizim belge­leri okuyabilecek bir kişi bile bulunama­dı. Ben S.Şaumyan’ın imzası yerine Ca­paridze’nin ismini okudum. Çünkü halk Ermenilere karşı tepkiliydi. Onlar – siz bize karşı Rus askeri gönderin, o zaman biz Sovyet hakimiyetine karşı bu kadar öfkeli olmayız – diyorlardı. Geri döndük­ten sonra Meşedi Bey Bakü Sovyetin’e Şemahi kazasındaki durumu anlatan bir rapor sundu.”.<a href="https://www.altayli.net/bolseviklerin-anilarina-gore-1918-yilinin-ilkbaharinda-azerbaycanlilara-karsi-yapilmis-soykirim.html#_edn22" name="_ednref22"><em>[22]</em></a> Azizbeyov’un se­ferinden sonra Bakü Sovyeti Yürütme Komitesi 22 Nisan’da Şemahi’yle ilgili özel bir karar aldı. Kararda şehrin yakı­lıp yıkıldığı ve kurtulan insanların du­rumlarının çok ağır olduğu vurgulan­mış, tahribatın boyutlarını belirlemek, mültecilerin durumunu tespit etmek ve durumun iyileştirilmesi amacıyla özel bir komisyon oluşturulması ön­görülmüştür. Komisyon Azizbeyov’un başkanlığında faaliyet gösterecekti. İlginç olan, ilk kez “olağanüstü soruş­turma komisyonu” adında bir komis­yonun oluşturulmasıydı. Komisyo­nun görevi “meydana gelmiş olayları incelemek ve suçluları tespit etmek” idi.<a href="https://www.altayli.net/bolseviklerin-anilarina-gore-1918-yilinin-ilkbaharinda-azerbaycanlilara-karsi-yapilmis-soykirim.html#_edn23" name="_ednref23">[23]</a> Fakat <strong>kısa süre sonra komisyon etkisiz hale geldi. Nitekim Lalayev ve onun gibiler en yüksek düzey­de S.Şaumyan tarafından koruma altına alınmıştır. Nitekim Şaumyan bu tutumunu açık bir dille ifade et­miştir:</strong> “Lalayev’i tutuklamak şık değil, bu ne ciddiyetsizlik”.<a href="https://www.altayli.net/bolseviklerin-anilarina-gore-1918-yilinin-ilkbaharinda-azerbaycanlilara-karsi-yapilmis-soykirim.html#_edn24" name="_ednref24">[24]</a></span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-59833" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/11/Azerbaycan-009.jpg" alt="" width="750" height="501"></p>
<p><span>Kanlı olayların bir başka merke­zi de Guba kazası idi. Azerbaycan Cumhurbaşkanlığı Siyasi Belgeler Arşivinde 1917-18 yılları Guba’daki olaylarda yer almış Bolşeviklerin anı­ları bulunmaktadır. Guba Bakü ve Şemahi’den sonra S.Şaumyan önder­liğinde Bolşeviklerin hakimiyetlerini tesis etmek istedikleri üçüncü büyük şehirdi. Burası da 1918 yılı kanlı mart olayları sonrası işgal edilmiştir. Değişik halkların yaşadığı Guba bölgesinde Ermenilerin sayısı çok azdı. Nüfusun büyük çoğunluğunu oluşturan Azer­baycanlılarla birlikte Yahudi, Ortodoks olmayan Ruslar, Tatlar ve Lezgiler de yaşıyorlardı. Guba’da Sovyet hakimi­yeti sadece Nisan 1918’de Caparidze’nin emriyle Bakü’ye gönderilmiş David Gelovani’nin komutasındaki Bakü Sovyeti birliklerinin çabası sonu­cunda tesis edilebildi. Ama kısa süre sonra civar köylüler, özellikle Lezgiler Gelovani’ye tabi olmak istemediler. Bu durumda Guba’ya Ağacanyan’ın komutasında tümü Ermenilerden müteşekkil bir birlik geldiyse de gir­dikleri çatışmada yenilgiye uğradı­lar. İki hafta sonra, <strong>1 Mayıs 1918’de Guba’ya yine Ermenilerden oluşan üç binlik bir birlik dahil oldu. Kızıl Orduya tabi bu birliğin komutanı Müslümanlara karşı patolojik nef­retiyle tanınan Taşnak Amazaps Srvantztyan idi.</strong> Gelovani daha son­ra Azerbaycan Cumhuriyeti hükümeti tarafından oluşturulmuş soruşturma komisyonundaki ifadesinde <strong>Amazaps’ın birliğinin Guba’ya halkı cezalandırmak amacıyla bizzat Şaumyan tarafından ve diğer komi­serlerin bilgisi dışında gönderdiği­ni söyleyecekti. Birlikteki askerler ise Korganov tarafından seferber edilmiştir.</strong><a href="https://www.altayli.net/bolseviklerin-anilarina-gore-1918-yilinin-ilkbaharinda-azerbaycanlilara-karsi-yapilmis-soykirim.html#_edn25" name="_ednref25">[25]</a> Amazaps’ın birliğinde görev yapmış ve Guba’da bulunmuş, Guba kazasının Yahudi kasabasın­da Kızıl Ordu birliği mensuplarından S.İlyantsev şu satırları aktarmaktadır: “Birkaç gün sonra Amazaps’ın 1500 kişi­lik bir birlikle geldiğini duyduk. Yollarda köyleri ateşe vermişti. Malum oldu ki, Amazaps Bolşevik olarak burada bulunmaktadır. Ama o ve birliğindekiler etnik kıyım uyguladılar, köyleri ve şehri yaktılar, sivil halkı yağmaladılar ve son­ra da çekip gittiler.”.<a href="https://www.altayli.net/bolseviklerin-anilarina-gore-1918-yilinin-ilkbaharinda-azerbaycanlilara-karsi-yapilmis-soykirim.html#_edn26" name="_ednref26">[26]</a> Başka bir tanık, Guba’daki Kızıl Ordu birliğinde görev yapan Mir Musa şunları söylemekte­dir: “Taşnak Amazaps Türk halkını ceza­landırdı. Toplu terör, yağma ve cinayet başladı.”.<a href="https://www.altayli.net/bolseviklerin-anilarina-gore-1918-yilinin-ilkbaharinda-azerbaycanlilara-karsi-yapilmis-soykirim.html#_edn27" name="_ednref27">[27]</a></span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-59834" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/11/Azerbaycan-010.jpg" alt="" width="750" height="525"></p>
<p><span>Taşnakların Guba “seferinde” yer al­mış yegane Azerbaycanlı, daha sonra Azerbaycan Komünist parti teşkilatı­nın lideri olmuş Mir Cafer Bağırov’un anıları da Amazaps’ın yaptıklarına ta­nıklık etmektedir. Mir Cafer Bağırov’un 1923 yılı başlarında Azerbaycan Siyasi İdaresi Başkanı görevindeyken yazdı­ğı otobiyografisinde bu facia öncesi Guba’daki durumu ayrıntılı bir şekilde tasvir etmektedir. Bağırov o sırada karşı kampta yer alarak hemşerilerinin yaşadığı faciayı onlarla birlikte yaşamıştır. Bağırov şöyle yazmaktaydı: “Üzülerek ifade etmek isterim ki Guba’da yaşanmış o korkunç olaylara kendi ira­dem dışında tanıklık etmek zorunda kaldım. Taşnakların vahşi hareketleri karşısında masum halka hiçbir yardım edemedim. Hatta kendi yakınlarımı da kurtaramadım. Yetmiş yaşında­ki ihtiyar amcam Mir Talib, oğlu Mir Haşim, damadı Hacı Heybet ve diğer yakınlarım süngüyle vahşice öldürül­müşlerdir.”<a href="https://www.altayli.net/bolseviklerin-anilarina-gore-1918-yilinin-ilkbaharinda-azerbaycanlilara-karsi-yapilmis-soykirim.html#_edn28" name="_ednref28"><em>[28]</em></a> Bazı tanıkların söyledikle­rine göre Bağırov o “korkunç olayları durdurmaya” çalışmış, fakat kendisini tutuklamışlardır. Yahudi kasabasında görevli Kızıl Ordu mensubu Haniko Şafadim o olayları şöyle anlatmakta­dır: “Gizli liderlerimiz yoldaş Bağırov ve yoldaş Mardahay Yakubov bize Amazaps’ın birliğinin Bolşevik olma­dığını, milliyetçi olduklarını, onlara ka­rışmamamızı, Boşevikler gelene kadar beklememezi söylediler. Haçmaz’da bulunduğumuz sırada Bağırov’un, köylülere dokunulmaması, nitekim onların suçsuz oldukları yönünde propaganda yaptığı gerekçesiyle Amazaps tarafından tutuklanmak is­tediğini öğrendik. Biz Şalma Marday ve Mardahay Yakubov’la Ermenilere gittik ve Bağırov’un Müsavatçı olma­dığını, gerçek bir devrimci olduğunu, onun nazarında tüm milletlerin eşit olduğunu söyledik. Bu konuşmamız onları etkiledi ve Bağırov’u Taşnakların elinden kurtardık”.<a href="https://www.altayli.net/bolseviklerin-anilarina-gore-1918-yilinin-ilkbaharinda-azerbaycanlilara-karsi-yapilmis-soykirim.html#_edn29" name="_ednref29">[29]</a></span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-59835" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/11/Azerbaycan-011.jpg" alt="" width="750" height="555"></p>
<p><span>Genelde Sovyet döneminde 1918 yılı ilkbaharında meydana gelmiş olayların objektif şekilde anlatılması imkansızdır. Bu büyük cesaret gerekti­riyordu. İstikrarsız politik tutum sergi­lediği gerekçesiyle suçlanmak korku­su altında birçok ünlü Azerbaycan ko­münistleri, o dönemin görgü tanıkları objektif değerlendirmelerden çeşitli nedenlerle şekillerde kaçınmışlardır. Sıradan parti üyelerine gelince on­lardan bazıları gerçekleri idrak ederek tercih yaptıklarından dolayı değil, o dönemin dönüm noktası oluşturan koşulların diktesiyle bu olaylara ka­tılmışlardır. Şüphesiz onlar, konjoktürel algılama çerçevesinde çok şeyi göremiyorlardı. Onların anlattıkları münferit olaylar bile şöyle bir sonuca varmamızı sağlamaktadır: 1920 yılının ilkbaharında Azerbaycan’da Sovyet hakimiyeti binlerce sivil Azerbaycan­lının kanı pahasına tesis edilmiştir.</span></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Dr. İlqar NİFTALİYEV</strong></span></a>
</p><p><span>Tarih Bilimci</span></p>
<p><span>Kaynak: www.irs-az.com</span></p>
<hr>
<div><span>Dipnotlar:</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bolseviklerin-anilarina-gore-1918-yilinin-ilkbaharinda-azerbaycanlilara-karsi-yapilmis-soykirim.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Gaber-Korn A. Bakü Ekim Devri­mi Günlerinde. ”Geçmişten” (Bakü Bolşevik Teşkilatı ve Ekim Devrimi Tarihine İlişkin Belgeler). Bakü, 1924, s.53.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bolseviklerin-anilarina-gore-1918-yilinin-ilkbaharinda-azerbaycanlilara-karsi-yapilmis-soykirim.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> Azerbaycan Cumhurbaşkanlığı Siyasi Belgeler Arşivi (ACYBSBA), f. 276, liste 2, d.20, l. 75-76.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bolseviklerin-anilarina-gore-1918-yilinin-ilkbaharinda-azerbaycanlilara-karsi-yapilmis-soykirim.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> Mikoyan A.İ. Böyle Olmuştur. Moskova 1999; <a href="http://militera.lib/" target="_blank" rel="noopener">http://militera.lib</a>.ru/memo/russian/mikoyan/in- dex.html.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bolseviklerin-anilarina-gore-1918-yilinin-ilkbaharinda-azerbaycanlilara-karsi-yapilmis-soykirim.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> ACYBSBA, f. 268, liste 23, d.104, l. 10-11.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bolseviklerin-anilarina-gore-1918-yilinin-ilkbaharinda-azerbaycanlilara-karsi-yapilmis-soykirim.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> ACYBSBA, f. 276, liste 2, d.20, l. 44.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bolseviklerin-anilarina-gore-1918-yilinin-ilkbaharinda-azerbaycanlilara-karsi-yapilmis-soykirim.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> Bolşevikler Azerbaycan’da Sovyet Devrimi Zaferi Yolunda, s. 318­319; Şaumyan S.G.Seçilmiş Eser­leri. 2 ciltte. Cilt.2, Moskova,1978, s.225-226.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bolseviklerin-anilarina-gore-1918-yilinin-ilkbaharinda-azerbaycanlilara-karsi-yapilmis-soykirim.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> Gaber-Korn A. Bakü Ekim Devri­mi Günlerinde/Geçmişten” (Bakü Bolşevik Teşkilatı ve Ekim Devri­mi Tarihine ilişkin Belgeler). Bakü, 1924, s.53.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bolseviklerin-anilarina-gore-1918-yilinin-ilkbaharinda-azerbaycanlilara-karsi-yapilmis-soykirim.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> ACYBSBA, f. 26B, liste 23, d.104, l. 10-11.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bolseviklerin-anilarina-gore-1918-yilinin-ilkbaharinda-azerbaycanlilara-karsi-yapilmis-soykirim.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> ACYBSBA, f. 303, liste 1, d.60, l. 30-­31.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bolseviklerin-anilarina-gore-1918-yilinin-ilkbaharinda-azerbaycanlilara-karsi-yapilmis-soykirim.html#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> ACYBSBA, f. 276, liste 2, d.20, l. 1B-19.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bolseviklerin-anilarina-gore-1918-yilinin-ilkbaharinda-azerbaycanlilara-karsi-yapilmis-soykirim.html#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> ACYBSBA, f. 276, liste 2, d.20, l. 44.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bolseviklerin-anilarina-gore-1918-yilinin-ilkbaharinda-azerbaycanlilara-karsi-yapilmis-soykirim.html#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> Gaber-Korn A. Bakü Ekim Devri­mi Günlerinde/Geçmişten” (Bakü Bolşevik Teşkilatı ve Ekim Devri­mi Tarihine ilişkin Belgeler). Bakü, 1924, s.53.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bolseviklerin-anilarina-gore-1918-yilinin-ilkbaharinda-azerbaycanlilara-karsi-yapilmis-soykirim.html#_ednref13" name="_edn13">[13]</a> ACYBSBA, f. 303, liste 1, d.60, l. 16.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bolseviklerin-anilarina-gore-1918-yilinin-ilkbaharinda-azerbaycanlilara-karsi-yapilmis-soykirim.html#_ednref14" name="_edn14">[14]</a> Hasanlı C. 191B Yılının Trajik ilkba­harı. “Zerkalo” gazetesi, 2009, 11 Eylül.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bolseviklerin-anilarina-gore-1918-yilinin-ilkbaharinda-azerbaycanlilara-karsi-yapilmis-soykirim.html#_ednref15" name="_edn15">[15]</a> ACYBSBA, f. 276, liste 2, d.20, l. 18-19.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bolseviklerin-anilarina-gore-1918-yilinin-ilkbaharinda-azerbaycanlilara-karsi-yapilmis-soykirim.html#_ednref16" name="_edn16">[16]</a> ACYBSBA, f. 26B, liste 23, d.104, l. 10-11.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bolseviklerin-anilarina-gore-1918-yilinin-ilkbaharinda-azerbaycanlilara-karsi-yapilmis-soykirim.html#_ednref17" name="_edn17">[17]</a> Gaber-Korn A. Bakü Ekim Devri­mi Günlerinde.“Geçmişten” (Bakü Bolşevik Teşkilatı ve Ekim Devri­mi Tarihine İlişkin Belgeler). Bakü, 1924, s.54.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bolseviklerin-anilarina-gore-1918-yilinin-ilkbaharinda-azerbaycanlilara-karsi-yapilmis-soykirim.html#_ednref18" name="_edn18">[18]</a> Şaumyan S.G. Seçilmiş Eserleri. 2 ciltte. Cilt.2, Moskova,1978, s. 246­-247.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bolseviklerin-anilarina-gore-1918-yilinin-ilkbaharinda-azerbaycanlilara-karsi-yapilmis-soykirim.html#_ednref19" name="_edn19">[19]</a> Şaumyan S.G., a.g.k., s. 247.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bolseviklerin-anilarina-gore-1918-yilinin-ilkbaharinda-azerbaycanlilara-karsi-yapilmis-soykirim.html#_ednref20" name="_edn20">[20]</a> ACYBSBA, f. 276, liste 2, d.20, l. 85.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bolseviklerin-anilarina-gore-1918-yilinin-ilkbaharinda-azerbaycanlilara-karsi-yapilmis-soykirim.html#_ednref21" name="_edn21">[21]</a> ACYBSBA, f. 276, liste 2, d.20, l. 85.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bolseviklerin-anilarina-gore-1918-yilinin-ilkbaharinda-azerbaycanlilara-karsi-yapilmis-soykirim.html#_ednref22" name="_edn22">[22]</a> ACYBSBA, f. 456. liste 18, d.35, l. 18, 19, 21.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bolseviklerin-anilarina-gore-1918-yilinin-ilkbaharinda-azerbaycanlilara-karsi-yapilmis-soykirim.html#_ednref23" name="_edn23">[23]</a> Bolşevikler Azerbaycan’da Sovyet Devrimi Zaferi Yolunda, s. 366-367.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bolseviklerin-anilarina-gore-1918-yilinin-ilkbaharinda-azerbaycanlilara-karsi-yapilmis-soykirim.html#_ednref24" name="_edn24">[24]</a> “Azerbaycan” gazetesi, 1918 yılı, 21 Ekim.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bolseviklerin-anilarina-gore-1918-yilinin-ilkbaharinda-azerbaycanlilara-karsi-yapilmis-soykirim.html#_ednref25" name="_edn25">[25]</a> Rüstemova-Tohidi S.A., Guba. 1918 Yılı, Nisan-Mayıs. Belgelerde Müslüman Vahşeti. Bakü, 2010, s.77.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bolseviklerin-anilarina-gore-1918-yilinin-ilkbaharinda-azerbaycanlilara-karsi-yapilmis-soykirim.html#_ednref26" name="_edn26">[26]</a> ACYBSBA, f. 456, liste 18, d.36, l. 136.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bolseviklerin-anilarina-gore-1918-yilinin-ilkbaharinda-azerbaycanlilara-karsi-yapilmis-soykirim.html#_ednref27" name="_edn27">[27]</a> A.g.k., l. 161.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bolseviklerin-anilarina-gore-1918-yilinin-ilkbaharinda-azerbaycanlilara-karsi-yapilmis-soykirim.html#_ednref28" name="_edn28">[28]</a> İsmailov E. İktidar ve Halk. Azer­baycan’da Savaş Sonrası Stali- nizm.1945-1953 y. Bakü, 2003, s.52.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bolseviklerin-anilarina-gore-1918-yilinin-ilkbaharinda-azerbaycanlilara-karsi-yapilmis-soykirim.html#_ednref29" name="_edn29">[29]</a> ACYBSBA, f. 456, liste 18, d.36, l. 156-157.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Sayın Papa 1. Francıscus’a ve Hıristiyan Kiliselerine Tarihi Çağrımızdır</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/sayin-papa-1-franciscusa-ve-hiristiyan-kiliselerine-tarihi-cagrimizdir</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/sayin-papa-1-franciscusa-ve-hiristiyan-kiliselerine-tarihi-cagrimizdir</guid>
<description><![CDATA[ Sayın Papa 1. Francıscus’a ve Hıristiyan Kiliselerine Tarihi Çağrımızdır
Sayın Papa Cenapları; 12 Nisan 2015 günü Vatikan’da gerçekleştirilecek olan ayinde yapacağınız konuşmanızda,  I. Dünya Savaşı sırasında yaşanan acı olaylara temas edileceğini öğrenmiş bulunuyoruz. Zatıâlinizin ve Vatikan Devletinin dünyamızdaki temel insan haklarına; güvenlik, istikrar ve barışa verdiği önemi bilen biz, Sivil Topluk Kuruluşları olarak düşüncelerimizi yüksek dikkatlerinize sunmayı bir görev biliyoruz.     TÜRKLERLE ERMENİLERİN İLİŞKİLERİ […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c485a37912.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:45 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Sayın, Papa, Francıscus’a, Hıristiyan, Kiliselerine, Tarihi, Çağrımızdır</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/12/Papaya-Mektup.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/sayin-papa-1-franciscusa-ve-hiristiyan-kiliselerine-tarihi-cagrimizdir.html">Sayın Papa 1. Francıscus’a ve Hıristiyan Kiliselerine Tarihi Çağrımızdır</a></p>
<p><span><em><strong>Sayın Papa Cenapları;</strong></em></span></p>
<p><span>12 Nisan 2015 günü Vatikan’da gerçekleştirilecek olan ayinde yapacağınız konuşmanızda,  I. Dünya Savaşı sırasında yaşanan acı olaylara temas edileceğini öğrenmiş bulunuyoruz. Zatıâlinizin ve Vatikan Devletinin dünyamızdaki temel insan haklarına; güvenlik, istikrar ve barışa verdiği önemi bilen biz, Sivil Topluk Kuruluşları olarak düşüncelerimizi yüksek dikkatlerinize sunmayı bir görev biliyoruz.    </span></p>
<p><span><strong>TÜRKLERLE ERMENİLERİN İLİŞKİLERİ</strong></span></p>
<p><span>Türklerle Ermenilerin ilişkileri Selçukluların Anadolu’ya girişiyle başlamıştır. Ermeni tarihçi Urfalı Mateos, Melikşah’tan bahsederken: <em>“Sultanın yüreği, Hristiyanlara karşı şefkatle dolu idi. O, geçtiği memleketlerin halkına bir baba gözü ile bakıyordu. Böylelikle hiç muharebe yapmadan birçok eyalet ve şehirlere hâkim oldu”</em><a href="https://www.altayli.net/sayin-papa-1-franciscusa-ve-hiristiyan-kiliselerine-tarihi-cagrimizdir.html#_edn1" name="_ednref1"><sup><sup>[1]</sup></sup></a> ifadesini kullanmaktadır.</span></p>
<p><span>Osmanlı Devleti döneminde ise,  Ermeni dinî merkezi İstanbul’a nakledilerek, Fatih Sultan Mehmet tarafından 1461’de Ermeni Patrikhanesi kurulmuş, Ermenilere dinî, hukukî ve idarî serbestlik tanınmıştır. Devlet’e samimi olarak bağlandığı görülen Ermenilere duyulan yüksek güven dolayısıyla <em>“sadık teba”</em> statüsü verilmiş ve Ermeniler askerlikten muaf tutulmuşlardır.  Bunun gereği olarak, devlet hizmetlerinde Ermenilere en yüksek mevkilerde görevler verilmiştir. Bu çerçevede,  22 bakan, 33 milletvekilli, 29 paşa, 7 büyükelçi, 11 başkonsolos, 11 üniversite öğretim üyesi ve 41 üst düzey memur işbaşına gelmiştir<a href="https://www.altayli.net/sayin-papa-1-franciscusa-ve-hiristiyan-kiliselerine-tarihi-cagrimizdir.html#_edn2" name="_ednref2"><sup><sup>[2]</sup></sup></a>. Bu kapsamda Osmanlı Meclisi  1. Meclis’te 10, 2. Meclis’te 11 Ermeni milletvekili görev almıştır<a href="https://www.altayli.net/sayin-papa-1-franciscusa-ve-hiristiyan-kiliselerine-tarihi-cagrimizdir.html#_edn3" name="_ednref3"><sup><sup>[3]</sup></sup></a>. Tarihte emsali pek görülmeyen, 8-9 asır süren bir kardeşlik,  huzur ve barış yaşanmıştır.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-64548" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/12/Ermeniler-001.jpg" alt="" width="800" height="493" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/12/Ermeniler-001.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/12/Ermeniler-001-768x473.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span><strong>BİRİNCİ DÜNYA HARBİNDE ERMENİ İSYANLARI VE GÖÇ KARARI </strong></span></p>
<p><span>Daha sonra Osmanlı Devletinin zayıflamakta olduğunu gören, devrin bazı emperyal güçler, ülkeyi paylaşmak amacıyla, Ermeni yurttaşlarımızı kullanmayı planlamışlardır. Bunun için, önceden kışkırtarak eğittikleri Ermenileri, <em>“Size iki deniz arasında devlet kurduracağız”</em> vaadiyle, maalesef aldatmışlardır. Böylece  I. Dünya Harbinde Osmanlı Devleti 8 ayrı cephede savaşırken, cephedeki bir kısım Ermeniler silahlarıyla birlikte ordudan firar ederek, kendi Devletleriyle savaşmak üzere Rus ordusuna katılmışlardır. Bir kısmı da silahlı çeteler halinde, Türk şehir ve köylerinde, sayıları yüz binlerle ifade edilen sivil katliamı başlatmışlardır.  Askeri depolar yakılmış, ikmal yolları kesilmiş, Ermeni fırıncıların yaptıkları ekmeklerle Osmanlı askerleri zehirlenmiş ve ordularımız cephede savaşamayacak duruma düşürülmüştür<a href="https://www.altayli.net/sayin-papa-1-franciscusa-ve-hiristiyan-kiliselerine-tarihi-cagrimizdir.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a>.</span></p>
<p><span>Osmanlı Devleti, bu isyancı çeteleri caydırmak üzere birçok toplantılar yapmış, nasihat heyetleri göndermiş, ancak sonuç alamamıştır. Bunun üzerine 24 Nisan 1915’te Ermeni Komite Merkezlerini kapatarak 235 komite liderini tutuklamış,  ancak bu tedbir de netice vermemiştir. Bunun üzerine işbirlikçi, isyancı ve katliamcıların savaş bölgelerinden uzaklaştırılmasına karar verilmiştir<a href="https://www.altayli.net/sayin-papa-1-franciscusa-ve-hiristiyan-kiliselerine-tarihi-cagrimizdir.html#_edn5" name="_ednref5"><sup><sup>[5]</sup></sup></a>.  Bu kararın icrası için, her türlü ayrıntıyı dikkate alan  “<em>sevk-i iskân” (Göç ve yerleştirme)</em> kararnamesi çıkarılmıştır. Buna göre isyancı Ermeni unsurları, Devletin Suriye ve Musul gibi vilayetlerine taşınmıştır.  Büyük güçlük ve sıkıntılar içinde gerçekleştirilen bu tedbir kesin sonuç vermiş,  yaygın katliamlar durdurulmuş,  düşmanla  işbirliğinin önüne geçilmiştir. Böylece <em>“zorunlu göçün”</em> ne kadar haklı ve zaruri olduğu ortaya çıkmıştır.</span></p>
<p><span>Ancak, Bolşevik ihtilâlindan sonra Rus ordusunun işgal ettiği bölgeleri boşaltmasını ve Türk ordusunun Mondros Mütarekesindeki sınırlara çekilmesini fırsat bilen Ermeniler, Doğu Anadolu’da tekrar katliama başlayarak savunmasız yüz binlerce Türk’ü katletmişlerdir.</span></p>
<p><span>O tarihte Suriye, Filistin de dahil bütün Osmanlı coğrafyasında 1.294.851 Ermeni, Anadolu’da ise 736.000 Ermeni yaşamaktaydı. Bunlardan sadece Anadolu’da yaşayan Ermenilerden 438.758’i zorunlu göçe tabi tutulmuş, Katolik ve Protestan Ermeniler ile kamu görevlerinde çalışan Ermeniler ve isyan etmeyen Ermeniler yerlerinde bırakılmıştır.  Göçe tabi tutulanların ise daha sonra yerlerine dönmelerine izin verilmiştir<a href="https://www.altayli.net/sayin-papa-1-franciscusa-ve-hiristiyan-kiliselerine-tarihi-cagrimizdir.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a>.</span></p>
<p><span>ABD’nin Mersin Konsolosu Edward I. Natan, 30 Ağustos 1915’te ABD’nin İstanbul Büyükelçisine gönderdiği raporda: Ermenilerin <em>Adana’dan itibaren bilet alarak trenle seyahat ettiklerini, hükümetin bu işi son derece intizamlı bir şekilde idare etmekte olduğunu, şiddete ve intizamsızlığa yer vermediğini, göçmenlere yeteri kadar bilet sağladığını, muhtaç olanlara yardımda bulunduğunu” </em><a href="https://www.altayli.net/sayin-papa-1-franciscusa-ve-hiristiyan-kiliselerine-tarihi-cagrimizdir.html#_edn7" name="_ednref7"><sup><sup>[7]</sup></sup></a><sup>  </sup>belirtmektedir. Konsolos,  11 Eylül 1915 tarihli raporunda ise: <em>“Şam’daki kampta hastalar için bir hastane oluşturulduğunu ve ziyareti sırasında 50 hastanın tedavi edildiğini bizzat gördüğünü, kampta ölen olmadığını ve hükümetin bütün sürgünlere yiyecek dağıttığını“ </em><a href="https://www.altayli.net/sayin-papa-1-franciscusa-ve-hiristiyan-kiliselerine-tarihi-cagrimizdir.html#_edn8" name="_ednref8"><sup><sup>[8]</sup></sup></a> rapor etmiştir.</span></p>
<p><span>Halep’teki Amerikan konsolosu Jackson ise 3 Şubat 1916 tarihli sürgün edilenler listesinde 486.000 Ermeni’nin bulunduğunu, 8 Şubat 1916 tarihli raporunda ise göç bölgesinde 500.000 civarında sürgün Ermeni bulunduğunu, rapor etmiştir<a href="https://www.altayli.net/sayin-papa-1-franciscusa-ve-hiristiyan-kiliselerine-tarihi-cagrimizdir.html#_edn9" name="_ednref9"><sup><sup>[9]</sup></sup></a> .  Söz konusu rapor göç ettirilen Ermenilerin büyük bölümünün göç yerlerine ulaştığını göstermektedir.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-64550" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/12/Ermeniler-002.jpg" alt="" width="800" height="579" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/12/Ermeniler-002.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/12/Ermeniler-002-768x556.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span><strong>RUS VE ERMENİLER TARAFINDAN KATLEDİLEN TÜRKLER</strong></span></p>
<p><span>Amerikan tarihçisi Prof. Dr. Justin McCarthy’nin tespitlerine göre 1912-1922 yılları arasında Türkiye’nin yalnızca doğu vilayetlerinde 1.189.132, Transkafkasya’da ise 413.000 Türk ve Müslüman, Ermeniler ve Ruslar tarafından katledilmiş olup, katledilen Türk ve Müslümanların toplam sayısı 1.602. 132 kişidir<a href="https://www.altayli.net/sayin-papa-1-franciscusa-ve-hiristiyan-kiliselerine-tarihi-cagrimizdir.html#_edn10" name="_ednref10"><sup><sup>[10]</sup></sup></a>. </span></p>
<p><span>Bunların yanı sıra Ermenilerin öncülük ettiği Rus ordusunun istilasına uğrayan vilayetlerden 1.604.031<a href="https://www.altayli.net/sayin-papa-1-franciscusa-ve-hiristiyan-kiliselerine-tarihi-cagrimizdir.html#_edn11" name="_ednref11"><sup><sup>[11]</sup></sup></a> Türk ve Müslüman (göç ettirilen Ermenilerin 3,5 katı) topraklarını terk ederek göç etmek zorunda kalmış ve bunların 2/3’ü (1.000.000 Türk ve Müslüman) yollarda hayatını kaybetmiştir<a href="https://www.altayli.net/sayin-papa-1-franciscusa-ve-hiristiyan-kiliselerine-tarihi-cagrimizdir.html#_edn12" name="_ednref12">[12]</a>. Bu miktara bulundukları bölgelerde Rus ve Ermeniler tarafından katledilenler de eklendiğinde katledilen Türk ve Müslümanların sayısı 2.000.000’u aşmaktadır.</span></p>
<p><span>1.Dünya Harbinde göçlerden sonra 280.000 Ermeni’nin Anadolu’da kaldığı, diğerlerinin göç yerlerine ulaştığı, buna karşılık Rus ve Ermeni saldırıları sonucu 2.400.000 Türk ve Müslüman’ın hayatını kaybettiği, ABD Başkanı Ronald Reagan’ın Hukuk Danışmanı Bruce Fein<a href="https://www.altayli.net/sayin-papa-1-franciscusa-ve-hiristiyan-kiliselerine-tarihi-cagrimizdir.html#_edn13" name="_ednref13">[13]</a> tarafından da açıklanmıştır.</span></p>
<p><span>Bu gerçekler ortadayken Türklerin Ermenileri soykırıma uğrattığı iddialarına özellikle Papalık makamının destek olmamasını ve adil davranmasını beklemek tüm Müslümanların ortak beklentisidir.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-64551" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/12/Ermeni-Asala.jpg" alt="" width="800" height="466" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/12/Ermeni-Asala.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/12/Ermeni-Asala-768x447.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span><strong>ASALA TERÖRÜ VE TÜRK DİPLOMATLARINA SUİKASTLARI</strong></span></p>
<p><span>Yaşanan bunca acılara rağmen, 1920 Gümrü ve Moskova ile 1921 Kars Anlaşmaları yapılarak sınırlar belirlenmiş ve barış sağlanmıştır. Bu 3 Antlaşmadan sonra 1923 Lozan Antlaşması  ile de belirlenen bu sınırlar ve sağlanan barış teyit edilmiştir.  Aradan 50 yıl gibi uzun bir zaman geçtiği halde, ASALA terör örgütü Türklere karşı terör ve katliamı yeniden başlatmıştır.  1973 ile 1984 yılları arasında, batılı 21 ülkenin 38 şehrinde gerçekleştirilen 110 terör saldırısında, Türkiye Cumhuriyeti’nin dış temsilciliklerinde çalışan 42 Türk diplomatı ve görevlisi ile 15 Türk ve 66 yabancı yaralanmıştır. Türkiye ASALA’yı çökertilince görev, elebaşlarının çoğunun Ermenilerden oluştuğu bilinen PKK’ya devredilmiştir.</span></p>
<p><span>Bu kanlı saldırlar göstermiştir ki, sömürgecilerin aldattığı Ermeni kimliğinde, müthiş bir değişim yaşanmıştır. Buna göre,  yeni kimlik Türk’e karşı duyulan <strong>“kin ve nefret”</strong>ten ibaret olmuştur.  Yetişen yeni nesillere de aşılanan bu kimliğin  ilk önemli emaresi, 1973-85 ASALA terörü ile 1992’de Karabağ’da masum sivillere hunharca uygulanan katliam ve  <em>“Hocalı sokırımı”</em> nda görülmüştür.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-64482" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2011/04/Hol.jpg" alt="" width="800" height="526" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2011/04/Hol.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2011/04/Hol-768x505.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span><strong>ERMENİLERİN HOCALI KATLİAMI</strong></span></p>
<p><span>Türk katliamını yirminci yüzyılın son çeyreğinde de sürdüren Ermeniler, 26 Şubat 1992’de Rus 366. Motorize Alayı’nın desteğinde Azerbaycan’ın Hocalı bölgesine saldırmış ve Hocalı’da 63’ü çocuk, 106’sı kadın ve 70’i yaşlı olmak üzere 613 Türk’ü hunharca katletmiş, 487 kişiyi ağır yaralamış,  1.275 Türk’ü esir almış ve Karabağ ile birlikte Azerbaycan’a ait yedi bölgeyi işgal etmiştir.<a href="https://www.altayli.net/sayin-papa-1-franciscusa-ve-hiristiyan-kiliselerine-tarihi-cagrimizdir.html#_edn14" name="_ednref14">[14]</a>. Ermenistan, BM Güvenlik Konseyi’nin kararlarına rağmen Azerbaycan toprağının işgalini sürdürmektedir. İşgal edilen bölgelerdeki topraklarını bırakarak kaçmak zorunda kalan 1.000.000’dan fazla Türk halen göçmen çadırlarında yaşamaktadır.</span></p>
<p><span>Ermenistan, 23 yıldır Azerbaycan topraklarının % 20’sini işgal altında tutmaktadır. Hiçbir Türkün yaşamadığı işgal bölgesinde, AGİT raporuna göre etnik temizlik yapıldığı anlaşılmaktadır.  Bütün bu tespitler ve yaşanan facialar konusunda Ermenistan herhangi bir açıklama yapamıyor. Bu nedenle Muhterem Papalık makamının bu durumu dikkate alarak, Ermenistan’a destek anlamına gelebilecek ifadelerden itina ile kaçınacağını düşünmekteyiz.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-87737" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/12/Ermeni_Soykirimi002.jpg" alt="" width="800" height="614"></p>
<p><span><strong>SURİYE’DE YAŞANAN AÇLIK DÖNEMİNDE OSMANLI DEVLETİNİN VE PAPALIĞIN ÇABALARI </strong></span></p>
<p><span>Suriye’de zorunlu göçe tabi tutulan Ermeniler için, o dönemde Osmanlı Devleti’nin 4. Ordu Komutanı olan Cemal Paşa’nın aldığı insani tedbirlerden Suriye’de bulunan yabancı misyon şefleri tarafından övgüyle söz edilmektedir. Büyük bir kıtlık yaşanan bu dönemde, hem göç ettirilen Ermenilerin hem de bölgenin Hıristiyan halkının ve hatta müttefik ve tarafsız Devletlerinin diplomatik misyonlarının iaşeleri Osmanlı 4. Ordu’nun yiyecek ambarlarından karşılanmıştır. Ayrıca hasta ve bakıma muhtaç Ermeniler için başhekimliklerine Ermeni doktorların atandığı çok sayıda hastane kurulmuştur<a href="https://www.altayli.net/sayin-papa-1-franciscusa-ve-hiristiyan-kiliselerine-tarihi-cagrimizdir.html#_edn15" name="_ednref15">[15]</a>.</span></p>
<p><span>Bu dönemde İngiliz ve Fransız donanmaları tarafından Suriye ve Lübnan’a uygulanan deniz ablukası nedeniyle çoğunluğu Hıristiyan olan bölge halkı arasında açlıktan ölümler meydana gelmesi üzerine, 4. Ordu Komutanı Cemal Paşa tarafından Maruni Patriğine yazdırılan mektupla Papalık makamından sivil Hıristiyan halka ABD ve İspanya tarafından yardım için gıda ve tıbbi malzeme gönderilmesi konusunda aracılık yapması rica edilmiş ve bu rica üzerine ABD ve İspanya tarafından gönderilen gemilerin Beyrut’a çıkması İngiliz ve Fransızlar tarafından önlenmiştir<a href="https://www.altayli.net/sayin-papa-1-franciscusa-ve-hiristiyan-kiliselerine-tarihi-cagrimizdir.html#_edn16" name="_ednref16">[16]</a>. Ayrıca İngiliz ve Fransızlar Cemal Paşa’nın Beyrut ve Lübnan halkının iaşesi için Suriye’nin diğer sahillerinden getirttiği erzakı taşıyan gemileri de batırmışlardır<a href="https://www.altayli.net/sayin-papa-1-franciscusa-ve-hiristiyan-kiliselerine-tarihi-cagrimizdir.html#_edn17" name="_ednref17">[17]</a>.</span></p>
<p><span>Cemal Paşa, İngiliz ve Fransızların ablukayı kaldırmalarının ve gelen yardım malzemelerinin Hıristiyan halka Beyrut’taki ABD konsolosunun dağıtmasının sağlanması konusunda ABD’nin Suriye Büyükelçisinin İngiliz ve Fransız hükümetleri nezdinde girişimde bulunmasını talep etmiş,  ancak ABD’nin Suriye’deki büyükelçisi bu konuda yardımda bulunmayı reddetmiştir<a href="https://www.altayli.net/sayin-papa-1-franciscusa-ve-hiristiyan-kiliselerine-tarihi-cagrimizdir.html#_edn18" name="_ednref18">[18]</a>. </span></p>
<p><span>4. Ordu Komutanı Cemal Paşa’nın ricası üzerine Maruni Patriğinin Papalık makamına gönderdiği mektuba Papa tarafından verilen cevap aynen şöyledir: <em>“Papa Suriye Hıristiyanlarını unutmamıştır ve unutmayacaktır. Kendisi, söz konusu kişilere yardım amacıyla ve sıkıntıları hafifletecek erzak yardımı gönderebilmek için İtilaf Devletleri’nden defalarca izin istemiş, ancak İngiltere Papa’nın isteğine sürekli olarak karşı çıkmıştır. Bu sebeple İngiltere’nin söz konusu uygulaması yüzünden Papa’nın mukaddes kalpleri yaralanmış durumdadır. Doğu’daki Hıristiyanlar Papa’nın kendilerini ihmal etmediğini gün gelip anlayacaklardır”</em><a href="https://www.altayli.net/sayin-papa-1-franciscusa-ve-hiristiyan-kiliselerine-tarihi-cagrimizdir.html#_edn19" name="_ednref19">[19]</a>.</span></p>
<p><span>Bu dönemde savaşmakta olan kendi ordusunu bile beslemekte yetersiz kalan Osmanlı Devleti’nin 4. Ordusu, İtilaf devletlerinin ambargosu nedeniyle açlıktan kırılan Marunilere 300.000 kg. erzak, ayrıca para; Rum cemaatine 300.000 kg buğday, 400.000 Frank para; Ermeni cemaatine ve Ermeni göçmenlere ise 100.000 kg. buğday ve 80.000 Frank para yardımı yapmıştır<a href="https://www.altayli.net/sayin-papa-1-franciscusa-ve-hiristiyan-kiliselerine-tarihi-cagrimizdir.html#_edn20" name="_ednref20">[20]</a>.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-64552" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/12/Turk-Bayragi-Yaktilar.jpg" alt="" width="800" height="400" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/12/Turk-Bayragi-Yaktilar.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/12/Turk-Bayragi-Yaktilar-768x384.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span><strong>ERMENİLERİN YENİ NESLİ TÜRK DÜŞMANI OLARAK YETİŞTİRMESİ</strong></span></p>
<p><span>Ermeniler gerçekleri çarpıtmakla yetinmemekte ve yeni nesillerini de Türk düşmanı olarak yetiştirmektedir.  5 yaşından itibaren Ermeni çocukları Erivan’daki sözde soykırım müzesine götürülerek sahte belgelerle, sahte resimlerle ve görsel-işitsel efektlerle beyinleri yıkanmaya çalışılmaktadır.</span></p>
<p><span>Türkiye, Birleşmiş Milletler’in <em>“Irk Ayrımcılığının Ortadan Kaldırılması Komitesinin çalışmaları kapsamında nefret söylemlerinin durdurulması kararlarına”</em> ve UNESCO’nun <em>“öteki uluslara veya belli gruplara karşı önyargıları ve klişeleri ayıklamak üzere belirlediği kriterlere”</em> uyarak tamamen haklı olduğu konularda bile diğer ülke ve milletleri incitebilecek ifadeleri ders kitaplarından çıkartmıştır. Ermeni ders kitapları ise BM kararlarına aykırı olarak, Türklere karşı asılsız iddiaların yanı sıra birçok küfür, hakaret ve nefret söylemleri ile doludur<a href="https://www.altayli.net/sayin-papa-1-franciscusa-ve-hiristiyan-kiliselerine-tarihi-cagrimizdir.html#_edn21" name="_ednref21"><sup><sup>[21]</sup></sup></a>. Türkiye’ye dost olduğunu söyleyen ülkelerin, Uluslararası Adalet Divanı’nın <em>“zorunlu göçün soykırım olarak kabul edilemeyeceği”</em> kararına aykırı olarak, Ermeni ders kitaplarındaki asılsız iddia ve hakaretleri kendi ders kitaplarına almaları uluslararası hukuka ve 1998 tarihli <em>“İnsanlığa Karşı İşlenen Suçlar Sözleşmesi”</em>ne aykırıdır.    </span></p>
<p><span>Bütün bu gerçekler, yabancı tarih ve bilim adamları tarafından da kabul edildiği halde, tarihi boyunca mertliği, dürüstlüğü, merhameti ve savaş ahlakı düşmanları tarafından bile kabul ve takdir edilen asil Türk Milletinin soykırımla suçlanması ve Ermenistan ve Diaspora’nın bu suçlamalarda Hıristiyan dinini ve Papalık makamının nüfuzunu kullanmaya yeltenmesi, Türk Milleti tarafından üzüntüyle izlenmektedir.</span></p>
<p><span>Türkiye Cumhuriyetinde yaşayan Müslüman, Hıristiyan ve Musevi dinlerine mensup halkların Papa Cenaplarından beklentisi şudur: 100 yıl önce, I. Dünya Harbinde, öncesi ve sonrasında yaşanan acıların dayandığı gerçeklerin ortaya çıkarılması için Sayın Papa 1. Franciscus’nun 12 Nisan günü Vatikan’da yapacağı tarihi konuşmada;</span></p>
<ol>
<li><span>Bütün ülkeler arşivlerini açtığı halde, hala kapalı olan Ermenilerin Boston’daki arşivlerini araştırmalara açmalarının şart olduğu,</span></li>
<li><span>Bugüne kadar bu meselede, dolaylı veya yakından ilgili olarak verilmiş olan, ülke mahkemeleri kararları ile Uluslararası Adalet Divanı’nın ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kararlarının mutlaka dikkate alınması; özellikle de, savaşın hemen bitiminde İngiltere Kraliyet Başsavcılığının, arşivlerdeki her türlü bilgi ve belgeleri toplayarak yaptığı inceleme sonucunda, Malta Adasına getirilmiş olan üst düzey Osmanlı devlet adamlarını suçlayacak delil olmadığı gerekçesiyle dava açılamayacağını belirterek, tutukluları serbest bıraktığı,</span></li>
<li><span>Ermenistan’ın uluslararası hukuka aykırı olarak Azerbaycan topraklarını 23 yıldır neden işgal altında tuttuğunu ve etnik temizlik yaptığını; Hocalı’da savunmasız masum sivil kişileri niçin katlettiğini izah etmek zorunda olduğu,</span></li>
<li><span>Ermenistan ile Diaspora’nın, hukukî bir meselenin çözümünü siyasi zeminlerde aramalarının; barış, güvenlik ve istikrara zarar verdiği; gerginlik, nefret ve intikam duygularını beslemekten başka bir sonuç vermediği dikkate alınarak, bu yanlış ve tehlikeli politikadan vazgeçmesi,</span></li>
<li><span>Bu gerçekler karşısında meselenin, kurulacak olan bir ortak tarihçiler komisyonunda ele alınması gerektiği, kararlı bir şekilde hatırlatılması hususlarını yüksek takdirlerine sunarız.</span></li>
</ol>
<p><span>Adalete ulaşmak için tarafların, bu araştırmaların sonucunu sabırla beklemekten başkaca bir çarelerinin olmadığı; güçlü bir şekilde ifade edildiğinde, barış ortamının tesisine önemli ölçüde hizmet sağlayacağını düşünmekteyiz. Yine,  Her ihtilafın çözümünde, adaletin esas olduğunu en iyi şekilde bildiğine inandığımız Papalık makamının taraflara eşit mesafede durmasının büyük önem taşıdığı malumlarıdır. Esasen insanlık vicdanı Makamınızdan bunu beklemektedir. Papa Cenaplarının takınacağı adil ve tarafsız tutumun, insanlık alemini önemli ölçüde etkileyeceği ve dünya barışına katkıda bulunacağını düşünmekteyiz.</span></p>
<p><span>Bu duygu ve düşüncelerimizi, diyalog ve çözüme yardımcı olacağı inancıyla yüksek takdirlerine sunarız.</span></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Türkiye Sivil Toplum Birliği</strong></span></a>
</p><p><span><strong>e-posta: </strong><em>turkbirplatform@gmail.com</em></span></p>
<hr>
<p><span><strong><span>Dipnotlar:</span></strong></span></p>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sayin-papa-1-franciscusa-ve-hiristiyan-kiliselerine-tarihi-cagrimizdir.html#_ednref1" name="_edn1"></a>1  Urfalı Mateos,<strong>”Vekayiname(952-1136) ve Papaz Grigor’un Zeyli (1131-1162)”</strong>, Çeviren: Hrant D. Andreasyan, Ankara, 1987, s.171           </span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sayin-papa-1-franciscusa-ve-hiristiyan-kiliselerine-tarihi-cagrimizdir.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> Salih Yılmaz, “Ermenistan Cumhuriyeti’nde Okutulan 10. Sınıf Tarih Ders Kitabında Türkler Aleyhine  İfadeler ve Sözde Ermeni Soykırımı”, Türk Dünyası Araştırmaları, Sayı:177, Aralık 2008, s.112</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sayin-papa-1-franciscusa-ve-hiristiyan-kiliselerine-tarihi-cagrimizdir.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> Aide –Mémorie Sur Les Droits Des Minoritiés En Turquie,Présentée Aux Représentants Des Membres De La Société Des Nations, Association Nationale Ottomone Pour La Sociéte Des Nations, Constantinople, 1922, s. 13-14</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sayin-papa-1-franciscusa-ve-hiristiyan-kiliselerine-tarihi-cagrimizdir.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> Ermeni Komitelerinin Amaçları ve İhtilal Hareketleri, Genelkurmay Akeri Tarih ve Stratejik Etütler Başkanlığı Yayınları, Ankara, 2003, s.164</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sayin-papa-1-franciscusa-ve-hiristiyan-kiliselerine-tarihi-cagrimizdir.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> Azmi Süslü,  <strong>Ermeniler ve 1915 Tehcir Olayı,</strong> Yüzüncü Yıl Üniversitesi rektörlüğü Yayın No:5, Ankara, s.149-150; British Foreign Office Papers, Public Record Office, Nu:371/6556/E.2730/800/44</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sayin-papa-1-franciscusa-ve-hiristiyan-kiliselerine-tarihi-cagrimizdir.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> Halaçoğlu, <strong>age</strong>, s.77-81-82-83; Başbakanlık Osmanlı Arşivi Şifre No: 63/119, 57/273, 62/21(Ek-XXX), 341055</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sayin-papa-1-franciscusa-ve-hiristiyan-kiliselerine-tarihi-cagrimizdir.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> Halaçoğlu, <strong>age</strong>, s.58; Dahiliye Nezareti, Emniyet Umum Müdürlüğü 2.Şube, Nr: 2D/13</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sayin-papa-1-franciscusa-ve-hiristiyan-kiliselerine-tarihi-cagrimizdir.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> US Archives NARA 867.4016/193,Copy No: 484</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sayin-papa-1-franciscusa-ve-hiristiyan-kiliselerine-tarihi-cagrimizdir.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> Hikmet Özdemir, Kemal Çiçek, Ömer Turan, Ramazan Çalık, Yusuf Halaçoğlu,  Ermeniler: Sürgün ve Göç, Türk Tarih Kurumu yayınları, Ankara, Ermeniler: Sürgün ve Göç, Türk Tarih Kurumu yayınları, Ankara, 2004, s.75 ; US Archives NARA 867.48/271 : Ek 310</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sayin-papa-1-franciscusa-ve-hiristiyan-kiliselerine-tarihi-cagrimizdir.html#_ednref10" name="_edn10">[10]</a>  Justin McCarthy, <strong>“Ölüm ve Sürgün”</strong>, Çeviren: Bilge Umar, İnkılap Yayınları, Ankara, 1995, s. 273 ; Haluk Selvi, <strong>Geçmişten Günümüze Ermeni Sorunu ve Avrupa</strong>, Sakarya Üniversitesi Türk-Ermeni İlişkileri Araştırma Merkezi Yayını, Sakarya, 2006, s.102</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sayin-papa-1-franciscusa-ve-hiristiyan-kiliselerine-tarihi-cagrimizdir.html#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> Ömer Lütfi Taşcıoğlu, <strong>” Belgelere Göre Türk-Ermeni İlişkilerinde Katliam ve Soykırım İddiaları”, </strong>Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Doktora Tezi, 24 Haziran 2014, s.276-277;Tuncay Öğün, “Unutulmuş Bir Göç Trajedisi  Vilayat-ı Şarkiye Mültecileri(1915-1923)”, Babil Yayıncılık,  Ankara, 2004, s. 37;” Müslüman Muhacirler”, Tasvir-i Efkȃr, 11 Mayıs 1919, s.2</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sayin-papa-1-franciscusa-ve-hiristiyan-kiliselerine-tarihi-cagrimizdir.html#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> Tuncay Öğün, “Unutulmuş Bir Göç Trajedisi  Vilayat-ı Şarkiye Mültecileri(1915-1923)”, Babil Yayıncılık,  Ankara, 2004, s. 37;” Müslüman Muhacirler”, Tasvir-i Efkȃr, 11 Mayıs 1919, s.2</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sayin-papa-1-franciscusa-ve-hiristiyan-kiliselerine-tarihi-cagrimizdir.html#_ednref13" name="_edn13">[13]</a> Bruce Fein , “Lies, Damn Lies And Armenian Deaths”, Huffpost World, June 4, 2009</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sayin-papa-1-franciscusa-ve-hiristiyan-kiliselerine-tarihi-cagrimizdir.html#_ednref14" name="_edn14">[14]</a> Ömer Lütfi Taşcıoğlu, <strong>” Belgelere Göre Türk-Ermeni İlişkilerinde Katliam ve Soykırım İddiaları”</strong>, Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Doktora Tezi, 24 Haziran 2014, s.291</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sayin-papa-1-franciscusa-ve-hiristiyan-kiliselerine-tarihi-cagrimizdir.html#_ednref15" name="_edn15">[15]</a> Ali Fuat Erden, !. Cihan Harbinde Suriye Hatıraları,İstanbul, 1954, s.171-184</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sayin-papa-1-franciscusa-ve-hiristiyan-kiliselerine-tarihi-cagrimizdir.html#_ednref16" name="_edn16">[16]</a> Erden, age, s. 214-221</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sayin-papa-1-franciscusa-ve-hiristiyan-kiliselerine-tarihi-cagrimizdir.html#_ednref17" name="_edn17">[17]</a> Hikmet Özdemir, Cemal Paşa ve Ermeni Göçmenleri, 4. Ordu’nun İnsani Yardımları, Remzi Kitabevi, İstanbul, 2009, s. 218</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sayin-papa-1-franciscusa-ve-hiristiyan-kiliselerine-tarihi-cagrimizdir.html#_ednref18" name="_edn18">[18]</a> Hikmet Özdemir, Cemal Paşa ve Ermeni Göçmenleri, 4. Ordu’nun İnsani Yardımları, Remzi Kitabevi, İstanbul, 2009, s. 222-229</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sayin-papa-1-franciscusa-ve-hiristiyan-kiliselerine-tarihi-cagrimizdir.html#_ednref19" name="_edn19">[19]</a> Özdemir, age, s. 231</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sayin-papa-1-franciscusa-ve-hiristiyan-kiliselerine-tarihi-cagrimizdir.html#_ednref20" name="_edn20">[20]</a> Özdemir, age, s. 216-219-220</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/sayin-papa-1-franciscusa-ve-hiristiyan-kiliselerine-tarihi-cagrimizdir.html#_ednref21" name="_edn21">[21]</a>  Yılmaz, “Ermenistan Cumhuriyeti’nde Okutulan 10. Sınıf Tarih Ders Kitabında Türkler Aleyhine İfadeler …”, agm,  s.116-129</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>“Ermeni Soykırımı” İddialarının Milli, Siyasi ve Dini Boyutu</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/ermeni-soykirimi-iddialarinin-milli-siyasi-ve-dini-boyutu</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/ermeni-soykirimi-iddialarinin-milli-siyasi-ve-dini-boyutu</guid>
<description><![CDATA[ “Ermeni Soykırımı” İddialarının Milli, Siyasi ve Dini Boyutu
Azerbaycan topraklarının işgal edilmesini de bu iddialar kap­samında değerlendirmek gerekir. Ermeniler 24 Nisan 1915 yılında Türkler tarafından soykırıma uğradıkla­rını iddia etmekte ve her yıl bu mesele­yi tüm dünya ülkelerinin parlamento­larının gündemine getirmekte ve mü­zakerelerine sunmaktadırlar. Gerçekte ise Ermenilerin iddia ettikleri soykırım Osmanlı devletinin kendi güvenliği­ni korumak için Ermeni isyanlarının ve Türklerin katledilmelerini önlemek amacıyla hazırlamış […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4859041c8.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:45 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>“Ermeni, Soykırımı”, İddialarının, Milli, Siyasi, Dini, Boyutu</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2016/06/Ermeniler.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/ermeni-soykirimi-iddialarinin-milli-siyasi-ve-dini-boyutu.html">“Ermeni Soykırımı” İddialarının Milli, Siyasi ve Dini Boyutu</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Dr. Emin ARİF</strong></span></a>
</p><div class="su-box su-box-style-default </p>
<p><center>"><div class="su-box-title">“ERMENİ SOYKIRIMI” İDDİALARI</div><div class="su-box-content su-u-clearfix su-u-trim"><span>Öncelikle belirtmek gerekir ki, Ermeni Meselesi Türkiye Ve Azerbaycan’ın ortak sorunudur ve adından da anlaşılacağı üzere hep iddialar üzerine kuruludur. İddialar ise aksi ispat edilmedikçe asılsızdır. İddiaların öne sürülmesinde asıl amaç “Büyük Ermenistan” düşüncesini gerçekleştirmektir, bunun için önce Türkiye’ye soykırım iddialarını kabul ettirmek, sonra ise tazminat ve toprak iddialarını meşrulaştırmaktır.</span></div></div>
<p><span>Azerbaycan topraklarının işgal edilmesini de bu iddialar kap­samında değerlendirmek gerekir. Ermeniler 24 Nisan 1915 yılında Türkler tarafından soykırıma uğradıkla­rını iddia etmekte ve her yıl bu mesele­yi tüm dünya ülkelerinin parlamento­larının gündemine getirmekte ve mü­zakerelerine sunmaktadırlar. Gerçekte ise Ermenilerin iddia ettikleri soykırım Osmanlı devletinin kendi güvenliği­ni korumak için Ermeni isyanlarının ve Türklerin katledilmelerini önlemek amacıyla hazırlamış olduğu bir savun­ma tedbiri idi. Peki neden 24 Nisan tarihi? Çünkü bu tarihte Osmanlı ordu­sunu arkadan tehdit eden ve Osmanlı devleti aleyhine her türlü faaliyetin içinde yer alan bütün Ermeni komite merkezleri ve siyasal örgütler kapatıl­mış, komiteciler dağıtılmış, İstanbul’da 2345 Ermeni teröristi tutuklanmıştır.<a href="https://www.altayli.net/ermeni-soykirimi-iddialarinin-milli-siyasi-ve-dini-boyutu.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a> Yani burada hiçbir cinayet ve katliam sözkonusu olamaz. Eğer konu Osman­lılar tarafından Ermenilerin tehciri ise, çatışma bölgeleri ile çatışma tehdidi altındaki bölgelerde yaşayan Ermenilerin yerlerinin değiştirilmesine karar verilen Tehcir Kanunu 27 Mayıs 1915 senesinde çıkarılmıştır.<a href="https://www.altayli.net/ermeni-soykirimi-iddialarinin-milli-siyasi-ve-dini-boyutu.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a></span></p>
<p><span>Bu kanunda “Ermeni” kelimesinin olmaması, ya­sanın yalnız isyan çıkaranlara ve düş­manla işbirliği yaparak casusluk ve hainlik edenlere yönelik çıkarıldığı 3 maddelik kararda yer almaktadır.<a href="https://www.altayli.net/ermeni-soykirimi-iddialarinin-milli-siyasi-ve-dini-boyutu.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a> Bu olayların Ermeniler tarafından soykırım olarak dünya kamuoyunun bilinçaltı­na yerleştirilmeye çalışılması onların tarihi gerçekleri çarpıtması açısından son derece önemlidir. Onlar soykırım iddialarını gündeme getirirken din faktöründen büyük ölçüde yararlan­maktadırlar. Ünlü Amerikalı araştırmacı Samuel Weems bu konuda yazıyor: “… Ermeniler Hıristiyan dünyası içerisinde sık sık masallar anlatarak kendilerinin lisus yolunda ıstırap çeken millet olduk­larını iddia etmektedirler. Onlar Hıristi­yan olmayan her kesin ve her şeyin Hı­ristiyanlığa karşı zararlı, korku ve nefret olması düşüncesini oluşturmaktadırlar. Bu günlerde Ermenilerin bahsettiği en büyük masal ise güya onların 1,5 mil­yonluk atalarının 1915 senesinde Türkler tarafından katledilmeleridir ki, bu, 20. yüzyılın ilk genosit masalıdır…”<a href="https://www.altayli.net/ermeni-soykirimi-iddialarinin-milli-siyasi-ve-dini-boyutu.html#_edn4" name="_ednref4"><em>[4]</em></a></span></p>
<p><span>Yazarın öfke dolu yazılarında şu ifadelere de rastlamak mümkündür: “Ermeniler 1,5 milyon kişinin önce öl­dürüldüğünü sonra ise çok iyi Hıristiyan olduklarından dolayı lisus gibi zuhur et­tiğini iddia etmektedirler. Her şey bir ta­rafa, Ermeniler sözde soykırımı “çarmıha gerilme”, yeni diktatör ülkenin kurulma­sını ise lisus gibi “zuhur etmek”le kıyasla­maktadırlar. Bu sahtekarlıktır!”<a href="https://www.altayli.net/ermeni-soykirimi-iddialarinin-milli-siyasi-ve-dini-boyutu.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a></span></p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-64556" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-64556" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2016/06/Ermeni-Meseslesi-001-1.jpg" alt="" width="800" height="581" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2016/06/Ermeni-Meseslesi-001-1.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2016/06/Ermeni-Meseslesi-001-1-768x558.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"><figcaption class="wp-caption-text"><center><strong>“Ermeni Soykırımı” iddiaları devam etmektedir. “Uluslararası hukuk dalında Rus araştırmacısı” olarak tanıtılan ermeni kökenli siyaset bilimci Y.G.Barsegov’un kitabında yer verilmiş haritada görülün Ermenistan iddiaları</strong></center></figcaption></figure>
<p><span>I – Ermenilerin Soykırım İddiaları ile Holokost Arasında Benzerlik Kur­ma Stratejisi</span></p>
<p><span>Özellikle son zamanlarda 1915 Tehciri ile Yahudilerin İkinci Dünya Savaşı sırasında Naziler tarafından tabi tutuldukları holokost arasında bağlantı kurma yöntemiyle Ermeniler kendi iddialarını yayma ve dolayısı ile bunların kabulü yönünde propagan­da yapma yöntemini benimsemiş­lerdir. Bu amaçla Batı’da Holokost’u anma günleri etkinliklerinde ”20. yüz­yılın ilk soykırımının kurbanları” olarak katılma teşebbüslerinde bulunmakta­dırlar. Bu çevreler çabalarının bir par­çası olarak Hitler’e atfedilen “kim artık Ermeni soykırımını hatırlıyor ki?” sözü­nü hemen her fırsatta kullanmakta<a href="https://www.altayli.net/ermeni-soykirimi-iddialarinin-milli-siyasi-ve-dini-boyutu.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a> ve Hitler’in bile soykırım fikrini Türklerden aldığını ileri sürmekte, dolayısı ile 20. yüzyılda işlenen ve bundan sonra işlenecek tüm soykırımların suçlu­su olarak Türkleri ilan etmektedirler. Ayrıca Nazilerin yaptıkları soykırıma benzerlik sağlamak amacıyla Türklerin gizli yazışmaları adı altında Ermenile­rin vahşice öldürülmesini emreden belgeler sunmaktadırlar.<a href="https://www.altayli.net/ermeni-soykirimi-iddialarinin-milli-siyasi-ve-dini-boyutu.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a></span></p>
<p><span>Dikkat edilirse, burada Ermenilerin kendi iddiaları ile hep Yahudi felsefesi arasında bir bağlantı kurma içerisinde oldukları görülebilir. Bu strateji sadece soykırımla sınırlı değil­dir. Yahudi felsefesine ve kutsal kitap­larına göre, güya Tanrı tarafından se­çilmiş millet İsrailoğulları’dır ve Tanrı Hz. İbrahim’e rüyasında görünerek, “… Mısır nehrinden (Nil) ta … büyük nehir olan Fırat’a kadar Kenaniler, Keniziler … ve Yebusilerin memleketini senin evlatlarına verdim”, söyleyerek Nil’den Fırat’a kadar tüm toprakları İsrailoğulları’na hediye etmiştir.<a href="https://www.altayli.net/ermeni-soykirimi-iddialarinin-milli-siyasi-ve-dini-boyutu.html#_edn8" name="_ednref8">[8]</a> Sonradan politik Siyonizm felsefesi doğunca, Yahudilerde bir cihan hakimiyeti mefkuresi meydana gelmiştir.</span></p>
<p><span>Aynı politika Ermeni ideolojisinin de bir parçası olarak şekillenmiş ve kendilerinin Tanrı tarafından seçilmiş bir millet olduklarını dünya kamuoyu­nun bilinçaltına yerleştirmek istemiş­lerdir. Yahudilerdeki cihan hakimiyeti mefkuresinin aksine, kendilerinde böyle bir mefkurenin gerçekleşe­meyeceğini anlayarak sadece Doğu Anadolu ve Kafkasya ile yetinmeyi amaçlayan Ermeniler iddia edilen bu toprakların Hz. Nuh’un torununun to­runu olan Hay’a vaat edildiğini öne sür­mektedirler. Ermeni ideolojisi işte bu iddialar üzerinde pekişmiştir.</span></p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-64557" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-64557" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2016/06/Ermeni-Meseslesi-002-1.jpg" alt="" width="800" height="465" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2016/06/Ermeni-Meseslesi-002-1.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2016/06/Ermeni-Meseslesi-002-1-768x446.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"><figcaption class="wp-caption-text"><center>Taşnaksutyun Partisinin kurucuları: R. Zoryan, H. Mikaelyan, S. Zavaryan</center></figcaption></figure>
<p><span>Halbuki konuya farklı bir açıdan yaklaşan Ermeni bilim adamı Keğam Kerovpyan “Mitolojik Ermeni Tarihi” isimli kitabında, Hayk ve haleflerini tarihsel simalar olarak değil, Ermeni halkıyla kaynaşan değişik ırkların kişi­leştirmeleri veya adlandırmaları olarak tanımlamıştır.<a href="https://www.altayli.net/ermeni-soykirimi-iddialarinin-milli-siyasi-ve-dini-boyutu.html#_edn9" name="_ednref9">[9]</a> Böyle bir durumda, Hay tarihsel bir sima olmadığına göre onun Hz. Nuh’un torununun torunu olması da asılsızdır.</span></p>
<p><span>Soykırım ile Holokost arasındaki benzerlik kurma stratejisi de bu tür­dendir. Ama burada özellikle bir hu­susa dikkat çekmek gerekir. Ortaçağ Avrupası’ndan beri Hz. İsa’nın katilleri olarak görülen Yahudiler Hitler Almanyası döneminde de aşağı ırk olarak nitelenmiş, Yahudi düşmanlığı (anti-semitizm) artarak devam etmiştir. Bu ba­kımdan Holokost’un tarihsel ve ideolo­jik kökenleri vardır. Fakat Batı’daki anti-semitizme benzer bir Hıristiyan veya Ermeni karşıtlığı Osmanlı devletinde görülmemiştir. Dolayısı ile Holokost’ta görülen ideolojik arka plan iddia edilen Ermeni soykırımında mevcut değildir.</span></p>
<p><span>II – Soykırım İddialarının Tarihsel ve İdeolojik Kökenleri</span></p>
<p><span>Ermenilerin soykırım iddialarının tarihsel ve ideolojik kökenleri olmasa da, Batı Hıristiyan devletlerin Ermeni meselesi konusunda farklı tutum içe­risinde olmalarının tarihsel ve ideolo­jik kökenleri vardır. Küresel seviyede dikkat çeken Ermeni meselesi Batı’nın elinde tuttuğu en önemli araçtır. Batı Hıristiyan devletler soykırım iddiaları­nı daha geniş bağlamda Türk ve İslam karşıtı çerçevede değerlendirerek Hı­ristiyan Ermenistan’ı desteklemektedirler. Bu destek geçmişten miras ka­lan Haçlı zihniyetidir. Meseleye hem ırkçılık, hem de dini yönden bakmak gerekmektedir. Batıda Türkiye ve Türk karşıtı bir düşüncenin yaygın olduğu bir gerçektir ve bu düşünce tarihsel bir gelenek gibidir. Türklerin Batı’yla olan ilişkileri 1600 yıllık çatışmalarla dolu bir geçmişe sahiptir ve sürekli hale getirilen savaşlar üzerinde ku­ruludur. Orta Asya’dan gelen kuzeyli Hun akıncıları Batı Roma İmparatorluğu’nun yıkılmasına neden olarak kitle egemenliğine dayalı olan İlkçağ’ı sona erdirdiler ve Ortaçağ dönemini başlat­tılar. Fatih Sultan Mehmet Doğu Roma İmparatorluğu’nun varlığına son vere­rek çözülmeye başlayan ve serf ege­menliğine dayanan Ortaçağ’ın çö­küşünü hazırladı, Yeniçağ dönemini başlattı. Türkler Batı’ya karşı Batı Roma İmparatorluğu’nun çöküşünden 1699 Karlofça anlaşmasına dek tam 1300 yıl kesin bir üstünlük sağladı. Avrupalıla­rın Hıristiyanlığı kullanarak düzenledi­ği Haçlı Seferlerini Türkler göğüsledi ve onları yenilgiye uğrattı. Türkler 1453’te İstanbul’u ele geçirdiler ve 1529’da Viyana’yı kuşattılar.<a href="https://www.altayli.net/ermeni-soykirimi-iddialarinin-milli-siyasi-ve-dini-boyutu.html#_edn10" name="_ednref10">[10]</a> Samuel P. Huntington’un da teşhis ettiği gibi, “neredeyse bin yıl boyunca İspanya’ya ilk Mağribi akınından Türklerin ikinci Viyana kuşatmasına kadar Avrupa sü­rekli bir İslam tehdidi altındaydı”.<a href="https://www.altayli.net/ermeni-soykirimi-iddialarinin-milli-siyasi-ve-dini-boyutu.html#_edn11" name="_ednref11">[11]</a></span></p>
<p><span>Daha sonra Hıristiyan aleminin musibeti Avrupa’nın “hasta adam”ına dönüştü. Birinci Dünya Savaşı’nın so­nunda Batı son darbeyi vurmak üzere harekete geçti ve Osmanlı toprakların­da dolaylı ve dolaysız hakimiyet kur­du. 1920’ye gelindiğinde Türkiye’nin toprak bütünlüğü tamamen tehlikeye girdi. 10 Ağustos 1920’de Sevr Antlaş­ması imzalandı. Bu antlaşmaya göre Doğu’da Doğubayazit, Van, Muş, Bitlis ve Erzincan’ı içine alan bir Ermenistan, Irak ve Suriye arasında da Kürdistan kuruluyordu.<a href="https://www.altayli.net/ermeni-soykirimi-iddialarinin-milli-siyasi-ve-dini-boyutu.html#_edn12" name="_ednref12">[12]</a> Belirtmek gerekir ki, İngiltere Güneydoğu Anadolu halkının baş savunucusu rolünü oynarken, Er­menilerle Güneydoğu Anadolu halkı arasında bir anlaşma sağlamayı amaç­lıyordu. İngiltere’ye göre geçmişte Kürtler Ermenileri baskı altında tut­mak için görevlendirilmişlerdi. Fakat Türk yönetiminde onların da sıkıntı çektikleri görüşündeydi. İngilizler Sevr Antlaşması ile Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da Ermeni-Kürt işbirliği oluş­turma çabası içindeydiler.<a href="https://www.altayli.net/ermeni-soykirimi-iddialarinin-milli-siyasi-ve-dini-boyutu.html#_edn13" name="_ednref13">[13]</a> Gerçekten de Sevr Antlaşması yakın tarihte bir ulusa ceza olarak kabul ettirilen en sert barış antlaşmalarından biriydi ve ülkenin savaş ganimeti olarak kasten ve oldukça cüretli biçimde bölüşülmesine yol açıyordu. Tabii ki, Türkiye Büyük Millet Meclisi bu antlaşmanın uygulanmasını önlemek için savaş­mak yürekliliğini zaten gösterdiler ve Sevr antlaşmasına karşı Misak-i Milli’yi seferber ettiler.<a href="https://www.altayli.net/ermeni-soykirimi-iddialarinin-milli-siyasi-ve-dini-boyutu.html#_edn14" name="_ednref14">[14]</a> Bu konuya temas et­mek niyetinde değiliz, fakat şöyle bir soru ortaya çıkmaktadır: Bölgede Er­menistan ve Kürdistan’ın kurulması ile Türkiye’nin hayati mevcudiyetini sön­dürmekte ve haritadan silmekte amaç ne olabilirdi? Yani Ermenilerin ve Kürtlerin kaderi onları bu kadar yakından mı ilgilendirmekteydi? Kanaatimizce, bu sorunun cevabını tarihten miras kalan geçmişin intikamında, yani Haç­lı zihniyetinde aramak gerekir.</span></p>
<p><span>Dikkati çeken ikinci bir mesele ise Batı Hıristiyan dünyasının bilin­çaltında saklı bulunan “günahlardan arınma” psikolojisidir. Malum olduğu üzere, Hıristiyan Avrupa ülkeleri Yahudileri Hz. İsa’nın, dolayısıyla Tanrı’nın katilleri (Godkiller) olarak görmüş ve bu cürümden – ilk günah inancında olduğu gibi – bütün Yahudi neslini mesul tutmuştur. Böylece, Tanrı’nın öldürülmesi günahından arınması mümkün olmayan kanı kirli ikinci sı­nıf insanlardan oluşan bir güruh ola­rak görmüşler.<a href="https://www.altayli.net/ermeni-soykirimi-iddialarinin-milli-siyasi-ve-dini-boyutu.html#_edn15" name="_ednref15">[15]</a> Hemen belirtelim ki, Milattan Önce’ki devirlerde de Asur, Babil ve Roma tarafından sürülen Ya­hudi toplumu 1290’da İngiltere’den, 1394’te Fransa’dan, 1492’de de İspanya’dan sürüldüler. Yahudilerin özellikle İspanya’dan sürülmeleri Hıristiyanlar tarafından bu milletin dini sebepler­den dolayı kovulmaları şeklinde karakterize edilmiş ve Hıristiyan dünya­sının en karanlık çağlarından biri gibi tarihe geçmiştir.<a href="https://www.altayli.net/ermeni-soykirimi-iddialarinin-milli-siyasi-ve-dini-boyutu.html#_edn16" name="_ednref16">[16]</a> Sonuçta anti-semitizm ideolojisi ortaya çıkmıştır. Nazilerin yönetimi altında Alman Yahudile­rinin vatandaşlıkları ellerinden alınmış ve çeşitli resmi görevlere getirilmeleri yasaklanmıştır. İkinci Dünya Savaşı’nın başlamasıyla Yahudilerin toplu şekilde öldürülmeleri hükme bağlanmış, böy­lece Musevi Yahudilerin Nazi Almanyası tarafından soykırımı gerçekleşti­rilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/ermeni-soykirimi-iddialarinin-milli-siyasi-ve-dini-boyutu.html#_edn17" name="_ednref17">[17]</a> Yahudi soykırımının sorum­luluğu kuşkusuz Almanya’nın omuz­larına yüklense de, Hıristiyan olmaları nedeniyle tüm Batı Hıristiyan dünyası suçluluk duygusuna kapılmıştır. Holokost’un Batı Hıristiyan bilinci üzerin­deki etkileri o kadar derindir ki, onun sebep olduğu derin psikolojik gergin­lik Hıristiyanların hassasiyetine dokun­muş ve bu etki üzerinden yıllar geçse bile kendilerini suçlu hissetmelerine yol açmıştır. Onların Ermeni mesele­sine yaklaşımı daha çok bu şuurun tarihten miras kalan olaylarıyla ala­kalıdır. Bu günahlardan arınmak için güya Türkler tarafından yapılan sözde Ermeni soykırımının Yahudi soykırımı­na öncülük teşkil ettiği iddiası ortaya atılmış, hatta Musevilerin dolduruldu­ğu gaz odalarının Türkler tarafından icat edildiği ve Hitler’in böyle bir adım atmasında Türklerin başlıca rol oy­nadığı da öne sürülmüştür.<a href="https://www.altayli.net/ermeni-soykirimi-iddialarinin-milli-siyasi-ve-dini-boyutu.html#_edn18" name="_ednref18">[18]</a> “Alman Parlamentosu Bilimsel Çalışma Servisi” adlı örgütün 3 Nisan 2000 tarihli ra­porunda yazılmaktadır: “1915 yılındaki soykırımda Alman Nasyonal Sosyalist­lerin 25 yıl sonra gerçekleştirdikleri toplu yok etme metotları önceden uygulandı; çalıştırarak yok etme, kurbanların hay­van vagonlarında taşınması ve insafsız tıbbi deneyler yapıldı. Ermeni askerlere ve sivillere tifo virüsü aşılandı. Trab­zon’da Ermeni çocuklar hamam süsü verilmiş odalarda zehirli gaz ile öldürül­dü. Görünen o ki, Adolf Hitler Türklerin soykırım hakkında çok iyi bilgi sahibi ol­makla kalmamış, bunu bir örnek olarak da almış”.<a href="https://www.altayli.net/ermeni-soykirimi-iddialarinin-milli-siyasi-ve-dini-boyutu.html#_edn19" name="_ednref19"><em>[19]</em></a></span></p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-64558" class="wp-caption alignleft"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-64558" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2016/06/Ermeni-Meseslesi-003-1.jpg" alt="" width="300" height="377"><figcaption class="wp-caption-text"><center><strong>“Galipler. 1917”. Rusya’nın Odessa şehrinde yayınlanmış karikatür. Rusya’nın şovenist basını Ermeni milliyetçilerini desteklemekteydi.</strong></center></figcaption></figure>
<p><span>“Hitler soykırımı Türklerden öğrendi” tezisi gerçekte “aslında biz böyle şeyler yapmayız, ama Türklerden öğrendik ve bu işte Müslüman Türklerin parmağı vardır” mantığı ile işleyen bir meka­nizmayla günahlardan arınma meto­duna başvurulmuştur. Yani burada Yahudilerin düşmanı olarak Hıristiyanlar değil, güya Hıristiyanlara yol gösteren ve onları cinayet yapmaya teşvik eden Müslüman Türkler gösterilmektedir. Halbuki Yahudi asıllı Amerikalı tarihçi Dagobert Runes’in sözleri bu iddia­ları kökünden çürütmektedir. Annesi Naziler tarafından öldürülen Runes büyük katliam konusunda Hıristiyan kilisesini suçlayarak öfke dolu yazı­larından birinde şöyle yazıyordu: “…Hitlerin Musevilere yaptığı her şey, tüm o korkunç, anlatılamaz kötülükler zaten daha önce Hıristiyan kilisesi tarafından insanlara uygulanıyordu, bu ilk darbe değildi… Musevilerin gettolara sıkıştı­rılması, belirleyici işaretler taşıma zo­runluluğu, önce Musevi kitaplarının ve sonunda Musevilerin yakılması… Hitler bunların tamamını kiliseden öğrendi. Yine de kilise çocukları ve kadınları canlı canlı yakarken, Hitler onlara daha hızlı bir ölüm bağışladı, önce gaz odalarında öldürdü ve sonra yaktı”.<a href="https://www.altayli.net/ermeni-soykirimi-iddialarinin-milli-siyasi-ve-dini-boyutu.html#_edn20" name="_ednref20"><em>[20]</em></a></span></p>
<p><span>“Kutsal dehşet: dinsel cinayetler ta­rihi” kitabının yazarı James A. Haught elde ettiği bilgilere istinaden yazıyor: “…İnsanlık tarihinin en affedilmez le­kelerinden olan Nazi katliamının din­sel bir boyutu vardı. Bu katliam elbette yüzyıllardır Hıristiyanlığın Musevilik hakkındaki öğretilerinin acı meyvesiydi. Eğer Tanrının adına yüzyıllarca Musevilerden nefret etmek öğretilmemiş olsaydı, tüm bunlar olmazdı. Naziler de aynen Hıristiyan geleneğine göre düşü­nüyorlardı. Hitlerin yaptığı katliam Musevilere karşı çok uzun süredir beslenen nefretin ulaştığı doruk noktasıydı. Hıris­tiyanlıktaki Musevi karşıtlığı Nazilerin amaçlarını pek çok yönde besledi. Bu, Nazilerin Museviler üzerine yoğunlaş­masını sağladı ve yok etme politikaları­nı çok az bir dirençle sürdürebilecekleri bir ortam yarattı. Ayrıca, Hıristiyanların Nazi emellerinin gerçekleşmesi yolunda yardımda bulunmaları ve onlara kar­şı çıkmamaları için de somut bir neden oldu. Birçok tarihçiye göre Musevi kat­liamının gerçekleşmesinde Hıristiyanlık­taki Musevi karşıtlığı en büyük suçludur. Nazilerin yaptıkları yeni bir canilik değildi… Sadece zaten bir cani olan 2 bin yıllık Musevi karşıtı Hıristiyan geleneğini devraldılar… Ölüm kamplarının kökleri Hıristiyanlığın tarihsel yapısında aranmalıdır. Musevilerin şeytani rolleriyle ilgili mitler yüzyıllar boyunca Hıristiyan­lığı onlara karşı harekete geçirmiştir.”<a href="https://www.altayli.net/ermeni-soykirimi-iddialarinin-milli-siyasi-ve-dini-boyutu.html#_edn21" name="_ednref21">[21]</a></span></p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-64559" class="wp-caption alignleft"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-64559" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2016/06/Ermeni-Meseslesi-004-1.jpg" alt="" width="300" height="430"><figcaption class="wp-caption-text"><center><span><strong>Fransa’nın Osmanlı karşıtı basınında “Ermeni soykırımı” her zaman gündemdeydi. Fotolar ve diğer deliller bulunmayınca ressamlar hayal dünyalarına başvurmaktaydılar. “Le Petit” Dergisi, 1909</strong></span></center></figcaption></figure>
<p><span>Geçmişte rahip olan ilahiyatçı bi­lim adamı Peter de Rosa 1988 yılında yayınlanan “Mesihin köy papazları” isimli kitabında “Papanın çıkardığı ya­salarla katliamlar, gaz odaları ve Nazi ölüm kamplarındaki insan fırınları arasındaki trajik bağın inkar edilemez” olduğunu belirtmekteydi.<a href="https://www.altayli.net/ermeni-soykirimi-iddialarinin-milli-siyasi-ve-dini-boyutu.html#_edn22" name="_ednref22">[22]</a></span></p>
<p><span>Yahudilere karşı nefretin belirli an­lamda diğer sebeplerle birlikte dini anti semitizm-anti judaizm, yani Hıristiyan-Yahudi düşmanlığı üzerinde kurulduğunu zaten itiraf eden Adolf Hitler “Kavgam”ında yazıyordu: “Her Yahudi’nin ruhu kendi mezheplerinin kurucusuna ne kadar yabancı ise, Yahu­di ruhu gerçek Hıristiyanlığa da o kadar yabancıdır. İsa Yahudi milleti hakkında beslediği düşüncelerini hiç bir zaman gizlememiştir. Hatta gerektiği zaman insanlığın düşmanı olan bu Yahudileri Allah’ın tapınağından kırbaçla kovmuş­tur”.<a href="https://www.altayli.net/ermeni-soykirimi-iddialarinin-milli-siyasi-ve-dini-boyutu.html#_edn23" name="_ednref23">[23]</a></span></p>
<p><span>Diğer bir yerde de “Yahudiler her zaman Katoliklik ile Protestanlığı birbi­rine düşürmüştür… Katoliklerle Protestanlar birbirileri ile mücadele ederken üstün ırkların ve bütün Hıristiyanların tek ve korkunç düşmanı olan Yahudiler oturdukları yerlerden keyifle gülmekte­dirler. Bu mezheplerin ve mensupların dayandıkları temeller uluslararası Yahudi’nin çıkardığı zehirle yok edilmekte­dir… Her kes kendi mezhebine mensup olanın diğer mezheplerle mücadele et­mesini önlemeli ve diğer mezhep men­supları ile birlikte Hıristiyanlığa karşı kavga etmeyi planlayan sahtekarlarla mücadele etmelidir. Mezheplerin her­hangi birinin bir yanını tenkit etmek, aramızdaki dinsel ayrılığı geliştirmekten başka bir işe yaramaz” diyerek, bütün Hıristiyanları Yahudilere karşı seferber­liğe çağırmıştır.<a href="https://www.altayli.net/ermeni-soykirimi-iddialarinin-milli-siyasi-ve-dini-boyutu.html#_edn24" name="_ednref24"><em>[24]</em></a></span></p>
<p><span>James A. Haught Hıristiyan rahip­ler ve kilise tarafından insanların kafa­larına Musevi düşmanlığı sokulduğu­nun altını çizerek yazıyor: “Din adam­ları size kimi öldüreceğinizi söylemez, sadece kimden nefret edeceğinizi söyler. Hıristiyan din adamları gençlere en hassas çağlarında Musevilerin Tanrı’nın sevgili nazik çocuğu İsa’yı öldürdüğü­nü, Tanrı’nın kendisinin, yani Baba’nın Musevileri kutsal şehirlerini yakarak cezalandırdığını ve Tanrı’nın Musevileri sonsuza dek lanetlediğini öğretmeye başladılar. 2 bin yıl boyunca Musevilere karşı yapılan bütün savaşlarda kilisenin parmağı vardır. Her nerede Hıristiyan kilisesi varsa, orada Musevi düşmanlığı vardır… Naziler de yönetime geldikle­rinde kendi cinayetlerini işte bu gerçek üzerinde sağlamlaştırmışlardı”.<a href="https://www.altayli.net/ermeni-soykirimi-iddialarinin-milli-siyasi-ve-dini-boyutu.html#_edn25" name="_ednref25">[25]</a></span></p>
<p><span>Ölüm kamplarının korkunç du­rumlarının ortaya çıkmasından 15 yıl sonra Papa XXIII John şu duayı etti: “Tanrım, onların (Yahudilerin – E. Ş.) adına yanlışlıkla atfettiğimiz lanetten dolayı bizi bağışla”.<a href="https://www.altayli.net/ermeni-soykirimi-iddialarinin-milli-siyasi-ve-dini-boyutu.html#_edn26" name="_ednref26"><em>[26]</em></a></span></p>
<p><span>Görüldüğü gibi, Yahudi soykırı­mında sorumluluğu Almanya yalnız başına taşımamaktadır. Bütün Yahudilerin düşüncesine göre, kilise aşılamış olduğu düşüncelerden dolayı Musevi katliamından mesuldür. Bu bakımdan tüm Batılı Hıristiyan dünyası suçluluk psikolojisi içerisindedir. Ermeni yasa tasarılarının neden hep gündeme geldiğinin açıklanmasında Batılı Hıris­tiyan bilincin suçluluk duygusunun ve mağduriyet psikolojisinin payı büyük­tür. Ama burada sorulması gereken bir soru vardır: İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Batı Hıristiyan dünyasında mağ­duriyet psikolojisi atmosferi egemen olmuştur, ama mağdurun kim oldu­ğuna kim(ler) karar verecektir? Doç. Dr. Erol Göka haklı olarak bu konuda yazıyor: “Gerçek anlamda mağduriyet psikolojisinden yararlananlar ve yararlandıranlar bu psikolojinin arkasında saklanan Batı Hıristiyan devletlerdir. Onlar ister I Dünya Savaşı’ndan, isterse de II Dünya Savaşı’ndan ve milyonlarca insanın ölümünden sorumludurlar. Asıl suçlular kendi bilinçlerini temize çıkar­mak için böyle bir mağduriyet oyununu istekle oynamaktadırlar”.<a href="https://www.altayli.net/ermeni-soykirimi-iddialarinin-milli-siyasi-ve-dini-boyutu.html#_edn27" name="_ednref27"><em>[27]</em></a></span></p>
<p><span>Çok önemli bir meseleyi de özel­likle vurgulamak gerekiyor ki, I Dün­ya Savaşı’nın ortaya çıkmasından hiç bir şekilde sorumlu olmayan halklar arasına nifak salanlar günümüzde hakimlik cüppelerini giyinerek Türkleri itham etmektedirler. Kimse “iki büyük dünya savaşının başlanmasının asıl ne­denleri neydi?” gibi emperyalist emel­leri ve tutumları ortaya çıkaran sorular sormamakta, bunun yerine her kes “Ermeniler Türkler tarafından soykırıma uğradılar” şeklinde ithamlar yağdır­maktadırlar. Mağduriyet psikolojisinin altında işleyen asıl gerçek her iki dün­ya savaşının sorumlularının mazuriyet psikolojisidir. Yahudilere yapılanlardan sorumlu oldukları halde kendi cina­yetlerine hak kazandırmak için Batı Hıristiyan dünyası “aslında bu tür cina­yetler yapmayız, ama bu işin arkasında kesinlikle Müslüman Türklerin parmağı vardır” gibi çocukça bir düzeneğe sa­rılmakta ve böyle komik yolla günah­larından arınmayı ummaktadırlar.</span></p>
<p><span>Ortaya çıkan görüş şudur: Batı Hı­ristiyan devletler günahlarından arın­mak ve yaptıklarına hak kazandırmak için tarihte ilk soykırım yapanların Hıristiyanlar değil, aksine Hıristiyan Ermenilere soykırım uygulayan Müs­lüman Türkler olduğunu iddia etmek­tedirler. Bu bakımdan Batı Hıristiyan kamuoyunda kendi dini ve politik çıkarlarına uygun olarak Ermenilere sempati oluşturmak amacıyla “Hıristi­yanlığı resmen kabul eden ilk devlet ve millet Ermenistan ve Ermenilerdir. Tarihte ilk kez Hıristiyan Ermeniler Müslüman Türkler tarafından soykı­rıma maruz kalmışlar” şeklinde pro­pagandalar yaymaktadırlar. Kuşkusuz bu, sözde Ermeni soykırımının her sene uluslararası arenada dünya ülke­lerinin parlamentolarının gündemine getirilmesinin sebeplerinden yalnız biridir.</span></p>
<p><span>Sözüm ona Batılıların kökü eskiye giden Türk karşıtlığı bugün de devam etmektedir. Ünlü bilim adamı Prof. Dr. Fritz Neumark Avrupalıların Türklere bakışını açıklarken şunları söyle­mektedir: “İçtenlikle itiraf etmeliyim ki, Avrupalılar Türkleri sevmezler, sevme­leri de mümkün değildir. Türk ve İslam düşmanlığı Hıristiyanların ve kilisenin asırlardır hücrelerine sinmiştir. Avrupa­lılar Türkleri Müslüman olduğu için sev­mezler, ama laiklik şöyle dursun, Türkler Hıristiyanlığı kabul etseler bile yine de onlara düşman gözüyle bakmaya de­vam ederler”<a href="https://www.altayli.net/ermeni-soykirimi-iddialarinin-milli-siyasi-ve-dini-boyutu.html#_edn28" name="_ednref28">[28]</a></span></p>
<p><span>3 Ocak 2000 tarihinde Katolik ki­lisesine bağlı İtalyan piskoposlarının yayın organı olan “L’Avvanire” gazete­sinde Türk düşmanlığının Batı Hıristi­yan dünyasında hala sürdüğü ile bağlı şu yazılar yer almaktadır: “Unutmamalı ki, “Avrupalı Fikri” başlı başına “Düşman Türklere” ve Türkiye’nin başını çektiği İs­lam dünyasına karşı gelişti”.<a href="https://www.altayli.net/ermeni-soykirimi-iddialarinin-milli-siyasi-ve-dini-boyutu.html#_edn29" name="_ednref29">[29]</a></span></p>
<p><span>İslam’la birlikte Türkiye ve Türklüğe yönelik Haçlı zihniyetinin yarandığı görüldüğü gibi hiç de rastlantı değil­dir. Bu zihniyeti Avrupa Birliği’ne de şamil etmek mümkündür ve Avrupa Birliği’ne üyelik konusunda Türkiye karşıtı tutum bu denilenleri bir daha ispat etmektedir. Yine de “LAvvanire” gazetesinde yazılanlara dikkat çeke­lim: “Müslüman Türkiye’nin Avrupa Birli­ği’ne üye olması kimliğimize gölge düşü­rebilir. Bu üyelik gittikçe gelişen Hıristiyan gelenekleri ile şekillenen Avrupa medeni­yetlerinin temelindeki birliği sarsıtır”<a href="https://www.altayli.net/ermeni-soykirimi-iddialarinin-milli-siyasi-ve-dini-boyutu.html#_edn30" name="_ednref30"><em>[30]</em></a></span></p>
<p><span>Fransa Cumhurbaşkanı Nikolas Sarkozy “İtiraflarım” isimli kitabında belirtmektedir: “Türkiye’nin Avrupa Bir­liği’ne üye olması yönünde yürüttüğü politika ve fedakarlık şahsen bana çok ters gelmektedir. Türkiye eğer Avrupa Birliği’ne üye olmakta kararlı ise mutla­ka ve mutlaka Ermeni soykırımını tanı­mak zorundadır”.<a href="https://www.altayli.net/ermeni-soykirimi-iddialarinin-milli-siyasi-ve-dini-boyutu.html#_edn31" name="_ednref31">[31]</a></span></p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-64560" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-64560" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2016/06/Ermeni-Meseslesi-005-1.jpg" alt="" width="800" height="465" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2016/06/Ermeni-Meseslesi-005-1.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2016/06/Ermeni-Meseslesi-005-1-768x446.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"><figcaption class="wp-caption-text"><center><strong>Silahlı Ermeni Çetesi. 1896. Foto “mazlum ve barışcıl Ermenilerin” gerçek yüzlerini göstermektedir</strong></center></figcaption></figure>
<p><span>SONUÇ</span></p>
<p><span>Genel olarak ele aldığımızda, geti­rilen bu görüşler basit bir gazete ha­berleri veya yorumlar değil, Batı Hıris­tiyan devletlerin başlıca meyarlarıdır. Günümüzde İslam’a ve genel Türklüğe yönelik yürütülen siyaset dünyaya hakim olmak isteyen yeni düzen ideo­lojisinin ve medeniyetlerin çatışması­nın asıl sonuçlarıdır. Dünya devletleri­nin, özellikle de Batı’nın müzakereleri­ne sunulan Ermeni meselesi, soykırım iddiaları, Ermenistan-Türkiye ilişkilerinde, aynı zamanda Ermenistan-Azerbaycan çatışmasında uluslararası kurumların, AGİT’in Minsk Grupu’nun kararsızlığı ve pasifliği, bu çatışmaya Batı’nın çifte standartlar çerçevesinde yaklaşımı ve diğer meseleler bu prizmadan değerlendirilmelidir.</span></p>
<p><span>Bu bağlamda Azerbaycan’ın da yüzleştiği Ermeni sorununu gözden geçirirsek eğer, durum Türkiye’ninkinden hiç de farklı değildir. Günümüz­de Ermenistan-Azerbaycan çatışması devam etmektedir. Fakat burada çok önemli bir meseleye dikkat çekmek isterim. Azerbaycanlı bilim adamı ola­rak ben bu çatışmanın yerel Ermenistan-Azerbaycan çatışması olarak değil, global Batı Hıristiyan-Türkiye çatışması olduğu kanaatindeyim. Burada Erme­nistan Batı devletlerinin çıkarlarının icracısı, Azerbaycan ise bu çıkarların gerçekleşmesi yolunda küçük bir en­geldir. Ermenistan’ın Batı dünyasında desteklenmesi ve Hıristiyan kardeşliği gibi önemli konular genel olarak Türk ve İslam karşıtı çerçevesinde değer­lendirilmelidir. Eğer çatışmada Azer­baycan lehine kararlar verilirse veya Ermenistan’a baskı uygulanırsa, o zaman “Ermeni kartı” kısmen de olsa zayıflar, günahlardan arınma psikolojisi ve Haç­lı felsefesi iflas edebilir. Yani din faktörü sırf Hıristiyan Ermenilere duyulan sem­patiden değil, daha çok kendilerinin suçluluk duygularından, ebedi leke­den kurtulma düşüncesinden ve Haçlı intikamından kaynaklanmaktadır.</span></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Dr. Emin ARİF</strong></span></a>
</p><p><span>Tarih Bilimci</span></p>
<p><span>Kaynak: www.irs-az.com</span></p>
<div>
<hr>
<p><span>Kaynakça:</span></p>
</div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ermeni-soykirimi-iddialarinin-milli-siyasi-ve-dini-boyutu.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Armaoğlu, Fahir: Filistin Mesele­si ve Arap-İsrail Savaşları (1948­1988), Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Ankara 1991.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ermeni-soykirimi-iddialarinin-milli-siyasi-ve-dini-boyutu.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> Aydoğan, Metin: Bitmeyen Oyun: Türkiye’yi Bekleyen Tehlikeler, Kum- saati Yayınları, İstanbul 2003.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ermeni-soykirimi-iddialarinin-milli-siyasi-ve-dini-boyutu.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> Cerrahoğlu, Nilgün: “Kilise Türki­ye’nin AB Adaylığına Karşı” Milliyet Gazetesi, 10.Ocak.2000.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ermeni-soykirimi-iddialarinin-milli-siyasi-ve-dini-boyutu.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> Davutoğlu, Ahmet: Stratejik De­rinlik: Türkiye’nin Uluslararası Ko­numu, 30. Baskı, Küre Yayınları, İstanbul 2010.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ermeni-soykirimi-iddialarinin-milli-siyasi-ve-dini-boyutu.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> Göka, Erol: “Ermeni Sorunu’nun (Gözden Kaçan) Psikolojik Boyutu” Ermeni Araştırmaları, Sayı 1, An­kara 2001, s. 128-138.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ermeni-soykirimi-iddialarinin-milli-siyasi-ve-dini-boyutu.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> Haught, James A.: Kutsal Dehşet: Dinsel Cinayetler Tarihi, Çev. Uğur Alkapar, Aykırı Yayınları, İstanbul 1999.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ermeni-soykirimi-iddialarinin-milli-siyasi-ve-dini-boyutu.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> Hitler, Adolf: Kavgam, Ç. Mine Toker, 11. Baskı, Toker Yayınları, İstanbul 1994.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ermeni-soykirimi-iddialarinin-milli-siyasi-ve-dini-boyutu.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> Huntington, Samuel P.: Mede­niyetler Çatışması ve Dünya Dü­zeninin Yeniden Kurulması, Çev. Mehmet Turan, Y. Z., Cem Soyde- mir, 4. Baskı, Okuyan Us Yayınları, İstanbul 2005.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ermeni-soykirimi-iddialarinin-milli-siyasi-ve-dini-boyutu.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> Kaya, İbrahim: “Ermenilerin Yahu­di Soykırımıyla Benzerlik Kurma Stratejisi”, 2023 Dergisi, Sayı 12, Ankara 2002, s. 62-65.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ermeni-soykirimi-iddialarinin-milli-siyasi-ve-dini-boyutu.html#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> Kerovpyan, Keğam: Mitolojik Er­meni Tarihi, Aras Yayınları, İstan­bul 2000.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ermeni-soykirimi-iddialarinin-milli-siyasi-ve-dini-boyutu.html#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> Lowry, Heath: “The U. S. Congress and Adolf Hitler on the Armenians” Institute of Turkish Studies, Volu- me 3, Number 2, Washington, D.C. 1985, p. 111-139.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ermeni-soykirimi-iddialarinin-milli-siyasi-ve-dini-boyutu.html#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> Marschalko, Luis: Yahudi, Çev. Cüneyd Emiroğlu, Sebil Yayınevi, İstanbul 1993.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ermeni-soykirimi-iddialarinin-milli-siyasi-ve-dini-boyutu.html#_ednref13" name="_edn13">[13]</a> Metel, Ali Balkan: Ermeni Mezali­mi, 4. Baskı, Yeni Batı Trakya Der­gisi Yayınları, Seri No.6 İstanbul.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ermeni-soykirimi-iddialarinin-milli-siyasi-ve-dini-boyutu.html#_ednref14" name="_edn14">[14]</a> Özkan, Zafer: Tarihsel Akış İçeri­sinde Terörden Politikaya Ermeni Meselesi, Er Ofset San. ve Tic. AŞ, İstanbul 2001.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ermeni-soykirimi-iddialarinin-milli-siyasi-ve-dini-boyutu.html#_ednref15" name="_edn15">[15]</a> Sarızeybek, Erdal: “Tehlike Ağır ve Yakın”Kurt Kapanı, Pozitif Yayınla­rı, İstanbul 2010.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ermeni-soykirimi-iddialarinin-milli-siyasi-ve-dini-boyutu.html#_ednref16" name="_edn16">[16]</a> Sarkozy, Nicolas: İtiraflarım, Çev. Hasret Banu Bulut, Karakutu ya­yınları, İstanbul 2008.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ermeni-soykirimi-iddialarinin-milli-siyasi-ve-dini-boyutu.html#_ednref17" name="_edn17">[17]</a> Sonyel, Salahi R.: Türk Kurtuluş Sa­vaşı ve Dış Politika, TTK Yayınları, C. 2, Ankara 1986.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ermeni-soykirimi-iddialarinin-milli-siyasi-ve-dini-boyutu.html#_ednref18" name="_edn18">[18]</a> Türkiye Cumhuriyeti Tarihi – I, AK- DTYK Atatürk Araştırma Merkezi, Ankara 2000.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ermeni-soykirimi-iddialarinin-milli-siyasi-ve-dini-boyutu.html#_ednref19" name="_edn19">[19]</a> Uğur, Ali: Dünya Gündemindeki İs­rail, Burak Yayınevi, İstanbul 1998.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ermeni-soykirimi-iddialarinin-milli-siyasi-ve-dini-boyutu.html#_ednref20" name="_edn20">[20]</a> Yahya, Harun: Kabala ve Mason­luk, Araştırma Yayıncılık, İstanbul 2003.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ermeni-soykirimi-iddialarinin-milli-siyasi-ve-dini-boyutu.html#_ednref21" name="_edn21">[21]</a> Weems, Samuel A.: Ermenis- tan-Terörist “Hıristiyan” Ülkenin Gizlinleri, Çev. Zeydulla Ağayev, OKA Ofset Azerbaycan-Türkiye Neşriyat-Poliqrafya şirketi, Bakü 2004.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ermeni-soykirimi-iddialarinin-milli-siyasi-ve-dini-boyutu.html#_ednref22" name="_edn22">[22]</a> <a href="http://www.1001kitap.com/" target="_blank" rel="noopener">http://www.1001kitap.com/</a> Guncel/Tamer_Andrea_Baci- noglu/modern_alman_oryantalizmi/almanyaveermeni.html.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ermeni-soykirimi-iddialarinin-milli-siyasi-ve-dini-boyutu.html#_ednref23" name="_edn23">[23]</a> Adolf Hitler, Kavgam, Çev. Mine Toker, Toker Yayınları, İstanbul 1994, s. 314</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ermeni-soykirimi-iddialarinin-milli-siyasi-ve-dini-boyutu.html#_ednref24" name="_edn24">[24]</a> Adolf Hitler, a.g.e., s. 588-589</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ermeni-soykirimi-iddialarinin-milli-siyasi-ve-dini-boyutu.html#_ednref25" name="_edn25">[25]</a> James A. Haught, a.g.e., s. 109-110</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ermeni-soykirimi-iddialarinin-milli-siyasi-ve-dini-boyutu.html#_ednref26" name="_edn26">[26]</a> Adolf Hitler, a.g.e., s. 110</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ermeni-soykirimi-iddialarinin-milli-siyasi-ve-dini-boyutu.html#_ednref27" name="_edn27">[27]</a> Erol Göka, “Ermeni Sorununun (Gözden Kaçan) Psikolojik Boyutu”, Ermeni Araştırmaları, Sayı 1, Ankara 2001, s. 133</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ermeni-soykirimi-iddialarinin-milli-siyasi-ve-dini-boyutu.html#_ednref28" name="_edn28">[28]</a> Metin Aydoğan, a.g.e. s. 182</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ermeni-soykirimi-iddialarinin-milli-siyasi-ve-dini-boyutu.html#_ednref29" name="_edn29">[29]</a> Nilgün Cerrhaoğlu, “Kilise Türkiye’nin AB Adaylığına Karşı”, Milliyet Gazetesi, 10.Ocak.2000</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ermeni-soykirimi-iddialarinin-milli-siyasi-ve-dini-boyutu.html#_ednref30" name="_edn30">[30]</a> Nilgün Cerrhaoğlu, a.g.m.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ermeni-soykirimi-iddialarinin-milli-siyasi-ve-dini-boyutu.html#_ednref31" name="_edn31">[31]</a> Nicolas Sarkozy, İtirafl arım, Çev. Hasret Banu Bulut, Karakutu Yayınları, İstanbul 2008, s. 192</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Rus Ve Ermeni Tehdidine Karşı Kuzey Azerbaycan’da Kurulan İlk Türk Siyasi Teşekküller</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/rus-ve-ermeni-tehdidine-karsi-kuzey-azerbaycanda-kurulan-ilk-turk-siyasi-tesekkuller</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/rus-ve-ermeni-tehdidine-karsi-kuzey-azerbaycanda-kurulan-ilk-turk-siyasi-tesekkuller</guid>
<description><![CDATA[ Rus Ve Ermeni Tehdidine Karşı Kuzey Azerbaycan’da Kurulan İlk Türk Siyasi Teşekküller
Kuzey Azerbaycan’ın Konumu ve Bölge İçin Önemi 1905 yılına kadar Kuzey Azerbaycan, İran (Güney Azerbaycan) ve Rusya arasında bölünmüş bir toprak parçasını ifade eden coğrafi bir terimdi. Bu tarihten 1920’de eski Sovyetlerin Bakü’yü işgali sırasındaki 15 yıllık dönem, Şarkta ilk kurulan Azerbaycan Türk Devletinin oluşumu anlamına gelen bağımsız Cumhuriyetin (1918-1920) doğuşuna tanıklık etti. Bu sancılı […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4855716d7.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:45 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Rus, Ermeni, Tehdidine, Karşı, Kuzey, Azerbaycan’da, Kurulan, İlk, Türk, Siyasi, Teşekküller</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2016/01/Azerbaycan-02.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/rus-ve-ermeni-tehdidine-karsi-kuzey-azerbaycanda-kurulan-ilk-turk-siyasi-tesekkuller.html">Rus Ve Ermeni Tehdidine Karşı Kuzey Azerbaycan’da Kurulan İlk Türk Siyasi Teşekküller</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Doç. Dr. Beşir MUSTAFAYEV</strong></span></a>
</p><p><span>Kuzey Azerbaycan’ın Konumu ve Bölge İçin Önemi</span></p>
<p><span>1905 yılına kadar Kuzey Azerbaycan, İran (Güney Azerbaycan) ve Rusya arasında bölünmüş bir toprak parçasını ifade eden coğrafi bir terimdi. Bu tarihten 1920’de eski Sovyetlerin Bakü’yü işgali sırasındaki 15 yıllık dönem, Şarkta ilk kurulan Azerbaycan Türk Devletinin oluşumu anlamına gelen bağımsız Cumhuriyetin (1918-1920) doğuşuna tanıklık etti. Bu sancılı doğuş döneminde Azerbaycan Türkleri yalnızca İran ve Rusya ile değil, aynı zamanda Ermenilerle de mücadele etmek zorunda kalmıştır. Günümüzde Azerbaycan’ı (Karabağ sorunu kapsamında) uğraştıran en büyük sorunlardan birisi olan Ermeni meselesinin esas başlangıcı bu döneme rastlamaktadır.</span></p>
<p><span>Kafkaslar’daki Müslüman halklar ve kurdukları devletlerin birçoğu bulundukları coğrafyada, Rus Çarlığı hâkimiyeti altında varlıklarını korumaya ve devam ettirmeye çalışıyorlardı. Deli Petro’dan<sup> <a href="https://www.altayli.net/rus-ve-ermeni-tehdidine-karsi-kuzey-azerbaycanda-kurulan-ilk-turk-siyasi-tesekkuller.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a></sup> (Birinci Pyotr) itibaren sıcak denizlere açılma amacıyla hareket eden Çarlar, Kafkasya üzerinden bu amaca ulaşmak için harekete geçtiklerinde burada yaşayan Gürcü ve Ermeni toplumları değil, Kafkasya’daki Müslüman toplumları özellikle Azerbaycan Türklerini karşılarında buldular. Çar Rusya’sı, Kafkaslarda yaşayan halkları milli ve manevi haklardan mahrum bıraktı. Bölgede yaşayan halklar bir asır boyunca büyük bir asimilasyon ve Ruslaştırma politikası ile karşı karşıya kaldılar<a href="https://www.altayli.net/rus-ve-ermeni-tehdidine-karsi-kuzey-azerbaycanda-kurulan-ilk-turk-siyasi-tesekkuller.html#_edn2" name="_ednref2"><sup>[2]</sup></a>.</span></p>
<p><span>Birinci Dünya Savaşı başlamadan Çarlık rejiminde ihtilal öncesi siyasi, sosyal ve iktisadi buhran neticesinde genel grevler meydana geldi. Kerenski Hükümeti Rus Harlemov başkanlığında Azeri, Gürcü ve Ermenilerden birer üye olmak üzere komiteyi Kafkasya’ya göndererek ‘Transkafkasya’ komiserliğini oluşturdular. Tiflis’te Ermeni gönüllülerinin harekâtını düzenleyen komitelerinin yerine yetki ile donatılan yeni bir kurul seçildi. Bu kurulun göreve başlamasıyla birlikte Ermeni ordusu oluşturularak, komutası Ermeni asıllı General Nazarbekhan’a verildi. Ermeni yönetimi ordularını güçlendirme girişiminde bulunarak, Kerenski’den Batı cephesinde hizmet gören Ermenilerin Kafkasya’ya gönderilmelerini istedi. Gerekçe olarak ancak bu koşullarda Kafkasya cephesini koruma imkânlarının olacağını ileri sürdüler<a href="https://www.altayli.net/rus-ve-ermeni-tehdidine-karsi-kuzey-azerbaycanda-kurulan-ilk-turk-siyasi-tesekkuller.html#_edn3" name="_ednref3"><sup>[3]</sup></a>.</span></p>
<p><span>Rus Çarlığı her geçen gün güç kaybetmekteydi. Çar tarafından Devlet Duma tasarısı hazırlanmakta olduğuna dair bir beyanat verildi. Bu beyanatın ardından Azerbaycanlı ‘millet sözcüleri’ Türk halkının sosyal, iktisadi, kültürel, dini ve eğitim alanlarında olan ihtiyaçlarını dile getirmeye başladı. Petersburg’daki Çar hükümetine dilekçe göndererek hak ve özgürlüklerin verilmesini istiyorlardı. Böylece Kuzey Azerbaycan aydınlarının milli harekâtı başlamış oldu ve bu hareketlilik tüm ülkeyi sardı<a href="https://www.altayli.net/rus-ve-ermeni-tehdidine-karsi-kuzey-azerbaycanda-kurulan-ilk-turk-siyasi-tesekkuller.html#_edn4" name="_ednref4"><sup>[4]</sup></a>.</span></p>
<p><span>Çarlığının çökmesi üzerine Kafkaslarda yaşayan halklar hak ve hürriyetlerini elde etmek için ayaklandılar. Bu hareketle halklar, “kendi geleceğini tayin etme hakkını” kullandılar. Yapılan ilk genel seçimler sonucunda meydana gelen Kafkas Halkları Parlamentoları, milletin istediği gibi ülkeyi yönetme azmi ile her türlü müesseselerini vücuda getirdiler. Bunun neticesinde bağımsızlılarını elde ettiler. Kuzey Azerbaycan, Kuzey Kafkasya (Derbent-Dağıstan), Ermenistan (Batı Azerbaycan) ve Gürcistan (Azerbaycan topraklarının bir kısmında) devletleri ortaya çıktı. Ancak çok geçmeden Rusya’da iktidara gelen Bolşevikler, başta Kuzey Azerbaycan olmak üzere milli ve manevi mukadderatlarını elde eden halklara karşı saldırıya geçecektir<a href="https://www.altayli.net/rus-ve-ermeni-tehdidine-karsi-kuzey-azerbaycanda-kurulan-ilk-turk-siyasi-tesekkuller.html#_edn5" name="_ednref5"><sup>[5]</sup></a>.</span></p>
<p><span>Öte yandan Rusya’da meydana gelen ihtilal üzerine Kazım Karabekir Paşa, Birinci Kafkas Kolordu Kumandanı Miralay Kazım Bey’e mektubunda şöyle seslenecekti: “Rusya’da ortaya çıkan ihtilal ve olaylar üzerine Kafkasya Müslümanları bağımsız hükümet teşkiline bizimle daha sıkı bir ilişki ve rabıta tesisine teşebbüs eylemişlerdir. Bunlara yardımda bulunmak, Rus ve Ermenilerin elinden kurtarmak ve bu suretle bizimle Kafkasya işadamları arasındaki bağlantıyı takviye etmek için şimdiden Bakü’de Hazar Denizi kuzeyindeki İslamlara ve Kafkasya’nın kuzeyi ile temasa geçilecektir. Siz bu teşkilatın başında bulunarak çalışmak ister misiniz? Yalnız tarih zamanında değil, badel harpte bu teşkilat ehemmiyetini muhafaza edecektir”<a href="https://www.altayli.net/rus-ve-ermeni-tehdidine-karsi-kuzey-azerbaycanda-kurulan-ilk-turk-siyasi-tesekkuller.html#_edn6" name="_ednref6"><sup>[6]</sup></a>. İleride oluşturulacak Kafkas Türk İslam Ordusu<a href="https://www.altayli.net/rus-ve-ermeni-tehdidine-karsi-kuzey-azerbaycanda-kurulan-ilk-turk-siyasi-tesekkuller.html#_edn7" name="_ednref7"><sup>[7]</sup></a> bunun bir neticesi olacaktır.</span></p>
<p><span>Aydınlanma Çağı ve İlk Türk Siyasi Teşekküller</span></p>
<p><span>XX. yüzyılda Kafkasya’da yaşanan siyasal, sosyal ve kültürel gelişmeler aslında bölgenin tarihiyle yakından bağlantılıydı. İlk bakışta Kafkasya, yüzyıl kadar önce Ruslar tarafından işgal edilerek çevre ülkelerden tercih edilmiş gözükse de, durum hiçte öyle değildi. Her şeyden önce XX. yüzyılın ilk başlarında Kafkasya, özellikle Türklerin yoğun olarak oturdukları Azerbaycan bölgesi her yönüyle bir Doğu ülkesiydi. Bunun yanı sıra Doğu ve Batı arasında bir ipek yolu köprüsüydü. Rusya kanalıyla Batılılaşma, kapitalist gelişim gibi bazı eğilimler etkili biçimde kendisini gösterse de bu gelişmeler sadece merkezi bölgelerle sınırlıydı. Bakü bu anlamda başı çekiyordu. Yani kapitalist yatırımların ilgisini çeken bölgeler ve şehirler Doğulu kimliklerinden yavaş-yavaş koparken, diğer bölgeler geleneksel yapılarını korumakla kalmayıp aksine birçok anlamda olumsuz olarak gördükleri Batılılaşmaya karşı da daha sert çıkışlar yapmaktaydılar. Toplum bir işgal ortamında yaşadığından kendi değerleri ile dayatılan veya benimsemek zorunda kaldığı yeni değerlerin kıyaslamasını yapacak konumda değildi.</span></p>
<p><span>Bu durum sadece Azerbaycan Türkleri için değil, aynı zamanda bütün Kafkasya’nın geneli için geçerliydi. Bundan dolayı bölge toplumlarının kendi kaderlerini kendilerinin belirlediğini söylemek pek doğru olmayacaktı. Kafkasya’daki gelişmeleri genelde tarihin yönü belirliyordu. Tarihe yön verenler daha çok halk aydınlarıydı.</span></p>
<p><span>Azerbaycan Türkleri arasında ilk siyasi örgütlenme Gence’de ortaya çıktı. Bu dönemde bir grup Türk aydını Gence’de bir araya gelerek “Sosyal-Federalist Devrim Komitesi”ni kurdular. Komite kendi kuruluşunu duyurmak için aynı tarihte iki bildiri yayımlamıştır. Bildirilerde Çar yönetimine Müslüman haklarının zapt edilmesinde karşı çıkılmakta ve bunun en önemli örneği de Bakü ve çevre illerde Ermenilerin ortaya çıkardığı kıyımlardır. Bildirinin en önemli özelliği Türklerin büyük düşmanı olarak Çarlık Rusya’sının gösterilmesidir. Bu, genel anlamda Rusya Müslümanları tarafından Rus yönetimine karşı dile getirilen ilk siyasi çıkıştır. Ayrıca, Sosyal-Federalist Türk Devrim Komitesi Türklere özerkliğin verilmesi ve Rusya’nın federal bir yapıya kavuşmasını talep ediyordu.</span></p>
<p><span>Bu bakımdan Türk Devrim Komitesi Kuzey Azerbaycan’da kurulmuş ilk siyasi örgüttür<a href="https://www.altayli.net/rus-ve-ermeni-tehdidine-karsi-kuzey-azerbaycanda-kurulan-ilk-turk-siyasi-tesekkuller.html#_edn8" name="_ednref8"><sup>[8]</sup></a>.</span></p>
<p><span>1905-1908 yılları arasında Gence’de ikinci bir örgüt daha ortaya çıktığı. Örgüt ‘Gayret’ adını taşıyordu. Gayret’in Şuşa’da büyük bir nüfusun olduğu, özellikle de Karabağ çevresi aydınları ve varlıklı aileleri tarafından desteklendiği bilinmektedir. Zira bu konuda dönemin Rus raporları da bunu desteklemektedir. Parti başkanı Gence’nin en önde gelen avukatı Ali Ekber Refibeyli idi. Onun yardımcılığına ise Adil Bey Hasmemmedov üstlenmiştir<a href="https://www.altayli.net/rus-ve-ermeni-tehdidine-karsi-kuzey-azerbaycanda-kurulan-ilk-turk-siyasi-tesekkuller.html#_edn9" name="_ednref9"><sup>[9]</sup></a>. Gayret’in Türk Devrim Komitesinden daha ciddi örgüt yapısına sahip olduğunu partinin bir programının ve tüzüğünün olduğu ve resmi işlemlerde kullanılmak üzere kırmızı bir mührünün olmasıyla biliyoruz. Parti programında Kafkasya’nın federal yapısı üzerinde durulmakta ve Kafkasya’da yaşayan Müslümanlara özerklik verilmesi üzerinde duruluyordu. Gayret’in 1908 yılına kadar faaliyet gösterdiği bilinmektedir. Arşiv bilgilerine göre Gayret teşkilatı 1912’de Balkanlarda çıkan savaşlar sırasında Osmanlı çıkarlarını savunan bildiriler de yayımlamıştır<a href="https://www.altayli.net/rus-ve-ermeni-tehdidine-karsi-kuzey-azerbaycanda-kurulan-ilk-turk-siyasi-tesekkuller.html#_edn10" name="_ednref10"><sup>[10]</sup></a>.</span></p>
<p><span>Gence’de kurulan bir diğer parti ise ‘Türk Âdemi Merkeziyet’ partisiydi. Partinin kurucusu Nesib Nesibbeyli, Gayretçiler ile ortak çalışması, Türk Devrim Komitesi ve Âdemi Merkeziyetçilerin ortak hareket ettiğini göstermektedir<a href="https://www.altayli.net/rus-ve-ermeni-tehdidine-karsi-kuzey-azerbaycanda-kurulan-ilk-turk-siyasi-tesekkuller.html#_edn11" name="_ednref11"><sup>[11]</sup></a>. 1917’de Gayret’in Âdemi Merkeziyetçilerle işbirliği halinde yeniden ortaya çıkışı bunu kanıtlamaktadır. Zira bu dönemde her iki parti Türk Âdemi Merkeziyet Partisi adı altında birleşerek programlarını birleştirmeleri dikkat çekmektedir<a href="https://www.altayli.net/rus-ve-ermeni-tehdidine-karsi-kuzey-azerbaycanda-kurulan-ilk-turk-siyasi-tesekkuller.html#_edn12" name="_ednref12"><sup>[12]</sup></a>.</span></p>
<p><span>Öte taraftan Güney Kafkasya Seymindeki (Meclis) Ermeni kesimi Osmanlı ile savaşmayı teklif etmiş, fakat Azerbaycan tarafı barıştan yana olduğunu beyan etmiş ve savaşta yer almayacağını bildirmiştir. Oysa savaş sekiz gün sürmüştür. Osmanlı Batum’u ele geçirmiştir. Bu dönemde Azerbaycan heyeti Trabzon’a gelerek Enver Paşa ile görüşerek, Kafkaslarda kalıcı barış için zemin planlarını tartışmıştır. Sonunda barış heyeti Osmanlı ordusu tarafından ele geçirilen Batum’a gönderilmiştir. Enver Paşa burada Gürcülere şöyle der: “Batum eskiden beri Türk toprağıdır. Rus devrimcileri de bunu tasdik etmişlerdir. Sizin bu konudaki iddianız yersizdir. Buna istinaden Gürcistan’ın saadeti için Taşnaklara geçit verilmemesini tavsiye eder ve istiklalinizi kesinlikle tanırım”<a href="https://www.altayli.net/rus-ve-ermeni-tehdidine-karsi-kuzey-azerbaycanda-kurulan-ilk-turk-siyasi-tesekkuller.html#_edn13" name="_ednref13"><sup>[13]</sup></a>. Buna mukabil kısa sürede Osmanlı Ordusu Kafkasya’dan geri çekilme kararı alır. Bu karar doğrultusunda Azerbaycan Cumhuriyeti’nin mülki askeri kuruluşu ile yazışmalar yapar ve antlaşmalar gereğince geri çekilme planı devreye girer ve uygulanır<a href="https://www.altayli.net/rus-ve-ermeni-tehdidine-karsi-kuzey-azerbaycanda-kurulan-ilk-turk-siyasi-tesekkuller.html#_edn14" name="_ednref14"><sup>[14]</sup></a>.</span></p>
<p><span>Mart’ta Seym son bulur ve Bolşevikler Bakü’yü işgal ederler. Bakü, Bolşevik Taşnak çetelerinin savaş arenasına dönüşür. Bolşevik ve Taşnak işbirlikçileri Türkler aleyhinde mitingler ve toplantılar düzenlediler. Taşnaklar Müslümanlara karşı ilk ateşi Ermeni Kilisesinden açmışlardır. Daha sonra hedef sadece Azerbaycan Türklerinin yaşadığı Bakü’nün Memmedli ve Kerpiçhane mahalleleri idi. Ermeni çetelerine Ruslar da helikopter ve gemilerden açtıkları ateşle destek vermişlerdir. Bu bombalama esnasında Tezepir Camisi, İsmailliye devlet binası, Kaspi matbaası ve Açık Söz gazete binası yakılmıştır. Bu mezalim girişimi ülkenin diğer Kuba, Şamahı, Lenkeran, Nahçıvan, Zengezur, Karabağ vilayetlerine de sirayet etmiştir<a href="https://www.altayli.net/rus-ve-ermeni-tehdidine-karsi-kuzey-azerbaycanda-kurulan-ilk-turk-siyasi-tesekkuller.html#_edn15" name="_ednref15"><sup>[15]</sup></a>.</span></p>
<p><span><strong>1. Demokrat Derneği</strong></span></p>
<p><span>XX. yüzyılın başlarında Kafkas toplumlarının tarihi seyrini belirleyen temel kavram milliyetçilikti. Bu dönemde, Kuzey Azerbaycan’da bağımsızlık sesleri yükselmeye başlamıştır. Halkın içerisinde yetişmiş güçlü aydın kesim, ülkede siyasi ayaklanmaların öncülerinden idi. Fakat bunları bir araya getirecek, belirli ve disiplinli bir siyasi oluşum mevcut değildi. Azerbaycan aydınları sosyo-kültürel ve eğitim alanlarında çalışıyor ve idealist gençlerin yetişmesinde emek harcıyorlardı. Tüm bu çabalarını mevcut Rus rejiminin engelleri altında yürütüyorlardı. Resulzade’nin ifadesiyle: “Bu yolda iç ve dış tehditlerden olan Bolşevik Rus ve Taşnak Ermenilere karşı vatan topraklarını, ancak tek devlet çatısı altında birleştirmekle ülke aydınlık geleceğe taşınabilirdi”<a href="https://www.altayli.net/rus-ve-ermeni-tehdidine-karsi-kuzey-azerbaycanda-kurulan-ilk-turk-siyasi-tesekkuller.html#_edn16" name="_ednref16"><sup>[16]</sup></a>.</span></p>
<p><span>Bu yönde Kuzey Azerbaycan’da ilk siyasi akım 1901’de Bakü’de kurulan “Sosyal Demokrat Derneği”dir. Bir petrol sanayi şehri olan Bakü’de, o zamanlar proleter (işçi) sınıfı ağırlık teşkil ediyordu. Bu sınıfın temsilcileri Rus Çarlık rejimi tarafından Azerbaycan’a sürgün edilen Azeri, Gürcü ve Petersburg’dan gönderilen teşkilatçılardan oluşuyordu. Bakü sanayi işçilerinin çoğunluğunu Güney Azerbaycan’dan (Iran) gelen Azeriler teşkil ediyordu. Kapitalistlerin o zamanki adalet anlayışsızlıkları içinde sömürgeciliğe ve proleter sınıfını ‘insanlık dışı’ çalıştırmaları yanında, Sosyal Demokrat Derneği Bakü proleterleri arasında epey rağbet ve başarı elde ettiği bilinmektedir. Öte yandan bu teşkilat içinde Rus Sosyal Demokratları ile birlikte çalışan Müslümanlardan ihtilal hareketlerine karışmış kişiler de vardı<a href="https://www.altayli.net/rus-ve-ermeni-tehdidine-karsi-kuzey-azerbaycanda-kurulan-ilk-turk-siyasi-tesekkuller.html#_edn17" name="_ednref17"><sup>[17]</sup></a>.</span></p>
<p><span><strong>2. Hümmet Teşkilatı</strong></span></p>
<p><span>1904-1905’de ‘Müslüman Demokrat Müsavat’ cemiyetinin önderliğinde ‘Müslüman Sosyal Demokrat Hümmet’ teşkilatı kurulmuştur. Hümmet, ulusalcı-sosyalist bir örgüt olarak bilinmekteydi. S. Efendiyev öncülüğünde kurulan Hümmet Derneği, ilk başta Bolşeviklere bağlı bir Marksist teşkilat olarak ortaya çıkmıştı. Ayrıca teşkilat, ‘Hümmet’ adlı gazete de çıkarmıştır. Daha sonra 1906’da ‘Tekâmül’ adlı yeni bir gazete daha çıkarmıştır. Çar yönetimi etnik çatışmaları sulandırmak için Azerbaycan ve Ermeni burjuvazisi arasındaki mevcut karşıtlıklardan ustaca yararlandılar. Bu uygulama toplum aydınları arasında büyük bir tepkiye neden oldu. Şehirde din adamları ve aydınların katılımıyla gösteriler düzenlendi. Demokratik basın, sosyal-demokrat örgütler, özellikle de Hümmet bu gösterilerde ön saflarda yer aldılar. Hümmet’in yayınladığı bildiride “Defolsun mutlakıyet”, “Yaşasın bütün halkların kardeşliği” sloganları yer alıyordu<a href="https://www.altayli.net/rus-ve-ermeni-tehdidine-karsi-kuzey-azerbaycanda-kurulan-ilk-turk-siyasi-tesekkuller.html#_edn18" name="_ednref18"><sup>[18]</sup></a>.</span></p>
<p><span>Öte yandan kurucuları arasında Mehmet Emin Resulzade de bulunuyordu. Ama bu parti daha sonra Bolşeviklerin eline geçecek ve ulusalcılar saf dışı edileceklerdir. Dolayısıyla Hümmet’in öne çıkardığı sosyalist sloganların amacı anlaşılır bir şeydir. Ancak gerçek şu ki Bakü’de “soykırıma” tabi tutulan Müslüman-Türklere karşı Ermenilerin Ruslarca desteklendiğidir. Azerbaycan aydınların çoğu bu gerçeğin farkında olduğundan iki toplumu da sağduyuya çağırmaktan yana hareket ediyorlardı<a href="https://www.altayli.net/rus-ve-ermeni-tehdidine-karsi-kuzey-azerbaycanda-kurulan-ilk-turk-siyasi-tesekkuller.html#_edn19" name="_ednref19"><sup>[19]</sup></a>. Dönemin en ünlü hiciv şairi Mirza Ali Ekber Sabir’in dönemin Hayat gazetesinde yer alan “Beynelmilel” şiiri buna en iyi örnektir<a href="https://www.altayli.net/rus-ve-ermeni-tehdidine-karsi-kuzey-azerbaycanda-kurulan-ilk-turk-siyasi-tesekkuller.html#_edn20" name="_ednref20"><sup>[20]</sup></a>.</span></p>
<p><span>Ancak Ermeniler Rusların desteği ile silahlı çeteler halinde örgütlenerek Güney Kafkasya’nın genelinde Türklere karşı saldırıya geçtiler. 1906’da çatışmalar Bakü’den, Gence ve Erivan Valiliklerine bağlı köy ve şehirlere sıçradı. Azerbaycan aydınları Hasan Bey Zerdabî, Feridun Bey Göçerli, Necip Bey Vezirli, Ahmet Bey Ağaoğlu, Üzeyir Hacıbeyov, Ali Merdan Bey Topçubaşov, Mehmet Ağa Şahdağlı, Zöhrab Bey Sultanov ve diğerleri Müslümanlar aleyhinde cereyan eden bütün bu gelişmelerde Ermeni Taşnaksütyun örgütünü ve Rus yöneticileri sorumlu buluyorlardı<a href="https://www.altayli.net/rus-ve-ermeni-tehdidine-karsi-kuzey-azerbaycanda-kurulan-ilk-turk-siyasi-tesekkuller.html#_edn21" name="_ednref21"><sup>[21]</sup></a>. Zira Ermeni siyasi ve sivil ırkçı örgütlerin çıkardığı yayınlarda “Türklere karşı kin ve nefret” açık biçimde ifade edilmekteydi. Buna karşılık özellikle Ahmet Bey Ağaoğlu “Kaspi” gazetesinde yayınladığı makalelerinde sorumluların biran önce bulunmalarını ve çatışmaların önüne geçilmesini talep etmekteydi<a href="https://www.altayli.net/rus-ve-ermeni-tehdidine-karsi-kuzey-azerbaycanda-kurulan-ilk-turk-siyasi-tesekkuller.html#_edn22" name="_ednref22"><sup>[22]</sup></a>.</span></p>
<p><span>İhtilal günleri yaklaştıkça bu teşkilat, Bolşeviklerden kopmaya ve kendini Azerbaycan’ın kurtuluşuna vermeye başlamıştı. Ve yarı bağımsız bir teşkilat olarak yoluna devam etmiştir. Bu esnada teşkilata M. E. Resulzade gibi aydınların katıldığını görmekteyiz. Bundan dolayı Ruslar, bu teşkilatı sadece Türklerin milli ve manevi çıkarlarını koruduğu gerekçesiyle 1907’de kapatmıştır. Lakin ihtilalden sonra müstakil bir “Azerbaycan Komünist Partisi” haline gelerek faaliyetine devam edilmesine izin verilmiştir.</span></p>
<p><span><strong>3. Difâî Partisi</strong></span></p>
<p><span>1905’den itibaren Azerbaycan’da başlayan siyasi örgütlenmeler içerisinde ‘Seda-i Milli’, ‘Hümmet’ ve ‘Müsavat’ bunların en etkilisiydi. Ancak o tarihte Azerbaycan Türklerinin tarihine damgasını vuran ve özellikle Müslüman hakların savunmasını üzerine alan ‘Difâî’ ilk sırada yer almaktadır. Difâî Partisi Ağustos-Eylül 1906’da kurulmuştur. Azerbaycan’ın bölünüp işgale uğramasının ardından geçen uzun yıllar boyunca bağımsızlık mücadelesi aralıksız yürütülmüştür. Bu mücadele sürecinde Ermenilerin saldırıları çalışmalara engel oluşturmuştur. Ermenilerin saldırılarına karşı koymak amacıyla A. Ağaoğlu tarafından kurulan Difâî Partisi bu yönde önemli işler başardığını söyleyebiliriz. Bu teşkilat daha çok Azerbaycan Türklerinin milli ve manevi şuurunu güçlendirmiştir. Partinin kuruluş yerinin Bakü mü, yoksa Gence mi olduğu konusunda öteden beri bir belirsizlik bulunmaktadır. Ancak kuruluşunun hemen ardından Bakü’de yayınlanan gazetelerde hakkında bilgilerin yer alması ve hatta Irşad gazetesinde programının yayınlanması partinin Bakü’de kurulduğu savını güçlendirmektedir. Bu partinin kuruluşundaki en önemli etken ise Rus işgaliyle bölgede başlayan Ermeni ırkçılığı ve bu anlayışın Azerbaycan ve Anadolu Türkleri aleyhinde gösterdiği yoğun faaliyetlerdi. Difâî, Ermenilerin Müslümanlara karşı başlattıkları kıyım politikası bir yıldan beri tartışılmakta olan Müslüman-Türklerin birleşme çalışmaları siyasal bir sonucu gibi gözükmektedir<a href="https://www.altayli.net/rus-ve-ermeni-tehdidine-karsi-kuzey-azerbaycanda-kurulan-ilk-turk-siyasi-tesekkuller.html#_edn23" name="_ednref23"><sup>[23]</sup></a>.</span></p>
<p><span>Zira 1906’da Tiflis’te düzenlenen Ermeniler ile Türkler arasında ateşkes sağlanması hakkında toplantıda Taşnaksütyun’un önüne geçmek için Türklerin de kendilerini savunma haklarının olduğu vurgulanmaktaydı. Difâî bu örgütlenme çalışmasını üzerine almak amacıyla kurulmuştur. Parti başkanı A. Ağaoğlu, Ermenilerin başlattığı katliamları üç-beş Ermeni’nin başıboş hareketi olarak değil, arkasına Batılı güçlerin desteği ve Taşnaksütyun’un planlı işi olarak değerlendirmekte ve bu harekete karşı Difâî gibi bir örgütün oluşturulmasının önemini dile getirmekteydi<a href="https://www.altayli.net/rus-ve-ermeni-tehdidine-karsi-kuzey-azerbaycanda-kurulan-ilk-turk-siyasi-tesekkuller.html#_edn24" name="_ednref24"><sup>[24]</sup></a>.</span></p>
<p><span>Parti mührü altı köşeli yıldızla hilalden ve birbirlerine çapraz biçimde yerleştirilmiş iki kılıçtan oluşmaktaydı. Mührün üzerinde ise partinin tam adı yazılmıştı: “Difâî-Mücadeleyi Milli Fırkası.” Partinin taşıdığı isim ve açıklaması dikkat çekicidir. Difâî Arapça bir kelime olup “def edici” ve “savunmaya yönelik” anlamlarına gelmektedir. Çünkü bu teşkilat Ermenilerin Azerilere karşı soykırım yaptıkları zaman kurulmuştur. Hemen peşinden de “mücadeleyi milli” sözcüklerini yazılması, partinin hedefini tümden ortaya koymaktaydı. “Milli” sözcüğünün seçilmesi de bu bakımdan önemlidir. Difâî Partisinin programı, Kafkasya Müslümanlarının ‘var olma veya olamama’ davasını açıkça ortaya koyarak, kendi siyasi platformunu ilan etmiş bulunuyordu<a href="https://www.altayli.net/rus-ve-ermeni-tehdidine-karsi-kuzey-azerbaycanda-kurulan-ilk-turk-siyasi-tesekkuller.html#_edn25" name="_ednref25"><sup>[25]</sup></a>.</span></p>
<p><span>Partinin kuruluşundan sonra parti yönetim kurulu oluşturulmuştur. Partinin merkezi Bakü şehri idi. Kuruluşundan hemen sonra partinin Gence, Şuşa, Ağdam, Berde, Yevlah ve Nahçıvan’da şubeleri oluşturulmuş, hatta Türkiye’nin Kars-Iğdır ve Kuzey Kafkasya’nın Vladikafkas şehirlerinde de birer şubeleri kurulmuştur. Partinin Azerbaycan sınırları dışında da örgütlenmesi ortak bir ideale hizmet ettiği, temel amacının Ermeni propagandalarına ve katliamlarına karşı bütün Müslüman Türkler arasında bir birlik tesis etmeye çalıştığından ileri gelmektedir. Bundan dolayı Difâî, Anadolu ve Kafkas Türklerini ortak bir hedefte birleştiren ilk siyasi örgütlenme olarak da karşımıza çıkmaktadır.</span></p>
<p><span>Ekim 1906’da parti programı, amaç ve hedefleri Irşad gazetesinde maddeler halinde yayımlanmıştır. Dikkat çeken en önemli madde ise partinin amacına ilişkin olandır. Burada şöyle denilmektedir: Difâî Teşkilatı, “Kafkasya’nın bütün diğer halklarıyla, hatta kendi programını ilan eden bütün halkların hukuk ve eşitliklerini kabul edip, Kafkasya’nın âli değerleri için çalışmaktadır”. Parti bu amaç doğrultusunda Taşnaklar ile bile diyalogdan yana olduğunu duyurmaktaydı<a href="https://www.altayli.net/rus-ve-ermeni-tehdidine-karsi-kuzey-azerbaycanda-kurulan-ilk-turk-siyasi-tesekkuller.html#_edn26" name="_ednref26"><sup>[26]</sup></a>. Difâî Fırkasının duyurusunu T. Swıetochowski şöyle özetler: “Taşnaklar Müslümanlar üzerine hain ve acımasızca saldırılarına devam ederlerse, bizden gereken cevabı alır ve Kafkaslar kanlı bir coğrafya haline düşer. Taşnaklar emin olsun ki, bizler hiçbir zaman milletimizin mezarı ve toprağımızın külü üzerinde sadece Ermeni milletinin ve devletinin keyif sürdürmesine izin vermeyiz”<a href="https://www.altayli.net/rus-ve-ermeni-tehdidine-karsi-kuzey-azerbaycanda-kurulan-ilk-turk-siyasi-tesekkuller.html#_edn27" name="_ednref27"><sup>[27]</sup></a>.</span></p>
<p><span>Anlaşılan Difâî, barış yoluyla sorunların çözümünden yana olup halklar arasında eşitlik ve kardeşlik ilkesini savunmaktaydı. Ardından hitap ettiği toplumun, yani Türklerin durumundan söz etmekte ve yapılması gereken çalışmaları anlatıyordu. Burada önceliğin eğitim ve halkın çıkarlarının savunmasına tanınması dikkat çekmektedir. Difâî kısa zamanda geniş bir örgüt ağı oluşturmuştu. Partinin üzerinde durduğu konu ise toplumun aydınlatılmasıdır. Bu amaçla parti üyeleri halka yönelik aydınlanma çalışmaları yapmakta özellikle olanaklardan yararlanarak açık toplantılar düzenlemekteydi.</span></p>
<p><span>Çarlık yönetimi tarafından düzenlenen raporlarda, partinin halka dönük çalışmalarından endişe edildiği görülmektedir. Arşiv belgeleri arasında bu türden raporlar bulunmaktadır. Bu raporlardan birinde partinin ortaya çıktığı kısa sürede halk arasında geniş itibar kazandığı, toplumu komiteler halinde örgütlendirdiği ve toplum arasında sosyal ve siyasal olaylara ilişkin ilginin arttığı belirtilmekteydi. Difâî teşkilatının çalışmaları kaygı verici olarak görülmekte ve bunun sonucunda Müslümanların birleşeceği hakkında bilgiler verilmekteydi<a href="https://www.altayli.net/rus-ve-ermeni-tehdidine-karsi-kuzey-azerbaycanda-kurulan-ilk-turk-siyasi-tesekkuller.html#_edn28" name="_ednref28"><sup>[28]</sup></a>.</span></p>
<p><span>Kafkasları Rus idaresinden kurtarmak için gizli çalışmalar yürüten Difâî teşkilatı, Osmanlı ile de irtibat halindeydi. Teşkilat üyelerinden Emir Aslan Han, savaş sürerken Iğdır ve Erzurum’da Türk yetkililerle görüşmüştü. Emir Aslan Han, Kafkaslarda yaşayan halklardan oluşan ve muhtar bölgelerden meydana gelen bir devlet kurabileceklerini bildirmişti. Enver Paşa, Çerkez Müşir Fuat Paşa gibi seçkin Kafkas göçmenlerinden oluşan bir teşkilatlanmaya giderek, Kuzey Kafkaslara hareketlenme oluşması için “Türk Sıhhi Misyonu” adında bir komite kurmuştu. Öte yandan Gürcistan’da da Acarlar ile bu gibi faaliyetler yürütmekteydi<a href="https://www.altayli.net/rus-ve-ermeni-tehdidine-karsi-kuzey-azerbaycanda-kurulan-ilk-turk-siyasi-tesekkuller.html#_edn29" name="_ednref29"><sup>[29]</sup></a>.</span></p>
<p><span>Partinin en büyük şubesi “Karabağ Birlik Meclisi” idi. Bu şube partinin Karabağ, Gence, Garyagin (Karyagin) ve Şuşa bölgelerinin bütün çalışmalarını üstlenmişti. Şubeye bölge tüccarları, aydınları ve köylüler maddi ve manevi destek vermekteydiler. Merkez Şuşa’da bulunuyordu. Şubenin başında ise Kerim Bey Mehmandar durmaktaydı. Şube Ermeni saldırılarına karşı Müslümanları korumak için kendi silahlı birliklerini de oluşturmuştu. Şubeye bağlı silahlı asker sayısı 400’ü buluyordu. Tüzük, Ekim 1907’de meclis üyeleri tarafından onaylanmıştı. Tüzükte şu hususların altı çizilmişti: Müslümanların birliği, milli gelişimin sağlanması, etnik gruplar arasındaki çatışmaya son vermek, çatışmaya yol açanların yargılanması, rüşvete, yönetim haklarını kötüye kullananlara karşı mücadele programın ana başlıklarıydı<a href="https://www.altayli.net/rus-ve-ermeni-tehdidine-karsi-kuzey-azerbaycanda-kurulan-ilk-turk-siyasi-tesekkuller.html#_edn30" name="_ednref30"><sup>[30]</sup></a>.</span></p>
<p><span>Difâî, Kafkasya Müslümanlarının Rus ve Ermenilere karşı haklarını korumak için gereken bütün yollara başvurmaktan kaçınmamıştır. Yerli ahaliye karşı Ruslar tarafından sergilenen düşmanca tavırlar özellikle de cinayetler, karşılık görmekteydi. General Galaşçabov, Gence Vali Yardımcısı Kreşcinski, Gence Polis Müdürü Bannikov, Savcı Cunyakin, yine Polis Müdürü Felikinski ve çok sayıda Rus yetkili öldürülmüştü. Cezaevi İmamı Atakişi de ihbar ettiği için benzer biçimde cezalandırılmıştır<a href="https://www.altayli.net/rus-ve-ermeni-tehdidine-karsi-kuzey-azerbaycanda-kurulan-ilk-turk-siyasi-tesekkuller.html#_edn31" name="_ednref31"><sup>[31]</sup></a>.</span></p>
<p><span>Difâî, Azerbaycan Türklerinin bilincinde aydınlanma ve milletleşme anlayışını şekillendirmiştir. Bu bakımdan parti bir ilke imza atmıştır. Şayet 1918-1920 yılları arasında Azerbaycan’da bağımsız bir cumhuriyet mevcut olmuşsa bunda Difâî Partisinin büyük rolü bulunmaktadır. Difâî Partisinin varlığı Azerbaycan’da siyasi partilerin gelişmesinde öncülük etti. Nitekim daha sonra kurulan Müsavat Partisi, Azerbaycan’ın bağımsızlığını atılan bu ilk tohumların neticesinde ilan etmiştir. Ayrıca eğer Bolşevik-Taşnak ve dış destekli Ermeni ayaklanmaları devam etmiyor olsaydı o dönemde kurulan bağımsız cumhuriyet günümüze kadar sürecek ve Kafkaslar’daki ortam farklı yönde cereyan ediyor olabilirdi.</span></p>
<p><span>Sonuç (Analiz ve Değerlendirme)</span></p>
<p><span>Dış görüşler şu konuda mutabık oldukları bir gerçektir: “Ermeniler her zaman Kiliseyi ve Hıristiyanlığı kullanarak Batı dünyasını yanlarına çekmeyi başarmış, zayıf olandan kaçmış, hep güçlünün yanında yer almışlardır. Nerde zenginlik, hoşgörü ortamı varsa fırsat kollamış ve orda yer edinmişlerdir<a href="https://www.altayli.net/rus-ve-ermeni-tehdidine-karsi-kuzey-azerbaycanda-kurulan-ilk-turk-siyasi-tesekkuller.html#_edn32" name="_ednref32"><sup>[32]</sup></a>. Tıpkı bir zamanlar Bizans, İran ve Osmanlı’nın yanında yer aldığı gibi. Diğerleri gibi Osmanlı da zayıflamaya yüz tutunca bu sefer ibreyi Ruslardan yana kullanarak, Kafkaslara göç etme politikası sayesinde mezalim gerçekleştirmişlerdir. Ermenilerin ortaya çıkışı kilise, ırkçılık ve değişik coğrafyalardaki faaliyetleri ile başlar<a href="https://www.altayli.net/rus-ve-ermeni-tehdidine-karsi-kuzey-azerbaycanda-kurulan-ilk-turk-siyasi-tesekkuller.html#_edn33" name="_ednref33"><sup>[33]</sup></a>.</span></p>
<p><span>Rusların Ermenilere karşı olan tutumundaki değişikliklerin esas sebebi Ermeniler arasında sırf din ve ırkçılık fikrinin artamaya başlamasıydı. Irkçılık fikirlerinin aşılanması, Ermenilerin fiilen bir düşman gibi görülmesine yol açacaktı. Bu fikirleri bertaraf etmek için Ruslar, Ermenileri Türklere karşı kışkırtma metotlarını kullanmıştır. Ermeniler, hadiseler ile alakalı olarak yaptıkları faaliyetlerle dünya kamuoyuna en ağır kayıpları veren tarafın kendileri oldukları imajını oluşturma becerisini de göstermişlerdir.</span></p>
<p><span>Dün nasıl Batı, ister Rusya, isterse de İngiltere, Kafkasya’da Ermenistan’ı “güvenilir” ve “kullanılabilir” karakol olarak gördüyse, bugünkü jeostratejik hesaplarda da benzeri ipuçları gizlidir. Görüldüğü gibi bu jeopolitik ve jeostratejik ortamda Ermeni meselesi kesinlikle Türkleri ve Ermenileri birinci elden ilgilendiren konuların ortaya çıkardığı bir mesele değildir. Dış güçler tarihen başka milletlere ve azınlıklara nasıl bir yöntem uygulamış iseler, Ermeniler için de aynı yönteme başvurmuşlardır. Yalnız Ermenilerin diğerlerine göre iki hassas yönü bulunmaktaydı. Birincisi yaşadıkları coğrafyada hiçbir zaman çoğunlukta değillerdi. İkincisi ise, yaşadıkları coğrafyanın denizden uzaklığı Batılı güçlerin diğer Hıristiyan güçler için denizden kolay sağladığı benzer desteğin kendilerine iletilmesine olanak sağlamamaktaydı. Bu yolda onlar arasında ırkçılığın uyanması sağlanmalıydı. Bunun için de en önemli faktör hiç kuşkusuz ‘din’ ve ‘kilise’ faktörü idi<a href="https://www.altayli.net/rus-ve-ermeni-tehdidine-karsi-kuzey-azerbaycanda-kurulan-ilk-turk-siyasi-tesekkuller.html#_edn34" name="_ednref34"><sup>[34]</sup></a>.</span></p>
<p><span>Ermenilerin Azerbaycan’da mezalim ve soykırım yapması hakkında en iyi örnek yine kendi itirafları, bazı Rus ve Gürcü bilim adamlarıdır. Bu konuda Kaçaznuni, Lalayan, Veliçko, Glinka, Çavçavadze, Karinyan, Karibi vb. Ermenilerin mezalimlerinden yazdıkları eserlerinde bilgi vermişleridir. Bazı Ermeni araştırmacılarına göre; ‘Kafkasya’da gelecek Ermenilerindir’. Ermeni ırkçılığı öyle boyutlarda idi ki, onlar Kafkaslar ve Doğu Anadolu’da başka halk görmek istememekteydiler. Görülüyor ki Ermeniler sadece Müslüman Türklere değil, aynı zamanda Gürcüler, Çeçenler, Araplar, Kürtler, Farslar ve diğer halklara karşı idi<a href="https://www.altayli.net/rus-ve-ermeni-tehdidine-karsi-kuzey-azerbaycanda-kurulan-ilk-turk-siyasi-tesekkuller.html#_edn35" name="_ednref35"><sup>[35]</sup></a>. Bu konuda özellikle dönemin ‘Hümmet’, ‘Hayat’, ‘Kaspi’, ‘İzvestiya’, ‘Mişak’, ‘İttihat’, ‘Açık Söz’ vb. gazete ve dergilerinde önemli bilgiler olduğu da bilim camiasınca bilinenler arasındadır.</span></p>
<p><span>Ermeni komitecilerin, Rusya, İngiltere, Fransa, ABD gibi devletlerin sırf kendi menfaatleri için ileri sürdükleri yalan vaatlerine kapılarak, Ermenileri büyük bir sefalete sürükleyen ve hem de bir milyon Türkün bu yüzden ölümüne sebebiyet veren bu hareketleri bugün kapanması güç bir yara açılmasına meydan vermiştir. Bir diğer yabancı gözüyle de meseleyi körükleyicilerin başında yine Rusya’nın ağırlığını görmekteyiz<a href="https://www.altayli.net/rus-ve-ermeni-tehdidine-karsi-kuzey-azerbaycanda-kurulan-ilk-turk-siyasi-tesekkuller.html#_edn36" name="_ednref36"><sup>[36]</sup></a>. Günümüzde Azerbaycan derinden etkileyen bu sorunu daha da karmaşıklaştıran, yine Rusya ve Batı’nın Kafkaslara ilişkin emellerinden ve Ermenileri koruma adına Türk Milletinin işlerine karışmasından kaynaklanmaktadır.</span></p>
<p><span>Dış güçlerin yüzyıllardan beri Kafkaslar ve Ortadoğu’ya açılma politikasında özellikle asker ve donanma kullanmayıp, yerine daha çok din, misyonerler ve siyasi lobileri kullandığı izlenmektedir. Ancak misyoner ve lobi faaliyetleri zamanla bir din mücadelesine ve Müslüman Türklere karşı isyanların organize edildiği, başta Ermeniler olmak üzere, din, mezhep ve ırkçılığın kışkırtıldığı odaklar halini almıştır. Bunun sonucunda yüzyıllardır birlikte yakın komşu olarak yaşayan toplumlar bölge için birer sosyal fay hattı oluşturmuştur.</span></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Doç. Dr. Beşir MUSTAFAYEV</strong></span></a>
</p><p><span>Siirt Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü, E- mektup: besirmustafa@gmail.com</span></p>
<p><span><strong>Alıntı Kaynak:</strong> Yeni Türkiye Dergisi, Sayı: 60 Yıl: 2014</span></p>
<hr>
<div><span><strong><span>Kaynakça</span></strong></span></div>
<div><span><strong><span>Arşiv Vesikaları</span></strong></span></div>
<div><span>♦ ARDA (Azerbaycan Respublikası Dövlet Arxi- vi), 894-10-81.</span></div>
<div><span>♦ ARDTA (Azerbaycan Respublikası Dövlet Tarix Arxivi), 83-1-201.</span></div>
<div><span>♦ ARDTA, 62-1-59.</span></div>
<div><span>♦ ARDTA, 821-133- 461.</span></div>
<div><span>♦ ARSPİHA (Azerbaycan Respublikası Siyasi 9 Partiyalar ve İçtimayi Hereketler Arxivi), 227-2-13.</span></div>
<div><span>♦ RFDTA (Rusya Federasyonu Devlet Tarih Arşivi, roCygapCTBeHHLIH McTOpHHeCKHH ApXHB Pocchhckoh ®egepa^HH), F. 841, L. 7, D. 290.</span></div>
<div><span>♦ RFDTA, F. 821, L. 7, D. 220.</span></div>
<div><span>♦ RFDTA, F. 544, L. 13, D. 20.</span></div>
<div><span>♦ ATASE (Askeri Tarih Araştırmaları Stratejik Etüt Başkanlığı), Belgelerle Ermeni Sorunu, Genelkurmay Basımevi, Ankara, 1993.</span></div>
<div><span>♦ ATASE, K. 3194, D. 88. (Azerbaycan Kuzey Kafkasya Türk Cumhuriyeti Hükümeti İle Mülki Askeri Kuruluşu Adlaşma Gereğince Kafkasya’dan Geri Çekilme ve Yazışmalar).</span></div>
<div><span>♦ ATASE, K. 2922, D. 512.(Kafkas ve İran Olayları Hakkında İstihbarat Raporları).</span></div>
<div><span>♦ BOA (Başbakanlık Osmanlı Arşivi), HR. SYS, 2397/6.</span></div>
<div><span>♦ Mavera-yı Kafkas Seyminin 26 Şubat-11 Mart Tarihli İçtimaının Mazbataları (Vesikalar ve Materyaller).</span></div>
<div><span><strong><span>Süreli Yayımlar</span></strong></span></div>
<div><span>♦ Kaspi Qazeti, Nu: 206, Bakı, 28 Oktyabr 1905.</span></div>
<div><span>♦ Kaspi, 27-30 Noyabr 1906.</span></div>
<div><span>♦ Yeni Kafkasya Jurnali, Nu: 2, Yıl. 13, 31, Bakı, Mart 1925.</span></div>
<div><span>♦ Basiret Qazeti, Nu: 219-221, Bakı, 1919.</span></div>
<div><span>♦ Hümmet Qazeti, Nu: 36, Bakı, 1918.</span></div>
<div><span>♦ Bakinskiy Raboçii Qazeti, Nu: 79, Bakı, 1 May 1918.</span></div>
<div><span>♦ Elturan Jurnalı, “Birinci Pyotor’un Vesiyetna- mesi (1725-1726), (Öz Elyazmasından)”, Azerbaycan Elmler Akademiyası Milli Münasebetler Institutu Nati- onalnıe Voprosı, Nu: 1-3, Bakı, 1993.</span></div>
<div><span><strong><span>Telif Araştırmalar</span></strong></span></div>
<div><span>♦ BAYKARA Hüseyin, “Azerbaycan Cumhuriye- ti’nin İlk Askeri Zaferi” sayı. 35, TTK Yayınları, Ankara, 1965.</span></div>
<div><span>♦ BUDAG Mustafa, “Nuri Paşanın Qafqaz İslam Ordusunda Raportu”, Qafqaz Üniversiteti Qafqaz Araştırmaları Institutu Neşriyyatı, Nu: 006, Bakı, 2008.</span></div>
<div><span>♦ DEVLET Nadir, Rusya Türklerinin Milli Mücadele Tarihi (1905-1917), TTK Yayınları, Ankara, 2014.</span></div>
<div><span>♦ GAILLARD Gaston, Türk-Ermeni Sorunu (Les 10 Turcs-I’ Evrope), İzmir, 2003.</span></div>
<div><span>♦ HAYIT Baymirza, Türkistan Devletlerinin Milli Mücadele Tarihi, Ankara, 1995.</span></div>
<div><span>♦ KARABEKIR Kazım, Erzincan ve Erzurum’un Kurtuluşu, İstanbul, 1995.</span></div>
<div><span>♦ KÖSALI R., “Seymden Parlımana”, İstiqlal Nüsxesi, Bakı, 1919.</span></div>
<div><span>♦ MEMMEDZADE Mirza Bala, Milli Azerbaycan Harekâtı, Nu: 40, Azerbaycan Kültür Derneği Yayınları, Ankara, 1991.</span></div>
<div><span>♦ MUSTAFAYEV Beşir, Ermenilerin Kuzey Azerbaycan’daki Faaliyetleri (1905-1920), Ege Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Türk Dünyası Araştırmaları Enstitüsü, Türk Tarihi Anabilim Dalı, Basılmamış Doktora Tezi, İzmir, 2009.</span></div>
<div><span>♦ MUSTAFAYEV Beşir, “Türk İslam Ordu- su’nun Kuzey Kafkas (Dağıstan) Harekâtına Dair (Arşiv Vesikaları Işığında-1917-1919)”, Selçuk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Dergisi, sayı. 30, Konya, 2013.</span></div>
<div><span>♦ MUSTAFAYEV Beşir, “Arşiv Belgeleri Işığında Kuba’da Ermeni Zulmü (1905-1920)”, Karadeniz Araştırmaları Dergisi, Sayı. 26, Yaz Dönemi, Ankara, 2010.</span></div>
<div><span>♦ NERİMANOV Neriman, Biz Qafqazyaya Hansı Şuarla Gedirdik, Bakı, 1989.</span></div>
<div><span>♦ ONK Nizamettin Halil, “Yıni Azerbaycan Cumhuriyeti Kurulurken”, Türk Dünyası Tarih Bülteni, İstanbul, Nisan 1992.</span></div>
<div><span>♦ QAFFAROV Tahir, Azerbaycan Tarixi, Bakı, 2005.</span></div>
<div><span>♦ QASIMOV Musa, Birinci Dünya Muharebesi illerinde Böyük Dövletlerin Azerbaycan Siyaseti (19141918), c. 1, Bakı, 2000.</span></div>
<div><span>♦ RESULZADE Mehmet Emin, Azerbaycan Cumhuriyeti Keyfiyeti Teşekkülü, Bakı, 1918.</span></div>
<div><span>♦ RESULZADE Mehmet Emin, “Qafqazya Türkleri”, Azerbaycan Jurnalı, Nu:1, Bakı, 1991.</span></div>
<div><span>♦ SABİR Mirze Ali Ekber, Hophopname, Bakı, (Trsz).</span></div>
<div><span>♦ SADULLAH Ahmet Mustafa, Türklere Karşı Rus Vahşeti, Hazırlayan: Muhiddin Nalbantoğlu, İstanbul, 1970.</span></div>
<div><span>♦ SÜLEYMANOV Manaf, Qafqaz İslam Ordusu ve Azerbaycan, Herb Neşriyyatı, Bakı, 1999.</span></div>
<div><span>♦ SWIETOCHOWSKİ Tadeusz, Müslüman Cemaatten Ulusal Kimliğe Rus Azerbaycan’ı 1905-1920, İstanbul, 1988.</span></div>
<div><span>♦ URAS Esat, Tarihte Ermeniler ve Ermeni Meselesi, İstanbul, 1987.</span></div>
<div><span>♦ ZEYNALOĞLU Cahangir, Muhtasar Azerbaycan Tarihi, Azerbaycan Devlet Kitap Palatası, 1992 Yıl Neşri, İstanbul, 1924.</span></div>
<div><span><strong>Dipnotlar:</strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/rus-ve-ermeni-tehdidine-karsi-kuzey-azerbaycanda-kurulan-ilk-turk-siyasi-tesekkuller.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a>   Ruslar, Ermenileri de kullanarak Kafkaslar, Doğu Anadolu ve Orta Asya’yı ele geçirme emelleri bir buçuk asırdır devam etmektedir.</span></div>
<div><span>Bunun temellerini de dünya hâkimiyetini Moskoflara uygun gören ‘deli’ lakaplı Petro atmıştır. Deli Petro vasiyetnamesinde yolu da göstermiştir: “Hive Hanlığını ele geçirirsek öte yanı da bizim olur.</span></div>
<div><span>Petro bu maksatla Hazar Denizinde bir donanma kurdu. Buradan Harzem denilen Türk illerine sıçrayarak donanmasını Aral Gölüne nakledecek ve oradan da Ceyhun Nehri vasıtasıyla Hindistan’a inecektir”. Günümüzde bile Ruslar, Deli Petro’nun bu vasiyetnamesine öylesine sadakat gösteriyorlar ki, onunla ‘cihanı fetih’ parolasına daima bağlı kalacaklarını iddia edebiliriz Elturan Jurnalı, “Birinci Pyotor’un Vesiyetnamesi (1725-1726), (Öz Elyazmasından)”, Azerbaycan Elmler Akademiyası Milli Münasebetler İnstitutu Na- tionalnıe Voprosı, Nu: 1-3, Bakı, 1993, s. 33-35; Ahmet Mustafa Sadullah, Türklere Karşı Rus Vahşeti, Hazırlayan: M. Nalbantoğlu, İstanbul, 1970, s. 29-32.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/rus-ve-ermeni-tehdidine-karsi-kuzey-azerbaycanda-kurulan-ilk-turk-siyasi-tesekkuller.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a>   Beşir Mustafayev, “Arşiv Belgeleri Işığında Kuba’da Ermeni Zulmü (1905-1920)”, Karadeniz Araştırmaları Dergisi, Sayı. 26, Yaz Dönemi, Ankara, 2010, s. 110; Baymirza Hayit, Türkistan Devletlerinin Milli Mücadele Tarihi, Ankara, 1995.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/rus-ve-ermeni-tehdidine-karsi-kuzey-azerbaycanda-kurulan-ilk-turk-siyasi-tesekkuller.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a>  ATASE (Askeri Tarih Araştırmaları Stratejik Etüt Başkanlığı), Belgelerle Ermeni Sorunu, Genelkurmay Basımevi, Ankara, 1993, s. 269.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/rus-ve-ermeni-tehdidine-karsi-kuzey-azerbaycanda-kurulan-ilk-turk-siyasi-tesekkuller.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a>   Bolşevikler Bakü petrollerini ele geçirmek için, Taşnaklar ise, “Büyük Ermenistan” kurmak hevesiyle Kafkaslar’da mezalim uygulayarak, komünist rejimin Azerbaycan’da hâkim kılınmasında azimkâr mücadeleler sergilemişlerdir. Bu konuda hiç kuşkusuz hem Erme- niler hem de Ruslar kârlı çıkacaklardır. Rusya kanalıyla Batılılaşma, kapitalist gelişim gibi bazı eğilimler etkili biçimde kendisini gösterse de bu gelişmeler sadece merkezi bölgelerle sınırlıydı. Gence ve Bakü bu anlamda başı çekiyordu. Kaspi Qazeti, Nu: 206, Bakı, 28 Oktyabr 1905. Neriman Nerimanov, Biz Qafqazyaya Hansı Şuarla Gedirdik, Bakı, 1989.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/rus-ve-ermeni-tehdidine-karsi-kuzey-azerbaycanda-kurulan-ilk-turk-siyasi-tesekkuller.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a>   Beşir Mustafayev, “Türk İslam Ordusu’nun Kuzey Kafkas (Dağıstan) Harekâtına Dair (Arşiv Vesikaları Işığında-1917-1919)”, Selçuk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Dergisi, sayı. 30, Konya, 2013, s. 18-25.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/rus-ve-ermeni-tehdidine-karsi-kuzey-azerbaycanda-kurulan-ilk-turk-siyasi-tesekkuller.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> Kazım Karabekir, Erzincan ve Erzurum’un Kurtuluşu, İstanbul, 1995, s. 138, 139.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/rus-ve-ermeni-tehdidine-karsi-kuzey-azerbaycanda-kurulan-ilk-turk-siyasi-tesekkuller.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a>   Kafkas İslam Ordusu, üçüncü ordunun yanında Harbiye Nazırı Enver Paşa’nın emriyle ve Nuri Paşa’nın kumandasında tamamen Müslümanlardan oluşan bir kuvvet idi. Bu ordunun esas amacı kargaşa içinde bulunan Azerbaycan ve Dağıstan’ı Rus işgalinden 3 kurtararak bağımsızlıklarını ilan etmelerine yardımcı olmaktı. Öte yandan Kafkasya’da kurulacak ordunun esasını vücuda getirmek, Kafkasyalı askerlere talim vermek, Osmanlı ile siyasi rabıtayı ve as- keriyeyi tesis etmekti. Kâğıt üstünde ‘Ordu’ olarak adlandırılsa da üç tümenden oluşması ve bu dönemde yoğun çatışmalarla eriyen Kafkas Ordular Gurubunun ve 9. Ordu ile Doğu Ordular Gru- bu’na bağlı bir kolordu olarak yapılandırılmıştır. Azerbaycan Cum- huriyeti’nin Emniyet Genel Müdürü Nağı Keykurun Şeyhzamanlı, hatıralarında Enver Paşa’nın Haydarpaşa İstasyonundan Nuri Paşa’yı nasıl heyecanla yolcu ettiğini anlatıyor: “Enver Paşa, Nuri Paşa ve yaverine son talimatlarını veriyor daha sonra Kafkasya’da yapılacak işleri bir daha hatırlatıyor ve ekliyor; siz ikiniz de benim kardeşimsiniz, unutmayınız.” Nuri Paşa 3 Haziran 1918’de İran üzerinden Kafkasya’ya gitmiş, önce Azerbaycan Milli Hükümetinin bulunduğu Gence’de kalmış, daha sonra kuvvetlerini oluşturarak 15 Eylül’de, Bakü’yü emperyalistlerden ve Rus-Ermeni çetelerinden temizlemiştir. Kafkas İslam Ordusunun, siyasi, askeri, sosyal ve tarihi öneme haiz neticeleri olmuştur. En büyük neticesi ise yeni kurulmuş olan Azerbaycan Demokratik Cumhuriyetinin (ADC) faaliyetlerini hayata geçirmesi ve toprak bütünlüğünün teminatı olmasıdır. Azerbaycan’ın aydınları da geçtiği bu çetin yollardan Türkiye’nin yardımına büyük ümitler beslemiştir. Harici İşler Nazırı M. H. Hacınski, Nuri Paşa ile görüşerek hem Kafkas İslam Ordusunun daveti hem de müstakil Azerbaycan ordusunun oluşturulması yönünde fikir mübadelesi yürütmüşlerdir. Bu bağlamda Kafkas İslam Ordusunun mübareze ve kurtuluş yolu, bir kahramanlık destanı gibi değerlendirebiliriz. Kahramanlık sembolüne çevrilmiş şahsi hüner ve şerefi ile tarihle ebedileşen Enver Paşa, Nuri Paşa ve diğerleri Türk tarihinde yeni sayfalar açarak unutulmazlar listesinde yer almayı başarmışlardır. Bölgede meydana gelen yeniliklerin başında hiç kuşkusuz Osmanlı Türk Ordusunun Kuzey Azerbaycan’a gelişi ve Bakü başta olmak üzere işgal altında olan diğer Azerbaycan topraklarının ve Müslümanların kurtuluşu olmuştur. Mustafa Budag, “Nuri Paşanın Qafqaz İslam Ordusunda Raportu”, Qafqaz Universiteti Qafqaz Araştırmaları İnstitutu Neş- riyyatı, Nu: 006, Bakı, 2008, s. 448; Nizamettin Halil Onk, “Yeni Azerbaycan Cumhuriyeti Kurulurken”, Türk Dünyası Tarih Bülteni, İstanbul, Nisan 1992, s. 33, 34; Manaf Süleymanov, Qafqaz İslam Ordusu ve Azerbaycan, Herb Neşriyyatı, Bakı, 1999, s. 281, 282.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/rus-ve-ermeni-tehdidine-karsi-kuzey-azerbaycanda-kurulan-ilk-turk-siyasi-tesekkuller.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> Kaspi 1905, Nu. 206.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/rus-ve-ermeni-tehdidine-karsi-kuzey-azerbaycanda-kurulan-ilk-turk-siyasi-tesekkuller.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> ARDTA, 83-1-201.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/rus-ve-ermeni-tehdidine-karsi-kuzey-azerbaycanda-kurulan-ilk-turk-siyasi-tesekkuller.html#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> ARDTA, 62-1-59.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/rus-ve-ermeni-tehdidine-karsi-kuzey-azerbaycanda-kurulan-ilk-turk-siyasi-tesekkuller.html#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> ARDTA, 821-133-461.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/rus-ve-ermeni-tehdidine-karsi-kuzey-azerbaycanda-kurulan-ilk-turk-siyasi-tesekkuller.html#_ednref12" name="_edn12">[12]</a>  Rusya’da 1917 Ekim devriminden sonra oluşan Sovyet rejimini tanımayan Zakafkasya (Güney Kafkasya) Komitesi devrilmiş ve 15 Kasımda Zakafkasya’yı idare etmek için Tiflis’te Güney Kafkasya Komiserliği kurulmuştur. Başkan olarak da Gürcü Menşevik Y P Gegeçkori seçildi. Ermeni-Gürcü-Azeri halkı bu kurumda temsil edilmekteydi. Bu kurum daha sonralar Rusya’da kurulan hâkimiyeti tanımayarak, Zakafkasya Hükümetini kurmuştur. Oluşturulan yeni Güney Kafkasya Seymin (10 Şubat 1918) çoğunluğunu Müslüman Parti Blokları teşkil ediyordu. Azerbaycan Fırkasını 4 partiye özgü 44 Milletvekili ile temsil ediliyordu. Rehber olarak da Resulzade’yi görmekteyiz. 3 Mart’ta Rusya ve Almanya arasında Brest-Litovsk Barış Antlaşmasının imzalanması, Ermenilerin iddia ettikleri “Batı Ermenistan’ı” (Türkiye’nin Doğu Anadolu topraklarında Ermenilerin gerçekleştirdikleri isyan ve katliamlar bunun esas sebebi olmuştur) planlarını alt-üst etti. Anlaşmaya esasen 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı öncesi sınır hattı berpa edilmeli, Kars-Iğdır-Ardahan-Batum Vilayetleri Osmanlı imparatorluğuna verilmeli ve Rus güçleri Osmanlı arazilerinde bulunan Ermeni isyancıları silahsızlandırmalıydı. RFDTA, F. 544, L. 13, D. 20, s. 45; BOA, HR. SYS, 2397/6.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/rus-ve-ermeni-tehdidine-karsi-kuzey-azerbaycanda-kurulan-ilk-turk-siyasi-tesekkuller.html#_ednref13" name="_edn13">[13]</a> Tahir Qaffarov, Azerbaycan Tarixi, Bakı, 2005, s. 8-11.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/rus-ve-ermeni-tehdidine-karsi-kuzey-azerbaycanda-kurulan-ilk-turk-siyasi-tesekkuller.html#_ednref14" name="_edn14">[14]</a> ATASE, K. 3194, D. 88; Mavera-yı Kafkas Seyminin 26 Şubat-11 Mart Tarihli Içtimaının Mazbataları (Vesikalar ve Materyaller), s. 56, 89, 116, 132.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/rus-ve-ermeni-tehdidine-karsi-kuzey-azerbaycanda-kurulan-ilk-turk-siyasi-tesekkuller.html#_ednref15" name="_edn15">[15]</a> ARSPIHA, 227-2-13.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/rus-ve-ermeni-tehdidine-karsi-kuzey-azerbaycanda-kurulan-ilk-turk-siyasi-tesekkuller.html#_ednref16" name="_edn16">[16]</a>  Mehmet Emin Resulzade, “Qafqazya Türkleri”, Azerbaycan Jurnali, Nu:1, Bakı, 1991, s. 154.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/rus-ve-ermeni-tehdidine-karsi-kuzey-azerbaycanda-kurulan-ilk-turk-siyasi-tesekkuller.html#_ednref17" name="_edn17">[17]</a>  Hüseyin Baykara, “Azerbaycan Cumhuriyeti’nin Ilk Askeri Zaferi”, sayı. 35, TTK Yayınları, Ankara, 1965, s. 131, 132; Nadir Devlet, Rusya Türklerinin Milli Mücadele Tarihi (1905-1917), TTK Yayınları, Ankara, 2014, s. 172.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/rus-ve-ermeni-tehdidine-karsi-kuzey-azerbaycanda-kurulan-ilk-turk-siyasi-tesekkuller.html#_ednref18" name="_edn18">[18]</a>  R. Kösalı, “Seymden Parlımana”, Istiqlal Nüsxesi, Bakı, 1919, s. 72.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/rus-ve-ermeni-tehdidine-karsi-kuzey-azerbaycanda-kurulan-ilk-turk-siyasi-tesekkuller.html#_ednref19" name="_edn19">[19]</a>  Beşir Mustafayev, Ermenilerin Kuzey Azerbaycan’daki Faaliyetleri (1905-1920), Ege Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Türk Dünyası Araştırmaları Enstitüsü, Türk Tarihi Anabilim Dalı, Basılmamış Doktora Tezi, İzmir, 2009, s. 111, 112.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/rus-ve-ermeni-tehdidine-karsi-kuzey-azerbaycanda-kurulan-ilk-turk-siyasi-tesekkuller.html#_ednref20" name="_edn20">[20]</a>  Bkz: Mirze Ali Ekber Sabir, Hophopname, “Beynelmilel”, Bakı, Tsz.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/rus-ve-ermeni-tehdidine-karsi-kuzey-azerbaycanda-kurulan-ilk-turk-siyasi-tesekkuller.html#_ednref21" name="_edn21">[21]</a>  Mehmet Emin Resulzade, 1918, s. 109.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/rus-ve-ermeni-tehdidine-karsi-kuzey-azerbaycanda-kurulan-ilk-turk-siyasi-tesekkuller.html#_ednref22" name="_edn22">[22]</a> Kaspi, Bakı, 27-30 Noyabr 1906.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/rus-ve-ermeni-tehdidine-karsi-kuzey-azerbaycanda-kurulan-ilk-turk-siyasi-tesekkuller.html#_ednref23" name="_edn23">[23]</a>  Baykara, a. g. e., s. 132; Devlet, a. g. e., s. 168.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/rus-ve-ermeni-tehdidine-karsi-kuzey-azerbaycanda-kurulan-ilk-turk-siyasi-tesekkuller.html#_ednref24" name="_edn24">[24]</a>  Mustafayev, s. 112-114.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/rus-ve-ermeni-tehdidine-karsi-kuzey-azerbaycanda-kurulan-ilk-turk-siyasi-tesekkuller.html#_ednref25" name="_edn25"><strong>[25]</strong></a> Tadeusz Swıetochowski, Müslüman Cemaatten Ulusal Kimliğe Rus Azerbaycan’ı 1905-1920, İstanbul, 1988, s. 73.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/rus-ve-ermeni-tehdidine-karsi-kuzey-azerbaycanda-kurulan-ilk-turk-siyasi-tesekkuller.html#_ednref26" name="_edn26">[26]</a> Kaspi, Bakı. 27-30 Noyabr 1906.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/rus-ve-ermeni-tehdidine-karsi-kuzey-azerbaycanda-kurulan-ilk-turk-siyasi-tesekkuller.html#_ednref27" name="_edn27">[27]</a>  Swıetochowski, s. 73, 74.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/rus-ve-ermeni-tehdidine-karsi-kuzey-azerbaycanda-kurulan-ilk-turk-siyasi-tesekkuller.html#_ednref28" name="_edn28">[28]</a> ARDTA, 62-1-59.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/rus-ve-ermeni-tehdidine-karsi-kuzey-azerbaycanda-kurulan-ilk-turk-siyasi-tesekkuller.html#_ednref29" name="_edn29"><strong>[29]</strong></a>  Musa Qasımov vd., Birinci Dünya Muharebesi İllerinde Böyük Dövletlerin Azerbaycan Siy^eti (1914-1918), c. 1, Bakı, 2000, s. 83.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/rus-ve-ermeni-tehdidine-karsi-kuzey-azerbaycanda-kurulan-ilk-turk-siyasi-tesekkuller.html#_ednref30" name="_edn30">[30]</a> ARDTA, 62-1-59.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/rus-ve-ermeni-tehdidine-karsi-kuzey-azerbaycanda-kurulan-ilk-turk-siyasi-tesekkuller.html#_ednref31" name="_edn31">[31]</a>  Swıetochowski, s. 72-74.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/rus-ve-ermeni-tehdidine-karsi-kuzey-azerbaycanda-kurulan-ilk-turk-siyasi-tesekkuller.html#_ednref32" name="_edn32">[32]</a>  RFDTA, F. 841, L. 7, D. 290, s. 38.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/rus-ve-ermeni-tehdidine-karsi-kuzey-azerbaycanda-kurulan-ilk-turk-siyasi-tesekkuller.html#_ednref33" name="_edn33">[33]</a>  RFDTA, F. 821, L. 7, D. 220, s. 41.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/rus-ve-ermeni-tehdidine-karsi-kuzey-azerbaycanda-kurulan-ilk-turk-siyasi-tesekkuller.html#_ednref34" name="_edn34">[34]</a>  Beşir Mustafayev, Ermenilerin Kuzey Azerbaycan’daki Faaliyetleri (1905-1920), Ege Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Türk Dünyası Araştırmaları Enstitüsü, Türk Tarihi Anabilim Dalı, Basılmamış Doktora Tezi, İzmir, 2009, s. 32-40.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/rus-ve-ermeni-tehdidine-karsi-kuzey-azerbaycanda-kurulan-ilk-turk-siyasi-tesekkuller.html#_ednref35" name="_edn35">[35]</a>  Mustafayev, s. 421-431.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/rus-ve-ermeni-tehdidine-karsi-kuzey-azerbaycanda-kurulan-ilk-turk-siyasi-tesekkuller.html#_ednref36" name="_edn36"><strong>[36]</strong></a>  Gaston Gaıllard, Türk-Ermeni Sorunu (Les Turcs-I’ Evrope), İzmir, 2003, s. 1, 2.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Ermeni Tehciri ve Gerçekler</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/ermeni-tehciri-ve-gercekler</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/ermeni-tehciri-ve-gercekler</guid>
<description><![CDATA[ Ermeni Tehciri ve Gerçekler
Osmanlı Devleti tarafından yüzyıllar boyunca millet-i sadıka olarak kabul edilen Ermeniler, Avrupa devletlerinin Şark Meselesi olarak şöhret bulan politikaları neticesinde, XIX. yüzyılın ikinci yarısından itibaren zayıflayan Osmanlı idaresine karşı ciddi bir sorun teşkil etmeye başlamışlardır. Fransız Devrimi’nin fitilini ateşlediği milliyetçilik cereyanları ile zayıflayan Osmanlı Devleti’nin topraklarına göz koyan Avrupalı güçlerin Hıristiyan azınlıklardan kendi emellerini gerçekleştirebilmek […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4853b46b1.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:45 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Ermeni, Tehciri, Gerçekler</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/12/Ermeni-Tehciri.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/ermeni-tehciri-ve-gercekler.html">Ermeni Tehciri ve Gerçekler</a></p>
<p><span>Osmanlı Devleti tarafından yüzyıllar boyunca millet-i sadıka olarak kabul edilen Ermeniler, Avrupa devletlerinin Şark Meselesi olarak şöhret bulan politikaları neticesinde, XIX. yüzyılın ikinci yarısından itibaren zayıflayan Osmanlı idaresine karşı ciddi bir sorun teşkil etmeye başlamışlardır. Fransız Devrimi’nin fitilini ateşlediği milliyetçilik cereyanları ile zayıflayan Osmanlı Devleti’nin topraklarına göz koyan Avrupalı güçlerin Hıristiyan azınlıklardan kendi emellerini gerçekleştirebilmek için yararlanma arzuları, Ermeni Kilisesi tarafından da desteklenen Ermeni milliyetçiliğini teşvik etmiş; başlangıçta burjuva ve şehir kökenli olan ve elitist bir özellik taşıyan Ermeni milliyetçiliğinin Ermeni toplumunun tüm katmanlarına yayılarak ayrılıkçı bir renge bürünmesini hızlandırmıştır. Bu sürecin dönüm noktası, literatürümüzde 93 Harbi olarak bilinen 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı ile bu savaşı müteakiben imzalanan Ayastefanos (3 Mart 1878) ve Berlin (13 Temmuz 1878) andlaşmalarıdır.</span></p>
<p><span>93 Harbi süresince Rus ordusu ile yakın bir işbirliğine girmiş olan Ermeni meclisi, savaşın ardından, Rus Çarı II. Aleksandr’a “Fırat’a kadar olan bölgenin Türklere geri verilmeyerek burada Rusya’ya bağlı bir Ermenistan kurulması” şeklinde özetlenebilecek bir muhtıra göndermiştir. Siyasi dengeler sebebiyle gerçekleştirilmesi Ruslar tarafından dahi mümkün görülmeyen bu talebin bir nebze olsun telafi edilebilmesi için Ruslar, anlaşmaya, Ermenilerin sakin olduğu Doğu Anadolu vilayetlerinde ıslahat yapılması ve buradaki Hıristiyanların Kürt ve Çerkeslere karşı korunmasının temin edilmesi gerektiğini bildiren meşhur 16. maddeyi eklemişlerdir. Bu, aynı Küçük Kaynarca Andlaşması’nın (21 Temmuz 1774) 7 ve 14. maddelerinin Çarlık Rusyası’na Orta Doğu politikaları konusunda bir meşruiyet sağladığı gibi Anadolu üzerindeki Rus emel ve tasarrufları için de bundan sonra hukuki bir zemin teşkil edecek bir biçimde düzenlenmiştir. Ancak, olası bir Osmanlı dağılmasının nimetlerinin sadece Ruslara bırakılamayacak kadar kıymetli olduğunu idrak eden Düvel-i Muazzama’nın diğer üyeleri Ayastefanos Andlaşması’nın Osmanlı aleyhindeki ağır hükümlerinin toplanan Berlin Kongresi ile tadil edilmesini kararlaştırmışlar; neticede birçok madde tekrar düzenlense de, bundan sonra Osmanlı Devleti’nin içişlerine müdahalede en önemli unsuru teşkil edecek olan ıslahat sorunu, 61. madde ile olduğu gibi bırakılmıştır.</span></p>
<p><span>Ermeni Meselesi artık siyasallaşmış ve Düvel-i Muazzama mensupları, özellikle de İngiltere ve Rusya arasındaki çekişme neticesinde uluslararası bir boyut kazanmıştır. Mevcut durumdan istifade etmek isteyen Ermeniler de bir adım daha atarak hızla yurt içinde ve dışında siyasi teşekküller kurmaya başlamışlardır. Bu teşekküllerin en önemlileri siyasi varlıklarını günümüze kadar sürdüren Hınçak (1887 yılında Cenevre’de kurulmuştur) ve Taşnaksutyun (1890 yılında Tiflis’te kurulmuştur) fırkalarıdır.</span></p>
<p><span>Oluşumlarında bariz bir Rus destek ve etkisinin görüldüğü bu teşekküller, Makyavelist bir yaklaşımla, salt büyük güçler arasındaki siyasi çekişmelerin nihai hedefleri olan Türk topraklarında bağımsız bir Ermenistan kurulmasına yetmeyeceğini, gayelerini gerçekleştirebilmek için kendilerine büyük güçlerin çifte standartlı yardımını sağlayacak başka vasıtalara da başvurmalarının elzem olduğunu kısa sürede anlamışlardır. Bu vasıtaların en önemlisi, sonuçlarından Türkiye Cumhuriyeti olarak yakın geçmişe kadar muzdarip olduğumuz şiddet ve terördür.</span></p>
<p><span>Her ne kadar nüfus içerisinde asla çoğunluğu teşkil etmemiş olsalar da Anadolu toprakları üzerinde hak iddia eden Ermeniler ile bu toprakların gerçek sakini Türk ve Müslümanlar arasında ilk ciddi olaylar 1890 yılında Erzurum ve İstanbul Kumkapı’da patlak vermiştir. Bu, Ermeni terör ve şiddet sinsilesinin ilk halkasıdır. Sultan II. Abdülhamid ve hatta kendisi de bir Ermeni olan Patrik Aşıkyan da dahil olmak üzere Osmanlı idarecilerine suikast teşebbüslerinden masum Müslüman halkın katledilmesine kadar geniş bir yelpazede cereyan eden Ermeni faaliyetleri, başarılı bir propaganda neticesinde, Batı kamuoyunda taraftar bulmuş ve II. Abdülhamid’in “Kızıl Sultan”, Türk halkının ise “masum Ermeni halkının katlinden sorumlu barbarlar” olarak nitelendirilmesinin amili olmuştur. 11 Mayıs 1895’de Sasun olaylarını müteakip Avrupa devletlerinin Osmanlı idaresine verdikleri notada, ıslahat yapılacak vilayetlerin Vilâyât-ı Sitte adıyla Erzurum, Bitlis, Van, Sivas, Mamûretülaziz ve Diyarbekir olarak belirlenmesi, her ayrılıkçı akımın ihtiyaç duyduğu coğrafi alan mefhumunun da Ermenilerin şuurunda yer bulmasını ve toprak iddialarının kendilerince meşru bir zemin kazanmasını hızlandırmıştır.</span></p>
<p><span>Batı dünyasına yönelik Ermeni propagandasında, vuku bulan şiddet olaylarının müsebbibinin II. Abdülhamid’in baskıcı rejimi olduğu iddiası, İttihad ve Terakki’nin iktidara gelişini müteakip yaşanan gelişmelerde de görüleceği üzere asılsızdır. İmparatorluğun hızla parçalanmakta olduğunu gören İttihadçıların II. Meşrutiyet’in başlarında iyi niyetli “ittihad-ı anâsır”ları uğruna Ermeni komiteleri ile birlikte hareket etme arayışları, fayda vermemiştir. Ayrılıkçı isyanlar gün be gün artmakta, İmparatorluk kan kaybetmektedir. Üstelik, Osmanlı topraklarında gözü olan iki hasmın, Çar II. Nicholas ile VII. Edward’ın, 1908 yılında, Reval’de, Osmanlı İmparatorluğu’nun paylaşımı hususunda anlaşmalarıyla Rusya ve İngiltere arasındaki çekişmeden yoksun düşen Osmanlı diplomasisinin harekat sahası hızla daralmaktadır. Türk entelektüelinin zihninde “son yurt Anadolu” özel bir hassasiyet kazanmaktadır. Fonda bu gelişmelerin yaşandığı bir dönemde, Ermeniler işte bu topraklar üzerinde de asılsız bir şekilde hak iddia etmektedirler. Birinci Cihan Harbi, artık kırılma noktasıdır.</span></p>
<p><span>Osmanlı Hükümeti’nin Birinci Cihan Harbi’ne girme kararı almasının en önemli nedenlerinden biri, hızla akmakta olan kum saatini durdurarak İmparatorluğu Rusya’ya karşı koruyabilme endişesidir. Bu çerçeveden bakıldığında, Doğu’daki Ermeni azınlığın tasarrufları ayrı bir önem kazanmaktadır. Daha 1912 yılında, İstanbul’daki Rus büyükelçisi Dışişleri Bakanı S. D. Sazanof’a gönderdiği raporunda, “Van, Bâyezid, Bitlis, Erzurum ve Trabzon konsoloslarımızın bildirdiklerine göre bu vilayetlerdeki Ermenilerin hepsi Rusya tarafındadırlar ve bizim ordularımızı bekliyorlar…21 Kasımda Bâyezid konsolosunun bildirdiğine göre, bütün Ermeniler Türkiye’ye karşı düşmanca tavırda bulunuyorlar ve Rusya’nın protektörlüğünü, Ermeni topraklarını işgal etmelerini bekliyorlar. Ermeni Patriği Rusya’ya Türkiye’deki Ermeni halkını kurtarması için yalvarmaktadır.” demektedir. 1914 yılına gelindiğinde, Ermeni komiteleri de Türkiye’deki şubelerine şu tâlimatı vermişlerdir: “Rus ordusu sınırdan ilerler ve Osmanlı ordusu geri çekilirse her tarafta birden eldeki vasıtalarla başkaldırılacaktır.</span></p>
<p><span>Osmanlı ordusu iki ateş arasında bırakılacak, resmî binalar bombalanacak, iaşe depolarına sabotajlar düzenlenecek; aksine Osmanlı ordusu taarruza geçerse Ermeni askerleri Ruslara katılacak ve silah altına alınanlar kıtalarından kaçarak, Türk birliklerinin geri cephelerine zarar vermek ve ülke içinde çeşitli olaylar çıkarmak için çeteler kuracaktır.”</span></p>
<p><span>Nitekim, savaşın başında Doğu Cephesi’nde yaşanan gelişmeler aynen yukarıdaki raporlarda öngörüldüğü şekilde seyretmiştir. Ermeniler, seferberlik ilan edildiği 3 Ağustos 1914 tarihinden itibaren ordudan kaçmaya başlamışlar; Türk askerlerine karşı Zeytun’da silahlı saldırı tertip etmişler; Rusya’ya göç ederek Ruslar tarafından Türk ordusuna karşı savaşmak üzere oluşturulan çetelere katılmışlar; Rus ordusunun 1 Kasım 1914’te Doğu Anadolu üzerine başlattığı taarruzu müteakip de birçok vilayette isyan çıkarmışlardır. Bu Ermeni isyanları arasında en büyüğü ve aralarında tehcir kararı da bulunmak üzere sonuçları açısından en önemlisi, Van’daki isyandır.</span></p>
<p><span>Van ve çevresinde memur ve jandarmalar öldürülmüş, karakollar ve Türklerin evleri saldırıya uğramış, resmî binalar yakılarak isyan bütün Van bölgesine yayılmıştır. Osmanlı hükümetinin seferberlik ilânından itibaren dokuz ay boyunca iyi niyetle ve küçük tedbirlerle işi çözmeye çalışması fayda etmemiş, Ermeniler konusunda köklü tedbirler alma lüzumu gün geçtikçe önem kazanmıştır. Bu tedbirlerin en önemlisi, tehcir kararıdır. İşte bu makale tehcir sürecinin nasıl işletildiği üzerinde duracak ve gerçeğin Ermeni propagandası tarafından sunulan manzaradan tamamen farklı olduğunu gösterecektir.</span></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. Yusuf HALAÇOĞLU</strong></span></a>
</p><div class="wep-preview"><div class="wep-download-document"><a href="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/12/ERMENi-TEHCiRi-VE-GERcEKLER.pdf" target="_blank">Pdf Dosyasını İndir</a></div></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Ermeni Silahlı Birliklerinin 1905 &amp;amp;1906 Yılları Arasında Güney Kafkasya’da Yaptıkları Katliamlar</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/ermeni-silahli-birliklerinin-1905-1906-yillari-arasinda-guney-kafkasyada-yaptiklari-katliamlar</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/ermeni-silahli-birliklerinin-1905-1906-yillari-arasinda-guney-kafkasyada-yaptiklari-katliamlar</guid>
<description><![CDATA[ Ermeni Silahlı Birliklerinin 1905 -1906 Yılları Arasında Güney Kafkasya’da Yaptıkları Katliamlar
Yirminci yüzyılın başlarında Güney Kafkasya’da, özellikle de şimdi adına Ermenistan denilen ülkenin topraklarında Azerbaycan Türk­lerine karşı işlenen katliamların senaryosu Ermenilerin XIX. yüzyılın sonunda Doğu Anadolu’da yaptıklarının bir benzeriydi. Onlar daha önce bunu tecrübe etmişlerdi. 1877-1878 Rusya-Türkiye sava­şından sonra Avrupa devletlerinin çabaları sonu­cunda gündeme getirilen “Ermeni meselesi” Doğu Anadolu’da Ermeniler’e özerklik verilmesi ve ba­ğımsız Ermenistan devleti […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c485192ed2.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:45 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Ermeni, Silahlı, Birliklerinin, 1905, &amp;1906, Yılları, Arasında, Güney, Kafkasya’da, Yaptıkları, Katliamlar</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/09/Ermeni-Meselesi-001.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/ermeni-silahli-birliklerinin-1905-1906-yillari-arasinda-guney-kafkasyada-yaptiklari-katliamlar.html">Ermeni Silahlı Birliklerinin 1905 -1906 Yılları Arasında Güney Kafkasya’da Yaptıkları Katliamlar</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Nazım MUSTAFA</strong></span></a>
</p><p>Yirminci yüzyılın başlarında Güney Kafkasya’da, özellikle de şimdi adına Ermenistan denilen ülkenin topraklarında Azerbaycan Türk­lerine karşı işlenen katliamların senaryosu Ermenilerin XIX. yüzyılın sonunda Doğu Anadolu’da yaptıklarının bir benzeriydi. Onlar daha önce bunu tecrübe etmişlerdi. 1877-1878 Rusya-Türkiye sava­şından sonra Avrupa devletlerinin çabaları sonu­cunda gündeme getirilen <em>“Ermeni meselesi”</em> Doğu Anadolu’da Ermeniler’e özerklik verilmesi ve ba­ğımsız Ermenistan devleti kurmak için bir araca dönüşmüştür. Böyle bir özerk kurumun oluşturul­ması için öncelikle Doğu Anadolu vilayetlerinde Ermenilerin sayı üstünlüğüne ulaşması gerekiyor­du. Fakat Ermeniler, <em>“Batı Ermenistan”</em> olarak ad­landırdıkları bu vilayetlerin hiçbirinde sayı itibariy­le çoğunlukta değildi. Bunu, Ermenilerin hamisi Fransa Dışişleri Bakanlığı 1897 yılında yayınladığı belgede de itiraf etmişti (Veliçko 1904: 96).</p>
<p>O yıllarda İngiltere ve Fransa’nın yardımı ile Türkiye’de yaşayan Ermenileri isyanlara tahrik et­mek için etkin bir propaganda da yapılıyordu. Bu işin içinde <em>“Armenakan”, “Taşnaksutyun”</em> ve <em>“Hınçak”</em> gibi siyasi partiler de vardı. Ermeniler önce Türklerin ve Kürtlerin yaşadıkları köylere bunlar­dan karşılık görmek için saldırıyorlardı ki, sonra bunu Avrupa’nın kitle iletişim araçları ile Türklerin Ermenileri katliama maruz bıraktıklarını dünyaya yayabilsinler. Çoğu zaman Ermeni çeteleri Türk askerlerinin kıyafetlerini giyerek geceleri Ermeni köylerine saldırıyorlar, sonra bu olayı Türklerin yaptığı katliamlar gibi yazıyorlardı.</p>
<p>Ermenilerin 1894-1896 yılları arasında Doğu Anadolu’da yaptıkları provokasyonlara Türk devlet organlarınca son verildikten sonra bu isyan hare­ketleri organizatörlerinin birçoğu Kafkasya’nın çe­şitli bölgelerine kaçırılmıştı. Rus yazarı N. Şavrov’a göre, 1896 yılında Güney Kafkasya’da 900.000; 1908 yılında ise 1.301.000 Ermeni yaşamıştır. De­mek ki sadece bu dönemde Güney Kafkasya’ya 400.000 Ermeni yerleşmişti. 1908 yılında Rusya İçişleri Bakanlığı polis belgelerinde <em>“Türkiye’deki malum olaylardan sonra Güney Kafkasya’ya yarım milyon Ermeni’nin geldiği”</em> gösteriliyordu.</p>
<p>Bu tarihlerde, şimdi adına Ermenistan denilen topraklarda <em>“Taşnaksutyun”</em> ve <em>“Hınçak”</em> partileri­nin saldırıları daha da artmış, Güney Kafkasya’da Türk karşıtı propaganda bir hayli güçlenmişti. Rusça yayınlanan <em>“Novoye Vremya”</em> (Yeni Zaman) gazetesinin Erivan muhabiri Qriqoryev’in verdiği bilgiye göre, cinayetlerin % 80’i Türkiye’den gelmiş Ermeniler ve paralı katiller tarafından işlenmişti.</p>
<p>XX. yüzyılın başlarında Ermeni şovenizminin, milliyetçi Ermeni partilerinin maddi ve manevi besin kaynağı rolünü Ermeni kiliseleri ustalıkla üstenmişti. 1903 yılında kilise mülkiyetinin Rusya Toprak ve Emlak Bakanlığının emrine verilmesi hakkında çıkarılan kanun, kilisenin siyasi kurumlara yardımlarını azaltmıştı. Bu kanun onların finans kaynaklarına ciddi darbe vurmuştu. Bu da Erme­ni terörizminin genişlemesine, Türk karşıtı, Müs­lüman karşıtı ruhun yeni boyut kazanmasına ne­den olmuştu. Ermeni kilisesi, bu yasanın aleyhine ayaklanmalar düzenlemişti. Aynı yıl 29 Ağustos’ta Gence’de, 2 Eylülde Kars’ta ve Bakü’de, 12 Eylül­de Şuşa’da, 14 Ekimde Tiflis’te Ermeniler miting­ler düzenlediler ve terör eylemleri yaptılar. 1905 yılında Rusya’da meydana gelen olaylar ve çarizme karşı hoşnutsuzluk dalgasının güçlenmesi Güney Kafkasya’da güçlü yankı buluyordu. Ermeniler, bu karışıklıktan ustaca yararlanıyorlardı. Rusya’nın hâkim şovenist çevreleri de darbeyi kendilerin­den uzaklaştırmak için Ermenilerin Türk karşıtı, Müslüman karşıtı kampanyasının hız kazanması­nı istiyorlardı. Kafkasya canişinliğinde çalışan üst düzey Ermeni memurları aracılığıyla silahlandırı­lan Ermeni çeteleri, 1905-1906 yıllarında Bakü’de, Erivan’da, Nahçıvan’da, Zengezur’da, Karabağ’da, Gence’de, Tiflis’te ve başka yerlerde yaşayan Azer­baycan Türklerine karşı eylemler düzenleyerek bu bölgelerden onları temizlemekle, Ermenilerin sayı üstünlüğünü elde etmek istiyorlardı. Çünkü o dö­nemde Kafkasya’da mevcut 54 kazadan sadece be­şinde Ermeniler çoğunlukta idiler.</p>
<p>1905-1906’da Güney Kafkasya’da Ermeni-Müslüman katliamları hakkında Rusya İçişleri Bakanlığı polis belgelerinde şu fikirler yer almıştı: “<em>Taşnaksutyun</em>” kendi kudretini gösterdi, Müslümanlar cefasını çektiler. Burada ikili oyun oynan­mıştı: Birincisi, Müslümanlarda olan kısasın bir kıs­mını almak, diğer yandan yaşanan olayların suçunu basın ve propagandanın yardımı ile Rus hükümeti­nin üzerine yıkmak. Bununla da sadece Ermeniler değil, Kafkasya’nın diğer sakinleri de devrim için güçlü propaganda malzemesi oluyordu. Sonuçta Ermenilere destek vermeyen birçok Rus memuru terör kurbanı oldu: General Alihanov (Maksut Alihanov – Avarski), Bakü Valisi Nakaşidze, Gence Valisi Andreyev, Albay Bıkov, Albay Saharov ve başka devlet memurları. Onların kısmen başardık­ları şu oldu: Güney Kafkasya’da Ermenilerle Müs­lümanların yaşadıkları bölgeler birbirinden ayrıldı, Türkiye’den ve kısmen İran’dan göçen Ermenilerin yerleştirilmesi için topraklar boşaltıldı. Son 5-6 yıl­da bunların sayısı yarım milyona ulaşmış, 200.000 kişi ise Rus vekâleti ile tabiiyet edinmişti. Yelizavetpol, Erivan ve Kars illerinde arazilerin kısmen ayrılmasına gidilmiş, toprakların bir kısmı boşal­tılmış, bu bölgelerden birçok Müslüman kaçarak canlarını zor kurtarmışlardı.</p>
<p>Aslında Rusya’nın hâkim daireleri de 1905­-1906 yılları arasında Ermeni-Müslüman iğtişaşlarını (karışıklıklar) kendi amaçları için de kullana­rak ikili oynamışlardır. Çar memurları Kafkasya’da güçlenen hoşnutsuzluk dalgasının hükümet aleyhi­ne yöneleceğinden korktuklarından Ermenilerin, Müslümanların yaşadığı bölgelerde yaptıkları kat­liamlara duyarsız kalmış, bazı durumlarda ise on­ların tarafını tutarak her iki tarafın gücünün etnik çatışmalara kadar ulaşmasını başarmışlardır.</p>
<p>Cihangir Zeyneloğlu 1924’te İstanbul’da bası­lan kitabında bu amaçla ajan şebekesi kurulması hakkında şu bilgileri veriyor: “Sadece Azeri Türkleri hâlâ gaflette idiler ve iğtişaşlarda çar tarafını tutuyorlardı. Rusya hükümeti Müslümanların bu gafletinden yararlanarak Peterburg’tan özel surette 130 ajan göndererek Türklerle Ermeniler arasın­da yürüttüğü propagandayla birini diğeri aleyhine silah kullanmaya teşvikle asırlarca iyi geçinen iki milleti birbirine kırdırdı:”</p>
<p>6 Şubat 1905’te Bakü’de bir Azeri’nin Erme­ni komitacılar tarafında öldürülmesi ile başlayan Ermeni – Müslüman katliamları birçok yazarın id­dia ettiği gibi bir tesadüf sonucu değil, tüm Gü­ney Kafkasya zengin Ermenilerinin zaman zaman toplandıkları bir şehirde planlı şekilde başlamıştı. Ermeniler Bakü’de Ermeni milyonerlerinin yardı­mı ile istediklerine ulaşacaklarına, Bakü’nün petrol saltanatını ellerine geçireceklerine ve bundan son­ra da tüm Güney Kafkasya’dan Müslümanları silah gücüyle sürüp Ermeni devleti kuracaklarına emin­diler. 6 Şubattan 10 Şubata kadar Bakü’de şiddetle devam eden katliamlar sırasında her iki tarafın telefatı bin kişiye kadar ulaşmışsa da Ermenilerin ni­yetleri gerçekleşmedi ve onlar mağlup olmuşlardı.</p>
<p>Ermeniler 20 Şubatta, 22 Erivan kentinde de katliamlar yaptılar. Azeri yazar Mehmet Sait Ordubadi’nin <em>“Kanlı Seneler”</em> kitabında verdiği bil­giye göre Ermeni fitnesi, 5 Mayıs 1905’te Nahçıvan kazası Cehri köyünde üç Müslümanın ağır yaralanması ve 7 Mayısta bir Müslümanın Tunbul köyünde öldürülmesi ile yeniden alevlendi. Erivan Valisi Baranovski, Erivan Şehir Qlavası Ağamolovla birlikte Nahçıvan Şehir Qlavası Ceferkulu Han, Nahçıvanski Nahçıvan’a 8 Mayısta geldiler.</p>
<p>Katliamlar kesilmediği için Tiflis’ten General Alihanov Avarski de Nahçıvan’a gönderilmişti. Ermeniler Nahçıvan’da da mağlup olduklarından sonraki iğtişaşları Erivan’da devam ettirdiler. Ermenilerin amacı öncelikle Erivan’ı ve çevre köy­lerini Müslümanlardan temizlemek, sonra ise Ordubadinin tabiriyle <em>“Erivan’dan Nahçıvan’a kadar yol üstünde bulunan İslam köylerini yok ederek Erivan Ermenilerini Nahçıvan’da hazırlanmış askerî güçlerle birleş­tirmek, Zengezur’un yol boyunda bulunan köylerini tahrip ederek Zengezur gönüllüleri ile Nahçıvan askerî kuvvetini birleştirmek gibi alçak hayaller”</em>den ibaretti.</p>
<p>23 Mayıs’ta Ermenilerin Kars çayı bahçesinde Müslüman gençlerine saldırısı ile Erivan’daki olay­lar -ikinci katliamlar- başladı. 31 Mayıs’ta Erivan’da katliamlar durdurulmuştu. Ermeniler çevre Müs­lüman köylerine saldırıma kararı almışlardı. Kırkbulak İlçesi Gözecik Köyü’ne saldırdılar. On bin kişilik Ermeni alayı, 2 Haziran’da Mengüs Köyü’ne saldırmıştı. Yıkılan 12 Müslüman köyün halkı Tezekent Köyü’ne yerleşmişti. Ermeniler, 3 Haziran da Güllüce Köyü’ne saldırdılar. Silahsız halk Tutiye, Damagirmez, Kemal köylerine kaçtı. Katliam­lar 18 gün devam etti. Abaran, Şöreyel, Pembek ve Gümrü Ermenileri, Eçmiedzin (Üçkilise) Kazası Üşü Köyü’ne 3 Haziran’da saldırdılar. Müslümanlar, 8 Haziran’da köyü terk ettiler. Ermeniler Persia, Nezrevan, Kiçikkent, Kötüklü, Koşabulak, İrku, Engirsek, Tekiye köylerini 9 Haziran’da viraneye çevirdiler. Ermeniler 10 Haziran’da da Eçmiedzin Kazasının on köyünü dağıttılarr. Ordubadi, 1905 yılında şimdiki Ermenistan arazisinde Ermenilerin yaptıkları soykırımını şöyle ifade etmişti: <em>“Erivan İl­çesi bir yanardağa, volkana dönüşerek asil İslam milletini yakmakta, boğmaktaydı.”</em></p>
<p>1897 yılında Erivan bölgesinde 313.176 Azer­baycan Türkü nüfusu kayda alındığı halde, 10 yıl­dan sonra – yani 1907 yılında 302.965 kişi idi. De­mek, 1905 ve 1906 yıllarında olaylar neticesinde Erivan bölgesinde nüfusun 10 bini öldürülmüştü.</p>
<p>Ermeni çeteleri amaçlarına ulaşmak için Eri­van bölgesinde Karabağ’da da katliamlara başladılar. 1 Haziranda başlayan Ermeni saldırıları sonu­cunda Cebrail – Karyagin bölgesinde Veyselli, Ka­çar, Çimenli, Aris, Kışlak, Mezre köyleri harabeye çevrildi. Şuşa’daki katliam 16 Ağustosta da devam ediyordu.</p>
<p>Üç aylık bir aradan sonra 18 Eylül 1905’te Erivan’da üçüncü Ermeni – Müslüman katliamla­rı başlamıştı. Erivan vilayeti geçici valisi General Prins Louis Napoleon Bonapart’ın (Fransa İmparatoru Napoleon I Bonapartın soyundan) 19 Eylülde Erivan’dan gönderdiği telgrafta kitlesel huzursuzluklar sırasında 8 Müslüman, 2 Ermeni öldürüldüğü; 3 Müslüman’ın, 8 Ermeni’nin yara­landığı belirtiliyordu.</p>
<p>General Vali Napoleon’un iğtişaşların önünü kararlılıkla alması Ermenileri memnun etmiyordu. Onlar generalin görevden uzaklaştırılmasına çalı­şıyorlardı. Kafkasya canişini Voronsov – Daşkov üçüncü Ermeni – Türk katliamlarının bastırılma­sından bir süre sonra Napoleon’u Erivan’ın valili­ğinden aldırmıştı. 1905 yılı Kasımında Gence şehri Cavanşir ve Kazah kazalarında, Tiflis’te Ermeniler binlerce masum Azerbaycan Türkünü öldürmüştü.</p>
<p>1905-1906 yıllarında işlenen katliamlarla il­gili Ermeni yazarların da eserleri mevcuttur. Er­meni yazarlardan A – Do’nun büyük hacimli <em>“Kafkasya’da Ermeni – Türk Çatışmaları (1905-1906)” </em>adlı eserinde, S. Zavaryan’ın <em>“Karabağ’ın Ekonomik Koşulları ve 1905-1906 Yılları Açlığı”</em> adlı eserinde ve İ. Alibekov’un <em>“Yelizavetpol’un Kanlı Günleri Top­lum Yargısı Karşısında”</em> adlı eserinde 1905-1906 yıl­ları katliamlarının içeriği tahrif edilse de bu eserler gerçeği yansıtma açısından araştırmacılara bir hayli malzeme sunmaktadır. S. Zavaryan’ın verdiği bilgi­ye göre bahsi geçen dönemde Şuşa kazasında 12, Cavanşir kazasında 15, Cebrail kazasında 5, Zengezur kazasında 43 Müslüman Köyü; toplamda ise bu bölgede 75 Müslüman köyü yok edilmiştir. 1906 yılı Şubat ayında Tiflis’te Kafkas Valisi Voronsov – Daşkov’un girişimi ile Ermeni – Müslü­man katliamlarına son vermek amacıyla bir barış konferansı (meclisi) düzenlenmişti. Bu konferans­ta Müslüman temsilcileri Ahmet Bey Ağayev, Alimerdan Bey, Topçubaşov, Adilhan Ziyathanov vb. konuşmalarında “<em>Taşnaksutyun</em>” partisinin niyet­lerini ifşa ederek bu partinin Güney Kafkasya’da işlenen katliamların, terörün organizatörü ve uy­gulayıcısı olduğunu gösterip resmî çevrelerin bu örgütün eylemlerine göz yumduğunu ispat eden deliller sunmuşlardır. Çarpışmalara bu girişimle ara vermesinden az sonra Ermeni çeteleri yeniden katliamlara başlamışlardır. Ermeni yazar A – Do’nun verdiği bilgiye göre, Erivan kentinde dördüncü Er­meni – Müslüman çatışması 27 Mayıs 1906 ve 8 – 9 Haziran 1906 arasında yaşanmıştır. A – Do’nun yazdığına göre çarpışma 27 Mayısta Erivan’daki Kantar meydanında başlar ve çok kısa sürer. Yardı­ma gelen birlikler bunu durdurur. Bu sırada 22 kişi ölmüş, 14 kişi yaralanmıştır. Öldürülen 22 kişiden 13’ü Ermeni, 7’si Türk, 1’i Molokan, 1’i Yahudi’dir. 14 yaralının 7’si Ermeni, 4’ü Türk, diğerleri baş­ka milletlerdendir. A – Do’ya göre, 8 Haziranda Erivan’da yeniden çatışma başladıysa da askerî bir­likler bunu önlüyorlar. Bu çatışmada her iki taraf­tan 10 kişi öldürülüyor. Öldürülenlerden 5’i Türk, 3’ü Ermeni, 1’i Kürt, 1’i Yahudi’dir. 19 yaralının 13’ü Türk, 6’sı Ermeni’ydi.</p>
<p>Ermeniler, Bakü ve Şuşa’daki ikinci yenilgilerinden sonra “<em>Taşnaksutyun”</em> partisinin talimatı ile Zengezur kazasının Maden pazarında Sefyar Bey’i katlederler. Daha sonra ise Ocağı Köyü’ne saldı­rırlar. Ermeniler bu köyde hiç kimseye aman ver­mezler. Köyün tüm nüfusunu öldürürler veya esir ederler. Aynı gün Ermeniler Lov, Halaç, Saldaşlı, İncevar, Daşnov köylerini harap ederler. Ermeniler 1 Ağustosta Katar Köyü’ne saldırırlar. Katar köylüleri 9 gün köylerini savunurlar. Daha sonra mecburen Kelledağ Köyü’ne sığınırlar. Bundan sonra Ermeniler Okçu – Şebedek dağ silsilesinde bulunan Türk köylerine saldırırlar Ağustos ayında Zengezur’un Halaç, Ocağı, Katar, İncevar, Dışlı, Yemezli, Saldaşlı, Mollalar, Batuman, Okçu, Şebedek, Atkız, Pürdavud, Zurul, İyilli, Senalı, Minenevur, Fercan, Kalaboynu, Ecebli, Buğacık, Lov, Daşnov köylerini harap ederler, halkı ise vahşice katlederler.</p>
<p>Ermeni yazar A – Do 1905-1906 yıllarında ya­şanan katliamlar sırasında Güney Kafkasya’nın 7 şehrinin büyük yıkıma maruz kaldığını, 12 kazada 252 köyün yakıldığını ve harap edildiğini, kazalar­dan 100.000 ailenin, birkaç bin kişinin şehirlerdeki evlerinden göçe zorlandığını, 10.000 kişinin yok edildiğini yazar.</p>
<p>Genellikle, 1905-1906 yıllarında Ermeni – Müs­lüman iğtişaşları sonucunda Erivan ve Yelizavetpol (Gence) kuberniyalarının (vilayet) topraklarında 200’den fazla Türk Müslüman yerleşim birimi ha­rap edilmiş, nüfusu etnik temizliğe ve kitle katliam­larına tabi tutulmuştur.</p>
<p>1905-1906 yıllarında Güney Kafkasya’da işle­nen katliamları mahiyet itibariyle Ermenilerin yirminci yüzyılda Türk-Azerbaycanlılara karşı, aşama­larla gerçekleştirdikleri etnik temizlik politikasının bir parçası olarak nitelendirilebilir.</p>
<p>O dönemin basınında yayınlanan bilgilere dayanarak 1905-1906 yılları arasında Güney Kafkasya’da Ermenilerin yaptıkları katliamların kronolojisi aşağıdaki gibi çıkarılabilir:</p>
<p>Bakü’de:</p>
<ol>
<li>Bakü katliamları 6-9 Şubat 1905.</li>
<li>Bakü katliamları 20-30 Ağustos 1905.</li>
<li>Bakü katliamları 20-25 Ekim 1905.</li>
<li>Erivan’da 1905 yılı Mayıs – Haziran aylarında:</li>
<li>Erivan katliamları 20-22 Şubat 1905.</li>
<li>Erivan katliamları 23-26 Mayıs 1905.</li>
<li>Erivan katliamları 18 Eylül 1905.</li>
<li>Erivan katliamları 27 Mayıs, 8-9 Haziran 1906.</li>
</ol>
<p>Nahçıvan’da:</p>
<p>7-13 Mayıs, 26-30 Kasım 1905.</p>
<p>Nahçıvan nehrinin alt kısmında ve şehirde Cehri nehri boyunca 5-12 Mayıs 1905.</p>
<p>Nahçıvan nehrinin yukarı bölümünde 12-18 Mayıs 1905.</p>
<p>Elince nehri mensebinde, Şurut Köyü ve Gilan nehri havzasında,</p>
<p>Şerur’da 29-31 Mayıs 1905,</p>
<p>Dereleyez’de Mayıs – Haziran 1905.</p>
<p>Eçmiedzin’de 24 Mayıs – 5 Haziran 1905.</p>
<p>Gümrü’de Eylül – Ekim 1905.</p>
<p>Sürmeli’de 2-4 Haziran 1906.</p>
<p>Novo – Bayezid kazasında Aralık 1905 – Şubat 1906.</p>
<p>Zengezur’da Haziran – Aralık 1905. 29 Tem­muz – 29 Ağustos 1906.</p>
<p>Şuşa’da 16-22 Ağustos 1905. 12-22 Temmuz 1906.</p>
<p>Gargar nehri yukarısında Ağustos 1905 – Hazi­ran 1906 boyunca</p>
<p>Ağustos – Kasım 1905 – 12-18 Temmuz 1906. Hocalı’da Ocak – Ağustos 1906.</p>
<p>Esgeran’da Ağustos 1905 – Haziran 1906. Cavanşir’de Kasım 1905.</p>
<p>Cebrail kazasında Haziran – Ağustos 1905. Ağustos 1906.</p>
<p>Yelizavetpol kazasında Aralık 1905 – Mart 1906.</p>
<p>Gence’de 18-23 Kasım 1905.</p>
<p>Ereş kazasında 28 Kasım 1905.</p>
<p>Kazah kazasında Kasım 1905 – Mayıs 1906.</p>
<p>Tiflis’te 20-29 Kasım 1905.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Nazım MUSTAFA</strong></span></a>
</p><p><strong>Alıntı Kaynak:</strong> Erciyes Aylık Fikir ve Sanat Dergisi, Şubat-2014 Yıl:37 Sayı:434</p>
<hr>
<div><span><strong>Kaynakça:</strong></span></div>
<div><span>♦ Величко В.Л., Кавказ. Русское дело и междуплеменные вопросы, С. Петербург 1904.</span></div>
<div><span>♦ «Армянский геноцид». Миф и реальность. Справочник фактов и документов, Баку,1992.</span></div>
<div><span>♦ Hüseyin Baykara. Azerbaycan İstiklal Mücadelesi Tarihi. Bakü. Azerneşr. 1992</span></div>
<div><span>♦ Шавров Н. Н. Новая угроза русскому делу в Закавказье: предстоящая распродажа Муганиинородцам, С. Петербург, 1911.</span></div>
<div><span>♦ Дашнаки (из материалов департамента полиции), Баку, «Коммунист», 1990.</span></div>
<div><span>♦ Rusya Federasyonu Devlet Arşivi. fon 102. liste 253. çalışma 285.</span></div>
<div><span>♦ Cihangir Zeynaloğlu. Muhtasar Azerbaycan Tarihi. Bakü. Kitap Odası. 1992.</span></div>
<div><span>♦ Ordubadi M. Ş. Kanlı Yıllar. Bakü. “Karabağ’a Halk Yardımı”. 1991.</span></div>
<div><span>♦ Kaspi gazetesi. 24 Eylül 1905. No.: 186.</span></div>
<div><span>♦ A – Do, Kafkasya’da Ermeni – Türk Çatışmaları (1905¬1906 yılları). Belgesel. Istatistiksel. topografik izahlarla. Erivan, Ayvazyanlar ve Nazaryanlar Matbaası, 1907 (Ermenice).</span></div>
<div><span>♦ Заварян С., Экономические условия Карабахаи голод 1906-1907 г., Перевод с армянского, СанктПетербург, 1907.</span></div>
<div><span>♦ Алибегов И. Елисаветпольские кровавые дни предь судом общества. Завравшийся «публицист» и его общественные сподвижники. Тифлис, 1906.</span></div>
<div><span>♦ Кавказский календарь на 1913, Тифлис, 1912.</span></div>
<div><span>♦ Arzumanlı Vakıf, Mustafa Nazım. Tarihin Kara Sayfaları. Bakü, Kartal, 1998.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Talat Paşa’nın Öldürülmesi ve Katilin Yargılama Süreci</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/talat-pasanin-oldurulmesi-ve-katilin-yargilama-sureci</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/talat-pasanin-oldurulmesi-ve-katilin-yargilama-sureci</guid>
<description><![CDATA[ Talat Paşa’nın Öldürülmesi ve Katilin Yargılama Süreci
Birinci Dünya Savaşı’nın Osmanlı Devleti ve müttefikleri açısından sona ermesinin ardından Sadrazam Talât Paşa, 1918 yılı Ekim ayı başlarında görevinden istifa etmişti. Daha sonra 1 Kasım 1918’de İttihad ve Terakki Fırkası’nın son kongresini yaparak arkadaşlarıyla fırkayı tasfiye etmeye karar vermişlerdi. Aynı günün akşamı Enver, Cemal ve Bahattin Şakir ile birlikte İstanbul’dan ayrıldılar. Talât Paşa, çeşitli […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c484f40754.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:45 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Talat, Paşa’nın, Öldürülmesi, Katilin, Yargılama, Süreci</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/03/Hasan-Babacan.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/talat-pasanin-oldurulmesi-ve-katilin-yargilama-sureci.html">Talat Paşa’nın Öldürülmesi ve Katilin Yargılama Süreci</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. Hasan BABACAN</strong></span></a>
</p><p>Birinci Dünya Savaşı’nın Osmanlı Devleti ve müttefikleri açısından sona ermesinin ardından Sadrazam Talât Paşa, 1918 yılı Ekim ayı başlarında görevinden istifa etmişti. Daha sonra 1 Kasım 1918’de İttihad ve Terakki Fırkası’nın son kongresini yaparak arkadaşlarıyla fırkayı tasfiye etmeye karar vermişlerdi. Aynı günün akşamı Enver, Cemal ve Bahattin Şakir ile birlikte İstanbul’dan ayrıldılar. Talât Paşa, çeşitli maceraların ardından Berlin’de yaşamaya başladı. Burada kaldığı sürece de siyasetten uzak durmamış Şark Kulübü’nü kurarak yurt dışında bulunan İttihad ve Terakki üyeleri ve diğer Müslüman ülkelerden burada yaşayan gençlerin toparlanması hususunda önemli faaliyetlerde bulunmuştur.</p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-63299" class="wp-caption alignleft"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-63299 size-full" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/10/Talat-Pasa-0.gif" alt="" width="300" height="380"><figcaption class="wp-caption-text"><center><span><strong>Talat Paşa</strong></span></center></figcaption></figure>
<p>Talât Paşa, Berlin’e geldikten sonra birkaç ev değiştirmişti. Çok tasarruflu ve sade bir hayat sürmesine rağmen parası azalıp ve büyük maddî sıkıntıya düşünce Avrupa’nın diğer şehirlerindeki dostlarına mektup yazarak onlardan para istemişti (Babacan, 2014, s. 244).</p>
<p>Bu arada Ermeniler, başta Talât Paşa olmak üzere son dönem Osmanlı idaresinde bulunmuş İttihad ve Terakki ileri gelenlerinin, Birinci Dünya Savaşı esnasında Ermenilerin tehcir edilmesi kararı ve uygulamasında etkili olduğunu düşünmekteydiler. Bu nedenle komiteciler 1915 tehcirinde ölen Ermenilerin intikamlarını almak düşüncesiyle İttihad ve Terakki liderlerine suikastlar yapmaya karar vermişlerdi (Özdemir, 2014, s. 17). Bu liderlerin ortadan kaldırılması projesine de “Operasyon Nemesis” adını vermişlerdi. Adını Eski Yunan adalet ve intikam tanrıçası Nemesis’ten alan bu operasyonu gerçekleştirecek örgüt, Taşnak Cemiyeti’nin de bir alt koluydu (Karataş, 2007, s. 31). Operasyonları idare etmek için de ABD’den Türkiyeli bir Ermeni Shahan Natali (Hagop Der Hagopian) görevlendirilmişti. Nemesis Operasyonu, Osmanlı devlet adamlarına ve Ermeni asıllı Türk vatandaşlarına karşı bir grup Ermeni suikast timi tarafından gerçekleştirilen bir dizi cinayetin adıdır. Ermenilere ait kayıtlarda birçok konferans tarafından tartışıldığı ve planlandığı belirtilen “özel operasyonlar”ın esas olarak ise Amerikan Merkez Komitesi, İstanbul Merkez Komitesi ve Ermeni Devrimci Federasyonu tarafından gerçekleştirildiği anlaşılmaktadır (Avcı, 2012, s. 96).</p>
<p>İttihad Terakki liderlerini savaş sonrasına kadar yaptıkları ve daha sonra yapabilecekleri konusunda, kendi siyasi planları çerçevesinde en büyük engel olarak gören ülke, İngiltere idi. Bu nedenle Talât Paşa’nın katledilmesi hadisesinde, diğer liderlerde olduğu gibi İngiltere’nin parmağı, yönlendirmesi, istihbari alt yapıyı hazırlaması gibi rollerinin olduğu ortaya çıkmaktadır. Görünüşte Ermeni Taşnaksutyun’un sözde vatansever duygularla gerçekleştirdiği bu olayların arkasında aslında ayrıntılarına aşağıda değineceğimiz, İngiltere ve İngiliz çıkarları vardı. Taşnaksutyun yine burada taşeron olarak kullanılmıştır.</p>
<p>İngiliz istihbaratı, Talât Paşa’yı önce Berlin yolunda yakalamayı planlamış, sonra da Berlin’de tutuklamayı düşünmüştü, ancak her iki plandan da Almanya’da bir takım sorunlara yol açabileceği endişesiyle vazgeçmişti. İngiliz istihbaratı, Talât Paşa ve “İttihatçılar”, gerek yurtdışı temasları, gerekse görüştükleri kişileri göz önünde bulundurarak neyin peşinde olduklarını öğrenmeye karar verdi. Çünkü İngiliz istihbaratının elinde, Talât Paşa ve “İttihatçılar”, bir yandan Müslüman ülkelerden Mustafa Kemal Paşa’nın başlattığı Kurtuluş Savaşı için destek elde etmeye çalıştıkları, diğer taraftan da Ankara hükümetinden sığınma isteme niyetinde oldukları yönünde bilgiler vardı (Avcı, 2012, s. 97).</p>
<p>Bu bilgileri teyit etmek amacıyla Balkanlar ve Anadolu’da gezi ve röportajlar yapmış, ancak uğradığı hemen her yerde bir olayın çıkmasına “görünmeyen katkılar sağlamış” bir İngiliz casusu olan Aubrey Nigel Henry Molyneux Herbert, Talât Paşa ile bir röportaj yapmak için randevu istedi. Paşa ile ölümünden sadece dokuz gün önce görüşen Aubrey Herbert, yaptığı röportajda bu bilgileri doğrulayıcı ipuçlarına ulaştı. Hatta bu ipuçlarının da ötesinde Talât Paşa’nın İngiltere’yi eğer Türkiye ile adil bir antlaşma yapmazsa İngiliz sömürgelerinde hem Pan-Turanist hem de Pan-İslamist bir hareket başlatmakla tehdit etmesi, İngilizlerin infaz kararı vermesine yol açmış olmalıdır. Çünkü İngiltere’nin en büyük korkusu ve en büyük tehdit olarak değerlendirdiği hususlar, bir gün kendisine karşı Müslümanların birleşmesi veya Türkiye’nin Orta Asya’daki “Müslüman Türkler” ile birlik olmasıydı. İngiltere bunu engellemek için Türkiye’nin Orta Asya ile temasını kesmek niyetindeydi. Albay Schieffer’a hazırlatılan “Pan-İslamizm’in Kaynak ve Gelişimi, Şimdiki Tehdit” isimli raporda, Ermenistan’ın kurulmasının Türkiye’nin bir Türk-İslam Birliği kurmasının önündeki en büyük engel olacağı, Türkiye’nin Orta Asya ile bağlantısını kaybedeceği ve halifelik makamının İngiltere’ye karşı kullanılmasının önüne geçileceği ifade edilmişti (Avcı, 2012, s. 98).</p>
<p>Bu arada İngiltere’nin ve tüm “emperyalist güçlerin” sözde düşmanı Sovyet Rusya ile arasında bir yakınlaşma başlamıştı. Talât Paşa’nın Aubrey Herbert ile röportajında söyledikleri Rusya’yı da rahatsız etmiş ve bu, İngiliz istihbaratının Rus istihbaratı ile yakınlaşması sonucunu doğurmuştu. Her iki teşkilat da, Talât Paşa’nın fiziksel bilgilerini ajanlarına verip Berlin’e göndermişlerdi. 15 Mart 1921 günü de Solomon Teilirian, Talât Paşa suikastını gerçekleştirdi. İttihad ve Terakki’nin önde gelenlerinden Talât Paşa, İngiliz-Sovyet çıkar birliği sonucunda Taşnaklar tarafından öldürüldükten bir gün sonra 16 Mart 1921’de İngiliz-Sovyet Ticaret Antlaşması’nın imzalanması bir tesadüf olmamalıdır (Avcı, 2012, s. 99).</p>
<p>Suikast şöyle gelişmişti: Tetikçi Solomon Teilirian hayvanat bahçesine gitmekte olan Talât Paşa’yı karşıdaki kaldırımdan takip etmiş, arkadaşları da bir otomobil ile onu beş on adım geriden izlemişlerdi.</p>
<p>Sırtında kurşunî renkte bir pardösü bulunan Talat Paşa, bahçeye girince bir tur atıp Şark Kahvesi’nde oturdu. Kahvesini içtikten sonra evine gitmek üzere yürümeye başladı. Talât Paşa, saat 11 sıralarında evinin bulunduğu Hardenberg Sokağı’na girdi. Tam 17 numaralı evin önüne geldiğinde, Teilirian, Paşa’nın omzuna dokunarak “Talât, Talât” diye seslendi. O da arkasını dönünce katil başına bir kurşun sıktı ve silahı oraya bırakıp kaçtı. Talât Paşa derhal ölürken orada bulunanlar kaçmak üzere olan katili yakaladılar ve polise teslim ettiler. Talât Paşa’nın üzerinden Ali Saî adına düzenlettiği sahte kimliği çıktığı için ilk önce teşhis edilememişti. Bu yüzden ceset iki saat kadar olay yerinde kaldı. Olayı 200-300 metre uzaktan gören Salim Bey’in, gelerek Paşayı teşhis etmesinden sonra polis tutanaklarına Talât Paşa’nın öldürüldüğü haberi geçildi. Paşanın cenazesi otopsi yapıldıktan sonra morga kaldırıldı. 19 Mart Cumartesi günü yapılan cenaze töreninin ardından, daha sonra memlekete getirilmek amacıyla tahnit edilerek, Berlin’de Müslüman mezarlığında bulunan özel bir mekânda koruma altına alındı.</p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-80350" class="wp-caption alignleft"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-80350 size-full" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/03/Katil-Teilirian.jpg" alt="" width="300" height="426"><figcaption class="wp-caption-text"><center><span><strong>Katil Teilirian</strong></span></center></figcaption></figure>
<p>Katil Teilirian, karakolda tercüman aracılığıyla yapılan sorgulamasında “Almanya’ya sadece Talât Paşa’yı öldürmeye geldim. Ailem Ermeni tehcirinde öldü, ben tesadüf eseri ölümden döndüm. Daha o zaman Talât Paşa’yı öldürmeye ant içtim. Ermeni asıllı bazı vatandaşlar bana Talât Paşa’yı öldürmem için para verdi. Epeydir Berlin’deyim. Çeşitli pansiyonlarda kaldım. Birkaç hafta evvel Talât Paşa’nın Hardenberg Sokağı 24 numaralı evin ikinci katında oturduğunu öğrendim. Onu rahatça izlemek ve alışkanlıklarını ezberlemek için tam karşısındaki binada oda tuttum” diyerek suçunu da kabul etmiştir. Katil, cinayet gerekçesini ve halet-i ruhiyesini şöyle anlattı: “Kitle katili Talât Paşa’nın öldüğünü duyan vatandaşlarım rahat bir nefes alacak ve bu başarımdan ötürü benimle iftihar edeceklerdir. Bunu düşününce seviniyorum. Cinayeti sadece bu duyguyu tatmak için işledim. Bu cinayeti soğukkanlılıkla, önceden hesaplayarak, hazırlanarak işlediğimi itiraf ediyorum. Sorumluluğu vicdan rahatlığıyla taşıyorum” (Zaptçıoğlu, 1993, s. 14). Solomon Teilirian, aynı gün çıkarıldığı Şarlottenburg mahkemesince tutuklanarak hapse atılmıştı.</p>
<p>Talât Paşa Davası duruşması, 2 Haziran 1921’de Berlin’de başladı. Mahkemenin başkan koltuğunda yüksek ceza hâkimi Dr. Lehmberg bulunuyor, yardımcılıklarını ise, ceza hâkimleri Bathe ve Dr. Lachs yapıyordu (Zaptçıoğlu, 1993, s. 12).</p>
<p>Sanık hakkında 31 Mayıs 1870 tarihli Alman Ceza Kanununun 211. maddesinin uygulanması söz konusuydu. 211. maddenin metni şöyledir: “Adam öldüren kişi, eğer öldürme fiilini kasten yerine getirdiyse cinayet suçundan ölüm cezasına çarptırılır”, yani eğer mahkeme Teilirian’ın Talât Paşa’yı bilerek, önceden planlayarak, kasten öldürdüğüne hükmederse onu ölüm cezasına çarptıracaktı. Alman Ceza Kanunu, cinayet ve adam öldürmeyle ilgili başka maddeler de içermekteydi. Kanunun 212. maddesine göre cinayette kasıt bulunmuyorsa “adam öldürmek” suçundan 5 yıldan hafif olmamak üzere ağır hapis cezasına mahkûm edilecektir. 213. madde “tahrik” unsurunu içermekteydi. Maktul, yani Talât Paşa eğer sanığı, katili, ona veya yakınlarına eziyet ya da hakaret etmek yoluyla kışkırttıysa, başka hafifletici nedenler varsa cinayette “tahrik” unsuru olduğu kabul edilecekti. Tahrik sonucu adam öldürmenin cezası altı aydan az olmamak üzere ağır hapisti (Babacan, 2014, s. 252).</p>
<p>Öte yandan iddianamenin daha 29 Martta, yani suikastın ikinci haftasında hazır edilmiş olması çok dikkat çekicidir. Savcılık uluslararası kovuşturmaya gerek duymamış ve davayı mümkün olduğunca çabuk kapatabilmek için iddianame en kısa sürede düzenlenmiştir. İddianamede sanık, “15 Mart 1921 tarihinde Charlottenburg’da eski Türk Sadrazamı Talât Paşa’yı kasten öldürmek ve öldürme fiilini tasarlayarak işlemek” ile itham edilmekteydi (Babacan, 2014, s. 255).</p>
<p>İddianamede sunulan delillerin tümü cinayet davalarında alışılmışın dışında sanığın itiraflarına dayanmaktaydı. Zaten suçüstü yakalandığı için katilin başka türlü davranmasına imkân yoktu.</p>
<p>İddianamede toplam sekiz bilirkişinin, iki bilirkişi tanığın ve aralarında polis memurları, sanığın ev sahibesi ve Talât Paşa’nın eşinin de bulunduğu dokuz tanığın daveti talep edilmişti. Hakiki tanıkların dışındaki sahte tanıkların tümünün sanığın hemşehrileri oldukları özellikle göze çarpmaktaydı. Sanık karşısında gerçekten bir şey söyleyebilecek durumdaki tek kişi olan, Talât Paşa’nın eşinin davaya tanık olarak dahi katılmasına müsaade edilmemiştir. Şu halde yargılamanın hukuki seyrinde ilerlemesi mümkün görünmüyordu (Ünal 2004, s. 14-15).</p>
<p>Mahkemede başta Liman Von Sanders olmak üzere çeşitli bilirkişiler ve tanıklar dinlenmiştir. Mahkeme heyeti, başka şahidin dinlenmemesine karar verdikten sonra sıra doktorların Teilirian’ın aklî dengesi hakkındaki raporlarına gelmişti. Alman Ceza Kanununun 51. maddesi “Sanık akli dengesi yerinde değilse işlediği suçtan sorumlu tutulamaz” diyordu. Mahkemede beş saygın ve konusunda uzman doktor, raporlarını okudular. Bilirkişilerden, mahkeme doktoru Robert Stoermer, “Kanaatimce sanık epilepsi(sara) hastasıdır ve yaşadığı vahşetler ruhunda sarsıntılar yaratmıştır” diyordu. Ama bu hastalığın onun iradesini doğrudan etkileme ihtimali yoktu. Nitekim Teilirian, büyük bir irade ve dayanma gücüne sahipti. Cinayet günü cesaretlenmek için konyak içmişti. Doktor, Teilirian’ın ifadelerinden eylemi uzun süredir planladığı sonucunu çıkartmıştı. Kısacası “akli dengesizlik”, Teilirian açısından söz konusu değildi. İşlediği cinayetten sorumluydu (Babacan 2014, s. 260).</p>
<p>Mahkemede yapılan uzun müzakerelerden sonra, sıra kapanış konuşmalarına gelmişti. Önce savcı, sonra da Teilirian’ın üç avukatı konuşmalarını yaptılar. Avukatlar ayrı ayrı ikişer kere söz aldılar.</p>
<p>Savcı, “Teilirian’ın cinayetten suçlu bulunmasını” talep ediyor ve şöyle diyordu: “Bu cinayetin kurbanı özel bir şahsiyetti. Tanınmayan, bilinmeyen bir kitlenin içinden bir el uzanmış ve bu adamı yere sermiştir. Maktûlün kendisi de bir halk çocuğuydu. Halkların bir biriyle boğuştuğu bir dönemde vatanın kaderini etkilemiş, Alman halkının sadık müttefiki olarak tarihin en yüksek kademelerinde dolaşmıştır. Bunun siyasî cinayet olduğuna dair en ufak kuşku yoktur. Sanık siyasî nefret ve siyasî intikam hırsıyla davranmıştır. Ermeni halkına yapılanlar gerçekten dehşet vericidir. Sanığın kendisi ve ailesi de dehşetli olaylarla karşılaşmıştır. Böylece içinde intikam düşüncesi belirmiştir. Kuşkusuz sanık Talât Paşa’yı sorumlu görüyordu. Burada Ermenilerin ve dostlarının Talât Paşa’yı suçlu gördükleri şüphe götürmeyecek biçimde ortaya çıkmıştır.”</p>
<p>3 Haziran 1921 Cuma günü jüri başkanı Otto Reinicke, kararı açıkladı: “Sanık, Solomon Teilirian, 15 Mart 1921 tarihinde, Charlottenburg’da, Talât Paşa’yı kasten öldürmekten suçlu mudur? Hayır”. Jürinin beraat kararı üzerine mahkeme ayağa kalktı. Dinleyicilerden kararı alkışlayanlar çoğunluktaydı. Hâkim, Teilirian’ın serbest bırakıldığını ve mahkeme masraflarının devlet tarafından ödeneceğini açıkladı. Sanığın avukatları, tercümanlar ve Ermeni dinleyiciler, Teilirian’ı kucaklayarak kutladılar.</p>
<p>Savcı her ne kadar mahkemenin gittiği seyrin yanlış olduğunu, siyasal bir yargılamaya döndüğünü ikaz etse de konuşması jüriyi etkilemedi. Avukatlar Teilirian’ı ateşli konuşmalarla aklamayı ve Talât Paşa’yı “katliamların baş sorumlusu” olarak göstermeyi başarmıştı. Savcılık makamı karardan hemen sonra temyize başvurdu, ancak başvurusunu birkaç gün sonra kendiliğinden geri çekti (Zaptçıoğlu 1993, s. 15).</p>
<p>Alman mahkemesinde Teilirian’ın suçluluğunun reddedilmesi, Almanya’nın da suçunun reddedilmesi demekti ve Almanya’yı suça iştirakten kurtarıyordu. Kararla birlikte bu cinayet, sanığın aile fertlerinin öldürülmesinin intikamını almak maksadıyla işlenmiş, ahlakî bir eylem olarak haklı kılınıyordu. Savunma, cürmün kişisel önemini vurguladığından, suikastın örgütlü yönü göz ardı edilmiş ve bunun sonucu olarak Ermeni terör örgütlerinin işleyeceği diğer cinayetlerin önü açılmıştır (Ünal, 2004, s. 65-66).</p>
<p>Talât Paşa Davası kararına Berlin’de yaşayan Müslümanlar, büyük tepki göstermişlerdir. İlk yazılı tepki, kararın açıklanmasından bir gün sonra, 4 Haziran 1921’de Şark Kulübünden (Orientalischen Club) gelmiştir. Yapılan açıklamada, önce “Ermeni Meselesi’nin İtilaf Devletleri diplomatları tarafından çıkarıldığı ve bundan amaçlananın da Türklerle Ermenileri birbirlerine düşürerek bu yolla kendi emperyalist emellerine ulaşmak olduğunun altı çizilerek, ‘‘akan kan ve intikam duyguları için, bu iki halktan hangisinin ve bu halklardan kimlerin sorumlu ve bugün hangi halkın baskı altında olduğunu bulmak kolay değildir. Bunun gerçek cevabını ancak tarih verebilecektir” denilmiştir. Böylece Ermeni Meselesinin karmaşık bir hale sokulduğu ve bundan İtilaf Devletlerinin sorumlu olduğu, ayrıca halihazırda kabul edildiği gibi olayların müsebbibinin Türkler değil, Ermeniler olduğu ifade edilmiştir (Ünal, 2004, s. 77).</p>
<p>Talat Paşa dünyadaki diğer benzerleriyle karşılaştırıldığında zamanının şartlarına göre en insânî bir biçimde uygulamaya çalıştığı tehcir kanunu sebebiyle Ermenilerin boy hedefi haline gelmişti. Savaşın galibi İngiltere, siyasi ve askerî üstünlükle dünyayı kendi menfaatleri doğrultusunda şekillendirirken Türklere, Osmanlı Devleti’ne biçtiği rolü belirlediği sırada bazı engelleri kaldırmayı planlamıştı. Talât Paşa’nın yurt dışında yaptıklarını, siyasi faaliyetlerini, Türkiye ve onun menfaatleri için girişimlerini tasvip etmediği için onu hedef haline getirmişti. Onu öldürmek için Ermeni örgütleri ve militanları hazırdı. İngilizlerin yol göstermesi, teşvik ve tahrikleriyle yola çıkan Ermeni örgütleri, Talat Paşa’yı kendi idealleri için ortadan kaldırmış gibi görünseler de, aslında İngilizlerin isteklerini yerine getirmiş oluyorlardı.</p>
<p>Talât Paşa’nın siyasi kimliği ve adının karıştığı olaylar, ölümünden sonra görülen davayı da siyasallaştırmıştı. Almanya’da meydana gelen hükümet değişiklikleri ve iç siyasi çekişmelerin doğurduğu yeni Türkiye politikası, Paşanın katilinin yargılanması esnasında kendini belli etmişti. Öyle ki Talât Paşa davası ve jürinin kararı, Batı dünyasında bugüne kadar “Talât Paşa’nın suçunun ispatı” sayılmıştır. Almanya’daki dava, yıllardır “Soykırım Mahkeme Önünde” başlığıyla kitaplara bile konu olmuştur.</p>
<p>Alıntı Kaynak: <a href="http://turksandarmenians.marmara.edu.tr/tr/talat-pasanin-oldurulmesi-ve-katilin-yargilama-sureci/" target="_blank" rel="noopener">http://turksandarmenians.marmara.edu.tr/tr/talat-pasanin-oldurulmesi-ve-katilin-yargilama-sureci/</a></p>
<hr>
<div><span><strong><u>Kaynakça</u></strong></span></div>
<div><span>♦ Arif Cemil (Denker) (1992), İttihatçı Şeflerin Gurbet Maceraları, İstanbul.</span></div>
<div><span>♦ Avcı, Halil Ersin (2012), “Dış Destekli Uluslararası Terör Örgütü Örneği: Daşnaksutyun ve Faaliyetleri (1890-1922), Uluslararası Güvenlik ve Terörizm Dergisi, Cilt 3 (1), s. 89-101.</span></div>
<div><span>♦ Babacan, Hasan (2014), Mehmed Talât Paşa, Ankara.</span></div>
<div><span>♦ Bleda, Mithat Şükrü (2010), İmparatorluğun Çöküşü, İstanbul.</span></div>
<div><span>♦ Çavdar, Tevfik (1995), Talât Paşa Bir Örgüt Ustasının Yaşam Öyküsü, Ankara.</span></div>
<div><span>♦ Gazigiray, A. Alper (1982), Ermeni Terörünün Kaynakları, İstanbul.</span></div>
<div><span>♦ Karataş, Zeynep (2007), Ermeni Terör Örgütü: ASALA, Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Atılım Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Ankara.</span></div>
<div><span>♦ Özdemir, Hikmet (2014), “Kör İnanç Olarak İntikamcılık ve Taşnak-Asala Suikastleri”, Avrasya İncelemeleri Merkezi, AVİM Report, No 6, Mart 2014, s. 15-24.</span></div>
<div><span>♦ Şakir, Ziya (2011), Yakın Tarihimizin Üç Büyük Adamı, Talât-Enver-Cemal Paşalar, İstanbul.</span></div>
<div><span>♦ Şıracıyan, Arşavir (1997), Bir Ermeni Teröristin İtirafları, İstanbul.</span></div>
<div><span>♦ Tasvir-i Efkâr (1942), 13 Kanunuevvel 1942, s. 3.</span></div>
<div><span>♦ Ünal, Şeref (2004), Salomon Teilirian Davası -Talât Paşa Suikastı- (Berlin, 2-3 Haziran 1921).</span></div>
<div><span>♦ Zaptçıoğlu, Dilek (1993), “Talât Paşa Davası”, Cumhuriyet, 23 Nisan 1993 Cuma, s. 14.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Akdamar’ın ve Hocalı’nın Hesabını Kim Verecek ?</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/akdamarin-ve-hocalinin-hesabini-kim-verecek</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/akdamarin-ve-hocalinin-hesabini-kim-verecek</guid>
<description><![CDATA[ Akdamar’ın ve Hocalı’nın Hesabını Kim Verecek ?
Kaç defa yazdım, kaç yerde konferanslarımda, sohbetlerimde ifade etmeye çalıştım ki, Türk milleti, târihî hâdiseler karşısında, muhakeme yapmaktan uzaklaştırılıyor, kendi târihine yabancılaştırılmak isteniliyor. İdrâkini zorlayarak, bugüne kadar uğradığı felâketlerden hiçbir ibret almamış gibi, hâlâ târihi tekerrür ettirme gayretine girişiyor. Nedir bu iftiralardan, gafletlerden, ihânetlerden, vurdumduymazlıklardan ve suskunluklardan çektiğimiz! Atillâ’yı unutmuşuz, Kürşad’ı unutmuşuz, Doğu Türkistan’ı unutmuşuz, […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c484db36a7.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:45 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Akdamar’ın, Hocalı’nın, Hesabını, Kim, Verecek</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/04/Akdamar-Adasi.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/akdamarin-ve-hocalinin-hesabini-kim-verecek.html">Akdamar’ın ve Hocalı’nın Hesabını Kim Verecek ?</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>M. Hâlistin KUKUL</strong></span></a>
</p><p>Kaç defa yazdım, kaç yerde konferanslarımda, sohbetlerimde ifade etmeye çalıştım ki, Türk milleti, târihî hâdiseler karşısında, muhakeme yapmaktan uzaklaştırılıyor, kendi târihine yabancılaştırılmak isteniliyor.</p>
<p>İdrâkini zorlayarak, bugüne kadar uğradığı felâketlerden hiçbir ibret almamış gibi, hâlâ târihi tekerrür ettirme gayretine girişiyor. Nedir bu iftiralardan, gafletlerden, ihânetlerden, vurdumduymazlıklardan ve suskunluklardan çektiğimiz!</p>
<p>Atillâ’yı unutmuşuz, Kürşad’ı unutmuşuz, Doğu Türkistan’ı unutmuşuz, Kerkük’ü, Kırım’ı unutmuşuz, Balkanlar’ı unutmuşuz!..</p>
<p>Çanakkale’de verdiğimiz şehitlerimizi, onları şehit eden ihânet çeteleriyle beraber anma mertebesizliğine düşmüşüz!..</p>
<p>İstiklâl Harbi’nde, nâmûsumuza yeltenenlerle tokalaşmışız. Bunların hiçbiri de, bizden , ne nezâketen ve ne de siyâseten özür dilemiş değildirler. Hiçbiri!..</p>
<p>Meselâ, şu yazıyı okuyanımız var mı? Hani, “Biz, insanları zehirlemeyeceğiz ki! Siz, Türkleri insandan mı sayıyorsunuz? Onlar, köpek ve domuz gibi ancak hayvan sayılabilir! ” diyen , insanlıktan habersiz birinin torunlarından olan Birleşik Kırallık Ankara Büyükelçisi David Reddaway’ın, Çanakkale Harbi’nin 98. yılında söylediklerine bakınız.</p>
<p>Diyor ki: “Bugün, Çanakkale Savaşları’nda birbirleriyle çarpışan ulusların askerlerinin, herhangi bir savaş alanında birbirinin düşmanı olabileceğini düşünmek dahi imkânsız. Çanakkale Savaşları’nın müttefikleri de düşmanları da bizleri dostluk ve ortak hedefler ile bağlayan güçlü bir ilişki, müttefiklik ve gruplaşma içerisindedir.” ( Vatan Gz. 25 Nisan 2013, sy.6)</p>
<p>Burada, bir pişmanlık, bir özür beyanı, bir acıma hissi, bir mahçubiyet var mıdır? Öyle ya, siz, gelip benim vatanıma saldıracaksınız ve ikiyüz elli binin üzerinde genç insanımızın şehit olmasına sebep olacaksanız ve böyle rahat konuşacak, nutuk atacaksınız! Hem de benim ülkemde!..</p>
<p>Ya Akdamar!.. İsterseniz, onu, bir hanım yazarımızın kaleminden nakledeyim. Ben, bu mevzûyu,  Ekim 2012 tarihli Erciyes Dergisi’nin 6- 17 sayfalarında yayınlanan “Türk Dili’nin Ve Türk Kültürü’nün Kimyâsına Dâir” oldukça uzun makalemde yazmama  ve birçok yerde de konferans olarak sunmama rağmen hâlâ anlaşılmaz kalmıştır. Ümit ederim ki, hanım yazarımızdan nakledeceğim birkaç cümle zihinlerde yer eder, iz bırakır.</p>
<p>Hanım Yazarımızın adı: Arzu Özok.  Yazısının adı: Tecâvüz Adası. Yayınlandığı yer: Erciyes Dergisi, Şubat 2012, sayfa: 16’dır.</p>
<p>Bilinmektedir ki, Birinci Cihân Harbi sonrasında Ruslar, Doğu Cephemizden çekilirken, uygun buldukları yerlere Ermeni Taşnak ve Hınçak çetelerini yerleştirmişlerdir. Bilhassa F(ı)ransa’dan destek gören bu çeteler, ta o zamanlardan başlamak üzere büyük Ermenistan hedefleriyle Müslüman-Türk milletine-sebebini bilemediğimiz- bir kinle saldırmaya başlamışlardır.</p>
<p>Akdamar kilisesi, bir “üs” olarak böyle bir vazîfede bulunmuştur. Bu hususta, hanım yazarımız Arzu Özok şöyle diyor:</p>
<p>“Van Gölü’nün ortalarında, vapurda pusuya yatan Ermeni Çeteleri, insafsızca Türk çocuklarının tamamını keserler ve göle atarlar. Van Gölü’nün suları Türk’ün kanı ile kırmızıya boyanır.</p>
<p>1.723 mâsûm Müslüman-Türk kadınına tecâvüz edildikten sonra katledilerek, onlar da Van Gölü’nün sularına bırakılır ve tecâvüz ettikleri kadın/kızlardan 106’sı intihar eder. Ayrıca; genç olanlardan 274’ü de “sürekli tecâvüz” maksadıyla bu hâin kilisede tutulur.”</p>
<p>Peki, biz ne yaptık? Başbakan’ın ifadesiyle söyleyelim: “Van’da Ermeni Ortodoks Kilisesi yıkılmak üzereydi. O kiliseyi kendi kasamızdan restorasyonunu yaptırmak suretiyle ibadete açtık.”</p>
<p>Belki unutulmuş olunabilir. Oraya “kendi kasamızdan” ne kadar para ödedik biliyor musunuz? Hatırlatalım: 2.600.000 (iki milyon altı yüz bin) Türk Lirası!..</p>
<p>Bu noktadaki sözüm;  her fikirdeki insanlık âleminden ve Müslüman-Türk erkeklerinden  ziyâde Müslüman-Türk kadınlarınadır.  Bu tavrı, tasdik ve tasvip ediyor musunuz? Bu tavrı, başkalarına da uygun buluyor musunuz? O hâlde!..</p>
<p>1992 yılının 25/26 Şubat gecesi başlayan vahşî  bir saldırıda Ermeniler tarafından şehit edilen 106’sı kadın, 83’ü çocuk, 613 Azerbaycan Türk’ü ile ilgili, bir pişmanlık, bir geri duruş, bir mahçubiyet haberi duydunuz mu?</p>
<p>Dahası;  Samsun Türk Ocağı Başkanı OMÜ Tarih Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Kaya Tuncer Çağlayan’ın belirttiğine göre, bu sayı, Karabağ’da, bu geceki katliamdan önce yapılanlarla, yirmi bini aşmaktadır. Hani bunun ” tâziyesi” ?</p>
<p>Başbakan,  Ermeniler hâricindekileri “herkes” diye ifade ediyor ki, benim ecdâdım da bu “herkes”in içindedir. Bu “herkes” kim ise, adı söylenmelidir. Kaldı ki; “Aynı dönemde benzer koşullarda yaşamını yitiren, etnik ve dini kökeni ne olursa olsun…” denilmektedir.</p>
<p>“Etnik: Fr. ethnique, Aynı ırk, dil veya kültürden olan, bir topluluğa âit, kavmî, ırkî” (Bknz: Misalli Büyük Türkçe Sözlük, Kubbealtı  Lugatı, İstanbul 2011, sy. 359) mânâsına geliyorsa, Türk, “ırk veya kavim” olma vasfına hâiz mi değildir? Türk olmaktan iftihar etmeyen, gurur duymayan Türk var mıdır?</p>
<p>Hem, niçin “etnik” de, ırk, kavim veya millet değil? Niçin F(ı)ransızcası tercih edilmiş acaba, düşünmek, bilmek isteriz!  Bunu istemek, hakkımız mı değil?</p>
<p>O hâlde, böyle bir yazı metni  içinde, niçin Türk kelimesi geçmiyor?</p>
<p>Şunu da söylemeliyim ki, dedelerimin hiçbiri, bana, -çok şükür- utanılacak bir şey bırakmadı.</p>
<p>Hangi ırkın, hangi milletin veya kavmin torunları, böyle bir özür beyanına ihtiyaç duyuyorlarsa,  metinde sözü edilen “etnik ve dini köken”e sahipseler , elbette ki, bu “kökenleri”  beyan şartıyla özür beyanında bulunabilirler.</p>
<p>Ben, bundan muafım! Çünkü, benim ecdâdım, kimseye bir kusurda bulunmadı!</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>M. Hâlistin KUKUL</strong></span></a>
</p><p>OMÜ Emekli Öğretim Görevlisi, Şâir ve Yazar</p>
<p><strong>Alıntı Kaynak:</strong> Türk Ocakları</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Ağdam, 27 Yıl Sonra Özgürlüğüne Kavuştu</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/agdam-27-yil-sonra-ozgurlugune-kavustu</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/agdam-27-yil-sonra-ozgurlugune-kavustu</guid>
<description><![CDATA[ Ağdam, 27 Yıl Sonra Özgürlüğüne Kavuştu
Cephede hezimete uğrayan Ermenistan, çekilme anlaşmasını imzalayarak Azerbaycan’ın zaferini kabul etti. Ağdam yaklaşık yüzde 77’lik kısmı 1993’ten beri Ermenistan işgali altındaydı, Azerbaycan’ın kazandığı zafer ile son buldu. Ermenistan güçleri ve bazı köylere sonradan yerleştirilen Ermeni nüfus Ağdam’ı terk ediyor, bölgeye Azerbaycan ordusu yerleşiyor. Ermeniler, Ağdam’dan ayrılırken karakol, bina ve kontrol noktalarını ateşe veriyor. 27 yıllık işgal […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c484b59fb3.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:45 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Ağdam, Yıl, Sonra, Özgürlüğüne, Kavuştu</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/11/Agdam.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/agdam-27-yil-sonra-ozgurlugune-kavustu.html">Ağdam, 27 Yıl Sonra Özgürlüğüne Kavuştu</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Dr. Kürşat ÇAVUŞOĞLU</strong></span></a>
</p><p>Cephede hezimete uğrayan Ermenistan, çekilme anlaşmasını imzalayarak Azerbaycan’ın zaferini kabul etti. Ağdam yaklaşık yüzde 77’lik kısmı 1993’ten beri Ermenistan işgali altındaydı, Azerbaycan’ın kazandığı zafer ile son buldu.<br>
Ermenistan güçleri ve bazı köylere sonradan yerleştirilen Ermeni nüfus Ağdam’ı terk ediyor, bölgeye Azerbaycan ordusu yerleşiyor. Ermeniler, Ağdam’dan ayrılırken karakol, bina ve kontrol noktalarını ateşe veriyor. 27 yıllık işgal bitti. Ağdam özgürlüğüne kavuştu.</p>
<p>İşgal döneminde Ermenilerce yağmalanan ve yıkılan Ağdam kent merkezi ve köylerinin çoğu harabe ve ıssız durumda kalmıştı.</p>
<p>Dağlık Karabağ sorunu, Sovyetler Birliği’nin dağılma sürecinde Ermenilerin bu bölgelerde hak iddia etmesiyle başladı. Ermeniler, 1991’de Hankendi’yi, 1992’de Hocalı ve Şuşa’yı işgal etti. Daha sonra Laçın, Hocavend, Kelbecer ve Ağdere’yi de ele geçiren Ermeniler, 1993’te Ağdam’a girdi. Ağdam’ı, Cebrayıl, Fuzuli, Gubadlı ve Zengilan illerinin işgali izledi. Azerbaycan topraklarının yüzde 20’si işgal edilirken bir milyona yakın insan da yaşadıkları bölgeleri terk etmek zorunda kaldı. Toplam bin 154 kilometre kare büyüklüğünde ve 153 bin nüfusu olan Ağdam, Azerbaycan’ın en kadim toprağı sayılıyor. İşgal sırasında Ağdamı savunurken 5 bin 897 Azerbaycanlı şehit oldu. Ağdam, Ermenistan’ın işgal ettiği Dağlık Karabağ’ın çevresindeki 7 şehirden biriydi…</p>
<p><img decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-81309" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/11/A%C4%9Fdam-1.jpg" alt="" width="800" height="530" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/11/Ağdam-1.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/11/Ağdam-1-768x509.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span><strong>“1992 yılında Dağlık Karabağ’a Yolculuk” </strong></span></p>
<p>Azerbaycan ve Ermenistan Savaşı’nda, Ermeni diasporası, lobisi ve birçok ülke Ermenistan’a para ve silah yardımı yapıyordu. Biz Irak Türkleri, kendimizi Azerbaycanlıların öz kardeşi, kara gün dostu olarak görüyoruz, onlarda bizi öyle görüyor. Azerbaycan’ın bu zor, sıkıntılı, çetin gününde, kardeşlerimiz için bir Irak Türkü ve bir hekim olarak ne yapabilirim diye düşündüm. Dost, arkadaş, çevre ve kuruluşlar ile ilişkiler kurarak Karabağ’a ilaç ve tıbbi malzeme toplamaya karar verdim. İlaç ve tıbbi malzeme yardımını Karabağ’a ulaştırmanın yollarını aramaya başladım. O tarihte İsveç’in eğitim, kültür, önemli tıp ve sanayi kenti olan Umeå’da yaşıyordum.  İlaç ve tıbbi yardım malzemeleriyle Azerbaycan’ın Dağlık Karabağ’a doğru yola koyuldum. Umeå’dan gemi ile Finlandiya’nın Vasa şehrine geçtim, oradan da tren ile Finlandiya’nın Başkenti Helsinki’ye, oradan da Rusya’nın ikinci büyük şehri, kuzeyin Venedik’i ve aslında bir açık hava müzesi olarak bilinen St.Petersburg’a vardım.</p>
<p>Sovyetler Birliği yeni dağılmış ve ülkenin dağılması sırasında ortaya çıkan kargaşa ortamı sürüyordu. St.Petersburg’den Bakü’ye uçak bileti almak için çok çalıştım, 5 gün uğraştım ama başaramadım. St. Petersburg ile Bakü arası mesafe 3,023,5 km. Çaresizdim, ne yapacağımı bilemiyordum. Ve birden aklıma bir fikir geldi.  St. Petersburg’da Azerbaycanlıların yoğun yaşadığı bölgeye gittim. Vahid adında bir Azerbaycan Türkü ile tanıştım ve durumu kendisine anlattım. Daha sonra ilaç ve tıbbi yardım malzemeleriyle Vahid beni arabası ile St.Petersburg Pulkovo Havalimanı’na götürdü.  Havalimanında küçük bir ayakkabı tamiri dükkanına gittik, tanıdığı hemşehrisi Azerbaycan Türkü dükkan sahibine benim için Bakü’ye bir uçak bileti bulmasını istedi. Dükkan sahibi pasaportumu aldı, 15-20 dakika sonra elinde uçak bileti ile geri geldi. Bu bir şaka mı? O anda ne kadar sevindiğimi bilemezsiniz…</p>
<p>3 saat 40 dakika süren, berbat bir Rus yapımı Tupolev tipi uçak, uçuş emniyeti hak getire cinsinden maceralı bir uçak yolculuğundan sonra Azerbaycan Cumhuriyeti’nin başkenti Bakü’ye Bine Uluslararası Havalimanı’na (Yeni adı Haydar Aliyev Uluslararası Havalimanı) indik. Unutmadan Vahid, Bakü’de Hazar Denizi kıyısında Bayıl semtinde erkek kardeşinin yaşadığını, adının Vagif olduğunu belirterek, kardeşinin adresini de bana vermişti. Kardeşinin de bana yardımcı olacağını söylemişti. Havaalanından taksiye bindim ve adresi taksi şoförüne verdim. Taksiden Vagif’in evinin önünde indim, kapıya vurdum. Kapıyı Vagif açtı, hemen aldı beni içeriye ve ailesi ile tanıştırdı. Kendisine ilaç ve tıbbi malzemenin evinde kalmasını ve beni de bir otele yerleştirmesini talep ettim, ısrarlarıma rağmen kabul etmedi.</p>
<p>Azerbaycan halkının misafirperverliği kendi tarihi kadar eskidir. Azerbaycan halkı binyıllar boyunca, ülkesine gelen, toprağına ayak basan insanları, doğma yakınları gibi kabul edip, evindeki en leziz yemeği misafir önüne koyar. Halkı içten ve samimi ayrıca misafirperver bir kültüre sahiptir.</p>
<p>Bakü’de bazı bakanlıklar, kuruluşlar ve şahsiyetler ile görüştüm. Bu görüşmenin sonucunda Vagif ile birlikte ilaç ve tıbbi malzemeyi de yanımıza alarak savaş hattı olan Karabağ bölgesindeki Azerbaycan’ın en kadim toprağı Ağdam’a doğru yola koyulduk.</p>
<p><span><strong><img decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-81313" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/11/A%C4%9Fdam-5.jpg" alt="" width="800" height="540" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/11/Ağdam-5.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/11/Ağdam-5-768x518.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></strong></span><span><strong>“Dağlık Karabağ savaşında en şiddetli çatışmaların yaşandığı Ağdam”</strong></span></p>
<p>Ermeniler 1991’de başlattıkları saldırılarla 18 Şubat 1992’de Hocavend’i, 25 Şubat 1992’de Hocalı’yı, 8 Mayıs 1992’de Şuşa’yı, 18 Mayıs 1992’de Laçin’i işgal etti. Azerbaycan’daki siyasi istikrarsızlığın Karabağ’daki savaş üzerinde büyük zararı oldu.</p>
<p>Uluslararası tepkilere rağmen Ermeniler tek taraflı ateşkeslerini iptal edip, komuta kademesi neredeyse işlemez hale gelmiş Azerbaycan ordusuna karşı tekrar saldırıya geçtiler.  Ermenilerin yeni hedefi Karabağ’ın doğusunda yer alan ve civarıyla birlikte nüfusu 153 bin olan Ağdam şehriydi.</p>
<p>Toplam bin 154 kilometre kare büyüklüğünde olan Ağdam şehri, Bakü’den 365 km uzaktadır. Ağdam 18. yüzyılda kuruldu ve 1928’de şehir statüsü aldı. Ağdam bölgesi Azerbaycan’ın eski, büyüleyici doğanın toprağı olan Karabağ’ın merkezinde ve Karabağ dağ zincirinin kuzeydoğu eteklerinde bulunmakta.</p>
<p><span><strong> </strong><strong><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-81314" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/11/A%C4%9Fdam-6.jpg" alt="" width="800" height="510" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/11/Ağdam-6.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/11/Ağdam-6-768x490.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></strong></span></p>
<p><span><strong>“Azerbaycan’ın Gözbebeği Ağdam’a Bomba Yağıyor” </strong></span></p>
<p>Bakü’den Ağdam’a hareket eden bir otobüse bindik. Yaklaşık 7 saat süren yolculuktan sonra Ağdam’ın yakınlarında bir yerde indik. O tarihte Ağdam şehri Ermeni kuşatması altındaydı. Bir taksiye bindik, Ağdam’a yaklaştığımızda akşam olmak üzereydi, havan topu, tank ateşi ve füze ile Ağdam bombalanıyordu, şehirde bulunan halk da, can havliyle, panik içerisinde koşuşturduğunu, bombaların hedefi olmamak için, bulabildikleri her türlü vasıta ile şehri terk ediyordu. Ermeniler, halkın şehri terk etmesi için özellikle sivil yerleşim yerlerini acımasızca ağır bir şekilde bombalıyordu. Hayatımda ilk defa gerçek savaşı yaşıyordum! Bu görüntüyü hayatımın sonuna dek unutamam.</p>
<p>Evet… Gerçek bir savaşta, ölüm her yeri kapladığında ölmek değil yaşamaktır tesadüf. Cesaret tehlikeyi göze almaktır ve aklın emaresidir. Savaş bir tehlike alanıdır, onun için cesaret savaşçı erdemlerin başında gelir.  Cesaret, ister kişinin bünyesinden ve karakterinden, ister ölümden korkmamasından, ister alışkanlıktan ileri gelsin, tehlikeyi umursamazlık. Bu sürekli bir haldir. Cesur kişi felâket hallerinde çözüm üretir, şuurlu risk alır ve aklının gösterdiği hedefe giderken risklere katlanır. Korku diye bir kelime hayat sözcüğümde yoktur.  Ailem de beni böyle yetiştirdi. Öleceksen de şerefli, bir gaye, bir ideal uğruna öl, ki insanlar seni hatırlasın. Cesaret, haklı olarak, erdemlerin en değerlisidir;<br>
çünkü diğer tüm erdemler ona dayanır. Cesurlar bir kez ölür, korkaklar bin kere.</p>
<p>Ağdam cephe hattına ulaşmak için, şehrin diğer yakasına geçmemiz gerekiyordu. Şehir Ermeni kuşatması altındaydı, yani Ağdam’ın içinden geçmekten başka çaremiz yoktu, fakat şehir ağır bir şekilde bombalanıyordu ve kıyamet kopmuş gibiydi, Akşam oldu hava karardı, hava çok soğumuştu, şehre girmeye karar verdik.  Halk şehri terk ederken, bizde bir yolunu bulup şehre giriyoruz. Sağımıza solumuza bombalar düşüyordu, adeta bir mahşer günüydü. Ölüm kol geziyordu, geri dönebilirdik, fakat geri dönmeyi aklımızın ucundan bile geçirmedik. Çünkü ilaç ve tıbbi malzemeyi canımız pahasına bir an önce yaralılara ve tıbbi yardıma ihtiyacı olanlara ulaştırmak istiyorduk. Sonunda bunu başardık!</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-81315" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/11/A%C4%9Fdam-7.jpg" alt="" width="800" height="530" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/11/Ağdam-7.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/11/Ağdam-7-768x509.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span> <strong>“Toprağımız işgal edildi”</strong></span></p>
<p>O günleri Ağdam’da doğup büyüyen Mahseti Şerif bakın nasıl anlatıyor: “Ben de bu kadim toprakta doğdum, büyüdüm, ta 16 yaşıma dek orda yaşadım… Hayatımın en mutlu ve anlamlı günleri de o işgalle bitti. Hayat beni yurdumdan sonra ikinci kez uzaklara attı. Şimdi Türkiye’de vatan hasreti çekiyorum, bir de işgal altında olan Ağdam’ın acısını.</p>
<p>Hiç aklımdan çıkmaz bir gün Ağdam’a bombalar yağıyor. Babam “sizi şehirden uzaklaştırayım, birkaç saat sonra döneriz yine” dedi. Hep yapıyorduk bunu. Kentin çıkışında oturup bekler sonra evimize döner, mermi kokan şehrimize sarılır uyurduk. O günde aynısını yapacaktık. Evimizin küçüğü olan erkek kardeşim tam kapıdan çıkarken “anne dur!” dedi. Koşarak odanın duvarını öptü. “Belki dönemeyiz, ben seni çok özlerim” dedi.</p>
<p>O gün döndük tabii. Bir gün sonra yine şehre bombalar yağdı. Bu defa tam annemlerin yattığı odanın tam karşısına düşmüştü. Evimizde her şey yerle bir olmuştu. Babam ve anneme bir şey olmadı. Amma babamın korku içinde bizim odamıza koşup bizi sağ görse de inanmayıp defalarca “iyi misiniz?” demesini unutmuyorum. Ama biz yine evimizi bırakmadık…</p>
<p>Ben amcamlardaydım. Amcamın kızıyla bahçede elma ağacının altında oturup başımızın üstünden uçan füzeleri sayıyorduk. Belki inanmakta zorluk çekeceksiniz ama biz bunu yapıyorduk.</p>
<p>Korku yoktu bizim için oyun vardı…</p>
<p>Baktım yüzü bembeyaz olmuş bir halde babam geldi. “Hemen sizi çıkarmam lazım, sonra ben geri döneceğim” dedi. Ne olduğunu tam anlamadık. Sonuçta iki günde bir çıkıp geri dönüyoruz. Babam yengeme “evraklarınızı da al” dedi. Bu çok ciddi bir mesajdı aslında. Arabaya oturduk iki el bombası vardı. Amcamın kızıyla bana verdi ve “baktınız düşmana yakalandık, çekin!” dedi. 16 yaşında bir kız babasının el bombasını patlatın demesine hiç soru sormadan tamam dedim. Babama “dönmeyecek miyiz?” dediğimde “döneceğiz” dedi.</p>
<p>Fakat ilk defa bana yalan söyledi. Çünkü; sonra hiç dönemedik…</p>
<p>Toprağımız işgal edildi…”</p>
<p>O acı ve korkunç günleri yaşayan, o gün 10 yaşında olan, bu gün Belçika’da yaşayan Ağdamlı İlaha Tağıyeva başından geçenleri şöyle anlatıyor: “Biz çocukken pijama giyip yatamazdık her an bir bomba patlayacak, yada baskın olacak endişesiyle elbiselerimizle yatardık. Annemiz ceplerimize ekmek ve su koyardı ne olurdu ne olmazdı diye. O dönem en çok bizim şehir şehit verdi. 1992 yılında Şuşa ve Hocalı alındı. Buradaki şehitler diğer özgür şehirlerdeki camilere getirildi. 1992’de ben 10 yaşındaydım bir taraftan okuyor, diğer taraftan da Ermenilerin hergün artan cinayetlerine şahit oluyor üzülüyorduk. Okula geldiğimizde sınıfta arkadaşlarımızın akrabalarının şehit haberlerini alıyor üzülüyorduk. Bu ortamda alınan eğitim ne kadar verimli olabilirdi?</p>
<p>Sığınağa kaçarken kız kardeşimle beraber biz annemizin elini sıkıca tutardık. Annem kızım elimi bırakın değişik yerlere gidin ki top düşerse hepimiz ölmeyelim bari birilerimiz yaşar derdi. Biz ise ondan ayrılmak istemiyorduk annemiz ölmesin diye. Biz başka evdeydik asıl evimizin bacasına füze düştü evimizin çatısı dağıldı. Çocukluğumuzu yaşayamadık. Çocukluğumuz bomba ve şehit ağıtlarıyla geçti. Tabidir ki bu da bizde çok olumsuz etkiler oluşturdu.”</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-81310" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/11/A%C4%9Fdam-2.jpg" alt="" width="800" height="540" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/11/Ağdam-2.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/11/Ağdam-2-768x518.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span><strong>“Hayalet Şehir Ağdam”</strong></span></p>
<p>Dağlık Karabağ savaşı sırasında en stratejik noktalarından biri olarak kabul edilen Ağdam, 1993’ün Mayıs’ında Ermeni güçlerin saldırısına maruz kaldı. Bakü’de meydana gelen iç karışıklıklar nedeniyle savunma gücü azalan Azerbaycan birlikleri, 42 gün boyunca şehri savunmaya çalıştı fakat başarılı olamadı. 23 Temmuz 1993’de Ermenistan Silahlı Kuvvetleri’nin desteğindeki Ermeni güçleri tarafından işgal edildi ve yerleşim merkezi tamamen harap edilerek şehir nüfusunun doğuya, Azerbaycan’ın içlerine göç etmesi sağlandı. Ağdam’ı, Fuzuli, Zengilan, Cebrayil ve Kubatlı illerinin işgali izledi.</p>
<p>Rusya’nın ve Batı ülkelerinin de açık silah desteği ile gerçekleşen işgal, Ermenilerin bölgenin %70’ine sahip olmasına yol açtı.  Ermeni kuvvetleri işgal ettikleri bölgelerde 24,500 evi, 50 sanayi tesisini, 160 okulu, 374 kültürel merkezi, 2 müzeyi, mezarlıkları, hastaneleri, kütüphaneleri, okulları, ofisleri, spor tesisleri ve pek çok anıtı yok etti.</p>
<p>Bugün Ermeni ve Azerbaycan kuvvetleri arasındaki tampon bölgede yer alan Ağdam, tamamen hayalet bir şehir görünümündedir. Şehirde in cin top oynuyor. Ermeniler tarafından tarihi anıtlar, mezarlıklar, hastaneler, kütüphaneler, okullar, ofisler ve tesisler tahrip edilmiş. Vandalizm nedeniyle oldukça zarar gören ve terk edilen kentteki bina ve evler yıkılmış.</p>
<p>Savaşın hemen ardından, Ermeni kuvvetleri Ağdam’dan çok, Azerbaycan tarafından buranın tekrardan alınmasını önlemek için bu bölgeyi yıkıma uğratmaya karar vermişlerdir. Ermeniler bina, ev ve çevre yapıları yok etmiş, geri kalanları da savaş sonrası talanda oldukça zarar görmüştür. Şehir ıssız, boş, virane ve bir harabeye dönmüştür. Bu kadar vahşeti, gaddarlığı, felaketi bir arada görmek, insanın içini acıtıyor…</p>
<p>İngiliz gazeteci Tom de Waal’ın Kara Bahçe adlı kitabında ‘Kafkasya Hiroşima’sı olarak nitelediği Ağdam, 1993 yılından beri Ermeni işgali altında ve bir kıyametin yaşandığı kent tam bir hayalet kent görünümünde.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-81316" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/11/A%C4%9Fdam-8.jpg" alt="" width="800" height="600" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/11/Ağdam-8.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/11/Ağdam-8-768x576.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span><strong>“Irak Türkleri Azerbaycan’ın zaferini canı gönülden kutluyor”</strong></span></p>
<p>Kardeş Azerbaycan’ın kahraman ordusunun zaferini yürekten kutluyor; kahraman kardeşlerimiz cenk meydanında gücünü gösterdi ve mertçe savaşarak zafer kazandı. Tek yürek olmaya devam edeceğiz. Irak Türkleri olarak önümüzdeki süreçte de Azerbaycan’ın yanında olmaya devam edeceğiz. Şehitlerimizi bir kez daha rahmetle anıyoruz. Yaşasın Azerbaycan. Yaşasın özgür Karabağ.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Dr. Kürşat ÇAVUŞOĞLU</strong></span></a>
</p><p> <strong>Irak Türkmen Gazeteciler Cemiyeti Dış İlişkiler</strong><strong> Sorumlusu</strong></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-81312" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/11/A%C4%9Fdam-4.jpg" alt="" width="800" height="500" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/11/Ağdam-4.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/11/Ağdam-4-768x480.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-81311" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/11/A%C4%9Fdam-3.jpg" alt="" width="800" height="500" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/11/Ağdam-3.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/11/Ağdam-3-768x480.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p>
</p><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Kimmer Ve İskit Göçlerinin Doğu Anadolu Bölgesindeki Etkileri</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/kimmer-ve-iskit-goeclerinin-dogu-anadolu-boelgesindeki-etkileri</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/kimmer-ve-iskit-goeclerinin-dogu-anadolu-boelgesindeki-etkileri</guid>
<description><![CDATA[ Kimmer Ve İskit Göçlerinin Doğu Anadolu Bölgesindeki Etkileri
Kimmer ve İskitler, ana vatanı Türkistan olan topluluklardır. Her ikisinin de etnik menşeî hakkında çeşitli görüşler ileri sürülmüştür ki bunlardan birisi de onların Türk kültür dairesine dahil oldukları yönündedir.[1] M.Ö. XI. yüzyıldan beri Orta Asya’da olduğu bilinen[2] ve IX. yüzyılda bölgenin en güçlü unsuru haline gelen İskitler, Türkistan’da meydana gelen bazı değişiklikler sebebi ile Hun […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c481c3f9b2.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:45 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Kimmer, İskit, Göçlerinin, Doğu, Anadolu, Bölgesindeki, Etkileri</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/11/Iskitler-002.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/kimmer-ve-iskit-goclerinin-dogu-anadolu-bolgesindeki-etkileri.html">Kimmer Ve İskit Göçlerinin Doğu Anadolu Bölgesindeki Etkileri</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i>  <strong>Dr. İbrahim TELLİOĞLU</strong> </span></a>
</p><p><span>Kimmer ve İskitler, ana vatanı Türkistan olan topluluklardır. Her ikisinin de etnik menşeî hakkında çeşitli görüşler ileri sürülmüştür ki bunlardan birisi de onların Türk kültür dairesine dahil oldukları yönündedir.<a href="https://www.altayli.net/kimmer-ve-iskit-goclerinin-dogu-anadolu-bolgesindeki-etkileri.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a></span></p>
<p><span>M.Ö. XI. yüzyıldan beri Orta Asya’da olduğu bilinen<a href="https://www.altayli.net/kimmer-ve-iskit-goclerinin-dogu-anadolu-bolgesindeki-etkileri.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a> ve IX. yüzyılda bölgenin en güçlü unsuru haline gelen İskitler, Türkistan’da meydana gelen bazı değişiklikler sebebi ile Hun kabileleri tarafından yerlerinden oynatıldığında<a href="https://www.altayli.net/kimmer-ve-iskit-goclerinin-dogu-anadolu-bolgesindeki-etkileri.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a> Kimmer arazisine girmiş, bundan sonra da batıya doğru büyük bir göç hareketi başlamıştır. Böylece, Karadeniz’in kuzeyindeki bozkırlar ile Güney Kafkasya ve Anadolu’da etkileri yüzyıllar boyunca hissedilecek yeni bir dönem başlayacaktır.<a href="https://www.altayli.net/kimmer-ve-iskit-goclerinin-dogu-anadolu-bolgesindeki-etkileri.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a></span></p>
<p><span>İskitlerin önünden batıya çekilen Kimmerler, Karadeniz’in kuzeyindeki sahayı büyük ölçüde kaplamıştır. M.Ö. VIII. yüzyılda başlayan ve takriben Uç yüz yıl süren dönemde İskit akınları sebebi ile güneye ve batıya çekilerek<a href="https://www.altayli.net/kimmer-ve-iskit-goclerinin-dogu-anadolu-bolgesindeki-etkileri.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a> Macaristan’dan Çin Seddi’ne kadar uzanan bozkırı tamamıyla ele geçiren Kimmerler, bu bölgeyi denetim altına alan ilk göçebe kavim olarak tarihe geçmiştir.<a href="https://www.altayli.net/kimmer-ve-iskit-goclerinin-dogu-anadolu-bolgesindeki-etkileri.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a></span></p>
<p><span>Hunların sıkıştırması ile batıya göç eden İskitler ise, M.Ö. 700’lü yıllarda Turgay bölgesi ve Ural nehrinden geçerek Güney Rusya’ya gelmiş,<a href="https://www.altayli.net/kimmer-ve-iskit-goclerinin-dogu-anadolu-bolgesindeki-etkileri.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a> Azak Denizi çevresi, Kırım ve Karadeniz’in kuzeyinde Ten ve Özü nehirlerinden Tuna nehrine kadar uzanan sahaya hakim olmuştur.<a href="https://www.altayli.net/kimmer-ve-iskit-goclerinin-dogu-anadolu-bolgesindeki-etkileri.html#_edn8" name="_ednref8">[8]</a> Bunlar M.Ö. 259’da Sarmatlar tarafından hakimiyetlerine son verilene kadar<a href="https://www.altayli.net/kimmer-ve-iskit-goclerinin-dogu-anadolu-bolgesindeki-etkileri.html#_edn9" name="_ednref9">[9]</a> özellikle Kırım ve çevresinde o derecede etkili olmuşlardır ki, bazı ilkçağ coğrafyacıları bölgeyi İskitya ismi ile andığı gibi,<a href="https://www.altayli.net/kimmer-ve-iskit-goclerinin-dogu-anadolu-bolgesindeki-etkileri.html#_edn10" name="_ednref10">[10]</a> Kırım’a yerleşen İskitlere atfen Karadeniz’e, bir dönem İskit denizi bile denilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/kimmer-ve-iskit-goclerinin-dogu-anadolu-bolgesindeki-etkileri.html#_edn11" name="_ednref11">[11]</a></span></p>
<p><span>M.Ö. VIII. yüzyıl sonlarında İskit baskısı sonucu Kafkas geçitlerini aşan Kimmerler, günümüzdeki Gürcistan düzlüklerine ulaştığında bölgenin siyasî vaziyetini baştan sona değiştirmiş ve Karadeniz sahillerine hakim bulunan Kolhis Krallığının yıkılmasına sebep olmuştur.<a href="https://www.altayli.net/kimmer-ve-iskit-goclerinin-dogu-anadolu-bolgesindeki-etkileri.html#_edn12" name="_ednref12">[12]</a> Ülkenin iç kesimlerinde ise, Kimmer ve akabindeki İskit akınlarına karşı duramayan ahali, dağlık bölgeye çekilmek zorunda kalmış,<a href="https://www.altayli.net/kimmer-ve-iskit-goclerinin-dogu-anadolu-bolgesindeki-etkileri.html#_edn13" name="_ednref13">[13]</a> Gori yakınındaki dağlık bölgede ilk şehirlerini kurmuşlardır.<a href="https://www.altayli.net/kimmer-ve-iskit-goclerinin-dogu-anadolu-bolgesindeki-etkileri.html#_edn14" name="_ednref14">[14]</a></span></p>
<p><span>Kimmer ve İskit göçlerinden önce Urartu ve Asur devletleri Doğu Anadolu bölgesine hakim vaziyette idi ve iki taraf arasında büyük bir çekişme mevcuttu.<a href="https://www.altayli.net/kimmer-ve-iskit-goclerinin-dogu-anadolu-bolgesindeki-etkileri.html#_edn15" name="_ednref15">[15]</a> M.Ö. VIII. yüzyıl başlarında, Urartular kuzeye ve güneye yayılarak Asurlular aleyhine topraklarını genişletmeye çalışmaktaydı.<a href="https://www.altayli.net/kimmer-ve-iskit-goclerinin-dogu-anadolu-bolgesindeki-etkileri.html#_edn16" name="_ednref16">[16]</a> Asur Devleti de Suriye’ye yayılma çabasındaydı ve her iki devletin topraklarını genişletme politikası, çatışmaları kaçınılmaz hale getiriyordu.<a href="https://www.altayli.net/kimmer-ve-iskit-goclerinin-dogu-anadolu-bolgesindeki-etkileri.html#_edn17" name="_ednref17">[17]</a> Ancak Kimmer ve ardından gelen İskit akınları ile iki devlet arasındaki bu çekişme son bulacaktır.</span></p>
<p><span>Kimmer öncülerinin Doğu Anadolu’da gözükmesi hakkındaki ilk kayıt, M.Ö. 715 tarihli bir Asur yıllığıdır.<a href="https://www.altayli.net/kimmer-ve-iskit-goclerinin-dogu-anadolu-bolgesindeki-etkileri.html#_edn18" name="_ednref18">[18]</a> 709’dan itibaren büyük kütleler halinde Kafkasya’dan güneye doğru inip Anadolu’ya girdikleri dönemde ise<a href="https://www.altayli.net/kimmer-ve-iskit-goclerinin-dogu-anadolu-bolgesindeki-etkileri.html#_edn19" name="_ednref19">[19]</a> bütün yakın şarkı hakimiyeti altında almaya başlayan Asurlular, Kargamış, Malatya, Maraş ile Kilikya ve Toros bölgesindeki 24 şehri ele geçirmiş bulunuyordu.<a href="https://www.altayli.net/kimmer-ve-iskit-goclerinin-dogu-anadolu-bolgesindeki-etkileri.html#_edn20" name="_ednref20">[20]</a> Urartu krallığı ise, VIII. yüzyılın ortalarında, Kuzey Suriye ve Fırat boyları ile Kafkasya’ya genişlemeye çalışmaktaydı.<a href="https://www.altayli.net/kimmer-ve-iskit-goclerinin-dogu-anadolu-bolgesindeki-etkileri.html#_edn21" name="_ednref21">[21]</a> Bununla birlikte, II. Argişti (M.Ö. 714/3-685) döneminde Kimmer akınlarının Urartu topraklarında etkili olmaya başlaması, Kralı, sınır bölgelerini takviye ederek buralarda savunma gücünü artırmaya sevk etmişti. Alınan önlemler sonucunda Argişti devrinde Kimmer göçü fazla etkili olmamakla birlikte, halefi II. Rusa döneminde (M.Ö. 685-645), kuzeyden gelen akıncılar önemli ölçüde insan ve toprak kaybına sebep olmuştur. Aynı coğrafyada bulunan Asurluların da İskit akınlarına maruz kalması sebebi ile daha önce aralarında büyük bir hakimiyet mücadelesi olan bu iki devlet arasındaki çekişme son bulmuştur.<a href="https://www.altayli.net/kimmer-ve-iskit-goclerinin-dogu-anadolu-bolgesindeki-etkileri.html#_edn22" name="_ednref22">[22]</a></span></p>
<p><span>Urartu Devleti’nde bu gelişmeler yaşanırken, Asur Kralı II. Sargon, 708’de Babil’i ele geçirdiği gibi Kimmer akınlarından ülkesini korumayı başarmıştı. Hatta Frigyalılar ona elçi göndererek Kimmerlere karşı yardım istemişti.<a href="https://www.altayli.net/kimmer-ve-iskit-goclerinin-dogu-anadolu-bolgesindeki-etkileri.html#_edn23" name="_ednref23">[23]</a> II. Sargon’un yerine geçen Esarhaddon dönemi, M.Ö. 671’de Mısır’ın ele geçirilmesi ile Asur Devletinin en geniş alana ulaştığı devre tekabül etmesine rağmen M.Ö. 665’te kuzeyden gelen Kimmer tehlikesi yüzünden bu genişleme sürdürülememiş, Mısır kaderine terk edilirken,<a href="https://www.altayli.net/kimmer-ve-iskit-goclerinin-dogu-anadolu-bolgesindeki-etkileri.html#_edn24" name="_ednref24">[24]</a> Diyarbakır’dan Ereğli’ye kadar uzanan topraklar da Kimmerlerin eline geçmiştir. Durumu lehine çevirmeye çalışan Esarhaddon, İskit Kralı Bartatua’ya kızını vererek onlarla anlaşmış ve İskit akınlarının yönünü Kimmerlerin üzerine çevirmeye muvaffak olmuş,<a href="https://www.altayli.net/kimmer-ve-iskit-goclerinin-dogu-anadolu-bolgesindeki-etkileri.html#_edn25" name="_ednref25">[25]</a> böylece onları batı sınırından uzaklaştırmıştır. Neticede Kimmerler İç Anadolu’ya yönelmiş, Frigya’yı ele geçirdikten sonra<a href="https://www.altayli.net/kimmer-ve-iskit-goclerinin-dogu-anadolu-bolgesindeki-etkileri.html#_edn26" name="_ednref26">[26]</a> 645’te Lidya’yı yağmalamıştır.<a href="https://www.altayli.net/kimmer-ve-iskit-goclerinin-dogu-anadolu-bolgesindeki-etkileri.html#_edn27" name="_ednref27">[27]</a></span></p>
<p><span>Frig Devleti’ni yıkan, Lidya’yı ele geçiren Kimmerler, bu gelişmelerin akabinde İç Anadolu bölgesinde bağımsız bir devlet tesis edecektir. Bu arada bazı Kimmer boyları da kuzeye yönelerek Sinop’tan Trabzon’a kadar uzanan kıyı şeridinde yerleşmiştir.<a href="https://www.altayli.net/kimmer-ve-iskit-goclerinin-dogu-anadolu-bolgesindeki-etkileri.html#_edn28" name="_ednref28">[28]</a> Ancak bu dönem fazla uzun sürmemiş ve M.Ö. 630 civarında Kilikya’da Asurlulara karşı ağır bir yenilgiye uğranılmasından sonra Kimmerler arasında büyük karışıklıklar çıkmıştır.<a href="https://www.altayli.net/kimmer-ve-iskit-goclerinin-dogu-anadolu-bolgesindeki-etkileri.html#_edn29" name="_ednref29">[29]</a> Aynı dönemde İskitlerin de İç Anadolu’ya yönelmesi Kimmerleri yeniden göç etmeye mecbur etmiştir. Bu defa Kafkas dağlarının Karadeniz’e uzanan kıyı şeridini takip etmek sureti ile kuzeye yönelen Kimmerler Kırım ve çevresine göçmüştür.<a href="https://www.altayli.net/kimmer-ve-iskit-goclerinin-dogu-anadolu-bolgesindeki-etkileri.html#_edn30" name="_ednref30">[30]</a> Bununla birlikte bazı Kimmer boylarının Suriye’ye inerek burayı yurt tuttukları, XVII. yüzyıla kadar varlığını devam ettiren şahıs, aile ve yer isimlerinden anlaşılmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/kimmer-ve-iskit-goclerinin-dogu-anadolu-bolgesindeki-etkileri.html#_edn31" name="_ednref31">[31]</a> Bu grup muhtemelen Asurlulara karşı uğranılan yenilgiden sonra bölgede kalmıştır.</span></p>
<p><span>Kimmerlerin Doğu Anadolu’dan ülkenin iç kısmına doğru yöneldiği ‘dönemde, Asurlularla Urartular arasındaki üstünlük mücadelesi tekrar baş göstermişti. Asurluların gerilemeye başladığı bir sırada, İskit akınlarına maruz kalan Urartu ülkesi bu gelişmelerden çok etkilenmiştir. Ancak Iskitleri Manna ismiyle bilinen Asur topraklarına yönlendiren Rusa, bu diplomatik başarı sayesinde Kral Assurhaddon’u (M.Ö. 680-669) zor duruma sokmuştur. Ancak Asur Kralı bu ittifakı bozarak Iskitleri yanına çekmeyi başarmış, kısa bir süre sonra da kızını İskit Kralı Partatua ile evlendirerek iki taraf arasındaki yakınlığı kan bağı ile kuvvetlendirmiştir. II. Rusa’nın ölümünden sonra Urartu Krallığı bir süre daha yaşamakla birlikte, eski önemini büyük ölçüde yitirmiş,<a href="https://www.altayli.net/kimmer-ve-iskit-goclerinin-dogu-anadolu-bolgesindeki-etkileri.html#_edn32" name="_ednref32">[32]</a> nihayet İskit baskısı karşısında daha fazla duramayarak M.Ö. 609<a href="https://www.altayli.net/kimmer-ve-iskit-goclerinin-dogu-anadolu-bolgesindeki-etkileri.html#_edn33" name="_ednref33">[33]</a> ya da 585’de ortadan kalkmıştır.<a href="https://www.altayli.net/kimmer-ve-iskit-goclerinin-dogu-anadolu-bolgesindeki-etkileri.html#_edn34" name="_ednref34">[34]</a> Bu gelişmelerden sonra Ön Asya’daki siyasî dengeler bozulmuş, başta İskitler olmak üzere Medler ve Babilliler yeni birer politik güç olmuştur.</span></p>
<p><span>İskit akınları ile Urartuların ortadan kalkması ve Medlerin öne çıkması, Doğu Anadolu bölgesinin tarihini derinden etkileyen bir gelişme olmuştur. Urartuları yıkan İskitler, Asurlulara karşı da Medleri desteklemeye devam etmiştir. M.Ö. VII. yüzyılın sonlarında Asurlular, Babilliler ve Medlere karşı üstün durumdaydı. Ancak İskitlerin gelmesi neticesinde bölgenin siyasî yapısı baştan sona değişmiş, İskitlerin desteğini alan Medler, Asur Krallığı’nın hakimiyetindeki Ninova’yı almıştır.<a href="https://www.altayli.net/kimmer-ve-iskit-goclerinin-dogu-anadolu-bolgesindeki-etkileri.html#_edn35" name="_ednref35">[35]</a> M.Ö. 612’deki bu hadise, Asur İmparatorluğu’nun yıkılmasına sebep olduğu gibi,<a href="https://www.altayli.net/kimmer-ve-iskit-goclerinin-dogu-anadolu-bolgesindeki-etkileri.html#_edn36" name="_ednref36">[36]</a> iki taraf arasındaki iş birliği neticesinde, İskitler, VI. yüzyılın ortalarına doğru Medlerin Babil’i yıkmasına da yardım etmiş ve onların iyice güçlenmesine katkıda bulunmuştur.<a href="https://www.altayli.net/kimmer-ve-iskit-goclerinin-dogu-anadolu-bolgesindeki-etkileri.html#_edn37" name="_ednref37">[37]</a> Öyle ki bu ittifak sayesinde Medler, bölgedeki en önemli siyasî güç haline gelmiş, hatta İskitleri ülkeden çıkarmaya çalışmışlardır.<a href="https://www.altayli.net/kimmer-ve-iskit-goclerinin-dogu-anadolu-bolgesindeki-etkileri.html#_edn38" name="_ednref38">[38]</a></span></p>
<p><span>Urartu ve Asur devletlerinin ortadan kalkması ile birlikte Doğu Anadolu’da ortaya çıkan siyasî boşlukta, çeşitli kabileler bağımsız olarak yaşamaya başlamışlardır. Bunlar içerisinde Van ve çevresinde etkili olan Ermeniler en önemlilerinden birisidir.<a href="https://www.altayli.net/kimmer-ve-iskit-goclerinin-dogu-anadolu-bolgesindeki-etkileri.html#_edn39" name="_ednref39">[39]</a> Kuzeyde ise Gürcü kabileleri öne çıkmaya başlamıştır.<a href="https://www.altayli.net/kimmer-ve-iskit-goclerinin-dogu-anadolu-bolgesindeki-etkileri.html#_edn40" name="_ednref40">[40]</a></span></p>
<p><span>İskitlerin Doğu Anadolu’daki varlığı Kimmerlere nazaran daha kalıcı olmuştur. M.Ö. 665 yılından itibaren, Kür nehrinin sağ yakasını ele geçiren İskitler<strong>, </strong>Gogaren<a href="https://www.altayli.net/kimmer-ve-iskit-goclerinin-dogu-anadolu-bolgesindeki-etkileri.html#_edn41" name="_ednref41">[41]</a>ya da kendi isimleri ile Sakasen olarak anılan bu bölgeye yerleşmiştir.<a href="https://www.altayli.net/kimmer-ve-iskit-goclerinin-dogu-anadolu-bolgesindeki-etkileri.html#_edn42" name="_ednref42">[42]</a> Ancak VI. yüzyıl başlarında Medler bölgedeki İskit hakimiyetine son vererek Doğu Anadolu’daki siyasî birliği sağlamışlardır.<a href="https://www.altayli.net/kimmer-ve-iskit-goclerinin-dogu-anadolu-bolgesindeki-etkileri.html#_edn43" name="_ednref43">[43]</a> Bununla birlikte, M.Ö. V. yüzyıl başında, Ksenophon’un kaydından anlaşıldığı kadarı ile, Doğu Anadolu bölgesindeki İskit yerleşim sahasının sınırları batıda Çoruh nehrine kadar genişlemişti.<a href="https://www.altayli.net/kimmer-ve-iskit-goclerinin-dogu-anadolu-bolgesindeki-etkileri.html#_edn44" name="_ednref44">[44]</a> Bir Ermeni tarihinde yer alan kayıtlardan ise, adı geçen bölgedeki İskit varlığının M.Ö. 336 yıllarında da devam ettiği anlaşılmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/kimmer-ve-iskit-goclerinin-dogu-anadolu-bolgesindeki-etkileri.html#_edn45" name="_ednref45">[45]</a></span></p>
<p><span>Kür ve Çoruh nehirleri arasındaki bölgeyi yurt tutan İskitlerin başka bir yere göç ettiğine dair herhangi bir kayıt yoktur. Kür nehri civarına yerleşenler, bölgedeki yer isimlerinde önemli izler bırakmakla birlikte, daha sonra aynı yöreye gelen topluluklar içinde eriyip gitmiştir.<a href="https://www.altayli.net/kimmer-ve-iskit-goclerinin-dogu-anadolu-bolgesindeki-etkileri.html#_edn46" name="_ednref46">[46]</a> Çoruh boylarında bulunanlar ise, muhtemelen diğerlerinin akıbetine uğramış olmalıdır.<a href="https://www.altayli.net/kimmer-ve-iskit-goclerinin-dogu-anadolu-bolgesindeki-etkileri.html#_edn47" name="_ednref47">[47]</a></span></p>
<p><span>Sonuç olarak, Türkistan menşeli iki topluluk olan Kimmer ve İskitler, M.Ö. VIII. yüzyıldan itibaren yaklaşık dört asır boyunca Doğu Anadolu’nun siyasî ve sosyo-kültürel yapısını önemli ölçüde değiştirmiştir. Bu toplulukların bölgeye göç etmesinden önce Doğu Anadolu’ya hakim olmak için birbiriyle mücadele içinde bulunan Urartu ve Asur devletleri, bu toplulukların göç etmesi ile birlikte sahip oldukları gücü önemli ölçüde yitirmiştir.</span></p>
<p><span>M.Ö. VIII. asır sonlarında Güney Kafkasya’dan Doğu Anadolu’ya giren Kimmer öncüleri, Urartu ülkesinde büyük bir insan ve toprak kaybına sebep olmuş, onları Asur topraklarından geri çekilmek zorunda bırakmıştır. Kimmer akınlarım zor bela önleyen bu devlet, nihayetinde bu büyük göç dalgasının İç Anadolu’ya yönlenmesiyle yıkılmaktan son anda kurtulmuştur. Asurlular ise İskitlerle irtibat kurmuş ve onların askerî desteği sayesinde Kimmer göçünden fazla etkilenmemiştir. Doğu Anadolu’dan bu şekilde iç kesimlere yönlendirilen Kimmer akıncıları, Lidya’yı yağmalamış, Frigya Krallığını yıkmıştır.</span></p>
<p><span>Kimmerleri takiben Doğu Anadolu’ya giren İskitler, önceki göç dalgasından daha önemli değişikliklere sebep olmuş, bölgede yaklaşık dört asır devam edecek yeni bir dönem açmıştır. Bu süre zarfında Urartu Devleti yıkılmış, İskitlerin desteğini alan Medler, Asurluları da ortadan kaldırarak bölgenin en önemli siyasî gücü haline gelmiştir. Aynı zaman dilimi içerisinde ortaya çıkan siyasî boşlukta, Ermeni ve Gürcü kabileleri birer güç haline gelecektir. Doğu Anadolu bölgesinde, Kür ve Çoruh nehirleri arasındaki sahayı üç asırdan fazla bir süre yurt tutan İskitler ise, yöreye yerleşen diğer unsurlar içerisinde eriyip giderek tarih sahnesinden silinecektir.</span></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i>  <strong>Dr. İbrahim TELLİOĞLU</strong> </span></a>
</p><p><span>Fırat Üniversitesi Eğitim Fak. İlköğretim Böl. Sosyal Bilgiler Eğitimi Anabilim Dalı Öğrt. Üyesi.</span></p>
<hr>
<p><span><span><strong>Dipnotlar: </strong></span></span></p>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kimmer-ve-iskit-goclerinin-dogu-anadolu-bolgesindeki-etkileri.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Kimmerleri. Avrupai bir ırk olan Homo-Europeus grubuna bağlayanlar bulunduğu gibi, onların Kelt, Trak, Ermenilerin atası ya da İran menşeili olduğunu düşünenler de vardır. Diğer taraftan, Kimmerlerin Ural-Altay kökenli, yani Türklere akraba bir topluluk olduğu yönünde de güçlü deliller bulunmaktadır. [Bkz., M. Taner Tarhan, “Eskiçağ’da Kimmerler Problemi”, VII. TTTK. Kongresi (11-15 Ekim 1976) Kongreye Sunulan Bildiriler, III, Ankara 1979, s. 355-360.] İskitlerin menşei hakkında da onların İran kökenli, Slav ve Ural-Altay ırkından olduklarına dair üç önemli görüş mevcuttur. Bununla birlikte, ilkçağ toplulukları içerisinde Türklükle bağlantısı olduğu düşünülenler içerisinde en fazla İskitlerin Türk kültür dairesi içinde bulunduğuna dair tarihî kanıtlar mevcuttur. Bkz., A. Zeki Velidî Togan, “Sakalar (II)”, Belgelerle Türk Tarihi Dergisi, XIX, (Eylül 1986), s. 29-33; Peter B. Golden, Türk Halkları Tarihine Giriş (nşr., O. Karatay), Ankara 2002, s. 39 vd.; İlhami Durmuş, İskitler (Sakalar), Ankara 1993, s. 39-48; Ekrem Memiş, İskit’lerin Tarihi, Konya 1987, s. 22 vd; Taner Tarhan, “İskitler’in Dini       İnanç    ve Adetleri”, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Dergisi., XXIII, (1969), s. 145-180; Osman Karatay, İran ile Turan, Ankara 2003, s. 144-165; Josef Strzygowski, “Türkler ve Orta Asya Sanatı Meselesi”, Eski Türk Sanatı ve Avrupa’ya Etkisi (nşr., A.C. Köprülü), Ankara 1974, s. 1-118; S. G. Klyashtorny-T. 1. Sultanov, Kazakistan Türkün Üç Bin Yılı (nşr., A. Batur), İstanbul 2003, s. 50 vd.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kimmer-ve-iskit-goclerinin-dogu-anadolu-bolgesindeki-etkileri.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> Bkz., L.N. Gumilev, Hazar Çevresinde Bin Yıl (nşr., A. Batur), İstanbul 2000, s. 21.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kimmer-ve-iskit-goclerinin-dogu-anadolu-bolgesindeki-etkileri.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> Bkz., Ekber N. Necef-Ahmet Anna Berdiyev, Hazar Ötesi Türkmenleri, İstanbul 2003, s. 66.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kimmer-ve-iskit-goclerinin-dogu-anadolu-bolgesindeki-etkileri.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> Bkz., E.H. Minns, “The Scythians and Northern Nomads”, The Cambridge Ancient History, III (nşr., J.B. Bury v.d.), Cambridge 1970, s. 187.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kimmer-ve-iskit-goclerinin-dogu-anadolu-bolgesindeki-etkileri.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> M.Taner Tarhan, “Eski Anadolu Tarihinde Kimmerler”, Eski Eserler ve Müzeler Genel Müdürlüğü I. Araştırma Sonuçları Toplantısı (İstanbul 23-26 Mayıs 1983) Bildirileri, Ankara ı 984, s. i LO.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kimmer-ve-iskit-goclerinin-dogu-anadolu-bolgesindeki-etkileri.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> Kâroly Czeglédy, Bozkır Kavimlerinin Doğu’dan Batı’ya Göçleri (nşr., E. Çoban), İstanbul 1998, s. 13 vd.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kimmer-ve-iskit-goclerinin-dogu-anadolu-bolgesindeki-etkileri.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> Bkz. René Grousset, Bozkır İmparatorluğu (nşr., M.R. Üzmen), İstanbul 1980, s. 26.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kimmer-ve-iskit-goclerinin-dogu-anadolu-bolgesindeki-etkileri.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> Akdes Nimet Kurat, IV-XVIII. Yüzyıllarda Karadeniz Kuzeyindeki Türk Kavimleri ve Devletleri, Ankara 1992, s. 7. Iskitlerin Karadeniz’in kuzeyindeki faaliyetleri için ayrıca bkz., L.N. Gumilev, Hazar Çevresinde Bin Yıl, s. 44, 77 vd., 211, 275, 282.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kimmer-ve-iskit-goclerinin-dogu-anadolu-bolgesindeki-etkileri.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> L.N. Gumilev, Huniar (nşr., A. Batur), İstanbul 2002. s. 61. Sarmat ve Hazarların öncüleri olarak kabul edilen İskit bakiyeleri IX. yüzyıla kadar bölgede varlığını devam ettirmiştir. Bkz., L.N. Gumilev, Eski Ruslar ve Büyük Bozkır Halkları, I (nşr., A. Batur), İstanbul 2003, s. 48, 193.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kimmer-ve-iskit-goclerinin-dogu-anadolu-bolgesindeki-etkileri.html#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> Bkz., Strabon, Coğrafya, Kitap XII, Bölüm I-II-III (nşr., A. Pekman), İstanbul 1969, s. 25, 35.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kimmer-ve-iskit-goclerinin-dogu-anadolu-bolgesindeki-etkileri.html#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> Bkz., P. Minas Bıjışkyan, Karadeniz Kıyıları Tarih ve Coğrafyası (nşr., H. D. Andreasyan), İstanbul 1969, s. 94.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kimmer-ve-iskit-goclerinin-dogu-anadolu-bolgesindeki-etkileri.html#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> Yuri Siharulidze-Alexandre Manvelişvili v.d.. Trabzon’dan Abhazya’ya Doğu Karadeniz Halklarının Tarih ve Kültürleri (nşr., H. Hayrioğlu), İstanbul 1998, s. 43.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kimmer-ve-iskit-goclerinin-dogu-anadolu-bolgesindeki-etkileri.html#_ednref13" name="_edn13">[13]</a> Bkz., W.E.D. Allen, A History of the Georgian People, Loııdon 1971, s. 17.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kimmer-ve-iskit-goclerinin-dogu-anadolu-bolgesindeki-etkileri.html#_ednref14" name="_edn14">[14]</a> Charles Burney-David Marshall Lang, The People of the Hills, London 1971, s. 183, 194.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kimmer-ve-iskit-goclerinin-dogu-anadolu-bolgesindeki-etkileri.html#_ednref15" name="_edn15">[15]</a> Bedrich Hrozny, Ancient History of Western Asia, India and Crete (nşr., J. Prochâzka), Prague tarihsiz, s. 3.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kimmer-ve-iskit-goclerinin-dogu-anadolu-bolgesindeki-etkileri.html#_ednref16" name="_edn16">[16]</a> I. Argişti döneminde (M.Ö. 786-764) Van ve çevresine hakim olan Urartular, Trabzon-Rize- Artvin hattı ile Bayburt-Erzurum-Ağrı ve Kars arasındaki Daya(e)ni/Diau(e)hi bölgesini ele geçirmişlerdi. [Bkz., Mahmut Pehlivan, Daya(e)ni/Diau(e)hi, Erzurum 1991, s. 36.] III. Tiglath- pileser (M.Ö. 745-727) döneminde ise, Urartularla Asurlular arasında yukarı Fırat boyları ile Toroslann doğusuna hakim olmak için şiddetli bir çekişme vardı. [Bkz., A. Kirk Grayson, “Assyrian Expansion into Anatolia in the Sargonid Age (c.744-650 BC)”, XXXIV. Uluslar arası Assiriyoloji Kongresi (Istanbul 6-10 Temmuz 1987) Kongreye Sunulan Bildiriler, Ankara 1998, s. 132 ] I. Rusa (M.Ö. 735-714/3) idaresinde yeni bir siyasî teşkilatlanmaya kavuşan bu devlet kısa sürede topraklarını genişletmeye başlamıştı. Bir yandan Kafkasya’ya yayılmaya çalışırken, diğer taraftan da Urmiye gölünün bütün doğu sahilini alarak bugünkü Tebriz’le birlikte İran Azerbaycan’ının tamamını ele geçirmişti. Ancak Asurluların kuzeyde gün geçtikçe büyüyen bu gücü kontrol etmek istemesi ile iki devlet arasında ihtilaf baş göstermiş, Kral II. Sargon, Urartu ordusunu mağlup ederek büyük ganimetlerle ülkesine dönmüştür. Bkz., Altan A. Çilingiroğlu, “Sargon’un Sekizinci Seferi ve Bazı Öneriler”, Anadolu Araştırmaları, IV-V, (1976-1977), s. 235-251.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kimmer-ve-iskit-goclerinin-dogu-anadolu-bolgesindeki-etkileri.html#_ednref17" name="_edn17">[17]</a> Urartuların bölgedeki en büyük rakibi konumunda olan Asurlular, II. Ashurbanipal devrinden (M.Ö. 884-859) itibaren güney ve kuzey istikametlerinde yayılmaya başlamış, M.Ö. 836’da İç Anadolu’ya doğru ilerlerken, ertesi yıl Fırat boylarını ele geçirmişlerdi. Ancak M.Ö. VIII. yüzyılın ilk döneminden itibaren Urartularla mücadele başlamış, M.Ö. 774’teki yenilginin ardından kuzeydeki bazı kabileler de bağımsızlık çabası içine girmişti. [Bkz., Sidney Smith, “The Foundation of the Assyrian Empire”, The Cambridge Ancient History, III, s. 12-30.] Ancak III. Tiglath-Pileser döneminde, M.Ö. 743’ten itibaren başlayan ilerleme neticesinde Urartulara üstünlük kurulmuş ve Suriye ele geçirilmişti. II. Sargon dönemine gelindiğinde ise, Urartular kuzeydeki 22 kaleyi ele geçirmiş ve tekrar üstünlük kurmayı başarmış, Asur ordusu da güneye sefere çıkmak için hazırlıklara başlamıştı. Urartu Kralı Argistis de M.Ö. 708’de Asurlulara karşı sefer hazırlığı içinde iken, ertesi yıl, kuzey sınırından topraklarına giren Kimmerler ile mücadele etmek zorunda kalacaktır. Bkz., Sidney Smith,“77le Supremacy of Assyria”, The Cambridge Ancient History, III, s. 32-53.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kimmer-ve-iskit-goclerinin-dogu-anadolu-bolgesindeki-etkileri.html#_ednref18" name="_edn18">[18]</a> Bkz., Hans Wilhelm Haussig, İpek Yolu ve Orta Asya Kültür Tarihi (nşr., M. Kayayerli), İstanbul 2001, s. 46.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kimmer-ve-iskit-goclerinin-dogu-anadolu-bolgesindeki-etkileri.html#_ednref19" name="_edn19">[19]</a> A.T. Olmstead, “The Assyrians in Asia Minor”, Anatolian Studies, W.M. Ramsay Armağanı, (nşr., W.H. Buckler-W.M. Calder), (1923), s. 287.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kimmer-ve-iskit-goclerinin-dogu-anadolu-bolgesindeki-etkileri.html#_ednref20" name="_edn20">[20]</a> M. Şemseddin Günaltay, Yakın Şark, II, Ankara 1987, s. 309-312.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kimmer-ve-iskit-goclerinin-dogu-anadolu-bolgesindeki-etkileri.html#_ednref21" name="_edn21">[21]</a> Kadriye Tansuğ, “Kimmerlerin Anadolu’ya Gelişleri ve M.Ö. 7 nci Yüzyılda Asur Devletinin Anadolu İle Münasebetleri”, AÜDTCFD, VII/4, (1949), s. 535 vd.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kimmer-ve-iskit-goclerinin-dogu-anadolu-bolgesindeki-etkileri.html#_ednref22" name="_edn22">[22]</a> Atıf Erzen, Doğu Anadolu ve Urartular, Ankara 1986, s. 37.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kimmer-ve-iskit-goclerinin-dogu-anadolu-bolgesindeki-etkileri.html#_ednref23" name="_edn23">[23]</a> Erol Sever. Asur Tarihi, İstanbul J996, s. 106.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kimmer-ve-iskit-goclerinin-dogu-anadolu-bolgesindeki-etkileri.html#_ednref24" name="_edn24">[24]</a> Bülenl İplikçioğlu, Eskiçağ Tarihinin Ana Hatları, İstanbul 1994, s. 55.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kimmer-ve-iskit-goclerinin-dogu-anadolu-bolgesindeki-etkileri.html#_ednref25" name="_edn25">[25]</a> Füruzan Kınal. Eski Anadolu Tarihi, Ankara 1991, s. 258 vd.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kimmer-ve-iskit-goclerinin-dogu-anadolu-bolgesindeki-etkileri.html#_ednref26" name="_edn26">[26]</a> George E. Bean, Eskiçağ’da Ege Bölgesi (nşr., İ. Delemen), İstanbul 1997, s. 6; Ekrem Akurgal, Anadolu Kültür Tarihi, İstanbul 2002, s. 269.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kimmer-ve-iskit-goclerinin-dogu-anadolu-bolgesindeki-etkileri.html#_ednref27" name="_edn27">[27]</a> E. H. Minns. a.g.m., s. 189; Recep Yıldırım, Eskiçağ’da Anadolu, İzmir 1996, s. 143.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kimmer-ve-iskit-goclerinin-dogu-anadolu-bolgesindeki-etkileri.html#_ednref28" name="_edn28">[28]</a> İbrahim Tellioğlu, Osmanlı Hakimiyetine Kadar Doğu Karadeniz’de Türkler, Trabzon 2004, s. 20.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kimmer-ve-iskit-goclerinin-dogu-anadolu-bolgesindeki-etkileri.html#_ednref29" name="_edn29">[29]</a> Sidney Smith, “Ashurbanipal and The Fail of Assyria”, The Cambridge Ancient History, III, s. 117.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kimmer-ve-iskit-goclerinin-dogu-anadolu-bolgesindeki-etkileri.html#_ednref30" name="_edn30">[30]</a> Herodotus, Herodot Tarihi (nşr., M. Özmen), İstanbul 1991, s. 196.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kimmer-ve-iskit-goclerinin-dogu-anadolu-bolgesindeki-etkileri.html#_ednref31" name="_edn31">[31]</a> Bazı Arap kaynaklarından Suriye’de, Kaymen ismiyle anılan komutan ve Kaymeriye bölgesi emirlerinin varlığı bilinmektedir. Ancak Arapça olmayan bu isimler Kimmer isminden gelmektedir. Ayrıca 1675/76 tarihli kayıtlarda Şam’da, Kimeriye isimli bir mahallenin olduğu yazılıdır. Bkz., Mustafa Öztürk, 16. Yüzyılda Kilis Urfa Adıyaman ve Çevresinde Cemaatler-Oymaklar, Elazığ 2004, s. 6 vd.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kimmer-ve-iskit-goclerinin-dogu-anadolu-bolgesindeki-etkileri.html#_ednref32" name="_edn32">[32]</a> Ekrem Memiş, Eskiçağ Türkiye Tarihi, Konya 1989, s. 104 vd.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kimmer-ve-iskit-goclerinin-dogu-anadolu-bolgesindeki-etkileri.html#_ednref33" name="_edn33">[33]</a> O. Karatay, a.g.e., s. 71.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kimmer-ve-iskit-goclerinin-dogu-anadolu-bolgesindeki-etkileri.html#_ednref34" name="_edn34">[34]</a> Ekrem Akurgal, Anadolu Uygarlıkları, tstanbul 2000, s. 175.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kimmer-ve-iskit-goclerinin-dogu-anadolu-bolgesindeki-etkileri.html#_ednref35" name="_edn35">[35]</a> E.H. Minns, a.g.m., s. 189.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kimmer-ve-iskit-goclerinin-dogu-anadolu-bolgesindeki-etkileri.html#_ednref36" name="_edn36">[36]</a> Bkz.. Gérard Chaliand, Göçebe İmparatorluklar (nşr., E. Sunar), İstanbul 2001, s. 33. Ninova’nın alınmasından iki yıl sonra Medler, Asur devletini tamamen ortadan kaldırmıştır. Bkz., Recep Yıldırım, Önasya Tarih ve Uygarlıkları, İzmir 1996, s. 40.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kimmer-ve-iskit-goclerinin-dogu-anadolu-bolgesindeki-etkileri.html#_ednref37" name="_edn37">[37]</a> A. H. Sayce, “The Kingdom of Van (Urartu)”, The Cambridge Ancient History, III, s. 183.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kimmer-ve-iskit-goclerinin-dogu-anadolu-bolgesindeki-etkileri.html#_ednref38" name="_edn38">[38]</a> V. Diakov-S. Kovalev. İlkçağ Tarihi (nşr., Ö. İnce), Ankara 1987, s. 242.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kimmer-ve-iskit-goclerinin-dogu-anadolu-bolgesindeki-etkileri.html#_ednref39" name="_edn39">[39]</a> Bkz., Pavel Dolııkhanov, Eski Ortaçağ’da Çevre ve Etnik Yapı (nşr., S. Aydın), Ankara 1998, s. 490 vd; Jak Yakar, Ethnoarchaeology of Anatoiia, Jérusalem 2000, s. 442.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kimmer-ve-iskit-goclerinin-dogu-anadolu-bolgesindeki-etkileri.html#_ednref40" name="_edn40">[40]</a> Richard N. Frye, The Héritage of Persia, Loııdon 1962, s. 66.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kimmer-ve-iskit-goclerinin-dogu-anadolu-bolgesindeki-etkileri.html#_ednref41" name="_edn41">[41]</a> Gogaren, Asur kitabelerinde Gogu ya da Gog adıyla anılan İskit Kralına izafeten verilen bir isimdir. [Bkz., A. Zeki Velidî Togan, Umumî Türk Tarihi’ne Giriş, I, İstanbul 1981, s. 166.] Ermeni kaynakları, Tevrat’taki Yecüc-Mecüc rivayetinde Gog-Magog olarak kaydedilen [Bkz., Kitab-ı Mukaddes, Hezeikel, Bap 38] zümreyi İskitler zannetmiş ve onları bu isimle anmıştır. [Bkz., Victor Langlois, Collection des Historiens Anciens et Modernes de l’Armenie, II, Paris 1880, s. 235, nu. 1] Bu da, İskitlerin Doğu Anadolu tarihinde ne derecede etkili olduğunu gösterir önemli bir örnektir.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kimmer-ve-iskit-goclerinin-dogu-anadolu-bolgesindeki-etkileri.html#_ednref42" name="_edn42">[42]</a> Joseph Sandalgian, Histoire Documentaire de l’Armenie, I, Rome 1917, s. 253, 364; Pliny, Natural History, II (nşr., H. Rackham), London 1947, s. 359; Georges I. Bratianu, La Mer Noire, München 1969, s. 64.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kimmer-ve-iskit-goclerinin-dogu-anadolu-bolgesindeki-etkileri.html#_ednref43" name="_edn43">[43]</a> A.I. Melyukova, “İskitler ve Sarmatlar” (nşr., I. Togan), Erken İç Asya Tarihi (nşr., D. Sinor), İstanbul 2000, s. 144.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kimmer-ve-iskit-goclerinin-dogu-anadolu-bolgesindeki-etkileri.html#_ednref44" name="_edn44">[44]</a> Ksenophon, Anabasis (nşr., T. Gökçöl), İstanbul 1984, s. 139.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kimmer-ve-iskit-goclerinin-dogu-anadolu-bolgesindeki-etkileri.html#_ednref45" name="_edn45">[45]</a> Bkz., Stephannos Orbelian, Histoire De La Siounie, I (nşr., M. Brosset), Saint-Petersburg 1866, s. 93.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kimmer-ve-iskit-goclerinin-dogu-anadolu-bolgesindeki-etkileri.html#_ednref46" name="_edn46">[46]</a> Bkz., W.E.D. Ailen, “The March-Latıds of Georgia’’, The Geographical Journal, LXXIV, (1929), s. 152.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kimmer-ve-iskit-goclerinin-dogu-anadolu-bolgesindeki-etkileri.html#_ednref47" name="_edn47">[47]</a> Bkz., M. Vivient de Saint-Martin, Etudes de Géographie Ancienne et D’Ethnographie Asiatique, I, Paris 1850, s. 24; J.A. Cramer, A Geographical and Historical Description of Asia Minor, I, Amsterdam 1971, 23 vd.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Bozkır Kavimlerinden Azlar</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/bozkir-kavimlerinden-azlar</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/bozkir-kavimlerinden-azlar</guid>
<description><![CDATA[ Bozkır Kavimlerinden Azlar
M.Ö. I. bin yıllarında Avrasya’nın geniş alanlarında, Kara Deniz’in kuzey tarafından, Merkezî Asya’nın iç bölgeleri ve Güney Sibirya’ya ka­dar olan sahalarda ilk göçebeler yaşıyorlardı. Tarihi kaynakların verdikle­ri haberlere göre, bu göçebeler birbirlerine çok benziyorlardı. Kendi etnik isimleri olmasına rağmen yabancılar sık sık onları başka bir ad ile tesmi­ye ediyorlardı. Hellenler (Eski Yunanlılar) bu göçebeleri “sküz” […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c481aef089.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:45 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Bozkır, Kavimlerinden, Azlar</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/11/Azlar.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/bozkir-kavimlerinden-azlar.html">Bozkır Kavimlerinden Azlar</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i>  <strong>Dr. Kılıç OSMANOV</strong> </span></a>
</p><p><span>M.Ö. I. bin yıllarında Avrasya’nın geniş alanlarında, Kara Deniz’in kuzey tarafından, Merkezî Asya’nın iç bölgeleri ve Güney Sibirya’ya ka­dar olan sahalarda ilk göçebeler yaşıyorlardı. Tarihi kaynakların verdikle­ri haberlere göre, bu göçebeler birbirlerine çok benziyorlardı. Kendi etnik isimleri olmasına rağmen yabancılar sık sık onları başka bir ad ile tesmi­ye ediyorlardı. Hellenler (Eski Yunanlılar) bu göçebeleri “sküz” şeklinde isimlendiriyordu, Ahamenid dönemindeki eski İranlılar ise “sak” diye ta­nımlanırlardı. Tarihi kaynakların verdikleri haberler, arkeolojik araştır­malar ile de teyit edilmiştir.</span></p>
<p><span>Asya’da bulunan İskit kurganlarının<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kavimlerinden-azlar.html#_edn1" name="_ednref1"><sup><sup>[1]</sup></sup></a>, Avrupalı İskitlerin kurganla­rına göre daha eski olduğu son dönemlerde yapılan araştırmalarla ortaya konmuştur. Bilhassa bu, Güney Sibirya’da (Tuva’da) bulunan Arjan Çarlığ kurganına ait araştırmanın verilerinden sonra daha da açık bir şe­kilde belli olmuştur. Arjan’ın tarih ilminde şu ana kadar malum olan en eski İskit kurganı olduğu tespit edilmiştir. Bu mezarın araştırılmasından sonra İskit-Sibirya kültürlerinin orijini meselesinin tekrar çözümü gereği doğmuştur.</span></p>
<p><span>İskit ve Sak probleminin araştırılmasında elde edilen muvaffakiyet­lere ve bütün yapılanlara rağmen birçok şey daha halledilememiş durum­dadır ve zikredilen konuları araştırmayı gerektirmektedir. İskit-Sibirya âleminin kültürlerinin orijininin araştırılmasında İran faktörü fazla önem­senmiştir. Bu tez, arkeologlar arasında daha çok benimsenen kabule ya­kındır. Önceden İskit-Sibirya kültürünün ve sanatının teşkilinde Avrupalı İskitlerin etkisinin yüksek olduğu kabul edilmekteyken, günümüzde ise onların İskit-Sibirya âleminin kıyısını oluşturdukları söylenmekte ve bas­kın rol Sayan-Altay (Güney Sibirya) İskitlerine verilmektedir.</span></p>
<p><span>İlmî araştırmalara göre, İskit-Sibirya âleminin ahalisi aslen, dili ve antropolojik tipi yapısıyla çeşitlidir. Bir çok ilim adamının fikrine göre Asyalı İskit-Sakların arasında çok sayıda Türk kabilesi ve oymağı vardır (Memiş, 293:565-566). Bu tezi savunanlar arasında F. Hirt, K. Siratori, Markvart, P. Pelyo, V. V. Radlov, N. A. Aristov, Yakinef (Biçurin), H. Vamberi, Jirar de Rialle, Kanningem, A. N. Bernştam, Yu. A. Zuyev, K. İ. Petrov, L. S. Klein, G. E. Grum-Gıjimaylo ve başkaları vardır (Radlov, 1893:126;Aristov, 1896:277-456; Bernştam, 1951:55-56; Şahmatov, 1950).</span></p>
<p><span>Tarih ilminde “eski göçebeler” dönemi, M.Ö. VI-III. asırlar arasına tarihlenir. Ona kadar olan zaman dilimi “ilk göçebeler” dönemi olarak görülür. Bu tarihleme arkeoloji ilminin tasnifine dayanmaktadır. “İlk ve Eski göçebeler” döneminin araştırmalarında arkeolojinin çok büyük bir önemi vardır. Eski göçebeler dönemi tarihte İskit-Sak dönemi olarak mı yoksa İskit-Sibirya alemi olarak mı kabul edilmelidir ? İskit-Sak göçebe­lerine ait olan karakteristik hususiyet, “İskit Triadası”dır<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kavimlerinden-azlar.html#_edn2" name="_ednref2"><sup><sup>[2]</sup></sup></a>. (O üç parçadan oluşur: silah malzemeleri, atlı teçhizat ve şekil sanatındaki hususi bir stil).</span></p>
<p><span>İskit-Sibirya âleminin ahalisinin kökeni araştırılırken aslı bir olan göçebe kabileler ortaya çıkar. Onların hem kültür hususiyetleri hem de antropolojik tipleri aynıdır. Bu göçebelerin yerleştikleri topraklar, Aral Denizi’nden doğuya, Tengri Dağları, Yedi Su, Doğu Kazakistan, Dağlık Altay, Güney Sibirya ve Tuva’ya kadardır. Bu bölgelerde tespit edilen arkeolojik abidelerin esas hususiyetleri aynıdır. Demek ki onları vücuda getiren kabilelerin kökenleri ve asılları birdir. Antropoloji ilmi açısından da bu bölgelerde yaşayan göçebelerin fiziki yapıları aynı tiptedir. Onların arasında Mongoloid antropolojik tipin karışımı da vardır. Araştırmalara göre bu tür antropolojik yapı, Merkezî Asya’nın doğu tarafındaki bir sa­hada belirli bir zaman dilimi içinde teşekkül edip, sonra diğer bölgelere yayılmıştır (Ginzburg, 1972:139-140;Martinov, 1986:59; Çlenova,1967:216; Tolstov,1962: 20; Rudenko, 1952: 20).</span></p>
<p><span>Bu göçebelerin aslının bir olduğu onların etnonimikasından net bir şekilde tespit edilebilmektedir. Onların etnik isimleri araştırılırken az (as)- unsuru ve o ad ile bağlı olan eklerde başka eski Türk kelimeleri bu­lunur. İlk antik Yunan kaynaklarına göre bizim merak ettiğimiz toprak­larda İssedonlar, “Bir Gözlü Arimaspiler” ve efsanevi “Altını Muhafaza Eden Akbabalar” yaşıyordu. Herodot (M.Ö. V. asır) bu malumatları “Arimaspiya” destanına dayanarak haber vermektedir. Araştırmalara göre bu edebî eser sağlam tarihî ve coğrafî vak’alara dayanmaktadır.</span></p>
<p><span>İlmî araştırmalara dayalı olarak Arimaspilerin Doğu Kazakistan’da oturan göçebeler olduğu bilinmektedir, efsanevi “Altını Muhafaza Eden Akbabalar” ise Dağlı Altay İskitleridir (?). “Altını Muhafaza Eden Akba­balar» tabii olarak bilindiği üzere Dağlı Altay İskitlerinin efsanevi adıdır. Bunun dayandığı esaslar vardır. Eski zamanlarda Dağlı Altay’da altın çok miktarlarda çıkarılmıştır. Dağlı Altay İskitleri’nin kurganlarında (mezar­larında) akbabaların çeşitli şekillerdeki tasvirleri bol miktarda görülür. Dağlı Altay İskitleri’nin erkekleri, akbabalarında kullandıkları ve resim­lerinde yer alan serpuşları takarlardı. Orta Çağ’da akbabaların tasvirleri, Altay bölgesi ile bağlantılı olarak değerlendirilmiştir. El-İdrisî’nin hazır­ladığı Arap haritasında dünya üzerinde (1154 yılında) Altay mıntıkasında esirleri hırsla yiyen Akbabalar resm edilmiştir (Hennig, 1961:C.I:99).</span></p>
<p><span>Ünlü Sovyet tarihçisi ve arkeolog, Prof. Dr. S. İ. Rudenko’nun fik­rine göre Altay İskitleri eski Çin kaynaklarında «Yüeçi-Yue-chih» diye anılmaktadırlar (Rudenko 1960:176). Yüeçiler, Asyalı İskitlerin Pazırık kültürüne mensup olan kabileler ile bağlantılıdır<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kavimlerinden-azlar.html#_edn3" name="_ednref3"><sup><sup>[3]</sup></sup></a>. Onlar, oldukça geniş topraklarda yaşamışlardır. Onlar, Güney Sibirya (Altay, Tuva), Doğu Kazakistan ve Cungarya sahasında meskundurlar. Araştırmacıların iddiaları­na göre Yüeçiler, Doğu İskit dünyasının hükümdarları olmuşlardır.</span></p>
<p><span>Onlar, yönetim şekillerini birçok bölgede hakim hale getirmişlerdir, Eski Çin ve Hind-İran dünyası ile bağlantı kurmuşlardır (Elnitskiy, 1977:88; İstoriya Sibiri, 1968:C.I:228; Rudenko, 1952:257). G. E. Grum-Grjimaylo’nun fikrine göre eski Çin kaynaklarındaki «Yüeçi» ıstılahı rekonstrüksiyonda “arsi” etnik ismini vermektedir (Grjimaylo, 1926: C.II:256). Bizim fikrimizce “arsi” etnik ismi “ar ve as”<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kavimlerinden-azlar.html#_edn4" name="_ednref4"><sup><strong><sup>[4]</sup></strong></sup></a> kısımlar­dan meydana gelmektedir. Araştırmalara göre “ar” kelimesi aslen eski Türk “ar, eri, er” kelimelerine aittir (Kelmakov, 1970:191). Ar, “eri, er, “erkek, er” manasını verir. Eski Türk döneminde “ar” ıstılahı bazen de etnik isim olarak kullanılmış ve anlamı zamanla daha da genişlemiştir. Az(as) olursa etnik ad olarak kabul edilmesi lazımdır.</span></p>
<p><span>Y. A. Zuyev’in araştırmasına göre Yüeçi (Yuyedi) rekonstruksyonu “az” etnik ismini vermektedir (Zuyev, 1960:107). Azlar eski Türk tari­hinde çok iyi bilinir. Antik yazar Strabon’da (Coğrafya, XI: 8, 2) Azlar “asi” diye anılmaktadırlar. Onlar (Az’lar) M.Ö. II. asırda Sır-Derya’nın kuzey taraflarından gelen ve Maveraünnehir’deki Yunan-Baktriy (Baktiriya<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kavimlerinden-azlar.html#_edn5" name="_ednref5"><sup><sup>[5]</sup></sup></a>) Devleti’ni tamamen yok eden göçebeler arasında yer alan büyük bir kabiledir (Drevni Avtorı, 1940:101).</span></p>
<p><span>İşte bu göçebeler Yüeçiler’dir. Bu mesele tarih ilmine göre açıkça tespit edilebilmektedir. M.Ö. II. asırda “Büyük Yüeçiler” doğudan Yedisu’ya geldiler ve Maveraünnehir’deki Yunan-Baktriana Devleti’ne son verdiler. Antik yazar Pliniy, Kaspiy Denizi (Hazar Denizi) tarafında “abzoy” adlı boyu zikretmektedir (Pyankov, 1964:124-125). Abzoy, bi­zim fikrimize göre iki parçadan yapılan bir tamlamadır, yani “ab (ob)” İran dilinde “su, ırmak”, az (as) ise etnik isimdir.</span></p>
<p><span>Aral-Hazar denizine yakın olan topraklarda eski dönemlerde küçük ırmak ve sular çoktur. O bölgelerde oturan kabile ve oymakların etnik isimlerinde “ab(ob)” kelimesi sık sık kullanılmaktadır. Ab (ob) İran di­linde (su, ırmak, çay, nehir) anlamını bu şekilde vermektedir. Ama, bizim merakımızı celbeden bölgelerde ilk ve eski göçebeler döneminde etnik olarak ahali çeşitlilik arz eder. O topraklarda, Frak-Kimmer, Hind-İran etnik gruplarına mensup olan boylar, kabileler ve doğudan gelen eski Türk oymak ve aşiretleri karışık şekilde yaşamışlardır.</span></p>
<p><span>Bu durum hem arkeolojik hem de antropolojik veriler açısından iyice belirgindir. Azlar hakkında Orta Çağ’a tarihlenen Orhun Türk yazıt­larında da haberler vardır (Malov, 1951:67). Az unsuru, Orta çağ’da bili­nen Batı Türk konar-göçerlerinin arasındaki Türgeş (Türgiş) kabilesinin etnik isminde de yer almış olabilir. Onun etimolojisi, bizce Türk (etnik isim) ve az(as) (etnik isim-etnonim), yani Türk – as, Türkas, Türgis” dir<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kavimlerinden-azlar.html#_edn6" name="_ednref6"><sup><sup>[6]</sup></sup></a>. “Zeynu’l Ahbar’da” (XI. asır) ve «Hududu’l-Alem”de (X. asır) Türkeşlerin sonradan Tuhsi ve Az’lar şeklinde parçalanmış olabilecekleri hakkında haberler vardır (Bartold, 1968:C.V:585). Yine, Kara Tatarların arasında da “Tirges” kabilesi vardır (Radloff, 1929:10).</span></p>
<p><span>Telengut ve Açkestimlerin arasında tört as (dört as) oymağı vardır (TAEE, 1959:C.III:36). Az kabilesi Özbeklerde (Potanin, 1881:Vıp II:39), Volga’daki (İtil’deki) Tatarlarda arasında da mevcuttur (Potanin, 1881:Vıp II:39). Aslar hakkında İbn-Batuta da haber vermektedir. Onlar, Kıpçaklar ile Saray şehrinde yaşamışlardır (SSSR 1951:156). Doğu Tür­kistan’da Hoton bölgesinde “Yas” boyu vardır (Gıjimaylo 1926:C.III:277). İşte bu Yas, “az(as)” ıstılahının devingenli şekli olabilir.</span></p>
<p><span>Antik Yunan kaynaklarındaki Arimaspiler ilmi araştırmalara göre, Tarbagatay dağlarına bitişik olan topraklarda, İrtiş nehrinin kaynak cihe­tinde, Zaysan gölünde ve onun doğu tarafındaki bölgede meskundurlar. Arimaspi ıstılahında eski Türkçe’deki “arima”s kelimesinin eski yapısını ya da devingenli şeklini görebiliriz. Arimas eski Türkçe “arim” (ayrım, ayırma) kelimesi ve “az(as)” etnik isminden oluşabilir, yani arim-az(as), arimas-“diğer, öbür, farklı ayrı olan Azlar” manasındadır.</span></p>
<p><span>Bu göçebelerin etnik isimlerinin arimas olabileceği tarihi haberler ile ispatlanabilir. Antik yazar Strabon’un haberlerine göre Büyük İsken­der, Maveraünnehir’de bir dağı ele geçirmiştir. Onun adı “Oks (Okus) ve­ya Arimaz” kayası diye zikredilir (Strabon, 1940:81). Kvint Kurtsiy Ruf un verdiği habere göre: Bu dağ Arimaz’ın elindedir. Arimaz, orada 30.000 asker ile oturmuştur (Strabon, 1940:81). Bize göre, Arimaz bu komutanın ismi değil, o kabilenin adıdır. Eski Türk adetine göre, her bo­yun üyesi o boyun ya da oymağın etnik ismiyle adlandırılırdı bunun için­de “Arimaz” etnik isim şeklinde kullanılmış olabilir.</span></p>
<p><span>Arimaspiler, hem arkeolojik hem de antropolojik açıdan Pazırık kültürüne mensup olan göçebelerdir ve Dağlı Altay İskitleri ile aslen aynı köktendir. Bu yakınlık etimoloji açısından da izlenebilmektedir. Eğer Dağlı Altay İskitleri (Yüeçiler ?) “az (as)” olarak kabul edilebilirse, Arimaspiler de onların bir kısmı, parçası olabilecektir.</span></p>
<p><span>Ahemenid dönemindeki eski İran yazıtlarında Maveraünnnehir’in göçebe kabile ve aşiretleri “sak” diye isimlendirilmektedir. İlk yazıtlarda ancak Saklar vardır (Durmuş, 1993:2-5) ama sonrakilerde Sakların çeşitli gurupları-toplulukları anılmaktadır. Araştırmalara göre, Kir (Kirus) dö­neminde Farısîler, Maveraünnehir’in doğu taraflarında Saklar hakkında haberler almışlardır. Onlar, o dönemde yaklaşık olarak Sır-Derya’nın di­ğer tarafındaki topraklarda yaşamışlardır (Pyankov, 1968:17). Sonra, I. Dari (Darius) döneminde Farısîler, Saklara benzeyen göçebelerin birkaç grubu ile karşılaşmış ve onlara sak adını vermişlerdir, yani “sak” ıstılahı genel bir manada kullanılmıştır.</span></p>
<p><span>Haumavarga-Sakları bir kaynağa göre Yedisu, Tengri-Dağları ve Pamir’in kuzey tarafına kadar olan topraklarda yaşıyorlardı (Bernştam, 1951:9). Tigrahauda-Sakları, Hazar Denizi’nin doğu tarafında, Aral De­nizi’nden Sır-Derya’ya kadar olan yerlerde oturuyorlardı (Pyankov, 1964:C.III). Başka bir bakış açısına göre Tigrahauda-Sakları, Saş’ta (Taşkent), Tenri-Dağlarında ve Yedisu’da yaşıyorlardı (Grigoryev, 1871:7). Paradaraya-Sakları tarih ilminde kabul edilen genel fikre göre Kara Deniz İskitleri’dir (Grigoryev, 1871:7). Bizim fikrimize göre “sak” ıstılahı eski Türk “asık” etnik isminin flektif şeklidir, yani “asık, (a)sık, sak” anlamındadır. Sak etnonimi flektif dillerde konuşan etnik topluluk­lara istimal edilebilirdi, işte bunlarda Hind-İran etnik grubuna mensup olan boylar ve kabilelerdir.</span></p>
<p><span>Gerçek Saklar, Yedisu ve Tengri-Dağları bölgesinde yaşıyorlardı. Onların merkezi sahası Yedisu arazilerini içine alır. Sır-Derya nehrinin sahillerine bitişik olan topraklarda ve o nehrin orta akımından denize ka­dar Hind-İran etnik grubuna ait olan çok sayıda oymak ve kabile yaşıyor­du. Onlar, Sakların boylar birliğinde yer alırdı. Saklar, bu boylar birliği­nin eski Türk özeğidir. Onların etnik ismi “azık (asık)” olabilirdi. Kıyıda­ki yabancı göçebeler kendi dillerinin kanunlarına göre “azık (asık)” etnik ismini “sak” diye söylüyor olabilirlerdi. Bu şekilde o isim, Ahimenidli İranlılara ulaşmıştır.</span></p>
<p><span>Azıklar, Yedisu’da oturuyordu ve aslen Yüeçiler (?) ile bağlantı­lıydılar. Onların kültürel yapılarını şekillendiren asıl hususiyetler aynıdır. Antropoloji açısından da bu göçebelerin kökeni ve aslı bir fizikî yapıya dayanmaktadır. Onların akrabalığı, etimoloji açısından da tespit edilebil­mektedir. Tarih disiplininin tespitlerine göre, Yedisu ve Tengri Dağları’nda yerleşen Sakların arasında güçlü bir eski Türk özeği olduğu bilinir. Mesela, ünlü bir tarihçi ve arkeolog olan Profesör A. N. Bernştam bu tezi savunanlardan biridir (Bernştam, 1951:90).</span></p>
<p><span>Azıklar, tarihi kayıtlarda çokça geçmektedir. Azıkların Orta çağ’da Batı Türklerinin (Onok budun) Nuşibi-Nişibu dalının bir boyu olduğu iyice bilinmektedir. Çin kaynaklarında “Asigi” diye zikredilir (Abramzon, 1959:C.III:36). Azık kabilesi günümüzde Kırgızlar ve Altaylar arasında da mevcuttur (Radloff, 1929:543;Gıjimaylo, 1926:C.III:543). Yedisu’da, Almatı’nın doğusundaki “Issık” adındaki bir yerde İskit-Sak dönemine ait olan çok sayıda kurgan vardır. İssık toponimi (yer adı) asık etnik ismi ile bağlı olabilir, yani İssık ve Asık bir ıstılahın devingenli şe­killeri olabilir.</span></p>
<p><span>Kazakların Kiçi (Küçük) Cüz’ünde İsık kabilesi vardır (Aristov, 1896:384). Güney Sibirya’da, Münusa-Minusin arazisinde İzıh-Tah de­nen bir yer adı vardır (Kzlasov, 1960:75). Yine aynı şekilde Orhun Türk yazıtlarında İzgil adlı kabileler mevcuttur (Bartold, 1968:C.V:302,324). İzgil adı bizim fikrimize göre eski Türk azık ve il(el) kelimesinden gelmiş olabilir, yani azık – il (el), azıkil (azık el), a z(ı) kil, izgil= azık eli (kabile­si, oymağı) anlamına gelmektedir.</span></p>
<p><span>Antik yazar Herodot’ta da (Tarih, III: 89-94) bu, ad benzerliğiyle Hazar ve Aral denizlerine yakın olan ıslı, ırmaklı topraklarda azık’lar “pavsikai” diye anılır denmektedir (Drevni Avtorı, 1940:36). Pavsikai, abasık (obasık) ıstılahının flektif şeklidir, yani abasık, obasık, (a) basık, basık, pasık, pavsik”tir. Abasık (obasık) ismi ab(ob) kelimesi (İran dilin­de- “su, ırmak, çay”) ve asık etnik isimden yapılmıştır, yani ab (ob)-asık, abasık, obasık – “sulu, ırmaklı Azıklar” anlamını verir.</span></p>
<p><span>Strabon’da (Coğrafya, VII: 3) Azıklara “yazig” diye işaret edil­mektedir (Latişev, 1947:200). Bu haberlere göre onlar, Kara Deniz ve Azak (Azık) denizine yakın olan bölgelerde yaşıyorlardı. Strabon’da Azıklar farklı şekillerde de anılmaktadır. Bir yerde zig (zik) şekli vardır, başka yerde ise apasiak diye işaret edilmektedir (Latişev, 1947:189;Drevni Avtorı, 1940:93). Zig (zik) şekli azık etnik isminin flektif şeklidir, yani azık, (a) zık, zik (zig). Apasiak olursa abasik ıstılahı olma ihtimali vardır, yani abasık, apasik, apasiak – “sulu, ırmaklı Azık­lar” anlamını verir. Apasiaklar hakkında antik yazar Pliniy de (Genel Ta­rih, X:48) haber verir (Drevni Avtorı, 1940:84). Aynı yazarın diğer ese­rinde (Tabii Tarih, III: 42) Apasiaklar pezik şeklinde anılmaktadır, başka bir yerde ise psak diye geçmektedir (Drevni Avtorı, 1940:85,126-127).</span></p>
<p><span>Pezikler, Ptolemey’de (Coğrafya, IV: 12) Okus dağlarının yanında anılmaktadırlar (Drevni Avtorı, 1940:125). Zikredilen eserin diğer bir ye­rinde (Coğrafya, VI:5) Azık dağları zikredilmektedir (Drevni Avtorı, 1940:12). Azık ve az etnik isimleri ile Kara Deniz İskitlerinin adı bağlan­tılı olabilir. İskit, yani sküz ihtimali eski Türkçe’de askız etnik ismin flektif şekli olmalıdır, yani “askız, (a)skız, skız, sküz”dür. Askız, bizce asık ve as(az) etnik isimlerinden teşkil edilmiştir, yani “asık-az, asıkaz, as(ı)kaz, askız” şeklindedir.</span></p>
<p><span>Kara Deniz İskitleri hakkındaki ilk bilgilerde onların etnik ismi Asküz diye geçmektedir (M.Ö. VII. asırdaki Asuri kaynakları) (Latişev, 1947:266). Daha sonra, M.Ö. V. asırda Eski Yunan kaynaklarında bu gö­çebeler sküz diye isimlendirilmektedirler. İşte, bu “sküz” ün ihtimal Askız etnik isminin flektif şekli olması lazım gelir. Aksız boylar birliği azık ve az oymak-kabilelerden teşkil edilmiş olabilir. Türkiye’deki Urmiya gölü bölgesinde yapılan arkeolojik araştırmalar bu düşünceleri ispat etmekte­dir. Orada İskitlerin Sakkız veya Sakkez adındaki kurganları vardır. Sakkız veya Sakkez, tabi olarak Askız etnik ismin flektif şekli olmalıdır. Kara Deniz İskitlerinin arasında Orta Asyalı Sakların (Azıkların) olduğu arkeo­lojik araştırmalar ile delillendirilebilmektedir.</span></p>
<p><span>Kara Deniz bölgesindeki İskit tepelerinde Orta Asyalı Saklara ait olan hususiyetler mevcuttur (Çernikov, 1965:67). Bunun dışında Yüeçilere (Azlara ?) ait olan hususlar da vardır. Mesela, Kiev bölgesinde (Ukrayna), Doğu Kazakistan’daki Çilikta kurganına tamamıyla benzeyen İskit tepeleri bulunmaktadır (Çernikov, 1965:67). Demek ki, ilk Kara De­niz İskitlerinin (Askızlar), asık (sak) ve az (yüeçiler) kabilelerinden, oy­maklarından teşkil edilmiş olması mümkün görünmektedir.</span></p>
<p><span>Yaklaşık olarak M.Ö. VIII veya VII. asrın başında Askızlar Batı’ya, Kara Deniz’in kuzey taraflarına geçmişlerdir. M.Ö. VII. asırda İs­kitlerin ülkesi vardı ve İskitlerin hükümdarı sık sık anılırdı (Latişev, 1947:270-271). İlk Kara Denizli İskitlerin, Merkezî Asya’dan geldiği tarih ilmince sabittir. Arkeoloji araştırmalarına göre M.Ö. VII-V. asırlara kadar İskitlerin boylar birliğinde Merkezî Asya’dan gelen konar-göçerler hükümdarlık yapıyordu. Ama, M.Ö. V. asırdan başlayarak yönetim yerli etnik grupların eline geçmiştir.</span></p>
<p><span>İskitlerin (Askız) boylar birliğide kavim, köken ve etnik yapı yö­nünden çeşitlilik arz etmekteydi. Genelde, Frak-Kimmer, Hind-İran, Fin- Ugor-Ogur etnik gruplarına mensup olan oymak ve kabilelerden müte­şekkildi. M.Ö. V. asırda eski Türkçedeki (aglütinativ) askız şekli yerine sküz (flektif) şekli görülür. Kara Deniz İskitlerinin eski Türk özeği zamanla azınlıkta kalmış ve yönetimi kaybettikten sonra diğer kabile ve oymaklar ile karışmıştır. Askızlar, Kara Deniz göçebelerine “İskit Triadasın”ı doğudan getirip, dağıtmışlardır. Orta çağ’da Yedisu’da “askes” göçebe kabileleri vardır (SSR, 1984:C.I:436). Askesler, Batı Türk Kağanlığı’nda yönetimin başında bulunan oymakların biridir. Gü­ney Sibirya’da Askız ırmağı vardır. Orada aynı isimle Askız köyü de mev­cuttur (Radloff 1887).</span></p>
<p><span>Az etnik ismi ile Oğuz etnik isminin aslı da bağlantılı olabilir, bu konu hakkında da çalışmalar vardır. Linguistik açısından oğuz (okus) şek­li eski Türk ok(oğ) kelimesinden (dalı-kolu, oymak manasında) ve az(as) etnik isminden oluşabilir, yani ok(oğ)-az(as), okas(oğaz), okus(oğuz) şeklindedir<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kavimlerinden-azlar.html#_edn7" name="_ednref7"><sup><sup>[7]</sup></sup></a>. Tarihi kaynaklarda eski konar-göçer dönemde Maveraünnehir’de Oğuz adı ile işaret edilen göçebe kabileler anılmakta­dır. Aman (Aleksandr’ın Anabasisi, VII:10) Amu-Derya veya Sır-Derya tarafında Uksi adlı göçebeler hakkında malumatlar vardır. Büyük İsken­der onlar ile karşılaşıp hakimiyet altına almıştır (Drevni Avtorı 1940:58). Bu konar-göçer oymaklar elbetteki Oğuzlardır. Pliniy ve Stefan Vizantiyskiy onları, augas diye ifade etmektedir (Tolstov 1948:244).</span></p>
<p><span>Antik kaynaklarda Amu-Derya nehri Okus diye adlandırılır. Bu isim (Okus, Oks) oradaki uksi, augas, okus kabilelerinin adıyla bağlantılı olabilir. Ptolemey (Coğrafya, IV:12) Yaksart (Sır-Derya) tarafında Okus dağlarını işaret eder (Drevni Avtorı, 1940:125). Ptolemey, o haberlerde Okus gölü hakkında da bilgi verir (Drevni Avtorı, 1940:125). Türklerde Amu-Derya nehri XIV-XVI. asırlara kadar Okus diye adlandırılmıştır (Tolstov, 1962:8). H. Vamberi’nin fikrine göre Oks (Amu-Derya) Türk kelimesidir ve nehri ifade etmektedir. O, Oks’un İran ve Turan’ın eski sı­nırı olduğunu belirtir (Vamberi, 1873:C.I:11-12).</span></p>
<p><span>Orta çağ’da Oğuz (Uğuz) adlı Türk kabilesinde oymaklar çoktur. Az etnik ismi ile aslen usun etnik ismi de bağlantılı olabilir. Bizce, usun etnik ismi asan etnik isminin devingenli şeklidir. Asan, as (az) eski Türk­çe’de çokluk anlamı veren n ekinden yapılabilirdi; yani as(az) – n, as(a)n, asan – “azlar” anlamındadır. Çokluk anlamını veren n eki eski Türklerde, bazı lehçelerde yer alırdı. Asanların ve Usunların bu Yüeçiler ile akraba olmaları şüphesizdir. Hatta Asan ve Usunlar ilk zamanlarda Yüeçilerin (Azların ?) bir kısmı, parçasıdır. Asanlar, Büyük Yüeçilerin arasında anılmaktadır. Yukarıda bahsettiğimiz gibi, M.Ö. II. asırda doğudan Maverunnehir’e Büyük Yüeçilerin boylar birliği gelmiştir. M.Ö. 160- 140’lı yıllarda Yunan-Baktriana Devleti’ne saldırarak tamamen yok et­mişlerdir. Büyük Yüeçilerin arasında Asanlar isim olarak geçmektedir. Pompey Trog, onları Asian diye ifade ediyor (Drevni Avtorı, 1940:101). Strabon ise, Asanlar’dan apasian veya pasian diye bahsediyor (Drevni Avtorı, 1940:18). Pasian adı Apasian ihtimalinin flektif şeklidir. Apasian – “sulu, ırmaklı Asanlar” manasına geliyor. O, ab (ob) – (İran dilinde “su, ırmak” manasındadır) ve Asan etnik isimidir, yani ab-asan, abasan, abasian şeklindedir.</span></p>
<p><span>Tarihi kaynaklarda Asanlar, Saklar ile birlikte anılmaktadır. Mese­la, Strabon (Coğrafya, XI:8,4) bu konuda haber vermektedir: Saklar, Er­menistan’daki en iyi toprakları ele geçirip oraları Sakasana diye adlan­dırmışlardır (Drevni Avtorı, 1940:18). Aman ve Pliniy, sakasan adlı oy­mak ve kabile hakkında bilgi vermektedir (Drevni Avtorı, 1940:42;Elnitskiy, 1977:200-201). Sakasan, Sak ve Asan etnik isimlerin­den oluşan ıstılahtır. XII-XIII. asırlarda Hazar Denizi’nin kıyılarında yer alan Saksin veya Sohsin ülkesi ve şehri anılmaktadır (Bartold, 1968:C.V:601). Kazakların Küçük Cüz’ün Dört Kara kabilesinde Saksan kolu vardır (Aristov, 1896:380). Ptolemey (Coğrafya, IV:2) Oks nehrinin yanında, Harezm tarafında oksian adlı boylardan bahsetmektedir (Drevni Avtorı, 1940:125). Oksian ıstılahı ok(uk) kelimesi asan etnik isminden oluşabilir, yani ok(uk) – asan, okasan, ok(a)asan, oksan, oksian – Asanla­rın oğu (dalı) anlamındadır. Başka bir ihtimal: oksian ıstılahı okus etnik isim ve eski Türkçe’deki çokluk manasını veren -n ekinden oluşabilir, yani okus (oğus)-n, okus-n, okus(a)n, oksan, oksian – “okuslar (Oğuzlar)” anlamındadır.</span></p>
<p><span>Eski Çin kaynaklarında Tanrı dağlarında Kaşgar’ın kuzey-batı tara­fında Hüsün Beyliği zikredilmektedir (Yakinef, 1851 :C.III:48). Hüsün iş­te üsün etnik ismin spirantlı şeklidir, yani (h)üsün, hüsündür. Hüsün diye işaret edilen kabileler tarihte (Çin kaynaklarında) yer alır. 641 yılına ait olan olaylarda Hüsünler ğye-ğu (Kırgız) ve Çumugun ile birlikte anıl­maktadır.</span></p>
<p><span>Çin kaynaklarında Gök Türklerin yönetici boyu Aşina diye adlandı­rılmaktadır. İlmî araştırmalara göre Aşinaların gerçek etnik adı Çin kay­naklarında verilen şekle tam olmasa da, çok yakındır (Klyaştorniy, 1961:112). Bizim fikrimiz boyunca Aşina ıstılahı eski Türk asan etnik isminin Çince versiyonudur. Kazakların Küçük Cüz’ünde İssen-Temir kabilesi vardır (Aristov, 1896:379). Çumekey veya Çuman aşiretinin (Sır- Derya ve Tele Gölü’nde otururlar) bir kolu Asan adındadır (Aristov, 1896:382). Kazakların Orta Cüz’ünde Üsün kabilesi vardır (Aristov, 1896:367).Yine, Serkes kabilesinde Kusun oymağı vardır (Aristov, 1896:380). Kusun, üsün etnik isminin spirantlı şeklidir, yani “(h)üsün, hüsün, küsün”dür. Biruç boyunda İsangul adlı kol-tarmak vardır, orda Asan ve Üsün oymakları yer alır (Aristov, 1896:380). Kazakların Küçük Cüz’ünde Cinkalıç kolunda Asan boyu vardır, Urus kolunda Asan ve Üsün boyları yer almışlardır (Aristov, 1896:384). Kazakların Ulu Cüz’ü de Usun veya Uysun diye adlandırılır. Bu durum tabii eski konar-göçerler dönemindeki Üsünler ile bağlantılıdır.</span></p>
<p><span>Güney Sibirya’da Minusin ve Abakan bozkırlarında Asan veya As­san kabileleri yaşarlardı (Radloff, 1929:21). Hotonların arasında Hasn boyu bulunuyor (Grodekov, 1889:C:1:17). Hasn işte Asan etnik isminin spirantlı şeklidir. Aynı adla, Kırgızlarda, Tekes sahillerinde oturan Buğu<a href="https://www.altayli.net/bozkir-kavimlerinden-azlar.html#_edn8" name="_ednref8"><sup><sup>[8]</sup></sup></a> kabilesinde Asan-tokum boyu vardır (Radloff, 1929:20). Doğu Kazakis­tan’da Caysan toponimi ve Caysan gölü vardır. Caysan ıstılahı eski Türk cay (yer, toprak anlamında) kelimesidir ve asan etnik isminden teşkil edilmiş olabilir, yani cay-asan, çay(a)san, caysan – “Asanların (veya az­ların) yeri ve toprağı”dır. Orta çağ’da Kıpçak kabilelerinin arasında Cersan boyu anılmaktadır (Aristov, 1896:367). Cersan ve Caysan ıstıla­hının manaları aynıdır. Kazakların Ulu Cüz’ünde Sarı-üsün boyu vardır (Grjimaylo, 1926:C.II:277).</span></p>
<p><span>Doğu Gök Türk Kağanlığı’nda yönetime yakın olan diğer Türk ka­bilesi, Çin kaynaklarında “Aşide” (A shih-te-Aşite) şeklinde verilir. Aşide bilimsel araştırmalara göre rekonstrüksyonda Oset veya osset etnik ismini verir. Oset, işte bu çok eski etnik isimdir. O, İskit-Sak dönemindeki gö­çebe kabilelerin etnik ismi olarak tarihi haberlerde anılır. Onlar, bu haber­lere göre yaklaşık olarak Sır-Derya’nın kuzey tarafında yerleşmişlerdir. Antik tarihi kaynaklarında bu göçebeler, issed ve issedon (assedon) şekil­lerinde görülür (Elnitsky, 1977:77-78).</span></p>
<p><span>İssed elbette Asat’tır. İssedon ihtimali bizce asatan olabilir. Asatan ıstılahı asat etnik isminden ve çokluk manasını veren eski Türkçe -n ekinden oluşabilir, yani asat-n, asat(a)n, asatan – “asat’lar” manasında- dır. Asat ve asatanlar aynı boylar birliğidir. Asat etnik ismi as ıstılahı ile bağlı olabilir. Eğer, as unsuru etnik isim olursa, at unsuru eski türkçe ad (isim anlamında) kelimesi olabilir, yani as-ad (at), asat – “ismi az (adı az)” anlamına gelir. Linguistik açısından bu ihtimal gerçekleşebilir. Tari­hi açıdan İssed ve İssedonlar, Arimas ve Yüeçiler ile bağlantılıdır. Demek ki, iset (asat) ve issedonlar (asatanlar) eski Türk göçebeleri olabilir. Pliniy, Sır-Derya’nın kuzey tarafında İst veya Gist (hist) kabilelerini işa­ret etmiştir (Hennig, 1961:C.I:23). İst işte bu asat’tır. Hist veya gist ıstıla­hı asat etnik isminin spirantlı şekli olabilir, yani (h)asat, has(at), hast, hist, gist. Kazakların Orta Cüz’ünün Cumuk kolunda Istı kabilesi vardır (Aristov, 1896:357). Istı işte bu Asat’tır.</span></p>
<p><span>Demek, ilk göçebeler döneminde Merkezî Asya’nın veya Güney Sibirya’nın bir bölgesinde göçebe medeniyeti yapılandırılmıştır. Tabii bu çok eski Türk medeniyeti olarak bilinir. Bizim fikrimize göre “İskit Triadası” buradan çıkmaktadır. İlk göçebeler döneminde o bölgelerde gö­çebelerin boylar birliği teşkil edilmiştir. Onların etnik ismi Az- idi. Sonra Azlar başka topraklara yerleşmişlerdir. Maveraünnehir’de, Az göçebele­rinin ayrı kabileleri Hind-İran, Frak-Kimmer etnik gruplarına ait olan oymak ve boylarıyla karışmıştır. Genelde bu, Sır-Derya nehrinin sahille­rine bitişik olan topraklar ve o nehrin mansıbındaki, Aral Denizi’nin kıyı­sındaki bölgelerde meydana gelmiştir.</span></p>
<p><span>Az goçebelerinin bazı gurupları, M.Ö. VII. asırda Kara Deniz’in kuzey bölgelerine gitmişlerdir. Sonraki dönemlerde ise M.Ö. V. asırda Eski Yunan kaynaklarında “sküz” diye adlandırılmışlardır. ilk Avrupalı İskitlerin (M.Ö.VII-V asırlar) Asya’dan geldikleri tarih ilminde sabittir. İlk Avrupalı İskitlerin kültürünün Dağlı Altay ve Doğu Kazakistan göçe­belerinin kültürlerine ait olduğu, arkeolojik araştırmalarla çoktan ortaya konmuştur. Etimolojik araştırmalara göre İskitlerin gerçek etnik adı Az (as) ıstılahından ve diğer eski Türk unsurlarından teşkil edilmiştir.</span></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i>  <strong>Dr. Kılıç OSMANOV</strong> </span></a>
</p><p><span><strong>Not:</strong> Arabayev Kırgız Devlet Pedegoji Üniversitesi, Şarkiyat Fakültesi Öğretim Üyesi. tokonovatt@hotmail.kg. (Kırgız Türkçesi’nden Aktaran-İlmî Redaktör: Dr. Mustafa KALKAN tarafından hakemlerimizin eleştirileri ve yazarın Kırgız Türkçesiyle yazdığı cevaplar metne dahil edilmiştir).</span></p>
<hr>
<div><span><strong><span>KAYNAKLAR</span></strong></span></div>
<div><span>♦ ABRAMZON S. M., (1959), “Voprosı etnogeneza kırgızov po danım etnografii”, Trudı kırgızskoy arheologo-etnografiçeskoy eskpeditsii, C.III, Moskva, AN <em>SsSr</em> Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ AKİŞEV K. A., G. A KUŞAYEV, (1963), Drevnyaya kultura sakov i usuney dolinı reki İli, Alma-Ata: AN KAZ SSR Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ ARİSTOV N. A., (1896-1897), “Zametki ob etniçeskom sostave tyurkskih plemyon i narodnostey i svedeniya ob ih çislennosti”, Jivaya Starina, S. III-IV; Otd. Ott, Sen-Peterburg: Imp. Akad. Nauk Ya­yınları.</span></div>
<div><span>♦ BARTOLD V.V., (1968), Sob. Soç., T. V, Moskva:Vost. Lit. Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ BERNŞTAM A. N., (1951), Oçerk istorii gunnov, Leningrad:LGU Ya­yınları.</span></div>
<div><span>♦ BERNŞTAM A. N., (1952), “İstoriko-arheologiçeskiye oçerki Tyan- Şanya i Pamiro-Alaya ”, Materialı i issledovaniya po arheologiyi SSSR, S. 26, Moskva: An SSSR Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ ÇERNİKOV S. S., (1965), Zagadka zolotogo kurgana, Moskva:Nauka Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ ÇLENOVA N. L., (1967), Proishojdeniye i rannyaya istoriya plemyen tagarskoy kulturı, Moskva: Nauka Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ DURMUŞ İ., (1993), İskitler (Sakalar), Ankara:Türk Kültürü Araştırma Enstitüsü Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ DREMOV V.A., (1990), “Tsentralno-Aziyatskiye svyazi naseleniya Gornogo Atlaya v epohu rannego jeleza po dannım antropologiyi”, Problemi antropologiyi i etnografiyi Yujnoy Sibiri, Barnaul: BGU Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ Drevniye avtorı o Sredney Azii, (1940), Taşkent: Gos. İzd. Nauç.-Tehn. i Sots. Ekon Lit. Uzb. SSR Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ EBERHARD W., (1996), Çin’in Şimal Komşuları, (Çev. N. Uluğtuğ), Ankara:TTK Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ ELNİTSKİY L. A., (1977), Skifiya Evraziyskih stepey, Novosibirsk:Nauka_Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ GİNZBURG V.V., T. A. TROFİMOVA, (1972), Paleoantropologiya Sredney Aziyi, Moskva: Nauka Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ GÖMEÇ S., (1992), “Kök Türkçe Kaynaklarda Geçen Boy ve Kavim Ad­ları Üzerine: Aparlar”, Türk Dünyası Dergisi, S. 72, İstanbul.</span></div>
<div><span>♦ GÖMEÇ S., (1994), “Kök Türkçe Kaynaklarda Geçen Boy İsimleri: Çikler”, Türk Kültürü, 32/370, Ankara.</span></div>
<div><span>♦ GÖMEÇ S., (1994), “Kök Türkçe Kaynaklarda Geçen Boy İsimleri: Az­lar”, Belleten, 58/221, Ankara.</span></div>
<div><span>♦ GÖMEÇ S., (t. y), Uygur Türkleri Tarihi ve Kültürü, Ankara:Akçağ Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ GRİGORYEV V. V., (1871), O skifskom narode sakah, Senpeterburg: Vost. Lit. Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ GRODEKOV N. İ., (1889), “Kirgizi i kara-kirgizı Sır-Daryinskoy oblasti”, Yuridiçeskiy Bıt, Taşkent.</span></div>
<div><span>♦ GRUM-GRJİMAYLO G. E., (1926), Zapadnaya Mongoliya i Uryanhayskiy kray, Leningrad, C. II.</span></div>
<div><span>♦ HENNİG R., (1961), Nevedomıye zemli, Moskva: İnostr. Lit. Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ Hrestomatiya po istorii SSSR, (1951), Moskva: Ucpedgiz Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ İstoriya Kazahskoy SSR, (1957), C. 1, Alma-Ata: Nauka Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ Îstoriya Kirgizskoy SSR, (1984), C. 1, Frunze:Kırgızstan Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ Îstoriya Sibiri sdrevneysih vremyen do nasih dney, C.1, (1968), Lening- rad:Nauka Yayınları,</span></div>
<div><span>♦ KELMAKOV V. K., (1970), “Proishojdeniye i pervoe upominaniye-ar”, Etnonimı, Moskva: Nauka Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ KIZLASOV L. R., (1960), Taştıkskaya epoha, Moskva:MGU Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ KLYAŞTORNIY S. G., (1961), Drevnetyurkskiye runiçeskiye pamyatniki kak istoçnik po istorii Sredney Azii, Moskva:Nauka Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ LATİŞEV V. V., (1947), “İzvestiya drevnihpisateley o Skifi i Kavkaze”, VDİ, S. 4, Moskva: Nauka Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ MALOV S. E., (1951), Pamyatniki drevnetyurkskoy pismennosti, Moskva-Leningrad:AN SSSR Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ MARTINOV A. İ., V. ALEKSEYEV, (1986), Îstoriya i paleoantropologiya skifo-sibirskogo mira, Kemerovo: Kem. Gos. Univ. Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ MEMİŞ E., “İskitlerin Uyguladığı Harp Taktiklerinin Diğer Milletler Üzerindeki Etkileri ve Günümüzdeki Belirtileri”, Türk Kültürü, XXV/293.</span></div>
<div><span>♦ YAKİNEF. (1851), Sobraniye svedeniy o narodah, obitavşih v Sredney Azii v drevniye vremena, C. I.-III, Senpeterburg:Imp. Akad. Nauk Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ OŞANİN L. V., (1947), “Etnogenez narodov Sredney Aziyi v svete dannıh antropologiyi”, SE, S. VI-VII, Moskva: Nauka Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ PETROV İ., (1971), “Ob obşnosti uralo-altayskih, indoyevropeyskih i drugih yazıkov”, Arheologiya i etnografiya Başkiriyi, C. IV, Ufa:Baş. GU Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ PETROV İ., (1973), “Problemı obitaniya nositeley tyurkoyazıçnoy obçnosti do Vostoçnoy Evropı do rubeja n.e. (po drevnegreçesko- latinskim istoçnikam) ”, Problemi etnogeneza narodov Sibiri i Dalnego Vostoka, Novosibirsk: Nauka Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ PETROV İ., (1975), “Problema projivaniya tyurkoyazıçnogo etnosa na Tyan-Şane i v Sredney Aziyi na rubeje naşey erı”, Stranitsı istorii i materialnoy kulturı Kırgızstana, Frunze: Nauka Yayınla­rı.</span></div>
<div><span>♦ POTANİN G. N., (1881), Oçerki severo-zapadnoy Mongolii, C.II, Spb: Tip.Gl. Upravl. Udelov Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ PYANKOV İ. V., (1964), “K voprosu o marşrute pohoda Kira II na massagetov”, VDİ, S. 3, Moskva:Nauka Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ PYANKOV İ. V., (1968), “Saki (Soderjaniye ponyatiya)”, Îzvestia AN Tadjikskoy SSR. Otd. Obşestvennıh Nauk, Vıp. 53, Duşanbe: Nauka Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ RADLOFF V., (1929), Etnografiçeskiy obzor turetskih plemyen Sibiri i Mogolii, İrkutsk: Tipogr. Udelov Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ RADLOFF V. V., (1887), Etnografiçeskiy obzor tyurkskih plemyen Yujnoy Sibiri i Djungarii, Tomsk: Tip. Mihaylova i Makuşkina Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ RADLOV V., (1893), K voprosu ob uygurah (iz predisloviya k izdaniyu Kutadgu Bilika), Senpeterburg: Imp. Akad. Nauk Yayın­ları.</span></div>
<div><span>♦ RUDENKO İ., (1952), Gornoaltasykiye nahodki i skifı, Moskva- Leningrad: AN SSSR Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ RUDENKO S. İ., (1960), Kultura naseleniya Tsentralnogo Atlaya v skifskoye vremya, Moskva-Leningrad: AN SSSR Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ ŞAHMATOV H., (1950), “K voprosu o plemennıh soyuzah i varvarskih gosudartsvah na territorii Kazahstana”, Vestnik AN Kaz. SSR, S. 5(62), Alma-ata: Nauka Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ ŞAHMATOV H., (1950), “K voprosu ob etnogeneze kazahskogo naroda”, İzvestiya AN Kaz. SSR. Ser. İstoriçeskaya, Vıp. 6, Al­ma-ata: Nauka Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ TAŞAĞIL , (2004), Çin Kaynaklarına Göre Eski Türk Boyları, An- kara:Türk Tarih Kurumu Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ TOLSTOV P., (1962), Po drevnim deltam Oksa i Yaksarta, Moskva:Vost. Lit. Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ TOLSTOV P., (1948), Drenviy Horezm, Moskva: MGU Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ TOLSTOV S.P., (1947), “Osnovnıye problemı etnogeneza narodov Sredney Aziyi”, Sovetskaya Etnografiya, S. VI-VII, Moskva: Nauka Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ Trudı kirgızskoy arheologo-etnografiçeskoy eskpeditsii, (1959), C.III, Moskva: Akad. Nauk SSSR Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ VAMBERİ , (1873), İstoriya Buharı i Transoksanii s dervneyşih vremyen do nastoyaşego. (Po vostoçnım obnarodovannım i neobnarodovannım rukopisnım istoçnikam). Perevod A. İ. Pavlovskogo, C. I, Spb.:Imp. Akad. Nauk Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ Vsemirnaya istoriya, (1956), Moskva: Gospolitizdat Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ ZUYEV Yu. A., (1960), “Tamgi loşadey iz podvlastnıh knyajestv. (Perevod iz kitayskogo soçineniya VIII-X “Tanhuyao”. T.III. Tzün 72. 13Q5-13Q8.ss.)”, Trudı instituta istorii, arheologii i etnografii AN Kazahskoy SSR, Alma-Ata,_C. 8.</span></div>
<div><span>♦ ZUYEV Yu. A., (1957), “O sootvetstviyi terminov usun-asii, usun-kuşan i k voprosu etniçeskoy prinadlejnosti usuney”, Vestnik AN Kaz. SSR, Alma-ata, S. 5 (146).</span></div>
<div><span>♦ ZUYEV Yu. A., (1957), “K voprosu o yazıke drevnih usuney”, Vestnik AN Kaz. SSR, Alma-Ata, 5 (146).</span></div>
<div><span><strong>Dipnotlar:</strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kavimlerinden-azlar.html#_ednref1" name="_edn1"><sup><sup>[1]</sup></sup></a>  Prof. Dr. Saadettin Gömeç’in açıklamalarına göre Asya’da bulunan eski kurganların tamamına İskit kurganları denmesi doğru değildir bunların çoğu Hun kurganlarını oluşturmaktadır. Kılıç Osmonov, bu tezi kabul etmekte ve Asya’da bulunan eski kur­ganların tamamının İskitlere ait olmadığını doğrulamaktadır. Kılıç Osmonov’a göre bu tarihi eserler arkeoloji ilminin tespitlerine göre bir kaç gruba bölünür; 1. İlk göçebe kurganları (çok eski zamanlardan M.Ö. VI. asra kadar), 2. Eski göçebe kurganları (İs- kit-Sak dönemi de denilir M.Ö. VI-III. asırlar), 3. Hun veya Hun-Sarmat dönemi kur­ganları (M.Ö. III-II. ve diğer asırlar). Tarih ilmine yardımcı olan arkeoloji disiplini sayesinde bu eski kurganlarının çeşitli hususiyetleri iyice tespit edilmiştir.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kavimlerinden-azlar.html#_ednref2" name="_edn2"><sup><sup>[2]</sup></sup></a>  «İskit -Triadası» – İskit-Sak medeniyetine ait olan hususiyetlerdir.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kavimlerinden-azlar.html#_ednref3" name="_edn3"><sup><sup>[3]</sup></sup></a>  Yüeçilerin (Yüeh-chih) yerleşik hayat unsurlarına sahip bir kavim olduğu bilinmekte­dir. Aynı zamanda son yıllarda yapılan araştırmalar, Asyenik özellikler taşımalarına rağmen bu kavmin Sogdlularla etnik bağlara sahip olduklarını ortaya koymuştur. Kılıç Osmanov, bu konuda şu açıklamayı yapmıştır; Yüeçiler, Hint-İran etnik grubuna mensup olan bir kavimdir. Ama bu tezin birçok eksiklikleri vardır. Antropolojik açı­dan bu kavmi teşkil eden boyların içinde Mongoloid antropolojik tipin belirgin etkileri mevcuttur. 1. Bu kavmi teşkil eden boylar batıdan gelmemişlerdir, Maveraünnehir’de yaşayan Hint-İran etnik grupları ile hiç bir alakaları yoktur. İskit-Sak medeniyetine mensup olarak kabul edilen kavimler arasındadırlar ve o dönemlerde doğudan batıya yayılmışlardır. 2. Yüeçilere (Çin kaynaklarındaki yazılış şekilleri çeşitli biçimlerde okunmaktadır) dil yönüyle bakıldığında Türk oldukları düşüncesi tarih ilminde eski­den beri kabul gören bir tezdir. Günümüzde ise tarih ilmi, onları eski Türkler olarak kabul etme eğilimindedir. Bunun çeşitli dayanakları vardır. Büyük Yüeçiler bilindiği gibi Maverunnehir’de Kuşan İmparatorluğu’nu kurmuşlardır. Kuşanlara ait olan tarihi kaynakların araştırılması sonucunda Türk oldukları açıkça görülmüştür. Mesela, Kuşanların hanlarının isimleri, onların kullandıkları idarî unvanlar (yabgu -unvanı (yavuga -diye de bilinir) Orta asırlarda yaşayan batı Türklerinde yabgu olarak bilinir), şehirlerin isimleri ve diğer hususiyetler bunu ispatlamaktadır. 3. Yüeçilerin İranlılara mensup olduğu görüşü, İskit-Sak medeniyetinin de İranlılara ait olduğu düşüncesine dayanıyordu. Bazı arkeologların tespitlerine göre İskit-Sak medeniyeti Asya’nın batı tarafında teşkil edilip Hint-İran kökenli boylar tarafından doğuya doğru yayılmıştır. Yüeçiler, İskit-Sak medeniyetine dahil olarak görüldüğü için de onları, Hint-İran kö­kenli etnik gruplar şeklinde tanımlamışlardır. Ama günümüzde yapılan son araştırma­larla bu tez, arkeologlar ve tarihçiler tarafından çürütülmüştür.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kavimlerinden-azlar.html#_ednref4" name="_edn4"><sup><sup>[4]</sup></sup></a> Prof. Dr. Saadettin Gömeç, bu etimolojide “er” ekinin eski Türkçe metinlerde kulla­nıldığını ama”as” ekinin “er” ekinin yerine kullanılmış olabileceğini iddia etmenin sı­nır dışı bir zorlama olduğunu belirtmiştir. Türk isimlerinin etimolojileri için bakınız (Gömeç, 1992:Gömeç, 1994). Kılıç Osmonov, yönlendirilen etimolojik eleştirilerin farklı bakış açılarından kaynaklanmasına rağmen Prof. Dr. Saadettin Gömeç’in tezle­rini paylaştığını ifade etmektedir.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kavimlerinden-azlar.html#_ednref5" name="_edn5"><sup><sup>[5]</sup></sup></a> Büyük İskender’in bölgeyi terk etmesinden sonra bu topraklarda kurulan Roma kö­kenli devlettir.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kavimlerinden-azlar.html#_ednref6" name="_edn6"><sup><sup>[6]</sup></sup></a> Prof. Dr. Saadettin Gömeç diğer etimolojilerin anlamlandırılmasına da katılmadığı için (Türgi+s/ş şeklindedir ve “s-ş” çoğul ekidir) bu konudaki etnik isimlerin tahlilleri için tarafınca neşredilen makalelere müracaat edilmesini uygun görmektedir. (Gömeç, 1994;Gömeç, 1994). Ayrıca bu sahadaki diğer değerli uzmanların araştırmaları için bkz. (Eberhard, 1996:106, 207,209; Taşağıl, 2004:50, 119).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kavimlerinden-azlar.html#_ednref7" name="_edn7"><sup><sup>[7]</sup></sup></a> Bu tahlilin hiçbir ilmî delile dayanmadığını ileri süren Prof. Dr. Saadettin Gömeç, et­nik isimlerin etimolojileri üzerinde çalıştığı için Og (k)+z=Okuz-Oguz daki “z” bura­da çoğul ekidir şeklinde bir açıklama yapmaktadır. Türkiye’de hali hazırda İskitlerin tarihi üzerine çalışan iki kişiden biri (Prof. Dr. Ekrem Memiş ve Prof. Dr. İlhami Durmuş) olan İ. Durmuş bu türden kelime etimolojilerinin tahlillerini dil bilimcilere bırakmak gerektiğini belirtmektedir.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/bozkir-kavimlerinden-azlar.html#_ednref8" name="_edn8"><sup><sup>[8]</sup></sup></a>  Buguların tarihi ve kökenleri için bkz. (Gömeç, (t.y):42).</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Eskiden Devlet Yönetirken Bugün Evine Hapsedilmeye Çalışılan Türk Kadını</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/eskiden-devlet-yoenetirken-bugun-evine-hapsedilmeye-calisilan-turk-kadini</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/eskiden-devlet-yoenetirken-bugun-evine-hapsedilmeye-calisilan-turk-kadini</guid>
<description><![CDATA[ Eskiden Devlet Yönetirken Bugün Evine Hapsedilmeye Çalışılan Türk Kadını
İslam öncesi Türklere ait bilgiler M.Ö. 4000-4500 yıl gerilere kadar ulaşmaktadır. Bu konu bağlamında her şeyden önce Türk dili analiz edilmelidir. Hiçbir Türk dilinde cinsiyet ayrımı yoktur. Çünkü Türk kültüründe cinsiyetler arası ayrımcılık bulunmamaktadır. Ayrıca ilk şamanların kadın olduğuna ve bu nedenle kadın şamanların şaman topluluklardaki en güçlü ruhsal liderler olduğuna inanılmaktadır.  Ayrıca Tengri kelimesinin de cinsiyeti yoktur. […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4819995bc.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:45 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Eskiden, Devlet, Yönetirken, Bugün, Evine, Hapsedilmeye, Çalışılan, Türk, Kadını</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/12/Turk-Kadini-02.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/eskiden-devlet-yonetirken-bugun-evine-hapsedilmeye-calisilan-turk-kadini.html">Eskiden Devlet Yönetirken Bugün Evine Hapsedilmeye Çalışılan Türk Kadını</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i>  <strong>Aybike SERTTAŞ</strong> </span></a>
</p><p><span>İslam öncesi Türklere ait bilgiler M.Ö. 4000-4500 yıl gerilere kadar ulaşmaktadır. Bu konu bağlamında her şeyden önce Türk dili analiz edilmelidir. Hiçbir Türk dilinde cinsiyet ayrımı yoktur. Çünkü Türk kültüründe cinsiyetler arası ayrımcılık bulunmamaktadır. Ayrıca ilk şamanların kadın olduğuna ve bu nedenle kadın şamanların şaman topluluklardaki en güçlü ruhsal liderler olduğuna inanılmaktadır. </span></p>
<p><span>Ayrıca <em><strong>Tengri </strong></em>kelimesinin de cinsiyeti yoktur. Türk aileleri ataerkil değildi. Çünkü ana tarafından ‘<strong>dayı</strong>’, ‘<strong>tagay</strong>’, ‘<strong>kufduk</strong>’ ve ‘<strong>teyze</strong>’ gibi akrabalık adları Türk dillerinde bulunduğu halde, baba tarafından akraba adları Türk lehçelerinde daha sonraki bir döneme aittir. Bu bilgilerin dışında; devlet yönetiminde <em><strong>Kağan</strong></em>’ın kararı, <em><strong>Hatun</strong></em> bu karara katılmadıkça geçerli sayılmıyordu. </span></p>
<p><span>Yine tarih kaynaklarında Türklerin önem verdikleri haklara, “<strong>ana hakkı</strong>” dedikleri ve bunu da “<strong>Tanrı Hakkı</strong>” ile eşit tuttuklarını göstermektedir.</span></p>
<p><span><strong>Kaynak:</strong> <a href="http://www.jasstudies.com/Makaleler/2239912_g%C3%BCnd%C3%BCzahmet_129-148_5-5_T.pdf" target="_blank" rel="noopener">http://www.jasstudies.com</a></span></p>
<p><span>1. Türk Devletlerinde Kadının Konumu</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-62900" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/12/Turk-Kadini-01.jpg" alt="" width="800" height="589" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/12/Turk-Kadini-01.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/12/Turk-Kadini-01-768x565.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>Orta Asya Türk devletlerinin hepsinde (İskitler, Hunlar, Göktürkler, Uygurlar) kadın önemli hak ve yetkilere sahip bulunmaktadır. Örneğin <strong>İskitler’</strong>de, her kadının<strong> İskit </strong>erkekleri gibi savaşçı ve asker olarak yetiştirilmesi geleneği vardı. Bundan dolayıdır ki <strong>İskit’</strong>li göçebe kadınlar her savaşta erkekleriyle birlikte çarpışıyorlardı. </span></p>
<p><span>Türk devletlerinde Türk kadınları bu tür faaliyetleri büyük bir vakar ve haysiyetle yürütmüşlerdir. Hatta bu türlü faaliyetlerde öylesine büyük yetkilerle hareket etmişlerdir ki <strong><em>Büyük Hun İmparatorluğu adına Çin ile ilk barış antlaşmasını </em></strong><strong><em>Mete’nin hatunu imzalamıştır.</em></strong></span></p>
<p><span>2. Kadınsız Hiçbir İş Yapılmazdı</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-87739" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/12/Turk-Kadini-02.jpg" alt="" width="800" height="450"></p>
<p><span>Hunlar döneminden itibaren kadın-erkek ayrımı yapılmadığı ve kadın erkeğin tamamlayıcısı olarak kabul edildiğinden kadınsız hiçbir iş yapılmazdı. Hatta öyle ki kağanın emirnameleri sadece “<strong>Hakan buyuruyor ki</strong>‟ ifadesiyle başlamışsa geçerli kabul edilmezdi. </span></p>
<p><span>Yabancı devletlerin elçileri sadece hakanın huzuruna çıkmazlardı. Elçilerin kabulü esnasında hatunun da hakanla beraber olması gerekirdi.Bazen de hatunlar tek başlarına elçileri kabul ederlerdi. </span></p>
<p><span>Örneğin; Avrupa Hun ülkesine gelen elçiler <strong>Attila</strong>‟nın eşi <em><strong>Arıg-Han</strong></em> tarafından kabul edilerek devlet işleri görüşülebilmektedir. Kabul törenlerinde, ziyafetlerde, şölenlerde hatun hakanın solunda oturur. Siyasî ve idarî konulardaki görüşmeleri dinleyerek fikrini beyan eder hatta harp meclislerine bile katılırdı.</span></p>
<p><span>Gökalp bu durum “<strong><em>Eski kavimler arasında hiçbir kavim Türkler kadar kadın cinsiyetine hak vermemişler ve saygı göstermemişler</em></strong>” şeklinde izah edilebilmektedir.</span></p>
<p><span>3. Türk Mitolojisinde Kadın</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-62902" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/12/Turk-Kadini-03.jpg" alt="" width="800" height="826" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/12/Turk-Kadini-03.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/12/Turk-Kadini-03-768x793.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>Türk mitolojisinde kadın gayet yüksek bir mevkide tasvir edilmektedir. Yaradılış Destanı’na göre kadın<strong><em> kâinatın yaratılışına</em></strong> sebep olan ilham kaynağı olarak görülmüştür. Türk destanlarında ise kadın ilahî bir varlık konumundadır. Erişilip dokunulması, koklanması, kısaca beş duyu ile algılanmasının imkânı bulunmamaktadır.</span></p>
<p><span>Yaratılış Destanı’nda <strong>Ülgen</strong>‘e(Tanrı) insanları ve dünyayı yaratması için fikir ve ilham veren “<strong>Ak Ana</strong>” adında bir kadındır. Oğuz Kağan’ın ilk karısı karanlığı yararak gökten inen mavi bir ışıktan, ikinci karısı ise kutsal bir ağaçtan doğmuş insanüstü varlıklardır.</span></p>
<p><span>Türk mitolojisinde bulunan tanrıçalardan bazıları şöyledir:</span></p>
<ul>
<li><span>Ak Ana: Ülgen’e sonsuz sulardan gelerek “Yaratma” emrini veren tanrıçadır</span></li>
<li><span>Umay Ana: Çocukları ve hayvanları koruyan tanrıçadır.</span></li>
<li><span>Ayısıt: Güzellik tanrıçasıdır. Çocuklara ruhlarını verir.</span></li>
<li><span>Kübey Hatun: Doğum tanrıçasıdır.</span></li>
<li><span>Asena: Yol gösterici, lider tanrıçadır</span></li>
<li><span>Ötügen: Devleti koruyan ve hakimiyeti sağlayan tanrıçadır.</span></li>
</ul>
<p><span>4. Göktürklerde ve Uygurlarda Kadın</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-62903" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/12/Turk-Kadini-04.jpg" alt="" width="800" height="1200" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/12/Turk-Kadini-04.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/12/Turk-Kadini-04-768x1152.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>Göktürklerde ve Uygurlarda kağanın karısı hatun devlet işlerinde kocasıyla birlikte söz sahibidir. Emirnamelerin yalnız Kağan namına değil kağan ve hatun namına ortaklaşa imza edilmektedir.</span></p>
<p><span><strong>Orhun Kitabeleri</strong>‟nde devlet işlerini bilen<strong> Katunlardan</strong> (hatun) söz edilir. Kağanın hanımı olan Hatun da tıpkı Kağan gibi töre ile bu makama oturur ve kağan ile birlikte ülkeyi yönetmektedir. </span></p>
<p><span><strong>Orhun Kitabeleri</strong>‘nde yer yer “<strong>Hakan ve Hatunun Buyruğu</strong>” sözü ile başlayan ifadeler yer almaktadır. Bu sözler İslam öncesi Türk devletlerinde kadının yönetimde söz sahibi olduğunu göstermektedir.</span></p>
<p><span><strong>Kutluk Devleti</strong>‘nin yöneticileri olan Bilge Kağan ve Kültigin adına dikilen abidelerde hatunun halktan farklı olduğu şu şekilde ifade edilmektedir. <strong>“</strong>Yukarıda Türk Tanrısı, Türk’ün kutlu ülkesini öyle tanzim etmiş. Türk milleti yok olmasın, millet olsun diye babam İlteriş Kağan ve annem İlbilge Hatunu (Tanrı) halk içerisinden çekip yukarı çıkarmış<strong>”</strong> Bu ifadeler Orta Asya Türklerinde kadının siyasî ve toplumsal bakımdan konumunun göstergesidir.</span></p>
<p><span>5. Devlet Yönetiminde ve Orduların Başında Kadınlar</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-62904" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/12/Turk-Kadini-05.jpg" alt="" width="800" height="387" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/12/Turk-Kadini-05.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/12/Turk-Kadini-05-768x372.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>Kadınlar arasında zaman zaman devlet siyasetine yön verenler de olmuştur. Örneğin; <strong>Sabar</strong>(Sibir)’ların kağanı <strong><em>Balak Han</em></strong> ölünce yerine eşi<strong><em> Boarık Hatun </em></strong>geçmiştir.<strong> Boarık Hatun</strong> 100.000 kişilik Sabar ordusunu yönetmekte ve Bizans imparatoru<strong><em> I. Jüstinianus’</em></strong>u dize getirdiği bilinmektedir. </span></p>
<p><span>Konu ile ilgili bir başka örnek ise II. Göktürk Kağanlarından Bilge Kağan ölünce yerine tahta çıkan oğulları devleti iyi idare edemeyince Tonyukuk’un kızı olan annesi Po-Fu devlet işlerine müdahale etmeye başlamıştır.</span></p>
<p><span>6. İbn-i Fadlan’ın Eserinde Türk Kadını</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-62905" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/12/Turk-Kadini-06.jpg" alt="" width="800" height="1059" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/12/Turk-Kadini-06.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/12/Turk-Kadini-06-768x1017.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>İslam öncesi Türk kadınlarına verilen önem hakkında başka örnekler de verilebilir. Örneğin; henüz İslam olmamış İtil (Volga) Bulgarlarına seyahat eden <strong>İbn-i Fadlan</strong> kendi eserinde, Türk toplumunda kadınların yeri ve öneminin şaşırtıcı bir durumda olduğunu itiraf etmekte ve bu hayretini gizleyememektedir. </span></p>
<p><span><strong>Fadlan</strong>, Hatun’un hükümdarın yanında oturduğunu, bunun Türklerin âdeti olduğunu, Hatun’a hilat giydirilince Hatun’a ait kadınların, hatunun üzerine gümüş para saçtıklarını, Türk kadınlarının asla erkeklerden kaçmadıklarını haber vermektedir.</span></p>
<p><span>7. Destanlarda Kadınlar</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-62906" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/12/Turk-Kadini-07.jpg" alt="" width="800" height="1003" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/12/Turk-Kadini-07.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/12/Turk-Kadini-07-768x963.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>Dede Korkut hikâyelerinden biri olan “<strong>Deli Dumrul hikâyesinde</strong>” Dumrul canının yerine can bulma çabasına girince bunu kadınından bulmuş, kadını ona hiç çekinmeden “canını vereceğini” söylemiştir. </span></p>
<p><span>Ayrıca Türk kültüründe destan kahramanları iyi ata binen, iyi kılıç kullanan, iyi savaşan kadınlarla evlenmek istemektedir. Nitekim Dede Korkut hikâyelerinden olan<strong> Bamsı Beyrek</strong> hikâyesinde yer alan “<strong>Banu Çiçek</strong>” bunun en güzel örneklerden biridir. </span></p>
<p><span>Bir başka örnek ise<strong> Selcen Hatun’</strong>dur. Selcen Hatun düşmanların gece kocasına baskın yapmasından korkmaktadır. Kocasını uyarır, savaş başlar. Mücadele esnasında kocasının atı yaralanır. Savaşa hazır bir şekilde kenarda bekleyen<strong> Selcen Hatun</strong> atını düşmanların üzerine sürer ve düşmanları kılıçtan geçirmeye başlar. </span></p>
<p><span>Yine <strong>Manas Destanı</strong>‟nda ise kahraman<strong> Manas</strong>‘a zehir verilerek atıldığı çukurdan kurtaran eşi<strong> Kanikey Hatu</strong>n ile oğlu <strong>Uruz</strong>‟u kurtarmak için düşman ile savaşan <strong>Kazan Bey</strong>‟in karısı<strong> Burla Hatun</strong> kadın kahramanlardan bir kaçıdır.</span></p>
<p><span>8. Türk Kadınlarının Bizans Devletine Etkisi</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-62907" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/12/Turk-Kadini-08.jpg" alt="" width="800" height="1187" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/12/Turk-Kadini-08.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/12/Turk-Kadini-08-768x1140.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>Yine bir Hazar prensesi olan Çiçekion, gelin olarak Bizans sarayına gittiğinde giydiği elbise saray ve çevresinde moda haline gelmiştir. Fakat daha da önemlisi şudur: <em>İmparator II. Justinianus ve V. Kostantinos</em>, Hazar prensesleri ile evlenmişlerdir.</span></p>
<p><span>Konstantinos’un Hazar prensesinden doğan oğlu, tarihte “<strong>Hazar Leon</strong>” lakabı ile tanınmıştır. Aynı zamanda bu kişi, Hazar hakanının torunu olmaktadır. Bizans imparatorları yaptıkları bu evliliklerle bazı meselelerde Hazarların desteğini almayı düşünmüştür. </span></p>
<p><span><strong>Hazar Leon’</strong>un karısı<strong> Iren</strong>‘ın daha sonra <strong>Augusta</strong> veya bir imparator naibi olarak değil, tek başına ve tam selahiyetli “Basileus” kabul ve ilan edilmiştir. İşte bu olay, Hazar Türk kadınlarının Bizans devletine olan siyasi tesirini göstermesi açısından önemlidir.</span></p>
<p><span>9. Farklı Coğrafyalarda Yaşayan Kadınların Durumu</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-62908" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/12/Turk-Kadini-09.jpg" alt="" width="800" height="619" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/12/Turk-Kadini-09.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/12/Turk-Kadini-09-768x594.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<ul>
<li><span>Çinlilerde kadın, insan sayılmaz, ona isim bile verilmezdi. Çoğu zaman kız çocuklarına isim verilmez, <strong>“bir, iki, üç”</strong> diye çağrılırdı. Hayatı boyunca bir erkeğin nüfuz ve otoritesi altında bulunmak zorundaydı.</span></li>
<li><span>İngiltere’de XI. asra kadar kocalar karılarını satabilirdi. Hristiyanlar ise; kadına şeytan gözüyle bakmışlardır. Yine İngiltere’de kadın “murdar” bir varlık sayıldığı için İncil’e el süremiyordu. Kadınlar İncil’i okuma hakkına Hanry devrinde (1509-1547) sahip olmuşlardır.</span></li>
<li><span>İngiliz piskoposu Dour’un 1888 yılında Westminster Kilise’sinde vaaz verirken söyledikleri ; “Bundan yüz sene öncesine kadar kadın erkeğin sofrasına oturma hakkına sahip olmadığı gibi sorulmadan söze başlaması da caiz değildi. Kocası başının ucuna kocaman bir sopa asardı ve karısı ne zaman emrini tutmazsa onu kullanırdı. Erkek çocuklar ise; analarına ev içinde bir hizmetçi kadından fazla paye vermezlerdi.”</span></li>
</ul>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-62909" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/12/Turk-Kadini-10.jpg" alt="" width="800" height="511" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/12/Turk-Kadini-10.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/12/Turk-Kadini-10-768x491.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<ul>
<li><span>Eski Romalılar kadını her kötülüğün anası saydıkları için evliliği benimsemezlerdi. Eğer kadın kız doğurursa veya sakat çocuk doğurursa kocasının onu öldürme hakkı vardı. Kocası öldüğü zaman kadına miras kalmazdı. Kadının ev işlerini ihmal etmesi boşanma sebebi sayılmaktadır. Kadının mahkemeye gidişi ve şahitliği yasaktı.</span></li>
<li><span>İran’da kanları bozmamak için yakın akrabalarla evlilik uygun görülmüştür. Bu sebepten anaları ve kız kardeşleriyle evlenenler ortaya çıkmıştır. (Özellikle Mazdeizm’in popüler olduğu dönemde.)</span></li>
<li><span>Cahiliye Araplarının kız çocuklarını diri diri gömmeleri bir gerçektir. Kız çocuğa sahip olmak onursuzluk sayılmıştır.</span></li>
<li><span>Hint anlayışında evlenmenin esas gayesi babaya varis olabilecek, babanın günahlarının affedilmesi için aile dinini devam ettirebilecek bir erkek çocuğa sahip olmaktır. Erkek çocuk aile için saadet, kız çocuk ise felaket sayılmaktadır. Eğer erkek kısırsa “karısının bir başkasıyla birleşmesine” müsaade ederdi. Dul kadınlar yeniden evlenemezdi. Ölen kocasının öbür dünyada da onun sevgisine ihtiyacı olduğu düşünülerek yakılarak öldürülürdü. Ölen kocasının üzerinde yakılan kadın, sadık ve saygı değer bir zevce olarak kabul edilirdi.</span></li>
</ul>
<p><span>10. Abbasiler Devleti’nde Türk Kadını</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-62910" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/12/Turk-Kadini-11.jpg" alt="" width="800" height="413" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/12/Turk-Kadini-11.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/12/Turk-Kadini-11-768x396.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>Türk kadınının tarihten getirdiği bu geniş yetki, pek önemli yer ve statü, İslamî geçiş döneminde dikkat çekici bir durumu beraberinde getirmektedir. İslam-Arap devletlerinin alışık olmadığı bazı olaylar yaşanmıştır. </span></p>
<p><span>İşte bu ilginç olaylardan biri de bazı Türk kadınlarının, bir Arap-İslam devleti olan Abbasi devleti yönetiminde söz sahipliği yapmalarıdır. Abbasi Devletinde yönetim sahibi olan Türk kadınlarından birisi ve ilki <strong>Meracil Hatun’</strong>dur.</span></p>
<p><span><strong>Meracil Hatun</strong> ile birlikte Türk kadınlarının Abbasi sarayındaki faaliyetleri başlamıştır.<strong> Meracil Hatun</strong>‟dan sonra zikredilmesi gereken diğer bir kadın da <strong>Maride Hatun’</strong>dur. </span></p>
<p><span>Bir başka örnek ise:<strong> Cafer, el-Muktedir Billâh’</strong> ın annesi  <strong>Şağab Hatun’un</strong> devleti 25 yıl boyunca yönetmesidir.</span></p>
<p><span>Bu kadınların inanılmaz derecede bir zenginliği var idi. Vezirlerin atanmasından bazı kanunların çıkarılmasına kadar etkili olabilmişlerdir. Bunları yapabilmek bir siyasi zekâ ve tecrübe istediğine göre söz konusu kadınların da bu özelliklere sahip olduğu rahatlıkla söylenebilir.</span></p>
<p><span>İslam dininin kabulü ile Türk toplum hayatı üzerindeki etkilerine bakıldığında Türklerin İslamı kabul etmeleriyle sadece dinî inanışları değişmemiş ayrıca toplumda siyasal ve toplumsal değişiklikler de yaşanmıştır. Türk insanı İslam‟a girdikten sonra bir taraftan kendi örf ve adetlerini korumaya çalıŞırken bir taraftan da <strong>Arap, Fars</strong> ve ileriki dönemlerde <strong>Bizans </strong>kültürünün etkisine maruz kalmışlardır.</span></p>
<p><span>11. Büyük Selçuklu Devleti’nde Kadın</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-62911" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/12/Turk-Kadini-12.jpg" alt="" width="800" height="800" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/12/Turk-Kadini-12.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/12/Turk-Kadini-12-768x768.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>İlk Müslüman Türk devletleri hanedanlarına mensup kadınlar, özellikle siyasî ve idarî hayattaki ağırlıklarını muhafaza etmiş ve zaman zaman gereğini ifa etmişlerdir. Selçuklularda hatunlardan bazıları sarayda sultanın yanında değil geçici veya devamlı olarak başka bir şehirdeki sarayda kalırdı. Sultanla birlikte otursun veya oturmasın hatunun emrinde küçük çaplı idarî ve askerî teşkilat, özel bir hazine, özel bir vezir ve diğer görevliler bulunmaktadır.</span></p>
<p><span>Hatunlar yeri geldiklerinde bulundukları yerden ayrılarak sultanın yardımına gidebilirlerdi. Örneğin; <strong>Tuğrul Bey</strong>, Hemedan Şehrinde üvey kardeşi <strong>İbrahim Yınal </strong>tarafından kuşatılınca<strong> Tuğrul Bey</strong>‘in eşi <strong>Altuncan Hatun</strong>‘un emrindeki Oğuzlarla Bağdat’tan kocasının yardımına gittiği bilinmektedir.</span></p>
<p><span><strong>Terken</strong> unvanı ile anılan bu hatunların kendilerine ait yurtlukları, divan teşkilatları, askerleri ve önemli gelirleri olan hazineleri vardı. </span></p>
<p><span>İslâmi dönem Türk toplumlarında ve devletlerinde de kadın, sosyal hayatta da sahip olduğu haklarını korumuş ve devam ettirmiştir. Ailede anne nüfuz sahibidir ve görüşleri dikkate alınmaktadır.</span></p>
<p><span>Fakat Anadolu‟ya gelindikten sonra devlet sisteminde bir takım değişiklikler yapılmıştır. Büyük Selçuklularda olduğu gibi büyük toprak parçaları ıkta olarak verilmemeye başlanmış, <strong><em>idarî konularda kadının rolü en aza indirgenmiş</em></strong>, aşiretler parçalanarak toprağa iskân edilmeye başlanmış ve Farsça devletin resmî dili olmuştur.</span></p>
<p><span>12. Osmanlı İmparatorluğu’nda Kadın</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-62912" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/12/Turk-Kadini-13.jpg" alt="" width="800" height="661" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/12/Turk-Kadini-13.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/12/Turk-Kadini-13-768x635.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>Kuruluş dönemi sultanların eşleri de toplumla irtibatı kesik olarak saraylarda yaşamamışlardır. Eşleri gibi bunlarda sosyo-politik hayatın içerisindedirler. Sultan eşleri kaç-göç olayı olmaksızın yabancı erkeklerle görüşebilme özgürlüklerine sahiptirler. </span></p>
<p><span>Örneğin; Orhan Bey‟in eşi <strong>Nilüfer Hatun,</strong> Kuzey Afrikalı gezgin <strong>İbn-i Battuta’</strong>ya ikram ve iltifatlarda bulunmuştur. Müslüman olan<strong> Nilüfer Hatun</strong> Bursa’da bir tekke, mescit ve Bursa‟dan geçen bir çay üzerine bir köprü yaptırmıştır. </span></p>
<p><span>Sultan <strong>I. Murad</strong>‘ın kızı <strong>Melek Hatun</strong> veya Selçuk Hatun ilk dönem Osmanlı siyasetinde yer almaktadır. Sonraki dönemlere bakıldığında Kanuni dönemi ve sonrası Hurrem Sultan veya Mihrimah sultan ve Esma sultanlar gibi padişahların hanım ve kızlarının devlet içerisindeki etkileri tartışılmaz derecede güçlüdür. </span></p>
<p><span>Hatta kadınların Osmanlı sarayında nüfuz mücadelelerine girdikleri tarihi bir gerçektir.</span></p>
<p><span>13. Osmanlı’da Bir Kadın Teşkilatı</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-62913" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/12/Turk-Kadini-14.jpg" alt="" width="800" height="297" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/12/Turk-Kadini-14.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/12/Turk-Kadini-14-768x285.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>Kuruluş döneminin en önemli teşkilatlarından biri Bacıyan-ı Rum teşkilatıdır ki bu teşkilat içerisine dâhil olan kadınlar iskân faaliyetlerinde de bulunmuşlardır. Bu amaçla Ahiler gibi çeşitli zaviyeler açmışlardır.</span></p>
<p><span>Kanuni devrine ait Defterî Hakanî kayıtlarında, 718 No.lu Menteşe defterinde 63, 74, 32, 81 no.lu belgeler “<strong>Kız Bacı</strong>”, “<strong>Sakarî Hatun</strong>”, “<strong>Hacı </strong><strong>Fatma Zaviyeler</strong>i” gibi hatun zaviye Şeyhlerinden örnekler verilmektedir. </span></p>
<p><span>Bacıyan-ı Rum teşkilatı içerisinde bulunan kadınlara nasıl ki Ahilikte erkeklere ”eline-beline-diline sahip ol” öğüdü verilmişse, <strong>Bâcıyân-ı Rûm teşkilâtı </strong>içindeki kadınlara da “<strong>aşına-eşine-işine sahip ol</strong>” öğüdü verilmiştir.</span></p>
<p><span>14. Günümüz Türk Toplumunda Kadın</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-62914" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/12/Turk-Kadini-15.jpg" alt="" width="800" height="916" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/12/Turk-Kadini-15.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/12/Turk-Kadini-15-768x879.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>Binlerce yıllık serüvenin geldiği son nokta..</span></p>
<p><span><strong>Gezici Araştırma Şirketi, 8 Mart Dünya Kadınlar Günü nedeniyle yaptığı araştırmayla göre</strong>:</span></p>
<p><span>Kadınların yüzde 75’i “hayatınızdan mutlu musunuz” sorusuna “hayır” yanıtını verirken, yüzde 42’si istemediği halde eşi tarafından cinsel ilişkiye zorlanıyor. Evlenen kadınların sadece yüzde 36’sı kendi isteğiyle ve seçtiği kişiyle evlenmiş…</span></p>
<p><span>Son Söz: </span></p>
<p><span>Türkiye’de kadın olmak, şiddetin her türlüsüne maruz kalarak dünya istatistiklerinde ilk sıraları almak da olabilir, ana sıfatıyla taçlanmış Toprak gibi bereketli olmak da. Kadın olmak, doğduğunda herkesin sessizleştiğine dair deyişlerin öznesi olmakla da birdir, yuvayı yapmanın sorumluluğunu taşımakla da.</span></p>
<p><span>Türkiye’de kadın olmak, eşitlikten bahsedince “<strong>çirkin feminist</strong>” diye aşağılanmak, kendini ifade ettiğinde “<strong>hafif meşrep</strong>”likle suçlanmaktır.</span></p>
<p><span>Türkiye’de kadın, acemisi olduğumuz bir kelime. Çoğu kadının bedeninden utanması bir yana kadın demeye utanır kimileri, “<strong>bayan</strong>” vardır en nazik söylemlerde. Daha samimisi “<strong>bacı</strong>”<strong> </strong>olur belki.</span></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i>  <strong>Aybike SERTTAŞ</strong> </span></a>
</p><p><strong>Alıntı Kaynağımız: </strong>http://onedio.com</p>
<p><span><strong><span>Kaynaklar:</span></strong></span></p>
<div><span>http://eksion.net/turk-mitolojisi-ve-tanricalar.html</span></div>
<div><span>http://aykiriakademi.com/haber/haber-goster/227-turkiye-de-kadin-acemisi-oldugumuz-bir-kelime-.html**</span></div>
<div><span>http://tehlikedekidiller.com/turkce/pagan-dini-baglaminda-britanya-druidizmi-ve-turk-samanizmi.html</span></div>
<div><span>http://www.jasstudies.com/Makaleler/2239912_g%C3%BCnd%C3%BCzahmet_129-148_5-5_T.pdf</span></div>
<div><span>http://www.bilinmeyenturktarihi.com/islam-oncesi-turklerde-kadinin-yeri.html</span></div>
<p><strong><span><span>Diğer Kaynaklar:</span></span></strong></p>
<div><span>http:/ /www.turkforum.net/710575-eski-turklerde-kadin.html </span></div>
<div><span>http://newsgroups.derkeiler.com/Archive/Soc/soc.culture.ukrainian/2009-04/msg00003.html</span></div>
<div><span>www.iranchamber.com /history/articles/women_in_ancient_persia.php </span></div>
<div><span>http://www.buzzle.com/articles/women-in-the-ancient-chinese-culture.html </span></div>
<div><span>http://www.ahilik.net/index.php?view=article&id=121%3Aahilik-makale25&option=com_content& Itemid=41</span></div>
<div><span>http://www.alternativist.com/topic/1773-sappho-safo</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Anadolu’da İlk Türkleşme Hamlesi: Toroslar Bölgesinde Bulgar Türkleri</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/anadoluda-ilk-turklesme-hamlesi-toroslar-boelgesinde-bulgar-turkleri</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/anadoluda-ilk-turklesme-hamlesi-toroslar-boelgesinde-bulgar-turkleri</guid>
<description><![CDATA[ Anadolu’da İlk Türkleşme Hamlesi: Toroslar Bölgesinde Bulgar Türkleri
943 senesi civarında ünlü eseri Mürûc ez-Zeheb’i yazan Mes’ûdî, coğrafyaların, dolayısıyla faaliyetlerin birbirine girdiği bir haber dizisiyle kafamızı karıştırırken, aslında çok değerli tarihi bilgiler vermektedir. Zira haberde gördüğümüz kargaşayı yanlışlık olarak görmek hem Mes’ûdî’nin ilminin büyüklüğüyle bağdaşmamaktadır, hem de onun yaşadığı dönemlerden bahsedilmesi ve araya bilgi kaybına uğratacak bir zaman aralığı girmemesi itibariyle güvenilirliği yüksektir. […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c48186aa69.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:45 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Anadolu’da, İlk, Türkleşme, Hamlesi:, Toroslar, Bölgesinde, Bulgar, Türkleri</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2014/01/Osman-Karatay-003.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/anadoluda-ilk-turklesme-hamlesi-toroslar-bolgesinde-bulgar-turkleri.html">Anadolu’da İlk Türkleşme Hamlesi: Toroslar Bölgesinde Bulgar Türkleri</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i>  <strong>Doç. Dr. Osman KARATAY</strong> </span></a>
</p><p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i>  <strong>Ar. Gör. Ali BALCI</strong> </span></a>
</p><p><span>943 senesi civarında ünlü eseri <em>Mürûc ez-Zeheb</em>’i yazan Mes’ûdî, coğrafyaların, dolayısıyla faaliyetlerin birbirine girdiği bir haber dizisiyle kafamızı karıştırırken, aslında çok değerli tarihi bilgiler vermektedir. Zira haberde gördüğümüz kargaşayı yanlışlık olarak görmek hem Mes’ûdî’nin ilminin büyüklüğüyle bağdaşmamaktadır, hem de onun yaşadığı dönemlerden bahsedilmesi ve araya bilgi kaybına uğratacak bir zaman aralığı girmemesi itibariyle güvenilirliği yüksektir. Sözkonusu metin şu şekildedir:</span></p>
<p><span><span><em>“(İdil Bulgar) hükümdarı elli bin ve daha fazla süvarisiyle Kostantiniyye topraklarına gaza eder ve ona yakın Rum, Endülüs, Burcan (Burgond), Celalika (Galiçya) ve İfrenc (Frank) arazilerine akınlar tertipler. Bulgar şehrinden Kostantiniyye’ye kadar olan mesafe bozkır ve yerleşim birimlerinden geçen iki aylık yoldur. Müslümanlar Şam sınırındaki Tarsus’tan Dülefi adıyla tanınan Sügur emiri Selm el-Hadim ve emrindeki Şamlı ve Basralı denizcilerin gemileriyle 312 yılında gazaya çıkıp Kostantiniyye körfezi ağzından ve Rum Denizi’nden (Akdeniz) çıkışı olmayan başka bir ağzı geçerek Fenediyye (ﻓﻨﺪﻳﺔ) topraklarına geldiklerinde karadan bir grup Bulgar onlara yardıma geldi ve hükümdarlarının yakında olduğunu bildirdi. Bu olay Bulgar akıncılarının Rum Denizi sahiline kadar geldikleri şeklindeki beyanımızın delilidir. Bulgarlardan bir birlik Tarsusluların gemilerine binerek onlarla birlikte Tarsus’a geldiler.”</em></span><a href="https://www.altayli.net/anadoluda-ilk-turklesme-hamlesi-toroslar-bolgesinde-bulgar-turkleri.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a></span></p>
<p><span>Buradaki ilk cümleden önceki yerlerde açık şekilde İdil Bulgar anlatılmaktadır ve metin onların hikâyesi olarak devam eder. Dolayısıyla, ilk cümledeki zamir onların yöneticisine işaret eder. Fakat faaliyet buradan itibaren bir taraftan İstanbul tarafına, öbür yanda Fransa ve İspanya’ya ulaşan akınlar sözkonusu olunca, oyuncular değişir. Bugünkü Tataristan civarında yaşayan İdil Bulgarlarının yakın komşularıyla savaşlarını bile tam bilmiyoruz ki, İstanbul veya Paris’e saldırsınlar. Bahsedilen dönemde İstanbul’a saldıran başka Bulgarlar vardı. Simeon ve ondan sonra Petır idarelerinde en güçlü dönemlerini yaşayan bu en güçlü Balkan devleti, sık sık İstanbul’u tazyikte tutuyordu.<a href="https://www.altayli.net/anadoluda-ilk-turklesme-hamlesi-toroslar-bolgesinde-bulgar-turkleri.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a> Aynı yıllarda şimdiki Almanya, Fransa ve İspanya arazilerine saldıranlar ise Macarlardı.<a href="https://www.altayli.net/anadoluda-ilk-turklesme-hamlesi-toroslar-bolgesinde-bulgar-turkleri.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a> O dönemdeki aydın kimselerin dahi Macar ve Bulgarları birbirine karıştırması veya aynileştirmesi doğaldır, zira henüz Macarların kendileri bile Macar adını kullanmıyordu. İsimleri Türk idi ve bu Türkler Karadeniz ve Kafkasların kuzeyindeki Onoğur-Bulgar imparatorluğunun bakiyelerinden türemişlerdir. Bugün Macarlar için dış-adlandırma olarak kullanılan Ungar/Hungar ismi işte bu Onoğur kelimesine gider.<a href="https://www.altayli.net/anadoluda-ilk-turklesme-hamlesi-toroslar-bolgesinde-bulgar-turkleri.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a></span></p>
<p><span>Takip eden cümledeki coğrafi betimlemede Mes’ûdî tekrar İdil Bulgar’a döner. İstanbul ile işbu Bulgar başkentinin arası bozkırdan geçen iki aylık yoldur. Doğu Avrupa bozkırları üzerinden normal bir kervan hızıyla gerçekten de iki ay içinde İstanbul’da İdil sahillerine varılır. Buraya kadarki haberlerin özünde Mes’ûdî’nin üç ayrı siyasi birimden de aynı bağlamda bahsettiği gerçeği bulunmaktadır. Dolayısıyla bundan sonraki cümlelere bu nazarla bakmamız gerekmektedir.</span></p>
<p><span>İdil Bulgarlarının ‘İspanya’ya varan” akınlarından muhtemelen Mes’ûdî’yi alıntılayan Endülüslü Bekrî de bahseder.<a href="https://www.altayli.net/anadoluda-ilk-turklesme-hamlesi-toroslar-bolgesinde-bulgar-turkleri.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a> Belhî ise aslen Macar olan bu akıncıarı Bulgar değil, doğrudan Türk olarak tanımlar.<a href="https://www.altayli.net/anadoluda-ilk-turklesme-hamlesi-toroslar-bolgesinde-bulgar-turkleri.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a></span></p>
<p><span>Serhat bölgesine muhafız olarak savaşçılıkları iyi başka toplulukların yerleştirilmesi bütün büyük devletlerde görülen yaygın bir uygulamadır ve Bizans’a en yakın Müslüman idari bölgesi olan Tarsus merkezli uçbeyliğinin, yani suğranın da bu şekilde yerleşimlere açık olduğunu görüyoruz. Daha önce buraya örneğin Kafkasların kuzeyindeki sahadan getirilen Hazar tabii 20 bin Sakaliba, yani Slav’ın yerleştirildiğini biliyoruz ki,<a href="https://www.altayli.net/anadoluda-ilk-turklesme-hamlesi-toroslar-bolgesinde-bulgar-turkleri.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a> haberi veren Belâzurî büyük ihtimalle Don nehri boylarından getirilen Onoğur Türklerini kastetmektedir. Dolayısıyla bu önemli bölgeye başka zamanlarda da benzer iskânların yapılması beklenecektir.</span></p>
<p><span>Bahsedilen dönem Müslümanların bütün Akdeniz’de yoğun faaliyet sergiledikleri, denizlere hâkim oldukları bir dönemdir. Öbür uçta İspanya’nın Müslümanlarda olmasının yanında, Sicilya, Girit ve Kıbrıs gibi önemli adaların da yüzyıllarca elde tutulduğunu unutmamak gerekir. Roma yakınlarındaki, hatta bugün İsviçre sınırları içinde kalan Alplerdeki bazı kaleler bile uzun süre Müslüman idaresinde kalmıştır.<a href="https://www.altayli.net/anadoluda-ilk-turklesme-hamlesi-toroslar-bolgesinde-bulgar-turkleri.html#_edn8" name="_ednref8">[8]</a> Dolayısıyla Orta Akdeniz bölgesinde, bilhassa Adriyatik’te İslam donanmasının faaliyetleri şaşırtıcı değildir.</span></p>
<p><span>Mes’ûdî’nin metnine dönersek, Tarsus emiri Basra donanmasından da takviye alarak yola çıkıyor. Bunun iyi hazırlanmış ve tasarlanmış bir sefer olduğu açık. Yazar kitabı boyunca Akdeniz’den Rum denizi diye bahseder. Kostantiniyye körfezi ise Marmara denizidir, zira bir yerde tarif edip, 300 mil uzunluk ve 50 mil genişlik olarak büyüklüğünü de verir.<a href="https://www.altayli.net/anadoluda-ilk-turklesme-hamlesi-toroslar-bolgesinde-bulgar-turkleri.html#_edn9" name="_ednref9">[9]</a> Metin donanmanın Marmara’yı geçerek Karadeniz’e girdiği şeklinde anlaşılabilir, lakin üç nokta bunu mümkün kılmıyor. Yazar Marmara’dan çıkışı olmayan başka bir ağızdan bahsediyor; kendisi Karadeniz’i etrafındaki halklarla çok iyi biliyor ve buna bağlı olarak üçüncüsü, takip eden cümlede Bulgarların “Rum Denizi” sahillerine kadar geldikleri beyanına okuyucunun şaşırmamasını söylerken, Karadeniz kıyısındaki Tuna Bulgarlarının Karadeniz sahiline ulaşmalarından bahsediyor olamaz. Burası, yine ağız özelliğinde olan Otranto boğazı olarak gözüküyor. Bu ağzı geçerek Fendiyye topraklarına geliyorlar ki, bunu ilk kurulduğu 5. yy’dan beri aynı adı taşıyan Venedik (Venetia) ile ilişkilendirmeliyiz. Mes’ûdî ile yaklaşık aynı dönemde yazan Konstantinos Porphyrogenitus da o günlerde Müslümanların Adriyatik’teki faaliyetlerini ayrıntılı anlatır.<a href="https://www.altayli.net/anadoluda-ilk-turklesme-hamlesi-toroslar-bolgesinde-bulgar-turkleri.html#_edn10" name="_ednref10">[10]</a></span></p>
<p><span>“Rum denizi sahillerine kadar” ifadesi Bulgarların umulmadık bir mesafede gözükmelerine işaret eder. Onlar için de bu deniz aynı bağlamda anlatılan Adriyatik olmalıdır. Bu noktada iş çözülmüş gözüküyor. Zira Simeon döneminde, yani bu aynı günlerde Arnavutluk’u alan Tuna Bulgarları Adriyatik sahiline yerleşmişlerdi. Simeon Müslümanları Bizans’a karşı doğal müttefikler olarak görüyordu ve fazla bir başarı getirmese de elçiler gönderip ittifak denemeleri yapmıştı.<a href="https://www.altayli.net/anadoluda-ilk-turklesme-hamlesi-toroslar-bolgesinde-bulgar-turkleri.html#_edn11" name="_ednref11">[11]</a></span></p>
<p><span>Ancak Mes’ûdî’nin anlattığı Bulgarların Tuna Bulgarları olduğunu düşünmemizi zorlaştıran karşı sebepler de bulunuyor. Gerek bu Bulgarların savaşlarından, gerekse Müslümanların Adriyatik kuşatmalarından bahseden Porphyrogenitus, bu ikisinin işbirliğine dair hiçbir şey söylemiyor. Üstelik Tarsus emirinin sefer yaptığı günlerde Bulgarlar Sırplarla ölümüne bir mücadeleye girmişlerdi.<a href="https://www.altayli.net/anadoluda-ilk-turklesme-hamlesi-toroslar-bolgesinde-bulgar-turkleri.html#_edn12" name="_ednref12">[12]</a> Zorda kalan Bulgarlardan bir kısmının Müslümanlara sığındığını mı düşünmeliyiz? Zira Bulgarlar bu zorlu savaşı yenilgiyle bitirmişlerdir. Lakin metinde öyle bir şey geçmiyor. İlticadan ziyade davetle gelmiş gibi bir halleri var. Diğer kaynaklardan da böyle bir haber gelmiyor.</span></p>
<p><span>Fendiyye, yani Venedik ifadesi de Arnavutluk sahillerini düşünmemizi engeller. Kendisi iyi bir coğrafyacı olan Mes’ûdî, bu ifade ile Dalmaçya’nın kuzey kıyılarına, en azından Zadar ve ötesine işaret ediyor olmalıdır. En önemlisi de, ayrı bölgelerde hem Müslüman, hem de Hıristiyan Bulgarların varlığından haberdar olan Mes’ûdî, burada Hıristiyanlardan bahsetmiyor. Venedik’in hemen doğusundaki sahil bölgesinde Müslüman Bulgarlar elbette şaşırtıcı olacaktır; bunu bilen yazar bu yüzden şaşırmamamızı peşin olarak ihtar ediyor.</span></p>
<p><span>Bu bölge o dönemde Orta Avrupa’daki varlıkları bir kuşağı ancak tamamlayan Macarların elindeydi ve Batı Avrupa’ya akınlarında İtalya’nın kuzeyinden geçerek gidiyorlardı. Büyük Frank imparatorluğundan payına bu bölge düşen Berengar onların müttefiki idi.<a href="https://www.altayli.net/anadoluda-ilk-turklesme-hamlesi-toroslar-bolgesinde-bulgar-turkleri.html#_edn13" name="_ednref13">[13]</a> Bu noktada 1205 yılında yazılan elimize ulaşan en eski Macar vakayinamesi (isimsiz yıllık, Anonimus) yardımcı oluyor: “<em>Ve Bular </em>(Bulgar) <em>ülkesinden büyük bir İsmailî ordasıyla birlikte isimleri Billa ve Boçu olan bazı çok asil beyler geldiler… Aynı zamanda yine aynı bölgeden Heten adında çok asil bir savaşçı geldi…</em>”<a href="https://www.altayli.net/anadoluda-ilk-turklesme-hamlesi-toroslar-bolgesinde-bulgar-turkleri.html#_edn14" name="_ednref14">[14]</a> Hem ismin Bular biçimi, hem de Müslüman oluşları bu ilk kuşakta gelenlerin İdil Bulgarları olduğunu gösterir. İşte muhtemelen bunlardan bir taife muhtemelen Macar yöneticilerin hoş görmeleri ve izin vermeleriyle dindaşları olan Adriyatik kıyısındaki Araplara katılıp Tarsus’a gelmişlerdi.</span></p>
<p><span>Bulgarlar Çukurova bölgesindeki Arap idaresinde fazla kalmadılar. Onlar geldikten kısa süre sonra Suriye istikametinde Bizans ilerleyişi başladı ve 963 yılından itibaren buralar el değiştirdi. Halep’de bile Bizans’a bağlı bir Müslüman emirin bulunduğunu düşünürsek,<a href="https://www.altayli.net/anadoluda-ilk-turklesme-hamlesi-toroslar-bolgesinde-bulgar-turkleri.html#_edn15" name="_ednref15">[15]</a> Müslüman ahalinin varlığını sürdürdüğünü, bölgeden sürülmediğini düşünebiliriz. Nitekim bölgenin tekrar Türklerin eline geçtiği dönemde nereden geldiği bilinmeyen bir Bulgar topluluğundan bahis başlıyor. Mevlana ve Hoca Dehhânî’nin şiirlerinde de yer bulan bu Bulgarlar hakkındaki temel kaynağımız Şikârî’nin eseridir.<a href="https://www.altayli.net/anadoluda-ilk-turklesme-hamlesi-toroslar-bolgesinde-bulgar-turkleri.html#_edn16" name="_ednref16">[16]</a></span></p>
<p><span>Burada kısaca, kimi tarihçilerce güvenilmez bulunan Şikârî’nin eserine değinmemiz gerekiyor. Bu yazar, Karamanlıların ünlü isimlerinden Alaaddin Bey’in (1355-1398) Şehname’ye duyduğu hayranlıkla, Yarcânî adlı bir şairden kendi hanedanı için böyle bir eser vücuda getirmesini istediğini aktarıyor. Yarcânî Farsça olarak manzum bir Karaman şehnamesi yazar. Beyliğin tamamen ortadan kalkmasından sonra ise Şikârî adlı bir Osmanlı memuru bu eseri görüp, kaybolacağından veya yok edileceğinden endişe ile kendisi içeriğini nesir olarak kaleme alır ve böylece yazarının kendisi olduğu bir Karaman tarihi ortaya çıkar.<a href="https://www.altayli.net/anadoluda-ilk-turklesme-hamlesi-toroslar-bolgesinde-bulgar-turkleri.html#_edn17" name="_ednref17">[17]</a> Bugün elimizde olmayan şey Farsça Karamanname’dir. Ancak hikâye güvenilirliği zedeleyecek bir unsur ortaya koymuyor. Belki her şey nakledilmemiştir ama değerlendirme yaparken böyle eski dönemlerden neredeyse hiçbir eserin aslının elimizde olmadığı gerçeğini göz önüne almamız gerekiyor. Belki de günümüz tarihçilerinin Şikârî’den kuşkularının temelinde burada konumuz olan Bulgarlarla ilgili bahisler vardır. Zira Selçuklu dönemiyle ilgili çalışmalarda bildiğimiz kadarıyla Toroslar bölgesindeki Bulgarlara hiç değinilmemiştir. Bulgaristan’da yapılan çalışmalar dışında Türkiye’deki tek özgün çalışma, bu bildiride içeriğini tekrar ettiğimiz, Karatay’ın 2011 yılında yayınlanan Toros Bulgarları makalesidir.<a href="https://www.altayli.net/anadoluda-ilk-turklesme-hamlesi-toroslar-bolgesinde-bulgar-turkleri.html#_edn18" name="_ednref18">[18]</a></span></p>
<p><span>Şikârî’ye göre 1250’lerde Ermenek, Mut ve Gülnar’ı ‘kafirlerden’ alan Karamanlı beyliğinin kurucusu Nureddin Bey, dönüşünde Bulgarlarla savaşır. Savaşta Bulgarların yöneticisi Yahşi Han ölür ve oğlu Aydın Bey gelip Karamanlılara tabi olur.<a href="https://www.altayli.net/anadoluda-ilk-turklesme-hamlesi-toroslar-bolgesinde-bulgar-turkleri.html#_edn19" name="_ednref19">[19]</a> Burada isimlere dikkat etmemiz gerekiyor. Bunlar Oğuz tipi kelimelerdir ve Bulgarların Anadolu’nun Oğuz fetihleri ile Türkleşmeye başlamasından 150 yıl kadar sonra artık lehçe olarak çevrelerindeki Türkmen kitleye intibak ettiklerini gösterir.</span></p>
<p><span>Karamanlıların “Dış El” bölgesinden dönüşte Bulgarlarla savaşmaları, Bulgar bölgesini tespitte diğer kaynakların yanında işe yarayacaktır. Bu esnada Bulgarlardan alınan, Şikârî’ye göre “Bulgar dağları eteklerinde” olan Mare kalesi, bugün Karaman’ın Ayrancı ilçesinin Divle köyü yakınında bulunmaktadır ki,<a href="https://www.altayli.net/anadoluda-ilk-turklesme-hamlesi-toroslar-bolgesinde-bulgar-turkleri.html#_edn20" name="_ednref20">[20]</a> buranın ismi bugün Devle olarak geçer ve buradan itibaren şimdiki adıyla Bolkar dağları başlar. Bu denklikler, işbu dağ silsilesinin adıyla ilgili halk etimolojileri ne olursa olsun, kökünün Bulgar kelimesine gittiğini göstermektedir. O dönem Silifke’yi elinde tutan Hıristiyanların çevredeki Müslümanlara zarar vermeleri üzerine yardımın en yakında bulunan Bulgarlardan gelmesi de coğrafi tespitte işe yarayacaktır.<a href="https://www.altayli.net/anadoluda-ilk-turklesme-hamlesi-toroslar-bolgesinde-bulgar-turkleri.html#_edn21" name="_ednref21">[21]</a></span></p>
<p><span>Bulgarlar belki daha ilk iskân dönemlerinde buraya adlarını verdikleri dağlık bölgeye yerleştirilmişlerdi, belki de ilk iskânı takip eden Bizans veya Ermeni idarelerinde korunma maksatlı olarak Çukurova düzlüklerinden buraya çekildiler. Şimdilik bunu belirleme imkânımız bulunmuyor.</span></p>
<p><span>Şikârî’nin eserinde Bulgarlardan, Türk, Moğol ve Kürtlerle birlikte Anadolu’daki kâfirlere karşı dört Müslüman kavimden biri olarak bahsediliyor. Bu durum onların dilce Oğuzlara benzemeye başlasalar da, geç Selçuklu ve Beylikler dönemlerinde kavmî özelliklerini, en azından etnik bilinçlerini korumaya devam ettiklerini göstermektedir. Kaldı ki, dillerinin daha İdil Bulgarda iken Kıpçakçalaşmaya başladığı, dolayısıyla Oğuz şivesine yaklaştığı ihtimalini göz ardı etmemeliyiz. Toros Bulgarları daima Karamanlı beyliğine bağlı olmuşlar, has ve güvenilir bir birlik oluşturmuşlardır. Bulgar savaşçıları diğer herkesten ayıran şey, taş atmayı iyi bilmeleriydi ve savaşlarda onların attığı taş düşmanı mahvederdi. Kıbrıs’tan gelip Silifke üzerinden Müslümanlara zarar veren demir zırhlı Haçlılar bu şekilde helak edilmişlerdir.</span></p>
<p><span>Karamanlı-Bulgar kader ortaklığı o kadar kalıcıydı ki, son Karamanlı idarecisi olan Kasım Bey en son burada tutunabilmişti. Cem Sultan’ı himaye ettiğinde ona burada kendisiyle birlikte kalmasını önermiştir, zira Osmanlıların Bulgar dağlarını alabileceklerine ihtimal vermiyordu.<a href="https://www.altayli.net/anadoluda-ilk-turklesme-hamlesi-toroslar-bolgesinde-bulgar-turkleri.html#_edn22" name="_ednref22">[22]</a></span></p>
<p><span>Lakin Kasım Bey döneminde etnik bir zümre olarak Bulgarlardan bahis bulunmaz. En son Osmanlı sultanı Çelebi Mehmet döneminde isimleri anılır. Onların da 15. yy içinde Moğol ve/veya Tatarlar gibi Türkmen kimliği içinde eridiklerini düşünmeliyiz. Karamanlı beyliği içindeki varlık ve rolleri bunu hızlandırmış olmalıdır. Fakat yer adlarında bazı izler kalmıştır. Tarsus’un hemen doğuzsunde yükselmeye başlayan Bolkar dağ silsilesinin yanında, Gülnar yakınlarındaki bir yaylanın adı da Bolgarı olarak geçer. Bu bilgiyi bize aktaran, aslen Gülnarlı olan İbrahim Şahin Bey, bölgede bazı epigrafik belgeler bulmuştur. Bu belgeler arasında bulunan soy tamgalarının önemli bir kısmı Oğuz’dan ziyade Kıpçak sahasıyla örtüşmektedir. Bu da bizim tezimize destek sunar.<a href="https://www.altayli.net/anadoluda-ilk-turklesme-hamlesi-toroslar-bolgesinde-bulgar-turkleri.html#_edn23" name="_ednref23">[23]</a></span></p>
<p><span>Özetlersek, 920’lerde Çukurova’nın doğusundaki dağlık bölgeye gelen İdil Bulgar asıllı Müslümanlar, burada 500 yılı aşkın varlık sergilemişler, daha sonra bölgedeki diğer Türklere karışmışlardır. Anadolu’ya değişik zamanlarda Bizans tarafından veya daha öncesinde Türk topluluklarının yerleştirildiği biliniyor, ancak bunların 11. yy sonunda başlayan Türkleşme çağına kadar varlıklarını koruduklarına dair bir bilgimiz yok. Bulgarlar ise Rum ahali arasında erimemiş, kendi kimliklerini korumuşlardır. Bu açıdan, Anadolu’nun Türkleşmesinin ilk kez bu Bulgarlarla başladığını söylemek abartı olmayacaktır.</span></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i>  <strong>Doç. Dr. Osman KARATAY</strong> </span></a>
</p><p><span>Ege Üniversitesi, TDAE, Bornova – İzmir. <a href="mailto:karatay.osman@gmail.com">karatay.osman@gmail.com</a></span></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i>  <strong>Ar. Gör. Ali BALCI</strong> </span></a>
</p><p><span>Ege Üniversitesi, TDAE, Bornova – İzmir. <a href="mailto:alibalci@gmx.com">alibalci@gmx.com</a></span></p>
<div>
<hr>
<p><span><strong>KAYNAKLAR</strong></span></p>
</div>
<div><span>♦ CANARD, M., “Arabes et Bulgares au Début du Xe Siécle”, <em>Byzantion</em>, XI (1936), s.213-223.</span></div>
<div><span>♦ CONSTANTINE PORPHYROGENITUS, <em>De Administrando Imperio</em>, yay. Gy. Moravcsik – R. J. H. Jenkins, Washington, 1967.</span></div>
<div><span>♦ ÇİFTÇİOĞLU, Selcen, “Karamanlı Dönemi Şehname Yazarları ve Eserleri Üzerine”, <em>Afyon K. Ü. Sosyal Bilimler Dergisi, </em>IV/2 (Aralık 2002), s.57-66.</span></div>
<div><span>♦ EL-BELÂZURÎ, <em>Fütûhu’l-Buldân</em>, çev. M. Fayda, 2. Basım, Ankara, 2002.</span></div>
<div><span>♦ ENGEL, Pál, <em>The Realm of St. Stephen: A History of Medieval Hungary 895-1526</em>, London, 2001.</span></div>
<div><span>♦ KALININA, Tatyana, “Al-Khazar and As-Saqâliba: Contacts. Conflicts?”, <em>The World of the Khazars: New Perspectives – Selected Papers from the Jerusalem 1999 International Khazar Colloquium</em>, Ben-Shammai, Haggai – Róna-Tas, András (yay.), Leiden, 2007, s.195-206.</span></div>
<div><span>♦ KARATAY, Osman, “Toros Bulgarları Anadolu’ya Nereden Geldi?”, <em>Tarih İncelemeleri</em>, XXVI/1 (Temmuz 2011), s.67-79.</span></div>
<div><span>♦ KARATAY, Osman, “Macarlar”, <em>Doğu Avrupa Türk Tarihi</em>, 2. Baskı, ed. Osman Karatay – Serkan Acar, İstanbul 2013, s.409-448.</span></div>
<div><span>♦ MESUDÎ, <em>Murûc ez-Zeheb (Altın Bozkırlar)</em>, çev. D. A. Batur, İstanbul, 2004.</span></div>
<div><span>♦ MİŞİN, D. E., <em>Sakaliba (Slavyane) v İslamskom Mire v Rannee Srednevekov’e</em>, Moskva, 2002.</span></div>
<div><span>♦ NORRIS, Harry T., <em>Islam in the Balkans: Religion and Society between Europe and the Arab World</em>, Columbia, 1993.</span></div>
<div><span>♦ OSTROGORSKY, George, <em>Bizans Devleti Tarihi</em>, çev. F. Işıltan, Ankara, 1995.</span></div>
<div><span>♦ RADY, Martyn, “The Gesta Hungarorum of Anonymus, the Anonymous Notary of King Béla: A Translation”, <em>South and East European Review</em> <em>87-4 </em>(2009), 681-727.</span></div>
<div><span>♦ RÓNA-TAS, András, <em>Hungarians and Europe in the Early Middle Ages</em>, Budapest, 1996.</span></div>
<div><span>♦ ŞAHİN, İbrahim “İçel/Gülnar’da Eski Türklere Ait Yeni Tespit Edilen Epigrafik Belgeler: Tanıtım ve Ön Değerlendirmesi”, <em>II. Uluslararası Türk Dünyası Kültür Kongresi</em>, 19-25 Nisan 2010, Çeşme –İzmir.</span></div>
<div><span>♦ ŞEŞEN, Ramazan <em>İslam Coğrafyacılarına Göre Türkler ve Türk Ülkeleri</em>, 2. baskı, Ankara, 1998.</span></div>
<div><span>♦ ŞİKARÎ, <em>Karaman Oğulları Tarihi</em>, yay. Mesut Koman, Konya, 1946.</span></div>
<div><span>♦ TIPKOVA-ZAİMOVA, Vasilka, “XI. Yüzyıldan Sonra Anadolu’daki Bulgarlar ve Selçuklular“, <em>Türkler,</em> C.6, (Ankara: 2002), s.241-245.</span></div>
<div><span>♦ WENNER, Manfred W., “The Arab/Muslim Presence in Medieval Central Europe”, <em>International Journal of Middle Eastern Studies</em>, XII (1980), s.59-79.</span></div>
<div><span><strong><span> Dipnotlar:</span></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadoluda-ilk-turklesme-hamlesi-toroslar-bolgesinde-bulgar-turkleri.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Mesudî, <em>Murûc ez-Zeheb (Altın Bozkırlar)</em>, çev. D. A. Batur, İstanbul, 2004, s.74; Ramazan Şeşen, <em>İslam Coğrafyacılarına Göre Türkler ve Türk Ülkeleri</em>, 2. baskı, Ankara, 1998, s.48.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadoluda-ilk-turklesme-hamlesi-toroslar-bolgesinde-bulgar-turkleri.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> George Ostrogorsky, <em>Bizans Devleti Tarihi</em>, çev. F. Işıltan, Ankara, 1995, s.243 vd.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadoluda-ilk-turklesme-hamlesi-toroslar-bolgesinde-bulgar-turkleri.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> Macarların bu yıllardaki akınları Türkçede özellikle şu metinde ayrıntılı okunabilir: Osman Karatay, “Macarlar”, <em>Doğu Avrupa Türk Tarihi</em>, 2. Baskı, ed. Osman Karatay – Serkan Acar, İstanbul 2013, s.444-7.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadoluda-ilk-turklesme-hamlesi-toroslar-bolgesinde-bulgar-turkleri.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> András Róna-Tas, <em>Hungarians and Europe in the Early Middle Ages</em>, Budapest, 1996, s.283-4.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadoluda-ilk-turklesme-hamlesi-toroslar-bolgesinde-bulgar-turkleri.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> Şeşen, <em>İslam Coğrafyacılarına Göre Türkler</em>, s.202.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadoluda-ilk-turklesme-hamlesi-toroslar-bolgesinde-bulgar-turkleri.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> Şeşen, <em>İslam Coğrafyacılarına Göre Türkler</em>, s.193.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadoluda-ilk-turklesme-hamlesi-toroslar-bolgesinde-bulgar-turkleri.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> El-Belâzurî, <em>Fütûhu’l-Buldân</em>, çev. M. Fayda, 2. Basım, Ankara, 2002, s.297; D. E. Mişin, <em>Sakaliba (Slavyane) v İslamskom Mire v Rannee Srednevekov’e</em>, Moskva, 2002, özl. s.117-118;  Tatyana Kalinina, “Al-Khazar and As-Saqâliba: Contacts. Conflicts?”, <em>The World of the Khazars: New Perspectives – Selected Papers from the Jerusalem 1999 International Khazar Colloquium</em>, Ben-Shammai, Haggai – Róna-Tas, András (yay.), Leiden, 2007, s.202.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadoluda-ilk-turklesme-hamlesi-toroslar-bolgesinde-bulgar-turkleri.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> Manfred W. Wenner, “The Arab/Muslim Presence in Medieval Central Europe”, <em>International Journal of Middle Eastern Studies</em>, XII (1980), s.59-79.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadoluda-ilk-turklesme-hamlesi-toroslar-bolgesinde-bulgar-turkleri.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> Mesudî, <em>Murûc ez-Zeheb</em>, s.37.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadoluda-ilk-turklesme-hamlesi-toroslar-bolgesinde-bulgar-turkleri.html#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> Constantine Porphyrogenitus, <em>De Administrando Imperio</em>, yay. Gy. Moravcsik – R. J. H. Jenkins, Washington, 1967, s.127 vd.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadoluda-ilk-turklesme-hamlesi-toroslar-bolgesinde-bulgar-turkleri.html#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> M. Canard, “Arabes et Bulgares au Début du Xe Siécle”, <em>Byzantion</em>, XI (1936), s.214-216; Ostrogorsky, <em>Bizans Devleti Tarihi</em>, s.247; Harry T. Norris, <em>Islam in the Balkans: Religion and Society between Europe and the Arab World</em>, Columbia, 1993, s.21.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadoluda-ilk-turklesme-hamlesi-toroslar-bolgesinde-bulgar-turkleri.html#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> Ostrogorsky, <em>Bizans Devleti Tarihi</em>, s.248.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadoluda-ilk-turklesme-hamlesi-toroslar-bolgesinde-bulgar-turkleri.html#_ednref13" name="_edn13">[13]</a> Pál Engel, <em>The Realm of St. Stephen: A History of Medieval Hungary 895-1526</em>, London, 2001, s.13.   </span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadoluda-ilk-turklesme-hamlesi-toroslar-bolgesinde-bulgar-turkleri.html#_ednref14" name="_edn14">[14]</a> Martyn Rady, “The Gesta Hungarorum of Anonymus, the Anonymous Notary of King Béla: A Translation”, <em>South and East European Review</em> <em>87-4 </em>(2009), s.726-727.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadoluda-ilk-turklesme-hamlesi-toroslar-bolgesinde-bulgar-turkleri.html#_ednref15" name="_edn15">[15]</a> Ostrogorsky, <em>Bizans Devleti Tarihi</em>, s.269.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadoluda-ilk-turklesme-hamlesi-toroslar-bolgesinde-bulgar-turkleri.html#_ednref16" name="_edn16">[16]</a> Bunları Tıpkova-Zaimova incelemiştir: “XI. Yüzyıldan Sonra Anadolu’daki Bulgarlar ve Selçuklular“, <em>Türkler,</em> C.6, (Ankara: 2002), s.241-245.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadoluda-ilk-turklesme-hamlesi-toroslar-bolgesinde-bulgar-turkleri.html#_ednref17" name="_edn17">[17]</a> Selcen Çiftçioğlu, “Karamanlı Dönemi Şehname Yazarları ve Eserleri Üzerine”, <em>Afyon K. Ü. Sosyal Bilimler Dergisi, </em>IV/2 (Aralık 2002), s.62-63.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadoluda-ilk-turklesme-hamlesi-toroslar-bolgesinde-bulgar-turkleri.html#_ednref18" name="_edn18">[18]</a> Osman Karatay, “Toros Bulgarları Anadolu’ya Nereden Geldi?”, <em>Tarih İncelemeleri</em>, XXVI/1 (Temmuz 2011), s.67-79.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadoluda-ilk-turklesme-hamlesi-toroslar-bolgesinde-bulgar-turkleri.html#_ednref19" name="_edn19">[19]</a> Şikarî, <em>Karaman Oğulları Tarihi</em>, yay. Mesut Koman, Konya, 1946, s.15.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadoluda-ilk-turklesme-hamlesi-toroslar-bolgesinde-bulgar-turkleri.html#_ednref20" name="_edn20">[20]</a> Şikarî, <em>Karaman Oğulları Tarihi</em>, s.23.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadoluda-ilk-turklesme-hamlesi-toroslar-bolgesinde-bulgar-turkleri.html#_ednref21" name="_edn21">[21]</a> Şikarî, <em>Karaman Oğulları Tarihi</em>, s.18, 22.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadoluda-ilk-turklesme-hamlesi-toroslar-bolgesinde-bulgar-turkleri.html#_ednref22" name="_edn22">[22]</a> Şikarî, <em>Karaman Oğulları Tarihi</em>, s.203.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadoluda-ilk-turklesme-hamlesi-toroslar-bolgesinde-bulgar-turkleri.html#_ednref23" name="_edn23">[23]</a> İbrahim Şahin, “İçel/Gülnar’da Eski Türklere Ait Yeni Tespit Edilen Epigrafik Belgeler: Tanıtım ve Ön Değerlendirmesi”, <em>II. Uluslararası Türk Dünyası Kültür Kongresi</em>, 19-25 Nisan 2010, Çeşme –İzmir.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Selçuk Bey ve Hazarlar: Kim Kime Ne Yaptı?</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/selcuk-bey-ve-hazarlar-kim-kime-ne-yapti</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/selcuk-bey-ve-hazarlar-kim-kime-ne-yapti</guid>
<description><![CDATA[ Selçuk Bey ve Hazarlar: Kim Kime Ne Yaptı?
Oğuzların erken tarihi hakkında bildiğimiz tek şey, onları Türkişlere, dolayısıyla Batı Göktürk sahasındaki On Oklara bağlamakla işe başlamamız gerektiğidir. 2. Göktürk devletinin savaşkan önderleri Bilge ve Kültigin’in tazyikleri sonucu Türkişler bugünkü Güney Kazakistan vilayetlerine tekabül eden yurtlarından batıya doğru kaymışlar, Aral boylarında oturan geleceğin Peçenekleri olan Kengerasların yanına gitmişlerdir.[1] Burada bu iki topluluk etraftan çok […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c48171bebc.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:45 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Selçuk, Bey, Hazarlar:, Kim, Kime, Yaptı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2014/02/Osman-Karatay-004.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/selcuk-bey-ve-hazarlar-kim-kime-ne-yapti.html">Selçuk Bey ve Hazarlar: Kim Kime Ne Yaptı?</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i>  <strong>Doç. Dr. OSMAN KARATAY</strong> </span></a>
</p><p><span>Oğuzların erken tarihi hakkında bildiğimiz tek şey, onları Türkişlere, dolayısıyla Batı Göktürk sahasındaki On Oklara bağlamakla işe başlamamız gerektiğidir. 2. Göktürk devletinin savaşkan önderleri Bilge ve Kültigin’in tazyikleri sonucu Türkişler bugünkü Güney Kazakistan vilayetlerine tekabül eden yurtlarından batıya doğru kaymışlar, Aral boylarında oturan geleceğin Peçenekleri olan Kengerasların yanına gitmişlerdir.<a href="https://www.altayli.net/selcuk-bey-ve-hazarlar-kim-kime-ne-yapti.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a> Burada bu iki topluluk etraftan çok büyük bir etnik veya askeri hareketlenmeye maruz kalmaksızın iki asra yakın komşuluk yapıyor. İyi geçindiklerini söyleyemeyiz; hayli kanın aktığı kavgalarını <em>Şecere-i Terâkime</em>’de okumaktayız.<a href="https://www.altayli.net/selcuk-bey-ve-hazarlar-kim-kime-ne-yapti.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a> Yine de bu nispi etnik sükûnet dönemi onları gelecekteki önemli tarihi rollerine hazırlıyor. Bugünlerde kaynaklardaki isimleri de değişiyor. Böylece 5 boylu Türkişlerden 20 küsur boylu Oğuzlar ve üç boylu Kengerlerden sekiz boylu Peçenekler ortaya çıkıyor. Anlaşılan Peçeneklerden iyice canı sıkılan Oğuz tarafı, aynı duyguları paylaşan Hazarların da kışkırtması ve omuz vermesiyle<a href="https://www.altayli.net/selcuk-bey-ve-hazarlar-kim-kime-ne-yapti.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a> ve ganimete hayır demeyen Karluk ve Kimeklerden gelen kömekçilerin de katılmasıyla,<a href="https://www.altayli.net/selcuk-bey-ve-hazarlar-kim-kime-ne-yapti.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a> 890 civarında külli bir harekât başlatıyor ve ana kitlelerini İdil’in batısına sürüyor. Kalanlarını da kendilerine tabi kılıyorlar.<a href="https://www.altayli.net/selcuk-bey-ve-hazarlar-kim-kime-ne-yapti.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a> Bu arada Hazarlar ile komşu hale geliyorlar. Bu zayıf ve fakir Peçeneklere İbn Fazlan 921 senesindeki şimal seyahatinde tesadüf etmiştir.<a href="https://www.altayli.net/selcuk-bey-ve-hazarlar-kim-kime-ne-yapti.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a> Asırlar sonrasının geleneklerinde ise Peçenekleri Oğuz taifesi içinde görüyoruz. Bu durum bize Oğuzluğun nasıl ortaya çıkıp büyüdüğünü gösteriyor.</span></p>
<p><span>Bu zamana kadar Hazarlarla Oğuzların, daha doğrusu Hazarlarla herhangi bir doğulu topluluğun ilişkisi konusunda şimdilik bir şey bilmiyoruz. Hazar devleti aynen Osmanlı gibi yüzünü batıya çevirmiş bir oluşumdu ve eğer 95 yıl boyunca Müslümanlarla savaşmamış olsalardı, onları muhtemelen Baltık kıyılarının hâkimi olarak görecektik ve Tuna boylarındaki Bulgar ve Avar devletlerini sıkıştırıyor olacaklardı. 8. yy’ın ikinci yarısında Hazar-Arap savaşları artık durmuştu ama Hazarlar içte rahat değillerdi. Belki zalimliği yanında Musevîliği reddinden dolayı da torunlarının adını anmak istemediği bir kağan 40 yıl kadar hüküm sürdü ve ancak yüzyılın sonuna doğru isyanla indirildi.<a href="https://www.altayli.net/selcuk-bey-ve-hazarlar-kim-kime-ne-yapti.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a> Bundan sonra Hazar’ın Musevîlik dönemi başlar ve milli güvenlik telakkisinde kökten değişiklikler olur. Savunma veya tecziye amacı dışında askerlik önemini kaybeder ve zamanla da bu işi ücretle yapan yabancılara, daha doğrusu Harezmli Müslümanlara bırakılır.<a href="https://www.altayli.net/selcuk-bey-ve-hazarlar-kim-kime-ne-yapti.html#_edn8" name="_ednref8">[8]</a> Ancak bu durum Hazar’ın zamanla zayıfladığı anlamına gelmez. Aksine, son ana kadar geniş alanlara hükmeden ve sayısız halkı yükündürmüş bir yapı olarak kalacaktır.</span></p>
<p><span>Burada bizi ilgilendiren tarih Oğuz-Hazar komşuluğunun başlangıcı olan 890 civarıdır. İlk otuz yıl içinde olanları sadece tahmin edebiliyoruz. Peçeneklere karşı kurulan ittifakın hemencecik bozulduğunu düşünmek için bir sebep bilmiyoruz. En azından ilk yıllar iyi ve sakin geçmiş olmalı. Ama bozkırda süreğen bir barışın örneği de bulunmuyor. Oğuzlar belki artan Kimek-Kıpçak baskısı karşısında yeni yurt arama hamlelerinin bir denemesi olarak, belki de güçlerine çok fazla güvenerek Hazar hudutlarını sınamaya başlamış olmalılar ama işin ucunda yine bir Bizans hilesi vardır. Kağan Bünyamin zamanında, 920 yılında veya hemen önce Aslar, Peçenekler, Oğuzlar hep birlikte Hazar’a saldırırlar. Sadece Alan hükümdarı Hazar’ın yanındadır ve bu düşmanları yenen de odur.<a href="https://www.altayli.net/selcuk-bey-ve-hazarlar-kim-kime-ne-yapti.html#_edn9" name="_ednref9">[9]</a> Oğuzların Hazar’dan aldığı sert cevap içlerine büyük korku düşürmüştür. Komşuluktan 30 yıl geçtikten sonra Oğuzların arasından geçen İbn Fazlan, onların Hazar endişesini nakleder.<a href="https://www.altayli.net/selcuk-bey-ve-hazarlar-kim-kime-ne-yapti.html#_edn10" name="_ednref10">[10]</a></span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-62924" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2014/02/Hazar_Oguz.jpg" alt="" width="800" height="300" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2014/02/Hazar_Oguz.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2014/02/Hazar_Oguz-768x288.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>Ancak Kağan Harun idaresindeki Hazarlar 12 yıl sonra yanıbaşlarındaki Kafkaslı komşuları ve müttefikleri Alanlarla, yine Bizans kışkırtması yüzünden savaşa tutuştuklarında aynı başarıyı gösteremezler. Bu kez Oğuzlar yardıma çağrılır. Bir Hazar kaynağı buna sebep olarak Oğuz hükümdarının güçlü olmasını gösterir. İntikam duygularıyla hareket eden Oğuzlar Alanları kolayca yener ama Hazar kağanı işi ileri götürmeyip hemencecik Alan kralını kurtarır ve bağışlar. Üstelik dünür olurlar.<a href="https://www.altayli.net/selcuk-bey-ve-hazarlar-kim-kime-ne-yapti.html#_edn11" name="_ednref11">[11]</a> Alanlar bundan kısa bir süre sonra yazan K. Porphyrogenitus tarafından Hazar’a zarar verebilecek güçler arasında gösterilir.<a href="https://www.altayli.net/selcuk-bey-ve-hazarlar-kim-kime-ne-yapti.html#_edn12" name="_ednref12">[12]</a> Eğer 932 barışında Hazarlar Alanları sıkı şekilde bağlamış olsalardı, herhalde <em>DAI</em>’de bu ifadelere rastlamayacaktık. Fırsatı olan, kralı tutsak eden kağan neden bunu yapmadı? Cevabı izlediği denge siyasetinde aramalıyız. Kağan Oğuzlara güvenmiyordu; onları tartacak gücü de yoktu. Gerektiğinde başvuracak bir melce olarak Alanları dirlikte bırakmayı uygun bulmuştu.</span></p>
<p><span>944’ü izleyen yıllarda, belki gerçekten de Zuckerman’ın iddia ettiği gibi 949 yılında yazılan isimsiz <em>Kenize Mektubu</em> Oğuzları Hazar’ın daimi düşmanları, daha doğrusu saldırganlar arasında tanımlar.<a href="https://www.altayli.net/selcuk-bey-ve-hazarlar-kim-kime-ne-yapti.html#_edn13" name="_ednref13">[13]</a> Burada beş halkın ismi geçer ama içlerinde Ruslar ve Peçenekler yoktur. Eşzamanlı yazan Porphyrogenitus’u yalanlarcasına Alanlar kesinlikle yoktur. Buna karşılık arada 200 yıldır neredeyse çatışma bile olmamasına rağmen, Derbent’in şahsında Müslümanlar kalıcı düşmanlardan gösterilir. Bu nokta ilginçtir, zira yaklaşımın anlık hadiselerle değil, uzun vadeli düşüncelerle şekillendiğini görüyoruz. Bu uzun vadeli düşünceler, daha doğrusu tecrübeler Hazar nazarında Oğuzları düşmandan başka bir şey yapmıyordu. 250 yıllık komşu Peçeneklerin değil de, 50 yıllık komşu Oğuzların daimi düşman görülmesinin haklı sebepleri olmalıdır.</span></p>
<p><span>940’lardaki Oğuz-Hazar savaşlarından <em>Kenize Mektubu </em>ve <em>DAI</em>’den<a href="https://www.altayli.net/selcuk-bey-ve-hazarlar-kim-kime-ne-yapti.html#_edn14" name="_ednref14">[14]</a> başka Mes’ûdî de bahseder. Hem de güzel ayrıntılarla: “<em>Burada </em>(İdil ve Don’un yaklaştığı yer) <em>Hazar melikinin iyi teçhizatlı askerleri vardır. Bunlar bu denizden ve Hazar nehrinin bir kolunun Azak denizine döküldüğü kara tarafından gelenleri defederler. Çünkü göçebe Oğuzlar bu kara parçasına gelerek burada kışlarlar. Hazar nehrini Azak körfezine bağlayan bu nehir bazen donar. İşte o zaman Oğuzlar atlarıyla karşıya geçerler. Büyük bir nehirdir; çok katılaştığı için Oğuz atlarının ayakları altında çökmez ve onlar da Hazar topraklarına geçerler. Bazen melikin burada onları defetmekle görevli askerleri bu işi yapmaktan aciz kalırlarsa, bizzat melik onlara karşı harekete geçerek buz üzerinden yürüyüp geçmelerini engeller ve ülke sınırlarından uzaklaştırır. Yazları ise Türklerin bu nehri geçmeleri mümkün değildir.</em>”<a href="https://www.altayli.net/selcuk-bey-ve-hazarlar-kim-kime-ne-yapti.html#_edn15" name="_ednref15">[15]</a> Ayrıca İshak bin Hüseyin <em>Kitâb Âkâm’el-Mercân </em>adlı eserinde Hazarların Türklerle (Oğuzlar) savaş halini kaydeder.<a href="https://www.altayli.net/selcuk-bey-ve-hazarlar-kim-kime-ne-yapti.html#_edn16" name="_ednref16">[16]</a></span></p>
<p><span>En geç 950’lerin sonunda (belki daha önce) yazılmış olması gereken Kağan Yusuf’un Endülüs’e gönderdiği mektupta da sanki Mes’ûdî ile aynı şeyden bahsedilmektedir: “<em>Ben (kendim) nehre doğru olan girişte yaşıyorum ve gemilerde gezen Rusların onlara ulaşmasına izin vermiyorum. Daha doğrusu onların ülkesine girmek için kara yoluyla gelen onların düşmanlarını da bırakmıyorum. Ben onlarla şiddetli savaşlar yapıyorum</em>” (Kısa nüsha). “<em>Ben nehrin ağzını koruyor ve gemilerle gelen, İsmail oğullarına gelmek için deniz yolunu kullanan Rusları ve (daha da kesin olarak) kara üzerinden “Kapılar”a gelmeye çalışan (onların) hiçbir düşmanını bırakmıyorum. Onlarla savaşıyorum</em>.”  (Uzun nüsha).<a href="https://www.altayli.net/selcuk-bey-ve-hazarlar-kim-kime-ne-yapti.html#_edn17" name="_ednref17">[17]</a></span></p>
<p><span>Elimizdeki beş kaynak da süreğen savaşlardan bahsediyor. Bu savaşlar nihayet Hazar’ın yıkılışına kadar sürüyor. Daha önceki bir çalışmamızda Hazar’ın Rus-Oğuz ortak harekâtıyla yıkıldığını, İdil ağzındaki başkent ile sahildeki kentlerin de Ruslar değil, Oğuzlarca tahrip edildiğini yazmıştık.<a href="https://www.altayli.net/selcuk-bey-ve-hazarlar-kim-kime-ne-yapti.html#_edn18" name="_ednref18">[18]</a> Böylece ilişkinin başından sonuna kadar vekâyii kabaca tespit edebiliyoruz: 890’larda ittifak ve beraberinde gelen sınırdaşlık ve 930’da tekrar bir ittifak. 920 ve öncesinde savaş ve 940’lardan itibaren neredeyse kesintisiz savaş hali. Bu bize aynı zamanda Oğuzları bir dönem Hazar bağlısı oldukları şeklindeki çağdaş efsanenin geçersizliğini göstermektedir.<a href="https://www.altayli.net/selcuk-bey-ve-hazarlar-kim-kime-ne-yapti.html#_edn19" name="_ednref19">[19]</a> Bu bağlantıyı Hazar’da verilen askeri hizmet olarak görmek meseleyi çözmektedir.</span></p>
<p><span>Oğuz tarafına geçtiğimizde, bu savaş haliyle ilgili olarak ikinci adamların, başkomutanların, yani subaşlarının izini sürmemiz gerekiyor. Zira Selçuk Bey ve babası da ikinci adamdırlar. İbn Fazlan’dan öğrendiğimize göre 920’lerde bu makamda Etrek adında biri bulunuyor.<a href="https://www.altayli.net/selcuk-bey-ve-hazarlar-kim-kime-ne-yapti.html#_edn20" name="_ednref20">[20]</a> Bu kimse Hazar’la savaş lehtarı hizipten biridir ve bizimle ilgili gözükmüyor. Elimizdeki delilleri telif etmeliyiz. Birincisi, Selçuk Bey’in babası Dukak’la ilgili rivayetler, bir Müslüman memleketine veya o civardaki Türkler üzerine yapılacak sefere itiraz ettiği için yabguyla arasının bozulduğunu bildirir.<a href="https://www.altayli.net/selcuk-bey-ve-hazarlar-kim-kime-ne-yapti.html#_edn21" name="_ednref21">[21]</a> İslam döneminde yazılan kaynaklar tabii ki masumane bir tahrifatla Dukak’ı İslam hamisi haline getirecektir. Bu en az Oğuz Han’ın Müslüman olması kadar tabiidir. Muhalefet edilen şey bir Türk ülkesine saldırıdır. 10. yy ortasında Hazar ile süreğen savaş halini düşünürsek, Oğuz önderlerinin gündemindeki konu ağlebi ihtimalle Hazar savaşları olarak gözüküyor.</span></p>
<p><span>İkinci delil ise Selçuk Bey’in çocuklarının isimleri: Yunus, Mikail, İsrail, Yusuf ve Musa. Onun Musevîlik meyline dair en ufak bir şey bilmiyoruz. Kaynaklar bunu söylemiyor. Vakıa bu isimleri kullanmak Musevî olmayı da gerektirmez. Bunlar herhangi bir Müslüman ailede rahatlıkla bulunabilir. Ama İslam’ın daha ilk kuşağındaki bu süzme İsrailiyyat da bir açıklama gerektiriyor. Müslüman olmakla birlikte, birilerine remizli haber göndermeyi amaçlayan bir yaklaşım seziliyor. Aral boylarındaki bir göçebe önderinin bu yaklaşımı herhalde sadece ve sadece Hazar’la ilgili olabilir. Selçuk Bey, babası gibi Oğuz içindeki Hazar lehtarı hizbe mensuptu ve başlarına gelen şeyler de sırf bu yüzdendi.</span></p>
<p><span>Dukak’ın Hazar meyli nereden geliyordu? Bunun için yakın tanışıklığa ve mükâlemeye ihtiyaç olmalı. Bu ortam ise 932’deki Alan savaşlarında mevcuttu. Hazar’ın yardımına bizzat yabgu gitmiş olmazdı herhalde, ama en üst düzeyde bir komuta kademesi olmalıydı. Dukak’ı ta öbür taraftaki Alanlara saldıran ve dolayısıyla Hazar ülkesinin içlerinde, belki başkentinde yeterince bulunmuş olan subaşı olarak görebiliriz. Son zamanlarda gittikçe daha fazla diplomasiye dayanan Hazar sarayının onu elde etmek için bu vakti değerlendirdiğini de hesaba katmalıyız. Bu başarılı komutan Alan seferinden sonra da görevinde kaldı ama belki 941 yılından itibaren, Rus saldırılarına maruz bulunan Hazar mülkü bir kısım Oğuz erkânının hayal sahnesinde ganimet biçiminde belirmeye başladığında, 20 yıl öncesindeki yenilginin öcünü alma fırsatı da hazır dururken, Oğuz ordasında şiddetli tartışmalar başladı. Dukak Bey fırsattan istifade Hazarlara saldırılmasına karşı çıkıyordu; Yabgu ve ganimete susamış beyler ise bu fırsatı kaçırmayıp zengin Hazar’ın ele geçirilmesini istiyorlardı. Savaşkan hizip Hazar’ın artık zayıfladığını da hesaba katmış olmalıdır.</span></p>
<p><span><em>Kenize Mektubu </em>920’deki savaşta Oğuzları ve diğerlerini Bizans’ın kışkırttığını açıkça söylüyor.<a href="https://www.altayli.net/selcuk-bey-ve-hazarlar-kim-kime-ne-yapti.html#_edn22" name="_ednref22">[22]</a> 941’deki Rus saldırısını ayrıntıyla anlatırken Oğuzların hiç adı geçmiyor ama Bizans’ın bu esnada da aynı şeyi yapmadığını nereden bileceğiz? Çünkü belirttiğimiz gibi, imparator 7. Konstantinos Porphyrogenitus bunu bir devlet siyaseti olarak belirlemiş ve yazmış. Belki Oğuzların hücumda Ruslara göre geç kalmaları, ki bunu büyük ölçüde Dukak’ın engellemesine atfetmeliyiz, Hazar nezdinde iki cepheli ve eşgüdümlü bir saldırı görüntüsü vermemiştir. Ama Oğuzların bir iki yıldan fazla beklediklerini düşünmek de zor; öbür türlü akınları Mesûdî’nin <em>Mürûc</em>’unda itiyattan bir hareket olarak yer almazdı. Dukak Bey aradan çekildikten sonra başlatılabilen Hazar’a saldırıların başarılı olmadığını Mes’ûdî’den okuyoruz. Bunlar taciz nitelikli harekâtlar olarak kalmıştır; büyük çabaları ise bizzat Hazar kağanı veya beyinin (subaşı dengi) yönettiği savaşlarda akamete uğramıştır.</span></p>
<p><span>Savaş isteyenlerin dileği gerçekleşmiştir ama Dukak Bey’in kahramanlıklarının ardından yeni subaşının beceriksiz çıkması kamuoyunu tekrar etkilemişe benziyor. Fikirler olmasa da gözler Dukak Bey’i aramaya başlar. Dukak Bey savaşların sürdüğü günlerde, muhtemelen 940’ların ortasında ölmüştür. O öldüğünde yeni gençliğini yaşayan, muhtemelen 925 civarında doğan Selçuk da aynen babası gibi yiğit ve de otoriter olduğunu göstermiştir. 950’ler ilerlerken ona subaşılık teklif edilmiş olmalı.</span></p>
<p><span>940’ların aksine kaynaklar 950’lerde savaş haline dair bir şey söylemiyor. Yukarıda geçtiği gibi sadece Kağan Yusuf mektubunda kuzeyden gelenleri engelleyerek İslam dünyasını koruduğunu söylüyor. Aslında Rusların İdil’den Hazar’a inmelerini engelleme iddiası gibi bu da geçmişe müteallik olabilir. Ruslar 943-944’teki denemelerinde Hazar denizinde çok büyük bir felakete uğramışlardı ve zaten belli bir süre tekrar gelmeleri beklenemezdi. Bu Rus saldırı da Hazarlarca engellenmemiş, bilakis yardım görmüştü. 950’lerin ortaları veya sonlarında yazan Hazar kağanı belli bir süreliğine tehdit teşkil etmeyen Rusları öne çıkartırken, Oğuzları hiç anmıyor. Buna karşılık güya İslam dünyasını ne büyük bir tehlikeden koruduğunu göstermek için daha büyük bir ‘Kuzeyliler’ güruhunu teşkil ediyor. 950’lerin Hazar sarayı açısından nispi bir rahatlıkta geçtiğini söyleyebiliriz. Kağanın mektubundaki rahatlık ve gurur kibir havası da bunu ele veriyor. Dolayısıyla Oğuz cenahında işler iyi gidiyor olmalıydı. Bunu ise yeni subaşı Selçuk Bey’in aynen babası gibi Hazar saldırılarına son vermesi ile açıklayabiliriz. Onun Hazar dostluğu çok daha ileriydi ve çocuklarının adını İsrail büyüklerinden seçerek bunu dile getiriyordu.</span></p>
<p><span>Fakat Oğuz akıncılarının istediği şey Hazar ile barışacak bir siyasetçi değil, savaşacak bir komutan idi. Selçuk Bey askerlik vasfını göstermemekte ısrarcı oldu ve anlaşılan yabguyu da kendi siyasetinin uygunluğuna ikna etti. Yabguyu kendi siyasetlerine çeviremeyen hasım cephe ise çareyi Selçuk Bey’i ortadan kaldırmakta buldu. En iyi çare onun tahtta gözü olduğuna dair bir iftiraydı.<a href="https://www.altayli.net/selcuk-bey-ve-hazarlar-kim-kime-ne-yapti.html#_edn23" name="_ednref23">[23]</a> Çevrilen dolap tuttu ve Selçuk Bey canını kurtarmak için kaçmak zorunda kaldı. Bu kaçış için 955 yılı civarı işaretlenir.<a href="https://www.altayli.net/selcuk-bey-ve-hazarlar-kim-kime-ne-yapti.html#_edn24" name="_ednref24">[24]</a> Kağanın mektubu Selçuk Bey’in düşüşünden en azından kısa bir süre önce yazılmış olmalıdır. Öbür türlü çok daha endişeli bir hava beklerdik ve Endülüs sarayının dahi dışişleri bakanı olan dindaşı Hasday bin Şaprut üzerinden İslam dünyasına “<em>Benim kıymetimi bilin</em>” iletisinden çok “<em>anlayın ve yardımıma gelin</em>” haberini gönderirdi.</span></p>
<p><span>Selçuk Bey’in ardından Oğuzların hurra saldırıya geçtiklerini düşünemeyiz. Zaten fütuhat amaçlı saldırı uluslararası ortamla alakalıdır ve biraz beklenmesi gerekir. Sınırdaki tacizlerin sürdüğünü tahmin edebiliriz. Kağan ünvanını kullanan Kiev’in savaş için doğmuş knezi Svyatoslav 964’te doğuya doğru hareketlendiğinde, onunla işbirliği içindeki Oğuzlar da aynı anda Hazar’a yüklendiler.<a href="https://www.altayli.net/selcuk-bey-ve-hazarlar-kim-kime-ne-yapti.html#_edn25" name="_ednref25">[25]</a> Rus Ana Vakayinamesi’ndeki bir ayrıntıdan bu işbirliğinin haberini alabiliriz. 964’te knez “<em>diğer ülkelere elçiler göndererek şöyle dedi: “Sizlere geleceğim.”</em> <a href="https://www.altayli.net/selcuk-bey-ve-hazarlar-kim-kime-ne-yapti.html#_edn26" name="_ednref26">[26]</a> Burada ilk bakışta bir tehdit havası seziliyor ama öyle değil. En azından tehditçi elçilerin yanında müttefik arayışındaki kimseler de bir yerlere gönderilmiş olmalıdır. Svyatoslav delidoluydu ama akıllı ve gerçekçi bir askerdi. İttifakların önemini biliyordu. Tuna Bulgar’a Bizans ve İdil Bulgar’a Oğuzlar ile birlik içinde saldırmıştı. Daha güçlü olan Hazar’a da herhalde tek başına gitmezdi ve onların azılı düşmanı olan Oğuzları ihmal etmezdi.</span></p>
<p><span>İbn Miskaveyh 965 yılında çok sayıda Türk’ün Hazar devletine saldırdığını, onların da Harezm’den yardım istediğini, Harezmlilerin onlara ancak Müslüman olmaları karşılığında yardım ettiklerini söylemektedir. Bu yardımla birlikte hükümdar hariç Hazarların tamamı Müslüman olur.<a href="https://www.altayli.net/selcuk-bey-ve-hazarlar-kim-kime-ne-yapti.html#_edn27" name="_ednref27">[27]</a> İşte bu Türkleri Oğuzlar olarak görmek durumundayız. Anlaşılan Oğuzlar 940’lardaki düşük yoğunluklu savaşların aksine bu kez iyi hazırlanmış ve tüm güçleriyle yüklenmişlerdi. Öyleki tarihte ilk ve son kez Müslümanlar Hazar’ın yardımına koşmuştu: Doğudan Harezmliler ve güneyden Şirvanşahlar. Ancak bunlar geç kalmış ve sonuç getirmeyen yardımlardı ve Ruslarla eşgüdümlü Oğuz saldırısı üç asırdan fazla yaşamış Hazar devletini tarihe gömmüştür. Kuzey kapılarının kendisine tamamen kapandığını ve oralarda ikbalinin kalmadığını gören Selçuk Bey ise artık güney ile meşguldür ve Müslüman olarak bu meşguliyetine meşruiyet de yüklemiştir.</span></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i>  <strong>Doç. Dr. OSMAN KARATAY</strong> </span></a>
</p><p><span>Osman Karatay, Ege Üniversitesi, TDAE, Bornova – İzmir. karatay.osman@gmail.com</span></p>
<div>
<hr>
<p><span><span><strong>KAYNAKLAR</strong></span></span></p>
</div>
<div><span>♦ Agacanov, S. G., <em>Oğuzlar</em>, E. N. Necef – A. Annaberdiyev, 3. Baskı, İstanbul, 2004.</span></div>
<div><span>♦ Constantine Porphyrogenitus, <em>De Administrando Imperio</em>, yay. Gy. Moravcsik – R. J. H. Jenkins, Washington, 1967.</span></div>
<div><span>♦ Dunlop, Douglas M., <em>Hazar Yahudi Tarihi</em>, çev. Z. Ay, İstanbul, 2008.</span></div>
<div><span>♦ Ebulgazi Bahadır Han, <em>Şecere-i Terakime. Türklerin Soy Kütüğü</em>, haz. M. Ergin, İstanbul, t.y.</span></div>
<div><span>♦ Ergin, Muharrem, <em>Orhun Abideleri</em>, 7. basım, İstanbul, 1980.</span></div>
<div><span>♦ İbn Fazlan, <em>İbn Fazlan Seyahatnamesi</em>, çev. R. Şeşen, İstanbul, 1975.</span></div>
<div><span>♦ Karatay, Osman, “Hazarların Musevîleşmesine Dair Bir Belge: Kenize Mektubu”, <em>Karadeniz Araştırmaları</em>, V/18 (2008), s.1-18.</span></div>
<div><span>♦ Karatay, Osman, “Hazar’ın Musevileşme Tarihi”, <em>Uluslararası Karay Çalışmaları Sempozyumu</em>, 5-8 Nisan 2010, Bilecik.</span></div>
<div><span>♦ Karatay, Osman , “Hazar’ın Yıkılışında Oğuz Dahli”, <em>Mehmet Eröz Kitabı</em>, yay. Mustafa Aksoy, İstanbul, yayın aşamasında.</span></div>
<div><span>♦ Kokovtsov, P. K., <em>Yevreysko-Xazarskaya Perepiska v X veke</em>, Leningrad, 1932.</span></div>
<div><span>♦ Köymen, M. Altay, <em>Büyük Selçuklu İmparatorluğu Tarihi -I-</em>, Ankara, 1979.</span></div>
<div><span>♦ Köymen, M. Altay , <em>Selçuklu Devri Türk Tarihi</em>, Ankara, 1989.</span></div>
<div><span>♦ Mesudî, <em>Murûc ez-Zeheb (Altın Bozkırlar)</em>, çev. D. A. Batur, İstanbul, 2004.</span></div>
<div><span>♦ Minorsky, V., “The Khazars and The Turks in the Ākām al-Marjān”, <em>Bulletin of the School of Oriental Studies</em>, IX/1 (1937), 141-150.</span></div>
<div><span><em>♦ Povest’ vremennıx let po Lavrent’evskoy letopisi</em>, yay. D. S. Lihaçev – B. A. Romanov, Moskva-Leningrad, 1950.</span></div>
<div><span>♦ Shepard, Jonathan, “The Origins of Rus (c.900-1015)”, <em>The Cambridge History of Russia -I-</em>, yay. M. Perrie, Cambridge, 2006.</span></div>
<div><span>♦ Şeşen, Ramazan <em>İslam Coğrafyacılarına Göre Türkler ve Türk Ülkeleri</em>, 2. baskı, Ankara, 1998.</span></div>
<div><span>♦ Turan, Osman, <em>Selçuklular Tarihi ve Türk-İslam Medeniyeti</em>, 8. Basım, İstanbul, 2003.</span></div>
<div><span>♦ Yücel, Mualla U., <em>İlk Rus Yıllıklarına Göre Türkler</em>, Ankara, 2007.</span></div>
<div><span><span><strong><span>Dipnotlar:</span></strong></span></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/selcuk-bey-ve-hazarlar-kim-kime-ne-yapti.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> “<em>Soğd kavmini düzene sokayım diye İnci nehrini geçerek Demirkapı’ya kadar ordu sevkettik. Ondan sonra Türgiş avam halkı düşman olmuş. Kengeres’e doğru gitti.</em>” (Ergin, <em>Orhun Abideleri</em>, s.27).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/selcuk-bey-ve-hazarlar-kim-kime-ne-yapti.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> Ebulgazi Bahadır Han, <em>Şecere-i Terakime</em>, s.57. Salur Kazan ile Peçeneklerin mücadeleleri bugün dahi Serahs bölgesinin Salurları arasında anlatılır: Agacanov, <em>Oğuzlar</em>, s.195.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/selcuk-bey-ve-hazarlar-kim-kime-ne-yapti.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> “<em>Peçeneklerin yurdu aslında, Hazarlar ve sözde Oğuzlarla ortak sınıra sahip olarak, İdil (Atil) nehrinde ve aynı şekilde Yayık (Geïkh) nehrinde idi. Fakat 50 yıl önce sözde Oğuzlar Hazarlarla işbirliği yaptılar ve Peçeneklerle savaşa katıldılar ve onlara üstün geldiler ve onları ülkelerinden sürdüler.</em>” (Constantine Porphyrogenitus, <em>De Administrando Imperio</em>, s.167.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/selcuk-bey-ve-hazarlar-kim-kime-ne-yapti.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> Mes’ûdî, <em>El-Tenbih ve’l-İşrâf</em>’dan: Şeşen, <em>İslam Coğrafyacılarına Göre Türkler</em>, s.57.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/selcuk-bey-ve-hazarlar-kim-kime-ne-yapti.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> “<em>Peçeneklerin yurtlarından sürüldüğü zaman, bazıları kendi istekleri ve kişisel kararlarıyla orada geride kaldı ve sözde Oğuzlarla birleşti ve bugün dahi onların arasında yaşarlar ve kendilerini ayıran ve kökenlerini ve kendi halklarından nasıl olup da koptuklarını ifşa eden ayırdedici işaretler taşırlar: Çünkü onların tunikleri kısadır, dize ulaşır ve elbiselerinin kolu dirsekten kesilmiştir, böylece kendi halklarından ve ırklarından kopmuş olduklarını gösterdiklerini görürsün.</em>” (Constantine Porphyrogenitus, <em>De Administrando Imperio</em>, s.169.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/selcuk-bey-ve-hazarlar-kim-kime-ne-yapti.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> İbn Fazlan, <em>İbn Fazlan Seyahatnamesi</em>, s.41.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/selcuk-bey-ve-hazarlar-kim-kime-ne-yapti.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> Bu hükme birkaç kaynağı telif ettikten sonra vardık. Özetle, Kağan Yusuf’un mektubunda ismi anılmak istenmeyen kağanın hükümdarlığı bu döneme denk geliyor. Bütün kaynaklar sözbirliği içinde 790’lara kadar Musevîlikten bahsetmiyor. Gürcü vakayinamesi 790 civarında çok zalim bir kağandan bahsediyor ki, en iyi komutanını haksız yere işkenceyle öldürtmüştür. 750 yılı civarına kadar tahtta oturan ve Musevîliği benimseyen Kağan Bulan’dan sonra geldiğine göre, çok uzun süre tahtta kalmıştır. Ve nihayet İbn Fazlan’ın naklettiği, tahtta 40 yıl kalan kağan(lar)ın sonunda beyni sulandığı gerekçesiyle öldürülmesi hadisesiyle bu kağanın kaderi uyuşuyor. Bunu bir sempozyum kitabı için hazırladığımız geniş makalede ele aldık: “Hazar’ın Musevileşme Tarihi”, <em>Uluslararası Karay Çalışmaları Sempozyumu</em>, 5-8 Nisan 2010, Bilecik.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/selcuk-bey-ve-hazarlar-kim-kime-ne-yapti.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> Bunların tartışması Dunlop’da yapılır: <em>Hazar Yahudi Tarihi</em>, s.110-111, 119-121.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/selcuk-bey-ve-hazarlar-kim-kime-ne-yapti.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> Karatay, “Hazarların Musevîleşmesine Dair Bir Belge”, s.10-11.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/selcuk-bey-ve-hazarlar-kim-kime-ne-yapti.html#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> İbn Fazlan, <em>İbn Fazlan Seyahatnamesi</em>, s.39-40.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/selcuk-bey-ve-hazarlar-kim-kime-ne-yapti.html#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> Karatay, “Hazarların Musevîleşmesine Dair Bir Belge”, s.11.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/selcuk-bey-ve-hazarlar-kim-kime-ne-yapti.html#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> Constantine Porphyrogenitus, <em>De Administrando Imperio</em>, s.63, 65.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/selcuk-bey-ve-hazarlar-kim-kime-ne-yapti.html#_ednref13" name="_edn13">[13]</a> Karatay, “Hazarların Musevîleşmesine Dair Bir Belge”, s.14.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/selcuk-bey-ve-hazarlar-kim-kime-ne-yapti.html#_ednref14" name="_edn14">[14]</a> Constantine Porphyrogenitus, <em>De Administrando Imperio</em>, s.63.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/selcuk-bey-ve-hazarlar-kim-kime-ne-yapti.html#_ednref15" name="_edn15">[15]</a> Mesudî, <em>Murûc ez-Zeheb</em>, s.75-76; Şeşen, <em>İslam Coğrafyacıları</em>, s. 49.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/selcuk-bey-ve-hazarlar-kim-kime-ne-yapti.html#_ednref16" name="_edn16">[16]</a> Minorsky, “The Khazars and The Turks”, s.143.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/selcuk-bey-ve-hazarlar-kim-kime-ne-yapti.html#_ednref17" name="_edn17">[17]</a> Kokovtsov, P. K., <em>Yevreysko-Xazarskaya Perepiska</em>, s.83-84, 102.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/selcuk-bey-ve-hazarlar-kim-kime-ne-yapti.html#_ednref18" name="_edn18">[18]</a> Karatay, “Hazar’ın Yıkılışında Oğuz Dahli”.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/selcuk-bey-ve-hazarlar-kim-kime-ne-yapti.html#_ednref19" name="_edn19">[19]</a> Örneğin Osman Turan, <em>Selçuklular Tarihi</em>, s.58-59, Hazar mektuplarını veya K. Porphyrogenitus’un saptamalarını kullanmadığı için, Oğuzların da tıpkı Ruslar gibi Hazarlara bağlı olduğunu söyler. Bu durum ikisi için de gayrimümkün gözüküyor.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/selcuk-bey-ve-hazarlar-kim-kime-ne-yapti.html#_ednref20" name="_edn20">[20]</a> İbn Fazlan, <em>İbn Fazlan Seyahatnamesi</em>, s.37.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/selcuk-bey-ve-hazarlar-kim-kime-ne-yapti.html#_ednref21" name="_edn21">[21]</a> Agacanov, <em>Oğuzlar</em>, s.253. Turan, <em>Selçuklular Tarihi</em>, s.65, Yabgu’nun “<em>Müslümanlara veya Hazarlara karşı</em>” bir hareketini düşünür.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/selcuk-bey-ve-hazarlar-kim-kime-ne-yapti.html#_ednref22" name="_edn22">[22]</a> Karatay, “Hazarların Musevîleşmesine Dair Bir Belge”, s.10.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/selcuk-bey-ve-hazarlar-kim-kime-ne-yapti.html#_ednref23" name="_edn23">[23]</a> Köymen, <em>Büyük Selçuklu İmparatorluğu -I-</em>, s.12-13; <em>Selçuklu Devri</em>, s.24.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/selcuk-bey-ve-hazarlar-kim-kime-ne-yapti.html#_ednref24" name="_edn24">[24]</a> Agacanov, <em>Oğuzlar</em>, s.261.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/selcuk-bey-ve-hazarlar-kim-kime-ne-yapti.html#_ednref25" name="_edn25">[25]</a> Shepard, “The Origins of Rus”, s.60; Agacanov, <em>Oğuzlar</em>, s.223.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/selcuk-bey-ve-hazarlar-kim-kime-ne-yapti.html#_ednref26" name="_edn26">[26]</a> <em>Povest’</em>, s.244; Yücel, <em>İlk Rus Yıllıkları</em>, s.92-93.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/selcuk-bey-ve-hazarlar-kim-kime-ne-yapti.html#_ednref27" name="_edn27">[27]</a> Dunlop, <em>Hazar Yahudi Tarihi</em>, s.262.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Kızılbaş Türkmenler: Safevî Teokrasisinin Kurucuları Ve Kurbanları</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/kizilbas-turkmenler-safevi-teokrasisinin-kuruculari-ve-kurbanlari</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/kizilbas-turkmenler-safevi-teokrasisinin-kuruculari-ve-kurbanlari</guid>
<description><![CDATA[ Kızılbaş Türkmenler: Safevî Teokrasisinin Kurucuları Ve Kurbanları
Safevî Devleti’nin oluşumu için en önemli koşullardan birini oluşturan askeri potansiyel, -yalnızca bu değilse bile- Kızılbaş olarak adlandırılan unsurlardan meydana gelmiştir. Bu unsurların büyük çoğunluğu, Türkmen askerlerinden meydana geliyordu; onların kökenleri de çok az bilindiğinden dolayı, elli yıl kadar önce Richard Hartmann[1], Kızılbaşların kökenlerini ortaya koymayı, doğu araştırmalarının bir çalışma sahası olarak kabul etmişti. Bu […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4815e7304.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:45 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Kızılbaş, Türkmenler:, Safevî, Teokrasisinin, Kurucuları, Kurbanları</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2014/05/Kizilbas-Turkmenler.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/kizilbas-turkmenler-safevi-teokrasisinin-kuruculari-ve-kurbanlari.html">Kızılbaş Türkmenler: Safevî Teokrasisinin Kurucuları Ve Kurbanları</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i>  <strong>Hans R. ROEMER</strong> </span></a>
</p><p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i>  <strong>Çev: Dr. Harun YILDIZ</strong> </span></a>
</p><p><span>Safevî Devleti’nin oluşumu için en önemli koşullardan birini oluşturan askeri potansiyel, -yalnızca bu değilse bile- Kızılbaş olarak adlandırılan unsurlardan meydana gelmiştir. Bu unsurların büyük çoğunluğu, Türkmen askerlerinden meydana geliyordu; onların kökenleri de çok az bilindiğinden dolayı, elli yıl kadar önce Richard Hartmann<a href="https://www.altayli.net/kizilbas-turkmenler-safevi-teokrasisinin-kuruculari-ve-kurbanlari.html#_edn1" name="_ednref1"><sup><sup>[1]</sup></sup></a>, Kızılbaşların kökenlerini ortaya koymayı, doğu araştırmalarının bir çalışma sahası olarak kabul etmişti. Bu arada, hatırı sayılır bir öneme sahip olan bu problemle ilgili olarak, hâlâ bazı sorular varlığını sürdürse de, genellikle bunları çözmeyi başaran pek çok yazar ortaya çıktı. Araştırma konusu, Türk tarihçi Faruk Sümer tarafından Safevi Devletinin Kuruluşu ve Gelişmesinde Anadolu Türklerinin Rolü isimli kitabında özetlenmiştir.<a href="https://www.altayli.net/kizilbas-turkmenler-safevi-teokrasisinin-kuruculari-ve-kurbanlari.html#_edn2" name="_ednref2"><sup><sup>[2]</sup></sup></a></span></p>
<p><span>Bu eser, Türkmen araştırmaları açısından oldukça verimli bir yıl olan 1976 yılında yayınlandı. Aynı yıl içinde ben, “Türkmen tiyatrosu”nun genel bir araştırması niteliğinde olan Walter Hinz Festschrift’e<a href="https://www.altayli.net/kizilbas-turkmenler-safevi-teokrasisinin-kuruculari-ve-kurbanlari.html#_edn3" name="_ednref3"><sup><sup>[3]</sup></sup></a> katkı sağlarken; John Woods, Akkoyunlular üzerine hazırlamış olduğu tezini (The AqQoyunlu: Clan, Confederation and Empire) sundu.<a href="https://www.altayli.net/kizilbas-turkmenler-safevi-teokrasisinin-kuruculari-ve-kurbanlari.html#_edn4" name="_ednref4"><sup><sup>[4]</sup></sup></a> Birkaç yıl önce de Robert D. McChesney, James J. Reid’e ait olan bir makale<a href="https://www.altayli.net/kizilbas-turkmenler-safevi-teokrasisinin-kuruculari-ve-kurbanlari.html#_edn5" name="_ednref5"><sup><sup>[5]</sup></sup></a> üzerinde yapmış olduğu yorumlarında, merhum Il’ja Pavlovic Petrushevskii<a href="https://www.altayli.net/kizilbas-turkmenler-safevi-teokrasisinin-kuruculari-ve-kurbanlari.html#_edn6" name="_ednref6"><sup><sup>[6]</sup></sup></a> (1949) ile Martin B. Dickson<a href="https://www.altayli.net/kizilbas-turkmenler-safevi-teokrasisinin-kuruculari-ve-kurbanlari.html#_edn7" name="_ednref7"><sup><sup>[7]</sup></sup></a> (1958)’ın Kızılbaş tarihiyle ilgili daha önce ulaşmış oldukları sonuçları onaylamıştı.<a href="https://www.altayli.net/kizilbas-turkmenler-safevi-teokrasisinin-kuruculari-ve-kurbanlari.html#_edn8" name="_ednref8"><sup><sup>[8]</sup></sup></a></span></p>
<p><span>İşin doğrusu, sadece yeni olmayıp eski Kızılbaş hareketleriyle ilgili yayınlar bile, uzmanlarının bir çok dil bilen özellikleri ve dağınık yerlerde bulunan yayınlarından dolayı bir takım zorluklar taşımaktadırlar. Böylece yeni bir özet, ilgimizi çekebilir.</span></p>
<p><span><strong>I</strong></span></p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-62928" class="wp-caption alignright"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-62928" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2014/05/Qezelbash-K.jpg" alt="" width="300" height="523"><figcaption class="wp-caption-text"><center><strong><span>Safevî Devleti Döneminde bir Kızılbaş askeri.</span></strong></center></figcaption></figure>
<p><span>Kızılbaşlar, Oğuz göçleri esnasında geldikleri Anadolu, Ermenistan, Azerbaycan ve Suriye’de küçük ya da büyük birlik ve federasyonlar halinde yaşamakta olup, hayvancılıkla geçinen göçebe Türkmen boylarının torunlarıdır.<a href="https://www.altayli.net/kizilbas-turkmenler-safevi-teokrasisinin-kuruculari-ve-kurbanlari.html#_edn9" name="_ednref9"><sup><sup>[9]</sup></sup></a> Türkmen aristokrasisinin temsilcilerini de içine alan bu kabîlevi oluşumlar, Moğol istilası sonrası Anadolu’da pek çok küçük devletin oluşum sürecinde olduğu gibi, Osmanlıların doğuş sürecinde de pek çok sıkıntıyla karşılaşmışlardır.<a href="https://www.altayli.net/kizilbas-turkmenler-safevi-teokrasisinin-kuruculari-ve-kurbanlari.html#_edn10" name="_ednref10"><sup><sup>[10]</sup></sup></a> Onlar, daha sonraki süreçte Anadolu’da ve başka yerlerde hâkimiyetlerinin bozulması sebebiyle, varlıklarını bütünüyle kaybetmiş görünmektedirler, bu yüzden de yeni siyasi ve askeri oluşumların arayışı içine girmişlerdir. Söz konusu bu problem çözülmemekle birlikte<a href="https://www.altayli.net/kizilbas-turkmenler-safevi-teokrasisinin-kuruculari-ve-kurbanlari.html#_edn11" name="_ednref11"><sup><sup>[11]</sup></sup></a>, bu süreçte onlar, Karakoyunlu ve Akkoyunlu federasyonları tarafından oluşturulmuş olan büyük Türkmen prensliklerinin çöküşünün bir sonucu olarak bağımsız kalan güçlerin bakiyeleriyle temas kurmuşlardır. Tüm bu unsurlar, sadece etnik kökenleri ve müşterek dilleri ile değil<a href="https://www.altayli.net/kizilbas-turkmenler-safevi-teokrasisinin-kuruculari-ve-kurbanlari.html#_edn12" name="_ednref12"><sup><sup>[12]</sup></sup></a>, ayrıca yaşam tarzlarıyla da, yani onların büyük çoğunluğuna özgü olan göçebe özellikleriyle de birbirlerine bağlanmışlardır. Bunlarla birlikte; Şah İsmail, Safevi Devleti’ni kurmaya başladığı dönemde bu unsurlar, bir tür yarı göçebeliğe geçiş yapmışlardır. Elbette Dede Korkut kitabında sunulduğu gibi<a href="https://www.altayli.net/kizilbas-turkmenler-safevi-teokrasisinin-kuruculari-ve-kurbanlari.html#_edn13" name="_ednref13"><sup><sup>[13]</sup></sup></a>, ortak gelenek, onların dayanışmasını sağlayan bir rol oynamıştır.</span></p>
<p><span>Bu bağlamda, Türk ve Türkmenlerin<a href="https://www.altayli.net/kizilbas-turkmenler-safevi-teokrasisinin-kuruculari-ve-kurbanlari.html#_edn14" name="_ednref14"><sup><sup>[14]</sup></sup></a> doğuya göçleri ile ilgilenen Vladimir Minorsky, Küçük Asya’dan, önce, Doğu Anadolu ve Kuzeybatı İran’a, sonra da İran platosuna olmak üzere üç önemli göç dalgasından söz etmektedir. Bunlardan, biri Karakoyunlu, diğeri Akkoyunlu göçü olup; sonuncusu ise Safevi göç dalgasıdır.<a href="https://www.altayli.net/kizilbas-turkmenler-safevi-teokrasisinin-kuruculari-ve-kurbanlari.html#_edn15" name="_ednref15"><sup><sup>[15]</sup></sup></a></span></p>
<p><span><strong>II</strong></span></p>
<p><span>Biz şu an, Safevî göç dalgasına katılan boyları, bu boyların topraklarından ayrılıp geldikleri yerleri ve o zamanki süreci, ayrıntısıyla olmasa bile ana hatlarıyla bilmekteyiz.</span></p>
<p><span>Şah İsmail’in yükselişi esnasında kaynaklarda sık sık zikredilen boylar arasında ilk anda akla gelenleri, Rumlu, Ustaclu,<a href="https://www.altayli.net/kizilbas-turkmenler-safevi-teokrasisinin-kuruculari-ve-kurbanlari.html#_edn16" name="_ednref16"><sup><sup>[16]</sup></sup></a> Şamlu, Dulkadir,<a href="https://www.altayli.net/kizilbas-turkmenler-safevi-teokrasisinin-kuruculari-ve-kurbanlari.html#_edn17" name="_ednref17"><sup><sup>[17]</sup></sup></a> Tekelu ve Kaçarlar idi.<a href="https://www.altayli.net/kizilbas-turkmenler-safevi-teokrasisinin-kuruculari-ve-kurbanlari.html#_edn18" name="_ednref18"><sup><sup>[18]</sup></sup></a> Yine aynı şekilde daha az sözü edilenleri ise; Varsak, Turgutlu, Çepni, Bayburtlu ve Ispirlu gibi oymaklardı. Böylece ortaya çıkmaktadır ki, Türkmen, Afşar<a href="https://www.altayli.net/kizilbas-turkmenler-safevi-teokrasisinin-kuruculari-ve-kurbanlari.html#_edn19" name="_ednref19"><sup><sup>[19]</sup></sup></a> gibi güçlü aşiretler ile Gündüzlü ya da Purnak gibi daha küçük aşiretler ya da cemaatleri eşit bir şekilde ilk dönem kaynaklarında bulmak zordur.<a href="https://www.altayli.net/kizilbas-turkmenler-safevi-teokrasisinin-kuruculari-ve-kurbanlari.html#_edn20" name="_ednref20"><sup><sup>[20]</sup></sup></a></span></p>
<p><span>Böylece Kızılbaşların ortaya çıkışı ve devlet kurmalarının öncelikle Türkmenler ile ilgili olduğu anlaşılmaktadır. Buna karşılık Safevî iktidarının liderlerinin (özellikle devlet kurucusu olup içlerinde en başarılısı olan Şah İsmail) Türkmen olup olmadığı noktasında bazı sorunlar ortaya çıkmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/kizilbas-turkmenler-safevi-teokrasisinin-kuruculari-ve-kurbanlari.html#_edn21" name="_ednref21"><sup><sup>[21]</sup></sup></a> Onun dedelerinden birinin Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan olduğu düşünüldüğünde, sorun çözülebilir. Yine onun ailesinin Gilan’da<a href="https://www.altayli.net/kizilbas-turkmenler-safevi-teokrasisinin-kuruculari-ve-kurbanlari.html#_edn22" name="_ednref22"><sup><sup>[22]</sup></sup></a> toprak sahibi oluşu da, daha sonra temas edilmesi gereken bir gerçektir. Böylece, Şah İsmail’in Türklüğü ya da Türkmen oluşu ile ilgili herhangi bir sorgulamaya gerek kalmamaktadır.</span></p>
<p><span>Bu durum, Kızılbaş hareketini her şeyden önce salt bir Türk fenomeni olarak karakterize etmeyi de gerektirmemektedir. Ne var ki, Türk soyundan gelen her bir kişi de, sadece bu sebeple Kızılbaş olamaz. Her şeyden önce bu adlandırma, Kızılbaş hareketine bağlı olduğu kabul edilen askerlere verilmiş olup, Türkmen kökenli insanlar için kabul edilen bir ayrıcalık olarak onlara kırmızı/kızıl başlık verme yoluyla, bir üye olarak kabul edilmelerini ifade eder. Yine Türk olmayan Kızılbaşlar da vardır (Örnek olarak, Şah İsmail’in ünlü vekili Necm-i Sânî ile Çigani kabîlesi gibi Kürtler). Bununla beraber genel olarak Türk olmayan Kızılbaşlar, azınlıkta olup nadir istisnaları da bulunmaktadır. <a href="https://www.altayli.net/kizilbas-turkmenler-safevi-teokrasisinin-kuruculari-ve-kurbanlari.html#_edn23" name="_ednref23"><sup><sup>[23]</sup></sup></a></span></p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-62929" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-62929" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2014/05/Sheikh-safi_tomb1.jpg" alt="" width="800" height="600" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2014/05/Sheikh-safi_tomb1.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2014/05/Sheikh-safi_tomb1-768x576.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"><figcaption class="wp-caption-text"><center><strong><span>Safev’îyye’nin kurucusu Safî’ûd-Dîn İshâk Erdebilî’nin Türbesi.</span></strong></center></figcaption></figure>
<p><span><strong>III</strong></span></p>
<p><span>Her şeyden önce Şah İsmail tarafından kurulan Safevî Devleti, bir Türkmen başarısıydı. Onun kurucusunun Uzun Hasan’ın soyundan gelişinden dolayı Safevî Devleti, otuz beş yıl önce bir başka Türkmen devleti olan Karakoyunlu Devleti’nin yerine geçmiş olan Akkoyunlu Devleti’nin doğrudan bir devamı olarak düşünülebilir. Kesin bir istikrarsızlıkla tanımlanan bu iki Türkmen devleti<a href="https://www.altayli.net/kizilbas-turkmenler-safevi-teokrasisinin-kuruculari-ve-kurbanlari.html#_edn24" name="_ednref24"><sup><sup>[24]</sup></sup></a> ve onların çok kısa bir yaşam sürmelerine yol açan zayıf sistemleri, Moğol istilası sonrası Anadolu beylikleri ve yine İran coğrafyasında Timur sonrası devletler gibi başka pek çok Türk devleti ile pek çok ortak özelliğe sahiptir.<a href="https://www.altayli.net/kizilbas-turkmenler-safevi-teokrasisinin-kuruculari-ve-kurbanlari.html#_edn25" name="_ednref25"><sup><sup>[25]</sup></sup></a> Safevî Devleti ise, bunlardan tamamen farklı idi: Zira iki yüzyıldan daha fazla bir süre yaşam sürmüş ve onun özelliklerinin büyük bir kısmını kabul edip sürdüren çeşitli devletler içinde bir yolunu bulup modern zamanlara kadar varlığını devam ettirmiştir. Bu durumda, Safevileri diğer Türk devletlerinin istikrarsızlık özelliğinden uzak tutan unsur nedir?</span></p>
<p><span>Kuşkusuz, Safevî Türkleri öncesi devletlerde görülen hızlı bozulma, Moğol istilası ve arkasından Timur’un saldırılarının sonucu olarak sosyo-ekonomik yaşamın zayıf olduğu XIII ve XV. yüzyıllarda ortaya çıkan “kronik rahatsızlık”<a href="https://www.altayli.net/kizilbas-turkmenler-safevi-teokrasisinin-kuruculari-ve-kurbanlari.html#_edn26" name="_ednref26"><sup><strong><sup>[26]</sup></strong></sup></a> ile bağlantılı olabilir. Bununla birlikte Safevî İmparatorluğunun kendisi de, benzer problemlerle karşılaşmıştı. Bundan daha ileri bir benzerlik, devletin temel etnik unsurları olan Türkmen kabîlelerinin göçebe yapısından kaynaklanıyordu. Ancak burada, Şah İsmail döneminde meydana gelen Kızılbaş kabîlelerin göçebelikten yerleşikliğe doğru geçişleri önemli bir farklılık olarak ifade edilebilir.</span></p>
<p><span>Diğer sebepler, daha büyük bir öneme sahiptir. Bunların ilki olan ve Safevî devletine önemli bir istikrar düzeyi kazandıran, İranlıların devlet yönetimine katılımıdır. Böylece yerleşik nüfus, süreklilik arz edecek şekilde, bürokraside ve bazı dönemlerde askeri hiyerarşide hakim bir nüfuza sahip olmaktan hoşlanır hale gelmişti. Tabii ki bu gelişme, merkezi İran monarşileri ile Safevileri yakın ilişkiye götürmüştür.<a href="https://www.altayli.net/kizilbas-turkmenler-safevi-teokrasisinin-kuruculari-ve-kurbanlari.html#_edn27" name="_ednref27"><sup><sup>[27]</sup></sup></a></span></p>
<p><span>Ayrıca Şîîliğin<a href="https://www.altayli.net/kizilbas-turkmenler-safevi-teokrasisinin-kuruculari-ve-kurbanlari.html#_edn28" name="_ednref28"><sup><sup>[28]</sup></sup></a> resmi bir mezhep olarak İran’a girişi, Safevî yönetiminin iyice yerleşmesine yardımcı olmuştur. Oysa o zamana kadar Şîa, İran’da bazen etkili olan bir güç idi. Safevî iktidarının politik ve askeri zaferleri sayesinde Şîîlik, özel bir çekiciliğe ve en azından geçici olarak ilginç bir ideolojinin gücüne sahip oldu.</span></p>
<p><span>Son, fakat aynı derecede önemli olan bir şey de; Safevîler yoluyla bir Şah’tan ötekine kabul edilebilir bir geçişi garanti altına alan bir düzenin İran’a girişidir. Bu sistem, her şeyden önce devlet gücünü ailenin mülkü olarak gören, bu yüzden de hükümdarın ölümü halinde, tıpkı bir miras paylaşımı gibi, hanedanda bölünmeye yol açan, oldukça tehlikeli mücadelelere ve iç savaşlara sebep olan eski Türk anlayışını değiştirmiştir.</span></p>
<p><span><strong>IV</strong></span></p>
<p><span>Askeri güç, farklı toplum kesimleri arasında geçici mutabakat ve yönetimde sürekliliği sağlayan mantıklı bir düzenin başlatılması, yalnızca Kızılbaşlar tarafından başarıldığı gibi, tüm bunlar, böylesi görülmedik zaferleri gerçekleştirmek için yeterli olan şeyler midir? Elbette ki hayır. Bunlara belirleyici iki faktör daha eklenebilir: Karizmatik bir lider ve heyecan verici bir anlayış. Her iki unsur, genç İsmail’in kişiliği ile yakından ilişkilidir.</span></p>
<p><span>İlk olarak, Şah İsmail’in ideolojik arka planını gözden geçirirsek, o zamana kadar bir Sünnî başkenti olan Tebriz’e girişinin hemen arkasından, 1501 yılının yaz mevsiminde resmi inanç olarak ilan ettiği Şîîliğe rastlarız. Onun henüz “Şîîlik” şeklinde anladığı şey, Şîî teologların prensiplerinden uzaktı. Zira onun şiirlerinin toplandığı divanında<a href="https://www.altayli.net/kizilbas-turkmenler-safevi-teokrasisinin-kuruculari-ve-kurbanlari.html#_edn29" name="_ednref29"><sup><strong><sup>[29]</sup></strong></sup></a> geliştirdiği heterodox yaklaşımlar, iyi bilinmektedir. Onun yalnızca Ali ve diğer on bir imamı kabul etmesi değil, bunlarla birlikte Ali’nin yeniden bedenleşmiş şekli ve Tanrı’nın açık bir tezahürü oluşu inanışına bağlı olarak, Tanrı’nın insan formunda kendisini göstermesi (tecelli) ve reenkarnasyon (tenasüh) inanışını vurgulaması, bunun çarpıcı örnekleridir.<a href="https://www.altayli.net/kizilbas-turkmenler-safevi-teokrasisinin-kuruculari-ve-kurbanlari.html#_edn30" name="_ednref30"><sup><sup>[30]</sup></sup></a></span></p>
<p><span>Şimdi de Türkmenlerin dinî durumuna bir göz atalım. Türkmenlerin ataları olan Oğuzlar, Orta Asya’dan batıya doğru yola çıktıkları dönem olan X. yüzyılda İslam’ı kabul etmişlerdi. Bu, onlar için oldukça yüzeysel bir din değişikliği olmalıydı. Zira onların bir çoğu hâlâ, atalarından miras kalan Şamanist düşüncelere, üzerini İslamî düşünce cilası ile hafifçe kapatmış olsalar bile, bağlı idiler. Elbette ki, sonraki kuşaklarda da dinî durum, bundan çok farklı değildi.</span></p>
<p><span>Bu durum, Şah İsmail’in galip geldiği düşmanlarının kafatası ile niçin içki kadehi yaptığını ve yine Kızılbaşların, güçlerini yeniden elde edileceği umuduyla, düşmanlarının etini niçin fırında kızartıp yediklerini de açıklayabilir.<a href="https://www.altayli.net/kizilbas-turkmenler-safevi-teokrasisinin-kuruculari-ve-kurbanlari.html#_edn31" name="_ednref31"><sup><sup>[31]</sup></sup></a> Hem Karakoyunlu, hem de Akkoyunluların dinî davranışlarını araştırırken Jean Aubin, onların Sünnîlik ve Şîîlik arasındaki kararsızlıklarının arka planında çarpıcı bir fırsatçılıkla karşılaşmıştır.<a href="https://www.altayli.net/kizilbas-turkmenler-safevi-teokrasisinin-kuruculari-ve-kurbanlari.html#_edn32" name="_ednref32"><sup><sup>[32]</sup></sup></a> Doğu Anadolu ve Kuzey İran’daki modern İslam akımlarının dinî görüş ve geleneklerine atıfta bulunurken Irène Mélikoff, ilk Safevî liderlerinin egemenliği altında yaşayan Türkmen çevrelerinde açık bir şekilde uygulanan İslam dışı doktrinlerin bulunduğunu ileri sürmüştür. <a href="https://www.altayli.net/kizilbas-turkmenler-safevi-teokrasisinin-kuruculari-ve-kurbanlari.html#_edn33" name="_ednref33"><sup><sup>[33]</sup></sup></a> Bu bağlamda biz, daha önce ifade edilen Tanrı’nın inkarnasyonu (tecelli) ve tenasüh inançları ile karşılaşmaktayız. Mélikoff, özellikle Türkmen oymaklarındaki bu dinî inanışların, Safevî propagandası ile önce sûfî, sonradan da Şîî bir karaktere büründüğünü düşünür. Mélikoff’un argümanları doğru olarak kabul edilirse, Şah İsmail’in Şîîlik propagandası yaptığı dönemde, taraftarlarının onun Şîî dogma ile uyuşmayan doktrininden haberdar oldukları sonucuna varmamız gerekir. Bu, imkansız olmamakla birlikte, çok muhtemel de değildir. Hatta Şah İsmail’in kendi öğretilerinin sapkın karakterinin bütünüyle bilincinde davrandığı iddiası bile, çok az ikna edici bir özelliğe sahiptir. İyi bir bakış tarzı, en azından böylesine heyecanlı bir genci göz ardı etmemelidir.</span></p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-62930" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-62930" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2014/05/Battle_of_Marv_15101.jpg" alt="" width="800" height="416" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2014/05/Battle_of_Marv_15101.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2014/05/Battle_of_Marv_15101-768x399.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"><figcaption class="wp-caption-text"><center><strong><span>1510 yılındaki Merv Savaşı’nda İsmâ‘il Safevî’nin ordusunda savaşan Kızılbaşlar.</span></strong></center></figcaption></figure>
<p><span><strong>V</strong></span></p>
<p><span>Aslında XV. yüzyıl, sadece Sünnîlik açısından değil, aynı zamanda Şîîlik bakış açısından da bütünüyle belirsiz bir ortodoksi imajı çizer. Biz, Moğollar tarafından güçleri yok edilmiş olan İslam düşünürlerinin, o dönemde eski nüfuzlarını yeniden canlandıramamış olduklarını hatırlarsak, böylesi aşırılıkları daha iyi anlarız ve gizemli halk dindarlığının nasıl her yerde filizlenişinin engellenmesine tanık olma durumunda kaldıklarını görürüz. Gerçek halk İslam’ı ise, mucizelere inanış, kâhinlik, düş bilim, evliyalarca kutsanma, popüler hac merkezleri ve değişik mistik pratikleri içine alan büyük tarikatlar gibi,<a href="https://www.altayli.net/kizilbas-turkmenler-safevi-teokrasisinin-kuruculari-ve-kurbanlari.html#_edn34" name="_ednref34"><sup><sup>[34]</sup></sup></a> ortodoks bünyede daima bir diken olan tüm bu yönleri içine alarak ortaya çıkmıştır.<a href="https://www.altayli.net/kizilbas-turkmenler-safevi-teokrasisinin-kuruculari-ve-kurbanlari.html#_edn35" name="_ednref35"><sup><sup>[35]</sup></sup></a></span></p>
<p><span>İslam içinde sûfî tarikatlar nerede ortaya çıkmış olursa olsun, onların Sünnî ortodoksi ile ilgili şüpheleri uygun bir şekilde ele alınacaktır. Bu yaklaşımlar, tarikat liderlerinin çevresinin Türkmen müritlerle çevrili olduğu dönem olan XV. yüzyılın ikinci yarısı boyunca, özellikle Safevî tarikatı gibi bir çevrede ortaya konuyordu. Aslında Şeyh Cüneyt ve oğlu Şeyh Haydar döneminde tarikatın propagandası, yayılmacı olan örgütlü bir yapıya ulaşmıştı.<a href="https://www.altayli.net/kizilbas-turkmenler-safevi-teokrasisinin-kuruculari-ve-kurbanlari.html#_edn36" name="_ednref36"><sup><sup>[36]</sup></sup></a> Bu çerçevede, özellikle İslam’la olan yüzeysel bağları ve Şamanist manevi dünya ile açık ilişkilerinden dolayı, Türkmen askerleri gibi kendi halinde olan sıradan insanlar, popüler dindarlık, halk İslamı ve sahte Şîî hareketleri için olağanüstü verimli bir malzeme olarak düşünülebilir. Böylece macera tutkusu ve ganimet arzusuna, onların genç sûfî önderlerinin girişim ve yiğitlik gayretleriyle beraber, çekicilikleri de eklenmiştir. Ancak -Şeyh Cüneyt, Şeyh Haydar ve Sultan Ali gibi- tümü mücadele ederken ölen bu üç önderin başarısızlığından sonra da gergin olan atmosfer değişmemiştir. Bunlara karşın, onlar Safevî ülküsü için şehit olmamışlar mıydı?</span></p>
<p><span><strong>VI</strong></span></p>
<p><span>Her halükârda bunlar, siyasî gücü elde etmek amacıyla yüzyılın başında (XVI. yüzyıl) genç İsmail ortaya çıktığında, ona ve taraftarlarına nasıl bir ortam sunulduğunu gösterir. Her ne kadar on üç yaşındaki bir liderin bazı Türkmen emirler<a href="https://www.altayli.net/kizilbas-turkmenler-safevi-teokrasisinin-kuruculari-ve-kurbanlari.html#_edn37" name="_ednref37"><sup><sup>[37]</sup></sup></a> tarafından desteklendiğini gösteren pek çok işaret olsa da, -ki o liderin işlevsel düşünce ve kararları ile elde etmiş olduğu başarı ve zaferlerinin çoğu Türkmenlere aitti- kuşkusuz bu durum, böylece onun kişisel itibarını artırmıştı. O, Türkmen askerlerine nasıl fikir tohumları ekileceğini, kendisi için çaba sarf etmenin, mücadele etmek için nasıl gönüllü olmanın, ölümle yüz yüze gelmek için de yürekli olmanın, yine sınırsız bir sadakatin onlara nasıl kazandırılacağını bilen tek kişi idi. Böylece kitleleri çeken şey, genç Tanrı-kral İsmail’in kendisi idi. Coşkulu olması ve şarkı söylemesi, Türkmen askerlerini onunla birleşmeye itti<a href="https://www.altayli.net/kizilbas-turkmenler-safevi-teokrasisinin-kuruculari-ve-kurbanlari.html#_edn38" name="_ednref38"><sup><sup>[38]</sup></sup></a> ve İsmail de, on seneden kısa bir süre içinde tüm İran coğrafyasına ayak basarak, onları zaferden zafere taşıdı. Böylesine görülmedik başarıların, Türkmenler arasında sıklıkla görülen yaygın mesiyanik inanışlar açısından da, İsmail’in karizmatik şahsiyetine daha çok itibar kazandırdığı söylenebilir.</span></p>
<p><span>Aslında İran’ın fethi ile birlikte, Peygamber Muhammed tarafından Medine’de kurulan devlete benzer bir şekilde, kutsal bir devletin inşası,<a href="https://www.altayli.net/kizilbas-turkmenler-safevi-teokrasisinin-kuruculari-ve-kurbanlari.html#_edn39" name="_ednref39"><sup><sup>[39]</sup></sup></a> bir teokrasi gerçekleşmişti. Bu arada Şah İsmail, büyükbabası Uzun Hasan’ın mirası olan krallık iddiasından da vazgeçmedi. Yine bir şah olarak, yeni gelişmeye başlamış olan askeri Kızılbaş aristokrasisinden meydana gelen Safevî düzeninin de kurucusu olmaya devam etti. Bu süreçte Safevîler’in XV. yüzyılın ortalarından itibaren oluşturmuş olduğu çift boyutlu yapı içerisinde, askeri hususiyetler gittikçe farklılık kazanıyordu. Genç Şah’ın bu ikili pozisyonu, ilk varislerinin himayesi altında hâlâ etkili oluyordu. Böylece Ali’nin reenkarnasyonu ve Tanrı’nın tezahürü olarak Şah İsmail, öylesine güçlü bir konuma sahip olmuştu ki, niçin bunu Ali’nin soyundan geldiği iddiasıyla birlikte<a href="https://www.altayli.net/kizilbas-turkmenler-safevi-teokrasisinin-kuruculari-ve-kurbanlari.html#_edn40" name="_ednref40"><sup><sup>[40]</sup></sup></a> desteklemeye çalıştığı sorusunu cevaplamak kolay değildir.</span></p>
<p><span>İranlılar, yeni teokrasi içerisinde önemli bir rol oynamışlardır. Onlar, askeri olmayan sivil mahkemelerin ve diğer devlet kurumlarının görevlileri olarak gittikçe artan bir öneme sahip olmuşlardır. Böylece, devlet bürokrasisinin üçüncü temel ayağını oluşturmuşlardır.</span></p>
<p><span>Kızılbaş emirleri, zamanla mahkeme ve vilâyetlerin askeri mevkilerini elde etmişlerdir. Onlar, vilâyet valisi olarak görev yapmışlar ve kendilerine tahsis edilen bölgelere<a href="https://www.altayli.net/kizilbas-turkmenler-safevi-teokrasisinin-kuruculari-ve-kurbanlari.html#_edn41" name="_ednref41"><sup><sup>[41]</sup></sup></a> aşiretlerinin askeri gruplarının başında hareket etmişlerdi. Böylece kendine özgü Safevî feodal sistemi de oluşmaya başlamıştı. Bu şekilde onların elde ettiği politik ve ekonomik etki ile Şah’ın şahsi gücünü korumak ve desteklemek amacıyla ciddi bir şekilde çalışan özel bir muhafız birliğinin oluşumuna doğru da ilk adım atılmış oldu.</span></p>
<p><span>Şah İsmail, Çaldıran Savaşı’nda Osmanlılar tarafından yenildiğinde (919/1514), karizmatik özelliği ile birlikte yenilmezlik ruhunu da kaybetti.<a href="https://www.altayli.net/kizilbas-turkmenler-safevi-teokrasisinin-kuruculari-ve-kurbanlari.html#_edn42" name="_ednref42"><sup><sup>[42]</sup></sup></a> Böylece İranlı unsuru destekleyerek Kızılbaş emirlerin artan gücünü dengeleme ya da azaltma teşebbüsü, -zira başlangıçta Şah İsmail tarafından gerçekleştirilen sonra da I. Tahmasb tarafından tekrarlanan bir teşebbüstü- başarısızlıkla neticelenmiş oldu. Bu şekilde Şah’ın etkili hizmeti için ortaya çıkan beş İranlı adaydan üçü, hırslarını yaşamlarıyla ödemek durumunda kaldılar. <a href="https://www.altayli.net/kizilbas-turkmenler-safevi-teokrasisinin-kuruculari-ve-kurbanlari.html#_edn43" name="_ednref43"><sup><sup>[43]</sup></sup></a></span></p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-62931" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-62931" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2014/05/Mohammad_Naib_Sharif_in_Kabul1.jpg" alt="" width="800" height="1154" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2014/05/Mohammad_Naib_Sharif_in_Kabul1.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2014/05/Mohammad_Naib_Sharif_in_Kabul1-768x1108.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"><figcaption class="wp-caption-text"><center><strong><span>Muhammed Naib Şerif, 1839-42’deki Birinci Anglo-Afgan Savaşı’nda Afganistan’daki Kızılbaşların önderi.</span></strong></center></figcaption></figure>
<p><span>Şahlık otoritesi ve derviş disiplininin sürekli gerilemesi neticesinde Kızılbaşlar, kabilevî taşkınlıklarına geri dönmüşler ve Şah İsmail’in 1524 tarihindeki ölümü üzerine de en büyük güç, sembolik olarak Tahmasb’a verilmişti; sonra bu güç, on yıl boyunca fiili olarak belli emirler tarafından uygulanmış, böylece kabîleci anlayış yeniden etkili hale gelmişti. Kızılbaş rekabet ve ittifakları, bir iç savaşa yol açmıştı ki, bunu da Şah Tahmasb, iktidarının onuncu yılında bastırabilmişti. Fakat devlet otoritesi, onun kişiliği ile öylesine özdeşleşmişti ki, kabîleler arasındaki çekişme, ancak kırk yıl sonra o ölmek üzere iken, tüm şiddetiyle yeniden patlak vermişti.</span></p>
<p><span>Bu çerçevede kabîleler arasında var olan kaos, yıllarca sürdü ve neredeyse Safevî Devleti’ni de çöküşün eşiğine getirdi. Tahmasb’ı izleyen iki hükümdar, Kızılbaş entrikalarına karşı zayıf kalmışlardı. Şahseven muhafız birliği<a href="https://www.altayli.net/kizilbas-turkmenler-safevi-teokrasisinin-kuruculari-ve-kurbanlari.html#_edn44" name="_ednref44"><sup><sup>[44]</sup></sup></a> bile, bunlara karşı başarı sağlayamadı, sadece I. Şah Abbas, onlara isteğini kabul ettirebilmişti. Zira 1587 yılında hükümdarlığa geçtiği akşam, bir aşireti diğerine karşı kullanmak suretiyle,<a href="https://www.altayli.net/kizilbas-turkmenler-safevi-teokrasisinin-kuruculari-ve-kurbanlari.html#_edn45" name="_ednref45"><sup><sup>[45]</sup></sup></a> aynı zamanda en tehlikeli hasımlarını da ağır bir şekilde ezerek, Kızılbaşları tasfiye etmek amacıyla bir isyanı bahane olarak kullandı. Bu şekilde onun büyük başarısı olan askeri reformlar, kalıcı başarıyı da beraberinde getirmişti.<a href="https://www.altayli.net/kizilbas-turkmenler-safevi-teokrasisinin-kuruculari-ve-kurbanlari.html#_edn46" name="_ednref46"><sup><sup>[46]</sup></sup></a> Bunlar, esasen Türkmen gruplarından farklı etnik unsurlara dayalı yeni silah ve asker gruplarının oluşumundan ibaretti, böylece kendi kabîlesinin üyesi olması gerekliliği gibi tek ya da farklı bir kabîle birliğinin komutanlığında olduğu gibi, liderlik noktasında da Türkmenlerin geleneksel tekelleri kırılmış oldu. Hatta bu noktada Türkmenlere ait olan ayrıcalıklar kaldırılarak onların yerlerini başka sadık emirlerin korumalarına müsaade edildi. Böylece; orduya sadece Gürcü, Çerkez ve Ermeni subayların katılımı sağlanmış olmakla kalmadı, ayrıca bu süreçte tüm halk kesimlerinin katılımı da sağlanmış oldu. Zira onların çoğu da, İslam’a geçmiş olan eski savaş esirleri ya da onların İran’da yetişmiş olan çocuklarıydı.</span></p>
<p><span>Şah İsmail döneminde onun tüm taraftarları, Safevî düzeninin mensupları olmuş olsaydı, bu “özel birlik”, Şah Tahmasb döneminde zorunlu hale gelmezdi.<a href="https://www.altayli.net/kizilbas-turkmenler-safevi-teokrasisinin-kuruculari-ve-kurbanlari.html#_edn47" name="_ednref47"><sup><sup>[47]</sup></sup></a> Artık böylece Safevî düzenine mensup olmayan Kızılbaşlar ile Kızılbaş olmayan düzen mensupları ortaya çıkmış oldu. Aslında bir sûfî önderi olarak Şah Abbas, bu pozisyonunda ısrar etmiş fakat bir yandan da hızla kan kaybetmekte olan sûfîlerin otoritesine saygı duymuştur. Bu durum, bu süreçte daha da güçlenmiş olan Şîî teologların<a href="https://www.altayli.net/kizilbas-turkmenler-safevi-teokrasisinin-kuruculari-ve-kurbanlari.html#_edn48" name="_ednref48"><sup><sup>[48]</sup></sup></a> etkisi altında açık bir şekilde gerçekleşti. Zira artık onlar, sûfî tarikatlarının aşırılıklarını müsamaha ile karşılamaya istekli değillerdi. İşin doğrusu sûfîler, sonunda daha alt seviyede işlere atanmışlar ve nihayet başkentten çıkarılmışlardı.<a href="https://www.altayli.net/kizilbas-turkmenler-safevi-teokrasisinin-kuruculari-ve-kurbanlari.html#_edn49" name="_ednref49"><sup><sup>[49]</sup></sup></a></span></p>
<p><span>Safevî İmparatorluğunun Şah Abbas döneminde istikrara kavuşmasıyla birlikte, Kızılbaşların belirleyici rolü artık ortadan kalkmış oldu.<a href="https://www.altayli.net/kizilbas-turkmenler-safevi-teokrasisinin-kuruculari-ve-kurbanlari.html#_edn50" name="_ednref50"><sup><sup>[50]</sup></sup></a> Böylece Kızılbaş Türkler, Safevî düzen ve devletiyle çok yakın olan dayanışmalarından daha güçlü bir durumda olan kabîlevî eğilimlerinin bir sonucu olarak, sonunda kendilerine ait çeşitli hedeflerin kurbanı oldular.</span></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i>  <strong>Hans R. ROEMER</strong> </span></a>
</p><p><span>Albert-Ludwigs Üniversitesi</span></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i>  <strong>Çev: Dr. Harun YILDIZ</strong> </span></a>
</p><p><span>Ondokuz Mayıs Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi.</span></p>
<p><span><strong>Kaynak</strong>: Türk Kültürü ve Hacı Bektaşi Veli Araştırma Dergisi, Sayı:38 Yıl: 2006</span></p>
<hr>
<div><span><span><strong>Dipnotlar: </strong></span></span></div>
<div><span>Not: Orijinal ismi, “The Qizilbash Turcomans: Founders and Victims of the Safavid Theocracy ” olan bu makale, editörlüğünü M. M. Mazzaoui ile V. B. Moreen’in yapmış olduğu Intellectual Studies in Islam isimli çalışmanın içerisinde 27-39. sayfaları arasında yayınlanmıştır. (Utah, 1990).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kizilbas-turkmenler-safevi-teokrasisinin-kuruculari-ve-kurbanlari.html#_ednref1" name="_edn1"><sup><strong><sup>[1]</sup></strong></sup></a> Richard Hartmann, Deutsche Literaturzeitung, 61 (1940): s. 561.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kizilbas-turkmenler-safevi-teokrasisinin-kuruculari-ve-kurbanlari.html#_ednref2" name="_edn2"><sup><strong><sup>[2]</sup></strong></sup></a> Faruk Sümer, Safevi Devletinin Kuruluşu ve Gelişmesinde Anadolu Türklerinin Rolü (Şah İsmail ile halefleri ve Anadolu Türkleri) Ankara, 1976; yine 1979 yılında Hamburg’da Mehrdad Torabi-Nejad’ın hazırlamış olduğu İran’da Modern Ekonomik Yapının Oluşumu Problemi, Safevi İranı ve Modernlik Öncesi Batı Avrupa’nın Sosyo-Ekonomik Yapısı Arasında Karşılaştırma isimli doktora tezi ise, ekonomik tarihteki boşlukların hâlâ Kızılbaş Türkmenler ile doldurulduğunu göstermektedir.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kizilbas-turkmenler-safevi-teokrasisinin-kuruculari-ve-kurbanlari.html#_ednref3" name="_edn3"><sup><strong><sup>[3]</sup></strong></sup></a>   Walter Hinz, “Das turkmenische Intermezzo – Persische Geschichte zwischen Mongolen und Safewiden”, AMI NF, 9, 1976, (ss. 263-297); aynı zamanda “Historische Grundlagen der persischen Neuzeit”, AMI NF, 10, 1977, (ss. 305-321) isimli makalemde de bu konuya temas ettim.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kizilbas-turkmenler-safevi-teokrasisinin-kuruculari-ve-kurbanlari.html#_ednref4" name="_edn4"><sup><sup>[4]</sup></sup></a> John Woods, The Aq Qoyunlu: Clan, Confederation and Empire, Minneapolis, 1976.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kizilbas-turkmenler-safevi-teokrasisinin-kuruculari-ve-kurbanlari.html#_ednref5" name="_edn5"><sup><strong><sup>[5]</sup></strong></sup></a>  James J. Raid, “The Qajar Uymaq in the Safavid Period, 1500-1722”, Iranian Studies, 11, 1978, (ss. 117-143); söz konusu makale, Tribalism and Society in Islamic Iran, 1500-1629, (1978) isimli yayınlanmış tezin geniş bir özeti olarak görünmektedir, sonradan da aynı isimle Udena Publications tarafından yayınlanmıştır (Malibu, California, 1983).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kizilbas-turkmenler-safevi-teokrasisinin-kuruculari-ve-kurbanlari.html#_ednref6" name="_edn6"><sup><strong><sup>[6]</sup></strong></sup></a>  Pavlovic Petrushevskii, Ocerki po istorii feodal’nikh otnoshenii v Azerbajdzane i Armenii v XV-nachale XIX . Leningrad, 1949, s. 89-110.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kizilbas-turkmenler-safevi-teokrasisinin-kuruculari-ve-kurbanlari.html#_ednref7" name="_edn7"><sup><sup>[7]</sup></sup></a>   Martin B. Dickson, Shah Tahmasb and the Uzbeks (The Duel for Khurasan with Ubayd Khan 930-946/1524­1540), (Yayınlanmamış Doktora Tezi), Princeton University, 1958.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kizilbas-turkmenler-safevi-teokrasisinin-kuruculari-ve-kurbanlari.html#_ednref8" name="_edn8"><sup><strong><sup>[8]</sup></strong></sup></a> Robert D. Mc Chesney, “Comments on ‘The Qajar Uymaq in the Safavid Period, 1500-1722”, Iranian Studies,1981, s. 87-105.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kizilbas-turkmenler-safevi-teokrasisinin-kuruculari-ve-kurbanlari.html#_ednref9" name="_edn9"><sup><sup>[9]</sup></sup></a>  P. B. Golden, “The Migrations of the Oğuz”, Archivum Ottomanicum, 4, 1972, s. 45-84.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kizilbas-turkmenler-safevi-teokrasisinin-kuruculari-ve-kurbanlari.html#_ednref10" name="_edn10"><sup><sup>[10]</sup></sup></a>  İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Anadolu Beylikleri ve Akkoyunlu, Karakoyunlu Devletleri, Siyasi, Fikri, İktisadi Hayat: İlmi ve İçtimai Müesseseler, Türk Tarih Kurumu Yay., Ank. 1937.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kizilbas-turkmenler-safevi-teokrasisinin-kuruculari-ve-kurbanlari.html#_ednref11" name="_edn11"><sup><sup>[11]</sup></sup></a> Sümer, kitabını Safevi devletinin kurucularının “Karakoyunlu ve Akkoyunlu konfederasyonlarından bütünüyle farklı Anadolu Türkleri” oldukları ifadesiyle bitirdiği halde, o başka bir yerde (örnek olarak, EI <sup>2</sup>, (Fransızca baskı), I, 1960), Safevi devletinin hizmetine giren kişilerin Akkoyunlu federasyonunun üyeleri olduklarından söz eder. Oktay Efendiyev ise, Karakoyunlu ve Akkoyunlulara bağlı grupların tamamıyla Kızılbaşların yönetimi altında olduklarını ifade eder. Bkz., “Le rôle des tribus de langue turque dans la création de l’état safavide” , Turcica, 6, 1975, s. 24-33.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kizilbas-turkmenler-safevi-teokrasisinin-kuruculari-ve-kurbanlari.html#_ednref12" name="_edn12"><sup><sup>[12]</sup></sup></a>  Dil benzerliğine örnek olarak, Karakoyunlu hükümdarı Cihanşah’ın şiirleri ile diliyle Akkoyunlular’a mensup olan I. Şah İsmail’in şiirleri gösterilebilir. Bkz., Minorsky, “Jihan-shah Qara-qoyunlu and his Poetry”, (Turcmenca, 9), Minorsky, “The Poetry of Shah Isma’il I”, BSOAS, 10, 1939-1942, s. 1006a-1053a; II Canzoniere di Sah İsma’il, (Ed. Tourkhan Gandjei), Napoli, 1959; Cahit Öztelli, “Les oeuvres de Hatâyi”, Turcica, 6, 1975, s. 7-10.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kizilbas-turkmenler-safevi-teokrasisinin-kuruculari-ve-kurbanlari.html#_ednref13" name="_edn13"><sup><sup>[13]</sup></sup></a>  Bkz., Ettore Rossi, Kitab-i Dede Korkut, Roma, 1952; ayrıntılı bir bibliyoğrafya için bkz., Fahir İz, “Dede Korkut”, EI <sup>2</sup>, 2, 1965, s. 206 vd.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kizilbas-turkmenler-safevi-teokrasisinin-kuruculari-ve-kurbanlari.html#_ednref14" name="_edn14"><sup><sup>[14]</sup></sup></a>  Minorsky, şunu söyler: “Türkmen isminin orijinal formu, son eki, -men olan, ona yoğunlaştırılmış bir anlam kazandıran ve günümüzde de ‘yüzde yüz Türkler’ olarak düşünülebilen Türk kelimesinin türevidir”. Bkz., “The Middle East in the 13th, 15th and 17th Centuries”, JRCAS, 27, 1940, s. 439; kavramın kökeni, X. yüzyılın ikinci yarısına kadar gider.Bkz., İbrahim Kafesoğlu, “Türkmen Adı, Manası ve Mahiyeti”, J. Deny Armağanı, Ank. 1958, s. 121-133.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kizilbas-turkmenler-safevi-teokrasisinin-kuruculari-ve-kurbanlari.html#_ednref15" name="_edn15"><sup><sup>[15]</sup></sup></a>  Tadhkirat al-Muluk, (Ed. Minorsky), London 1943, (yeni baskı, Cambridge 1980); ayrıntılı bilgi için bkz., Hans R. Roemer, “Das Turkmenische Intermezzo – Persische Geschichte zwischen Mongolen und Safewiden”, AMI NF, 9, 1976, s. 263-297; Roemer, “Historische Grundlagen der persischen Neuzeit”, AMI NF, 10, 1977, s. 305-321.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kizilbas-turkmenler-safevi-teokrasisinin-kuruculari-ve-kurbanlari.html#_ednref16" name="_edn16"><sup><strong><sup>[16]</sup></strong></sup></a>  Jean-Louis Bacque-Grammond, “Une liste d’émirs Ostağli révoltés en 1526”, Studia Iranica, 5, 1976, s. 25­35; Bacque-Grammond, “Un document sur la révolte des Ostağlu”, Studia Iranica, 6, 1976, s. 169-184.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kizilbas-turkmenler-safevi-teokrasisinin-kuruculari-ve-kurbanlari.html#_ednref17" name="_edn17"><sup><strong><sup>[17]</sup></strong></sup></a> Arapça olarak sık sık kullanılan Zü’l-kadir ifadesi, popüler bir kullanımdır. Annemarie Von Gabain, Dulkadir ifadesinin aslının tilka-dar olduğunu düşünerek bunun ikincil bir kullanım olduğunu kabul etmiştir. (Der Islam, 31, 1953, s. 115) . Dulkadir boyu ve onun kökeni hakkında detaylı bilgi için bkz., Arifi Pasha, “Zu’l- kadir (Dulkadir) oğulları hükümeti”, TOEM, 5, 1915, s. 541; J. H. Mordtmann- M. H. Yinanç, “Dulkadirliler”, İA, 3, 1945, s. 654-662; Faruk Sümer, “XVI. Asırda Anadolu, Suriye ve Irak’ta Yaşayan Türk Aşiretlerine Umumi Bir Bakış”, İktisat Fakültesi Mec., 11, 1949-1950, s. 509-523; Bacqué-Grammond, “Un ‘fetihname’ Zu’l-kadiride dans les archives Ottomanes”, Turcica, 2, 1970, s. 138-150.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kizilbas-turkmenler-safevi-teokrasisinin-kuruculari-ve-kurbanlari.html#_ednref18" name="_edn18"><sup><strong><sup>[18]</sup></strong></sup></a>  Kaçarlar ile ilgili olarak bkz., M. Longworth-Dames, B. Darkot, “Kaçar (Kacar)”, İA, 6, 1955, s. 33-39; F. Sümer, “Kadjar”, EI <sup>2</sup>, 4, 1978, s. 403 vd.; James J. Reid, “The Qajar Uymaq in the Safavid Period, 1500­1722”, Iranian Studies, 11, 1978, s. 117-143; Robert D. McChesney, “Comments on ‘The Qajar Uymaq in the Safavid Period, 1500-1722”, Iranian Studies, 14, 1981, s. 87-105.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kizilbas-turkmenler-safevi-teokrasisinin-kuruculari-ve-kurbanlari.html#_ednref19" name="_edn19"><sup><strong><sup>[19]</sup></strong></sup></a>  Az miktarda Kızılbaş kabîlesi, bazı yazarlar tarafından Afşar olarak kabul edilmiştir. Bkz., Ahmad Kasravî, “Afsharha-yi Khuzistan”, Ayanda, 1, 1925, s. 241-248; Kasravî, “Afsharha-yi Khuzistan”, Ayanda, II, 1926, s. 596-603; B. Nikitine, “Les Afssars d’Urumiyeh”, JA, 214, 1929, s. 112 vd.; Fuad Köprülü, “Avşar”, İA, II, 1944, s. 28-38; F. Sümer, “Avşarlar’a Dair”, Fuad Köprülü Armağanı, İst. 1953, s. 453-478; F. Köprülü, “Afshar”, EP, I, 1960, s. 247 vd.; Georg Stöber, Die Afshar: Nomadismus im Raum Kerman (Zentraliran) Marburger Geographische Schriften, 76, Marburg, 1978.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kizilbas-turkmenler-safevi-teokrasisinin-kuruculari-ve-kurbanlari.html#_ednref20" name="_edn20"><sup><strong><sup>[20]</sup></strong></sup></a>  Küçük Kızılbaş kabîleleri ile ilgili olarak pek çok kaynak bulunmaktadır. Burada şunlar, örnek gösterilebilir: F. Sümer, “Bayatlar”, Türk Dili ve Edebiyatı Dergisi, 4, 1952, s. 373-398; Sümer, “Bayat”, EI<sup>2</sup>, I, 1960, s. 1150 vd.; V. Minorsky, “Aynallu/İnallu”, RO, 17, 1951-1952, s. 1-11; James J. Reid, “The Qaramanlu: The Growth and Development of a Lesser Tribal Elite in Sixteenth and Seventeenth Century Persia”, Studia Iranica, 9, 1980, s. 195-209; bunların dışında Kızılbaş kabîlelerin yapısıyla ilgili Minorsky’nin yorumları için bkz., Tadhkirat al-Muluk, (Ed. Minorsky), s. 16 vd; bu arada İskender Münşî’nin açıklamaları ise, hâlâ geçerliliğini korumaktadır. Daha önemli ayrıntılar, Efendiyev’de verilmiştir. Bkz., “Le rôle des tribus de langue turque dans la création de l’état safavide” , Turcica, 6, 1975, s. 24-33.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kizilbas-turkmenler-safevi-teokrasisinin-kuruculari-ve-kurbanlari.html#_ednref21" name="_edn21"><sup><strong><sup>[21]</sup></strong></sup></a>  Şah İsmail’in soyu ile ilgili detaylı bir araştırma için bkz., Walter Hinz, Irans Aufstieg zum Nationalstaat im Jahrhundert, Berlin-Leipzig, 1936, s. 74 vd.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kizilbas-turkmenler-safevi-teokrasisinin-kuruculari-ve-kurbanlari.html#_ednref22" name="_edn22"><sup><strong><sup>[22]</sup></strong></sup></a> Pek çok yazar, çoğunlukla İbn Bezzâz’ın Safvetü ’s-Safâ ’sından aktararak, Şah İsmail’in kırsal kesimden gelen İranlı ataları ile ilgilenmiştir. Örnek olarak bkz., Michel M. Mazzaoui, The Origins of the Safawids, Freiburger Islamstudien 3, Wiesbaden, 1972, s. 51 vd.; Jean Aubin, “La Propriété Foncière en Azerbaydjan sous les Mongols”, Le Monde Iranien et l ’Islam, 4, 1976-1977, s. 123 vd.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kizilbas-turkmenler-safevi-teokrasisinin-kuruculari-ve-kurbanlari.html#_ednref23" name="_edn23"><sup><strong><sup>[23]</sup></strong></sup></a>  O. Efendiyev, “Le role des tribus de langue turque”, Turcica, 6, 1975, s. 24-33; Hans R. Roemer, “Historische Grundlagen der persischen Neuzeit”, AMI NF, 10, 1977, s. 316.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kizilbas-turkmenler-safevi-teokrasisinin-kuruculari-ve-kurbanlari.html#_ednref24" name="_edn24"><sup><strong><sup>[24]</sup></strong></sup></a>  Ayrıntılar için bkz., Hans R. Roemer, “Das turkmenische Intermezzo – Persische Geschichte zwischen Mongolen und Safewiden”, AMI NF, 9, 1976, s. 263-297.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kizilbas-turkmenler-safevi-teokrasisinin-kuruculari-ve-kurbanlari.html#_ednref25" name="_edn25"><sup><strong><sup>[25]</sup></strong></sup></a>  Hans R. Roemer, “Die Nachfolger Timurs -Abriss der Geschichte Zentral- und Vorderasiens im 15. Jahrhundert”, (Ed. Richard Gramlich), Islamkundliche Abbandlungen Fritz Meier zum sechzigsten Geburtstag, Wiesbaden, 1974, s. 226-262.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kizilbas-turkmenler-safevi-teokrasisinin-kuruculari-ve-kurbanlari.html#_ednref26" name="_edn26"><sup><strong><sup>[26]</sup></strong></sup></a> Bunun formüle edilmiş şekli için bkz., M. H. Yinanç, “Akkoyunlular”, İA, I, 1941, s. 266.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kizilbas-turkmenler-safevi-teokrasisinin-kuruculari-ve-kurbanlari.html#_ednref27" name="_edn27"><sup><strong><sup>[27]</sup></strong></sup></a>  Hem İranlı hem de Türkmen unsurların asli ortaklar olarak aynı devlette bütünleşmesi, Safevîler’e özgü yüksek değeri olan bir başan olarak görülebilir. Aslında İranlılar ve Türkler, “serbestçe kaynaşmazlar … tıpkı yağ ve su gibi”. Bkz., Tadhkirat al-Muluk, (Ed. Minorsky), s. 188.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kizilbas-turkmenler-safevi-teokrasisinin-kuruculari-ve-kurbanlari.html#_ednref28" name="_edn28"><sup><strong><sup>[28]</sup></strong></sup></a>  Safevî öncesi İran’da Şîî taraftarları, yalnızca Kum, Kaşan, Sava ve Rey gibi birkaç yerde bulunabiliyordu. Bkz., I. P. Petrushevskii, Islam v Irane v 7-15 vekakh, Leningrad, 1966, s. 351. (Hamdullah Mustavfi Qazvini’nin Nüzhetu’l -Kulûb’e bağlı olarak)</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kizilbas-turkmenler-safevi-teokrasisinin-kuruculari-ve-kurbanlari.html#_ednref29" name="_edn29"><sup><strong><sup>[29]</sup></strong></sup></a>  12. dipnota bakınız. Ayrıca Jean Aubin’in yaklaşımları için JESHO 2, 1959, s. 55; her şeyden önce XV. yüzyıl İran’ında Şîî fenomenin önemini ortaya koymak gereklidir ve bu, hâlâ cevaplanmayı beklemektedir. Şah İsmail’in Şîîlik anlayışı, genel Şîî düşünceyle önemli ölçüde uyuşmaz. İsmail’in tahta çıktığı dönemde İran’daki dinî duruma genel bir bakış için bkz., Erika Glassen, “Schah İsma’il und die Theologen seiner Zeit”, Der Islam, 48, 1972, s. 254-268.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kizilbas-turkmenler-safevi-teokrasisinin-kuruculari-ve-kurbanlari.html#_ednref30" name="_edn30"><sup><strong><sup>[30]</sup></strong></sup></a>  Son zamanlarda Doğu Anadolu ve Kuzeybatı İran’da çağdaş heterodoksiler bağlamında İsmail’in divanında geçen “İncarnasyon (tecelli)” ve “Metempsychosis (tenasüh)” kavramlarını Irène Mélikoff çalışmıştır. Bkz., “Le Problème Qizilbash”, Turcica, 6, 1975, s. 49-67.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kizilbas-turkmenler-safevi-teokrasisinin-kuruculari-ve-kurbanlari.html#_ednref31" name="_edn31"><sup><strong><sup>[31]</sup></strong></sup></a>  (Aşağıda 47. dipnotta gösterilen kitabın 37. sayfası) Şah İsmail’in taraftarlarının hep birden hainlerin etlerini yemeleriyle ilgili olarak aktarılan alıntılar için bkz., Jean Aubin, “La Politique religieuse des Safavides”, Le Shi’isme Imamite (Travaux de Centre d’Etudes Supérieures spécialisé d’Histoire des Religions de Strasbourg), Paris 1970, s. 235-244.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kizilbas-turkmenler-safevi-teokrasisinin-kuruculari-ve-kurbanlari.html#_ednref32" name="_edn32"><sup><strong><sup>[32]</sup></strong></sup></a> Yeniden bkz., Aubin, “Notes sur quelques documents AqQoyunlu”, MélangesMassignon, I, Damascus, 1956, s. 132.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kizilbas-turkmenler-safevi-teokrasisinin-kuruculari-ve-kurbanlari.html#_ednref33" name="_edn33"><sup><strong><sup>[33]</sup></strong></sup></a> Aubin, “Notes…”, s. 65.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kizilbas-turkmenler-safevi-teokrasisinin-kuruculari-ve-kurbanlari.html#_ednref34" name="_edn34"><sup><strong><sup>[34]</sup></strong></sup></a>  Jean Rypka, Iranische Literaturgeschichte, Leipzig, 1959, s. 215 vd; Miklukho-Maklaji, “Shiism i ego sotsial’noe litso v Irane na rubeze XV-XVI vv”, Pamjati. . . Krchkovskogo, Leningrad, 1958, s. 221-234; S. Hossein Nasr, “Religion in Safavid Persia”, Iranian Studies, 7, 1974, s. 271-286; Mélikoff, “L’Islam hétérodoxe en Anatolie”, Turcica, 14, 1982, s. 142-154.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kizilbas-turkmenler-safevi-teokrasisinin-kuruculari-ve-kurbanlari.html#_ednref35" name="_edn35"><sup><strong><sup>[35]</sup></strong></sup></a>  Franz Babinger, “Der Islam in Kleinasien, neue Wege der Islamforschung”, ZDMG, 76, 1922, s. 126-152, (Aufsatze und Abbandlungen, I, Munich, 1962, s. 52-75); V. A. Gordlevski-Theodor Menzel, “Russische Arbeiten über türkische Literatur und Folkloristik (Gordlevski, Zavarin, Olesnijicki)”, Der Islam, 4, 1913, s. 123 vd; Ahmed Refik, Onaltıncı Asırda Rafızilik ve Bektaşilik, İst. 1932, s. 3-41; Klaus E. Müller, Kulturhistorische Studien zur Genese pseudo-Islamischer Sektengebilde in Vorderasien, Wiesbaden, 1967; Michel M. Mazzazoui, The Origins of the Safawids, Freiburger Islamstudien, 3, Wiesbaden, 1972, s. 58-63.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kizilbas-turkmenler-safevi-teokrasisinin-kuruculari-ve-kurbanlari.html#_ednref36" name="_edn36"><sup><strong><sup>[36]</sup></strong></sup></a>  Hanna Sohrweide, “Der Sieg der Safaviden in Persien und seine Rückwirkungen auf die Schiiten Anatoliens im 16. Jahrhundert”, Der Islam, 41, 1965, s. 95-229; Roger M. Savory, “The Office of Khalifat al-Khulafa under the Safawids”, JAOS, 85, 1965, s. 497; Sohrweide, “Gelehrte Scheiche und sufische Ulama”, Stıdien zur Geschichte und Kultur des Vorderen Orient (Festschrift Spuler), Leiden 1981, s. 376; konumuzla ilgili dikkat çeken bir kaynak da, bir Halvetî şeyhinin kitabı olan Kitab et-Tebyîn f Beyân-i Millet-i Şah Abbas el- Laîn, 1626 ile 1629 yılları arasında yayınlanmıştır; bunların yanında Jean -Louis Bacqué-Grammond’un çalışması olan “Ottomans et Safavides au temps de Sah İsma’il et Tahmasp”, (Sorbonne, 11 June 1980) isimli makaleye ulaşamadık.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kizilbas-turkmenler-safevi-teokrasisinin-kuruculari-ve-kurbanlari.html#_ednref37" name="_edn37"><sup><strong><sup>[37]</sup></strong></sup></a>  Bu anlamda ortaya konan varsayım ve kurgular, hem Anglo-Sakson hem de Sovyet araştırmacılar tarafından paylaşılmıştır. Bkz., I. A. Gusenov, Istorija Azerbajdzana 1, Baku, 1958, s. 224 vd.; I. P. Petrushevskii, Islam v Irane, Leningrad, 1966, s. 370; R. M. Savory, “Some Reflections on Totalitarian Tendencies in the Safavid State”, Der Islam, 53, 1976, s. 61-69; O. Efendiev, Turcica, 6, 1975, s. 29.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kizilbas-turkmenler-safevi-teokrasisinin-kuruculari-ve-kurbanlari.html#_ednref38" name="_edn38"><sup><strong><sup>[38]</sup></strong></sup></a>  Erika Glassen, Die frühen Safawiden nach Qazi Ahmad Qumi, Islamkundliche Untersuchungen 8, Freiburg, 1970, s. 93.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kizilbas-turkmenler-safevi-teokrasisinin-kuruculari-ve-kurbanlari.html#_ednref39" name="_edn39"><sup><strong><sup>[39]</sup></strong></sup></a>  Bazı kaynaklar, Röhnborn’un “Staatskanzlei und Absolutismus im safawidischen Persian”, (ZDMG, 127, 1977, s. 313-343) isimli makalesinde verilmiştir.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kizilbas-turkmenler-safevi-teokrasisinin-kuruculari-ve-kurbanlari.html#_ednref40" name="_edn40"><sup><strong><sup>[40]</sup></strong></sup></a>  Bu mesele, Ahmet Zeki Velidi Togan’ın “Sur l’origine des Safavides”, (Mélanges Massignon, 3, Damascus, 1957, s. 345-357) isimli makalesinde tartışılmamıştır.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kizilbas-turkmenler-safevi-teokrasisinin-kuruculari-ve-kurbanlari.html#_ednref41" name="_edn41"><sup><strong><sup>[41]</sup></strong></sup></a>  Genel olarak emirleri daha önce atanmış olan Kızılbaş aşiretlerinin elinde bulunan vilayetler, büyük sorunlarla karşı karşıya kalmışlardır. Şah 1. Abbas’ın tahta çıkışının akşamında ortaya çıkan durum, Roemer’in Der Niedergang Iran nach dem Tode Isma’ils des Grausamen 1577-1581, (Würzburg, 1939, 22) isimli çalışmasında anlatılmıştır. Safevî düzeni içerisinde İsmail’in hükümdar oluşundan önce vuku bulmuş olan aşiretlerin oluşumu ile ilgili şimdiye kadar yapılmış olan bir çalışma yoktur. Şimdilik şu yayınlara bakabiliriz: Paul Wittek, “Le rôle des tribus turques dans l’empire Otoman”, Mélanges Georges Smets, Brussels, 1952; Abdülbaki Gölpınarlı, “Kızılbaş”, İA, 6, 1955, s. 789-795; Michel M. Mazzaoui, “The Ghazi Background of the Safavid State”, Iqbal Review, 12, 1971, s. 79-90; belli ayrıntılar, Röhnborn’un “Provinzen und Zentralgewalt Persiens im 16. und 17. Jahrhundert”, Studien zur Sprache, Geschichte und Kultur des islamischen Orients, (2, Berlin, 1966), isimli çalışmasında da verilmiştir.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kizilbas-turkmenler-safevi-teokrasisinin-kuruculari-ve-kurbanlari.html#_ednref42" name="_edn42"><sup><sup>[42]</sup></sup></a>  Avrupalı seyyahlar, anılarında Şah İsmail’den sonraki Safevî şahlarına yönelik mükemmel bir saygıdan söz etmişlerdir. Bkz., Aubin, “Politique religieuse”, s. 237; İsmail’in Çaldıran yenilgisinden sonra hayatının kalan on yıllık süresi içinde herhangi bir sefere iştirak etmemesi de, ciddi bir kimlik krizini gösterir.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kizilbas-turkmenler-safevi-teokrasisinin-kuruculari-ve-kurbanlari.html#_ednref43" name="_edn43"><sup><sup>[43]</sup></sup></a>  R. M. Savory, “The Significance of the Political Murder of Mirza Salman”, Islamic Studies, 3, Karachi, 1964, s. 181-191; yine bkz., Aubin, “Études Safavides I”, JESHO, 2, 1959, S. 77.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kizilbas-turkmenler-safevi-teokrasisinin-kuruculari-ve-kurbanlari.html#_ednref44" name="_edn44"><sup><sup>[44]</sup></sup></a>  “Shahiseven” ya da “shahiseveni” terimi, hükümdarın (başka bir yerde ifade edeceğim) Sûfî önderine bağlılık için yalvarışını ifade etmektedir. Kelime, hâlâ var olan kabîlevî gruplar için kullanılan ismin bir parçası olarak bulunabilir. Bkz., Richard Tapper, “Black Sheep, White Sheep and Red Heads: A Historical Sketch of the Shahsavan of Azarbaijan”, Iran, 4, 1966, s. 61-84; Tapper, “Shahsevan in Safavid Persia”, BSOAS, 37, 1974, s. 321-354; Günther Schweizer, “Nordwest-Azerbaidschan und Shah-Sevan-Nomaden Strukturwandel einer nordwestiranischen Landschaft und ihrer Bevölkerung”, Erdkundliches Wissen, (Ed. E. Meynen, E. Plewe), Heft 26, Wiesbaden, 1970, s. 81-148.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kizilbas-turkmenler-safevi-teokrasisinin-kuruculari-ve-kurbanlari.html#_ednref45" name="_edn45"><sup><sup>[45]</sup></sup></a>  Hans Müller, Die Chronik Hulasat at-tawarih des Qazi Ahmad Qumi (Veröffenilichungen der Orientalischen Kommision 14), Wiesbaden, 1964, s. 14 vd.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kizilbas-turkmenler-safevi-teokrasisinin-kuruculari-ve-kurbanlari.html#_ednref46" name="_edn46"><sup><sup>[46]</sup></sup></a>  Laurence Lockhart, “The Persian Army in the Safavid Period”, Der Islam, 34, 1959, s. 89-98; R. M. Savory, “The Sherley Myth”, Iran, 5, 1967, s. 73-81.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kizilbas-turkmenler-safevi-teokrasisinin-kuruculari-ve-kurbanlari.html#_ednref47" name="_edn47"><sup><sup>[47]</sup></sup></a> Klaus Röhnborn, “Regierung und Verwaltung Irans unter den Safawiden”, HdO, 1. VI, 5, Leiden, 1979, s. 38; burada Tekmüâtü’l-Ahbâfa göre “Sufiyan-ı Qadim-i Gilanî” şeklinde ifade edilen başlık, önemli olarak görünmektedir.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kizilbas-turkmenler-safevi-teokrasisinin-kuruculari-ve-kurbanlari.html#_ednref48" name="_edn48"><sup><sup>[48]</sup></sup></a>  Ünlü Şîî teolog Molla Muhammed Bâkır Meclisî, “sûfî ve heretiklerin zulmedicisi” olarak kabul edilmektedir. Bkz., Browne, LHP, 4, 1959, s. 120.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kizilbas-turkmenler-safevi-teokrasisinin-kuruculari-ve-kurbanlari.html#_ednref49" name="_edn49"><sup><sup>[49]</sup></sup></a>  Tadhkirat al-Muluk, (Ed. Minorsky), s. 13 vd; Röhnborn, Provinzen und Zentralgewalt Persiens, 37 (Târîh-i Tamasiye’ye göre).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kizilbas-turkmenler-safevi-teokrasisinin-kuruculari-ve-kurbanlari.html#_ednref50" name="_edn50"><sup><sup>[50]</sup></sup></a>  Elbette bu durum, İran’ın sonraki tarihinde Kızılbaş aşiretlerden meydana gelmiş olan Safevî sonrası hanedanlar döneminde (Afşar ve Kaçarlar gibi), onların önemsiz oluşları anlamına gelmez.</span></div>
<div><span>İlave söz: Bu makaleyi bitirdikten sonra 1007 ile 1013 yılları arasında yayınlanmış olan Kitaphane-i Milli-i Mâlik el yazmasına göre Mir Haşim Muhaddis’in hazırlamış olduğu Tarih-i Kızılbashan ile birlikte Tahran yayını olan Ayanda (Cilt 9/2-3, 1362)’yı elde ettim.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Erken Dönem Macarlar Arasında İslam</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/erken-doenem-macarlar-arasinda-islam</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/erken-doenem-macarlar-arasinda-islam</guid>
<description><![CDATA[ Erken Dönem Macarlar Arasında İslam
Macarlar 9. yy sonlarında Don nehri boylarından şimdiki yurtlarına göç etmişlerdir. Bu esnada Hazar’ın kuzeyindeki bölge İslam’dan habersiz değildi ve ilk Müslüman Türk devleti de burada bulunan Idil Bulgar’dır. Bu şartlarda İslam, Macarlar arasına da erken bir tarihte girmiştir. 1000 yılında devle­tin resmen Hristiyanlığı seçmesi ilk bakışta Macar otağı nezdinde Müslümanların durumunu ve konumunu etkilememekle […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c481461442.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:45 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Erken, Dönem, Macarlar, Arasında, İslam</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2016/09/Osman-Karatay-006.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/erken-donem-macarlar-arasinda-islam.html">Erken Dönem Macarlar Arasında İslam</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. Osman KARATAY</strong></span></a>
</p><p><span>Macarlar 9. yy sonlarında Don nehri boylarından şimdiki yurtlarına göç etmişlerdir. Bu esnada Hazar’ın kuzeyindeki bölge İslam’dan habersiz değildi ve ilk Müslüman Türk devleti de burada bulunan Idil Bulgar’dır. Bu şartlarda İslam, Macarlar arasına da erken bir tarihte girmiştir. 1000 yılında devle­tin resmen Hristiyanlığı seçmesi ilk bakışta Macar otağı nezdinde Müslümanların durumunu ve konumunu etkilememekle birlikte, Roma’dan ve yerel kiliseden gelen baskı ve kışkırtmalar Macar kralla­rını zaman zaman İslam’a karşı tavra zorlamıştır. Sıkıntılı dönemler olmakla birlikte, Macaristan’da Müslümanlar diğer Katolik ülkelere nazaran genellikle nispi bir rahatlık içinde bulunmuşlardır. Ancak 14. yy başıyla birlikte bu ülkede İslam ortadan kalkmış gözüküyor. Bunun sebebini ise Papalık baskılarında aramak gerekmektedir.</span></p>
<p><span><strong>Giriş</strong></span></p>
<p><span>Başkurdistan’daki yurdlarından 5. yy’ın ikinci yarısında Orta İdil ve Don nehri boylarına gelen ve aralarında Türklerin de bulunduğu çeşitli boyların karışımından oluşan Macar birliği, 9. yy sonlarında doğudan gelen Peçenek baskısıyla iyice batıya kaymak zorunda kalmış ve bugünkü Macaristan ve Erdel’i yurt tutmuştur. Macarların bu hadisatı anlatan, yazarı belirsiz Gesta Hungarorum adlı ilk eserleri göçten 310 yıl sonra, 1205 yılında yazılmıştır. Dolayısıyla bu eserde üzerinde kuşku duyulabilecek nitelikteki haberler, gayet ciddi gelenekleri yansıttıkları görülen haberlerle içiçe verilmektedir. Bunlardan birine göre 940’ların sonlarında (Toksony zamanında) “Bular (Bulgar) ülkesinden büyük bir Ismailî ordasıyla bir­likte isimleri Billa ve Boçu olan bazı çok asil beyler geldiler… Aynı zamanda yine aynı bölgeden Heten adında çok asil bir savaşçı geldi…”<a href="https://www.altayli.net/erken-donem-macarlar-arasinda-islam.html#_edn1" name="_ednref1"><em>[1]</em></a> Bu gelenlere ülkenin çeşitli yerlerinden geniş topraklar bağışlanmıştır.</span></p>
<p><span>Bu haberi güvenilir görmeyenler olduğu gibi,<a href="https://www.altayli.net/erken-donem-macarlar-arasinda-islam.html#_edn2" name="_ednref2"><sup><sup>[2]</sup></sup></a> geliş yerini Harezm olarak alanlar da vardır.<a href="https://www.altayli.net/erken-donem-macarlar-arasinda-islam.html#_edn3" name="_ednref3"><sup><sup>[3]</sup></sup></a> Biz yenilerdeki bir çalışmamızda buna değindik ve hem tar­ihi şartlara, hem de Bular kelimesinin kullanımına dikkat çekerek, bu gelen­lerin İdil Bulgar’dan olduklarını düşünmeyi engelleyecek bir husus olmadığını düşünüyoruz; bunu da “Toros Bulgarları Anadolu’ya Nereden Geldi?” başlıklı makalemizde önerdik.<a href="https://www.altayli.net/erken-donem-macarlar-arasinda-islam.html#_edn4" name="_ednref4"><sup><sup>[4]</sup></sup></a> İşbu haber isimsiz Macar vakayinamesinin sonunda ver­ilmektedir ve bilhassa soylu bazı ailelerin köklerini açıklamayı amaçlamaktadır. Tüm bunların aynı yıllar içinde geldiğini düşünmek için bir sebep bulunmuyor, zira Bulgar’dan belki tek bir orda gelmiştir ama Peçeneklerden<a href="https://www.altayli.net/erken-donem-macarlar-arasinda-islam.html#_edn5" name="_ednref5"><sup><sup>[5]</sup></sup></a> ve Harezm’den değişik ve münferit gelişler sürmüştür. Bu yüzden tarihleme kesin bir zamana oturmayabilir. Biz bunun 920’lerin başlarında olduğunu sanıyoruz.</span></p>
<p><span>Bu tarihte İdil Bulgar’ın yeni Müslüman olduğunu ve hemen İslam nüfusu ihraç ettiğini düşünmeye de gerek yok. 921 yılında Müslüman olma diye bir şey yoktur. Görevlerinin ayrıntısını İbn Fazlandan öğrendiğimiz Halifelik sefareti Bulgar’a vardığında halk ve han zaten Müslüman’dı. Belki han yakın zamanlarda İslam’ı kabul etmişti ama halk içinde İslam’ın belli bir derecede yerleşmiş ve kökleşmiş olduğunu İbn Fazlandan okuyoruz.<a href="https://www.altayli.net/erken-donem-macarlar-arasinda-islam.html#_edn6" name="_ednref6"><sup><sup>[6]</sup></sup></a> Hatta 912 senesinde Azerbaycanlı dindaşlarının öcünü almak için Ruslarla din adına savaşa girmişlerdir.<a href="https://www.altayli.net/erken-donem-macarlar-arasinda-islam.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a> Dolayısıyla 920’lerden erken bir dönemde İdil Bulgar’dan Müslüman göçü tasarlamamak için bir sebep bulunmuyor.</span></p>
<p><span>Üstelik İdil Bulgar’da devletin resmen İslam’a geçişinden önce sayısı az ve güçsüz Müslümanların buralarda sıkıntı yaşamadıkları konusunda bir şey bilmi­yoruz. Kendilerine yönelik tazyikler de daha önceleri bazı taifelerin yurtlarından ayrılmasına sebep olmuş olabilir. Bu yüzden Macarlara katılan ilk Bulgar Müslümanları için, tamamen farazi olmak üzere, tarihin önü açık bulunuyor ve 900’lerin başına kadar da gidebilir. Bunlar düşman Hazar, tehlikeli bozkır (gayri-Müslim Kıpçak ve Oğuz) ve yaşanmaz kuzey karşısında, değişik kökenlerden oluşan bir boy birliğinden oluşması itibariyle daha hoşgörülü olması beklenen Macar birliğine sığınmayı tercih edeceklerdir.</span></p>
<p><span>Bu Bulgar Türklerine daha sonra ne olduğunu bilmiyoruz. Yukarıda bah­sedilen henüz yayımlanmamış makalemizde ulaştığımız sonuçlara göre, bunlardan bir taife ilk geldikleri günlerde Arap gemilerine binerek Tarsus’a gitmiş ve 15. yy başlarına kadar Toroslarda varlığını sürdüren Bulgar oymaklarını oluşturmuştur. Macaristan’da kalanların zamanla hem dillerini, hem de kimliklerini kaybettikleri anlaşılıyor ki, 13. yy başlarında Şam’da Macaristan’dan gelen Müslüman talebelerle konuşan Yakut el-Hamevî, onların İslamlaşma serencamını şöyle öğrenir: “Bizden öncekilerden bazı kimselerden işittiğime göre, eski zamanda bizim diyarımıza Bulgar ülkesinden yedi Müslüman gelmiş, aramıza yerleşmişler. Sapıklıkta olduğumuzu tatlı bir dille anlatmışlar. Bize İslamiyet’in doğru yolunu göstermişler:”<a href="https://www.altayli.net/erken-donem-macarlar-arasinda-islam.html#_edn8" name="_ednref8"><sup><sup>[8]</sup></sup></a> Bu bilgiyi aynı yüzyılın sonlarında yazan Mağribî de alıntılar.<a href="https://www.altayli.net/erken-donem-macarlar-arasinda-islam.html#_edn9" name="_ednref9"><sup><sup>[9]</sup></sup></a> Bu haberler aynı zamanda isimsiz Gesta’daki haberi desteklemektedirler.<a href="https://www.altayli.net/erken-donem-macarlar-arasinda-islam.html#_edn10" name="_ednref10"><sup><sup>[10]</sup></sup></a></span></p>
<p><span>Bu haberde dikkat edeceğimiz başlıca hususlar şunlardır: İdil Bulgar ülkesin­den değişik zamanlarda Müslümanların gelmesi ve Macaristan’da İslam’ı yayması tabiidir ve her zaman için beklenir. Ancak bu bilgiyi veren öğrenciye göre ülkes­indeki 30 kadar Müslüman köy göçmen köyleri değildir. Belki bunu kaçırılmış bir ayrıntı olarak görebiliriz ama Macarlar arasında, bilhassa köylerde İslam’a geçişlerin olduğuna dair Papalık kayıtları vardır.<a href="https://www.altayli.net/erken-donem-macarlar-arasinda-islam.html#_edn11" name="_ednref11"><sup><sup>[11]</sup></sup></a></span></p>
<p><span>Kendilerini Macar kelimesinin eşanlamlısı olarak kullanılan Başkırt ismiyle tanıtırlar ki, bu esas Macar kitlesinden ayrı görülmediklerinin ifadesidir. Za­ten yukarıdaki cümle de böyle bir etnik ayrım ima etmez. Ama Hristiyan olan Macarları kendilerinden başka bir topluluk olarak göstermek için de bir çaba içindedir: “Memleketimiz… Frenklerden Hüngür denen bir milletin ülkesindedir.”</span></p>
<p><span>Hungar kelimesi Türkçe Onoğur’dan (“On Boy”) gelir ve kısaca Macar birliğinin ismidir.<a href="https://www.altayli.net/erken-donem-macarlar-arasinda-islam.html#_edn12" name="_ednref12"><sup><sup>[12]</sup></sup></a> Daha sonra etnik bir içerikle bu birliğin mensubu olan herkes­in ismi haline gelmiş ve Macaristan dışında, hemen tüm Avrupa’da kullanılmıştır. Durum böyle ise Bulgarlar nereye gitti? 30 kadar Müslüman köyünden en azından bazıları Bulgar asıllı olmalı değil midir? Bulgar ile Başkırt’ın özdeşleşmesinin örneğini bilmediğimiz için, o yönde bir yorum da yapamayacağız. Şimdilik tek makul açıklama, belirttiğimiz gibi kimlik bütünleşmesi olabilir. Belki Bulgar ke­limesi yakındaki düşman ve Hristiyan olan Tuna Bulgar’ı da çağrıştıracağından, Macar anayurdundaki bir halk olan ve isimleri Macarlıkla eşanlamlı kullanılan Başkırtlara, doğuda oluşları da hesaba katılarak, İslami renk atfı daha kolay olmuş olabilir. Macarlar bu ayrıntılarla fazla uğraşmamış gözüküyorlar.</span></p>
<p><span>Yâkut’tan bir sonraki kuşakta, Moğol istilası sonrasında, anlaşılan yine Macaristan’dan bir fakihle muhatap olan, ama haberine bozkır havasını vererek karıştıran Kazvinî de benzer bir haber veriyor gözükmektedir: “Başgırtlardan bir fakih bana şunları anlattı: Başgırt halkı büyük bir millettir. Çoğu Hristiyandır. Aralarında Ebu Hanife mezhebinde bir topluluk vardır. Bu Müslümanlar, bura­da Hristiyanların Müslümanlara cizye ödedikleri gibi, oradaki Hristiyanlara cizye öderler.”<a href="https://www.altayli.net/erken-donem-macarlar-arasinda-islam.html#_edn13" name="_ednref13">[13]</a></span></p>
<p><span>En geç Toksony zamanında Macaristan’a Müslümanların geldiğinin kuvvetli bir delili Musevi seyyah İbrahim ibn Yakub’ta bulunur. Ona göre Macaristan’daki Müslümanlar daha 965 civarında Prag’a ticarete gidiyorlardı.<a href="https://www.altayli.net/erken-donem-macarlar-arasinda-islam.html#_edn14" name="_ednref14"><sup><sup>[14]</sup></sup></a> Bu ticaretin başlamasından önce Macaristan’a ve çevreye alışmak için belli bir süre takdir et­meliyiz ki, herhalde 15-20 yıldan az değildir. Ayrıca ticaretin Bulgar Türklerin­den çok Harezmlilerin meşgalesi olduğunu göz önüne almalıyız ve bu kimseleri aşağıda bahsedeceğimiz Kalizlere yazmalıyız. I. Fodor da Voyvodina’daki bir iki çömlek ile Macaristan’daki Krassö nehrinin isminde bu ilk gelen Bulgarların izini bulduğuna inanır.<a href="https://www.altayli.net/erken-donem-macarlar-arasinda-islam.html#_edn15" name="_ednref15"><sup><sup>[15]</sup></sup></a> Mesûdî’nin Bizans’la savaşan dört Türk boyunun hikâyesini naklettiği ilginç bir haberi vardır. Buna göre Karadeniz kuzeyindeki dört Türk kavmi olan Başkırt (Macar), Peçenek ve Bizanslılar ile ortak bir mü­cadeleye girerler. <em>“Bu dört Türk kabilesi arasında Müslümanlığı kabul etmiş olup,</em><em> ancak kâfirlerle harp yapıldığı zaman işbirliği yapan Müslümanlar da vardı.”</em> <a href="https://www.altayli.net/erken-donem-macarlar-arasinda-islam.html#_edn16" name="_ednref16"><sup><sup>[16]</sup></sup></a> Bunlar ‘Hristiyanlaşanlara karşı savaşırlar; hatta muharebenin öncesinde onları İslam’a davet ederler. Gerek tarihi çerçeve, gerekse bu son tabirin vurgusundan, burada Macarlar ile Tuna Bulgarları arasındaki savaşların kastedildiği anlaşılıyor. Öte yandan, açık bir şekilde Macarlar arasındaki “İslam’ı kabul etmiş” kimseler­den de bahsedilir.<a href="https://www.altayli.net/erken-donem-macarlar-arasinda-islam.html#_edn17" name="_ednref17"><sup><sup>[17]</sup></sup></a></span></p>
<p><span>Elimizdeki erken dönem Macar kayıtlarında Müslümanlar için Ismaelita tabiri kullanılır. Papalıktan gelen mektuplar ise Saracenus der. 1395’den iti­baren böszörmeny ifadesi görülmeye başlar.<a href="https://www.altayli.net/erken-donem-macarlar-arasinda-islam.html#_edn18" name="_ednref18"><sup><sup>[18]</sup></sup></a> Nyırseg, Bihar, Pest, Saros ve Temes kazalarında bu isimle yeradları vardı.<a href="https://www.altayli.net/erken-donem-macarlar-arasinda-islam.html#_edn19" name="_ednref19"><sup><sup>[19]</sup></sup></a> Bir şekilde Müslümanlarla ilgili 40 adet yer adı tespit edilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/erken-donem-macarlar-arasinda-islam.html#_edn20" name="_ednref20"><sup><sup>[20]</sup></sup></a> Ancak kazılarda tek bir Müslüman köyüne ulaşılmış olup, 11. yy’dan önceye gitmemektedir.<a href="https://www.altayli.net/erken-donem-macarlar-arasinda-islam.html#_edn21" name="_ednref21"><sup><sup>[21]</sup></sup></a></span></p>
<p><span>Gesta’da ifade edildiği gibi, Macaristan’a Müslümanların gelişi değişik kaynak­lardan olmak üzere uzun bir döneme yayılmıştır. Bunlar sadece Bulgar’dan değil, Hazar’dan, dolayısıyla oradaki Müslümanların sılası olan Harezm’den ve de kimi örneklerde Tuna Bulgar üzerinden (Akdeniz dünyasından; aş. bkz. Mağribi Müs­lümanlar) geliyorlardı.<a href="https://www.altayli.net/erken-donem-macarlar-arasinda-islam.html#_edn22" name="_ednref22"><sup><sup>[22]</sup></sup></a> Tarihteki etkileri ve kaynaklarda yer almaları açısından Harezm Müslümanları, yani buradaki isimleriyle Kalizler en önemli yere sa­hiptir. Kalizler, Hazarlardan kopup gelen Türk boyu Kabarlarla birlikte Macar ordularında yardımcı kuvvet olarak bulunuyorlardı. Hatta bu Kabarlar Kalizleri (ve de Yahudileri) içeriyordu. Bunlar çoğunlukla Hive çevresinden geliyordu.<a href="https://www.altayli.net/erken-donem-macarlar-arasinda-islam.html#_edn23" name="_ednref23"><sup><sup>[23]</sup></sup></a> İsimleri Bizans kaynaklarında CouaYqç, Rus kaynaklarında XBaJiHC biçiminde geçmekte olup, Almanlar Kolzen derdi. Bunların 760’lardan itibaren paralı asker olarak Hazar hizmetinde oldukları düşünülür.<a href="https://www.altayli.net/erken-donem-macarlar-arasinda-islam.html#_edn24" name="_ednref24"><sup><sup>[24]</sup></sup></a></span></p>
<p><span>Bizans kaynaklarında, Macar Müslümanları hakkında, en azından düşman Macarları suçlama babında fazla bilgi bulunması beklenir ama durum böyle değil. Üstelik tek bir kaynaktaki atıflar da kafa karıştırıcıdır. 12. yy’dan Kinnamos’a göre ‘heterodoks’ Kalizler 1150 civarındaki savaşlarda Macarların müttefiki olarak Bizans’a karşı idi. Kinnamos sanki bunların Museviliğini vurgulamaktadır: Aslında Macarlar Hristiyan öğretilerine saygı gösterirler, ama yine de Musa’nın kanunlarına bunlar tamamen saf olmadığı halde – bağlıdırlar,”<a href="https://www.altayli.net/erken-donem-macarlar-arasinda-islam.html#_edn25" name="_ednref25">[25]</a> Györffy’nin belirttiği gibi, Harezmli Kalizlerin Yahudi olmasını düşünemeyeceğimiz için, burada Hazardan ayrılan Kabarlar içindeki Yahudi Türkleri düşünmek gerekir.<a href="https://www.altayli.net/erken-donem-macarlar-arasinda-islam.html#_edn26" name="_ednref26"><sup><sup>[26]</sup></sup></a> Öte yandan Kinnamos başka bir yerde Kalizler için “söylendiği gibi bunlar heterodoksturlar, öğreti bakımından Türklerle uyuşurlar” demektedir.<a href="https://www.altayli.net/erken-donem-macarlar-arasinda-islam.html#_edn27" name="_ednref27"><sup><sup>[27]</sup></sup></a> Kinnamos için Türk, Anadolu’yu alan Oğuz’dur; bunlar da Müslüman’dır. Dolayısıyla Kalizlerin uyuştuğu öğreti İslam olacaktır. Kinnamos’taki bilgi konu hakkında yeterli sorgulamaya sahip olmadığını göstermektedir ve hatta ilk haberinde konudan emin bile değildir ve hızlı geçmektedir. İşin özeti, Bizanslılar karşılarında aynı isim altında hem Mu­sevi, hem de Müslümanları görmüş olmalılar.</span></p>
<p><span>Bizanslıların Macarlarla savaşlarda karşılarında Müslümanları buluşuna Ebu Hamid Gırnatî de şahitlik etmiştir. Zira kendisi bu savaşın en şiddetli günlerinde Macaristan’da idi. Macar müttefiki Sırpların (ve de Boşnakların) yanında savaşan bu Müslümanlar önemli işler başarmışlardır.<a href="https://www.altayli.net/erken-donem-macarlar-arasinda-islam.html#_edn28" name="_ednref28"><sup><sup>[28]</sup></sup></a></span></p>
<p><span>Bir kaynak olarak Gırnatî’nin önemi, Macaristan’da uzun süre bulunmuş olmasından kaynaklanıyor. O kadar ki, oğlu burada iki asilzade Müslüman Macar kızıyla evlenmiş ve çocukları olmuştur. İki sınıf, yani doğulu/Avrasyalı ve ‘Mağribî’ Müslümanlardan<a href="https://www.altayli.net/erken-donem-macarlar-arasinda-islam.html#_edn29" name="_ednref29"><sup><sup>[29]</sup></sup></a> bahseden Gırnatî’nin tasvirleri rahatlık içinde yaşayan Müslümanları anlatır. Başka kaynaklarca da desteklendiği üzere, Müs­lümanlar başlıca kralın askerleridir. Ayrıca hazine ve para darbı işlemleri onlara emanet edilmiştir. Belli ayrıcalıklara sahip oldukları gibi, Kral II. Geza’nın (1141-1162) sevgisine de mazhardılar.<a href="https://www.altayli.net/erken-donem-macarlar-arasinda-islam.html#_edn30" name="_ednref30"><sup><sup>[30]</sup></sup></a> 1220’Ierde Halep’te Macar gençleri dinleyen Yâkut da olumlu bir hava yansıtır. Her ne kadar kral isyan etmelerinden korktuğu için Müslüman köylerinin etrafına sur yapılmasına izin vermemekte ise de, neti­cede bu Müslümanlar kralın askerleridir. Belli bir rahatlığa sahiptirler. İslam ül­kelerine eğitim için gitmekte ve dönüşte kendi toplumlarında din görevlisi olarak saygı görmektedirler.<a href="https://www.altayli.net/erken-donem-macarlar-arasinda-islam.html#_edn31" name="_ednref31"><sup><sup>[31]</sup></sup></a> Macaristan’da Arap harflerini kullanmaları<a href="https://www.altayli.net/erken-donem-macarlar-arasinda-islam.html#_edn32" name="_ednref32"><sup><sup>[32]</sup></sup></a> bu eğitim faaliyetleriyle alakalı olmalıdır.</span></p>
<p><span>Bu iki Müslüman haberinde şaşırtıcı olan şey, Macar ve Papalık haberlerinde­ki baskı ortamını anlatan kayıtlarla çelişiyor olmasıdır. Gerçi zaman açısından bu haberlerde sorun yoktur. II. Geza’dan daha önce, sırayla 1077-1095 ve 1095- 1116 yıllarında hüküm süren I. Laszlö ve Kalman dönemlerindeki kanunlarda Müslümanlar için çok zor hükümler vardır. Müslümanlar için tek çıkar yol olarak vaftiz öngörülüyordu ve başka türlü varlıklarını sürdürmelerinden söz edilmiyor­du.<a href="https://www.altayli.net/erken-donem-macarlar-arasinda-islam.html#_edn33" name="_ednref33"><sup><sup>[33]</sup></sup></a> Ne oldu da torunları II. Geza zamanında durum değişmişti? Komnenos’larla birlikte yükselen Bizans Macaristan’da büyük endişeye sebep olmuştu ve böyle bir dış tehdit karşısında içte birlik isteyen Macar sarayı dini tutuculuğu bir ke­nara bırakmış olabilir. Gırnatî Müslümanların durumu eskiden kötüydü de şimdi iyileşti gibi bir ifadede bulunmadığına göre, 1150’lerden hatırı sayılır bir zaman önce durum düzelmeye başlamış olmalıdır. Böylece, Komnenos tehdidi dışında siyasi havada başka değişim sebep ve saikleri de var gözüküyor. Lewicki’ye göre de, Kalmandan sonra yaşanan taht kavgalarında Müslümanların tutumu, hele de onun oğlu Istvân’dan sonra 1131-1141 yıllarında hüküm süren II Bela döne­mindeki taht iddiacılarına karşı Müslüman tüccarların krala -muhtemel- maddi yardımları durumlarını iyileştirmiş olabilir.<a href="https://www.altayli.net/erken-donem-macarlar-arasinda-islam.html#_edn34" name="_ednref34"><sup><sup>[34]</sup></sup></a></span></p>
<p><span>Yakut’un haberini düşündüren husus ise 13. yy papalarının tamamının Müslümanlara karşı Macar krallarına baskı uygulamalarıdır.<a href="https://www.altayli.net/erken-donem-macarlar-arasinda-islam.html#_edn35" name="_ednref35"><sup><sup>[35]</sup></sup></a> Papaların hedefinde sad­ece Macaristan Müslümanları yoktur. Moğollardan kaçıp gelen ama Hristiyanlığı kabule yanaşmayan eski Türk inancındaki Kumanlar, Bosna’nın Bogomilleri ve tabii Yahudiler de aynı tazyike muhataptılar. Konuyu Bosna ile karşılaştırmalı ele almak, Yakut’un haberini ispat edebilir. 1220’lerde Roma’dan Macar sarayına Bosna’daki ‘sapkınların’ yok edilmesi için sürekli uyarılar gitmekteydi ama bir şey yapılmadığı gibi, yeni yeni yayılan Bogomillik tam bu günlerde Bosna’yı tamamen ele geçirdi.<a href="https://www.altayli.net/erken-donem-macarlar-arasinda-islam.html#_edn36" name="_ednref36"><sup><sup>[36]</sup></sup></a> Papalık böyle bir bahaneyi umursamasa da, Macar kralları etraftaki herkesle birden savaşamazlardı. Alman cephesinde daima uyanık olmalıydılar; Rus, Leh ve Çek cephelerinde hedeflerini izleyip kazanımlarını korumalıydılar ve yeni yükselen iki önemli Balkan gücü olan Bulgaristan ve Sırbistan’da olup bitenleri dikkatle izlemeliydiler. Bu şartlarda kendi ülkelerindeki en önemli askeri güçlerden birini göz ardı edemez, daha doğrusu karşılarına alamazlardı herhalde. Macar sarayının başının kalabalığı 13. yy’ın ilk on yıllarında Müslümanların ve Bogomillerin rahat etmesini sağlamışa benziyor.</span></p>
<p><span>Roma’dan Müslümanlarla ilgili ilk uyarı mektubu 1221’de gitmiştir. Bu mektupta Macaristan’da Müslümanların Hristiyan köle ve hizmetçi edinmeler­inden şikâyet edilmekte, sırası gelmişken de kamu görevlerinde bulunmamaları istenmektedir.<a href="https://www.altayli.net/erken-donem-macarlar-arasinda-islam.html#_edn37" name="_ednref37"><sup><sup>[37]</sup></sup></a> Berend’in tespitlerine göre, muhtemelen kilise arazisi üzer­inde yaşanan tartışmalar rahipleri krala karşı bir konuma geçirmişti ve bahane olarak Müslümanları görüyorlardı. Bunların içinde, bölgesinde fazla Müslüman bulunmadığını tahmin ettiğimiz Estergon başpiskoposu en ileri gidendir. Belki hareketi o başlatmadı ama 1232 yılında kralın etrafındaki çok sayıda üst düzey görevliyi aforoz ederek devlete meydan okudu. Kralı aforoza ise cesaret edemedi. Şikâyetlerinde ülkede Müslümanların etkisinin ve de sayısının artışından dem vurmaktaydı, çünkü Müslümanların durumu daha iyi olduğundan halk bu dine geçiyordu. Baskılara dayanamayan kral II. Andrâs nihayet Müslüman ve Yahudilerin mali işlerde çalışmayacağına ve Hristiyan köle edinemeyeceklerine dair söz verdi.<a href="https://www.altayli.net/erken-donem-macarlar-arasinda-islam.html#_edn38" name="_ednref38"><sup><sup>[38]</sup></sup></a></span></p>
<p><span>Ne Andrâs’ın, ne de sonrakilerin bu sözleri yerine getirdiklerini biliyor­uz. Çünkü aynı şikâyetler 1291 yılına kadar sürmüştür. Andrâs’ın 1233’te ölümünden sonra Moğol tehlikesi belirdi ve işler tamamen tersine döndü. Moğollara karşı Roma’dan ve Hristiyan dünyasından destek bulamayan ‘serhat bekçisi’ Macar kralları, Müslüman ve Kuman savaşçılara dayanarak ülkeyi koru­mak zorundaydılar. Bu bir ideoloji değişikliğinin açık ifadesine işaret ediyordu ve nihayetinde 1272-1290 yılları arasında Hristiyan olup olmadığı sorgulanan Kuman lakaplı IV. Lâszlö’nun kral oluşuyla sonuçlandı.</span></p>
<p><span>Kilise hiçbir zaman susmasa da (örn. 1279’daki bir kararda Müslümanların giyimleriyle Hristiyanlardan ayırt edilmesi isteniyordu<a href="https://www.altayli.net/erken-donem-macarlar-arasinda-islam.html#_edn39" name="_ednref39"><sup><sup>[39]</sup></sup></a>), bu dönemde Müslü­manlar üzerinde merkezi erkin ciddi bir baskısı olduğunu düşünemeyiz. Ama onu takip eden dönemde artık Macaristan’daki İslam’ın son izleri siliniyor. Bu çalışmada kullanılan eserlerin tamamındaki görüş Moğol istilacılarının ülkede İslam’ın kalkmasındaki neredeyse tek sorumlu olduğu yönündedir ve Kilise’nin hiçbir dahlinden bahsedilmiyor,<a href="https://www.altayli.net/erken-donem-macarlar-arasinda-islam.html#_edn40" name="_ednref40"><sup><sup>[40]</sup></sup></a> ama yukarıdaki paragrafta özetlenen du­rum böyle bir hadiseyle çelişiyor. Nasıl ortadan kalktıkları diğer örneklerle karşılaştırmalı yeni bir çalışmayı gerektiriyor. Sebepler ne olursa olsun, zorlayıcı etmenin Vatikan ve onu kesin bir dille izleyen Katolik Macar kilisesi olduğunda kuşku gözükmüyor. Yahudiler, Bogomil Boşnaklar ve Tengrici Kumanların vaft­izi için o kadar çok çaba gösteren ve baskı uygulayan kilisenin, aleyhlerine koca koca Haçlı seferleri düzenlettiği Müslümanların varlığına nasıl katlandıklarını açıklamakta zorluk vardır. Kesin olarak söyleyebileceğimiz şey, dört asra yayılan Müslüman varlığının korunmasındaki en önemli yardımcının bizzat İslam dini olduğu, ama Macaristan’daki gelgitlere teslim müsamahanın da nihai olarak bu kimlik muhafazasında zemini teşkil ettiğidir.<a href="https://www.altayli.net/erken-donem-macarlar-arasinda-islam.html#_edn41" name="_ednref41"><sup><sup>[41]</sup></sup></a></span></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. Osman KARATAY</strong></span></a>
</p><p>Ege Üniversitesi, TDAE, Bornova – İzmir</p>
<p><strong>Alıntı Kaynak: </strong><a href="https://ege.academia.edu/OsmanKaratay" target="_blank" rel="noopener">https://ege.academia.edu/OsmanKaratay</a> (Pdf. formatından aktarılmıştır.)</p>
<p><span><strong>Not:</strong> Bu bölüm Balkanlar ve İslam: Dönüşüm, Kırılma ve Devamlılık Uluslararası Sempozyumunda (3-5 Kasım 2010, Çanakkale) sunulan “Arpadlılar Çağında Macarlar Arasında İslam (895-1301)” başlıklı bildirinin düzenlenmiş şeklidir.</span></p>
<hr>
<div><span><strong>Kaynakça</strong></span></div>
<div><span>♦ BEREND, Nora, At the Gate of Christendom:]ews, Muslims and Pagansin Medieval Hun- gary, c. 1000-1300, Cambridge, 2001.</span></div>
<div><span>♦ CZEGLEDY, Karoly, “Az Ârpad-kori mohamedânokröl es neveikröl”, Magyar Östörteneti Tanulmânyok, Budapest, 1985, s.99-104.</span></div>
<div><span>♦ FODOR, Istvân, “Archaeological Traces of the Volga Bulgars in Hungary of the Ârpâd Period”, Açta Orientalia Hungaricae, 33/3 (1979), s.315-325.</span></div>
<div><span>♦ GYÖRFFY, György, A MagyarsâgKeleti Elemei., Budapest, 1990.</span></div>
<div><span>♦ HRBEK, Ivan, “Ein Arabischer Bericht über Ungarn”, Açta Orientalia Hungaricae, V/3 (1955), s.205-230.</span></div>
<div><span>♦ IOANNES KİNNAMOS, Historia, çev. I. Demirkent, Ankara, 2001.</span></div>
<div><span>♦ İBN FAZLAN, îbn Fazlan Seyahatnamesi, çev. R. Şeşen, İstanbul, 1975.</span></div>
<div><span>♦ KARATAY, Osman, “Ortaçağda Bosna ve Macaristan: Cebir ve İnadın Tarihi”, Uluslararası Balkanlarda Türk Varlığı Sempozyumu -II- Bildiriler, C.2, yay. Ünal Şenel, Manisa, 2010, s.82-95.</span></div>
<div><span>♦ KARATAY, Osman, “Toros Bulgarları Anadolu’ya Nereden Geldi?”, Tarih İncelemeleri, XXVI/1 (Temmuz 2011), s.67-79.</span></div>
<div><span>♦ LEWICKI, Tadeusz, “Wçgri i muzuhnanie wçgierscy w svvietle relacji podröznika arab- skiego z XII w. Abü Hâmid al-Andalusı al-Garnaî’ego”, Rocznik Orientalistyczny, 13 (1937), s. 106-122.</span></div>
<div><span>♦ MESUDÎ, Murûc ez-Zeheb (Altın Bozkırlar), çev. D. A. Batur, İstanbul, 2004.</span></div>
<div><span>♦ NEMETH, Gyula, A Honfogldlo Magyarsâg Kialakuldsa, Budapest, 1930.</span></div>
<div><span>♦ NORRIS, Harry T., İslam in the Balkans: Religion andSociety betıveen EuropeandtheArab World, Columbia, 1993.</span></div>
<div><span>♦ RADY, Martyn, “The Gesta Hungarorum of Anonymus, the Anonymous Notary of King Bela: ATranslation”, South andEast European Revieıv 87-4 (2009), 681-727.</span></div>
<div><span>♦ SZÜCS Jenö, “Ket törtenelmi pelda az etnikai csoportok eletkepessegeröl”, Holmi, XX/11 (Kasım 2008), asıl yayın Budapest 1987.</span></div>
<div><span>♦ ŞEŞEN, Ramazan, İslam Coğrafyacılarına Göre Türkler ve Türk Ülkeleri, 2. baskı, Ankara, 1998.</span></div>
<div><span><strong><u>Dipnotlar:</u></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/erken-donem-macarlar-arasinda-islam.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Martyn Rady, “The Gesta Hungarorum of Anonymus, the Anonymous Notary of King Bela: A Translation”, South andEast European Revieıv 87-4 (2009), s. 726-727.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/erken-donem-macarlar-arasinda-islam.html#_ednref2" name="_edn2"><strong>[2]</strong></a> Nora Berend, At the Gate of Christendom: Jeıus, Muslims and Pagan! in Medieval Hungary, c. 1000-1300, Cambridge, 2001, s. 65.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/erken-donem-macarlar-arasinda-islam.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> Karoly Czegledy, “Az Âıpad-kori mohamedânokröl es neveikröl”, Magyar Ostörteneti Tanulnıdnyok, Budapest, 1985, s. 99-100.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/erken-donem-macarlar-arasinda-islam.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> Osman Karatay, “Toros Bulgarları Anadolu’ya Nereden Geldi?”, Tarih İncelemeleri, XXVI/1 (Temmuz 2011), s. 67-79.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/erken-donem-macarlar-arasinda-islam.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> Peçeneklerin arasında da Müslümanların bulunduğu düşünülür ve bunlar Macar vakayinamelerinde belirtildiği üzere bu ülkeye gelmişlerdir (Nora Berend, At the Gate of Christendom, s. 66). Bildiğim kadarıyla Peçeneklerdeki İslam konusunda münferit bir çalışma bulunmuyor. Bu konuda Rus kaynaklarında da atıflar vardır ve bir çalışmayı hak etmektedir. Karoly Czegledy, “Az Arpad-kori mohamedânokröl”, s. 100, Macaristan’a gelen Müslüman dalgalarına 1230’larda gelen kumanlar arasındaki Müslümanları da ekler.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/erken-donem-macarlar-arasinda-islam.html#_ednref6" name="_edn6"><strong>[6]</strong></a> İbn Fazlan, İbn Fazlan Seyahatnamesi, s. 46 vd.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/erken-donem-macarlar-arasinda-islam.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> Mesudî, Murûc ez-Zeheb (Altın Bozkırlar), çev. D. A. Batur, İstanbul, 2004, s. 77.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/erken-donem-macarlar-arasinda-islam.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a>    Ramazan Şeşen, İslam Coğrafyacılarına Göre Türkler ve Türk Ülkeleri, ikinci baskı, Ankara,   1998, s. 132.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/erken-donem-macarlar-arasinda-islam.html#_ednref9" name="_edn9"><strong>[9]</strong></a>    Ramazan Şeşen, İslam Coğrafyacılarına Göre Türkler ve Türk Ülkeleri, s. 203.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/erken-donem-macarlar-arasinda-islam.html#_ednref10" name="_edn10">[10]</a>  Tadeusz Lewicki, “Wçgri i muzulmanie \vegierscy w svvietle relacji podroznika arabskiegoz XII w. Abü Hâmid al-Andalusî al-Garnaî’ego”, Rocznik Orjentalistyczny, 13 (1937), s. 110. Letvicki, 14. yy coğrafyacısı Eb’l-Fida’nın da bu habere destek verdiğini düşünür. Ancak Bulardan gelen Müslümanların Idil değil, Tuna Bulgar’dan geldiklerine samimiyetle inanır. Delil olarak da Boris Han ile Papa’nın 868 senesindeki haberleşmelerinde ülkede Müslüman varlığına ima eden cümlelerin bulunmasını gösterir (Tadeusz Letvicki, “Wçgri i muzulmanie wçgierscy w stvietle relacji podroznika arabskiego z XII w. Abü Hâmid al-Andalusî al-Gaınaî’ego”.).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/erken-donem-macarlar-arasinda-islam.html#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> Nora Berend, Al the Gate of Christendom, s. 86, 153. Belki papaların ve rahiplerin mevcut öfkesini daha da artıran şey bu türden haberlerdi. Berend bunları uydurma ve abartı kabul eder. Zira bunun bir kaydı yoktur ve zaten kısa bir süre sonra Müslümanlar değil sayılarının artması, ortadan kalkacaklardır. Hâlbuki burada birbirini destekleyen iki kayda, Katolik şikâyetnamelerine ve Yakut’un haberine sahibiz. Müslümanların ortadan kalması 13. yüzyılın ilk dönemlerinde İslam’a geçişlerin olmadığını göstermez. Burada irdelenmesi gereken şey, İslam’ın kayboluşunun normal bir süreçte mi olduğudur.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/erken-donem-macarlar-arasinda-islam.html#_ednref12" name="_edn12">[12]</a>  Geniş bilgi için bkz. Gyula Nemeth, A Honfogldlo Magyarsâg Kialakuldsa, Budapest, 1930, s. 176-182.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/erken-donem-macarlar-arasinda-islam.html#_ednref13" name="_edn13">[13]</a> Ramazan Şeşen, İslam Coğrafyacılarına Göre Türkler ve Türk Ülkeleri, s. 152.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/erken-donem-macarlar-arasinda-islam.html#_ednref14" name="_edn14"><strong>[14]</strong></a>  Nora Berend, At the Gate of Christendom, s. 65-66.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/erken-donem-macarlar-arasinda-islam.html#_ednref15" name="_edn15">[15]</a>  Istvan Fodor, “Archaeological Traces of the Volga Bulgars in Hungary of the Arpâd Period”, Açta Orientalia Hungaricae, 33/3 (1979), s. 316-322.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/erken-donem-macarlar-arasinda-islam.html#_ednref16" name="_edn16"><strong>[16]</strong></a> Mesudî, Murûc ez-Zeheb, s. 93-95; Ramazan Şeşen, İslam Coğrafyacılarına Göre Türkler ve Türk Ülkeleri, s. 54-55.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/erken-donem-macarlar-arasinda-islam.html#_ednref17" name="_edn17">[17]</a> Jenö Szücs, “Ket törtenelmi pelda az etnikai csoportok eletkepessegeröl”, Holmi, XX/1 1 (Kasım 2008), asıl yayın Budapest, 1987, s. 1401.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/erken-donem-macarlar-arasinda-islam.html#_ednref18" name="_edn18">[18]</a> Kâroly Czegledy, “Az Arpad-kori mohamedânokröl”, s. 99.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/erken-donem-macarlar-arasinda-islam.html#_ednref19" name="_edn19">[19]</a>  György Györfiy, A Magyarsdg Keleti Elemei, Budapest, 1990, s. 54.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/erken-donem-macarlar-arasinda-islam.html#_ednref20" name="_edn20"><strong>[20]</strong></a>  Nora Berend, At the Gate of Christendom, s. 67.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/erken-donem-macarlar-arasinda-islam.html#_ednref21" name="_edn21"><strong>[21]</strong></a>  Nora Berend, At the Gate of Christendom, s. 65.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/erken-donem-macarlar-arasinda-islam.html#_ednref22" name="_edn22"><strong>[22]</strong></a>  Nora Berend, At the Gate of Christendom, s. 65.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/erken-donem-macarlar-arasinda-islam.html#_ednref23" name="_edn23">[23]</a> György Györfiy, A Magyarsdg Keleti Elemei, s. 50-51; Kâroly Czegledy, “Az Ârpad-kori mohamedânokröl”, s. 100-102; Nora Berend, At the Gate of Christendom, s. 66.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/erken-donem-macarlar-arasinda-islam.html#_ednref24" name="_edn24">[24]</a>  György Györfiy, A Magyarsdg Keleti Elemei, s. 50, 53. Kaliz isminin kaynaklarda ilk geçişi Hatip Zekcriya’da kabul edilir. Bu Süryani kaynağında 6. yy ortalarındaki bozkır halkları listesinde bunların ismi kwl$ ‘xwâlis’ olarak geçer. Bkz. Kâroly Czegledy, “Az Arpad-kori mohamedânokröl”, s. 102.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/erken-donem-macarlar-arasinda-islam.html#_ednref25" name="_edn25">[25]</a> Ioannes Kinnamos, Historia, çev. I. Demirken!, Ankara, 2001, s. 84.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/erken-donem-macarlar-arasinda-islam.html#_ednref26" name="_edn26">[26]</a>  György Györfly, A Magyarsâg Keleti Elemei, s. 50-51 –</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/erken-donem-macarlar-arasinda-islam.html#_ednref27" name="_edn27">[27]</a>  Ioannes Kinnamos, Historia, s. 178.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/erken-donem-macarlar-arasinda-islam.html#_ednref28" name="_edn28">[28]</a> Ivan Hrbek, “Ein Arabischer Bericht über Ungarn”, Açta Orientalia Hungaricae, V/3 (1955), s. 209; Nora Berend, At the Gate of Christendom, s. 141.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/erken-donem-macarlar-arasinda-islam.html#_ednref29" name="_edn29">[29]</a> Ivan Hrbek, “Ein Arabischer Bericht über Ungarn”, s.208; Karoly Czegledy, “Az Ârpad-kori mohamedanokrol”, s. 104. Görffy bunları Alanlarla teşhis eder: Görffy A Magyarsâg Kekti Elemei, s. 558. Ancak kendisi de Mağrib asıllı olan Gırnatî’nin böyle bir hükümde yanılması zor olsa gerektir. Ortaçağ başlarında Mağrib’e göç etmiş Alanlardan bir zümrenin bu kez Müslüman olmuş olarak Macaristan’a dönmüş olması gibi bir ihtimal ise (Jenö Szücs, “Ket törtenelmi pelda az etnikai csoportok eletkepessegeröl”, s. 1403) zorlama gözüküyor.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/erken-donem-macarlar-arasinda-islam.html#_ednref30" name="_edn30">[30]</a> Ivan Hrbek, “Ein Arabischer Bericht über Ungarn”, s. 210-211; Karoly Czegledy, “Az Ârpad-kori mohamedânokrol”, s. 104; Nora Berend, At the Gate of Christendom, s. 85, 121-122, 140-141.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/erken-donem-macarlar-arasinda-islam.html#_ednref31" name="_edn31">[31]</a>  Ramazan Şeşen, İslam Coğrafyacılarına Göre Turkler ve Türk Ülkeleri, s. 132; Jenö Szücs, “Ket törtenelmi pelda az etnikai csoportok eletkepessegeröl”, s. 1403, bunların Srem bölgesinden geldiklerine inanır.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/erken-donem-macarlar-arasinda-islam.html#_ednref32" name="_edn32">[32]</a> Jenö Szücs, “Ket törtenelmi pelda az etnikai csoportok eletkepessegeröl”, s. 1404.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/erken-donem-macarlar-arasinda-islam.html#_ednref33" name="_edn33">[33]</a>  Tadeusz Levvicki, “Wçgri i muzulmanie vvçgierscy”, s. 115; Kâroly Czegledy, “Az Arpad-kori mohamedânokrol”, s. 99; Nora Berend, At the Gate of Christendom, s. 85; Jenö Szücs, “Ket törtenelmi pelda az etnikai csoportok eletkepessegeröl”, s. 1402.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/erken-donem-macarlar-arasinda-islam.html#_ednref34" name="_edn34">[34]</a>  Tadeusz Levvicki, “Wçgri i muzulmanie vvçgierscy”, s. 120-121.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/erken-donem-macarlar-arasinda-islam.html#_ednref35" name="_edn35">[35]</a>  Kâroly Czegledy, “Az Arpad-kori mohamedânokröl”, s. 99.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/erken-donem-macarlar-arasinda-islam.html#_ednref36" name="_edn36">[36]</a> Bu dönemdeki Bosna-Macaristan ilişkileri şu tebliğimizde incelenmiştir: Osman Karatay, “Ortaçağda Bosna ve Macaristan: Cebir ve İnadın Tarihi”, Uluslararası Balkanlarda Türk Varlığı Sempozyumu -II- Bildiriler, C.2, yay. Ünal Şenel, Manisa, 2010, s. 82-95.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/erken-donem-macarlar-arasinda-islam.html#_ednref37" name="_edn37"><strong>[37]</strong></a>  Nora Berend, At the Gate of Christendom, s. 152.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/erken-donem-macarlar-arasinda-islam.html#_ednref38" name="_edn38">[38]</a>  Nora Berend, At the Gate of Christendom, s. 154-157.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/erken-donem-macarlar-arasinda-islam.html#_ednref39" name="_edn39"><strong>[39]</strong></a>  Nora Berend, At the Gate of Christendom, s. 162.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/erken-donem-macarlar-arasinda-islam.html#_ednref40" name="_edn40">[40]</a>  Harry T. Norris, İslam in the Balkans, Columbia, 1993, s. 28; Nora Berend, At the Gate of Christendom, s. 237 vd.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/erken-donem-macarlar-arasinda-islam.html#_ednref41" name="_edn41">[41]</a> Jenö Szücs, “Ket törtenelmi pelda az etnikai csoportok eletkepessegeröl”, s. 1404.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>I. Dünya Harbi Sırasında Şerif Hüseyin’in Siyasi Faaliyetleri</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/i-dunya-harbi-sirasinda-serif-huseyinin-siyasi-faaliyetleri</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/i-dunya-harbi-sirasinda-serif-huseyinin-siyasi-faaliyetleri</guid>
<description><![CDATA[ I. Dünya Harbi Sırasında Şerif Hüseyin’in Siyasi Faaliyetleri
Birinci Dünya Savaşının başlamasının temel sebepleri, XIX. Yüzyıldaki siyasi ve ekonomik gelişmeler sonucunda ortaya çıkmıştır. Bununla beraber Fransız İhtilali’nin ortaya çıkardığı yeni fikirler, liberalizm hareketiyle birlikte, dünyayı kimin yöneteceği sorununun doğurduğu rekabet ve güçlü bir madde olarak petrolün keşfi de etkili olmuştur. İngiltere bu rekabet içerisinde, Akdeniz’de olduğu gibi, Arap Yarımadası’nın birçok yerinde de nüfuzunu […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4813014f2.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:45 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Dünya, Harbi, Sırasında, Şerif, Hüseyin’in, Siyasi, Faaliyetleri</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/03/Deniz-Dogru.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/i-dunya-harbi-sirasinda-serif-huseyinin-siyasi-faaliyetleri.html">I. Dünya Harbi Sırasında Şerif Hüseyin’in Siyasi Faaliyetleri</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Deniz DOĞRU</strong></span></a>
</p><p><span>Birinci Dünya Savaşının başlamasının temel sebepleri, XIX. Yüzyıldaki siyasi ve ekonomik gelişmeler sonucunda ortaya çıkmıştır. Bununla beraber Fransız İhtilali’nin ortaya çıkardığı yeni fikirler, liberalizm hareketiyle birlikte, dünyayı kimin yöneteceği sorununun doğurduğu rekabet ve güçlü bir madde olarak petrolün keşfi de etkili olmuştur. İngiltere bu rekabet içerisinde, Akdeniz’de olduğu gibi, Arap Yarımadası’nın birçok yerinde de nüfuzunu arttırabilme faaliyetlerini sürdürmekteydi. İngiltere, bir taraftan uzun süredir sömürgesi durumunda olan Hindistan’ın deniz yolunun güvenliğini sağlamak, bir yandan da yüzyılın keşfi niteliğindeki “petrolün” ana vatanı Arabistan Yarımadası üzerindeki etkinliğini arttırma çabasındaydı.</span></p>
<p><span>Dolayısıyla İngiltere XIX. Yüzyıldaki dış politikasını bu iki ülke üzerine inşa etmiştir.<a href="https://www.altayli.net/i-dunya-harbi-sirasinda-serif-huseyinin-siyasi-faaliyetleri.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a> İngiltere’nin bu deniz aşırı politikası Osmanlı Devleti egemenliğindeki Arabistan Yarımadası toprakları üzerinde cereyan etmekteydi. İngiltere bu hedefleri doğrultusunda, Arabistan Yarımadasına sahip olabilme ya da kendi himayesinde bir iktidar oluşturma yoluna başvuracaktır. İngiltere bu politikasını Arabistan Yarımadası’nda yaygınlaştırmada Mekke Emiri Şerif Hüseyin’i mihenk olarak almıştır. Böyle bir yola başvurmalarının nedeni ise, Şerif Hüseyin’in temeli Arap Milliyetçiliği<a href="https://www.altayli.net/i-dunya-harbi-sirasinda-serif-huseyinin-siyasi-faaliyetleri.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a> olan bir Arap Krallığı kurma ve başkanı olma düşüncesini bilmeleridir. İlk temas Şerif Hüseyin’in oğlu Abdullah vasıtasıyla 1912 yılında Kahire’de İngiltere Başkonsolosu Lord Kitchener’le sağlandı.<a href="https://www.altayli.net/i-dunya-harbi-sirasinda-serif-huseyinin-siyasi-faaliyetleri.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a> Daha sonra 1914 yılında Kahire’de tekrar bir araya gelmişlerdir. Bu görüşmede Abdullah babasının düşüncelerini ve Hicaz’ın durumunu Lord Kitchener’a şu şekilde ifade etmiştir:</span></p>
<p><span><em>“Bugünkü gerginliğin sebebi, Türkler’in Şeriflik makamının yetkilerini kırmak ve Hicaz’da oraya uygun olmayan bürokratik bir yönetim kurma isteğinden doğmakta ise de, bu ancak gerginliğin bu ana mahsus sebebidir. Hicaz meselesi Arab meselesinin ancak bir kısmıdır…”</em><a href="https://www.altayli.net/i-dunya-harbi-sirasinda-serif-huseyinin-siyasi-faaliyetleri.html#_edn4" name="_ednref4"><sup>[4]</sup></a></span></p>
<p><span>Abdullah’ın bu açıklamalarına karşılık Lord Kitchener, Hicaz’ın mevcut durumunun korunması gerektiğini ifade eder. Kitchener’in bu kadar ihtiyatlı konuşmasının nedeni ise İngiltere’nin Şerif’i desteklemekte henüz tam kararlı olmayışıdır. Fakat bu görüşmede kesin bir sonuç ortaya çıkmasa da, Şerif Hüseyin’in bu sıralarda isyan düşüncesine sahip olduğunu gösterir.<a href="https://www.altayli.net/i-dunya-harbi-sirasinda-serif-huseyinin-siyasi-faaliyetleri.html#_edn5" name="_ednref5"><sup>[5]</sup></a></span></p>
<p><span>İngiltere, Şerif Hüseyin’in hoşnutsuzluğunu ve başkaldırı isteğini daha önceden fark etmiş olmasına rağmen, Osmanlı Devleti ile de ilişkisinin tamamen bozulmasını istemiyordu. Bunun birçok sebebi olduğu halde, iki tanesi özellikle İngiltere’yi tedirgin ediyordu. İlki Emir’in Araplar üzerindeki etkisinin ne kadar olduğunun bilinmemesi, ikincisi İngiltere idaresi altındaki Müslümanların ve diğer İslam Dünyasının böyle bir hareketi nasıl karşılayacağını kestirememesiydi.<a href="https://www.altayli.net/i-dunya-harbi-sirasinda-serif-huseyinin-siyasi-faaliyetleri.html#_edn6" name="_ednref6"><sup>[6]</sup></a></span></p>
<p><span>Birinci Cihan Harbi’nin başlaması İngiltere’yi daha kararlı hareket etmeye zorlamıştır. Bunun en önemli sebebi, Osmanlı Devleti’nin Almanya’nın yanında savaşa girmesidir. Hindistan deniz yolu ve petrol bölgeleri her an Almanya’nın eline geçebilirdi. Bu nedenle İngiltere, hemen Şerif Hüseyin ile ilişkiye girerek kendilerine yardım ettiği takdirde, bunu karşılıksız bırakmayacaklarını ve her türlü yabancı saldırıya karşı koruyacakları garantisini verecektir.</span></p>
<p><span>Nitekim Osmanlı Devleti daha savaşa girmeden Ağustos 1914 de İngiltere Kızıldeniz ve Akdeniz de Osmanlı Devleti’ne karşı faaliyetlerini arttırmıştır.<a href="https://www.altayli.net/i-dunya-harbi-sirasinda-serif-huseyinin-siyasi-faaliyetleri.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a> İngiltere bir yandan da Şerif Hüseyin ile ilişkilerini iyi tutabilmek için, Mekke, Medine ve Cidde’nin herhangi bir saldırıya maruz kalmayacağı propagandasını yapıyordu. Bununla beraber Araplara erzak temin edeceklerini söylüyordu.</span></p>
<p><span>İngiltere, Arapları Osmanlı Devletine karşı kışkırtmak amacıyla yaptığı propagandaları 1915 yılının başlarında oldukça yoğunlaştırdı. 6 Mayıs 1915 tarihinde Arabistan’a uçakla attığı beyannamede şöyle diyordu: <em>“Almanya ile olan bu meçhul muharebeye girişmemiz ancak kendisine muhip olan ufak bir hükümete kabahatsiz olarak ansızın ettiği hücum içindir. Halbuki bizzat Almanya ahdi daimi ile hükmet-i mezkurenin istiklalini taht-ı kefaletini almıştı.”</em><a href="https://www.altayli.net/i-dunya-harbi-sirasinda-serif-huseyinin-siyasi-faaliyetleri.html#_edn8" name="_ednref8"><em>[8]</em></a></span></p>
<p><span>Burada İngilizler, Osmanlı Devleti’nin gayr-i Müslim Almanlarla birlikte savaşa girdiklerini, Arapların Şerif Hüseyin’in etrafında toplanmaları gerektiğini ifade etmektedir. Nitekim 4 Temmuz 1915 tarihinde Hicaz ve çevresi için gönderdikleri erzağa, Osmanlı memurlarının el koyduğu haberini yayarak, yeniden erzak sevk edeceklerini bildiriyorlardı.<a href="https://www.altayli.net/i-dunya-harbi-sirasinda-serif-huseyinin-siyasi-faaliyetleri.html#_edn9" name="_ednref9"><sup>[9]</sup></a>İngiltere’nin yaymaya çalıştığı bu tür haberlerin aslı olmadığı gibi, Osmanlı’nın yardım gemilerinin Hicaz Bölgesine ulaştırmaya çalıştığı erzakın, ulaşmaması için Fransızlarla birlikte engellemeye çalışıyorlardı.</span></p>
<p><span>Osmanlı Devleti, İngiltere’nin Arabistan Yarımadasındaki faaliyetlerini engellemeye çalışırken, İngiltere ile işbirliğini başından beri planlayan Şerif Hüseyin de Arap Krallığını gerçekleştirmeye çalışıyordu. Bir taraftan da İngiltere ile münasebetlerini sürdürüyor, diğer yandan da Suriye’de başlayan Arap Milliyetçiliği hareketi ile işbirliği zemini arıyordu. Şerif Hüseyin bu iş için oğullarından Faysal’ı, Osmanlı Devleti’nin Çanakkale Harplerindeki durumunu öğrenmesi için İstanbul’a göndermişti. Faysal, İstanbul’dan dönüşünde, Suriye’ye uğrayıp, buradaki cemiyetlerle de görüşmeler yapmıştır.<a href="https://www.altayli.net/i-dunya-harbi-sirasinda-serif-huseyinin-siyasi-faaliyetleri.html#_edn10" name="_ednref10"><sup>[10]</sup></a></span></p>
<p><span>Şerif Faysal Mayıs 1915’deki bu ziyareti sonunda, Şam da El-Fatat ve EL-Ahd gibi cemiyet üyeleriyle de gizli görüşmeler yapmıştır. Hatta bu gizli görüşmelerde, yargılanacak olan Arap ihtilalcilerin affedilmesi gerektiğini ifade etmişti. Faysal ile cemiyet üyeleri arasında yapılan görüşmeler de, Osmanlı Devleti’ne karşı İngiltere ile işbirliği kararı alındığı gibi, gelecekteki Arap Krallığı’nın sınırları da belirlendi. 23 Mayıs 1915 tarihli Şam Protokolü olarak geçen anlaşmada, kurulması planlanan Arap Devleti’nin sınırları şöyle idi: <em>“37. Paralelde Mersin, Adana hattından itibaren Bireceik, Urfa, Mardin, Midyat ve İran snırına kadar olan saha:Doğu, Basra Körfezi’nin aşağısından İran’a kadar:Güney, Aden hariç Hint Okyanusuna kadar:Batı, Kızıldeniz ve Mersin geçişine kadar Akdeniz”.</em> <a href="https://www.altayli.net/i-dunya-harbi-sirasinda-serif-huseyinin-siyasi-faaliyetleri.html#_edn11" name="_ednref11"><sup>[11]</sup></a></span></p>
<p><span>Şerif Faysal’ın İstanbul intibaları ve Suriye’deki Arap İhtilalcilerinin tutuklanmaları, Şerif’in Suriye’deki ihtilalcilerle birleşme düşüncesini engelledi. İngiltere de Çanakkale Harpleri’nde mağlup olunca Ortadoğu politikasını yeniden gözden geçirmek zorunda kalmıştır. İngiltere Osmanlı Devleti’ne karşı savaş yükünü azaltabilmek için, daha önce Araplar’ı destekleme yönündeki kararsızlığı ortadan kalkmıştır.<a href="https://www.altayli.net/i-dunya-harbi-sirasinda-serif-huseyinin-siyasi-faaliyetleri.html#_edn12" name="_ednref12">[12]</a></span></p>
<p><span>Şerif Hüseyin de, Şam Protokolü kapsamında oğlu Abdullah vasıtasıyla Kahire’deki İngiliz Başkonsolos’u Lord Kitchener’e bir anlaşma yapabilmek için müracaatta bulundu. Fakat, İngiltere ile Mekke Emiri toprakları paylaşma noktasında anlaşma yapamamışlardır.<a href="https://www.altayli.net/i-dunya-harbi-sirasinda-serif-huseyinin-siyasi-faaliyetleri.html#_edn13" name="_ednref13">[13]</a> Nitekim İngiliz Yüksek Komiseri Henry Mac Mahon’un 24 Ekim 1915 tarihli mektubunda İngiltere’ye bir anlaşma için müracaat etti. Fakat İngiltere ile Şerif Hüseyin bazı noktalarda anlaşamamışlardır. Nitekim 6 Kasım 1915 tarihli Henry Mac Mahon’nun gönderdiği bir mektupta<a href="https://www.altayli.net/i-dunya-harbi-sirasinda-serif-huseyinin-siyasi-faaliyetleri.html#_edn14" name="_ednref14"><sup>[14]</sup></a> Mersin, Hatay, Şam, Hama, Humus ve Halep’in doğusunda kalan Suriye topraklarının Arap sayılmayacağı bahisle, buralarda Fransız çıkarlarının göz önünde tutulması istendi.</span></p>
<p><span>Bu mektupta Şerif’in Halifelik isteğinden hiç söz edilmemiştir. Şerif Hüseyin ile Mac Mahon arasındaki pazarlık 10 Mart 1916’ya kadar devam etmiştir.<a href="https://www.altayli.net/i-dunya-harbi-sirasinda-serif-huseyinin-siyasi-faaliyetleri.html#_edn15" name="_ednref15"><sup>[15]</sup></a> Pazarlıklar sonucunda Şerif Hüseyin birtakım isteklerinden vazgeçmiştir. İngilizler ile işbirliğine birtakım haklarından vazgeçerek karar veren Şerif’in bu durumunu Lawrence şöyle anlatıyor. <em>“Şerif Hüseyin, son derece duygusal olan ve inandıkları şeylere sezgisel olarak kaptırıveren Araplara iyi kalpli ve kendilerine yetebilecek kaynakları olduğuna inandırmakta gerçekten büyük başarı göstermişti. Ardından bizimle işbiriliğine girişerek, doktrinini ve düşlerini silahlarımızla ve paralarımızla gerçekleştirebileceğine inandırmıştı bizi. Kabileler, bağımsız bir Arap Devleti kurulacağına ve kendilerinin de bu devletin yönetimine katılacağına inandırılmalardı.”</em><a href="https://www.altayli.net/i-dunya-harbi-sirasinda-serif-huseyinin-siyasi-faaliyetleri.html#_edn16" name="_ednref16"><sup>[16]</sup></a></span></p>
<p><span>İngiltere ile Şerif Hüseyin arasındaki anlaşma İngiltere’nin istekleri doğrultusunda gerçekleşmişti. İngiltere’nin asıl polikası, Kanal üzerindeki Türk gücünü uzaklaştırmaktı. Nitekim Hicaz bölgesinde Şerifle anlaşmaları, Osmanlı Devleti’nin Suriye ve Kanal’daki gücünün bölünmesine neden olmuştur.</span></p>
<p><span>İngiltere, Şerif Hüseyin ile münasebetlerini müttefiki olan Fransa’ya bildirmemiştir. Fransa Kasım 1915 de bunu öğrenince, Ortadoğu üzerindeki menfaatlerini koruma çabasına girişti. Bunun sonucunda İngiltere ile Fransa arasında 9-16 Mayıs 1916 tarihinde Sykes-Picot Antlaşması yapıldı, bu anlaşmaya göre<a href="https://www.altayli.net/i-dunya-harbi-sirasinda-serif-huseyinin-siyasi-faaliyetleri.html#_edn17" name="_ednref17">[17]</a> Suriye’nin Akka’dan itibaren Kuzey’e doğru bütün kıyı bölgesi (Beyrut dahil), Adana ve Mersin bölgeleri Fransa’nın olacaktı. Bağdat-Basra arası ve Dicle ile Fırat bölgesi de İngiltere’nin olacaktı. Geri kalan topraklarda bir Arap Devleti ya da Arap Devletleri Federasyonu kurulacaktı.</span></p>
<p><span>Bunun sonucunda, kurulması düşünülen Arap Devleti’nin sınırları içinde Akka-Kerkük çizgisinin Kuzey kısmı Fransız nüfuz alanı olarak, güney kısmı ise İngiliz nüfuz alanı olarak ayrılmıştır.</span></p>
<p><span>İngiltere bu antlaşma ile Fransa’ya verdiği bölgeleri aynı zamanda Şerif Hüseyin’in kuracağı Arap Devletinin sınırları içerisinde de bırakmıştı. İngiltere Şerif Hüseyin’e karşı ikiyüzlü davranmakla kalmayıp, bir yandan da Necd Bölgesi Emiri İbn-i Suud ile de Aralık 1915 de bir anlaşma imzalayarak, Basra Körfezi’nin güney kıyılarında da O’nun egemenliğini tanıdı. Halbuki daha önce Şerif Hüseyin ile yapılan anlaşma da, bu bölgeler üzerinde Şerifin 18 egemenliği tanınmıştı.<a href="https://www.altayli.net/i-dunya-harbi-sirasinda-serif-huseyinin-siyasi-faaliyetleri.html#_edn18" name="_ednref18">[18]</a></span></p>
<p><span>Şerif Hüseyin, Osmanlı Devleti’ne karşı ayaklanmak için İngiltere’den ellibin sterlin, silah, cephane ve erzak istedi. İngiltere’de Kanal üzerindeki amaçlarına ulaşabilmenin yolunu Arap isyanında görüyordu. Bu nedenle isyan için gerekli hiçbir maddi yardımı esirgememiştir.<a href="https://www.altayli.net/i-dunya-harbi-sirasinda-serif-huseyinin-siyasi-faaliyetleri.html#_edn19" name="_ednref19"><sup>[19]</sup></a> Bu duruma uygun olarak 1 Şubat 1916’da yapılan anlaşma gereğince Mekke Emir’i şöyle hareket edecekti. Oğullarından Ali Medine’ye giderek, bu bölgedeki Arap’larla Osmanlı Devleti’nin erzak ve cephane nakliyatını engellemek için demiryolunu kesecekti. Diğer yandan da oğlu Abdullah Suriye’den hareket ederek Osmanlı Devleti’nin kuzeyden gelecek kuvvetlerine karşı koyacaktı. Ayrıca Suriye’deki Arap İhtilalcileri ile ilişkiye girerek, Osmanlı ordusundaki Arap unsurları Türklere karşı ayaklandırılacaktı.<a href="https://www.altayli.net/i-dunya-harbi-sirasinda-serif-huseyinin-siyasi-faaliyetleri.html#_edn20" name="_ednref20">[20]</a> İngiltere ile Şerif Hüseyin arasındaki münasebetler 1916 yılının Haziran ayında artık isyanın başlaması için istenen noktaya gelmiştir.</span></p>
<p><span>SONUÇ</span></p>
<p><span>Birinci Dünya Savaşı başlamadan hemen önce, dünyadaki bloklaşmalar ve sömürge yarışı, Osmanlı Devletinin de bloklar içerisine girmesine neden olmuştur. Osmanlı Devleti tercihini Almanlardan yana kullanmıştır.</span></p>
<p><span>Almanya’nın dış politika hedefleri arasında, İngiltere’nin sömürgesi Hindistan’ı ve petrol bölgesi olan Arabistan Yarımadası’nı ele geçirmek de vardı. Almanya’nın bu politikasını bilen İngiltere bunu engelleyebilmek için, bu bölgede kendi egemenliğini ya da kendi himayesinde bir gücün egemenliğini sağlamak istiyordu. İngiltere bu politikasını gerçekleştirdiği takdirde, bu bölgelerdeki Alman tehdidini ortadan kaldıracağı gibi, Osmanlı Devleti’nin askeri gücünün de bölünmesini sağlayarak, asıl önem verdiği Kanal Cephesi’nde daha rahat hareket edebilecekti. İngiltere bu politikası doğrultusunda, Osmanlı Devleti ile arasının açık olduğunu bildiği Mekke Emiri Şerif Hüseyin ile münasebet kurmuştur. Şerif Hüseyin liderliğindeki Araplar’ı Osmanlı Devleti’ne karşı ayaklandırmak istemiştir. Bu sebeplerden dolayı, 1912 yılından itibaren görüşmelerde bulunduğu Şerif Hüseyin ile temasa geçmiştir.</span></p>
<p><span>Şerif Hüseyin’in bağımsız Arap Krallığı kurmak ve Hilafet’in de Padişah’tan alınması hususunda, İngiltere’nin kendisine yardım etme isteğini İngiltere kabul edince münasebetler başlamıştır. Şerif Hüseyin ile İngiltere arasındaki münasebetler Ocak 1916 yılında bir anlaşmayla sonuçlandı. Şerif Hüseyin anlaşmaya vardığı İngilizler’in yönlendirmesi ile Osmanlı Devleti’ne 6-10 Haziran 1916’da isyan bayrağını açmıştır.</span></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Deniz DOĞRU</strong></span></a>
</p><p><span>Okt., AKÜ, Atatürk İlkeleri İnkılap Tarihi Bölümü Okutmanı</span></p>
<hr>
<div><span><strong>Dipnotlar:</strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/i-dunya-harbi-sirasinda-serif-huseyinin-siyasi-faaliyetleri.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Fahir Armaoğlu, 20.Yüzyıl Siyasi Tarihi, Türkiye İş Bankası Yay.Ankara 1992. s.99-100; Salahi Sonyel, “Albay T.E. Lawrence, Haşimi Araplarını, Osmanlı İmparatorluğuna Karşı Ayaklanmaları İçin Nasıl Aldattı”, Belleten, Cilt. LI, Sayı 199, S.235.; Süleyman Kocabaş, Osmanlı İsyanlarında Yabancı Parmağı. Vatan Yay. Kayseri 1992 .s.93.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/i-dunya-harbi-sirasinda-serif-huseyinin-siyasi-faaliyetleri.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> Bessam TİBİ, Arap Milliyetçiliği. (Çev. Taşkın Temiz), Yöneliş Yay. İstanbul 1998 .s. 155.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/i-dunya-harbi-sirasinda-serif-huseyinin-siyasi-faaliyetleri.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> Yılmaz Altuğ, “Arap Ülkelerinin Osmanlı İmparatorluğu’ndan Ayrılışı”. Belgelerle Türk Tarihi Dergisi.Nr:25. Ekim 1969. s. 30.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/i-dunya-harbi-sirasinda-serif-huseyinin-siyasi-faaliyetleri.html#_ednref4" name="_edn4"><sup>[4]</sup></a> Kral Abdullah, Hatıralar. Hayat Tarihi Mecmuası. Nr:6, 1970. s.46-49.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/i-dunya-harbi-sirasinda-serif-huseyinin-siyasi-faaliyetleri.html#_ednref5" name="_edn5"><sup>[5]</sup></a> Y. Hikmet Bayur, Türk İnkılabı Tarihi. C.III/III. Türk Tarik Kurumu Yay, Ankara 1991. s.197.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/i-dunya-harbi-sirasinda-serif-huseyinin-siyasi-faaliyetleri.html#_ednref6" name="_edn6"><sup>[6]</sup></a> Ömer Kürkçüoğlu, Osmanlı Devletine Karşı Arap Bağımsızlık Hareketi(1908- 1914), Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Yay. Ankara 1982, s.77-79.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/i-dunya-harbi-sirasinda-serif-huseyinin-siyasi-faaliyetleri.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> Genelkurmay Askeri Tarih ve Strateji Enstitüsü Arşivi (Kısaltma A.T.A.S.E.), Klasör Numara. 164, dosya nu:144/179Fihrist, VIII. Kolordu Kumandanlığından Başkumandanlık Vekaleti’ne 18 Kasım 1914 tarihli şifre.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/i-dunya-harbi-sirasinda-serif-huseyinin-siyasi-faaliyetleri.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> A.T.A.S.E. Arşivi , Klasör Numara. 533, dosya nu:52/2085 Fihrist, Hicaz Kumandan Vekilinden Başkumandanlığa 6 Mayıs 1915 tarihli beyanname.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/i-dunya-harbi-sirasinda-serif-huseyinin-siyasi-faaliyetleri.html#_ednref9" name="_edn9"><sup>[9]</sup></a> A.T.A.S.E. Arşivi, Klasör Numara. 533, dosya nu:52/2085 Fihrist, IV. Ordu’dan Başkumandanlık’a 4 Temmuz 1915 tarihli şifre.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/i-dunya-harbi-sirasinda-serif-huseyinin-siyasi-faaliyetleri.html#_ednref10" name="_edn10"><sup>[10]</sup></a>  Cemal Paşa, Hatırat, Arma Yay. İstanbul 1996, s.247.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/i-dunya-harbi-sirasinda-serif-huseyinin-siyasi-faaliyetleri.html#_ednref11" name="_edn11"><sup>[11]</sup></a>  Cemal Paşa, a.g.e. s.242; KOCABAŞ,a.g.e. s.97.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/i-dunya-harbi-sirasinda-serif-huseyinin-siyasi-faaliyetleri.html#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> Kürkçüoğlu, a.g.e. s.77.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/i-dunya-harbi-sirasinda-serif-huseyinin-siyasi-faaliyetleri.html#_ednref13" name="_edn13">[13]</a> Yılmaz Altuğ, “Arap Ülkelerinin Osmanlı İmparatorluğu’ndan Ayrılışı” Belgelerle Türk Tarihi Dergisi.N.25. Ekim 1969. s.28.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/i-dunya-harbi-sirasinda-serif-huseyinin-siyasi-faaliyetleri.html#_ednref14" name="_edn14"><sup>[14]</sup></a> Altuğ, a.g.m. s.29.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/i-dunya-harbi-sirasinda-serif-huseyinin-siyasi-faaliyetleri.html#_ednref15" name="_edn15"><sup>[15]</sup></a> Şükrü Mahmud Nedim, Filistin Savaşı(1914-1918), (Çev. Abdullah Es). Genelkurmay Basımevi, Ankara 1995, s.28.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/i-dunya-harbi-sirasinda-serif-huseyinin-siyasi-faaliyetleri.html#_ednref16" name="_edn16"><sup>[16]</sup></a> T.E. Lawrence, Bilgeliğin Yedi Direği. (Çev. Yusuf Kaplan), Rey Yayıncılık, Kayseri 1991, s.136.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/i-dunya-harbi-sirasinda-serif-huseyinin-siyasi-faaliyetleri.html#_ednref17" name="_edn17">[17]</a> Armaoğlu, a.g.e., s.126.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/i-dunya-harbi-sirasinda-serif-huseyinin-siyasi-faaliyetleri.html#_ednref18" name="_edn18">[18]</a> Armaoğlu, a.g.e., 125.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/i-dunya-harbi-sirasinda-serif-huseyinin-siyasi-faaliyetleri.html#_ednref19" name="_edn19"><sup>[19]</sup></a> Kürkçüoğlu, a.g.e., s.99-100.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/i-dunya-harbi-sirasinda-serif-huseyinin-siyasi-faaliyetleri.html#_ednref20" name="_edn20">[20]</a> Kürkçüoğlu, a.g.e., s.99.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Tahrip Edilen Türk Tarihi ve Bir Türkü</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/tahrip-edilen-turk-tarihi-ve-bir-turku</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/tahrip-edilen-turk-tarihi-ve-bir-turku</guid>
<description><![CDATA[ Tahrip Edilen Türk Tarihi ve Bir Türkü
Sovyetler Birliği’nde ve Balkanlar’da yaşayan Türklerin tarihleri üzerinde oldukça fazla tahrifat yapıldığı artık herkesin malûmudur. Bu ülkelerdeki tarih kitapları genellikle ya Türk düşmanı ilim adamları veya komünist olduğunu kesinlikle ispatlamış olan ilim adamları tarafından yazıldı. Eski kaynakların kullanılması ve tarih yazılmasına ya gerek duyulmadı veya engellendi. Sadece tarih kitapları yalanlarla doldurulmakla da kalmadı; halk edebiyatı […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4810ef831.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:45 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Tahrip, Edilen, Türk, Tarihi, Bir, Türkü</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/06/Mustafa-Argunsah-001.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/tahrip-edilen-turk-tarihi-ve-bir-turku.html">Tahrip Edilen Türk Tarihi ve Bir Türkü</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. Mustafa ARGUNŞAH</strong></span></a>
</p><p><span>Sovyetler Birliği’nde ve Balkanlar’da yaşayan Türklerin tarihleri üzerinde oldukça fazla tahrifat yapıldığı artık herkesin malûmudur. Bu ülkelerdeki tarih kitapları genellikle ya Türk düşmanı ilim adamları veya komünist olduğunu kesinlikle ispatlamış olan ilim adamları tarafından yazıldı. Eski kaynakların kullanılması ve tarih yazılmasına ya gerek duyulmadı veya engellendi. Sadece tarih kitapları yalanlarla doldurulmakla da kalmadı; halk edebiyatı ve folklorun içerisine kadar girildi. Türküler, oyunlar, destanlar, âdetler tahrif edildi ve kitaplara da böyle geçirildi. Böylelikle sistemli bir şekilde Türkiye dışında yaşayan Türk insanlarına Türklük ve Türkiye düşmanlığı telkin edildi. Hatta halkın buna inandığı da oldu.</span></p>
<p><span>Bilindiği gibi Gagauz Türkleri Osmanlı Türklüğüyle her zaman aynı şeyleri hissetmiş, aynı tepkiyi göstermiştir. Bunu bize ispatlayacak bir çok tarihî türkü elimizde mevcuttur. Bütün bunlara rağmen yapılan tahriflerde Gagauz Türklerinin dört asır boyunca soydaşı olan Osmanlı Türkleriyle sanki dost olarak değil de düşman olarak yaşadığı gösterilmeye çalışıldı. Oysa aynı millete ve aynı Oğuz boyuna mensup iki Türk toplumu tam bir kardeş gibi yaşadılar. Burada küçük bir hatıramı anlatacağım. 1991 yılının başlarında Kayseri Kültür Derneği’nde Gagauz Türkleri ile ilgili bir konferans vermiştim. Konferanstan sonra yanıma bir dinleyici yaklaşarak kendisinin Bulgaristan muhaciri olduğunu ve Pınarbaşı ilçesinde oturduğunu söyledi. Dedesi Bulgaristan’dan göçmüş, bu göçle ve Bulgaristan’daki hayatlarıyla ilgili bir çok hatıra anlatmıştı. Bunlar arasında birisi dikkatimi çekti. Muhacir dede köylerinde Gagauzlarla beraber yaşamıştı ve bunlar Türkiye’ye göç ederken Gagauz komşuları köyün çıkışına kadar gelmişler ve ayrılırlarken birbirlerine sarılarak ağlamışlardı.</span></p>
<p><span>Bu yazıda yukarıda söylediklerimle paralellik gösteren bir örnek üzerinde durmak istiyorum. «Varna» isimli bir türkümüz vardır. Bu türküye Gagauzlarla ilgili bazı kaynaklarda rastlamaktayız. Şimdi bu türkünün aslını ve üzerinde yapılan tahrifleri vermeye çalışacağım.</span></p>
<p><span>Taradığım kaynaklarda bu türküye ilk defa Atanas I. Manov’un 1933 yılında Varna’da yayınlanan eserlerinin 163-165. sayfalarında rastlamaktayız.<a href="https://www.altayli.net/tahrip-edilen-turk-tarihi-ve-bir-turku.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a> 1828 yılında Varna’nın Ruslar tarafından muhasara edilmesini yâd eden bu türkü en doğru şeklinde bu kaynakta yer almaktadır. Bulgaristanlı Gagauz Türklerinden Manov’un derlediği türkü bahsedilen kaynakta ay nen şöyledir :</span></p>
<p><span><strong><span>1928’DE VARNA’NIN MUHARASINI YÂDEDEN TÜRKÜ</span></strong></span></p>
<p><span><em>Varna gibi kale yoktur,<br>
İçinde timarı çoktur,<br>
Varna’ya imdat yoktur.<br>
Biz varnalıiz aalar!<br>
İmdat Varna’ya!<br>
</em></span></p>
<p><span><em>Varna Kalata’ya bakar,<br>
Arasında dere akar,<br>
Gemiler Varna’i yakar,<br>
Biz Varnalıiz aalar!<br>
Padişahlar!<br>
İmdat Varna’ya!<br>
</em></span></p>
<p><span><em>Varna’nın etrafı deniz,<br>
Varna’i sardı domuz,<br>
Verin tabyalara omuz,<br>
Biz Varnalıiz.<br>
</em></span></p>
<p><span><em>Varna’nın etrafı geriz,<br>
Kabudan Paşa deer biz biriz,<br>
Karpuz gibi güllei serperiz,<br>
Biz Varnalıiz.<br>
</em></span></p>
<p><span><em>Varna’nın etrafı bayler<br>
İçinde çeşme çayler,<br>
Analar evlâdını ayler!<br>
Biz Varnalıiz.<br>
</em></span></p>
<p><span><em>Varna’nın kalesi taştır,<br>
Gözümde akannar yaştır.<br>
Kâfir! Osmanlar baştır,<br>
Biz Varnalıiz.<br>
</em></span></p>
<p><span><em>Düşman ve kâfir Moskof,<br>
Denizden ve karadan,<br>
Toplardan sık güllei saçar.<br>
Korkar Osmanlı toplarından,<br>
Ve Moskof hücumdan kaçar,<br>
Biz Varnalıiz.<br>
</em></span></p>
<p><span><em>Varna’nın etrafı çadır,<br>
İçinde Osmanlı yatır,<br>
Gâur Moskof bilmez hatır.<br>
Biz Varnalıiz<br>
</em></span></p>
<p><span><em>Gemi gemiylan çatılmış,<br>
Arasında üç top atılmış,<br>
Haber geldi Varna satılmış,<br>
Biz Varnalıiz.</em></span></p>
<p><span>Burada açıkça anlaşılan şudur: Ruslar Osmanlı toprağı olan Varna’yı işgal etmişlerdir. Türküden anlaşıldığına göre de «düşman ve kâfir Moskof denizden ve karadan Varna’yı topa tutmaktadır.» Fakat Osmanlı toplarının karşısında, dayanamaz. Çok açıkça anlaşılıyor ki Varna Türk’tür ve saldıranlar ise «hatır bilmez gâvur Moskof» tur.</span></p>
<p><span>Fakat her şeyin çok açık ve net bir şekilde anlatıldığı hatta tarihî kaynaklarla da birleşen<a href="https://www.altayli.net/tahrip-edilen-turk-tarihi-ve-bir-turku.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a> bu türkü 1959 ve 1969 yıllarında Sovyetler Birliği’ne bağlı Moldavya Cumhuriyeti’nin başkenti Kişinev’de yayınlanan Gagauz halk edebiyatını ve folklorunu ihtiva eden iki kitapta oldukça farklı şekillerde yer almıştır.</span></p>
<p><span>Bunlardan birinci kitap Dionis Tanasoğlu’na ait olan Bucak’tan Sesler – Literatura Yazıları isimli kitaptır. Bu esere Gagauz edebiyatı ve folkloruyla hiç ilgisi olmadığı halde V. Stefoğlu tarafından yazılan «yeni Vakıtlar» başlığını taşıyan bir bölüm eklenmiştir. Yazar burada Gagauz halkının eski yaşayışıyla Sovyetler Birliği’ne dahil olduktan sonraki yaşayışlarını mukayese etmekte ve komünizmin propagandasını yapmaktadır. Bu eserde verilen türküler arasında rastlamadığımız «Varna» türküsünden burada bahsedilmektedir. Şimdi V. Stefoğlu’nun yukarıda verdiğimiz türkü hakkında yazdıklarını dikkatle okuyalım ve komünizmin insanları yalan söylemeye ve gerçekleri saklamaya nasıl mahkum ve mecbur ettiğini görelim. Stefoğlu şöyle diyor:</span></p>
<p><span>«— Nasıl bir vakit yaşamışlar, olur annamaa türkülerden, ani aaz – aazdan geçmişler, şimdieden yetişmişler.</span></p>
<p><span>Te bir türkü, işittim nasıl çalar onu Tudora Bazoğlu. Türküye deerler «Varna».</span></p>
<p><em><span>Varna gibi kale yoktur,<br>
İçinde askeri çoktur,<br>
Padişahtan imdat yoktur.<br>
Biz Varnalıiz aman,<br>
Aylere, beylere imdat Varnada.</span></em></p>
<p><span>Bu türküden olur annamaa, ani 180 – 200 yıl geri gelincek Bessarabiea, Gagauzlar yaşamışlar. Karadeniz’in boyunda, Varna’nın dolayıinda. Varmış onnarın kendi padişahları, ama ani o tutmazmış insandan, türküden belli.</span></p>
<p><span>Bu türkünün bitki üç sırası gösterer, nasıl Gagauzlar bekleermişler Rus gelsin da onnarıı Türkten kurtarsın:</span></p>
<p><span><em>Varna’nın itvar çadır<br>
İçinde Osmannar yatar,<br>
Kâmil Moskov bilmez hatır.<br>
Varna’yı sarmış «obur domuzlar».</em></span></p>
<p><span>Türkü çaarır Gagauzları kalkınsınnar da düüsünner Türkleri, hem kendi padişahlarını, zere Türklerden tutarmış.»<a href="https://www.altayli.net/tahrip-edilen-turk-tarihi-ve-bir-turku.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a></span></p>
<p><span>Bu satırlar için başka yorum yapmaya ihtiyaç duymuyorum ve asıl yorumu okuyuculara bırakıyorum .</span></p>
<p><span>İkinci kitap 1969’da Nikolay Baboğlu dostumuzun yayınladığı Gagauz folkloru isimli eseridir. Baboğlu da bu türküyü farklı bir şekilde vermiştir. Bilhassa «kâmil Moskov ver bir yardım» ve «Moskov’dan geldi bir omuz» mısralarıyla yalanın boyutlarının nerelere vardığını daha açık görüyoruz. Baboğlu’nun yayınladığı metin aynen şöyledir:</span></p>
<p><span><strong><span>VARNE</span></strong></span></p>
<p><span><em>Varne gibi kale yoktur.<br>
İçinde tımarı yoktur<br>
Padişahtan yımdat yoktur.<br>
Biz Varneliyz, aman.<br>
Aylere, beylere Kolay Varne’de.<br>
</em></span></p>
<p><span><em>Varne’de kannı yaş akar<br>
İçinde Osmannı basar<br>
Çok analar evlatlarını brakar.<br>
Biz Varneliyiz, aman…<br>
Aylere, beylere<br>
Kolay Varne’de.<br>
</em></span></p>
<p><span><em>Varne çöşmeleri çaylar,<br>
Olları zorca zor inner.<br>
Osmannı Varne’yi dinner.<br>
Biz Varneliyz, aman.<br>
Aylere, beylere<br>
Kolay Varne’de.<br>
</em></span></p>
<p><span><em>Varne’nin itrafı çadır<br>
İçinde Osman yatır.<br>
Kâmil Moskov ver bir yardım.<br>
Biz Varneliyz, aman.<br>
Aylere, beylere<br>
Kolay Varne’de.<br>
</em></span></p>
<p><span><em>Varne içinde biz, aman<br>
Zavallı Osmana kalan.<br>
Biz Varneliyz, aman.<br>
Aylerden, beylerden<br>
İmdaat yok, aman.<br>
</em></span></p>
<p><span><em>Varne’nin umudu deniz<br>
Ölürsek, dinimiz temiz.<br>
Moskov’den geldi bir omuz<br>
</em></span><span><span><em>Biz Varneliyz, şükür.</em></span><a href="https://www.altayli.net/tahrip-edilen-turk-tarihi-ve-bir-turku.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a></span></p>
<p><span>Manov’tan aldığımız türküden de anlaşılacağı gibi 1828’de kısa bir süre Osmanlılar fidye karşılığı Varna’yı Ruslara bırakacaklardır. Daha sonra 1872 – 1878 Osmanlı – Rus harbinin sonunda Ruslar Varna’yı işgal edecekler ve ordumuz çekilerek İstanbul’a dönecektir. Bu olayın arkasından söylenmiş «Kal Selâmet» isimli bir türkü vardır. Bu türkü de Manov’un kitabında yer almaktadır. Hatta bu türkünün notaları da eserde mevcuttur. Manov bu türkünün altına düştüğü bir dipnotta bugün bile okuduğumuzda içimizi ürperten ve hüzne gömen sözler söyler. Bu dipnot aynen şöyledir: «1878 yılında Varna’nın Rus askerleri tarafından fidye ile satın alınmasını müteakip,Türk askerî mızıkasının, son Türk askerlerini İstanbul’a yolcu ederken kışlalar önünde çaldığı son şarkı budur.</span></p>
<p><span>Ayni şarkı, gelin nikâh için babasının evinden alınırken bütün herkes tarafından teganni edilirdi. Gelin ebeveyni bu sırada, hazin hazin ağlardı.»<a href="https://www.altayli.net/tahrip-edilen-turk-tarihi-ve-bir-turku.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a></span></p>
<p><span>Ne kadar ilginç değil mi? Kaybedilen Varna, geri çekilerek İstanbul’a dönen Türk ordusu ve yıllarca Varna’nın acısını unutamayan, kızlarının kendi evlerini terk etmesini Varna’nın kaybıyla bütünleştiren Gagauz insanları… Burada türküyü aynen veriyoruz.</span></p>
<p><span><strong><span>KAL SELÂMET</span></strong></span></p>
<p><span><em>Bir gazilen yol göründü,<br>
Gene gaib göynüme.<br>
Dağlar, taşlar dayanamaz.<br>
Nice kıydın canımı?<br>
</em></span></p>
<p><span><em>Kal selâmet nazlı yârim,<br>
Bir yana sen bir da ben.<br>
</em></span></p>
<p><span><em>Ben havada uçarken,<br>
Alilen tutun beni.<br>
Ben pahamı biliriken,<br>
Üç pula satın beni.<br>
</em></span></p>
<p><span><em>Altım toprak üstüm yaprak,<br>
Gene gönüm hoş idi.<br>
Kal selâmet kömür gözlüm,<br>
Saya sen sola ben</em></span></p>
<p><span>Daha sonra Bulgarların istiklâllerini müteakip Bulgar hükümetinin Gagauzları da askere almaya başladığı zaman, Gagauzlar duruma itiraz ettiler. «Nasıl olur da Bulgar devleti olur? Bulgar ordusunda nasıl askerlik yaparız?» dediler ve bunu bir türlü kabul edemediler. Bu sebepten bir kısmı İran, bir kısmı Yunan tabiyetine geçmiş ve bazıları da İstanbul’a kaçmışlardır. Yıllar sonra tekrar Varna’ya dönerek yeni duruma alışmak zorunda kalmışlardır.<a href="https://www.altayli.net/tahrip-edilen-turk-tarihi-ve-bir-turku.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a> Bu vaziyet aşağıdaki Gagauz türküsünde karakterize edilmiştir ve bu türkünün notaları da verilmiştir :</span></p>
<p><span><em>Bulgar bizden böyük asker alacak,<br>
Alacak ta Şipka balkanına yollayacak,<br>
Ardımızdan çok aneler aylaycak,<br>
Böyün Varnalıların başı belâlı var.<br>
</em></span></p>
<p><span><em>Çorbacılar askersiniz dediler,<br>
Varnamızı Bulgarlara verdiler.<br>
</em></span><span><span><em>Bulgarlara hiç ta teslim olamaz.</em></span><a href="https://www.altayli.net/tahrip-edilen-turk-tarihi-ve-bir-turku.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a></span></p>
<p><span>Bu türkü bugün Hristiyan Gagauzlar arasında söylendiği gibi Müslüman Bulgaristan Türkleri arasında da söylenmektedir. Bu da bize ortak kültür, ortak duygu ve ortak inanışın boyutlarını göstermektedir. Bu türkü bazı İslâmî motiflerle birlikte Prof. Dr. Nimetullah Hafız’ın hazırladığı <strong>Bulgaristan Türk Halk Edebiyatı Metinleri I</strong> isimli eserde yer almaktadır. Türkü şöyledir :</span></p>
<p><span><strong>VARNA TÜRKÜSÜ </strong></span></p>
<p><span><em>Sarayönü sıra sıra söğütler<br>
Oturmuş binbaşı asker öğütler<br>
Bu kavgada ölen babayiğitler<br>
</em></span></p>
<p><span><em>Bulgarya bizden asker alacak<br>
Alacak da Şıpka’ya yollayacak<br>
Arkamızdan analar ağlayacak<br>
</em></span></p>
<p><span><em>Araboğlu bıçağını yağlasın<br>
Yağlasın da Plevne’yi boylasın<br>
Bu kavgada çok analar ağlasın<br>
</em></span></p>
<p><span><em>Oynaşır balıklar deniz dalgalı<br>
Bugün Varna’nın başı çok belâlı<br>
Al yeşil bayrağı gelin mi sandın<br>
</em></span></p>
<p><span><em>Sefere gideni gelir mi sandın<br>
Tranpet sesini davul mu sandın<br>
Eski saraylara kur’a çekilir<br>
</em></span></p>
<p><span><em>Kur’ası çıkanın boynu bükülür<br>
Anası babası yola dökülür<br>
Kışlanın önünde bir uzun servi<br>
</em></span></p>
<p><span><em>Kimimiz nişanlı kimimiz evli<br>
Sılada bıraktım ben bir saçı telli<br>
Aman padişahım izin ver bize<br>
</em></span></p>
<p><span><em>İzin vermezseniz atın denize<br>
</em></span><span><span><em>Tutalım Moskof’u verelim size.</em></span><a href="https://www.altayli.net/tahrip-edilen-turk-tarihi-ve-bir-turku.html#_edn8" name="_ednref8">[8]</a></span></p>
<p><span>Burada yalnız bir türkü üzerinde durduk. Açıkça görüldüğü gibi Gagauzlarla Osmanlılar birbirlerine düşman olarak yaşamamışlardır. Yapılan tahriflerin gayesi; Türk insanını birbirine düşman etmek ve Türk tarihini karalamaktır. Bir örnekle bu meselenin boyutlarını göstermeye çalıştık. Sonuç olarak şunları söyleyebiliriz: Bunun gibi mukayeseli çalışmalar çoğalmalı, soydaşlarımızın edebiyatlarındaki yalan ve iftiralar tesbit edilerek ayıklanmalı, sonunda Türk tarihi, edebiyatı ve folkloru bu sağlam kaynaklara dayanarak yeniden yazılmalı ve gerçekler olduğu gibi ortaya konulmalıdır.</span></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. Mustafa ARGUNŞAH</strong></span></a>
</p><hr>
<div><span><strong><span>Dipnotlar:</span></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/tahrip-edilen-turk-tarihi-ve-bir-turku.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Atanas I Manov, Poteklono na Gagauzite i tâhnite obiçay i nravi [Gagauz menşei, âdetleri ve huyları], (Bulgarca), Varna, 1938, s. 163- 165. Bu eser Türkçeye 1939 yılında Türker Acaroğlu tarafından «Gagauzlar – Hristiyan Türkler» adıyla tercüme edilmiş ve Ankara’da yayınlanmıştır. Yalnız metinler bu makaleye Bulgarca kitabın aslından alınmıştır.)</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/tahrip-edilen-turk-tarihi-ve-bir-turku.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> Varna tarihi için bk. M. Tayyib Gökbilgin, «Varna», İslâm Ansiklopedisi, c. XIII, s. 210 – 214.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/tahrip-edilen-turk-tarihi-ve-bir-turku.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> Dionis Tanasoğlu, Bucaktan Sesler – Literatura Yazıları, Kişinev, 1959, s. 17 -18.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/tahrip-edilen-turk-tarihi-ve-bir-turku.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> Nikolay Baboğlu, Gagauz Folkloru, Kişinev, 1969, s. 21 – 22.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/tahrip-edilen-turk-tarihi-ve-bir-turku.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> Atanas İ. Manov, Gagauzlar (Hristiyan Türkler), Çev. Türker Acaroğ Ankara, 1939, s. 120.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/tahrip-edilen-turk-tarihi-ve-bir-turku.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> Atanas I. Manov, aynı eser, s. 49.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/tahrip-edilen-turk-tarihi-ve-bir-turku.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> Atanas I. Manov, aynı eser, s. 50, ve 169.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/tahrip-edilen-turk-tarihi-ve-bir-turku.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> Nimetullah Hafız, Bulgaristan Türk Halk Edebiyatı Metinleri I, Kültür Bakanlığı, Ankara 1990, s. 260.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>İrnek’in Hunları ve Bulgarlaşma Hadisesi</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/irnekin-hunlari-ve-bulgarlasma-hadisesi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/irnekin-hunlari-ve-bulgarlasma-hadisesi</guid>
<description><![CDATA[ İrnek’in Hunları ve Bulgarlaşma Hadisesi
Hunlar, Asya’da ki hâkimiyet dönemlerinin sona erişinden kısa bir süre sonra, Doğu Avrupa sahasında kendilerini göstererek, günümüzde Kavimler Göçü olarak isimlendirilen büyük hadiseye sebep olmuşlardır. Bu hareketler neticesinde yeni devletler ve oluşumların temeli atılmış ve nihayetinde bugünkü Avrupa’nın etnik haritası şekillenmiştir. Konuyu dağıtmamak gayesiyle, Asya’da ki Hiung-nu’lar ile Avrupa sahasında görülen Hunların aynı menşeiden oldukları […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c480fa9552.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:45 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>İrnek’in, Hunları, Bulgarlaşma, Hadisesi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/08/Umut-Uren.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/irnekin-hunlari-ve-bulgarlasma-hadisesi.html">İrnek’in Hunları ve Bulgarlaşma Hadisesi</a></p>
<p><span><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Arş. Gör. Umut ÜREN</strong></span></a></span></p>
<p><span>Hunlar, Asya’da ki hâkimiyet dönemlerinin sona erişinden kısa bir süre sonra, Doğu Avrupa sahasında kendilerini göstererek, günümüzde Kavimler Göçü olarak isimlendirilen büyük hadiseye sebep olmuşlardır. Bu hareketler neticesinde yeni devletler ve oluşumların temeli atılmış ve nihayetinde bugünkü Avrupa’nın etnik haritası şekillenmiştir.</span></p>
<p><span>Konuyu dağıtmamak gayesiyle, Asya’da ki Hiung-nu’lar ile Avrupa sahasında görülen Hunların aynı menşeiden oldukları meselesine çok fazla değinmemize gerek yok. Konu ile ilgili olarak Çin kaynağı Wei-Shu’da bulunan haberler ve klasik Batı kaynaklarının söylediklerinin birbiri ile örtüştüklerini biliyoruz.<a href="https://www.altayli.net/irnekin-hunlari-ve-bulgarlasma-hadisesi.html#_edn1" name="_ednref1"><sup>[1]</sup></a></span></p>
<p><span>Hunlar, 355-365 yılları arasında Alan ülkesini fethederek birçok Alan kabilesini de hâkimiyetleri altına almış, daha sonra Hun dinamizminin yönü Ortadoğu’ya çevrilmiştir. Keşif mahiyetinde olan bu akınlar sırasında, Filistin topraklarına kadar gidilerek, geri dönülmüştür.<a href="https://www.altayli.net/irnekin-hunlari-ve-bulgarlasma-hadisesi.html#_edn2" name="_ednref2"><sup>[2]</sup></a></span></p>
<p><span>374-375 yılları civarında Balamir isimli bir Başbuğun idaresinde olduğunu bildiğimiz Hunlar, Don Nehrini geçerek Ostragot arazisine girmişler ve buraları zapt etmişlerdir. Hun hâkimiyetini kabul etmek istemeyen Ostragotlar ve onları takip eden Hun kuvvetleri bir süre sonra Vizigotları da yerlerinden etmişler, bunun sonucunda Vizigotlar Bizans İmparatoru Valens’ten kendilerine yerleşecek saha vermesi talebinde bulunmuşlardır. Böylece Hunların gelişi ile başlayan bu hareketlilik neticesinde Balkanlar, Pannonia, İtalya, Galya, İspanya ve Kuzey Afrika türlü barbar kavimlerin istilasına uğramıştır.<a href="https://www.altayli.net/irnekin-hunlari-ve-bulgarlasma-hadisesi.html#_edn3" name="_ednref3"><sup>[3]</sup></a></span></p>
<p><span>Bu tarihten itibaren Hunların Batı sahalarındaki hareketlerini daha net bir biçimde takip edebilmemiz mümkün, özellikle Hunlara en şaşalı dönemlerini yaşatacak olan Attila dönemi ile ilgili olarak Batı literatüründe pek çok bilgi mevcuttur. Ancak Attila’nın ölümünden sonraki gelişmelerle ilgili ulaşabileceğimiz kaynak azalmakta, az sonra Bulgar isminin yükselmesi ile birlikte başlayacak hadiseler, bir karışma hikâyesi ile geçiştirilerek, Avrupa Hunlarının devamına dair net sonuçlara ulaşamamamıza sebep olmaktadır.</span></p>
<p><span>Atilla’nın ölümünün ardından (453), oğulları Ellak, İrnek ve Dengizek hâkimiyet mücadelesine girişmişlerdir. Askeri gücün zayıflamasını fırsat bilen tabi kavimler ayaklanmışlar, ilk olarak Tisa Vadisinde Ostragotlar arasında başlayan isyan diğer Cermen kavimlerinin de katılımıyla daha da büyümüş ve nihayetinde Gepidlerin de katıldığı mücadelede Nedao Irmağı kıyısında Hunlar mağlup olmuştur. Atilla’nın en büyük oğlu Ellak da bu savaşta hayatını kaybetmiştir.<a href="https://www.altayli.net/irnekin-hunlari-ve-bulgarlasma-hadisesi.html#_edn4" name="_ednref4"><sup>[4]</sup></a> Bu mağlubiyet üzerine Hunlar, Karpatların doğusuna çekilmişler, kardeşlerden Dengizek bugünkü Romanya topraklarında, İrnek ise daha doğu da hüküm sürmeye başlamıştır. Bizans’a karşı savaşçı politikasını devam ettiren Dengizek ile İmparatorluk arasındaki mücadeleler 466 yılından sonra tekrar alevlenmiştir. Bu savaşlar sırasında 469 yılında Dengizek’in de öldürülmesi üzerine Attila’nın oğullarından yalnızca İrnek hayatta kalmıştır.</span></p>
<p><span>Priskos’un anlatımlarına göre Attila’nın en çok sevdiği ve ümit bağladığı oğlu İrnek’in<a href="https://www.altayli.net/irnekin-hunlari-ve-bulgarlasma-hadisesi.html#_edn5" name="_ednref5"><sup>[5]</sup></a> akıbetinin ne olduğu hususunda farklı fikirler mevcuttur. Marquart’a göre İrnek ve Hunları Tuna Nehri ile Dnyester arasındaki sahada hüküm sürmüşlerdir.<a href="https://www.altayli.net/irnekin-hunlari-ve-bulgarlasma-hadisesi.html#_edn6" name="_ednref6"><sup>[6]</sup></a> Zlatarski ve Detscheff, İrnek’in, ağabeyi Dengizek’in ölümünden sonra Tuna ağzından Kafkasya’ya kadar uzanan ve içinde Bulgarların bulunduğu bir Doğu Hun İmparatorluğu vücuda getirdiğini söylemektedir.<a href="https://www.altayli.net/irnekin-hunlari-ve-bulgarlasma-hadisesi.html#_edn7" name="_ednref7"><sup>[7]</sup></a> Bulgar Hanları Listesi olarak bilinen eski bir Rus yazması, konuya farklı bir açıdan yaklaşmamızı sağladığı gibi meseleye de ışık tutmaktadır. Adı geçen listeye göre yaklaşık 300 yıl kadar hüküm süren Avitokhol’den sonra gelen ikinci hükümdar İrnek’tir.<a href="https://www.altayli.net/irnekin-hunlari-ve-bulgarlasma-hadisesi.html#_edn8" name="_ednref8"><sup>[8]</sup></a> Marquart’a göre Tuna ile Dnyester arasında bulunan Bulgarlar, İrnek’in hâkimiyetinde birleşmişlerdir. Buna delil olarak da listedeki Avitokhol = Attila ve Ernak = İrnek isimleri gösterilebilir. Fakat söz konusu tarihlerde Bulgar isminin bu sahalarda zikredilmesinin yanlış olacağını düşünen Marquart, önerisini İrnek’in 454 yılında Küçük İskitya’ya gittiğini ancak orada fazla kalmayarak, ağabeyinin ölümünün ardından Hunların liderliğini yaptığını belirterek değiştirmiştir.<a href="https://www.altayli.net/irnekin-hunlari-ve-bulgarlasma-hadisesi.html#_edn9" name="_ednref9"><sup>[9]</sup></a> İrnek ile ilgili olarak haberlere ulaştığımız kaynaklardan Jordanes’e göre de Onlar, Küçük İskitya’nın sınır bölgelerine doğru çekilmişler ve Bizans’a itaat etmişlerdir. Burada işaret edilen arazi bugünkü Dobruca topraklarıdır.</span></p>
<p><span>İrnek’in isminin Bulgar Hanları Listesinde geçiyor olması, bozkırda etnik oluşumlar ve isimlendirmelerle ilgili büyük bir gerçeği gözler önüne sermektedir. Pek çok kişiye göre dağılan Hun birlikleri, Doğudan gelen Ogur kavimleri ile kaynaşıp, “karışıp”, Bulgarları meydana getirmişlerdir. Hâlbuki bu kadar kısa bir tarihi süreçte böyle bir karışımın olup güçlü bir etnik isim olarak yükselebilmesi olasılığı oldukça düşüktür. Bulgarlar da tıpkı Hunlar gibi Karadeniz’in kuzey bozkırlarında eskilerden beri mevcudiyetini koruyorlardı. Bir müddet sonra Hun adından ziyade Bulgar kavminin isminin kullanılır olması yeni bir etnosun oluşumu ile değil, bu dönemde hâkim zümrenin Bulgarlar olması ile açıklanabilir.</span></p>
<p><span>Jordanes, çağdaşı Prokopius’un Utrigur ve Kutrigurlara tahsis ettiği araziden bahsederken buralara Bulgarları yerleştirir ve bu iki boyun adını hiç anmaz.<a href="https://www.altayli.net/irnekin-hunlari-ve-bulgarlasma-hadisesi.html#_edn10" name="_ednref10"><sup>[10]</sup></a> Her iki kaynak da aynı halktan bahsederken farklı isimler kullanmışlardır.</span></p>
<p><span>Bulgarlara dair ilk bilgileri edindiğimiz Horenli Musa, “Blkar” biçimi ile daha önceki Bulgar toplumundan bahsederken yine Kuzey Kafkas sahasını işaret etmektedir. Süryani Mar Abbas Katina’ya dayanan Kalankatlı, henüz M.Ö. II. yy.’da Kafkasların kuzey eteklerinde ve Kuban nehri boylarında oturan Bulgarlardan bahsediyor:</span></p>
<p><span>“(Ermeni Kralı Val-Arşak) Kuzeye, Tayk’daki Parkhar (dağın)’ın eteklerine, yağmurlu ve sisli ormanlık ve bataklık bölgelere doğru döndü… dağların içinde ki iki düz ve ağaçlı yeri avlak olarak düzenledi… orada kuzey ovası ile büyük Kafkas Dağının eteklerinde ve güneyde ki dağdan büyük ovaya doğru inen uzun ve derin vadilerde oturan yabancı barbar ırkı topladı. Onlara haydutluğu ve kıtalleri bırakmalarını ve kralın emir ve vergilerine tabi olmalarını emretti ve bir daha ki sefer gördüğünde üzerlerine mukabil kurumlarıyla birlikte önderler ve prensler atayacağını söyledi. Ve onları bilge kimseler ve nezaretçilerle bıraktı. Kendisi ise batı ordusunu terhis ettikten sonra, eskilerin ‘Ağaçsız’ Yukarı Basean atladıkları, fakat sonra Vlendur Bulkar kolonisi Vund buraya yerleştikten sonra onun ismine binaen Vanand denen, Şaray hududundaki otlu çayırlara doğru indi. ”<a href="https://www.altayli.net/irnekin-hunlari-ve-bulgarlasma-hadisesi.html#_edn11" name="_ednref11"><sup>[11]</sup></a></span></p>
<p><span>Kalankatlı, eserinde vaktiyle Kuzey Kafkasya sahasında yaşamış olan Hunlara da değinmektedir. Ermeniyye Prensi Varaz-Trdat’ın, Hunların yapmış oldukları akınları önlemek gayesi ile ülkesindeki piskoposlardan İsrail’i, sulh sağlamak ve Hunları İsa inancına çağırmak için Hun ülkesine göndermesi üzerine anlatılanlar ilgi çekicidir.<a href="https://www.altayli.net/irnekin-hunlari-ve-bulgarlasma-hadisesi.html#_edn12" name="_ednref12"><sup>[12]</sup></a> Bütün bu anlatımlar vaktiyle Kafkasya sahasındaki aşinalığa atıfta bulunmaktadır.</span></p>
<p><span>Bulgarların, Kafkasların kuzeyinde ki yurtlarına işaret eden bir diğer tarihi kaynak da Hatip Zakharias’ın anlatımlarıdır. Süryani yazar, 555 yılı civarında Kuzey Kafkasya’da Hazar kapısı civarında yaşadıklarından bahsetmektedir.</span></p>
<p><span>Yukarıda verildiği şekilde Ermeni yazarın anlattıklarını destekleyici bir başka haber de 334 tarihli anonim bir Latin yazmasında geçer. Burada “Ziezi ex quo Vulgares” biçimi ile “,Vulgares = Bulgar,” ifade edilen topluluk Kafkasların kuzey eteklerinde meskûn idi.<a href="https://www.altayli.net/irnekin-hunlari-ve-bulgarlasma-hadisesi.html#_edn13" name="_ednref13">[13]</a></span></p>
<p><span>Mesûdî’nin el-Tenbih ve’l-İşraf adlı yazmasındaki ifade aynen şu şekildedir: “…Bulgarlar Türklerden, Bizans’ın doğusundaki… Valandariyye denen göçebelerdendir ki, bunlar Peçenekler, Yecniler, Başgırtlardır.”<a href="https://www.altayli.net/irnekin-hunlari-ve-bulgarlasma-hadisesi.html#_edn14" name="_ednref14"><sup>[14]</sup></a></span></p>
<p><span>Tarihi kaynaklarda Bulgar yurduna dair verilen bu kısa bilgilerin yanında meseleyi daha açık bir hale getirebilmek için, erken Ortaçağ eserlerinde isimleri Bulgarlık çerçevesinde anılan iki kavim olan Kutrigur ve Utrigurların kim olduklarını inceleyelim. Öncelikle belirtmemiz gereken husus, mevcut kaynakların sözbirliği içinde bu toplulukların hareket sahası olarak Kafkasların kuzey bölgelerine işaret ettikleri gerçeğidir. Jordanes’in çağdaşı olan Bizans tarihçisi Prokopius “Gotlarla Savaş” adlı eserinde Karadeniz’in kuzey sahilleri boyunca Alanlarla komşu olarak yaşayan Got-Tetraksitler’in daha yukarısında meskûn olan Hun kavimlerinden bahseder. Bu kavimlerin ülkesi Azak Denizi ve Don nehrine kadar uzanıyordu ve bu ülkeye Eulisya deniliyordu, sahil şeridi ve iç kesimleri “bir zamanlar Kimmeryalılar… şimdi ise Utrigurlar denilen kavimlerce meskundu.”<a href="https://www.altayli.net/irnekin-hunlari-ve-bulgarlasma-hadisesi.html#_edn15" name="_ednref15"><sup>[15]</sup></a> Prokopius’un anlatımlarının devamında Utrigurlarla akraba ve aynı dili konuşan Kutrigurlar<a href="https://www.altayli.net/irnekin-hunlari-ve-bulgarlasma-hadisesi.html#_edn16" name="_ednref16"><sup>[16]</sup></a> için de herhangi bir yurt değişikliğinden bahsedilmemektedir. Kaynaklardaki sözbirliği bu toplulukların bize eskiden beri kuzey (batı) Kafkas sahalarını yurt edindiklerini gösterir. Bu toplulukların isimleri de iddiamızı kanıtlamada büyük bir ipucu olabilir. Nitekim Azerbaycan’daki eskiçağlı kavimlerden Uti ve Kutilerin mevcut topluluk isimleriyle yakınlığı göz ardı edilemeyecek bir gerçektir. Ortada bulunan -r sesinin çoğul anlamı verdiği ve sondaki -gur eklerinin yurt manasını taşıdığı tezi ile “utrigur= utlar yurdu” ve “kutrigur= kutlar yurdu” sonucuna ulaşılabilir.<a href="https://www.altayli.net/irnekin-hunlari-ve-bulgarlasma-hadisesi.html#_edn17" name="_ednref17"><sup>[17]</sup></a></span></p>
<p><span>Görüleceği üzere Bulgarlarla ilgili hatırı sayılır miktarda kaynak eski yurtlarına dair ipucu vermekle kalmayıp, karışma hadisesinden doğan yeni bir etnos olmadığını da kanıtlar niteliktedir. İrnek ve hakimiyeti altındaki Hunlar, son Bizans hamlelerinin ardından daha doğuya çekilerek, Bulgarların arasına gelmişler ve varlıklarını bu akraba ismin altında sürdürmüşlerdir.</span></p>
<p><span>Zlatarski’ye göre İrnek bir süre sonra Azak’ın kuzeyinde yaşayan Kutrigurların yanına gelerek yöneticileri olmuştur.<a href="https://www.altayli.net/irnekin-hunlari-ve-bulgarlasma-hadisesi.html#_edn18" name="_ednref18"><sup>[18]</sup></a> Bu sıralarda Utrigurlar onlara göre biraz daha batıda yaşıyorlardı ve her iki halk için de Bulgar ismi eski zamanlardan beri kullanılagelen ortak isimdi. Karatay’a göre de bugüne kadar pek dikkat edilmemiş olan bir hadise bu durumu doğrulayabilmektedir. VI. yüzyılın ilk yarısının Utrigur Hanı Sandal/Sandilk “yöneticileri başka olsa da” Kutrigurların kendilerinden olduğunu söylemektedir. Sandal kendileri yerli iken, Bizans’ın yardım istediği Kutrigur Hanı Zabergan’dan yabancı olarak bahsetmektedir. Böyle bir hükümdar sülalesinin Hunlardan olması muhtemeldir.<a href="https://www.altayli.net/irnekin-hunlari-ve-bulgarlasma-hadisesi.html#_edn19" name="_ednref19"><sup>[19]</sup></a></span></p>
<p><span>Dolayısıyla İrnek, kendisinden çok daha evvel Kafkasya’daki eski yurtta atalarının birlikte yaşadığı akraba bir kavmin başına gelerek hükümdar olmuştur. Nitekim bir süre sonra Bizans İmparatoru Zenon’un Gotlara karşı yardım talebiyle kendisine oldukça uzakta kalan, Kafkaslardaki Bulgarlara başvurması, onların bir dönem batı işlerine aşinalıkları ve Bizans’ın da onları iyi tanıması ile açıklığa kavuşturulabilir.</span></p>
<p><span><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Arş. Gör. Umut ÜREN</strong></span></a></span></p>
<p><span>Kırklareli Üniversitesi Tarih Bölümü.</span></p>
<p><span><strong>Alıntı Kaynak:</strong> Tarih Okulu Mayıs-Ağustos 2010 Sayı VII</span></p>
<hr>
<div><span><strong>KAYNAKÇA</strong></span></div>
<div><span>♦ Ali, Ahmetbeyoğlu, Avrupa Hun İmparatorluğu, Baskı, TTK., (2001) Artamanov, M. I., Hazar Tarihi, İstanbul, (2004).</span></div>
<div><span>♦ Edward Gibbon, J.B. Bury, The Decline and Fall of the Roman Empire, (2004).</span></div>
<div><span>♦ Fields Nic, The Hun: Scourge of GodAD 375-565, (2006)</span></div>
<div><span>♦ Kalankatlı Moses, Alban Tarihi ve Salnamesi, Çev. Ziya Bünyadov, İstanbul, (2006).</span></div>
<div><span>♦ Osman Karatay, “Kafkasya Bulgarları Tarihi”, Ufuk Tavkul & Çetin Kent (Der.), Karaçay – Balkarlar: Tarih, Tolum ve Kültür, Ankara, (2003).</span></div>
<div><span>♦ Osman Karatay, “Doğu Avrupa Türk Tarihinin Ana Hatları”, Karadeniz Araştırmaları, sayı 3 (Güz 2004).</span></div>
<div><span>♦ Osman Karatay, “Kuzey Kafkaslardaki ‘Vlendur Bulgar’ Halkı Üzerine”, Dr. Fikret Türkmen Armağanı, İzmir, (2005).</span></div>
<div><span>♦ Akdes N. Kurat, “IV-XVIII. Yüzyıllarda Karadeniz’in kuzeyindeki Türk Kavimleri ve Devletleri”, Baskı, Ankara, (1992).</span></div>
<div><span>♦ Otto Maenchen – Helfen, The World of the Huns, California, (1973). Ramazan Şeşen, “İslam Coğrafyacılarına Göre Türkler ve Türk Ülkeleri”, TTK., (2001).</span></div>
<div><span>♦ Şerif Baştav, Büyük Hun Kağanı Atilla, Baskı, Ankara, (1998), T.C. Kültür Bakanlığı Yay.</span></div>
<div><span>♦ The Gothic History of Jordanes, C. Christopher Mierow, (1966).</span></div>
<div><span>♦ Kuzmin Y. Yumanadi – Pavel Kuleshov, “Hazarlar,” çev. Turna Babür, Türkler,II.</span></div>
<div><span><strong><u>Dipnotlar:</u></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/irnekin-hunlari-ve-bulgarlasma-hadisesi.html#_ednref1" name="_edn1"><sup>[1]</sup></a> Ali, Ahmetbeyoğlu, Avrupa Hun İmparatorluğu, I. Baskı, TTK., (2001), s. 13.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/irnekin-hunlari-ve-bulgarlasma-hadisesi.html#_ednref2" name="_edn2"><sup>[2]</sup></a> Karatay, Osman, “Doğu Avrupa Türk Tarihinin Ana Hatları”, Karadeniz Araştırmaları, sayı 3 (Güz 2004), s. 12.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/irnekin-hunlari-ve-bulgarlasma-hadisesi.html#_ednref3" name="_edn3"><sup>[3]</sup></a> Kurat Akdes N., “IV.-XVIII. Yüzyıllarda Karadeniz’in kuzeyindeki Türk Kavimleri ve Devletleri”, II. Baskı, Ankara, (1992), s. 18.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/irnekin-hunlari-ve-bulgarlasma-hadisesi.html#_ednref4" name="_edn4"><sup>[4]</sup></a> Fields Nic, The Hun: Scourge of God AD 375-565, (2006), s.16, Şerif Baştav, Büyük Hun Kağanı Atilla, I. Baskı, Ankara, (1998), T.C.Kültür Bakanlığı Yay., s. 140.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/irnekin-hunlari-ve-bulgarlasma-hadisesi.html#_ednref5" name="_edn5"><sup>[5]</sup></a> “… Atilla’yı hiç gülerken görmezdik. Yalnız küçük oğlu İrnek geldiği zaman doğru babasının yanına sokuldu. O da oğlunun yanağını okşadı ve gülümseyerek yüzüne baktı. Atilla’nın diğer oğullarıyla bu kadar alâkadar olmaması, bu çocuğa daha fazla alâka göstermesi dikkatimi çekti. Yanımda oturan ve Latince bilen bir barbar, eğer kimseye bahsetmezsem bunu sebebini anlatacağını söyledi. Kâhinlerin Atilla’nın ölümünden sonra soyunun dağılacağını, yalnız bu çocuğun tekrar soyunu yükselteceğini söylediklerini bana anlattı.” bkz. Ahmetbeyoğlu, Avrupa Hun İmparatorluğu, s. 122, Otto Maenchen – Helfen, The World of the Huns, California, (1973), s. 415.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/irnekin-hunlari-ve-bulgarlasma-hadisesi.html#_ednref6" name="_edn6"><sup>[6]</sup></a> Akdes Nimet Kurat, a.g.e., s. 22.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/irnekin-hunlari-ve-bulgarlasma-hadisesi.html#_ednref7" name="_edn7"><sup>[7]</sup></a> Ali Ahmetbeyoğlu, a.g.e., s. 123.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/irnekin-hunlari-ve-bulgarlasma-hadisesi.html#_ednref8" name="_edn8"><sup>[8]</sup></a> Edward Gibbon, J.B. Bury, The Decline and Fall of the Roman Empire, (2004), s. 568.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/irnekin-hunlari-ve-bulgarlasma-hadisesi.html#_ednref9" name="_edn9"><sup>[9]</sup></a> Ali Ahmetbeyoğlu, a.g.e., s. 123.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/irnekin-hunlari-ve-bulgarlasma-hadisesi.html#_ednref10" name="_edn10"><sup>[10]</sup></a> The Gothic History of Jordanes, C. Christopher Mierow, (1966), s. 60.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/irnekin-hunlari-ve-bulgarlasma-hadisesi.html#_ednref11" name="_edn11"><sup>[11]</sup></a> Karatay, Osman, “Kuzey Kafkaslardaki ‘Vlendur Bulgar’ Halkı Üzerine”, Prof. Dr. Fikret Türkmen Armağanı, İzmir, (2005), s. 419.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/irnekin-hunlari-ve-bulgarlasma-hadisesi.html#_ednref12" name="_edn12"><sup>[12]</sup></a> Kalankatlı Moses, Alban Tarihi ve Salnamesi, Çev. Ziya Bünyadov, İstanbul, (2006), s. 238, Yumanadi, Kuzmin, Y. – Kuleshov Pavel, “Hazarlar”, çev. Turna Babür, Türkler, C. II, s. 465.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/irnekin-hunlari-ve-bulgarlasma-hadisesi.html#_ednref13" name="_edn13">[13]</a> Karatay, “Kuzey Kafkaslardaki ‘Vlendur Bulgar’ Halkı Üzerine”, s. 421.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/irnekin-hunlari-ve-bulgarlasma-hadisesi.html#_ednref14" name="_edn14"><sup>[14]</sup></a> Şeşen Ramazan, “İslam Coğrafyacılarına Göre Türkler ve Türk Ülkeleri”, TTK., (2001), s. 57­58.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/irnekin-hunlari-ve-bulgarlasma-hadisesi.html#_ednref15" name="_edn15"><sup>[15]</sup></a> Artamanov, M. I., Hazar Tarihi, İstanbul, (2004), s. 115.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/irnekin-hunlari-ve-bulgarlasma-hadisesi.html#_ednref16" name="_edn16"><sup>[16]</sup></a> Prokopius’a göre Eulisya ülkesinde meskûn kavimlerin hükümdarlarından bir tanesinin iki oğlu vardı. Bunlardan birinin adı Utigur diğerinin Kutigur’du. Bunlar birlikte yaşayan, zevkleri ve hayat tarzları olan topluluklardı. Bkz. Artamanov, a.g.e. s. 115.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/irnekin-hunlari-ve-bulgarlasma-hadisesi.html#_ednref17" name="_edn17"><sup>[17]</sup></a> Karatay, “Kafkasya Bulgarları Tarihi”, Ufuk Tavkul & Çetin Kent (Der.), Karaçay – Balkarlar: Tarih, Tolum ve Kültür, Ankara, (2003), s. 28-29.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/irnekin-hunlari-ve-bulgarlasma-hadisesi.html#_ednref18" name="_edn18"><sup>[18]</sup></a> Karatay, “Kafkasya Bulgarları Tarihi”, s. 32.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/irnekin-hunlari-ve-bulgarlasma-hadisesi.html#_ednref19" name="_edn19"><sup>[19]</sup></a> Karatay, a.g.m., s. 32.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Balkanlarda Rus Konsolosluklarının Kuruluşu ve Faaliyetleri</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/balkanlarda-rus-konsolosluklarinin-kurulusu-ve-faaliyetleri</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/balkanlarda-rus-konsolosluklarinin-kurulusu-ve-faaliyetleri</guid>
<description><![CDATA[ Balkanlarda Rus Konsolosluklarının Kuruluşu ve Faaliyetleri
Rusya, XVIII. yüzyılın başlarından itibaren siyasî, ekonomik ve askerî güç olarak uluslararası siyasette etkin bir devlet olarak görülmeye başladı. Yüzyılın başlarından itibaren Rusya’nın etkin bir devlet olarak ortaya çıkmasında, batı dünyasındaki gelişmeleri takip etmesinin büyük payı vardır. Özellikle I. Petro’dan sonra Rusya, Baltık Denizi, Balkanlar, Karadeniz ve Kafkasya istikametinde topraklarını genişletmek için çaba göstermeye başladı. […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c480e6e5dd.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:45 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Balkanlarda, Rus, Konsolosluklarının, Kuruluşu, Faaliyetleri</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/09/Osmanli-Rus-Savasi.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/balkanlarda-rus-konsolosluklarinin-kurulusu-ve-faaliyetleri.html">Balkanlarda Rus Konsolosluklarının Kuruluşu ve Faaliyetleri</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yrd. Doç. Dr. Osman KÖSE</strong></span></a>
</p><p><span>Rusya, XVIII. yüzyılın başlarından itibaren siyasî, ekonomik ve askerî güç olarak uluslararası siyasette etkin bir devlet olarak görülmeye başladı. Yüzyılın başlarından itibaren Rusya’nın etkin bir devlet olarak ortaya çıkmasında, batı dünyasındaki gelişmeleri takip etmesinin büyük payı vardır. Özellikle I. Petro’dan sonra Rusya, Baltık Denizi, Balkanlar, Karadeniz ve Kafkasya istikametinde topraklarını genişletmek için çaba göstermeye başladı. İsveç’i Poltova muharebesiyle yendikten sonra nüfuzunu Baltık’a kadar yayan Rusya, Balkanlar, Karadeniz ve Kafkasya’ya yayılabilmek için bu bölgelere hakim olan Osmanlı Devleti ile karşı karşıya geldi.</span></p>
<p><span>XVIII. yüzyılda Osmanlı Devleti, Asya, Afrika ve Avrupa kıtaları üzerinde geniş topraklara sahipti. Fakat bu yüz yılın başlarından itibaren batı merkezli dünyadaki siyasî, ekonomik, askerî ve teknolojik gelişmeleri takip etmediği için Rusya gibi özellikle askeri yenilikleri takip eden ülkelerle mücadele edebilecek bir durumda değildi. Bu bakımdan XVIII. yüzyıl Rusya için gelişmenin, Osmanlı Devleti için durgunluğun olduğu bir asırdır. II. Katerina’nın iktidara gelmesiyle Rusya’nın Osmanlı toprakları üzerindeki faaliyetleri daha da arttı. Balkanlar, Akdeniz adaları, Kırım ve Kafkaslarda yaşayan Osmanlı tebaası gayr-ı müslimler üzerinde siyasî ve dînî propaganda yapmaya başladı. 1768 yılında Osmanlı-Rus savaşının başlaması Osmanlı topraklarında gözü olan Rusya’ya aradığı fırsatı vermiş oldu. Altı yıl devam eden savaş boyunca Rusya, Akdeniz adaları ve Balkanlarda Osmanlı tebaası Hristiyan Ortodoks Rumları ve Kafkaslarda da Hrıstiyan Gürcüleri isyana teşvik etmek suretiyle faydalanma yoluna gitti. Rusya yaptığı siyasî ve dinî propagandanın semeresini savaş boyu görmüş oldu.</span></p>
<p><span>1768-1774 savaşı sonucunda imzalanan Küçük Kaynarca Andlaşması, Osmanlı Devleti, Rusya ve dünya tarihi açısından bir dönüm noktası teşkil etmektedir. Andlaşma sonrasındaki gelişmelerin dünya tarihi açısından büyük önem arz etmesi Osmanlı Devleti’nin geniş topraklara sahip olması, uluslararası siyasette bu ana kadar etkinliği ve Rusya başta olmak üzere hatırı sayılır devletlerin Osmanlı coğrafyasının geleceği ile ilgili bir takım planları olmasından kaynaklanmaktadır.</span></p>
<p><span>Andlaşma ile beraber Osmanlı Devleti’nden Kırım gibi büyük bir eyaleti ayıran ve Karadeniz’e ortak olan Rusya, andlaşma içine koydurduğu bazı maddelerle de ileriki yıllarda Osmanlı idaresi altındaki bazı bölgelerle siyasî ve dînî irtibatını sürdürmeyi ve buraları Osmanlı Devleti’nden tamamen almayı veya en azından kendi nüfuz alanı içinde bir bölge olarak ayırmayı tasarlıyordu. Bu bakımdan andlaşmadan sonra Balkanlarda Rus konsolosluklarının kurulması ve faaliyetleri, Osmanlı yönetimindeki Balkanların durumu ve geleceği için büyük önem arz etmektedir.</span></p>
<p><span>Küçük Kaynarca Andlaşmasının 11. maddesine göre Rusya, Osmanlı Devleti sınırları içinde ilk defa Konsolosluk kurma hakkını elde etti. 11. maddenin başka bir özelliği, iki ülke arasındaki ticarî ilişkileri düzenleyen ve Karadeniz’de Rusya’ya ticaret izni veren bir hüküm olmasıydı<a href="https://www.altayli.net/balkanlarda-rus-konsolosluklarinin-kurulusu-ve-faaliyetleri.html#bookmark1"><sup>[1]</sup></a>. Atanacak olan konsolos veya konsolos vekilleri, Osmanlı Devleti’nde ticarî faaliyetlerde bulunan Rus tüccarlarıyla ilgili meselelere bakacağından, iki ülke arasındaki ticari ilişkileri düzenleyen ibarelerin arkasından konsolosluklar kurulması ile ilgili bilgiler andlaşmanın 11. maddesine yazılmıştı. Küçük Kaynarca Andlaşması’nın yürürlükte bulunduğu süre boyunca, konsolos veya konsolos vekillerinin atanma şekliyle ilgili iki ülke arasında ihtilaflar eksik olmadığından ve hatta 1787 Osmanlı-Rus savaşının sebeplerinden birisini de yine bu maddenin farklı tefsirlerinden kaynaklanan uygulamalar oluşturduğundan gelişen olayları kavrayabilmek için 11. maddenin iyi tetkik edilmesi gerekmektedir:</span></p>
<p><span>“…Rusya Devleti tarafından lâzım görülecek ‘âmme-i mevâkı’de konsoloslar ve konsolos vekillerinin ta’yinine devlet-i ‘aliyyemiz cânibinden ruhsat verilüb dost olan sâir düvelin konsolosları i’tibar olundukları gibi merkumlar dahi mu’teber tutulalar ve iş bu konsolos ve konsolos vekillerine ruhsat verileki beratlu ta’bir olunur berât-ı pâdişahanem ile müsellem tercümanlar ma’ıyyetlerinde tutup İngiltere ve Françe ve sâir milletlerin hıdmetlerinde bulunan emsalleri kâmyâb oldukları mu’âfiyata bunlar dahi nâil ve kâmyâb olalar…”</span></p>
<p><span>Buna göre Rusya gerek gördüğü zaman ve Rus tüccarlarının yoğun olduğu merkezlerde konsolosluklar açabilecekti. Andlaşmadaki “‘âmme-i mevâki” tabirinden kasıt ise Rus tüccarlarının gidip geldiği yerlerdi. Andlaşmaya göre konsolosluklar Osmanlı topraklarında ticari faaliyetlerde bulunan Rus tüccarlarının işleriyle ilgilenmek için açılacaktı. Dolayısıyla, Rus tüccarlarının faaliyet alanı içinde olmayan yörelerde konsolosluklar açılması düşünülemezdi. Zaten ilgili hükmün iki ülke arasında ticarî ilişkileri düzenleyen 11. madde içinde yazılması bile kurulacak olan konsoloslukların hangi amaçla açılacağını izah etmesi bakımından önemliydi. Osmanlı Devleti’nde, uzun yıllardan beri İngiltere ve Fransa’nın da konsoloslukları bulunuyordu. Bu devletlerin konsoloslukları kendi tebaalarının ticarî faaliyette bulundukları İzmir, Rodos, Selanik ve Kıbrıs gibi yerlerde açılmıştı. İlk defa Osmanlı Devleti’nde konsolosluk açma hakkı elde eden Rusya’nın, dış politikasındaki emelleri Osmanlı devlet adamlarınca bilindiği için özellikle İngiltere ve Fransa devletlerinin konsoloslukları örnek gösterilmiştir.</span></p>
<p><span>Rusya, galip bir devlet olarak büyük kazanımlar elde ettiği Küçük Kaynarca Andlaşması’ndan sonra 11. maddenin kendisine verdiği hakları kullanma çerçevesinde konsolosluklar açarken, Osmanlı topraklarını üç ayrı kategoride değerlendirerek bu faaliyetlerini yürüttü:</span></p>
<ol>
<li><span>Rus tüccarlarının ticarî faaliyet alanı içinde olan bölgeler.</span></li>
<li><span>Rus tüccarlarının faaliyet alanı içinde fakat Mısır gibi itaat altına almada veya devlete karşı isyana sürüklemede hassas bölgeler.</span></li>
<li><span>Rus tüccarlarının faaliyetinin olmadığı veya nadiren uğradıkları fakat, gayr-ı Müslim Osmanlı tebaasının yoğun olduğu bölgeler.</span></li>
</ol>
<p><span>Rus tüccarlarının yoğun olarak gidip geldikleri yerlerde Rusya’nın konsolosluk açmasına Osmanlı makamlarının bir itirazı olmuyordu. Tespit ettikleri yörelerde konsolosluk açmayı kararlaştıran Rusya, İstanbul’daki elçisi vasıtasıyla Osmanlı Devleti’ne müracaat ederek gerekli işlemleri başlatıyordu. Açılan konsolosluklara tam yetkili olarak konsolos veya konsolos vekilleri atanıyordu. Konsoloslar, konsolos vekilleri, tercümanları, aileleri ve hizmetkârları haraç, avarız, kasabiye ve diğer vergilerden muaftılar. Konsoloslar bulundukları yörelerde devletinin temsilcisi sayıldığı için bir takım ayrıcalıklara sahiptiler. Görevleri ile ilgili konularda serbest hareket ediyorlardı. İstanbul’da oturan yabancı devlet elçiliklerinin sahip olduğu haklar onlar için de geçerliydi<a href="https://www.altayli.net/balkanlarda-rus-konsolosluklarinin-kurulusu-ve-faaliyetleri.html#bookmark2"><sup>[2]</sup></a>. Rusya, kesintilere uğrasa da 1700 İstanbul Andlaşması’ndan beri İstanbul’da elçi bulundurduğu için, 1774 Küçük Kaynarca Andlaşması’ndan sonra kurulan Rus konsoloslukları yapacakları faaliyetler konusunda bilgi birikimi ve tecrübeye sahiptiler. Bu bakımdan İstanbul’daki Rus elçiliği ile konsolosluklar arasında güçlü bir haberleşme ağı kurulacaktı<a href="https://www.altayli.net/balkanlarda-rus-konsolosluklarinin-kurulusu-ve-faaliyetleri.html#bookmark3"><sup>[3]</sup></a>.</span></p>
<p><span>Rusların hızlı bir şekilde Osmanlı topraklarında örmeye çalıştıkları konsolosluk ağlarının ilki tarihçi Yorga’ya göre, Akdeniz’e gidip gelecek olan Rus tüccarlarının işleriyle ilgilenmek üzere Arşipel adalarında kurulmuştur<a href="https://www.altayli.net/balkanlarda-rus-konsolosluklarinin-kurulusu-ve-faaliyetleri.html#bookmark4"><sup>[4]</sup></a>. Fakat başka kaynaklarda bu bilgiyi destekleyen bir kayıt bulunmamaktadır. Bilindiği kadarıyla Rusların ilk konsolosluğu, Küçük Kaynarca Andlaşması’nın Padişah I. Abdülhamid tarafından tasdik edilmesinden bir buçuk ay sonra 16 Aralık 1774’de İzmir’de kurulmuştur<a href="https://www.altayli.net/balkanlarda-rus-konsolosluklarinin-kurulusu-ve-faaliyetleri.html#bookmark5"><sup>[5]</sup></a>. XVIII. yüzyılda İzmir ticari hareketliliğin olduğu ve dünya ile irtibatı olan önemli bir liman kentiydi. Burada açılan Rus konsolosluğu, İzmir yöresine, Ege ve Akdeniz tarafına ticari amaçlı gidip gelen Rus tacirlerinin işleriyle ilgilenecek ve bu bölgede Rusya adına ticaretin gelişmesine yardımcı olacaktı. Rusya konsolos veya konsolos vekilleri atarken İzmir ve Selanik’te olduğu gibi yörenin durumuna göre bölgede oturan Osmanlı tebaası Rumları da konsolos olarak görevlendiriyordu. Selanik önemli bir liman kenti olmanın dışında balkanlarla irtibatı sağlayan ve Rusya açısından Rumlarla rahat bir şekilde ilişki kurabilecek oldukları bir yerdi. İzmir konsolosluğunun açılmasından hemen sonra 9 Ocak 1775’te de Selanik konsolosluğunu kurdular. Önemli bir kent olması sebebiyle 16 Haziran’da Rusya’dan bir beyzade Selanik’e konsolos olarak görevlendirildi<a href="https://www.altayli.net/balkanlarda-rus-konsolosluklarinin-kurulusu-ve-faaliyetleri.html#bookmark6"><sup>[6]</sup></a>. Rusya’nın İzmir, Selanik ve daha sonra da Halep örneklerinde olduğu gibi Osmanlı tebaası Rumları konsolos veya konsolos vekilleri atama politikaları ileriki yıllarda da devam etti. Bu sıralarda Avusturya da Osmanlı tebaası Yahudileri, Halep örneğinde olduğu gibi yeri geldiğinde konsolos veya konsolos vekili atıyordu<a href="https://www.altayli.net/balkanlarda-rus-konsolosluklarinin-kurulusu-ve-faaliyetleri.html#bookmark7"><sup>[7]</sup></a>.</span></p>
<p><span>Rusya kısa zamanda Kıbrıs, Rodos, Sakız, Girid, Sisam, Boğazhisarları, Trablusşam, Mora, İskenderiye, Sayda, Arnavutluk, Eğriboz Adası, Santeron, Nakşa, Silistre, Yaş ve Bükreş gibi yerlerde konsolosluk ağlarını yaydı<a href="https://www.altayli.net/balkanlarda-rus-konsolosluklarinin-kurulusu-ve-faaliyetleri.html#bookmark8"><sup>[8]</sup></a>. İlk yıllarda andlaşmanın kendilerine tanıdığı yörelerde, yani Rus tüccarlarının yoğun olarak gidip geldikleri noktalarda konsolosluklar açtılar. İzmir, Selanik, Akdeniz adaları ve Kıbrıs gibi bölgeler Osmanlı Devleti için önemli stratejik noktalar olmasına ve Rusların Osmanlı Devleti aleyhine faaliyette bulunabilme ihtimali olmasına rağmen, Osmanlı hükümeti bu yörelerde onların konsolosluk açmalarına herhangi bir itirazda bulunmadı. Çünkü aynı bölgelerde diğer devletlerin de konsoloslukları vardı. Rusya’nın ilk zamanlarda iki devlet arasında sorun yaratmayacak yörelere konsolos açmasının sebebi, yine izlediği dış politikanın esaslarından kaynaklanıyordu. Çünkü Küçük Kaynarca Andlaşması’nın imzalanmasından sonra Kırım, Eflak-Buğdan‘a voyvoda tayini, Kafkasya, sınır meseleleri, Karadeniz ve boğazlardan ticari gemlerin geçişi gibi çok önemli meseleler ile ilgili Osmanlı Devleti ile mücadele halindeydi. Bu nedenle iki ülke ilişkilerinde sorun olan meselelere bir de konsolosluk açma krizi eklememek için ilk etapta sorun yaratmayacak bölgelere konsolosluklar açmaya öncelik verdi</span></p>
<p><span>Özellikle Kırım meselesinden dolayı Osmanlı Devleti ile Rusya savaşın eşiğine geldikleri bir sırada Fransa’nın aracılığıyla 21 Mart 1779’da Aynalıkavak Tenkihnamesi imzalandı. Tenkihname ile Rusya, Şahin Giray’ın Hanlığını Osmanlı Devleti’ne tasdik ettirmekle Kırım meselesini, Ticaret konusundaki anlaşmazlıkları ve Eflak ve Buğdan ile ilgili sorunları kendi yararına bir çözüme kavuşturmuş oldu<a href="https://www.altayli.net/balkanlarda-rus-konsolosluklarinin-kurulusu-ve-faaliyetleri.html#bookmark9"><sup>[9]</sup></a>. Burada çözüme kavuşturulan meselelerde taviz veren taraf Osmanlı Devleti oldu. Aynalıkavak Tenkihnamesi ile iki ülke arasında biriken meseleler çözüme kavuştuktan sonra Rusya, Osmanlı Devleti için hassas olan bölgelere konsolos atamak için harekete geçti. İlkönce Gelibolu ve Bozcaada’ya gidip gelecek Rus tüccarlarına yardımcı olmak için Boğazhisarlarında konsolosluk açmak üzere müracaat etti. Boğazhisarları hassas bir bölge olmasına rağmen, yörede faaliyet gösteren Rus tüccarları olduğundan Osmanlı hükümeti Rusların konsolosluk açmasına andlaşma gereği izin verdi. Rusya, Osmanlı tebaası Hayim Veled-i Salamon Daragano’yu konsolos tayin ederek 16 Ağustos 1779’da Boğazhisarlan konsolosluluğunu açtı<a href="https://www.altayli.net/balkanlarda-rus-konsolosluklarinin-kurulusu-ve-faaliyetleri.html#bookmark10"><sup>[10]</sup></a>.</span></p>
<p><span>Rusya, 1780 yılı başlarında yaptığı müracaatla da İstanbul’da uzun yıllar kalan Gürcü asıllı ve Astrahan’da oturan Sergius Laşkaref’i Eflak, Buğdan ve Bucak’a konsolos atamak için müracaat etti. Rusya’nın müracaatının kabul edilmesi Osmanlı Devleti’nce imkânsızdı. Konsolos veya konsolos vekilleri ancak ilgili ülkenin tüccarlarının yoğun olarak ticari faaliyet gösterdikleri yerlerde açılabilirdi. Eflak, Buğdan ve Bucak Rus tüccarlarının uğrak yerlerinden değildi. Bu nedenle de bu yörelerde Rus konsolosluğunun açılmasına gerek yoktu. Rusya ise Küçük Kaynarca Andlaşması’na göre Osmanlı Devleti sınırları içindeki her yerde konsolosluk açma hakkını elde ettiğini ileri sürüyordu. Andlaşmanın 11. maddesindeki “’âmme-i mevâki’” tabirini Osmanlı Devleti sınırları dâhilindeki yerler olarak yorumluyordu. Osmanlı Devleti ise bu tabiri Rusya gibi yorumlamıyordu. Ona göre “’Amme-i mevâki’ tabirinden kasıt, Rus tüccarlarının yoğun olarak ticari faaliyet gösterdikleri yerlerdi. Başka bir deyişle de İngiltere ve Fransa konsolosluklarının açıldığı yöreler bu tabirin kapsamına giriyordu. Bu amaçla Reisülküttap Halil Hamid Paşa, Rusların bu bölgelerde konsolosluk açma isteğini reddetti<a href="https://www.altayli.net/balkanlarda-rus-konsolosluklarinin-kurulusu-ve-faaliyetleri.html#bookmark11"><sup>[11]</sup></a>.</span></p>
<p><span>Osmanlı Devleti’ne göre, Rusya’nın Eflak, Buğdan ve Bucak’a konsolosluk açma isteği ihtiyaçtan kaynaklanmıyordu. Rusya’nın amacı bölgede yaşayan reayayı isyana teşvik etmek ve Eflak, Buğdan ve Bucak’ın tamamen Osmanlı Devleti’nden ayrılmasını sağlamaktı. Osmanlı Devleti savaş döneminde Rusların amaçlarını çok iyi anlamıştı. Rusya, bölgede yaşayan reayanın önemli bir kesimini savaş öncesi ve sırasında yaptığı propagandalarla kandırmış ve isyana teşvik etmişti. 1769 yılında Rusların teşvikleri ile isyan eden reayanın Rus ordularına yardımları, Eflak ve Buğdan’ın kısa bir zamanda Rus işgaline düşmesi, Rus askerleri ile birlik olan kandırılmış reayanın masum insanları acımasızca katletmeleri ve özellikle de 1769 savaşında Buğdan Seraskeri Mehmed Paşanın hazinedarı ve adamlarının haşarat ilacı ve kesici aletlerle vahşice katledilmeleri hafızalardan silinmemişti<a href="https://www.altayli.net/balkanlarda-rus-konsolosluklarinin-kurulusu-ve-faaliyetleri.html#bookmark12"><sup>[12]</sup></a>.</span></p>
<p><span>Bu nedenle Rusya’nın talebinin kabulü düşünülemezdi. Bölge, aynı zamanda Osmanlı Devleti’nin “tahıl ambarı” sayılıyordu. Özellikle İstanbul’da sarf edilen zahire ve yiyeceklerin önemli bir kısmı buradan gelmekteydi<a href="https://www.altayli.net/balkanlarda-rus-konsolosluklarinin-kurulusu-ve-faaliyetleri.html#bookmark13"><sup>[13]</sup></a>. Fakat zahire, ihracı yasak mallar kapsamındaydı. Burada ticareti yapılacak başka bir mal da yoktu. İhtiyaç için sarf edilen hayvanlar dahi bölgeye Lehistan’dan geliyordu. Bu bakımından ticareti yapılacak bir ürün veya mamul madde olmadığı için Eflak ve Buğdan’da hiçbir devlet konsolosluk açmamıştı. Aynalıkavak Tenkihnamesi hazırlanırken, pürüzlü andlaşma maddeleri tekrar incelenmişti. Fakat “’âmme-i mevâki’” tabirinden Rusya’nın kastettiği anlamda bir mana çıkabileceğine ihtimal verilmediğinden 11. maddede konsolosluk açılması ile ilgili herhangi bir düzenlemeye gidilmemişti. Bu yüzden konsolosluk açılması ile ilgili 11. madde Aynalıkavak Tenkihnamesi ile de tasdik edilmiş oldu. Rusya, isteğinde ısrar edince Osmanlı Devleti, Rusya’nın bu davranışını düşmanca bir hareket telakki edeceğini ve dolambaçlı yollardan Tuna bölgesine yerleşme teşebbüsü olarak kabul edeceğini bildirdi. İki devlet arasındaki ilişkiler olumsuz yönde seyredince Fransa, Aynalıkavak Tenkihnamesi’nin hazırlanmasında olduğu gibi mutavassıt devlet olarak aracı oldu. İstanbul’daki Fransız elçisi St. Priest, Osmanlı Devleti’nin, Rusya’nın bu isteğini kabul etmesini, fakat konsolosun ikametgah yerinin Akkerman olmasını önerdi<a href="https://www.altayli.net/balkanlarda-rus-konsolosluklarinin-kurulusu-ve-faaliyetleri.html#bookmark14"><sup>[14]</sup></a>.</span></p>
<p><span>Fransa elçisinin tavassutuyla ara formül olarak öne sürülen Akkerman, Dnyester Irmağı’nın Karadeniz’e dökülen ağzında kurulu önemli bir liman kentiydi. Karadeniz ticaretinde ticari gemilerin uğrak yeriydi. Burada kurulacak bir Rus konsolosluğu Basarabya, Eflak ve Buğdan reayaları ile rahatça irtibat sağlayabilirdi. Osmanlı Devleti, Akkerman’da kurulacak bir Rus konsolosluğunun faaliyetlerini merkezden uzak olması sebebiyle kolayca takip edemeyecekti. Rus konsolosluğunun faaliyetleri sonucu bölgede vukuu muhtemel olaylara, reayanın da Rusya lehine hareket etmesi halinde 1770 yılı işgalinde olduğu gibi Osmanlı hükümetinin başarıyla neticelenecek bir müdahale imkânı olmayabilirdi<a href="https://www.altayli.net/balkanlarda-rus-konsolosluklarinin-kurulusu-ve-faaliyetleri.html#bookmark15"><sup>[15]</sup></a>. Rusya’nın önerdiği isim olan Laşkaref de entrikacı ve kavgacı kişiliği ile görev bölgesinde rahat duracak birisi değildi. Bu nedenle, Akkerman’a konsolosluk kurulması önerisi Osmanlı makamlarınca sıcak karşılanmadı. Aynı şekilde Tuna Nehri’nin kıyısında ve Bucak bölgesinde bulunan Kalas ve İbrail’de konsolosluk kurulması önerileri de Osmanlı Devleti’nce benzer gerekçelerle kabul görmedi. </span></p>
<p><span>Rusya, Eflak, Buğdan ve Bucak’a konsolosluk açmada diretince Osmanlı hükümeti Tuna Nehri’nin doğu kıyısında bulunan Silistre’de Rus konsolosluğunun açılmasını kabul etti. Osmanlı hükümetinin Silistre’yi tercih etmesinin sebebi, buradan konsolosun faaliyetlerini ve hareketlerini rahatça gözleme imkânına sahip olmasından kaynaklanıyordu. Her şeyden önce Silistre, rahatça kontrol etme bakımından İstanbul’a daha yakındı. Bölgede ikamet edenlerin çoğunluğu daha önce teklif edilen bölgelerin aksine Rus telkinlerine kolayca meyletmeyecek Müslüman tebaaydı. Stratejik öneme sahip bir yerdi. 1773 yılındaki Rus işgaline başarıyla direnen bir şehirdi<a href="https://www.altayli.net/balkanlarda-rus-konsolosluklarinin-kurulusu-ve-faaliyetleri.html#bookmark16"><sup>[16]</sup></a>. Sergius Laşkaref, beratını alarak 1780 yılında görevine başladı. Konsolosun görevi Eflak, Buğdan ve Bucak bölgelerinde faaliyet gösterecek olan Rus tüccarlarının problemlerine buradan yardımcı olmaktı. Eflak ve Buğdan voyvodaları, Silistre’de ikamet eden konsolosun yanında birer kapı kethüdası bulunduracaklardı.</span></p>
<p><span>Rusların asıl amacı bölgedeki reayayı Osmanlı Devleti aleyhine kışkırtabilmek için faaliyetlerde bulunmak amacıyla Eflak, Buğdan ve Bucak’ta konsolosluk açabilmekti. Bu sıralarda sadece konsolosluk meselesinde değil, Kırım, Eflak ve Buğdan’a voyvoda tayini, ticari konular, sınır olayları ve Gürcistan meselesi gibi bir çok konularda Osmanlı Devleti ile ihtilaf halindeydi<a href="https://www.altayli.net/balkanlarda-rus-konsolosluklarinin-kurulusu-ve-faaliyetleri.html#bookmark17"><sup>[17]</sup></a>. Osmanlı hükümeti, Rusların Eflak ve Buğdan’da reayayı, Yunanistan’da Rumları ve Sırbistan’da Sırpları isyana teşvik için Balkanların önemli yörelerinde konsolosluk açma girişimlerine engel olurken bu mücadelesine sınır komşusu olan Avusturya’nın destek vermesini bekliyordu. Avusturya Devleti, Osmanlı Devleti gibi muhtelif milletlerden oluşuyordu. Özellikle Osmanlıya sınır olan bölgeleri ve Avrupa’nın en stratejik bölgesi olan Bohemya’nın ahalisi Hırvat, Sırp, Boşnak ve Bulgarlardan ibaretti. Bunların hepsi de Ruslar gibi Slav topluluğundan ve Hristiyan Ortodoks mezhebine bağlıydılar. Osmanlı Devleti’ne göre Rusya’nın amacı, hem Avusturya’da yaşayan ve hem de Osmanlı sınırları içinde olan bu milletler ve topluluklar üzerinde nüfuz tesis etmekti. Rusya, Osmanlı ve Avusturya Devleti’nden birisini mağlup ettiğinde, diğerinin de bu mağlubiyetin neticelerinden etkilenmemesi imkânsızdı. Bu nedenle Tuna veya Arnavudluk sahillerinde Osmanlı Devleti’nin “düşmanı” Avusturya’nın da “düşmanı” sayılmalıydı. Bu bölgede Rusya’nın desteğiyle bir Slav devleti kurulduğunda, Avusturya tebaası olan Slav toplulukları da buraya katılmak isteyeceklerdi<a href="https://www.altayli.net/balkanlarda-rus-konsolosluklarinin-kurulusu-ve-faaliyetleri.html#bookmark18"><sup>[18]</sup></a>.</span></p>
<p><span>Rusların özellikle Balkanları hedef alarak konsolosluk açma faaliyetlerine giriştiği sıralarda Avusturya, Osmanlı Devleti’nin bu kaygılarını anlayabilecek veya bölgeye yerleşecek olan Rus nüfuzunun zararlarını kavrayabilecek durumda değildi. Çünkü Avusturya hükümdarı Marie Therese 1780 yılında ölmüş, yerine II. Joseph geçmişti. Yeni hükümdar, genç ve tecrübesizdi<a href="https://www.altayli.net/balkanlarda-rus-konsolosluklarinin-kurulusu-ve-faaliyetleri.html#bookmark19"><sup>[19]</sup></a>. Osmanlı devlet adamlarına göre Avusturya’nın Rus tehlikesini kavrayamaması bu ülkedeki “adam yetersizliğine bağlıydı. II. Joseph Rusya’nın, Balkanlar üzerinde açacağı konsolosluklarla nüfuz tesis etme girişimlerine engel olacağı yerde, II. Katerine ile Lehistan kasabası Mohilof’ta 1780 yılında yaptığı görüşmelerle Osmanlı topraklarını aralarında paylaşma mutabakatına vardı. Bunu 1782 yılında Petersburg’da şekillendirerek aralarında gizli anlaşma akdettiler. Buna göre Rusya, Özi, Aksu ve Dinyester Nehri arasında kalan yerleri, Akdeniz’deki bazı adaları alacak ve Eflak, Buğdan ve Basarabya’dan müteşekkil bir Ortodoks devleti kurulacaktı. II. Katerina’nın Rum mürebbiyeler elinde yetişen torunu Kostantin’in başına geçeceği eski Bizans, İstanbul merkezli olmak üzere kurulacaktı. Avusturya da Bosna ve Sırp eyaletlerini topraklarına katacaktı. Venedik, Fransa, İngiltere ve İspanya’ya da bazı taksimatlar ayrıldı<a href="https://www.altayli.net/balkanlarda-rus-konsolosluklarinin-kurulusu-ve-faaliyetleri.html#bookmark20"><sup>[20]</sup></a>.</span></p>
<p><span>Rusya, uluslararası siyasi havanın kendi lehine olduğu 1782 yılında aralarında birikmiş meselelerin çözümlenmesi için Avusturya ile ortak olarak Osmanlı devletine üç maddelik nota vermeye hazırlandığı sıralarda yaptığı müracaatla Eflak, Buğdan ve Bucak’a kesin olarak konsolosluk açma talebinde bulundu. Osmanlı hükümeti, Rus baskılarına fazla direnemedi ve istemeyerek de olsa Eflak, Buğdan ve Bucak’a Rus konsolosluğu açılmasını kabul etti. Yaş, Bükreş ve Bucak Rus tacirlerinin uğrak yerleri değildi. Burada Rus konsolosunun ne iş yapacağını bölgede görev yapan Osmanlı memurları da anlayamıyorlardı. Beraberine Galata’da ticaretle uğraşan ve kendisi gibi hilekarlığı ile tanınan bir Ermeni’yi tercüman ve Fransız tebaası birisini de özel doktoru olarak alıp Yaş’a giden Laşkaref’in buradaki hareketleri daha sonra yapacak olduğu işler hakkında ip ucu veriyordu. Yaş’a vardığında kilise yetkilileri, rahipler ve reayanın önde gelenleri ile toplantılar yapması, Laşkaref’in aslı görevi olan Rus tüccarlarının faaliyetlerine yardımcı olma işiyle uğraşma yerine bölgede sakin Osmanlı tebaası reaya üzerinde Rus nüfuzunu tesis etme ile uğraşacağını gösteriyordu<a href="https://www.altayli.net/balkanlarda-rus-konsolosluklarinin-kurulusu-ve-faaliyetleri.html#bookmark21"><sup>[21]</sup></a>.</span></p>
<p><span>Eflak, Buğdan ve Bucak’a konsolos atayan Rusya, aynı sıralarda ahalisi gemicilik ve ticaretle uğraşan ve 200 hane reayanın oturduğu Mikenos Adası’na da konsolos atama için teşebbüse geçti. Mikenos Adası, Kiklad adalar grubundan ve Ege Denizi’nden Akdeniz’e veya Yunanistan’a geçilmek istendiğinde yol üzerinde bulunan küçük bir adaydı. Adada Müslüman yoktu. Burada yaşayan reaya Ruslarla aynı din ve mezhebe bağlı olduklarından kolayca onların tarafına meyledebilir ve burada nüfuz tesis eden Rusya Akdeniz’in diğer adaları ve Yunanistan’a doğru faaliyetlerde bulunabilirdi. Osmanlı hükümeti, Rusların bu konudaki taleplerini geri çevirdi. Mikenos Adası’nda Rus konsolosluğunun kurulması talebini geri çevirirken bunu adanın, ikamet edecek konsolosun güvenliği için uygun bir yer olmadığına, Rusya ile araları iyi olmayan Garp ocakları korsanlarının baskınıyla konsolosun can güvenliğinin tehlikeye gireceğine ve konsolosu korumak için bölgede Osmanlı idari ve askeri birimlerinin bulunmadığına bağladı<a href="https://www.altayli.net/balkanlarda-rus-konsolosluklarinin-kurulusu-ve-faaliyetleri.html#bookmark22"><sup>[22]</sup></a>. Rusya’nın, bu konudaki talebinin anlaşma gereği hakkı olduğunu, konsolosun korunmasının Osmanlı Devleti’nin sorunu olduğunu vurgulaması üzerine Osmanlı hükümeti fazla direnç gösteremedi. Zaten bu sıralarda başka sorunlar da iki ülke arasında tehlikeli bir mecraya doğru gidiyordu. Barışı korumak bu sıralarda Osmanlı Devleti’nin politikası olduğu için Rusların Mikenos Adası’nda konsolosluk açma önerisi kabul edildi. Adada Osmanlı idari ve askeri birimleri kuruldu ve konsolosluk tesisi için gerekli altyapı hazırlandıktan sonra konsolos Kont Cuvani 9 Aralık 1782 yılında görevine başladı<a href="https://www.altayli.net/balkanlarda-rus-konsolosluklarinin-kurulusu-ve-faaliyetleri.html#bookmark23"><sup>[23]</sup></a>.</span></p>
<p><span>Rusya, andlaşmanın imzalanmasından sonra, Osmanlı Devleti’nin her tarafında konsolosluklarını açarken, 1783 yılında imzalanan Ticaret Andlaşması’na koyulan bazı maddelerle konsolosların görev alanları ve hakları açıkça izah edildi<a href="https://www.altayli.net/balkanlarda-rus-konsolosluklarinin-kurulusu-ve-faaliyetleri.html#bookmark24"><sup>[24]</sup></a>. Andlaşmanın 20. maddesiyle Ruslara konsolosluk kurma hakkı veren Küçük Kaynarca Andlaşması’nın 11. ve aynı hükümleri tekrar tasdik eden 1779 Aynalıkavak Tenkihnamesi’nin 6. maddeleri bir kere daha onaylanıyordu. 50 ve 51. maddeler ile konsoloslar, tercümanları ve hizmetkârları vergilerden muaftılar. 52. madde ile, Rusya Küçük Kaynarca Adlaşması’nın 11. maddesi gereği dilediği yerlere konsoloslar tayin etmede serbest olduğu için Osmanlı Devleti, Fransa ve İngiltere konsolos ve konsolos vekillerine verdiği hakların aynısını onlarada tanıyacaktı. 53. madde ile konsolosluklar ait oldukları ülke bayrağını dikebilecekler ve 54. madde ile de kendilerini muhafaza için istedikleri “yasakçıları” istihdam etme hakkına sahip olacaklardı. 55 ve 56. maddeler ile kendileri için şarap imal edebilecekler veya dışarıdan temin edebileceklerdi. 57, 58 ve 59. maddeler konsolos veya konsolos vekillerinin karşılaşacak olduğu adli davalar ile ilgiliydi<a href="https://www.altayli.net/balkanlarda-rus-konsolosluklarinin-kurulusu-ve-faaliyetleri.html#bookmark25"><sup>[25]</sup></a>.</span></p>
<p><span>Küçük Kaynarca Andlaşması’nın imzalanması ile konsolosluklar kurmaya başlayan Rusya, Balkanlar başta olmak üzere Osmanlı Devleti’nin her tarafında kısa zamanda konsolosluk ağlarını ördü. Görev yerlerine giden konsoloslar halkı Osmanlı yönetimine karşı kışkırtmak gibi görevi dışı faaliyetlerde bulunmayı asıl vazifeleri gördüklerinden, gittikleri çoğu yerlerde halkın infiali ile karşılaştılar. Akdeniz’de önemli bir yer olan, Mora ve Yunanistan’ın güvenliği için de stratejik ehemmiyeti olan, ayrıca çok sayıda reayanın yaşadığı Girit ve Karadeniz kıyısındaki Sinop’ta olduğu gibi tayin edilen konsoloslara yerli ahali tepkiler gösteriyorlardı<a href="https://www.altayli.net/balkanlarda-rus-konsolosluklarinin-kurulusu-ve-faaliyetleri.html#bookmark26"><sup>[26]</sup></a>. Bu sıralarda Kırım tamamen Rusya tarafından ilhak edilmişti. Rusya uluslararası siyasi durumun kendi lehine olmasını fırsat bilerek her istediğini Osmanlı Devleti’ne yaptırıyordu. Sadrazam Halil Hamid Paşa da ne pahasına olursa olsun sulhu sürdürme politikası izliyordu<a href="https://www.altayli.net/balkanlarda-rus-konsolosluklarinin-kurulusu-ve-faaliyetleri.html#bookmark27"><sup>[27]</sup></a>. Bu nedenle Rus konsolosluklarını görev mahallerine koymama konusundaki halkın direnç ve infialleri, Osmanlı Devleti’nin onuru kırılarak da olsa Rus hükümetinin diplomatik girişimleri sonucu bastırıldı<a href="https://www.altayli.net/balkanlarda-rus-konsolosluklarinin-kurulusu-ve-faaliyetleri.html#bookmark28"><sup>[28]</sup></a>.</span></p>
<p><span>Özellikle Eflak, Buğdan ve Bucak başta olmak üzere atanan konsoloslar reayayı Osmanlı Devleti aleyhine kışkırtıyorlardı. Eflak ve Buğdan’dan bu konuda sık sık şikayetler gelmekteydi. 1787 yılına gelindiğinde, Eflak ve Buğdan’daki reaya, Rumlar ve Sırplar arasında Rus konsoloslarının gayretiyle Osmanlı yönetimine karşı hoşnutsuzluklar artmaya başlamıştı. Kerson’da II. Katerina ve II. Josefin buluşmasından sonra, Osmanlı Devleti ile Rusya arasında pürüzlü meselelere bir de Varna’da konsolosluk açma isteği eklendi. Rusya, yaptığı müracaatla Varna’da konsolosluk açmak istiyordu. Varna, Karadeniz kıyısında stratejik önemi olan bir Liman kentiydi. Buraya yerleşecek olan konsolos, Balkanların tamamında kısa zamanda reayayı isyana teşvik edebilirdi. Osmanlı devletine göre Varna ve etrafı Hristiyan reaya ile meskûn olup Balkanların önemli bir yeriydi. Rusya ile savaş ihtimalinin olduğu bu sıralarda sefere çıkacak Osmanlı ordusunun askerî sevkıyat yapacağı iki önemli güzergahtan biriydi. Rusya Varna’ya konsolosluk açma ile şu amaçları güdüyordu<a href="https://www.altayli.net/balkanlarda-rus-konsolosluklarinin-kurulusu-ve-faaliyetleri.html#bookmark29"><sup>[29]</sup></a>:</span></p>
<ol>
<li><span>Reayanın askeri gücünden yararlanmak</span></li>
<li><span>Bölgeden Rusya’ya göçe tabi tutacağı reayanın iş gücünden istifade etmek. Böylece boş alanların dışarıdan gelecek yeni iş gücüyle işlenmesiyle Rus ekonomisine katkıda bulunmak ve Osmanlı Devleti’ne iktisaden darbe vurmak.</span></li>
<li><span>Savaş durumunda isyana teşvik edeceği reaya ile, Osmanlı ordusuna engeller çıkartmak. İsyan edecek reayanın yardımıyla boğaza kadar olan Osmanlı topraklarını ele geçirmek.</span></li>
</ol>
<p><span>Osmanlı Devleti, bu nedenle Varna’ya Rus konsolosluğu atanması teklifini kabul etmedi. Rusya bu zamana kadar olduğu gibi yine Küçük Kaynarca Andlaşması’ndaki “’âmme-i mevâki” tabiri gereği istediği yörelere konsolosluk atamasının hakkı olduğunu iddia ediyordu. Fakat Osmanlı devlet adamları savaş ortamına girildiği bir sırada Rusya’nın talebini kabul etmemekte kararlıydılar. Zira bu sıralarda savaş taraftarı bir politika takip eden Yusuf Paşa sadarette bulunuyordu. Osmanlı hükümetine göre, Rusya andlaşmayı keyfine göre yorumluyordu. Her isteğinin kabul edilmemesi gerekti. Mesela, Darphanede konsolosluk açmak istese bu talep de kabul edilecek miydi ? Varna’da konsolosluk açılması ile ilgili Rus elçisi Boulgakof ile Reisülküttap Süleyman Feyzi Efendi arasındaki görüşmeler devam ederken, görevde olan diğer konsolosların yıkıcı faaliyetleri ile ilgili şikâyetler de geliyordu. Bunlardan Eflak, Buğdan ve Bucak konsolosu ile İskenderiye konsolosu halkı isyana teşvik ediyordu. Osmanlı hükümeti Eflak ve Buğdan konsolosunun azledilmesi için Rusya’ya müracaat etti. Fakat Rusya bu isteği kabul etmediği gibi Varna’ya konsolosluk açılmasında ısrar etti. İki devlet arasında, diğer sorunlarla kilitlenen ilişkiler neticede başka seçeneği kalmayan Osmanlı Devleti’ni savaş ilân etmeye mecbur bıraktı. İskenderiye konsolosu tutuklandı. Varna’da konsolosluk açma talebi reddedildi. 19 Ağustos 1787’de Rusya’ya savaş ilan edildi<a href="https://www.altayli.net/balkanlarda-rus-konsolosluklarinin-kurulusu-ve-faaliyetleri.html#bookmark30"><sup>[30]</sup></a>. Bundan bir süre sonra Rusya ile ittifak halinde olan Avusturya da Osmanlı Devleti’ne savaş ilan etti. O da, gittikçe zayıflayan Osmanlı Devleti’nden bazı yerleri almak istiyordu.</span></p>
<p><span>Savaşın başlaması ile Ruslar kısa zamanda Balkanlara doğru ilerlediler. Buralarda görevli konsolosların faaliyetlerinin semeresini savaş sırasında gördüler. Reayadan yardım aldılar. Savaşın daha ilk zamanlarında Sırplar ve diğer reayalar Avusturya ve Rusya’yı kurtarıcı olarak görmeye başladılar. Yaş’ı alan Ruslar daha önce burada görevli olan konsolos Laşkarefin önderliğinde bir yönetim kurdular<a href="https://www.altayli.net/balkanlarda-rus-konsolosluklarinin-kurulusu-ve-faaliyetleri.html#bookmark31"><sup>[31]</sup></a>. Osmanlı Devleti’nin Rus konsolosluklarının kurulmasını engellemesinin haklılık payları ortaya çıkıyordu. Savaş boyunca gayr-ı Müslim tebaadan da yardım gören Rusya ve Avusturya karşısında zor duruma düşen Osmanlı Devleti, bu devletlerin Balkanlara ve Akdeniz’e doğru sarkmalarından rahatsız olan İsveç ile 1789 yılında ve Prusya ile de 1790 yılında ittifak andlaşması yaptı<a href="https://www.altayli.net/balkanlarda-rus-konsolosluklarinin-kurulusu-ve-faaliyetleri.html#bookmark32"><sup>[32]</sup></a>. Neticede 4 Ağustos 1791’de Avusturya ile imzalanan Ziştovi Andlaşması’ndan sonra 11 Ocak 1792’de de Rusya ile Yaş Andlaşması imzalandı. Rusya bu andlaşma ile Özi ile Dinyester Nehri arasındaki geniş ve verimli arazileri alarak Basarabya’ya kadar ilerledi<a href="https://www.altayli.net/balkanlarda-rus-konsolosluklarinin-kurulusu-ve-faaliyetleri.html#bookmark33"><sup>[33]</sup></a>.</span></p>
<p><span>Balkanlarda ve diğer bölgelerde Rus konsolosluklarının faaliyet gösterdiği yörelerde yüzyılın sonuna doğru gelindiğinde Osmanlı yönetimi zor anlar yaşamaya başladı. Bölgedeki Hristiyan reayanın asi fikirler taşımasının yanında Dağlı isyanı gibi isyanlar da Rusların bu faaliyetlerine kolaylıklar sağlıyordu. Fransa, Osmanlı Devleti’nin artık çökmeye yüz tuttuğu hesaplarını yaparak 1797 yılında Yunan adalarına yerleşmesinin ardından 1798’de Mısır’ı işgale başladı<a href="https://www.altayli.net/balkanlarda-rus-konsolosluklarinin-kurulusu-ve-faaliyetleri.html#bookmark34"><sup>[34]</sup></a>. Rusya 1806 yılında başlayan savaşlar sonucunda imzalanan Bükreş Andlaşması ile Osmanlı Devleti’nden Basarabya’ya kadar olan bölgeleri aldı. Yani Küçük Kaynarca Andlaşması’ndan sonra konsoloslarının faaliyet gösterdiği yerlerin önemli bir kısmına el koymuş oldu. Bununla beraber 1812 yılına gelindiğinde Eflak ve Buğdan üzerinde ve Balkanlarda nüfuzunu artırdı. Rus konsoloslarının faaliyetleri sonucu Sırplar ve Rumlar bağımsızlık için isyan etmeye başladılar. İsyan fikirlerini hazırlamada ve yönlendirmede Rus konsolosluklarının gayreti büyüktür. Osmanlı hükümeti, imparatorluğun Balkan topraklarında Rusların konsolosluk açma teşebbüslerine karşı çıkmayı bir devlet politikası haline getirmişti. Fakat Rusya’nın konsolosluk açma teşebbüsleri karşısında direnmesine rağmen, direncini perçinleyecek yeterince askeri ve ekonomik güce sahip olmadığından Ruslar konsolosluk açma teşebbüslerinin hepsinde başarılı oldular.</span></p>
<p><span>Balkanlar’da Rus konsolosluklarının bir ağ gibi yayılması 1856 yılından yani Kırım savaşından sonra farklı bir hız kazandı. 1864 yılında İstanbul’a Rus büyük elçisi olarak da atanan Nikolay Pavloviç İgnatief, Rusyanın Asya İçişleri dairesindeki görevi sırasında ve sonrasında özellikle Balkanların tamamını konsolosluk ağlarıyla örmeye başladı. 1857 yılında açılan Filibe Viskonsolosluğuna tayin edilen Nayden Dobroviç Gerov gibi koyu panistlavisler önceden ve yeni açılan konsolosluklara atandılar. Osmanlı Devleti’nin siyasi, askeri ve mali açıdan zayıf olduğu bu dönemlerde Rus konsoloslukları, Balkanlarda Osmanlı yönetimine karşı isyan fikirlerinin aşılandığı ve asi hareketlerin yönetildiği mekanlar oldular<a href="https://www.altayli.net/balkanlarda-rus-konsolosluklarinin-kurulusu-ve-faaliyetleri.html#bookmark35"><sup>[35]</sup></a>. Osmanlı Devleti, Rusya ve diğer devletlerin konsolosluklarının tedricen çoğalması, konsolos ve viskonsolosların devletten talep ve isteklerinin artması ve görevleri dışında siyasi-sosyal olaylara karışmaları nedeniyle, 1864 yılında konsoloslukların görev ve yetkilerini belirleyen Konsoloslar Nizamnamesi’ni çıkardı<a href="https://www.altayli.net/balkanlarda-rus-konsolosluklarinin-kurulusu-ve-faaliyetleri.html#bookmark36"><sup>[36]</sup></a>. Osmanlı Devleti’nin önlemlerine rağmen XIX. yüzyılın sonuna gelindiğinde konsolosların faaliyetlerinin sonucu olarak elde kalan Balkan topraklarında da Rus nüfuzu belirgin olarak görülmeye başlandı.</span></p>
<p><span>Sonuç olarak, 1774 Küçük Kaynarca Andlaşması ile başlayan Rusların konsolosluk açma faaliyetleri, kısa zamanda Osmanlı Devleti’nin her tarafını bir ağ gibi sarmıştır. Özellikle bu bölgelerden Balkanlar ve Akdeniz yöresine konsolosluk açma teşebbüsleri 1787 yılı savaşına kadar Osmanlı Devleti ile Rusya’yı bir çekişmenin içinde tutmuştur. Rusya, açtığı konsoloslukları ticari konularla ilgilenme asli vazifesinin dışında Balkanlarda ve diğer bölgelerdeki Hristiyan Ortodoks reayayı Osmanlı yönetimine isyan ettirme için bir araç olarak kullanmıştır. Rusya’nın gerçek amacı reayadan istifade ile bölgedeki Osmanlı hâkimiyetini kırarak kendisi işgal etmektir. Nitekim, kuruluşundan sonra konsolosların faaliyetleri, 1791 Yaş ve 1812 Bükreş andlaşmaları ile Basarabya’ya kadar olan bölgeleri kendi yönetimine katması bunun delilidir. Bu sıralarda başlayan Rus ve Sırp isyanlarında da Rusların tahrik, kışkırtma ve yönlendirmeleri vardır. Osmanlı Devleti, gittikçe güç kaybeden bir devlet olarak Rusların konsolosluk açmadaki amaçlarını ve daha sonraki faaliyetlerinin neticesinin ne olacağını fark etmelerine rağmen etkili bir önlem alamamıştır. 1774 yılında başlayan Osmanlı Devleti topraklarında Rus konsolosluklarının kurulması ve faaliyetleri imparatorluğun son yıllarına kadar devam etmiştir. Osmanlı Devleti’nin yıkılışında ve bilhassa Balkan topraklarının kaybedilişinde Rus konsolosluklarının siyasi faaliyetleri büyük rol oynamıştır.</span></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yrd. Doç. Dr. Osman KÖSE</strong></span></a>
</p><p>Balıkesir Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi.<br>
E-mail: okose@balikesir.edu.tr</p>
<p><span>Kaynak: Turkish Studies International Periodical For the Languages, Literature and History of Turkish or Turkic Volume 1/2 Fall 2006</span></p>
<hr>
<div><span><strong>Dipnotlar:</strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/balkanlarda-rus-konsolosluklarinin-kurulusu-ve-faaliyetleri.html#_ednref1" name="_edn1"><sup>[1]</sup></a> BOA. Rusya Ahidnâme Defteri, Nr. 183/148-162, Küçük Kaynarca Andlaşması sûreti (Evâsıt-ı Ramazan 1188); Nâme-i Hümâyûn Defteri, Nr. 9/29; Küçük Kaynarca Andlaşması sûreti (Evâsıt-ı Ramazan 1188); HH, Nr. 58503, Küçük Kaynarca Andlaşması sûreti (Evâsıt-ı Ramazan 1188); A.DVN.DVE, Nr. 9/23, Küçük Kaynarca Andlaşması sûreti (Evâsıt-ı Ramazan 1188); Ahmed Cevdet, Paşa, Tarih-i Cevdet, I, İstanbul 1858, s. 357; Mustafa Nuri Paşa, Netâyic ül-Vukuat, III, İstanbul 1294, s.63; Nihat Erim, Devletler Arası Hukuk ve Siyâsî Tarih Metinleri (Osmanlı İmparatorluğu Andlaşmaları), Ankara 1953, s. 121-135; Andlaşmanın Rusça metni için bk. E.İ. Drujinin, Kyuchuk- Kaynardzhiysiy mir 1774 goda (yogo podgotovka i zaklyucheniy), Moskova 1955, s. 349; Andlaşmanın İtalyanca metnini için bk. Archıvıo Dı Stato Venezıa, , Senato, Dıspaccı Costantınopoli, fz.216/f.109-118; Osman KÖSE, 1774 Küçük Kaynarca Andlaşması (Oluşumu-Tahlili-Tatbiki)), Ankara 2006, s. 75.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/balkanlarda-rus-konsolosluklarinin-kurulusu-ve-faaliyetleri.html#_ednref2" name="_edn2"><sup>[2]</sup></a> Osman KÖSE, 1774 Küçük Kaynarca Andlaşması, s. 112.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/balkanlarda-rus-konsolosluklarinin-kurulusu-ve-faaliyetleri.html#_ednref3" name="_edn3"><sup>[3]</sup></a> İlber Ortaylı, “XVIII. yüzyıl Türk-Rus İlişkileri”, Türk-Rus îlişkilerinde 500 Yıl 1491-1992, (Ankara 12-14 Aralık 1992), Ankara 1999, s. 131.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/balkanlarda-rus-konsolosluklarinin-kurulusu-ve-faaliyetleri.html#_ednref4" name="_edn4"><sup>[4]</sup></a> Yorga, Osmanlı Tarihi, Çev. B. Sıtkı Baykal, V, Ankara 1948.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/balkanlarda-rus-konsolosluklarinin-kurulusu-ve-faaliyetleri.html#_ednref5" name="_edn5"><sup>[5]</sup></a> 21 Temmuz 1774’de imzalanan Küçük kaynarca Andlaşması, andlaşmanın hükümlerini hafifletmek için yapılan diplomatik teşebbüslerin uzaması sebebiyle ancak Kasım başlarında Padişah I. Abdülhamid tarafından tasdik edilmiştir. Osman KÖSE, 1774 Küçük Kaynarca Andlaşması, s. 71.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/balkanlarda-rus-konsolosluklarinin-kurulusu-ve-faaliyetleri.html#_ednref6" name="_edn6"><sup>[6]</sup></a> Selanik Rus Konsolosluğu 9 Ocak 1775 tarihinde Selanik’te ikamet eden Osmanlı tebaası bir Rum olan Bertoka Ebed tarafından kuruldu. Daha sonra konsolos olarak Rus beyzadelerinden Menlikof atandı. BOA. A.DVN.DVE. 9/51, Rus elçisinden Divana arz ( 7 Zilkade 1188); CH. 3969, Rus elçisinden divana arz (8 Şevval 1199).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/balkanlarda-rus-konsolosluklarinin-kurulusu-ve-faaliyetleri.html#_ednref7" name="_edn7"><sup>[7]</sup></a> Yorga,Osmanlı Tarihi, s. 60.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/balkanlarda-rus-konsolosluklarinin-kurulusu-ve-faaliyetleri.html#_ednref8" name="_edn8"><sup>[8]</sup></a> Osman KÖSE, 1774 Küçük kaynarca Andlaşması, s. 112.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/balkanlarda-rus-konsolosluklarinin-kurulusu-ve-faaliyetleri.html#_ednref9" name="_edn9"><sup>[9]</sup></a> Aynalıkavak Tenkihnamesi, TTK, Y/36, s. 1; Mecmua, TTK, Y/135, s. 13.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/balkanlarda-rus-konsolosluklarinin-kurulusu-ve-faaliyetleri.html#_ednref10" name="_edn10"><sup>[10]</sup></a> BOA. CH. 3126, Rus Elçisi’nden Sadarete arz ( 3 şevval 1193).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/balkanlarda-rus-konsolosluklarinin-kurulusu-ve-faaliyetleri.html#_ednref11" name="_edn11"><sup>[11]</sup></a> Ahmed Cevdet, Tarih-i Cevdet, II, İstanbul 1309, s. 144.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/balkanlarda-rus-konsolosluklarinin-kurulusu-ve-faaliyetleri.html#_ednref12" name="_edn12"><sup>[12]</sup></a> Ahmed Vasıf, Tarih, II, Mısır 1243, s. 14.-45.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/balkanlarda-rus-konsolosluklarinin-kurulusu-ve-faaliyetleri.html#_ednref13" name="_edn13"><sup>[13]</sup></a> İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, IV/II, Ankara 1988, s. 106.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/balkanlarda-rus-konsolosluklarinin-kurulusu-ve-faaliyetleri.html#_ednref14" name="_edn14"><sup>[14]</sup></a> Yorga, Osmanlı Tarihi, s. 19-20.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/balkanlarda-rus-konsolosluklarinin-kurulusu-ve-faaliyetleri.html#_ednref15" name="_edn15"><sup>[15]</sup></a> Ferâizî-zâde Mehmed Sâid, Tarih-i Gülşen-i Maarif (neşr. Mehmed Esad), II, İstanbul 1252, s. 1602.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/balkanlarda-rus-konsolosluklarinin-kurulusu-ve-faaliyetleri.html#_ednref16" name="_edn16"><sup>[16]</sup></a> Ahmed Resmî, Hulâsâtü’l-İ’tibar, İstanbul 1286, s. 17.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/balkanlarda-rus-konsolosluklarinin-kurulusu-ve-faaliyetleri.html#_ednref17" name="_edn17"><sup>[17]</sup></a> Matthew Smıth Anderson, Doğu Sorunu (1 774-1923) Ulusla arası İlişkiler Üzerine Bir İnceleme, Çev. İdil Eser, İstanbul 2000, s. 2858.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/balkanlarda-rus-konsolosluklarinin-kurulusu-ve-faaliyetleri.html#_ednref18" name="_edn18"><sup>[18]</sup></a> Ahmed Cevdet, Tarih-i Cevdet, II, 289-280.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/balkanlarda-rus-konsolosluklarinin-kurulusu-ve-faaliyetleri.html#_ednref19" name="_edn19"><sup>[19]</sup></a> İsmail Soysal, Fransız İhtilali ve Türk-Fransız Diplomâsî Münâsebetleri (1789-1802), Ankara 1987, s.38.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/balkanlarda-rus-konsolosluklarinin-kurulusu-ve-faaliyetleri.html#_ednref20" name="_edn20"><sup>[20]</sup></a> Henry Jean Castera, İkinci Katerina Tarihi, terc. Yakovaki, Mısır 1276, s. 99; ismail Soysal, Fransız ihtilali ve Türk-Fransız Diplomasi Münasebetleri ( 1789-1802), Ankara 1987, s. 38; İsmail Hami Danişmend, İzahlı Osmanlı tarihi Kronolojisi, IV, İstanbul 1972, s. 65.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/balkanlarda-rus-konsolosluklarinin-kurulusu-ve-faaliyetleri.html#_ednref21" name="_edn21"><sup>[21]</sup></a> BOA. A.DVN.DVE. 18/35, Boğdan voyvodasından sadarete takrir ( 3 C. Evvel 1196).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/balkanlarda-rus-konsolosluklarinin-kurulusu-ve-faaliyetleri.html#_ednref22" name="_edn22"><sup>[22]</sup></a> Ahmed Cevdet, Tarih-i Cevdet, II, s. 232-233.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/balkanlarda-rus-konsolosluklarinin-kurulusu-ve-faaliyetleri.html#_ednref23" name="_edn23"><sup>[23]</sup></a> İsmet Parmaksızoğlu, “Rusya’nın Mikenos Adası’nda Konsolosluk Kurma Teşebbüsü”, Belleten, 41/161, s. 125; Ahmed Vasıf, Mehâsinü’l-Asâr ve Hakâikü’l-Ahbar, Yay.Haz. Mücteba İlgürel, Ankara 1994, s. 15-17.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/balkanlarda-rus-konsolosluklarinin-kurulusu-ve-faaliyetleri.html#_ednref24" name="_edn24"><sup>[24]</sup></a> Ticaret Muahedeleri (1698-1844), Avusturya 1846, s. 26; Mu’âhedât-ı Atîka ve Cedîde Risâlesi, İstanbul 1258, s. 2.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/balkanlarda-rus-konsolosluklarinin-kurulusu-ve-faaliyetleri.html#_ednref25" name="_edn25"><sup>[25]</sup></a> BOA. Rusya Ahidnâme Defteri, Nr. 83/182, Ticâret Andlaşması metni (15 Şevval 1197); Nâme-i Hümâyûn Defteri, Nr. 9/136, Ticâret Andlaşması metni (15 Şevval 1197); HH, Nr. 58523, Ticâret Andlaşması metni (15 Şevval 1197/; Mecmua, TTK, Y/135,s. 18; Ticâret Muâhedeleri (1698-1844), Avusturya 1846, s. 26; Muâhedât- ı Atîka ve Cedîde Risâlesi, İst. 1258, s. 2; Ahmed Cevdet, Tarih-i Cevdet, II, s.369.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/balkanlarda-rus-konsolosluklarinin-kurulusu-ve-faaliyetleri.html#_ednref26" name="_edn26"><sup>[26]</sup></a> Ahmed Vasıf, Mehâsinü’l-Asâr ve Hakâikü’l-Ahbar, s. 226-227.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/balkanlarda-rus-konsolosluklarinin-kurulusu-ve-faaliyetleri.html#_ednref27" name="_edn27"><sup>[27]</sup></a> Sadrazam Halil Hamid Paşa, 1983-85 yılları arasında Osmanlı Devleti’nin en buhranlı yıllarında sadarette kaldı. İktidarının temel politikası her ne pahasına olursa olsun sulhu sürdürmekti. Rusya ile er geç savaş olabileceğini biliyordu, fakat özellikle askeri konular olmak üzere ekonomik ve toplumsal açıdan devletin yenilenmeye ihtiyacı olduğunu düşünüyordu. İsmail Hakkı Uzunçarşılı, “Sadrazam Halil Hamid Paşa”, Türkiyat Mecmuası, III/I, IV/I, İstanbul 1935, s. 119-173; Kemal Beydilli,”Halil Hamid Paşa”, TDVİslam Ansiklopedisi, 15, İstanbul 1997, s. 316-318.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/balkanlarda-rus-konsolosluklarinin-kurulusu-ve-faaliyetleri.html#_ednref28" name="_edn28"><sup>[28]</sup></a> Girit’te ortam Osmanlı memurları tarafından yatıştırıldı. Sinop’ta ise Müftü Altıkulaçzade Hüseyin Efendi’nin fetva salahiyeti kaldırılarak Kastamonu’ya, Sinop Kadısı da Bursa’ya sürgün edildi. Osman KÖSE, 1774 Küçük Kaynarca Andlaşması, s. 115.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/balkanlarda-rus-konsolosluklarinin-kurulusu-ve-faaliyetleri.html#_ednref29" name="_edn29"><sup>[29]</sup></a> Ahmed Cevdet, Tarih-i Cevdet, IV, s. 20.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/balkanlarda-rus-konsolosluklarinin-kurulusu-ve-faaliyetleri.html#_ednref30" name="_edn30"><sup>[30]</sup></a> Ahmed Cevdet, Tarih-i Cevdet, III, s. 338.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/balkanlarda-rus-konsolosluklarinin-kurulusu-ve-faaliyetleri.html#_ednref31" name="_edn31"><sup>[31]</sup></a> Yorga, Osmanlı Tarihi, s. 77.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/balkanlarda-rus-konsolosluklarinin-kurulusu-ve-faaliyetleri.html#_ednref32" name="_edn32"><sup>[32]</sup></a> Kemal Beydilli, 1790 Osmanlı-Prusya ittifakı (meydana Gelişi- Tahlili-Tatbiki), İstanbul 1984, s. 61-65.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/balkanlarda-rus-konsolosluklarinin-kurulusu-ve-faaliyetleri.html#_ednref33" name="_edn33"><sup>[33]</sup></a> BOA. Rusya Ahidname Defteri, No. 183/190-183, Yaş Andlaşması.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/balkanlarda-rus-konsolosluklarinin-kurulusu-ve-faaliyetleri.html#_ednref34" name="_edn34"><sup>[34]</sup></a> Enver Ziya Karal, Osmanlı Tarihi, V, Ankara 1988, s. 31-42; “Yunan Adalarının Fransızlar Tarafından İşgali ve Osmanlı-Rus Münâsebatı”, ÎÜ Edebiyat fakültesi Tarih Semineri, I, İstanbul 1937, s. 100-125.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/balkanlarda-rus-konsolosluklarinin-kurulusu-ve-faaliyetleri.html#_ednref35" name="_edn35"><sup>[35]</sup></a> Bilal N. Şimsir, Rumeli’den Türk Göçleri, II, Ankara 1989, s. XLVI.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/balkanlarda-rus-konsolosluklarinin-kurulusu-ve-faaliyetleri.html#_ednref36" name="_edn36"><sup>[36]</sup></a> Mehdi Firaşerli, îmtiyâzât-ı Ecnebiyenin Tatbîkat-ı Hâzırası, Samsun 1325, s. 37.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Türk Kültüründe At</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/turk-kulturunde-at</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/turk-kulturunde-at</guid>
<description><![CDATA[ Türk Kültüründe At
Eski kaynaklar bir Türk’ün her zaman yanında atı olduğunu söyler ki, yine Türklerdeki bir inanışa göre, onlar atla beraber yaratılmışlardır. Tarihteki Türk’ün hiçbir hayvanla bu denli içli-dışlı olduğuna şahit değiliz. Keza bugün de Hazar ötesi Türklerinin hepsinin hayatında atın ayrı bir yeri vardır. Öyle ki zamanımız Türkmenistan’ı ata verdiği önemi göstermek ve bu geleneğin bozulmadan […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4976970f0.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:44 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Türk, Kültüründe</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/09/Ilk-Cag-225.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-at.html">Türk Kültüründe At</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. Saadettin Yağmur GÖMEÇ</strong></span></a>
</p><p>Eski kaynaklar bir Türk’ün her zaman yanında atı olduğunu söyler ki, yine Türklerdeki bir inanışa göre, onlar atla beraber yaratılmışlardır. Tarihteki Türk’ün hiçbir hayvanla bu denli içli-dışlı olduğuna şahit değiliz. Keza bugün de Hazar ötesi Türklerinin hepsinin hayatında atın ayrı bir yeri vardır. Öyle ki zamanımız Türkmenistan’ı ata verdiği önemi göstermek ve bu geleneğin bozulmadan devamını sağlamak için, dünyada tek olan bir at bakanlığı kurması son derece dikkat çekici bir husustur.</p>
<p>Her ne kadar Batı Türkleri ve bilhassa Anadolu ve Balkanlarda yaşayanların hayatında artık atın pek bir yeri yoksa da, ona karşı beslenen tarihi sevginin izleri bugün dahi kaybolmamıştır.</p>
<p>Bununla birlikte kaynakları incelediğimizde eski Türklerin beslediği hayvan türlerinin en başta gelenleri at ve koyun idi ki, bu tür hayvan yetiştiriciliğin izlerine Türklerin hayatında M. önce 3000-2500’lerden beridir rastlanılmaktadır. Hatta Andronovo kültüründe birkaç tür at görüldüğü gibi, koyun ve keçi de onların en önemli servetleri arasında yer almaktaydı. Bazan öyle iri ve uzun bacaklı koyunlar oluyordu ki, bunlar bir araba tekerini bile sürükleyebiliyorlardı. Türk çağından kalma eski yazıtlara baktığımızda onlar, iyi beslenmiş ve yetiştirilmiş at, koyun, keçi, deve, öküz, inek, geyik, kotuz (yak) gibi hayvan sürüleri için “sekiz adaklıg barım”<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-at.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a> diyorlardı<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-at.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a>. Netice itibarıyla zengin veya fakir herkesin bir miktar hayvanı mevcuttu,<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-at.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a> ama elbette bunun içinde atın yeri bambaşkaydı.</p>
<p>Dolayısıyla Türk sosyal hayatını incelediğimizde atçılık biraz daha ön plana çıkar. Genellikle ailelerin sahip olduğu bu hayvanların sayısı onbinler, hatta yüzbinlerle ifade edilmektedir. At sadece eti, sütü ve derisi (ki bu süt Türk’ün birinci içeceği kımızın hammaddesidir) için değil, aynı zamanda bir savaş vasıtası olarak yetiştiriliyordu. Bu açıdan bakıldığında ekonominin de temel taşlarından birisi olduğu gibi, askeri ihtiyaç teşkil ettiğinden önemi tartışılmazdır.</p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-64771" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-64771" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/08/Gomec-01.jpg" alt="" width="800" height="284" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/08/Gomec-01.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/08/Gomec-01-768x273.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"><figcaption class="wp-caption-text"><center><strong><span>Türkmen Atları</span></strong></center></figcaption></figure>
<p>Türk-İskitler çağından beri onlar attan faydalanıyorlardı. Bu yüzden Türklerin medeniyete kazandırdığı iki mühim şeyden birinin at, diğerinin de demir olduğunu söyleyebiliriz. Bir savaş ve ulaşım aracı olarak tekerlekli vasıtalarla, uçaklar bugün ne ise, günümüzün şartlarıyla kıyasladığımızda; at da geçmişte öyle idi. Dünyada ilk defa atı ehlileştiren, bir binek hayvanı ve savaş aracı olarak kullanan Türkler, bu üstünlükleri sayesinde binlerce kilometrelik alanları bir anda geçmişler ve pek çok yere sahip olma imkânına kavuşmuşlardır. Bunun en güzel misalini Dede Korkut Hikâyelerinde; “at işler, er övünür” ve “yaya erin ümidi olmaz” atasözlerinde görmekteyiz.<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-at.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a> Çünkü bundan binlerce yıl öncesinin bozkır hayatını göz önüne getirdiğinizde, at olmadan hiçbir şey yapmak kolay değildi.</p>
<p>Bir Türk için dünyada üç vazgeçilmez varlık söz konusudur: At, kadın, silah. Bu mefhumların manası ve derinliği kavrandığında, Türk erinin neden bunlara böylesine kıymet verdiği de anlaşılır. Latin-Bizans eserlerinde Türk-Hunların yerde kendilerini güvende hissetmemeleri nedeniyle, at üstünde yaşayıp, uyudukları bildirilir. Adeta at üzerinde doğuyorlar, at üzerinde ölüyorlardı. Onlar andlaşmaları bile bazan at sırtında görüşürlerdi. Mesela 5. asrın başlarında Avrupa Hunlarının hakanı Yılduz, Bizans’ın Trakya valisi ile yaptığı konuşmayı atının üstünde gerçekleştirmiştir. O, burada göğe bakarak; “güneşin doğduğu yerden, battığı yere kadar her tarafı fethedebilirim” diyerek sınırsız gücüne dikkat çekip,<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-at.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a> Romalıları korkutmuş idi.</p>
<p>Herhalde kendileri için bu kadar önemli olan bir hayvanın yetiştirilmesi, ticareti ve gıda amacıyla kullanılması gelişi-güzel değildi. Belirli zamanlarda ülke genelinde insan ve hayvan sayımını yapan Türk yetkililer, ne kadar ata sahip olduklarını da biliyorlardı. Her merada ve kabilede bulunan at sayıları kontrol ve kayıt altındaydı. Uygur Türklerine ziyarette bulunan elçilerin ve İslam tarihçilerinin notlarında, Beş Balık’taki atların çokluğu yüzünden sayılamadığı, ancak renkleri vasıtasıyla ayrıldıkları; muhtemelen Turfan Uygur hükümdarına da “atların kaganı” dendiği söyleniyor.<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-at.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a> At sayısının çokluğu aşiretin ve onun yöneticisinin bir övünç kaynağı olduğu gibi, devletin güvenliğinin de ana direklerinden birisiydi. İşte buna binaen Türk devleti seferberlik vakitlerinde hangi kabilenin ne kadar asker ve at vereceğini bu kayıtlara bakarak tespit ediyordu. Tahminimiz odur ki, çok eski çağlardan itibaren hakan atlarını gütmek için seyisler mevcuttu ve daha sonraki devirlerde devlet içerisinde bu durum müesseseleşti.</p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-64772" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-64772" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/08/Gomec-02.jpg" alt="" width="800" height="619" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/08/Gomec-02.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/08/Gomec-02-768x594.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"><figcaption class="wp-caption-text"><center><strong><span>Zırhlı At</span></strong></center></figcaption></figure>
<p>Türkler genellikle komşu devletlere başta at ve canlı hayvanlarla, hayvan ürünleri satıyorlardı. Mesela Bizans ve Çin’den ipek, ipekli kumaş, takı malzemeleri, porselen türü kap-kacaklar, pirinç ve diğer hububat cinslerini alırlarken buna karşılık silah, at, deri, kürk ve hayvani gıdaları pazarlıyorlardı. Bilhassa 8. asrın ikinci yarılarından sonra Uygurlar, Çin’e bol miktarda at ihracına başladı. Onlar her atın yerine kırk top ipekli kumaş istiyorlar, her defasında da onbinlerce at getiriyorlardı. Ancak hayvanlar zayıf ve yaşlı olduklarından hiç bir işe yaramıyordu. Bütün bu alış-verişler beraberinde bir de gerginliğe neden oluyordu. Çin devleti bundan son derece zarar görmesine rağmen, gelenleri de geri göndermek cesaretinde bulunamıyordu. Bu üzücü durum yüzünden Çinliler şiirler yazıyor, türküler yakıyorlardı ki, işte bunlardan birisinde; “Uygur at satmaya geldiği zaman, onun geçtiği yolların kenarında ot kalmaz. Bu hastalıklı atlar için elli top ipek alırlar” mealinde ve uzayıp giden mısralar söz konusudur.<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-at.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a> Netice itibarıyla ticaretin de en mühim mallarından biri at idi.</p>
<p>Muhtemelen at, öküz ve develer tarafından çekilen arabaları da evvela Türkler icat ettiler ki, göç mevsimlerinde çadırlarını bu arabaların üzerinde taşımaları gayet kolay idi. Eski Romen kaynakları da Türkleri anlatırken; evlerinin tekerlekli arabaların üzerinde olduğunu ve sürülerinin peşinde dolaştıklarını yazarlar. Buna benzer ifadelere Çin yıllıklarında da rastlamaktayız.</p>
<p>Türklerin atı bu şekilde yönetmeleri ve onlara bir ayrıcalık sağlamasından yola çıkarak, Çinli ve Avrupalı halklar da attan yararlandılar. Elbette atın ehlileştirilmesi suretiyle suvarilere dayalı atlı birliklerin ortaya çıkması, Avrupa’da Türklerin “aplık” sistemine benzer şövalyeliğin ikamesi, Çin’de de kalabalık atlı ve okçu birliklerinin teşekkülü onların saldırı ve savunma dirençlerini kat kat artırdı. Bunun dışında eski Türk atlarının bazı cinslerinin çok meşhur olduğunu, zaman zaman Çin vesikalarında bunlara “kan terleyen” atlar dendiğini de biliyoruz. Tarihte gayet gösterişli ve güzel bu at cinslerine daha sonraları başka türler de karışmıştır. Buna örnek olarak iri ve yüksek Kazak atlarını gösterebiliriz. Ayrıca özel bir itinaya da ihtiyaçları yoktu; kışın bile buz ve kar altından kendi yiyeceklerini sağlayabiliyorlardı. Basit ağıllarda barınabilmekteydiler. Türk’ün ekonomik ve diğer sosyal hayatında bu denli mühim yeri olan bir hayvanın çaldırılması çok kötü karşılandığı gibi, bu suçu işleyenlerin cezası da yakalandıkları takdirde ölümdü.<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-at.html#_edn8" name="_ednref8">[8]</a></p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-64773" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-64773" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/08/Gomec-03.jpg" alt="" width="800" height="310" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/08/Gomec-03.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/08/Gomec-03-768x298.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"><figcaption class="wp-caption-text"><center><strong><span>Kazak Atları</span></strong></center></figcaption></figure>
<p>Çin kaynakları ünlü Börü Tonga’nın (Mo-tun) atının ne kadar hızlı koştuğuna ve cinsinin iyi olduğuna işaret ediyorlar. Elbette ki bunlar sıradan hayvanlar değildi. Mesela yine Börü Tonga’nın (Mo-tun), babası Tümen Yabgu’nun (Tu-man) atını oklatması devlete başkaldırı olarak yorumlanmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-at.html#_edn9" name="_ednref9">[9]</a> Çünkü hükümet başkanlarının atları aynı zamanda devletin malı olduğu için bir resmi hüviyeti de bulunmaktaydı.</p>
<p>Kurban kesilecek hayvanların da en makbulü yine at idi. Meşhur Dede Korkut Hikâyelerinde beylerin attan aygır, deveden bugra, koyundan koç kestirdiklerini biliyoruz. Kazan Beg’in Oğlu Uruz Beg’in Tutsak Olması Hikâyesi’nde, Uruz babasına; “aygır atımı kesip, aşımı versin”, Uşun Koca-oglu Segrek Destanı’nda, Segrek de sevdiği kıza; “aygır atımı kesip, aşımı ver”, der. Dede Korkut’taki bu örnekleri daha da çoğaltmak mümkündür. Kurban edilen atın kafatasını bir sırık üzerine takan Altay ve Saha Türkleri derisini de bir ağaca geçirip, tıpkı at şekline sokuyorlardı. Altay Türkleri buna “baydara”, Saha Türkleri “tabık” veya “kereh”, derinin takıldığı ağaca da “tükölö” demekteydiler.<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-at.html#_edn10" name="_ednref10">[10]</a> Günümüzde bir kısım Türklerde, atların da renklerine göre kurbanı ve derman oldukları hastalıklar söz konusudur. Mesela gök at kurbanı baş hastalıklarının defi, boz at kurbanı karın ve göğüs hastalıklarından korunma, doru at kurbanı veremden sakınma, sarımtırak atlar da romatizmayı uzak tutmak amacıyla kesiliyordu.<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-at.html#_edn11" name="_ednref11">[11]</a></p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-64774" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-64774" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/08/Gomec-04.jpg" alt="" width="800" height="284" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/08/Gomec-04.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/08/Gomec-04-768x273.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"><figcaption class="wp-caption-text"><center><span><strong>Saha Atları</strong></span></center></figcaption></figure>
<p>Atlar devletlerarası andlaşmaların imzalanmasında da kurban edilmekteydiler. Mesela M.Ö. 40’larda Hun hakanı Kun Kan (veya Korug Kan/Hu-han-yeh/M.Ö. 58-31) Çin devleti ile yaptığı andlaşma sırasında beyaz bir at kestirdi. Mutabakat metninde; “bu günden başlayarak Çinliler ile Türkler tek bir aile gibi olmuşlardır. Bütün nesiller birbirlerini kandırmayacak ve savaşmayacaklardır. Sınırlarda habersizce yağmada bulunanlar cezalandırılıp, yitirilen mallar tazmin edilecektir. Hangi ülke bu anlaşmayı önce bozarsa, Tanrı’nın laneti üzerlerine olsun. Bundan sonra oğullarımız ve torunlarımız, bu ittifaka sadık kalsın”,<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-at.html#_edn12" name="_ednref12">[12]</a> deniyordu. Ayrıca 626 senesinde Kök Türk Kaganlığı ile Çin arasında gerçekleşen Wei Nehri barış andlaşması imzalanırken yine beyaz bir atın kurban kesildiğini görmekteyiz.<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-at.html#_edn13" name="_ednref13">[13]</a></p>
<p>Mesela yine Türklerdeki bir inanca göre, at yılında doğanlar sürekli hareket eder, savaşır ve avlanırlar. Bazı Türkler, Kıyamet Gününde atlarıyla buluşacaklarına inanırlar. Öyle ki yüksek dereceli kişilerin cenazelerinde, atları da onlara eş olurlardı. Altaylar ve Moğolistan’ın çeşitli yerlerinde açılan kurganlarda bulunan atlar ve onların vaziyeti bunu ispat ediyor.<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-at.html#_edn14" name="_ednref14">[14]</a> Bu gelenek Osmanlı döneminde dahi tatbik edilmiştir. Ölen kişinin cenaze evi veya çadırının etrafında at ile dönülür; bir yas alameti olarak eyer atın sırtına ters vurularak cenaze alayının önünde yürütülürdü.</p>
<p>Burada bir hususa daha kısaca değinmek istiyoruz: Çin kaynaklarına bakarak, araştırmacılar 7. yüzyıldan önce Türklerde ölüyü yakma âdetinin olduğunu, 7. asırdan sonra da belki kendisini cennete götüreceğini ya da yine öbür tarafta üzerine bineceğini düşündüğü atıyla beraber gömme geleneğinin yaygınlaştığını söylüyorlarsa da,<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-at.html#_edn15" name="_ednref15">[15]</a> böyle bir genelleme yapmak mümkün değildir. Ancak birtakım istisnai durumlar olabilir. Çünkü at bozkırlı Türk’ün her türlü ihtiyacını karşılayan bir canlı idi. Üstelik öyle kolayca büyüyüp, yetişmiyordu. Her zaman at eti yenmesi ya da her sıradan törende at kesilmesi mantık haricidir. Dolayısıyla sadece hakan veya çok yüksek derecedeki devlet görevlileri belki de atlarıyla birlikte defnedilmekteydi.</p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-64775" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-64775" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/08/Gomec-05.jpg" alt="" width="800" height="387" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/08/Gomec-05.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/08/Gomec-05-768x372.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"><figcaption class="wp-caption-text"><center><strong><span>Türk Eyerleri</span></strong></center></figcaption></figure>
<p>Ayrıca ta İslami döneme kadar süregelen bir geleneğe göre, bazı hükümdarların türbelerinde, belirli günlerde altın gerdanlıklar ve atlas kumaşlarla süslü atların bekletilmelerinin yanı sıra savaşlara da atlarını böyle özenle hazırladıklarını kaynaklar bize haber veriyor.<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-at.html#_edn16" name="_ednref16">[16]</a> Türk atlarının eyer, yular, gerdanlık, göğüslük, terki örtüsü, heybe, kamçı, üzengi, yem torbası, köstek, zırhları vs. araçlardan ibaret biniş takımları da birer sanat eseriydi.</p>
<p>Onun yeri Türk edebiyatında da bambaşka olduğu gibi, Kök Türk Yazıtlarında da meşhur Köl Tigin’in atlarının isimlerinin sayıldığını biliyoruz.<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-at.html#_edn17" name="_ednref17">[17]</a> Ünlü Manas Destanı’nda yiğitlerin hepsinin atının adı vardır.<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-at.html#_edn18" name="_ednref18">[18]</a> Hatta bunun gibi Türk hikâyelerinde zaman zaman kahramanlar atlarıyla konuşurlar. Dede Korkut’ta, Kam Börü Beg-oglu Bamsı Beyrek Hikâyesinde, Beyrek Boz Aygır’ını şöyle över:</p>
<p><em><span>Açık meydana benzer senin alıncığın,</span></em><br>
<em><span>İki gece ışığına benzer senin gözceğizin,</span></em><br>
<em><span>İpek ibrişime benzer senin yeleciğin,</span></em><br>
<em><span>İkiz kardeşe benzer senin kulakçığın,</span></em><br>
<em><span>Eri muradına erdirir senin sırtın.</span></em><br>
<em><span>At demem sana, kardeş derim.</span></em><br>
<em><span>Kardeşimden daha ileri.</span></em><br>
<em><span>Başıma iş geldi, yoldaş derim,</span></em><br>
<em><span>Yoldaşımdan ileri.</span></em><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-at.html#_edn19" name="_ednref19">[19]</a></p>
<p>At ile bu denli içli dışlı olmuş bir kavmin destani edebiyatında da atlar önemli bir rol oynar. “Kongur Atlı Kazan” misalinde olduğu üzere kahramanlar çoğu vakit atlarının isimleriyle anılmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-at.html#_edn20" name="_ednref20">[20]</a> Çin kaynaklarına baktığımızda, Ak Hunların çok güzel ve kıymetli bir cins atlarının olduğunu görürüz. Bu değerli hayvanların dünyaya gelişi hakkında şöyle bir hikâye anlatılıyor: Ak Hunların oturduğu yerde bir mağara ve bunun içinde de bir kutsal at varmış. Buraya bütün kısraklar sürülür ve burada çiftleştikten sonra Wu-shu-po-li dedikleri iyi bir cins at doğarmış.<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-at.html#_edn21" name="_ednref21">[21]</a> Hatta bunun gibi Türk hikâyelerinde zaman zaman kahramanlar atlarıyla konuşurlar.</p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-64776" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-64776" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/08/Gomec-06.jpg" alt="" width="800" height="310" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/08/Gomec-06.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/08/Gomec-06-768x298.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"><figcaption class="wp-caption-text"><center><strong><span>Koşumlu At ve Heybe</span></strong></center></figcaption></figure>
<p>Türk milletinin hayatında at o denli önemlidir ki, buna dair gelenek ve inanışlar sayılmakla bitmez. Belki yukarıda özetlediklerimizi biraz daha açacak olursak; atı Tanrı’nın yeryüzüne gönderdiğine; ölen bir adamın atının gözü defin sırasında yaşlı ise o kişinin cennete gideceğine; at sırt üstü ağnanırsa havaların bozulacağına; gebe kadınlar atların yanında çok gezerse, doğumlarının kolay olacağına; at nalının nazarı önlediğine; rüyada at görülürse dileğin gerçekleşeceğine inanıldığı gibi; yönlerin tarifinde at doğuyu, kuş güneyi, balık kuzeyi, ayı batıyı gösterir.<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-at.html#_edn22" name="_ednref22">[22]</a></p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-64777" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-64777" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/08/Gomec-07.jpg" alt="" width="800" height="387" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/08/Gomec-07.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/08/Gomec-07-768x372.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"><figcaption class="wp-caption-text"><center><strong><span>Yularlı At</span></strong></center></figcaption></figure>
<p>Bunun yanı sıra iyi cins atlar “özlük, topucak, yügrük, bidevi” gibi isimlerle de anılmaktaydı. Ayrıca ata “yunt” diyen Türkler bunun sürüsü için “yılkı”<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-at.html#_edn23" name="_ednref23">[23]</a> adlandırmasında bulunurken, onları yaşına ve cinsine göre de ayırıyorlardı. Aygır, kunan, dönen, besti, kısrak, bi, tay, kulun, igdiş vs. Yürüyüş biçimleri içinse rahvan, eşkin, yorga, dörtnal, tırıs gibi terimler kullanılmaktadır.</p>
<p>Sadece Kaşgarlı Mahmud’un Divanü Lûgat-it-Türk adlı eserine baktığımızda, onlarca at ismi ve at ile alâkalı deyim olduğunu görmek mümkündür. Kitaptan seçebildiğimiz kadarıyla bunları şöyle sıraladık: Aran/oran (at tavlası), at bırkıgı (atın ve eşeğin genizden ses çıkarması), atgarmak (ata bindirmek), atlanmak (ata binmek), bakayuk (at tırnaklarının arasındaki et parçası), beçel (igdiş edilmiş olan), boymul at (boynunda beyazı olan), boz at (boz renkli), boş yılkı (salıverilmiş sürü), böğrül at (böğürü ak olan), bulağ at (bir ayağı renkli), bulak at (boyu kısa, sırtı geniş at), burunduk (burna geçirilen yular), büktel at (yassı arkalı), bül at (ayaklarında aklık bulunan), çılday (atların göğsünde çıkan bir hastalık), çılanmak (atın terlemesi), çından at (kula renkli), çıylatmak (atı terletmek), çildek (atın göğsünde çıkan bir çıban), çile (at gübresi), çilgü at (al olan), çuh çuh (atı yürütmek için söylenir), erik at (iyi yürüyen), eşkin at (iyi koşan posta atı), etilgen (at hastalığı), eyer, ıkılaç at (soylu), igenmek (kısrağın gebe kalması), igiş at (inatçı olan), kamuk (at gübresi), kasuk (at derisinden yapılan tulum), kaşga at (yüzü ak, gözlerinin çevresi kara olan), keriş (atın sırtı), keşegü at (kürek kemiğinin altında yağırı bulunan), ketki at (sırtı dar, yanları geniş), kevel at (iyi yürüyüşlü, küheylan, soylu), kır at (kır renkli), kızgul at (boz ile kır arasında olan), kişnemek, koş at (hakanın yanında giden yedek at), kova (gemdeki bir kayış parçası), kölergen at (karnı şişmiş olan), kösrük tuşag (atın ön ayaklarına vurulan köstek), kuba at (rengi kumral ile sarı arasında olan), kula at (sarıya çalan), kulnaçı kısrak (doğuracak olan), kümüldürük (at göğüslüğü), mançuk (at eyerine takılan torba), or at (rengi al ile kahverengi arasında olan), oy at (yağız at), ozgan at (yürüyüşte önde giden), ozuk at (koşuda başkalarını geçen), ögürlüg aygır (eşi olan), ök at (dört yaşını geçmiş), salga at (gem vurulamayan), sengregü at (hastalığı tutulmuş olan), sil at (az yiyen), şaş at (ürkek), şeşük at (çözülmüş), taz at (alacalı), tıg at (rengi al ile kahverengi arası olan), torug at (rengi kahverengiye çalan), tosun at (haşarı olan), toynak (at ayağı), tugrag at (savaş zamanında geri alınmak üzere askere verilen), teküz at (alnında bir parça beyaz olan at), tüm at (tamamen rengi kahverengi olan), tüm kara at (rengi kara olan), tüm toruğ at (rengi kahverengi olan), ugar at (alnında ak olan), ulaga at (savaş atı), yabıtak at (eyersiz olan), yal (at yelesi), yandık at (soysuz), yazıglık/yazuk at (bağından çözülmüş olan), yular, yunak (eyerin altına konan bez), yügürgen at (iyi yürüyen).</p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-64778" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-64778" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/08/Gomec-08.jpg" alt="" width="800" height="374" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/08/Gomec-08.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/08/Gomec-08-768x359.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"><figcaption class="wp-caption-text"><center><strong><span>At Gemleri</span></strong></center></figcaption></figure>
<p>Bununla beraber çok eski çağlardan beridir zaman hesabını bilen Türkler oniki hayvanlı Türk takviminin bir yılını ata ayırmışlardır. Ayrıca kabile (Ala-yuntlu, At-çeken, Alaca Atlı vs) ve yer isimlerinde de at görülür (Atlı Pınar, Atlı Köy, Aygırlar Köyü, Aygır Oba, Kara Aygır, Kara Atlı vs).<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-at.html#_edn24" name="_ednref24">[24]</a> At ile bu denli iç içe olan Türk halkının kurduğu siyasi teşekküllerde, iktidarın sembolü olan tuglar da çoğu zaman at kuyruklarındaki kıllardan yapılıyordu.</p>
<p>Bunun dışında yabancı kaynaklarda ve Türk destanlarında görüleceği üzere, İslamiyet’e sıkı sıkıya bağlı oldukları halde Türkler, eski gelenekleri bırakmamışlar, bilhassa zenginler özel günlerde at etini yemeye devam etmişlerdir. Mesela Emir Temür’ün önemli konuklarına haşlanmış at eti pişirttiğini biliyoruz. Evliya Çelebi Kırım hanının yanında at eti yediğini ve hoşuna gittiğini söyler. Yukarıda da değindiğimiz üzere Kazan Beg’in Oğlu Uruz Beg’in Tutsak Olması Hikâyesinde, esir düşen Uruz babası için; “aygır atımı kesip, aşımı versin” derken; Kaşgarlı, Divan’ında “yunt eti yıpar”, yani at eti piştiğinde mis gibi kokar, diyor.<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-at.html#_edn25" name="_ednref25">[25]</a> 12-16. asır Anadolu, Türkistan ve Hindistan Türkleri hakkında bilgiler topladığımız vesikalarda bu hususa rahatlıkla tesadüf olunuyor. Hatta din adamları ayinler sırasında sembolik atlara binerek iki dünya arasında seyahatlere çıkmaktaydılar.</p>
<p>Şunu da belirtmekte fayda vardır ki, kısrak sütünün birtakım işlemlerinden sonra ortaya çıkan ve insan sağlığına pek çok faydaları olduğu iddia edilen kımız,<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-at.html#_edn26" name="_ednref26">[26]</a> geçmişte ve günümüzde bütün Türklerin en fazla sevdiği içkidir.<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-at.html#_edn27" name="_ednref27">[27]</a> Hatta Romen kaynaklarında Altun Orda sahasındaki Türk hanı anlatılırken; onbin ak kısrağının olduğu ve bunların sadece kımız için sağıldığı yazılmıştır.<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-at.html#_edn28" name="_ednref28">[28]</a> Tulumlara doldurulan bu at sütü yaklaşık bir hafta boyunca karıştırılır. Bu suretle kımız elde edilir. Ne kadar çok çalkalanırsa, o kadar hoş ve güzel tadı olur.<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-at.html#_edn29" name="_ednref29">[29]</a> Dolayısıyla sık sık Hazar ötesi Türkleri dediğimiz ve büyük bir kısmı Müslüman olan Türkistan Türklerinin hâlâ pek çoğu, yukarıda da vurguladığımız üzere birtakım özel gün ve bayramlarda at keserek yedikleri gibi, temelde de kımız içmeyi sürdürmektedirler.</p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-64779" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-64779" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/08/Gomec-09.jpg" alt="" width="800" height="271" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/08/Gomec-09.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/08/Gomec-09-768x260.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"><figcaption class="wp-caption-text"><center><strong><span>Kımız</span></strong></center></figcaption></figure>
<p>At ile ilgili bir gelenek de şudur: Eski Türk töresine göre savaşta askerler, komutanlarına yüzde yüz itaat etmek zorundaydılar. En küçük bir uygunsuzluk veya isyan hareketinin cezası ölümdü. Harbe girecek er atının kuyruğunu bağlar veya keserdi ki, buna eski Türkler “tullama” diyorlardı. Artık o kişi, vatan ve millet için kendini fedaya ve şehitliğe hazırlamış demektir. Kelimenin aslı bugün de Türkçemizde kullandığımız “tol/tul/dul” sözüyle ve belki de kısmetin bağlanmasıyla alâkalı “tolamak/tolanmak”, yani bağlanmak fiiliyle ilgili olabilir. Mesela İç Oguz’a Dış Oguz’un İsyan Etmesi, Beyrek’in Ölümü Hikâyesi’nde Begrek yoldaşlarına; “yiğitlerim yerinizden kalkın, ak-boz atımın kuyruğunu kesin”<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-at.html#_edn30" name="_ednref30">[30]</a> der. Atını da bir eş gibi gören Türk, çarpışma esnasında öldüğünde atının ve evdeşinin ersiz kalacağını bildiğinden, savaş öncesi böyle bir tören icra ediyordu.<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-at.html#_edn31" name="_ednref31">[31]</a></p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-64780" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-64780" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/08/Gomec-10.jpg" alt="" width="800" height="594" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/08/Gomec-10.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/08/Gomec-10-768x570.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"><figcaption class="wp-caption-text"><center><strong><span>Tullanmış At</span></strong></center></figcaption></figure>
<p>Çin yıllıklarında savaşa beraber gittikleri, birbirlerinin arkasını kolladıkları söylenen Türk askerleri yukarıda da değindiğimiz üzere temelde atlı kuvvetlerle harbe katılmaktaydılar.<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-at.html#_edn32" name="_ednref32">[32]</a> Ama bu yaya birlikleri yaktu anlamına da gelmemelidir. Yine bu suvarilerin en önemli özellikleri çok hızlı olmalarıydı ve hepsinin bir de yedek atları bulunuyordu. Adeta rüzgarla yarışıyorlardı. At üzerinde giderken ayağa kalkarlardı ve bu sebepten ağırlıklarının büyük bir kısmını bacak ve ayaklarına yüklerlerdi. O yüzden çok hızlı ve bir pehlivan gibi kuvvetliydiler. Sağa-sola dönerken tüy kadar hafif olup, sağa ok atarken solu kollayabilirlerdi. Orta Çağlarda meydan muharebeleri kılıç ustalığı şeklinde değil, umumiyetle okçuların maharetleri ve atlıların toplu hücumları halinde gerçekleşiyordu ki, atı sevk ve idarede Türklerden daha üstün bir kavim yoktu. Kadınlar da çok iyi biniciydiler ki, zaman zaman onların ordu birliklerinde görevlendirildiklerine de şahit olmaktayız. Mesela Büyük Hun Devleti yıkıldıktan sonra Çin’in kuzeyindeki Ordos bölgesinde kurulan Türk hanlıklarından birisi olan Chaoların kaganı Ulug Tonga (veya Bars/Shih-hu) dördüncü asrın ilk yarılarında başkente getirdiği kızlardan bin kişilik özel bir kıta kurdurdu. İpekli ve kadifeden giysileri olan bu kadınlara hem piyade, hem de at üzerindeyken çok iyi savaşma öğretildi. O vakitler bu hâl başta Çin’de olmak üzere, komşu memleketlerde de ilginç karşılanmıştı. Dolayısıyla askerin önemi erkek veya kadın olması, sayısının kalabalıklığı değil, iyi yönetilmesi ile doğru orantılıdır. Ayrıca bazı İslam kaynakları Oguzları anlatırken; onların çok cesur ve yiğit olduklarına, süratle saldırıp, aynı hızla geri döndüklerine değinir ki,<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-at.html#_edn33" name="_ednref33">[33]</a> bunu mümkün kılan da atından başka bir şey olmasa gerek.</p>
<p>Netice itibarıyla Türk ve at adeta birer ikiz gibidir. Onları birbirinden ayrı düşünmek imkânsızdır. Türkler hakkında bilgi veren Batılı yazarlar; at başka bir kavmi sırtında taşır, fakat Türkler at üstünde ikamet eder. Onlar ata sanki yapışmış gibidirler. Türk ata bindiğinde babasını bile tanımaz, diyorlar. Türk anasından yarı at, yarı insan olarak doğmuş denilse yeridir. Hatta bazı Türk kabilelerinin hikâyelerinde attan doğan kahramanlar vardır. Türklerin atları sanki kanatlı kuşlara benzer. Eski bir Türk atasözü ise “at Türk’ün kanatıdır”<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-at.html#_edn34" name="_ednref34">[34]</a> der. Türk, kendisinden ziyade atına önem verir. Atını kendisi yetiştirir. Türk’ün ömrünün günlerini toplasan, at üstünde geçen zamanı diğer günlerinden daha fazladır. Kapının önüne at bağlamak ululuk ve büyüklük işaretidir. Türk’e “dile benden ne dilersen” diye sorulsa, “at ile silah” der. Alış-verişlerini at sırtında yaparlar, yerler, içerler. Mübalağasız onun boynuna sarılarak, tatlı rüyalara dalıp, uyurlar. At üstünde olmak, Türk’ü cennette ipekli yastıklar üzerinde yatmaktan daha çok mutlu eder.<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-at.html#_edn35" name="_ednref35">[35]</a> Cirit, kök bar ve çevgen gibi pek çok oyunun ana unsuru attır. Türk milleti en güzel eğlenceleri onunla yaşamıştır.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. Saadettin Yağmur GÖMEÇ</strong></span></a>
</p><p>AÜ. Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi.</p>
<p>Alıntı Kaynak: ULUSLARARASI SEMPOZYUM: GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE BOZKIR  (06-08 MAYIS 2016)</p>
<hr>
<div><span><strong>KAYNAKÇA</strong></span></div>
<div><span>♦ Ahmetbeyoğlu, A., Avrupa Hun imparatorluğu, Ankara 2001</span></div>
<div><span>♦ Artamonov, M.I., Hazar Tarihi, Çev. A. Batur, İstanbul 2004</span></div>
<div><span>♦ Atsız, Evliya Çelibi Seyahatnamesinden Seçmeler, C. I, İstanbul 1971</span></div>
<div><span>♦ Atsız, Türk Tarihi Üzerinde Toplamalar, İstanbul 2011</span></div>
<div><span>♦ Aziz Ahmet, M., Siyasi Tarihi ve Müesseseleriyle Delhi Türk İmparatorluğu, Çev. T.Say, İstanbul (tarihsiz)</span></div>
<div><span>♦ Batsuren, B., Mongolın Ertniy Ulsuudın Nutag Devsger, Ulaanbatar 2003 Batu, S., Türk Atları ve At Yetiştirme Bilgisi, Ankara 1938</span></div>
<div><span>♦ Bauer, W., “Yağ Metobolizması Bozuklukları ve Kronik Karaciğer Hastalıklarının Kısrak Sütü (Kımız) ile Tedavi Denemeleri”, Çev. Y.Küçüksümer, Türk Dünyası Araştırmaları, Sayı 28, İstanbul 1984</span></div>
<div><span>♦ Caferoğlu, A., “Türk Onomastiğinde At Kültü”, Türkiyat Mecmuası, C. 10, İstanbul 1953</span></div>
<div><span>♦ Cengiz İmparatorluğu, Çev. A.Danuu, İstanbul 2012</span></div>
<div><span>♦ Clauson, S.G., “Turkish and Mongolian Horses and Use of Horses, an Etymological Study”, Central Asiatic Journal, 10/3-4, Wiesbaden 1965</span></div>
<div><span>♦ Creel, H.G., “The Role of the Horse in Chinese History”, The American Historical Review, 70/3, Chicago 1965</span></div>
<div><span>♦ Çagatay, S., “İslamiyetten Önce Türk Edebiyatı”, Türk Dünyası El Kitabı, Ankara 1976</span></div>
<div><span>♦ De Groot, J.M-Asena, G.A., Hunlar ve Türkistan, İstanbul 2010</span></div>
<div><span>♦ D’ohsson, M., Moğol Tarihi, Ter. Mustafa Rahmi, İstanbul 1340-1342</span></div>
<div><span>♦ De Guignes, J.M., Hunların, Türklerin, Moğolların ve Daha Sair Tatarların Tarih-î Umumisi, C. I, İstanbul 1924</span></div>
<div><span>♦ Diyarbekirli, N., “Türk Sanatının Kaynaklarına Doğru”, Türk Sanat Tarihi Araştırma ve İncelemeleri, C. 2, İstanbul 1969</span></div>
<div><span>♦ Donuk, A., “İslamiyetten Önce Türklerde Devlet Adamı Tipi”, Türk Kültürü, 24/275, Ankara 1986</span></div>
<div><span>♦ Eberhard, W., “Orta Asya’da At Cinsleri ve Beygir Yetiştirme Hakkında Malumat”, Ülkü, 16/92, Ankara 1940</span></div>
<div><span>♦ Ekrem, M.A., Romen Kaynak ve Eserlerinde Türk Tarihi, Ankara 1993</span></div>
<div><span>♦ Elçin, Ş., “Türklerde Atın Armağan Olması”, Türk Kültürü Araştırmaları, 1/1, Ankara 1964</span></div>
<div><span>♦ Eliade, M., Shamanism. Archaic Techniques of Ectasy, New York 1964</span></div>
<div><span>♦ Ercan, Ö-Akkuş, M., “Türk Tarihinde At Kültürü ve Baki Divanı’ndan Örnekler”, The Central Asiatic Roots of Ottoman Culture, İstanbul 2014</span></div>
<div><span>♦ Ertniy Nuudelçdiyn Bunhant Bulşnı, Zoihogçid A.Oçir-L.Erdenebold-S.Harcaubay-H.Jantegin, Ulaanbaatar 2013</span></div>
<div><span>♦ Esin, E., “The Horse in Turkic Art”, Central Asiatic Journal, 10/3-4, Wiesbaden 1965</span></div>
<div><span>♦ İbn Fadlan, İbn Fadlan Seyahatnamesinden Seçmeler, Haz. R.Şeşen, İstanbul 1975</span></div>
<div><span>♦ Gabain, A. Von, Über Ortsbezeichnungen im Alttürkischen, Helsinki 1950</span></div>
<div><span>♦ Gayretullah, H., “Türk Kazaklarında Yılkı Kültürü”, İstiklal Gazetesi, 4/38, Kayseri 2007</span></div>
<div><span>♦ Gömeç, S., “Türklerin Medeniyet Tarihindeki Yeri”, Uluslararası Askeri Tarih Dergisi, No 87, Ankara 2007</span></div>
<div><span>♦ Gömeç, S., Türk Destanlarına Giriş, Ankara 2009</span></div>
<div><span>♦ Gömeç, S., Kök Türk Tarihi, 4. Baskı, Ankara 2011</span></div>
<div><span>♦ Gömeç, S., Şamanizm ve Eski Türk Dini, 2. Baskı, Ankara 2011</span></div>
<div><span>♦ Gömeç, S., Türk-Hun Tarihi, Ankara 2012</span></div>
<div><span>♦ Gömeç, S., Türk Kültürünün Ana Hatları, 3. Baskı, Ankara 2014</span></div>
<div><span>♦ Gömeç, S., Uygur Türkleri Tarihi, 5. Baskı, Ankara 2015</span></div>
<div><span>♦ Gumilev, L.N., Hunlar, Çev. A.Batur, 3. Baskı, İstanbul 2003</span></div>
<div><span>♦ Gülbeden, Hümayunnâme, Çev. A.Yelgar, Ankara 1944</span></div>
<div><span>♦ Günaltay, Ş., Mufassal Türk Tarihi, C. II, İstanbul 1339</span></div>
<div><span>♦ İbn Bibi, El Evamirü’l-Ala’iye Fi’l-Umuri’l-Alaiye, Çev. M.Öztürk, C. I, Ankara 1996</span></div>
<div><span>♦ İnan, A., “Altay Pazırık Hafriyatından Çıkarılan Atların Vaziyetinin, Türklerin Defin Merasimi Bakımından İzahı”, II. Türk Tarih Kongresi Zabıtları, İstanbul 1943</span></div>
<div><span>♦ İsakov, B., XVIII. Ve XIX. Yüzyıllarda Kırgızların Sosyal ve Ekonomik Tarihi, Bişkek 2009</span></div>
<div><span>♦ İzgi, Ö., “İslamiyetten Önce Orta Asya Türk Kültürü”, Milli Kültür, 1/2, Ankara 1977</span></div>
<div><span>♦ Kafesoğlu, İ., Türkler ve Medeniyet, İstanbul 1957</span></div>
<div><span>♦ Kalafat, Y., Türk Kültürlü Halklarda Mitler, Ankara 2012</span></div>
<div><span>♦ Kaşgarlı Mahmud, Divanü Lûgat-it-Türk Tercümesi, C. I, Çev. B.Atalay, 2. Baskı, Ankara 1988</span></div>
<div><span>♦ Khoniates, N., Historia, Çev. F.Işıltan, Ankara 1995</span></div>
<div><span>♦ Kırilen, G., Göktürklerden Önce Türkler, Ankara 2015</span></div>
<div><span>♦ Klyaştornıy, S.G-Sultanov, T.İ., Türkün Üçbin Yılı, Çev. A.Batur, İstanbul 2003</span></div>
<div><span>♦ Kurulay, S.O., Hudûd el-Alem’e Göre 10. Asırda Türk Boyları, Yüksek Lisans Tezi, İstanbul 2007</span></div>
<div><span>♦ Kychanov, E.J., “Tibetans and Tibetan Culture in the Tangut State Hsi Hsia (982-1227)”, Proceeding of the Csoma Körös Memorial Symposium, Budapest 1978</span></div>
<div><span>♦ Lindner, R.P., “Nomadism, Horses and Huns”, Past and Present, No 92, London 1981</span></div>
<div><span>♦ Marco Polo, Marko Polo Seyahatnamesi, C. I, Çev. F.Dokuman, İstanbul (tarihsiz)</span></div>
<div><span>♦ Mehmet Emin Efendi, İstanbul’dan Orta Asya’ya Seyahat, Haz. R.Akdemir, Ankara 1986</span></div>
<div><span>♦ Mesudi, Murûc ez-Zeheb, Çev. A.Batur, İstanbul 2004</span></div>
<div><span>♦ Mirza Haydar Duğlat, Tarih-i Reşidî, Çev. O.Karatay, İstanbul 2006</span></div>
<div><span>♦ Mori, M., “Yenisey Yazıtlarındaki Sekiz Adaklıg Barım Üzerine”, Erdem, 3/8, Ankara 1987</span></div>
<div><span>♦ Onat, A-Orsoy, S-Ercilasun, K., Han Hanedanlığı Tarihi, Ankara 2004</span></div>
<div><span>♦ Orkun, H.N., Hunlar, İstanbul 1938</span></div>
<div><span>♦ Ögel, B., “İlk Töles Boyları”, Belleten, Sayı 48, Ankara 1948</span></div>
<div><span>♦ Ögel, B., Büyük Hun İmparatorluğu Tarihi, C. I-II, Ankara 1981</span></div>
<div><span>♦ Ögel, B., İslamiyetten Önce Türk Kültür Tarihi, 2. Baskı, Ankara 1984</span></div>
<div><span>♦ Radloff, W., Türklerin Kökleri, Çev. A.Ekinci-Y.Ünlü, C. III, Ankara 1999</span></div>
<div><span>♦ Rahman, A., “Uygurların Defin Merasimleri”, III. Milletlerarası Türk Folklor Kongresi Bildirileri, 4. Cilt, Gelenek, Görenek ve İnançlar, Ankara 1987</span></div>
<div><span>♦ Rasonyi, L., Tarihte Türklük, Ankara 1988</span></div>
<div><span>♦ Savinov, D.G., “Etnokulturnıye Svyazi Naseleniya Sayano-Altaya v Drevnetyurkskoye Vremya”, Tyurkologiçeskiy Sbornik, 1972, Moskva 1973</span></div>
<div><span>♦ Seyfi, A.R., İskitler ve İskitler Hakkında Herodot’un Verdiği Bilgiler, İstanbul 1934</span></div>
<div><span>♦ Sümer, F., Türklerde Atçılık ve Binicilik, İstanbul 1983</span></div>
<div><span>♦ Tryjarski, E., Türkler ve Ölüm, Çev. H.Er, İstanbul 2011</span></div>
<div><span>♦ Turan, O., Selçuklular Tarihi ve Türk İslam Medeniyeti, Ankara 1965</span></div>
<div><span>♦ Turan, O., Türk Cihan Hâkimiyeti Mefkûresi Tarihi, C. 1, İstanbul 1969</span></div>
<div><span>♦ Uygur, C.V., “Dul (Tul) Kelimesine Dair”, XI. Milli Türkoloji Kongresi Bildirileri, C. I, İstanbul 2015</span></div>
<div><span>♦ Watson, B., Record of the Grand Historian of China, Volume II, Third edition, New York 1968</span></div>
<div><span>♦ Yalgın, A.R., Cenupta Türkmen Oymakları, C. II, 2. Baskı, Ankara 1993</span></div>
<div><span>♦ Yusupov, K., Manas Destanı, Aktaranlar: F.Türkmen-A.İnayet, Ankara 1995</span></div>
<div><span>♦ Zaripbektegin, S., “Kımız ve Kımızın Önemi”, Yüce Erek, 1/4, Ankara 1999</span></div>
<div><span><strong><u>Dipnotlar:</u></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-at.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Bunun için bakınız, Bay Bulun I Yazıtı, Elegeş I Yazıtı ve Begre Yazıtı.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-at.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> Sekiz adaglıg barım deyimi için bakınız, A.Von Gabain, Über Ortsbezeichnungen im Alttürkischen, Helsinki 1950, s.4; M.Eliade, Shamanism. Archaic Techniques of Ectasy, New York 1964, s.469; S.Çagatay, “İslamiyetten Önce Türk Edebiyatı”, Türk Dünyası El Kitabı, Ankara 1976, s.393; M.Mori, “Yenisey Yazıtlarındaki Sekiz Adaklıg Barım Üzerine”, Erdem, 3/8, Ankara 1987, s.356.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-at.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> B.Watson, Record of the Grand Historian of China, Volume II, Third edition, New York 1968, s.155; S.G.Klyaştornıy-T.İ.Sultanov, Türkün Üçbin Yılı, Çev. A.Batur, İstanbul 2003, s.71, 329, 333; R.P.Lindner, “Nomadism, Horses and Huns”, Past and Present, No 92, London 1981, s.4-9; B.Ögel, İslamiyetten Önce Türk Kültür Tarihi, 2. Baskı, Ankara 1984, s.88.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-at.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> S.Y.Gömeç, “Türklerin Medeniyet Tarihindeki Yeri”, Uluslararası Askeri Tarih Dergisi, No 87, Ankara 2007, s.20; S.Y.Gömeç, Türk Destanlarına Giriş, Ankara 2009, s.371.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-at.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> S.Y.Gömeç, Kök Türk Tarihi, 4. Baskı, Ankara 2011, s. 15-16.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-at.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> Mesudi, Murûc ez-Zeheb, Çev. A.Batur, İstanbul 2004, s.61; S.Y.Gömeç, Türk Kültürünün Ana Hatları, 3. Baskı, Ankara 2014, s.91.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-at.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> İşin pratiğine de baktığımızda ipek konar-göçerler için vazgeçilmez bir mamul değildi, ama Çinli veya diğer halklar açısından bozkır hayatında bir ulaşım ve savaş vasıtası at olmadan bir ömrü geçirmek çok zordu. Ona rağmen Türkler ipek istiyorlardı ve bunun karşılanması için Çinlilerin epeyce çalışmaları gerekmekteydi. Bakınız, H.G.Creel, “The Role of the Horse in Chinese History”, The American Historical Review, 70/3, Chicago 1965, s.666; S.Y.Gömeç, Uygur Türkleri Tarihi, 5. Baskı, Ankara 2015, s. 119120.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-at.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> J.M.De Guignes, Hunların, Türklerin, Moğolların ve Daha Sair Tatarların Tarih-î Umumisi, C. I, İstanbul 1924, s.259; A.R.Seyfi, İskitler ve İskitler Hakkında Herodot’un Verdiği Bilgiler, İstanbul 1934, s. 13; S.Batu, Türk Atları ve At Yetiştirme Bilgisi, Ankara 1938, s.65; W.Eberhard, “Orta Asya’da At Cinsleri ve Beygir Yetiştirme Hakkında Malumat”, Ülkü, 16/92, Ankara 1940, s. 162; B.Ögel, “İlk Töles Boyları”, Belleten, Sayı 48, Ankara 1948, s.812; B.Ögel, Büyük Hun İmparatorluğu Tarihi, C. I, Ankara 1981, s.234, C. II, s.6; İ.Kafesoğlu, Türkler ve Medeniyet, İstanbul 1957, s.22-31; S.G.Clauson, “Turkish and Mongolian Horses and Use of Horses, an Etymological Study”, Central Asiatic Journal, 10/3-4, Wiesbaden 1965, s.163-164; O.Turan, Türk Cihan Hâkimiyeti Mefkûresi Tarihi, C. 1, İstanbul 1969, s. 114; N.Diyarbekirli, “Türk Sanatının Kaynaklarına Doğru”, Türk Sanat Tarihi Araştırma ve İncelemeleri, C. 2, İstanbul 1969, s.149; Ö.İzgi, “İslamiyetten Önce Orta Asya Türk Kültürü”, Milli Kültür, 1/2, Ankara 1977, s.43-44; L.N.Gumilev, Hunlar, Çev. A.Batur, 3. Baskı, İstanbul 2003, s.140, 311; Mehmet Emin Efendi, İstanbul’dan Orta Asya’ya Seyahat, Haz. R.Akdemir, Ankara 1986, s.124; A.Donuk, “İslamiyetten Önce Türklerde Devlet Adamı Tipi”, Türk Kültürü, 24/275, Ankara 1986, s. 145; M.A.Ekrem, Romen Kaynak ve Eserlerinde Türk Tarihi, Ankara 1993, s.11; M.I.Artamonov, Hazar Tarihi, Çev. A.Batur, İstanbul 2004, s.537; Klyaştornıy-Sultanov, a.g.e., s.16, 59; M.D’ohsson, Moğol Tarihi, Ter. Mustafa Rahmi, İstanbul 1340-1342, s.20; Marco Polo, Marko Polo Seyahatnamesi, C. I, Çev. F.Dokuman, İstanbul (tarihsiz), s.20, 69-70, 73; B.Batsuren, Mongolın Ertniy Ulsuudın Nutag Devsger, Ulaanbatar 2003, s.49-50.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-at.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> B.Ögel, Büyük Hun İmparatorluğu Tarihi, C. II, Ankara 1981, s.210; Gömeç, Türk Kültürünün…, s.102.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-at.html#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> S.Y.Gömeç, Şamanizm ve Eski Türk Dini, 2. Baskı, Ankara 2011, s.66; Gömeç, Türk Destanları…, s.295, 370, 428.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-at.html#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> Gömeç, Şamanizm ve Eski., s.65-66.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-at.html#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> Ş.Günaltay, Mufassal Türk Tarihi, C. II, İstanbul 1339, s.143; H.N.Orkun, Hunlar, İstanbul 1938, s.52; Ögel, a.g.e., s.161-162; A.Onat-S.Orsoy-K.Ercilasun, Han Hanedanlığı Tarihi, Ankara 2004, s.58-59; J.M.De Groot-G.A.Asena, Hunlar ve Türkistan, İstanbul 2010, s.172; Atsız, Türk Tarihi Üzerinde Toplamalar, İstanbul 2011, s.130.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-at.html#_ednref13" name="_edn13">[13]</a> Gömeç, Kök Türk., s.88.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-at.html#_ednref14" name="_edn14">[14]</a> İçerisinde kuvvetli bir İslami tesir gözükmesine rağmen, Manas Destanı’nda ölen yiğitlerin altın ve gümüşten yapılmış giyim-kuşamları ve atlarının da eyer takımları olduğu halde kendileriyle beraber gömüldüğünü görüyoruz. Bakınız, K.Yusupov, Manas Destanı, Aktaranlar: F.Türkmen-A.İnayet, Ankara 1995, s.99.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-at.html#_ednref15" name="_edn15">[15]</a> D.G.Savinov, “Etnokulturnıye Svyazi Naseleniya Sayano-Altaya v Drevnetyurkskoye Vremya”, Tyurkologiçeskiy Sbornik, 1972, Moskva 1973, s.342-343; İbn Fadlan, İbn Fadlan Seyahatnamesinden Seçmeler, Haz. R.Şeşen, İstanbul 1975, s.77; E.Tryjarski, Türkler ve Ölüm, Çev. H.Er, İstanbul 2011, s.232-234.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-at.html#_ednref16" name="_edn16">[16]</a> A.İnan, “Altay Pazırık Hafriyatından Çıkarılan Atların Vaziyetinin, Türklerin Defin Merasimi Bakımından İzahı”, II. Türk Tarih Kongresi Zabıtları, İstanbul 1943, s.147-149; Ş.Elçin, “Türklerde Atın Armağan Olması”, Türk Kültürü Araştırmaları, 1/1, Ankara 1964, s.143; E.Esin, “The Horse in Turkic Art”, Central Asiatic Journal, 10/3-4, Wiesbaden 1965, s.171; L.Rasonyi, Tarihte Türklük, Ankara 1988, s.41-43; A.Rahman, “Uygurların Defin Merasimleri”, III. Milletlerarası Türk Folklor Kongresi Bildirileri, 4. Cilt, Gelenek, Görenek ve İnançlar, Ankara 1987, s.310; İbn Bibi, El Evamirü’l- Ala’iye Fi’l-Umuri’l-Alaiye, Çev. M.Öztürk, C. I, Ankara 1996, s.154; N.Khoniates, Historia, Çev. F.Işıltan, Ankara 1995, s.128; A.Ahmetbeyoğlu, Avrupa Hun İmparatorluğu, Ankara 2001, s.162; Ö.Ercan-M.Akkuş, “Türk Tarihinde At Kültürü ve Baki Divanı’ndan Örnekler”, The Central Asiatic Roots of Ottoman Culture, İstanbul 2014, s.549-550.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-at.html#_ednref17" name="_edn17">[17]</a> Bakınız, Köl Tigin Yazıtı, Doğu tarafı, 35-36, 40. satır: “Köl Tigin Bayırkunıng ak adgırıg binip oplayu tegdi…Alp Salçı ak atın binip tegmiş. Kara Türgiş bodunıg anta ölürmiş”.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-at.html#_ednref18" name="_edn18">[18]</a> K.Yusupov, Manas Destanı, Aktaranlar: F.Türkmen-A.İnayet, Ankara 1995, s.7-274.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-at.html#_ednref19" name="_edn19">[19]</a> Gömeç, Türk Destanları…, s.344.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-at.html#_ednref20" name="_edn20">[20]</a> Gömeç, a.g.e., s.369.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-at.html#_ednref21" name="_edn21">[21]</a> Bakınız, Eberhard, “Orta Asya’da At Cinsleri…”, s.163; W.Radloff, Türklerin Kökleri, Çev. A.Ekinci- Y.Ünlü, C. III, Ankara 1999, s.147-158.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-at.html#_ednref22" name="_edn22">[22]</a> Y.Kalafat, Türk Kültürlü Halklarda Mitler, Ankara 2012, s.136-140.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-at.html#_ednref23" name="_edn23">[23]</a> Anadolu’daki bazı Yörük taifeleri zaman zaman bütün at cinsleri için Kölük tabirini kullanmaktadırlar. Bakınız, A.R.Yalgın, Cenupta Türkmen Oymakları, C. II, 2. Baskı, Ankara 1993, s.447.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-at.html#_ednref24" name="_edn24">[24]</a> A.Caferoğlu, “Türk Onomastiğinde At Kültü”, Türkiyat Mecmuası, C. 10, İstanbul 1953, s.207-208; Gülbeden, Hümayunnâme, Çev. A.Yelgar, Ankara 1944, s.142; O.Turan, Selçuklular Tarihi ve Türk İslam Medeniyeti, Ankara 1965, s.269; Clauson, a.g.m., s.162-166; H.Gayretullah, “Türk Kazaklarında Yılkı Kültürü”, İstiklal Gazetesi, 4/38, Kayseri 2007, s.9; Radloff, a.g.e., s.52; B.İsakov, XVIII. Ve XIX. Yüzyıllarda Kırgızların Sosyal ve Ekonomik Tarihi, Bişkek 2009, s.59-60.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-at.html#_ednref25" name="_edn25">[25]</a> Kaşgarlı Mahmud, Divanü Lûgat-it-Türk Tercümesi, C. III, Çev. B.Atalay, 2. Baskı, Ankara 1988, s.7; Atsız, Evliya Çelibi Seyahatnamesi’nden Seçmeler, C. I, İstanbul 1971, s.189-190; F.Sümer, Türklerde Atçılık ve Binicilik, İstanbul 1983, s.3; Gömeç, a.g.e., s.370.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-at.html#_ednref26" name="_edn26">[26]</a> Türkiye Yörüklerinde bazan kımıza “yepinti” de denmektedir. Bakınız, Yalgın, a.g.e., s.462.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-at.html#_ednref27" name="_edn27">[27]</a> Kımızın birtakım hastalıklara iyi geldiğini gösteren en güzel örneklerden birisi Tarih-i Reşidî’de geçer. Duglat boyunun ileri gelenlerinden Seyyid Ali bir müddet Mirza Ulug Beg tarafından esir tutulur. Hapishanede dizanteriye yakalanır. Ulug Beg ona pek çok tedavi uygulatır ama fayda etmez. Ölmek üzereyken, hekimlere “bu ilaçlar bana iyi gelmedi, canım çok kımız istiyor” diyerek, ricada bulundu. Tabipler de kımızın ona güç verebileceği konusunda anlaştılar. Sonra da istediği kadar kımız içirdiler ve o andan itibaren iyileşmeye başladı. Ayrıca bakınız, Mirza Haydar Duğlat, Tarih-i Reşidî, Çev. O.Karatay, İstanbul 2006, s.225-226; E.J.Kychanov, “Tibetans and Tibetan Culture in the Tangut State Hsi Hsia (9821227)”, Proceeding of the Csoma Körös Memorial Symposium, Budapest 1978, s.207; W.Bauer, “Yağ Metobolizması Bozuklukları ve Kronik Karaciğer Hastalıklarının Kısrak Sütü (Kımız) ile Tedavi Denemeleri”, Çev. Y.Küçüksümer, Türk Dünyası Araştırmaları, Sayı 28, İstanbul 1984, s.29-36; S.Zaripbektegin, “Kımız ve Kımızın Önemi”, Yüce Erek, 1/4, Ankara 1999.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-at.html#_ednref28" name="_edn28">[28]</a> Onaltıncı asrın başlarında Kazak beylerinden Kasım Han, kendisini ziyarete gelen bir Çagatay hanının şerefine tertiplediği ziyafette; “bizim en pahalı mallarımız atlarımız, en gözde yiyeceğimiz et ve en hoşlandığımız içecek kımızdır” demiştir (Bakınız, Mirza Haydar Duğlat, a.g.e., s.451). Bugün de Kazak-Kırgız ve Sibirya Türkleri için başta “kazı” denilen at etinden yapılan yiyecek ve kımızın önemi tartışılmazdır.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-at.html#_ednref29" name="_edn29">[29]</a> Cengiz İmparatorluğu, Çev. A.Danuu, İstanbul 2012, s.143-144.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-at.html#_ednref30" name="_edn30">[30]</a> Gömeç, Türk Destanları…, s.447; C.V.Uygur, “Dul (Tul) Kelimesine Dair”, XI. Milli Türkoloji Kongresi Bildirileri, C. I, İstanbul 2015, s.187-200.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-at.html#_ednref31" name="_edn31">[31]</a> Kırgız Türklerinin Manas Destanı’nda, yiğit Manas girdiği son savaşında atı Ak Kula’yı yitirir. Destanın bu kısmında söz konusu at için inanılmaz övgüler düzüldüğünü görmekteyiz. Bakınız, Yusupov, a.g.e., s.255.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-at.html#_ednref32" name="_edn32">[32]</a> G.Kırilen, Göktürklerden Önce Türkler, Ankara 2015, s.63.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-at.html#_ednref33" name="_edn33">[33]</a> M.Aziz Ahmet, Siyasi Tarihi ve Müesseseleriyle Delhi Türk İmparatorluğu, Çev. T.Say, İstanbul (tarihsiz), s.71; S.O.Kurulay, Hudûd el-Alem’e Göre 10. Asırda Türk Boyları, Yüksek Lisans Tezi, İstanbul 2007, s.82; Cengiz İmparatorluğu, s.135, 139; S.Y.Gömeç, Türk-Hun Tarihi, Ankara 2012, s.264.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-at.html#_ednref34" name="_edn34">[34]</a> Kaşgarlı Mahmud, a.g.e., C. I, s.48-49.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-at.html#_ednref35" name="_edn35">[35]</a> Gömeç, Türk Kültürünün…, s.166.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Anadolu ve Balkanlarda Sarı Saltuk</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/anadolu-ve-balkanlarda-sari-saltuk</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/anadolu-ve-balkanlarda-sari-saltuk</guid>
<description><![CDATA[ Anadolu ve Balkanlarda Sarı Saltuk
Türk tarihinin ve Türk kültürünün önde gelen simaları yüzyıllar geçse bile milletimizin gönül dünyasında yaşamağa devam ederler. Dede Korkut’tan Nasrettin Hoca’ya, Hoca Ahmet Yesevî’den Yunus Emre’ye, Oğuz Kağan’dan Fatih Sultan Mehmet’e, Kanuni Sultan Süleyman’dan Gazi Mustafa Kemâl Atatürk’e kadar adları ciltlere sığamayacak kadar çok olan devlet ve kültür adamlarımız sadece yaşadıkları coğrafya parçasında değil, bütün […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4975405dc.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:44 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Anadolu, Balkanlarda, Sarı, Saltuk</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/09/Sari-Saltuk.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/anadolu-ve-balkanlarda-sari-saltuk.html">Anadolu ve Balkanlarda Sarı Saltuk</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. Şükrü Halûk AKALIN</strong></span></a>
</p><p>Türk tarihinin ve Türk kültürünün önde gelen simaları yüzyıllar geçse bile milletimizin gönül dünyasında yaşamağa devam ederler. Dede Korkut’tan Nasrettin Hoca’ya, Hoca Ahmet Yesevî’den Yunus Emre’ye, Oğuz Kağan’dan Fatih Sultan Mehmet’e, Kanuni Sultan Süleyman’dan Gazi Mustafa Kemâl Atatürk’e kadar adları ciltlere sığamayacak kadar çok olan devlet ve kültür adamlarımız sadece yaşadıkları coğrafya parçasında değil, bütün Türk dünyasının gönlünde yaşamakta ve saygıyla anılmaktadır.</p>
<p>Bu şahsiyetlerden biri de Sarı Saltuk’tur. Ölümünün üzerinden yüzyıllar geçmesine rağmen Sarı Saltuk hâlâ Anadolu, Rumeli ve Balkan Türklerinin günlünde ve hafızasında yaşamaktadır.  En doğuda Diyarbakır ve Tunceli’den başlayıp Bor, İznik, İstanbul’dan Romanya, Bulgaristan, Arnavutluk, Makedonya, Bosna Hersek’e kadar uzanan çizgide bulunan Sarı Saltuk’a ait türbe ve makamların büyük bir saygıyla ziyaret edilmesi, menkıbelerin anlatılması Sarı Saltuk’un hatırasının canlı bir şekilde yaşamakta olduğunun birer delilidir. Sadece Müslüman Türkler arasında değil Ortodoks mezhebine bağlı Hıristiyan dinindeki Gagauz Türklerinin de Sarı Saltuk’u millî hafızalarında yaşatmaları, ondan saygıyla söz etmeleri ve onu bir Türk azizi kabul etmeleri dikkat çekicidir.</p>
<p>Peki kimdir Sarı Saltuk? Ne zaman yaşamış, neler yapmıştır?</p>
<p>Sarı Saltuk, Anadolu ve Rumeli’nin fethi esnasında gazalara katılan, kahramanlığı ve velayeti ile daha yaşarken efsanevî bir şahsiyet haline gelen bir Türk kahramanıdır<a href="https://www.altayli.net/anadolu-ve-balkanlarda-sari-saltuk.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a>.  Hayatı etrafında oluşan menkıbelere diğer gazi ve velilerin menkıbe­le­ri de karışmıştır. Bu sebeple Sarı Saltuk’un gerçek hayatı ile ilgili bilgileri elde etmek son derece güçleşmiştir. Tarihî kaynaklarda yer alan Sarı Saltuk ile ilgili bilgiler Sarı Saltuk’un gerçek hayatını ortaya koyacak nitelikte değildir. Gerçek hayat ile menkıbevî hayat birbirine karışmıştır. Üstelik tarihî kaynakların Sarı Saltuk hakkında verdikleri bu bilgilerin bazan birbiriyle çeliştiği de görülmektedir.</p>
<p>Sarı Saltuk’un destanî şahsiyeti ile ilgili bilgileri çeşitli menakıb-nâmelerde<a href="https://www.altayli.net/anadolu-ve-balkanlarda-sari-saltuk.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a> ve velayet-nâmelerde<a href="https://www.altayli.net/anadolu-ve-balkanlarda-sari-saltuk.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a> bulabilirsek de hiç şüphesiz bu konuda en önemli kaynak, doğrudan doğruya Sarı Saltuk’un hayatını konu alan Saltuk-nâme adlı eserdir. Ebülhayr-ı Rûmî adındaki bir yazar Cem Sultan’ın emri üzerine Anadolu ve Rumeli’yi adım adım dolaşarak Sarı Saltuk’a ait menkıbeleri toplamış ve üç ciltlik bir eser haline getirmiştir. Eser tahminen 1480 yılında tamamlanmıştır<a href="https://www.altayli.net/anadolu-ve-balkanlarda-sari-saltuk.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a>.</p>
<p>Saltuk-nâme’ye göre Sarı Saltuk’un asıl adı Şerif Hızır’dır<a href="https://www.altayli.net/anadolu-ve-balkanlarda-sari-saltuk.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a>. Babasının adı Seyyid Hasan’dır. Şerif Hızır, üç yaşındayken babasız kalır. Şerif’in yetiştirilmesi işini Seravil adındaki bir lala üstlenir<a href="https://www.altayli.net/anadolu-ve-balkanlarda-sari-saltuk.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a>. Kısa sürede ata binmeyi, ok atmayı, kılıç kullanmayı öğrenen Şerif Hızır, Türk destanlarındaki alp tipinin önemli bir örneğini teşkil eder.</p>
<p>Şerif Hızır’ın Saltuk adını alışı ise bir geleneğe dayanmaktadır. Bu gelenek, kişinin gösterdiği kahramanlık sonucu ad almasıdır. Dede Korkut Kitabı’nda örneklerini gördüğümüz ad alma-ad verme olaylarının<a href="https://www.altayli.net/anadolu-ve-balkanlarda-sari-saltuk.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a> benzerleri Saltuk-nâme’de de yer almaktadır. Kahramanımıza Saltuk adını, savaşta yendiği Alyon adlı bir düşmanı vermiştir. Müslüman olan Alyon’a da Saltuk, İlyas adını verir<a href="https://www.altayli.net/anadolu-ve-balkanlarda-sari-saltuk.html#_edn8" name="_ednref8">[8]</a>. Bu ad verme olayı dışında eserde geçen diğer ad verme olayları Saltuk’a yenilerek Müslüman olan kişilere Saltuk tarafından bir Türk adı verilmesi ile ilgilidir<a href="https://www.altayli.net/anadolu-ve-balkanlarda-sari-saltuk.html#_edn9" name="_ednref9">[9]</a>.</p>
<p>Sarı Saltuk, bir destan kahramanında bulunması gereken bütün özelliklere sahiptir. Son derece güçlüdür, yüreğinde korkunun zerresi bile yoktur. Tek başına düşman içine yanar od gibi girmekte, düşman kalelerini fethetmektedir. Aman dileyen düşmanına karşı ise merhametlidir. Saltuk-nâme’de, yiğitte bulunması gereken özellikler ok atmak, yazı yazmak, suda yüzmek ve yigitçe gezmek olarak sıralanırken, Sarı Saltuk’un bu dört hünerde mahir olduğu özellikle belirtilir.</p>
<p>Bu özellikler dışında Sarı Saltuk’un olağan üstü güçleri de olduğu Saltuk-nâme’de mübalağalı bir şekilde anlatılmaktadır. Çok uzaklarda aleyhinde söylenenleri işitebilmekte, oturduğu yerden bir kılıç darbesiyle bir başka diyardaki düşmanını öldürebilmekte, göz açıp kapayıncaya kadar bir diyardan bir başka diyara gidebilmektedir. Düşmanları bir türlü Saltuk’u öldürememektedir; ok atarlar batmaz, kılıç vururlar kesmez, büyü yaparlar tesir etmez, suya atarlar boğulmaz, ateşe atarlar yanmaz. Bütün cinler ve melekler Sarı Saltuk’un  yardımcısıdır. Hatta bu cinlerden birisi ile ahiret kardeşi bile olmuştur. Düşmanları ise kâfirler, zâlimler, cadılar, devler, canavarlar ve kötü cinlerdir. Bütün bu özellikler göz önünde bulundurulduğunda, Sarı Saltuk’un alp-eren kişiliğinin yanı sıra, bazı menkıbelerde bir masal kahramanı kimliğiyle karşımıza çıktığı da görülmektedir.</p>
<p>Saltuk-nâme’ye göre Sarı Saltuk 99 yıl yaşamış, sonunda düşmanları tarafından  zehirlendikten sonra hançerlenerek şehit edilmiştir. Ancak, son nefesini vermeden önce de  kendisini zehirleyen ve hançerleyen düşmanını öldürmüştür.</p>
<p>Sarı Saltuk hakkında bilgi veren bir başka önemli kaynak da Evliya Çelebi’nin meşhur Seyahat-nâme’sidir. Evliya Çelebi’ye göre Sarı Saltuk’un asıl adı Muhammed Buharî’dir. Muhammed Buharî Ahmet Yesevî’nin halifesidir. Ahmet Yesevî, Muhammed Buharî’yi şu sözlerle Hacı Bektaş-ı Veli’ye gönderir:</p>
<p>– Saltuk Muhammedim ! Bektaşım seni Rum’a göndersin, Leh diyarında  yoldan çıkmış olan Sarı Saltuk suretine girip o melunu, Dobruca’daki ejderi bu tahta kılıç ile öldür, Makedonya ve Dobruca’da yedi kırallık yerde ün sahibi ol.<a href="https://www.altayli.net/anadolu-ve-balkanlarda-sari-saltuk.html#_edn10" name="_ednref10">[10]</a></p>
<p>Dobruca’ya yetmiş adamıyla gelen Muhammed Buharî’nin, Kaligra mağaralarındaki ejderi öldürmesi üzerine Dobruca kıralı ve halkı Müslümanlığı kabul ederler. Leh ülkesindeki Sarı Saltuk namındaki papazı da öldürüp onun kılığına giren Muhammed Buharî Sarı Saltuk adıyla hüküm sürer ve bölgedeki halkları Müslümanlaştırır<a href="https://www.altayli.net/anadolu-ve-balkanlarda-sari-saltuk.html#_edn11" name="_ednref11">[11]</a>.</p>
<p>Evliya Çelebi, Seyahat-nâme’nin ikinci cildinde daha ayrıntılı bilgiler vermektedir. Muhammed Buharî, Kaligra’dan Kırım’a, oradan Rus ülkesindeki Haşdek kavmine, oradan Leh ülkesindeki Lapka kavmine en sonunda da yine Leh ülkesindeki Danska limanına gelmiştir. Burada Sveti Nikola – Sarı Saltuk adındaki bir papazla oturup epey sohbet etmiş sonra onu öldürüp cesedini yok ederek onun kılığına girmiştir.  Yıllarca «Ben Sarı Saltuk’um ! » diyerek Sveti Nikola kıyafetinde dolaşmış, binlerce insanı Müslümanlığa davet etmiştir. Bu ciltte Sarı Saltuk’un Dobruca’daki canavarı öldürmesi bu defa daha ayrıntılı olarak anlatılmaktadır<a href="https://www.altayli.net/anadolu-ve-balkanlarda-sari-saltuk.html#_edn12" name="_ednref12">[12]</a>.</p>
<p>Sarı Saltuk’un Anadolu’da Baba Sultan, Sarı Saltuk Sultan, Kilgra Sultan gibi adlarla anıldığını yazan Evliya Çelebi, Hıristiyanlar arasında ise Sarı Saltuk’un Sveti Nikola adıyla tanındığını belirtmektedir<a href="https://www.altayli.net/anadolu-ve-balkanlarda-sari-saltuk.html#_edn13" name="_ednref13">[13]</a>. Evliya Çelebi, Hıristiyanlar üzerinde Sarı Saltuk’un çok büyük bir etkisi olduğunu yazar. Çelebi’nin döneminde dervişler def ve kudüm çalarak Sarı Saltuk’un yaşadığı bölgeleri dolaştıklarında Hıristiyanlar Sarı Saltuk’u hatırlayıp dervişlere bol bahşişler vermektedir<a href="https://www.altayli.net/anadolu-ve-balkanlarda-sari-saltuk.html#_edn14" name="_ednref14">[14]</a>.</p>
<p>Aslında Sarı Saltuk’tan söz eden en eski kaynak İbni Batuta Seyahat-nâmesi’dir.  Tanınmış Arap gezgini İbni Batuta, Sarı Saltuk’un ölümünden yaklaşık yarım yüzyıl sonra Baba Saltuk adlı bir yerleşim merkezine gelmiştir. Burada İbni Batuta’ya, Saltuk’un mükaşefe sahibi (Allah’ın sırlarını gören hakikat ehli) olduğu anlatılmıştır. Ancak, İbni Batuta bu anlatılanların İslâm inançlarına aykırı olduğunu belirtir<a href="https://www.altayli.net/anadolu-ve-balkanlarda-sari-saltuk.html#_edn15" name="_ednref15">[15]</a>.</p>
<p>Tarih kitaplarında da Sarı Saltuk ile ilgili çeşitli bilgiler bulunmaktadır.</p>
<p>Bunlardan Yazıcıoğlu Ali’nin Tevârih-i Al-i Selçuk adlı eserinde, II. İzzeddin Keykâvus’un maiyetindeki Sarı Saltuk’un Anadolu’daki Türk aileleri ile birlikte önce İznik’e oradan Üsküdar’a giderek Dobruca’ya geçişi anlatılmaktadır. Sarı Saltuk’un Dobruca’daki Baba Dağı kasabasına yerleşmesi ve Kırım seferinin yanı sıra İzzeddin Keykâvus’un Bizans sarayında bulunan oğlunu kurtarması da Tevârih-i Ali-i Selçuk’ta yer almaktadır<a href="https://www.altayli.net/anadolu-ve-balkanlarda-sari-saltuk.html#_edn16" name="_ednref16">[16]</a>. Kemâl Paşazade’nin Tevârih-i Al-i Osman’ında ve Seyyid Lokman’ın Oğuz-nâme’sinde de bu olaylar benzer şekillerde anlatılmaktadır. Hatta Seyyid Lokman’ın eserinde yer alan bir dörtlükte Sarı Saltuk’un Dobruca’ya geçiş yılı (662 Hicri) da verilmektedir<a href="https://www.altayli.net/anadolu-ve-balkanlarda-sari-saltuk.html#_edn17" name="_ednref17">[17]</a>.</p>
<p>Bektaşî velayet-nâmelerinde yer alan Sarı Saltuk ile ilgili bilgiler çoğunlukla menkıbelere dayanmaktadır. Bektaşî şairleri de şiirlerinde Sarı Saltuk’tan övgüyle söz eder. Bu şiirlerde de Sarı Saltuk’un gerçek hayatına dair bilgiler yoktur.  Bu eserlerde Sarı Saltuk bir menkıbevi kişi olarak karşımıza çıkmaktadır.</p>
<p>Tarihî, edebî ve menkıbevî eserlerde yaşayan Sarı Saltuk’un Türk milleti üzerindeki tesirinin göstergesi türbe ve makamlardır. Yazımızın girişinde de söz ettiğimiz gibi Anadolu’nun doğusundan başlayıp Balkanlara kadar uzanan coğrafyada Sarı Saltuk’un türbe ve makamları varlığını sürdürmektedir.  Bu türbe ve makamların varlığı kaynaklarda da yer almaktadır.</p>
<p>Saltuk-nâme’de Sarı Saltuk’un on iki mezarı olduğu belirtilmektedir. Sarı Saltuk, beylerin ve kralların mezarına sahip çıkmak isteyeceklerini söyleyerek her isteyene verilmek üzere birer tabut hazırlamalarını vasiyet eder<a href="https://www.altayli.net/anadolu-ve-balkanlarda-sari-saltuk.html#_edn18" name="_ednref18">[18]</a>. Sarı Saltuk’un mezarını kendi ülkesinde bulundurmak isteyenler, kendilerine verilecek tabutta Sarı Saltuk’un vücudunu görecektir. Vasiyete göre adamları Sarı Saltuk’u yıkayıp kefenleyip çerağının yanına getirirler. Ayrıca isteyen beylere verilmek üzere on bir tabut hazırlarlar. Çünkü Sarı Saltuk ölümünden sonra on iki yerde makamının olacağını kendilerine söylemiştir<a href="https://www.altayli.net/anadolu-ve-balkanlarda-sari-saltuk.html#_edn19" name="_ednref19">[19]</a>. Çevredeki beylerden ve krallardan her isteyene bir tabut verilir. Tabutu alan, Saltuk’un cesedinin kendisinde olduğunu görür ve ülkesine dönerek cenazeyi defneder<a href="https://www.altayli.net/anadolu-ve-balkanlarda-sari-saltuk.html#_edn20" name="_ednref20">[20]</a>.  Saltuk-nâme’ye göre Sarı Saltuk’un tabutunu alarak ülkesine götüren krallar ve beyler şunlardır: Tatar Hanı, Eflâk, Boğdan, Rus, Üngürûs (Macar), Leh (Polonya), Çeh (Çek), Bosin (Bosna), Beravati (? Hırvat), Karnata (?). Baba’ya ve Edirne’ye gömülen tabutlarla mezar sayısı böylece on ikiye ulaşmaktadır. Saltuk-nâme’de Sarı Saltuk’un cenazesinin Baba (Babadağ/Romanya)’ya defnedildiği belirtilmekteyse de Sarı Saltuk’un cesedinin Edirne yakınlarındaki Eski Baba (Babaeski)’da gömülü olduğu yolunda bir rivayet bulunduğu da anlatılmaktadır<a href="https://www.altayli.net/anadolu-ve-balkanlarda-sari-saltuk.html#_edn21" name="_ednref21">[21]</a>. Bu rivayete göre Edirne meliki, Saltuk’un cesedinin bulunduğu tabutu alarak Edirne’ye getirmek ister. Bunun üzerine bir tartışma başlar. Tartışma sırasında tabuttan Saltuk’un narası yükselir:</p>
<p>– Sizi helâk ederim, benim vasiyetime aykırı iş yapmayın, der. Herkes korkudan ne yapacağını şaşırır. Sonunda tabutu alıp Edirne yakınlarındaki Babaeski’ye defnederler. Ancak bu rivayetin hemen ardından Ebü’l-Hayr-ı Rûmî «Ve ammâ sahîh budur çerağı yanduğı yirde gömdiler.» diyerek Sarı Saltuk’un asıl mezarının Babadağ’da olduğunu tekrarlar<a href="https://www.altayli.net/anadolu-ve-balkanlarda-sari-saltuk.html#_edn22" name="_ednref22">[22]</a>.</p>
<p>Evliya Çelebi, Seyahat-nâme’sinde Sarı Saltuk için birden fazla tabut hazırlanması ve isteyen krala verilmesi olayını, küçük farklılıklarla da olsa benzer şekilde anlatmaktadır. Sarı Saltuk, adamlarına:</p>
<p>– Ölünce beni yıkayıp yedi tabut hazırlayın, çünkü benim için yedi kral cenk etmeli, der. Adamları ölümünden sonra Sarı Saltuk’u yıkarlar, yedi tabut hazırlarlar. İlk gelen Mosko (Moskova) kralıdır. Kendisine verilen tabutu açıp bakar ve Saltuk’un cesedini görür:</p>
<p>– Bre meded ! Bizim tabutta imiş ! diyerek ülkesine döner ve Mosko diyarına defneder. Daha sonra Leh (Polonya), Çeh (Çek), İşfet ~ İsfeç (? İsveç), Edrune (Edirne), Boğdan, Dobruca kralları gelerek birer tabut alıp ülkelerine defnederler. Her kral da kendisine verilen tabutta Sarı Saltuk’un cesedini görmüş ve asıl tabutun kendisine verildiğine inanmıştır<a href="https://www.altayli.net/anadolu-ve-balkanlarda-sari-saltuk.html#_edn23" name="_ednref23">[23]</a>. Seyahat-nâme’nin üçüncü cildinde Babadağ’a gelişini anlatan Evliya Çelebi de Sarı Saltuk’un burada gömülü olması sebebiyle bu şehre Babadağ dendiğini yazmaktadır.</p>
<p>Hacim Sultan Velayet-nâmesi’nde ise Sarı Saltuk’un vasiyeti üzerine kırk tabut hazırlandığı ve bütün bu tabutlarda bedeninin görüldüğü anlatılmaktadır. Dobruca kralı kırk tabutu da kontrol etmiştir. Bunlardan yalnız birindeki cesedin elinin kımıldadığını görünce Sarı Saltuk’un gerçek bedeninin bu tabutta olduğuna inanmıştır. Otuz dokuz tabutu bir daire meydana getirecek şekilde, gerçek bedenin olduğu tabutu da bu dairenin ortasına gömmüştür<a href="https://www.altayli.net/anadolu-ve-balkanlarda-sari-saltuk.html#_edn24" name="_ednref24">[24]</a>. Hacı Bektaş Velayet-nâmesi’nde geçen bir rivayette de Sarı Saltuk’un yerinde (Dobruca’da) ölümünden sonra yedi tabut yaptırıldığı ve bunların Saltuk’un müridlerince muhtelif şehirlere götürüldüğü şu şekilde anlatılmaktadır: Ölürken, bana muhip olanlarınız birer tabut yaptırsın, koyup gitsin; birbirinizle çekişmeyin, ben hepinizin tabutunda bulunurum, diye vasiyet etti. Gerçekten de hepsi birer tabut alıp gitti ve Sarı Saltuk her tabutta göründü, hepsi de sevindi, neşelendi. Fakat kale sahibi beye, ben asıl senin tabutundayım, demişti de bey, nereden bileyim deyince, tabut içinden sana elimi sunarım, buyurmuştu, ona da bu kerameti gösterdi<a href="https://www.altayli.net/anadolu-ve-balkanlarda-sari-saltuk.html#_edn25" name="_ednref25">[25]</a>.</p>
<p>Anlaşılan, daha o yüzyıllarda bile Sarı Saltuk’un birden fazla yerde makamı bulunmaktadır. Bu makamların varlığı da böyle bir menkıbe ile açıklanmaktadır. Gerek Saltuk-nâme’de, gerek Seyahat-nâme’de bu ülke/şehir adları içerisinde bugün Sarı Saltuk’un makamlarının bulunduğu bazı yerlerin adlarının geçmemesi dikkat çekicidir. Öte yandan Saltuk-nâme ve Seyahat-nâme’de adı geçen ülkelerin bazılarında da Sarı Saltuk’a ait olduğu belirtilen türbe ve makamlar günümüze ulaşmamıştır.</p>
<p>Sarı Saltuk’un türbe ve makamları üzerine yapılmış bazı çalışmalar bulunmaktadır. F.W. Hasluck Kaliakra (Varna/Bulgaristan), Babaeski (Türkiye), Babadağ (Romanya), Ohri (Makedonya), Kruya’daki türbe ve makamları araştırmış<a href="https://www.altayli.net/anadolu-ve-balkanlarda-sari-saltuk.html#_edn26" name="_ednref26">[26]</a>; Ragıp Önen Bor’daki türbeyi tanıtmış<a href="https://www.altayli.net/anadolu-ve-balkanlarda-sari-saltuk.html#_edn27" name="_ednref27">[27]</a>; Nazmi Sevgen, Sarı Saltuk ile Aiyos Spiridon arasındaki ilgiyi ele aldığı yazı dizisinde Babadağ (Romanya), Tunceli, Diyarbakır, Babaeski, Bor, Rumelifeneri’nde bulunan türbe ve makamları tanıtmış<a href="https://www.altayli.net/anadolu-ve-balkanlarda-sari-saltuk.html#_edn28" name="_ednref28">[28]</a>; Machiel Kiel Babadağ’daki türbeyi ve bu türbenin tarihini incelemiş<a href="https://www.altayli.net/anadolu-ve-balkanlarda-sari-saltuk.html#_edn29" name="_ednref29">[29]</a>; Grace M. Smith Babaeski, İznik, Bor, Diyarbakır, Babadağ (Romanya), Blagay (Bosna-Hersek)’da bulunan türbe ve makamlar hakkında genel bilgiler vermiş<a href="https://www.altayli.net/anadolu-ve-balkanlarda-sari-saltuk.html#_edn30" name="_ednref30">[30]</a>; Nimetullah Hafız İpek’teki<a href="https://www.altayli.net/anadolu-ve-balkanlarda-sari-saltuk.html#_edn31" name="_ednref31">[31]</a>, Tacida Hafız Blagay’daki<a href="https://www.altayli.net/anadolu-ve-balkanlarda-sari-saltuk.html#_edn32" name="_ednref32">[32]</a> türbeler hakkında bilgiler veren bildiriler sunmuşlardır.</p>
<p>1980 yılında doktora tez konusu olarak Saltuk-nâme’yi seçip cümle yapısı üzerinde çalışmalarımıza başladığımızda eserin metnini ortaya koyarken Sarı Saltuk’un kişiliği dikkatimizi çekmişti. Alplar çağının önde gelen kişilerinden Sarı Saltuk; olağan üstü gücü, kahramanlığı, merhameti, bilgisi, inancı, fedakârlığı, kerametleri ile alp-eren tipinin en güzel bir örneği olarak Ebü’l-Hayr-ı Rûmî’nin kaleminden Saltuk-nâme’de şekilleniyordu. Sarı Saltuk bazen savaşçı kimliğiyle; bazen keramet gösteren bir veli kimliğiyle; bazen Kaf Dağı’na giden, cadılarla, devlerle savaşan bir masal kahramanı olarak; bazen Osman Gazi, Orhan Gazi, Nasrettin Hoca, Karaca Ahmet, Mevlana gibi kişilerin yanında bir tarihî kişilik olarak karşımıza çıkıyordu.  Cem Sultan’ın isteği ile Sarı Saltuk’a ait rivayet ve menkıbeleri derleyerek Saltuk-nâme’yi yazdığını belirten Ebü’l-Hayr’ın her satırında Sarı Saltuk’a hayranlığı görülüyordu. Elbette bu satırlarda bazen abartılı bir anlatıma da rastlanıyordu.  Bazen de başka velilere ait kerametler, başka kişilerin başından geçen olaylar Sarı Saltuk’a mal ediliyordu.  Saltuk-nâme’de dikkatleri çeken bir başka özellik daha vardı. Ebü’l-Hayr-ı Rûmî, eserinde sıklıkla Türk adını anmakta, Türklerin Anadolu’yu yurt edinme mücadelesine yer vermekte ve Sarı Saltuk’u bir Türk kahramanı ve velisi olarak tanıtmaktadır. Saltuk-nâme’nin bu özelliğine dikkat çeken Müjgân Cumbur, eserin Türk milliyetçiliği fikrinin doğuşunun müjdecisi olduğunu belirtmektedir<a href="https://www.altayli.net/anadolu-ve-balkanlarda-sari-saltuk.html#_edn33" name="_ednref33">[33]</a>. Öte yandan Sarı Saltuk’un Türk milleti üzerindeki etkisinin devam ettiği, hatırasının yaşamakta olduğu, ayakta kalan türbe ve makamlarının halkımız tarafından hâlâ büyük bir saygıyla ziyaret edilmesinden anlaşılıyordu. Bu durum bizi Sarı Saltuk’un türbe ve makamları üzerinde de araştırma yapmağa yöneltti. Yaklaşık on yıldır yurt içindeki ve yurt dışındaki Sarı Saltuk’un türbe ve makamlarını ziyaret ederek araştırmalar yapmaktayız. Bu türbe ve makamların tarihi, kaynaklardaki yeri, yapısı, halk arasında bu türbe ve makamlara bağlı olarak anlatılan rivayetler, menkıbeler ve efsaneler, bunlarla ilgili inanışlar ve diğer özellikler belirlenmektedir.</p>
<p>Tunceli’nin Hozat ilçesinin sekiz kilometre kuzeyindeki 2276 rakımlı Sarı Saltuk tepesinde aynı adla anılan bir makam bulunmaktadır. Tepenin güney ve güneybatısındaki Karaca ve Akviran (Akören) köylerinde Sarı Saltuk soyadını taşıyan bir aile de yaşamaktadır. Sarı Saltuk’a mal edilen kerametler sonucunda bu makam, bir adak yeri ve Kızılbaşlarca kutsal bir ziyaretgâh haline gelmiştir. Çevredeki köylüler, Sarı Saltuk’un gerçek mezarının burası olduğuna inanmaktadırlar<a href="https://www.altayli.net/anadolu-ve-balkanlarda-sari-saltuk.html#_edn34" name="_ednref34">[34]</a>. Akviran (Akören) köyünde Sarı Saltuk ailesinden birine ait bir türbe ile yüzyıllık bir mezarlık bulunduğunu belirten N.Sevgen, bu mezarlıktaki eski mezar taşlarının yurdumuzun her tarafında bulunan mezar taşlarıyla aynı olduğuna ve bunların yardımıyla Dersim (Tunceli)’deki mezar taşlarının Türk kültür ve folkloru bakımından aynı değer ve anlamı taşıdığına dikkat çekmektedir<a href="https://www.altayli.net/anadolu-ve-balkanlarda-sari-saltuk.html#_edn35" name="_ednref35">[35]</a>.</p>
<p>Diyarbakır şehir merkezindeki Urfa Kapısı yakınlarında Gülşeniler Tekkesi olarak adlandırılan tarihî yapılar arasında Sarı Saltuk’un bir türbesi de bulunmaktadır. Kesme taştan yapılan sekiz köşeli bir yapı olan türbe, içeriden bir kubbe, dışarıdan da yüksek bir kasnak üstünde piramit biçimi çatıyla örtülüdür<a href="https://www.altayli.net/anadolu-ve-balkanlarda-sari-saltuk.html#_edn36" name="_ednref36">[36]</a>. Türbe, dört bir yanı duvarla çevrili külliyenin içindedir. Külliyede halen ibadete açık bir mescit bulunmaktadır. Türbe, girişin hemen sağındadır. Türbenin eskiden iki pencereli olduğu anlaşılıyor. Sonradan bu pencerelerden biri örülerek iptal edilmiştir. Mescidin yanında ayrıca iki de mezar bulunmaktadır. Halk, türbede yatan kişiyi Sarı Saltuk, Sarı Sadık, Seyyar Saltuk gibi adlarla anmaktadır. Sarı Sadık Camii imamı Sadık Özbağlar’ın anlattığına göre türbede gömülü olan kişi alplar döneminde yaşamış bir alp-eren olan Sarı Saltuk’tur. Ölümü yaklaştığında adamlarına şöyle bir vasiyette bulunmuştur: «Ben öldüğüm zaman yedi tabut hazırlayacaksınız. Bu tabutlardan birinde ben olacağım, altısı ise boş olacak. Boş olanları küffar diyarlarına gömeceksiniz. Tabutumun bulunduğu ülkeleri Türkler küffardan alacak.»<a href="https://www.altayli.net/anadolu-ve-balkanlarda-sari-saltuk.html#_edn37" name="_ednref37">[37]</a>. Halk arasında yaşayan başka rivayetler de vardır. Bu rivayetlerden birine göre Sarı Saltuk gezgin bir evliyadır. Gazalara da katılmıştır. İnanışa göre Diyarbakır’da yaptığı bir savaş sırasında şehit düşmüş ve türbenin olduğu yere gömülmüştür<a href="https://www.altayli.net/anadolu-ve-balkanlarda-sari-saltuk.html#_edn38" name="_ednref38">[38]</a>.  Türbenin halk inanışlarında önemli bir yeri vardır. Cuma akşamları (perşembeyi cumaya bağlayan akşam) türbeyi yalın ayakla ziyaret eden kadınlar can u gönülden bir dilekte bulunurlarsa bu dileklerinin yerine geleceğine inanmaktadırlar. Sıkıntıya düşen bir kimse Sarı Saltuk’un adını üç defa anarak yardım isterse, hemen imdada yetişeceğine inanılır<a href="https://www.altayli.net/anadolu-ve-balkanlarda-sari-saltuk.html#_edn39" name="_ednref39">[39]</a>. Birinden kötülük gören kişinin türbeye gelerek kendisine kötülük yapana kılıç çalması için duada bulunduğu da oluyormuş. Hastası olan, kocası işsiz olan, evlenmemiş kızı bulunan kadınlar türbeye gelip dertlerine deva bulmağa çalışırlar, türbeye mum dikerler<a href="https://www.altayli.net/anadolu-ve-balkanlarda-sari-saltuk.html#_edn40" name="_ednref40">[40]</a>.  Sarı Sadık Camii imamı, kadınların türbeye mum dikmesinin dinimizce uygun bir iş olmadığını söylüyor, ancak buna mani olamadıklarını belirtiyor. Sarı Saltuk’u rüyasında görenler gelip adakta bulunurlarmış. Dilekleri gerçekleştiği takdirde türbede horoz, koyun, keçi gibi hayvanları adak olarak keserlermiş. Çevredeki cami ve binaların duvarlarını sarmaşıkların sarmasına, hatta tamamen kaplamasına rağmen Sarı Saltuk türbesini yıllardır hiçbir sarmaşığın sarmaması da Sarı Saltuk’un manevî gücüne bağlanmaktadır<a href="https://www.altayli.net/anadolu-ve-balkanlarda-sari-saltuk.html#_edn41" name="_ednref41">[41]</a>.</p>
<p>Bor’daki Sarı Saltuk makamı, Saltuk-nâme’nin bir nüshasının da bulunduğu Halil Nuri Yurdakul Kütüphanesi ile aynı cadde üzerindedir. Bu kütüphanedeki Saltuk-nâme nüshasını incelemek üzere 1982 yılında Bor’a gittiğimizde ziyaret etme fırsatı bulduğumuz bu makamın harap durumunu görerek üzülmüştük. Daha sonraki yıllarda yaptığımız ziyaretlerde makamın onarıldığını görmek bizleri sevindirdi.  Binanın 1732’de bir onarım gördüğü türbede bulunan kitabeden anlaşılmaktadır. Bunun gerçekte bir makam olduğu Hacı Mahmut Hoca’nın 1869’da basılan Nesayih-i Amme adlı risalesinde belirtilmektedir<a href="https://www.altayli.net/anadolu-ve-balkanlarda-sari-saltuk.html#_edn42" name="_ednref42">[42]</a>. Buna karşılık Sarı Saltuk’un Bor’daki bu makamının öteden beri bilindiği edebî kaynaklardan anlaşılmaktadır. Ahmet Kuddûsî bir şiirindeki</p>
<p><em><span>Belde-i Bor’daki Saltuk türbesi</span></em><br>
<em><span>Kim ziyaret itse kalmaz kürbesi</span></em><a href="https://www.altayli.net/anadolu-ve-balkanlarda-sari-saltuk.html#_edn43" name="_ednref43">[43]</a></p>
<p>dizeleriyle, Konyalı halk şairi Lemi de</p>
<p><span><em>Geç Akşehir’den uğra Nevşehir’e</em></span><br>
<span><em>Niğde’de Kesikbaş Kemâl Ümmî</em></span><br>
<span><em>Bor’da Sarı Saltuk pünhana yalvar</em></span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-ve-balkanlarda-sari-saltuk.html#_edn44" name="_ednref44">[44]</a></p>
<p>dizeleriyle Bor’da Sarı Saltuk’a ait bir ziyaretgâh bulunduğunu göstermektedirler. Bu türbenin halk arasında büyük bir saygı gördüğünü ve kutsal günlerde ziyaret edildiğini, türbede adaklar adandığını görmüştük. Türbenin halk arasındaki itibarının göstergesi sürekli olarak temiz tutulması, onarılması ve ziyaretçisiz kalmamasıdır.</p>
<p>İznik’teki Sarı Saltuk türbesi şehir merkezinin dışında, Cevdet Hersekli adlı bir kişinin üzüm bağının içerisindedir. 1963 yılındaki tadilata kadar türbenin üzeri açık durumdaydı. C. Hersekli, dedesi Mehmet Hersekli’den dinlediğine göre, Sarı Saltuk «Türbemin her tarafı açık olsun rüzgâr alsın, üzeri açık olsun rahmet yağsın!» diye vasiyette bulunmuş. Dört sütun üzerine oturtulmuş bir kubbeden meydana gelen türbenin dört tarafı da açıktır. Türbe, İznik ve çevresindeki halk tarafından saygıyla ziyaret edilmektedir. Hacca gitmeğe niyetlenen hacı adaylarının ilk ziyaret ettikleri türbelerden biri de Sarı Saltuk’un türbesidir. Okulların kapanmasına yakın öğrenciler de türbeyi ziyarete gelmektedir. İznik ve çevresinden, özellikle Bilecik’ten gelen kadınlar ise hemen her cuma Sarı Saltuk türbesini ziyaret ederler<a href="https://www.altayli.net/anadolu-ve-balkanlarda-sari-saltuk.html#_edn45" name="_ednref45">[45]</a>.  Halk arasında anlatılanlara göre Sarı Saltuk bir alp-erendir. İznik’in fethine katılmış, Türklüğü ve İslâmiyeti yaymak amacıyla Hindistan’a kadar gitmiştir. Türbeyle ilgili bazı rivayetler bulunmaktadır: Bir yaz günü türbenin gölgesinde uyuyan bir kişinin rüyasına giren Sarı Saltuk «Yolumun üzerinde yatma !» diyerek kızmıştır. Sarhoş veya izinsiz olarak bağa girenlerin, görünmez bir elle cezalandırıldığına dair rivayetler anlatılmaktadır. Bu rivayetler, ülkemizdeki pek çok yatıra ve türbeye bağlı olarak anlatılan cezalandırıcı olma özelliğini İznik’teki Sarı Saltuk türbesinin de taşıdığını göstermektedir.</p>
<p>İstanbul boğazının Karadeniz’e açılan en uç iki noktasından biri olan Rumelifeneri’ndeki fener binasının içerisinde Sarı Saltuk’a ait bir ziyaretgâh vardır. Karadeniz’e dik inen bir tepenin üzerine yapılmış olan bu fener 147 yaşındadır. Fenerin giriş katında merdiven dairesinin hemen sağındaki sahanlığı kaplayan ziyaretgâhta bir sanduka bulunmaktadır. Sandukanın baş ucunda duvara dayalı bir şekilde duran yedi satırlık kitabede şunlar yazılıdır: 1Hüvel bâkî  2Kutbu’l-ârifîn gavsu’l-vâsılîn 3Hazret-i Hacı Bayram-ı Velî kaddese (sırrıhû)  4evlâd-ı kirâmlarından Sarı Saltuk  5 Hazretlerinin merkâd-ı şerîfine el-fâtihâ  6 ……. 7 Sene 1204<a href="https://www.altayli.net/anadolu-ve-balkanlarda-sari-saltuk.html#_edn46" name="_ednref46">[46]</a>.  Ziyaretgâhın son derece temiz ve düzenli olması, Türkiye Denizcilik İşletmelerinin Rumelifeneri’nde çalışan görevlileri sayesindedir. Fener görevlilerinden Rasim Uçar, ziyaretgâhın bakımı ve temizliği ile yakından ilgilenmektedir. Fener 1850 yılında yapılmıştır. Fenerin yapılacağı sırada köyde yaşayan Mehmet adındaki bir kişi, gece rüyasına bir velinin girdiğini, incir ağaçlarının olduğu yerde Sarı Saltuk’un mezarının bulunduğunu, fenerin bu mezar üzerine yapılmasının daha hayırlı olacağını söylediğini anlatır.  Yapılan kazı sonucunda işaret edilen yerde gerçekten bir mezar bulunur ve mezarın olduğu yer ziyaretgâh şeklinde düzenlenerek üzerine fener inşa edilir<a href="https://www.altayli.net/anadolu-ve-balkanlarda-sari-saltuk.html#_edn47" name="_ednref47">[47]</a>. Balkan ve I. Dünya Savaşı sırasında köy düşman gemilerinin bombardımanına maruz kalmış, köydeki bütün evler yıkılmıştır. Feneri hedef alan düşman topçusu bütün gayretine rağmen isabet kaydedememiştir. Fenerin eski görevlilerinden Fenerci Hafız ve daha sonra görev yapan Adem Kanyılmaz gibi kişilerin anlattığına göre mezarın yanındaki takunyalar sabah ıslak bulunurmuş. Takunyaları abdest alan Sarı Saltuk’un ıslattığına inanılmaktadır.  Fenerdeki eski görevliler fenere tırmanırken zikir seslerinin duyulduğunu anlatırlarmış. R.Uçar da bu sesleri bizzat duyduğunu ifade etmektedir. Köydeki balıkçılar eskiden ziyaretgâha büyük saygı gösterirlermiş. Yirmi beş yıl öncesine kadar, balıkçılar denize açılmadan önce tekneleriyle fenerin etrafında toplanıp, avın bereketli geçmesi için Sarı Saltuk’un ruhuna dualar okuduktan sonra denize açılmak için Sarı Saltuk’tan izin isterlermiş. Balıkçılar, Sarı Saltuk’un ruhunun kendilerini koruduğuna inanırlarmış<a href="https://www.altayli.net/anadolu-ve-balkanlarda-sari-saltuk.html#_edn48" name="_ednref48">[48]</a>. Çevredeki içkili gazinolarda, müstehcen film gösteren kahvehanelerde meydana gelen sandalyelerin sağa sola savrulması, duvarların sallanması gibi çeşitli olaylar da Sarı Saltuk’a bağlanmaktadır.  Mezarın sağaltıcı özelliği olduğuna da inanılmaktadır.  Fenerin hemen yakınındaki suyun sağaltıcı olduğunu söyleyen R. Uçar, bu sudan içerek astım hastalığından kurtulanların bulunduğunu, iyi olanlardan birinin adı, adresi ve telefon numarasının kendisinde bulunduğunu anlatmaktadır. Saltuk-nâme’nin çeşitli yerlerinde Sarı Saltuk’un yer altından şifalı sular çıkardığı anlatılmaktadır. Romanya’daki türbenin hemen karşısında akmakta olan pınarın da şifalı olduğuna inanılması dikkat çekicidir.</p>
<p>Babaeski’de de Sarı Saltuk’a ait bir ziyaretgâh olduğu tarihî kaynaklarda belirtilmektedir. Bu konudaki bilgiyi yukarıda ele almıştık. Ancak, Babaeski’deki makam günümüze ulaşamamıştır. İlçenin doğusunda, Cedid Ali Paşa Camii’nin yakınında bulunan bu makam ve tekke Balkan Savaşı sırasında Bulgarlar tarafından yıkılmıştır. N. Sevgen, bu hareketin Bulgarların Sarı Saltuk’a besledikleri düşmanlığın önemli bir delili olduğunu belirtmekten kendisini alamaz<a href="https://www.altayli.net/anadolu-ve-balkanlarda-sari-saltuk.html#_edn49" name="_ednref49">[49]</a>. 1990 yazında Babaeski’de yaptığımız araştırmada biz de Sarı Saltuk makamından ve tekkeden en küçük bir iz bile bulamadık.</p>
<p>Dobruca bölgesinin Romanya’da kalan kısmında Babadağ olarak anılan küçük bir kasabada Sarı Saltuk türbesi vardır<a href="https://www.altayli.net/anadolu-ve-balkanlarda-sari-saltuk.html#_edn50" name="_ednref50">[50]</a>. Burada yatan kişinin gerçekten de Sarı Saltuk olduğuna dair kaynakların bulunduğuna yukarıda değinmiştik. Kuzey Dobruca’daki 9.000 nüfuslu bu kasabanın güney kısmındaki Maçin sokağında Sarı Saltuk türbesi ve bu türbenin karşısında da yaz kış akan Baba Pınarı bulunmaktadır. Türbe yakın zamanda bir onarımdan geçirilmiştir. Ancak, bu onarım sırasında türbenin tarihî yapısı kısmen kaybolmuştur. Türbe, bugün de kasabadaki ve çevredeki Türkler tarafından ziyaret edilmektedir. Türbeyle Vedat Tairoğlu adlı Babadağlı bir Türk ilgilenmektedir. Babadağ’ın yaşlıları, eskiden bu türbenin yanında bir bina daha bulunduğunu söylüyorlar. Arif Reyip’in dedesinden dinlediğine göre bu bina eskiden tekke olarak kullanılıyormuş<a href="https://www.altayli.net/anadolu-ve-balkanlarda-sari-saltuk.html#_edn51" name="_ednref51">[51]</a>. Evliya Çelebi’nin Seyahat-nâme’de büyük bir hayranlıkla anlattığı bu türbe ve tekkeden bugün sadece üzeri kapalı bir mezar kalmıştır. Kasabanın en yaşlı kadını Sıdıka Emriye Hanım eskiden beri türbenin ziyaret edildiğini, kadınların adaklar adadığını anlatıyor. Çocukluğunda türbe ziyaretinin büyük bir tören şeklinde yapıldığını, Hıristiyanların da türbeyi ziyaret ettiğini<a href="https://www.altayli.net/anadolu-ve-balkanlarda-sari-saltuk.html#_edn52" name="_ednref52">[52]</a> belirtiyor<a href="https://www.altayli.net/anadolu-ve-balkanlarda-sari-saltuk.html#_edn53" name="_ednref53">[53]</a>.  Günümüzde ise Hıristiyanlar artık bu türbeyi ziyaret etmiyor. Kasabadaki bir başka ziyaretgâh olan Koyun Baba’yı Müslümanların yanı sıra Hıristiyanlar da ziyaret etmektedir. Sarı Saltuk türbesini ziyaret eden kadınlar dileklerinin olması için türbede dualar okumakta, mum yakmaktadır. Eve döndüklerinde koku çıkarma olarak adlandırdıkları kızgın yağda hamur kızartma işini yapmaktadır<a href="https://www.altayli.net/anadolu-ve-balkanlarda-sari-saltuk.html#_edn54" name="_ednref54">[54]</a>. Anadolu’da lokma dökme olarak adlandırılan bu geleneğin Babadağ’da koku çıkarma olarak adlandırılması dikkat çekicidir. Kokunun ve tütsünün eski Türk inancı içerisinde, özellikle nazardan, büyüden ve tehlikelerden korunmakta önemli bir yeri olduğu bilinmektedir<a href="https://www.altayli.net/anadolu-ve-balkanlarda-sari-saltuk.html#_edn55" name="_ednref55">[55]</a>.  Bu hamurlar daha sonra hayır için üç veya yedi eve dağıtılmaktadır. Bunlar da Türk inanç sistemi içerisinde yeri olan sayılardır.</p>
<p>Makedonya Cumhuriyeti’ndeki Ohri şehrinin yaklaşık 30 km. Güneyinde Ohri gölünün güney kıyısı üzerinde kurulmuş olan Sveti Naum Manastırındaki şapelde Hıristiyanların Sveti Naum’a ait olduğunu düşünerek ziyaret ettikleri ve sesler geldiğine inanarak dilek tutup kulaklarını dayadıkları bu mezar, geçmişte Türkler tarafından da Sarı Saltuk’un mezarı olarak kabul edilmiş ve saygıyla ziyaret edilmiştir<a href="https://www.altayli.net/anadolu-ve-balkanlarda-sari-saltuk.html#_edn56" name="_ednref56">[56]</a>. Tarihte bu mezarın hem Hıristiyanlar hem de Müslüman Türkler tarafından ziyaret edildiği, Hıristiyanların mezarda Sveti Naum’un yattığına inandıkları, Müslüman Türklerin ise mezarda Sarı Saltuk’un yattığına inandıkları araştırmacıların çalışmalarıyla ortaya konulmuştur<a href="https://www.altayli.net/anadolu-ve-balkanlarda-sari-saltuk.html#_edn57" name="_ednref57">[57]</a>. Daha sonra Türklerin pek çoğunun bölgeden ayrılmasıyla mezarın Türk ziyaretçilerinin sayısı gittikçe azalmış, zamanla Türkler mezarı ziyarete gitmemeğe başlamıştır. Böylece mezar sadece Hıristiyanların ziyaret ettiği bir yer haline gelmiştir. Buna karşılık Sarı Saltuk’un bölgedeki Türkler üzerindeki etkisi hâlâ sürmektedir. Ohri’deki Halveti Tekkesinin müridleri arasında Sarı Saltuk’un hatırasının yaşadığını, müridlerin mezarda yatanın Sarı Saltuk olduğuna yürekten inandıklarını 1996 yılının yaz aylarında bölgeye yaptığımız araştırma gezisinde görmüştük. Ohri’deki Halvetî tekkesinde hâlâ Sarı Saltuk’un menkıbeleri anlatılıyor. Son derece güçlü olmasının yanı sıra keramet gösteren bir velî olduğu da belirtilmektedir. Buradaki müridlerden Sarı Saltuk’un bir rahiple iddiaya tutuşması menkıbesini dinledik. Bu menkıbe aynen Saltuk-nâme’de de yer almaktadır. Gerek tekke şeyhi Abdülkadir Şeyh, gerek tekkedeki müridler, Türklerin Makedonya’da çoğunluğu ve hakimiyeti kaybetmesinden sonra bu mezarın Hıristiyanlar tarafından bir Hıristiyan ziyareti haline getirildiğini belirtiyorlar. Gerçekten de günümüzde bu mezarın Sarı Saltuk’a ait olduğunu gösteren en küçük bir iz bile kalmamıştır. Oysa daha geçen yüzyılın sonlarında bile burada namaz kılmak için seccadeler bulunuyordu<a href="https://www.altayli.net/anadolu-ve-balkanlarda-sari-saltuk.html#_edn58" name="_ednref58">[58]</a>.  Manastırdaki Makedon rahibe, Türklerin bu mezarın Sarı Saltuk’a ait olduğuna inanarak ziyarete gelip gelmediğini sorduğumuzda çok büyük bir tepki ile karşılaşmıştık.</p>
<p>Ortodoks mezhebine bağlı olan Gagavuz Türkleri arasında Sarı Saltuk’un özel bir yeri vardır. Bu ilginin sebebi Gagavuz tarihi incelendiğinde ortaya çıkmaktadır. Bilindiği gibi Gagavuzların kökeni ile ilgili tezlerden biri de, Gagavuzların değişik Türk boylarının karışması ve kaynaşması ile oluştuğu düşüncesidir. Tedeusz Kowalski, bu görüşleri değerlendirmiş ve Gagavuzların üst üste üç Türk tabakasından   meydana geldiği tezini ortaya atmıştır. T. Kowalski’ye göre en eski tabaka kuzeyden gelen bir Türk topluluğunun kalıntısıdır. İkinci tabaka Osmanlıların Balkanlara gelişinden önce güneyden gelen bir Türk topluluğudur. Üçüncü tabaka ise Osmanlı devrinin Türk kolonilerinden ve Türkleşmiş unsurlarından meydana gelmiştir<a href="https://www.altayli.net/anadolu-ve-balkanlarda-sari-saltuk.html#_edn59" name="_ednref59">[59]</a>.  İkinci tabakayı meydana getiren güneyli Türk topluluğu içerisinde II. İzzeddin Keykâvus ve Sarı Saltuk kumandasında Anadolu’dan Balkanlara geçen Türkler de yer almaktadır. Yazımızın girişinde bu konuyu Yazıcıoğlu Ali’nin Tevârih-i Al-i Selçuk, Seyyid Lokman’ın Oğuz-nâme’sini kaynak göstererek ele almıştık. Tevârih-i Al-i Selçuk’ta Sarı Saltuk’un ölümünden sonra Balkanlarda kalan ve Hıristiyan olan bu Türklerin, Gagavuzların asıl nüvesini teşkil eden Hıristiyan Türklerle karıştığı bilinmektedir<a href="https://www.altayli.net/anadolu-ve-balkanlarda-sari-saltuk.html#_edn60" name="_ednref60">[60]</a>. Bu sebeple Gagavuz Türkleri de Sarı Saltuk’u baba olarak adlandırmakta, tarihî köklerini buldukları bir tarihî kişilik olarak görmektedirler. Gagavuzların yaşadıkları bölgelerde Sarı Saltuk’a ait bir ziyaret bulunmamaktadır, ancak Gagavuz aydınları Sarı Saltuk’tan büyük bir saygıyla söz etmekte, onu bir aziz olarak kabul etmektedirler<a href="https://www.altayli.net/anadolu-ve-balkanlarda-sari-saltuk.html#_edn61" name="_ednref61">[61]</a>.</p>
<p>Bu yazımızda ele aldığımız Sarı Saltuk’un türbe ve makamlarıyla ilgili inanmalarda Türk inanç sisteminin izleri görülmektedir. Bu türbe ve makamlar genellikle tepelik yerlerde, akarsuların ve büyük ağaçların yanlarında bulunmaktadır. Bilindiği gibi bunlar, İslâmlık öncesi Türk inancı içerisinde kutsallık atfedilen yerlerdir. Yine, bu türbe ve makamların normal mezarlıklar içerisinde bulunmaması da yurdumuzdaki diğer makamlarda görülen özelliklerdendir. Bu türbe ve makamlarda adak adama, dilek dileme, çeşitli ibadet şekillerine ve pratiklere bağlanmıştır. Kabir ziyareti, adak, medet umma, dilek dileme, ağaçlara bez bağlama gibi uygulamaların atalar kültünün özellikleri olduğu bilinmektedir. Bu uygulamalar, günümüzde diğer türbe ve makamlarda olduğu gibi İslâmî şekillere büründürülerek yaşatılmaktadır. Türbe ve makamların yanındaki akarsunun sağaltıcı olduğu inancı diğer makamlarda da görülen ortak özelliklerdendir. Sarı Saltuk menkıbelerinin türbe ve makamların bulunduğu yerlerde hâlâ anlatılması da, bu türbe ve makamların kutsallığını yansıtmakta önemli bir unsur olarak kullanıldığını göstermektedir.</p>
<p>Zaman zaman Türkiye’de bir kültür mozaiği bulunduğunu bilimsel temele dayanmadan ileri sürenlerin yanıldığını Sarı Saltuk’un tarihî kişiliği, türbe ve makamları ortaya koymaktadır. İster Sünnî, ister Alevî, ister Ortodoks; ister Doğu Anadolulu, ister Batı Anadolulu, ister Balkanlardaki Türkler tarafından büyük bir saygıyla anılan, türbe ve makamları ziyaret edilen Sarı Saltuk birleştirici bir unsur olarak karşımızdadır.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. Şükrü Halûk AKALIN</strong></span></a>
</p><div>
<hr>
<p><span><strong><u>Dipnotlar:  </u></strong></span></p>
</div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-ve-balkanlarda-sari-saltuk.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Sarı Saltuk hakkında ayrıntılı bilgi için bkz. Franz Babinger, «Sarı Saltık Dede» maddesi, İslâm Ansiklopedisi, c. X, İstanbul, 1966, ss. 220-221; Kemâl Yüce, Saltuk-nâme’de Tarihî, Dinî ve  Efsanevî  Unsurlar,  Kültür ve Turizm Bakanlığı yayını, Ankara, 1987, s.20-100; Şükrü  Halûk  Akalın,  «Ebülhayr Rumi» maddesi, TDV İslâm Ansiklopedisi, c.10, s. 360, İstanbul, 1994</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-ve-balkanlarda-sari-saltuk.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> Menakıb-ı Hacı Bektaş-ı Veli Süleymaniye Kütp.  4582, 2627/1</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-ve-balkanlarda-sari-saltuk.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> Velayet-nâme-i Hacı Bektaş-ı Veli, Millet Kütp.1366, 987, 1132, 1076, 1075; Süleymaniye Kütp. 3072 Velayet-nâme-i Otman Baba, Millî Kütp., K.314</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-ve-balkanlarda-sari-saltuk.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> Ebü’l-Hayr-ı Rûmî’nin Saltuk-nâme’sinin kütüphanelerimizde çeşitli nüshaları bulunmaktadır. Müellif nüshası ele geçmemiştir. Topkapı Sarayı Kütüphanesi’ndeki nüsha Fahir İz, Şinasi Tekin, Gönül A. Tekin tarafından Amerika’da tıpkı basım olarak dizinle birlikte yayımlanmıştır. Mevcut nüshalardan yararlanılarak hazırlanan tenkidli metin Kültür Bakanlığı yayınları arasında çıkmıştır: Ebü’l-Hayr-ı Rûmî, Saltuk-nâme I-II-III, hazırlayan Şükrü Halûk Akalın, Ankara-İstanbul, 1987-1988-1990</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-ve-balkanlarda-sari-saltuk.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> Akalın, Saltuk-nâme I, s. 3</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-ve-balkanlarda-sari-saltuk.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> Akalın, Saltuk-nâme I, ss. 2-3</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-ve-balkanlarda-sari-saltuk.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> Doğan Aksan, Her Yönüyle Dil, TDK yayını, Ankara, 1982, s.121</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-ve-balkanlarda-sari-saltuk.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> Saltuk-nâme I, s.19</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-ve-balkanlarda-sari-saltuk.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> Şükrü Halûk Akalın, «Saltuk-nâmedeki Ad Verme Hadiseleri», III. Milli Türk Folkloru Kongresi, Konya, 1989</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-ve-balkanlarda-sari-saltuk.html#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> Evliya Çelebi, Seyahat-nâme,c.I,  İstanbul, 1896, sf. 659</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-ve-balkanlarda-sari-saltuk.html#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> Evliya Çelebi, Seyahat-nâme, aynı yer</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-ve-balkanlarda-sari-saltuk.html#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> Evliya Çelebi, Seyahat-nâme, c.II, sf. 133 vd.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-ve-balkanlarda-sari-saltuk.html#_ednref13" name="_edn13">[13]</a> Evliya Çelebi, Seyahat-nâme, c.II, sf. 137</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-ve-balkanlarda-sari-saltuk.html#_ednref14" name="_edn14">[14]</a> Evliya Çelebi, Seyahat-nâme, aynı yer</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-ve-balkanlarda-sari-saltuk.html#_ednref15" name="_edn15">[15]</a> İbni Batuta Seyahat-nâme, Haz. İsmet Parmaksızoğlu, 1000 Temel Eser, İstanbul, 1971, s. 102</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-ve-balkanlarda-sari-saltuk.html#_ednref16" name="_edn16">[16]</a> Yazıcıoğlu Ali, Tevârih-i Al-i Selçuk, Topkapı Sarayı kütüphanesi, Revan Köşkü bölümü no.1391, 233a</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-ve-balkanlarda-sari-saltuk.html#_ednref17" name="_edn17">[17]</a> Ahmed Tevhid, «Rum Selçukî Devletinin İnkırazı ile Teşekkül Eden Tavaif-I Mülûk’tan Karahisarî Sahib’de Sahib Ataoğulları», Tarih-i Osmani Encümeni Mecmuası, cüz 9, Ağustos, 1327, s.5</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-ve-balkanlarda-sari-saltuk.html#_ednref18" name="_edn18">[18]</a> Akalın, Saltuk-nâme III, s.298</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-ve-balkanlarda-sari-saltuk.html#_ednref19" name="_edn19">[19]</a> Akalın, Saltuk-nâme III, s.301</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-ve-balkanlarda-sari-saltuk.html#_ednref20" name="_edn20">[20]</a> Akalın, Saltuk-nâme III, s.302</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-ve-balkanlarda-sari-saltuk.html#_ednref21" name="_edn21">[21]</a> Akalın, Saltuk-nâme III, s.299</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-ve-balkanlarda-sari-saltuk.html#_ednref22" name="_edn22">[22]</a> Akalın, Saltuk-nâme III, s.300</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-ve-balkanlarda-sari-saltuk.html#_ednref23" name="_edn23">[23]</a> Evliya Çelebi, Seyahat-nâme II, 70-72</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-ve-balkanlarda-sari-saltuk.html#_ednref24" name="_edn24">[24]</a> Nazmi Sevgen, «Sarı Saltuk ve Aiyos Spiridon (3)», Tarih Konuşuyor dergisi,  S. 35, Aralık, 1966, s.2922</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-ve-balkanlarda-sari-saltuk.html#_ednref25" name="_edn25">[25]</a> Menakıb-ı Hacı Bektâş-ı Velî “Vilâyet-nâme”, Hazırlayan Abdülbâki Gölpınarlı, İnkılâp Kitabevi, İstanbul, 1990, s.47</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-ve-balkanlarda-sari-saltuk.html#_ednref26" name="_edn26">[26]</a> F.W.Hasluck, Christianity and Islam Under the Sultans, c.II, Oxford, 1929, ss. 429-439</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-ve-balkanlarda-sari-saltuk.html#_ednref27" name="_edn27">[27]</a> Ragıp Önen, «Bor’da Sarı Saltuk Türbesi (1-2)», Yeşil Bor gazetesi, yıl 1, S. 12-15</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-ve-balkanlarda-sari-saltuk.html#_ednref28" name="_edn28">[28]</a> Nazmi Sevgen, «Sarı Saltuk ve Aiyos Spiridon (1-2-3-4)», Tarih Konuşuyor dergisi, S. 33-34-35-36, Ekim 1966-Kasım 1966-Aralık 1966-Ocak 1967, ss.2729-3020</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-ve-balkanlarda-sari-saltuk.html#_ednref29" name="_edn29">[29]</a> Machiel Kiel, «The Türbe of Sarı Saltık at Babadag-Dobrudja», Güneydoğu Avrupa Araştırmaları Dergisi, S. 6-7, İstanbul, 1977-1978, ss.205-225</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-ve-balkanlarda-sari-saltuk.html#_ednref30" name="_edn30">[30]</a> Grace M. Smith, «Some Türbes/Maqams of Sarı Saltuq an Early Anatolian Turkish Gazi-Saint» Turcica, XIV, 1982, ss.216-225</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-ve-balkanlarda-sari-saltuk.html#_ednref31" name="_edn31">[31]</a> Nimetullah Hafız, «Yugoslavya’da Sarı Saltuk», Renkler, Kriterion yayın evi, Bükreş/Romanya, 1995, ss.212-217</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-ve-balkanlarda-sari-saltuk.html#_ednref32" name="_edn32">[32]</a> Tacida Hafız, «Blagay’da Sarı Saltuk Türbesi», Renkler, Kriterion yayın evi, Bükreş/Romanya, 1995, ss.218-220</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-ve-balkanlarda-sari-saltuk.html#_ednref33" name="_edn33">[33]</a> Müjgân Cumbur, «Saltuk-nâme’nin Türk Milliyetçiliğindeki Yerine ve Üçüncü Nüshasına Dair», Milli Kültür dergisi, c.1, S.1, Ankara, Ocak 1977, ss. 52-55</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-ve-balkanlarda-sari-saltuk.html#_ednref34" name="_edn34">[34]</a> Sevgen, agm, s.3018</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-ve-balkanlarda-sari-saltuk.html#_ednref35" name="_edn35">[35]</a> Sevgen, agm, s.3018</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-ve-balkanlarda-sari-saltuk.html#_ednref36" name="_edn36">[36]</a> Yurt Ansiklopedisi, c.4, İstanbul, 1982, s.2329</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-ve-balkanlarda-sari-saltuk.html#_ednref37" name="_edn37">[37]</a> Kaynak kişi: Sadık Özbağlar, Sarı Sadık Camii imamı, Diyarbakır.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-ve-balkanlarda-sari-saltuk.html#_ednref38" name="_edn38">[38]</a> Kaynak kişi: Nevzat Tepe, üniversite mezunu, 32 yaşında, Diyarbakır.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-ve-balkanlarda-sari-saltuk.html#_ednref39" name="_edn39">[39]</a> Kaynak kişi: Nevzat Tepe.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-ve-balkanlarda-sari-saltuk.html#_ednref40" name="_edn40">[40]</a> Kaynak kişi: Sadık Özbağlar.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-ve-balkanlarda-sari-saltuk.html#_ednref41" name="_edn41">[41]</a> Kaynak kişi: Sadık Özbağlar</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-ve-balkanlarda-sari-saltuk.html#_ednref42" name="_edn42">[42]</a> Sevgen, agm, s.3019</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-ve-balkanlarda-sari-saltuk.html#_ednref43" name="_edn43">[43]</a> Cumbur, agm, s.55</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-ve-balkanlarda-sari-saltuk.html#_ednref44" name="_edn44">[44]</a> Sevgen, agm, s.3020</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-ve-balkanlarda-sari-saltuk.html#_ednref45" name="_edn45">[45]</a> Kaynak kişi: Cevdet Hersekli, çiftçi, 68 yaşında, İznik.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-ve-balkanlarda-sari-saltuk.html#_ednref46" name="_edn46">[46]</a> Zamanla aşınmış olan kitabenin daha iyi okunması için yazıların üzerine sürülen siyah boya 6. satırı okunamaz hale getirmiştir. Bu yüzden 6. satırı okumamız mümkün olmadı.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-ve-balkanlarda-sari-saltuk.html#_ednref47" name="_edn47">[47]</a> Kaynak kişi: Rasim Uçar, Rumelifeneri Köyü Kurtarma İstasyonu görevlisi, 54 yaşında.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-ve-balkanlarda-sari-saltuk.html#_ednref48" name="_edn48">[48]</a> Kaynak kişi: Rasim Uçar.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-ve-balkanlarda-sari-saltuk.html#_ednref49" name="_edn49">[49]</a> Sevgen, agm, s.3020</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-ve-balkanlarda-sari-saltuk.html#_ednref50" name="_edn50">[50]</a> Bu türbe ve Babadağ’daki Türkler hakkında daha fazla bilgi için bkz. Şükrü Halûk Akalın, «Romanya Türkleri ve Sarı Saltuk», Yesevî dergisi, yıl 2, S.24, İstanbul, Aralık 1995, ss.32-35</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-ve-balkanlarda-sari-saltuk.html#_ednref51" name="_edn51">[51]</a> Kaynak kişi: Arif Reyip, 64 yaşında, Babadağ kasabası, Romanya.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-ve-balkanlarda-sari-saltuk.html#_ednref52" name="_edn52">[52]</a> Hasluck’un çift taraflı perestişgâhlar olarak adlandırdığı hem Müslümanların hem de Hıristiyanların ziyaret ettikleri bu yerlerle ilgili bilgi ve sebepleri için bkz. A. Yaşar Ocak, Türk Halk İnançlarında ve Edebiyatında Evliya Menkabeleri, Kültür ve Turizm Bakanlığı yayını, Ankara, 1984, s.12 vd. Özellikle 53, 55, 56, 58 numaralı dipnotlardaki açıklamalar ve kaynaklar önemlidir.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-ve-balkanlarda-sari-saltuk.html#_ednref53" name="_edn53">[53]</a> Kaynak kişi: Sıdıka Emriye, 87 yaşında, Babadağ kasabası, Romanya. Bu yüzyılın başlarında Hasluck da, Sarı Saltuk türbesinin hem Müslümanlar hem de Hıristiyanlar tarafından ziyaret edildiğini yazmıştı. Bkz. Hasluck, age, s.432</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-ve-balkanlarda-sari-saltuk.html#_ednref54" name="_edn54">[54]</a> Kaynak kişi: Sabahat Dalip, 64 yaşında, Babadağ kasabası, Romanya.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-ve-balkanlarda-sari-saltuk.html#_ednref55" name="_edn55">[55]</a> Şükrü Halûk Akalın, «Üzerlik», Karacaoğlan-Çukurova Halk Kültürü Sempozyumu, Bildiriler II, Adana, 1993, ss.247-260</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-ve-balkanlarda-sari-saltuk.html#_ednref56" name="_edn56">[56]</a> Bu konudaki açıklamalar için 52 numaralı dipnota bakınız.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-ve-balkanlarda-sari-saltuk.html#_ednref57" name="_edn57">[57]</a> Hasluck, age, s.583; Smith, agm, s.223</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-ve-balkanlarda-sari-saltuk.html#_ednref58" name="_edn58">[58]</a> Von Hahn’dan aktaran Hasluck, age, s.583</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-ve-balkanlarda-sari-saltuk.html#_ednref59" name="_edn59">[59]</a> Bu görüş ve diğer görüşler için bkz. Nevzat Özkan, Gagavuz Türkçesi Grameri, TDK yayını, Ankara, 1996, ss.10-12</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-ve-balkanlarda-sari-saltuk.html#_ednref60" name="_edn60">[60]</a> Özkan, age, s.12</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-ve-balkanlarda-sari-saltuk.html#_ednref61" name="_edn61">[61]</a> Gagavuz sanatçısı S. Stamatoglu’nun Gaygauz adlı tarihî çizgi romanında Sarı Saltuk bir aziz olarak resmedilmiştir bkz. S.Stamatoglu, Gaygauz, Komrat, ss.12-13</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Kozluören Köyü (Manisa İli Soma İlçesi) Tahtacı Kadın Giyimi</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/kozluoeren-koeyu-manisa-ili-soma-ilcesi-tahtaci-kadin-giyimi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/kozluoeren-koeyu-manisa-ili-soma-ilcesi-tahtaci-kadin-giyimi</guid>
<description><![CDATA[ Kozluören Köyü (Manisa İli Soma İlçesi) Tahtacı Kadın Giyimi
Giriş Giyim insanı dış etkilere karşı koruyan bir araç, süslenme arzusunu ortaya çıkaran bir sanat, kişisel görünüş ve günlük yaşantıyı yansıtan dinamik ve toplumsal bir olgudur. Giyim aynı zamanda insanların yaşam biçimini belirten bir gösterge ol­duğundan önemli maddi kültür öğelerinden biridir. Toplumları ve bireyleri çeşitli yönleri ve boyutları ile tanımada ele alınması gereken önemli yapılardan […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c497408c95.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:44 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Kozluören, Köyü, Manisa, İli, Soma, İlçesi, Tahtacı, Kadın, Giyimi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/01/Kozluoren-Koyu.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/kozluoren-koyu-manisa-ili-soma-ilcesi-tahtaci-kadin-giyimi.html">Kozluören Köyü (Manisa İli Soma İlçesi) Tahtacı Kadın Giyimi</a></p>
<p><a href="http://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Doç. Dr. Melda ÖZDEMİR</strong></span></a>
</p><p><span><strong>Giriş</strong></span></p>
<p>Giyim insanı dış etkilere karşı koruyan bir araç, süslenme arzusunu ortaya çıkaran bir sanat, kişisel görünüş ve günlük yaşantıyı yansıtan dinamik ve toplumsal bir olgudur. Giyim aynı zamanda insanların yaşam biçimini belirten bir gösterge ol­duğundan önemli maddi kültür öğelerinden biridir.</p>
<p>Toplumları ve bireyleri çeşitli yönleri ve boyutları ile tanımada ele alınması gereken önemli yapılardan biri giysi kültürleridir. Çünkü bir toplumun giysi kültürü, bize o toplumun özgün çevre koşullarını, ekonomik yapı ve olanaklarını, çeşitli ge­lenek ve törelerini değer yargılarını, estetik ve sanatsal özelliklerini, etik değerlerini kapsamlı bir biçimde tanıma konusunda oldukça önemli bilgiler sunmaktadır. Bu bilincin oluştuğu çağdaş toplumlar kendilerini daha iyi tanımak ve tanıtmak amacıy­la giysi kültürleriyle ilgili geniş kapsamlı çalışmalar yapmışlar, giysi müzeleri kurmuş­lar, etnografya müzelerinde giysi ile ilgili objelere önemli yer ayırmışlar ve büyük koleksiyonlar oluşturmuşlardır (Erden 1998:6).</p>
<p>Türk kültürü içinde yer alan giyim kuşama ait özellik ve kaynakların varlığı Orta Asya’ya kadar uzanmaktadır. Bu bağlamda Türk giyim kuşamının; uzun tarihi geçmişi, yayıldığı geniş coğrafi alan, etkileşim halinde olduğu kültürler ve değişen inanç sistemleri ile birlikte değerlendirilmesi gerekmektedir. Her dönemde çeşitli etkenlerin sebep olduğu sonuçlar doğrultusunda birbirinden ayrı özellikte milli ve yöresel giyimler oluşmuştur (Nas vd., 2011:246).</p>
<p>Türk insanının göçebe, savaşçı ve doğayla iç içe olan yaşam tarzı ve yerleşim koşulları giysilere yansımıştır. Çeşitli uygarlıkların yaşadığı Anadolu’da kültürel etki­lenmeler sonucu zengin, gösterişli bir giyim şekli olduğu bilinmektedir. Geleneksel giysi ve aksesuarları Türk halkının özelliklerini, süsleme anlayışını, gelenek ve göre­neklerini, yaşam tarzını, ekonomik durumlarını, kısaca Türk ulusuna özgün değerle­rini geçmişten günümüze bir kültür akışı içerisinde sağlayan önemli ve kalıcı belge niteliğindedir (Sürür, 1983:7).</p>
<p>Türk giysi kültürü içinde Tahtacı kadın giyimi de kalitesi, motif zenginliği, canlılık ve zerafeti ile Anadolu insanının yaşam tarzını ve dünya görüşünü büyük ölçüde yansıtan bir özelliğe sahiptir.</p>
<p>Alevi-Türkmen topluluklarından birisi olan Tahtacılar üzerine yapılan ilk ça­lışmalar, özellikle yabancı araştırmacıların çalışmaları, onların dini inançlarının Sün­ni Müslümanlığa dayalı olmadığını, dini inançlarının belirlediği kapalı bir topluluk olduklarını dine dayalı sosyo-kültürel bir sistem geliştirdiklerini belirginleştirmekte ve tanımlamaktadır. Ancak her Tahtacı Alevi olmasına rağmen her Alevi Tahtacı de­ğildir. Çünkü Türkmenler köken olarak farklı isimlerle anılırlar. Türkmen olan bir Tahtacı aynı zamanda Ağaçeri olduğunu vurgulamaktadır. Ağaçeri olmak yalnız Tah­tacılara özgü bir durumdur (Koca, 1999: 14).</p>
<p>Tahtacıların, geçimlerini ağaç kesip dilmek, kiriş ve tahta biçmekle sağladıkla­rı için Anadolu’da genellikle ormanlık alanlarda, orman işçiliğinin yapılabildiği böl­gelerde yaşamlarını sürdürdüğü ve günümüzde de göçebe hayattan yerleşik düzene geçerek bir kısmının toprağa bağlandığı bir kısmının da kendilerine daha farklı geçim kaynakları sağladığı bilinmektedir (Çıblak, 2005:125).</p>
<p>Tahtacıların kültürel yapılarındaki çok eski kültürel öğelerin bugünde tüm canlılığı ile yaşatılması, uzun müddet kapalı toplumlar halinde, diğer gruplara fazla karışmadan diğer kültürel baskılara karşı koyarak yaşamaya çalışmalarının sonucu­dur.</p>
<p>Tahtacı Türkmenleri, Anadolu coğrafyasında Kaz Dağları eteklerinden İzmir, Manisa, Aydın ve Muğla; oradan Antalya, Mersin, Adana ve Çukurova düzlüklerine, daha iç kesimlerde Kahramanmaraş, Kayseri ve Malatya’ya dek uzanan geniş Anado­lu coğrafyasında mekân oluşturmuşlardır (Mutlu 2011:1504).</p>
<p>Endüstrileşme ve modern toplum yaşantısının yaygınlaşmasıyla giysi gelene­ği eski anlam ve önemini yitirmiştir. Ancak Anadolu’da bu yaşam tarzının etkilerin­den uzak kalmış yörelerde ve toprağa bağlı kalmış topluluklarda minimal düzeyde de olsa yaşamaktadır. Ancak bu geleneğin son örnekleri, düğünlerde ve diğer tören­lerde, göreneklerini yaşatmaya çalışan kırsal toplumlarda, aslına sadık kalma korku­su olmaksızın kullanılarak, aile koleksiyonlarında ve müzelerde korunarak geleceğe taşınmaktadır.</p>
<p>Bu açıdan bakıldığında kaybolmaya yüz tutmuş bu kültür değerlerinin araştı­rılması günümüze ulaşılabilen örneklerinin tespit ve muhafaza edilmesi, sistemli ola­rak incelenmesi ve belgelenmesi gelecek kuşaklara tanıtılması açısından önemlidir.</p>
<p>Bu araştırmada amaç, Soma ilçesi Kozluören köyündeki Tahtacı geleneksel kadın giyimini incelemek ve tanıtmaktır.</p>
<p>Kozluören, Manisa’nın Soma ilçesine bağlı ve merkeze 18 km uzaklıkta bir köydür. Sivri dağının yamaçlarında bulunan köy, coğrafi olarak Ege Bölgesinin en kuzey yerleşim birimlerinden birisidir. Bir Alevi-Tahtacı köyü olan Kozluören’in 150-160 yıllık bir geçmişi olduğu bildirilmektedir. Köyün yüksekte ve ormanla çev­rili olması, sanatlarını devam ettirebilmek için iyi bir fırsat sağlamış, ancak bugün tahtacılık tamamen kalkmış ve ağırlık genellikle madencilik, çiftçilik ve hayvancılığa yönelmiştir. Günümüzde de Kozluören çevresindeki kömür madenlerinin gelişme­siyle birlikte genç kuşak için yeni bir iş alanı yaratmıştır (Narlı 2001:1).</p>
<p><span>1. Yöntem</span></p>
<p>Çalışma 2012 yılı içinde yapılan gözlem, inceleme ve görüşmelerle gerçek­leştirilmiştir. Bu araştırmanın modeli, zaman ve metot yönünden incelendiğinde betimsel bir araştırmadır.</p>
<p>Araştırmanın evrenini, Ege Bölgesi Tahtacı Kadın Giysileri ve örneklemini ise Manisa İli Soma İlçesi Tahtacı Kadın Giysileri oluşturmaktadır. Araştırmada giysi ve parçaları fotoğraflarla belgelenmiş, kaynak kişilerden edinilen bilgiler doğrultusun­da, kültürel özellikleri tanıtılmaya çalışılmıştır.</p>
<p><span>2. Bulgular ve Tartışma/Yorum</span></p>
<p><span>2.1. Kozluören Köyü Geleneksel Tahtacı Kadın Giyimi</span></p>
<p>Tahtacıların özellikle de kadınların kendine has geleneksel kıyafetleri olduğu bilinmektedir. Zaman içinde az çok değişime uğradığı ve değişik yörelerde kullanı­lan kıyafetler arasında farklılıklar olduğu görülse de özgünlüğünü günümüze kadar koruyarak kullanıldığını konu ile ilgili araştırmalardan ve Tahtacılarla ilgili yapılan şenlik ve törenlerde kadınların giydiği yöresel giysilerden anlaşılmaktadır.</p>
<p>Kozluören yöresinde giyinme biçimi ve parçalarının giyilme sırası başa giyi­lenler sırasıyla; <em>goşar, yaşmak, çeki, tomaka</em> ve <em>ilmeçerdir</em>. Bedene giyilen giysi par­çaları ise sırasıyla; <em>könçek, göynek, deyre, önlük</em> ve <em>kuşaktan</em> oluşmaktadır (Fotoğraf No:1).</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-70151" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/01/Melda-Ozdemir-01.jpg" alt="" width="800" height="830" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/01/Melda-Ozdemir-01.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/01/Melda-Ozdemir-01-768x797.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><strong><span>Fotoğraf No: 1 Kozluören köyü tahtacı kadın giyimi</span></strong></p>
<p>Kozluören köyü geleneksel tahtacı kadın giysileri; bedene giyilen giysiler, ayağa giyilen giysi tamamlayıcıları ve başa bağlanan giysi tamamlayıcıları olarak üç başlık altında ele alınarak aşağıda açıklanmıştır.</p>
<p><span>2.2 Başa Bağlanan Giysi Tamamlayıcıları ve Aksesuarları</span></p>
<p>Baş bağlamada öncelikle başa <em>goşar</em> giyilir ve üzerine başörtüsü (yaşmak) çene altından dolanarak bağlanır. <em>Yaşmak</em> üzerine <em>çeki</em> alına gelecek biçimde yerleşti­rilip başın arkasından bağlanır ve önce <em>tomaka</em> sonrada <em>ilmeçer</em> başın tepesine yaşma­ğa çengeli iğne ile sabitlenir (Fotoğraf No:2).</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-70152" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/01/Melda-Ozdemir-02.jpg" alt="" width="800" height="436" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/01/Melda-Ozdemir-02.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/01/Melda-Ozdemir-02-768x419.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span><strong>Fotoğraf No: 2 Kozluören tahtacı kadın baş giyimi</strong></span></p>
<p><span>2.3. Goşar (Koşar)</span></p>
<p>Uzun bant şeklinde kadife, ipekli, kutnu, vb. kumaşlardan çift yüzlü yapılan ve alın kısmına gelecek yerlere 2-3 sıralı altın paralar dikilerek hazırlanan parçaya yörede <em>goşar</em> adı verilmektedir (Fotoğraf No:3). Geçmişte fes ya da terlik (ternik) kullanıldığı ve <em>goşar</em> parçasının fesin ya da terliğin altına giyildiği, paraların sayısının zenginlik ölçüsü olduğu, bir sıraya bir koşar dendiği ve terniğe kaynana kaç <em>koşar </em>altın dikerse o kadar hali vakti yerinde sayıldığı belirtilmektedir. Günümüzde ise fes ya da ternik kullanılmamaktadır.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-70153" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/01/Melda-Ozdemir-03.jpg" alt="" width="800" height="295" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/01/Melda-Ozdemir-03.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/01/Melda-Ozdemir-03-768x283.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span><strong><span>Fotoğraf No: 3 Goşar</span></strong></span></p>
<p><span><strong>2.4. Koca yaşmak (Y</strong></span><span><strong>amşak)</strong></span></p>
<p>Kadınlar başlarına pamuklu, kenarları oyalı, boncuklu ya da pullu tülbent ba­şörtüsü kullanmaktadırlar. Tülbent başörtüsüne yörede <em>koca yamşak</em> (yaşmak) den­mektedir. Başa önce koşar giyilmekte ve üzerine koca yaşmak çene altından bağlan­maktadır (Fotoğraf No:4).</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-70154" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/01/Melda-Ozdemir-04.jpg" alt="" width="800" height="537" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/01/Melda-Ozdemir-04.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/01/Melda-Ozdemir-04-768x516.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span><strong><span>Fotoğraf No: 4 Koca Yaşmak</span></strong></span></p>
<p><span>2.5. Çeki</span></p>
<p>Alın çekisi ise goşardaki paraları örtmeyecek şekilde alın hizasında başa sarılır ve düğüm yana gelecek şekilde yaşmak başörtüsü üzerine bağlanır. Genellikle kır­mızı, yeşil ve mavi renklerden oluşur. Fotoğraf no:3′ deki örnek ise pembe ve mavi renklidir. Çekinin alına gelen kısmı ile bağlanan ve arkadan sarkıtılan uçları firkete oyasıyla yapılmış pul ve boncuk süslemelidir. İpekli kumaştan yapılan alın çekisi alında renkli küçük şeritler halinde görülmektedir (Fotoğraf No:5).</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-70155" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/01/Melda-Ozdemir-05.jpg" alt="" width="800" height="386" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/01/Melda-Ozdemir-05.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/01/Melda-Ozdemir-05-768x371.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span><strong><span>Fotoğraf No: 5 Çeki</span></strong></span></p>
<p><span>2.6. Tomaka</span></p>
<p>Yörede kadınların başlarına bağladıkları çeki üzerine sabitlenerek takılan ve <em>tomaka</em> adı verilen bir baş takısıdır. Başın sağ ve sol yanından çene hizasına kadar sarkıtılan büyük gümüş paralar takılı iki ayrı parçadır. Tomaka yapımının zorluğu ve pahalıya mal olması dolayısıyla her geline takılamadığı söylenmektedir.</p>
<p>Tomaka’yı genellikle varlıklı Tahtacı ailelerin gelinlerine taktığı ve kızlıktan gelinliğe geçişi temsil ettiği belirtilmektedir. Çok varlıklı aile kızları evlenmeden de çok özel durumlarda takmaktadırlar. Günümüzde maddi imkânsızlıklardan dolayı bafon (gümüş görünüşünde bir maden alaşımı) ile yapılmaktadır.</p>
<p>Tomakanın eski örneklerinin gümüşten yapıldığı ve içinde üç adet üçgen bu­lunduğu bildirilmektedir. Dış üçgenlerin ortasında yeşil taş, iç üçgenin ortasında ise kırmızı taş bulunur. Taşların altındaki dokuz bezeme süsün Oğuz boylarını simgele­diği söylenmektedir (Tamay, 2009:110) (Fotoğraf No:6).</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-70156" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/01/Melda-Ozdemir-06.jpg" alt="" width="800" height="578" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/01/Melda-Ozdemir-06.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/01/Melda-Ozdemir-06-768x555.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span><strong>Fotoğraf No: 6 Tomaka</strong></span></p>
<p><span>2.7. İlmeçer</span></p>
<p>Bir şakaktan diğer şakağa çene altından dolandırılarak uzanan kumaşa dikilen boncuk dizisi olarak tanımlanmaktadır. Örnekte kumaş üzerine pul ve boncuk ile süsleme yapılmıştır. Kadınların çene altından geçirip başın iki tarafına tutturdukla­rı boncuk vb. şeylerle süslü ip şeklinde tanımlanan <em>ilmeçer tomakadan</em> sonra başın tepesine yerleştirilerek ve yanlardan toplanarak arkada çengelli iğne ile tutturulur. Bunların üstüne “<em>Tomaka</em>” denilen gümüş zincir ve paralardan oluşmuş alınlık takılır (Fotoğraf No:7).</p>
<p>Çok çeşitli gümüş tomakalar ve gümüş olmayan alınlıklarında bulunduğu ve bunlara da <em>ilmeçel</em> dendiği belirtilmektedir. (Aksoy, 2004: 61).</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-70157" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/01/Melda-Ozdemir-07.jpg" alt="" width="800" height="537" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/01/Melda-Ozdemir-07.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/01/Melda-Ozdemir-07-768x516.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><strong><span>Fotoğraf No: 7 İlmeçer</span></strong></p>
<p><span>2.8. Karanfil kolye</span></p>
<p>Boyuna rengârenk karanfil ve boncuklardan yapılmış kolye takılır. Mavi ve beyaz boncuklar arasına ikili karanfillerin dizilmesiyle oluşturulmuştur.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-70158" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/01/Melda-Ozdemir-08.jpg" alt="" width="800" height="269" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/01/Melda-Ozdemir-08.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/01/Melda-Ozdemir-08-768x258.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span><strong>Fotoğraf No: 8 Karanfilli Kolye</strong></span></p>
<p><span>3. Bedene Giyilen Giyim Parçaları</span></p>
<p>Bedene giyilen giysi parçaları giyiniş sırasına göre incelendiğinde önce kön- çek giyilir. Daha sonra könçek üzerine göynek, göynek üzerine ise deyre giyilir. Ön­lük ve kuşak deyre üzerine bağlanır.</p>
<p><span>3.1. Könçek</span></p>
<p>Parlak kumaştan yapılan şalvara verilen isimdir. Ayak bileklerine ve beline las­tik geçirilir. Ten üzerine giyilmektedir (Fotoğraf No: 9). Türkmen köylerinde şalvara <em>könçek</em> adı verildiği belirtilmektedir (Tansuğ, 1982: 41). Bedenin alt kısmına giyilen giysi parçasıdır.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-70159" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/01/Melda-Ozdemir-09.jpg" alt="" width="800" height="1053" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/01/Melda-Ozdemir-09.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/01/Melda-Ozdemir-09-768x1011.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span><strong>Fotoğraf No: 9 Könçek</strong></span></p>
<p><span>3.2. Göynek</span></p>
<p><em>Göynek,</em> beyaz renkli, uzun kollu olup boyu kadının ayak bileklerinin bir karış yukarısına kadardır. Geçmişte el dokuması bürümcük kumaştan yapılan göynekler günümüzde ince, bol dökümlü ipek vb. kumaşlardan yapılmaktadır. Yanlarındaki yırtmaçların ve eteğinin kenarlarına pul ve boncuklarla süslemeler yapılır. Alt yanları deyrenin altından göründüğü için genellikle boncuk ve pullarla süslenir. Boncuk ve pullar düz bir çizgi şeklinde sırayla dikilir. (Fotoğraf no:10). Könçek üzerine bedene giyilen göynek, deyre (üç etek) içine giyilir.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-70160" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/01/Melda-Ozdemir-10.jpg" alt="" width="800" height="689" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/01/Melda-Ozdemir-10.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/01/Melda-Ozdemir-10-768x661.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span><strong>Fotoğraf No: 10 Göynek</strong></span></p>
<p><span>3.3. Deyre</span></p>
<p><em>Deyre,</em> diğer adıyla, “üç etek”, Tahtacı kadın giyiminde başlıktan sonra gelen en önemli giyimdir. Uzun kolludur. Bele kadar olan kısmın ön tarafı açık, belden sonra üç parça halinde yanlardan yırtmaçlı olarak saten, kutnu gibi parlak kumaşlar­dan yapılır. Deyre’nin kol, etek, ön ve arka kısımlarıyla, yanlardaki parçaların iç kı­sımlarına pul, sim ve paralarla işlemeler yapılır. Deyre’nin içi ince pamuklu kumaşla astarlanmıştır. (Fotoğraf no:11). Genellikle deyre, könçek ve önlük kumaş ve renk­leri birbiriyle uyumludur.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-70161" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/01/Melda-Ozdemir-11.jpg" alt="" width="800" height="487" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/01/Melda-Ozdemir-11.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/01/Melda-Ozdemir-11-768x468.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span><strong>Fotoğraf No: 11 Deyre</strong></span></p>
<p>İşlemeler, deyrenin arkasında ve yandaki parçaların iç kısımlarında biraz daha abartılı ve fazlaca kullanılır. Çünkü yanlardaki parçalar iç yüzeyler dışa gelecek şekilde arkaya doğru çapraz toplanarak bel bağı ile yardımıyla arkadan bağlanırlar. Tahtacı Türkmenlerinde Alevi inançlarına göre sayıların ve renklerin kutsallığı bilin­mektedir. Bu sayılardan sadece araştırmayla ilgili olan 3 sayısının anlamı incelendi­ğinde Alevilerde Allah, Muhammed, Ali üçlemesinden çıktığı, en yaygın inancın da bu olduğu söylenmektedir (Özhan, 1984:291).</p>
<p>Ön eteklerin arka eteğin üzerinde çaprazlama olarak bağlandıktan sonra oluşturduğu anlam da yine üçler (Allah, Muhammed, Ali) olarak yorumlanmaktadır (Fotoğraf no: 12).</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-70162" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/01/Melda-Ozdemir-12.jpg" alt="" width="800" height="810" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/01/Melda-Ozdemir-12.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/01/Melda-Ozdemir-12-768x778.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span><strong>Fotoğraf No: 12 Deyrenin Arkada Çaprazlama Olarak Bağlanması</strong></span></p>
<p><span>3.4. Önlük</span></p>
<p>Deyrenin üstünden, ön tarafa ve aşağıya sarkacak şekilde belden bağlanır. Önlükte yine pul, boncuk ve paralardan yapılmış süslemeler bulunmaktadır. Çoğun­lukla, parlak kumaşlar tercih edilir. Kenarları pullu firkete oyası ile süslüdür. (Fotoğ­raf no:13). Önlüğün kumaş deseni genellikle geniş çizgilidir.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-70163" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/01/Melda-Ozdemir-13.jpg" alt="" width="800" height="487" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/01/Melda-Ozdemir-13.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/01/Melda-Ozdemir-13-768x468.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span><strong>Fotoğraf No: 13 Önlük</strong></span></p>
<p><span>3.5. Kuşak (Bel Boncuğu Kuşak)</span></p>
<p>Yapılırken kadınları en çok uğraştıran parçadır ve ustalık ister. Bele iki kez dol­anacak kadar uzunlukta, el genişliğinde herhangi bir kumaştan yapılır. Bu kuşak deniz kabukları ile yapılır. Adı geçen deniz kabuklarına çılkak, göz boncuğu, tazı boncuğu gibi adlar verilir. Deniz boncukları üçerli sıralanamıştır. Deniz kabukları suyun, ayın, doğurganlığın simgesi olarak kabul edilir (Oğuz, 1982:46). Aynı zamanda deniz kabukları ve inciler kederden korur, üretkenliği simgeler (Eiade, 1992:142). Anado­lu giyim kuşamında Türkmenlerde deniz kabukları 3,5,7,12 gibi sayılarla yerleştirilir (Özhan, 1984:297). Deniz kabuklarının arasındaki beyaz boncuklarda kaz ayağı mo­tifi şeklinde dikilmiştir (Fotoğraf no:14).</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-70164" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/01/Melda-Ozdemir-14.jpg" alt="" width="800" height="578" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/01/Melda-Ozdemir-14.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/01/Melda-Ozdemir-14-768x555.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span><strong>Fotoğraf No: 14 Kuşak</strong></span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-70165" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/01/Melda-Ozdemir-15.jpg" alt="" width="800" height="507" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/01/Melda-Ozdemir-15.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/01/Melda-Ozdemir-15-768x487.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span><strong>Fotoğraf No: 15 Beşinci Tahtacı Şenliği – İzmir</strong></span></p>
<p><span>4. Sonuç</span></p>
<p>Türk toplumu yüzyıllar boyu zengin bir giyim kültürüne sahip olmuştur. Bu zenginlik, giyim biçimlerinde olduğu kadar giyim malzemelerinde de kendini göste­rir. Anadolu’nun geçirdiği çeşitli dönemler, uzun tarihsel geçmişi, Orta Asya etkisi, başka kültürlerle teması da giyim çeşitliliğinde ve zenginliğinde geniş rol oynamıştır. Farklı tarımsal düzeyde olan toplumlarda giyimde de farklılıklar söz konusu olabil­mektedir. Bu farklıklıların oluşmasında yöresel gelenekler, bireylerin kendilerine göre beğenileri, bölgenin çevreyle komşuluk ilişkisi, iklim özellikleri, etnik grupların varlığı ve sosyoekonomik yapı vb. gibi durumlar neden olmuştur.</p>
<p>Manisa İli Soma ilçesi Kozluören yöresi Tahtacı kadın giyiminde baş giyilenler sırasıyla; goşar, yaşmak, çeki, tomaka ve ilmeçerdir. Bedene giyilen giysi parçaları ise sırasıyla; könçek, göynek, deyre, önlük ve kuşaktan oluşmaktadır.</p>
<p>Tahtacı kadınları genellikle üç etek giymektedirler. Renk tercihleri al ve mavi üzerine yoğunlaşmıştır. Kadınların başlarına kenarları pullarla süslenmiş başörtüsü bağladıkları ve alınlarında bir dizi halinde sarı renkli olan teneke pul taktıkları ve bu sarı tenekelerin aslının altın ve gümüş olduğu bilinmektedir. Alta giyilen şalvar (don) geniştir. Önlük ve bele pamuklu, bazen püsküllü kuşak takılır ve üstüne de mintan giyinir. Mintan (göynek) beyaz renkli ve düğmeli olarak tercih edilir. Tahtacı kadınlarının yüzlerinin açık olduğu fakat baş giysileri ve örtülerin çeneden sarıldığı görülmektedir. Ayrıca giyilen gömlek dize kadar sarkmaktadır.</p>
<p>Geleneksel giyim kuşam açısından, Tahtacı Türkmen kadın giysileri renk ve desen yönünden zengin bir kompozisyon oluştururlar. Bu kompozisyon doğadaki renklerden ve şekillerden oluşturulmaktadır. Bu nedenledir ki söz konusu giysiler günümüze dek yaşatılabilmiştir. Bu kapsamda henüz yok olmamış giysi örneklerinin ortaya çıkartılarak fotoğraflanması, incelenip, tespit edilip, tanıtılması gelecek kuşak­lara aktarılması açısından önem taşımaktadır.</p>
<p>Bütün bölgelerde olduğu gibi Soma İlçesi Kozluören köyünde de geleneksel giyim tarzı değişikliğe uğramış, günün koşullarına göre yön değiştirmiş ve modern­leşmiştir. Yoğun tüketim, gösteriş ve moda gibi nedenler sonucunda kent giyimi toplulukların ortak giyim şekli olmuştur. Ancak Tahtacılar, topluluk olarak gelenek­lerine bağlılıklarını sürdürmek ve gelecek kuşaklara aktarabilmek için geleneksel giysilerini de unutmamışlar özel gün giysisi olarak kullanmaktadırlar. Özellikle Cem törenleri, kına ve düğünlerde hem düğün adetlerini uygulayarak hem de geleneksel giysilerini giyerek eski kültürlerini yaşatmaya çalışmaktadırlar. Giyim kuşam parçala­rının oluşturulmasında ve süslemesinde kullanılan malzemeler, uygulanan teknikler, seçilen renkler ve motifler, Türkmen ve Alevi kültürlerinin harmanlanması ile oluş­muş, yöreye özgü uygulamalar taşımakla birlikte köklü bir kültür tarihinin izlerinin sürekliliğini ortaya koymaktadır.</p>
<p>Sonuç olarak; hangi tür toplumda olursa olsun giyim, vazgeçilmez bir kültür öğesidir. Özellikle milli kültürün bir parçası olması nedeniyle de özellikle geleneksel olanın korunması gerekir. Bu nedenle yöresel kıyafetlerin müzelerde koruma altına alınması, saklanması, bu örneklerin bire bir yeni kopyaları yapılarak sergilenmesi iç ve dış turizm açısından da önemli olacaktır.</p>
<p><a href="http://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Doç. Dr. Melda ÖZDEMİR</strong></span></a>
</p><p>Gazi Üniversitesi, Sanat ve Tasarım Fakültesi, El Sanatları Bölümü, Ankara/Türkiye, <a href="mailto:omelda@gazi.edu.tr">omelda@gazi.edu.tr</a></p>
<p>Kaynak: Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Veli Araştırma Dergisi, Sayı:69, 2014</p>
<hr>
<div><span><strong>Kaynakça</strong></span></div>
<div><span>♦ AKSOY, M. (2004). “Aydın yöresi (Yörük-Türkmen-Alevi) kadın giysi ve takıları araç ve ge­reçleri giyim ve kuşamı”. <a href="http://www.aydinfolkloru.com/kitappdf/kitap3/33.pdf" target="_blank" rel="noopener">www.aydinfolkloru.com/kitappdf/kitap3/33.pdf</a>. Erişim tarihi: 20.02.2013.</span></div>
<div><span>♦ ÇIBLAK, N. (2005). “Halk Kültüründe Değişimin Mersin Tahtacıları Halk Kültürü Örne­ğinde Değerlendirilmesi” <em>Halk Kültüründe Değişim Uluslararası Sempozyumu Bildirileri. </em>17-19 Aralık 2004. İstanbul: Motif Halk Oyunları Yayınları:124-137.</span></div>
<div><span>♦ ELİADE, M. (1992). <em>İmgeler ve Simgeler.</em> Ankara: Gece Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ ERDEN, A. (1998). <em>Anadolu Giysi Kültürü.</em> Ankara: Kültür Bakanlığı Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ KOCA, E. (1999). <em>İçel İli Tarsus İlçesi Tahtacılar Geleneksel Kadın Giysileri ve Çağdaş Tasarım­lar.</em> Yayımlanmamış Sanatta Yüksek Lisans Tezi. Ankara: GÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü</span></div>
<div><span>♦ MUTLU, K., H.(2011). “Balıkesir ve Batı Anadolu Yöresi Tahtacı Türkmenleri” <em>Turkish</em> Stu- dies- <em>International Periodical For The Languages, Literature and History of Turkish or Turkic</em>, (6):1, 1503-1511.</span></div>
<div><span>♦ NARLI, D. (2011). “Kozluören köyünde adet ve gelenekler.” <a href="http://www.kozluoren.com/" target="_blank" rel="noopener">www.kozluoren.com</a>. Erişim tarihi:11.12.2013.</span></div>
<div><span>♦ NAS, E., ÇELEBİLİK, G. ve DEMİRBAŞ, A. (2011). “Tokat Nebiköy Yöresel Kadın-Erkek Giyiminde Alevîlikteki Üçleme, Dört Kapı-Kırk Makam ve On İki İmam Kavramlarının Yansımaları” <em>Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Velî Araştırma Dergisi,</em> 60: 245-264.</span></div>
<div><span>♦ OĞUZ, B. (2002). <em>Türk Halkının Kültür Kökenleri II</em>. İstanbul: Aydınlanma Vakfı Yayınları. ÖZHAN, M. (1984). “Türkmenlerde Kadın Giysileri ve Giysilerde Dini İnançların Etkisi” <em>1.</em></span></div>
<div><span><em>♦ Ulusal El Sanatları Sempozyumu Bildirileri.</em> 18-21 Kasım 1981. İzmir: Dokuz Eylül Üni­versitesi Yayınları: 291-300.</span></div>
<div><span>♦ SEZEN, E., A. (2008). “Manisa Muradiye’deki Tahtacı Kıyafetleri”, <em>Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Velî Araştırma Dergisi</em>, 47: 179-184.</span></div>
<div><span>♦ SÜRÜR, A. (1983). <em>Ege Bölgesi Kadın Kıyafetleri.</em> İstanbul: Akbank Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ TAMAY, S. (2009). <em>Tahtacı Semahları ve Mengi (İnceleme ve Metinler)</em>. Yayımlanmamış Yük­sek Lisans Tezi. İzmir: EÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü</span></div>
<div><span>♦ TANSUĞ, S. (1982). “Anadolu’da Türkmen ve Yörük Kadın Giyimleri”. <em>Sanat Olayı</em>, 13, 40­51.</span></div>
<div><span>♦ TANSUĞ, S. (1985). <em>Türkmen Giyimi.</em> İstanbul: Akbank Yayınları.</span></div>
<div><span><strong>Kaynak Kişi</strong></span></div>
<div><span>♦ Gülsün Can, Kozören köyü / SOMA</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Türklerde Dini Danslar</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/turklerde-dini-danslar</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/turklerde-dini-danslar</guid>
<description><![CDATA[ Türklerde Dini Danslar
İnsanın uygarlaşma sürecinde sanatın en eski belirtisi olarak kabul edilen dans önemli bir yer tutar. Kullanılan ilk araç olarak varsayılan beden yoluyla anlatım olanağına yani dansa kavuşan insan, bu yolla ruhsal durumlarını ve gerilimlerini devinime dönüştürerek boşaltma şansına sahip olmuştur. Başlangıçta bireysel ve gündelik bir gereksinimden doğan dans, zamanla toplumsal ve dinsel bir karaktere dönüşmüştür[1]. […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c49722c089.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:44 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Türklerde, Dini, Danslar</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/02/Saman-Dansi.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/turklerde-dini-danslar.html">Türklerde Dini Danslar</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Erkan ERGİN</strong></span></a>
</p><p>İnsanın uygarlaşma sürecinde sanatın en eski belirtisi olarak kabul edilen dans önemli bir yer tutar. Kullanılan ilk araç olarak varsayılan beden yoluyla anlatım olanağına yani dansa kavuşan insan, bu yolla ruhsal durumlarını ve gerilimlerini devinime dönüştürerek boşaltma şansına sahip olmuştur. Başlangıçta bireysel ve gündelik bir gereksinimden doğan dans, zamanla toplumsal ve dinsel bir karaktere dönüşmüştür<a href="https://www.altayli.net/turklerde-dini-danslar.html#_edn1" name="_ednref1"><sup>[1]</sup></a>.</p>
<p>Soyların tarihi bireysellikten ilk toplumsal ve dinsel birliğin oluştuğu klanlara geçişle başlar. Türk soyunda bilinen en eski toplumsal birimlerin Çin Belgelerine dayanılarak, Ortaasyada M.Ö. IV. yüzyılda ortaya çıktığı kabul edilmektedir. İlk Türk Dinsel Dansları da Şamanizm denen çok tanrılı din sistemi içinde, bu tarihlerde görülür. Bildirimizin konusunu oluşturan Türk Dini Dansları Şamanizm’den günümüze uzanan yaklaşık 24 asırlık bir gelişim çizgisine sahiptir.</p>
<p>Şamanizm’le başlayan Türk Dini Dans geleneği X. yüzyılda İslam etkisiyle duraksamış. Ancak varlığını halk arasında sürdürerek XIII. yüzyıl Anadolu’sunda iki tarikatta, Mevlevilik ve Bektaşilikte yeniden gün ışığına çıkmıştır. Bu gelişim çizgisinde biz, Şamanizm’le başlayan ve varlığını Mevlevilik ve Bektaşilik tarikatlarıyla günümüze değin sürdüren Türk dini danslarını ele alacağız.</p>
<p>Tarihte ilk siyasi Türk topluluğu olarak gördüğümüz Hun İmparatorluğu M.Ö. III. yüzyılda kurulmuştur<a href="https://www.altayli.net/turklerde-dini-danslar.html#_edn2" name="_ednref2"><sup>[2]</sup></a>. Bu tarihten, boylar halinde Ortaasyadan göçlerine değin savaşçı ve göçebe kavimler olarak yaşayan Türklerin kültürel kimliğini oluşturan temel öğelerden biri çoktanrıcı inançlarıdır. Bozkır kavimlerinde Gök-Tanrı dini hakimdir ve bu kült evrenin tek yaratıcısı olarak görülmektedir<a href="https://www.altayli.net/turklerde-dini-danslar.html#_edn3" name="_ednref3"><sup>[3]</sup></a>. Türklerde Gök Tanrı’nın başkanı olduğu sisteme Nom veya Şamanizm, din adamlarına da Bakşı, Kam veya Şaman denir<a href="https://www.altayli.net/turklerde-dini-danslar.html#_edn4" name="_ednref4"><sup>[4]</sup></a>.</p>
<p>Özü “insanın doğa karşısındaki güçsüzlüğü” olan Şamanizm, önemli ölçüde ortaasya bozkırının coğrafyası ve iklimiyle biçimlenmiştir. İnsanın doğa güçleri karşısında pek çok olguya egemen olamayışının, aksine bu güçler karşısındaki yetersizliğinin inanç sistemine yansımasıdır. Doğa karşısındaki çaresizlik insanı olabilir olguları önceden sezip önlem alma çabası içine sokmuş, böylece Şamanizm’in iki temel unsuru olan falcılık ve büyücülük doğmuştur. Şaman tanrı ve tanrılaşmış güçlerle insanlar arasında “aracı” gücüne sahip kişidir. Falcılık, büyücülük, tanrılar ve ruhlar için törenler, adak, sağaltım ve bolluk törenleri gibi çeşitli görevleri vardır.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-70175" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/02/%C5%9Eaman-Dans%C4%B1.jpg" alt="" width="800" height="616" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/02/Şaman-Dansı.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/02/Şaman-Dansı-768x591.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p>Şamanın yaptığı ve yönettiği törenlerde en önemli öğeler dans ve şiirdir. Bu nedenle Şamanın hem iyi bir ozan, hem müzisyen, hem dansçı ve hem de iyi bir taklitçi olması gerekir. Şamanın eğitimi bir ustanın yanında geçirdiği çıraklık evresiyle başlar. Genellikle çocuk yaşta başlayan bu eğitimin ardından, Şaman adayı bir gece düşünde tanrılardan Şamanlık yeteneğini aldığına inanır ve böylece Şaman olur. Şamanların törenleri sırasında kendi çaldıkları davulun da etkisiyle ve trans yoluyla ettikleri dualarla tanrılar ve ruhlarla iletişim kurduklarına inanılır. Şamanın tören sırasında yaptığı dans da doğaçlamadır ve ne dua-şiirin, ne de dansın belirli kalıpları yoktur. Her tören Şamanın yaratıcılığıyla yeniden oluşur.</p>
<p>Şaman dansları hakkında ayrıntılı bilgiye sahip olunamamakla birlikte, Şamanların genellikle hangi nedenlerle dans ettikleri bilinmektedir. Farklı Türk boylarının Şamanları da farklı özellikler gösterirler. Ancak, Gök tanrı dini gereği yapılan ya da, eriştirme-initiation-hasta sağaltımı gibi toplumsal nedenlerle yapılan törenlerde Şaman, dansı hemen hemen bütün Türk boylarında aynı gerekçelerle kullanır. Amaç ya göğe yaptığı yolculuğu ve içinde bulunduğu trans halini yansılamak ya da, av ve savaş öncesi, sempatik büyü yoluyla yansılanan hayvanı veya düşmanı etkilemektir. Dramın kökeni olarak kabul edilen bu yansılama eylemi, dans ve müzik aracılığıyla hem Şamanın üyesi bulunduğu toplum üzerinde güçlü bir etki bırakmakta, hem de Şamanın gerçekleştirdiğine inandığı doğa üstü eylemleri yansıtmakta, örneğin göğün katlarını dolaşmakta, Şamana kolaylık sağlamaktadır.</p>
<p>Türklerin Ortaasyadan göçleri X. yüzyıla kadar sürmüş ve İslam etkisine girmeleri bu dönemde (945-Karahanlılar) olmuştur. VII. yüzyılda başlayan İslam yayılımı, Şamanizm’i bir din olarak yok etmekle birlikte etkilerini silememiş, Şamanist inançlar halk arasında biçim değiştirerek de olsa varlığını sürdürebilmiştir (Adak, ağaç, taş, su vb.). İslam dini özü bakımından, Gök Tanrının tek yaratıcı olduğuna inanan Türklere uzak değildir. Ancak İslam’ın, Türklerin yaşamında önemli yer tutan müzik, dans ve oyuna karşı takındığı uzlaşmasız tavır bu dinin çok uzun süre bütün kurallarıyla halka işleyememesine, ancak yönetici kesimleri etkilemesine neden olmuştur. İslam yayılımının ilk dönemlerinde Arap komutan Emir Kuteybe’nin Türkçe kitapları yaktırması, Şamanları öldürtmesi gibi baskıcı yaklaşımlar Türklerin İslam öncesi kültürle olan bağlarını koparmayı amaçlayan girişimlerdir<a href="https://www.altayli.net/turklerde-dini-danslar.html#_edn5" name="_ednref5"><sup>[5]</sup></a>. Ancak bu çaba halkın 13 asırlık kültürünü kimi zaman gizlemesi, kimi zaman da İslamlaştırması ile atlatılmış ve sonuçsuz kalmıştır.</p>
<p>Türk oyun geleneği gezgin ozanlarla sürmüş, halk dansları ve ritüel kökenli dramatik köylü oyunları varlığını halk arasında büyük oranda korumuştur. Ancak dini konumları nedeniyle hedef olan Şamanlar ve onların dini dansları gizli bir kimliğe bürünmüş, ileride göreceğimiz tarikatlara kadar bu gizlilik sürdürülmüştür. Günümüzde birçok araştırmacı hem Türk halk oyunlarını, hem de dini dansların kökeninde Şaman törenleri olduğunu kabul etmektedir<a href="https://www.altayli.net/turklerde-dini-danslar.html#_edn6" name="_ednref6"><sup>[6]</sup></a>.</p>
<p>Türklerde Şaman danslarından sonra dini dansları ancak XIII. yüzyılda Anadolu tarikatlarında görmekteyiz. Bu dönemde Mevlevi ve Bektaşi tarikatlarının ayin biçimi olarak karşımıza çıkan dini dansların üçyüz yıl boyunca halk arasında yaşayarak varlığını sürdürdüğü düşünülmektedir<a href="https://www.altayli.net/turklerde-dini-danslar.html#_edn7" name="_ednref7"><sup>[7]</sup></a>.</p>
<p>Tarikatlardaki dini danslara geçmeden önce “Tarikat”ları oluşturan fiziki ve felsefi koşullara bir göz atmak gerekmektedir. İslam tarikatları genel olarak dindeki farklı mezheplerin kurumlaşmış uzantılarıdır. İslamda mezhepleşme Peygamber Hz. Muhammed’in ölümünden hemen sonra yeni dini liderin (İmam) seçimiyle başlar. Mezhep kimliği kazanan ilk hareket Şiiliktir ve kökü peygamberden sonra lider olması beklenirken ancak dördüncü imam olabilen ve sonra öldürülen Hz. Ali’ye bağlanır<a href="https://www.altayli.net/turklerde-dini-danslar.html#_edn8" name="_ednref8"><sup>[8]</sup></a>. Siyasal ve ekonomik çatışmaların da etkisiyle zaman içinde farkları keskinleşen mezhepler özellikle düşünce sistemleri ve ibadetleriyle birbirlerinden ayrılırlar.</p>
<p>İnanç sistemlerinin sınırları değişmez biçimde belirlenmiş kuramlara dönüşmesi yani kabuğa çekilme tarikatlaşmanın da başlangıç noktasını oluşturur. Mezhep farklarından doğan ayrımlar gruplar arasında uzlaşma zeminini bütünüyle ortadan kaldırdığında, ‘siyasal, ekonomik ve inanca dayalı ayrımlarının korunması tarikat denen birimlerin oluşmasını zorunlu kılmıştır. Tek tanrılı bütün dinlerde mezheplerin kaynağı kutsal kitap olmakla birlikte kaynaktan zamanla kopuş ve etkileşilen başka kültürler tarikatlaşmayı hızlandıran başka etkenlerdir. İslam dininin Arap yarımadasından kuzeye yayılışı sırasında bu coğrafyada çok zengin ve yerleşik kültürlerle karşılaşılması sonucu Tasavvuf adı verilen düşünce sistemi oluşmuş, bu oluşumu tarikatlar izlemiştir. İslam’da tarikatları iki başlıkta toplayabiliriz. Bunlar tasavvuf etkisindeki tarikatlar ve doğrudan kutsal kitabı yani, Kuran’a dayanan tarikatlardır. Toplumun tarikatlar üzerindeki etkisi özellikle tasavvufa dayalı tarikatlarda görülür.</p>
<p>Tasavvuf dinle felsefenin karışımından oluşan, Eski Iran-Hint ve Eski Yunan felsefeleri ile Türk ve Acem inançlarının kalıntılarını içeren bir yöneliştir. İnşam nesnel ortamından uzaklaştırıp, tinsel olana çeker. Özünde insanın tinsel bir değer taşıdığı kanısı saklıdır. Tasavvufa yönelen düşünürlerin amacı dinin formel şekilleri yerine içten geleni koymaktır<a href="https://www.altayli.net/turklerde-dini-danslar.html#_edn9" name="_ednref9"><sup>[9]</sup></a>. Batı’da da görüldüğü gibi, Tasavvuf ilkin dinsel yaşamın aşırı ama zorunlu bir sonucu olan gizemcilikle, başlamış, ilk mutasavvıflar dinsel yaşamı son derece katı ve sofuca sürdürmüşler sonraları etkileşilen başka kültürlerin de katkısıyla (Panteist Felsefe, Batılılık vb.) dinin görünen yüzünün altında daha derin anlamlar arama yoluna gidilmiştir<a href="https://www.altayli.net/turklerde-dini-danslar.html#_edn10" name="_ednref10"><sup>[10]</sup></a>. Bu yönüyle tanrının bütünsel bir birlik olduğu gerçeğine ancak sezişle varılabileceğini savunan bir anlayışla karşımıza çıkmakta ve Yahudilikte Kabala, Hindistan’da Pantacali, Hıristiyanlıkta Mistisizm gibi yönelişlerle koşutluk taşımaktadır<a href="https://www.altayli.net/turklerde-dini-danslar.html#_edn11" name="_ednref11"><sup>[11]</sup></a>.</p>
<p>İslam’da tanrı önsöz-sonsuzdur, özü gereği aklın sınırlarını aşar, bütünüyle kavranamaz, yalnız varlığı ve nitelikleri düşünülebilir. Oysa tasavvufta tanrı gerçek varlıktır ve yaratılış engin bir ışık olan tanrıdan fışkırmadır, tanrının ışığının görünüş alanına çıkarak değişik aşamalarda yoğunlaşmasıdır. Varlık türleri bu değişik aşamalarda gerçekleşen değişik biçimlenmelerdir. Varlıklar içinde en üstün olanı, düşünebilen insandır. İnsan bu özelliği gereği, iyi ve kötünün savaştığı bir alan olmuş, bu savaşta hangisi üstün gelirse insan ona eğilim duymuştur. İyi ile kötünün savaşı ışık ile karanlığın savaşı gibidir ve yapılacak olan irade yoluyla iyiliği yani ışığı, tanrıyı üstün kılmaktır. Kötüden kurtularak Ölümsüzlüğe varmak, yokluk içinde varlığını sürdürmek insanın elindedir. Ancak bunun için insan toplumdan uzaklaşarak içe kapanış yolunu seçmeli, salt irade oluncaya değin bütün gövdesel ve duyusal eğilimlerden arınmalıdır. İşte Tasavvuf bu ilkelere dayanır ve dikkat edilirse bu evreler Tasavvufu etkileyen Yeni Platonculuk, Zerdüştlük ve Budha Felsefesinin etkilerini taşır.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-70176" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/02/Semazenler.jpg" alt="" width="800" height="430" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/02/Semazenler.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/02/Semazenler-768x413.jpg 768w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/02/Semazenler-100x53.jpg 100w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/02/Semazenler-86x45.jpg 86w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p>Tasavvufta tanrı salt akıldır, salt bilinçtir ve salt tindir ama hepsinin ötesinde engin bir ışık olarak kabul edilir (nur). Yeni Platonculukta da (Plotinos M.S. 205-270) bütün varlıklar ışığın güneşten fışkırması gibi yaratılmış, görünüş alanına çıkmıştır. Yeni Platonculukta olduğu gibi Tasavvufta da yaratılış yukardan aşağıya, en yüce varlıktan (Bir) en alttakine doğru üç aşamadır. Bunlardan birincisi düşünen yeti (Nous), İkincisi tin (Psyke), üçüncüsü ise nesnel varlıktır (Physisp. Tasavvuf bu sıralamayı tanrı, insan ve varlık olarak yapar. Bu anlamda insan ve bütün varlık türleri tanrısal bir görünüm olduğundan, yokluk anlamına gelen bir ölüm söz konusu değildir. Mevlevi ve Bektaşi düşüncesi İnsanı ışıktan yaratılmış tanrının bir yansıması olarak görürken bu düşüncenin etkisindedirler.</p>
<p>Tasavvufta insan bir sevgi kaynağıdır. Zerdüştlere göre de insan, güneşin hiçbir varlığı ayırmaksızın ısıtması gibi herkesi sevmelidir. Zerdüşt inançlarında sevginin özünü kişinin, kendi varlığında başka bir varlığı bulması oluşturur ki bu Tasavvufa göre tanrının ta kendisidir. İnsan kendini ve başka varlıkları severek tanrıyı sevmiş, ona yönelmiş olur. Seven insan başkalarıyla dolan, kendinde başkasını, başkasında kendini bulandır. Bektaşi şairi Yunus Emre “Beni bende demen, bende değilem/Bir ben Vardır bende, benden içeri” derken böylesi bir yöneliş içindedir.</p>
<p>İnsanın tanrıya ulaşmada yolu sevgi ve bilginin verdiği ışıktır. Ancak kişi bu yöneliş için öncelikle yetkinleşmeli ve arınmalıdır. Budha felsefesinin özünü oluşturan arınma Tasavvufta da etkili olmuş, hemen hemen bütün Tasavvuf tarikatlarında yetkinleşme ve bunu sağlayan arınma kabul görmüştür. İnsanın bütün özlem ve tutkularından arınması uzun ve zahmetli bir yoldur ve ancak bu yolu geçenler tanrıya ulaşmanın, onu sevgiyle kucaklamanın ayrıcalığına sahip olabilirler. Mevlevi ve Bektaşi tarikatları “çile” denen bir yetkinleşme sürecini zorunluluk olarak kabul ederler. Ancak bütün olumlu ve olumsuz etki kaynaklarından arınmış insan kendi benliğine yönelebilir ve kendini, kendinde tanrıyı görebilir. Böylece kişi kendini yadsıyarak “yoklukta varlık”a ulaşır. Bir Tasavvuf düşünürü olan Cüneyd-i Bağdadi “Tasavvuf tanrının seni sende öldürüp, kendinde yaşatmasıdır” der<a href="https://www.altayli.net/turklerde-dini-danslar.html#_edn12" name="_ednref12">[12]</a>.</p>
<p>Tasavvuf düşüncesini toparlarsak, İslam öncesi din ve düşüncelerin de etkisiyle ortaya “evren-tanrı-insan” özdeşliği çıkar. Bu “bir”lik demektir ve gerçekte salt olanı yani “Bir”i gösterir. Böylece Tasavvuf düşüncesi son biçimini almış ve Vahdet-i Vücud (Varlığın Birliği) öğretisine dayanan bir felsefe sistemi haline dönüşmüştür (Bu düşünceye son biçimini verip Vahdet-i Vücud adını koyan Muhiddin Arabi’dir).</p>
<p>Kuran’a dayalı İslam inancı tanrıyı, herşeyi iradesiyle yaratan olarak görür ve şüphesiz, tanrının bir ışık, varlıkların da ondan yansıyan (iradesi dışında) görüntüler olduğu görüşünü, yani Tasavvufu reddeder. Benzer biçimde yaratılışın önsöz-sonsöz olduğu düşüncesi öte dünya inancını ortadan kaldırdığı için İslam’ın yaşama ve düşünme biçimini belirleyen Şeriat’a ters düşmektedir. Bu nedenle tasavvufa dayalı tarikatlar varlıklarını ya gizil bir biçimde sürdürmüş ya da, görünürde şeriat hükümlerine uyum sağlarken kendi inanç ve düşüncelerini geliştirmişlerdir.</p>
<p>Türk dini dansları böylesi bir oluşum içinde, Şamanizm’den gelen varlıklarına ancak iki tarikatta, Mevlevilik ve Bektaşilikte yer bulabilmişlerdir. Dini dansların böylesi dar bir alanda varlıklarını sürdürmeleri Şeriat hükümlerinin Tasavvufla çatışması kadar, İslam’da dansın açık biçimde yasaklanmasıyla da ilgilidir. Bu yasaklamalara örnek olarak bir fetvayı Ebussu’ud Efendi’de görürüz. Şeyhülislam (Devletin resmi din bilgini) olan bu kişi fetvasında “vecd içinde ilahi okuyanları hoş gören Şeyhin katli mübahtır” demektedir<a href="https://www.altayli.net/turklerde-dini-danslar.html#_edn13" name="_ednref13"><sup>[13]</sup></a>. Ebusu’ud Efendi aynı zamanda eğlence, oyun, çalgı, Karagöz ve cambazı da yasaklamıştır<a href="https://www.altayli.net/turklerde-dini-danslar.html#_edn14" name="_ednref14"><sup>[14]</sup></a>.</p>
<p>İslam dünyasında dini danslar sadece dört tarikatta görülmektedir. Bunlardan Mevlevilik ve Bektaşilik önceden de belirttiğimiz gibi Türk tarikatlarıdır. Diğer iki tarikat ise Fas ve Tunus’ta XIII. yüzyılda etkileri görülen İsevilik ve Hamadşalık’tır. Ancak bu tarikatların dansları incelendiğinde, Mevlevi ve Bektaşi danslarının dini işlevlerinin yanı sıra, sanatsal açıdan da incelmiş ve işlenmiş danslar olduğu görülür. Kimi araştırmacılar iki tarikatın, Kadirilik ve Rufailik’in törenleri içinde de dans bulunduğunu belirtmektedirler. Ancak bu tarikatların törenlerine bakıldığında zikir yani tanrı adını anıp transa geçerek sağa-sola devinemlerin ve bedensel şiddetin, ki bunlar müziksiz yapılır, dışında dans formlarının olmadığı görülür.       <sub>:</sub></p>
<p>Tarikat dansları içinde ilk inceleyeceğimiz dans Mevlevi tarikatıdır. Mevleviliğin kurucusu Celaleddin Muhammed ya da bilinen adıyla Mevlana Celaleddin Rumi XIII. yüzyıl başında Horasan’da (İran) doğmuş bir Türk’tür<a href="https://www.altayli.net/turklerde-dini-danslar.html#_edn15" name="_ednref15"><sup>[15]</sup></a>. Mevlevilik, Mevlana’nın sağlığında dile getirdiği düşüncelerin ve kurduğu meclislerde yapılan özel törenlerin, sonradan düzene konması ve kurumlaştırılmasıyla (Sultan Veled) doğmuş bir tarikattir.</p>
<p>Mevlana’nın şiirlerinde işlenen konular sevgi kavramı çevresinde yoğunlaşır. Bu sevgi bütün varlık türlerini içeren, görünen nesnelerden yola çıkarak görünmeyen, tanrısal evrende bulunduğuna inanılan nesnelere ulaşmayı amaç edinen bir eğilimdir. Tin tanrısal bir tözdür, ölümsüzdür, gövdeden önce vardı, sonra da var olacaktır ve geldiği tanrısal kaynağa dönmenin özlemi içindedir. Mevlana’ya göre “Ney” adı verilen nefesli çalgıdan çıkan ses tanrıdan ayrı düşen tinin özlem dolu, yakınmak sesidir<a href="https://www.altayli.net/turklerde-dini-danslar.html#_edn16" name="_ednref16"><sup>[16]</sup></a>. Ney, Sema törenin temel enstrümanı olarak kabul edilir.</p>
<p>Mevlevilikte tören Sema denen, çalgı eşliğinde yapılan bir dini danstır. Arapça işitmek, gök-gökyüzü anlamlarına gelen Sema, genelde müzikle coşup, ritmik yahut rastgele hareketlerde bulunmak, dönmek ve oynamak olarak algılanır. Sözcük kökenindeki gökyüzü anlamı dikkati gökbilimsel danslar üzerine çekmekte ve Şamanların göğe çıkarken yaptıkları dansları anımsatmaktadır. Danimarkalı araştırmacı Cari Vett İstanbul’da izlediği Sema dansını “hem güneşin, hem de kendi ekseni etrafında dönen yıldızların dansı” olarak yorumlamıştır ki, bu yorum, Mevlevilikte de yapılır<a href="https://www.altayli.net/turklerde-dini-danslar.html#_edn17" name="_ednref17"><sup>[17]</sup></a>. Mevlevilere göre bütün gök katları tanrı sevgisiyle döner ve tanrıya ulaşmak isteyen insanın da aynı aşkla dönmesi gerekir. Bu dönüşün kaynağı ise Kuran’da geçen “ne yana dönerseniz tanrıya ulaşırsınız” anlamına gelen “feeynema tuvellu fesemme vechulla” sözleridir<a href="https://www.altayli.net/turklerde-dini-danslar.html#_edn18" name="_ednref18"><sup>[18]</sup></a>.</p>
<p>Sema kendi içinde dört bölüme ayrılır ve bu bölümlerin, dansın gizli yönünü açıkladığına inanılır. İlk bölüm “çarh”dır ve sözcük Farsça olup, dönme dolap, tekerlek, çark anlamına gelir. Oyundaki anlamıyla daire şeklinde açılarak ve kendi yöresinde dönerek yapılan harekettir, insan yaşamının ilkbaharını ilk 20 yaşını gösterir. Yavaş bir gelişmeyi anlatır, ikinci bölüm “raks”dır. Vücudun kendi üzerinde toplanan, yerinde yapılan, tüm organların hareketidir. Yaşamın yazını yani 20-40 yaş arasını anlatır. Gençlik çağını gösterdiği için hareketli, sürekli ve canlıdır. Üçüncü bölüm “muallak”tır. Arapça olan sözcük asılı şey, havada ya da boşlukta duran şey anlamına gelir. Vücudun havaya doğru yükselerek aldığı şekil anlaşılır. Yaşamın sonbaharı yani 40-60 yaş arasıdır. Olgunluk dönemidir ve Mevleviler bu çağı yaşamın en güzel dönemi olarak kabul ederler. Son bölüm “pertav”dır. Atılma, sıçrama anlamına gelen Farsça bir sözcüktür. Yatay hareketleri anlatan, yaşamın 60 yaş sonrasını yani kışı simgeleyen bir dönemdir. Kişi çevreyle olan bağlarından sıyrılır ve kendi içine döner. Tüm hareketler dökülme, savrulma, düşme gibi uyumu, ritmi kıran hareketlerdir. Sema dansını yapan kişi yani “Semazen” bir dans boyunca bu evrelerden geçer.</p>
<p>Sema dansını herkes yapamaz. Oynayacak kişinin müzikten anlaması, hoşlanması ve etkilenmesi gerekir. Mevlevi tarikatına giren kişi 1001 gün süren uzun çile yani arınma ve yetkinleşme dönemi boyunca bir çok konuda olduğu gibi dans ve müzik alanında da eğitilir. Sema dansının eğitimi çıplak ayakla yapılır. Özel olarak hazırlanmış ve yere çakılmış bir çivi sol ayak parmakları arasına yerleştirilerek bu ayağın kayması engellenir. Sol ayak dizden hiç kırılmadan sola doğru döndürülürken sağ ayak kırılarak kaldırılır ve sağa doğru hafifçe savrulur. Bir tam dönüşten sonra hareket tekrarlanır. Mevlevilikte sabit kalan sol ayağa diirek, sağ ayağa ise carh denmektedir.</p>
<p>Sema töreni öğle namazıyla birleşik olarak yapılır (Akşamları da yapılmaktadır). Semahane denen tören evine gelen Semazenler, tarikat lideri olan Şeyh ile birlikte namazın farzını kıldıktan (yapılması zorunlu olan bölümünü) sonra kendilerine ayrılan yerlere geçer ve otururlar. Semahane’de merkez kapının tam karşısında olan Şeyh’in postudur. Semazenler derecelerine göre bu posttan kapıya doğru sıralanırlar. Dans Ney’in taksimi (giriş müziği) ile başlar, ardından hep birlikte kalkılıp tören yeri üçkez “ism-i Celal” çekilerek (Tanrı adı anılarak) dolaşılır. Sonra şeyh postuna geçer ve semazenler “hırka” denen siyah, kollu-pelerinlerini atıp dans pozisyonu alırlar. Bu pozisyon, kolların sağ üste gelmek ve parmaklar açık olmak koşuluyla omuzlara doğru göğüs üzerinde çaprazlanmasıdır. Semazenler, başta Semazenbaşı denen ve dansı yöneten kıdemli kişi olmak üzere sırayla şeyhe gelip elini öperler. Bu sırada şeyh de eğilip elini öpenin sikke denen başlığını öper. Semazenbaşı şeyhin elini öptükten sonra onun hemen ötesinde durur ve dansa girecek olan Semazen’in yerini belirler. Semazen eğer usta ise, Semazenbaşı sağ ayağını yana koyarak Semazeni orta bölüme alır, eğer usta değilse bu kez ayağını ortaya koyarak Semazeni yan tarafa yöneltir.</p>
<p>Sema’ya giren kişi yavaş yavaş kollarını omuzlarından göğsüne doğru sıyırarak indirir ve ellerini yanlara getirir. Ardından her iki kolunu kaldırır ve sağ elini dua vaziyetinde göğe, sol elini ise aşağı doğru çevirir. Semazenbaşı dans boyunca aralarda dolaşarak dönüşü aksatan semazeni ayağını hafifçe yere vurarak uyarır. Törenin ilk kısmı bitince semazenler, düşmemek için üçer-dörderli gruplar halinde birbirlerine yaslanarak dururlar. Ardından tek tek şeyhe baş kesip (baş ile selam verip) törenin ikinci bölümüne geçerler. Tören dördüncü kez başladığında şeyh de dansa katılır ve tam ortaya gelip direk tutar (olduğu yerde döner) ancak ellerini açmaz ve hırkasını çıkartmaz. Bu forma güneşin ve kendi çevrelerinde dönen gezegenlerin oluşturduğu bir evrendir. Tören şeyhin postuna gitmesi ve hep birlikte yere kapanıp yerin öpülmesiyle son bulur.</p>
<p>Mevleviler Sema dönüşünü göklerin hareketine benzetmekle birlikte mutlak varlık olan tanrıdan insana ve insandan yeniden tanrıya doğru bir iniş-çıkış olarak da görürler. Mevlevi inancına göre törenin birinci bölümü göğün bilinen katının, ikinci Sema güneş göğünün, üçüncüsü ise ay göğünün dönmesidir. Dördüncü dönüşün bu evrende benzeri yoktur ve ancak insan bu dönüşü gerçekleştirebilir (ne bulut, ne güneş, ne de ay).</p>
<p>Sema sırasında Semazen’in aldığı form Mevlevilikte iki şekilde yorumlanmaktadır. Sağ elin göğe, sol elin yere çevrilmesi tanrı rahmetlerine el açıp, ötesine yüz çevrilmek olarak açıklandığı gibi, bu formun bir kılıç kabzasına benzetildiği de olmuştur<a href="https://www.altayli.net/turklerde-dini-danslar.html#_edn19" name="_ednref19">[19]</a>. Böylece semazen aslında var olmayan, salt görüntü olan varlığını keserek yoklukta tanrıya ulaşmaktadır.</p>
<p>Mevlevilerin tören sırasında giydikleri kostümler de Tasavvuf felsefesini yansıtmaktadır. Sema dönerken giyilen elbiseye “tennure” denir. Kolsuz, yakasız ve önü göğse kadar açık, arkası bütün olan elbisenin belden aşağısı geniştir ve dönüş sırasında açılarak Semazen’in dengesini bulmasında yardımcı olur. Genellikle beyaz olan tennurede bu renk Hz. Muhammed’in Nur’unu (ışığını) simgeler. Kırmızı güneşin doğuş-batışını, yeşil hakka ulaşmayı gösterir.</p>
<p>Tennure Arap alfabesindeki Y harfinin ters çevrilmiş şeklidir. “La” olarak okunur ve yokluğu, olumsuzlamayı işaret eder. Ancak bunu giyen Semazen harfin ortasına bir çizgi çekmiş olur ve ters çevrilen harf şeklini alır, ki bu “illa” yani varlığı sabit kılmak anlamını taşır. Böylece “La ilahe illallah”, “Tanrıdan başka tapılacak yoktur” cümlesindeki birlik düşüncesinin yansımasıyla karşılaşırız<a href="https://www.altayli.net/turklerde-dini-danslar.html#_edn20" name="_ednref20"><sup>[20]</sup></a>.</p>
<p>Mevlevilerde tören yerinden, Sema dönüşüne, giysilerden, duruşlara değin inceden inceye belirlenmiş, anlamlandırılmış bunca ayrıntı, tarikatın kurucusu olan Mevlâna zamanında görülmemektedir. Mevlâna ve onun çevresindekiler içlerinden geldiği gibi, zaman ve yer gözetmeksizin Sema dönmüşler, törenin bugün bilinen biçimi Mevlana’dan sonra oluşmuştur.</p>
<p>Dini tarikat danslarının İkincisi Alevi-Bektaşi Semah’larıdır ve bunlar gizli Türk dinsel dansı olarak bilinirler. Bu gizlilik hem Alevi mezhebine, hem de törenlerde içki içilmesine ve kadınların da törenlere katılmasına bağlanmaktadır<a href="https://www.altayli.net/turklerde-dini-danslar.html#_edn21" name="_ednref21"><sup>[21]</sup></a>.</p>
<p>Mevlevilik’in kentlerde yerleşmesine karşın Bektaşilik kırsal alanlarda kök salmış, bu nedenle de halk arasında yaşatılmakta olan İslam öncesi kültürün etkilerine açık olmuştur. Ancak, Alevi-Bektaşi törenlerinde yapılan ve Semah adı verilen dansların yabancılara (Alevi veya Tarikattan olmayanlara) bütünüyle kapalı oluşu yakın tarihlere kadar törenler hakkında ayrıntılı bilgi edinilmesini engellemiştir.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-70174" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/02/Semah.jpg" alt="" width="800" height="450" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/02/Semah.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/02/Semah-768x432.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p>Bektaşilik, Mevlâna gibi İran’da, Horasan’da doğan Hacı Bektaşi Veli’nin geliştirdiği ve ondan sonra gelenlerin kurumlaştırdıkları, Tasavvufa dayanan görüşlerin oluşturduğu bir tarikattır. İslam dünyasında Alevi olarak bilinen ve Peygamberden sonra siyasi çatışmalar yüzünden öldürülen Hz. Ali’yi lider olarak kabul eden Türk boyları (Türkmenler, Tahtacılar, Kızılbaşlar) arasında hızla yayılan Bektaşilik XIII. yüzyılda ortaya çıkmıştır.</p>
<p>Bektaşilik insanın bir sevgi varlığı olduğu görüşünü benimser. Sevginin, insanı olgunlaştırmak, tanrıya ulaşmasını sağlamak ve varlık birliğinin anlamını kavratmak gibi üç başarısı vardır. Hemen anlaşılacağı gibi Mevlevilikle felsefi anlamda büyük benzerlik taşıyan bu görüşlerin aynı kaynaktan, Tasavvuftan beslendiği açıktır. Ancak Bektaşi tarikatı hem daha geniş halk kitleleriyle teması, hem de Mevlevilerin şiir ve törenlerinde Farsça kullanmalarına karşın, halk dilini yani Türkçeyi kullanması nedeniyle Tasavvuf felsefesini Anadolu’da yaymada daha etkili olmuştur.</p>
<p>Bektaşilikten tarikata giren kişi “Dört Kapı” ilkesine göre geçirdiği evrelerle olgunlaşır. İlk kapı “Şeriat Kapısı”dır ve bu aşamada dinin temel ilkeleri, Allah-Muhammed-Ali üçlüsünün gizemi, anlamı öğretilir. İkinci aşama “Tarikat Kapısı”dır ve Bektaşiliğin özellikleri, törenleri açıklanır. “Hakikat Kapısı” üçüncü aşamadır ve insanın, tanrının, evrenin, bütün varlık türlerinin değeri, gizemi ve anlamı anlatılır. “Marifet Kapısı” denen son aşama en yüksek aşamadır ve hem bilginin son noktasını, hem de bilineni ehli olmayandan gizlemenin, alçak gönüllülüğün ve sonsuz sevginin marifetini kapsar.</p>
<p>Alevi-Bektaşi dinsel dansı olan Semah muhabbet toplantıları (Cem) sırasında oynanır. Öncelikle kadın-erkek topluluk içkili bir yemek yer ve ardından Semah dansına geçilir. Semah’ın ağır, orta ve hızlı hareketleri vardır. 2, 4, 6, 8 veya çift olmak koşulu ile daha çok kişiyle oynanır. Dans karşı karşıya ya da bir daire çizgisinde dönülerek yapılır. Semah Anadolu’da değişik yörelerde farklı biçimlere bürünmüş, belirli tek bir formu olmayan bir danstır. Gözetilen iki önemli kural vardır. Birincisi, dansçıların birbirlerine yönelseler bile kesinlikle dokunmamaları, İkincisi ise, dönerek oynanan Semah’ta oyun alanının tam karşısında bulunan (Mevlevilerde de aynı yerleşimi görmüştük) dedeye kesinlikle sırt dönmemektir. Dairede dedenin önünden geçen kişi yüzünü dedeye dönerek selam verir<a href="https://www.altayli.net/turklerde-dini-danslar.html#_edn22" name="_ednref22">[22]</a>. Semah hareketleri incelendiğinde, çok çeşitli formları olmakla birlikte, özde bir sevgi anlatımının, örneğin adeta kucaklaşma ya da okşamanın hâkim olduğu gözlenir.</p>
<p>Mevlevi dansının sanatsal inceliğine ve ayrıntılarına karşın, Alevi-Bektaşi dansları yani Semahlar daha coşkulu, Tasavvufun tanrı sevgisi özünü açıktan açığa yansıtan ve bu sevgiyi insana yöneltmiş, içinde yeşerdiği halk aracılığıyla kökleri Şaman kültürüne dek uzanan dinsel danslardır. Semah dönülen toplantılar adeta günlük yaşamın bir uzantısı olduğundan özel tören mekânı, belirlenmiş tek tip giysi ve farklı çalgılardan oluşan kalabalık bir müzik grubu gerektirmez. Gündelik giysilerle, saz-bağlama denen telli bir çalgı eşliğinde, genişçe bir ev veya tarikat salonunda yapılabilir.</p>
<p>Sonuç olarak denilebilir ki, Türkler kökleri Şaman danslarına dayanan, İslam etkisiyle uzun süre gizli sürdürülen ancak sonra Mevlevi ve Bektaşi tarikatlarıyla meşrulaştırılan bir dinsel dans geleneğine sahiptirler. Bu dansların Şamanizm’de içiçe olduğu dramatik yön zamanla ortadan kalkmış, tarikat dansları ayinsel nitelikleri ile varlıklarını bugüne değin sürdürmüşlerdir. Şamanizm’de Gök-Tanrı ceza vermeyen, güler yüzlü, sevgi, bolluk ve mutluluk tanrısıdır. Bu kaynak sonraki kuşaklarda başka kültürlerle de birleşerek tanrıyı bir sevgi ve ışık varlığına dönüştürmüş, Şamanın gündelik yaşamda yarara dönük dansı zamanla sevgiye ulaşmada ve bu yolla tanrıya kavuşmada bir araç olmuştur. Mevlevi ve Bektaşi tarikatları bir adım daha ileri giderek sonsuz sevgilerini tanrının yansıması, ya da başka bir deyişle, ta kendi olan insana yöneltirler. Bu yöneliş, bugün bile tüm insanların gereksinimini duyduğu dinleri aşan ortak ve yüce bir amaç olarak görünmektedir.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Erkan ERGİN</strong></span></a>
</p><p><strong>Alıntı Kaynak:</strong> Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Tiyatro Bölümü <strong>Yayın Adı:</strong> Tiyatro Araştırmaları Dergisi <strong>Yayın Tarihi:</strong> 1995 <strong>Sayı:</strong> 12</p>
<hr>
<div><span><strong>Dipnotlar:</strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerde-dini-danslar.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> İlkellerde Din, Büyü, Sanat, Efsane, Doç. Dr. Sedat Veyis, Örnek Syf. 181-83.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerde-dini-danslar.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> Thema Larousse, Cilt I, Syf. 62-63.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerde-dini-danslar.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> Tarihte ve Günümüzde Şamanlar, Abdülkadir İnan, Türk Tar. K.Y. Syf. 1-2.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerde-dini-danslar.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> Dünya İnançları Sözlüğü, Orhan Hançerlioğlu, Remzi Ktb. Syf. 477.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerde-dini-danslar.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> Türk Edebiyatında tik Mutasavvıflar, Fuad Köprülü, Diyanet Yay. Syf. 12-13.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerde-dini-danslar.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> Tarihte ve Günümüzde Şamanlar, Abdülkadir İnan, Türk Tar. K.Y. Syf. 1-2.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerde-dini-danslar.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> Alevilerde Semah, İlhan Cem Ersever, Syf. 119.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerde-dini-danslar.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> Tarih Boyunca İslam Mezlepleri ve Şiilik. Abdülbaki Gölpınarlı, Syf. 21.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerde-dini-danslar.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> İslam Felsefesi, Hilmi Ziya Ülken, Com Yay., Syf. 274.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerde-dini-danslar.html#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> Dünya İnançları Sözlüğü, Orhan Hançerlioğlu, Remzi Ktb., Syf. 108.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerde-dini-danslar.html#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> Felsefe Sözlüğü, Orhan Hançerlioğlu, Remzi Ktb., Syf. 108.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerde-dini-danslar.html#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> Dünya İnançları Sözlüğü, Syf. 495.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerde-dini-danslar.html#_ednref13" name="_edn13">[13]</a> Fetva-yı Ebusı’ud, İst. Millet Kütüphanesi Şer’iye No. 80, 271b/272a.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerde-dini-danslar.html#_ednref14" name="_edn14">[14]</a> Şeyhülislam Ebusu’ud Efendi Fetvaları, M. Ertuğrul Diizdaş. Syf. 147, 192-202.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerde-dini-danslar.html#_ednref15" name="_edn15">[15]</a> Batı Düşüncesi ve Mevlâna, Prof. Dr. İsmail Yakıt, Syf. 11.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerde-dini-danslar.html#_ednref16" name="_edn16">[16]</a> Mevlâna’dan Sonra Mevlevilik, Abdülbaki Gölpınarlı, Syf. 222.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerde-dini-danslar.html#_ednref17" name="_edn17">[17]</a> Alevilerde Semah, Syf. 96-97.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerde-dini-danslar.html#_ednref18" name="_edn18">[18]</a> Oyun ve Bügü, Metin And, Iş Bank. Kültür Yay. Syf. 186-187.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerde-dini-danslar.html#_ednref19" name="_edn19">[19]</a> Mevlâna’dan Sonra Mevlevilik, Syf. 386.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerde-dini-danslar.html#_ednref20" name="_edn20">[20]</a> Mevlana’dan Sonra Mevlevilik, Syf. 427.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerde-dini-danslar.html#_ednref21" name="_edn21">[21]</a> Alevilerde Semah. Syf. 124.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerde-dini-danslar.html#_ednref22" name="_edn22">[22]</a> Alevilerde Semah. Syf. 132-133.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Türk Kültüründe “Al” Renk</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/turk-kulturunde-al-renk</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/turk-kulturunde-al-renk</guid>
<description><![CDATA[ Türk Kültüründe “Al” Renk
Türk kültüründe temel renkleri ifade eden sözcüklerin eski Türk inanç sistemi olan Gök Tanrı inancından kaynaklandığını belirtmek gerekir. Örneğin “Gök”, “Sarı”, “Ak” ve “Kara” renk adlarının hepsi Gök tanrı inancıyla ilgilidir. “Al” renk adının da aynı inanç sisteminden kaynaklandığını söyleyebiliriz. Bir temel renk olarak kabul edilsin veya edilmesin, al renk insan yaşamı için vazgeçilmez olan […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c496fe58f4.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:44 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Türk, Kültüründe, “Al”, Renk</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/02/Bayrak-1.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-al-renk.html">Türk Kültüründe “Al” Renk</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. Metin EKİCİ</strong></span></a>
</p><p>Türk kültüründe temel renkleri ifade eden sözcüklerin eski Türk inanç sistemi olan Gök Tanrı inancından kaynaklandığını belirtmek gerekir. Örneğin “Gök”, “Sarı”, “Ak” ve “Kara” renk adlarının hepsi Gök tanrı inancıyla ilgilidir. “Al” renk adının da aynı inanç sisteminden kaynaklandığını söyleyebiliriz. Bir temel renk olarak kabul edilsin veya edilmesin, al renk insan yaşamı için vazgeçilmez olan bütün unsurlarda, ateşin sıcağı olan alevde, güneş ışığında ve kanda görülür. Bu örneklerden de anlaşılacağı üzere, ortak Türk kültüründe al renk, Tanrısal bir ışık ve ısıdan gelen ve de dokunduğu varlık ve nesneleri dönüştüren bir unsur olarak düşünülmüştür.</p>
<p>Kaşgarlı Mahmud’un ünlü eseri Divanü Lügati’t Türk’te ak renk hakkında şu bilgi verilmektedir: “Hunların sancaklarını yapmak için kullanılan ya da onların atlarının eyer örtüsü olan turuncu renkte, ipeksi süslü bir kumaş. Turuncu renge de al denir” şeklinde tanımlanmaktadır [DLT 2005: 137]. Bunun yanı sıra Divanü Lügati’t Türk’te yer alan, al kelimesiyle ilgili bazı kelimeler ve anlamları şöyledir:</p>
<p>“Al: Hile, dalavere; Al çüvit: Parlak ve kırmızımsı turuncu renk; Alıg: “Kötü” olan herhangi bir şey; Alma: Elma, Türkler aynı anlama gelecek biçimde “almıla”; Alqış: Dua etme; övme; birinin iyiliklerini faziletlerini bir bir sıralama; Altun: Altın; Aluç: Sarı erik, alıç” [DLT 2005: 138-139]
</p><p>Al renge çok yakın olan ve çok sık olarak al renkle karıştırılan renk ise “Kızıl” renktir. Bu karışıklık hakkında kısa bilgi vermek gereklidir. Prof. Dr. Reşat Genç, Türk kültüründe renkler hakkında son dönemde yapılmış en önemli bilimsel çalışmalardan biri olan eserinde al ve kızıl renkler arasındaki ilişkiyi Türk kültüründe yerleri bakımından şu şekilde açıklamaktadır; <em>“Türklerde al ile kızıl renkler birbirinden farklı olup, al renk koyu turuncuya yakın, ateş alevi rengine benzer bir renkti. Kızıl ise, açığa yakın parlak kırmızı renk anlamında kullanılıyordu. Ama uzun, tarihi süreç içinde zaman zaman bu renkler birbirlerinin adı ile birbirlerinin yerine de kullanılır hale gelmiştir, Türklerin en eski inançları ile ilgili olarak onlarda ‘Al Ruhu’ veya ‘Al Ateş’ adları verilen bir ateş tanrısının yahut da hami (koruyucu) bir ruhun varlığı bilinmektedir”</em> [Genç 2009: 15].</p>
<p>Al ve kızıl renkler arasındaki ilişki ve Türk kültüründeki farklı kullanımları veya birbirinin yerine kullanılma durumları hakkında biraz daha ayrıntılı bilgi vermek yerinde olacaktır. Farklı renk adları olsa da al ve kızıl renkler daha çok “dişilik” sembolü olarak kullanılmaktadır. Bu durumu “Al ruhu” ile ilgili uğur ve uğursuzluk getirmeye yönelik inanç ve uygulamalarda görmek mümkündür. Kızıl rengin dişilik ifade etmek için kullanımına en belirgin örnek ise Dede Korkut Kitabı içindeki ilk anlatma olan “Dirse Han Oğlu Boğaç Han” anlatmasında görmek mümkündür [Ergin 1997: 78]. Yine pek çok Türk halk şiirinde “allar giymek” deyimi veya ifadesi her zaman dişilik (kadınlık) sembolü olarak kullanılmıştır.</p>
<p>Özkul Çobanoğlu, al ruhu ve kadın arasındaki ilişkinin bir inanç olarak adlandırılması gerektiğini ve bunu “Al Dini” olarak adlandırmayı tercih ettiğini belirtmektedir. Araştırmacıya göre; “Kün ve ay tanrı ve tanrıçanın altında yer aldığı kan, ateş ve güneş kültleriyle özdeşleşen ‘Al tanrı’ hem erkekliği hem de dişiliği olan bir varlık olarak tasavvur edilmiştir Al tanrı inancı bütün Altaylıların dini konumuna yükselmiş ve bugün de Altaylı kavimlerin aralarındaki ‘kut, tör, törü, kam, ham, kami” gibi ortak dini terminolojinin de oluştuğu dönemdir. Umay tanrıça veren bir yaratıcı iken ve canlılara insanlara kut vermesi esası üzerine teşekkül etmiş olmasına karşılık, Al tanrı verdiği canı alan bir dini anlayış üzerine şekillenmiştir [Çobanoğlu 2012: 982-983].</p>
<p>Al renkli kumaşların ve dokumaların Türk kültüründe ayrıcı bir renk olarak da kullanıldığı görülür. Orta Asya’dan Anadolu ve Balkanlar’a göç eden Türkmen toplulukların kendi boylarını veya kendi inançlarını göstermek için başlıklarını bir “al bez”, “al yazma” ile sardıkları da bilinmektedir. Bu kumaş renginin de daha sonraları “kızıl” olarak adlandırılmaya başlandığı ve özellikle baş giyimlerini “kızıl” renkli bir bezle saranların “kızılbaş” olarak adlandırıldıklarını da belirtelim. Al rengin “değiştiren ve dönüştüren tanrısal ışık ve ısı” şeklindeki ilk anlamı, rengin koruyucu “Al Ruhu” ifade etmek için kullanımı, Hunlar dönemindeki bayrakların rengi olması, daha sonra “kızıl” renk ile ilişkisi ve her iki rengin de “dişilik” sembolü olarak kullanılması hakkındaki bu genel açıklamalardan sonra, al rengin olumlu ve olumsuz kullanımları hakkında bilgi verelim.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-70182" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/02/Turk-Kulturunde-Al-Rengi.jpg" alt="" width="822" height="361" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/02/Turk-Kulturunde-Al-Rengi.jpg 822w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/02/Turk-Kulturunde-Al-Rengi-768x337.jpg 768w" sizes="(max-width: 822px) 100vw, 822px"></p>
<p><span><strong>1.</strong> Ateş<strong> ve Ocağın Koruyucusu “Al Ruh”:</strong></span></p>
<p>Al ruhu eski Türk inanç sisteminden doğmuş ve onların ateş ve ateşin bulunduğu yeri kutsal kabul etmiş olmalarından doğmuş bir kültle ilişkili olmalıdır. Al Ruhu, eski Türk ilahları arasında yer alan koruyucu bir ilah olarak kabul edilmiştir. Bugün yaşayan Türk boyları arasındaki çeşitli inanç ve uygulamalar içinde bu ruhun koruyucu ruh olduğunu gösteren çeşitli unsurlar bulunmaktadır [Bayat 2007: 322; İnan 1998: 263-264].</p>
<p>Al Ruhunun ateş ve ocak ile ilgisini Yakut Türklerinin ateş ve ocak hakkındaki algılarıyla örneklemek mümkündür. Yakut Türkleri Ocak Ruhu’nu “ak saçlı bir kadın” şeklinde tasavvur ederler. Moğol Buryatlar arasında Al Ruhu “Kırmızı elbiseli bir kadın” şeklinde tasavvur edilirken, Altay bölgesinde yaşayan Teleüt Türklerinin kamları; “Yeşil İpekten kaftan giyip, dalgalanan alevler; kırmızı ipekten kaftan giymiş, dalgalanan alevler!” şeklinde dua etmektedir [Ögel 2002: 517]. Al Ruhu ile ateş arasındaki ilişkiyi gösteren bir başka örmek ise “alaslama” adı verilen uygulamadır. Bu uygulamaya göre, kendisinde günah veya kötülük bulunduğu düşünülen varlık veya canlı ateş ile günah ve kötülüklerden arındırılmaktadır [İnan 1998: 224]. Genel Türk boyları arasında şaman karşılığı olarak kullanılan “Kam” sözü Uranhay ve Tuvalar arasında yaygındır. Uranhay ve Tuva kamları dualarında; “Kayalık yerlerde yaşayan atlı Sarı Albıstarım, bize yardım et!” şeklinde seslenmektedir. Yine yakut Türkleri arasında aile ocağı “al-ot” sözüyle adlandırılmaktadır. Moğolca’da ateş “gal” kelimesiyle karşılanırken; çeşitli Türk lehçelerinde ataş kelimesiyle ilgili olarak kullanılan “alav, yalaz, yalın, yalkın” sözleri de “al” sözünün kök anlamında bulunan ısıyla “değişme ve dönüşme” anlamlarını koruyan sözler olarak değerlendirilmelidir [İnan 1998: 263].</p>
<p>Eski Türk inanç sisteminde ruhlar için bayrak dikme geleneği vardır. Bu ruhlardan biri kabul edilen ateş ruhu için de bir bayrak dikilmekte ve Altay Türkleri buna “Yalama” adı vermektedir. Al sözünü barındıran bu sözün ve koruyucu ruhla ilişkili bu bayrağın halen Türkiye Cumhuriyeti bayrağının renginde ve onu karşılamak için kullanılan “Albayrak” sözünde korunduğunu belirtelim. (Unutulmamalıdır ki, Türk bayrağının adı hiç bir zaman “kızıl” veya “kırmızı” renkleriyle adlandırılmamış, her zaman “albayrak” olarak kalmıştır.) Bu bayrağı ifade eden sözünde yukarıda belirtilen al ruhu ve ateş ile ilişkili olduğu, bu bayrağı ifade eden sözün al sözünün kök anlamından doğduğunu belirtelim.</p>
<p>Yukarıdaki örneklerden anlaşılacağı üzere al renk ile koruyucu al ruhu, ateş ve alev arasındaki ilişki çok açıktır. Bize göre, buradaki koruma fikri ve algısı al sözünün ilk anlamında tasavvur olunan kutsal değiştirici ve dönüştürücü Tanrısal güç, bu gücün sahip olduğu ısı ve ışık veya enerji fikrinden kaynaklanmıştır.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-70183" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/02/Turk-Kulturunde-Al-Rengi-1.jpg" alt="" width="822" height="622" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/02/Turk-Kulturunde-Al-Rengi-1.jpg 822w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/02/Turk-Kulturunde-Al-Rengi-1-768x581.jpg 768w" sizes="(max-width: 822px) 100vw, 822px"></p>
<p><span><strong>2. Kötü Ruh Adı Olarak Al: Alkarısı, Albastı, Albıs, Albız, Almıs, Yalmavuz, Yalmaguz:</strong></span></p>
<p>Al rengin kötü veya olumsuz, şeytani bir ruh adı olarak kullanılması durumuna “al” veya “albastı” birleşik sözünde rastlamaktayız. Özellikle İslamiyet’i kabul eden Türk boyları tarafından “Albastı (Türkiye ve Balkan Türkleri), “Albız (Osmanlı Türkleri), Albarstı, Alvasti, Albosti, Yalmavuz, Yalmaguz (Orta Asya Türkleri). Türk boyları arasındaki halk inanmalarına göre, “alkarısı” veya “albasması” adı verilen bu kötü ruh yeni doğum yapmış kadınlara, loğusalara ve çocuklarına musallat olmakta, onların ciğerlerini yemeye çalışmakta veya kanlarını emerek onları öldürmeye çalışmaktadır. Bu kötü ruhun eski Türk inanç sistemindeki koruyucu ruh al ruhu ile aynı varlık olduğu düşünülürse, eski inanç sistemindeki olumlu ruh, İslamiyet’in kabulünden sonraki dönemde şeytanileştirilmiş, olumsuz ve kötü bir varlığa dönüştürülerek ondan uzaklaşmaya çalışıldığı açıktır [İnayet 2007: 15-17].</p>
<p>Al rengin anlamında İslamiyet’e geçiş sonrası meydana gelen bu değişime rağmen, al sözünün kökünde bulunan olumlu anlamın ve al ruhunda görülen koruyuculuk anlamının şu sözlerde yaşatılmaya devam ettiği görülür: “Alkamak: Takdis etmek (Altayca, Kırgızca); Alkış: tebcil, tebrik (bugünkü Türklerde); Al ot: Aile ocağı ateşi (Yakutlarda); Al Ot: Azametli ateş (Altay kamlarının ilahilerinde); Alas: Alazlama: Ateşle arığlama ayini yapma” [İnan 1998: 265].</p>
<p><span><strong>3. Yön Adı Olarak Al:</strong></span></p>
<p>Dünya modelinin yatay düzeyinde Hun döneminde kır renk doğuyu, al renk güneyi, ak renk batıyı, kara renk de kuzeyi göstermiştir. Göktürk yazıtlarından çıkarılan sonuca göre prehistorik çağdan 7. yüzyıla kadar durum fazla değişmemiştir. Orhun-Yenisey yazıtlarında Türklerin oturduğu merkez ve merkeze dost durumda olan doğu kır veya mavi, batı ak, güney doru veya kızıl, kuzey ise yağız veya konur renkle sembolize edilmiştir [Bayat 2007a: 71].</p>
<p>Türklerin dört yönü renklerle karşılama fikrinin oldukça eski dönemlere dayandığı açıktır. Dört yönü karşılamada kullanılan renklerden birinin “al” renk olduğu düşünülürse de bunun daha sonraları yaygın olarak kullanılan “kızıl” renkle yer değiştirdiği görülür.</p>
<p><span><strong>Sonuç</strong></span></p>
<p>Türklerin renk adlarının “Tengricilik” veya “Kamlık” inancı olarak adlandırılan eski Türk inanç sisteminden kaynaklandığı açıktır. Eski Türklerin renk tasavvurlarından ve renk adlarından biri de “al” renktir. Al rengin adı olan “al” sözü kutsal olduğu kabul edilen güneş, ateş, ışık ve ısı ile ilişkili olmalıdır. Bu düşünceden hareketle “al” sözünün anlamının “değiştiren ve dönüştüren tanrıdan gelen kutsal ışık ve ısı” olduğu söylenebilir. Bize göre bu kutsal ışık ve ısı varlıkları ve nesneleri değiştirme ve dönüştürme kapasitesine sahiptir. Bu durum “elma/alma” sözünde çok açık bir şekilde gösterilebilir. Bu meyvenin ilk ve olgunlaşmamış durumu için “gök” sözü kullanılmaktadır ki, bu durum onda var olan tanrısal özü ifade etmektedir. Ne zaman ki bu meyveye tanrıdan geldiği kabul edilen kutsal ışık ve ısı ulaşır, işte o zaman meyve olgunlaşır ve “al renge” dönüşür ve “alma/elma” olur.</p>
<p>Al sözü bir kelime kökü olarak pek çok kelimenin üretilmesinde kullanılmıştır. Bu sözlerin pek çoğunda yukarıda bahsettiğimiz değişim ve dönüşüm anlamı mevcuttur. Bu sözlerin çoğu olumlu anlamda kullanılmasına rağmen, İslamiyet’in kabulünden sonra bu sözlerin bazıları olumsuz bir anlam ifade etmeye başlamış olmalıdır. Bir bölge adı olan “Altay” sözünün ve en değerli maden kabul edilen “altun/altın” sözünün de “al” kök anlamıyla ilişkisi mutlaka tartışılmalıdır. Bu iki sözün mutlaka “al” sözünün kök şeklinde var olan tanrısal ısı ve ışıkla değişme ve dönüşme anlamıyla ilişkili olduğu görülecektir. Bu tartışmalarda sadece dille ilgili belgeler değil, halk inanmaları, mitik ve epik anlatmalarla diğer halk bilgisi ve arkeolojik malzemelerin kullanılmasının Türk kültürünün geçmişini aydınlatma ve geleceğini daha iyi anlama ve planlama bakımından önemli olduğunu düşünüyoruz.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. Metin EKİCİ</strong></span></a>
</p><p>Ege Üniversitesi, TDAE, Türk Halk Bilimi ABD, <a href="mailto:mekici@yahoo.com">mekici@yahoo.com</a></p>
<p><strong>Kaynak:</strong> Türk Dünyası İncelemeleri Dergisi/Journal of Turkish World Studies 16/2 Kış-Winter 2016</p>
<hr>
<div><span><strong>KAYNAKLAR:</strong></span></div>
<div><span>♦ BALİ Muhan [1997]. Ağıtlar, Ankara: Kültür Bakanlığı Yay.</span></div>
<div><span>♦ BAYAT Fuzuli [2007]. Türk Mitolojik Sistemi (Ontoiojik ve Epistemoiojik Bağlamda Türk Mitolojisi). Ankara: Ötüken Neşriyat.</span></div>
<div><span>♦ Ç0BAN0ĞLU Özkul [2012], “Türk Mitolojisinde Al Dini ve Okra ilişkisi.” 38. İCANAS Uluslararası Asya ve Kuzey Afrika çalışmaları Kongresi: Tarih ve Medeniyetler Tarihi, Ankara: AYK, C. II, ss. 981-986.</span></div>
<div><span>♦ ERGİN Muharrem [1997], Dede Korkut Kitabı-I. Ankara: TDK Yay.</span></div>
<div><span>♦ GENÇ Reşat [2009], Türk İnanışları İle Millî Geleneklerinde Renkler ve Sarı Kırmızı Yeşil. Ankara: AKM Yay.</span></div>
<div><span>♦ İNAN Abdulkadir [1998], Makaleler ve İncelemeler-1 Ankara: TTK Yay.,</span></div>
<div><span>♦ İNAYET Alimcan [2007]. Türk Dünyası Efsane ve Masallarında Bir Dev Tipi: Yalmavuz/Ceimoğuz. İzmir: Kanyılmaz Matbaası.</span></div>
<div><span>♦ KAŞGARLI MAEIMÛD [2005], Dîvânü tugâti’t-Türk. (Akt. Seçkin Erdi, Serap Tuyba Yurteser). İstanbul: Kabalcı Yay.</span></div>
<div><span>♦ ÖGEL Bahaeddin [2002], Türk Mitolojisi-ll. Ankara: TTK Yay.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Kazakistan Ve Türkiye’deki Ahşap Beşiklerin Tarihi Sanatsal Özellikleri</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/kazakistan-ve-turkiyedeki-ahsap-besiklerin-tarihi-sanatsal-ozellikleri</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/kazakistan-ve-turkiyedeki-ahsap-besiklerin-tarihi-sanatsal-ozellikleri</guid>
<description><![CDATA[ Kazakistan Ve Türkiye’deki Ahşap Beşiklerin Tarihi Sanatsal Özellikleri
Ahmet Yesevi Uluslararası Türk-Kazak Üniversitesi, Tarih-Pedagoji Fakültesi Anne açısından pratik, kullanışlı ve rahat, çocuk açısından ise hem fizik hem de psikolojik bakımdan daha sağlam, dinlenme yeri olarak huzurlu olan beşik, çok eskiden beri çoğu Türk ailesinde kullanılmaktadır. Çocuk kendini ayakta tutabilecek hâle gelene kadar yaşayacağı yeri ve küçük evidir. Çocuğun büyümesinde birçok açıdan faydalı olmaktadır. […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c496de2870.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:44 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Kazakistan, Türkiye’deki, Ahşap, Beşiklerin, Tarihi, Sanatsal, Özellikleri</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/06/Besik.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/kazakistan-ve-turkiyedeki-ahsap-besiklerin-tarihi-sanatsal-ozellikleri.html">Kazakistan Ve Türkiye’deki Ahşap Beşiklerin Tarihi Sanatsal Özellikleri</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Gulbanu KOSHENOVA</strong></span></a>
</p><p>Ahmet Yesevi Uluslararası Türk-Kazak Üniversitesi, Tarih-Pedagoji Fakültesi</p>
<p>Anne açısından pratik, kullanışlı ve rahat, çocuk açısından ise hem fizik hem de psikolojik bakımdan daha sağlam, dinlenme yeri olarak huzurlu olan beşik, çok eskiden beri çoğu Türk ailesinde kullanılmaktadır. Çocuk kendini ayakta tutabilecek hâle gelene kadar yaşayacağı yeri ve küçük evidir. Çocuğun büyümesinde birçok açıdan faydalı olmaktadır. Beşiğin Türklerde çok eski tarihlerden beri kullanıldığı bilinmektedir. Orta Asya’da yapılan kazılarda M.Ö. I. yüzyıla ait Hun gömütünde bulunan malzemeler arasında ahşap beşik de vardır. Bulunan bu beşik günümüzde Kazak ve Kırgız Türklerinin kullandıkları beşiklere benzemektedir. Başkurtların kayın ağacından oyma tekne gibi beşikler kullandıkları bilinmektedir. Türk dünyasının her yöresinde çeşitli tarihlerden kalma beşiklere rastlanmıştır.</p>
<p>Beşik, anne ve çocuk için faydalı olmanın yanı sıra, bu özellikleriyle geçmişte göçebe hayatı yaşayan bütün Türk toplulukları için kolaylık sağlamıştır. Sade, kullanışlı ve taşınması kolay olan beşik bugüne kadar da varlığını sürdürmüştür. Dolayısıyla beşik tarihinin çok eskilere dayandığı bellidir. Bu konuda çalışmamda kaynak eksikliği acısından halk bilimiyle ilgili bilgilere dayanarak ele alındı. Beşikleri incelerken sadece genel olarak değerlendirilmiştir. Günümüzde Kazakistan’ın Güney bölgesi çerçevesinde kullanılmakta olan beşiklerle Anadolu’nun Karadeniz yöresine ait olan beşiklerle mukayese ederek, farklılıkları ve ortak özellikleri hakkında değerlendirmeye çalışmıştır.</p>
<p>Beşik terimi ve beşiğin genel anlamı</p>
<p>Beşik, Türkçe bir kelime olup: “Süt çocuklarını yatırmaya ve sallayarak uyutmaya yarayan, tahta ve demirden yapılmış sallanır bir çeşit küçük karyola” anlamına gelmektedir. Kelime, Eski Türkçeden beri kullanılmaktadır. Mecazi olarak da: “Bir şeyin doğup geliştiği yer.” manasında kullanılmaktadır. <em>beşi- (sallamak) fiil kökü ve +k fiilden isim yapma eki ile</em> yapılmış isimdir. Bulgarcaya <em>besik, Sırpçaya besika biçiminde geçmiştir</em> (Eren 1999: 48).</p>
<p>Divanü Lügati’t-Türk’te Beşik kelimesi <em>çocuk beşiği anlamında</em> geçmekte ve beşik sallamakla ilgili pek çok fiil kullanılmıştır. Eski Kıpçak Türkçesinde de <em>beşik</em> kelimesi kullanılmaktadır<em>.</em> Günümüz Türk lehçe ve şivelerinin tamamında beşik kelimesi ya da beşik kelimesinin ses değişmesine uğramış biçimleri (bişik, besik<a href="https://www.altayli.net/kazakistan-ve-turkiyedeki-ahsap-besiklerin-tarihi-sanatsal-ozellikleri.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a>, pejik vb.) karşımıza çıkmaktadır (Atalay 1986: 86).</p>
<p>Beşik yapan ustaya ve satan kişiye <em>beşikçi</em> denir<em>. </em>Beşik ana kucağından sonraki yuvadır. Hayata başlangıçtır.</p>
<p>Buradan başlayan hayat, mezara kadar sürüp gider. O yüzden insan ömrü anlatılırken “<em>beşikten mezara kadar”</em> denilir<em>.</em> Çok eskiden beri tanıdığını anlatmak için “<em>beşiğini sallamak” </em>deyimi kullanılmaktadır.</p>
<p>Beşik kelimesiyle başka deyimler ve birleşik kelimeler de yapılmıştır. Orta Asya ve Anadolu’nun beşikle ilgili örf- adetleri bulunmaktadır. Orta Asya’da yeni doğan çocuğa beşik töreni düzenlenecektir. Bu törende en mühim misafirler çocuğun annesinin ailesidir (dayı tarafı). Çünkü merasimde en başta beşik olmak üzere çocuk için gerekli eşya, giyimlerini, oyuncaklarına kadar bu törene getirecektir.</p>
<p>Kazak ailesinde beşiğin rolü mühimdir. Tüm ailede rastlanan beşikler, ustalar tarafından ağaç oyma işçiliğiyle yapılmıştır. İnanç gereği kendi çocuğuna ait beşiğe diğer ailenin bebeğini yatırılmamıştır. Eğer bebeği vefat ederse beşiği çocuğun mezarının başına koymuşlar (Bekeşov 2002: 76)</p>
<p>Kazakistan’da “<em>Beşik dünür</em>” (Kazakça: Beşik kuda), Anadolu’da ise “<em>Beşik kertiği</em>”<strong>: <em>“</em></strong><em>Daha beşikte iken anası babası tarafından nişanlanmış</em> kimse”; <em>Beşik kertme: “Daha beşikte iken anası babası tarafından</em> nişanlama”. Orta Asya Türkleri’nde “beşik kuda”, “kadın kursak kuda” adıyla bilinen “beşik kertmesi” âdeti (Köse 2001: 31) Anadolu’da eskiden beşik kertme, iki aile arasındaki bağların ve dostluğun pekiştirilmesi veya mirasın bölünmemesi için anneler ve babalar arasındaki sözleşmedir. Beşik kertmeye karar verildiğinde aileler arasında, imamın da katıldığı, bir tören düzenlenir, dualar okunur, şerbetleri içilir. Çocuklar büyüyene kadar aileler arasında özel günlerde hediyeleşme olmaktadır.</p>
<p><strong><em>Beşiklik: </em></strong><em>“Beşik yapılmaya, beşik yapımında kullanılmaya</em> uygun”; <strong><em>Beşiklik etmek: “</em></strong><em>Beşik vazifesini, bir şeyin doğup gelişmesine</em> yardımcı olmak”; <strong><em>Beşik salıncak: </em></strong>“Bayram yerinde kullanılan bir tür salıncak” (Eren 1999: 48).</p>
<p><strong><em>Beşikörtüsü </em></strong><em>veya <strong>Beşik çatı</strong>: “İki yana akıntısı olan çatı”, <strong>Beşik tonoz</strong>: “Enine kesiti yarım çember şeklinde olan tonoz”, <strong>Beşik kemer:</strong></em> “Yarım <em>çember şeklinde kemer veya daire kemer”</em> (Hasol 2010: 78).</p>
<p>Beşik kelimesinin gerek mecazi anlamı, gerekse kelime anlamı göz önüne alındığında; çocukların büyütülmesinde kullanılan, hafif, pratik ve basit araçlar halk dilinde beşik olarak anılmakta ve günümüzde kullanımı geleneksel veya modern biçimleri ile devam etmektedir.</p>
<p>Geleneksel yaşam içerisinde beşiğin Türklerde çok eski tarihlerden beri kullanıldığı bilinmektedir. Orta Asya’da yapılan kazılarda M.Ö. 1. Yüzyıla ait bir Hun gömütünde bulunan malzemeler arasında bulunan ahşap parçalar beşik kalıntıları olarak değerlendirilmiştir.</p>
<p>Hunlara ait çeşitli bölgelerdeki kazılarda gün ışığına çıkarılmış ahşap eserler de görülen eğri kesim ve oyma teknikleriyle yapılmış hayvan heykelcikleri ve at koşum takımları bulunmuştur (Çoruhlu 2007: 142). Dolaysıyla, Orta Asya’da yaşayan Türklerin Ahşap süsleme sanatının ileri gitmiş olduğu anlaşılmaktadır.</p>
<p>Genellikle beşik kullanımındaki asıl amaç, çocuğu dış etkilerden korumak, uyumasını hızlandırmak. Üzerine örtülen örtüler ile ışığı kırmak ve beşiğin sallanmasını sağlayarak çocuğun rahatlamasına yardımcı olmaktır (Fotoğraf 1-2). Beşik çeşitlerinde gelenek-görenek ve yaşam şartlarına göre değişikler görülmektedir. Genellikle halk arasında yaygın olarak bilinen ağaç veya metal iskelet beşikler kullanılmıştır. Beşiğin bütün malzemeleri yuvarlak veya ovaldir.</p>
<p>Hiçbir parçasının kesici veya delici özelliği yoktur. İnsan vücudunu herhangi bir biçimde yaralayacak parçası bulunmamaktadır.</p>
<p>Çocuk, beşiğe yörek (jörgek<a href="https://www.altayli.net/kazakistan-ve-turkiyedeki-ahsap-besiklerin-tarihi-sanatsal-ozellikleri.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a>) denilen bir kumaşla sarılmaktadır. Bu kumaş çok geniş olup çocuğu iyice kavramaktadır. Beşik devrilse bile çocuğa zarar gelmesi mümkün değildir.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-75090" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/06/Be%C5%9Fik-01.jpg" alt="" width="800" height="380" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/06/Beşik-01.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/06/Beşik-01-768x365.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p>Orta Asya’da Genel Olarak Beşiğin Biçimi ve Ahşap Beşiklerinin Yapımı</p>
<p>Beşik, az ve çok farklılıklarla dünyanın her bölgesinde kullanılmaktadır. Asıl amaç çocuğun sallanması, sallanarak rahat yatması ve rahat uyuması olduğu için yapı bakımından genellikle birbirilerine benzerler. Genellikle sallanmayı sağlayan iki kasnak, iki kasnağı birbirine bağlayan kollar, tekne biçiminde bir yataktan ve yatak yerinden oluşmaktadır.</p>
<p>Türklerin ata yurdu olan Orta Asya kurganlardan ele geçirilen ağaç işçiliğiyle yapılmış malzemeler Türk Halklarının eski devirlerden itibaren ağaç işçiliğiyle uğraştığını göstermektedir. Beşik işçiliğinde de çeşitli ahşap teknikleri uygulanmış örneklere rastlanır. Orta Asya’da(Kazakistan, Özbekistan) beşikler yapımında genelde yuvarlak satıhlı oyma ve boyama tekniklerini tercih ettiğini görmekteyiz.</p>
<p>Ahşaplarda ahşap zeminin oyulması suretiyle motiflerin kabartma olarak ortaya çıkarıldığı oyma tekniğinin ve üzerine boyayarak iki tekniğin bir arada kullanılmış örnekler yaygındır (Öney 1970: 147), (Fotoğraf 3-4-5).</p>
<p>Beşik yapımında genelde kırmızı renginin tonları, sarı, mavi renginin tonları, bordo, siyah, siyah, kahverengi, altın yaldızlı renkleri ve pembe renkleri boyama tekniğinde kullanılmaktadır.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-75091" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/06/Be%C5%9Fik-02.jpg" alt="" width="800" height="330" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/06/Beşik-02.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/06/Beşik-02-768x317.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p>Beşik, meyveli ağacın yanı sıra dut ve söğüt ağacından yapılır. <strong>Dört ayaklı, düz tahta, yatak ve lazımlık </strong>(<strong>tuvakı, tübek</strong><a href="https://www.altayli.net/kazakistan-ve-turkiyedeki-ahsap-besiklerin-tarihi-sanatsal-ozellikleri.html#_edn3" name="_ednref3"><strong>[3]</strong></a>) (bebeğin tuvaletinin düştüğü bir tür beşik aleti) tutması için yapılan özel delikten ibarettir (Fotoğraf 6­, 7-8). îki yanı ve ayak taraflarının üst kısmı yay şeklindedir ve üzerinde bir yuvarlak destek ile bir birine bağlanmıştır. Ayrıca iki ucunda sallamak için kolları bulunmaktadır (Fotoğraf 6-7-8).</p>
<p><strong>Lazımlıklı (Tuvaklı) beşikler</strong>;</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-75092" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/06/Be%C5%9Fik-03.jpg" alt="" width="800" height="300" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/06/Beşik-03.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/06/Beşik-03-768x288.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p>Alt kısmın kaymaması ve çalkalanmaması için daha ağır olan dut ağacından; iki ayağın üst tarafındaki yay kısmı ve kalın direkler, sallamak için kolları, yukarı taraftan kolay ve hafif sallamayı sağlayan ara destek söğüt ağacından yapılır. Üzeri yazın ince tül, kışın ise kalın kadife kılıflarla örtülür. Bebeğin, oğlan veya kız olmasına göre iki çeşit <strong><em>sumak</em></strong> (bebeğin ön tuvaletinin beşiğe düşmesini sağlayan, ağaçtan yapılmış bir tür beşik âleti) kullanılır (Fotoğraf 9-10­11 ). Şümek, koyun ve keçinin aşık kemiğinden yapılmış alettir. Kemiğin aşık bulunan başını kapalı şekilde bırakılarak çıkıntıları törpülenir. Sonra kemiğin kalın olan ikinci ucu bıçakla keserek, çıkıntılarını törpüledikten sonra yağda kaynatarak kullanılmıştır (Şokparulı 2007: 77).</p>
<p>Beşik aleti;</p>
<p>Erkek çocuk sumağı (Fotoğraf 9). Kız çocuğu sumağı (Fotoğraf 11).</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-75093" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/06/Be%C5%9Fik-04.jpg" alt="" width="800" height="270" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/06/Beşik-04.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/06/Beşik-04-768x259.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p>Beşik, birçok yere, hatta avlu veya tarlada taşınabilir özelliğe sahiptir. Bu, anne için kolaylık sağlamakta, yeri geldiğinde çocuğa bakmanın yanı sıra, başka işleriyle de ilgilenebilmesine imkân yaratmaktadır. Beşiğin biçimi öyle yapılmıştır ki, bebeği sallamak, avutmak, sevmek, ninni söylemek, uyutmak için çok müsaittir.</p>
<p>Çeşitli örtülerle kısmen veya tamamen kapatılması, çocuğu kışın soğuktan, yazın ise sıcaktan, güneşten, rüzgârdan, gürültüden korumuştur. Bu örtü çocuğu dış etkenlerden koruması, özellikle çocuk uyurken dikkati dağıtacak olaylardan uzak tutması bakımından faydalıdır.</p>
<p>Çocuk beşiğe (özel kol- ayak bağı ile) bağlanır. Bu ilk bakışta sanki çocuğa işkence yapılıyormuş gibi görülse de, bağlar çocuğa fazla hareket yapmadan, kendi kol ve ayakları yüzünden ani korku yaşamadan, hiç bir şeye çarpmadan, yattığı yerde yanlış bir şekilde dönmeden, rahat ve sakin uymasına imkân yaratır (Fotoğraf 12-13).</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-75094" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/06/Be%C5%9Fik-05.jpg" alt="" width="800" height="270" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/06/Beşik-05.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/06/Beşik-05-768x259.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p>Beşikte çocuğun ayakları arasına <strong>sumak</strong>, altına <strong>tuvak </strong>yerleştirilmesi nedeniyle çocuğun altı nemlenmez, sırtında pişik oluşmaz, aynı zamanda bunlar üşümemesini sağlar (Fotoğraf 14-15<a href="https://www.altayli.net/kazakistan-ve-turkiyedeki-ahsap-besiklerin-tarihi-sanatsal-ozellikleri.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a>-16).</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-75095" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/06/Be%C5%9Fik-06.jpg" alt="" width="800" height="280" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/06/Beşik-06.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/06/Beşik-06-768x269.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p>Anadolu Beşiklerinin Yapılışı</p>
<p>Beşik işlemesi kolay ve dayanıklı ağaçlar tercih edilmekle birlikte, daha çok abanoz, ceviz, servi, kestane, kızılağaç, kayın vb. ağaçlarından yapılmaktadır.</p>
<p>Anadolu’da varlıklı aileler genelde ceviz ağacından muhteşem oyma tekniğinde yapılmış beşikler kullandıkları biliniyor.</p>
<p>Anadolu beşiklerinin ihtiyaç boşaltım yapım sistemi Orta Asya’daki (Kazakistan) beşiklerinden farklıdır. Erkek (Fotoğraf 17, sağdaki) ve kız çocuğunun teneke ördekleri (Fotoğraf 17-18<a href="https://www.altayli.net/kazakistan-ve-turkiyedeki-ahsap-besiklerin-tarihi-sanatsal-ozellikleri.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a>).</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-75096" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/06/Be%C5%9Fik-07.jpg" alt="" width="800" height="240" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/06/Beşik-07.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/06/Beşik-07-768x230.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p>Anadolu’da (Çorum yöresi) beşiğin baş tarafına sarı renkli türben takma örf âdeti vardır (Fotoğraf 19-20). Halkın inancına göre, çocuğu sarı hastalıktan korurmuş.</p>
<p><strong>Çorum bölgesinden getirilmiş beşik</strong><strong>.</strong><a href="https://www.altayli.net/kazakistan-ve-turkiyedeki-ahsap-besiklerin-tarihi-sanatsal-ozellikleri.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-75097" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/06/Be%C5%9Fik-08.jpg" alt="" width="800" height="400" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/06/Beşik-08.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/06/Beşik-08-768x384.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p>Anadolu’da Selçuklularla gelişen ve orijinal bir üslup yaratan ahşap işçiliği büyük ustalıkla işlenmiş birçok eser ortaya koymuştur. Özellikle ceviz, elma, armut, sedir ağacından yapılarak ahşap malzemede çeşitli teknikler uygulanmıştır. Anadolu Selçuklularının daha çok oyma (kabartma), kündekâri (çatma, geçme), boyama tekniklerini kullandıkları görülür. Yaygın olarak kullanılan oyma tekniğinde motifler, ağaç yüzeyi oyularak kabartma halinde ortaya çıkarılmıştır. Oyma tekniğinin işleniş biçimlerine göre; düz satıhlı derin oyma, yuvarlak satıhlı derin oyma, çift katlı kabartma oyma gibi şekilleri vardır. Ahşap sanatında en çok kullanılan tekniklerden biri olan, motiflerin arasının oyularak desenin ortaya çıkartıldığı oyma ya da kabartma tekniğinde; işlenen motiflerin yüzeyi düz bırakılırsa buna düz satıhlı (yüzeyli) oyma, yuvarlatılırsa yuvarlak satıhlı (yüzeyli) oyma denir (Öney 1970: 141) Ceviz ağacından kasnak altı ve iki yan kısmı bitkisel motif uygulanarak yuvarlak satıhlı (kabartma) oyma işçiliğinde yapılmış beşik örneğini görmekteyiz (Fotoğraf 21 )</p>
<p>Anadolu Selçuklu ahşap işçiliğinde rastlanan kafes tekniği özellikle minber ve mahfil yapımında, minberlerin korkuluk kısımlarında kullanılan bir tekniktir Ahşap kirişlerin geometrik motifler (çokgen, üçgen, yıldız) oluşturacak şekilde bir araya gelerek çakılması sonucunda elde edilir (Öney 1992: 121). Beşiklerin de iki yan kısmında da bu kafes tekniğinin uygulanmış örneklerini görmekteyiz (Fotoğraf 22). Devirlere göre tercihler değişmekle birlikte, oyma, kakma ve kafes gibi diğer ahşap teknikleriyle birlikte kullanılmıştır (Bozer 2002: 913).</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-75098" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/06/Be%C5%9Fik-09.jpg" alt="" width="800" height="380" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/06/Beşik-09.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/06/Beşik-09-768x365.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><strong>Kastamonu </strong>yöresinden getirilen ahşap motiflerin yüzeylerinin aralarının oyulup çıkartılmasıyla gerçekleştirilen ajur tekniğiyle yapılmış beşik örnekleri (Fotoğraf 23-24<a href="https://www.altayli.net/kazakistan-ve-turkiyedeki-ahsap-besiklerin-tarihi-sanatsal-ozellikleri.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a>).</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-75099" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/06/Be%C5%9Fik-10.jpg" alt="" width="800" height="480" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/06/Beşik-10.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/06/Beşik-10-768x461.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p>Urfa’da ajur tekniğiyle yapılmış kasnak altında kalp motifli ve bitkisel süsleme içerisinde kıvrım dallar ve yapraklarla işlenmiş beşik (Fotoğraf 25-26-27).</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-75100" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/06/Be%C5%9Fik-11.jpg" alt="" width="800" height="430" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/06/Beşik-11.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/06/Beşik-11-768x413.jpg 768w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/06/Beşik-11-100x53.jpg 100w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/06/Beşik-11-86x45.jpg 86w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p>Farklı renklerde boyanmış daha çok Orta Asya beşiklerine benzeyen beşikler (Fotoğraf 28-29-30).</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-75101" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/06/Be%C5%9Fik-12.jpg" alt="" width="800" height="380" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/06/Beşik-12.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/06/Beşik-12-768x365.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p>XV. yüzyıldan itibaren madenî beşikler de görülmeye başlamıştır. Altın, gümüş ve bronz beşikler de tarih içinde kullanılmıştır. Maden işçiliğine örnek olarak gösterilen Fotoğrafde tuvak deliği yer almaktadır. Bu tek ve farklı örneğimizdir (Fotoğraf 31).</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-75102 alignleft" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/06/Be%C5%9Fik-13.jpg" alt="" width="300" height="260">Osmanlı Dönemi’nde özellikle sarayda kullanılan beşikler değerli madenlerden ve ağaçlardan yapılmıştır. Bunlardan en ünlüsü Topkapı sarayında sergilenen Altın Beşiktir<em>.</em></p>
<p>Oyularak boşaltılan alana farklı renk, ya da farklı malzemelerin boşa alana uygun olarak hazırlanan parçaların yerleştirmesiyle oluşan kakma tekniği uygulanmış olan Altın beşik İncili örtüsü ve mücevherlerle süslü altın bağırdakları on altıncı asır Türk kakmacılık ve kuyumculuk sanatının şaheserleri arasındadır. Paha biçilememektedir. Örtüsü kül rengi dibadan yapılmış, üzerine inci ve zümrüt işlenerek oturtulmuştur. Beşiğin oya gibi işlenmiş altın yaftaları üzerinde 1475 parça elmas, 1210 parça yakut, 520 parçada zümrüt vardır. İki yan tahtalarındaki zümrüt ve elmaslar çok büyük ve temizdir.</p>
<p>Beşiğin topuzları ve sapı da tamamen mücevheratla örtülmüştür. Yalnız iki topuzunda sekizer elmas, beşer yakut ve on beşer zümrüt vardır. Örtünün üzerindeki incilerin tahmini sayısı 10 milyon kadardır. Beşiğin sekiz bağırdağı ile bağırdak çubuğunda 140 elmas 132 yakut 842 zümrüt vardır. Kakma tekniğiyle yapılmış Altın beşik birçok şehzadenin beşiği olmuştur (Fotoğraf 32-33).</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-75103" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/06/Be%C5%9Fik-14.jpg" alt="" width="800" height="400" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/06/Beşik-14.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2019/06/Beşik-14-768x384.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<h4><span>Sonuç</span></h4>
<p>Çalışmamızda genel olarak Orta Asya ve Anadolu beşiklerinin yapım tekniklerine değinildi. El sanatlarının biri olan beşik yapım sanatını bir bütün olarak ele alırsak, sayısız örneklerle benzer ortaklıklar bulunacağı doğaldır. Çalışmamızda beşik ahşap işçiliğini konu olarak seçip, benzerlikleri mukayese etmeye çabalandık. İlginç ve sırlarla dolu konumuzun daha nice ilmi araştırmalara başlık olacağı açıktır. Kaynak ve beşik örneklerinin eksikliğinden dolayı bu konu ayrıntılı araştırılmamıştır.</p>
<p>Türklerin Ata yurdu olan Orta Asya’dan temelini alarak, Anadolu’da gelişerek beşik sanatı devam etmiştir. Beşikler bir birine benzerlik gösterse de bazı süsleme açısından farklılıklar gösterir. Beşiklerde görülen farklılıklar coğrafya ve yaşam biçiminden kaynaklanmaktadır. Beşik, anne ve çocuk için faydalı olmanın yanı sıra, bu özellikleriyle geçmişte göçebe hayatı yaşayan bütün Türk toplulukları için kolaylık sağlamıştır. Sade ve kullanışlı olarak bugüne kadar da varlığını sürdürmüştür.</p>
<p>Beşiğin en önemli özelliği, bebek ve çocuklar için son derece güvenli olmasıdır. Hangi şartta olursa olsun, çocuğa zarar vermeyecek bir yapıda ve çocuğu yaralamayacak bir biçimde yapılmaktadır. Orta Asya beşikleri, genelde süslemesiz renkli boyalarla yapıldığını örneklerden anlaşılmaktadır. Kazakistan bölgesinin genelinde, özellikle Güney Kazakistan bölgesinde beşik kullanımı hâlen devam etmektedir.</p>
<p>Anadolu’da ise, geçmiş dönemlerde beşiklerin muhteşem ahşap teknikleri uygulanarak işlenmiş beşik çeşitlerinin kullanıldığını söyleyebiliriz. Beşiklerin süslemesi bölgeye göre değişiklik arz etmiştir. Türkiye’de hızlı sanayileşme nedeniyle geleneksel malzemelerin (beşiklerin) yerini sanayi (modern bebek beşikleri) ürünlerinin almıştır. Günümüzde beşik ve beşikçilik el sanatları sona ermek üzere olan araç ve zanaatlar içerisine girmiştir. Bununla birlikte çağımızda çocuklar elde taşındığı için beşik pek kullanılmaz. Onun yerine hafif, pratik ve basit araçlarla ihtiyaç karşılanılmaktadır.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Gulbanu KOSHENOVA</strong></span></a>
</p><p>Ahmet Yesevi Uluslararası Türk-Kazak Üniversitesi, Tarih-Pedagoji Fakültesi</p>
<p><strong>Alıntı Kaynak:</strong> KMÜ Sosyal ve Ekonomik Araştırmalar Dergisi 16 (Özel Sayı II)</p>
<hr>
<div><span><strong>Kaynaklar</strong></span></div>
<div><span>♦ Atalay, Besim (1986), <em>Divanü Lûgat-it-Türk Dizini</em>, İndeks,TDK Yay., Ankara.</span></div>
<div><span>♦ Bekeşov, Sarsenğali (2002), <em>Kazaktın dastürli ağaş oyu öneri</em>, Yayınlanmamış Doktora Tezi, 140 sayfa, Almatı.</span></div>
<div><span>♦ Bozer, Rüstem (2002), <em>Ortaçağ Anadolu Türk Ahşap</em><em> Sanatında Kündekari Tekniği,</em> Türkler, Cilt 7, s. 911 – 916,Yeni Türkiye Yay. Ankara.</span></div>
<div><span>♦ Çoruhlu, Yaşar (2007), <em>Erken Devir Türk Sanatı</em>, Kabalcı Yay., İstanbul.</span></div>
<div><span>♦ Demir, Necati (2002), <em>Karadeniz Bölgesi’nde Beşik / Beşik yapımı,</em> (Makale) <a href="http://www.necatidemir.net/" target="_blank" rel="noopener">www.necatidemir.net</a><em><u>,</u></em> Alıntı tarihi: 25.04.2013.</span></div>
<div><span>♦ Eren, Hasan (1999), <em>Türk Dilinin Etimolojik Sözlüğü</em>, Bizim Büro Basım Evi, Ankara.</span></div>
<div><span>♦ Hasol, Doğan (2010), <em>Ansiklopedik Mimarlık Sözlüğü</em>, Yem Yay., İstanbul.</span></div>
<div><span>♦ Köse, Nerin (2001), <em>Kazakların Gelenek – Görenekleri ile İnanç ve Pratikleri.</em> Milli Folklor Yay.,nu: 14, Folklor Dizisi: 4, Ankara</span></div>
<div><span>♦ Öney, Gönül (1970), <em>Anadolu Selçuklu ve Beylikler Devri Ahşap Teknikleri</em>, Sanat Tar. Yıllığı III., İstanbul.</span></div>
<div><span>♦ Öney, Gönül (1992), <em>Anadolu Selçuklu Mimari Süslemesi ve El Sanatları</em>, Türkiye İş Bankası Kültür Yay., Ankara.</span></div>
<div><span>♦ Şokparulı, Darkembay (2007), <em>Kazaktın Koldanbalı Öneri, </em>Almatıkitap Yay., Almatı</span></div>
<div><span><strong>Dipnotlar:</strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kazakistan-ve-turkiyedeki-ahsap-besiklerin-tarihi-sanatsal-ozellikleri.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Kazakça sözcük.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kazakistan-ve-turkiyedeki-ahsap-besiklerin-tarihi-sanatsal-ozellikleri.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> Kazakça sözcük</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kazakistan-ve-turkiyedeki-ahsap-besiklerin-tarihi-sanatsal-ozellikleri.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> Kazakça sözcük.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kazakistan-ve-turkiyedeki-ahsap-besiklerin-tarihi-sanatsal-ozellikleri.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> Kazakistan, Almatı şehri Merkez Müze arşivindeki lazımlık olarak değerlendirilmiş içi sırlı seramik.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kazakistan-ve-turkiyedeki-ahsap-besiklerin-tarihi-sanatsal-ozellikleri.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> Gazi Üniversitesi, Somut Olmayan Kültür Miras Müzesi arşivinden çekilmiş erkek ve kız çocuklarının beşik ördekleri fotoğrafı.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kazakistan-ve-turkiyedeki-ahsap-besiklerin-tarihi-sanatsal-ozellikleri.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> Gazi Üniversitesi, Somut Olmayan Kültür Miras Müzesi arşivinden.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kazakistan-ve-turkiyedeki-ahsap-besiklerin-tarihi-sanatsal-ozellikleri.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> Gazi Üniversitesi, Somut Olmayan Kültür Miras Müzesi arşivinden.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Mor Cepkenli Kadın</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/mor-cepkenli-kadin</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/mor-cepkenli-kadin</guid>
<description><![CDATA[ Mor Cepkenli Kadın
Nedense eşitlik, özgürlük, kardeşlik ilkeleri ile yola çıkan batılı toplumlarda bile kadınların çoğunluğu, açlık ve yoksullukla mücadele ediyor, fiziksel şiddete maruz kalıyor; sağlık konusunda geri plâna itiliyor. Kadına saygı kültürü ve cinsler arasındaki eşitlik ilkelerinin, Orta Asya Türkleri arasından çıktığını çoğumuz bilmez. Üzülerek belirtiyorum ki özgürlük, eşitlik ilkelerini kendilerine ilke edinmiş atalarımız Türkler, Anadolu’ya yerleşip […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c496c1c172.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:44 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Mor, Cepkenli, Kadın</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="740" height="463" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/02/Mor-Cepken.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/mor-cepkenli-kadin.html">Mor Cepkenli Kadın</a></p>
<p>Nedense eşitlik, özgürlük, kardeşlik ilkeleri ile yola çıkan batılı toplumlarda bile kadınların çoğunluğu, açlık ve yoksullukla mücadele ediyor, fiziksel şiddete maruz kalıyor; sağlık konusunda geri plâna itiliyor.</p>
<p>Kadına saygı kültürü ve cinsler arasındaki eşitlik ilkelerinin, Orta Asya Türkleri arasından çıktığını çoğumuz bilmez. Üzülerek belirtiyorum ki özgürlük, eşitlik ilkelerini kendilerine ilke edinmiş atalarımız Türkler, Anadolu’ya yerleşip Orta Doğu kültürünü benimsedikten sonra müthiş bir yozlaşmanın içine düşmüşler.</p>
<p>“Mor Cepken” unsurunu bilir misiniz? Eski bir Türk geleneği. “Mor Cepken” bilgi ve sevgi dolu, özgürlük ve eşitlik içinde yaşayan Türk Kadını’nın, kendine olan saygısının ve övüncünün belgesi.</p>
<p>“Mor Cepken” evlilikte darda kalan kadının erkeğine karşı kullandığı, boşanma özgürlüğünün bir simgesi. Mâlum Mor renk ihânete uğramış, aldatılmış aşkın rengi. “Mor Çatı Kadın Sığınağı Vakfı” adı oradan geliyor.</p>
<p>Mor Cepken”, Karacaoğlan türkülerinde geçiyor. Mor cepken günümüzde Ege, Akdeniz bölgelerimizde, yaşlı Yörük kadınlarımız tarafından hâlâ biliniyor.</p>
<p>Evli kadın kocası tarafından hor görüldüğünde, bir şekilde Mor Cepken’i giyip herkesin görebileceği bir yere oturuyor. Bu hareketin anlamı: “Ben bu adamı boşadım” demek. O zaman herkes işini gücünü bırakıyor. Analar, ebeler “Mor Cepken” giyen kadının çevresini alıyorlar. Yalnız kalan koca, evinden dışarı çıkamıyor, kahveye gidemiyor; kimsenin yüzüne bakamıyor.</p>
<p>Evlenme çağındaki kızların çeyiz bohçasına önce, “Mor Cepken” konuyor. Ve Yörük Türk kızları sevdikleriyle evleniyorlar. Başlık parası gibi alışkanlıkları yok. Türklerin kadına tanıdığı hakka, özgürlüğe bakın siz!</p>
<p>Bu çok eski geleneği günümüzde uygulayabilecek bir özgür kadının, günümüz toplumunda nasıl karşılanacağını, başına neler gelebileceğini anlatmaya gerek yok; sizler benden iyi bilirsiniz.</p>
<p>Aslında eşinin boşadığı o evli adamın utanması, insan içine çıkamaması gerekiyor değil mi? Öyle ya, kırmızı kartı, af edersiniz mor kartı gören ve oyundan atılan erkek. Ayrıldığı eşinin giydiği mor cepken onun için utançların en ağırı olmalı değil mi? İşte günümüzde maalesef öyle olmuyor. Dinsel, kültürel nedenlerle kadını mal, ikinci sınıf insan olarak gören erkek kısmı, kadınla eşitliği zayıflık olarak kabulleniyor.</p>
<p>Oysa her yiğit Türk erkeğinin bir zamanlar HAN’IMI varmış. Ulu kağan (devlet başkanı) ne demişti? “Biz Türk erkekleri gün gelir en üst makama ulaşabilir, “HAN” bile olabiliriz. Ama eşlerimiz daima ve daima bizim esas “HAN’IM’ızdır.”</p>
<p>Türklerde HAN ‘hükümdar, ulu insan, lider’ demek. ‘HANIM’ ise, Türk toplumsal düzeninde ‘kadın yönetici, kraliçe’ demek.</p>
<p>29 Ekim 1923 tarihinde Ankara’da toplanan Türkiye Büyük Millet Meclisi Cumhuriyet’i ilân etmişti. Hasret ve rahmetle andığım Cumhuriyetimizin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk böylece, bu kaybedilmiş saygınlığı kadına iade etmek için büyük bir adım atmıştı. Atamızın bu gayreti Ortadoğu ülkelerine, hatta dünya üzerindeki bütün Müslüman ülkelere örnek olmuştu. Fakat kadın üzerine başlatılan devrimler, Ata’mızın sonsuzluğa intikali üzerine maalesef sekteye uğradı, uğratıldı. Günümüzde kadının durumu belli. Bazı erkeklerin (!) hizmetçileri, câriyeleri olmuşlar.</p>
<p>Bu arada kadına hakkı olan erdemleri, armağanları sağlayanlara, başta kurucumuz Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere derin minnet duygularımı sunuyorum. Hepimizin Cumhuriyet Bayramı kutlu olsun.</p>
<p>Ali Rıza Saysen’den – (Alıntıdır)</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>İskitler’de Atalar Kültü ve Yurt Kavramı</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/iskitlerde-atalar-kultu-ve-yurt-kavrami</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/iskitlerde-atalar-kultu-ve-yurt-kavrami</guid>
<description><![CDATA[ İskitler’de Atalar Kültü ve Yurt Kavramı
M.Ö. II. Binyıldan başlayıp M. Ö. III. yüzyıla kadar, Doğu Türkistan, Türkistan, Kafkasya, Güney Rusya bozkırları, Karadeniz’in kuzeyi, Balkanlar ve Tuna havzası ile Anadolu’nun kısmi yerlerinde hâkimiyet kuran İskitler’in kimliği konusunda pek çok görüş ortaya atılmıştır[1]. İskitler’in erken dönem Türk topluluklarından birisi olduğu konusunda yazılı ve arkeolojik malzemeler her geçen gün artmakta ve onların proto […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c496a71ab8.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:44 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>İskitler’de, Atalar, Kültü, Yurt, Kavramı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/02/Iskitlerde-Atalar-Kultu.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/iskitlerde-atalar-kultu-ve-yurt-kavrami.html">İskitler’de Atalar Kültü ve Yurt Kavramı</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Doç. Dr. Oktay ÖZGÜL</strong></span></a>
</p><p>M.Ö. II. Binyıldan başlayıp M. Ö. III. yüzyıla kadar, Doğu Türkistan, Türkistan, Kafkasya, Güney Rusya bozkırları, Karadeniz’in kuzeyi, Balkanlar ve Tuna havzası ile Anadolu’nun kısmi yerlerinde hâkimiyet kuran İskitler’in kimliği konusunda pek çok görüş ortaya atılmıştır<a href="https://www.altayli.net/iskitlerde-atalar-kultu-ve-yurt-kavrami.html#_edn1" name="_ednref1"><sup>[1]</sup></a>. İskitler’in erken dönem Türk topluluklarından birisi olduğu konusunda yazılı ve arkeolojik malzemeler her geçen gün artmakta ve onların proto Türk kavmi olduğu konusunda yerli ve yabancı görüşler ağır basmaktadır<a href="https://www.altayli.net/iskitlerde-atalar-kultu-ve-yurt-kavrami.html#_edn2" name="_ednref2"><sup>[2]</sup></a>. XIX. yüzyılın başlarından itibaren Rus arkeologlarının çalışmaları, onlar hakkında yapılan pek çok tartışmayı da beraberinde getirmiştir. Böylesine büyük bir coğrafyada uzun yıllar hâkimiyet kuran bu göçebe toplulukların meydana getirdikleri muazzam sanat eserleri, çok geçmeden batılı bilim adamlarının da ilgisini çekmiş ve böylece Orta Asya’daki önemli krali İskit kurganları açılmış, çoğu yağmalanmış ve çıkarılan altın eserler, başta Hermitage Müzesi olmak üzere Avrupa’nın önemli müzelerine götürülmüştür. Bunlar arasında Rus Çarı I. Petro’nun altın İskit eserleri koleksiyonu, İskit kültür tarihi bakımından büyük bir önem taşımaktadır<a href="https://www.altayli.net/iskitlerde-atalar-kultu-ve-yurt-kavrami.html#_edn3" name="_ednref3"><sup>[3]</sup></a>. Rus arkeologların İskit eserlerine olan ilgisinin en büyük sebeplerinden birisi, ele geçirilen eserlerin altın olması ve büyük bir sanat işçiliğini yansıtmasıdır.</p>
<p>Bozkırda meydana gelen iklim değişikliği (genelde kuraklık) salgın hastalıklar, artan nüfus, boylar arası geçimsizlik, siyasi baskılar ve yeni yurtlar bulma arayışı ile ortaya çıkan göç hareketleri,<a href="https://www.altayli.net/iskitlerde-atalar-kultu-ve-yurt-kavrami.html#_edn4" name="_ednref4"><sup>[4]</sup></a> M. Ö. XIII. asırdan itibaren yoğunlaşmış ve dağınık halde yaşayan proto Türk boyları (İskit halkları) bugünkü Moğolistan coğrafyasından Kazak-Kırgız bozkırı boyunca Fergana Vadisi’nden Hazar ve çevresine göç etmeye başlamışlardır<a href="https://www.altayli.net/iskitlerde-atalar-kultu-ve-yurt-kavrami.html#_edn5" name="_ednref5"><sup>[5]</sup></a>. İskitler, M.Ö. VIII. asırdan itibaren Kafkasya’daki Daryal, Derbent ve Mamison<a href="https://www.altayli.net/iskitlerde-atalar-kultu-ve-yurt-kavrami.html#_edn6" name="_ednref6"><sup>[6]</sup></a> geçitlerini aşmak suretiyle Ön Asya’ya gelmişlerdir<a href="https://www.altayli.net/iskitlerde-atalar-kultu-ve-yurt-kavrami.html#_edn7" name="_ednref7"><sup>[7]</sup></a>. Ön Asya dünyasında köklü siyasi-kültürel değişmelere yol açan Kimmer-İskit akınları doğuda Urartular’ı yıkmış<a href="https://www.altayli.net/iskitlerde-atalar-kultu-ve-yurt-kavrami.html#_edn8" name="_ednref8"><sup>[8]</sup></a>, Orta Anadolu’nun güçlü devleti Frigya’yı tahrip etmiş<a href="https://www.altayli.net/iskitlerde-atalar-kultu-ve-yurt-kavrami.html#_edn9" name="_ednref9"><sup>[9]</sup></a> ve Batı Anadolu’nun altın krallığı Lidya’yı<a href="https://www.altayli.net/iskitlerde-atalar-kultu-ve-yurt-kavrami.html#_edn10" name="_ednref10"><sup>[10]</sup></a> ise bir daha toparlanamayacak duruma getirmiştir. Dönemin güçlü Asur imparatoru Asarhaddon ise, bu saldırılardan kendisini korumak için, çareyi tanrı Şamaş’a yalvarmakta bulmuştur<a href="https://www.altayli.net/iskitlerde-atalar-kultu-ve-yurt-kavrami.html#_edn11" name="_ednref11"><sup>[11]</sup></a>.</p>
<p>Ön Asya dünyasındaki İskit göçlerinin politik ve kültürel hayattaki akislerini yazılı ve arkeolojik kaynaklardan takip etmek mümkündür. Özellikle antikçağ yazarları başta Herodotos<a href="https://www.altayli.net/iskitlerde-atalar-kultu-ve-yurt-kavrami.html#_edn12" name="_ednref12"><sup>[12]</sup></a> olmak üzere, Strabon<a href="https://www.altayli.net/iskitlerde-atalar-kultu-ve-yurt-kavrami.html#_edn13" name="_ednref13"><sup>[13]</sup></a>, Ksenephon,<a href="https://www.altayli.net/iskitlerde-atalar-kultu-ve-yurt-kavrami.html#_edn14" name="_ednref14"><sup>[14]</sup></a> Thukydides<a href="https://www.altayli.net/iskitlerde-atalar-kultu-ve-yurt-kavrami.html#_edn15" name="_ednref15"><sup>[15]</sup></a>, Hippokrates<a href="https://www.altayli.net/iskitlerde-atalar-kultu-ve-yurt-kavrami.html#_edn16" name="_ednref16"><sup>[16]</sup></a>vb. batılı kaynaklar İskitler hakkında detaylı bilgiler sunarken, Pers kaynakları<a href="https://www.altayli.net/iskitlerde-atalar-kultu-ve-yurt-kavrami.html#_edn17" name="_ednref17"><sup>[17]</sup></a>, Asur kaynakları<a href="https://www.altayli.net/iskitlerde-atalar-kultu-ve-yurt-kavrami.html#_edn18" name="_ednref18"><sup>[18]</sup></a> ve Çin kaynakları<a href="https://www.altayli.net/iskitlerde-atalar-kultu-ve-yurt-kavrami.html#_edn19" name="_ednref19"><sup>[19]</sup></a> da onlar hakkında önemli bilgiler aktarırlar.</p>
<p>Doğu Türkistan’dan başlayıp Tuna Havzası’na kadar geniş bir alanda ortaya çıkan bozkır topluluklarında, bağımsızlık düşüncesi etrafında gelişen yeni yurtlar bulma arayışı, bütün dünya tarihini derinden etkilemiştir. Bu anlamda coğrafyanın insanı şekillendirdiğini, insanın yalnızca coğrafyayı isimlendirdiğini ifade etmek sanırım yanlış olmayacaktır. Bu noktadan hareketle İskitler’in kendilerine yurt ararken bir takım fiziki ve coğrafi şartları aradıkları muhakkaktır. Irmak kenarları, bol otlaklar, yüksek platolar ve bozkırlar, İskitlerin yurt seçmede aradıkları stratejik unsurlar olmuştur. Bununla birlikte mevcut şartları sağladıktan sonra asıl mesele, onların coğrafyalara yükledikleri anlamda yatar.</p>
<p>Tarihi ve arkeolojik kaynakların da işaret ettiği gibi atalar kültünün İskit dünyasında çok önemli olduğu bir gerçektir. Bu konu hakkında hem batılı kaynaklar<a href="https://www.altayli.net/iskitlerde-atalar-kultu-ve-yurt-kavrami.html#_edn20" name="_ednref20"><sup>[20]</sup></a>, (başta Herodotos olmak üzere) hem de Karadeniz’in Kuzeyi<a href="https://www.altayli.net/iskitlerde-atalar-kultu-ve-yurt-kavrami.html#_edn21" name="_ednref21"><sup>[21]</sup></a> Moğolistan, Kazakistan, Kırgızistan, Kafkasya bölgesinde Dağıstan-Vladikavkas<a href="https://www.altayli.net/iskitlerde-atalar-kultu-ve-yurt-kavrami.html#_edn22" name="_ednref22"><sup>[22]</sup></a>, Kuban Bozkırı<a href="https://www.altayli.net/iskitlerde-atalar-kultu-ve-yurt-kavrami.html#_edn23" name="_ednref23"><sup>[23]</sup></a> ve Balkanlar’da<a href="https://www.altayli.net/iskitlerde-atalar-kultu-ve-yurt-kavrami.html#_edn24" name="_ednref24"><sup>[24]</sup></a> ortaya çıkan İskit kurganları, önemli veriler sunar.</p>
<p>Eski Türk topluluklarında mezar geleneği ve atalar kültü ile ilgili, çok sayıda araştırma yapılmıştır. Bununla birlikte W. Radloff’tan<a href="https://www.altayli.net/iskitlerde-atalar-kultu-ve-yurt-kavrami.html#_edn25" name="_ednref25"><sup>[25]</sup></a> başlayarak Eski Türk dini ve inançları konusunda çeşitli fikirler ortaya atılmıştır. Yabancı bilim adamlarından başta M. Eliade<a href="https://www.altayli.net/iskitlerde-atalar-kultu-ve-yurt-kavrami.html#_edn26" name="_ednref26"><sup>[26]</sup></a>, V.L.Seroşevsky<a href="https://www.altayli.net/iskitlerde-atalar-kultu-ve-yurt-kavrami.html#_edn27" name="_ednref27"><sup>[27]</sup></a>, olmak üzere, Türk bilim adamlarından Z. Gökalp<a href="https://www.altayli.net/iskitlerde-atalar-kultu-ve-yurt-kavrami.html#_edn28" name="_ednref28"><sup>[28]</sup></a>, A. İnan<a href="https://www.altayli.net/iskitlerde-atalar-kultu-ve-yurt-kavrami.html#_edn29" name="_ednref29"><sup>[29]</sup></a>, H. Tanyu<a href="https://www.altayli.net/iskitlerde-atalar-kultu-ve-yurt-kavrami.html#_edn30" name="_ednref30"><sup>[30]</sup></a>, B. Ögel<a href="https://www.altayli.net/iskitlerde-atalar-kultu-ve-yurt-kavrami.html#_edn31" name="_ednref31"><sup>[31]</sup></a>, H. Güngör<a href="https://www.altayli.net/iskitlerde-atalar-kultu-ve-yurt-kavrami.html#_edn32" name="_ednref32"><sup>[32]</sup></a>, İ. Kafesoğlu<a href="https://www.altayli.net/iskitlerde-atalar-kultu-ve-yurt-kavrami.html#_edn33" name="_ednref33"><sup>[33]</sup></a>, S. Gömeç<a href="https://www.altayli.net/iskitlerde-atalar-kultu-ve-yurt-kavrami.html#_edn34" name="_ednref34"><sup>[34]</sup></a> vb. bilim insanları eski Türk inançlarını ve atalar kültünü tarihsel sosyoloji açısından ortaya koymaya çalışmışlardır. Bununla birlikte adı geçen bilim adamlarının hemen hemen hepsi konuyu, Hun-Göktürk-Uygur vb. devlet olma bilincine erişmiş Türk halkları açısından incelemişlerdir. Yazılı kaynakların yetersiz kaldığı, ancak arkeolojik materyalle desteklenmeye çalışılan İskit topluluklarındaki atalar kültünün yurt edinmedeki rolü biraz ihmal edilmiş olsa gerektir. Konu için ip ucu olabilecek çok sayıda kurgan araştırmasının olduğunu belirtmek gerekir.</p>
<p>Atalar kültüne değinmeden önce İskitler’in yaşadığı coğrafya hakkında biraz bilgi vermek doğru olacaktır. Bilindiği üzere Herodotos, İskitya’yı göçebelerin yaşadıkları <strong>“<em>doğu bozkır bölgesi</em>” </strong>ve çiftçilerin yaşadıkları <strong><em>“batı bölgesi</em></strong><em>”</em> olarak ikiye ayırmıştır<a href="https://www.altayli.net/iskitlerde-atalar-kultu-ve-yurt-kavrami.html#_edn35" name="_ednref35"><sup>[35]</sup></a>.</p>
<p>Çiftçi İskitler Herodotos’a göre, Dinyeper’in aşağılarında, İskitlerin farklı kavimlerinden biri olan Halizonlar ise Buga nehri boyunda yaşamışlardır ki, bu nehir Dinyeper’e yakın bir bölgededir. Herodot, yerleşik hayat tarzı benimseyen çiftçi İskitlerin Halizonlar’dan daha yukarıda, Buga’nın orta ve memba kısmında, oradan batıya Karpatlara ve güneye doğru Tuna’ya kadar yayılarak yaşadıklarını iddia etmiştir. Karadeniz boyundaki kuzey bozkırlarına göç eden Hükümdarlık İskitleri ise, Herodotos’un verdiği sağlam bilgilere göre, Sarmatlarla aralarındaki topraklarda, sınır bölge niteliğindeki Don Nehri’ne kadar yayılmışlardır<a href="https://www.altayli.net/iskitlerde-atalar-kultu-ve-yurt-kavrami.html#_edn36" name="_ednref36"><sup>[36]</sup></a>.</p>
<p>Hükümdarlık İskitya’sının kuzeyinde Gelonlar ve Budinler, doğusunda ise yukarıda belirtildiği üzere Sarmatlar hayatlarını sürdürmüşlerdir. Herodotos, Sarmatlar’ın birçok gelenek bakımından İskitlerden farklı olmasına rağmen, onların İskitlerin dilini konuştuklarını öne sürmüştür<a href="https://www.altayli.net/iskitlerde-atalar-kultu-ve-yurt-kavrami.html#_edn37" name="_ednref37"><sup>[37]</sup></a>.</p>
<p>Herodotos, Kitap IV.19’da <em>“Çiftçi İskitler’in doğusunda, Pantikapes’i geçince, göçebe İskitler sürülerini otlatırlar; toprak sürmez, ekin ekmezler. Ağaçlık bölge dışında bütün bu topraklarda ağaç yoktur. Bu göçebeler gündoğusu yönünde, <strong>Gerrhos </strong>ırmağına kadar uzanan bölgeyi tutarlar ki on dört günlük yol genişliğindedir”,</em> diyerek önemli bir noktanın altını çizer.</p>
<p>Çünkü Gerrhos Irmağı, “Göçebelerin Ülkesi” ile Şahane (krali) İskitler’in ülkesini birbirinden ayırır ve Hypakyris’e dökülür<a href="https://www.altayli.net/iskitlerde-atalar-kultu-ve-yurt-kavrami.html#_edn38" name="_ednref38"><sup>[38]</sup></a>.</p>
<p>Buradan da anlaşılacağı üzere, Gerrhos denilen bu bölge, krali İskitler ile çiftçi İskitler’i ayıran bir sınırdır. Herodotos konu ile alakalı olarak <em>“İskit kral mezarları Gerrhos topraklarında, yani Borysthenes üzerinde gemilerin gidebildikleri son bölgedir. Kralları öldüğü zaman, o bölgede eni boyu bir dörtgen, büyük bir mezar kazarlar ve hazır olduğu zaman ölüyü getirirler</em>”<a href="https://www.altayli.net/iskitlerde-atalar-kultu-ve-yurt-kavrami.html#_edn39" name="_ednref39"><sup>[39]</sup></a>.demektedir.</p>
<p>Herodotos, kralların gömülmesi ile ilgili olarak yine bu ülkeye vurgu yapar, “ölü<em>, bir arabaya konur ve başka bir halk topluluğuna götürülür; teslim alanlar Şahane İskitler’in geleneklerini uygularlar: Bir kulaklarının memesini keserler, başlarını çepeçevre kazırlar, kollarının etini çizerler; alınlarını ve burunlarını yırtarlar, sol ellerine ok saplarlar. Sonra arabanın içindeki kral ölüsü, gene kendi uyruğunda olan bir başka halk topluluğuna götürülür; ilk olarak götürüldüğü yerin ahalisi de peşinden gider. Bütün halk toplulukları dolaştırıldıktan sonra ölü, imparatorluğun en uzak ülkesi olan Gerrhos ülkesine götürülür; mezar orada kazılmıştır. Mezarın içine çimen yayılır, kral üzerine konur; ölü, yere saplanmış mızraklarla çevrilir, üzerine ağaçtan bir gölgelik konur, sazlarla örtülür; mezarın içinde boş kalan geniş yerlere karılarından birisi, elinden içki içtiği kimse, bir aşçı, silahtarı, uşaklarından birisi, bir haberci ve atları, boğulup konulur, kullandığı şeylerden birer tane ve altın kupalar konur (gümüş ve bakır kullanmazlar). Bu tören tamamlanınca herkes mezarın üzerine kürekle toprak atar ve en yüksek tümseği yapmak için birbirleriyle yarış ederler”</em><a href="https://www.altayli.net/iskitlerde-atalar-kultu-ve-yurt-kavrami.html#_edn40" name="_ednref40"><sup>[40]</sup></a>.</p>
<p>İskitler’de ölü mumyalandıktan sonra bir araba ile halk arasında gezdirilirdi. Ölünün aile, akraba ve yakın arkadaşları ile vedalaşması anlamına gelen bu tören sadece hanlar için yapılmazdı, sıradan halk için de aynı tören düzenlenirdi. Bu durum defin merasiminin İskitler ‘de sınıf farkı olmaksızın özel bir öneme sahip olduğunu gösterir. Cenaze merasimleri, bu dünyanın öbür dünyada da devam edeceğine ilişkin inanca bağlı olarak düzenleniyordu. Bu sebeple Eski dağlık Altaylıların inançlarına göre, ölenlerin, güneşin battığı batıda bulunan öbür dünyaya yolculukları sırasında ve orada devamını bulan hayatlarında ihtiyaç duyulabilecekleri her şeye dikkat edilerek, mezarlıkta bulunmasına özen gösterilirdi<a href="https://www.altayli.net/iskitlerde-atalar-kultu-ve-yurt-kavrami.html#_edn41" name="_ednref41"><sup>[41]</sup></a>.</p>
<p>Burada altı çizilmesi gereken bir nokta, krali İskit kurganlarının yoğun olduğu bölgenin, Herodotos’un verdiği bölge hakkındaki bilgiler ile örtüşmesidir<a href="https://www.altayli.net/iskitlerde-atalar-kultu-ve-yurt-kavrami.html#_edn42" name="_ednref42"><sup>[42]</sup></a>. Bununla birlikte bu ölü gömme geleneği Doğu Sakalarında da aynen uygulanmıştır. Altay Sakaları hükümdar kurganlarındaki kurgan buluntuları bu durumu doğrulamaktadır. Yine mezar ve kurgan tasvirlerinin Pazırık Kurganları<a href="https://www.altayli.net/iskitlerde-atalar-kultu-ve-yurt-kavrami.html#_edn43" name="_ednref43"><sup>[43]</sup></a> tipolojisi ile de örtüştüğü anlaşılmaktadır. Coğrafyanın uzaklığı İskitler‘deki ölü gömme geleneği ve toprakla bütünleşme ritüellerini pek değiştirmemiştir.</p>
<p>Atalar kültü; ölmüş ataları tazim ve onlar için adaklar adama inanç ve geleneği olarak tanımlanabilir. Ölen ataların ruhlarının geride kalanlara iyilik ya da kötülüklerinin dokunabileceği inancı, onlara karşı duyulan şükran duygusu, atalar kültünün temelini meydana getirir<a href="https://www.altayli.net/iskitlerde-atalar-kultu-ve-yurt-kavrami.html#_edn44" name="_ednref44"><sup>[44]</sup></a>. Eski Türk topluluklarında olduğu gibi, İskitlerde de baba ve umumiyetle atalar, öldükten sonra dahi, ruhları vasıtasıyla, ailedekileri korumağa devam ettiklerinden, onlara karşı duyulan şükran duygusu, onların bozkır kültürünü yaşatmalarında önemli olmuştur. Başlangıçta ölmüş önemli kişilere ve atalara saygı ile ortaya çıkan ve onların ruhlarına olan sevgi ve inancı simgeleyen <strong><em>“atalar kültü”,</em></strong> İskit topluluklarında farklı bir kimliğe bürünerek yaşamıştır. Bu konu hakkında son dönem Saha-Yakut araştırmacılarından V. Vasilyev şunları söylemektedir;</p>
<p><strong><em>“Atalar kültü, animizm, fetişizm, totemizmin çeşitli biçimlerine bürünerek doğanın canlı bir varlık olarak algılanmasında önemli bir katkıda bulunmuştur. Yalnızca boy varlığının devam ettirilmesi var oluş nedenini anlamlaştırmaktadır. İşte bu biçimde dinin ikinci değeri olan ve doğanın önemli bir katmanını meydana getiren insan kültü ortaya çıkmaktadır”.</em></strong><a href="https://www.altayli.net/iskitlerde-atalar-kultu-ve-yurt-kavrami.html#_edn45" name="_ednref45"><strong><sup>[45]</sup></strong></a></p>
<p>İskitler’deki atalar kültü ve cenaze merasimleri ile ilgili belki de en önemli antik kaynak Herodotos’tur. Herodotos, kitabında İskitlerin geleneklerine ne kadar bağlı olduklarını, tanrılarına kurban adadıklarını, bazı nehir ve tepeleri kutsadıklarını, yemin ve kan kardeşlik merasimlerini, savaş taktiklerini ve onların üzerinde yaşadıkları coğrafyayı çok detaylı bir biçimde açıklar. (Kitap, IV. Kitap I, 15-16-103-106-201-206, Kitap III, 93,1169) Ayrıca Herodotos Kitap, IV, 71’de onların defin merasimleri konusunda çok ilgi çekici bilgiler sunar.</p>
<p>Bununla birlikte İskitler’in atalarına duydukları saygı ve onların ruhlarına olan inançlarını anlatmada en çarpıcı örnek hiç şüphesiz. Darius’un İskitya seferine çıktığı sırada İskitler ile Persler arasında cereyan eden diplomatik haberleşmedir. Pers imparatoru Darius (M.Ö. 522-486), doğu Sakalarına (Saka tigrakhauda) karşı bir sefer yaptıktan sonra<a href="https://www.altayli.net/iskitlerde-atalar-kultu-ve-yurt-kavrami.html#_edn46" name="_ednref46"><sup>[46]</sup></a>, batıya, Karadeniz İskitleri‘ne karşı askeri bir harekât düzenlemeye karar vermiştir. Sefer için gerekli hazırlıkları bitiren kral Darius, Anadolu üzerinden hareket ederek batıya doğru yönelmiştir. Samoslu Mandros’un yaptırdığı köprüden İstanbul boğazını geçerek, Trakya’ya doğru hareket etmiştir.<a href="https://www.altayli.net/iskitlerde-atalar-kultu-ve-yurt-kavrami.html#_edn47" name="_ednref47"><sup>[47]</sup></a> Tuna nehrini geçtikten sonra Karadeniz’in kuzeyinde doğuya doğru ilerleyen Persler‘in karşısında İskitler, geri çekilme kararı almıştır. Bozkır savaş taktikleri uyarınca ve bir plan dâhilinde sahte ricat taktiği uygulayan İskit ordusu, geçtikleri yerlerdeki buğday tarlalarını ve su kaynaklarını kullanılamaz hale getirerek, Pers ordusunu yıpratıp bozguna uğratmak istiyorlardı<a href="https://www.altayli.net/iskitlerde-atalar-kultu-ve-yurt-kavrami.html#_edn48" name="_ednref48"><sup>[48]</sup></a>.</p>
<p>Darius, Tuna Irmağı’nı geçtikten sonra, Oaros/Dinyeper civarına gelmiştir. Bu arada kuzeye doğru çekilen İskitler, bu saldırı planı karşısında kendi yurtlarına dönmeye başladıklarında tekrar Persler’le karşılaşırlar. Ancak planları gereği Pers ordusu ile karşılaşmak istemeyen İskitler, onların önünden sürekli kaçarak oyalama taktiğine devam ediyorlardı. Arada bir ani saldırılar ile psikolojik bir kargaşa ortamı yaratmaya çalışan İskitler, yavaş yavaş başarıya ulaşmayı hedefliyorlardı. Bu durumdan sıkılan ve iyice yorulan Persler, geri çekilmeyi düşünmeye başlamışlardır. Kral Darius İskitler’i sıcak savaşın içine çekmek için, İskit kralı İdanthyrsos’a bir atlı ile haber gönderir:</p>
<p><strong><em>“Ey garip adam, yapabileceğin başka iki şey varken niçin boyuna kaçıyorsun? Eğer kendini bana karşı koyabilecek kadar güçlü sayıyorsan ona göre davran, kaçmayı bırak, savaşa gir; yok eğer kendini daha aşağı görüyorsan gene boyuna yürümekten vazgeç; efendine haraç olarak toprak ve su getir, huzuruna çık”.</em></strong></p>
<p><strong><em>Skyth kralı İdanthyrsos, şu cevabı gönderir:</em></strong></p>
<p><strong><em>“İranlı, işte benim kanaatim: Beni hiç kimse ne korkutabilir ne de önünden kaçmaya zorlayabilir; senden de kaçtığım yok: Şimdiye kadar yapmış olduğum şey, barış zamanında da her zaman yaptığım şeydir. Neden hemen savaşa girmiyorum, onu da sana açıklayayım:</em></strong></p>
<p><strong><em>Bizim ne kentimiz var ne de bir tek dikili ağacımız ki elden gitmesin, ya da yakılıp yıkılmasın diye korkup hemen savaşa girelim; ama siz eğer ile de savaşmak istiyorsanız, bizim atalarımızın mezarları var; onları bulun, onlara el kaldırın, o zaman görürsünüz, mezarlarımız için dövüşüyor muyuz dövüşmüyor muyuz</em></strong><em>?</em></p>
<p><strong><em>Ama daha önce ve keyfimiz istemediği sürece sizinle savaşmayacağız. Bu konu bu kadar. Efendilik konusuna gelince, ben yalnız iki efendi tanıyorum; atam Zeus ve Skyth’lerin ‘kraliçesi Hestia. Ve bir de haraç olarak istediğin ekmek ve su yerine sana layık olduğun şeyleri göndereceğim; mademki kendini benim efendim sayıyorsun, senin bu palavrana cevap olarak, ağla diyorum sana</em></strong><em>“.<a href="https://www.altayli.net/iskitlerde-atalar-kultu-ve-yurt-kavrami.html#_edn49" name="_ednref49"><sup><strong>[49]</strong></sup></a> </em>“Darius, birçok defa İskitler ‘in tuzağına yakalandıktan sonra, sonunda kıtlık içine düştüğünü gördü. O zaman İskit kralları durumu anlamışlardı, Darius’a bir çavuşla armağanlar yolladılar: <strong><em>Bunlar, bir kuş, bir fare, bir kurbağa ve beş tane de oktu.</em></strong> İskitler tarafından gönderilen bu armağanlar Persler tarafından şu şekilde yorumlanmıştır; <strong><em>“İranlılar, eğer kuş olup uçmazsanız, fare olup yerin altına girmezseniz ve kurbağa olup bataklığa atlamazsanız, yurdunuza dönemeyeceksiniz; oklarla vurulup öleceksiniz”<a href="https://www.altayli.net/iskitlerde-atalar-kultu-ve-yurt-kavrami.html#_edn50" name="_ednref50"><sup>[50]</sup></a>.</em></strong></p>
<p>Herodotos’tan da anlaşılacağı gibi, İskitler’in yıpratıcı savaş taktikleri karşısında iyice dağılmaya başlayan Pers ordusu, geri çekilmeye karar vermiş sonunda, kral Darius, askerlerini Tuna Nehri’nden öteye geçirmeyi başarmıştır. Bu durum bu savaştan Pers ordusunun bir başarı elde edemediğini gösterir<a href="https://www.altayli.net/iskitlerde-atalar-kultu-ve-yurt-kavrami.html#_edn51" name="_ednref51"><sup>[51]</sup></a>.</p>
<p>Yukarıdaki bilgilerden de anlaşılacağı gibi, İskitler’in Persler’e karşı vermiş olduğu cevap çok anlamlıdır. Kendilerinin yeryüzünde ne bir şehirleri olduğunu ne de servetleri olduklarını ifade etmişlerdir. Atalarına karşı duymuş oldukları sevgi, saygı ve onların ruhlarına olan şükran duygularının çok önemli olduğunu ifade eden İskitler, yalnızca onların mezarlarına yapılacak olan saldırılar karşısında savaşa gireceklerini söylemişlerdir. Buradan İskitler’in neden Kırım ve Karadeniz’in çevresini yurt belledikleri ortaya çıkıyor. Kırım yarımadasında İskit krali mezarları ve kurganların sayısının çok olması, bölgenin o dönemde bile, İskitler tarafından kutsanan bir yurt olduğunu ortaya koymaktadır<a href="https://www.altayli.net/iskitlerde-atalar-kultu-ve-yurt-kavrami.html#_edn52" name="_ednref52"><sup>[52]</sup></a>.Çünkü onların inancına göre, atalar ruhu onları koruyordu. Onların mezarlarına yılın belli günlerinde kurbanlar adamak ve onları kutsamak çok önemli idi. Bu durumda İskitler’in Karadeniz’in kuzeyini yurt tutmalarında; fiziki coğrafya şartlarının yanı sıra atalar kültünün de ağır bastığını ifade edebiliriz.</p>
<p>İskitler’deki atalar kültünün toprağı anlamlaştırmaya yol açtığı ve onun için savaşma duygusunun bir gereklilik olduğu konusunda çarpıcı örneklerinden birisi de İskitler’in devamı kabul edilen Batı Hunları’nda yaşanmıştır. Hun imparatoru Attila, Hun hükümdar ailesi mezarlarının Bizans’ın Margos piskoposu tarafından açılarak soyulmasını içine sindirememiş ve I. Balkan seferine çıkmıştır<a href="https://www.altayli.net/iskitlerde-atalar-kultu-ve-yurt-kavrami.html#_edn53" name="_ednref53"><sup>[53]</sup></a>. Buradan da anlaşılacağı üzere, bozkır kavimlerindeki yurt kavramının oluşmasında atalar kültü ve krali mezarlar, büyük bir rol oynar.</p>
<p>M.Ö. XIII. asırdan itibaren çok geniş coğrafyalara yayılan İskit topluluklarının yurtlarını, yani uzun yıllar kaldıkları toprakların sınırlarını belirlemenin en önemli yolu; şüphesiz onların kültürünü en şekilde yansıtan kurgan araştırmalarından geçer. Göçebe hayat yaşayan İskitler’in özellikle doğu kısımlarına (Sakalar) ait kurganlar, Sir-i Derya (Seyhun) Havzası Fergana Havzası, Moğolistan, Kazakistan, Kuzey Hindistan ve Pamir vb. yerlerde ortaya çıkarılmıştır<a href="https://www.altayli.net/iskitlerde-atalar-kultu-ve-yurt-kavrami.html#_edn54" name="_ednref54"><sup>[54]</sup></a>. Bu kurganlar, Tunç Çağı’nın sonundan başlayarak M.Ö. III. asra kadar bahsi geçen yerlerde yayılım göstermekle birlikte, Hun ve Göktürk döneminde de karakteristik özelliklerini devam ettirmişlerdir<a href="https://www.altayli.net/iskitlerde-atalar-kultu-ve-yurt-kavrami.html#_edn55" name="_ednref55"><sup>[55]</sup></a>.</p>
<p>İskit kurgan dağılımına baktığımız zaman genelde hükümdarlık kurganlarının olduğu bölgelerde (Kuzeybatı Moğolistan, Kazakistan, İli Ve Çu Havzası, Fergana Havzası, Altay, Güney Sibirya, Pamir Bölgesi, Kuban Havzası, Tanais, Kelermes, Olbia, Panticapeum, Tuna Havzası vb) kült alanlarının yoğun olduğunu görürüz. İskit boyları kurganların yanına diktikleri steller ve dikili taşlar ile o bölgenin kendileri için kutsal mekânlar olduğunu belirtmek istemişlerdir. Bunun en güzel örneklerinden birisi Kuzeybatı Moğolistan’daki Hanuy Vadisi’ndeki geyikli taşların olduğu kült alanıdır. M. Ö. XIV-VII. asırlara ait<a href="https://www.altayli.net/iskitlerde-atalar-kultu-ve-yurt-kavrami.html#_edn56" name="_ednref56"><sup>[56]</sup></a> Deer Stone/Geyiklitaşlar, İskitler’in erken dönemine tarihlenir. Burada 2017 yılında A. Ceylan başkanlığında yapmış olduğumuz yüzey araştırmalarında, stellerce çevrelenen kült alanının İskit topluluklarınca ne kadar kutsandığını müşahede ettik. Son derece korunaklı ve su bakımından çevreye göre daha zengin olan bu kült alanındaki büyük bir Hun kurganının varlığı da son derece önemlidir. Çünkü bu bölge kült alanlarından da anlaşılacağı üzere, İskitler’den sonra gelen diğer Türk boyları tarafından da kutsal kabul edilmiş ve bu boylar o bölgeleri, kendi yaşam alanlarının çekirdeği yapmak istemişlerdir<a href="https://www.altayli.net/iskitlerde-atalar-kultu-ve-yurt-kavrami.html#_edn57" name="_ednref57"><sup>[57]</sup></a>. Bu nedenle İskitler’in atalarına karşı duydukları inanç ve saygı, onlar için çok büyük ölçekli han mezarları yapmaya sevk etmiş ve onların ruhlarının kendilerini ömür boyunca koruyacaklarına inanmışlardır. Bölgenin stratejik açıdan önemli olması ve atalar kültünün devamlılığına bağlı olarak İskitlerden sonra gelen Hun kabileleri tarafından da kutsal sayılmış, Göktürkler çağında ise bölge, <strong><em>Ötüken</em></strong> olarak isimlendirilmiştir. Buna ilaveten Ötüken bölgesindeki ilk şehircilik faaliyetleri, yine bu kült alanlarında ve onlara yakın yerlerde kurulmuştur. Demek ki bozkırda fiziki yapının öngördüğü şartlar yanında atalar kültü de, Göktürk ve Uygur Çağı’nda yerleşim yerlerinin ortaya çıkmasında belirleyici olmuştur. İskit, Hun ve Göktürklerce kutsal kabul edilen Ötüken, isim olarak, Köl Tigin: Güney 3, 4, 4, 8, 8; Doğu 23.,Bilge Kağan: Kuzey 2, 3, 6, 19. Tonyukuk: 15, 17. Şine Usu: Kuzey 2; Doğu 7, 9, 11; Güney 4. Terhin: Doğu 3; Güney 5, 6; Batı 1, 2, 4, 5, 5. Hoyto- Tamir: I, 3 ve VII, 2. yazıtlarında geçmektedir<a href="https://www.altayli.net/iskitlerde-atalar-kultu-ve-yurt-kavrami.html#_edn58" name="_ednref58"><sup>[58]</sup></a>.</p>
<p>İskitler‘in yurt arayışlarında ısrarcı oldukları bir başka yer ise Kazakistan topraklarıdır. İskitler M.Ö. I. Binden itibaren bu topraklarda yaşamaya başlamışlardır. Kazakistan’ın hemen hemen her tarafında özellikle Güney Kazakistan’da İskitlerden kalma kurganlara rastlanmaktadır<a href="https://www.altayli.net/iskitlerde-atalar-kultu-ve-yurt-kavrami.html#_edn59" name="_ednref59"><sup>[59]</sup></a>. Bölgede İskit dönemi kurganların yanı sıra mezarlık ve kült alanlarının fazlalığı, İskitler’in bölgede kalıcı olma çabalarını ifade eder. Almatı yakınlarında 1969 yılında K. Akişev tarafından ortaya çıkarılan ve İskitler’e ait <strong><em>“Altın Elbiseli Adam”</em></strong> büyük bir önem taşımaktadır<a href="https://www.altayli.net/iskitlerde-atalar-kultu-ve-yurt-kavrami.html#_edn60" name="_ednref60"><sup>[60]</sup></a>. Zira bu bölgede daha sonra pek çok İskit hükümdar kurganı ortaya çıkmış ve yeni “altın elbiseli adam” heykelleri bulunmuştur. M.Ö. V-IV. asra tarihlenen ve hükümdar ailesine mensup olduğu anlaşılan altın elbiseli adam kurganları İskitler‘in o dönemde Kazakistan coğrafyasını yurt edinme çabalarına bir başka kanıttır. Günümüzde bile, Kazaklar altın elbiseli adam kurganlarına çok saygı duymakta ve kendilerini Sakalar’ın soyundan saymaktadırlar.</p>
<p>Doğu Türkistan’dan başlayarak bütün Asya, Kafkaslar, Güney Rusya ve Karadeniz’in kuzeyi ile Tuna havzası boyunca büyük çoğunluğu göçebe hayat tarzını benimseyen İskitler‘in yurt arayışlarında atalar kültünün önemli olduğu yadsınmaz bir gerçektir.</p>
<p><span><strong>Sonuç ve Değerlendirme</strong></span></p>
<p>Eskiçağlarda yerleşik toplumların yurt arayışları ile göçebe toplumların yurt arama düşüncesi farklı şekilde gelişim göstermiştir. Yerleşik toplumlarda (Pers-Lidya-Frig-Grek-Hint-Çin vb) tarımsal faaliyetler, servet birikimi, kurumsal yapılar, yazı ve dil etrafında şekillenen medeniyet unsurları, zamanla toplumların yerleştikleri bölgeleri yurt edinmelerinde milli bir şuurun ortaya çıkmasını sağlamıştır. Özellikle yazılı kültürün ortaya çıkmasından sonra, bir milli kimlik ve devlet düşüncesi ortaya çıkmaya başlamıştır. Bunun en açık örneği Persler‘de görülür. Aryan kabilelerin bugünkü İran topraklarına yerleşmelerinde, yerleşik yaşam unsurları, askeri başarılar ve yazı çok önemli olmuştur.</p>
<p>Ancak göçebe toplumlarda özellikle İskitler’de ve erken dönem Türk topluluklarında yurt ve vatan düşüncesi yerleşik yaşam unsurlarından çok daha farklı bir biçimde gelişim göstermiştir. Göçebe yaşamdan dolayı yazıya geç geçmeleri, büyük coğrafyalarda ve dağınık bir biçimde yaşamaları, onların toprakla olan manevi bağlarını atalar kültü üzerinden yürütmelerine sebep olmuştur. Göçebe halde yaşayan bir İskit insanının tek düşüncesini, bozkırda hayatta kalma oluştururken, yerleşik hayatı benimsemiş bir Lidyalı ya da Grekli için ise mal ve servetini çocuklarına miras bırakabilmek, esas olmuştur. Yerleşik kültürler ile göçer kültürler arasındaki bu farklılık, ileride Ön Asya ile klasik Batı Dünyası arasındaki belki de en keskin ayrımı ifade edecektir. Ölüler kültü, mezarları için savaşma düşüncesi, bozkır yaşam biçimi, İskitler‘de toprak-yurt düşüncesinin yerleşmesine sebep olmuştur. Yazılı ve arkeolojik kaynaklardan da anlaşılacağı üzere, krali İskit kurganlarının yoğun olduğu yerler, aynı zamanda onların atalarına kurban kestikleri, dini merasimler düzenledikleri ve birlik-beraberliklerini pekiştirdikleri yerlerdi. Bu yerler için gerektiği zaman savaşıyorlar, bir birleri ile kavga edebiliyorlar ve gerektiğinde ortak düşman etrafında birleşebiliyorlardı. Onlardaki atalar inancı ve koruyucu ruhlar, coğrafyanın vatanlaştırılmasında en önemli etkenler oluyordu. Şüphesiz politik sebepler, iklim şartları, askeri mücadeleler de İskitler‘in yurt arayışında önemli olsalar da, asıl önemli sebep o dönemde atalar inancının şekillendiği yerleri koruma düşüncesidir.</p>
<p>İskitler‘in yurt arayışlarında adeta bir belirteç olan kült alanlarının ortak özellikleri, önemli yol güzergâhları (İpek Yolu) vb, üzerinde yer almaları, korunaklı olmaları, su kaynakları ve otlak bakımından zengin olmalarıdır. Bozkırda ilk Türk şehirlerinin kurulduğu yerler, aynı zamanda krali İskit kurganlarının olduğu yerlerdir. Kurganların yoğun olduğu bu bölgelerin (Orhun ve Selenge Havzası, Altay, Arzhan, Saymalıtaş, İli ve Çu Vadisi, Esik, Kırım vb) arkeolojik verileri dikkatle incelendiği zaman, kültürel bir devamlılıktan rahatlıkla söz edilebilir.</p>
<p>İskitler’den sonra Orta Asya bozkırlarında hüküm süren göçer boylar, zamanla bozkırdaki atalar kültüne izafe edilen kült alanlarını öğrenecekler, bu yerlerin stratejik durumunu kavrayacaklar ve kutsal olan bu mekânlarda kendi inançlarını sürdüreceklerdir. İskitler’den başlayarak bu yerlerdeki arkeolojik verilerin bir devamlılık arz etmesi bunu gösterir. Yukarıda izah ettiğimiz gibi Moğolistan Hanuy Vadisi’nde İskit dönemine tarihlenen birçok kurganın yanı sıra, aynı alanda Hun kurganların da yer alması ve hemen yanı başlarında Göktürk kurganlarının ve kült alanlarının olması, bu bölgelerin kutsal mekânlar oldukları için tercih edildiklerini gösterir. Yoksa bozkırda M. Ö. VIII. asırdan başlayıp sanki ezberlenmişçesine M. S. VIII. asra kadar bin yıllık bir zaman diliminde bozkır topluluklarının aynı yerleri yurt tutmalarındaki amaç başka ne olabilir?</p>
<p>Türk kültürünün erken evrelerinde (Kimmer-İskit) ortaya çıkan atalar kültünün zamanla gelişim gösterdiği ve bozkırda bir süreklilik arz ettiği görülür. Erken dönem Türk boylarından (Hun-Göktürk- Uygur-Kırgız vb) itibaren diğer Türk boyları ve Oğuzlar arasında da atalar kültüne çok değer verildiğini ve belirli yaşam alanlarının önemli olduğunu yazılı ve arkeolojik kaynaklardan anlayabiliyoruz. Selçuklu Türkeri’nin atalar kültüne çok kıymet verdikleri, Anadolu’nun birçok şehrindeki kümbetlerden (kurgan) ve kümbet etrafındaki mezar taşlarından bellidir. Bugün Anadolu’da Selçuklu mahallelerinden, Selçuklu konut tipinden ve özel mülkiyet mimarisinden söz etmek mümkün değildir. Ancak onların atalarına duydukları saygı ve minneti ifade etmek için yaptıkları kümbetler bütün ihtişamları ile ayakta durmaktadır. (Erzurum’da Üç Kümbetler, Kayseri’de Döner Kümbet, Erzincan’da Mama Hatun Kümbeti vb) Çünkü onlar tıpkı İskitler, Hunlar, Göktürkler gibi bireysel mülkiyet kavramlarının geçici olduklarını, ancak toplumsal hafızada yer edinmiş atalar kültünü yansıtan abidelerin ve kurgan alanlarının kalıcılığının farkındaydılar. Bu yüzden sonsuza dek bilinmeleri ve hatırlanmaları için kendi beylerinin ruhlarını ölümsüz kılmak adına bu anıtları yapmışlardır.</p>
<p>Başka kültürlerde de buna benzer örnekler vardır. Bu anlamda Mısır’da Piramitler, İran’da Cyrus’un anıtsal mezarları örnek olarak verilebilir. Bu örneklerde yer alan mezar yapıları ve tapınak alanları, aynı zamanda iki farklı kültür arasındaki derin bir ayrışmayı da gösterir. Yerleşik uygarlıkların (Mısır-Roma-Yunan vb) inanç, kültür ve mimari anlayışları çok büyük ölçekli kurumsal yapılar (devlet-rahipler sınıfı) ile korunurken; göçer uygarlıkların mezar ve mimari anlayışları daha mütevazı bir şekilde gelişmiştir. Hatta ilk zamanlar estetik kaygısı olmadan ve bir tarza yönelmeden ortaya çıkmıştır. Bunun en bariz örneği kurganların yerleşik hayattaki gelişmiş biçimi olan kümbetlerde görülür.</p>
<p>Hemen hemen bütün kümbetlerin süslemelerindeki motifler, Orta Asya şaman-kam inanç gelenekleri ile ilgilidir. Bu motiflerde yeraltı ve gökyüzü yolculuğunda insanlara refakat eden kuş şeklinde koruyucu yaratıklar ve on iki hayvanlı Türk takvimindeki hayvan tasvirleri yer alır. Bu durum, İslam olan Selçuklu Türklerinde bile atalar kültünün ne kadar canlı bir şekilde yaşadığını gösterir. Günümüzde Türkistan ve Doğu Avrupa coğrafyasına baktığımız zaman İskitler’e ait krali kurganların olduğu yerlerde (Kazakistan, Saha/Yakut, Kırım) İskitler‘in soyundan geldiklerini iddia eden insanların olduğu görülmesi, atalar kültünün toprakları vatanlaştırmadaki rolüne işaret eder.</p>
<p>Modern hayatta bile kırsaldan biri şehirde yaşayıp öldükten sonra, doğduğu memlekete götürülmeyi ister. Bunun sebebi, atalarının mezarlarının yanına gömülme isteği ve onların ruhları ile birlikte olma düşüncesidir. Dolayısı ile ölmeden önce <strong><em>“beni yurduma götürün”</em></strong> türündeki toplumumuzdaki temenniler, Türk toplumundaki binlerce yıldır süregelen atalar kültünün, İslami bir biçim almış şeklinden başka bir şey değildir.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Doç. Dr. Oktay ÖZGÜL</strong></span></a>
</p><p>Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü Eskiçağ Tarihi Anabilim Dalı. 25240 Yakutiye/Erzurum.oktayozgul@hotmail.com</p>
<p><strong>Alıntı Kaynak:</strong> Türkiz Dergisi, Yıl: 9 Sayı: 47 Mayıs-2018</p>
<hr>
<figure aria-describedby="caption-attachment-80248" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-80248" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/02/Oktay-%C3%96zg%C3%BCl-1.jpg" alt="" width="1000" height="660" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/02/Oktay-Özgül-1.jpg 1000w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/02/Oktay-Özgül-1-768x507.jpg 768w" sizes="(max-width: 1000px) 100vw, 1000px"><figcaption class="wp-caption-text"><center><strong><span>M.Ö. I. Binde İskit yayılımı ve Krali Kurganlar</span></strong></center></figcaption></figure>
<figure aria-describedby="caption-attachment-80249" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-80249" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/02/Oktay-%C3%96zg%C3%BCl-2.jpg" alt="" width="1000" height="1400" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/02/Oktay-Özgül-2.jpg 1000w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/02/Oktay-Özgül-2-768x1075.jpg 768w" sizes="(max-width: 1000px) 100vw, 1000px"><figcaption class="wp-caption-text"><center><span><strong>Altın Elbiseli Adam, Esik Kurganı-Kazakistan M.Ö. V-IV. Yy</strong></span></center></figcaption></figure>
<figure aria-describedby="caption-attachment-80250" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-80250" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/02/Oktay-%C3%96zg%C3%BCl-3.jpg" alt="" width="1000" height="650" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/02/Oktay-Özgül-3.jpg 1000w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/02/Oktay-Özgül-3-768x499.jpg 768w" sizes="(max-width: 1000px) 100vw, 1000px"><figcaption class="wp-caption-text"><center><span><strong><span>Arzhan Kurganları M. Ö. IX. yy. /TUVA-Uyuk Vadisi, G. Caspari, T. Sadykov, J.Blochin, I. Hajdas’ten</span></strong></span></center></figcaption></figure>
<figure aria-describedby="caption-attachment-80251" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-80251" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/02/Oktay-%C3%96zg%C3%BCl-4.jpg" alt="" width="1000" height="650" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/02/Oktay-Özgül-4.jpg 1000w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/02/Oktay-Özgül-4-768x499.jpg 768w" sizes="(max-width: 1000px) 100vw, 1000px"><figcaption class="wp-caption-text"><center><span><strong>Arzhan Kurganları M. Ö. IX. yy. /TUVA-Uyuk Vadisi, G. Caspari, T. Sadykov, J.Blochin, I. Hajdas’ten</strong></span></center></figcaption></figure>
<figure aria-describedby="caption-attachment-80252" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-80252" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/02/Oktay-%C3%96zg%C3%BCl-5.jpg" alt="" width="1000" height="650" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/02/Oktay-Özgül-5.jpg 1000w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/02/Oktay-Özgül-5-768x499.jpg 768w" sizes="(max-width: 1000px) 100vw, 1000px"><figcaption class="wp-caption-text"><center><strong><span>Güney Kazakistan Kurganları</span></strong></center></figcaption></figure>
<figure aria-describedby="caption-attachment-80253" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-80253" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/02/Oktay-%C3%96zg%C3%BCl-6.jpg" alt="" width="1000" height="750" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/02/Oktay-Özgül-6.jpg 1000w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/02/Oktay-Özgül-6-768x576.jpg 768w" sizes="(max-width: 1000px) 100vw, 1000px"><figcaption class="wp-caption-text"><center><strong><span>Pazırık Kurganları M.Ö. V-IV. yy. Altaylar</span></strong></center></figcaption></figure>
<figure aria-describedby="caption-attachment-80254" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-80254" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/02/Oktay-%C3%96zg%C3%BCl-7.jpg" alt="" width="1000" height="1300" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/02/Oktay-Özgül-7.jpg 1000w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/02/Oktay-Özgül-7-768x998.jpg 768w" sizes="(max-width: 1000px) 100vw, 1000px"><figcaption class="wp-caption-text"><center><strong><span>Pazırık Halısı / Rudenko</span></strong></center></figcaption></figure>
<figure aria-describedby="caption-attachment-80256" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-80256" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/02/Oktay-%C3%96zg%C3%BCl-8.jpg" alt="" width="1000" height="450" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/02/Oktay-Özgül-8.jpg 1000w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/02/Oktay-Özgül-8-768x346.jpg 768w" sizes="(max-width: 1000px) 100vw, 1000px"><figcaption class="wp-caption-text"><center><strong><span>Solokha Kurganı M.Ö. IV. yy. Ukrayna, Altın Tarak</span></strong></center></figcaption></figure>
<figure aria-describedby="caption-attachment-80257" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-80257" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/02/Oktay-%C3%96zg%C3%BCl-9.jpg" alt="" width="1000" height="420" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/02/Oktay-Özgül-9.jpg 1000w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/02/Oktay-Özgül-9-768x323.jpg 768w" sizes="(max-width: 1000px) 100vw, 1000px"><figcaption class="wp-caption-text"><center><strong><span>Chertomlyk Kurganı M.Ö. IV. yy. Ukrayna, Chertomlyk Kurganı Altın Gerdanlık</span></strong></center></figcaption></figure>
<figure aria-describedby="caption-attachment-80258" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-80258" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/02/Oktay-%C3%96zg%C3%BCl-10.jpg" alt="" width="1000" height="650" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/02/Oktay-Özgül-10.jpg 1000w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/02/Oktay-Özgül-10-768x499.jpg 768w" sizes="(max-width: 1000px) 100vw, 1000px"><figcaption class="wp-caption-text"><center><strong><span>Moğolistan Geyiklitaş Kült Alanı İskitler/M.Ö. 1000-700</span></strong></center></figcaption></figure>
<figure aria-describedby="caption-attachment-80259" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-80259" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/02/Oktay-%C3%96zg%C3%BCl-11.jpg" alt="" width="1000" height="650" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/02/Oktay-Özgül-11.jpg 1000w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/02/Oktay-Özgül-11-768x499.jpg 768w" sizes="(max-width: 1000px) 100vw, 1000px"><figcaption class="wp-caption-text"><center><strong><span>Moğolistan Geyiklitaş Kült Alanı İskitler/M.Ö. 1000-700</span></strong></center></figcaption></figure>
<hr>
<div><span><strong><u>KAYNAKÇA</u></strong></span></div>
<div><span>♦ ADALI, S.F, “Tugdamme and Cimmerians”: A Test of Piety in Assyrian Royal Inscriptions, <em>Time and History in the Ancient Near East</em>, Winona Lake, İndiana, Eisenbrauns, 2013; 587-593.</span></div>
<div><span>♦ AHMETBEYOĞLU, A. <em>Greek Seyyah Priskos (V.Asır)’a Göre Avrupa Hunları,</em> Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı Yay, İstanbul, 1995.</span></div>
<div><span>♦ AKİŞEV K.A. <em>Kurgan Issık</em>, Moskva. 1978.</span></div>
<div><span>♦ AYDIN E, “Ötüken Adı Ve Yeri Üzerine Düşünceler”, <em>Turkish Studies,</em> C 2/4 (Güz 2007), s.1262- 1269</span></div>
<div><span>♦ AYTBAYEV, A, “İlk Orta Asya Sakinlerinin Göç Süreçleri”, <em>Türkler Ansk</em>. C I, Ankara, 2002, s. 664­671.</span></div>
<div><span>♦ BELLİ, O. – CEYLAN, A. “2002 Yılı Anzaf Kaleleri Kazı ve Onarım Çalışmaları”, 25<em>. Kazı Sonuçları Toplantısı</em>-II, 2004, s. 29-40.</span></div>
<div><span>♦ BOKOVENKO, N.A. “Mıgratıons Of Early Nomads Of The Eurasıan Steppe In A Context Of Clımatıc Changes”, NATO Science Series, IV, vol.42, 2004 London, p.21-33</span></div>
<div><span>♦ BORGER, – R. W. HİNZ, “<em>Die Behistun-Inschrift Darius’ des Grossen,” Texte aus der Umwelt des Alten Testaments I:</em> Rechts-und Wirtschaftsurkunde, historisch-chronologische Texte, Gütersloh, Germany, 1984.</span></div>
<div><span>♦ BUYSKIKH S. B. <em>“Contacts between Greeks and Non-Greeks on the Lower Bug in the Sixth and Fifth Centuries</em> BC”, <em>Classical Olbia and Scythian World, Sixth Century BC to the Second Century AD</em> Kiev, 2007.</span></div>
<div><span>♦ CERNENKO E.,V.- MCBRIDE A- GORELIK, M. V., ( Ed. Wındrow, M) <em>The Scythians 700-300 BC, </em>Londra, 1999.</span></div>
<div><span>♦ CEYLAN, A. <em>“</em>Ermenilerin Anadolu’daki Varlıkları Ve Tarihi Gerçekler”, <em>Trakya Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Dergisi</em> 5/10, 2015, s. 1-30</span></div>
<div><span>♦ CEYLAN, A-GÜNAŞDI Y, “Balkanlar’da İskitler”, <em>Uluslararası Balkan Dil, Kültür Ve Medeniyet Sempozyumu Bildirileri</em> Edirne 2013; s. 113-139.</span></div>
<div><span>♦ COSMO, N, “Ancient İnner Asian-Nomadic:Their Economic Basis and Its Significance in Chinese History”, <em>The Journal of Asian Studies,</em> Vol, 53, No: 4, 1994, p.1092-1126</span></div>
<div><span>♦ DURMUŞ İ, “Anadolu’da Kimmerler Ve İskitler”, Belleten LXI, s. 231, Ankara 1997,s. 273-286.</span></div>
<div><span>♦ DURMUŞ, İ., <em>İskitler (Sakalar)</em> Ankara 2008.</span></div>
<div><span>♦ EBERHARD, W., “Çin Kaynaklarına Göre Orta ve Garbı Asya Halklarının Medeniyeti”, Türkiyat Mecmuası, VII-VIII, 1942, s.125-191.</span></div>
<div><span>♦ FİTZHUGH W W. “The Mongolian Deer Stone-Khirigsuur Complex: Dating and Organization of a Late Bronze Age Menagerie”, In Current Archaeological Research in Mongolia, edited by Jan Bemmann, Hermann Parzinger, Ernst Pohl, and Damdinsuren Tseveendorzh, Ulaanbatar2007; pp.183-199.</span></div>
<div><span>♦ GÖMEÇ, S, <em>Türk Kültürünün An Hatları,</em> Ankara, 2014.</span></div>
<div><span>♦ GÖKSU, E, <em>Okla Yükselen Millet,</em> Konya 2013 GRAKOV, B.N<em>, Çarİskitler,</em> İstanbul, 2008.</span></div>
<div><span>♦ GROUSSET, R. <em>Stepler İmparatorluğu (Atilla-Cengiz-Timur)</em> Ankara, 2011</span></div>
<div><span>♦ GÜNGÖR, H, “Eski Türklerde Din ve Düşünce, <em>Türkler Ansk,.</em> C.3, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara, 2002.s.261-282.</span></div>
<div><span>♦ GÜNGÖR, H, <em>Türk Bodun Bilim Araştırmaları</em> Kayseri, 1998.</span></div>
<div><span>♦ HERODOTOS, <em>Herodot Tarihi(</em> Azra Erhat,) İstanbul, 1983.</span></div>
<div><span>♦ HİPOKRATES <em>Havalar, Sular ve Mevkiler,</em> Hippokratous To Peri Aeron, Hydaton, Topon, Parisioi: İ.M. Eberartos, 1816.</span></div>
<div><span>♦ İNAN, A., <em>Tarihte ve Bugün Şamanizm,</em> Ankara, 2006.</span></div>
<div><span>♦ IVANTCHİK A, 19. “The Scythıan ‘Rule Over Asıa’: The Classıcal Tradıtıon And the Hıstorıcal Reauty, <em>Ancıent Greeks West And East</em> ( Ed By Gocha R. Tsetskhladze) Leiden, Boston, Köln 1999, p.497-520.</span></div>
<div><span>♦ IVANTCHİK, A. “The Current State of The Cımmerıan Problem” <em>Ancient Civilizations</em> 7, 3-4; Leiden, 2001; p.337-339.</span></div>
<div><span>♦ JUNGE, J. <em>Saka Studien</em>, Laipzig, 1939.</span></div>
<div><span>♦ KAFESOĞLU, İ. <em>Türk Milli Kültürü,</em> İstanbul, 1998.</span></div>
<div><span>♦ KAFESOĞLU, İ. <em>Eski Türk Dini,</em> Ankara, 1980.</span></div>
<div><span>♦ KOCA, S “Türklerin Göçleri ve Yayılmaları” Türkler Ansk. C I, Ankara, 2002,s. 651-663.</span></div>
<div><span>♦ KRYZHITSKIY S. D. “The Main Results of the Excavations at Olbia in the Past Three Decades” <em>Classical Olbia and Scythian World, Sixth Century BC to the Second Century AD</em> Kiev, 2007.</span></div>
<div><span>♦ KSENOPHON, <em>Anabasis,</em> (Çev. Hayrullah Örs), Maarif Matbaası, İstanbul, 1944.</span></div>
<div><span>♦ LANDSBERGER, B.-T.BAUER, <em>“Zu neuveröffentlichten Geschichtsquellen aus der Zeit von Asarhaddon bis Nabionid”,</em> Zeitschrift für Assyriologie<em>, III</em>, 37, 1927, p. 60-98</span></div>
<div><span>♦ LUCKENBİLL, D.D., <em>Ancient Records of Assyria and Babylonia</em><strong>, </strong>II, Greenqood Press, New York, 1968</span></div>
<div><span>♦ MELYUKOVA A I. “Scythıans Of Southeastern Europe”, .Petrenko V, G, “ Nomads of The Eurasıan Steppes In The Early Iron Age, Edıted By Jeannine Davis-Kimball Vladimir A. Bashilov Leonid T. Yablonsky, Zlnat Press Berkeley, 1995, p. 27-63.</span></div>
<div><span>♦ MİNNS, E.H., <em>Seythians and Greeks,</em> Cambridge: University Press, 1913.</span></div>
<div><span>♦ ÖGEL, B., <em>Dünden Bugüne Türk Kültürünün Gelişme Çağları</em>, İstanbul, 2001.</span></div>
<div><span>♦ ÖZGÜL, O, “Çoruh Ve Kür Vadisi’nde Kimmer-İskit Yer Adları”, <em>BELGÜ, Sayı II,</em> 2015, s. 159-181.</span></div>
<div><span>♦ ÖZGÜL O, “Urartu’nun Kuzey Ve Kuzeydoğusunda Kimmer-İskit Varlığına Dair Yeni Görüşler” XVIII. Türk Tarih Kongresi Ankara 2018( Baskıda)</span></div>
<div><span>♦ ÖZGÜL, O-CEYLAN, N, “Eskiçağ’da Kafkasya Geçitleri( Daryal ve Derbent)”, Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi, Academıc Journal of History and Idea C:IV S:XIII, s. 24-62.</span></div>
<div><span>♦ PARZINGER H. “Burial mounds of Scythian elites in the Eurasian steppe: New discoveries”, <em>Journal of the British Academy</em>, 5, The British Academy 2017, p. 331-355.</span></div>
<div><span>♦ PETRENKO V, G, “Scythian Culture in the North Caucasus”, Nomads of The Eurasıan Steppes In The Early Iron Age, Edıted By Jeannine Davis-Kimball Vladimir A. Bashilov Leonid T. Yablonsky, Zlnat Press Berkeley, 1995, Ca, p.5-27.</span></div>
<div><span>♦ RADLOFF W, <em>Sibirya’dan III,</em> İstanbul, 1994.</span></div>
<div><span>♦ RİCE, T T., <em>The Scythians,</em> Thames and Hudson, London, 1958</span></div>
<div><span>♦ RUDENKO S,I, <em>Frozen Tombs of Siberia, The Pazyryk Burıals of Iron-Age Horsemen</em> Calıfornıa Berkeley and Los Angeles,1970</span></div>
<div><span>♦ SEROŞEVSKY, V.L <em>Saka-Yakutlar</em> İstanbul, 2007</span></div>
<div><span>♦ SEVİN V, <em>Anadolu Uygarlıkları Ansk</em>, C.II, 1982.</span></div>
<div><span>♦ STRABON, The Geography of Strabo, (Çev. Horace Leonard Jones), Harvard University Press, Cambridge, 1969.</span></div>
<div><span>♦ TAİSHAN Y, <em>Sıno-Platonıc Papers, A Study of Saka History</em>, Department of East Asian Languages and Civilizations University of Pennsylvania Philadelphia USA, 1998.</span></div>
<div><span>♦ TANYU H., <em>İslamlıktan Önce Türklerde Tek Tanrı İnancı</em>, Ankara 1980.</span></div>
<div><span>♦ TARHAN M. T “Ön Asya Dünyasında İlk Türkler Kimmerler Ve İskitler” Türkler Ansk. C I, Ankara, 2002, s. 597-610.</span></div>
<div><span>♦ TARHAN, M. T, <em>“Eskiçağda Kimmerler Problemi”,</em> İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü, Yayınlanmamış Doktora Tezi, İstanbul,1972.</span></div>
<div><span>♦ TARHAN, M. Taner, 1970, “Bozkır Medeniyetlerinin Kısa Kronolojisi”, Tarih Dergisi, Sayı 24, s. 17­32.</span></div>
<div><span>♦ THUKYDİDES, Peloponnessoslularla Atinalıların Savaşı, II. (Çev. H. Demircioğlu), Dil ve Tarih- Coğrafya Fakültesi Yayınları, Ankara, 1975.</span></div>
<div><span>♦ TOGAN, A.Z.V., <em>“Sakalar (I). ”,</em> Belgelerle Türk Tarihi Dergisi, 17, 1986, s. 20-24.</span></div>
<div><span>♦ UÇANKUŞ H. T., <em>Ana Tanrıça Kybele’nin Ve Kral Midas’ın Ülkesi Phrygia</em>, Ankara 2002.</span></div>
<div><span>♦ VALERY S. O “Scythıan Culture ın The Crımea”, Nomads of The Eurasıan Steppes In The Early Iron Age, Edıted By Jeannine Davis-Kimball Vladimir A. Bashilov Leonid T. Yablonsky, Zlnat Press Berkeley, 1995, Ca, p. 63-83.</span></div>
<div><span>♦ VASİLYEV V, “Saha Halkının Kamlığı”, Yaşayan Eski Türk İnançları Bilgi Şöleni: Bildiriler, <em>Hacettepe Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Yayınları,</em> Ankara, 2007.s. 25-27.</span></div>
<div><span>♦ VEMADSKY, G.- M.KARPOVİCH, <em>Ancient Russia,</em> New Haven. 1943.</span></div>
<div><span>♦ VON DER OSTEN, H.H., Die Welt der Perser, Gustav Kilpert Verlag, Stuttgart, 1956.</span></div>
<div><span>♦ WATERMAN, L, Royal Conespondance of tlıe Assyrian Empire, Ann Arbor, 1930,</span></div>
<div><span>♦ YILDIRIM K, “Asya Hunlarının Kurultay Yerleri Hakkında” Türk Dünyası İncelemeleri Dergisi/Journal of Turkish World Studies 16/2 Kış-Winter 2016, s.197-209.</span></div>
<div><span>♦ YILDIRIM, K “Doğu Türkistan’da Erken Saka Kültür Çevresi”, Türk Dünyası Araştırmaları 206; 2013, s.1-10.</span></div>
<div><span>♦ YILMAZ, A, “Göktürk Tarihi Coğrafyası”, <em>Cihannüma Tarih ve Coğrafya Araştırmaları Dergisi</em> Sayı: I, 2015, s.27-65</span></div>
<div><span><strong><u>Dipnotlar:</u></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskitlerde-atalar-kultu-ve-yurt-kavrami.html#_ednref1" name="_edn1"><sup>[1]</sup></a> Rice, T. T., The Scythians, Thames and Hudson, London,1958; 40 vdd.; J. Junge, <em>Saka Studien,</em> Laipzig, 1939; 6 vd.; Von der Osten, H.H., Die Welt der Perser, Gustav Kil-pert Verlag, Stuttgart, 1956; 71 vdd; Togan, A.Z.V., <em>“Sakalar (I).”,</em> Belgelerle Türk Tarihi Dergisi, 17, 1986, 20 vd; Tarhan, T., “Bozkır Medeniyetlerinin Kısa Kronolojisi”, Tarih Dergisi,1970, 24, 17 vdd; Durmuş,İ İskitler(Sakalar) Ankara 2008; 3-13-19-20; Grousset, R. Stepler İmparatorluğu (Atilla-Cengiz-Timur) Ankara 2011; 18 vdd; Grakov, B.N, Çar İskitler, İstanbul, 2008; 47 vdd.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskitlerde-atalar-kultu-ve-yurt-kavrami.html#_ednref2" name="_edn2"><sup>[2]</sup></a> 2017 yılında A. Ceylan başkanlığında Moğolistan’da bir yüzey araştırması gerçekleştirdik. Yüzey araştırmalarımız sırasında İskitler’e olan bazı kült alanlarında, özellikle Tamir Irmağı Vadisi, Geyikli Taş Kurgan alanında incelemelerde bulunduk. M.Ö. XIV-VII. yy’lara tarihlenen ve Erken İskit dönemine ait olan bu kült alanında bir Hun kurganının da yer alması, bize bu bölgenin er ken dönem Türk boyları tarafından ne kadar kutsandığını göstermektedir.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskitlerde-atalar-kultu-ve-yurt-kavrami.html#_ednref3" name="_edn3"><sup>[3]</sup></a> Rudenko S,I, Frozen Tombs of Siberia, The Pazyryk Burıals of Iron-Age Horsemen California Berkeley and Los Angeles,1970 , XXXIII; Minns, E.H., Seythians and Greeks, Cambridge: University Press, 1913.;XXXVI</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskitlerde-atalar-kultu-ve-yurt-kavrami.html#_ednref4" name="_edn4"><sup>[4]</sup></a> Salim Koca, Türklerin Göçleri ve Yayılmaları” Türkler Ansk. C I, Ankara, 2002, 651-663;M. T. Tarhan “Ön Asya Dünyasında İlk Türkler Kimmerler Ve İskitler” Türkler Ansk. C I, Ankara,597-610.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskitlerde-atalar-kultu-ve-yurt-kavrami.html#_ednref5" name="_edn5"><sup>[5]</sup></a> N.A.Bokovenko, “Mıgratıons Of Early Nomads Of The Eurasıan Steppe In A Context Of Clımatıc Changes”, NATO Science Series, IV, vol.42, 2004 London, p.21-33. Yılmaz, A,“Göktürk Tarihi Coğrafyası”, <em>Cihannüma Tarih ve Coğrafya Araştırmaları Dergisi</em> Sayı: I, 2015, 30; Aytbayev, A, “İlk Orta Asya Sakinlerinin Göç Süreçleri”, Türkler Ansk. C I, Ankara, 2002,664-671.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskitlerde-atalar-kultu-ve-yurt-kavrami.html#_ednref6" name="_edn6"><sup>[6]</sup></a> Kafkasya’daki Daryal-Derbent ve Mamison geçitlerinin Eskiçağdaki fonksiyonları hakkında geniş bilgi için bkn; Özgül, O-Ceylan, N, Eskiçağ’da Kafkasya Geçitleri( Daryal ve Derbent), Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi, Academıc Journal of History and Idea c:IV s:XIII 24-62.: Özgül, O, Çoruh Ve Kür Vadisi’nde Kimmer-İskit Yer Adları, Belgü, S., II, 2015,159-181.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskitlerde-atalar-kultu-ve-yurt-kavrami.html#_ednref7" name="_edn7"><sup>[7]</sup></a> Sulımırskı, Tadeusz, 1954, “Scythian Antıquıtıes In Western Asia The Appearance Of The Scythians”, <em>Artibus Asiae,</em> Vol. 17, No. 3/4, s. 282-318.; Rice 1958; 25vdd.; Tarhan,2002; 604.; Kimmer ve İskitler’in Önasya, Kafkasya ve özellikle Kuzeydoğu Anadolu’daki askeri ve siyasi faaliyetlerini destekler maiyette tarafımızdan bir takım yeni kanıtlar elde edilmiştir. Bu tarihi ve arkeolojik veriler, 1-5 Ekim 2018 yılında XVIII. Türk Tarih Kongresi’nde “Urartu’nun Kuzey Ve Kuzeydoğusunda Kimmer-İskit Varlığına Dair Yeni Görüşler” isimli bir bildiri olarak sunulmuş olup baskı aşamasındadır.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskitlerde-atalar-kultu-ve-yurt-kavrami.html#_ednref8" name="_edn8"><sup>[8]</sup></a> Van Loon, M. N. “Urartian Art Its Distinctive Traits in the Light of New Excavations” Leiden 1966, 15; Ivanchik, A. The Current State of The Cımmerıan Problem Ancient Civilizations Leiden 7, 3-4; 2001; 337-339. Eldeki arkeolojik veriler, Urartular’ın İskitler tarafından yıkıldığı yönündedir. Urartular’a ait önemli bazı kale ve şehirlerde İskit tahribatının izleri açıkça görülür (Çavuştepe, Ayanis, Karmir-Blur, Toprakkale vb). 2002-2003 yılları arasında ekip üyesi olarak katıldığımız Aşağı Anzaf ve Yukarı Anzaf Kalesi kazı çalışmaları esnasında özellikle mutfak ve depo kısmında çok sayıda İskit tarzı ok ucuna rastladık. Anzaf Kalesi kazı çalışmaları sonuçları hakkında detaylı bilgi için bk: Belli O- Ceylan A, “2002 Yılı Anzaf Kaleleri Kazı ve Onarım Çalışmaları”, 25<em>. Kazı Sonuçları Toplantısı</em>-II, 2004, 29-40.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskitlerde-atalar-kultu-ve-yurt-kavrami.html#_ednref9" name="_edn9"><sup>[9]</sup></a>  Tarhan, M.T, “Eskiçağda Kimmerler Problemi”, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü, Yayınlanmamış Doktora Tezi, İstanbul,1972,114-115.; Sevin V, Anadolu Uygarlıkları Ansk C.2, 1982 256.; Uçankuş H. T., Ana Tanrıça Kybele’nin Ve Kral Midas’ın Ülkesi Phrygia, Ankara 2002;16-17.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskitlerde-atalar-kultu-ve-yurt-kavrami.html#_ednref10" name="_edn10"><sup>[10]</sup></a> Tarhan, 1972;154-157;Durmuş İ, “Anadolu’da Kimmerler Ve İskitler”, Belleten LXI, s. 231, Ankara 1997, 273­286.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskitlerde-atalar-kultu-ve-yurt-kavrami.html#_ednref11" name="_edn11"><sup>[11]</sup></a> Asur casusluk teşkilatının başında bulunan veliaht prens Sanherib tarafından, Asur kralı II. Sargon’a yazılmış bir mektupta, Kimmer güçlerinin, 1. Rusa (M.Ö. 743-714) egemenliğindeki Urartular’ı yenilgiye uğrattıkları hakkında bilgiler verilir. Geniş bilgi için bak: Waterman, Leroy, Royal Conespondance of tlıe Assyrian Empire, Ann Arbor, 1930, No; 197.; Adalı, S.F, “Tugdamme and Cimmerians”: A Test of Piety in Assyrian Royal Inscriptions,Time and History in the Ancient Near East, Winona Lake, İndiana, Eisenbrauns, 2013; 587-593.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskitlerde-atalar-kultu-ve-yurt-kavrami.html#_ednref12" name="_edn12"><sup>[12]</sup></a> Herodotos “Historia”, kitap IV. Kitap I, 15-16-103-106-201-206, Kitap III, 93,116.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskitlerde-atalar-kultu-ve-yurt-kavrami.html#_ednref13" name="_edn13"><sup>[13]</sup></a> Strabon,”Geographika” I,III, IV, IX. kitap.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskitlerde-atalar-kultu-ve-yurt-kavrami.html#_ednref14" name="_edn14"><sup>[14]</sup></a> Ksenophon “Kyros’un Anabasisi” adlı eseri, IV. kitap 7. Bölüm.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskitlerde-atalar-kultu-ve-yurt-kavrami.html#_ednref15" name="_edn15"><sup>[15]</sup></a> Thukydides, II. Kitap, 97.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskitlerde-atalar-kultu-ve-yurt-kavrami.html#_ednref16" name="_edn16"><sup>[16]</sup></a> Hipokrates ‘in “Havalar, Sular ve Mevkiler”, adlı eseri çok önemlidir. Eserin birçok yerinde İskitler ‘in hayat tarzları, yaşayışları, fiziksel görünüşleri, iklimin İskitler üzerindeki tesiri hakkında bilgi verilir.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskitlerde-atalar-kultu-ve-yurt-kavrami.html#_ednref17" name="_edn17"><sup>[17]</sup></a> İskitler hakkındaki en önemli Pers kaynağı Bisutun Kitabesi’dir. Darius’un (M.Ö. 522-486) Persepolis Yazıtı olarak da bilinen Eski Persçe, Elamca ve Babilce olarak yazılan üç dilli Bisutun yazıtında İskitler, 21. paragrafta “Saka” olarak geçmektedir. Sakalar’ın üç kolu (<strong><em>Saka tigrakhauda-Saka tiay para daray-Saka houmavarga</em></strong>) olduğundan bahsedilen Bisutun yazıtının Babilce metni E. V. Voigtlander tarafından Corpus Inscriptionum’da 1978’de Londra’da yayınlamıştır. Yazıtın Aramice metni J.C. Greenfield – B. Porten tarafından 1982’de Londra’da; Persçe metni ise R. Schmitt tarafından 1991 yılında Londra’da yayınlanmıştır. Geniş bilgi için bkn.,R. Borger, – W. Hinz, “Die Behistun-Inschrift Darius’ des Grossen,” Texte aus der Umwelt des Alten Testaments I: Rechts-und Wirtschaftsurkunde, historisch-chronologische Texte, Gütersloh, Germany, 1984,s. 419 vd.; Ceylan 2015; 1 vdd.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskitlerde-atalar-kultu-ve-yurt-kavrami.html#_ednref18" name="_edn18"><sup>[18]</sup></a> Luckenbill, D.D., Ancient Records of Assyria and Babylonia, II, Greenqood Press, New York, 1968; 567; Landsberger, B.-T.Bauer, <em>“Zu neuveröffentlichten Geschichtsquellen aus der Zeit von Asarhaddon bis Nabionid”, </em>Zeitschrift für Assyriologie, III, 37, 1927, 60-98.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskitlerde-atalar-kultu-ve-yurt-kavrami.html#_ednref19" name="_edn19"><sup>[19]</sup></a> Eberhard, W., “Çin Kaynaklarına Göre Orta ve Garbi Asya Halklarının Medeniyeti”, Türkiyat Mecmuası, VII- VIII, 1942,125-191.; Bugünkü işgal altındaki Doğu Türkistan Saka halkları hakkında ayrıntılı bilgi için bkn: Yıldırım, K “Doğu Türkistan’da Erken Saka Kültür Çevresi”, Türk Dünyası Araştırmaları s.,206; 2013, 1-10.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskitlerde-atalar-kultu-ve-yurt-kavrami.html#_ednref20" name="_edn20"><sup>[20]</sup></a> Heredotos, kitabında İskitler’in atalarına duydukları sevgi ve saygıdan, onlar için kestikleri kurbanlardan, şamanların yaptıkları ayinlerden ve onların atalar kültüne ne kadar değer verdiklerinden bahseder. Herodotos; IV.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskitlerde-atalar-kultu-ve-yurt-kavrami.html#_ednref21" name="_edn21"><sup>[21]</sup></a> Parzınger H. “Burial mounds of Scythian elites in the Eurasian steppe: New discoveries”, <em>Journal of the British Academy</em>, 5, The British Academy 2017, 331-355.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskitlerde-atalar-kultu-ve-yurt-kavrami.html#_ednref22" name="_edn22"><sup>[22]</sup></a> Petrenko V, G, “Scythian Culture in the North Caucasus”, Nomads of The Eurasıan Steppes In The Early Iron Age, Edıted By Jeannine Davis-Kimball Vladimir A. Bashilov Leonid T. Yablonsky, Zlnat Press Berkeley, 1995, Ca, 5-27.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskitlerde-atalar-kultu-ve-yurt-kavrami.html#_ednref23" name="_edn23"><sup>[23]</sup></a> Valery S. O “Scythıan Culture ın The Crımea”, Nomads of The Eurasıan Steppes In The Early Iron Age, Edıted By Jeannine Davis-Kimball Vladimir A. Bashilov Leonid T. Yablonsky, Zlnat Press Berkeley, 1995, Ca, 63-83.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskitlerde-atalar-kultu-ve-yurt-kavrami.html#_ednref24" name="_edn24"><sup>[24]</sup></a> Tarhan, M.T, “Bozkır Medeniyetlerinin Kısa Kronolojisi”, Tarih Dergisi, s. 24, 1970, 24-25.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskitlerde-atalar-kultu-ve-yurt-kavrami.html#_ednref25" name="_edn25"><sup>[25]</sup></a> Radloff W, Sibirya’dan III, İstanbul, 1994; 3 vdd.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskitlerde-atalar-kultu-ve-yurt-kavrami.html#_ednref26" name="_edn26"><sup>[26]</sup></a> Eliade, M, <em>Şamanizm,</em> Ankara, 1999; 213 vdd.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskitlerde-atalar-kultu-ve-yurt-kavrami.html#_ednref27" name="_edn27"><sup>[27]</sup></a> Seroşevsky, V.L <em>Saka-Yakutlar</em> İstanbul, 2007; 1 vdd.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskitlerde-atalar-kultu-ve-yurt-kavrami.html#_ednref28" name="_edn28"><sup>[28]</sup></a> Gökalp, Z, Türk Medeniyeti Tarihi, Ankara 1976; 40-41.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskitlerde-atalar-kultu-ve-yurt-kavrami.html#_ednref29" name="_edn29"><sup>[29]</sup></a> İnan, A., Tarihte ve Bugün Şamanizm, Ankara, 2006 ;166 vd.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskitlerde-atalar-kultu-ve-yurt-kavrami.html#_ednref30" name="_edn30"><sup>[30]</sup></a> Tanyu H., İslamlıktan Önce Türklerde Tek Tanrı İnancı, Ankara 1980;. 45-50.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskitlerde-atalar-kultu-ve-yurt-kavrami.html#_ednref31" name="_edn31"><sup>[31]</sup></a> Ögel, B., Dünden Bugüne Türk Kültürünün Gelişme Çağları, İstanbul, 2001;415-428.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskitlerde-atalar-kultu-ve-yurt-kavrami.html#_ednref32" name="_edn32"><sup>[32]</sup></a> Güngör, H, Türk Bodun Bilim Araştırmaları Kayseri, 1998; 26-40.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskitlerde-atalar-kultu-ve-yurt-kavrami.html#_ednref33" name="_edn33"><sup>[33]</sup></a> Kafesoğlu, İ., Eski Türk Dini, Ankara, 1980, 46 vdd.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskitlerde-atalar-kultu-ve-yurt-kavrami.html#_ednref34" name="_edn34"><sup>[34]</sup></a> Gömeç, S, Türk Kültürünün Ana Hatları, Ankara, 2014; 238 vdd.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskitlerde-atalar-kultu-ve-yurt-kavrami.html#_ednref35" name="_edn35"><sup>[35]</sup></a> Herodotos IV, 17-18., Bu anlatı, İskitler ‘in yüzde yüz bir göçebe kültür olmadıkları konusunda önem taşır. İklim ve coğrafyanın uygun olduğu yerlerde yerleşik bir çiftçi hayatı benimseyen İskit boyları ile birlikte tam anlamı ile göçebe hayat yaşayan İskit ve erken Türk boyları, tarihi süreçte birlikte var olmanın hem avantajını hem de olumsuz taraflarını yaşamışlardır. Arkeolojik veriler, Eski Türklerde çiftçi ve tarımcı yapılanmaların, göçebe kültürden bağımsız olmadığını ortaya koyar. Cosmo, N, Ancient İnner Asian-Nomadic:Their Economic Basis and Its Significance in Chinese History, The Journal of Asian Studies, Vol, 53, No: 4, 1994, p1092-1126</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskitlerde-atalar-kultu-ve-yurt-kavrami.html#_ednref36" name="_edn36"><sup>[36]</sup></a> Herodotos IV, 17-18-19.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskitlerde-atalar-kultu-ve-yurt-kavrami.html#_ednref37" name="_edn37"><sup>[37]</sup></a> Herodotos IV,21.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskitlerde-atalar-kultu-ve-yurt-kavrami.html#_ednref38" name="_edn38"><sup>[38]</sup></a> Herodotos IV,56.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskitlerde-atalar-kultu-ve-yurt-kavrami.html#_ednref39" name="_edn39"><sup>[39]</sup></a> Herodotos IV,71.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskitlerde-atalar-kultu-ve-yurt-kavrami.html#_ednref40" name="_edn40"><sup>[40]</sup></a> Herodotos IV,71-72.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskitlerde-atalar-kultu-ve-yurt-kavrami.html#_ednref41" name="_edn41"><sup>[41]</sup></a> Rudenko, 1970; 308-310.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskitlerde-atalar-kultu-ve-yurt-kavrami.html#_ednref42" name="_edn42"><sup>[42]</sup></a> Melyukova A I. “Scythıans Of Southeastern Europe”, 1995; 27-63.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskitlerde-atalar-kultu-ve-yurt-kavrami.html#_ednref43" name="_edn43"><sup>[43]</sup></a> Rudenko S,I, <em>Frozen Tombs of Siberia, The Pazyryk Burıals of Iron-Age Horsemen</em> Calıfornıa Berkeley and Los Angeles 1970, 308-309.; Söz konusu kavimlerin ölüleri kaya dolgulu kurgan şeklindeki çukurlara gömme gelenekleri de ortaktı. İleride de şahit olacağımız üzere, defin sonrası arınma geleneğine benzer ölülere tapma Yıl/Year: 9 n Sayı/No: 47 n Mayıs / May 2018 kültü de ortak idi. Batı Karadeniz İskitleri gibi, Tanrı Dağları’nın en doğusundaki Sakalar için de son derece karakteristik olan ve <strong>“İskit hayvan üslubu” </strong>şeklinde adlandırılan sanat üslubunda kesin bir birlik gözlemlenmiştir. Bu üslup, geniş anlamda İskit olarak adlandırılan karmaşık kültürün hepsine özel bir ton veren sanat üzerinde bir birinden ayrılmayacak surette bir hâkimiyet kurmuştur. Bu hâkimiyet, İskitler ‘den sonra gelen Hun-Göktürk-Uygur-Kırgız boylarında da canlı bir şekilde varlığını sürdürmüştür.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskitlerde-atalar-kultu-ve-yurt-kavrami.html#_ednref44" name="_edn44"><sup>[44]</sup></a> Güngör, H, “Eski Türklerde Din ve Düşünce, <em>Türkler Ansk,.</em> c.3, Ankara, 2002; 262.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskitlerde-atalar-kultu-ve-yurt-kavrami.html#_ednref45" name="_edn45"><sup>[45]</sup></a> Vasilyev V,“Saha Halkının Kamlığı”, Yaşayan Eski Türk İnançları Bilgi Şöleni: Bildiriler, Hacettepe Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Yayınları, Ankara, 2007; 25 vd.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskitlerde-atalar-kultu-ve-yurt-kavrami.html#_ednref46" name="_edn46"><sup>[46]</sup></a> Kral Darius, Bisutun Kitabesi’ndeSaka kabilelerinden bahseder,ayrıntılı bilgi için bkn; Taishan Y, Sıno-Platonıc Papers, A Study of Saka History, Department of East Asian Languages and Civilizations University of Pennsylvania Philadelphia USA, 1998; ,3-4.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskitlerde-atalar-kultu-ve-yurt-kavrami.html#_ednref47" name="_edn47"><sup>[47]</sup></a>   Herodotos IV: 87.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskitlerde-atalar-kultu-ve-yurt-kavrami.html#_ednref48" name="_edn48"><sup>[48]</sup></a>   Herodotos IV: 121.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskitlerde-atalar-kultu-ve-yurt-kavrami.html#_ednref49" name="_edn49"><sup>[49]</sup></a> Herodotos IV: 124-127.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskitlerde-atalar-kultu-ve-yurt-kavrami.html#_ednref50" name="_edn50"><sup>[50]</sup></a> Herodotos IV: 131-132. İskitler ‘in gönderdiği oklar, Eski Türklerdeki hâkimiyet düşüncesi ile ilgilidir. Çünkü Eski Türklerde karşı tarafa ok gönderildiği zaman tabi olmaları istenir. Kökü İskitler ‘e kadar dayanan ve Çin kaynaklarında da ifade edilen bu diplomatik mesaj, zamanla Hunlar’a, Göktürkler’e, Uygurlar’a, Selçuklu ve Osmanlı Türkleri ‘ne sirayet etmiştir. Eski Türklerde okun tabiiyet ve davet sembolü olarak kullanımı hakkında bkn: Göksu, E, Okla Yükselen Millet, 2013; 172-186.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskitlerde-atalar-kultu-ve-yurt-kavrami.html#_ednref51" name="_edn51"><sup>[51]</sup></a> Kaynaklardan anlaşıldığına göre M. Ö. 513 yılında meydana gelen bu savaşı kaybeden Darius olmuştur. Zaten İskitler ‘in savaştan hemen sonra İstanbul ve Çanakkale üzerinden hareketle Batı Anadolu’da ortaya çıkmaları, onların çok kuvvetli ve organize olduklarını gösterir. Cernenko E.,V.- Mcbrıde A- Gorelık, M. V., ( Ed. Wındrow, M) The Scythians 700-300 BC, Londra, 1999; 23-26. Rice T.T, 1958; 47-48.; Vemadsky, G.- M.Karpovich <em>Ancient Russia,</em> New Haven. 1943; s.70 vd.; Darius’un İskit seferinin ayrıntıları hakkında bkn; Ceylan, A-Günaşdı Y, “Balkanlar’da İskitler”, <em>Uluslararası Balkan Dil, Kültür Ve Medeniyet Sempozyumu Bildirileri</em> Edirne 2013; 113-139.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskitlerde-atalar-kultu-ve-yurt-kavrami.html#_ednref52" name="_edn52"><sup>[52]</sup></a>   Ivantchik A, “The Scythıan ‘Rule Over Asıa’: The Classıcal Tradıtıon And the Hıstorıcal Reauty, <em>Ancıent Greeks West And East</em> ( Ed By Gocha R. Tsetskhladze) Leiden, Boston, Köln 1999, 502 vdd.; Parzınger H. “Burial mounds of Scythian elites in the Eurasian steppe: New discoveries”, <em>Journal of the British Academy</em>, 5,The British Academy 2017; 332 vdd.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskitlerde-atalar-kultu-ve-yurt-kavrami.html#_ednref53" name="_edn53"><sup>[53]</sup></a>   Ahmetbeyoğlu, A. <em>Greek Seyyah Priskos ( V. Asır)’a Göre Avrupa Hunları,</em> Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı Yay, İstanbul, 1995; s. 24 vd; Kafesoğlu, İ. <em>Türk Milli Kültürü,</em> İstanbul, 1998;304.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskitlerde-atalar-kultu-ve-yurt-kavrami.html#_ednref54" name="_edn54"><sup>[54]</sup></a>   Yablonsky, L. T., The Material Culture of the Saka and Historical Reconstruction ,1995; 201-235.; Volkov,V.V, Early Nomads Of Mongolia,1995; 315-335.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskitlerde-atalar-kultu-ve-yurt-kavrami.html#_ednref55" name="_edn55"><sup>[55]</sup></a> Hun ve Göktürk tarihsel coğrafyasında ortaya çıkan İskit dönemi kurgan kültürünün en önemli özelliği devamlılığıdır. M. Ö. XVII. asırdan itibaren Geç Andronovo kültürü ile iyice belirgin bir hal alan kurgan kültürü, İskitler ile beraber daha da gelişmiştir. Kurganların içine konulan hediyeler ve ölü armağanlarının sanat ve estetik açıdan belirli bir tarza yöneldiği görülür. “Bozkır Sanatı” ya da “Hayvan Üslubu” şeklinde yorumlanan bu sanat, erken Türklerin ilk sanatsal faaliyetlerini oluşturacaktır. Bu kurganlara ait en güzel örneklerden birisi Essik Kurganı’dır. M.Ö. V. yüzyıla tarihlendirilen ve İskitler’e ait olduğu anlaşılan kurgandan çıkarılan <em>“Altın Elbiseli Adam”,</em> Türk kültür tarihinde çok özel bir yere sahiptir.; Akişev K.A. Kurgan Issık, Moskva,1978;12 vdd.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskitlerde-atalar-kultu-ve-yurt-kavrami.html#_ednref56" name="_edn56"><sup>[56]</sup></a>   Fitzhugh W W, The Mongolian Deer Stone-Khirigsuur Complex: Dating and Organization of a Late Bronze Age Menagerie. In Current Archaeological Research in Mongolia, edited by Jan Bemmann, Hermann Parzinger, Ernst Pohl, and Damdinsuren Tseveendorzh,2007; 183 vd.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskitlerde-atalar-kultu-ve-yurt-kavrami.html#_ednref57" name="_edn57"><sup>[57]</sup></a> Geyikli taşların bulunduğu kült alanında şu anda yaşayan Türk-Moğol kabileleri halen daha atalar kültüne inanmakta, onlar için tütsü yakmakta ve yılın belli günlerinde atalar ruhu için at kurban etmektedirler.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskitlerde-atalar-kultu-ve-yurt-kavrami.html#_ednref58" name="_edn58"><sup>[58]</sup></a> Aydın E, “Ötüken Adı Ve Yeri Üzerine Düşünceler”, Turkish Studies, c 2/4; 1262-1269. Ayrıca kutsal Ötüken ‘in yeri hakkında detaylı bilgi için bkn; Yıldırım K, “Asya Hunlarının Kurultay Yerleri Hakkında” Türk Dünyası İncelemeleri Dergisi/Journal of Turkish World Studies 16/2, 2016; 197-209.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskitlerde-atalar-kultu-ve-yurt-kavrami.html#_ednref59" name="_edn59"><sup>[59]</sup></a> Yablonsky, L. T., The Material Culture of the Saka and Historical Reconstruction ,1995; 200-235.; Volkov,V.V, Early Nomads Of Mongolia,1995; 315-335.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskitlerde-atalar-kultu-ve-yurt-kavrami.html#_ednref60" name="_edn60"><sup>[60]</sup></a> Akişev K.A. <em>Kurgan Issık</em>, Moskva,1978;15 vdd.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Türk Kültür ve Devlet Geleneğinde Kadın</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/turk-kultur-ve-devlet-geleneginde-kadin</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/turk-kultur-ve-devlet-geleneginde-kadin</guid>
<description><![CDATA[ Türk Kültür ve Devlet Geleneğinde Kadın
Bu çalışma, geçmişten günümüze Türk kültür ve devlet geleneğinde kadın konusunu ele almaktadır. Türklerin yazıya geçiş sürecinden önceki kaynakları genellikle efsane ve hikâyeler ile dönemi yaşayan seyyahların nesilden nesile aktarılan gözlemlerin­den oluşmaktadır. Türklerde kadın, tarih boyunca sadece sosyal hayatta değil siya­si hayatta da önemli rol oynamıştır. Bunun yanında kadınların rolü dine, kültüre, toplum yapısına ve […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4968d526f.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:44 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Türk, Kültür, Devlet, Geleneğinde, Kadın</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/03/Tomris-Hatun-3-C.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/turk-kultur-ve-devlet-geleneginde-kadin.html">Türk Kültür ve Devlet Geleneğinde Kadın</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Dr. Hasan ACAR</strong></span></a>
</p><p>Bu çalışma, geçmişten günümüze Türk kültür ve devlet geleneğinde kadın konusunu ele almaktadır. Türklerin yazıya geçiş sürecinden önceki kaynakları genellikle efsane ve hikâyeler ile dönemi yaşayan seyyahların nesilden nesile aktarılan gözlemlerin­den oluşmaktadır. Türklerde kadın, tarih boyunca sadece sosyal hayatta değil siya­si hayatta da önemli rol oynamıştır. Bunun yanında kadınların rolü dine, kültüre, toplum yapısına ve zamana göre değişiklikler göstermiştir. Aileyi oluşturan temel unsurlardan biri kadındır. Ailenin kendi arasında sürdürdüğü birliktelik toplum için önemli bir etkendir. Çünkü aile iyi olursa toplum, toplum iyi olursa da devlet uzun süre ayakta kalacaktır.</p>
<p>Kültür, bir milleti millet yapan değerler arasında yer almaktadır. <em>“Bir milletin kimli­ğini oluşturan unsurların tümü”</em> olarak tanımlanan kültür kavramı, toplumda kadına verilen değer ölçüsünde gelişme göstermiştir.<a href="https://www.altayli.net/turk-kultur-ve-devlet-geleneginde-kadin.html#_edn1" name="_ednref1"><sup>[1]</sup></a> İlkçağ medeniyetlerinde kadına isim dahi verilmezken, Türkler kadına her zaman değer vermiş, siyasi ve sosyal hayat­ta önemli görevlere getirmiştir. Eski Türk devlet geleneğinde kadın ile erkek insani değerler açısından eşit haklara sahip olarak kabul edilmiştir. Bu eşitlik, tüm sosyal hayatı kapsamamakla birlikte genel olarak günümüze kadar devamlılığını sürdüren bir anlayışın temelini oluşturmuştur. Kadınlar, doğuştan gelen biyolojik ve fiziksel yaradılışlarının üstünde erkeklere mahsus işleri de tarih boyunca yerine getirmiştir. Türklerin İslamiyet’e girmesi ile birlikte kadının önemi daha çok artmıştır. Bu dönemde kadınlara verilen önem, kadınların sosyal ve siyasi statülerinin ilerlemesi ile sonuçlanmıştır. Bu çalışmada, Türk kültür ve devlet geleneğinde kadının yerini ta­rihsel ve sosyolojik bir süreç içerisinde; “Eski Türk Devlet Geleneğinde Kadın”, “İs­lamiyet Sonrasında Türk Kadını”, “Osmanlı Devleti’nde Türk Kadını” ve “Cumhuriyet’in İlanından Sonra Türk Kadını” olmak üzere dört başlık altında inceleyeceğiz.</p>
<p><span>Eski Türk Devlet Geleneğinde Kadın</span></p>
<p>İnsanlık tarihinin ilk dönemlerinde kadınlar dünyaya rahimlerinde taşıdıkları yeni bir canlıyı getirmeleri, fiziksel yapıları itibarıyla erkeklerden farklı bir takım özel­likler göstermeleri ve fikri olarak hassas bir yapıda olmaları nedeniyle <em>“gizli bilgilere sahip bir varlık”</em> şeklinde değerlendirilmiştir. Türk şaman anlatılarında da yer alan bu durum, en güçlü ve korkunç şamanların kadınlar arasından çıktığı şeklinde ifade edilmiştir. Erkeklik ve kadınlık doğuştan gelen doğal bir durum olmakla birlikte bu­nun nasıl yaşandığını içinde bulunulan toplum belirler. Eski çağ ve Orta Çağda Türk kadını belli bir mekâna hapsolmaktan ziyade Avrupa’da yaşayan diğer kadınlara göre toplum içerisinde ve devlet yönetiminde oldukça aktif bir rol oynamıştır.<a href="https://www.altayli.net/turk-kultur-ve-devlet-geleneginde-kadin.html#_edn2" name="_ednref2"><sup>[2]</sup></a></p>
<p>Tarihte birçok toplum, güçlü bir aile yapısına sahip olmadıklarından ötürü tarih sahnesinden yok olup gitmiştir.<a href="https://www.altayli.net/turk-kultur-ve-devlet-geleneginde-kadin.html#_edn3" name="_ednref3"><sup>[3]</sup></a> Ancak Eski Türk devlet geleneğinde durum tam tersidir. Eski Türklerin kadına verdiği önemi, o dönemde başka hiçbir topluluğun vermediğini ifade etmek abartı olmayacaktır. Bilinen en eski Türkçe kaynak olan Or­hun Abideleri’nden Kültigin Abidesi’nde, Tanrı’nın Türk milleti yok olmasın diye ya­rattığı kişiler arasında ikinci Göktürk devletinde kağanın eşi İlbilge Hatun’un adına yer verilmiştir. Eski Türk devlet geleneğinde kadının siyasi konumu gösteren bu du­rum, Türk toplumunda kadına verilen değerin bir ifadesi olarak değerlendirilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/turk-kultur-ve-devlet-geleneginde-kadin.html#_edn4" name="_ednref4"><sup>[4]</sup></a> Kadının mevkiine dair bir örnek vermek gerekirse; Bilge Kağan kitabesinde: <em>“Tanrı Türk milleti yok olmasın diye babam İl-teriş Kağan ile anam İl-bilge Hatun’u yükseltti” </em>ifadesi, Türk kültüründe kadının siyasi ve toplumsal değerinin ne kadar yüksek ol­duğunu göstermektedir.<a href="https://www.altayli.net/turk-kultur-ve-devlet-geleneginde-kadin.html#_edn5" name="_ednref5"><sup>[5]</sup></a></p>
<p>Türk mitolojisi içerisinde kadınların lider bir profil taşıdıkları yönünde birçok anlatı yer almaktadır. Bunların en başında Türklerin anaerkil bir toplumsal yapıya sahip ol­dukları yönünde özelliklerin yer aldığı Umay Ana miti ve İskitlerin kadın hükümda­rı Tomris Han’ın liderlik özellikleri ifade edilmektedir.<a href="https://www.altayli.net/turk-kultur-ve-devlet-geleneginde-kadin.html#_edn6" name="_ednref6"><sup>[6]</sup></a> Nitekim M.Ö. 500-600 yılları arasında yaşadığı değerlendirilen ve birçok kaynakta ilk kadın hükümdar olarak ifa­de edilen Tomris Han, eşinin ölümünden sonra <em>“Pers kralına boyun eğmeyen”</em><a href="https://www.altayli.net/turk-kultur-ve-devlet-geleneginde-kadin.html#_edn7" name="_ednref7"><sup>[7]</sup></a> cesur bir Türk kadın hükümdarı olarak değerlendirilmiştir.</p>
<p>Tomris Han’ın hayatı ile ilgili kaynaklar genellikle Herodotos ile ortaya çıkmıştır. Bunun yanında Tomris Han ile ilgili anlatılara M.Ö. 2. ve 3. yüzyıl yazarlarından Marcus Iunianus Iustinus da kaynaklık etmektedir. Iustinus, İskit Kraliçesi Tomris Han’ın Perslerle olan savaşında oğlunu kaybetmesine rağmen duygusallıktan ve kor­kudan uzak hareket ettiğini, uyguladığı stratejilerle iki yüz bin kişilik Pers ordusunu başarılı bir şekilde yok ettiğini ifade etmiştir. Tomris Han’ın bu savaşta gösterdiği cesaret, erkeklere örnek olacak bir nitelikte olarak ifade edilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/turk-kultur-ve-devlet-geleneginde-kadin.html#_edn8" name="_ednref8"><sup>[8]</sup></a></p>
<p>Türkler ilk dönemlerde göçebe olarak hayatlarını sürmeleri nedeniyle diğer devletler tarafından medeniyetlerini tam olarak sağlayamamış bir topluluk olarak görülmüş­lerdir. Bu görüşe rağmen Türkler, her zaman kadına diğer topluluklardan daha çok önem ve değer vermiştir. Türklerde çocukların cinsiyetiyle ilgili ayrım yapılmama­sı, kadınlara karşı olan bakış açısını açıkça belli etmiştir. Türk devlet geleneğinde benzer şekilde aileyi babadan sonra temsil eden anne olmuştur. Bu sebeple annenin yeri, babanın akrabalarından her zaman daha değerli olmuştur. Bu dönemde kadı­nın, toplum veya aile içerisindeki konumunu sarsacak davranışlardan genel olarak kaçınılmıştır.</p>
<p>O dönemde eşler arasında ne kadar kavga da olsa erkek kadını asla evden kovmaz ya da boşamazdı. Erkeklerin ölmesi durumunda dul kalan kadınlar yine aynı ailede yaşamını sürdürürlerdi. Yani baba evine dönmezlerdi. Dul kalmış kadınlar, ailede her zaman için önem olarak ilk sırada görülmüşlerdir. Zaten Göktürk yazıtları ve Uygur dönemine ait buluntularda “ana’”sözcüğü, her zaman “baba” sözcüğünden önce yazılmıştır. Bir başka örnek ise Dede Korkut kitabelerinde yer alan “ana ata” sözcüğüdür.<a href="https://www.altayli.net/turk-kultur-ve-devlet-geleneginde-kadin.html#_edn9" name="_ednref9"><sup>[9]</sup></a></p>
<p>Eski Türklerin kadına verdiği önemi anlamak için genellikle o dönemdeki hikâyeler, yazıtlar, efsaneler araştırılmış ve bu bağlamda çeşitli eserler kaynak olarak kullanıl­mıştır. O dönemde kadınlara gösterilen saygı günümüzdekinden daha ileri seviye­dedir. Oğuz Kağan Destanı da kadına oldukça yer vermiştir. Bilge Kağan’ın anası, devletin kuruluşunda etken olan en önemli insanlar arasındadır. Davranış biçimiyle de kendisi Şefkat Tanrıçası Umay’a benzetilir.<a href="https://www.altayli.net/turk-kultur-ve-devlet-geleneginde-kadin.html#_edn10" name="_ednref10"><sup>[10]</sup></a> Umay adı ilk olarak Göktürk kita­belerinde geçmektedir. Kültigin Yazıtı’nın doğu yüzünde Umay ile ilgili ifadeler yer almaktadır.<a href="https://www.altayli.net/turk-kultur-ve-devlet-geleneginde-kadin.html#_edn11" name="_ednref11"><sup>[11]</sup></a></p>
<p>Oğuz Kağan’ın kutlu eşlerinden biri mavi bir ışıktan, diğeri kutsal bir ağaçtan doğ­muş olağanüstü özelliklere sahip kadınlar olarak görülmüştür. Karakırgızların Ma­nas destanlarında kadın evin koruyucusu olarak ifade edilmektedir. Kahramanların hata yaptığı dönemlerde kurtarıcıları hep kadınlar olmuştur. Kadınların sözünün dinlenmediği yerde kahramanlar ölü olarak kabul edilmişlerdir. Kadının sadakatin­de ve ailesine karşı davranışında sınırlar yoktur. Devlet içerisinde kadınla ilgili çıkan yalanlar, iftiralar kadının yerini sarsmazdı. Kocası ölen kadınlar evlenmekten kaçı­nırlardı. Tekrar evlenmek istemeyen kadınlar, evlenmesi için zorlanmazlardı. Bunun nedeni kocalarından kalan mallar üzerinde hak sahibi olmaları şeklinde ifade edilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/turk-kultur-ve-devlet-geleneginde-kadin.html#_edn12" name="_ednref12"><sup>[12]</sup></a></p>
<p>Erkeklerin savaşa gittiği zamanlarda kadınlar, erkek işlerini üstlenmişlerdir. Otlakla­ra bakıp, evinin güvenliğini üstlenen kadınlar bu sayede savaşçı özelliklerini de ge­liştirmişlerdir. Kadınların savaşçı özelliklerini geliştirmelerini, mezarlarından çıkan kalıntılardan anlayabiliyoruz. Nitekim kadınlara ait mezarlarda yay, ok, kargı, kılıç, hançer ile birlikte vücudun korunması için kullanılan metalden yapılmış koruyucu zırhlar ele geçilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/turk-kultur-ve-devlet-geleneginde-kadin.html#_edn13" name="_ednref13"><sup>[13]</sup></a></p>
<p>Bu düşünceyle paralel olarak Kitabelerde söze başlanırken kağanlar annelerini ve hatunlarını saymışlardır. Kağan buyrukları “Kağan buyuruyor ki” sözüyle başladığı zaman geçersiz sayılmıştır.<a href="https://www.altayli.net/turk-kultur-ve-devlet-geleneginde-kadin.html#_edn14" name="_ednref14"><sup>[14]</sup></a> O dönemde kadının her zaman erkeğinin yanında yer alıp ona ilham verdiği düşünülmüştür.</p>
<p>Din her dönemde kadınların toplum içerisindeki hayatını yönlendirmiştir. Türklerin çok tanrılı inanışa sahip olduğu dönemde şaman Türk kadınlarının büyük ayin­lere iştirak etmediğini görmekteyiz. Bunun sebebi kabile tanrısı huzuruna gelinin saygıdan dolayı çıkamamış olması olarak değerlendirilmiştir. Tölesler’de yine kadın şamanlar bulunmaktadır. Fakat bunlar da aynı şekilde törenlere katılmamışlardır.<a href="https://www.altayli.net/turk-kultur-ve-devlet-geleneginde-kadin.html#_edn15" name="_ednref15"><sup>[15]</sup></a> Buna karşın en iyi şaman, kadınlar arasından çıkardı.</p>
<p>Göktürk Devleti’nde insanlar hür bir hayat sürmüştür. Kadınların bu dönemde top­lumda önemli yerleri vardı. Emirnameler, Kağan ve karısı tarafından ortak imza­lanmaktaydı. Kağanın karısı, düzenlenen tören ile başa geçer ve devleti Kağan ile birlikte ortak bir şekilde yönetirlerdi. Devlet yönetiminde hatunların da söz sahibi olduğunu o döneme ait vesikalardan anlıyoruz.<a href="https://www.altayli.net/turk-kultur-ve-devlet-geleneginde-kadin.html#_edn16" name="_ednref16"><sup>[16]</sup></a></p>
<p>Yabancı devletlerin elçilerinin kabulünde, hatun hakanın yanında bulunur ve elçileri birlikte kabul ederlerdi. Tören ve şölenlerde kadın hakanın solunda oturur, siyasi önerilerini hakana iletirdi. Örneğin Çin ile ilk barış antlaşmasını Büyük Hun İm­paratorluğu adına Mete Han’ın kadını imzalamıştır.<a href="https://www.altayli.net/turk-kultur-ve-devlet-geleneginde-kadin.html#_edn17" name="_ednref17"><sup>[17]</sup></a> Bir başka örnek ise Sabarların hükümdarı Belek’in ölmesiyle birlikte hükümdarlık makamına hatun Boarık’ın geç­mesidir. Yaklaşık yüz bin kişiyi idare eden bu hatun, devleti düzgün idare etmesiyle diğer devletler tarafından tanınmıştır. Bizans İmparatoru ile bizzat antlaşma yaparak o dönemde önemli bir şahsiyet olduğunu göstermiştir.<a href="https://www.altayli.net/turk-kultur-ve-devlet-geleneginde-kadin.html#_edn18" name="_ednref18"><sup>[18]</sup></a></p>
<p>Kadınlar sadece ordunun başında komutan olarak bulunmuyordu. Aynı zamanda ordu ile birlikte savaşa girip ok ve yay kullanıyorlardı. Bu konuda da erkeklerden eksik bir durumda kalmamışlardır. Eski Türklerde erkekler, savaş sırasındaki yete­neklerine ve mücadelelerine göre ileri zamanlarda devlet içerisinde önemli yerlere gelirlerdi. Kadınlar da aynı şekilde yetişmiş olup birçok kez erkeklerle birlikte savaşa katılırlardı.<a href="https://www.altayli.net/turk-kultur-ve-devlet-geleneginde-kadin.html#_edn19" name="_ednref19"><sup>[19]</sup></a> Uygurlar VII. yüzyılda henüz devlet kurmadan önce Uygur reisi savaş­larla uğraşıyorken, annesi Uluğ Hatun, halkın arasında çıkan karışıklıklarla uğraşı­yor, kanuna karşı gelenleri, kanunlara uymayanları cezalandırıyordu.<a href="https://www.altayli.net/turk-kultur-ve-devlet-geleneginde-kadin.html#_edn20" name="_ednref20"><sup>[20]</sup></a> Arap istilası sırasında da oğlu Tuğ-Şad küçük olduğu için anası Hatun, Buhara Hükümdarlığı’nda on beş yıl kadar tahtta kalmıştır. Bu hükümdarlığı sırasında ordunun başında savaş­lara katılmış ve diğer devletlerle antlaşmalar imzalamıştır.<a href="https://www.altayli.net/turk-kultur-ve-devlet-geleneginde-kadin.html#_edn21" name="_ednref21"><sup>[21]</sup></a></p>
<p>Eski Türk devletlerinde kadınlar, sosyal alanda da birçok hakka sahiptiler. O dö­nemde başka devletlerin erkekleri, kadınları istediği zaman boşayabiliyorlardı. Bu durum, Türk devletlerinde böyle değildi. Kadının da kocasını boşama hakkı vardı. Fakat boşanma Türklerde yok denecek kadar azdı. Çin’de erkek karısından rahatlıkla boşanmasına rağmen bu durum kadın için geçerli değildi. Yani erkek istediği zaman karısını boşayabilir fakat kadın boşayamazdı. Örneğin Uygurlar da bu hak, her iki taraf içinde geçerli sayılmıştır. Bunun dışında kadınların başka toplumsal hakları da vardı.</p>
<p>Eski Türklerde kadınlar da mal, mülk sahibi olabiliyorlardı. Çin elçisi Vang Yen Tö seyahatnamesinde, Uygur hatunlarının at sürülerine sahip olduklarını yazmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/turk-kultur-ve-devlet-geleneginde-kadin.html#_edn22" name="_ednref22"><sup>[22]</sup></a> İslamiyet öncesi dönemi kadınlarında bir başka konu da giyim-kuşam şekil­leridir. Eski Türk kadınının giyimine dair bilgileri, o dönemden kalan yazıtlardan, seyahatnamelerden ve duvar yazılarından öğrenmekteyiz. Genel olarak o dönemde kadınlar deriden yapılmış giysiler giyiyorlardı. Erkekler de deriden yapılmış olan giysileri giyerlerdi fakat bazı farklılıklar vardı. Kadınların şalvarları daha uzun olur­du. Ayaklarına, çizme yerine genellikle başmak adı verilen ayakkabı giyerlerdi. Baş­lıkları yine deriden veya keçeden yapılmış takke benzeri şeylerden oluşuyordu.<a href="https://www.altayli.net/turk-kultur-ve-devlet-geleneginde-kadin.html#_edn23" name="_ednref23"><sup>[23]</sup></a></p>
<p>Türk kadınının giyinme tarzındaki en büyük etken diğer devletlerle olan ilişkilerdir. Eski Türk kadınlarının giyiminde sadece devletlerin değil dinin de etkisi vardır. Süse çok düşkün oldukları bilinen kadınlar, başlarına ipekten yapılan başörtü takarlar ve kulaklarına da çeşitli taşlardan yapılmış küpeler geçirirlerdi.<a href="https://www.altayli.net/turk-kultur-ve-devlet-geleneginde-kadin.html#_edn24" name="_ednref24"><sup>[24]</sup></a> Başları açık olan o dö­nemki Türk kadınları, saçlarını topuz yaparak, hotoz adı verilen başlık takarlardı. Zaman zaman omuzlarından ayak bileklerine kadar uzanan kıyafetler giyerlerdi. Bu kıyafetler genel olarak, çok süslü kumaşlardan oluşuyordu.<a href="https://www.altayli.net/turk-kultur-ve-devlet-geleneginde-kadin.html#_edn25" name="_ednref25"><sup>[25]</sup></a> Sonuç olarak Eski Türklerde kadın, gerek devlet işlerinde gerekse toplumsal yaşantıda önemli bir yere sahip olmuştur.</p>
<p><span>İslamiyet Sonrasında Türk Kadını</span></p>
<p>Türklerin İslam ile tanışması, Talas Savaşı’ndan sonra başlamıştır. Bu İslamlaşma süreci yaklaşık olarak binli yıllara kadar sürmüştür. Türk kadınları İslam’dan sonra sosyal ve siyasi faaliyetlere erkeği ile birlikte katılmış, mallarında tasarruf ettikle­ri gibi topraklar üzerinde de hak sahibi olmuşlardır.<a href="https://www.altayli.net/turk-kultur-ve-devlet-geleneginde-kadin.html#_edn26" name="_ednref26"><sup>[26]</sup></a> Peygamberimizin kadınlara hoşgörülü davranmasını kendine örnek almaya başlayan Türk hükümdarlar, kadı­na olan saygısını daha da arttırmıştır. Nitekim Hazreti Peygamberin “Cennet an­nelerin ayakları altındadır” sözü, kadına ne kadar önem verildiğini göstermektedir. İslamiyet ile birlikte ortaya çıkan yeni anlayışlar, Türk toplumunda kendisine yer bulmuştur. Fakat bu anlayışlar, kadın-erkek eşitliğini bozmamıştır. Orta Asya Türk yaşantısında kadınlar, yine erkeklerle bir arada yaşamaya devam etmiş, birbirlerin­den kaçmamışlardır. Aile hayatına kadınların yön vermeleri sürdürülmüştür.<a href="https://www.altayli.net/turk-kultur-ve-devlet-geleneginde-kadin.html#_edn27" name="_ednref27"><sup>[27]</sup></a> Genel olarak her dindeki kadın, hep geri planda kalmış, önemsenmemiştir. Peygamberler ise böyle milletlere gönderilmiş ve toplumun eşitlik düzeyini arttırmaya çabalamış­lardır. Türklerin İslamiyet’e geçmesiyle birlikte, kadına karşı olan davranışları, din ayrımı yapmayacak şekilde daha da üst seviyelere taşınmıştır. Erkekler Hristiyan ka­dınla evlenebilir, ancak evlendikleri kadınların İslamiyet’i kabul etmeleri için hiçbir şekilde baskı yapmazlardı. Kadınlara da inanç özgürlüğü sağlanmıştır.<a href="https://www.altayli.net/turk-kultur-ve-devlet-geleneginde-kadin.html#_edn28" name="_ednref28"><sup>[28]</sup></a></p>
<p>İslamiyet’in kabulünden sonra Türklerde kadının önemi, önceki dönemlerle benzer doğrultuda ilerlemiştir. Nitekim Dede Korkut Kitabı’nda Selcen Hatun isimli kadın kahraman, at süren, kılıç ve ok marifetiyle savaşan bir karakter olarak betimlenmiştir. <a href="https://www.altayli.net/turk-kultur-ve-devlet-geleneginde-kadin.html#_edn29" name="_ednref29"><sup>[29]</sup></a> Buradan da anlaşılacağı gibi o dönemde kadınlar, erkekler gibi savaşçı özellik­ler göstermiştir. Kadına verilen önemi o dönemdeki edebiyat eserlerinde de görmek mümkündür. Harizmli büyük Türk âlim ve filozofu Zamahşeri (1047-1131) Türk kadınları hakkındaki şiirlerinde bu güzellerin orta boylu, ince belli, uzun saçlı, yay (keman) kaşlı, çekik gözlü ve gövdelerinin bacaklarından daha uzun olduğunu betimlemiştir.<a href="https://www.altayli.net/turk-kultur-ve-devlet-geleneginde-kadin.html#_edn30" name="_ednref30"><sup>[30]</sup></a> Hâlbuki ileri medeniyet olarak görülen Yunanlılarda bile kadına bu derece saygı gösterilmemiştir. Saygı göstermemelerinin yanı sıra erkekler sağlıklı ol­duklarında dahi kendi kadınlarını başkalarına verme hakkına sahipti.<a href="https://www.altayli.net/turk-kultur-ve-devlet-geleneginde-kadin.html#_edn31" name="_ednref31"><sup>[31]</sup></a></p>
<p>Türkler Anadolu’da yayılmaya başladıkça devlet sisteminde bazı değişiklikler mey­dana gelmiştir. İkta sisteminin orta çıkması ile toprak sistemi bozulmaya başlamış, devletin otoritesi zayıfladıkça kadınlar geri plana düşmüştür. Fakat buna rağmen er­kekler, tek bir kadınla evlenmişlerdir. O dönemde eğer kadının çocuğu olmazsa, o zaman erkek karısının rızasıyla ikinci bir kadınla evlenebilmekteydi. Kadınlar bunun yanında eve kapatılmamışlardır. Harem diye bir uygulama ortada yoktur. Kadınlar da erkekler gibi toplum içinde var olmuşlardır.</p>
<p>İslamiyet ile birlikte Türk kadını, devlet yönetiminde söz sahibi olmaya devam etmiş­tir. Kadınların yönetimdeki etkinliği, her zaman olumlu yönde olmamıştır. Selçuklu İmparatorluğu’nda Melikşah’ın eşi Terken Hatun, siyasi istekleri nedeniyle devletin parçalanmasında büyük rol oynamıştır.<a href="https://www.altayli.net/turk-kultur-ve-devlet-geleneginde-kadin.html#_edn32" name="_ednref32"><sup>[32]</sup></a> Tuğrul Bey’in karısı Altuncan Hatun, kah­raman Türk kadınına örnek olarak verilebilir. Tuğrul Bey, isyan eden kardeşinin pe­şinden Hamedan’a giderken, karısı Altuncan Hatun’a da vezirleri ile birlikte Bağdat’a gitmesini emretmiştir. Altuncan Hatun’unun da desteği ile Tuğrul Bey, kardeşi İbra­him Yınal’ı mağlup etmiştir.<a href="https://www.altayli.net/turk-kultur-ve-devlet-geleneginde-kadin.html#_edn33" name="_ednref33"><sup>[33]</sup></a> Altuncan Hatun, böyle tehlikeli bir dönemde yapmış olduğu hareketler sonucunda Selçuklu Devleti’nin ömrünü uzatmıştır. Buradan da anlaşılacağı gibi İslam sonrası devirlerde de kadınlara verilen yönetim hakkı devam etmiştir.</p>
<p>Selçuklularda kadınlar, sadece sultanın sarayının çevresinde değil kalıcı olarak da başka saraylarda ikamet etmişlerdir. Sultanın emrinde her zaman vezir, asker ve di­ğer görevliler bulunmaktadır. Hatunlar gerektiğinde sultana yardıma gidebilirlerdi. Altuncan Hatun’un Tuğrul Bey’e yardım etmesi gibi bu hatunlar Terken unvanıyla dile getirilirlerdi. Terken hatunların kendilerine ait yurtlukları, gelir getiren hazineleri mevcuttu.<a href="https://www.altayli.net/turk-kultur-ve-devlet-geleneginde-kadin.html#_edn34" name="_ednref34"><sup>[34]</sup></a> Bunların dışında Hatunların emrinde divanları da bulunuyordu. Buna “Hatun Divanı” adı verilmiştir. Bu divana sahip hatunlardan birisinin Melikşah’ın eşi Terken Hatun olduğu değerlendirilmektedir.<a href="https://www.altayli.net/turk-kultur-ve-devlet-geleneginde-kadin.html#_edn35" name="_ednref35"><sup>[35]</sup></a></p>
<p>Tarihte devlet başkanlığı yapan ilk kadınlar Türklerden çıkmıştır. Bunu Kutluk Türk Devleti’nde Türkan Hatun’un, Delhi Türk Devleti’nde Raziye Sultan’ın devlet baş­kanı olduğu örneklerde görmek mümkündür.<a href="https://www.altayli.net/turk-kultur-ve-devlet-geleneginde-kadin.html#_edn36" name="_ednref36"><sup>[36]</sup></a> Kadının devlet yönetiminde siyasi bir mevkiye sahip olması, devletin feodal bünyesine yeni bir unsur eklemiştir. Bu durumun olumlu taraflarının yanında bazı olumsuz taraflarından da bahsedilmiştir. Kadınlar, Türk devletlerinde siyasi yönden etkili oldukları dönemlerde bazen savaş sebebi de olabiliyorlardı. İki devlet arasındaki ilişkiyi pekiştirmek için siyasi evlilik­ler yapılıyordu ve bu evlilikler her zaman ilişkileri olumlu yönde etkilemiyordu. Bu siyasi evlilikler bazen devletleri savaşa kadar sürüklüyordu. Örneğin; Alp Arslan, kız kardeşini o dönemdeki Karahanlı hükümdarına gelin olarak vermişti. Bir süre sonra Karahanlı hükümdarı, eşini Selçuklu casusluğu yapmakla suçlayıp döverek öldür­müştü. Bunu duyan Alp Arslan, Karahanlı üzerine sefere çıkmaya karar verdi fakat kardeşinin eceliyle öldüğüne ikna edilip bu kararından vazgeçti.<a href="https://www.altayli.net/turk-kultur-ve-devlet-geleneginde-kadin.html#_edn37" name="_ednref37"><sup>[37]</sup></a></p>
<p>Kazan Tatar hükümdarı Süyün Bike<a href="https://www.altayli.net/turk-kultur-ve-devlet-geleneginde-kadin.html#_edn38" name="_ednref38"><sup>[38]</sup></a>/Süyümbüke, bahsedilenlere benzer bir siyasi evlilikle henüz on beş yaşında Kazan Hanı olarak tahta geçen ve bazı kaynaklarda Rus yanlısı olarak ifade edilen Can Ali Han ile evlendirilmiştir. Süyün Bike’nin bu ev­liliği Kazanlılar ve Nogaylıları birbirine yaklaştırmıştır. Süyün Bike’nin Nogay Hanı olan babasının bu evliliğe en çok Kazanlılar ve Nogaylıları birbirine yaklaştırmak amacıyla müsaade ettiği değerlendirilmiştir. Bu evlilikten kısa bir süre sonra Can Ali Han’ın kendi halkı tarafından öldürülmesi üzerine dul kalan Süyün Bike, imparator­luğun varisi Sefa Giray Han ile evlendirilmiştir. Sefa Giray Han’ın da bir süre sonra vefat etmesi üzerine iki yaşındaki oğlu Ötemiş Giray han ilan edilmiştir. Oğlunun devlet yönetimine bakacak yaşta olmamasından dolayı devlet işlerini Süyün Bike yürütmüştür. Cesareti, asaleti ve zekâsı ile Kazan Hanlığı’nın en saygı duyulan ve sevilen kadın hükümdarı olmayı başararak Kazan Tatar Türklerinin kalplerinde yer almıştır.<a href="https://www.altayli.net/turk-kultur-ve-devlet-geleneginde-kadin.html#_edn39" name="_ednref39"><sup>[39]</sup></a></p>
<p>Cesareti ve yiğitliğiyle anılan Süyün Bike’ye benzer karakterdeki Türk kadın hüküm­darlardan bir diğeri Uygur Sultanı İpar (Dilşad) Hatun’dur. Kahramanlıkları kadar güzelliğiyle de nam salan İpar Hatun (Çinlilerin tabiriyle ŞİANG-FEİ: Güzel kokulu Kraliçe), Budist Çinlilerle Müslüman Türkler arasındaki mücadelede önemli rol oy­namış olması nedeniyle<a href="https://www.altayli.net/turk-kultur-ve-devlet-geleneginde-kadin.html#_edn40" name="_ednref40"><sup>[40]</sup></a> Türk tarihinde cesareti ile anılan kadın hükümdarlar ara­sında yer almıştır.</p>
<p>İslamiyet sonrasında kadın, tüm bu olumlu ve lider ruhlu özelliklerine karşın olum­suz nitelemeler ve tahlillerle de yorumlanmıştır. İslamiyet’in kadını bir baskı aracı haline getirdiği düşünceleri ekseninde ortaya atılan bu fikirlerin, genel olarak İsla­miyet’ten ziyade İslam dininin yanlış yorumlanmasından kaynaklandığı değerlendirilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/turk-kultur-ve-devlet-geleneginde-kadin.html#_edn41" name="_ednref41"><sup>[41]</sup></a></p>
<p><span>Osmanlı Devleti’nde Türk Kadını</span></p>
<p>Osmanlı Devleti’nin ilk yıllarında kadınlar, dokumacılık ve bunun gibi el işleriyle uğraşabiliyorlardı. Tarım ile ilgili işlerde eşlerine yardım ediyorlardı. Aynı zamanda pazara gidebilme özgürlükleri de vardı. Yıldırım Beyazıt döneminde, saray özel bir yer olmaktan çok insanların eğlendiği bir yer olmuştur. Bu durum kadına olan tabu­ları değiştirmeye başlamıştır. Harem, sadece merkezde bulunmaktaydı. Bu yüzden merkezdeki kadın ile köydeki kadın yaşantısında farklılıklar meydana gelmişti. Kır­sal kesimdeki kadınlar daha özgürdü.<a href="https://www.altayli.net/turk-kultur-ve-devlet-geleneginde-kadin.html#_edn42" name="_ednref42"><sup>[42]</sup></a></p>
<p>Harem, Osmanlı Devleti ile birlikte Türk yaşantısında yer bulmuştur. Artık padişah hatunları sarayda dışa kapalı bir şekilde yaşamaya başlamışlardır. Haremin düzeni, nasıl yönetildiği hakkında bilgi sahibi olmak sıradan bir insan için olanaksızdı. Sa­dece erkekler değil önemli kadınlar dışında kimse haremin içini bilmezdi. Acil bir durum olmadığı sürece doktor dışında hareme erkek giremezdi. Doktor girdiği za­man da yine aynı şekilde, hastayı göremezdi. Kadının hastalıkla ilgili gerekli yerleri­ne sadece örtü üzerinden dokunabilirdi. Harem içindeki kadınların dışarı çıkması da çok zordu. Sadece padişah istediği zaman ve kimsenin göremeyeceği şekilde bahçeye çıkabilirlerdi.<a href="https://www.altayli.net/turk-kultur-ve-devlet-geleneginde-kadin.html#_edn43" name="_ednref43"><sup>[43]</sup></a></p>
<p>Osmanlı Devleti’nde, kadın ve erkeğin dünyası ayrıydı. Erkek daha özgür, kadın ise daha özeldi. Kadın bu dönemde geçmiş döneme kıyasla daha çok kısıtlanmıştır. Bu kısıtlama, kadının sosyal hayatını, aile hayatını, giyim tarzını ve eğlenme şeklini dahi değiştirmiştir. Kadının, gidip görebileceği yerler dahi belli kurallarla belirlenmişti. Osmanlı mahallelerinde, çıkmaz sokakların oluşu, kadınları kısıtlamaya yönelik ya­pılan bir uygulamaydı.<a href="https://www.altayli.net/turk-kultur-ve-devlet-geleneginde-kadin.html#_edn44" name="_ednref44"><sup>[44]</sup></a></p>
<p>Osmanlı döneminde kadınlar, eğitimi sadece dini konuda almaktaydılar. Saray ka­dınları dışında başka tarzda eğitim alan bulunmuyordu. Saray kadınları da eğitimi daha çok kişisel tatmin ya da boş zamanlarını değerlendirmek için alıyorlardı.</p>
<p>Osmanlı ailesinde kadın, eski Türklere kıyasla ikinci plana atılmıştır. Bu durum sa­dece Türk olanlar için geçerli değildi. Diğer milletlerden kadınlarda aynı muameleyi görüyorlardı. Fakat bu durum kadınların tamamen özgürlüğünün elinden alındığı­nı anlamına da gelmemektedir. Nitekim Osmanlı kadınları rahatlıkla dini ayinlere katılabiliyordu. Hatta bazı özel günlerde Müslüman ve Hristiyan kadınlar bir arada kutlama bile yaparlardı.<a href="https://www.altayli.net/turk-kultur-ve-devlet-geleneginde-kadin.html#_edn45" name="_ednref45"><sup>[45]</sup></a></p>
<p>Kadınların hayvana binmeleri yasaktı. Gidecekleri yerlere o dönemdeki arabalarla giderlerdi. Bu arabalar etrafı tahtalarla kapalı, kafes pencerelere sahip olup sadece vezirlerin ve devletin önemli kişilerinin eşleri tarafından kullanılıyordu. Kadın ile erkeğin bu arabada birlikte yolculuk etmeleri yasaklanmıştı.<a href="https://www.altayli.net/turk-kultur-ve-devlet-geleneginde-kadin.html#_edn46" name="_ednref46"><sup>[46]</sup></a></p>
<p>Eğitim konusunda kadınlar çok kısıtlanmıştı. Din dışındaki diğer okullara kadınla­rın gidip eğitim görmesi yasaktı. Sadece saray ve çevresindeki kadınlar özel eğitim görebiliyorlardı. Bu sayede iş kadınları ortaya çıktı fakat bunlar da yine saray hal­kından insanlardı. Büyük şehirlerde ise kadın sadece ev hanımı olarak görülürdü.<a href="https://www.altayli.net/turk-kultur-ve-devlet-geleneginde-kadin.html#_edn47" name="_ednref47"><sup>[47]</sup></a></p>
<p>Sultan eşleri, çekinmeden yabancı erkeklerle görüşme şansına sahiptiler. Toplumdan uzak bir şekilde yaşamamışlardır. Osmanlı dışından gelen önemli kişiler için iltifat­ta bulunup onları en iyi şekilde karşılamışlardır. Kendi adlarına köprüler, çeşmeler, mescitler yaptırmışlardır.<a href="https://www.altayli.net/turk-kultur-ve-devlet-geleneginde-kadin.html#_edn48" name="_ednref48"><sup>[48]</sup></a></p>
<p>Osmanlı Devleti’nin topraklarının artması ile birlikte medeniyetin Osmanlı Devleti’nde bulunduğu düşüncesi devletin batıya kapalı bir şekilde yaşamasına neden olmuştur. Eski Türklerden Osmanlı Devleti’ne kadar geçen sürede bazı gelenekler zaman içerisinde değişmiştir. Bunların en önemlilerinden biri kadına yöneltilen ba­kış açısıdır.</p>
<p>Kanuni döneminde, kadın artık mahrem sayılmaya başlamıştır. Kadınlarla ilgili fer­manlar yayınlanmış, nerde nasıl giyineceği, erkeklerle ilişkileri ve kıyafetlerine varan kısıtlamalar getirilmiştir. Bunlardan çamaşırcı kadınlara dükkân için yetki verilir fa­kat usule uygun kıyafet yapmadığı takdirde dükkânı kapatılmıştır.</p>
<p>Osmanlı padişahlarından 3. Osman, dışarıya çıktığı zaman kadınların dışarıda gez­mesini yasaklamıştı. Kadınların açık giyindiğine dair dedikodular sonucunda ka­dınların kıyafetlerine de kısıtlamalar geldi. Kayığa binmeleri yasaklandı. 3. Selim, kadınlara açık elbiseler dikmemesi için terzileri uyardı. Evlerin pencereleri, dışardan görünmeyecek şekilde örüldü. Boğaz kenarındaki yalılar, yüksek duvarlarla kapatıl­dı. Çünkü boğazdan geçen kayıkçıların evleri görme ihtimali vardı.<a href="https://www.altayli.net/turk-kultur-ve-devlet-geleneginde-kadin.html#_edn49" name="_ednref49"><sup>[49]</sup></a></p>
<p>Kadınların başlıca eğlence kaynağı, komşular arası ziyaretler, hamamlar ve mesire yerleriydi. Fakat bunları yaparken bile erkek-kadın ayrımı yaşanmıştır. Sadece sosyal hayatta değil öldükten sonra bile kadın-erkek ayrımı ölen kişi için uygulanmıştır. Mezar taşları bile farklı şekilde tasarlanmıştır.<a href="https://www.altayli.net/turk-kultur-ve-devlet-geleneginde-kadin.html#_edn50" name="_ednref50"><sup>[50]</sup></a></p>
<p>Osmanlı Devleti’nde gerileme dönemi ile birlikte artık devlet içinde bazı değişik­likler mecbur hale gelmiştir. Bu değişiklikler içinde kadınların sosyal hayattaki ko­numu da vardır. Ancak Tanzimat Fermanı ile birlikte kadınlar bazı sosyal ve siyasi haklara sahip olmuşlardı.</p>
<p>Osmanlı kadını, Tanzimat dönemine kadar bazı konularda kısıtlanmış bir şekilde yaşamını sürdürdü. Ülke içerisindeki gelişmeler doğrultusunda, mevcudiyetlerini II. Meşrutiyetle ortaya çıkarmaya başladılar. Meşrutiyet ile bazı haklara sahip olmuşlar­dı. Artık kızlar için eğitim başlamış, miras hakları doğmuştu. II. Meşrutiyet’in ilanı ile birlikte kadınlar, çalışma hayatında da boy göstermeye başlamışlardır. Özellikle o dönemde savaşa giden erkeklerin yerine boş kalan memurluklara yerleştirilmişler­dir. Erkek sayısının azalması kadınların çalışmasına olanak sağlamıştır.<a href="https://www.altayli.net/turk-kultur-ve-devlet-geleneginde-kadin.html#_edn51" name="_ednref51"><sup>[51]</sup></a></p>
<p>II. Meşrutiyet ile birlikte Osmanlı Devleti, batıya ayak uydurmaya çalışmış, birçok alanda yenilik yapmıştır. Bu alanlardan birisi de kadın haklarıdır. II. Meşrutiyet ka­dın hareketinin başlamasına sebep olmuştur. Bu hareketin gelişmesindeki en önemli etken gazete ve dergilerdir. Kadınlar, seslerini duyurabilmek için bu gazeteler ve der­gilere yazılar yazmışlardır. Bunun yanı sıra dernekler kurulmuş, kadınların eğitilme­si ve iş hayatına atılmaları için yardımcı olmuşlardır. Bu dönemde, kadınlar hukuksal alanda da ön plana çıkmışlardır. İslam hukuku yerine aile hukuku ortaya çıkmış ve bu alanında düzenlemeler yapılmıştır. Evliliğe yaş sınırı getirilmiş, devlet memuru ve iki şahit olmadığı sürece evlilik resmiyet kazanmamıştır. Boşanma konusunda da yenilikler getirilmiş, boşanmayı gerektiren konular hakkında düzenlemeler yapılmıştır.<a href="https://www.altayli.net/turk-kultur-ve-devlet-geleneginde-kadin.html#_edn52" name="_ednref52"><sup>[52]</sup></a></p>
<p>Osmanlı kadınının ön plana çıkması, batının örnek alınması ile doğru orantılıdır. II. Meşrutiyete kadar kadın haklarındaki değişim, sadece ev ve aile ile sınırlıydı. Fakat bundan sonra kadın, sosyal alanda ve siyasi alanda kendini göstermeye başlamıştır.<a href="https://www.altayli.net/turk-kultur-ve-devlet-geleneginde-kadin.html#_edn53" name="_ednref53"><sup>[53]</sup></a> Batıda kadın haklarını savunanların başında erkekler geliyordu. Osmanlı Devleti’nde de, bu durumdan geri kalmak istemeyen aydınlar, kadın hareketini desteklemiş­lerdir. Modernleşmenin temel kaynağının kadınlar olacağını dile getirmişlerdir.<a href="https://www.altayli.net/turk-kultur-ve-devlet-geleneginde-kadin.html#_edn54" name="_ednref54"><sup>[54]</sup></a></p>
<p>Osmanlı döneminde kadınlar, genel olarak devlet meselelerine uzak yaşamışlardır. Kadınlar bu süreçte, eşlerine yardımda bulunmaktan başka yol bir izlemeyi nadir olarak tercih etmiştir. Meşrutiyet ile birlikte kadınların toplumsal rollerinde önem­li değişimler yaşanmıştır. Tanzimat dönemi ile birlikte Türk kadınlarının devlet ve toplum içerisindeki rollerinde önemli değişiklikler yaşanmıştır. Tanzimat dönemi edebiyatçı ve aydınlarının etkisiyle Osmanlı kadını, günümüzdeki hak ve özgürlük­lerine ulaşma noktasında fikri olarak büyük destek görmüştür.<a href="https://www.altayli.net/turk-kultur-ve-devlet-geleneginde-kadin.html#_edn55" name="_ednref55"><sup>[55]</sup></a></p>
<p><span>Cumhuriyet’in İlanından Sonra Türk Kadını</span></p>
<p>Cumhuriyet’in ilanı ile birlikte toplumda her alanda yenilikler meydana gelmiştir. Fakat bu yeniliklerin sürekliliği, toplumun iki cinsi olan erkek ve kadına eşit şekilde davranılmasıyla sağlanmıştır. Yapılan yenilikler, sadece erkekler için değil kadınlar içinde geçerli olmalıydı. Sosyal alanda, hukuk alanında, siyasi alanda yapılacak ye­nilikler kadınlara da aynı oranda uygulanmalıydı. Kadın, çocuklarını topluma ha­zırlaması, eğitmesi, ailede sağlıklı bir ortamın kurulmasında önemli rol oynaması nedeniyle her zaman için önem verilmesi gereken bir varlıktır. Atatürk’ün bu konuda ifade ettiği; <em>“erkeklerden daha çok aydın, daha çok feyizli, daha fazla bilgili olmaya mecburdurlar.”</em> sözü, kadına verilmesi gereken değeri açıkça belli etmiştir.<a href="https://www.altayli.net/turk-kultur-ve-devlet-geleneginde-kadin.html#_edn56" name="_ednref56"><sup>[56]</sup></a></p>
<p>Kadınların sosyal alanda, siyasi alanda ve hukuk alanında elde ettikleri haklar, aşa­malı bir şekilde gerçekleşmiştir. İsviçre Medeni Kanunu’nu örnek alarak hazırlanan Türk Medeni Kanunu’nda, kadın ile erkek yasalar önünde eşit sayılmıştır. Örneğin; arazi kanunu ile artık babanın mirasında kız evladı da hak sahibi olmuştur. Evlenen kızlardan alınan gelinlik vergisi ortadan kalkmış, köleliğin son bulmasıyla da cariye­lik kavramı yok olmuştur. Kadınlar yavaş yavaş sokağa çıkmaya başlamış, okullarda eğitim görme hakkını elde etmişlerdir.<a href="https://www.altayli.net/turk-kultur-ve-devlet-geleneginde-kadin.html#_edn57" name="_ednref57"><sup>[57]</sup></a> Atatürk erkek-kadın ayrımı gözetmeksizin ikisinin de eşit olduğunu belirtmiş, TBMM açılış konuşmasında, kadınların ve er­keklerin eşit düzeyde eğitim görmesi gerektiğini söylemiştir.<a href="https://www.altayli.net/turk-kultur-ve-devlet-geleneginde-kadin.html#_edn58" name="_ednref58"><sup>[58]</sup></a></p>
<p>Atatürk, Türk kadınına verdiği değeri ve kadının toplumdaki rolünü, Konya’da Kızı­lay Kadınlar Şubesince düzenlenen çay etkinliği esnasında şu sözlerle dile getirmiştir:<a href="https://www.altayli.net/turk-kultur-ve-devlet-geleneginde-kadin.html#_edn59" name="_ednref59"><sup>[59]</sup></a></p>
<p><em>“(…) Bu son yılların inkılâp hayatında, ateşli fedakârlıklarla yüklü mücadele hayatında, milleti ölümden kurtararak kurtuluşa ve bağımsızlığa götüren ka­rarlı çalışma hayatında, her millet bireyinin çalışması, gayreti, emeği, fedakâr­lığı geçmiştir. Bunlar içinde en fazla yüceltilmesi, anılması ve daima teşekkür ile tekrar edilmesi gereken bir emek vardır ki, o da, Anadolu kadınının göster­miş olduğu çok yüce, çok yüksek, çok kıymetli fedakârlıktır. Dünyanın hiçbir yerinde, hiçbir milletinde, Anadolu köylü kadınının üstünde kadın çalışması söylememize imkânı yoktur ve dünyada hiçbir milletin kadını “Ben Anadolu kadınından daha fazla çalıştım, milletimi kurtuluşa ve zafere götürmekte Ana­dolu kadınından daha fazla çalıştım, milletimi kurtuluşa ve zafere götürmekte Anadolu kadını kadar gayret gösterdim” diyemez. (…)</em></p>
<p><em>Kadınlarımızın her millette olduğu gibi, bizim milletimiz için de ne kadar yük­sek önemi olduğunu söylemeğe gerek yoktur. Bizim milletimizde kadın, eski­den bu önemi gerçekten en yüksek derecede kazanmıştır. Büyük atalarımız ve onların anaları, tarihin ve olayların tanıklığıyla sabittir ki, cidden yüksek faziletler göstermişlerdir. Burada birçok noktalardan sayabileceğimiz o fazi­letlerin en büyüğü ve en önemlisi kıymetli evlâtlar yetiştirmeleriydi. Gerçek­ten Türk milletinin bütün dünyada yalnız Asya’da değil Avrupa’da bile büyük üstünlükler göstermiş olması, gösterişli hareketler yapmış olması, hep öyle kıymetli ataların faziletli evlâtlar yetiştirmesi ve daha beşikten çocuklarının ruhuna mertlik ve fazilet aşılaması sayesinde idi. Şunu söylemek istiyorum ki, kadınlarımızın toplum görevlerinde üzerlerine düşen hisselerden başka ken­dileri için en önemli, en hayırlı, en faziletli bir görevleri de iyi anne olmaktır. Zaman ilerledikçe. İlim geliştikçe, uygarlık dev adımlarıyla yürüdükçe, haya­tın, asrın bugünkü gereklerine göre evlât yetiştirmenin zorluklarını biliyoruz. Anaların bugünkü evlâtlarına vereceği terbiye eski devirlerdeki gibi basit de­ğildir. Bugünün anaları için gereken kaliteye sahip evlat yetiştirmek, evlâtla­rını bugünkü hayat için çalışan bir parça haline koymak, pekçok yüksek va­sıfların sahibi olmağa bağlıdır. Bundan dolayı kadınlarımız hatta erkeklerden daha çok aydın, daha çok verimli, daha fazla bilgili olmak zorundadırlar. Eğer gerçekten milletin anası olmak istiyorlarsa böyle olmalıdırlar. (…)”</em></p>
<p>Atatürk, Kurtuluş Savaşı sırasında her daim yardımını gördüğü kadınları hiç unut­mamıştır. Onlara her zaman borçlu olduğunu dile getirmiş, bu borcu da onlara eşit davranarak ödemeye çalışmıştır. Gittiği her şehirde yaptığı konuşmalarda, kadınlar­dan her zaman söz etmiş ve kadınlar hakkında kafalarında soru işareti olan bireyle­rin olumsuz düşüncelerini yok etmeye çalışmıştır.<a href="https://www.altayli.net/turk-kultur-ve-devlet-geleneginde-kadin.html#_edn60" name="_ednref60"><sup>[60]</sup></a></p>
<p>Atatürk sadece bu yeniliklerle kalmamış, kadınların sosyal ve siyasi hayatı dışında eğitimde de eşit olması için yenilikler yapmıştır. Kadının toplumda kalıcı olabilmesi için eğitimin şart olduğunu biliyoruz. 1924 yılında kabul edilen Tevhid-i Tedrisat kanunu ile eğitim alanında kadın-erkek eşitsizliği ortadan kalkmıştır.<a href="https://www.altayli.net/turk-kultur-ve-devlet-geleneginde-kadin.html#_edn61" name="_ednref61"><sup>[61]</sup></a></p>
<p>Kadının toplumsal hayattaki belki de en önemli haklarından biri seçme ve seçilme hakkıdır. Öncelikle sadece belediye meclislerinde seçme ve seçilme hakkı tanınan kadınlar, 1934’te milletvekili olarak seçme ve seçilme hakkına sahip olmuştur. Bu sayede artık Türk kadınına eşit yurttaşlık hakkı verilmiştir. Atatürk bu konuda, Türk kadınlarının Avrupalı kadınlardan daha üstün bir konumda olduğunu dile getirmiş, bu kararı en önemli reformlarından biri olarak görmüştür.<a href="https://www.altayli.net/turk-kultur-ve-devlet-geleneginde-kadin.html#_edn62" name="_ednref62"><sup>[62]</sup></a></p>
<p><span>Sonuç</span></p>
<p>Türk kültür ve devlet geleneğinde kadınının yeri, tarihsel süreç içerisinde bir takım değişiklikler göstermesine karşın Türk kadını devlet ve toplum içerisinde her dö­nemde özel bir öneme sahip olmuştur. Kadın, Türk toplumu içerisinde annelik özel­liğinden kaynaklanan yüce bir değer olarak kabul edilmektedir. Çünkü kadın var oldukça aile de var olmuş, aile var oldukça devlet de var olmuştur. Kadının önemsen­diği bir toplumda bireyler de önemsenmiştir. Kısacası kadına verilen değer ile top­lumda fertlere verilen değer her zaman birbiriyle doğru orantılıdır. Nitekim kadına önem vermek aileye önem vermek, aileye önem vermek ise topluma önem vermek demektir. Devletin bekası için toplumun kültürel ve geleneksel yapısına önem ver­mek devletler açısından olmazsa olmaz bir anlayıştır.</p>
<p>İlk Türk devletlerinde görüldüğü üzere kadınların sosyal hayattaki yeri bakımından erkeklerden pek bir farkı yoktur. İlk Türk devletlerinde kadın her zaman için önem­senmiş hatta gerektiğinde devlet yönetimi dahi kadınlara teslim edilmiştir. Kadınlar, birçok defa yaşandığı üzere savaşlarda ordunun başında görev yaparak devletin de­vamlılığı için mücadele etmiştir.</p>
<p>Eski Türk devlet yönetiminde önemli roller oynayan kadın, Osmanlı Devleti’nin ilk kuruluş dönemlerinde genellikle zamanının çoğunluğunu ev hayatı ile geçiren buna karşın manevi desteği ile ailesine ve eşine büyük katkılar sunan yüce bir değer olarak toplumda var olmuştur. Osmanlı Devleti döneminde kadının toplumsal ve siyasi bu rolü, eski Türk devletlerine ve Cumhuriyet dönemi kadınına kıyasla bir takım sınır­lamalarla karşılaşmış olsa da kutsallığından bir şey kaybetmemiştir.</p>
<p>Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan Türk Kurtuluş Savaşı içerisindeki milli mücadele dönemine kadar toplumsal değerini devam ettirmiş olan kadın, özellikle milli müca­dele döneminde gösterdiği kahramanlıklarla Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunda önemli rol oynamıştır. Nitekim milli mücadele yıllarında kadın, evde evladına ana, cephedeki askerine çarık, düşmana karşı ise mermi olmuştur. Türk kadınının analı­ğıyla taşımakta olduğu kutsallık, cephede gösterdiği üstün cesaret ve kahramanlık­larla birlikte pekişmiştir.</p>
<p>Cumhuriyet’in ilanı ile birlikte başlayan dönemde Türk kadınına verilmesi gereken önemi her fırsatta dile getiren Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk, Türkiye Cumhuriyeti’nde yaşayan kadınların toplumsal ve siyasi bir takım özgürlüklere kavuşması konusunda yoğun bir çaba harcamıştır. O dönemde birçok Batılı toplumda olmayan hak ve özgürlükler Atatürk’ün Türk kadınına verdiği yüce değer ile Türk kültürüne ve devlet yönetimine kazandırılmıştır. Böylelikle kadınlar toplumun her alanında söz sahibi olmaya devam etmiştir.</p>
<p>Türk devlet geleneğinde kadın, batılı birçok kaynakta değersiz olarak bahsedilmesinin aksine, tarihin ilk döneminden beri her zaman toplum içerisinde özel korumalı yerde bulunan yüce bir değer olarak kabul edilmiştir. Bu değerin üzerine Türk ka­dınının tarihte eşine rastlanmamış olan cesareti ve asaleti eklendiğinde, Türk kültür ve devlet geleneğinde kadının sahip olduğu önem daha rahat bir şekilde ortaya çıka­caktır. Nitekim bu değerin örnekleri Tomris Han’dan Umay Ana’ya, İlbilge Hatun’dan Selcen Hatun’a, Altuncan Hatun’dan Süyün Bike’ye, İpar Hatun’dan Nene Hatun’a ka­dar devam etmiştir. Bu değer, günümüzde toplum ve devlet içerisinde en üst düzey görevlerde rol alan Türk kadınıyla devam etmektedir.</p>
<p>Binlerce yıllık kökleşmiş özellikleri itibarıyla Türk kültür ve tarihi ile devlet geleneği içerisinde kadının toplumsal ve siyasi rolünü değerlendirecek olduğumuzda, kadı­nın değer gördüğü her toplumun ilerleme kaydetmiş/kaydetmekte olduğu sonucuna ulaşmak mümkündür. Bu nedenle eski Türk kültür ve devlet geleneğinden günü­müze kadar gelen kadının toplumsal ve siyasi yaşam içerisindeki yerinin, günümüz dünyasında medeni birçok devlet tarafından ilham alınması gereken bir noktada yer aldığını ifade etmek mümkündür.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Dr. Hasan ACAR</strong></span></a>
</p><p>Jandarma ve Sahil Güvenlik Akademisi Başkanlığı, Işıklar Jandarma Astsubay Meslek Yüksek Okulu. <a href="mailto:hasanacar.uludag@gmail.com">hasanacar.uludag@gmail.com</a></p>
<p><strong>Alıntı Kaynak:</strong> İnsan&İnsan, Bilim Kültür Sanat ve Düşünce Dergisi, Yıl 6, Sayı 21, Yaz 2019</p>
<hr>
<div><span><strong><u>Kaynakça</u></strong></span></div>
<div><span>♦ Ağçoban, Sıddık. “Kadın Olgusunun Kültürel Gelişimi ve İslam’da Kadının Yeri Üzerine Tartışmalar”. <em>Uluslararası Kültürel ve Sosyal Araştırmalar Dergisi (UKSAD)</em>. 2/1 (2016): 14-24.</span></div>
<div><span>♦ Aksoy, İlhan. “Toplumsal ve Siyasal Süreçte Türk Kadını”. <em>Yasama Dergisi</em>. 32 (2017): 7-20.</span></div>
<div><span>♦ Aksoy, Nuran Durak. “Eski Türk Toplumunda Kadının Sosyal Statüsü”. <em>Türk Dünyası Araştırmaları Dergisi</em>. 93 (2010): 149-166.</span></div>
<div><span>♦ Atatürk Araştırma Merkezi Başkanlığı. “Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri”. Erişim 6 Mart, 2019. <a href="http://www.atam.gov.tr/ataturkun-soylev-ve-demecleri/konyada-kadinlar-ile-konusma" target="_blank" rel="noopener">http://www.atam.gov.tr/ataturkun-soylev-ve-demecleri/konyada-kadinlar-ile-konusma</a>.</span></div>
<div><span>♦ Bayat, Fuzuli. <em>Türk Kültüründe Kadın Şamanlar</em>. İstanbul: Ötüken Neşriyat, 2018.</span></div>
<div><span>♦ Çaha, Ömer. <em>Sivil Kadın</em>. Ankara: Vadi Yayınları, 1996.</span></div>
<div><span>♦ Çakır, Serpil. <em>Osmanlı Kadın Hareketi</em>. İstanbul: Metis Yayınevi, 2016.</span></div>
<div><span>♦ Çakmak, Banu. “Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Uzanan Çizgide Osmanlıda Kadın Hareketleri, Dönemin Tiyatrosunda Kadının Temsili ve Kadın Sorunu”. <em>Tiyatro Eleştirmenliği ve Dramaturji Bölüm Dergisi</em>. 18 (2011): 45-79.</span></div>
<div><span>♦ Çolak, Faruk. “Türklerde Lider Kadın Tipolojisi ve Gülnar Hatun Efsanesi”. <em>Uluslararası Medeniyet Çalışmaları Dergisi</em>. 1/2 (2016): 59.</span></div>
<div><span>♦ Demir, Nilüfer Özcan. “II. Meşrutiyet Dönemi Osmanlı Feminizmi”. <em>Hacettepe Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Dergisi</em>. 16/2 (1999): 107-115.</span></div>
<div><span>♦ Durmuş, İlhami. <em>Türk Tarihinin Öncüleri</em>. Ankara: Akçağ Yayınları, 2013.</span></div>
<div><span>♦ Ergin, Muharrem. <em>Dede Korku Kitabı.</em> İstanbul: Milli Eğitim Yayınevi, 1969.</span></div>
<div><span>♦ Erten, Emre. “Antik Yazarlarda Bir İskit Kraliçesi: Tomyris”. <em>Mediterranean Journal of Humanities</em>. VI/2 (2016): 237-263.</span></div>
<div><span>♦ Gökalp, Ziya. <em>Türk Medeniyeti Tarihi</em>. İstanbul: Türk Kültür Yayınevi, 1974.</span></div>
<div><span>♦ Göksel, Burhan. <em>Çağlar Boyunca Türk Kadını ve Atatürk</em>. Ankara: Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, 1988.</span></div>
<div><span>♦ Göksel, Burhan. “Atatürk ve Kadın Hakları”. <em>Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi</em>. 1/1 (1984): 213-235.</span></div>
<div><span>♦ Gündüz, Ahmet. “Tarihi Süreç İçerisinde Türk Toplumunda ve Devletlerinde Kadının Yeri ve Önemi”. <em>The Journal of Academic Social Science Studies</em>. 5/5 (2012): 129­148.</span></div>
<div><span>♦ Hunkan, Ömer Soner. <em>Türk Hakanlığı Karahanlılar</em>. İstanbul: IQ Kültür Sanat Yayınları, 2011.</span></div>
<div><span>♦ İnan, Abdulkadir. <em>Makaleler ve İncelemeler</em>. Ankara: Türk Tarih Kurumu Basımevi, 1987.</span></div>
<div><span>♦ İzgi, Özkan. <em>Orta Asya Türk Tarihi Araştırmaları</em>. Ankara: Türk Tarih Kurumu Basımevi, 2017.</span></div>
<div><span>♦ Kafesoğlu, İbrahim. <em>Türk Milli Kültürü</em>. İstanbul: Ötüken Neşriyat, 2015.</span></div>
<div><span>♦ Kerim, Usta. “Dilşad Hatun (İpar Hanım) Kimdir?”. Erişim 14 Haziran, 2019. https://<a href="http://www.kerimusta.com/dilsad-hatun-ipar-hanim-kimdir/" target="_blank" rel="noopener">kerimusta.com/dilsad-hatun-ipar-hanim-kimdir/</a>.</span></div>
<div><span>♦ Kocatürk, Utkan. <em>Atatürk’ün Fikir ve Düşünceleri</em>. Ankara: Turhan Yayınları, 1984.</span></div>
<div><span>♦ Köymen, Mehmet Altay. <em>Tuğrul Bey ve Zamanı</em>. İstanbul: Kültür Bakanlığı, 1976.</span></div>
<div><span>♦ Kurban, Roza. “Süyümbike ve 1552 Kazan Şehitlerini Anma Kazan Tatarlarının Dünü ve Bugünü”. Erişim 14 Haziran, 2019. <a href="https://www.altayli.net/suyumbike-ve-1552-kazan-sehitlerini-anma-kazan-tatarlarinin-dunu-ve-bugunu.html">https://www.altayli.net/suyumbike-ve-1552-kazan-sehitlerini-anma-kazan-tatarlarinin-dunu-ve-bugunu.html</a>.</span></div>
<div><span>♦ Kurnaz, Şefika. <em>Cumhuriyet Öncesi Türk Kadını</em>. Ankara: Aile Araştırma Kurumu Başkanlığı Yayınları, 1991.</span></div>
<div><span>♦ Kurt, Abdurrahman. <em>“</em>Osmanlı Kadınının Sosyo-Ekonomik Konumu”<em>. Osmanlı</em>. 5 (1999): 434-448.</span></div>
<div><span>♦ Ortaylı, İlber. <em>Osmanlı’yı Yeniden Keşfetmek</em>. İstanbul: Timaş Yayınları, 2007.</span></div>
<div><span>♦ Ögel, Bahaeddin. <em>Dünden Bugüne Türk Kültürünün Gelişme Çağları</em>. İstanbul: Türk Dünyası Araştırma Vakfı Yayınları, 2001.</span></div>
<div><span>♦ Özdener, Kadri Süreyya. “İslam Öncesi Türklerde Kadının İçtimai Yeri”. <em>Sosyoloji Konferansları Dergisi.</em> 22 (1988): 225-235.</span></div>
<div><span>♦ Özmenli, Mehmet. “Ortaçağ’da Türklerde Kadın ve Aile”. <em>The Journal of Academic Social Science Studies</em>. 66 (2018): 347-356.</span></div>
<div><span>♦ Sağ, Vahap. “Tarihsel Süreç İçerisinde Türk Kadını ve Atatürk”. <em>Cumhuriyet Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Dergisi</em>. 2/1 (2001): 9-23.</span></div>
<div><span>♦ Satıcıoğlu, Hüseyin. “Tataristan’daki Süyün Bike ve Azerbaycan’daki Bakü Kız Kuleleri Kaynaklı Ortaya Çıkan Efsaneler Üzerine Bir İnceleme”, II. Uluslararası Sosyal Bilimler Lisansüstü Öğrenci Kongresinde Sunulan Bildiri, Bişkek, Mayıs 11-12, 2017.</span></div>
<div><span>♦ Sevim, Ali ve Merçil Erdoğan. <em>Selçuklu Devleti Tarihi</em>. Ankara: Türk Tarih Kurumu, 1995.</span></div>
<div><span>♦ Sevinç, Necdet. <em>Türklerde Kadın ve Aile</em>. İstanbul: Bilgeoğuz Yayınları, 2007.</span></div>
<div><span>♦ Taşağıl, Ahmet. <em>Kök Tengri’nin Çocukları</em>. İstanbul: Bilge Kültür Sanat, 2017.</span></div>
<div><span>♦ Tavernier, Jean-Baptiste. <em> Yüzyılda Topkapı Sarayı</em>. İstanbul: Kitap Yayınevi, 2010. Tekin, Talat. <em>Orhon Yazıtları</em>. Ankara: Türk Dil Kurumu Yayınları, 2010.</span></div>
<div><span>♦ Tellioğlu, İbrahim. “İslam Öncesi Türk Toplumunda Kadının Konumu Üzerine”. <em> Ü. Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Dergisi [TAED]</em>. 55 (2016): 209-224.</span></div>
<div><span>♦ Turan, Osman<em>. Selçuklular Tarihi ve Türk-İslam Medeniyeti</em>. İstanbul: Ötüken Neşriyat, 2009.</span></div>
<div><span>♦ Turan, Osman. <em>Türk Cihan Hâkimiyeti Mefkûresi Tarihi</em>. İstanbul: Ötüken Neşriyat, 2009.</span></div>
<div><span>♦ Turan, Şerafettin. <em>Türk Kültür Tarihi</em>. İstanbul: Bilgi Yayınevi, 1994.</span></div>
<div><span>♦ Yılmaz, Ayfer. “Türk Kültüründe Kadın”. <em>Milli Folklor</em>. 16/61 (2004): 111-123.</span></div>
<div><span><strong><u>Dipnotlar:</u></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kultur-ve-devlet-geleneginde-kadin.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Ayfer Yılmaz, “Türk Kültüründe Kadın”, <em>Milli Folklor</em>, 61 (2004), s.111.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kultur-ve-devlet-geleneginde-kadin.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> Fuzuli Bayat, <em>Türk Kültüründe Kadın Şamanlar</em>, İstanbul: Ötüken Neşriyat, 2018, s.21-22.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kultur-ve-devlet-geleneginde-kadin.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> Ahmet Gündüz, “Tarihi Süreç İçerisinde Türk Toplumunda ve Devletlerinde Kadının Yeri ve Önemi”, <em>The Journal of Academic Social Science Studies</em>, 5/5 (2012), s.130.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kultur-ve-devlet-geleneginde-kadin.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> İbrahim Tellioğlu, İslam Öncesi Türk Toplumunda Kadının Konumu Üzerine, <em>A.Ü. Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Dergisi [TAED]</em>, 55 (2016), s.219.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kultur-ve-devlet-geleneginde-kadin.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> İbrahim Kafesoğlu, <em>Türk Milli Kültürü</em>, İstanbul, 2015, s.141.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kultur-ve-devlet-geleneginde-kadin.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> Faruk Çolak, “Türklerde Lider Kadın Tipolojisi ve Gülnar Hatun Efsanesi”, <em>Uluslararası Medeniyet Çalışmaları Dergisi</em>, 1/2 (2016), s.59.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kultur-ve-devlet-geleneginde-kadin.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> Mehmet Özmenli, “Ortaçağ’da Türklerde Kadın ve Aile”, <em>The Journal of Academic Social Science Studies</em>, 66 (2018), s.350.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kultur-ve-devlet-geleneginde-kadin.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> Emre Erten, “Antik Yazarlarda Bir İskit Kraliçesi: Tomyris”, <em>Mediterranean Journal of Humanities</em>, VI/2 (2016), s.237-263.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kultur-ve-devlet-geleneginde-kadin.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> Bahaeddin Ögel, <em>Dünden Bugüne Türk Kültürünün Gelişme Çağları</em>, İstanbul: Türk Dünyası Araştırma Vakfı Yayınları, 2001, s.247-248.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kultur-ve-devlet-geleneginde-kadin.html#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> Burhan Göksel, <em>Çağlar Boyunca Türk Kadını ve Atatürk</em>, Ankara: Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, 1993, s.105.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kultur-ve-devlet-geleneginde-kadin.html#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> Talat Tekin, <em>Orhon Yazıtları</em>, Ankara: Türk Dil Kurumu Yayınları, 2010, s.32-33.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kultur-ve-devlet-geleneginde-kadin.html#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> Abdulkadir İnan, <em>Makaleler ve İncelemeler</em>, Ankara: Türk Tarih Kurumu Basımevi, 1987, s.276.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kultur-ve-devlet-geleneginde-kadin.html#_ednref13" name="_edn13">[13]</a> İlhami Durmuş, <em>Türk Tarihinin Öncüleri</em>, Ankara: Akçağ Yayınları, 2013, s.52-53.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kultur-ve-devlet-geleneginde-kadin.html#_ednref14" name="_edn14">[14]</a> Ziya Gökalp, <em>Türk Medeniyeti Tarihi</em>, C. 2, İstanbul: Türk Kültür Yayınevi, s.211.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kultur-ve-devlet-geleneginde-kadin.html#_ednref15" name="_edn15">[15]</a> Özkan İzgi, <em>Orta Asya Türk Tarihi Araştırmaları,</em> Ankara: Türk Tarih Kurumu Basımevi, 2017, s.27.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kultur-ve-devlet-geleneginde-kadin.html#_ednref16" name="_edn16">[16]</a> Ahmet Taşağıl, <em>Kök Tengri’nin Çocukları</em>, İstanbul: Bilge Kültür Sanat, 2017, s.184.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kultur-ve-devlet-geleneginde-kadin.html#_ednref17" name="_edn17">[17]</a> Necdet Sevinç, <em>Türklerde Kadın ve Aile</em>, İstanbul: Bilgeoğuz Yayınları, 2007, s.31.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kultur-ve-devlet-geleneginde-kadin.html#_ednref18" name="_edn18">[18]</a> Taşağıl<em>, Kök Tengri’nin Çocukları,</em> s.272.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kultur-ve-devlet-geleneginde-kadin.html#_ednref19" name="_edn19">[19]</a> Kafesoğlu, <em>Türk Milli Kültürü,</em> s.241.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kultur-ve-devlet-geleneginde-kadin.html#_ednref20" name="_edn20">[20]</a> İzgi<em>, Orta Asya</em>, s.31.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kultur-ve-devlet-geleneginde-kadin.html#_ednref21" name="_edn21">[21]</a> Numan Durak Aksoy, “Eski Türk Toplumunda Kadının Sosyal Statüsü”, <em>Türk Dünyası Araştırmaları Dergisi</em>, 93/32 (2010), s.15.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kultur-ve-devlet-geleneginde-kadin.html#_ednref22" name="_edn22">[22]</a> Sevinç, <em>Türklerde Kadın</em>, s.91.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kultur-ve-devlet-geleneginde-kadin.html#_ednref23" name="_edn23">[23]</a> Şerafettin Turan, <em>Türk Kültür Tarihi</em>, İstanbul: Bilgi Yayınevi, 1994, s.252.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kultur-ve-devlet-geleneginde-kadin.html#_ednref24" name="_edn24">[24]</a> İzgi, <em>Orta Asya</em>, s.39-40.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kultur-ve-devlet-geleneginde-kadin.html#_ednref25" name="_edn25">[25]</a> Sevinç, <em>Türklerde Kadın</em>, s.63-64.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kultur-ve-devlet-geleneginde-kadin.html#_ednref26" name="_edn26">[26]</a> Sevinç, <em>Türklerde Kadın</em>, s.35.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kultur-ve-devlet-geleneginde-kadin.html#_ednref27" name="_edn27">[27]</a> Turan, <em>Türk Kültür Tarihi</em>, s.253.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kultur-ve-devlet-geleneginde-kadin.html#_ednref28" name="_edn28">[28]</a> Göksel, <em>Çağlar Boyunca</em>, s.129.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kultur-ve-devlet-geleneginde-kadin.html#_ednref29" name="_edn29">[29]</a> Muharrem Ergin, <em>Dede Korku Kitabı,</em> İstanbul: Milli Eğitim Yayınevi, 1969, s.151-156.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kultur-ve-devlet-geleneginde-kadin.html#_ednref30" name="_edn30">[30]</a> Osman Turan, <em>Türk Cihan Hâkimiyeti Mefkûresi Tarihi</em>, İstanbul: Ötüken Neşriyat, 2009, s.47.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kultur-ve-devlet-geleneginde-kadin.html#_ednref31" name="_edn31">[31]</a> Kadri Süreyya Özdener, “İslam Öncesi Türklerde Kadının İçtimai Yeri”, <em>Sosyoloji Konferansları Dergisi,</em> 22 (1988), s.227.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kultur-ve-devlet-geleneginde-kadin.html#_ednref32" name="_edn32">[32]</a> Osman Turan, <em>Selçuklular Tarihi ve Türk-İslam Medeniyeti</em>, İstanbul: Ötüken Neşriyat, 2009, s.311.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kultur-ve-devlet-geleneginde-kadin.html#_ednref33" name="_edn33">[33]</a> Mehmet Altay Köymen, <em>Tuğrul Bey ve Zamanı</em>, İstanbul: Kültür Bakanlığı, 1976, s.67.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kultur-ve-devlet-geleneginde-kadin.html#_ednref34" name="_edn34">[34]</a> Turan, <em>Selçuklular Tarihi</em>, s.142.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kultur-ve-devlet-geleneginde-kadin.html#_ednref35" name="_edn35">[35]</a> Ali Sevim ve Erdoğan Merçil, <em>Selçuklu Devletleri Tarihi</em>, Ankara; Türk Tarih Kurumu, 1995, s.512.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kultur-ve-devlet-geleneginde-kadin.html#_ednref36" name="_edn36">[36]</a> Göksel<em>, Çağlar Boyunca</em>, s.108.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kultur-ve-devlet-geleneginde-kadin.html#_ednref37" name="_edn37">[37]</a> Ömer Soner Hunkan, <em>Türk Hakanlığı Karahanlılar</em>, İstanbul: IQ Kültür Sanat Yayınları, 2011, s.383.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kultur-ve-devlet-geleneginde-kadin.html#_ednref38" name="_edn38">[38]</a> Hüseyin Satıcıoğlu, “Tataristan’daki Süyün Bike ve Azerbaycan’daki Bakü Kız Kuleleri Kaynaklı Ortaya Çıkan Efsaneler Üzerine Bir İnceleme”, (II. Uluslararası Sosyal Bilimler Lisansüstü Öğrenci Kongresinde Sunulan Bildiri, Bişkek, Mayıs 11-12 2017).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kultur-ve-devlet-geleneginde-kadin.html#_ednref39" name="_edn39">[39]</a> “Süyümbike ve 1552 Kazan Şehitlerini Anma Kazan Tatarlarının Dünü ve Bugünü”, erişim 14 Haziran, 2015, <a href="https://www.altayli.net/suyumbike-ve-1552-kazan-sehitlerini-anma-kazan-tatarlarinin-dunu-ve-bugunu.html">https://www.altayli.net/suyumbike-ve-1552-kazan-sehitlerini-anma-kazan-tatarlarinin-dunu-ve-bugunu.html</a>.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kultur-ve-devlet-geleneginde-kadin.html#_ednref40" name="_edn40">[40]</a> “Dilşad Hatun (İpar Hanım) Kimdir?”, erişim 14 Haziran, 2015 <a href="https://www.kerimusta.com/dilsad-hatun-ipar-hanim-kimdir/" target="_blank" rel="noopener">https://www.kerimusta.com/dilsad-hatun- ipar-hanim-kimdir/</a>.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kultur-ve-devlet-geleneginde-kadin.html#_ednref41" name="_edn41">[41]</a> Sıddık Ağçoban, “Kadın Olgusunun Kültürel Gelişimi ve İslam’da Kadının Yeri Üzerine Tartışmalar”, <em>Uluslararası Kültürel ve Sosyal Araştırmalar Dergisi (UKSAD)</em>, 2/1 (2016), s.20.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kultur-ve-devlet-geleneginde-kadin.html#_ednref42" name="_edn42">[42]</a> Ömer Çaha, <em>Sivil Kadın</em>, Ankara: Vadi Yayınları, 1996, s.80.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kultur-ve-devlet-geleneginde-kadin.html#_ednref43" name="_edn43">[43]</a> Jean-Baptiste Tavernier, <em>17. Yüzyılda Topkapı Sarayı</em>, İstanbul: Kitap Yayınevi, 2010, s.151.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kultur-ve-devlet-geleneginde-kadin.html#_ednref44" name="_edn44">[44]</a> Serpil Çakır, <em>Osmanlı Kadın Hareketi</em>, İstanbul: Metis Yayınevi, 2016, s.226-227.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kultur-ve-devlet-geleneginde-kadin.html#_ednref45" name="_edn45">[45]</a> İlber Ortaylı, <em>Osmanlı’yı Yeniden Keşfetmek</em>, İstanbul: Timaş Yayınları, 2007, s.37.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kultur-ve-devlet-geleneginde-kadin.html#_ednref46" name="_edn46">[46]</a> Çakır, <em>Osmanlı Kadın Hareketi,</em> s.228.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kultur-ve-devlet-geleneginde-kadin.html#_ednref47" name="_edn47">[47]</a> Göksel, <em>Çağlar Boyunca</em>, s.131-132.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kultur-ve-devlet-geleneginde-kadin.html#_ednref48" name="_edn48">[48]</a> Abdurrahman Kurt, “Osmanlı Kadınının Sosyo-ekonomik Konumu”, <em>Osmanlı,</em> C.V (1999), s.445.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kultur-ve-devlet-geleneginde-kadin.html#_ednref49" name="_edn49">[49]</a> Sevinç, <em>Türklerde Kadın</em>, s.50-51.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kultur-ve-devlet-geleneginde-kadin.html#_ednref50" name="_edn50">[50]</a> Çakır, <em>Osmanlı Kadın Hareketi</em>, s.228</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kultur-ve-devlet-geleneginde-kadin.html#_ednref51" name="_edn51">[51]</a> Banu Çakmak, “Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Uzanan Çizgide Osmanlıda Kadın Hareketleri, Dönemin Tiyatrosunda Kadının Temsili ve Kadın Sorunu”, <em>Tiyatro Eleştirmenliği ve Dramaturji Bölüm Dergisi,</em> 18 (2011), s.45-79.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kultur-ve-devlet-geleneginde-kadin.html#_ednref52" name="_edn52">[52]</a> Nilüfer Özcan Demir, “II. Meşrutiyet Dönemi Osmanlı Feminizmi”, <em>Hacettepe Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Dergisi,</em> 16/2 (1999), s.110-111.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kultur-ve-devlet-geleneginde-kadin.html#_ednref53" name="_edn53">[53]</a> Çakır, <em>Osmanlı Kadın Hareketi</em>, s.22.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kultur-ve-devlet-geleneginde-kadin.html#_ednref54" name="_edn54">[54]</a> Şefika Kurnaz, <em>Cumhuriyet Öncesi Türk Kadını</em>, Ankara: Aile Araştırma Kurumu Başkanlığı Yayınları, 1991, s.15.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kultur-ve-devlet-geleneginde-kadin.html#_ednref55" name="_edn55">[55]</a> İlhan Aksoy, “Toplumsal ve Siyasal Süreçte Türk Kadını”, <em>Yasama Dergisi</em>, 32 (2017), s.17.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kultur-ve-devlet-geleneginde-kadin.html#_ednref56" name="_edn56">[56]</a> Utkan Kocatürk, <em>Atatürk’ün Fikir ve Düşünceleri</em>, Ankara: Turhan Yayınları, 1984, s.94.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kultur-ve-devlet-geleneginde-kadin.html#_ednref57" name="_edn57">[57]</a> Göksel, <em>Çağlar Boyunca,</em> s.133.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kultur-ve-devlet-geleneginde-kadin.html#_ednref58" name="_edn58">[58]</a> Burhan Göksel, “Atatürk ve Kadın Hakları”, <em>Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi,</em> 1/1 (1984), s.226-227.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kultur-ve-devlet-geleneginde-kadin.html#_ednref59" name="_edn59">[59]</a> “Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri”, erişim 6 Mart, 2019, <a href="http://www.atam.gov.tr/ataturkun-soylev-ve-demecleri/" target="_blank" rel="noopener">http://www.atam.gov.tr/ataturkun-soylev-ve-demecleri/</a> konyada-kadinlar-ile-konusma.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kultur-ve-devlet-geleneginde-kadin.html#_ednref60" name="_edn60">[60]</a> Vahap Sağ, “Tarihsel Süreç İçerisinde Türk Kadını ve Atatürk”, <em>Cumhuriyet Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Dergisi,</em> 2/1 (1999), s.19.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kultur-ve-devlet-geleneginde-kadin.html#_ednref61" name="_edn61">[61]</a> Sağ, “Tarihsel Süreç”, s.21.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kultur-ve-devlet-geleneginde-kadin.html#_ednref62" name="_edn62">[62]</a> Sağ, “Tarihsel Süreç”, s.22.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Türk Kültüründe Şamanlık</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/turk-kulturunde-samanlik</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/turk-kulturunde-samanlik</guid>
<description><![CDATA[ Türk Kültüründe Şamanlık
Dünyanın dört bir yanında izlerini bulabileceğimiz, insanın evren ile ilişkisi olan Şamanizm, insanlık tarihi kadar eskidir. Şamanizm, genellikle Sibirya halklarının dinsel inanışlarını anlatan bir deyim olup, Kuzey Asya halkları arasında “büyücü, sihirbaz” anlamına gelen Şaman kelimesinden türemiştir. Çok büyük bir coğrafyaya yayılmış olan ve Orta Asya kültür tarihinin, önemlisi de Türk kültür tarihinin bir bölümünü […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c49659e471.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:44 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Türk, Kültüründe, Şamanlık</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="740" height="470" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/03/Saman-6.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-samanlik.html">Türk Kültüründe Şamanlık</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Halil Can AKGÜN</strong></span></a>
</p><p>Dünyanın dört bir yanında izlerini bulabileceğimiz, insanın evren ile ilişkisi olan Şamanizm, insanlık tarihi kadar eskidir. Şamanizm, genellikle Sibirya halklarının dinsel inanışlarını anlatan bir deyim olup, Kuzey Asya halkları arasında “büyücü, sihirbaz” anlamına gelen Şaman kelimesinden türemiştir. Çok büyük bir coğrafyaya yayılmış olan ve Orta Asya kültür tarihinin, önemlisi de Türk kültür tarihinin bir bölümünü oluşturan Şamanizm, insanlık tarihinin en kadim inanç biçimleri arasında bulunmaktadır.</p>
<p>Tüm dünyada farklı şekillerde ortaya çıkmış ve varlığını sürdürmüştür. Şaman inancının Orta Asya coğrafyası ile birlikte anılmasının sebebi bölgenin kültürünün oluşmasında büyük etkisinin olmasıdır. Bunun yanında Keltler’den, Kızılderililere, Türklere ve Moğollara kadar daha birçok çok kavmin kültüründe ve inanç yapısında kendini göstermiş ve halen daha göstermektedir. Şamanizm’e karşı son yıllarda artan ilginin, hem sosyal camiada hem de akademik camiada, yazılan çizilenlerin artması eskiye duyulan ilginin ve atalara olan saygının de bir göstergesidir.</p>
<p>Şamanizm’in en eski şekline göre, öbür dünya aşağıdaki dünya ile aynıdır. Aslında bu tüm inanç sistemlerinde olan ikili dikonomi ile aynıdır. Şaman inancında ışık âlemi olan gök’ün ve aşağı dünyanın birçok katmanı vardır. En yaygın inanç şekline göre gök’ün 17 katı dahi olabilir (Rasonyı, 1971:29). Ziya Gökalp Şamanizm’i daha önce maderi totemizm devrinde bir ‘din’ olduğunu, “Toyunizm”den sonra sihir mahiyetine girerek “kehanetin ve ruhani Tababetin” ismi olduğunu ve Türklerin dini değil sihri bir sistem olduğunu belirtmektedir (Gökalp, 1976:40).</p>
<p>Şamanizm inancında en önemli oldu Şaman’dır. Şaman kavramı üzerinde oldukça fazla çalışma yapılmıştır. Şaman kelimesi genellikle büyü, sihir yapan ve uygulayan kişiyi belirtmek amacıyla büyücü, sihirbaz anlamında kullanılır. Şamanlar uyguladıkları yöntemler ile hastaları tedavi etmişlerdir ve bu sayede şifacı olarak anılmışlardır. Şaman sözü Tunguzca bir söz olup Tunguzca’dan Rusça yolu ile Batı bilim dünyasına geçmiştir (Gömeç, 1998:40). “Şaman” kelimesini Türkler ve Moğollar kullanmazlar (İnan, 2000:74). Türkler, Şaman kelimesi yerine Kam’ı kullanırlar (Rasonyı, 1971:28).</p>
<p>Şaman, Şamanizm’e bağlı topluluklar arasında (onu din olarak yaşayan) ruhlarla insanlar arasında bağlantı kuran bir nevi din adamıdır (Buluç, 1948:310). Şaman ayini ve törenlerini yapanlara ve ruhlarla insanlar arasında bağ kuranlara eski Türkler genellikle “Kam” der (İnan, 2000:72). Avrupa’da hâkimiyet kuran Hunlar zamanında Ata-kam ve Eş-kam adlarında iki kişiden bahsedilmesi Avrupa Hunlarının da din adamlarına Kam denildiğini göstermektedir (Gömeç, 2003:82).</p>
<p>“Kam” kelimesi şaman kelimesinin Altay Türkleri arasında kullanılan eş anlamlısıdır. Kaşgarlı Mahmud, Divanü Lugat-it Türk adlı eserinde “kam” kelimesini şamanın karşılığı olarak “kâhin” anlamında kullanmıştır (Kaşgarlı Mahmud, 1992:157). Yusuf Has Hacib “ İster tabip getir, ister kam; ölmekte olana hiçbir fayda vermez” sözleriyle aslında kam kelimesini tam olarak büyücü ve sihirbaz anlamında kullanmıştır (Yusuf Has Hacib, 1991:87). Yusuf Has Hacip aynı zamanda, Kutadgu Bilig adlı eserinde kamları “otacılar” (tabipler) ile bir tutmuş; kamların insan toplulukları için faydalı kişiler olduğunu belirtmiştir (İnan, 2000:72).</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-80365" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/03/Halil-Can-Akg%C3%BCn-01.jpg" alt="" width="800" height="530"></p>
<p><span><strong>Şamanların Özellikleri</strong></span></p>
<p>Şamanizm’in en büyük özelliği nüfuz ettiği bölge halkının ruh âlemine bürünme yeteneğidir. Şamanlık, ruhun gezip dolaşması, tanrılarla bağlantı kurması konusunda, eski Türk halklarının doğaya atfettiği gizli kuvvetleri istismar etmiş, ona yeni unsurlar ekleyerek bütün bir maneviyat âlemini belirli bir kadro içine almayı başararak adeta bir din havası kazanmıştır (Kafesoğlu, 1999:289).</p>
<p>Şamanlık kabiliyeti ve bilgisi ırsidir, babadan oğula geçer. Müstakbel şaman bunun için babasından ders almaz, irşat olunmaz, bu meslek için hazırlanmaz (Güngör, 2002:267; Eliade, 1999:39; Radlof, 1976:233). Şamanların geneli saldırgan ve melankolik adamlardır. Bir ailede çocuklardan biri şaman olma belirtileri göstermeye başlarsa, büyükler derhal bunun önüne geçmeğe çalışırlar. Çünkü şamanın kazancı çok az olur, çok zaman ücretsiz ayin yapar. Evladından biri şaman olursa, aile bir işçi kaybetmiş olur (İnan, 2000:76). Bu durumda herkesin şaman olması beklenemez. Şaman olabilmenin en büyük şartı bir kamın neslinden gelmektir. Şaman olacak çocuk, daha çocukken hastalıklı ve dalgındır (Eliade, 1999:39). Aileden gelen şamanlığın ilk belirtileri şaman adayının aniden hastalanması ve yoğun baş ağrısı nöbetleri geçirmesidir.</p>
<p>Şaman olacak çocuğa güç birdenbire gelir. Atalarının kuvvetiyle şaman olarak tespit edilen şahıs, uzuvlarında birden bire bir gevşeklik hisseder, bu hal yoğun bir titreme ile etkisini gösterir. Kuvvetli ve doğal olmayan esneme başlar, göğsünde bir baskı hisseder, birdenbire şiddetli ve garip seslerle bağırmak ihtiyacı duyar, sıtmalı gibi titrer, gözleri döner, birdenbire yerinden sıçrayarak deli gibi etrafta dönmeye başlar, nihayet ter içerisinde yere yuvarlanır ve çırpınmalarla kramp içerisinde kıvranır (Radlof, 1976:233). Nihayet günün birinde davulunu alıp çalmağa başlar ve artık sakinleşip kendine gelir.</p>
<p>Şamanların kendilerine göre asıl öğretmenleri, bir takım özel ruhlar ile ata ruhlarıdır (Radlof, 1976:234). Bu ruhlar, şamanları belirli kurallara göre yetiştirmektedir. Bunun yanında şamanlık yetkisi Tanrı tarafından da verilmektedir. Gök Tanrı’nın insanlarla, ruhlardan oluşan elçiler vasıtasıyla konuşması ve şamanın gök seyahatini ruhların refakatinde yapması (Sarıkçıoğlu, 1983:91) şamanlık kabiliyetinin Tanrı ve ruhlar aracılığıyla verildiğini göstermektedir.</p>
<p>Buna göre hiyerarşik bir düzenin olduğu anlaşılmaktadır. Türkler, Şamanların harikulade insanlar olduklarına, ruhlar, gizli güçler ile ilişki kurup onlara istediklerini yaptırabildiklerine inanırlardı. Hatta şamanlar Gök Tanrı ile de temasa geçip ondan mesajlar getirebilen şahsiyetlerdi. Gelecekten haber veren, hava şartlarını değiştiren, felaketleri önleyen yahut düşmanlarına musallat olan, hastaları iyileştiren, göğe çıkıp uçabilen, ateşte yanmayan Türk Şamanları incelendiğinde bunların Türk veli imajına çok benzedikleri görülecektir (Ocak, 1997:11).</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-80366" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/03/Halil-Can-Akg%C3%BCn-02.jpg" alt="" width="800" height="600"></p>
<p><span><strong>Şaman Elbisesi</strong></span></p>
<p>Şamanların kendilerine has kıyafetleri vardır. Her şamanın kendine özel bir cübbesi, külahı, davulu ve maskesi mevcuttur (Güngör, 2002:267). Cübbe ve davulun vasıfları ve biçiminin, kamın hizmetinde bulunduğu ruh tarafından bildirildiğine inanılmaktadır (Güngör, 2002:267).  Şaman inancın da kamlar, kutsalla olan ilişkilerini yerine getirirlerken veya dini ritüellerin uygulanışı sırasında kendilerine özel kıyafetler kullanırlar. Şamanlar ayinleri sırasında hayvan derisinden bir göğüslüğü olan açık cübbe ve üzerinde dağ tavuğu tüyü bulunan kırmızı bir külah giyerler (Radlof, 1976:234).</p>
<p>Şamanlar ruhları kovmak için, elbiselerine bir takım ağaç dalları, hayvan kemikleri ve püsküller takardı. Bunların arasında kollara, sırta takılan küçük zil ve çıngıraklar bulunurdu. Çeşitli sesler çıkararak ruhları ürküten madeni eşya, şamanın zırhı sayılırdı. Çıngırakların üst kısmında küçük yaylar bulunurdu. Bunlar da yine zırhın bir parçası olarak kötü ruhlara karşı silah vazifesi görürdü. Şamanın giydiği elbise, kötü ruhlara karşı onu bir maske gibi muhafaza etmektedir (Donuk, 1988:9-10). Şamanların ayin yaparken giydikleri kıyafetlerine cübbe denir.</p>
<p>Şamanlığa namzet olan genç staj gördüğü müddet içinde, cübbe giymez, ayinleri adi elbisesiyle yapar. Geleneğe uygun bir cübbe hazırlamak pahalıya mal olduğu için bazı kamlar, ruhlarının özel müsaadeleriyle, birkaç yıl cübbesiz ayin yaparlar. Fakat cübbesiz kamlar kötü ruhlara karşı fazla cesaret gösteremezler. Bunun içindir ki her kam ne yapıp yapıp şaman kıyafeti elde etmeğe çalışır (İnan, 2000:91). Şaman olacak kişinin cübbeyi temin etme şekli biraz farklıdır. Şaman adayı akraba ve dostlarından yardım ister. Onlar da şaman adayına cübbe ve davul için gerekli olan malzemeyi armağan ederler. Malzeme hazır olduktan sonra kadınlar toplanıp cübbeyi dikerler (İnan, 2000:91). Cübbenin hazırlanmasının ardından şaman bir ayin yaparak cübbeyi ruhların beğenisine sunar (Buluç, 1948:314).</p>
<p>Koruyucu ruhlar cübbeyi incelerler, beğenirlerse cübbe ayin yapmağa yarar; beğenmezlerse eksikleri tamamlanır (İnan, 2000:92). Şaman cübbesi, altmış kadar muhtelif parçadan oluşur. Cübbenin esas kısmı meral veya beyaz koyun derisinden yapılan ceketten ibarettir. Başka parçalar bu cekete dikilir. Bu parçalar şamanların ruhlar dünyasında bulunduğunu tahayyül ettikleri bütün varlıkların sembolleridir (İnan, 2000:92). Külahın esas kısmı üç karış uzunluğunda kırmızı kumaştan olur, etrafına da üç tane düğme konulur. Astarı kaba ve adi kumaştır. Külahın üç yerine vaşak derisi dikilir; bunlardan biri göz, biri alın ortası, biri de ense hizasına konulur. Göz üzerindeki kısma türlü türlü boncuklardan diziler konur. Külahın alın kısmı da süslenir.</p>
<p>Külahın tepe kısmı beyaz koyunyününden örülmüş kalın kaytanla doldurularak zikzak şeklinde dikilir; ortasına dokuz düğüm kabartma yapılır. Külahın ense kısmı aynı dikişle doldurulur (İnan, 2000:92-93). Şamanların ayin yaparken kullandıkları bir diğer malzeme şaman davuludur. Ayin için elbisenin önemi yoktur, fakat şaman davulu önemlidir ve bu olmadan ayin bir kuvvet ifade etmez (Radlof, 1976:234). Şamanların davul sahibi olmaları koruyucu ruhlarının emriyle olur. Hiçbir şaman kendi arzı ve isteğiyle davul yaptıramaz; yaptırdığı davulu koruyucu ruh veya ruhlar tarafından kabul edilmedikçe kullanamaz (İnan, 2000:94). Şaman, şamanlık için gerekli bilgiyi atalarından aldıktan sonra davulunu kullanmayı, ruhları çağırmayı öğrenir (Radlof, 1976:232).</p>
<p>Davul (tüngür) daire veya yumurtamsı biçimde olur. Davulun kasnağı tercihen kayın veya sedir ağacından yapılır. Davul yapılacak ağaç obadan uzakta bitmiş, insan ve hayvan dokunmamış temiz ve sağlam olmalıdır. Davul yapıldıktan sonra ardıç ağacı yakılıp tütsülenir, ruhlara şarap serpilir (İnan, 2000:94). Davulun derisi ise geyik veya dağ keçisi derisindendir. Davulun iç kısmında tahta kenarın uzunluk mihveri boyunca takılmış değnek şeklinde bir sap vardır. Bu sap, kollarını uzatmış ayakta bir insan şeklinden ibarettir. Buna davul sahibi manasında “tüngür asi” derler (Radlof, 1976:235). Bunun üzerinde pek çok demir parçacıkları ve levhacıkları olup bunlar, davul sallanırken kuvvetli ses çıkarırlar. Bundan başka sapa kırmızı ve mavi renkte ve atalar tarafından takdis edilmiş şeritler iliştirilmiştir.</p>
<p>Ayrıca davul derisinin hem iç hem de dış kısmında kırmızı ve beyaz şekiller çizilmiştir. Bunlar şamanist dünya görüşü ile kurban merasimlerini aksettiren şekillerdir. Bu resimler yerdeki bazı mevcudat ile gökteki efsanevi varlıklara aittir. Sağda ay, solda güneş resmi onların üzerinde de birçok yıldız vardır. Ayrıca Ülgen’in kızlarını tasvir eden resimler ile kuş, geyik, at, ağaç vs. şekiller de bulunur. Bunlardan başka ayin icra edilen bir sahne de resmedilmiştir (İnan, 2000:96).</p>
<p>Her davul, şamanın ölümünden sonra ormana götürülüp parçalanır ve bir ağacın dalına asılır; şamanın ölüsü de bu ağacın yanına gömülür. Şamanın defni esnasında hususi ayin ve merasim yapılmaz, ilahiler de okunmaz. Şamanlar, mümkün olduğu kadar, obadan ve yollardan uzak bir tepeye hayvan sürülerinin yaklaşamayacağı yere defnedilir (İnan, 2000:95). Davulun tokmağı da davul ve cüppe gibi özel törenle hazırlanır. Bu tokmak kayın ağacından yahut sığın (geyik) boynuzundan yapılır. Şaman, davulu sol eliyle sapın ortasından tutar, sağ eline de “orbu” adı verilen tokmağı alır. Tokmak ağaçtan yapılmış olup, bazen oldukça ustalıkla oyulmuştur. Tokmak kendisi yassı, üzeri davula vurulduğunda boğuk ses çıkmasını temin etmek için keçe ile onun da üzeri, kıllı hayvan derisiyle (samur, kakım veya tavşan derisi) kaplanır (İnan, 2000:95).</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-80367" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/03/Halil-Can-Akg%C3%BCn-04.jpg" alt="" width="800" height="540"></p>
<p><span><strong>Şamanların Görevleri</strong></span></p>
<p>Kamların geleneksel Türk dini içerisinde belli bir konumları vardır. Ancak onların faaliyetleri, statüleri ve fonksiyonları sınırlıdır (Günay, 2003:120). Şamanların başlıca vazifesi ruhlarla temas kurmaktır (Güngör, 2002:266). Kamların, Tanrı veya tanrılar ile insanlar ve ruhlar arasında aracılık yapma yeteneğine sahip olduğuna inanılmaktadır.</p>
<p>Toplumda ölüm ve hastalık gibi birçok kötülükler ruhların işi olarak görülmektedir. Onların, trans esnasında ruhları hükümleri altına alabildikleri; ölülerle ve tabiat ruhları ile bağlantı kurabilecekleri, hastalanan yani ruhları çalınan (Anadolu’da bugün hala çalınma durumu köyler de ve yüksek mezralarda yaygındır) kimselere şifa temin edebilecekleri, ateşe hâkim olabilecekleri, dertlilerin şikâyet ve dileklerini dinleyerek onlarla Gök Tanrı ve öteki kutsiyetler arasında aracılık yapabilecekleri kabul edilmekteydi. Onların toplumsal hayattaki önemleri ölümlerinden sonra kendilerine gösterilen saygıda da devam etmiş ve kamlar ölümlerinden sonra ailenin ve kabilenin koruyucuları sayılmışlardır.</p>
<p>Ancak onlar, toplumsal hayatın ve hatta toplumun dini yaşayışının tamamına hiçbir şekilde hâkim olamamışlardır (Günay, 2003:123-130). Şamana ancak kısırlık veya zor doğum gibi ruhlarla temasa geçilmek suretiyle halledilebilecek zor meselelerde müracaat edilir. Şaman, bazen ölenin ruhunun geri dönmesini önlemek için cenaze törenlerine çağrılır, yeni evlileri kötü ruhlardan korumak için düğünlerde de hazır bulunur (Eliade, 1999:213-214).</p>
<p>Şamanizm’e göre yeryüzünde bulunan bazı kötü ruhlar insan vücuduna girerek iç organları yemek ya da insan ruhunu çalıp yeraltına götürmek suretiyle insanı hasta eder. Bu durumda şaman kötü ruhlarla anlaşmaya çalışır ve bazen ruhu bir hayvanın vücuduna girmeye ikna ederek hastanın iyileşmesini sağlar. Bazı durumlarda ise şaman yer altı dünyasına inerek hastanın ruhunu çalan kötü ruhları bularak onlarla anlaşır ve şartlarını yerine getirerek çalınan ruhu geri getirir (Eliade, 1999:214).</p>
<p>Şaman çok zor durumlar da bir felaket anında da genelde çağrılır. Şaman geldikten sonra atalarından felaketin sebebini anlamak için haber getirmek amacıyla kısa bir ayin yapar. Bu iş bitince sebebi bildirerek ne yapılması gerektiğini söyler (Radlof, 1976:236). Şamanlar ata ruhlarından aldıkları kuvvet ve ilham ile ruhların hangi tabiatta ve huyda olduklarını, nelerden hoşlandıklarını, hangi cins kurbandan memnun kalacaklarını bilirler.</p>
<p>Şamanlar iyi ruhların insanlar için faydalı yönlerinin devamını sağlamaya, kötü ruhların zararlı faaliyetlerini önlemeğe çalışırlar (Sarıkçıoğlu, 1983:94). Şamanist Türk boylarının ayin ve törenlerini iki kısma ayırmak mümkündür; 1) Önemli günler de yapılması gerekli ayinler, 2) Tesadüfî olaylar dolayısıyla yapılan özel ayin ve törenler (Eberhard, 1996:76).</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-80368" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/03/Halil-Can-Akg%C3%BCn-05.jpg" alt="" width="800" height="440"></p>
<p><span><strong>Sonuç</strong></span></p>
<p>Eski Türklerin dini hayatları ve inanışları üzerinde ortaya atılan tezlerden biri Türklerin Şamanizm’i din olarak kabul etmiş olmalarıdır. Bu konuda birçok araştırma yapılmış, yapılan araştırmaların sonucunda araştırmacıların bir kısmı Şamanizm’in Türklerin dini olduğunu belirtirken diğer kısmı ise bunun tersi görüşü benimsemişlerdir. Batılı bilim adamları, Türklerin dini sistemlerine “Şamanizm” demekle aslında büyük bir yanılgıya düşmüşlerdir. Bunun sebebi bozkır kavimlerini özellikle de Türkleri yakından tanımıyor olmaları idi. Eski Türkler dinle iç içe bir yaşam sürmüşlerdir ve genellikle birçok dinin mensubu olmuşlardır. Toplumun gelişmesini sağlayan en önemli unsuru din oluşturmuştur ki Türkler mensubu oldukları dinlere ve o dinin diğer topluluklar içerisinde ki mensuplarına da katkıda bulunmuşlardır.</p>
<p>Eski Türk dini, Gök dini, Gök Tanrı merkezli, onun etrafında şekillenmiş, tamamen kendine özgü bir monoteizmdir. Türkler yaratıcıyı “Tengri” kelimesi ile ifade etmişlerdir. Tengri, eski Türk inancında, tek yaratıcı olarak din sisteminin merkezinde yer almaktadır. Eski Türk vesikalarında çoğu kez “Kök-Tengri” adı ile zikredilmektedir. Bundan yola çıkarak eski Türk inancına “Kök-Tengri Dini” adı verilmiştir. Eski Türk dini içinde cinlere,  ruhlara emir veren, sihri bir inanç sistemi olan Şamanizm ve şamanlık meselesi Türk kültür çevresinde tartışılan önemli bir konudur. Temelde ruhi hastalıkların tedavi edilmesinde kullanılan Şamanizm din gibi algılanmasına rağmen din değildir.</p>
<p>Şamanizm Türk kültür araştırmaları çevresinde hala önemini koruyan bir konudur. Kendine uygun yöntem ve teknikleri kullanan Şamanizm yaygın olarak Orta Asya ve Sibirya’da kendini göstermiş olup günümüzde de etkileri hem bahsi geçen coğrafya da hem de oradan etrafa yayılan halklar ve onların etkiledikleri halklar arasında etkisini devam ettirmektedir. Anadolu’da görülen örf, adet, gelenek ve göreneklerimiz içerisinde Şamanizm’den ya da Gök-Tanrı dininden kalma bazı kalıntıları görmek mümkündür. Şamanizm’in etkilerinin günümüzde yaşıyor olması din olarak Şamanizm’in kabul edildiği anlamının çıkarılmasını gerektirmez. Aksine, dini hayat içerisinde devam etmesini kültür hayatımız açısından değerlendirmek daha doğru olacaktır. Bugün birçok mecrada bu konu hakkında çok fazla kirli bilginin olması ve özellikle yayın organları aracılığı ile şaman inancının ve eski Türk dininin farklı şekillerde anlatılamaya çalışılması maalesef üzücüdür.</p>
<blockquote>
<p><span><em>Meseleye taraf olarak bakmaktansa “nerede o eski bayramlar” dercesine eski Türk yaşantısını ve geleneklerini merak edip araştırmalı yaşatabildiklerimizi yaşatmalıyız.</em></span></p>
</blockquote>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Halil Can AKGÜN</strong></span></a>
</p><p>Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Tarih Anabilim Dalı, Tezli Yüksek Lisans Öğrencisi. İletişim:halilcanakgunn@gmail.com.</p>
<p><strong>Not:</strong> Bu makale; Yörükçe Dergisi, Yaz 2018 3. sayısında yayınlanmıştır.</p>
<p><strong>Kaynak: </strong><a href="https://independent.academia.edu/halilcanakg%C3%BCn" target="_blank" rel="noopener">https://independent.academia.edu/halilcanakg%C3%BCn</a></p>
<hr>
<div><span><strong><u>KAYNAKÇA</u></strong></span></div>
<div><span>♦ BULUÇ, S. (1948). <em>“Şaman”,</em> İslam Ansiklopedi, C. XI,</span></div>
<div><span>♦ DONUK, A. (1988). <em>“Eski Türk Dini Şamanizm mi idi?”</em>, Türk Dünyası Tarih Dergisi, III/14, s. 7-11.</span></div>
<div><span>♦ EBERHARD, W. (1996). <strong><em>Çinin Şimal Komşuları</em></strong>, Çev. Nimet Uluğtuğ, Ankara:TTK Basımevi.</span></div>
<div><span>♦ ELİADE, M. (1999). <strong><em>Şamanizm</em></strong>, Çev. İ. Birkan, Ankara:İmge Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ GÖKALP, Z. (1976). <strong><em>Türk Medeniyeti Tarihi</em></strong>, Haz. İsmail Aka-Kazım Yaşar Kopraman, İstanbul:Kültür Bakanlığı Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ GÖMEÇ, S. (2003). <em>“Eski Türk İnancı Üzerine Bir Özet”</em>, Tarih Araştırmaları Dergisi, Sayı 33’ten Ayrıbasım, s. 79-104.</span></div>
<div><span>♦ GÖMEÇ, S. (1998). <em>“Şamanizm ve Eski Türk Dini”,</em> PAÜ Eğitim Fakültesi Dergisi, Sayı:4, s. 38-50.</span></div>
<div><span>♦ GÜNGÖR, H. (1998). <em>“Eski Türk Dininin İsimlendirilmesi Üzerine”</em>, Türk Bodun Bilimi Araştırmaları.</span></div>
<div><span>♦ GÜNGÖR, H. (2002). <em>“Eski Türklerde Din ve Düşünce”</em>, Türkler, C. III, s. 261-282.</span></div>
<div><span>♦ GÜNGÖR, Ü. (2003). <strong><em>Başlangıçlarından Günümüze Türklerin Dini Tarihi</em></strong>, İstanbul:Rağbet Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ İNAN, A. (1976). <strong><em>Eski Türk Dini Tarihi</em></strong>, İstanbul:Kültür Bakanlığı Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ İNAN, A. (2000). <strong><em>Tarihte ve Bugün Şamanizm, Materyaller ve Araştırmalar</em></strong>, Ankara:Türk Tarih Kurumu Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ KAFESOĞLU, İ. (1992). <em>“Asya Türk Devletleri”</em>, Türk Dünyası El Kitabı, s. 111-125, 127-145.</span></div>
<div><span>♦ KAFESOĞLU, İ. (1999). <strong><em>Türk Milli Kültürü</em></strong>, İstanbul:Boğaziçi Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ KAŞGARLI Mahmud (1992). <strong><em>Divanü Lugati’t-Türk</em></strong>, Çev:Besim Atalay, Cilt III, Ankara.</span></div>
<div><span>♦ OCAK, A. Y. (1997). <strong><em>Kültür Tarihi Kaynağı Olarak Menakıbnameler</em></strong>, Ankara:TTK Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ ÖGEL, B. (1979). <strong><em>Türk Kültürünün Gelişme Çağları</em></strong>, Ankara:Kömen Yayın Dağıtım.</span></div>
<div><span>♦ RADLOF, W. (1976). <strong><em>Sibirya’dan (Seçmeler)</em></strong>, Çev. Ahmet Temir, İstanbul:Milli Eğitim Basımevi.</span></div>
<div><span>♦ RASONYI, L. (1971). <strong><em>Tarihte Türklük</em></strong>, Ankara:Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ SARIKÇIOĞLU, E. (1983). <strong><em>Başlangıçtan Günümüze Dinler Tarihi</em></strong>, İstanbul:Bayrak Yayımcılık.</span></div>
<div><span>♦ Yusuf Has Hacib, (1991). <strong><em>Kutadgu Bilig</em></strong>, Çev:R. R.Arat, Ankara:TDK Yayınları.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Hıdrellez</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/hidrellez</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/hidrellez</guid>
<description><![CDATA[ Hıdrellez
Anadolu ve Balkan Türkleri arasında bilinen ve Hızır yahut Hızır-İlyas kültünü en iyi biçimde yansıtan merasimler Hıdrellez veya Nebi Bayramı’dır. Halk arasında özellikle Hızır ve İlyas’ın yılda bir kere mutlaka buluştukları inancından hareketle kültürümüzde de hıdrellez adlı şenlikler yapıla gelmektedir. Halk arasında yaygın inanca göre Bahar Bayramının kutlandığı 6 Mayıs’ta Hızır ve İlyas buluşurlar ve […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c49647f6b6.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:44 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Hıdrellez</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/05/Hidrellez.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/hidrellez.html">Hıdrellez</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Doç. Dr. Selahattin DÖĞÜŞ</strong></span></a>
</p><p>Anadolu ve Balkan Türkleri arasında bilinen ve Hızır yahut Hızır-İlyas kültünü en iyi biçimde yansıtan merasimler Hıdrellez veya Nebi Bayramı’dır. Halk arasında özellikle Hızır ve İlyas’ın yılda bir kere mutlaka buluştukları inancından hareketle kültürümüzde de hıdrellez adlı şenlikler yapıla gelmektedir. Halk arasında yaygın inanca göre Bahar Bayramının kutlandığı 6 Mayıs’ta Hızır ve İlyas buluşurlar ve tabiat yeniden canlanır. Bu buluşma tarihi halk takviminin başlangıcı kabul edilir. Hıdrellez, Hızır ile İlyas’ın bir araya geldiği günün hatırasına kutlanmakta olup halk arasında Hızır ile İlyas birleşerek bazen tek bir fenomeni temsil eden Hıdrellez’e dönüşmüştür. Hıdrellez gerçekte, Hızır ve İlyas’ın bir araya geldiği gün olduğu inancı altında kışın sona erip yaz mevsiminin başlangıç günü olarak kutlanmaktadır. Eskiden Ruz-i Hızır da denilen bu güne Hızır-İlyas günü denir. Anadolu’nun birçok yerinde hıdrellez gecesi dileklerin gerçekleşeceğine, hastaların iyileşeceğine, kısmetlerin açılacağına, bolluk-bereketin artacağına ilişkin yaygın inançlar vardır<a href="https://www.altayli.net/hidrellez.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a>.</p>
<p>Şüphesiz doğanın yenilenmesi ve tekrar yaşamaya başlaması demek olan bahar ya da yazın gelişi, dünyanın neresinde olursa olsun eski çağ ve mitolojik devir insanının hayatında önemli bir olaydı. Eski çağlardan beri toplumlar baharın gelişini ve doğanın yeniden canlanmasını kutlamak için bolluk ve bereket tanrıları adına düzenledikleri farklı isimlerle anılan merasimleri vardı. Bu tanrılar şerefine ayinler yapılması hemen hemen her yerde ortak bir olgu olarak değerlendirilirse gerektir. Daha Anadolu’ya gelmeden önce Orta Asya’da da birçok Türk kavmi arasında Gök Tanrı adına yapılan bahar ya da yaz kutlama ayinlerine rastlanmaktadır. Eskiden Türkler arasında önemli yeri olan ağaç, dağ ve su kültü İslam’a geçilmesiyle varlığını Hıdrellez’le sürdürmüştür. İslâmi devirde Orta Asya’da Türkiye’deki Hıdrellezi andırır şenlik ve merasimler düzenlenmekte ve bunlar eski bahar ya da yaz ayinlerinin İslamileştirilmiş şekillerinden başka bir şey değildir.</p>
<p>Hıdrellez kutlamaların vazgeçilmez mekânları olan türbeler, atalar kültünün günümüze kadar gelen yansımasıdır. Atalar kültü dünyada ruhsal yönden kuvvetli kişilerin öldükten sonra da toplumlarıyla ilişkilerini sürdürecekleri, onları koruyacakları inancına dayanır. Ölen atanın ruhsal varlığıyla ilişkinin sürdürülmesi eski Türk inançlarının temellerindendir. Bu türbelerin çoğunda dilek ağacı ya da türbelerin yakınında kutsal olduğuna inanılan ağaçlar vardır. Çoğu asırlık olan bu ağaçların kesilmesi yasaktır. Eski Türklerde ağaç kültü göğe doğru yükselişiyle ve yerin derinliklerine nüfuz eden kökleriyle ölümsüzlüğü ve yeşeren yapraklarıyla yeniden doğuşu simgeler<a href="https://www.altayli.net/hidrellez.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a>.</p>
<p>Hızır türbelerinin çoğunun yüksek tepe ve dağlarda yerleşimden uzak yerlerde kurulması da dağ kültünün izlerini hatırlatır. Bazı tradisyonlarda yaşam ağacı da bu dağın zirvesinde yer alır. Türbe yakınlarında bulunan suyun kutsal ve şifalı olduğuna inanılır. Bu suların şifalı olduğuna dair pek çok menkıbe anlatılmıştır. Su sembolü tüm tradisyonlarda kullanılmıştır. Su kültü Anadolu’da hem Hristiyan hem de Müslüman halk için kutsal olduğuna inanılan ayazmalarla devam etmiştir. Ayazma, Ortodoks Hristiyanlarca kutsal sayılan kaynak veya pınarlara verilen isimdir. Genellikle her pınar veya su kaynağının yanında bir türbe ve zamanla tekkeler kurulmuştur. Anadolu ve Balkanlarda bu tekkelerin bazen mescitlere dönüştüğü görülür. Müslüman âlemince kutsal addedilen zemzem suyu da Kâbe’nin hemen yakınındadır. Orta Asya kültüründen getirilen motifler, Anadolu’da bolluk, bereket kültleri ve İslam’ın Hızır-İlyas inancıyla harmanlanarak hıdrellez baharın gelişi, doğayla beraber yeniden doğuş, bolluk ve bereket gelmesine yönelik inanç ve pratikleri günümüze kadar taşımıştır. Hıdrellezle ilgili adet ve inanışlar içerisinde en başta geleni budur. Hıdrellezde bir tutam, sonrasında bin tutam. Bir şey bol ve bereketli olduğunda sıklıkla Hızır’ın eli değmiş, Hızır uğramış denir.</p>
<p>Hıdrellezin halk arasında sağlık ve şifa arayışları, uğur, şans ve kısmet bulmaya yönelik inanç ve uygulamaları da bulunmaktadır. Hızır’ın savaş zamanlarında ortaya çıkarak yeşil sarıklı, beyaz libaslı görünümüyle mücahitlere yardım ettiğine inanılan değişik anlatı ve menkıbelere tesadüf edilir. Halk inançlarında Hızır’ın en temel işlevlerinden biri de felaket ve güç durumlarda imdada yetişip kurtarıcı rolü üstlenmesidir. İhtiyaç sahibine tam zamanında yetişip yardım eden kişi için Hızır gibi yetişti, kul daralmayınca Hızır yetişmez!… Kalmayınca kul darda; yetişmez Hızır imdada gibi sözler kullanılır. Halk muhayyilesi Hızır’ı boz bir ata bindirir; Yetiş ya boz atlı Hızır! Eskiden yolculukların daha tehlikeli ve meşakkatli olduğu düşünüldüğünde, Ali kardeşin, Hızır yoldaşın olsun deyimi öne çıkar.</p>
<p>Hıdrellez kutlamaları, Osmanlılar zamanında da çok yaygındı. Kutlama adet, gelenek ve bunlara ait inançlar arasında Osmanlı’da da devam eden kuzu kesme âdeti, evlerdeki eski eşyalar ve çalı çırpıyla yakılan ateşin üzerinden atlama, ateşin külünü hastanın alnına sürme, alazlama gibi şifa bulmak ve nazardan korunmak için çeşitli adetler sergilenir. Bazı yörelerde yakılan bu ateşe Hıdrellez ateşi denir. Hıdrellezin bereket, bolluk, mal ve servet talebine yönelik talih ve kısmet açma gibi daha birçok dini-sihri faydaya kapı açan ve bu uğurda birçok ritüel ve davranışın sergilendiği kutsal bir bayram olduğuna inanılır. Nebi (Hızır Nebi) bayramı Hızır kurbanı da denilen bu merasimler Sünni veya Alevi-Bektaşi halklar arasında genel bir şekilde kutlanan mevsimlik bir bayramdır.</p>
<p>Anadolu’nun hemen her yerinde Hıdrellez merasimleri şehir, kasaba ve köylerin yakınındaki ağaçlık ve yeşillik yerlerde yapılır. Buralarda genellikle dere, göl veya su kaynağı mevcuttur. Bazen de bir evliya türbesinin yanında yapılır. Buralarda bu amaçla Hıdırlık (Hızırlık) yerleri bulunur. Anadolu’nun bazı bölgelerinde Hıdrellez günü yapılacak olan dua ve isteklerin kabul olunması için sadaka vermek, oruç tutmak ve kurban kesmek gibi ibadetler yapılır. Bu kurban ve adakların Hızır hakkı için olması gerekir. Hızır orucu, Hızır lokması, Hızır semahı Alevi kesimlerde hâlâ bir kutsiyet taşır.</p>
<p>Eski Türk dininde Gök Tanrı’nın Türklerin hizmetine verdiği koruyucu ruhlar (ata ruhu) bulunuyordu. Bu ruhlar insanlar arasında bedenleşmiş bir şekilde yaşamaktaydı. Bunlardan biri de Boz atlı yol iyesidir. Gök sakallı koca adıyla ve aksakallı ihtiyar tasviriyle çeşitli biçimlerde insanların karşısına çıkıyordu. Gök’ün kutsallığına bağlı olarak bu manevi varlıkların semavi olduğu düşünülmektedir. Boz atlı yol iyesi, İslâm’dan sonra kendisine yakın içerikteki İslami figür olan Hızır’a dönüşmüştür. Bu dönüşüm boz atlı Hızır ifadesinden çok belirgin olarak karşımıza çıkmaktadır.</p>
<p>Hızır kültü günümüze kadar Türk halk kültüründe canlılığını korumaktadır. Nitekim rüyada görülen Hızır, pir, derviş veya aşığın devamlı yardımcısı, şairlikte mahlas vericidir. En çok ak saçlı, aksakallı ihtiyar derviş kılığında görülür. Anadolu’da anlatılan savaş menkıbeleri içerisinde yeşil elbiseli ve yeşil sarıklı Hızır tarafından kurtarılma ya da yardım görme gibi rivayetler halk arasında ilgiyle dinlenir. Efsanelerde kahramanların adları Dede Korkut, Irkıl Hoca ya da Aksakallı, Gök Sakallı Hızır gibi kutsal kimseler tarafından verilirdi. Dede Korkut 20. yy.ın başından itibaren gerek yazılı kaynakların anlattığı gerekse sözlü kaynaktan gelen bilgiler ile aksakallı, bilge aynı zamanda bilgeliğini toplum yararına kullanan efsaneleşen tiplemesi ile vasıflandırılır.</p>
<p>İslamiyet’ten önceki Türk inanç sisteminde olan ve bazıları İslam’dan sonra da varlığını sürdüren bu ulu kişi veya varlıklar ata ruhlarına gösterilen saygı dolayısıyla yeniden şekillenmiş ve hayatları etrafında şekillenen hikâyeler evliyaların şahıslarına mal edilmiştir. Korkut Ata-Dede Korkut-Hızır evrimi ile söyleyebiliriz ki adı ne olursa olsun Hızır inancı çok eski tarihlerden beri Türklerin yaşamında ayrılmaz bir unsur olmuştur.</p>
<p><em><span>Hünkâr Bektaş dedi ya sabır ya sabır<br>
</span></em><em><span>Sabreden dervişe yetişir Hızır…</span></em></p>
<p>deyişi, Hızır kültünün Alevi-Bektaşi toplumunda daha canlı oluğunu gösteriyor. Mesela Hacı Bektaş Velâyetname’sinde Hızır’ın HBV’nin cenazesine geldiği anlatılırken yeşil bir peçe altında Boz bir at vardır. Göçebe hayatın vazgeçilmezi olan at, göçebe kültürüne de damgasını vurmuştur. Eski Türklerde ve şaman zamanlarında farklı bir öneme sahip olan at, Hızır’ın mistik bineği olarak Türk inançlarında sıkça geçer. Şamanizm’de at, mistik bir semboldür ve bir vecd aracıdır. Bu dünyadan öteki dünyaya şamanı taşıyan bir semboldür. Bedeni terk ettikten sonra binilen at, aynı zamanda şamanın mistik ölümünü sembolize eder.</p>
<p>Bu rivayetlerin yer aldığı destan, efsane, halk hikâyeleri ve masallarında Hızır nadiren yaya, çoğu zaman da atlı olarak tasvir edilir. Şamani kültür dönemlerinde Şamanların boz bir ata binerek Gök Tanrıyla konuşmaya gittiğinden söz edilir ki halk inançlarında atın ezoterik sembolünü dikkate almak gerekir.</p>
<p>Keza İslâm literatüründe Hz. Muhammed’in Burak adlı beyaz bir atla miraca yükseldiğinden bahsedilir ancak Kuran’da Burak’tan bahsedilmez. Yunan mitolojisindeki efsanevi atın kanatlı Pegasus adındaki at da gökyüzünde Tanrılar diyarına kadar yükselebilmekteydi. At, kahramanın yardımcısı ve adeta tamamlayıcısıdır. Hz. Hamza’nın Aşkar’ı, Hz. Ali’nin Düldülü ne ise Türk kahramanının atı da odur. Orhun abidelerinde de at, galibiyetin ve şerefin timsalidir ve Kültigin hep boz ata biner. Eski şamanlar da hep boz veya kır atlıdır. Boz at, derisi kutlu sayılan nesnelerdendir. Âşık Paşa’nın Garib-nâme’sinde boz atlı Hızır, aksakallı, ak saçlı, yeşil elbiseli ve Hz. Musa’ya yol gösteren mürşit, hem veli hem de peygamberdir:</p>
<p><em><span>Geh görürler anı ak şeybetüdür</span></em><br>
<em><span>Tonu yaşıldur u hem boz atludur</span></em><br>
<em><span>Yunus Emre de Hızır’ı boz atlı olarak tasvir eder</span></em><br>
<em><span>Demür boz ata bindim deniz üzre yürüdüm</span></em><br>
<em><span>Hızır ile hayat suyun içüben kanan benem..</span></em></p>
<p>Karacaoğlan ve Pir Sultan Abdal’da Hızır, Boz atlıdır</p>
<p><span><em>Deryalar yüzünde Boz atlı Hızır</em></span><br>
<span><em>Benli Boz’a binmiş o da geliyor…</em></span><br>
<span><em>Bir yavru yolladım gurbet ellere</em></span><br>
<span><em>Emaneti sana Boz atlı Hızır.</em></span></p>
<p><strong>Kaynakça:</strong> Selahattin DÖĞÜŞ, Anadolu’da Hızır-İlyas Kültü Ve Hıdrellez Geleneği, Sayı 74 (2015): Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Veli Araştırma Dergisi</p>
<hr>
<div><span><strong><span>Dipnotlar:</span></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/hidrellez.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Efsaneye göre Hızır ve İlyas peygamberler, ölümsüzlük suyundan içmiş iki kardeş ya da dosttur. Her yılın 5 Mayıs gecesi buluşup doğaya can vermek üzere sözleşmişlerdir. Hızır aksakallı, kırmızı pabuçludur ve üzerinden çiçeklerden yapılmış bir cübbe bulunur. Baharın müjdecisi sayılan Hızır, bitkilere can verir. Ayaklarının bastığı yere baharın bereketi yerleşir. İlyas ise uzun boylu ve nur yüzlüdür. Elinde uzun bir asa taşır, keçi derisinden yapılmış uzun bir gömlek giyer. O da suların ve bir inanışa göre hayvanların koruyucusudur.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/hidrellez.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> Hatay/Samandağı’nın Hıdırbey köyünde meşhur bir çınar ağacı bulunmaktadır. Halk arasında yaşı iki bin ile üç bin arasında değiştiği rivayet edilen çınar için yapılan ölçümler 800-900 yaşında olduğunu göstermiştir. Bu çınar şimdi halka açık bir ziyaret mekânıdır. Bu ağacın oluşumuyla ilgili olarak Hz. Musa ile Hıdır’ın buluştuğu, Hıdırbey köyünde konakladığı anlatılır. Hıdır, asasını burada unutunca bu köyde yeşerip çınara döndüğüne inanılır.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Hacı Bektâş&amp;amp;ı Velî</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/haci-bektasi-veli</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/haci-bektasi-veli</guid>
<description><![CDATA[ Hacı Bektâş-ı Velî
Asıl adı Bektaş olup muhtemelen ölümünden sonra Hacı Bektâş-ı Velî diye şöhret bulmuştur. XIII. yüzyıl Selçuklu Anadolu’sunda Babaî hareketinin lideri Baba İlyâs-ı Horasânî’nin çevresine, XIV. yüzyılda Yeniçeri Ocağı’nın kuruluşuna, XVI. yüzyılda kendi adını alacak olan Bektaşîlik tarikatının teşekkülüne adı karışan Hacı Bektâş-ı Velî’nin, devrinin kaynaklarında hemen hiçbir iz bırakmadığına bakılırsa yaşadığı dönemde yaygın bir şöhrete […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c49624245a.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:44 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Hacı, Bektâş&amp;ı, Velî</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/11/Haci-Bektasi-Veli.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/haci-bektas-i-veli.html">Hacı Bektâş-ı Velî</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. Ahmet Yaşar OCAK</strong></span></a>
</p><p>Asıl adı Bektaş olup muhtemelen ölümünden sonra Hacı Bektâş-ı Velî diye şöhret bulmuştur. XIII. yüzyıl Selçuklu Anadolu’sunda Babaî hareketinin lideri Baba İlyâs-ı Horasânî’nin çevresine, XIV. yüzyılda Yeniçeri Ocağı’nın kuruluşuna, XVI. yüzyılda kendi adını alacak olan Bektaşîlik tarikatının teşekkülüne adı karışan Hacı Bektâş-ı Velî’nin, devrinin kaynaklarında hemen hiçbir iz bırakmadığına bakılırsa yaşadığı dönemde yaygın bir şöhrete sahip olmadığı söylenebilir. Öte yandan Yeniçeri Ocağı’nın ve Bektaşîliğin pîri kabul edilmesi ve Alevî-Bektaşî kesiminde bir iman esası olan güçlü konumu onu çözümlenmesi gereken tarihî bir problem haline dönüştürmektedir. Bu durum, hakkındaki yetersiz tarihî bilgilerle menkıbelerin yarattığı çift yönlü (tarihî-menkıbevî) şahsiyetinin birbiriyle uyuşmazlığından kaynaklanmaktadır.</p>
<p>Menkıbevî Hacı Bektaş Rum abdallarının pîridir; Diyâr-ı Rûm’un (Anadolu) büyük evliyasındandır. Tarihî şahsiyetini menkıbevîleştiren anlaşılması ve tahlili güç bu dönüşüm süreci, onu daha XIV. yüzyıldan itibaren zamanımızda da bütün gücüyle varlığını koruyan çok önemli bir kültün, Anadolu’daki heterodoks Müslümanlığın merkez şahsiyeti yapmıştır. Mesele, Baba İlyas’ın sayısı oldukça fazla halifelerinin arasından yalnızca bu mütevazi Türkmen babasına nasip olması noktasında odaklanmaktadır. Ne Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî ne Yûnus Emre ne de Anadolu’da yaşamış başka hiçbir sûfî onun kadar güçlü bir kutsallaştırmanın konusu olmuştur. Bu bağlamda, bugünkü Hacı Bektâş-ı Velî’nin tarihî Hacı Bektâş-ı Velî’nin ölümüyle doğduğunu söylemek tarihî bir gerçeği ifade etmek olacaktır. Dolayısıyla Hacı Bektâş-ı Velî’yi bu iki paralel (yaşarken ve öldükten sonraki) kimliğiyle ele almak zarureti vardır. Ancak yaşadığı dönem ve çevreden hiçbir yazılı kaynak veya belge bugüne intikal etmediğinden onun tarihî hüviyetini belirleyebilmek mitolojik şahsiyetini tahlil etmekten çok daha zordur. Dönemin resmî kronikleri, hatta sûfî kaynakları bile ondan bahsetmez. Bu bilgi kıtlığı, Hacı Bektâş-ı Velî’yi Türkiye’de zaman zaman siyasî-ideolojik spekülasyonların itibarlı malzemesi haline getirmiştir. Bundan dolayı Hacı Bektâş-ı Velî problemini iyi anlayabilmek için hakkında bilgi veren kaynakların mahiyetinden söz etmek gerekir.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-80981" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/08/Hac%C4%B1-Bekta%C5%9Fi-Veli-0.jpg" alt="" width="800" height="500" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/08/Hacı-Bektaşi-Veli-0.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/08/Hacı-Bektaşi-Veli-0-768x480.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p>Hacı Bektâş-ı Velî’yi ancak kendi zamanından epeyce sonra yazılmış ikincil kaynaklardan incelemek mümkündür. Bu kaynakların en eskisi, XIV. yüzyılın ünlü sûfîlerinden Âşık Paşa’nın oğlu Elvan Çelebi’nin Menâkıbü’l-kudsiyye adlı menkıbevî aile tarihidir. Hacı Bektâş-ı Velî’nin şeyhi olup 1239 veya 1240 yılında Selçuklu yönetimine karşı Babaî İsyanı diye bilinen büyük sosyal hareketi gerçekleştiren Vefâî şeyhi Baba İlyâs-ı Horasânî’nin torunu olan bu sûfî şair, eserinde Hacı Bektâş-ı Velî’den kısaca bahsetmesine rağmen çok önemli ipuçları verir.</p>
<p>Hacı Bektâş-ı Velî hakkında ikinci kaynak, vefatından yaklaşık yüz yıl sonra Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin torunu Ulu Ârif Çelebi’nin emriyle Ahmed Eflâkî tarafından kaleme alınan Menâḳıbü’l-ʿârifîn adlı Farsça eserdir. Dönemin Anadolu’su ve Mevlevîliğin tarihi bakımından çok önemli olan bu eserde Hacı Bektâş-ı Velî hakkında kısa bir pasaj vardır. Bu pasaj, hem onun sûfî kimliği hem de öteki kaynakları kontrol etme bakımından büyük değer taşır.</p>
<p>XIV. yüzyıla ait bu iki kaynaktan sonra kronolojik olarak sırayı, Hacı Bektâş-ı Velî adına düzenlenmiş olup XV. yüzyılın son çeyreği içinde kaleme alındığı kesin gibi görünen Menâkıb-ı Hünkâr Hacı Bektâş-ı Velî alır. Eser XV. yüzyılın son çeyreği içinde yazıya geçirilmiş olmakla beraber ihtiva ettiği bilgiler şüphesiz, Hacı Bektâş-ı Velî’nin yaşadığı dönemden itibaren mensuplarının arasında ağızdan ağıza dolaşarak XV. yüzyıla intikal etmiştir. Ayrıca bu eserin Menâkıb-ı Hâce Ahmed-i Yesevî, Menâkıb-ı Lokmân-ı Perende, Menâkıb-ı Ahî Evran ve Menâkıb-ı Seyyid Mahmûd-ı Hayrânî gibi XIII. yüzyıldan kalma yazılı kaynakları da vardır. Daha çok Vilâyetnâme-i Hacı Bektaş veya sadece Vilâyetnâme diye tanınan bu eserin ehemmiyeti, Hacı Bektâş-ı Velî’nin tarihî şahsiyetini tesbite yarayacak çok önemli veriler ihtiva etmesinin yanı sıra Bektaşîlik ve Alevîlik’te bugün de mevcut olan inançların çoğunun kaynağını oluşturmasından ileri gelir. Dolayısıyla bu çevrelerde yarı kutsal niteliği olan bir kitaptır. Ayrıca Hacı Bektâş-ı Velî’yi Ahmed Yesevî geleneğine bağlayan önemli metinleri içinde bulunduran eser, Hacı Bektâş-ı Velî’nin şahsiyeti ve Bektaşîliğin tarihçesi bakımından tarihî gerçeklerle menkıbelerin birbirine karıştığı değerli bir kaynaktır (bk. Hacı Bektaş Vilâyetnâmesi).</p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-80982" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-80982 size-full" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/08/Hac%C4%B1-Bekta%C5%9Fi-Veli-1.jpg" alt="" width="800" height="519" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/08/Hacı-Bektaşi-Veli-1.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/08/Hacı-Bektaşi-Veli-1-768x498.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"><figcaption class="wp-caption-text"><center><span><strong>Külliyenin Hacı Bektâş-ı Velî Türbesi’ni ve Kırklar Meydanı’nı barındıran kısmının giriş revakı – Hacıbektaş / Nevşehir</strong></span></center></figcaption></figure>
<p>Aynı yüzyılda yaşayan Lâmiî Çelebi’nin Nefehât Tercümesi’nde üç dört cümleyi geçmeyen ifadeleri Hacı Bektâş-ı Velî’nin mistik şahsiyeti hakkında dikkate değer kayıtlar ihtiva eder. XV. yüzyılın sonlarına ait bir başka önemli kaynak ise yine Baba İlyâs-ı Horasânî’nin soyuna mensup bir sûfî tarihçi olan Âşıkpaşazâde’nin Tevârîh-i Âl-i Osmân adlı eseridir. Burada müellifin büyük dedesinin halifesi olan Hacı Bektâş-ı Velî’ye dair aile içinden gelen şifahî bilgiler kaydedilmiştir. Bunlar, büyük bir ihtimalle tarihî Hacı Bektâş-ı Velî’yi anlatan gerçeğe en yakın bilgilerdir.</p>
<p>Son olarak XVI. yüzyıldan Taşköprizâde’nin eş-Şeḳāʾiḳu’n-nuʿmâniyye adlı eserini de kaydetmek gerekir. Hacı Bektâş-ı Velî bu kitapta diğer kaynakların aksine tam anlamıyla Sünnî bir velî olarak tanıtılır. Sonraki yüzyıllara ait bazı eserlerde de Hacı Bektâş-ı Velî’ye dair bilgilere rastlanır. Ancak bunlar esas olarak adı geçen eserlere ve özellikle Vilâyetnâme ve eş-Şeḳāʾiḳu’n-nuʿmâniyye’ye dayanır.</p>
<p>Tarihî Hacı Bektâş-ı Velî. Hacı Bektâş-ı Velî’nin tarihî şahsiyeti ve Anadolu’ya gelmeden önceki hayatı hakkında Vilâyetnâme’de yer alan menkıbevî bilgiler dışında kesin bir şey söylemek mümkün değildir. Ancak onun “Horasan erenleri” diye bilinen Kalenderiyye akımına mensup sûfîlerden biri, dolayısıyla Horasan Melâmetiyye mektebinden olduğuna muhakkak nazarıyla bakılabilir. Bu sebeple XIII. yüzyılda Cengiz istilâsı sebebiyle Anadolu’ya vuku bulan derviş göçleri arasında, aynı mektebe mensup Yesevî veya daha kuvvetli bir ihtimalle Haydarî dervişlerinden biri olarak Anadolu’ya gelmiş olmalıdır. Burada bugüne kadar gözden kaçan önemli bir nokta, benzeri bütün Türkmen şeyhleri gibi muhtemelen Hacı Bektâş-ı Velî’nin de kendine bağlı bir Türkmen aşiretiyle birlikte Anadolu’ya gelmiş olduğudur. Çünkü genellikle bu aşiretler (Dede Garkın’a bağlı Garkın aşireti örneğinde olduğu gibi) başlarındaki şeyhin adıyla anılıyordu. Nitekim Osmanlı tahrir defterlerine dayalı yeni bir araştırma, Hacı Bektâş-ı Velî’ye bağlı geniş bir Bektaşlı oymağının mevcut olduğunu ortaya koymuştur (Beldiceanu-Steinherr, sy. 81 [1991], s. 21-79).</p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-80983" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-80983 size-full" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/08/Hac%C4%B1-Bekta%C5%9Fi-Veli-2.jpg" alt="" width="800" height="508" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/08/Hacı-Bektaşi-Veli-2.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/08/Hacı-Bektaşi-Veli-2-768x488.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"><figcaption class="wp-caption-text"><center><strong><span>Hacı Bektâş-ı Velî Külliyesi’nin Dergâh Avlusu’ndan bir görünüş</span></strong></center></figcaption></figure>
<p>Hacı Bektâş-ı Velî muhtemelen aşiretiyle birlikte Anadolu’da yeni bir sûfî çevreye intisap etmiş olmalıdır. Bu çevre, onun içinden geldiği Yesevîlik ve Haydarîliğe çok benzeyen ve XIII. yüzyılda Anadolu’da önce ünlü Türkmen şeyhi Dede Garkın, sonra da onun halifesi Baba İlyâs-ı Horasânî tarafından temsil edilen Vefâîlik tarikatı çevresidir. Nitekim Âşıkpaşazâde’nin kaydından, Hacı Bektâş-ı Velî ve kardeşi Menteş’in Baba İlyâs-ı Horasânî’ye intisap ettikleri, Elvan Çelebi ve Eflâkî’nin ifadelerinden de Hacı Bektaş’ın halifelik makamına kadar yükseldiği anlaşılmaktadır. Hacı Bektaş’ın kardeşi Menteş’in 1239’da başlayan Babaî İsyanı’na iştirak ettiği ve Sivas’ta Selçuklu kuvvetleriyle yapılan muharebede öldürüldüğü, Hacı Bektâş-ı Velî’nin ise ya tasvip etmediğinden veya başka bir sebeple bu isyana katılmadığı hem Elvan Çelebi’den hem de Âşıkpaşazâde’den öğrenilmektedir. Fiilen katılmamış olsa bile isyan liderinin bir halifesi olduğundan isyanı takiben başlatılan takibattan kurtulabilmek için bir süre izini kaybettirmiş olmalıdır. Âşıkpaşazâde’ye göre Hacı Bektaş daha sonra Karayol’da (o zaman Sulucakarahöyük, bugün Hacıbektaş) ortaya çıkmıştır. Bu ortaya çıkışın Anadolu’nun Moğol hâkimiyeti altına girmesinden, yani yaklaşık 1250’lerden sonra olduğu tahmin edilebilir.</p>
<p>Hacı Bektâş-ı Velî, Vilâyetnâme’den anlaşıldığı kadarıyla o zamanlar yarı göçebe Çepni oymağına mensup bir kolun (muhtemelen kendine bağlı Bektaşlı kolunun) yaşadığı bir yer olduğu için bu küçük Türkmen köyünü tercih etmiş olmalıdır. Muhtemel bir diğer sebep de Babaî İsyanı’ndan sonra Selçuklu merkezî yönetiminin gayri Sünnî (heterodoks) Türkmenler’e karşı takip ettiği politika sonucu olabildiğince gözden uzak bir yerde bulunma arzusudur. Ayrıca büyük şehirlerdeki Sünnî meslektaşlarının eleştirilerinden uzak kalmayı istemiş olması da düşünülebilir. Nitekim Mevlânâ’nın bile gıyaben tanıdığı bu Türkmen şeyhine hiç de iyi gözle bakmadığı bilinmektedir.</p>
<p>Bu dar çevre içinde cereyan eden hayat tarzı yüzünden Hacı Bektâş-ı Velî, Selçuklu başşehrinin veya önemli kültür merkezlerinin ilgisini çekecek ve dolayısıyla bu büyük şehirlerdeki tekkelerde yaşayan meslektaşları gibi zamanın belgelerinde iz bırakacak kadar şöhret yapmamıştır.</p>
<p>Vilâyetnâme’ye göre Sulucakarahöyük’te tıpkı şeyhi Baba İlyas’ınkine benzer bir hayat tarzı süren, zaman zaman bugün bir ziyaret yeri olan yakındaki bir mağarada inzivaya çekilen, zaman zaman da köyün hayvanlarını otlatmak gibi oymağının günlük işleriyle uğraşan Hacı Bektâş-ı Velî’nin asıl tarihî rolü de burada başlamaktadır. Onun buradaki hayatı artık sadece Vilâyetnâme’den takip edilebilir. Vilâyetnâme onu, Baba Resul diye meşhur Baba İlyâs-ı Horasânî’ye değil Ahmed Yesevî’ye bağlar ve doğrudan onun halifesi olarak takdim eder. Halbuki Hacı Bektaş’ın Ahmed Yesevî’nin ölümünden en az bir yarım asır sonra dünyaya geldiği muhakkaktır. Bununla birlikte Vilâyetnâme’de Hacı Bektaş’ın halifelerinden bahseden kısımda Baba Resul’ün (veya Resul Baba) adına rastlanması, Hacı Bektaş’la Baba Resul arasındaki halifelik ilişkisinin büsbütün unutulmadığını göstermektedir. Ancak Hacı Bektaş Baba Resul’ün halifesi iken Vilâyetnâme bu ilişkiyi tersine çevirmektedir. Bu durumu, 1240’ta öldürülen Baba Resul’den sonra Anadolu’da Hacı Bektaş’ın mânevî nüfuzunun giderek üstünlük kazanmaya başlamasına paralel olarak ötekinin nüfuzunun giderek zayıflamasıyla açıklamak mümkündür. Vilâyetnâme böylece, XV. yüzyılda Anadolu’daki gayri Sünnî sûfî çevrelerde artık bir tek ismin, Hacı Bektâş-ı Velî’nin hâkim olduğunu da göstermiş olmaktadır.</p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-80984" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-80984 size-full" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/08/Hac%C4%B1-Bekta%C5%9Fi-Veli-3.jpg" alt="" width="800" height="534" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/08/Hacı-Bektaşi-Veli-3.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/08/Hacı-Bektaşi-Veli-3-768x513.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"><figcaption class="wp-caption-text"><center><span><strong>Külliyenin birimlerinden Üçler Çeşmesi</strong></span></center></figcaption></figure>
<p>Hacı Bektâş-ı Velî, yine Vilâyetnâme’ye göre Sulucakarahöyük’te bir Türkmen şeyhi olarak bir yandan kendi cemaati içinde mürşidlik görevini sürdürürken bir yandan da bugünkü Ürgüp yöresindeki Hristiyanlarla sıkı ilişkiler geliştirip onların ihtidâsına zemin hazırlamıştır. Ayrıca Şamanist Moğollar’ın da Müslümanlığı kabul etmeleri için yoğun faaliyet göstermiş, halifelerini bu amaçla Anadolu’nun dört bir köşesine yollamıştır.</p>
<p>Hacı Bektâş-ı Velî’nin bu faaliyeti, gerek kendisinin yaşadığı dönemin sosyal şartlarının gerek kaynakların verdiği bilgilerin tahlilinin, gerekse Bektaşîlik ve Alevilîğin klasik tarihi ve aktüel çizgisinin tabii bir gereği olarak İslâm fıkhının sıkı kurallarıyla sınırlandırılan Sünnî bir anlayışı değil, Horasan Melâmetiyyesi’nin kuru zühd karşıtı cezbeci karakteriyle karışık gayri Sünnî bir yorumunu yansıtmaktaydı. Bu yorum, muhtemelen, Türkmenler arasında hâlâ kuvvetle yaşamakta olan eski İslâm öncesi dinî-mistik inançlarla karışık yarı hurafevî bir İslâm anlayışının telkin ve tâlimini de ihtiva ediyordu. Bu anlayış, tasavvufun yapısından kaynaklanan geniş bir hoşgörüye dayanmakla beraber, aynı zamanda mühtedileri birdenbire kendi kültür çevrelerinden koparıp ürkmelerine sebebiyet vermeden eski inançlarını da kendi içerisinde değerlendiren bağdaştırmacı (syncrétique) bir İslâm anlayışıydı. Onun bu yönteminin Anadolu’nun Müslüman ve gayri Müslim toplumları arasında önemli bir yakınlaşma ortamının doğmasına yol açtığı söylenebilir. Nitekim bölge Hristiyanlarının da ona büyük bir yakınlık duyduğu ve kendisini Aziz Charalambos adıyla takdis ettikleri bilinmektedir. Öyle görünüyor ki Hacı Bektâş-ı Velî, zaman zaman bazı Moğol idarî otoritelerine karşı çıkmak durumunda kalmış olsa da Sulucakarahöyük’teki mütevazi zâviyesinde bu şekilde ömrünü tamamlamıştır. 691 (1292) tarihli bir vakfiye kaydında kendisinden “merhum” diye bahsedildiğine göre (Birge, s. 41) bu tarihten önce muhtemelen 669’da (1271) vefat etmiştir.</p>
<p>Hacı Bektâş-ı Velî’nin nasıl bir sûfî kimliği temsil ettiği, hangi tarikat çevresine dahil olduğu, kendi adını verdiği yeni bir tarikat kurup kurmadığı, Bektaşîliğin onunla ilgisi gibi sorulara gelince, önce eş-Şeḳāʾiḳu’n-nuʿmâniyye hariç yukarıda sayılan kaynakların hiçbirinin onu klasik anlamda Sünnî bir sûfî olarak görmediği özellikle vurgulanmalıdır. Kendini Hacı Bektâş-ı Velî’ye bağlayan Bektaşîliğin ve Alevîliğin gayri Sünnî yapısı da bunun en kuvvetli delilidir. Bektaşîliğin önceleri Sünnî bir tarikat olduğunu, fakat Balım Sultan tarafından bugün bilinen hüviyetine sokulduğunu ileri süren tezin ilmî ve tarihî hiçbir temeli yoktur. Hacı Bektâş-ı Velî’nin Sünnî bir mutasavvıf olduğunu ileri sürenler onun nasıl bir sosyal tabanın mensubu bulunduğunu, bu tabanın sosyokültürel ve dinî yapısının karakteristiklerini hiç hesaba katmadan genellikle ona izâfe edilen Maḳālât adlı esere dayanırlar.</p>
<p>Bugüne kadar değişik araştırmacılar tarafından birkaç defa yayımlanmış olup tasavvufa yeni intisap eden müridler için basit seviyede bir el kitabı niteliğini taşıyan bu eserin muhteva kritiği yapılmamıştır. Maḳālât üzerinde en kapsamlı çalışmayı gerçekleştiren Esat Coşan bir tasavvuf edebiyatçısı gözüyle eserin yalnız muhteva tasvirini yapmış, tarihî tenkidine girişmemiştir. Halbuki klasik tasavvuf edebiyatında Maḳālât ve Vâridât adlarını taşıyan benzeri eserlerin hemen hepsi daha sonraları anonim derleyiciler tarafından kitap haline getirilmiştir. Nitekim Maḳālât’ta da, bu tür bir eser olduğunu açıkça gösteren ibareler vardır (s. 14, 35). Dolayısıyla bu eserlerin asıllarından uzaklaşmaları ihtimali çok yüksektir. Hacı Bektâş-ı Velî’ye izâfe edilen diğer eserler gibi Maḳālât’ın da onun kaleminden çıkmış olduğu tarihen ispat edilmemiştir. Ayrıca Hacı Bektâş-ı Velî konumundaki konar göçer bir Türkmen sûfîsinin bu tarz eserler yazıp yazamayacağı tartışılabilir. Öte yandan bu çevrelerdeki tasavvuf geleneğinin yazılı eserlerden çok sözlü geleneğe dayandığı bilinmektedir.</p>
<p>Hacı Bektaş’ın tasavvufî şahsiyetine gelince, başta Âşıkpaşazâde olmak üzere daha sonraki birtakım kaynaklar da onu meczup bir derviş olarak tanıtırlar. Âşıkpaşazâde, Hacı Bektaş’ın bir şeyh olacak ve bir tarikat kuracak durumda olmayıp kendini bilemeyecek kadar cezbe sahibi bulunduğunu kaydederken XV. yüzyıl müelliflerinden Emînüddin b. Dâvûd Fakīh onun hakkında “meczûb-ı mutlak” tabirini kullanır. XVI. yüzyılda ise Vâhidî, hiçbir şeyin farkına varamayacak derecede meczup olan Hacı Bektaş’ın “bu hal ile âhirete irtihal ettiğini” yazar. Bu kaynakların Hacı Bektaş hakkındaki mütalaaları gibi, Vilâyetnâme’ye dayanan M. Fuad Köprülü’nün Hacı Bektaş’ın İslâmî ilimlerde otorite olacak derecede âlim bir mutasavvıf olduğunu ileri sürmesi de kolay kabul edilecek bir fikir değildir. Eğer Hacı Bektaş gerçekten kendini bilemeyecek kadar meczup olsaydı Vilâyetnâme’de anlatılanlarla bir ilgisi bulunamazdı. Öte yandan, onun gibi göçebe bir Türkmen şeyhinin ne böyle bir ortamda İslâmî ilimlerde otorite olacak bir ilmî seviyeye yükselme imkânını bulması, ne de böyle bir imkân bulduktan sonra bu çevrelere geri dönmesi pek kolay kabul edilecek bir şeydir. Ayrıca bir Türkmen şeyhinin âlim olması da gerekli değildir. Vilâyetnâme’nin bu yoldaki ifadelerinin Hacı Bektâş-ı Velî’yi yüceltmeye yönelik bir tutumun eseri olduğu söylenebilir.</p>
<p>Vilâyetnâme’nin ortaya koyduğu bir başka problem de Hacı Bektaş’ın İmâmiyye mezhebine mensup olup olmadığı meselesidir. Vilâyetnâme, Hacı Bektâş-ı Velî’yi İmam Mûsâ el-Kâzım soyuna nisbet etmek suretiyle hem onu bir seyyid yapar hem de böylece Şiî bir mutasavvıf olarak takdim eder. Ancak Hacı Bektâş-ı Velî’nin yaşadığı XIII. yüzyıl Anadolu’sunda İmâmiyye veya İsmâiliyye mezhebinin mevcudiyetine dair herhangi bir ipucuna bugüne kadar rastlanmadığı göz önüne alınarak bu telakki, XV. yüzyıl sonlarında Vilâyetnâme’nin kaleme alındığı yıllarda bu çevrelere artık nüfuz etmiş bulunan İmâmiyye inançlarının bir etkisi olarak değerlendirilmelidir. Bektaşîlik XVI. yüzyılda bu etkileri almış olarak kurulduğundan bugün Hacı Bektâş-ı Velî’nin böyle bir kimliğe nisbeti Alevî-Bektaşî çevrelerce tereddütsüz kabul görmektedir.</p>
<p>Vilâyetnâme’nin dikkatli bir tahlili, Hacı Bektâş-ı Velî’nin, hem Ahmed Yesevî hem de Yesevîlik etkilerini geniş ölçüde taşıyan Kutbüddin Haydar geleneklerini sıkı sıkıya koruyan bir Haydarî şeyhi olduğunu ortaya koymaktadır. Öte yandan Elvan Çelebi, Ahmed Eflâkî ve Âşıkpaşazâde’nin eserleri de onun Vefâî şeyhi olan Baba İlyâs-ı Horasânî’nin halifesi bulunduğunu açıkça göstermektedir. Kaynaklardaki bu kayıtlara güvenmek gerekirse, Hacı Bektâş-ı Velî’nin büyük bir ihtimalle Yesevîlik ile Kalenderîliğin karışımından oluşan Haydarîlik tarikatının bir mensubu olarak Anadolu’ya geldiği, daha sonra Baba İlyâs-ı Horasânî çevresine girerek Vefâîlik tarikatına intisap ettiği ve hayatının sonuna kadar da böyle yaşadığı söylenebilir. Bu durumda adını taşımasına rağmen Bektaşîliği kendisinin kurmadığı muhakkaktır.</p>
<p>Hacı Bektâş-ı Velî’ye başta Maḳālât olmak üzere (bu eserin pek çok nüshası mevcuttur, meselâ bk. Süleymaniye Ktp., Lâleli, nr. 1500) birtakım eserler izâfe edilir. Bunlar şöyle sıralanabilir: 1. Kitâbü’l-Fevâid (İÜ Ktp., TY, nr. 55). 2. Nesâyih-i Hacı Bektâş-ı Velî (Hacıbektaş İlçe Halk Ktp., nr. 29’daki mecmua içinde). 3. Risâle (Staatsbibliothek, Marburg, MS, Or, Oct, nr. 3049). Bunların dışında Hacı Bektâş-ı Velî’ye Tefsîr-i Fâtiha, Şathiyye, Şerh-i Besmele gibi birkaç eser daha mal edilirse de bunların onun tarafından yazıldığına dair hiçbir ilmî delil ortaya konulamamıştır.</p>
<p>Menkıbevî Hacı Bektâş-ı Velî. Bektaşîlik’ten başka hiçbir tarikatın pîri bu derece muazzam bir kültün, güçlü bir imanın ve kutsallığın konusu olmamıştır. Hemen hiçbir tarikatın pîri Hacı Bektâş-ı Velî’nin Bektaşîlik’teki yeriyle karşılaştırılamaz. Tarihî Hacı Bektâş-ı Velî’nin menkıbevî, hatta menkıbevîlikten de öte mitolojik Hacı Bektâş-ı Velî’ye dönüşerek böyle bir kutsallık kazanması ve bir iman konusu olması hadisesinin nasıl meydana geldiği ve hangi sürecin ürünü olduğu ve bu sürecin nasıl gerçekleştiği gibi önemli soruların cevabı, Antalya-Elmalı yakınındaki Tekkeköy’de bulunan türbesinde medfun Abdal Mûsâ’da düğümlenmektedir.</p>
<p>M. Fuad Köprülü, XIV. yüzyılda Hacı Bektâş-ı Velî’nin Sulucakarahöyük’teki tekkesinden yetişen bu mühim şahsiyetin Hacı Bektâş-ı Velî kültünün yayılmasında nasıl büyük bir rol oynadığını ortaya koymuştur. Köprülü’nün incelemelerinden ve daha sonraki araştırmalardan çıkan sonuca göre yaşadığı dönemde pek tanınmayan bu mütevazi Türkmen şeyhini, gerek hayatta iken gerekse ölümünden kendi zamanına kadar geçen süre içinde üretilen menkıbeler aracılığıyla yeni kurulmakta olan Osmanlı Beyliği başta olmak üzere bütün Orta ve Batı Anadolu’da tanıtarak âdeta tekrar hayata kavuşturan Abdal Mûsâ olmuştur. XIV. yüzyılın ilk çeyreğinden sonra Hacı Bektâş-ı Velî Tekkesi’nin şeyhi olan Abdal Mûsâ, beraberindeki bir kısım Haydarî dervişleriyle birlikte yeni kurulmakta olan Osmanlı Beyliği topraklarına gitmiş, orada Orhan Gazi’nin hizmetine girerek fetihlere katılmış ve başarılı olmuştur. Fakat onun gerçekleştirdiği asıl büyük iş, birlikte savaştığı Osmanlı gazilerine Hacı Bektâş-ı Velî’nin menkıbelerini anlatarak onu tanıtması olmuştur. Abdal Mûsâ bunu önce Bursa havalisinde yapmış, daha sonra buradan Bergama ve yakınlarına geçmiş, oradan da Antalya’ya giderek yerleştiği bugün Tekkeköy adını taşıyan yerdeki zâviyesinde sürdürmüştür.</p>
<p>Bu süreç içinde menkıbeleşen tarihî ve efsanevî geleneklerin XV. yüzyılın son yıllarında yazıya geçirilmiş şeklinden ibaret olan Vilâyetnâme çoğunluğu itibariyle bu mitolojik Hacı Bektâş-ı Velî’yi yansıtır. Ancak bu husus eserin tarihî hiçbir temeli bulunmadığı anlamına gelmez. Vilâyetnâme’de Hacı Bektâş-ı Velî’nin tarihî şahsiyetini aydınlatmaya yarayacak oldukça değerli ipuçları da vardır. Alevî-Bektaşî toplulukları bugün Hacı Bektâş-ı Velî’yi Vilâyetnâme’nin takdim ettiği mitolojik çerçevede tanırlar.</p>
<p>Vilâyetnâme’deki Hacı Bektâş-ı Velî’nin en belirgin niteliği on iki imam soyuna nisbet edilmesi, yani Peygamber soyuna mensup bir seyyid olmasıdır. Babası İbrâhîm-i Sânî, İmam Mûsâ el-Kâzım neslindendir ve Horasan hükümdarıdır; dolayısıyla Hacı Bektâş-ı Velî bir şehzadedir. Küçükken önce ünlü sûfî Lokmân-ı Perende’nin, ardından onun tavsiyesiyle Ahmed Yesevî’nin yanında eğitilir. Daha o zamanlar birçok keramet göstererek herkesi hayretler içinde bırakır. Ahmed Yesevî’nin “nefes evlâdı” olan Kutbüddin Haydar’ı esir düştüğü Bedahşan ilindeki kâfirlerin elinden kurtarır.</p>
<p>Daha sonra onun artık olgunlaştığını gören Ahmed Yesevî, kendisine halifelik sembolleri olan cihâz-ı fakrı (taç, şamdan, seccade, sofra ve alem) teslim eder, beline tahta kılıcını kuşatır ve Diyârırûm’u irşad etmekle görevlendirir. Önce Mekke’ye giderek hac görevini ifa eden Bektaş “hacı” unvanını alır. Dönüşte Necef’i ve Kerbelâ’yı ziyaret edip Anadolu’ya geçer. Buradaki Rum erenleri onun gelişinden haberdar olurlarsa da buna pek sevinmezler. Hacı Bektâş-ı Velî, Çepni oymağına mensup konar göçer birkaç evin kışlığı durumundaki Sulucakarahöyük’e gelir ve Kadıncık Ana’nın evine misafir olur. Bu arada kerametleriyle dikkat çeker. Geçimini sağlamak için köyün sığırlarını güder. Bir müddet sonra bugünkü dergâhın yerinde ilk inziva mahalli olan Kızılca Halvet’i yapar. Hacı Bektâş-ı Velî artık kendini kabul ettirmiş ve mürid edinmeye başlamıştır. Ünü çabuk yayılır. Çevredeki velîler onu kıskanır ve çeşitli sınavlardan geçirirlerse de hepsini utandırır. Avucundaki yeşil beni göstererek Hz. Ali’nin mazharı olduğunu, yani onun kendi bedeninde zuhur ettiğini ispat eder. Böylece Rum’un en büyük evliyası olduğu anlaşılır.</p>
<p>Hacı Bektâş-ı Velî buradaki ikameti esnasında Seyyid Mahmûd-ı Hayrânî, Ahî Evran gibi büyük Rum velîleriyle yakınlık kurar; çevredeki gayri Müslimlerle yakın ilişkiler içine girer. Tanıştığı Moğol otoritelerinden bir kısmının Müslüman olmasını sağlar. Birçok halife yetiştirir; ölümünden az önce her birine icâzetnâmesini vererek Anadolu’nun bir yöresine yollar ve kendisi de kerametine yakışır bir şekilde vefat eder.</p>
<p>Buraya kadar anlatılanlardan çıkan sonuca göre Hacı Bektâş-ı Velî’nin asıl şöhreti ve etrafında teşekkül eden muazzam kült onun vefatından sonra oluşmuştur. Bu kültün esas kaynağı da o zamanlar çok muhtemel olarak bir Haydarî zâviyesi olan Sulucakarahöyük’teki dergâhıdır.</p>
<p>Bu tarihî hadise Hacı Bektâş-ı Velî kültünün önce, hayatta iken bizzat Hacı Bektaş’ın da mensubu bulunduğu Haydarî tarikatı dervişleri arasında ortaya çıkıp geliştiğini ve onlar vasıtasıyla her tarafa yayıldığını gösterir. Osmanlı gazileri aracılığıyla Hacı Bektâş-ı Velî’yi tanıyan Osmanlı sultanları Yeniçeri Ocağı’nı kurarken gaziler arasında yaygın olan güçlü kült sebebiyle ocağı ona bağlamışlar, böylece Hacı Bektâş-ı Velî’nin hâtırası Osmanlı topraklarında giderek gelişmek suretiyle büyüyüp ünlenmiştir. XVI. yüzyılın başlarına gelindiğinde ise Balım Sultan, Haydarîlik’ten ayrılıp Osmanlı hükümet merkezinin desteğini de alarak Bektaşîlik tarikatını Hacı Bektâş-ı Velî’nin adına bugün bilinen şekliyle kurmuştur. Böylece Anadolu Türk gayri Sünnîliği, merkezine Hacı Bektâş-ı Velî’yi yerleştirerek teşekkül sürecini fiilen tamamlamıştır.</p>
<p><strong>Kaynakça: </strong>Ahmet Yaşar Ocak, TDV İslam Ansiklopedisi</p>
<p>
</p><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Karşılaştırmalı Bingöl/Çapakçur Dımilli Halk İnançları</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/karsilastirmali-bingoelcapakcur-dimilli-halk-inanclari</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/karsilastirmali-bingoelcapakcur-dimilli-halk-inanclari</guid>
<description><![CDATA[ Karşılaştırmalı Bingöl/Çapakçur Dımilli Halk İnançları
Bingöl/Çapakçur Dımılı Şafi mezhepli Zazalarının halk inançları konusunda yap­tığımız bu çalışma Zaza halk inançları çalışmaları zincirinin yeni bir halkasıdır. Evvelce Urfa yöresi­nin ana dili Türkçe ve Kürtçe olan halkının halk inançlarını yörede yaşamakta olan Alevî ve Hanefî inançlı Zazaların halk inançları ile karşılaştırmaya çalışmıştık[1]. Bingöl Zazalarının halk inançlarını ise “Karirler/Karerler” isimli çalışmamızda ele alıp karşılaştırılmaları […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c495ff12a8.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:44 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Karşılaştırmalı, BingölÇapakçur, Dımilli, Halk, İnançları</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2021/01/Bingol.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/karsilastirmali-bingol-capakcur-dimilli-halk-inanclari.html">Karşılaştırmalı Bingöl/Çapakçur Dımilli Halk İnançları</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Dr. Yaşar KALAFAT</strong></span></a>
</p><p>Bingöl/Çapakçur Dımılı Şafi mezhepli Zazalarının halk inançları konusunda yap­tığımız bu çalışma Zaza halk inançları çalışmaları zincirinin yeni bir halkasıdır. Evvelce Urfa yöresi­nin ana dili Türkçe ve Kürtçe olan halkının halk inançlarını yörede yaşamakta olan Alevî ve Hanefî inançlı Zazaların halk inançları ile karşılaştırmaya çalışmıştık<a href="https://www.altayli.net/karsilastirmali-bingol-capakcur-dimilli-halk-inanclari.html#_edn1" name="_ednref1"><sup>[1]</sup></a>. Bingöl Zazalarının halk inançlarını ise “Karirler/Karerler” isimli çalışmamızda ele alıp karşılaştırılmaları cihetine gitmiştik. Bunlar Alevi inançlı Müslüman Zazalardı<a href="https://www.altayli.net/karsilastirmali-bingol-capakcur-dimilli-halk-inanclari.html#_edn2" name="_ednref2"><sup>[2]</sup></a>. Tunceli bölgesinin Alevî inançlı Müslüman Zazalarının halk inançla­rını ise “Sarı Saltuklular” çalışmamız münasebetiy­le karşılaştırmaya çalışmıştık<a href="https://www.altayli.net/karsilastirmali-bingol-capakcur-dimilli-halk-inanclari.html#_edn3" name="_ednref3"><sup>[3]</sup></a>. Zazalar farklı İslam inançlarına ilaveten farklılık arz eden değişik ana dillerine de sahip toplumlardır. Bu itibarla Zaza halk inançlarının bir çalışmada karşılaştırmaları­nın yapılabilmesi oldukça zordur.</p>
<p><span><strong>Metin</strong></span></p>
<p>Çapakçur, Bingöl ilinin eski ismi olarak bilinir. Kelime çapak, dere ve çur kenar, kıyı kelimelerin­den oluşmuştur. Bizim halk inançlarını incelemeye çalıştığımız Kemalan köyü 15 hane olup tamamen Şafi inançlı Müslüman bir Zaza köyüdür. Bir dö­nem köyde Ermeniler ile birlikte Zazalar yaşarlar­ken köy halkı hâlen tamamen Zaza olup iki kardeş­ten türemişlerdir. Bir ifadeye göre de köy eskiden tamamen Ermenilerle meskûnmuş. Köyün tarihî isminin Hej olduğu ifade edilmektedir. Köydeki hane sayısı az olmakla beraber, geçmişte yörenin idare merkezi olduğu söylenmektedir. Halen köyde yeraltı Hej Kalesi, Ermenilerden çok eskilere daya­nan yer altı kilisesi olduğu ifade edilen kalıntılar vardır. Bölgedeki mezarların çoğunluğu Ermenilere aittir. Yakın çevredeki Loton köyünde geçmişten kalmış bir kilise vardır. Hej dağları ünlüdür. Bölge Hej bölgesi, Hej Yeri olarak anılırmış<a href="https://www.altayli.net/karsilastirmali-bingol-capakcur-dimilli-halk-inanclari.html#_edn4" name="_ednref4"><sup>[4]</sup></a>.</p>
<p>Dımıliler; Bingöl’ün yanı sıra Muşta, Siverek’te, Palu’da Silvan’da yaşamaktadırlar. Bingöl Şafi Zazalarının çoğunluğu <strong>Az aşireti</strong>ndendir. Dımılı’nın kelime anlamı göçer, göçebedir. Cumhuriyetten sonra Dımıliler yer değişimine tabi tutulmamış­lardır. Bingöl’ün % 70’ten fazlasının Zaza olduğu bilinir. Halkın diğer kısmı anadili Kürtçe ve ana­dili Türkçe olan kimselerden meydana gelmiştir. Dımılli Zazalarının bir bölümü Alevi inançlı Müs­lüman halktan meydana gelmiştir. Karyer ve Yayla Dere yöresinin Zazaları Alevi inançlı Müslümanlardandır. Başka bir ifade ile en büyük aşiretlerin­den biri Az aşiretidir. Bölgeye çok eskiden İran’dan Perslerden geldikleri söylenir. İran’da bu toplumun uzantısı olan halk kesimleri de varmış<a href="https://www.altayli.net/karsilastirmali-bingol-capakcur-dimilli-halk-inanclari.html#_edn5" name="_ednref5"><sup>[5]</sup></a>.</p>
<p>Azlar’ın Türk Kültürlü halklar arasındaki yeri­ne işaret eden Edip Yavuz’un bir çalışma yaptığı bilinmektedir<a href="https://www.altayli.net/karsilastirmali-bingol-capakcur-dimilli-halk-inanclari.html#_edn6" name="_ednref6"><sup>[6]</sup></a>.</p>
<p>Dımılılerin Zazaların bir cüzi olması fikri ile Göranların da keza Zaza üst başlığı altında müta­laa edilmiş olmaları, İran’da Dımılı ve Goranların halen yaşamakta oldukları bulgusu bir arada düşünülünce, Anadolu Zazalarının bugünkü toprak­larına İran üzerinden geldikleri fikrini vermekte­dir. Sadettin Gömeç’in Gur tayfalarının ilk defa Afganistan’ın Türk bölgesinde Türklerle birlikte tarih sahnesine çıktıklarına dair tespitleri<a href="https://www.altayli.net/karsilastirmali-bingol-capakcur-dimilli-halk-inanclari.html#_edn7" name="_ednref7"><sup>[7]</sup></a> ile Salim Çöhçe’nin Gor-Zazaların Ak Hunlarla birlikte ba­tıya Anadolu’daki bugünkü yurtlarına gelmiş olabilecekleri<a href="https://www.altayli.net/karsilastirmali-bingol-capakcur-dimilli-halk-inanclari.html#_edn8" name="_ednref8"><sup>[8]</sup></a> tespiti ile değerlendirilince Zazaların Ak Hunların bir parçası olabileceği fikrini vermek­tedir.</p>
<p>Dımılı Zazaları TRT’nin Zazaca yayınlarını hiç anlamazlar böyle olunca da dinlemezler. Dımılicede Ermenice ve Ermenicede de Dımılı Zazacasından kelimeler vardır. Mesela Ermenice şehir merkezi anlamındaki Ğışnek kelimesi Dımılı Zazaları tarafından da bilinir. Bilhassa tandır etrafında oluşmuş kelimeler büyük ölçüde ortaktı. Ermeniler daha ziyade bölge genelinde bakırcılık, kalaycı­lık, hayvan nalı, kazma, kürek, tırpan, araba tekeri yapımı gibi işlerle meşgul olurlar fakat ilgili adlan­dırmalar daha ziyade Zazaca, Türkçe ve Ermenice kelimelerden karışık olurdu<a href="https://www.altayli.net/karsilastirmali-bingol-capakcur-dimilli-halk-inanclari.html#_edn9" name="_ednref9"><sup>[9]</sup></a>. Dımılı Zazacasında ki mutfak etnografisi ile ilgili bazı isimler: ley (ka­zan), kuşhana (tencere), berdeş (kova), tas (tava), adır (ateş), sal (tuz), nun (ekmek) nun tok (sac ekmeği), nun tin (yufka), katta (simit gibi yapılan kalın ekmek), pihenitaşt (tandır ekmeği), dandır (Kürtçe), tendir (Zazaca), tandır (Türkçe), bun (dam), tendiri buna, (tandır damı), pıheri (ocak), lejyum (baca) rapat (ekmeği tandıra yapıştırmada kullanılan elçek), wel (kül), maşa (ekmeği tandır­dan ayıran demir alettir). Bölgede bazı esnaf veya sanatkarlar aile unvanları ile tanınırlarken bunların arasında Ermeni olanlar da vardır. Mesela, Elbağa/Eli Boğa’nan bozmadır ve anlamı Boğalar ailesi demektir. Boğa, ünlü büyük bir Ermeni ailesidir. İsmail Elboga denildiği zaman Elbogalar’ın İsmail denilmiş olur ki bunun örnekleri halen yaşamak­tadır. Müslüman Zazalarla evlenmiş bir Ermeni Behu Hanım Zaza ailesine babasından kalmış olan büyük bir serveti bırakmıştır. Zeriha Perik/Zeriha Nene küçük ve yetim bir Ermeni kızı olarak Zazalar arasında büyümüş ve Zazalara gelin olmuş, öldükten sonra yaşam biçimi ile ermiş izleri bırakmıştır<a href="https://www.altayli.net/karsilastirmali-bingol-capakcur-dimilli-halk-inanclari.html#_edn10" name="_ednref10"><sup>[10]</sup></a>. Bu örnekleri çoğaltmak mümkündür. Ermenicedeki Türkçe kelimelerin tespiti yapılmıştır. Türkçedeki Ermeni kelime tespiti çalışmaları da yapılmıştır. Ancak Zazacadaki Ermenice, Kürtçe ve Türkçe kelime tespiti oldukça zordur zira bir Zazaca değil, Zazaca olarak bilinen diller söz ko­nusudur.</p>
<p>Bu toplumda tandır, meşe odunu ile ısıtılır. Tezek koku yapacağı için ondan kaçınılır. Meşe odununun ise közü uzun ömürlü olur<a href="https://www.altayli.net/karsilastirmali-bingol-capakcur-dimilli-halk-inanclari.html#_edn11" name="_ednref11"><sup>[11]</sup></a>. Kars, Er­zurum ve Ardahan’da ticarî tandırlar bir defa ısıtıl­dıktan sonra ısı derecesini düşürmemek için sık sık samanla tandır havlandırılır.</p>
<p>Dımılı Zazalarında <strong>tuz</strong>a basılmaz, tuz çiğnen­mez; tuz azizdir. Ağursuzluğu def etmek için ateşe tuz atılır.<a href="https://www.altayli.net/karsilastirmali-bingol-capakcur-dimilli-halk-inanclari.html#_edn12" name="_ednref12">[12]</a></p>
<p>Tuz, Türk kültürlü halkların genelinde kut­sal kabul edilir. <strong>Tuz ekmek hakkı, </strong>mesuliyet ge­tiren vecibe yükleyen bir haktır. Ekmeğe olduğu gibi tuza da ant içilir. Ekmekte olduğu gibi tuz da çiğnetilmez, üzerine ayakla basılmaz. Ateşe tuz at­mak, yağ atmak, ateşin de bir ruhu olduğu, ona bir saçı yapılmasının hayırlı olacağı inancı ile bağlı olmalıdır.<a href="https://www.altayli.net/karsilastirmali-bingol-capakcur-dimilli-halk-inanclari.html#_edn13" name="_ednref13">[13]</a></p>
<p>Şafi Zazalar Alevi inançlı ailelerle çoğunlukla tek eşli evlilik yaparlar. Ancak Alevi inançlı gelin veya damadın Şafi aile ile akrabalık kurabilmesi için gelin veya damadın mezhep değiştirmesi şartı aranır. Bu şartı aramayan aile reisinin de Allah in­dinde mesul olacağına inanılır.<a href="https://www.altayli.net/karsilastirmali-bingol-capakcur-dimilli-halk-inanclari.html#_edn14" name="_ednref14">[14]</a></p>
<p>Dımılı Şafi Zazalarında çift eşli evlilik çok na­dir görülür çoğunlukla tek eşli evlilik yapılır. Berdel usulü evlilik de sık görülür. Ölen erkek kardeşin eşi ile evlilik, zaruretler sonucu nadiren görülse de pek onaylanmaz. Ere verilecek kızın evlilik konusunda kanaatine muhakkak başvurulur. Kız kaçırma veya ere kaçma şeklinde evlilik ise nadiren görülür. Be­şik kertme yöntemi ile evlilik şekli de yoktur.<a href="https://www.altayli.net/karsilastirmali-bingol-capakcur-dimilli-halk-inanclari.html#_edn15" name="_ednref15">[15]</a></p>
<p>Dımılı Zaza evliliklerinde <strong>başlık parası </strong>yok­tur. Belki geçmişte vardı ama şimdilerde bilinmez, uygulanmaz. Bu toplumda <strong>kan davası </strong>da yoktur<a href="https://www.altayli.net/karsilastirmali-bingol-capakcur-dimilli-halk-inanclari.html#_edn16" name="_ednref16">[16]</a>. Bu toplumda <strong>ağalık sistemi </strong>de yoktur. Zaza ağası­na bu toplumda rastlanılmaz.<a href="https://www.altayli.net/karsilastirmali-bingol-capakcur-dimilli-halk-inanclari.html#_edn17" name="_ednref17">[17]</a></p>
<p>Dımılı Şafi Zazaları kadın kıyafetlerinde <strong>kofik </strong>yoktur. Başlara yazma bağlanır. Gelin duvağının rengi <strong>al</strong>dır. Gelin olacak kıza genellikle erkek kar­deşi tarafından, kız baba evinden çıkmadan bağla­nan kuşak da <strong>al </strong>renkli olur, al rengin koruyuculu­ğuna inanılır. Bu toplumun düğünlerinde <strong>düğün bayrağı </strong>yoktur<a href="https://www.altayli.net/karsilastirmali-bingol-capakcur-dimilli-halk-inanclari.html#_edn18" name="_ednref18"><sup>[18]</sup></a>.</p>
<p>Yeni dikilmiş veya alınmış bir giysi besmele ile giyilir. Dikiş bittikten hemen sonra sahibi tarafından giysi giyilmeyecek ise dikiş iğnesi giysi giyilinceye kadar giysinin üzerinde bırakılır. Amaç giysinin görünmeyen üç harfliler tarafından giyil­mesini önlemektir<a href="https://www.altayli.net/karsilastirmali-bingol-capakcur-dimilli-halk-inanclari.html#_edn19" name="_ednref19"><sup>[19]</sup></a>. Türk kültür coğrafyası halk inançlarında kişinin giysisi üzerinde iken söküğü dikilmez zaruret var ise kişinin ağzına iplik türün­den bir şey verilir. “Aklı dikilir, iyi değildir” deni­lir. İlmek atmak, düğüm atmak büyü olarak kabul edilirken iğnenin görünmeyenlerden koruduğu inancı vardır. Kırkların karışmaması için kırklı an­neler iğne takılır, al basmasın diye de lohusanın yastığına iğne sançılır.</p>
<p>Dimili Zazalarında, yaşmaklanmak da yoktur. Yabacı bir erkekle karşılaşan Zaza Hanım toparla­nır ama kaçıp göçmez. Keza ailenin büyük erkek­lerine gelinlik yaparken onların yanında konuşmazlık da yapmaz. Ayrıca ses orucu da yoktur<a href="https://www.altayli.net/karsilastirmali-bingol-capakcur-dimilli-halk-inanclari.html#_edn20" name="_ednref20"><sup>[20]</sup></a>.</p>
<p>Bebeğin ilk dişi çıkınca <strong>hedik </strong>yapılır, hazırla­nan çocuk şenliğinde çocuğun başına nohut dökülür. Bebeğin kesilen <strong>ilk saçı </strong>da aile büyükleri veya annesi tarafından saklanır<a href="https://www.altayli.net/karsilastirmali-bingol-capakcur-dimilli-halk-inanclari.html#_edn21" name="_ednref21"><sup>[21]</sup></a>. İlk patlayan diş için <strong>diş toyu </strong>ve kesilen ilk saç için de <strong>saç toyu </strong>yapıl­ması Türk kültürlü halklarda sık görülür.</p>
<p>Dımıl Zazalarında bebek dünyaya gelince, ona isim verilirken kulaklarına <strong>ezan </strong>ve <strong>kamet </strong>okunur<a href="https://www.altayli.net/karsilastirmali-bingol-capakcur-dimilli-halk-inanclari.html#_edn22" name="_ednref22"><sup>[22]</sup></a>.</p>
<p>Dimili Zazalarında <strong>kirvelik kurumu </strong>vardır ve ayrıntılı uygulanır. Kirveler arasında kız alıp verme yolu ile akrabalık olabilir. Çok kere kirveler akraba içinden olurlar. Alevi inançlı Müslüman bir kimse Şafi Zaza’ya kirve olabilir. Bu toplumda sünnetin parçası toprağa gömülür<a href="https://www.altayli.net/karsilastirmali-bingol-capakcur-dimilli-halk-inanclari.html#_edn23" name="_ednref23"><sup>[23]</sup></a> .</p>
<p>Türk kültür coğrafyasında ayın ve güneşin tu­tulması <strong>cangoloz </strong>veya <strong>yelmauz </strong>inancı ile ilgilendirilir. Ayı koruyan iki köpeğin olduğu, bunların uyumalarını fırsat bilen kara iyenin ayı yemek iste­diğini teneke ve benzeri ses çıkaran nesnelerin ça­lınması sonucu çıkacak sesle koruyucuların uyana­cağı şeklinde mitolojik veriler vardır. İslamiyet ile tutulan ay ve güneşin kurtulması için ilaveten sala ve tekbir de getirilir. Yıldız kayınca Türk kültür coğrafyasında “<strong>yıldızım yerinde</strong>” denir her yıldız kayışı ile bir kimsenin öldüğü, bu sözü söyleyen kimsenin ölümden kurtulduğu ifade edilir.<a href="https://www.altayli.net/karsilastirmali-bingol-capakcur-dimilli-halk-inanclari.html#_edn24" name="_ednref24">[24]</a></p>
<p>Dımılı Zazalarında hayvanlar etrafında da oluşmuş inançlar vardır. Gece yolculuk yapan bir kimsenin <strong>tavşan</strong>la karşılaşması uğursuzluk olarak algılanırken gece yolculuğunda <strong>tilki </strong>ile karşılaş­mak uğura delalet eder. Rüyada yılan görülmesi düşman olarak yorumlanır. Yörede taşa resmedil­miş yılan kabartmalarına rastlanılmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/karsilastirmali-bingol-capakcur-dimilli-halk-inanclari.html#_edn25" name="_ednref25">[25]</a></p>
<p>Bu toplumda <strong>yaşlı kedi </strong>de tekin sayılmaz yaşlı kedinin tüyleri arasında hastalık yapan mikropla­rın olduğuna inanılır Yaşlı kedinin insana dokun­duğu yer <strong>topraklı su </strong>ile 7 defa yıkanarak paklanılır.<a href="https://www.altayli.net/karsilastirmali-bingol-capakcur-dimilli-halk-inanclari.html#_edn26" name="_ednref26">[26]</a> <strong>Kedi, kara kedi, ağzı mühürlü kedi </strong>ile ilgili inançlar bilinirken<a href="https://www.altayli.net/karsilastirmali-bingol-capakcur-dimilli-halk-inanclari.html#_edn27" name="_ednref27">[27]</a> yaşlı ve ıslak kedi ile ilgi yapıl­mış bu tespit bizim için yeni olmuştur.</p>
<p>Şafi Zazalarda köpeğin dokunması haramdır. Kap kaçakta olduğu gibi insanın da paklanması­nı gerektirir. Böyle hâllerde kişi toprakla yıkarak paklanır. Bilhassa yaşlı ve <strong>ıslak kara köpek </strong>bir Dımıllı Şafi Zazaya dokunur ise ondan paklanmak çok önemsenir <strong>serkat </strong>diye bilinen kuru, ince bir ağaç dalı alınır, onunla ilgili kimsenin üzerine <strong>7 defa </strong>vurulur. Köpeğin sadık bir hayvan olduğu ve fakat “köpeğin girdiği eve bereket girmez” inancın da yaygın olduğu bilinir.<a href="https://www.altayli.net/karsilastirmali-bingol-capakcur-dimilli-halk-inanclari.html#_edn28" name="_ednref28">[28]</a></p>
<p>Toprak, Türk kültür coğrafyasında ateş ve su gibi paklayıcı olarak bilinir. Nitekim toprakla te­yemmüm yapılır. Köpeğin dokunduğu temiz nes­nelerin kırklandığı da bilinmekteydi. Şafi inançlı Dımılı Zazalarındaki toprakla teyemmüm bulgusu bizim için yeni olmuştur. Kırklanma ile aklanma arasındaki bağ böylece güç kazanmıştır.</p>
<p>Şafi inançlı Dımıli Zazalarında <strong>kurtağzı </strong>bağ­lanır. Bunun için ilgili sure okunur ağzı açık çakı bıçağının ağzı kapatılır. Bunu Zaza kadınları da yapabilirler. Bunun için çiftliğin dağda kalan hay­vanın bulunabileceği bölge bağlama esnasında be­lirtilir. Bu alanın dışındaki çiftliğine dönememiş hayvanlardan kurt da onun ağzını bağlayan da mesul değillerdir. Ağzı bağlanan kurdun ağzı, evcil hayvan çiftliğine dönünce ilgili dua okunarak ka­patılan bıçağın ağzı açılmak suretiyle açılmış olur.<a href="https://www.altayli.net/karsilastirmali-bingol-capakcur-dimilli-halk-inanclari.html#_edn29" name="_ednref29">[29]</a> Kurtağzı bağlama ile ilgili inançlar Türk kültürlü halklar arasındaki ortak inançlardandır.</p>
<p>Şafi inançlı Dımıli Zazalarında havalar kurak geçmediğinden <strong>yağmur duası</strong>na çıkılmaz.<a href="https://www.altayli.net/karsilastirmali-bingol-capakcur-dimilli-halk-inanclari.html#_edn30" name="_ednref30">[30]</a></p>
<p>Bu toplumda <strong>uğurlu </strong>insan <strong>uğursuz </strong>insan inancı da vardır. Uğurlu insan için bereketli kimse denir. Uğursuz insan için münafık, musibet denir. Yönlerle ilgili uğurlu ve uğursuzluk inançları var­dır. Sağ uğurlu, sol uğursuz bilinir. Sağ elle alınır, sol elle verilir. Sağ el kaşınınca para geleceğine sol el kaşınınca para gideceğine inanılır. <strong>Göz seğirme­leri </strong>de bu şekilde anlamlandırılır.<a href="https://www.altayli.net/karsilastirmali-bingol-capakcur-dimilli-halk-inanclari.html#_edn31" name="_ednref31">[31]</a></p>
<p>Mart ayının ilk haftası yılın <strong>dokuz çarşambası </strong>günü eşikten dışarı çıkılmaz. O gün etrafta musi­betin dolaştığına inanılır. O gün yakın komşuya tasadduk yapılır, sadaka verilir, hayır işlenir. Yakın komşu iki tane ise her ikisine de hayır işlenir. Ay­rıca o gün hocadan bir yıllık hayırlara bereketlere vesile olacak şerleri def edecek <strong>muska </strong>alınır.<a href="https://www.altayli.net/karsilastirmali-bingol-capakcur-dimilli-halk-inanclari.html#_edn32" name="_ednref32">[32]</a></p>
<p>Dımılı Zazalarında <strong>Nevruz </strong>inanç ve uygu­lamaları yoktur Nevruz bu toplumda bilinmez kutlanılmaz. Nevruzun Kürtlere mahsus olduğu­na inanılır. Şafi Zazalarda Nevruzda ateş yakmak, ateşten atlamak, kapı dinleyerek veya <strong>tuzlu glik </strong>yiyerek evlenilecek eşi tahmin etmek gibi inanç ve uygulamalar yoktur.<a href="https://www.altayli.net/karsilastirmali-bingol-capakcur-dimilli-halk-inanclari.html#_edn33" name="_ednref33">[33]</a></p>
<p>Zazalarda Mart ayının ilk haftası kara çarşam­ba olarak bilinir. O gün <strong>Sero Nevi </strong>yeni yılın ilk günüdür. Bu günlerde yağış olsa o yılın bereketli olacağına delalet eder. Bu dönemde <strong>Köring Kuş­ları </strong>olarak bilinen göçebe kuşlar gelir sıcak bölge­lere göçerler. Leyleğe benzeyen ve kafile hâlinde uçan bu kuşlar baharın müjdecisi olarak bilinirler. Onlar adeta kutsal bilinir onlara zarar verenlerin cezalandırılacaklarına inanılır. Bu haftanın ilk günü tasaddukta bulunulur, sadaka verenlerin eşi­ğinden dışarı çıkmak pek onaylanmaz. O gün her hane için evin büyüğü zipe olarak bilinen ve her yıl yenilenen bir muska yazdırır.<a href="https://www.altayli.net/karsilastirmali-bingol-capakcur-dimilli-halk-inanclari.html#_edn34" name="_ednref34">[34]</a></p>
<p>Şafi inançlı Zaza Kürtlerin yaşlılarına göre Nevruz, “İran bayramıdır. Ateşperestlere aittir.” Kuzey Azerbaycan’da bir dönem Fars Nevruzu ile Türk Nevruzu’nun farklılığı tartışılmıştır.<a href="https://www.altayli.net/karsilastirmali-bingol-capakcur-dimilli-halk-inanclari.html#_edn35" name="_ednref35">[35]</a></p>
<p>Dımili Zaza yılbaşı aralık ayının son günü kut­lanılan yılbaşından 13 gün sonra kutlanır. Yılbaşında çocuklar kızlı erkekli grup hâlinde ev ev do­laşır kapılardan un, yağ, çökelek toplar bir evde bir araya gelir pişirir, birlikte yerler. Bunlara biri bayan kıyafetine girmiş onlardan biraz yaşlı iki erkek ne­zaret eder. Bunlara <strong>Kolo Zin </strong>denir. Kapı kapı do­laşmaya da Kolo Zin Gezdirme denir. Bunlardan Zin kadını ve Kolo da erkeği temsil eder.<a href="https://www.altayli.net/karsilastirmali-bingol-capakcur-dimilli-halk-inanclari.html#_edn36" name="_ednref36">[36]</a></p>
<p>Türbelere giden halk orada Fatiha okur, dileği­ni Allah’tan ister. Halkın ziyaret ettiği türbeler ana dillere ve mezheplere göre diğer bölgelerde olduğu gibi burada da ayrılmamıştır. Bingöl Merkez Üçyaka köyündeki <strong>Şeyh Muhyeddin Canevi, </strong>Bingöl Merkez Gültepesi köyündeki <strong>Şeyh Ahmet</strong>, Bingöl Merkez Uzun Savat köyündeki <strong>Şeyh Süleymani Kür’i el Fakiri, </strong>Bingöl merkezdeki <strong>Şeyh Ahmet, </strong>Bingöl’deki türbelerden bazılarıdır.<a href="https://www.altayli.net/karsilastirmali-bingol-capakcur-dimilli-halk-inanclari.html#_edn37" name="_ednref37">[37]</a></p>
<p>Kemalan köyünde bir <strong>Şehit Asker </strong>türbesi var­dır. Halk bu türbeye de diğerlerinde olduğu gibi çeşitli dilekleri için Allah’a dua etmek için gider. Halktan adak adayanlar burada hayvan kesenler de olur. Bu yörede türbelere <strong>adak bezi </strong>bağlama veya <strong>niyet taşı </strong>yapıştırma yoktur. Türbe etrafında tavaf edercesine dolaşmak çok nadir görür.<a href="https://www.altayli.net/karsilastirmali-bingol-capakcur-dimilli-halk-inanclari.html#_edn38" name="_ednref38">[38]</a></p>
<p>Bingöl, Bitlis Türbelerinden <strong>Şeyh Abdullah-i Badehşani, </strong>Orta Asya/Türkistan-Afganistan’dan ve Bitlis’in Merkez Hersan Mahallesindeki Hacı Hasan-ı Şirvani’nin Güney Kafkasya/ Azerbaycan’dan gelmiş oldukları düşünülebilir. Diğer türbeler arasında bulunan Bingöl Adaklı’nın Yel Değirmeni Köyü’ndeki Hacı Yusuf Efendi tür­besinin varlığı bilinmektedir. Şeyh Tahiri Gürgi ise Bitlis’e Gürcistan’dan gelmiştir<a href="https://www.altayli.net/karsilastirmali-bingol-capakcur-dimilli-halk-inanclari.html#_edn39" name="_ednref39"><sup>[39]</sup></a>.</p>
<p>Dımılı Zazalarında da adak etinden adak sa­hibi yemez. Ancak niyet edilerek kesilen hayvanın etinden niyet sahibi yiyebilir. <strong>Niyet </strong>ile <strong>adak </strong>farklı şeylerdir. Bebeğinin olması hâlinde bir hayvan ke­simini niyetlenen baba bu esnada <strong>mevlit </strong>de okutabilir<a href="https://www.altayli.net/karsilastirmali-bingol-capakcur-dimilli-halk-inanclari.html#_edn40" name="_ednref40"><sup>[40]</sup></a>.</p>
<p>Ölen şahsın bazı eşyalarının yakınları tarafın­dan saklanılması zaman zaman ona bakılarak ağlanılması eski Türk inançlarındaki <strong>tul/dul inancı </strong>ile bağlantılıdır. Ölen şahsın ruhunun tatmini, unutulmadığı, hatırasının yaşadığının onun tarafından bilinmesi isteği ile ilgilidir<a href="https://www.altayli.net/karsilastirmali-bingol-capakcur-dimilli-halk-inanclari.html#_edn41" name="_ednref41"><sup>[41]</sup></a>.</p>
<p>Dımılı Zazalarında ölen kimsenin bazı eşyala­rının yakınları ve sevdiği kimseler tarafından alınıp saklanılması uygulaması vardır. Dımılı Şafi Zazalarında <strong>Sütkardeşliği </strong>inanç ve uygulaması vardır, ancak <strong>kan kardeşliği </strong>inanç ve uygulaması yoktur<a href="https://www.altayli.net/karsilastirmali-bingol-capakcur-dimilli-halk-inanclari.html#_edn42" name="_ednref42"><sup>[42]</sup></a>.</p>
<p>Dımılı Zazalarında <strong>ay </strong>ve <strong>güneş </strong>tutulunca sala okunur, bunun Allah’ın bir ikazı veya mesajı ol­duğuna inanılır. <strong>Yıldız </strong>kayınca da niyet tutulur. Dımılılar <strong>ışık </strong>görünce de onda bir manevi hikmet arar <strong>niyet </strong>tutarlar<a href="https://www.altayli.net/karsilastirmali-bingol-capakcur-dimilli-halk-inanclari.html#_edn43" name="_ednref43"><sup>[43]</sup></a>. Işık Türk kültürlü halklar ara­sında nur olarak algılanır.</p>
<p>Dımılı Zazalarında ölüm anında <strong>ağıt </strong>yakılır ancak <strong>ağıtçı </strong>geleneği yoktur. Ölüm olayı çevreye sala verilerek duyurulur. Cenazede yaslı olma adı­na <strong>yüz yırtmak, sine dövmek, saç yonmak, başa toprak atmak </strong>gibi uygulamalar Allah’a isyan ola­rak kabul edilir ve kesinlikle uygulanmazlar. Tabu­ta konanın cinsiyetine dair fikir vermesi için tabu­tuna <strong>yazma </strong>bağlanır<a href="https://www.altayli.net/karsilastirmali-bingol-capakcur-dimilli-halk-inanclari.html#_edn44" name="_ednref44"><sup>[44]</sup></a>.</p>
<p><span><strong>Sonuç</strong></span></p>
<p>Şafi Zaza halk inançlarını kaynakları, uygula­nılan dinî pratikleri ile tespit edebilmiş olmak ve yapılan karşılaştırmadan tatmin olmak mümkün değildir. Ancak Şafi İslam içerisinde yaşayan halk inanmalarını Zaza toplum içerisinde de izleme­ği denemiş olmak, farklı anadilleri Zazaları halk inançlarına göre incelemeği denemek, Dımılı Şafi Zaza halk inançlarına bir başlangıç dosyası açmış olmak bu alanda atılacak ilk adımlar için gerek­liydi.</p>
<p>Zazalar konulu araştırma yazılarına, ait olduk­ları Zaza kesimleri çok kere yaşamakta oldukları coğrafyalardan hareketle isim aldıklarından, Alevî, Şafi, Hanefî Zazalar şeklinde yapılacak sınıflandır­malarda ana dil farklılığı da bir faktör oluşturdu­ğundan, onlara Çapakcur Zazaları veya Karir Zazaları gibi isimlendirmeğe mecburen devam edile­cektir.</p>
<p>Alan araştırması yapan araştırmacı kültürünü araştırdığı halkın ana dili ile bilgi derleyemiyor ise derlemenin eksik ve sağlıksız olması kaçınılmazdır. İnanç içerikli ayinlerin mistik mitolojik sırrı sözlü kültür verilerinde saklıdır. Bilinemeyen yerel dile rağmen yapılan alan çalışması tamamlanmaya ve düzeltilmeğe muhtaçtır. Çalışmamızı bu şuurla yaptık.</p>
<p>Çapakçur Şafi Zazalarında, Şafi inançlı Müs­lüman kesimin çoğunluğunda olduğu gibi İslam’a sonradan girmiş halk inançlarına karşı kapılar daha fazla kapalıdır.</p>
<p>Anadolu’nun geçmişte ve günümüzde birlikte yaşayan halklarının kültürel etkilenişleri bilinmeden halklar kendilerini ve birbirlerini tanımış ola­mazlar. Bu yabancılaşma, halkları ihtilaflı duruma sokmak isteyenler için uygun bir vasat oluşturur. Biz bu çalışmamızda Şafi inançlı Zazaca ana dilli halklarımızın halk inançlarına da yer verebilmiş olma adına derlediklerimize yer vermeğe çalıştık. Bize göre “muhtaç olunan kudretin damarlardaki asil kanda” oluşuna işaret edilirken bir ırkın, bir kavmin kanından ziyade bir milletin kanından söz edilmek istenilmiştir. Bu millet farklı din, mezhep ve ana dilli halkları ile var olmuştur ve varlığını bu yapısıyla idame ettirmek durumundadır.</p>
<p><strong>Alıntı Kaynak:</strong> Erciyes Aylık Fikir ve Sanat Dergisi, Nisan-2015 Yıl:38 Sayı:44</p>
<hr>
<div><span><strong><u>Dipnotlar:</u></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/karsilastirmali-bingol-capakcur-dimilli-halk-inanclari.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Yaşar Kalafat, <strong>Balkanlardan Uluğ Türkistan’a Türk Halk İnançları, </strong>V-VI, Berikan, Ankara, 2006, s. 195-205.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/karsilastirmali-bingol-capakcur-dimilli-halk-inanclari.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a>  Yaşar Kalafat, <strong>Balkanlardan Uluğ Türkistan’a Türk Halk İnançları, </strong>V-VI, Berikan, Ankara, 2006, s. 161-195.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/karsilastirmali-bingol-capakcur-dimilli-halk-inanclari.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a>  Yaşar kalafat, “Sarı Saltuklular”, <strong>Müjgân Cunbur Armağanı, </strong>Hz. Tuncer Gülensoy, Ankara, 2010 Türk Kültürü Araştırma Enstitüsü, s. 161-177.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/karsilastirmali-bingol-capakcur-dimilli-halk-inanclari.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> Kaynak Kişi: Necmeddin Avcı, Kemalan köyü halkından 35-40 yaşlarında, Şafi inançlı Zazalardan, halen Ankara’da tatlıcılık, kadayıfçılık yapmaktadır.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/karsilastirmali-bingol-capakcur-dimilli-halk-inanclari.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> Kaynak Kişi: Nizamettin Avcı.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/karsilastirmali-bingol-capakcur-dimilli-halk-inanclari.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a>  Edip Yavuz, <strong>Tarih Boyunca Türk Kavimleri, </strong>Ankara, 1968, Kurtuluş Matbaası.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/karsilastirmali-bingol-capakcur-dimilli-halk-inanclari.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a>  Mübarek Galip-Sadeddin Y. Gömeç, <strong>Hindistanda Türkler, </strong>Ankara, 2013, ss. 33-34.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/karsilastirmali-bingol-capakcur-dimilli-halk-inanclari.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a>   Salim Söhçe, “Selçuklu Hâkimiyetinin Tesisinden Önce Diyarbakır Yöresindeki Türkmen Faaliyetleri”, <strong>1. Uluslararası Oğuzlardan Osmanlıya Diyarbakır Sempozyumu 20-22 Mayıs 2004 Bildiriler, </strong>Diyarbakır, 2004, s. 125-137.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/karsilastirmali-bingol-capakcur-dimilli-halk-inanclari.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> Kaynak Kişi: Nizamettin Avcı.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/karsilastirmali-bingol-capakcur-dimilli-halk-inanclari.html#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> Kaynak Kişi: Nizamettin Avcı.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/karsilastirmali-bingol-capakcur-dimilli-halk-inanclari.html#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> Kaynak Kişi: Nizamettin Avcı.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/karsilastirmali-bingol-capakcur-dimilli-halk-inanclari.html#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> Kaynak Kişi: Nizamettin Avcı.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/karsilastirmali-bingol-capakcur-dimilli-halk-inanclari.html#_ednref13" name="_edn13">[13]</a> Yaşar Kalafat, “Van Gölü Havzası Örnekleri ile Türk Kültürlü Halklarda Tuz İnancı” (V. Van Gölü Sempozyumu, Van 2009) <strong>Uluslararası Doğu Anadolu Bölgesi Geleneksel Mutfak Kültürü ve Yemekleri Sempozyumu, </strong>Editör, Prof. Dr. Oktay Belli, İstanbul, 2010, s. 100-110.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/karsilastirmali-bingol-capakcur-dimilli-halk-inanclari.html#_ednref14" name="_edn14">[14]</a> Kaynak Kişi: Nizamettin Avcı.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/karsilastirmali-bingol-capakcur-dimilli-halk-inanclari.html#_ednref15" name="_edn15">[15]</a> Kaynak Kişi: Nizamettin Avcı.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/karsilastirmali-bingol-capakcur-dimilli-halk-inanclari.html#_ednref16" name="_edn16">[16]</a> Kaynak Kişi: Nizamettin Avcı.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/karsilastirmali-bingol-capakcur-dimilli-halk-inanclari.html#_ednref17" name="_edn17">[17]</a> Kaynak Kişi: Nizamettin Avcı.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/karsilastirmali-bingol-capakcur-dimilli-halk-inanclari.html#_ednref18" name="_edn18">[18]</a> Kaynak Kişi: Nizamettin Avcı.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/karsilastirmali-bingol-capakcur-dimilli-halk-inanclari.html#_ednref19" name="_edn19">[19]</a> Kaynak Kişi: Nizamettin Avcı.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/karsilastirmali-bingol-capakcur-dimilli-halk-inanclari.html#_ednref20" name="_edn20">[20]</a> Yaşar Kalafat, “İstanbul Örneklemeleri ile Türk Kültürlü Halklarda Ses Orucu”, <strong>7. Uluslararası Türk Kültürü Kongresi, (05-10 Ekim 2009 Ankara), Türk ve Dünya Kültüründe İstanbul, </strong>Atatürk Kültür Merkezi, Ankara, 2011, s. 189-205.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/karsilastirmali-bingol-capakcur-dimilli-halk-inanclari.html#_ednref21" name="_edn21">[21]</a> Kaynak Kişi: Nizamettin Avcı.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/karsilastirmali-bingol-capakcur-dimilli-halk-inanclari.html#_ednref22" name="_edn22">[22]</a> Kaynak Kişi: Nizamettin Avcı.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/karsilastirmali-bingol-capakcur-dimilli-halk-inanclari.html#_ednref23" name="_edn23">[23]</a> Kaynak Kişi: Nizamettin Avcı.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/karsilastirmali-bingol-capakcur-dimilli-halk-inanclari.html#_ednref24" name="_edn24">[24]</a> Yaşar Kalafat, <strong>Doğu Anadolu’da Eski Türk İnançlarının İzleri, </strong>Ankara 2010, 6. Baskı, Ankara Berikan Yayınları, s. 133-138.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/karsilastirmali-bingol-capakcur-dimilli-halk-inanclari.html#_ednref25" name="_edn25">[25]</a> Kaynak Kişi: Nizamettin Avcı.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/karsilastirmali-bingol-capakcur-dimilli-halk-inanclari.html#_ednref26" name="_edn26">[26]</a> Kaynak Kişi: Nizamettin Avcı.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/karsilastirmali-bingol-capakcur-dimilli-halk-inanclari.html#_ednref27" name="_edn27">[27]</a> Yaşar Kalafat-Ahmet Turan, <strong>Türk Halk İnançlarında Hayvan Üslubunda Mitolojik Devridayım II</strong>, Ankara, 2014 Berikan Yayınları.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/karsilastirmali-bingol-capakcur-dimilli-halk-inanclari.html#_ednref28" name="_edn28">[28]</a> Kaynak Kişi: Nizamettin Avcı.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/karsilastirmali-bingol-capakcur-dimilli-halk-inanclari.html#_ednref29" name="_edn29">[29]</a> Kaynak Kişi: Nizamettin Avcı.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/karsilastirmali-bingol-capakcur-dimilli-halk-inanclari.html#_ednref30" name="_edn30">[30]</a> Kaynak Kişi: Nizamettin Avcı.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/karsilastirmali-bingol-capakcur-dimilli-halk-inanclari.html#_ednref31" name="_edn31">[31]</a> Kaynak Kişi: Nizamettin Avcı.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/karsilastirmali-bingol-capakcur-dimilli-halk-inanclari.html#_ednref32" name="_edn32">[32]</a> Kaynak Kişi: Nizamettin Avcı.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/karsilastirmali-bingol-capakcur-dimilli-halk-inanclari.html#_ednref33" name="_edn33">[33]</a> Kaynak Kişi: Nizamettin Avcı.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/karsilastirmali-bingol-capakcur-dimilli-halk-inanclari.html#_ednref34" name="_edn34">[34]</a> Kaynak Kişi: Nizamettin Avcı.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/karsilastirmali-bingol-capakcur-dimilli-halk-inanclari.html#_ednref35" name="_edn35">[35]</a> Yaşar Kalafat “Türk Kültür Coğrafyasında Zaman Kültürü ve Aras Havzası’nda Çarşamba Kültü”, <strong>I. Uluslararası Aras Havzası Sempozyumu 05-08 Temmuz 2010 Kağızman.</strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/karsilastirmali-bingol-capakcur-dimilli-halk-inanclari.html#_ednref36" name="_edn36">[36]</a> Kaynak Kişi: Nizamettin Avcı.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/karsilastirmali-bingol-capakcur-dimilli-halk-inanclari.html#_ednref37" name="_edn37">[37]</a> Yaşar Kalafat, “Bitlis-Bingöl Yöresi Gönül Erleri ve Üryanlık” <strong>I. Bingöl Sempozyumu, Bingöl Tarih ve Kültür Araştırmaları Dergisi Yayınları, </strong>Bingöl, 2007, s. 165-171.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/karsilastirmali-bingol-capakcur-dimilli-halk-inanclari.html#_ednref38" name="_edn38">[38]</a> Kaynak Kişi: Nizamettin Avcı.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/karsilastirmali-bingol-capakcur-dimilli-halk-inanclari.html#_ednref39" name="_edn39">[39]</a> Yaşar Kalafat, “Bitlis-Bingöl Yöresi Gönül Erleri ve Üryanlık<strong>” I. Bingöl Sempozyumu, Bingöl Tarih ve Kültür Araştırmaları Dergisi Yayınları</strong>, Bingöl, 2007, s. 165-171.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/karsilastirmali-bingol-capakcur-dimilli-halk-inanclari.html#_ednref40" name="_edn40">[40]</a> Kaynak Kişi: Nizamettin Avcı.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/karsilastirmali-bingol-capakcur-dimilli-halk-inanclari.html#_ednref41" name="_edn41">[41]</a> Yaşar Kalafat, “Tul İnanç-Geleneği Arkaik Dönemden Günümüze Görüldüğü Haller ve Avanos Halk İnançlarındaki Yansımaları”, <strong>Avanos Sempozyumu 23-25 Ekim 2014.</strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/karsilastirmali-bingol-capakcur-dimilli-halk-inanclari.html#_ednref42" name="_edn42">[42]</a> Kaynak Kişi: Nizamettin Avcı.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/karsilastirmali-bingol-capakcur-dimilli-halk-inanclari.html#_ednref43" name="_edn43">[43]</a> Kaynak Kişi: Nizamettin Avcı.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/karsilastirmali-bingol-capakcur-dimilli-halk-inanclari.html#_ednref44" name="_edn44">[44]</a> Kaynak Kişi: Nizamettin Avcı.</span></div>
<div></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Medeniyet Tarihinde Türklerin Yeri</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/medeniyet-tarihinde-turklerin-yeri</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/medeniyet-tarihinde-turklerin-yeri</guid>
<description><![CDATA[ Medeniyet Tarihinde Türklerin Yeri
Bu yazının amacı Türklerin insanlığa kazandırdığı değerler olunca, konuya başlamadan önce kültür ve medeniyet nedir? Kültür ile medeniyet arasında ne gibi farklar bulunmaktadır? Kanaatimizce kısaca bunları izah etmekte fayda vardır. Çünkü terimlerin manaları değişik olup, zaman zaman da kullanımlarında yanılgıya düşülüyor. Hakikatte bu konu üzerinde pek çok sosyal bilimci bir şeyler söylemesine rağmen, henüz ortak […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c495d356d1.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:44 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Medeniyet, Tarihinde, Türklerin, Yeri</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2021/03/Registan-Meydani.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/medeniyet-tarihinde-turklerin-yeri.html">Medeniyet Tarihinde Türklerin Yeri</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. Saadettin Yağmur GÖMEÇ</strong></span></a>
</p><p>Bu yazının amacı Türklerin insanlığa kazandırdığı değerler olunca, konuya başlamadan önce kültür ve medeniyet nedir? Kültür ile medeniyet arasında ne gibi farklar bulunmaktadır? Kanaatimizce kısaca bunları izah etmekte fayda vardır. Çünkü terimlerin manaları değişik olup, zaman zaman da kullanımlarında yanılgıya düşülüyor. Hakikatte bu konu üzerinde pek çok sosyal bilimci bir şeyler söylemesine rağmen, henüz ortak bir tanımın da oluşturulamadığını görüyoruz. Bilindiği üzere kültür, sosyolojinin en önde gelen kavramlarından biridir. Latince kökenli bir kelimeden neşet eden kültürün manası “toprağın işlenmesi” demek olup; daha sonraları özellikle Batı dillerinde kazandığı anlam olan “yüksek dereceli bilgi, insan vücudunun ve ruhunun terbiyesi, sanat ve fikir eserlerinin geliştirilmesi” şekliyle Türkçemize girdiğini görüyoruz. Ayrıca bu kelimeye değişik bazı manalar da verilmiştir. Meselâ bunları kısaca özetleyecek olursak:</p>
<ul>
<li>Bir topluluğun yaşama tarzı ve hayat tecrübesi.</li>
<li>Atalardan gelen maddî ve manevî değerlerin toplamı.</li>
<li>İnsanın tabiatı ve kendini idare etme yoluyla bizzat meydana getirdiği eser.</li>
<li>Bir toplulukta törelerden, davranış durumlarından, teşkilat ve tesislerden kurulu düzenli bütünlük.</li>
<li>Umumi olarak inançlar, değer hükümleri, zevkler, gelenekler, kısaca insanlar tarafından yapılmış ve yaratılmış herşey.</li>
<li>Milletin bütün fertlerinin katıldığı manevi hayat.</li>
<li>İnsanların birarada yaşamaları için gerekli olan şartlar.</li>
</ul>
<p>Bütün bunlar, kültürün daha çok toplulukların kendilerine has yaşayış ve davranışları olduğunu göstermektedir. Kültürel meselelerin izahı ve bu kelimenin tanımlanmasında, Türkiye’de en önde gelen ilim ve fikir adamı, ünlü Türk sosyoloğu Ziya Gökalp’a göre kültür; bir milletin dini, ahlaki, hukuki, ilmi, estetik, lisani, iktisadi, teknik hayatlarının ahenkli toplamıdır. Dolayısıyla kültürü herkes kendi bakış açısına göre, yukarıda çizilen ana çerçeve dahilinde anlayabilir.</p>
<p>Medeniyet ise, kültürden biraz farklı anlam arz-etmektedir. Medeniyet, milletlerarası ortak değer seviyesine yükselen anlayış, davranış ve yaşama vasıtaları bütünüdür. İlim ve teknoloji esasını teşkil eder. Bunun da kaynağı kültürlerdir.</p>
<p>Her topluluğun kendine özgü bir kültürü vardır, diğer bir deyişle her kültür ayrı bir topluluğu temsil eder. Bunun gibi Türk milletinin de dili, tarihi, edebiyatı, sanatı, dini, müziği, mimarisi, hukuk anlayışı ve olaylar karşısındaki davranışlarıyla kendine mahsus bir kültürü söz konusudur.</p>
<p>Durum böyle olunca; kültürlerin özel, medeniyetin genel olduğunu ve kültürlerden doğduğunu söylemek mümkündür. Zamanımız itibarıyla belki iki medeniyetten bahsedilebilir. Bunlar da; Doğu ve Batı medeniyetleridir. Kültür ve medeniyet üzerindeki tartışmalar, Z. Gökalp’ten beri gündemde olup, bundan sonra da devam edeceği ortadadır. Ne olursa olsun, her kültür kendi öz vasfını korur ve ana yapı bir süreklilik taşır. Bunun da böyle bilinmesi gerekir.</p>
<p>Bütün bu izahlardan sonra kesinlikle şunu söyleyebiliriz ki; dünya üzerinde Türk denen bir millet vardır ve onun geliştirdiği zengin kültür, dünya medeniyetlerinin oluşmasında mühim bir temel taşı vazifesi görmüştür. Bu yüzden insanlık tarihinin her açıdan şekillenmesinde en önde gelen faktörlerden birisi, Türklerdir.</p>
<p>Yeryüzünde iki millet söz konusudur ki, başlarından bugüne kadar pekçok felaketler geçmiş olmasına rağmen ayakta kalabilmiştir. Bu halklardan birisi Çinliler, diğeri de Türklerdir. Ancak bunlardan Türklerin tarihi, bambaşka bir durum arz-eder. Türkler, tarihte Çinliler gibi tek bir coğrafyada varlıklarını sürdürmemiş ve onların benzeri bir hayat tarzını da benimsememişlerdir. Yani, tamamen yerleşik bir kavim olmadıklarından geçmişlerini incelemek oldukça zordur. İdare ettikleri büyük coğrafya açısından karşılaştırıldığında dünyada bir eşleri daha yoktur. Tarih yapmada ve insanları idare etmede bu kadar hünerli olan Türklerin kendileri tarafından yazdıkları kaynakların azlığı da onların geçmişlerinin aydınlatılmasında yabancıların eserlerine müracaat etmeyi gerektirmekte, dolayısıyla bu durum birtakım yanlış anlaşılmalara da sebebiyet vermektedir.</p>
<p>Özellikle Türk milletini ve kültürünü yakından tanımayanlar, onların tarihlerini yorumlamada bir sürü hata yapmaktadır. Türkler 5000 yıllık tarihleri boyunca, dünyanın en büyük ve kudretli birkaç devletinin kurucuları oldular. Mo-tun (Börü Tonga), Attila, Kapgan Kagan, Alp-arslan, Kılıç-arslan, Emir Temür, Fatih Sultan Mehmet, Mustafa Kemal gibi büyük devlet adamlarını yetiştirerek, bugünkü dünyanın şekillenmesine aracılık ettiler. Fatih, Bizans’ı ortadan kaldırarak, yeni bir çağın açılmasına vesile olduğu gibi, İslamın peygamberinin vasiyetini de yerine getirmek suretiyle, İslam medeniyeti ve tarihinde haklı yerini aldı. Bu nedenle söz konusu çalışma, sadece Türk milletinin büyüklüğünü milli hislere dayanarak ortaya koymak amacıyla meydana getirilmiş olmayıp; belge ve bilgiler ışığında hakikatleri gözler önüne sermek için hazırlandı.</p>
<p>Büyük medeniyetler ve kültürlerin temelinde yazı olduğuna göre, biz Türkler bu açıdan oldukça şanslı bir milletiz. Türkler dünyada yazısı, yani kendilerine ait bir alfabesi bulunan ender topluluklardan birisidir. Bugün maksatlı olarak, Orkun veya Yenisey Alfabesi diye de adlandırılan bu yazı sisteminin, zaman zaman başka halklardan Türklere geçtiği yolunda iddialar var ise de, henüz bu durum ispat edilememiştir. Mevzubahs alfabenin “runik” diye isimlendirilmesi, eski İskandinav yazılarını çağrıştırmasından kaynaklanmaktadır ki, Runik sözü İskandinavcada “sır, esrar” manalarına gelir. Kök Türk Alfabesi şeklinde de adlandırılan, millî Türk yazısı Türkçedeki bütün sesleri göstermesi bakımından son derece ilginç olup; bu harfler yine Türkçenin ses uyumuna göre hazırlanmıştır. Onlar bu alfabe vasıtasıyla okuma-yazmayı öğrendikleri gibi, milletlerarası andlaşmalarda da bu yazıyı kullanıyorlar ve Asya’nın çeşitli halkları da bundan yararlanıyordu . Bunun gibi Uygur Türkleri de Sogd menşeili olduğu söylenen bir alfabeyi geliştirdiler ve kendilerinin dışındaki birtakım toplulukların da kullanmasına aracılık ettiler. İşte bunlardan Mogollar, Uygurlara son vermekle beraber, onların kuvvetli kültürlerine tabi olarak Uygur yazısını aldılar.</p>
<p>Nihayet Uygur katipleri ve devlet adamları bütün sivil idareyi ellerine geçirdiler. Çingiz Han’ın torunları zamanında Maveraünnehir, Horasan ve Irak’taki defterdarların çoğu Uygurlardandı. Bugün Mogol milletinin alfabesi halâ milli Uygur Türk yazısıdır. Ayrıca Uygurların kitapları kağıt üzerine yazılıp, basılıyordu. Bu, Çin kağıdından farklı idi. Uygurların kendi kağıt imal şekilleri olduğu da bir gerçektir. 9. ve 10. yüzyıllarda Çinlilerin blok baskı ile çoğaltma tekniğinden değişik bir baskı sanatı bulmuşlar, sert ağaçtan tek tek, hareketli Uygur harfleriyle kitap basmayı ilk olarak başarmıştır. Türkistanda’ki çeşitli kazılar sonucunda, torbalar içerisinde böyle harfler ele geçirilmiştir. Uygur Türklerinin bu şekilde kağıt ve matbaa usullerindeki yenilikleri, insanlığın ileri gitmesi vasıtalarından biridir. İlmin yayılmasında bu derece önemli bir yere sahip olan Türkler, asla göz-ardı edilemez.</p>
<p>Türk göçlerinin özellikle batıya doğru olması ve buralarda mecburen farklı siyasi teşekküllerin kurulması, yeni Türk kültür çevrelerinin de ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Ayrıca değişik coğrafyalarda beraber yaşamak zorunda bulunduğu halklardan bazı şeyler aldığı gibi, onlara da pek çok şey verdiler. Geçmişte ve günümüzde Türklerin yer aldıkları coğrafyaya baktığımızda, Doğu-Batı veya İslam-Hristiyan medeniyetlerinin kesişme noktasında olduğunu görürüz. Bu yüzden de Türkler, farklı medeniyetler arasında köprü vazifesi görmüşlerdir. Dolayısıyla her iki medeniyetin oluşmasında önemli ölçüde Türk tesiri vardır. Bütün bunları bir kenara bırakıp, Türk milletini kültürce aşağı sayanlar, kim olursa olsun, akıl ve mantıktan yoksun kişilerdir.</p>
<p>Türklerin medeniyete kazandırdığı iki mühim şeyden birisi at, diğeri de demirdir. Atı günümüzün şartlarıyla kıyasladığımızda; bir savaş ve ulaşım aracı olarak tekerlekli vasıtalarla, uçaklar bugün ne ise, at da geçmişte öyle idi. Dünyada ilk defa atı ehlileştiren, bir binek hayvanı ve savaş aracı olarak kullanan Türkler, bu üstünlükleri sayesinde binlerce kilometrelik alanları bir anda geçmişler ve pek çok yere sahip olma imkanına kavuşmuşlardır. Muhtemelen at ve öküzler tarafından çekilen arabaları da evvela Türkler icat ettiler ki, göç mevsimlerinde çadırlarını bu arabaların üzerinde taşımaları gayet kolay idi. Türklerin atı bu şekilde yönetmeleri ve onlara bir ayrıcalık sağlamasından yola çıkarak, Çinli ve Avrupalı halklar da attan yararlandılar. Avrupa’da atlı şövalyeler, Çin’de de Türk usulünde atlı ordu birlikleri teşkil edildi. İnsanlık tarihinde bu denli mühim bir hayvan olan at ile Türkler o kadar iç-içeydiler ki, oniki hayvanlı Türk takviminin bir yılı da ata ayrılmıştı. Latin-Bizans eserlerinde Türk-Hunların yerde kendilerini güvende hissetmediklerinden, at üstünde yaşayıp, uyudukları bildirilir.</p>
<p>Tarihte demiri ilk bulan ve işleyen millet yine Türklerdir. Demircilikle uğraş Türkler açısından diğer Asya topluluklarına karşı bir üstünlüktü. Silah konusunda Türkler Orta Çağda oldukça ileriydiler ve bu da onların madenciliğinden kaynaklanıyordu. Savaş esnasında çok cesur olan Türkler, aynı zamanda zengin maden yataklarına sahiptiler ve silah işçiliğinde de ustaydılar. Demir madenlerini işletmek ve bundan çeşitli araç-gereçler yapmakla öğünüyorlardı. Bu durum Bizanslı ve Çinli elçilerle, seyyahların notlarına yansımış ve hatta zaman zaman hayrete düşmüşlerdir. Madencilik ve demircilikte en ileri düzeyde olan eski Türkler, yapmış oldukları savaş araç ve gereçlerini bir ihraç ürünü olarak da pazarlamaktaydılar. Mesela, batıdaki On Ok Türkleri demir ticaretiyle de meşgul oluyorlardı. Bayırkular, sadece at yetişitirciliğinde değil, demircilikte de maharetliydiler.</p>
<p>Çin kaynakları Kırgızlardan söz ederken; her yağmurdan sonra topraklarında demir çıkar ve bundan gayet keskin silahlar yaparlardı, diyor. Onların imali olan kesici aletlere bütün Orta Asya’da rağbet ediliyordu. Özellikle arkeolojik kazılar bize Altaylarda çelik üretildiğini, Tanrı Dağlarının güneyinde altın, gümüş, bakır ve demir bulunduğunu göstermektedir. Arkeolojik kalıntılar ve yazılı belgeler Hunların arasında dökümcülerin olduğunu belirtiyor. Yine tarihten hatırlıyoruz ki, Kök Türk Kaganlığının kurucuları Altay Dağlarında demircilikle uğraşıyorlardı. Bilge Kagan Anıt Mezarlığında 2001 yılında keşfedilen hazinelerdeki madeni eşyalar ve süsler dünyada eşi, benzeri olmayan harikulade şeylerdir. Daha önceki devirlere ait, özellikle Yenisey vadisinde, Altaylar ve Güney Kazakistan bozkırlarıyla, Orta Avrupa’da bulunan arkeolojik malzemeler arasında renkli taşlar, iğneler, bilezikler, küpeler, taraklar vs. dikkati çeker.</p>
<p>Uygurlar arasında dolaşan seyyahlar altın, gümüş ve demirden kaplar yaptıklarını, yeşim taşını çok güzel işlediklerini söylüyorlar. Yine Türklerden haber veren Bizans-Roma belgelerinde onların kemer, kılıç, okluk ve at koşumlarını değerli madenlerle süslediklerinden, çadırlarındaki altın ve gümüş kaplardan, ipekli halılar ve bunların üzerindeki desenlerden bahsederler. Pazırık, Noin-ula gibi kurganlarda ele geçirilen malzemeler buna bir örnektir. Dünyanın en eski halısı yine Türklere aittir. Mesela Orta Avrupa’da, Nagyszentmiklos’ta bulunan sanat eserlerine ve eşyalara paha biçilemiyor. Kısacası Türklerin medeniyete kazandırdığı demir ve işçiliği sayesinde, insanoğlu bugün daha iyi yaşayabilmektedir.</p>
<p>El sanatları açısından da çok yetenekli olan bu insanlar, madene ve ağaca istedikleri şekli verebildikleri gibi ondan masa, sandalye, yatak, dolap, sepet ve kap-kacak türü eşyaları yapabiliyorlardı. Orta Asya’nın çeşitli yerlerinde gerçekleştirilen kazılarda bunlar ortaya sık sık çıkarılıyor. Dünya masa, sandalye, karyola türü tahta yatakları Türklerden öğrendi. Bu kullandıkları eşya ve giyeceklerini çok güzel hayvan ve bitki motifleriyle donatıyorlardı. Bunlar ince bir sanatın ürünüydü. Ayrıca Türk coğrafyasının her yerinde rastlanan ve “taş-baba” dediğimiz heykellerin, bugünküleri kıskandıracak bir maharetle yontuldukları da ortadadır. Her zaman faydalandıkları çadır ve eşyalarını süslemekle birlikte mabetlerine, taşlara, kayalara ve ağaçlara kendi dünyalarını anlatan resimler çiziyorlardı. Hatta Türkistan’da yapılan kazılarda, bazı tabutların üzerinde bile bu resim sanatının inceliklerine rastlanıyor. Resim ve heykel gibi, bu tür sanatların doğudan batıya gitmediğini kim ispat edebilir?</p>
<p>Tarihte, insanlığın çekirdeğini teşkil eden ailenin en mükemmel şekli Türkler arasında görülür. Bugünün hem Doğu, hem de Batı medeniyeti modern aile yapısını Türklere borçludur. Diğer eski dünya milletlerinin aileleriyle, Türklerinkini karşılaştırdığımızda pekçok bakımdan farklılıklar vardır. Geçmişteki Yunan veya Slavlarda olduğu üzere, Türklerde baba ailenin tek hakimi ve ailenin üyeleri onun kölesi değildi. Büyük toprak mülkiyetleri söz konusu olmayıp, ailedeki herkes sahip olunan mallara ve araziye ortaktı. Eski Türklerde umumiyetle tek evlilik geçerliydi. Bu da günümüzün ideal evlilik tipidir. Dolayısıyla zamanımızın çağdaş ailesiyle, eski Türk ailesi birbirine çok benzer. Türkler bu bakımdan münasebette bulundukları halklara, kendi aile düzenlerini de alıştırmışlardır.</p>
<p>Bugün modern devlet yapılarının oluşmasında, devlet-fert ilişkilerinin teşekkülünde yine Türklerin büyük rolü vardır. Özellikle merkeziyetçi devlet sistemi, Türklerin insanlığa mirasıdır. Türklerde çok eskiden beri, devletin bugünkü deyimiyle, halka dönük bir siyaset takip ettiğini biliyoruz. Devletin asıl vazifesi, milleti zengin etmek, refah içinde yaşatmaktır. Mesela sarayın kapısının halka açık olması, hükümdarın her fırsattan faydalanarak şölenler vermesi, hatta bu toylardan sonra yemek takımlarının şölene katılanlar tarafından yağma edilmesi, sonra bugün de devam eden saçı geleneği, bunlara misal olarak gösterilebilir. Herkes toplum içerisinde kabiliyetine göre yer edinebilirdi. Halk kendine ait sürülere sahip olabildiği gibi, yerleşik hayatın devam ettiği bölgelerde arazileri de kendi adlarına ekip-biçebiliyorlardı. Yani eski Türk sosyal yapısında insanların özel mülkiyet hakkı söz konusuydu.</p>
<p>Milletin istemediği bir şeyi idarecilerin zorla kabul ettirmesi mümkün değildi ve halk da temel vatandaşlık görevlerini yerine getirdiği müddetçe her türlü hürriyete sahip idi. Yapılan faydalı işlerin de, zararlı davranışların da mutlaka bir karşılığı vardı. Türk sosyal hayatını düzenleyen yazılı olmayan kanunlar bulunuyordu ki, bunlara “töre” deniyordu. Batıda ve Türklerin dışında doğuda, insanların geleceği hiçbir şekilde garanti altında bulunmazken, Türk devletinin sınırları içinde kimse hayatı hakkında endişeli değildi. Ölene kadar kendisinin bütün ihtiyacını karşılayan ve koruyan bir devletin varlığı, insanları huzur içerisinde yaşatıyordu. Bütün bunlara Batılı halklar, ancak 16. asırdan sonraları kavuşabilmiştir.</p>
<p>Türklerde hükümdar karizmatik bir yapıya sahip olmakla beraber, devletin ve milletin geleceğinde tek başına karar verme yetkisine sahip değildi. Eski Türklerin “kagan” dediği idareciyi de denetleyen bir meclisin ve hükümetin mevcudiyeti artık kabûl edilmektedir. Türk destan edebiyatının temelini teşkil eden Oguz-nâmelere baktığımızda, Türklerin efsanevi atası Oguz Kagan’ın her önemli iş öncesi ve sonrası kurultay topladığı görülür. Buna benzer olarak Hun, Kök Türk ve Uygurların yılın muayyen zamanlarında oluşturdukları meclislere büyük bir katılım söz konusuydu. Bunlar ya toy, ya düğün-dernek veya kengeş adı altında gerçekleşiyordu. Eski Türk devletini idare eden bir de hükümetten haberdarız. Hükümetin bakanları dokuz kişiden oluşuyor ve bunlara “buyruk” deniyordu. Bunlardan üçü iç, altı tanesi de dış işlerinden sorumlu bakandı.</p>
<p>Burada bir hususa daha değinmek istiyoruz ki o da, her terim kendi kültür çevresinde kullanılmalıdır. Mesela bilerek veya bilmeyerek bizim devletlerimiz için zaman zaman imparatorluk tabirinin tercih edildiğine şahit oluyoruz. Halbuki Türk kültüründe ve devlet anlayışında hiçbir zaman imparatorluk deyimi yoktur. Bilindiği üzere “imperium” kelimesi Latin kökenli bir terim olup, muhtevasında sömürgecilik ve baskı vardır. Kelimenin kökü “hükmetmek” fiili ile alâkalıdır ve emperyalizm kelimesi de buradan gelmektedir. Ama bize tarih göstermiştir ki, ne yaklaşık 600 yıllık Osmanlı, ne de ondan önceki Türk hanedanlıkları emperyalist bir siyaset takip etmediler. Bilindiği gibi kültürler milli bünye ve kurumlarını ifade etmek için kendi terminolojilerini yaratırlar ve bunların muhtevalarına da kendi damgalarını vururlar. Bu bakımdan farklı kültür dairelerinde meydana gelen terminolojiler, bir diğer kültürün bünyesini izah için kullanıldıkları takdirde hata yapılmış olur. Dolayısıyla tarihimiz ve kültürümüzün aktarımında kendi kelimelerimizi tercih etmek zorundayız.</p>
<p>Tanrı tarafından bu göreve tayin edildiği kabûl edilen Türk kaganı, bütün yeryüzünün, yani insanlığın hükümdarıydı. O sadece Türklerden değil, bütün insanlıktan sorumluydu. Kendilerinin mutluluğunu, onların huzuruna bağlıyorlardı. Günümüzde dahi bu anlayış henüz mevcut değildir. Herkes öyle kolay kolay hükümdar da olamıyordu. Her şeyden önce akıllı, yiğit, erdemli, güçlü ve ünlü kişilerdi. Halbuki dünyanın diğer milletlerinde idareciler kendilerini Tanrı ile eş değer görüp, zaman zaman ilah olduklarını bile ilan ediyorlardı. Bu yüzden de ağızlarından çıkan her söz kanun gibiydi. Her ne kadar demokrasinin beşiği olarak eski Roma ve Grek kültürleri gösteriliyorsa da, buradaki devlet yapılarına ve hükümdarların vaziyetlerine baktığımızda gerçekle hiç ilgisinin olmadığı anlaşılır. Türkler, Asya’nın batı taraflarına ve Avrupa’ya geldiklerinde o halklar, hakiki manada devlet yapılarıyla ve demokrasiyle tanıştılar.</p>
<p>Türkler çağlar boyunca hakim oldukları heryerde hukuku ve insan haklarını ön planda tuttukları gibi, tebası olan halkların her türlü meseleleriyle de ilgilendiler. Onları kendi vatandaşlarından hiçbir zaman ayrı görmediler. Kök Türkler zamanında Türk devletinin içindeki gayri-Türkler nasıl rahatsalar, onlardan yüzlerce yıl sonra bir cihan devleti haline gelen Osmanlı’da da bütün toplum müreffeh bir şekilde yaşıyordu. Başkaları gibi çevredeki komşularını barbar olarak görmeyip, herkesi eşit kabul ettiler. Binlerce yıl çeşitli halklarla savaş içerisinde yaşasalar da, asla onları yeryüzünden silmek gibi bir düşünceye kapılmadılar. Mesela, Osmanlı Devleti sadece sınırları dahilinde değil, nüfuz alanındaki her yere huzur ve barışı götürdü. Osmanlı’dan sonra bildiğiniz ve bugün de şahit olduğumuz gibi her yerde kan ve göz yaşı aktı. Gittiği yerlere huzur ve adaleti hakim kılan Osmanlı’nın yerini alanlar, yalnız kargaşa ve teröre sebep oldular.</p>
<p>Bunun sonuçları şimdi bile ortadadır. Türkler insanı Tanrı’nın bir parçası saydıklarından koruyup, kollarken; zamanımızda ileri olduğunu iddia eden pek çok devlet birtakım halklara ırkından veyahut da dininden dolayı zulmetmeye devam ediyorlar. Bugün, Türk devletinin bir zamanlar hakim olduğu yerlerde yaşayan halklar (meselâ Avrupa, Afrika ve Asya) onun adaletine ve hoş görüsüne mazhar olmasalardı, tarihten silinip giderlerdi. Kendi devletlerinin içerisinde baskı altında bulunanlar, geçmişte olduğu gibi şimdi bile Türk devletinin koruyuculuğu altına sığınmaya çalışıyorlar. Şu an Avrupa’da Arnavut, Sırp, Boşnak, Rumen hatta Fransız; Afrika’da ve Arabistan’da Arap, Kıpti, Berberi; Asya’da Fars, Mogol, Afgan vs. gibi halklar yaşıyorsa, bu Türklerin sayesindedir. Türkler idareleri altındaki hiçbir milleti dinlerini ve dillerini değiştirmeye zorlamadılar. Basit vatandaşlık hakları çerçevesinde varlıklarının devam etmesine müsaade ettiler. Böyle alicenap bir milletin hakkını tarih elbetteki verecektir.</p>
<p>Bir milletin sosyal yapısı, ekonomik ve kültürel hayatı ile devlet teşkilatı çok mükemmel olabilir. Ama bunların özellikle dış tehlikelere karşı korunması ve devam ettirilmesi için güçlü bir askeri düzene de ihtiyaç vardır. Ordu millet olan Türklerin en büyük hususiyetlerinden birisi de savaşçılıklarıdır. Barış zamanında günlük işleriyle meşgûl olan halk, savaş zamanında çoluğundan-çocuğuna top-yekûn seferberlik halinde bulunuyordu. Türk tarihine ait kaynaklardan öğrendiğimize göre; savaş ve ordu komutanlığı sadece erkeklerin işi değildir. Kadınlar birliklere veyahut da ordulara kumanda edebildikleri gibi, at üstünde okları, yayları ve kılıçlarıyla birlikte savaşlara katılıyorlardı. Bugün daha yeni yeni dünya ordularında kadınlar vazife alıyorlar. Ayrıca Türk ordusu onluklar biçiminde düzenlenmişti. Türk ordu teşkilatına dair en eski kayıtlar, milattan önce 3. asra ait olup, bu ordu onlu düzene göre teşkil edilmişti.</p>
<p>Kaynaklardan öğrendiğimiz kadarıyla bu sistem Mo-tun (Börü Tonga) Yabgu zamanında meydana getirilmişti ve günümüz dünya orduları da bu esaslar çerçevesinde teşkilatlanmaktadır. Hatta ordu bandolarının kuruluşunun temelinde bile eski Türk askeriyesindeki davul ve onu takip eden Mehter olgusu yatar. Dünyanın en büyük devletlerinden birini kuran Türkler çağlarına göre daima yüksek bir harp sanayiine sahip oldular. Yani, Türkler yabancı kavimler karşısında sadece bilek gücüyle başarı kazanmadılar. Zamanlarına göre savaş tekniğini ve usullerini en iyi kullandıkları için dünyaya baş eğdirmişlerdi. Sonradan Avrupalılar ve diğer milletler bu teknikler ile yöntemleri daha da geliştirip, Türkler karşısında üstünlük kazanmaya başladılar. Bu arada şunu da belirtmek istiyoruz: Tarihin bu en cengaver kavmi, bugün olduğu gibi geçmişte de kalabalık ve güçlü olan Çinlilerin önüne bir set gibi gerilmeseydi, herhalde dünyanın Asya ve Avrupa kıtasında Çinliden başka halk olmazdı. Batı medeniyeti ve insanı varlığını Türklere borçludur.</p>
<p>Eski Türk ekonomisinin temeli konar-göçer hayvancılığa dayanıyordu. Toplumbilimciler genelde hiçbir inceleme ve araştırma yapmadan tarihteki Türklerin göçebe olduklarına dair görüşler bildiriyorlar. Bu nazariyeye göre göçebeler herhangi bir kültür veya medeniyet yaratamayacaklarından, Türklerin de köklü bir kültürleri ya da medeniyetleri yoktur. İşin doğrusu, biz Türkler hakkında yabancıların bu yanlı fikirleri pek de önemli değil. Halbuki Kök Türkçe yazılı belgelere baktığımızda eski atalarımızın kendilerine göçebe yerine, konar-göçer dediklerini görmekteyiz.</p>
<p>M.önce 3000’den beridir eski Türklerin ziraatla meşgul olduklarına dair elimizde arkeolojik malzemeler vardır. Özellikle Altay-Sayan bölgesinde yapılan kazılar bunu ispat ediyor. Hunlardan kalan su yollarına, toprağı işlemek için gerekli olan alet-edevata bu araştırmalarda tesadüf edilirken, Orta Asya’nın her tarafında bulunan kaya resimlerinde ziraata dair figürlere rastlıyoruz. Yine açılan bazı mezarlarda baltalarla birlikte orakların da yer alması bu durumu gözler önüne seriyor. M.önce 2. yüzyıldan itibaren tarihi Türk yurtlarını gezen Çinli seyyahlar, buralarda halkın nehir sularından ufak kanallar açmak suretiyle sulama ve ziraat işlerinde büyük ilerlemeler kaydettiğini ve bu ülkelerde Çin’in görmediği değişik bitki ve meyveler bulunduğunu hayretle müşahade etmişler ve yirmiden fazla bitki tohumunu Çin’e götürmüşlerdir.</p>
<p>4. asrın sonralarında Tabgaç hükümdarları tarımdan anlayan bir çiftçi sınıfı oluştururlarken, yeni ele geçirilen topraklara bunları yerleştirerek, faydalanmayı düşünüyorlardı. Dolayısıyla çok eski zamanlardan beridir Türkler ziraatla da meşgul olmuşlar, ekonomik tabanlarının bir bölümünü de tarım meydana getirmişti. Bundan başka Türkler ister göçebe, ister konar-göçer olsunlar dünya tarihine damgasını vurdular. Bunu kimse inkar edemez; çünkü tarih bunu kayıta geçirmiştir.</p>
<p>Konar-göçerlik esasen iklim şartlarına bağlı olarak insanların yer değiştirmeleri ve konaklamalarıdır. Bu yaşadıkları coğrafya çok zor tabiat özelliklerine sahip olduğundan, kendileri de sanki birer çelik gibiydiler. Öyle ki kışın doğan çocukları karla, yazın doğanları da soğuk suyla yıkıyorlardı. Böylece daha baştan birtakım hastalıklara karşı bağışıklıkları sağlanıyordu. Ondört, onbeş yaşlarından itibaren de birer yiğit gibi savaşlara katılıyorlar, sağ kalırlarsa hayatlarını devam ettiriyorlardı. Bu açıdan bakıldığında, takdir edilmesi gereken yaşayışları vardı. Toplum içerisinde herkes vazifesinin ne olduğunu biliyor, ama yine de aralarında sıkı bir yardımlaşma gerçekleşiyordu.</p>
<p>Erkeklerin yatakta ölmesini bir zül olarak kabul eden Türkler, bilindiği gibi hayvancı bir toplumdur. Hayvan yetiştiriciliği üç açıdan mühimdir: Birincisi başlıca gıda maddesidir. İkincisi ticaret aracı, üçüncüsü de nakil vasıtasıdır. Ama Türkler hayvancılığın yanı-sıra tarım ve ticarete de ekonomik hayatlarında önemli bir yer veriyorlardı. Bu insanlar özellikle bahar ve yazları otu, suyu bol olan yüksek yaylalara göçerek hayvanlarını beslemekle beraber, ırmak boylarında ve sıcak ovalarda da yerleşerek buralarda ziraat yapıyorlar, dolayısıyla kışları da umumiyetle bu korunması kolay mahallerde geçiriyorlardı. Bu yaptıkları iş gelişi-güzel değildi. Yaylaların muayyen sınırları olup, kabilelerin başkasının arazisine girmediğini biliyoruz. Onlar sadece kendilerini düşünerek bütün otlakları tüketme hakkında da sahip bulunmuyorlardı.</p>
<p>At ve koyun yetiştiricisi olan bozkırlı Türk’ün başlıca yiyeceği etten ibaretti. Dolayısıyla ençok da at ve koyun eti yeniyordu. Koyun da tıpkı at gibi kendisinden yararlanılan bir hayvan olmakla birlikte, kültürel hayatta da önemli bir yer işgal ediyordu. Aileler ve kabileler yüzbinlerce hayvana sahip olduklarından eski Türkler, fazlaca istihsal edilen eti uzun süre muhafaza etmenin yollarını bulmuşlardı. Günümüzün pastırma usulüne benzer bir şekilde konserve etler hazırlıyorlardı. Tabi ki eti ve balığı kurutarak da korumasını biliyorlardı. Bazı kaynaklarda eti ince ince dilimleyerek, güneşte kuruttuklarından söz ediliyor. Bu yüzden söz konusu teknikler Türk insanının dünyaya bir armağanıdır.</p>
<p>Eski Türkler elbise, çamaşır ve ayağa giyilen pantolon türü eşyaya da “don” demişlerdir. Türklerin kıyafetlerinin nasıl olduğuna dair bilgilere yazılı kaynaklardan ve arkeolojik malzemelerden ulaşmak mümkündür. Özellikle Asya’da yapılan yüzey araştırmalarında ve kazılarda bulunan heykellerle, kaya resimlerinde; ayrıca duvar minyatürlerinde Türklerin ceket, pantolon, gömlek, şapka, çizme, kemer türü giyeceklerinin biçimleri ortaya konulabilmektedir. Ceket ve pantolon herhalde Türklerin insanlığa bir ihsanıdır. Burada tabiki şunu da belirtmeliyiz; kemer takma bir ihtiyaç olduğu gibi, hakimiyetin ve memurluğun da alametiydi. Türklerden kalan heykeller de bunu çok açık bir şekilde görebiliriz . Kişilerin sosyal durumlarına göre, başa geçirilen şapkaların şekilleri de farklıydı. Bazan Orta Asya’ya seyahat yapmış çeşitli kişilerin, bazan da yabancılar arasında yaşayan Türklerin giyim tarzları tarihi belgelere de yansımıştır ki; mesela Hazar prenseslerinden Çiçek’in Bizans’a gelin gittiğinde giydiği elbise ve çeyizler Romalılar içinde hususi bir kadın modası yaratmıştır.</p>
<p>Gömlek ya da kaftan şeklinde, uzun kollu ve yırtmaçlı bir giyecekleri daha vardı. 6. asrın birinci yarısındaki olayların nakledildiği Prokopius’un “Gizli Tarih” adlı eserindeki bilgilere göre, giydikleri gömlek ve ayakkabılarıyla, uzattıkları saç şeklinden dolayı Bizans’ta revaçtaki bir Hun modası söz konusuydu. Elbette ki onların bu giyim usulü bozkırın yapısına uygun olmalıydı. Netice itibarıyla ömrü at üzerinde geçen tarihteki Türklerin esas giysileri ata binerken rahatlık sağladığından ötürü ceket, pantolon türü şeylerdi. Mevsim durumlarına göre de bunların muhteviyatı değişiyordu. Mesela kışın daha kalın ve içi yünlü elbiseler giyilirken, yazları daha ince ve pamuklu nev’inden giyecekler tercih edilmekteydi. Savaşa gidilirken ise, özel harp elbiselerinin kullanıldığı da muhakkaktır. Bunlar o kadar rahatlardı ki, ara-sıra yabancı halkların tıpkı savaş araç ve gereçlerinde olduğu üzere, giyim usulünde de Türkleri taklit ettiklerine şahit oluyoruz.</p>
<p>Bununla beraber Çin’den ve İran’dan gelen daha zarif, ipekli ve pamuklu dokumaları kullandıklarını da, kaynaklar ve arkeolojik kalıntılar bize haber veriyor. 520 sıralarında Ak Hun sarayını ziyaret eden bir Çinli, hükümdarın işlemeli ve ipekten elbiselere sahip olduğunu belirtiyor. Dolayısıyla törenler için özel giyimleri vardı. Mesela yine Çinliler, Uygur Türklerinin zenginliğinden söz ederlerken sansar ve samur derisi elbiselerinin yanı-sıra beyaz aba, işlemeli ve çiçekli kumaşların bolluğundan haber verirler. Sadece at üzerinde, bozkırda dolaştığı düşünülen bu insanlar yazılı kaynaklardan öğrendiğimize göre, günlük hayatta kullandıkları elbiselerini dahi ütülüyorlar ve koyun yağıyla, bir tür kuru otun külünü karıştırarak da sabun üretiyorlardı .</p>
<p>Bugün modern dünyanın modasının temelini teşkil eden ceket, pantolon ve gömlek türü giyeceklerin tamamı Türk yapımıdır. O çağlarda Batı medeniyeti olarak adlandırdığımız coğrafyada doğru-dürüst giyim-kuşam olmadığı gibi, yüzlerce yıl sonra bile ne kılık-kıyafet, ne de temizlik konusunda onlar Türklerin düzeyine gelebilmiş değillerdi. Batılılar saraylarının ve evlerinin içine pislerken, daha Orta Çağlarda bile Türklerde bir tuvalet kavramı vardı ve onlar buna “çumuşluk” diyorlardı. Bir kısım araştırmacıların kültürsüz göçebeler olarak tanıtmaya gayret ettikleri bu eski Türklerin çadırlarındaki malzemelerin ve tahtların güzelliğine çağdaşı olan Avrupa, Asya imparatorlarının saraylarında tesadüf edemiyorsunuz. Böyle bir durumu kimse yok sayamaz.</p>
<p>Daha evvelce kendilerine ait yazıları ve edebiyatlarının olduğunu söylediğimiz Türk milleti, tarihlerinin parlak olduğu devirlerde ilimde de en ileri düzeydeydiler. Selçuklu ve Osmanlı çağında açılan medreseler buna örnektir. Nizam’ül-Mülk’ün öncülüğünü yaptığı ve Nizamiye Medreseleri diye anılan ilmi kuruluş, dünyada ilk modern üniversite müesseseleridir. Buna bağlı olarak Türk devletinin her tarafında inşa edilen hanlar, hamamlar, imaretler, şifahaneler zamanlarının öncü teşekkülleri olup, bugünkülerinin taklit edildiği ve geliştirildiği yapılardır.</p>
<p>Kültürsüz göçebeler diye itham edilen Türkler günlük hayatlarında paradan da yararlanıyorlardı. Bununla beraber eski Türk devletlerinde para kullanımının ne zaman başladığını belirlemek için kesin bir şey söyleyemiyoruz. Ama Hunlardan itibaren yapılan arkeolojik araştırmalarda Türklerin Çin ve İran paralarına benzer sikkeler kullandıkları gerçektir. Zaman zaman Çin paralarının kenarlarına kendi isimlerini kazıyarak, onlardan yararlanıyorlardı. Bazan üzerinde kagan tamgası da olan kağıt ve ipek paraların da tedavülde olduğu anlaşılıyor. Kök Türkler çağında madeni paraya “yarmak” da denmiştir. Özellikle Çu Nehri vadisinde yapılan kazılarda eski Türgişlere ait bol miktarda paraya rastlanıldı. Şu veya bu şekilde para kullanımı Uygurlarda da vardı.</p>
<p>Kaşgarlı Mahmud eserinde “kamdu” kelimesini izah ederken; “dört arşın boyunda, bir karış eninde bez parçasıdır ki, üzerine Uygur hanının mührü basılıp, alış-verişte para yerine kullanılır. Bu bez eskirse her yedi senede bir yamanır, sonra yıkanır, yeniden üzerine mühür vurulur” diyor. Alış-veriş işlerinde, dolayısıyla ticarette bir aracı vasıta olarak düşünülen para, Türklerden örnek alınarak Mogollar ve Mogolların Türkleşmesi suretiyle ortaya çıkan hanedanlar tarafından da kullanıldı. Mesela Kebek Han (1318-1326), kendi adına paralar bastırmış ve bunlar daha sonra Kebeki adıyla anılmış; hatta belki Altun Orda Hanlığı yoluyla Rus para birimlerinden “kopek”e de bu adın izafe edildiği söylenmiştir.</p>
<p>Türkler eskiden zamanı on iki hayvanlı Türk takvimiyle ölçüyorlardı. Gerçi günümüzde dahi bu takvim esasına göre hareket eden Türk grupları halâ mevcuttur. Üçyüz altmış beş günlük dilime yıl deniyordu ki, bunun da yıldız/yuldız kelimesiyle alâkalı olduğunu ileri sürenler mevcuttur. Ayrıca bu sistemin Çin’den veya Hint’ten alındığı iddiasında bulunanlar varsa da, daha ispatlanmamış bir konudur. Bu takvim üzerine teferruatlı çalışmaları olan alimler, onun on ikili boy teşkilatıyla da ilgisine dikkat çekiyorlar. Bir başka açıdan bunu tedkik ettiğimiz de, yılların hayvan adlarıyla anılması meselesi karşımıza çıkıyor ki, esasında hayvanlarla iç-içe olanlar Çinliler değil, Türklerdir. Dolayısıyla bu zaman hesabı Türklerden Çinli, Hintli, Tibetli ve Mogol gibi kavimlere geçmiş olsa gerek.</p>
<p>Ortaya çıkışlarından itibaren, dünyada bir Tanrı’ya inanan ilk kavim Türklerdir. Türkçenin asli kelimesi olan Tanrı’ya yazılı kayıt olarak, en eski m.ö. 5. yüzyılda rastlanmaktadır. Hiç şüphesiz bundan öncede mevcut idi. Zamanımızdan 2500 yıl evvel, başta eski Yunanlılarda olmak üzere ölümlü ve ölümsüz birçok Tanrının olduğunu görenler, Türklerde tek bir ilahın ve yaratıcı yerine geçen Tanrı kelimesinin varlığına inanmamışlar ve bunu kabul edememişlerdir .</p>
<p>Yabancıların idarecileri kendilerini bir nev’i Tanrı olarak görürken, Türk beyleri Tanrı’nın hizmetkarı olduklarına inandılar. Baştaki hükümdar ile sıradan vatandaş aynı haklara sahip idi. İdarecilerin hiçbir surette halkına eziyet etme hakkı yoktu. Onlar da biliyorlardı ki, vatandaşları olmadığı takdirde kendileri bir hiçti. Pek çok dine girdiler ama, her dinin de en ateşli savunucuları oldular. Bugün dünyada Budizm diye bir felsefi inanç varsa, Musevilik ya da İslamiyet gibi bir Hak dinden söz ediliyorsa bu Türklerin sayesindedir.</p>
<p>Bütün bu sosyal gelişmeler ve katkıların hepsini bir kenara bırakıp, insanlığın ilerlemesi açısından son derece mühim olan demir ve at gibi iki şeyi kazandırdıklarından dolayı, insanlık alemi Türklere minnettar olmalıdır .</p>
<p>1- Mesela 568 yılında Kök Türk ülkesinden Bizans’a giden elçiler, yanlarında İstemi Yabgu’nun Kök Türk harfleriyle yazılmış bir mektubunu götürdüler.</p>
<p>2- Bununla beraber altın kemeri ancak hükümdarlar takardı ki, 2001 senesinde Saadettin Gömeç tarafından yürütülen Bilge Kagan’ın Anıt Mezarlığındaki kazılarda ele geçirilen hazinenin içinde bilindiği gibi Bilge Kagan’ın altın kemeri de mevcuttur.</p>
<p>3- Kaşgarlı Mahmud, “ütük” yani ütü kelimesini açıklarken; mala biçiminde bir demir parçasıdır ki, dikiş yerlerini yatıştırmak için kızdırılarak elbise üzerine bastırılır, diyor.</p>
<p>4- Eski Yunanda Zeus, Apollon, Mars, Hera vs. gibi varlıklar aynı zamanda yarı tanrı olarak da kabul edilmekteydiler. Aslında bu inançda kim ölümlü, kim ölümsüz belli olmadığı gibi, kimin yaratıcı, kimin de yaratılan olduğu hususu da karışıktır.</p>
<p>5- Türklerin medeniyete hizmeti konusunda geniş bilgi için bakınız, S. Gömeç, Türk Kültürünün Ana Hatları, Ankara 2006.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. Saadettin Yağmur GÖMEÇ</strong></span></a>
</p><p><strong>Alıntı Kaynak:</strong> Orkun Dergisi, Sayı: 126-127 Yıl:2008</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Türk Ordusunun İftihar Levhası</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/turk-ordusunun-iftihar-levhasi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/turk-ordusunun-iftihar-levhasi</guid>
<description><![CDATA[ Türk Ordusunun İftihar Levhası
Cihan tarihinde en çok savaşan millet Türkler olmuştur. Bu savaşların bir listesini çıkarmak, bilhassa eski zamanlar için, güçtür. Denilebilir ki 15. asırdan önceki Türk tarihi mütarekesiz bir savaştan ibarettir. Onun için ben burada yalnız Türkiye’yi, o da Osmanlı hanedanı zamanını aldım. Aşağıdaki liste Türk Ordusunun belli başlı savaşlarını gösteriyor. Bunlardan italik harflerle yazılmış olanlar bizim […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4936110ec.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:44 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Türk, Ordusunun, İftihar, Levhası</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/08/Atsiz-Turk-Tarihi.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/turk-ordusunun-iftihar-levhasi.html">Türk Ordusunun İftihar Levhası</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Hüseyin Nihâl ATSIZ</strong></span></a>
</p><p><span>Cihan tarihinde en çok savaşan millet Türkler olmuştur. Bu savaşların bir listesini çıkarmak, bilhassa eski zamanlar için, güçtür. Denilebilir ki 15. asırdan önceki Türk tarihi mütarekesiz bir savaştan ibarettir. Onun için ben burada yalnız Türkiye’yi, o da Osmanlı hanedanı zamanını aldım. Aşağıdaki liste Türk Ordusunun belli başlı savaşlarını gösteriyor. Bunlardan italik harflerle yazılmış olanlar bizim yenildiğimiz savaşlardır. Ötekilerse çoğunda yendiğimiz ve pek azında müsavi ehemmiyetsiz sınır kavgalarını almadım. Savaşların da (93 harbi), (Balkan harbi) gibi hususi isimleri yerine hangi millet ve devletlerle yapıldığını gösterdim. Artık bu listeye bakarak Türk çocukları kimin dost, kimin düşman olduğu hakkında hükümlerini versinler.</span></p>
<table border="1" cellspacing="0" cellpadding="0" align="center">
<tbody>
<tr>
<td height="21"><span><strong>Yıl</strong></span></td>
<td><span><strong>Müttefik. Düşmanlarımız</strong></span></td>
<td><span><strong>Savaşların Adı</strong></span></td>
</tr>
<tr>
<td height="20"><span>1364</span></td>
<td><span>Sırp-Macar-Romen (Eflak ve Boğdan)</span></td>
<td><span>Sırp Sındığı</span></td>
</tr>
<tr>
<td height="20"><span>1364</span></td>
<td><span>Rum</span></td>
<td><span>Biga’nın Zaptı</span></td>
</tr>
<tr>
<td height="20"><span>1365-1375</span></td>
<td><span>Rum</span></td>
<td><span>Yanbolu, Vize, Kavala, Drama havalisinin Zaptı</span></td>
</tr>
<tr>
<td height="20"><span>1389</span></td>
<td><span>Sırp-Macar-Boşnak-Romen</span></td>
<td><span>Kosova Meydan Savaşı</span></td>
</tr>
<tr>
<td height="20"><span>1391</span></td>
<td><span>Rum</span></td>
<td><span>İstanbul muhasarası, Selânik ve Yenişehir taraflarının Zaptı</span></td>
</tr>
<tr>
<td height="20"><span>1395</span></td>
<td><span>Macar, Fransız, Alman, İngiliz, Çek, İtalyan, İskoç, Romen</span></td>
<td><span>Niğbolu Meydan Savaşı</span></td>
</tr>
<tr>
<td height="20"><span>1422</span></td>
<td><span>Rum</span></td>
<td><span>İstanbul’un Muhasarası</span></td>
</tr>
<tr>
<td height="20"><span>1422</span></td>
<td><span>Romen (Eflak)</span></td>
<td><span>Tazminat alınarak sulh</span></td>
</tr>
<tr>
<td height="20"><span>1423</span></td>
<td><span>Rum Arnavut</span></td>
<td><span> </span></td>
</tr>
<tr>
<td height="20"><span>1428</span></td>
<td><span>Macar-Sırp</span></td>
<td><span> </span></td>
</tr>
<tr>
<td height="20"><span>1430</span></td>
<td><span>Rum-İtalyan (Venedik)</span></td>
<td><span>Selâniğin Zaptı</span></td>
</tr>
<tr>
<td height="20"><span>1433</span></td>
<td><span>Sırp</span></td>
<td><span> –</span></td>
</tr>
<tr>
<td height="20"><span>1437-1444</span></td>
<td><span>Macar-Sırp-Romen-Leh-Alman</span></td>
<td><span> </span></td>
</tr>
<tr>
<td height="20"><span>1444</span></td>
<td><span>Macar-Sırp-Romen-Alman</span></td>
<td><span>Varna Meydan Savaşı</span></td>
</tr>
<tr>
<td height="20"><span>1445-1446</span></td>
<td><span>Rum</span></td>
<td><span>Mora Rumları Vergiye Bağlandı</span></td>
</tr>
<tr>
<td height="20"><span>1448</span></td>
<td><span>Macar-Romen-Çek-Alman</span></td>
<td><span>İkinci Kosova Meydan Savaşı</span></td>
</tr>
<tr>
<td height="20"><span>1452-1453</span></td>
<td><span>Rum</span></td>
<td><span>Bizans’ın mahvı ve İlhakı</span></td>
</tr>
<tr>
<td height="20"><span>1454</span></td>
<td><span>Rum-Arnavut</span></td>
<td><span> </span></td>
</tr>
<tr>
<td height="20"><span>1454</span></td>
<td><span>Macar-Sırp</span></td>
<td><span>Sırplar yılda 30.000 duka vergiye bağlandı</span></td>
</tr>
<tr>
<td height="20"><span>1454-1455</span></td>
<td><span>Rodos</span></td>
<td><span> </span></td>
</tr>
<tr>
<td height="20"><span>1455</span></td>
<td><span>İtalyan (Ceneviz)</span></td>
<td><span>Sakız Cenevizleri yılda 10.000 duka vergiye bağlandı</span></td>
</tr>
<tr>
<td height="20"><span>1455-1459</span></td>
<td><span>Sırp</span></td>
<td><span>Sırbistan’ın mahvı ve İlhakı</span></td>
</tr>
<tr>
<td height="20"><span>1458</span></td>
<td><span>Rum-Arnavut</span></td>
<td><span>Şimali Moranın zaptı</span></td>
</tr>
<tr>
<td height="40"><span>1459-1460</span></td>
<td><span>Rum-Arnavut</span></td>
<td><span>Venediğe ait şehirler müstesna olarak bütün Mora’nın zaptı.</span></td>
</tr>
<tr>
<td height="20"><span>1461</span></td>
<td><span>İtalyan (Ceneviz)</span></td>
<td><span>Amasra’nın zaptı.</span></td>
</tr>
<tr>
<td height="20"><span>1461</span></td>
<td><span>Rum</span></td>
<td><span>Trabzon İmparatorluğunun mahvı ve ilhakı.</span></td>
</tr>
<tr>
<td height="20"><span>1462</span></td>
<td><span>Romen (Eflak)</span></td>
<td><span>Rodos’un tahta çıkarılması ve 10.000 duka vergi.</span></td>
</tr>
<tr>
<td height="20"><span>1462</span></td>
<td><span>İtalyan (Ceneviz)</span></td>
<td><span>Midilli’nin zaptı.</span></td>
</tr>
<tr>
<td height="20"><span>1463</span></td>
<td><span>Sloven</span></td>
<td><span>Bosna Krallığının mahvı ve ilhakı.</span></td>
</tr>
<tr>
<td height="60"><span>1463-1479</span></td>
<td><span>İtalyan (Venedik)</span></td>
<td><span>Moradaki Venedik şehirleriyle Arnavutluk ve Ağrıboz ilhak olundu. 100.000 lira tazminat alındı. Yılda 10.000 lira vergiye bağlandı.</span></td>
</tr>
<tr>
<td height="20"><span>1464</span></td>
<td><span>Macar</span></td>
<td><span> </span></td>
</tr>
<tr>
<td height="20"><span>1464-1467</span></td>
<td><span>Arnavut</span></td>
<td><span> </span></td>
</tr>
<tr>
<td height="20"><span>1475</span></td>
<td><span>Macar-Leh-Romen (Boğdan)</span></td>
<td><span> </span></td>
</tr>
<tr>
<td height="20"><span>1475</span></td>
<td><span>İtalyan (Ceneviz)</span></td>
<td><span>Kırım ve civarı sahillerindeki Ceneviz şehirlerinin zaptı.</span></td>
</tr>
<tr>
<td height="20"><span>1479</span></td>
<td><span>Macar-Romen (Eflak)-Alman (Sakson)</span></td>
<td><span>–</span></td>
</tr>
<tr>
<td height="20"><span>1480</span></td>
<td><span>Rodos</span></td>
<td><span>–</span></td>
</tr>
<tr>
<td height="20"><span>1480</span></td>
<td><span>İtalyan</span></td>
<td><span>Zanta, Santamavra adalarıyla Otrant’ın zaptı.</span></td>
</tr>
<tr>
<td height="20"><span>1482</span></td>
<td><span>Romen (Boğdan)</span></td>
<td><span>Kili ve Akkermanın zaptı.</span></td>
</tr>
<tr>
<td height="20"><span>1485-1491</span></td>
<td><span>Mısır</span></td>
<td><span>Tunusluların tavassutuyla ve müsavi şeraitle sulh.</span></td>
</tr>
<tr>
<td height="20"><span>1487</span></td>
<td><span>Romen (Boğdan)</span></td>
<td><span>–</span></td>
</tr>
<tr>
<td height="20"><span>1492-1493</span></td>
<td><span>Macar</span></td>
<td><span>–</span></td>
</tr>
<tr>
<td height="20"><span>1498</span></td>
<td><span>Leh</span></td>
<td><span>–</span></td>
</tr>
<tr>
<td height="20"><span>1498-1502</span></td>
<td><span>İtalyan (Venedik)</span></td>
<td><span>Mora’da son kalan şehirlerin zaptıyla sulh.</span></td>
</tr>
<tr>
<td height="20"><span>1514-1516</span></td>
<td><span>İran</span></td>
<td><span>Çaldıran meydan savaşı.</span></td>
</tr>
<tr>
<td height="20"><span>1516-1517</span></td>
<td><span>Mısır</span></td>
<td><span>Mısır’ın mahvı ve ilhakı.</span></td>
</tr>
<tr>
<td height="20"><span>1520-1521</span></td>
<td><span>Macar</span></td>
<td><span>Belgrat’ın zaptı</span></td>
</tr>
<tr>
<td height="20"><span>1522</span></td>
<td><span>Rodos</span></td>
<td><span>Rodos’un ilhakı.</span></td>
</tr>
<tr>
<td height="20"><span>1526</span></td>
<td><span>Macar</span></td>
<td><span>Mohaç meydan savaşı. Macaristan’ın ilhakı.</span></td>
</tr>
<tr>
<td height="20"><span>1529</span></td>
<td><span>Alman</span></td>
<td><span>Viyana muhasarası.</span></td>
</tr>
<tr>
<td height="20"><span>1532</span></td>
<td><span>Alman</span></td>
<td><span>–</span></td>
</tr>
<tr>
<td height="20"><span>1533-1535</span></td>
<td><span>İran</span></td>
<td><span>Irakeyn seferi.</span></td>
</tr>
<tr>
<td height="40"><span>1537-1540</span></td>
<td><span>İtalyan (Venedik)</span></td>
<td><span>Arnavutlukta bazı kale ve adaların zaptı ve 300.000 lira tazminat alınması.</span></td>
</tr>
<tr>
<td height="20"><span>1537</span></td>
<td><span>Alman</span></td>
<td><span>–</span></td>
</tr>
<tr>
<td height="20"><span>1538</span></td>
<td><span>Romen (Boğdan)</span></td>
<td><span>–</span></td>
</tr>
<tr>
<td height="20"><span>1538</span></td>
<td><span>Portekiz</span></td>
<td><span>Hindistan’da.</span></td>
</tr>
<tr>
<td height="40"><span>1541-1547</span></td>
<td><span>Macar-Alman</span></td>
<td><span>Macaristan’ın öteki kısımlarının ilhakı, Avusturya’nın yılda 30.000 altın vergiye bağlanması.</span></td>
</tr>
<tr>
<td height="20"><span>1548-1549</span></td>
<td><span>İran</span></td>
<td><span>Van vesaire kalelerin zaptı.</span></td>
</tr>
<tr>
<td height="20"><span>1551-1552</span></td>
<td><span>Alman</span></td>
<td><span>–</span></td>
</tr>
<tr>
<td height="20"><span>1552</span></td>
<td><span>Aziz Yahya Şövalyeleri</span></td>
<td><span>Trablus’un Turgut Reis tarafından zaptı.</span></td>
</tr>
<tr>
<td height="20"><span>1553-1555</span></td>
<td><span>İran</span></td>
<td><span>Amasya muahedesi.</span></td>
</tr>
<tr>
<td height="20"><span>1556-1559</span></td>
<td><span>Alman</span></td>
<td><span>–</span></td>
</tr>
<tr>
<td height="20"><span>1562</span></td>
<td><span>Alman</span></td>
<td><span>–</span></td>
</tr>
<tr>
<td height="20"><span>1565</span></td>
<td><span>Malta</span></td>
<td><span>Turgut’un şehadeti.</span></td>
</tr>
<tr>
<td height="20"><span>1565-1568</span></td>
<td><span>Alman</span></td>
<td><span>Siget’in zaptı.</span></td>
</tr>
<tr>
<td height="20"><span>1566</span></td>
<td><span>İtalyan (Ceneviz)</span></td>
<td><span>Sakız’ın zaptı.</span></td>
</tr>
<tr>
<td height="20"><span>1568-1570</span></td>
<td><span>Arap</span></td>
<td><span>Yemen’in fethi.</span></td>
</tr>
<tr>
<td height="20"><span>1570-1573</span></td>
<td><span>İtalyan (Venedik) – İspanyol – Papa – Savua – Malta</span></td>
<td><span>Kıbrıs’ın fethi ve 30.000 duka.</span></td>
</tr>
<tr>
<td height="20"><span>1574</span></td>
<td><span>İspanyol</span></td>
<td><span>Tunus’un zaptı.</span></td>
</tr>
<tr>
<td height="20"><span>1574</span></td>
<td><span>Romen (Boğdan)</span></td>
<td><span>–</span></td>
</tr>
<tr>
<td height="20"><span>1575</span></td>
<td><span>Alman-Hırvat</span></td>
<td><span>Sınır harbi.</span></td>
</tr>
<tr>
<td height="20"><span>1578</span></td>
<td><span>Portekiz</span></td>
<td><span>Fas’ta Krallarıyla birlikte Portekiz ordusunun imhası.</span></td>
</tr>
<tr>
<td height="40"><span>1578-1590</span></td>
<td><span>İran</span></td>
<td><span>Azerbaycan, Gürcistan ve Lûristan’ın zaptı. Ferhat Paşa muahedesi.</span></td>
</tr>
<tr>
<td height="20"><span>1593-1606</span></td>
<td><span>Alman</span></td>
<td><span>Zitvatorok muahedesi.</span></td>
</tr>
<tr>
<td height="20"><span>1603-1612</span></td>
<td><span>İran</span></td>
<td><span>Nasuh Paşa muahedesi.</span></td>
</tr>
<tr>
<td height="20"><span>1615-1618</span></td>
<td><span>İran</span></td>
<td><span>Serav muahedesi.</span></td>
</tr>
<tr>
<td height="20"><span>1620-1621</span></td>
<td><span>Leh</span></td>
<td><span>–</span></td>
</tr>
<tr>
<td height="20"><span>1623-1639</span></td>
<td><span>İran</span></td>
<td><span>Kasr-ı Şirin muahedesi.</span></td>
</tr>
<tr>
<td height="20"><span>1633-1634</span></td>
<td><span>Leh</span></td>
<td><span>–</span></td>
</tr>
<tr>
<td height="20"><span>1641-1642</span></td>
<td><span>Rus</span></td>
<td><span>Azak’ın zaptı.</span></td>
</tr>
<tr>
<td height="20"><span>1645-1669</span></td>
<td><span>İtalyan (Venedik)</span></td>
<td><span>Girit’in zaptı.</span></td>
</tr>
<tr>
<td height="40"><span>1646</span></td>
<td><span>Rus</span></td>
<td><span>Kırım Hanı’nın akınından dolayı Rusların Azağa hücum ve mağlubiyetleri.</span></td>
</tr>
<tr>
<td height="20"><span>1662-1664</span></td>
<td><span>Alman</span></td>
<td><span>Vasvar muahedesi.</span></td>
</tr>
<tr>
<td height="20"><span>1672</span></td>
<td><span>Leh</span></td>
<td><span>Bucaş muahedesi.</span></td>
</tr>
<tr>
<td height="20"><span>1673-1676</span></td>
<td><span>Leh</span></td>
<td><span>–</span></td>
</tr>
<tr>
<td height="20"><span>1677</span></td>
<td><span>Rus</span></td>
<td><span>Cehrin seferi.</span></td>
</tr>
<tr>
<td height="20"><span>1682-1699</span></td>
<td><span>Alman-İtalyan-Leh-Rus</span></td>
<td><span>Karlofça muahedesi.</span></td>
</tr>
<tr>
<td height="20"><span>1710</span></td>
<td><span>Rus</span></td>
<td><span>Prut muahedesi.</span></td>
</tr>
<tr>
<td height="20"><span>1714-1717</span></td>
<td><span>İtalyan (Venedik)</span></td>
<td><span>–</span></td>
</tr>
<tr>
<td height="20"><span>1715-1718</span></td>
<td><span>Alman</span></td>
<td><span>Pasarofça muahedesi.</span></td>
</tr>
<tr>
<td height="20"><span>1722-1728</span></td>
<td><span>İran</span></td>
<td><span>–</span></td>
</tr>
<tr>
<td height="20"><span>1730-1731</span></td>
<td><span>İran</span></td>
<td><span>Ahmet Paşa muahedesi.</span></td>
</tr>
<tr>
<td height="20"><span>1731-1735</span></td>
<td><span>İran</span></td>
<td><span>–</span></td>
</tr>
<tr>
<td height="20"><span>1735-1739</span></td>
<td><span>Rus-Alman</span></td>
<td><span>Belgrat muahedesi.</span></td>
</tr>
<tr>
<td height="20"><span>1742-1745</span></td>
<td><span>İran</span></td>
<td><span>–</span></td>
</tr>
<tr>
<td height="20"><span>1768-1791</span></td>
<td><span>Rus</span></td>
<td><span>Kaynarca muahedesi.</span></td>
</tr>
<tr>
<td height="20"><span>1776</span></td>
<td><span>İran</span></td>
<td><span>–</span></td>
</tr>
<tr>
<td height="20"><span>1786-1791</span></td>
<td><span>Rus Alman</span></td>
<td><span>Ruslarla Yaş, Almanlarla Ziştov muahedesi.</span></td>
</tr>
<tr>
<td height="20"><span>1798-1801</span></td>
<td><span>İngiliz-Fransız</span></td>
<td><span>–</span></td>
</tr>
<tr>
<td height="20"><span>1805-1812</span></td>
<td><span>Rus</span></td>
<td><span>Bükreş muahedesi.</span></td>
</tr>
<tr>
<td height="20"><span>1807-1809</span></td>
<td><span>İngiliz</span></td>
<td><span>–</span></td>
</tr>
<tr>
<td height="20"><span>1827-1829</span></td>
<td><span>Rus</span></td>
<td><span>Edirne muahedesi.</span></td>
</tr>
<tr>
<td height="20"><span>1852-1855</span></td>
<td><span>İngiliz-Fransız-Rus-İtalyan-Sardunya</span></td>
<td><span>Paris muahedesi.</span></td>
</tr>
<tr>
<td height="20"><span>1876</span></td>
<td><span>Sırp-Karadağ</span></td>
<td><span>–</span></td>
</tr>
<tr>
<td height="20"><span>1877-1878</span></td>
<td><span>Rus-Romen-Sırp-Karadağ</span></td>
<td><span>Berlin muahedesi.</span></td>
</tr>
<tr>
<td height="20"><span>1896-1897</span></td>
<td><span>Rum (Yunan)</span></td>
<td><span>–</span></td>
</tr>
<tr>
<td height="20"><span>1911-1912</span></td>
<td><span>İtalyan</span></td>
<td><span>Trablus harbi.</span></td>
</tr>
<tr>
<td height="20"><span>1912-1913</span></td>
<td><span>Bulgar-Sırp-Yunan-Karadağ</span></td>
<td><span>Balkan harbi.</span></td>
</tr>
<tr>
<td height="40"><span>1914-1918</span></td>
<td><span>Rus – İngiliz – Fransız – İtalyan – Sırp – Romen – Belçika – Karadağ – Amerikan – Japon – Yunan – Portekiz – Siyam vs…</span></td>
<td><span>Sevr muahedesi.</span></td>
</tr>
<tr>
<td height="20"><span>1919-1923</span></td>
<td><span>Yunan-Ermeni-Fransız</span></td>
<td><span>Lozan muahedesi.</span></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p><span>Türk ordusunun bu hesap defteri bize epey şeyler öğretiyor. Bir defa toparlak hesapla 550 yıllık devirde en aşağı 275 yılın savaşla geçtiğini görüyoruz. Demek ki Türk Milleti son beş buçuk asırda ömrünün tam yarısını savaşta geçirmiş. Bu harikulâde bir neticedir. Çünkü bu kadar çok harpten sonra bir milletin yine zinde ve oldukça kuvvetli olarak yaşayabilmesi âdeta bir mucizedir. Başka hiç bir milletin hayatında bu kadar dövüş yoktur. İngilizlerle Fransızlar arasındaki yüz sene muharebesi bile hakikatte 110 yıldan fazla devam etmiş, fakat ancak bunun yarıdan azı harple yarıdan çoğu da mütareke veya sulhle geçmiştir. Hem de unutulmamalıdır ki yukarıdaki listede yalnız dış harpler vardır. Dahilî isyanlar ve harpler (meselâ bir çok Osmanlı-Karaman harpleri) bu listeye alınmamıştır. 11. asırda bütün İran, Azerbaycan, Irak ve Anadolu’ya yayılan Oğuz Türklerinin 1.500.000 nüfus olduğunu ve bu nüfusun 900 yıldır seferber halde bulunduğunu düşünürsek bu bir buçuk milyon Türk’ten ancak yarısının yerleştiği Anadolu’da bugün en aşağı 10.000.000 Türk’ün bulunması milletimizin hayat kaabileyetine çok parlak bir misal teşkil ettiğini teslim ederiz.</span></p>
<p><span>Yukarki liste, son beş buçuk asırlık tarihimizde hemen hemen bütün Avrupa milletleriyle harp ettiğimizi gösteriyor. Gerçi bu liste de İsveç, Norveç, Danimarka, Felemenk gibi milletlerin adı yoktur. Fakat düşünülmelidir ki bizim Alman harpleri dediğimiz savaşlara bütün bu şimal milletleri de yardımcı olarak iştirak etmişlerdir. İsviçre’de de ise bahse lüzum görmüyorum. Çünkü İsviçre bir millet değildir.</span></p>
<p><span>Bu milletler arasında Türkler yalnız Ruslarla Acemleri millî düşman olarak tanımıştır. Milattan önceki asırlardan beri bir birine düşman olan Turan ve İran’ın ezelî ve ebedî çarpışması Osmanlılar devrinde da ayrı dinî bir mahiyette devam etmiştir. Türk’ün kılıcına birkaç defa baş eğmek mecburiyetinde kalan hilekâr acemin son asırdaki müdafileri de hemen hemen tamamen İran da yerleşen Türkler olmuştur. İran’la olan 13 harbin biz yalnız 2 tanesinde yenilmişizdir. Ve bizi yenen de Afşar Türkü Nadir Şah olmuştur.</span></p>
<p><span>Ruslarla olan çarpışmalarımız da 13 tanedir. Bunun 6 tanesinde Ruslar 6 tanesinde de biz galip gelmişizdir. 1 tanesi müsavi olarak bitmiştir. Ruslar 6 galebelerinin 3’ünde bize karşı yalnız başlarına galip gelmişler, öteki 3’ünü müttefikleri sayesinde kazanmışlardır. Biz ise 6 galebemizden yalnız 2’sini müttefiklerimiz sayesinde elde etmişizdir. Bizim Ruslarla olan çarpışmalarımız yazılmamış bir destandır. Bu milletle olan savaşlarımız onların en kuvvetli bizim en zayıf zamanlarımıza tesadüf ettiği halde yine Türklüğün galebesiyle bitmiştir denebilir. Çünkü cihan savaşındaki Çanakkale müdafaamız Rusya’nın can damarını tıkamış ve onun ölümüne sebep olmuştur. Bununla beraber Türk-Rus mücadelesinin kat’i bir netice ile bittiği söylenemez.</span></p>
<p><span>Almanlarla olan harplerimiz bunlardan daha çoktur. Ve bunların en çoğu Türk silahlarının zaferiyle bitmiştir. Almanlar bizi yalnız başlarına hiç bir defa yenememişlerdir.</span></p>
<p><span>Bizden daima askerlik dersi alan milletlerden biri de Fransızlardır. Bunlar Osmanlılara karşı yapılan ehlisaliplere iştirak ettikleri gibi Girit’i kurtarmak için de yardımcılar göndermişler ve Napolyon kumandasında Cezzar Ahmet Paşadan dayak yedikten sonra son olarak da Çanakkale de ve kurtuluş savaşında cenup cephesinde bizimle aynı acemilik içinde boy ölçüşmüşlerdir. Fransızlar kendilerinin cesur bir millet olduklarını ikide bir ilân ederler. Fakat nedense bizimle olan harplerinde daima bunun aksi sabit olmuş ve Türk askerleri Fransızlarla “kılıçları kısa ama çizmeleri uzun” diye eğlenerek onların yalnız kaçtıklarını güzel bir nükte ile ima etmişlerdir.</span></p>
<p><span>Venedik ve Ceneviz adı altında bizden en çok dayak yiyen milletlerden birisi de İtalyanlardır. Romalıların bu şüpheli torunlarıyla 15 savaşımız vardır. Bunun 13’ünü biz, 2’sini onlar kazanmışlardır. Kazandıkları harbi de Almanya, Rusya ve Lehistan ittifakına borçludurlar. Öteki zaferleri ise yalnız 3.000 muntazam Türk askeri tarafından muhafaza olunan Trablus’a yaptıkları saldırıştır. İtalya buraya 60.000 askerle hücum etmiş, sonradan da 60.000 kişi daha sevk etmişti. Biz ise yalnız gizlice bir kaç zabit gönderebilmiştik. Bu 3.000 Türk bir kaç bin arabın yardımıyla İtalyanları tam bir yıl oyaladı. Arkasından Balkan Harbi çıkmasaydı kıyamete kadarda oyalardı. Ve vaziyet öyle göstermişti ki kazara Türkiye ile İtalya arasında kara yolu olsa Türk ordusu muhakkak Roma’ya girerdi. Zaten İtalyanlara Trablus’a saldırmak cesaretini veren de karadan hududumuzun olmaması ve donanmamızın yok denecek halde bulunmasıydı.</span></p>
<p><span>Şimdi de gazetelerde okuyoruz: Musolini atıp tutuyormuş. Şarka, Asya’ya genişlemek istiyormuş, filân… Hepimiz biliyoruz ki Musolini efendinin gözü Antalya ve İzmir’dedir. O buraya muhakkak saldıracaktır. Tabiî biz de kendisine lâzım gelen hürmette kusur etmeyeceğiz. Fakat herhalde Musolini efendi umduğunu değil bulduğunu yiyince şaşıracak, afallayıp sersemleyecektir.</span></p>
<p><span>Böyle zamanlarda insanın aklına derhal mazi geliyor ve kafamızda 2’ye karşı 13 rakamı derhal 2’ye karşı 14 oluyor…</span></p>
<p><span>Yukarki listeyi okuyan Türk çocuklarının 108 savaş içinde yalnız 14 mağlûbiyeti görünce göğüsleri iftiharla kabarabilir. Bugün, düşman ne kadar kuvvetli olursa olsun onu kendi vatanımızda yenmeye Türk ordusu kadirdir.</span></p>
<p><span>Evet, bugün tek başına Türk ordusunu yenecek hiç bir ordu yoktur.</span></p>
<p><span><strong> Orhun Dergisi, 1934, Sayı: 6</strong></span></p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Türk Ordusuna Karşı Don Kişotlar</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/turk-ordusuna-karsi-don-kisotlar</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/turk-ordusuna-karsi-don-kisotlar</guid>
<description><![CDATA[ Türk Ordusuna Karşı Don Kişotlar
Daha önce de askerlerinin bulunmasına rağmen, disiplinli ve düzenli Türk Devlet Ordusu, “Tanrıkut Mete” (veya “Motun”) tarafından milâttan önce 209 yılında kuruldu. Buyruk ne kadar sert olursa olsun itaatsizliğin ve hedefi vuramamanın ölümle cezalandırıldığı bu ordu “10”, “100”, “1000”, “10.000” kişilik birliklerden meydana geliyordu. En uzun menzilli ok, en hızlı giden atlar bu orduda idi. […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4934ce2fe.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:44 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Türk, Ordusuna, Karşı, Don, Kişotlar</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/05/Atsiz-Makaleler-1.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/turk-ordusuna-karsi-don-kisotlar.html">Türk Ordusuna Karşı Don Kişotlar</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Hüseyin Nihâl ATSIZ</strong></span></a>
</p><p><span>Daha önce de askerlerinin bulunmasına rağmen, disiplinli ve düzenli Türk Devlet Ordusu, “Tanrıkut Mete” (veya “Motun”) tarafından milâttan önce 209 yılında kuruldu. Buyruk ne kadar sert olursa olsun itaatsizliğin ve hedefi vuramamanın ölümle cezalandırıldığı bu ordu “10”, “100”, “1000”, “10.000” kişilik birliklerden meydana geliyordu. En uzun menzilli ok, en hızlı giden atlar bu orduda idi. Dört beş yaşında koçlara binerek süvariliğe alışan; açlığa, susuzluğa, yorgunluğa dayanıklı ve dört nala giderken geriye de şaşmaz oklar fırlatan çerilerden kurulu bu ordu tarihin bilinen ve bilinmeyen nice meydan savaşları vererek günümüze geldi. Zamanla şartlar değiştiği için atlılıktan yayalığa kaymasına ve öteki değişikliklere rağmen ruh aynı ruh olarak kaldı: Sıra, saygı, gözü peklik, ölümü umursamama…</span></p>
<p><span>Aşağı yukarı 3000 yıllık tarihimizde “ordu millet” olarak yaşamanın verdiği alışkanlıkla “Türklük” bir askerî kavram haline geldi. Aralıksız savaşlar, az nüfusla çok iş görmenin gerektirdiği tedbirler, askerî disiplinden sonra büyük bir sosyal disiplin doğurdu.</span></p>
<p><span>Disiplin, medeniyetin ana şartıdır. İnsanların hayvanlıktan sıyrılması, hak mefhumunun teşekkülü, gerçek hürriyetin çekirdeğidir. Bu yüzdendir ki Türk Ordusu bazı güç anlarda ana görevinden taşarak bozulan düzeni sağlamak zorunda kalmıştır.</span></p>
<p><span>12 Mart Muhtırası bunlardan biridir. Bunda ordunun ne kadar haklı olduğu, serserilerin inlerinde yapılan aramalarla ortaya çıkmaktadır. Silâhlar ve patlayıcı maddelerden başka subay elbiseleri, teksir makineleri, alıcı verici telsizler, Doğunun 15 evlik Kürt köylerinde saklanmış son sistem Çekoslovak silâhları vesaire, vesaire..</span></p>
<p><span>Türkiye’de sol denen fikir, Batı da olduğu gibi sosyal adalete yönelmiş bir sistem değil, düpedüz vatan hainliği haline gelmiştir. Okullarda bir takım Yahudi, Çinli, Moskof ve Güney Amerikalı katillerin resimleri; derslerde Bir Numaralı Vatan Haini Nâzım Hikmet dahil, ne kadar solcu varsa onlara dair dersler ve hattâ vazifeler, satılmış gazetelerde hükümeti tenkit bahanesiyle milliyetçiliğe saldırmalar, “halka dönük üniversite” hezeyanıyla üniversitede Kürtçe okunmasını isteyecek kadar hayâsızlıklar, ölmüş bir Kürtçü için saygı duruşu yapmak gibi utanmazlıklar, Türk bayrağının lâğıma atıldığı “Köy Enstitüsü” adlı akrep yuvalarının ihyasını istemek gibi yüzsüzlükler alıp yürürken ve İstanbul Sıkı Yönetim Komutanlığının bir bildirisinden öğrendiğimize göre bazı askerî şahıslar da tutuklanmışken, yani vatan hainleri orduya da bulaşmaya başlamışken Ordudan zaten başka bir davranış beklenemezdi.</span></p>
<p><span>11 ildeki Sıkı Yönetim Komutanlarının bildirilerini okurken bu askerlerin memleket kavrayışı ile eski İçişleri Bakanı Menteşeoğlu’nun kavrayışsızlığını ölçüştürmek acı bir ibret manzarası gösteriyor. Komutanlar sert, fakat nazik, ölçülü ve vakarlı konuşurken akla ister istemez Menteşeoğlu’nun tesadüfen yakalanan bir Don Kişot için: “Torbanın ağzını açtık, çıkarken kapatıp yakaladık” gibi gülünç laflar etmesi ve haydutla yan yana resim çektirmeye tenezzül etmesi geliyor.</span></p>
<p><span>Şimdi öğreniyoruz, hükümet torba açıp kapamakla meşgulken kendilerine halk ordusu, devrimci, dev genç gibi şatafatlı isimler takan Don Kişotlar dağlara çıkıp isyan bayrağını açmakla bu devleti yıkacaklarını, Doğuda bağımsız bir Kürt devleti kuracaklarını umuyorlar, bu hususta vatan hainlerinden kurulu bir partinin desteğini görüyorlarmış.</span></p>
<p><span>Sarhoş keçinin dövüşmek için dağa çıkıp kurt araması gibi banka soyup adam kaçırmakla kendilerini dev aynasında görmeye başlayan Don Kişotlar da çaldıkları silâhlarla dağlarda Türk ordusunu yenmeyi tasarlıyor, bu konuda Amerikalıların Viyetnamdaki başarısızlığından cesaretleniyorlarmış.</span></p>
<p><span>Amerikan ordusu Türk ordusuyla ölçüştürülemez. Amerika’nın malik olduğu silâh üstünlüğü ve asker sayısıyla Türk ordusu orada bulunsaydı Vietnam’ı birkaç ayda hallaç pamuğu gibi atardı. Bu sözümüzün delili şu:</span></p>
<p><span>1925 kışında Şeyh Sait isyanı olduğu zaman Türkiye 12 yıllık savaştan çıkıp İmparatorluğunu kaybetmiş, yorgun, parasız, yolsuz, uzmansız bir devletti. Lozan Barışı yapılalı üç yıl olmuştu. Devlet piyade ve süvariyle biraz topçudan kurulu bir orduya malik, tanksız, beş on eski uçağı olan, henüz yerleşmemiş bir cumhuriyetti. Musul meselesinde bize güçlük çıkarmak için İngiliz kışkırtmasıyla başlayan Şeyh Sait isyanında devletin silâh üstünlüğü birkaç uçağı ile makineli tüfeklerinde idi. Kışın o dağlık bölgelerde, o zaman hepsi koşulu olan toplar işe yaramıyordu.</span></p>
<p><span>İsyan 13 Şubat 1925’te başladı. Palu, Hani, Genç, Varto, Silvan vesaire asilere katıldı. 30-40 bin kişilik bir kuvvet oldular. Türk ordusu, hazırlıklarını 1 Nisanda tamamlayarak taarruza geçti. 15 Nisanda Şeyh Sait’in yakalanmasıyla isyan söndürüldü.</span></p>
<p><span>O zaman, aşağı yukarı eşit silâhlarla yapılan büyük çaptaki isyan bu kadar hızla bastırıldıktan sonra bugün sert bir hava gücü ve kuvvetli topçusu olan Türk Ordusu mu Don Kişotlar karşısında âciz kalacak? Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nin kalın duvarları arkasında saklanarak jandarma ile bir-kaç saat tüfek ve tabanca atışından sonra komutanın “havan ateşi açacağım” demesi üzerine ödleri patlayıp teslim olan kabadayılar mı Türk Ordusuyla çarpışacak? El yumruğu yemeyen kendi yumruğunu bozdoğan sanır. “Faşist ordu” diye bağıran, “Karşımıza polis yerine asker de çıksa vuruşuruz” diyen yalancı kahramanlar nerde? Karşılarındakinin torbacı Menteşeoğlu olmadığını görünce şimdi süt dökmüş kediler gibi teslim oluyorlar. Çünkü Don Kişotların kahramanlığı değirmenin kanadına çarpıncaya kadardır.</span></p>
<p><span>Bu arada Sıkı Yönetim bildirilerinden öğrendiğimize göre bir Basın Heyeti, komutanlığa giderek tutuklu gazeteciler için merhamet dilenmiş, fikir suçundan söz etmiş, 1972’de Dünya Basın Kongresinin İstanbul’da toplanacağını ileri sürerek Sıkı Yönetimin erken bitirilmesini istirham etmiş.</span></p>
<p><span>Açıklanmadığına göre bu basın heyetinin kimlerden kurulu olduğunu bilmiyoruz. Fakat şunu sormak istiyoruz: Vaktiyle basın kışkırtıcılık yaparken, milleti bölmeye çalışırken, ahlâk düzenini yıkarken, anarşistlere vatanperver gençler diye övgüler yağdırırken akılları neredeydi?</span></p>
<p><span>Suç, fikir suçu olmakla suç olmaktan çıkmaz. Fikrin de, vicdanın da sınırı vardır. Senin fikir suçu dediğin herzevelikler, bak, kaç ailenin ocağına incir dikti. Vatanperver gençler dediğin kimseler yıllarca üniversiteyi işlemez hale koyarak yurdun muhtaç olduğu yüksek tahsil mezunlarının yetişmesine engel oldular. İşlerine geldiği zaman ordu gençlik yan yana gelmediği zaman “Faşist ordu” diye bağırdılar. Devlet kuvvetlerine silâhla karşı koyup teslim oldukları zaman, birkaç saat ayakta tutulup sorguya çekildikleri için rektör mü, dekan mı, ne zırıltıysa, başkanları olan Erdal İnönü, büyük insanî merhametinden dolayı sorguların çabuk bitirilmesini istedi.</span></p>
<p><span>Ve ne acıklı, ne ibret verici olaydır ki jandarmaya karşı koyan 1.000 kişiden ancak 22 tanesi mahkemeye sevk olunup onlar da tahliye olundu.</span></p>
<p><span>O öyle olursa bu da böyle olur. Ordu işe el koyar. Sıkı Yönetim kurulur ve belki de aylarca sürer.</span></p>
<p><span>Sen beynelmilel gazetecilerini git, başka yerde topla. Yabancı gazetecilerin intibaından önce, ahlâk yasasına and içmiş basının Don Kişotlar’la birlikte uçurumun kıyısına kadar sürükledikleri Türkiye’nin selâmeti lâzım.</span></p>
<p><span><strong>Ötüken, 7 Mayıs 1971, Sayı: 5</strong></span></p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Türk Kara Ordusunun Kuruluşu Meselesi</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/turk-kara-ordusunun-kurulusu-meselesi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/turk-kara-ordusunun-kurulusu-meselesi</guid>
<description><![CDATA[ Türk Kara Ordusunun Kuruluşu Meselesi
Bir müddetten beri, Türk Kara Kuvvetleri’nin, yani daha gerçek anlamı ile Türk Ordusu’nun kuruluş tarihinin 1363 olduğu kabul edilerek, belirli günlerde, bu yıl başlangıç sayılmak suretiyle, törenler yapılmaktadır. Türk Ordusunun kuruluş tarihi 1363 olarak kabul edildiği takdirde, önce şu sorunun karşılığını bulmak gerekmektedir: Türk Ordusu o tarihte kuruldu ise, ondan önceki büyük savaşlar, çok büyük […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4933a8ca2.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:44 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Türk, Kara, Ordusunun, Kuruluşu, Meselesi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/08/Atsiz-Turk-Tarihi.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/turk-kara-ordusunun-kurulusu-meselesi.html">Türk Kara Ordusunun Kuruluşu Meselesi</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Hüseyin Nihâl ATSIZ</strong></span></a>
</p><p><span>Bir müddetten beri, Türk Kara Kuvvetleri’nin, yani daha gerçek anlamı ile Türk Ordusu’nun kuruluş tarihinin 1363 olduğu kabul edilerek, belirli günlerde, bu yıl başlangıç sayılmak suretiyle, törenler yapılmaktadır. Türk Ordusunun kuruluş tarihi 1363 olarak kabul edildiği takdirde, önce şu sorunun karşılığını bulmak gerekmektedir:</span></p>
<p><span>Türk Ordusu o tarihte kuruldu ise, ondan önceki büyük savaşlar, çok büyük stratejik hareketler ve taktik vuruşmalar kimin tarafından yapılmıştı? Bu hareketleri yapanlar ve büyük imha savaşlarını kazananlar Türk orduları değil mi idi? Meselâ; 1071 Malazgirt Savaşı’nı Türk Ordusu değil de, çeteler mi yapıp kazanmıştı? Yahut bu ordu Türk Devleti tarafından para ile tutulmuş yabancı askerler tarafından mı kurulmuştu? Bunun gibi, 1040’ta Dendanekan Savaşı’nı, 1048 Pasinler Savaşı’nı; I. Kılıç Arslan, I. Mesud, II. Kılıç Arslan’ın Haçlılarla yaptığı büyük meydan savaşlarını yapanlar Türk Orduları değil mi idi?</span></p>
<p><span>Türk Ordusu’nu 1363’te kurulmuş saymak, millî gururu inciten bir davranıştır. Çünkü 1363’te kurulan Türk Kara Ordusu değil, devşirmelerden meydana gelen bir iki muhafız bölüğüdür. Osmanlı Hanedanı zamanındaki büyük askerî hareketlerde bunların rolü cirimleri kadar olmuş, asıl savaşı tımarlılar, yani eskiden beri mevcut olan ordu yapmıştır.</span></p>
<p><span>1363’te kurulmuş ordu ile, yeni bir ordu düzeninden bahsedilmek isteniyorsa, yine yanlıştır. Çünkü bu ordu XIX. Yüzyılda bizzat devlet tarafından kaldırılarak yenisi kurulmuş, hattâ Balkan Savaşı’ndan sonra Almanya’dan getirilen öğretmenlere ve yeni teşkilâtla ordu, yeni baştan düzenlenmiştir. Değişme burada da bitmemiştir. Şimdiki ordumuzun eğitim, kuruluş, taktik, kıyafet, hattâ yürüyüş ve adım atış bakımından, Millî Mücadele’yi yapan orduya benzer tarafı kalmış mıdır?</span></p>
<p><span>Böyle olduğu halde, bunlara, nasıl aynı ordunun türlü çağlardaki kademeleri diye bakıyorsak, 1363’ten önceki zamanların ordusuna da öyle bakmak gerekir ve gerçek de budur.</span></p>
<p><span>Milâttan önce 220’den beri tarihî belgelerle bilinen ve tarihte birinci sınıf asker diye tanınan bir millet, 16 yüzyıl ordusu olmadan yaşayacak, sonra ancak 1363’te aklına gelerek bir kara ordusu kuracak, bu ordu da yeryüzünde Türk kalmamış gibi, hep yabancılardan meydana getirilecek.</span></p>
<p><span>Doğrusu söylenecek söz bulamıyorum.</span></p>
<p><span>Bu hüküm, yurtta millî kültür yoksulluğunun derecesini gösteriyor. Halbuki, millî şuurun ancak milli kültürle ayakta tutulacağı, artık dünyanın yuvarlaklığı kabilinden bir gerçektir. Millî kültürün kaynağı ise okullardır, bazı derslerdir. Bu derslerin başında Türk dili ve Türk tarihi gelir. Millî Eğitim Bakanlığı, ilk okulların ikinci sınıfından başlayıp lisenin son sınıfını kadar sistemli bir Türk tarihi dersi okutsa, çok yerinde bir harekette bulunmuş olurdu. Başka milletlerin aydınlarındaki kendi tarihlerini biliş, itiraf etmek gerekir ki, her türlü takdirin üstündedir. Bizim aydınlarımızın da o hale gelebilmesi, ancak, ders programlarının yeniden ayarlanması ile mümkün olabilir. Kısacası, ilk ve orta öğretim, bir yandan millî şuur, bir yandan da atom çağı gereklerine göre ayarlanmalıdır.</span></p>
<p><span>Lise öğreniminde tarihini iyi öğrenecek bir Türk; Atila’nın, Kül Tegin’in, Çağrı Beğ’in seferlerini; Çengiz Han’ın genç komutanı Cebe’nin Doğu Avrupa’ya olan harika yürüyüşünü ve bu komutanların eşsiz disiplinini de iyi bilecektir.</span></p>
<p><span>O halde, Türk Ordusu ne zaman kuruldu?</span></p>
<p><span>Bugünkü tarih bilgimize göre, ilk teşkilâtlı Türk Ordusu, Milâttan önce 209’da Tanrıkut Mete (=Motun) tarafından kurulmuş, verilen buyruğa kayıtsız-şartsız itaat esas kabul edilmiştir. Ordu 10, 100, 1000 kişilik birliklere ayrılmıştır. Mete de, uzak menzili bir yay icat etmiş, bu müthiş ordu sayesinde Korâ’dan Hazar’a kadar olan bölgeyi tek devlet halinde birleştirerek Türk milletinin yaratıcısı olmuştur.</span></p>
<p><span>Bundan sonraki bütün ordularımız Tanrıkut Ordusunun devamıdır. Zaman zaman değişiklikler ve düzeltmeler yapılmış, fakat ruh ve temel aynı kalmıştır.</span></p>
<p><span>Bu sebeple 1363 yılı Türk Kara Kuvvetleri’nin, yani Türk Ordusu’nun kuruluş tarihi olamaz. Bu tarihî gerçeği kabul etmeye mecburuz.</span></p>
<p><span><strong>Ötüken, 1973, Sayı: 4</strong></span></p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Türk Kara Ordusu Ne Zaman Kuruldu</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/turk-kara-ordusu-ne-zaman-kuruldu</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/turk-kara-ordusu-ne-zaman-kuruldu</guid>
<description><![CDATA[ Türk Kara Ordusu Ne Zaman Kuruldu
Kara Kuvvetleri Komutanı radyoda yaptığı konuşma ile Türk Kara Kuvvetlerinin 600. kuruluş yılını kutladığı gibi daha yüksek kademedeki kimseler arasında da aynı konu üzerinde tebrikleşmeler oldu. Bu hesaba göre Türk Kara Kuvvetleri, yani daha gerçek anlamı ile Türk Ordusu 1363’te kurulmuş oluyor. Bu demeç ve mesajlarla kendimizi bilmek bakımından ne kadar büyük gaflet içinde bulunduğumuz […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c493259bc1.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:44 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Türk, Kara, Ordusu, Zaman, Kuruldu</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2009/08/Atsiz-Turk-Tarihi.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/turk-kara-ordusu-ne-zaman-kuruldu.html">Türk Kara Ordusu Ne Zaman Kuruldu</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Hüseyin Nihâl ATSIZ</strong></span></a>
</p><p><span>Kara Kuvvetleri Komutanı radyoda yaptığı konuşma ile Türk Kara Kuvvetlerinin 600. kuruluş yılını kutladığı gibi daha yüksek kademedeki kimseler arasında da aynı konu üzerinde tebrikleşmeler oldu.</span></p>
<p><span>Bu hesaba göre Türk Kara Kuvvetleri, yani daha gerçek anlamı ile Türk Ordusu 1363’te kurulmuş oluyor.</span></p>
<p><span>Bu demeç ve mesajlarla kendimizi bilmek bakımından ne kadar büyük gaflet içinde bulunduğumuz bir daha ortaya çıkmış oldu.</span></p>
<p><span>600. yıl dönümünü kutlayan yüksek mevki sahiplerine şunu sormak gerekiyor:</span></p>
<p><span>Türk Kara Kuvvetleri 1363’te kurulduğuna göre ondan önceki büyük savaşlar, çok büyük stratejik hareketler ve taktik vuruşmalar kimin tarafından yapılmıştı?</span></p>
<p><span>Bu hareketleri yapanlar ve büyük imha meydan savaşlarını kazananlar Türk Ordusu değil miydi? Meselâ ikide bir tekrarladığımız 1071 Malazgirt zaferini Türk Ordusu değil de, gayrı muntazam çeteler mi yapıp kazandı? Yahut bu ordu Türk hükümeti tarafından ücretle tutulmuş yabancı askerler tarafından mı kurulmuştu?</span></p>
<p><span>Bunu gibi 1040 Dendânekan savaşını, 1048 Pasinler savaşını; Birinci Kılıç Arslan, Birinci Mesud, İkinci Kılıç Arslan’ın Haçlılarla yaptığı büyük meydan savaşlarını yapanlar ordu değil miydi?</span></p>
<p><span>Türk Ordusunu 1363’te kurulmuş saymak millî gururu inciten bir uydurmadır. 1363’te kurulan şey Türk Kara Ordusu değil, devşirmelerden mürekkep bir iki muhafız bölüğüdür. Osmanlı Hanedanı zamanındaki büyük askerî hareketlerde de bunların rolü cirimleri kadar olmuş, asıl savaşı tımarlılar, yani eskiden beri mevcut olan ordu yapmıştır.</span></p>
<p><span>1363’te kurulmuş ordu ile yeni bir ordu düzeninden bahsedilmek isteniyorsa, yine yanlıştır. Çünkü bu ordu On Dokuzuncu Yüzyılda bizzat devlet tarafından kaldırılarak yenisi kurulmuş, hattâ Balkan savaşından sonra Almanya’dan getirilen öğretmenlerle ve yeni teşkilâtla ordu yeni baştan düzenlenmiştir. Değişme burada da bitmemiştir. Şimdiki ordumuzun eğitim, kuruluş, taktik, kıyafet, hatta yürüyüş ve adım atış bakımından Kurtuluş Savaşı’nı yapan orduya benzer tarafı kalmış mıdır?</span></p>
<p><span>Böyle olduğu halde bunlara nasıl aynı ordunun türlü çağlardaki kademeleri diye bakıyorsak, 1363’ten önceki zamanların ordusuna da öyle bakmak icap eder ve gerçek de budur.</span></p>
<p><span>Milâttan önce 220’den beri tarihi, tarihî belgelerle bilinen ve tarihte daima birinci sınıf asker diye tanınan bir millet 16 asır ordusu olmadan yaşayacak, sonra ancak 1363’te aklına gelerek bir kara ordusu kuracak, bu ordu da yer yüzünde Türk kalmamış gibi hep yabancılardan mürekkep bulunacak…</span></p>
<p><span>Doğrusu, söyleyecek söz bulamıyorum…</span></p>
<p><span>Bu olay, memlekette millî kültür yoksulluğunun derecesini gösteriyor. Hele Milli Eğitim Bakanlığının, ortaokul ve lise derslerinde bir değişiklik yapacağının söylendiği, orta okullarda tarih-coğrafya-yurt bilgisi derslerinin sosyal bilgiler adı altında birleştirileceğinin ileri sürüldüğü bu günlerde bizi, millî kültür üzerindeki bazı düşüncelerimizi söylemeye mecbur ediyor.</span></p>
<p><span>Millî şuurun millî kültürle ayakta tutulacağı artık dünyanın yuvarlaklığı kabilinden bir gerçektir. Millî kültürün kaynağı ise okullardaki bazı derslerdir. Bu derslerin başında Türk dili ve Türk tarihi gelir. Milli Eğitim Bakanlığı tarih, coğrafya ve yurt bilgisini birleştirmek yerine müstakil bir Türk tarih dersi ihdas edip bunu ilkokulun ikinci sınıfından lisenin sonuna kadar okuttursa çok yerinde bir harekette bulunmuş olurdu. Başka milletlerin aydınlarındaki kendi tarihlerini biliş her türlü takdirin üstündedir. Bizim aydınlarımızın da o hale gelmesi ancak ders programlarındaki yeni ayarlama ile kabil olacaktır. Kısacası ilk ve orta öğrenim bir yandan millî şuur, bir yandan da atom çağı gereklerine göre düzenlenmelidir.</span></p>
<p><span>Sayın Kara Kuvvetleri Komutanı, lise öğrenimi sırasında iyi bir Türk tarihi dersi görseydi; Çengiz Han’ın genç komutanı Cebe’nin Doğu Avrupa’ya olan harika yürüyüşünü ve bu komutanların eşsiz disiplinli ordularını bilseydi, Türk Kara Kuvvetleri 1363’te kurulmuştur demeyecekti.</span></p>
<p><span>O halde Türk ordusu ne zaman kuruldu? Bugünkü tarih bilgimize göre ilk teşkilâtlı Türk ordusu Milâttan Önce 209’da Tanrıkut Mete (=Motun) tarafından kurulmuş, verilen buyruğa kayıtsız-şartsız itaat şartı kabul ettirilmiştir, ordu 10, 100, 1000 kişilik birliklere ayrılmıştır. Fatih, İstanbul kuşatması sırasında nasıl yeni bir top icat etmişse, Mete de uzak menzilli bir yay icad etmiş, bu müthiş ordu sayesinde Kore’den Hazar’a kadar olan bölgeyi tek devlet halinde birleştirerek Türk milletinin yaratıcısı olmuştur.</span></p>
<p><span>Bundan sonraki bütün ordularımız Tanrıkut ordusunun devamıdır. Zaman zaman değişiklikler ve düzeltmeler yapılmış, fakat ruh ve temel aynı kalmıştır.</span></p>
<p><span>Bu sebeple 1363 yılı Türk Kara Kuvvetlerinin yani Türk Ordusunun kuruluşunun 600’üncü değil, 2172’nci yılıdır.</span></p>
<p><span>Saygılarla arz olunur.</span></p>
<p><span><strong>Orkun, 15 Temmuz 1963, Sayı: 18</strong></span></p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Askerlik Aleyhtarlığı</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/askerlik-aleyhtarligi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/askerlik-aleyhtarligi</guid>
<description><![CDATA[ Askerlik Aleyhtarlığı
Askerlik mesleklerin en şereflisidir. Eğer avukat fertlerin mukaddes haklarını müdafaa eden insan demekse, eğer rençper bizi doyuran bir işçi ise, eğer doktor hastaları iyi eden bir fedakârsa, asker de bir millet için kendi canını feda eden kahraman demektir. Hakkı müdafaa vazifesiyle mükellef olan avukat, çok para aldığı takdirde haksız bir insanı veya yanlış bir davayı […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c49313a154.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:44 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Askerlik, Aleyhtarlığı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2011/04/Atsiz-Makaleler-04.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/askerlik-aleyhtarligi.html">Askerlik Aleyhtarlığı</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i>  <strong>Hüseyin Nihâl ATSIZ </strong></span></a>
</p><p class="Gvdemetni0"><span>Askerlik mesleklerin en şereflisidir.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Eğer avukat fertlerin mukaddes haklarını müdafaa eden insan demekse, eğer rençper bizi doyuran bir işçi ise, eğer doktor hastaları iyi eden bir fedakârsa, asker de bir millet için kendi canını feda eden kahraman demektir.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Hakkı müdafaa vazifesiyle mükellef olan avukat, çok para aldığı takdirde haksız bir insanı veya yanlış bir davayı müdafaa edebilir. Bir doktor kıymetli, fakat parasız bir hastayı bırakıp kıymetsiz fakat paralı olanını tedavi edebilir. Lâkin asker için bu ihtimal yoktur. O kayıtsız şartsız olarak, hiç bir karşılık beklemeden yüksek bir gaye için ölmekle mükelleftir.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Askerlik manen olduğu gibi maddeten de çok yüksek meziyetli insanlar ister. Bu maddî ve manevî meziyetler birkaç yılda kazanılır şeyler değildir. İyi asker olmak için asırlarca terbiye görmüş bir milletin hasletlerine tevarüs etmek iktiza eder. Türkler bunun için birinci sınıf askerdir. Ve Hindenburg bunun için Amerikalıları telmih ederek: “Harp sanatı altı ayda öğrenilemez” demiştir.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Bu böyle iken son zamanlarda moda olan fikirler arasında bir de “askerlik aleyhtarlığı” başladı. Askerliği gayrı insanî, vahşi, mantıksız, lüzumsuz görmek günün işi oldu. Hatta bu moda bazı mühim ve yüksek kimselere de sirayet etti. Münevver gençliği ise yarısından çoğu askerlik düşmanıdır. Onlara göre askerliği körü körüne itaati bir mantıksızlıktır. Onlar bu kayıtsız itaatteki fazileti idrak etmezler. Talimler, yürüyüşler yıpratıcıdır. Halbuki onlar sabaha kadar baloda dans etmekten yorulmazlar. Askerlik gayrı insanîdir. Fakat onlar bu gayrı insanî şey sayesinde bir insan gibi yaşadıklarını düşünmezler.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Gençliğin bir kısmı komünist ruhlu olduğu için askerliğe düşmandır. Onlara göre beşeriyeti birbirine düşüren âmillerden biri de askerlerdir. Binaenaleyh ilk önce ortadan kaldırılacak unsur askerlerdir.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Bir kısmı züppe ve kozmopolittir. Bunlar yalnız zevk ve rahatlarını düşündükleri için askerlikten nefret ederler.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Bir kısmı renksizdir. Renksiz oldukları için askerliğe karşı takındıkları tavır da renksizdir.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Bir kısmı da pasifist, beşeriyetçi veya anarşisttir. Bunun için askerliği istemez. Fakat işin en garibi, gençler arasında askerlik aleyhtarı milliyetperverler de vardır.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>***</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Halbuki hakikatte Türkiye’de imhası vacip olan yegâne unsur münevverlerdir. Bunlar cemiyetin şirazesini bozarlar. Ahlâksızlar ve hırsızlar, rüşvet alanlar bu sınıftan çıkarlar. İltimas bunlar arasında caridir. Muhtelif vesilelerle vatana ihanet eden bunlardır. Bunlar biraz okumuş oldukları için filân feylesofa veya falan âlime, terbiyeciye istinat ederek Türk cemiyeti için zararlı olan yeni bir takım felsefeleri neşretmekten geri durmazlar. Bu menfaatçi münevverler zahirde beşeriyeti veya bir prensibi müdafaa ediyor gibi gözükürler. Hakikatte müdafaa ettikleri kendileri ve kendi menfaatleridir. Dikkat edin: Bir münevver askerlik ve harp aleyhtarı mıdır, muhakkak korkaktır. Komünist midir, muhakkak cepleri boş bir gayrı memnundur. Halbuki bu efendilerin çoğu memnun edildikleri takdirde fikirlerini değiştirebilir ve yeni fikirlerini de eskileri kadar kuvvetle müdafaa edebilirler. Çünkü dünyada birbirine zıt olan bir çok şeyler aynı kuvvetle müdafaa edebilir. Dün eski lisanı ve edebiyatı müdafaa edenlerin bugün açık Türkçe taraftarı olduklarını, dün hilafetçi ve İslamcı olanların bugün milliyetperverliği kimseye vermediklerini, dün padişahçı ve hakancı olanların bugün cumhuriyetçi kesildiklerini ve dünkü mesleklerini ne kadar kuvvetle müdafaa etmişlerse bugünkü mesleklerini de o kadar kuvvetle müdafaa ettiklerini görüyoruz.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Memlekette bu zararlı fikre karşı koyması icap eden insanların da askerlik aleyhinde bulunması ise ayrı bir derttir. Bir zamanlar askerî liseler baştan başa sivil hocalarla idare olunurken orada hoca olan bir zat talebesine: “sizi bu kaba elbiselerden de kurtaracağız. Siz bu elbise ile insanlık haklarından istifade edemez, meselâ Tokatlıyan’a gidip oturamazsınız” demişti. Bu efendi, Tokatlıyan’a gitmeyi bir insanlık telâkki edecek kadar basit düşünüyor ve Tokatlıyan’a gitmenin değil gitmemenin daha doğru olabileceğini idrak edemiyordu.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Halbuki haricî tehlikelere bizim kadar maruz kalmayan memleketlerin askerliği nasıl teşvik ettiklerini hepimiz biliyoruz. Bugün Rusya, Fransa ve Amerika kanunları mucibince bir harp vukuunda devlet, tebaasının bütün mal ve canına tasarruf etmeye salâhiyettardır.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Yani harp olduğu takdirde ve devlet arzu ederse tebaasının parasını, emlâkini alabilecek, yahut harp müddetince ölmemesi icap eden bir şahsa kan verilmek icap ettiği takdirde tebaasından diğer birinin kanını ona nakledebilecektir.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Haydi diyelim ki Rusya bir kapitalist Avrupa birliğinden korkuyor ve Fransa Alman heyulası ile muzdariptir de onun için böyle yapıyor. Ya 120.000.000 nüfusu, İngiltere donanmasına muadil donanması, sonsuz servetiyle Amerika kimden korkuyor? Büyük Okyanus ötesindeki Japonya’dan veya 20.000.000 nüfuslu sükûnetsiz Meksika cumhuriyetinden mi? Görülüyor ki, en emin ve kuvvetli milletler bile, hatta “insaniyet” propagandası uğrunda milyonlar sarf ederken bir yandan da askerliğe şevkle gelenler de bizdekinin aksine olarak, münevverler, darülfünun talebeleri oluyor.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Liselerin her yıl yaptıkları on beşer günlük askerî kamp, haftada üç saat talim yapan darülfünun talim taburu başka milletlerin askerî hazırlıklarına karşı koyabilmek için kâfi değildir. Bütün milletin aynı bir millî-askerî terbiye ile yetişebilmesi için, hiç olmazsa orta ve yüksek tahsil gençliğini maarif vekâletinin elinden alarak Büyük Erkânı Harbiye’nin eline vermek lâzımdır. Maarif vekâleti ilk tahsil gençliği ile, bilhassa köylerle meşgul olmalı, fakat orta ve yüksek mektepler Büyük Erkânı Harbiye’nin elinde olmalıdır.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Büyük Erkânı Harbiye bu işi yapamaz diye düşünmeye hiç lüzum yoktur. Büyük Erkânı Harbiye Türkiye’nin yegâne muntazam işleyen makinesidir. Büyük Erkânı Harbiye bu işi maarif vekâletinden daha iyi yapmaya muktedirdir. Çünkü bugün yalnız, sayısı 100.000’i geçen bir insan kütlesini idare etmekle kalmıyor, birçok askerî liseleri, Harbiye Mektebini, Harp Akademisini, muazzam fabrikaları, yolları da hiç şaşmadan idare ediyor. Büyük Erkânı Harbiye’nin ne muazzam bir makine olduğunu anlamak için yalnız askerî neşriyata bakmak kâfidir. Bugün bir yığın telif eserlerden başka, ecnebi dilinde çıkan eserlerin lâzım olanları da derhal Türkçe’ye tercüme olunarak çok ucuz bir fiyatla zabitlere dağıtılır. Talimnameler dil encümenine örnek olacak güzel bir Türkçe ile yazılmıştır. Istılahlar hemen kâmilen Türkçe’dir. Sivillerin yıllardır bağıra çağıra yapamadıkları temiz ve öz Türkçe’yi ordu hiç gürültüsüz meydana getirmiş, tatbik etmiştir.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Bugün maarif sahasında bize lâzım olan ilmî ve edebî eserlerden, ansiklopedilerden, çocuk terbiyesine ait kitaplardan yüzde kaçı Türkçe’ye tercüme, edilmiştir? Hâlbuki bugün Türk Ordusuna lâzım olan ecnebi eserlerinden yüzde yüzü Türkçe’ye tercüme edilmiştir. Yalnız telif neşriyatı bile büyük bir varlıkken ordu en ufak bir şeyi bile ihmal etmiyor.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Ordu aynı zamanda bir mekteptir de… Efrat kışlaya geldiği zaman ancak yüzde 4 veya 5’i okuma yazma bilir. Bir yıl, nihayet bir buçuk yıl sonra terhis olunurken bu miktar yüzde 10’a çıkmıştır. Halbuki Maarif vekâleti, halk evleri, darülfünundu ise bu muvaffakiyeti günde altı saat talimden sonra kalan zamanda yapıyor ki omuz silkinecek ehemmiyetsiz bir mesele değildir.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Bugün yer yüzünde hiç şüphesiz en muntazam, en örneklik teşekküller, ordulardır. Disiplini çok olan cemiyetler daha verimlidir. Eğer bu disiplinli cemiyette feragat ve fedakârlık da olursa o zaman kuvvet iki misli artar. Bir askerin, kendisinden daha yüksek rütbeli olana itaati. Mantıksız bir kölelik değil, mantıklı bir feragattir. Bir askerin kumandanına verdiği selâm bir remiz, bir paroladır. Bu parolada fedakârlık, digergamlık vardır. Disiplinsiz ve başı boş yaşamak kolaydır. Bunu herkes ve hatta hayvanlar da yapabilir. Fakat kuvvetli bir disiplin içinde birbirine merbut olarak yaşamak için yüksek hasletler ister. Bu hasletler en çok Türk milletinde vardır. Bunun içindir ki bir avuç Türk zaman zaman bütün tarihi doldurmuştur.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Sokaklarda, orduya yeni gelmiş bir askerle bir yıllık bir askere bakınız. Aralarında ne kadar fark bulacaksınız. Bu fark gerek maddî gerek manevî cihetten eski askerin lehindedir.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Sokaklarda Türk zabitlerinin yüzlerine bakınız: İstiklâl harbine ve umumî harbe iştirak edenlerle, harp görmemiş olanlarını ayırmak çok kolaydır. Bunun için zabitlerin yakalarına bakmaya lüzum yoktur. Harp görmüş zabit daha asker, daha vakur, daha yüksek, daha şanlıdır. Bu, yaşın gençliği ve vücudun kuvveti ile elde edilen bir şey değildir. 30 ağustos geçit resminde, Beyazıt’ta, kolordu kumandanının önünden geçen askerlerin en başında olan ak saçlı Türk Paşası bütün Türk zabitlerinden ve çelik tulgalı genç ve dinç Harbiyelilerden daha güzel, daha şanlı ve daha askerce yürüyordu. Bu, insanın gözlerini yaşartacak bir manzara idi. Çünkü askerlik bir ruhtur ve bunun içindir ki selâm veren bir neferin Türk olup olmadığını anlamak, başın çevrilişini ve gözlerin sert bakışını nazarı dikkate alarak pek kolaydır.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>***</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Gençliğin talim ve terbiyesini Büyük Erkânı Harbiye eline almalıdır dedik. Bu, bütün Türkler’i asker yetiştirmek için değil, onlara, her ferde verilmesi kanunlarımızla tasrih edilen askerî terbiyenin, mükemmel bir şekilde verilmesi içindir. Erkânı Harbiye bugün askerden başka doktor, baytar, kimyager, haritacı vesaire yetiştiriyor. Ve bunlar her sahada sivil meslektaşlarından daha mükemmel oluyor.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Memlekette, münevverler arasındaki askerlik aleyhtarlığı zihniyetini kırmak için şiddetli bir mücadeleye girişmek lâzımdır. Bunu da bilhassa hocalardan bekleyeceğiz. Bunlar arasında İstanbul Kız Lisesi sabık felsefe hocası Cemil Sena Beyi hürmet ve takdirle anmak icap eder. Bu muhterem hoca bir dersinde kız talebelerine muaşeret hakkında söz söylerken “herhangi bir yerde bir zabit size dans teklif ederse, yorgun bile olsanız onu reddetmeyeceksiniz; şahsı ne olursa olsun taşıdığı üniformasının şerefi büyüktür. Size belki askerî lise talebelerinden bazılarının yaptığı münasebetsiz hareketleri göstererek fikrinizi askerler aleyhine çelmek isteyeceklerdir. Fakat acaba siviller o münasebetsizliklerin daha büyüğünü yapmıyorlar mı? Onlar asker oldukları için yaptıkları en ufak bir hareket bile göze batıyor ve fazla gözüküyor. Berikiler sivil oldukları için ne yaparlarsa yapsınlar göze batmadan kayboluyor” demiştir. Bu sözler tamamı ile doğrudur, insanların kardeş olduğunu veya olacağını, büyük ve ebedî barışıklık devri geleceğini söyleyenlerin mânâsız propagandalarını ilmî delillerle çürüterek hayat mevcut oldukça kavganın da olacağını anlatmanın ve Türk gençliğini ona göre hazırlamanın zamanı gelmiştir. Aç kaldığı zaman ölmemek için komşusunun elindeki ekmeği almak üzere ona saldıracağı muhakkak olan sulhperverlere, bu saldırışı kendi şahsı için değil, mensup olduğu kütle için yapmanın daha şerefli olduğunu söylemeli ve hakikî sulhperverliğin miskinlik olduğunu anlatmalıdır. Bir devler memleketi olmağa doğru giden dünyada nüfusu az ve tekniği geri olanların ise, yaşamak için herkesten daha dövüşken olması icap ettiğini onların sağırlaşmak isteyen kulaklarına hay kırmalıdır…</span></p>
<p><span><strong> Atsız Mecmuca, Sayı: 17</strong></span></p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Askerî Düşünce ve Siyâsî Düşünce</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/askeri-dusunce-ve-siyasi-dusunce</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/askeri-dusunce-ve-siyasi-dusunce</guid>
<description><![CDATA[ Askerî Düşünce ve Siyâsî Düşünce
Harb zamanında askerî düşüncenin hâkim olması prensibini herkes kabul etmiştir. Bir millet, silâhlı kuvvetleriyle çarpışmaya başlayınca tek gaye ve hedef ordunun kafi neticeyi almasıdır. Ordunun kat’i neticeyi alması için, toplu ve sağlam kalması şarttır. Bu şartın temini için kalelerle vilâyetler terk olunabilir, hatta milletin bir kısmı düşman istilâsı altında kalabilir. Fakat ordu sağlam kaldıkça bütün […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c492f62078.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:44 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Askerî, Düşünce, Siyâsî, Düşünce</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2011/04/Atsiz-Makaleler-04.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/askeri-dusunce-ve-siyasi-dusunce.html">Askerî Düşünce ve Siyâsî Düşünce</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i>  <strong>Hüseyin Nihâl ATSIZ </strong></span></a>
</p><p class="Gvdemetni0"><span>Harb zamanında askerî düşüncenin hâkim olması prensibini herkes kabul etmiştir. Bir millet, silâhlı kuvvetleriyle çarpışmaya başlayınca tek gaye ve hedef ordunun kafi neticeyi almasıdır. Ordunun kat’i neticeyi alması için, toplu ve sağlam kalması şarttır. Bu şartın temini için kalelerle vilâyetler terk olunabilir, hatta milletin bir kısmı düşman istilâsı altında kalabilir. Fakat ordu sağlam kaldıkça bütün kayıplar telâfi olunabilir.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Bir kumandan için, vatan parçalarını düşmana bırakarak çekilmek, milletin bir kısmını düşmanın, bilhassa hunhar bir düşmanın istilâsına bırakarak ricat etmek ciddî bir faciadır. Fakat milleti kurtarmak için de başka çare yoktur. Bazen bir vücudu kurtarmak için doktorlar o vücudun bir parçasını bir daha geri gelmemek şartı ile feda etmekte ne kadar haklı iseler, bir kumandan da milletin tamamını kurtarmak için kaleleri, ülkeleri, milletin bir kısmını, ordunun bir parçasını feda etmekte o kadar haklıdır.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Türk askerlik tarihinde birinci sınıf kumandanların sonuncusu olan Gazi Osman Paşa, büyük askerî meziyetleri yanında merhamet hislerine mağlup olmasaydı kuvvetle muhtemeldi ki Rus çemberini yarıp geçecek ve böylelikle harbin talihi de değişecekti. Yarmayı yaparken yalnız askerî düşünceyle hareket ederek Pilevne’nin sivil halkını Bulgar ve Rus vahşetine terk edebilseydi ordunun yürüyüşünü engelleyen bir ağırlıktan kurtulacak ve Rus çemberini yarabildiği takdirde 1877-1878 savaşının neticesi başka türlü olacaktı.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Bugün dünya yeni yeni kurumlar karşısındadır. Barış içinde harb diyebileceğimiz bir vaziyet vardır. Bu vaziyet, en sonunda harbe dayanacağı için harb halidir. Fakat resmen ve hukuken harb ilân edilmemiş olduğu için barış hak sayılmak isteniyor. Biz bu hususî duruma temas etmek istiyoruz:</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Savaşla barış arasında, üçüncü bir hal olan bu durum hakikatte harb halidir. Bu vaziyet karşısında askerî düşünceyi arkaya atmak çok tehlikelidir.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Zamanımızda, askerî düşünceyi ihmal etmenin cezasını çeken milletler arasında ilk önce Habeşlileri gösterebiliriz: İtalya, bütün dünya ile bozuşmayı göze alarak Eritre ve Somali’ye asker yığmaya başlarken bunun gayesinin Habeşistan’ı istilâ olduğu muhakkaktı. Hiçbir Avrupa devletin de Habeşistan’ı müdafaa etmeyeceği anlaşılmıştı. İşte o zaman Habeşistan’ı kurtaracak veya istilâyı geciktirecek tek çare askerî düşünce ile hareket etmekti. İtalya, yığınak yapmaya başlayınca Habeşliler umumî seferberlik yapacaklar basit teşkilâtlı ordularına göre pek çabuk bitirecekleri bu seferberlikle aşağı yukarı yarım milyona yakın muharip elde edeceklerdi. İtalyan silâhları çok üstün olmakla beraber Habeşliler de sayı ve cesaret üstünlükleriyle iklim şartlarına dayanarak yığınağın başlangıcında kendilerine göre pek zayıf olan İtalyan tümenlerini imhaya veya sahile atmaya çalışacaklardı. İngiliz ve Fransızlardan kendi kullanabilecekleri silâhları tedarik etmeleri kabildi.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Bundan başka Vehip Paşa gibi tecrübeli ve İtalyan generallerinden üstün bir asker de Habeş ordusunun aşağı yukarı kurmay başkanlığında bulunuyordu. Habeşlilerin ilk muvaffakiyetleri onlara mutlaka Avrupa’nın maddî yardımını ve manevî müzaheretini sağlayacaktı. Evvelce İtalyanları yenmiş olan Habeşliler, İtalyanlara karşı şevkle çarpışacaklardı.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Fakat Negüs, askerî düşünceyle hareket etmedi. Siyasî düşünceye saplandı. Barış taleplerinde bulundu. Umumî seferberlik yapmadı. Hatta İtalyanları kızdırmamak ve kışkırtmamak gibi bir fikirle kendi askerlerini hudutlardan çok gerilere çekti. Bütün bu hareketler fahiş hatâ idi. Onun fedakârlıkları İtalyanları kararlarından vazgeçirmedi. Bilâkis hazırlanmaları için bol bol zaman kazandırdı. Sonra da istilâ işi başarıldı.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>İkinci Cihan Harbinde İngilizlerin Dönkerk ricatleri askerî düşüncenin muvaffak olmuş bir neticesidir. Herkes bu hareketi bir bozgun diye görmekte ve bilmektedir. Hakikatte ise Alman mağlubiyetini bu ricat hazırlamıştır denebilir. İngiliz ordusu önce müttefiklerini, sonra kendi mevcudunun beşte birini, en sonra da bütün silâhlarını terk ederek İngiltere’ye çekilmekle şu neticeleri temin etmiştir: Almanlar İngiltere’nin istilâsına girişememiş; İngiltere, İngiliz ve Amerikan ordularının üssü olmuş ve Fransa’ya yapılan sıçrama bu suretle sağlanmıştır.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Yine İkinci Cihan Harbinde Almanların Ruslara saldırması askerî düşüncenin en enerjik örneklerinden biridir. Gazetelerde, radyolarda vesair propaganda neşriyatında Almanların bu hareketi maksatsız bir hareket, saldırmak için saldırganlık diye gösterilmiştir. Bu, işin zahirî tarafıdır. Hakikatte ise Almanlar, kendilerine taarruz etmek için yığınak yapan Ruslardan daha çabuk davranarak onların plânlarını da, ordularını da darmadağınık etmiştir. O yılın korkunç kışı Rusları Almanların elinden kurtarmasaydı bu saldırış kat’î neticeli bir taarruz olacaktı.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Şimdi de Kore harbi üzerinde askerî düşünce ile siyasî düşünce çarpışmaktadır. Mac Arthur askerî düşünceyi temsil ediyor ve düşmanı yenmek için onun köküne, kaynağına vurmak fikrini ileri sürüyordu. Truman siyasî düşüncenin tesirinde kaldı. îhtilâtlardan korktu. .</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Halbuki onun korktuğu ihtilât bilfiil olmuştur: Çin ve Rus asker ve malzemeler israf ederek harbin içindedir. Onların resmen ve hukuken harbe müdahaleleri bugünkü vaziyeti büyük mikyasta değiştirmeyecektir. O halde ne yapmak lâzımdır? Burada siyasî ve askerî düşüncelerin bir işbirliği icab etmektedir: Siyasî düşünce Koraya iştirak edecek Birleşmiş Milletlerin sayısını ve asker miktarını çoğaltmaya çalışmalı, askerî düşünce harbi Mançurya’ya ve havadan Çin sanayi ve askerî merkezlerine kadar götürerek düşmanı yıpratmaya uğraşmalıdır.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Bu yapılmadığı takdirde ve şimdiki mahdut kuvvetlerle Kora Yarımadasında yüksek idareden mahrum ileri geri hareketler devam ettikçe, düşmanın sonsuz isyan kaynakları sayesinde harb uzayıp gider ve soysuzlaşır.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span><strong>Selim PUSAT</strong></span></p>
<p><span><strong> Orkun, 1951, Sayı: 37</strong></span></p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Bir Çanakkale Şehidi ve Mektubunun Başına Gelenler</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/bir-canakkale-sehidi-ve-mektubunun-basina-gelenler</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/bir-canakkale-sehidi-ve-mektubunun-basina-gelenler</guid>
<description><![CDATA[ Bir Çanakkale Şehidi ve Mektubunun Başına Gelenler
Türk ve dünya tarihini, sonuçları bakımından derinden etkilemiş olan Çanakka­le Savaşlarında[1] şehit olmuş on binlerce askerimizden birisi de, Mustafa Kemal’in komutasındaki 19. Tümen’e bağlı 57. Alay 2. Tabur 6. Bölük ihtiyat zabit namzetlerinden, Konya vilayetinin Niğde sancağı Andirlos (daha sonra Andulus ve Hacı Abdullah) köyünden[2] İbrahim Ethem’dir. İbrahim Ethem, daha ziyade, şehadetinden kısa bir süre […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c492e3337e.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:44 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Bir, Çanakkale, Şehidi, Mektubunun, Başına, Gelenler</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/11/Canakkale-Savaslari.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/bir-canakkale-sehidi-ve-mektubunun-basina-gelenler.html">Bir Çanakkale Şehidi ve Mektubunun Başına Gelenler</a></p>
<p><span><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yard. Doç. Dr. Mustafa ARIKAN</strong></span></a></span></p>
<p><span>Türk ve dünya tarihini, sonuçları bakımından derinden etkilemiş olan Çanakka­le Savaşlarında<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>1</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong> şehit olmuş on binlerce askerimizden birisi de, Mustafa Kemal’in komutasındaki 19. Tümen’e bağlı 57. Alay 2. Tabur 6. Bölük ihtiyat zabit namzetlerinden, Konya vilayetinin Niğde sancağı Andirlos (daha sonra Andulus ve Hacı Abdullah) köyünden<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>2</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong> İbrahim Ethem’dir.</span></p>
<p><span>İbrahim Ethem, daha ziyade, şehadetinden kısa bir süre önce Bigalı’dan annesi­ne hitaben yazdığı, askerlik hayatının ilk ve son mektubu ile tanınmaktadır. Çanakkale Ruhu’nu yansıtan en güzel metinlerden birisi kabul edilebilecek mektup, literatüre şehidin yeğeni Ethem Ruhi Üngör<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>3</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong> tarafından kazandırılmıştır. Bu mektup, Çanakka­le üzerine yazılmış birçok kitapta, internet sayfalarında yer almaktadır. Bazı şairleri­mize<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>4</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong> ve romancılarımıza<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>5</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong> ilham kaynağı olmuş, TV filmi olarak senaryolaştırılmıştır.<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>6</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong> Çanakkale’deki müzelerde sergilenmekte ve 57. Alay Şehitliği’ne resmedilmiş bulun­maktadır. Ayrıca Cephede Bir Muallim Şehit Ethem adlı müstakil bir kitabın da<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>7</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong> konusu­nu teşkil etmiştir. Hemşerileri doğduğu kasabanın sağlık ocağına onun adını vermişler, belediye bahçesine de bir anıtını yaptırmışlardır.</span></p>
<p><span>Son yıllarda Çanakkale Savaşı’na artan ilgiye paralel olarak, yayınlarda da oldukça artış görülmektedir. Maalesef, çoğu popüler nitelikteki bu yayınlar Google’dan derlenip, kopyala-yapıştır mantığıyla hazırlanmaktadır. Bu neden­le de, yayınların çoğu bilinen yanlışları tekrar etmekte ve bu yanlışlar bir müd­det sonra birer gerçek olarak algılanmaktadır. Bu yayınların büyük kısmı menkı­belerden, efsanelerden, gerçekliği tartışmalı hikâyelerden oluşmaktadır.<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>8</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong> Ayrı­ca bu yayınların bazılarının yazarları, metinler üzerinde dilediğince tasarrufta bulunmakta, yayınlanan metnin orijinal hali ortadan kalkmakta, bu durum da, gerçeği tahrip ve tahrif etmektedir. Bu tahrifat, bazen, dikkat ve metodoloji bilgi eksikliğinden kaynaklandığı gibi, bazen de ideolojik denilebilecek bir ta­vırdan ileri gelmektedir.</span></p>
<p><span>Bugüne kadar, Ethem’den ve mektubundan bahsedilen bütün yayınlarda, ciddî bir tahlil ve inceleme çabasına rastlamak mümkün değildir. Kaynaklar, neredeyse, hiçbir tenkide tabi tutulmamıştır. Edebî üslubu, muhtevasının zen­ginliği dolayısıyla mektuptan vazgeçilememekte; ama yazarlar, nasıl işlerine geliyorsa öyle bir metin neşri ile mektubu ele almaktadırlar. Henüz, şehidi doğ­ru bilgilerle tanıtan ve mektubun bütününü akademik usullere göre değerlen­diren bir yayın da mevcut değildir.</span></p>
<p><span>Bu çalışma, Şehit Ethem ve mektubu hakkında yapılan yayınlardaki yan­lışlara dikkat çekmek, bu bilgi yanlışlarını düzeltmek ve özellikle popüler ta­rih çalışmalarında karşımıza çıkan, bilgi ve belgeleri tahrif etmek noktasındaki keyfiliğe vurgu yapmak maksadını taşımaktadır.</span></p>
<p><span><strong>Şehit Ethem’in Biyografisini Doğru Yazmak</strong></span></p>
<p><span><strong>Şehit Ethem’in Kimliği</strong></span></p>
<p><span>Şevket İstanbul’da Darüşşafaka’da okumaktadır. Hilmi ise henüz on yaşında­dır. Literatürde Çanakkale şehidi olarak geçtiği ilk yer olan Harp Mecmuası’nda ismi Ethem olarak verilmiştir.<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>9</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong> Genellikle isminin Hasan Ethem olarak bilinme­si ve yayınlarda böyle yer almasının sebebi; kendisinin, mektubunun sonuna ismini bu şekilde yazmasından<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>10</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong> kaynaklanmaktadır. Yeğeni Ethem Ruhi Bey, bu durumu; “O sırada hayatta olmayan babasının adına isminde yer vererek annesinin gönlünü hoşnut etmek istemiş” olmakla izah etmektedir.<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>11</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong> Son nüfus kaydı bilgi­lerine göre, Ethem 1308/1892 doğumludur.<strong><sup> [</sup></strong><strong><sup>12</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong> Ama literatürde yer alan bütün bilgiler, onun 25 yaşında şehit olduğuna ve 29.02.1890 tarihinde doğduğuna işaret etmektedir. Ethem Ruhi Bey tarafından hazırlanmış şecerede de bu ta­rih yer almaktadır. Yaygın olarak kullanılan bu tarihin de yanlışlığı ortadadır. 1890 yılında Şubat ayının 29 gün çekmesi mümkün değildir. Şecere altına dü­şülen nottan anlaşıldığına göre; Süllüoğlu İbrahim Ağa (ö.1881) oğlu Hasan Fehmi’yi İstanbul’a getirerek Cedit Mehmet Efendi Medresesi’ne kaydettirmiştir. Ethem’in babası olan Hasan Fehmi Beyazıt Rüştiyesi’nde Sarf-Nahiv ho­calığı yapmıştır. Hasan Fehmi Efendi, Ethem sekiz-on yaşlarında iken ailesini İstanbul’a taşımış ve Sultanahmet semtine yerleşmiştir. Ethem’in çocukluk ve gençlik yılları Sultanahmet ve Beyazıt semtlerinde geçmiştir. İlk ve orta tahsili­ne ait herhangi bir bilgi sahibi değiliz.<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>13</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong> 1913-1914 yıllarında Beyazıt Numune Mektebi muallimi ve Darülfünun Hukuk Mektebi ikinci sınıf talebesi iken gö­nüllü olarak askere gittiğini ve Çanakkale muharebelerine katıldığını bilmekteyiz.</span></p>
<p><span>Ethem’i öğretmenlik yıllarından tanıyan İsmail Hakkı (Baltacıoğlu) Bey, onun fizikî portresi ve öğretmenlik hakkındaki düşüncelerini şu satırlarla veri­yor: “1912 de Beyazıt Numune Mektebinde muallimdi. Kendisini orada tanıdım. 22 yaşla­rında, orta boylu, hafif kara sakallı, yağız çehreli, çok sevimli bir insandı. Bütün hayatında yalnız bir şey düşünüyordu; çocukları iyi yetiştirmek… Ethem’in bütün hayatında aradığı ve yapmaya çalıştığı bu idi.”<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>14</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong> İsmail Hakkı Bey devamla; Ethem’in, kendisi ile sık sık görüştüğünü, öğretmenlik mesleğinde muvaffak olmak için hocalık aşkıyla yandığını, hep çocuklara iyilik etmek için çalıştığını, okul müdürünün onun hayatını anlatırken herkesin hürmet duyup, hayret gösterdiğini ifade ediyor.<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>15</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong></span></p>
<p><span><strong>Ethem’in Şehadet Tarihi</strong></span></p>
<p><span>Şehit İbrahim Ethem hakkındaki en yaygın kaynak; 1970’li yıllardan beri bastı­rılan ve dağıtılan, ön sayfasında Harp Mecmuası’ndan alınma resmi ve resim ya­nında açıklama yazısı, iç sayfalarda mektup metni ve son sayfada Ethem Ruhi Bey tarafından hazırlandığı anlaşılan Şehit Ethem, ailesi ve mektubun nereler­de yayınlandığına dair bilgiler bulunan dört sayfalık bir broşürdür. Ethem Ruhi Üngör Özel Arşivi’nden temin edilen bu broşürlerden birisi 1984 yılında Türkpetrol Vakfı tarafından İstanbul’da basılmıştır. Broşür arka sayfa bilgilerinde “Bu mektup ayrıca; binlerce nüsha basılıp 1970-1985 yılları arasında Çanakkale Savaşları 1915 Harp Hatıraları Koleksiyonu Müzesi’nce ziyaretçilere sunulmuştur. (Aynı mektup baskısı, bazı edebiyat ve tarih öğretmenlerince ayrıca bastırılarak öğrencilere dağıtılmıştır.)” notu yer almaktadır.<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>16</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong> Birçok kaynak bu broşürdeki bilgilerden yararlanmıştır. Bu broşürlerin arka sayfa notlarının ilkinde şehidin doğum ve ölüm tarihleri verilmektedir. Doğum tarihi 29.2.1890, şehadet tarihi ise 19 Nisan 1915 olarak belirtilmiştir. Şehadet tarihindeki bu yanlışlık birçok kaynağa buradan intikal etmiştir.<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>17</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong> Bu durum, bazı kaynaklarda yer alan “Bu mektubu yazdıktan iki gün sonra şehit olmuştur.” şeklindeki yanlış tespitin de sebebidir.<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>18</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong></span></p>
<p><span>Şehadet tarihini 6 Nisan 1915 olarak veren kaynaklara da rastlamaktayız.<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>19</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong></span></p>
<p><span>Fatih Nüfus Müdürlüğü’nün verdiği kayıtta, ölüm tarihi 22.04.1331 olarak gösterilmiştir. Bu tarih, Konya Meram Nüfus Müdürlüğü’nden temin edilen Nüfus Kayıt Örneği’nde 05.05.1915 olarak miladî tarihe çevrilmiştir.</span></p>
<p><span>Harp Mecmuası’nda Ethem’in 6 Mayıs 1331, yani 19 Mayıs 1915’te şehit ol­duğu belirtildiğine göre; acaba bu tarihlerden hangisi doğru kabul edilmeli­dir? Bu sorunun cevabı, mevcut bilgiler ışığında, kendisi ile aynı tarihlerde Çanakkale’de Kumkale cephesinde Fransızlara karşı savaşmakta olan kardeşi İhtiyat Zabit Namzedi Ahmet Halit Bey’in günlüğüne bakılarak verilebilir. Sa­vaştan sonraki yıllarda kaleme alındığı belli olan günlükte Ahmet Halit Bey; “17 Nisan 1331/1915 Mezarlık içinde iken ağabeyimin tabur kumandanından Hayat-mematı sorulan İhtiyat Zabit Namizedi Ethem Şehit düştü.’ diye yazılı teli aldım.” notunu düşmektedir.<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>20</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong> Aynı günlüğün takip eden satırlarında “6 Mayıs 1331/1915 Harp Mecmuası (No. 22, s. 351) şehitler kısmında ağabeyim Ethem’in fotoğrafı altına: Kolordu 3, Alay 57, Tabur 2, Bölük 6 İhtiyat Zabit Namizedi Ethem Efendi 6 Mayıs 1331’de şehit oldu yazılı. Ben ise 17 Nisan’da tel aldım. Bu yanlışlığı henüz öğrenemedim.” şeklinde, ağabe­yinin şehadet tarihini sorguladığı görülmektedir.<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>21</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong> Bu bilgiler ışığında, İbrahim Ethem’in şehadet tarihi ile ilgili şu tespiti yapabiliriz: Bir insanın ağabeyinin ölüm tarihine dair bilgi veren bir vesikanın tarihini yanlış hatırlıyor olması pek mümkün gözükmüyor. Üstelik telgrafın alındığı yer ve zaman kesin bir şekilde dile getiriliyor. 30 Nisan 1915’te kardeşinin şehit olduğunu haber veren telg­raftaki “hayat-mematı sorulan” ifadesinden, bu bilginin Ahmet Halit tarafından istenildiği anlaşılmaktadır.</span></p>
<p><span>25 Nisan 1915 tarihinde Çanakkale’nin Anadolu tarafında Kumkale’ye Fran­sızlar tarafından bir şaşırtma çıkarması gerçekleştirilmiş ve buradaki çarpışma­lar 27 Nisan tarihine kadar sürmüştür.<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>22</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong> Çıkarmanın yapıldığı saatlerde birliği ile birlikte Beşige Limanı’nda bulunan Ahmet Halit Bey daha sonra Kumkale çarpışmalarına bizzat katılmıştır. 26/27 Nisan gecesi düşmanın Kumkale’yi bo­şalttığı 27 Nisan gündüzü anlaşılmıştır. Bu olaylar, Ahmet Halit Bey tarafından kaleme alınan günlükte anlatılmaktadır.<strong><sup> [</sup></strong><strong><sup>23</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong> Ağabeyinin hayatına dair bilgi isteği ancak bu tarihten sonra gerçekleşmiş olmalıdır. Mukabil bilginin gelişi için bir-iki gün geçeceği düşünülürse; 30 Nisan’da ağabeyinin ölüm haberini alması kuvvetle muhtemeldir.</span></p>
<p><span>Bu bilgiler ışığında denilebilir ki, İbrahim Ethem, Arıburnu’na yapılan Anzak çıkarması ve 57. Alay’ın muharebeye dâhil olduğu ilk birkaç gün içinde şe­hit olmuştur.<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>24</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong></span></p>
<p><span><strong>Şehit Olduğu Yer</strong></span></p>
<p><span>Ethem’in 57. Alay’a<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>25</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong> mensup bir asker ve muharebe esnasında şehit olması dolayısıyla, şehit olduğu yerin Arıburnu/Anzak cephesinde olduğu muhakkak­tır. Fakat popüler Çanakkale kitaplarında ve internet sayfalarının çoğunda şe­hadet yerinin Maydos (Eceabat) olduğu belirtilmektedir.<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>26</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong></span></p>
<p><span>Bu durumu aydınlatabilecek nitelikte birçok harp tarihi kaynağı kullanıla­bilecek olmasına rağmen; Ethem’in muharebeye dâhil oluşu ve şehadet orta­mı hakkında müracaat edilecek en anlamlı kaynakların, komutanları Mustafa Kemal’in “Arıburnu Muharebeleri Raporu”<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>27</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong> ve Hüseyin Avni Bey’in muharebe es­nasında yazdığı<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>28</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong> “Elli Yedinci Alayın 331 Senesi 12 Nisan 1331 Tarihinden 24 Nisan 1331 tarihine kadar Arıburnu Meydan Muharebesini Hâki Muharebe Takriridir” isimli raporun<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>29</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong> olduğu muhakkaktır.</span></p>
<p><span>19. Tümen, 5. Ordu ihtiyatı olarak Bigalı Köyü ve köyün güney ve güney-do- ğusundaki Maltepe, Mersintepe civarına yerleştirilmiş ve tümen karargâhı Bi­galı Köyü güney-doğusunda Değirmen Bayırı mevkiine kurulmuştur.<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>30</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong> 57. Alay ise, köyün kuzey-batı sırtlarında konuşlanmıştır ve Cebel Bataryası ile birlikte köyün en yakınındaki birliklerdir. Ethem’in şehadete yürüyüşü de işte bu nok­tadandır. Bigalı Deresi boyunca Kocadere ve köyün batısından Conkbayırı’na doğru tarihî yürüyüş gerçekleşir.<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>31</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong> Ethem’in taburu öncüdür<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>32</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong> ve Arıburnu kıyı­larında Anzaklar’ı ilk karşılayan 27. Alay 2. Tabur’a bağlı birliklerden 4. Bölük 1. Takım komutanı ihtiyat zabit vekili İbradılı İbrahim Hayrettin’in<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>33</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>, cephaneleri bittiği için geri çekilmekte olan askerlerinin Mustafa Kemal tarafından süngü taktırılarak yere yatırıldığı, Anzakların duraklaması ile tarihî anın gerçekleştiği yerde savaşa dâhil olan alayın ilk taburu olmuştur.<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>34</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong> Komutanları Hüseyin Avni Bey’in anlatımıyla; 2. Tabur “ava çıkmış arslanlar gibi” düşmana ilerlemektedir ve birliklerinin başındaki “zabitan yıldırım satvetiyle yürümekte ve asker de bunları takip etmekte”dir. “Kalbleri îmân ile meşbû (dolu) gazanferler (savaşçılar) süngü muharebesinden kaçan korkak düşmanına Osmanlı süngüsünün ne demek olduğunu” göstermektedir. Tekbir ve tehlillerle düşmana saldıran alay, ilk günün akşamına doğru mevcu­dunun yarısını kaybetmiştir.<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>35</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong> Hüseyin Avni Bey, raporunda 26 Nisan sabahı alayın mevcudunun üçte ikisinin kaybedildiğini, yirmiye yakın zabitan zayiatı olduğunu belirtmektedir. Alay, bu sırada, Cesarettepesi ve Bombasırtı üzerin­dedir. Sağ cenahta, geceden Kabasırt üzerinde kalan 2. Tabur’un bazı bölükleri donanma ateşine maruz kalmış ve tamamına yakını kaybedilmiştir. 26 Nisan gecesi muhtelif taburlardan toplanan askerden teşekkül ettirilen bazı bölükle­re zabit bulmak mümkün olmadığından, bunlardan birine tabur imamı Hasan Fehmi Efendi kumandan tayin edilmiştir. 1. Tabur, 27 Nisan sabahı, zabitanının tamamı kaybedildiği için lağvedilmek zorunda kalınmıştır.<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>36</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong> Tümen komutanı Mustafa Kemal; Arıburnu muharebelerinin en buhranlı günü ve en namüsait vaziyetin 26 Nisan sabahı olduğunu, bilhassa Conkbayırı’nda düşmanın üzeri­ne taarruz ettirilen ve büyük zarar gören; fakat askerinin cesur ve kahramanca savaşmasıyla düşmanın durdurulup geri püskürtülmesini sağlayan alayın özel­likle 57. ve sonra 27. alaylar olduğunu zikretmektedir. Ona göre, her iki alay da millî harp tarihimizdeki şanlı, şeref dolu yerlerini almaya lâyıktırlar.<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>37</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong></span></p>
<p><span>Yukarıdaki bilgiler ışığında kuvvetle muhtemeldir ki İbrahim Ethem, Conkbayırı’nın güneydoğusunda Çataldere’de ebedî istirahatgâhlarına tevdî edilen şehitlerimiz arasındadır.<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>38</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong></span></p>
<p><span><strong>Şehit Ethem’in Mektubu</strong></span></p>
<p><span>Ethem Ruhi Üngör’ün şehit amcasının mektubundan haberdar oluşu bir tesadü­fün eseridir. 1930’lu yılların başlarında Haydarpaşa’da oturmaktadırlar. Babası Ahmet Halit Bey’e ısrar ederek, sokaktan geçmekte olan eskiciden birkaç nüsha “Mektepli” dergisi aldırtır. Derginin “Küçüklerle Sohbet” sayfasındaki “Muallim Ethem Nasıl Ödü?” yazısını orada okur ve amcasının hikâyesi ve mektubu ile ilgisi o anda başlar. Mektup, o yıllarda, babaanne Zeynep Hanım’dadır. İlk defa mektubu am­cası Şevket’e okutur.<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>39</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong></span></p>
<p><span>Mektup 22.5-18.7 cm. ölçülerinde dört sayfadan müteşekkildir. Mor renkli silin­mez kopya kalem kullanılmış ve okunaklı bir rik’a ile yazılmıştır. Amcası Şevket’ten kendisine intikal eden mektup Ethem Ruhi Bey tarafından, kırmızı kadife kaplı bir plâket mahfazasında korunmaktaydı.<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>40</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong></span></p>
<p><span>Şehit Ethem, mektubunu, annesi Zeynep Hanım’dan aldığı mek­tuba cevap olarak Bigalı’daki karargâhlarından 17 Nisan 1915’te yazmıştır. Çıkartma ve kara muharebelerinin başlangıcından bir hafta kadar önce olan bu tarih, Canbey’in eserinde, savaşın bütün şiddetiyle devam eden zaman­lar olarak anlatılmaktadır. Bu duruma şu cümlelerde rastlamaktayız: “mahşer olarak adlandırılan Çanakkale Savaşı’nın o yıkıcı ve öldürücü etkisine rağmen… savaşın o dehşet anında yazılmış olan fakat dehşetten daha çok ırmaklardan, kırlardan ve koyun­lardan söz eden İbrahim Ethem’in mektubu… yer gök her yerden şarapnel parçalarının yağdığı o dehşetli günlerde, o bir armut ağacının altında aşağıdaki mektubu kaleme alıyor. O çatışmaların durduğu nadir anlardan birinde bir armut ağacının altına oturdu… bu me­ktubu yazdı. Şarapnel parçaları içerisinde bir asker ancak bu kadar huzurlu ve ancak bu ka­dar kendinden emin bir ifade kullanabilir.’<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>41</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong> Hamasî bir üslûpla ve heyecanla kaleme alınan eserde, zaman bakımından takdim-tehir yapılmakta, tahlil çabası yanlış bir zaman ve zemine oturtulmaktadır. Canbey’i, bizzat Ethem’in mektubundaki “böyle güzel ve sakin bir yerde sana dua eden biz askerlerin” ifadesi de tekzip etmektedir.<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>42</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong></span></p>
<p><span>İlhan Akşit, mektubun, yeğeni Ethem Ruhi Bey tarafından müzeye hediye edildiğinden bahsetmektedir.<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>43</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong> Orkun’da ise; mektubun aslının yine Ethem Bey tarafından Alçıtepe Köyü’nde Salim Mutlu’nun şahsî gayretiyle kurulmuş olan müzeye hediye edildiği bilgisi yer almıştır.<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>44</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong> İsmail Çolak da, Ethem tarafından yazılan mektubun gönderilemediği bilgisini vermektedir.<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>45</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong> Bütün bu yazılanlar elbette yanlıştır. Söz konusu mektup, Ethem Ruhi Bey’in vefat ettiği 10 Ağustos 2009 tarihine kadar özel arşivinde muhafaza edilmekteydi.</span></p>
<p><span><strong>Mektup ve Üslûbun Tekevvün Şartları</strong></span></p>
<p><span>Bir şehit mektubunun duygu ve düşünce dünyasına tam nüfuz edebilmek için, onun tekevvün; oluş, ortaya çıkış şartlarını bilmek gerekir. Seferberlik yıllarında, 1915 Mayısında Çanakkale cephesinde, savaşa gönüllü katılmış Darülfünun Hukuk Mektebi talebesi bir Türk gencinin içinde bulunduğu ruh hâli mektubunun satırla­rında müşahhas bir şekilde karşımıza çıkmaktadır.</span></p>
<p><span>Ethem, Türk milletinin felaket yıllarının bir şahididir. Düvel-i Muazzama, ihdas ettiği Şark Meselesi ile âdeta Osmanlı Devleti’nin üzerine çullanmış; siyasî, ekonomik, askerî, kültürel her türlü baskıyı uygulamaktadır. İstibdat yılları ve ona karşı mücadele, 1908’de Hürriyetin İlânı, Balkanlar’da kargaşa ve kayıplar, Trablusgarp ve nihayet Balkan felâketi. Devlet ve millet, siyasî ve fikrî bir hercümerç içindedir.</span></p>
<p><span>Önce ilmî ve edebî yönleriyle teşekkül etmiş,<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>46</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong> 1908 sonrasında ve özellikle Bal­kan felâketinden sonra siyasî veçhesiyle de ağırlığını hissettirmeye başlamış olan Türk milliyetçiliği,<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>47</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong> mekteplerdeki hâkim düşünce ve harekettir. Türkçülük hare­keti müesseseleşmiş, Türk Derneği, Türk Yurdu Cemiyeti ve nihayet Türk Ocağı kurulmuştur.<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>48</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong> Adeta, Türkçülüğün merkezi Beyazıt’tır.<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>49</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong> Özellikle Hamdullah Suphi’nin başkan olmasından sonra faaliyetler daha da artmış ve Ocak mü­essir hâle gelmiştir. Ocağın üyelerinin çoğunluğu Darülfünunlu gençlerdir.<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>50</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong> İstanbul’un Darüşşafaka, Kabataş, Vefa gibi meşhur liselerinde milliyetçi ho­calar gençleri Türk milliyetçiliği düşüncesi ile yetiştirmektedirler. İttihat ve Te­rakki Genel Merkezi artık İstanbul’dadır. Ziya Gökalp, Ali Canip, Ömer Seyfettin harekete buradan katkı sağlamaktadırlar. O günlerde Türk Ocağı, Türk halkının çarpan kalbi, dergisi Türk Yurdu da düşünen beyni olmuştur. “Ordu, okullar ve üniversite milliyet fikri ve milliyetçilik mefkûresi etrafında birbirine kenetlenmiştir.”<strong><sup> [</sup></strong><strong><sup>51</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong> Or­duya Enver Paşa hâkimdir fakat genç mektepliler, aydınların önemli bir kısmı Türk Ocağı’nın, Türkçü-Turancı düşüncenin, Ziya Gökalp ve arkadaşlarının etrafındadırlar.<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>52</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong></span></p>
<p><span>Babası Ahmet Halit Bey’in anlattıklarına dayanarak, Ethem Ruhi Bey’in ver­diği bilgilere göre İbrahim Ethem, Türk Ocakları Reisi Hamdullah Suphi ile yakın arkadaştır.<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>53</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong> Bir başka tanıdığı ve dostu, öğretmenlik mesleğinde örnek aldığı şahsın İsmail Hakkı (Baltacıoğlu) Bey olduğunu biliyoruz.<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>54</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong> Müderris İs­mail Hakkı Bey de, o tarihlerde milliyetçi çevreler içerisinde yer alan bir şahsiyettir.<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>55</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong> Yurt dışına tahsile giderken, babası tarafından kendisine yapılan; “Gü­nahların içinde bir günah vardır. Onu işlersen babalık hakkımı helal etmem. Türklüğünü unutma!” telkin ve tembihinin muhatabıdır.<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>56</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong> Ethem’in görev yaptığı Beyazıt Numune Mektebi Müdürü Sadullah Bey de, Türk Ocağı ileri gelenlerindendir ve 1918 Kongresi Nizamname Encümeni’nde asil aza olarak görev yapmıştır.<strong><sup> [</sup></strong><strong><sup>57</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong></span></p>
<p><span>Dönemin Türk milliyetçiliği hareketinde, bir laikleşme ve batılılaşma taraf­tarı olma özelliğinden ziyade; “İslâmlaşma” ve “muasırlaşma” fikri öne çıkmaktadır. İhyacı ve öze dönüşçü bir anlayışla “İslâmın asli hakikatini yeniden ele geçirmenin yolu ve Batılılaşmadan farklı bir modernleşme” biçimi aranmaktadır.<strong><sup> [</sup></strong><strong><sup>58</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong> Dönemi değerlendiren Hamdullah Suphi, Türk Ocağı’nın misyonu içerisinde dinin yerini şöyle tespit etmektedir: “Türk Ocağı, milliyeti, ana ve kadir bir fikir olarak tanıdığı gibi dini de daima muhtaç olduğumuz bir ruh saffeti ve kuvvet menbaı olarak bildi. Bu sebebledir ki, Mehmet Emin ve Ziya Gökalp gibi milliyet şairlerimiz, dinin mevkiini, bütün ehemmiyeti ile hissettiren şiirler ve nesirler yazdılar. Bu sebebledir ki, mütefekkirlerimiz arkada bıraktığımız büyük maziyi maddî ve manevî bütün müesseseleriyle bize tarif eden düstur kıymetini haiz tebliğlerde, telkinlerde bulundular.”<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>59</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong> Ethem üzerinde büyük tesiri olduğu görülen İsmail Hakkı da, milliyet fikrini dinle irtibatlandırmış, onun olmadığı yerde milliyetin de olamayacağını söylemiştir.<strong><sup> [</sup></strong><strong><sup>60</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong> Görülen odur ki, Türk Ocağı telkin ve terbiyesi içinde kuvvetli bir milliyet düşüncesinin yanında; Türk kimliği/kül­türünün en önemli belirleyicilerinden dinin, İslâm’ın da büyük yeri vardır. Bu durum, Çanakkale’de savaşan Türk askerinin duygu ve düşünceleri; milletinin İslâm’la irtibatlı tarihî misyonu, hilâfetin merkezi olan İstanbul, Çanakkale’nin geçilmesinin İslâm’a ve İslâm dünyasına indirilecek son ve en önemli darbe ol­duğu düşüncesiyle de birleşmiş; onlardaki cihat ruhu ve duygusunu vatan sev­gisi ile de yoğurarak bilemiş, alevlendirmiştir. Bütün bunların, şehit İbrahim Ethem’in mektubunun her satırında tezahür ettiğini görmekteyiz.</span></p>
<p><span>Seferberliğin ilk haftasında, yüksek tahsil yapmış ve hatta yapmakta olan gençler yedek subay adayı olarak askere çağrılmışlardır. Bu adaylar ve askerî okul öğrencileri ihtiyat zabiti talimgâhlarında altı aylık bir eğitime tabi tutul­muş; bu eğitimin ardından ihtiyat zabit namzedi olarak kıtalara gönderilmişlerdir. Üç ay kıta hizmetinden sonra da zabit vekilliğine yükseltilmişlerdir. Bu eğitimle­rini İstanbul’da Harbiye Nezareti, Göztepe, Maltepe, Yakacık, Pendik, Kızıltoprak talimgâhlarında yapmışlardır.<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>61</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong> Özellikle Çanakkale cephesindeki ihtiyacı karşılamak için, savaş esnasında eğitim süreleri daha da kısa tutulmuş; gençler bu kısa süreli eğitimin ardından cepheye gönderilmişlerdir. O günleri, Burhan Cahit, ihtiyat Zabiti adlı romanında şu cümlelerle anlatıyor: “Yakacık’ta bazı bina­ları işgal eden talimgâh artık ilk neş’eli halini kaybetmiş, bir taraftan ham mahsul efrat, bir yandan dolgun namzet çıkaran bir garip insan makinesi halini almıştı. Her şeyde, talimde, istirahatte, manevrada, yürüyüşte bir acelecilik vardı. Sanki aç bir devi doyurabilmek için buraya gelen gençler çarçabuk hazır bir lokma haline getiriliyor. Bir iki gün içinde omuzları­na bir (A) işareti konup o meçhul devin ağzına atılıyordu.’<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>62</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong> Bu gençler kendilerine veri­len vazifeyi yüksek askerlik terbiyesiyle yapmışlar ve ölmüşlerdir. Çanakkale’de can veren ihtiyat zabit namzetleri muvazzaf arkadaşları kadar vazifelerini yap­mış birer kahramandırlar.<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>63</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong></span></p>
<p><span>Bu savaşa hazırlık aşamasında, Türkçü duygu ve düşüncelerin talimlere de yansıdığı görülmektedir. Türk Ocağı ve Turan ideali, ordu saflarında genç ihti­yat zabitleri tarafından yaşatılmakta; İstanbul sokaklarında talim yaparken Türk Ocağı Marşı söylenmektedir:</span></p>
<p><span>“Türküz, ederiz, daim iftihar/Hilkatle başlar tarihimiz var/ Kalplerde Türklük aşk ile çarpar/Yok bize başka yâr/Önde bayrak, elde süngü, kalpte Tanrı biz/Dünyaya hâkim olmak isteriz/Mâbedimiz Türkocağı, kâbemiz de yüce, parlak, Turandır hep ancak”<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>64</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong> İhtiyat Zabitleri Marşı da benzer duyguları ifade etmekte; Türk gençlerini Turan yoluna davet etmektedir: “İhtiyat Zabitleri! Yol göründü kalkın/ Gidiyoruz işte, Turan bizi bekliyor…”<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>65</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong></span></p>
<p><span>Çanakkale ve diğer cephelerde askerin söyle­diği marşlardan birisi de Ziya Gökalp’ındır. Özellikle Kafkas cephesinde askerin dilinden düşmeyen bu marş, Turan idealini bir dua şeklinde dile getirmiştir.<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>66</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong></span></p>
<p><span>Savaşın başlamasıyla binlerce gencin orduya katılmak için gösterdiği gayret ve gönüllülükte<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>67</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>, Türk milliyetçiliği hareketi ve onun kurumlarında alınan ter­biyenin rolü büyüktür. Ziya Gökalp bu durumu şu sözleriyle izah ediyor: “Birinci Cihan Harbinde Başkomutan, Çanakkale’de olağanüstü fedakârlığı istilzam eden vazifelerde gönüllü isterken ortaya atılan gönüllülerden çoğunun Türk Ocağı mensuplarını teşkil eden Yedek Subaylardan çıkması, memleketimizde ve cemiyetimizde ocaklarımızın yarattığı müs­pet tesiri ispata kâfi gelir sanırız.’<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>68</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong> Hamdullah Suphi, Çanakkale muharebeleri sıra­sında Vehip Paşa’nın İstanbul’dan gelen gazetecilere; “Ne vakit çok müşkil bir va­zife yapılmak icap ederse en evvel Ocaklı zabiti hatırladığımızı size haber vereyim.” dediğini yazmakta ve Enver Paşa’nın kendisi ile birlikte Ağaoğlu Ahmet’i çağırarak, “Şarkta hazırladığı büyük bir sefer için Türk Ocağına devam eden ve onun azası olan zabitle­rin isimlerini istediğini” belirtmektedir.<strong><sup> [</sup></strong><strong><sup>69</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong> Cepheyi ziyaretlerinde, sık sık tanıdık za­bitlere tesadüf etmişler ve onların kahramanlık hikâyelerini komutanlarından dinlemişlerdir. “O incecik şehir çocuklarından demir gibi sağlam askerler” çıkmıştır. Çok sevdiği bir ocaklı arkadaşı, bir hücum sırasında yaralandığı halde, ısrar ederek, ertesi gün tekrar muharebeye girmiş ve orada şehit olmuştur. Ailesinin ümidini kırmamak için ismini gizlediği bu genç, kahraman ocaklılardan sadece birisidir.<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>70</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong> Erkânı Harbiye Reisi, ihtiyat zabitlerinin hizmetlerini ve fedakârlıklarını şu cümlelerle anlatmıştır: “Tahsil görmüş, terbiye almış gençler. Hiç şüphe yok ki, ordumuza bu kadar yüksek bir nisbette dâhil olunca, onların anlayışından, duyuşundan iyi bir netice hasıl olacaktı. Bu muharebede nasıl bir dâvâ güttüğümüzü, memleketimizin tarihi ve âtîsi mevzuubahs olduğunu, onlar gibi derin bir surette idrak eden kimseler, şüphesiz or­dumuza faide verecekler idi… Pek çabuk bir surette yetiştirildikleri halde, ihtiyat zabitlerimiz eski askerler gibi alışkın bir ruh ile, muharebenin bütün şiddetlerine tahammül ettiler ve kendilerine nerede bir vazife tevdi ettikse, o vazifeyi aşkla, faziletle, kahramanlıkla ifa ettiler. Bu gençlerimiz, sağlam bir ruh ile, demir gibi bir asker olduklarını, ayrı ayrı dikkate lâyık yüzlerce misâl ile bizlere gösterdiler. Biz onlardan son derece memnunuz.”<strong><sup> [</sup></strong><strong><sup>71</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong> İhtiyat zabitle­ri; “Eski muharip ırklarının seciyelerini kaybetmemiş olan bu delikanlılar, tarihlerinin, mil­letlerinin hayatı ve namusu ortaya konulduğunu görünce, kendilerinden hattâ müfrit olmak üzere, ne isteyebilirsek ne umabilirsek hepsini yaptılar, hepsini temin ettiler.”<strong><sup> [</sup></strong><strong><sup>72</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong></span></p>
<p><span>Dört sayfalık bir mektubun ışığında, bütün bu anlatılanların Hasan Ethem’in şahsında tecelli ve tecessüm ettiği görülmektedir.</span></p>
<p><span><strong>Mektupta Dil ve Üslûp</strong></span></p>
<p><span>Mektup sade bir dille kaleme alınmıştır. O günün Türkçesi içinde, mektupta geçen ve bugün pek kullanılmayan bazı Arapça ve Farsça kelimelere rastlanıyor olması, dilin sadeliğine bir halel getirmiyor denilebilir. Bunlar nasihat-âmiz, saye, müftehir, tebşir, seda, raks, dağdağa, debdebe, mest, takdis olarak tespit edilebilir. Dilin sadeliği meselesinde, dönemin Türk milliyetçiliği hareketinin dilde sadeleşme çabası ve tezleri de göz önünde bulundurulmalıdır.</span></p>
<p><span>“Valideciğim, Dört asker doğurmakla müftehir şanlı Türk annesi!” hitabı ile başlayan mektubun müteakip satırlarında, annesinden gelen mektuptan dolayı kendisini tebrik ve tebşir (müjdeleme) eden tabiat unsurlarının tasvir edici bir üslûpla kaleme alındığı yerlerde; armut ağacı dalındaki bülbül, yeşil ekin ve otlar, heybetli dağlar, çağlayarak akan dere kişileştirilmekte, konuşturulmaktadır. Zaman zaman mensur şiir özelliği yakalayan satırlarda teşhis, intak, istiare, hüsn-i ta’lil, teşbih, mübalağa gibi edebî sanatlarla karşılaşmaktayız.</span></p>
<p><span>Mektubun dua kısmında yer alan “Ey benim Yarabbim!” ifadesinde Ey ve Ya gibi iki nida edatının bir arada kullanılması, bir tekrar olarak söyleyişi boz­maktadır. Yine mektupta Tanrı kelimesi yanlış yazılıyorken, üzeri çizilerek Tengri olarak düzeltilmiştir.</span></p>
<p><span>Mektupta önemli temler olarak karşımıza; savaş yıllarında Türk anası, vatan sevgisi, askerliğin kutsallığı, cihat, İsm-i Celâl’in düşmana tanıtılması (İlâ-yı Kelimetullah); ezan, namaz, dua gibi dinî ritüeller ve Yaratıcı’nın Allah, Tanrı ve Rab gibi isimlerle anılıyor olması çıkmaktadır. Derede abdest alan askerler, onlarla birlikte kıldığı namaz ve namazın ardından yapılan duada ise yakarıcı bir üslûpla karşılaşmak­tayız.</span></p>
<p><span>Üslûpta, içinde bulunulan şartların yoğun olarak belirleyici olduğu bir Türk­lük ve İslâm duygusunun yer aldığı görülmektedir. Mektubun şiirden sinemaya, romandan popüler veya akademik araştırmalara kadar geniş bir alanda karşı­mıza çıkıyor olması; Çanakkale’den bir şehit mektubu olmasının yanında ve ondan daha çok, üslubu ve teması bakımından taşıdığı değerden kaynaklanmaktadır.<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>73</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong></span></p>
<p><span><strong>Mektupta Yapılan Değişiklikler ve Tahrifat</strong></span></p>
<p><span>Çanakkale şehidi Ethem’in mektubunun birçok yerde kısaltılmış, sadeleştirilmeye çalışılmış, bazı ifade ve satırları kasten atlanılmış, bazı isim ve kavramları yine kasten değiştirilmiş şekilleriyle karşılaşabilmekteyiz. Bütün bu değişiklik­ler ve tahrifat; değerli bir tarihî vesika özelliği taşıyan bu metni, tarih meto­du bakımından, söz konusu mektuba atıfta bulunma özelliğinden uzaklaştır­maktadır. Hatta bazen, Ethem’in mektubu ve metni ile değil; yazarın metni ile karşılaşmaktayız. Tahrif edilmiş böyle bir metinle yapılacak tarih çalışması ve yazılacak tarih, mutlaka bir yönüyle eksik ve yanlış olacaktır.</span></p>
<p><span><strong>Okuma Yanlışları</strong></span></p>
<p><span>Bu konuda en tipik örnek, Akşit’in yayınladığı metindir. “nasihat-âmiz”<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>74</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong> şeklin­deki bir birleşik sıfat “nimet-âzim” şeklinde okunmuş ve yazılmıştır.<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>75</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong> Aynı ifade, bir başka metinde “nimet amiz” şekline; nasihat veren, içinden nasihat alınacak mektup anlamı, nimet veren mektup haline dönüştürülmüştür.<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>76</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong> Akşit’in metninde, ayrıca, çok sayıda kelime metinden çıkarılmış veya atlanmış, kelime sonlarına asıl me­tinde bulunmayan ilaveler de yapılmıştır. Bazı kelimeler ilk anlamlarından tamamen uzaklaşmıştır. “Yaptıkları” kelimesinin “yapraklarıyla” şekline dönüşmesi gibi.<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>77</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong> Orkun dergisinde yayınlanan metin, küçük birkaç değişiklikle Akşit’ten alınmış, dolayısıyla aynı yanlış ve eksiklikler orada da tekrarlanmıştır. Şehitler Ölmez ki! başlıklı bir metinde de “müftehir” (iftihar eden) kelimesi “müsterih”(ra­hat bulan, gönlü rahat) yapılarak, anlam tamamen değiştirilmiştir.<strong><sup> [</sup></strong><strong><sup>78</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong></span></p>
<p><span><strong>Sadeleştirme Maksatlı Yapılan Değişiklikler</strong></span></p>
<p><span>Tarihî belge hüviyetindeki bir metnin, daha iyi anlaşılabileceği düşüncesiyle de olsa sadeleştirilmesi metot olarak uygun gözükmüyor. Bazen kelimelerin lügat anlamlarının dışına çıkılarak, metin tahrif edilmiş oluyor. Bu gibi durum­larda, sadeleştirme yerine dipnotlarda açıklamalar yapılarak veya metin/kitap sonlarına sözlükler eklenerek okuyucuya yardımcı olunabilir.</span></p>
<p><span>Ethem, annesinden gelen mektubu Bigalı Deresi kıyısındaki bir armut ağa­cının sâyesinde otururken almıştır. Bu kelime gölgesinde şeklinde doğru olarak sadeleştirildiği gibi; bazen altında, bazen de kenarında şeklinde yanlış bir sadeleştirme yapılmıştır.<strong><sup> [</sup></strong><strong><sup>79</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong></span></p>
<p><span>Yayınlarda sadeleştirme maksatlı yapılan değişiklikler şu şekilde özetlene­bilir: Nasihat-âmiz-nasihat veren, nasihat dolu; müftehir-iftihar eden, övünen; tebşir etmek-müjdelemek; raks-dans; mukavemet edemeyerek-dayanamayarak; mahsustur-lâyıktır;<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>80</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong> ulu tanıyan-yücelten, yüceliğini tasdik eden; takviye etti-güçlendirdi; bütün bütün-büsbütün vb.<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>81</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong></span></p>
<p><span><strong>Metnin Kısaltılması</strong></span></p>
<p><span>Mektup ile ilgili yayınlarda önemli sorunlardan birisi de, metnin kısaltılmasıdır. Özellikle Ethem ile emir eri arasında geçen çay muhaveresi, mektubun son kısmında yer alan evdeki senet vesairenin kimseye verilmemesi, borcun tahsi­line dair hususlar atlanmıştır. Konu bağlamında, metnin diğer kısımlarına yer verilmesi gayet normaldir. Edebî bir üslûpla, cephedeki bir Türk askerinin ruh iklimini yansıtan satırlar daha çok tercih edilmiştir.</span></p>
<p><span>Bu kısaltma ve özet bir metin verme düşüncesi, bazen, çok kötü bir metin oluşumuyla sonuçlanmaktadır. Siper Mektupları isimli eserde, Çanakkale mektuplarına tek örnek Ethem’inkidir. Fakat anlamsız bir şekilde, âdeta paragraflardan birer cümle alınarak bir metin oluşturulmuştur. Şu satırlar, bu hususa delâlet etmektedir: “Dört asker doğurmakla müftehir şanlı Türk annesi, Gözlerimi aç­tım, uzaklara doğru baktım, yeşil yeşil ekinlerin rüzgâra mukavemet edemeyerek eğilmesi, bana annemden gelen mektubu selamlıyor gibi geldi… Fakat valideciğim sen yine mütees­sir olma.. .Gayet güzel sesli biri ezan okuyordu. Ey Allahım bu ovada onun sesi ne kadar güzeldi…”<strong><sup> [</sup></strong><strong><sup>82</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong></span></p>
<p><span>Bazen tam tersi bir durumla da karşılaşılmaktadır. “Tabiatın güzelliği âdeta beni mest etti. Şu anda ruhum huzur içindedir. Ama şu dala konmuş bülbül ha bire feryat ediyor… Bu zümrüt gibi yeşil ovanın ortasında onun sesi ne kadar dokunaklı, tatlı geliyor… Bu güzellikler seni övmekte seni ululamaktadır. Şu anda o kadar mutlu ve huzurluyum ki anlatamam…” cümleleri mektupta hiç yer almamaktadır.<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>83</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong> Bu cümlelerden “Bu güzellikler seni övmekte seni ululamaktadır.” mektuptaki anlamın tamamen dışında­dır. Mektupta Allah’ı “takdis eden ve ulu tanıyan” Türklerdir, tabiatın güzellikleri değildir.</span></p>
<p><span>Mektubun dua kısmında yapılan bazı atlama ve kısaltmalar farklı bir maksa­dı ortaya koymaktadır. Bu hususa ileride işaret edilecektir.</span></p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-68633" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-68633" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2011/12/Sehit_Ethem_Annesi.jpg" alt="" width="600" height="920"><figcaption class="wp-caption-text"><center><span>Ek 1. Şehit Ethem’in Annesi Zeynep Hanım</span></center></figcaption></figure>
<p><span>Metnin Gerçeğinin Dışına Çıkılması </span></p>
<p><span>Mektup metninde Ethem’in yazdığının aksine bir ifade ile yapılan değişiklikle de karşılaşılmaktadır. Ethem, dere kıyısında bir ağaç gölgesinde annesinden gelen mektubu okurken, emir eri tarafından kendisine çay ikram edilmektedir. İkram edilen hem de sütlü çaydır. Ethem, emir eri Mustafa’ya sütü nereden aldığını sorar. O da derenin kenarında yayılan sürünün çobanından “yüz dir­hemi on paraya” aldığını söyler. Maalesef yine Akşit’in yayınladığı metinde; aslı “İşte onun çobanından on paraya aldım.” ifadesi, “İşte onun çobanından aldım, parasız.” şekline dönüştürülmüştür.<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>84</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong> Akşit, cephedeki Türk askerine bir çobanın para ile süt vermesini uygun bulmamış gözükmektedir. Aslında, bu durumda, sa­vaş yıllarında bin bir güçlük içerisinde bulunan Türk köylüsünden, cephedeki bir asker tarafından parası ödenerek süt satın alınmasındaki fazilet ıskalanmış olmaktadır.</span></p>
<p><span>Mektupta en önemli tahrifat, onun en dikkat çeken kısmı olan dua bölü­münde<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>85</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong> yapılmıştır. Bu bölüm; “Ey Türklerin Ulu Tanrısı! Ey şu öten kuşun, şu gezen ve meleyen koyunun, şu heybetli dağların Hâlıkı. Sen bütün bunları Türklere verdin. Yine Türklerde bırak. Çünkü böyle güzel yerler seni takdis eden ve seni ulu tanıyan Türklere mahsustur.</span></p>
<p><span>Ey benim Yarabbim! Şu kahraman askerlerin bütün dilekleri; ism-i celâlini İngilizlere ve Fransızlara tanıtmaktır. Sen bu şerefli dileği ihsan eyle ve huzurunda titreyerek, böyle güzel ve sakin bir yerde sana dua eden bir askerlerin süngülerini keskin, düşmanlarını zaten kah­rettin ya, bütün bütün mahveyle!” şeklindeki iki paragraftan oluşmaktadır.<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>86</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong><em> </em></span></p>
<p><span><strong>Bir Yanlış Anlama veya Ethem’in ‘Düğün’ü</strong></span></p>
<p><span>Aslında, yayınların birçoğunda yanlış anlaşılan, atlanılan şu cümleleri de mek­tubun dua kısmına dâhil etmek gerekiyor: “Yalnız bu memleketlerde düğün olmuyor. İnşallah düşman asker çıkarır da, bizi de götürürler, bir düğün yaparız olmaz mı?” Ethem henüz savaşa girmemiştir. Mektubu yazdığı gün, 25 Nisan’dan bir hafta kadar öncedir. Karaya asker çıkaracak düşman beklenilmekte, Ethem de bu savaşa katılmak için sabırsızlanmaktadır. Savaşı bir düğün, şenlik ve şehitlik vasıtasıy­la Allah’a kavuşmak yolu olarak görmek, Türk askerinde sıklıkla rastlanılan bir durumdur.<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>87</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong> “Benim dağdan dağa koştuğum nedir/ Sonsuz arzuları biraz gidermek/ Şu korku, kalbime batan iğnedir/ Cephede değil de evde can vermek/ Varsın yirmibeşi geçmesin yaşım/ Varsın yalnız kalsın ülkü yoldaşım/İnandığım şeye harcansın başım/Budur gönlüm için murada ermek”<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>88</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong> mısraları, bu duyguları şiir diliyle anlatmaktadır.</span></p>
<p><span>Düğün kavramı mektupta bir istiareye işaret etmektedir.<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>89</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong> Birçok yazar söz­deki bu özelliği kavrayamamış, düğünü gerçek anlamında algılamıştır. Bu du­rum; yayınlarda ya bu cümlenin atlanılmasına, ya da değiştirilmesine ve yanlış yorumlanmasına sebep olmuştur.</span></p>
<p><span>Yukarıda verilen iki cümleden oluşan paragraf, yayınların bir kısmında hiç yer almamaktadır. Bazı yazarlar ise, ilk cümleyi yazarak, ikinci cümleyi görmez­den gelmişlerdir.<strong><sup> [</sup></strong><strong><sup>90</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong> Hemen yukarıda cihattan, İsm-i Celâl’in düşmanlara tanıtıl­ması ve onların mahvedilmesinden bahseden satırlardan sonra, Ethem’in dü­ğün isteğini yazarlar uygun bulmamış görünmektedirler. Aslında burada, yanlış yapan Ethem değil; her yönüyle kendileridir.</span></p>
<p><span>Mektubu yayınlayanların bir kısmı ise, Ethem’in düğün isteğini ifade eden cümlelerini değiştirerek, güya daha anlaşılır hâle getirmişlerdir: “Düşman askeri çıkarılır da biz de geri dönersek bir düğün yaparız olmaz mı?’,<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>91</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong> “İnşallah düşman askerlerini kahreder de zaferle yanına döner ve düğünümü yaparız olmaz mı?’<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>92</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong> gibi.</span></p>
<p><span>Şehit Ethem üzerine bir kitap yazan Canbey de bu meseleyi yanlış anlayan­lardandır: “Mektuptan da anlaşılacağı üzere evlilik hayalleri kuruyordu. Onun bu hayal­lerini gerçekleştirme imkânı olmadı… Planladığı düğünü yapamadan, annesini bir daha göremeden göçtü fani dünyadan…” cümleleriyle, eserinde üzüntüsünü dile getirmektedir.<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>93</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong></span></p>
<p><span>Canbey’in üzüntüsünü paylaşan bir isim de Murat Bardakçı’dır. Kültür Ba­kanlığı tarafından düzenlenen 57. Alay Şehitliği’nde, Ethem’in ismine yer veril­memesini tenkit ettiği Hürriyet gazetesindeki sayfasında, Tarihin Arka Odası’nda mektubu yayımlamış ve yorumlamıştır. “Ethem Bey’in göğsünde, bu mektubu yaz­masından tam 32 gün sonra bir Anzak şarapneli patladı ve hemen o anda şehit oldu. Ne düğün yapabildi, ne de annesini Çanakkale’ye götürüp ‘Oğlun işte buralarda savaşmıştı’ diye övünebildi.” şeklinde yazan<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>94</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong> Bardakçı da yanılmaktadır. Ethem’in göğ­sünde patlayanın bir şarapnel mi yoksa kurşun mu olduğunu bilinmiyor ama; onun düğünü, vuslata ermesi, Allah’ına kavuşması o andır. Yazarın yanılgıla­rından birisi de övünme’dir. Mektupta, annesini ve kardeşlerini savaştan sonra Çanakkaleye’ye götüreceğini söyleyen Ethem’in niyeti; savaştığı yerleri övüne­rek göstermek değil, mektubunda tasvir ettiği o güzel vatan köşesini ailesinin de görmesini sağlamaktır. O nesil, asla yaptıklarıyla övünmemiş; hatta yaptık­larını anlatmaktan bile çoğu zaman imtina etmiş, az konuşmuştur. Bunlardan birisi de Ethem’in kardeşi Ahmet Halit Bey’dir.<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>95</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong></span></p>
<p><span><strong>Duanın Dili veya Tanrı-Allah Meselesi</strong></span></p>
<p><span>Ethem Ruhi Üngör tarafından, bir Millî Niyaz İlâhisi güftesi olarak düşünülen Ethem’in duasında, onun Allah’a sesleniş şekillerinden birisi de “Ey Türklerin Ulu Tanrısı!” tarzındadır. Bazı yazarlar tarafından, Allah adı yerine Tanrı’nın tercih edilmiş olması uygun görülmemiş ve değiştirilmiştir.</span></p>
<p><span>Bazen sadece Tanrı ifadesi değiştirilmiş, bazen de hitabın tümünde bu değişiklik yapılmıştır.<strong><sup> [</sup></strong><strong><sup>96</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong> Bu husus için şu örnekler verilebilir: “Ey Türklerin Ulu Rabbi”;<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>97</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong> “Ey Türklerin Ulu Allah’ı’<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>98</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>, “Ey Yüce Rabbim”<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>99</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>, “Ey Rabbim”<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>100</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>, “Ey Ulu Allah’ım”<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>101</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>, “Ey Allah’ım”<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>102</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>. Örneklerde görüleceği üzere Türkçe Tanrı adı yerine, Arapça Allah ve Rab adları tercih edilmiştir. Burada Tanrı yerine diğer adların tercih edilmesinin yanı sıra; Allah’ın, Türklerin Ulu Tanrısı olarak nitelenmesinin verdiği bir rahatsızlık da söz konusudur. Bu durum nasıl izah edilebilir? Bura­da, uzun Kelâmî bir izaha gerek yoktur. Çok zor dönemler geçirmekte olan bir milletin, Yaradanına sığınması ve medet umması, mukaddes değerler uğruna yapılan cihadın, aynı zamanda Allah adının yüceltilmesi olarak görülmesinden kaynaklanmaktadır. Üstelik şehit, duasında Tanrı kelimesi ile birlikte Rab ve Allah adlarını da kullanmaktadır, Allah’ın Celâl ismini düşmana tanıtabilmek<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>103</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong> için ondan yardım dilemektedir.</span></p>
<p><span>Tanrı kelimesi Türkçedir ve Türk-İslâm kültüründe Yaratıcı, Rab, İslâm ‘ın Allah ‘ı karşılığı olarak kullanılmaktadır.<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>104</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong> Bu durum kültürün en önemli belirleyici­lerinden birisinin dil ve onun özelliklerinden birisinin de süreklilik olması ve bir miras olarak nesilden nesile aktarılması bağlamında değerlendirilmelidir. Türklerin Müslüman olmasından bu yana Tanrı ifadesinin hem yazı hem de konuşma dilinde yaşatıldığı görülmektedir. İslâmî dönem klâsiklerimizin bir­çoğunda Tanrı kelimesinin; bazen aynı mısra veya satırda Allah ismi ile birlikte kullanıldıklarına şahit olmaktayız.<strong><sup> [</sup></strong><strong><sup>105</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong> Hatta, Kur’an tercümelerinde bile Tanrı adının yer aldığını görebilmekteyiz.<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>106</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong></span></p>
<p><span>Çanakkale Savaşı günlerinde kaleme alınmış birçok metinde de bu kullanı­ma rastlamak mümkündür. Ethem’in bir namaz sonrasındaki yakarışında, dua­sında geçen bu ifadeye anlamlı bir işaret olmak üzere; o günlerde Çanakkale’de cephe gerisinde namaz kılan bir Türk neferini tasvir eden şair Ahmet Nedim’in şu mısraları hatırlanabilir: “Sağa, sola selam verdi, namazını bitirdi/ Sonra biraz kı­mıldandı… Ellerini Yaratan/ Tanrı’sına dua için gökyüzüne çevirdi/Şimdi artık Allah’ına döküyordu derdini/Gözlerini kapamıştı, unutmuştu kendini”<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>107</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong></span></p>
<p><span>Şüphesiz bu konuda verilebilecek en anlamlı örnek, bugüne kadar Çanak­kale için yazılmış en güzel eserin sahibi Mehmet Akif’tir. Ethem ve arkadaşlarını Bedir ashabı ile bir tutan, bütün bir cihanı onlara mezar olarak dar gören ve Hz. Peygamber’in sînesini açarak onları kucaklamak, bağrına basmakla müjdele­yen Akif; Sebilürreşat ta kaleme aldığı Tefsir-i Şerif yazılarında ve savaş yıllarında İs­tanbul ve Anadolu’daki vaazlarında bazı ayet ve hadislere yer vermiştir. Akif bu tef­sirlerinde Allah karşılığı olarak tam on bir yerde Tanrı kelimesini kullanmaktadır.<strong><sup> [</sup></strong><strong><sup>108</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong> “Celâle düşmüşlerden başka kim, Tanrı’sının rahmetinden ümidini keser?” mealini (Hicr/56); ölümünden üç yıl önce, 1933 yılında Safahatın Gölgeler kitabına aynen almakta bir beis görmemiştir.<strong><sup> [</sup></strong><strong><sup>109</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong></span></p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-68632" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-68632" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2011/12/Sehit_Ethem.jpg" alt="" width="800" height="927" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2011/12/Sehit_Ethem.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2011/12/Sehit_Ethem-768x890.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"><figcaption class="wp-caption-text"><center><span>Ek 2. Şehit Ethem</span></center></figcaption></figure>
<p><span>‘Türk’e Tahammülsüzlük</span></p>
<p><span>Mektupta yapılan en önemli tahrifat, şehidin duasının ilk paragrafındadır. Bu paragrafta Ethem; “Ey Türklerin Ulu Tanrısı!” nidasıyla Allah’a seslenmekte ve “Ey şu öten kuşun, şu gezen ve meleyen koyunun, şu secde eden yeşil ekin ve otların, şu heybetli dağların Hâlikı!” sözleriyle yakarışını devam ettirmektedir. Allah’ı “Hâlik” ismiyle anmaktadır. Yaratan, yoktan var eden Allah, vatanın bu güzelliklerini, âdeta kendisinin birer kevnî ayeti olarak ortaya koymuştur. “Sen bütün bunları Türklere verdin. Yine Türklerde bırak. Çünkü böyle güzel yerler seni takdis eden ve seni ulu tanıyan Türklere mahsustur.” şek­lindeki duanın devam kısmıyla; savaştığı toprakların Türklerin vatanı olduğunu ve Türk milletinin İslâm’ın Allah’ını her zaman ululadığı ve kutsadığını dile getirmek­tedir.</span></p>
<p><span>Şehit İbrahim Ethem, burada, kuvvetli bir Türklük vurgusu ve duygusuyla karşı­mıza çıkmaktadır ve bu duyguyu vatan sevgisi ile birleştirmektedir. Milliyet duygu­sunun, İslâm’la, bir Türk askerinin ağzından nasıl yoğrulduğunun bu satırlar en gü­zel ifadesi olmaktadır. Unutulmaması gereken, Çanakkale topraklarındaki düşman askerinin birçoğunun bir haçlı seferindeymiş duygusuyla hareket etmesidir.<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>110</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong> Bu durum, Türk askerinde karşılığını, Ethem’in mektubundaki satırlarda bulmaktadır.</span></p>
<p><span>Bazı eserlerde, bu paragraftaki Tanrı ifadesinin değiştirilmesinin yanı sıra, Türklerin Müslüman bir millet olduğu da hatırlatılmak istenilmiş; Türkler isminin başına Müslüman sıfatı eklenmiştir.<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>111</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong> Bazen Türkler kelimesi kaldırılmış; yerine şu aziz millet<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>112</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong> ifadesi konmuştur. Türkler ifadesinin bizler’e dönüştüğü eserler de mev­cuttur.<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>113</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong></span></p>
<p><span>Bazı yazarlar ise, Türkler ifadesinin geçtiği satırları, paragrafın ilk cümlesini verdikleri halde, dua bölümünden çıkarmışlardır.<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>114</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong> Bir kısmı ise, o paragrafa hiç yer vermemişlerdir.<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>115</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong></span></p>
<p><span>Türk Ocakları etrafında oluşan havayı teneffüs etmiş ve Türk milliyetçiliği düşüncesinden beslenmiş bir neslin mensubu olan Ethem’de, din duygusu ile birlikte güçlü bir milliyetçi üslûbun işaretleri olan bu satırları görmek ta­biidir. Kardeşi Şevket’in Darüşşafaka’dan hocası Yahya Kemal<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>116</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>, bu nesilde Türk kimliğinin İslâm ile mayalanışını şu cümleleriyle anlatmaktadır: “Bugünkü Türk babaları, havası ve toprağı Müslümanlık rüyası ile dolu semtlerde doğdular, doğarken kulaklarına ezan okundu, evlerinin odalarında namaza durmuş ihtiyar nineler gördüler. Mübarek günlerin akşamları bir minderin köşesinden okunan Kur’ân’ın sesini işittiler; bir raf üzerinde duran Kitabullah’ı indirdiler, küçücük elleriyle açtılar, gülyağı gibi bir ruh olan sarı sahifelerini kokladılar. İlk ders olarak besmeleyi öğrendiler; kandil günlerinin kandille­ri yanarken, ramazanların, bayramların topları atılırken, sevindiler. Bayram namazlarına babalarının yanlarında gittiler, camiler içinde şafak sökerken tekbirleri dinlediler, dinin böy­le bir merhalesinden geçtiler, hayata girdiler. Türk oldular.”<strong><sup> [</sup></strong><strong><sup>117</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong> Kınalı Kuzular dizisinde, Ethem’in cepheden gönderdiği mektubu kardeşi Şevket okurken, annesinin bir namaz sonrası seccade üzerinde gözyaşları içinde dinlemesi, Yahya Kemal’in sözlerinin senaryoda hayat bulmuş şekli gibidir.</span></p>
<p><span>İnternet sayfalarında yer alan bazı metinlerde de benzer değişiklik ve tahri­fata rastlanmaktadır.</span></p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-68634" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-68634" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2011/12/Sehit_Ethem_Mektubu.jpg" alt="" width="600" height="959"><figcaption class="wp-caption-text"><center><span>Ek 3. Mektubun İlk Sayfası</span></center></figcaption></figure>
<p><span>Sonuç</span></p>
<p><span>Son zamanlarda Çanakkale Savaşları üzerinde yoğun bir ilgi oluşmuştur ve bu ilgi artarak devam etmektedir. Bu durum sevindiricidir. Buna paralel olarak, Çanakkale ile ilgili neşriyat da artmaktadır. Fakat, bu yayınların birçoğu po­püler özellik arz etmekte, hamasî bir üslûpla ve bazen bilgi ve belgeler tahrif edilerek kaleme alınmaktadırlar. Hamaset, her zaman yanlış bir şey değildir. Fakat, doğru bilgi ve belgeler üzerine inşa edilmelidir. Elbette, yayınların hep­sinde bir kasıttan söz etmek mümkün değildir. Bazen yazarlar, istifade ettikleri kaynakların yanlışlarının ya da kastının mağduru olmaktadırlar. Bu durumlar­da, tarih metodolojisinin gerektirdiği hassasiyet eksikliğinden söz edilebilir.</span></p>
<p><span>Çanakkale ve diğer cephelerde şehit olmuş askerlerimizi tespit çalışmaları­na devam edilmesi ve bunların kimlik bilgilerinin yer aldığı yayınların yapılma­sı zarureti, Ethem örneğinden de anlaşılmaktadır. Mektubu dolayısıyla çok ta­nınmış, 57. Alay mensubu bir asker olmasına rağmen; Ethem’in isminin Şehit­lerimiz adlı eserde yer almaması ve temsilî mezar taşının ancak 2011 yılında 57. Alay Şehitliği’ne konulabilmiş olması bu hususa bir örnek teşkil etmektedir.</span></p>
<p><span>İbrahim Ethem ve mektubu da, yıllardır yapılagelen ve özellikle son zaman­larda bir furya halini alan yayınlarda tahrifata maruz kalmış bulunmaktadır. Bazı yayınlarda ortaya çıkan bu durum; özellikle mektubunun dua kısmında yapılan tahrifat, gösterilen ve dinî olduğu varsayılan hassasiyetin yanlışlığını örtememektedir. Şehit olmayı arzu eden bir Müslüman-Türk askerinin bu isteği bağlamında düşünüldüğü zaman; Ethem ve onun duası hususunda değerlen­dirmeyi yapacak makam bellidir ve bunu da Allah’ın yaptığını bütün bu tahrifat sahipleri gözden kaçırmaktadırlar. O, kendisine hangi dilden bir isim ve hangi lisan ile dua edildiğine bakmamış; kendisine kavuşma yolu olan savaşı bir dü­ğün sayan Ethem’i ve onun şehitlik temennisini en kısa sürede kabul ederek, cennetine almıştır, denilebilir.</span></p>
<p><span>Komutanları Mustafa Kemal, Ethem ve arkadaşlarını, Arıburnu Muharebe­leri Raporu’nun sonunda; “Arıburnu muzafferiyetinin ilk ve temel taşı” olarak nitelemekte, ulvî bir maksat uğrunda kahramanca savaşan ve can veren şühedamızı sonsuz bir hürmet hissi ile anmakta, onların mukaddes ruhlarına Fâtihalar göndermekte ve şefaatlerinden medet ummaktadır.</span></p>
<p><span>Çanakkale’den birkaç yıl sonra Türklüğün ve İslâm’ın Anadolu topraklarında boğulmaya çalışıldığı günlerde, Yahya Kemal Türk ordusu için Allah’a şöyle yakarmakta ve Ethem’in Çanakkale duygularını; “Şu kopan fırtına Türk ordusudur Yarabbi/Senin uğrunda ölen ordu budur Yarabbi/Ta ki yükselsin ezanlarla müeyyet na­mın/Gaalib et, çünkü bu son ordusudur İslâm’ın” mısralarıyla paylaşmaktaydı.</span></p>
<p><span>İslâm’ı Türklük ile mezcetmiş münevver bir gencin millî duygularının ifadesi olan satırlarda, Türkler ve uğruna savaşılan toprakların onların vatanı olma­sı ifadelerine tahammül edememek; sebebi ne olursa olsun, kabul edilebilir bir durum değildir. Bu tavır; milletin kimliği ve bu toprakların Türklüğü, hatta devletin adının Türkiye olmasının bile tartışıldığı son zamanlarda -maksat bu olmasa bile- ülkeyi ve milleti bölücü tavırlar ve niyetlerin işine yarayacak bir yanlış olacaktır.</span></p>
<p><span>Ethem’in komutanı Mustafa Kemal Atatürk’ün; “Tarih yazmak, tarih yapmak kadar mühimdir. Yazan yapana sadık kalmazsa, değişmeyen hakikat, insanlığı şaşırtacak bir mahiyet alır.” sözü, tam da bu durum için söylenmiş gibidir. Çanakkale’de savaşan ordunun Türk ordusu ve bu toprakların -Ethem’in de belirttiği gibi- Tür­kiye, Türklerin vatanı olduğu gerçeği asla değişmeyecektir, değişmeyen hakikat de budur.</span></p>
<p><span>(*) 24-26 Mayıs 2010 tarihleri arasında Çanakkale’de yapılan 95. Yılında Çanakkale Savaşları ve Atatürk konulu sempozyumda, Bir 57. Alay Şehidi ve Mektubunun Başına Gelenler adıyla sunulan tebliğin genişletilmiş şeklidir.</span></p>
<p><span><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yard. Doç. Dr. Mustafa ARIKAN</strong></span></a>
</span></p>
<p><span>Selçuk Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Tarih Bölümü, e-mail: <a href="mailto:marikan@selcuk.edu.tr">marikan@selcuk.edu.tr</a></span></p>
<p><span><span><strong>Kaynak:</strong></span> Gazi Üniversitesi Akademik Bakış Dergisi Cilt:5 Sayı: 9 Kış 2011</span></p>
<hr>
<p><span><strong>Ek 4. Mektubun Yeni Harfli Metni</strong></span></p>
<p><span><em>Valideciğim,</em></span></p>
<p><span><em>Dört asker doğurmakla müftehir şanlı Türk annesi!</em></span></p>
<p><span><em>Nasihat-âmiz mektubunu, Divrin Ovası gibi güzel, yeşillik bir ovacığın orta­sından geçen derenin kenarındaki armut ağacının sayesinde otururken aldım. Tabiatın yeşillikleri içinde mest olmuş ruhumu bir kat daha takviye etti. Okudum, okudukça büyük büyük dersler aldım. Tekrar okudum. Şöyle güzel ve mukaddes bir vazifenin içinde bulunduğumdan sevindim. Gözlerimi açtım, uzaklara doğru baktım. Yeşil yeşil ekinlerin rüzgâra mukavemet edemeyerek eğilmesi, bana, an­nemden gelen mektubu selâmlıyor gibi geldi. Hepsi benden tarafa doğru eğilip kalkıyordu ve beni, annemden mektup geldi diyerek tebrik ediyorlardı.</em></span></p>
<p><span><em>Gözlerimi biraz sağa çevirdim güzel bir yamacın eteklerindeki muhteşem çam ağaçları kendilerine mahsus bir seda ile beni tebşir ediyorlardı. Nazarlarımı sola çevirdim cığıl cığıl akan dere, bana validemden gelen mektuptan dolayı gülüyor, oynuyor, köpürüyordu… Başımı kaldırdım, gölgesinde istirahat ettiğim ağacın yapraklarına baktım. Hepsi benim sevincime iştirak ettiğini, yaptıkları rakslarla anlatmak istiyordu. Diğer bir dalına baktım, güzel bir bülbül, tatlı sedası ile beni tebşir ediyor ve hissiyatıma iştirak ettiğini ince gagalarını açarak göstermek istiyordu.</em></span></p>
<p><span><em>İşte bu geçen dakikalar ânında, hizmet eri:</em></span></p>
<p><span><em>” Efendim, çayınız, buyurunuz, içiniz.” dedi.</em></span></p>
<p><span><em>” Pekâlâ” dedim. Aldım baktım, sütlü çay.</em></span></p>
<p><span><em>” Mustafa bu sütü nereden aldın?” dedim.</em></span></p>
<p><span><em>” Efendim, şu derenin kenarında yayıla yayıla giden sürü yok mu?”</em></span></p>
<p><span><em>” Evet” dedim. “Evet, ne kadar güzel.”</em></span></p>
<p><span><em>” İşte, onun çobanından 10 paraya aldım.”</em></span></p>
<p><span><em>Vâlideciğim, on paraya yüz dirhem süt, hem de su katılmamış. Koyundan şimdi sağılmış, aldım ve içtim.</em></span></p>
<p><span><em>Fakat bu sırada düşünüyorum. Ben validemin sayesinde onun gönderdiği para ile böyle süt içeyim de, annem içmesin, olur mu? Şevket neden içmiyor? dedim.</em></span></p>
<p><span><em>Fakat yukarıdaki bülbül bağırıyordu: “Validen kaderine küssün, ne yapalım. O da erkek olsaydı, bu çiçeklerden koklayacak, bu sütten içecek, bu ekinlerin secde­lerini görecek ve derenin aheste akışını tetkik edecek ve çıkardığı sesleri duyacak idi.</em></span></p>
<p><span><em>“Şevket merak etmesin, o görür, belki de daha güzellerini görür. Fakat vâlideciğim, sen yine müteessir olma. Ben seni, evet seni mutlaka buralara ge­tireceğim. Ve şu tabiî manzarayı göstereceğim. Şevket, Hilmi de senin sayende görecektir.</em></span></p>
<p><span><em>O güzel çayırın koyu yeşil bir tarafında, çamaşır yıkayan askerlerim saf saf dizilmişler. Gayet güzel sesli biri ezan okuyordu.</em></span></p>
<p><span><em>Ey Allah’ım, bu ovada onun sesi ne kadar güzeldi. Bülbül bile sustu, ekinler bile hareketten kesildi, dere bile sesini çıkarmıyordu. Herkes, her şey, bütün mevcudat onu, o -mukaddes sesi dinliyordu. Ezan bitti. O dereden ben de bir abdest aldım. Cemaat ile namazı kıldık. O güzel yeşil çayırların üzerine diz çök­tüm.</em></span></p>
<p><span><em>Bütün dünyanın dağdağa ve debdebelerini unuttum. Ellerimi kaldırdım, gözümü yukarı diktim, ağzımı açtım ve dedim:</em></span></p>
<p><span><em>“Ey Türklerin Ulu Tanrısı! Ey şu öten kuşun, şu gezen ve meleyen koyunun, şu secde eden yeşil ekin ve otların, şu heybetli dağların Halikı! Sen bütün bun­ları Türklere verdin. Yine Türklerde bırak. Çünkü böyle güzel yerler, seni takdis eden ve seni ulu tanıyan Türklere mahsustur.</em></span></p>
<p><span><em>Ey benim Yarabbim! Şu kahraman askerlerin bütün dilekleri; ism-i celâlini İngilizlere ve Fransızlara tanıtmaktır. Sen bu şerefli dileği ihsan eyle, ve huzu­runda titreyerek, böyle güzel ve sakin bir yerde sana dua eden biz askerlerin süngülerini keskin, düşmanlarını zaten kahrettin ya, bütün bütün mahveyle!” diyerek bir dua ettim ve kalktım. Artık benim kadar mesut, benim kadar mesrur bir kimse tasavvur edilemezdi.</em></span></p>
<p><span><em>Anneciğim, oğlun Halit de benim gibi güzel yerlerdedir.</em></span></p>
<p><span><em>Dünyanın en güzel yerleri burası imiş. Yalnız bu memleketlerde düğün ol­muyor. İnşallah düşman asker çıkarır da, bizi de götürürler, bir düğün yaparız, olmaz mı?</em></span></p>
<p><span><em>Kadire mektup yazdım.</em></span></p>
<p><span><em>Valideciğim, evdeki senet vesâireyi kimselere kat’iyyen vermeyin ve sorar­larsa biz bilmiyoruz deyin.</em></span></p>
<p><span><em>Çantayı al, sandığa koy. Ben sana vaktiyle anlatmış idim, bu dünya böyledir.</em></span></p>
<p><span><em>Fakat sen merak etme. O parayı vermese, adliyedeki adam vermezdi. Hani nasıl aldık. Yalnız zaman ister.</em></span></p>
<p><span><em>Valideciğim, çamaşır falan istemem, paralarım duruyor, Allah razı olsun.</em></span></p>
<pre><span><strong><em>Oğlun
</em><em>Hasan Ethem
</em><em>4 Nisan 1331</em></strong></span></pre>
<hr>
<div><span><strong>Dipnotlar</strong></span></div>
<div><span><strong>[1]</strong> Çanakkale savaşlarının sonuçları ve etkileri için Bkz: Milli Müdafaa Vekaleti, 1915’de Çanakkale’de Türk, Ankara 1957, s. 1; Mehmet Ali Ünal, “Çanakkale Savaşları ve Sömürgeciliğin Sonu”, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi (AAMD), C. 10, S. 30, Kasım 1994, s. 567-571; Temuçin Faik Ertan, “Çanakkale Savaşlarının Milli Mücadele Üzerindeki Etkisi”, AAMD , C. 10, S. 30, s. 40-49<strong> </strong></span></div>
<div><span><strong>[2]</strong> Niğde, Osmanlı Devleti’nin sonuna kadar Konya vilayetinin sancağı durumundadır. Serdar Ösen “Arşiv Belgeleri ve Şeriye Sicillerine Göre Niğde 1888-1894″, Niğde, Aksaray ve Nevşehir Tarihi Üzerine (Edit. Musa Şaşmaz), İstanbul 2008, s. 84; Niğde Sancağı ve idarî taksimatı için ayrıca Bkz: Mehmet Kaya,”XX. Yüzyıl Başlarında Niğde Sancağının Nüfusuna Dair”, Türkiyat Araştırmaları Dergisi, S. 19, Konya 2006, s. 193-210.</span></div>
<div><span><strong>[3]</strong> Ethem Ruhi Üngör, 20 Şubat 1922’de İstanbul Cankurtaran’da doğmuş ve 10 Ağustos 2009’da Kadıköy’de ölmüştür. Tanınmış bir müzikologdur. Hüseyin Sadettin Arel’in çıkardığı Musiki Mecmuasını kırk yılı aşkın bir süre devam ettirmiştir. Evinde, on yıldan fazla bir sürede bütün Türkiye’yi dolaşarak 750’den fazla çalgı ile oluşturduğu bir koleksiyonun sahibidir. Türk müziği ve tarihi ile yayınlanmış ve yayına hazırlanmış birçok eserin sahibidir. 10-15 Eylül 2007 tarihleri arasında Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu tarafından Ankara’da düzenlenen ICANAS toplantısında 101 Türk Büyüğü ve Bilgi Semamızın 12 Burcu’ndan birisi (Şükrü Elçin, Muazzez İlmiye Çığ, İhsan Doğramacı, Süleyman Kazmaz, Oktay Aslanapa, Halil İnalcık, Kâzım Mirşan, Zeynep Korkmaz, Hamza Eroğlu, Bozkurt Güvenç, Kemal Baytaş ile birlikte) olarak şereflendirilmiştir. 2008 yılında Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlık Divanı tarafından “TBMM Üstün Hizmet Madalyası ve Beratı” ile ödüllendirilmiştir. Hayatı, eserleri ve faaliyetleri için Bkz: Etem Üngör, Türk Marşları, Ankara 1966, s. 159; Ayşegül Parlayan, “Çalgılar Seni Söyler, Tellerde Nağme Adın”, NTV Tarih, S. 8, Eylül 2009, s. 20; “Ethem Ruhi Üngör’ün Ölümü İle Türk Çalgıları da Yetim Kaldı”, Zaman Online (23.08.2009); “Etem Ruhi Üngör”, www.beethovenlives.net (28.01.2008); Mehmet Nuri Yardım, “Etem Ruhi Üngör İle Mülakat”, www.sanatalemi.net (02.02.2010); “Türk Müziğinin Çınarı Etem Ruhi Üngör”, www.musikidergisi.net (03.02.2010)</span></div>
<div><span><strong>[4]</strong> Şair Halim Yağcıoğlu’nun Ethem ve mektubu için yazılmış “Hasan Ethem’in Validesi’ne Son Mektubu” başlıklı bir dörtlüğü bulunmaktadır: “Anne beni vatan için doğurdun/Söyle kirpiğinde titreyen yaş ne?/ Mertlikle içimi kardın yoğurdun/ Hiç asker anası ağlar mı anne”. Milli Savunma Bakanlığı, Cepheden Mektuplar, Ankara 1999, s. 53; Milli Savunma Bakanlığı, Bir Kahramanlık Abidesi 57nci Piyade Alayı Şehitler Alayı, Ankara 2003, s. 135; “Saros’tan Gelibolu’ya Bakarken” başlıklı Ali Koç Elegeçmez”in şiirinde de; “Ne zaman Saros’dan baksam/güneşe, aya/Mart ayında, nisanda, mayıs da, ağustos ta/ Kanlısırt’ta.. Kocaçimen’de.. Bombatepe’de/ Ve öğretmen Ethem’in armut ağacında/ gamlı bülbülleri dinlerim” mısralarında Ethem’den bahsedilmektedir. Bkz: “Çanakkale Şehitleri”, http:// nedir. antoloji.com (29.04.2008)</span></div>
<div><span><strong>[5]</strong> Bkz: Buket Uzuner, Uzun Beyaz Bulut Gelibolu, 25. basım, İstanbul 2005, 321 s. Romanın kahramanı Mülazım Ali Osman karakteri ve onun cepheden yazdığı mektuplarda, Şehit Ethem ve mektubundan oldukça istifade edilmiştir. Mektupların “Valideciğim” hitabıyla yazılması, bülbül imgesi, süt içilmesi, savaştan sonra Çanakkale’ye annenin götürülmesi vb.</span></div>
<div><span><strong>[6]</strong> TRT’de yayınlanan “KınalıKuzular” dizisinin 7. bölümü “Hasan Ethem” adıyla, şehidin mektubundan yola çıkılarak senaryolaştırılmıştır.</span></div>
<div><span><strong>[7]</strong> Mustafa Canbey, Cephede Bir Muallim Şehit Ethem, İstanbul 2008, s. 125</span></div>
<div><span><strong>[8]</strong> Sevinç Özarslan, “Çanakkale Kitapları Geçit Vermiyor”, Yeni Şafak, Cumartesi Eki,17 Mart 2007, s. 15; Ayrıca bu konuda bir değerlendirme için bak. Ahmet Turan Alkan, “Çanakkale Edebiyatımız Niçin ‘Vasat’?, Zaman, 19 Mart 2007</span></div>
<div><span><strong>[9]</strong> Harp Mecmuası Harbiye Nezareti tarafından 1915 yılı Kasım ayında 15 günde bir yayınlanmak üzere çıkarılmış ve 27. sayıda yayın hayatı sona ermiştir. Bkz: Harp Mecmuası (Haz. Ali Fuat Bilkan-Ömer Çakır), İstanbul 2005, s. 7-9; Mecmuada Mübarek Şehitlerimiz başlığı altında bazı sayfalar şehitlerin fotoğraflarına kimlik ve birlik bilgilerine ayrılmıştır. 22. sayının 351. sayfasında asker kıyafetli resminin altında “Kolordu 3 Alay 57 Tabur 2 Bölük 6 İhtiyat Zabit Namzedi Ethem Efendi (6 Mayıs 1331) “bilgisi bulunmaktadır. Bilkan ve Çakır tarafından mecmuanın yayına hazırlanmasında Ethem Ruhi Bey’in teklifi ve katkıları bulunmaktadır. Bu konuda Bkz: Harp Mecmuası, s. 11</span></div>
<div><span><strong>[10]</strong> Bkz: Ek 4</span></div>
<div><span><strong>[11]</strong> Ethem Ruhi bey ile 19 Şubat 2008 tarihinde yapılan görüşme.</span></div>
<div><span><strong>[12]</strong> Konya Meram Nüfus Müdürlüğü’nden temin edilen 08.01.2010 tarihli nüfus kayıt örneğinde doğum tarihi 01.07.1892 olarak verilmektedir. Aynı nüfus kayıt örneğinde annesi ve diğer kardeşlerinin doğum tarihlerinin ay ve gün kısmında 01.07. tarihlerini görmekteyiz. Bu durum; Rumî takvime göre sadece yıl olarak kaydedilmiş doğum/ölüm tarihlerinin Miladî takvime çevrilmesi ve elektronik ortama aktarılması işlemindeki uygulamadan kaynaklanmaktadır. Ethem Ruhi Bey’in özel arşivinden bir suretini temin ettiğimiz, 07.12.1987 tarihli İstanbul Eminönü Nüfus Müdürlüğü’nden verilmiş kayıt örneğinde doğum tarihi 1308’dir.</span></div>
<div><span><strong>[13]</strong> Ethem Ruhi Bey ile değişik tarihlerde yaptığımız görüşmelerde verilen bilgilerden. Bu görüşmelerden ilki 1997 yılında Konya’da Selçuk Üniversitesi tarafından düzenlenen “Kuruluşunun 700. Yılında Osmanlı Devleti Sempozyumu”na katıldığı zaman gerçekleşmiştir. Son görüşme ölümünden bir buçuk ay kadar önce 25 Haziran 2009’da İstanbul Yıldızbakkal-Kadıköy Şem’i Bey Sokak Nu: 19/3’teki ikametgâhında yapılmıştır. Yaptığımız birçok telefon görüşmelerinde de tarafımıza kıymetli bilgiler lütfetmişlerdir.</span></div>
<div><span><strong>[14]</strong> İsmail Hakkı, “Muallim Ethem Nasıl Öldü?”, Mektepli, S. 25, 9.3.933, s. 3</span></div>
<div><span><strong>[15]</strong> Aynı yer.</span></div>
<div><span><strong>[16]</strong> “Bir Çanakkale Şehidinin Son Mektubu” başlıklı bu broşür; başlığı Bir Çanakkale Şehidinin İlk ve Son Mektubu şeklinde değiştirilerek ve bazı arka sayfa bilgileri yenilenerek Damla Yayınevi tarafından 2007 yılında İstanbul’da yeniden bastırılmış ve dağıtılmıştır.</span></div>
<div><span><strong>[17]</strong> İlhan Akşit, Çanakkale Savaşları Harp Sahaları ve Abideleri, İstanbul 1974, s. 77; “Bir Şehidin Son Mektubu”, Orkun, S. 9, Mart 1983, s. 16; Bilal Eren-Hakkı Karatekeli, Bir Hilâl Uğruna Çanakkale, İstanbul 2008, s. 195; İsmail Çolak, Çanakkale’nin Kahraman Mekteplileri, İstanbul 2006, s. 100; İsmail Çolak, Okuldan Çanakkale’ye Mahşerin İrfan Ordusu, İstanbul 2008, s. 184; Yusuf Gedikli, Cepheden Çanakkale, İstanbul 2008, s. 86; Mustafa Turan, Destanlaşan Çanakkale, İstanbul 2007, s. 98; İbrahim Refik, Çanakkale’nin Ruh Portresi, 13. baskı, İstanbul 2007, s. 169; Recep Şükrü Apuhan, Sina’dan Galiçya’ya Mehmetçik, 2. baskı, İstanbul 1997, s. 33; Hüseyin Özcan, “Cepheden Yazılan Mektuplar”, Yağmur, S. 27, Yıl. 6/Yaz, İstanbul 2005, s. 55</span></div>
<div><span><strong>[18]</strong> Tarafımızdan görülen kaynakların sadece birisinde tarih meselesinde hassasiyet gösterilmiş; konuya tam nüfuz edilemese de “Mektuptan zaman ve mekân tam olarak anlaşılamıyor. 25 Nisan 1915 çıkarma öncesi yazıldığı görülüyor. Bu da ortam hakkında net bilgi veremiyor. Çıkartma öncesi 19 Nisanda nasıl şehit olabileceği açık değil. Rumi-Miladi dönüşümlere dikkat edilmemiş olabilir.” satırlarıyla yazar şüphesini dile getirmiştir. Üstelik bu da bir internet sayfası bilgisidir. Bkz: “Hasan Etem’in Validesine Son Mektubu”, http://mafdaz.5gbfree.com, (28.01.2008)</span></div>
<div><span><strong>[19]</strong> Talha Uğurluel, Çanakkale Savaşları ve Gezi Rehberi, 7. baskı, İzmir (tarihsiz), s. 93; “Şehit Mektubu Bir Çanakkale Şehidinin Son Mektubu”, Kolay İlân Gazetesi, 31 Ağustos 1982, s. 2</span></div>
<div><span><strong>[20]</strong> M. Orhan Bayrak, Çanakkale Savaşları, 3. baskı, İstanbul 2005, s. 188; Canbey, Şehit Ethem, s. 93</span></div>
<div><span><strong>[21]</strong> Bayrak, Çanakkale Savaşları, s. 188; Canbey, Şehit Ethem, s. 93-94</span></div>
<div><span><strong>[22]</strong> Kumkale muharebelerinde görev yapan Yüzbaşı Celaleddin tarafından verilen Kumkale Muharebatı konulu konferans metninin 28 Ağustos 1921’de Erkân-ı Harbiye Mektebi tarafından yayınlanmış metni için Bkz: Türk Kurmay Subaylarının Gözüyle Çanakkale Savaşı (Haz. Burhan Sayılır), İstanbul 2006, s. 137-188</span></div>
<div><span><strong>[23]</strong> Canbey, Şehit Ethem, s. 92-93; Bayrak, Çanakkale Savaşları, s. 187</span></div>
<div><span><strong>[24]</strong> MSB Arşivi’nde bulunan 57. Piyade Alayı Çanakkale Cephesi Muhallefat Defteri ve 3.Kolordu 1-2-3 Nolu Zayiat Kayıt Defterlerinden ulaşılabilecek herhangi bir bilgi bu konuya yeni bir boyut kazandırabilir düşüncesiyle tarafımızdan ilgili kuruma bilgi için müracaat edilmiştir. 28 Nisan 2010 tarih ve 7940-2199-10 sayılı yazı ile “MSB Arşiv Müdürlüğü kayıtlarında şahısla ilgili yapılan inceleme ve araştırma sonucunda gerek zayiat kayıtlarında ve gerekse subay şahsi dosyalarında her hangi bir kayda rastlanmamıştır.” bilgisi verilmiştir.</span></div>
<div><span><strong>[25]</strong> 57. Alay hakkında geniş bilgi için Bkz: Milli Savunma Bakanlığı, Bir Kahramanlık Abidesi 57nci Piyade Alayı Şehitler Alayı, Ankara 2003, s. 349</span></div>
<div><span><strong>[26]</strong> Örnek olarak Bkz: Eren-Karatekeli, Bir Hilâl uğruna, s. 195; Turan, Destanlaşan Çanakkale, s. 98; Çolak, Kahraman Mektepliler, s. 101; Çolak, Okuldan Çanakkale’ye, s. 184; Uğurluer, Çanakkale, s. 93; Refik, Çanakkale”nin Ruh Portresi, s. 169; “Çanakkale’den Bir Mektup”, www.bisohbet.com (24.12.2007); “Hasan Etem’in Validesine Son Mektubu”, http://mafdaz.5gbfree.com, (28.01.2008)</span></div>
<div><span><strong>[27]</strong> Mustafa Kemal, Arıburnu Muharebeleri Raporu (Haz. Uluğ İğdemir), Ankara 1968, 200 s.</span></div>
<div><span><strong>[28]</strong> Hüseyin Avni Bey bu raporu 21 Temmuz 1915 tarihinde kaleme almıştır. Bu tarihten 23 gün sonra 13 Ağustos 1915’te şehit olmuştur. Bkz: Sermet Atacanlı, Atatürk ve Çanakkale’nin Komutanları, İstanbul 2006, s. 428</span></div>
<div><span><strong>[29]</strong> Atacanlı, Atatürk, s. 405-428</span></div>
<div><span><strong>[30]</strong> Mustafa Kemal, Arıburnu, s. 19. Ayrıca Bkz: Milli Müdafaa Vekaleti, 1915 de Çanakkale ‘de Türk, Ankara 1957, s. 7; Halis, Çanakkale Raporu, İstanbul 1975, s. 109; Celal Erikan, Komutan Atatürk, 2. baskı, İstanbul 1972, s. 126</span></div>
<div><span><strong>[31]</strong> Mustafa Kemal, Arıburnu, s. 20-21; Atacanlı, Atatürk, s. 406; 57. Alay’ın Bigalı’dan Conkbayırı’na yürüyüş güzergâhı hakkında, Çanakkale harp sahası üzerine uzman kabul edilen Şahin Aldoğan ile birlikte Gürsel Göncü, Selim Meriç ve Jul Snelders tarafından yapılmış, harita, kroki ve fotoğraflarla desteklenmiş bir çalışma için Bkz: Gürsel Göncü “Kader Değil, Mustafa Kemal”, Atlas, S. 145, Nisan 2005, s. 40-71</span></div>
<div><span><strong>[32]</strong> Atacanlı, Atatürk, s. 406</span></div>
<div><span><strong>[33]</strong> İbradılı İbrahim ve çıkarma sabahı yaptıkları savunmanın kendi ağzından anlatımı için Bkz: Haluk Oral, Arıburnu 1915 Çanakkale Savaşı’ndan Belgesel Öyküler, İstanbul 2007, s. 47-66. İbradılı İbrahim Hayrettin, Ethem gibi hukuk tahsili yarıda kalan 2. sınıf talebelerindendir. Hayatının 11 yılı askerlikte geçmiştir. İbrahim Uslu, “İbradılı İbrahim”, Türkiye Gazetesi, 18 Nisan 2007, s. 4. İbradılı İbrahim, savaş yılları sonrasında Konya’da yaşamış ve orada ölmüştür. Konya Merkez Selçuklu İlçesi’nde Musalla Mezarlığı’nda medfundur.</span></div>
<div><span><strong>[34]</strong> Mustafa Kemal, Arıburnu, s. 22; Atacanlı, Atatürk, s. 406</span></div>
<div><span><strong>[35]</strong> Atacanlı, Atatürk, s. 407-409</span></div>
<div><span><strong>[36]</strong> Atacanlı, Atatürk, s. 411-414</span></div>
<div><span><strong>[37]</strong> Mustafa Kemal, Arıburnu, s. 52-53</span></div>
<div><span><strong>[38]</strong> Şehitliklerde ismine rastlayamadığımız Ethem’in temsilî mezar taşı, 2011 yılında, Yrd. Doç. Dr. Burhan Sayılır’ın tarih danışmalığında yapılan yeni düzenleme ile 57. Alay Şehitliği’ne konulmuştur. Bkz: “O Vasiyet Yerine Geldi. Çanakkale Savaşları’nda şehit olan İbrahim Ethem’in yeğeninin vasiyeti yerine getirildi.” Vatan, 22 Nisan 2011. Millî Savunma Bakanlığı tarafından yayınlanan “Şehitlerimiz” adlı eserde Niğdeli şehitler kısmında İbrahim Ethem isimli bir ihtiyat yedek subay adayı bulunmaktadır; baba adı Hacı Derviş, birliği 39. Alay, şehit olduğu yer Kireçtepe olarak gösterilmiştir. Başka bir şehidimize ait bilgilerdir. Milli Savunma Bakanlığı, Şehitlerimiz, C.4, Ankara 1998, s. 284. Nüfus kaydının 1915’ten önce İstanbul’a alındığı düşünülerek İstanbul’lu şehitlerin kayıtları da kontrol edilmiş; İbrahim Ethem adlı dört rütbeli askerin baba adı ve cephelerinin tutmadığı görülmüştür. Ethem adlı yedi askerin de baba adları tutmamaktadır. Bunlardan bir tanesi aynı alay ve taburdan fakat bölüğü farklıdır. Baba adı da Ali’dir. Bkz: Şehitlerimiz, C.3, s. 194, 188; Çanakkale cephesinde Niğdeli şehitler üzerine, Niğde Nüfus ve Vatandaşlık Müdürlüğü Arşivi’ndeki “Vefayata Mahsus Vukûat Defteri” ve Askerlik Şubesi kayıtlarından istifade edilerek yapılan bir araştırmada da Ethem’in ismine rastlamamaktayız. Aynı köyden Kör Hüseyin oğlu Mehmet (1308, Evli, Sığındere, 22.6.1331) ve Yakup oğlu Fettah (1305, Bekar, Sığındere, 22.6.1331) isimli iki Çanakkale şehidi bulunmaktadır. Bkz: Salih Özkan, “Çanakkale Cephesinde Şehit Olan Niğdeliler”, Ata Dergisi, S. 12, Konya 2004, s. 118,123; Çanakkale şehitleri üzerine hazırlanan bir eserde, Harp Mecmuası’ndaki resmi ve resim altında kimlik bilgileri verilmektedir. Burada, Şehitlerimiz adlı eserden faydalanılarak kimlik bilgileri genişletilmeye çalışılmıştır. Fakat ortaya çift kimlikli bir şehit çıkarılmıştır. Baba adı Hacı Derviş, doğum tarihi 1894 olan ihtiyat yedek subay başka birisidir ve kendisinden yukarıda bahsedilmiştir. Bkz: Burhan Sayılır, Çanakkale Savaşı’nın Şehit Subayları Tarihe Sığmayanlar, Ankara 2008, s. 380</span></div>
<div><span><strong>[39]</strong> Ethem Ruhi Bey ile 25 Haziran 2009 tarihinde yaptığımız görüşmede verilen bilgilerden.</span></div>
<div><span><strong>[40]</strong> 25 Haziran 2009 tarihli ziyaretimizde, mektup, tarafımızdan görülmüş ve aslından okunmuştur.</span></div>
<div><span><strong>[41]</strong> Canbey, Şehit Ethem, s. 11, 42-43</span></div>
<div><span><strong>[42]</strong> Bkz: Ek 4</span></div>
<div><span><strong>[43]</strong> Akşit, Çanakkale Savaşları, s. 77</span></div>
<div><span><strong>[44]</strong> “Bir Şehidin Son Mektubu”, Orkun, s. 16</span></div>
<div><span><strong>[45]</strong> Çolak, Kahraman Mektepliler, s. 101; Okuldan Çanakkale’ye, s. 184</span></div>
<div><span><strong>[46]</strong> Ercüment Kuran, “XIX. Yüzyılda Milliyetçiliğin Türk Aydınları Üzerindeki Tesirleri”, Türkiye’nin Batılılaşması ve Millî Meseleler, Ankara 1997, 73-82</span></div>
<div><span><strong>[47]</strong> Rıdvan Akın, Dağılma Devri ve Türkçülük Hareketi, İstanbul 2002, s. 49-51</span></div>
<div><span><strong>[48]</strong> Yusuf Sarınay, Türk Milliyetçiliğinin Tarihi Gelişimi ve Türk Ocakları, 2. baskı, İstanbul 2004, s. 103-142; Ali Engin Oba, Türk Milliyetçiliğinin Doğuşu, İstanbul 1994, s. 207-237</span></div>
<div><span><strong>[49]</strong> Ocak merkezi Beyazıt’ta Soğanağa Mahallesi Reşit Bey Sokağı’nda bir konaktadır. Bkz: Sarınay, Türk Ocakları, s. 148; M. Şakir Ülkütaşır, “Hamdullah Suphi Tanrıöver’e Ait Birkaç Hâtıra”, Türk Kültürü, Yıl:4, S. 5, s. 802</span></div>
<div><span><strong>[50]</strong> Ülkütaşır, “Hamdullah Suphi”, s. 803</span></div>
<div><span><strong>[51]</strong> Necati Akder, “Hamdullah Suphi Tanrıöver’de Milliyet Fikri ve Milliyetçilik Mefkûresi”, Türk Yurdu, Yıl:4, S:45, Kasım 1954, s. 750</span></div>
<div><span><strong>[52]</strong> Şevket Süreyya Aydemir, Makedonya’dan Ortaasya’ya Enver Paşa, C: II, 4. baskı, İstanbul 1986, s. 490-491; Şevket Süreyya Aydemir, Suyu Arayan Adam, 8. baskı, İstanbul 1987, s. 72-73</span></div>
<div><span><strong>[53]</strong> Bu bilgi, Ethem Ruhi Bey ile yaptığımız görüşmelerde hep tekrarlanmıştır. Tanrıöver hakkında Bkz: Mustafa Baydar, Hamdullah Suphi Tanrıöver ve Anıları, İstanbul 1968, 390 s.</span></div>
<div><span><strong>[54]</strong> İsmail Hakkı, “Muallim Ethem”, s. 3</span></div>
<div><span><strong>[55]</strong> Eserleri, fikirleri ve Türk düşünce hayatındaki yeri için Bkz: Hilmi Ziya Ülken, Türkiye’de Çağdaş Düşünce Tarihi, 4. baskı, İstanbul 1994, s. 450-458; Süleyman Hayri Bolay, “İsmail Hakkı Baltacıoğlu’nun Milliyetçilik Anlayışı”, Türk Düşüncesinde Gezintiler, Ankara 2007, s. 449-452</span></div>
<div><span><strong>[56]</strong> Tahir Hatiboğlu, Jöntürklerden Sontürklere Tıbbiyeli, İstanbul 2002, s. 118</span></div>
<div><span><strong>[57]</strong> Ali Birinci, Tarihin Alacakaranlığında Meşâhir-i Meçhûleden Birkaç Zât-2, İstanbul 2010, s.171-172</span></div>
<div><span><strong>[58]</strong> Masami Arai, “Jöntürk Dönemi Türk Milliyetçiliği”, Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce Tanzimat ve Meşrutiyetin Birikimi, C. 1, İstanbul 2001, s. 195</span></div>
<div><span><strong>[59]</strong> Tanrıöver, “Müesessemizin Mazisi”, s. 330-331</span></div>
<div><span><strong>[60]</strong> Bolay, “İsmail Hakkı Baltacıoğlu”, s. 451</span></div>
<div><span><strong>[61]</strong> Genelkurmay Başkanlığı, Türk Silahlı Kuvvetler Tarihi, C: III, Ankara 1996, s. 258-259; Şevket Süreyya Aydemir, Suyu Arayan Adam, 8. baskı, İstanbul 1987, s. 72-73; Necmi Seren, “Yılların Ötesinden”, Cephe ve Esaret Hatıraları (Haz. Yusuf Gedikli), İstanbul 2009, s. 151-155; Bu talimgâhlar hakkında en geniş bilgiye bir tarihî romanda rastlamaktayız. Burhan Cahit Morkaya’nın İhtiyat Zabiti isimli romanının ilk 86 sayfası, İstanbul’daki talimgâh hatıralarıdır. Romanın bundan sonrası ise (s. 99-349); arkadaşı ihtiyat zabiti Cevdet’in şehadetinden sonra eline ulaşan hatıralarının roman üslûbu ile verilmesinden oluşmaktadır. Morkaya; “İçinde özyurt sevgisinin, gençlik heyecanının, vazife ve meslek aşkının en temiz eserleri yaşayan bu hatıraların bir kelimesini bile değiştirmeden naklediyorum.” demektedir. Bkz: Burhan Cahit Morkaya, İhtiyat Zabiti, İstanbul 1933, s. 86</span></div>
<div><span><strong>[62]</strong> Morkaya, İhtiyat Zabiti, s. 28; İzmir Darülmuallimin’inde Türkçü-Turancı bir eğitimden sonra bu talimgahlardan Suriye-Filistin cephesine giden Necmi Seren hatıralarında aynı duyguları terennüm etmektedir: “O günlerin meşhur bir karikatüründen bahsedilir. Bu karikatürde Alman Rabe fırıncıdır. İhtiyat zabit namzetlerini (yedek subay adaylarını) ekmek hamuru halinde küreğe dizip fırına sürer ve kısa bir zaman sonra pişmiş olarak çıkarır. Üç buçuk ay içinde biz de pişmiş, yenecek hale gelmiştik ve savaş canavarı şuracıkta, Çanakkale’de, ağzını açmış, bizi bekliyordu.” Seren, “Yılların Ötesinden”, s. 155</span></div>
<div><span><strong>[63]</strong> Morkaya, İhtiyat Zabiti, s. 28-29</span></div>
<div><span><strong>[64]</strong> Aydemir, Enver Paşa, C: II, s. 492; Seren, “Yılların Ötesinden”, s. 153</span></div>
<div><span><strong>[65]</strong> Aydemir, Enver Paşa, C: II, s. 493; Şehit Ethem’in Çanakkale gazisi kardeşi Ahmet Halit Bey’in diğer oğlunun adının Turan olması burada hatırlanılmalıdır. Turan, 3 aylık bebek iken vefat etmiştir.</span></div>
<div><span><strong>[66]</strong> “Ulu Tanrım, ay yıldızlı al bayrağın/ Gölgesi hiç üstümüzden eksilmesin/ Düşmanların göz diktiği bu toprağın/Ana kalbi bizim için vursun/Amin/ Ulu Tanrım, esir olan güzel Turan/Daha kaç hakanına hasret çeksin?/ Sen nasib et, Altınordu, elde Kur’an/ Otağını Kutdağı’na kursun/ Amin/ Ulu Tanrım, huzurunda dize geldik/ Düşmanlardan öç almaya ettik yemin/ Biz vaktinde üç dünyayı sarsan eldik/ Kolumuzda o güç yine dursun/ Amin” Bkz: Muhittin Nalbantoğlu, “Türk Ordusu Turan Marşı Söylüyordu”, Türkiye, 16 Aralık 2001, s. 11</span></div>
<div><span><strong>[67]</strong> Çanakkale ve Kanal cephelerinde savaşmış, Ethem gibi hukuk tahsili yarıda kalmış bir ihtiyat zabiti olan Münim Mustafa hatıralarında o günleri şu sözlerle anlatmaktadır: “O günleri hiç unutamıyorum. Bütün münevver Türk gençliği, Harbiye mektebinde, ihtiyat zabit talimgâhına girmek için koşuyordu. Ne heyecan! Bütün kapılar, avlular, koridorlar, taptaze, genç, dinç Türk çocuklarıyla doluydu. Kalabalık o kadar fazla idi ki zabitler kayıt muamelesine yetişemiyorlardı. Harbiye Nazırı Enver Paşa teftişe geldi. Memleketin en münevver sınıfını teşkil eden gençliğin bu coşkun ve vatanperverane kaynayışını görünce, hemen sivil elbiselerimizin değişmesini beklemeden kıtalar vücuda getirilmesini emretti. Biran evvel korkunç vazifelerinin başına geçmek için sabırsızlanan bütün gençlerin coşkunluğu arttıkça artmıştı…” Münim Mustafa, Cepheden Cepheye, 2. baskı, İstanbul 1998, s. 9-11; Darülfünun Hukuk Şubesi Reisi Ahmet Selahattin Bey, 1919 yılındaki bir konuşmasında; “Ben kendi şubemde askere giden 1650 gence vesika vermiştim. Bundan ancak 300’ü geri döndü. 300 kadarının esir bulunduğunu ümit ediyorum. Geri kalanı vazife uğrunda toprağa karışmıştır.” sözleriyle, Ethem ve arkadaşlarını yâd etmektedir. Bkz: Tarık Zafer Tunaya, Türkiyede Siyasi Partiler, C: 3, İstanbul 2000, s. 621</span></div>
<div><span><strong>[68]</strong> Ziya Gökalp, “Türk Ocakları ve Millî Şuur”, Türk Yurdu, S. 245, Haziran 1955, s. 954</span></div>
<div><span><strong>[69]</strong> Hamdullah Suphi Tanrıöver, “Müessesemizin Tarihine Bir Bakış”, Türk Yurdu, S: 238, Kasım 1954, s. 331</span></div>
<div><span><strong>[70]</strong> Hamdullah Suphi Tanrıöver, Günebakan 2 (Haz Fethi Tevetoğlu), 100 temel Eser, İzmir 1987, s. 73, 84</span></div>
<div><span><strong>[71]</strong> Tanrıöver, Günebakan, s. 98-99</span></div>
<div><span><strong>[72]</strong> Aynı yer</span></div>
<div><span><strong>[73]</strong> Çalışmanın asıl amacı mektubun tahlili olmadığı için, bu konu üzerinde kısaca durulmuştur. Mektuba yer verilen bütün eserlerde, yeterli bir tahlilin yapıldığı söylenemez. Hatta, böyle bir tahlil çabası ile karşılaşmak bile mümkün değildir.</span></div>
<div><span><strong>[74]</strong> “Kendisinden öğüt alınacak söz” anlamındadır. Bkz: Ferit Devellioğlu, Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lügat, 6. baskı, Ankara 1984, s. 967</span></div>
<div><span><strong>[75]</strong> Akşit, Çanakkale Savaşları, s. 74</span></div>
<div><span><strong>[76]</strong> Bkz: “Bir Çanakkale Şehidinin Son Mektubu”, www.yalniz-kurt.com (28.04.2008)</span></div>
<div><span><strong>[77]</strong> Akşit, Çanakkale Savaşları, s. 75. Akşit tarafından okunan veya okutturularak yayınlanan metinde 40 yerde, yanlış okuma, ilave, çıkarma, kelimeyi değiştirme gibi değişiklik ve tahrifata rastlamaktayız.</span></div>
<div><span><strong>[78]</strong> Mehmet Ergün, “Şehitler Ölmez ki!”, http://mehmetergun62.azbuz.com</span></div>
<div><span><strong>[79]</strong> Gölge ve kenar birbirinden tamamen farklı anlamda iki kelimedir. Bir ağacın gölgesi, ağacın kenarı ifadesiyle yer değiştirmemelidir. Bir ağacın gövdesi, dalları ve yapraklarıyla kapladığı alanın hemen dışında kalan bölge kenar olarak tanımlanabilir.</span></div>
<div><span><strong>[80]</strong> Anlam değişmektedir. Bkz: Çolak, Kahraman Mektepliler, s. 102</span></div>
<div><span><strong>[81]</strong> Bu gibi örnekler için Bkz: Turan, Destanlaşan Çanakkale, s. 97- 98; Çolak, Kahraman Mektepliler, s. 101-103; Çolak, Okuldan Çanakkale’ye, s. 184-186; Uğurluer, Çanakkale, s. 93; Refik, Çanakkale’nin Ruh Portresi, s. 169; Apuhan, Mehmetçik, s. 31-33; “Çanakkale’den Bir Mektup”, www.bisohbet.com (24.12.2007); “Hasan Etem’in Validesine Son Mektubu”, http://mafdaz.5gbfree.com (28.01.2008)</span></div>
<div><span><strong>[82]</strong> Necati İnceoğlu, Siper Mektupları ,İstanbul 2001, s. 78. Aynı özetin “Güzel Sesli Biri Ezan Okuyordu” başlıklı tekrarı için Bkz: Said Alpsoy, Ey Çanakkale, İstanbul (tarihsiz), s. 202-203</span></div>
<div><span><strong>[83]</strong> “Niğdeli Şehit Ethem Bey’in Son Mektubu”, http://www.forumin.net (12 Ocak 2007)</span></div>
<div><span><strong>[84]</strong> Akşit, Çanakkale Savaşları, s. 75</span></div>
<div><span><strong>[85]</strong> Ethem Ruhi Üngör’ün değerlendirmesi de bu yöndedir. Önemine binaen bu bölüm Bir Çanakkale Şehidinin Millî Niyaz İlâhisi adıyla bestelenmek istenmiş; fakat yaşlılığı, çalışma güçlüğü içinde olması sebebiyle buna fırsat bulamamıştır. Bu husus 17 Ocak 2007 tarihli görüşmemizde kendisi tarafından dile getirilmiştir.</span></div>
<div><span><strong>[86]</strong> Bkz: Ek 4</span></div>
<div><span><strong>[87]</strong> Yeni Mecmua’da Muhittin Mekki’nin Türk Hayat Dalgaları-Türk’ün Sevinci Çanakkale’de Ulu Bir Cenk piyesinin ilk cümlesi, Nahit Onbaşı’ya aittir ve “Arkadaşlar! Bugün düğünümüzü yapacağız” şeklindedir. Bkz: Yeni Mecmua, s. 299; Çanakkale Savaşı günlerinde İkdâm muhabiri M. Bürhaned- din hastaneden yeniden cepheye dönen askerlerin bir düğün neşesi içinde olduklarını şu satırlarla anlatmaktadır: “Uzunköprü’den Gelibolu ve civârına Çanakkale’den içerilere kadar giden geniş, muntazam şoselerden ne vakit geçilse kaputlarını simit yaparak boyunlarından geçirmiş, ekmek torbalarını yanlarına asmış, bazıları birer değnek almış, kafile kafile birçok efrâda tesadüf olunur ki bunlar; memleket türküleri, vatan şarkıları, muhârebe destânları okuyarak geçtikleri yerlere cengâverlik duyguları, vatan muhabbetleri, sürûrlar, ümîdler saçarak kıt’alarına avdet etmekte olan şifâyâb olmuş gazilerimizdir. Geçen gün bunlardan bir kafileye rastgeldim. İçlerinden uzun boylu yağız çehreli, arslan gibi bir delikanlı yanık sesiyle aşağıdaki marşı okuyor, tepelerde akisler, kalplerde heyecanlar uyandırıyordu. Etrafını saran sakallı, sakalsız, genç yaşlı bahadır yârânı mest ve mesrûr onu dinleyerek cephe-i harbe düğüne gider gibi akıp gidiyorlardı. ‘Hemşîresisin sen vatanın, yalvar ey anne/İkaz ediyor yâdını Şıbka ile Pilevne/ Versin yine bir kudret-i levazîm milletine/Düşmanla dövüşmek dileriz, zinde ve mertçe/ Git söyle kuzum, beklemesinler beni evde/ Düşmanla dövüşmek bana bir zevk-ü durûndur/ Harbetmedeyim her tarafım ateş ve hûndur/ Aksaçlı ninem beklemesin, yollar uzundur/ Hep cenk ederiz şevk ile pür neş’e ve hânde/ Git söyle ecel beklemesinler beni evde” Murat Çulcu, İkdâm Gazetesi’nde Çanakkale Cephesi, C. 2, İstanbul 2004, s. 569-570; Aynı konuda Süleyman Nazif’in tespitini bir araştırmacı şöyle aktarmaktadır: “Askerlerimiz Çanakkale Cephesine adeta düğüne gider gibi gitmiş; cephede de düşmanın üzerine aynı coşku ile yürümüştür. Süleyman Nazif, Çimentepe’de cereyan eden bu ulvî yürüyüş sahnelerinden birini anlatırken askerlerimizin şu türküyü söylediklerini anlatır: ‘Bu toprağı Türk’ün kanı yoğurdu/Annem beni bugün için doğurdu’ ” Bkz: Ömer Çakır, Türk Şiirinde Çanakkale Muharebeleri, Ankara 2004, s. 174</span></div>
<div><span><strong>[88]</strong> Fethi Tevetoğlu’na ait mısralar için Bkz: Altan Deliorman, Kırık Kanatlı Jöntürk, İstanbul 1997, s. 88</span></div>
<div><span><strong>[89]</strong> Bir edebî sanat olarak istiarede söz gerçek anlamının dışında kullanılır. Sözün gerçek anlamında kullanılması imkânsızdır ve benzetme amacıyla yapılır. Mektupta savaş, bir düğüne benzetilmektedir. Bu konuda Bkz: Numan Külekçi, Açıklamalar ve Örneklerle Edebî Sanatlar, Ankara 1995, s. 53</span></div>
<div><span><strong>[90]</strong> Bkz: Turan, Çanakkale, s. 98; Apuhan, Çanakkale Geçilmez, s. 107; “Çanakkale’den Bir Mektup’, www.bisohbet.com (24.12.2007)</span></div>
<div><span><strong>[91]</strong> “Niğdeli Şehit Ethem”, http://www.forumin.net (12.01.2007)</span></div>
<div><span><strong>[92]</strong> Salim Çelik, “Çanakkale Manzaraları”, http://www.ilkadimdergisi.com (24.12.2007)</span></div>
<div><span><strong>[93]</strong> Canbey, Şehit Ethem, s. 36, 44</span></div>
<div><span><strong>[94]</strong> Murat Bardakçı, “Şehidin Adı Yok, Ama Müdürün Adı Var”, Hürriyet, 8 Eylül 1996, s. 14</span></div>
<div><span><strong>[95]</strong> Ahmet Halit Bey Balkan, Çanakkale, Kanal, İstiklâl Savaşlarına katılmış bir gazidir. Çanakkale’de yaralanmış, Kanal’da esir düşmüş; askerlik hayatının üç buçuk yılını Seydibeşir Esir Kampı’nda geçirmiştir. Oğlu Ethem Ruhi Üngör’ün ifadesi ile; “O bunları hiçbir zaman övünerek anlatmadı.” Bkz: Canbey, Şehit Ethem, s. 105. Bu durum, Üngör ile görüşmelerimizde de dile getirilen bir husustur. Aynı tevazu ve az konuşma özelliği, Doğu cephesinde ihtiyat zabiti olarak savaşan, 1916’da vurularak Ruslara esir düşen, askerliğinin iki yılını esir kamplarında geçiren, İstiklâl Savaşı’nda Batı cephesinde yedek topçu teğmeni olarak savaşan dedem Mustafa Bolay’da da tarafımdan müşahede edilmiştir. Ağabeyi İsa da Çanakkale’ye gönüllü gitmiş ve orada şehit olmuştur. Her ikisi de İstanbul’dan savaşa katılmışlardır. Hayat hikâyeleri, Şehit Ethem ve kardeşi Ahmet Halit’e çok benzemektedir. Bu konuda Bkz: Süleyman Hayri Bolay, “Çanakkale Zaferinde Manevî Gücün Rolü”, AAMD, C. 10, S. 30, Kasım 1994, s. 553; “Prof. Dr. Süleyman Hayri Bolay İle Söyleşi”, Tasavvuf, S. 22, Ankara 2008, s. 394 -395</span></div>
<div><span><strong>[96]</strong> Metnin aslı ile bir başka metindeki bu farklılıklara sadece bir eserde dikkat çekilmiştir. Yazar Çakır, metnin aslı ile Cepheden Mektuplar isimli eserdeki metin arasındaki farklılıkları göstermiştir. Bkz: Ömer Çakır, Türk Harp Edebiyatında Çanakkale Mektupları, Akçağ Yayınları, Ankara 2009, s. 118-120. Çanakkale Mektupları üzerine yapılmış tek akademik araştırma özelliğini taşıyan eserde, mektupların duygu ve düşünce yönünden muhtevalarının incelendiği bölümde; “Düşmana Karşı Savaşma İsteği, Düşman Askerine Bakış, Kahramanlık ve Fedakarlık, Şehitlik Arzusu” gibi başlıklar bulunmasına rağmen, bu başlıklar altında Ethem’in mektubuna atıfta bulunulmaması bir eksikliktir. Bu gibi başlıklar altında, özellikle dönemin gazetelerinden alınan muhabir mektupları değerlendirilmiştir. Bkz: Çakır, Çanakkale Mektupları, s. 456-477.</span></div>
<div><span><strong>[97]</strong> Eren-Karatekeli, Bir Hilâl Uğruna, s. 194</span></div>
<div><span><strong>[98]</strong> Refik, Ruh Portresi, s. 171</span></div>
<div><span><strong>[99]</strong> Gedikli, Cepheden Çanakkale, s. 85</span></div>
<div><span><strong>[100]</strong> Vehbi Vakkasoğlu, Bir Destandır Çanakkale, İstanbul 2001, s. 265</span></div>
<div><span><strong>[101]</strong> Çolak, Kahraman Mektepliler, s. 102</span></div>
<div><span><strong>[102]</strong> “Çanakkale’den Bir Mektup, www.bisohbet.com (24.12.2007); Apuhan, Mehmetçik, s. 32; Uğurluel, Çanakkale, s. 92; Burhan Bozgeyik, Çanakkale Zaferini Unutmayalım, İstanbul 2007, s. 110; Turan, Destanlaşan Çanakkale, s. 98</span></div>
<div><span><strong>[103]</strong> “Kayıt ve kıyas kabul etmeyen azamet ve yüceliği ifade eden kelime” demek olan “Lafza-i Celât’in Türk kültüründeki karşılığıdır. Bkz: Bekir Topaloğlu, “Lafza-i Celâl”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi (TDVİA), C. 22,İstanbul 200, s. 47-48. “İ’lâ-yi Kelimetullah tabiri, Allah’ın dininin ve tevhid inancının yüceltilip yaygınlaştırılması yolunda gösterilen gayret ve faaliyetleri kapsamakta, cihad ve savaş kelimeleriyle birlikte Kur’ân-ı Kerim’de sıkça zikredilen ‘fî-sebîlillah’ (Allah yolunda) kavramıyla yakından ilgili bulunmaktadır.” Bkz: Metin Yurdagür, “İ’lâ-yi Kelimetullah”, TDVİA, C. 22, s. 62</span></div>
<div><span><strong>[104]</strong> V. F. Büchner, “Tanrı”, İslâm Ansiklopedisi, C. 11, İstanbul 1979, s. 705-707</span></div>
<div><span><strong>[105]</strong> Sıdkın ile Allah de ki Tanrı bilsin” Bkz: Ahmed-i Yesev-i, Divan-ı Hikmet Seçmeler (Haz. Kemal Eraslan), Ankara 1993, s. 167; “Birdir Allah andan artuk Tanrı yok ” Bkz: Ahmet Kahraman, Süleyman Çelebi ve Mevlîd, İstanbul 1972, s. 140. Türk İslâmı’nın en güzide eserlerinden biri olan Mevlid’in birçok yerinde diğer adların yanı sıra Tanrı da geçmektedir. Başka örnekler için ayrıca Bkz: Reşid Rahmeti Arat, Kutadgu bilig III, İndeks (Haz. Kemal Eraslan- Osman Fikri Sertkaya- Nuri Yüce), İstanbul 1979, s. 437; Muharrem Ergin, Dede Korkut Kitabı, 2. baskı, Ankara 1991, s. 284-285; Edib Ahmed b. Mahmud Yüknekî, Atabetü’l_Hakayık (Haz. Reşid Rahmeti Arat), İstanbul 1951, s. 120-122; Sultan Veled’in Türkçe Manzumeleri (Haz. Mecdut Mansuroğlu), İstanbul 1958, s. 174</span></div>
<div><span><strong>[106]</strong> Bir Kur’an tercümesinde Tanrı kelimesi ve türevlerinin kullanılışı için Bkz: Muhammed bin Hamza, XV. Yüzyıl Başlarında Yapılmış Satır Arası Kur’an Tercümesi (Haz. Ahmet Topaloğlu), C: II (Sözlük), İstanbul 1978, s. 556-557</span></div>
<div><span><strong>[107]</strong> Yeni Mecmua Çanakkale Özel Sayısı (Haz. Muzaffer Albayrak-Ayhan Özyurt),İstanbul 2006, s. 230. Şiirde Hakk, Allah, Rab, Tanrı adları bir arada kullanılmaktadır.</span></div>
<div><span><strong>[108]</strong> M. Ertuğrul Düzdağ, Mehmed Akif Mısır Hayatı ve Kur’ân Meâli, İstanbul 2005, s. 262-280. Düz- dağ, Akif’in tefsir ve meallerinde Tanrı kelimesine yer vermesiyle, yaptığı işin değerini düşürdüğü kanaatindedir.</span></div>
<div><span><strong>[109]</strong> Mehmet Akif, Safahat, Ankara 1997, s. 441</span></div>
<div><span><strong>[110]</strong> Lokman Erdemir, Çanakkale Savaşı Siyasî, Askeri ve Sosyal Yönleri, İstanbul 2009, s. 271-273; Burhan Sayılır, Çanakkale Kara Savaşları Öncesi ve Sırasında Psikolojik Harekat Faaliyetleri, Askerlerin Psikolojileri ve İçinde Bulundukları Koşullar (Mart 1915-Ocak 1916), Yayımlanmamış Doktora Tezi, Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Ankara 2005, s. 41-53; Binbaşı Demaz, Çanakkale Seferi (Çev. Binbaşı Bahaeddin), İstanbul 1930, s. 6; Ellis Ashmead Barlett, Çanakkale Gerçeği (Haz. M. Albayrak), İstanbul 2005, s. 46</span></div>
<div><span><strong>[111]</strong> Milli Savunma Bakanlığı, Cepheden Mektuplar, s. 53; 57nci Piyade Alayı, s. 136</span></div>
<div><span><strong>[112]</strong> Gedikli, Cepheden Çanakkale, s. 85. Yazar Gedikli, eserinde mektup metnini verdikten sonra, “Bu mektup ve bilgiler Türk Petrol Vakfının 1986’da bastırdığı broşürden alınmıştır.” demektedir. Bahsedilen broşürde, metnin aslı verilmektedir. Gedikli, özellikle dua kısmında yaptığı değişiklikle, eserinin baş kısmında (s. 9-11) metot hakkında yazdıklarıyla da çelişmektedir.</span></div>
<div><span><strong>[113]</strong> Bozgeyik, Çanakkale, s. 111</span></div>
<div><span><strong>[114]</strong> Apuhan, Mehmetçik, s. 32; Uğurluel, Çanakkale, s. 93; Turan, Destanlaşan Çanakkale, s. 98</span></div>
<div><span><strong>[115]</strong> Özcan, “Cepheden Yazılan Mektuplar”, s. 56</span></div>
<div><span><strong>[116]</strong> Küçük kardeşi Şevket’i Darüşşafaka’ya kaydettiren Ethem’dir. Ethem Ruhi Üngör ile yapılan 7 Şubat 2008 tarihli görüşmede verilen bilgilerden.</span></div>
<div><span><strong>[117]</strong> Bkz: H. Ömer Özden, Estetik ve Tarih Felsefesi Açısından Yahya Kemal, Ankara 2001, s. 166</span></div>
<div><span><span><strong>Kaynaklar</strong></span></span></div>
<div><span><strong>Belgeler</strong></span></div>
<div><span>Ethem Ruhi Üngör Özel Arşivi</span></div>
<div><span>Kitaplar</span></div>
<div><span>♦ AHMED-İ YESEVİ, Divan-ı Hikmet Seçmeler (Haz. Kemal Eraslan), Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara 1993</span></div>
<div><span>♦ AKIN Rıdvan, Dağılma Devri ve Türkçülük Hareketi, Der Yayınları, İstanbul 2002</span></div>
<div><span>♦ AKŞİT İlhan, Çanakkale Savaşları Harp Sahaları ve Abideleri, Fatih Yayınevi, İstanbul 1974</span></div>
<div><span>♦ ALPSOY Sait, Ey Çanakkale, Gelenek Yayınları, İstanbul?</span></div>
<div><span>♦ APUHAN Recep Şükrü, Sına ‘dan Galiçya ‘ya Mehmetçik, 2. baskı, Timaş Yayınları, İstanbul 1997</span></div>
<div><span>♦ ATACANLI Sermet, Atatürk ve Çanakkale’nin Komutanları, MB Yayınevi, İstanbul 2006</span></div>
<div><span>♦ AYDEMİR Şevket Süreyya, Makedonya’dan Ortaasya’ya Enver Paşa, C: II, 4. baskı, Remzi Kitabevi, İstanbul 1986</span></div>
<div><span>♦ AYDEMİR Şevket Süreyya, Suyu Arayan Adam, 8. baskı, Remzi Kitabevi, İstanbul 1987</span></div>
<div><span>♦ ARAT Reşit Rahmetî, Kutadgu Blig III, İndeks (Haz. Kemal Eraslan- Osman Fikri Sertkaya- Nuri Yüce), Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayınları, İstanbul 1979</span></div>
<div><span>♦ BARLETT Ellis Ashmead, Çanakkale Gerçeği (Haz. M. Albayrak), Yeditepe Yayınları, İstanbul 2005</span></div>
<div><span>♦ BAYDAR Mustafa, Hamdullah Suphi Tanrıöver ve Anıları, Menteş Kitabevi, İstanbul 1968</span></div>
<div><span>♦ BAYRAK M. Orhan, Çanakkale Savaşları, 3. baskı, Birharf Yayınları, İstanbul 2005,</span></div>
<div><span>♦ BİNBAŞI DEMAZ, Çanakkale Seferi (Çev. Binbaşı Bahaeddin), Askeri Matbaa, İstanbul 1930</span></div>
<div><span>♦ BİRİNCİ Ali, Tarihin Alacakranlığnda Meşâhir-i Meçhûleden Birkaç Zat-2, Dergah Yayınları, İstanbul 2010</span></div>
<div><span>♦ BOZGEYİK Burhan, Çanakkale Zaferini Unutmayalım, Said Yayınları, İstanbul 2007</span></div>
<div><span>♦ CANBEY Mustafa, Cephede Bir Muallim Şehit Ethem, Yarımada Yayınları, İstanbul 2008</span></div>
<div><span>♦ ÇAKIR Ömer, Türk Şiirinde Çanakkale Muharebeleri, Atatürk Kültür Merkezi Başkanlığı Yayınları, Ankara 2004</span></div>
<div><span>♦ ÇAKIR Ömer, Türk Harp Edebiyatında Çanakkale Mektupları, Akçağ Yayınları, Ankara 2009</span></div>
<div><span>♦ ÇOLAK İsmail, Çanakkale’nin Kahraman Mekteplileri, Lamure Yayınları, İstanbul 2006</span></div>
<div><span>♦ ÇOLAK İsmail, Okuldan Çanakkale’ye Mahşerin İrfan Ordusu, Nesil Yayınları, İstanbul 2008</span></div>
<div><span>♦ ÇULCU Murat, İkdâm Gazetesinde Çanakkale Cephesi, C. 2, Denizler Kitabevi, İstanbul 2004</span></div>
<div><span>♦ DELİORMAN Altan, Kırık Kanatlı Jöntürk, Bayrak Yayınları, İstanbul 1997</span></div>
<div><span>♦ DEVELLİOĞLU Ferit, Osmanlıca-Tükçe Ansiklopedik Lügat, 6. baskı, Aydın Kitabevi, Ankara 1984</span></div>
<div><span>♦ DÜZDAĞ M. Ertuğrul, Mehmed Akif Mısır Hayatı ve Kur’ân Meâli, 2. baskı, Şule Yayınları, İstanbul 2005</span></div>
<div><span>♦ EDİB AHMED B. MAHMUDYÜKNEKÎ, Atabetül-Hakayık (Haz. Reşid Rahmeti Arat), Ateş Basımevi, İstanbul 1951</span></div>
<div><span>♦ ERDEMİR Lokman, Çanakkale Savaşı Siyasî, Askeri ve Sosyal Yönleri, Gökkubbe Yayınları, İstanbul 2009</span></div>
<div><span>♦ EREN Bilal- KARATEKELİ Hakkı, Bir Hilâl uğruna Çanakkale, Cihan Yayınları, İstanbul 2008</span></div>
<div><span>♦ ERİKAN Celal, Komutan Atatürk, 2. baskı, Türkiye İş Bankası Yayınları, İstanbul 1972</span></div>
<div><span>♦ GEDİKLİ Yusuf, Cepheden Çanakkale, Nesil Yayınları, İstanbul 2008</span></div>
<div><span>♦ Harp Mecmuası (Haz. Ali Fuat Bilkan-Ömer Çakır), Kaynak Yayınları, İstanbul 2005</span></div>
<div><span>♦ Genelkurmay Başkanlığı, Türk Silahlı Kuvvetler Tarihi, C: III, Ankara 1996</span></div>
<div><span>♦ HATİPOĞLU Tahir, Jöntürklerden Sontürklere Tıbbiyeli, Otopsi Yayınları, İstanbul 2002, s. 1 18</span></div>
<div><span>♦ İNCEOĞLU Necati, Siper Mektupları, Remzi Kitabevi, İstanbul 2001</span></div>
<div><span>♦ KAHRAMAN Ahmet, Süleyman Çelebi ve Mevlîd, Toker Yayınları, İstanbul 1972</span></div>
<div><span>♦ KÜLEKÇİ Numan, Açıklamalar ve Örneklerle Edebi Sanatlar, Akçağ Yayınları, Ankara 1995</span></div>
<div><span>♦ MEHMET AKİF, Safahat, Ankara 1997, Akçağ Yayınları, s. 441</span></div>
<div><span>♦ Milli Müdafaa Vekaleti, 1915’de Çanakkale’de Türk, Deniz Basımevi, Ankara 1957</span></div>
<div><span>♦ Milli Savunma Bakanlığı, Şehitlerimiz, C.4, Milli Savunma Bakanlığı Yayınları, Ankara 1998</span></div>
<div><span>♦ MORKAYA Burhan Cahit, İhtiyat Zabiti, Kanaat Kütüphanesi, İstanbul 1933</span></div>
<div><span>♦ MUHAMMED BİN HAMZA, XV. Yüzyıl Başlarında Yapılmış Satır Arası Kur’an Tercümesi (Haz. Ahmet Topaloğlu), C: II (Sözlük), Kültür Bakanlığı Yayınları, İstanbul 1978</span></div>
<div><span>♦ Mustafa Kemal, Arıburnu Muharebeleri Raporu (Haz. Uluğ İğdemir, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 1968</span></div>
<div><span>♦ MÜNİM MUSTAFA, Cepheden Cepheye, 2. baskı, Arma Yayınları, İstanbul 1998</span></div>
<div><span>♦ OBA Ali Engin, Türk Milliyetçiliğinin Doğuşu, İmge Yayınları, İstanbul 1994</span></div>
<div><span>♦ ORAL Haluk, Arıburnu 1915 Çanakkale Savaşından Belgesel Öyküler, Türkiye İş Bankası Yayınları, İstanbul 2007</span></div>
<div><span>♦ ÖZDEN H. Ömer, Estetik ve Tarih Açısından Yahya Kemal, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara 2001</span></div>
<div><span>♦ REFİK İbrahim, Çanakkale’nin Ruh Portresi, 13. baskı, Albatros Yayınları, İstanbul 2007</span></div>
<div><span>♦ SARINAY Yusuf, Türk Milliyetçiliğinin Tarihi Gelişimi ve Türk Ocakları, 2. baskı, Ötüken Yayınları, İstanbul 2004</span></div>
<div><span>♦ SAYILIR Burhan, Çanakkale Savaşı’nın Şehit Subayları Tarihe Sığmayanlar, Phoenix Yayınları, Ankara 2008</span></div>
<div><span>♦ Sultan Veledin Türkçe Manzumeleri (Haz. Mecdut Mansuroğlu), İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yayınları, İstanbul 1958</span></div>
<div><span>♦ TANRIÖVER Hamdullah Suphi, Günebakan 2 (Haz. Fethi Tevetoğlu), 100 Temel Eser, İzmir 1987</span></div>
<div><span>♦ TUNAYA Tarık Zafer, Türkiye de Siyasi Partiler, C: 3, İletişim Yayınları, İstanbul 2000</span></div>
<div><span>♦ TURAN Mustafa, Destanlaşan Çanakkale, Sarı Papatya Yayınları, İstanbul 2000</span></div>
<div><span>♦ Türk Kurmay Subaylarının Gözüyle Çanakkale Savaşı (Haz. Burhan Sayılır), C: 1, Arma Yayınları, İstanbul 2006</span></div>
<div><span>♦ UĞURLUEL Talha, Çanakkale Savaşları ve Gezi Rehberi, 7. baskı, Kaynak Yayınları, İzmir</span></div>
<div><span>♦ ÜLKEN Hilmi Ziya, Türkiye’de Çağdaş Düşünce Tarihi, 4. baskı, Ülken Yayınları, İstanbul 1994</span></div>
<div><span>♦ ÜNGÖR Etem, Türk Marşları, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayınları, Ankara 1966</span></div>
<div><span>♦ VAKKASOĞLU Vehbi, Bir Destandır Çanakkale, Nesil Yayınları, İstanbul 2001</span></div>
<div><span>♦ Yeni Mecmua Çanakkale Özel Sayısı (Haz. Muzaffer Albayrak-Ayhan Özyurt), Yeditepe Yayınları, İstanbul 2006</span></div>
<div><span>Makaleler</span></div>
<div><span>♦ ALKAN Ahmet Turan, “Çanakkale Edebiyatımız Niçin ‘Vasat’?, Zaman, 19 Mart 2007</span></div>
<div><span>♦ AKDER Necati, “Hamdullah Suphi Tanrıöver’de Milliyet Fikri ve Milliyetçilik Mefkûresi”, Türk Yurdu, Yıl:4, S:45, Kasım 1954, s. 747-789</span></div>
<div><span>♦ ARAI Masami, “Jöntürk Dönemi Türk Milliyetçiliği”, Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce Tanzimat ve Meşrutiyetin Birikimi, C. 1, İletişim Yayınları, İstanbul, 2001, s. 1 80-195</span></div>
<div><span>♦ “Bir Çanakkale Şehidinin Son Mektubu”, Kolay İlân Gazetesi, 31 Ağustos 1982, s. 2</span></div>
<div><span>♦ “Bir Şehidin Son Mektubu”, Orkun, S. 9, Mart 1983, s. 1 6</span></div>
<div><span>♦ BOLAY Süleyman Hayri, “İsmail Hakkı Baltacıoğlu’nun Milliyetçilik Anlayışı”, Türk Düşüncesinde Gezintiler, Nobel Yayınları, Ankara 2007, s. 449-452</span></div>
<div><span>♦ BOLAY Süleyman Hayri, “Çanakkale Zaferinde Manevî Gücün Rolü”, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, C. 10, S. 30, Kasım 1994, s. 553-557</span></div>
<div><span>♦ BUCHNER H. V, “Tanrı”, İslâm Ansiklopedisi, C. 11, İstanbul 1979, s. 705-707</span></div>
<div><span>♦ CEBECİOĞLU Ethem-Vahit Göktaş-Sevim Yılmaz, “Prof. Dr. Süleyman Hay­ri Bolay İle Söyleşi”, Tasavvuf, S. 22, Ankara 2008, s. 393-428</span></div>
<div><span>♦ GÖNCÜ Gürsel, “Kader Değil, Mustafa Kemal”, Atlas, S. 145, Nisan 2005, s. 40-71</span></div>
<div><span>♦ ERTAN Temuçin Faik, “Çanakkale Savaşlarının Milli Mücadele Üzerindeki Etkisi”, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, C:10, S. 30, s. 40-49</span></div>
<div><span>♦ İSMAİL HAKKI, “Muallim Ethem Nasıl Öldü?”, Mektepli, S. 25, 9.3.933, s. 3</span></div>
<div><span>♦ KAYA Mehmet,”XX. Yüzyıl Başlarında Niğde Sancağının Nüfusuna Dair”, Türkiyat Araştırmaları Dergisi, S. 19, Bahar 2006, s. 193-210</span></div>
<div><span>♦ KURAN Ercüment, “XIX. Yüzyılda Milliyetçiliğin Türk Aydınları Üzerindeki Tesirleri”, Türkiye’nin Batılılaşması ve Millî Meseleler, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara 1997, s. 73-82</span></div>
<div><span>♦ NALBANTOĞLU Muhittin, “Türk Ordusu Turan Marşı Söylüyordu”, Türkiye, 16 Aralık 2001, s. 1 1</span></div>
<div><span>♦ ÖSEN Serdar, “Arşiv belgeleri ve Şeriye Sicillerine Göre Niğde 1888-1894”, Niğde, Aksaray ve Nevşehir Tarihi Üzerine (Edit. Musa Şaşmaz), Kitabevi Yayınları, İstanbul 2008, s. 83-105</span></div>
<div><span>♦ ÖZARSLAN Sevinç, “Çanakkale Kitapları Geçit Vermiyor”, Yeni Şafak, Cumartesi Eki,17 Mart 2007, s. 15</span></div>
<div><span>♦ ÖZCAN Hüseyin, “Cepheden Yazılan Mektuplar”, Yağmur, S. 27, Yıl. 6/Yaz, İstanbul 2005, s. 52-56</span></div>
<div><span>♦ ÖZKAN Salih, “Çanakkale Cephesinde Şehit Olan Niğdeliler”, Ab Dergi, S. 12, Konya 2004, s.1 05-134</span></div>
<div><span>♦ PARLAYAN Ayşegül, “Çalgılar Seni Söyler, Tellerde Nağme Adın”, NTV Tarih, S. 8, Eylül 2009, s. 20</span></div>
<div><span>♦ SEREN Necmi, “Yılların Ötesinden”, Cephe ve Esaret Hatıraları (Haz. Yusuf Ge­dikli), Bilgeoğuz Yayınları, İstanbul 2009, s. 1 45-167</span></div>
<div><span>♦ TANRIÖVER Hamdullah Suphi, “Müessesemizin Tarihine Bir Bakış”, Türk Yurdu, S: 238, Kasım 1954, s. 329-332</span></div>
<div><span>♦ TOPALOĞLU Bekir, “Lafza-i Celâl”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi (TCVİA), C. 22, İstanbul 2000, s. 47-48</span></div>
<div><span>♦ USLU İbrahim, “İbradılı İbrahim”, Türkiye Gazetesi, 18 Nisan 2007, s. 4.</span></div>
<div><span>♦ ÜLKÜTAŞIR M. Şakir, “Hamdullah Suphi Tanrıöver’e Ait Birkaç Hâtıra”, Türk Kültürü, Yıl:4, S. 5, s. 802-804</span></div>
<div><span>♦ ÜNAL Mehmet Ali, “Çanakkale Savaşları ve Sömürgeciliğin Sonu”, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, C. 10, S. 30, Kasım 1994, s. 567-571</span></div>
<div><span>♦ YURDAGÜR Metin, “İ’lâ-yi Kelimetullah”, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, C. 22, s. 62-63</span></div>
<div><span>♦ ZİYA GÖKALP, “Türk Ocakları ve Millî Şuur”, Türk Yurdu, S. 245, Haziran 1955, s. 954-955</span></div>
<div><span>İnternet Sayfaları</span></div>
<div><span>♦ “Bir Çanakkale Şehidinin Son Mektubu”, <a href="http://www.yalniz-kurt.com/" target="_blank" rel="noopener"><em>www.yalniz-kurt.com</em></a> (28.04.2008)</span></div>
<div><span>♦ “Çanakkale’den Bir Mektup”, <a href="http://www.bisohbet.com/" target="_blank" rel="noopener"><em>www.bisohbet.com</em></a> (24.12.2007)</span></div>
<div><span>♦ “Çanakkale Şehitleri”, <a href="http://nedir.antoloji.com/" target="_blank" rel="noopener"><em>http://nedir.antoloji.com</em></a> (29.04.2008)</span></div>
<div><span>♦ “Etem Ruhi Üngör”, <a href="http://www.beethovenlives.net/" target="_blank" rel="noopener"><em>www.beethovenlives.net</em></a> (28.01.2008)</span></div>
<div><span>♦ “Ethem Ruhi Üngör’ün Ölümü İle Türk Çalgıları da Yetim Kaldı”, Zaman Online (23.08.2009)</span></div>
<div><span>♦ “Hasan Etem’in Validesine Son Mektubu”, <a href="http://mafdaz.5gbfree.com/" target="_blank" rel="noopener"><em>http://mafdaz.5gbfree.com</em></a>, (28.01.2008)</span></div>
<div><span>♦ Mehmet Ergün, “Şehitler Ölmez ki!”, http://mehmetergun62.azbuz.com(14.11.2007)</span></div>
<div><span>♦ Mehmet Nuri Yardım, “Etem Ruhi Üngör İle Mülakat”, www.sanatalemi.net(02.02.2010) 0</span></div>
<div><span>♦ “Niğdeli Şehit Ethem Bey’in Son Mektubu”, <a href="http://www.forumin.net/" target="_blank" rel="noopener"><em>http://www.forumin.net</em></a> (12.01.2007)</span></div>
<div><span>♦ Salim Çelik, “Çanakkale Manzaraları”, <a href="http://www.ilkadimdergisi.com/" target="_blank" rel="noopener"><em>http://www.ilkadimdergisi.com</em></a> (24.12.2007)</span></div>
<div><span>♦ Türk Müziğinin Çınarı Etem Ruhi Üngör”, <a href="http://www.musikidergisi.net/" target="_blank" rel="noopener"><em>www.musikidergisi.net</em></a> (03.02.2010)</span></div>
<div><span>Tezler</span></div>
<div>
<p><span>♦ SAYILIR Burhan, Çanakkale Kara Savaşları Öncesi ve Sırasında Psikolojik Hare­kat Faaliyetleri, Askerlerin Psikolojileri ve İçinde Bulundukları Koşullar (Mart 1915-Ocak 1916), Yayınlanmamış Doktora Tezi, Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Ens­titüsü, Ankara 2005</span></p>
</div>
<div><span>Broşürler</span></div>
<div><span>♦ Damla Yayınevi, “Bir Çanakkale Şehidinin İlk ve Son Mektubu”, İstanbul 2007</span></div>
<div><span>♦ Türkpetrol Vakfı, “Bir Çanakkale Şehidinin Son Mektubu”, İstanbul 1986</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Sarıkamış Harekâtı</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/sarikamis-harekati</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/sarikamis-harekati</guid>
<description><![CDATA[ Sarıkamış Harekâtı
Osmanlı Devleti, Almanya ile yapılan anlaşmanın ardından Birinci Dünya Savaşı’na girmek zorunda kalmıştır. Ancak Balkan Savaşı’ndan yeni çıkmış olması ve yeterli hazırlıkları yapma imkânı ve zamanı olmadığından dolayı savaşın ilerleyen dönemlerinde büyük olumsuzluklarla karşı karşıya kalmıştır. Osmanlı donanmasına bağlı Yavuz ve Midilli gemilerinin Sivastopol’u bombardımanının ardından 1 Kasım 1914 günü Rus Ordusu hududu geçerek baskın […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c492c0d227.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:44 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Sarıkamış, Harekâtı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="2100" height="1180" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2010/11/Sarikamis-Sehitleri-C.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2010/11/Sarikamis-Sehitleri-C.jpg 2100w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2010/11/Sarikamis-Sehitleri-C-1200x674.jpg 1200w" sizes="(max-width: 2100px) 100vw, 2100px"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/sarikamis-harekati.html">Sarıkamış Harekâtı</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Dr. İsmail EYYÜPOĞLU</strong></span></a>
</p><p><span>Osmanlı Devleti, Almanya ile yapılan anlaşmanın ardından Birinci Dünya Savaşı’na girmek zorunda kalmıştır. Ancak Balkan Savaşı’ndan yeni çıkmış olması ve yeterli hazırlıkları yapma imkânı ve zamanı olmadığından dolayı savaşın ilerleyen dönemlerinde büyük olumsuzluklarla karşı karşıya kalmıştır.</span></p>
<p><span><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-68637 alignleft" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2011/12/Enver-Pasa.jpg" alt="" width="300" height="417">Osmanlı donanmasına bağlı Yavuz ve Midilli gemilerinin Sivastopol’u bombardımanının ardından 1 Kasım 1914 günü Rus Ordusu hududu geçerek baskın tarzında taarruza başlamıştır. Erzurum genel istikametinde ilerleyen Rus Kuvvetleri, 7-12 Kasımda Köprüköy ve 17-20 Kasımda cereyan eden Azap muharebelerini kaybederek geri çekilmek zorunda kalmıştır. Savaşın ilk aylarında meydana gelen bu durum, Ordunun subay ve erleri üzerinde olumlu bir etki yaratmıştır. Ancak ağır zayiat veren 3’üncü Türk Ordusu, geri çekilen düşmanı takip edememiş; daha elverişli bir arazide toplanmak, takviye kuvvetlerinin gelmesini beklemek ve yeni bir Rus taarruzunu karşılamaya hazır olmak amacıyla 8-10 km kadar geri çekilmiştir.</span></p>
<p><span>Avrupa’da savaşın mevzi harbine dönüşmesi ve Galiçya’da Avusturyalıların Ruslar karşısında zor durumda kalmaları üzerine Başkomutan Vekili Enver Paşa, müttefiklerin Avrupa’daki yükünü hafifletmek için ”Alman Başkomutanlığının da etkisiyle” Doğu Cephesi’nde Rusların imhasını hedef alan büyük ölçüde kuşatıcı bir taarruza karar vermiştir.</span></p>
<p><span><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-68639 alignright" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2011/12/Hasan-izzet-Pasa.jpg" alt="" width="300" height="350">Enver Paşa, icra edilecek bir taarruzla 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’nda (93 Harbi) Doğu Anadolu’da kaybedilen toprakların (Kars, Batum, Artvin ve Ardahan) geri alınmasını ve müteakiben harekâtın Kafkasya’ya aktarılmasını mümkün görüyordu.</span></p>
<p><span>Enver Paşa, bu amaçla 14 Aralık 1914’te İstanbul’dan Köprüköy’e gelmiştir. Taarruzun bahara bırakılmasını öneren 3’üncü Ordu Komutanı Hasan İzzet Paşa’yı görevinden alarak 3’üncü Ordu Komutanlığını kendi üzerine almıştır.</span></p>
<p><span>Bu harekâtı icra edecek 3’üncü Ordu; 9, 10, 11’inci Kolordular ve 2’nci Süvari Tümeninden oluşuyordu. Cephedeki Rus mevcudu 100.000, 3’üncü Ordunun mevcudu ise 120.000 idi. Türk ordusu sayıca fazla olmasına rağmen Ruslar, ağır silah, topçu ve donatım bakımından kesin bir üstünlüğe sahiptiler.</span></p>
<p><span>22 Aralık 1914 – 15 Ocak 1915 tarihleri arasında cereyan eden Sarıkamış Muharebelerinde Türk Ordusunun uyguladığı plan, bir kolorduyla düşmanın cepheden tespitini, iki kolorduyla kuzey kanadından kuşatılarak düşman cephesinin 30-35 km kadar gerisindeki Sarıkamış’ın ele geçirilmesiyle büyük düşman kuvvetlerinin imhasını öngörüyordu.</span></p>
<table>
<tbody>
<tr>
<td><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-68640" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2011/12/411.jpg" alt="" width="310" height="200"></td>
<td><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-68641" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2011/12/0111.jpg" alt="" width="131" height="200"></td>
</tr>
<tr>
<td><span><strong><span>Doğu Cephesinde Bir Tabur Karargahı</span></strong></span></td>
<td><strong><span>Enver Paşa 3’üncü Ordu Birliklerini Teftişte</span></strong></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p><span>Tamamen karlarla kaplı, çok yüksek dağlık ve yolsuz bir arazide o günün koşulları altında kış donatımından yoksun yaya ve atlı birliklerle yapılan bu harekât çok riskli idi. Özellikle 10’uncu Kolordu birlikleri, Allahuekber Dağları’nı aşarken çetin zorluklar ve kış şartları sebebiyle gerek miktar gerekse mevcut silahlar yönünden çok zayiat vermiştir. Nitekim Türk kuvvetlerinin büyük bir kısmı soğuktan donarak ölmüştür. Sarıkamış’a girebilen 300 kişilik bir kuvvet de Ruslar tarafından geri atılmıştır. Bu başarısızlık karşısında Enver Paşa, 10 Ocak 1915’te 3’üncü Ordu komutanlığını Tuğgeneral Hafız Hakkı Paşa’ya devrederek İstanbul’a dönmüştür.</span></p>
<table class="aligncenter" border="1" align="center">
<tbody>
<tr>
<td><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-68642" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2011/12/91.jpg" alt="" width="340" height="200"></td>
<td align="center" valign="middle"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-68643" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2011/12/101.jpg" alt="" width="132" height="200"></td>
</tr>
<tr>
<td><strong><span>Doğu Cephesinde Makineli Tüfek Birliği</span></strong></td>
<td><span>Tuğgeneral Hafız Hakkı Paşa</span></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p><span>Bu muharebelerde Rusların zayiatı 30.000, Türklerin zayiatı ise 60.000 kadardır. Ruslar; Türklerden 200 subay, 7000 eri esir, 20 makineli tüfekle 30 topu ganimet olarak almışlardır. Bu muharebeler sonucunda Doğu Anadolu, Rusların işgaline maruz kalmıştır.</span></p>
<p><span>Bilahare 3’üncü Türk Ordusu, taarruzdan önce işgal etmiş olduğu Azap mevziine (Tutak-Narman hattı) çekilmiştir. Takviye kuvvetler alarak Rus taarruzlarını bu hatta karşılamaya hazırlanmıştır.</span></p>
<table class="aligncenter" border="1" align="center">
<tbody>
<tr>
<td><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-68641" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2011/12/0111.jpg" alt="" width="131" height="200"></td>
<td align="center" valign="middle"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-68645" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2011/12/121.jpg" alt="" width="130" height="200"></td>
<td align="center" valign="middle"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-68646" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2011/12/131.jpg" alt="" width="281" height="200"><img class="size-full wp-image-48185 aligncenter"></td>
</tr>
<tr>
<td align="center" valign="middle"><strong><span>Doğu Cephesinde Bir Kızakçı Müfrezesi Karlar Üzerinde</span></strong></td>
<td><strong><span>Doğu Cephesinde Kızakçı Bir Keşif Kolu</span></strong></td>
<td><strong><span>Allahuekber Dağı Zirvesi</span></strong></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p><span>Sarıkamış Harekâtı ile ilgili haberler, ancak sonradan kamuoyu gündemine geldiğinden burada olup bitenler çok sonraları açıklığa kavuşturulmuştur.</span></p>
<p><span>Sarıkamış Kuşatma Harekâtı; düşman kuvvetlerinin arkasına düşmeyi hedef alan başarılı bir plandı. Ancak stratejinin faktörlerinden zaman ve iklim şartları iyi değerlendirilemediği için bu sonuç kaçınılmaz olmuştur.</span></p>
<table class="aligncenter" border="1" align="center">
<tbody>
<tr>
<td align="center" valign="middle"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-68647" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2011/12/141.jpg" alt="" width="268" height="200"></td>
<td><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-68648" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2011/12/151.jpg" alt="" width="267" height="200"></td>
</tr>
<tr>
<td><strong><span>Rusların Topladıkları Donarak Şehit Olan Türk Askeri</span></strong></td>
<td align="center" valign="middle"><strong><span>Donarak Şehit Olan Türk Askerleri</span></strong></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<table class=" aligncenter" border="0" align="center">
<tbody>
<tr>
<td><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-68649" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2011/12/161.jpg" alt="" width="333" height="250"></td>
</tr>
<tr>
<td><strong><span>Hilal-i Ahmer Görevlilerinin Karlar Üzerinden Topladığı Şehitler</span></strong></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p><span>Sarıkamış, Türk harp tarihinin en acı muharebelerine sahne olmuştur. Türk Ordusu, ağır koşullar altında yapılan bir muharebede kahramanca savaşmıştır. Türk Ordusunun kayıplarındaki asıl etkenler, çetin arazi ve şiddetli kış şartları ile teçhizat eksikliği ve ikmal yetersizliğidir. Çok ağır koşullar altında kahramanca savaşan Türk askeri, muharebenin sonuna kadar direnmiş, vatanını korumak ve başarıya ulaşmak için sonsuz gayret göstermiştir. Sarıkamış Harekâtı, Türk milletinin vatanı ve kutsal varlıkları uğruna neler yapabileceğinin bir delilidir.</span></p>
<table class=" aligncenter" border="0" align="center">
<tbody>
<tr>
<td><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-68650" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2011/12/171.jpg" alt="" width="540" height="340"></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Eski Türk Ordusunun Genel Mahiyeti</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/eski-turk-ordusunun-genel-mahiyeti</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/eski-turk-ordusunun-genel-mahiyeti</guid>
<description><![CDATA[ Eski Türk Ordusunun Genel Mahiyeti
Bir milletin sosyal yapısı, ekonomik ve kültürel hayatı ile devlet teşkilatı çok mükemmel olabilir. Ama bunların özellikle dış tehlikelere karşı korunması ve devam ettirilmesi için güçlü bir askeri düzene de ihtiyaç vardır. Ordu millet olan Türklerin en büyük hususiyetlerinden birisi de savaşçılıklarıdır. Barış zamanında günlük işleriyle meşgûl olan halk, savaş zamanında çoluğundan-çocuğuna top-yekûn seferberlik halinde […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c492999eec.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:44 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Eski, Türk, Ordusunun, Genel, Mahiyeti</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/07/Saadettin-Gomec-007.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/eski-turk-ordusunun-genel-mahiyeti.html">Eski Türk Ordusunun Genel Mahiyeti</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. Saadettin Yağmur GÖMEÇ</strong></span></a>
</p><p><span>Bir milletin sosyal yapısı, ekonomik ve kültürel hayatı ile devlet teşkilatı çok mükemmel olabilir. Ama bunların özellikle dış tehlikelere karşı korunması ve devam ettirilmesi için güçlü bir askeri düzene de ihtiyaç vardır. Ordu millet olan Türklerin en büyük hususiyetlerinden birisi de savaşçılıklarıdır. Barış zamanında günlük işleriyle meşgûl olan halk, savaş zamanında çoluğundan-çocuğuna top-yekûn seferberlik halinde bulunuyorlardı. Türk tarihine ait kaynaklardan öğrendiğimize göre; savaş ve ordu komutanlığı sadece erkeklerin işi değildir. Kadınlar birliklere veyahut da ordulara kumanda edebildikleri gibi, at üstünde okları, yayları ve kılıçları olduğu halde savaşlara katılıyorlardı<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-ordusunun-genel-mahiyeti.html#_edn1" name="_ednref1"><sup><sup>[1]</sup></sup></a>. Özellikle harp, Türkler için bir sanat halini almıştı. Onlar için yatakta ölmek en büyük yüz karasıydı.</span></p>
<p><span>Türk milletinin tarihinde ilk sistemli ordunun büyük Hun kaganı Mo-tun (Bögü Tonga) tarafından kurulduğu zaman zaman ilim adamlarınca ileri sürülüp, bu şekilde bir kanaat hasıl olmuşsa da, bu doğru değildir. Türklerden haber veren en eski vesikalara baktığımızda, M.Ö. 3000’lerden itibaren askeri birliklere sahip olan Türklerin, bu güçleri sayesinde sürekli Çin sınırlarına taarruzları söz konusudur. Eğer düzenli bir orduya sahip bulunmasalardı, Çin imparatorluğu Türklere karşı 9. asırdan itibaren yapımına başlanan Çin Seddi’ni meydana getirmek zorunda kalmazdı. Bununla birlikte araştırmacılar, Türk ordusunun diğer kavimlerin askeri yapılarından farklı olan üç yönünü tespit etmişlerdir: 1- Türk ordusu ücretli değildir. 2- Türk ordusu daîmidir. 3- Türk ordusu temelde suvarilerden oluşur.<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-ordusunun-genel-mahiyeti.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a></span></p>
<p><span>Eski Türklerde bütün erkekler doğuştan asker oldukları gibi, yeri geldiğinde kadınlar da usta birer savaşçıydılar. Türk ordusunun ve milletinin savaşa daima hazırlıklı bulunmasının nedenleri arasında, Orta Asya bozkırlarında yaşamanın güçlüğünün yanı sıra, onların sosyal hayatıyla da alâkalıdır. Ekonomilerinin esası konar-göçer hayvancılığa dayalı olan Türkler, zaten yılın yarısından fazlasını hayvanlarının peşinde, dağlarda ve yaylalarda geçirdiğinden, bünye olarak sağlam bir yapıya sahiptiler. Üstelik, yine yılın belirli aylarında zaman zaman bizzat kağanın başkanlığında, bazan da beylerin sevk ve idaresinde bir nev’i askeri talim özelliği taşıyan sürek avları düzenleniyordu ki, bu da Türklerin savaşa ve savaş manevralarına daima hazırlıklı olmaları demekti. Ayrıca insanlar çocukluklarından itibaren koyunların üzerinde ata binmeyi, yay ve oklarla kuşlara nişan almak suretiyle atıcılığı öğreniyorlardı. İyi birer savaşçı olmaya mecburdular, çünkü harp ganimetlerinden elde edilen gelirler de önemli bir meblağ tutuyordu. Mesela bu hususta kaynaklarda şunlar söylenmektedir: Askerler herhangi bir yere girdiklerinde, önlerine çıkan çadırlara veya evlere üstünde kendi işaretleri olan oklarını saplıyordu. Daha önce çakılmış bir okun yanına başkası iliştirmiyordu. Savaş bitip, kesin zafer kazanıldıktan sonra asker, oklarının bulunduğu yerleri yağmalardı. Ayrıca bu yaptıkları savaşlarda ele geçirilen esirlerden insan gücü olarak yararlanılırdı. Bununla beraber kaynaklarda, Türklerin harp esirlerine ve kendilerine sığınanlara son derece iyi davrandıklarına işaret olunuyor. Aman dileyeni öldürmemek gibi bir geleneğin yanı sıra, mağlup olanın kılıç veya koltuk altından geçmesi de galibin himayesine girdiğinin göstergesiydi ki, bu duruma özellikle Dede Korkut Hikayelerinde rastlamaktayız.<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-ordusunun-genel-mahiyeti.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a></span></p>
<p><span>Hun dönemine ait Çin kaynaklarına baktığımızda, orduyu idare eden yirmidört komutanın varlığından bahsediliyor<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-ordusunun-genel-mahiyeti.html#_edn4" name="_ednref4"><sup><sup>[4]</sup></sup></a>. Bunların emri altında çeşitli rütbelere mensup askerler bulunuyordu. Kök Türkçe yazıtlarda ordu kelimesi sü terimiyle karşılanmıştır. Abidelerde en çok geçen kelimelerden birisi budur. Türk ordu teşkilatına dair ilk kayıtlar, milattan önce 3. asra ait olup, bu ordu onlu düzene göre yapılanmıştı. Kaynaklardan öğrendiğimiz kadarıyla bu sistem Mo-tun Yabgu zamanında meydana getirilmişti<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-ordusunun-genel-mahiyeti.html#_edn5" name="_ednref5"><sup><sup>[5]</sup></sup></a>. Ordunun başında bugünkü genelkurmay başkanı yerinde olan Sü-başılar bulunuyordu. Sü-başı terimine ilk defa Türkçe belgelerde 8. yüzyılda rastlamaktayız. 710 yılındaki Türgiş seferi sırasında orduya sü-başı İni İl Kagan komuta etmişti<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-ordusunun-genel-mahiyeti.html#_edn6" name="_ednref6"><sup><sup>[6]</sup></sup></a>. Uygurlar Türk Devletinin başına geçmeden önce, Basmıl ve Karluklarla ittifak yapmışlar ve Börülüleri (Aşinalar) birlikte ortadan kaldırmaya çalışmışlardı. Bu müttefik ordunun idaresi Uygurların başbuğu Kutlug Bilge Köl Kagan’ın oğlu Moyun Çor’un yönetimindeydi. Yani Uygur şadlarından Moyun Çor da Sü-başılık yapmıştı.<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-ordusunun-genel-mahiyeti.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a> Genellikle sü-başılık görevlerine kagan çocukları, kardeşleri veya yeğenleri getirilmekteydi.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-63969" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2011/03/Uygurlar.jpg" alt="" width="800" height="500" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2011/03/Uygurlar.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2011/03/Uygurlar-768x480.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>Sü-başıdan sonra orduda en büyük rütbe, bizim kanaatimize göre Çabış<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-ordusunun-genel-mahiyeti.html#_edn8" name="_ednref8">[8]</a>lıktır. Bilge Tunyukuk şahsına ait yazıtında, kendisinin İl-teriş’in çabışı olduğunu; bilgesi, çabışı ben ök ertim<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-ordusunun-genel-mahiyeti.html#_edn9" name="_ednref9"><sup><strong><sup>[9]</sup></strong></sup></a>, sözüyle açıklıyor. Çin sınırlarından harekete Aşina Kutlug ile birlikte başlayan A-shih-te Tunyukuk’un, Kutlug’un önde gelen komutanı olma özelliği de bulunmaktadır. Kök Türk tarihinin ünlü devlet adamlarından Köl İç Çor da, Bilge Kağan’ın çavuşluğunu yapmıştır. Onun batıdaki Tarduş beyleri üzerindeki faaliyetleri ve Beş Balık seferlerindeki üstün gayreti artık bilinmektedir. Köl İç Çor da haklı olarak yazıtında bu unvanını şöyle dile getiriyor: Köl İç Çor ançak bilgesi, çabışı erti<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-ordusunun-genel-mahiyeti.html#_edn10" name="_ednref10"><sup><strong><sup>[10]</sup></strong></sup></a>. Yine Uygur komutanları arasında Çabış Sengün<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-ordusunun-genel-mahiyeti.html#_edn11" name="_ednref11"><sup><sup>[11]</sup></sup></a> adında meşhur bir şahsiyete rastlamaktayız. 753-754 tarihinde, Uygurlardan Türgiş ülkesine Çabış Tun Tarkan’ın<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-ordusunun-genel-mahiyeti.html#_edn12" name="_ednref12"><sup><sup>[12]</sup></sup></a> gitmiş olduğunu tespit etmiş durumdayız. Zamanını belirleyemediğimiz Yula Beg adına dikilen Kemçik-Çirgak Yazıtında ise bir Baş Çabış<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-ordusunun-genel-mahiyeti.html#_edn13" name="_ednref13">[13]</a> ile karşılaşıyoruz.</span></p>
<p><span>Kitabelerde asker manasına sü’den başka çerig kelimesi de kullanılmıştır<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-ordusunun-genel-mahiyeti.html#_edn14" name="_ednref14"><sup><sup>[14]</sup></sup></a>. Askeri terimler bakımından dünyanın en büyük kültürüne sahip Türk milleti ve ordusunda bütün rütbeler birer birer ayrılmıştır. Her rütbenin vazifesi farklıdır. Bugüne kadar gelmiş olan bu rütbeleri kaynaklardan yola çıkarak ortaya koymak mümkündür.</span></p>
<p><span>Eski Türk ordusunda en büyük askerî birlik tümen<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-ordusunun-genel-mahiyeti.html#_edn15" name="_ednref15"><sup><strong><sup>[15]</sup></strong></sup></a> denilen on bin kişilik kuvvettir ve bunlar “tümen başı” denilen komutanların emrindeydi. Ondan sonra beşbin kişilik birlikler gelir. Beş bin kişinin başkanına ise, Beş bıng er başı<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-ordusunun-genel-mahiyeti.html#_edn16" name="_ednref16"><sup><strong><sup>[16]</sup></strong></sup></a> denmektedir. Ordunun idaresinde daha sonra Bınga başılar yer alıyordu. Uygur kağanlığının başlangıç yıllarında Köl Bilge Kağan’ın, oğlu Moyun Çor’u binbaşı tayin ettiğini; özümin öngre bınga başı ıdtı,<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-ordusunun-genel-mahiyeti.html#_edn17" name="_ednref17">[17]</a> cümlesinden anlamaktayız. Terhin Yazıtında ise, Tölös ve Tarduş beylerinin oğullarından bınga başıların çıktığı görülmektedir.<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-ordusunun-genel-mahiyeti.html#_edn18" name="_ednref18">[18]</a> Yine, Terhin Yazıtında ilk defa Tokuz yüz er başı deyimiyle karşılaşmaktayız ki, burada; Tokuz yüz er başı Tuykun Ulug Tarkan Bukug<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-ordusunun-genel-mahiyeti.html#_edn19" name="_ednref19"><sup><sup>[19]</sup></sup></a>, diye birinin ismi geçiyor. Beş yüz kişinin komutanı ise, Beş yüz başı denmektedir. Terhin Yazıtında, Moyun Çor’a bağlı beyler arasında Beş yüz başı Külüg Ongı ve Beş yüz başı Ulug Öz Inançu<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-ordusunun-genel-mahiyeti.html#_edn20" name="_ednref20"><em>[20]</em></a>’nun adları sayılıyor. Bundan sonra yüz başılar<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-ordusunun-genel-mahiyeti.html#_edn21" name="_ednref21"><sup><sup>[21]</sup></sup></a> gelmektedir. Bir de askeri rütbe olarak er başılar<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-ordusunun-genel-mahiyeti.html#_edn22" name="_ednref22"><sup><sup>[22]</sup></sup></a> vardır.</span></p>
<p><span>Savaşta askerler, komutanlarına yüzde yüz itaat etmek zorundaydılar. En küçük bir uygunsuzluk veya isyan hareketinin cezası ölümdü. Savaşa girecek er atının kuyruğunu bağlar veya keserdi ki, buna eski Türkler “tullama” diyorlardı. Kelimenin aslı bugün de Türkçemizde kullandığımız “dul” sözüyle ilgilidir. Atını da bir eş gibi gören Türk, çarpışma esnasında öldüğünde atının ve evdeşinin ersiz kalacağını bildiğinden, savaş öncesi böyle bir tören icra ediyordu. Yine bu süvarilerin en önemli özellikleri çok hızlı olmalarıydı ve hepsinin bir de yedek atları bulunuyordu. Adeta rüzgarla yarışıyorlardı.</span></p>
<p><span>13. asır Türkiye Selçuklu hükümdarlarından İzzeddin Keykavus hakkında bilgi veren İbn Bibi’de, bir sultanın erlerine nasıl davranması gerektiği hususunda da şunlara rastlıyoruz: “Askerlerini ara, onların hayvanlarının beslenmesine yardımcı ol. Çünkü asker mertlik ve yiğitlik kaynağı olup; devletin ve halkın koruyucusu, ülkenin kılıcı, padişahın mızrağı, şehirlerin ve beldelerin kalesidir. Onlar felaketleri önleyip, düşmanları uzaklaştırır. Açıklar onlarla kapatılır, işler düzene girer. Erin yoksulunu kolla ki, sırtın sağlam olsun. Başına bir iş gelmeden önce onları dene. Bir şey buyurmadan evvel imtihana çek. Aralarındaki vefakâr, yiğit ve er meydanından kaçmayanları seçip, ödüllendir. Çünkü askerin fazlası değil, güçlü ve cesur olanı işe yarar. Savaşta başarı gösterenlere bol bağışta bulun ve rütbesini yükselt. Birisi senin bayrağının altında şehit düşerse, çocuklarına kucak aç. Ailesine ve akrabalarına onun yokluğunu hissettirme ki, zor anlarında devletine ve sana yardım için canlarını vermek onlara kolay gelsin”. Yine Kitab-ı Diyarbekriyye’de; “hükümdarın askerinin, düşmanlarından ona bir zarar gelmemesi için efendisini gözetmesi gerekir. Emin olmalıdır ki onun hayatı, hükümdarın hayatına bağlıdır”, deniyor<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-ordusunun-genel-mahiyeti.html#_edn23" name="_ednref23"><sup><sup>[23]</sup></sup></a>. Aynı şeyler bugün de her ordu için geçerlidir.</span></p>
<p><span>Silah konusunda Türkler Orta Çağda oldukça ileriydiler. Savaş esnasında çok cesur olan Türk milleti, aynı zamanda zengin maden yataklarına sahipti ve silah işçiliğinde de ustaydılar. Mesela Türk kabilelerinden Bayırkular, sadece at yetiştiriciliğinde değil, demircilikte de maharetliydiler. Yine batıdaki On Ok Türkleri demir ticareti de yapmışlardır. Çin kaynakları, Kırgızlardan söz ederken; her yağmurdan sonra topraklarında demir çıkar ve bundan gayet keskin silahlar yaparlardı, diyor. Özellikle arkeolojik kazılar bize Sayan ve Altaylarda çelik üretildiğini, Tanrı Dağlarıyla, Kazakistan’nın güneyinde altın, gümüş, bakır ve demir bulunduğunu göstermektedir<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-ordusunun-genel-mahiyeti.html#_edn24" name="_ednref24"><sup><sup>[24]</sup></sup></a>. Türk milleti açısından madenciliğin gelişmesi, Türk kağanlarının ordularını en iyi araç-gereçle silahlandırması, Çin kaynaklarında Börüler diye adlandırılan vurucu güce sahip zırhlı suvarilerin bulunması ayrı bir üstünlüktü<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-ordusunun-genel-mahiyeti.html#_edn25" name="_ednref25"><sup><sup>[25]</sup></sup></a>. Savaş malzemeleri de dahil olmak üzere madenden imal edilen her şeyleri gayet mükemmeldi<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-ordusunun-genel-mahiyeti.html#_edn26" name="_ednref26"><sup><sup>[26]</sup></sup></a>. Buna dair kalıntılar da elimizde oldukça fazladır.</span></p>
<p><span>Kısaca kitabeler ve Divanü Lûgat-it-Türk gibi kaynaklarda geçen savaş araç ve gereçlerinden bazıları şunlardır: At, ok, yay, kılıç, bükte, kıngırak (hançer, kama), keş, kurman, sadak (okluk), kın (kılıç ve bıçak kabı), kalkan, süngüg, kargı, cida, gönder (mızrak), çomak (bir nev’i topuz), batrak (ucuna bez bağlanan süngü), tug (birliklerine göre değişiyordu), ukruk (kement), kargu (ateş kulesi), köbrüge (davul), yarık, cevşen (zırh), yoşuk, tubulga (tulga/ miğfer), küpe-yarık (vücudu kuşatan zırh), yelme eri (öncü, keşif kolu).<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-ordusunun-genel-mahiyeti.html#_edn27" name="_ednref27">[27]</a></span></p>
<p><span>Bundan başka savaşla ilgili kullanılan birtakım deyimler de vardır ki, onlardan bazıları da şunlardır: Tokımak, süngüşmek (savaşmak), sülemek (ordu göndermek), atlıg (suvari), yadag (piyade), akınçı (düşmana baskın yapan), yizek (ordunun önde giden bölüğü), karakol (bekçi, devriye), yortug (hakanın yanında bulunan koruma görevlilerinden), içgirmek (itaata almak)<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-ordusunun-genel-mahiyeti.html#_edn28" name="_ednref28"><sup><sup>[28]</sup></sup></a>. Ancak Türkçe kitabeler ve diğer vesikalarda savaşla alâkalı daha yüzlerce kelime ve deyim mevcuttur. Bununla birlikte Çin yıllıkları ve Bizans kaynaklarının bildirdiğine göre; Hunlar ve Kök Türkler boynuzdan yaptıkları yaylar, ıslık çalan oklar (arkasında kartal ya da akbaba tüyü olan düz, yivli, çengelli oklar), süngü, bıçak, kılıç, kement ve kuşatmalarda faydalanılan koç başları vs. değişik silahlara sahip oldukları gibi, davulun yanında boynuz veya diğer madenlerden imal ettikleri boru ya da zurnaları da bulunuyordu. Hatta ordu bandolarının kuruluşunun temelinde bile eski Türk askeriyesindeki davul ve onu izleyen Mehter olgusu yatar<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-ordusunun-genel-mahiyeti.html#_edn29" name="_ednref29"><sup><sup>[29]</sup></sup></a>. Keza Uygurlar ve Basmıllar da aynı özellikteydiler. Kırgızların ağaçtan yapılmış kalkan ve zırhları kullandıklarına dair kayıtlar mevcuttur. Herhalde atları da zaman zaman ince bir zırhla kaplıyorlardı. Çünkü Asya’nın değişik bölgelerinde buna dair figür ve motiflere rastlanmaktadır<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-ordusunun-genel-mahiyeti.html#_edn30" name="_ednref30"><sup><sup>[30]</sup></sup></a>.</span></p>
<p><span>Uygurlar, yaylarının kirişlerini at kılından yapıyorlardı. Hem kaya resimlerinde, hem de Orkun Vadisi’nde yer alan Bilge Kağan ve Köl Tigin anıt mezarlıklarında gerçekleştirilen kazılarda ise değişik ebatlarda ve özelliklerde ok uçları görülmüştür. Mo-tun devrinden beridir bir savaş aleti olarak vazife gören ıslık çalan okları, herhalde Mogollar da kullanmıştır. Gündelik hayatta karınlarını doyurmak amacıyla, avlarda yararlandıkları ok ve yaya öyle maharetle hükmediyorlardı ki, at üzerindeyken dahi ileriye, geriye, sağa ve sola oklarını gönderebiliyorlardı. Anna Komnena bu hususta şöyle diyor: “Bir Türk kovalamaya geçmişse, düşmanını ok atarak haklar. Kendisi kovalanıyorsa, okları sayesinde üstün gelir. Fırlattığı ok uçarak ya ata, veya atlıya saplanır. Ok çok güçlü bir elle gerilmişse, gövdeyi delip, geçer. Türkler gerçekten çok usta okçulardır”. Ok sadece bir savaş aleti değil, aynı zamanda hakimiyet sembolü olduğu gibi, resmi evrakları da bal mumu ve ok ile damgalıyorlardı<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-ordusunun-genel-mahiyeti.html#_edn31" name="_ednref31"><sup><sup>[31]</sup></sup></a>. Bunlar altın, gümüş, bakır, pirinç ve demir nev’inden madenlerden yapılırdı. Okların ucundaki demir parçaya “temren”, arkasındaki tüye “yülek” veya “yelek”, yaya sarılan sırmaya “toz” denmekteydi. Yaylar için yapılmış herhangi bir özel kaba rastlanmamakla beraber, umumiyetle kola veya omuza asılarak taşınırdı. Yakın çarpışmalarda kılıç, mızrak, balta gibi araçlardan yararlanmışlardır. Ayrıca en eski Türk kılıçlarının hafif kavisli, bazan tek tarafı keskin, bazan da her iki tarafının parçalayıcı olduğunu biliyoruz. Kılıçların ve bıçakların kabzaları ağaçtan veya kaplumbağa kabuğundan işleniyordu. Ok ve kılıçları koymak üzere özel olarak hazırlanmış ve süslenmiş kılıflar mevcuttu. Kazılarda başı koruyan pek tolgaya rastlanmamasına rağmen, onları da kaya, duvar veya para resimlerinde görmemiz mümkündür. İlk Hunlar çağında deriden yapılan zırhların üzerine çeşitli motifler işleniyordu. Küpe-yaruk adı verilen halka ve plaka zırhlara ise Aral ve Orkun’daki araştırmalarda da tesadüf edilmiştir. Böyle zırhların hazırlanarak Çin imparatoruna da yollandığını kaynaklar yazmaktadır. Hunlar hakkında bilgi veren eski belgelerden anlaşıldığına göre, onlar düşmanlarını kement ile de tesirsiz hale getiriyorlardı<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-ordusunun-genel-mahiyeti.html#_edn32" name="_ednref32"><sup><sup>[32]</sup></sup></a>.</span></p>
<p><span>Özellikle, Türklerin harp usulleri de çok ilgi çekmiştir. Bu hususta geçmişte ve günümüzde birçok araştırma yapılmıştır. M.Ö. 140’larda Türk ordu sistemi hakkında bilgi veren Çinli bir vezirin tespitlerine göre; Türk askerleri insanı şaşırtan bir çeviklikle hareket ediyorlardı. En yalçın dağları çok kısa bir sürede tırmanırlar ve inerlerdi. Selleri ve ırmakları elbiseleriyle yüzüp, geçerler. Rüzgara, yağmura ve susuzluğa dayanırlar. Her türlü arazide dinlenmeden zorlu yürüyüşler yaparlar. Onların atları en dar yarıklardan bile geçmeye alışıktır. Türkleri yenmek için düz ovaya çekilmeliler. Savaş arabaları olmadığı gibi, atları da yavaş kalır. Mızraklarının kısalığı ve zırhlarının da inceliği sebebiyle yakın dövüşe zorlanmalılar. Ayrıca onların savaş usullerini bilen halklardan da yardımcı kuvvetler alınmalıydı<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-ordusunun-genel-mahiyeti.html#_edn33" name="_ednref33"><sup><sup>[33]</sup></sup></a>.</span></p>
<p><span>Bununla birlikte Türkler savaşa başlamadan önce, esas kuvveti saklama ve yedek güç ayırmaya büyük önem veriyorlardı. Tarihte Türk savaş taktiği Kurt Kapanı, Kaz Ayağı ve ençok bilinen şekliyle Turan Taktiği olarak anılmıştır. Turan taktiğinin en büyük hususiyeti sahte ricattır. Düşmanla karşılaşılmadan evvel Türkler, savaş meydanının sağına ve soluna birtakım kuvvetlerini saklarlar. Daha sonra düşman ordusu Türk akıncılarıyla karşılaşıp, onların da geri çekildiğini görünce, bütün güçleriyle saldırırlar. Bu geriye çekiliş esnasında bile, arkalarına dönerek çok mükemmel ok atabilirlerdi. Nitekim 2003 senesinde, Prof. Dr. Gömeç’in heyetinin Bilge Kağan’ın Anıt Mezarlığındaki kazı çalışmaları sırasında bulduğu resimli kiremidin üzerinde böyle bir sahne vardır. Neticede önceden gizlenmiş olan Türk askerleri düşmanın sağını ve solunu çevirerek, çember içerisinde rakiplerini yok ederler. Ayrıca Türk-Hunlar savaşa girmeden evvel hasımlarını ok atışlarıyla yıpratıyorlar ve bunu onları yorana kadar sürdürüyorlardı. Uygurları anlatan Çin vesikalarında, savaş sırasında onların sahte bir karargah oluşturduklarına ve düşman askerleri buraya doğru hücuma kalkıştıklarında, etrafta saklanan esas ordu tarafından tuzağa düşürüldüklerine dair haberler de vardır<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-ordusunun-genel-mahiyeti.html#_edn34" name="_ednref34"><sup><sup>[34]</sup></sup></a>.</span></p>
<p><span><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-64650 alignleft" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/07/Turk-Tarihimim-Ana-Hatlari.jpg" alt="" width="300" height="450">Türk ordusunun savaş sırasında saf tutması da belirli bir düzen dahilindedir. Mesela Çin kaynaklarından elde ettiğimiz bilgilerde; milattan önce 3. yüzyılın başlarında Hun orduları Çin imparatoru Kao-ti’yi kuşattıklarında, Türk süvarilerinin atlarının rengine göre dizildikleri söylenir. Buna göre batıda kır atlar, doğuda gök, kuzeyde yağız, güneyde de doru atlar yer alıyordu. Hatta batıdaki Peçeneklerin yurt dağılımları bile atların rengi esasında oluyordu. Hiç şüphesiz askeri araç ve gereçlerin içerisinde atın yeri çok önemlidir. Adeta Türk, at ile özdeşleşmiştir. Onlar hakkında bilgi veren Batılı yazarlar; at başka bir kavmi sırtında taşır, fakat Türkler at üstünde ikamet eder. Onlar ata sanki yapışmış gibidirler, diyorlar. Alış-verişlerini at sırtında yaparlar, yerler, içerler. Mübalağasız onun boynuna sarılarak, tatlı rüyalara dalıp, uyurlar. Görüşmeleri bile at üzerinde olan bu insanların, çiftçi halkların yaya ve durarak savaşmalarına karşılık, atlarıyla çok süratli muharebe taktikleri geliştirdiklerini görüyoruz<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-ordusunun-genel-mahiyeti.html#_edn35" name="_ednref35"><sup><sup>[35]</sup></sup></a>.</span></p>
<p><span>Bundan başka Hazar Kağanlığından bahseden kaynaklar; ordu sefere çıktığında her asker yanında iki metre boyunda, ılgın ağacından kazıklar bulundurduğunu, konakladıkları zaman herkesin yanındaki bu kazıkları düzgünce yere sapladığını, kalkanların bu direklere dayandırıldığını ve böylece kısa bir zaman içerisinde karargahın etrafının sanki surlarla çevrilmiş gibi olduğunu söylerler. Buna bağlı olarak meşhur Moyun Çor Kağan’ın da 750 senesinde Tez Başı’nda otağını kurdurduğunu, burayı çitlerle güvence altına aldırdıktan başka, kitabesini yazdırttığını bilmekteyiz<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-ordusunun-genel-mahiyeti.html#_edn36" name="_ednref36"><sup><sup>[36]</sup></sup></a>. Bununla beraber ordu yeri arabalarla çevrelenmekteydi ki, bu da bir nev’i savunma tedbiriydi.</span></p>
<p><span>Savaşın vakti de iyi seçilmeliydi. Türk-Hunlar düşmanlarına dolunay vakitlerinde saldırıyorlar, ay küçülmeye başlayınca da geri çekiliyorlardı<a href="https://www.altayli.net/eski-turk-ordusunun-genel-mahiyeti.html#_edn37" name="_ednref37"><sup><sup>[37]</sup></sup></a>.</span></p>
<p><span>Yağmurlu, karlı ve tozlu günlerden kaçınırlardı. Çünkü yağmur yağdığında yayların kirişleri gevşer; tozlu ve bulutlu zamanlarda da hedefler iyi görünmezdi.</span></p>
<p><span>Türk devlet anlayışında, dış ilişkilere de büyük önem verilmiştir. Dosta dost, düşmana düşman ilkesi esas tutulmakla beraber, her şeyde Türk devletinin ve milletinin menfeatları gözetilmiştir. Dış işlerinden sorumlu bir buyruk bulunurdu. Onun emri altında elçiler ve yalabaçların çeşitli vesilelerle ülkelere yollandıklarını daha önceden de biliyoruz. Kök Türkçe yazıtlarda elçiler ve elçilerin gittikleri yerler zaman zaman da zikredilmiştir. Bunların askeri unvanları da vardı.</span></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. Saadettin Yağmur GÖMEÇ</strong></span></a>
</p><p><span>A.Ü. Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Öğretim Üyesi</span></p>
<hr>
<div><span><strong><u>BİBLİYOGRAFYA</u></strong></span></div>
<div><span>♦ Abû Hayyan, Kitâb al-idrâk li-Lisân al-Atrâk, Haz. A.Caferoğlu, İstanbul 1931</span></div>
<div><span>♦ Agacanov, S.G., Oğuzlar, Çev. E.Necef-A.Annaberdiyev, 2. Baskı, İstanbul 2003</span></div>
<div><span>♦ Alpargu, M., Diğer Kaynaklarla Karşılaştırma Yolu İle Baburnâme’nin Türk Devlet Teşkilatı Bakımından Değerlendirilmesi, Doktora Tezi, Ankara 1984</span></div>
<div><span>♦ Artamonov, M.I., Hazar Tarihi, Çev. A.Batur, İstanbul 2004</span></div>
<div><span>♦ Baştav, Ş., “Eski Türklerde Harp Taktiği”, Türk Kültürü, 2/22, Ankara 1964</span></div>
<div><span>♦ Caferoğlu, A., Divanü Lûgat-it-Türk Dizini, Ankara 1972</span></div>
<div><span>♦ Chen, C.L., “A Study of Turkic Weapons”, Altaistic Studies, Konferenser 12, Stockholm 1985</span></div>
<div><span>♦ Clauson, S.G-E.Tryjarski, “The Inscription at Ikhe Khushotu”, Rocznik Orientalistyczny, 34/1, Warszava 1971</span></div>
<div><span>♦ Çandarlıoğlu, G., Sarı Uygurlar ve Kansu Bölgesi Kabileleri, Doktora Tezi, İstanbul 1976</span></div>
<div><span>♦ Deer, J., “İstep Kültürü”, Çev. Ş.Baştav, DTCF. Dergisi, 12/1-2, Ankara 1954</span></div>
<div><span>♦ Deguignes, J.M., Hunların, Türklerin, Moğolların ve daha sair Tatarların Tarih-î Umumisi, C. I-II, İstanbul 1924</span></div>
<div><span>♦ Eberhard, W., Çin’in Şimal Komşuları, Çev. N.Uluğtuğ, Ankara 1942</span></div>
<div><span>♦ Eberhard, W., “Tobaların Hayvancılığı”, Belleten, C. 9, Ankara 1945</span></div>
<div><span>♦ Ebu Bekri Tihrani, Kitab-ı Diyarbekriyye, Çev. M.Öztürk, Ankara. 2001</span></div>
<div><span>♦ Ekrem, M.A., Romen Kaynak ve Eserlerinde Türk Tarihi, Ankara 1993</span></div>
<div><span>♦ El-Cahiz, Hilâfet Ordusunun Menkîbeleri ve Türklerin Faziletleri, Çev. R.Şeşen, Ankara 1967</span></div>
<div><span>♦ Ergin, M., Dede Korkut Kitabı II-İndeks-Gramer, Ankara 1963</span></div>
<div><span>♦ Esin, E., “Butân-ı Halaç (M. VII. – X. Yüzyıllarda Halaç Kültürünün Sanat Eserlerinde Akisleri)”, Türkiyat Mecmuası, C. 17, İstanbul 1972</span></div>
<div><span>♦ Esin, E., İslamiyetten Önceki Türk Kültür Tarihi ve İslama Giriş, İstanbul 1978</span></div>
<div><span>♦ Feher, G., Bulgar Türkleri Tarihi, Ankara 1984</span></div>
<div><span>♦ Gömeç, S., Uygur Türkleri Tarihi ve Kültürü, 2. baskı, Ankara 2000</span></div>
<div><span>♦ Gömeç, S., “Moğolistan’daki Türk Anıtları Projesi 2001 Yılı Çalışmaları Hakkında”, Yüce Erek, 3/24, Ankara 2001</span></div>
<div><span>♦ Gömeç, S., “Moğolistan’daki Türk Anıtları Projesi Çalışmaları”, Türk Dünyası Tarih Dergisi, Sayı 202, İstanbul 2003</span></div>
<div><span>♦ Gömeç, “Türk Kültürü Açısından Önemli Bir Buluş”, Orkun, Sayı 77, İstanbul 2004</span></div>
<div><span>♦ Gregory Abu’l-Farac, Abu’l-Farac Tarihi, C. I, Çev. Ö.R.Doğrul, 2. baskı, Ankara 1987</span></div>
<div><span>♦ Gumilev, L.N., Hazar Çevresinde Bin Yıl, Çev. A.Batur, İstanbul 2001</span></div>
<div><span>♦ Gumilev, L.N., Hunlar, Çev. A.Batur, 3. baskı, İstanbul 2003</span></div>
<div><span>♦ Gülbeden, Hümayunnâme, Çev. A.Yelgar, Ankara 1944</span></div>
<div><span>♦ Hudyakov, Yu.S., Merkezi Asya Göçebelerinin Koral-Yarakları ve Uruş Seneti, Ter. P.Cilan, Urimçi 2003</span></div>
<div><span>♦ İbn Bibi, El Evamirü’l-Ala’iye Fi’l-Umuri’l-Alaiye, Çev. M.Öztürk, C. I, Ankara 1996</span></div>
<div><span>♦ İnce, İ., Han Hanedanlığı Döneminde Hunlarla İlgili Yer, Unvan, Kişi Adları, Yüksek Lisans Tezi, Ankara. 1996</span></div>
<div><span>♦ Kafesoğlu, İ., “Türk Ordusu”, Türk Kültürü, 2/22, Ankara 1964</span></div>
<div><span>♦ Kafesoğlu, İ., Türk Milli Kültürü, 2. baskı, İstanbul 1983</span></div>
<div><span>♦ Kaşgarlı Mahmud, Divanü Lûgat-it-Türk, C. I-IV, Haz. B.Atalay, Ankara 1985</span></div>
<div><span>♦ Kerimüddin Mahmud-i Aksarayi, Müsâmeretü’l-Ahbâr, Çev. M.Öztürk, Ankara 2000</span></div>
<div><span>♦ Khoniates, N., Historia, Çev. F.Işıltan, Ankara 1995</span></div>
<div><span>♦ Klyaştornıy, S.G-T.İ.Sultanov, Türkün Üçbin Yılı, Çev. A.Batur, İstanbul 2003</span></div>
<div><span>♦ Koestler, A., Onüçüncü Kabile, Çev. B.Çorakçı, 4. baskı, İstanbul 1984 Kommena, A., Alexiad, Çev. B.Umar, İstanbul 1996</span></div>
<div><span>♦ Koşay, H.Z., “Türklerde Harp Usulü”, Makaleler ve İncelemeler, Ankara 1974</span></div>
<div><span>♦ Köprülü, F., “Ortazaman Türk Hukuki Müesseseleri”, Belleten, 2/5-6, Ankara 1938</span></div>
<div><span>♦ Kuzgun, Ş., Hazar ve Karay Türkleri, Ankara 1985</span></div>
<div><span>♦ Liu, M.T., Die Chinesischen Nachrichten zur Geschichte der Ost-Türken (T’u-küe), I. Buch, Wiesbaden 1958</span></div>
<div><span>♦ Marko Polo, Marko Polo Seyahatnamesi, C. I, Çev. F.Dokuman, İstanbul (tarihsiz)</span></div>
<div><span>♦ Medoyev, A.G., “Naskalniye iz Obrajeniya Gor Tesiktas i Karaungur”, Noviye Materiali Po Arkheologii i Etnografii Kazakstana, Tom. 12, Alma-Ata 1961</span></div>
<div><span>♦ Müneccimbaşı Ahmed Dede, Sahaif-ül Ahbar, Çev. İ.Erünsal, C. I, İstanbul (tarihsiz)</span></div>
<div><span>♦ Nizamüddin Şamî, Zafernâme, Çev. N.Lugal, Ankara 1949</span></div>
<div><span>♦ Ögel, B., Büyük Hun İmparatorluğu Tarihi, C. 1, Ankara 1981</span></div>
<div><span>♦ Ögel, B., İslamiyetten Önce Türk Kültür Tarihi, 2. baskı, Ankara. 1984</span></div>
<div><span>♦ Ögel, B., Türk Kültür Tarihine Giriş, C. 7-8, Ankara 1984</span></div>
<div><span>♦ Ögel, B., Türk Kültürünün Gelişme Çağları, 3. baskı, İstanbul 1988</span></div>
<div><span>♦ Romashov, S.A., “The Pechenegs in the 9-10th Centuries”, Rocznik Orientalistyczny, LII/1, Warszawa 1999</span></div>
<div><span>♦ Rubruk, W., Moğolların Büyük Hanına Seyahat (1253-1255), Çev. E.Ayan, İstanbul 2001</span></div>
<div><span>♦ Sümer, F., “Oğuzlara Ait Destani Mahiyette Eserler”, DTCF. Dergisi, Sayı 17, Ankara 1961</span></div>
<div><span>♦ Tryjarski, E., “Towards a Better Knowledge of the Turkic Military Terminology”, Altaistic Studies, Konferenser 12, Stockholm 1985</span></div>
<div><span>♦ Tsai, W.S., Li Te-Yü’nün Mektuplarına Göre Uygurlar, Doktora Tezi, Taipei 1967</span></div>
<div><span>♦ Vaczy, P., “Hunlar Avrupa’da”, Attila ve Hunları, Haz. G.Nemeth, Çev. Ş.Baştav, Ankara 1982</span></div>
<div><span>♦ Venedikoff, I., “Preslav Şehrinde Yeni Keşfedilen Proto-Bulgar Kitabesi”, Çev. F.Preyger, Belleten, 11/43, Ankara. 1947</span></div>
<div><span>♦ Watson, B., Record of the Grand Historian of China, Volume II, Third edition, New York 1968</span></div>
<div><span>♦ Ziya, Y., “Orta Asya’da Türk Boyları”, İlahiyat Fakültesi Mecmuası, 5/24, İstanbul 1932</span></div>
<div><span>♦ “VII ve VIII. Yüzyıl Yazıtlarına Göre Türklerde Ordu”, Türk Dünyası Tarih Dergisi, Sayı 141, İstanbul 1988</span></div>
<div><span><strong>Dipnotlar:</strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-ordusunun-genel-mahiyeti.html#_ednref1" name="_edn1"><sup><sup>[1]</sup></sup></a> Eski Türk ordusunda kadınların askeri birlikler içerisinde görev almalarına çok eski çağlardan itibaren rastlanmaktadır. Mesela 4. asrın başlarında Ordos’un güneyinde, Türk-Hun Devletinin bir devamı gibi ortaya çıkan Chao hanedanının son yabgularından birisi olan Shih Hu, özel seçilmiş bin kişilik bir kadın gücü meydana getirmişti. Bunlara önce yaya, sonra at üzerinde ok atmayı ve kılıç kullanmayı öğrettiğine dair bilgiler mevcuttur. Bakınız, Gumilev, Hunlar, s.378.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-ordusunun-genel-mahiyeti.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> İ.Kafesoğlu, Türk Milli Kültürü, 2. baskı, İstanbul 1983, s.269-270; B.Ögel, Büyük Hun İmparatorluğu Tarihi, C. 1, Ankara 1981, s.214; L.N.Gumilev, Hunlar, Çev. A.Batur, 3. baskı, İstanbul 2003, s.378; A.Ahmetbeyoğlu, Avrupa Hun İmparatorluğu, Ankara 2001, 35.</span></div>
<div><span>Türk ordusu ücretli olmamakla beraber, bir savaşa hızla iştirak edebilmek için bütün erkeklerin hangi komutanın emrinde yer alacağı önceden belirleniliyordu. Tabgaçlarda 421 tarihinden itibaren 100 koyuna sahip olan herkes bir savaş atı vermek zorunda olduğu gibi, mesela Hazarlarda boy sorumluları devlet ordusuna gerektiğinde, durumlarına göre belirli sayıda suvari göndermekle mükelleftiler (W.Eberhard, “Tobaların Hayvancılığı”, Belleten, C. 9, Ankara 1945, s.492; M.I.Artamonov, Hazar Tarihi, Çev. A.Batur, İstanbul 2004, s.514; S.G.Klyaştornıy-T.İ.Sultanov, Türkün Üçbin Yılı, Çev. A.Batur, İstanbul 2003, s.71). Bunu Türklerdeki Tımar sistemi ile karşılaştırmak gerekir. Mesela yine Arap kaynaklarının haberlerine göre, Hazar kaganının emrinde onikibin seçme asker bulunup, içlerinden biri öldüğünde yerine başkası atanıyordu (A.Koestler, Onüçüncü Kabile, Çev. B.Çorakçı, 4. baskı, İstanbul 1984, s.57).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-ordusunun-genel-mahiyeti.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> B.Ögel, Türk Kültürünün Gelişme Çağları, 3. baskı, İstanbul 1988, s.586; B.Watson, Record of the Grand Historian of China, Volume II, Third edition, New York 1968, s.155; Gumilev, a.g.e., s.113; Klyaştornıy-Sultanov, a.g.e., s.329.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-ordusunun-genel-mahiyeti.html#_ednref4" name="_edn4"><sup><sup>[4]</sup></sup></a> Müneccimbaşı Ahmed Dede’nin, 1473’teki Otlukbeli Savaşı sırasında Anadolu Beylerbeyi Davud Paşa’nın emri altında yirmidört sancak beyinin olduğunu bildirmesi de ilginçtir. Demek ki yirmidörtlü teşkilat halâ geçerliliğini sürdürmektedir. Bakınız, Müneccimbaşı Ahmed Dede, Sahaif-ül Ahbar, Çev. İ.Erünsal, C. I, İstanbul (tarihsiz), s.343; F.Köprülü, “Ortazaman Türk Hukuki Müesseseleri”, Belleten, 2/5-6, Ankara 1938, s.46.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-ordusunun-genel-mahiyeti.html#_ednref5" name="_edn5"><sup><sup>[5]</sup></sup></a> İ.Kafesoğlu, “Türk Ordusu”, Türk Kültürü, 2/22, Ankara 1964, s.10; B.Ögel, Türk Kültür Tarihine Giriş, C. 7, Ankara 1984, s.3; B.Ögel, Türk Kültür Tarihine Giriş, C. 8, Ankara 1987; İ.İnce, Han Hanedanlığı Döneminde Hunlarla İlgili Yer, Unvan, Kişi Adları, Yüksek Lisans Tezi, Ankara 1996, s.120-121.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-ordusunun-genel-mahiyeti.html#_ednref6" name="_edn6"><sup><sup>[6]</sup></sup></a> Bakınız, Tunyukuk Yazıtı, I. Taş, Kuzey tarafı, 7. satır.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-ordusunun-genel-mahiyeti.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> Bakınız, Şine Usu Yazıtı, Batı tarafı, 10. satır.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-ordusunun-genel-mahiyeti.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> Çabış/Çavuş; savaşta safları düzelten ve askeri zûlm yapmağa bırakmayan, padişahın önünde yol açan, bekçi manalarına gelmektedir. Bakınız, A.Caferoğlu, Divanü Lûgat-it-Türk Dizini, Ankara 1972, s.29; Abû Hayyan, Kitâb al-idrâk li-Lisân al-Atrâk, Haz. A.Caferoğlu, İstanbul 1931, s.27; M.Ergin, Dede Korkut Kitabı II-İndeks-Gramer, Ankara 1963, s.71; S.G.Clauson-E.Tryjarski, “The Inscription at Ikhe Khushotu”, Rocznik Orientalistyczny, 34/1, Warszava 1971, s.18.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-ordusunun-genel-mahiyeti.html#_ednref9" name="_edn9"><sup><sup>[9]</sup></sup></a> Bakınız, Tunyukuk Yazıtı, I. Taş, Batı tarafı, 7: Bilgesi, çavuşu bizzat ben idim.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-ordusunun-genel-mahiyeti.html#_ednref10" name="_edn10"><sup><sup>[10]</sup></sup></a> Bakınız, Köl İç Çor Yazıtı, Doğu, 5: Köl İç Çor aynı şekilde bilgesi ve çavuşu idi.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-ordusunun-genel-mahiyeti.html#_ednref11" name="_edn11"><sup><sup>[11]</sup></sup></a> Bakınız, Taryat-Terhin Yazıtı, Kuzey tarafı, 4. satır.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-ordusunun-genel-mahiyeti.html#_ednref12" name="_edn12"><sup><sup>[12]</sup></sup></a> Bakınız, Uybat I Yazıtı, 3. satır.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-ordusunun-genel-mahiyeti.html#_ednref13" name="_edn13">[13]</a> Bakınız, Kemçik -Çirgak Yazıtı, 7. satır.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-ordusunun-genel-mahiyeti.html#_ednref14" name="_edn14"><sup><sup>[14]</sup></sup></a> Bakınız, Köl İç Çor Yazıtı, Batı tarafı, 9; Doğu tarafı, 3; Şine Usu Yazıtı, Doğu tarafı, 3-4; Kemçik -Çirgak Yazıtı, 8. satır.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-ordusunun-genel-mahiyeti.html#_ednref15" name="_edn15"><sup><sup>[15]</sup></sup></a> Bakınız, Bilge Kagan Yazıtı, Güney tarafı, 1; Tunyukuk Yazıtı, II. Taş, Batı 1; Şine Usu Yazıtı, Doğu tarafı, 9; Batı tarafı, 9-10; Taryat-Terhin Yazıtı, Kuzey tarafı, 1; Irk Bitig, 49. satır.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-ordusunun-genel-mahiyeti.html#_ednref16" name="_edn16"><sup><sup>[16]</sup></sup></a> Bakınız, Taryat-Terhin Yazıtı, Batı tarafı, 7. satır.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-ordusunun-genel-mahiyeti.html#_ednref17" name="_edn17">[17]</a> Bakınız, Şine Usu Yazıtı, Kuzey tarafı, 6: Beni doğuya binbaşı olarak gönderdi.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-ordusunun-genel-mahiyeti.html#_ednref18" name="_edn18">[18]</a> Bakınız, Taryat-Terhin Yazıtı, Batı tarafı, 7. satır</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-ordusunun-genel-mahiyeti.html#_ednref19" name="_edn19"><sup><sup>[19]</sup></sup></a> Bakınız, Taryat-Terhin Yazıtı, Batı tarafı, 8. satır.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-ordusunun-genel-mahiyeti.html#_ednref20" name="_edn20">[20]</a> Bakınız, Taryat-Terhin Yazıtı, Batı tarafı, 6. satır.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-ordusunun-genel-mahiyeti.html#_ednref21" name="_edn21"><sup><sup>[21]</sup></sup></a> Bakınız, Taryat-Terhin Yazıtı, Batı tarafı, 7. satır.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-ordusunun-genel-mahiyeti.html#_ednref22" name="_edn22"><sup><sup>[22]</sup></sup></a> Bakınız, Abakan Yazıtı, Ön taraf, 3. satır.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-ordusunun-genel-mahiyeti.html#_ednref23" name="_edn23"><sup><sup>[23]</sup></sup></a> İbn Bibi, El Evamirü’l-Ala’iye Fi’l-Umuri’l-Alaiye, Çev. M.Öztürk, C. I, Ankara 1996, C. I, s. 150-151; Ebu Bekri Tihrani, Kitab-ı Diyarbekriyye, Çev. M.Öztürk, Ankara 2001, s.97.</span></div>
<div><span>Benzer ifadeler Nizamüddin Şamî’de de vardır: “Eğer sen memleket ve ordunun hayrını düşünürsen, memleket ve ordu da senin hayrını düşünür”. Nizamüddin Şamî, Zafernâme, Çev. N.Lugal, Ankara 1949, s.67.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-ordusunun-genel-mahiyeti.html#_ednref24" name="_edn24"><sup><sup>[24]</sup></sup></a> Y.Ziya, “Orta Asya’da Türk Boyları”, İlahiyat Fakültesi Mecmuası, 5/24, İstanbul 1932, s.46-47; Eberhard, Çin’in Şimal…, s.68, 76; C.L.Chen, “A Study of Turkic Weapons”, Altaistic Studies, Konferenser 12, Stockholm 1985, s.32-33; Klyaştornıy-Sultanov, a.g.e., s.68; S.G.Agacanov, Oğuzlar, Çev. E.Necef-A.Annaberdiyev, 2. Baskı, İstanbul 2003, s.100- 101.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-ordusunun-genel-mahiyeti.html#_ednref25" name="_edn25"><sup><sup>[25]</sup></sup></a> Bununla birlikte, beylerin idaresinde sürekli bir ordunun varlığı da inkar edilemez. Bunların çıkabilecek bazı tatsız olayları önlemek ve doğrudan doğruya halk ile temasını engellemek amacıyla ta Hunlar çağından itibaren kışla geleneğinin de oluştuğunu belirtmek gerekir.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-ordusunun-genel-mahiyeti.html#_ednref26" name="_edn26"><sup><sup>[26]</sup></sup></a> Mesela türlü türlü kılıçlar yapılmakla beraber, en keskinleri hafif kavisli olanlarıydı ki; bunlar aynı zamanda ağır da değildi. Fakat Türk kılıcının nasıl tutulacağını ve kullanılacağını bilmeyen yabancıların elinde çok çabuk kırılıyorlardı. Bunun da sebebi vurma tekniğinin bilinmemesinden kaynaklanmaktadır.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-ordusunun-genel-mahiyeti.html#_ednref27" name="_edn27">[27]</a> Eski çağlarda savaş usullerinden birisi de, iki ordu karşılıklı vuruşmaya başlamadan evvel, bir veya birkaç yiğit adamın er meydanına çıkarak dövüşmeleriydi. Türkler bunlara “alplar” diyorlardı. Onlar o kadar gözükara kişiydiler ki, tek başlarına onlarca askerle mücadeleden bile korkmuyorlardı. Bu özelliklerinden dolayı sonraki zamanlara ait kaynaklarda onlara “deli bahadırlar” dendiğine de şahit olmaktayız. Bakınız, J.Barbaro, Anadolu’ya ve İran’a Seyahat, Çev. T.Gündüz, İstanbul 2005, s.31.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-ordusunun-genel-mahiyeti.html#_ednref28" name="_edn28"><sup><sup>[28]</sup></sup></a> Bakınız, Kaşgarlı Mahmud, Divanü Lûgat-it-Türk, C. I, s.67, 100, 134, 144, 418, 441, 465, 504; C. III, s.126, 140, 318; I.Venedikoff, “Preslav Şehrinde Yeni Keşfedilen Proto- Bulgar Kitabesi”, Çev. F.Preyger, Belleten, 11/43, Ankara 1947, s.548-549; Gülbeden, Hümayunnâme, Çev. A.Yelgar, Ankara 1944, s.186, 202; Ögel, Türk Kültürünün Gelişme…, s.165; B.Ögel, İslamiyetten Önce Türk Kültür Tarihi, 2. baskı, Ankara 1984, s.208-220; H.Z.Koşay, “Türklerde Harp Usulü”, Makaleler ve İncelemeler, Ankara 1974, s.92; E.Tryjarski, “Towards a Better Knowledge of the Turkic Military Terminology”, Altaistic Studies, Konferenser 12, Stockholm 1985, s. 173-182; W.S.Tsai, Li Te-Yü’nün Mektuplarına Göre Uygurlar, Doktora Tezi, Taipei 1967, s.38; M.Alpargu, Diğer Kaynaklarla Karşılaştırma Yolu İle Baburnâme’nin Türk Devlet Teşkilatı Bakımından Değerlendirilmesi, Doktora Tezi, Ankara 1984, s.91; Klyaştornıy-Sultanov, a.g.e., s.25, 43.</span></div>
<div><span>Çin kaynaklarında Kök Türklerin silahları anlatılırken; ok, yay, gürz, zırh, uzun mızrak, kılıç, kama gibi savaş aletlerinden söz açılmaktadır. Bakınız, M.T.Liu, Die Chinesischen Nachrichten zur Geschichte der Ost-Türken (T’u-küe), I. Buch, Wiesbaden 1958, s.9.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-ordusunun-genel-mahiyeti.html#_ednref29" name="_edn29"><sup><sup>[29]</sup></sup></a> Ayrıca davuldan sesinin çok fazla çıkması sebebiyle, bir haber duyurma aracı olarak da faydalanılıyordu.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-ordusunun-genel-mahiyeti.html#_ednref30" name="_edn30"><sup><sup>[30]</sup></sup></a> Liu, a.g.e., s.39; A.G.Medoyev, “Naskalniye iz Obrajeniya Gor Tesiktas i Karaungur”, Noviye Materiali Po Arkheologii i Etnografii Kazakstana, Tom. 12, Alma-Ata 1961, s.72- 77; Ahmetbeyoğlu, a.g.e., s.27; Barbaro, a.g.e., s.83.</span></div>
<div><span>Bununla beraber eski Türklerin çarpışmalar esnasında bir tür savaş arabasından faydalanıp, faydalanmadığı bilinmiyorsa da, Kazakistan’daki bazı kaya resimlerinde savaş arabalı sahnelere tesadüf edildiği söylenmektedir. Bakınız, Klyaştornıy-Sultanov, a.g.e., s.25.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-ordusunun-genel-mahiyeti.html#_ednref31" name="_edn31"><sup><sup>[31]</sup></sup></a> Süryani tarihçisi Ebu’l-farac’ın bildirdiğine göre, Selçuklu sultanı Tugrul, İslam halifesine kardeşiyle bir mektup yollar. Mektupta; kendisinin Horasan ve Harezm’in hükümdarı olduğunu, Bedevilerin Hac yolunda yaptıkları yağmaları, Mekke’ye ibadet için gidenlerin burada nasıl soyulduğunu belirtikten sonra, Bağdat’a bir ordu göndereceğini, askerlerinin çok iyi karşılanmasını bildirir. Söz konusu mektubun ilginç olan bir tarafı da başına bir ok ile yay tamgasının çizilmiş olmasıdır (Bakınız, Deguignes, a.g.e., C. II, s.413; Gregory Abu’l-Farac, Abu’l-Farac Tarihi, C. I, Çev. Ö.R.Doğrul, 2. baskı, Ankara 1987, C. I, s.298). Ayrıca yine Selçuklu dönemi vakanüvinislerinden Aksarayî, Arslan Yabgu ile Sultan Mahmud arasındaki şöyle bir olayı aktarıyor: Kara Hanlı beyi gitgide güçlenen Selçuklu Türkmenlerini Sultan Mahmud’a şikayet edince, o da Selçukogullarına bir elçi yollayarak; “aramızdaki mesafe kısalmıştır, büyükleriniz ve önde gelenleriniz huzura buyursunlar ve yapılması gereken işler kendilerine anlatılsın” der. Bunun üzerine Arslan Yabgu onbin seçkin adamıyla yola çıkınca, Gazneli Mahmud; “bizim şimdilik orduya ihtiyacımız yok, sadece bir bölük askerle ulaşmaları yeterlidir”, diye söyler. O da üçyüz suvari ve oğlu Kutalmış’la beraber, sultanın yanına varır. Gazneli Mahmud onu altın bir kürsüye oturtur ve iltifatlar da bulunur. Sohbet esnasında Arslan Yabgu adamlarından bir yay alarak; “ne zaman bunu kavmime gönderirsem, otuzbin suvari at biner”, deyince Sultan Mahmud şaşırır. Bunun üzerine, “daha fazla gerekirse, ne tedbir alırsın”, şeklinde bir sual yöneltir. O, bir ok alarak; “bunu yollarsam onbin kişi daha hazırlanır”, diye cevap verir. Sultan aynı şekilde bir defa daha sorunca, iki ok gösterir ve “her bir okum için onarbin asker gelir” demesi, Gazneli Mahmud’u endişeye düşürür. Bir yay ve ok ile altmışbin adamı toplayabilen bir kişinin küçük görülmesine kanaat getirir. Böylece Arslan Yabgu’yu tutuklatarak, Kalincar kalesine gönderilmesini buyurur (Bakınız, Kerimüddin Mahmud-i Aksarayi, Müsâmeretü’l-Ahbâr, Çev. M.Öztürk, Ankara 2000, s.7-8). Buradan çıkan bir netice de; ordu bahsinin girişinde işaret ettiğimiz üzere, Türk ordusunun daimi olduğunun bir göstergesidir.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-ordusunun-genel-mahiyeti.html#_ednref32" name="_edn32"><sup><sup>[32]</sup></sup></a> W.Eberhard, Çin’in Şimal Komşuları, Çev. N.Uluğtuğ, Ankara 1942, s.86; Venedikoff, a.g.m., s.549-550; Ögel, Büyük Hun…, s.237-238; F.Sümer, “Oğuzlara Ait Destani Mahiyette Eserler”, DTCF. Dergisi, Sayı 17, Ankara 1961, s.432-433; E.Esin, İslamiyetten Önceki Türk Kültür Tarihi ve İslama Giriş, İstanbul 1978, s.28; E.Esin, “Butân-ı Halaç (M. VII. – X. Yüzyıllarda Halaç Kültürünün Sanat Eserlerinde Akisleri)”, Türkiyat Mecmuası, C. 17, İstanbul 1972, s.49; C.L.Chen, “A Study of Turkic Weapons”, AS, Konferenser 12, Stockholm 1985, s.29-31; A.Kommena, Alexiad, Çev. B.Umar, İstanbul 1996, s.488; S.Gömeç, “Moğolistan’daki Türk Anıtları Projesi 2001 Yılı Çalışmaları Hakkında”, Yüce Erek, 3/24, Ankara 2001; Gumilev, a.g.e., s.139; L.N.Gumilev, Hazar Çevresinde Bin Yıl, Çev. A.Batur, İstanbul 2001, s.158; Artamonov, a.g.e., s.64, 449.</span></div>
<div><span>Rubruck, Mengü Han’ın iki kişinin bile geremeyeceği bir yayından, ucu delikli oklarından ve bunların sazdan yapılmış düdükler gibi ses çıkardığından bahsediyor (Bakınız, W.Rubruk, Moğolların Büyük Hanına Seyahat (1253-1255), Çev. E.Ayan, İstanbul 2001, s.30).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-ordusunun-genel-mahiyeti.html#_ednref33" name="_edn33"><sup><sup>[33]</sup></sup></a> Ögel, Büyük Hun., s.530-532.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-ordusunun-genel-mahiyeti.html#_ednref34" name="_edn34"><sup><sup>[34]</sup></sup></a> Kaşgarlı Mahmud, Divanı’ndaki şiirlerinde dahi Turan taktiğine işaret etmektedir ve Anna Komnena da, Bizans’ın iç mücadeleleri sırasında babasının yanında yer alan Türk güçlerinin rakiplerini bu harp usulüyle yendiğini söyler. İlginçtir ki, Anadolu Selçuklu hanedanlığının sonunu hazırlayan 1243 Kösedağ Savaşı’nda Baycu Noyan da Türkleri aynı taktikle mağlubiyete uğratmıştır. Marko Polo Seyahatnamesi’nden de Hülagu’nun Abbasi ordusunu bu usulle tuzağa düşürdüğü anlaşılmaktadır. Bakınız, Kaşgarlı Mahmud, Divanü Lûgat-it- Türk Tercümesi, C. I, s. 472; Ögel, a.g.e., s.238; İbn Bibi, a.g.e., C. II, s.70; Kommena, a.g.e., s.32; G.Feher, Bulgar Türkleri Tarihi, Ankara 1984, s.316-317; N.Khoniates, Historia, Çev. F.Işıltan, Ankara 1995, s.122; S.Gömeç, “Moğolistan’daki Türk Anıtları Projesi Çalışmaları”, Türk Dünyası Tarih Dergisi, Sayı 202, İstanbul 2003; Marko Polo, Marko Polo Seyahatnamesi, C. I, Çev. F.Dokuman, İstanbul (tarihsiz), s.26, 72.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-ordusunun-genel-mahiyeti.html#_ednref35" name="_edn35"><sup><sup>[35]</sup></sup></a> P.Vaczy, “Hunlar Avrupa’da”, Attila ve Hunları, Haz. G.Nemeth, Çev. Ş.Baştav, Ankara 1982, s.82-83.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-ordusunun-genel-mahiyeti.html#_ednref36" name="_edn36"><sup><sup>[36]</sup></sup></a>Watson, a.g.e., s.165; J.M.Deguignes, Hunların, Türklerin, Moğolların ve daha sair Tatarların Tarih-î Umumisi, C. I, İstanbul 1924, s.183; J.Deer, “İstep Kültürü”, Çev. Ş.Baştav, DTCF. Dergisi, 12/1-2, Ankara 1954, s.162; Ögel, Türk Kültürünün Gelişme… , s.73; Kafesoğlu, a.g.e., s.274; El-Cahiz, Hilâfet Ordusunun Menkîbeleri ve Türklerin Faziletleri, Çev. R.Şeşen, Ankara 1967, s.66-71; Esin, İslamiyetten Önceki Türk…, s.73; H.Z.Koşay, “Türklerde Harp Usulü”, Makaleler ve İncelemeler, Ankara 1974, s.93; Ş.Baştav, “Eski Türklerde Harp Taktiği”, Türk Kültürü, 2/22, Ankara 1964, s.45; G.Çandarlıoğlu, Sarı Uygurlar ve Kansu Bölgesi Kabileleri, Doktora Tezi, İstanbul 1976, s.140; Ş.Kuzgun, Hazar ve Karay Türkleri, Ankara 1985, s.70; S.A.Romashov, “The Pechenegs in the 9-10th Centuries”, Rocznik Orientalistyczny, LII/1, Warszawa 1999, s.25- 26; S.Gömeç, Uygur Türkleri Tarihi ve Kültürü, 2. baskı, Ankara 2000, s.28-29; S.Gömeç, “Türk Kültürü Açısından Önemli Bir Buluş”, Orkun, Sayı 77, İstanbul 2004; Artamonov, a.g.e., s.64, 206-207, 447.</span></div>
<div><span>Türklerin savaş taktikleri hususunda Çin kaynaklarından şunları da öğreniyoruz: “Barış zamanlarında Hunlar komşularının arazilerine, özellikle Çin’e akınlar yapıyorlardı. Topraklarının verimliliği dolayısıyla Çin onlar için tükenmeyen bir hazine idi. Devamlı oraları yağmalarlar, şansları yardım ederse Çin’in içlerine kadar sokulurlardı. Başarısızlığa uğradıklarında kaçarlar, hatta çekilirken daha dehşetli olurlardı. Onların yapmacık bozgunları düşmanlarının dikkatli davranmalarını gerektirirdi. Çünkü birçok kez kaçan Hunlar, birden geri dönüp yeni baştan saldırmışlar ve düşmanlarını perişan etmişlerdi. Atlarının çevikliği de bu tip savaşa uygundu”. Romen kroniklerinde de buna benzer ifadelere rastlanmaktadır. Bunlarda; “Türklerin gayet süratle hücuma kalktıkları, aniden geri döndükleri, uzaklaşırken saflarını seyrekleştirdikleri, bir halka oluşturup, düşmanlarını kuşattıkları” kayıtlıdır. Bakınız, Deguignes, a.g.e., C. I, s.158-183; M.A.Ekrem, Romen Kaynak ve Eserlerinde Türk Tarihi, Ankara 1993, s.11; A.Komnena, Alexiad, Çev. B.Umar, İstanbul 1996, s.221; Yu.S.Hudyakov, Merkezi Asya Göçebelerinin Koral-Yarakları ve Uruş Seneti, Ter. P.Cilan, Urimçi 2003.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-turk-ordusunun-genel-mahiyeti.html#_ednref37" name="_edn37"><sup><sup>[37]</sup></sup></a> Deguignes, a.g.e., C. I, s.201; Khoniates, a.g.e., s.9-10; Tihrani, a.g.e., s.286.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Atatürk ve Fevzi Çakmak’ın Gözüyle Büyük Taarruz</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/ataturk-ve-fevzi-cakmakin-goezuyle-buyuk-taarruz</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/ataturk-ve-fevzi-cakmakin-goezuyle-buyuk-taarruz</guid>
<description><![CDATA[ Atatürk ve Fevzi Çakmak’ın Gözüyle Büyük Taarruz
GİRİŞ Yunanlıların Sakarya yenilgisi ile bozulan morallerinin yerine gelmesini ve toparlanmalarını engellemek amacıyla 1922 kışından önce bir taarruz yapılmasının komuta heyeti tarafından düşünüldüğü bilinmektedir. Hatta bunun için bir taarruz planı bile hazırlanmıştır. Gizliliği sağlamak için bu plana “Sad Planı” adı verilmiştir. “Sad” bir şifreydi ve Sandıklı’nın ilk harfi olarak düşünülmüştü. Plana göre, Eskişehir-Afyonkarahisar hattının doğusundaki […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4928391ee.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:44 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Atatürk, Fevzi, Çakmak’ın, Gözüyle, Büyük, Taarruz</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/07/Ataturk-Fevzi-Cakmak.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/ataturk-ve-fevzi-cakmakin-gozuyle-buyuk-taarruz.html">Atatürk ve Fevzi Çakmak’ın Gözüyle Büyük Taarruz</a></p>
<p><span><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Doç. Dr. Fehmi AKIN</strong> </span></a></span></p>
<p><span><strong>GİRİŞ</strong></span></p>
<p><span>Yunanlıların Sakarya yenilgisi ile bozulan morallerinin yerine gelmesini ve toparlanmalarını engellemek amacıyla 1922 kışından önce bir taarruz yapılmasının komuta heyeti tarafından düşünüldüğü bilinmektedir. Hatta bunun için bir taarruz planı bile hazırlanmıştır. Gizliliği sağlamak için bu plana “Sad Planı” adı verilmiştir. “Sad” bir şifreydi ve Sandıklı’nın ilk harfi olarak düşünülmüştü. Plana göre, Eskişehir-Afyonkarahisar hattının doğusundaki Yunan ordusu, iki kolordu ile cephede tutulacaktı. On piyade ve üç süvari tümeni bulunan Ali Ihsan Paşa komutasındaki Birinci Ordu ile Afyonkarahisar-Uşak hattına doğru taarruz edilecekti. Böylece Yunan ordusunun Eskişehir-Afyonkarahisar demiryolundan yararlanamaması ve İzmir’e ulaşmasının engellenmesi amaçlanıyordu. (Belen, 1983: 367-368) Bu doğrultuda Genelkurmaydan Batı Cephesi Komutanlığına 15 Ekim 1921’de verilen bir direktif ile hazırlıkların kısa zamanda tamamlanması isteniyordu. (Türk İstiklal Harbi, 1967: 50-51) Ancak taarruzun kıştan önce yapılıp bitirilmesi değişik nedenlerle hayata geçirilemedi ve taarruz ertesi yıla kaldı. Yalnız bu plan için yapılan hazırlıklar, 1922 Ağustosunda yapılacak taarruzun esasını oluşturması açısından önemlidir. (Özçelik, 1992: 101)</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-63099" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/07/Buyuk-Taarruz-6.jpg" alt="" width="800" height="530" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/07/Buyuk-Taarruz-6.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/07/Buyuk-Taarruz-6-768x509.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span><strong><span>ATATÜRK’ÜN GÖZÜYLE BÜYÜK TAARRUZ</span> <sup>[</sup><sup>1</sup><sup>]</sup></strong></span></p>
<p><span>Mustafa Kemal, Büyük Taarruz’a 1922 Haziranında karar vermiş ve bu kararını yalnızca Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa, Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa ve Milli Savunma Bakanı Kazım Paşa ile paylaşmıştı. (Atatürk, 1962: 665) 1922 ortalarında Yunanlılar Afyonkarahisar ve Eskişehir bölgelerinde bulunuyorlardı. Düşman, sağ yanını Menderes yöresinde bulundurduğu kuvvetlerle, sol yanını ise İznik Gölünün kuzey ve güneyindeki güçleriyle koruyordu. Yani Marmara’dan Menderes’e uzanan bir düşman cephesi söz konusu idi. (Atatürk, 1962: 665) Düşman ordusu 3 kolordu ve bağımsız kıtalardan oluşuyordu. 3 Kolordu 12 tümen, bağımsız kıtalar da 3 tümen ediyordu. (Atatürk, 1962: 666) 4-5 tümenlik Yunan kuvveti Afyonkarahisar’ın doğusunda ve güneyinde yaklaşık 90-100 km.lik bir hat üzerinde tahkim edilmiş bulunuyordu. Ayrıca düşmanın 3 tümenlik bir kuvveti de Eskişehir ve Seyitgazi’de bulunuyordu. Döğer’de de düşmanın 3 tümenlik bir kuvveti daha vardı. Düşman ayrıca Gemlik ve İznik Gölü civarında 2 tümene yakın bir kuvvete ve Menderes nehri boyunca birçok müstakil alay ve süvarilere sahip bulunuyordu. (Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, 1997: 268) Bizim ise Garp Cephesi adı altında iki ordumuz vardı. Bizim bütün kıtalarımız 18 piyade ve 5 süvari tümeni idi. İnsan ve silah gücümüz Yunanlılarla neredeyse denk idi. Yalnız silahça onlar, süvari bakımından biz daha iyi idik. (Atatürk, 1962: 666)</span></p>
<p><span><strong>Saldırı Planımız ve Harekete Geçiş</strong></span></p>
<p><span>Mustafa Kemal Paşa’nın taarruz planı, askeri gücümüzün büyük çoğunluğunu düşman cephesinin dış yanında ve etrafında toplayarak düşmanı yok etmek idi. Birinci ordumuz Afyonkarahisar’ın doğusunda Akarçay ile Dumlupınar arasında bulunan düşman mevzilerine saldırarak düşmanı kuzeye atacaktı. İkinci ordumuz ise Akarçay’ın kuzeyinden Sakarya’ya kadar olan cephede düşmana saldıracaktı. Bu ordumuz, düşmanın Eskişehir’de bulunan 3 tümeni, Döğer’de bulunan 3 tümeni ve Afyonkarahisar’ın doğusunda bulunan 2 tümeni olmak üzere toplam 8 tümenini durdurmakla vazifeliydi. Kocaeli bölgesinde olan güçlerimiz düşmanın güneye inmesine engel olacak, Menderes yöresindeki kuvvetlerimiz ise düşmanın İzmir’le olan bağlantısını kesecekti. (Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, 1997: 269) Yani gücümüzün ağırlıklı kısmını düşmanın Afyonkarahisar civarında bulunan sağ yanının güneyinde ve Akarçay ile Dumlupınar hizasına kadar olan sahada toplayacaktık. Düşman bu taraftan vurulursa kesin sonuç alınırdı. Bu plandan Fevzi ve İsmet Paşalar da haberdardı. Mustafa Kemal Paşa’nın Fevzi Paşa ile 27-28 Temmuz gecesi Akşehir’de yaptığı görüşmede 15 Ağustos’a kadar hazırlıkların tamamlanmasına karar verildi. Ordu hazırlıklarını tamamladıktan sonra İsmet Paşa, 6 Ağustos’ta gizli kalmak üzere saldırıya hazırlık emri verdi. Bakanlar Kurulu da taarruz konusunda bilgilendirildi. (Atatürk, 1962: 672-673) Mustafa Kemal ordu aleyhinde propaganda yapan muhalif milletvekillerini de ikna ettikten sonra Ankara’dan ayrıldı. Mustafa Kemal Paşa’nın Ankara’dan ayrılması gizlice cereyan etti. Hatta gazetelerde Mustafa Kemal Ankara’da yokken Çankaya’da çay ziyafeti vereceği gibi haberlerin özellikle yayınlanması sağlandı. Gizliliğin bir parçası olarak trenle değil de otomobille Konya’ya gelen Mustafa Kemal, 20 Ağustos’ta Akşehir’e gelerek komutanlarla görüştü. 20-21 Ağustos gecesi Başkomutan, Birinci ve İkinci Ordu Komutanları, Genelkurmay Başkanı ve Batı Cephesi Komutanının katıldığı görüşmede harita üzerinde taarruz planı görüşüldü. “Taarruz, sevkulceyş ve aynı zamanda bir tabiye baskını halinde icra olunacaktı.” Hazırlıklar gizli yapılmalıydı. Bu yüzden ordu geceleri ilerleyecek, gündüzleri köylerde ve ağaçlıklar altında dinlenerek vakit geçirecekti. 24 Ağustos’ta karargahlar Akşehir’den Şuhut’a taşındı. 25 Ağustos sabahı da Şuhut’tan savaşın yönetildiği Kocatepe’nin güneybatısındaki çadırlı ordugaha nakledildi. (Atatürk, 1962: 674)</span></p>
<p><span>İlk olarak 3 önemli tepenin alınması gerekiyordu. Bunlardan birincisi, Afyonkarahisar’ın batısındaki Kaleciksivrisi’nin kuzeyinde bulunan 1310 rakımlı Erkmentepesi’dir. İkincisi Kaleciksivrisi’nin 12 km. batısındaki Tınaztepe ve üçüncüsü de bu iki tepenin arasında bulunan Belentepe idi. Bütün topçularımız bu üç tepeyi ateş altına alabilecek biçimde konuşlanmıştı. Topçularımız 26 Ağustos sabahı saat 5’te gün ışırken bu tepelere doğru ateşe başladılar. Bir saat içinde topçu ateşi amacına ulaşarak hedef mevziler düşürüldü. Saat 6’da bu kez piyadelerimiz Tınaztepe yönünde tel örgüleri aşarak süngülerle Yunan kuvvetlerini tepeledikten sonra Tınaztepe’yi ele geçirdi. Saat 9’da ise Belentepe düşürüldü. Düşman ise takviye kuvvetlerle bizim elimize geçen noktaları geri almak için karşı saldırıya geçti ve Tınaztepe’nin batısındaki mevzileri yeniden ele geçirdi. 26 Ağustos akşamı Tınaztepe tümüyle düşmanın eline geçti. Düşman ayrıca bir takım takviye kuvvetlerle Işıklar istikametinde bir topçu ateşi hazırlığına girişti. Ancak düşmanın bu girişimine karşı tedbirler alınmıştı. Askerimizin kahramanca saldırısı düşmanın bu topçu saldırısına engel oldu. Tınaztepe’nin elimizden çıkmasında hemen sonra 57. Alay büyük bir kahramanlık göstererek süngüsünü taktı ve düşman cephesine daldı. Neticede 26 Ağustos akşamı Tınaztepe’yi yeniden ele geçirdik. Böylece 26 Ağustos akşamı itibariyle Kaleciksivrisi, Belentepe ve Tınaztepe elimize geçti. (Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, 1997: 272)</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-63100" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/07/Buyuk-Taarruz-1.jpg" alt="" width="800" height="604" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/07/Buyuk-Taarruz-1.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/07/Buyuk-Taarruz-1-768x580.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span><strong>27 Ağustos Harekâtı</strong></span></p>
<p><span>27 Ağustos sabahı, Dördüncü Kolordu Komutanı Kemalettin Paşa’nın başında olduğu askerimizin saldırısı sonucunda 1310 rakımlı Erkmentepesi alındı ve düşman, kuzey ve kuzeybatıya doğru atıldı. Askerimiz yarılan düşman cephesinden ilerleyerek 27 Ağustos günü öğleden sonra saat 5’te Afyonkarahisar’a girdi. Düşmanın önemli kuvvetleri müstahkem noktalardan atılmış ve düşman artık açık alan savaşına mecbur edilmişti. (Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, 1997: 274)</span></p>
<p><span><strong>28 Ağustos Harekâtı</strong></span></p>
<p><span>Yunan ordusu Eskişehir ve Döğer’deki güçlerini henüz hiç kullanmamıştı. Birinci ordumuz kuzeye doğru, ikinci ordumuz ise batıya doğru hareket ederek düşmanın bu kuvvetlerini durdurup İzmir’e ve Kütahya’ya doğru gitmelerine engel olacaktı. Planlandığı gibi birinci ve ikinci ordumuz karşısına çıkan düşman güçleriyle çarpışa çarpışa yoluna devam etti. Süvarilerimiz ise yer yer kılıcını çekip düşman safları içerisine dalıyordu. Bütün bunlar batıya çekilmek isteyen düşman kıtalarını durmaya ve vaziyet almaya zorladı. 28 Ağustos itibariyle düşmanın toplam 7 tümeninden ikisi ancak -onlar da yenik olarak- Dumlupınar’ın batısına geçebilmiş, diğer 5 tümen arzu edilen çember içerisine sıkıştırılmıştı. Artık yapılacak şey, düşmanın ne batıya ne de kuzeye gitmesine imkân vermeden imha etmek idi.</span></p>
<p><span><strong>29 Ağustos Harekâtı</strong></span></p>
<p><span>29 Ağustos’ta birinci ordumuz Dumlupınar’a doğru giden 5 düşman tümenine saldırdı. İkinci ordumuz da savaş vaziyeti aldı. Düşmanın 5 tümeninin Dumlupınar ve Kütahya istikametine gitmesine engel olundu. Düşmanın tek kurtuluş seçeneği Muratdağı’nın kuzeyindeki Kızıltaş deresi idi. Çok sarp patikaları olan bu derenin karşısında süvari kolordumuz bulunuyordu. Sonuç olarak düşman tümüyle çember içine alınmıştı. (Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, 1997: 275-276)</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-63101" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/07/Buyuk-Taarruz-2.jpg" alt="" width="800" height="564" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/07/Buyuk-Taarruz-2.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/07/Buyuk-Taarruz-2-768x541.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span><strong>Düşmana Nihai Darbenin İndirilmesi – 30 Ağustos</strong></span></p>
<p><span>29 Ağustos’u 30 Ağustos’a bağlayan gece sabaha karşı, cepheden gelen raporları kendisine sunmak için Batı Cephesi Harekât Şubesi Müdürü Tevfik Bey tarafından uyandırılan Mustafa Kemal Paşa, hemen Fevzi ve İsmet Paşalarla bir araya geldi. Raporlarda açıkça gözüken, düşmanın üç yönden sarılmaya elverişli bir duruma girmesiydi. Bu yeni duruma göre ordulara yeni emir ve talimat yazıldı. Fakat bu yazılı buyrukla yetinmeyen Mustafa Kemal Paşa, Fevzi Paşa’yı Altıntaş ve güneyinden hareket eden İkinci Ordumuzun ve bunun batısında bulunan Süvari Kolordumuzun yanına giderek planlanan biçimde harekâtı düzenlemekle görevlendirdi. Atatürk ise Birinci Ordu Karargâhından savaşı yönetecekti. İsmet Paşa ise genel Karargâhta bulunacaktı. Atatürk Birinci Ordu Karargahına varır varmaz ordu komutanına Dördüncü Kolordunun bütün tümenleriyle hızla Çalköy’ün batısındaki düşmanın büyük kısmını sararak savaşa zorlamasını emretti. Ve ekledi: “Düşman her halükârda yok edilecektir.” Mustafa Kemal Paşa, karargâhta bulunan tutsak düşman subaylarından birinden Yunan komutanlar Trikopis ve Diyenis’in de çembere alınacak düşman ordusu içinde bulunduğunu öğrendi ve Kemalettin Paşa’dan düşman komutanlarının derhal teslim alınmasını istedi. Atatürk, savaşın seyrini bizzat gözleriyle görmek için Arpalık civarında bir tepeye çıktı. Bununla da yetinmeyerek savaşın en şiddetli cereyan eden merkezine doğru hareket etti. Ordularımız var güçleriyle çembere aldıkları düşmana saldırıyordu. Akşama doğru top ve mitralyöz atışlarıyla iyice bunaltılan düşmana nihai darbe süngülerle geldi. Kararan gökyüzüne inat kurtuluş güneşi Türk milletinin talihine tebessüm ediyordu. Atatürk’ün 31 Ağustos günü savaş meydanını dolaşırken gördüğü manzara, bir gün önce kazanılan zaferin büyüklüğünü ortaya koyuyordu<sup>[</sup><sup>2</sup><sup>]</sup>.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-63102" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/07/Buyuk-Taarruz-3.jpg" alt="" width="800" height="480" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/07/Buyuk-Taarruz-3.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/07/Buyuk-Taarruz-3-768x461.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span><strong>FEVZİ PAŞA’NIN ANLATIMIYLA BÜYÜK TAARRUZ</strong></span></p>
<p><span>Fevzi Paşa zaferin ikinci yıldönümünde Dumlupınar’da yaptığı konuşmada, Sakarya’dan başlayarak Çaltepe’de kesin sonuca ulaşan zaferin askeri aşamalarını ayrıntılı biçimde tasvir etmiştir<sup>[</sup><sup>3</sup><sup>]</sup>. Fevzi Paşa, sözlerine Sakarya Savaşından sonra düşmanın nerelere mevzilendiğini anlatmakla başlamıştır. Düşman, sağ kanadını Kamalar ve Ahır Dağlarına, sol kanadını ise Bozdağı’na ve Sakarya’nın sarp yamaçlarına dayayarak Eskişehir ve Afyonkarahisar’ın doğusuna yerleşmişti. Üç düşman kolordusundan birincisi Afyonkarahisar, üçüncüsü Eskişehir, ikincisi ise bu iki kolordu arasında Döğer-İhsaniye hattında bulunuyordu. Düşman birlikleri tel örgülerle donatılarak güçlendirilmişti ve stratejik olarak demiryolu hattı boyunca mevzilenmişti.</span></p>
<p><span><strong>Düşman Kuvvetleri ve Mevzileri</strong></span></p>
<p><span>Fevzi Paşa’ya göre; düşmanın 15 tümenlik üç kolordusu vardı. 15 tümenin 12’si piyade idi. Bizim ise 18 tümenimiz vardı. İki taraf sayıca hemen hemen birbirine denk kuvvetlere sahip olsa da Türk ordusu, hem moral hem de manevra üstünlüğüne sahip idi.</span></p>
<p><span>Düşmanın bir mevzii Ak in, Curcalar, Balmahmut, Ayvalı, Tazılar ve Toklusivrisi boyunca uzanıyordu. Diğer bir mevzii, Döğer’in doğusundan ve Resulbaba tepelerinden geçerek Dumlupınar’da son buluyordu. Bir diğer mevzii ise, Dumlupınar’da bulunan ve İkinci İnönü Savaşı’ndan sonra hazırlanmış ve tel örgülerle pekiştirilmiş bir mevzi idi.</span></p>
<p><span><strong>Türk Ordusunun Durumu ve Harekât Planı</strong></span></p>
<p><span>Batı Cephesi iki orduya bölünmüş durumdaydı. Birinci Ordu, Akarçay’ın güneyinde Birinci Kolordu ve 3 bağımsız tümenden ibaretti. İkinci Ordu ise, on bir tümene sahip ikinci, üçüncü, dördüncü ve altıncı kolordulardan ve mürettep bir süvari tümeninden oluşuyordu. Ayrıca Akşehir-Ilgın bölgesinde üç tümenlik bir süvari kolordusuna sahip idik. Türk ordusunun planı, düşmanı sağ tarafından saldırarak imha etmek üzerine oturmuştur. İkinci ordumuzun önemli bir kısmı, düşmanın Afyonkarahisar doğusundaki güçlerini yerinde tutarken, birinci ordumuz düşmanın birinci kolordusunu güneyden ve batıdan kuşatacak, süvari kolordumuz ise, arkasından dolanarak düşman ordusunun haberleşme ve ulaşımını kesmeye çalışacaktı.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-63103" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/07/Buyuk-Taarruz-4.jpg" alt="" width="800" height="453" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/07/Buyuk-Taarruz-4.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/07/Buyuk-Taarruz-4-768x435.jpg 768w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/07/Buyuk-Taarruz-4-100x56.jpg 100w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/07/Buyuk-Taarruz-4-260x146.jpg 260w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/07/Buyuk-Taarruz-4-86x48.jpg 86w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/07/Buyuk-Taarruz-4-210x118.jpg 210w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/07/Buyuk-Taarruz-4-279x157.jpg 279w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/07/Buyuk-Taarruz-4-357x201.jpg 357w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/07/Buyuk-Taarruz-4-180x101.jpg 180w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/07/Buyuk-Taarruz-4-267x150.jpg 267w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/07/Buyuk-Taarruz-4-368x207.jpg 368w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span><strong>Harekâtın Başlaması (26 Ağustos)</strong></span></p>
<p><span>Mareşal’e göre 26 Ağustos sabahı saat dörtten itibaren Afyonkarahisar ve Ahır Dağları arasındaki düşmen mevzilerine karşı şiddetli bir topçu ateşiyle saldırıya geçildi. Kırk Birinci Tümen Seyitgazi’nin batısına, Altmış Birinci Tümen Kazuçuran mevzilerine, Altıncı Kolordu da Kaleciksivrisi ve Kozluca mevzilerine saldırıyordu. Mürettep süvari tümenimiz ise Bahşiş ve Köroğlu Kalesi kuzeyinden geçerek Döğer-İhsaniye arasındaki tren yolunu kesmeye çalışıyordu. Süvari Kolordumuz amaçlandığı üzere, demiryolu ve telgraf hatlarını kesti. 26 Ağustos günü öğleden önce Beşinci Tümen Küçük Kaleciksivrisini, On birinci Tümen Kaleciksivrisinin batısındaki mevzileri, Yirmi Üçüncü Tümen Tınaztepe’yi, On Üçüncü Tümen Karacaarslan Gediğini ele geçirmiş bulunuyordu. Düşman, Birinci Ordumuza dört tümeniyle, İkinci Ordumuza ise yedi tümeniyle karşı koyuyordu. Birinci gün itibariyle düşman kuvvetleri yukarıda geçen mevcut tümenlerine ilaveten yedek güçlerini de cepheye sevk etmeye mecbur bırakılmıştı.</span></p>
<p><span><strong>Harekâtın İkinci Günü-Afyonkarahisar’ın Kurtuluşu</strong></span></p>
<p><span>27 Ağustosta, Dördüncü ve Birinci Kolorduların birinci hatta soktukları On İkinci ve Üçüncü tümenlerle güçlendirilen asıl saldırı cephesinde öğleye kadar cereyan eden şiddetli savaşlar sonunda Çiğiltepe’den başka bütün düşman mevzileri alınmış ve savunma güçleri, düzensiz bir biçimde kuzeye atılmışlardı. Öğleden sonra, Elli Yedinci Tümen tarafından Çiğiltepe alınmış, akşam üstü Sekizinci Tümen de Afyonkarahisar’a girmiştir. Böylece, düşmanın Afyonkarahisar güneyindeki oldukça güçlü birinci mevzii tümden Birinci Ordu tarafından ele geçirilmişti. Bununla birlikte, çözülen düşman güçleri aralıksız izlenmiştir.</span></p>
<p><span>Birinci Kolordunun sağ kanadındaki tümenlerimiz 27 Ağustos akşamında Balmahmut güneyi Ayvalı hattından geçen ikinci mevzilerine de kavuşmuştur. Üstelik süvari kolordumuz, bu mevzileri kuzeyine doğru geçmişti. 27-28 Ağustos gecesi düşmanla temasa gelinceye kadar izlemeler sürdürüldü ve Dördüncü Kolorduya bağlı Sekizinci Tümen Afyonkarahisar’da, On İkinci Tümen Erkmen civarında, Beşinci Tümen Ballıkaya’da, On Birinci Tümen Güney Sarıkaya’da ve Birinci Kolorduya bağlı Yirmi Üçüncü Tümen Köprülü ile Boyalı arasında, On Beşinci Tümen Akviran’da, Üçüncü Tümen Balmahmut-Garipçe ara yerinde, On Dördüncü Tümen Bolca-Küçükhüyük arasında, Elli Yedinci Tümen Sinanpaşa bölgesinde gecelediler. Süvari Kolordusu Birinci Tümen ile Ayvalı, İkinci ve On İkinci Tümenle Başkimse ve Akçaşehir bölgelerine girip batıya gitmek isteyen düşman güçlerini ateşle ve Ayvalı’da atlı saldırılarıyla durdurmuşlardır. Böylece, Birinci Ordunun sol kanadı kuzeybatı yönünde kademeli bir tertiple düşmanın çekilme yolu üzerine uzanmış ve Afyonkarahisar’ın batısındaki iki düşman mevzii ele geçirilmişti. Düşman, Resulbaba, Küçükköy, Dumlupınar genel hattı yönündeki üçüncü mevzide toplanmaya çalışıyordu. Altıncı Tümen Toklusivrisini sıkıştırıp Banaz yönünü tehdit ile Uşak dolaylarındaki ikinci düşman tümenini yerinde tuttuğu gibi, Üçüncü Süvari Tümenimiz de, Çal İlçesinde Elvanlar’a ilerleyip tren yolunu tehdit ettiğinden, düşman süvari tümeninin bir bölümünü üzerine çekmişti. İkinci Ordu cephesinde bugün de saldırıya devam edilmiş, Altmış Birinci Tümen Kazuçuran’ı yeniden ele geçirerek çekilen düşmanı izlemiş, Altıncı Kolordu da, Dedesivrisi ve Kozluca siperlerini almış, düşman artçılarını ezerek ileri yürüyüşe geçmişti.</span></p>
<p><span><strong>Harekâtın Üçüncü Günü</strong></span></p>
<p><span>Süvari kolordusu 27-28 Ağustos gecesinde İkinci ve On Dördüncü Tümenleriyle Başkimse’den demiryolunun kuzeyine geçerek Olucak ve Eğret yönlerine geçmiştir. 28 Ağustos sabahı İkinci Tümen Eğret’te bir otomobil kolunu ele geçirerek muhafızlarını kılıçtan geçirmiş, rastladığı karargâh kıtalarına hücum etmiş ve Birinci Süvari Tümeni, Ayvalı Kuzeyinden batıya çekilen düşmana saldırarak durdurmaya çalışmış ve piyade kıtalarının gelişlerine kadar bu saldırısını sürdürmüştür. Böylece, düşmanın batı ve kuzey yolları kesilmiştir. Demek ki kırk sekiz saat içinde düşmanın üç mevzii yarılmış ve büyük bölümü tümden sarılmış bulunuyordu.</span></p>
<p><span>Düşmanın güneyinden çekilen Birinci ve Yedinci Tümenleri, batıya doğru yol açmak için Başkimse kuzeyinde ve dolaylarında bulunan süvarilerimiz de, çeşitli saldırılarla onları kuzey ve güneye doğru geri sürerek oluşan aralıktan Başkimse-Akçaşehir yönünde çekilmeye başlamıştır. Ne var ki, bu çekilmeyi gören Birinci ve Dördüncü Kolordularımız tarafından saldırıya uğrayarak savaşmaya zorlanmıştır. Gerçekten de 28 Ağustos sabahı Köprülü ve Balmahmut dolayında Yirmi Üçüncü ve Üçüncü tümenleriyle saldırıya geçerek düşmanın o bölgede toplanan güçlerini kuzeye atan Birinci Kolordu, Dumlupınar yönünü tıkamak üzere, öğleden önce sağ kanadıyla Düzağaç üzerinden batıya doğru ilerlemeye başlamış ve sağ kanadında On İkinci Tümeniyle Düzağaç’ın kuzeyinden Bakırcık sırtlarına doğru saldırıya geçerek düşmanın Akçaşehir ve bu yönde çekilen güçlerini kuzeye atmıştır. Dördüncü Kolordu da, 5. Tümeniyle Balmahmut’tan kuzeybatıya doğru Mezarlık ve Oğlanmezarı yönünde ve On Birinci Tümeniyle Ayvalı-Kumarlı Çiftliği yönünde saldırıya geçerek düşmanın batıya çekilen bölümlerini Başkimse kuzeyine atmıştır.</span></p>
<p><span>İkinci Ordu da, mürettep süvari tümeniyle Döger’i ele geçirerek Altıntaş güneyine, Hacıbeyli yönüne ilerlemiş ve Altmış Birinci Tümen de Altıncı Kolordu kıtalarına İhsaniye, Gazlıgöl hattına ulaşmışlardır. İkinci Kolordu Araplı Çiftliğinde On İkinci düşman tümenini kuzeye sürmüş ve o yörede gecelemiştir. Bugünkü harekât sonucunda, düşmanın büyük bölümü Birinci Ordumuzun güneyinden kuzeyine olan baskısı sonucunda demiryolunun kuzeyine, Resulbaba Dağı-Olucak-Eğret bölgesine atılmış ve Başkimse üzerinden batıya çekilmek isteyen kıtaları savaş ile kısmen durdurulmuş ise de, iki tümenlik bir kuvveti, özellikle 28-29 Ağustos gecesi Dumlupınar yönüne sürmeyi başarmıştır.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-63104" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/07/Buyuk-Taarruz-5.jpg" alt="" width="800" height="686" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/07/Buyuk-Taarruz-5.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/07/Buyuk-Taarruz-5-768x659.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span><strong>Harekâtın Dördüncü Günü</strong></span></p>
<p><span>29 Ağustos’ta, düşmanın batıya gitmesini durdurma ve engelleme görevini yüklenen Birinci Ordu ve Dördüncü Kolordumuz kuzeye saldırı ve baskıya devam etmiştir. Birinci Kolordu sağ kanadıyla, yani Üç ve Yirmi Üçüncü tümenleriyle Çalköy’e ulaşmış ve Hanlar yönünde saldırıya geçerek düşmanın Dumlupınar yönünde dönüş yolunu kesmiş ve sol kanadıyla yani, on dört tümen ile Elvanpaşa ve Elli Yedinci Tümen ile Balcıdamı ve Toklusivrisi yönlerinde saldırıya geçerek düşmanı sıkıştırmıştır. Toklusivrisi’ndeki savunucular, aynı zamanda güneyden gelen Altıncı Tümenin hücumuna uğradıklarından, mevzilerini hızla boşaltıp geri çekilerek tutsaklıktan kurtulabilmişlerdi.</span></p>
<p><span>Yedinci Tümen, Kaplangı’yı ele geçirerek Dumlupınar’da düşman grubunun Banaz üzerinden geçen çekilme yolunu tehdit ettiğinden, 29-30 Ağustos gecesi, burada düşman çekilmekle Hallaçlar-Çorumdağı-Yenice hattını tutmayı ve böylece tutsaklıktan kurtulmayı başarmıştır.</span></p>
<p><span>Birinci Kolordu, Kaplangı-Banaz yönünde Dumlupınar grubunun çevrilmesiyle uğraşırken, düşmanın olası karşı saldırısını karşılamak üzere, İkinci Kolordumuz, Düzağaç-Karacaören-Bakırcık bölgesine alınmıştı. Olucak-Hamurköy-Asılhanlar bölgesindeki düşmanın büyük bölümüne gelince, kaçmasına meydan verilmemek üzere, kıtalarımız gece de saldırılarına ve hatta süngü hücumlarına devam ederek düşman güçlerini durdurmaya ve birçok kayıp verdirmeye muvaffak olmuştur. Ve bir buçuk günde 70 km. yol alarak 29 Ağustos’ta kuzey doğudan Çalköy yönüne yöneltilen ve gönderilen İkinci Ordumuzun On Yedinci Tümeni de Olucak’ta düşman artçısının bir kısmını tutsak almıştı. Süvari Kolordumuz da Hamurköy kuzeyinden saldırılarını sürdürmüş ve verdirdiği zayiatla düşmanın moralini sarsmıştır. Bu durumda, Hamurköy ve Çalköy bölgesinde toplanan düşman güçleri, güneyden ve güneybatıdan Birinci Ordu ile, kuzeyden ve kuzeydoğudan İkinci Ordu ve kuzeyden de süvari kıtalarımızla çevrilmişti. Kendisi için yalnız Kızıltaş deresi boyunca batıya giden sarp bir yol açık kalmıştır.</span></p>
<p><span><strong>Harekâtın Beşinci Günü ve Nihai Zafer-Başkomutanlık Meydan Savaşı</strong></span></p>
<p><span>30 Ağustos sabahı, iki günden beri güneyden ve kuzeyden yapılan saldırılarla batıya çekilmesi ve Dumlupınar grubu ile birleşmesi engellenmiş olan düşmanın asıl kuvvetleri, 29-30 Ağustos gecesi güneyden devam eden gece hücumlarına karşın Hamurköy ve doğusundaki kuvvetleri uzun ve yorucu gece yürüyüşleriyle, ağır zayiat vererek Çalköy bölgesine çekilebilmişti. 29-30 Ağustos’ta Çalköy civarında On Dördüncü Süvari Tümenimizin saldırısına uğrayarak hayli zayiat vermiştir. 30 Ağustosun erken saatlerinde, kuzey ve güneye karşı ayırdığı hafif perde hatları gerisinden batıya doğru çekilmeye girişmiş ise de, Batı Cephesi Komutanlığınca, düşmanın bu niyeti tamamen anlaşılmıştır.</span></p>
<p><span>30 Ağustos günü için Birinci ve İkinci Ordularla süvari kolordusuna düşmanın tümden sarılarak yok edilmesi görevi verilmişti. Dördüncü Kolorduya bağlı On Birinci Tümen Çalköy güneyinden, Beşinci Tümen Silkisaray kuzeybatısından, Yirmi Üçüncü Tümen Asılhanlar kuzeyinden ve Üçüncü Tümen Ağaçköy kuzeyinden, İkinci Ordu da, Altıncı Kolorduya bağlı On Altıncı Tümen ile Çal yönünden, Altmış Birinci Tümen ile Alışören yönünden saldıracak, böylece Birinci Ordu güneyden ve İkinci Ordu da kuzeyden baskı yaparak, Adatepe bölgesine sıkıştırılan düşmanın büyük bölümü tümden ezilecekti. Süvari Kolordusu Kızıltaş deresi vadisini, Saraycık Bilova’da keserek düşmanın batıya doğru kaçmasına meydan vermeyecekti.</span></p>
<p><span>30 Ağustos sabahı, Asılhanlar üzerinden Dumlupınar yönüne gitmek isteyen düşman güçleri, adı geçen yerdeki Yirmi Üçüncü Tümen tarafından engellenmiş, öğleden başlayarak kuzeyden, doğudan ve güneyden etkisini göstermeye başlayan Altıncı ve Dördüncü Kolordularımızın topçu ve piyade ateşlerinden oluşan öldürücü bir ateş çemberi ile çevrilmiştir. Akşama kadar süren kanlı bir boğuşma sonucunda Dört, Beş, Dokuz, On İki ve On Üçüncü Tümenlerle batıya çekilebilen öteki tümenlerin kimi bölümlerinden oluşan düşmanın asıl güçleri, birçok tutsak ve ölü vermiş, toplarıyla otomobillerini ve ağırlıklarını tümden bırakarak perişan olmuştur.</span></p>
<p><span>Piyade kıtalarımızca ancak akşam geç vakit tutulmuş olan Kızıltaş deresi yönünden kaçabilmiş olan düşman, kısmen o gece ve ertesi gün o yöredeki kıtalar tarafından tutsak edilmiş ve bir kısmı da Saraycık ve Bilova yönlerinde Kızıltaş deresi vadisini kesmiş olan süvari kolordumuzun saldırısına uğrayarak Murat Dağlarına atılmış ve daha sonra bunlar da teslim olmak zorunda kalmışlardır.</span></p>
<p><span>Mareşal’e göre, bu savaşa “Başkomutan Savaşı” denilmesinin nedeni, kesin sonucu sağlamasından, İkinci Ordunun yönünde savaş meydanında bulunan Başkomutanın sevk ve gözetimi altında yapılmasından ve Batı Cephesi ordularının bu güne “Başkomutan Günü” adı verilmesini istemelerindendir. Ona göre, harekât sırasında Batı Cephesi Komutanlığının bütün komutanlıklara gönderdiği resmi bildiri bunu çok iyi açıklamaktadır. Bildiri şöyledir: “Afyonkarahisar ve Dumlupınar büyük meydan savaşında düşman asıl güçlerinin yok edilme aşamasını oluşturan 30 Ağustos Savaşı, kuzeyden Altmış Birinci Tümen ve Altıncı Kolordunun ve güneyden Dördüncü Kolordunun katılmasıyla Süvari Kolordusunun etkisinde Asılhanlar-Çalışören bölgesinde ve Çalköy doğusunda bizzat birinci hatta On Birinci Tümen yanında bulunan Başkomutan Mutafa Kemal Paşa Hazretlerinin gözetiminde yapılmış ve kesin sonuca ulaşmıştır. Bu savaş, genel akışı ile kutsal davamız lehinde kesin bir değişimi sağlamış ve Trikopis ve Diyenis gibi en büyük komutanları başlarında olduğu halde düşmanın bozguna uğraması, her yerde kıtalarımıza teslimini gerektirmiştir. Ordularımız için tarihi bir anı olmak ve Başkomutanımıza sevgi ve bağlılık ve sarsılmayan güvenimize yeni bir kanıt oluşturmak üzere, adı geçen 1922 yılı 30 Ağustos savaşına “Başkomutanlık Savaşı” adı verilmiştir. 30 Ağustosta Birinci Kolordumuz Dumlupınar’dan yapılan düşman grubu üzerine saldırısına devam ederek, özellikle hat boyundaki sol kanadını dağıtmış ve Kaplangı Dağında karşı saldırılarla tutunmaya çalışan düşman, Yenice’de sağ kanadının Altıncı Tümenimizin baskısı karşısında kırıldığını görerek ertesi günü bitik bir durumda Uşak Ovasına dökülmüş ve bir iki bataryadan oluşan bütün toplarını ve mühimmatını bırakarak Uşak’tan darmadağın bir sürü halinde İzmir yönüne kaçmıştır. Eskişehir bölgesindeki Üçüncü düşman Kolordusuna gelince, İkinci Orduya bağlı Üçüncü Kolordumuz önünde Bursa yönüne çekilerek Aksu yönünde kabul ettiği savaşta perişan olmuş ve Mudanya’da bir fırkası tutsak edilerek geri kalanı Bandırma yönüne çekilmiştir. Başkomutanlık Meydan Savaşının verdiği kesin sonuç üzerine iki hafta içinde düşmanın kılıç artıkları da tümden dışarı atılmış ve Anadolu faciası bu şekilde hakkımızda parlak bir zaferle son bulmuştur.” (Atatürk’ün Sonbahar Gezileri, 2008: 19-31)</span></p>
<p><span><strong>SONUÇ</strong></span></p>
<p><span>Büyük Taarruz adı üstünde bir saldırı savaşıdır. Milli Kurtuluş Savaşımızın son önemli aşamasını oluşturur ve Yunan ordusunun kesin yenilgisiyle sonuçlanmıştır. Atatürk ve Fevzi Çakmak, Büyük Taarruzun seyrini ve anlamını ifade ettikleri konuşmalarında önce Türk ordusunun harekât planını ve iki tarafın askeri gücünü ortaya koymuşlardır. Ardından Atatürk ve özellikle o sırada Genelkurmay Başkanı sıfatını taşıyan Fevzi Çakmak, Türk ordusunun stratejisini ve bunun nasıl uygulandığını ayrıntılı bir biçimde tasvir etmişlerdir.</span></p>
<p><span><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Doç. Dr. Fehmi AKIN</strong> </span></a></span></p>
<p><span>Afyon Kocatepe Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü</span></p>
<hr>
<p><span><strong>Kaynak:</strong></span><br>
<span> Afyon Kocatepe Üniversitesi, </span><span>Sosyal Bilimler Dergisi Cilt: X Sayı: 2, </span><span>(Kocatepe – Büyük Taarruz Özel Sayısı)/ Ağustos 2008, </span><span>(Pdf. formatından aktarılmıştır.)</span></p>
<hr>
<div><span><strong><span>Dipnotlar: </span></strong></span></div>
<div><span>1. Atatürk, hem Nutuk’ta hem de değişik vesilelerle Büyük Taarruz’dan bahsetmiştir. Biz burada sadece Nutuk’u, 4 Ekim 1922 tarihinde Mecliste milletvekillerine hitaben yaptığı tarihi konuşmayı ve Büyük Taarruz’un ikinci yıldönümü nedeniyle Dumlupınar’da verdiği söylevi esas aldık.</span></div>
<div><span>2. “Dumlupınar’da Layemut Zaferi ve Hatıralarını Tes’id Ederken Büyük Gazi Diyor ki”, Hakimiyet-i Milliye, 31 Ağustos 1924.</span></div>
<div><span>3. Konuşmanın tam metni için bkz. “Erkan-ı Harbiye-i Umumiye Reisi Fevzi Paşa Hazretleri, Çaltepe’de Kahraman Ordumuzun Namütenahi ve Kahir Darbeleri Altında Düşmanın Nasıl Ezildiğini Çok Heyecanlı Safahatıyla Anlatıyor”, Hakimiyet-i Milliye, 31 Ağustos 1924. “Fevzi Paşa Harbin Safahatını Anlattı”, Cumhuriyet, 31 Ağustos 1924.</span></div>
<div><span><strong><span>KAYNAKÇA </span></strong></span></div>
<div><span>♦ ATATÜRK, Mustafa Kemal. (1962), Nutuk, C. 2, İstanbul: Milli Eğitim Basımevi.</span></div>
<div><span>♦ ATATÜRK’ün Sonbahar Gezileri. (2008), (Çev. Fehmi AKIN), Ankara: Anekdot Yay.</span></div>
<div><span>♦ BELEN, Fahri. (1983), Türk Kurtuluş Savaşı (Askeri, Siyasi ve Sosyal Yönleriyle), Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, No: 542, Ankara: Başbakanlık Basımevi.</span></div>
<div><span>♦ ÖZÇELİK, Ayfer. (1992), “Büyük Taarruz’a Hazırlık (Sad Taarruz Planı Tasarısı)”, Büyük Taarruz Yetmişinci Yıl Armağanı, Ankara: Genelkurmay Basımevi.</span></div>
<div><span>♦ Türk İstiklal Harbi. (1967), Genelkurmay Başkanlığı Harp Tarihi Dairesi Resmi Yayını, 2. Cilt, 6. Kısım, 1. Kitap, Ankara.</span></div>
<div><span>♦ Hâkimiyet-i Milliye, 31 Ağustos 1924.</span></div>
<div><span>♦ Cumhuriyet, 31 Ağustos 1924.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Büyük Taarruz’da Türk Süvarisi</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/buyuk-taarruzda-turk-suvarisi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/buyuk-taarruzda-turk-suvarisi</guid>
<description><![CDATA[ Büyük Taarruz’da Türk Süvarisi
Türk ordusunun kazandığı Sakarya Zaferi sonrasında Yunanlılar, Eskişehir- Afyonkarahisar hattına yerleşmişti. Türk kuvvetleri, Yunan ordusu karşısında toplanırken bir yandan da taarruz etmek düşüncesindeydi. Bu amaçla daha 15 Ekim 1921’de birliklere hazırlık emri verilmişti. “Sad (Kutlu) Taarruz planı” adıyla anılan bu plan o anda uygulanamamış, fakat taarruz hazırlıklarına devam kararı alınmıştır (HATÎPOĞLU, 1988: 134,135). Hazırlıkların tamamlanmasıyla […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4925694a2.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:44 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Büyük, Taarruz’da, Türk, Süvarisi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="550" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/08/Buyuk-Taarruz-Suvariler-C.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/buyuk-taarruzda-turk-suvarisi.html">Büyük Taarruz’da Türk Süvarisi</a></p>
<p><span><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Dr. Selman YAŞAR </strong></span></a></span></p>
<p><span>Türk ordusunun kazandığı Sakarya Zaferi sonrasında Yunanlılar, Eskişehir- Afyonkarahisar hattına yerleşmişti. Türk kuvvetleri, Yunan ordusu karşısında toplanırken bir yandan da taarruz etmek düşüncesindeydi. Bu amaçla daha 15 Ekim 1921’de birliklere hazırlık emri verilmişti. “Sad (Kutlu) Taarruz planı” adıyla anılan bu plan o anda uygulanamamış, fakat taarruz hazırlıklarına devam kararı alınmıştır (HATÎPOĞLU, 1988: 134,135).</span></p>
<p>Hazırlıkların <span>tamamlanmasıyla şekillenen Taarruz planı düşmanın başka bir yerde toplanmasına imkân verilmeden yok edilmesi esasına göre hazırlanmıştı (ÇAYCI, 2002: 256). Akarçay ile Çiğiltepe arası taarruzun ağırlık merkezi olarak belirlenmişti. 36 km. olan bu yarma cephedeki I. Ordu’ya bağlı 5.Süvari Kolordusu Koçhisar’dan hareket ederek Ahır Dağları’nı aşıp Çayhisar, Kırka üzerinden Sincanlı Ovası’na taarruz edecekti (ATABEK, 1997: 394). Böylece Yunan ordusunun ikmal ve irtibat yolları kesilecek, Yunan mevzilerinin gerisine taarruz edilerek derinlikteki Yunan ihtiyatlarıyla muharebe edilerek bu kuvvetlerin cepheye müdahalesi önlenecekti (GÖRGÜLÜ, 1992: 17). II. Ordu’ya bağlı olan ve Afyonkarahisar’ın doğusunda bulunan Süvari Fırkası düşmanın l.ve 2.mevzilerini aşarak Eskişehir, Afyonkarahisar hattındaki Döğer Köyü’ne ve 9.düşman fırkasına taarruz edecekti (ATABEK, 1997: 394).</span></p>
<p><span>Taarruz hazırlıkları çerçevesinde, Sakarya Zaferi sonrasında süvari kolordusu 1.Orduya bağlanarak Dinar’a gönderildi. Buradan Ilgın’a gelen Süvari Kolordusu eksiklerini tamamlamaya başladı. Binicilik okulu açılarak subaylar eğitilmeye başlandı. Atatürk, ikmal ve eğitim işleri sürerken hazırlıkları denetlemek amacıyla, yanında Sovyet Rusya Büyükelçisi Aralof ile Azerbaycan Cumhuriyeti Elçisi Abilof olduğu halde Ilgın’a geldi. Atatürk ve konuklarının önünde süvariler tarafından düzenlenen gösteri başarıyla tamamlandı.</span></p>
<p><span>Bu arada hazırlıklara da devam ediliyordu. Eğer takımları karışık olduğundan ve atları rahatsız ettiğinden yeni eğer takımları yaptırıldı. Veteriner ve nalbant takımları tamamlandı. Konya menzilinden iaşe tanzim edildi. Kuleli lisesinden ve Harbiye okulundan kaçıp, Ankara talimgâhında kurs gören genç subaylar alaylara verildi. Bu subaylar, Kurmay Binbaşı Kurtcebe komutasında açılan binicilik okulunda kurs gördüler. Tümenlere tatbikatlar yaptırıldı. Ayrıca süvari birliklerinde bulunan toplar da yenilendi (ALTAY, 1970: 314-318). Birliklerin ihtiyacı olan nal ve mıh kısmen Konya ve birlik imalâthanelerinden, kısmen de satın alma yoluyla karşılanıyordu. Birliklerde iki ay süreli nalbant kursları açılmıştı. Ilgın’ın Arslan köyünde 5. Kolordu hayvan hastanesi bulunmaktaydı. Bu hastane Büyük Taarruz harekâtı başlamadan önce Sandıklı’nın güneyindeki Kayalı’ya taşınmıştır (Türk İstiklal Harbi,1967: 300).</span></p>
<p><span>Taarruz öncesinde iki ordunun silah ve asker durumu yaklaşık olarak eşitti. Yunan tümeninin personeli Türk tümenlerine göre %25 fazlaydı. Türk ordusunun da süvari üstünlüğü bulunuyordu. Türk kuvvetlerinin 5 süvari tümeni, Yunan kuvvetlerinin ise 1 süvari tümeni vardı (30 Ağustos Zaferi: 23). Bu arada, Yunan kuvvetlerinin de yeni süvari teşkilâtları yapmaya başladıkları haber alınmaktaydı (ALTAY, 1970: 331).</span></p>
<p><span>Türk Süvarilerinin, Büyük Taarruz öncesi, 1 Ağustos 1922’deki konumları şöyleydi: 5.Süvari Kolordusu; Karargâhı ile Ilgın’da Batı Cephesi ihtiyatı, 2.Süvari Tümeni; İshaklı’da, 1.Süvari Tümeni; Çakıllar’da ve 14.Süvari Tümeni de Doğanhisar’da idi (ERCAN, 1992: 106).</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-68653" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/08/Turk_Suvarisi.jpg" alt="" width="800" height="550" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/08/Turk_Suvarisi.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/08/Turk_Suvarisi-768x528.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>Taarruzun başarıya ulaşabilmesi için taarruz birliklerinin 1/3 oranında fazla olması düşünülmekteydi. Yapılan bütün hazırlıklara rağmen ancak Yunanlılara yakın bir kuvvet oluşturulabilmişti. Yunanlılar makineli tüfek ve uçak kuvvetinde üstündü. Türk kuvvetleri ise süvari sayısı bakımından Yunanlılardan fazlaydı. Bunda Başkomutan Atatürk’ün rolü büyüktür. Çünkü Atatürk, taarruz, baskın ve takip harekâtlarında süvarinin üstünlüğünü çok iyi bilmekteydi. Bu yüzden de harekât öncesi güçlü süvari birliklerinin oluşturulmasını emretmiştir. Bu emir doğrultusunda yapılan hazırlıklar sonucunda, 5.Süvari Kolordusunun (seyyar hastane, hayvan hastanesi ve nakliye kolları hariç) Büyük Taarruz öncesi mevcudu şöyle oluşmuştur: (BAL, 2007: 205, 211).</span></p>
<p><span>Hazırlıklarını tamamlayan Süvari Kolordusu 24 Ağustos akşamı Sandıklı’ya varmıştır (ALTAY, 1970: 331). Akşehir’in güneyinde değişik yerlerde bulunan Süvari Kolordusunun taarruz yerine toplanması çok güç şartlar altında gerçekleştirilmiştir. Asıl taarruz birliklerinin sol tarafına yığınak yapacak olan Süvari Kolordusu yürüyüşünün çoğunu geceleyin hiçbir işaret vermeyecek şekilde gerçekleştirmiştir. İsmet İnönü hatıralarında bu görevin zorluğunu şu şekilde belirtmiştir: “Bu yığınağı yapmakta, bu tertibatı işlemekte ve sonuna kadar düşmandan gizleyerek baskına uğramaması için çok çalıştım. Hazırlığa 6 Ağustos’ta başladım. Yirmi gün sürdü. Son derece zor bir şey. Beş bin atlı. Bunları yürüteceksin, geçitlerin içine sokacaksın ve yeri bilinmeyecek. Son derece zor. Bununla beraber yaptığımız hareketten bir şeyler seziliyordu. Fakat aldığımız tertibat asla anlaşılamamıştır” (İNÖNÜ, Ekim 1985: 283,284).</span></p>
<p><span>Taarruz hazırlıkları gizlilik içinde sürerken, Yunanlıları şaşırtmak ve dikkatlerini başka yöne çekmek amacıyla 19 Ağustos’ta 3.Süvari Tümeni tarafından Ortakçı baskını düzenlenmiştir (Türk İstiklal Harbi, 1967: 34-37).</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-68655" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/08/Suvari.jpg" alt="" width="800" height="335" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/08/Suvari.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/08/Suvari-768x322.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"><span>Yapılan hazırlıklar keşif ve gözetleme yapan Yunan birlikleri tarafından sezilmiş, fakat Türk ordusundan bir taarruz beklemediği için sadece emniyet tedbirleri arttırılmıştır. Hatta taarruz ihtimalini aklına bile getirmeyen General Trikopis 25/26 Ağustos gecesi Afyonkarahisar’da düzenlenen bir baloya katılmıştır (BAL, 2007: 206).</span></p>
<p><span>Taarruz plânı gereği 5.Süvari Kolordusu, üç süvari tümeniyle Çiğiltepe ile Toklusivrisi arasından Ahır dağlarını aşarak Yunanlıların batı kanadını kuşatacaktı (Türk İstiklal Harbi, 1968: 16). 26 Ağustos günü, Yunanlılar, Çiğil Tepe batısındaki sarp ve yüksek dağları tutmamış, burada 15 km.lik bir açıklık meydana getirmişler ve bölgenin en yüksek noktası olan Toklu Sivrisine yerleşmişlerdi. Açık bırakılan bölgedeki dar bir geçidin gündüz bir süvari bölüğüyle tutulduğu, geceleri ise bu bölüğün geri çekildiği haber alınınca süvari kolordusu için bir geçiş noktası bulunmuş oldu. Süvari kolordusu, sahra toplarını, tekerlekli araçlarını bırakarak, düşmanın boş bıraktığı bu dağ geçidinden geçerek Yunanlıların gerilerine uzanacaktı. (GÖRGÜLÜ, 1992: 17-22). Süvari kolordusu bütün gece yürüyerek sarp olan bu dağ geçidinden ilerleyerek birerli kolda dar patikalardan, uçurumlardan geçerek Ahır dağını aşmaya başladı. Kolordu sabahleyin Sincanlı Ovası’na indi. Böylece Yunanlılara hissettirilmeden cephenin 20 km. içine sızılmış oldu. Sabah saat 10.00’a doğru dağları aşarak düzlüğe inen üç tümenin harekâtı Yunanlıları şaşkına çevirdi (BAL, 2007: 206). Süvari Kolordusu, bir tümeni ile Kırka’ya ve Çiğiltepe gerisine taarruz etti. İki tümeni ile de Düzağaç ve Balmahmut’a gitti, Başkimse’de Yunan taarruzlarını püskürttü. İzmir-Afyonkarahisar demiryolunu tahrip etti, telgraf hatlarını kesti ve geceyi ovada geçirdi. Türk süvarilerinin bu hareketleri Yunanlılarda moral bozukluğuna ve korkuya yol açtı (GÖRGÜLÜ, 1992: 22).</span></p>
<p><span>İsmet İnönü, hatıralarında, Yunan kuvvetlerinin Türk Süvarileriyle ilgili düşüncelerini, Trikopis’le konuşmasını şöyle anlatmaktadır: “General Trikopis’e sordum;</span></p>
<p><span>– Biz Akşehir’e yan dönmüş vaziyette taarruz ediyoruz. Niçin Akşehir istikametine bir taarruz yapmadınız?</span></p>
<p><span>Trikopis:</span></p>
<p><span>-Süvariniz arkamıza düştü telaş ettik.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-68656" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/08/Son-Suvariler.jpg" alt="" width="800" height="360" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/08/Son-Suvariler.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/08/Son-Suvariler-768x346.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>Böyle hareketlerde Fahrettin Altay’ın müstesna bir kabiliyeti vardır. Hiç tahmin edilmeyen dağlık arazide geçitlerden süvari fırkalarını hiç kimseye duyurmadan şimale geçirdi ve düşmanın arkasında cirit atmaya başladı. Sadece görünüşü, düşman kumandanlarının aklını da, bütün tertiplerini de alt üst etti. Nitekim Trikopis, anlattığına göre, bizim süvarimizi arkalarında görünce, tertip almaya teşebbüs bile edememiş, böyle bir şeye imkân olmadığı kanaatine varmış.” (İNÖNÜ, Ekim 1985: 293).</span><span>Büyük bir cesaret ve fedakârlıkla düşman hatlarının gerilerine sarkmayı başaran Türk Süvarisi, Yunan ihtiyatlarının hareketlerini geciktirmiş ve görüldükleri zaman Yunan birliklerinde paniğe yol açmışlardır (KOLLU, Temmuz 1992: 554). Yunanlılar Türk Süvarilerini gördüğü zaman ilerleme yönünü ve cephedeki konumunu değiştirmek zorunda kalmıştır. Atatürk, Türk Süvarilerinin Büyük Taarruz’un kazanılmasındaki rolünü 4 Ekim 1922 tarihinde TBMM’nde yaptım konuşmasında şöyle açıklamıştır:</span><span>“Bütün bu muharebat olurken, süvarilerimiz tamamen düşman kıtaatının gerilerinde olmak üzere, hareket ediyordu. Meselâ: Olucak’ta ve Başkilise’de bazen piyade gibi, ateş muharebesi yaptı ve fakat ekseriya kılıcını çekti ve dört nala düşman safları içerisine girdi. Arkadaşlar! Süvarilerimizin burada gösterdim hamaset tasavvurun fevkindedir ve gayri kabil-i tasvirdir. Henüz muharebeye girmiş taze düşman fırkalarını görür görmez süvarilerimiz tahammül edemiyorlardı, bunları tevkif etmeğe imkân yoktu ve derhal kılıcını çekiyor ve düşmanın içerisine dalıyorlardı ve hakikaten; bu kahramanlık sayesinde garba çekilmek isteyen düşman kıtaatı durmağa ve vaziyet almağa mecbur edildi ve o esnada bir taraftan piyadelerimiz ve topçularımız yetişti ve düşmanı tekrar muharebeye mecbur ettik.” (Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri I, 1997: 272-275).</span><span>26 Ağustos günü yapılan muharebeler sonunda takip emrini alan tümenler akşama doğru ovaya ilerlemeye başladı. Böylece Yunan kuvvetlerinin tepelerden ovaya dökülünce, sabah alınamayan Çiğiltepe de akşam 17.30’da alınmış oldu.</span><span>27 Ağustos günü öğleden sonra geri çekilen 1.Süvari Tümeni Balmahmut istikametinde; 2.Süvari Tümeni Başkimse üzerinden Yelgediği’ne, Yunan ordusunun gerisine düşecek şekilde taarruza geçti. Bu tümen Yıldırım Kemal İstasyonu’nu tahrip etti, demiryolundaki birliklerle çarpıştı. 14.Süvari Tümeni ise bir alayı ile Karacaören kuzeyinde, bir alayı ile Tazılar’da, bir alayı ile Kızılca güneydoğusunda akşama kadar muharebe etti.</span></p>
<p><span>Öğleden sonra saat 15.30’da Kolorduya ulaşan emir gereği 1.Süvari Tümeni Balmahmut’a yöneldi. 2.Süvari Tümeni Afyonkarahisar-Kütahya demiryolunu İhsaniye’de kesmek üzere görevlendirildi. 14.Süvari Tümeni Uşak’tan gelecek Yunan Tümenine karşı batı yan emniyetini sağlama görevini üstlendi. 2.Tümen demiryolunu kestikten sonra, 1.Tümene katılacaktı. Fahrettin Paşa yaptığı bu manevralarla Büyük Sincanlı ve Afyonkarahisar ovalarındaki Yunan birliklerini iki tümenle kuzeyden çevirmeyi düşünmüştü. Saat 18.45’te takip emrinin gelmesiyle 2.Süvari Tümeni bütün gece yürüyerek sabaha karşı Eğret’e ulaştı. 14.Süvari Tümeni de Olucak’a varmıştı. Fahrettin Paşa uyguladığı bu taktikle, Sincanlı Ovası’nı Altıntaş Ovası’ndan ayıran, hakim yükselti olan İlbulak Dağıi’na el atmıştı. Böylece Sincanlı Ovası’ndaki Yunan kuvvetlerinin geri çekilmesi önlenecek, Altıntaş Ovası’ndaki kuvvetlerin de güneye inerek buradaki kuvvetlerle birleşmesi engellenecekti (GÖRGÜLÜ, 1992: 26,27). Akşamüzeri, 5.Süvari Kolordusu Küçükköy (Yıldırım Kemal) dolaylarında Afyonkarahisar’dan Dumlupınar’a ve Uşak’a giden yolları kesmişti. Fahrettin Paşa, Yunan 2.Kolordusuna baskın yapmak amacındaydı. Bu yüzden bir tümeni burada bırakarak 27-28 Ağustos gecesi, Ilbulak Dağı üzerinden Eğret istikametinde ilerlemeye karar verdi. Ancak Yarbay Suphi komutasındaki 14.Tümen, gece Yunan birlikleriyle karşılaşmamak için dolambaçlı yollar takip ettiği için gerilerde kaldı. Kurmay Yarbay Zeki’nin öndeki 2.Tümeni de gece karanlığında ikiye ayrıldı. Bir alayı Bayramgazi istikametine gitti. Böylece iki tümenle varılması düşünülen Eğret Köyü’ne iki alay ulaşabildi. Köyde bulunan Yunan Kolordusu’nun hiç savaşa girmemiş 9.Tümeni çadırlı ordugahta bulunuyordu. Yunan kuvvetlerinin mevcudu 12.000 iken Türk süvarisi 1200 atlıdan ibaretti. Yapılan baskın sonucu zarar gören Yunanlıların toparlanmaları üzerine Türk Süvarileri Olucak istikametine çekildi. Bayramgazi istikametinde ilerleyen Süvari Alayı da General Trikopis’in karargâhına ve yakındaki bir Yunan müfrezesine rastladı. Bir hayli karışıklık çıkardıktan sonra mevziye giren Yunan topçusunun ateşi üzerine Olucak istikametinde çekildi. 23.Tümen Köprülü’deki Yunan Tümenine başarılı bir baskın yaptığı sırada Bayramgazi’de de Trikopis baskına uğramıştı. 14.Tümen ise Başkimse bölgesinde Franko’nun kontrolündeki 1. ve 7.Tümenlerle muharebeye tutuşmuştu. Yunan kuvvetlerinin komutanı Franko hatıralarında, bu gece baskınının morallerini çok bozduğunu ve Türk kuvvetlerini gören askerlerinin “Türk Süvarileri” diye bağırarak kaçmaya başladıklarını, subayların gayretlerine rağmen paniğin önlenemediğini ve askerlerini ancak Dumlupınar’da toplamaya muvaffak olduklarını söylemiştir. Dumlupınar’a çekilen Franko’nun komutasındaki birlikler, Yıldırım Kemal bölgesinde bırakılan 1.Süvari Tümeniyle karşılaşmıştır. Ancak Albay Mürsel komutasındaki tümenin sayısı az geldiğinden, Franko’nun 1. ve 7. Tümenleriyle Albay Plastras müfrezesi, 1.Süvari tümeninin çevresinden dolaşarak Dumlupınar mevziine çekilmeyi ve buradaki 2.Yunan Tümeniyle birleşerek İzmir istikametini kapatmayı başarmıştır.</span></p>
<p><span>28 Ağustos günü öğleye doğru 2. ve 14. Süvari Tümenleri Olucak bölgesinde birleşmiştir. Yel gediğinden geçip Dumlupınar’a gitmeye çalışan Trikopis kontrolündeki birliklerin taarruzu üzerine, bu birlikleri bir süre oyaladıktan sonra Altıntaş’a çekilmiştir. Böylece Türk süvarileri yaptıkları muharebe ve manevraları sonucunda tarihi bir rol oynamışlardır. Türk Süvarilerin hareketleriyle, İlbulak Dağı’nın kuzeyinde kalan Trikopis grubu ile, güneyindeki Franko grubunun birleşmesi önlenmişti. Akşam saatlerinden itibaren de Türk piyadeleri bu birliklerin arasında yerini aldı. Ayrıca Fahrettin Paşa, iki tümenini Altıntaş’a çekmekle, 2.Ordu’dan önce Kütahya yolunu kapatmış oldu (GÖRGÜLÜ, 1992: s.31,32).</span></p>
<p><span>Toklu Sivrisi’nde görevlendirilen 6.Fırka’nın süvari hücumuyla buradaki 2. Yunan Fırkası Balmahmud’dan geri çekilmişti. Bu sırada, Afyonkarahisar’ın güneyindeki Yunan kuvvetleri de geriye atılmıştı. (ATABEK, 1997: 401). 6. Fırka ve 61.Tümen İhsaniye-Gazlıöl hattına kadar ilerlemişti (GÖRGÜLÜ, 1992: 30). Türk ordusuna mensup bir süvari fırkası Eğret Köyü’ndeki bir Yunan piyade fırkasına taarruz ederken Toklu Sivrisi karşısındaki 6.Fırka da taarruz hazırlığına başlamıştı (ATABEK, 1997: 401). Süvari Tümeni Döğer’i alarak Altıntaş istikametinde ilerleyerek Kütahya-Afyonkarahisar yolunu tutarak ordunun kuzey yan emniyetin almak üzere kuzeye yönelmiş ve geceyi Hacıbeyli’de geçirmişti.</span></p>
<p><span>29 Ağustos günü öğleye doğru 2.Ordu’nun Süvari Tümeni Genişler-Kurtköy bölgesine geldi. Meclis Muhafız taburunu da emrine alan Tümenin hedefi Kütahya’yı kurtarmak ve İnönü bölgesine ulaşmaktı. Tümen geceyi Altıntaş’ın kuzeyinde geçirdi. Altıntaş bölgesinde bulunan Süvari Kolordusu yorgun bir durumdaydı. Bir Tümeni ise Yunan kuvvetleriyle temas halindeydi. Kolordu, Yunan kuvvetlerinin kuzeybatıya çekilmesini engelleyecek şekilde tertiplenmişti. Dumlupınar yolu kesildikten sonra, Türk Süvari Kolordusu Trikopis grubunun Murat Dağı kuzeyinden Gediz’e çekilmesini önlemek amacıyla bu istikameti kapatmak için harekete geçti. General Trikopis’in beş Tümenine karşılık Türk ordusunun sekiz piyade ve üç süvari tümeni kullanılacaktı (GÖRGÜLÜ, 1992: 30-37).</span></p>
<p><span>29/30 Ağustos gecesi Türk birliklerinin güneyden dört tümenli 4.Kolordu ile, 23.Tümenin taarruzları devam ederken kuzeyden de süvari harekâtı başlamıştı. Böylece her taraftan ateş altına alınan Trikopis, Çalköy’e çekilme emri vermiştir. Trikopis bu manevrasıyla Çalköy’de topladığı birliklerle Kızıltaş Vadisi’nden geri çekilmeyi düşünmekteydi. Bu sırada Çalköy doğrultusunda ilerleyen Albay Kallidopulos komutasındaki 12.Yunan Tümeni, Yarbay Mehmet Suphi’nin idare ettiği 14.Süvari Tümeninin baskınına uğradı. 30/31 Ağustos gecesi Trikopis ve Diyenis grubuna bağlı yaklaşık 7000 Yunan askeri vadiden kaçtı (BAL, 2007: 207).</span></p>
<p><span>Yunan ordusu Başkomutanı Trikopis Çal köyde esir alındı. 1 Eylül akşamı Uşak, Türk Süvarileri tarafından saat 19.30’da işgalden kurtarıldı (ÖZGIRAY, 1998: 43).</span></p>
<p><span>30 Ağustos günü kazanılan Başkomutan Zaferi sonrasında Atatürk 1 Eylül’de, “Ordular, ilk hedefiniz Akdeniz’dir. İleri!” emrini verdi (Askeri Tarih Belgeleri Dergisi, Ocak 1994: 141-143). Birlikler o gün dinlendiler ve tertiplendiler. Süvari Kolordusu Gediz üzerinden Selendi-Kula-Salihli-İzmir istikametinde ilerledi (GÖRGÜLÜ, 1992: 40).Yunanlılar çekilirken masum halka işkence yapmış, birçoğunu da öldürmüştü. Fakat Türk Ordusunun 5.Süvari Komutanı, Yunanlıların bu vahşetine karşılık, 1 Eylül 1922’de saat:11.45’te yayınladığı bir emirle, işgalden kurtarılan yerlerdeki Rum halka ve esirlere karşı olumsuz bir davranış yapılmamasını ve korunmalarını istemişti (SÜER, 1992: 174).</span></p>
<p><span>Süvari Kolordusu, 6 Eylül’de Milne hattını aşarak kısa bir muherebe sonrasında Salihliye ulaştı ve 9 Eylül’de İzmir’e girdi (İNÖNÜ, Ekim 1985: 298). Nazilli-Aydın-Söke istikametinde de, bölgede bulunan 3.Süvari Tümeni ile Menderes Müfrezesi tarafından takip harekâtı yürütüldü. Geri çekilen Yunanlılar yer yer direnmek istedilerse de başarılı olamadılar. Türk piyadeleri de Süvarilerle beraber aynı gün İzmir’e girdiler. Böylece Türk birlikleri muharebe ederek her gün ortalama 50 km., yaklaşık olarak toplam 450 km. ilerlemiş oldu. Böylece Türk ordusu, 14 Ağustos’tan beri her gün yürüyüş yapmış ve 5 gün muharebe etmiştir.</span></p>
<p><span>16 Eylül’e kadar İzmir civarındaki bölgeler işgalden kurtarıldı. Bursa istikametine çekilen Yunan kuvvetleri, Mürettep Süvari Tümeni ile takviye edilen 3.Kolordu ve Kocaeli grubu ile takip edildi. Bu takip harekâtından kurtulabilen Yunan birlikleri 18 Eylül’de Bandırma’dan vapurlara binerek kaçtılar.</span></p>
<p><span>Böylece 15 Mayıs 1919’dan 18 Eylül 1922’ye kadar 3 yıl, 4 ay süren Yunan işgali sona ermiş oldu. Türk Süvarileri, Yunanlılara son darbenin indirildiği Büyük Taarruz ve Başkomutanlık Savaşı esnasında büyük yararlılıklar göstermişlerdir. 26 Ağustos günü 1.Ordunun piyade tümenleri taarruza başlamadan önce, 5.Süvari Kolordusu Ahır dağlarını aşarak, düşman gerisinde serbest manevra imkânı bulmuş ve özellikle 1.Kolordu birliklerinin ilk görevi olan cephenin yarılmasını kolaylaştırmıştır. Süvari Kolordusu harekâtın devamı süresince düşman derinliğinde kuvvetlerle muharebe etmiş, onların cepheye yardımlarını ve cepheden çekilenlerle birleşmelerini önlemiş, düşmanın ikmal ve komuta-kontrol düzenini bozmuştur. Taarruzdan önce Ahır dağlarının geçilmez denilen patikalarını gece karanlığında geçerek düşman derinliğine dalma manevrası ile zaferin kazanılmasını kolaylaştırmıştır. 5.Kolordunun 1.Kolordu karşısındaki takviyeli 1.Piyade Tümenini sağ kanadından kuşatması, 1.Kolordunun kuşatma manevrasını kolaylaştırmış ve Yunan kuvvetlerinin büyük kısmının Afyonkarahisar üzerine doğru itilmesini sağlamıştır. 1.Kolordunun gelişen harekâtı da 4.Kolordunun harekâtını kolaylaştırmıştır. Böylece asıl kuşatmayı yapan 1.Ordu, Yunan birliklerinin büyük kısmını doğuya doğru atarak batıdan ve dolayısıyla geriden kuşatma kanadını kapatmıştır. Bu manevra sonucu, 4 gün süren muharebelerden sonra Yunanlıların 5 piyade tümeni Çal köyünün güneyinde çembere alınarak imha edilmiştir (GÖRGÜLÜ, 1992: 40-48).</span></p>
<p><span>Yunan askerleri geri çekilirken masum halkı öldürmüş, birçok kasaba ve köyü yakıp yıkmıştır. Bu süre içinde Türk süvarileri hızlı hareket ederek Yunanlıların bu faaliyetlerini de engellemiştir(Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri III, 1997; 59).</span></p>
<p><span><strong>SONUÇ</strong></span></p>
<p><span>Büyük Önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün komutasında gerçekleştirdiğimiz Büyük Taarruz ve Başkomutan Meydan Muharebesi ile Anadolu’daki Yunan işgali sona ermiştir. Bu zaferin kazanılmasında Türk Ordusu subayı ile eri ile üzerine düşeni fazlasıyla yerine getirmiştir. Türk Süvarisi de savaş sırasında gösterdiği çeviklik ve kabiliyetle zaferde büyük pay sahibi olmuştur.</span></p>
<p><span><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Dr. Selman YAŞAR </strong></span></a>
</span></p>
<p><span>Ege Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi Bölümü.</span></p>
<p><span><strong>Kaynak:</strong> Sosyal Bilimler Dergisi Cilt:10 Sayı:2 Ağustos 2008</span></p>
<hr>
<div><span><strong>KAYNAKÇA</strong></span></div>
<div><span>♦ ALTAY, Fahrettin. (1970), On Yıl Savaş 1919-1922 ve Sonrası, İnsel Yayınları, Dilek Matbaası.</span></div>
<div><span>♦ Askeri Tarih Belgeleri Dergisi (Ocak 1994), Yıl:43, Sayı:97, Belge No:2626.</span></div>
<div><span>♦ Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri I. (1997), Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri III. (1997), Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ ATABEK, Ömer Fevzi. (1997), Afyon Vilayeti Tarihçesi, (Haz: Turan Akkoyun), Afyon: Afyon Kocatepe Üniversitesi Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ BAL, Rıdvan. (2007), “Milli Mücadele’de Süvariler”, Askeri Tarih Araştırmaları Dergisi, Ağustos 2007, Yıl:5, Sayı: 10, Genelkurmay Basımevi, Ankara, ss.201-211.</span></div>
<div><span>♦ ÇAYCI, Abdurrahman. (2002), Gazi Mustafa Kemal Atatürk, Milli Bağımsızlık ve Çağdaşlaşma Önderi (Hayatı ve Eseri), AKDTYK, Ankara: Atatürk Araştırma Merkezi Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ ERCAN, Tevfik. (1992), “Türk İstiklâl Harbi Büyük Taarruz’a Hazırlık ve 26 Ağustos 1922”, Büyük Taarruz, Genelkurmay Basımevi, Ankara, ss.103-118.</span></div>
<div><span>♦ GÖRGÜLÜ, İsmet. (1992), Büyük Taarruz, Ankara: Genelkurmay Basımevi.</span></div>
<div><span>♦ HATİPOĞLU, M. Murat. (1988), Yunanistan’daki Gelişmelerin Işığında Türk Yunan İlişkilerinin 101 Yılı (1821-1922), Ankara: Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayınları:75.</span></div>
<div><span>♦ İNÖNÜ, İsmet. (1985), Hatıralar, (Haz: Sebahattin Selek), 1.Kitap, Bilgi Yayınları, Olgaç Basımevi, Ankara Ekim.</span></div>
<div><span>♦ KOLLU, Atilla. (Temmuz 1992), “Büyük Zafer (Öncesi ve Sonrası İle),” Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, Cilt: VIII, Sayı:24, ss.481-560.</span></div>
<div><span>♦ 30 Ağustos Zaferi, 30 Ağustos Zaferinin 50.Yıldönümü Anısı, Genelkurmay Harp Tarihi Başkanlığı.</span></div>
<div><span>♦ ÖZGİRAY, Ahmet. (1998), “İzmir’den Uşak’a Yunan Harekâtı (1919-1922), Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, Cilt: XIV, Sayı:40, ss.37-48.</span></div>
<div><span>♦ SÜER, Hikmet. (1992), “Büyük Taarruz’da Takip Harekâtı (31 Ağustos-18 Eylül 1922)”, Büyük Taarruz, Ankara: Genelkurmay Basımevi, ss.169-208.</span></div>
<div><span>♦ Türk İstiklal Harbi. (1968). Cilt:II, Kısım:6, 2.Kitap, Ankara: Genelkurmay Basımevi.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Hamidiye Alayları</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/hamidiye-alaylari</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/hamidiye-alaylari</guid>
<description><![CDATA[ Hamidiye Alayları
Abdülhamid hükümdarlığının ilk yılların­da Osmanlı silahlı kuvvetlerini yenileş­tirme çalışmalarına ağırlık verdi. 1876 Kanuni Esasi ile başkomutanlık yetkisini anayasadan almıştı. Orduyu modernize etmek için teknik yardım genellikle Almanlardan alınmıştı. Silahlı kuvvetlerin tümünü modernize etmek istediyse de ekonomik nedenlerden bunu yapamadı ve tüm gayretini Osmanlı kara ordusu üzerine verdi. 1886’da askere alma işlemleri yeniden dü­zenlendi. 20 yaş […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c492367728.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:44 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Hamidiye, Alayları</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="650" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/12/Hamidiye.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/hamidiye-alaylari.html">Hamidiye Alayları</a></p>
<p><span><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Sinan IŞILDAK</strong></span></a></span></p>
<p><span>Abdülhamid hükümdarlığının ilk yılların­da Osmanlı silahlı kuvvetlerini yenileş­tirme çalışmalarına ağırlık verdi. 1876 Kanuni Esasi ile başkomutanlık yetkisini anayasadan almıştı. Orduyu modernize etmek için teknik yardım genellikle Almanlardan alınmıştı. Silahlı kuvvetlerin tümünü modernize etmek istediyse de ekonomik nedenlerden bunu yapamadı ve tüm gayretini Osmanlı kara ordusu üzerine verdi.</span></p>
<p><span>1886’da askere alma işlemleri yeniden dü­zenlendi. 20 yaş ve üzerindeki erkekleri askere al­mak için çalışmalar yapıldı. İstanbul, Arnavutluk, Hicaz, Trablusgarp ve Bingazi geleneksel olarak Osmanlı’ya asker vermiyorlardı. Göçebe Türkmenler, Araplar, Kürtler ve eğitimine devam eden öğ­renciler de askere alınmıyorlardı. Ordunun asker ihtiyacı Rumeli ve Arabistan’ın birkaç yeri hariç Anadolu’dan alınmakta idi. 93 Harbi’nde Rumeli büyük oranda elden çıkınca yeni kaynaklara ihtiyaç duyuldu. İlk akla gelenler göçebe Türkmenler oldu. Böylece Osmanlı yurduna yeni gelen göçebe Türkmenlere askeri yükümlülük getirildi. Ancak bu göçebe Türkmenleri iskân etmek, yerleşik hayata geçirerek askere almak zaman isteyecekti. Ayrıca göçebe Türkmenler üzerinde tepki yaratılırsa isyan çıkarabilirlerdi. Abdülhamid ise huzur ve sükûn ta­raftarı olup ordunun asker ihtiyacı için yeni kay­nakların araştırılması taraftarı idi.</span></p>
<p><span>1891’de Anadolu’daki çoğunluğu Kürt<strong><sup>[1]</sup></strong> ve Türkmen aşiretlerinden Hamidiye Süvari Alayları oluşturuldu. Bu süvari alayları iki gruptu. Bunlar­dan birisi Erzurum-Van arası aşiretlerden, diğeri ise Mardin-Urfa arasındaki aşiretlerden meydana getirilmişti. Anadolu’nun daha güneyindeki Arap aşiretlerinden de Arap Süvari Alayı oluşturulmak istendi ise de Arap aşiretlerinden fazla katılım ol­madı. Aşiretler iskân edilmeden onlardan askeri birlik oluşturulmasına Paşalar karşı çıktılarsa da II. Abdülhamid bunu kıskançlık olarak değerlendirdi ve kendi adını taşıyan Hamidiye Alaylarını kurdur­du. Bu alaylara “Kürt Kazakları”da deniyordu.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Ziya Gökalp <strong>“Şaki İbrahim Destanı”</strong> adlı şiirin­de bu olayı şöyle anlatır:</span></p>
<p class="Gvdemetni20"><span><em>Şakir Paşa Rusiya’da (Rusya) kalmıştı.<br>
Kazaklar ’ı görüp ibret almıştı<br>
Düşmüş idi Kürt-Alayı fikrine<br>
</em></span></p>
<p class="Gvdemetni20"><span><em>Kürt kavmini benzeterek Kırgız’a<br>
Bu hülyayı beğendirdi Yıldız’a<br>
Buldu bir er işi verdi erine<br>
</em></span></p>
<p class="Gvdemetni20"><span><em>Zeki Paşa dört el ile sarıldı<br>
Recep Paşa olmaz dedi darıldı<br>
Yazmam dedi ben Kürtler ’den bir atlı<br>
</em></span></p>
<p class="Gvdemetni20"><span><em>Aşiretler Erzincan’a gittiler<br>
Üçer, dörder alay teşkil ettiler<br>
Haydutların oldu eli beratlı<br>
</em></span></p>
<p class="Gvdemetni20"><span><em>Berho-ağa iki alay yazarak<br>
Padişah’tan aldı ferman ve bayrak<br>
Hain Kanco<sup>[2]</sup> oldu ana sancaktar</em></span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Abdülhamid’in bu alayların kurulmasındaki amacı şuydu: Doğu Anadolu’daki asayişi bozan aşiretler alışageldikleri sosyal yaşantıdan koparıl­madan İmparatorluk içerisinde toplumsallaştırıla­caklar, Ermeniler tarafından çıkarılması muhtemel kötü olaylar kolaylıkla engellenecek, Rusya ile harp çıkarsa Rus ordularına karşı konulabilecek, yaban­cı devletlerin aşiretleri Osmanlı’ya kışkırtmaları da önlenmiş olacaktı.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Süvari alaylarını örgütlemek IV. Ordu Komu­tanı Müşir Mehmet Paşa’ya verildi. Her aşiretten bir ya da daha fazla alay oluşturulurken, küçük aşiretler birleştirilerek bir alay teşkil edildi.. Alay­ların süvari sayısı 40 ile 120 arasında değişiyordu. Nizami ordudan subaylar bu alayları eğitmeye baş­ladılar. Kurulan alaylar Ferik (Tümgeneral) İbrahim Paşa’nın komutasına verildi.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>“Aşiret reislerine törenle rütbeleri verildi. Aşi­ret reislerine genellikle yarbay (kaymakam), aşiret ağalarına da yüzbaşı rütbeleri verildi.” (b. Şimşir, Kürtçülük, s. 31) “Her alay bir tarafında Kur’an-ı Kerim’den bir ayet, diğer tarafında ise padişah arması ile iş­lenmiş kırmızı atlastan sancaklarla beyaz ipek bir kumaşa yaldızla yazılmış fermanlar verilmişti. Bu fermanlarda alayların nizamnameleri ve nasıl eğitim görecekleri son derece açık şekilde belirtilmiş­ti.” (T. Sorgun, İmparatorluktan Cumhuriyete, s. 50)</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Bu alaylarda bulunanlar maaş almalarının ya­nında aşar ve ağnam vergisi dışındaki tüm vergiler­den muaf tutuldular. Yaptıkları adi suçlar hakkında yerel mahkemelerin yetkileri kaldırıldı. 1891’de Van, Erzurum, Bitlis şehirlerinden Rus sınırlarına komşu olan yerlerden her biri 768 ve 1152 kişilik alaylardan oluşan elli bin kişilik bir askeri kuvvet meydana getirildi. 1892<strong><sup>[3]</sup></strong> sonlarına doğru Doğu Anadolu köylerinde birkaç süvari görmek kaçınıl­maz olmuştu. Hamidiye Süvari Alaylarının sayısı artarak 1892’de 40, 1893’te 56, 1899’da 63 alaya ulaşmıştı. Hamidiye Alayları nizami olmaktan uzak­tılar. Rütbe verilmesi, maaş bağlanmasına rağmen disiplin altına giremiyorlardı. Bu süvarilerin hiçbi­ri doğru dürüst eğitim almamışlardı. Mektep ve medrese görmedikleri için askerliğin hakkını ver­miyorlardı. Yerli subay yetiştirmek için bir “aşiret mektebi” açılmışsa da buradan on beş kişi mezun olabilmişti. Askerlik dışında da günlük kendi köy iş­leriyle uğraştıkları için harp taktiklerini öğrenmeye niyetleri yoktu. Bunlar üniformalarını çıkarmayıp köy işlerinde de giyiyorlardı. Ayrıca bazı kasabalar­da askerlik yaşı gelenler bu alaylara yazılarak as­kerlik yükümlülüğünden kurutuluyorlardı.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Hamidiye Alayları görevlerinin hakkını vere­meyince birkaç yıl sonra şikâyetler arttı. Yetkile­ri iyice artan Kürt aşiret reisleri istedikleri gibi at oynatmaya başladılar. Asayişi koruyacakları yerde türlü zorbalıklarıyla durumu daha kötü hale getir­diler. Sığır hırsızlığı, eşkıyalık gibi suçlarda geçmiş yıllara göre artış oldu. Şikâyet dilekçeleri verenler bile bunlardan çekindiğinden bunları “Kürt eşkı­yası” diye dolaylı yoldan ifade ediyorlardı. Süvari askerlerinin davalarına harp divanlarında bakıl­masına karar verildi ise de bu kâğıt üzerinde kaldı. Şikâyetler arttı ise de II. Abdülhamid kendi adını taşıyan bu alaylara kol kanat germeye devam etti. Bu süvari alaylarını Ermeni aşiretlerini baskı altın­da tutmak için kullandı.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Osmanlı hükümetince, II. Meşrutiyet’in ila­nından sonra bu alayların dağıtılmak yerine yeni­den düzenlenmesi uygun bulundu. 1910’da aşiret­lerin içine gidilerek kayıt defterleri kontrol edildi, ölenler çıkarıldı ve yerlerine yenileri yazıldı. Böylece aşiretlerin gerçek güçleri ortaya çıkarıldı ve hak edenlere yeni rütbeleri verildi. Harbiye Nazırı Mahmud Şevket Paşa’nın önerisiyle Hamidiye Sü­vari Alayları ismi “Aşiret Süvari Alayları” olarak değiştirildi.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Aşiret Süvari Alayları’ndan Karakeçili ve Milli Aşiretleri<strong><sup>[4]</sup></strong> Balkan Harbi’ne katıldılar. Daha son­ra da Aşiret Süvari Alayları’nı I. Cihan Harbi’ne ka­tıldılar ise de Rusya’daki 1917 Ekim Devrimi’nden sonra Rusya’nın Doğu Cephesi’nden çekilmesinden sonra İttihat ve Terakki, Aşiret Süvari Alayları’nı tasfiye kararı aldı, askerleri terhis etti. Olası bir Kürt hareketinin oluşmaması için “göç kanunu” çıkarılarak Kürtleri batıya göndermeye başladı. Bu Alaylar 1923’te kurulan Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nde yer almayarak tarihe karıştılar.</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Sinan IŞILDAK</strong></span></a>
</span></p>
<p class="Gvdemetni0"><span>Kaynak: Bilgiyurdu Gençlik Dergisi, Sayı: 15 Eylül-Ekim 2009</span></p>
<hr>
<p class="Balk30"><span><strong>Dipnotlar:</strong></span></p>
<div><span>1.  Süvari Alaylarının daha çok Kürt aşiretlerin­den meydana getirilmesi, Osmanlı devletinin nü­fuzlu Türkmen aşiretlerini iskânı, dinî olaylar ve Türkmenlerin Kürtleşmesi ile ilgilidir.</span></div>
<div><span>2. 1905 tarihli Diyarbakır Vilayeti Salnamesin­de Alay Kâtibi Hüseyin Efendi diye geçer. İbrahim Bey’in sancaktarıdır. Mardin İlinin Derik İlçesi’ne bağlı Atlı (Kasırkonca) köyünde otururdu. Buradaki Yezidi aşiretlerinin ileri gelenlerindendi. DTP’li Ah­met Türk’ün atalarından olduğu söylenmektedir.</span></div>
<div><span>3. Hamidiye alaylarının kuruluş tarihini Tay­lan Sorgun 1891, Bilal Şimşir 1892 olarak vermek­tedir. “Hamidiye Alayları 20 Ekim 1890 da çıkarılan 233 sayılı yasaya dayandırılmaktadır”. (H. Göktaş, Kürtler İsyan-ı Tenkil, s. 21)</span></div>
<div><span>4. 26 Ağustos 1920’de Fransızların kışkırt­masıyla Milli Aşiretinden Mahmut, İsmail, Halil, Bahur, Abdurrahman adlı kişilerin önderliğindeki kuvvetler Viranşehir’i işgal ederek Karakeçili Türk­men Aşireti ileri gelenlerini katletmişlerdir.</span></div>
<div><span><strong>Kaynakça:</strong><strong> </strong></span></div>
<div><span>♦ Taylan Sorgun, İmparatorluktan Cumhuriyete, Bilge Karınca Yayını, İstanbul 2003.</span></div>
<div><span>♦ S.J Shaw-E.K.Shaw, Osmanlı İmparatorluğu ve Modern Türkiye, II. Cilt, e-Yayınları, İstanbul 2003.</span></div>
<div><span>♦ Hıdır Göktaş, Kürtler İsyan-ı Tenkil, I. Cilt, Alan Yayınları, İstanbul 1991.</span></div>
<div><span>♦ Bilal N. Şimşir, Kürtçülük, Bilgi Yayınevi, İst. 2007.</span></div>
<div><span>♦ Enver Ziya Karal, Osmanlı Tarihi, TTK Yayınları, IV. Cilt.</span></div>
<div><span>♦ Abdülhaluk Çay, Her Yönüyle Kürt Dosyası, Turan Kültür Vakfı Ya­yınları, Ankara 1996.</span></div>
<div><span>♦ Laszlo Raronyi, Tarihte Türklük, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayınları. Ankara 1996.</span></div>
<div><span>♦ Mehmet Eröz, Yörükler, Türk Dünyasını Araştırmaları Vakfı Yayın­ları, İstanbul 1991.</span></div>
<div><span>♦ Ziya Gökalp, Şaki İbrahim Paşa Destanı ve Bir Kitapta Toplanmış Şiirler, Ziya Gökalp Yayınları:1, Milli Eğitim Basımevi, İstanbul 1976.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Azerbaycan’da Bir Türk Mezarı</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/azerbaycanda-bir-turk-mezari</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/azerbaycanda-bir-turk-mezari</guid>
<description><![CDATA[ Azerbaycan’da Bir Türk Mezarı
Osmanlı Devleti, l.Dünya savaşında dört yıl boyunca, yedi cephede dönemin en güçlü devletleriyle savaşmak zorunda kalır. Ülkenin her bölgesinde bir cephe açılmışken, o tarihte, Azerbaycan’ın durumu farklı değildir. Azerbaycan’ın; ilmî, iktisadî ve askeri bakımından ilerlemesi kasten engellenir. 1918 yılında Azerbaycan işgal edilir. Azerbaycan’ın birçok şehri ele geçirilir.(1) Düşman işgalciler Şaumyan’ın idare ettiği hareket, tümüyle halka […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4921a63ba.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:44 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Azerbaycan’da, Bir, Türk, Mezarı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/02/Baku-Turk-Sehitligi.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/azerbaycanda-bir-turk-mezari.html">Azerbaycan’da Bir Türk Mezarı</a></p>
<p><span><span><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Erdal KARAMAN</strong></span></a></span></span></p>
<p><span class="Text">Osmanlı Devleti, l.Dünya savaşında dört yıl boyunca, yedi cephede dönemin en güçlü devletleriyle savaşmak zorunda kalır. Ülkenin her bölgesinde bir cephe açılmışken, o tarihte, Azerbaycan’ın durumu farklı değildir.<br>
</span></p>
<p><span class="Text">Azerbaycan’ın; ilmî, iktisadî ve askeri bakımından ilerlemesi kasten engellenir. 1918 yılında Azerbaycan işgal edilir. Azerbaycan’ın birçok şehri ele geçirilir.(<strong><span>1</span></strong>) Düşman işgalciler Şaumyan’ın idare ettiği hareket, tümüyle halka yönelmiştir. Bakü’de, Türklere karşı 18 Mart-1 Nisan 1918 tarihleri arasında korkunç boyutlara ulaşan katliam gerçekleştirirler. Bu katliamda 12.000 Azerbaycan Türkü şehit edilir. Baskı ve vahşetlerinden kurtulmak için Bakü’deki halkın yarısı şehri terk etmek zorunda kalır.(<strong><span>2</span></strong>)<br>
</span></p>
<p><span class="Text">İstanbul’a, Azerbaycan’ın çok zor durumda olduğuna dair haberler gelmeye başlar. Azerbaycan’ın durumu, çabuk hareket ettirmeyi gerektirir. Enver Paşa, üvey kardeşi Nuri Paşa’yı Kafkas İslam Ordusunu kurmak amacıyla Azerbaycan’a gönderir.(<span><strong>3</strong></span>) Düşmanların yapmış oldukları vahşet akıl almaz hal almıştır. Halk çok zor günler geçirir. Onlar için tek ümit kaynağı Anadolu Türkleridir.(<span><strong>4</strong></span>) Türk ordusu Azerbaycan’a geldiğinde halk yollara dökülür, orduyu coşkuyla karşılar. Gence’ye, 25 Mayıs 1918’de gelen Nuri Paşa, burada çalışmalarına başlar. Ordu hazırlıklarını tamamladıktan sonra Nuri Paşa komutasındaki birlikler, işgalcilerin eline geçen Salyan’ı, Ağsu’yu, Kürdemir’i, Şamahı’yı alır. Bakü hâlâ işgalcilerin elindedir. Bakü’ye hücum eden Türk ordusunun ilk harekatından kesin sonuç alınamaz. Zor durumda olan halk bu durumdan rahatsız olur. İşgal altında bulunan Bakü’de işkenceler had safhaya ulaşmıştır. Halk çaresizdir, insanların çaresizliğini gören Abdullah Saik, <span><strong>“Niçin Böyle Geciktin”</strong></span> başlıklı şiirinde halkın halet-i ruhiyesini şöyle anlatır: </span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-59823" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/02/Azerbaycan-Bir-Turk-Mezari-02.jpg" alt="" width="800" height="533" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/02/Azerbaycan-Bir-Turk-Mezari-02.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/02/Azerbaycan-Bir-Turk-Mezari-02-768x512.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span><span class="Text"><em>Sensiz kalbim kırık, sönük, çiğnenmiş, hırpalanmış<br>
Ömür şişem taşa değmiş, hayatım parçalanmış,<br>
Kırık bir saz gibi sızlar kanlı, yorgun telleri.<br>
Yıkılır da yakar bütün kaygı vurmuş elleri.<br>
</em></span></span></p>
<p><span><span class="Text"><em>Şu vatanın öksüzleri, gelinleri, dulları,<br>
Göz yaşıyla sulanmış hep geçtiğimiz yolları.<br>
Yolunuzu beklemekten benizleri sararmış,<br>
Hiç gelmedin. O şen gülen yürekleri gam almış.<br>
</em></span></span></p>
<p><span><span class="Text"><em>Sen gelmezsen, dolumsanmış yürekler<br>
Sen gelmezsen, harabeye dönen kalp âbâd olmaz.<br>
Sen gelmezsen, güneş doğmaz, ümit gülüm açılmaz<br>
Dudaklarım gülmez, sönük bahtıma nur saçılmaz.<br>
</em></span></span></p>
<p><span><span class="Text"><em>Başkasını istemem de, Ey Türk, çabuk sen gel, sen<br>
Beklemekten yoruldum, ah, işte geç kaldın neden?<br>
Yollarına taş mı dizilmiş? Ya azgın kullar mı?<br>
Bırakmıyor? Taş, demir ya, çelik olsa da onlar.<br>
</em></span></span></p>
<p><span class="Text"><span><em>Yüreğinde şelaleden en metin, kızıl ateşle<br>
Yak onları, erit, söndür, çiğne, boğ, ez, hırpala,<br>
Hain alçak düşmanlara kol gücünü hep göster.<br>
Aç yolları, çabuk gel ki kalbim seni pek ister. </em></span><br>
</span></p>
<p><span class="Text"><span>Bununla birlikte birinci Bakü hücumundan sonra halk, ordunun daha hızlı hareket etmesi için Nuri Paşa’ya, Bakü’deki durumun vehametini anlatan bir mektup gönderir. Bu mektupta: “Ey Türk Askeri! Eğer sen Bakü’yü alamazsan, Bakü’de, senin için hazırlanan sofralar konaksız kalacak, senin için kesilen kurbanlar düşmana kalacak. Eğer sen bu şehri alamazsan, müslüman gelinlerin duvaklarını düşman yırtacak, senin muzaffer olman için kalkan elleri zalimler kesecek.” şeklinde halkın durumu anlatılır.</span><br>
</span></p>
<p><span class="Text">İkinci Bakü hücumunda, düşman birlikleri Türk ordusunun, hücumlarıyla etkisiz hale getirilir. Düşman bozguna uğratılır. Şehir, işgalcilerin elinden alınır. Halk, Nuri ve Halil Paşaları kurtarıcı sıfatıyla karşılar. Onların sayesinde Azerbaycan’ın başkenti istiklaline kavuşur. Azerbaycan halkı, kurtuluş gününün Kurban bayramına denk gelmesiyle çifte bayram sevinci yaşar.(<span><strong>5</strong></span>)<br>
</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-59824" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/02/Azerbaycan-Bir-Turk-Mezari-03.jpg" alt="" width="800" height="547" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/02/Azerbaycan-Bir-Turk-Mezari-03.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/02/Azerbaycan-Bir-Turk-Mezari-03-768x525.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span class="Text">Türk ordusu, Bakü savaşlarında ve bu savaşlardan önce çarpıştığı birçok bölgede yüzlerce şehit verir. Bu cephelerden birisi de Şamahı’dır. Şamahı yakınlarında şehit olan bir subayımızın yaralanmasından şehit olmasına kadar geçen süre içersinde çeşitli duygusal anlar yaşanır. Şamahı civarında yapılan savaşlarda şehit düşen, bu askerimizin ismi bazı kaynaklarda İzzet, bazı kaynaklarda da Kadir olarak geçmektedir. Askerin destanı günümüze kadar nesilden nesile anlatıla gelir. Rütbesi binbaşı olan askerin şehit olmasını Elfayım Eziz, “Azadlık Namına” adlı kitabında şöyle anlatır:<br>
</span></p>
<p><span class="Text">İzzet Bey, Aşot adındaki bir düşmanın ateş etmesi sonucunda yere yığılır. Ağır yaralanan binbaşının yardımına, civarda yaşayan insanlar koşar. Askerimiz yaralandığında orada bulunan Gülsabah adındaki kadın, olaya başından beri şâhid olmaktadır. Başörtüsünü çıkarır, askerin yarasını sarmak ister.<br>
</span></p>
<p><span class="Text">İzzet Bey:<br>
</span></p>
<p><span class="Text">“Bacım kolumu sağlam tut, ben kurşunu çıkarayım” der.<br>
</span></p>
<p><span class="Text">Kurşunu çıkarır. İzzet Bey, Gülsabah’tan cebinde bulunan mendili çıkarmasını ister. Mendili Gülsabah İzzet Bey’e verir. Mendilin içine kurşunu koyduktan sonra,<br>
</span></p>
<p><span class="Text">İzzet Bey: “Artık tamamdır, her şey bitti, yaramı bağlamaya gerek yok. Kanım bu topraklara aksın.” der.<br>
</span></p>
<p><span class="Text">Halsiz şekilde yerde uzanan İzzet Bey, silah sesleriyle kendisine gelir. Türk ordusu gelmiştir. Askerler İzzet Bey’i yaralayan askeri orada çıkan çatışmada vururlar. Ordunun gelmesine İzzet Bey çok sevinir. Karşısında Nuri Paşa’yı görünce heyecanlanır. Nuri Paşa İzzet Bey’in yanına yaklaşır, İzzet Bey’in başını dizlerine kor. Artık İzzet Bey son anlarını yaşamaktadır. Nuri Paşa’ya: “Paşam bir Türk paşasının dizlerinde can vermek benim için büyük bir şereftir.” der.<br>
</span></p>
<p><span class="Text">Nuri Paşa: (onu teselli etmek için) “Sen yaşayacaksın daha çok zafer kazanacaksın” cevabını verir.<br>
</span></p>
<p><span class="Text">Fakat, İzzet Bey son anlarını yaşadığının farkındadır. Bitkin bir şekilde uzanan binbaşının etrafında herkes diz çöker, Şeyh Muhsin Kur’an okumaya başlar. İzzet Bey vatanından binlerce kilometre uzaklıkta ölüm kalım savaşı veren soydaşlarına yardım etmenin huzurunu yaşadığı anlarda sessiz bir şekilde okunan Kur’an’ı dinler. Orada bulunan insanların bu tablo karşısında duygularına hakim olamayıp gözyaşlarını tutamadıkları görülür. İzzet Bey, bir ara doğrulur yanındakilerden haklarını helal etmelerini ister. Cebindeki mendili zorla çıkarıp Nuri Paşa’ya<strong>:</strong> </span></p>
<p><span class="Text"><strong>– Paşam! Babam, Anadolu’da topraklarımızı korumak için vuruşurken ağır yaralanmış. Vücuduna isabet eden kurşunu güç bela çıkardıktan sonra, yanında bulunan silah arkadaşlarına, “Bu kurşunu oğluma verin, ben vatanım için kahramanca savaştım, ülkem için canımı vermek üzereyim. Ona söyleyin beni yaralayan şu kurşunu yanında taşısın, bunu iki etsin.”</strong> der ve vücudundan çıkan kurşunla ikiz kardeşler gibi duran şehadet nişanlarını göstererek: </span></p>
<p><span class="Text"><strong>“Paşam! babamın vasiyetini yerine getirdim. Onun söylediği gibi kurşunu iki yaptım. Hâlâ kurşunun üzerindeki kanım kurumadı. Siz de bu kurşunu alın oğluma verin, ona babasının da kahramanca savaştıktan sonra şehit düştüğünü anlatın, bu kurşunları üçe çıkarmasını söyleyin.”</strong> der(<strong><span>6</span></strong>) Son sözlerini söyleyen İzzet Bey vurulduğu yerde dünyaya gözlerini yumar.<br>
</span></p>
<p><span class="Text">Halk, İzzet Bey’i yaralandığında Şamahı’ya götürmek ister, fakat o orada defnedilmesini vasiyet eder. Onun vasiyeti üzerine kendi vatanı olarak gördüğü topraklara, Şamahı yakınlarındaki Acıdere mevkine defnedilir. O günden bu güne kabrin adı “Türk mezarı” olarak anıla gelir.<br>
</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-59822" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/02/Azerbaycan-Bir-Turk-Mezari-01.jpg" alt="" width="800" height="493" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/02/Azerbaycan-Bir-Turk-Mezari-01.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/02/Azerbaycan-Bir-Turk-Mezari-01-768x473.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span class="Text">Türk kabriyle ilgili araştırmamızda karşımıza Bahtiyar İsmailli (Türkcanlı) çıkmaktadır. Bu şehit mezarıyla Dr. İsmaili’nin adı, adeta özdeşleşmiştir. Onun anlattıklarına göre sonradan işgalciler tarafından birkaç kez kaldırılmak istenir. Bu yönde harekete geçenler hükümet nezdinde girişimlerde bulunmalarına rağmen isteklerine nail olamazlar. Zaman içersinde çeşitli tahribata uğrasa da halk tarafından tamir edilir. Kabrin taşı ilk defa Şamahı kasabası kaymakamı tarafından diktirilir. Bu hayırsever vatandaş daha sonra, 1928’de öldürülür. Kabre halkın sahip çıkması yanında şâirler de şiirleriyle vefa borcunu yerine getirmişlerdir.(<strong><span>7</span></strong>) O dönemde rejimin baskılarından dolayı şehit askere karşı yeterli ilgiyi gösteremediklerini, bu duygularını kalplerinde sakladıklarını Azerbaycanlı şâir <strong><span>Gabil</span></strong> şu mısralarla dile getirir: </span></p>
<p><span><span class="Text"><em>Türkün kabri<br>
Kadim Şirvan yollarının<br>
Üstündedir.<br>
Azerbaycan toprağının,<br>
Altında yok,<br>
Sinesinde,<br>
Göğsündedir,<br>
Kollarının üstündedir.<br>
Ben bu kabrin devrinde<br>
Yetmiş bir yıl lâl olmuşam,<br>
Sağır olmuşam,<br>
Yetmiş bir yıl<br>
Bu basit bir zaman değil<br>
Bu garibin<br>
Muzdaribin<br>
Bu askerin<br>
Bu yaverin<br>
Şehit ruhu,<br>
Şanlı ruhu huzurunda<br>
Hacâletten hâr olmuşam.<br>
Türk sözünü,<br>
Türk adını<br>
Dilimize getirmek de cinayetti.<br>
Türkün kabri<br>
Hasret kaldı.<br>
Anaların bacıların<br>
Sımsıcak gözyaşına<br>
Gözyaşını bulut sıktı<br>
Yağış döktür baş taşına<br>
Türkün kabri hasret kaldı<br>
Anaların bacıların<br>
Ağısına.<br>
Bunu reva görmem hiç<br>
Düşmanımın da düşmanına.<br>
Türkün kabri hasret kaldı<br>
Anaların bacıların kara matem libasına.</em></span></span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-59825" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/02/Azerbaycan-Bir-Turk-Mezari-04.jpg" alt="" width="800" height="600" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/02/Azerbaycan-Bir-Turk-Mezari-04.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/02/Azerbaycan-Bir-Turk-Mezari-04-768x576.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span class="Text">Sonraki dönemde garip kalan kabre halkın ilgisi devam etmiş, etrafını Şamahılı, Muhammet isminde bir şoför düzeltmiş. Daha sonra aynı şekilde Şamahılı Babahan Rızahanov adındaki başka bir şoför de mezarın etrafını demirle çevirmiştir.(<span><strong>8</strong></span>) Babahan 1964’te sorgulanır, ifadesi alındıktan sonra altı gün gözaltında tutulur, o dönemde Türkiye ve Sovyetler Birliği arasındaki ilişkilerin yumuşaması neticesinde Babahan serbest bırakılır.(<span><strong>9</strong></span>) İleriki dönemlerde Bahtiyar İsmaili’nin (Türkcanlı) oğlu Atilla tarafından tamir edilen kabre Türk bayrağı da konur. </span></p>
<p><span class="Text"><em><span>Mezarın başına şu mısralar yazılır: </span><br>
<span> Bir Türk kahramanındır bu mezar, </span><br>
<span> Gör nasıl yer ile yeksan eyleyipdir hakzar, </span><br>
<span> Kafkas İslam yolunda eyleyip zinhar canın </span><br>
<span> Erseyi harp içre bir aslanındır bu mezar</span>(<span><strong>10</strong></span>) </em><br>
</span></p>
<p><span class="Text">Halk tarafından sürekli ziyaret edilen mezar, bir dönem adakta bulunulan kutsal bir mekan haline gelir. Gabil’in şiirinden de anlaşılacağı gibi çocukları olmayan bazı çiftlerin burayı ziyaret edip çocukları olması için dua ettikleri görülmektedir. </span></p>
<p><span class="Text"><span><span><em><span>Bir sonsuz bey,</span><br>
<span> Sonsuz gelin</span><br>
<span> Nezir niyaz eylediler</span><br>
<span> Sûmâna yüz tuttular</span><br>
<span> Haktan murat eylediler.</span><br>
<span> Diz çöktüler</span><br>
<span> Bu mezarın önünde</span><br>
<span> Kadim Şirvan toprağında</span><br>
<span> Söylediler:</span><br>
<span> Allah teki evlat versin</span><br>
<span> Oğul, ya kız</span> </em></span></span><br>
</span></p>
<p><span class="Text">Bahtiyar Vahabzade <span><strong>“Tenha Mezar”</strong></span> şiirinden bir kaç mısrayı yaptırmış olduğu levhayla birlikte yolcuların gelip geçtiklerinde görebilecekleri bir mekana astırması yanında mezarın etrafını da düzelttirir. Vahabzade’nin yolculara seslendiği şiir şöyledir: </span></p>
<p><span><span class="Text"><em>Yolun kenarında tenha bir mezar<br>
Üstünde ne adı var ne soyadı.<br>
</em></span></span></p>
<p><span><span class="Text"><em>Ey yolcu, arabanı eyle bu yerde<br>
Soruş kimdir yatan tenha yerinde<br>
</em></span></span></p>
<p><span><span class="Text"><em>O bir Türk zabiti kahraman, metin<br>
Doğma kardeşine yardıma geldi.<br>
</em></span></span></p>
<p><span><span class="Text"><em>Kırgına tutulan milletimizin<br>
Haklı savaşına yardıma geldi.<br>
</em></span></span></p>
<p><span><span class="Text"><em>Uzakdan hay verip senin sesine<br>
Geldi, geldi dönmedi öz ülkesine.<br>
</em></span></span></p>
<p><span><span class="Text"><em>Düşman saflarını o, soldan sağa<br>
Biçip destesiyle cepheyi yardı.<br>
</em></span></span></p>
<p><span><span class="Text"><em>Toprağın uğrunda düşüp toprağa<br>
Senin toprağını sana gaytardı.<br>
</em></span></span></p>
<p><span><span class="Text"><em>Özü koruduğu, hem can verdiği<br>
Yolun kenarında defnedildi o.<br>
</em></span></span></p>
<p><span><span class="Text"><em>Uğrunda canını kurban verdiği<br>
Toprağı özüne vatan bildi o,<br>
</em></span></span></p>
<p><span><span class="Text"><em>Yolcu arabanı bu yerde durdur.<br>
O mezar önünde sen tazim eyle<br>
</em></span></span></p>
<p><span class="Text"><span><em>Saygı duy, dua ver onun ruhuna,<br>
Ayak bastığın yer borçludur ona.</em></span><br>
</span></p>
<p><span class="Text">1918’den, her türlü baskı ve zulümlerin tertip edildiği bir dönemden, günümüze kadar nöbetini bihakkın tutan Türk şehidi, Azerbaycan halkının kalbinde onlara verebileceği en değerli hediyeyi, canını vererek taht kurmuştur. Bir dönemde kimliklerden Türk isminin çıkarılmasına, bu ismi söyleyenlere en ağır cezaların verilmesine rağmen, Türk ismi bu kabirde ölümsüzleşmiştir. Bu sessiz kabir, adeta yoldan gelip geçen yolculara, o dönemde Azerbaycan’da gerçekleştirilmek istenilen menfur düşünceyi sessiz haliyle anlatmaktadır. Ciltlerce kitabın ve binlerce hatibin yapamayacağı tesiri yakınından geçenlerin kulağına sanki fısıldarken, tarihî vazifesini yapmış olmanın huzuruyla yoldan gelip geçenleri selâmlamaktadır. </span></p>
<p><span><strong>Kaynak: Yağmur Dergisi Kasım-Aralık 2004</strong></span></p>
<p><span><span><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Erdal KARAMAN</strong></span></a>
</span></span></p>
<p><span><span class="Text"><em>Qafqaz Üniversitesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü, Öğretim Görevlisi </em><br>
</span></span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-59826" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/02/Azerbaycan-Bir-Turk-Mezari-05.jpg" alt="" width="800" height="427" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/02/Azerbaycan-Bir-Turk-Mezari-05.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/02/Azerbaycan-Bir-Turk-Mezari-05-768x410.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<div><span class="Text"><span><strong>Kaynaklar</strong></span><br>
</span></div>
<div><span class="Text"><span>1</span>. I. Dünya Savaşında Osmanlı Ordusunun Qafgaz Harekatı, Azerbaycan Milli Ordusunun Kurulması ve Azerbaycan’ın İstiklalinin Kazanması Babkmı Matbası, Bakü 1998, s.14-15. </span></div>
<div><span class="Text"><span>2</span>. Nasır, Yüceler, Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı Ordusu’nun Azerbaycan ve Dağıstan Harekatı, Ankara 1996, s.34. </span></div>
<div><span class="Text"><span>3</span>. Nasır, Yüceler, a.g.e. s.43. </span></div>
<div><span class="Text"><span>4</span>. Respuplika Gazetesi, 28 Nisan 1999 </span></div>
<div><span class="Text"><span>5</span>. Nasır, Yüceer, a.g.e., s.127. </span></div>
<div><span class="Text"><span>6</span>. Elfayım Eziz, Azatlık Namına, Bakı 2000, s. 157-158. </span></div>
<div><span class="Text"><span>7</span>. Vışkı Gazetesi, 6-7 Nisan 2001 </span></div>
<div><span class="Text"><span>8</span>. 168 Saat, 24 Mayıs 2001 </span></div>
<div><span class="Text"><span>9</span>. Adalet Gazetesi, 27 Nisan 1999. </span></div>
<div><span class="Text"><span>10</span>. Halk Gazetesi, 18 Mayıs 1999 </span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Kore Savaşında Dünyayı Şaşırtan Türk Esirler</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/kore-savasinda-dunyayi-sasirtan-turk-esirler</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/kore-savasinda-dunyayi-sasirtan-turk-esirler</guid>
<description><![CDATA[ Kore Savaşında Dünyayı Şaşırtan Türk Esirler
1950 kışıdır. 5.000 civarında mevcudu olan Türk Tugayı, koskoca cephede ancak bir damladır. Tugay, General Tahsin YAZICI’nın komutasında 8 nci Amerikan Ordusu’nun açık kanadını korumak amacıyla harekâta sokulur. Korkunç bir dövüş başlar. Kore dağlarında ilk kez “Allah…Allah” sesleri duyulur.Kızıllar ilk defa “Süngü Hücumu” nedir onu görürler. Dehşete kapılırlar. Tugayımız ağır kayıplar vermiştir. 600 civarında şehidi, […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c491f82e30.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:44 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Kore, Savaşında, Dünyayı, Şaşırtan, Türk, Esirler</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="599" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/04/Kore-Savasi.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/kore-savasinda-dunyayi-sasirtan-turk-esirler.html">Kore Savaşında Dünyayı Şaşırtan Türk Esirler</a></p>
<p><span>1950 kışıdır.</span></p>
<p><span>5.000 civarında mevcudu olan Türk Tugayı, koskoca cephede ancak bir damladır. Tugay, General Tahsin YAZICI’nın komutasında 8 nci Amerikan Ordusu’nun açık kanadını korumak amacıyla harekâta sokulur. Korkunç bir dövüş başlar. Kore dağlarında ilk kez “Allah…Allah” sesleri duyulur.Kızıllar ilk defa “Süngü Hücumu” nedir onu görürler. Dehşete kapılırlar. Tugayımız ağır kayıplar vermiştir. 600 civarında şehidi, 1 000’e yakın kaybı vardır. Ama mucize böyle vuku bulur. Tüm cephede bir türlü durmayacağı sanılan Kızıl ilerleyişi durmak mecburiyetinde kalır. Zafer, Askeri Tarih’e “Kunuri Muharebeleri” adıyla geçer.</span></p>
<p><span>Bu akında Kızıllar büyük çapta esir almışlardır. Kışta, kıyamette, çeşitli milletlerin askerlerinden oluşan bu büyük esir kafilesine, kuzeye Kızıl Çin ülkesine doğru bir “Ölüm Yürüyüşü” başlatılır. Hava çok soğuk ve karlıdır. Kafilede çokça hasta ve yaralı vardır. Yürüyemeyen esir, yolun bir kenarına çekilir. Kızıl Çinli muhafız gelir, takati olmadığından yürüyemeyen bu insana önce tüfek dipçiğiyle vurur. Yaralı veya hasta bu zorlama ile ayağa kalkıp kafileye katılırsa ne âlâ…Aksi halde hemen kafasına bir kurşun sıkılır ve bu askercik orada temelli kalır. Bu sahne her milletten yürüme gücü olmayan esir için yol boyunca aynen tekrarlanır.</span></p>
<p><span>Fakat, Türk esirlere gelince iş tamamen değişir. Bizden de gücü kesilen yürüyemeyen ve yolun kenarına çekilen olur elbette. Kızıl muhafızdan evvel, hemen bizden iki kişi fırlar ve arkadaşlarını kaldırıp sırtlarına alırlar. Halbuki onlar da yaralı, hasta ve yorgundur. Bu korkunç facialarla dolu göç günlerce böylece sürer.</span></p>
<p><span>Nihayet İmjin ve Yalu nehirleri geçilir. Kızıl Çin topraklarına ulaşılır. Ölmeden buraya kadar gelebilen esirler hazırlanan esir kamplarına yerleştirilir. Birleşmiş Milletler Ordusu’nun bu şansız insanları için yepyeni şartlarla yeni bir yaşam başlar.</span></p>
<p><span>Kampta Kızılların ilk yaptıkları iş şudur: Birleşmiş Milletler’in ve kendi ülkelerinin esirlere verdikleri tüm üniformalar çıkartılır. Yerine üzerinde herhangi bir rütbe alameti bulunmayan düz ve tek tip elbiseler giydirilir. Böylece ilk anda bekledikleri gerçekleşir. Birleşmiş Milletler Ordusu’nu oluşturan çeşitli ülkelerin askerlerinde, rütbesiz olmanın getirdiği disiplinsizlik başlar. Arkasından rütbe otoritesi yerine, pazı kuvvetinin otoritesi başlar. Yemek zamanı 100 esir olan bir bölüme, 15-20 kişiye yetecek kadar yiyecek ve ekmek getirilir. Dağıtılmaz, ortaya bırakılır. Kolu kuvvetli olan aslan payını alır, diğerleri tabii ki aç kalırlar. Hasta olanlar bakıma alınmaz kendi hallerine bırakılırlar. Tanrı’nın koruduğu kurtulur. Diğerleri bakımsızlıktan ölürler. Sık sık ölüm vakaları görülür.</span></p>
<p><span>Yalnız, bu esir askerler arasında bir grup vardır ki derhal Kızılların dikkatini çeker. Bizimkiler…(Yani Türkler…) Üniformaları yoktur. Rütbe işaretleri bulunmamaktadır. Ama Yüzbaşı vardır, o yine Yüzbaşıdır. Başçavuş, yine Başçavuş’tur. Onbaşı yine Onbaşıdır. Er erdir. Rütbeli gibi, makamlı gibi disiplinli bir yaşayış vardır.</span></p>
<p><span>Bu tutum esaret yılları boyunca hiç değişmez. Sabah ve akşam bir Türk kışlasında, barış şartlarında yaşanırcasına yoklama için dizilinir. Mangadan yukarı doğru tekmiller alınır. En kıdemli subay bir Yüzbaşımızdır. Mutat denetimini yapar, merhabalaşır. Hatır sorulur. Hastalar ayrılır. Onların başında bakımlarıyla sorumlu bir sağlık ekibi bulunur. Güçlerince yapabildikleri maddi bakımı yaparlar, manevî estek olurlar, terk edilmişlik duygusunu vermezler. Genel temizlik yapılır. Kendilerine göre bir eğitim programları vardır. Spor yaparlar, güreş tutarlar, oyun oynarlar. Yemek zamanı gelen yemek ve ekmek ortaya konulur. Gözetim altında eşit olarak bölüşülür. Herkes payı kadarını alır. En sonunda da Yüzbaşı da diğerleri ne aldı ise onu alır ve yer.</span></p>
<p><span>Bu hal, bu tutum, yönetici kadroyu yani Çinli subay ve komutanları hem kızdırmakta, hem de ilgilerini çekmektedir.İlk operasyonda, rütbelerin kaldırılması denemesinde diğer milletlerin ordularına mensup askerlerde bekleneni vermiş, Türk askerlerinde hiç tesiri olmamıştır. Özel olarak yetiştirilmiş uzman istihbarat subayları getirilir.Yeni bir denemeye geçilir.</span></p>
<p><span>Kafilenin kıdemlisi olan Yüzbaşımızı grubun başından alıp hapsederler.Türk esirlerinin bundan sonra ne yapacaklarını merak ederler.Bir hafta beklerler, gözlemler yaparlar. Durum değişmez. Çünkü Yüzbaşı’dan sonraki kıdemli subay olan bir Teğmen işi ele almıştır. Yaşam biçimi değişmeden sürmektedir.</span></p>
<p><span>Nihayet, üniversitelerden psikolog, sosyolog ve terbiyecilerden oluşan bir bilimsel araştırma ekibi getirilir.</span></p>
<p><span>Durumu bu sefer onlarla beraber inceleme ve araştırma konusu yaparlar.</span></p>
<p><span>Tek kişilik saç baraka içinde soğuk hava şartlarında hapis hayatı geçiren Yüzbaşı’yı karşılarına alırlar. Konuşturmak isterler. Yüzbaşı konuşmayınca da öldürmekle tehdit ederler. Yüzbaşı’nın cevabı basittir:</span></p>
<p><span>“Boşuna uğraşıyorsunuz. Aradığınız konuda, Türk askerinin tutumu benim kişiliğimle ilgili değildir. Benden sonraki kıdemli komutayı ele alır.Hiçbir şey değişmez. “</span></p>
<p><span>Sorgulamayı yapanların, “Onu da ölüme mahkûm ederiz” şeklindeki baskıları üzerine, Yüzbaşı konuşmasına devam eder:</span></p>
<p><span>“Olabilir. Bu size ait bir sorumluluktur. Ama o subaydan sonra en kıdemli bir Astsubay ise o komutandır. Onu da alırsanız sıra Çavuş’a gelir ve görürsünüz ki, askerlerimizin yaşam şekli hiç değişmeden devam eder. Siz öldürmeye devam edersiniz. Bizim disiplinimiz yine sürer. Sonunda iki Türk eri kalırsa, bunlardan birisi ya orduya giriş itibariyle kıdemlidir veya yaşça biri diğerinden birkaç gün büyüktür. Kıdem unsuru yine hüküm sürer, biri diğerinin emrini uygular. Bu davranışların kökü, Türk askerinin kışlada aldığı terbiyeden evvel, evinde aldığı geleneksel Türk aile terbiyesine dayanır. Askerlik hayatı ile sivil hayat arasında bütün ülkelerde büyük farklar vardır. Onlarda disiplin hayatı üniforma giydikten sonra başlar. Halbuki biz onu evvela anamızdan öğreniriz. Aile içinde uygularız. Köylerimizdeki kahvelerde, camilerimizde bile davranışlarımızın özel bir disiplini vardır. Hastalarımıza dağ başlarındaki köylerimizde doktor bulamayız, kendi imkânlarımızla biz bakarız. Eski köylerimizde gece gözükebilen tek ışık, hasta beklenen evlerimizdedir. Bizde en ümitsiz hasta bile kendi haline terk edilmez. Başkasının hakkını yemek, yanımızdaki aç iken sizin karnınızı doyurmanız dinsel ve millî ahlâkımıza uymaz.”</span></p>
<p><span>Bugün dünyamızda yaygın şekilde bilinen bir “Beyin Yıkama- Brain Wash” diye bilinen bir uygulama var. Buna “zorla inandırma” da deniyor.</span></p>
<p><span>Beyin yıkama tekniğinin de usülleri, birbiri arkasından uygulama safhaları vardır. Tekniğin ilk safhası, “Şahsi Dengeyi Bozma” dır. Ele alınan kişide bu denge öylesine bozulmalıdır ki, bir daha düzelme imkânı olmasın. Beyni yıkanacak kimsenin, üzerindeki etkileme süresini kısaltmak için, ilk yapılan işlem “onu liderden koparmak” dır.</span></p>
<p><span>Bununla birlikte “yaşam şartlarını değiştirme ve zorlaştırma” tertipleri de alınır.Böylece kişi, bizim konumuzda tutsak asker, dayanıksız, psikolojikman her türlü telkine müsait bir ortama getirilmiş olur. Bu operasyon, “aç bırakma, tedavi etmeme, soğukta bırakma” gibi çeşitli zorlamalarla sonuç alınıncaya kadar sürdürülür. İstenen şey “istek ve arzulara boyun eğdirme” dir.</span></p>
<p><span>Ama, tarihsel Çin usulü beyin yıkama, Türkler üzerinde başarılı olamamıştır. Hapsedilen kafilemizin kıdemlisi olan Yüzbaşı da arkadaşlarının arasına bırakılır.</span></p>
<p><span>Beyin yıkama tekniğinin bundan sonraki dönemi “İkram ve Tatlı Davranış” tır. Çinliler bu safhaya geçerler. Bu tür tatbikat, özellikle birinci safhada “Boyun Eğme” durumuna girenlerde daha fazla etkili olduğu bilinmektedir.Yemekler, beslenme artırılmıştır. Yönetici ve muhafız görevlilerinin davranışları değişmiştir. Sertliğin yerini tatlı muamele ve şefkat almıştır. Adeta eski sert ve kaba insanlar gitmiş yerlerine tam aksine koruyucu melekler gelmiştir.</span></p>
<p><span>Bu safhadaki tatbikatların amacı; dini, sosyal (her türlü manevî) inancın yıkılması ve esirde “Şaşkınlık ve Sorumsuzluk” yaratmaktır. Bu manevî yıkılış safhasında, yıkılan kişiden gerekiyorsa, ileride kendi ülkesine gidince baskı ve şantaj için kullanılmak üzere “Yazılı Belgeler” alınır.</span></p>
<p><span>Birleşmiş Milletler askerlerine yapılan bu uygulama da derhal bekleneni vermeye başlar. Yapılan ikram ve iyi muameleden herkes pek memnun ve mutludur. Bu neticeler görüldüğü oranda ikramlar artar. Yeni ve güzel programlar uygulanır. Temsiller, sinemalar, geziler, piknikler…Bu kez de her milletten askerde beklenen olumlu etkiler görülmeye başlar.Her gün yeni bir grup, şimdiye kadar yanlış tanıtılmış olan bu rejimi, yani komünizmi beğenirler, hatta hayran olurlar.</span></p>
<p><span>Bu tatlı tatbikatta da tavır değiştirmeyen bir asker grubu vardır: Yine Türkler…Bizimkilerin inanışlarında hiçbir değişme olmaz. Lidere ve birbirlerine daha da fazla sokulurlar.</span></p>
<p><span>Aylar, hatta yıllar geçmektedir. Artık beyin yıkama taktiğinin sonuncu aşamasının uygulamasına sıra gelmiştir: uyuşturucu iğnelerle insanların bilinçaltını etkilemek. Bu da çok eski bir Çin metodudur. Daha evvelki uygulamalarda mukavemet gösterebilenlerin hemen hepsinin dilleri çözülmüştür. Sır olarak neleri varsa bülbül gibi söylemektedirler. Psikologların deyimine göre bu gibi ilâç tatbikatındaki insanın bilinçaltındaki zayıf taraflarıyla, kuvvetli taraflarının iç mücadelesi başlar.Uyuşturucu maddeler, zayıf karakterleri çabuk çözer. Bir insanın doğduğu günden itibaren anasından algıladıklarıyla başlayarak okullarda ve meslekteki çevrede verilen ahlâk, davranış eğitimi, yani manevî değerlerimizdeki artış oranında elde edilmiş bir manevî gücümüz vardır. Buna uzmanları “Süper Ego” demektedir. Bunun kuvvetli oluşu nispetinde yapılan ilâçlara karşı da mukavemet artar.</span></p>
<p><span>Bu üçüncü operasyondan da, diğer milletler çok etkilendikleri halde bizimkilerin şuuraltından sert bir direniş gösterdiği görülür. Yine sır vermezler.</span></p>
<p><span>1953’te Kuzey- Güney Savaşı sona erer. Mütareke görüşmeleri başlar. Ama esirlerin iadesi işlemi kararı verilmez. Böylece esaret hayatı taraflarda 4-5 yıl sürer.</span></p>
<p><span>Çinliler, savaş tutsaklarını kendi rejimlerine kazanmak için gayretlerini inatla sürdürürler. Bunlar arasında, bütün tutsaklara “İnternasyonale” ve “Çin Gönüllüleri Yürüyüş Marşı” öğretilir. Bu marşları içten ve gür söyleyenlere ek yiyecekler verilir, tutsaklarla muhafızları arasında yakın ilişkiler kurulur. Türk tutsakları, bu uygulamadan da başarılı olarak fire vermeden çıkmayı başarır.</span></p>
<p><span>Türk esirleri, esir değişimi başlayınca, yeni ve diğerlerine benzemeyen bir tutum gösterir .</span></p>
<p><span>Türk esir grubu, kıdemli olan Yüzbaşılarının komutasında bir askeri birlik havasında Güney’e geçer ve birliklerine katılırlar.</span></p>
<p><span>Diğer ülkelerin esir düşen askerleri arasındaki maddi kayıplara ilâveten, manevî kayıplar da vardır. Oldukça büyük sayıda, bilhassa çoğunluğu Amerikalı olmak üzere anavatanlarına dönmeyi reddederler. Artık inandıkları yeni rejim içerisinde komünist insanlar olarak Kızıl Çin’de yaşamayı tercih ederler.</span></p>
<p><span>Amerikan “Mc Call” dergisi bu serüveni, kahramanlarının isimleriyle, tarihleriyle oldukça ayrıntılı olarak anlatır. Sonunda da, Amerikalı analara- babalara, pedagog ve psikologlara sorar:</span></p>
<p><span>“Anadolu bozkırının ortasında doğan, binbir mahrumiyet içerisinde yetişen Türk çocukları bizim her türlü imkânları, konforu vererek yetiştirdiğimiz çocuklarımızla aynı şartlar altında, aynı sınavı geçirdiler.Onlar muvaffak oldular.Tam gittiler, tam olarak geri dönmesini becerdiler. Bizimkiler birbirlerine ellerini uzatmadılar. Birbirlerini korumasını bilmediler. Yalnız kendileri için, bencillikle yaşamanın örneklerini verdiler. Bu yüzden maddi kayıplar verdiler. Kızıllardan daha sonraki dönemde de iyi muamele görünce gevşediler, çözüldüler. Onların rejimlerini beğendiler. Ailelerini, vatanlarını unutup, oralarda kaldılar. Nedir bu Türk’ün çözülemeyen kuvveti, gücünün sebebi? Nedir bu bizim cemiyetimizin zayıflığının, çürüklüğünün sebebi?”</span></p>
<p><span><strong>Alıntı Kaynağı:</strong> Facebook</span></p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Balkan Savaşlarının 100. Yılında Bolayır Muharebesi Ve Şarköy Çıkarması Yenilgisi Ve Yapılan Tartışmalar</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/balkan-savaslarinin-100-yilinda-bolayir-muharebesi-ve-sarkoey-cikarmasi-yenilgisi-ve-yapilan-tartismalar</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/balkan-savaslarinin-100-yilinda-bolayir-muharebesi-ve-sarkoey-cikarmasi-yenilgisi-ve-yapilan-tartismalar</guid>
<description><![CDATA[ Balkan Savaşlarının 100. Yılında Bolayır Muharebesi Ve Şarköy Çıkarması Yenilgisi Ve Yapılan Tartışmalar
Osmanlı Devleti 1912-1913 Balkan Harbi’nde kendinden koparılan topraklar üzerinde kurulmuş Yunanistan, Bulgaristan, Sırbistan ve Karadağ’a karşı dört cephede savaşmıştır. Trakya’da Bulgarlara karşı, Makedonya’da Bulgar, Yunan ve Sırplara karşı, Kosova ve Kuzey Arnavutluk’ta Sırp ve Karadağlılara karşı, Güney Arnavutluk’ta Yunanlılara karşı yapılan savaşlarda; Trakya, Batı Rumeli’de ise Manastır, Selanik, İşkodra, Yanya, Kosova, Priştine, Kavala, Vardar Ovası […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c491d9ddcf.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:44 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Balkan, Savaşlarının, 100., Yılında, Bolayır, Muharebesi, Şarköy, Çıkarması, Yenilgisi, Yapılan, Tartışmalar</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/06/Bolayir-Sarkoy.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/balkan-savaslarinin-100-yilinda-bolayir-muharebesi-ve-sarkoy-cikarmasi-yenilgisi-ve-yapilan-tartismalar.html">Balkan Savaşlarının 100. Yılında Bolayır Muharebesi Ve Şarköy Çıkarması Yenilgisi Ve Yapılan Tartışmalar</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Doç. Dr. İhsan Sabri BALKAYA</strong></span></a>
</p><p><span>Osmanlı Devleti 1912-1913 Balkan Harbi’nde kendinden koparılan topraklar üzerinde kurulmuş Yunanistan, Bulgaristan, Sırbistan ve Karadağ’a karşı dört cephede savaşmıştır. Trakya’da Bulgarlara karşı, Makedonya’da Bulgar, Yunan ve Sırplara karşı, Kosova ve Kuzey Arnavutluk’ta Sırp ve Karadağlılara karşı, Güney Arnavutluk’ta Yunanlılara karşı yapılan savaşlarda; Trakya, Batı Rumeli’de ise Manastır, Selanik, İşkodra, Yanya, Kosova, Priştine, Kavala, Vardar Ovası savunulmuştur.<a href="https://www.altayli.net/balkan-savaslarinin-100-yilinda-bolayir-muharebesi-ve-sarkoy-cikarmasi-yenilgisi-ve-yapilan-tartismalar.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a></span></p>
<p><span>Bütün cephelerde ağır yenilgiye uğrayan Osmanlı Orduları Çatalca’ya kadar geri çekilmek zorunda kalmıştır. Trakya ve bütün Makedonya kaybedilmiştir. Ordumuzun bu kötü durumu Kamil Paşa Hükümetini harekete geçirmiş ve 3 Aralık 1912’de Çatalca’da imzalanan mütareke gereğince ateşkes sağlanmıştır. Buna göre 10 gün sonra Londra’da başlayan barış görüşmelerinden de bir sonuç alınmadan 29 Ocak 1913’de konferans dağılmıştır. Bulgar ordusu 4 Şubat 1913 günü itibariyle Çatalca hattı boyunca büyük bir taarruz başlatmıştır. Boğazın dar kısmına sıkışmış olan Osmanlı ordusu 13 gün sürecek olan bu savaşta Bulgar ordusuna çok ağır zayiat verdirmiş ve Çatalca hattını aştırmamıştı.<a href="https://www.altayli.net/balkan-savaslarinin-100-yilinda-bolayir-muharebesi-ve-sarkoy-cikarmasi-yenilgisi-ve-yapilan-tartismalar.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a> Ancak Osmanlı ordusu da Çatalca hattından bir adım öteye hareket edemiyordu. Çatalca hattını aşamayan Bulgar ordusunun bir taraftan da Gelibolu Yarımadasına doğru harekete geçmesi üzerinedir ki İşte bu noktada, Bolayır Muharebesi ve Şarköy çıkarması planlanmıştır.</span></p>
<p><span><strong>1. Bolayır Muharebesi ve Şarköy Çıkarması</strong></span></p>
<p><span>Mustafa Kemal, Enver ve Ali Fethi’nin de içinde bulunduğu bir grup genç subay Balkan Savaşı başladığında, Trablusgarp’ta İtalyanlara karşı savaşıyorlardı. Bu vatansever subayların çok zor şartlarda göstermiş oldukları kahramanlıkları karşısında sadece İtalyanlar değil bütün Avrupa devletleri şaşkına dönmüştü.</span></p>
<p><span>Hatta Balkan Savaşı’nın planlanandan daha önce başlatılmış olmasında Trablusgarp’taki beklenmedik direnişin olduğunu söyleme cesaretini gösteren yabancılarda vardır.<a href="https://www.altayli.net/balkan-savaslarinin-100-yilinda-bolayir-muharebesi-ve-sarkoy-cikarmasi-yenilgisi-ve-yapilan-tartismalar.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a></span></p>
<p><span>Karadağ’ın 8 Ekim 1912’de Osmanlı Devletine ilan etmesiyle başlatılan Balkan Savaşı’nda sırasıyla Bulgaristan, Sırbistan ve Yunanistan da yerlerini almışlardır. Dört devlete karşı Osmanlı orduları savaşmak durumunda kalmıştır.</span></p>
<p><span>Savaş Batı ve Doğu Rumeli’nin bütün şehir, kasaba ve köylerinde, dağlarında ve ovalarında acımasız bir şekilde Osmanlı’nın aleyhinde gelişiyordu. Bütün cephelerde tarifsiz bir yenilgi alan ordu birlikleri geri çekiliyor, kaçıyor darmadağın oluyordu.</span></p>
<p><span>Bulgarlar karşısındaki Doğu Ordusu bütün Trakya’yı terk ederek Çatalca’ya kadar çekilmişti.<a href="https://www.altayli.net/balkan-savaslarinin-100-yilinda-bolayir-muharebesi-ve-sarkoy-cikarmasi-yenilgisi-ve-yapilan-tartismalar.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a> Ordumuz Sırbistan’a Kumova’da yenilmiş, Yunanlılar Selaniği ele geçirerek, Ege adalarından Bozcaada, Limni, Samotraki ve Taşoz’u işgal etmişlerdi.<a href="https://www.altayli.net/balkan-savaslarinin-100-yilinda-bolayir-muharebesi-ve-sarkoy-cikarmasi-yenilgisi-ve-yapilan-tartismalar.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a></span></p>
<p><span>Trablusgarp’tan dönen Ali Fethi İstanbul’da Erkân-ı Harbiye-i Umumiye (Genelkurmay Başkanlığı)’de görevlendirilmişti.<a href="https://www.altayli.net/balkan-savaslarinin-100-yilinda-bolayir-muharebesi-ve-sarkoy-cikarmasi-yenilgisi-ve-yapilan-tartismalar.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a> Harbiye Nazırı (Milli Savunma Bakanı)’na çıkarak cephede görev istemişti. Harbiye Nazırı Nazım Paşa bunu içtenlikle kabul etmiş ve Ali Fethi 25 Kasım 1912 tarihli emirle Bahr-i Sefid Boğazı (Çanakkale Boğazı) Kuvây-ı Mürettebe Erkân-ı Harbiye Riyaseti’ne (Komutanlığı’na) tayin edilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/balkan-savaslarinin-100-yilinda-bolayir-muharebesi-ve-sarkoy-cikarmasi-yenilgisi-ve-yapilan-tartismalar.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a></span></p>
<p><span>Ali Fethi’nin kurmay başkanı olarak tayin edildiği bu kolordunun görevi; denizden ve karadan Bolayır üzerinden yapılacak olan düşman saldırılarına karşı Çanakkale’yi ve Gelibolu yarımadasını savunmaktı.</span></p>
<p><span>Çatalca’ya kadar ilerlemiş Bulgar ordusunun karşısında konuşlanan kolordunun komutanı Tuğ.Gen. Hurşit Paşa, Kurmay Başkanı Binbaşı Ali Fethi, Hareket Şube Müdürü Binbaşı Mustafa Kemal idi.<a href="https://www.altayli.net/balkan-savaslarinin-100-yilinda-bolayir-muharebesi-ve-sarkoy-cikarmasi-yenilgisi-ve-yapilan-tartismalar.html#_edn8" name="_ednref8">[8]</a></span></p>
<p><span>Çanakkale Boğazını korumakla görevli bu kolordunun karşısında Çatalca’ya kadar ilerlemiş olan Bulgar ordusunun birlikleri Bolayır’a doğru yavaş yavaş ilerlemeye başlamıştı. Her an Gelibolu ve Çanakkale bir saldırıya uğrayabilirdi. Ayrıca Edirne’de Bulgar ordusu tarafından kuşatma altına alınmış olduğundan her an işgale uğrama tehlikesi içerisindeydi.</span></p>
<p><span>Ali Fethi, Bulgar ordusunun Kavak suyunu zayıf kuvvetlerle geçerek ilerlediğini görmesi ve büyük kuvvetlerinin kavak suyunun kuzeyinde olduğunu tahmin etmesi üzerine hem düşmanın bu zayıf durumundan hem de Kavak suyunun geriye çekilmeye pek müsait olmamasından istifade ederek henüz mevzilerine yerleşmemiş Bulgar ordusuna karşı bir taarruzu uygun görmüştür. Bu durumu Kolordu komutanı Fahri paşaya 5/6 Şubat 1913’te bildirmiş ve emrindeki 27. Tümene de harekete hazır olma emrini vermiştir.</span></p>
<p><span>Müretteb kolordu komutanı Fahri paşa da aldığı telgraftaki bilgiler ışığında taarruzun uygun olacağına karar vermiştir. Ancak yanlış bir iş yapmamak için Karârgâh-ı Umûmî’ye durumu bildirmeyi uygun görmüş ve 5/6 Şubat 1913’te Ali Fethi’den aldığı bilgileri ileterek, durumu da bizzat yerinde gördükten sonra taarruz hareketini icra edeceğini, donanmanın da kendinin vereceği tebligat doğrultusunda hareket etmesini ve kendilerinden sabah 7’ye kadar emirlerini beklediğini yazmıştır.<a href="https://www.altayli.net/balkan-savaslarinin-100-yilinda-bolayir-muharebesi-ve-sarkoy-cikarmasi-yenilgisi-ve-yapilan-tartismalar.html#_edn9" name="_ednref9">[9]</a> İşte bu tarih ve saat itibariyle Bolayır Muharebesi ve Şarköy çıkarması planının ve uygulanmasının süreci başlamıştır.</span></p>
<p><span>Karârgâh da denizden bir çıkarma düşündüğünden bu kara hareketini uygun bulmuş ancak birlikte bir taarruzun olacağını ve gerekli istihbarat çalışmalarının yapılmasını, denizden çıkarma için uygun yerin belirlenmesini istemiştir. Ali Fethi’nin verdiği bilgiler ışığında Şarköy’den yapılacak çıkarmanın uygun olacağı planlanmıştır. Şarköy’den yapılacak çıkarma için kurulan 10. Kolordu’nun komutanı Hurşit Paşa ve Erkân-ı Harbiye Reisi ise Enver Paşa idi.<a href="https://www.altayli.net/balkan-savaslarinin-100-yilinda-bolayir-muharebesi-ve-sarkoy-cikarmasi-yenilgisi-ve-yapilan-tartismalar.html#_edn10" name="_ednref10">[10]</a> Bolayır Muharebesi ve Şarköy Çıkarması’ndaki gaye; Bulgar kuvvetlerinin geriye çekiliş hattını keserek iki ateş arasında bırakıp yenilgiye uğratarak Çanakkale Boğazını, Gelibolu Yarımadasını ve kuşatma altındaki Edirne’yi kurtarmaktı.<a href="https://www.altayli.net/balkan-savaslarinin-100-yilinda-bolayir-muharebesi-ve-sarkoy-cikarmasi-yenilgisi-ve-yapilan-tartismalar.html#_edn11" name="_ednref11">[11]</a></span></p>
<p><span>Başkomutanlık, Bolayır’da yapılacak taarruz ve Şarköy’den yapılacak çıkarma için müretteb komutanlığından ve onun kurmay başkanı Ali Fethi’den geniş bir şekilde kendi durumları ve karşıdaki düşman hakkında bilgi istemişti.</span></p>
<p><span>Zaten bu sırada karşıdaki düşman hakkında keşif yaptırmış olan Ali Fethi, tekrar bir keşif yaparak başkomutanlığa 5/6 Şubat 1913’de durumu bir raporla bildirmiştir. Raporda; düşmanın Kavaksuyu’nun güneyinde zayıf kuvvetlerle geçtiğini, diğer büyük kuvvetlerin kuzeyde bulunduğunu, düşmanın büyük kuvvetlerinin (Keşan-Malkara)’da bulunması ve Kavaksuyu’nun geriye çekilişe pek müsait olmadığı iletilerek, Mürettep Kuvvetlerin zaman kaybetmeden taarruza geçeceğini ve kendilerinden cevap beklendiği yazılmıştır.<a href="https://www.altayli.net/balkan-savaslarinin-100-yilinda-bolayir-muharebesi-ve-sarkoy-cikarmasi-yenilgisi-ve-yapilan-tartismalar.html#_edn12" name="_ednref12">[12]</a></span></p>
<p><span>Fahri Paşa, Ali Fethi ve Mustafa Kemal’in önceden düşündüğü taarruzu Başkomutanlıkta düşünmüş olmalı ki bilgi isteniyordu. Fakat Başkomutanlık gelen bilgiler ve keşifler ışığında Bolayır Kolordusuna tek başına taarruz etmesinin sakıncalı olacağını, İstanbul’dan gönderilecek 10.Kolordu ile koordineli olarak 8 Şubat 1913 tarihinde yapılacağı şeklinde planlandığını müretteb kolorduya bildirmişti.<a href="https://www.altayli.net/balkan-savaslarinin-100-yilinda-bolayir-muharebesi-ve-sarkoy-cikarmasi-yenilgisi-ve-yapilan-tartismalar.html#_edn13" name="_ednref13">[13]</a></span></p>
<p><span>Ali Fethi, Bolayır Muharebesi ile ilgili yazdığı küçük kitapçığın 8. sahifesinde düşmanın bu zayıf durumunun böyle devam edemeyeceğini 8 Şubat 1913’de durumun farklı olacağını yazıyor. Gerçekten de 5/6 Şubat’taki durum değişmiş ilk keşiflerin haricinde düşmanın 1 piyade alayı ve 14 bataryalık topçu kuvveti Sarazköy ile Sivritepe (hariç) arasındaki bölgeyi, 6 batarya ile takviyeli diğer piyade alayı da Sivritepe (dahil) Marmara’ya kadar olan sırtları işgal etmiş durumdaydı.<a href="https://www.altayli.net/balkan-savaslarinin-100-yilinda-bolayir-muharebesi-ve-sarkoy-cikarmasi-yenilgisi-ve-yapilan-tartismalar.html#_edn14" name="_ednref14">[14]</a></span></p>
<p><span>Bolayır Kolordusu ile Karârgâh-ı Umûmî arasındaki yazışmalar tamamlanmış ve 8 Şubat 1913 sabahı başlayacak taarruz için birlikler hazır duruma getirilmiştir. 7 Şubat 1913 günü akşamı gelen emir üzerine Kuvâ-yı Mürettebe komutanlık karârgâhında komutan Fahri Paşa, Kurmay Binbaşı Erkân-ı Harbiye Reisi Ali Fethi, hareket şube müdürü Kurmay Binbaşı Mustafa Kemal ve 10. Kolordu’nun irtibat subayı Binbaşı Tevfik ve diğer karârgâh subayları toplanıp durum değerlendirmesi yapmıştır. Binbaşı Tevfik 10. Kolordu’nun bütün hazırlıklarını tamamlayarak yarın sabah şafakta Şarköy bölgesinde olacağını ve birlikte yapılacak taarruz için kararlı olduğunu söylemiştir.<a href="https://www.altayli.net/balkan-savaslarinin-100-yilinda-bolayir-muharebesi-ve-sarkoy-cikarmasi-yenilgisi-ve-yapilan-tartismalar.html#_edn15" name="_ednref15">[15]</a> Yapılan bu toplantıda fikirler ortaya atılıp tartışıldıktan sonra herkes dağılıp tümeninin başına gitmiştir.</span></p>
<p><span>Ali Fethi, 10. Kolordu’nun hazırlığına rağmen çıkarmanın hayli zaman alacağını irtibat subayına söyleyerek, bir gecikme ihtimaline karşı irtibat subayının kati ve kesin konuştuğunu, bunun üzerine müretteb kolorduya taarruz emri verildiğini belirtmektedir.<a href="https://www.altayli.net/balkan-savaslarinin-100-yilinda-bolayir-muharebesi-ve-sarkoy-cikarmasi-yenilgisi-ve-yapilan-tartismalar.html#_edn16" name="_ednref16">[16]</a></span></p>
<p><span>Müretteb Kolordu taarruza hazırken 10. Kolordu’da durum şu merkezde idi; 10.Kolordunun 1.kademesi vapurlara bindirilip harekete hazır hale getirilmişti. Saat 18:00’de hareket edilecekti. Fakat Güzel Girit Vapuru ortalarda yoktu. Arandı bulunamadı. Saat 19:00’da hareket eden Kolordu Komutanı Hurşit Paşa ve Erkân-ı Harbiye Reisi Enver (Yarbay)’in bulunduğu vapur (Nilüfer) Haydarpaşa açıklarına geldiğinde 31. Tümenden bir telgraf aldılar. Telgrafta 61. ve 62. şirket vapurlarının Şarköy’e asker götürmeyecekleri bildiriliyordu. Enver Bey Haydar Paşa telgrafhanesinden cevabî telle gerekirse zor kullanılmasını ve Güzel Girit Vapurunun aranmasını eğer hareket etmişse Şarköy’e doğru gelmesini emretmişti.<a href="https://www.altayli.net/balkan-savaslarinin-100-yilinda-bolayir-muharebesi-ve-sarkoy-cikarmasi-yenilgisi-ve-yapilan-tartismalar.html#_edn17" name="_ednref17">[17]</a></span></p>
<p><span>İki üç saatlik gecikmeyle 31. Tümen de hareket etmişti. Sabah olduğunda (8 Şubat 1913) Saat 8’de Enver ve Hurşit Paşa’nın vapuru İnceburuna gelmişti. 31. Tümeni taşıyan vapurla, havanın da rüzgarlı ve denizin dalgalı olması nedeniyle ancak 1,5-2 saat sonra buluşmuşlardı. Diğer vapurlardan haber yoktu.<a href="https://www.altayli.net/balkan-savaslarinin-100-yilinda-bolayir-muharebesi-ve-sarkoy-cikarmasi-yenilgisi-ve-yapilan-tartismalar.html#_edn18" name="_ednref18">[18]</a></span></p>
<p><span>Tabii bütün bu olumsuzluklardan haberi olmayan Fahri Paşa ile Ali Fethi, Müretteb Kolordu’ya sabah erkenden taarruz emri vermiştir. Yoğun bir çarpışma ve top ateşi içerisinde taarruza devam ederken bir taraftan da Şarköy’de yapılacak çıkarma heyecanla bekleniyordu. Ama ne yazık ki saatler geçmesine rağmen bir haber gelmemiş ve Şarköy’den tam tersine Bulgar kuvvetleri saldırıya geçmiş, ordumuz perişan olmuş ve çok kayıp vermiştir.<a href="https://www.altayli.net/balkan-savaslarinin-100-yilinda-bolayir-muharebesi-ve-sarkoy-cikarmasi-yenilgisi-ve-yapilan-tartismalar.html#_edn19" name="_ednref19">[19]</a></span></p>
<p><span>Bu arada İnceburun’daki 10. Kolordu’nun vapurlardaki askeri bekliyordu. Enver Paşa Nilüfer vapurundan Bolayır’a bir mesaj hazırlamış tam göndereceği an Binbaşı Tevfik gelmiştir. Enver Paşa, vapurların tam zamanında gelmediğinden dolayı taarruzun ertesi güne (9 Şubat 1913) ertelenmesi istediğini bildirmekten son anda vazgeçmiştir.<a href="https://www.altayli.net/balkan-savaslarinin-100-yilinda-bolayir-muharebesi-ve-sarkoy-cikarmasi-yenilgisi-ve-yapilan-tartismalar.html#_edn20" name="_ednref20">[20]</a></span></p>
<p><span>10. Kolordu’nun irtibat subayı Binbaşı Tevfik, hiç değilse eldeki mevcut kuvvetlerin çıkarılmasını söyledi. Bu teklif kabul edilip Bolayır’a saat 10’da çıkarma yapılacağı bildirildi.<a href="https://www.altayli.net/balkan-savaslarinin-100-yilinda-bolayir-muharebesi-ve-sarkoy-cikarmasi-yenilgisi-ve-yapilan-tartismalar.html#_edn21" name="_ednref21">[21]</a></span></p>
<p><span>Fakat çıkarma bir türlü gerçekleştirilemiyordu. Hava muhalefeti dolayısıyla çıkarma 1,5 saat geç yapılabildi. Bu durumda iş işten geçmiş ve Bolayır Kolordusu ağır yenilgiye uğramış çokça kayıp vermişti.<a href="https://www.altayli.net/balkan-savaslarinin-100-yilinda-bolayir-muharebesi-ve-sarkoy-cikarmasi-yenilgisi-ve-yapilan-tartismalar.html#_edn22" name="_ednref22">[22]</a> İstanbul’dan yardım talep edilerek hiç değilse, Gelibolu’dan kuvvet takviyesi yapılarak buranın Bulgarların eline geçmesinin önlenmesi istenmiş ve aynı zamanda 10. Kolordunun arzusuna rağmen bu vakitten sonra beraberce bir taarruz yapacak durumlarının olmadığı da başkomutanlığa bildirilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/balkan-savaslarinin-100-yilinda-bolayir-muharebesi-ve-sarkoy-cikarmasi-yenilgisi-ve-yapilan-tartismalar.html#_edn23" name="_ednref23">[23]</a></span></p>
<p><span>Şarköy’e çıkan Enver Bey illa da bir taarruz yapmak için ısrar etmişti. Durumu yerinde görmek isteyen Enver Bey Bolayır karargahına gitmiş, durumun o kadar da fena olmadığı kanaatini oradakilere söylemiştir.<a href="https://www.altayli.net/balkan-savaslarinin-100-yilinda-bolayir-muharebesi-ve-sarkoy-cikarmasi-yenilgisi-ve-yapilan-tartismalar.html#_edn24" name="_ednref24">[24]</a> Enver Beyin yeni bir taarruz fikrine Fahri Paşa, Ali Fethi ve Mustafa Kemal karşı çıktığı gibi, başkomutanlık da razı olmamıştır.</span></p>
<p><span>Böylece kısa sürede planlanan bir taarruz olumsuz sonuçlanmış, Balkan Savaşları’nda Bolayır Muharebesi ve Şarköy Çıkarması yenilgisi olarak kayda geçmiştir. Ancak yenilginin sorumluları kimdir tartışması komutanlar arasında o gün yapıldığı gibi bu günde araştırmacılar arasında tartışılan bir konu olmaya devam etmektedir.</span></p>
<p><span><strong>2. Tartışmaların Günümüze Yansımaları</strong></span></p>
<p><span>Günümüzde yakın tarih üzerine, tarihçilik sıfatından çok araştırmacı sıfatlarıyla çalışmalar yapanlar hayli çoğalmış bulunmaktadır. Özellikle son yıllarda Mustafa Kemal ve yaptığı devrimler üzerine oldukça eleştirel, hatta küçültücü bazen hakarete varan kitaplar, güncel gazete sayfalarında makaleler görmek gün geçtikçe artmaktadır.</span></p>
<p><span>Bu çalışmalardan Bolayır Muharebesi ve Şarköy Çıkarması da nasibini almış bulunmaktadır. Hem de çok yakın bir tarihte gündeme taşınmıştır. 7 Ekim 2012 tarihli Zaman gazetesinde Mustafa Armağan “Mustafa Kemal’in Hayatında Yazılmayan Bir Sayfa” başlığı ile konuyu ele almıştır.</span></p>
<p><span>Armağan bu yazısında, Bolayır Muharebesi ve Şarköy Çıkarmasının yenilgiyle sonuçlanmasının resmi tarih kitaplarında ve inkılâp tarihi ders kitaplarında, Atatürk’ü savunanların yazmış oldukları eserlerde olayın geçiştirildiği, atlandığı, Balkan Savaşı yenilgimizin suçlularının hep başkaları gösterildiği şeklinde bir yorum yapmıştır. Kendince gerçek tarihi ortaya koyan bir edayla “sıkı durun şimdi gerçeği öğreneceksiniz” heyecanıyla mesele ele alınmıştır.</span></p>
<p><span>Armağan’a göre Bolayır muharebesinin yenilgiyle sonuçlanmasının da, Edirne’nin kaybedilişinin müsebbibi de Mustafa Kemaldir. Hatta Mustafa Kemal’in taarruz tarihini beklemeden bir gün önce harekete geçmesinin bu yenilginin alınmasının temel sebebi olarak göstermiştir. Yukarıda Bolayır Muharebesi ve Şarköy Çıkarmasının nasıl planlandığı ve tarihinin nasıl belirlendiği anlatımı dikkate alındığında, Armağan’ın nasıl vahim hatalarla gerçeği saptırdığı görülür.</span></p>
<p><span>Oysa biraz araştırmacılığın vicdani ve ahlaki sorumluluğu ile hareket edilmiş olsaydı, tarihi bir gerçeğin bütün belgeleriyle ortada olduğu görülmüş olurdu.</span></p>
<p><span>Mustafa Kemal Trablusgarp harbinden döndüğünde Balkan Savaşı bütün cephelerde kaybedilmiş, Bulgar orduları Çatalca hattına ulaşmışlardı. Mustafa Kemal 25 Kasım 1912’de Müretteb Kolorduya hareket şube müdürü olarak atanmış ve 2 Aralık 1912’de görevine başlamıştır.</span></p>
<p><span>Armağan’ın yazısında Mustafa Kemal’i aynı anda hem müretteb kolordunun kurmay başkanı hem de 10. Kolordu’nun kurmay başkanı ilan ediliyor. Ciddi tarihi hatalar yapılıyor, bu hatalara Fahrettin Altay, Lord Kinross, Altan Deliorman, Andrev Mango şahit tutularak ve onlardaki bilgiler tarihe yalan söyletme amacı için kullanıyor.</span></p>
<p><span>Yukarıda teferruatıyla açıklanan Bolayır Muharebesi ve Şarköy çıkarması 8 Şubat 1912’de gerçekleşiyor. Kara taarruzunu yapan Mürettep Kolordu, bu ordunun komutanı Tuğ. Gen. Fahri Paşa, Kurmay Başkanı Binbaşı Ali fethi, Hareket Şube Müdürü is Mustafa Kemal’dir.</span></p>
<p><span>Denizden çıkarma yapması gereken ama zamanında yapmayan 10.Kolordu’nun Komutanı Tüm. Gen. Hurşit Paşa, Kurmay Başkanı Yarbay Enver Bey ve hareket şube müdürü Binbaşı Ali İhsan’dır.<a href="https://www.altayli.net/balkan-savaslarinin-100-yilinda-bolayir-muharebesi-ve-sarkoy-cikarmasi-yenilgisi-ve-yapilan-tartismalar.html#_edn25" name="_ednref25">[25]</a></span></p>
<p><span>Bu taarruzun yenilgiyle sonuçlanmasından sonra komutanlar arasındaki çatışmayı, çekişmeyi, görevlerinden istifayı önleme girişimlerinden sonra yeni bir düzenleme yapılmıştır.</span></p>
<p><span>Mürettep kolordu Bolayır Kolordusuna dönüştürülmüş (17 Şubat 1913), Fahri Paşa kolordu komutanı ve kurmay başkanı da Mustafa Kemal’dir. 10. Kolordu Komutanı Hurşit Paşa, kurmay başkanı Enver Beydir.<a href="https://www.altayli.net/balkan-savaslarinin-100-yilinda-bolayir-muharebesi-ve-sarkoy-cikarmasi-yenilgisi-ve-yapilan-tartismalar.html#_edn26" name="_ednref26">[26]</a> Bu yeni düzenlemeden sonra işgal altındaki Edirne’yi kurtarmak için bu ordu ve bağlı birlikler harekete geçerek 21 Temmuz 1913’de Edirne’yi Balkan Devletlerinin kendi aralarındaki savaşı fırsat bilerek geri almıştır. Kısa ve öz şekliyle olaylar bu şekliyle gerçekleşmiştir. Arşiv kayıtları ve resmi yazışmalar ve komutan atama görevlendirmeleri açık seçik bir şekilde ortadadır.</span></p>
<p><span>İlgili gazetenin yazarının yazdıklarının tarihi gerçeklerle bir alakası olmadığı gün gibi ortadadır. Mustafa Kemal’e bir suç, bir başarısızlık yetersizlik atfetme amacıyla tarihi gerçekleri kendi siyasi emelleri için nasıl çarptırdığı, yanlış bilgilere amacına hizmet edeceği için sıkı sıkıya sarıldığı açıkça görülmektedir.</span></p>
<p><span>Bolayır Muharebesi ve Şarköy Çıkarmasının geçekleştiği tarihte İttihatçı subayların arasında yaşanan siyasi çekişmelerin, bugün aynı olayın Mustafa Kemal için siyasi hesaplaşma argümanı olarak kullanılması, değişmeyen hakikatin acı bir gerçeğe dönüştüğünü göstermesi bakımından önemlidir.</span></p>
<p><span><strong>SONUÇ</strong></span></p>
<p><span>Günlerce büyük ümitlerle hazırlanan Bolayır ve Şarköy çıkarması, neticede ordumuzun yenilip moralinin çökmesine sebep olduğu gibi, Ali Fethi ve Mustafa Kemal ile Enver Paşa ve diğer ittihatçıların ileri gelenleri arasındaki anlaşmazlığın da tamamen su yüzüne çıkmasına sebep olmuştur. Söz konusu komutanlar bu yenilginin suçunu birbirlerine atmaya uğraşmışlardır.<a href="https://www.altayli.net/balkan-savaslarinin-100-yilinda-bolayir-muharebesi-ve-sarkoy-cikarmasi-yenilgisi-ve-yapilan-tartismalar.html#_edn27" name="_ednref27">[27]</a></span></p>
<p><span>Hatta 1913 yılında yazarı belli olmayan “Askeri Mağlubiyetlerimizin Esbabı” adlı bir eser kaleme alınmış ve bu eserin 82. sahifesinde Şarköy ve Bolayır muharebesi yenilgisinin sebebi, “Tabya Hatası” ve “Bolayır’daki Kolordu’nun yalnız başına muzaffer olma hevesinden kaynaklandığı” ifade edilmiştir. Bunu okuyan Ali Fethi çok üzülmüş ve cevap olarak 26 sahifelik bir kitapçık hazırlamıştır. Bu küçük kitapçıkta hadiseyi olduğu gibi anlatan Ali Fethi, bu yenilginin sebebinin 10. Kolordunun zamanında çıkarma yapmamasından kaynaklandığını ifade etmiştir ki, bunun da hadisenin gelişimi incelendiğinde doğru olduğu ortaya çıkmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/balkan-savaslarinin-100-yilinda-bolayir-muharebesi-ve-sarkoy-cikarmasi-yenilgisi-ve-yapilan-tartismalar.html#_edn28" name="_ednref28">[28]</a></span></p>
<p><span>Orduda komuta düzeyindeki karşılıklı bu suçlama ve tartışma o kadar ileri bir safhaya ulaşmıştır ki görevden hatta meslekten istifalar gündeme oturmuştur. X. Kolordu Kumandanı Hurşit Paşa 14 Şubat 1913 tarihli Genel Kurmaya yazdığı yazıda; güvenini kaybettiğinden kurmay başkanı Enver Beyin istifa ettiğini bildirmiştir.<a href="https://www.altayli.net/balkan-savaslarinin-100-yilinda-bolayir-muharebesi-ve-sarkoy-cikarmasi-yenilgisi-ve-yapilan-tartismalar.html#_edn29" name="_ednref29">[29]</a></span></p>
<p><span>Benzer bir bilgi de Bolayır Kolordu Komutanı Fahri Paşa tarafından, Ali Fethi ve Mustafa Kemal’in istifa edecekleri şeklinde Genel Kurmay Başkanlığı’na iletilmiştir. Genel Kurmay da durumu Sadrazam Mahmut Şevket Paşa’ya iletmiştir.</span></p>
<p><span>Bu gelişmeler komutanlar arasındaki tartışmanın süratle büyüdüğünü gösteriyordu. Ordu komutasındaki fikir ve siyasi ayrılıkların devletin zirvesinde soğuk rüzgarlar estiriyordu.</span></p>
<p><span>Artık devletin en üst yetkilileri bu durumun bir an önce çözülmesi için harekete geçmeleri gerekiyordu.</span></p>
<p><span>Sadrazam Mahmut Şevket Paşa hemen harekete geçmiş, Enver ve Hurşit Paşaları alarak Bolayır’a gitmiştir. Her iki tarafı bir araya getirerek barıştırmaya uğraşmıştır. Sadrazamın huzurunda Fahri ve Hurşit paşaların şiddetli tartışmaları olmuştur.<a href="https://www.altayli.net/balkan-savaslarinin-100-yilinda-bolayir-muharebesi-ve-sarkoy-cikarmasi-yenilgisi-ve-yapilan-tartismalar.html#_edn30" name="_ednref30">[30]</a> Devletin en üst makamını cepheye kadar götüren bu gerginlik Balkan savaşının hangi şartlarda yapıldığını göstermesi bakımından önemlidir.</span></p>
<p><span>İstifalar önlenmiş mevcut komutanların görevleri ve görev yerleri değiştirilerek huzur sağlanmaya çalışılmıştır. Fakat bu kırgınlık ve kırılganlık bir türlü düzelmemiştir. Bu kavga bize Ali fethi ile Mustafa Kemal’in İttihat ve Terakki içerisinde ki Enver, Talat ve Cemal Paşalar karşısında muhalif olmalarının cepheye yansımasını göstermesi bakımından da önemlidir. Hatta ilerleyen zaman içerisinde bu kavganın yansımaları Ali Fethi’nin Sofya elçiliğine, Mustafa Kemal’in Sofya’ya ateşemiliter olarak tayin edilerek İstanbul’dan uzaklaştırmaları şeklinde görülmektedir.</span></p>
<p><span>Bolayır Muharebesi ve Şarköy Çıkarması üzerine tartışmalar sadece bürokratik düzeyde kalmamış, yayın yoluyla da kamuoyuna yansıtılmıştır. Bu anlamda ilk eser yazarının ismini açıkça yazmadığı 1329(1913) tarihli “Askeri Mağlubiyetlerimizin Esbabı” adlı eserdir. Bu kitapta yazar; Balkan Harbindeki yenilgilerimizin sebeplerini ele almış ve oldukça teferruatlı açıklamalar yapmıştır. Bolayır ve Şarköy çıkarması ile ilgili değerlendirmesinde de; Fahri Paşa, Ali Fethi ve Mustafa Kemal’i isim zikretmeden, bizzat kendilerinin tek başına zafer kazanma hevesine düştükleri şeklinde yorumlamıştır. Bu kitabın yayınlanması üzerine Ali Fethi’de adı geçen muharebenin nasıl planlandığı ve hangi şartlarda gerçekleştirildiğini belgeleriyle ele alan “Bolayır Muharebesinde Adem-i Muvaffakiyyetin Esbabı” adlı kitabını 1330(1914) tarihinde yayınlamıştır. Tartışmalar bu şekliyle günümüze kadar uzanmıştır.</span></p>
<p><span>Ali Fethi Bolayır yenilgisinin sebeplerini yazdığı kitapçığın 24. sahifesinde “Balkan Harbi’nde mağlubiyetlerin esbabını (sebeplerini) araştırmak gülistan vatanın güzel bir çiçeği olan Rumeli’nin kaybedilmesinden ders ve ibret almak hepimiz için bir borçtur” der.<a href="https://www.altayli.net/balkan-savaslarinin-100-yilinda-bolayir-muharebesi-ve-sarkoy-cikarmasi-yenilgisi-ve-yapilan-tartismalar.html#_edn31" name="_ednref31">[31]</a></span></p>
<p><span>İşte bu duygularla dolu olan Ali Fethi savaştan sonra İstanbul’a döner ve 14 Eylül 1913 tarihinde askerlikten istifa eder.<a href="https://www.altayli.net/balkan-savaslarinin-100-yilinda-bolayir-muharebesi-ve-sarkoy-cikarmasi-yenilgisi-ve-yapilan-tartismalar.html#_edn32" name="_ednref32">[32]</a></span></p>
<p><span>Balkan Savaşı’nın her cephesinde yenilgilerimiz var. Ancak orduyu idare eden komutanlar arasındaki siyasi, şahsi ve fikri anlamda yaşanılan ayrılıkların askere ve cepheye yansıması yenilgilerimizin temel sebeplerinden biri olarak karşımıza çıkmaktadır.</span></p>
<p><span>Bugünde aynı mantık ve amaçlarla yola çıkarak yenilgimizin sebeplerini gündeme taşırken onarılmaz hatalar ve yaralar açıldığının farkında olunmalıdır.</span></p>
<p><span>Bu vesileyle tarihi şahsiyetler Türk milletinin ortak değerleridir. Her değer hatalarıyla, başarılarıyla, hizmetleriyle kabul edilmelidir. Yazarken konuşurken tarafgir bir mantıkla yaklaşıp tarihi gerçeklere yalan söyletmeye hiç bir araştırmacı veya yazarın hakkı yoktur.</span></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Doç. Dr. İhsan Sabri BALKAYA</strong></span></a>
</p><p><span>Atatürk Üniversitesi, El-mek: balkaya@atauni.edu.tr</span></p>
<p><span><strong>Kaynak:</strong> Turkish Studies – International Periodical For The Languages, Literature and History of Turkish or Turkic Volume 8/5 Spring 2013, ANKARA-TURKEY</span></p>
<hr>
<div><span><strong>KAYNAKÇA</strong></span></div>
<div><span><strong> Arşivler</strong></span></div>
<div><span>♦  K.K. Arşivi 3 Nolu Erkân Defteri s.423.</span></div>
<div><span>♦  O.A. İradi Asker Tasnifi, 4569/827/30, 19 Rebiülahir 1326 (20 Mayıs 1908).</span></div>
<div><span>♦  O.A. HRC. İRADE, 3040/13, 19.2.1326 (12 Ocak 1909).</span></div>
<div><span>♦  ATASE Arşivi, Klasör:80, Dosya:32, Dolap:302-1.</span></div>
<div><span>♦  ATESE Arşivi, Klasör:266, Dosya: 130-322, Dolap: 4-306-15.</span></div>
<div><span>♦  ATASE Arşivi, Klasör:21, Dosya:42, Dolap:301-10.</span></div>
<div><span>♦  ATASE Arşivi, Klasör:86, Dosya:53, Dolap: 302-1.</span></div>
<div><span>♦  ATASE Arşivi,Klasör:266, Dosya: 130, Dolap:4.</span></div>
<div><span>♦  ATASE Arşivi, Klasör: 136, Dosya:64, Dolap:304-13.</span></div>
<div><span><strong>KİTAP VE MAKALELER</strong></span></div>
<div><span>♦  AKTEPE, Münir, “Atatürk’ün Sofya Ataşeliğine Kadar İttihat ve Terakki Cemiyeti ile Olan Münasebetleri ve Bu Hususla Alakalı Bir Belge”, Belleten ,c:XXXIII, sy: 150, (Nisan 1974).</span></div>
<div><span>♦  AKYOL, Taha, , Rumeli’ye Elveda, 100.yılında Balkan Bozgunu, Doğan Kitap, İstanbul, 2013.</span></div>
<div><span>♦  ALKAN, Ahmet Turan, İkinci Meşrutiyet Devrinde Ordu ve Siyaset, Cedit Yayınları, Ankara, 1992.</span></div>
<div><span>♦  ALTAY, Fahrettin, “Balkan Felaketi”, Hayat Tarih Mecmuası, sy:8, (Eylül, 1972).</span></div>
<div><span>♦  ARMAĞAN, Mustafa, “ Mustafa Kemal’in Hayatında Yazılmayan Bir Sayfa”, Zaman Gazetesi, 7 Ekim 2012.</span></div>
<div><span>♦  ATAY, Falih Rıfkı, Çankaya, Sena Matbaası, İstanbul, 1980.</span></div>
<div><span>♦  BALKAYA, İhsan Sabri, , Ali fethi Okyar ( 29 Nisan 1880- 7 Mayıs 1943), Türk tarih Kurumu yayınları, Ankara, 2005, s.22.</span></div>
<div><span>♦  ERSÜ, Hüsnü, “1912-1913 Balkan Harbinde Şarköy Çıkarması ve Bolayır Muharebeleri”, Askeri Mecmua, Yıl:2, sy:50, (Haziran 1988).</span></div>
<div><span>♦  GÖRGÜLÜ, İsmet, On Yıllık Harbin Kadrosu, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 1993.</span></div>
<div><span>♦  İlhan, Suat, “Atatürk ve Askerlik, Düşünce ve Uygulamalar”, Atatürk Kültür Dil ve Tarih Yüksek Kurumu, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, (Ankara 1990).</span></div>
<div><span>♦  (OKYAR), Ali Fethi, Bolayır Muharebesinde Adem-i Muvaffakiyetin Esbabı, İstanbul, 1330 (1914).</span></div>
<div><span>♦  Türk Silahlı Kuvvetler Tarihi, Balkan Harbi, II. Kitap, II. Kısım, Ankara, 1981.</span></div>
<div><span>♦  Türk Silahlı Kuvvetler Tarihi, Balkan Harbi (1912-1913), T.C.Gen.Kurm, Başkanlığı ATASE Yayınları, Ankara, 1993.</span></div>
<div><span>♦  KUTAY, Cemal, “Milli Mücadele’nin Gerçek Öncüleri”, Türk Dünyası Tarih Dergisi, sy:4, (15 Nisan 1987).</span></div>
<div><span>♦  ORBAY, Rauf, “Hatıraları” Yakın Tarihimiz, c:II, (26 Temmuz 1962).</span></div>
<div><span>♦  TEVETOĞLU, Fethi, “Ali Fethi Okyar’ın Günlük Hatıraları” Türk Tarihi Belgeleri Dergisi,T.K. Yayını c:XII, sy:16, (Ankara, 1987).</span></div>
<div><span>♦  UZER, Tahsin, Makedonya’da Eşkıyalık Tarihi ve Son Osmanlı Yönetimi, T.T.K. Basımevi, Ankara, 1987.</span></div>
<div><span>(*) Balkan Harbinde Askeri Mağlubiyetlerimizin Esbâbı, (Kapakta elif harfi vardır, yazar belli değildir, daha sonraki yıllarda bu kitabı Ali İhsan Sabis kendisinin yazdığını belirtmiştir. Ali İhsan bey Bolayır Muharebesinde denizden çıkarma yapması gereken 10. Kolordunun hareket şube müdürüdür.), Tabi’ ve Neşri. Tüccarzade İbrahim Hilmi, İstanbul, 1329.</span></div>
<div><span><strong>Dipnotlar:</strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/balkan-savaslarinin-100-yilinda-bolayir-muharebesi-ve-sarkoy-cikarmasi-yenilgisi-ve-yapilan-tartismalar.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Taha, Akyol, Rumeli’ye Elveda, 100.yılında Balkan Bozgunu, Doğan Kitap, İstanbul, 2013, s.36.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/balkan-savaslarinin-100-yilinda-bolayir-muharebesi-ve-sarkoy-cikarmasi-yenilgisi-ve-yapilan-tartismalar.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> İhsan Sabri, Balkaya, Ali Fethi Okyar ( 29 Nisan 1880- 7 Mayıs 1943), Türk tarih Kurumu yayınları, Ankara, 2005, s.22.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/balkan-savaslarinin-100-yilinda-bolayir-muharebesi-ve-sarkoy-cikarmasi-yenilgisi-ve-yapilan-tartismalar.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> Alman Askeri şahsiyeti Von der Goltz şöyle der: “Düşmanları, Genç Türkler’in ortaya koyduğu neticenin, millî ruhlarını ve Gölgelenmiş gözüken haysiyetlerini şuurlandırarak eski günlerine dönüşlerinden endişeye düştüler ve Balkan Harbini tas<sub>a</sub>rl<sub>a</sub>dıkl<sub>a</sub>rı tarihten önce çıkarttılar” Kutay, Cemal, “Milli Mücadele’nin Gerçek Öncüleri”, Türk Dünyası Tarih Dergisi, sy:4, (15 Nisan 1987), s.27.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/balkan-savaslarinin-100-yilinda-bolayir-muharebesi-ve-sarkoy-cikarmasi-yenilgisi-ve-yapilan-tartismalar.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> Rauf, Orbay, “Hatıraları” Yakın Tarihimiz, c:II, (26 Temmuz 1962), s.306.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/balkan-savaslarinin-100-yilinda-bolayir-muharebesi-ve-sarkoy-cikarmasi-yenilgisi-ve-yapilan-tartismalar.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> ATASE, Klasör:80, Dosya:32, Dolap:302-1; Tahsin Uzer, Makedonya’da Eşkıyalık Tarihi ve Son Osmanlı Yönetimi, T.T.K. Basımevi, Ankara, 1987, s. 314-316.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/balkan-savaslarinin-100-yilinda-bolayir-muharebesi-ve-sarkoy-cikarmasi-yenilgisi-ve-yapilan-tartismalar.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> T.C.K.K.K. Arşivi, 3 Nolu Erkân Defteri, No:423.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/balkan-savaslarinin-100-yilinda-bolayir-muharebesi-ve-sarkoy-cikarmasi-yenilgisi-ve-yapilan-tartismalar.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> ATASE Arşivi, Klasör:21, Dosya:42, Dolap:301-10; Klasör:266, Dosya:130, Dolap:4; K.K.K. Arşivi, 3 Nolu Erkân Defteri, s.423.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/balkan-savaslarinin-100-yilinda-bolayir-muharebesi-ve-sarkoy-cikarmasi-yenilgisi-ve-yapilan-tartismalar.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> ATESE Arşivi, Klasör:266, Dosya: 130-322, Dolap: 4-306-15.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/balkan-savaslarinin-100-yilinda-bolayir-muharebesi-ve-sarkoy-cikarmasi-yenilgisi-ve-yapilan-tartismalar.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> Hüsnü, Ersü, 1912-1913 Balkan Harbinde Şarköy Çıkarması ve Bolayır Muharebeleri, Askeri Mecmua, Yıl:2, sy:50, (Haziran 1988), s.61.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/balkan-savaslarinin-100-yilinda-bolayir-muharebesi-ve-sarkoy-cikarmasi-yenilgisi-ve-yapilan-tartismalar.html#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> ATASE, Klasör: 266, Dosya: 130-322, Dolap: 4; Münir Aktepe, “Atatürk’ün Sofya Ataşeliğine Kadar İttihat ve Terakki Cemiyeti ile Olan Münasebetleri ve Bu Hususla Alakalı Bir Belge”, Belleten ,c:XXXIII, sy:150, (Nisan 1974), s.281. Orbay Rauf, a.g.e., s.306-307.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/balkan-savaslarinin-100-yilinda-bolayir-muharebesi-ve-sarkoy-cikarmasi-yenilgisi-ve-yapilan-tartismalar.html#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> Ali Fethi Okyar, Bolayır Muharebesinde Adem-i Muvaffakiyetin Esbabı, İstanbul, 1330 (1914), s.5; Orbay Rauf, a.g.e., s.307; Falih Rıfkı Atay, Çankaya, Sena Matbaası, İstanbul, 1980, s.66-69.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/balkan-savaslarinin-100-yilinda-bolayir-muharebesi-ve-sarkoy-cikarmasi-yenilgisi-ve-yapilan-tartismalar.html#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> Ersü, Hüsnü, a.g.m., s.61-62; Okyar, Fethi, a.g.e., s.8; Türk Silahlı Kuvvetler Tarihi, Balkan Harbi (1912-1913), T.C.Gen.Kurm, Başkanlığı ATASE Yayınları, Ankara, 1993, s.129-130.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/balkan-savaslarinin-100-yilinda-bolayir-muharebesi-ve-sarkoy-cikarmasi-yenilgisi-ve-yapilan-tartismalar.html#_ednref13" name="_edn13">[13]</a> Türk Silahlı Kuvvetler Tarihi, Balkan Harbi, II. Kitap, II. Kısım, Ankara, 1981, s.129.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/balkan-savaslarinin-100-yilinda-bolayir-muharebesi-ve-sarkoy-cikarmasi-yenilgisi-ve-yapilan-tartismalar.html#_ednref14" name="_edn14">[14]</a> Okyar Ali Fethi, age, s. 8. Türk Silahlı Kuvvetler Tarihi, s.129.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/balkan-savaslarinin-100-yilinda-bolayir-muharebesi-ve-sarkoy-cikarmasi-yenilgisi-ve-yapilan-tartismalar.html#_ednref15" name="_edn15">[15]</a> Türk Silahlı Kuvvetler Tarihi, s.143; Okyar, Ali Fethi, a.g.e., s.12-13.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/balkan-savaslarinin-100-yilinda-bolayir-muharebesi-ve-sarkoy-cikarmasi-yenilgisi-ve-yapilan-tartismalar.html#_ednref16" name="_edn16">[16]</a> Okyar Fethi, a.g.e., s.13-14; Fethi Bey’in irtibat subayının bu kesin tavrına ait söylediklerini, Bolayır Muharebelerini en geniş şekliyle hazırlayan Genelkurmay’ın yayınında da görmek mümkündür.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/balkan-savaslarinin-100-yilinda-bolayir-muharebesi-ve-sarkoy-cikarmasi-yenilgisi-ve-yapilan-tartismalar.html#_ednref17" name="_edn17">[17]</a> Türk Silahlı Kuvvetleri Tarihi, s.206-207.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/balkan-savaslarinin-100-yilinda-bolayir-muharebesi-ve-sarkoy-cikarmasi-yenilgisi-ve-yapilan-tartismalar.html#_ednref18" name="_edn18">[18]</a> Türk Silahlı Kuvvetleri Tarihi, s.211.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/balkan-savaslarinin-100-yilinda-bolayir-muharebesi-ve-sarkoy-cikarmasi-yenilgisi-ve-yapilan-tartismalar.html#_ednref19" name="_edn19">[19]</a> ATASE, Klasör:86, Dosya:53, Dolap:302-1; Okyar, Ali Fethi, a.g.e., s.14-15.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/balkan-savaslarinin-100-yilinda-bolayir-muharebesi-ve-sarkoy-cikarmasi-yenilgisi-ve-yapilan-tartismalar.html#_ednref20" name="_edn20">[20]</a> Türk Silahlı Kuvvetleri Tarihi, s.212-213.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/balkan-savaslarinin-100-yilinda-bolayir-muharebesi-ve-sarkoy-cikarmasi-yenilgisi-ve-yapilan-tartismalar.html#_ednref21" name="_edn21">[21]</a> Okyar, Ali Fethi, a.g.e., s.16; T.S.K. Tarihi, a.g.e., s.214-215.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/balkan-savaslarinin-100-yilinda-bolayir-muharebesi-ve-sarkoy-cikarmasi-yenilgisi-ve-yapilan-tartismalar.html#_ednref22" name="_edn22">[22]</a> ATASE, Klasör:136, Dosya:64,. Dolap:304-13.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/balkan-savaslarinin-100-yilinda-bolayir-muharebesi-ve-sarkoy-cikarmasi-yenilgisi-ve-yapilan-tartismalar.html#_ednref23" name="_edn23">[23]</a> ATASE, Klasör:86, Dosya:53, Dolap: 302-1; Türk Silahlı Kuvvetleri Tarihi, s.226.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/balkan-savaslarinin-100-yilinda-bolayir-muharebesi-ve-sarkoy-cikarmasi-yenilgisi-ve-yapilan-tartismalar.html#_ednref24" name="_edn24">[24]</a> ATASE, Klasör:136, Dosya:64, Dolap:304-13.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/balkan-savaslarinin-100-yilinda-bolayir-muharebesi-ve-sarkoy-cikarmasi-yenilgisi-ve-yapilan-tartismalar.html#_ednref25" name="_edn25">[25]</a> ATASE. Kalasör: 266, Dosya: 130-322, Dolap: 4-306-15. Bahr-i Sefid Boğazı Kuvâ-yı Mürettebesi Kumandanlığından Harbiye Nezaretine yazılan 20 Kanunuevvel 1328 ( 02 Ocak 1913) tarih ve 723 sayılı yazı ile kolordu kumandanlığının komuta düzeyinin kimlerden oluştuğunun isim listesi sunulmuştur.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/balkan-savaslarinin-100-yilinda-bolayir-muharebesi-ve-sarkoy-cikarmasi-yenilgisi-ve-yapilan-tartismalar.html#_ednref26" name="_edn26">[26]</a> İsmet Görgülü, On Yıllık Harbin Kadrosu, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 1993, s. 31-34.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/balkan-savaslarinin-100-yilinda-bolayir-muharebesi-ve-sarkoy-cikarmasi-yenilgisi-ve-yapilan-tartismalar.html#_ednref27" name="_edn27">[27]</a> Ahmet Turan, Alkan, İkinci Meşrutiyet Devrinde Ordu ve Siyaset, Cedit Yayınları, Ankara, 1992, s.160; Fahrettin, Altay, “Balkan Felaketi”, Hayat Tarih Mecmuası, sy:8, (Eylül, 1972), s.39.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/balkan-savaslarinin-100-yilinda-bolayir-muharebesi-ve-sarkoy-cikarmasi-yenilgisi-ve-yapilan-tartismalar.html#_ednref28" name="_edn28">[28]</a> Daha geniş bilgi için bkz. Balkan Harbinde Askeri Mağlubiyetlerimizin Esbâbı, ( Kapakta elif harfi vardır, yazar belli değildir, daha sonraki yıllarda bu kitabı Ali İhsan Sabis kendisinin yazdığını belirtmiştir. Ali ihsan bey denizden çıkarma yapması gereken 10. Kolordunun hareket şube müdürüdür.), Tabi’ ve Neşri. Tüccarzade İbrahim Hilmi, İstanbul, 1329; Ali Fethi Okyar, Bolayır Muharebesinde Adem-i Muvaffakiyetin Esbabı, 1330(1914), İstanbul; Suat İlhan, Atatürk ve Askerlik, Düşünce ve Uygulamalar, Atatürk Kültür Dil ve Tarih Yüksek Kurumu, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, (Ankara 1990), s.46.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/balkan-savaslarinin-100-yilinda-bolayir-muharebesi-ve-sarkoy-cikarmasi-yenilgisi-ve-yapilan-tartismalar.html#_ednref29" name="_edn29">[29]</a> ATESE, Klasör: 136: Dosya: 64, , Dolap: 304-13. Aktepe Münür, agm, s.283.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/balkan-savaslarinin-100-yilinda-bolayir-muharebesi-ve-sarkoy-cikarmasi-yenilgisi-ve-yapilan-tartismalar.html#_ednref30" name="_edn30">[30]</a> Aktepe, Münir, agm, s. 285. Fahrettin Altay, agm, s. 39.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/balkan-savaslarinin-100-yilinda-bolayir-muharebesi-ve-sarkoy-cikarmasi-yenilgisi-ve-yapilan-tartismalar.html#_ednref31" name="_edn31">[31]</a> Okyar, Ali Fethi, a.g.e., s.24.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/balkan-savaslarinin-100-yilinda-bolayir-muharebesi-ve-sarkoy-cikarmasi-yenilgisi-ve-yapilan-tartismalar.html#_ednref32" name="_edn32">[32]</a> K.K.K. Arşivi 3 Nolu Erkân Defteri, No:423.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>18 Mart 1915 Çanakkale Deniz Savaşı: Sebepleri, Gelişimi Ve Sonuçları</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari</guid>
<description><![CDATA[ 18 Mart 1915 Çanakkale Deniz Savaşı: Sebepleri, Gelişimi Ve Sonuçları
Çanakkale Boğazı, Marmara Denizi’ni önündeki mavilikle, çevresindeki yeşilliği dar ve kıvrık bir uzanışla Ege Denizi’nden ayırıyor. Şehrin üst kıyısında boğazı daraltmak için kıvrılan tepenin açık kahverengi toprağına beyaz büyük bir ay yıldız çizilmiş. İki tarafına da büyük ve beyaz rakamlarla 18 Mart 1915 yazılmış. Yazı Çanakkale Savaşı ile birlikte düşünülünce kanla yazılmış bir destanı hatırlatıyor. […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c491bc5988.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:44 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Mart, 1915, Çanakkale, Deniz, Savaşı:, Sebepleri, Gelişimi, Sonuçları</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/11/Yasar-Semiz-001.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html">18 Mart 1915 Çanakkale Deniz Savaşı: Sebepleri, Gelişimi Ve Sonuçları</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i>  <strong>Yard. Doç. Dr. Yaşar SEMİZ</strong> </span></a>
</p><p><span>Çanakkale Boğazı, Marmara Denizi’ni önündeki mavilikle, çevresindeki yeşilliği dar ve kıvrık bir uzanışla Ege Denizi’nden ayırıyor. Şehrin üst kıyısında boğazı daraltmak için kıvrılan tepenin açık kahverengi toprağına beyaz büyük bir ay yıldız çizilmiş. İki tarafına da büyük ve beyaz rakamlarla 18 Mart 1915 yazılmış. Yazı Çanakkale Savaşı ile birlikte düşünülünce kanla yazılmış bir destanı hatırlatıyor.</span></p>
<p><span>Birinci Dünya Savaşı’nın öncesinde savaşın muharip devletleri hesaplarını Osmanlı Devleti’nin tarafsız kalacağı anlayışına göre yapıyorlardı. Ancak 1914 yılının ilk baharında Osmanlı Devleti’ni son derece rahatsız eden iki konu ülkeyi ister istemez Birinci Dünya Savaşı’nda Orta Avrupa devletlerinin yanında yer almaya doğru itti.</span></p>
<p><span>Bunlardan birincisi, Balkan Savaşları sırasında Yunanistan’ın ele geçirdiği ve Anadolu yarımadasını çevreleyen Ege adaları idi.</span></p>
<p><span>İkincisi ise Rusya’nın tarihten gelen boğazlar konusundaki tutumundan kaynaklanıyordu. Osmanlı Devleti’nin Birinci Dünya Savaşı’na fiilen katılmasından sonra İtilaf Devletleri tarafından İstanbul’un kesin olarak Türklerin elinden alınacağını düşünen Rus Hükümeti, İstanbul ve Boğazlar civarındaki arazilerin kendilerine bırakılması için Dışişleri Bakanları Sergei Sazonov aracılığı ile İngiliz ve Fransız Hükümetlerine başvurdu<a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_edn1" name="_ednref1"><sup><sup>[1]</sup></sup></a>. İngiltere’nin Rus Hükümetinin bu talebine verdiği cevapta “Eğer savaş zaferle bitecek olursa, İngiltere, kendilerinin Osmanlı İmparatorluğu arazisine ya da başka yerlerdeki arazilerde (özellikle İran) yapacakları taleplerinin olumlu karşılanması kaydı ile İstanbul ve Boğazlar hakkındaki Rus taleplerini tasvip edecektir” deniyordu<a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_edn2" name="_ednref2"><sup><sup>[2]</sup></sup></a>.</span></p>
<p><span>İngiltere için Rusların Boğazlar hakkındaki tezlerini kabul etmek bir zorunluluktu. Çünkü 1915 yılında Rusların Orta Avrupa ittifak grubu ile ayrı ayrı barış yapması kendileri için telafisi çok vahim sonuçlar doğurabilirdi.</span></p>
<p><span>Fransa ise uzun süre Rus taleplerine sıcak bakmadı. Fransa’nın geleneksel doğu politikasının ünlü savunucusu Poincare, Papalık makamının ve Fransa Hükümetinin İstanbul’un Ruslara bırakılması fikrini onaylamadığını açıkladı. Poicare, bu gaye ile bir yandan politik gelenekleri hiçe sayarak Rus delegasyonunu baskı altına almaya çalışırken, diğer taraftan “Rusya daha Çanakkale harekâtına katılmadı, söz verdikleri yardım görünürlerde yok. Eğer İstanbul düşerse bunda Rusya’nın hiçbir katkısı bulunmayacaktır. Kaldı ki Yunanistan da İstanbul’da Rusları görmektense şehrin Türklerin elinde kalmasını tercih eder. Eğer (Ruslara) şimdiden İstanbul’u almaları iznini verirsek savaşa ve özellikle Almanya’ya karşı ilgilerini kaybedecektir” diyerek hükümetine İstanbul konusunda Rusya’yı devre dışı bırakmasını önerdi<a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_edn3" name="_ednref3"><sup><sup>[3]</sup></sup></a>. Ancak Almanya’nın Akdeniz’de oluşturduğu tehditden sonra Fransız Hükümeti, Rusya’nın Boğazlar konusundaki düşüncelerine itiraz etmekten vazgeçti. Çünkü Rus donanmasının Akdeniz’de Fransız donanmasına katılması ile itilaf donanması, Almanya, Avusturya-Macaristan donanmasına karşı Fransa’ya tartışmasız bir üstünlük sağlamış olacaktı.</span></p>
<p><span>Diğer taraftan Fransa’nın İstanbul ile ilgili Rusya’ya güvence verdiği dönemde Rusya, henüz Boğazlarda yapılmakta olan askerî harekâta katılmış bulunmuyordu. Bu husus müttefikler arasında tamamen güven esasına dayanan ilişkiler bakımından dikkat çekicidir. Ancak aynı süreçte Rus ordularının müttefik devletler lehine batı cephesinde bütün Avusturya-Macaristan ordusu ve Alman ordusunun da büyük bir kısmını üzerine çekmiş olduğunu unutmamak gerekir. Ruslar bu cephedeki hareketleri ile müttefikleri tarafından kazanılan Marn zaferinde büyük pay sahibidir. Bundan başka Ruslar Kafkas cephesinde Türk ordusuna karşı da savaşıyordu. Ancak 1914 yılının Aralık ayında bu cepheden batı cephesine kaydırdığı kuvvetler yüzünden Türk ordusu karşısında zor anlar yaşamaya başlamıştı. Bu yüzden Grandük Nikola, 2 Ocak 1915’de İngiltere’ye müracaat ederek Boğazların adını kullanmayarak Türkiye’nin herhangi bir zayıf noktasına karşı yeni bir cephenin açılıp açılamayacağı ve müttefiklerin kendilerine askerî malzeme konusunda yardımda bulunup bulunamayacakları konusunda görüşlerini sordu<a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_edn4" name="_ednref4"><sup><sup>[4]</sup></sup></a>. Bu soruya İngiliz Birinci Lord’u Kıtchner’in verdiği cevap “Türk mukavemetinin kırılmasının müttefiklerin ortak menfaatleri icabı olduğunu ve bunun için de İngiltere’nin Osmanlı Devleti’ne karşı harekete geçeceğini bildirdi<a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_edn5" name="_ednref5"><sup><sup>[5]</sup></sup></a>. Fakat hala bazı tereddütlerini giderebilmiş değildi. “Kafkasya’da Ruslara ciddî surette nefes aldırtmak için ne yapabileceğimizi bilmiyorum. Türklerin kuvvetlerini Edirne’den çekerek Karadeniz yoluyla Kafkas Cephesine sevk ettikleri muhakkaktır. Bizim ciddi bir ihraç hareketi için hazırlanmış kıtalarımız da yok.</span></p>
<p><span>Ancak Türk askerlerinin şarka (doğuya) geçmelerine manî olabilecek yegâne müsbet iş, boğazları elde etmek suretiyle mümkün olabilir” kanaatindeydi<a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_edn6" name="_ednref6"><sup><sup>[6]</sup></sup></a>. Bu itibarla donanma komutanı Lord Fisher’in görüşlerini aldı. Lord Fisher Amirallik Birinci Lord’luğuna yazdığı mektupta Türkler aleyhine harekete geçilmesi lüzumu üzerinde durdu. Onun fikrine göre, bu harekâta Yunanistan ve Bulgaristan’ı da iştirak ettirmek ve İngiliz askerî kuvvetini de yetmiş beş bin rakamından daha az tutmamak lazımdı. Balkanlar, Yunanistan ve Bulgaristan üzerinden zorlanırken, donanma da büyük hazırlıklarla Çanakkale’ye karşı hücuma geçecekti<a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_edn7" name="_ednref7"><sup><sup>[7]</sup></sup></a>.</span></p>
<p><span>Churchill ise o tarihe kadar, Çanakkale seferini bir kara savaşı olarak düşünmüştü. Ancak o da Fisher’in projesinden etkilendi. Bu harekâtın sonucunda elde edilecek siyasî ve askerî neticelerin semerelerini toplamak için, teşebbüsün icap ettireceği riskler göze alınabilirdi. Bunun üzerine Lord Fisher’in de onayını alarak Akdeniz donanması komutanı Amiral Carden’e şu telgrafı çekti: “Boğazların donanma tarafından ele geçirilmesini mümkün görüyor musunuz? Bu harekât için, burada mayın tarayıcı gemilerle takviye edilen eski tip gemilerin kullanılması münasip görülüyor. Neticenin ehemmiyeti, büyük zararı göze aldırabilir”<a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_edn8" name="_ednref8"><sup><sup>[8]</sup></sup></a>.</span></p>
<p><span>İki gün sonra, Amiral Carden’in verdiği cevapta “Boğazların derhal ele geçirilmesinin mümkün olamayacağını kaydetmekle beraber gitgide gelişecek harekât neticesinde zorlanarak da olsa muvaffakiyete ulaşılacağı… ” belirtiliyordu<a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_edn9" name="_ednref9"><sup><sup>[9]</sup></sup></a>.</span></p>
<p><span>Bunun üzerine Carden’e geniş çaplı bir plan hazırlanması emri verildi. Amiral Carden’in planı dört maddede özetlenebilir<a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_edn10" name="_ednref10"><sup><sup>[10]</sup></sup></a>.</span></p>
<ol>
<li><span>Boğaza girişteki savunma tesislerini tahrip etmek.</span></li>
<li><span>Boğazın içinden Kepez Burnu’na kadar olan savunma tesislerini baskı altına almak ve susturmak.</span></li>
<li><span>Çanakkale ve Kilitbahır savunma tesislerini zayıflatmak ve susturmak.</span></li>
<li><span>Mayın tarlalarını temizleyerek bir geçit açmak; Çanakkale ve Kilitbahır’ın üst kısmındaki savunma tesislerini susturup Marmara Denizi’ne girerek İstanbul’a ulaşmak.</span></li>
</ol>
<p><span>Bu planda göze çarpan hususiyet, harp temposunun ağır tutulması ve Türk müdafaa hatlarının ağır bombardımanlarla tahrip edilerek gemilerin güvenlik içinde ilerlemesine imkân tanımaktı.</span></p>
<p><span>13 Ocak 1915’te İngiliz harp komitesi bir kere daha toplandı. Churchill, Amiral Carden’den aldığı izahatı komiteye sundu. Amiral Fisher, kara desteği olmadan zafere ulaşmanın kolay olmayacağı fikrini ileri sürdü. Ancak Başbakan Lloyd George ve Lord Kıtchner’de Churchill gibi Amiral Carden’in planını uygun görmesi üzerine harp komitesi, Çanakkale seferinin açılmasına oybirliği ile karar verdi<a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_edn11" name="_ednref11"><sup><sup>[11]</sup></sup></a>.</span></p>
<p><span><strong>A- Neden Çanakkale?</strong></span></p>
<p><span>Neden Çanakkale? sorusunun cevabı Alman Generali Falkenhayn’ın “Karadeniz ile Akdeniz arasındaki Boğazlar Antant Devletlerine kapanmazsa Almanya ve müttefiklerinin zafer elde etmeleri zorlaşır. Boğazlar açık kaldıkça İngiltere ve Fransa ile Ruslar arasında irtibat devam eder ve Ruslar ayrı kalmaktan kurtulurlar. Boğazların açık bulunması onlar için askerî zafer kadar önemlidir”<a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_edn12" name="_ednref12"><sup><sup>[12]</sup></sup></a> şeklindeki açıklamasında aranmalıdır. Bu yüzden Almanya, 02 Ağustos 1914 günü Osmanlı devleti ile Sait Halim Paşa’nın yalısında ittifak antlaşmasını imzaladıktan sonra Osmanlı Devleti’ni fiilen savaşın içine çekebilmek için Amiral Souchon komutasındaki Goben ve Breslav gemilerine 03 Ağustos 1914’te İngiliz filosundan kurtulmak bahanesiyle Çanakkale’ye geçmesi emrini verdi.</span></p>
<p><span>Gemilerin Çanakkale’den geçmesi ciddi tartışmalara sebep oldu. Hem Rusya hem de İngiltere Osmanlı Devleti’ne ayrı ayrı birer nota vererek bu davranışın tarafsızlık ilkelerine uymadığını, iki geminin derhal Osmanlı kara sularından çıkarılmasını ya da silahlardan arındırılmasını, Alman mürettebatlarının da ülkelerine iadesini istediler<a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_edn13" name="_ednref13"><sup><sup>[13]</sup></sup></a>. Gelişmeler üzerine Osmanlı Devleti, iki geminin daha önce İngiltere’den sipariş edilen, fakat bitirilmelerine rağmen savaş gerekçesi ile verilmeyen gemilerin yerine satın alındıklarını duyurdu. Goben ‘Yavuz”, Breslav “Midilli” oldu. Alman mürettebatına Türk üniforması giydirildi, gemilerin gönlerine de Osmanlı bandırası çekildi<a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_edn14" name="_ednref14"><sup><sup>[14]</sup></sup></a>.</span></p>
<p><span>Herşey düzelmiş ve tarafsızlığın devamı sağlanmış gibi görünüyordu. Fakat 20 Ekim 1914’te Enver Paşa Almanya’nın baskısı ile savaşa girmeyi kabul etti. Bu gelişme Enver Paşa’nın bir-iki yakın arkadaşı dışında Meclis-i Mebusan’dan gizlenmişti<a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_edn15" name="_ednref15"><sup><sup>[15]</sup></sup></a>.</span></p>
<p><span>Almanya, tarafsız kalmak niyetindeki Osmanlı yönetimini bir oldu-bitti ile savaşa sürükleyebilmek için 21 Eylül 1914’te Enver Paşa’nın onayı ile tatbikat için Karadeniz’e açılmış olan Amiral Souchon komutasındaki Yavuz ve Midilli gemileri 29 Ekim 1914’te Sivastopol’u, ertesi gün de Odessa’yı topa tuttu<a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_edn16" name="_ednref16"><sup><sup>[16]</sup></sup></a>. Bunun üzerine 2 Kasım’da Rusya, 5 Kasım’da İngiltere ve Fransa Osmanlı Devleti’ne savaş ilan etti. 11 Kasım’da da Osmanlı Devleti anılan devletlere savaş ilan ederek fiilen Almanya’nın yanında savaşa girmiş oldu<a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_edn17" name="_ednref17"><sup><sup>[17]</sup></sup></a>.</span></p>
<p><span>Osmanlı Devleti’nin savaşa girmesi ile İngiltere ve Fransa’nın müttefikleri Rusya’ya yardım edebilecekleri en kestirme yol tamamen kapandı. Bu gelişme Rusya’da Çarlık Hükümetinin durumunu iyice zorlaştırdı. Bir taraftan Almanya’ya karşı yürütülen savaşın yol açtığı yıkım ve ağır yük, diğer taraftan da ülke içinde giderek tırmanan sosyo-politik buhranlar söz konusuydu<a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_edn18" name="_ednref18"><sup><sup>[18]</sup></sup></a>. Her ne kadar Avrupa Cephesinde savaş ilk birkaç haftadan sonra hızını yitirmiş ve Rusya sayısal çoğunluğu ile Almanlara karşı kısmi bir başarı elde etmeyi başarmış ise de, silah, cephane ve teçhizat imkânlarının her geçen gün azalması takviye ihtiyacını gerekli kılıyordu.</span></p>
<p><span>İngiltere, savaşın başında tarafsızlığını ilan eden Osmanlı Devleti’nin Almanya’nın yanında savaşa katılmasından sonra her an kendileri için hayati önem taşıyan Süveyş Kanalı’na saldırabileceği endişesini taşıyordu<a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_edn19" name="_ednref19"><sup><sup>[19]</sup></sup></a>.</span></p>
<p><span>Çünkü Süveyş Kanalı İngiliz emperyalizminin şah damarı idi. İngiltere’nin ana vatanıyla Hint Okyanusu’ndaki sömürge ülkeleri arasında bulunan ülkeleri birbirine bağlayan köprü konumundaki Mısır, bölgede İngiltere’nin ana direği durumundaydı. Osmanlı Devleti’nin Filistin sınırından oldukça yakın, sadece ondan Süveyş kanalı ile ayrılmış olarak bulunması İngiltere’yi tedirgin ediyordu. Eğer Süveyş Kanalı ve Mısır Almanya’nın desteğindeki Türklerin eline geçerse İngiliz Dünya İmparatorluğunun temelleri sarsılabilirdi<a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_edn20" name="_ednref20"><sup><sup>[20]</sup></sup></a>.</span></p>
<p><span>Öte yandan Osmanlı Devleti Müslüman topluluklarının da önderi konumundaydı. Halife sıfatıyla Osmanlı Sultanı, İslam dünyasında büyük saygı görüyordu. İstanbul’dan verilecek direktiflerin müslümanların yaşadıkları her yerde dikkate alınacağından genel olarak kabul görüyordu. İngiltere’de en kalabalık müslüman nüfusa sahip bir güçtü. İstanbul’dan harekete geçirilecek bir ihtilal hareketi, hem İngiliz hem de Fransız emperyalizmi için önlenmesi güç bir tehdit haline gelebilirdi.</span></p>
<p><span>Bu sebeple, Ağustos 1914’te patlak veren savaşın başından beri Osmanlı Devleti’ni savaşın dışında tutmaya ve böylece Yakındoğu’da huzurun devamını sağlamaya çalışmış fakat bunu başaramamıştı. Artık İngiltere’nin bütün çabası Osmanlı Devleti’ni zararsız hale getirme noktasında yoğunlaşmıştı. İlk olarak Balkan yarımadasında yeni müttefikler kazanmaya ve bu suretle Türkiye’yi savaş dışı kalmaya zorlamak istedi. Ancak İngiltere’nin bu girişimi Bulgaristan’la olduğu kadar bir takım olumlu emareler görülmesine karşın Yunanistan’la da başarısızlığa uğradı. İngiltere için Osmanlı Devleti’ne bir askerî harekâtta bulunmaktan başka bir çare kalmamıştı. En etkili hücum yönü Türklerin kuvvet merkezi olan İstanbul’a karşı olacaktı<a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_edn21" name="_ednref21"><sup><sup>[21]</sup></sup></a>.</span></p>
<p><span>Oraya giden en kestirme yol da Çanakkale’den geçiyordu. Bu yüzden İngiliz Harbiye nazırı Lord Kıtchner, Osmanlı Devleti’ni en kolay ve kestirme yoldan savaş dışı bırakabilmek için stratejik hedef olarak gördüğü İstanbul’a ulaşabilmek gayesiyle Çanakkale’ye bir askerî gösterinin tertiplenmesi gerektiği fikrini ortaya attı. 23 Kasım 1914 tarihinde yapılan kabine toplantısında Bahriye nazırı Churchill, Mısır’ın muhafazası ve Süveyş Kanalı’nın güvence altına alınması, Balkan devletlerinin Almanya’nın yanında savaşa girmelerinin engellenmesi, Rusya ile doğrudan irtibat kurularak Rusya’nın ihtiyaç duyduğu silah ve malzeme sevkinin sağlanması ve Rusya’dan, kendilerinin ihtiyaç duyduğu gıda maddelerinin alınması, henüz tarafsız konumda bulunan İtalya’nın kendi saflarında savaşa katılmasının sağlanması, Sırbistan’a yardım, Osmanlı Devleti’nin Almanya ile karadan irtibatını keserek birbirlerine yardım etmelerini önlemek ve nihayet İstanbul’un tehdit altında tutulması yöntemi ile Osmanlı Devleti’nin savaş dışı bırakılarak savaşın daha geniş bir alana yayılmasını önlemek için Çanakkale’ye taarruz edilmesi fikrini savundu ve bu fikrini kabineye de kabul ettirmeyi başardı<a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_edn22" name="_ednref22"><sup><sup>[22]</sup></sup></a>.</span></p>
<p><span><strong>B- Çanakkale Savaşı Sırasında İstanbul’da Durum Ne İdi?</strong></span></p>
<p><span>Çanakkale Savaşı arifesinde Padişah ve Osmanlı Hükümeti de İstanbul’un işgal edileceği endişesi içindeydi. ‘Ya düşman Çanakkale’yi geçerse, maazallah, İstanbul’da ne kubbe kalırdı, ne de minare”<a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_edn23" name="_ednref23"><sup><sup>[23]</sup></sup></a>. Bundan dolayı hükümet halkı paniklendirmeden, İstanbul’un savunulmasını güçlendirmek için ilave önlemler almaya başladı. Bu önlemler içinde 28 Şubat 1915 tarihli iki karar dikkat çekicidir. Kararlardan birincisi İstanbul şehri bombardımana maruz kaldığı zaman şehrin muhtelif ihtiyaçları için sarf edilmek üzere, o sırada valilik görevini yürütecek olan polis genel müdürü emrine hazine-i maliyece masarif-i gayrı mefhuz tertibinden (örtülü ödenekten) 3.500 (üçbin beşyüz) altın liranın verileceği; İkinciside düşmanın Çanakkale Boğazı’ndan geçmesi durumunda İstanbul’da gayrimüslimlerin görevlerini bırakabileceklerinden telefon haberleşmesinin aksamaması için 2000 (ikibin) altın liranın tahsisi ile ilgilidir.</span></p>
<p><span>Öte yandan her kesimden halk da savaş sürecinde devlete katkıda bulunmak için çeşitli yardım kampanyaları başlatmıştır. Bunlardan ilginç olanlarından biri basında “Kahraman Mehmet Çavuş için” başlığı ile halka duyurulmuş ve bunun sonucunda İstanbul’daki çeşitli zevattan 148,956 kuruş<a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_edn24" name="_ednref24"><sup><sup>[24]</sup></sup></a>, Musul halkından 25.000 kuruş, Çankırı halkından ise 2.000 kuruş yardım toplanmış<a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_edn25" name="_ednref25"><sup><sup>[25]</sup></sup></a>, Müdafaa-i Milliye, neşrettiği ilanlarla toplanan yardımlar neticesinde bir hediye-i nakdi olmak üzere 25 bin paket sigara sipariş edildiğini” kamu oyuna duyurmuştur<a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_edn26" name="_ednref26"><sup><sup>[26]</sup></sup></a>.</span></p>
<p><span>Hilâl-i Ahmer Dersaadet (İstanbul) Hanımlar Merkezi ise “vatan yalnız silahla müdafaa olunmaz. Müdafaanın bir de manevi olan kısmı vardır. Harbe giden erkeklerin arkada bıraktıkları evlat ve iyale hüsn-i muamele ve biraz muavenet etmek ve harpte mecruh düşmüş gazileri tedavi eylemek kadınlara terettüb eden vezaif-i vataniyenin en birincisidir. Hilâl-i Ahmer bütün İstanbul hanımlarını işbaşına davet ediyor. Askere çamaşır yetiştirilmesi gerekiyor. Dikiş dikmek isteyenler her gün akşama kadar Hilâl-i Ahmer Cemiyeti’ne müracaat edebilirler” diye çağrıda bulundu<a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_edn27" name="_ednref27"><sup><sup>[27]</sup></sup></a>.</span></p>
<p><span>Bütün bu gelişmeler Osmanlı Devleti’nin Çanakkale Savaşı’nda düşmana karşı topyekün karşı koyma kararlığında olduğunu göstermektedir. Ancak herşeye rağmen düşmanın Çanakkale’yi geçebileceği ihtimali de göz ardı edilmedi ve payitaht’ın İstanbul’dan Eskişehir’e taşınması çalışmaları da başlatıldı.</span></p>
<p><span>Mabeyin Baş Kâtibi Ali Fuat Türkgeldi bu gelişmeyi şöyle nakleder: “İngiliz ve Fransızlar Şubat ayından beri (Çanakkale) boğazını şiddetle bombardımana devam ettiklerinden bu iki devletin devlet-i bahri kuvvetlerine (deniz kuvvetleri) kâfi derecede müstâhkem bulunmayan boğaz istikâmetinin direnebileceğini ümit etmediklerinden hükümetin geçici olarak İstanbul’dan Eskişehir’e taşınması gereği Zat-ı Şahane (Padişah) tarafından ister istemez kabul edildi. Bunun üzerine Mefruşat Müdürü Arif Bey Eskişehir’e gönderilerek orada sultan ve maiyeti için ayrı ayrı konutlar tedarik etti<a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_edn28" name="_ednref28"><sup><sup>[28]</sup></sup></a>.</span></p>
<p><span>Aynı günlerde Başkomutan Vekili Enver Paşa Beylerbeyi Sarayında mecburi ikamete tabi tutulan sabık Sultan II. Abdulhamit ile görüştü. Enver Paşa II. Abdulhamit’e, Sultan Reşat’ın selamını ilettikten sonra “Ahval-i hazıra dolayısı ile zat-ı şahanelerinin Konya’ya nakil buyurmaları münasip görülüyor. Tabiidir ki, zat-ı humayunları da burada kalamazsınız. Konya’da ikamet buyurmanız için münasip bir yer temin edilmiştir. Hareket zamanı ayrıca bildirilecektir” dedi<a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_edn29" name="_ednref29"><sup><sup>[29]</sup></sup></a>. Ancak sabık Sultan II. Abdulhamit, “Çanakkale topa tutuluyor diye bir hükümdar mevkiini terk eder mi? 93 Muharebesinde (1877­78) düşman orduları İstanbul surlarının önüne geldiği halde ben böyle bir şeyi aklıma bile getirmedim” diyerek teklifi reddetti<a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_edn30" name="_ednref30"><sup><sup>[30]</sup></sup></a>.</span></p>
<p><span>Gelişmeleri yakından izleyen Almanya’nın İstanbul elçiliğinde de büyük bir endişe vardı. Sultan ve devletin ileri gelenleri Anadolu’nun iç kısımlarına doğru çekilirse Almanya’nın Osmanlı Devleti ile bağlantısı kesilebilirdi. Bu itibarla Almanya’nın İstanbul elçisi Wangenheim, Başvekil Talat Paşa’yı, Hükümeti Edirne’ye nakletmek için ikna etmeye uğraştı. Ancak Talat Paşa Wangenheim’in önerisini, İstanbul düştükten sonra Bulgarların Türkiye’ye saldırabileceği gerekçesi ile reddetti<a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_edn31" name="_ednref31"><sup><sup>[31]</sup></sup></a>.</span></p>
<p><span>Çanakkale’deki Alman Generali Liman Von Sanders, İstanbul’daki bu gelişmeleri değerlendirirken: “Türk Genel Karargâhı Şubat sonlarına doğru düşman filosunun Boğazı geçme ihtimalini dikkate almaya başlamış ve Sultan ile maiyeti, mülkî ve askerî makamlar ve hazine için tedbirler alınmasına girişmişti. Düşman filosu başarıya ulaşır ve Boğazı geçerse, bütün bunlar Anadolu yakasında bazı yerlere taşınacaktı. Bu gibi ihtiyat tedbirleri almak, doğru ve yerindeydi. Fakat Türk Genel Karargâhı, düşman filosunun 20 Şubat’tan 1 Mart’a kadarki zaman içinde Boğazı geçeceğini kabul ettiğinden, alınan askerî kararlar tam anlamıyla felâketti. Bu emirler tamamen uygulansaydı, Almanya ve Avusturya, daha 1915 ilkbaharında harbe Türkiyesiz devam etmek zorunda kalacaklardı. Zira Türkiye, Çanakkale Boğazını adeta terkediyordu” diyerek hem İstanbul’daki psikolojik havayı hem de gelişmelerin Almanya için doğuracağı riskleri dile getirmişti<a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_edn32" name="_ednref32"><sup><sup>[32]</sup></sup></a>.</span></p>
<p><span>Esasen Sultan ve hükümet endişelenmekte pek de haksız sayılmazdı. Çünkü Çanakkale’de savaşacak kuvvetler arasında büyük bir dengesizlik vardı. Osmanlı tabyalarındaki yüz kadar topa karşılık, İtilaf devletlerinin kırk-elli savaş gemisi ve içinde dört-beşyüz topu vardı. Üstelik Osmanlı topları demode, İngiltere ve Fransa’nınkiler ise son modeldi. Dahası cephane Osmanlı’da teker teker, karşı tarafta ise biner binerdi. Osmanlı askerî her gülleyi canından bir parça koparcasına atmaya hazırlanırken, karşı taraf bütün bordalarını ölümü sağanaklaştıracak gibi hazırlanıyordu<a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_edn33" name="_ednref33"><sup><sup>[33]</sup></sup></a>.</span></p>
<p><span>Ancak, düşmanın gücü ve Osmanlı yöneticilerinin endişelerine rağmen halkın morali fevkalade yüksekti. Muvaffak Galip imzasıyla yayınlanan bir yazıda halkın Çanakkale’ye yapılacak bir saldırıya karşı yaklaşımı şu şekilde ifade ediliyordu: “Çanakkale Müdafaası kat’ı bir mevcudiyet müdafaasıdır. Çanakkale Boğazı zorlanamaz, zapt edilemez. Düşman bunu er geç anlayacaktır. Düşman Çanakkale kahramanlarıyla giriştiği maneviyat savaşından herhalde mağlup olacaktır”<a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_edn34" name="_ednref34"><sup><sup>[34]</sup></sup></a>.</span></p>
<p><span>Bir başka gazetede ise “…Amaç ne olursa olsun gerçek şu ki boğazın zorlanarak geçilmesi pek kolay değildir… Bir tek aslan kalıncaya kadar harbe devam edilecektir.” denilerek askerin kararlılığı vurgulanıyordu<a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_edn35" name="_ednref35"><sup><sup>[35]</sup></sup></a>.</span></p>
<p><span><strong>C- Çanakkale Tahkimatı</strong></span></p>
<p><span>33 mil uzunluğunda 5.000 metre genişliğinde olan Çanakkale Boğazı üç boğumdan oluşur. Bunlardan birincisi methalden (boğaza giriş yerinden) Kepez burnuna kadar devam eder. Burası büyük ve geniş bir torba gibidir. İkinci boğum Kepez burnundan Kilidülbahir önündeki en dar yere kadar gelir. Üçüncü boğum ise Kilidülbahir’den Marmara Denizi’ne kadar devam eder. Boğazın en geniş yeri 7.500 metre ile Erenköy bölgesindedir. En dar yeri ise Çanakkale şehrinin bulunduğu yerde 1300 metredir. Derinlik 45 ile 100 metre arasında değişmektedir. Su üstünde vasatı olarak 1.5 mil süratte akıntı vardır<a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_edn36" name="_ednref36"><sup><sup>[36]</sup></sup></a>. Bölgenin tahkimatı bu coğrafik yapıya ve şartlara uygun olarak hazırlanmıştır.</span></p>
<p><span>Çanakkale Boğazı eskiden beri tahkim edilmişti, ama bu tahkimatın gelişen teknolojiye ayak uydurabildiğini söylemek mümkün değildir. Mevcut tahkimatın ağırlık noktası Çanakkale Boğazı’nın her iki kıyısındaki tabyaların ateş hedefi sadece Ege Denizi yönündeydi. Bu yüzden engeli aşacak olan filo, tabyaları arkadan ateş altına alabilirdi.</span></p>
<p><span>Çanakkale, karadan yapılacak saldırılara karşı daha zayıf bir durumdaydı. Kara saldırılarının savuşturulması için sadece Bolayır mevkiinde tahkimat mevcuttu. Buradaki üç tabya ve ara tabyalardan bir miktarı yarımadayı Doğu’dan gelebilecek bir saldırıya karşı koruyabilirdi<a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_edn37" name="_ednref37"><sup><sup>[37]</sup></sup></a>.</span></p>
<p><span>1914 yılının Ağustos ayının başında savaş Osmanlı Devleti’ni de tehdit etmeye başlayınca başkomutanlık Çanakkale’deki mevcut kuvvetleri takviye etme kararı aldı<a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_edn38" name="_ednref38"><sup><sup>[38]</sup></sup></a> ve Tekirdağ’da bulunan 3. Kolordunun Gelibolu’ya gönderilerek Çanakkale çıkarmalarına karşı görev almasına karar verildi. Kolordunun komutanı Balkan Savaşı’nda (Yanya’da) savunması ile adını duyurmuş olan Tuğgeneral Esat (Bulkat) Paşa idi. Kolordunun kurmay başkanlığını Kur.Yarbay Fahrettin (Altay) yapıyordu. 3. Kolordu 19. Tümenin başında ise Kur.Yarbay Mustafa Kemal (Atatürk) vardı.</span></p>
<p><span>Ancak Çanakkale’deki esas savunma hattı 1914 Eylül ayında Boğaz tahkimat görevi kendisine verilen Alman Amiral V. Usedom ve Çanakkale Müstahkem mevki komutanlığına getirilen Tuğgeneral Cevat (Çobanlı) Paşa tarafından hazırlanan plana göre yapıldı<a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_edn39" name="_ednref39"><sup><sup>[39]</sup></sup></a>. Bu planda en çok önem verilen ve üzerinde durulan nokta merkez grubunun karşısında Boğaz giriş istihkâmlarının düşebileceği endişesiydi. Bu itibarla ilk olarak 4 torpido iki koruma gemisi ve bir uçak birliğinden oluşan hafif filo müstahkem mevki komutanlığı emrine verildi<a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_edn40" name="_ednref40"><sup><sup>[40]</sup></sup></a>. Boğaz önünde her gemi 24 saat İmroz-Limni hattında karakol yapmakla görevlendirildi. 6 Eylül 1914’te bu filodan Aksihar torpidosu Boğaz dışına çıkınca iki İngiliz harp gemisi tarafından durduruldu ve Boğazın abluka altında olduğu, hiçbir geminin boğazdan dışarıya çıkamayacağı kendisine bildirildi<a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_edn41" name="_ednref41"><sup><sup>[41]</sup></sup></a>. Bunun üzerine Osmanlı Devleti, Boğazı 27 Eylül 1914’te resmen seyrusefere kapattığını duyurdu<a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_edn42" name="_ednref42"><sup><sup>[42]</sup></sup></a>.</span></p>
<p><span>Yapılacak bir deniz saldırısına karşı ileri savunma topçu mevzii olarak, 15 ten 28 cm. çapına kadar 19 top ile eski sistem mantelli toplar Gelibolu Yarımadası’nda Seddilbahir, Ertuğrul bataryalarına, Anadolu yakasında da Kumkale, Orhaniye tabyalarına yerleştirildi. Bunlar muhtemel taarruz sırasında düşmanı oyalayacak ve baskıları engelleyecekti. Kısa bir süre sonra girişteki ateş gücü 6 havan ve 4 mantelli topla güçlendirildi.</span></p>
<p><span>Kepez-Soğanlıdere hattı ile Nara-Değirmendere arasındaki bölgede Boğazın iki kıyısında ise asıl mevziler ve tahkimat bulunuyordu. Çanakkale’nin kuzeyinde Nara ve Mecidiye, Güneyinde Çimenlik, Hamidiye tabyaları ve Kepez Burnunun güneyinde Dardanos tabyası yer almıştı. Gelibolu Yarımadası’nda ise Kilitbahır’ın kuzeyinde Değirmendere, Güneyinde Namazgâh, Hamidiye ve Mecidiye tabyaları vardı. Bu tabyalarda en büyüğü 35’5 lik olmak üzere toplam 137 adet top bulunuyordu.</span></p>
<p><span>Girişi kapatacak bataryalarla merkez tabyaları arasındaki boşluğu kapatmak üzere 24 adet 15’lik obüs, 10 adet 21’lik havan ve 8 adet de 12’lik top konmuştu<a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_edn43" name="_ednref43"><sup><sup>[43]</sup></sup></a>. Bunlarla düşman donanmasının uzaktan serbestçe merkez tahkimatını ateş altına alınması önlenecekti.</span></p>
<p><span>Çanakkale’deki mevcut mayın hatları da takviye edilmişti. Kasım 1914’te 191 müsademeli mayından ibaret olan 5 mayın hattı varken 13 Mart 1915 itibariyle mayın adedi 344’e, mayın hattı sayısı da 11’e yükseltildi. Mayınlar sayıca az olduğu için 70-80 metre ara ile dökülmüştü<a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_edn44" name="_ednref44"><sup><sup>[44]</sup></sup></a>. Bu tesir bakımından amaca uygun değildi. Mesafenin kısaltılması için serseri mayınların kullanılması düşünülüyordu<a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_edn45" name="_ednref45"><sup><sup>[45]</sup></sup></a>.</span></p>
<p><span>Mayın hatlarını torpil arayıcı gemilere karşı müdafaa etmek için harp gemilerinden çıkarılan küçük toplarla, eskiden Çanakkale’de mevcut mantelli adi Krup ve Nordanfiltlerden set bataryaları teşkil edildi. Bunların büyük kısmı Kepez, Soğanlıdere, Havuzlar deresi mıntıkasında bulunuyordu<a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_edn46" name="_ednref46"><sup><sup>[46]</sup></sup></a>. Batarya mevzilerinin denizden keşfini zorlaştırmak ve aynı zamanda donanmanın açacağı ateşi üzerine çekmek için mevzilerin etrafına kara barut dumanına benzer kutular yerleştirilmişti<a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_edn47" name="_ednref47"><sup><sup>[47]</sup></sup></a>.</span></p>
<p><span>Öte yandan İngiliz mayın tarama gemileri tarafından temizlendiği düşünülen sahalara da yeniden mayın dökülmesine çalışılıyordu. Bu amaçla Çanakkale müstahkem mevki komutanı Cevat Paşa, Kepez ilerisindeki mayın hatlarında açılan gedikleri kapatmak için hazırlığa başladı ve 17/18 Mart gecesi görevli mayın komutanı Binbaşı Hafız Nazmi Bey’e harita üzerinde izahatta bulunarak eldeki son mayınlardan 26 tanesini Nusret mayın gemisi<a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_edn48" name="_ednref48"><sup><sup>[48]</sup></sup></a> ile düşman gemilerinin Rumeli tabyalarını ateş altına almaya çalıştığı Karanlık Limanda<a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_edn49" name="_ednref49"><sup><sup>[49]</sup></sup></a>, Sivrihisar torpidosu da sahilden bir kilometre açıktan 18 mayını Tekir deresi ile Domuzdere arasında denize döktü<a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_edn50" name="_ednref50"><sup><sup>[50]</sup></sup></a>.</span></p>
<p><span>Ancak alınan önlemler bazı Alman gazeteleri tarafından yetersiz bulunuyor ve Türkiye aleyhine yazılara yer veriyordu. İşte böyle bir ortamda Çanakkale’yi ziyaret eden Golç Paşa<a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_edn51" name="_ednref51"><sup><sup>[51]</sup></sup></a> “Artık iş Çanakkale’de. Ben beş gün orada bulundum ve çok iyi intibalarla döndüm. Alman gazetelerinin ortada hiçbir sebep olmaksızın kendi müttefikleri olan bir hükümete dair en fena haberleri yazmaları hayrete şayandır. Bugünkü değerlerle ölçüldüğü taktirde, Çanakkale’deki tabyaların pek kuvvetli ve modern olmadığı aşikârdır. Bununla beraber bunlar tamamıyla kullanılabilecek bir halde olduğu gibi, büyük bir maharetle ve her türlü vasıtaya müracaatla takviye edilmiş olduklarından müdafaa kabiliyetini tamamıyla haiz bulunuyorlar. Çanakkale müdafaasında bizim Alman Amiralleri ile zabitlerinin ve keza deniz topçusunun Türklerle sıkı bir surette ve tam bir ahenk dahilinde çalışması da çok faydalı olmuştur. Berlin’de bizim için endişe etmeye ve kafaları yormaya hacet yoktur” diyerek alınan önlemlerin yeterli olduğunu belirtir<a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_edn52" name="_ednref52"><sup><sup>[52]</sup></sup></a>. Fakat cephane yetersizliğinin de altını çizerek “eğer cephane kalmazsa o vakit tabii iş işten geçmiş olur” der<a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_edn53" name="_ednref53"><sup><sup>[53]</sup></sup></a>.</span></p>
<p><span><strong>D- 18 Mart Öncesi Çanakkale’ye Yapılan Öncü Taarruzlar</strong></span></p>
<p><span>İngiltere ve Fransa’nın Çanakkale’ye denizden saldırı için hazırlıklar ancak Şubat ayında tamamlanabildi. Bu yüzden 3 Kasım’da Çanakkale’nin dış tahkimatına yaptığı gösteri taarruzundan sonra ilk ciddi taarruzun 15 Şubat’ta başlatılmasına karar verildi. Ancak hava şartlarının muhalefeti yüzünden ilk taarruz 19 Şubat 1915 saat 10.00 da başlatılabildi<a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_edn54" name="_ednref54"><sup><sup>[54]</sup></sup></a>.</span></p>
<p><span>İngiliz ajanları, taarruz öncesi yaptıkları keşiflerde Asya kıyısında Kumkale’de 15-20 cm. çapında on top, Orhaniye’de 28 cm. çapında iki top, Avrupa kıyısında Seddülbahir’de 28 cm. çapında altı top ve Ertuğrul’da 24 cm. çapında iki topun varlığını keşfetmişlerdi<a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_edn55" name="_ednref55"><sup><sup>[55]</sup></sup></a>. Bu itibarla ilk taarruzun amacı boğazın giriş yerindeki tabyaların tahrip edilmesini amaçlıyordu.</span></p>
<p><span>19 Şubat taarruzu karanlık basıncaya kadar devam etti. Müttefik gemiler açıktan ateş ettiklerinden karadaki Türk tabyalarından herhangi bir karşılık verilmiyordu. Saat 16.45 de gemilerden Vengeance, Cornwalls ve Suffren zırhlıları kıyıya yaklaştıklarında iki üç tabyadan ateşle karşılık verilebildi. Diğer bataryaların önünde toz ve duman vardı ancak gemilerden boğaz içindeki torpidolar görülmüştü. Keşif için gönderilen bir deniz uçağı da gemilerin güvertelerinden yapılan gözlemleri doğruluyordu<a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_edn56" name="_ednref56"><sup><sup>[56]</sup></sup></a>. Tabyalar tahrip edilememişti.</span></p>
<p><span>Kısa kış günü yapılan bu taarruzdan elde edilen sonuç müttefikler için memnuniyet verici değildi. Bu taarruzda 30.5 cm’lik 139 mermi sarfedilmiş fakat gemiler devamlı olarak yer değiştirdiğinden atışlar isabetli olmamıştı. Bombardımanların tesirli olması için gemilerin karaya daha fazla sokulmaları ve karadaki topları direkt atışla tahrip etmeleri gerekirdi. Ancak 19 Şubat gecesi başlayıp 24 Şubat akşamına kadar devam eden fırtına yüzünden bu taktik 25 Şubat’tan itibaren uygulanabildi<a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_edn57" name="_ednref57"><sup><sup>[57]</sup></sup></a>.</span></p>
<p><span>Saat 10.00’a doğru Irresistible, Queen-Elisabeth, Agamemnon ve Gaulois zırhlıları denize demir atarak Orhaniye, Seddülbahir, Ertuğrul ve Kumkale tabyalarını ateş yağmuruna tuttu. Saat 17.00 a doğru Türk tabyalarının tamamen tahrip edildiği düşünüldüğünden Amiral Carden ateşkes emrini verdi<a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_edn58" name="_ednref58"><sup><sup>[58]</sup></sup></a>. Ardından İngilizlerin taraklı balıkçı gemileri mayın taramaya başladı. Zırhlı torpidoların himayesi altında Kumkala ile Seddülbahir arasındaki tüm geçiş yolları taranmaya çalışıldı fakat 6 ve 8.2 pusluk 50 kadar obüsün ateşine maruz kaldıklarından gemiler öğleden sonra geri çağrıldı.</span></p>
<p><span>27-28 Şubat günleri hava fırtınalı olduğu için bombardıman yapılmadı. Bununla beraber 27 Şubat’ta karaya çıkarılan bir müfreze vasıtasıyla Seddülbahir’de 6 havan topu tahrip edildi<a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_edn59" name="_ednref59"><sup><sup>[59]</sup></sup></a>. Bu arada İngilizlere ait mayın tarayıcıları fırtına ve akıntıya rağmen boğazdan 6 mil kadar içeriye girerek Çanakkale şehrinin en yakın mesafesine kadar olan mayınları temizlemiş ve üstelik Türklerin tekrar mayın dökmemesi için gerekli önlemi almışlardı<a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_edn60" name="_ednref60"><sup><sup>[60]</sup></sup></a>.</span></p>
<p><span>Herhangi bir deniz harekatının en can alıcı amaçlarından bir tanesi de düşman mayınlarını temizlemekti. Fakat bu vazifeyi bir komutanın “düşman mayınlarını temizledim ve denizi her türlü mayın tehlikesinden arındırdım” diye rapor vermesi hayli mesuliyetli bir karardır. Bu yüzden 17 Mart akşamına kadar İngiliz mayın tarayıcıları aramaları sürdürdü. Aramalara hava desteği de sağlanmıştı. Ancak aranan sahalarda mayın bulunamadı. Çünkü taranan mayınlar çıplak gözle görülebilecek bir madde değildi. Buna rağmen Tuğamiral Keyeş bu görevin o kadar iyi yapıldığına inanıyordu ki “Allah’ıma inandığım gibi mayınların temizlendiğine de inanıyorum” diye rapor vermekten çekinmemişti<a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_edn61" name="_ednref61"><sup><sup>[61]</sup></sup></a>.</span></p>
<p><span>Alman birliklerinin desteğindeki Türk topçusu ise saldırı sırasında kısmen geri çekilirken ateşin kesilmesi ile birlikte tekrar savunma hatlarına geri dönüp direnişe devam ederek karaya çıkan İngiliz ve Fransız askerlerini geri püskürtmeyi başarıyordu.</span></p>
<p><span>Bu yüzden Londra’da Gelibolu için bir ordu gerektiğini savunanların sayısı arttı. Bu fikri savunanların başında gelen Lord Fisher’in Başbakan Lloyd George’ye yazdığı bir notta “Çanakkale’de ordusuz harekât boşunadır. Nasıl olsa er ya da geç birileri Geliboyu’ya (asker) çıkarmak zorunda kalacaktır” diyordu<a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_edn62" name="_ednref62"><sup><sup>[62]</sup></sup></a>.</span></p>
<p><span>Son askerî durumu rapor etmek üzere Çanakkale’ye gönderilen General Sir William Birdwood’da Lord Fisher’le aynı görüşü paylaşıyordu. Nitekim Çanakkale’den 5 Mart 1915’te Lord Kicthener’e yollamış olduğu ilk raporunda donanmanın tek başına boğazdan geçeceğine inanmadığını, ne olursa olsun ordunun işe karışması gerektiğini bildiriyordu<a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_edn63" name="_ednref63"><sup><sup>[63]</sup></sup></a>.</span></p>
<p><span>Ancak hiç kimse açıkça harekattan vazgeçilmesi ya da ertelenmesi gerektiğini söylemeye cesaret edemedi. Adeta herkesin kanı kaynıyordu. Zihinlerde oluşan parlak bir deniz zaferi ile İstanbul’a girmek fikri insanların beynini sarmıştı.</span></p>
<p><span>Bu heyecanla Churchil’in 11 Mart’ta Amiral Carden’e çektiği telgrafta: “Eğer başka türlü elde edilemeyecekse, beklenen sonuçlar, uğranılacak gemi ve insan kayıplarına katlanılmasını gerektirecek kadar büyüktür. Çanakkale Boğazı’nın geçilmesi savaşın sonucu üzerinde kesin etkiler yapabilir. Uygun hava şartları seçilerek Nara tabyalarını elde mevcut ve bu hedef üzerine ateşlerini yakın mesafeden tevcih edebilecek bütün toplarla tahrip etmenin zamanı geldiğini ve bunun gerekli olduğunu düşünüyoruz. Sizi baskı altına almak veya zorlamak isteğinde değiliz. Fakat harekâtınızın bir noktasından karar almak için enerjik hareket etmeniz gerekeceği düşüncesindeyiz” diyordu<a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_edn64" name="_ednref64"><sup><sup>[64]</sup></sup></a>.</span></p>
<p><span>Esasen Amiral Carden’de aynı kanaatteydi. Bir farkla ki donanma Marmara Denizi’ne taarruza başlamadan önce boğazdaki mayın hatlarının temizlenmesi ve irtibat hatlarının sağlanması için, karaya yapılacak askerî hareketin derhal başlatılmasını istiyordu. Fakat ordu henüz hazır değildi. Lord Kitchener tarafından 12 Mart’ta İngiliz denizaşırı görev kuvvetleri komutanlığına atanan Ian Hamilton henüz hiçbir harekât plânını tam olarak incelemeye fırsat bulamadığından donanmaya nasıl yardımcı olacağını bilmiyordu<a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_edn65" name="_ednref65"><sup><sup>[65]</sup></sup></a>. Bu yüzden 16 Mart’ta Fransız General D’Amade’a, Yarımada’nın Bolayır yakınlarına çıkarma yaparak Osmanlı ordusunun İstanbul ve Trakya ile bağlantısını kesmeyi önerdi. Fakat Hamilton bu görüşü reddetti<a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_edn66" name="_ednref66"><sup><sup>[66]</sup></sup></a>. Churchill ise Amiral Carden’den, General Hamilton Mondros’a ulaşır ulaşmaz onunla görüşmesini ve bir an önce harekete geçilmesini istemişti.</span></p>
<p><span>Amiral Carden’in taarruz konusunda bir tereddüdü yoktu, fakat onu esas rahatsız eden husus harekata derhal başlanması fikrinden çok “baş ağrıtıcı” diye nitelendirdiği Çanakkale’yi kuşatan tepelerin ardında gâh orada, gâh şurada şimşek ışığı gibi parıldayan ağır obus bataryalarıydı. Bunların sayılarını da bilmiyordu. Elindeki keşif uçakları ile bataryaların yerlerini tespit etmeye çalıştı. Fakat uçaklar çok ağır ve hantal olduğundan Türk topçusunun menzili dışında havalanıp gerekli keşifleri yapamıyordu. Bu yüzden harekâtın karadan da güçlü bir şekilde destek verilmesinde ısrar etti. Bunun üzerine İngiliz Hükümeti 16 Mart 1915’de Amiral Carden’i hastalığını bahane ederek görevinden aldı ve yerine yapılacak olan taarruzun muvafık ve mümkün olduğunu kabul ettiğine dair, kendisinden teminat aldığı Amiral J. M. de Robeck’i atadı<a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_edn67" name="_ednref67"><sup><sup>[67]</sup></sup></a>. Donanmanın üst kademesinde yapılan bu atama harekât plânında bir değişiklik meydana getirmedi. Bilâkis büyük saldırıların 18 Mart’ta gerçekleştirilmesini kesinleştirdi.</span></p>
<p><span>Herkes zaferden emindi. İngiliz Bahriye Nazırı Churchill, böbürlene böbürlene “Çanakkale’ye Quin Elizabeth’ı bile gönderdik. Bu dritnot yalnız İngiltere’nin değil, bütün dünyanın en korkunç zırhlısıdır. Tabyalar da ne demek onu birkaç yaylımıyla (Çanakkale) topraklarını altını üstüne getireceğiz”<a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_edn68" name="_ednref68"><sup><sup>[68]</sup></sup></a>. “Bu kadar mutlu olduğum için Lanete uğrayabilirim. Bu savaşın her anında binlerce kişinin öleceğini biliyorum ama yine de elimde değil. Yaşadığım her andan zevk alıyorum” diyordu<a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_edn69" name="_ednref69"><sup><sup>[69]</sup></sup></a>.</span></p>
<p><span><strong>E- 18 Mart Çanakkale Deniz Savaşı</strong></span></p>
<p><span>Çanakkale müstahkem mevki komutanı Cevat Paşa o günün sabahını hatıralarında şöyle anlatıyor: “18 Mart sabahı düşman donanmasının taarruz edeceği hakkında bir malumat yoktu. O sabah Büyük Önder Atatürk’le beraber Seddülbahir mıntıkasında bulunan bir piyade alayını teftiş ediyorduk. Sahaya vardığımız zaman alayda hiçbir hazırlığa tesadüf etmedik. Sadece karşımıza çıkan bir mehmetçik -düşman donanması geliyor- dedi ve siperine girdi. Gözlerimiz ufukta idi. Düşman donanmasının yavaş yavaş methale (girişe) doğru ilerlediğini gördük. Hemen geri döndük. Maydos’ta Atatürk’ten ayrıldım. Bir motora atlayarak Çanakkale’ye geçtim ve doğru tarassud (gözetleme) mahalline gittim”<a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_edn70" name="_ednref70"><sup><sup>[70]</sup></sup></a>.</span></p>
<p><span>Gerçekten de 18 Mart Perşembe günü sabahı Müttefik Donanması kendinden emin bir şekilde Amiral de Robeck’in üç kelimelik muhteşem emrini uygulamaya koymuşlardı. -tam yol ileri-. Komutanlar diplomatlarının telkinleriyle sandılar ki Gordion’un kör düğümü misali yaşlı Osmanlı Devleti bu saldırıdan sonra bıçakla kesilmiş gibi ikiye bölünüp dağılacak<a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_edn71" name="_ednref71"><sup><sup>[71]</sup></sup></a>.</span></p>
<p><span>Donanma saat 10.30’da iki saf halinde boğaza girdi<a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_edn72" name="_ednref72"><sup><sup>[72]</sup></sup></a>. Türk tarafında alarm, gözlem yapmakta olan Alman tayyaresinin verdiği bilgiler doğrultusunda 10.25’te verildi<a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_edn73" name="_ednref73"><sup><sup>[73]</sup></sup></a>. Alarm verilmesi ile birlikte maiyetindekilere yapmaları gerekenlerle ilgili direktiflerini veren Müstahkem Mevki Komutanı Cevat Paşa konuşmasını şöyle bitirmişti: “Mermilerimiz bir zırhlıyı batıracak takatta değildir. Sizlerden istediğimiz isabet kaybetmeseniz bile mermilerinizi gemilerin mümkün olduğu kadar yakınlarına düşürmenizdir. Gemilere yakın düşen mermiler mürettebatın maneviyatını bozar. Gemi yer değiştirmeye mecbur olur”<a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_edn74" name="_ednref74"><sup><sup>[74]</sup></sup></a>.</span></p>
<p><span>Taarruza İngiliz ve Fransız donanmasına bağlı 16 gemi katıldı<a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_edn75" name="_ednref75"><sup><sup>[75]</sup></sup></a>. Saat 11.30’dan itibaren altı büyük İngiliz savaş gemisi ve bunlar arasında özellikle Queen Elisabeth gemisi, tabyanın ateş menzilinden uzakta durarak Çanak ve Kepez Burnu’ndaki savunma tesislerini yoğun bombardıman altına aldı. Tabyalar üzerinde yoğun duman bulutları yükselmeye başladı. Fakat İngiliz- Fransız gemilerinin bulunduğu sular da ateş altındaydı. Boğazın her iki kıyısındaki obüs ve havan bataryaları mevzilerinden bir mermi yağmuru gemilerin üzerine yağdı. Boğazın suları fıskiye gibi göğe fışkırdı, gemilerden dumanlar yükseldi. Agamemnon isabet aldı, Inflexible’nin pruve direğinin üç ayağı koptu, köprü üstünde yangın çıktı<a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_edn76" name="_ednref76"><sup><sup>[76]</sup></sup></a>.</span></p>
<p><span>Saat 12’den kısa bir süre sonra dört savaş gemisinden oluşan Fransız filosu, ateş eden İngiliz savaş gemilerinin hattından geçti ve Türk tahkimatını yakın mesafeden ateşe tuttu. Altı İngiliz savaş gemisi yavaş yavaş hedefe yaklaşarak tabyaları bombalamaya başladı. Türk tabyaları da karşılık vermeye çalışıyor fakat etkili olamıyordu. Nihayet saat 13.45’de donanma Türk tabyalarını önemli ölçüde susturmayı başardı<a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_edn77" name="_ednref77"><sup><sup>[77]</sup></sup></a>.</span></p>
<p><span>O gün Çanakkale müstahkem mevkiî erkâni harbiye reisi olan Selâhaddin Adil Paşa o saatleri şöyle anlatmaktadır: “Dardanos ve Hamidiye arasında bulunan tarassud (gözlem) mahallinden düşmanın, muvaffakiyetli ateşleri ile an be an istihkâmlarımıza yaklaştığını ve bataryalarımızın yavaş yavaş ateşlerinin azaldığını görerek pek elim ve heyecanlı saatler yaşıyordum. Tarassud mahalli telgraf hattı ile doğrudan doğruya İstanbul’a bağlanmış olduğundan her on dakikada bir Harbiye Nezaretine vaziyeti bildiriyor ve müstahkem mevkiin bütün fedakârlıklarına, bütün gayretlerine rağmen düşman taarruzunun tedricen fakat sistematik bir surette ilerlemekte olduğunu anlatıyordum. O anda İstanbul’un geçirmekte olduğu azab ve heyecan dolu dakikalar da gözlerimin önüne geliyor, böylece büsbütün üzülüyor, ıstırap içinde kıvranıyordum”<a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_edn78" name="_ednref78"><sup><sup>[78]</sup></sup></a>.</span></p>
<p><span>Savaş İngiltere ve Fransa donanması için olumlu bir görüntü arzeder gibiydi. O ana kadar kayıpları beklediklerinden çok az olmuştu. Ancak kırk askerleri ölmüş, hiçbir savaş gemileri safdışı olmamıştı<a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_edn79" name="_ednref79"><sup><sup>[79]</sup></sup></a>.</span></p>
<p><span>Türk tarafındaki istihkâmlara bakınca durum hiç iç açıcı görünmüyordu. Beş-on tane İngiliz-Fransız zırhlısının boğazı zorlayıp geçmek üzere oldukları sanılıyordu. Savaşın en zor anlarıydı. Şayet o saatlerde filo istihkâmları aşıp geçebilse İstanbul düşmüş olacaktı<a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_edn80" name="_ednref80"><sup><sup>[80]</sup></sup></a>.</span></p>
<p><span>Türk tabyalarını hallaç pamuğu gibi atıp mayınları ağda balık gibi avladıklarını sanan Filo Komutanı Amiral de Robeck Boğazın en dar yerine doğru bir kanal açmak üzere, torpil tarayan gemilere lazım gelen emrin verilmesi zamanının geldiğini düşündü ve bunların himayesi için daha önce hiç harbe girmeden bekletilen 3. tümeni (2. İngiliz filosunu) hasar gören Fransız gemilerinin yerine savaşa soktu. Fakat hiç beklemedikleri bir durumla karşılaştılar. Birkaç saatten beri açılan yaylım ateşle yerle bir edildiği zannedilen tabyalar birden bire bir yanardağ gibi gürlemeye başladı. Herkesin gözü önünde tuz buz olan Dardanos Tabyasının yeniden şahlandığını gören düşmanlar ölünün hortladığını görmüş gibi şaşırdılar<a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_edn81" name="_ednref81"><sup><sup>[81]</sup></sup></a>. Nitekim donanmaya mensup subayların daha sonra yazdıkları hatıralarında bu gelişmeyi “inkisar-ı ziya (ışığın laneti) diye anlatmaya çalıştılar. Halbuki tabyanın topları tamamen tahrip edilememişti. Gerçi tabya komutanı Çanakkaleli İsmailoğlu Yzb. Hasan ile ağır obus taburu birinci bölük üsteğmen Trablusgarplı Mehmet Mefsuf şehid olmuşlardı<a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_edn82" name="_ednref82"><sup><sup>[82]</sup></sup></a>, ama Mehmetçik topları ile görevine devam ediyordu.</span></p>
<p><span>Erenköy koyundan geri çekilmek üzere olan Fransız muharebe gemisi Bouvet isabet alarak batmaya başladı. İlk anda karadan atılan bir merminin isabet ettiği sanıldıysa da kurtarılan 48 subay ve askerlerin ifadelerinden geminin bir mayına çarptığı anlaşıldı<a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_edn83" name="_ednref83"><sup><sup>[83]</sup></sup></a>. Birkaç dakika sonra İnflesible ve Irresıstıble aynı akibete uğradı. Bu durum karşısında donanmayı boğaz dahilinde tutmanın imkânsızlığını gören Amiral de Robeck harekâtı durdurmak zorunda kaldı. Ocean gemisini Irresistible’nin yardımına gönderirken geri çekilme emrini de verdi. Fakat macera bitmemişti. Yaklaşık bir saat sonra Ocean da mayına çarptı ve iki gemi ard arda battı<a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_edn84" name="_ednref84"><sup><sup>[84]</sup></sup></a>.</span></p>
<p><span>O saatleri Çanakkale Savaşı’na mülâzim (teğmen) rütbesi ile katılan Albay Aşır Arkay şöyle anlatıyor: “Bir aralık bir susma oldu. Cephane getirelim mi? dedim. Yüzbaşım: -onu bırak da dışarıya bak- dedi. Denize baktım. Yan yatmış bir zırhlı gördüm. Altının yeşil teknesi gözüktü. Bir düşman gemisinin batacağını ne biz ne onlar akıldan geçirmiyorduk. Sükut beş dakika kadar sürdü. Methalden yetişen iki gemi geldi. Yaralıları toplamaya başladı. Biz o aralık ateşi kestik. Sonra ateş yeniden şiddetlendi. Bizde maneviyat derhal artmıştı. Biraz sonra Irresistible’den insanlar suya atladı. Meğer o da mayına çarpmıştı. Bizde artık neşe emir ve kumandayı aştı”<a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_edn85" name="_ednref85"><sup><sup>[85]</sup></sup></a>.</span></p>
<p><span>18 Mart günü saat 17.45’de deniz taarruzu sona erdiği zaman tarafların kayıp bilançosu şöyleydi. Müttefik filosunun 3 zırhlısı batmış, 2 zırhlısı aylarca onarıma muhtaç bir halde yaralanmış, diğer bazı gemileri de tamiri günlerce sürecek kadar hasar görmüştü. İnsan kaybına gelince Bouvet zırhlısında 600 kişi boğulmuş, diğer gemilerdeki ölü ve yaralı sayısı ile beraber zayiyat bin kişiyi bulmuştu<a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_edn86" name="_ednref86"><sup><sup>[86]</sup></sup></a>.</span></p>
<p><span>Türk tarafının zayiyatı düşmanla mukayese edildiği zaman oldukça az görülüyordu. Toplam insan kaybı 18’i Alman olmak üzere 58 şehit, 74 yaralı idi. 176 toptan yalnız 8’i yara almış ve bunların 4’ü kullanılamaz hale gelmişti<a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_edn87" name="_ednref87"><sup><sup>[87]</sup></sup></a>.</span></p>
<p><span>Müttefik donanmasının parlak sebepler ve büyük ümitlerle başlattıkları Çanakkale’yi donanma ile geçerek İstanbul’a ulaşma amaçları Türk kudretinin ve strateji kaidelerinin ihmâli yüzünden Çanakkale’de düşman için mukadder olan klasik bir felakete dönüştü.</span></p>
<p><span>Amiral de Robeck Amiral R. Wemyss’e 18 Mart 1915 akşamında çektiği telgrafta Çanakkale’de uğradıkları felaketi şöyle açıklıyordu. “Yarın benimle görüşmek üzere Bozcaada’ya gelmenizi rica ederim. Bugün gerek yüzen mayınlardan, gerek sahillerde inşa olunmuş torpido kovanlarından atılan torpil isabeti alarak batan gemilerimiz dolayısı ile felaketli bir gün yaşadık”<a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_edn88" name="_ednref88"><sup><sup>[88]</sup></sup></a>.</span></p>
<p><span>General Hamilton ise Lord Kitchener’e 13.03.1915’de yazdığı mektupta uğradıkları felaketi şu cümlelerle açıklamıştır: “Bugün değer terazisine vurulursa, gözlerimin önünde cereyan eden pek acı gerekçelerle çok kötü geçti. Bolayır Platosunu ve oradan güneybatı ucuna kadar araziyi incelerken, Türklerin bütün hakim tepeleri ve araziyi tahkimatlandırdıklarına ve siperlerle çevirdiklerine şahit oldum. Peşinden Çanakkale Boğazına yol verdik. Takriben bir mil kadar da içeri girdik. Gördüğüm manzara için deniz harp tarihi yazarları eminim -çok canlı- tabirini kullanacaklardır”<a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_edn89" name="_ednref89"><sup><sup>[89]</sup></sup></a>.</span></p>
<p><span>Saldırının başarısızlıkla sonuçlanması, Paris’te çok daha derin bir üzüntü yarattı. Fransız kamuoyu, Bouvet’in battığını 19 Mart’ta Alman haber ajanslarından öğrendi. Fransızların doğu stratejisi için açılan kapı olarak gördükleri Çanakkale’de aldıkları yenilginin hayal kırıklığı ve üzüntüsünü Dışişleri Bakanı Raymond Poıncare şöyle anlatır: “Viviani bana, korkunun herkesi pençesine aldığını söyledi. Telâşa düşen bir grup tehlike habercisi de başımıza türlü felâketler geleceğinden korkuyor”<a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_edn90" name="_ednref90"><sup><sup>[90]</sup></sup></a>.</span></p>
<p><span>Londra’da, Deniz Bakanlığı ise bir yenilginin yaşandığı kanaatinde değildi. 18 Mart günü sözkonusu olan kayıpların savaş öncesi yapılan tahminler doğrultusunda olduğu, bu yüzden planda bir değişiklik yapmasına gerek olmadığı ve Türklere toparlanmaları için fırsat bırakmadan harekata devam edilmesi kanaatindeydi. Bunun üzerine Bahriye Nazırı Churchill, amiralliğin harp komitesini toplantıya çağırdı ve şu teklifte bulundu:</span></p>
<p><span>“Derhal Robeck’e telgraf çekelim ve taarruza hiç vakit geçirmeden başlamasını söyleyelim”<a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_edn91" name="_ednref91"><sup><sup>[91]</sup></sup></a>.</span></p>
<p><span>Ancak bu telgraf hiç çekilmedi. Çünkü Lord Fisher bu konudaki kararın De Robeck’e bırakılmasında ısrar etti. Amiral de Robeck ise başlangıçta mağlubiyeti kabul etme taraftarı değildi<a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_edn92" name="_ednref92"><sup><sup>[92]</sup></sup></a>. Fakat General Hamilton ile yaptığı istişareden sonra istihkâmların, yalnız büyük gemi topları vasıtasıyla tahrip edilebileceği kanaatinin yanlış olduğunu, Çanakkale’deki mayın tehlikesinin tahmin ettiklerinden daha fazla bulunduğunu ileri sürerek böyle bir harekâtın tekrarına taraftar olmadığını bildirdi<a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_edn93" name="_ednref93"><sup><sup>[93]</sup></sup></a>. Bunun üzerine Çanakkale Boğazı’na yalnız denizden hücum planı 23 Mart’ta resmen terk edildi<a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_edn94" name="_ednref94"><sup><sup>[94]</sup></sup></a>.</span></p>
<p><span>Çanakkale zaferi Türk kamuoyuna basın yoluyla resmî tebliğle duyuruldu. “Bugün (dün) öğleden evvel 11.30’da Çanakkale Boğazı’nda bataryalarımıza ateş açıldı… Düşman donanmasından bir kısmı öğleden sonra saat üç’te bataryalarımızın ateş menzili dışına çıkmış ve saat altıya kadar fasıla ile bombardımana devam eden sekiz zırhlı bilahare bombardımana nihayet verip uzaklaştılar… Yedi saat devam eden bu şiddetli muhabere bataryalarımızın zaferi ile neticelendirilmiştir”<a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_edn95" name="_ednref95"><sup><sup>[95]</sup></sup></a>. “Bombardımana rağmen istihkâmlarımızdaki hasar şayan-ı hayret derecede azdır”<a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_edn96" name="_ednref96"><sup><sup>[96]</sup></sup></a>.</span></p>
<p><span>Gazetelerde, alınan galibiyetin önemi ve mehmetçiğin kahramanlıklarının yanı sıra hükümete de övgüler yağdırılmakta ve “Hükümet-i Osmaniye’nin kuvvetinin muhafazasına engel olunamayacağı” görüşüne yer verilmektedir<a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_edn97" name="_ednref97"><sup><sup>[97]</sup></sup></a>. Yabancı basından alınan haberlerin çoğunda ise “Türklerin müttefik donanmasına vahim bir zarar verdikleri inkâr edilemez” görüşünün altı çiziliyordu<a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_edn98" name="_ednref98"><sup><sup>[98]</sup></sup></a>.</span></p>
<p><span>Gazetelerin köşe yazarları da konu üzerinde önemle duruyordu. Örneğin Ahmet Ağaoğlu “Bundan 15 gün önce Fransız gazetelerinin bazıları Çanakkale Boğazı’nın haritasını çizerek müttefik donanmayı İstanbul önünde göstermekteydiler. Diğerleri ise Rus Ordularının İstanbul üzerine geldiklerini tasavvur ediyorlardı”<a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_edn99" name="_ednref99"><sup><sup>[99]</sup></sup></a> diyerek İngiliz ve Fransızların harekattan önce kendilerinden ne kadar emin olduklarını belirttikten sonra “Düşman menabi’inden varid olan haberler Çanakkale muzafferiyetinin zan ettiğimizden pek ziyade fevkinde olduğunu ispat ediyor. Osmanlı karargâh-ı umumisinin muharebe ve muvaffakiyeti hakkında vermiş olduğu tebliğ-i resmi düşmanlarımız tarafından yalnız teyid değil gayet mühim bir mi’yasta kabul olunmaktadır”<a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_edn100" name="_ednref100"><sup><sup>[100]</sup></sup></a> diyerek uğradıkları hayal kırıklığı ve şaşkınlıkları ile yenilgilerini kabul ettiklerini yazdı.</span></p>
<p><span>İngilizlerin Çanakkale ile ilgili resmî harp tarihlerini yazan General Aspinall-Oglander ısrarla “18 Mart akşamı, Türk karargâhında, mağlubiyet ve hezimet korkuları belirmişti, cephanenin yarısından fazlası sarfedilmiş bulunuyordu. Bunların yerine yenilerini getirmek mümkün değildi. Türk topçularının maneviyatı kırılmıştı” diye yazsa da<a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_edn101" name="_ednref101"><sup><sup>[101]</sup></sup></a> cephede ve İstanbul’da bu görüşü doğrulayacak bir hava yoktu.</span></p>
<p><span>Ezici bir üstünlük karşısında mehmetçiğin kazandığı parlak zafer yurtta pek haklı iftiharlar yaratmış, maneviyatı yükseltmişti. O kadar ki Sultan Mehmed Reşâd bile, bu büyük zafer karşısında kaleme sarılarak mehmetçiğin iman dolu göğsünü binlerce düşman mermisine siper ederek ateş tufanını söndürmüş olmasından dolayı ulu tanrıya hamd-ü sena etmişti<a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_edn102" name="_ednref102"><sup><sup>[102]</sup></sup></a>.</span></p>
<p><span><em>Savlet etmişti Çanakkale’ye bahr ü berden<br>
</em><em>Ehl-i İslamın iki hasm-ı kavîsi birden<br>
</em></span></p>
<p><span><em>Lâkin imdâd-ı ilâhî yetişip ordumuza<br>
</em><em>Oldu her bir neferi kale-i pûlâd-beden<br>
</em></span></p>
<p><span><em>Asker evlâtlarımın pîş-geh-i azminde<br>
</em><em>Aczini eyledi idrâk nihayet düşman<br>
</em></span></p>
<p><span><em>Kadr-ü haysiyyeti pâ-mâl olarak etti firâr<br>
</em><em>Kalb-i İslâma nüfûz eylemeye gelmiş iken<br>
</em></span></p>
<p><span><em>Kapanıp secde-i şükrâna Reşâd eyle duâ<br>
</em><em>Mülk-i İslâmı Hudâ eyleye dâim me’men</em></span></p>
<p><span>18 mart Zaferi’nin kamuoyundaki coşkusu ise basından rahatlıkla izlenebilir. Örneğin İstanbul’da bütün polis ve jandarma karakolları ile Şirket-i Hayriye ve Seyr-i Sefain İdaresi vapurları bayrakla donatılırken<a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_edn103" name="_ednref103"><sup><sup>[103]</sup></sup></a> Ayıntap’ta (Gaziantep) halk 48 saat aralıksız şenlik yaptı. Antakya’da ise memurlar tarafından parlak tezahüratlar yapıldı ve şehrin her tarafı bayrak ve fenerlerle donatıldı<a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_edn104" name="_ednref104"><sup><sup>[104]</sup></sup></a>, diğer il ve ilçelerde de benzer kutlamalar yapıldı<a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_edn105" name="_ednref105"><sup><sup>[105]</sup></sup></a>.</span></p>
<p><strong>SONUÇ</strong></p>
<p><span>18 Mart Zaferi Avrupa’nın “hasta adam” diye tanımladığı Osmanlı Devleti’nin uzun bir aradan sonra kazandığı ilk büyük zaferdir. Sonunda Türk askerî yıllardır özlenen gücünün özünden bir şey kaybetmediğini göstermiştir. İngiliz donanması, dünyanın en güçlü donanmasıydı. Dünya denizlerinde adı bile düşmanları arasında dehşet uyandırmaya yetiyordu. Hiç kimse Türklere en küçük bir şans tanımıyordu. Ama Türk ordusu mucizevî bir şekilde bu gücü püskürttü. İstanbul’u muhtemel bir işgalden kurtardı. Osmanlı İmparatorluğu’nu bir yıkımdan korudu. Lidersiz, örgütsüz ve moralsiz bir milletin haritadan silinmesini engelleyerek başını dik tutmasını başardı. Bu itibarla 18 Mart, sadece şanlı bir zaferin değil, fakat ezelî Türk kahramanlığının sembolik bir ifadesi olarak da düşünülmelidir.</span></p>
<p><span>18 Mart taarruzu, Müttefik Donanmasının büyük ümitlerle ve kendilerinde emin bir şekilde başlattıkları ve kara desteğini göz ardı ederek yalnız donanma gücü ile Çanakkale’yi geçerek İstanbul’a ulaşma girişimi, Türk kudretinin ve savaş stratejisi kaidelerinin ihtimali yüzünden kendileri için mukadder olan klasik bir felakete dönüştü. Bu gelişme Türk tarafında büyük bir sevinç ve coşku ile karşılanırken müttefikler arasında ciddi bir tedirginliğe ve Çanakkale’den geçebilmek için yeni arayışlara yol açtı.</span></p>
<p><span>18 Mart Zaferi Balkan devletlerinin savaş konusundaki görüşlerini etkileyerek Bulgaristan’ın Almanya’nın yanında savaşa girmesine, Yunanistan’ın ise savaşın son yılına kadar savaş dışı kalmasını sağlamıştır. Bu itibarla 18 Mart Zaferi, Birinci Dünya Savaşı’nın kaderini değiştiremese de onun üzerinde önemli izler bırakmayı başarmıştır. Eğer zafer kazanılmasaydı büyük ihtimalle Boğazlar ve İstanbul, O’nda gözü olanların eline geçecekti. Boğazların jeopolitik ve stratejik önemi dünya statükosunu etkileyecek ve burası emperyalist güçlerin mücadele arenası haline gelecekti. Bu bakımdan 18 Mart Zaferi dünya dengelerinin bozulmaması açısından da önem taşımaktadır.</span></p>
<p><span>18 Mart Zaferi, donanmasının varlığını gözardı ederek 1912 yılı deniz bütçesi görüşülürken “donanma istemeyiz, bize demiryolu yapın” diyen bir devletin idarî mekanizmasının günahlarını örten bir zafer olarak da görülebilir.</span></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i>  <strong>Yard. Doç. Dr. Yaşar SEMİZ</strong> </span></a>
</p><p><span>S.Ü. Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Öğretim Üyesi.</span></p>
<hr>
<p><span><strong><span>Dipnotlar:</span></strong></span></p>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_ednref1" name="_edn1"><sup><sup>[1]</sup></sup></a> Kader Yılları S. Sazonov’un Anıları, Çev. Betil Önuçak, yayına haz. Sebahattin Özel, İstanbul 2002, s.291-301.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_ednref2" name="_edn2"><sup><sup>[2]</sup></sup></a> Andre Mandelstam, Yirminci Yüzyılda Rusya’nın Akdeniz’e Çıkış Politikası, Çev. Nihat Erim, Ulus, 01.11.1946, tefrika no: 55; Ayrıca bak, “İstanbul ve Boğazlar 1915’te İngiltere Tarafından Çar Rusya’sına Vâdedilmiştir?”, Yeni Sabah, 24-26 Şubat 1946.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_ednref3" name="_edn3"><sup><sup>[3]</sup></sup></a> H. George, Çanakkale ve Fransızlar, çev. Nejat Dalay, Ankara 1974, s.156.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_ednref4" name="_edn4"><sup><sup>[4]</sup></sup></a> Mandelstan, age, tefrika 56.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_ednref5" name="_edn5"><sup><sup>[5]</sup></sup></a>  Mandelstam, aynı yer.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_ednref6" name="_edn6"><sup><sup>[6]</sup></sup></a>  Lewis         Broad, W. Churchill’in Siyasî Hayatı, Çev. Cihad Baban, Vatan Mat., İstanbul 1945, s.83.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_ednref7" name="_edn7"><sup><sup>[7]</sup></sup></a>  Broad, age, aynı yer.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_ednref8" name="_edn8"><sup><sup>[8]</sup></sup></a>  Broad, age, aynı yer.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_ednref9" name="_edn9"><sup><sup>[9]</sup></sup></a>  Broad, age, aynı yer.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_ednref10" name="_edn10"><sup><sup>[10]</sup></sup></a> Thomaz, age, s.17; Esat Paşa, Çanakkale Anıları, İstanbul 1975, s.25; Abidin Dav’er, “18 Mart Zaferini Nasıl kazandık!”, Cumhuriyet, 18 Mart 1953.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_ednref11" name="_edn11"><sup><sup>[11]</sup></sup></a> Broad, age, s.84; C. Monus, “Çanakkale Zaferi”, Sonhavadis, 18 Mart 1958.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_ednref12" name="_edn12"><sup><sup>[12]</sup></sup></a> M. Kanad (der), “Yabancılara Göre Birinci Cihan Harbinde Çanakkale Seferinin Açılmasını Gerektiren Sebeplek Türkiye Eski Muharipler dergisi, Sayı 3, Mart 1967, s.636.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_ednref13" name="_edn13"><sup><sup>[13]</sup></sup></a> Osmanlı Mebusan Meclisi Reisi Halil Menteşe’nin Anıları, Giriş İsmail Arar, Hürriyet Vakfı Yay., İstanbul 1986, s. 191-192. (kısaltma Menteşe)</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_ednref14" name="_edn14"><sup><sup>[14]</sup></sup></a> Menteşe, age, s.189-191; Mithat Şükrü Bleda, İmparatorluğun Çöküşü, İstanbul 1979, s.79- 80; Cemal Paşa, Hatıralar, Yayına haz. Behçet Cemal, İstanbul 1977, s.157-163; İki geminin alınması Karadeniz’deki deniz hakimiyetinin Osmanlı Devleti’nin eline geçmesine sebep oldu. Böylece Rusya’nın 1914 Şubat’ındaki İstanbul’a baskın planı da suya düştü.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_ednref15" name="_edn15"><sup><sup>[15]</sup></sup></a> Lütfi (Simavi) Bey, Osmanlı Sarayı’nın Son Günleri, Yayına haz. Şemşettin Kutlu, Hürriyet Yay., Tarih dizisi 2, İstanbul, tarihsiz, s.340-342; Bleda, age, s.80-83.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_ednref16" name="_edn16"><sup><sup>[16]</sup></sup></a> Liman Von Sanders, Türkiye’de 5 Yıl, Çev. M. Şevki Yazman, İstanbul 1968, s.47-48; Cemal Paşa, age, s. 169-181.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_ednref17" name="_edn17"><sup><sup>[17]</sup></sup></a> Menteşe, age, s.53; Cemal Paşa, age, s.177-179.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_ednref18" name="_edn18"><sup><sup>[18]</sup></sup></a> Mete Tuncoku, “Çanakkale Savaşları ve İngiliz-Japon Diplomasisi”, Çanakkale Savaşlarının Sebep ve Sonuçları Uluslar arası Sempozyumu, Çanakkale 14-17 Mart 1990, Ankara 1993, s.68-80.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_ednref19" name="_edn19"><sup><sup>[19]</sup></sup></a> Karl Stirling Scheide, “Aviation in the Dardanelles Campaign”, Çanakkale Savaşları Sebep ve Sonuçları Sempozyumu, Çanakkale 14-17 Mart 1990, Ankara 1993, s.91-101.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_ednref20" name="_edn20"><sup><sup>[20]</sup></sup></a> Carl Mühlman, Çanakkale Savaşı, Bir Alman Subayı’nın Notları, Çev. Sedat Umran, İstanbul 1988, s.49-50.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_ednref21" name="_edn21"><sup><sup>[21]</sup></sup></a> Muhlman, age, s.50.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_ednref22" name="_edn22"><sup><sup>[22]</sup></sup></a> Taner Bayazıt, “Çanakkale ve Boğazlar”, Türkiye Harp Malûlü Gaziler dergisi, Sayı 195, Mayıs 1972, s.10-13; Ayrıca bak. Celal Dinçer, “Çanakkale Zaferi 18 Mart 1915”, Ulus, 18 Mart 1948.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_ednref23" name="_edn23"><sup><sup>[23]</sup></sup></a> Yusuf Hikmet Bayur, Türk İnkılâp Tarihi, C.3, kısım 2, Ankara 1983, s.72.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_ednref24" name="_edn24"><sup><sup>[24]</sup></sup></a> Sabah, 10 Mart 1915. Yüz kuruş bir liradır.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_ednref25" name="_edn25"><sup><sup>[25]</sup></sup></a> Tercüman-ı Hakikat, 16-17 Mart 1915.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_ednref26" name="_edn26"><sup><sup>[26]</sup></sup></a> Sabah, 22 Mart 1915.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_ednref27" name="_edn27"><sup><sup>[27]</sup></sup></a> Sabah, 13 Mart 1915.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_ednref28" name="_edn28"><sup><sup>[28]</sup></sup></a> Ali Fuat Türkgeldi, Görüp İşittiklerim, Ankara 1987, s.130.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_ednref29" name="_edn29"><sup><sup>[29]</sup></sup></a> Ziya Şakir, Cihan Harbini Nasıl İdare Ettik?, İstanbul 1944, s.226-228.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_ednref30" name="_edn30"><sup><sup>[30]</sup></sup></a> Şakir, age, s.228.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_ednref31" name="_edn31"><sup><sup>[31]</sup></sup></a> Alan Moorehead, Çanakkale Geçilmez, Çev. Güney Salman, Milliyet Yay., İstanbul 1972, s.94.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_ednref32" name="_edn32"><sup><sup>[32]</sup></sup></a> Sanders, age, s.72.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_ednref33" name="_edn33"><sup><sup>[33]</sup></sup></a> İsmail Habib, Tuna’dan Batıya, İstanbul 1935, s.225.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_ednref34" name="_edn34"><sup><sup>[34]</sup></sup></a> Tercüman-ı Hakikat, 19 Mart 1915.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_ednref35" name="_edn35"><sup><sup>[35]</sup></sup></a> Tasvir-ı Efkâr, 02 Mart 1915.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_ednref36" name="_edn36"><sup><sup>[36]</sup></sup></a> İhsan Yurdoğlu, “18 Mart Çanakkale Zaferi”, Demokrasi Gazetesi, 18 Mart 1947, s.4.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_ednref37" name="_edn37"><sup><sup>[37]</sup></sup></a> Mühlman, age, s.42.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_ednref38" name="_edn38"><sup><sup>[38]</sup></sup></a> Fevzi Kurtoğlu, Çanakkale ve 18 Mart 1915, Deniz Mat., İstanbul 1935, s.31-33.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_ednref39" name="_edn39"><sup><sup>[39]</sup></sup></a> Mühlman, age, s.45; Em. Topçu Alb. Kenan Ergezer, “18 Mart 1915 Çanakkale Deniz Savaşı’nın 47. Yıldönümü”, Eski Muharipler Dergisi, Mart 1962, s.62.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_ednref40" name="_edn40"><sup><sup>[40]</sup></sup></a> Esat Paşa, Çanakkale Anıları, Yayına haz. İhsan İlgar, İstanbul 1975, s.23.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_ednref41" name="_edn41"><sup><sup>[41]</sup></sup></a> Kurmay Binbaşı Kadri Perk, Çanakkale Savaşları Tarihi, II ve III. Kısımlar, Askerî Matbaa, İstanbul 1940, s.4; Kurtoğlu, age, s.27.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_ednref42" name="_edn42"><sup><sup>[42]</sup></sup></a> Esat Paşa, age, s.16; Perk, age, s.4.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_ednref43" name="_edn43"><sup><sup>[43]</sup></sup></a> Esat Paşa, age, s.23-24; Perk, age, s.4-6; Yazman, age, s.25-27; Fahri Belen, Birinci Cihan Harbinde Türk Harbi, C.2, Ankara 1964, s. 138-141.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_ednref44" name="_edn44"><sup><sup>[44]</sup></sup></a> O dönemde Osmanlı devleti mayın bakımından o kadar yoksundu ki Rusların Goeben ve Breslav’yu batırmak için Karadeniz’e bıraktıkları ve akıntıyla sürüklenen mayınları topluyor ve Çanakkale’ye getirerek oradaki mayın tarlalarında kullanıyordu.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_ednref45" name="_edn45"><sup><sup>[45]</sup></sup></a> Ergezer, agm, s.63</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_ednref46" name="_edn46"><sup><sup>[46]</sup></sup></a> Perk, age, s.6.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_ednref47" name="_edn47"><sup><sup>[47]</sup></sup></a> Kanad, agm, s.632.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_ednref48" name="_edn48"><sup><sup>[48]</sup></sup></a> Adını Türk Denizcilik tarihine altın harflerle yazdıran Nusret mayın gemisi 1913’te Almanya’da inşa edildi. 370 grostonluk, 42 metre boyunda, 7.5 metre eninde bir teknedir. Bu gemi hakkında İngilizlerin “Jane’s Fighting Ships” adında resmî mahiyetteki deniz yıllığının 1952-1953 sayısında şu bilgiler yer almaktadır: “Bu gemi 18 Mart 1915’te Çanakkale’de</span></div>
<div><span>İngilizlere ait Irrezistibl, Oşın ve Fransızlara ait Bouve zırhlısının çarparak batmalarına sebep olan mayın tarlasını vücuda getiren gemidir”. İngiliz deniz yıllığı gibi ciddi bir eserde bile gösterdiği başarı ile anılmayı başaran bu gemi uzun süre donanmaya hizmet ettikten sonra büyük bir vefasızlık örneği gösterilerek 1969’da satıldı. İsmail Kaptanoğlu ve Kadri Kalkavan tarafından satın alınan geminin makinesi Skoda motorla değiştirildi. Kaptan Nusret adı altında İstanbul Limanına 3644 sicil numarasıyla kaydedilen Nusret bir süre su gemisi ve kum kosteri olarak çalıştı. (Eser Tutel, “Nusret’i Kurtaran Mucize”, Yıllarboyu Tarih, Sayı 3, Mart 1979, s.33).</span></div>
<div><span>Daha sonra Mersin Limanına satılan gemi bir süre de burada görev yaptıktan sonra son sahipleri tarafından müzeye alınması için devlete satılmak istendi. Bu aşamada dönemin Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Vural Beyazıt devreye girdi. Deniz subaylarından oluşturulan bir heyetin “Geminin Nusret mayın gemisine benzer bir yanı ve özelliği kalmamıştır” raporu üzerine satın alınmadı. (Em. Deniz Alb. Hayati Evliyaoğlu’nun mektubundan, Cumhuriyet Gazetesi, 04 Ocak 1996, s. 11). 1989’da hatalı yükleme yüzünden batan gemi yeniden yüzdürülerek Mersin Limanının 12 numaralı rıhtımına çekilen geminin iskele baş bodoslamasına “işte bu tekne ünlü Nusret’tir” anlamında bir yazı asılmış. 1999’dan itibaren başta Mersin’dekiler olmak üzere bazı dernekler ve belediyeler Nusret’i yeniden aslına uygun restore ettirip müze haline getirmeye çalışıyor. (Mümtaz Soysal, “Göçmeyen Ruh”, Hürriyet, 30 Mayıs 1999).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_ednref49" name="_edn49"><sup><sup>[49]</sup></sup></a> Bu konudaki bazı Atıflar için bak: M. Şevki Yazman, “Türk Çanakkale 18 Mart Gününün İlk Saatlerinde Çimenliğe Yanaşan Nusret Yapacağı İş Hakkında Mahrem Talimatı Aldı”, Ulus, 7-9 Nisan 1938; Bu yazı Nusret’in elektrik zabiti Boyabatlı Hasan Abdullah’ın ifadelerine göre yazılmıştır. Em. Muh. Kur. Alb. Cevat Karsan, “18 Mart 1915 Zaferi (Çanakkale Hâtıraları)”, Eski Muharipler Dergisi, Sayı 3, Mart 1958, s.1865-1867; Refik Özgener, “18 Mart Zaferi”, Dünya Gazetesi, 18 Mart 1955; C. Monus, “Çanakkale Zaferi”, Son Havadis Gazetesi, 18 Mart 1958; Gıyas Yetkin (derleyen), “18 Mart 1915 Çanakkale Zaferi”, Türkiye Eski Muharipler Dergisi, Sayı 3-4, Mart-Nisan 1965, s. 117; N. Hakkı Uluğ, Çanakkale Destanının 50. Yılı, Turizm ve Tanıtma Bakanlığı Yay., Ankara 1966, s.22-23; General Cevat Çobanlı (anlatan), “Çanakkale ve Mehmetçik’, Kemalizm, Mart 1976, s.1-2; Fahri Çokar, “Çanakkale 1915 İçin Zorunlu Bir Açıklama”, Deniz Kuvvetleri Dergisi, Sayı 560, Temmuz 1994, s.79-80; Muhlman, age, s.66; Thomaz, age, s.36.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_ednref50" name="_edn50"><sup><sup>[50]</sup></sup></a> Kurtoğlu, age, s.37.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_ednref51" name="_edn51"><sup><sup>[51]</sup></sup></a> Golç Paşa, Almanya’nın İstanbul’daki Elçisi Frayhar Von Vangenhayn’ın talebi üzerine, Türkiye’de bulunan Alman subayları ile Türk hükümeti arasında koordinasyonu sağlamak gayesi ile 1914 yılı 2. Teşrin’in sonunda Belçika umumî valiliğinden alınarak İstanbul’a gönderilmişti. Golç Paşa, age, s.1-2.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_ednref52" name="_edn52"><sup><sup>[52]</sup></sup></a> Golç Paşa, age, s.15-16.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_ednref53" name="_edn53"><sup><sup>[53]</sup></sup></a> Golç Paşa, age, s.19.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_ednref54" name="_edn54"><sup><sup>[54]</sup></sup></a> Abdurrahman Güzel (yayına haz.), Çanakkale, Çanakkale 1996, s.11-13 (Bu eser “Yeni Mecmua’nın özel sayısında neşredilen Çanakkale Savaşları Üzerine Değerlendirmeler”, İstanbul, 5/18 Mart 1331 / 1915’in Latin harflerine aktarılmasından oluşturulmuştur). Aynı gün Başkomutan vekili Enver Paşa’da Çanakkale Cephesine ziyaret etti. Bu itibarla askerler bir tarafta Başkomutan’ın karşılanması hazırlığını yapmak zorunda kalmıştı. M. Şevki Yazman, Türk Çanakkale, Ulus bs., Ankara 1938, s.38-39.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_ednref55" name="_edn55"><sup><sup>[55]</sup></sup></a> Yetkin, agm, s.99-103.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_ednref56" name="_edn56"><sup><sup>[56]</sup></sup></a> Thomarz, age, s.25.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_ednref57" name="_edn57"><sup><sup>[57]</sup></sup></a> Kanad, agm, s.638.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_ednref58" name="_edn58"><sup><sup>[58]</sup></sup></a> H. W. Wilson, Büyük Harpte Deniz Muharebeleri, çev. Deniz Binbaşı Lûtfi Telât, Deniz Mat., İstanbul 1934, s.254.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_ednref59" name="_edn59"><sup><sup>[59]</sup></sup></a> Wilson, aynı yer.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_ednref60" name="_edn60"><sup><sup>[60]</sup></sup></a> A. Büyüktuğrul, “18Mart 1915”, Cumhuriyet, 18 Mart 1958.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_ednref61" name="_edn61"><sup><sup>[61]</sup></sup></a> Deniz Alb. Saim Besbelli, “Çanakkale’de Türk Bahriyesi”, Türkiye Harp Malulu ve Gaziler Dergisi, Sayı 181, Mart 1971, s. 11; A. Büyüktuğrul, “18 Mart 1915”, Cumhuriyet, 18 Mart 1958, s.2.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_ednref62" name="_edn62"><sup><sup>[62]</sup></sup></a> Moorehead, age, s.102.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_ednref63" name="_edn63"><sup><sup>[63]</sup></sup></a> Moorehead, age, s.103.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_ednref64" name="_edn64"><sup><sup>[64]</sup></sup></a> Binbaşı Demaz, Çanakkale Seferi, Çev. Binbaşı Bahaeddin, Askeri Matbaa, İstanbul 1930, s.22.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_ednref65" name="_edn65"><sup><sup>[65]</sup></sup></a> Ian Hamilton, Gelibolu Günlüğü, Çev. Osman Öndeş, İstanbul 1972, s.7-14.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_ednref66" name="_edn66"><sup><sup>[66]</sup></sup></a> Belen, age, s.19; Cassar, age, s.174.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_ednref67" name="_edn67"><sup><sup>[67]</sup></sup></a> General G. F. Aspinall-Oglander, Büyük Harbin Tarihi Çanakkale, Çev. Tahir Tunay, Askerî Matbaa, İstanbul 1939, s.109; Cassar, age, s. 157-158.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_ednref68" name="_edn68"><sup><sup>[68]</sup></sup></a> Habib, age, s.225.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_ednref69" name="_edn69"><sup><sup>[69]</sup></sup></a> David Fromkin, Barışa Son Veren Barış<strong>,</strong> çev. Mehmet Harmancı, İstanbul 1993, s.125.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_ednref70" name="_edn70"><sup><sup>[70]</sup></sup></a> Kandemir, “18 Mart-İki Eski kumandan (Cevat Paşa ve Selahaddin Adil Paşa) O Günün Hatıralarını Anlatıyor”, Cumhuriyet, 18 Mart 1937.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_ednref71" name="_edn71"><sup><sup>[71]</sup></sup></a> Hamilton, age, s. 33.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_ednref72" name="_edn72"><sup><sup>[72]</sup></sup></a> Çanakkale Savaşı sırasında binbaşı rütbesi ile görev yapan Halis Bey’in günlüğünde taarruz saat 10.10’dur. Halis Bey, Çanakkale Raporu, Eser Mat. (Basım yeri ve tarihi yok), s.83-84; Yüzbaşı Şemşi Zobu ise saldırı saatinin 10.05 olduğu görüşündedir. Şemşi Zobu, “Çanakkale NasılMudafaa Edildi?”, Askeri Mecmua, C.6, Sayı 98, 01 Eylül 1935, s.763-769.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_ednref73" name="_edn73"><sup><sup>[73]</sup></sup></a> Yurdoğlu, agm</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_ednref74" name="_edn74"><sup><sup>[74]</sup></sup></a> Cevdet Kerem Yumer, “5/18 Mart Günü Nasıl Çarpışmıştık”, Çumhuriyet, 18 Mart 1949, Harp malulu emekli subay Yumer Çanakkale Savaşı sırasında Erenköy sırtlarında mevzi almış Ali Tevfik Bey bataryasında görevli bir subaydır.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_ednref75" name="_edn75"><sup><sup>[75]</sup></sup></a> Sanders, age, s.74.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_ednref76" name="_edn76"><sup><sup>[76]</sup></sup></a> Wilson, age, s.257.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_ednref77" name="_edn77"><sup><sup>[77]</sup></sup></a> Belen, age, s.20; Perk, age, s.17.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_ednref78" name="_edn78"><sup><sup>[78]</sup></sup></a> Kandemir, agm, Cumhuriyet, 18 Mart 1937.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_ednref79" name="_edn79"><sup><sup>[79]</sup></sup></a> Mühlman, age, s.61-62.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_ednref80" name="_edn80"><sup><sup>[80]</sup></sup></a> A. Camaleddin Saraçoğlu, Çanakkale Zaferi, 18 Mart 1915, İstanbul 1953, s.18.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_ednref81" name="_edn81"><sup><sup>[81]</sup></sup></a> Uluğ, age, s.27, 32-34.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_ednref82" name="_edn82"><sup><sup>[82]</sup></sup></a> Daha sonra bu iki subayın komuta ettiği bataryalara Hasan Mefsuf adı verildi. Uluğ, age, s.32.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_ednref83" name="_edn83"><sup><sup>[83]</sup></sup></a> Aspinalli-Oglander, age, s. 112-113 2 no’lu dipnot; Binbaşı Demaz, age, s.24.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_ednref84" name="_edn84"><sup><sup>[84]</sup></sup></a> Aspinall-Oglander, age, s. 112-114; Hamilton, age, s.31-32; Demaz, age, s.24-25; Sanders, age, s.75.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_ednref85" name="_edn85"><sup><sup>[85]</sup></sup></a> Safa Ş. Erkün, “Çanakkale-ŞehitlerMemleketi”, Tasvir, 18 Mart 1946.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_ednref86" name="_edn86"><sup><sup>[86]</sup></sup></a> Wilson, age, s.258-259; Abidin Daver, agm</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_ednref87" name="_edn87"><sup><sup>[87]</sup></sup></a> Perk, age, s.19; Sanders, age, s.75; Daver, agm; Belen (1964), s.149.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_ednref88" name="_edn88"><sup><sup>[88]</sup></sup></a> Hamilton, age, s.35-36.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_ednref89" name="_edn89"><sup><sup>[89]</sup></sup></a> Hamilton, age, s.32-33.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_ednref90" name="_edn90"><sup><sup>[90]</sup></sup></a> Cassar, age, s. 161.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_ednref91" name="_edn91"><sup><sup>[91]</sup></sup></a> Broad, age, s.87.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_ednref92" name="_edn92"><sup><sup>[92]</sup></sup></a> Aspinall-Oglander, age, s.115.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_ednref93" name="_edn93"><sup><sup>[93]</sup></sup></a> Wilson, age, s.259; Demaz, age, s.27 ve 38; Thomaz, age, s.43.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_ednref94" name="_edn94"><sup><sup>[94]</sup></sup></a> Wilson, age, s.259.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_ednref95" name="_edn95"><sup><sup>[95]</sup></sup></a> İkdam, 19 Mart 1915.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_ednref96" name="_edn96"><sup><sup>[96]</sup></sup></a> İkdam, 20 Mart 1915.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_ednref97" name="_edn97"><sup><sup>[97]</sup></sup></a> Sabah, 20 Mart 1915.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_ednref98" name="_edn98"><sup><sup>[98]</sup></sup></a> Tavsir-i Efkâr, 23 Mart 1915.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_ednref99" name="_edn99"><sup><sup>[99]</sup></sup></a> Tercüman-ı Hakikat, 21 Mart 1915.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_ednref100" name="_edn100"><sup><sup>[100]</sup></sup></a> Tercüman-ı Hakikat, 22 Mart 1915.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_ednref101" name="_edn101"><sup><sup>[101]</sup></sup></a> Aspinall-Oglander, age, s.121-122.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_ednref102" name="_edn102"><sup><sup>[102]</sup></sup></a> “Çanakkale Zaferi ve Sultan Reşad’ın Duyguları”, Harp Malulu Gaziler, Sayı 252, Şubat 1977, s. 16-17; Şiir için ayrıca bak., Güzel age, s.X1.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_ednref103" name="_edn103"><sup><sup>[103]</sup></sup></a> Sabah, 20 Mart 1915.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_ednref104" name="_edn104"><sup><sup>[104]</sup></sup></a> Tercüman-ı Hakikat, 24 Mart 1915.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/18-mart-1915-canakkale-deniz-savasi-sebepleri-gelisimi-ve-sonuclari.html#_ednref105" name="_edn105"><sup><sup>[105]</sup></sup></a> Tercüman-ı Hakikat, 23 Mart 1915.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Muhâkemetü’l&amp;amp;Lügateyn’deki Türk Ordu Teşkilatına Ait Terimlerin Karşılaştırmalı İncelemesi</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/muhakemetullugateyndeki-turk-ordu-teskilatina-ait-terimlerin-karsilastirmali-incelemesi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/muhakemetullugateyndeki-turk-ordu-teskilatina-ait-terimlerin-karsilastirmali-incelemesi</guid>
<description><![CDATA[ Muhâkemetü’l-Lügateyn’deki Türk Ordu Teşkilatına Ait Terimlerin Karşılaştırmalı İncelemesi
Çağatay edebiyatının en önemli temsilcilerinden biri sayılan Ali Şîr Nevâyî[1] tarafından yazılan ve iki dilin karşılaştırması anlamına gelen Muhâkemetü’l-Lügateyn adlı eser, Türkçenin en az Farsça kadar gelişmiş bir dil olduğunu göstermek maksadıyla hazırlanmıştır.  Eserin giriş bölümünde dil konusunda genel bir bilgi veren Nevâyî, Arapçayı, Kuran dili olması sebebiyle kutsal olarak değerlendirdiğinden, bu dili diğer dillerden […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c491a5c143.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:44 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Muhâkemetü’l&amp;Lügateyn’deki, Türk, Ordu, Teşkilatına, Ait, Terimlerin, Karşılaştırmalı, İncelemesi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2014/07/Oktay_Berber-003.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/muhakemetul-lugateyndeki-turk-ordu-teskilatina-ait-terimlerin-karsilastirmali-incelemesi.html">Muhâkemetü’l-Lügateyn’deki Türk Ordu Teşkilatına Ait Terimlerin Karşılaştırmalı İncelemesi</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i>  <strong>Yrd. Doç. Dr. Oktay BERBER</strong> </span></a>
</p><p><span>Çağatay edebiyatının en önemli temsilcilerinden biri sayılan Ali Şîr Nevâyî<a href="https://www.altayli.net/muhakemetul-lugateyndeki-turk-ordu-teskilatina-ait-terimlerin-karsilastirmali-incelemesi.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a> tarafından yazılan ve iki dilin karşılaştırması anlamına gelen <em>Muhâkemetü’l-Lügateyn</em> adlı eser, Türkçenin en az Farsça kadar gelişmiş bir dil olduğunu göstermek maksadıyla hazırlanmıştır.  Eserin giriş bölümünde dil konusunda genel bir bilgi veren Nevâyî, Arapçayı, Kuran dili olması sebebiyle kutsal olarak değerlendirdiğinden, bu dili diğer dillerden farklı bir noktaya koymaktadır. Daha sonra Türkçe, Farsça ve Hintçeyi de asıl dillerin kaynağı olarak göstermek suretiyle, bu dilleri Nuh’un üç oğlu olan Yafes, Sam ve Ham’a dayandırmaktadır. Bu diller arasında Türkçenin neden daha üstün olduğu da yine Nevâyî tarafından aktarılmaya çalışılmıştır<a href="https://www.altayli.net/muhakemetul-lugateyndeki-turk-ordu-teskilatina-ait-terimlerin-karsilastirmali-incelemesi.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a>.</span></p>
<p><span>Eserin yazımında Nevâyî, delillerini somut örneklerle aktarmaktadır. Onun kullandığı bu örnekler ise geleneksel Türk sosyal, ekonomik, kültürel ve siyasi hayatında yer alan kavramlardan müteşekkil olup, eserde bu kavramların Türk dil kurallarına göre açıklamalarına yer verilmektedir. Bu açıklamalara dikkat edildiğinde, Türklerin ordu teşkilatı içerisinde yer alan on sekiz kavram olduğu görülecektir. Çalışmamızda bu kavramları daha iyi aktarabilmek amacıyla genel olarak Türklerde ordunun ne gibi özelliklere sahip olduğu üzerinde durulacak, ardından <em>Muhâkemetü’l-Lügateyn</em>’de kullanılan kavramlar, eserin yazıldığı dönemin öncesi ve sonrasıyla ele alınmaya çalışılacaktır.</span></p>
<p><span><strong>1. Genel Hatlarıyla Türklerde Ordu</strong></span></p>
<p><span>Türk tarihi kadar eski bir geçmişe sahip olan Türk ordusunun zamanla doğru orantılı olarak sürekli gelişim kaydettiği görülmektedir. Köklü bir devlet geleneğine sahip olan Türkler için ordu da aynı oranda köklü ve kendini geliştiren bir yapı içerisindedir. Bu bağlamda tarih boyunca pek çok devlet kuran Türkler için ordu düzeni son derece önemlidir. Çünkü tarih boyunca kurulan bu devletlerin güvenlikleri ancak güçlü bir ordu düzeni ile sağlanabilmiştir.</span></p>
<p><span>Bozkır kültürünün bir neticesi olarak, doğan her Türk, çocukluğundan başlamak üzere bir çeşit askeri eğitime tabi tutulur, hatta adını bile elde ettiği bir başarı ya da kahramanlığı ile kazanırdı<a href="https://www.altayli.net/muhakemetul-lugateyndeki-turk-ordu-teskilatina-ait-terimlerin-karsilastirmali-incelemesi.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a>. Çocukluğundan beri eğitime tabi tutulan Türkler, savaşçı özellikleri ile elde ettikleri yeteneği sürekli canlı tutmak suretiyle, hazır asker gibi işlev görürlerdi. Konar-göçer bozkır kültürünün çok büyük payı olan bu durum, Türklerin ordu-millet olarak adlandırılmalarına sebep olmuştur. Bu sebeple de Türk kültüründe askerlik oldukça kutsal bir görev olarak düşünülmektedir.</span></p>
<p><span>Türk ordusunun genel karakteri incelendiğinde, sahip olduğu özellikler bakımından, diğer milletlerden farklı bir yapı arz ettiği görülmektedir. Buna göre, Türk ordusu ücretli askerlerden oluşmaz, ordu süreklilik arz eder ve ordunun temeli süvarilere dayanır. Bütün Türk erkekleri doğuştan birer asker oldukları gibi, sosyal yaşamın doğal bir sonucu olarak kadınlar da yeri geldiğinde savaşçı olmaktaydılar. Savaşa hazırlıklı olmak ise, konar-göçer yaşam tarzının getirdiği koşulların yanı sıra, bazen de özel organizasyonlarla sağlanabilmekteydi. Buna en güzel örnek, zaman zaman kağanların da katıldığını gördüğümüz sürek avlarının varlığıdır. Bu etkinlik yılın belirli aylarında yapılır, kağan ya da beylerin sevk ve idaresinde bir çeşit askeri talim özelliği gösterirdi. Bunun yanı sıra çocuklar, koyunların üzerinde ata binmeyi ve oklarla kuşlara nişan almak suretiyle de avcılığı öğrenmekteydiler<a href="https://www.altayli.net/muhakemetul-lugateyndeki-turk-ordu-teskilatina-ait-terimlerin-karsilastirmali-incelemesi.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a>.</span></p>
<p><span>Eski Türk Yazıtlarında ordu kelimesi <em>sü</em> kavramıyla karşılanır<a href="https://www.altayli.net/muhakemetul-lugateyndeki-turk-ordu-teskilatina-ait-terimlerin-karsilastirmali-incelemesi.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a>. Bilindiği üzere Türk ordu yapısı da Mo-Tun Yabgu (Mete) döneminde onlu sisteme göre düzenlenmiştir ve bu yapılanma modern ordu sisteminin bir örneği olarak görülmektedir. Bu yapılanmada en büyük askeri birliği on bin kişiden oluşan <em>tümen</em> oluşturmaktaydı. Ordunun başında ise <em>Sü-başı</em> dediğimiz, bugünkü manada genelkurmay başkanı, bulunmaktaydı. Bu bilgilerimizin kaynağı Türk ordu teşkilatı hakkında ilk verileri edindiğimiz MÖ. 3. yüzyıla kadar gitmektedir. O tarihten sonraki dönemlere ait olan, başta Çin kaynakları olmak üzere, gerek Kök Türk yazıtları ve gerekse diğer kaynaklar incelendiğinde, Türk ordu teşkilatı yapılanmasının sürekli gelişim gösterdiği görülecektir. Bu gelişime paralel olarak kullanılan kavramlar da kimi zaman ihtiyaca göre artmış, kimi zaman da değişikliğe uğramıştır. Örneğin Hun dönemine baktığımızda, <em>ordu</em> kavramının bir sınır garnizonu anlayışıyla başladığını görmekteyiz. Bu kavram daha sonra büyük ıkta sahibi beylerin ya da komutanların karargâhlarına kadar genişliyordu. Ordu sözünün bir başka anlamı da hakan ailesinin bulunduğu karargâh olarak geçmekteydi<a href="https://www.altayli.net/muhakemetul-lugateyndeki-turk-ordu-teskilatina-ait-terimlerin-karsilastirmali-incelemesi.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a>. Bu manada ordu, hakanın ailesinin bulunduğu yer olması münasebetiyle, başkent anlamında kullanılmaktaydı. Ancak daha geç dönem Türk tarihine ve günümüze bakıldığında ordu kelimesi, devletin askeri birliğinin bütününü ifade etmektedir.  </span></p>
<p><span>Zaman içerisinde Türk ordu teşkilatında meydana gelen değişiklikler genellikle hayat tarzının ve dönemin getirdiği bir takım ihtiyaçlar neticesinde gerçekleşmekteydi. Örneğin barutun icadı çok geçmeden Türk askeri birliklerinin içerisinde de yerini almıştır. Devletin coğrafi sınırlarının denizlere dayanması, askeri düzen içerisinde deniz kuvvetlerinin oluşturulmasını beraberinde getirmiştir. Zaman içerisinde meydana gelen bu değişimlere bir başka örnek ise, geleneksel Türk sosyal hayatının ilerleyen dönemlerde biraz daha yerleşikliğe doğru kaymasıyla oluşmuştur. Şöyle ki, konar-göçer yaşam tarzında hayatın içerisinde var olan zorluklar insanları hazır asker olarak yetişmeye zorlarken, bu hayat tarzının değişmeye başlamasıyla birlikte oluşan toprağa bağlılık, beraberinde profesyonel bir askerlik anlayışını gerektirmiştir. Çünkü yerleşik yaşam bir nevi korunması gereken büyük şehirlerin ifadesidir. Oysa konar-göçer hayat tarzında askeri birlikleri yine halkın kendisi oluşturduğundan ve çok büyük şehirlerin varlığından söz edemediğimizden gelişmiş bir askeri teşkilatlanma söz konusu değildir.</span></p>
<p><span>Eski Türk toplumunda konar-göçer hayat tarzı o kadar çok benimsenmiştir ki, yerleşikliğe geçildiğinde değişen hayat tarzı ile birlikte Türklerin savaşçı özelliklerini terk edeceği ve bunun sonucu olarak naif tabiatlı olacaklarına inanılmaktadır. Önemli bir Çin kaynağı olan <em>Eski T’ang Tarihi</em>’nde aktarılan bilgiye göre, Türklerin düşmanlarına karşı uzun zaman mücadele edebilmesinin nedeni, su ve otlakları izlemek suretiyle yaşanılması, oturulan yerin yani yerleşikliğin söz konusu olmamasıdır<a href="https://www.altayli.net/muhakemetul-lugateyndeki-turk-ordu-teskilatina-ait-terimlerin-karsilastirmali-incelemesi.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a>.</span></p>
<p><span>Türklerde atlı birliklerin var oluşu ve silah kullanma yeteneğinin gelişmiş olması Türk ordusunu diğer milletlerin askeri teşkilatından ayıran önemli bir etkendir. Konar-göçer hayat tarzı ile bütünleşen bu ordu düzeni içerisinde atlı birlikler oldukça hızlı hareket edebilmeyi beraberinde getirmiştir<a href="https://www.altayli.net/muhakemetul-lugateyndeki-turk-ordu-teskilatina-ait-terimlerin-karsilastirmali-incelemesi.html#_edn8" name="_ednref8">[8]</a>. Ayrıca Türklerin silah kullanmadaki hünerleri savaşlarda da başarı elde edilmesini sağlamıştır. Bu konuda yine <em>Eski T’ang Tarihi</em>’nde Tonyukuk’un izlenmesi gereken siyaseti aktarırken verilen örnekte, Türklerin silah kullanmaya alışık olmalarının, düşmana karşı verilen mücadelede başarılı olunmasının sebeplerinden biri olduğu vurgulanmaktadır<a href="https://www.altayli.net/muhakemetul-lugateyndeki-turk-ordu-teskilatina-ait-terimlerin-karsilastirmali-incelemesi.html#_edn9" name="_ednref9">[9]</a>. Zaman içerisinde geliştirilen silahlar<a href="https://www.altayli.net/muhakemetul-lugateyndeki-turk-ordu-teskilatina-ait-terimlerin-karsilastirmali-incelemesi.html#_edn10" name="_ednref10">[10]</a> ve savaş meydanlarında uygulanan taktikler<a href="https://www.altayli.net/muhakemetul-lugateyndeki-turk-ordu-teskilatina-ait-terimlerin-karsilastirmali-incelemesi.html#_edn11" name="_ednref11">[11]</a> Türk ordusunun önemli hususiyetlerinden birkaçıdır.</span></p>
<p><span><strong>2. Muhâkemetü’l-Lügateyn’de Geçen Türk Ordu Teşkilatına Ait Terimler</strong></span></p>
<p><span>Ali Şîr Nevâyî tarafından 1499 (H. 905) tarihinde yazıldığı bilinen <em>Muhâkemetü’l-Lügateyn</em> adlı eseri incelediğimizde, eserde Türk askeri teşkilatı içerisinde gösterebileceğimiz çeşitli kavramların yer aldığını görmekteyiz. Bu kavramlar, eserin yazılış gayesine göre, Türkçe ile Farsça’nın kıyaslanması için kullanılmış ve iki dilin birbirinden farklı yönlerini vurgulayan örneklerle birlikte aktarılmıştır. Tespit edebildiğimiz kadarıyla eserde Türk ordu teşkilatı içerisinde yer alan on sekiz terime yer verilmiştir. Bu terimlerin anlamları Türk tarihinin çeşitli devirleri ile mukayese edilmek suretiyle araştırıldığında, eserin yazıldığı dönem olan XV. yüzyıl sonu XVI. yüzyıl başında Türk ordu teşkilatı hakkında genel bir bilgiye ulaşmak mümkündür.</span></p>
<p><span>Nevâyî, eserinde Türkçe’de bazı kelimelerin sonuna <em>–çı</em> eki getirmekle bir meslek ya da yüksek bir memuriyet adı elde edilebileceğini, Farsça’da ise böyle bir kullanımın söz konusu olmadığını belirterek, bir takım örnekler vermektedir. Bu gruba dahil ederek verdiği örnekler arasında, Türk ordu teşkilatı içerisinde gösterebileceğimiz <em>korçı</em>, <em>kirek yarakçı</em>,<em> nizeçi</em>, <em>şükürçi</em>,<em> şilençi</em>,<em> cibeçi</em> terimleri yer almaktadır. Nevâyî’nin ifadesiyle bu terimleri Farsça söz varlığında bulmak mümkün değildir ve Sart adını verdiği Farsça konuşan unsurlar da Türkçe olan bu kelimeleri kullanmaktadırlar<a href="https://www.altayli.net/muhakemetul-lugateyndeki-turk-ordu-teskilatina-ait-terimlerin-karsilastirmali-incelemesi.html#_edn12" name="_ednref12">[12]</a>.</span></p>
<p><span>Eski Türk devletlerinde kullanılan silah anlamındaki <em>kur</em><a href="https://www.altayli.net/muhakemetul-lugateyndeki-turk-ordu-teskilatina-ait-terimlerin-karsilastirmali-incelemesi.html#_edn13" name="_ednref13">[13]</a> kelimesinden türemiş görünen ve Türkistan’da bir tür rütbe anlamına gelen <em>korçı</em> kelimesi, <em>Muhâkemetü’l-Lügateyn</em>’de Türk askeri teşkilatı terimleri arasında geçen ilk kelimedir. Çağatayca’da <em>korçı</em> kelimesini silahçı anlamında görmekteyiz<a href="https://www.altayli.net/muhakemetul-lugateyndeki-turk-ordu-teskilatina-ait-terimlerin-karsilastirmali-incelemesi.html#_edn14" name="_ednref14">[14]</a>. <em>Muhâkemetü’l-Lügateyn</em>’nin çağdaşı eserlerden biri olan Babür’ün <em>Vekayi</em> adlı eserinde de <em>korçı</em> terimine rastlanmaktadır. Eserde silah anlamında <em>kur</em>dan türediği görülen <em>kurçı</em> tabiri silahşör, cebeci, ases, atlı asker, mîr-i şeb, zabtiye gibi anlamlara gelmektedir. Yine <em>Vakayi</em>’de <em>kur-beyilik </em>mansıbı geçmektedir. Ayrıca Arat, kelime ile ilgili verdiği açıklamalarda, bu görevi yerine getirenlerden sorumlu kişi manasında <em>kur-başı</em> tabirini kullanmıştır<a href="https://www.altayli.net/muhakemetul-lugateyndeki-turk-ordu-teskilatina-ait-terimlerin-karsilastirmali-incelemesi.html#_edn15" name="_ednref15">[15]</a>. <em>Korçı </em>teriminin orta zaman Türk dilinde de silahşör, cebeci, muhafız anlamlarında kullanıldığı bilinmektedir<a href="https://www.altayli.net/muhakemetul-lugateyndeki-turk-ordu-teskilatina-ait-terimlerin-karsilastirmali-incelemesi.html#_edn16" name="_ednref16">[16]</a>. Ayrıca Osmanlı Türkçesinde de yer alan kelime, bir zamanlar bellerine demir kemer bağlayan zırhlı askerin karşılığı olarak kullanılmaktadır<a href="https://www.altayli.net/muhakemetul-lugateyndeki-turk-ordu-teskilatina-ait-terimlerin-karsilastirmali-incelemesi.html#_edn17" name="_ednref17">[17]</a>.</span></p>
<p><span><em>Muhâkemetü’l-Lügateyn</em>’de geçen diğer bir kelime olan <em>kirek yarakçı</em> terimi ise silah ihtiyacını karşılayan silahçı, levazımatçı ya da silah zanaatkârı gibi çeşitli anlamlarda kullanılmaktadır<a href="https://www.altayli.net/muhakemetul-lugateyndeki-turk-ordu-teskilatina-ait-terimlerin-karsilastirmali-incelemesi.html#_edn18" name="_ednref18">[18]</a>. Gerek, ihtiyaç, lazım anlamlarındaki <em>kergek (kirek)</em><a href="https://www.altayli.net/muhakemetul-lugateyndeki-turk-ordu-teskilatina-ait-terimlerin-karsilastirmali-incelemesi.html#_edn19" name="_ednref19">[19]</a> veya <em>Divanü Lûgat-it-Türk</em>’teki haliyle <em>kerek</em><a href="https://www.altayli.net/muhakemetul-lugateyndeki-turk-ordu-teskilatina-ait-terimlerin-karsilastirmali-incelemesi.html#_edn20" name="_ednref20">[20]</a><em>  </em>ile fırsat, imkân anlamındaki <em>yarak</em><a href="https://www.altayli.net/muhakemetul-lugateyndeki-turk-ordu-teskilatina-ait-terimlerin-karsilastirmali-incelemesi.html#_edn21" name="_ednref21">[21]</a> kelimelerinin bir arada kullanılmasıyla oluşan <em>kirek yarakçı</em> terimi, Osmanlıcada ise <em>levazım</em> olarak geçmektedir. Ancak Osmanlıcada kullanılan <em>levazım</em>, silahlı kuvvetlerin giyecek ve yiyecek ihtiyacı veya silahlı malzemeler dışında kalan çeşitli ihtiyaçları ifade eden daha geniş bir anlamı içermektedir<a href="https://www.altayli.net/muhakemetul-lugateyndeki-turk-ordu-teskilatina-ait-terimlerin-karsilastirmali-incelemesi.html#_edn22" name="_ednref22">[22]</a>. Hatta askeri düzen içerisinde levazım dairesi oluşturulduğu bilinmektedir.</span></p>
<p><span><em>Yarak</em> kelimesini eski Türk yazıtlarında da görmekteyiz. <em>Yarak </em>ve<em> yarık<a href="https://www.altayli.net/muhakemetul-lugateyndeki-turk-ordu-teskilatina-ait-terimlerin-karsilastirmali-incelemesi.html#_edn23" name="_ednref23">[23]</a></em> şeklinde <em>Köl Tigin</em> ve <em>Tonyukuk Yazıtları</em>nda bahsi geçen kelime, <em>silah </em>anlamında kullanılmaktadır<a href="https://www.altayli.net/muhakemetul-lugateyndeki-turk-ordu-teskilatina-ait-terimlerin-karsilastirmali-incelemesi.html#_edn24" name="_ednref24">[24]</a>. Terim ayrıca orta zaman Türk dilinde de hazırlık; silah; yarar, fayda; serbest; ışık; şimşek anlamlarında kullanılmaktaydı<a href="https://www.altayli.net/muhakemetul-lugateyndeki-turk-ordu-teskilatina-ait-terimlerin-karsilastirmali-incelemesi.html#_edn25" name="_ednref25">[25]</a>.</span></p>
<p><span>Süngü anlamına gelen <em>nize</em> kelimesinden türetilmiş olan <em>nizeçi</em> terimi de mızrakçı, süngü ile savaşan kişi, süngücü anlamlarına gelmektedir<a href="https://www.altayli.net/muhakemetul-lugateyndeki-turk-ordu-teskilatina-ait-terimlerin-karsilastirmali-incelemesi.html#_edn26" name="_ednref26">[26]</a>. Süngü yerine kullanılan <em>nize</em> kelimesi, eski Türk yazıtlarında farklı bir şekilde karşımıza çıkmaktadır. Yazıtlarda süngü anlamında kullanılan kelime <em>sünüg</em> olup<a href="https://www.altayli.net/muhakemetul-lugateyndeki-turk-ordu-teskilatina-ait-terimlerin-karsilastirmali-incelemesi.html#_edn27" name="_ednref27">[27]</a>; süngülü, mızraklı anlamlarında <em>sünüglig</em> tabiri kullanılmaktadır<a href="https://www.altayli.net/muhakemetul-lugateyndeki-turk-ordu-teskilatina-ait-terimlerin-karsilastirmali-incelemesi.html#_edn28" name="_ednref28">[28]</a>.</span></p>
<p><span>Yine Türkistan’da bir rütbe adı olarak rastladığımız <em>şükürçi</em> de şemsiyedar anlamında kullanılmaktadır<a href="https://www.altayli.net/muhakemetul-lugateyndeki-turk-ordu-teskilatina-ait-terimlerin-karsilastirmali-incelemesi.html#_edn29" name="_ednref29">[29]</a>. Terimi burada zikretmemizin sebebi, rütbe adı olarak kullanıldığını görmemizdir. Ancak anlamına bakıldığında, daha önceki ya da sonraki devirlerde ne şekilde kullanıldığını takip edememekteyiz.</span></p>
<p><span>Moğolcada devlet şöleni ya da toyu anlamında kullanılan <em>şilen</em> kelimesi, eserde askerlerin yemeğini dağıtan memur anlamıyla <em>şilençi</em> şeklinde geçmektedir<a href="https://www.altayli.net/muhakemetul-lugateyndeki-turk-ordu-teskilatina-ait-terimlerin-karsilastirmali-incelemesi.html#_edn30" name="_ednref30">[30]</a>.</span></p>
<p><span>Nevâyî’nin eserinde<em> -çi</em> son eki kullanılarak türetilen meslek veya yüksek memuriyet adlandırmalarına verilen örneklerden Türk ordu teşkilatı içerisinde yer alan terimlerin sonuncusu olarak <em>cibeçi</em> kavramına rastlamaktayız. Kelimenin kullanımı Osmanlıcada da görülmekte olup, <em>cebeci</em> şeklinde geçmektedir<a href="https://www.altayli.net/muhakemetul-lugateyndeki-turk-ordu-teskilatina-ait-terimlerin-karsilastirmali-incelemesi.html#_edn31" name="_ednref31">[31]</a>. Çağatayca’da silah yapımcısı anlamına gelen terim, Osmanlıcada anlam genişlemesine uğramıştır. Buna göre, Osmanlı’da <em>cebeci</em>, yalnız silah yapım işiyle uğraşmayan, aynı zamanda üretimini yaptığı silah ve benzeri levazımı koruyarak savaş zamanında bunları mevzilere ve tabyalara kadar sevk etmekle görevli memurlara denirdi. Cebeciler yeniçeri ocağı içerisinde yer almaktaydılar<a href="https://www.altayli.net/muhakemetul-lugateyndeki-turk-ordu-teskilatina-ait-terimlerin-karsilastirmali-incelemesi.html#_edn32" name="_ednref32">[32]</a>.</span></p>
<p><span><em>Muhâkemetü’l-Lügateyn</em>’de, sultanların savaş zamanındaki ihtiyaçlarını karşılamak üzere kullanılan bazı kavramlara da değinilmiştir. Nevâyî bu kavramların, kelimelere <em>vav  </em>ve<em> lam</em> eklemek suretiyle elde edildiğini bildirmektedir. Bu terimler, <em>karavul</em>, <em>hirevül</em>,<em> yangavul</em>,<em> sözevül</em>,<em> tapavul</em>,<em> kitpevül</em> ve<em> yasavul</em> olarak kullanılmaktadır<a href="https://www.altayli.net/muhakemetul-lugateyndeki-turk-ordu-teskilatina-ait-terimlerin-karsilastirmali-incelemesi.html#_edn33" name="_ednref33">[33]</a>.</span></p>
<p><span>Moğolca kullanımı <em>bulcungar</em> olan <em>karavul</em> terimi, bekçi; müfreze, posta; keşif kolu anlamlarına gelmektedir. Bu birlik, herhangi bir ani baskına karşı tedbir amacıyla ordunun bulunduğu yerin etrafına konuşlandırılan askerlerden oluşmaktaydı<a href="https://www.altayli.net/muhakemetul-lugateyndeki-turk-ordu-teskilatina-ait-terimlerin-karsilastirmali-incelemesi.html#_edn34" name="_ednref34">[34]</a>. Eski Türk devletlerinde gözleyici, muhafız anlamlarına gelen <em>karakçı</em><a href="https://www.altayli.net/muhakemetul-lugateyndeki-turk-ordu-teskilatina-ait-terimlerin-karsilastirmali-incelemesi.html#_edn35" name="_ednref35">[35]</a> terimine yakın bir anlam ifade eden <em>karavul </em>kelimesinin, Moğolcada farklı kullanımları da bulunmaktadır. Nöbetçi, bekçi, karakol anlamlarındaki <em>Hara’ul </em>veya<em> haragul </em>gibi kullanımların yanı sıra, ileri karakol postası anlamını taşıyan <em>sa’urin hara’ul</em> tabirine de rastlamaktayız<a href="https://www.altayli.net/muhakemetul-lugateyndeki-turk-ordu-teskilatina-ait-terimlerin-karsilastirmali-incelemesi.html#_edn36" name="_ednref36">[36]</a>. <em>Karavul </em>terimi Altın Orda devlet teşkilatında, gözetçi, bekçi; ordunun ani bir baskına uğramaması için, ordugâhın etrafına çıkarılan keşif kolu, atlı haberci anlamlarında kullanılmaktaydı<a href="https://www.altayli.net/muhakemetul-lugateyndeki-turk-ordu-teskilatina-ait-terimlerin-karsilastirmali-incelemesi.html#_edn37" name="_ednref37">[37]</a>. Altın Orda Hanı Toktamış’ın 1381 tarihli yarlığında ise ordunun muhafız askeri anlamında <em>bökevül </em>sözcüğü kullanılmıştır<a href="https://www.altayli.net/muhakemetul-lugateyndeki-turk-ordu-teskilatina-ait-terimlerin-karsilastirmali-incelemesi.html#_edn38" name="_ednref38">[38]</a>. Zeki Velidi’nin aktardığı bilgiye göre, Tatar ve Moğollar arasında gerçekleşen savaşın aktarıldığı Uluğ Bey tarafından nakledilen Oğuz Kağan Destanı’nda, Oğuz’un ordusunun yedi kısma ayrıldığı zikredilmektedir. Buna göre <em>karavul</em>un da bu ordunun birinci kısmı olarak ordunun önünde yer aldığı vurgulanmaktadır<a href="https://www.altayli.net/muhakemetul-lugateyndeki-turk-ordu-teskilatina-ait-terimlerin-karsilastirmali-incelemesi.html#_edn39" name="_ednref39">[39]</a>. Mirza Şahruh dönemine ait bilgi veren <em>Zübdetü’t-Tevârih-i Baysungurî</em>, <em>Tacü’s-Selmânî</em> ve <em>Ravzatü’s-Safa </em>adlı eserlerde de <em>karavul </em>kavramı, gözcü, öncü birlik anlamlarında kullanılmaktadır<a href="https://www.altayli.net/muhakemetul-lugateyndeki-turk-ordu-teskilatina-ait-terimlerin-karsilastirmali-incelemesi.html#_edn40" name="_ednref40">[40]</a>. <em>Karavul</em> terimine Kırım Hanlarından Hacı Girey Han’ın 1453 tarihli, Mengli Girey Han’ın 1467 tarihli yarlıklarında da rastlanmaktadır ve bu yarlıklarda <em>karavul </em>terimi nöbetçi, gözcü, karakol anlamlarında kullanılmaktadır<a href="https://www.altayli.net/muhakemetul-lugateyndeki-turk-ordu-teskilatina-ait-terimlerin-karsilastirmali-incelemesi.html#_edn41" name="_ednref41">[41]</a>. Altın Orda hanlarından Temir Kutluk’a ait 1397 tarihli yarlıkta ise <em>karavulluk</em> terimi kullanılmış olup, nöbetçilik, gözcülük anlamına gelmektedir<a href="https://www.altayli.net/muhakemetul-lugateyndeki-turk-ordu-teskilatina-ait-terimlerin-karsilastirmali-incelemesi.html#_edn42" name="_ednref42">[42]</a>. Osmanlıcada <em>karavul</em> teriminin <em>karakol</em> şeklinde karşılandığı görülmektedir. Eski kullanımına yakın bir anlam ifade eden <em>karakol</em>, geceleri asayişi sağlayan kişi, bekçi ya da gece bekçisi olarak geçmektedir<a href="https://www.altayli.net/muhakemetul-lugateyndeki-turk-ordu-teskilatina-ait-terimlerin-karsilastirmali-incelemesi.html#_edn43" name="_ednref43">[43]</a>.</span></p>
<p><span><em>Babür’ün Hatıratı</em>nda <em>(Vekâyî)</em> <em>karavul</em> teriminin kullanıldığı görülmektedir. Arat’ın terim hakkında verdiği açıklamalar dikkate alındığında, <em>karavul</em> kelimesinin yukarıda verdiğimiz bekçi, müfreze, keşif kolu gibi anlamlarının yanı sıra, öncü manasında kullanıldığını da görmekteyiz. Bu bakımdan Babür’ün hatıratında <em>karavul </em>teriminin yerini <em>çağdavul</em> sözü almaktadır<a href="https://www.altayli.net/muhakemetul-lugateyndeki-turk-ordu-teskilatina-ait-terimlerin-karsilastirmali-incelemesi.html#_edn44" name="_ednref44">[44]</a>. Eski Türklerde ise, öncü manasında <em>yezek</em> sözcüğü kullanılmaktaydı<a href="https://www.altayli.net/muhakemetul-lugateyndeki-turk-ordu-teskilatina-ait-terimlerin-karsilastirmali-incelemesi.html#_edn45" name="_ednref45">[45]</a>. Bizim açıklamasını verdiğimiz <em>karavul</em> terimi, <em>Babür’ün Hâtıratı</em>’nda <em>(Vekayi)</em> öncü anlamında kullanılmak suretiyle, aşağıda açıklamasını yapmaya çalıştığımız <em>hirevül</em> tabiri ile aynı manaya gelmektedir. Burada örneğini vermeye çalıştığımız kelimeler arasındaki bu anlam değişmesi, Türk tarihinin çeşitli dönemlerinde oldukça sık rastlanan bir durumdur. Çünkü kullanılan tabirlerin anlamları, zaman içerisinde yaşanılan coğrafyanın da değişmesi ile yakından ilgili olarak bazen daha dar, bazen ise çok daha fazla ifadeyi içerisinde barındıran şekliyle tevarüs etmektedir. Kimi zaman bu değişim, o kelimenin artık gündelik hayatta yer almaması olarak da karşımıza çıkmaktadır.</span></p>
<p><span>Askeri terimlerden biri olan <em>hirevül</em>, öncü birlik anlamına gelen ileri kol olarak Türk askeri teşkilatı içerisinde yer almaktadır<a href="https://www.altayli.net/muhakemetul-lugateyndeki-turk-ordu-teskilatina-ait-terimlerin-karsilastirmali-incelemesi.html#_edn46" name="_ednref46">[46]</a>. Çingiz Han’ın kurmuş olduğu askeri teşkilatın devam ettirildiği görülen Timurlularda, ordunun öncü birliği anlamında kullanılan <em>irevül</em> veya <em>monglay </em>tabirlerine rastlanmaktadır<a href="https://www.altayli.net/muhakemetul-lugateyndeki-turk-ordu-teskilatina-ait-terimlerin-karsilastirmali-incelemesi.html#_edn47" name="_ednref47">[47]</a>. Biz <em>irevül</em> kelimesini <em>Babür’ün Hâtıratı</em>’nde ve Yusuf Has Hacib’in <em>Kutadgu Bilig</em> adlı eserinde de görmekteyiz. <em>Vekâyi’</em>de kelime <em>irevül </em>şeklinde geçmekte olup, yine öncü birlik, ileri kol anlamlarında kullanılmıştır<a href="https://www.altayli.net/muhakemetul-lugateyndeki-turk-ordu-teskilatina-ait-terimlerin-karsilastirmali-incelemesi.html#_edn48" name="_ednref48">[48]</a>. <em>Kutadgu Bilig</em>’de öncü birlik anlamında <em>yezek </em>sözü kullanılmış olup, ordunun nasıl olması gerektiği konusunda verilen bilgi içerisinde, <em>öncü kuvvet düşmanın yanına sokulmalı, otuna suyuna iyice dikkat etmelidir</em>, denilmektedir<a href="https://www.altayli.net/muhakemetul-lugateyndeki-turk-ordu-teskilatina-ait-terimlerin-karsilastirmali-incelemesi.html#_edn49" name="_ednref49">[49]</a>. Buradaki anlatımdan yola çıkarak, Türk ordusu için öncü birliklerin ne kadar önem arz ettiği rahatlıkla görülecektir. Çünkü öncü birlikler, bir muharebe öncesi düşman hakkında en son bilgileri, hatta bilinmeyenleri öğrenerek karargâha ulaştırmakla görevlidirler. Onların getirdiği bilgilerle savaş için düşünülen stratejiye şekil verilmektedir.</span></p>
<p><span><em>Muhâkemetü’l-Lügateyn</em>’de geçen ve Türk ordu teşkilatı içerisinde gösterebileceğimiz bir başka terim de taraf, kenar, yan kelimelerinden türetilmiş<em> yangavul</em> kelimesi olup, sınır muhafızı anlamında kullanılmıştır<a href="https://www.altayli.net/muhakemetul-lugateyndeki-turk-ordu-teskilatina-ait-terimlerin-karsilastirmali-incelemesi.html#_edn50" name="_ednref50">[50]</a>. Altın Orda Devletinde ise yol ve sınır muhafızı anlamlarında <em>totkavul</em> terimi kullanılmaktaydı<a href="https://www.altayli.net/muhakemetul-lugateyndeki-turk-ordu-teskilatina-ait-terimlerin-karsilastirmali-incelemesi.html#_edn51" name="_ednref51">[51]</a>.</span></p>
<p><span>Savaş durumu söz konusu olduğunda, sefer yapılacağının duyurulması bir gelenek halini almıştı. Nevâyî’nin eserde kullandığı <em>sözevül</em> terimi de bu görevi ifa etmekle sorumlu olan kişiye denirdi. <em>Sözevül</em>ün bir başka görevi ise, seferde görev yapacak askeri toplaması, eğer birlikler içerisinde asker kaçakları söz konusuysa da bunları kendi tabur ya da bölüğüne teslim etmesiydi<a href="https://www.altayli.net/muhakemetul-lugateyndeki-turk-ordu-teskilatina-ait-terimlerin-karsilastirmali-incelemesi.html#_edn52" name="_ednref52">[52]</a>. Böylece bir nevi askeri disiplin sağlanmış olmaktaydı.</span></p>
<p><span>Nevâyî’nin zikrettiği hizmetkâr; öncü, keşifçi anlamlarına gelen <em>tapavul</em> teriminin ise, hizmet etmek ve bulmak anlamlarında kullanılan <em>tap </em>sözcüğü<a href="https://www.altayli.net/muhakemetul-lugateyndeki-turk-ordu-teskilatina-ait-terimlerin-karsilastirmali-incelemesi.html#_edn53" name="_ednref53">[53]</a> ile türetilmiş olduğu görülmektedir<a href="https://www.altayli.net/muhakemetul-lugateyndeki-turk-ordu-teskilatina-ait-terimlerin-karsilastirmali-incelemesi.html#_edn54" name="_ednref54">[54]</a>.</span></p>
<p><span><em>Kitpevül </em>terimi, Moğolca bir kelime olan yatmak anlamındaki <em>kebte-</em> sözünden gelmekte ve gece muhafızı, nöbetçi kıtası anlamlarında kullanılmaktadır<a href="https://www.altayli.net/muhakemetul-lugateyndeki-turk-ordu-teskilatina-ait-terimlerin-karsilastirmali-incelemesi.html#_edn55" name="_ednref55">[55]</a>.</span></p>
<p><span>Eserde geçen <em>yasavul</em> terimi,<a href="https://www.altayli.net/muhakemetul-lugateyndeki-turk-ordu-teskilatina-ait-terimlerin-karsilastirmali-incelemesi.html#_edn56" name="_ednref56">[56]</a> orta zaman Türk dilinde, hükümdarların en yakınında bulunan hassa alayı, yasakçı, muhafız, emir subayı gibi anlamlarda kullanılmaktaydı<a href="https://www.altayli.net/muhakemetul-lugateyndeki-turk-ordu-teskilatina-ait-terimlerin-karsilastirmali-incelemesi.html#_edn57" name="_ednref57">[57]</a>. Safeviler döneminde yazıldığı bilinen ve Karakoyunlu, Akkoyunlu, Timurlu, Osmanlı tarihini yıllara göre aktaran <em>Ahsenü’t-Tevârîh</em> adlı eserde de <em>yasavul</em> sözcüğüne rastlanmaktadır. Terim bu eserde zırhlı birlikleri düzene koyan kişinin adı olarak kullanılmaktadır<a href="https://www.altayli.net/muhakemetul-lugateyndeki-turk-ordu-teskilatina-ait-terimlerin-karsilastirmali-incelemesi.html#_edn58" name="_ednref58">[58]</a>.</span></p>
<p><span><em>Muhâkemetü’l-Lügateyn</em>’de Türk ordu teşkilatı içerisinde yer alan kavramlardan sonuncu grup ise, Ali Şîr Nevâyî’nin belirttiği üzere, <em>–l</em> eki kullanılmak suretiyle fiillerden isim yapma yoluyla elde edilmektedir.</span></p>
<p><span>Bu gruba dahil olan terimlerden ilki, muhasara, abluka anlamlarına gelen <em>kabal</em> ve <em>kahal</em> sözcükleridir. <em>Kabal</em>, kapamak, örtmek anlamında kullanılan kapa- veya kaba- fillerinden türemektedir.<a href="https://www.altayli.net/muhakemetul-lugateyndeki-turk-ordu-teskilatina-ait-terimlerin-karsilastirmali-incelemesi.html#_edn59" name="_ednref59">[59]</a> Sarmak, çevrelemek, abluka altına almak anlamlarında kullanılan kahamak fiilinden türediği görülen <em>kahal</em> da Moğolcadan gelmektedir<a href="https://www.altayli.net/muhakemetul-lugateyndeki-turk-ordu-teskilatina-ait-terimlerin-karsilastirmali-incelemesi.html#_edn60" name="_ednref60">[60]</a>.</span></p>
<p><span>Nevâyî’nin eserinde yer verdiği <em>tarkal</em> terimi, ordunun çözülmesi, gevşemesi anlamlarında kullanılmış olup, yine Moğolcadan Türkçeye geçmiş bir kelime olarak görülmektedir. Ali Şîr Nevâyî, eserinde Türkçenin Farsçaya üstünlüğünü ispatlamaya çalışırken Türk-Moğol ayrımını söz konusu etmemiştir. Çünkü Doğu Türk sahasında Türk-Moğol ittifakı döneminden önemli kültür öğeleri birlikte yer almaktadır. Bir başka deyişle, Çingiz Han ile birlikte Türkçe’nin durumu değişmiş, mevcut hali belirleyen çevre ve şartlar Türkçenin söz varlığına Moğolcadan yeni kelime ve ekler katmıştır<a href="https://www.altayli.net/muhakemetul-lugateyndeki-turk-ordu-teskilatina-ait-terimlerin-karsilastirmali-incelemesi.html#_edn61" name="_ednref61">[61]</a>. Ayrıca Nevâyî, en küçük anlam farkı için bile sözcük yaratıldığına, bu nedenle de yakın anlamlı sözcüklerin sayısının çok olduğuna dikkat çekmektedir ve Farsçanın bundan yoksun olduğunu belirtmektedir<a href="https://www.altayli.net/muhakemetul-lugateyndeki-turk-ordu-teskilatina-ait-terimlerin-karsilastirmali-incelemesi.html#_edn62" name="_ednref62">[62]</a>.</span></p>
<p><span><em>Muhâkemetü’l-Lügateyn</em>’de Türk askeri teşkilatı içerisinde yer alan terimlerden son olarak, celb anlamına gelen <em>tunkal</em> ve saf, alay anlamlarında kullanılan <em>yasal</em> sözcüklerini göstermek mümkündür<a href="https://www.altayli.net/muhakemetul-lugateyndeki-turk-ordu-teskilatina-ait-terimlerin-karsilastirmali-incelemesi.html#_edn63" name="_ednref63">[63]</a>.</span></p>
<p><span><strong>Sonuç</strong></span></p>
<p><span>Yukarıda karşılaştırmalı olarak açıklamalarına yer verdiğimiz terimler bize göstermektedir ki, Türk ordu teşkilatı içerisinde en alt kademeden üst kademeye, sultan ya da hakanın en yakınında bulunan askeri birliklere kadar bir takım görevlendirmeler söz konusudur. Bu görevlendirmeler, yalnızca verilen işin yerine getirilmesi olarak yorumlanmamalıdır. Çünkü sözünü ettiğimiz terimler, belirli bir düzen çerçevesinde oluşturulmuş, nizami bir organizasyonun temel göstergeleri olarak görülmektedir. Nevâyî’nin <em>Muhâkemetü’l-Lügateyn</em> adlı eserinde yer alan bu terimler, Türk ordusunun ya da askeri nizamının tek bir parçadan ibaret olmadığının da göstergesidir. Yani kendilerine belirli görevler verilmiş birlikler söz konusudur. Örneğin, Türk ordusunun öncü birliği, nöbet için muhafız alayı, savaşlardan önce düşman hakkında son durumu iletecek olan bir keşif birliği ve hakanı korumakla görevli bir bekçi veya muhafız birliği söz konusudur. İşte tüm bunlar bize Türk askeri teşkilatının belirli bir askeri disiplin içerisinde varlığını sürdürdüğünü göstermektedir. Şüphesiz ki, bu terimlerin Türk tarihinin daha sonraki dönemlerinde de karşılığını görüyor olmamız, askeri disiplinin sürekli gelişim içerisinde olduğuna işarettir. Ayrıca kullanılan terimlerin ilerleyen dönemde farklı ifadelerle karşılanması ya da bu terimlerin daha geniş bir anlamı taşıyacak şekilde bir kullanıma sahip olması da yine Türk ordu teşkilatının sürekli gelişiminin bir başka delili olarak değerlendirilmelidir. Eğer planlanarak oluşturulmuş bir askeri düzen söz konusu olmasaydı, o zaman yukarıda geçen terimlerin hiçbiri olmadan ya da özel olarak bu isimlendirmelere başvurulmadan yapılacak iş, herhangi biri tarafından da ifa edilebilirdi.</span></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i>  <strong>Yrd. Doç. Dr. Oktay BERBER</strong> </span></a>
</p><p><span>Eskişehir Osmangazi Üniv. Tarih Bölümü, Genel Türk Tarihi Anabilim Dalı.</span></p>
<p><span>Not: Bu makale, Turkish Studies adlı derginin vol. 5/3 (Summer 2010) sayısında yayımlanmıştır.</span></p>
<hr>
<div><span><strong>KAYNAKÇA</strong></span></div>
<div><span>♦ AKA İsmail, <strong>Mirza Şahruh ve Zamanı (1405-1447)</strong>, TTK, Ankara 1994</span></div>
<div><span>♦ Alî Şîr Nevâyî, <strong>Muhâkemetü’l-Lugateyn İki Dilin Muhakemesi</strong>, (Haz.: F. Sema Barutçu Özönder), TDK Yay., Ankara 1996</span></div>
<div><span>♦ ALKAYA Ercan, “Türklerde Ad Verme Geleneği ve Kişi Adları”, <strong>Türk Kültürü</strong>, C. XXXIX, S. 459, 2001, s. 442-448</span></div>
<div><span>♦ AYDIN Erhan, <strong>Şine Usu Yazıtı</strong>, Karam Yay., Çorum 2007</span></div>
<div><span>♦ BAYAT Fuzuli, <strong>Orta Türkçe Sözlük</strong>, Yalın Yay., İstanbul 2008</span></div>
<div><span>♦ DEVELLİOĞLU Ferit, <strong>Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lûgat</strong>, Aydın Kitabevi, Ankara 2007</span></div>
<div><span>♦ DONUK Abdülkadir, <strong>Eski Türk Devletlerinde İdarî-Askerî Ünvan ve Terimler</strong>, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı, İstanbul 1988</span></div>
<div><span>♦ ERGUN Pervin, <strong>Dede Korkut Hikayeleri</strong>, Akçağ Yayınları, Ankara 2006</span></div>
<div><span><strong>♦ Eski T’ang Tarihi (<em>Chiu T’ang-shu</em>)</strong>, (Haz.: İsenbike Togan, Gülnar Kara, Cahide Baysal), TTK Yay., Ankara 2006</span></div>
<div><span>♦ Gazi Zahirüddin Muhammed Babur, <strong>Vekayi Babur’un Hâtıratı</strong>, C. I-II, (Çev.: Reşit Rahmeti Arat), TTK Yay., Ankara 1987</span></div>
<div><span>♦ GÖMEÇ Saadettin, <strong>Türk Kültürünün Ana Hatları</strong>, Akçağ Yayınları, Ankara 2006</span></div>
<div><span>♦ Hasan-ı Rumlu, <strong>Ahsenü’t-Tevârîh</strong>, çev.: Mürsel Öztürk, TTK Yay., Ankara 2006</span></div>
<div><span>♦ IŞIN Priscilla Mary, “Türk Okçuluk Araştırmaları ve Paul E. Klopsteg (1889-1991”, <strong>Acta Turcica (Çevrimiçi Tematik Türkoloji Dergisi)</strong>, S. 1 (Ocak 2009), s. (233-241)</span></div>
<div><span>♦ KAÇALİN Mustafa S.,<strong> Dedem Kordut’un Kazan Bey Oğuz-nâmesi</strong> <strong>Hikâyet-i Oğuz-nâme-i Kazan Beg ve Gayrı</strong>, Kitabevi, İstanbul 2006</span></div>
<div><span>♦ KAFESOĞLU İbrahim, <strong>Türk Milli Kültürü</strong>, Ötüken Yay., İstanbul 2004</span></div>
<div><span>♦ Kaşgarlı Mahmud, <strong>Divanü Lûgat-it-Türk</strong>, C. III-IV, (Çev.: Besim Atalay), TDK Yay., Ankara 2006</span></div>
<div><span>♦ Manghol-un Niuça Tobça’an, <strong>Moğolların Gizli Tarihi</strong>, (Çev.: Ahmet Temir), TTK Yay., Ankara 1995</span></div>
<div><span>♦ ORKUN Hüseyin Namık, <strong>Eski Türk Yazıtları</strong>, TDK Yay., Ankara 1994</span></div>
<div><span>♦ ÖGEL Bahaeddin, <strong>Büyük Hun İmparatorluğu Tarihi</strong>, C. I, Kültür Bakanlığı Yay., Ankara 1981</span></div>
<div><span>♦ ÖGEL Bahaeddin, <strong>Türk Kültür Tarihine Giriş</strong>, C. 7, Kültür Bakanlığı Yay., Ankara 1991</span></div>
<div><span>♦ ÖGEL Bahaeddin, <strong>Türk Mitolojisi</strong>, C. I, TTK Yay., Ankara 2003</span></div>
<div><span>♦ ÖLMEZ Zuhal Kargı, “Çağatayca Sözlükler”, <strong>Kebikeç</strong>, S. 6 (1998), s. 137-144</span></div>
<div><span>♦ ÖZCAN Aynur Öz, “Çağdaş Özbek Edebiyatında Ali Şir Nevayî”, <strong>Modern Türklük Araştırmaları Dergisi</strong>, C. 4 / S. 3 (Eylül 2007), s. (141-155)</span></div>
<div><span>♦ ÖZYETGİN A. Melek, <strong>Altın Ordu, Kırım ve Kazan Sahasına Ait Yarlık ve Bitiklerin Dil ve Üslûp İncelemesi</strong>, TDK Yay., Ankara 1996</span></div>
<div><span>♦ ÖZYETGİN A. Melek, “Altın Orda Hanı Toktamış’ın Bik Hacı Adlı Kişiye Verdiği 1381 Tarihli Tarhanlık Yarlığı”, <strong>Orta Zaman Türk Dili ve Kültürü Üzerine İncelemeler</strong>, Ötüken Yay., İstanbul 2005, s. 37-58</span></div>
<div><span>♦ ÖZYETGİN A. Melek, “Türk Ad Bilimine Malzemeler: Kitâbu’l-İdrâk li Lisâni’l-Etrâk’te Kişi Adları”, <strong>Orta Zaman Türk Dili ve Kültürü Üzerine İncelemeler</strong>, Ötüken Yay., İstanbul 2005, s. 251-265</span></div>
<div><span>♦ ÖZYETGİN A. Melek, “Eski Türklerde Haberleşme ve Posta Teşkilatı”, <strong>Orta Zaman Türk Dili ve Kültürü Üzerine İncelemeler</strong>, Ötüken Yay., İstanbul 2005, s. 209-224</span></div>
<div><span>♦ ŞAHİN Köksal, “Eski Türklerde Merkezi İdare”, <a href="http://www.akademiktarih.com/eski-turklerde-merkezi-idare.html" target="_blank" rel="noopener">http://www.akademiktarih.com/eski-turklerde-merkezi-idare.html</a> (ET: 07.01.2010)</span></div>
<div><span>♦ Şevket Sami, <strong>Kâmus-ı Türkî</strong>, Dersaadet Matbaası, 1317</span></div>
<div><span><strong>♦ Tarama Sözlüğü</strong>, TTK Yay., Ankara 1972, c. VI, s. 4367</span></div>
<div><span>♦ TOGAN A. Zeki Velidi, “Ali Şîr”, <strong>İslam Ansiklopedisi</strong>, C. I, M.E.B. Yay., İstanbul 1978, s. (349-357)</span></div>
<div><span>♦ TOGAN A. Zeki Velidi, <strong>Oğuz Destanı Reşideddin Oğuznâmesi, Tercüme ve Tahlili</strong>, Enderun Kitabevi, İstanbul 1982</span></div>
<div><span>♦ Yusuf Has Hâcib, <strong>Kutadgu Bilig</strong>, (Çev.: Reşid Rahmeti Arat), TTK Yay., Ankara 1988</span></div>
<div><span><strong>Dipnotlar:</strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/muhakemetul-lugateyndeki-turk-ordu-teskilatina-ait-terimlerin-karsilastirmali-incelemesi.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Ali Şîr Nevâyî hakkında geniş bilgi için bk. A. Zeki Velidi Togan, “Ali Şîr”, <strong>İslam Ansiklopedisi</strong>, C. I, M.E.B. Yay., İstanbul 1978, s. (349-357); Aynur Öz Özcan, “Çağdaş Özbek Edebiyatında Ali Şir Nevayî”, <strong>Modern Türklük Araştırmaları Dergisi</strong>, C. 4, S. 3 (Eylül 2007), s. 141-155</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/muhakemetul-lugateyndeki-turk-ordu-teskilatina-ait-terimlerin-karsilastirmali-incelemesi.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> Ali Şîr Nevâyî, <strong>Muhâkemetü’l-Lügateyn</strong>, Haz. Sema Barutçu Özönder, TDK, Ankara 1996, s. 167-169, 202-203</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/muhakemetul-lugateyndeki-turk-ordu-teskilatina-ait-terimlerin-karsilastirmali-incelemesi.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> Erkeğin ad kazanması konusunda en önemli örneklerden biri Dede Korkut Destanlarında geçmektedir. Burada anlatılan hikâyeye göre; Kam Büre Bey’in Bamsı diye hitap ettiği oğlu bir gün arkadaşları ile birlikte ava çıkar ve gece dinlenmek için konaklarken başka bir yerde Bay Büre’nin tüccarlarının malları yağmalanmış, aralarından bir kişi kaçarak Oğuz Eli’ne gelir. Tesadüfen burada konaklamakta olan ve kim olduğunu bilmediği Bamsı ve arkadaşlarına rastlar, konuyu anlatarak onlardan yardım ister. Bunun üzerine Bamsı arkadaşlarına hareket emri vererek tüccarları yağmalayan kâfirlere ulaşır ve büyük bir kahramanlık göstererek onları öldürür. Daha sonra Bamsı’nın hayatını kurtardığı tüccar durumu Kam Büre Bey’e aktarırken hayatlarını ve mallarını yiğit bir kahramanın kurtardığını söyler. Bey bu yiğit kişinin kendi oğlu Bamsı olduğunu öğrenince artık oğluna bir isim verilmesi gerektiğini Oğuz Beylerine aktarır. Düzenlenen toplantı sırasında Dede Korkut gelerek şöyle der: “…Bunun adı boz aygırlı Bamsı Beyrek olsun. Adını ben dedim, yaşını Allah versin”. Dede Korkut Destanında yer alan bu hikâyenin geniş anlatımı için bk. <strong>Dedem Korkut’un Kazan Bey Oğuz-nâmesi</strong>, Haz. Mustafa S. Kaçalin, Kitabevi, İstanbul 2006, s. 44-46; <strong>Dede Korkut Hikâyeleri</strong>, Haz. Pervin Ergun, Akçağ Yayınları, Ankara 2006, s. 52-56. Sözünü ettiğimiz bu gelenek dışında Türk kültüründe ad verme ile ilgili daha pek çok ritüel de bulunmaktadır. Çocuğa ad verilirken bir tören düzenlenmesi, törende yemek verilmesi ve törende bulunan en yaşlı veya bilge bir kişi tarafından çocuğun adının konulması bir gelenekti. Ayrıca ailenin dini inanışı, çocuğun uzun ve sağlıklı yaşaması isteği, ailenin erkek çocuk beklentisi gibi pek çok etken Türklerde ad verme geleneğinin oluşmasını sağlamıştır. Kısaca, Türklerde adlar belli bir geleneğe, inanca dayanmakta olup, Türklerin yaşadığı her dönemde ve coğrafyada benzerlik göstermiştir. Türklerde ad verme geleneği ile ilgili ayrıntılı bilgi için bk. Ercan Alkaya, “Türklerde Ad Verme Geleneği ve Kişi Adları”, <strong>Türk Kültürü</strong>, C. XXXIX, S. 459, 2001, s. 442-448; A. Melek Özyetgin, “Türk Ad Bilimine Malzemeler: Kitâbu’l-İdrâk li Lisâni’l-Etrâk’te Kişi Adları”, <strong>Orta Zaman Türk Dili ve Kültürü Üzerine İncelemeler</strong>, Ötüken Yay., İstanbul 2005, s. 255-256</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/muhakemetul-lugateyndeki-turk-ordu-teskilatina-ait-terimlerin-karsilastirmali-incelemesi.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> Ayrıntılı bilgi için bk. Saadettin Gömeç, <strong>Türk Kültürünün Ana Hatları</strong>, Akçağ Yayınları, Ankara 2006, s. 75; İbrahim Kafesoğlu, <strong>Türk Milli Kültürü</strong>, Ötüken Yay., İstanbul 2004, s. 281-292; Köksal Şahin, “Eski Türklerde Merkezi İdare”, <a href="http://www.akademiktarih.com/eski-turklerde-merkezi-idare.html" target="_blank" rel="noopener">http://www.akademiktarih.com/eski-turklerde-merkezi-idare.html</a></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/muhakemetul-lugateyndeki-turk-ordu-teskilatina-ait-terimlerin-karsilastirmali-incelemesi.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> “…sü sülepen tört iti birmiş, tört bulun kop yagı ermiş, sü sülepen tört bulundakı budunıg kop almış… / …asker (ordu) sevk edip dört taraftaki kavmi hep itaati altına almış…” bk. Hüseyin Namık Orkun, <strong>Eski Türk Yazıtları</strong>, TDK Yay., Ankara 1994, s. 29; “…sü yorıdı özümin öngra bınga başı ıdtı…” bk. Erhan Aydın, <strong>Şine Usu Yazıtı</strong>, Karam Yay., Çorum 2007, s. 34; “… bir yangıka sü yorıyın tidim…” Erhan Aydın, age., s. 40</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/muhakemetul-lugateyndeki-turk-ordu-teskilatina-ait-terimlerin-karsilastirmali-incelemesi.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> Baheddin Ögel, <strong>Türk Kültür Tarihine Giriş</strong>, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara 1991, C. 7, s. 3, 5</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/muhakemetul-lugateyndeki-turk-ordu-teskilatina-ait-terimlerin-karsilastirmali-incelemesi.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> İsenbike Togan, Gülnar Kara, Cahide Baysal (haz.), <strong>Eski T’ang Tarihi</strong>, TTK, Ankara 2006, s. 53, 295</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/muhakemetul-lugateyndeki-turk-ordu-teskilatina-ait-terimlerin-karsilastirmali-incelemesi.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> Önemli bir Çin kaynağı olan Shih-chi tarihine göre, Asya’nın en cins ve en uzun süre koşabilen atları Hunlar tarafından yetiştiriliyordu. Hatta Mo-tun Yüe-çilerin saldırısından bu atlar sayesinde kurtulabilmişti. Ayrıntılı bilgi için bkz. Baheddin Ögel, <strong>Türk Mitolojisi</strong>, TTK, 4. baskı, Ankara 2003, C. I, s. 6-8</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/muhakemetul-lugateyndeki-turk-ordu-teskilatina-ait-terimlerin-karsilastirmali-incelemesi.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> <strong>Eski T’ang Tarihi</strong>, s. 295</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/muhakemetul-lugateyndeki-turk-ordu-teskilatina-ait-terimlerin-karsilastirmali-incelemesi.html#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> Bu konuda verebileceğimiz en önemli örneklerden birisi Hun Hakanı Mo-tun zamanına aittir. Kaynakların belirttiğine göre, Mo-tun vızlayan bir ok çeşidi geliştirmiş, bunu askeri birliklerinin eğitiminde kullanmıştır. Çin kaynaklarında aktarılan bilgiye göre Mo-tun, tüm askerlerinden vızlayan okunun hangi yöne gittiğine dikkat etmesini ve okun gittiği yöne doğru herkesin ok fırlatmasını istemiş, bunu yapmayanların ya da tereddüt edenlerin başının kesileceğini ilan etmiştir. bk. Bahaeddin Ögel, <strong>Türk Mitolojisi</strong>, C. I, s. 7; Bahaeddin Ögel, <strong>Büyük Hun İmparatorluğu Tarihi</strong>, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara 1981, C. I, s. 213. Bahsi geçen vızlayan okun büyük bir askeri birlik veya ordu tarafından aynı anda atıldığı düşünüldüğünde, ortaya çıkacak sesin düşman psikolojisi açısından nasıl bir durum ortaya çıkaracağını tahmin etmek zor değildir. Ayrıca Türk okçuluğunun zaman içerisindeki gelişiminden de söz etmek gerekir. Bu konudaki en önemli örneklerden birisi ise, Osmanlı dönemindeki Türk okçularının atış rekorlarının Avrupa’da yakın dönemlere kadar kırılamamış olması olarak gösterilebilir. Ayrıntılı bilgi için bk. Priscilla Mary Işın, “Türk Okçuluk Araştırmaları ve Paul E. Klopsteg (1889-1991”,  <strong>Acta Turcica (Çevrimiçi Tematik Türkoloji Dergisi)</strong>, S. 1 (Ocak 2009), s. 233-236</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/muhakemetul-lugateyndeki-turk-ordu-teskilatina-ait-terimlerin-karsilastirmali-incelemesi.html#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> Türklerin savaş meydanlarında uyguladığı, herkes tarafından bilinen adıyla, Turan Taktiğidir. Bu savaş stratejisine göre düşmanla karşılaşılmadan önce savaşın yapılacağı meydanın sağ ve sol tarafına birlikler yerleştirilir. Savaş sırasında Türk birlikleri düşmanla karşılaştıktan kısa süre sonra geri çekilir. Bunun üzerine düşman tüm kuvvetlerine hareket emri verdiğinde, düşman Türklerin savaştan önce asker sakladığı bölgeye kadar çekilmektedir. Düşman askerleri buraya ulaştığında saklanan askerlerle birlikte düşman üzerine topluca hücum edilmekte ve böylece yok edilmektedirler. İşte Türkler bu savaş taktiğine Kurt Kapanı, Kaz Ayağı veya Turan Taktiği adını vermektedirler. bk. Saadettin Gömeç, age., s. 81</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/muhakemetul-lugateyndeki-turk-ordu-teskilatina-ait-terimlerin-karsilastirmali-incelemesi.html#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> Alî Şîr Nevâyî, age., s. 178</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/muhakemetul-lugateyndeki-turk-ordu-teskilatina-ait-terimlerin-karsilastirmali-incelemesi.html#_ednref13" name="_edn13">[13]</a> Abdülkadir Donuk, <strong>Eski Türk Devletlerinde İdarî-Askerî Ünvan ve Terimler</strong>, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı, İstanbul 1988, s. 101</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/muhakemetul-lugateyndeki-turk-ordu-teskilatina-ait-terimlerin-karsilastirmali-incelemesi.html#_ednref14" name="_edn14">[14]</a> Alî Şîr Nevâyî, age., s. 36</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/muhakemetul-lugateyndeki-turk-ordu-teskilatina-ait-terimlerin-karsilastirmali-incelemesi.html#_ednref15" name="_edn15">[15]</a> Gazi Zahirüddin Muhammed Babur, <strong>Vekayi Babur’un Hâtıratı</strong>, çev. Reşit Rahmeti Arat, 2. baskı, TTK, Ankara 1987, C. II, s. 173-175, 625</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/muhakemetul-lugateyndeki-turk-ordu-teskilatina-ait-terimlerin-karsilastirmali-incelemesi.html#_ednref16" name="_edn16">[16]</a> Fuzuli Bayat, <strong>Orta Türkçe Sözlük</strong>, Yalın Yay., İstanbul 2008, s. 294</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/muhakemetul-lugateyndeki-turk-ordu-teskilatina-ait-terimlerin-karsilastirmali-incelemesi.html#_ednref17" name="_edn17">[17]</a> Şevket Sami, <strong>Kâmus-ı Türkî</strong>, Dersaadet Matbaası, 1317</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/muhakemetul-lugateyndeki-turk-ordu-teskilatina-ait-terimlerin-karsilastirmali-incelemesi.html#_ednref18" name="_edn18">[18]</a> Alî Şîr Nevâyî, age., s. 35</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/muhakemetul-lugateyndeki-turk-ordu-teskilatina-ait-terimlerin-karsilastirmali-incelemesi.html#_ednref19" name="_edn19">[19]</a> Fuzuli Bayat, age., s. 286</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/muhakemetul-lugateyndeki-turk-ordu-teskilatina-ait-terimlerin-karsilastirmali-incelemesi.html#_ednref20" name="_edn20">[20]</a> bk. Kaşgarlı Mahmud, <strong>Divanü Lûgat-it-Türk</strong>, çev. Besim Atalay, TDK, 5. Baskı, Ankara 2006, C. III, s. 44, 216, 371 ve C. IV, s. 302</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/muhakemetul-lugateyndeki-turk-ordu-teskilatina-ait-terimlerin-karsilastirmali-incelemesi.html#_ednref21" name="_edn21">[21]</a> Kelime Divanü Lûgat-it-Türk’te <em>yarağ</em> şeklinde kullanılmakta olup, yine fırsat, imkan anlamlarına gelmektedir. bk. age., C. I, s. 300; C. II, s. 90, 234; C. III, s. 13, 28, 49, 355; C. IV, s. 747-748</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/muhakemetul-lugateyndeki-turk-ordu-teskilatina-ait-terimlerin-karsilastirmali-incelemesi.html#_ednref22" name="_edn22">[22]</a> Alî Şîr Nevâyî, age., s. 35</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/muhakemetul-lugateyndeki-turk-ordu-teskilatina-ait-terimlerin-karsilastirmali-incelemesi.html#_ednref23" name="_edn23">[23]</a> Yarık kelimesini eski Türk devletlerinde zırh anlamında kullanıldığını da görmekteyiz. bk. Abdülkadir Donuk, age., s. 107</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/muhakemetul-lugateyndeki-turk-ordu-teskilatina-ait-terimlerin-karsilastirmali-incelemesi.html#_ednref24" name="_edn24">[24]</a> <em>“…yaraklıg kandan kelip yanya iltdi?…”, </em>“…Silahlılar nereden gelip dağıttılar…” bk. Hüseyin Namık Orkun, age., s. 40-41;<em>“…On tutuk yorçın yaraklıg eliğin tutdı. Yaraklıgdı kaganka enç uladı…”, </em>“…On tutukun silahlı elini tuttu. Silahlı olarak hakana getirdi…” bk. Hüseyin Namık Orkun, age., s. 44-45; <em>“…bu Türk budunka rayıklıg yagıg yeltürmedim…”,</em> “…bu Türk milletine silahlı düşman getirmedim…” bk. Hüseyin Namık Orkun, age., s. 118-119.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/muhakemetul-lugateyndeki-turk-ordu-teskilatina-ait-terimlerin-karsilastirmali-incelemesi.html#_ednref25" name="_edn25">[25]</a> Fuzuli Bayat, age., s. 533</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/muhakemetul-lugateyndeki-turk-ordu-teskilatina-ait-terimlerin-karsilastirmali-incelemesi.html#_ednref26" name="_edn26">[26]</a> Alî Şîr Nevâyî, age., s. 36</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/muhakemetul-lugateyndeki-turk-ordu-teskilatina-ait-terimlerin-karsilastirmali-incelemesi.html#_ednref27" name="_edn27">[27]</a> Hüseyin Namık Orkun, age., s. 46-47; Hüseyin Namık Orkun, age., s. 110-111</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/muhakemetul-lugateyndeki-turk-ordu-teskilatina-ait-terimlerin-karsilastirmali-incelemesi.html#_ednref28" name="_edn28">[28]</a> Hüseyin Namık Orkun, age., s. 40-41</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/muhakemetul-lugateyndeki-turk-ordu-teskilatina-ait-terimlerin-karsilastirmali-incelemesi.html#_ednref29" name="_edn29">[29]</a> Alî Şîr Nevâyî, age., s. 37</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/muhakemetul-lugateyndeki-turk-ordu-teskilatina-ait-terimlerin-karsilastirmali-incelemesi.html#_ednref30" name="_edn30">[30]</a> Alî Şîr Nevâyî, age., s. 36</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/muhakemetul-lugateyndeki-turk-ordu-teskilatina-ait-terimlerin-karsilastirmali-incelemesi.html#_ednref31" name="_edn31">[31]</a> Alî Şîr Nevâyî, age., s. 37</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/muhakemetul-lugateyndeki-turk-ordu-teskilatina-ait-terimlerin-karsilastirmali-incelemesi.html#_ednref32" name="_edn32">[32]</a> Ferit Devellioğlu, <strong>Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lûgat</strong>, Aydın Kitabevi, 24. Baskı, Ankara 2007, s. 127</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/muhakemetul-lugateyndeki-turk-ordu-teskilatina-ait-terimlerin-karsilastirmali-incelemesi.html#_ednref33" name="_edn33">[33]</a> Alî Şîr Nevâyî, age., s. 178</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/muhakemetul-lugateyndeki-turk-ordu-teskilatina-ait-terimlerin-karsilastirmali-incelemesi.html#_ednref34" name="_edn34">[34]</a> Alî Şîr Nevâyî, age., s. 43; Fuzuli Bayat, age., s. 244</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/muhakemetul-lugateyndeki-turk-ordu-teskilatina-ait-terimlerin-karsilastirmali-incelemesi.html#_ednref35" name="_edn35">[35]</a> Abdülkadir Donuk, age., s. 99</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/muhakemetul-lugateyndeki-turk-ordu-teskilatina-ait-terimlerin-karsilastirmali-incelemesi.html#_ednref36" name="_edn36">[36]</a> Manghol-un Niuça Tobça’an, <strong>Moğolların Gizli Tarihi</strong>, çev. Ahmet Temir, 3. Baskı, TTK, Ankara 1995, s. 70</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/muhakemetul-lugateyndeki-turk-ordu-teskilatina-ait-terimlerin-karsilastirmali-incelemesi.html#_ednref37" name="_edn37">[37]</a> A. Melek Özyetgin, “Eski Türklerde Haberleşme ve Posta Teşkilatı”, age., s. 210</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/muhakemetul-lugateyndeki-turk-ordu-teskilatina-ait-terimlerin-karsilastirmali-incelemesi.html#_ednref38" name="_edn38">[38]</a> A. Melek Özyetgin, “Altın Orda Hanı Toktamış’ın Bik Hacı Adlı Kişiye Verdiği 1381 Tarihli Tarhanlık Yarlığı”, age., s. 41, 43, 53</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/muhakemetul-lugateyndeki-turk-ordu-teskilatina-ait-terimlerin-karsilastirmali-incelemesi.html#_ednref39" name="_edn39">[39]</a> A. Zeki Velidi Togan, <strong>Oğuz Destanı Reşideddin Oğuznâmesi, Tercüme ve Tahlili</strong>, Enderun Kitabevi, 2. baskı, İstanbul 1982, s. 100</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/muhakemetul-lugateyndeki-turk-ordu-teskilatina-ait-terimlerin-karsilastirmali-incelemesi.html#_ednref40" name="_edn40">[40]</a> <strong>Zübdetü’t-Tevârih-i Baysungurî</strong>, <strong>Tacü’s-Selmânî</strong> ve <strong>Ravzatü’s-Safa</strong>’dan aktaran İsmail Aka, <strong>Mirza Şahruh ve Zamanı (1405-1447)</strong>, TTK, Ankara 1994, s. 53, 79, 131, 133, 189</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/muhakemetul-lugateyndeki-turk-ordu-teskilatina-ait-terimlerin-karsilastirmali-incelemesi.html#_ednref41" name="_edn41">[41]</a> A. Melek Özyetgin, <strong>Altın Ordu, Kırım ve Kazan Sahasına Ait Yarlık ve Bitiklerin Dil ve Üslûp İncelemesi</strong>, TDK Yay., Ankara 1996, s. 113, 115, 143, 220</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/muhakemetul-lugateyndeki-turk-ordu-teskilatina-ait-terimlerin-karsilastirmali-incelemesi.html#_ednref42" name="_edn42">[42]</a> A. Melek Özyetgin, age., s. 107, 137, 220</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/muhakemetul-lugateyndeki-turk-ordu-teskilatina-ait-terimlerin-karsilastirmali-incelemesi.html#_ednref43" name="_edn43">[43]</a> Şevket Sami, age., s. 1061, 1067</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/muhakemetul-lugateyndeki-turk-ordu-teskilatina-ait-terimlerin-karsilastirmali-incelemesi.html#_ednref44" name="_edn44">[44]</a> Gazi Zahirüddin Muhammed Babur, <strong>Vekayi Babur’un Hâtıratı</strong>, çev. Reşit Rahmeti Arat, 2. baskı, TTK, Ankara 1987, C. I, s. 26, 113, 124; C. II, s. 248, 297, 301, 351, 415, 417, 615</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/muhakemetul-lugateyndeki-turk-ordu-teskilatina-ait-terimlerin-karsilastirmali-incelemesi.html#_ednref45" name="_edn45">[45]</a> Abdülkadir Donuk, age., s. 109</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/muhakemetul-lugateyndeki-turk-ordu-teskilatina-ait-terimlerin-karsilastirmali-incelemesi.html#_ednref46" name="_edn46">[46]</a> Alî Şîr Nevâyî, age., s. 42</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/muhakemetul-lugateyndeki-turk-ordu-teskilatina-ait-terimlerin-karsilastirmali-incelemesi.html#_ednref47" name="_edn47">[47]</a> İsmail Aka, age., s. 188-189</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/muhakemetul-lugateyndeki-turk-ordu-teskilatina-ait-terimlerin-karsilastirmali-incelemesi.html#_ednref48" name="_edn48">[48]</a> Gazi Zahirüddin Muhammed Babür, age., C .I, s. 73, 74, 84, 93; C. II, s. 137, 234, 614</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/muhakemetul-lugateyndeki-turk-ordu-teskilatina-ait-terimlerin-karsilastirmali-incelemesi.html#_ednref49" name="_edn49">[49]</a> <strong>Kutadgu Bilig</strong>: 2349</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/muhakemetul-lugateyndeki-turk-ordu-teskilatina-ait-terimlerin-karsilastirmali-incelemesi.html#_ednref50" name="_edn50">[50]</a> Alî Şîr Nevâyî, age., s. 44</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/muhakemetul-lugateyndeki-turk-ordu-teskilatina-ait-terimlerin-karsilastirmali-incelemesi.html#_ednref51" name="_edn51">[51]</a> A. Melek Özyetgin, agm., s. 41, 43, 55</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/muhakemetul-lugateyndeki-turk-ordu-teskilatina-ait-terimlerin-karsilastirmali-incelemesi.html#_ednref52" name="_edn52">[52]</a> Alî Şîr Nevâyî, age., s. 43</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/muhakemetul-lugateyndeki-turk-ordu-teskilatina-ait-terimlerin-karsilastirmali-incelemesi.html#_ednref53" name="_edn53">[53]</a> Sözcüğün hizmet etmek anlamında kullanımı için bk. Hüseyin Namık Orkun, age., s. 156-157, 471, 525</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/muhakemetul-lugateyndeki-turk-ordu-teskilatina-ait-terimlerin-karsilastirmali-incelemesi.html#_ednref54" name="_edn54">[54]</a> Alî Şîr Nevâyî, age., s. 44</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/muhakemetul-lugateyndeki-turk-ordu-teskilatina-ait-terimlerin-karsilastirmali-incelemesi.html#_ednref55" name="_edn55">[55]</a> Alî Şîr Nevâyî, age., s. 43</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/muhakemetul-lugateyndeki-turk-ordu-teskilatina-ait-terimlerin-karsilastirmali-incelemesi.html#_ednref56" name="_edn56">[56]</a> Alî Şîr Nevâyî, age., s. 44-45</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/muhakemetul-lugateyndeki-turk-ordu-teskilatina-ait-terimlerin-karsilastirmali-incelemesi.html#_ednref57" name="_edn57">[57]</a> <strong>Tarama Sözlüğü</strong>, TTK Yay., Ankara 1972, c. VI, s. 4367</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/muhakemetul-lugateyndeki-turk-ordu-teskilatina-ait-terimlerin-karsilastirmali-incelemesi.html#_ednref58" name="_edn58">[58]</a> Hasan-ı Rumlu, <strong>Ahsenü’t-Tevârîh</strong>, çev.: Mürsel Öztürk, TTK Yay., Ankara 2006, s. 154</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/muhakemetul-lugateyndeki-turk-ordu-teskilatina-ait-terimlerin-karsilastirmali-incelemesi.html#_ednref59" name="_edn59">[59]</a> Alî Şîr Nevâyî, age., s. 45</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/muhakemetul-lugateyndeki-turk-ordu-teskilatina-ait-terimlerin-karsilastirmali-incelemesi.html#_ednref60" name="_edn60">[60]</a> Alî Şîr Nevâyî, age., s. 45, 120-121</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/muhakemetul-lugateyndeki-turk-ordu-teskilatina-ait-terimlerin-karsilastirmali-incelemesi.html#_ednref61" name="_edn61">[61]</a> Alî Şîr Nevâyî, age., s. 46-47</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/muhakemetul-lugateyndeki-turk-ordu-teskilatina-ait-terimlerin-karsilastirmali-incelemesi.html#_ednref62" name="_edn62">[62]</a> Zuhal Kargı Ölmez, “Çağatayca Sözlükler”, <strong>Kebikeç</strong>, S. 6 (1998), s. 137</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/muhakemetul-lugateyndeki-turk-ordu-teskilatina-ait-terimlerin-karsilastirmali-incelemesi.html#_ednref63" name="_edn63">[63]</a> Alî Şîr Navâyî, age., s. 47</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>İngiliz Askerlerinin Hatıratlarında Kut’ül Amare’de Savaşın Ötesinde Yaşananlar</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/ingiliz-askerlerinin-hatiratlarinda-kutul-amarede-savasin-otesinde-yasananlar</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/ingiliz-askerlerinin-hatiratlarinda-kutul-amarede-savasin-otesinde-yasananlar</guid>
<description><![CDATA[ İngiliz Askerlerinin Hatıratlarında Kut’ül Amare’de Savaşın Ötesinde Yaşananlar
Osmanlı Devleti, Almanya ile birlikte, İttifak Devletleri’nin yanında, Birinci Dünya Savaşı’na girmeye karar verdikten sonra bazı cephelerde muharebelere katılmıştır. Bunlar Kafkas Cephesi, Irak Cephesi, Kanal Cephesi ve Çanakkale Cephesi’dir. Ayrıca Galiçya ve Makedonya gibi yabancı cephelere de yardım amacıyla asker göndermiştir. Bunlardan Irak Cephesi, Britanya güçlerinin Basra’ya asker çıkartmasıyla açılmıştır (Gencer vd 2011: 48-72). Irak […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c491864b8b.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:44 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>İngiliz, Askerlerinin, Hatıratlarında, Kut’ül, Amare’de, Savaşın, Ötesinde, Yaşananlar</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2015/12/Kutul-Amare-Zaferi-1.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/ingiliz-askerlerinin-hatiratlarinda-kutul-amarede-savasin-otesinde-yasananlar.html">İngiliz Askerlerinin Hatıratlarında Kut’ül Amare’de Savaşın Ötesinde Yaşananlar</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>H. Ahmet KARA</strong></span></a>
</p><p><span><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Ertan EROL</strong></span></a></span></p>
<p><span>Osmanlı Devleti, Almanya ile birlikte, İttifak Devletleri’nin yanında, Birinci Dünya Savaşı’na girmeye karar verdikten sonra bazı cephelerde muharebelere katılmıştır. Bunlar Kafkas Cephesi, Irak Cephesi, Kanal Cephesi ve Çanakkale Cephesi’dir. Ayrıca Galiçya ve Makedonya gibi yabancı cephelere de yardım amacıyla asker göndermiştir. Bunlardan Irak Cephesi, Britanya güçlerinin Basra’ya asker çıkartmasıyla açılmıştır (Gencer vd 2011: 48-72).</span></p>
<p><span>Irak Cephesi’nde, Mezopotamya’da, savaş 5 Kasım 1914’te Britanya’nın Tuğgeneral W.S Delamain komutasındaki D Kuvveti’nin (Hint Sefer Kuvveti) Şattü’l Arap girişindeki Fav mevkiine çıkmasıyla başlamıştır (Erickson 2009:104). D Kuvveti’nin taarruzları, Türk Kuvvetleri’nin güneyden gelecek bir saldırıya karşı küçük ölçüde dahi olsa bir yığınak meydana getirmedikleri ve tehlikenin baş gösterdiği andan itibaren de yeterli önlemler almaması nedeniyle (Genelkurmay 1979: 61-64), kuzey istikametinde başarılı bir şekilde Selman-ı Pak Muharebesi’ne kadar devam etmiştir.</span></p>
<p><span>Britanya güçlerinin Basra Körfezi’ndeki hücumlarının hedefi, her şeyden önce Hindistan ile deniz bağlantısını sağlamak, aynı zamanda bölgedeki Alman tehlikesini ve varlığını ortadan kaldırmaktır (Uçarol 2013: 622). İngiltere’nin 1913-1914 yıllarındaki Irak ve Basra’daki faaliyetleri incelendiğinde (Kocatürk 2011: 1449-1462) bunun bir sebebinin de “petrol” olduğu söylenebilir. A.İ. Gencer ve S. Özel’e (2011: 58) göre de bunun nedeni, bu bölgenin Hint deniz yolunun güvenliği ve petrol bakımından önem taşımasıdır.</span></p>
<p><span>“29 Eylül 1915’te çok parlak bir muharebeden sonra Kut’ül Amare ele geçirilince, başarısız Çanakkale Savaşı’ndan kaynaklanan siyasi ve askeri saygınlık nedenlerinden dolayı, Bağdat’ın ele geçirilmesinin önemli olduğu düşünülmüş ve ileri harekâta devam edilmiştir (Erickson, 2009, s. 106).” Fakat Bağdat’ın 50 km güneyine kadar gelebilen 6’ncı Tümen’in Komutanı Tümgeneral C.V.F. Townshend, 22-25 Kasım 1915’te Selman-ı Pak’ta yapılan muharebeyi kaybedince Kut’a geri çekilmeye karar vermiştir. Nikolas Gardner’a (2013: 183) göre bu talihsiz bir karardır.</span></p>
<p><span>Çoğunluğunu Hintli askerlerin oluşturduğu 6’ncı Tümen’in Komutanı C.V.F. Townshend kendini haklı gösteren birkaç nedenden dolayı geri çekilerek Kut kasabasına yerleşmiştir. Bunlardan biri İngilizler gibi nehir nakliyatına bağlı olan Türk 6’ncı Ordusu’nun ilerleyişinin önünü kesmek diğeri de Sir John Nixon emir komutasında toplanan İngiliz takviye güçlerinin El- Amare’de bir araya gelerek taarruz için zaman kazanmalarını sağlamaktır (C.V.F. Townshend 2012: 371-372).</span></p>
<p><span>Ayrıca Kut’un önemi, yerli tahıl ticaretinin merkezi olmasının yanı sıra tahıl kaynaklarını da ihtiva etmesinden de ileri geliyordu (Barker 2009: 115). Fakat tahıl depolarının o dönemde çoğu boştu (C. Townshend 2011: 185). Üç tarafı nehirle çevrili olan Kut bu avantajının yanı sıra ateşlerden koruyacak birkaç sulama kanalı ihtiva etmektedir fakat bunun haricinde açık bir araziye sahiptir (Barker 2009: 115). Bu özellik şehri savunmayı zorlaştırmaktadır ve savunma için büyük oranda hazırlık gerektirmektedir. Kut’un tutulmasının en ciddi olumsuz yönü ise yardım kuvvetlerinin uzak tutulmasına ve geciktirilmesine sebep olmasıdır. Nehrin doğu yakasında Kut’tan güneye doğru 35 km kadar mesafede nehirle bataklık arasında sadece 1,5 km genişliğinde geçişe müsait bir alan varken, batı yakada bataklıklar ve akarsular tarafından parçalanmış bir arazi mevcuttur. Kurak mevsimde bile bu bölgede yardım kuvvetleri için ilerlemek zorken, su taşkınlarının olduğu şubat sonu ve mart aylarında yardım kuvvetlerinin ilerlemesi daha da zorlaşacaktır (Barker 2009: 115-116).</span></p>
<p><span>Kut’un karşısında, nehrin sağ kıyısında olan Elhan köyü (İngiliz kaynaklarında Woolpress) de Türk kuvvetlerinin Kut’a yapacakları bir taarruzda kuvvetlerini buraya getirip kullanmalarına engel olmak için de Britanyalılar tarafından tutulmuştur (Sandes 1919: 179).</span></p>
<p><span>C.V.F. Townshend, Kut’ta tamamen kuşatılmadan önce 4 aralıkta yaklaşık 800 hasta ve yaralıyı, 6 aralıkta da süvari tugayını, gemilerle gambotların hepsini ve gönderebilecekleri kadar yedek nakliye vasıtalarını yardım kuvvetlerinin müteakip hareketlerini kolaylaştırmak için nehrin aşağı kısmına göndermiştir. Hava irtibat subayının talebi üzerine de uçakların Ali el Garbi’ye gitmesine izin vermiştir. Çünkü Türk topçularının uçakların havalanmasına müsaade etmeyeceğini ve uçakları tahrip edeceği düşüncesi hâkimdir. (C.V.F. Townshend 2012: 377, 386).</span></p>
<p><span>Gerek Kut’ta gerekse de Elhan köyünde savunma için hazırlıklar başlamıştır. Britanya güçleri kaybettikleri bir savaş sonrası çekilmek zorunda kalmış, her ne kadar çekilmeyi başarılı bulsalar da çekilmenin vermiş olduğu moralsizlik ve yorgunluk içindeydiler. A.J. Barker’a (2009: 116) göre, C.V.F. Townshend’in Kut’a yerleşmesinin temel sebebi yorgunluktur. Bu durumu C.V.F. Townshend (2012: 377) kitabında şöyle ifade etmektedir: “Askerlerin Kut’a vardıktan sonraki bitkinlikleri gibi bir bitkinliğe daha önce hiç şahit olmamıştım. Hint askerlerinin büyük bir <em>kısmı yerlerinden kıpırdayamıyordu bile; buna rağmen 4 Aralık’ta Türklerin öncüsünü görünce İngiliz askerleri çalıştırdım” H.C. Bishop (1920: 14) hatıratında yaklaşan tehlikeyi şu şekilde belirtir: “Türkler biraz acele etselerdi bizimle iyi şekilde hazırlanmamış mevzilerde karşılaşabilirlerdi. Bu da bizim için büyük bir dezavantaj olurdu. ”</em> Bu sebeple kuşatmanın ilk günlerinde Kut’taki hemen hemen her personel mevzi ve irtibat hendekleri kazmak, ateş mazgalı hazırlamak, dikenli tel döşemek gibi tahkimat ve emniyet görevlerinde kullanılmış, hemen hemen tüm enerji bu yönde harcanmıştır. Türklerin 9 aralıktaki topçu atışını müteakip, ilk genel taarruzu 10 aralıkta başlattığı göz önüne alınırsa mevzii kazma hususunda C.V.F. Townshend’in ne kadar haklı olduğu anlaşılacaktır.</span></p>
<p><span>Kut’ta sadece Britanya askerleri değil, aynı zamanda Britanya askerleriyle birlikte Kut kasabasının yerli Arap halkı da kuşatma altında kalmıştır. Bu rakamın ise 5.000-6.000 kişi olduğu C.V.F. Townshend (2012: 405) tarafından bildirilmektedir. C.V.F. Townshend’in (2012: 404) kasabanın yerlileri hakkındaki düşüncesi şöyledir: “Beni en çok endişelendiren, şehrin Arap sakinleriydi. Onların düşmanla irtibat halinde olduğunu biliyordum, endişelenmeme sebep olan şey, birçok tüfeğin toprağa gömülmüş ve saklanmış olabileceğiydi. Kuzey cephemizde taarruz ilerlerken düşman gece kasaba halkının ayaklanmasını sağlarsa durumun ciddiyet arz edeceği muhakkaktı. Bu sebeple halkın ileri gelenlerini gözaltına aldım ve en ufak bir ihanet halinde onları vuracağımı ilan ettim. Muhasaranın ilk dönemlerinde Arapların yağmalamalarını durdurmak için yağma yaparken suçüstü yakalanmış on iki adamın askeri komisyonca yargılamasını sağladım ve ibret olsun diye kurşuna dizdirttim. ” C.V.F. Townshend ilk başta tüm halkı kasaba dışına tahliye etmek istemiş ama İngiliz Siyasi Subayı Sir Percy Cox havanın soğuk olması nedeniyle çocukların çöllerde telef olacağını belirtmiş, C.V.F. Townshend (2012: 404-405) yapacağı bu davranışın Arap nüfus üzerinde yıkıcı bir etkisi olacağını da düşünerek sadece kasaba sakini olmayanların kasabadan tahliye edilmesine karar vermiştir.</span></p>
<p><span>Kut’ül Amare Kuşatması, Britanya güçlerinin tam teslimiyle sonuçlanmıştır. “Kut zaferini Türkler İstanbul’da Beyazıt Meydanı ’nda ellerinde meşalelerle, Konya ve Edirne ’de ellerinde Türk bayraklarıyla coşkulu bir şekilde kutlamış, şehirleri Türk bayraklarıyla donatmıştır. Müttefik ülkeler de zaferi aynı coşkuyla karşılamış ve kutlamıştır. Berlin’de okullar tatil edilmiş, halk Osmanlı elçiliğine gelerek Türk bayrağını selamlamıştır. Viyana’da ise imparator başta olmak üzere devlet yetkilileri tarafından Osmanlı elçisine tebrik nameler gönderilmiş, bütün binalar bayraklarla donatılmıştır. Sofya’da ise Türk ordusu övülmüştür (Özçelik 2015: 378-379).”</span></p>
<p><span>“Hatırat türünden eserler tam da bireyin olaylar karşısındaki bakış açısını gösterdiği için, öğrencilerin tarihsel gerçekliğe eleştirel bir gözle bakmasını sağlamanın en uygun kaynaklarından birisidir. Tarih konularını ihtiva eden derslerde öğrencilerin ‘hatırat’ türünden eserleri okuması özendirilmelidir (Altıkulaç vd 2014: 32).” Bu düşünceden yola çıkılarak, unutulmaması gereken Kut’ül Amare Zaferi’ni, kuşatmanın daha az bilinen kısmını daha çok İngiliz hatıratları incelenerek aydınlatılmaya çalışılmıştır. Bunu yaparken de diğer kitap ve makalelerden temin edilen bilgiler de kullanılmıştır.</span></p>
<p><span>Kuşatmada Hintli askerler de olmasına rağmen kendilerine ait belgelerin neredeyse hiç olmamasından dolayı (Gardner 2004: 308) çalışmamızda İngiliz hatıratları incelenmiştir. İngiliz hatıratları incelendiğinde genel olarak Kut’ül Amare’de günlük hayatın seyrini belirleyen en önemli hususlar şunlardır:</span></p>
<p><span>Türklerin Taarruzları, Bombardımanları ve Keskin Nişancılar</span></p>
<p><span>Türklerle ilk çatışma 9 Aralık 1915’te sabahleyin, Kut kasabasını Dicle’nin sağ yakasına bağlayan, yapımı daha yeni biten bir yüzer köprünün karşısında çıkmıştır. Bu çatışmayı müteakip köprünün yıkılması emri verilmiş ve Britanya ordusundan subaylar köprüyü patlayıcılarla havaya uçurmuştur. Köprünün kalıntıları ise 11 aralıkta bir topçu bataryasının on sekiz top atışıyla tamamen yok edilmiştir (Sandes 1919: 137-141, C.V.F. Townshend 2012: 396-397).</span></p>
<p><span>Türklerin ilk genel taarruzu 10 Aralık 1915 tarihinde yoğun bir top ateşiyle başlamıştır. Türk ordusu taarruzlarını geliştiremeyerek geri çekilmek zorunda kalmıştır. Bu geri çekilmeyi Binbaşı E.W.C. Sandes (1919: 152) anılarında şu şekilde yorumlar: “Bu geri püskürtülme Türklerde çok cesaret kırıcı bir etki yapmış ve onlara yakın zamanda Selman-ı Pak’ta yapmış oldukları uzun geri çekilme nedeniyle birliklerimizin moralinin zarar görmediğini göstermiştir. ” C.V.F. Townshend (2012: 401) bu taarruzlar esnasında büyük bir endişe içinde olduğunu belirtmiş, kendi savunma tertibatında Hintli askerleri, düşük morallerinden dolayı, zayıf halka olarak görmüştür; fakat korkulan olmamış, 12 Aralık 1915’te Elhan köyüne icra edilen Türk taarruzu da başarılı olmamıştır. İngiliz hatıratları incelendiğinde, Türklerin bu taarruzları esnasında, Türklerin taarruz edemediği, taarruz yeteneklerinin zayıf olduğu yönünde genel kanıları olduğu bilgisine ulaşılacaktır (Blackledge 1936: 127, Mousley 1922: 54, C.V.F. Townshend 2012: 404). Buradan yola çıkılarak, İngilizlerin, askerlerinin moralini yüksek tutmak için Türklerin yeteneklerini kötüleyerek bir propaganda yapmaya çalıştığına ulaşılabilir.</span></p>
<p><span>Türkler 24 Aralık 2015’te yeniden bir genel taarruza kalktığında bu seferki hedefleri Kut’taki Kudeyra Kalesi olmuştur. Türklerin taarruz edemediğini düşünen Britanya Kuvvetleri, cesurca taarruz eden Türklerin kale duvarından da içeri girdiğini görmüş, Türk taarruzlarının daha da fazla gelişmemesi için piyadeye ek olarak istihkâm ve topçu sınıfına has askerlerini bile, mevzilerde yakın muharebede kullanmak zorunda kalmıştır (Mousley 1922: 40, Sandes 1919: 161, C. Townshend 2011: 191). C.V.F. Townshend (2012: 413) ise bir komutan olarak, bir yakın muharebede topçu sınıfına has askerleri kullanmanın düştüğü sıkıntılı durumu göstermesi açısından ne anlama geldiğini çok iyi bildiğinden olsa gerek, anılarında sadece istihkâm sınıfı askerlerini kullandığını dile getirmiştir. Neticede Türk ordusu taarruzu devam ettirememiş ve geri çekilmek zorunda kalmıştır.</span></p>
<p><span>Bu başarı, kuşatma altındaki Britanya güçlerini çok sevindirmiş ve moralini artırmıştır. Binbaşı E.W.C. Sandes (1919: 162) bu başarıyı anılarında şu şekilde belirtmiştir: “Unutulmaz bu yılbaşı arifesinde, küçük garnizonumuzdaki bu kalede gösterilenden daha cesur bir direnç hiç gösterilmemiştir. Hem düşmanımıza savunmamızın kalitesini göstermek hem de kendi adamlarımıza göğüs göğüse muharebede Türklerin dengimiz olamayacağını ispat etmek açısından başarımızın sonucu çok büyüktür.”</span></p>
<p><span>İngiliz askerler, Türklerin bu taarruzda zayiatının çok olduğunu düşünmüşler, ileride Türklerin bir daha büyük taarruzlar yapmamasını da bu taarruzdaki aşırı zayiata (Bishop 1920: 19) ve bu taarruz neticesinde Türk askerlerinin cesaretinin kırılmasına (C.V.F. Townshend 2012: 421) bağlamışlardır.</span></p>
<p><span>Türk taarruzları dursa da Türk topçu atışları çoğunlukla atışlarına devam etmiştir. C.V.F. Townshend (2012: 418) hatıralarında aralık ayı içinde günlük zayiatlarının 26-36 olduğunu beyan etmiştir. İngilizlerin neredeyse hiç açlık çekmediği bu günlerde, kuşatma başlangıcı nedeniyle birliklerinin hastalıklardan da az zayiat verdiğini göz önüne alırsak, aralık ayındaki bu zayiatlarının çoğunluğunun topçu ateşi nedeniyle olduğu değerlendirilmektedir.</span></p>
<p><span>Topçu atışları tel engellere, evlere ve koğuşlara, hazırlanmış mevzilere çok zarar vermiş ve muharebenin seyrini oldukça etkilemiştir. İngilizler, topçu atışlarından o kadar muzdarip olmuşlardır ki hatıratlarında, Türk topçu atışlarından “nefret, kin” (Barber 1918: 121, Bishop 1920: 18, Sandes 1919: 168, 202, 215) olarak bahsetmişlerdir.</span></p>
<p><span>İngiliz hatıratlarına göre Türk topçuları Kut kasabasını ve kaleyi topçularla ateş altına alırken, Elhan köyünü neredeyse hiç ateş altına almamıştır (Mousley 1922: 118, Sandes 1919: 169). Yüzbaşı E.O. Mousley (1922: 118) hatıratında kendileri bombalanırken, aksine Elhan köyündeki kuvvetlerinin tam emniyet halinde nehir kenarında “ön koltukta” bombardımanı seyrettiğini belirtmektedir.</span></p>
<p><span>İngilizlerin muzdarip olduğu hususlardan biri de Türk uçaklarının bombardımanı olmuştur. İlk düşman uçağı 1 Ocak 1916’da Kut semalarında görünmüş ve ilk bombardımanını 13 Şubat 1916’da gerçekleştirmiştir (Moberly 1924: 306-307). Bu uçaklardan pilotunun Alman olduğuna inandıklarına “Fritz” takma ismini kullanmışlardır. Uçaksavar silahları olmadığı (Sandes, 1919: 170) için “Fritz”i ateş altına alamamışlar; fakat müteakip günlerde hava taarruzlarına karşı tedbirlerini geliştirmişlerdir (Sandes 1919: 190). İlk önce bir alarm sistemi kurmuşlardır. Bir gözetleyici ayırmışlar ve bu gözetleyici boş mühimmat kutularına vurarak hava taarruzu hakkında şehri ikaz etmiştir. Müteakiben ellerindeki mevcut bir silahı hava taarruzlarında kullanacak şekilde ayarlamışlardır (Sandes 1919: 191). Bu hava savunma silahını da ilk olarak 20 Şubat 1916’da “Fritz”e karşı kullanmışlardır. Her ne kadar vurmakta başarılı olamasalar da, uçaklar bir daha geldiğinde daha ürkek gelmek zorunda kalmıştır (Sandes 1919: 194).</span></p>
<p><span>Nasıl Türk topçu ateşleri istemeyerek de olsa yerli halka zarar verdiyse (Blackledge 1936: 116, Genelkurmay 1979: 479), “Fritz” de istemeyerek hastaneye zarar vermiştir (Sandes 1919: 195, Barber 1918: 195). 18 Mart 1916’da top mermilerinden biri hastaneye düşmüş, ölüm ve yaralanmalara sebep olmuştur. O anda hastanede olan İngiliz Doktor Binbaşı C.H. Barber (1918: 195) hatıratında bu olayı “şok edici bir kaza” olarak tanımlarken; aynı olay için Binbaşı E.W.C. Sandes (1919: 211) hatıratında “Kasıtlı yapılmadığına emindim.” ifadesini kullanmıştır. 1 Mart 1916’da yapılan hava taarruzunda da atılan kırk bomba neticesinde yerel halk ve hastaneler zarar görmüştür. Bu durum Britanya askerlerini çok öfkelendirmiştir. C.V.F. Townshend (2012: 509) bu öfkeyi şu şekilde ifade etmiştir: “Alman pilotlardan biri kazara askerlerimin eline geçmiş olsaydı, onu paramparça ederlerdi. ” Binbaşı C.H. Barber (1918: 160) hatıratında “Fritz”i yönlendirmek için 1916 şubat ayı ortasında birkaç gündür hastanelerin çatılarına Kızıl Haç işareti yapmaya çalıştıklarını belirtmiştir. 1 Mart 1916’da hastanelerin atış yapılmayacak olarak işaretli olduğu halde bombalandığı düşünülebilir; fakat 1916 nisan ayı sonunda İngiliz uçaklarının havadan ikmal yaparken hayati öneme sahip olan un torbalarını atarken bir kısmının nehre veya Türk mevzii bölgesine düşürdükleri göz önüne alınırsa (Barber 1918: 223, Mousley 1922: 143), bu bombaların o zamanki teknoloji ile istem dışı olarak hastaneye isabet ettiği ve böylece yerli halka ve o anda hastanede bulunanlara zarar verdiği değerlendirilebilir.</span></p>
<p><span>Bunlara ek olarak Britanya kuvvetleri kuşatma boyunca keskin nişancılara da dikkat etmek zorunda kalmıştır. İngiliz askerleri keskin nişancılarla mücadele etmek için ”teleskopik” silahlar geliştirmek durumunda kalmıştır (Sandes 1919: 156). 19 Şubat 1916’da 18’inci Piyade Tugay Komutanı Tuğgeneral Hamilton bir keskin nişancı tarafından yaralanmıştır (C.V.F. Townshend 2012: 499). Ayrıca bu keskin nişancılar nedeniyle Kut’ta savunmaya yönelik hazırlıklar gece karanlığından istifade edilerek yapılmıştır.</span></p>
<p><span>Açlık ve Hastalıklar</span></p>
<p><span>C.V.F. Townshend (2012: 391) hatıratında kendilerini açlığın mağlup ettiğini belirtmiştir. C.V.F. Townshend (2012: 378-379), Kut’a yerleştiklerinde ilk iş olarak 3 Aralık 1915’te kıtalara bir tebliğ yayımlamış ve burada “çok sayıda yiyecek ve mühimmatın olduğunu” belirtmiş; fakat bunun idareli kullanılmasını da eklemiştir. Bu miktar da kitabında şu şekilde geçmektedir:</span></p>
<p><span>“Elimde epey ikmal malzemesi vardı:</span></p>
<p><span>İngiliz askerleri için           : 60 günlük</span></p>
<p><span>Hint askerler için               : 60 günlük</span></p>
<p><span>Yakıt:                                 : 21 günlük (Nehrin karşısında meyan kökü  fabrikasında 33 günlük.)</span></p>
<p><span>Hububat                            : 30 günlük</span></p>
<p><span>Yem                                   : 17 günlük</span></p>
<p><span>Peksimet                           :  4 günlük</span></p>
<p><span>Un                                     : 57 günlük</span></p>
<p><span>Durum buğdayı unu          : 40 günlük</span></p>
<p><span>Kut’ta beş altı bin sakini için en az üç ay yetecek kadar yiyecek vardı (C.V.F. Townshend, 2012: 383).”</span></p>
<p><span>Liste incelendiğinde İngiliz ve Hintli askerlerin istihkaklarının ayrı kalemlerde belirtilmesinin nedeni her iki asker tipi için de istihkakların ayrı olmasıdır. İngiliz askerlerinin istihkakı biraz daha fazladır (Gardner, 2004, s. 314). Hatta Binbaşı E.W.C. Sandes (1919: 188) hatıratında: “Subaylar için reçel istihkakı çok azaltılmış,…” ifadesini kullanmıştır. Özellikle “subaylar” ifadesini kullanması istihkakların dağıtımında yukarıdaki bilgiye ek olarak subay-asker ayrımı yapıldığı kanısını oluşturmaktadır.</span></p>
<p><span>Her ne kadar bazı İngilizler hatıratlarında aralık ayı sonunda bazı ihtiyaçlarda kısıtlamaya gidildiğini belirtse de (Mousley 1922: 38, Sandes 1919: 170), C.V.F. Townshend (2012: 475) birliklerin tayın hakkını ocak ayının sonlarında yarıya indirmeye başladığını ifade etmektedir. C.V.F. Townshend’in hatalarından biri bu kısıtlamayı daha önce yapmaması (Barker 2009: 118) diğeri de A.J. Barker’in tespitine ek olarak İngiliz hatıratlarında da anlayacağımız üzere kuşatmanın ilk günlerinde, yorulan askerlerin gücünü artırmak için fazlasıyla istihkak (Bishop 1920: 16-17) dağıtmasıdır.</span></p>
<p><span>C.V.F. Townshend (2012: 462) hatıratında bir kuşatmada en önemli şeyin yiyecek olduğunu ve bunu katıldığı Çitral Savunması’nda da tecrübe ettiğini söylese de istihkakların kısıtlanmasına yönelik daha önceden tedbirler alınmış olsaydı, daha uzun süre açlıkla mücadele edebilir, kuşatmayı uzatabilirdi. Ayrıca bunlara ek olarak ocak ayı sonunda (Bu sıralarda kasabada da gıda sıkıntısı yaşanmaktadır (C. Townshend 2011: 185).) kasabada yaptığı gıda aramasını (C.V.F. Townshend 2012: 448) daha önce yapsaydı tayın sıkıntısını belirli bir süre daha erteleyebilirdi.</span></p>
<p><span>Diğer bir ilginç nokta da, 7 Aralık 1915’te Kut’un genel yiyecek durumunu bildiren telsiz görüşmesinden, yardım kuvvetlerinin başarısız olduğu ilk taarruzlarını icra ettiği 16 Ocak 1916 tarihine kadar, C.V.F. Towshend ile yardım kuvvetleri arasında yapılan muhaberelerde Kut’un yiyecek durumu ile ilgili hiçbir görüşmenin yapılmamasıdır (Mesopotamia Commission Report, 1917: 31). C.V.F. Townshend (2012: 449-450) yardım kuvvetlerinin ocak ayı içindeki bu başarısız taarruzları sonucu olsa gerek, savunmasının uzun süreceğine artık iyice ikna olduktan sonra ocak ayı sonunda istihkaklarla ilgili tedbirler almaya başlamıştır. (C.V.F. Townshend’in (2012: 466-467) aldığı tedbirler ise şunlardır: Asker tayınını yarıya indirmek, kasabada erzak aratmak ve kasabayı da tayına bağlamak.). Her ne kadar komutanları tedbirli davransa da İngilizlerin kurtulmak için büyük umutlar taşıdıkları hatıratlarından anlaşılmaktadır. Yüzbaşı E.O. Mousley (1922: 46) hatıratında bu umudunu şu şekilde ifade etmiştir: “Bu arada, eğer Britanya şansı devam ederse, kuşatma altında olan biri olarak birkaç gün ya da iki hafta içinde serbest kalacağıma inanıyorum.”</span></p>
<p><span>C.V.F. Towshend (2012: 467) yukarıda da geçtiği üzere başlangıçta iki aylık bir yiyeceğinin olduğunu hesaplamış; ancak ocak ayının sonunda aldığı bu tedbirlerle, kuşatmaya bir 84 gün daha katlanabileceğini telgrafla genel karargâha bildirmiştir.</span></p>
<p><span>C.V.F. Towshend (2012: 462) hatıratında yiyecek hususunda kuşatmayı üç safhaya ayırmıştır: ilk safha “tam tayın” safhası, ikincisi “yarım tayın”, üçüncüsü ise “büyük güçlükler içinde geçen açlık” safhasıdır. İngiliz hatıratlarında genellikle şubat ayı başlangıcından itibaren az yemekten, kuşatmanın sonuna doğru da açlıktan bahsedilmektedir. Binbaşı E.W.C. Sandes (1919: 166) 1915 yılının son günlerini şöyle ifade ederken, “Kut’un etrafındaki savunma hattı neredeyse tamamlandı; epey süre yetecek kadar bol miktarda yiyeceğimiz var ….”, aynı kişi şubat ayını ise şu şekilde ifade etmektedir: “Askerlere yiyecek sağlamak için 1 Şubat 1916’dan sonra her gün atlar kesildikçe, kuvvetlerimizin hareket imkânı azalıyor; birliklerimiz kısılan istihkaklarından dolayı daha da zayıflıyor ve hastanelerimiz yaralı ve hastalarla dolduğundan birlik mevcutlarımız daha da azalıyordu (s. 182). ”</span></p>
<p><span>Kut’taki İngiliz askerleri 29 Ocak 1916’dan itibaren at eti yemeye başlamış, Hintli askerlerin çoğu at eti yemeyi reddetmiştir (Sandes 1919: 178). Şubat ayı ortasına doğru katır eti de istihkaklarda verilmiştir (Sandes 1919: 192). İngiliz askerlerinin at eti tüketmesi, onların hastalıklara karşı Hintli askerlerden daha dayanıklı olmasını sağlamıştır (Gardner 2004: 314). Şubat ayı başlangıcında Hintli askerlerde iskorbüt<sup>1</sup> hastalığı görülmeye başlamıştır. Şubat ortasında iskorbüt vaka sayısı 140’tır (Moberly: 1924: 308). Bu durumu Binbaşı C.H. Barber (1918: 160) hatıratında şu şekilde ifade eder: “Garnizonun sağlık durumu şimdiye kadar iyiydi, ama şimdi iskorbüt kendini gösterdi; çünkü yiyecek hiç sebzemiz yok ve taze et yemeyen Hintlilerde hastalık artmaya mahkûm.” C.V.F. Townshend (2012: 478) bu hastalığa çözüm bulmak için hastanede yatan hastalar için şehrin kuzey kesimindeki bahçelere tohum ekilmesi emrini vermiş, Delhi Uleması’ndan da at etinin yenmesine yönelik bir tavsiye istemiştir (C.V.F. Townshend 2012: 486). 13 Şubat 1916’da Delhi Cuma Mescidi imamının at eti yemenin bir mahsuru olmadığına yönelik beyanı bir telgrafla bildirilmiş (C.V.F. Townshend 2012: 493) ve birliklere tebliğ edilmiştir. Buna rağmen Hintlilerin çoğu at eti yemeyi reddetmiştir. Mart ayı içinde İngiliz askerlerinin ekmek istihkakı azaltılırken, Hintlilerin at eti yememesinden dolayı ekmek istihkakları kesilmemiştir (Moberly 1924: 441).</span></p>
<p><span>Nikolas Gardner (2004: 307-326) makalesinde Kut’un teslim olma sebebi olarak Hintli askerlerin tavrını göstermiştir. Bunun nedenini de Hintli askerler ile İngiliz komutanları arasındaki istikrarsız komuta ilişkisine bağlamıştır. Ona göre eğer İngiliz komutanlar, astları olan Hintli askerlere daha önce at etini yedirebilseydi Kut teslim olmazdı.</span></p>
<p><span>Binbaşı C.H. Barber (1918: 176-177) hatıratında mart ayının başlangıcında hastanedeki durumu şu şekilde ifade etmektedir: “İskorbüt hastalığı Hintliler üzerinde hızlı bir şekilde artıyordu ve birçok pnömoni ve verem hastası mevcuttu. Bu hastalıklardan ve yaralılardan dolayı günlük birçok ölüm -bir düzine veya daha fazla- gerçekleşmekte ve ölümler çoğalmaktaydı. ” 8 Mart 1916’daki yardım kuvvetlerinin taarruzu başarılı olamayınca yukarıda belirttiğimiz C.V.F. Townshend’in ifade ettiği Britanya ordusunun “açlık safhası” başlamıştır. Kut’taki askerler açlıkla mücadele ederken, kurtarma kuvvetlerinden gelen kötü haberlerle de moralleri iyice bozulmuştur. Askerler üzerinde genel bir hüzün ve ümitsizlik hissi hâkim olmuş ve Hint askerleri arasında firar olayları artmış, kasabadaki Araplar İngilizlere davalarının kaybedildiği gözüyle bakmaya başlamıştır (C.V.F. Townshend 2012: 522). C.V.F. Townshend (2012: 532) ise bu safhada birliklerinin moralini arttırmak için genel bir mesaj yayımlamıştır. Devam eden günlerde de sürekli olarak askerlerin istihkakını azaltmak zorunda kalmıştır. Tayında yapılan her azaltmayla umutlar birkaç gün daha ertelenebilmiştir. Her ne kadar C.V.F. Townshend birliklerinin moralini yüksek tutmak için uğraşsa da kendisi bazı gerçeklerin farkındadır: C.V.F. Townshend (2012: 548-549) 4 Nisan 1916’da genel karargâhtan para istemiştir. Bunun bir sebebi kasabanın yerlilerinden para </span><span>karşılığı yiyecek aldıkları için paraya duyulan ihtiyaçken ikinci ve ilginç olanı ise esir düşmeleri halinde askerlerin ve subayların esaret esnasında yanlarında paralarının olmasını sağlamaktır.</span></p>
<p><span>Mart ayının ortasında otların büyümesiyle birlikte askerler yeşillikleri toplayıp yemeye başlamıştır. Bu durumda da hastaneye bilinmedik otları yediğinden dolayı rahatsızlanan askerler gelmeye başlamıştır. General Hoghton da yemiş olduğu ot nedeniyle ölmüştür (Moberly 1924: 445). Bunun üzerine garnizonda yeşil otlardan anlayan bir komite oluşturulmuş ve yeşil otların zararlı olanları ayrılarak toplanmış ve kaynatılarak ıspanak gibi servis edilmiştir. Birkaç gün içinde iskorbüt vakası önceki günlere oranla azalmış ve hastalar da iyileşmeye başlamıştır (Barber 1918: 193-194). Bu arada sebze bahçelerinden de hatırı sayılır miktarda turp toplanmaya başlanmıştır. Bu olumlu gelişmelere rağmen 25 Mart 1916’da hastanede 1470 (C.V.F. Townshend 2012: 542) asker vardır. 28 Mart’ta iskorbütten yatan hastaların sayısı 560 (C.V.F. Townshend 2012: 542) iken bu rakam bir gün sonra 580’e (C.V.F. Townshend 2012: 544) çıkmıştır. Kut’ta iskorbüt, dizanteri, sarılık, sıtma, anterit, ishal, pnömoni gibi hastalıklar görülmekle beraber bit ve pire gibi asalaklarla da mücadele edilmiştir. Yukarıda İngiliz doktoru Binbaşı C.H. Barber’in hatıratına göre verem hastalığının da görüldüğünü belirtmiştik; fakat savaştan sonra hazırlanan resmi raporda herhangi bir bulaşıcı hastalığın görülmediği belirtilmiştir (Mesopotamia Commission Report 1917: 171).</span></p>
<p><span>İstihkaklar düştükçe askerler de zayıflamakta ve bitkin düşmektedir. Yüzbaşı E.O. Mousley (1922: 122) hatıratında mart ayının sonundaki bir olayı şu şekilde dile getirmiştir: “Bir Hindistan alayında insanlar birbiri ardına yere düşerek yiyecek isteyerek öldüler. Olağanüstü sayıda asker hasta olmasına rağmen hasta olduklarını beyan etmediler. Bunun bir sebebi yoğun hastanelere girmek istememeleri, diğer bir sebebi de görev bilincinden gelmekteydi. ” Binbaşı E.W.C. Sandes (1919: 222) hatıratında açlığa şu şekilde değinmiştir: “Bel çevrem 10 cm kadar küçüldüğünden, kemerdeki mevcut delikleri kullanarak kemerimi sıkmam ve daha sonra birkaç tane daha yeni delik açmam gerekmişti. ” Kut’ta açlıktan kaynaklanan karın ağrısını Yüzbaşı E.O. Mousley (1922: 126) hatıratında şu şekilde ifade etmiştir: “Kuzey kutup dairesinde iki iklim vardır: gündüz ve gece, Hindistan’da iki mevsim vardır: kuru ve nemli, Kut’ta birinin karın ağrısının olduğu zaman ve olmadığı zaman vardır.”</span></p>
<p><span>C.V.F. Townshend (2012: 569-570, 576-578) 10 nisanda birliklerine bir mesaj yayımlamıştır. Mesajında birliklerine moral verirken, at eti yemeyen Hintlilere de sitem etmiştir. Ertesi gün at eti yiyen Hintli sayısı artmış; fakat daha at eti yemeyen çok sayıda Hintli olduğundan, 12 nisanda at eti yemeyen Hintli subay ve astsubayları görevden alacağına yönelik bir tehdit mesajı yayımlamıştır. Birkaç kişiyi bu şekilde görevden alınca ilk gün yaklaşık iki bine yakın kişi daha at eti yemeye başlamış ve buna ikinci gün iki binden fazla kişi daha eklenmiştir.</span></p>
<p><span>Kut’un yerlileri de açlıktan etkilenmiştir. Yukarıda onların da tayına eklendiği belirtilmişti. Yerliler mart ayına kadar askerlerden sakladıkları yiyeceklerle yetinmişlerdir. Yerlilerden daha sonra yiyecek için dilenenler olmuş, çocukların çöp yığınlarında yiyecek aramalarına rastlanmıştır (Mousley 1922: 76). Yerli halkın 1916 mart ayının sonunda istihkakları kesilmiştir. Bunun yerlileri at eti yemeye yönlendireceğini düşünmüşlerdir (Mousley 1922: 123). 1916 nisan ayında artık çocukların gruplar halinde ağlayarak dilendiklerine şahit olunmuştur. Bu ayda yüzlerce Arap ölmüştür (Mousley 1922: 139). 14 nisanda halkın sahip olduğu tahıl bitince yerliler de eşek ve at etiyle beslenmeye başlamıştır (Moberly 1924: 446). Bu sebeple ölme pahasına birçok yerli, Kut’tan kaçmaya çalışmıştır.</span></p>
<p><span>Kut’tan kaçanlar sadece yerliler olmamıştır. Hintli askerler de buna teşebbüs etmiştir. C.V.F. Townshend, Hintli askerlere güvenmediğini hatıratında çekinmeden belirtmiştir. Türkler 1915 aralık ayı sonunda Hintçe yazılan isyana teşvik edici bildirilerini, Hint mevzilerine ulaştırdığında Hintli askerlerden kendini askerliğe elverişsiz hale getirmeye çalışan (Tetik parmaklarına ateş etmişlerdir.) 12-14 asker olmuştur (C.V.F. Townshend 2012: 418). Tayınların azalmasıyla birlikte de Hintli askerlerin moralleri düşmüş, disiplinsizlikler baş göstermiş, firar vakaları artmıştır (C.V.F. Townshend 2012: 529, 567, 584-585).</span></p>
<p><span>Özellikle son zamanlarda da havanın da ısınmaya başlamasıyla Kut çok kötü kokmaya başlamıştır (Sandes 1919: 242, C.V.F. Townshend 2012: 542). Hindistanlı askerler at eti yemeğe yeni başladığından 1916 nisan ayının sonunda birçok Hintli asker açlığın verdiği yorgunluktan hastanede ölmüş ya da ölme sınırına gelmiştir (Sandes 1919: 246). C.V.F. Townshend (2012: 591) hatıratında son günlerden şöyle bahsetmektedir: “Askerler o derece takatsiz düşmüştü ki, nöbet esnasında bayılanlar oluyordu ve kışla hizmeti yapamaz haldeydiler. Bütün bunlara şahit olmak çok üzücüydü. ” Bu gibi tasvirleri diğer İngiliz hatıratlarında da bulmak mümkündür.</span></p>
<p><span>Kut’ta umutlar tükenirken, son şanslar da denenmiştir. Bunlardan biri Kut’a uçaklarla havadan ikmalin yapılmasıdır. İlk deneme 16 nisanda olmuş ve gıdaların bir kısmı nehre, bir kısmı da Türk mevziileri bölgesine düşse de (Mousley 1922: 143) 1520 kg gıda maddesi alınmıştır. Fakat bu miktar Kut’un günlük ihtiyacını karşılayacak düzeyde bile olmamıştır. 17 ve 18 nisanda hava muhalefeti ve arızalardan dolayı havadan ikmal yapılamazken, 22 nisanda gelen ilk uçağın bütün yükü nehre düşmüştür. Havadan ikmal C.V.F. Townshend’in ifadesiyle “tam başarısızlıkla” sonuçlanmıştır (C.V.F. Townshend 2012: 574-575, 583, 587, 589).</span></p>
<p><span>Kut’a ikmal yapmak için son bir umut olarak da ”Julnar” adında bir gemiye Britanya yardım kuvvetleri tarafından 270 ton ikmal maddesi doldurulmuş, bu gemi 24 Nisan 1916’da akşam sekizde Felâhiye’den Kut’a doğru yola çıkmıştır. Fakat gemi Türk güçleri tarafından ateş altına alınarak Makasis önünde durmaya mecbur bırakılmıştır (C.V.F. Townshend 2012: 591). Böylece son umut da elden gitmiştir. Son günlerde birlikler demirbaş erzaklarına kadar yemişler (Mousley 1922: 150) ve açlık nedeniyle teslim olmak zorunda kalmışlardır.</span></p>
<p><span>Su Taşkınları ve Soğuk Hava:</span></p>
<p><span>Britanya kuvvetleri Kut’ta kuşatma altındayken düşmanlarıyla savaştıkları gibi yağmur ve su taşkınlarının sebep olduğu olumsuz şartlarla da savaşmıştır.</span></p>
<p><span>1915 aralık ayı ilerledikçe yağmurlar başlamış ve 1916 ocak ayında yağmur ve su taşkınları Kut’taki askerlerin gündemini oluşturmaya başlamıştır. Bu durumu Binbaşı E.W.C. Sandes (1919: 179) hatıratında şu şekilde ifade etmiştir: “Şu an Dicle’nin taşkın suları, Türklerin taarruzlarından daha büyük bir endişe kaynağıdır. ” Her ne kadar Türkler de taşkın sularla uğraşıyor olsa da, kasabanın emniyetini şansa bırakmak istemeyen Britanya güçleri tahkimatlarını sulardan korumak için mücadele etmiş, mevzilerini su içinde de olsa tutmaya gayret göstermişlerdir. Sularla dolan mevzilerini temizlemeyi ise W.J. Blackledge (1936: 131) hatıratında şu şekilde anlatmaktadır: “Defalarca mevzilerden ıslanarak çıktık. Suyu kovayla nöbetleşe temizleyecek adamları belirledik, çalışırken diz seviyesindeki pislik içindeki suda yürüdük. ” Dizine kadar suda mücadeleye devam eden İngiliz askerinin moralinin yüksek olduğunu Binbaşı E.W.C. Sandes (1919: 167) hatıratında şu şekilde ifade etmiştir: “Ocak ayında yaygın olan sıkıntılı bu durumda İngiliz askerinin neşesi inanılması için görülmeliydi: neredeyse beline kadar suda, derisine kadar yağmurla ıslanmış, geceleri donmuş, düşmanı tarafından sürekli ateş altına alınmasına rağmen, her şeyi şakaya vurarak, çok iyi bilinen şarkısını söylerdi.”</span></p>
<p><span>Askerlerin bir kısmı mevzilerin temizlenmesiyle mücadele ederken, istihkâm sınıfına has askerler kasabadaki yağmur sonrası oluşan çamurları temizlemek için mücadele etmiştir (Sandes 1919: 172). Aşırı yağmurlar ve taşkın sular birliklerin ilk savunma hattını boşaltıp, ortadaki savunma hattına çekilmesine sebep olmuştur. Aynı duruma Türkler de düştüğünden mevziler arası açılmış ve mevziler arası hemen hemen su olduğundan Türklerin saldıramayacağına inanılmıştır.</span></p>
<p><span>Sonraki su taşkınlarından etkilenmemek için set inşasına başlanmış ve bu işte yerli Araplar da para karşılığında çalıştırılmıştır (Barber 1918: 156, Sandes 1919: 184-185). Her ne kadar bu setler (yaklaşık 140 cm) (Sandes 1919: 184) faydalı olsa da mart ve nisan aylarında devam eden Dicle’nin umulmadık yükselişine çözüm olamamıştır.</span></p>
<p><span>Mezopotamya Savaşı’nı soruşturmak için hazırlanan rapor incelendiğinde genel olarak birliklerin yeteri kadar giyeceklerinin olmadığı, hatta nisan ayında soğuk geçen gecelere rağmen Hindistan’dan takviye için gönderilen birliklerin şortla ve tropikal elbiselerle gönderildiği görülecektir (Mesopotamia Commission Report 1917: 38). E. Candler (1919: 223) hatıratında birliklerin iyi giyindiğini, Kut’a daha kuşatılmadan hemen önce Kızıl Haç tarafından gönderilen kıyafetlerin kasabaya geldiğini belirtmektedir. Kuşatma esnasında Kut’ta bulunan ve bu komisyon raporunun (Mesopotamia Commission Report) bir bölümünü yazan Yarbay P. Hehir ise E. Candler’i doğrular şekilde Bombay’dan kuşatmadan hemen önce elbise ve ilaç geldiğini, askerlerin tek elbisesi olduğu için yıkama sıkıntısı yaşadıklarını belirtmektedir; fakat elbiselerin niteliğinden bahsetmemektedir (Mesopotamia Commission Report 1917: 175). N. Gardner (2004: 314) ise makalesinde askerlerin ince yazlık kıyafetlerle donatıldığını ifade etmiştir. Havaların soğukluğundan ve buna bağlı hastalıklardan bahsedilmesine rağmen, elbiselerin niteliği ve niceliği hakkında diğer hatıratlarda herhangi bir bilgiye ulaşılamamıştır. Askerler mevzilerdeki yağmur ve su taşkınlarıyla mücadelelerini soğuk havada yaptıklarından, hastane romatizma hastalarıyla dolmuştur (Mousley 1922: 81). P. Hehir raporunda özellikle ocak ayı sonunda soğuk ısırığının çok yaygın olduğunu belirtmiştir (Mesopotamia Commission Report 1917: 171). Isınmaktan ziyade yemek yapmak için bile odun bulmanın zorlaştığı bu günlerde Binbaşı C.H. Barber (1918: 98) ocak ayı başında soğuk ve yakıt (fuel) kıtlığından yakınırken; E.W.C. Sandes (1919: 148, 174-175) ısınmak ve yemek pişirmek için kasabadaki kapıları, pencereleri ve hatta mart ayının ortasında pazar yerindeki çatıların tahta kısımlarını toplamak zorunda kaldıklarını belirtmiştir.</span></p>
<p><span>Yağan yağmur zemini de etkilemiştir. Yağmurdan çamur olan zemin, askerlerin botlarına yapıştığında kaldırılamayacak ağırlıklara ulaşmıştır. Yağmurun zemine etkisini Yüzbaşı E.O. Mousley (1922: 102) hatıratında şu şekilde anlatmaktadır: “Yağmur damlaları toprağı bataklık yapar ve durağan su onu yapışkan bir macuna çevirir. Topların yeri bir yarda değiştirilemez, hem insan hem de at için kıpırdamak nerdeyse eşit şekilde imkânsızdır. ” Yağmurların devam etmesi yardım kuvvetlerinin de taarruzunu ve ilerlemesini zorlaştırdığından, yağmur neticesinde sular yükseldikçe umutlar da düşmüştür. Britanya güçleri umutla yardım kuvvetlerinin gelmesini beklemiş, nasıl yardım kuvvetlerinin başarısız taarruzlar onları üzdüyse, bu müteakip taarruzları erteleyen yağmurlar ve taşkın sular da onları çok üzmüştür.</span></p>
<p><span>27 Nisan’da teslim olma koşulları konuşulurken Binbaşı E.W.C. Sandes (1919: 247) anılarında hava durumuna ve su taşkınlarına sitemini şu şekilde belirtir: “Gün sakindi, hava güzeldi, nehrin su taşkınları epey şekilde düşmüştü; çok fena hava ve su taşkını halleri bizim kurtuluşumuzu engelleyecek yeterlikte uzun sürmüştü.”</span></p>
<p><span>26 Nisan’da C.V.F. Townshend, Halil Paşa ile teslim olma şartlarını konuşmak için nehrin Türk mevziilerine yakın kısmında buluşurlar. Bu buluşmada ona bir teklifte bulunur. Her ne kadar C.V.F. Townshend anılarında bahsetmese de, C.V.F. Townshend’in hatıratını 1921 yılında Türkçeye kendi dipnotlarıyla birlikte ilk çeviren Askeri Tarih Encümeni bu kısma, C.V.F. Townshend’in tekliflerinden biri olarak bir milyon İngiliz lirasını da eklemiştir. 2012 yılında basılan bu çeviri de ise çevirmen Askeri Tarih Encümeni’nin diğer konularla ilgili olduğu gibi bu konuyla ilgili dipnotunu da aynen korumuştur (C.V.F. Townshend 2012: 594). Kitabının kapağında “İmparatorluk Savunma Kurulu Tarih Kısmı ’nın emriyle, resmi belgelere dayandırılarak yazılmıştır. ” yazısı yazan F.J. Moberly (1924: 455) de eserinde bu bir milyon İngiliz lirasının teklif edildiğini belirtmiştir. Fromkin (2001: 202) ise kitabında bunlara ilave olarak Towshend ile beraber görüşmelere giden Lawrence ile Herbert’in varlığından ve ikisinin Londra tarafından 2 milyon pound (İlk miktar için de para birimi olarak pound kullanmıştır.) teklif etmeleri için yetkilendirildiklerini yazar. Halil Paşa bu teklifi Enver Paşa ile birlikte değerlendireceğini beyan ederek, görüşmeyi sonlandırır (C.V.F. Townshend 2012: 593-594).</span></p>
<p><span>Halil Paşa, 26 Nisan 1916’da C.V.F. Townshend’in teklif ettiği teslimiyet koşullarını kabul etmemesi üzerine, 28 nisanda C.V.F. Townshend birliklerine kendileriyle gurur duymalarını ve Krala karşı görevlerini yerine getirdiklerine dair cümleler içeren, teslimiyetten bahseden mesajını yayımlar (Mousley 1922: 150-151). 29 Nisan 1916’da C.V.F. Townshend, Halil Paşa’nın direttiği koşulsuz olarak teslimi kabul etmek zorunda kalır. C.V.F. Townshend, teslim olmadan önceki gece Türk ordusuna yardımı dokunacak tüm askeri teçhizat ile silah ve mühimmatı tamamen imha ettirir (C.V.F. Townshend 2012: 596). Şahsi hatıratların ve mektupların büyük çoğunluğunun yanı sıra birliklerin resmi savaş cerideleri de yok edilmiştir (Gardner 2004: 308).</span></p>
<p><span>Sonuç</span></p>
<p><span>Britanya’nın 6’ncı Tümeni, Tümgeneral C.V.F. Townshend emir komutasında 6 Aralık 1915 ile 29 Nisan 1916 tarihleri arasında Kut’ül Amare şehrinde kuşatma altında kalmış ve bu kuşatma 6’ncı Tümenin koşulsuz teslimiyle sonuçlanmıştır.</span></p>
<p><span>Yenik komutan C.V.F. Townshend bu başarısızlıktan kendine hiç pay çıkarmamış, mağlubiyetini tarihteki önceki kuşatmaları da göz önüne alarak tarihin tekerrürü olarak değerlendirmiştir. Komutanlarına çok güvenen askerler için ise bu başarısızlık tamamen beklenmedik bir sonuçtur.</span></p>
<p><span>Yetersiz tıbbi tahliye ve destek, zor ve yetersiz ulaşım şartları (kötü zemin), yiyecek ikmalinde yaşanan sıkıntılar (açlık), soğuk, su taşkınları ve hastalıklar sadece Kut’taki değil, tüm Britanya güçlerinin Mezopotamya’da yaşadığı sıkıntılardır. Kut’taki birlikler neredeyse hiçbir destek almadan ve ikmal yapılmadan (Kuşatmanın son günleri yapılan havadan ikmal hariç.) bu sıkıntılarla, sınırlı kaynaklarla mücadele etmek zorunda kalsa da kuşatmanın ilk günlerinde çok miktarda yiyecek malzemeleri olduğu da ortadadır.</span></p>
<p><span>Çitral Savunması’nı da tecrübe eden C.V.F. Townshend, kuşatmanın uzun süreceğini düşünerek daha başlangıçta yiyeceklerle ilgili bir önlem almadığı gibi yardım kuvvetleri komutanına da baskı yaparak onların tam hazırlanmadan taarruz etmelerine sebep olmuştur. Yardım kuvvetleri, Britanya takviye güçlerinin tamamlanmasını bekleyemeden Kut’taki açlıktan yok olmak üzere olan askeri personeli kurtarmak için ocak ve nisan 1916 tarihleri arasında birçok sonuçsuz taarruzlar icra etmek zorunda kalmıştır. Bu tam hazırlıksız taarruzlar sonucunda Britanya, Kut’taki teslim olan askerinden daha fazla sayıda askerini kaybetmek zorunda kalmıştır. C.V.F. Townshend bir komutan olarak Kut’ül Amare’nin geri çekilecek bir yer olarak tespit edilmesinden sonra özellikle yiyecek kullanımı ile ilgili aldığı yanlış kararlar neticesinde Türklerin lehinde hareket ederek sonucu belirlemiştir.</span></p>
<p><span>Tam dört ay yirmi üç gün kuşatma altında kalan Britanya güçleri, Türk taarruzları ile topçu ve uçaklarının bombardımanına ek olarak, açlık ve hastalıklarla (özellikle son günlerde), soğuk havayla birlikte mevzileri dolduran, kimi zaman mevzileri terke zorlayan, askerlerin dizlerine kadar gelen su taşkınlarıyla mücadele etmek zorunda kalmış ve savaşın sonucunda başarısız olmuştur.</span></p>
<p><span>Britanya birlikleri her ne kadar bir çekilme sonrası Kut’ta tertiplense de ilk zamanlarda moralleri oldukça yüksektir. Bu sayede ilk zamanlardaki Türk taarruzlarını geri püskürtmeyi başarmışlardır. Fakat ilerleyen zamanlarda özellikle topçu atışları, su taşkınları, soğuk ve açlık nedeniyle moralleri iyice düşmüştür. Bu yüzden tam teslimiyete razı olmuşlardır. Bu durum bizde askeri başarıda lojistik imkânın yanı sıra moralin de ne kadar etkili ve önemli olduğunu göstermektedir.</span></p>
<p><span>Kuşatmayı asgari zayiatla devam ettirmek isteyen Türk birlikleri komutanı Halil Paşa’nın, Kut’ül Amare’ye taarruzlardan vazgeçmesini stratejik bir askeri taktik olarak göremeyen ve değerlendiremeyen İngilizler, bu başarısızlıklarını Türklerin başarısı olarak görmemişler, açlığa ve kötü hava koşullarına mal etmişlerdir. İngiliz askerleri kuşatma boyunca davranışlarının cesurca olduğunu değerlendirerek ve Britanya Kralına karşı görevlerini yerine getirdiklerini inanarak kendilerini teselli etmeye çalışmışlardır.</span></p>
<p><span>Sonuç olarak ne beklenen yardım kuvvetleri Kut’a ulaşabilmiş ne de Kut’taki Britanya güçleri kuşatmayı aşacak bir huruç harekâtına cesaret edebilmiştir. C.V.F. Townshend, Kut’ül Amare’deki bu pasif duruşunu tam teslimiyetle ödemiştir: Kendisinin İstanbul’da, komuta ettiği askerlerinin ise Anadolu’da farklı esir kamplarında devam edecek olan bir esaret hayatına sebep olmuştur. Gelibolu’daki başarısızlığın üzerine, koşulsuz teslimiyetle son bulan Mezopotamya’daki bu başarısızlık, İngiliz tarihine unutulmayacak, büyük hezimetlerden biri olarak geçmiştir. Gelibolu yenilgisinin hemen ardından gelen bu felaket üzerine yapılan hataları tespit etmek için İngiltere’de parlamento komisyonları kurulmuştur.</span></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>H. Ahmet KARA</strong></span></a>
</p><p><span>Kara Harp Okulu, Savunma Bilimleri Enstitüsü, Askeri Tarih Programı müdavimi, El -mek: hkara@kho.edu.tr</span></p>
<p><span><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Ertan EROL</strong></span></a></span></p>
<p><span>Doç. Dr., Kara Harp Okulu, Savunma Bilimleri Enstitüsü, El-mek: eerol@kho.edu.tr</span></p>
<p><span><strong>Kaynak:</strong> Turkish Studies International Periodical for the Languages, Literatüre and History of Turkish or Turkic Volume 10/13 Fall 2015</span></p>
<div>
<hr>
<p><span><strong><span>KAYNAKÇA</span></strong></span></p>
</div>
<div><span>♦ Altıkulaç, Ali; Gökkaya, A. Kürşat (2014). Tarih Öğretiminde Hatıratların Kullanımının Tarihsel Empati Becerisine Etkisi, Turkish Studies – International Periodical For The Languages, Literatüre and History of Turkish or Turkic Volume 9/1 Winter 2014, p. 21-35, <a href="http://www.turkishstudies.net/" target="_blank" rel="noopener">www.turkishstudies.net,</a> DOI Number: <a href="http://dx.doi.org/10.7827/TurkishStudies.6504" target="_blank" rel="noopener">http://dx.doi.org/10.7827/TurkishStudies.6504</a>, ANKARA-TURKEY.</span></div>
<div><span>♦ Barber, Binbaşı C.H. (1918). Besieged in Kut and After, Edinburg and London: Willian Blackwood and Sons.</span></div>
<div><span>♦ Barker, A.J. (2009). The First Iraq War, New York: Enigma Books, USA.</span></div>
<div><span>♦ Bishop, H.C.V. (1920). A Kut Prisoner, London: John Lane Company.</span></div>
<div><span>♦ Blackledge, W.J. (1936). The Legion of Marching Madmen, London: Sampson Low, Marston&Co.,Ltd.</span></div>
<div><span>♦ Candler, Edmund (1919). The Long Road to Baghdad Volume I, London, New York, Toronto and Melbourne: Cassell and Company, Ltd.</span></div>
<div><span>♦ Erickson, Edward J. (2009). I. Dünya Savaşında Osmanlı Ordusu, (K. Bağrıaçık, Çev.) İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ Fromkin, David (2001). A Peace to End all Peace, New York: An Owl Book, Henry Holt And Company.</span></div>
<div><span>♦ Gardner, Nikolas (2004). Sepoys and The Siege of Kut-al-Amara, December 1915-April 1916, War İn History, July 2004 11(3), p. 307-326, wih.sageup.com, DOI: 10.1191/0968344504wh302oa.</span></div>
<div><span>♦ Gardner, Nikolas ,(2013). Charles Townshend’s Advance on Baghdad: The British Offensive in Mesopotamia, Semtember-November 1915, War İn History, April 2013 20(2), p. 182-200, wih.sageup.com, DOI: 10.1177/0968344512471124.</span></div>
<div><span>♦ Gencer, A. İhsan; Özel Sabahattin (2011). Türk İnkılâp Tarihi, İstanbul: DER Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ Genelkurmay (1979). Birinci Dünya Harbinde Türk Harbi, 3’üncü Cilt, 1’inci Kısım, Irak-İran Cephesi, Ankara: Askeri Tarih Ve Stratejik Etüt Başkanlığı Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ Kocatürk, Önder (2015). İngilizlerin Irak Ve Basra Bölgesindeki Faaliyetleri (1913-1914) / The Activities of the British in Iraq and Basra(1913-1914), Turkish Studies – International Periodical For the Languages, Literature and History of Turkish or Turkic Volume 6/3 Summer 2011, s. 1449-1462, ISSN: 1308-2140,<a href="http://www.turkishstudies.net/" target="_blank" rel="noopener"> www.turkishstudies.net,</a> DOI Number: <a href="http://dx.doi.org/10.7827/TurkishStudies.2058" target="_blank" rel="noopener">http://dx.doi.org/10.7827/TurkishStudies.2058,</a> ANKARA-TURKEY.</span></div>
<div><span>♦ Mesopotamia Comission Report Of The Commission Appointed By Act Of Parliment To Enquire Into The Operations Of War In Mesopotamia (1917). London: Majesty’s Stationary Office.</span></div>
<div><span>♦ Moberly, F.J. (1924). The Campaign in Mesopotamia Volume 2, H.M. London: Majesty’s Stationary Office.</span></div>
<div><span>♦ Mousley, Yüzbaşı E.O. (1922). The Secrets of a Kuttite, New York & London: John Lane The Bodley Head Limited.</span></div>
<div><span>♦ Özçelik, Mücahit (2015). Kut’ül Amare Zaferinin Türk Basınına Yansımaları / The Reflections Of Kut Al Amara Victory On Turkish Press, Turkish Studies – International Periodical for the Languages, Literature and History of Turkish or Turkic Volume 10/9 Summer 2015, p. 367­388. ISSN: 1308-2140, (Prof. Dr. Şefik Yaşar Armağanı), <a href="http://www.turkishstudies.net/" target="_blank" rel="noopener">www.turkishstudies.net</a>, DOI Number: <a href="http://dx.doi.org/10.7827/TurkishStudies.8630" target="_blank" rel="noopener">http://dx.doi.org/10.7827/TurkishStudies.8630</a>, ANKARA/TURKEY.</span></div>
<div><span>♦ Sandes, Binbaşı E.W.C. (1919). In Kut and Captivity, London: John Murray.</span></div>
<div><span>♦ Townshend, Charles (2011). Desert Hell, Cambridge: Harvard University Press.</span></div>
<div><span>♦ Townshend, Charles Vere Ferres (2012). Mezopotamya Seferim, (G. Koca, Çev.) İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ Uçarol, Rıfat (2013). Siyasi Tarih (1789-2012), İstanbul: DER Yayınları.</span></div>
<div><span><a href="http://www.tdk.gov.tr/" target="_blank" rel="noopener">♦ www.tdk.gov.tr </a>(Türk Dil Kurumu resmi internet sitesi.)</span></div>
<div><span>♦ Citation Information/Kaynakça Bilgisi</span></div>
<div><span>♦ Kara, H.A. & Erol, E., (2015). “100. Yılında Kut’ül Amare Savaşı’nı Hatırlamak: İngiliz Askerlerinin Hatıratlarında Kut’ül Amare’de Savaşın Ötesinde Yaşananlar / To Remember The Kut Al Amara Battle On The 100th Anniversary: The Experiences Beyond War In Kut Al Amara In The Memoirs Of English Soldiers”, TURKISH STUDIES -International Periodical for the Languages, Literature and History of Turkish or Turkic-, ISSN: 1308­2140, (Prof. Dr. H. Ömer Karpuz Armağanı), Volume 10/13 Fall 2015, ANKARA/TURKEY, <a href="http://www.turkishstudies.net/" target="_blank" rel="noopener">www.turkishstudies.net</a>, DOI Number: <a href="http://dx.doi.org/10.7827/TurkishStudies.8957" target="_blank" rel="noopener">http://dx.doi.org/10.7827/TurkishStudies.8957</a>, p. 123-140.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Büyük Taarruz’da Türk Havacıları</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/buyuk-taarruzda-turk-havacilari</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/buyuk-taarruzda-turk-havacilari</guid>
<description><![CDATA[ Büyük Taarruz’da Türk Havacıları
Sakarya Zaferi’nden sonra Yunan ordusu büyük ve kuvvetli bir grupla Afyonkarahisar-Dumlupınar arasında bulunuyordu. Bir başka kuvvetli grubu da Eskişehir bölgesindeydi. Sağ kanadını, Menderes dolaylarında bulundurduğu kuvvetlerle, sol kanadını da İznik Gölü’nün kuzey ve güneyindeki kuvvetleriyle koruyordu. Yunan cephesi, Marmara’dan Menderes’e kadar uzanmaktaydı. Yunan ordusunun toplamı üç kolordu ve bazı müstakil birliklerle üç tümenden meydana gelmekteydi. […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c49164b229.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:44 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Büyük, Taarruz’da, Türk, Havacıları</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/03/Turk-Havacilari.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/buyuk-taarruzda-turk-havacilari.html">Büyük Taarruz’da Türk Havacıları</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Dr. Selman YAŞAR</strong></span></a>
</p><p><span>Sakarya Zaferi’nden sonra Yunan ordusu büyük ve kuvvetli bir grupla Afyonkarahisar-Dumlupınar arasında bulunuyordu. Bir başka kuvvetli grubu da Eskişehir bölgesindeydi. Sağ kanadını, Menderes dolaylarında bulundurduğu kuvvetlerle, sol kanadını da İznik Gölü’nün kuzey ve güneyindeki kuvvetleriyle koruyordu. Yunan cephesi, Marmara’dan Menderes’e kadar uzanmaktaydı. Yunan ordusunun toplamı üç kolordu ve bazı müstakil birliklerle üç tümenden meydana gelmekteydi. Türk ordusu ise kuvvetlerini iki ordu şeklinde düzenlemişti. Türk ordusunun toplam 18 tümeni, üç tümenli bir süvari kolordusu ile zayıf mevcutlu iki süvari tümeni bulunmaktaydı. İki ordu karşılaştırıldığında asker ve tüfek sayısı yaklaşık olarak birbirine yakındı. Ancak makinalı tüfek, top, uçak, araç, cephane ve teknik malzeme bakımından Yunanlılar daha üstün durumdaydı. Türk ordusu sadece süvari kuvvetleri açısından üstündü.</span></p>
<p><span>Türk ordusunun plânı, ana kuvvetlerini düşman cephesinin bir kanadında ve mümkün olduğu kadar dış kanadında toplayarak, bir imha muharebesi gerçekleştirmekti. Bunun için, Türk ordusunun ana kuvvetlerini Yunanlıların Afyonkarahisar yakınlarında bulunan sağ kanat grubu güneyinde ve Akarçay ile Dumlupınar hizasına toplaması gerekiyordu. Yunanlıların en hassas ve önemli noktası burasıydı. Çabuk ve kesin sonuç almak, düşmanı bu kanadından vurmakla mümkündü.</span></p>
<p><span>Bu plân doğrultusunda Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa ve Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa cephede bizzat incelemelerde bulunmuşlardır. Bu çalışmalar sonucunda Türk ordusunun hareket ve taarruz plânı tespit edilmiştir. Bu plân doğrultusunda hemen taarruz hazırlıklarına başlanmıştır (Atatürk, 2002: 454).</span></p>
<p><span>Atatürk taarruz hazırlıklarını incelemek amacıyla 26 Mart 1922’de Emirdağ’a gelmiştir. Buradaki birlikleri denetledikten sonra 28 Mart’ta Bolvadin’e, oradan da Çay İstasyonundaki l.Ordu karargahına geçmiştir. Buradaki incelemelerinin ardından 31 Mart’ta Akşehir’e gitmiştir (Gümüş, 1978; 50-56). 1-4 Nisan 1922 tarihleri arasında Akşehir üzerinden Konya’ya gelen Atatürk, hazırlık ve ikmal çalışmalarını gözden geçirmiş, daha sonra Akşehir’e dönmüştür. Harekat hazırlıklarını yakından görmek ve General Charles Tawnsand ile görüşmek üzere 23 Temmuz’da tekrar Akşehir’e gelmiştir (Önder, 1972: 255-256). Buradaki Batı Cephesi karargahında 27-28 Temmuz gecesi cephe komutanlarıyla taarruz planı üzerinde görüşmüştür. Bu görüşme sonunda 15 Ağustos’a kadar taarruz hazırlıklarının tamamlanmasına karar verilmiştir. Bir futbol maçı bahanesiyle ordu komutanları Akşehir’e çağırılmıştır. 28 Temmuz gecesi son durumu değerlendirmişler ve 30 Temmuz’da planın ayrıntılarını saptamışlardır. Bu çalışmalar sonunda 6 Ağustos’ta orduya taarruza hazırlık emri verilmiştir (Atatürk, 2002: 454).</span></p>
<p><span>Kara kuvvetlerinin taarruz hazırlıklarına paralel olarak hava kuvvetleri de olanaklar ölçüsünde taarruz hazırlıklarına başlamıştır. Hazırlıkların amacı, hava birliklerini örgütlenme, eğitim ve ikmal bakımlarından güçlendirerek, taarruz sırasında kendilerine verilen görevleri başarabilecek düzeye çıkarmaktı. Bu amaçla, Milli Savunma Bakanlığı, elde mevcut ve tamire ihtiyaç duyulan 13 uçağın onarılarak, Kütahya-Eskişehir Muharebeleri sırasında lağvedilmiş olan 1.Uçak Bölüğü’nün yeniden teşkil edilmesine ve geri kalan uçakların da, Konya’daki Hava Kuvvetleri Genel Müdürlüğü emrinde bırakılmasına karar vermiştir.</span></p>
<p><span>Fransızlarla yapılan Ankara Antlaşması sonucunda, Adana’da teslim alınan 10 uçaktan uçuşa hazır olan dört uçakla 1.Uçak Bölüğü oluşturulmuş ve 21 Mayıs 1922 tarihinde Akşehir’e gönderilmiştir. Böylece Batı Cephesi Uçak Bölüğü, iki bölüğe yükseltilmiştir (Türk İstiklal Harbi, 1964: 167-168).</span></p>
<p><span>Bunlardan başka İtalya ve Almanya’dan satın alınarak ülkemize getirilen bir kısım uçakların da uçuşa hazırlanması için çalışılmıştır. 5 Temmuz 1922 tarihinde Milli Savunma Bakanlığı’na gönderilen bir emirle hava kuvvetlerinin örgütlenmesi son şeklini almıştır. Buna göre, Hava Kuvvetleri Genel Müdürlüğü kaldırılarak, yerine merkezi Konya’da olmak üzere Kuvayı Havaiye Müfettişliği (Hava Kuvvetleri Müfettişliği) kurulmuştur. Ayrıca buna ilaveten, Konya’da yeniden bir uçak istasyonu kurulmuş ve bir uçak fabrikası da buna bağlanmıştır. Ankara’da da bir hava gereç deposu kurulmuştur. Adana’da bulunan bir uçak okulu, bir ara Konya’ya taşınmışsa da hava koşullarının elverişsiz olması nedeniyle tekrar Adana’ya götürülmüştür (Erkal, 1984: 384).</span></p>
<p><span>Fransızlardan satın alınan malzeme daha çok sabit tesislerle ilgiliydi. Bu malzemeler bulundukları yerlerden sökülerek ordunun ihtiyaç duyduğu yerlere taşınmış ve monte edilmiştir. Satın alınan malzeme 10 adet hangar, 4 adet yedek uçak motoru ve 3 adet telsiz istasyonuydu. Hangar ve uçak motorları, Fransızların topraklarımızı terk ederken bıraktıkları 10 adet uçağın (Brege tipi) hizmet gücünü arttırmıştır. Ayrıca İtalya’dan alınan 20 adet uçakla (Spat XIII tipi) Cephe Uçak Bölüğü güçlendirilmiştir (Müderrisoğlu, 478-479).</span></p>
<p><span>Taarruz öncesinde Fransızlar Adana’yı boşaltırken Türklere bıraktıkları 10 uçaktan 4 tanesi, Fazıl, Yahya, Vecihi ve Hayri Hoca tarafından zor şartlar da Akşehir’e getirilmiştir (Kavuncu, 1992: 82-83). Burada yapılan çalışmalar sonucunda yeni gelen bu uçaklara makineli tüfek konulmuştur (Türk İstiklal Harbi,1967: 291).</span></p>
<p><span>II. Ordu’nun Konya’ya gelmesinden sonra burada kurulan Tayyare Mektebi’nde uçak tamiri yapılmaya başlanmıştır. 1921 yılında onarıma muhtaç 11 uçak tamir edilerek çalışır hale getirilmiştir. İtalyanlardan alınan 20 adet savaş uçağının 8 tanesi keşif uçağına dönüştürülmüştür (Avanas, 1998: 260).</span></p>
<p><span>Akşehir meydanındaki Cephe Uçak Bölüğü, 20 Ağustos’ta Çay’a nakledilmiştir. Samsun’dan gelen uçak ve İtalyanlardan alınan uçaklar bölüğe katılmışlardır. 22 Ağustos’tan itibaren Çay meydanında uçuşlara başlanmıştır. Muharebenin birinci günü bölüğün uçuşa hazır 6 keşif ve 4 avcı uçağı bulunmaktaydı. Yunanlıların ise merkezi Uşak’da ve ileri müfrezeleri Afyonkarahisar, Garipçe (Afyonkarahisar’ın batısında) ve Eskişehir meydanlarında bulunan 40’ı keşif ve 10’u av uçağı olmak üzere 50 uçağı vardı. Keşif uçakları aynı zamanda av uçağı olarak da kullanılmaktaydı. Ayrıca İzmir’de de bir miktar deniz uçağı bulunmaktaydı (Türk İstiklal Harbi, 1967: 3-11). Yunanlıların Garipçe alanındaki uçak hangarları 27 Ağustos muharebeleri sırasında Yarbay Ömer Halis (Bıyıktay) komutasındaki 23 Tümen tarafından yakılmıştır (Erikan, 1972: 749-803).</span></p>
<p><span>Türk Ordusu taarruzunu Yunan 1.Ordusu’nun bulunduğu bölgeye yapmayı düşünürken 2.Ordu’nun hareketlerini de takip etmek gerekiyordu. Taarruz sırasında 2.Ordunun, 1.Orduya yardıma gelmesi önlenmeliydi.</span></p>
<p><span>1. İnönü, 2.İnönü ve Sakarya Zaferlerinde önemli rol oynayan Türk uçakları bu görevi yerine getirmek üzere harekete geçmiştir. Büyük Taarruz süresince de başarılı keşif faaliyetleri ve mücadele yapmışlardır. Savaşın ilk ve ikinci günü sabah ve öğleden sonra yapılan keşif uçuşlarında Türk havacıları, Yunan 2.Kolordusunun hareketlerini anında Başkomutanlık Karargâhı’na bildirmişlerdir.</span></p>
<p><span>Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa tarafından Cephe Uçak Bölük Komutanlığı’na taarruzun 26 Ağustos sabahı başlayacağı bildirilmiş ve saat 06.00 ile 08.00 arasında Yunan ihtiyat grubu ile Döğer bölgesindeki Yunan 2.Ordusunun ve Seyitgazi-Döğer yolu üzerindeki Yunan birliklerinin faaliyetlerinin izlenmesi istenmiştir (Zaif, 154-155). Emir gereği yapılan keşif sonucunda, Döğer ve Altıntaş bölgesindeki Yunan ihtiyat grubuyla Afyonkarahisar’ın güneyi, doğu ve güneybatısındaki kuvvetlerinin durumunda bir değişiklik olmadığı belirlenmiştir (Erkal, 1984: 195). Bu arada güneye kaydırılan birliklerin keşfi amacıyla Spat XIII avcı uçaklarıyla Türk hatları ilerisinde taarruz devriye uçuşlarına başlanmıştır. Böylece Yunan uçaklarının Türk hatlarının gerisine geçmesine engel olunmaya çalışılmıştır (Zaif, 155).</span></p>
<p><span>Türk uçaklarının bu faaliyetleri devam ederken Yunanlılar Türk kuvvetlerinin taarruz yapacaklarını sezmeye başlamışlardı. İstanbul’dan gelen haberlerde Türklerin İzmit veya Eskişehir’e bir saldırıya geçebileceği bildiriliyordu. Bu haberler üzerine Yunan Ordusu komutanı Trikopis bütün tümenleri teyakkuz durumuna geçirmişti (Sarıhan, 1996: 597).</span></p>
<p><span>26 Ağustos günü saat 12.30’da İsmet Paşa tarafından Cephe Uçak Bölük Komutanlığı’na gönderilen emirde Yunan ihtiyat grubunun faaliyetleri ile Döğer-Afyonkarahisar demiryolu ile Gazlıgöl-Afyonkarahisar, Altıntaş-Dumlupınar yollarındaki Yunan faaliyetlerinin tespit edilmesi emri verilmiştir. Aynı emirle Yunan faaliyetlerinin yanı sıra Türk Süvarisinin faaliyetlerinin de izlenerek bilgi verilmesi istenmiştir. Çobanözü, Tokuşlar bölgesinde bulunan 5.Süvari Kolordusunun durumu ile faaliyetlerinin tespit edilmesi emredilmiştir. Türk uçakları yaptıkları keşif sonucunda Yunan ihtiyat kolordusunun yerinde olduğunu, ancak bir trenin Döğer’den Afyonkarahisar’a gelmekte olduğunu bildirmişlerdir (Türk İstiklal Harbi, 1967: 93). Böylece, hızlı hareket ettiklerinden dolayı yeterli haberleşmenin sağlanamadığı süvari birliklerinin savaştaki durumlarından da Türk havacılarının yaptığı keşif vasıtasıyla haberdar olunabilmiştir.</span></p>
<p><span>Türk havacıları yaptıkları keşif uçuşlarıyla hem Yunanlıların, hem Türk Ordusunun durumunu inceliyorlardı. Bu arada taarruz hazırlıkları ve Türk güçlerinin faaliyetlerinin düşman uçakları tarafından izlenmesini de engellemeye çalışıyorlardı.</span></p>
<p><span>Taarruzun başladığı 26 Ağustos sabahı hava şartlarının uçuşa ve keşfe müsait olmamasına rağmen Türk keşif uçakları kendilerine verilen görevi yerine getirmiş, avcı uçakları da Yunan hedefleri üzerine bomba ve makineli tüfek taarruzu yapmışlardır. Türk uçakları Altıntaş, Döğer ve Afyonkarahisar bölgelerinde 12 uçuş yapmışlardır. Türk avcı uçakları gün boyu yaptıkları devriye uçuşları sırasında dört defa düşman uçaklarıyla karşı karşıya gelmişlerdir. Yapılan hava muharebesi sonucunda 3 Yunan uçağı geri dönmüş, 1 düşman uçağı ise bölük komutanı Yüzbaşı Fazıl Bey tarafından Hasanbeli Kasabası yakınında düşürülmüştür.</span></p>
<p><span>27 Ağustos günü öğleye kadar yapılan Türk keşif uçuşlarında, Altıntaş’taki Yunan ihtiyat gruplarında bir değişiklik olmadığı, Döğer’deki ihtiyat kuvvetlerinin harekete geçtiği, Deper’deki bir alaylık ordugahın boşaltıldığı belirlenmiştir (Zaif, 155). Afyonkarahisar’ın güney ve güneybatısında bulunan Yunan mevzilerinin, Türk birliklerinin eline geçerek sağ kanadının çökertildiği, 5.Süvari Kolordusu’nun düşmanın geri ve içlerine dalarak, Başkimse ve Akşehir bölgesine ilerlediği, atlı hücumlarıyla batıya çekilmek isteyen Yunan kuvvetlerini durdurarak demiryoluna egemen olduğu bildirilmiştir.</span></p>
<p><span>28 Ağustos’ta, Almanlardan alınarak Samsun’a getirilen iki uçakla takviye edilen Cephe Uçak Bölüğü’nün Afyonkarahisar’a intikal etmesi emredilmiştir (Erkal, 1984: 195; Türk İstiklal Harbi, 1964: 177-185).</span></p>
<p><span>Aynı gün, İsmet Paşa’nın emriyle cephenin kuzeyinde Altıntaş, Döğer, Seyitgazi, Eskişehir bölgelerindeki keşifler sonucu Yunan 2.Ordusunun batıya doğru çekildiği görülmüştür. Türk pilotlarının bu hava keşif raporları kendisine ulaştığında Atatürk; “İşte şimdi sizin hesabınızı gördüm” demiştir (Zaif, 156).</span></p>
<p><span>29 Ağustos’ta Büyük Taarruz harekâtı başarıyla devam ederken, uçak bölüğü de kendisine verilen keşif görevlerini fazlasıyla yerine getirmiştir. Keşif raporlarında, saat 07.30’da Döğer, Altıntaş kuzeyinden Hamidiye Köyü’nün kuzeyine dek olan alanda Yunan birliklerinin görülmediği, saat 08.30’da ise Seyitgazi güneydoğusunda iki alaylık Yunan ordugâhının eski yerinde bulunduğu, Seyitgazi’den Eskişehir’e yapılan ulaştırma faaliyetinin arttığı bildirilmiştir.</span></p>
<p><span>30 Ağustos günü havanın elverişli olmaması nedeniyle, Başkomutan Muharebesinden sonra çekilen Yunan birliklerine karşı hava harekâtı düzenlenememiştir. Öğleden sonra ise, Döğer, Çekürler, Çörez Boğazı, Bağırsak Deresi, Kırkıl ve Kayalar dolaylarında hava keşfinde bulunulması emredilmişse de, görevlendirilen uçak, kötü hava koşulları nedeniyle her iki tarafın birlikleriyle ilgili herhangi bir faaliyeti tespit edememiştir (Erkal, 1984: 195).</span></p>
<p><span>Uçak bölüğüne verilen görevler incelendiğinde 26 Ağustos sabahı, Büyük Taarruz’un başladığı andan itibaren Türk uçaklarının cephenin kuzeyindeki Yunan 2.Kolordusunun hareketlerini büyük bir dikkatle takip ettiği anlaşılmaktadır. Büyük Taarruz esnasında Başkomutan Mustafa Kemal Paşa’yı en çok düşündüren ve tedirgin eden kuvvetin, güneyde cephe boyunca mücadele edilen Yunan l.Ordusu değil, onun kuzeyinde yer alan Yunan 2.Ordusu olduğu anlaşılmaktadır. Taarruzun birinci ve ikinci günü sabah ve öğleden sonra yapılan keşif uçuşlarında Türk uçakları, Yunan 2. Kolordusunun tüm hareketlerini anında Başkomutanlık karargâhına ulaştırmışlardır (Zaif, 155-156).</span></p>
<p><span>Ayrıca, Türk uçakları Büyük Taarruzun tam bir gizlilik içinde gerçekleştirilebilmesi için Yunan uçaklarını yığınak yapılan bölgeye yaklaştırmamışlar, böylece Afyonkarahisar’ın güneyinde yapılan hazırlıklar Yunanlılardan gizlenmiştir. Taarruz’un başlamasıyla Türk uçakları Yunan kuvvetlerinin durumlarını havadan adım adım takip ederek, elde ettikleri bilgileri anında Başkomutanlığa ulaştırmışlardır. Böylece Atatürk’ün önderliğindeki komuta kademesi savaşın gidişatı hakkında anında bilgi sahibi olmuş ve bu bilgiler ışığında stratejilerini belirlemiştir. Savaşın en kritik safhalarında elde edilen bu bilgilerle hızlı hareket etme imkanı elde edilmiştir. Böylece Türk uçakları Taarruzun plânlandığı şekilde, emniyetle sevk ve idaresini sağlamışlardır (Zaif, 155-156).</span></p>
<p><span>Büyük Taarruz öncesinde büyük fedakârlıklarla faal uçak sayısı 17’ye çıkarılmıştır. 26 Ağustos günü saat 06.00’dan itibaren 18 hava görevi başarıyla tamamlanmıştır.</span></p>
<p><span>Batı Cephesi Komutanlığı, Taarruz öncesinde yayınladığı bir emirle Yunan uçağı düşüren havacılara bin lira ödül verileceğini duyurmuştur. Bazı Türk pilotları vatan savunmasında üzerlerine düşen görevlerini yaptıklarını düşünerek, bu mükafattan almamak için  düşürdükleri uçakları bildirmemişlerdir (Kavuncu, 1992: 82).</span></p>
<p><span>Savaş sırasında Yunan süvari birlikleri tüm savaş alanını kontrol edememişlerdir. Türk kuvvetleri İtalyan yapımı Spat uçaklarını kullanarak Yunanlıları avlamışlar ve geri çekilmeye zorlamışlardır (Özgiray, 1998: 43). Büyük Taarruz süresince Türk Kuvvetlerinin 3 uçağına karşılık Yunan ordusunun 27 uçak kaybı olmuştur. Yunan kayıplarının 22’si faal, gayri faal uçak halinde ve bir kısmı da sağlam uçak parçaları olarak ele geçirilmiştir (Türk İstiklal Harbi, 1964: 196, 255).</span></p>
<p><span>Kuva-yı Havaiye Müfettişliği tarafından Büyük Taarruz ve Başkomutan Zaferi’nde Türk havacılarının yaptıkları faaliyetler 23 Eylül 1922 tarihinde Milli Savunma Bakanlığı’na gönderilen raporda şu şekilde bildirilmiştir:</span></p>
<ol>
<li><span>Yeni gelen ve makineli tüfekleri burada takılan Spat uçakları 25-26 Ağustos günleri hava üstünlüğünü sağlamıştır. Düşman keşif uçakları keşfe devam edemediğinden harekâtımız örtülü kalmış ve kendi uçaklarımız mükemmel şekilde keşiflerini yapmışlardır.</span></li>
<li><span>Keşif uçaklarımız iki tarafın durumunu kusursuz olarak tesbit etmiş ve umumi cephe durumu hakkında çok faydalı bilgiler vermişlerdir.</span></li>
<li><span>Keşif uçaklarımız ilk düşman çekilmesi başladığı zaman Yunan tümenlerinin Eğret Köyü ve daha sonra da Uşak istikametinde, kuzey grubunun Eskişehir, Bozüyük genel istikametinde çekilişlerini ve bu bölgedeki birliklerimizin harekâtını tam olarak tesbit etmek suretiyle Cephe Komutanlığına gerekli bilgileri vermiştir.</span></li>
<li><span>Çekilen düşman birliklerine tesirli bomba ve makineli tüfek taarruzları yapılmış ve bilhassa çekilmenin ilk günlerinde Uşak’ta bulunan düşman kollarına ağır kayıplar verdirilmiştir.</span></li>
<li><span>Harekât sırasında av uçaklarımız bir düşman uçağını düşürmüş, ikisini de inişe mecbur etmiştir.</span></li>
<li><span>Batı Cephesinde Garipçe’de ele geçirilen bir, Seydiköyü’nde üç Niyerport, üç Döhavvıland uçağı onarılmak suretiyle uçuşa hazır durumda Cephe Tayyare Bölüğüne verilmiş, bir eğitim uçağı da Adana Tayyare Okuluna gönderilmek üzere hazırlanmıştır. Bunlardan başka ele geçen gövde, kanad, motor ve malzeme çok olup, bunlardan keşif uçakları yapılacaktır. Uşak’ta 18.240 uçak bombası ele geçirilmiştir.</span></li>
<li><span>Harekât sırasında cephe uçaklarının ikmalini sağlamak için Afyonkarahisar’da bir harb tayyare istasyonu kurulmuştur.</span></li>
<li><span>Bölüğün harekât sırasında değişik sebeplerden dört uçağı kırılmış, üçü hemen onarılmıştır. Bölüğün bugünkü kuvveti, 16 uçak olup, bunlardan iki bölüklü bir grup teşkil edilmesi Cephe Komutanlığına arzedilmiş, ayrıca Afyonkarahisar’da beş, Konya’da iki uçak uçuşa hazırlanmıştır.</span></li>
<li><span>Harekâtta ve özellikle uçakların ileri meydanlara intikalinde yer hizmetlerini uçucuların çeviremediklerini ve bu sebeple malzeme ve yer hizmetlerinden sorumlu olacak kara birliklerinden tayyare bölüklerine birer bölük komutan yardımcısı verilmesi ve ayrıca bir nakliye ve muhabere müfrezesinin tayyare bölüklerine katılması ve tayyare bölüğünde bulunan 16 tayyareden iki bölüklü bir tayyare grubu teşkili lüzumu Genelkurmay Başkanlığına ve Batı Cephesi Komutanlığına arz olunmuştur (Türk İstiklal Harbi, 1964: 190-191).</span></li>
</ol>
<p><span>Sonuç</span></p>
<p><span>Türk havacıları Büyük Taarruz süresince yaptıkları keşif ve taarruz uçuşlarıyla Yunan uçaklarını durdurmuş, Türk ordusunun harekâtının haber alınmasını önlemiş, Türk komuta merkezine aktardığı bilgilerle Başkomutan Zaferi’nin kazanılmasında büyük rol oynamışlardır. Türk havacıları görevlerini yokluklar içerisinde, özveriyle gerçekleştirmişler ve muharebe sırasındaki başarılı çalışmalarıyla, Başkomutan Atatürk’ün “İstikbâl Göklerdedir!” sözünü haklı çıkarmışlardır.</span></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Dr. Selman YAŞAR</strong></span></a>
</p><p><span>Ege Üniversitesi, Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi Bölümü</span></p>
<hr>
<div><span><strong><span>Kaynaklar</span></strong></span></div>
<div><span>♦ Atatürk, K. (2002), Nutuk, Haz. Zeynep Korkmaz, Atatürk Araştırma Merkezi, Ankara.</span></div>
<div><span>♦ Avanas, A. (1998), Milli Mücadele’de Konya, Atatürk Araştırma Merkezi Yayınları, Ankara.</span></div>
<div><span>♦ Erikan, C. (1972), Komutan Atatürk, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 11, Ankara.</span></div>
<div><span>♦ Erkal, Ş. (1984), Türk Silahlı Kuvvetleri Tarihi Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti Dönemi (23 Nisan 1920-29 Ekim 1923), IV. Cilt, 1. Kısım, Genelkurmay Basımevi, Ankara.</span></div>
<div><span>♦ Gümüş, F. (1978), Bolvadin Tarih ve Folklorü, Emek Matbaacılık.</span></div>
<div><span>♦ Kavuncu, S. C. (1992), “Kartal Müfrezesi”, Büyük Taarruz, Genelkurmay Basımevi, Ankara, 81-85.</span></div>
<div><span>♦ Müderrisoğlu, A. (1990), Kurtuluş Savaşının Malî Kaynakları.</span></div>
<div><span>♦ Önder, M. (1972), “Akşehir’de Garp Cephesi Karargâhı ve Büyük Taarruz Kararı”, Büyük Zafer’in 50.Yıldönümü’ne Armağan, Başbakanlık Kültür Müsteşarlığı Yayınları, Milli Eğitim Basımevi, İstanbul, 255-257.</span></div>
<div><span>♦ Özgiray, A. (1998), “İzmir’den Uşak’a Yunan Harekâtı (1919-1922)”, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, Cilt: XIV, Sayı: 40, 37-48.</span></div>
<div><span>♦ Sarıhan, Z. (1996), Kurtuluş Savaşı Günlüğü IV, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara.</span></div>
<div><span>♦ Türk İstiklal Harbi, (1968), Cilt: II, Kısım: 6, 2. Kitap, Büyük Taarruz (1-31 Ağustos 1922), Genelkurmay Basımevi, Ankara.</span></div>
<div><span>♦ Türk İstiklal Harbi, (1964), Cilt: V, Deniz Cephesi ve Hava Harekâtı, Genelkurmay Basımevi, Ankara.</span></div>
<div><span>♦ Zaif, O. “Hava Kuvvetlerinin İstiklal Savaşındaki Etkinliği ve Batı Cephesindeki Durumumuz”, 2. Afyonkarahisar Araştırmaları Sempozyumu Bildirileri (3-4 Mayıs 1991), Afyon Belediyesi Yayınları, 5, Afyon, 152-157.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>I. Dünya Savaşında Osmanlılar Safında Çarpışan “TATAR TABURU”</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/i-dunya-savasinda-osmanlilar-safinda-carpisan-tatar-taburu</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/i-dunya-savasinda-osmanlilar-safinda-carpisan-tatar-taburu</guid>
<description><![CDATA[ I. Dünya Savaşında Osmanlılar Safında Çarpışan “TATAR TABURU”
Osmanlı Devleti’nin 600 küsur yıllık tarihinde bugün Türk Dünyası diye adlandırdığımız Orta Asya, Kafkasya ve İdil – Ural’daki Türk kökenli soydaşlar ile fazla ilgilendiği iddia edilemez. Çünkü Osmanlıların esas ilgisini Batı, yani Avrupa çekmiş, Doğu ile ilgisi İran ve Arap yarımadası ile sınırlı kalmıştır. Her ne kadar İran’da Türk soylular bulunuyorsa da ilgilendiği diğer coğrafyada […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c491471a69.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:44 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Dünya, Savaşında, Osmanlılar, Safında, Çarpışan, “TATAR, TABURU”</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/04/Nadir-Devlet-001.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/i-dunya-savasinda-osmanlilar-safinda-carpisan-tatar-taburu.html">I. Dünya Savaşında Osmanlılar Safında Çarpışan “TATAR TABURU”</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. Nadir DEVLET</strong></span></a>
</p><p><span>Osmanlı Devleti’nin 600 küsur yıllık tarihinde bugün Türk Dünyası diye adlandırdığımız Orta Asya, Kafkasya ve İdil – Ural’daki Türk kökenli soydaşlar ile fazla ilgilendiği iddia edilemez. Çünkü Osmanlıların esas ilgisini Batı, yani Avrupa çekmiş, Doğu ile ilgisi İran ve Arap yarımadası ile sınırlı kalmıştır. Her ne kadar İran’da Türk soylular bulunuyorsa da ilgilendiği diğer coğrafyada Türk kökenliler hemen hemen hiç yoktu.</span></p>
<p><span>Osmanlıların Türk Dünyasına ilgisi ancak son bir iki asırda yani Türklük bilinci ile telekomünikasyon imkânlarının artması ve her ne kadar adil bir yönetim sağlama gayreti için de olsa, imparatorluğun başta gayrimüslim daha sonra ise gayri Türk insanının kendisinden kopmaya başlaması ile başlamıştır.</span></p>
<p><span>XIX. yüzyıla gelindiğinde Osmanlı’nın hâkim olduğu sınırlar dışında kalan Türklerin hemen hepsi Rusya, Çin gibi ülkelerin bir unsuru durumundaydılar.</span></p>
<p><span>Tatar, Başkurt, Kazak, Kırgız, Türkmen, Özbek gibi nüfusça kalabalık olan Türk topluluklarının hepsi Rusya İmparatorluğu’nun hâkimiyeti altında kalmışlardı. XIX. yüzyılın ikinci yarısında bunlar arasında başlayan modernleşme, yenileşme, Cedidcilik hareketi dış dünyaya, bilhassa Osmanlı devletine ilgilerini arttırmıştı. Zaten Osmanlı padişahlarının aynı zamanda halifelik görevini üstlenmeleri, Rusyalı hacıların İstanbul’a uğramalarına da neden oluyordu. Başka bir ifade ile İstanbul Rusya Müslümanları için kutsal merkezlerden biri olarak saygı ve muhabbetle anılan bir mekândı.</span></p>
<p><span>Buna ek olarak buraya tüccar, öğrenci gazeteci gibi şahısların ziyaret ve ikametlerinin artması Rusya’daki Türkler arasında Türkiye’ye ilgiyi artırmıştı. Bilhassa Rusya’daki 1905 ihtilalinden sonra çarın vatandaşlarına tanıdığı hürriyetlerden biri olan basın hürriyeti sayesinde Kazan, Ufa, Bahçesaray, Baku, Taşkent ve Orenburg gibi kültür merkezlerinde ortaya çıkan çok sayıdaki gazete ve dergilerde Türkiye haberleri görülmeye başlayarak, Rusya Türklerinin Osmanlı’ya olan ilgisinin artmasına neden olmuştu.</span></p>
<p><span>Mesela tanınmış gazeteci Fatih Kerimi, Balkan Savaşları esnasında Türkiye’ye muhabir olarak gelmiş ve gazetesi <em>Vakit’</em>e Türkiye ile ilgili seri makaleler yollamıştır. Bunlar daha sonra <em>İstanbul Mektupları </em>(Orenburg 1913) adıyla kitap olarak yayınlanmıştır. Kazan’da çıkmakta olan <em>Yulduz </em>gazetesi de Balkan Savaşları sırasında İstanbul’a tanınmış tiyatro yazarı Aliasker Kemal’i göndererek, okuyucularını savaşın gidişatından haberdar etmişti. Bu nevi gazete haberleri bazı Tatar hanımlarının gönüllü hemşire olarak İstanbul’a gelmelerine neden olduğu gibi yine bölgeden bazı gençler de Osmanlı saflarında savaşmak üzere İstanbul’a gelmişlerdi.<a href="https://www.altayli.net/i-dunya-savasinda-osmanlilar-safinda-carpisan-tatar-taburu.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a> Bu gençler arasında yukarıda ismi geçen Fatih Kerimi’nin kardeşi Arif Kerimi ve Başkurdistan Muhtar Cumhuriyeti’nin kuruluşunda görev alan Şerif Manatov, en tanınmışlardır. Balkan Savaşları iki ayrı coğrafyada yaşayan kardeşlerin yakınlaşmasına neden oldu ve bu yakınlık Birinci Dünya Savaşı sırasında devam etti. Müslüman basını, Rusya’ya esir düşen Osmanlı askerlerine çeşitli yardım kampanyaları açarak yardımcı olmaya çalıştı. Çarlık rejiminin izin verdiği nispette toplanan bu nevi yardımlar, Osmanlı askerlerinin ağır günlerinde onlara bir nebze destek oldu.</span></p>
<p><span>Çarlık Rusya’sında yaşayan Türklerinin Osmanlı Türküne ve ülkesine olan muhabbetin somut bir örneğini ise şimdi kısaca değineceğimiz Asya Taburunun faaliyetleri teşkil eder.</span></p>
<p><span>1914 yılında Birinci Dünya Savaşı patlak verince savaşa katılan diğer ülkelerde olduğu gibi Rusya’da da seferberlik ilan edildi. Rusya Müslümanlarından silahaltına alınanların ekseriyetini İdil boyu Tatarları teşkil ediyordu. Çünkü Orta Asya veya diğer adı ile Batı Türkistan’daki Kazak, Kırgız, Özbek, Türkmen gibi Türk boyları 1916 yılına kadar silahaltına alınmıyorlardı.</span></p>
<p><span>İşte ilk günden itibaren Rus ordusunda silahaltına alınan ve Alman cephesinde savaşan bir hayli Türk – Tatar askeri Ruslarla birlikte esir düştüler. Esir düşen Rus askerlerinin sayısı 100 binlerle ifade edilirken, İdil-Ural’dan silahaltına alınan Türk-Tatar askerlerinden Almanlara esir düşenlerinin sayısı 50 bin civarında diye tahmin edilmektedir.<a href="https://www.altayli.net/i-dunya-savasinda-osmanlilar-safinda-carpisan-tatar-taburu.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a></span></p>
<p><span>Almanlar Müslüman askerleri Ruslardan ayırarak onlara Berlin civarındaki Zossen Weinberg (Lager bei Zossen) kampı ile Wünsdorf’daki Hilal (Halbmond Lager) kampına yerleştirmeye başladılar. Almanların bu kararının altında, Müslüman esir askerleri daha sonra İkinci Dünya Savaşında olduğu gibi düşmana karşı kullanmak fikri mi vardı, bilemiyoruz. Osmanlı Devleti ile müttefik olmanın da bu kararın alınmasında rolü olduğu ise daha kuvvetli ihtimal gibi gözüküyor. Çünkü Teşkilat-ı Mahsusa’nın ajanlarından olan Sibiryalı Abdürreşid İbrahim kısa bir süre sonra Berlin’e giderek Zossen Kampı’ndaki bu esir Türk-Tatar askerlerle ilgilenmeye başladı.</span></p>
<p><span>Türk – Tatar esirlerine nispeten iyi muamele edilmekte olup, bir mescit açılarak onların dini vecibelerini yerine getirmelerine imkân sağlanmış, okuma-yazma ve çeşitli meslek kursları, kulüpler açılmış, tiyatro faaliyetleri düzenlemelerine imkân verilmişti.</span></p>
<p><span>Bu gelişmeler sürerken bir takım esirler Türkiye safında savaşmak istediklerini bildirerek Alman makamlarına müracaat edince, yukarıda da belirtildiği gibi Abdürreşid İbrahim ve beraberindeki bazı imamlar Teşkilat-ı Mahsusa tarafından Berlin’e gönderildi. Abdürreşid İbrahim esir Türk – Tatar askerlerine kışkırtıcı vaazlar vererek onları Türkiye safında savaşmanın ne kadar gerekli olduğu hususunda inandırmaya çalıştı ve bu gaye ile <em>el-Cihad </em>adlı bir gazete de çıkarmaya başladı. Neticede bin gönüllü askerden oluşan Asya taburu kuruldu.<a href="https://www.altayli.net/i-dunya-savasinda-osmanlilar-safinda-carpisan-tatar-taburu.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a> Tabur 1 Mayıs 1916 tarihinde Berlin’den hareket ederek 7 Mayıs 1916 tarihinde İstanbul’a ulaştı. Sirkeci garında yapılan resmi karşılama töreninden sonra askerler Taksim Kışlası’na (Taşkışla) yerleştirildi.<a href="https://www.altayli.net/i-dunya-savasinda-osmanlilar-safinda-carpisan-tatar-taburu.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a></span></p>
<p><span>Asya Taburu Almanya’daki esirler arasında topladığı birkaç bin markı İstanbul’a gelince Kızılay’a bağışladı.<a href="https://www.altayli.net/i-dunya-savasinda-osmanlilar-safinda-carpisan-tatar-taburu.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a> Daha sonra Tabur Rusya’nın çıkarma yapma ihtimali olduğu Şile sahiline gönderildi ve burada iki ay kadar görev yaptı.<a href="https://www.altayli.net/i-dunya-savasinda-osmanlilar-safinda-carpisan-tatar-taburu.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a> Şile’den yeniden İstanbul’a dönen Asya Taburu Musul’a gönderildi. Fırat üzerinden Bağdat’a hareket eden Asya Taburu, Halep ile Bağdat arasında Dirzur sancağına sevk edildi.<a href="https://www.altayli.net/i-dunya-savasinda-osmanlilar-safinda-carpisan-tatar-taburu.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a></span></p>
<p><span>Asya Taburu 25 Kasım 1916 tarihinde Divaniye mevkiinde 156. Alay’ın başka taburları, bir topçu bataryası ve bir atlı bölükten ibaret kuvvetlerine dâhil oldu. Çevrede 30 bin Arap toplanmıştı.<a href="https://www.altayli.net/i-dunya-savasinda-osmanlilar-safinda-carpisan-tatar-taburu.html#_edn8" name="_ednref8">[8]</a> Araplar çok şiddetli bir hücuma geçtilerse de, ekserisi atlı ve kılıçlı isyancılar Osmanlı güçleri tarafından püskürtüldü. Ancak Asya Taburu yine de bu çatışmada 5 şehit verdi ve 3 askeri yaralandı.<a href="https://www.altayli.net/i-dunya-savasinda-osmanlilar-safinda-carpisan-tatar-taburu.html#_edn9" name="_ednref9">[9]</a> Daha sonraki çatışmalarda ise bir şehit verildi ve 3 asker yaralandı.<a href="https://www.altayli.net/i-dunya-savasinda-osmanlilar-safinda-carpisan-tatar-taburu.html#_edn10" name="_ednref10">[10]</a></span></p>
<p><span>Divaniye halkı ile Asya Taburu arasında ilişkiler de oldu. Çünkü askerlerin arasında Kazan, Orenburg, Ufa ve Troitsk gibi şehirlerdeki medreselerden mezun olanlar çok iyi Arapça bildikleri için yerli halkla iyi bir diyalog kurdular.<a href="https://www.altayli.net/i-dunya-savasinda-osmanlilar-safinda-carpisan-tatar-taburu.html#_edn11" name="_ednref11">[11]</a></span></p>
<p><span>Şubat 1917 tarihinde İngilizler hücum için gerekli hazırlıkları tamamlamışlardı ve Bağdat’ı ele geçirince Asya taburu diğer birliklerle Felluce’ye geri çekilme emri aldı.<a href="https://www.altayli.net/i-dunya-savasinda-osmanlilar-safinda-carpisan-tatar-taburu.html#_edn12" name="_ednref12">[12]</a> Geri çekilirken Asya Taburunun 35 askeri Araplarla İngilizlere kurban olarak bırakıldı.<a href="https://www.altayli.net/i-dunya-savasinda-osmanlilar-safinda-carpisan-tatar-taburu.html#_edn13" name="_ednref13">[13]</a> 15 Mart’ta ise Tabur Felluce’ye ulaştı.<a href="https://www.altayli.net/i-dunya-savasinda-osmanlilar-safinda-carpisan-tatar-taburu.html#_edn14" name="_ednref14">[14]</a> İngiliz hücumlarından burada da tutunamayan Osmanlı güçleri geri çekilmesini sürdürüyordu. Tabur da Ramadiye’ye çekildi. 20 Haziran 1917’de Ramazan ayı başladı ve Ramazanın 22. günü İngilizler hücuma geçti. Türk ordusunun bin piyade, yüz süvari, 8 top ve 4 mitralyözden ibaret gücüne karşı, düşmanın 8 bin piyade 500 atlı, 2 ağır ve 8 hafif top, 20 mitralyöz, 3 zırhlı araç ve 30 yük arabası ve 2 uçağı bulunuyordu.<a href="https://www.altayli.net/i-dunya-savasinda-osmanlilar-safinda-carpisan-tatar-taburu.html#_edn15" name="_ednref15">[15]</a> İki-üç gün süren çatışmalar esnasında 14 şehit verildi ve 18 asker yaralandı.<a href="https://www.altayli.net/i-dunya-savasinda-osmanlilar-safinda-carpisan-tatar-taburu.html#_edn16" name="_ednref16">[16]</a> Savaş İngilizler lehine neticelendi ve Asya Taburunun da büyük bir kısmı esir düştü.<a href="https://www.altayli.net/i-dunya-savasinda-osmanlilar-safinda-carpisan-tatar-taburu.html#_edn17" name="_ednref17">[17]</a> Esir düşmeyip bin bir meşakkatle kaçıp kurtulanlar 30 Eylül 1917 tarihinde Salhiye adlı bir mevkie ulaştılar.<a href="https://www.altayli.net/i-dunya-savasinda-osmanlilar-safinda-carpisan-tatar-taburu.html#_edn18" name="_ednref18">[18]</a> Meyavin’e ulaşan Asya Taburu üyeleri 57 asker idi.<a href="https://www.altayli.net/i-dunya-savasinda-osmanlilar-safinda-carpisan-tatar-taburu.html#_edn19" name="_ednref19">[19]</a> Buradan Dirzur sancağına ulaşanlarla bu sayı 15 gün sonra 150’ye ulaştı. 50 kadar asker de dış menzillerde görevlendirilmişti.<a href="https://www.altayli.net/i-dunya-savasinda-osmanlilar-safinda-carpisan-tatar-taburu.html#_edn20" name="_ednref20">[20]</a> Heyet ile Dirzur sancağı arasındaki 300 km’lik yol düşman tehdidinde idi. Bu hattı koruma görevi ise Asya Taburunun kalan askerlerinden teşkil edilen bir bölüğe verildi. Bunun için Halep’ten at getirildi, ancak 120 at geldiği için kalan askerler yaya kaldılar.<a href="https://www.altayli.net/i-dunya-savasinda-osmanlilar-safinda-carpisan-tatar-taburu.html#_edn21" name="_ednref21">[21]</a></span></p>
<p><span>Bölük 1917 yılının kışından 1918 yılının baharına kadar Gina mevkiinde konuşlandı. Atlı ve yaya askerler Dirzur ile cephedeki Şükrü Nail Bey’in fırkası arasında durmaksızın devriye gezdiler.<a href="https://www.altayli.net/i-dunya-savasinda-osmanlilar-safinda-carpisan-tatar-taburu.html#_edn22" name="_ednref22">[22]</a> Gina’ya İngilizler hücum edince Osmanlı kuvvetleri darmadağın oldu. Fırat’ın öteki sahiline Asya Taburundan ancak 18 kişi ulaştı.<a href="https://www.altayli.net/i-dunya-savasinda-osmanlilar-safinda-carpisan-tatar-taburu.html#_edn23" name="_ednref23">[23]</a></span></p>
<p><span>Gina’da ise Asya Taburuna mensup 30 kadar asker İngilizlere esir düşmüştü. Ancak değişik taraflara kaçışanlar sonra Miyadin’de bir araya gelerek 170 kişilik bir güç oluşturdular ve tekrar göreve başladılar.<a href="https://www.altayli.net/i-dunya-savasinda-osmanlilar-safinda-carpisan-tatar-taburu.html#_edn24" name="_ednref24">[24]</a></span></p>
<p><span>Mayıs 1918 tarihinde ise Asya Taburunun mensuplarına İstanbul’a dönme emri geldi. Askerler Halep’e uğurlandılar ve Halep’ten İstanbul’a üç günlük bir tren yolculuğundan sonra vasıl oldular. Asya Taburu askerleri Fatih Medresesi’ne yerleştirildi. İstanbul Merkez Komutanı Miralay Cevdet Paşa bu askerlere madalyalar taktı ve beratlarını verdi. Böylece terhis edilmiş oldular.<a href="https://www.altayli.net/i-dunya-savasinda-osmanlilar-safinda-carpisan-tatar-taburu.html#_edn25" name="_ednref25">[25]</a></span></p>
<p><span>Asya Taburundan İstanbul’a dönebilen 170 kadar kişinin 30 kadarı İstanbul’da kaldı.<a href="https://www.altayli.net/i-dunya-savasinda-osmanlilar-safinda-carpisan-tatar-taburu.html#_edn26" name="_ednref26">[26]</a> Diğerleri ise Rusya’ya geri döndü. İngilizlere esir düşüp Hindistan’a yollanan 400 kadar asker ise 1920 yılına kadar burada tutulduktan sonra, Bombay yolu ile İstanbul’a yollandı ve Selimiye Kışlası’na yerleştirildi. Bu esnada İstanbul, İngiliz işgali altında idi. 1920 yılının sonbaharında ise bunlar Rusya’ya yollandı ve Kırım’daki Ak Rus Ordusu komutanı Vrangel’in güçlerine katıldılar. Alınan haberlere göre çoğu Bolşeviklerle savaşlarda yok oldular, kalanları ise esir edildi.<a href="https://www.altayli.net/i-dunya-savasinda-osmanlilar-safinda-carpisan-tatar-taburu.html#_edn27" name="_ednref27">[27]</a></span></p>
<p><span>Böylece 1915 yılında Almanlara esir düşen ve Türk kardeşleri safında dövüşmek için gönüllü olan Tatar-Başkurtlardan müteşekkil Asya Taburu askerlerinin kaderi 1920 yılında bir şekilde noktalanmış oldu. İngilizlere esir düşen 400’ünün 1920 sonunda ve İstanbul’a 1918 yılının sonunda ulaşanların da 140 kadarının Rusya’ya geri döndüğü biliniyor, yani 550 civarındakiler sağ olarak ülkeleri Rusya’ya döndülerse de, bunların da büyük bir kısmı Rusya’daki İç Savaşın kurbanı oldular. 30 kadarının İstanbul’da kaldığı da biliniyor. Ancak bunların dışında kalan 400’ünün büyük kısmının şehit veya kayıp olması da Asya Taburunun ne kadar büyük bir kayıp verdiğinin göstergesidir.</span></p>
<p><span>Özetlersek Asya Taburu askerleri görmedikleri, bilmedikleri ancak manevi duygularla bağlı oldukları kardeşlerine yardım için kendilerini feda etmekten çekinmemişlerdir. Burada bize bütün şehitlerimizi ve Asya Taburunda şehit düşen kardeşlerimizi rahmetle anmak görevi düşüyor. Ayrıca bu olaydan kardeşin kardeşe ne zaman muhtaç olacağı bilinmeyeceğinden, bu bağları geliştirmemizin de ne kadar önemli olduğu dersini almamız da mümkündür.</span></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. Nadir DEVLET</strong></span></a>
</p><p><span>“I. Dünya Savaşında Osmanlı Safında Çarpışan İdil-Ural Kökenli Asya Taburu”. <strong>13. Türk Tarih Kongresi, </strong>Ankara. (4-8 Eylül 1999)</span></p>
<hr>
<div><span><strong><span>Dipnotlar:</span></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/i-dunya-savasinda-osmanlilar-safinda-carpisan-tatar-taburu.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Balkan savaşları sırasında gönüllü hemşire olarak İstanbul’daki Kadırga hastanesinde görev yapan Meryem Pataşova’nın hatıraları yayınlanmıştır. Bkz.; İsmail Türkoğlu, “Balkan Savaşları içinde Bir Tatar Hemşirenin İstanbul Hatıraları”, <em>İstanbul Araştırmaları, </em>sayı 6, Temmuz 1998, s. 179-188.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/i-dunya-savasinda-osmanlilar-safinda-carpisan-tatar-taburu.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> Lütfullahoğlu, “Asya Taburu-Türkiyeni Saklau Yulında İdil-Ural Türk-Tatarları”, <em>Yanğa Milli Yul, </em>sayı 12, 1931, s. 13.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/i-dunya-savasinda-osmanlilar-safinda-carpisan-tatar-taburu.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> “a.g.m.”, s. 14.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/i-dunya-savasinda-osmanlilar-safinda-carpisan-tatar-taburu.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> “”a.g.m.”, s. 15.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/i-dunya-savasinda-osmanlilar-safinda-carpisan-tatar-taburu.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> Lütfullahoğlu, “Asya Taburu “, Yanğa <em>Milli Yul, </em>sayı 1, 1932, s. 24.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/i-dunya-savasinda-osmanlilar-safinda-carpisan-tatar-taburu.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> “a.g.m.”, s. 26.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/i-dunya-savasinda-osmanlilar-safinda-carpisan-tatar-taburu.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> Lütfullahoğlu, “Asya Taburu”, <em>Yanğa Milli Yul, </em>sayı 2, 1932, s. 29.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/i-dunya-savasinda-osmanlilar-safinda-carpisan-tatar-taburu.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> Lütfullahoğlu, “Asya Taburu”, <em>Yanğa Milli Yul, </em>sayı 3, 1932, s. 27.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/i-dunya-savasinda-osmanlilar-safinda-carpisan-tatar-taburu.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> Lütfullahoğlu, “Asya Taburu”, <em>Yanğa Milli Yul, </em>sayı 4, 1932, s. 24.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/i-dunya-savasinda-osmanlilar-safinda-carpisan-tatar-taburu.html#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> “a.g.m.”, s. 26.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/i-dunya-savasinda-osmanlilar-safinda-carpisan-tatar-taburu.html#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> Lütfullahoğlu, “Asya Taburu”, <em>Yanğa Milli Yul, </em>sayı 5, 1932, s. 35.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/i-dunya-savasinda-osmanlilar-safinda-carpisan-tatar-taburu.html#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> “a.g.m.”, s. 37.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/i-dunya-savasinda-osmanlilar-safinda-carpisan-tatar-taburu.html#_ednref13" name="_edn13">[13]</a> “a.g.m.”, s. 37.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/i-dunya-savasinda-osmanlilar-safinda-carpisan-tatar-taburu.html#_ednref14" name="_edn14">[14]</a> Lütfullahoğlu, “Asya Taburu”, <em>Yanğa Milli Yul, </em>sayı 6, 1932, s. 25.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/i-dunya-savasinda-osmanlilar-safinda-carpisan-tatar-taburu.html#_ednref15" name="_edn15">[15]</a> Lütfullahoğlu, “Asya Taburu”, <em>Yanğa Milli Yul, </em>sayı 8, 1932, s. 20.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/i-dunya-savasinda-osmanlilar-safinda-carpisan-tatar-taburu.html#_ednref16" name="_edn16">[16]</a> “a.g.m.”, s. 21.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/i-dunya-savasinda-osmanlilar-safinda-carpisan-tatar-taburu.html#_ednref17" name="_edn17">[17]</a> Lütfullahoğlu, “Asya Taburu”, <em>Yanğa Milli Yul, </em>sayı 9, 1932, s. 20.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/i-dunya-savasinda-osmanlilar-safinda-carpisan-tatar-taburu.html#_ednref18" name="_edn18">[18]</a> “a.g.m.”, s. 22.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/i-dunya-savasinda-osmanlilar-safinda-carpisan-tatar-taburu.html#_ednref19" name="_edn19">[19]</a> Lütfullahoğlu, “Asya Taburu”, <em>Yanğa Milli Yul, </em>sayı 11, 1932, s. 17.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/i-dunya-savasinda-osmanlilar-safinda-carpisan-tatar-taburu.html#_ednref20" name="_edn20">[20]</a> Lütfullahoğlu, “Asya Taburu”, <em>Yanğa Milli Yul, </em>sayı 12, 1932, s. 18.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/i-dunya-savasinda-osmanlilar-safinda-carpisan-tatar-taburu.html#_ednref21" name="_edn21">[21]</a> “a.g.m.”, s. 19.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/i-dunya-savasinda-osmanlilar-safinda-carpisan-tatar-taburu.html#_ednref22" name="_edn22">[22]</a> Lütfullahoğlu, “Asya Taburu”, <em>Yanğa Milli Yul, </em>sayı 1, 1933, s. 14.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/i-dunya-savasinda-osmanlilar-safinda-carpisan-tatar-taburu.html#_ednref23" name="_edn23">[23]</a> Lütfullahoğlu, “Asya Taburu”, <em>Yanğa Milli Yul, </em>sayı 2, 1933, s. 13.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/i-dunya-savasinda-osmanlilar-safinda-carpisan-tatar-taburu.html#_ednref24" name="_edn24">[24]</a> Lütfullahoğlu, “Asya Taburu”, Yanğa <em>Milli Yul, </em>sayı 3, 1933, s. 13.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/i-dunya-savasinda-osmanlilar-safinda-carpisan-tatar-taburu.html#_ednref25" name="_edn25">[25]</a> “a.g.m.”, s. 14.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/i-dunya-savasinda-osmanlilar-safinda-carpisan-tatar-taburu.html#_ednref26" name="_edn26">[26]</a> “a.g.m.”, s. 14.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/i-dunya-savasinda-osmanlilar-safinda-carpisan-tatar-taburu.html#_ednref27" name="_edn27">[27]</a> Lütfullahoğlu, “Asya Taburının Esirliği”, <em>Yanğa Milli Yul, </em>sayı 3, 1933, s. 15.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>18 Mart Çanakkale Zaferi</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/18-mart-canakkale-zaferi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/18-mart-canakkale-zaferi</guid>
<description><![CDATA[ 18 Mart Çanakkale Zaferi
Çanakkale savaşı, 1915’te bütün yokluklara ve olumsuzluklara rağmen kazanılmış “bir zafer” olarak tarihimize geçmiştir. Çanak­kale, savaştan çok bir destandır. Müslüman Türk Milleti’nin tarihte kendisini bir kez daha ispat ettiği yer olmuştur. Mehmetçiklerimiz 99 yıl önce göğsündeki iman ile güçlü görünen düşmana, unuta­mayacağı bir ders vermiştir. Allah’ın kendilerine bahşettiği şehitliğe severek kucak açmışlar ve bir gül […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c49132f3f0.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:44 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Mart, Çanakkale, Zaferi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/03/Canakkale-Deniz-Savaslari.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/18-mart-canakkale-zaferi.html">18 Mart Çanakkale Zaferi</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. Remzi KILIÇ</strong></span></a>
</p><p>Çanakkale savaşı, 1915’te bütün yokluklara ve olumsuzluklara rağmen kazanılmış “bir zafer” olarak tarihimize geçmiştir. Çanak­kale, savaştan çok bir destandır. Müslüman Türk Milleti’nin tarihte kendisini bir kez daha ispat ettiği yer olmuştur. Mehmetçiklerimiz 99 yıl önce göğsündeki iman ile güçlü görünen düşmana, unuta­mayacağı bir ders vermiştir. Allah’ın kendilerine bahşettiği şehitliğe severek kucak açmışlar ve bir gül bahçesine girercesine kara toprağa girmişlerdir.</p>
<p>Fiilen bir yıl kadar süren Çanakkale savaşla­rının seyrine ve bazı kesitlerine yer vermek ge­rekir. I. Dünya savaşı başlamadan önce durum şöyledir: İngiltere’nin toplam 710 bin askeri, 250 savaş gemisi, denizaltı ve kruvazörü bulunmakta­dır. Fransa’nın toplam 3,5 milyon askeri, 105 savaş gemisi, denizaltı ve kruvazörü vardır. Rusya’nın toplam 440 bin askeri, 65 savaş gemisi, denizaltı ve kruvazörü mevcuttur. Türklerin bütün cephele­rinde toplam 2,3 milyon askeri vardır. Kayda değer savaş gemisi, denizaltı ve kruvazörü yoktur. Bir ta­rafta dünyanın en güçlü devletleri ve donanmaları, öbür tarafta bütün cephelerde saldırıya uğramış bir Osmanlı devleti vardır. Çanakkale, Türk ve Dünya tarihinin en büyük savunma savaşıdır.</p>
<p>3 Ocak 1915’te İngiliz Bahriye Nazırı Churchill (Çörçil), Çanakkale önündeki müttefik İngiliz- Fransız filosu Başkomutanı Amiral Karden’den Çanakkale’yi yalnız deniz kuvvetleriyle zorlamanın başarılı olup olmayacağını sorar. Amiral Karden buna 5 Ocakta, Çanakkale’nin bir vuruşla değil, çok sayıda gemi ve geniş ölçüde bir harekât ile ele geçirilebileceği cevabını verir. 8 Ocaktaki toplan­tıda Harbiye Nazırı Lord Kichner, Çanakkale için 150 bin kişilik kara ve deniz kuvvetinin bulun­ması gerektiğini belirtir. Amiral Karden, 11 Ocak 1915’te bu harekâtın dört aşamada yapılması ge­rektiğini bildirmiştir:</p>
<ol>
<li>Boğazın ağzındaki savunma tesislerinin tah­ribi.</li>
<li>Boğazın içindeki savunma tesislerinin tah­ribi.</li>
<li>Çanakkale dar geçidindeki savunma tesisle­rinin tahribi.</li>
<li>Mayın hattından açılacak bir gedikten iler­lenerek yukarıda bulunan savunma tesislerinin tahribinden sonra, Marmara Denizi’ne ve başkent İstanbul’a girilmesi.</li>
</ol>
<p>13 Ocakta toplanan İngiliz Harp Meclisi; “<em>siyasi durumun Rusya’ya yardım etmek, Bulgaristan’ın merkezî devletlere katılmasını önlemek, Doğu’da bir şeyler yapıl­madıkça Almanlara kesin bir darbe indirilemez, İstanbul hedef olmak üzere Gelibolu Yarımadası’nı ele geçirmek fikri üzerine”</em> karar almıştır. Şubat ayı içerisinde ya­pılacak deniz harekâtı ile birkaç hafta içerisinde ke­sin sonuç almayı hesaplamışlardı. Fransa Bahriye Nazırı ile yapılan görüşmeden sonra İngiltere Bah­riye Nezareti 15 Ocakta tasarlanan harekâttan, Rus başkomutanlığını haberdar etti. Rus Hükûmeti, Karadeniz Boğazı önünde yapılacak harekâtta müttefikleri destekleyeceğini ve Rus kara kuvvetle­rinin de hazırlanacağını belirtmiştir.</p>
<p><em>28 Ocak tarihli harp meclisinin ikinci toplantı­sında Churchill’in ısrarlı tavırları ile İtilaf devletleri, Çanakkale’de savaşa karar verdiler.</em> 3 Kasım 1914’te Çanakkale Boğazı ağzındaki tabyaların kısa bir bombardımanından sonra bu cephede üç buçuk aylık bir durgunluk olmuştu. Bu esnada İtilaf dev­letleri Çanakkale’ye sefer açılmasını tartışıp karar­laştırmışlardır. Türkler de Çanakkale savunmasını pekiştirmişlerdir.</p>
<p><em>12 ve 13 Şubat 1915’te Boğaz önündeki düş­man filosu atış eğitimleriyle meşgul oldu. 14 Şubatta, Midilli Adası’nın bir haftadan beri İngiliz işgalinde olduğu öğrenildi. Fransızlar müttefik filonun Amiral Karden emrine verilmesini kabul ettikten sonra Karden’in yanına ikinci komutan olarak De Robek ve Komodor Keysi’yi de kurmay başkanı olarak verdiler. Fransızlar da Şubat baş­larında Çanakkale üzerine geldiler. 15 Şubat’ta yapılması kararlaştırılan taarruz deniz uçakları ve mayın arama tarama gemilerinin henüz hazır olmamasından dolayı 19 Şubata bırakılmıştı.</em></p>
<p>Türk tarafı, bu taarruz karşısında; Barbaros ve Turgut muharebe gemileri ile boğazdaki mayın en­gelleri gerisinde yer alarak düşmanı karşılayacaklar ve kendilerini feda edercesine karşı koyacaklardı. Yavuz gemisi ve hafif kuvvetler, İstanbul Boğazı’nı savunacaklardı. Sarayburnu-Kız Kulesi arasında mayın engelleri kurulacak ve bunlar, harp gemile­riyle kıyı topları tarafından korunacaktı. Torpido­botlar, Marmara’da gece hücumları yapacak, buna rağmen düşman İstanbul Boğazı’na girerse sonuna kadar çarpışılacaktı.</p>
<p><em>Düşman kuvvetleri, vaktiyle 19 Şubat 1807’de Marmara’ya girmiş olan bir İngiliz filosunun bu hareketinin tam 108. yıldönümü günü olan 19 Şubat 1915’i Boğaza yapacakları büyük taarruzun başlangıç günü olarak seçmişlerdi. Saat 09.35’de Kumkale ve Orhaniye tabyalarına ateş açılmasıyla başlayan bombardımandan, sonra Ertuğrul Koyu ve Seddülbahir’i de içine aldı. Menzil 1700 metrenin üstünde olduğu için tabyalar bir karşılık veremediler. O gün akşama kadar bom­bardıman sürmüştür. İki üç gün boyunca fırtına olmuştu. 24 Şubatta öğleden önce sekiz İngiliz, dört Fransız savaş gemisi, Çanakkale Boğazı girişine yaklaşıp geri çekilmişlerdir. 25 Şubatta yeniden bombardımana başlamışlardır. Donanma başarılı olmadıkça kara birliği kullanılmayacak­tı. 25 Şubat saat 11.00’de bütün boğaz ağzında­ki tabyalar düşmanın şiddetli ateşi altındaydı. İlk hücum Amiral de Robek tarafından yapılmıştı. Akşam düşman gemileri Bozcaada’ya doğru çe­kilip giderken, Boğazı zorlama planının birinci safhası sona ermiş ve bu iş bir hafta içinde tamam­lanmıştı.</em></p>
<p>19-25 Şubat arasında yapılan saldırıda, Boğaz ağzındaki dört tabya tahrip olmuş, düşmana boğa­za giriş yolu açılmış oluyordu. 26 Şubatta hareke­te geçen düşman kuvvetleri Çanakkale-Kilitbahir bölgesine kadar bulunan bataryaları tahrip ede­cekti. 28 Şubat, şiddetli poyraz fırtınasıyla başladı. Mart ayı da kötü hava ile girmişti. Düşman gemile­ri, Türk savunma hattına yaklaşınca şiddetli karşılık alıyordu. Anadolu ve Rumeli kıyılarındaki batarya­lar ile 3-6 km’den savaşa başladılar. Düşman her iki kıyıdaki bataryaların tedirgin edici ateşine uğradı.</p>
<p>İngilizler: Kuin Elizabeht, Infıleksıbıl, Agamemnon, Lord Nelson, Vencens, Oşın, Irizistıbıl, Macestik, Konopaş, Kornvolis, Suviftşur, Albion, Tiriyamf ve Prens Corc muharebe gemileri ve Dablin Safir, Minevra, Ametist kruvazörleri ile; Fransızlar Sufren, Golva, Buve ve Şarlman muha­rebe gemileriyle gelmişlerdi. İngilizler aynı tarih­lerde Limni’ye iki deniz piyade taburu ile gelmiş­lerdi. 3. Avusturalya Tugayı da İskenderiyye’den Çanakkale’ye hareket etmişti. Fransızlar, Yakındo­ğu seferi kuvveti adı altında önden bir tümen gön­dermişlerdi.</p>
<p><em>Deniz uçakları şu âna kadar bir iş görme­mişlerdi. Kara birliklerine şiddetle ihtiyaç vardı. 4 Martta düşmanlar, Kumkale ve Yenişehir ile Ertuğrul ve Orhaniye tabyalarını tahrip etmişler ve buraları dörder makineli topla donatmış, birer deniz piyade bölüğü çıkarmaya karar vermişlerdi. Bu arada yukarıda adı geçen gemiler devamlı tak­viyeli bombardımana devam ediyorlardı.</em></p>
<p>6-7 Mart 1915 günleri Boğaza giren gemile­rinin mayın tarama ekibi, bu aramada Mesudiye, Soğanlı, Muinizzafer, Havuzlar ve Kepez batarya­larının şiddetli ateşi karşısında hiçbir şey yapamadı­lar. 8 Mart günü, <em>Nusret Mayın Gemisi</em>‘nin Erenköy Koyu’na yaptığı bir mayınlama hareketi, tarihî bir önem taşır. Nusret Mayın Gemisi’ni ve onun yü­rekli askerlerini rahmetle anmak bir minnet bor­cudur. Türk tarafında 46 adet mayın vardır. Öyley­se Çanakkale’nin güneyinde 400’den fazla mayın, denize nasıl serpilmişti? Rus savaş gemileri sık sık Karadeniz boğazına mayın döşüyorlardı. Bunla­rın bir kısmı akıntıya kapılarak boğaza geliyor ve toplanıyordu. Diğerleri de, Alman ve Türk mayın tarayıcı gemiler aracılığı ile birer birer toplanıp Çanakkale’ye getiriliyordu.</p>
<p>19 Şubatta başlayan yoğun bombardıman 18 Marta kadar bütün şiddeti ile devam etmiş, sürek­li Kumkapı ve Gelibolu ile boğazın içindeki Türk tabyaları, İngiliz-Fransız savaş gemileri ve uçak­ları tarafından bombalanıyordu. Bu durum bir ay sürmüştür. 14-15 Mart 1915 gecesi boğazda yapı­lan mayın arama taramasında gemilerin persone­li gönüllü deniz erlerinden teşekkül edilmişti. Bu harekâtta dört balıkçı gemisi ile iki istimbotları hasara uğradı. Düşman kuvvetleri bu arada 27 ölü 43 yaralı vermişlerdi. Bu mayın aramaları sonunda düşman mayın arama tarama gemilerinin üçte biri batmış veya kullanılmaz hâle getirilmişti.</p>
<p>17-18 Mart gecesi saat 22.00’den itibaren, üç muhrip ile yedi İngiliz ve Fransız arama tarama ge­misi, 18 Mart saat 02.00’ye kadar Karanfil burnu ile Akyarlar arasında mayın aramasına devam etti. Bir şeye rastlamadıklarını ve bu bölgenin temiz ol­duğunu rapor etmişlerdi. 18 Martta müttefik düş­man kuvvetleri; üç tümen deniz gücü ile en ünlü ve son teknoloji ürünleri olan on sekiz büyük savaş gemisi ile ve savaş uçaklarıyla Çanakkale boğazına yüklendiler. Düşman filosunun amacı 18 Martta yapacakları büyük taarruzda Çanakkale ve Kilitbahir tabyaları ile mayın bölgesini savunan sabit ve seyyar bataryaları bir anda susturmaktı. Mayınları tarayarak 800 metre genişliğinde serbest geçit oluş­turarak Marmara’ya girmeyi planlamışlardı.</p>
<p>18 Martta Çanakkale Boğazı muharebesi çok şiddetli bir şekilde cereyan etmiştir. Yedi saat sü­reyle, düşman birlikleri bütün kuvvetiyle Türk tabyalarına ateş yağdırmışlardı. Kesin neticeyi ala­rak Marmara’ya girmeyi hedeflemişlerdi. Düşman tümeni özellikle 2. tümen müthiş bir manzara ile karşılaşmıştı. Nusret’in Erenköy açıklarına döşedi­ği mayınlar etkisini göstermeye başlamıştı. Sonuçta müttefik düşman filosu üç büyük gemisini, Irizistıbıl, Oşın ve Buve’yi kaybetmişti. Üçü de (Infıleksıbıl, Golva ve Sufren) ağır yara alarak devre dışı bırakılmıştı. Havranlı Seyyit onbaşı 275 kg’lık top mermisi ile İngiliz savaş gemisine geçit vermemiş­tir. Düşman kuvvetlerinin üçte biri imha edilmişti. Düşman için büyük bir hayal kırıklığı olan bu so­nuç, Türk askeri için büyük bir deniz zaferi olmuş­tur.</p>
<p>İngiliz Churchill, yıllar sonra 1 Ağustos 1930 tarihli Paris’te yayınlanan bir dergide; “Fırtınalı bir günde 8 Mart 1915 sabahı, İngiliz muhriplerinin geri çekilmiş olduğu bir saatte, NUSRET adındaki “Türk Mayın Gemisi” bilinen mayın hatları önüne, boğazın orta hattına paralel yeni bir hat kurdu… 1915 yılında bütün Avrupa’da milyonlarca insan bir ölüm kalım mücadelesine girmişti. Büyük ta­arruzlar yapılmaktaydı. İki-üç milyon asker ölü ve yaralı idi. Dört-beş bin harp gemisi denizlerde hareket hâlindeydi. Fakat Nusret mayın gemisinin gizlice döktüğü bu 20 demir kap, harbin devamı ve dünyanın geleceği bakımdan diğer bütün gayretler­den daha mükemmel ve daha keskin sonuçlu he­deflere varmak içindi. Bu engel, İngilizler tarafın­dan başarı ile başlanmış olan Çanakkale harekâtını durduran ve yalnız başına Çanakkale’nin geçilmesi­ni önleyen bu engel, Türkiye’yi bir bozgundan kur­tardı ve harbi uzattı. Bu yüzden mağluplar kadar Avrupa da sarsıldı. Polonya, Galiçya, Suriye, Bal­kanlar, Filistin ve Kuzey İtalya topraklarının örttü­ğü altı-yedi milyon insan, düşmanlarının kurşun ve gülleleriyle değil 18 Mart sabahı Çanakkale’de tel hatları üzerinde gerili duran 20 demir kap yüzün­den yok olup gitti” demekteydi.</p>
<p>23 Mart 1915’ten sonra sadece deniz harekâtı ile Çanakkale’nin geçilemeyeceğini anlayan düşman kuvvetleri, kara harekâtına ağırlık vermeyi, de­nizlerde de takviye eylemeyi kararlaştırdılar. 25 Ni­san 1915’te başlayan kara harekâtı öncesi düşman kuvvetleri 60 taşıt gemisi, 30 kadar balıkçı gemisi, 90 kadar harp gemisi, birçok römorkör ve yardımcı araç dâhil tamamı 200 parça civarında olup hepsi faaliyet hâlindeydi. Sayısı bilinemeyen savaş gemi­leri himayesinde Arıburnu, Kabatepe arasında düş­manın çıkarma yaptığını görmekteyiz. Seddülbahir ve Hisarlık sırtları ve Kumkale-Yenişehir arasında birçok gemi ve çıkarma kuvvetleri bulunmaktaydı. Sırasıyla; Arıburnu, Seddülbahir, Kumkale, Saros Körfezi ve Beşike çıkarmalarından sonra, 1. 2. ve 3. Kirte savaşlarını zikredebiliriz. Burada Ecabât burnundaki Ertuğrul koyunda 63 arkadaşıyla İn­giliz alaylarını perişan eden Ezineli Yahya çavuşu dua ile anıyoruz.</p>
<p>7 Haziran 1915’te İngiliz Harp Meclisi; Çanakkale seferinin devam ettirilmesine karar vermişti. Düşman kuvvetleri hazırlıklarını tamamlayarak 7 Ağustosta Anafartalar’a çıkarma yaptı. 8 Ağus­tosta burada bir adım dahi ilerlemeleri mümkün olmadı. Bu başarılar 8-9 Ağustos gününde Anafartalar grubu komutanlığına atanan <em>Albay Mustafa Kemal</em>‘in eseri idi. Çünkü o, askerlerine: <em>“Ben size ta­arruzu değil, ölmeyi emrediyorum”</em> diyordu. 1915 yılının Ağustos, Eylül, Ekim ayları boyunca kara savaşları bütün şiddetiyle devam etmiştir. Düşman tarafının Anafartalar harekâtı başarısızlıkla sonuçlanması üzerine Gelibolu Yarımadasını terk etmek zorunda olduklarını görüyoruz.</p>
<p>6 Aralık 1915’te düşman kuvvetleri “Çanakkale’yi geçilmez” olarak boşaltma kararı al­mışlardır. 6-7 Aralıkta Anafartaları ve Arıburnu’nu boşaltmak üzere harekete geçip 17-18 Aralık 1915 gecesine kadar 6 feribot, 13 layter, 10 çeşitli araç, 44.000 asker, 130 top, 3000 hayvan, çeşitli gereç ve mühimmat geceleri taşındı. 25 Nisan 1915’ten Ocak 1916’ya kadar sekiz ay boyunca yapılan çok şiddetli taarruz ve 4 kara taarruzu da düşmanın he­zimeti ile sonuçlanmıştır.</p>
<p>Çanakkale savaşı, Türk ve Dünya tarihinde eşi­ne ender rastlanır emsalsiz bir zaferdir. 1914-1918 yılları arasında süren 1. Dünya savaşının en kanlı cephesi şüphesiz ki Çanakkale cephesidir. Çanak­kale savaşı küçücük bir kara ve deniz parçası üze­rinde cereyan eden müthiş bir ölüm kalım müca­delesidir.</p>
<p>İtilaf devletlerinin (İngiltere, Fransa ve Rusya) amaçları Çanakkale Boğazını geçerek bir an evvel İstanbul Hükûmetini savaş dışı bırakarak Rusya ile Karadeniz’de birleşerek Akdeniz ve Karadeniz arasındaki kuvvetlerin birbirine irtibatını sağla­maktı. Düşman kuvvetleri gerek sayı gerek teçhizat bakımından Türk kuvvetlerinden kat kat üstündü. Dünyanın en güçlü filosuna ilaveten, Fransız De­niz Kuvvetleri ve bu iki devlet ordularının yanı sıra sömürgelerden topladıkları kuvvetlerle ezici bir sayı ve teknolojiye sahiplerdi.</p>
<p>Müslüman Türk’ün en büyük aşkı, vatanına duyduğu aşktır. Bu yüce millet Allahını sevdiği gibi, vatanını canından çok sever ve ona hizmet eder. Vatan için ölmek, şehitlik mertebesine ulaşmak, her Türk için elde edilebilecek en büyük şereftir. Elbette yaşamak ve hayatın bütün nimetlerinden yararlanmak herkesin en doğal hakkıdır. Fakat Türk’ün bütün benliğini, yurdunu korumak ve ba­ğımsızlığını yaşatmak inancı sardığı an, ateş yağ­muru altında dahi olsa, o ölesiye savaşır, mücadele eder.</p>
<p>İşte Türk ordusu yüzyıllardan beri sadece yüce Türk milletini hür, bağımsız ve müstakil olarak ya­şatabilmek için milletini, vatanını, bağımsızlığını, bayrağını düşünmüş ve bu uğurda ölmekten çekinememiştir. Tarihimizin altın sayfalarından biri olan Çanakkale Zaferi, Türk askerinin tarihimiz­de kazandığı en büyük zaferlerden biridir. Ölüm saçan düşman topları, tüfekleri karşısında, Türk ordusu var gücüyle savaşmış, vatan toprağını düş­man çizmesi ile çiğnetmemiştir. Çanakkale, imanı ve gönlündeki vatan sevgisinden başka savunma aracı olmayan Türk milletinin çağın en gelişmiş araç gereçleriyle donatılmış güçlere karşı, Türk’ün kahramanlığını, yiğitliğini bir kez daha gösterdiği ve vatanı, milleti, hürriyeti için kıyasıya mücadele verdiği yerdir. İşte bu özellikleri benliğinde taşı­yan milletimizin tarihi, kahramanlık örnekleri ile doludur. Bunların içinde Çanakkale, tarihimizde abideleşmiş, kahramanlığımızla destanlaşmış say­falardan biridir. Çanakkale güçler arası dengenin olmadığı bir cehenneme dönüşmüştür.</p>
<p>Mehmet Akif, bu tabloyu şöyle ifade etmekte­dir:</p>
<p><span><em>“Ölüm indirmede gökler, ölü püskürmede yer,<br>
</em><em>O ne müthiş tipidir, savrulur enkaz-ı beşer.<br>
</em><em>Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el, ayak<br>
</em><em>Boşanır sırtlara, vadilere sağanak sağanak”.</em></span></p>
<p>İşte bu cehennemî ateşin içinde destanlaşan Türk ordusu, düşmana geçit vermez. Çanakkale’de karşılıklı savaşan askerler arasındaki siperlerin 6-8 metre kadar çok yakın olduğu, günlerce karşı kar­şıya süngü harbi yaptıkları, sabahtan akşama kadar savaşıp akşamları yaralı arkadaşlarını tedavi için yanlarına taşıdıkları, hatta zaman zaman biri birileriyle (tütün alışverişi gibi) dostane tavırlar içinde bulundukları bilinmektedir.</p>
<p>Gelibolu’da karadan saldırıya geçildiği zaman, Türk askeri düşmana çok şiddetli bir mukavemet göstermiştir. İngilizler, önce Fransızları öne sür­müşler. Fransızlar, daha ilk hamlede on binlerce askerini kaybetmişlerdir. Durumun vahametini kavrayan Fransızlar, bu sefer İngilizlerle müşterek taarruz etmişlerdir. Buna rağmen iki buçuk ayda (75 gün) ancak, üç km ilerleyebilmişlerdir. Ağustos 1915, Çanakkale savaşlarının Anfartalar’da en kan­lı çarpışmalarının olduğu ve düşman ilerlemesinin durdurulduğu ve 9000 şehide karşılık düşmanlara üç haftada 45.000 kayıp verdirildiği, Çanakkale Zaferi’nin dönüm noktası olmuştur.</p>
<p>Çanakkale savaşlarında bütün taraf devletler­den bir milyonun üzerinde asker savaşmıştır. Anadolu yakasındaki Kumkapı ve Çanakkale Boğazı’nın Gelibolu yarımadasında siperlerde dağlar gibi yığıl­mış kemikler bulunmaktadır. Kaynakların belirt­tiğine göre Çanakkale’ye İngilizler 300 bin asker, Fransa’dan ve Fransız sömürgelerinden 350 bin ci­varında asker getirmiştir. Düşman kuvvetlerinden toplam 300 bin asker öldürülmüş, Türkler 253 bin şehit, 100 binden fazla yaralı vererek Çanakkale’yi geçilmez yapmışlardır. Çanakkale’yi geçilmez kılan Türk’ün sarsılmaz imanı ve vatan sevgisidir. Ba­ğımsızlığı uğruna şehit olma inancıdır.</p>
<p><em>Mustafa Kemal Atatürk</em> diyor ki</p>
<p><em>“Bomba sırtı olayını anlatmadan geçemeyeceğim, karşılıklı siperler arasında mesafe sekiz metre, yani ölüm muhakkak… Birinci siperdekiler, hiç biri kurtulmamacasına kamilen şehit düşüyor. İkinciler onların yerine geçiyor. Fakat ne gıptaya şayan bir soğukkanlılık ve güven anlayışı biliyor musunuz? Öleni görmüyorlar, üç dakikaya kadar öleceğini biliyor, hiç ufak bir korku ve endişe bile göstermiyor, sarsılmak yok. Okumayı bilenler elle­rinde Kuran-ı Kerim cennete girmeye hazırlanıyor­lar. Bilmeyenler şahadet getirerek yürüyorlar. Bu, Türk askerindeki ruh kudretini gösteren hayrete değer ve tebrike şayan bir misaldir. Emin olmalısınz ki Çanakkale savaşlarını kazanan bu yük­sek ruhtur”.</em></p>
<p>Çanakkale’de iman kuvvete, Türk askeri yedi düvele, insan çeliğe zırha ve ateşe galip gelmiş­tir. Bir Türk anası <em>“Yiğit oğlum Hüseyin’im, dayın Şıpka’da, baban Dömeke’de, ağabeylerin Çanakkale’de şehit düştüler. Eğer minarelerden ezan sesi kesilecekse, ca­milerin kandilleri sönecekse, sütüm sana haram olsun. Öl de köye asla dönme”</em> diyerek oğlunu yollamıştır. Özellikle 15 yaşındaki çocukların savaşa gönüllü olarak gittiklerini bilmeliyiz. Sultani denilen liselerde oku­yanların çoğu Anadolu’dan Çanakkale’ye gitmiş ve şehit oldukları için birçok lise 1915’te mezun verememiştir.</p>
<p>Çanakkale’ye gençlerimizi mutlaka götürmeli­yiz. Şehitlikleri ve tarihî mekânları gençlere gezdirmeli ve yaşanan acı geçekleri onlara anlatmalıyız. Çanakkale, Türk milletinin aydınlarını, âlimlerini, gençlerini, hatta çocuklarını şehit verdiği bir yerdir. Sorumluluğumuz bugün dünden daha çoktur. Ba­şarmak, çalışmak, üretmek ve birlik beraberliğimizi muhafaza etmektir. Aziz vatanımızın her karış top­rağı nasıl şehit kanlarıyla sulanmış ise, Çanakkale’de de metre kareye 22 litre kan dökülmüştür. Aramız­da acaba Çanakkale’de dedesi şehit olmayan var mıdır? Bütün şehitlerimizi rahmetle anarken, güzel vatanımızı, Türkiye Cumhuriyeti’ni birlik ve bera­berlik içerisinde ebediyete kadar barış ve kardeşlik inancıyla yükseltmeli ve korumalıyız…</p>
<p><strong>Alıntı Kaynak:</strong> Erciyes Aylık Fikir ve Sanat Dergisi, Mart-2014 Yıl:37 Sayı:435</p>
<hr>
<div><span><strong>KAYNAKLAR</strong></span></div>
<div><span>♦ Birinci Dünya Harbinde Türk Harbi Çanakkale Cephesi, C V, 2. Kitap, Genelkurmay Basımevi, Ankara, 1978.</span></div>
<div><span>♦ Türk Silahlı Kuvvetleri Tarihi Osmanlı Devri, Birinci Dünya Harbinde Türk Harbi Çanakkale Cephesi Harekatı, C V, 3. Kitap, Genelkurmay Basımevi, Ankara, 1980.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Dumlupınar Denizaltı Faciası (4 Nisan 1953)</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/dumlupinar-denizalti-faciasi-4-nisan-1953</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/dumlupinar-denizalti-faciasi-4-nisan-1953</guid>
<description><![CDATA[ Dumlupınar Denizaltı Faciası (4 Nisan 1953)
Türkiye, Asya ve Avrupa kıtasını birbirine bağlayan bir coğrafi konuma sahip olmasından dolayı deniz ulaşımı açısından dünyanın önemli stratejik noktalarından birisi üzerinde bulunmaktadır. İstanbul ve Çanakkale Boğazları, dünya üzerinde bulundukları konum itibarıyla deniz trafiğinin geniş amaçlı ve en yoğun olarak kullanıldığı su yollarından birisidir. Türk Boğazları, tarihin her döneminde deniz trafiğinin yoğun olmasına paralel olarak […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4910d8acf.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:44 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Dumlupınar, Denizaltı, Faciası, Nisan, 1953</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/04/Burhan-Arslan.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/dumlupinar-denizalti-faciasi-4-nisan-1953.html">Dumlupınar Denizaltı Faciası (4 Nisan 1953)</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Burhan ARSLAN</strong></span></a>
</p><p>Türkiye, Asya ve Avrupa kıtasını birbirine bağlayan bir coğrafi konuma sahip olmasından dolayı deniz ulaşımı açısından dünyanın önemli stratejik noktalarından birisi üzerinde bulunmaktadır. İstanbul ve Çanakkale Boğazları, dünya üzerinde bulundukları konum itibarıyla deniz trafiğinin geniş amaçlı ve en yoğun olarak kullanıldığı su yollarından birisidir.</p>
<p>Türk Boğazları, tarihin her döneminde deniz trafiğinin yoğun olmasına paralel olarak önemli deniz kazalarına sahne olmuştur. II. Dünya Savaşı sonrası Soğuk Savaş dönemi Türkiye’sinde meydana gelen önemli deniz kazalarından birisi ise 4 Nisan 1953 tarihinde Çanakkale Boğazı’nda cereyan eden Dumlupınar Denizaltı kazası olmuştur.</p>
<p><span><strong>Dumlupınar Denizaltısı</strong></span></p>
<p>Dumlupınar Denizaltısı, 1944 yılında Amerika’nın Corn kentindeki Electric Board Company tersanesinde inşa edilerek<a href="https://www.altayli.net/dumlupinar-denizalti-faciasi-4-nisan-1953.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a> 23 Nisan 1944 tarihinde ilk kez suya indirilmiş<a href="https://www.altayli.net/dumlupinar-denizalti-faciasi-4-nisan-1953.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a>, II. Dünya Savaşı yıllarında Blower adıyla Amerikan Deniz Kuvvetlerinde görev yapmıştır<a href="https://www.altayli.net/dumlupinar-denizalti-faciasi-4-nisan-1953.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a>.</p>
<p>Dumlupınar Denizaltısı; 95 metre uzunluğunda, 6.500 beygir gücünde iki dizel motora sahip olan döneminin en modern denizaltılarından birisidir. Modern denizaltılarda bulunan hava alma düzeneğiyle donatılan Dumlupınar, su altında uzun süre kalabilme ve uzun mesafeli sefere çıkabilme özelliğine sahiptir. Dumlupınar, yakıt ikmali yapmadan İstanbul’dan Amerika’ya gidebilecek kapasite ve 150 metre derinliğe dalabilecek yeteneğe sahip bir denizaltıdır<a href="https://www.altayli.net/dumlupinar-denizalti-faciasi-4-nisan-1953.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a>.</p>
<p>Dumlupınar Denizaltısı, 1949 yılına kadar Amerikan Deniz Kuvvetlerinde görevini yerine getirmiş, 1950 yılında Philadelphia tersanesi tezgâhlarında bakım ve onarımdan geçtikten sonra Türk – Amerikan Karşılıklı Güvenlik Programı çerçevesinde 19 Aralık 1950 tarihinde Bumper denizaltısıyla birlikte Türk Deniz Kuvvetlerine teslim edilmiştir<a href="https://www.altayli.net/dumlupinar-denizalti-faciasi-4-nisan-1953.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a>.</p>
<p>Türk – Amerikan Karşılıklı Güvenlik Programı çerçevesinde 19 Aralık 1950 tarihinde Türk Deniz Kuvvetlerine teslim edilen “Blower”, “Dumlupınar”; “Bumper”, “Çanakkale” isimlerini almışlardır<a href="https://www.altayli.net/dumlupinar-denizalti-faciasi-4-nisan-1953.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a>.</p>
<p><span><strong>Dumlupınar Vakası</strong></span></p>
<p>Dumlupınar Denizaltısı, I. İnönü Denizaltısıyla beraber 1 Nisan 1953 tarihinde Gölcük Deniz Ana Üst Komutanlığı’ndan çıkarak Ege Denizi’nde NATO tatbikatına katılmıştır. NATO tatbikatını başarıyla tamamlayan Dumlupınar ve I. İnönü Denizaltısı tekrar Gölcük Deniz Ana Üst Komutanlığı’nda dönmek üzere 3 Nisan 1953 tarihinde yola çıkmıştır<a href="https://www.altayli.net/dumlupinar-denizalti-faciasi-4-nisan-1953.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a>.</p>
<p>I. İnönü Denizaltısı’nın önünde seyreden Dumlupınar Denizaltısı, 4 Nisan 1953 gecesi Çanakkale Boğazı içinde gemilerin zor manevra yaptığı ve ters akıntının şiddetli olduğu Nara Burnu açıklarına yaklaşmıştır. 4 Nisan 02.00’de Nara Burnu açıklarında karşı yönden gelen Naboland isimdeki İsveç yük gemisi görünmüştür. Akbaş Feneri’nden yarım mil mesafede, 250 derece rotasında seyreden İsveç yük gemisi, 02.15’te Dumlupınar Denizaltısı’na ön taraftan şiddetli bir şekilde çarpmıştır<a href="https://www.altayli.net/dumlupinar-denizalti-faciasi-4-nisan-1953.html#_edn8" name="_ednref8">[8]</a>.</p>
<p>İsveç yük gemisi Naboland’ın 4 Nisan 02.15’te Dumlupınar Denizaltısı’na çarpmasıyla Dumlupınar Denizaltısı kaporta kısmından su alarak kısa sürede burnunun üzerine batmaya başlamıştır. 86 kişilik Dumlupınar Denizaltısı mürettebatından çarpışma anında denize düşen Gözcü Erler Veysel Saygılı ve Enver Uçar ile beraber 8 denizaltıcı su yüzeyinde kalmıştır. Su yüzeyinde kalan 2 Dumlupınar denizaltıcısı Dumlupınar Denizaltısı’nın pervanesine kapılarak şehit olmuştur<a href="https://www.altayli.net/dumlupinar-denizalti-faciasi-4-nisan-1953.html#_edn9" name="_ednref9">[9]</a>.</p>
<p>İsveç yük gemisi Naboland’ın Süvarisi 4 Nisan 02.30’da; “Çanakkale’den 3 mil mesafedeki mevkide meçhul bir denizaltı ile çarpıştık. Acil yardıma ihtiyacımız var.”<a href="https://www.altayli.net/dumlupinar-denizalti-faciasi-4-nisan-1953.html#_edn10" name="_ednref10">[10]</a> haberini Çanakkale Eceabat’taki 10 numaralı Gümrük Motoru’na bildirmiştir. Eceabat’tan hemen harekete geçen 10 numaralı Gümrük Motoru, İsveç yük gemisi Naboland’dan atılan işaret fişekleri rehberliğinde kazanın cereyan ettiği yere gelerek batan Dumlupınar Denizaltısı’nı arama ve kurtarma çalışmalarına başlamıştır<a href="https://www.altayli.net/dumlupinar-denizalti-faciasi-4-nisan-1953.html#_edn11" name="_ednref11">[11]</a>.</p>
<p>Çanakkale Boğazı, Nara Burnu açıklarında 4 Nisan 06.40’da balıkçılar daha önce hiç görmedikleri sarı renkli battı şamandırası bulmuşlardır. Battı şamandırasının üzerinde; “TCG Dumlu Denizaltısı burada battı. Kapağı aç, telefon içeridedir. Telefonun düğmesine basarak konuş, telefon ile konuşamazsan en yakın limana haber ver. Botunu şamandıraya bağlama!”<a href="https://www.altayli.net/dumlupinar-denizalti-faciasi-4-nisan-1953.html#_edn12" name="_ednref12">[12]</a> yazmaktadır. Dumlupınar Denizaltı Battı Şamandırası, Çanakkale Deniz Kuvvetleri Komutanı Albay Zeki Adar tarafından açılarak Dumlupınar Denizaltısı kıç torpido kısmından elektrikçi Astsubay Başçavuş Selami Özben ile irtibata geçilmiştir<a href="https://www.altayli.net/dumlupinar-denizalti-faciasi-4-nisan-1953.html#_edn13" name="_ednref13">[13]</a>.</p>
<p>Dumlupınar Denizaltısı ile katıldığı NATO tatbikatından makine arızası nedeniyle geciken I. İnönü Denizaltısı Nara Burnu’na 4 Nisan 08.20’de ulaşmıştır. I. İnönü Denizaltısı Üsteğmen Suat Tezcan, Dumlupınar Denizaltı Battı Şamandırası’nın yanına giderek Dumlupınar Denizaltısı kıç torpido kısmından Başçavuş Selami Özben ile görüşmüştür. Başçavuş Selami Özben; denizaltının dizellerden yara aldığını, manevra dairesinde yangın çıktığını, barometrenin 267 kadem gösterdiğini, kıç torpido dairesine geçtiklerini diğer dairelerden haber alınamadığını söylemiştir<a href="https://www.altayli.net/dumlupinar-denizalti-faciasi-4-nisan-1953.html#_edn14" name="_ednref14">[14]</a>.</p>
<p>Dumlupınar Denizaltısı’nda barometrenin 267 kadem göstermesi denizaltındaki havanın ancak 72 saat yeteceğini göstermektedir. 72 saat dolmadan “çan” denilen kurtarma aracının denizaltıya indirilmesi ve dalgıçlar tarafından denizaltı kurtarma kapağına sabitlenmesi gerekmekteydi. Kurtaran gemisi, kazadan 10 saat 25 dakika sonra Nara Burnu’na ulaşmış; ancak Nara Burnu’ndaki ters akıntıdan dolayı dalgıçlar Dumlupınar Denizaltısı’na çok zor ulaşma imkânı bulmuşlardır<a href="https://www.altayli.net/dumlupinar-denizalti-faciasi-4-nisan-1953.html#_edn15" name="_ednref15">[15]</a>. 4 Nisan 15.00’de Dumlupınar Denizaltısı’na ulaşan dalgıçlar kurtarma çanını sabitlemiş; ancak kurtarma çanı yanlış sabitlenmiştir. Kurtarma çanının tekrar bağlanması için battı şamandırasının halatı ile Dumlupınar Denizaltısı’na ulaşılması denenirken battı şamandırası halatı koparak Dumlupınar Denizaltısı ile bağlantı kesilmiştir<a href="https://www.altayli.net/dumlupinar-denizalti-faciasi-4-nisan-1953.html#_edn16" name="_ednref16">[16]</a>.</p>
<p>Dumlupınar Denizaltı Battı Şamandırası’nın halatının kopması üzerine Dumlupınar Denizaltısı’ndan ümit kesilmiştir. Dumlupınar Denizaltısı motorcusu Astsubay Ulvi Erharaz, yeni doğan çocuğunu görebilmek için imkânsızı zorlayarak gözlem kulesinden kendisini hırçın sulara bırakmış; ancak 80 metreden su yüzeyine basınçtan dolayı çıkamayarak şehit olmuştur<a href="https://www.altayli.net/dumlupinar-denizalti-faciasi-4-nisan-1953.html#_edn17" name="_ednref17">[17]</a>.</p>
<p>Dumlupınar Denizaltısı’na ulaşmak için son çare olarak dalgıçlar kullanılmıştır. 5 Nisan 05.16’da ilk dalgıç suya indirilmiş; ancak 5 mil ters akıntıdan dolayı dalgıçlar yaprak gibi savrulmuştur<a href="https://www.altayli.net/dumlupinar-denizalti-faciasi-4-nisan-1953.html#_edn18" name="_ednref18">[18]</a>.</p>
<p>Dumlupınar Denizaltısı’nda kurtarılmayı bekleyen, ancak tüm müdahalelere rağmen kurtarılamayan 81 denizciye 7 Nisan 15.00’da Başaran Fabrika gemisindeki hazin tören ile denize çelenkler bırakılarak 81 denizcisiyle Dumlupınar Denizaltısı’na Milli Savunma Bakanlığı’nın yayımladığı 7. tebliğ ile veda edilir<a href="https://www.altayli.net/dumlupinar-denizalti-faciasi-4-nisan-1953.html#_edn19" name="_ednref19">[19]</a>.</p>
<p><span><strong>Dumlupınar Denizaltısı Şehitleri</strong></span></p>
<p>Dumlupınar Denizaltısı’nda bulunan 86 mürettebattan Gemi Kumandanı Yüzbaşı Sabri Çelebioğlu, Üsteğmen Kemal Ünver, Üsteğmen Hasan Yumuk, Astsubay Başçavuş Hüseyin İnkaya ve Astsubay Başçavuş Hüseyin Akış kurtularak 81 mürettebat şehit olmuştur<a href="https://www.altayli.net/dumlupinar-denizalti-faciasi-4-nisan-1953.html#_edn20" name="_ednref20">[20]</a>.</p>
<p><span><strong>Şehit Subaylar</strong></span></p>
<p>Kurmay Albay Hakkı Burak, Makine Kıdemli Yüzbaşı Naşit Öngören, Makine Yüzbaşı Affan Kayalı, Güverte Üsteğmen İsmail Türe, Makine Üsteğmen Fikret Coşkun, Güverte Teğmen Bülent Orkunt ve Güverte Teğmen Macit Şengün’dür<a href="https://www.altayli.net/dumlupinar-denizalti-faciasi-4-nisan-1953.html#_edn21" name="_ednref21">[21]</a>.</p>
<p><span><strong>Şehit Astsubaylar</strong></span></p>
<p>Astsubay Kıdemli Başçavuş Şevki Özsekban, Astsubay Kıdemli Başçavuş Ali Tayfun, Astsubay Kıdemli Başçavuş Emin Akan, Astsubay Kıdemli Başçavuş Ömer Öney, Astsubay Kıdemli Başçavuş Mehmet Fidan, Astsubay Kıdemli Başçavuş Mehmet Denizmen, Astsubay Kıdemli Başçavuş Sait Yıldırım, Astsubay Başçavuş Ulvi Erhazar, Astsubay Başçavuş HasanCebeci, Astsubay Başçavuş İhsan Yeter, Astsubay Başçavuş Ziya Okuturlar, Astsubay Başçavuş Fevzi Gürsan, Astsubay Başçavuş Niyazi Başar, Astsubay Başçavuş Sabri Güdeberk, Astsubay Üstçavuş Cemalettin Denizkıran, Astsubay Üstçavuş Selahattin Çetindemir, Astsubay Üstçavuş Zeki Gider, Astsubay Üstçavuş Kemal Acun, Astsubay Üstçavuş Cemal Kaya, Astsubay Üstçavuş Naci Özaydın, Astsubay Çavuş Bahri Serseren, Astsubay Çavuş İhsan İçdemir, Astsubay Çavuş Selami Özben, Astsubay Çavuş İbrahim Altıntop, Astsubay Çavuş Şaban Mutlu, Astsubay Çavuş İhsan Çoşkun, Astsubay Çavuş Hamdi Reis, Astsubay Çavuş Samim Nebioğlu, Astsubay Çavuş Musatafa Doğan, Astsubay Çavuş İhsan Aral, Astsubay Çavuş Zeki Açıkdağ, Astsubay Çavuş Necdet Yaman, Astsubay Çavuş Tuğrul Çubuk ve Astsubay Çavuş Mehmet Ali Yılmaz’dır<a href="https://www.altayli.net/dumlupinar-denizalti-faciasi-4-nisan-1953.html#_edn22" name="_ednref22">[22]</a>.</p>
<p><span><strong>Şehit Çavuşlar</strong></span></p>
<p>Karasulu Veysel Saygılı, Rizeli Ramazan Yurdakul, Milaslı Niyazi Giritli, İstanbullu Züğfer Ceylan, İstanbullu İbrahim İşlemeci, Trabzonlu Murat Yıldırım, Bodrumlu Mehmet Kızılışık ve Bodrumlu Emin Süzer’dir<a href="https://www.altayli.net/dumlupinar-denizalti-faciasi-4-nisan-1953.html#_edn23" name="_ednref23">[23]</a>.</p>
<p><span><strong>Şehit Erler</strong></span></p>
<p>Çanakkaleli Mehmet Demirel, Bigalı Ali Gökçü, Antalyalı Nurettin Alabacak, Bandırmalı Ömer Yalçın, Edremitli Ali Aslan, Lapsekili Ülfettin Akar, Şileli Bekir Sarı, Sürmeneli Yusuf Demir, Rizeli Mehmet Aydın, Sökeli Mustafa Özsoy, Marmarisli Nuri Acar, Çorlulu Hüdai Çağdan, Lapsekili Kadir Demiroğlu, Tekirdağlı Fikri Ulaştırıcı, Bigalı Hüseyin Sayın, Bartınlı Hüseyin Kayan, İzmirli Kenan Odacıoğlu, Lapsekili Ahmet Günel, Bartınlı Mustafa Taşçı, Çanakkaleli Hasan Bozoğlu, Bursalı İbrahim Aksoy, İzmirli Feridun Kırcalı, Ordulu İsmail Özdemir, Çarşambalı Hasan Arslan, İnebolulu Ahmet Özkaya, Çanakkaleli Enver Uçar, Foçalı Necati Kalan, İnebolulu Murat Suyabatmaz, Giresunlu Mehmet Demir, Giresunlu Galip Yılmaz ve Göreleli Hasan Kelleci’dir<a href="https://www.altayli.net/dumlupinar-denizalti-faciasi-4-nisan-1953.html#_edn24" name="_ednref24">[24]</a>.</p>
<p><span><strong>Türk Basınında Dumlupınar Vakası</strong></span></p>
<p>Türk Basını, 1953 yılı iletişim ve baskı tekniklerinin yetersizliğinden dolayı Dumlupınar Denizaltı vakasını 5 Nisan 1953 Pazar gününden itibaren sütunlarına taşıyabilmiştir.</p>
<p>Türk Basınında 5 Nisan 1953 Pazar günü Dumlupınar Denizaltı Vakası şu başlıklar altında yer bulmuştur;</p>
<p>“Dumlupınar Denizaltımız Battı”<a href="https://www.altayli.net/dumlupinar-denizalti-faciasi-4-nisan-1953.html#_edn25" name="_ednref25">[25]</a>.</p>
<p>“Dumlupınar Denizaltımız Bir İsveç Şilebi İle Çarpışarak Çanakkale’de Battı”<a href="https://www.altayli.net/dumlupinar-denizalti-faciasi-4-nisan-1953.html#_edn26" name="_ednref26">[26]</a>.</p>
<p>“Dumlupınar Denizaltımız Battı”<a href="https://www.altayli.net/dumlupinar-denizalti-faciasi-4-nisan-1953.html#_edn27" name="_ednref27">[27]</a>.</p>
<p>“Batan Dumlupınar Denizaltımızdaki 89 Kişinin Hayatından Ümit Kesildi”<a href="https://www.altayli.net/dumlupinar-denizalti-faciasi-4-nisan-1953.html#_edn28" name="_ednref28">[28]</a>.</p>
<p>“Batan Dumlupınar Denizaltısında 88 Kişinin Hayatından Ümit Yok”<a href="https://www.altayli.net/dumlupinar-denizalti-faciasi-4-nisan-1953.html#_edn29" name="_ednref29">[29]</a>.</p>
<p>Türk Basınında 6 Nisan 1953 Pazar günü Dumlupınar Denizaltı Vakası şu başlıklar altında yer bulmuştur;</p>
<p>“Dumlupınar Denizaltımızda Bulunan Mürettebattan Ümit Kesildi”<a href="https://www.altayli.net/dumlupinar-denizalti-faciasi-4-nisan-1953.html#_edn30" name="_ednref30">[30]</a>.</p>
<p>“Dumlupınar Maalesef Kurtarılamadı”<a href="https://www.altayli.net/dumlupinar-denizalti-faciasi-4-nisan-1953.html#_edn31" name="_ednref31">[31]</a>.</p>
<p>“81 Denizcimiz Şehit Oldu”<a href="https://www.altayli.net/dumlupinar-denizalti-faciasi-4-nisan-1953.html#_edn32" name="_ednref32">[32]</a></p>
<p>“Seksen Bir Denizcimizi Kaybettik”<a href="https://www.altayli.net/dumlupinar-denizalti-faciasi-4-nisan-1953.html#_edn33" name="_ednref33">[33]</a>.</p>
<p>Dumlupınar Denizaltısının batması üzerine Türk basınında daha önce Türk karasularında batan gemiler, batan gemilerin özellikleri, verilen şehit sayıları, Nara Burnu’nun Türk Denizcilik tarihindeki yeri ve benzeri konular hakkında çok çeşitli yazılar çıkmıştır.</p>
<p>Ahmet Emin Yalman, “Kan Ağlıyoruz ” başlıklı yazısında;</p>
<p>“Denizcilik tehlikeli bir meslek… Bunun acı misali gözümüzün önünde… Fakat biz şuna eminiz ki bu felaketten sonra denizaltıcılık mesleğine rağbet eden, fedakârlığın kutsiliğini duyan gençler azalmayacaktır, çoğalacaktır…</p>
<p>Büyük millet olmanın sırrı buradadır. Milletimiz, en acı dakikalarında bile bu sırra sahip olmanın gururu ve huzuru içindedir, yılmak bilmemenin necabetini, kuvvetini bu kutsi kaynaktan alıyoruz.”<a href="https://www.altayli.net/dumlupinar-denizalti-faciasi-4-nisan-1953.html#_edn34" name="_ednref34">[34]</a> demiştir.</p>
<p>Mithat Cemal Kuntay, “Ölümün acılığını hatırlara gelmeyen şekliyle artıran felaketler vardır.” dedikten sonra Dumlupınar felaketinin bunlardan birisi olduğunu yazdığı yazısının sonunu; “Büyük milletler, büyük felaketlerin kurbanları karşısında bir vatanın çocuklarını bir ailenin efradı hâline korlar. Türk milleti onlardandır.</p>
<p>İki günden beri, her Türk, düşünceli yüzüyle, derin sükûtu ile yaslı bir ailenin efradındandır. Aynı zamanda, ıstırabı, gayretin imtihan vasıtası bilen bir milletin çocuğuyuz ve bu korkunç felaketin karşısında da büyük yeisimiz bizi fütura düşürmeyecektir. Felaketler, cevherli milletlerde meçhul kudretler yaratır. Bizde, yeis ile füturun arasına bu kudreti sokacağız.”<a href="https://www.altayli.net/dumlupinar-denizalti-faciasi-4-nisan-1953.html#_edn35" name="_ednref35">[35]</a> diyerek bitirmiştir.</p>
<p>Şevket Rado, devletin şehitlerin geride kalan ailelerine karşı olan, sorumluluklarını anlatan yazısında;</p>
<p>“Fakat vazife başında terk-i hayat eden bu er subaylarımızın geride kalan ailelerine, karılarına ve masum çocuklarına bu devletin yapacağı babalık vazifeleri süratle gerçekleşmelidir.</p>
<p>…Devlet baba tam zamanında bu biçarelere koruyucu eli uzatmalıdır. Tek tesellimiz bu olacaktır.”<a href="https://www.altayli.net/dumlupinar-denizalti-faciasi-4-nisan-1953.html#_edn36" name="_ednref36">[36]</a> demiştir.</p>
<p>Vala Nurettin, “Vakur Bir Matem, Yılmayan Bir Azim ” başlıklı yazısında;</p>
<p>“Şehitlerimiz ortak çağdaşlık görevini yerine getirirken ortaya koydukları bilinçli tavrı: Seri hâlinde zelzele, arkasında Dumlupınar kazası; daha evvelinden ve daha arkasından su baskınları… Türk milleti, felekten silleler yiyip duruyor. Sabrede ede Hazreti Eyüp’e döndü… Aydın günlere ulaşmamız için yalnız dua mı etmeli?</p>
<p>Talihsizliğin mermisine karşı başka zırhlar da var. Bunlardan bir numuneyi -bir rivayete göre 39 kulaç, bir rivayete göre 100 küsur metre denizin altından bize telefon eden- denizcimiz veriyor; Ailelerimize selam. Türk milleti sağ olsun.”<a href="https://www.altayli.net/dumlupinar-denizalti-faciasi-4-nisan-1953.html#_edn37" name="_ednref37">[37]</a> demiştir.</p>
<p><span><strong>Yargı Dumlupınar Vakasına El Koyuyor</strong></span></p>
<p>Dumlupınar Denizaltı vakasının ardından Çanakkale Cumhuriyet Müddeiumumîsi olaya hemen el koymuş, Çanakkale Deniz Kumandanı Albay Zeki Adar, teknik uzman Binbaşı Sabahattin Közdemir, Çanakkale 10 numaralı Gümrük Motoru açık deniz kaptanı İbrahim Boztepe ve liman memuru Orhan Akkaya’dan oluşan bilirkişi heyeti refakatlerine zabıt kâtibi Salahaddin Demirel, Emniyet Müdürü İlhami Aksoy ve tercüman Reşat Kepenek’i alarak birlikte gümrük motoru ile Naboland gemisine incelemeye gidilmiştir<a href="https://www.altayli.net/dumlupinar-denizalti-faciasi-4-nisan-1953.html#_edn38" name="_ednref38">[38]</a>.</p>
<p>İsveç yük gemisi Naboland’ı incelemelerde bulunan bilirkişi heyeti, 11 Nisan 1953 tarihli sorgu hâkimine verdiği 7 maddelik raporda; Naboland süvarisi Oscar Lorentzon’un tedbirsizlik ve dikkatsizliğinden hadiseye sebebiyet verdiğini bildirmekle beraber bilirkişi heyetinden Sabahattin Közdemir verilen rapora imzasını koymuş ve ek olarak verdiği raporda; Dumlupınar’ın can kaybına sebebiyet vermemesi için geminin karaya oturtulması gerektiğini, keza gerek Naboland süvarisinin ve gerekse Kurtaran İkinci Kumandanının müştereken Dumlupınar’ın su altındaki mevkiini tespit ettikleri mahalle göre Naboland; giriş istikametinin solunda kaldığını, Nara Burnu’nda denizaltıyı sıkıştırdığını ve müsademeden evvel sürat kesmesi ve sancağa gelerek düdükle işaret vermesi gerektiğini, diğer taraftan Dumlupınar’ın kurtarma manevrasına geçerek ve bunu düdükle bildirmesi gerektiğini, bu sebepten her iki geminin ifadelerine nazaran çarpışmanın kaçınılmaz hâle konulduğundan, iki tarafın da suçlu olduğu kanaatinde olduğunu, belirtmiştir<a href="https://www.altayli.net/dumlupinar-denizalti-faciasi-4-nisan-1953.html#_edn39" name="_ednref39">[39]</a>.</p>
<p>İsveç yük gemisi Naboland, 24 Nisan 1953 tarihinde İstanbul İstinye’de Askeri Adli Hâkim Asım Sayral, Güverte Yarbay Hikmet Dağada, Yüksek Mühendis Yarbay Hasan Dengiz, Yüksek Mühendis Yarbay Ali Tara, Yüksek Mühendis Yarbay Orhan Özkaya, Yüksek Mühendis Yarbay Tarık Sabuncu’dan müteşekkil bilirkişi heyeti tarafından tetkik edilmiştir<a href="https://www.altayli.net/dumlupinar-denizalti-faciasi-4-nisan-1953.html#_edn40" name="_ednref40">[40]</a>.</p>
<p><span><strong>Davanın Gelişimi ve Karar’a Bağlanması</strong></span></p>
<p>İsveç yük gemisi Naboland ve Dumlupınar Denizaltısı kaptanları olan Dumlupınar Kumandanı Kıdemli Yüzbaşı İzzet oğlu Sabri Çelebioğlu ile Naboland yük gemisi kaptanı Oscar Ferdinand Lorentzon hakkında tedbirsizlik ve dikkatsizlikten dolayı deniz kazasına ve neticesinde ölüme sebebiyet verdiklerinden Türkiye Cumhuriyeti Kanunu’nun 383. maddesinin son fıkrası gereğince cezalandırmaları talebiyle Çanakkale Ağır Ceza Mahkemesinde duruşmaları yapılmıştır<a href="https://www.altayli.net/dumlupinar-denizalti-faciasi-4-nisan-1953.html#_edn41" name="_ednref41">[41]</a>.</p>
<p>Çanakkale Ağır Ceza Mahkemesi, Naboland yük gemisi kaptanı Oscar Ferdinand Lorentzon’un Türkiye Cumhuriyeti Kanunu’nun 383. maddesinin son fıkrası gereğince bir sene müebbet ağır hapsine ve 5435 sayılı kanun göz önünde tutularak 500 lira ağır para cezasıyla cezalandırılmasına karar verilmiş; fakat Lorentzon’nun Dumlupınar denizaltısından çıkanları kurtarmak için denize can simidi atması ve kazayı kısa sürede Çanakkale Eceabat’taki 10 numaralı Gümrük Motoru’na bildirmesinden dolayı Türkiye Cumhuriyeti Kanunu’nun 413. maddesinin birinci fıkrası gereğince 3 Ekim 1953 tarihinde beraatına karar verilmiştir<a href="https://www.altayli.net/dumlupinar-denizalti-faciasi-4-nisan-1953.html#_edn42" name="_ednref42">[42]</a>.</p>
<p>Çanakkale Ağır Ceza Mahkemesi, Dumlupınar Denizaltısı Kumandanı Kıdemli Yüzbaşı İzzet oğlu Sabri Çelebioğlu’na Türkiye Cumhuriyeti Kanunu’nun 383. maddesinin son fıkrası gereğince iki sene altı ay ağır hapsine ve 1.200 lira ağır para cezasına mahkum etmiş; fakat Sabri Çelebioğlu’nun Ege Denizi’ndeki NATO tatbikatından yorgun dönmesini göz önünde bulundurarak bir sene sekiz ay ağır hapsine ve 800 lira para cezasına çarptırılmasına 11 Nisan 1958 tarihinde karar verilmiştir. Sabri Çelebioğlu, 20 ay mahkûmiyet hükmünü doldurduğu günlerde Hendek Hapishanesi’nde infaz edilmiştir<a href="https://www.altayli.net/dumlupinar-denizalti-faciasi-4-nisan-1953.html#_edn43" name="_ednref43">[43]</a>.</p>
<p>Dumlupınar Denizaltı davası, Naboland yük gemisi kaptanı Oscar Ferdinand Lorentzon’un 3 Ekim 1953 tarihli beraatı ve Dumlupınar Denizaltısı Kumandanı Kıdemli Yüzbaşı İzzet oğlu Sabri Çelebioğlu’nunda 11 Nisan 1958 tarihinde bir sene sekiz ay ağır hapsine ve 800 lira para cezasına çarptırılması ile son bulmuştur.</p>
<p><span><strong>Sonuç</strong></span></p>
<p>Türk Deniz Kuvvetleri Komutanlığı, hurdaya çıkan veya hizmet dışı kalan bir geminin ismini yeni alınan başka bir gemiye vermektedir. Türk Deniz Kuvvetlerine hizmet etmiş eski gemilerin isimlerini taşıyan yeni gemiler bazen de aynı kadere ortak olmuşlardır. Dumlupınar Denizaltısı, Türk Deniz Kuvvetlerinin ikinci Dumlupınar isimli denizaltısı olmuştur. Türk Deniz Kuvvetleri bünyesindeki İtalyan yapımı ilk Dumlupınar isimli denizaltısı 1931-1949 yılları arasında Türk Deniz Kuvvetlerine hizmet etmiş, 1949 yılında Haydarpaşa’da bir gaz tankerine çarparak hizmet dışı kalmıştır. Türk Deniz Kuvvetleri’nin üçüncü Dumlupınar isimli denizaltısı ise; Türk Deniz Kuvvetleri donanmasına 1972 yılında katılmış, diğer Dumlupınar isimli denizaltıların kaderini yaşayarak, 1 Eylül 1976 tarihinde Çanakkale Boğazı’nın girişinde bir Rus gemisiyle çarpmıştır. Türk Deniz Kuvvetleri Komutanlığı, Dumlupınar ismini verdiği üç denizaltısının ortak kaderi üzerine artık hiçbir donanmasına Dumlupınar ismini vermemiştir<a href="https://www.altayli.net/dumlupinar-denizalti-faciasi-4-nisan-1953.html#_edn44" name="_ednref44">[44]</a>.</p>
<p><strong>Alıntı Kaynak:</strong> Türk Yurdu, Mart 2015 – Yıl 104 – Sayı 331</p>
<hr>
<div><span><strong><u>Bibliyografya</u></strong></span></div>
<div><span><strong>A) Kitaplar</strong></span></div>
<div><span>Usta, Recep; Balinanın Ölümü (Dumlupınar Denizaltısı ve Aziz Şehitleri), Creactive Reklam, İstanbul 2005.</span></div>
<div><span><strong>B) Makaleler</strong></span></div>
<div><span>Tebelleş, Çetinel Ahmet; “Dumlupınar Denizaltısı ve 1953 Faciası”, Deniz Ulaştırma İşletme Mühendisliği Öğrenci Kulübü Dergisi, Karadeniz Teknik Üniversitesi Deniz Bilimleri Fakültesi, Trabzon 2011.</span></div>
<div><span><strong>C) Gazeteler;</strong> Akşam, Cumhuriyet, Hürriyet, Milliyet, Son Posta, Vatan,</span></div>
<div><span><strong>D) Belgeseller</strong></span></div>
<div><span>Akerson, Cihan, Dumlupınar Son Söz Vatan Sağ Olsun, Dumlupınar Belgeseli, Oyak Şirketler Grubu, İstanbul.</span></div>
<div><span><strong><u>Dipnotlar:</u></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/dumlupinar-denizalti-faciasi-4-nisan-1953.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Recep Usta, Balinanın Ölümü ( Dumlupınar Denizaltısı ve Aziz Şehitleri ), Creactive Reklam, İstanbul 2005, s. 21.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/dumlupinar-denizalti-faciasi-4-nisan-1953.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> Ahmet Tebelleş – Ahmet Çetinel, “Dumlupınar Denizaltısı ve 1953 Faciası”, Deniz Ulaştırma İşletme Mühendisliği Öğrenci Kulübü Dergisi, Karadeniz Teknik Üniversitesi Deniz Bilimleri Fakültesi, Trabzon 2011, s. 6.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/dumlupinar-denizalti-faciasi-4-nisan-1953.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> R. Usta, a. g. e. ,s. 21.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/dumlupinar-denizalti-faciasi-4-nisan-1953.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> Adı Geçen Yer.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/dumlupinar-denizalti-faciasi-4-nisan-1953.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> Adı Geçen Yer.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/dumlupinar-denizalti-faciasi-4-nisan-1953.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> R. Usta, a. g. e. ,s. 22.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/dumlupinar-denizalti-faciasi-4-nisan-1953.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> A. Tebelleş – A. Çetinel, “ a. g. m. ”, Deniz Ulaştırma İşletme Mühendisliği Öğrenci Kulübü Dergisi, s. 6.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/dumlupinar-denizalti-faciasi-4-nisan-1953.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> R. Usta, a. g. e. ,s. 162.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/dumlupinar-denizalti-faciasi-4-nisan-1953.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> Cihan Akerson, Dumlupınar Son Söz Vatan Sağ Olsun, Dumlupınar Belgeseli, Oyak Şirketler Grubu, İstanbul.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/dumlupinar-denizalti-faciasi-4-nisan-1953.html#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> Adı Geçen Belgesel.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/dumlupinar-denizalti-faciasi-4-nisan-1953.html#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> Adı Geçen Belgesel.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/dumlupinar-denizalti-faciasi-4-nisan-1953.html#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> Adı Geçen Belgesel.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/dumlupinar-denizalti-faciasi-4-nisan-1953.html#_ednref13" name="_edn13">[13]</a> Adı Geçen Belgesel.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/dumlupinar-denizalti-faciasi-4-nisan-1953.html#_ednref14" name="_edn14">[14]</a> C. Akerson, a. g. b. ,Oyak Şirketler Grubu, İstanbul.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/dumlupinar-denizalti-faciasi-4-nisan-1953.html#_ednref15" name="_edn15">[15]</a> Adı Geçen Belgesel.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/dumlupinar-denizalti-faciasi-4-nisan-1953.html#_ednref16" name="_edn16">[16]</a> Adı Geçen Belgesel.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/dumlupinar-denizalti-faciasi-4-nisan-1953.html#_ednref17" name="_edn17">[17]</a> Adı Geçen Belgesel.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/dumlupinar-denizalti-faciasi-4-nisan-1953.html#_ednref18" name="_edn18">[18]</a> Adı Geçen Belgesel.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/dumlupinar-denizalti-faciasi-4-nisan-1953.html#_ednref19" name="_edn19">[19]</a> R. Usta, a. g. e. ,s. 27.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/dumlupinar-denizalti-faciasi-4-nisan-1953.html#_ednref20" name="_edn20">[20]</a> R. Usta, a. g. e. ,s. 25.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/dumlupinar-denizalti-faciasi-4-nisan-1953.html#_ednref21" name="_edn21">[21]</a> R. Usta, a. g. e. ,s. 51-59.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/dumlupinar-denizalti-faciasi-4-nisan-1953.html#_ednref22" name="_edn22">[22]</a> R. Usta, a. g. e. ,s. 61-84.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/dumlupinar-denizalti-faciasi-4-nisan-1953.html#_ednref23" name="_edn23">[23]</a> R. Usta, a. g. e. ,s. 28.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/dumlupinar-denizalti-faciasi-4-nisan-1953.html#_ednref24" name="_edn24">[24]</a> R. Usta, a. g. e. ,s. 85-99.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/dumlupinar-denizalti-faciasi-4-nisan-1953.html#_ednref25" name="_edn25">[25]</a> Cumhuriyet, 5 Nisan 1953, s. 1.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/dumlupinar-denizalti-faciasi-4-nisan-1953.html#_ednref26" name="_edn26">[26]</a> Hürriyet, 5 Nisan 1953, s. 1.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/dumlupinar-denizalti-faciasi-4-nisan-1953.html#_ednref27" name="_edn27">[27]</a> Milliyet, 5 Nisan 1953, s. 1.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/dumlupinar-denizalti-faciasi-4-nisan-1953.html#_ednref28" name="_edn28">[28]</a> Vatan, 5 Nisan 1953, s. 1.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/dumlupinar-denizalti-faciasi-4-nisan-1953.html#_ednref29" name="_edn29">[29]</a> Akşam, 5 Nisan 1953, s. 1.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/dumlupinar-denizalti-faciasi-4-nisan-1953.html#_ednref30" name="_edn30">[30]</a> Cumhuriyet, 6 Nisan 1953, s. 1.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/dumlupinar-denizalti-faciasi-4-nisan-1953.html#_ednref31" name="_edn31">[31]</a> Hürriyet, 6 Nisan 1953, s. 1.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/dumlupinar-denizalti-faciasi-4-nisan-1953.html#_ednref32" name="_edn32">[32]</a> Milliyet, 6 Nisan 1953, s. 1.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/dumlupinar-denizalti-faciasi-4-nisan-1953.html#_ednref33" name="_edn33">[33]</a> Vatan, 6 Nisan 1953, s. 1.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/dumlupinar-denizalti-faciasi-4-nisan-1953.html#_ednref34" name="_edn34">[34]</a> Vatan, 6 Nisan 1953, s. 2.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/dumlupinar-denizalti-faciasi-4-nisan-1953.html#_ednref35" name="_edn35">[35]</a> Son Posta, 6 Nisan 1953, s.2.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/dumlupinar-denizalti-faciasi-4-nisan-1953.html#_ednref36" name="_edn36">[36]</a> Akşam, 7 Nisan 1953, s. 3.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/dumlupinar-denizalti-faciasi-4-nisan-1953.html#_ednref37" name="_edn37">[37]</a> Akşam, 7 Nisan 1953, s. 3.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/dumlupinar-denizalti-faciasi-4-nisan-1953.html#_ednref38" name="_edn38">[38]</a> R. Usta, a. g. e. ,s. 161.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/dumlupinar-denizalti-faciasi-4-nisan-1953.html#_ednref39" name="_edn39">[39]</a> Adı Geçen Yer.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/dumlupinar-denizalti-faciasi-4-nisan-1953.html#_ednref40" name="_edn40">[40]</a> Adı Geçen Yer.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/dumlupinar-denizalti-faciasi-4-nisan-1953.html#_ednref41" name="_edn41">[41]</a> R. Usta, a. g. e. ,s. 162.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/dumlupinar-denizalti-faciasi-4-nisan-1953.html#_ednref42" name="_edn42">[42]</a> R. Usta, a. g. e. ,s. 164.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/dumlupinar-denizalti-faciasi-4-nisan-1953.html#_ednref43" name="_edn43">[43]</a> R. Usta, a. g. e. ,s. 166.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/dumlupinar-denizalti-faciasi-4-nisan-1953.html#_ednref44" name="_edn44">[44]</a> C. Akerson, a. g. b. ,Oyak Şirketler Grubu, İstanbul.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Malazgirt Muharebesi</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/malazgirt-muharebesi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/malazgirt-muharebesi</guid>
<description><![CDATA[ Malazgirt Muharebesi
Büyük Selçuklu Devleti’nin kuruluşunu sağlayan Dandanakan Savaşı’ndan (431/1040) sonra Merv şehrinde toplanan büyük kurultayda cihan hâkimiyeti mefkûresi doğrultusunda tesbit edilen fetih planları çerçevesinde Selçuklular bilhassa batı yönünde büyük fetih hareketlerine başladılar. Anadolu’nun bir Türk yurdu haline getirilmesi uğruna yapılan bu mücadeleler sırasında Selçuklu kuvvetleri Sivas’a kadar ileri hareketlerine devam etmişler ve buradaki Bizans kaleleri ve […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c490f97552.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:44 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Malazgirt, Muharebesi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2016/11/Malazgirt-Savasi-1.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/malazgirt-muharebesi.html">Malazgirt Muharebesi</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. Ali SEVİM</strong></span></a>
</p><p>Büyük Selçuklu Devleti’nin kuruluşunu sağlayan Dandanakan Savaşı’ndan (431/1040) sonra Merv şehrinde toplanan büyük kurultayda cihan hâkimiyeti mefkûresi doğrultusunda tesbit edilen fetih planları çerçevesinde Selçuklular bilhassa batı yönünde büyük fetih hareketlerine başladılar. Anadolu’nun bir Türk yurdu haline getirilmesi uğruna yapılan bu mücadeleler sırasında Selçuklu kuvvetleri Sivas’a kadar ileri hareketlerine devam etmişler ve buradaki Bizans kaleleri ve müstahkem mevkilerini geniş çapta tahrip etmişlerdir.</p>
<p>Anadolu’daki Selçuklu istilâ ve fetih hareketlerinin hızla devam ettiği sıralarda Bizans’ta imparator olan IV. Romanos Diogenes, gittikçe artan Türk fetihlerini durdurmak amacıyla çeşitli milletlerden meydana getirdiği bir orduyla Mart 1068’de Anadolu’da Selçuklu kuvvetlerine karşı harekâta başladı ve Maraş’a kadar gitti. Ancak kesin bir başarı kazanamadan geri döndü. Yeniden başlayan Selçuklu akınlarına karşı sevkettiği kuvvetlerin yenilmesi üzerine imparator, Sivas ve Malatya’ya iki ordu gönderdiği gibi kendisi de üçüncü bir orduyla bizzat harekete geçerek Harput yörelerine kadar ilerledi. Fakat Selçuklu kuvvetlerinin Orta Anadolu’nun merkezi durumundaki Konya başta olmak üzere birçok şehir ve kasabayı fethetmeleri karşısında hiçbir başarı elde edemeden İstanbul’a dönmek zorunda kaldı (1069).</p>
<p>İmparatorun 1070 yılında saraydaki muhalefet sebebiyle başşehirden ayrılamadığı için en güvenilir kumandanları emrinde gönderdiği ordular da başarılı olamadı. Bunun üzerine Romanos Diogenes, doğrudan İran’a ulaşıp merkezlerini ele geçirmek suretiyle Selçuklu problemini kökünden halletmek için Ayasofya Kilisesi’nde düzenlenen büyük bir törene katıldıktan sonra 13 Mart 1071 günü öncekilerden daha güçlü bir orduyla yola çıktı. Çeşitli kaynaklarda 600.000’e varan rakamlar verilmekle birlikte 200.000 kişi civarında olduğu tahmin edilen bu ordu Balkanlar’daki Peçenek, Uz, Kıpçak ve Hazar Türkleri ile İslav, Alman, Bulgar, Frank, Ermeni ve Gürcüler’den oluşturulmuş ve en güçlü silâhlarla donatılmıştı.</p>
<p>Öte yandan Fâtımî Veziri Nâsırüddevle el-Hamdânî’nin davetiyle, fakat aslında önceden beri tasarladığı fetih amacıyla Horasan’dan Mısır’a doğru hareket eden Selçuklu Sultanı Alparslan da Halep önlerine gelmiş bulunuyordu. Halep’i bir süre kuşattıktan (Şâban 463 / Mayıs 1071) sonra şehri elinde tutan Mirdâsî Emîri Mahmûd’un, huzura çıkıp itaat arzetmesi üzerine Alparslan Mısır’a gitmek üzere Halep’ten ayrıldı.</p>
<p>Yolda Romanos Diogenes’in elçisi kendisine yetişip imparatorun Menbic, Ahlat ve Malazgirt’in iadesini istediğini, aksi takdirde bir orduyla harekâta başlayacağını bildirdi. O sırada başka kaynaklardan, Bizans imparatorunun çok önceden harekâta başladığını ve kalabalık bir orduyla Erzurum yönünde ilerlemekte olduğunu haber alan sultan, elçiyi sert bir cevapla geri gönderdikten sonra Mısır seferini yarıda kesip Doğu Anadolu’ya yöneldi ve yiyecek sıkıntısı sebebiyle bir kısım yaşlı askeri terhis ederek Urfa üzerinden Diyarbekir yöresine vardı. Silvan’da iken imparatorun Malazgirt Kalesi’ni zaptedip halkını kılıçtan geçirdiğini öğrenince Erzen-Bitlis Boğazı yoluyla Ahlat’a doğru yola çıktı.</p>
<p>Aynı günlerde imparator da Gürcistan’ı yeniden ele geçirmek ve özellikle ordusuna yiyecek sağlamak için 20.000 kişilik bir kuvveti kuzeydoğuya gönderirken arkasını güven altına almak amacıyla 30.000 kişilik bir kuvveti de Ahlat üzerine sevketmişti. Alparslan Ahlat’a yaklaşırken bu ikinci kuvvet Selçuklu atlıları tarafından durduruldu ve geri çekilmek zorunda bırakıldı. Sultanın Ahlat’a geldiği haberi duyulunca imparator bunun doğruluğunu tesbit için Nikephoros Bryennios kumandasında yeni bir birlik gönderdi.</p>
<p>Bu birlik de Ahlat Selçuklu Garnizonu kumandanı Emîr Sunduk tarafından bozguna uğratıldı. Sunduk, imparatorun Basilakes (Vasilakes) Magistros kumandasında gönderdiği kuvveti de yenilgiye uğrattı. Basilakes esir alındığı gibi beraberinde taşımakta olduğu büyük haç da Selçuklu kuvvetlerinin eline geçti. Sultan bu haçın zafer alâmeti sayılarak Bağdat’taki halifeye gönderilmesi için o sırada Hemedan’da bulunan Vezir Nizâmülmülk’e ulaştırılmasını emretti. Böylece büyük karşılaşmadan önce yapılan öncü savaşlarının tamamı Selçuklular tarafından kazanılmış oldu.</p>
<p>Çeşitli milletlerden oluşması sebebiyle birlikten mahrum 200.000 kişilik Bizans ordusuna karşılık Selçuklu ordusu hepsi aynı ideale hizmet eden yaklaşık 50.000 kişiden ibaretti. Alparslan’ın beraberinde Gevherâyin, Afşin, Savtegin, Sunduk ve Ay Tegin gibi Anadolu’yu ve Bizanslılar’ı iyi tanıyan tecrübeli akıncı beyleriyle Artuk, Tutak, Dânişmend, Saltuk, Mengücük, Çavlı, Çavuldur ve Porsuk gibi Selçuklu devletinin en değerli emîrleri bulunuyordu.</p>
<p>Alparslan, öncü savaşlarından bir süre sonra Ahlat’tan ayrılarak Ahlat-Malazgirt arasındaki Rahve ovasında karargâhını kurdu ve bir kısım askerini tepelere yerleştirip ovayı kontrolü altına aldı (25 Zilkade 463 / 24 Ağustos 1071). Arkasından, Bizans ordusuna oranla kendi ordusunun küçüklüğü sebebiyle bir meydan muharebesine girişmeye henüz karar vermediğinden görünüşte barış teklifinde bulunmak, gerçekte ise düşmanın durumunu tesbit etmek maksadıyla imparatora bir elçilik heyeti gönderdi.</p>
<p>Öncü savaşlarını kaybetmesine rağmen askerlerinin çokluğuna ve iyi donatılmış olmasına güvenen imparator Alparslan’ın bu elçilik heyetini köşeye sıkıştığı için gönderdiğini zannederek teklifini sert bir şekilde reddetti. Bunun üzerine savaşın kaçınılmaz olduğunu gören sultan ordusunu savaş düzenine soktu ve bir kısım atlı kuvvetlerini küçük bir yarma vadi boyunca pusuya yatırırken bizzat kumanda edeceği 4.000 kişilik hassa askerini merkez hattına yerleştirdi.</p>
<p>Bir süre sonra, merkez hattında Romanos Diogenes olmak üzere Nikephoros Bryennios, Aliattes ve Andronikos Dukas gibi kumandanların yer aldığı Bizans ordusunun da savaş düzenine girmesiyle iki ordu karşı karşıya geldi ve 26 Zilkade (25 Ağustos) son hazırlıklarla geçirildi. Bu arada Abbâsî Halifesi Kāim-Biemrillâh da o sıralarda bütün İslâm dünyasının yakından ilgilendiği Malazgirt Muharebesi’nin Alparslan tarafından kazanılması hususunda bir dua metni hazırlatarak cuma namazında bütün İslâm ülkelerindeki minberlerden okutulmasını emretti.</p>
<p>27 Zilkade 463 (26 Ağustos 1071) Cuma günü öğleye kadar orduyu denetleyen ve kumandanlarına son direktiflerini veren Alparslan, imamı ve fakihi Buharalı Ebû Nasr Muhammed’in bütün Müslümanların İslâm’ın zaferi için dua ettikleri cuma günü öğle vaktinde düşmana saldırması tavsiyesine uyarak ordusuyla birlikte cuma namazını kıldıktan sonra “Ölürsem kefenim olsun” dediği beyaz bir elbiseyle askerin karşısına çıktı ve şöyle dedi: “Ben, Müslümanların camilerde bizim için dua etmekte oldukları bu saatlerde düşmanın üzerine atılmak istiyorum. Galip gelirsek arzu ettiğimiz sonuç gerçekleşmiş olur, yenilirsek şehid olarak cennete gideriz. Bugün burada ne emreden bir sultan ne de emir alan bir asker var; ben de içinizden biri olarak sizinle birlikte savaşacağım; benimle gelmek isteyenler peşime düşsünler, istemeyenler serbestçe geri dönebilirler.” Alparslan bu ünlü konuşmasının ardından ilk hücumu başlattı.</p>
<p>Şiddetle saldırıya geçen hassa askerleri birkaç saat içerisinde, Alparslan’ın bizzat yönettiği sahte ric‘at harekâtı ile başlarında Romanos Diogenes’in bulunduğu Bizans merkez kuvvetlerini peşlerine düşürerek pusudaki birliklerin önüne çekmeyi başardılar. Pusudaki Selçuklu atlıları taarruza geçtikleri sırada Alparslan da çekilmekte olan kendi kuvvetlerini geri çevirerek hücuma kaldırdı. İmparator hatasını anladığında artık çok geç kalmıştı. Romanos Diogenes sol kanattan yardım istediyse de pusudan çıkmış bulunan Selçuklu atlıları buna engel oldular.</p>
<p>Öte yandan sağ kanat kuvvetlerinin çoğunluğunu teşkil eden Türk kökenli askerler başlarında Tamış adlı beyleri olduğu halde Selçuklu tarafına geçtiler ve bu olay ordunun dağılmasına sebep oldu. Bu durum karşısında imparator askerlerini geriye çekip karargâhın arkasında toparlanmak istediyse de geri çekilişi kaçış şeklinde değerlendirildi ve önce ihtiyat kuvvetleri, arkasından Ermeni kıtaları savaş alanını terketti. Sonuçta öğle vaktinden geceye kadar devam eden bu meydan muharebesinde Bizanslılar ağır bir yenilgiye uğradı. Ordunun büyük bir kısmı kılıçtan geçirilmiş, imparator ve çok sayıda general esir alınmış, askerlerin ancak bir bölümü kaçarak canlarını kurtarabilmişti.</p>
<p>İslâm, Bizans, Ermeni ve Süryânî kaynaklarının belirttiğine göre Alparslan imparatora bir savaş esiri değil bir konuk hükümdar muamelesi yapmış, hatta onu yanına oturtmuştur. İki hükümdar arasında geçen müzakereler sonunda aşağıdaki maddeleri ihtiva eden bir barış antlaşması imzalandı:</p>
<ol>
<li>İmparator kurtuluş akçesi olarak 1,5 milyon altın verecek.</li>
<li>Bizans Devleti her yıl Selçuklular’a 360.000 altın vergi ödeyecek.</li>
<li>Bizans’ın elinde bulunan bütün İslâm esirleri serbest bırakılacak.</li>
<li>Bizanslılar gerektiğinde Selçuklular’a askerî yardımda bulunacak.</li>
<li>İmparator kızlarından birini sultanın oğluna nikâhlayacak.</li>
<li>Antakya, Urfa, Menbic ve Malazgirt Selçuklular’a bırakılacak.</li>
</ol>
<p>Barış antlaşmasının imzalanmasından bir gün sonra Alparslan, maiyetine iki hâcib ve 100 hassa askeri verdiği Romanos Diogenes’i İstanbul’a doğru uğurladı. Ancak Bizans Senatosu, mağlûbiyet haberini alınca Romanos Diogenes’i tahttan indirip yerine VII. Mikhail Dukas’ı imparator ilân etmişti. Bizans kuvvetleri tarafından teslim alınan Romanos Diogenes getirildiği Kütahya’da gözlerine mil çekilerek hapse atıldı; ertesi yıl da Kınalıada zindanında öldü.</p>
<p>Savaştan sonra İsfahan’a giden Alparslan, başta Abbâsî halifesi olmak üzere bütün İslâm hükümdarlarına fetihnâmeler göndererek kazandığı zaferi müjdeledi. Bu haber ulaştığı her yerde büyük coşkuyla karşılandı ve bütün Müslümanlar üzerinde derin bir etki meydana getirdi. Halife Kāim-Biemrillâh, Alparslan’a değerli armağanlarla birlikte özel bir mektup göndererek kazandığı zaferden dolayı onu kutladı ve ona çeşitli unvanlar verdi.</p>
<p>Diğer İslâm memleketleri hükümdarları da Alparslan’ı özel heyetlerle değerli armağanlar ve tebriknâmeler gönderip kutladılar. Ayrıca devrin şair ve edipleri sultan hakkında kasideler, çeşitli övgü yazıları kaleme aldılar. Birçok tarihçi bu büyük zaferi, Hz. Ömer devrinde Bizans’a karşı kazanılan Yermük ve Sâsânîler’e karşı kazanılan Kādisiye zaferlerine benzetmiştir. Yalnız İslâm dünyasında değil Batı dünyasında da dikkat ve ilgiyle izlenen bu zaferden birkaç yıl sonra Anadolu ve Suriye’de hâkimiyetin Müslüman Türkler’in eline geçmesi üzerine bütün Avrupa bir araya gelmiş ve Haçlı seferlerinin hazırlıklarına başlamıştır.</p>
<p>Malazgirt Muharebesi Türk ve dünya tarihinin dönüm noktalarından birini oluşturur. Bu zafer sonunda, Bizanslılar’ın bütün maddî imkânlarını kullanarak hazırladıkları büyük ordu dağıldığından daha sonraki yıllarda Türkler önemli bir direnişle karşılaşmadan Anadolu içlerine akarak kısa zamanda Ege ve Marmara kıyılarına kadar ilerlemişler ve bu defa istilâ ve yağma amacı taşımadan fethettikleri toprakları vatan edinip Saltuklu, Mengücüklü, Dânişmendli, Dilmaçoğulları, Ahlatşahlar, Yinaloğulları, Çubukoğulları ve Artuklu devletlerini kurmuşlardır.</p>
<p><strong>Kaynakça:</strong> Ali Sevim, TDV İslam Ansiklopedisi</p>
<p>
</p><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Arşiv Belgelerine Göre: Büyük Taarruz</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/arsiv-belgelerine-goere-buyuk-taarruz</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/arsiv-belgelerine-goere-buyuk-taarruz</guid>
<description><![CDATA[ Arşiv Belgelerine Göre: Büyük Taarruz
Sakarya zaferinden sonra TBMM Hükümeti bir yandan barış diplomasisi yürütmüş diğer taraftan askeri hazırlıklarını sürdürmüştü. Sakarya zaferiyle Anadolu’da Yunan ilerlemesine karşı bir set çekilirken TBMM Hükümeti gerek dışarıda gerekse içeride saygınlığını artırmıştı.[1] Müttefik devletler dışişleri bakanları, Mart 1922’de Anadolu meselesini tartışmak üzere Paris’te düzenledikleri konferansa Türk ve Yunan taraflarını davet etmişti. Konferansta TBMM Hükümetine ateşkes […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c490da0c9f.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:44 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Arşiv, Belgelerine, Göre:, Büyük, Taarruz</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/08/Buyuk-Taarruz.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html">Arşiv Belgelerine Göre: Büyük Taarruz</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. Sadık SARISAMAN</strong></span></a>
</p><p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Doç. Dr. Uğur ÜÇÜNCÜ</strong></span></a>
</p><p>Sakarya zaferinden sonra TBMM Hükümeti bir yandan barış diplomasisi yürütmüş diğer taraftan askeri hazırlıklarını sürdürmüştü. Sakarya zaferiyle Anadolu’da Yunan ilerlemesine karşı bir set çekilirken TBMM Hükümeti gerek dışarıda gerekse içeride saygınlığını artırmıştı.<a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_edn1" name="_ednref1"><sup>[1]</sup></a> Müttefik devletler dışişleri bakanları, Mart 1922’de Anadolu meselesini tartışmak üzere Paris’te düzenledikleri konferansa Türk ve Yunan taraflarını davet etmişti. Konferansta TBMM Hükümetine ateşkes teklifinde bulunmuşlardı. Hemen ardından Türkiye’nin cevabını beklemeden Sevr Antlaşmasını çağrıştıran bir Barış Antlaşması teklif edilmiş, TBMM Hükümeti, Misak-ı Millîye aykırı olduğu için bu teklifleri reddetmişti.<a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_edn2" name="_ednref2"><sup>[2]</sup></a> Bununla beraber TBMM Hükümeti, barışseverliğini göstermek adına karşı tekliflerde bulunmuşsa da Müttefik devletleri önerileri kabul etmemişti.<a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_edn3" name="_ednref3"><sup>[3]</sup></a> Gelişmeler üzerine Mustafa Kemal Paşa, Anadolu sorununun siyasetle çözülemeyeceğine kanaat getirmişti. Bu nedenle askeri hazırlıklara hız vermişti; lakin İtilaf devletleriyle barış teşebbüslerini sonlandırmamıştı. Dâhiliye Vekili Fethi Bey’i Büyük Taarruz’dan hemen önce Avrupa’ya göndermişti. Fethi Bey, Paris ve Roma’da iyi karşılanmışsa da Londra’da yeterince kabul görmemişti.<a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_edn4" name="_ednref4"><sup>[4]</sup></a> Fethi Bey, ulusal amaçlara diplomasiyle ulaşılamayacağı, ancak, askeri eylemlerle Millî hedeflerin elde edilebileceğini Ankara’ya bildirmişti.<a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_edn5" name="_ednref5"><sup>[5]</sup></a></p>
<p>Mustafa Kemal Paşa, daha Sakarya Savaşı’nın kazanıldığını müjdeleyen 13 Eylül 1921 tarihli emrinde 14/15 Eylül gece yarısından itibaren tüm memlekette seferberliğin ilan edildiğini bildirmişti.<a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_edn6" name="_ednref6"><sup>[6]</sup></a> Bir ay sonra Yunanlılara karşı taarruz yapılması için Genelkurmay Başkanlığı tarafından SAD Taarruz planı hazırlanmıştı.<a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_edn7" name="_ednref7"><sup>[7]</sup></a> Planda kış başlamadan önce düşmana kesin bir darbe vurulması gerekliliği belirtilmişti. Yunanlıların, Eskişehir-Afyonkarahisar demiryolundan yararlanmasının engellenmesi ve eşit şartlarda savaş yapılabilmesi için asıl kuvvetlerle Afyonkarahisar bölgesinden bir taarruzun yapılması istenmişti.<a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_edn8" name="_ednref8"><sup>[8]</sup></a> Bununla beraber ordu kumandanlarının Türk ordusunun böyle bir taarruza kalkışılamayacağına dikkat çekmeleri üzerine SAD Taarruz Planı ilkbahara ertelenmişti.<a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_edn9" name="_ednref9"><sup>[9]</sup></a></p>
<p>Büyük Taarruz’a hazırlık sürecinde ordunun silahlı gücünün artırılmasına çalışılmıştı. Bunun için Anadolu olanakları zorlanmış, İstanbul’daki depolardan silah ve cephane kaçırılmış, Avrupa ülkelerinden silah, cephane ve malzeme satın alınmış, Rus ve Fransız yardımları sağlanmıştı. Hazırlık sürecinde Türk ordusunda eğitime önem verilmişti. Tatbikatlar yapılarak ordu savaşa hazırlanmıştı. Subay ve erlerin yetiştirilmesi için ordu ve kolordu merkezlerinde çeşitli kurslar açılmıştı. Özellikle birliklere tahsis edilecek yeni silahları kullanmaları için erler eğitilmişti. Alay ve tümen karargâhlarında subay konferansları düzenlenmiş ve Konya’da topçu kursları açılmıştı.<a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_edn10" name="_ednref10"><sup>[10]</sup></a> Türk ordusunda moralleri üst düzeyde tutacak etkinlikler düzenlenmişti.<a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_edn11" name="_ednref11"><sup>[11]</sup></a> En alttan en üst rütbeliye kadar subaylara muhtelif zamanlarda ek zam ve ikramiyeler verilerek moraller artırılmıştı.<a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_edn12" name="_ednref12"><sup>[12]</sup></a></p>
<p>Mustafa Kemal Paşa, 16 Haziran 1922’de Büyük Taarruz’un yapılması kararını vermişti.<a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_edn13" name="_ednref13"><sup>[13]</sup></a> Hazırlık sürecinde askeri disiplini sağlama adına Batı Cephesi komuta kademesinde önemli bir değişikliğe gitmiş; Birinci Ordu Komutanı Ali İhsan (Sabis) Paşayı 18 Haziran 1922 tarihinde görevinden alarak yerine Mirliva Nurettin Paşayı 29 Haziran’da tayin etmişti.<a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_edn14" name="_ednref14"><sup>[14]</sup></a> Öte yandan Başkumandanlık süresi 20 Temmuz’da olağanüstü yetkileri kaldırılmak şartıyla uzatılmıştı.<a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_edn15" name="_ednref15"><sup>[15]</sup></a> Başkumandan Mustafa Kemal Paşa, Temmuz ve Ağustos aylarında Batı Cephesi Karargâhına ziyaretlerini artırmıştı. Genelkurmay Başkanı, Millî Savunma Vekili, Batı Cephesi Kumandanı ve ordu kumandanlarıyla yaptığı görüşmelerle SAD Taarruz Planına son şeklini vermişlerdi.<a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_edn16" name="_ednref16"><sup>[16]</sup></a></p>
<p>Büyük Taarruz’un hemen öncesinde uzun süreden beri yapılan askeri hazırlıklar sonuç vermiş, ordunun gücü Yunanlıların kuvvetine yaklaştırılmıştı. Türk ordusunun Batı Cephesi, genel olarak 1. ve 2. Ordular, bir süvari Kolordusu ve Kocaeli Grubundan oluşmaktaydı.<a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_edn17" name="_ednref17"><sup>[17]</sup></a> Batı Cephesi Karargâhı Akşehir’de, Kocaeli Grubu Karargâhı Geyve İstasyonunda, 2. Ordu karargâhı Bolvadin’de, 5. Süvari Kolordusu Ilgın’da, 1. Kolordu Karargâhı ise Çay’daydı. Askeri kuvvet olarak Batı Cephesi’nin genel mevcudu 8.658 subay, 199.283 er, 67.974 hayvan, 86 otomobil ve 3.141 beygir arabası, 1970 öküz arabası, 2318 kağnı, 100.352 tüfek, 2.025 hafif makineli tüfek, 839 ağır makineli tüfek, 323 top, 5.282 kılıç ve 10 uçaktan oluşmaktaydı.<a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_edn18" name="_ednref18"><sup>[18]</sup></a></p>
<p>Yunan ordusunun ve hükümetinin durumu ise hiç iyi değildi. Sakarya yenilgisi Yunanistan’da gerek kamuoyunda gerekse orduda büyük moral bozukluğuna neden olmuştu. Önceden beri var olan iç siyaset mücadeleleri yeniden başlamış; malî ve ekonomik durum bozulmuş, yoksulluk iyice artmıştı. Yunanistan Hükümeti dışarıda da itibarını sarsmıştı. Dimitrios Gounaris Hükümeti, içinde bulunduğu zor duruma rağmen savaş haline son vermeyi düşünmemişti.<a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_edn19" name="_ednref19"><sup>[19]</sup></a> Dış desteği fazlasıyla azalan Yunanistan Hükümeti, Büyük Taarruz öncesinde çılgınca iki teşebbüste bulunmuştu. Bunlardan biri İstanbul’u işgal girişimi, diğeri ise İzmir ve çevresinde muhtariyet kurmak idi.</p>
<p>Bu iki teşebbüsü de başarısızlıkla sonuçlanmış, İngiltere Hükümeti dışında uluslararası alanda itibarını daha da azaltmıştı.<a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_edn20" name="_ednref20"><sup>[20]</sup></a> Büyük Taarruz’un hemen öncesinde Yunanlıların Küçük Asya ordusu dörder tümenlik üç kolorduyla üç alaylı bir süvari tümeni ve orduya bağlı birliklerinden oluşuyordu. Ayrıca bağımsız dokuz piyade alayları da vardı. Yunan Başkumandanı Georgios Hatzianestis’nin karargâhı İzmir’deydi<a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_edn21" name="_ednref21"><sup>[21]</sup></a>. 1. Kolordu Karargâhı Afyonkarahisar, 2. Kolordu Karargâhı Gazlıgöl’de, Üçüncü Kolordu Karargâhı ise Eskişehir’de idi.<a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_edn22" name="_ednref22"><sup>[22]</sup></a> Küçük Asya ordusunda 6418 subay, 218.205 er, 450 top, 90.000 tüfek, 3.139 hafif ve 1.280 ağır makineli tüfek, 63,721 hayvan, 4.036 kamyon, 1.776 otomobil, 50 uçak mevcuttu.<a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_edn23" name="_ednref23"><sup>[23]</sup></a></p>
<p>Orduların karşılıklı askeri güçleri böyle iken Başkumandan Mustafa Kemal Paşa’nın emriyle son hazırlıklar tamamlanmıştı. Batı Cephesinde 1., 2., 4. ve 5. kolordular geceleri sessizce Bolvadin, Çay, Emirdağ ve Ilgın’dan gündüzleri casuslara ve uçaklara karşı alınan tedbirlerle bizzat İsmet Paşa’nın idaresinde Afyonkarahisar’ın güney kesimindeki 25 kilometrelik cepheye yaklaşık 10’ar gün süre sonunda 24/25 Ağustos gecesi ulaştırılmıştı.<a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_edn24" name="_ednref24"><sup>[24]</sup></a> Yunan 1. Kolordu Komutanı Trikopis, gerek uçak keşifleri gerekse casuslar vasıtasıyla Türk ordusundaki bu toplanma faaliyetlerini fark etmişse de Türk kuvvetlerinin gerçek sayısını tespit edememiş ve büyük bir taarruz beklememişti. İhtiyati tedbir olarak yalnızca 2. Kolordunun Eğret’te bulunan 7. Tümenini 25 Ağustos’ta güneye, Balmahmut istikametinde yürüyüşe geçirmek ve hastanelerdeki ağır hastaların İzmir’e tahliyeleri tedbirlerini aldırmıştı.<a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_edn25" name="_ednref25"><sup>[25]</sup></a> Hazırlıklar sürerken Mustafa Kemal Paşa taarruz kararını 4 Ağustosta Ankara’da Bakanlar Kuruluna bildirmişti.<a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_edn26" name="_ednref26"><sup>[26]</sup></a> Ardından gizli bir şekilde 17 Ağustos’ta Konya’ya hareket etmişti.<a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_edn27" name="_ednref27"><sup>[27]</sup></a> Başkumandanlık, Genelkurmay Başkanlığı ve Batı Cephesi Karargâhları 24 Ağustos 1922 saat 19:00’da Şuhut’a gelmiş, ertesi gün Kocatepe’ye hareket etmişlerdi. Başkumandan Mustafa Kemal Paşa, Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa, Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa ve 1. Ordu Komutanı Nurettin Paşa 26 Ağustos 1922’de Kocatepe’deki gözetleme yerinde hazır bulunmuşlardı.<a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_edn28" name="_ednref28"><sup>[28]</sup></a></p>
<p><span>1. Taarruz Öncesinde Türk-Yunan Ordularının Çarpışmaları</span></p>
<p>Büyük Taarruz öncesinde cephenin değişik noktalarında, genellikle keşif amacıyla az sayıda kuvvetlerle icra edilen küçük çaplı çatışmalar gerçekleştirilmişti. Taraflar Büyük Taarruz öncesinde cephenin farklı yerlerinde baskınlar yapmışlardı. Baskınlarda Yunanlıların amaçları Türk ordusunun askeri vaziyetini yoklamakken Türk ordusunun amacı genel taarruzu Yunan ordusundan saklanmaktı. Cephenin değişik noktalarından yapılan baskınlarla Yunanlıların Büyük Taarruz’da hazırlıksız yakalanması hedeflenmişti. Cephenin değişik noktalarında çıkan çatışmalarda az sayıda asker görev aldığı gibi kullanılan silahlar da genel olarak piyade ve makineli tüfeklerdi. Ağır silahlar ise nadiren kullanılmıştı.<a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_edn29" name="_ednref29"><sup>[29]</sup></a> Bununla beraber Türk kuvvetlerinin saldırıları Yunanlıları zaman zaman aciz bırakmıştı. Cephedeki Yunan askerlerinin bir kısmı barış yoluyla Anadolu meselesinin halledileceğine inanmışlar, kısa süre içinde işgalin sona ereceğine ve evlerine döneceklerini sanmışlardı. Örneğin 29 Temmuz’da, Aydın Köprüsü başında bulunan Yunan karakoluna Türk kuvvetleri bir saldırı gerçekleştirmişti. Saldırı karşısında aciz kalan Yunan askerleri sabah saat 8:00’de beyaz bayrak sallayarak yüksek sesle şöyle bağırmışlardı: <em>“Biz gidiyoruz. Dost olduk. Geliniz görüşelim”</em><sup> <a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_edn30" name="_ednref30">[30]</a></sup><em>.</em></p>
<p>Ağustos ayında Türk birlikleri cephenin değişik noktalarında Yunan hatlarına baskınlarını artırmıştı. 7 Ağustos tarihli harp raporunda belirtildiğine göre Türk topçuları Çalcabaşındaki Yunan siperlerine ateş açmıştı. 10 Ağustos gecesi saat 2:30’da Yalova-Pazarköy şosesi üzerindeki karakol civarında Türk kuvvetleri bir pusu atmıştı. Türk müfrezeleriyle, sayısı anlaşılamayan Yunan müfrezeleri arasında çıkan çatışma yarım saat kadar sürmüştü. 14 Ağustos sabah saat 9:00’da Porsuk’un güneyinde Kümbet’teki Türk muhafızlarıyla, Yunanlıların bir tabur piyade ve iki yüz kadar süvarisi arasında beş saat çarpışma olmuştu. Çarpışmada Yunanlıların iki askeri öldürülmüştü. 14/15 Ağustos gecesi Çivril Mıntıkası’nda, Genceli ile Demirköy arasında bir Yunan devriye birliği pusuya düşürülerek 2 Yunan askeri daha aynı akıbete uğramıştı. Aydın Mıntıkası’nda ise Menderes’in değişik yerlerine yaklaşmak isteyen Yunan postaları açılan ateşle püskürtülmüştü.<a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_edn31" name="_ednref31"><sup>[31]</sup></a></p>
<p>Türk baskınlarından en ciddi olanlarından biri Ortakça civarında gerçekleştirilmişti. 21 Ağustos tarihli harp raporunda belirtildiğine göre Ortakça’nın kuzeydoğusunda Savucular’da bulunan Türk müfrezeleri ile Yunan kuvvetleri arasında gece çıkan çatışma sabaha kadar sürmüştü. Yunan topçusu Burhaniye İstasyonuna ve Menderes’in güneyine tesirsiz 40 kadar mermi atmıştı. 23 Ağustos’ta Cevizli’nin güneyindeki Teperce istikametine sevk edilen Türk keşif kolu ormanlıklara gizlenen yaklaşık 2 bölük piyade ve 1 bölük süvariden oluşan Yunan müfrezesiyle çatışmıştı. Çatışmadan sonra Türk kuvvetleri Alaçam Tepesinin doğusuna doğru çekilmişti. Büyük Taarruz öncesinde diğer önemli baskın ise 24 Ağustos’ta Kocaeli civarında Rumköy’de gerçekleşmişti. Baskın başarıyla sonuçlanmış ve Yunan kuvvetleri mevzilerini terk ederek kaçmıştı.<a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_edn32" name="_ednref32"><sup>[32]</sup></a> Dikkat çeken durum baskınların Büyük Taarruz’un gerçekleştirileceği Afyon’a uzak mesafelerde yapılmış olmasıdır. Böylece Türkler taarruzdan önce Yunanlıların dikkatini farklı noktalara çekerek Taarruzun sıklet merkezi noktasındaki askeri hareketliliği gizlemişti.</p>
<p>Yunan ordusu ise Büyük Taarruz öncesinde Sakarya yenilgisinin ardından taarruz kudretini kaybettiği için savunmada beklemiş, mevzilerini sağlamlaştırmakla meşgul olmuştu. Tahkimatta sadece kendi askerlerini değil Müslüman halkı da çalıştırmıştı. 19 Temmuz tarihli harp raporunda belirtildiğine göre Yunan askerleri Çivril Mıntıkası’nda, Akköprü civarında halka tahkimat yaptırmıştı.<a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_edn33" name="_ednref33"><sup>[33]</sup></a> 21 Temmuz tarihli harp raporunda verilen bilgilere göre ise Çivril Mıntıkası’nda sabah saat 7:30’ta Yunanlılar 9 erkeği ve 5 kadını tel örgü yapımında kullanmıştı.<a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_edn34" name="_ednref34"><sup>[34]</sup></a> 25 Temmuz tarihi itibariyle oradaki halk tahkimatta çalıştırılmaya devam ettirilmişti<a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_edn35" name="_ednref35"><sup>[35]</sup></a>. Yine 16 Ağustos’ta Yunanlılar Afyon’un Tınaztepe hattında da tahkimat işlerinde Müslüman halkı çalıştırmıştı. Yunanlılar cephede savunma hatlarını kuvvetlendirmek için ileri karakollar da kurmuş, sınır bölgelerinde güvenlik önlemlerini artırmıştı. 16 Ağustosta Bilecik’in doğusunda Dereköy istikametine gönderilen Türk keşif kollarının halktan elde ettiği bilgilere göre Yunanlılar Küplü Mıntıkası’ndan getirdiği 250 kişilik bir müfreze ile Dereköy’ün üç kilometre güneyinde Siliken Köyü’nün kuzeybatısındaki Erenören Köyü’ne kadar olan mıntıkada, Sakarya Nehri boyunca karakollar kurmuşlardı. Yunanlılar Dereköy’ün güneyinde ise sivillere giriş çıkışları yasaklamıştı.<a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_edn36" name="_ednref36"><sup>[36]</sup></a></p>
<p>Yunanlılar cephenin değişik noktalarında küçük çaplı askeri harekâta bulunmuştu. Yunanlılar Dağküplü Mıntıkası’nda Türk kuvvetlerine karşı 29 Temmuz gecesi piyade ve makineli tüfek ateşi açmışlardı. Yunan topçuları Çalca’daki Türk mevzilerine 12 mermi atmış; Türk kuvvetleri ise 5 mermiyle karşılık vermişti.<a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_edn37" name="_ednref37"><sup>[37]</sup></a> 30 Temmuz tarihli harp raporunda belirtildiğine göre Yunanlılar, Kocaeli Mıntıkası’nda Belalan civarındaki Türk ileri mevzilerine top atışları yapmıştı. Açılan top ateşinde 1 Türk askeri hafif yaralanmıştı.<a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_edn38" name="_ednref38"><sup>[38]</sup></a> 9 Ağustos’ta Porsuk’un kuzeyinde Tandır’dan ilerlemek isteyen 60 kadar Yunan piyadesi Türk topçularınca açılan ateşle püskürtülmüştü. Porsuk’un güneyinde Mamura Köyü’ne girmek isteyen 2 manga Yunan kuvveti de püskürtülmüştü. Aynı gün Sarıcaova istikametine gönderilen bir Türk süvari keşif kolu 2 kilometre yaklaştığı sırada, yaklaşık 80 tüfek, 2 ağır makineli tüfek ve 8 otomatik tüfek kuvvetindeki Yunan müfrezesinin ateşine maruz kalmıştı. Çıkan çatışmada 3 Türk askeri yaralanmış, keşif kolu da geri çekilmişti. 11 Ağustosta Bilecik’in kuzeybatısındaki Gökpınar istikametinden gelerek Çukurören yönüne ilerlemek isteyen 80 kadar Yunan piyadesi Türk birliklerinin açtıkları ateşle püskürtülmüştü. 22 Ağustos tarihinde Yunan topçusu Kocaeli civarında Türk mevzilerine bir kaç mermi atmıştı. 23 Ağustosta Yunanlıların 1 bölük piyade ve 2 makineli tüfekten oluşan kuvveti Çalcabaşı’nın batısından ilerlemek istemişse de Türk topçu ve piyade ateşiyle püskürtülmüştü. Yunan topçuları 23 Ağustosta cephenin bazı noktalarına ateş etmişlerdi. Yunanlılar 24 Ağustosta 1 piyade taburu, 1 süvari bölüğü ve bataryadan oluşan kuvvetle Vezirhan’a taarruz etmişti. Taarruz Vezirhan’ın doğusundaki 148 rakımlı tepe hattında durdurulmuştu.<a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_edn39" name="_ednref39"><sup>[39]</sup></a> Yunanlılar baskınlarında bazen Müslüman halkı zorla beraberinde götürmüştü.<a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_edn40" name="_ednref40"><sup>[40]</sup></a> Yunanlılar cephede güvenlik amacıyla aydınlatma fişekleri attıkları gibi askeri tatbikat amacıyla top, piyade ve makineli tüfek atışları da yapmıştı.<a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_edn41" name="_ednref41"><sup>[41]</sup></a> Büyük Taarruz’dan birkaç gün önce Yunanlılar, Afyon Mıntıkası’nda askeri tedbirlerini artırmışlardı. Bu durumun sebebi Büyük Taarruzu başlatmak için Afyon’un güneyinde askeri yığınağını artıran Türk kuvvetlerinin kısmen de olsa varlığından haberdar olunmasıydı. Bununla beraber bölgedeki askeri tedbirleri sınırlı kalmıştı.<a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_edn42" name="_ednref42"><sup>[42]</sup></a></p>
<p>Büyük Taarruz öncesinde taraflar arasında meydana gelen silahlı çatışmalar cephede bir çok yangının çıkmasına neden olmuştu. Yangınların büyük bir kısmı tarafların attıkları bomba ve top ateşleri nedeniyle meydana gelmişken bir kısmının da Yunanlılar tarafından çıkarılmıştı. 19 Temmuz tarihli harp raporuna göre Yunanlılar Nalband Baba civarındaki otları yakmıştı.<a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_edn43" name="_ednref43"><sup>[43]</sup></a> 20 Temmuz’da İznik Gölü’nün kuzeybatısındaki sahil ile Çiftlik arasındaki zeytinlikler ile Pazarköy’ün güneybatısındaki zeytinliklere Yunan kuvvetleri ateş açmıştı. Açılan ateş nedeniyle yangın çıkmıştı. Afyon Mıntıkası’nda ise Şaban Köy ile Düzkışla arasındaki Yunan tahkimatı önünde bulunan ormanlıklar sabah saat 7’de Yunanlılar tarafından yakılmıştı.<a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_edn44" name="_ednref44"><sup>[44]</sup></a> 21 Temmuz öğleden sonra saat 2:30’da Gazlıgöl istikametinde bağlardan duman sütunları yükselmiş, sabah saat 8’de Deper civarında ağılların ve 1 tarlanın yandığına şahit olunmuştu<a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_edn45" name="_ednref45"><sup>[45]</sup></a>. 22 Temmuz’da Aydın Mıntıkası’nda Sarıkemer’in batısındaki ekinler Yunanlılar tarafından yakılmıştı. Yangın rüzgârın da etkisiyle yayılmış ve Uzbaşı Ovası’nın tamamını kaplamıştı.<a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_edn46" name="_ednref46"><sup>[46]</sup></a> 27 Temmuz’da Sarıbeyli civarında Menderes’in sol sahilindeki sazlıklar,<a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_edn47" name="_ednref47"><sup>[47]</sup></a> 28 Temmuz’da Bahşiş’in iki kilometre güneyindeki ekinler yakılmıştı.<a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_edn48" name="_ednref48"><sup>[48]</sup></a></p>
<p>6 Ağustos’ta Yunanlıların İlyasca civarındaki ekin tarlaları, Hüsrevpaşahanı Mıntıkası’nda bazı noktalardaki siperler önündeki fundalıklar Yunanlılar tarafından yakılmıştı. Yunanlılar 15 Ağustos’ta Malyabaşı’nın kuzey doğusundaki otları da ateşlemişti.<a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_edn49" name="_ednref49"><sup>[49]</sup></a> Mustafa Kemal Paşa, 26/27 Temmuzda Başbakan Rauf Bey’e askeri duruma dair çektiği telgrafta, Yunanlılar tarafından çıkarılan yangınların sebebini ortaya koymuştu. Onun belirttiğine göre Yunanlılar tarafından birkaç gündür çıkarılan yangınların sebebi, siperleri önündeki arazilerde bulunan orman, ot ve ekinleri yakarak top atış alanlarını temizlemek istemeleridir.<a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_edn50" name="_ednref50"><sup>[50]</sup></a> Türk ordusu hâkimiyetindeki alanlarda da yangınlar çıkmıştı. Örneğin 20 Temmuz tarihli harp raporunun belirttiğine göre, sabah saat 9:45’te Tokçe Köyü’nde bir yangın çıkmış ve 8 ev yanmıştı.<a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_edn51" name="_ednref51"><sup>[51]</sup></a> 27 Ağustos’ta ise Işıklı’nın kuzeyinden Akdağ’a doğru ilerlemekte olan yangın Türk askerleri tarafından söndürülmüştü.<a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_edn52" name="_ednref52"><sup>[52]</sup></a></p>
<p>Harp raporlarına yansıyan önemli konulardan biri ilticadır. Yunanlılar, işgallerindeki yerlerde yaşayan Millî Mücadele taraftarı halka büyük baskı yapmıştı. Baskılardan dolayı Müslüman halk yerlerini yurtlarını bırakarak farklı coğrafyalara göç etmişti. Dağlar, kırlar, yaylalar gibi Yunan ordusunun bulunmadığı araziler onların yoğunlukla sığındığı yerler olmuştu. Harp raporlarında belirtildiğine göre Yunan işgalindeki bölge halkından fırsat bulanlar Türk karakollarına iltica etmişti. 21 Temmuz tarihli rapora göre, Sandıklı Mıntıkası’nda, Edgan Köyü Muhtarı, Otluk Köyü’ndeki Türk müfrezelerine iltica etmişti.<a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_edn53" name="_ednref53"><sup>[53]</sup></a> 28 Temmuz tarihli rapora göre, Sinanpaşalı 4 Müslüman, Türk keşif kollarına sığınmıştı.<a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_edn54" name="_ednref54"><sup>[54]</sup></a> 10 Ağustos tarihli harp raporu ise Aydın Mıntıkası’nda 7 Müslümanın Menderes’i geçerek Türk karakoluna sığındığı bilgisini vermişti. 20/21 Ağustos gecesi Yunan <em>“mezaliminden bizar”</em> olan 30 Müslüman, Türk karakoluna iltica etmişti.<a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_edn55" name="_ednref55"><sup>[55]</sup></a> Yunan baskısından dağlara, kırlara sığınan mültecilerin bir kısmı kendilerini korumak için Yunan kuvvetleriyle silahlı mücadeleye girmişti. 19 Temmuz tarihli harp raporuna göre Yunan ordusunun tazyikinden dolayı Burgaz Dağı’na sığınan Müslüman halk İldeniz, Sivaslı yolu üzerinde pusu atmıştı. Yunanlıların bir miktar süvarisi pusuya düşmüş, Yunan kuvvetlerinden 1 zabit ve 1 asker öldürülmüştü.<a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_edn56" name="_ednref56"><sup>[56]</sup></a> Yunan ordusuna esir düşmüş Türk askerlerinin bir yolunu bularak kaçtığına ve Türk birliklerine sığındığına dair örnekler de dikkat çekmişti. 21 Temmuz tarihli harp raporuna göre, Uşak esir karargâhından üç Türk askeri Otluk Köyü’ndeki Türk müfrezelerine sığınmıştı.<a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_edn57" name="_ednref57"><sup>[57]</sup></a> 28 Temmuzda Uşak esir karargâhından firar eden 1 kişi Türk karakoluna sığınmıştı.<a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_edn58" name="_ednref58"><sup>[58]</sup></a> 1921 yılında esir düşen 2 Türk askeri İzmir’den firar ederek 20/21 Ağustos 1922 gecesi Denizli Mıntıkası’ndaki Türk karakoluna iltica etmişti.<a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_edn59" name="_ednref59"><sup>[59]</sup></a></p>
<p>Yunan askerlerinden Türk karakollarına veya keşif kollarına iltica edenler de olmuştu. İltica edenler arasında önceliği Yunan ordusundaki Bulgar kökenli askerler almıştı. 18 Temmuzda Sandıklı Mıntıkası’nda, Otluk Köyü’ndeki Türk müfrezelerine 7 Bulgar askeri iltica etmişti.<a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_edn60" name="_ednref60"><sup>[60]</sup></a> Askerler hemen sorguya çekilmişti. Askerlerin ifadelerinden anlaşıldığına göre 2. Yunan Tümeninin 1. Alayına mensup oldukları anlaşılmıştı.<a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_edn61" name="_ednref61"><sup>[61]</sup></a> Türk ordusu Yunan kuvvetlerinin moralini bozmak ve teslim olmalarını hızlandırmak için Rumca beyannameler de atmıştı. 25 Temmuz tarihli harp raporunda belirtildiğine göre Porsuk’un güneyinde Mesudiye civarında Yunan hatları yakınına Rumca beyannameler bırakılmıştı. Beyannamelerin tamamı Yunan askerlerince toplanmıştı. Atılan beyannameler sonuç vermiş ve Yunan askerlerinin ilticaları artmıştı. Yunan ordusunun 3. Tümen, 12. Alay, 3. Taburuna mensup 2 asker Türk süvari bölüğüne iltica etmişti.<a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_edn62" name="_ednref62"><sup>[62]</sup></a> 9 Ağustosta Porsuk civarında bir Türk keşif koluna 13. Yunan Tümenine mensup 3 Bulgar kökenli asker teslim olmuştu. 13 Ağustosta Ayazin civarında bulunan Yunan 5. Tümeni, 43. Alayına mensup 1 Bulgar kökenli asker Türk kuvvetlerine iltica etmişti. 14 Ağustosta Yunanlıların 11. Tümen Topçu Alayına mensup 1 Yunan askeri de Göksu Vadisi’ndeki Türk devriyelerine teslim olmuştu.<a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_edn63" name="_ednref63"><sup>[63]</sup></a></p>
<p>Taraflar Büyük Taarruz öncesinde karşı tarafın askeri durumunu öğrenmek için istihbarat faaliyetlerine de hız vermişlerdi. Türkler, Büyük Taarruz öncesinde bu faaliyetleri biraz daha yoğunlaştırmıştı. Türk keşif kolları Yunan mevzilerine yaklaşarak cepheyle ilgili bilgi ve belgeler elde etmişti. 10 Ağustos’ta 1 Türk keşif kolu, Seyrecik Dağı’na gönderilmişti. Keşif kolunun verdiği bilgiye göre Seyrecik dağında Yunan kuvvetleri bulunmakta, buna karşın Sarıcaova Köyü’nde kuvvetleri yoktu. Türk keşif kolları istihbarat bilgilerini halktan da almıştı. Bilecik’in doğusuna gönderilen keşif kuvveti halktan Yunan kuvvetine dair bilgiler toplamıştı. Yunan ordusunun askeri vaziyetini tespit etmek için gönderilen Türk keşif kolları bazen Yunanlılar tarafından farkedilmişti. Böyle durumlarda Yunan topçuları hemen keşif kollarına top ateşi açmıştı. Türk keşif kolları ise çatışmaya girmek zorunda kalmışsa da acilen geri dönmüştü. Keşif uçakları vasıtasıyla da malumat toplanmıştı. 10 Ağustos tarihli harp raporunda belirttiğine göre 1 Türk keşif uçağı Altıntaş, Döğer ve Afyon mıntıkalarında uçmuştu. Uçuşta Yunan kuvvetlerinin vaziyetinde bir değişiklik olmadığı tespit edilmişti. Uçak, Yunanlıların tahkimat hattının fotoğraflarını da çekmişti. Bazen Türk uçakları Yunan kuvvetlerinin ateşine maruz kalmıştı. 10 Ağustos tarihli harp raporunda belirtildiğine göre 2 Yunan topçusu Afyon Mıntıkası’nda uçan Türk uçağına ateş açmış hatta 1 Yunan avcı uçağı havalanmışsa da Türk uçağına taarruz edememişti. Türk istihbarat kanalları vasıtasıyla Yunan ordusunun askeri vaziyeti hakkında çok önemli bilgiler toplanmıştı. Yunanlıların askeri kuvvetlerinin, isimleri, miktarı, mevzileri, yer değiştirmeleri, tren, otomobil, deve gibi yük araçlarıyla yapılan sevkiyat, Yunan uçaklarının hangi hangardan kalktıkları, nerelerde ne kadar süre uçtukları ve nereye döndükleri, gemi, vapur, kruvazör gibi deniz taşıtlarının hareketleri gün be gün takip edilebilmişti. Yunanlılar da Türk ordusuna oranla sayısal anlamda çok fazla olan uçaklarını neredeyse her gün Türk hatları üzerinde keşif amacıyla uçurmuşlardı.<a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_edn64" name="_ednref64"><sup>[64]</sup></a></p>
<p>Türk ordusunda, 1922 yazında hız kazanan askeri hazırlıklar bizzat üst düzey komuta heyetince yürütülmüştü. 20 Temmuzdan sonra Başkumandan Mustafa Kemal Paşa, Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa, Batı Cephesi Kumandanı İsmet Paşa, Kuvvet Komutanları cephede askeri hazırlıkları en üst duruma getirmişlerdi. Başkumandan ve Genelkurmay Başkanı Batı Cephesini teftiş etmişler ve yapılması düşünülen Büyük Taarruz’un planları üzerinde toplantılar yapmışlardı. İlk olarak Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa, Birinci Ordu Mıntıkası’nı teftiş etmek için 17 Temmuz’da Ankara’dan hareket etmişti.<a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_edn65" name="_ednref65"><sup>[65]</sup></a> Ardından Başkumandan Mustafa Kemal Paşa, Batı Cephesi Karargahı Akşehir’de Büyük Taarruz Planı üzerinde son değerlendirmeleri yapmak üzere Ankara’dan ayrılmıştı. Akşehir’de ordu kumandanlarını toplantıya çağırdıktan sonra siyasi anlamda barışı arzulayan General Towshend ile görüşmek üzere Konya’ya gitmişti. General Towshend’le görüşmesi sonrasında meselenin siyasi yollarla çözülemeyeceğine kanaat getirmişti. Bu düşüncesini 26/27 Temmuz 1922’de Başbakan Rauf Bey’e çektiği başka bir telgrafla bildirmişti.<a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_edn66" name="_ednref66"><sup>[66]</sup></a> Ardından Akşehir’e dönmüştü. Mustafa Kemal Paşa, Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa, Batı Cephesi Kumandanı İsmet Paşa ve ordu kumandanlarıyla birlikte Büyük Taarruz planı üzerinde bir toplantı yapmıştı. Toplantıda taarruzun Ağustos ayında başlatılacağı kararı alınmıştı. Karar gereği askeri hazırlıklar hızlandırılmıştı. Mustafa Kemal Paşa, toplantıdan sonra Ankara’ya dönmüştü. Ağustos ayında ise cepheye Büyük Taarruz’u başlatmak için tekrar dönmüştü. Büyük Taarruz’un kesin tarihini 25 Ağustos 1922’de Başbakan Rauf Bey’e çektiği telgrafta Büyük Taarruz’un 26 Ağustos Cumartesi günü başlayacağını bildirmişti.<a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_edn67" name="_ednref67"><sup>[67]</sup></a> Öte yandan taarruzun yapılmasından bir kaç gün önce Anadolu’nun hariçle haberleşilmesi de yasaklanmıştı. Böylece Taarruz öncesinde harice bilgi akışı kesilmişti.<a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_edn68" name="_ednref68"><sup>[68]</sup></a></p>
<p><span>2. Büyük Taarruz</span></p>
<p><span>2.1. Büyük Taarruzun Başlaması ve Afyon’un Kurtuluşu</span></p>
<p>Yapılan askeri hazırlıklar sonrasında Türk kuvvetleri Büyük Taarruz’u 26 Ağustos sabah saat 6’da bütün cephe hattında aynı anda başlatmıştı. Bunun sebebi Yunan ordusunun, Büyük Taarruz’un çıkış noktasını anlamasını geciktirmekti. Taarruzun sıklet merkezi Afyon’un güneyinde Meşecik sırtından Ahırdağı’na kadar olan mıntıkada taarruz başarıyla devam etmişti. Türk kuvvetleri üç saat içinde Yunanlıların tel örgüleriyle takviye ettikleri asıl mevzileri düşürmeyi başarmıştı. Yunanlılar ise Türk ordusuna akşam ve gece karşı taarruzlar yapmıştı. Karşı taarruzlarda Türk kuvvetlerinin ele geçirdikleri yerlerin bir kısmını geri almıştı. Fakat Türk kuvvetleri kendilerine verilen kesin emirler sonrasında Yunan taarruzlarını püskürtmüş ve Yunanlıların ele geçirdiği yerleri tekrar süngü hücumlarıyla geri almıştı. Afyon’un diğer hattı Döğer istikametinde ilerleyen Türk kuvvetleri Yahşin’in güneyindeki Karatepe’yi ele geçirmiş ve Tavşan Tepe, Köroğlu Kalesi yönüne ilerlemişti. Uçartepe istikametinde taarruz eden Türk kuvvetleri başlangıçta tepeyi ele geçirmişse de Yunanlıların karşı taarruzlarıyla geri çekilmişti. Daha güneyde Akarçay’a kadar devam eden mıntıkadan taarruz eden Türk birlikleri ise İsçehisar’ın batısındaki Yunan siperlerinin bir kısmını ele geçirmişti.</p>
<p>Büyük Taarruz’un ilk gününde Türk süvarileri üzerine düşen görevi başarıyla yerine getirmişti. Fahrettin Paşa kumandasındaki 5. Süvari Kolordusu 26 Ağustos sabahı saat 8’den itibaren Sandıklı’daki Ahır dağlarını takip etmiş ve Sinanpaşa Ovası’na sarkarak Yunan hatlarının gerisine sızmıştı. Böylece Yunan ordusu Afyon civarında iki ateş arasında kalmıştı. Türk süvarileri Yunan kuvvetlerinin gerisinde Afyon’la Dumlupınar arasındaki tren yolu hattını üç yerden tahrip etmişti. Türk süvarilerinin faaliyetleri Yunan kuvvetlerini şaşkınlık ve umutsuzluk içinde bırakırken Türk birliklerine büyük bir güç ve başarı inancı kazandırmıştı.<a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_edn69" name="_ednref69"><sup>[69]</sup></a> Büyük Taarruz, Kocaeli Mıntıkası’nda eş zamanlı olarak başlatılmıştı. Yunan mevzilerinin iki noktasına yapılan baskın başarıyla sonuçlanmış çok sayıda Yunan askeri öldürülmüştü. Büyük Taarruz’un ilk gününde Türk uçakları Yunan uçaklarının saldırı girişimlerine rağmen başarılı keşifler yapmışlardı. Ayrıca Yunan hatlarına beyannameler atarak askerlerin maneviyatlarının bozulmasına katkı sağlamışlardı.<a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_edn70" name="_ednref70"><sup>[70]</sup></a></p>
<p>Başkumandan Mustafa Kemal Paşa, daha önce söz edildiği gibi 26 Ağustos’ta Başbakan Rauf Bey’e bir telgraf çekerek Büyük Taarruz’un başladığını müjdelemişti. Taarruzun o an için gizlenmesine vurgu yapmıştı. Telgrafa göre, Yunanlıların bir seneden beri tahkimatla ve tel örgülerle takviye ettikleri Afyon’un güney cephesinde taarruz başlamıştı. Taarruzun yapıldığı cephede, Yunan askerlerinin asıl mevzilerini oluşturan ve art arda sıralanan Kalecik Sivrisi, Belentepe, Tınaztepe ve Kırcaaslan’ın güneyindeki tepeler kısa süre içinde Türk askerlerince zapt edilmişti. Yunanlılar savaş bölgesine tren ve otomobillerle takviye kuvvetler getirmişti. Getirilen bu kuvvetler ve mevcut Yunan askerleri Türk ordusuyla mücadele etmişti. Mücadele geceye kadar aralıksız taarruz ve karşı taarruz şeklinde devam etmişti.<a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_edn71" name="_ednref71"><sup>[71]</sup></a> Mustafa Kemal Paşa’nın Büyük Taarruz’un başladığını müjdeleyen telgrafı üzerine Başbakan Rauf Bey aynı gün çektiği telgraflarla bütün memlekete Büyük Taarruz’un başladığını beyan etmişti. Türk ordusunun amacının yalnızca vatanın bağımsızlığını ve namusunu kurtarmak olduğunu belirtmişti. Taarruzun TBMM’de büyük bir sevinçle karşılandığını ifade etmişti. Millî Mücadele’nin başından beri maddi ve manevi kuvvetlerini seferber eden Türk milleti için mesut günlerin yaklaştığını belirten Rauf Bey halka bir çağrıda bulunmuştu. Bu çağrıda kutsal dava uğruna savaşan Türk ordusunun zaferi için dualar etmelerini, maddi olarak ise Türk ordusu için elden gelen her şeyi yapmalarını istemişti.<a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_edn72" name="_ednref72"><sup>[72]</sup></a></p>
<p>Başkumandan Mustafa Kemal Paşa, 27 Ağustos’ta Başbakan Rauf Bey’e çektiği başka bir telgrafında ise Büyük Taarruz’un ilk evrelerine dair askeri gelişmeleri bildirmişti. Telgrafa göre, cephenin hemen her yerinde savaş, devam etmekle birlikte özellikle Afyon’un güneyinde çok şiddetli geçmişti. Yunan ordusu Büyük Taarruz’un başlamasından sonra Afyon’un güneyinde 26/27 Ağustos gecesi ve Salar istikametinde 27 Ağustos sabahı karşı taarruz yapmıştı. Taarruzlar Türk ordusu tarafından püskürtülmüş ve bazı Yunan hatları da ele geçirilmişti. 27 Ağustos sabahı <em>“boğaz boğaza devam eden şiddetli muharebeler”</em> sonucunda Afyon’un güneybatısında bulunan 1310 rakımlı tepe (Erkmentepe) Türk ordusu tarafından ele geçirilmişti. Yunanlıların savundukları 1355 rakımlı sırtlardaki Sinirköy hattında da Türk taarruzu devam etmişti. Tokuşlar ve Düzağaç’a gelmiş olan Türk süvarileri, doğuya doğru Yunan ordusuna taarruz etmişti. İslamköy’ün güneydoğusunda bulunan Yunan ordusunun 2. Tümenine Aşur, Doğlat Mıntıkası’nda Türk süvarileri önceki günden beri taarruz etmişti. Üçüncü Süvari Tümeni ise Uşak istikametinde faaliyet göstermişti. Cephenin diğer kısımlarında da savaş devam etmişti. Yalova, Pazarköy Şosesi batısındaki Kurtköy civarında ve Akçaköy, Lefke mıntıkalarında Yunan ordusuyla muharebe sürmüştü. Eskişehir’in ve Afyon’un doğu cephelerinde 2. Orduyla Yunan kuvvetleri arasında muharebe gerçekleşmişti. Seyitgazi Mıntıkası’nda Çakmaktepe ile daha güneyde Kazuçuran tepelerinde de şiddetli muharebeler olmuştu.<a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_edn73" name="_ednref73"><sup>[73]</sup></a></p>
<p>Büyük Taarruz’un başladığı 27 Ağustos tarihli Yunan resmi tebliğine yansımıştı. Yunan resmi tebliğine göre Yunanlılar, Türk taarruzunun sıklet merkezini artık fark etmişlerdi. Türk ordusu 26 Ağustos’tan itibaren Afyon’un iki noktasından taarruza başlamıştı. Buna karşın Türk taarruzları püskürtülmüştü. Eskişehir Cephesinde de topçu ateşi gerçekleşmişti. Cephenin diğer kısımlarında ise sükûnet vardı.<a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_edn74" name="_ednref74"><sup>[74]</sup></a> Yunanlıların bu tebliği gerçekleri gizlemişti. Zira 27 Ağustos sabahına kadar Büyük Taarruz, cephenin bir çok noktasında kesintisiz devam etmişti. 27 Ağustos’ta yapılan şiddetli taarruzlarla Yunanlılara bırakılmak zorunda kalınan tahkimatlar yeniden ele geçirilmişti. Yunan ordusu Afyon’un güneyindeki asıl mevzilerini kaybettikten sonra Dumlupınar istikametinde kaçmaya başlamıştı. Başkumandan Mustafa Kemal Paşa, 27 Ağustos tarihinde TBMM’ye çektiği telgrafta Afyon’un zaferini müjdelemişti. Mustafa Kemal Paşa, telgrafında belirttiğine göre, iki gündür aralıksız süren muharebe sonucunda Afyon mevzileri düşürülmüş ve şehir kurtarılmıştı. Yunanlılardan ganimet olarak alınan esir, ağır, hafif top, mühimmat gibi malzemenin miktarı fazla olmuştu. Yunanlıların bir yıldan beri her türlü teknolojik imkanları kullanarak yaptıkları mevziler, Türk ordusunun kahramanlığıyla bazen bir saatten az bir sürede düşürülmüştü. Türk ordusunun askerlerinin yanı sıra kumandanlarının da Yunan ordusundakilerden üstün yeteneğe sahip olduklarını belirten Mustafa Kemal Paşa TBMM’yi zaferden dolayı tebrik etmişti.<a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_edn75" name="_ednref75"><sup>[75]</sup></a></p>
<p>28 Ağustosta Başbakan Rauf Bey imzasıyla Başkumandan Mustafa Kemal Paşa’ya çekilen telgrafta iki günlük mücadelenin neticesinde elde edilen zaferin bütün milleti mutlu ettiği ifade edilmişti. Allah’ın yardımlarıyla kahraman Türk ordusunun milleti kurtaracağını belirten Rauf Bey, elde edilen zafer nedeniyle tebriklerini bildirmişti.<a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_edn76" name="_ednref76"><sup>[76]</sup></a> 28 Ağustosta Başbakan Rauf Bey imzasıyla Fevzi Paşa’ya da bir telgraf çekilmişti. Telgrafta kesin zaferi elde etmek için taarruz eden Türk ordusunun ilk başarısının tüm Meclisi sevinç içerisinde bıraktığı ifade edilmişti. Aynı başarıların artarak sürmesi dilenmiş ve Bakanlar Kurulu üyelerinin tebrikleri iletilmişti.<a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_edn77" name="_ednref77"><sup>[77]</sup></a></p>
<p><span>2.2. Başkumandanlık Meydan Muharebesi</span></p>
<p>Başkumandan Mustafa Kemal Paşa karargâhıyla beraber halkın büyük sevinç gösterileri arasında Afyon’a girmiş ve geceyi orada geçirmişti. 27 Ağustos gecesinden itibaren Yunan kuvvetleri dağınık bir şekilde batı ve kuzey batı istikametlerinde geri çekilmişti.<a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_edn78" name="_ednref78"><sup>[78]</sup></a> Yunan kuvvetleri 28, 29 Ağustos tarihlerinde Türk Ordusu tarafından yakından takip edilmiş, 5 tümenleriyle Dumlupınar’da sarılmıştı. Değişik noktalarda 29 Ağustos’ta yıpratılan Yunan kuvvetleri 30 Ağustos’ta meydan savaşı yapmaya zorlanmıştı. Adatepe’den Ağaçköy civarına kadar olan cepheye sağdan itibaren 16., 5., 3. ve 23. Tümenler taarruz etmiş ve saat 4:00’ten itibaren Çalköy istikametinden 16. Tümen ve daha sağdan 61. Tümen Yunan kuvvetlerine taarruza geçmişti. Yunanlılar Murat dağlarının kuzeyindeki ve Çalköy’ün kuzey batısındaki sırtlara kadar Kızıltaş Vadisi boyunca ormanlıklar içinde akşama kadar savunma yapmıştı. Güneşin batışından sonra Türk kuvvetleri süngü hücumuna başlamıştı. Türk kuvvetleri kısa sürede Yunanlıların elinde olan hatları ele geçirmiş ve askeri ağırlıklarının çoğunluğuna el koymuştu.<a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_edn79" name="_ednref79"><sup>[79]</sup></a></p>
<p>Ele geçirilen esirlerin ifadelerine göre Dumlupınar Meydan Muharebesi’nde savaşan Yunan birlikleri 10., 11., 23., 26. ve 5. tümenlerdi.<a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_edn80" name="_ednref80"><sup>[80]</sup></a> Dumlupınar Meydan Muharebesi’nin tafsilatı ise 31 Ağustos tarihli harp raporunda verilmişti. Rapora göre Aslıhanlar civarında cereyan eden muharebe neticesinde mağlup olan Yunan kuvvetlerinden kaçmayı başarabilenler Kızıltaş Vadisi’ni takip ederek batıya doğru firar etmişti. Kaçan Yunan askerlerini Türk süvari birlikleri takip etmişti. Saraycık ve Armutlu Gediği civarında Yunan kuvvetlerine yeniden taarruz edilmişti. Düziçe-Kaplangı ve Yenice hattından atılan Yunan birliklerinin bazı noktalarda gösterdikleri direniş de kırılmış ve Uşak istikametinde geri çekilmeleri sağlanmıştı.<a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_edn81" name="_ednref81"><sup>[81]</sup></a> Dumlupınar’ın batısında meydana gelen muharebede bir miktar esir alınmış, önemli sayıda ağır, hafif makineli ve piyade tüfekleriyle çok miktarda askeri malzeme ele geçirilmişti.<a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_edn82" name="_ednref82"><sup>[82]</sup></a></p>
<p>Başkumandan Mustafa Kemal Paşa Başbakan Rauf Bey’e çektiği telgrafla Başkumandanlık Meydan Muharebesi’nin hemen ardından gelişen askeri durumu ortaya koymuştu. Telgrafında Dumlupınar Meydan Muharebesi’ne katılmak üzere Seyitgazi’den güneybatıya bir Yunan birliğinin hareket ettiğini bildirmişti. Bununla beraber Dumlupınar Meydan Muharebesi’nin Türkler lehine sonuçlandığı haberini aldıktan sonra kuzey istikametinde yönünü değiştirmiş olan bu Yunan kuvvetinin Kütahya civarında mağlup edildiğini belirtmişti. Yenilen Yunan kuvvetlerinin ise Gediz istikametine atıldığını ifade etmişti. Dumlupınar Meydan Muharebesi ve ertesi günü yapılan harekât sonrasında Yunanlıların çok sayıda kayıp verdiğini, değişik rütbelerde 100 subay ve 1000 kadar askerden oluşan esir kafilesine şahit olduğunu bildirmişti. Esir subaylar arasında 4. Tümen Kumandanı General Zimaris ve 12. Tümen Kumandanı Miralay Kaledopulos, 1 miralay, 2 kaymakam, 5 binbaşı, yüzbaşı ve teğmen rütbesinde olanlar vardı. Ayrıca Mustafa Kemal Paşa Trikopis’in esir edilen yaverine atfen, Birinci Kolordu Kumandanı General Trikopis’in otomobil ve hayvanını terk ederek askerlerin içine karışmış olduğunu, esir veya ölmüş olabileceğini ifade etmişti. Yine İkinci Kolordu Kumandanının da Trikopis ile beraber bulunduğu telgrafta bildirilmişti. Mustafa Kemal Paşa ayrıca, Uşak ve Eskişehir’in kurtuluşu haberini beklediğini dile getirmişti.<a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_edn83" name="_ednref83"><sup>[83]</sup></a></p>
<p>Mustafa Kemal Paşa, Dumlupınar Meydan Muharebesi’ni Türk ordusunun ileri hattında Yunan mevzilerine çok yakın yerlerde idare etmişti. Oysaki Yunan Başkumandanı Hacı Anesti yüzlerce kilometre ötede savaşı idare etmeye çalışmıştı. Dolayısıyla elde edilen zaferde Türk Başkumandanı’nın payı büyük olmuştu. Bu durum Türk milleti ve onun ordusu tarafından yakından takip edilmişti. Batı Cephesi Kumandanı İsmet Paşa 3 Eylül’de Genelkurmay Başkanlığına, Batı Cephesi Ordularına, Doğu ve Elcezire Cepheleri Kumandanlıklarına bir telgraf göndermişti. Telgrafta, Mustafa Kemal Paşa’nın cephenin en ön safhalarında savaştığını ve elde edilen zaferin Türk davasının kazanılması adına çok büyük bir adım olduğunu ifade etmişti. Savaşın sonuçları ve Mustafa Kemal Paşa’nın rolüne değinen İsmet Paşa, Türk ordusu için tarihi bir hatıra olması adına 30 Ağustos 1922 muharebesine ordu içinde “Başkumandanlık Muharebesi” adının verildiğini belirtmişti.<a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_edn84" name="_ednref84"><sup>[84]</sup></a> İsmet Paşa’nın telgrafı aynı gün Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa tarafından Başbakan Rauf Bey’e gönderilmiş ve durumun Meclis’e bildirilmesi istenmişti. Bununla beraber Fevzi Paşa, talebin o an için gizli tutulmasını arzu etmişti.<a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_edn85" name="_ednref85"><sup>[85]</sup></a></p>
<p>Başkumandanlık Meydan Muharebesi dışında Türk kuvvetleri cephenin diğer bölgelerinde de Yunan birliklerini takip etmişti. Birinci Kolordu Mıntıkası’nda 30 Ağustosta Cafergazi’den Hatipler istikametine ilerlemiş olan 15. Tümen öğleden sonra saat 4:00’te Bozluca’nın doğusunda Yunan direnişiyle karşılaşmıştı. Burada çıkan muharebe akşama kadar devam etmişti. Muharebeye katılan Yunan kuvvetleri 4 topa sahip 1 piyade alayı tahmin edilmişti. Gece de muharebe devam etmişti. 30 Ağustos gece saat 3:00’te yapılan hücumla Yunanlılar püskürtülmüştü. 57. Tümen, Kaplangı Dağında Yunanlıların 3 tümen kadar tahmin edilen kuvvetinin karşı taarruzuna maruz kalmıştı. Başlangıçta Yunan kuvvetlerini püskürtmüşse de Yunanlılar takviye kuvvetlerle Türk tümenini geri atmıştı.<a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_edn86" name="_ednref86"><sup>[86]</sup></a></p>
<p>Yine Eskişehir ve Seyitgazi Mıntıkası’nda Yunan ordusu Eskişehir istikametinde çekilmişti. Yunanlıların asli kuvvetlerinin terk ettikleri öncü birlikler ise Türk ordusunun tazyikine uğramıştı. Türk kuvvetlerinin bir kısmı Sabuncupınar ve Alayunt istikametlerinde Yunan kuvvetlerinin yan ve gerilerine yürümüştü.<a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_edn87" name="_ednref87"><sup>[87]</sup></a> Altıntaş’tan Kütahya istikametine hareket eden bir Türk birliği ise 31 Ağustos’ta Alayunt civarında Porsuk boyunca batıya hareket etmekte olan 51. ve 53. Yunan alaylarından oluşan 15. Tümene rastlamıştı. Türk birlikleri Yunan kuvvetine taarruz etmiş ve Yunanlıların bir alayını ateş ve süngü ile imha etmiş, askeri ağırlıklarını terkettirerek perişan bir surette firara mecbur etmişti. Muharebede bir kısmı zabit olmak üzere 140 esir alınmıştı. Ele geçirilen esirlerin ifadelerine göre muharebede mağlup edilen Alay Başkumandanlık Meydan Savaşı’nda Yunanlılara yardım etmek için Seyitgazi’den hareket etmişti.<a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_edn88" name="_ednref88"><sup>[88]</sup></a></p>
<p><span>3. Takip Harekâtı</span></p>
<p><span>3.1. İzmir’in Kurtuluşuna Kadar Takip Harekâtı</span></p>
<p>Başkumandanlık Meydan Muharebesi’nde mağlup edilen Yunan kuvvetleri artık güçlü bir savunma tertibatı alamayacak durumdaydılar. Arşiv belgeleri bu kuvvetleri <em>“bakıyetüssüyûf”</em> (kılıç artıkları) olarak adlandırmıştı. Ciddi bir savunma hattı oluşturabilecek gücü kalmayan düzensiz birlikler kaçışırken Müslüman halka mezalim yapmış ve birçok yerleşim yerini yakmıştı. 1 Eylül’de Eskişehir ve Seyitgazi Mıntıkası’nda, Ağapınar’dan itibaren tren yolu hattını tahrip etmişti. Civardaki ot ve harmanları yakarak Eskişehir’e doğru çekilmişti. Çekilen Yunan kuvvetleri Türk birlikleri tarafından şiddetle takip edilmişti. Seyitgazi, takip sonrasında yapılan taarruzla 1 Eylül sabahı saat 5:00’da kurtarılmıştı. Seyitgazi’de tutunamayan Yunan birlikleri Eskişehir istikametinde geri çekilmişlerdi. Başkumandanlık Meydan Muharebesi’nden sonra Uşak istikametine kaçan Yunan kuvvetleri ise art arda yapılan taarruzlarla imha edilmişti. Taarruzlarda başta Yunan kumandanları olmak üzere yüksek rütbeli subaylarla çok sayıda asker de Türk birliklerince esir edilmişti. 1 Eylül’de Uşak istikametindeki taarruzda 4. ve 12. Yunan Tümen kumandanları ve çok sayıda subay ve asker esir edilmiş, her cinsten askeri malzeme ganimet alınmıştı. Böylece 1 Eylül’de Uşak Yunan işgalinden kurtarılmıştı. Mağlup olan Yunan kuvvetleri, batı ve güneybatı istikametinde çekilmişti. Yunan kuvvetleri kaçarken yağma, tahribat, yakma gibi mezalim uygulamalarına devam etmişti. Kaçış güzergâhındaki köy ve harmanları yakmış birçok sivili öldürmüş ve yaralamıştı. Kaçan Yunan kuvvetleri İslamköy’den sonra bazı tren yolu köprüleriyle telgraf hatlarının bir kısmını da tahrip etmişti. 1 Eylül’de cephenin diğer noktalarında da Yunan kuvvetleri geri çekilmekle meşgul olmuştu. Çivril ve Sarayköy Mıntıkası’ndaki Türk müfrezeleri, batıya doğru çekilmekte olan Yunan kuvvetlerini yakından takip etmişti. Kocaeli Mıntıkası’nda ise önemli bir askeri gelişme olmamıştı.<a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_edn89" name="_ednref89"><sup>[89]</sup></a></p>
<p>Türk orduları 26 Ağustos’tan Dumlupınar Meydan Muharebesi sonrasına kadar büyük başarılar elde etmiş, Yunan ordusunun en önemli kuvvetlerini etkisiz hale getirmişti. Bundan sonra dağınık bir şekilde kaçışan Yunan kuvvetlerini kovalayan Türk ordusunun Başkumandanı Mustafa Kemal Paşa 1 Eylül’de Dumlupınar’dan bir beyanname yayınlamıştı. Yayınladığı beyannamede öncelikli olarak Türk ordusuna methiyeler düzerek moral vermiş, Türk ordusunun, <em>“Afyonkarahisar-Dumlupınar Büyük Meydan muharebesinde zalim ve mağrur bir ordunun anasır-ı asliyesini”</em> çok kısa sürede imha ettiğini belirtmişti. Ordusunun kahramanca mücadelesini yakından takip ettiğini belirten Başkumandan, bundan sonra da yeni meydan savaşları yapılabileceği ifade etmiş, orduya yeni emrini vermişti: <em>“Ordular İlk Hedefiniz Akdeniz’dir. İleri!”<a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_edn90" name="_ednref90"><sup><strong>[90]</strong></sup></a></em> Türk ordusu, Başkumandanının yeni emrine sadık kalarak vatanın tamamını Yunan işgalinden kurtarmak hedefiyle süratle hareket etmişti.</p>
<p>2 Eylül sabah saat 6:30’da Eskişehir Yunan işgalinden kurtarılmıştı. Eskişehir’den çekilen Yunan kuvvetleri İnönü istikametinde geri çekilmişti. İzmir istikametinde kaçan Yunan kılıç artıkları köyleri yakarak kaçmıştı. Bununla beraber kaçan Yunanlılara uygun noktalarda taarruz edilmiş ve bir miktar zabit ve asker esir alınmış, çok sayıda zayiat verdirilmiş, makineli ve otomatik tüfek, top vs. ganimet elde edilmişti. 2 Eylül öğleden sonra ise bazı Yunan kuvvetlerinin Kasur Ovası’nı takip ederek güneye doğru çekildikleri ve köyleri yaktıkları halk tarafından bildirilince 5. Tümene bağlı kuvvetler oraya gönderilmişti. Kurtulma imkanı kalmadığını anlayan Yunan ordusunun 1. ve 2. Kolordu komutanları General Trikopis ve Diyenis ile bir tümen kumandanı ve erkan-ı harbiye zabitinin bulunduğu yüzlerce subay ve binlerce askerden oluşan Yunan birliği kafile halinde teslim olmuştu.<a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_edn91" name="_ednref91"><sup>[91]</sup></a> Esirlerden Trikopis, Yunan Genelkurmay Başkanlığı tarafından esaretinden habersiz şekilde 4 Eylül’de Başkumandanlığa tayin edilmişti.<a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_edn92" name="_ednref92"><sup>[92]</sup></a> Mustafa Kemal Paşa, 3 Eylül’de Ankara’ya gönderdiği bir telgrafta esirlerle görüştüğünü, kendilerini teselli ettiğini ve ailelerine sıhhat haberlerini bildirmelerine izin verildiğini yazmıştı.<a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_edn93" name="_ednref93"><sup>[93]</sup></a></p>
<p>3 Eylül’de Türk ordusu kaçmakta olan Yunan kuvvetlerini takibe devam etmişti. Kütahya, Gediz istikametinden çekilen Yunan ordusunun 15. Tümenine Akmeşe ve Gediz’in kuzeyinde taarruz edilmişti. Yunan kuvvetleri perişan bir surette Emet istikametine püskürtülmüştü. Püskürtülen Yunan kuvvetleri takip edilmişti. Kızıltaş Vadisi istikametinde çekilmekte olan dağınık Yunan kuvvetlerine ise Hamidiye Hanı’nın batısında taarruz edilmişti. Orada bir çok Yunan askeri öldürülmüş ve çok miktarda top, ağır ve hafif makineli tüfek ganimet olarak ele geçirilmişti. Taarruzdan kaçmayı başaran ve askerlerle beraber firar eden Rumlar, Kula istikametine çekilmişti. Uşak’ın batısında ilerleyen Türk kuvvetleri kaçan Yunan kılıç artıklarını şiddetle takip etmişti. Türk kuvvetlerinin ileri kolu Alaşehir’e yaklaşmak üzere olup Dereköy, Çeşme, İnegöl hattının batısına ulaşılmıştı. Cephenin kuzeyinde de Türk birliklerinin takibi devam etmişti. İki tümen ve bir alay piyadeden oluşan Yunan kuvvetleri Bozöyük, Bursa yoluyla Bursa istikametine bir kısmı ise Aziz Vadisi boyunca geri çekilmekte olduğu 3 Eylül sabah saat 7:50’de Türk keşif uçağınca tespit edilmişti. Aynı haber kanalına göre kuvvetler Türk birliklerince takip edilmişti.<a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_edn94" name="_ednref94"><sup>[94]</sup></a> Yine o gün yapılan askeri harekât sonucunda Bigadiç Yunan işgalinden kurtulmuştu.<a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_edn95" name="_ednref95"><sup>[95]</sup></a> 3 Eylül’de Kocaeli Mıntıkası’nda ise dikkate değer bir askeri gelişme olmamıştı.<a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_edn96" name="_ednref96"><sup>[96]</sup></a></p>
<p>4 Eylül’de Türk ordusunun askeri başarıları devam etmişti. Bursa istikametine çekilmekte olan Yunan kuvvetleri İnönü civarında yakalanmış ve muharebeye zorlanmıştı. Muharebede Yunanlılar yenilgiye uğratılmışlardı.<a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_edn97" name="_ednref97"><sup>[97]</sup></a> 5 Eylül’de Türk kuvvetleri Alaşehir’i Yunan işgalinden kurtarmıştı. Kaçan Yunan askerleri Salihli’ye doğru takip edilmişti. Yunanlılar kaçarken Eşme ve Alaşehir kasabalarını ve civardaki köyleri Müslüman halkın bir kısmıyla beraber yakmıştı. Halkın önemli bir kısmını işkence, ateşli silah, süngü vb. yollarla öldürmüştü. 5 Eylülde Karaköy’den Buldan istikametinde hareket eden Türk birlikleri ise Buldan’ın kuzeyine kadar ilerlemiş ve Yunanlılardan 5 ağır top, çok miktarda cephane ele geçirmişti. Yine aynı gün Nazilli, Yunanlılar tarafından tahliye edilmişti. Kocaeli Mıntıkası’nda İznik Gölü’nün batısında Pazarköy istikametinde taarruz eden Türk kuvvetleri Yunan birliklerini mağlup ederek önemli mevzileri ele geçirmişti. Akşama kadar devam eden taarruzlar neticesinde Yunan kuvvetleri Gündoğdu ve Bilecik mevzilerini tahliye etmeye mecbur kalmıştı. Yunanlılar, gece yarısından itibaren zeytinlikleri yakarak bir alayla Küplü ve diğer bir alayla Yenişehir istikametinde çekilmişti. Türk müfrezeleri çekilen Yunanlıları takip etmişti. Oran ve Dambucak Derbendi hattında savunmada bulunan Yunanlılara yan ve gerilerden etkili taarruzlar gerçekleştirilmişti. 5 Eylül’de Bozöyük, Türk kuvvetlerince kurtarılmıştı. Yunanlıların 15. Tümen kılıç artıkları ise Açıkbaş üzerinden Simav istikametine çekilmişti.<a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_edn98" name="_ednref98"><sup>[98]</sup></a> Mustafa Kemal Paşa’nın Rauf Bey’e çektiği telgrafa göre Pazarköy de 5 Eylülde Yunan işgalinden kurtarılmıştı. Yunanlıların Eskişehir’den çekilen ve Kocaeli Mıntıkası’nda toplanan kuvvetlerini takipleri Bursa istikametinde devam etmişti. O gün de Kula Yunan işgalinden kurtarılmıştı. Eskişehir ve Uşak’ın doğusunda Karacahisar civarında Yunanlılardan ele geçirilen silahlar sayılmıştı. Sayılan silah miktarı şöyleydi: 5.000 tüfek, 100 makinalı tüfek, yüzlerce otomatik tüfek, 12 cebel topu, 1000 sandık top cephanesi.<a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_edn99" name="_ednref99"><sup>[99]</sup></a></p>
<p>Türk ordusunun zaferleri tüm memlekette büyük sevinçle karşılanırken Yunanistan’da bunun aksi yönünde netice doğurmuştu. Anadolu’nun en ücra köşelerinde zaferler büyük şenliklerle kutlanmıştı. Türk ordusunun kendine güveni artmış, daha büyük şevkle savaşa devam etmişti. Örneğin, 5 Eylül 1922 tarihli Bor Kazası Asker Alma Şubesi Başkanı Binbaşı Bektaş imzalı bir telgraf Anadolu’nun küçük bir ilçesinde halkın zaferlere olan sevincini ortaya koymuştu. Belirtildiğine göre Bor’da 5 Eylül’de binlerce kişi toplanmış ve Türk ordusunun zaferlerini kutlamış, yeni zaferlerin elde edilmesi için dualar etmişti.<a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_edn100" name="_ednref100"><sup>[100]</sup></a> Bor’daki sevinç gösterileri tüm Türkiye’nin özetini yansıtmıştı. Keza zaferler, doğusundan batısına, kuzeyinden güneyine en ücra köşelere kadar bütün vatanda sevinç uyandırmış ve büyük halk kutlamalarına dönüşmüştü. Yunanistan’da ise Türk zaferleri hayal kırıklığı ve şaşkınlığa neden olmuştu. Hayal kırıklığı ve şaşkınlık kısa süre içinde Yunanistan Hükümeti’ne ve Kralına karşı büyük bir nefret ve kine yol açmıştı. 5 Eylül’de İngiliz çevrelerinden elde edilen istihbarata göre Atina ateş ve ihtilal içindeydi. Atina da Fransız elçisi Yunanlılar tarafından öldürülmüş; Kral Kostantin’in ve General Dosmanis Dangalis’in de öldürüldüğüne dair söylentiler çıkmıştı. Mora Yarımadası’nda kızıl bayraklar açılarak asker ve halk isyan etmiş, Atina ile her türlü bağlantılarını kesmişti. Fransız elçisinin öldürülmesi üzerine İstanbul’daki Eduvargine zırhlı kruvazörü, Pire’ye hareket etmişti.<a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_edn101" name="_ednref101"><sup>[101]</sup></a></p>
<p>Türk zaferleri 6 Eylül’de devam etmişti. İzmir’e doğru hızla ilerleyen Türk birlikleri Ahmetli ve Salihli civarını Yunan işgalinden kurtarmıştı. 2 piyade tümeni ve 2 süvari alayı tahmin edilen Yunan kuvvetleri akşama doğru bir kol ile Berkinköy, diğer kol ile Turgutlu istikametine çekilmişti. Yunanlılar kaçarken diğer yerlerde olduğu gibi Salihli Kasabası’nı ve civar köyleri de yakmış ve halkın bir kısmını öldürmüştü.<a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_edn102" name="_ednref102"><sup>[102]</sup></a> Ahmetli de aynı akıbete uğramıştı. Halkın ifadesine göre, Yunanlılar Ahmetli’de 8 genç kızı tecavüz ettikten sonra bir binaya doldurarak yakmıştı. Yine orada bir çok kişiyi kurum koklatarak bayıltmış ve ardından midelerine benzin akıtarak yakmıştı. Yunanlılar Manisa’yı da yakmış ve orada birçok kişiyi öldürmüştü.<a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_edn103" name="_ednref103"><sup>[103]</sup></a> Ahmetli-Belen Tepeler-Kara Yahşi-Sarı Kale hattını savaş yapmadan geçen Türk kuvvetleri, Sarı Kale’de daha önceden Yunanlılara esir edilmiş bazı Türk askerleriyle Alaşehir’den beraberlerinde zorla getirdikleri Müslüman halkın bir kısmını kurtarmıştı. Yunanlılar, ellerinde tuttukları diğer esirleri ise Kalence’ye götürmüştü.<a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_edn104" name="_ednref104"><sup>[104]</sup></a></p>
<p>6 Eylül’de Türk kuvvetlerinin şiddetli takipleri nedeniyle Yunan birlikleri Akhisar, Kırkağaç ve Soma’yı tahliye etmek zorunda kalmıştı.<a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_edn105" name="_ednref105"><sup>[105]</sup></a> Ortakcı Köyü de o gün yapılan baskınla Yunan işgalinden kurtarılmış, 12’lik ağır sahra topu ve çok miktarda askeri malzeme ganimet olarak alınmıştı. 6 Eylül sabahı Yunanlılar Söke’yi tahliye etmiş ve Türk kuvvetleri kasabaya girmişti. Yunanlılar Nazilli’den çekilirlerken diğer yerlerdeki gibi Müslüman halka yaralama, öldürme, yağma, yakma gibi mezalim uygulamalarında bulunmuştu. Söke’den Torbalı istikametinde geri çekilen Yunan piyade alayı Torbalı’nın batısında Üçüncü Süvari Tümeni tarafından takip edilmişti. Torbalı’nın iki kilometre kuzeyinde Yunanlılar iki lokomotif ile dört vagondan ibaret bir tren terk etmişti. Bundan başka Torbalı, Bayındır hattında 10 civarında vagon ele geçirilmişti.<a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_edn106" name="_ednref106"><sup>[106]</sup></a> Kocaeli Mıntıkası’nda Yalova civarında Türk kuvvetlerinin taarruzları, Yunan savaş gemilerinin Gemlik Körfezi’nden ateş açmaları ve gelen Yunan takviye kuvvetleri nedeniyle sonuç vermemişti.<a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_edn107" name="_ednref107"><sup>[107]</sup></a></p>
<p>7 Eylül’de Kocaeli Mıntıkası’nda çıkan muharebe akşama kadar devam etmişti. Muharebe neticesinde Yunan kuvvetleri, Pazarköy’ün güneybatı sırtlarından atılmıştı. Bursa istikametinde Türk yürüyüş kıtası Aksu- Kestel’deki Yunan ileri mevzilerini ele geçirmişti.<a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_edn108" name="_ednref108"><sup>[108]</sup></a> Samanlı Dağ’ı, Kayapınar, Selimiye istikametlerinde Yunanlılara taarruz eden Türk kuvvetleri Fethiye-Borçin arasındaki mevziiye doğru ilerlemiş ve akşama kadar muharebe şiddetle devam etmişti. 7 Eylül sabah saat 8:30’da 1. Kolordunun takip kolları Turgutlu Kasabası’na girmişti. Turgutlu, civar yerler gibi Yunanlılar tarafından yakılmıştı.<a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_edn109" name="_ednref109"><sup>[109]</sup></a> Türk müfrezeleri Aydın’ı da o gün kurtarmışsa da Aydın, Turgutlu gibi yakılmıştı.<a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_edn110" name="_ednref110"><sup>[110]</sup></a></p>
<p>8 Eylül’de Türk ordusunun takip harekâtı ve başarıları devam etmişti. 2. Kolordu takip müfrezesi akşam saat 5:30’da Manisa’ya girmişti.<a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_edn111" name="_ednref111"><sup>[111]</sup></a> Yunanlılar Manisa’yı da yakmıştı. Manisa’da çıkan yangın sonucunda istasyon civarında 100, 150 kadar bina ancak yanmaktan kurtulmuştu.<a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_edn112" name="_ednref112"><sup>[112]</sup></a> 5. Kolordu Manisa’ya dâhil olurken orayı savunan Yunan kuvvetlerinin 2 bölüğünü imha etmiş ve Menemen istikametinde yürüyüşe devam etmişti. Türk kuvvetleri harekâtına devamla bir alay kadar Yunan askerini İzmir istikametine püskürtmüştü. Üçüncü Süvari Tümeni ise 8 Eylül’de Torbalı istikametinden İzmir’e doğru Yunan kılıç artıklarını takip etmişti.<a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_edn113" name="_ednref113"><sup>[113]</sup></a> Nif, 8 Eylül akşam saat 6:30’da Yunan kuvvetlerinin yakmasına fırsat verilmeden kurtarılmıştı. Buna rağmen Yunanlılar Nif Kasabası’nda 5, 6 Müslümanı öldürmüş ve civar köylerden bazılarını yakmıştı.<a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_edn114" name="_ednref114"><sup>[114]</sup></a> Başkumandan Mustafa Kemal Paşa, 8 Eylül 1922’de Başbakan Rauf Bey’e çektiği telgrafta, Türk ordusunun askeri vaziyetini ortaya koymuştu. Ona göre Türk ordusu 26 Ağustos’ta taarruzun başlamasından beri kesintisiz muharebe ve yürüyüş yapmıştı. Ordunun yürüyüşü en kestirme istikametten bile 300 kilometre mesafe olup İzmir’in karşısında Sarıhanlı, Zincirli ve Parlamaz Çay hattına ulaşmıştı. Süvari Kolordusu Manisa, 2. Süvari Tümeni ise Torbalı üzerinden İzmir istikametinde ilerlemişti.</p>
<p>Eskişehir’den Bursa yönünde takip edilen Yunan kuvvetleri Bursa’nın doğusunda Aksu civarında savunma yapmıştı. Türk kuvvetleri orada da taarruza geçmiş ve Yunanlıların ileri mevzilerini zapt etmişti. Türk müfrezeleri ise Simav, Gediz, Kerçöy, Sındırgı Mıntıkası’nı Yunanlılardan temizleyerek Balıkesir istikametinde ilerlemişti. Mustafa Kemal Paşa, cephede askeri vaziyeti ortaya koyduktan sonra 9 Eylül’de Turgutlu üzerinden İzmir istikametine hareket edeceğini bildirmişti.<a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_edn115" name="_ednref115"><sup>[115]</sup></a></p>
<p><span>3.2. İzmir’in Kurtuluşu</span></p>
<p>Türk ordusu 8 Eylül akşamı iki yönden İzmir’in kapılarına dayanmıştı. İzmir’de bulunan sözde Muhtar İdarenin Başkanı İstiryadis, şehri Türklere teslim etmesi için İtilaf devletleri konsoloslarıyla anlaşmıştı. Konsoloslar, şehrin Türklere teslimi için girişimlerde bulunmuştu. 8 Eylül 1922’de Müttefik devletler konsolosları adına Rodok, çektiği telgrafta İzmir’i Türk ordusuna teslim etmek için en yakın Türk kumandanı ile görüşmek istediklerini bildirmişti. Randevu verildiği takdirde temsilci göndereceklerini ifade etmişti.<a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_edn116" name="_ednref116"><sup>[116]</sup></a> İzmir’in teslimiyle ilgili görüşmenin gerçekleşip gerçekleşmediğine dair bir belgeye ulaşılamamıştır. Bununla beraber 9 Eylül’de İzmir’e Türk süvarileri girmişti. 14. Süvari Tümeni, Menemen istikametinde ilerleyerek 9 Eylül 1922 sabahı şafakla beraber kısa bir çarpışmadan sonra Menemen Kasabası’nı, Yunanlıların yakmasına fırsat vermeden kurtarmıştı.</p>
<p>9 Eylül sabah saat 10:00’da 1. ve 2. Süvari Tümenleri ve ardından 14. Süvari Tümeni hafif bir çarpışmadan sonra İzmir’i Yunan işgalinden kurtarmıştı. 2. Süvari Tümeni 4. Alay kumandanlarından Yüzbaşı Şerafettin Bey İzmir’e ilk giren subay olmuştu. Şerafettin Bey İzmir’e dahil olurken atılan bomba ile hafif yaralanmış, 4 çavuş ise şehit düşmüştü. Türk ordusuna İzmir’de bazı Rum köylerinden de ateş açılmışsa da kendilerine hızla karşılık verilmişti. İzmir’i terkeden Yunan kuvvetlerinin önemli bir kısmı Urla ve Çeşme’ye çekilmişti. Yunanlılar İzmir’den çekilirken pek çok top, tüfek gibi askeri malzeme terk etmişti. Ayrıca 50 civarında subay, 1000 civarında Yunan askeri esir olmaktan kurtulamamıştı.<a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_edn117" name="_ednref117"><sup>[117]</sup></a> İzmir’e ilk girenlerden Süvari Tümen Kumandanı Mümtaz Bey, şehrin kurtuluşunu Başkumandan Mustafa Kemal Paşa’ya çektiği telgrafla şöyle müjdelemişti: <em>“Muzaffer Millî ordumuzun yılmaz süvarileri bizler düşmanın İzmir önündeki son mukavemetini kırarak 9.9.38 saat on buçukta şehre vasıl olduk. Halkın gözyaşlarıyla derin hürmetlerini iblağ ile bahtiyarım.”</em><a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_edn118" name="_ednref118"><sup>[118]</sup></a>.</p>
<p>9/10 Eylül gecesini 1. Ordu Karargâhı, İzmir’in doğusunda Belkahve’de, Başkumandanlık, Genel Kurmay Başkanlığı ve Garp Cephesi Karargâhları Nifte geçirmişti.<a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_edn119" name="_ednref119"><sup>[119]</sup></a> 10 Eylül’de Mustafa Kemal, Fevzi ve İsmet paşalar karargâhlarıyla İzmir’e girmiş ve Hükümet Konağı’na yerleşmişti.<a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_edn120" name="_ednref120"><sup>[120]</sup></a> İzmir’in kurtuluşu tüm yurtta büyük sevinçle karşılanmış, birçok yerde kutlamalar yapılmıştı. Örneğin 10 Eylül 1922 öğleden sonra saat 3:00’da Ankara’da, İzmir’in kurtuluşu münasebetiyle yapılan tezahürat oldukça coşkulu geçmiş, bütün resmi daireler tatil edilmişti.<a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_edn121" name="_ednref121"><sup>[121]</sup></a> İzmir’in kurtuluşunun tüm yurtta yarattığı sevince İzmir’de çıkan büyük yangın gölge düşürmüştü. Yangın, 13 Eylül öğle vakti İzmir’in Frenk Mahallesi’nde Suzan Sokağı’nda çıkmıştı. İtfaiye yangını kontrol altına almışsa da birçok yerde yeni yangınlar çıkarılmıştı. 13 Eylül tarihli harp raporuna göre yangının Ermeniler tarafından çıkarıldığı anlaşılmıştı. Çıkan ilk yangın itfaiye tarafından söndürüldüğü sırada Ermeni kilisesinden <em>“bomba ateşi”</em> yapılmıştı.<a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_edn122" name="_ednref122"><sup>[122]</sup></a> Yangın 14 Eylül’de devam etmişti. Yangını söndürmeye çalışanlara bazı binalardan bomba ve silahlar atılmaya devam edilmişti. Yangının faillerinden birkaçı suçüstü yakalanmıştı. Şehrin değişik noktalarında ve benzin depoları civarında yangınlar çıkarılmışsa da söndürülmüştü.</p>
<p>14 Eylül tarihli harp raporunda yangının kimler tarafından çıkarıldığına dair önemli bilgiler verilmişti. Buna göre yangın Ermeni ve Rum Millî teşkilatının tertibi ile çıkarılmıştı. İngiliz Konsolosluğu’nun son iki gün zarfında onları teşvik ettiği haber alınmıştı. Yangında evleri yanmış Hristiyanlar ve yabancı vatandaşlar yangının Ermeniler tarafından kasten çıkarıldığını söylemişti.<a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_edn123" name="_ednref123"><sup>[123]</sup></a> İzmir’deki yangın 15 Eylül öğle vakti büyük oranda söndürülmüştü. Yangının söndürülmesine karşın öğleden sonra saat 2:00’de bazı noktalarda yangın yeniden başlamıştı.<a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_edn124" name="_ednref124"><sup>[124]</sup></a> 16 Eylül harp raporuna göre yangın o gün hafiflemekle beraber devam etmişti.<a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_edn125" name="_ednref125"><sup>[125]</sup></a> Yangın tam olarak ancak 17 Eylül’de söndürülebilmişti. Büyük bir yıkım ve enkaz bırakan yangından birçok kişi etkilenmişti. 18 Eylül tarihli harp raporunda belirtildiğine göre, İzmir’de 10.000 kadar yangınzede Ponta ve civarındaki pavyonlara yerleştirilmiş ve ıstırahatları temin edilerek koruma altına alınmıştı.<a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_edn126" name="_ednref126"><sup>[126]</sup></a></p>
<p><span>3.3. Bursa’nın Kurtuluşu</span></p>
<p>Bursa’nın kurtuluş tarihi harp raporlarında ilginçtir 9 Eylül olarak kaydedilmişti. 11 Eylül tarihli Harp raporu Bursa’nın kurtuluşunu şöyle haber vermişti: <em>“Bursa istikametinde düşmanı yakından takip eden kıtaatımız 9.9.38’de grub-ı şems ile beraber şehri işgal etmiştir. Düşman Bursa’ya kadar olan bütün köyleri ve telgraf hududunu tahrip etmiş ve Bursa’da bazı mebaniyi ve Bursa şimal-i garbisinde birçok köyleri yakmıştır.”</em><a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_edn127" name="_ednref127"><sup>[127]</sup></a></p>
<p>Aynı harp raporunda belirtildiğine göre o gün 11. Yunan Tümeni Harekât Şubesi Müdürü, 3. Kolordu Erkan-ı Harbiye Riyasetinden talimat aldıktan sonar Bursa’dan otomobille dönerken Gemlik Köprüsü civarında esir edilmişti. Onun verdiği bilgilere göre Gemlik’te toplanmakta olan 11. Tümenin sahil yoluyla, 3. Tümenin ise öğle vaktinde Mudanya istikametine geri çekildikleri tahmin edilmişti.<a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_edn128" name="_ednref128"><sup>[128]</sup></a> Canbazlı-Keleşli-Demirtaş istikametinde ilerleyen bir Türk müfrezesi İğdir, Kazıklı arasında Yunanlıların 2 tabur müfrezesini güney batıdan sarmış ve akşama kadar muharebe devam etmişti.<a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_edn129" name="_ednref129"><sup>[129]</sup></a></p>
<p>12 Eylül tarihli harp raporunda ise 9 Eylül’de 1. Tümen öncü birlikleri Yunan kuvvetlerini takip ederek akşamla beraber Bursa İstasyonu’nu işgal etmiş ve şehrin zaptı için hücum taburu görevlendirmişti. Görüleceği üzere ikinci harp raporunda şehrin daha Yunan işgalinden kurtarılmadığı görülmüştü. Yine aynı harp raporunda belirtildiğine göre Yunanlılar Bursa civarındaki köyleri ve telgraf hatlarını tahrip etmişti. Bazı binaların yandığı görülmüştü. Yunanlılar çekilirken birçok tahrip edilmiş top ve çok sayıda kamyon terk etmişti.<a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_edn130" name="_ednref130"><sup>[130]</sup></a></p>
<p><span>3.4. Yunan Kuvvetlerinin Batı Anadolu’yu Tahliyeleri</span></p>
<p>İzmir’in kurtarılmasından sonra Yunanlıların, kaçış istikametlerinde yakalanarak etkisiz hale getirilmesi için ordu birliklerine emirler verilmişti. 10 Eylül’de 5. Kolordu, 1. Ordunun emrine verilmiş ve Urla’nın kurtarılmasıyla görevlendirilmişti.<a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_edn131" name="_ednref131"><sup>[131]</sup></a> 11 Eylül’de 1. Ordu Mıntıkası’nda, Yunanlıların üç savaş gemisi Yenikale’nin batısından Urla’ya kadar tren hattını ateş altına almıştı. Ateş nedeniyle 14. Süvari Tümeni zayiat vermişti. Tümen Ilıca Vadisi, 1. Süvari Tümeni ise dağ yoluyla Urla istikametine yönlendirilmişti. 3. Süvari Tümeni de güneyden hareket ettirilmişti. 10 Eylül’de Seydiköy Muharebesi’nde alınanlardan başka Uzundere ve Kovacık Caddesi civarında Yunanlılar çok sayıda tüfek, cephane, 1 top, 10 ağır ve birkaç hafif makinalı tüfek bırakmışlardı. Türk birliklerinden 1. Kolordunun 6. Tümeni Işıklar-Buca Mıntıkası’na, 15. Tümeni Seydiköy civarına yerleştirilmiş, 8. Tümen İzmir’de görevlendirilmiş, 57. Tümen dağ yoluyla Urla istikametine yönlendirilmişti.<a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_edn132" name="_ednref132"><sup>[132]</sup></a> O sırada Urla’da vapurlara binmek için sahilde beklemekte olan Yunan kılıç artıklarını biri büyük üç savaş gemisi korumuştu.<a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_edn133" name="_ednref133"><sup>[133]</sup></a></p>
<p>12 Eylül’de 20 bin civarında Yunan kuvvetinin Çeşme istikametinde çekildiği görülmüştü. Yunan gemileri Yeni Kale ile Gezirhan arasındaki tren yolu hattını ateş altına alarak yolun kullanılmasını önlemişti. Çalıköy civarındaki Yunan gemileriyle Türk bataryası arasında karşılıklı ateş açılmış, Yunan gemileri batıya doğru uzaklaştırılmıştı.<a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_edn134" name="_ednref134"><sup>[134]</sup></a> 12 Eylülde 1. Ordu Mıntıkası’nda, Ekşisu-Poyraz hattı doğusundaki arazi Yunanlılardan temizlenmiş, Urla da Yunan işgalinden kurtarılmıştı. Yenifoça Mıntıkası’nda 300, Eski Foça’da ise 600 kadar Rum yakalanarak Manisa’ya sevk edilmişti. Sahile yakın Kumtepe Köyünde Yunanlılar erkek, çocuk olmak üzere 30 kadar Müslümanı evlere doldurarak yakmıştı. 5 bin kadar Yunan kılıç artığı 11 Eylül gecesini Bergama’nın batısında geçirmişti.<a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_edn135" name="_ednref135"><sup>[135]</sup></a> 2. Süvari Tümeni 14 Eylül sabahı Dikili Mıntıkası’na hareket etmişti.</p>
<p>4. Kolordu Mıntıkası’nda, Yunanlılarla işbirliği yaptıkları gerekçesiyle Şark-ı Karib Çerkez İttihat Kulübünden 5 kişi tutuklanmıştı. Tutuklular kaçma teşebbüsünde bulununca öldürülmüştü. Onlardan başka 6 kişi daha tutuklanmıştı. 5. Kolordu Mıntıkası’nda, Yağcılar Dağı’nda 1 alay piyade ve 2 batarya tahmin edilen Yunan kılıç artıkları geri atılarak mevzi ele geçirilmişti. O kuvvetler Çeşme istikametinde şiddetle takip edilmişti. Yunan savaş gemileri, 5. Kolordunun sağ tarafına ateş açarak çekilmekte olan Yunan kuvvetlerini korumaya çalışmıştı. Urla’da ise kilise ve mektep binalarını ele geçiren 1000 kadar silahlı Rum, kasabanın bazı yerlerini ateşe vermiş ve 14 Eylül sabahı Özbek istikametinde kaçmıştı.<a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_edn136" name="_ednref136"><sup>[136]</sup></a> Urla’da çıkarılmış olan yangın 14 Eylülde devam etmişti.<a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_edn137" name="_ednref137"><sup>[137]</sup></a> 14 Eylül’de 59. Alay Selçuk’a ulaşmış ve 46. Alay, 2 taburuyla Tire’den Selçuk’a yürümüştü. Selçuk’ta 35 Müslüman Yunanlılar tarafından öldürülmüştü. Selçuk’taki mezalimi gerçekleştiren Yunanlıların bir kısmı esir edilenler arasında olduğu anlaşılmıştı.<a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_edn138" name="_ednref138"><sup>[138]</sup></a> 2. Süvari ve 14. Piyade Tümenleri 14 Eylül öğle vaktinde Dikili’ye varmıştı. Yunanlılar ise 13/14 Eylül gece yarısı Dikili’yi tamamen tahliye etmiş, tahliye esnasında Dikiliyi yakmışsa da şehrin çoğu yangına maruz kalmamıştı. 2. Süvari Tümeni 14 Eylül’de Dikili’den Ayazfer istikametinde hareket etmişti. Çandarlı Mıntıkası Foça ve Fethiye kazaları Yunanlılardan tamamen temizlenmişti. Akhisar-Manisa demiryolu ve telgraf hatları da tamir ettirilmiş ve 13 Eylül’den itibaren iki kasaba arasında iletişim kurulmuştu. 3. Süvari Tümeni 14 Eylül’de Yağcılar’dan hareket ederek Söğüt üzerinden Zeytinli’nin batısına ulaşmıştı. Deveci Boğazı’nın Yunanlıların 1 piyade alayı ve 1 bataryadan oluşan kuvveti tarafından işgal edildiği anlaşılınca 3. Süvari Tümeni Alaşehir – Aşağıgöl-Yukarıgöl istikametinde ilerlemişti.<a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_edn139" name="_ednref139"><sup>[139]</sup></a></p>
<p>15 Eylül sabah saat 10:30’da keşif uçağı, Yunan kılıç artıklarının Alaçatı’ya geçtiği, Çeşme’de iskele civarında Yunanlıların büyük kalabalıklarla gemilere binmekle meşgul oldukları, Çeşme Limanı açığında birkaç savaş ve 6 büyük nakliye gemisinin bulunduğunu haber vermişti.<a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_edn140" name="_ednref140"><sup>[140]</sup></a> 16 Eylül tarihli harp raporundan anlaşıldığına göre Yunanlıların Midilli Adası’nda 15 ile 20 bin kadar dağınık kuvveti bulunmaktaydı. Yine Çerkez Ethem ve mahiyetinin de orada olduğuna dair haber alındığı ifade edilmişti. 2. Süvari Tümeni 15 Eylül’de Ayvalık’a ulaşmıştı. Yunanlıların bir hafta önce Ayvalık’ı tahliye ettiği anlaşılmıştı.<a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_edn141" name="_ednref141"><sup>[141]</sup></a> 15/16 Eylül gecesi 57. Tümen tarafından hücum taburunun iştirakiyle Alaçatı’nın batı sırtlarında Yunan kuvvetlerine taarruz yapılmıştı. Taarruzda Yunan mevzileri ele geçirilmişti. Yunan kılıç artıkları donanmalarının himayesinde gemilere sığınmıştı. Yunan donanmasının bütün gece Alaçatı ile Çeşme arasındaki mıntıkayı ateş altına almasına rağmen 16 Eylül sabahı 3. Süvari Tümeni Çeşme’ye girmeyi başarmıştı.<a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_edn142" name="_ednref142"><sup>[142]</sup></a> Çeşme’de angarya işlerinde kullanmak üzere Yunanlıların beraberlerinde getirdikleri Türk köylüleri de özgürlüklerine kavuşturulmuştu.<a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_edn143" name="_ednref143"><sup>[143]</sup></a></p>
<p>16 Eylül’de keşif uçağı, Çeşme ve civarında Yunanlılara rastlanılmadığını Sakız Limanı’na ise 20 kadar nakliye gemisinin geldiği bilgisini vermişti.<a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_edn144" name="_ednref144"><sup>[144]</sup></a> Keşif uçağının da belirttiği gibi 16 Eylül tarihi itibariyle İzmir’den kaçan Yunanlıların toplandıkları Çeşme’de Yunan kuvvetleri kalmamıştı. 17 Eylül 1922 öğleden sonra Bandırma da Yunan işgalinden kurtarılmıştı.<a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_edn145" name="_ednref145"><sup>[145]</sup></a> 2. Ordu Kumandanlığı 17 Eylül akşamı Balıkesir’e ulaşmıştı. Balıkesir’de çoğu Ermeni, bir kısmı Rum olmak üzere toplam 4 bin Hristiyan kalmıştı. Kasabada diğer yerlerin aksine zarar ve hasar yoktu. 18 Eylül akşamı itibariyle Büyük Taarruz sona ermişti. Nitekim 18 Eylül tarihli harp raporunda bu durum şöyle ifade edilmişti:</p>
<p><em>“Avn-i Hak’la tekmil garb-i Anadolu’nun istihlası hitame ermiş olduğundan kıtaatın yeni vazifelerine ihzarıyla işgal olunmakta, vaktiyle Yunan ordusuna muavenette bulunan Hristiyan anasır toplattırılarak dâhile sevk edilmektedir<a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_edn146" name="_ednref146"><sup><strong>[146]</strong></sup></a>.”</em></p>
<p>Büyük Taarruz sürecinde olduğu gibi takip harekâtında da Yunanlılardan çok sayıda değişik cinste silah ve askeri malzeme ele geçirilmişti. Yunanlılar Türk ordusunun önünde kaçarken ağırlıklarını terk etmişti. Örneğin 12 Eylül’de 5. Kolordu Urla’ya girdiğinde 12 ağır makinalı tüfekle birçok otomobil ve 400 kadar tüfek ele geçirmişti.<a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_edn147" name="_ednref147"><sup>[147]</sup></a> 16 Eylül’de Buca civarında değişik cinslerde 161 tüfek ile 4 sandık cephane toplanmıştı.<a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_edn148" name="_ednref148"><sup>[148]</sup></a> Yunanlılardan sadece silah ve cephane değil yaşam malzemesi, lojistik destekte kullanılan malzemeler de elde edilmişti. 10 Eylül 1922 akşamına kadar İzmir’de 750 ton peksimet, 360 ton un ve tüm orduya yetebilecek kadar çarıklık ve sair teçhizat ele geçirilmişti.<a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_edn149" name="_ednref149"><sup>[149]</sup></a> 14 Eylüle kadar Eski Foça’da 38 at, 64 eşek, 34 sığır, 5 bin 114 koyun ve keçi toplanmış, Yeni Foça’da 30 ton zeytinyağı, 3 ton un ve 20 ton buğdaya el konulmuştu.<a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_edn150" name="_ednref150"><sup>[150]</sup></a> 16 Eylül’de Yunanlılar Çeşme yolu üzerinde birçok otomobili tahrip ederek terk etmiş ve cephane dolu arabaları ile binlerce at ve eşek bırakmak zorunda kalmıştı.<a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_edn151" name="_ednref151"><sup>[151]</sup></a> 17 Eylül’de Buca’da bir evde 1150 baş koyun bulunmuştu.<a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_edn152" name="_ednref152"><sup>[152]</sup></a> Takip harekâtında ele geçirilen sivil ve asker esirler iç bölgelere sevk edilmişti. 14 Eylül’e kadar Yeni Foça’da esir edilen sivil Rumlar dört kafile halinde Menemen’den Manisa’ya sevk edilmişti.<a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_edn153" name="_ednref153"><sup>[153]</sup></a> İzmir’de bulunan 45 subay ile 2 bin 500 Yunan esiri Manisa’ya gönderilmişti. Bununla beraber 86 subay ile 2 bin 700<a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_edn154" name="_ednref154"><sup>[154]</sup></a> Yunan askeri o an için İzmir’de tutuklu bırakılmıştı. <a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_edn155" name="_ednref155"><sup>[155]</sup></a></p>
<p><span>4. Büyük Taarruz Sonrasındaki Askeri Gelişmeler</span></p>
<p>Büyük Taarruz’un askeri boyutu Yunanlıların 18 Eylül’de Anadolu’dan tamamen atılmasıyla sona ermişti. Türk ordusunun askeri faaliyetlerinin bir kısmı Batı Anadolu’da Büyük Taarruz sonrasındaki sancıları ortadan kaldırma yönünde olmuştu. Örneğin 21 Eylül’de Küçük Menderes ile Ahmetbeyli arasındaki ormanlıklarda kalmış 20 kadar Rum çetecisiyle bir çatışma çıkmıştı. Çıkan çatışmada 15 çete mensubu öldürülmüştü. O mıntıkada başka Rum çetecilerinin aranmasına devam edilmişti.<a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_edn156" name="_ednref156"><sup>[156]</sup></a> Özellikle Adalarda askeri hareketler yoğunlaşmıştı. Kösten Adası 20 Eylül 1922’de sabah saat 8:00’da 1. Kolordu tarafından ele geçirilmişti.<a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_edn157" name="_ednref157"><sup>[157]</sup></a> 23 Eylülde Sakız Adası istikametinden Ayadiri’nin güneyine yaklaşmak isteyen 1 Yunan yelkenli kayığı açılan ateşle püskürtülmüştü. 2 Yunan torpidosunun da Urla Körfezi’nin batısında dolaştığı ve geri döndüğü görülmüştü.<a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_edn158" name="_ednref158"><sup>[158]</sup></a> 1 Yunan uçağı ise Ayvalık üzerinde dolaştıktan sonra Midilli istikametine dönmüştü. Başka 1 Yunan uçağı ise Burhaniye üzerinde alçaktan uçmuştu. Halkın ifadesine göre uçak bir haftadan beri sabah ve akşam alçaktan uçarak keşiflerde bulunmuştu.<a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_edn159" name="_ednref159"><sup>[159]</sup></a> 25 ve 26 Eylül tarihlerinde Midilli ile Sakız Adaları arasında birkaç harp ve nakliye gemilerinin hareketleri görülmüştü. 25/26 Eylül gecesi Dikili’nin güneyinde Gabris Adasına yaklaşmak isteyen 1 kayık Tük postalarınca açılan ateşle püskürtülmüştü.<a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_edn160" name="_ednref160"><sup>[160]</sup></a></p>
<p>Büyük Taarruz sonrasında Türk ordusunun askeri harekâtı kuzey istikametinde gelişmişti. Boğazlar ve İstanbul’un Müttefik devletlerden, Trakya’nın ise Yunan işgalinden kurtarılması amaçlanmıştı. Askeri harekât genel olarak 2. Ordu tarafından yapılmıştı. 19 Eylül itibariyle Türk ordusunun kuzeydeki yeni hedefi İtilaf Devletlerini, özellikle de İngilizleri rahatsız etmişti. İngilizler tarafsız bölge addettikleri araziye olası bir Türk taarruzuna karşı tahkimat yapmaya başlamıştı. Yine Çanakkale civarında deniz savaş araçlarını artırmıştı. Türk kuvvetlerinin hareketlerini tespit etmek amacıyla her gün keşif uçakları uçurmuştu. Türk ordusu ise Başkumandanlıktan aldığı emirle kuzey istikametinde harekâtına devam etmişti.<a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_edn161" name="_ednref161"><sup>[161]</sup></a></p>
<p>İngilizler, Türk kuvvetlerinin ilerlemesi nedeniyle faaliyetlerini artırmıştı. Sarıçalı’da bulunan 100 kadar İngiliz süvarisi 21 Eylül’de ağırlıklarıyla Eren Köy’e çekilmiş, Çanakkale savaşlarından kalma Türk cephaneliklerini ateşe vermişti.<a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_edn162" name="_ednref162"><sup>[162]</sup></a> İngilizler 21 Eylül’de Çanakkale civarında Eski Salhan-Hafız Paşa Çiftliği-Cebidelik Mehmet Efendi Çiftliği-Nara boyunca savunma hatları hazırlamıştı. Hatlar tel örgülerle takviye edilmişti. 21 Eylül tarihli harp raporunda belirtildiğine göre İngilizler tahkimat işlerinde Müslüman halkı da çalıştırmıştı. İngiliz uçakları Ezine, Ayvacık, Edremit civarında sabah akşam keşif yapmıştı. Fransız ve İtalyanlar da İngilizler gibi tarafsız bölgede savunma faaliyetlerine katılmış, Çanakkale’ye birer bölük çıkarmıştı.<a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_edn163" name="_ednref163"><sup>[163]</sup></a> Çanakkale’den gelen yolculardan alınan bilgilere göre İngilizler Erenköy ile Çanakkale arasındaki tren yolu köprülerine patlayıcı koymuştu. Vapurlarla getirdikleri tel örgülerini, erzak, otomobil ve diğer malzemeleri Çanakkale’ye nakl etmişti. 22 Eylülde ise 1 İngiliz nakliye gemisi Çanakkale’ye asker ve top çıkarmıştı.<a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_edn164" name="_ednref164"><sup>[164]</sup></a></p>
<p>İngilizler öncülüğünde müttefik devletlerin askeri faaliyetlerine rağmen Türk birlikleri ilerlemeye devam etmişti. 2. Süvari Tümeni 22 Eylül öğleden sonra saat 2:00’de Ezine’ye ulaşmıştı. Ezine’nin 20 kilometre kuzeyindeki Hamidiye Köyü’ne de 1 bölük kuvvet göndermişti. Bölük orada telefon merkezi tesis etmek ve Boğazı gözetlemekle görevlendirilmişti. Ayrıca 13. Alay ile irtibat halinde olacak ve alaydan alacağı malumatlar gereği kuvvet sevkini gerçekleştirecekti.<a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_edn165" name="_ednref165"><sup>[165]</sup></a> İngilizler, Türk ilerlemesine karşı savunma tedbirlerini artırdığı gibi Türkleri tehdide başlamıştı. Çanakkale Boğazı’na doğru ilerleyen Türk kuvvetlerinin acilen durdurulmasını; aksi takdirde silahlı mücadeleye başlayacaklarına dair bir telgrafı Çanakkale Mutasarrıflığı vasıtasıyla 2. Süvari Tümeni’ne göndermişti. Telgrafta Türk birliklerine 24 Eylül öğleden sonra saat 6:00’ya kadar süre vermişti.<a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_edn166" name="_ednref166"><sup>[166]</sup></a> İngilizler 23 Eylül akşamına kadar siperlerinde bomba talimi yaptıkları gibi tren hattının Erenköy-Çanakkale kısmı üzerinde 1 kargir ve 1 ahşap köprüyü de tahrip etmişti. Bütün tehditlerine ve tedbirlerine rağmen 23 Eylül’de 20. Süvari Alayı’nın 1 bölüğü şafakla beraber Erenköy’e girmişti. Türklerin kararlı şekilde yürüttükleri ileri harekât Fransız ve İtalyanların Çanakkale’den çekilmelerine neden olmuştu. İtalyan ve Fransız kuvvetleri Çanakkale’den vapurlara binerek İstanbul’a gitmişti. Buna karşın İngilizler mevcut kuvvetlerini takviye etmiş, 1 piyade taburunu daha Çanakkale’ye göndermişti. Böylece Çanakkale’deki İngiliz kuvvetleri 4 tabura ulaşmıştı. Türk ordusu ise hareketliliğini sürdürmüştü.<a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_edn167" name="_ednref167"><sup>[167]</sup></a>.</p>
<p>24 ve 25 Eylül tarihlerinde İngilizlerin bütün savaş tehditlerine rağmen Boğazlar ve çevresinde askeri vaziyet sakin geçmişti. 20. Süvari Alayı Erenköyü’nden Karantina’nın doğu sırtlarına sürülmüştü. Bunun üzerine sahilde dolaşan İngiliz Süvari Kıtası Karantina ve Kepez civarına çekilmişti. Saraycık tepelerine yerleştirilen 2 batarya topun geceleri kasabaya alındığı haber alınmıştı. Karantina’da atış meydanında bulunan binaların İngilizler tarafından yakıldığı görülmüştü.<a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_edn168" name="_ednref168"><sup>[168]</sup></a> 24 Eylül’de Akıncılar’da ve Saraycık’ta İngilizlerin takip koluna rastlanılmıştı. İngilizler Saraycık istikametinde top atışları yapmıştı. 25 Eylül’de 2. Süvari Tümeni 1 bölük kuvvet ile Çardak-Plaski-Bergos mevkilerini ve 2 bölük kuvvetle Çanakkale’nin güneyindeki Karantina Erenköy, Kumkale, Beşkiye mevkilerini tutmuştu. Bir alayla Çanakkale’deki kaleyi çevrelemiş, Tümen ise Ulupınar, Bağcılar, Kalabaklı Mıntıkası’nda toplanmıştı.<a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_edn169" name="_ednref169"><sup>[169]</sup></a></p>
<p>25 Eylül’de İngiliz Kuvvetler Kumandanı, Çanakkale Mutasarrıfı vasıtasıyla 2. Süvari Tümeni Kumandanlığı’na İngilizce bir tezkere daha göndermişti. Tezkerede en azından taraflar arasındaki müzakerelerin sonuna kadar tarafsız mıntıkaya tecavüz edilmemesi lazım gelirken kuvvetli bir Türk süvari birliğinin Erenköy’de bulunmasının ne anlama geldiği sorulmuştu. 26 Eylül’de Çanakkale’den hareket ettirilecek İngiliz kuvvetlerinin önüne çıkıldığı takdirde tarafsız bölgeye tecavüz edilmiş sayılacağı ve gereğinin yapılacağı tehdidinde bulunulmuştu. Öyle bir durumda sorumluluğun Türk tarafında olacağı belirtilmişti. Kepez Deresi üzerinde bir de görüşme talebinde bulunulmuştu.<a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_edn170" name="_ednref170"><sup>[170]</sup></a> Türk Süvari Tümeni Kumandanlığı, İngilizceye vakıf kimse bulunmadığı gerekçesiyle İngiliz Kumandanlığının tezkeresini iade etmişti. Mutasarrıfın da TBMM Hükümeti tarafından tayin edilmemesi nedeniyle aracılığının resmi olmadığını bildirmişti.</p>
<p>25 Eylül’de Çanakkale’den çıkmış bir Türk jandarma birliği, İngilizlerin 6 topla iskeleye çekildiklerini görmüş ve bazı makinalı tüfeklerin iskeleye getirildiğini haber almıştı. 16. ve 17. Tümenler ise 26 Eylül sabahı bulundukları yerlerden Biga ve Çayıriçi istikametlerine doğru hareket etmişti.<a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_edn171" name="_ednref171"><sup>[171]</sup></a> İstanbul Müttefik Kuvvetler Kumandanı General Harington da 26 Eylül 1922’de Başkumandan Mustafa Kemal Paşa’ya sert bir telgraf çekmişti. Telgrafında Türk kuvvetlerinin tarafsız bölgeden çekilmesini istemiş, aksi takdirde silahların patlayacağı imasında bulunmuştu.<a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_edn172" name="_ednref172"><sup>[172]</sup></a> Mustafa Kemal Paşa, Harington’un tehdit kokan telgrafına vermiş olduğu cevapta öncelikle Harington’un bahs ettiği tarafsız bölgenin TBMM tarafından tanınmadığını ifade etmişti. Türk süvarilerinin harekâtının sebebini Anadolu’da büyük mezalim yapan Yunanlıların aynı zulümleri Trakya’da yapmalarını engelleme olarak belirtmişti. Tarafsız bölge olarak adlandırılan arazide Yunanlıların dolaşmalarını ve İngilizlerin askeri faaliyetlerini eleştirmişti. Çanakkale’deki İngiliz kuvvetlerinin Erenköy ile Çanakkale arasındaki arazide Türklere ait binaların, silah ve cephanelerin imha edilmesini, tahkimatlarda Müslüman halkın çalıştırmalarının sebeplerini anlayamadığını ifade etmişti. Türk milletinin Boğazların serbestisini her zaman ilan etmiş olduğunu bu nedenle yapılacak müzakereler sonrasına kadar silahlı mücadelenin gerçekleşmemesini arzuladığını belirtmişti.<a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_edn173" name="_ednref173"><sup>[173]</sup></a></p>
<p>İngilizlerin savaş tehditleri karşısında Türk ordusunun kararlı bir şekilde tarafsız bölge addedilen arazideki askeri harekâta devam etmesi Fransa ve İtalyanlar tarafından meselenin barış yoluyla halledilmesi düşüncesini pekiştirmişti. Böylece İngiliz Hükümeti, Türklere silahla karşılık verilmesi düşüncesinden uzaklaşmak zorunda kalmıştı. Müttefik devletlerin ve Türkiye’nin geri adım atmaları nedeniyle taraflar arasında görüşmeler başlamıştı. Görüşmelerden sonra Mudanya’da bir askeri konferans yapılmasına karar verilmişti. 3 Ekim’de Mudanya’da toplanan Konferans 11 Ekim’de Mudanya Ateşkes Antlaşmasıyla son bulmuştur. Türk Yunan savaşını sona erdiren Mudanya Ateşkesiyle birlikte İstanbul ve Doğu Trakya Türkiye’ye bırakılmıştı.<a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_edn174" name="_ednref174"><sup>[174]</sup></a></p>
<p><span>Sonuç</span></p>
<p>Arşiv belgeleri ışığında Büyük Taarruz süreci değerlendirildiğinde her şeyden önce Büyük Taarruzun arifesinde gizliliğe önem verildiği görülmüştür. Siyasi anlamda barış diplomasisi terk edilmemiş, bununla beraber askeri hazırlıklar sürdürülmüştür. Büyük Taarruz öncesinde cephenin değişik noktalarında, genellikle keşif amacıyla az sayıda kuvvetlerle küçük çaplı askeri harekât düzenlemişti. Büyük Taarruz’un yapılacağı tarih yaklaştıkça Türk kuvvetlerinin baskın ve keşif harekâtı artmıştı. Dikkat çeken durum baskınların taarruzun gerçekleştirileceği Afyon dışında yapılmasıdır. Böylece Türkler, taarruzdan önce Yunanlıların dikkatini farklı noktalara çekerek Taarruzun sıklet merkezini gizlemişti. Ayrıca Büyük Taarruz öncesinde dikkat çeken bir durum da Türk ordusunun zafere olan inancının yüksek olmasına karşı Yunanlıların savaşmaktan bıkmış olmalarıydı. Yunanlıların bu psikolojik algısı davranışlarına da fazlasıyla yansımıştı.</p>
<p>Taarruz öncesinde taraflar arasında çıkan silahlı çatışmalar cephede birçok yangının meydana gelmesine de neden olmuştu. Yangınların büyük bir kısmı tarafların attıkları bomba ve top ateşleri nedeniyle meydana gelmişken bir kısmının Yunanlılar tarafından kasten çıkarıldığı anlaşılmıştı. Yunanlıların baskılarından dolayı Yunan işgalindeki bölge halkından fırsat bulanlar ise Türk karakollarına iltica etmişlerdir. Yunan askerlerinden Türk karakollarına veya keşif kollarına iltica edenler de olmuştur. İlginçtir, iltica edenler arasında önceliği Yunan ordusundaki Bulgar kökenli askerler almıştı. Taraflar Büyük Taarruz öncesinde karşı tarafın askeri durumunu öğrenmek için istihbarat faaliyetlerine de hız vermişlerdi. Alınan bilgiler askeri süreçte çok fayda sağlamıştı. Türk ordusunda, 1922 Yaz’ında hız kazanan askeri hazırlıklar, Yunanistan ve müttefik devletlerden saklanmıştı. Taarruzun yapılmasından bir kaç gün önce Anadolu’nun hariçle haberleşilmesi yasaklanmış, böylece Ttaarruza dair bilginin dışarıya sızdırılması da engellenmişti.</p>
<p>Alınan tedbirler neticesinde 26 Ağustos sabahı Afyonkarahisar’dan başlatılan Büyük Taarruz’a Yunanlılar hazırlıksız yakalanmıştı. Büyük Taarruz’da takip edilen önemli bir prensip de baskındı. Sıklet merkezi ise Afyon’un güneyinde Meşecik sırtından Ahırdağı’na kadar olan mıntıka olmuştu. Bununla beraber taarruz tüm cephe boyunca aynı anda başlamıştı. Bu durum da Yunan ordusunun taarruzun sıklet merkezini ilk anda anlayamaması için yapılmıştı. Türk ordusunun kahramanlığı ve iyi yönetimi sayesinde kısa sürede ilk başarılar elde edilmişti. Süvari Kolordusu’nun Ahır dağlarında uzun yürüyüşlerden sonra Yunan hatlarının arkasında Sinanpaşa’ya sarkması ve buradaki askeri saldırıları Türk ordusunun Büyük Taarruz’da başarılarını hızlandırmıştı.</p>
<p>27 Ağustos sabahına kadar Büyük Taarruz, cephenin birçok noktasında kesintisiz devam etmişti. Taarruzun ilk gününde Afyon’un güneyinde Yunan asıl hatlarının ilk kısımları ele geçirilmişse de Yunanlıların karşı taarruzlarıyla bir kısmı kaybedilmişti. 27 Ağustos’ta yapılan şiddetli taarruzlarla Yunanlılara bırakılmak zorunda kalınan tahkimatlar yeniden ele geçirilmiş, Yunan ordusu Dumlupınar istikametinde kaçmaya başlamıştı. Türk ordusu ise 27 Ağustos ikindi vakti Afyon’u Yunan işgalinden kurtararak zaferin ilk meyvesini almıştı. Afyon civarında yenilgiye uğratılan Yunan kuvvetleri 28, 29 Ağustos tarihlerinde Türk ordusu tarafından yakından takip edilmişti. Yunanlıların 5 tümeni Dumlupınar’da Türk kuvvetleriyle sarılmıştı. Başkumandan Mustafa Kemal Paşa komutasında yürütülen Dumlupınar Meydan Muharebesi’nde Yunan kuvvetleri ağır yenilgiye uğratılmıştı. Mustafa Kemal Paşa Dumlupınar Meydan Muharebesi’ni Türk ordusunun ileri hattında Yunan mevzilerine çok yakın yerlerde idare etmişti. Dolayısıyla elde edilen zaferde Türk Başkumandanı’nın payı çok büyük olmuştu. 3 Eylül’e kadar <em>“Dumlupınar Meydan Muharebesi”, “Büyük Meydan Muharebesi” </em>olarak adlandırılan savaş Batı Cephesi Kumandanı ve Genelkurmay Başkanının talepleriyle <em>“Başkumandanlık Meydan Muharebesi”</em> olarak değiştirilmişti.</p>
<p>Başkumandanlık Meydan Muharebesi’yle beraber Yunan ordusunun en önemli unsurları imha edilmişti. Yunan birlikleri dağınık şekilde geri çekilmeye başlamıştı. Başkumandan Mustafa Kemal Paşa 1 Eylül’de Dumlupınar’dan Türk ordusuna yeni emrini vermişti: <em>“Ordular İlk Hedefiniz Akdeniz’dir. İleri!”.</em> Türk ordusu Başkumandanının yeni emrine sadık kalarak vatanının tamamını Yunan işgalinden kurtarmak hedefiyle süratle hareket etmişti. Uşak istikametine kaçan Yunan kuvvetlerini art arda yaptığı taarruzlarla imha etmişti. Kütahya, Uşak, Eskişehir Yunan işgallerinden kurtarılmıştı. 2 Eylül’de Yunanlıların 1. ve 2. Kolordu komutanları General Trikopis ve Diyenis ile bir tümen kumandanı ve kurmay subaylarının da bulunduğu yüzlerce subay ve binlerce askerinden oluşan bir Yunan birliği esir edilmişti. Türk ordusuna 2 Eylül’de esir olan Trikopis 4 Eylül tarihinde Yunan Hükümetince Başkumandanlığa getirilmişti. Yani 4 Eylül tarihi itibariyle Yunanlıların Anadolu Ordusu Başkumandanı Türklerin elindeydi.</p>
<p>Yunan ordusunun dağınık kuvvetleri Türk birliklerinin yıldırım takibi neticesinde imha ve esir edilmişti. Manisa ve çevresinden sonra 9 Eylül’de Türk ordusunun süvarileri İzmir’i de Yunan işgalinden kurtarmıştı. İzmir’in kurtuluşunu Bursa izlemişti. İlginçtir ki Bursa’nın kurtuluş tarihini arşiv belgeleri 9 Eylül olarak bildirmişti. İzmir ve Bursa’nın Yunan işgalinden kurtarılmasından sonra Yunan ordusunun döküntülerinin toplanmasına devam edilmişti. Bu meyanda Yunan ordusunun artıklarının Anadolu’dan firar etmek için toplandıkları Çeşme ve Mudanya da ele geçirilmiş ve çok sayıda esir alınmıştı. Büyük Taarruz’un askeri safhası 18 Eylül 1922’de sona ermişti. Böylece 26 Ağustos’ta başlayan Büyük Taarruz 18 Eylül’de Anadolu’dan Yunan ordusunun tamamen atılmasıyla son bulmuştu.</p>
<p>Büyük Taarruz’la Batı Anadolu işgalden kurtarılmıştı. Bununla beraber Yunanlılar, Batı Anadolu’yu tahliye ederken büyük bir enkaz yığını bırakmıştı. Neticede Türk ordusu Yunanlılardan, yüz binlerce savaş mağdurunun da içinde bulunduğu harabeye dönmüş arazileri teslim almıştı. Yunanlıların yaptıkları mezalimde gasp, yağma, yakma, öldürme, yaralama, kaçırma gibi yollarla hafızalardan silinmeyecek facialar icra edilmişti. Medeni dünyanın gözleri önünde yapılan bu mezalim engellenememişti. Yalnızca Türk ordusunun hızla yetiştiği az sayıda yer Yunan zulmünden kurtarılabilmişti. Bununla beraber Yunan ordusu büyük bir askeri zayiat vermişti.</p>
<p>Büyük Taarruz sürecinde Yunanlılardan çok sayıda değişik cinste silah, askeri malzeme ele geçirilmişti. Yine Yunanlıların çok sayıda insan kaybı olmuştu. Birçok askeri ölmüş ve yaralanmıştı. Yine her rütbeden çok sayıda askeri de Türk ordusunca esir edilmişti. Yunan ordusunun bu yenilgisi Yunanistan’da da büyük kargaşalıkları beraberinde getirmişti. Büyük Taarruz’dan sonra Türk ordusunun askeri harekât yönü kuzey istikametinde olmuştu. Bu istikamette Boğazlar ve İstanbul’un İtilaf kuvvetlerinden, Trakya’nın ise Yunan işgalinden kurtarılması amaçlanmıştı. Türk ordusu İngilizlerin tüm tehditlerine rağmen kararlı bir duruş sergilemişti. Bu tavrı Fransa ve İtalyanlar tarafından meselenin barış yoluyla halledilmesi düşüncesini pekiştirmişti. Böylece İngiliz Hükümeti Türklere silahla karşılık verilmesi düşüncesinden uzaklaşmak zorunda bırakılmıştı. Mudanya’da toplanan askeri konferans neticesinde imzalanan Mudanya Ateşkes Antlaşmasıyla İstanbul ve Doğu Trakya Türkiye’ye bırakılmıştı.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. Sadık SARISAMAN</strong></span></a>
</p><p>Afyon Kocatepe Üniversitesi</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Doç. Dr. Uğur ÜÇÜNCÜ</strong></span></a>
</p><p>KTU Kanuni Kampüsü, Edebiyat Fakültesi, Tarih Bölümü</p>
<p><strong>Alıntı Kaynak:</strong> Tarih Okulu Dergisi (TDD) Mart 2016 Yıl 9, Sayı XXV</p>
<hr>
<div><span><strong>KAYNAKÇA</strong></span></div>
<div><span><em>♦ Afyonkarahisar’dan İzmir’e Birinci Ordunun Karşısında Yunan Sürüleri,</em> Orhaniye Matbaası, (Basım yeri belirsiz) 1339 (1923).</span></div>
<div><span><em>♦ </em>AKANDERE, Osman ve Mehibe Akandere. “Büyük Taarruz Öncesi Akşehir’de Yapılan Komutanlar Toplantısı ve Düzenlenen Futbol Maçının Millî Mücadelemiz Bakımından Önemi”, <em>Ata Dergisi,</em> S.8, Konya 1999, ss. 169-177.</span></div>
<div><span><em>♦ </em>AKDAĞ, Ömer. “Büyük Taarruzdan Önce Yusuf Kemal Bey’in Padişahla Görüşmesi ve Avrupa Seyahati, <em>Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, </em>C.XIV, S.41, Temmuz 1998, ss.487-512.</span></div>
<div><span><em>♦ </em>AKYÜZ, Yahya. <em>Türk Kurtuluş Savaşı ve Fransız Kamuoyu 1919-1922, </em>2.Baskı, TTK Yay., Ankara 1988.</span></div>
<div><span><em>♦ </em>ALTINTAŞ, Ahmet. “Koca Behçet’in Hatıratında Millî Mücadele’de <em>Afyonkarahisar, VII Afyonkarahisar Araştırmaları Sempozyumu Bildirileri, </em>Ankara 2007, ss. 41-47.</span></div>
<div><span><em>♦ </em>ALTINTAŞ, Ahmet. <em>Millî Mücadele Döneminde Afyon ve Havalisi (1919-1922),</em> İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Basılmamış Yüksek Lisans Tezi, İstanbul 1990.</span></div>
<div><span><em>♦ </em>ARIKAN, Zeki. <em>Mütareke ve İşgal Dönemi İzmir Basını (30 Ekim 1918­8 Eylül 1922),</em> Atatürk Araştırma Merkezi Yay., Ankara 1989.</span></div>
<div><span><em>♦ </em>ATATÜRK, Mustafa Kemal. <em>Nutuk (1919-1927),</em> Atatürk Araştırma Merkezi Yay.,Ankara 1997.</span></div>
<div><span><em>♦ Atatürk’ün Tamim, Telgraf ve Beyannameleri</em> IV, Atatürk Araştırma Merkezi Yay.,Ankara 1991.</span></div>
<div><span><em>♦ </em>BELEN, Fahri. “Büyük Taarruz”, <em>Belgelerle Türk Tarihi Dergisi,</em> S.18, Ağustos 1986, ss. 54-72.</span></div>
<div><span><em>♦ </em>BELEN, Fahri. “Yunan Cephesi Nasıl Yarıldı”, Büyük Zaferin 50.Yıldönümüne Armağan, Başbakanlık Kültür Müsteşarlığı Kültür Yay., İstanbul 1972.</span></div>
<div><span><em>♦ </em>BELEN, Fahri. <em>Büyük Türk Zaferi (Afyon’dan İzmir’e Kadar), </em>Cumhuriyet Gazetesi Yay., 1999.</span></div>
<div><span><em>♦ Belgelerle Mustafa Kemal Atatürk (1916-1922),</em> T.C. Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Osmanlı Arşivi Daire Başkanlığı Yay., Ankara 2003.</span></div>
<div><span><em>♦ </em>DOĞANAY, Rahmi. “Büyük Taarruz’da Türk Havacılığı”, <em>Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi,</em> C. 13, S.1, Ocak 2003, ss.375-388.</span></div>
<div><span><em>♦ </em>Doğanay, Rahmi. “Millî Mücadele’de Türk Havacılığı ve Başkomutanlık Savaşı’nda Havacıların Rolü”, <em>Afyon Kocatepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi,</em> 86. Yılında Kocatepe-Büyük Taarruz Özel Sayısı, C.X, S. 2, Ağustos 2008, s. 53-64.</span></div>
<div><span><em>♦ General Trikopis’in Hatıratı,</em> Dersaadet Matba-i Askeriye, 1339.</span></div>
<div><span><em>♦ </em>GÖRGÜLÜ, İsmet. <em>Büyük Taarruz,</em> Genelkurmay Başkanlığı Yay., Ankara 1992.</span></div>
<div><span><em>♦ </em>GÜNDÜZ, Asım. “Büyük Taarruz Nasıl Hazırlandı?”, <em>Belgelerle Türk Tarihi Dergisi,</em> S.18, Ağustos 1986, ss.36-39.</span></div>
<div><span><em>♦ </em>GÜNDÜZ, Asım. <em>Hatıratlarım,</em> Hzl: İhsan Ilgar, Kültür Bakanlığı Yay., Ankara 1973.</span></div>
<div><span><em>♦ </em>GÜNEŞ, İhsan. “Büyük Taarruz Öncesi Diplomatik Hazırlıklar”, <em>X. Millî Egemenlik Sempozyumu “Büyük Taarruz ve Sonuçları”,</em> TBMM Kültür, Sanat ve Yayın Kurulu Yay., Ankara 1996, ss. 39-47.</span></div>
<div><span><em>♦ </em>HACIEMİNOĞLU, M. Necmetin. “Başkumandanlık Meydan Muharebesi 30 Ağustos”, <em>Türk Kültürü,</em> S.424, Ağustos 1998, ss. 466-470.</span></div>
<div><span><em>♦ </em>İNÖNÜ, İsmet. “Sakarya’dan İzmir’e”, <em>Belgelerle Türk Tarihi Dergisi, </em>S.18, Ağustos 1986, ss. 25-35.</span></div>
<div><span><em>♦ </em>JAESCHKE, Gotthard. <em>Türk Kurtuluş Savaşı Kronolojisi Mondros ’tan Mudanya’ya Kadar (30 Ekim 1918-11 Ekim 1922),</em> Türk Tarih Kurumu Yay., Ankara 1989.</span></div>
<div><span><em>♦ </em>KOLLU, Atilla. “Büyük Zafer (Öncesi ve Sonrası İle), <em>Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi,</em> C.VIII, S.24, Temmuz 1992, ss.481-560.</span></div>
<div><span><em>♦ </em>MÜDERRİSOĞLU, Alptekin. <em>Kurtuluş Savaşının Mali Kaynakları</em>, Atatürk Araştırma Merkezi Yay., Ankara 1990.</span></div>
<div><span><em>♦ </em>ÖNDER, Mehmet. “Akşehir’de Garp Cephesi Karargahı ve Büyük Taarruz Kararı”, <em>Büyük Zaferin 50.Yıldönümüne Armağan,</em> Başbakanlık Kültür Müsteşarlığı Kültür Yay., İstanbul 1972.</span></div>
<div><span><em>♦ </em>ORTAK, Şaban. “Büyük Taarruz’un TBMM’deki Yansımaları”, <em>Afyon Kocatepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi,</em> 86. Yılında Kocatepe- Büyük Taarruz Özel Sayısı, C.X, S.2., Ağustos 2008, ss. 65-97.</span></div>
<div><span><em>♦ </em>SABİS, Ali İhsan. <em>İstiklal Harbi ve Gizli Cihetleri,</em> C.5, 6, Nehir Yay., İstanbul 1993.</span></div>
<div><span><em>♦ </em>SAMİ, Kemalettin. “Millî Ordu Nasıl Doğdu, Nasıl Kazandı?!”, <em>Yakın Tarihimiz,</em> S.27, C.3, Ağustos 1962, ss. 7-9.</span></div>
<div><span><em>♦ </em>ŞARMAN, Kansu. “Büyük Taarruz Hazırlıkları Akşehir’de Futbol Maçı”, <em>Popüler Tarih,</em> S.22, Haziran 2002, ss. 14-15.</span></div>
<div><span><em>♦ TBMM Gizli Celse Zabıtları,</em> C.3., İş Bankası Kültür Yay., Ankara 1985.</span></div>
<div><span><em>♦ </em>TENGİRŞEK, Yusuf Kemal. <em>Vatan Hizmetinde</em>, Kültür Bakanlığı Yay., Ankara 2001.</span></div>
<div><span><em>♦ </em>TUNCEL, Bedrettin. “Büyük Zafer ve Afyonkarahisar, <em>Büyük Zaferin 50.Yıldönümüne Armağan,</em> Başbakanlık Kültür Müsteşarlığı Kültür Yay.,İstanbul 1972.</span></div>
<div><span><em>♦ </em>Türk İstiklal Harbi, <em>Büyük Taarruz (1-31 Ağustos 1022),</em> C.II, VI. Kısım, 2.Kitap, Genelkurmay Basımevi, Ankara 1995.</span></div>
<div><span><em>♦ </em>Türk İstiklal Harbi, <em>Büyük Taarruza Hazırlık ve Büyük Taarruz (10 Ekim 1921-31 Temmuz 1922),</em> C.II, VI. Kısım,1.Kitap, Genelkurmay Basımevi, Ankara 1967.</span></div>
<div><span><em>♦ </em>“Türk İstiklal Savaşında Başkumandanlık Sorunu”, Hzl: İstanbul Tarihi Araştırmalar Grubu, <em>Belgelerle Türk Tarihi Dergisi,</em> S.18, Ağustos 1986, ss.4- 9.</span></div>
<div><span><em>♦ </em>YEL, Selma <em>Yakup Şevki Paşa ve Askeri Faaliyetleri,</em> Atatürk Araştırma Merkezi Yay., Ankara 2002.</span></div>
<div><span><strong>Gazeteler</strong></span></div>
<div><span><em>Babalık, Hâkimiyet-i Millîye, Varlık.</em></span></div>
<div><span><strong>Arşivler</strong></span></div>
<div><span><em>ATASE, BCA, BOA, TİTE, Türk Kızılay Arşivi.</em></span></div>
<div><span><strong>Dipnotlar:</strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_ednref1" name="_edn1"><sup>[1]</sup></a> Türk İstiklal Harbi, <em>Büyük Taarruza Hazırlık ve Büyük Taarruz (10 Ekim 1921-31 Temmuz 1922),</em> C.II, VI.Kısım, 1.Kitap, Genelkurmay Basımevi, Ankara 1967, s. 7-8.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_ednref2" name="_edn2"><sup>[2]</sup></a> <em>BOA,</em> HR. HMŞ. İŞO, 235/23, lef. 2; Yusuf Kemal Tengirşek, <em>Vatan Hizmetinde,</em> Kültür Bakanlığı Yay., Ankara 2001, s. 302; Selma Yel, <em>Yakup Şevki Paşa ve Askeri Faaliyetleri, </em>Atatürk Araştırma Merkezi Yay., Ankara 2002<em>,</em> s. 281; Yusuf Kemal Tengirşek, <em>Vatan Hizmetinde,</em> Kültür Bakanlığı Yay., Ankara 2001, s.322; Ömer Akdağ, “Büyük Taarruzdan Önce Yusuf Kemal Bey’in Padişahla Görüşmesi ve Avrupa Seyahati, <em>Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi,</em> C.XIV, S. 41, Temmuz 1998, s. 510-511; <em>TİH,</em> C.II, 1.k., s.132-133; İhsan Güneş, “Büyük Taarruz Öncesi Diplomatik Hazırlıklar”, <em>X. Milli Egemenlik Sempozyumu “Büyük Taarruz ve Sonuçları ”,</em> TBMM Kültür, Sanat ve Yayın Kurulu Yay., Ankara 1996, s. 45-46; Yahya Akyüz, <em>Türk Kurtuluş Savaşı ve Fransız Kamuoyu 1919-1922,</em> 2. Baskı, TTK Yay., Ankara 1988, s. 281-282; <em>TBMM. Gizli Celse Zabıtları,</em> C.3., İşbankası Kültür Yay., Ankara 1985, s. 117-118, 165-168.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_ednref3" name="_edn3"><sup>[3]</sup></a> <em>Hâkimiyet-i Milliye,</em> 5 Nisan 1338/5 Nisan 1922, No: 474, s.1; <em>Hâkimiyet-i Milliye,</em> 17 Nisan 1338/17 Nisan 1922, No: 484, s. 1; <em>Hâkimiyet-i Milliye,</em> 24 Nisan 1338/24 Nisan 1922, No: 490, s.1; <em>Babalık,</em> 24 Temmuz 1338/24 Temmuz 1922, No: 951, s.1; <em>Varlık,</em> 31 Temmuz 1338/31 Temmuz 1922, No: 69, s.1.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_ednref4" name="_edn4"><sup>[4]</sup></a> <em>TİH,</em> C.II, 1.k., s.203.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_ednref5" name="_edn5"><sup>[5]</sup></a> Güneş, a.g.m., s.46.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_ednref6" name="_edn6"><sup>[6]</sup></a> <em>Atatürk’ün Tamim, Telgraf ve Beyannameleri</em> IV, Atatürk Araştırma Merkezi Yay., Ankara 1991, s. 428-429; Gotthard Jaeschke, <em>Türk Kurtuluş Savaşı Kronolojisi Mondros’tan Mudanya’ya Kadar (30 Ekim 1918-11 Ekim 1922),</em> Türk Tarih Kurumu Yay., Ankara 1989, s. 161.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_ednref7" name="_edn7"><sup>[7]</sup></a> Sandıklı adının baş harfinden yola çıkılarak taarruz planına SAD denilmiştir.Bkz: Fahri Belen, “Yunan Cephesi Nasıl Yarıldı”, <em>Büyük Zaferin 50.Yıldönümüne Armağan,</em> Başbakanlık Kültür Müsteşarlığı Kültür Yay., İstanbul 1972, s. 99.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_ednref8" name="_edn8"><sup>[8]</sup></a>  <em>TİH</em>, C.II, 1.k. s.50-51; Yunanlılar Türklerin olası taarruzunun Afyonkarahisar civarından yapılabileceği beklentisindeydi. Bunun için bu bölgeyi ciddi anlamda tahkim etmiş ve burada önemli miktarda kuvvet tutmuştu. Bkz: <em>Afyonkarahisar’dan İzmir’e Birinci Ordunun Karşısında Yunan Sürüleri,</em> Orhaniye Matbaası, (Basım yeri belirsiz) 1339(1923), s. 4.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_ednref9" name="_edn9"><sup>[9]</sup></a> Ali İhsan Sabis, <em>İstiklal Harbi ve Gizli Cihetleri,</em> C.5, Nehir Yay., İstanbul 1993, s. 317-324; Yel, <em>a.g.e.,</em> s. 249-250; Tengirşek, <em>a.g.e.,</em> s.335-336; Jaeschke, <em>a.g.e.,</em> s. 168.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_ednref10" name="_edn10"><sup>[10]</sup></a> <em>TİH,</em> C.II, 2.k, s.10; Fahri Belen, “Büyük Taarruz”, <em>Belgelerle Türk Tarihi Dergisi,</em> S.18, Ağustos 1986, s. 55; M.Necmetin Hacıeminoğlu, “Başkumandanlık Meydan Muharebesi 30 Ağustos”, <em>Türk Kültürü,</em> S.424, Ağustos 1998, s. 467.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_ednref11" name="_edn11"><sup>[11]</sup></a>  Ahmet Altıntaş, “Koca Behçet’in Hatıratında Milli Mücadele’de <em>Afyonkarahisar, VII Afyonkarahisar Araştırmaları Sempozyumu Bildirileri,</em> Ankara 2007, s.45; Alptekin Müderrisoğlu, <em>Kurtuluş Savaşının Mali Kaynakları,</em> Atatürk Araştırma Merkezi Yay., Ankara 1990<em>,</em> s. 513; Kemalettin Sami, “Milli Ordu Nasıl Doğdu, Nasıl Kazandı?!”, <em>Yakın Tarihimiz, </em>S.27, C.3, Ağustos 1962, s. 9.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_ednref12" name="_edn12"><sup>[12]</sup></a> <em>TİH</em>, C.II, 2.k., s.11; Müderrisoğlu, <em>a.g.e.,</em> s. 513-514.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_ednref13" name="_edn13"><sup>[13]</sup></a> <em>TİH</em>, C.II, 1.k., s.177; <em>Atatürk’ün Tamim, Telgraf ve Beyannameleri</em> IV, s. 466-467; Ahmet Altıntaş, <em>Milli Mücadele Döneminde Afyon ve Havalisi (1919-1922),</em> İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Basılmamış Yüksek Lisans Tezi, İstanbul 1990, s. 53.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_ednref14" name="_edn14"><sup>[14]</sup></a>, Mustafa Kemal Atatürk, <em>Nutuk (1919-1927),</em> Atatürk Araştırma Merkezi Yay., Ankara 1997, s. 446;, TİH, C.II, 1.k., s.169; Orgeneral İzzettin Çalışlar, <em>Sakarya’dan İzmir’e Kadar 1 ’nci Kolordu,</em> Yay.Hzl. Zekeriya Türkmen, Alev Keskin, Genelkurmay Askeri Tarih Stratejik Etüt Başkanlığı Yay., Ankara 2007, s. 16; Ali İhsan Sabis, <em>İstiklal Harbi ve Gizli Cihetleri,</em> C.6, Nehir Yay., İstanbul 1993, s.223-224; Asım Gündüz, <em>Hatıratlarım,</em> Hzl: İhsan Ilgar, Kültür Bakanlığı Yay., Ankara 1973, s.133.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_ednref15" name="_edn15"><sup>[15]</sup></a> <em>Hâkimiyet-i Milliye,</em> 21 Temmuz 1338/21 Temmuz 1922, No: 563, s.1-2; <em>Varlık,</em> 27 Temmuz 1338/27 Temmuz 1922, No: 68, s.2; Atatürk, <em>Nutuk,</em> s. 434-441; Şaban Ortak, “Büyük Taarruz’un TBMM’deki Yansımaları”, <em>Afyonkocatepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, </em>86. Yılında Kocatepe-Büyük Taarruz Özel Sayısı, C.X, S.2., Ağustos 2008, s. 66-72; TİH, C.II, 1.k., s.194-195; “Türk İstiklal Savaşında Başkumandanlık Sorunu”, Hzl: İstanbul Tarihi Araştırmalar Grubu, <em>Belgelerle Türk Tarihi Dergisi,</em> S.18, Ağustos 1986, s. 9; Atilla Kollu, “Büyük Zafer (Öncesi ve Sonrası İle), <em>Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi,</em> C.VIII, S.24, Temmuz 1992, s.501.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_ednref16" name="_edn16"><sup>[16]</sup></a> <em>Belgelerle Mustafa Kemal Atatürk(1916-1922),</em> T.C. Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Osmanlı Arşivi Daire Başkanlığı Yay., Ankara 2003, s.210-212; <em>Varlık,</em> 31 Temmuz 1338/31 Temmuz 1922, No: 69, s.2; Mehmet Önder, “Akşehir’de Garp Cephesi Karargahı ve Büyük Taarruz Kararı”, <em>Büyük Zaferin 50.Yıldönümüne Armağan,</em> Başbakanlık Kültür Müsteşarlığı Kültür Yay., İstanbul 1972, s. 256; Kansu Şarman, “Büyük Taarruz Hazırlıkları Akşehir’de Futbol Maçı”, <em>Popüler Tarih,</em> S.22, Haziran 2002, s. 15; Osman Akandere, Mehibe Akandere, “Büyük Taarruz Öncesi Akşehir’de Yapılan Komutanlar Toplantısı ve Düzenlenen Futbol Maçının Milli Mücadelemiz Bakımından Önemi”, <em>Ata Dergisi,</em> S.8, Konya 1999, s.175; İsmet İnönü, “Sakarya’dan İzmir’e”, <em>Belgelerle Türk Tarihi Dergisi,</em> S.18, Ağustos 1986, s. 25-27; Atatürk, <em>Nutuk,</em> s.447; <em>TİH,</em> C.II, 1.k., s.204; Çalışlar, <em>a.g.e.,</em> s. 35-37; Asım Gündüz, “ Büyük Taarruz Nasıl Hazırlandı?”, <em>Belgelerle Türk Tarihi Dergisi,</em> S.18, Ağustos 1986, s. 39; Bedrettin Tuncel, “Büyük Zafer ve Afyonkarahisar, <em>Büyük Zaferin 50.Yıldönümüne Armağan,</em> Başbakanlık Kültür Müsteşarlığı Kültür Yay., İstanbul 1972, s. 301.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_ednref17" name="_edn17"><sup>[17]</sup></a> TİH, C.II, 2.k., s.5; İsmet Görgülü, <em>Büyük Taarruz,</em> Genelkurmay Başkanlığı Yay., Ankara 1992, s. 8-9; Belen, “Büyük Taarruz”, s. 57; Belen, “Yunan Cephesi”, s. 101.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_ednref18" name="_edn18"><sup>[18]</sup></a> <em>TİH</em>, C.II, 2.k., s.7-10; Türk ordusunda uçak daha fazla olsa da çalışabilir durumda olanların sayısı 10 tanedir. Bkz: Rahmi Doğanay, “Büyük Taarruz’da Türk Havacılığı”, <em>Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi,</em> C. 13, S.1, Ocak 2003, s. 383; Rahmi Doğanay, “Milli Mücadele’de Türk Havacılığı ve Başkomutanlık Savaşı’nda Havacıların Rolü”, <em>Afyonkocatepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi,</em> 86. Yılında Kocatepe-Büyük Taarruz Özel Sayısı, C.X, S.2, Ağustos 2008, s. 61.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_ednref19" name="_edn19"><sup>[19]</sup></a> <em>TİH,</em> C.II, 1.k., s.171; Belen, “Büyük Taarruz.”, s. 55.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_ednref20" name="_edn20"><sup>[20]</sup></a> <em>TİH,</em> C.II, 1.k., s.202; Zeki Arıkan, “Büyük Taarruz Öncesi Türkiye’nin Durumu”, <em>X.Milli Egemenlik Sempozyumu “Büyük Taarruz ve Sonuçları”,</em> TBMM Kültür, Sanat ve Yayın Kurulu Yay., Ankara 1996, s. 37.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_ednref21" name="_edn21"><sup>[21]</sup></a> Fahri Belen, <em>Büyük TürkZaferi(Afyon’dan İzmir’e Kadar),</em> Cumhuriyet Gazetesi Yay., 1999, s. 19; Gündüz, <em>a.g.e.,</em> s.136.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_ednref22" name="_edn22"><sup>[22]</sup></a> <em>TİH</em>, C.II, 2.k., s.13-14.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_ednref23" name="_edn23"><sup>[23]</sup></a> <em>TİH</em>, C.II, 2.k., s.16.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_ednref24" name="_edn24"><sup>[24]</sup></a> Çalışlar, <em>a.g .e</em>.,s.41.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_ednref25" name="_edn25"><sup>[25]</sup></a> <em>General Trikopis’in Hatıratı,</em> Dersaadet Matba-i Askeriye, 1339, s.4-5. Belen, <em>a.g. e.,</em> s. 19; <em>TİH</em>, C.II, 2.k., s. 31-40. Trikopis Taarruzun başladığı günün sabahında Afyonkarahisar’daki tüm hastaların Uşak’a nakl edilmesini emredecekti. Bkz: Fahri Belen, “Afyon’dan İzmir’e”, <em>Belgelerle Türk Tarihi Dergisi,</em> S.7, Ağustos 1997, s. 68.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_ednref26" name="_edn26"><sup>[26]</sup></a> Altıntaş, <em>a.g.t.,</em> s.56; Önder, “a.g.m.”, s. 256.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_ednref27" name="_edn27"><sup>[27]</sup></a> Jaeschke, <em>a.g.e.,</em> s. 189.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_ednref28" name="_edn28"><sup>[28]</sup></a> <em>TİH,</em> C.II, 2.k., s. 95.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_ednref29" name="_edn29"><sup>[29]</sup></a> <em>ATASE</em> İSH, 1802/15, lef.2-3; <em>ATASE</em> İSH, 1802/15, lef. 15-25.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_ednref30" name="_edn30"><sup>[30]</sup></a> <em>ATASE</em> İSH, 1802/15, lef. 15-28.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_ednref31" name="_edn31"><sup>[31]</sup></a> <em>BCA,</em> 4935/030.10.0.0/54.354.34.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_ednref32" name="_edn32"><sup>[32]</sup></a> <em>BCA</em>, 4935/030.10.0.0/54.354.34.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_ednref33" name="_edn33"><sup>[33]</sup></a> <em>ATASE</em> İSH, 1802/15, lef. 1-2.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_ednref34" name="_edn34"><sup>[34]</sup></a> <em>ATASE</em> İSH, 1802/15, lef. 15-6.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_ednref35" name="_edn35"><sup>[35]</sup></a> <em>ATASE</em> İSH, 1802/15, lef. 15-17.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_ednref36" name="_edn36"><sup>[36]</sup></a> <em>BCA,</em> 4935/030.10.0.0/54.354.34.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_ednref37" name="_edn37"><sup>[37]</sup></a> <em>ATASE</em> İSH, 1802/15, lef. 15-29.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_ednref38" name="_edn38"><sup>[38]</sup></a> <em>ATASE</em> İSH, 1802/15, lef. 15-30.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_ednref39" name="_edn39"><sup>[39]</sup></a> <em>BCA</em>, 4935/030.10.0.0/54.354.34.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_ednref40" name="_edn40"><sup>[40]</sup></a> <em>ATASE</em> İSH, 1802/15, lef. 15-16.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_ednref41" name="_edn41"><sup>[41]</sup></a><em>ATASE</em> İSH, 1802/15, lef. 15- 13.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_ednref42" name="_edn42"><sup>[42]</sup></a> <em>BCA,</em> 4935/030.10.0.0/54.354.34.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_ednref43" name="_edn43"><sup>[43]</sup></a> <em>ATASE</em> İSH, 1802/15, lef. 1-2.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_ednref44" name="_edn44"><sup>[44]</sup></a> <em>ATASE</em> İSH, 1802/15, lef. 3.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_ednref45" name="_edn45"><sup>[45]</sup></a> <em>ATASE</em> İSH, 1802/15, lef. 7.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_ednref46" name="_edn46"><sup>[46]</sup></a> <em>ATASE</em> İSH, 1802/15, lef. 9.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_ednref47" name="_edn47"><sup>[47]</sup></a> <em>ATASE</em> İSH, 1802/15, lef. 26.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_ednref48" name="_edn48"><sup>[48]</sup></a> <em>ATASE</em> İSH, 1802/15, lef. 28.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_ednref49" name="_edn49"><sup>[49]</sup></a> <em>BCA</em>, 4935/030.10.0.0/54.354.34.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_ednref50" name="_edn50"><sup>[50]</sup></a> <em>ATASE</em> İSH, 1802/15, lef. 20.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_ednref51" name="_edn51"><sup>[51]</sup></a> <em>ATASE</em> İSH, 1802/15, lef. 3.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_ednref52" name="_edn52"><sup>[52]</sup></a> <em>ATASE</em> İSH, 1802/15, lef. 23.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_ednref53" name="_edn53"><sup>[53]</sup></a> <em>ATASE</em> İSH, 1802/15, lef. 5a.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_ednref54" name="_edn54"><sup>[54]</sup></a> <em>ATASE</em> İSH, 1802/15, lef. 26.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_ednref55" name="_edn55"><sup>[55]</sup></a> <em>BCA,</em> 4935/030.10.0.0/54.354.34.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_ednref56" name="_edn56"><sup>[56]</sup></a> <em>ATASE</em> İSH, 1802/15, lef. 1-2.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_ednref57" name="_edn57"><sup>[57]</sup></a> <em>ATASE</em> İSH, 1802/15, lef. 5a.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_ednref58" name="_edn58"><sup>[58]</sup></a> <em>ATASE</em> İSH, 1802/15, lef. 28.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_ednref59" name="_edn59"><sup>[59]</sup></a> <em>ATASE</em> İSH, 1802/15, lef. 11.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_ednref60" name="_edn60"><sup>[60]</sup></a> <em>ATASE</em> İSH, 1802/15, lef. 1-2.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_ednref61" name="_edn61"><sup>[61]</sup></a> <em>ATASE</em> İSH, 1802/15, lef. 2-3.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_ednref62" name="_edn62"><sup>[62]</sup></a> <em>ATASE</em> İSH, 1802/15, lef. 16.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_ednref63" name="_edn63"><sup>[63]</sup></a> <em>BCA,</em> 4935/030.10.0.0/54.354.34.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_ednref64" name="_edn64"><sup>[64]</sup></a> <em>BCA,</em> 4935/030.10.0.0/54.354.34.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_ednref65" name="_edn65"><sup>[65]</sup></a> <em>ATASE</em> İSH, 1802/15, lef. 5.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_ednref66" name="_edn66"><sup>[66]</sup></a> <em>BCA,</em> 030.10.0.0/54.354.31.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_ednref67" name="_edn67"><sup>[67]</sup></a> <em>BCA</em>, 030.10.0.0/54.355.7.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_ednref68" name="_edn68"><sup>[68]</sup></a> <em>Peyâm-ı Sabâh,</em> 6 Eylül 1338/ 6 Eylül 1922, Peyâm No: 1348, Sabâh No:11778, s.1; <em>Vakit,</em> 5 Eylül 1338/ 4 Eylül 1922, No: 1698, s.1; B<em>CA,</em> 30..18.1.1/ 5.27.1.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_ednref69" name="_edn69"><sup>[69]</sup></a> <em>BCA,</em> 4948/030.10.0.0/54.355.12.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_ednref70" name="_edn70"><sup>[70]</sup></a> <em>BCA</em>, 4948/030.10.0.0/54.355.12.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_ednref71" name="_edn71"><sup>[71]</sup></a> <em>BCA</em>, 4948/030.10.0.0/54.355.7.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_ednref72" name="_edn72"><sup>[72]</sup></a> <em>BCA,</em> 4948/030.10.0.0/54.355.7; <em>BCA,</em> 4938M/30..10.0.0/54.355.1.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_ednref73" name="_edn73"><sup>[73]</sup></a> <em>BCA</em>, 4948/030.10.0.0/54.355.7.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_ednref74" name="_edn74"><sup>[74]</sup></a> <em>BCA</em>, 4940M/30..10.0.0/54.355.5.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_ednref75" name="_edn75"><sup>[75]</sup></a> <em>BCA,</em> 4942/30..10.0.0/54.355.7.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_ednref76" name="_edn76"><sup>[76]</sup></a> <em>BCA,</em> 4939M/30..10.0.0/54.355.3.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_ednref77" name="_edn77"><sup>[77]</sup></a> <em>BCA,</em> 4940/30..10.0.0/54.355.4.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_ednref78" name="_edn78"><sup>[78]</sup></a> <em>BCA,</em> 4942/30..10.0.0/54.355.7.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_ednref79" name="_edn79"><sup>[79]</sup></a> <em>ATASE,</em> ÎSH, 1786/159, lef. 18.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_ednref80" name="_edn80"></a><em>ATASE,</em> ÎSH, 1786/159, lef. 18a.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_ednref81" name="_edn81"><sup>[81]</sup></a> <em>ATASE,</em> ÎSH, 1786/159, lef. 1.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_ednref82" name="_edn82"><sup>[82]</sup></a> <em>ATASE,</em> ÎSH, 1786/159, lef. 2.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_ednref83" name="_edn83"><sup>[83]</sup></a> <em>BCA,</em> 4997/30..10.0.0/54.355.11.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_ednref84" name="_edn84"><sup>[84]</sup></a> <em>ATASE</em> İSH, 1789/129, lef. 1; <em>ATASE</em> İSH, 1802/21, lef. 1.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_ednref85" name="_edn85"><sup>[85]</sup></a> <em>ATASE</em> İSH, 1784/130, lef. 5.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_ednref86" name="_edn86"><sup>[86]</sup></a> <em>ATASE,</em> ÎSH, 1786/159, lef. 18.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_ednref87" name="_edn87"><sup>[87]</sup></a> ATASE, ÎSH, 1786/159, lef. 1.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_ednref88" name="_edn88"><sup>[88]</sup></a> <em>ATASE,</em> ÎSH, 1787/13, lef. 1; <em>ATASE,</em> ÎSH, 1790/11, lef. 3.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_ednref89" name="_edn89"><sup>[89]</sup></a> <em>ATASE,</em> İSH, 1787/13, lef. 1; <em>ATASE,</em> İSH, 1790/11, lef. 3.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_ednref90" name="_edn90"><sup>[90]</sup></a> <em>ATASE,</em> İSH, 1786/159, lef. 28.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_ednref91" name="_edn91"><sup>[91]</sup></a><em>ATASE,</em> İSH, 1787/14, lef. 1.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_ednref92" name="_edn92"><sup>[92]</sup></a> <em>ATASE,</em> İSH, 1784/124, lef. 1.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_ednref93" name="_edn93"><sup>[93]</sup></a> <em>BCArşivi,</em> 4997/30..10.0.0/54.355.11.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_ednref94" name="_edn94"><sup>[94]</sup></a> <em>ATASE,</em> İSH, 1786/141, lef. 1.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_ednref95" name="_edn95"><sup>[95]</sup></a> <em>ATASE,</em> İSH, 1802/21, lef. 13.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_ednref96" name="_edn96"><sup>[96]</sup></a> <em>ATASE,</em> İSH, 1786/141, lef. 1.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_ednref97" name="_edn97"><sup>[97]</sup></a> <em>BCA,</em> 4997/30..10.0.0/54.355.11.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_ednref98" name="_edn98"><sup>[98]</sup></a> <em>ATASE,</em> İSH, 1787/16, lef. 1.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_ednref99" name="_edn99"><sup>[99]</sup></a> <em>BCA,</em> 4997/30..10.0.0/54.355.11.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_ednref100" name="_edn100"><sup>[100]</sup></a> <em>ATASE,</em> İSH, 1548/12-2, lef. 1.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_ednref101" name="_edn101"><sup>[101]</sup></a> <em>TİTE,</em> 53/129, lef. 1</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_ednref102" name="_edn102"><sup>[102]</sup></a> <em>ATASE,</em> İSH, 1787/17, lef. 1.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_ednref103" name="_edn103"><sup>[103]</sup></a> <em>ATASE,</em> İSH, 1802/21, lef. 14a.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_ednref104" name="_edn104"><sup>[104]</sup></a> <em>ATASE,</em> İSH, 1802/21, lef. 12a.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_ednref105" name="_edn105"><sup>[105]</sup></a> <em>ATASE,</em> İSH, 1802/21, lef. 19.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_ednref106" name="_edn106"><sup>[106]</sup></a> <em>ATASE,</em> İSH, 1802/21, lef. 16.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_ednref107" name="_edn107"><sup>[107]</sup></a> <em>ATASE,</em> İSH, 1787/17, lef. 1.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_ednref108" name="_edn108"><sup>[108]</sup></a> <em>ATASE,</em> İSH, 1802/21, lef. 14a.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_ednref109" name="_edn109"><sup>[109]</sup></a> <em>ATASE,</em> İSH, 1802/21, lef. 13.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_ednref110" name="_edn110"><sup>[110]</sup></a> <em>ATASE,</em> İSH, 1802/21, lef. 29.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_ednref111" name="_edn111"><sup>[111]</sup></a> <em>ATASE,</em> İSH, 1802/21, lef. 14a.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_ednref112" name="_edn112"><sup>[112]</sup></a> <em>ATASE,</em> İSH, 1802/21, lef. 24.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_ednref113" name="_edn113"><sup>[113]</sup></a> <em>ATASE,</em> İSH, 1802/21, lef. 14a.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_ednref114" name="_edn114"><sup>[114]</sup></a> <em>ATASE,</em> İSH, 1802/21, lef. 17.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_ednref115" name="_edn115"><sup>[115]</sup></a> <em>BCA,</em> 4997/30..10.0.0/54.355..11.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_ednref116" name="_edn116"><sup>[116]</sup></a> <em>ATASE,</em> İSH, 1790/9, lef. 1.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_ednref117" name="_edn117"><sup>[117]</sup></a> <em>ATASE,</em> İSH, 1802/21, lef. 17.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_ednref118" name="_edn118"><sup>[118]</sup></a> <em>BCA,</em> 4937M/30..10.0.0/54.354..37</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_ednref119" name="_edn119"><sup>[119]</sup></a> <em>ATASE,</em> İSH, 1802/21, 17.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_ednref120" name="_edn120"><sup>[120]</sup></a> <em>ATASE,</em> İSH, 1802/21, lef. 19.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_ednref121" name="_edn121"><sup>[121]</sup></a> <em>ATASE,</em> İSH, 1546/75, lef. 1.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_ednref122" name="_edn122"><sup>[122]</sup></a> <em>ATASE,</em> İSH, 1802/21, lef. 26a.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_ednref123" name="_edn123"><sup>[123]</sup></a> <em>ATASE,</em> İSH, 1802/21, lef. 28a.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_ednref124" name="_edn124"><sup>[124]</sup></a> <em>ATASE,</em> İSH, 1802/22, lef. 1a.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_ednref125" name="_edn125"><sup>[125]</sup></a> <em>ATASE,</em> İSH, 1802/22, lef.4a.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_ednref126" name="_edn126"><sup>[126]</sup></a> <em>ATASE,</em> İSH, 1802/22, lef. 7.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_ednref127" name="_edn127"><sup>[127]</sup></a> <em>ATASE,</em> İSH, 1802/21, lef. 21a.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_ednref128" name="_edn128"><sup>[128]</sup></a> <em>ATASE,</em> İSH, 1802/21, lef. 21a.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_ednref129" name="_edn129"><sup>[129]</sup></a> <em>ATASE,</em> İSH, 1802/21, lef. 22a.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_ednref130" name="_edn130"><sup>[130]</sup></a> <em>ATASE,</em> İSH, 1802/21, lef. 24.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_ednref131" name="_edn131"><sup>[131]</sup></a> <em>ATASE,</em> İSH, 1802/21, lef. 19.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_ednref132" name="_edn132"><sup>[132]</sup></a> <em>ATASE,</em> İSH, 1802/21, lef. 20.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_ednref133" name="_edn133"><sup>[133]</sup></a> <em>ATASE,</em> İSH, 1802/21, lef. 22a.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_ednref134" name="_edn134"><sup>[134]</sup></a> <em>ATASE,</em> İSH, 1802/21, lef. 24.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_ednref135" name="_edn135"><sup>[135]</sup></a> <em>ATASE,</em> İSH, 1802/21, lef. 26a.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_ednref136" name="_edn136"><sup>[136]</sup></a> <em>ATASE,</em> İSH, 1802/21, lef. 29.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_ednref137" name="_edn137"><sup>[137]</sup></a> <em>ATASE,</em> İSH, 1802/22, lef. 3.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_ednref138" name="_edn138"><sup>[138]</sup></a> <em>ATASE,</em> İSH, 1802/22, lef. 4a.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_ednref139" name="_edn139"><sup>[139]</sup></a> <em>ATASE,</em> İSH, 1802/22, lef. 2.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_ednref140" name="_edn140"><sup>[140]</sup></a> <em>ATASE,</em> İSH, 1802/22, lef. 2.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_ednref141" name="_edn141"><sup>[141]</sup></a> <em>ATASE,</em> İSH, 1802/22, lef. 4a.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_ednref142" name="_edn142"><sup>[142]</sup></a> <em>ATASE,</em> İSH, 1802/22, lef. 6.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_ednref143" name="_edn143"><sup>[143]</sup></a> <em>ATASE,</em> İSH, 1802/22, lef. 7.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_ednref144" name="_edn144"><sup>[144]</sup></a> <em>ATASE,</em> İSH, 1802/22, lef. 4a.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_ednref145" name="_edn145"><sup>[145]</sup></a> <em>ATASE,</em> İSH, 1802/22, lef. 6.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_ednref146" name="_edn146"><sup>[146]</sup></a> <em>ATASE,</em> İSH, 1802/22, lef. 8a.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_ednref147" name="_edn147"><sup>[147]</sup></a> <em>ATASE,</em> İSH, 1802/21, lef. 26a.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_ednref148" name="_edn148"><sup>[148]</sup></a> <em>ATASE,</em> İSH, 1802/22, lef. 6.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_ednref149" name="_edn149"><sup>[149]</sup></a> <em>ATASE,</em> İSH, 1802/21, lef. 19.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_ednref150" name="_edn150"><sup>[150]</sup></a> <em>ATASE,</em> İSH, 1802/22, lef. 3.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_ednref151" name="_edn151"><em><sup><strong>[151]</strong></sup></em></a><em> ATASE,</em> İSH, 1802/22, lef. 7.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_ednref152" name="_edn152"><sup>[152]</sup></a> <em>ATASE,</em> İSH, 1802/22, lef. 8a.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_ednref153" name="_edn153"><sup>[153]</sup></a> <em>ATASE,</em> İSH, 1802/22, lef. 3.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_ednref154" name="_edn154"><sup>[154]</sup></a> <em>ATASE,</em> İSH, 1802/21, lef. 20.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_ednref155" name="_edn155"><sup>[155]</sup></a> <em>ATASE,</em> İSH, 1802/21, lef. 21a.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_ednref156" name="_edn156"><sup>[156]</sup></a> <em>ATASE,</em> İSH, 1802/22, lef. 18.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_ednref157" name="_edn157"><sup>[157]</sup></a> <em>ATASE,</em> İSH, 1802/22, lef. 12.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_ednref158" name="_edn158"><sup>[158]</sup></a> <em>ATASE,</em> İSH, 1802/22, lef. 21a.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_ednref159" name="_edn159"><sup>[159]</sup></a> <em>ATASE,</em> İSH, 1802/22, lef. 22.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_ednref160" name="_edn160"><sup>[160]</sup></a> <em>ATASE,</em> İSH, 1802/22, lef. 26a.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_ednref161" name="_edn161"><sup>[161]</sup></a> <em>ATASE,</em> İSH, 1802/22, lef. 9a.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_ednref162" name="_edn162"><sup>[162]</sup></a> <em>ATASE,</em> İSH, 1802/22, lef. 16a.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_ednref163" name="_edn163"><sup>[163]</sup></a> <em>ATASE,</em> İSH, 1802/22, lef. 14a.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_ednref164" name="_edn164"><sup>[164]</sup></a> <em>ATASE,</em> İSH, 1802/22, lef. 18.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_ednref165" name="_edn165"><sup>[165]</sup></a> <em>ATASE,</em> İSH, 1802/22, lef. 18.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_ednref166" name="_edn166"><sup>[166]</sup></a> <em>ATASE,</em> İSH, 1802/22, lef. 20a.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_ednref167" name="_edn167"><sup>[167]</sup></a> <em>ATASE,</em> İSH, 1802/22, lef. 21a.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_ednref168" name="_edn168"><sup>[168]</sup></a> <em>ATASE,</em> İSH, 1802/22, lef. 23a.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_ednref169" name="_edn169"><sup>[169]</sup></a> <em>ATASE,</em> İSH, 1802/22, lef. 24.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_ednref170" name="_edn170"><sup>[170]</sup></a> <em>ATASE,</em> İSH, 1802/22, lef. 25.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_ednref171" name="_edn171"><sup>[171]</sup></a><em>ATASE,</em> İSH, 1802/22, lef. 26a.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_ednref172" name="_edn172"><sup>[172]</sup></a> <em>ATASE,</em> İSH, 1802/22, lef. 27a.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_ednref173" name="_edn173"><sup>[173]</sup></a> <em>ATASE,</em> İSH, 1802/22, lef. 27a.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/arsiv-belgelerine-gore-buyuk-taarruz.html#_ednref174" name="_edn174"><sup>[174]</sup></a> Uğur Üçüncü, <em>Türk Kamuoyunda Büyük Taarruz,</em> Altınpost Yay., Ankara 2012, s. 437-441.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Milli Mücadele Döneminde Hilal&amp;amp;i Ahmer Cemiyeti</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/milli-mucadele-doeneminde-hilali-ahmer-cemiyeti</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/milli-mucadele-doeneminde-hilali-ahmer-cemiyeti</guid>
<description><![CDATA[ Milli Mücadele Döneminde Hilal-i Ahmer Cemiyeti
Milli Mücadele tarihi içerisinde dönüm noktası olan olaylardan bir tanesi de, Paris Barış konferansı neticesinde İzmir’in Yunan işgaline bırakılmasıdır. Yunan Başbakanı Venizelos’un büyük gayretleriyle bu kararın çıkmasını sağlayan Yunanlılar, 15 Mayıs 1919 günü İzmir’e asker çıkarmaya başladılar. Mondros mütarekesi’nden itibaren, Anadolu’nun işgaline karşı yer yer ortaya çıkan direniş hareketleri, İzmir’in işgalinden itibaren daha planlı ve […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c490a1721b.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:44 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Milli, Mücadele, Döneminde, Hilal&amp;i, Ahmer, Cemiyeti</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="571" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/09/Erol-Kaya.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-doneminde-hilal-i-ahmer-cemiyeti.html">Milli Mücadele Döneminde Hilal-i Ahmer Cemiyeti</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Doç. Dr. Erol KAYA</strong></span></a>
</p><p>Milli Mücadele tarihi içerisinde dönüm noktası olan olaylardan bir tanesi de, Paris Barış konferansı neticesinde İzmir’in Yunan işgaline bırakılmasıdır. Yunan Başbakanı Venizelos’un büyük gayretleriyle bu kararın çıkmasını sağlayan Yunanlılar, 15 Mayıs 1919 günü İzmir’e asker çıkarmaya başladılar. Mondros mütarekesi’nden itibaren, Anadolu’nun işgaline karşı yer yer ortaya çıkan direniş hareketleri, İzmir’in işgalinden itibaren daha planlı ve daha aktif bir şekilde görülmeye başlamıştır. Bu direniş hareketleri, Mustafa Kemal Paşa’nın Anadolu’ya geçmesi ile birlikte de liderini bulmuştur.</p>
<p>Milli Mücadele döneminde, Anadolu’daki asıl askeri mücadele, Batı Cephesi’nde Yunanlılara karşı olmuştur. Türk birlikleri ile Yunanlılar arasında yapılan savaşlarda, her iki tarafında eline esirler geçmiştir. Esir alma sistemi, her iki taraf için farklı şekilde gerçekleşmiştir. Türk tarafının eline düşen Yunan esirleri, savaş meydanlarında ele geçenlerden ibaretken, Yunan tarafının eline düşen esirler ise, sadece savaş meydanlarında ele geçen esirlerden ibaret olmayıp, aynı zamanda savaş bölgeleri dışında tutuklanan ve bizzat savaşa katılmamış sivillerden de oluşmakta idi. Türklerin elinde bulunan Yunan esirler, Anadolu’nun değişik bölgelerinde kurulan kamplarda tutulurken, Yunanlıların elinde bulunan Türk esirler ise Yunanistan’a götürülerek burada oluşturulan kamplarda tutulmuşlardır.</p>
<p>Gerek Anadolu’daki Yunan esirlerine ve gerekse Yunanistan’daki Türk esirlerine yardımlarda bulunan teşkilatların başında, Hilal-i Ahmer Cemiyeti gelmektedir. Bu Cemiyet, özellikle Yunanistan’daki Türk esirlerinin durumlarının iyileştirilmesi için gerek yardımların yapılması için büyük gayretler göstermiştir. Yapılan bu çalışmalar neticesindedir ki Yunanistan’daki Türk esirlerin hayatta kalmaları sağlanabilmiştir. Ayrıca Hilal-i Ahmer Cemiyeti, sadece Anadolu ve Yunanistan’daki Türk ve Yunan esirlerle ilgilenmemiş aynı zamanda Birinci Dünya Savaşı dönemi boyunca da, Osmanlı Devleti’nin esirler ile ilgili karşılaştığı meselelerin çözümünde büyük gayretler göstermiştir.</p>
<p><span><strong>Batı Anadolu’nun Yunan </strong>İş<strong>galine Girmesi</strong></span></p>
<p>Osmanlı idari yapısında, Batı Anadolu’nun önemli bir kısmını Aydın Vilâyeti oluşturmakta idi. Aydın vilâyetinin merkezi ise İzmir’di. Aydın vilâyetine, Aydın livası ile birlikte, Manisa ve Denizli livaları bağlı idi. Böylece Aydın vilâyeti, bugünkü İzmir, Manisa, Aydın ve Denizli illerini kapsamakta idi<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-doneminde-hilal-i-ahmer-cemiyeti.html#_edn1" name="_ednref1"><sup>[1]</sup></a>. Aydın vilâyeti toplam 36 kaza, 55 nahiye ve 2581 köyü bünyesinde barındırıyordu<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-doneminde-hilal-i-ahmer-cemiyeti.html#_edn2" name="_ednref2"><sup>[2]</sup></a>.</p>
<p>Birinci Dünya Savaşı’ndan en az etkilenen illerimizin başında gelen İzmir’in talihi, savaşın bitiminden sonra olumsuz bir şekilde değişmeye başladı. Mondros Mütarekesi’nin imzalanmasından sonra Anadolu üzerindeki emellerini gerçekleştirmek isteyen İtilaf Devletleri, Yunanistan’a -Megalo İdea içerisinde yer alan- İzmir’in işgali için gerekli izni vermişlerdi.</p>
<p>İzmir’e Yunan birliklerinin çıkmasına karar verilmesi, Yunan Başbakanı Venizelos’un, Paris Barış Konferansı’na 30 Aralık 1918 tarihi ile verdiği ve başarı ile savunduğu isteklerinin bir sonucu idi. Venizelos’un tezine göre; Büyük Menderes, Küçük Menderes ve Gediz nehirleriyle, Bakırçayı’nı, Gönen Çayını ve Manyas Gölü’ne akan Koraçay’ın ve güneyde Akdeniz’e dökülen Dalaman Çayı’nın suladığı en verimli topraklar ve bunların deniz zenginlikleriyle dolu kıyıları Türkiye’den koparılacaktı.</p>
<p>Venizelos’un muhtırasında yalnız Yunanistan’ın istekleri savunulmakla yetinilmiyordu. O, barıştan sonra Anadolu’da Türk Devleti’nin mümkün olduğu kadar küçük ve zayıf olması, bunun doğusunda büyük bir Ermenistan’ın kurulması için de Paris Barış Konferansı’nda kendi milli emellerine çalışan Ermeni heyetini destekliyordu<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-doneminde-hilal-i-ahmer-cemiyeti.html#_edn3" name="_ednref3"><sup>[3]</sup></a>.</p>
<p>İzmir’de işgal 15 Mayıs 1919 tarihinde, Yunan askerlerinin sabah saat sekizde karaya çıkmaları ile başladı<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-doneminde-hilal-i-ahmer-cemiyeti.html#_edn4" name="_ednref4"><sup>[4]</sup></a>. Rumların “zito” çığlıkları altında Punta iskelesindeki Avcılar Kulübü önüne yapılmaya başlanan çıkarma iki saat içinde tamamlanmıştı. İzmir Metropoliti Hrisostomos’un bizzat kutsadığı üç alay kendilerine gösterilen mevkileri işgal etmek amacıyla harekete geçmişlerdi. Görev yeri olan Karantina’yı işgal için yerli Rumlarla birlikte sahil yolunu izleyerek saat 11.00 de Hükümet Konağı önüne gelen Efzon Alayı’na, aralarında Hasan Tahsin’in de bulunduğu bir grup Türk tarafından ateş açılmıştı. Açılan ateşle panikleyen ve kayıp veren Yunan askerleri kısa zamanda toparlanarak ateşe karşılık vermişlerdi. Kolordu Binası ve Vilâyet Konağı ile, sivillerin kümelendiği Kemeraltı Caddesi girişi ve civarındaki kahve ve oteller yaklaşık bir saat ateş altında tutulmuşlardı. Ateş altında tutulan yerlerden birisi de, 17. Kolordu Komutanı Ali Nadir Paşa, 56. Tümen Kumandanı Hürrem, Askerlik Dairesi Başkanı Süleyman Fethi beylerin aralarında olduğu Sarıkışla idi. Yunan askerleri tarafından hakaretlerle ve onur kırıcı davranışlarla teslim alınan kolordu mensupları ve vilâyet personeli, binlerce kızgın Rumun arasından yürütülmüş ve “zito Venizelos” diye bağırmağa zorlanmışlardı. Bağırmayanlar arasında bulunan Askerlik Dairesi Başkanı Süleyman Fethi Bey, süngü darbeleriyle yaralanmış ve ertesi gün vefat etmişti. Kafile, sahil yolundan yürütülerek, Çıkarmanın yapıldığı Avcılar Kulübü önüne demirlemiş bulunan Patris Vapuru’na hapsedilmişlerdi<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-doneminde-hilal-i-ahmer-cemiyeti.html#_edn5" name="_ednref5"><sup>[5]</sup></a>.</p>
<p>Yunanlılar, İzmir’den sonra 16 Mayıs’ta Urla’yı, 17 Mayıs’ta Çeşme’yi, 20 Mayıs’ta Torbalı’yı, 22 Mayıs’ta Menemen’i, 25 Mayıs’ta Manisa, Bayındır ve Selçuk’u, 28 Mayıs’ta Tire’yi, 29 Mayıs’ta Turgutlu ve Ayvalık’ı, 4 Haziran’da Nazilli’yi, 5 Haziran’da Akhisar’ı, 12 Haziran’da Bergama’yı işgal ettiler. İşgali müteakip, Yunan kuvvetleri, belki de emsaline az rastlanır bir vahşetle işgal bölgelerinde bulunan Müslüman Türk halkına karşı saldırılara başladılar. Bu saldırıların şiddetinin tarihte az görülür bir şekilde olmasının arkasında yatan ana sebep, Yunan Megalo İdeası’nı gerçekleştirebilmek için bölge halkını mümkün olduğunca fazla sayıda ve bir an önce Aydın vilâyetinden çıkarmaktı.</p>
<p>Türk ahaliye karşı Yunanlı/Rumların eylemleri belli bir modelde idi ve bu model pek değişmiyordu. Önce, Osmanlı polisiyle askerlerinin, sivil Müslümanların silahları alınıyordu. Sonra silahlar yerli Rumlara dağıtılıyordu. Arkasından, Osmanlı hükümetinin memurlarıyla Müslüman dini liderler hapsediliyor veya sürülüyordu. Bunları izleyerek talan etmeler, cinayetler, ırza geçmeler, bazen hemen, bazen kısa bir süre geçince başlıyordu. Türklerin evleri, hükümet binaları yakılıp yıkılıyordu. Müslümanların dini yapıları ve kurumları, Müslüman kimliğinin en güçlü simgeleri, zorbalıkla tahkir edici kullanımlara uğruyordu. Örneğin Yunan ordusu Manisa’ya girdikten sonra şehrin bütün camilerini, tekkelerini, medreselerini ve Müslüman mezarlığını kirletmişlerdi<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-doneminde-hilal-i-ahmer-cemiyeti.html#_edn6" name="_ednref6"><sup>[6]</sup></a>.</p>
<p>Yunanlılar tarafından Batı Anadolu halkına yapılan zulümler, Osmanlı belgelerinde geniş olarak yer buluyordu. Yunan işgal kuvvetlerinin, Nazilli’nin işgali süresince ve tahliyesi esnasında Müslümanlara karşı uyguladıkları zulmün daha vahşisini Aydın’ın tahliyesi sırasında yapmışlardı. Nazilli tahliye edilirken iki yüz kırk civarında Müslümanı şehit etmişler, Aydın’ın tahliyesinde ise İslâm mahallelerini tamamen yakarak binlerce Müslümanı katletmişlerdi. Sadece can kaybı değil, milyonlarca liralık malın yok edilmesine sebep olmuşlar, yanlarında götürdükleri mutasarrıf, hakim ve diğer üst makam memurlardan ise haber alınamamıştı<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-doneminde-hilal-i-ahmer-cemiyeti.html#_edn7" name="_ednref7"><sup>[7]</sup></a>.</p>
<p>Yunanlılar adeta Batı Anadolu’da taş üstünde taş bırakmamacasına saldırıyorlardı. Bu saldırılarda sadece can kaybı olmuyor, aynı zamanda Yunanlılar bölgenin ekonomik değerlerini de yok ediyorlardı. Nitekim Ayasuluk-Aydın-Nazilli ve Kuşadası-Aydın arasındaki bölgede yaptıkları katliam ve yağmalar bunun en açık göstergesiydi. Menderes nehrinin kuzeyinde altmış köyü yakarak Müslümanları katletmişler, eşya, para ve hayvanlarını yağmalayarak bahçe ve vakfiyeleri tamamen tahrip etmişlerdi. Yağmalanan malların ve sayısı elli-altmış bini bulan hayvanlar İzmir’e gönderilmiş, Aydın kasabasında İtalyan komutanların gözleri önünde kızlar vahşice öldürülmüştü. Vaktiyle kasabadan çıkamayan sakat, ihtiyar ve çocuklar katliamdan kurtulamamışlardı. Ayasuluk-Aydın-Nazilli arasında bulunan otuz altı köy ve iki kasaba yakılmış mevcut nüfus katledilmişti. Bu kişilerin eşya ve hayvanları çalınmış, kaçabilenler Umurlu’da toplanarak Yunanlılara karşı direnip onlara kayıp verdirmişlerdi. Elli bine yakın mülteci sefil ve perişan bir halde devletin yardım elini uzatmasını beklemekteydi<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-doneminde-hilal-i-ahmer-cemiyeti.html#_edn8" name="_ednref8"><sup>[8]</sup></a>.</p>
<p>Bu derece vahşice saldırılara maruz kalan Batı Anadolu halkı, düşman eline geçmemek için, işgale uğrayan yerlerden, henüz işgale uğramamış yerlere doğru göç ediyorlardı. Osmanlı resmi belgelerinde “mülteciler” olarak adlandırılan bu insanların toplam sayısı bir buçuk milyondan fazla idi<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-doneminde-hilal-i-ahmer-cemiyeti.html#_edn9" name="_ednref9"><sup>[9]</sup></a>. Yunanlılar önünden kaçamayan ahali için ise iki seçenek vardı: ya katlediliyorlar, ya da esir edilerek sürgüne gönderiliyorlardı.</p>
<p>Esir edilen Türkler, Yunanlılar tarafından, Yunan işgali altında bulunan bölgelerde sürgüne gönderildikleri gibi Yunanistan’da oluşturulan sürgün kamplarına da gönderilmekte idiler. Yunanistan’a sürgüne gönderilen bu Türk esirlerin çektikleri çileler, Anadolu’da Mustafa Kemal Paşa’nın liderliğinde verilen Milli Mücadele’nin zaferini bütün dünyaya ilan eden Lozan Antlaşması’na kadar sürecektir.</p>
<p><span><strong>Sürgünün Amacı</strong></span></p>
<p>Yunanlılar tarafından yapılan sürgünlerin amaçlarını birkaç başlık altında toplamak mümkündür. Bunlardan birincisi, bölgenin nüfus yapısını değiştirmekti.</p>
<p>Birinci Dünya Savaşı başladığı 1914 yılında Aydın vilâyetinde 1.608.742 kişi yaşamakta idi. Bu nüfusun 1.249.067’i Müslüman, 299.096’i Rum, 19.395’i Ermeni, 35.041’i Musevi ahaliden oluşmaktaydı<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-doneminde-hilal-i-ahmer-cemiyeti.html#_edn10" name="_ednref10"><sup>[10]</sup></a>. Rum nüfus karşısında Türk nüfusunun bu ezici çoğunluğu, Yunanlıların ileri sürdükleri ve bütün dünyayı inandırmaya çalıştıkları, Batı Anadolu’nun kendilerine ait olduğu ve burada nüfus bakımından çoğunlukta oldukları tezini açıkça çürütmekteydi. Dolayısıyla, bu bölgedeki Türk nüfusunu, gerek göçe zorlayarak gerekse sürgüne yollayarak azaltma yolunu seçmişlerdi. Bu anlamda, etkili veya etkisiz olduklarına bakmadan adeta önlerine çıkan Türkleri, Yunanistan veya işgal ettikleri bölgelerde sürgüne tabi tutmalarının önemli bir sebebi, nüfusla ilgili idi.</p>
<p>Sürgünün ikinci bir sebebi ise, bölgede sözü geçen ve Yunan işgaline karşı direnme odakları oluşturabilecek aydın kişilerin etkisiz hale getirilmesi idi. Bu sürgünler, adeta bölgedeki Türk aydınlarının yok edilmesini hedef alan bir program çerçevesinde yürütülüyordu<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-doneminde-hilal-i-ahmer-cemiyeti.html#_edn11" name="_ednref11"><sup>[11]</sup></a>. Batı Anadolu’da işgalden beri uyguladıkları katliamların fazla etkili olmadığına inanan Yunanlılar, bu defa da, bölgenin aydın ve nüfuzlu kişilerini birer bahane ile tutuklamaya başlamışlardı. Böylece halkı kendilerine itaat ettirerek bölgede bir Yunan Hükümeti kurabileceklerini düşünüyorlardı<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-doneminde-hilal-i-ahmer-cemiyeti.html#_edn12" name="_ednref12"><sup>[12]</sup></a>.</p>
<p>Sürgünün bir diğer sebebi ise, Yunan işgalinden sonra hız kazanan ve Türk Milleti’nin verdiği bağımsızlık savaşlarının zirve noktasını teşkil eden Milli Mücadele’nin yapılanmasını engellemek idi. Bu amaçla, milli direnişi örgütleyebilecek konumda olan kişileri, birer bahane ile tutuklayarak sürgüne göndermişlerdi. Bu tutuklamalarda ileri sürdükleri bahanelerden bir tanesi, Anadolu harekâtı adına casusluk yapmak ve Yunanlılar adına çalışan yerel görevlileri ihbarda bulunmak idi<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-doneminde-hilal-i-ahmer-cemiyeti.html#_edn13" name="_ednref13"><sup>[13]</sup></a>. Diğer bir tutuklanma bahanesi ise; bölgelerinde siyasi ve askeri örgütlenme kurarak bu örgütlenme içerisinde aktif olarak yer aldıkları idi. Hatta Edremit’te bu bahane ile tutuklanan kişilere isnat edilen suçlamalar arasında; Paskalya günü ayaklanarak bütün Hristiyanları ve askerleri katletmeyi planlamak, Anadolu’nun değişik yerlerinde bulunan çetelerle ilişki kurmak ve Çanakkale ile haberleşmek gibi tamamen hayali suçlamalar da vardı.</p>
<p>Gerçekte Yunanlıların bu sürgünle neyi amaçladıklarını, kendi ifadelerinde bulmak mümkündür. İzmir Fevkalâde Komiseri İstiryadis ile Uşak Darü’l-Hilâfe Medresesi Müdürü Mehmet Salih (Uçar) arasında geçen bir diyalogda, Yunanlı yetkili, bu sürgünlerin amacını şu şekilde izah etmektedir: <em>“Bunları niçin nefyettik biliyor musunuz? … Bunlar memleketin münevverleri idi. Hissiyât-ı kavmiyye-i vataniye ile mütehassis olmayanlar âlem-i medeniye de insan değildirler. Bunlar hissiyât-ı kavmiyye, vataniye icâbı filan diye, her gün boş durmayacaklar. İki ihtimâl var, ya bunu rapor eden elde edilir veya edilmez. Edilirse her zaman Kral veya İstiryadis gelip affetmez, derhal idam edilir. Sizin aleyhinize çıkar. Elde edilmezse bizim hareket-i askeriyemiz karşı tarafa ifşâ edilir. Bu da bizim aleyhimize çıkar. Biz her iki tarafın zarar görmemesi için bunları uzaklaştırırsak, iki taraf ta zarar görmez kanaatiyle bunları sürdük. Yoksa bunların kabahati yoktu”</em><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-doneminde-hilal-i-ahmer-cemiyeti.html#_edn14" name="_ednref14">[14]</a>.</p>
<p>Sürgün amacıyla Batı Anadolu’da tutuklanan bu insanlar, Yunanistan’a gönderilmek için İzmir ve İzmit’e götürülmekte idiler. Eskişehir veya Adapazarı gibi iç bölgelerde tutuklanan Türk esirleri, İzmir veya İzmit’e getirilirken Yunan işgali altında bulunan bölgelerden geçirilmekte ve buralarda da adeta teşhir edilerek çeşitli hakaretlere uğramaları sağlanmakta idi. Eskişehir’de tutuklanan bazı Türkler, önce Bursa yoluyla Mudanya’ya, sonra da İzmir’e çıkarılıp Rum ve Yunanlılara teşhir edilmişlerdi. Daha sonra çarşı ve pazar yerlerinde dolaştırılan bu esirler, yüzlerine tükürülmek, üzerlerine patlıcan, domates ve çürük yumurta atılarak elbiseleri kirletilmek gibi hakaretlere uğratıldıktan sonra tekrar aynı yoldan aynı hakaretlere maruz bırakılarak Tepecik Esir Karargahı’na götürülmüşlerdi<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-doneminde-hilal-i-ahmer-cemiyeti.html#_edn15" name="_ednref15">[15]</a>.</p>
<p>Sapanca’da esir alınarak İzmit’e götürülen bir başka Türk esir grubu ise; İzmit’e sevkleri sırasında yerli Rum çeteleri ile İzmit’teki yerli Rumlardan büyük hakaretler görmüşler ve bunların dayak ve dipçik darbelerine maruz kalmışlardı. Rum çeteleri tarafından bu esirlerin elbise, ayakkabı ve paraları gasp edilerek İzmit Tutukevi’ne yalınayak gönderilmişlerdi<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-doneminde-hilal-i-ahmer-cemiyeti.html#_edn16" name="_ednref16">[16]</a>.</p>
<p><span><strong>Yunanistan’daki Sürgün Kampları ve Bu Kamplarda Ya</strong>ş<strong>ananlar</strong></span></p>
<p>Yunanistan’a sürgün edilen Türk esirlerin bulundukları kamplar Lutiye<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-doneminde-hilal-i-ahmer-cemiyeti.html#_edn17" name="_ednref17">[17]</a>, Milos Adası<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-doneminde-hilal-i-ahmer-cemiyeti.html#_edn18" name="_ednref18">[18]</a>, Girit-Kandiye<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-doneminde-hilal-i-ahmer-cemiyeti.html#_edn19" name="_ednref19">[19]</a>, Pilo<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-doneminde-hilal-i-ahmer-cemiyeti.html#_edn20" name="_ednref20">[20]</a>, Korfu, Larisa, Yusa, Gudi, Selanik, Gulos, Preveze, Patras, Dedeağaç, Girit-Hanya, İskece-Postro, Palamidi, Sakız, Sisam, Midilli ve Lefke’dir<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-doneminde-hilal-i-ahmer-cemiyeti.html#_edn21" name="_ednref21">[21]</a>. Bu kamplar içerisinde gerek sayı bakımından en fazla Türk esir bulundurmaları gerekse bu esirlere uygulanan insanlık dışı işkenceler bakımından diğerlerine nispetle daha öne çıkanları, Lutiye ve Milos Adası’dır.</p>
<p><span><strong>Lutiye Kampı</strong></span></p>
<p>Lutiye Esir Karargahı, Atina yakınlarında, Yenişehir yolu ile Patras ve Selanik demiryolları arasında halka ait bir tarla idi. Yunanlılar, Selanik deposundan ellerine geçirdikleri Doksan Üç Harbinden kalma eski konik çadırlarla, Birinci Dünya Savaşı sonunda Fransızlar tarafından inşa edilerek bırakılmış dört pavyondan ibaret bir garnizon idi. Burada bulunan iki bin kadar esirden sekiz yüz kadarı sivil, geriye kalanı ise askerdi. Esirler içerisinde sekiz-on kadın da vardı. Esirler arasında doksan yaşında ihtiyarlar, üç beş yaşında çocuklar, her iki gözü kör âmâlar, yürümeye gücü yetmeyen kötürümler, kadınlar arasında hamileler ve emzikli olanlar da vardı<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-doneminde-hilal-i-ahmer-cemiyeti.html#_edn22" name="_ednref22"><sup>[22]</sup></a>.</p>
<p>Anadolu’da tutuklanarak Lutiye Kampına gönderilen esirler, İzmir’den Pire’ye deniz yoluyla gönderiliyorlardı. Pire İskelesi’nde günlerce aç olarak bekletilen bu esirler yine deniz yoluyla Kibarisya İskelesi’ne çıkarılıyorlardı. Bu esirlerden gemi ücreti bahanesiyle bütün paraları alındığı gibi, esirlerin yanlarında bulunan eşyaları da satılarak parasına Yunanlılar tarafından el konulmuştur. Bu esirlerin bir kısmı deniz yoluyla bir kısmı ise karadan sevk edilerek iki günlük bir yolculuktan sonra Pilo’ya geliyorlardı. Seyahat esnasında bu esirlerin din, kitap ve namuslarına hakaretler edildiği gibi küfür ve tüfek dipçiği ile vurarak ta işkenceler edilmekte idi. Esirlere, günde yüze dirhem ekmekten başka hiçbir surette yiyecek, içecek ve elbise verilmemekte idi. Hatta üzerlerindeki yeni elbiseler bile alınmıştır<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-doneminde-hilal-i-ahmer-cemiyeti.html#_edn23" name="_ednref23"><sup>[23]</sup></a>.</p>
<p>Günde iki defa yemek verilmekte idi. Yemekler; yarım tütün balığı, iki adet fıçı sardalyası, dört adet zeytin, yedi buçuk dirhem peynir veya tahin helvasından ibarettir. Sıcak yemek verildiği zamanlar fasulye veya patates veriliyordu. İki yüz okkalık kazana iki okka fasulye, iki yüz dirhem zeytinyağı atılır ve bütün esirlere birer kepçe ile dağıtılmakta idi. Bayram veya paskalyalar şerefine bazen etli yemek verilmekte idi. Sabahtan akşama kadar kaynaya kaynaya kırmızılığı kaybolmayan öküz etinden bir kaburga kazana atılarak pişirilir ve etli yemek olarak esirlere dağıtılırdı. Karınları hiçbir gün tam olarak doymayan esirler tarafından kapışılan bu etin verildiğinin ertesi günü bütün esirlerde ishal salgını görülmekteydi<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-doneminde-hilal-i-ahmer-cemiyeti.html#_edn24" name="_ednref24"><sup>[24]</sup></a>.</p>
<p>Verilen yiyecekler besleyici olmaktan uzak olduğu için, günden güne esirler kuvvetten düşmekte idiler. Hatta yemek verirken karavana başındaki askerin hakaretlerine katlanmak zorunda kalıyorlardı. Bu askerin dövdüğü bir esirin ölmesi üzerine, Türklerle ilgili meseleler nezaretine verilmiş olan Hollanda elçisine şikayette bulunulmuş ancak basit bir araştırma ile geçiştirilmişti<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-doneminde-hilal-i-ahmer-cemiyeti.html#_edn25" name="_ednref25"><sup>[25]</sup></a>.</p>
<p>Esirlerin bulunduğu ahır ve eski çadırlar çoğunlukla yağmur tutmaz içeride korunmak mümkün olmayacak bir durumda idi. Her karargahta yüz elli esirin yattığı ahırın üstü eski tahtalarla kapatılmış olduğundan, yağan bütün yağmur içeri girerek esirleri ıslatmakta idi. Esirler tarafından yapılan bütün şikayetlere rağmen bu hususlara bir çare bulunmamıştı<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-doneminde-hilal-i-ahmer-cemiyeti.html#_edn26" name="_ednref26"><sup>[26]</sup></a>. Çadırlarda kalan esirlerin durumu ise daha içler acısı idi. Delik deşik olmuş çadırlarda kalan esirlerin bütün yağmur üzerilerine yağmaktaydı. Yatak ve örtü verilmediği için esirler çamur içerisinde yatmak durumunda kalmışlardır<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-doneminde-hilal-i-ahmer-cemiyeti.html#_edn27" name="_ednref27"><sup>[27]</sup></a>.</p>
<p>Lutiye Kampı’nda ne hasta yatıracak düzenli bir yer ne de ilaç vardı. Hastaların tedavisi yoluna kesinlikle gidilmemekte idi. Esirler içerisinde parası olanlar, fazladan ücret ödemek şartıyla dışarıdan doktor getirtmek suretiyle tedavi olabiliyorlardı<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-doneminde-hilal-i-ahmer-cemiyeti.html#_edn28" name="_ednref28"><sup>[28]</sup></a>. Bunların dışındaki hastalar, otuz kilometre uzaklıktaki Pire’ye gönderiliyorlardı. Bu hastanede mermer koridorlar üzerinde bırakılan hastaların büyük çoğunluğu vefat etmiştir. Ölüleri tekrar Lutiye’ye getirilen bu esir cenazeleri, esirler arasından toplanan paralarla alınan odunlarla ateş yakılıp su ısıtılarak yıkanırlardı. Kefen yerine bulunabilen bir beze sarılan cenazeler, kamptan bir buçuk kilometre ötede bulunan mezarlığa, kamp yetkililerinden rica ve minnet ile alınan ruhsatla defnedilmekte idi<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-doneminde-hilal-i-ahmer-cemiyeti.html#_edn29" name="_ednref29"><sup>[29]</sup></a>. Hastalık ve diğer nedenlerle ölen esir sayısı bazı günler ona kadar çıkıyordu. Hatta bu ölümler neticesinde karargah civarında büyük bir Müslüman mezarlığı meydana gelmiştir<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-doneminde-hilal-i-ahmer-cemiyeti.html#_edn30" name="_ednref30"><sup>[30]</sup></a>.</p>
<p>Lutiye Esir Karargahı’nda karşılaşılan en büyük sıkıntıların başında susuzluk gelmekteydi. Karargahta mükemmel su deposu ve çeşmeler olmasına rağmen sular akmıyordu. Su şirketine hükümetin borcu ödenmediği için sular akmayınca, adeta abonman parası ödenir gibi, esirlerden her on beş yirmi günde bir bu paralar esirlerden toplanıyordu. Beşer drahmi karşılığında dört-beş günlük su temin edilebiliyordu. Susuzluk nedeniyle kampta dizanteri hastalığından ölenlerin sayısı oldukça fazla idi<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-doneminde-hilal-i-ahmer-cemiyeti.html#_edn31" name="_ednref31"><sup>[31]</sup></a>.</p>
<p>Kamptaki en geçerli şey para idi. Kampta tutulan subaylara maaş olarak dört yüz drahmi veriliyordu. Ancak bu para da yeterli olmadığı için ailelerinden para istemek zorunda kalıyorlardı<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-doneminde-hilal-i-ahmer-cemiyeti.html#_edn32" name="_ednref32"><sup>[32]</sup></a>. Ailelerinden para gelen esirler, diğerlerine nispetle daha şanslı idiler. Temel ihtiyaçlarını kendi paraları ile satın alabilmekteydiler. Hatta ailelerinden gelen mektupları bile Yunan askerleri para karşılığında esirlere veriyorlardı. Parası olmayanlar çadır çadır dolaşarak para topluyor ve böylece mektuplarını satın alarak okuyabiliyorlardı. Ancak bu durumda da Yunan asker ve subayları, esirlerin ellerinde bulunan paraları zorla, döverek ve işkence ile gasp ediyorlardı. Şikâyette bulunan esirlerin şikayetleri dikkate bile alınmıyordu<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-doneminde-hilal-i-ahmer-cemiyeti.html#_edn33" name="_ednref33"><sup>[33]</sup></a>.</p>
<p><span>Milos Adası</span></p>
<p>Anadolu’da tutuklanan Türkler, Mudanya-Selanik yoluyla Milos Adası’na gönderilmekte idiler. Adaya giden geminin ambarında iki gün boyunca su verilmeyen esirlerden altı yüz yetmiş iki sivil esir hayatlarını kaybetmişlerdi.</p>
<p>Milos Adası’na gönderilmeden önce sekiz yüz sivil esir üç ay Selanik’te Beyaz Kule’de tutuklu kalmışlardı. İki ay boyunca çok az miktarda ekmekten başka bir şey verilmeyen bu esirlere, bir ay boyunca da yenmesi mümkün olmayan karavana verilmiştir. Milos Adası’na sevk olunduktan sonra da, altı kişiye günde bir ekmek verilmiş, başka yiyecek verilmemiştir. Esirlere, memleketlerinden gönderilen para ve mektuplar verilmiyordu. Giyecek namına ise, Türkiye’ye iade edilmeden birkaç gün önce, Yunan askerlerinin üzerinden çıkarılmış eski elbiseler verilmiştir. Esirler adına gelen paraların bir kısmı, iadeden birkaç gün önce kendilerine ödenmiştir. Bütün bu olumsuz şartlar nedeniyle, Ada’da bulunan toplam beş bin kadar, üç bini hayatını kaybetmiştir<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-doneminde-hilal-i-ahmer-cemiyeti.html#_edn34" name="_ednref34"><sup>[34]</sup></a>.</p>
<p>Yetersiz beslenme şartlarının yanı sıra sağlık yönünden de elverişsiz şartlara sahip olan Milos Adası’nda tifüs salgını ortaya çıkmıştır. Sabun ve sıcak su bulmanın imkansız olduğu kampta banyo yapmak soğuk su nedeniyle mümkün olmamıştır. Yapanlar ise ağır şekilde hastalanmışlardır. Bu nedenle kişisel temizlik yapılmayan kampta, zamanla bitler ortaya çıkmış ve sivil tutsaklar bir bit problemi ile karşı karşıya kalmışlardır<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-doneminde-hilal-i-ahmer-cemiyeti.html#_edn35" name="_ednref35"><sup>[35]</sup></a>.</p>
<p><span>Hilal-i Ahmer Cemiyeti Tarafından Türk ve Yunan Esirlerine Yapılan Yardımlar</span></p>
<p>14 Nisan 1877 tarihinde resmen kurulmuş olan Hilal-i Ahmer Cemiyeti, her türlü kurumlaşmayı kuşkuyla karşılayan II. Abdülhamit döneminde fazla varlık gösterememişti. II. Meşrutiyet’in ilanı ile birlikte yeşermeye başlayan sivil örgütlenmelerden bir tanesi olarak 21 Nisan 1911 tarihinde toplanan genel kongrenin ardından Hilal-i Ahmer adıyla yeniden faaliyete başlamıştı. Kuruluşundan hemen sonra, özellikle İslâm nüfusunun yoğun olduğu yerlerde temsilcilikler açan Hilal-i Ahmer Cemiyeti hızla gelişerek bağışlar, üyelerden alınan aidatlar, kadın kollarının düzenlediği sergiler, el işi satışlar ve benzeri faaliyetlerle bir yandan mal varlığını arttırmış, bir yandan da Osmanlı İmparatorluğu’nun bu en zayıf döneminde üst üste sürüklendiği savaşlarda -Trablusgarb, Balkan Savaşları ve Birinci Dünya Savaşı- gerek savaş alanlarında gerek savaşın yarattığı yoksullukların, yaraların sarılmasında ve gerekse esirler ile ilgili hususlarda büyük rol oynamıştı<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-doneminde-hilal-i-ahmer-cemiyeti.html#_edn36" name="_ednref36"><sup>[36]</sup></a>.</p>
<p><span><strong>a) Hilal-i Ahmer Esirler </strong>Ş<strong>ubesinin Kurulu</strong>ş<strong>u</strong></span></p>
<p>1914 senesinde savaşa giren devletler, savaş esirleri hakkında istihbarat işlerini değişik kuruluşlara vermişlerdir. Fransa ve Almanya’da, Harbiye Nezaretleri tarafından, Rusya ve Avusturya da Kızılhaç tarafından bu görev yürütülmüştür. Türkiye’nin savaşa girmesinden hemen sonra Osmanlı Harbiye Nezareti, esirler meselesiyle ilgilenecek bir bağımsız daire kurmadığı gibi Hilal-i Ahmer’in de esirler meselesiyle ilgilenmesini uygun görmemiştir. Bu konularla ilgili Başkomutanlık Vekaleti’nden Hariciye Nezareti’ne yazılan 1489 numaralı ve 16 Eylül 1915 tarihli bir tezkerede; <em>“savaşın başlangıcından beri esirlere ait hususlara Hilal-i Ahmer Cemiyeti’nin müdahale etmemesi fikir ve düşüncesinde olunduğu gibi, bu hususlarda hükümetin tavrı da tam olarak bilinmediğinden bazı istenmeyen durumlara sebebiyet vermesi mümkün ve muhtemel bulunan Cemiyet’in bu meseleye müdahale ettirilmemesi daha uygun görülmüştür”</em> deniliyordu. Huduttan hududa, kuzeyden güneye, doğudan batıya en sıcak iklimden en soğuk yerlere gidip gelen ve gülle, mitralyöz yağmuruna göğüs gerdikten sonra nihayet düşman eline düşen zavallı Osmanlı esirlerinin ne durumda olduklarına dair bilgi edinmekle görevli kimse yoktu<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-doneminde-hilal-i-ahmer-cemiyeti.html#_edn37" name="_ednref37"><sup>[37]</sup></a>.</p>
<p>Hilal-i Ahmer Cemiyeti, esirlere yardım vazifesiyle kendisini sorumlu saymış ve Merkez-i Umumi azalarından Mehmet Ali ve Haydar beylerden oluşan bir Esirler Komisyonu kurarak hemen işe başlamıştır. Savaşın ilk dönemlerinden itibaren hükümete yapılan bir çok müracaatlardan başka Hilal-i Ahmer’e, savaş esnasında kaybolmuş ve esir bulunma ihtimali bulunan askerler hakkında gerek Salib-i Ahmer şubelerinden ve gerekse buna benzer kuruluşlardan birçok sorular geliyor, gün geçtikçe de bu soruların sayısı artıyordu. Hilal-i Ahmer bu müracaatlara kayıtsız kalmamıştır. Harbiye Nezareti’ne, esirlerle ilgili işlerin hiç olmazsa kısmen Hilal-i Ahmer vasıtasıyla yapılmasının işleri kolaylaştıracağı, defalarca gerek yazıyla ve gerekse şifahen arz edilmiştir. Çanakkale Muharebesi başlangıcında müracaatlar yoğunlaştığı gibi Uluslararası Salib-i Ahmer Komitesi de esir listelerini istemeye başlamıştır. Nihayet Hilal­i Ahmer Cemiyeti, Nisan 1915 tarihinde İngiliz ve Fransız esir listelerini göndermekle, resmen vazifesi olmayan bir işe karışmış oluyordu ve bu da isabetli olmuştur. Zira yine o sıralarda İngiliz ve Osmanlı Hükümetleri arasında esir listelerinin gönderilmesi hususunda meydana gelen bir anlaşmazlık resmen çözülmüş oluyordu<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-doneminde-hilal-i-ahmer-cemiyeti.html#_edn38" name="_ednref38"><sup>[38]</sup></a>.</p>
<p>Hilal-i Ahmer’in, esir listelerini göndermek için yaptığı çalışmalar, bir memleket için önem verilecek bir konu değildir. Fakat Türkiye’den üç buçuk sene süresince İngiltere’ye düzenli olarak esir listeleri gönderilmiş ve bu suretle, İngiltere’nin eline düşmüş on beş yirmi misli fazla Türk esirinden az çok bilgi alınmasını temin etmiş olmak Türkiye’de örneği az bulunur düzen ve ciddiyet eseridir.</p>
<p>1915 yılı sonuna doğru Heyet-i İdarenin onayıyla, Avusturya, Macar ve Alman Salib-i Ahmerlerine yazılan iki mektupta, esirlere yardım için ne gibi teşkilat yapıldığı hakkında bilgi istenmiştir. Buna hemen verilen cevapta, gerekli malumat verildiği gibi, Avusturya Salib-i Ahmeri bu anlamda detaylı bilgi elde edebilmek, oluşturulan teşkilatı görmek için Hilal-i Ahmer’den bir görevlinin Viyana’ya gelmesinin uygun olacağını yazmıştır. 1916 Nisan’ında Viyana’ya gönderilen memur, orada yaklaşık üç bin kişi çalışmakta olan esir dairelerindeki, mektup, paket işlerini görerek bunları dönüşünde Hilal­i Ahmer merkezinde tatbik etmeye başlamıştır. Bu suretle Osmanlı ve yabancı esirlerine daha muntazam bir surette para, mektup, paket vesaire göndermek hususu yoluna girmiştir<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-doneminde-hilal-i-ahmer-cemiyeti.html#_edn39" name="_ednref39"><sup>[39]</sup></a>.</p>
<p><span>b) Yabancı Esirlere Yardım -Mektup, Para, Kitap, Paket Gönderilmesi-</span></p>
<p>Yabancı esirlere, mektup ve kitap göndermek hususlarında Hilal-i Ahmer’in sıkıntısı az değildi ve hiçbir zaman az olmamıştır. Cemiyetin, Harbiye Nazırı’ndan özel bir ricası üzerine aldığı izine binaen mektup, kitap vesaire yardım malzemelerine Hilal-i Ahmer’in aracılık etmesi Kasım 1915 tarihinde nihayet kabul edilebilmiştir. Ancak mektup ve kitapların yapılan bütün çalışmalara rağmen hızlı bir şekilde sevkleri mümkün olmadığı gibi Hilal-i Ahmer tarafından bazen esirlere ait olup yabancı ülkelere gönderilen çok önemli ve acil mektupların uzun müddet postanelerde sansür dairelerinde kalmasına mani olabilmek imkanı da bulunamamıştır<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-doneminde-hilal-i-ahmer-cemiyeti.html#_edn40" name="_ednref40"><sup>[40]</sup></a>.</p>
<p>1915-1916-1917-1918 tarihlerinde Amerika ve Flemenk sefaretleri tarafından Anadolu’daki değişik esir garnizonlarına sevk edilmek için cemiyete sekiz bin yedi yüz altmış beş balya eşya ve yiyecekler teslim edilmiş ve Anadolu demiryollarında işleyen trenlerin tamamen askeri sevkıyata tahsis edilmiş olmasına ve diğer engellere rağmen Hilal-i Ahmer’in defalarca teşebbüsü sayesinde hemen tamamının zarar görmeden yerlerine varmaları sağlanmıştır.</p>
<p>İngiliz ve Fransız esirlerine ait eşyanın yollarda kaybolmasını önlemek için İzmit, Adapazarı, Eskişehir, Afyonkarahisar, Kudüs, Manisa, Ankara, Kırşehir, Yozgat ve Konya garnizonlarıyla Konya, Ankara, Kastamonu vilayetlerinde bulunan sivil esirlere ait sekiz vagon eşya Esir Komisyonundan Hüseyin Rıfkı Bey’in gözetiminde sevkleri yapılarak dağıtılmıştır. Bu eşyanın bir kısmını, İngiltere’den gönderilmiş paketler, büyük bir kısmını ise Flemenk sefarethanesinden gönderilen esirlere dağıtılacak ve kıymeti yüz binlerce liralık kışlık elbise, ayakkabı, çamaşır ve yiyecek oluşturmakta idi<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-doneminde-hilal-i-ahmer-cemiyeti.html#_edn41" name="_ednref41"><sup>[41]</sup></a>.</p>
<p>Rıfkı Bey, Aralık’tan Nisan ayına kadar devam eden bu sefer esnasında bu sekiz vagon eşyayı hiçbir zayiata meydan vermeden garnizonlara tam olarak sevk etmeyi başarmıştır. Bağdat demiryolu inşaatında çalışan ve Pozantı’dan Musul’a kadar uzanan binlerce kilometrelik bir sahada seyyar olarak dağılmış olan yedi bin kadar yabancı esirlere gönderilen pek çok eşya ve paraların dağıtılmasını sürekli bir kontrol altında bulundurmak ve bunların yerlerine harcanıp harcanmadığına sürekli olarak teftiş etmek vazifesiyle Rıfkı Bey 1918 yılı sonunda Bağdat Hattı İnşaat Kıtaatı Müfettişliği nezdinde Hilal-i Ahmer tarafından görevlendirilmiş ve bu esirlere gerek merkez ve gerek Halep İspanya Konsolosluğu’ndan verilen büyük miktardaki para ve paket sahiplerine dağıtılmıştır.</p>
<p>Anadolu’da eşya ve yiyecek fiyatlarının çok pahalı olduğunu dikkate alan yabancı esir aileleri her posta ile esirlere binlerce paket gönderiyorlardı. İsviçre’den İstanbul’a gelinceye kadar az çok zayiata uğrayan bu paketlerin ülke içerisinde aynı duruma uğramamaları için çok gayret gösterilmiştir. Bu şekilde yabancı esirler adına yaklaşık iki yüz bin kadar değişik boyda ve çoğunluğu kıymetli eşya bulunan paket taşınmış ve bunların adresleri Hilal-i Ahmer memurları tarafından bulunarak yerlerine teslim işlemleri gerçekleştirilmiştir.</p>
<p>Anadolu’daki yabancı esirlere 46.410 havale ile</p>
<table class=" alignleft" width="346">
<tbody>
<tr>
<td>1916 senesine kadar</td>
<td></td>
<td>93.342</td>
</tr>
<tr>
<td>1917 senesin de</td>
<td></td>
<td>246.769</td>
</tr>
<tr>
<td>1918 senesin de</td>
<td></td>
<td>349.505</td>
</tr>
<tr>
<td>1919 senesi Mart sonuna kadar</td>
<td></td>
<td>23.934</td>
</tr>
<tr>
<td>Toplam</td>
<td></td>
<td>713.550</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p> </p>
<p> </p>
<p> </p>
<p> </p>
<p> </p>
<p>713.350 Lira gönderilmiştir<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-doneminde-hilal-i-ahmer-cemiyeti.html#_edn42" name="_ednref42"><sup>[42]</sup></a>.</p>
<p><span><strong>c) Anadolu’daki Yunan Esirlerine Yapılan Yardımlar</strong></span></p>
<p>Anadolu’da Yunan esirlerinin bulunduğu ilk dönemlerden itibaren Hilal-i Ahmer Esirler Şubesi bu esirlerin aileleriyle haberleşmelerinin, para, paket vesaire gibi değişik ihtiyaçlarının sağlanmasına çalışmış ve yolda gösterdiği çaba, esirler tarafından teşekkürle anılmıştır. Özellikle para gönderilmesinde, parayı teslim alanların imzasını taşıyan senetlerin para sahiplerine verilmesine özen gösterilmiştir. Bazı yerlerde esirlerin aile isimlerinin ve bulunduğu garnizonun yazılmamış olması para işlerinde genellikle son derece güçlük çıkarmıştır. Aynı şekilde aile isimleri bulunmayan Türk esirlerine gönderilen havalelerde de sık sık yanlışlıklar olmuştur<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-doneminde-hilal-i-ahmer-cemiyeti.html#_edn43" name="_ednref43"><sup>[43]</sup></a>.</p>
<p>Bu yardımlardan başka Batı Anadolu’da bulunan Yunan esirleri hakkında Hilal-i Ahmer, araştırmalar yapmak mecburiyetinde kalmış, Anadolu halkının çıplak bulunduğu bir zamanda, depolarından büyük miktarlarda kaput, elbise, çamaşır vermek suretiyle insanlık vazifesine bağlılığını göstermiştir<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-doneminde-hilal-i-ahmer-cemiyeti.html#_edn44" name="_ednref44"><sup>[44]</sup></a>.</p>
<p>Anadolu’da bulunan Yunan esirlerinin durumları, uluslararası kuruluşlar tarafından yapılan ziyaretlerle yerinde görülmüş ve bu esirlere gösterilen muamelelerden duyulan memnuniyeti Türk yetkililerine iletmişlerdir. Anadolu’daki ve Yunanistan’daki esirlerin durumlarını iyileştirmeyi amaçlayan bu ziyaretler, uluslararası Salib-i Ahmer heyetleri ve Şark-ı Karib Muavenet Cemiyeti tarafından yapılmıştır. Örneğin Cemiyet Temsilcisi Miss Bilingis, Kırşehir’de bulunan esir garnizonunu ziyaret ederek Yunan esirlerine iyi bakıldığını görmüştür<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-doneminde-hilal-i-ahmer-cemiyeti.html#_edn45" name="_ednref45"><sup>[45]</sup></a>.</p>
<p>Bu ziyaretler, zaferin kazanılmasından sonra da sürmüştür. Yunanistan ile bir türlü sonuca ulaşamayan Yunan topraklarındaki esirlerin sıkıntıları zaferden sonra da sürünce, Esirler Komisyonu, tarafsız bir heyetin hem Türkiye hem de Yunanistan’ın esirlerine gösterilen davranışı incelemesini istemiştir. Türk hükümetinin de onayı ve desteği ile Uluslararası Salib-i Ahmer Komitesi yetkililerinin bir inceleme yapması kararlaştırılmıştı. İzmir’in geri alınması aşamasında esir alınmış olan Yunanlı komutanların da aralarında bulunduğu Yunanlı esirlerin durumları, 1923 Temmuz ayı içerisinde yerinde incelenmişti. Uluslararası Salib-i Ahmer Komitesi’nden Mösyö Burnier Burckhardt’la onlara katılan Hilal-i Ahmer Esirler Şubesi Müdürü Safvet Şav Bey, Anadolu’daki Yunan esirlerinin bulundukları garnizonları gezdikten sonra, 8 Ağustos 1923’te aşağıda özetlenen raporu Hilal-i Ahmer Genel Merkezi’ne sunmuşlardı<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-doneminde-hilal-i-ahmer-cemiyeti.html#_edn46" name="_ednref46"><sup>[46]</sup></a>:</p>
<p>Heyet, Ankara’da Müdafaa-i Milliye Vekili Kazım Paşa’yı ziyaret ettikten sonra, kendilerine katılan Esirler Şubesi Müdürü Kemal Bey’le birlikte Ankara’daki Yunan esirlerini ziyaret etmişlerdi. Ankara’daki esirler, “istasyon civarında barakalarda şehre pek yakın mesafelerde havadar tepecikler üzerine kurulan çadırlarda ikamet etmektedirler. Esirler aynıyla Türk askeri gibi yiyip içmekte” ve aynı koşullara tabi bulunmaktadır. Hastalanan esirler askeri hastanelerde Türk askerleri ile aynı koğuşları paylaşarak iyileştirilmektedirler. Esirlerin sağlıkları mükemmel, giyimleri düzgün, koğuş ve çadırları temizdir. Heyet yabancı dil bilen esirlerle serbestçe konuşmuş, hallerini sormuş ve hepsi durumlarından memnun olduklarını söylemişlerdir<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-doneminde-hilal-i-ahmer-cemiyeti.html#_edn47" name="_ednref47"><sup>[47]</sup></a>.</p>
<p>Heyet, 1 Temmuz 1923’te Bakanlık’ça kendi emirlerine ayrılan iki kamyonetle Kayseri’ye gitmiştir. Kayseri’nin Talas sayfiyesinde bulunan garnizonda yalnız esir subaylar vardı. Esir subaylar rütbelerine göre ayrılmışlardı. Generallere ayrı bir ev verilmişti. Esirlerin bulundukları evler tek tek gezildi. Her koğuşta subaylarla konuşularak bir şikayetleri olup olmadığı soruldu. Hepsi memnun olduklarını söylediler. “General Trikopis, gördükleri hüsn-ü muameleden dolayı bütün üsera namına beyan-ı memnuniyet etti. Ve ayrıca Hilal-i Ahmer’e teşekkür etti”.</p>
<p>Esir subaylara rütbelerine göre açıktaki Türk subaylarının aldıkları maaş oranında aylık verilmekteydi. En düşük rütbeli subay “yirmi lira kadar bir maaş almaktadır ki bununla mükemmelen” yiyecek ve giyecek gereksinimlerini karşılayabilmekteydi. Esirlerin giyimleri mükemmel, koğuşları pek düzenli ve temizdir. Her türlü istirahatları sağlanmıştır<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-doneminde-hilal-i-ahmer-cemiyeti.html#_edn48" name="_ednref48"><sup>[48]</sup></a>.</p>
<p><span><strong>d) Esir Listelerinin Hazırlanması için Yapılan Çalı</strong>ş<strong>malar</strong></span></p>
<p>Savaşın Yunanistan için başarılı görünen ilk dönemlerinde Yunanlıların uluslararası hukuk kurallarına ve anlaşmalara aykırı olan hareketleri devam ediyordu. Türk esirleri ailelerine gönderecekleri mektupların zarflarını Rumca yazmaya mecbur ediliyor ve bu şekilde yazılmış ve gönderilmiş olan mektuplar esirlerin esir bulundukları yerler ve esaret numaralarını içerecek şekilde yazdıkları adresler siliniyor ve sonuçta esirin ailelerinden cevap alabilmelerine imkan verilmiyordu. Schatzmann tarafından gerçekleştirilen büyük gayretler neticesinde Miralay Cafer Tayyar Bey zindandan kurtarılabilmiştir. Esirlerin en büyük şikayetlerini, uzun zamandan beri bir haber alamadıkları aileleriyle haberleşememek teşkil ediyordu. Esirlerin isim ve esaret yerleri bilinmediği için gerçekte haberleşmeye imkan yoktu. Bu haberleşme, ancak uluslararası anlaşmalara uygun olması mecburi olan ve esirler hakkında gerekli açıklamayı içeren listeler sayesinde temin olunabilmiştir. Türk Hükümetinin ve Hilal-i Ahmer Cemiyeti’nin sürekli müracaatlarına rağmen Ocak 1922 tarihine kadar Yunanistan’dan henüz bir isim bile gelmemişti. Halbuki daha evvel Yunan esirlerinin isimlerini içeren Fransızca dört listeyi Hilal-i Ahmer, Yunan Salib-i Ahmer’ine göndermişti. Herhangi bir esire dair bilgi talebi hakkında gerçekleşen bütün müracaatlar cevapsız, sonuçsuz kalıyordu. Hilal-i Ahmer Esirler Şubesi hayati bir önemi olan bu liste meselesinde müracaatını tekrar ediyor ve bu konu için Uluslararası Salib-i Ahmer’in yardım ve müdahalesini talep ediyordu<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-doneminde-hilal-i-ahmer-cemiyeti.html#_edn49" name="_ednref49"><sup>[49]</sup></a>.</p>
<p>Bu müracaatlardan sonra Yunanistan’dan bir kısım liste verilmiştir. Fakat bu listeler, Salib-i Ahmerler arasında geçerli olan usule aykırı olarak Rumca yazılmış olmalarından başka esirler hakkında gerekli bilgileri içermediğinden amaca hizmet etmemekte idi. Bunun üzerine liste aynı şekilde Yunan Salib-i Ahmeri’ne iade edilmiştir. Türk Hükümeti, gerekli bilgileri içeren listelerin gelişine kadar Yunan esirleri hakkında hiçbir bilgi vermeyeceğini bildirmiştir. Aynı zamanda Hilal-i Ahmer Esirler Şubesi, o sırada İstanbul’da bulunan ve Atina’ya uğrayarak Cenevre’ye gidecek olan Uluslararası Salib-i Ahmer Komitesi mensuplarından Salemer’e matbu listeler vererek Yunan Salib-i Ahmeri’ne göndermiş ve bu listelerin karargahlardaki Türk subaylarınca doldurulması meselesinin halledilmesi istenmiştir. Fakat Yunanistan listeleri göndermediği gibi Yunan Salib-i Ahmeri, Türk subaylarının, sağlamları sakat olarak kaydettikleri bahanesiyle listeleri göndermekten vazgeçtiğini bildirdi. Gerçekte Schatzmann’ın raporunda sayılarla bahsedilen sakat, ihtiyar, kadın ve çocukların miktarlarının ortaya çıkmasına engel olmaya çalışıyorlardı. Türk subaylarına karşı bu çirkin ithamı Hilal-i Ahmer şiddetle reddederek listelerin hemen gönderilmesinde ısrar etmiş fakat yine bir netice alınamamıştır.</p>
<p>Sonuçta Yunanlıların Anadolu’da büyük yenilgileri neticesinde Türklerin eline büyük miktarda Yunan esirlerinin düşmesi üzerinedir ki Yunanlılar garnizonlarında bulunan Türk esirlerinin listelerini göndermeye başlamışlardır. Fakat Yunanistan’da otuz altı esir karargâhı olmasına rağmen gönderilen listeler ancak mevcudun üçte birine karşılık geliyordu. Esir listelerin tamamı esirlerin mübadelesine başlanılmasından az bir zaman önce gönderilmiştir. Ancak, daha sonra mübadele komisyonu Yunanistan’da görev yaparken Atina da dahil olduğu halde listelere yazılmamış birçok Türk esirinin bulunduğunu görmüştür<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-doneminde-hilal-i-ahmer-cemiyeti.html#_edn50" name="_ednref50"><sup>[50]</sup></a>.</p>
<p><span><strong>e) Yunanistan’daki Türk Esirlerine Hilal-i Ahmer Tarafından Yapılan Yardımlar</strong></span></p>
<p>Yunanlılar Türk topraklarını işgal ettikleri zaman bölge halkından kadın, çocuk, ihtiyarlar dahi içlerinde bulunmak üzere toplamı on beş bini geçen ahaliyi, savaş meydanlarında esir düşmüş olanlarla birlikte kısmen Yunanistan’a sevk etmişler ve kısmen de Anadolu’da işgal altında bulundurdukları bölgelerde toplayarak tutuklamışlardır. Bu esirlerin memleketlerinden sürgün yerlerine kadar uğradıkları bin türlü felaketin, sürgün yerlerine vardıktan sonra da devam ettiği, çeşitli kaynaklardan alınan bilgilerle doğrulanmıştır. Esaretleri iki seneye yaklaşan bu zavallılardan ailelerine bir tek mektup bile gönderemeyenler vardı. Aralarında şiddetli hastalıklar mevcuttu. Her türlü hukuk kuralları aleyhine siviller hapishanelerde ve tahammül edilemez şartlar altında tevkif edilmişlerdir. Miralay Cafer Tayyar Bey ve çevresinde bulunan bazı kişiler casusluk suçlamasıyla tutuklanmışlardır. Subaylar maaşlarını düzenli bir şekilde alamıyor, hastaların tedavisi için doktor ve malzeme bulunmuyordu. En küçük rütbede Yunan askerlerinin esirler üzerindeki keyfi uygulamalarının sınırı yoktu<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-doneminde-hilal-i-ahmer-cemiyeti.html#_edn51" name="_ednref51"><sup>[51]</sup></a>.</p>
<p>Hilal-i Ahmer, bu insanlık dışı uygulamalara bir an evvel son verilmesi için Uluslararası Salib-i Ahmer Komitesi’ne müracaat ederek müdahalesini istemiştir. Yunanistan’daki Türk esirlerinin uluslararası bir üyesi vasıtasıyla teftişine karşılık Anadolu’ya da aynı amaçla bir teftiş heyetinin gönderilmesini kabul edeceğini bildirmiştir. Aynı zamanda Yunanlıların Anadolu’da yaptıkları mezalim hayret edilecek bir hızla artıyordu.</p>
<p>Yunanlıların Batı Anadolu’da yaptıkları mezalim ve katliamlar, Milli Mücadele’nin bütün safhalarında devam etmiştir. Hatta, Sakarya Savaşı’nın Yunan ordusunca kaybedilip Anadolu’daki günlerinin sayılı hale geldiği günlerde dahi Türk halkına karşı zulümlerine devam etmişlerdir. Sakarya Savaşından sonra Yunan ordusunda firarlar oldukça artmıştı. Bu firariler köy ve şehirlerde büyük problem oluyor, eşkıya olarak halka yapmadıklarını bırakmıyorlardı. Yunanistan ekonomik krize girmiş, Yunan subaylarının maaşlarını veremedikleri gibi orduyu da besleyemiyorlardı. Bu bakımdan, çete kuran firariler Yunan hükümetinin de işine geliyordu. Çünkü, hem bunlar Yunan bütçesinden iaşe edilmiyor, hem de Türk halkına istedikleri zulüm ve işkenceyi yapabiliyorlardı. Bu bakımdan orduya yardım bahanesiyle İzmir’de “Rum Müdafaa-i Milliye Teşkilatı” adıyla bir dernek dahi kurmuşlardı. Bu teşkilata Ermeniler de fiilen katıldılar. Resmi bir hüviyet kazanan bu derneğe Ermeniler 1000 lira, Rumlar da ayda en az 350 lira yardım yapıyorlardı. Bir müddet sonra ismini “Küçük Asya ve Yunan Milli Müdafaa Teşkilatı” olarak değiştiren kuruluş, Yunan hükümetine karşı askerlerle beraber isyan ederek Küçük Asya’dan (Anadolu) çekilmeyeceklerini ve her türlü fedakarlığı göstereceklerini ve bu konudaki sorumluluğu üstleneceklerini ilan etmişlerdi. Bu teşkilatın ilk icraatı, zavallı İslâm köylerini soymak ve yakmak olmuştu. Bu teşkilat vasıtasıyla toplanan yardımlar, ordularının ihtiyacı için değil, tamamen Türkler aleyhine her türlü vahşet, cinayet zulümleri yapan Yunan asker kaçağı yerli Rum ve Ermenilere veriliyordu<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-doneminde-hilal-i-ahmer-cemiyeti.html#_edn52" name="_ednref52"><sup>[52]</sup></a>.</p>
<p>Eskişehir ile Sakarya arasındaki şehirlerin yakılması ve ahalisinin göç ettirilerek eşyalarına el konulması, her gün alınan bilgilerle teyit ediliyor idi. Bu felaketleri yakından görmek ve gördüklerini bütün dünyaya yayınlamak üzere tarafsız bir gönderilmesi teklifi de, Türkiye Hariciye Vekaleti tarafından Uluslararası Salib-i Ahmer Komitesine haber verilmiştir<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-doneminde-hilal-i-ahmer-cemiyeti.html#_edn53" name="_ednref53"><sup>[53]</sup></a>.</p>
<p>Bu müracaatlar neticesinde Uluslararası Salib-i Ahmer tarafından Schatzmann Yunanistan’a ve Doktor Roehric Anadolu’ya gönderilmiştir. Bu kişinin intibaları hakkındaki raporlarını Uluslararasına göndermişlerdir. Bunlardan Schatzmann’ın raporu, Hilal-i Ahmer tarafından ortaya konulan şikayetler ve iddiaların birer gerçek olduğunu doğrulamaktaydı. Bu kabilden olmak üzere değişik garnizonlardaki kadın, ihtiyar ve çocuk Türk sivillere, harp esirlerine yapılan muamelenin aynı yapılmakta olduğu sabit olmuştur. Bilahare esirler ile doğrudan doğruya meydana gelen temas, Schatzmann’ın çok ciddi olarak yaptığı teftiş esnasında mevcut olan birçok suiistimallere hiç olmazsa geçici bir zaman için son verildiğini meydana çıkarmış ve bu teftişe gerek görülmesindeki doğruluğu teyit etmiştir<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-doneminde-hilal-i-ahmer-cemiyeti.html#_edn54" name="_ednref54"><sup>[54]</sup></a>.</p>
<p>Yunanistan’ın değişik bölgelerinde toplanmış olan Türk esirleri çok kötü hayat şartları içerisinde yaşıyorlardı. Adreslerini bilmeyen ailelerin yardımlarda bulunabilmeleri imkansızdı. Hastalar Atina’ya yakın Lutiye karargahında bile önemli sayıya ulaşmışlardı. Bu karargahlardan Hilal-i Ahmer’e gelen mektuplarda bilhassa ilaç yokluğundan, gıdasızlıktan ve kötü davranışlardan şikayet edilmekte idi. Yunanistan’da ihtilalin olması ve yenilgi neticesinde Türk esirlerin yeniden ve değişik bölgelerde toplanması üzerine Yunan Salib-i Ahmeri vasıtasıyla para ve mektup gönderilmesi dahi geçici kesintiye uğramıştı. Bu zor zamanlarda Hilal-i Ahmer Cemiyeti, dışarıdan bir vasıta aramaya mecbur kalarak Amerikalılar adına yardım vaat eden Mösyö Boyde’un teklifini kabul etti. Bilahare Şark-ı Karib Muavenet Heyeti<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-doneminde-hilal-i-ahmer-cemiyeti.html#_edn55" name="_ednref55"><sup>[55]</sup></a> ve Amerikan Kızılhaçı ve Amerikan Genç Hristiyanlar Cemiyeti azalarından oluşan bir heyet, Türkiye’den Yunanistan’a mektup ve para gönderilmesini ve bunların bazı yerlerde dağıtımını gerçekleştirmiştir. Aynı heyet, esirler hakkında bilgi müracaatlarını ve bu esirlere gönderilmesi arzu edilen mektup ve paketleri İstanbul’daki Hilal-i Ahmer şubesine teslim etmişlerdir.</p>
<p>Yunanistan’daki Türk esir sivil ve askerlerin değişik açılardan oldukça yardıma muhtaç bir durumda bulundukları Amerikalıların teftişinden ve alınan özel mektuplardan anlaşılması üzerine Miss Bilingis’in aracılığıyla bin lira gönderilmiştir. Aynı zamanda Lutiye’deki esirlerimizin ihtiyaçlarına harcanmak üzere kinin gönderilmişti. Bundan başka esir ailelerinden olup ihtiyaçları Hilal-i Ahmer şubelerince verilenlere dahi nakdi yardımda bulunulmuştur<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-doneminde-hilal-i-ahmer-cemiyeti.html#_edn56" name="_ednref56"><sup>[56]</sup></a>.</p>
<p>Şark-ı Karib Muavenet Cemiyeti temsilcilerinden Miss Bilingis ve Mösyö Boyde, Yunanistan’daki Türk esirlerinin kaldığı karargahları gezmiş ve karargahların durumu hakkında düzenledikleri raporları Hilal-i Ahmer’e sunmuşlardır. Cemiyet, Anadolu’daki esir karargahlarını da gezmek istemiştir. Hilal-i Ahmer, ilgili yerlerle görüştükten sonra cemiyetin Anadolu’daki esir karargahlarını ziyaret edebileceğini ve hatta izin almasına dahi gerek olmadığını bildirmiştir. Hilal-i Ahmer ve Türk Hükümeti’nden gerekli izni alan cemiyet, Anadolu’daki ve Yunanistan’daki esirlerin listelerinin, mektup, para ve eşyalarının teslimine yardımcı olmuştur. Hatta esirlerin gönderecekleri mektupların kağıtlarını cemiyet, Hilal-i Ahmer’le birlikte ücretsiz olarak vermiştir<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-doneminde-hilal-i-ahmer-cemiyeti.html#_edn57" name="_ednref57"><sup>[57]</sup></a>.</p>
<p><span>SONUÇ</span></p>
<p>Türk tarihinde, son Türk yurdu olan Anadolu’nun, İtilaf Devletleri’ne karşı verilen büyük mücadelenin ismi olan Milli Mücadele döneminde, Yunan kuvvetleri, Anadolu’yu işgal etmelerinin yanı sıra, bu toprakların gerçek sahiplerini de esir ederek Anadolu’da veya Yunanistan’da esir kamplarında tutmakta idiler. Buna karşılık, vatanını savunan Türk birliklerinin elinde de çok sayıda Yunanlı esirler bulunmaktaydı. Bu esirlerle ilgili prosüdür oldukça uzun sürmüştü. Bu dönemde özellikle Türk esirler bu dönemde büyük sıkıntılar çekmişlerdir. Bu sıkıntıların hafifletilmesinde Hilal-i Ahmer Cemiyeti’nin büyük yardımları olmuştu. Bu yardımlar sayesindedir ki Yunanistan’daki Türk esirler biraz olsun rahatlamış ve esirlik hayatlarını sürdürebilmişlerdi…</p>
<p>Yukarıda verilen bilgiler ışığında, Milli Mücadele döneminde gerek Anadolu’daki Yunan esirlerinin ve gerekse Yunanistan’daki Türk esirlerinin durumları karşılaştırıldığında, Yunanistan’daki Türk esirlerinin, her türlü uluslararası hukuk kurallarına aykırı ve insanlık dışı muamelelere maruz kaldığını anlaşılmaktadır. Oysa aynı dönemde Anadolu’da bulunan Yunan esirler, uluslararası heyetlerin bile takdirini kazanacak şekilde tutuluyorlardı. Bu iki milletin, esirlere karşı davranışlarından, medeniyet ve insanlık alanındaki farklılıkları açıkça ortaya çıkmıştır.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Doç. Dr. Erol KAYA</strong></span></a>
</p><p><strong>Alıntı Kaynak:</strong> Turkish Studies International Periodical For the Languages, Literatüre and History of Turkish or Turkic Volume 3/2 Winter 2008</p>
<hr>
<div><span><strong><u>KAYNAKÇA</u></strong></span></div>
<div><span>♦ Arşiv Belgelerine göre Balkanlar’da ve Anadolu’da Yunan Mezalimi, C. II, Ankara 1996.</span></div>
<div><span>♦ AKGÜN, Seçil-Uluğtekin, Murat, Hilal-i Ahmer’den Kızılay’a, Ankara 2001.</span></div>
<div><span>♦ AKTAŞ, Erhan, Atatürk ve Uşak, İstanbul 1981.</span></div>
<div><span>♦ BERBER, Engin, Sancılı Yıllar: İzmir 1918-1922, Ankara 1997.</span></div>
<div><span>♦ 1919 Senesinde Münakid Hilal-i Ahmer Meclis-i Umumisi Heyet-i Muhteremesine Takdim Edilen 1330-1334 Senelerine aid Merkez-i Umumi Raporu, İstanbul 1335.</span></div>
<div><span>♦ ÇAPA, Mesut, Kızılay (Hilal-i Ahmer) Cemiyeti (1914­1925), Ankara 1989.</span></div>
<div><span>♦ JAESCHKE, Gotthard, Türk Kurtuluş Savaşı kronolojisi, Ankara 1989.</span></div>
<div><span>♦ KARPAT, Kemal H., Osmanlı Nüfusu (1830-1914), İstanbul 2003.</span></div>
<div><span>♦ Kendi Kaleminden Cemil Zeki (Yoldaş) (Yay. Haz. Engin Berber), İstanbul 1994.</span></div>
<div><span>♦ MCCARTHY, Justin, Ölüm ve Sürgün (Çev: Bilge Umar), İstanbul 1998.</span></div>
<div><span>♦ SARISIR, Serdar, Demografik Oyun Sürgün (1919-1923), İstanbul 2006.</span></div>
<div><span>♦ TAÇALAN, Nurdoğan, Ege’de Kurtuluş Savaşı Başlarken, İstanbul 1970.</span></div>
<div><span>♦ Türk İstiklal Harbi, C. I, Ankara 1994.</span></div>
<div><span>♦ Türkiye Hilal-i Ahmer Cemiyeti Merkez-i Umumiyesi Tarafından 1339 Senesi Hilal-i Ahmer Meclis-i Umumiyesi ne Takdim Edilen (1335-1338) dört senelik Rapor, İstanbul 1339.</span></div>
<div><span>♦ YALAZAN, Talat, Türkiye’de Yunan Vahşet ve Soy Kırımı Girişimi, C. II, Ankara 1994.</span></div>
<div><span>♦ Yunan İllerinde Zavallı Esirlerimiz (Haz: Nejat Sefercioğlu), İstanbul 1978.</span></div>
<div><span><strong><u>Dipnotlar:</u></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-doneminde-hilal-i-ahmer-cemiyeti.html#_ednref1" name="_edn1"><sup>[1]</sup></a> Engin Berber, <em>Sancılı Yıllar: İzmir 1918-1922,</em> Ankara 1997, s. 21.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-doneminde-hilal-i-ahmer-cemiyeti.html#_ednref2" name="_edn2"><sup>[2]</sup></a> Kemal H. Karpat, <em>Osmanlı Nüfusu (1830-1914),</em> İstanbul 2003, s. 212-213.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-doneminde-hilal-i-ahmer-cemiyeti.html#_ednref3" name="_edn3"><sup>[3]</sup></a> <em>Türk İstiklal Harbi, C.</em> I, Batı Cephesi, K. I, Ankara 1994, s. 3-4.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-doneminde-hilal-i-ahmer-cemiyeti.html#_ednref4" name="_edn4"><sup>[4]</sup></a> Gotthard Jaeschke, <em>Türk Kurtuluş Savaşı Kronolojisi,</em> Ankara 1989, s. 32.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-doneminde-hilal-i-ahmer-cemiyeti.html#_ednref5" name="_edn5"><sup>[5]</sup></a> İşgal öncesi gelişmeler ve işgal günü ile ilgili geniş bilgi için bkz. Nurdoğan Taçalan, <em>Ege’de Kurtuluş Savaşı Başlarken,</em> İstanbul 1970.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-doneminde-hilal-i-ahmer-cemiyeti.html#_ednref6" name="_edn6"><sup>[6]</sup></a> Justin McCarthy, <em>Ölüm ve Sürgün</em> (Çev: Bilge Umar), İstanbul 1998, s. 302-303.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-doneminde-hilal-i-ahmer-cemiyeti.html#_ednref7" name="_edn7"><sup>[7]</sup></a> <em>Arşiv Belgelerine Göre Balkanlar ’da ve Anadolu ’da Yunan Mezalimi</em> II, Ankara 1996, s. 42.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-doneminde-hilal-i-ahmer-cemiyeti.html#_ednref8" name="_edn8"><sup>[8]</sup></a> <em>Arşiv Belgelerine Göre Balkanlar’da ve Anadolu’da Yunan Mezalimi II,</em> s. 61-62. Yunanlıların Anadolu’da Yaptıkları mezalim hakkında daha geniş bilgi için bkz. Salim Gökçen, <em>Türkiye’de Türk-Yunan Tedhiş ve Terör Hareketleri (1919-1923),</em> (Atatürk Üniversitesi, Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü Yayınlanmamış Doktora Tezi), Erzurum 2006.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-doneminde-hilal-i-ahmer-cemiyeti.html#_ednref9" name="_edn9"><sup>[9]</sup></a>  Milli Mücadele döneminde Müslüman mülteciler ile ilgili olarak bkz: Erol Kaya<em>, Birinci Dünya Savaşı ve Milli Mücadele ’de Türk Mülteciler. Vilâyât-ı Şarkiyye ve Aydın Vilâyeti Mültecileri (1915-1923),</em> Ankara 2007.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-doneminde-hilal-i-ahmer-cemiyeti.html#_ednref10" name="_edn10"><sup>[10]</sup></a> Karpat, <em>Osmanlı Nüfusu (1830-1914),</em> s. 212-213.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-doneminde-hilal-i-ahmer-cemiyeti.html#_ednref11" name="_edn11"><sup>[11]</sup></a> <em>Yunan İllerinde Zavallı Esirlerimiz</em> (Haz: Nejat Sefercioğlu), İstanbul 1978, s. 121.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-doneminde-hilal-i-ahmer-cemiyeti.html#_ednref12" name="_edn12"><sup>[12]</sup></a> Örneğin bu amaçla sadece Edremit’te kırk kişiyi tutuklamışlar ve asker konulacağı bahanesiyle boşalttırdıkları erkek mektebini hapishane haline getirerek bu kişilere burada her türlü işkenceyi yapmışlardı. <em>Yunan İllerinde …,</em> s. 150.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-doneminde-hilal-i-ahmer-cemiyeti.html#_ednref13" name="_edn13"><sup>[13]</sup></a> <em>Yunan İllerinde …,</em> s. 97.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-doneminde-hilal-i-ahmer-cemiyeti.html#_ednref14" name="_edn14">[14]</a> Erhan Aktaş, <em>Atatürk ve Uşak,</em> İstanbul 1981, s. 134-135.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-doneminde-hilal-i-ahmer-cemiyeti.html#_ednref15" name="_edn15">[15]</a> <em>Yunan İllerinde …,</em> s. 141-142.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-doneminde-hilal-i-ahmer-cemiyeti.html#_ednref16" name="_edn16">[16]</a> <em>Yunan İllerinde …,</em> s. 109-110.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-doneminde-hilal-i-ahmer-cemiyeti.html#_ednref17" name="_edn17">[17]</a> <em>Yunan İllerinde …,</em> s. 109-110, 121-122, 129-130, 141-142.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-doneminde-hilal-i-ahmer-cemiyeti.html#_ednref18" name="_edn18">[18]</a> <em>Yunan İllerinde.,</em> s. 139-140.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-doneminde-hilal-i-ahmer-cemiyeti.html#_ednref19" name="_edn19">[19]</a> <em>Yunan İllerinde.,</em> s. 129-130</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-doneminde-hilal-i-ahmer-cemiyeti.html#_ednref20" name="_edn20">[20]</a> <em>Yunan İllerinde.,</em> s. 102.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-doneminde-hilal-i-ahmer-cemiyeti.html#_ednref21" name="_edn21">[21]</a> Serdar Sarısır, <em>Demografik Oyun Sürgün (1919-1923),</em> İstanbul 2006, s. 302</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-doneminde-hilal-i-ahmer-cemiyeti.html#_ednref22" name="_edn22"><sup>[22]</sup></a> <em>Yunan İllerinde …,</em> s. 156-157.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-doneminde-hilal-i-ahmer-cemiyeti.html#_ednref23" name="_edn23"><sup>[23]</sup></a> <em>Yunan İllerinde …,</em> s. 102.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-doneminde-hilal-i-ahmer-cemiyeti.html#_ednref24" name="_edn24"><sup>[24]</sup></a> <em>Yunan illerinde …,</em> s. 158.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-doneminde-hilal-i-ahmer-cemiyeti.html#_ednref25" name="_edn25"><sup>[25]</sup></a> <em>Yunan İllerinde …,</em> s. 98.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-doneminde-hilal-i-ahmer-cemiyeti.html#_ednref26" name="_edn26"><sup>[26]</sup></a> <em>Yunan İllerinde …,</em> s. 182.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-doneminde-hilal-i-ahmer-cemiyeti.html#_ednref27" name="_edn27"><sup>[27]</sup></a> <em>Yunan İllerinde …,</em> s. 98, 117.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-doneminde-hilal-i-ahmer-cemiyeti.html#_ednref28" name="_edn28"><sup>[28]</sup></a> <em>Yunan İllerinde …,</em> s. 102.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-doneminde-hilal-i-ahmer-cemiyeti.html#_ednref29" name="_edn29"><sup>[29]</sup></a> <em>Yunan İllerinde …,</em> s. 158-159.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-doneminde-hilal-i-ahmer-cemiyeti.html#_ednref30" name="_edn30"><sup>[30]</sup></a> <em>Yunan İllerinde …,</em> s. 131.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-doneminde-hilal-i-ahmer-cemiyeti.html#_ednref31" name="_edn31"><sup>[31]</sup></a> <em>Yunan İllerinde …,</em> s. 157.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-doneminde-hilal-i-ahmer-cemiyeti.html#_ednref32" name="_edn32"><sup>[32]</sup></a> <em>Kendi Kaleminden Cemil Zeki (Yoldaş)</em> (Yay. Haz: Engin Berber), İstanbul 1994, s. 58.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-doneminde-hilal-i-ahmer-cemiyeti.html#_ednref33" name="_edn33"><sup>[33]</sup></a> <em>Yunan İllerinde …,</em> s. 93, 98, 121-122.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-doneminde-hilal-i-ahmer-cemiyeti.html#_ednref34" name="_edn34"><sup>[34]</sup></a> <em>Yunan İllerinde …,</em> s. 139-140.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-doneminde-hilal-i-ahmer-cemiyeti.html#_ednref35" name="_edn35"><sup>[35]</sup></a> Sarısır, <em>Demografik Oyun Sürgün (1919-1923),</em> s. 305.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-doneminde-hilal-i-ahmer-cemiyeti.html#_ednref36" name="_edn36"><sup>[36]</sup></a>  Seçil Akgün, “Hilal-i Ahmer ve Kurtuluş Savaşı”, <em>Askeri Tarih Bülteni,</em> Sayı: 39, (Ağustos 1995), Ankara 1995, s. 117. Hilal-i Ahmer Cemiyeti ile ilgili daha geniş bilgi için bkz: Mesut Çapa, Kızılay (Hilal-i Ahmer) Cemiyeti (1914-1925), (TC Ankara Üniversitesi Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü, Basılmamış Doktora Tezi), Ankara 1989.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-doneminde-hilal-i-ahmer-cemiyeti.html#_ednref37" name="_edn37"><sup>[37]</sup></a>  1919 Senesinde Münakid Hilal-i Ahmer Meclis-i Umumisi Heyet-i Muhteremesine Takdim Edilen 1330-1334 Senelerine Aid Merkez-i Umumi Raporu, İstanbul 1335, s. 23.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-doneminde-hilal-i-ahmer-cemiyeti.html#_ednref38" name="_edn38"><sup>[38]</sup></a> 1919 Senesinde Münakid Hilal-i Ahmer Meclis-i Umumisi Heyet-i Muhteremesine Takdim Edilen 1330-1334 Senelerine Aid Merkez-i Umumi Raporu, s. 23-24.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-doneminde-hilal-i-ahmer-cemiyeti.html#_ednref39" name="_edn39"><sup>[39]</sup></a> 1919 Senesinde Münakid Hilal-i Ahmer Meclis-i Umumisi Heyet-i Muhteremesine Takdim Edilen 1330-1334 Senelerine Aid Merkez-i Umumi Raporu, s. 24.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-doneminde-hilal-i-ahmer-cemiyeti.html#_ednref40" name="_edn40"><sup>[40]</sup></a> 1919 Senesinde Münakid Hilal-i Ahmer Meclis-i Umumisi Heyet-i Muhteremesine Takdim Edilen 1330-1334 Senelerine Aid Merkez-i Umumi Raporu, s. 24.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-doneminde-hilal-i-ahmer-cemiyeti.html#_ednref41" name="_edn41"><sup>[41]</sup></a> 1919 Senesinde Münakid Hilal-i Ahmer Meclis-i Umumisi Heyet-i Muhteremesine Takdim Edilen 1330-1334 Senelerine Aid Merkez-i Umumi Raporu, s. 25.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-doneminde-hilal-i-ahmer-cemiyeti.html#_ednref42" name="_edn42"><sup>[42]</sup></a> 1919 Senesinde Münakid Hilal-i Ahmer Meclis-i Umumisi Heyet-i Muhteremesine Takdim Edilen 1330-1334 Senelerine Aid Merkez-i Umumi Raporu, s. 25-26.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-doneminde-hilal-i-ahmer-cemiyeti.html#_ednref43" name="_edn43"><sup>[43]</sup></a> Türkiye Hilal-i Ahmer Cemiyeti Merkez-i Umumiyesi Tarafından 1339 Senesi Hilal-i Ahmer Meclis-i Umumiyesine Takdim Edilen (1335-1338) Dört Senelik Rapor, İstanbul 1339, s. 132.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-doneminde-hilal-i-ahmer-cemiyeti.html#_ednref44" name="_edn44"><sup>[44]</sup></a> Türkiye Hilal-i Ahmer Cemiyeti Merkez-i Umumiyesi Tarafından 1339 Senesi Hilal-i Ahmer Meclis-i Umumiyesine Takdim Edilen (1335-1338) Dört Senelik Rapor, s. 132-133.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-doneminde-hilal-i-ahmer-cemiyeti.html#_ednref45" name="_edn45"><sup>[45]</sup></a>  Bilingis, ziyareti sonunda esir garnizonu defterine şunları yazmıştır: “Kumandanı Miralay İrfan Bey olan Kırşehir Esir Garnizonu’nu ziyaret ettim. Esirlere gösterilen ve esirlerin bizzat ifade eylediği ihtimam ve şefkate şehadet etmek isterim. Sıhhi şartları iyi. Esirler çok serbestler. Garnizon kumandanları en iyi muameleyi vazife-i vicdani meselesi addediyor.” <sup>45</sup>. Mehmet Canlı, “Milli Mücadele Döneminde Amerikan Şark-ı Karib Muavenet Cemiyeti’nin Anadolu’daki Bazı Faaliyetleri”, s. 46.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-doneminde-hilal-i-ahmer-cemiyeti.html#_ednref46" name="_edn46"><sup>[46]</sup></a> Seçil Karal Akgün-Murat Uluğtekin, <em>Hilal-i Alımer’den Kızılay’a,</em> Ankara 2001, s. 52.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-doneminde-hilal-i-ahmer-cemiyeti.html#_ednref47" name="_edn47"><sup>[47]</sup></a> Akgün-Uluğtekin, <em>Hilal-i Ahmer’den Kızılay’a,</em> s. 52-53.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-doneminde-hilal-i-ahmer-cemiyeti.html#_ednref48" name="_edn48"><sup>[48]</sup></a> Akgün-Uluğtekin, <em>Hilal-i Ahmer’den Kızılay’a,</em> s. 53-54.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-doneminde-hilal-i-ahmer-cemiyeti.html#_ednref49" name="_edn49"><sup>[49]</sup></a>  Türkiye Hilal-i Ahmer Cemiyeti Merkez-i Umumiyesi Tarafından 1339 Senesi Hilal-i Ahmer Meclis-i Umumiyesine Takdim Edilen (1335-1338) Dört Senelik Rapor, s. 130.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-doneminde-hilal-i-ahmer-cemiyeti.html#_ednref50" name="_edn50"><sup>[50]</sup></a>  Türkiye Hilal-i Ahmer Cemiyeti Merkez-i Umumiyesi Tarafından 1339 Senesi Hilal-i Ahmer Meclis-i Umumiyesine Takdim Edilen (1335-1338) Dört Senelik Rapor, s. 130-131.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-doneminde-hilal-i-ahmer-cemiyeti.html#_ednref51" name="_edn51"><sup>[51]</sup></a>  Türkiye Hilal-i Ahmer Cemiyeti Merkez-i Umumiyesi Tarafından 1339 Senesi Hilal-i Ahmer Meclis-i Umumiyesine Takdim Edilen (1335-1338) Dört Senelik Rapor, s. 127-128.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-doneminde-hilal-i-ahmer-cemiyeti.html#_ednref52" name="_edn52"><sup>[52]</sup></a>  Talat Yalazan, <em>Türkiye ’de Yunan Vahşet ve Soy Kırımı Girişimi,</em> C. II, Ankara 1994, s. 171-172.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-doneminde-hilal-i-ahmer-cemiyeti.html#_ednref53" name="_edn53"><sup>[53]</sup></a>  Türkiye Hilal-i Ahmer Cemiyeti Merkez-i Umumiyesi Tarafından 1339 Senesi Hilal-i Ahmer Meclis-i Umumiyesine Takdim Edilen (1335-1338) Dört Senelik Rapor, s. 128.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-doneminde-hilal-i-ahmer-cemiyeti.html#_ednref54" name="_edn54"><sup>[54]</sup></a>  Türkiye Hilal-i Ahmer Cemiyeti Merkez-i Umumiyesi Tarafından 1339 Senesi Hilal-i Ahmer Meclis-i Umumiyesine Takdim Edilen (1335-1338) Dört Senelik Rapor, s. 128-129.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-doneminde-hilal-i-ahmer-cemiyeti.html#_ednref55" name="_edn55"><sup>[55]</sup></a>  Osmanlı Belgelerinde Şark-ı Karib Muavenet Cemiyeti olarak geçen kuruluşun resmi adı “Near East Relief’dır.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-doneminde-hilal-i-ahmer-cemiyeti.html#_ednref56" name="_edn56"><sup>[56]</sup></a>  Türkiye Hilal-i Ahmer Cemiyeti Merkez-i Umumiyesi Tarafından 1339 Senesi Hilal-i Ahmer Meclis-i Umumiyesine Takdim Edilen (1335-1338) Dört Senelik Rapor, 131-132.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadele-doneminde-hilal-i-ahmer-cemiyeti.html#_ednref57" name="_edn57"><sup>[57]</sup></a>  Mehmet Canlı, “Milli Mücadele Döneminde Amerikan Şark-ı Karib Muavenet Cemiyeti’nin Anadolu’daki Bazı Faaliyetleri”, Askeri Tarih Bülteni, Sayı: 38, Şubat 1995, s. 46.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Kafkas Cephesinde Kader Ânı: Sarıkamış Harekâtı Ve Sonuçları</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/kafkas-cephesinde-kader-ani-sarikamis-harekati-ve-sonuclari</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/kafkas-cephesinde-kader-ani-sarikamis-harekati-ve-sonuclari</guid>
<description><![CDATA[ Kafkas Cephesinde Kader Ânı: Sarıkamış Harekâtı Ve Sonuçları
I. Dünya Savaşı yıllarında büyük bir Türk ordusunun düşman ateşinden çok dondurucu soğuklar, açlık ve hastalıklar yüzünden Sarıkamış civarındaki karlı dağlarda neredeyse tamamen yok olması, bir yazarımızın yıllar önce ifade ettiği gibi hâlâ kafalarımızın içerisinde beyazlaşmış bir kor sıcaklığı ile durmaktadır.[1] Sarıkamış yenilgisi, sadece büyük bir ordunun yok olmasına neden olmakla kalmamış, etkilerini bugün dahi […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c48f3247a5.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:44 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Kafkas, Cephesinde, Kader, Ânı:, Sarıkamış, Harekâtı, Sonuçları</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/11/Sarikamis-Harekati.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/kafkas-cephesinde-kader-ani-sarikamis-harekati-ve-sonuclari.html">Kafkas Cephesinde Kader Ânı: Sarıkamış Harekâtı Ve Sonuçları</a></p>

<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yrd. Doç. Dr. Tuncay ÖĞÜN</strong></span></a>
</p><p>I. Dünya Savaşı yıllarında büyük bir Türk ordusunun düşman ateşinden çok dondurucu soğuklar, açlık ve hastalıklar yüzünden Sarıkamış civarındaki karlı dağlarda neredeyse tamamen yok olması, bir yazarımızın yıllar önce ifade ettiği gibi hâlâ kafalarımızın içerisinde beyazlaşmış bir kor sıcaklığı ile durmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/kafkas-cephesinde-kader-ani-sarikamis-harekati-ve-sonuclari.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a> Sarıkamış yenilgisi, sadece büyük bir ordunun yok olmasına neden olmakla kalmamış, etkilerini bugün dahi hissedebildiğimiz bir felâketler dizisine de yol açmıştır. Yenilginin ardından Kafkas cephesindeki dengenin Ruslar lehine bozulması üzerine Doğu Anadolu’daki Osmanlı vilayetleri işgale uğramış, işgal yıllarında bölge, eşine az rastlanır derecede büyük bir tahribata maruz kalmış, yöre halkından milyonlarca insan ya hayatını kaybetmiş ya da yerini yurdunu terk ederek başka bölgelere göç etmek zorunda kalmıştır. Bu bakımdan Sarıkamış harekâtı yakın tarihimizin en önemli olaylarından birisidir.</p>
<p>Kafkas cephesinde Osmanlı-Rus savaşı, Rus ordusunun 1 Kasım 1914 tarihinde Osmanlı sınırını geçerek taarruz etmesi üzerine başlamıştı. Rusların bu ilk taarruzunu Deveboynu çizgisinde karşılamak niyetinde olan 3. Ordu Komutanı Hasan İzzet Paşa’nın fazla direnmeden Pasinler çizgisindeki kuvvetlerini geri çekmesi üzerine Ruslar, Erzurum’un 60 km. kadar doğusunda bulunan Köprüköy’e kadar kolayca ilerlemişlerdi.<a href="https://www.altayli.net/kafkas-cephesinde-kader-ani-sarikamis-harekati-ve-sonuclari.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a> Genel bir taarruzdan ziyade Osmanlı donanmasının Karadeniz’deki saldırılarına<a href="https://www.altayli.net/kafkas-cephesinde-kader-ani-sarikamis-harekati-ve-sonuclari.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a> karşılık vermek amacıyla harekete geçtikleri anlaşılan Rus kuvvetleri, erzak ve levâzım depolarının bulunduğu Sarıkamış’tan daha fazla uzaklaşmak niyetinde olmadıklarından bu çizgide taarruzlarını durdurmuşlardı.<a href="https://www.altayli.net/kafkas-cephesinde-kader-ani-sarikamis-harekati-ve-sonuclari.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a> Esasen Ruslar, birliklerinin önemli bir bölümünü batı cephesine nakletmiş olduklarından bu cephede fazla kuvvet bulundurmuyorlardı.<a href="https://www.altayli.net/kafkas-cephesinde-kader-ani-sarikamis-harekati-ve-sonuclari.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a></p>
<p>Rus ordusunun Kafkas cephesindeki bu zaafından yararlanmak isteyen Enver Paşa, Osmanlı kuvvetlerinin Ruslar karşısında geri çekilerek savunmada kalmasını doğru bulmuyordu. Bu nedenle cephedeki duruma müdahale ederek 3. Ordu’nun Köprüköy yönünde taarruz etmesini emretti. Bu emir üzerine Türk ordusunun taarruzuyla 7 Kasım sabahı başlayan Köprüköy savaşlarında, Ruslar mevzilerini terk ederek bir günlük mesafede bulunan Azap sırtlarına kadar çekilmek zorunda kaldılar. 16-17 Kasım günlerinde Azap sırtlarında devam eden çarpışmalarda her iki taraf da kayda değer bir sonuç elde edemeyince, Kafkas cephesindeki çarpışmalar bir süre için sona erdi.<a href="https://www.altayli.net/kafkas-cephesinde-kader-ani-sarikamis-harekati-ve-sonuclari.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a> Çarpışmaların bu şekilde sona ermesi Ruslar tarafından memnuniyetle karşılanmış, Rus Kafkas Ordusu Başkomutanlığı’ndan, Sarıkamış Grup Komutanı General Bergmann’a, özel bir emir almadıkça taarruza teşebbüs etmemesi bildirilmişti.<a href="https://www.altayli.net/kafkas-cephesinde-kader-ani-sarikamis-harekati-ve-sonuclari.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a> Böylece başlangıçta örtü savaşı, olarak karşılıklı gidiş gelişler şeklinde tezahür eden savaş bir durgunluk dönemine girmiş oldu. Cephedeki bu durgunluk Enver Paşa’nın bölgeye intikaline kadar devam etti.</p>
<p> </p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-61138" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/06/Sarikamis-Harekati.jpg" alt="" width="800" height="531" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/06/Sarikamis-Harekati.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/06/Sarikamis-Harekati-768x510.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>Harekât Planı ve Amacı</span></p>
<p>Köprüköy ve Azap savaşlarında elde edilen sınırlı başarıları da yeterli görmeyen Enver Paşa, kesin sonuca ulaşmak için harekât planının ciddi surette değiştirilmesi gerektiğine inanıyordu. Böylece şimdiye kadar istenilen sonucu sağlama hususunda yetersiz kalan cephe taarruzlarından vazgeçerek bir kuşatma hareketiyle düşmanın imha edilmesine karar verdi. Bu kararı vermesinde, Almanların birkaç ay önce Tannenberg’de kazandıkları zaferin de büyük ölçüde etkili olduğu anlaşılmaktadır. Zira Hindenburg komutasındaki Alman orduları, 1914 yılı Ağustosu’nda başarılı bir kuşatma hareketiyle Rusların üstün kuvvetlerini Tannenberg’de ağır bir yenilgiye uğratmışlardı.<a href="https://www.altayli.net/kafkas-cephesinde-kader-ani-sarikamis-harekati-ve-sonuclari.html#_edn8" name="_ednref8">[8]</a> Bu yenilgi, Rusların kuşatma hareketleri karşısında çok zayıf kaldıklarına dair bir kanaat oluşmasına neden oldu. Nitekim bu sırada Berlin’de bulunan Türk ataşesi, İstanbul’a gönderdiği bir raporda; Rusların berkitilmiş mevzilerine taarruz etmenin yararsız olduğunu, Ruslara karşı en etkili hareketin kuşatma olacağını bildirmişti.<a href="https://www.altayli.net/kafkas-cephesinde-kader-ani-sarikamis-harekati-ve-sonuclari.html#_edn9" name="_ednref9">[9]</a></p>
<p>Osmanlı ordusunda görev yapan Alman askerî heyeti başkanı General Liman von Sanders dışındaki müttefik Alman subayları ve Alman büyükelçisi Wangenheim, Enver Paşa’nın tasarladığı kuşatma hareketini kendi menfaatleri açısından yararlı görüyorlardı.<a href="https://www.altayli.net/kafkas-cephesinde-kader-ani-sarikamis-harekati-ve-sonuclari.html#_edn10" name="_ednref10">[10]</a> Almanlar, Kafkas cephesindeki Rus kuvvetlerinin başarılı bir çevirme harekâtıyla yenilgiye uğratılması halinde, Rusların buraya kuvvetli bir ordu göndermek zorunda kalacaklarından Lehistan cephesindeki Alman ve Avusturya kuvvetlerinin yükünün hafifleyeceğini düşünüyorlardı.<a href="https://www.altayli.net/kafkas-cephesinde-kader-ani-sarikamis-harekati-ve-sonuclari.html#_edn11" name="_ednref11">[11]</a> Fakat çok güç şartlar altında yapılacak olan bu harekâtın riskli olduğunu görerek, böyle bir taarruzdaki tüm sorumluluğun Türklere ait olacağını belirtmekten de geri kalmamışlardı.<a href="https://www.altayli.net/kafkas-cephesinde-kader-ani-sarikamis-harekati-ve-sonuclari.html#_edn12" name="_ednref12">[12]</a></p>
<p>Enver Paşa’nın bu taarruzla ulaşmak istediği hedef, Almanların beklentilerinin çok ötesindeydi. Aras vadisindeki Rus kuvvetlerini imha etmek üzere tasarlanan kuşatma harekâtı, aslında büyük ve kapsamlı bir planın sadece ilk ve en önemli bölümünü oluşturmaktaydı. Enver Paşa, Rus kuvvetleri imha edildikten sonra Kafkas halklarının Türkler lehine bir isyan başlatacaklarına<a href="https://www.altayli.net/kafkas-cephesinde-kader-ani-sarikamis-harekati-ve-sonuclari.html#_edn13" name="_ednref13">[13]</a> ve böylece Kafkasya, İran ve Türkistan’ın ele geçirileceğine inanıyordu.<a href="https://www.altayli.net/kafkas-cephesinde-kader-ani-sarikamis-harekati-ve-sonuclari.html#_edn14" name="_ednref14">[14]</a> Hatta bununla da yetinmeyerek Afganistan ve Hindistan üzerine yürümek azminde olan Enver Paşa, 1914 Kasımı’nda Liman von Sanders’e tasarladığı kapsamlı harekâtın plan ve amaçlarını izah etmişti. Liman von Sanders anılarında bu olayı şu şekilde nakletmektedir:<a href="https://www.altayli.net/kafkas-cephesinde-kader-ani-sarikamis-harekati-ve-sonuclari.html#_edn15" name="_ednref15">[15]</a></p>
<p>Enver elindeki haritanın üzerine 3. Orduya yaptıracağı bir hareketin krokisini çizdi. Buna göre Enver, anayol istikametinden ve cepheden 11. Kolordu ile Rusları oyalarken, diğer iki kolordu (9. ve 10. Kolordular) sola doğru ve dağlar üzerinden günlerce devam edecek bir yürüyüşle Sarıkamış’ta Rusların yan ve arkasını çevirecek, sonra da 3. Ordu Kars’ı zapt edecek…. Konuşmanın sonunda hayalî ve dikkat çekici fikirler ortaya attı. Bana ileride Afganistan üzerinden Hindistan’a yürüyeceğini bile söyleyerek veda etti.</p>
<p>3. Ordu Komutanı Hazan İzzet Paşa, tasarlanan kuşatma harekâtının başarılı olacağına inanmıyor ve taarruz konusunda da pek istekli görünmüyordu. Ordu komutanının görüşlerine pek fazla değer vermeyen Enver Paşa, bizzat cepheye gidip durumu görmek istediyse de meclis buna razı olmadı. O da yerine Hafız Hakkı Bey’i söz konusu kuşatma hareketinin icra edilip edilemeyeceğini araştırmak üzere Kafkas cephesine gönderdi. Hafız Hakkı Bey, cephedeki yetkililerle görüşüp bir durum değerlendirmesi yaptıktan sonra 3 Aralık’ta şu raporu gönderdi: Bir kolordu ile cepheden ve iki kolordu ile Bardız-Oltu üzerinden ihata ile Ruslara muvaffakiyetli taarruz yapılabileceğini yerinde tetkik ettim. Rütbem tashih olunursa ben de bu işi yaparım. Hafız Hakkı Bey, ordu komutanı ile kolordu komutanlarının yeterli derecede azim ve cesaret sahibi olmadıklarından, böyle bir taarruza samimi olarak taraftar görünmediklerini de raporuna eklemişti.<a href="https://www.altayli.net/kafkas-cephesinde-kader-ani-sarikamis-harekati-ve-sonuclari.html#_edn16" name="_ednref16">[16]</a></p>
<p>Hafız Hakkı Bey’den istediği cevabı alan Enver Paşa, ordu komutanını taarruza teşvik etmek veya gerekirse taarruzu bizzat komuta etmek üzere cepheye gitmeye karar verdi.<a href="https://www.altayli.net/kafkas-cephesinde-kader-ani-sarikamis-harekati-ve-sonuclari.html#_edn17" name="_ednref17">[17]</a> Yanında Genelkurmay Başkanı General Bronsart von Schellendorf, Harekât Şubesi Başkanı Yarbay Feldman ve diğer maiyeti ile 6 Aralık’ta İstanbul’dan hareket etti. Denizyoluyla önce Trabzon’a ve oradan Erzurum’a ulaştılar.<a href="https://www.altayli.net/kafkas-cephesinde-kader-ani-sarikamis-harekati-ve-sonuclari.html#_edn18" name="_ednref18">[18]</a> Aralığın 15’inde Köprüköy’deki ordu karargâhına geldiler. Burada yapılan görüşmede, Enver Paşa’nın huzurunda samimi görüşlerini ifade etmekten kaçınan Hasan İzzet Paşa, istemeyerek de olsa icra edilecek harekât hakkında Enver Paşa ile mutabık kalmış gibi davrandı. Enver Paşa da harekâtın komutasını Hasan İzzet Paşa’ya havale edip ben Erzurum’a gidiyorum, ya oradan İstanbul’a dönerim veya seyirci sıfatıyla hareketinize bakarım diyerek 17 Aralık’ta Erzurum’a döndü.<a href="https://www.altayli.net/kafkas-cephesinde-kader-ani-sarikamis-harekati-ve-sonuclari.html#_edn19" name="_ednref19">[19]</a></p>
<p>Sık sık cepheyi dolaşan ve askerlerin durumuyla yakından ilgilenen Hasan İzzet Paşa, birliklerin bir kış taarruzu için yeterli donanıma sahip olmadıklarını çok iyi biliyordu. Güney cephesinden buraya intikal eden birlikler içerisinde hâlâ entariyle dolaşan askerler vardı. Günden güne şiddetlenen soğuklar yüzünden donarak hayatını kaybeden askerlerin sayısı giderek artmaktaydı.<a href="https://www.altayli.net/kafkas-cephesinde-kader-ani-sarikamis-harekati-ve-sonuclari.html#_edn20" name="_ednref20">[20]</a> Ordunun yiyecek ve ulaştırma hizmetleri de yetersizdi. Nitekim Menzil Müfettiş-i Umûmîliği’nin 26 Ekim 1914 tarihli raporunda 3. Ordu’nun durumu şu şekilde değerlendirilmişti:<a href="https://www.altayli.net/kafkas-cephesinde-kader-ani-sarikamis-harekati-ve-sonuclari.html#_edn21" name="_ednref21">[21]</a></p>
<p>3. Ordu’nun bulunduğu yerde bile iaşesi için mevcut menzil kolları yetersizdir. Hareket halinde açlık muhakkaktır. Doğuda demiryolları olmadığından, menzil kolları ne kadar arttırılsa yine kâfi gelmez. On günlük erzakı taşıyan menzil kolları olsa dahi on birinci günü yine açlık baş gösterir.</p>
<p>Başlangıçta Enver Paşa’ya itiraz edemeyen Hasan İzzet Paşa, mevcut durumda ordunun büyük bir kuşatma harekâtını gerçekleştiremeyeceği kanaatine varmış ve bu durum sinirlerini iyice yıpratmıştı. Neticede bir gün düşündükten sonra 18 Aralık 1914 gecesi telgrafla Enver Paşa’ya istifasını arz etti. Hasan İzzet Paşa bu telgrafında şöyle diyordu:<a href="https://www.altayli.net/kafkas-cephesinde-kader-ani-sarikamis-harekati-ve-sonuclari.html#_edn22" name="_ednref22">[22]</a></p>
<p>Ben bu hareketleri icra için nefsimde kuvvet ve itimat göremediğimden ve esasen fevkalâde bir asabiyet gelerek rahatsız olduğumdan memuriyet-i hazıramdan affımı istirham ederim.</p>
<p>Enver Paşa bu telgrafı alınca, ordu komutanlığını kendi uhdesine alarak harekâtın sevk ve idaresini eline aldı. General Bronsart, 3. Ordu Kurmay Başkanlığı’na, 3. Ordu kurmay Başkanı Yarbay Guze ikinci başkanlığa, Yarbay Feldman ise Harekât Şubesi Müdürlüğü’ne atandılar. Bu arada taarruza taraftar olmayan kolordu komutanları da değiştirildi. 10. Kolordu Komutanı Ziya Paşa, daha önce (6 Aralık) emekliye sevk edilerek yerine Hafız Hakkı Bey atanmıştı. Şimdi sıra diğer iki kolordu komutanın değiştirilmesine gelmişti. 9. Kolordu Komutanı Ahmet Fevzi Paşa’nın yerine Giresunlu Ali İhsan Paşa ve 11. Kolordu Komutanı Galip Paşa’nın yerine ise Abdülkerim Paşa tayin edildi.<a href="https://www.altayli.net/kafkas-cephesinde-kader-ani-sarikamis-harekati-ve-sonuclari.html#_edn23" name="_ednref23">[23]</a> Böylece harekâta taraftar olmayan komuta kademesinin yerini genç, enerjik ve cesur bir kadro almış oldu.</p>
<p>Enver Paşa, ordu komutanlığını uhdesine aldıktan sonra 19 Aralık’ta taarruz emrini imzaladı. Bu emre göre taarruz 22 Aralık günü başlayacaktı. Harekâtın amacı, düşmanın asıl kuvvetlerini Kars istikametinden ayırarak Aras vadisine doğru, güneye atmak yani cephe gerisiyle bağlantısını kesip imha etmekti. Tarihimize Sarıkamış Harekâtı adıyla geçen bu kış taarruzu, tıpkı Enver Paşa’nın İstanbul’da Liman von Sanders’e anlattığı şekilde planlanmıştı. Buna göre 11. Kolordu ve 2. Nizamiye fırkası, sağ kanatta Aras vadisinde kalacak ve cepheden taarruz ederek Rusları oyalayıp asıl cepheden geri çekilmelerine engel olacaktı. 11. Kolordu burada düşmanı oyalarken, 10. Kolordu İd (Narman) -Oltu üzerinden Bardız ve 9. Kolordu ise Aras-İd arasındaki dağlardan Kötek yönünde sol koldan süratle ilerleyerek, Sarıkamış-Kars yolunu kesip Rus ordusunu kuşatarak imha edecekti.<a href="https://www.altayli.net/kafkas-cephesinde-kader-ani-sarikamis-harekati-ve-sonuclari.html#_edn24" name="_ednref24">[24]</a></p>
<p>Bu harekâta katılacak olan muharip kuvvetlerin mevcudu; 9. Kolordu 25.000, 10. Kolordu 30.000 ve 11. Kolordu 35.000 olmak üzere toplam 90.000 kişiydi.<a href="https://www.altayli.net/kafkas-cephesinde-kader-ani-sarikamis-harekati-ve-sonuclari.html#_edn25" name="_ednref25">[25]</a> Harekât başladığında 11. Kolordu eski yerinde Aras’ın güney ve kuzeyinde, 10. Kolordu Tortum ve Kızılkilise civarında, 9. Kolordu ise Koşa, Hezardere, Cansur, Pertanus civarındaydı.<a href="https://www.altayli.net/kafkas-cephesinde-kader-ani-sarikamis-harekati-ve-sonuclari.html#_edn26" name="_ednref26">[26]</a></p>
<p>İmha edilmek istenilen Rus kuvvetleri mevcudu ise General Bergmann’ın komutasındaki Sarıkamış Grubu ve General İstomin’in idaresindeki Oltu Müfrezesi’nden ibaret olup toplam 65000 kişiydi. Ayrıca cepheye getirilen ihtiyat kuvvetleri de vardı.<a href="https://www.altayli.net/kafkas-cephesinde-kader-ani-sarikamis-harekati-ve-sonuclari.html#_edn27" name="_ednref27">[27]</a> Rusların bu cephedeki asıl kuvvetlerini oluşturan Sarıkamış Grubu, Aras vadisinde; Karaurgan-Sanamer-Ardos-Azapköy-Zars-Yüzveren hattında bulunuyordu.<a href="https://www.altayli.net/kafkas-cephesinde-kader-ani-sarikamis-harekati-ve-sonuclari.html#_edn28" name="_ednref28">[28]</a></p>
<p>Erzak kollarının yetersizliği, yörenin sarp oluşu ve dağ geçitlerinin karlarla kaplı olması gibi nedenlerle harekâta katılacak olan savaşçılara cephe gerisinden yeterli miktarda yiyecek gönderilmesi mümkün görülmüyordu. O nedenle kuşatma kuvvetleri, yanlarında taşıyabildikleri erzakla harekâtı sürdürmek zorundaydılar. Harekât başladığında birlikler, yanlarına sadece dört günlük erzak alabilmişlerdi. Bu erzak, kuru ekmek ve zeytinden ibaretti.<a href="https://www.altayli.net/kafkas-cephesinde-kader-ani-sarikamis-harekati-ve-sonuclari.html#_edn29" name="_ednref29">[29]</a> Bundan sonraki yiyecek ihtiyaçlarını düşmandan alacakları ganimetle temin edeceklerdi. Nitekim harekâttan kısa bir süre önce cepheyi teftiş ettikten ve askerin perişan durumunu gördükten sonra Enver Paşa, yayınladığı bir emirnamede özetle şöyle diyordu:<a href="https://www.altayli.net/kafkas-cephesinde-kader-ani-sarikamis-harekati-ve-sonuclari.html#_edn30" name="_ednref30">[30]</a></p>
<p>“Askerler hepinizi ziyaret ettim ayağınızda çarığınız, sırtınızda paltonuz olmadığını da gördüm. Lâkin karşınızdaki düşman sizden korkuyor, yakın zamanda taarruz ederek Kafkasya’ya gireceksiniz. Siz, orada her türlü nân ve nimete kavuşacaksınız. ”</p>
<p>Görüldüğü gibi harekâtın başarılı olabilmesi kuşatma kuvvetlerinin, en geç 4-5 gün içerisinde, Rusların erzak ve levazım depolarını ele geçirip Aras vadisinden Kars’a doğru çekilmelerine fırsat vermeden ricat yollarını kapatmasına bağlıydı. Aksi taktirde Rus kuvvetleri, Türk kuşatmasından kurtulmak üzere hızla geri çekilip Kars Kalesi’ne sığınabilir<a href="https://www.altayli.net/kafkas-cephesinde-kader-ani-sarikamis-harekati-ve-sonuclari.html#_edn31" name="_ednref31">[31]</a> veya başta Sarıkamış olmak üzere stratejik bölgelere kuvvet kaydırarak başarılı bir savunma yapabilirlerdi. Bu durumda erzak ve levazım depoları zamanında ele geçirilemeyeceğinden kuşatma kuvvetleri büyük bir yiyecek sıkıntısıyla karşı karşıya kalacağından harekât, büyük ölçüde başarı şansını kaybedebilirdi. Harekât planının bu özelliğinden dolayı, Rus ordusunun ricat yolu üzerinde yer alan ve yine bu kuvvetlerin ana lojistik üssü durumunda bulunan Sarıkamış kasabası Türk taarruzunun en önemli stratejik hedefi haline getirmiştir.</p>
<p>Sarıkamış kasabası, Kars’ın 50 km. kadar batısında yüksek dağların nadiren geçit verdiği stratejik bir bölgede bulunmaktadır. Bu konumu ile eskiden beri yöreden geçen askerî ve ticarî yolların kavşak noktasında yer almıştır. Güneydoğu ucundan kuzeydoğu ucuna kadar sırasıyla; Çıplakdağ, Sıpkaçdağı, Soğanlıdağı, ve Turnageldağı gibi yüksek dağlarla çepeçevre kuşatılmış olan bu kasaba civarında askerî açıdan son derece önemli iki geçit bulunmaktadır. Bunlardan biri, Soğanlıdağı’nın Sıpkaçdağı’yla birleştiği yerde bulunan Soğanlı Geçididir (2 300m). Eskiden beri ticaret kervanlarınca da kullanılan bu ünlü geçit,<a href="https://www.altayli.net/kafkas-cephesinde-kader-ani-sarikamis-harekati-ve-sonuclari.html#_edn32" name="_ednref32">[32]</a> Erzurum-Kars yaylaları arasındaki bağlantıyı sağlamaktadır. Sarıkamış bu geçidin Kars Yaylası tarafındaki başlangıç noktasındadır. İkinci önemli geçit ise kasabanın 4-5 km. kadar kuzeybatısında, Soğanlıdağı’nın Turnageldağı ile birleştiği yerde, Çoruh havzasını Aras havzasına bağlayan en kestirme yolun geçtiği Bardız Geçidi’dir (2 500 m). Bardız ve Kızılkilise istikametinden gelen yol, bu geçidi aştıktan sonra Yukarı Sarıkamış köyü üzerinden Sarıkamış’a ve oradan da Aras havzasına inmektedir.<a href="https://www.altayli.net/kafkas-cephesinde-kader-ani-sarikamis-harekati-ve-sonuclari.html#_edn33" name="_ednref33">[33]</a></p>
<p>93 Harbi’nden sonra Rus hakimiyetine geçen bu bölge,<a href="https://www.altayli.net/kafkas-cephesinde-kader-ani-sarikamis-harekati-ve-sonuclari.html#_edn34" name="_ednref34">[34]</a> stratejik önemine binaen Rus ordusunun Kafkas cephesindeki ileri üssü haline getirilmiştir. Ruslar, bu amaçla o zamanlar Sarıkamış ya da Çerkezköy olarak adlandırılan bugünkü Yukarı Sarıkamış köyünün 3 km. kadar doğusunda küçük ve modern bir garnizon kasabası inşa etmişlerdi. Sarıkamış adı verilen bu kasaba, sınır birliklerinin ihtiyaçlarını karşılamak üzere 1890’lı yıllarda bir demiryolu hattıyla Kars ve Gümrü üzerinden Tiflis’e, yani Kafkasya’nın merkezine bağlanmıştı.<a href="https://www.altayli.net/kafkas-cephesinde-kader-ani-sarikamis-harekati-ve-sonuclari.html#_edn35" name="_ednref35">[35]</a> Ayrıca bu demiryolu hattına paralel olarak Osmanlı-Rus sınırındaki Karaurgan’dan Tiflis’e kadar uzanan bir şose yol daha vardı ki bu yol da Sarıkamış’tan geçiyordu. Rus birliklerinin yurtiçiyle bağlantısı büyük ölçüde demir yolu vasıtasıyla sağlanıyor; birliklerin bütün levâzımı, mühimmâtı, cephanesi, ihtiyat eşyası ve hastaneleri hep bu kasabada bulunuyordu. Sarıkamış Grubunun sahip bulunduğu tek telsiz istasyonu da yine buradaydı.<a href="https://www.altayli.net/kafkas-cephesinde-kader-ani-sarikamis-harekati-ve-sonuclari.html#_edn36" name="_ednref36">[36]</a></p>
<p>Ruslar Türk kuşatması karşısında geri çekilmeyi tercih ettikleri takdirde -Enver Paşa bunu kuvvetle muhtemel görüyordu- Aras vadisinden Kars’a doğru ricat için kullanabilecekleri başlıca üç yol vardı ve bu yollardan ikisi Sarıkamış’tan geçiyordu. Köprüköy-Kötek-Sarıkamış şosesi, her mevsimde büyük birliklerin geçişine müsait yegâne yol olduğundan Ruslar şüphesiz öncelikle bu yolu kullanmak isteyeceklerdi. Bu yolun 8-10 km kadar güneyinde yer alan Horasan-Hanege-Micingirt-Sarıkamış yolu ise hem dolambaçlı ve hem de pek bakımlı olmadığından daha çok yazın veya kuru havalarda kullanılabilmekteydi. Bu iki yolun dışında Aras’ın güneyinde Velibaba-Pasin-Karakilise-Kağızman üzerinden Kars’a giden üçüncü bir yol daha vardı. Diğer yollara az çok paralel olarak uzanan bu yol, Sarıkamış’ın 15 km kadar güneyinde bulunan Karakurt’ta Aras nehrini geçerek Sarıkamış’a da ulaşıyordu. Ancak bu yol büyük birliklerin geçişi için müsait değildi. Bu durumda yörenin anayolu konumunda bulunan Kötek-Sarıkamış yolunun kesilmesi halinde Ruslar, tam anlamıyla kuşatılmış olacaktı.<a href="https://www.altayli.net/kafkas-cephesinde-kader-ani-sarikamis-harekati-ve-sonuclari.html#_edn37" name="_ednref37">[37]</a> Kaldı ki Sarıkamış’ı ele geçirdikten sonra Kağızman yolu da kolayca kontrol altına alınabilirdi.</p>
<p>Ruslar kışın en şiddetli günlerinde Sarıkamış’ı hedef alacak bir Türk taarruzuna ihtimal vermediklerinden, burada kayda değer miktarda bir savunma gücü bulundurmaya da gerek duymamışlardı. Birkaç bölükten ibaret olan Sarıkamış’taki Rus birlikleri, sınır muhafızları içerisinde bir istisna olarak 1877’den kalma eski berdan tüfekleriyle donatılmıştı. Sarıkamış savunmasında çok etkili olabilecek bir tek topları dahi yoktu ve hepsinden önemlisi Enver Paşa bütün bunları biliyordu.<a href="https://www.altayli.net/kafkas-cephesinde-kader-ani-sarikamis-harekati-ve-sonuclari.html#_edn38" name="_ednref38">[38]</a></p>
<p>Görüldüğü gibi harekâtın hedefine ulaşması büyük ölçüde Sarıkamış’ın ele geçirilmesine bağlıydı. Bunun için harekâtın baskın şeklinde ve mümkün olabildiğince seri olarak icra edilmesi planlanmıştı.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-63387" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/11/Sarikamis-Harekati-2.jpg" alt="" width="800" height="517" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/11/Sarikamis-Harekati-2.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/11/Sarikamis-Harekati-2-768x496.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>Harekâtın Başlaması ve Başarısız Oluş Nedenleri</span></p>
<p>Enver Paşa, taarruza başlamadan önce düşmanı uyarabilecek hareketlerden kaçınılması hususunda kesin emir vermişti. Ancak bu emre rağmen Hafız Hakkı Bey, genel taarruz tarihinden iki gün önce yani 20 Aralık’tan itibaren General İstomin komutasındaki Oltu Müfrezesi’ne karşı küçük çaplı taarruz hareketlerine başladı. Ancak yukarıda da belirtildiği üzere Rus Başkomutanlığı’nın emri gereğince, Sarıkamış Grup Komutanı General Bergmann, taarruzî keşif icrasına tevessül etmediğinden Türk tarafının faaliyetlerinden haberdar değildi. Bu nedenle General İstomin’in Hafız Hakkı Bey komutasındaki Türk birliklerinin taarruza geçtiğini bildirmesi üzerine adeta şaşkına dönmüş ve buna bir anlam verememişti. Böylece Hafız Hakkı Bey’in kuşku yaratan aceleci hareketlerine rağmen 22 Aralık’ta başlayan genel taarruz, Ruslar için tam anlamıyla bir baskın olmuştur.<a href="https://www.altayli.net/kafkas-cephesinde-kader-ani-sarikamis-harekati-ve-sonuclari.html#_edn39" name="_ednref39">[39]</a></p>
<p>Bu şartlar altında başlayan Türk taarruzunun başarı şansı oldukça yüksekti. Rus komuta heyeti henüz taarruzun amacını anlayamadığından gerekli önlemleri almakta gecikmişti. Harekâtla birlikte başlayan şiddetli tipi, Rus kuvvetlerinin arkasına doğru ilerleyen 9. ve 10. Kolorduların düşmana görünmeden ilerlemesini sağlıyordu. Harekâtın ilk günü 10. Kolordu, Oltu Müfrezesi’ni bozguna uğratmış, 9. Kolordu ise karşısına çıkan birkaç bölük düşman kuvvetini perişan bir şekilde geriye doğru atmıştı. Yoğun kar ve şiddetli tipiye rağmen devam eden cebri yürüyüşler sırasında bir miktar kayıp verildiyse de Türk taarruzu ilk günlerde başarıyla devam etti. Enver Paşa ve ordu karargâhı, Sarıkamış civarındaki ilk çarpışmaları başlatacak olan 9. Kolordu’yla birlikte ilerlemekteydi.<a href="https://www.altayli.net/kafkas-cephesinde-kader-ani-sarikamis-harekati-ve-sonuclari.html#_edn40" name="_ednref40">[40]</a></p>
<p>Taarruz emrine göre, 24 Aralık günü 9. Kolordu Kötek, 10. Kolordu Bardız yönünde ilerleyecekti. Oysa 9. Kolordu 24 Aralık’ta Kötek yerine Bardız’a, 10 Kolordu ise Bardız yerine Oltu’ya varmış ve öncü birliklerini Kars istikametinde harekete geçirmişti. Harekât planındaki bu değişikliğin nedeni, Hafız Hakkı Bey’in geniş bir yay çizerek kendince daha uygun olan Oltu-Ardahan yönünde ilerlemek istemesidir. Bu arada Aras vadisine giden yolların ve özellikle Kötek yolunun kar nedeniyle kapanmış olduğu da haber alınmıştı.<a href="https://www.altayli.net/kafkas-cephesinde-kader-ani-sarikamis-harekati-ve-sonuclari.html#_edn41" name="_ednref41">[41]</a> Bu durumda Enver Paşa, taarruz planını değiştirmek zorunda kalarak 9. Kolordu’nun Kötek yerine Bardız’a ve 10. Kolordu’nun Bardız yerine Kop geçidi yönüne ilerlemesini emretmişti.<a href="https://www.altayli.net/kafkas-cephesinde-kader-ani-sarikamis-harekati-ve-sonuclari.html#_edn42" name="_ednref42">[42]</a> Böylece kuşatma cephesi, eski plana göre doğuya doğru kaydırılarak 15 km. kadar uzatılmış oluyordu. Cephenin uzaması, sıfırın altında 20-25 derece soğuklarda kar ve tipiye rağmen dinlenmeye fırsat bulamadan ilerleyen Türk birliklerinin işini bir hayli zorlaştırmıştı. Ancak harekât yinede başarı sansını kaybetmemişti. Çünkü Rus komuta heyeti hâlâ taarruzun maksadını tam olarak anlayamadığından kararsızlık içerisindeydi. Gerçek maksadı, ancak harekâtın başlamasından üç gün sonra anlayabilmiş ve Sarıkamış’ta kuvvet toplamaya karar vermişlerdi.<a href="https://www.altayli.net/kafkas-cephesinde-kader-ani-sarikamis-harekati-ve-sonuclari.html#_edn43" name="_ednref43">[43]</a></p>
<p>Hafız Hakkı Bey, Enver Paşa’nın genişletilmiş harekât planına da uymadı. Büyük bir kolordu ile mağlup ettiği iki alaydan ibaret Oltu Müfrezesi’ni takip etmekten vazgeçmeyerek, Abdülkerim Bey komutasındaki 32. Tümen’i Kop yönüne gönderdikten sonra kendisi 30 ve 31. Tümenlerle Ardahan istikametinde taarruza devam etti.<a href="https://www.altayli.net/kafkas-cephesinde-kader-ani-sarikamis-harekati-ve-sonuclari.html#_edn44" name="_ednref44">[44]</a> Hafız Hakkı Bey’in Ardahan’a doğru ilerlemesinden sonra 9. ve 10 Kolordular arasındaki irtibat ağır kış şartları ve mesafenin açılması nedeniyle neredeyse tamamen kesildi. Bundan sonra kolordular genellikle birbirlerinden haberdar olmadan hareket etmek zorunda kaldılar. Böylece bir an önce Sarıkamış yönünde ilerlemek yerine küçük bir düşman kuvvetinin arkasına takılarak Sarıkamış’tan uzaklaşan Hafız Hakkı Bey, 10. Kolordu’yu kış ortasında Allahuekber Dağları’na sürerek büyük bir kısmının donarak şehit olmasına neden oldu. Daha da önemlisi bu davranışıyla, zaferle sonuçlanabilecek bir harekâtın büyük bir hezimete dönüşmesine istemeden bile olsa hizmet etmiş oldu.</p>
<p>24 Aralık’ta Bardız’a ulaşan 9. Kolordu karargâhında Enver Paşa ile üst düzey komuta heyeti arasında bir takım görüş farklılıkları ortaya çıkmaya başladı. Enver Paşa, Sarıkamış’taki Rus kuvvetlerinin çok zayıf olduğunu belirterek, 25 Aralık’ta Sarıkamış’a yürümek niyetinde olduğunu ifade etmiş ve maiyet komutanlarının görüşlerini almak istemişti. Kolordu komutanı Ali Ahsan Paşa, Bronsart ve Feldman, bütün kolordu birliklerinin henüz Bardız’a ulaşamadığını öne sürerek, bu kuvvetler gelinceye kadar ve 10. Kolordu da Beyköy-Vartanut hattına ulaşıncaya kadar 9. Kolordu’nun Bardız’da beklemesinin daha doğru olacağını ifade ederek Enver Paşa’nın görüşüne katılmadıklarını bildirdiler. Aslında her iki görüşün’de kendince haklı yanları vardı. Birlikler günlerdir istirahat etmeden cebri yürüyüşlere zorlandıklarından bitkin haldeydiler. Oysa şimdi Bardız’da kolorduyu günlerce besleyebilecek miktarda erzak ele geçirildiğinden, askerleri burada bir süre dinlendirmek ve arkadan gelen kuvvetlerle daha da güçlenerek Sarıkamış’a taarruz etmek fena bir fikir değildi. Ancak bu görüşü savunanlar, düşman kuvvetlerinin alacağı karşı önlemleri hiç düşünmemişlerdi. Nitekim Bardız’da bu şekilde kaybedilecek olan her dakika, zayıf bir savunma gücüne sahip bulunan Sarıkamış’a Rusların yeni birlikler getirmesine ve burayı iyice tahkim etmelerine fırsat verecekti. Bu ise harekâtın başarı şansını büyük ölçüde azaltacaktı. Sonunda Enver Paşa, komuta heyetinin görüşlerini dikkate almayarak kendi düşüncesine göre harekâtı devam ettirmeye karar verdi. Bu karar, ordu komutanı ile üst düzey komuta heyeti arısındaki güven duygusunu sarsmış oldu.<a href="https://www.altayli.net/kafkas-cephesinde-kader-ani-sarikamis-harekati-ve-sonuclari.html#_edn45" name="_ednref45">[45]</a></p>
<p>Enver Paşa, Bardız’dan taarruz emri vermek üzereyken Rus ordusundaki şaşkınlık ve panik hali hâlâ devam etmekteydi. Sarıkamış Grup Komutanı General Bergmann, Aras vadisindeki asıl cepheden Sarıkamış’a kuvvet göndermek yerine 23 Aralık’ta bütün cephede Köprüköy istikametine doğru taarruz için emir vermişti.</p>
<p>Bu arada Tiflis’teki Kafkas Ordusu Başkomutanı Graf Vorontsov-Dashkov, Türklerin taarruza geçmesiyle birlikte cephesindeki durumun önem kazandığını haber alır almaz savaşı idare etmek üzere yardımcısı General Myshlayevski’yi Sarıkamış’a gönderdi. General Myshlayevski 24 Aralık günü Sarıkamış Grubu’nun Karargâhı olan Micingirt’e ulaşır ulaşmaz üst düzey komutanlarla bir toplantı yaptı. Bu toplantıda öne sürülen en gerçekçi görüş, Ordu Kurmay Başkanı General Yudenich’e aitti. General, Türkler sağ kanattan büyük kuvvetlerle bir kuşatma harekâtına başlamış olduklarından, Sarıkamış Grubu’nun ana cephede başlattığı taarruzun hemen durdurulmasını ve Aras vadisinden bir miktar kuvvetin derhal Sarıkamış’a gönderilerek buranın tahkim edilmesini teklif etti. General Bergmann, ise kuşatma harekâtını hâlâ layıkıyla anlayamamış olduğundan bu görüşe itiraz ederek ana cephedeki taarruzun devamı konusunda ısrarını sürdürdü. Myshlayevski de durumu kavrayamadığından Bergmann’ın görüşünü kabul ederek, daha önce başlatılan taarruzun devam ettirilmesini emretti. Ana cepheye yapılan bu taarruz karşısında Türk kuşatma kuvvetlerinin geri döneceğini umuyordu. Myshlayevski, ana cephedeki taarruzun yönetimini Bergmann’a bırakarak kurmay heyetiyle birlikte Sarıkamış’a hareket etti ve burayı kendisine karargâh olarak seçti.<a href="https://www.altayli.net/kafkas-cephesinde-kader-ani-sarikamis-harekati-ve-sonuclari.html#_edn46" name="_ednref46">[46]</a> Ancak Sarıkamış’a geldikten sonra buranın Türkler tarafından ciddi surette tehdit edildiğini anladı ve geç de olsa fikrini değiştirerek Yudenich’in Micingirt’te teklif ettiği önlemleri almak zorunda kaldı. Böylece 24 Aralık gecesi geç vakitte Sarıkamış Grubu birliklerinin önceki mevzilerine dönmelerini emretti.<a href="https://www.altayli.net/kafkas-cephesinde-kader-ani-sarikamis-harekati-ve-sonuclari.html#_edn47" name="_ednref47">[47]</a></p>
<p>Rus komuta heyetinin yaptığı bu büyük hatalara rağmen 24 Aralık akşamı Sarıkamış’ta savaşın kaderini Ruslar lehine değiştirecek birtakım gelişmeler oldu. Sarıkamış’a 2. Türkistan kolordusunun her alayından birer takım askerle iki obüs topu geldi. Aras vadisindeki asıl cephede bulunan bu birlikler, Türk taarruzunun haber alınmasından önce ordu nöbetçi generali tarafından Kafkas Özel Bataryası’nı oluşturmak üzere acilen Tiflis’e çağrılmışlardı. Böylece tamamen tesadüf eseri olarak 24 Aralık akşamı Tiflis’e gitmek üzere Sarıkamış’a gelmiş bulunuyorlardı. Türklerin Sarıkamış yakınlarında görülmeleri üzerine bu birlikler alıkonuldular. Bu sırada Sarıkamış’ta büyük bir panik vardı. Sarıkamış Müfrezesi Komutanı General Voropanof ne yapacağını şaşırmış durumdaydı. Sarıkamış savunması için gerekli olan önlemler daha çok orada tesadüfen bulunan birtakım subayların kişisel çabalarıyla alınıyordu. Demiryolu işçilerinden birlikler kurulmaya başlandı. Tiflis’teki hastalık izninden dönmekte olan Albay Bukretof, Myshlayevski’nin emriyle, buradaki dağınık kuvvetlerden bir müfreze oluşturarak 25 Aralık akşamı Sarıkamış’ın kilidi durumunda bulunan Bardız geçidine ulaştı.<a href="https://www.altayli.net/kafkas-cephesinde-kader-ani-sarikamis-harekati-ve-sonuclari.html#_edn48" name="_ednref48">[48]</a> Yine tesadüfen Sarıkamış’ta bulunan Topçu subayı Mushelov, iki obüs topunu şehrin ana meydanındaki kilisenin yanına yerleştirdi.<a href="https://www.altayli.net/kafkas-cephesinde-kader-ani-sarikamis-harekati-ve-sonuclari.html#_edn49" name="_ednref49">[49]</a> Ruslar böylece Sarıkamış savunması için ilk muntazam kuvveti oluşturdular. Bu birlikler 2 obüs, 8 ağır makineli tüfek ve 2000 tüfeğe sahipti.<a href="https://www.altayli.net/kafkas-cephesinde-kader-ani-sarikamis-harekati-ve-sonuclari.html#_edn50" name="_ednref50">[50]</a></p>
<p>Rus tarafında bu gelişmeler olurken Enver Paşa, Sarıkamış’taki kuvvetleri hâlâ topları da olmayan birkaç bölükten ibaret zannediyor ve bu kuvveti önemli bir engel olarak görmediğinden ordunun ertesi gün Sarıkamış’a gireceğine kesin gözüyle bakıyordu. Nitekim 24-25 Aralık gecesi vermiş olduğu taarruz emrinde, ordu karargâhının 25 Aralık günü öğleden sonra Sarıkamış’a nakledileceğini belirtmişti. Bu emre göre Sarıkamış taarruzu şu şekilde icra edilecekti: 9. Kolordu, 29. ve 17. Tümenleriyle Sarıkamış’ı ve Sarıkamış civarındaki geçitleri ele geçirerek buraların savunması için gerekli önlemleri alacak, 28. Tümen ise Bardız ve Yeniköy yolunu tutacaktı. 9. Kolordu bu şekilde Sarıkamış’a taarruz ederken, 10. Kolordu, Sarıkamış istikametinde yürüyecekti. Ancak kendisiyle sağlıklı bir haberleşme sağlanamayan bu kolordu, nasıl ve ne zaman Sarıkamış’a ulaşacağına dair ordu komutanlığına bilgi verecekti.<a href="https://www.altayli.net/kafkas-cephesinde-kader-ani-sarikamis-harekati-ve-sonuclari.html#_edn51" name="_ednref51">[51]</a></p>
<p>9. Kolordu, önde Albay Arif Bey (Baytın) komutasındaki 29. Tümen olmak üzere 25 Aralık sabahı saat 7’de Sarıkamış’a yürümek üzere Bardız’dan hareket etti. Birlikler henüz sertleşmemiş diz boyunu aşan kar ile mücadele ederek yürüyorlardı. Kızılkilise köyüne gelindiğinde öncülerle ana birlikler arasındaki mesafe iyice azaldığından burada mola verilmişti. Ancak bu sırada karargâhıyla birlikte köye gelen Enver Paşa, sert bir ifadeyle, Albay Arif Bey ile Kolordu Komutanı İhsan Paşa’ya hemen harekete geçerek yürüyüşü hızlandırmalarını emretti. Bu olay komutanlar arasında Bardız’da başlayan soğukluğu bir kat daha artırdı. Yürüyüş düzenli fakat asker bitkin bir halde olduğu için yavaş yavaş devam etti. Akşam saat 16’da öncüler Bardız geçidine ulaştılar. Geçit noktasının her iki tarafında buraya 15 dakika önce ulaşmış olan Albay Bukretof komutasındaki düşman avcıları mevzilenmişti. Akşam olunca hava iyice soğuduğundan yorgun asker arasında donma vakaları görülmeye başlamıştı.</p>
<p>Bardız geçidine ulaştıktan sonra Enver Paşa ile komuta heyeti arasında yeni bir ihtilaf daha ortaya çıktı. Arif Bey ve İhsan Paşa, askerleri dinlendirmek, geride kalan birlikleri ileri yanaştırmak ve şafak sökmeden karanlıktan yararlanarak düşmanı geçitten atmak niyetindeydiler. Oysa Enver Paşa düşmanın toparlanmasına fırsat vermemek için bir an önce Sarıkamış’a girmek istediğinden bu fikri kabul etmedi. Saat 19 sıralarında bir dağ topunun geçit noktasına doğru ateş etmesini emretti. Niyeti düşman mevzilerinde görünmekte olan karartıların top olup olmadığını anlamaktı. Bu ateşe karşılık verilmeyince karartıların top olmadığına karar verildi. Gerçekten de Rusların bu noktada topları yoktu. Böylece Sarıkamış’ta top olmadığından emin olan Enver Paşa, gece taarruzu için emir verdi.<a href="https://www.altayli.net/kafkas-cephesinde-kader-ani-sarikamis-harekati-ve-sonuclari.html#_edn52" name="_ednref52">[52]</a></p>
<p>Sarıkamış’taki Rus savunması yukarıda da ifade edildiği üzere alelacele oluşturulmuş 2000 kişilik derme çatma bir kuvvetten ibaretti. Bu kuvvetin bir kolorduya karşı koyması mümkün değildi. Ancak harekât başladığında üç tümenden oluşan ve 25000 kişilik bir mevcuda sahip olan 9. Kolordu, kışın en şiddetli günlerinde sarp dağlardan ilerlemek zorunda kaldığı için hem çok fazla kayıp vermiş, hem de kuvvetlerini henüz Sarıkamış civarında toplayamamıştı. 25 Aralık akşamı 29. Tümenin üç alayından sadece ikisi; 86. ve 87. Alaylar Sarıkamış yakınlarına ulaşabilmişti. Harekete geçtiğinde 8000 mevcutlu olan bu tümen, daha düşmanla ciddi bir çatışmaya girmeden %50 kayıp vererek 4000 kişiye düşmüştü. Sarıkamış yakınlarına ulaşabilenlerin miktarı ise 2000 kişi civarındaydı. Bu kuvvetler yanlarında 8 adet dağ topu getirmeyi başarmışlardı.<a href="https://www.altayli.net/kafkas-cephesinde-kader-ani-sarikamis-harekati-ve-sonuclari.html#_edn53" name="_ednref53">[53]</a> Görüldüğü gibi Sarıkamış’a taarruz etmek üzere olan Türk kuvvetleriyle burayı savunan Rus kuvvetleri sayıca birbirlerine eşit durumdaydılar.</p>
<p>Ancak Türk kuvvetlerinin aç ve yorgun olması Ruslar açısından önemli bir avantajdı.</p>
<p>25 Aralık akşamı güneşin batışından sonra başlayan gece taarruzu, altı saat sürerek gece yarısına kadar devam etti. Bu taarruz sırasında süngü hücumu ile geri atılan düşman kuvvetleri makineli tüfeklerin namlularını sökerek Bardız geçidini terk edip Sarıkamış’a doğru çekildiler. Düşmanı takip eden iki bölük Yukarı Sarıkamış yakınlarına kadar ilerledi.<a href="https://www.altayli.net/kafkas-cephesinde-kader-ani-sarikamis-harekati-ve-sonuclari.html#_edn54" name="_ednref54">[54]</a> Artık buradan Sarıkamış’ın ışıkları görülmeye başlamıştı. Ancak Bardız’dan beri sürekli olarak Enver Paşa’ya muhalefet eden İhsan Paşa burada da sahneye çıkarak yorgun askerin dinlendirilmesi için taarruzun durdurulmasını teklif etti. Ayrıca birliklerin gece taarruzuna alışık olmadıkları da öne sürülüyordu. O zamana kadar İhsan Paşa’nın muhalefetine karşı direnmeyi başaran Enver Paşa, bu defa teklifini kabul etmek durumunda kaldı.<a href="https://www.altayli.net/kafkas-cephesinde-kader-ani-sarikamis-harekati-ve-sonuclari.html#_edn55" name="_ednref55">[55]</a></p>
<p>Sarıkamış’ın kilidi konumunda bulunan Bardız geçidi ele geçirilmiş, Sarıkamış’a bu kadar yaklaşılmış ve zafer için uygun bir fırsat yakalanmışken, İhsan Paşa’nın pasif kalması, sebebiyle Sarıkamış taarruzunun durdurulması, harekâtın kaderini bir anda Türkler aleyhine döndürdü.<a href="https://www.altayli.net/kafkas-cephesinde-kader-ani-sarikamis-harekati-ve-sonuclari.html#_edn56" name="_ednref56">[56]</a> Harekâtın başından beri inisiyatifi ellerinde bulunduran Türk kuvvetleri bu tarihten itibaren üstünlüklerini kaybederek hızla büyük bir hezimete doğru sürüklenmeye başladılar. Başka bir ifadeyle, kuşatma harekâtını zamanında anlayamayan Rus ordusunun hatalarından da yararlanarak, bir zafer kazanma şansı yakalayan Türk ordusu Sarıkamış civarındaki mücadeleyi 10 gün kadar daha sürdürmeyi başardıysa da esasen 25-26 Aralık gecesi savaşı kaybetmiş oldu.</p>
<p>Gece taarruzunu durduran birlikler, Sarıkamış sırtlarındaki ormanlık alanda gecelediler. Bu sırada 17. tümen de savaş alanına yetişti. Bu gece aşırı soğuk ve şiddetli tipi yüzünden 17. ve 29. Tümenler mevcutlarının yarısından fazlasını kaybettiler. Ateş yakmayı başarabilen askerlerin durumu bir dereceye kadar iyiydi. Birçokları ise bir ateş başı bile bulamadıklarından donarak şehit olmuşlardı.<a href="https://www.altayli.net/kafkas-cephesinde-kader-ani-sarikamis-harekati-ve-sonuclari.html#_edn57" name="_ednref57">[57]</a> Türk kuvvetleri bu şekilde büyük kayıplara uğrarken 11. Kolordu düşmanın Aras vadisindeki asıl kuvvetlerini ezemediğinden Ruslar, buradan Sarıkamış’a devamlı surette kuvvet kaydırmaya başladılar. Sarıkamış’a ilk ciddi takviye kuvveti 25 Aralık akşamı geldi ve gece boyunca devam etti. 26 Aralık’ta Sarıkamış’taki Rus kuvvetleri önceki güne göre bir kat artmış bulunuyordu.<a href="https://www.altayli.net/kafkas-cephesinde-kader-ani-sarikamis-harekati-ve-sonuclari.html#_edn58" name="_ednref58">[58]</a> Bundan sonra zaman bütünüyle Türk kuvvetleri aleyhine işlemeye devam etti. Aç ve perişan bir halde Sarıkamış civarındaki dağlarda açıkta geceleyen Türk kuvvetleri eriyip yok olurken, sıcak kışlalara, bol yiyeceğe ve iyi bir donanıma sahip bulunan Sarıkamış’taki Rus kuvvetlerinin sayısı sürekli olarak arttı. Böylece her geçen gün, Türk kuvvetlerini hezimete doğru bir adım daha yaklaştırmış oluyordu.</p>
<p>Türk kuvvetleri her şeye rağmen Sarıkamış taarruzunu inatla sürdürdüler. Gerçekte başarı şanslarını kaybetmiş olan birliklerin bu azmi, şaşkınlık içerisinde bulunan Rus komutanlarını ümitsizliğe sevk ediyordu. Başkomutan Vekili General Myshlayevski, Sarıkamış yakınlarında esir edilen bir subayın üzerinde ele geçirilen Türk taarruz emrini görünce, harekâtın amacını geç de olsa anladı. Savaşı kâğıt üzerinde düşünmeyi öğrenmiş olan general, Türk kuvvetlerinin eriyip gittiğinden haberdar olmadığı için tek kurtuluş çaresi olarak derhal geri çekilmek gerektiğine inanıyordu. 26-27 Aralık gecesi Bergmann ve Yudenich ile Micingirt’de yeni bir durum değerlendirmesi yaptı. Bergmann da onunla aynı fikirdeydi. Fakat Yudenich durumu anlamıştı. Çok kötü şartlar altında savaşan Türk kuvvetlerinin birkaç gün içerisinde hiç savaşamayacak bir duruma geleceğini izah etti. Bu izahat üzerine Myshlayevski, Sarıkamış’taki durum açıklık kazanana kadar geri çekilmeyi ertelemeye ikna oldu. Bu tavrı ile Yudenich, belki de Rus ordusunu kurtarmış ve hatta savaşın kaderini belirlemiş oluyordu.<a href="https://www.altayli.net/kafkas-cephesinde-kader-ani-sarikamis-harekati-ve-sonuclari.html#_edn59" name="_ednref59">[59]</a></p>
<p>Rus karargâhında bu tartışmalar olurken 10. Kolordu Sarıkamış’a ulaşmak üzere Allahuekber Dağı’nı geçmekle meşguldü. Yaklaşık olarak 20000 kişilik mevcutla başlayan bu tırmanış 19 saat sürdü. Oltu Müfrezesi’nin peşine takılarak hiç gerek yokken sarp dağlara doğru sürüklenen bu kolordu, Allahuekber Dağı’nda çok büyük bir zayiat verdi. Dağı aşarak, güney yamaçlarındaki Beyköy ve Başköy’e ulaşabilenlerin sayısı 3200 kişiden ibaretti. İçlerinden birçoğunun ayakları donduğundan %20’si iş göremez haldeydi. Geriye kalanlar soğuğa ve tipiye dayanamayıp genellikle donarak şehit olmuşlardı. Buna rağmen bu birlikler, 27 Aralık’ta Selim yakınlarına ulaşarak Sarıkamış-Kars demiryolunu tahrip ettiler. Sadece keşif kolları tarafından gerçekleştirilen bu harekât, aslında Ruslar için ciddi bir tehlike oluşturmuyordu.<a href="https://www.altayli.net/kafkas-cephesinde-kader-ani-sarikamis-harekati-ve-sonuclari.html#_edn60" name="_ednref60">[60]</a> Fakat harekâtın başından beri büyük bir ümitsizlik içerisinde bulunan Myshlayevski, Sarıkamış Grubu’nun tutsak olacağına inanarak, Türkler tarafından kapatılmamış tek yol olan Karakurt-Kağızman üzerinden Tiflis’e kaçtı.<a href="https://www.altayli.net/kafkas-cephesinde-kader-ani-sarikamis-harekati-ve-sonuclari.html#_edn61" name="_ednref61">[61]</a> Türklerin savaşı kazandığına emin olduğundan, Kafkasya hükümet merkezine durumun tehlikeli olduğunu bildirdi. Myshlayevski’nin cepheden getirdiği kötü haberler Kafkasya’da büyük bir paniğe yol açtı.<a href="https://www.altayli.net/kafkas-cephesinde-kader-ani-sarikamis-harekati-ve-sonuclari.html#_edn62" name="_ednref62">[62]</a></p>
<p>Ruslar açısından durum Myshlayevski’nin zannettiği kadar vahim değildi. 10. Kolordu’nun da Sarıkamış civarına intikal etmesiyle birlikte Enver Paşa’nın planı sadece teorik olarak gerçekleşmiş oluyordu. 28 Aralık günü Sarıkamış’ı kuşatan iki Türk kolordusunun toplam mevcudu, aç ve perişan halde bulunan 5000 kişiden ibaretti. Oysa aynı gün Sarıkamış’ta Rusların 15000 kişilik bir kuvveti, 34 adet topları ve birçok makineli tüfekleri vardı.<a href="https://www.altayli.net/kafkas-cephesinde-kader-ani-sarikamis-harekati-ve-sonuclari.html#_edn63" name="_ednref63">[63]</a> Buna rağmen Türk kuvvetleri bir ara Sarıkamış’a girmeyi başardılar. Fakat şiddetli çarpışmalardan sonra geri çekilmek zorunda kaldılar. Bu çarpışmalar sırasında Rusların uzun menzilli sahra topları Türklerin dağ toplarına karşı büyük bir üstünlük sağlamıştı. Bu topların ateşi karşısında ormanlar içerisine mevzilenmiş olan Türk birlikleri yerlerinden kıpırdayamaz hale gelmişlerdi.<a href="https://www.altayli.net/kafkas-cephesinde-kader-ani-sarikamis-harekati-ve-sonuclari.html#_edn64" name="_ednref64">[64]</a></p>
<p>Myshlayevski’nin Tiflis’e gitmesinden sonra cephenin komutasını devralan General Yudenich, 1 Ocak 1915 tarihinde karşı taarruza geçerek Türk kuvvetlerini Bardız-Sarıkamış-Eşekmeydanı geçidi arasındaki üçgende çevirmek üzere bir kuşatma harekâtı başlattı.<a href="https://www.altayli.net/kafkas-cephesinde-kader-ani-sarikamis-harekati-ve-sonuclari.html#_edn65" name="_ednref65">[65]</a> Türkler için durum ümitsizdi. Enver Paşa, 2 Ocak 1915 günü 9. ve 10. Kolorduları, Sol Cenah Ordusu adıyla birleştirerek generalliğe terfi eden Hafız Hakkı Paşa’nın emrine verdi. Bu ordunun toplam mevcudu 1500 kişi kadardı.<a href="https://www.altayli.net/kafkas-cephesinde-kader-ani-sarikamis-harekati-ve-sonuclari.html#_edn66" name="_ednref66">[66]</a> Enver Paşa, artık yapacak bir şey kalmadığını görerek, 3 Ocak günü cepheyi terk edip Erzurum’a hareket etti.<a href="https://www.altayli.net/kafkas-cephesinde-kader-ani-sarikamis-harekati-ve-sonuclari.html#_edn67" name="_ednref67">[67]</a> Ertesi gün Hafız Hakkı Paşa, 9. Kolordu karargahına gelerek elde kalan birliklere ricat emri verdi. Ancak ricat için de çok geç kalınmıştı. Bir gün önce kolorduyu kuşatan Rus birlikleri taarruza geçtiler. Hafız Hakkı Paşa atına atlayarak kurşun yağmuru altında güçlükle uzaklaşabildi. 9. Kolordu, saat 15 sıralarında düşmana teslim oldu. Esir edilenler’in miktarı 106 subay ve 80 erden ibaretti. Teslim edilen mühimmat miktarı ise işe yaramaz bir halde bulunan bir top, 3 makineli tüfek ve birkaç hayvandan ibaretti.<a href="https://www.altayli.net/kafkas-cephesinde-kader-ani-sarikamis-harekati-ve-sonuclari.html#_edn68" name="_ednref68">[68]</a> 9. ve 10. Kolordulardan arta kalanlar dağ yollarını takip ederek Bardız’ın doğusundaki Çermik köyü üzerinden Erzurum’a doğru çekildiler.<a href="https://www.altayli.net/kafkas-cephesinde-kader-ani-sarikamis-harekati-ve-sonuclari.html#_edn69" name="_ednref69">[69]</a></p>
<p>Böylece büyük ümitlerle başlayan Sarıkamış Harekâtı, tarihimizin en acı mağlubiyetlerinden biri olarak noktalandı.<a href="https://www.altayli.net/kafkas-cephesinde-kader-ani-sarikamis-harekati-ve-sonuclari.html#_edn70" name="_ednref70">[70]</a> Bu harekât sırasında bütün güçlüklere rağmen hiçbir zaman bozgunluk ve yılgınlık belirtisi göstermeyen 3. Ordunun uğradığı kayıplar çok büyüktü. Hafız Hakkı Paşa’nın ricat emri verirken söylediği gibi; şereften başka her şey mahvolmuştu.<a href="https://www.altayli.net/kafkas-cephesinde-kader-ani-sarikamis-harekati-ve-sonuclari.html#_edn71" name="_ednref71">[71]</a> En çok zayiatı kuşatma harekâtını yapan 9. ve 10. Kolordular vermişti. Bu kolorduların 55000 kişilik mevcudundan geriye sadece 3000 kişi kalmıştı. 35000 mevcutlu 11. Kolordudan geriye kalanların miktarı ise 15000 kişiydi. Buna göre toplam zayiat 75000 kişi kadardır.<a href="https://www.altayli.net/kafkas-cephesinde-kader-ani-sarikamis-harekati-ve-sonuclari.html#_edn72" name="_ednref72">[72]</a> Hasta ve yaralı olarak saf dışı kalanlarla esir düşenler de bu rakama dahildir.<a href="https://www.altayli.net/kafkas-cephesinde-kader-ani-sarikamis-harekati-ve-sonuclari.html#_edn73" name="_ednref73">[73]</a> Ruslar 1915 yılı baharında harekât bölgesinden 23000 şehit naaşı toplayarak defnetmişlerdi.<a href="https://www.altayli.net/kafkas-cephesinde-kader-ani-sarikamis-harekati-ve-sonuclari.html#_edn74" name="_ednref74">[74]</a> Ancak naaşlarına ulaşılamayan ya da resmî kayıtlara geçmeyen şehitler de hesaba katıldığında can kaybının daha fazla olduğu söylenebilir.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-63389" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/11/Sarikamis-Harekati-3.jpg" alt="" width="800" height="531" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/11/Sarikamis-Harekati-3.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/11/Sarikamis-Harekati-3-768x510.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>Sarıkamış Harekâtı’nın Sonuçları</span></p>
<p>Sarıkamış Harekâtı, Türkler açısından büyük bir hezimetle sonuçlanırken müttefik Alman kuvvetleri için beklenenin ötesinde yarar sağlamıştır. Yukarıda ifade edildiği gibi Almanların bu harekâttan en önemli beklentileri, olabildiğince fazla Rus kuvvetini Kafkas cephesinde tutarak, Alman-Avusturya cephesinin yükünü hafifletmekti. Türk ordusunun bu cüretkâr kuşatma harekâtı, Rusları korkutmuş olduğundan Sarıkamış yenilgisinden sonra da Kafkas cephesindeki kuvvetlerini sürekli takviye etmek zorunda bırakmıştır. Böylece Türk ordusu savaşı kaybetmiş olsa bile savaş yılları boyunca Almanları memnun edecek miktarda Rus kuvvetini Kafkas cephesinde tutmayı başarmıştır.<a href="https://www.altayli.net/kafkas-cephesinde-kader-ani-sarikamis-harekati-ve-sonuclari.html#_edn75" name="_ednref75">[75]</a></p>
<p>Bu harekât sırasında 3. Ordunun neredeyse tamamen yok olması Anadolu’yu Rus istilâsına karşı büyük ölçüde savunmasız bırakmıştı. Ancak Ruslar elde ettikleri başarının meyvelerini toplamak hususunda pek de aceleci davranmadılar. Bu savaş sırasında Türkler kadar olmasa bile kendileri de ağır kayıplara uğramışlardı. Rusların verdiği kayıp 16000 ölü ve yaralı, 12000 hasta<a href="https://www.altayli.net/kafkas-cephesinde-kader-ani-sarikamis-harekati-ve-sonuclari.html#_edn76" name="_ednref76">[76]</a> ve 2000 esir<a href="https://www.altayli.net/kafkas-cephesinde-kader-ani-sarikamis-harekati-ve-sonuclari.html#_edn77" name="_ednref77">[77]</a> olmak üzere toplam 30000 kişi civarındaydı. Ayrıca harekâtın yarattığı korku ve endişe bundan sonra daha temkinli hareket etmelerine neden olduğundan, çok güçlü oldukları dönemlerde bile aşırı hareketlere teşebbüs etmekten kaçınmışlardır.<a href="https://www.altayli.net/kafkas-cephesinde-kader-ani-sarikamis-harekati-ve-sonuclari.html#_edn78" name="_ednref78">[78]</a> Oysa savaşın başından beri Ruslarla işbirliği içerisinde hareket eden Anadolu’daki Ermeni çeteleri, Ruslar kadar temkinli hareket etme gereğini duymuyorlardı.</p>
<p>Sarıkamış yenilgisini fırsat bilen Ermeni çeteleri, Osmanlı topraklarında bağımsız bir devlet kurmak amacıyla birçok yerde isyan ederek Türk ordusunu cephe gerisinden tehdit etmeye ve bu hareketleriyle Rus ordusunu Anadolu’ya girmeye teşvik etmeye başlamışlardı. Özellikle 1915 yılı Nisan ayında Van vilayetinde başlayan isyanın tehlikeli boyutlara ulaşması üzerine Ruslar, uygun ortamdan yararlanarak Gönüllü Ermeni birliklerinin öncülüğünde sınırı geçip kuzeyde Tahir Gediği- Horasan çizgisine, güneyde ise Malazgirt-Van doğrultusunda ilerleyerek buraları işgal ettiler. Rus-Ermeni işbirliğinde gerçekleştirilen isyan ve işgallerin, bu cephedeki Türk kuvvetleri ile yöre halkının can güvenliğini ciddi surette tehdit etmeye başlaması üzerine Osmanlı hükümeti, 27 Mayıs 1915 tarihinde bir kanun çıkararak Ermenileri güney vilayetlerine tehcir etmek zorunda kaldı. Böylece Sarıkamış yenilgisi doğrudan olmasa bile dolaylı olarak Ermeni tehcirinin önemli nedenlerinden biri olmuştur.<a href="https://www.altayli.net/kafkas-cephesinde-kader-ani-sarikamis-harekati-ve-sonuclari.html#_edn79" name="_ednref79">[79]</a></p>
<p>Sarıkamış yenilgisinden sonra bir daha eski gücüne ulaşamayan Osmanlı ordusunun bu zaafından yararlanmak isteyen Ruslar, 1916 yılı Ocak ayı başlarında yeni bir taarruz başlatarak Erzurum, Bitlis, Trabzon vilayetleri ile Erzincan sancağını da ele geçirdiler.<a href="https://www.altayli.net/kafkas-cephesinde-kader-ani-sarikamis-harekati-ve-sonuclari.html#_edn80" name="_ednref80">[80]</a> İki yıl kadar düşman işgalinde kalan bu bölge ahalisi, çok büyük can ve mal kayıplarına uğradı. Ruslardan destek gören Ermeni çetelerinin vahşet tarzında gelişen saldırıları sırasında pek çok masum insan hayatını kaybederken<a href="https://www.altayli.net/kafkas-cephesinde-kader-ani-sarikamis-harekati-ve-sonuclari.html#_edn81" name="_ednref81">[81]</a> yaklaşık olarak 1,5 milyon insan da yerini yurdunu terk ederek iç bölgelere göç etmek zorunda kaldı.<a href="https://www.altayli.net/kafkas-cephesinde-kader-ani-sarikamis-harekati-ve-sonuclari.html#_edn82" name="_ednref82">[82]</a> Böylece Hıristiyanıyla Müslümanıyla bölge nüfusunun çoğunluğu ya telef oldu ya da evinden barkından ayrılmak zorunda kaldı. Bazı tahminlere göre bütün bu olaylar sonucunda bölge nüfusu %75 oranında azalmıştır.<a href="https://www.altayli.net/kafkas-cephesinde-kader-ani-sarikamis-harekati-ve-sonuclari.html#_edn83" name="_ednref83">[83]</a> İşgal sırasında büyük bir tahribata uğrayan bölgenin geçim kaynağı, büyük ölçüde insan gücüyle yapılan tarımsal faaliyetlere bağlı olduğundan Sarıkamış yenilgisi, savaştan önce de ekonomik durumu pek iyi olmayan doğu vilayetlerinin iyice fakirleşmesine neden olmuştur.</p>
<p>Sarıkamış yenilgisinin siyasal düşünce alanında da önemli etkileri oldu. İttihat ve Terakki Hükümeti’nin adeta resmî bir ideoloji olarak benimsemiş olduğu Türkçülük-Turancılık fikri, savaştan önce yurt genelinde oldukça geniş bir taraftar kitlesi bulmuştu. Esir Türk illerini Çarlık Rusyası’nın boyunduruğundan kurtararak Türk birliğini sağlama arzusu, özellikle genç kuşağın kutsal ülküsü haline gelmişti. Savaş başladığında, Turan idealiyle yanıp tutuşan pek çok genç, Ruslara karşı savaşmak üzere gönüllü olarak Kafkas cephesine koşmuştu. Ancak büyük idealler uğruna başlatılan Sarıkamış harekâtının ağır bir yenilgiyle sonuçlanması, birçok insanın hayallerini yıkmış oldu.<a href="https://www.altayli.net/kafkas-cephesinde-kader-ani-sarikamis-harekati-ve-sonuclari.html#_edn84" name="_ednref84">[84]</a> Sarıkamış yenilgisi ve ardından yaşanan gelişmeler, Rusya’nın Türk sömürgelerini kaybetmek niyetinde olmayan güçlü bir devlet olduğunu ispat etti. Rusya’nın bu gücü karşısında Milli Mücadele yıllarında Türkçülük-Turancılık fikri, yerini büyük ölçüde Türkiye milliyetçiliğine bıraktı.<a href="https://www.altayli.net/kafkas-cephesinde-kader-ani-sarikamis-harekati-ve-sonuclari.html#_edn85" name="_ednref85">[85]</a></p>
<p>1. Dünya Savaşı’nın iki yıl kadar uzamasına neden olan Çanakkale cephesinin açılmasına da vesile olan Sarıkamış Harekâtı, etkisini sadece Kafkas cephesinde değil savaşın genel seyri üzerinde de hissettirmiştir. Rus Orduları Başkomutanı Grandük Nikola, 2 Ocak 1915 tarihinde Londra’ya gönderdiği bir telgrafla müttefiklerinden şu şekilde yardım talep etmişti:<a href="https://www.altayli.net/kafkas-cephesinde-kader-ani-sarikamis-harekati-ve-sonuclari.html#_edn86" name="_ednref86">[86]</a> Telefonları ve telgrafları işlemez hale getiren dondurucu kış, Türk ordularını durduramıyor. Baku petrolleri ve Hindistan yolunun, Türk-Alman müttefiklerinin eline geçmesi tehlikesi vardır. İkinci bir cephe açılarak, Türk ordularının durdurulmasını dilerim. Aynı gün İngiliz Askerî Başkanı Lord Kitchener, Türklere karşı bir harekâta girişmek üzere gerekli hazırlıkların yapılacağına dair Grandük’e teminat verdi.<a href="https://www.altayli.net/kafkas-cephesinde-kader-ani-sarikamis-harekati-ve-sonuclari.html#_edn87" name="_ednref87">[87]</a> Böylece 1914 yılı Eylül ve Kasım aylarından beri Çanakkale’de bir cephe açmayı düşünen İtilaf Devletleri, 1915 yılı Şubat ayı ortalarında denizden Çanakkale Boğazı’na saldırarak burada yeni bir cephe açtılar.<a href="https://www.altayli.net/kafkas-cephesinde-kader-ani-sarikamis-harekati-ve-sonuclari.html#_edn88" name="_ednref88">[88]</a> İtilâf Devletlerinin bu cepheye büyük kuvvetler göndermesi müttefik Alman ve Avusturya kuvvetlerinin yükünü iyice hafifletmiştir.<a href="https://www.altayli.net/kafkas-cephesinde-kader-ani-sarikamis-harekati-ve-sonuclari.html#_edn89" name="_ednref89">[89]</a></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-63390" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/11/Sarikamis-Harekati-4.jpg" alt="" width="800" height="543" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/11/Sarikamis-Harekati-4.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/11/Sarikamis-Harekati-4-768x521.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>Sonuç</span></p>
<p>Yakın tarihimizin müessif hadiselerinden Sarıkamış Harekâtı’nın bir macera olduğu ve bir maceraperest olan Enver Paşa’nın bu harekâtla Almanların Avrupa cephesindeki yükünü hafifletmek uğruna, 90000 askeri Sarıkamış dağlarına gömdüğüne dair ülkemizde yanlış fakat yaygın bir görüş vardır. Bu görüş büyük ölçüde, İttihatçılar ve dolayısıyla Enver Paşa aleyhine adeta bir karalama kampanyasının başlatıldığı mütareke döneminde yazılan eserlerin etkisiyle oluşmuştur. Sarıkamış Harekâtı’na 9. Kolordu Kurmay Başkanı olarak katılan Şerif Köprülü’nün, Enver Paşa’ya karşı duyduğu husumetin etkisinde kalarak yazdığı anıları, Enver Paşa ve Sarıkamış Harekâtı’nı karalama kampanyasının öncülüğünü yapmıştır.</p>
<p>Sarıkamış Harekâtı’nın üzerinden 86 yıl gibi uzun sayılabilecek bir zaman geçtiği için bugün bu harekâtı, mütareke günlerindeki duygusal ortamın etkisinde kalmadan daha gerçekçi olarak değerlendirme şansına sahibiz. Böyle bir değerlendirme yapıldığında Sarıkamış Harekâtı’nın yiyecek, kışlık donanım ve ulaştırma hizmetlerinin eksik olmasına rağmen oldukça yüksek bir başarı şansına sahip olduğu söylenebilir. Kuşatma harekâtının amacını anlamakta geciken Rus komuta heyetinin şaşkınlık içerisinde yaptığı büyük hatalar da bu şansı bir kat daha artırmıştır. Ancak benzer hatalara Türk komuta heyetinin de düşmesi, özellikle 9. Kolordu Komutanı İhsan Paşa ile 10. Kolordu Komutanı Hafız Hakkı Bey’in verilen emirlere uyma konusundaki isteksizlikleri ve hadiselerin en kritik anında Sarıkamış’a tesadüf eseri bir miktar Rus kuvvetinin gelmesi, zafer şansı beliren Türk ordusunun büyük bir yenilgiye uğramasına neden olmuştur. Nitekim bu harekât sırasında Rus ordusunda görev yapan Maslofki ve Nikolski gibi subaylar da harekâtın, başarı şansı yüksek, cüretkâr bir taarruz olduğunu ve kendileri için ciddi bir tehlike oluşturduğunu kabul etmişlerdir. Onlara göre kahramanca çarpışan Türk askerleri, harekâtın ilk günlerinde galip gelebilecek durumdayken, Enver Paşa’nın maiyetindeki üst düzey komutanların inisiyatif sahibi olmamaları nedeniyle bunu başaramamışlardır.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yrd. Doç. Dr. Tuncay ÖĞÜN</strong></span></a>
</p><p><span>Yüzüncü Yıl Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi / Türkiye</span></p>
<p><span><strong>Alıntı Kaynağı:</strong> Türkler, Cilt: 13 Sayfa: 398-408</span></p>
<hr>
<div><span><strong><u>Dipnotlar:</u></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kafkas-cephesinde-kader-ani-sarikamis-harekati-ve-sonuclari.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> İsmail Habib Sevük, “Sarıkamış ve”, Cumhuriyet, 19 Haziran 1937.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kafkas-cephesinde-kader-ani-sarikamis-harekati-ve-sonuclari.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> Mehmed Emin, Umumî Harpte Osmanlı Cephesi Vekayii, İstanbul 1338, s. 6.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kafkas-cephesinde-kader-ani-sarikamis-harekati-ve-sonuclari.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> Karadeniz olayı hakkında geniş bilgi için bkz. Nusret Baycan, Karadeniz Olayı ve 1. Dünya Harbine Girişimiz”, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, VIII / 22 (Kasım 1991), s. 175-182; Mustafa Balcıoğlu, “Birinci Dünya Savaşına Girişimizle İlgili Tartışmalar ve Yeni Belgeler”, Tarih ve Toplum, XIX / 114 (Haziran 1993), s. 340-341.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kafkas-cephesinde-kader-ani-sarikamis-harekati-ve-sonuclari.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> Nikoski, Sarıkamış Hareketleri (çev. Kaymakam Nazmî), Ankara 1935, s. 4.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kafkas-cephesinde-kader-ani-sarikamis-harekati-ve-sonuclari.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> Merkezi Tiflis’te bulunan Rus Kafkas Ordusu üç kolordudan müteşekkildi. Ruslar, Almanya ve Avusturya ile savaşa başladıklarında Osmanlı Devleti ile henüz savaş halinde olmadığından, Kafkaslar’daki üç kolordularından ikisini batı cephesine nakletmişlerdi. Osmanlı Devleti’yle savaş başladıktan sonra bu cephedeki kuvvetin yetersiz olduğu görüldü. Cepheyi takviye etmek üzere Köprüköy savaşları sırasında Tiflis’teki 2. Türkistan Kolordusu Aras vadisine intikal etti. Böylece iki kolordu Sarıkamış Grubu adıyla birleştirilerek 1. Kafkas Kolordusu Komutanı General Bergmann’ın emrine verildi. Bunların dışında savaş alanına hizmet taburları ve ikinci derecede birtakım birlikler de gelmişti. Bkz. Maslofski, Umumî Harpte Kafkas Cephesi (nşr. Kaymakam Nazmî), Ankara 1935, s. 23 vd. ; Nikolski, a.g.e., s. 3, 59.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kafkas-cephesinde-kader-ani-sarikamis-harekati-ve-sonuclari.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> Köprüköy ve Azap savaşları hakkında daha geniş bilgi için bkz. Birinci Dünya Savaşında Türk Harbi Kafkas Cephesi 3.Ordu Harekâtı, I (Genelkurmay Başkanlığı Yayını), Ankara 1993, s. 97-323.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kafkas-cephesinde-kader-ani-sarikamis-harekati-ve-sonuclari.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> Nikolski, a.g.e., s. 6.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kafkas-cephesinde-kader-ani-sarikamis-harekati-ve-sonuclari.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> Tannenberg zaferini kazanan Alman ordularının sahip bulunduğu imkânlarla Kafkas cephesindeki mevcut imkânlar birbirinden çok farklıydı. Tannenberg zaferi, iyi donanımlı kuvvetlerle uygun bir mevsim ve coğrafyada elde edilmişti. Bkz. Ali İhsan Sabis, Harp Hatıralarım Birinci Dünya Harbi, II, İstanbul 1990, s. 263; H. Işık, “Birinci Dünya Savaşında Rus Cephesinde İlk Muharebeler ve Sarıkamış Harekâtı”, Dördüncü Askerî Tarih Semineri Bildirileri, Ankara 1987, s. 312.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kafkas-cephesinde-kader-ani-sarikamis-harekati-ve-sonuclari.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> Birinci Dünya Savaşında Türk Harbi Kafkas Cephesi 3. Ordu Harekâtı, I, s. 348.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kafkas-cephesinde-kader-ani-sarikamis-harekati-ve-sonuclari.html#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> Liman von Sanders’in muhalefeti, Berlin’de güçlü bir siyasî nüfuza sahip bulunan Wangenheim etkinliği karşısında başarılı olamamıştır. Bkz. Joseph Pomiankowiski, Osmanlı İmparatorluğunun Çöküşü (çev. K. Turan), İstanbul 1990, s. 90.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kafkas-cephesinde-kader-ani-sarikamis-harekati-ve-sonuclari.html#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> Guze, “Büyük Harpte Kafkas Cephesindeki Muharebeler” (çev. Kaymakam Hakkı), 79 Numaralı Askerî Mecmua, Sayı: 20 (1 Kânunısani 1931), s. 34.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kafkas-cephesinde-kader-ani-sarikamis-harekati-ve-sonuclari.html#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> Akdes Nimet Kurat, Türkiye ve Rusya, Ankara 1990, s. 269.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kafkas-cephesinde-kader-ani-sarikamis-harekati-ve-sonuclari.html#_ednref13" name="_edn13">[13]</a> Savaş başlamadan önce Kafkasya’nın Türk ve Müslüman halklarıyla, hatta buranın Gürcü ahalisiyle Osmanlı Devleti arasında Teşkilât-ı Mahsusa vasıtasıyla işbirliği sağlanmıştı. Bkz. Vahdet Keleşyılmaz, “Kafkas Harekâtının Perde Arkası”, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, XVI / 47 (Temmuz 2000), s. 367-393; Philip H. Stoddard, Teşkilât-ı Mahsusa (çev. T. Demirel), İstanbul 1993, s. 50 vd.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kafkas-cephesinde-kader-ani-sarikamis-harekati-ve-sonuclari.html#_ednref14" name="_edn14">[14]</a> Ahmet İzzet Paşa, Feryadım, I, İstanbul 1992, s. 194; Guze, a.g.e., s. 35.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kafkas-cephesinde-kader-ani-sarikamis-harekati-ve-sonuclari.html#_ednref15" name="_edn15">[15]</a> Liman von Sanders, Türkiye’de Beş Yıl (çev. Ş. Yazman), İstanbul 1968, s. 55 vd.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kafkas-cephesinde-kader-ani-sarikamis-harekati-ve-sonuclari.html#_ednref16" name="_edn16">[16]</a> Yusuf Hikmet Bayur, Türk İnkılâbı, III / I, İstanbul 1983, s. 356 vd; A. İ. Sabis, a.g.e., s. 238 vd.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kafkas-cephesinde-kader-ani-sarikamis-harekati-ve-sonuclari.html#_ednref17" name="_edn17">[17]</a> Guze, a.g.e., s. 37.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kafkas-cephesinde-kader-ani-sarikamis-harekati-ve-sonuclari.html#_ednref18" name="_edn18">[18]</a> Şevket Süreyya Aydemir, Orta Asya’dan Makedonya’ya Enver Paşa, III, İstanbul 1972, s. 128.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kafkas-cephesinde-kader-ani-sarikamis-harekati-ve-sonuclari.html#_ednref19" name="_edn19">[19]</a> Fahri Belen, Birinci Cihan Harbinde Türk Harbi, I, Ankara 1964, s. 140.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kafkas-cephesinde-kader-ani-sarikamis-harekati-ve-sonuclari.html#_ednref20" name="_edn20">[20]</a> Guze, a.g.e., s. 50.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kafkas-cephesinde-kader-ani-sarikamis-harekati-ve-sonuclari.html#_ednref21" name="_edn21">[21]</a> ATASE Arşivi; Kls. 69, Dos. 15, F. 29, 29-1, 29-2, 29-3. Dönemin Genelkurmay Harekât Şubesi Müdürü olan Yarbay Ali İhsan (Sabis) Bey henüz savaş başlamadan Harbiye Nezareti’ne sunduğu bir raporda, mevcut şartlarda Kafkas cephesinde stratejik bir taarruza geçmenin felâketten başka bir sonuç vermeyeceğini ifade etmişti. Bkz. İhsan Ilgar, “Ali İhsan Paşanın Bir Raporu ve Bir Mektubu”, Hayat Tarih Mecmuası, Yıl 5, I / 5 (Haziran 1969), s. 57.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kafkas-cephesinde-kader-ani-sarikamis-harekati-ve-sonuclari.html#_ednref22" name="_edn22">[22]</a> Fahri Belen, Birinci Cihan Harbi, I, s. 140.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kafkas-cephesinde-kader-ani-sarikamis-harekati-ve-sonuclari.html#_ednref23" name="_edn23">[23]</a> Ali İhsan Sabis, a.g.e., II, s. 263 vd; A. N. Kurat, a.g.e., s, 270.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kafkas-cephesinde-kader-ani-sarikamis-harekati-ve-sonuclari.html#_ednref24" name="_edn24">[24]</a> Taarruz emrinin tam metni için bkz. Şerif Köprülü, Sarıkamış İhata Manevrası ve Meydan Muharebesi, İstanbul 1338, s. 126-128; Guze, a.g.e., s, 50-51.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kafkas-cephesinde-kader-ani-sarikamis-harekati-ve-sonuclari.html#_ednref25" name="_edn25">[25]</a> W. E. D. Allen- P. Muratoff, 1828-1921 Türk- Kafkas Sınırı Harpleri Tarihi, Ankara, 1966, s. 264. Harekâta doğrudan doğruya katılmayan Strange Bey’in 5.000 kişilik müfrezesi toplam kuvvet miktarına dahil edilmemiştir.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kafkas-cephesinde-kader-ani-sarikamis-harekati-ve-sonuclari.html#_ednref26" name="_edn26">[26]</a> A. İ. Sabis, a.g.e., s. 274.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kafkas-cephesinde-kader-ani-sarikamis-harekati-ve-sonuclari.html#_ednref27" name="_edn27">[27]</a> W. E. D. Allen- P. Muratoff, a.g.e., s. 246.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kafkas-cephesinde-kader-ani-sarikamis-harekati-ve-sonuclari.html#_ednref28" name="_edn28">[28]</a> Nikoski, a.g.e., s. 7.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kafkas-cephesinde-kader-ani-sarikamis-harekati-ve-sonuclari.html#_ednref29" name="_edn29">[29]</a> J. Pomiankovski, a.g.e., s. 94; Guze, a.g.e., s. 41.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kafkas-cephesinde-kader-ani-sarikamis-harekati-ve-sonuclari.html#_ednref30" name="_edn30">[30]</a> Ş. Köprülü, a.g.e., s. 122; A. Baytın, a.g.e., s. 62.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kafkas-cephesinde-kader-ani-sarikamis-harekati-ve-sonuclari.html#_ednref31" name="_edn31">[31]</a> Ş. Köprülü, a.g.e., s. 131.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kafkas-cephesinde-kader-ani-sarikamis-harekati-ve-sonuclari.html#_ednref32" name="_edn32">[32]</a> Evliya Çelebi Soğanlı geçidini şöyle anlatır;…Yine batı tarafına giderek çamlı yollar ve beller aşıp Soğanlı geçidi adlı büyük bir geçide geldik. Rum’da, Acem’de, Belh’de ve Buhara’da herkesin bildiği bir beldedir ki onu geçen tüccar ve yolcuların beli iki kat olur. Bkz Evliya Çelebi, Seyahatname, I-II (nşr. T. Kuran-N. Aktaş), İstanbul 1986, s. 643.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kafkas-cephesinde-kader-ani-sarikamis-harekati-ve-sonuclari.html#_ednref33" name="_edn33">[33]</a> Bölgenin coğrafî yapısı hakkında daha geniş bilgi için bkz. Hüseyin Saraçoğlu, Doğu Anadolu Bölgesi, İstanbul 1989, s. 37 vd.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kafkas-cephesinde-kader-ani-sarikamis-harekati-ve-sonuclari.html#_ednref34" name="_edn34">[34]</a> Nihat Erim, Devletler Arası Hukuk ve Siyasi Tarih Metinleri, I, s. 395 vd.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kafkas-cephesinde-kader-ani-sarikamis-harekati-ve-sonuclari.html#_ednref35" name="_edn35">[35]</a> İlber Ortaylı, Çarlık Rusyası Yönetiminde Kars”, İÜ. Edebiyat Fakültesi Tarih Enstitüsü Dergisi, Sayı: 9 (1978), s. 346.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kafkas-cephesinde-kader-ani-sarikamis-harekati-ve-sonuclari.html#_ednref36" name="_edn36">[36]</a> Maslofski, a.g.e., s. 88, 132, 146. Nikolski, a.g.e., s. 56.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kafkas-cephesinde-kader-ani-sarikamis-harekati-ve-sonuclari.html#_ednref37" name="_edn37">[37]</a> Ş. Köprülü, a.g.e., s. 128; Guze, a.g.e., s. 40, 52.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kafkas-cephesinde-kader-ani-sarikamis-harekati-ve-sonuclari.html#_ednref38" name="_edn38">[38]</a> W. E. D. Allen-P. Muratoff, a.g.e., s. 245 vd.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kafkas-cephesinde-kader-ani-sarikamis-harekati-ve-sonuclari.html#_ednref39" name="_edn39">[39]</a> Nikolski, a.g.e., s. 9 vd.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kafkas-cephesinde-kader-ani-sarikamis-harekati-ve-sonuclari.html#_ednref40" name="_edn40">[40]</a> Ş. Köprülü, a.g.e., s. 135 vd.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kafkas-cephesinde-kader-ani-sarikamis-harekati-ve-sonuclari.html#_ednref41" name="_edn41">[41]</a> Guze, a.g.e., s. 39.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kafkas-cephesinde-kader-ani-sarikamis-harekati-ve-sonuclari.html#_ednref42" name="_edn42">[42]</a> Ş. Köprülü, a.g.e., s. 145.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kafkas-cephesinde-kader-ani-sarikamis-harekati-ve-sonuclari.html#_ednref43" name="_edn43">[43]</a> Fahri Belen, XX. Yüzyılda Osmanlı Devleti, İstanbul 1978, s. 222; Fahri Belen, Birinci Cihan Harbi, I, s. 140.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kafkas-cephesinde-kader-ani-sarikamis-harekati-ve-sonuclari.html#_ednref44" name="_edn44">[44]</a> Ş. Köprülü, a.g.e., s. 145.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kafkas-cephesinde-kader-ani-sarikamis-harekati-ve-sonuclari.html#_ednref45" name="_edn45">[45]</a> Ş. Köprülü, a.g.e., s. 138 vd. ; A. Baytın, a.g.e., s. 73 vd.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kafkas-cephesinde-kader-ani-sarikamis-harekati-ve-sonuclari.html#_ednref46" name="_edn46">[46]</a> Nikolski, a.g.e., s. 13 vd. ; Maslofski, a.g.e., s. 89 vd.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kafkas-cephesinde-kader-ani-sarikamis-harekati-ve-sonuclari.html#_ednref47" name="_edn47">[47]</a> Maslofski, a.g.e., s. 94 vd.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kafkas-cephesinde-kader-ani-sarikamis-harekati-ve-sonuclari.html#_ednref48" name="_edn48">[48]</a> Maslofski, a.g.e., s. 98, 105; Nikolski, a.g.e., s. 16.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kafkas-cephesinde-kader-ani-sarikamis-harekati-ve-sonuclari.html#_ednref49" name="_edn49">[49]</a> W. E. D. Allen-P. Muratoff, a.g.e., s. 245.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kafkas-cephesinde-kader-ani-sarikamis-harekati-ve-sonuclari.html#_ednref50" name="_edn50">[50]</a> Maslofski, a.g.e., s. 105 vd.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kafkas-cephesinde-kader-ani-sarikamis-harekati-ve-sonuclari.html#_ednref51" name="_edn51">[51]</a> Söz konusu taarruz emrinin tam metni için bkz. A. İ. Sabis, a.g.e., s. 282.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kafkas-cephesinde-kader-ani-sarikamis-harekati-ve-sonuclari.html#_ednref52" name="_edn52">[52]</a> A. Baytın, a.g.e., s. 76 vd. ; Ş. Köprülü, a.g.e., 154 vd. ; Alptekin Müderrisoğlu, Sarıkamış Dramı, II, İstanbul 1988, s. 360.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kafkas-cephesinde-kader-ani-sarikamis-harekati-ve-sonuclari.html#_ednref53" name="_edn53">[53]</a> Maslovski, a.g.e., s. 166; W. E. D. Allen-P. Muratoff, a.g.e., s. 247.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kafkas-cephesinde-kader-ani-sarikamis-harekati-ve-sonuclari.html#_ednref54" name="_edn54">[54]</a> A. Baytın, a.g.e., s. 83; Birinci Dünya Savaşında Türk Harbi Kafkas Cephesi 3 ncü Ordu Harekâtı, I, s. 425.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kafkas-cephesinde-kader-ani-sarikamis-harekati-ve-sonuclari.html#_ednref55" name="_edn55">[55]</a> Ş. Köprülü, a.g.e., 162.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kafkas-cephesinde-kader-ani-sarikamis-harekati-ve-sonuclari.html#_ednref56" name="_edn56">[56]</a> Guze, a.g.e., s. 40; L. Von Sanders, a.g.e., s. 56 vd.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kafkas-cephesinde-kader-ani-sarikamis-harekati-ve-sonuclari.html#_ednref57" name="_edn57">[57]</a> Ş. Köprülü, a.g.e., 162.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kafkas-cephesinde-kader-ani-sarikamis-harekati-ve-sonuclari.html#_ednref58" name="_edn58">[58]</a> W. E. D. Allen-P. Muratoff, a.g.e., s. 247.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kafkas-cephesinde-kader-ani-sarikamis-harekati-ve-sonuclari.html#_ednref59" name="_edn59">[59]</a> W. E. D. Allen-P. Muratoff, a.g.e., s. 249.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kafkas-cephesinde-kader-ani-sarikamis-harekati-ve-sonuclari.html#_ednref60" name="_edn60">[60]</a> “19. Süvari Numune Alayı Komutanı Erzincanlı Süleymanoğlu Ahmed Hamdi Beyin Hatıraları (1311-1343)”, Askerî Tarih Bülteni, Sayı: 37 (Ağustos 1994), s. 153; Ş. Köprülü, a.g.e., 178.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kafkas-cephesinde-kader-ani-sarikamis-harekati-ve-sonuclari.html#_ednref61" name="_edn61">[61]</a> Maslofski, a.g.e., s. 112 vd.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kafkas-cephesinde-kader-ani-sarikamis-harekati-ve-sonuclari.html#_ednref62" name="_edn62">[62]</a> Fahrettin Erdoğan, Esir Türk Ellerinde Hatıralarım, (basım yeri yok) 1954, s. 64 vd.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kafkas-cephesinde-kader-ani-sarikamis-harekati-ve-sonuclari.html#_ednref63" name="_edn63">[63]</a> Allen-P. Muratoff, a.g.e., s. 252; Ş. Köprülü, a.g.e., s. 183.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kafkas-cephesinde-kader-ani-sarikamis-harekati-ve-sonuclari.html#_ednref64" name="_edn64">[64]</a> A. Baytın, a.g.e., s. 89, 92, 98. Kuşatma hareketini yapan Türk birlikleri sahra toplarını dağlardan aşıramadıkları için Sarıkamış civarına kısa menzilli dağ toplarını getirebilmişlerdi. 10. Kolordu sahra toplarını Kosor boğazında bırakmıştı. Bkz. “19 ncu Süvari Numune Alayı Komutanı Erzincanlı Süleymanoğlu Ahmed Hamdi Beyin Hatıraları (1311-1343) ”, Askerî Tarih Bülteni, Sayı: 37 (Ağustos 1994), s. 152.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kafkas-cephesinde-kader-ani-sarikamis-harekati-ve-sonuclari.html#_ednref65" name="_edn65">[65]</a> Allen-P. Muratoff, a.g.e., s. 255; A. Baytın, a.g.e., s. 108.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kafkas-cephesinde-kader-ani-sarikamis-harekati-ve-sonuclari.html#_ednref66" name="_edn66">[66]</a> A. İ. Sabis, a.g.e., s. 294 vd.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kafkas-cephesinde-kader-ani-sarikamis-harekati-ve-sonuclari.html#_ednref67" name="_edn67">[67]</a> H. Işık, a.g.m., s. 329,</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kafkas-cephesinde-kader-ani-sarikamis-harekati-ve-sonuclari.html#_ednref68" name="_edn68">[68]</a> A. Baytın, a.g.e., s. 121; 89 Köprülü, a.g.e., s. 194.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kafkas-cephesinde-kader-ani-sarikamis-harekati-ve-sonuclari.html#_ednref69" name="_edn69">[69]</a> Maslofski, a.g.e., s. 161, nu: 5-22; Allen-P. Muratoff, a.g.e., s. 259.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kafkas-cephesinde-kader-ani-sarikamis-harekati-ve-sonuclari.html#_ednref70" name="_edn70">[70]</a> Rusları tarihlerinde üç defa büyük felâketlerden kurtaran kış hadisesine dikkat çeken F. Kırzıoğlu, bu kışları Mareşal Kış olarak nitelendirir. Bkz. M. Fahrettin Kırzıoğlu, İnkılâp Tarihi Ders Notları, Erzurum 1977, s. 13.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kafkas-cephesinde-kader-ani-sarikamis-harekati-ve-sonuclari.html#_ednref71" name="_edn71">[71]</a> Köprülü, a.g.e., s. 193.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kafkas-cephesinde-kader-ani-sarikamis-harekati-ve-sonuclari.html#_ednref72" name="_edn72">[72]</a> Allen-P. Muratoff, a.g.e., s. 264.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kafkas-cephesinde-kader-ani-sarikamis-harekati-ve-sonuclari.html#_ednref73" name="_edn73">[73]</a> Özellikle tifüs salgınından ölenlerin sayısı oldukça fazlaydı. Bu şekilde vefat edenler, açılan büyük çukurlara topluca defnediliyordu. Erzurum’a dönen Hafız Hakkı Paşa da bu hastalık nedeniyle vefat etmişti. Bkz. “19. Süvari Numune Alayı Komutanı Erzincanlı Süleymanoğlu Ahmed Hamdi Beyin Hatıraları (1311-1343)”, Askerî Tarih Bülteni, Sayı: 37 (Ağustos 1994), s. 157-158.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kafkas-cephesinde-kader-ani-sarikamis-harekati-ve-sonuclari.html#_ednref74" name="_edn74">[74]</a> Maslofski, a.g.e., s. 152.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kafkas-cephesinde-kader-ani-sarikamis-harekati-ve-sonuclari.html#_ednref75" name="_edn75">[75]</a> Guze, a.g.e., s. 46, 48.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kafkas-cephesinde-kader-ani-sarikamis-harekati-ve-sonuclari.html#_ednref76" name="_edn76">[76]</a> Allen-P. Muratoff, a.g.e., s. 265.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kafkas-cephesinde-kader-ani-sarikamis-harekati-ve-sonuclari.html#_ednref77" name="_edn77">[77]</a> F. Belen, Birinci Cihan Harbi, I, s. 144.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kafkas-cephesinde-kader-ani-sarikamis-harekati-ve-sonuclari.html#_ednref78" name="_edn78">[78]</a> Guze, a.g.e., s. 46.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kafkas-cephesinde-kader-ani-sarikamis-harekati-ve-sonuclari.html#_ednref79" name="_edn79">[79]</a> Bu konu hakkında daha geniş bilgi için bkz. “Vakt-ı Seferde İcraat-ı Hükümete Karşı Gelenler İçün Cihet-i Askeriyece İttihaz Olunacak Tedâbir Hakkında Kanûn-ı Muvakkat (14 Mayıs 1331) ”, Düstûr, Tertib-i Sani, VII, Dersaadet 1336, s. 609; Azmi Süslü, Ermeniler ve 1915 Tehcir Olayı, Ankara 1990; Ermeni Komitelerinin Amal ve Harekât-ı İhtilâliyesi (haz. H. Cengiz), Ankara 1983; Enver Konukçu, “Van’ın Ruslar Tarafından İşgali”, Yakın Tarihimizde Van Uluslararası Sempozyumu (Van 2-5 Nisan 1990), Ankara 1990, s. 22; Stanford J. Shaw-Ezel Kural Shaw, Osmanlı İmparatorluğu ve Modern Türkiye, II (çev. M. Harmancı), İstanbul 1983, s. 378; Justin mc Carthy, Ölüm ve Sürgün (çev: B. Umar), İstanbul 1998, s. 193-197; Tuncay Öğün, “Van’da Ermeni Komiteleri ve Faaliyetleri”, Türk Kültürü, XXXIX / 462 (Ekim 2001), s. 597-605.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kafkas-cephesinde-kader-ani-sarikamis-harekati-ve-sonuclari.html#_ednref80" name="_edn80">[80]</a> Rusların doğu vilayetlerini ele geçirmesi hakkında daha geniş bilgi için bkz. Birinci Dünya Harbinde Türk Harbi Kafkas Cephesi 3 ncü Ordu Harekâtı, II, s. 1 vd. ; Yusuf Hikmet Bayur, Türk İnkılabı, III / III, Ankara 1991, s. 63 vd. ; Akdes Nimet Kurat, a.g.e., s. 283 vd.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kafkas-cephesinde-kader-ani-sarikamis-harekati-ve-sonuclari.html#_ednref81" name="_edn81">[81]</a> Cemal Paşa Rus istilâsı sırasında Türk ve Kürtlerden öldürülenlerin sayısının bir milyonu geçtiğini ifade etmiştir (Bkz. Cemal Paşa, Hatıralar, İstanbul 1959, s. 363-364). Rus ve Ermenilerin yöre halkına karşı giriştikleri bu saldırılara dair yayınlanmış olan belgeler için bkz. Arşiv Belgelerine Göre Kafkaslarda ve Anadolu’da Ermeni Mezalimi, I, Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Yayını, Ankara 1995.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kafkas-cephesinde-kader-ani-sarikamis-harekati-ve-sonuclari.html#_ednref82" name="_edn82">[82]</a> Bu göçler hakkında daha geniş bilgi için bkz. Nedim İpek, “Birinci Dünya Savaşı Esnasında Karadeniz ve Doğu Anadolu’da Cereyan Eden Göçler”, Ondokuz Mayıs Üniversitesi Eğitim Fakültesi Dergisi, 12 / 1 (Mayıs 1999), s. 161-224; Fuat Dündar, İttihat ve Terakkinin Müslümanları İskân Politikası (1913-1918), İstanbul 2001, s. 227-244; Justin mcCarthy, a.g.e., s. 263-266.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kafkas-cephesinde-kader-ani-sarikamis-harekati-ve-sonuclari.html#_ednref83" name="_edn83">[83]</a> “Şark Vilayetlerimiz”, İkdam, 6 Ağustos 1918, s. 1; Yerasimos Stefanos, Milliyetler ve Sınırlar Balkanlar, Kafkasya ve Orta-Doğu, İstanbul 1995, s. 288.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kafkas-cephesinde-kader-ani-sarikamis-harekati-ve-sonuclari.html#_ednref84" name="_edn84">[84]</a> Faik Tonguç, Birinci Dünya Savaşında Bir Yedek Subayın Anıları, İstanbul 2001; Şevket Süreyya Aydemir, Suyu Arayan Adam, İstanbul 1987, s. 141-161.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kafkas-cephesinde-kader-ani-sarikamis-harekati-ve-sonuclari.html#_ednref85" name="_edn85">[85]</a> Rafael Muhammetdin, Türkçülüğün Doğuşu ve Gelişimi, İstanbul 1998, s. 116.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kafkas-cephesinde-kader-ani-sarikamis-harekati-ve-sonuclari.html#_ednref86" name="_edn86">[86]</a> M. F. Kırzıoğlu, a.g.e., s. 13.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kafkas-cephesinde-kader-ani-sarikamis-harekati-ve-sonuclari.html#_ednref87" name="_edn87">[87]</a> C. F. Aspinal-Oglander, Büyük Harbin Tarihi Çanakkale Gelibolu Askerî Harekâtı, I (çev. T. Tunay), İstanbul 1939, s. 65.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kafkas-cephesinde-kader-ani-sarikamis-harekati-ve-sonuclari.html#_ednref88" name="_edn88">[88]</a> Birinci Dünya Harbinde Türk Harbi, I, Çanakkale Cephesi I nci Kitap, Genelkurmay Başkanlığı Yayını, Ankara 1993, s. 75, 115 vd.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/kafkas-cephesinde-kader-ani-sarikamis-harekati-ve-sonuclari.html#_ednref89" name="_edn89">[89]</a> Guze, a.g.e., s. 46 vd.</span></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Türklerin İslamlaşma Sürecine Dair Türk Tarih Yazımındaki Bazı İfadeler Üzerine</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/turklerin-islamlasma-surecine-dair-turk-tarih-yazimindaki-bazi-ifadeler-uzerine</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/turklerin-islamlasma-surecine-dair-turk-tarih-yazimindaki-bazi-ifadeler-uzerine</guid>
<description><![CDATA[ Türklerin İslamlaşma Sürecine Dair Türk Tarih Yazımındaki Bazı İfadeler Üzerine
Türklerin İslamlaşma süreci ile ilgili Fuad Köprülü’den bugüne kadar çalışmalar yapılmıştır. Söz konusu çalışmalarda Türklerle Müslüman Arapların ilişkileri, kimi zaman Hz. Peygamber’in hadislerine atıfta bulunmak suretiyle oldukça erken dönemlerden başlatılmış, kimi zaman ise hilafet makamına geçen Emevi dönemi ile birlikte Türkistan’a doğru yapılan akınlar çerçevesinde incelenmeye başlanmıştır. Bu araştırmalar neticesinde Türklerin İslam inancına geçiş süreci […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c48f131c50.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:44 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Türklerin, İslamlaşma, Sürecine, Dair, Türk, Tarih, Yazımındaki, Bazı, İfadeler, Üzerine</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/07/Turklerin-Musluman-Olusu.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/turklerin-islamlasma-surecine-dair-turk-tarih-yazimindaki-bazi-ifadeler-uzerine.html">Türklerin İslamlaşma Sürecine Dair Türk Tarih Yazımındaki Bazı İfadeler Üzerine</a></p>
<p><span><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yard. Doç. Dr. Oktay BERBER</strong></span></a></span></p>
<p><span>Türklerin İslamlaşma süreci ile ilgili Fuad Köprülü’den bugüne kadar çalışmalar yapılmıştır. Söz konusu çalışmalarda Türklerle Müslüman Arapların ilişkileri, kimi zaman Hz. Peygamber’in hadislerine atıfta bulunmak suretiyle oldukça erken dönemlerden başlatılmış, kimi zaman ise hilafet makamına geçen Emevi dönemi ile birlikte Türkistan’a doğru yapılan akınlar çerçevesinde incelenmeye başlanmıştır. Bu araştırmalar neticesinde Türklerin İslam inancına geçiş süreci yorumlanmaya çalışılmıştır. Yapılan araştırmalarda kimi zaman Türklerin İslamiyet’e geçmesi Türk ve İslam tarihini ilgilendirdiği kadar dünya tarihini de etkilediği, Türk tarihi için ise bir dönüm noktası teşkil ettiği şeklinde yorumlanmaktadır<a href="https://www.altayli.net/turklerin-islamlasma-surecine-dair-turk-tarih-yazimindaki-bazi-ifadeler-uzerine.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a>. Kimi zaman ise Türklerin İslamlaşmasının basit bir süreç olmadığı, siyasi, iktisadi, kültürel, toplumsal pek çok etkenin rolüyle gerçekleşen karışık bir olay şeklinde değerlendirilmektedir<a href="https://www.altayli.net/turklerin-islamlasma-surecine-dair-turk-tarih-yazimindaki-bazi-ifadeler-uzerine.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a>.</span></p>
<p><span>Türklerin İslam inancını benimsemesi ile ilgili yapılan çalışmalarda, bu sürecin ifade edilmesinde, <em>İslamlaşma</em> ve <em>İslamileştirme</em> olmak üzere genellikle iki kavramın kullanıldığını söyleyebiliriz<a href="https://www.altayli.net/turklerin-islamlasma-surecine-dair-turk-tarih-yazimindaki-bazi-ifadeler-uzerine.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a>. Türkler ile İslamiyet arasında ilişkiye dair süreç üzerine yapılan bazı anlatımlar ve algılar üzerine eleştirileri içeren bu çalışmada ise, <em>İslamlaşma</em> kavramı kullanılmıştır. Aşağıda ayrıntıları ile değinilecek olan eleştirilerin bir gereği olarak, sürecin bütün halinde adlandırılmasında İslamlaşma kavramının kullanımı kaçınılmaz olmuştur.</span></p>
<p><span>Yaşayan üstat tarihçilerimizden Ahmet Yaşar Ocak’ın ifadeleriyle, Türklerin İslamlaşması ile ilgili çalışmalar, Osmanlı tarihi ile ilgili araştırmaların yanında son derece azdır. Ahmet Yaşar Ocak’ın “Türkler ve İslamiyet: Türklerin Müslümanlığı Tarihine Dair Bir Sorgulama” adını taşıyan çalışmasında<a href="https://www.altayli.net/turklerin-islamlasma-surecine-dair-turk-tarih-yazimindaki-bazi-ifadeler-uzerine.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a>, bir yandan konu ile ilgili Türkiye ve Türkiye dışında bugüne kadar yapılan önemli araştırmalar sıralanırken, diğer yandan sürecin iyi anlaşılamadığına ve sürecin ele alınış biçimine dair ciddi bir eleştiri yapılmaktadır.</span></p>
<p><span>İslamlaşma süreci üzerine bugüne kadar yapılan çalışmaları değerlendirdiğimizde, ilk başta fark edilebilecek durumlardan biri aktarılan bilgilerin birbirleri ile tutarlı olmadığıdır. Örneğin Emel Esin’in 1978 tarihli çalışmasında Hazar Hakanlığı içerisinde 900’lü yılların ilk çeyreğinde İslam’ın yayılışında bir duraksama yaşandığı, hatta Hazar Hakanının 922 yılında İdil Mescidi ve Minaresini yıktırdığından söz edilmektedir. Gerçekleşen bu olay sonrasında Müslüman Hazar halkının ülkede tutunamayıp, göç etmek zorunda kaldığı, bunlardan bir kısmının da İslam Devleti’nin merkezine geldiği bilgisi verilmektedir<a href="https://www.altayli.net/turklerin-islamlasma-surecine-dair-turk-tarih-yazimindaki-bazi-ifadeler-uzerine.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a>. Burada aktarılan bilginin aksine Hakkı Dursun Yıldız’ın makalesinde ise, 9. yüzyılın ortalarından itibaren Hazar ülkesinde İslamiyet’in taraftar bulmaya başladığı, 10. yüzyılın ortalarına gelindiğinde ise Hazar ülkesinde ciddi bir Müslüman nüfus bulunduğu vurgulanmaktadır. Ayrıca Mesudî, İbn Rusteh, İbn Fadlan, İstahri, İbn Havkal gibi önemli kaynak kişilere atfen Hazar ülkesindeki Müslüman nüfusun ticari ve sosyal ilişkilerinden sorumlu müesseselerden, cami ve mescitlerden söz edilmektedir<a href="https://www.altayli.net/turklerin-islamlasma-surecine-dair-turk-tarih-yazimindaki-bazi-ifadeler-uzerine.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a>. Bununla birlikte Hazar Hakanlarının 965 yılında Müslüman oldukları bilgisine şüpheyle yaklaşmak gerektiğine değinilmiştir<a href="https://www.altayli.net/turklerin-islamlasma-surecine-dair-turk-tarih-yazimindaki-bazi-ifadeler-uzerine.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a>.</span></p>
<p><span>Hazar ülkesinde İslamiyet’in durumu ile ilgili yukarıda aktarılan iki farklı görüşe benzer olarak Türklerin İslamlaşması ile ilgili pek çok örnek söz konusudur. İşbu çalışmayı kaleme alan yazarın dikkatini çeken bu ve buna benzer satırlar üzerinde aşağıda yeri geldikçe bilgi verilecektir. Ancak bu çalışmanın kaleme alınma amacını yansıtması bakımından şimdilik dikkat çeken dört cümleyi aktaracağız. Söz konusu cümleler eğitim seviyesi belirli bir düzeye erişen üniversite öğrencileri tarafından bugün de tekrarlanan niteliktedir. “Türkler 751 yılındaki Talas Savaşı’ndan sonra İslamiyet’e geçmeye başlamıştır”; “İtil Bulgarları, İbn Fadlan’ın bölgeye gelişinden sonra Müslüman olmuştur”; “Türkler, 10. yüzyıldan itibaren kitleler halinde İslamiyet’e geçmeye başlamıştır”; “Türkler, Müslüman olduktan sonra milli hasletlerini kaybetmişlerdir” şeklinde sıralanabilecek cümleler, Türklerin İslamlaşma süreci ile ilgili en sık görülen ifadeler durumundadır.</span></p>
<p><span>Türklerin İslamlaşma süreci ile ilgili yukarıda aktarılan cümlelerin doğru olup olmadığı veya bu cümlelerde haklılık payını ortaya koyabilmenin en doğru yolu dönem kaynaklarını doğru analizden geçmektedir. Bu noktada “söz konusu cümlelere bahis konusu olan bilgiler, dönem kaynaklarında mevcut mudur veya ne şekilde aktarılmaktadır; dönem kaynaklarındaki bilgiler son dönem tarih yazıcılığında nasıl aktarılmıştır?” soruları akla gelmektedir. Çalışmamız da bu soruları merkeze alarak ilerlemektedir.</span></p>
<p><span><strong>Kılıç Zoruyla Müslümanlık Değerlendirmesinin İmkânı Üzerine</strong></span></p>
<p><span>Müslüman Arapların Hz. Ömer ve Hz. Osman dönemindeki hızlı fetih hareketleri ile İslam Devleti, İran coğrafyasına hakim olmaya başlamıştır. 636 yılında Kadisiye, 637 yılında Celula ve 642 yılındaki Nihavend Savaşı ile birlikte İslam Devleti, İran bölgesini ele geçirmiştir. İşte bu gelişmelerden sonra Maveraünnehir bölgesine ulaşan İslam ordusu ile Türkler karşılaşmıştı. Siyasi olarak iki tarafı karşı karşıya geldiği 7. yüzyılın ortalarından itibaren ilişkilerin kesilmediğini söyleyebiliriz. Hz. Peygamber’in Müslüman Arap toplumuna Türklerle iyi geçinilmesini tavsiye eden hadislerine<a href="https://www.altayli.net/turklerin-islamlasma-surecine-dair-turk-tarih-yazimindaki-bazi-ifadeler-uzerine.html#_edn8" name="_ednref8">[8]</a> rağmen, 661 yılında başlayan Emevi dönemi ise, Türk-Arap ilişkilerinde <em>mücadele süreci</em> olarak bilinmektedir<a href="https://www.altayli.net/turklerin-islamlasma-surecine-dair-turk-tarih-yazimindaki-bazi-ifadeler-uzerine.html#_edn9" name="_ednref9">[9]</a>. İşte bu dönemde bölgesel yönetici veya şehirlerin başındaki vali gibi görev yapan bazı Türk yöneticilerin ve küçük bir kısım Türk grubunun İslamiyet’i kabul ettiklerini görmekteyiz. O halde “mücadele süreci adı verilen bu dönemde Türkler içerisinde neden İslamiyet’e geçenler olmuştur?” sorusuna bir cevap bulmak gerekecektir.</span></p>
<p><span>Bahsettiğimiz bu mücadele süreci içerisinde gösterilen ve sıkça dile getirilen bir husus da “Türklerin kılıç zoruyla İslamiyet’e geçtiği” ile ilgilidir. Dönemin İslam kaynakları incelendiğinde böyle bir hadisenin olmasının veya bu hadisenin Türklerin önemli bir kısmı ile ilişkilendirilmesinin doğru olmadığı kanaatine varabiliriz. Eğer bahsedildiği şekilde 7. yüzyılın ikinci yarısında Türklerin zorla İslamiyet’e geçirilmesi söz konusu olsa idi, dönem kaynaklarında yalnızca bu yönde gelişen bir süreç dile getirilirdi. Nitekim Kuteybe b. Müslim, Horasan emiri olmasının ardından, 706/707 yılında Ceyhun’u geçtikten sonra Beykend üzerine yürümüştü. Burada mukavemetle karşılaşmış ve bunun üzerine ordusuna; “Gidiniz ve Beykend’i yağmalayınız. Onların kanlarını ve mallarını size helal kıldım”<a href="https://www.altayli.net/turklerin-islamlasma-surecine-dair-turk-tarih-yazimindaki-bazi-ifadeler-uzerine.html#_edn10" name="_ednref10">[10]</a> şeklinde emir vermiştir. En-Narşahî’nin <em>Târîh-i Buhârâ</em> adlı eserinden hareketle aktarılan bu bilgiye göre, Türklerin kılıç zoruyla Müslümanlığı seçtiğine dair bir çıkarımın yapılması oldukça mantıklı görülmektedir. Fakat Kuteybe b. Müslim, Buhara’yı fethettikten sonra bölgeye bir Müslüman garnizon yerleştirmiş ve ardından da 712/713 yılında Buhara surları içerisinde bir mescit de yaptırmıştır. Ancak aynı eserin devam eden satırları incelendiğinde kılıç zoruyla din değiştirmenin mümkün olamayacağı oldukça açıktır:</span></p>
<p><span><span><em>“…Her seferinde Buhârâ halkı Müslüman oluyor, Araplar geri dönünce tekrar irtidât ediyorlardı. Kuteybe üç defa onları Müslüman yapmış idi. Ancak her seferinde dinden dönmüş, kafir olmuş idiler…”</em></span><a href="https://www.altayli.net/turklerin-islamlasma-surecine-dair-turk-tarih-yazimindaki-bazi-ifadeler-uzerine.html#_edn11" name="_ednref11">[11]</a></span></p>
<p><span>Buradaki anlatımdan yola çıkılarak Türklerin zorla Müslümanlığının mümkün olamayacağını veya daha doğru bir ifadeyle kalıcı olamayacağını söyleyebiliriz. Zira Hakkı Dursun Yıldız da Kuteybe’nin askeri başarılarının yanında fethettiği bölgelerde İslam dinini yaymak konusunda aynı başarıyı gösteremediğini, bu durumda Emevilerin siyasetinin etkili olduğunu vurgulamaktadır<a href="https://www.altayli.net/turklerin-islamlasma-surecine-dair-turk-tarih-yazimindaki-bazi-ifadeler-uzerine.html#_edn12" name="_ednref12">[12]</a>. Aynı bakış açısıyla Kitapçı da Emevi yöneticilerinin İslam dininin ruhuna aykırı olarak hareket etmeleri neticesinde yağma ve talana dönüşen Türkistan’daki Arap ilerleyişinin, Türklerin İslamiyet’e geçiş sürecini asırlarca ertelediğini savunmaktadır<a href="https://www.altayli.net/turklerin-islamlasma-surecine-dair-turk-tarih-yazimindaki-bazi-ifadeler-uzerine.html#_edn13" name="_ednref13">[13]</a>.</span></p>
<p><span>O halde, “kılıç zoruyla Müslümanlık” veya giriş bölümünde aktardığımız iki kavramdan <em>İslamileştirme </em>anlamına gelen kullanımın kaynağı ne olabilir? Türgişlerin, 720 yılında Semerkand bölgesinde yaşayan Soğdlular yardımıyla Said b. Abdülaziz’in komutasındaki Arap ordusunu yenmesinden sonra Horasan valiliğine Said el-Haraşî atanmıştı. Valilikteki bu değişim, yaptıkları yardım nedeniyle cezalandırılacaklarını düşünen Soğdluların paniğe kapılmasına yol açmıştı. Bu nedenle Hocend’e göç eden Soğdlular, Vali el-Haraşî tarafından takip edilmiş, neticede valiye teslim olmak zorunda kalmışlardı. Ardından Soğdlular daha önce aldıkları rehineleri serbest bırakacaklarını, vergi vereceklerini ve Hocend’i terk edeceklerini beyan etmişlerdi. Taberî’den nakledilen anlatıma göre, Soğdluların daha önce bazı rehineleri öldürmeleri sebebiyle el-Haraşî tarafından cezalandırılarak öldürülmüşlerdi<a href="https://www.altayli.net/turklerin-islamlasma-surecine-dair-turk-tarih-yazimindaki-bazi-ifadeler-uzerine.html#_edn14" name="_ednref14">[14]</a>. Maveraünnehir merkez olmak üzere, Emevi yöneticilerinin baskıcı politikalarının var olduğu bir gerçektir. Ancak bu politikaların az bir kısmının ölümle sonuçlanan olayları içerisinde Türklerin katledildiği ve sağ kalanların da İslamileştirildiği şeklindeki varsayımlar hatalıdır. Çünkü baskıcı yönetimin varlığı Türkler tarafından Emevilere iyi duygularla bakılmamasını da beraberinde getirmişti. Dolayısıyla böyle bir yönetim şekli kılıç zoruyla da olsa Türklerin İslamlaşmasını sağlayacak bir unsur olmaktan uzaktır.</span></p>
<p><span>Türk tarih yazımı içerisinde genel kabul gören bir başka ifade ise, 8. yüzyılın ilk yarısı içerisinde Türklerin İslamlaşmasının oldukça yavaş olmasının Emevilerin siyasetine indirgenmesi ile ilgilidir. Bu değerlendirme doğru olmakla birlikte, önemli bir eksikliği de barındırmaktadır. Söz konusu eksiklik 8. yüzyılın ilk yarısı içerisinde Türklerin İslam dinine bakışı ile ilgilidir. İslam coğrafyacısı Yakut el-Hamavi, 724-743 yılları arasında Halifelik yapan Hişam’ın, Türk hakanını İslam’a davet için elçi gönderdiğini, hakanın elçilik heyetini kabul etmekle birlikte önemli bir çekinceyi dile getirdiğini kaydetmektedir:</span></p>
<p><span><span><em><span>“Bu askerler içerisinde ne bir hekim, ne bir kunduracı ve ne de bir terzi vardır; hepsi askerdirler, eğer bunlar Müslümanlığı kabul eder ve İslam’ın şartlarını yerine getirecek olurlarsa hayatlarını nasıl sürdürürler”</span></em></span><a href="https://www.altayli.net/turklerin-islamlasma-surecine-dair-turk-tarih-yazimindaki-bazi-ifadeler-uzerine.html#_edn15" name="_ednref15">[15]</a></span></p>
<p><span>Söz konusu anlatım bize göstermektedir ki, Türkler tarafında İslam inancı tamamen yerleşik bir kültür olarak algılanmakta ve bu yerleşik kültürün ise ordu-millet olarak bilinen Türk sosyal hayatına aykırı olacağı düşünülmektedir. Bu bilgiden hareketle Emevi siyasetinin Türklerin İslamlaşma süreci üzerinde olumsuz etkisi olduğu kadar, Türk tarafının İslam dünyasına bakışının da etkili olduğunu söylememiz gerekecektir. Ancak burada aktarılan Türk hakanının sözleri doğrultusunda daha sonraki dönemler için “Türklerin İslamiyet’i kabul ederek milli hasletlerini kaybettiği” şeklinde bir değerlendirmenin yapılması oldukça zorlama bir yorum olacaktır. Gerek Türk-İslam kavramının devlet ve toplum hayatında büyük ölçüde var olduğu Karahanlı dönemine ait bilgiler, gerekse daha sonraki süreçte Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinin Türk ve dünya tarihine etkisi göz önüne alındığında Türklerin İslamlaşmasına milli hasletlerin kaybedilmesi olarak bakılması oldukça zordur.</span></p>
<p><span>8. yüzyılın ilk yarısı ile ilgili değerlendirmeyi tamamlayabilmek için konuyu bir başka açıdan değerlendirmek de gerekmektedir. Bahsi geçen değerlendirme, bu dönem içerisinde Emevi yönetiminin Türk askeri gücüne bakışı ile ilgilidir. Bu konuda bir başka İslam coğrafyacısı el-Cahiz’in eserine baktığımızda, 729-733 yılları arasında Horasan Valiliği yapan Cüneyd b. Abdurrahman’ın Türk hakanının kuvvetleri karşısında yaşadığı şaşkınlığı görmek mümkündür:</span></p>
<p><span><span><em><span>“Bir defasında Horasan Valisi Cüneyd b. Abdurrahman Türk hükümdarı Hakan ile karşılaştılar. Hakan’ın durumu ve kuvveti Cüneyd’i korkutup dehşete düşürdü, birlikleri ve ordusu onun gözüne çok göründü, üzerinde çok fena bir tesir bıraktı…”</span></em></span><a href="https://www.altayli.net/turklerin-islamlasma-surecine-dair-turk-tarih-yazimindaki-bazi-ifadeler-uzerine.html#_edn16" name="_ednref16">[16]</a></span></p>
<p><span>Yine aynı kaynakta Hz. Muhammed’in Türklerle sulh içerisinde yaşanmasına dair hadisine atıfta bulunulduktan sonra Türklerle mücadeleden kaçınılması konusu vurgulanmaktadır:</span></p>
<p><span><span><em>“…Bu zararı çok, elde edilecek ganimeti az bir düşmandır demiştir. Ömer, bu şekilde en iyi bir kinaye ile onlara (Türklere) taarruzdan menetmiştir…”</em></span><a href="https://www.altayli.net/turklerin-islamlasma-surecine-dair-turk-tarih-yazimindaki-bazi-ifadeler-uzerine.html#_edn17" name="_ednref17">[17]</a></span></p>
<p><span>Burada aktarılan sözler değerlendirilecek olur ise, Emevi yönetiminin Türklere elçi göndererek İslam’a daveti konusu daha anlamlı hale gelmiş olur. Çünkü Emevi yönetiminin, sahip olduğu askeri meziyetler nedeniyle Türkleri İslam dünyası içerisine almaya çalıştığını görmekteyiz. Dolayısıyla İslam Devleti’nin Türklere olan bir çeşit ihtiyacından söz etmek mümkün görünmektedir. Ayrıca Türklerin sahip olduğu bu askeri gücün farkında olan Emevi yönetiminin, Türkleri kılıç zoruyla nasıl Müslümanlaştıracağı ile ilgili bir siyaset takip etmesi de hayli güç bir durumdur. Yukarıda Tarih-i Buhara adlı esere atfen söylediğimiz üzere, “kılıç zoruyla Müslümanlık” kabul görebilecek bir değerlendirme olmaktan uzaktır.</span></p>
<p><span>Son olarak 700’lü yılların ikinci çeyreği için bir başka durumun da göz ardı edildiğini söylemeliyiz. II. Göktürk Devleti’nin başındaki Bilge Kağan’ın 734 yılında ölümünden sonra devlet yönetiminde pek çok problem çıkmıştı. İşte bu problemli süreçte Göktürklere bağlı olan pek çok boy ayaklanmıştı. Bunun yanı sıra Çin’in müdahaleleriyle zamanla Göktürk hakimiyetine karşı Basmıl, Karluk ve Uygurlar da ayaklanmışlardı<a href="https://www.altayli.net/turklerin-islamlasma-surecine-dair-turk-tarih-yazimindaki-bazi-ifadeler-uzerine.html#_edn18" name="_ednref18">[18]</a>. Böyle bir görüntü içerisinde boylar kendi varlıklarını devam ettirme telaşı içerisinde idiler. Yani siyasi çekişmelerin oldukça fazla olduğu bir dönemden söz etmekteyiz. Dolayısıyla bu siyasi manzarada Türklerin yeni bir dine geçmesinin veya ne şekilde olursa olsun din değiştirmenin Türklerin geneline yayılacak bir durum olarak gösterilmesinin oldukça problemli bir değerlendirme olacağı kanaatindeyiz.</span></p>
<p><span><strong>Talas Savaşı’nı Nasıl Değerlendirmeliyiz?</strong></span></p>
<p><span>İkinci Göktürk Devleti döneminin sonları yaklaştığında Çin’de T’ang hanedanlığı hakimiyeti elinde bulundurmaktaydı. 618-907 yılları arasındaki bu hanedanlık dönemi ise, Çin tarihinin eski dönemleri içerisinde en parlak zaman dilimlerinden biri olarak sayılmaktadır. Bu dönem içerisinde Çin’in ticari, siyasi, askeri ilişkiler yoluyla Asya içlerine uzanmaya çalıştığını biliyoruz. T’ang Hanedanlığı 659 yılında Batı Göktürklerini kendisine bağladıktan sonra Tanrı dağlarının güneyindeki şehirlerde otoritesini sağlamıştı. Ancak Batı Göktürkler içerisindeki Türgişler, Çin hakimiyetinden sıyrılmayı başararak siyasi bir yapı meydana getirmişti. Zaman içerisinde Kapgan Kağan döneminde tekrar Göktürk hakimiyetine girseler de Arap-İslam ordularının Maveraünnehir bölgesine girmesiyle Göktürklerden tekrar ayrılmışlardır. Türgişler bir yandan Su-lu Kağan liderliğinde Maveraünnehir bölgesinde faaliyetlerini sürdürürken, diğer yandan üzerinde baskı kuran Arap ordusuna karşı Çin’den yardım istemiştir. Bunu bir fırsat olarak gören Çin İmparatoru Hsuan Tsung, Çin askeri birliklerine Batı Türkistan istikametinde ilerleme talimatı vermişti<a href="https://www.altayli.net/turklerin-islamlasma-surecine-dair-turk-tarih-yazimindaki-bazi-ifadeler-uzerine.html#_edn19" name="_ednref19">[19]</a>.</span></p>
<p><span>İlerleyen dönemde Çin ordusunun Batı Türkistan’a doğru ilerlediği 747-748 sıralarında artık Göktürk Devleti de tamamen yıkılmış ve yerine Uygur Devleti kurulmuş durumdaydı. Göktürklerin yıkılış sürecinde Basmıl, Uygur ve Karlukların önemli rolleri söz konusu idi. Orta Asya tarihini değiştiren önemli hadiselerin mimarları olarak bilinen bu üç grup, Göktürk Kağanı Wu-su-mi-shih’nın (Ozmış) öldürülmesi ve kesilen başının Çin başkentine götürülmesinde rolleri vardı. Daha sonra da Çin İmparatoru Hsuan Tsung’un yönlendirmesiyle bu kez Basmıl reisi, Uygur ve Karluklar tarafından öldürülmüştü. Ardından Uygurların başındaki Ku-li Pei-lo, Kutlug Boyla Kül Kağan unvanıyla başa geçmiş ve Uygur Devleti de 744 sonu 745 yılı başlarında kurulmuştu<a href="https://www.altayli.net/turklerin-islamlasma-surecine-dair-turk-tarih-yazimindaki-bazi-ifadeler-uzerine.html#_edn20" name="_ednref20">[20]</a>.</span></p>
<p><span>Doğu Türkistan’ın denetimini elinde bulunduran T’ang Hanedanlığı, Batı Türkistan’a göndereceği askeri birliklerini Doğu Türkistan üzerinden sevk etmiştir. Kuça Valisi olan Kao-Sien-Chih, 748 yılında Tanrı Dağlarının kuzeyindeki Tokmak’ı aldıktan sonra Batı Türkistan istikametinde ilerlemeye başlamıştı. Bu ilerleyişte Çin kuvvetlerinin asıl hedeflerinden birinin Taşkent olduğunu görmekteyiz. Çünkü her ne kadar Göktürk Devleti’ne son verilse de Göktürk şehzadelerinin bulunduğu Taşkent’in ele geçirilmesi, buradan gelecek muhtemel tehlikeyi önlemek anlamına gelmekteydi. Neticede Ebû Müslim-i Horasanî’nin kuvvetleri ile Çin ordusu 751 yılında Talas şehri yakınlarındaki Atlah mevkisinde karşılaşmıştır. Bu karşılaşmada Yedisu ve Issık Göl Karluklarının da Arap birliklerine yardım ettiği bilinmektedir. Beş gün süren savaşın sonunda Çin ordusu yenilmiştir. Bunun üzerine T’ang hanedanı askerleri Türkistan’dan çekilmek zorunda kalmıştır. Öyle ki Çin kuvvetlerinin Batı Türkistan hedefiyle bundan sonra hareket etmedikleri görülmektedir. Burada Türgişler de Karluk hakimiyetini tanımış, ancak bir süre sonra Türgişler, daha batıya Seyhun (Sir Derya) bölgesine gelmişlerdir<a href="https://www.altayli.net/turklerin-islamlasma-surecine-dair-turk-tarih-yazimindaki-bazi-ifadeler-uzerine.html#_edn21" name="_ednref21">[21]</a>.</span></p>
<p><span>Tarihe Talas Savaşı olarak geçen bu hadise ile Türklerin İslamlaşma süreci arasında bir bağ kurulduğunu konu ile ilgili yapılan pek çok çalışmada görmekteyiz. Yapılan değerlendirmelerin pek çoğunda karşımıza çıkan birinci görüş, “Türkler 751 yılındaki Talas Savaşı’ndan sonra İslamiyet’e geçmeye başlamıştır” şeklindeki ifadedir. Fakat yapılan bu değerlendirmeden Talas Savaşı’nın anlamının ne olduğu, öncesi veya sonrasının iyi ele alınamadığı görülmektedir. Bu noktada Talas Savaşı’nın Türklerin Müslüman olması ile ilgili birinci sıraya çıkarabilecek bir etken olmadığını düşünerek, Zekeriya Kitapçı’nın konu üzerindeki eleştirisinde haklılık payı olduğunu söyleyebiliriz. Zira Kitapçı’nın, Talas Savaşı’nı siyasi bir olay olarak ele alarak, bu olaya Türklerin Müslümanlığa geçişinde ciddi bir aşama olarak bakanları tenkit ettiğini söylemek gerekir<a href="https://www.altayli.net/turklerin-islamlasma-surecine-dair-turk-tarih-yazimindaki-bazi-ifadeler-uzerine.html#_edn22" name="_ednref22">[22]</a>. Dağılan Göktürk birliği içerisinden çıkan Türgişlerin Batı Türkistan’da siyasi birliğini sağlamak için Çin birliklerini Maveraünnehir bölgesine çağırması ile başlayan süreç, burada gerçekleşen siyasi hakimiyet mücadelesine dönmüş görünüyor. Bu açıdan değerlendirdiğimizde Kitapçı’nın tespitini yerinde görmekteyiz.</span></p>
<p><span>Talas Savaşı öncesini ticari ilişkiler kapsamında değerlendirdiğimizde, başta İpek Yolu olmak üzere çeşitli vasıtalarla İslam dünyası ve Türk dünyası arasında gelişmiş bir ticari ağ olduğunu söylememiz gerekir. Buradan hareketle şu sorunun sorulması, meselenin aydınlatılmasını sağlayacaktır: “Müslüman Araplar ile ticaret yoluyla ilişki kuran Türkler, yalnızca ticaret çerçevesinde mi ilişki kurmuştur?” Bu soruyu şöyle de sorabiliriz: “Müslüman Araplar ile ticaret yapan Türklerin, İslam dünyası hakkında başka herhangi bir fikri, algısı, tanımlaması olmaması mümkün müdür?” Kısaca söyleyecek olursak, sosyolojik açıdan Türklerin ticaret yaptığı Müslüman Araplar ile ticaret dışında herhangi bir ilişkisi olmadığını ileri sürmek imkansızdır. Ayrıca İpek Yolu’nun basit bir ticaret ağı olmadığı, kültürlerin farklı bölgelere taşınması açısından ciddi bir işlevi olduğunu da unutmamak gerekir. Kültür aktarımındaki rolü ile ilgili en önemli kanıtlardan birisi, İpek Yolu’nun Çin’deki başlangıç noktalarından birisi sayılan Xian’da yapım yılı 8. yüzyıl ortaları olan Xian Büyük Camii’dir. Xian’da İslami kültürün henüz 8. yüzyıldaki varlığı, önemli bir ipucu niteliğindedir. Süreci bu şekilde açıkladığımızda, 751 yılında yaşanan Talas Savaşı hadisesini anlamak daha kolay olacaktır. Neticede bu savaş, Türklerin İslamiyet’e geçmeye başladığı bir olay değil; Türklerin İslamlaşma sürecinde önemli bir basamaktır.</span></p>
<p><span>Ayrıca Talas Savaşı’ndan sonra İslamiyet’i seçen Türklerin Abbasilerin siyasi ve askeri kadrolarında yer almaya başladığı ile ilgili bilgiler de doğru anlaşılmamış görünüyor. Çünkü Talas hadisesinden önce Türklerin İslam Devleti kadrolarında yer aldığı bilinen bir durumdur.</span></p>
<p><span>Talas Savaşı’ndan sonraki süreç de Türklerin İslamlaşması açısından önemlidir. Çünkü bu süreç doğru analiz edilirse, Türklerin İslamlaşma süreci ile ilgili oluşan “Türklerin siyasi devamlılığı için İslamiyet’e geçmesi bir zorunluluktu” şeklindeki algının yanlış veya eksik olduğu anlaşılacaktır. Çünkü aynı ihtiyaçlar İslam dünyası için de geçerlidir.</span></p>
<p><span>Tarihi sürece kısaca bakacak olursak, 9. yüzyılın ortalarına doğru Abbasi Devleti’nin bir parçalanma süreci yaşadığını görürüz. Özellikle Harun er-Reşid’in ölümünden sonra onun vasiyetine uyulmaması ve belirlenen kişilerin halifelik makamına getirilmemesi, Abbasilere bağlı şehirlerde huzursuzluklara yol açmıştır. Bununla birlikte Azerbaycan’da başlayan 816-837 yılları arasında gerçekleşen ve Hurremiyye adıyla bilinen Babeki hareketi<a href="https://www.altayli.net/turklerin-islamlasma-surecine-dair-turk-tarih-yazimindaki-bazi-ifadeler-uzerine.html#_edn23" name="_ednref23">[23]</a> ile uğraşan devlet, ekonomik ve siyasi olarak çok büyük güç kaybetmişti. Abbasi Devleti yalnızca bu isyanı bastırmak için altı ordu göndermiş, ancak başarısız olmuştu. Ayrıca Basra bölgesinde zenci köleler isyanı ile Taberistan’daki Karînîler isyanı da söz konusu idi. Bütün bunların etkisiyle devlet gücünü toparlayabilmek için ıkta uygulamasını daha da yaygınlaştırmak zorunda kalmıştır<a href="https://www.altayli.net/turklerin-islamlasma-surecine-dair-turk-tarih-yazimindaki-bazi-ifadeler-uzerine.html#_edn24" name="_ednref24">[24]</a>. Ayrıca Babeki hareketinden etkilenen tarikatlar birbirleri arasında güç mücadelesine girişmişlerdi. Gittikçe güçlenen yerel yöneticiler, merkezden bağımsız hareket etmeye başlamıştı. Abbasi devleti sarsılan gücünü toparlayabilmek için daha önceden beri var olan bir uygulama olarak Türklerin belirli mevkilere getirilmesine devam etmiştir. Böylelikle Türk yöneticiler zaman içerisinde daha etkin konuma gelerek nüfuz sahibi olmuşlardır. Bütün bu gelişmeler ise gerek yöneticiler, gerekse toplumsal huzursuzluk yoluyla devletin merkezi otoritesinin zayıflamasına yol açmış ve Abbasiler 9. yüzyıl ortalarında parçalanma sürecine girmiştir<a href="https://www.altayli.net/turklerin-islamlasma-surecine-dair-turk-tarih-yazimindaki-bazi-ifadeler-uzerine.html#_edn25" name="_ednref25">[25]</a>.</span></p>
<p><span>Parçalanma sürecine giren İslam Devleti’ni içine düştüğü bu durumdan çıkarmak amacıyla Türklere siyasi ve askeri kadrolarda yer verildiğini söylemek mümkündür. Dolayısıyla “Türklerin siyasi devamlılık için İslam dünyasına ihtiyaçları vardı” şeklinde bir değerlendirme yaparken, diğer yandan İslam dünyasının da benzer ihtiyacından söz edilmesi gerekir.</span></p>
<p><span><strong>İtil Bulgarlarının Müslümanlığında İbn Fadlan’ın Rolü Üzerine</strong></span></p>
<p><span>Türklerin İslamlaşma süreci ile ilgili tabu haline gelen bir başka ifade ise, “İtil Bulgarları, İbn Fadlan’ın bölgeye gelişinden sonra Müslüman olmuştur” şeklindedir. Ancak bahsi geçen İbn Fadlan’ın bugün elimizde olan seyahatnamesi doğrultusunda söz konusu ifadenin söylenip söylenemeyeceği noktasında bir sonuca ulaşılabilir. </span></p>
<p><span>İbn Fadlan’ın Bulgar ülkesine gelmesinden evvel İtil Hükümdarı İlteber, Abdullah b. Baştû el-Hazarî adındaki elçiyi Abbasi Devleti’ne elçi olarak gönderir. Elçinin halifeye ilettiği İlteber’in mektubunda; İlteber’in meşruiyetinin tanınması, Bulgar ülkesindeki insanların ihtiyaçları ve Hazarlara karşı müdafaa için kullanılmak üzere yapılacak kale inşaatına maddi kaynak gibi talepler bulunmaktadır. Bunun üzerine Abbasi Halifesi El-Muktedir, içerisinde İbn Fadlan’ın da bulunduğu bir elçilik heyetini görevlendirmişti. Heyet 921 yılında yola çıkmış, Oğuzlara ve oradan da 922 yılı içerisinde Bulgarlara ulaşmıştır. Bu seyahat sonucu kaleme alınan İbn Fadlan’ın seyahatnamesinde ise, burada sorgulamasını yaptığımız İtil Bulgarlarının ne zaman Müslüman olduğu ile ilgili bir çıkarım yapmak mümkündür: </span></p>
<p><span><span><em><span>“…Ben gelmeden önce hükümdarın camisinin minberinde onun adına hutbe ‘Ey Allahım, Bulgarların hükümdarı Yiltivar’ı islah et’ şeklinde okunuyormuş. Ona ‘Hükümdar sadece Allah’tır. Minberde Allah’tan başkası bu adla anılamaz’… Bunun üzerine ‘benim adıma nasıl hutbe okunması caiz olur’ dedi. Ben de ‘senin ve babanın adı ile’ dedim. Hükümdar ‘babam kafirdi. Onun adının minberde söylenmesini istemem. Benim adımı da bir kafir verdiğine göre, adımın da hutbede zikredilmesini arzu etmem’…”</span></em></span><a href="https://www.altayli.net/turklerin-islamlasma-surecine-dair-turk-tarih-yazimindaki-bazi-ifadeler-uzerine.html#_edn26" name="_ednref26">[26]</a></span></p>
<p><span>Fadlan’ın seyahatnamesinde aktarılan bu bilgilere bakıldığında, kendisi gelmeden önce Bulgar ülkesinde bir cami olduğu ve hutbe okunduğu görülecektir. Buradan hareketle İtil Bulgarlarının İbn Fadlan’dan sonra Müslüman olması ile ilgili bir çıkarımda bulunmak güçleşecektir. Ayrıca seyahatnamede bir İslam geleneği olarak hutbe okunmasından<a href="https://www.altayli.net/turklerin-islamlasma-surecine-dair-turk-tarih-yazimindaki-bazi-ifadeler-uzerine.html#_edn27" name="_ednref27">[27]</a> bahsedilmesi, İbn Fadlan’ın Bulgar ülkesine gelmeden önce Bulgarların İslamlaşmaya başladığını bize göstermektedir. Yine aynı satırlarda Bulgar hükümdarı İlteber’in babasından bir kafir olarak bahsetmesi de İdil Bulgarlarının Müslümanlığı ile ilgili önemli bir bilgidir.</span></p>
<p><span>Elimizdeki seyahatnameden İbn Fadlan’ın Bulgar ülkesi dışında Hazar ülkesine uğradığını görmekteyiz. Bunla ilgili olarak verilen bilgiler de oldukça kıymetlidir. Çünkü Musevi olarak bilinen Hazar ülkesine dair Fadlan’ın aktardığı kısımda; Hazarların ülkesinde İdil’in bir yakasında Müslüman halkın yaşadığından, buradaki Müslümanların ibadetinden açıkça bahsedilmektedir<a href="https://www.altayli.net/turklerin-islamlasma-surecine-dair-turk-tarih-yazimindaki-bazi-ifadeler-uzerine.html#_edn28" name="_ednref28">[28]</a>. Bütün bu bilgiler neticesinde, toplumda tabu haline gelen bilginin aksine, İdil bölgesinin İslamlaşma sürecinin İbn Fadlan’dan önce başladığını söylemek mümkündür.</span></p>
<p><span><strong>Kitleler Halinde Müslümanlık İfadesinin Kullanımı Üzerine</strong></span></p>
<p><span>“Türkler 10. yüzyıldan itibaren kitleler halinde İslamiyet’e geçmeye başlamıştır” ifadesi ise, Türklerin İslamlaşma süreci ile ilgili en sık karşılaşılan cümlelerden birisidir. Burada sözü edilen anlatımın kaynağı olarak dönemin çeşitli eserlerinde aktarılan bilgiler kronolojik olarak değerlendirilebilir.</span></p>
<p><span>“Türklerin kitleler halinde Müslümanlığı” ile ilgili bilgi elde edilebilecek kaynaklardan ilki için Nesefî’nin eseri gösterilebilir. Söz konusu eserde 805 yılından sonraki sürece atıfta bulunularak, Şaş ve Fergana’da Müslüman olan Türklere dair bilgi bulmak mümkündür:</span></p>
<p><span><span><em>“Ebî Maʻâz, Horasân emîri Ali b. İsâ b. Mâhân mecbur ettiğinde Semerkand’a geldi. Ali b. İsâ b. Mâhân onu daha sonra Fergâna’ya sürdü. Akabinde H.190 / M.805 yılında Ebî Maʻâz, Fergâna’dan Belh’e dönerken Semerkand’a geldi. Ardından Keş’e ve nihayet Belh’e döndü. Ebî Maʻâz, Tirmiz ve Soğâniyân’dan Vaşcird’e kadar olan bölgenin kadısı olan Abdu’l-Azîz b. Hâlid b. Ziyâd b. Cervâl’e uğradı. Abdu’l-Azîz onu ikram ve iyilikle ağırladı. Oraya el-Aʻmaş da geldi ve Abdu’l-Azîz onu Ebî Maʻâz ile tanıştırdı ve onu da Ebî Maʻâz gibi konuk etti. Oradan Fergâna’ya yöneldiler. Allah onlar vasıtası ile Şâş ve Fergâna halkına ihsanda bulundu ve onlar eliyle yüz bine yakın kişi Müslüman oldu.”</em></span><a href="https://www.altayli.net/turklerin-islamlasma-surecine-dair-turk-tarih-yazimindaki-bazi-ifadeler-uzerine.html#_edn29" name="_ednref29">[29]</a></span></p>
<p><span>Hunkan’ın, Nesefî’den aktardığı bilgilerden yola çıkarak sonrasındaki gelişmeleri değerlendirdiği çalışmasında, Türklerin “kitlesel” diye ifade edilebilecek din değiştirmelerinde önemli bir yere sahip olan fakihlere dair değerlendirmesi oldukça kıymetlidir. Buradan hareketle ilerleyen dönemde Yesevilik örneğinde olduğu gibi çeşitli akımların Türklerin İslamlaşmasındaki rolü daha doğru değerlendirilecektir. Ayrıca ekonomi odaklı, baskıcı Emevi politikalarının ardından Abbasilerin izlediği daha akılcı siyasetin bölgedeki etkisi de bu değerlendirmeyi daha anlamlı hale getirmiştir.</span></p>
<p><span>Nesefî’den sonra “Türklerin kitleler halinde Müslümanlığı” ile ilgili gösterilebilecek bir başka örnek kaynak olarak İbnü’l-Esir’in <em>el-Kâmil Fi’t-Târih</em> adlı eseri gösterilebilir. Çünkü bu kaynakta 960-961 yılı işaret edilerek, “bu yılda Türklerden yaklaşık iki yüz bin oba (ev) İslam dinine girdi”<a href="https://www.altayli.net/turklerin-islamlasma-surecine-dair-turk-tarih-yazimindaki-bazi-ifadeler-uzerine.html#_edn30" name="_ednref30">[30]</a> şeklinde bilgi aktarılmaktadır. Burada bahsi geçen büyük grubun kim olduğu, nerede yaşadığı gibi bilgiler söz konusu değildir. Nitekim bu konuya Barthold da dikkat çekmektedir. Ona göre, iki yüz bin obanın din değiştirmesi hadisesi yalnızca Bağdat’ta yazılan bir kaynakta olup, dönemin Samanoğulları’nda veya Arap coğrafyacılarında aktarılan bir bilgi değildir<a href="https://www.altayli.net/turklerin-islamlasma-surecine-dair-turk-tarih-yazimindaki-bazi-ifadeler-uzerine.html#_edn31" name="_ednref31">[31]</a>. İbnü’l-Esir’in ifadesine dönecek olursak; bahsi geçen satırların ne öncesinde, ne de sonrasında bu kadar kalabalık bir nüfusun nasıl Müslüman olduğu, bu geçişte neyin etki ettiği gibi bir bilgi bulmak mümkün değildir. Yani <em>el-Kâmil Fi’t-Târih</em> adlı eserde aktarılan ifade, Nesefî’nin aksine, öncesi ve sonrası olmayan bir anlatımdan ibarettir. Dolayısıyla yalnızca bu satırdan hareketle “Türklerin kitleler halinde Müslümanlığa geçmesi” gibi bir değerlendirme, tarih yazımı ve anlatımı açısından gözden geçirilmesi gereken bir ifade şeklidir.</span></p>
<p><span>Yine aynı eserde 1043 yılına işaret ederek aktarılan bilgilerde ise bu kez Müslümanlığa geçen Türk grubu çok daha az sayıdadır:</span></p>
<p><span><span><em>“Balasagun ve Kaşgar taraflarında İslam ülkelerine girip yağmacılık yapan ve olay çıkaran gayr-ı müslim Türklerden on bin çadır halkı bu yılın safer ayında (eylül-1043) Müslüman oldu ve Kurban Bayramı’nda da yirmi bin baş koyunu kurban kestiler, böylece Allah Müslümanları onların şerrinden kurtardı.”</em></span><a href="https://www.altayli.net/turklerin-islamlasma-surecine-dair-turk-tarih-yazimindaki-bazi-ifadeler-uzerine.html#_edn32" name="_ednref32">[32]</a></span></p>
<p><span>Söz konusu ifadeler, Türklerin İslamlaşma sürecine dair Müslüman Arapların olaya bakışını ortaya koymaktadır. Zira bu satırlarda Türkler, yağmacı bir grup özelliğinde gösterilmektedir ve bu yağmacı grubun din değiştirmesi, Müslümanları kurtaran bir olay olarak izah edilmektedir.</span></p>
<p><span>Çeşitli dönem kaynaklarında kullanılan bazı ifadelerden hareketle pek çok sebebi olan ve yaşanan önemli gelişmelerin ardından gerçekleşen bir din değiştirmenin “Türklerin kitleler halinde Müslümanlığa geçişi” olarak ifade edilmesinin oldukça sorunlu bir kullanım olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü söz konusu süreç ile ilgili kullanılan kalıplaşmış ifade Türklerin İslamlaşması sürecinin sonuç cümlesi niteliğinde olup, sürecin nasıl başladığını ve geliştiğini anlamayı güçleştirmektedir. Dolayısıyla “kitleler halinde Müslümanlık” ifadesinin, İslamlaşma sürecinin içerisinde yer alan birçok unsurun göz ardı edilmesine veya doğru anlaşılamamasına neden olduğu kanaatindeyiz.</span></p>
<p><span><strong>Tarih Öğretiminde Türklerin İslamlaşmasına Dair Anlatım</strong></span></p>
<p><span>Türklerin İslamlaşma süreci ile ilgili kalıplaşmış ifadelerin toplum hafızasında yer edinmesindeki en önemli sebeplerden birinin üniversite öncesinde verilen bilgi olduğunu söyleyebiliriz.. Türklerin İslamlaşması konusu ortaöğretim tarih ders kitaplarında dokuzuncu sınıf konuları arasında yer almaktadır. Bu bağlamda 2014-2015, 2015-2016 öğretim yılından itibaren kullanılacağı belirtilen kitaplar incelendiğinde Talas Savaşı merkezli bir anlatım ve eski Türk dini ile İslamiyet arasındaki benzerliği ön plana çıkaran anlatımlar dikkat çekmektedir. Ortaöğretim dokuzuncu sınıf <em>Tarih Ders Kitabı</em>nda yer alan ifadelere bakılabilir:</span></p>
<p><span><span><em><span>“Çinliler ile Araplar arasında Batı Türkistan’ın hâkimiyeti için yapılan Talas Savaşı’nda Karluk ordusunun Müslümanları desteklemesi üzerine savaşı Müslümanlar kazanmıştı. Bu gelişme üzerine Çin, Orta Asya’daki hâkimiyet mücadelesinden vazgeçmek zorunda kalmıştı. Talas Savaşı sonucunda Türklerle Müslümanlar arasında bir yakınlaşma olmuş ve ticari ilişkiler gelişmeye başlamıştı. Müslüman tüccarlar, Türk illerinde ticaret yaparken aynı zamanda Türklere İslam dinini de anlatıyorlardı. Yaşanan bu gelişmelerden sonra Türkler, kitleler hâlinde İslam dinini kabul etmeye başlamışlardı.”</span></em></span><a href="https://www.altayli.net/turklerin-islamlasma-surecine-dair-turk-tarih-yazimindaki-bazi-ifadeler-uzerine.html#_edn33" name="_ednref33">[33]</a></span></p>
<p><span>Burada yer alan anlatımda Talas Savaşı’ndan sonra Türklerin Araplara yakınlaştığı, dolayısıyla bu savaşın ardından Türklerin İslamiyet’e geçmeye başladığı yönünde algı oluşmaktadır. Yine çalışmamızda daha önce vurguladığımız ve sorunlu gördüğümüz “kitleler halinde Müslümanlık” ibaresi de burada dikkat çekmektedir. Yine dokuzuncu sınıf tarih ders kitaplarından bir diğerinde de yukarıdaki ifadeleri doğrulayan açıklamalar söz konusudur. Burada da Talas Savaşı sonucunda gerçekleşen olaylar maddeler halinde sıralanırken, savaşın ardından ticari ilişkilerin artmaya başlamasıyla Türklerin İslamiyet’i yakından tanımaya başladığı ve İslamiyet’in Türkler arasında yayıldığı bilgisi vardır<a href="https://www.altayli.net/turklerin-islamlasma-surecine-dair-turk-tarih-yazimindaki-bazi-ifadeler-uzerine.html#_edn34" name="_ednref34">[34]</a>.</span></p>
<p><span>Aynı kitapta Türklerin İslamiyet’e geçmesi ile ilgili olarak eski Türk dininin İslamiyet’e olan benzerliğine dikkat çekilerek, Türklerin İslamlaşmasında bu unsur çok üst sıralara taşınmış durumdadır:</span></p>
<p><span><span><em>“Talas Savaşı’ndan sonra Abbasilerin dostça yaklaşımları ve Gök Tanrı inancı ile İslam dini arasındaki benzerlikler Türklerin topluluklar hâlinde Müslüman olmalarını sağladı.”</em></span><a href="https://www.altayli.net/turklerin-islamlasma-surecine-dair-turk-tarih-yazimindaki-bazi-ifadeler-uzerine.html#_edn35" name="_ednref35">[35]</a></span></p>
<p><span>Söz konusu anlatımın ardından eski Türk dini ile İslamiyet arasındaki benzerlikler de bir tabloda maddeler halinde aktarılmak yoluyla gösterilmiştir. Bu şekildeki kullanım da Türklerin İslamlaşmasındaki en önemli etken olarak benzerlik faktörünün öğrencilerin zihninde ön plana çıkarılmasına neden olacaktır. Ders kitaplarında benzerlik faktörünün bu şekilde ön plana çıkarılmasında yeni bilimsel çalışmaların takip edilmemesinin bir etkisi olduğu düşünülebilir. Çünkü eski Türk dini ile İslamiyet arasındaki benzerliğin Türklerin İslamlaşmasına neden olan etkenler içerisinde üst sıralarda gösterilmemesi gerektiğini öne süren çalışmalar söz konusudur<a href="https://www.altayli.net/turklerin-islamlasma-surecine-dair-turk-tarih-yazimindaki-bazi-ifadeler-uzerine.html#_edn36" name="_ednref36">[36]</a>. Nitekim Barthold da “Türkler, yeni dini cihad ülküsü ve harpte şehit olanlara cennette vadedilen mutlu bir hayat tesiriyle kabul ediyorlardı” şeklinde aktarılan görüşe dair bir delil olmadığını ileri sürmektedir<a href="https://www.altayli.net/turklerin-islamlasma-surecine-dair-turk-tarih-yazimindaki-bazi-ifadeler-uzerine.html#_edn37" name="_ednref37">[37]</a>. Dolayısıyla Türklerin İslamlaşmasında öne sürülen benzerlikler içerisinde eski Türk dini ile İslam’daki cihad anlayışının ilişkilendirilmesi problemli bir mevzudur. Buradan hareketle ders kitaplarında sürecin açıklanmasında benzerlik faktörü dışındaki hususlara yer verilmesi faydalı olacaktır. Bu noktada Mehmet Şeker’in Türklerin İslamlaşmasına dair ortaya koyduğu sebepler değerlendirilebilir. Bu sebepleri; İslam Devleti’nin Müslüman olmayanlara yönelik politikalarını, Türklerle Müslüman Araplar arasındaki evlilik, ticaret gibi ferdi ilişkilerin rolünü, tasavvufun ve tarikat mensuplarının etkisini birkaç başlıkta aktarmak mümkündür<a href="https://www.altayli.net/turklerin-islamlasma-surecine-dair-turk-tarih-yazimindaki-bazi-ifadeler-uzerine.html#_edn38" name="_ednref38">[38]</a>.</span></p>
<p><span>Yalnızca <em>Ortaöğretim Dokuzuncu Sınıf Tarih Ders Kitabı</em>ndaki bilgilerden hareketle, bugün toplum hafızasında yer edinen, hemen herkesin süreç ile ilgili ilk söylediği kalıplaşmış ifadelerin kaynağını tespit etmek mümkündür. Bir başka açıdan değerlendirecek olursak, Türklerin İslamlaşması sürecinin tam olarak anlaşılamamasındaki etkenlerden birisinin ortaöğretim seviyesinde kullanılan anlatım olabileceğini söyleyebiliriz.</span></p>
<p><span><strong>Sonuç</strong></span></p>
<p><span>Türklerin İslamlaşma süreci ile ilgili olarak Türk tarih yazımında yer edinen bir takım ifadeler, başlıklar halinde ele alınmıştır. Söz konusu ifadelerin kullanımına neden olan unsurların tespit edilmesi için ilgili tarihlerdeki bazı dönem kaynaklarından faydalanılmıştır. Yapılan inceleme neticesinde, ilgili dönem kaynaklarına atfen yapılan anlatımların Türklerin İslamlaşma sürecinin ifade edilmesinde bir takım problemlere yol açtığı görülmüştür.</span></p>
<p><span>Türklerin kılıç zoruyla Müslüman olduğu; Talas Savaşı’na olduğundan fazla anlam yüklenmesi; eski Türk dini ile İslamiyet’in benzerliği gibi bir nevi tabu haline dönüşen bazı anlatımlar, İslamlaşma sürecinin bir bütün olarak algılanmasını güçleştirmekte, bu süreçteki esas unsurların göz ardı edilmesini sağlamaktadır. Benzer şekilde Türklerin kitleler halinde İslamiyet’e geçmeye başladığı şeklinde aktarılan ifadeler ise, İslamlaşma sürecinin ayrıntılarını gizleyen ve sürecin basitleşmesini sağlayan bir kullanıma neden olmaktadır.</span></p>
<p><span>Sonuç itibarıyla, Türklerin İslamlaşması herhangi bir olay veya kısa bir döneme indirgenecek kadar basit bir süreç değildir. Ancak toplum hafızasında yer edinen ve sıklıkla kullanılan birkaç cümle ile sürecin açıklanması, yüzyıllar süren bu dönemin anlaşılmasını daha da güçleştirmektedir. Bu nedenle dönem kaynaklarına daha fazla hakim olarak, toplum hafızasında yanlış algılamalara sebep olmayacak şekilde Türk tarih yazımını ve anlatımını yeniden şekillendirmemiz elzem görünmektedir.</span></p>
<p><span><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yard. Doç. Dr. Oktay BERBER</strong></span></a></span></p>
<p><span>Eskişehir Osmangazi Üniv. Fen Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü Genel Türk Tarihi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi. El-mek: <a href="mailto:oktayberber@gmail.com">oktayberber@gmail.com</a></span></p>
<p><span><span><strong>Not:</strong></span><strong> </strong>Bu çalışma <a href="http://dergipark.gov.tr/turktarars" target="_blank" rel="noopener"><em>Türk Tarihi Araştırmaları Dergisi</em></a>’nin c. 2, S. 1 (Haziran 2017)’de 1-24. sayfalarında yayımlanmıştır.</span></p>
<hr>
<div><span><strong>Kaynakça</strong></span></div>
<div><span>♦ BAKTIR, Mustafa, “Hutbe”, <em>Diyanet İslam Ansiklopedisi</em>, C. 18, İstanbul 1998, s. 425-427.</span></div>
<div><span>♦ BARTHOLD, V. V., <em>Orta Asya Türk Tarihi Hakkında Dersler</em>, Haz. Hüseyin Dağ, Çağlar Yay., Ankara 2004</span></div>
<div><span>♦ BİÇER, Bekir, <em>Türklerin İslamlaşma Süreci</em>, Akçağ Yay., Ankara 2007.</span></div>
<div><span>♦ BROCKELMANN, Carl, <em>İslam Ulusları ve Devletleri Tarihi</em>, Çev. Neşet Çağatay, TTK Yay., Ankara 2002.</span></div>
<div><span>♦ ÇELİK, Sebahattin, “Abbasiler Döneminde Hurremiye Mezhebi ve Babek İsyanı”, <em>Balıkesir Üniv. Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi</em>, S. 15, 2006, s. 95-106.</span></div>
<div><span>♦ DANİŞMEND, İsmail Hami, <em>Türk Irkı Niçin Müslüman Olmuştur? (Türklük ve Müslümanlık)</em>, Burak Yay., İstanbul 1994.</span></div>
<div><span>♦ DEMİRCİ, Mustafa, “İktâ”, <em>Diyanet İslam Ansiklopedisi</em>, C. 22, İstanbul 2000, s. 43-47.</span></div>
<div><span>♦ Ebû Bekr Muhammed b. Ca’fer en-Narşahî, <em>Târîh-i Buhârâ</em>, Çev. Erkan Göksu, TTK Yay., Ankara 2013.</span></div>
<div><span>♦ Ebû Osman Amr b. Bahr el-Câhiz, <em>Fezâilü’l-Etrâk: Hilâfet Ordusunun Menkıbeleri ve Türkler’in Fazîletleri</em>, Çev. Ramazan Şeşen, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yay., Ankara 1988.</span></div>
<div><span>♦ ELÇİBEY, Ebulfez, “Babek ve Azerbaycan Direniş Hareketinin İlk Dönemleri”, çev. Muhammet Kemaloğlu, <em>Gümüşhane Üniv. Sosyal Bilimler Dergisi</em>, S. 8, 2013, s. 23-45.</span></div>
<div><span>♦ ESİN, Emel, <em>İslamiyetten Önce Türk Kültür Târîhi ve İslâma Giriş</em>, Edebiyat Fakültesi Matbaası, İstanbul 1978.</span></div>
<div><span>♦ HUNKAN, Ömer Soner, “El-Kand Fî Zikri Ulemâi Semerkand’da Türk Hakanlığı (Karahanlılar)”, <em>Trakya Üniv. Edebiyat Fakültesi Dergisi</em>, C. 5/S. 9, 2015, s. 1-17.</span></div>
<div><span>♦ İbn Fadlan, <em>İbn Fadlan Seyahatnâmesi Tercümesi</em>, Haz. Ramazan Şeşen, Bedir Yayınevi, İstanbul 1975.</span></div>
<div><span>♦ İbnü’l-Esir, <em>El-Kâmil fi’t-Târîh Tercümesi</em>, C. VIII, IX, Çev. Abdülkadir Özaydın, Bahar Yay., İstanbul 1991.</span></div>
<div><span>♦ KİTAPÇI, Zekeriya, <em>Yeni İslam Tarihi ve Türkistan</em>, C. 1, Otağ Yay., İstanbul 1986.</span></div>
<div><span>♦ KİTAPÇI, Zekeriya, <em>Doğu Türkistan ve Uygur Türkleri Arasında İslâmiyet</em>, Yedi Kubbe Yay., Konya 2004.</span></div>
<div><span>♦ KURT, Hasan, <em>Orta Asya’nın İslamlaşma Süreci (Buhârâ Örneği)</em>, Fecr Yay., Ankara 1998.</span></div>
<div><span>♦ OCAK, Ahmet Yaşar, “Ahmed Yesevi ve Türk Müslümanlığı”, <em>Yesevilik Bilgisi</em>, ed. Cemal Kurnaz-Mustafa Tatcı, MEB Yay., Ankara 2000, s. 177-185.</span></div>
<div><span>♦ OCAK, Ahmet Yaşar, “Türkler ve İslamiyet: Türklerin Müslümanlığı Tarihine Dair Bir Sorgulama”, <em>AİBÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi</em>, Semih Tezcan’a Armağan, C. 13, S. 13, 2013, s. 251-260.</span></div>
<div><span>♦ ÖNDER, Behçet, <em>Ortaöğretim Tarih 9 Ders Kitabı</em>, Ed. Yusuf Güzel, Bir-Yay Yay., Ankara (tarihsiz)</span></div>
<div><span>♦ ŞEKER, Mehmet, <em>Türkistan’dan Anadolu’ya İnsan ve Toplum Hayatı</em>, Ötüken Neşriyat, İstanbul 2007.</span></div>
<div><span>♦ TAŞAĞIL, Ahmet, “Talas Savaşı”, <em>Diyanet İslam Ansiklopedisi</em>, C. 39, İstanbul 2010, s. 501.</span></div>
<div><span>♦ TAŞAĞIL, Ahmet, <em>Göktürkler I-II-III</em>, TTK Yay., Ankara 2012.</span></div>
<div><span>♦ TURAN, Osman, “Türkler ve İslamiyet”, <em>A.Ü. D.T.C.F. Dergisi</em>, IV/4 (1946), s. 457-485.</span></div>
<div><span>♦ YAZICI, Nesimi, <em>İlk Türk-İslam Devletleri Tarihi</em>, Ankara Üniv. İlahiyat Fakültesi Yay., Ankara 1992.</span></div>
<div><span>♦ YILDIZ, Hakkı Dursun, “Abbasîler”, <em>Diyanet İslam Ansiklopedisi</em>, C. 1, İstanbul 1988, s. 31-48.</span></div>
<div><span>♦ YILDIZ, Hakkı Dursun, “Talas Savaşı Hakkında Bazı Düşünceler”, <em>Makaleler 1</em>, Haz. E. Semih Yalçın-Selçuk Duman, Berikan Yay., Ankara 2007, s. 109-124.</span></div>
<div><span>♦ YILDIZ, Hakkı Dursun, “Türklerin Müslümanlığı Kabulü”, <em>Makaleler 1</em>, Haz. E. Semih Yalçın-Selçuk Duman, Berikan Yay., Ankara 2007, s. 491-507.</span></div>
<div><span>♦ YILDIZ, Hakkı Dursun, “Hazarlar Arasında Müslümanlığın Yayılması”, <em>Makaleler 3</em>, Haz. E. Semih Yalçın-Selçuk Duman, Berikan Yay., Ankara 2007, s. 367-377.</span></div>
<div><span>♦ YILMAZ, Ahmet, <em>Ortaöğretim Tarih 9. Sınıf</em>, EKOYAY Eğitim Yayıncılık, Ankara 2015.</span></div>
<div><span><strong><span>Dipnotlar:</span></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerin-islamlasma-surecine-dair-turk-tarih-yazimindaki-bazi-ifadeler-uzerine.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Osman Turan, “Türkler ve İslamiyet”, <em>A.Ü. D.T.C.F. Dergisi</em>, IV/4 (1946), s. 457.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerin-islamlasma-surecine-dair-turk-tarih-yazimindaki-bazi-ifadeler-uzerine.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> Ahmet Yaşar Ocak, “Ahmed Yesevi ve Türk Müslümanlığı”, <em>Yesevilik Bilgisi</em>, Ed. Cemal Kurnaz-Mustafa Tatcı, MEB Yay., Ankara 2000, s. 182.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerin-islamlasma-surecine-dair-turk-tarih-yazimindaki-bazi-ifadeler-uzerine.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> Söz konusu tespit Sayın Sabri Hizmetli tarafından yapılmış olup, Hasan Kurt’a ait eserin takdim kısmında kullanılmıştır. Bk. Hasan Kurt, <em>Orta Asya’nın İslamlaşma Süreci (Buhârâ Örneği)</em>, Fecr Yay., Ankara 1998, s. 13.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerin-islamlasma-surecine-dair-turk-tarih-yazimindaki-bazi-ifadeler-uzerine.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> Ahmet Yaşar Ocak, “Türkler ve İslamiyet: Türklerin Müslümanlığı Tarihine Dair Bir Sorgulama”, <em>AİBÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi</em>, Semih Tezcan’a Armağan, C. 13/S. 13, 2013, s. 251-260.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerin-islamlasma-surecine-dair-turk-tarih-yazimindaki-bazi-ifadeler-uzerine.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> Emel Esin, <em>İslamiyetten Önce Türk Kültür Târîhi ve İslâma Giriş</em>, Edebiyat Fakültesi Matbaası, İstanbul 1978, s. 144.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerin-islamlasma-surecine-dair-turk-tarih-yazimindaki-bazi-ifadeler-uzerine.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> Hakkı Dursun Yıldız, “Hazarlar Arasında Müslümanlığın Yayılması”, <em>Makaleler 3</em>, Haz. E. Semih Yalçın-Selçuk Duman, Berikan Yay., Ankara 2007, s. 372-376.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerin-islamlasma-surecine-dair-turk-tarih-yazimindaki-bazi-ifadeler-uzerine.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> Yıldız, “Hazarlar Arasında…”, s. 377.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerin-islamlasma-surecine-dair-turk-tarih-yazimindaki-bazi-ifadeler-uzerine.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> Hz. Peygamber’in Türkler hakkındaki hadisleri için bk. İsmail Hami Danişmend, <em>Türk Irkı Niçin Müslüman Olmuştur? (Türklük ve Müslümanlık)</em>, Burak Yay., İstanbul 1994, s. 182-191; Zekeriya Kitapçı, <em>Yeni İslam Tarihi ve Türkistan</em>, C. 1, Otağ Yay., İstanbul 1986, s. 176-181.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerin-islamlasma-surecine-dair-turk-tarih-yazimindaki-bazi-ifadeler-uzerine.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> Süreç ile ilgili bk. Carl Brockelmann, <em>İslam Ulusları ve Devletleri Tarihi</em>, Çev. Neşet Çağatay, TTK Yay., Ankara 2002, s. 43-54; Nesimi Yazıcı, <em>İlk Türk-İslam Devletleri Tarihi</em>, Ankara Üniv. İlahiyat Fakültesi Yay., Ankara 1992, s. 15-16.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerin-islamlasma-surecine-dair-turk-tarih-yazimindaki-bazi-ifadeler-uzerine.html#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> Ebû Bekr Muhammed b. Ca’fer en-Narşahî, <em>Târîh-i Buhârâ</em>, Çev. Erkan Göksu, TTK Yay., Ankara 2013, s. 70.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerin-islamlasma-surecine-dair-turk-tarih-yazimindaki-bazi-ifadeler-uzerine.html#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> <em>Târîh-i Buhârâ</em>, s. 74-75.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerin-islamlasma-surecine-dair-turk-tarih-yazimindaki-bazi-ifadeler-uzerine.html#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> Hakkı Dursun Yıldız, “Türklerin Müslümanlığı Kabulü”, <em>Makaleler 1</em>, Haz. E. Semih Yalçın-Selçuk Duman, Berikan Yay., Ankara 2007, s. 491-492.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerin-islamlasma-surecine-dair-turk-tarih-yazimindaki-bazi-ifadeler-uzerine.html#_ednref13" name="_edn13">[13]</a> Kitapçı, <em>Yeni İslam Tarihi …</em>, s. 295-297.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerin-islamlasma-surecine-dair-turk-tarih-yazimindaki-bazi-ifadeler-uzerine.html#_ednref14" name="_edn14">[14]</a> Kurt, <em>Orta Asya’nın İslamlaşma Süreci…</em>, s. 180-181.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerin-islamlasma-surecine-dair-turk-tarih-yazimindaki-bazi-ifadeler-uzerine.html#_ednref15" name="_edn15">[15]</a> Yakut el-Hamavi’den aktaran Yıldız, “Türklerin Müslümanlığı…”, s. 493.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerin-islamlasma-surecine-dair-turk-tarih-yazimindaki-bazi-ifadeler-uzerine.html#_ednref16" name="_edn16">[16]</a> Ebû Osman Amr b. Bahr el-Câhiz, <em>Fezâilü’l-Etrâk: Hilâfet Ordusunun Menkıbeleri ve Türkler’in Fazîletleri</em>, Çev. Ramazan Şeşen, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yay., Ankara 1988, s. 86</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerin-islamlasma-surecine-dair-turk-tarih-yazimindaki-bazi-ifadeler-uzerine.html#_ednref17" name="_edn17">[17]</a> el-Câhiz, <em>Fezâilü’l-Etrâk</em>, s. 85.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerin-islamlasma-surecine-dair-turk-tarih-yazimindaki-bazi-ifadeler-uzerine.html#_ednref18" name="_edn18">[18]</a> Göktürklerin son dönemi hakkında ayrıntılı bilgi için bk. Ahmet Taşağıl, <em>Göktürkler I-II-III</em>, TTK Yay., Ankara 2012, s. 354-359.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerin-islamlasma-surecine-dair-turk-tarih-yazimindaki-bazi-ifadeler-uzerine.html#_ednref19" name="_edn19">[19]</a> Ahmet Taşağıl, “Talas Savaşı”, <em>Diyanet İslam Ansiklopedisi</em>, C. 39, İstanbul 2010, s. 501; Hakkı Dursun Yıldız, “Talas Savaşı Hakkında Bazı Düşünceler”, <em>Makaleler 1</em>, Haz. E. Semih Yalçın-Selçuk Duman, Berikan Yay., Ankara 2007, s. 113.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerin-islamlasma-surecine-dair-turk-tarih-yazimindaki-bazi-ifadeler-uzerine.html#_ednref20" name="_edn20">[20]</a> Taşağıl, <em>Göktürkler</em>, s. 358-359.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerin-islamlasma-surecine-dair-turk-tarih-yazimindaki-bazi-ifadeler-uzerine.html#_ednref21" name="_edn21">[21]</a> Taşağıl, “Talas Savaşı”, s. 501.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerin-islamlasma-surecine-dair-turk-tarih-yazimindaki-bazi-ifadeler-uzerine.html#_ednref22" name="_edn22">[22]</a> Zekeriya Kitapçı, <em>Doğu Türkistan ve Uygur Türkleri Arasında İslâmiyet</em>, Yedi Kubbe Yay., Konya 2004, s. 41-42.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerin-islamlasma-surecine-dair-turk-tarih-yazimindaki-bazi-ifadeler-uzerine.html#_ednref23" name="_edn23">[23]</a> Babekî hareketi ile ilgili ayrıntılı bilgi için bk. Sebahattin Çelik, “Abbasiler Döneminde Hurremiye Mezhebi ve Babek İsyanı”, <em>Balıkesir Üniv. Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi</em>, S. 15, 2006, s. 95-106; Ebulfez Elçibey, “Babek ve Azerbaycan Direniş Hareketinin İlk Dönemleri”, Çev. Muhammet Kemaloğlu, <em>Gümüşhane Üniv. Sosyal Bilimler Dergisi</em>, S. 8, 2013, s. 23-45.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerin-islamlasma-surecine-dair-turk-tarih-yazimindaki-bazi-ifadeler-uzerine.html#_ednref24" name="_edn24">[24]</a> İkta uygulaması ve yaygınlaştırılması hakkında bilgi için bk. Mustafa Demirci, “İktâ”, <em>Diyanet İslam Ansiklopedisi</em>, C. 22, İstanbul 2000, s. 44-45.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerin-islamlasma-surecine-dair-turk-tarih-yazimindaki-bazi-ifadeler-uzerine.html#_ednref25" name="_edn25">[25]</a> Hakkı Dursun Yıldız, “Abbasîler”, <em>Diyanet İslam Ansiklopedisi</em>, C. 1, İstanbul 1988, s. 36.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerin-islamlasma-surecine-dair-turk-tarih-yazimindaki-bazi-ifadeler-uzerine.html#_ednref26" name="_edn26">[26]</a> İbn Fadlan, <em>İbn Fadlan Seyahatnâmesi Tercümesi</em>, Haz. Ramazan Şeşen, Bedir Yayınevi, İstanbul 1975, s. 46-47.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerin-islamlasma-surecine-dair-turk-tarih-yazimindaki-bazi-ifadeler-uzerine.html#_ednref27" name="_edn27">[27]</a> Hutbenin İslam geleneğindeki yeri ile ilgili bk. Mustafa Baktır, “Hutbe”, <em>Diyanet İslam Ansiklopedisi</em>, C. 18, İstanbul 1998, s. 425-427.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerin-islamlasma-surecine-dair-turk-tarih-yazimindaki-bazi-ifadeler-uzerine.html#_ednref28" name="_edn28">[28]</a> <em>İbn Fadlan Seyahatnâmesi Tercümesi</em>, s. 79.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerin-islamlasma-surecine-dair-turk-tarih-yazimindaki-bazi-ifadeler-uzerine.html#_ednref29" name="_edn29">[29]</a> Nesefî’nin eserinden aktaran Ömer Soner Hunkan, “El-Kand Fî Zikri Ulemâi Semerkand’da Türk Hakanlığı (Karahanlılar)”, <em>Trakya Üniv. Edebiyat Fakültesi Dergisi</em>, C. 5, S. 9, 2015, s. 5.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerin-islamlasma-surecine-dair-turk-tarih-yazimindaki-bazi-ifadeler-uzerine.html#_ednref30" name="_edn30">[30]</a> İbnü’l-Esir, <em>El-Kâmil fi’t-Târîh Tercümesi</em>, C. VIII, Çev. Abdülkerim Özaydın, Bahar Yay., İstanbul 1991, s. 460.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerin-islamlasma-surecine-dair-turk-tarih-yazimindaki-bazi-ifadeler-uzerine.html#_ednref31" name="_edn31">[31]</a> V. V. Barthold, <em>Orta Asya Türk Tarihi Hakkında Dersler</em>, Haz. Hüseyin Dağ, Çağlar Yay., Ankara 2004, s. 67.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerin-islamlasma-surecine-dair-turk-tarih-yazimindaki-bazi-ifadeler-uzerine.html#_ednref32" name="_edn32">[32]</a> İbnü’l-Esir, <em>El-Kâmil fi’t-Târîh Tercümesi</em>, C. IX, Çev. Abdülkerim Özaydın, Bahar Yay., İstanbul 1991, s. 396.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerin-islamlasma-surecine-dair-turk-tarih-yazimindaki-bazi-ifadeler-uzerine.html#_ednref33" name="_edn33">[33]</a> Behçet Önder, <em>Ortaöğretim Tarih 9 Ders Kitabı</em>, Ed. Yusuf Güzel, Bir-Yay Yay., Ankara, s. 154.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerin-islamlasma-surecine-dair-turk-tarih-yazimindaki-bazi-ifadeler-uzerine.html#_ednref34" name="_edn34">[34]</a> Ahmet Yılmaz, <em>Ortaöğretim Tarih 9. Sınıf</em>, EKOYAY Eğitim Yayıncılık, Ankara 2015, s. 149.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerin-islamlasma-surecine-dair-turk-tarih-yazimindaki-bazi-ifadeler-uzerine.html#_ednref35" name="_edn35">[35]</a> Önder, <em>Ortaöğretim Tarih 9 Ders Kitabı</em>, s. 155. Diğer ders kitabında da benzer kullanım söz konusudur. Bk. Yılmaz, <em>Ortaöğretim Tarih 9. Sınıf</em>, s. 149.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerin-islamlasma-surecine-dair-turk-tarih-yazimindaki-bazi-ifadeler-uzerine.html#_ednref36" name="_edn36">[36]</a> Bu yöndeki araştırmalardan biri için bk. Bekir Biçer, <em>Türklerin İslamlaşma Süreci</em>, Akçağ Yay., Ankara 2007, s. 37.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerin-islamlasma-surecine-dair-turk-tarih-yazimindaki-bazi-ifadeler-uzerine.html#_ednref37" name="_edn37">[37]</a> V. V. Barthold, <em>Orta Asya Türk Tarihi…</em>, s. 65.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerin-islamlasma-surecine-dair-turk-tarih-yazimindaki-bazi-ifadeler-uzerine.html#_ednref38" name="_edn38">[38]</a> Mehmet Şeker, <em>Türkistan’dan Anadolu’ya İnsan ve Toplum Hayatı</em>, Ötüken Neşriyat, İstanbul 2007, s. 21.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>1101 Yılında Türk&amp;amp;Haçlı Mücadelelerinin Anadolu Tarihindeki Önemi</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/1101-yilinda-turkhacli-mucadelelerinin-anadolu-tarihindeki-onemi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/1101-yilinda-turkhacli-mucadelelerinin-anadolu-tarihindeki-onemi</guid>
<description><![CDATA[ 1101 Yılında Türk-Haçlı Mücadelelerinin Anadolu Tarihindeki Önemi
Anadolu tarihi genel olarak incelendiğinde bu coğrafya da etnik yapının değişikliğe uğramasına sebep olan önemli dönüm noktaları olduğu görülür. Bunlardan biri M.S. 636 yılında İslâm ordularının Anadolu’ya girmesidir. Bu tarihten sonra Bizans ile mücadeleye başlayan İslâm orduları Anadolu’nun doğusunu hâkimiyetleri altına aldılar. Diğer bir olay ise 1071 Malazgirt Savaşı’ndan sonra Büyük Selçuklu Devleti’nin desteği ile […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c48ef95c96.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:44 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>1101, Yılında, Türk&amp;Haçlı, Mücadelelerinin, Anadolu, Tarihindeki, Önemi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/04/Haclilar-1.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/1101-yilinda-turk-hacli-mucadelelerinin-anadolu-tarihindeki-onemi.html">1101 Yılında Türk-Haçlı Mücadelelerinin Anadolu Tarihindeki Önemi</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yard. Doç. Dr. Gürhan BAHADIR</strong></span></a>
</p><p>Anadolu tarihi genel olarak incelendiğinde bu coğrafya da etnik yapının değişikliğe uğramasına sebep olan önemli dönüm noktaları olduğu görülür. Bunlardan biri M.S. 636 yılında İslâm ordularının Anadolu’ya girmesidir. Bu tarihten sonra Bizans ile mücadeleye başlayan İslâm orduları Anadolu’nun doğusunu hâkimiyetleri altına aldılar. Diğer bir olay ise 1071 Malazgirt Savaşı’ndan sonra Büyük Selçuklu Devleti’nin desteği ile çok sayıda Türkmen’in Anadolu’yu yurt edinmek amaçlı gelmesidir. İslâm ordularının Anadolu’da Bizans’a karşı başlattıkları, fakat bir süre ara verdikleri akınları Malazgirt Savaşından sonra Türkler devam ettirmişlerdir. Bu mücadelede Türkler, Anadolu’da ilerleyerek Bizans Devleti’nin başkenti Konstantinopolis (İstanbul)’in yakınlarına kadar geldiler. Hatta Selçuklu hanedanlarından Kutalmışoğlu Süleymanşah, 1075 yılında İznik’i Bizans’tan alarak başkent yapmak kaydıyla Anadolu Selçuklu Devleti’ni kurdu. Bu devlet Bizans için büyük bir tehdit olurken, İznik ise Anadolu’da Türk fetihlerinin merkezi konumuna geldi.<a href="https://www.altayli.net/1101-yilinda-turk-hacli-mucadelelerinin-anadolu-tarihindeki-onemi.html#_edn1" name="_ednref1"><sup>[1]</sup></a></p>
<p>XI. yüzyıldan itibaren Anadolu’ya yerleşmeye başlayan Türkler, Anadolu’yu Türk-İslâm Medeniyetinin merkezi konumuna getirmek için faaliyet gösterdiler. Ancak, bu dönemde bir taraftan Bizans ile mücadele ederken, XI. yüzyılın sonunda Haçlı seferlerinin başlaması ile bir de Batı’dan Anadolu’ya gelen Haçlılar ile mücadele etmek zorunda kaldılar. XI. ve XIII. yüzyıllar arasında devam eden Haçlı seferlerinde 1101 yılında yapılan sefer Anadolu’nun Türk vatanı haline gelmesinde bir dönüm noktasıdır. I. Kılıç Arslan ve Danişmend Gazi ittifakı ile oluşturulan Türk ordusu, 1101 yılı Haçlı seferinin ordularını Anadolu’da imha etmeyi başardı. Türk ordusunun Haçlı ordusuna karşı kazandığı bu başarı Anadolu’nun Türk yurdu olmasında çok büyük bir öneme sahiptir. Eğer ki bu zafer kazanılmamış olsaydı, Anadolu tarihi farklı yazılabilirdi. Bu zafer sayesinde Türklerin Anadolu’dan atılamayacağı kesinleşti. Bu çalışmayı yapmaktaki amacımız 1101 yılı Haçlı seferlerinin Anadolu Türk tarihindeki önemini ortaya çıkarmaktır.</p>
<p>J.L. Cate, The Crusade of 1101 makalesinde<a href="https://www.altayli.net/1101-yilinda-turk-hacli-mucadelelerinin-anadolu-tarihindeki-onemi.html#_edn2" name="_ednref2"><sup>[2]</sup></a> 1100 yılının Eylül ayında Haçlı ordusunun İtalya’dan yola çıkması ile başlayan 1101 yılı Haçlı seferinin kaynakları hususunda izahatta bulunmuştur. I. Haçlı seferine şahit olup gördüğü olayları yazan Fulcher of Chartes, Gesta Francorum Hierusalem Peregrinantium, kitabında 1101 Haçlı seferine sadece çok kısa bir şekilde değinmiştir. Haçlı seferine katılan ve I. Haçlı seferinin şahidi olan diğer bir kişi Radulf [Ralp] of Caen, Gesta Tancredi adlı kitabında 1101 Haçlı seferi hakkında bilgi bulunmaktadır. Ayrıca 12. yüzyılda İngiltere’de yaşayan William of Malmesbury, Gesta Regum Anglorum, adlı kitabında 1101 Haçlı seferine İngiltere’den katılan Lordlar, Dükler ve Haçlı askerleri hakkında bilgi vermektedir. 1101 Haçlı seferine katılıp olaylara şahit olanların yazdıkları kitapların yanında Haçlı seferine katılıp ta Avrupa’ya dönen Haçlılardan duyduklarını yazan Haçlı tarihçileri de bulunmaktadır. Bu yazarların en önemlilerinden biri olan Albert of Aachen, Haçlı seferlerine katılmak istediği halde katılamamıştır. Buna rağmen Haçlı seferinden Avrupa’ya dönen Haçlılardan duyduklarını, Historia Ierosolitana, History of The Journey to Jerusalem adlı 12 bölümden oluşan kitabında yazmıştır. Bu kitabın bir bölümünü 1101 Haçlı seferine ayırmış olup Haçlı kaynaklarının içinde 1101 Haçlı seferini detaylı anlatan tek Haçlı kaynağıdır. Albert of Aachen’nin kitabında 1101 Haçlı seferine bir bölüm ayırırken diğer Haçlı tarihinin kaynaklarını yazan Haçlı tarihçileri sadece 1101 Haçlı seferine ya birkaç cümleyle ya da birkaç sayfayla değinmişlerdir.</p>
<p>Bu sebepten Albert of Aachen’in yazdığı kitabı tahlil etmeden 1101 Haçlı seferinin Anadolu’ya etkisi konusuna açıklık getirmemiz mümkün değildir. Haçlı seferlerine katılan veya katılanlardan duyduklarını yazan Haçlı tarihçilerinin yazdıkları Haçlı kaynaklarının dışında bir de bu Haçlı kaynaklarına dayalı olarak yazılan çağdaş Haçlı tarihi kitapları bulunmaktadır. Çağdaş Haçlı tarihçileri Haçlı seferlerindeki bir detayı bile sayfalarca ele alırlarken 300 bin Haçlı askeri ile art arda üç Haçlı ordusunun katıldığı 1101 yılı Haçlı seferlerine sadece iki makale ile değinmişlerdir. Steven Runciman ve J.L. Cate 1101 yılı Haçlı seferleri konusunda birer makale yazmışlardır. Ayrıca Haçlı tarihi konusunda Türkiye’nin en önemli tarihçisi olan Prof. Dr. Işın Demirkent, 1101 yılı Haçlı seferlerini detaylı yazarak her iki yazarında bu seferleri sadece Haçlılar açısından değerlendirdiklerini ve o yıllarda Anadolu’da yaşanan olayların Anadolu tarihine etkisi üzerinde durmadıklarını belirtmiştir.</p>
<p>Haçlı kaynakları ile çağdaş Haçlı eserlerinde yazılanlardan başka Bizans, Süryani, Ermeni ve Arapça kaynak eserlerde de 1101 yılı Haçlı seferi konusunda bilgiler bulunmaktadır. Haçlı tarihi konusunda önemli bir Bizans Kroniği olan Anna Komnena’nın ALEXIAD adlı kitabında 1101 yılı Haçlı seferlerine birkaç sayfa ile değinmiştir. Bunun yanında Ermeni kaynağı olan Urfalı Mateos’un yazdığı Urfalı Mateos Vekâyinâmesi (952-1136) ve Papaz Grigor’un Zeyli (1136-1162) ile Süryani Mikhail Vekâyinâmesinde 1101 yılı Haçlı seferine genel olarak değinilmiştir.</p>
<p>Prof. Dr. Işın Demirkent, Haçlı seferleri döneminde yazılan Arapça kaynaklarda 1101 Haçlı seferleri hakkında yeterince bilgi bulunmamasını Müslüman dünyasının Haçlı vakasının önemini o yıllarda hâlâ kavrayamamış olmasıyla açıklar.<a href="https://www.altayli.net/1101-yilinda-turk-hacli-mucadelelerinin-anadolu-tarihindeki-onemi.html#_edn3" name="_ednref3"><sup>[3]</sup></a> Bununla beraber Haçlı seferlerinin olduğu dönemde Dımaşk (Şam)’da yaşamış olan İbnü’l Kalanisi’nin Zeylu Tarih-i Dımaşk (975-1160) adlı kitabında Şam bölgesinde yapılan Haçlı akınları ve bu bölgede Haçlıların Müslüman emirliklerle yaptıkları savaşlar hakkında detaylı bilgi vermektedir. Fakat İbnü’l Kalanisi, kitabında 1101 yılı Haçlı seferlerine hiç değinmemiştir. Haçlı seferleri döneminde Halep’te yaşamış diğer Arap tarihçi Azimi, Tarihu’l-Azimi adlı eserinde 1101 Haçlı seferlerine birkaç cümleyle değinmiştir. Bunun yanında 12. yüzyılda Bağdat’ta yaşamış olan Sıbtibnu’l-Cevzi, Mir’atu’z-Zaman fî Tarihi’l-a’yan adlı kitabında Irak ve Şam bölgesindeki olayları genel olarak değerlendirmiştir. Ayrıca kitabında Şam bölgesinde Haçlı akınları hakkında bilgi bulunurken Anadolu’da yapılan 1101 Haçlı seferleri hakkında bilgi bulunmamaktadır. Haçlı seferlerinin son döneminde Halep’te yaşamış olan ibn Adim (D. 1192/ Ö. 1262) yazdığı, Zubdetu’l-HalebminTarihi’l-Haleb, adlı kitabında Şam ve Halep bölgelerinde Haçlıların yaptıkları akınlar hakkında bilgi verirken o da 1101 yılı Haçlı seferleri hakkında bilgi vermemiştir.</p>
<p>Ayrıca İbnu’l-Esîr, 1230 yıllarında tamamladığı ve İslâm tarihinin temel kaynaklarından biri olan el-Kâmil fî’t -Târihadlı kitabında 1101 Haçlı seferlerine bir, iki sayfayla değinmiştir. Bunlarla beraber Aksarayî’nin yazdığı Farsça bir eser olan Musemeretu’l-Ahbar adlı kitapta 1101 Haçlı seferine birkaç cümleyle değinilmiştir.</p>
<p><span>Anadolu’da Yapılan İlk Türk-Haçlı Mücadeleleri</span></p>
<p>Selçuklu Devletlerinin yardımıyla hareket eden Türkmenler, Anadolu’nun nerdeyse tamamına yakınını kendi hâkimiyetleri altına alarak aynı zamanda Hristiyanlar için Kutsal olan Kudüs’ü ve yine patriklik merkezleri olan Antakya’yı ele geçirdiler. Bu olaydan sonra kutsal toprakları ziyaret için gelen Hristiyan hacılar, hac ziyaretlerini yapıp Avrupa’ya döndüklerinde Türklerin kutsal toprakları ele geçirdiklerini ve Hristiyanlara zulüm yaptıklarını hikâye olarak anlattılar. Avrupa’daki Hristiyan halk arasında yayılan bu hikâyeler sayesinde oluşan ortamı değerlendiren Bizans İmparatoru Alekseios Komnenos, Türklerin tamamını Anadolu’dan çıkarttıktan sonra aldıkları toprakları Bizans’a vermek şartıyla PapaII. Urban’dan ümitsizce yardım talebinde bulundu. Bu talep üzerine Papa II. Urban, 27 Kasım 1095 tarihinde Clermont Konsilinde yaptığı konuşmada Avrupa halkına seslenerek Doğu Hristiyanlarını Türklerin sözde baskı ve zulmünden kurtararak kutsal toprakları tekrar ele geçirmek için büyük bir Haçlı ordusunun kurulması çağrısında bulundu. Bu çağrıya olumlu cevap veren Avrupa’daki Hristiyanlar, keşiş Pierre L’Ermitte komutasında toplanarak oluşturdukları ilk Haçlı ordusu ile 1096 yılında Avrupa’dan Anadolu topraklarına doğru yola çıktılar.<a href="https://www.altayli.net/1101-yilinda-turk-hacli-mucadelelerinin-anadolu-tarihindeki-onemi.html#_edn4" name="_ednref4"><sup>[4]</sup></a></p>
<p>Bizans İmparatoru Alekseios Komnenos’un Avrupa’dan Konstantinopolis (İstanbul)’e gelen bu ilk Haçlı ordusunu 6 Ağustos 1096 tarihinde Anadolu’ya geçirmesiyle bu topraklarda yaklaşık 200 yıl sürecek Türk-Haçlı mücadelesi başlamış oldu. Anadolu’ya gelen ilk Haçlı ordusunun Anadolu Selçuklu Sultanı I. Kılıç Arslan komutasındaki Selçuklu ordusu tarafından 21 Ekim 1096 tarihinde bertaraf edilmesinden sonra Avrupa’da Lordlar ve Dükler komutasında büyük bir Haçlı ordusu oluşturulmaya başlandı. 1096 yılının yaz aylarına doğru yaklaşık yüz bin civarında askerden oluşan Haçlı ordusu, Balkanlar üzerinden Konstantinopolis’e (İstanbul) geldi.<a href="https://www.altayli.net/1101-yilinda-turk-hacli-mucadelelerinin-anadolu-tarihindeki-onemi.html#_edn5" name="_ednref5"><sup>[5]</sup></a> Bu büyük Haçlı ordusu Konstantinopolis’te fazla bir süre kalmadan Bizans İmparatoru Alekseios Komnenos tarafından Anadolu’ya geçirildi. Anadolu’ya geçen Haçlı ordusunun ilk hedefi Anadolu Selçuklu Devleti’nin başkenti İznik oldu ve İznik, 4 Temmuz 1097 tarihinde Haçlılar tarafından alındı.<a href="https://www.altayli.net/1101-yilinda-turk-hacli-mucadelelerinin-anadolu-tarihindeki-onemi.html#_edn6" name="_ednref6"><sup>[6]</sup></a> Böylece başkentini Haçlılara bırakan Anadolu Selçuklu Sultanı I. Kılıç Arslan, Haçlı ordusunun ilerlemesini durdurmak için Anadolu içlerine doğru çekildi.</p>
<p>Anadolu içlerinde ilerleyen Haçlı ordusunun esas amacı Hristiyanlar için kutsal topraklar olan Antakya ve Kudüs’ü almaktı. Bu sebepten Haçlı liderleri, Haçlı ordusunun Antakya’ya ulaşması için geçecekleri yol güzergâhı konusunda yaptıkları toplantıda Anadolu’yu çaprazlama geçerek Antakya’ya ulaşmayı planladılar. Ayrıca bu toplantıda Haçlı ordusunun Konya’dan Kilikya bölgesine geçmek için Pozantı geçidini kullanmasının çok tehlikeli olacağı kararını da verdiler. Bunun üzerine Haçlı ordusunun Maraş üzerinden Amanos geçidini kullanarak Antakya’ya ulaşması üzerinde karar kılındı. Zira Konya’dan Maraş’a giden yol üzerinde Bizans Devleti’nin vassalı olan Ermeniler bulunduğundan Haçlı ordusu bu yolu daha güvenli buldu. Bizans İmparatoru Alekseios Komnenos’un Haçlı ordusuna yol göstermek için görevlendirdiği Bizans Generali Tatikios ve Bizanslı kılavuzların bu yolun Haçlı ordusunun geçmesi için uygun bir güzergâh olduğunu onaylamalarından sonra Haçlı ordusu, Konya, Ereğli, Niğde üzerinden Maraş’a doğru hareket etti.<a href="https://www.altayli.net/1101-yilinda-turk-hacli-mucadelelerinin-anadolu-tarihindeki-onemi.html#_edn7" name="_ednref7"><sup>[7]</sup></a></p>
<p>Anadolu Selçuklu Sultanı I. Kılıç Arslan ordusu ile Anadolu içlerine çekildiğinde Haçlı ordusunun Anadolu topraklarında ilerlemesini durdurmak için Danişmend Gazi’de askerleriyle I. Kılıç Arslan’a destek oldu. Bu şekilde oluşan Türk ordusu, Anadolu’da ilerleyen Haçlı ordusunu yıpratmak için akınlar yaptı. Haçlı ordusu kayıplar vererek Anadolu topraklarında ilerlemesine devam etti ve Maraş’a ulaştı. Böylece I. Kılıç Arslan, Haçlı ordusunun Anadolu’yu çaprazlama geçmesine izin vererek, onlarla meydan savaşına girmemeyi tercih etti. Kadınlar, çocuklar ve Haçlı askerleri dâhil 300 bin kişiden oluşan bu Haçlı ordusu, Maraş’tan Amanos geçidini kullanarak 18 Ekim 1097 tarihinde Antakya surlarının önüne geldiler ve Selçuklu Valisi Yağısıyan’dan Antakya’yı almak için şehri kuşattılar.<a href="https://www.altayli.net/1101-yilinda-turk-hacli-mucadelelerinin-anadolu-tarihindeki-onemi.html#_edn8" name="_ednref8"><sup>[8]</sup></a> Antakya kuşatması devam ederken Haçlı liderlerinden Baudouin, Urfa Ermeni Baronu Thoros’un yardım istemesi üzerine Urfa’ya doğru hareket etti. Urfa’ya gelen Baudouin komutasında Haçlı ordusu, Urfa’ya ulaşmasından birkaç hafta sonra Urfa Baronu Thoros bir suikast sonucu öldürüldü. Bunun üzerine Haçlı Lideri Baudouin, Urfa’daki yönetimi ele geçirerek 10 Mart 1098 tarihinde Anadolu’da ilk Haçlı devleti olarak Urfa Haçlı Kontluğu’ nu kurdu.<a href="https://www.altayli.net/1101-yilinda-turk-hacli-mucadelelerinin-anadolu-tarihindeki-onemi.html#_edn9" name="_ednref9"><sup>[9]</sup></a></p>
<p>Antakya surlarının önünde yaklaşık yedi ay boyunca Antakya kuşatmasına devam eden Haçlılar, H. 491 yılının Cemâziyelâhir / M. 1098 yılının Haziran ayında bir burcun savunmasından sorumlu Ermeni dönmesi Firuz’un ihanetiyle surları aşarak şehre hâkim oldular.<a href="https://www.altayli.net/1101-yilinda-turk-hacli-mucadelelerinin-anadolu-tarihindeki-onemi.html#_edn10" name="_ednref10"><sup>[10]</sup></a> Böylece Urfa ve Antakya’yı hâkimiyetlerine alan Haçlılar, Antakya’da bir süre bekledikten sonra esas amaçları olan Kudüs’ü almak için 24 Aralık 1098 tarihinde Antakya’dan Kudüs’e doğru yola çıktılar. Suriye sahil yolunu takip eden Haçlı ordusunun 1099 yılının Temmuz ayı başlarında Kudüs’e ulaştığında Kudüs Fatimi Valisi İftiharuddevle, Kudüs’ü Haçlılara karşı savunmak için hazırlıklarını tamamlamıştı. Fakat Haçlıların Kudüs kuşatması çok uzun sürmeden 14 Temmuz gecesi surları aşan Haçlı askerleri Kudüs’e girdiler. Böylece 15 Temmuz 1099 tarihinde Kudüs Haçlıların eline geçmiş oldu.<a href="https://www.altayli.net/1101-yilinda-turk-hacli-mucadelelerinin-anadolu-tarihindeki-onemi.html#_edn11" name="_ednref11"><sup>[11]</sup></a> Bu şekilde esas amaçlarına ulaşan Haçlılar, Anadolu’da iki, Orta Doğu’da ise bir Latin Haçlı Devleti’ni kurdular. Bu tarihten sonra ise Avrupa’daki Hristiyanlar, Doğu’da kurulan üç Haçlı devletinin kutsal şehirleri muhafaza ederek Hac güzergâhını hâkimiyetleri altında tutabilmeleri için gerekli olan finansal ve askeri desteği sağlamakla uğraştı.</p>
<p><span>1101 Haçlı Seferlerinin Başlaması</span></p>
<p>Kudüs’ün Haçlılar tarafından alınması Avrupa’da büyük bir heyecanla karşılandı. Böylece I. Haçlı seferi amacına ulaşmış oldu ve artık doğu da üç Latin Haçlı devleti kurulmuştu. Bunun yanında Haçlı seferini başlatan Papa II. Urban, Kudüs’ün Haçlıların eline geçmiş olması haberini alamadan 29 Temmuz 1099 tarihinde vefat etti. Papa II. Urban, vefatından birkaç ay önce Haçlı seferlerine destek olması ve aynı zamanda doğuda ki Haçlılara liderlik yapması için Milan Başpiskoposu Anselm Buis’e haber göndermişti. Fakat Milan Başpiskoposu, Papa II. Urban’ın bu isteğini kabul ettiğinde Papa II. Urban’ın ölüm haberini aldı. Papa II. Urban’ın vefatından hemen sonra onun yerine seçilen Papa II.Pascalis, Haçlı seferini devam ettirerek doğu da bulunan Haçlıların daha da güçlenmesi için politikalar izlemeye başladı.<a href="https://www.altayli.net/1101-yilinda-turk-hacli-mucadelelerinin-anadolu-tarihindeki-onemi.html#_edn12" name="_ednref12"><sup>[12]</sup></a></p>
<p>PapaII. Pascalis’ın politikasını oluşturmasını sağlayan sebep ise 1099 yılının Temmuz sonlarında Papa’nın Doğu temsilcisi Daimbert’in Kudüs’ün Haçlılar tarafından alınmasını müjdelediği mektupta Haçlıların başarıya ulaşması için insan gücü ve askerî desteğe ihtiyaçları olduğunu yazması idi. O dönemde Haçlıların durumunun rapor edildiği bu mektup Robert Flanders tarafından yeni Papa’ya ulaştırıldı. Papa II. Pascalis, bu mektubun cevabını Papa’nın elçisi olarak görevlendirdiği Kardinal-Piskopos Maurice Porto aracılığıyla 28 Nisan 1100 tarihinde doğudaki Haçlılara gönderdi. Bu mektupta doğu da bulunan Haçlıların orada kalmaları ve görevlerini tamamlamaları yazılıydı.<a href="https://www.altayli.net/1101-yilinda-turk-hacli-mucadelelerinin-anadolu-tarihindeki-onemi.html#_edn13" name="_ednref13"><sup>[13]</sup></a></p>
<p>Papa II. Pascalis, uzunca bir süre doğu da savaşmış Haçlıların ailelerini özlediklerini ve batıya, evlerine gelmek istediklerini biliyordu. Bu sebepten bir önceki Papa II. Urban’ın doğuda bulunan Haçlılara takviye güç ve moral desteği sağlamak için yeni bir Haçlı ordusunun oluşturulması ile bu Haçlı ordusuna Milan Başpiskoposu Anselm Buis’in liderlik yapması kararını uygun buldu. Bununla beraber, Haçlı seferine katılmayan Hristiyanların doğu da kurulan Latin Haçlı devletlerine destek olmalarının gerektiği çağrısını da yaptı. Bunun üzerine Milan Başpiskoposu, yeni büyük bir zaferin kazanılacağını vaaz ederek “ULTREJA, ULTREJA!” nidalarıyla yeni bir Haçlı ordusunun kurulması çağrısında bulundu.<a href="https://www.altayli.net/1101-yilinda-turk-hacli-mucadelelerinin-anadolu-tarihindeki-onemi.html#_edn14" name="_ednref14"><sup>[14]</sup></a> Milan Başpiskoposu’nun bu çağrısına Piskoposlar William Pavia ve GuidoTortona da destek olarak onlarda İtalya’daki bütün halkı yeni oluşturulacak Haçlı ordusuna katılmaya çağırdılar. Özellikle Lombardia bölgesinden kadınlar, çocuklar ile çok sayıda Haçlı askeri yeni oluşan bu Haçlı ordusuna katıldılar.<a href="https://www.altayli.net/1101-yilinda-turk-hacli-mucadelelerinin-anadolu-tarihindeki-onemi.html#_edn15" name="_ednref15"><sup>[15]</sup></a> 1100 yılında bu şekilde oluşmaya başlayan Haçlı ordusunun amacı, doğu da yeni kurulmuş olan Latin Haçlı devletlerine insan gücü ve askerî destek sağlamak idi.</p>
<p>Bu şekilde güçlenecek Haçlı devletleri, hem Hac güzergâhındaki yolu emniyet altına alacaktı hem de Türkleri tamamıyla Anadolu’dan söküp atacaklardı. Bunun yanında bu Haçlı ordusuna katılan Avrupalı Hristiyanların çoğu doğu da bulunan Müslüman topraklarını ve mallarını alarak zengin olmayı da hedeflediler. Bu amaçlar doğrultusunda bir araya gelen Haçlılar, doğu da yeni kurulmuş olan Haçlı devletlerine insan gücü ve askerî destek sağlamak için büyük bir Haçlı ordusu meydana getirdiler. I. Haçlı seferinde olduğu gibi bu çağrıya olumlu cevap veren İtalya, Fransa ve Almanya bölgelerinden Lordlar, Kontlar ve din adamları Haçlılara öncülük ettiler.<a href="https://www.altayli.net/1101-yilinda-turk-hacli-mucadelelerinin-anadolu-tarihindeki-onemi.html#_edn16" name="_ednref16"><sup>[16]</sup></a></p>
<p>Bu bölgelerden 1101 Haçlı seferlerine Haçlılar katılırken İngiltere Kralı I. Henry, bu sefere asker desteği gönderemedi. Çünkü bu yıllarda İngiltereliler, Danimarka, İrlanda ve Normanlarla mücadele ettiklerinden dolayı bu seferlere asker desteği yerine İngiliz kilise adamları, para toplayıp finansal olarak Haçlı ordusuna destek oldular.<a href="https://www.altayli.net/1101-yilinda-turk-hacli-mucadelelerinin-anadolu-tarihindeki-onemi.html#_edn17" name="_ednref17"><sup>[17]</sup></a></p>
<p>Papa II. Pascalis’in 1100 yılında Latin Haçlı devletlerine takviye güç sağlamak için bir Haçlı ordusunun oluşturulması çağrısına başta Milan başpiskoposu Anselm Buis olmak üzere İtalya’dan birçok soylu olumlu cevap verdi. Böylece, Kont Albert Biandrate ve onun kardeşi Guido, ünlü şövalye Hugo Montebella, Kont Albert Biandrate’nin kızkardeşinin oğlu Otto Altaspata ile Parma Kontu Guibert öncülüğünde İtalya’nın Lombardia bölgesinde bir araya gelen 30.000<a href="https://www.altayli.net/1101-yilinda-turk-hacli-mucadelelerinin-anadolu-tarihindeki-onemi.html#_edn18" name="_ednref18"><sup>[18]</sup></a> kişiden oluşan Haçlı ordusu,13 Eylül 1100 yılında İtalya’dan İstanbul’a hareket etti. 1101 Haçlı seferlerine katılan birbirinden ayrı üç Haçlı ordusunun birincisi, İtalya’dan yola çıktıktan sonra Macar Krallığı’nın topraklarını geçerek Bulgar Krallığı’nın topraklarına girdi.<a href="https://www.altayli.net/1101-yilinda-turk-hacli-mucadelelerinin-anadolu-tarihindeki-onemi.html#_edn19" name="_ednref19"><sup>[19]</sup></a></p>
<p>Milan başpiskoposu Anselm Buis’in liderliğinde hareket eden bu Haçlı ordusu, Bulgar Krallığı topraklarında bir süre konakladıklarında Macar ve Bulgarlardan da Hristiyan kardeşlerine destek olmak için katılanlar oldu. Çoğunluğu Lombardlardan oluşan Haçlı ordusu, bir süre Bulgar Kralı tarafından misafir edildikten sonra Bizans’a tabi olan Bulgar Krallığı’nın topraklarından çıkarak Bizans Devleti’nin toprağına girdi. Haçlı ordusu Bizans Devleti’nin toprağına girince Milan başpiskoposu, Bizans İmparatoru Aleksios Komnenos’a bu bölgede ihtiyaçları olan erzakları, yiyecek, içecekleri onun izniyle alabilmelerini içeren mesaj gönderdi. Böylece yolculuk barışçıl bir şekilde devam edecekti. Bu mesaj üzerine Bizans İmparatoru, şartlarının kabul edilmesi koşuluyla Haçlı ordusunun erzak ihtiyacının karşılanması talimatını verdi.<a href="https://www.altayli.net/1101-yilinda-turk-hacli-mucadelelerinin-anadolu-tarihindeki-onemi.html#_edn20" name="_ednref20"><sup>[20]</sup></a></p>
<p>Aleksios Komnenos I. Haçlı seferi sırasında Bizans topraklarından geçen Haçlı ordularının verdikleri zarardan ders almıştı. O nedenle bu sefer sırasında Haçlılara daha cömert davrandı. Bizans İmparatoru, hemen Haçlı ordusuna erzak yardımının yapılması talimatını verdi. Böylece, Haçlıların yerleştiği bölgede herhangi bir kargaşanın çıkmamasını ve yağma yapmamalarını umuyordu. Ayrıca Haçlı ordusu Bizans bölgesine geldiğinde Rossa (Keşan), Panedos (Barbaros<a href="https://www.altayli.net/1101-yilinda-turk-hacli-mucadelelerinin-anadolu-tarihindeki-onemi.html#_edn21" name="_ednref21"><sup>[21]</sup></a>), Rostha (Tekirdağ), Damis (Dimetoka<a href="https://www.altayli.net/1101-yilinda-turk-hacli-mucadelelerinin-anadolu-tarihindeki-onemi.html#_edn22" name="_ednref22"><sup>[22]</sup></a>), Natura (Büyükçekmece), Salabria (Silivri), Adrianople (Edirne) ve Philippopolis (Filibe), bu bölgede bulunan şehirler ekmek, şarap, et ve neredeyse her türlü yiyecek bakımından çok zengindi. Fakat imparatorun bu cömertliğine karşılık bölgeye gelen Haçlı askerleri barbarlıklarını bir kez daha göstermekten geri kalmadılar, bu yerleşim yerlerinde yağmaya ve talana başladılar. Hatta küçük kiliseler, mabetler, bile bu yağmadan zarar gördü. Bizans İmparatoru Alekseios Komnenos, bu gelişmeleri duyunca Haçlı liderlerine bölgeyi hızlı bir şekilde terk etmeleri gerektiği haberini gönderdi.<a href="https://www.altayli.net/1101-yilinda-turk-hacli-mucadelelerinin-anadolu-tarihindeki-onemi.html#_edn23" name="_ednref23"><sup>[23]</sup></a></p>
<p>Bu olaylar üzerine Bizans İmparatoru, Konstantinopolis (İstanbul) Sanctus Georgius (St. George) boğazı<a href="https://www.altayli.net/1101-yilinda-turk-hacli-mucadelelerinin-anadolu-tarihindeki-onemi.html#_edn24" name="_ednref24"><sup>[24]</sup></a> yakınında Haçlı ordusu için özel bir kamp yeri hazırlattı. Çoğunluğu Lombardlardan oluşan Haçlı ordusu, İstanbul boğazı kenarında kurulan kamp yerine geldi ve burada konakladı. 1101 yılının Mart ayı başlarında kampa yerleşen Haçlı ordusu, Fransa ve Almanya’dan gelecek Haçlı ordularını beklemeye başladı. Haçlı ordusunun İstanbul yakınında kampta beklediği sırada Bizans imparatoru, Haçlı liderlerin bahane bulup İstanbul’a saldıracakları endişesi içindeydi. Bundan dolayı biran önce Haçlı ordusunun Anadolu’ya geçip Türklerle savaşması isteğini Haçlı liderlerine söyledi. Bunun üzerine Haçlı liderleri, bir araya gelerek toplantı yaptılar ve kendi aralarında oy birliğiyle aldıkları karar ile Fransa ve Almanya’dan gelmekte olan Haçlı ordularının kendilerine katılmadan boğazdan Anadolu’ya geçmeyecekleri kararlarını Bizans imparatoruna ilettiler.<a href="https://www.altayli.net/1101-yilinda-turk-hacli-mucadelelerinin-anadolu-tarihindeki-onemi.html#_edn25" name="_ednref25"><sup>[25]</sup></a></p>
<p>Lombardlardan bu inatçı cevabı alan Bizans İmparatoru, Haçlı liderlerinin bu kararına karşılık İstanbul’da Haçlılara daha önce vermiş olduğu alış veriş yapma hakkı ile erzak istihkaklarını kaldırıp, yasakladı. Bizans İmparatorunun emri sebebiyle üç gün aç kalan çoğunluğu Lombardlardan oluşan Haçlı askerleri, St. Argent<a href="https://www.altayli.net/1101-yilinda-turk-hacli-mucadelelerinin-anadolu-tarihindeki-onemi.html#_edn26" name="_ednref26"><sup>[26]</sup></a> denen yerden kancalar ve çekiçlerle surda delik açıp İstanbul’a girdiler ve burada birçok Bizanslıyı öldürüp yağma yaptılar. Hatta Bizans imparatorluk sarayı Blakhernae’ye de saldırdılar. Ancak Haçlı ordusunun Lombardlı liderleri, bu durumun daha fazla ileri gitmesine izin vermeyerek Haçlı askerlerinin Haçlı kampında toplanmaları çağrısında bulunarak yağma ve talanı durdurdular. Böylelikle İstanbul’da Haçlı-Bizans savaşı da engellenmiş oldu.<a href="https://www.altayli.net/1101-yilinda-turk-hacli-mucadelelerinin-anadolu-tarihindeki-onemi.html#_edn27" name="_ednref27"><sup>[27]</sup></a></p>
<p>İstanbul’da çıkan bu kargaşanın 1101 Haçlı seferlerine zarar vermemesi için Haçlı ordusunun manevi lideri Milan başpiskoposu Anselm Buis, Aleksios Komnenos ile görüşmek üzere Blakhernae sarayına doğru hareket etti. Milan başpiskoposu, Bizans imparatoru ile yaptığı görüşmede yağma ve talanı kendini bilmez Haçlı askerlerinin çıkardığını söyleyerek imparatora olan sadakat yemininin halen arkasında olduklarını açıkladı. Ancak Bizans imparatoru sinirliydi ve yapılan kötülükleri bir bir saymaya başladı. Bu durum karşısında Milan başpiskoposu, çok kurnazca ve akıllıca cevaplar vererek Bizans imparatorunun sakinleşmesini sağladı. Ancak Bizans imparatoru Alekseios Komnenos, artık Haçlılara hiç güvenmiyor ve Anadolu’da alacakları toprakları Bizans Devleti’ne geri vereceklerine de inanmıyordu.<a href="https://www.altayli.net/1101-yilinda-turk-hacli-mucadelelerinin-anadolu-tarihindeki-onemi.html#_edn28" name="_ednref28"><sup>[28]</sup></a> Fakat Bizans imparatorunun Türkleri Anadolu’dan tamamıyla çıkarıp tekrar Anadolu’da Bizans hâkimiyetini kurması için tek ümidi vardı o da Haçlılar idi. Bu sebepten Milan başpiskoposu ile anlaşma yaptı.<a href="https://www.altayli.net/1101-yilinda-turk-hacli-mucadelelerinin-anadolu-tarihindeki-onemi.html#_edn29" name="_ednref29"><sup>[29]</sup></a></p>
<p>Bizans imparatoru Alekseios Komnenos, Milan başpiskoposu ile yaptığı anlaşmada Haçlıların kendisine itaat edeceklerine dair yemin aldıktan sonra biran önce gemilere binip Anadolu’ya geçmelerini şart koştu. Ayrıca Haçlıların bu şartı kabul etmeleri karşılığında altın ve gümüşlerden oluşan çok değerli hediyeler ile on at verdi. Fakat Milan başpiskoposu kurnazca hareket ederek bu hediyeleri kabul etmedi. Bu hediyeler yerine Bizans imparatorundan Türkleri Anadolu’dan tamamıyla çıkaracakları savaşlarda yardımcı olacak Bizanslılardan destek olarak askeri kuvvetler istedi. Bizans imparatoru, Milan başpiskoposunun bu azmini görünce ona yeniden yiyecek tedariki konusunda garanti verdi. Böylece bu anlaşmadan birkaç gün sonra Haçlı ordusu boğazı geçerek Anadolu topraklarına ayak bastı.<a href="https://www.altayli.net/1101-yilinda-turk-hacli-mucadelelerinin-anadolu-tarihindeki-onemi.html#_edn30" name="_ednref30"><sup>[30]</sup></a></p>
<p><span>1101 Haçlı Seferlerinin Birinci Ordusunun Anadolu’da Mağlup Edilmesi</span></p>
<p>Lombardlardan oluşan birinci Haçlı ordusu, Paskalya Bayramından 21 Nisan 1101 tarihinden birkaç gün sonra Bizans imparatorunun Nikomedia (İzmit)’da hazırlatmış olduğu kamplara yerleşti.<a href="https://www.altayli.net/1101-yilinda-turk-hacli-mucadelelerinin-anadolu-tarihindeki-onemi.html#_edn31" name="_ednref31"><sup>[31]</sup></a> Birinci Haçlı ordusu 1101 yılının Nisan ayı sonlarında İzmit’teki kamplara yerleştiğinde I. Haçlı seferinin meşhur liderlerinden Saint-Gilles (Raymond), Lazkiye’den çıkıp İstanbul’a doğru hareket etmişti. Bu olaydan birkaç gün sonra Kutsal Roma-Cermen İmparatoru III. Henry’nin koruyuculuğunu üstlenen Mareşal Konrad, 2000 Haçlı şövalyesi ile İstanbul’a ulaştı. Bizans imparatoru, Mareşal Konrad’ı hediyelerle karşılayarak onun da gemilerle Anadolu’ya geçmesini sağlayıp birinci Haçlı ordusuna katılmasına yardımcı oldu.<a href="https://www.altayli.net/1101-yilinda-turk-hacli-mucadelelerinin-anadolu-tarihindeki-onemi.html#_edn32" name="_ednref32"><sup>[32]</sup></a></p>
<p>İki Haçlı ordusunun Anadolu’ya geçmesinden sonra Burgundy Dükü Stephen Blois, Bray Dükü Wiles, yine kızıl saçlı Guy, Broyes Dükü, Büyük Hugh<a href="https://www.altayli.net/1101-yilinda-turk-hacli-mucadelelerinin-anadolu-tarihindeki-onemi.html#_edn33" name="_ednref33"><sup>[33]</sup></a>, Bardulf Mount,Loan Piskoposu Engelrand, Reinonld, Soissons Piskoposu, Grandpre Dükü Baldwin, Clermont’tan Dodo ve Loan kale muhafızı Walbert, Haçlı liderleri, Batı Fransa Krallığı’ndan İstanbul’a geldi.</p>
<p>Fransa’dan gelen Haçlı ordusu, 1101 Haziran ayı başlarında İstanbul’a ulaştığında Pentekost<a href="https://www.altayli.net/1101-yilinda-turk-hacli-mucadelelerinin-anadolu-tarihindeki-onemi.html#_edn34" name="_ednref34"><sup>[34]</sup></a> günü yaklaşıyordu.<a href="https://www.altayli.net/1101-yilinda-turk-hacli-mucadelelerinin-anadolu-tarihindeki-onemi.html#_edn35" name="_ednref35"><sup>[35]</sup></a> Bizans imparatoru, Fransa’dan gelen bu Haçlı ordusunu hediyelerle karşıladığında Saint-Gilles (Raymond)’de İstanbul’da bulunmaktaydı. Fransa’dan gelen Haçlı liderleri, Bizans imparatorundan Haçlı seferleri için yardım ricasında bulundular. Haçlı liderlerinin bu ricası karşısında Bizans imparatoru, I. Haçlı seferlerine katılmış ve büyük başarılar kazanmış olan Saint-Gilles (Raymond)’den Haçlı ordularına yardım etmesini istedi. Ayrıca bu isteğini kabul eden Raymond’a 500 Peçenek askerini destek olarak verdi. Böylece Haçlı orduları onun rehberliğinde ve refakatinde ilerleyeceklerdi.<a href="https://www.altayli.net/1101-yilinda-turk-hacli-mucadelelerinin-anadolu-tarihindeki-onemi.html#_edn36" name="_ednref36"><sup>[36]</sup></a> Bizans İmparatoru Alekseios Komnenos, Alman ve Fransız Haçlı ordularını Anadolu’ya geçirerek 3 Haziran 1101 tarihinde İzmit’te bekleyen Haçlı ordusuna katılmalarını sağladı.<a href="https://www.altayli.net/1101-yilinda-turk-hacli-mucadelelerinin-anadolu-tarihindeki-onemi.html#_edn37" name="_ednref37"><sup>[37]</sup></a></p>
<p>Böylece 1101 yılı Mart ayı başlarında Lombardlardan oluşan ilk Haçlı ordusunun İstanbul’a gelmesinden yaklaşık üç, dört ay sonra birbirlerini takip eden Haçlı orduları İstanbul boğazını geçerek İzmit’te buluştular. 1101 Haçlı seferlerinin birinci ordusu, hem doğu da yeni kurulan Latin Haçlı devletlerine destek olmak hem de Türkleri Anadolu’dan tamamıyla söküp atmak maksadıyla Anadolu’ya geçmiş oldu. Ayrıca Bizans İmparatoru Alekseios Komnenos, Avrupa’dan gelen Haçlı ordularının İstanbul’da uzun süre kalmamaları için özel bir çaba sarf etti. Bu şekilde hareket etmesindeki sebep ise Haçlıların İstanbul’u işgal etmelerinden endişe duymuş olmasıdır. Fransa’dan yola çıkan Haçlı ordusu, İzmit’te kampta bekleyen Haçlı ordularına katılmasıyla 1101 yılı Haçlı seferlerinin birinci Haçlı ordusu meydana gelmiş oldu. İzmit’teki kampta bir araya gelen Haçlı liderleri, kendi aralarında yaptıkları toplantıda kimin Haçlı ordularına kumandanlık ve rehberlik edeceği ile hangi yolları kullanacaklarını kararlaştırdılar. Muhtemelen Bizans imparatorunun tavsiyesine uyarak Saint-Gilles (Raymond)’in 1101 Haçlı seferlerine kumandanlık etmesine karar verdiler. Ayrıca, 1101 Haçlı seferlerinin esas amacı Anadolu’yu çaprazlama geçerek Suriye üzerinden Kudüs’e ulaşmak ve böylece hem Hac güzergâhı yolunu açarak bu yolun güvenliğini sağlamış olmak hem de Latin Haçlı devletlerine destek sağlamaktı.</p>
<p>Bu doğrultuda birinci Haçlı seferine katılmış olan Etienne de Blois, birinci Haçlı ordusunun izlediği yol olan Eskişehir-Konya üzerinden Kilikya bölgesine inmeyi tavsiye etti. Fakat İtalya’dan gelen Lombardlar, I Haçlı seferinde Haçlı ordularının izlediği yoldan farklı bir yol izleyeceklerini söylediler. Bu kararı almalarındaki sebep ise I. Haçlı seferinde İtalya’dan gelen Norman Haçlı lideri Bohemund’un 1100 yılının yaz ayında Danişmend Gazi tarafından hapsedilmiş olmasını İstanbul’da öğrenmiş olmaları idi. Böylece Lombardlardan oluşan Haçlı ordusu, Danişmend Gazi’nin hâkimiyetinde bulunan Sebastia (Sivas)’ı ve Pontic Neocaesarea (Niksar)’ı alarak Bohemund’u esaretten kurtarmayı hedeflemiş olduklarından İzmit’ten çıktıktan sonra doğuya doğru yönelerek Ankara yolundan hareket ettiler. Fransız ve Alman Haçlı orduları da ana Haçlı ordusunun güçsüz kalmaması için onlarda Lombardlardan oluşan Haçlı ordusunu takip ettiler. Burgundy Dükü Stephen Blois ve Saint-Gilles (Raymond) her ne kadar Haçlı ordusunun bu yolu takip etmesinin uygun olmadığı söyledilerse de Lombardları yollarından döndüremediler.<a href="https://www.altayli.net/1101-yilinda-turk-hacli-mucadelelerinin-anadolu-tarihindeki-onemi.html#_edn38" name="_ednref38"><sup>[38]</sup></a></p>
<p>İzmit’ten yola çıkan 1101 yılı Haçlı seferlerinin birinci ordusu, İznik’ten geçerek Bizans hâkimiyetindeki şehirleri takip etti ve Ankara’ya ulaştı. Anadolu Selçuklu Sultanı I. Kılıç Arslan’ın hâkimiyetinde bulunan Ankara’nın 23 Haziran 1101 tarihinde önüne gelen Haçlı ordusu, bu şehri güçlü bir mukavemetle karşılaşmadan ele geçirdi. Haçlı ordusu, Ankara’yı ele geçirdikten sonra güney Paphlagonia<a href="https://www.altayli.net/1101-yilinda-turk-hacli-mucadelelerinin-anadolu-tarihindeki-onemi.html#_edn39" name="_ednref39"><sup>[39]</sup></a>’da bulunan Gangra (Çankırı)’ya doğru hareket etti.<a href="https://www.altayli.net/1101-yilinda-turk-hacli-mucadelelerinin-anadolu-tarihindeki-onemi.html#_edn40" name="_ednref40"><sup>[40]</sup></a></p>
<p>İtalya’dan gelen Lombardlar’ın birinci hedefi Danişmend Gazi’nin hâkimiyetinde bulunan Sebastia (Sivas)’ı ve Pontic Neocaesarea (Niksar)’ı alarak Bohemund’u esaretten kurtarmaktı. Albert Aachen, Lombardların bu yolu izlemelerindeki amaçlarının Bohemund’u kurtararak Danişmend Gazi’nin hâkimiyetindeki toprakları alıp burada yeni Latin Haçlı devletini kurmak olduğunu belirtiyor. Buna ek olarak Haçlıların Anadolu’nun ortasında Latin Haçlı devletini kurduktan sonra Irak bölgesine ilerleyerek Halifeliğin merkezi Bağdat’ı ele geçirip Halifeliği ortadan kaldırmanın da hedefleri içinde olduğunu yazıyor.<a href="https://www.altayli.net/1101-yilinda-turk-hacli-mucadelelerinin-anadolu-tarihindeki-onemi.html#_edn41" name="_ednref41"><sup>[41]</sup></a> Buradan 1101 Haçlı seferlerine katılan liderlerinin Anadolu’dan Türkleri tamamen attıktan sonra Halifeliğin merkezi Bağdat’ı ele geçirip İslâmiyeti tamamen ortadan kaldırmayı hedeflediklerini de anlayabiliriz. 1101 Haçlı seferlerine katılan liderlerin amaçlarına ulaşamamaları için bütün Türklerin ve Arapların bir araya gelerek Anadolu’da güçlü bir ordu kurmaları gerekiyordu. Bu doğrultu da Anadolu Selçuklu Sultanı I. Kılıç Arslan, 1101 yılında büyük bir Haçlı ordusunun Anadolu’ya gelmiş olduğunu haber almış olduğundan Danişmend Gazi ve diğer Türk beylerine ittifak yapmak için mektuplar gönderdi.<a href="https://www.altayli.net/1101-yilinda-turk-hacli-mucadelelerinin-anadolu-tarihindeki-onemi.html#_edn42" name="_ednref42"><sup>[42]</sup></a></p>
<p>Anadolu Selçuklu Sultanı, 1097 yılında başkentinin Haçlılar tarafından alınmasından sonra dört yıl boyunca Anadolu’da Haçlılarla mücadele ettiğinden bu sefer Haçlı tehlikesini daha iyi kavradı. Bu sebepten 1101 yılı Haçlı seferlerine katılan büyük Haçlı ordularına karşı tek başına mücadele edemeyeceğinden diğer Türk beyleri ile ittifak kurarak Anadolu’da Haçlılarla mücadele etme yolunu izledi.<a href="https://www.altayli.net/1101-yilinda-turk-hacli-mucadelelerinin-anadolu-tarihindeki-onemi.html#_edn43" name="_ednref43"><sup>[43]</sup></a> Bu doğrultu da Aksarayî, I. Kılıç Arslan’ın din gayreti ile İslam’ı korumak için o bölgenin diğer melikleriyle etrafına toplanan 40 bin kişiyle kâfirlere karşı gazaya çıktığını yazmıştır.<a href="https://www.altayli.net/1101-yilinda-turk-hacli-mucadelelerinin-anadolu-tarihindeki-onemi.html#_edn44" name="_ednref44"><sup>[44]</sup></a> Ayrıca, 1101 yılında Anadolu’ya gelen Haçlı ordularının hedefinde sadece Anadolu’da bulunan Türkler yoktu, 1101 Haçlı seferlerinde Anadolu’da ilerleyen birinci Haçlı ordusu, Bağdat’ı almak ve bütün Irak ile Horasan’ı ele geçirmek iddiasındaydı. Ayrıca, Anadolu’dan Türkleri tamamen çıkarttıktan sonra Bağdat’ı da alarak İslamiyet’i de ortadan kaldırmayı da hedeflemişlerdi.</p>
<p>Muhtemelen bu durum karşısında I. Kılıç Arslan, Danişmend Gazi ve Türk beyleri Anadolu’da bir araya gelerek büyük Türk ordusunu meydana getirdiler.<a href="https://www.altayli.net/1101-yilinda-turk-hacli-mucadelelerinin-anadolu-tarihindeki-onemi.html#_edn45" name="_ednref45"><sup>[45]</sup></a> Albert Aachen’in verdiği bilgiye göre bu ordu, Anadolu Selçuklu Sultanı I. Kılıç Arslan, Danişmend Gazi, Halep Meliki Rıdvan, Hıms Emiri Hayırhan b. Karaca<a href="https://www.altayli.net/1101-yilinda-turk-hacli-mucadelelerinin-anadolu-tarihindeki-onemi.html#_edn46" name="_ednref46"><sup>[46]</sup></a> ile diğer Türk beyleri komutasında birliklerin katılımıyla meydana gelmiştir.<a href="https://www.altayli.net/1101-yilinda-turk-hacli-mucadelelerinin-anadolu-tarihindeki-onemi.html#_edn47" name="_ednref47"><sup>[47]</sup></a> Anadolu’da Türk beylerinin ittifakıyla büyük Türk ordusunun meydana getirilmiş olması 1101 Haçlı seferlerinin Türkler açısından başarıya ulaşmasında temel unsur olarak karşımıza çıkmaktadır.</p>
<p>Haçlı liderleri, 1101 yılı Haziran ayında Ankara’yı aldıktan sonra I. Haçlı ordusunun izlediği Konya-Niğde üzerinden Antakya’ya ulaşma yolunu tercih etmedi. Lombardların bu yolu tercih etmemeleri Antakya Haçlı Prensliği’ne gelmeden önce Niksar Kalesinde esarette olan Bohemund’u kurtarmak istemeleriydi. İtalya’dan yola çıkan Kont Albert Biandrate, Haçlı liderlerine Niksar’a gidip Bohemund’u esaretten kurtarmak ve Haçlı ordusunun kuzeye yönelmesi için ısrar etti.<a href="https://www.altayli.net/1101-yilinda-turk-hacli-mucadelelerinin-anadolu-tarihindeki-onemi.html#_edn48" name="_ednref48"><sup>[48]</sup></a> Ankara’dan Niksar’a gitmek için Haçlıların izleyeceği iki yol bulunmaktaydı. Birinci yol Çankırı, Merzifon, Amasya üzerinden Niksar’a ulaşmak iken ikinci yol ise Kırıkkale üzerinden Selçukluların ülkesinden geçip Danişmendlilerin arazisine girip Nisar’a ulaşma yolu idi.</p>
<p>Muhtemelen Haçlı ordusuna rehberlik yapan Bizans Kumandanı Tzitas, Selçuklu ülkesinden geçmenin Haçlı ordusu için tehlikeli olacağından kuzey de Bizans arazisinden geçerek Niksar’a ulaşılacak yolun daha güvenli olacağı tavsiyesinde bulundu. Bu tavsiyeyi dinleyen Haçlı liderleri, Haçlı ordusunun Ankara’dan kuzeye doğru hareket etmesini istediler.<a href="https://www.altayli.net/1101-yilinda-turk-hacli-mucadelelerinin-anadolu-tarihindeki-onemi.html#_edn49" name="_ednref49"><sup>[49]</sup></a></p>
<p>25 Haziran 1101 tarihinden sonra kuzeye yönelen Haçlı ordusu, yol boyunca yiyecek sıkıntısı çekti ve yorgun olarak 2 Temmuz da İsmail b. Danişmend’in bulunduğu Gangra (Çankırı) Kalesinin önüne gelerek şehri kuşattı. Fakat burada Danişmend Gazi ve I. Kılıç Arslan, daha önceden tedbirlerini almış kaleyi tahkim ettirmiş ve çok sayıda asker yerleştirmişti. Bu durum karşısında Haçlı ordusu, şehri kuşatıp hem zaman hem de asker kaybedeceğinden kuşatmadan vazgeçerek tarlalardaki ekinleri yakıp çevreyi yağmaladılar. Buradan Merzifon’a hareket eden Haçlı ordusunu Türk kuvvetleri takip etmeye başladı.<a href="https://www.altayli.net/1101-yilinda-turk-hacli-mucadelelerinin-anadolu-tarihindeki-onemi.html#_edn50" name="_ednref50"><sup>[50]</sup></a> 2 Temmuz 1101 tarihinde Çankırı’da bulunan Haçlı ordusu, buradan Merzifon’a doğru hareket etti. Haçlı ordusu yürüyüşüne devam ederken I. Kılıç Arslan, onlar için önceden tuzaklar hazırlamıştı. Türk birlikleri, Haçlı ordusuna devamlı saldırarak ordunun kayıplar vermesini sağladılar.<a href="https://www.altayli.net/1101-yilinda-turk-hacli-mucadelelerinin-anadolu-tarihindeki-onemi.html#_edn51" name="_ednref51"><sup>[51]</sup></a></p>
<p>Anadolu Selçuklu Sultanı I. Kılıç Arslan, 1101 yılının Mayıs ayında Haçlı ordusunun Anadolu’ya geçtiğini haber almıştı, ancak tam olarak nerelerden geçeceklerini kestiremiyordu. Hatta Haçlıların Ankara Kalesi önünde olduğunu haber aldığında Haçlı ordusuna karşı hazırlıklar yapmaya başladı. Fakat Haçlı ordusunun güneye inmek yerine kuzeydoğuya yönelmesi ve Niksar Kalesi istikametinde ilerlemeleri üzerine I. Kılıç Arslan, artık Haçlıların amacının Bohemund’u kurtarmak olduğunu anladı ve bu gelişme I. Kılıç Arslan’ı oldukça rahatlattı. Çünkü artık Haçlıların izleyeceği güzergâhı ve yolları biliyorlardı. Bu durum karşısında I. Kılıç Arslan, Haçlı ordusunun geçeceği tüm yollarda pusu kurup kullanılacak su kuyularını imha ettirip ve ekinleri ateşe verdirdi. Bu hazırlıklara ek olarak, vur-kaç taktiğiyle Haçlı ordusuna büyük zayiatlar verdi diye moralmen yıpranmalarını sağladı. Haçlı ordusunun Ankara’dan sonra kuzeye doğru güzergâhının belli olması hadisesi durumu tamamen Türklerin lehine çevirmiş olup stratejik kararlar almalarını sağlamıştı.</p>
<p>Ankara’dan kuzeye ilerleyen Haçlı ordusu izlediği güzergâhta Türk askerlerin ve okçuların saldırılarına maruz kalıyorlardı. Bu ani saldırılara karşı Haçlı Liderleri, 700 Fransız Haçlı askerini öne koyarlarken 700 Lombard Haçlı askerini arkaya koydular. Bu şekilde ilerleyen Haçlı ordusunun arkasında küçük bir Haçlı birliğinin olduğunu fark eden Türk süvarileri saldırıya geçtiler ve Lombard Haçlı birliğini ok yağmuruna tuttular. Bunun üzerine Lombardlar, büyük bir korkuyla kaçmaya başladıklarında Türk askerleri, Haçlı ordusuna saldırdılar ve binlerce Haçlı askerini öldürdüler. Bu olayı takip eden günlerde binlerce Haçlı askerinin Türk askerleri tarafından öldürülmüş olması haberi diğer Haçlı orduları tarafından duyuldu.</p>
<p>Haçlılar, Lombardlar kaçtığı için onları suçladılar ve bu olaydan sonra sürekli nöbet tutma kararı aldılar. Yorgun olan nöbeti bırakacak ve onun yerine yenileri nöbeti devir alacaktı. Bu şekilde ilerleyen Haçlı ordusu, çok dar bir geçitten geçerken şiddetli bir ok yağmuruna tutuldu.<a href="https://www.altayli.net/1101-yilinda-turk-hacli-mucadelelerinin-anadolu-tarihindeki-onemi.html#_edn52" name="_ednref52"><sup>[52]</sup></a></p>
<p>Saint-Gilles (Raymond), savaşın daha da güç bir hal aldığını görüyordu. Türklerin sayısı gittikçe artmaktaydı. Türklerin Haçlı ordusuna yaptığı saldırılar sebebiyle Haçlılar, bir daha ne olursa olsun birbirlerinden ayrılmama, bir arada kalma sözü verdiler. Çünkü Türkler, sürekli saldırı düzenliyorlardı ve oldukça fazla sayıdaydılar. Yolculuk 15 gün daha bu şekilde devam etti. Çok dar olan geçitlerden geçiliyordu ve bu geçitler oldukça engebeliydi. Burada ne bir insana ne de bir hayvana dahi rastlamadılar. Şiddetli açlık çekilmeye başlandı. Haçlılar, pek çok altın ve gümüşe sahiptiler, ancak bu hiçbir işe yaramıyordu. Çünkü satın alınacak hiçbir şey yoktu. Yiyecek bulmak için gruplar halinde ordudan ayrılan askerler, anında Türkler, tarafından yok ediliyordu. Hâlbuki Haçlılar, İzmit’teki kampa giderken Kivitot (Yalova) limanından gemiye bindiklerinde yanlarında yiyecekleri etler, ekmekler, domuz pastırmaları vardı. Fakat bunlar yalnızca parası olan zengin Haçlılar içindi. Şiddetli açlıktan dalları kemirmeye başlayanlar, ağaçların kabuklarını, bitkilerin köklerini yiyenler oluyordu. Tek dertleri midelerini doyurmaktı.<a href="https://www.altayli.net/1101-yilinda-turk-hacli-mucadelelerinin-anadolu-tarihindeki-onemi.html#_edn53" name="_ednref53"><sup>[53]</sup></a> Aç harap, bitap bir halde ilerleyen Haçlılar, Kastamonu’ya ulaştılar. Fakat burada pek çok mısır ve arpa vardı, ancak olgun değillerdi. Yenilebilecek olanların hepsi ateşe verilip yakılmıştı. Ayrıca Haçlı orduları Kastamonu civarında yiyecek aradığı sırada Haçlı ordularının büyük zayiatlar verdiği haberleri Haçlılar arasında konuşuluyordu. Bu haberler duyulduğu andan itibaren 6 gün boyunca Haçlılar bir arada yürüyüşe devam etme kararı aldılar. Böylelikle herhangi bir saldırıya karşı birlikte savunma yapabileceklerdi. Altıncı günün sonunda Haçlı ordusunun tamamı, Paphlagonia dağlarında dar bir geçitten geçtikten sonra 2 Ağustos 1101 Cuma gününün dokuzuncu saatinde Merzifon yakınlarında bir ovaya geldiler ve kamp kurup dinlenmeye başladılar.<a href="https://www.altayli.net/1101-yilinda-turk-hacli-mucadelelerinin-anadolu-tarihindeki-onemi.html#_edn54" name="_ednref54"><sup>[54]</sup></a></p>
<p>Haçlı ordusunun aynı gün öğle vakti kampta dinlendikleri bir sırada Danişmend Gazi, I. Kılıç Arslan, Hıms Hâkimi Hayırhan b. Karaca ile Halep Hâkimi Rıdvan komutasında Türk ordusu, bir ay süren yürüyüş sonucunda Haçlı ordusunun yorgun, harap ve bitap bir halde olduğunu gördüler ve Haçlı kampına saldırma kararı aldılar. Bu karar üzerine Türk ordusu, birdenbire ortaya çıkarak naralar atarak her iki taraftan Haçlı kampına saldırıya geçti. Hızlı bir şekilde hareket ederek Haçlı kamp alanına girdiler, Gaullar ve Lombardlar yolculuğun getirmiş olduğu yorgunluk ve bitkinliğe rağmen Türk askerlere meydan okumaya çalıştılar. Sürekli bir arada duran orduyu Türkler, dağıtmayı başaramıyorlardı. Türkler baktılar ki Haçlı ordusunu dağıtamıyorlar, bu defa Haçlı askerlerinin hepsini öldürmek için saldırıya geçtiler, ancak bu defa da çok asker kaybetmeye başladılar. Böylece büyük bir üzüntüyle kampı terk edip geri çekildiler. Bu geri çekilmeden sonra Haçlı liderleri, kampı gözetlemeleri için kampın etrafına muhafızlar yerleştirdiler. Gece olunca savaşın tüm şiddeti dinmişti.<a href="https://www.altayli.net/1101-yilinda-turk-hacli-mucadelelerinin-anadolu-tarihindeki-onemi.html#_edn55" name="_ednref55"><sup>[55]</sup></a></p>
<p>Cumartesi günü Mareşal Konrad ve kız kardeşinin oğlu Bruno’nun komutasında üç bin Haçlı askerinden oluşan Haçlı ordusu, kamptan ayrılıp Türk ordusunu üzerlerine çekmek için Maresch (Merzifon)’a gittiler. İki millik bir yolculuğun ardından Türk askerlerini üzerlerine çektikten sonra saldırmayı planladılar. Fakat Merzifon’a ulaştıklarında burayı savunan büyük bir kuvvet olmadığını gördüklerinden hızlıca hareket ederek müdafaayı kırıp içeri girdiler ve yiyecek ne varsa hepsini, ellerine geçen her şeyi topladılar. Haçlılar, büyük bir sevinç yaşıyorlardı. Daha sonra yanlarına aldıklarıyla birlikte burayı terk ettiler. Ancak Türkler, tuzak kurmuşlardı ve Haçlı ordusunun etrafını sardılar. Haçlı askerleri karşılık veremiyor ya da küçük çaplı girişimlerde bulunabiliyorlardı. Çünkü yorgunluk ve taşımış oldukları ganimetler onları yavaşlatıyordu. Ayrıca, arazinin durumu da ağırdı. Böylelikle tüm yağma ganimetlerini orada, Türklere bırakıp kaçmaya başladılar. Sonuçta 700’ye yakın Haçlı askeri öldürüldü. Perişan bir halde, sağ kalmayı başaranlar kamp yerine döndü. O günden itibaren ordu her hangi bir girişimde bulunmadı ve çadırlarında, kamp yerinde sessizce beklemeye koyuldular.<a href="https://www.altayli.net/1101-yilinda-turk-hacli-mucadelelerinin-anadolu-tarihindeki-onemi.html#_edn56" name="_ednref56"><sup>[56]</sup></a></p>
<p>Pazar günü iki tarafta bir birlerine en ufak bir saldırıda bulunmadı. Pazartesinin ilk ışığıyla birlikte 1101 Haçlı seferlerinin birinci ordusunun manevi lideri Milan başpiskoposu Anselm Buis, Haçlı kampında Haçlı ordusunun toplanmasını istedi. Toplanan Haçlı ordusunun ortasında yüksek bir şeyin üstüne çıkarak bugün büyük bir savaş olacağını önceden gördüğünü söyleyerek Haçlı askerlerinin günah çıkarmalarına yardımcı oldu. Sonra orduya vaaz vererek Hz. İsa’nın ve havarilerin onların yanında olduğunu ve bu güçle savaşı kazanacaklarını söyledi. Ayrıca Milan başpiskoposu, Saint-Gilles (Raymond)’dan aldığı kutsal mızrak ile Haçlı askerlerini kutsamaya başladı. Kutsanma ve arınmadan sonra Blois Kontu Stephen, kendi bölüğünü kurdu. Haçlı ordusu beş Haçlı lideri komutasında beşe ayrıldı. Haçlı ordusunun çoğunluğunu Lombardlar oluşturduğundan sağ ve sol kanatlar onların kontrolündeydi. Türk askerleri saldırıya geçtiklerinde onları ortalarına alacak ve yüz yüze savaşacaklardı ve arkadan devamlı yeni kuvvetler gelecekti. Böylelikle Türk ordusuna karşı aşılmaz bir düzen aldılar. Fakat Türkler, savaş taktikleri konusunda oldukça deneyimliydiler. Önce kaçar gibi yaptılar, ancak bu kısa kaçışın ardından aniden dönerek okçularla güçlü bir saldırıya geçtiler.<a href="https://www.altayli.net/1101-yilinda-turk-hacli-mucadelelerinin-anadolu-tarihindeki-onemi.html#_edn57" name="_ednref57"><sup>[57]</sup></a></p>
<p>Savaş taktikleri konusunda oldukça deneyimli olan Türkler, aşılması güç olan düşman ordu dizilimini bozmak için ric’at taktiğini kullandılar. Böylece Türk ordusu kaçıyormuş gibi geriye doğru çekilirken, düşmanın savaş düzenini ve dizilimini bozuyor bu şekilde düşmanı farkında olmadan çemberin ortasına çekmiş oluyordu. Bu taktiğe kurt oyunu veya Türk yurdunun adından dolayı Turan taktiği verilmiştir. Pusu saldırılarıyla sürekli gafil avlanan Haçlı ordusu, meydan savaşında bile Türklerin savaş taktikleri neticesinde yine, gafil duruma düşmekten kendilerini kurtaramadılar. Böylelikle Haçlıların savunmasını yıkıp yok ettiler. Bu sırada Lombardların öncü keşif kolları da savaşa dâhil oldular. Ancak, savaş karşılıklı akınlarla devam ediyordu ve Türk süvarilerin yaptığı akınlar karşısında Haçlı ordusu zorlanıyordu. Özellikle Haçlıların atları açlıktan zayıf düşmüş olduğundan Haçlı şövalyeleri Türk askerlere karşı fazla mukavemet gösteremediler. Böylece sağ ve sol kanatlarda bulunan Lombardların liderleri geri çekilip kaçmak zorunda kaldı. Mareşal Konrad, ise Lombardların kaçtığını görünce ve kendi bölüğüyle Türklere üzerine karşı atağa geçerek saldırdı. Günün ilk saatlerinde başlayan bu çarpışma öğleden sonraya kadar sürdü.</p>
<p>Haçlı askerleri aç olduklarından Türk askerlerinin saldırıları karşısında Haçlı ordusu büyük zayiat verdiler. Bu savaşta neredeyse Haçlı ordusunun tamamı yok olacaktı. Bu durum karşısında Haçlı liderleri, Haçlı askerlerini geri çekip kamp yerlerine döndüler.<a href="https://www.altayli.net/1101-yilinda-turk-hacli-mucadelelerinin-anadolu-tarihindeki-onemi.html#_edn58" name="_ednref58"><sup>[58]</sup></a></p>
<p>Blois Kontu Stephen, baktı ki herkes geri çekilip kaçıyor, o bu durumu kabullenemedi ve kardeşlerine yardım etmek için akşama kadar savaşmaya devam etti. Fakat uzun mücadeleden sonra ordusu ile o da çekilmek zorunda kaldı. Böylece Türkler, kendi topraklarında gün boyu süren bu savaşta galip geldiler.<a href="https://www.altayli.net/1101-yilinda-turk-hacli-mucadelelerinin-anadolu-tarihindeki-onemi.html#_edn59" name="_ednref59"><sup>[59]</sup></a> Bu savaşta pek çok Haçlı soylusu, asil lider savaşçısı öldü. Türk askerlerden yaklaşık 3 bin savaşçı ölürken Haçlı askerlerinden 60 bin Haçlı askeri öldü.<a href="https://www.altayli.net/1101-yilinda-turk-hacli-mucadelelerinin-anadolu-tarihindeki-onemi.html#_edn60" name="_ednref60"><sup>[60]</sup></a> Böylece Türkler, oldukça kanlı bir zafer kazanmış oldular.</p>
<p>Türk kuşatmasından kaçan Saint-Gilles (Raymond) aynı gece Blois Kontu Stephen’in yardımıyla yanındaki Peçenek askerleriyle birlikte sarp kayalık bölgeden inip kamp bölgesine geldi. Binlerce Haçlı askerinin ölümüne şahit olan Haçlı askerleri, kampa geldiklerinde Saint- Gilles (Raymond)’in kaçış haberini duydular. Zaten binlerce Haçlı askerinin Türkler tarafından öldürülmesine şahit olan Haçlı askerleri Saint-Gilles (Raymond)’in kaçtığını duyunca daha da büyük bir korkuya kapıldılar ve Haçlı kampından kaçtılar. Prensler ve asiller ise sadece ailelerini yanlarına alıp Bizans’ın Sinop’taki kalesine çekildiler. Bu zaferden sonra Türklerde kendi kamp bölgelerine çekildiler. Onlarda vücutlarını dinlendirip, açlıklarını giderip, uykularını almak istiyorlardı. Türkler, Haçlı ordusundaki askerleri öldürmekten yorgun düşmüşlerdi. Bunlara rağmen günün ilk ışıklarıyla birlikte yeniden harekete geçtiler. Haçlı ordusunun kaçtığını haber alan Türkler<a href="https://www.altayli.net/1101-yilinda-turk-hacli-mucadelelerinin-anadolu-tarihindeki-onemi.html#_edn61" name="_ednref61"><sup>[61]</sup></a>, Haçlı kampına baskın yaparak orada kalan Haçlıları esir aldılar. Haçlı kadınlarının iniltileri, bağırışları duyuluyordu, bunların kocaları ya öldürülmüş ya da kaçmış olan kişilerin eşleriydi.<a href="https://www.altayli.net/1101-yilinda-turk-hacli-mucadelelerinin-anadolu-tarihindeki-onemi.html#_edn62" name="_ednref62"><sup>[62]</sup></a></p>
<p>Haçlı kampından Sinop’a doğru kaçan Haçlı askerlerinin yürüdükleri yol o kadar çok dağlık ve engebeliydi ki buradan kurtulmanın tek yolu ölümdü. Ordunun kaçışı sırasında her yer inanılmaz derecede Bizans altınları ve gümüşleriyle kaplandı. Üç mil kadar bir alana yayılmışlardı.<a href="https://www.altayli.net/1101-yilinda-turk-hacli-mucadelelerinin-anadolu-tarihindeki-onemi.html#_edn63" name="_ednref63"><sup>[63]</sup></a> Ayrıca değerli kıyafetler, ipek giysiler her yerdeydi. Kaçış yolu boyunca kaçanların ölü bedenleri vardı. 60 bine yakın kişi ölmüştü.</p>
<p>Bu saldırılarda çoğu ceset parça parça olmuştu. Paphlagonia’da fiyatlar bu savaş durumu nedeniyle büyük artış göstermişti. Bir öküz 20 şilin fiyatındaydı. Avuç içine sığacak kadar küçük bir ekmek parçası bile 3 şilin ediyordu. Ölü atların katırların eşeklerin bile eti çok değerli hale gelmişti. I. Kılıç Arslan, Danişmend Gazi, Belek b. Bahramise Sinop’a kaçan Haçlı liderlerinin peşine düştüler. Ancak Salı ve Çarşamba günlerine kadar takip ettikten sonra Bizans imparatorunun nüfuzundaki bölgeye ulaştıklarında geri döndüler. Kaçmayı başaranlar perişan halde Sinop şehrine vardı. Burada Bizans imparatorunun koruması altına girdiler ve Bizans askerleri ile imparatorluk şehri olan İstanbul’a bir kısmı döndü.<a href="https://www.altayli.net/1101-yilinda-turk-hacli-mucadelelerinin-anadolu-tarihindeki-onemi.html#_edn64" name="_ednref64"><sup>[64]</sup></a></p>
<p>Haçlı liderleri İstanbul’a geldiklerinde Bizans İmparatoru Alekseios Komnenos, onları büyük bir nezaketle karşıladı ve onları İstanbul’da ağırladığında Saint-Gilles (Raymond) ile imparatorun görevlendirdiği Peçenek birliğinin savaş alanından gizlice kaçtıklarını söylediler.<a href="https://www.altayli.net/1101-yilinda-turk-hacli-mucadelelerinin-anadolu-tarihindeki-onemi.html#_edn65" name="_ednref65"><sup>[65]</sup></a> Fakat Saint-Gilles (Raymond), kendini savunma fırsatı bulduğunda imparatora ait orduların ilk kaçışında kendisi de onlarla birlikte gittiği için, bu durum neticesinde kendisine tepki gösterileceği gerekçesiyle korktuğunu ve kaçmaya devam ettiğini Bizans imparatoruna söyledi. Haçlı liderleri ise Bizans imparatorunun tavsiyesi üzerine kaçtığını düşünüyorlardı. Bunun üzerine Bizans imparatoru hiddetlenmeye başladı. Fakat İmparator, Haçlı liderlerini acınası halde görüyordu, tüm altınları, gümüşlerini silahlarını her şeylerini kaybetmiş elde avuçta hiçbir şeyleri kalmamıştı. Haçlı liderlerine kendisinin yanında sonbahar ve kışı geçirebileceklerini teklif etti. İhtiyaç duydukları her şeyi onlara sunacağının sözünü onlara verdi. Bazı Haçlı liderleri kalırken Milan başpiskoposu Anselm Buis, ayrılma yola çıkma kararı aldı. Ölen piskoposlar ve sadık Hristiyanlar için cenaze törenleri, ayinler düzenledi.<a href="https://www.altayli.net/1101-yilinda-turk-hacli-mucadelelerinin-anadolu-tarihindeki-onemi.html#_edn66" name="_ednref66"><sup>[66]</sup></a></p>
<p><span>1101 Haçlı Seferlerinin İkinci ve Üçüncü Ordusunun Anadolu’da Mağlup Edilmesi</span></p>
<p>Lombard-Fransız-Almanlardan oluşan 1101 yılının birinci Haçlı ordusu, Anadolu’da Türk beylerinin ittifakıyla oluşturulan Türk ordusu tarafından bertaraf edildi. Bu olaydan önce Nevers Kontu II. William komutasında çoğunluğu doğu Fransızlardan oluşan Haçlı ordusu İstanbul’a gelmişti. Birinci Haçlı ordusunun hezimete uğramasından sonra Ankara üzerinden Konya’ya doğru hareket eden Haçlı ordusu, Heraklea (Ereğli) yakınlarında yakın bir yerde kamp kurdu. 3 gün boyunca su sıkıntısı çektiler ve üç yüz Haçlı askeri büyük bir acıyla öldü. Yiyecek ve içecek eksikliğinden zayıf düştüler ve dirençleri azaldı. Susuzluk dayanılmaz bir işkenceye dönüştü, ancak yerleşim yerlerinde su olabilirdi ve görünürde bir şehir yoktu, var olan kuyularda yok edilmişti. Türkler, Haçlı ordusunun zayıf düştüğünü biliyorlardı. Derhal Haçlı ordusuna karşı okçularıyla saldırıya geçtiler ve tüm gün savaştılar. Her yer cesetlerle doldu. Bu savaş Ağustos ayında yazın inanılmaz sıcaklığın ve kuraklığın olduğu günlerde gerçekleşti. Susuzluğun üstüne birde bu savaş Haçlıları oldukça yıpratmıştı ve kaçmaktan başka seçenekleri kalmamıştı.<a href="https://www.altayli.net/1101-yilinda-turk-hacli-mucadelelerinin-anadolu-tarihindeki-onemi.html#_edn67" name="_ednref67"><sup>[67]</sup></a></p>
<p>Nevers Kontu II. William ve beraberindeki Haçlı askerleri savaş alanından kaçarak Germanikople (Ermenek) şehrine ulaşmaya çalıştılar. Bu şehrin surlarını yalnızca 12 Bizans askeri korumaktaydı. Buraya şans eseri büyük bir bedel ödeyerek gelebildiler. Bizans askerleri rehberliğinde St. Andrew Kalesinden Antakya’ya bir rota çizildi. Bu rotanın seçiminin amacı Antakya’dan geçip Kudüs’e gitmek olabilirdi. Ancak Albert Aachen, Bizans askerlerinin zor durumda olan Haçlılara saldırmalarını şu şekilde anlatmıştır; imparatorluk muhafızları Bizanslı askerler, hain çıktılar. Sadakatlerini unuttular, aç gözlülükleri onları kör etti. Refakat ettikleri Haçlılara saldırdılar ve sayısız miktarda yağma ganimetine sahip oldular. Dindaşları olan Haçlıları öylece yolda bıraktılar. Haçlılar ise berbat, sefil bir halde üzerindekiler parçalanmış, büyük bir meşakkat çekmiş olarak Antakya’ya ulaştılar. Antakya Haçlı Prensliği’nin naibi Tankred, bu asilzade adamların düştükleri durumu görünce iç çekti ve üzüldü. Onları büyük bir hürmetle karşıladı, onure etti, yedirdi, lüks ve pahalı hediyeler ve kıyafetler verdi, dinlenmeleri için onları istedikleri kadar Antakya’da ağırladı.<a href="https://www.altayli.net/1101-yilinda-turk-hacli-mucadelelerinin-anadolu-tarihindeki-onemi.html#_edn68" name="_ednref68"><sup>[68]</sup></a></p>
<p>1101 yılının Temmuz ve Ağustos aylarında I. Kılıç Arslan, Danişmend Gazi ve Türk beyleri komutasında Türk ordusu, Anadolu’da iki Haçlı ordusunu arka arkaya mağlup etti. Bu sırada Aquitaine Dükü IX. William, Bavyera Dükü Welfve Büyük Hugh komutasında 1101 Haçlı seferlerinin üçüncü ordusu İstanbul’dan Anadolu’ya geçmiş Anadolu topraklarında ilerliyordu.<a href="https://www.altayli.net/1101-yilinda-turk-hacli-mucadelelerinin-anadolu-tarihindeki-onemi.html#_edn69" name="_ednref69"><sup>[69]</sup></a> 1101 Haçlı seferlerinin bu son ordusu, Salimia ve Philomelium<a href="https://www.altayli.net/1101-yilinda-turk-hacli-mucadelelerinin-anadolu-tarihindeki-onemi.html#_edn70" name="_ednref70"><sup>[70]</sup></a> şehirlerini alarak buradaki Türklerin hepsini öldürdü. Ancak burada durmadılar, çünkü beklemeye tahammülleri yoktu.<a href="https://www.altayli.net/1101-yilinda-turk-hacli-mucadelelerinin-anadolu-tarihindeki-onemi.html#_edn71" name="_ednref71"><sup>[71]</sup></a></p>
<p>1101 yılının Eylül ayında Heraclea (Ereğli) yakınlarına gelen Haçlı ordusu, Türk ordusunun saldırıya geçmesiyle büyük bir darbe aldı ve Haçlı askerleri kaçmaya başladı. Aquitaine Dükü IX. William, Bavyera Dükü Welf ve Clermont piskoposu Auvergne William ile yanındaki askerler dağlara doğru kaçtıklarında zırhlarını, yeleklerini, atlarını bıraktılar. Ancak dağlara çıkanların binlercesi bu dağlarda öldü. Dağ boyunca ilerleyenler Tarsus yakınında Longinat<a href="https://www.altayli.net/1101-yilinda-turk-hacli-mucadelelerinin-anadolu-tarihindeki-onemi.html#_edn72" name="_ednref72"><sup>[72]</sup></a> denen bir kasabaya vardılar. Bu dönemde Tarsus, Antakya Haçlı Prensliği’ne bağlıydı ve Tarsus Valisi Bernard Foreigner tarafından yönetilmekteydi. Antakya naibi Tankred, Haçlıların başına gelenleri duyunca Tarsus valisi Bernard’a haber gönderip onları ağırlayıp, değerli kıyafetler, hediyeler verip onların adına şölenler düzenlenmesini istedi.<a href="https://www.altayli.net/1101-yilinda-turk-hacli-mucadelelerinin-anadolu-tarihindeki-onemi.html#_edn73" name="_ednref73"><sup>[73]</sup></a></p>
<p><span>1101 Haçlı Seferlerine Katılan Liderlerin Antakya’da Buluşup Kudüs’e Geçmeleri</span></p>
<p>1101 yılı Haçlı seferlerine katılan üç ordu da arka arkaya Türk ordusu tarafından Anadolu’da mağlup edildi. Savaşlardan sonra Haçlı liderlerinin bir kısmı İstanbul’a sığınırken bir kısmı Anadolu’nun güneyine ilerleyerek Antakya Haçlı Prensliği’ne sığınmıştı. 1101 yılının Aralık ayında İstanbul’da bulunan Haçlı liderleri, Bizans İmparatoru Alekseios Komnenos’dan Antakya’dan Kudüs’e gidip Hac vazifelerini yerine getirmek amacıyla bir gemi istediler. Bizans İmparatoru, Haçlıların Kudüs’e ne kadar bağlı olduklarını ve bu uğurda kendilerini adadıklarını biliyordu. Onlardan sadakat yemini aldıktan sonra istedikleri gemiyi Haçlı liderlerine verdi. Haçlı liderlerinin amacı ilk önce Antakya’ya gidip buradan Kudüs’e geçerek Hac vazifelerini yerine getirmekti. Haçlı liderleri ile haçlıların bazıları gemiyle bazıları kara yoluyla Antakya’ya ulaştılar. Ayrıca İtalya’dan deniz yoluyla Symeon (Samandağ) limanına gelip buradan Antakya’ya geçen piskoposlar da oldu.<a href="https://www.altayli.net/1101-yilinda-turk-hacli-mucadelelerinin-anadolu-tarihindeki-onemi.html#_edn74" name="_ednref74"><sup>[74]</sup></a></p>
<p>1101 Haçlı seferlerine katılan Haçlı liderlerinin büyük çoğunluğu, Kont Albert Biandrate, Mareşal Konrad, Blois Kontu Stephen, Burgundy Dükü Stephen, Kont Saint-Gilles (Raymond), Nevers Kontu William, Kont Poitiers, Bavyera Dükü Welf, Piskopos Engelrand Laon, Piskopos Manasses Barzenona ve diğer prensler 1102 yılının Mart ayı başlarında Antakya’ya gelip burada buluştular.<a href="https://www.altayli.net/1101-yilinda-turk-hacli-mucadelelerinin-anadolu-tarihindeki-onemi.html#_edn75" name="_ednref75"><sup>[75]</sup></a></p>
<p>Tarsus Valisi Bernard Foreigner, Saint-Gilles (Raymond)’un gemisi diğer gemilerden ayrılarak Tarsus’a yakın limana geldiğinde Antakya Hâkimi Tankred’in emriyle Saint-Gilles (Raymond)’i tutukladı. Çünkü Tankred, Saint-Gilles (Raymond)’i Lombardların ölümünden sorumlu tutuyor ve onu günahkâr olarak görüyordu. Bu sebepten Haçlı liderleri Tankred ile işbirliği içerisinde oldular. Antakya’ya getirilen Saint-Gilles (Raymond) Tankred tarafından teslim alınıp zincire vuruldu. Bu durum karşısında kutsal yolculuğa çıkmış Haçlılar, Antakya Latin Patriği Bernard’ın yanına giderek Saint-Gilles (Raymond)’in serbest bırakılmasını istediler. Bunun üzerine Patrik Bernard, Tankred’in yanına giderek Saint-Gilles (Raymond)’i serbest bırakmasını söyledi. Tankred de Saint-Gilles (Raymond)’den Kuzey Suriye işlerine hiçbir suretle karışmayacağına dair söz aldıktan sonra onu serbest bıraktı.<a href="https://www.altayli.net/1101-yilinda-turk-hacli-mucadelelerinin-anadolu-tarihindeki-onemi.html#_edn76" name="_ednref76"><sup>[76]</sup></a> Yeniden toparlanan Haçlı asilleri, Antakya naibi Tankred’e beraberindekilere baharın gelmesiyle birlikte Kudüs’e gideceklerinin sözünü verdiler. Antakya’da misafir edildikten sonra Nevers Kontu II. William ve diğer Haçlı liderleri, 1102 yılının İlkbaharında Antakya’dan Kudüs’e doğru hareket ettiler.<a href="https://www.altayli.net/1101-yilinda-turk-hacli-mucadelelerinin-anadolu-tarihindeki-onemi.html#_edn77" name="_ednref77"><sup>[77]</sup></a></p>
<p>1101 Haçlı seferlerine katılan binlerce Haçlı askerinden sadece birkaç bini Antakya’ya ulaşabilmişti. Haçlı liderleri komutasında Haçlı birliği, Antakya’dan Kudüs’e kara yoluyla hareket ettiğinde Trablusşam şehrine geldi ve burada Trablusşam Hâkimi Fahrulmülk b. Ammar ile Şam Meliki Dukak’ın gönderdiği ordu ile karşılaştı. Trablusşam’ı almayacağını anlayan Saint-Gilles (Raymond), Trablusşam Hâkimi Fahrulmülk b. Ammar ile anlaşma yaptıktan sonra Kudüs’e doğru hareket etti. Kudüs’e doğru hareket eden Haçlı birliği, Tartus<a href="https://www.altayli.net/1101-yilinda-turk-hacli-mucadelelerinin-anadolu-tarihindeki-onemi.html#_edn78" name="_ednref78"><sup>[78]</sup></a> şehrine geldi ve bu şehri kuşattı.<a href="https://www.altayli.net/1101-yilinda-turk-hacli-mucadelelerinin-anadolu-tarihindeki-onemi.html#_edn79" name="_ednref79"><sup>[79]</sup></a></p>
<p>Tartus’u kuşatan Haçlı ordusu, H. 495 yılının Cumadelahir ayında / M. 1102 yılının Mart ayında şehri ele geçirdi.<a href="https://www.altayli.net/1101-yilinda-turk-hacli-mucadelelerinin-anadolu-tarihindeki-onemi.html#_edn80" name="_ednref80"><sup>[80]</sup></a> 1101 Haçlı seferlerinin birliği, bu şehri Saint-Gilles (Raymond)’e bırakmakta bir sakınca görmedi. Çünkü onların hedefi Kudüs’e yürümekti. Ayrıca 1101 Haçlı seferlerine katılan Haçlılar, Tartus’u ele geçirerek bu seferlerde bir başarı kazanmış da oldular. Tartus’tan yola çıkan Haçlılar, Kudüs’e doğru yol alırken Bavyera Dükü Welf, Kudüs’e gitmeyerek gemiye bindi ve Kıbrıs adasına gitti. Kıbrıs’a gelen Bavyera Dükü çok hasta olduğundan öldü ve buraya gömüldü.<a href="https://www.altayli.net/1101-yilinda-turk-hacli-mucadelelerinin-anadolu-tarihindeki-onemi.html#_edn81" name="_ednref81"><sup>[81]</sup></a> Saint-Gilles (Raymond), Tartus’u almasından sonra bölgede hâkimiyetini genişletmek için 10 bin adamıyla birlikte Beyrut üzerine yürüdü. Bu haberi alan Kudüs Haçlı Kralı Baudouin de Boulogne, elçiler aracılığıyla Saint-Gilles (Raymond)’i uyardı ve büyük bir orduyu onun üzerine gönderdi. Çünkü Kudüs Haçlı Kralı, bölgede huzur ve barışın korunmasından sorumlu olduğundan Yahudi olmayan yerli halkın koruyuculuğunu üstlenmişti. 1101 Haçlı seferlerine katılan Haçlılar, kutsal Paskalya gününe 15 gün kala 21 Mart 1102 tarihinde Yafa’ya ulaştılar. Burada Pazar gününe kadar sekiz gün kaldıktan sonra Yafa’dan ayrılıp Kudüs’e doğru hareket ettiler.<a href="https://www.altayli.net/1101-yilinda-turk-hacli-mucadelelerinin-anadolu-tarihindeki-onemi.html#_edn82" name="_ednref82"><sup>[82]</sup></a></p>
<p>Mareşal Konrad ve Loan Piskoposu Engelrand, gecikmeli olarak Yafa’ya geldiler ve buradan hareket ederek kardeşlerini takip ettiler. 6 Nisan 1102 tarihinde Paskalya günü 1101 Haçlı seferlerine katılan bütün Haçlı liderleri ve geriye kalan Haçlılar, Kudüs’te bir araya geldiler. Kudüs Haçlı Kralı, 18 gün boyunca Haçlıların Kudüs’e gelmesini bekledi ve bu bekleyiş sonunda Kudüs’e gelen Haçlılarla birlikte Paskalya gününü kutladı. Haçlı liderleri, bu kutlamalarda, günah çıkardılar ve hatalarını anlattılar. Burada Haçlı liderleri, 1101 Haçlı seferlerinde binlerce Haçlı askerinin öldürülmesini ve bu seferlerin başarısızlığa uğramasını Bizans imparatorunun hainlik yapmasına bağladılar. Ayrıca Lombardların Türklerle olan savaşında Saint-Gilles (Raymond)’un beraberinde olduğu imparatorun askerlerinin onları savaş alanında terk edip gitmesinin Bizans imparatorunun isteğiyle olduğunu da vurguladılar. Ancak o sırada orada bulunan Saint-Gilles (Raymond), bunların bir iftira olduğunu Kudüs Haçlı Kralına söyledi.<a href="https://www.altayli.net/1101-yilinda-turk-hacli-mucadelelerinin-anadolu-tarihindeki-onemi.html#_edn83" name="_ednref83"><sup>[83]</sup></a></p>
<p>Saint-Gilles (Raymond), Kudüs Haçlı Kralının bulunduğu ortamda söz alarak kendisinin onları, arazinin yapısı, kuraklıklar ve Türklerin tuzakları hakkında sık sık uyardığını anlattı. Ayrıca, Haçlı ordusunun kuzeye doğru hareket ettiğinde bu yolun güvenli olmadığını vurguladığını da ekledi. Kudüs Haçlı Kralı Baudouin de Boulogne, tüm bu anlatılanları dinledikten sonra Bizans İmparatoru Alekseios Komnenos’a elçi gönderme kararı aldı.<a href="https://www.altayli.net/1101-yilinda-turk-hacli-mucadelelerinin-anadolu-tarihindeki-onemi.html#_edn84" name="_ednref84"><sup>[84]</sup></a></p>
<p>Ayrıca Haçlı liderleri, 1101 Haçlı seferlerinin başarısızlığını Bizans imparatoruna yükledikten sonra 1102 yılının Mayıs ayında gemilerle Avrupa’ya geri döndüler.<a href="https://www.altayli.net/1101-yilinda-turk-hacli-mucadelelerinin-anadolu-tarihindeki-onemi.html#_edn85" name="_ednref85"><sup>[85]</sup></a></p>
<p>Kudüs Haçlı Kralı, Bizans imparatoruna elçi olarak Piskopos Gerard ile Manasses Barzeona’yı gönderirken nezaket gereği hediye olarak evcilleştirilmiş iki aslan ile büyük hayvanları da yanlarında götürmelerini istedi. Kudüs’ten yola çıkan elçiler İstanbul’a geldiklerinde Bizans imparatoru tarafından merasimle karşılandıklarında hediyeleri ona takdim ettiler. Bizans İmparatoru Alekseios Komnenos, elçilerle yaptığı konuşmada Lombardların kendisinin yüzünden öldürüldükleri şüphesinin Kudüs Haçlı Kralında olmadığını anladı. Ayrıca elçilere Kudüs Haçlı Kralı ve Haçlı liderlerini İstanbul’a davet edip onları onure etmek istediğini de söyledi.<a href="https://www.altayli.net/1101-yilinda-turk-hacli-mucadelelerinin-anadolu-tarihindeki-onemi.html#_edn86" name="_ednref86"><sup>[86]</sup></a> Böylece, Kudüs Haçlı Kralı, bu hediyeleşmeyle Bizans imparatoru ile Haçlılar arasında dostluk bağını da perçinlemiş oldu. Muhtemelen Bizans ile Haçlılar arasında dostluk bağını perçinlemesi bundan sonraki Anadolu ve Orta Doğu’ya yapılacak Haçlı seferlerinde Bizans Devleti’nin desteğini kaybetmemek istemesindendir.</p>
<p>Kudüs Haçlı Kralı Baudouin de Boulogne, Bizans İmparatoru Alekseios Komnenos ile dostluk bağı sağlamlaştırmaya çalıştığı sırada Türk ordusunun 1101 yılında bir biri arkasına Haçlılara karşı kazandığı zaferler İslâm dünyasında sevinçle karşılandı. İttifakla kurulan bu ordu, Anadolu’ya gelen Haçlı askerlerinin yüz binlercesini birkaç ay içinde öldürdü ve böylece Anadolu’yu Haçlıların istilasından kurtarmış oldu. Bu zaferlerden sonra Anadolu Selçuklu Sultanı I. Kılıç Arslan’a “Ebu’l-Megazî” unvanı verildi.<a href="https://www.altayli.net/1101-yilinda-turk-hacli-mucadelelerinin-anadolu-tarihindeki-onemi.html#_edn87" name="_ednref87"><sup>[87]</sup></a></p>
<p><span>Sonuç</span></p>
<p>15 Temmuz 1099 tarihinde Haçlıların Kudüs’ü ele geçirmelerinden sonra I. Haçlı seferi esas amacına ulaşmış oldu. Bundan sonra önemli olan ise I. Haçlı seferinden sonra Doğu da kurulan Latin Haçlı Devletlerinin burada varlığını devam ettirerek Kudüs’ün Haçlıların elinde kalmasıydı. Bunun için Anadolu Türk tarihi açısından büyük öneme sahip olan 1101 Yılı Haçlı Seferleri I. Haçlı seferi sonunda Doğu da kurulmuş olan Haçlı devletlerine yardım götürmek, onları ekonomik ve askeri açıdan takviye etmek amacıyla gerçekleştirildi. Ancak Doğu da ki Latin Haçlı Devletlerinin güçlenmesi daha Anadolu’ya yeni yerleşen ve amaçları buraları yurt edinmek olan Türklerin, Anadolu’da Bizans’ın dışında bir de Haçlılarla zorlu bir mücadeleye başlaması demek oluyordu.</p>
<p>Albert Aachen’in de belirttiği gibi bu amaçlara ek olarak Anadolu’ya gelen 1101 yılındaki Haçlı orduları, Bağdat’a kadar ilerleyerek Abbasi Halifeliği’nin merkezini ele geçirip İslamiyeti ortadan kaldırmayı da hedeflemişlerdi. Anadolu’ya yerleşmek ve İslamiyeti korumak için Türklerin, Arapların ve Anadolu milletlerinin Haçlı ordularına karşı bir araya gelmeleri gerekiyordu. Bu doğrultuda I. Kılıç Arslan ve Danişmend Gazi başkanlığında Türk beyleri ve Anadolu milletleri, 1101 Haçlı ordularına karşı ittifak oluşturdular. Böylece birlik ve beraberlik içerisinde 1101 yılı Haçlı ordularının Anadolu’da Türk beyleri başkanlığında oluşan ordu tarafından imha edilmesi ile Türkler, hem vatan toprağını savunmuş hem de İslam halifeliğini bir kere daha büyük bir tehlikeden kurtarmışlardır. Tabi ki buradan Anadolu’da ne zaman Anadolu milletleri ve Türkler ittifak içinde olmuşlarsa her zaman dış güçlere karşı zafer kazanmış, ne zamanki bir birleriyle çatışmışlar işte o zaman da dış güçler Anadolu’da gücü ele geçirmiş oldukları sonucunu çıkarabiliriz.</p>
<p>1101 yılında Haçlı orduları esas amaçlarına ulaşmış olsalardı, belki de Anadolu’nun Türkleşmesi hiçbir zaman gerçekleşmeyecekti. Bunun yanında 1101 Haçlı seferlerine katılan Haçlı liderlerinin amacı, Anadolu’yu çaprazlama geçip Antakya’ya oradan da Kudüs’e giden Hac yolunu Haçlıların hâkimiyetine almaktı. Fakat Anadolu askeri ve Türk beylerinin 1101 yılında Haçlılara karşı zaferinden sonra bırakın Anadolu’daki Hac yolunu açmayı Haçlılar, bir daha kara yoluyla Anadolu topraklarına bile giriş yapamadılar. Böylece Anadolu’da Türk beyleri ve milletlerin ittifakıyla oluşan ordunun bir biri arkasına gelen üç Haçlı ordusunu da bertaraf etmesiyle Anadolu’nun Türk vatanı haline gelmesinde önemli bir dönem aşılmış oldu.</p>
<p>1101 yılı Haçlı seferinde Haçlı ordularının uğradığı hezimet bundan sonra yapılan seferlerdeki ordulara da örnek olmuştur. Haçlıların artık Anadolu’daki Türk varlığını ya da İslâm halifeliğini ortadan kaldırmak gibi imkânsız hayalleri kapılmamış sadece bölgedeki Haçlı varlığını devam ettirebilmek için seferler düzenlemişlerdir. Düzenlenen bu seferlerde de bir iki ordu dışında kara yoluyla Anadolu üzerinden değil deniz yoluyla doğuya gelmeyi kendileri için daha güvenli bulmuşlardır.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yard. Doç. Dr. Gürhan BAHADIR</strong></span></a>
</p><p>Mustafa Kemal Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi, Tarih Bölümü.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-63394" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/04/Gurhan-Bahadir-01.jpg" alt="" width="800" height="1100" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/04/Gurhan-Bahadir-01.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/04/Gurhan-Bahadir-01-768x1056.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span><strong>HARİTA:</strong> 1. Haçlı seferinin ve 1101 Haçlı seferlerinin güzergâhlarını gösteren harita. Bu harita, J.L. Cate, “The Crusade of 1101”, <em>A History of The Crusades,</em> (Editedby Marshall W. Baldwin and Kenneth M. Setton), C.I. , The üniversity of Wisconsin Press, London, 1969, s. 346’dan alınıp düzenlenmiştir.</span></p>
<hr>
<div><span><strong><u>Kaynakça</u></strong></span></div>
<div><span>♦ ALBERT OF AACHEN, Historia Ieroso limitana, History of the Journey to Jerusalem (Edited and Translated By Susan B. Edgington), Clarendon Press, Oxford, 2009.</span></div>
<div><span>♦ AZİMİ, Azimi Tarihi Selçuklularla ilgili Bölümler, (Düzenleyen: Ali Sevim), TTK Yay. Ankara, 1988.</span></div>
<div><span>♦ J.L. CATE, “The Crusade of 1101”, A History of The Crusades, Editedby Marshall W. Baldwinand Kenneth M. Setton), C.I. , The University of Wisconsin Press, London, 1969</span></div>
<div><span>♦ CAEN, Ralph,The Gesta Tancredi of Ralph of Caen, A History of the Normans on the First Crusade, (Translated and with Introduction by Bernard S. Bachrachand David S. Bachrach), Ashgate Publishing Company, USA, 2005.</span></div>
<div><span>♦ CAHEN, Cladue,Türklerin A nadolu’ya ilk Girişi, (Çev. Yaşar Yücel-Bahaeddin Yediyıldızlı) TTK Yay. Ankara. 1988.</span></div>
<div><span>♦ CARNOTENSİS, Fulcherius, “Kutsal Toprakları Kurtarmak” KUDÜS SEFERİ,(Çev. İlcan Bihter Barlas), IQ Kültür Sanat Yay. İstanbul, 2009.</span></div>
<div><span>♦ DEMİRKENT, Işın,”1101 Yılı Haçlı Seferleri” Prof. Dr. Fikret Işıltan’a 80. Doğum Yılı Armağanı, İstanbul, 1995</span></div>
<div><span>♦ DEMİR, Mustafa, Selçuklular Tarihi, Değişim Yay. İstanbul, 2015</span></div>
<div><span>♦ FİSHER, Sydney Nettleton, The Middle East A History, Alfred A. KnopfPress, New York, 1979.</span></div>
<div><span>♦ FULCHER OF CHARTES, The First Crusade, The Chronicle of Fulcher of Chartres and Other Sources Materials, (Editedby Edward Peters), University of Pennsylvania Press, Philadelphia, 1998.</span></div>
<div><span>♦ FULCHER OF CHARTES, A History of the Expedition to Jerusalem, 1095-1127, (Translatedto English by Frances Rita Ryan), Tennessee University Press, 1969</span></div>
<div><span>♦ GİBB, H.A.R.,The Damascus Chronicle of the Crusaders, ( Translated from the Chronicle of ibn El-Kalanisiby H.A.R. Gibb), Luzac Company, London, 1932</span></div>
<div><span>♦ HALDON, John, Bizans Tarih Atlası( Çev. Ali Özdamar), Kitap Yayınevi, İstanbul, 2007.</span></div>
<div><span>♦ İBNU’L-ESÎR, el-Kâmilfî’t -Târih, C. 10, Dar Sader Yayınevi, Beyrut, 1979.</span></div>
<div><span>♦ İBN EL-KALANİSİ, Zeylu Tarih-i Dımaşk (Neşr. H. F. Amedroz), Beyrut, 1908.</span></div>
<div><span>♦ KERIMUDDİN MAHMUD-İ AKSARAYÎ, Müsâmeretü’l-Ahbâr, (Çev. Mürsel Öztürk), TTK Yay. Ankara, 2000</span></div>
<div><span>♦ KOMNENA, ANNA, The Alexiad,( Translatedby E.R.A. Sewter), Penguin books, London, 2009.</span></div>
<div><span>♦ MALMESBURY, William,Gesta Regum Anglorum, The History of the English Kings, (Edited and Translated R.A.B. Mynors), Volume I, Oxford UniversityPress, Oxford, 1998.</span></div>
<div><span>♦ OLDENBOURG, Zoe, The Crusades( Translated from the French by Anne Carter), Phoenix Press, London, 1966.</span></div>
<div><span>♦ OSTROGORSKY, George, Bizans Devleti Târihi,(Çev. Fikret Işıltan), TTK. Yay., Ankara, 1981.</span></div>
<div><span>♦ RUNCIMAN, Steven, Haçlı Seferleri Tarihi, (Çev. Fikret Işıltan), TTK. Basımevi, Ankara,1998.</span></div>
<div><span>♦ SÜRYANİ MİKHAİL, Süryani Mikhail Vekâyinâmesi (1042-1195) (1195-1229), (Turkceterc. Hrant. D. Andreasyan), Ankara, 1944, (TTK. kütüphanesi No: 44’de yayınlanmamış tercüme).</span></div>
<div><span>♦ TUDEBODE, Peter, Historia de Hierosolymitano Itinere, (Translated with Introduction and notesby John Hugh Hill and Laurita L. Hill) American Philosophical Society Press, Philadelphia, 1974.</span></div>
<div><span>♦ URFALI MATEOS, Urfalı Mateos Vekâyinâmesi (952-1136) ve Papaz Grigor’un Zeyli (11361162) ( Çev.Hrant D. Andreasyan), TTK. Yay., Ankara, 2000.</span></div>
<div><span>♦ YEWDALE, Ralph Bailey, BohemundI. Prince of Antioch, Princeton University Press, 1943,</span></div>
<div><span>♦ YINANÇ, Mükremin Halil, Türkiye Tarihi Selçuklular Devri, TTK Yay. Ankara, 2013.</span></div>
<div><span>♦ WALTERTHE, Chancellor, The Antiochene Wars( A Translated and Commentary by Thomas S. Asbridgeand Susan B. Edgington), Ashgate Publishing Company U.S.A. 1999.</span></div>
<div><span>♦ WİLLİAM, Tyre, A History of Deeds Done Beyond theSea, ( Translated Emily Atwater Babcockand A.C. Krey), I. cilt, Columbia University Press, New York, 1943.</span></div>
<div><span><strong>Dipnotlar:</strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/1101-yilinda-turk-hacli-mucadelelerinin-anadolu-tarihindeki-onemi.html#_ednref1" name="_edn1"><sup>[1]</sup></a> Cladue Cahen, Türklerin Anadolu’ya ilk Girişi, (Çev. Yaşar Yücel-Bahaeddin Yedi Yıldızlı) TTK Yay. Ankara. 1988, s.25-27.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/1101-yilinda-turk-hacli-mucadelelerinin-anadolu-tarihindeki-onemi.html#_ednref2" name="_edn2"><sup>[2]</sup></a> J.L. Cate, “The Crusade of 1101″, A History of The Crusades, Edited by Marshall W. Baldwin and Kenneth M. Setton), C.I. , The University of Wisconsin Press, London, 1969, s. 343.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/1101-yilinda-turk-hacli-mucadelelerinin-anadolu-tarihindeki-onemi.html#_ednref3" name="_edn3"><sup>[3]</sup></a> Işın Demirkent,” 1101 Yılı Haçlı Seferleri’ Prof. Dr. Fikret Işıltan’a 80. Doğum Yılı Armağanı, İstanbul, 1995, s. 19.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/1101-yilinda-turk-hacli-mucadelelerinin-anadolu-tarihindeki-onemi.html#_ednref4" name="_edn4"><sup>[4]</sup></a> Sydney Nettleton Fisher, The Middle EastA History, Alfred A. Knopf Press, New York, 1979, s.123-124.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/1101-yilinda-turk-hacli-mucadelelerinin-anadolu-tarihindeki-onemi.html#_ednref5" name="_edn5"><sup>[5]</sup></a> Jonathan Rıley-Smith, The First Crusaders 1095-1131, Cambridge University Press, Cambridge, 1997, s. 12.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/1101-yilinda-turk-hacli-mucadelelerinin-anadolu-tarihindeki-onemi.html#_ednref6" name="_edn6"><sup>[6]</sup></a> H.A.R. Gibb, The Damascus Chronicle of the Crusaders, ( Translated from the Chronicle of ibn El-Kalanisiby H.A.R. Gibb), Luzac Company, London, 1932, s.41-42.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/1101-yilinda-turk-hacli-mucadelelerinin-anadolu-tarihindeki-onemi.html#_ednref7" name="_edn7"><sup>[7]</sup></a> Steven Runcıman, Haçlı Seferleri Tarihi,(Çev. Fikret Isıltan), C. I., TTK. Basımevi, Ankara,1998,s.145-146.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/1101-yilinda-turk-hacli-mucadelelerinin-anadolu-tarihindeki-onemi.html#_ednref8" name="_edn8"><sup>[8]</sup></a> William Tyre, A History of Deeds Done Beyond the Sea, (Translated Emily At water Babcockand A.C. Krey), C.I. Columbia University Press, New York, 1943, s.206.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/1101-yilinda-turk-hacli-mucadelelerinin-anadolu-tarihindeki-onemi.html#_ednref9" name="_edn9"><sup>[9]</sup></a> Fulcher of Chartes, The First Crusade, The Chronicle of Fulcher of Chartresand Other Sources Materials, (Editedby Edward Peters), University of Pennsylvania Press, Philadelphia, 1998, s. 89.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/1101-yilinda-turk-hacli-mucadelelerinin-anadolu-tarihindeki-onemi.html#_ednref10" name="_edn10"><sup>[10]</sup></a> İbnu’l-Esîr, el-Kâmil fî’t-Târih, C. 10, Dar Sader Yayınevi, Beyrut, 1979, s. 274-275.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/1101-yilinda-turk-hacli-mucadelelerinin-anadolu-tarihindeki-onemi.html#_ednref11" name="_edn11"><sup>[11]</sup></a> Peter Tudebode, Historia de Hierosolymitano Itinere, (Translated with Introduction and notes by John Hugh Hill and LauritaL. Hill),American Philosophical Society Press, Philadelphia, 1974, s.120, Ayrıca bkz. Runcıman, a.g.e. s. 221.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/1101-yilinda-turk-hacli-mucadelelerinin-anadolu-tarihindeki-onemi.html#_ednref12" name="_edn12"><sup>[12]</sup></a> Zoe Oldenbourg, The Crusades ( Translated from the French by Anne Carter), Phoenix Press, London, 1966, s. 173, Aynca bkz. Cate,a.g.m. s. 345-346.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/1101-yilinda-turk-hacli-mucadelelerinin-anadolu-tarihindeki-onemi.html#_ednref13" name="_edn13"><sup>[13]</sup></a> Cate, a.g.m. s. 345.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/1101-yilinda-turk-hacli-mucadelelerinin-anadolu-tarihindeki-onemi.html#_ednref14" name="_edn14"><sup>[14]</sup></a> Jonathan Rıley-Smith, s. 154-155, Aynca bkz. Cate, a.g.m. s. 345-347.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/1101-yilinda-turk-hacli-mucadelelerinin-anadolu-tarihindeki-onemi.html#_ednref15" name="_edn15"><sup>[15]</sup></a> Cate, a.g.m. s. 346-347.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/1101-yilinda-turk-hacli-mucadelelerinin-anadolu-tarihindeki-onemi.html#_ednref16" name="_edn16"><sup>[16]</sup></a> Oldenbourg, a.ge. s. 174.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/1101-yilinda-turk-hacli-mucadelelerinin-anadolu-tarihindeki-onemi.html#_ednref17" name="_edn17"><sup>[17]</sup></a> William Malmesbury, Gesta Regum Anglorum, The History of the English Kings, (Edited and Translated R.A.B. Mynors), Volume I, Oxford UniversityPress, Oxford, 1998, s.471.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/1101-yilinda-turk-hacli-mucadelelerinin-anadolu-tarihindeki-onemi.html#_ednref18" name="_edn18"><sup>[18]</sup></a> 1101 Haçlı Seferlerine katılan Haçlıların sayısı hususunda bkz. Cate, a.g.m s. 351’de Albert of Aachen kitabında 1101 Haçlı seferlerine katılan Lombardların sayısının 30.000 olduğunu yazarken Lombardlar ile Kuzey Fransızların sayısının toplam 260.000 den ibaret olduğunu belirttiğini yazmıştır. Ayrıca, Anadolu’da yapılan bu Haçlı seferlerinde öldürülenlerin sayısının Aquitaine ve Bavyeralılar 160.000 Neverslilerden 15.000, Conrad’ın Almanlarından 2000 olduğunu da eklediğini belirtmiştir. Bununla beraber, Ekkehardus’un Lombardanlardan 50.000 Aquitaine ve Bavyeralılardan 160.000 ve toplam 300.000 Haçlının 1101 Haçlı seferlerine katıldığının yazıldığını belirtmiştir. Bunun yanına William Malmesbury’nin kitabında 1101 Haçlı seferlerine katılanların sayısı hakkında Aquitaine ve kuzey Fransızların 60.000 süvari ile bu seferlere katıldığını yazarken bu sayıdan çok fazla piyadenin de bu seferlerde yer aldığını yazdığını eklemiştir. Ayrıca Anna Komnena’nın kitabında 1101 Haçlı seferlerine Lombardlardan 50.000 süvari ile 100.000 Haçlı piyadenin katıldığının yazıldığını belirtmiştir. Bu kaynaklara ek olarak Ordericus Vitalis’in kitabında 1101 Haçlı seferlerine 300.000 Aquitaine Haçlı askeri ile Fransız Haçlılarının katıldığı ve bu ordu da 50.000 Lombard’ın da bulunduğu bilgisini yazdığını eklemiştir. Fulcher Chartes ise kitabında 1101 Haçlı seferlerinde Anadolu’da 100.000 Haçlı askerinin öldürüldüğünün yazıldığını belirtmiştir. Ayrıca, 1101 Haçlı seferlerine katılan Haçlı askerlerinin sayısı hakkında bilgi bulunan tek Arapça kaynağın yazarı İbnu’l-Esir’in kitabında 300.000 Haçlı askerinin bu seferlere katıldığının yazıldığını da eklemiştir. Demirkent, s. 25’te 1101 Haçlı seferlerine katılanların sayısı hususunda kaynakların birbirinden farklı rakamlar verdiğini yazmıştır. Buna ek olarak kaynaklar incelendiğinde 1101 Haçlı seferlerine katılan Haçlıların sayısının hiç küçümsenmeyecek sayıda olduğunu da belirtmiştir. Buradan birbirinden ayrı üç Haçlı ordusunun yer aldığı 1101 Haçlı seferlerine 300.000’e yakın Haçlının katıldığı sonucunu çıkarabiliriz.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/1101-yilinda-turk-hacli-mucadelelerinin-anadolu-tarihindeki-onemi.html#_ednref19" name="_edn19"><sup>[19]</sup></a> Cate a.g.m, s. 352, ayrıca bkz. Demirkent, a.g.e.,s. 26.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/1101-yilinda-turk-hacli-mucadelelerinin-anadolu-tarihindeki-onemi.html#_ednref20" name="_edn20"><sup>[20]</sup></a> Albert of Aachen, Historia Ieroso limitana, History of the Journey to Jerusalem( Edited and Translated By Susan B. Edgington), Clarendon Press, Oxford, 2009, s. 587. Ayrıca bkz. William Malmesbury,a.g.e. s.623’de Avrupa’da oluşan Haçlı ordusunun Trakya üzerinden İstanbul’a geldiğinde bu yolculuk sırasında hastalıktan veya açlıktan kimsenin ölmediğini yazıyor.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/1101-yilinda-turk-hacli-mucadelelerinin-anadolu-tarihindeki-onemi.html#_ednref21" name="_edn21"><sup>[21]</sup></a> Barbaros, günümüzde Tekirdağ ilinin Merkez ilçesine bağlı bir köydür.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/1101-yilinda-turk-hacli-mucadelelerinin-anadolu-tarihindeki-onemi.html#_ednref22" name="_edn22"><sup>[22]</sup></a> Dimetoka, günümüzde Trakya bölgesinde bir kasabadır. Türkiye sınırına uzaklığı 12 km’dir.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/1101-yilinda-turk-hacli-mucadelelerinin-anadolu-tarihindeki-onemi.html#_ednref23" name="_edn23"><sup>[23]</sup></a> Albert of Aachen, a.g.e., s. 589, ayrıcabu hususta bkz. Demirkent, a.g.e., s. 26’da “Bizans İmparatorunun Haçlılar ülkesinden huzuru bozmadan geçtikleri takdirde, onlara ekmek, şarap, et ve diğer yiyecek maddelerini satın almaları için Rossa (Keşan), Panedos, Rostho (Tekirdağ), Dedamis (Dimetoka), Natura, Salabriis (Silivri), Andronopolis (Edirne), ve Phinepopolis (Filibe) şehirlerini açık pazar ilan ettiğini yazmıştır. Ayrıca Lombardların böylesine sorumsuz davranışı üzerine İmparator Alekseios’un bunların derhal İstanbul’a getirilmesi gerektiği emrini verdiği ve olanlardan üzgün fakat aciz Lombard reisleri de bu emre hemen uydukları yazılıdır T</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/1101-yilinda-turk-hacli-mucadelelerinin-anadolu-tarihindeki-onemi.html#_ednref24" name="_edn24"><sup>[24]</sup></a> Haçlı savaşları sırasında Batılılar, Sanctus Georgius(St. George) Boğazı adını kullanmışlardır. Ortaçağ da İstanbul Boğazına verilen isimler Çanakkale Boğazı içinde kullanılmıştır.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/1101-yilinda-turk-hacli-mucadelelerinin-anadolu-tarihindeki-onemi.html#_ednref25" name="_edn25"><sup>[25]</sup></a> Albert of Aachen, a.g.e., s. 589-591, ayrıca bkz. Runciman, C. II. s. 16.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/1101-yilinda-turk-hacli-mucadelelerinin-anadolu-tarihindeki-onemi.html#_ednref26" name="_edn26"><sup>[26]</sup></a> St. Argent, Bizans imparatorluk sarayı Blakhernae’ye yakın bölgedeki surlara verilen isimdir.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/1101-yilinda-turk-hacli-mucadelelerinin-anadolu-tarihindeki-onemi.html#_ednref27" name="_edn27"><sup>[27]</sup></a> Cate,a.g.m. s. 353; Runciman, a.g.e.,C. II., s. 16; Albert of Aachen, a.g.e., s. 591.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/1101-yilinda-turk-hacli-mucadelelerinin-anadolu-tarihindeki-onemi.html#_ednref28" name="_edn28"><sup>[28]</sup></a> Runciman, a.g.e,C. II., s. 16-17, ayrıca bkz. Albert of Aachen, a.g.e.,s. 591-593.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/1101-yilinda-turk-hacli-mucadelelerinin-anadolu-tarihindeki-onemi.html#_ednref29" name="_edn29"><sup>[29]</sup></a> Albert of Aachen,a.g.e., s. 593.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/1101-yilinda-turk-hacli-mucadelelerinin-anadolu-tarihindeki-onemi.html#_ednref30" name="_edn30"><sup>[30]</sup></a> Albert of Aachen,a.g.e, s. 593-595, ayrıca Bizans İmparatoru Alekseios Komnenos’un Anadolu’ya Haçlılar geldiğinde izlediği politika hususunda bkz. Mustafa Demir, Selçuklular Tarihi, Değişim Yay. İstanbul, 2015, s.195’de “Bizans’ın Haçlıları kendi toprağına salarken, Anadolu’da yitirdiği kentleri onların eliyle Selçuklulardan geri almak istediğini yazıyor.”</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/1101-yilinda-turk-hacli-mucadelelerinin-anadolu-tarihindeki-onemi.html#_ednref31" name="_edn31"><sup>[31]</sup></a> Albert of Aachen, a.g.e, s. 593, ayrıca bkz. Demirkent, a.g.e., s. 27.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/1101-yilinda-turk-hacli-mucadelelerinin-anadolu-tarihindeki-onemi.html#_ednref32" name="_edn32"><sup>[32]</sup></a> Oldenbourg, a.g.e., s. 174-175.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/1101-yilinda-turk-hacli-mucadelelerinin-anadolu-tarihindeki-onemi.html#_ednref33" name="_edn33"><sup>[33]</sup></a> William Malmesbury, a.g.e., s. 611’de Büyük Hugh’un Fransa Kralı Filip’in kardeşi olduğunu yazıyor.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/1101-yilinda-turk-hacli-mucadelelerinin-anadolu-tarihindeki-onemi.html#_ednref34" name="_edn34"><sup>[34]</sup></a> Pentekost günü: Şavout, Musevilerin bayramı, Tevrat’ın verildiği gün olarak geçmekte Hristiyanlarda ise, Hamsin yortusu, yani Paskalyanın elli gün sonrasının bayramı olarak geçmekte. Bu sebepten birinci Haçlı ordusu, İzmit kampına Paskalya bayramı yerleşmiş olduğundan yaklaşık elli gün sonra Fransa’dan gelen Haçlı ordusunun İstanbul’a ulaşmış olması gerekir.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/1101-yilinda-turk-hacli-mucadelelerinin-anadolu-tarihindeki-onemi.html#_ednref35" name="_edn35"><sup>[35]</sup></a> Albert of Aachen, a.g.e., s. 595, ayrıca bkz. William Malmesbury, a.g.e., s. 683’de 1101 Haçlı seferlerine Avrupa’da 300 bin kişinin katıldığını yazarken bu seferlerde 100 bin Haçlının öldüğünü de belirtir.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/1101-yilinda-turk-hacli-mucadelelerinin-anadolu-tarihindeki-onemi.html#_ednref36" name="_edn36"><sup>[36]</sup></a> Albert of Aachen, a.g.e., s. 595, ayrıca Saint-Gilles (Raymond)’in 1101 Haçlı ordularına rehberlik yapması hususunda bkz. Demirkent, s. 28’de Bizans İmparatoru Alekseios Komnenos’un Haçlı liderlerine Saint-Gilles (Raymond)’i danışman olarak almalarını tavsiye ettiğini ve iyi niyetinin bir işareti olarak kumandanlarından Tzitas’ı 500 kişilik bir Peçenek birliği ile onların yanına verdiğini yazıyor. Fakat, Albert of Aachen, s. 595’de Bizans Kumandanı Tzitas’tan hiç bahsetmezken Bizans imparatorunun 500 Peçenek askerini Raymond’un komutasına vererek Raymond’un Haçlı ordusuna rehberlik yapmasını istediğini yazıyor. Anna Komnena, The Alexiad,( Translatedby E.R.A. Sewter), Penguinbooks, London, 2009, s. 319’da Bizans imparatorunun İstanbul’a gelen 50.000 süvari ile 100.000 piyade den oluşan Norman Haçlı ordusuna Anadolu’da izleyecekleri yol hakkında tavsiyede bulunduğu yazılıdır. Ayrıca İstanbul’a gelen Norman Haçlı liderlerinin Bizans imparatorunun tavsiyesini dinlemediklerinden dolayı zarara uğramamaları için Bizans imparatorunun Saint- Gilles (Raymond) ile 500 paralı askerin başında Bizans kumandanı Tzitas’ı Haçlı ordusuna rehberlik yapması için görevlendirdiği de belirtmiştir. Burada Albert of Aachen, Bizans imparatorunun Saint-Gilles (Raymond)’i Fransa’dan gelen Haçlı ordusuna rehberlik yapması için görevlendirdiğinin yazıldığı görülürken Anna Konnena’nın ise Bizans imparatorunun Norman Haçlı ordusuna rehberlik yapması için Saint-Gilles (Raymond) ile Bizans kumandanı Tzitas’ı görevlendirdiğinin yazıldığı görülmektedir.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/1101-yilinda-turk-hacli-mucadelelerinin-anadolu-tarihindeki-onemi.html#_ednref37" name="_edn37"><sup>[37]</sup></a> Oldenbourg, a.g.e., s. 174-175, ayrıca bkz. Cate, a.g.m., s. 354.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/1101-yilinda-turk-hacli-mucadelelerinin-anadolu-tarihindeki-onemi.html#_ednref38" name="_edn38"><sup>[38]</sup></a> Albert of Aachen, a.g.e., s. 595; Anna Komnena, a.g.e., s.319; Runciman, a.g.e., C. II., s. 17-18; Demirkent,a.g.e., s. 28; Cate, a.g.m., s. 354.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/1101-yilinda-turk-hacli-mucadelelerinin-anadolu-tarihindeki-onemi.html#_ednref39" name="_edn39"><sup>[39]</sup></a> Paphlagonia bölgesinin bulunduğu yer hususunda bkz. John Haldon, Bizans Tarih Atlası, ( Çev. Ali Özdamar), Kitap Yayınevi, İstanbul, 2007, s. 209’da Konstantinopolis (İstanbul)’in 1261 yılında Latinlerden geri alınmasından hemen önceki, Bizans Devleti’nin sınırlarının en geniş olduğu yıllarda yedi kadar thema (basitçe vilayet diyebiliriz). Paphlagonia’nın bu vilayetlerden biri olduğu yazıyor. 1101 yılında Haçlılar Anadolu’ya geldiklerinde Paphlagonia theması Anadolu’nun kuzey bölgesi, sınırları doğu da Kızılırmak, batı da Sakarya Nehri Güney de Frigya ile çevrili idi. Günümüzde Kastamonu, Sinop, Bartın, Çankırı ve Karabük’e kadar uzanan bölgeye verilen addı. Ayrıca, Zonguldak, Samsun, Çorum, Bolu illerinin de bir bölümü bu sınır içine girer.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/1101-yilinda-turk-hacli-mucadelelerinin-anadolu-tarihindeki-onemi.html#_ednref40" name="_edn40"><sup>[40]</sup></a> Cate, ag.m.,. s. 354, ayrıca bkz. Runciman, a.g.e., C. II., s. 18</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/1101-yilinda-turk-hacli-mucadelelerinin-anadolu-tarihindeki-onemi.html#_ednref41" name="_edn41"><sup>[41]</sup></a> Albert of Aachen, a.g.e., s. 595’de Sebastia (Sivas)’ı ve Pontic Neocaesarea (Niksar) bölgesini “Khorassan” olarak isimlendirirken Bağdad şehrini de “Baldac” olarak isimlendirmektedir. Ayrıca Albert of Aachen, a.g.e. s. 595’de Lombardların Paphlagonia bölgesine geldiklerinde Haçlı ordusundan ayrıldıklarım yazıyor. Fakat bu bilgiyi başka hiçbir Haçlı kaynağı vermiyor.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/1101-yilinda-turk-hacli-mucadelelerinin-anadolu-tarihindeki-onemi.html#_ednref42" name="_edn42"><sup>[42]</sup></a> 1101 Haçlı seferlerinin birinci Haçlı ordusuna karşı Anadolu’da oluşturulan ittifak ordusu hususunda bkz. Kerîmüddin Mahmud-i Aksarayî, Müsâmeretü ’l-Ahbâr, (Çev. Mürsel Öztürk), TTK Yay. Ankara, 2000, s. 20- 21’de Bizans İmparatoru Ermiyanos komutasında 120 bin askerden oluşan ordunun I. Kılıç Arslan üzerine İslam beldelerine saldırdığını yazıyor. Muhtemelen Aksarayi’nin yazdığı Bizans imparatoru yanlış olmalıdır. Çünkü, Bizans ordusu, I. Kılıç Arslan döneminde 120 bin askerden oluşan orduyla Anadolu’da saldırıya geçmedi. Bu ordu 1101 yılında Anadolu’ya gelen Haçlı ordusu olmalı. Ayrıca “Niksar, Sivas, Tokat, Elbistan ve başka yerlerin meliki olan Danişmend’in üzerine 120 bin askerden oluşan ordunun geldiğinde Melik Danişmend, Mardin, Meyyafarikin (Silvan), Amid, Harput, Erzincan ve Divriği meliklerine adam göndererek, büyük bir düşmanın Müslümanların üzerine geldiğini, eğer hep birlikte yardıma gelmezlerse bu fitnenin uzaklaştırılamayacağı gibi fazlalaşacağını, İslam’a büyük zarar vereceğini bu zararın her tarafa yayılacağını dediği yazılıdır. Ayrıca I. Kılıç Arslan ’a da birini göndererek, Kürtlerin de harekete geçip yardıma geleceğini; Yüce Tanrı’nın kendisine zafer bağışlaması durumunda masraflarının karşılığında ona, ganimetin beşte birinden (hums) başka 100 bin dinar (altın para) ödeneceğini, bunun yanında Elbistan ile birlikte kızını ona vererek akrabalık bağını yenileyebileceğini söylediği yazılıdır.”</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/1101-yilinda-turk-hacli-mucadelelerinin-anadolu-tarihindeki-onemi.html#_ednref43" name="_edn43"><sup>[43]</sup></a> Urfalı Mateos, Urfalı Mateos Vekâyinâmesi (952-1136) ve Papaz Grigor’un Zeyli (1136-1162) (Türkçe terc. Hrant D. Andreasyan, Notlar: Edouard Dulaurer-M. Halil Yinanç), TTK. Yay., Ankara, 2000, s. 218.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/1101-yilinda-turk-hacli-mucadelelerinin-anadolu-tarihindeki-onemi.html#_ednref44" name="_edn44"><sup>[44]</sup></a> Aksarayi, a.g.e., s. 20-21.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/1101-yilinda-turk-hacli-mucadelelerinin-anadolu-tarihindeki-onemi.html#_ednref45" name="_edn45"><sup>[45]</sup></a> Mükremin Halil Yınanç, Türkiye Tarihi Selçuklular Devri, TTK Yay. Ankara, 2013, s.212.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/1101-yilinda-turk-hacli-mucadelelerinin-anadolu-tarihindeki-onemi.html#_ednref46" name="_edn46"><sup>[46]</sup></a>  Albert of Aachen, s. 603’de bu kişinin adını Karageth olarak yazarken Işın Demirkent, s. 31’de ve Cate, s. 356’da, bu kişinin Harran Hâkimi Karaca olduğunu yazmışlardır. Muhtemelen bu kişi İbn Kalanisi’nin, Zeylu Tarih-i Dımaşk (Neşr. H. F. Amedroz), Beyrut, 1908, s. 228’de yazdığı Hıms Emiri Hayırhan b. Karaca olmalıdır.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/1101-yilinda-turk-hacli-mucadelelerinin-anadolu-tarihindeki-onemi.html#_ednref47" name="_edn47"><sup>[47]</sup></a>  Albert of Aachen, a.g.e., s. 603’de Turk Danişmend, Süleyman (Albert of Aachen, I Kılıç Arslan yerine Suleyman yazmıştır. ), Karageth, ve Halep Emiri Rıdvan’ın ittifakıyla Türk ordusunun kurulduğunu yazıyor.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/1101-yilinda-turk-hacli-mucadelelerinin-anadolu-tarihindeki-onemi.html#_ednref48" name="_edn48"><sup>[48]</sup></a> Oldenbourg, a.g.e., s. 176.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/1101-yilinda-turk-hacli-mucadelelerinin-anadolu-tarihindeki-onemi.html#_ednref49" name="_edn49"><sup>[49]</sup></a> Albert of Aachen, a.g.e., s. 597; Runciman, a.g.e., C. II., s. 18; Demirkent, a.g.e., s. 32; Cate, a.g.m., s. 356’da Haçlı ordusunun Gangra (Çankırı)’dan sonra Neocaesarea (Niksar)’ya doğru hareket ettiğini yazıyor.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/1101-yilinda-turk-hacli-mucadelelerinin-anadolu-tarihindeki-onemi.html#_ednref50" name="_edn50"><sup>[50]</sup></a>  Albert of Aachen, a.g.e., s. 597, ayrıca I. Kılıç Arslan’ın Çankırı’dan hareket eden Haçlı ordusuna karşı izlediği savaş taktiği hususunda bkz. Demirkent, s. 33’de I. Kılıç Arslan’ın Çankırı’ya kadar Haçlıları takip ettiği ile büyük bir mukavemetle karşı koymayarak Haçlı ordusuna karşı sadece birkaç saldırı gerçekleştirdiğini yazıyor. Ayrıca çok sayıda Haçlı askerinin oluşturduğu büyük Haçlı ordusu ile karşılıklı meydan savaşına girmek istemediğini de ekliyor. Bunun yerine Haçlı ordusu ilerlerken yol güzergâhındaki yürüyüş koşullarım zorlaştırarak geçitlerde pusu kurarak okçularla Haçlı ordusunu yıpratma yolunu tercih ettiğini de belirtiyor.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/1101-yilinda-turk-hacli-mucadelelerinin-anadolu-tarihindeki-onemi.html#_ednref51" name="_edn51"><sup>[51]</sup></a> İbnu’l-Esîr, el-Kâmil fî’t -Târih, C. 10, Dar Sader Yayınevi, Beyrut, 1979, s. 300’de 1101 yılında beş Haçlı kontunun Bohemund’u kurtarmak için Anadolu’da ilerlediğini ve bu Haçlı ordusunun Ankara’yı aldıktan sonra İsmail b. Danişmend’in bulunduğu başka bir kaleyi kuşattığını yazıyor. Muhtemelen bu kale Çankırı Kalesi olmalıdır.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/1101-yilinda-turk-hacli-mucadelelerinin-anadolu-tarihindeki-onemi.html#_ednref52" name="_edn52"><sup>[52]</sup></a>  Albert of Aachen, a.g.e., s.599 ve sonraki sayfalarda Haçlı ordusunun ilerleyişini gün gün yazarak Türk askerleri ile yaptıkları savaşları kitabında detaylı olarak belirtmiştir.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/1101-yilinda-turk-hacli-mucadelelerinin-anadolu-tarihindeki-onemi.html#_ednref53" name="_edn53"><sup>[53]</sup></a> Albert of Aachen, a.g.e., s.601, ayrıca bkz. Yınanç, a.g.e., s. 212.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/1101-yilinda-turk-hacli-mucadelelerinin-anadolu-tarihindeki-onemi.html#_ednref54" name="_edn54"><sup>[54]</sup></a>  Albert of Aachen, a.g.e., s.603 Haçlı ordusunun tamamının Merzifon yakınındaki ovaya hangi gün ve saatte geldikleri huşunda bkz. Demirkent, a.g.e., 36-37’de “Albert of Aachen’nin Merzifon’a Haçlıların yiyecek aramak için gittiklerini yazdığından dolayı savaşın yapıldığı yerin Merzifon yakınında bir ova da olması gerekir şeklinde yazıyor. Ayrıca Albert of Aachen, Türk ordusunun Cuma gününün (2 Ağustos) dokuzuncu saatinde saldırıya geçtiğini yazdığından o devirde Roma ve Avrupa’da kullanılan saat birimlerine göre yaz ayları için dokuzuncu saati öğleden sonra 2.31 ile 3.46 arasına rastladığını da belirtiyor</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/1101-yilinda-turk-hacli-mucadelelerinin-anadolu-tarihindeki-onemi.html#_ednref55" name="_edn55"><sup>[55]</sup></a>  Albert of Aachen, a.g.e,. s.603 ayrıca bkz. Demir, s. 195’de 1101 Haçlı ordusunun Merzifon yakınlarında Türkler tarafından imha edildiğini yazıyor.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/1101-yilinda-turk-hacli-mucadelelerinin-anadolu-tarihindeki-onemi.html#_ednref56" name="_edn56"><sup>[56]</sup></a>  Albert of Aachen, a.g.e., s.605, ayrıca bkz. Yınanç, a.g.e., s. 212’de Hristiyanlar, yollarına devam ettikleri esnada Konrad’ın yeğeni Berino üç bin kadar Salibiyyûn ile Merzifon’a doğru gitmek istediği ve burada bir kaleyi zapt ederek muhafızları öldürdükleri yazılıdır. Ayrıca bu Haçlılar, buradan çıktıktan sonra kuşatılarak Türkler tarafından öldürüldükleri de belirtilmiştir.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/1101-yilinda-turk-hacli-mucadelelerinin-anadolu-tarihindeki-onemi.html#_ednref57" name="_edn57"><sup>[57]</sup></a> Albert of Aachen, a.g.e., s.605.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/1101-yilinda-turk-hacli-mucadelelerinin-anadolu-tarihindeki-onemi.html#_ednref58" name="_edn58"><sup>[58]</sup></a> Fulcher of Chartes, A History of the Expedition to Jerusalem, 1095-1127, (Translated to English by Frances Rita Ryan), Tennessee University Press, 1969, s. 165.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/1101-yilinda-turk-hacli-mucadelelerinin-anadolu-tarihindeki-onemi.html#_ednref59" name="_edn59"><sup>[59]</sup></a> Albert of Aachen, a.g.e., s.607 aynca 1101 Haçlı seferlerinin birinci ordusunun Anadolu’da mağlubiyete uğratılması hususunda bkz. Yınanç, a.g.e., s. 213’de “Lombardların firarı üzerine Almanların, Saksonların, Bavyeralılarm ve Lorenlilerin reisi Konrad, Lombardlıların yerine geçip bir müddet mukavemet edebildiyse de nihayet o da kaçmaya mecbur oldu ve onun maiyeti de Anadolu ’da mahvolduğu yazılıdır. Ayrıca Blois Kontu Etienne ( bu kişi Stephen olmalıdır.) Fransızlarla birlikte ilerledi ve kendisine taarruz eden Anadolu askerleriyle akşama kadar harp ettikten sonra karargâha döndüğü de belirtilmiştir.”</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/1101-yilinda-turk-hacli-mucadelelerinin-anadolu-tarihindeki-onemi.html#_ednref60" name="_edn60"><sup>[60]</sup></a> Albert of Aachen, a.g.e. s.611’de bu savaşın belki de Haçlı müşrikler ve günahkâr erkekler için ilahi bir adalet, ilahi bir ceza olduğunu yazıyor.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/1101-yilinda-turk-hacli-mucadelelerinin-anadolu-tarihindeki-onemi.html#_ednref61" name="_edn61"><sup>[61]</sup></a> Albert Aachen, a.g.e., 613’de Türk savaşçıların Haçlı kampına girdiklerindeki durumu ve Türk savaşçılarını şu şekilde tasvir ediyor; Türk askerinin Haçlı kampına saldırdığında Haçlıların onların dilini anlamadığı ile Türk savaşçıların saçları önden ve arkadan kesilmiş, sağ ve sol taraflarda ise saçlarının seyrek olduğunu boyunlarından sakallarının sarktığını kitabında yazıyor.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/1101-yilinda-turk-hacli-mucadelelerinin-anadolu-tarihindeki-onemi.html#_ednref62" name="_edn62"><sup>[62]</sup></a>  Albert of Aachen, a.g.e., s.611-613’de kaçan Haçlı askerlerini kadınlar gibi kaçtılar diyerek eleştiriyor. Ayrıca bkz. Ralph Caen, The Gesta Tancredi of Ralph of Caen, A History of the Normans on the First Crusade, (Translated and with Introduction by Bernard S. Bachrachand David S. Bachrach), Ashgate Publishing Company, USA, 2005, s. 163’de Milan başpiskoposu Anselm Buis ve Aquitaine Dükü IX. William’ın öncülüğünde oluşturulan Haçlı ordularının Danişmend Gazi’nin ordusu tarafından mağlubiyete uğratıldığı yazılıdır.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/1101-yilinda-turk-hacli-mucadelelerinin-anadolu-tarihindeki-onemi.html#_ednref63" name="_edn63"><sup>[63]</sup></a> Oldenbourg, s. 179.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/1101-yilinda-turk-hacli-mucadelelerinin-anadolu-tarihindeki-onemi.html#_ednref64" name="_edn64"><sup>[64]</sup></a> Albert ofAachen, a.g.e., s.615-617; Anna Komnena, a.g.e., s. 319-320; İbnu’l-Esîr, a.g.e., s. 300’de 300 bin Haçlı askerinden oluşan büyük Haçlı ordusunun Anadolu’da Danişmend Gazi’nin çok sayıda askeri toplayarak oluşturduğu ordu tarafından bozguna uğratıldığını yazıyor.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/1101-yilinda-turk-hacli-mucadelelerinin-anadolu-tarihindeki-onemi.html#_ednref65" name="_edn65"><sup>[65]</sup></a> Anna Komnena, a.g.e., s. 320, Ayrıca bkz. Azimî, Azimî Tarihi, Selçuklularla İlgili Bölümler (H. 430-538- M. 1038-1144), ( Yayınlayan, Ali Sevim), TTK, Ankara, 1988, s. 33’de I. Kılıç Arslan ve Danişmend Gazi’nin Avrupa’dan gelen Haçlı ordusunu yenip bozguna uğrattığı yazılıdır.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/1101-yilinda-turk-hacli-mucadelelerinin-anadolu-tarihindeki-onemi.html#_ednref66" name="_edn66"><sup>[66]</sup></a> Albert of Aachen, a.g.e., s. 617.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/1101-yilinda-turk-hacli-mucadelelerinin-anadolu-tarihindeki-onemi.html#_ednref67" name="_edn67"><sup>[67]</sup></a> Albert of Aachen, a.g.e., s. 617-619., ayrıca bkz. Demirkent, a.g.e., s.43’de Albertus Aquensis, Liber Clıristianae Expedition is proEreptione, Emundatione et Restitutione Sanctae Hierosolymitanae Ecclesiae, Recueildes Historunsdes Croisades, Historiens Occidentaux,terc. Hefele, H.Albert von Aaclım.Fransızca tercümesini kullandığından 1101 Haçlı seferlerinin ikinci ordusu Nevers Kontu II. Guillaume’un kumandasındaki Fransızlardan oluşmakta olduğunu yazmaktadır. Bu sebepten burada Demirkent, Nevers kontunun ismini Guillaume olarak yazmıştır. Susan B. Edgington’un Latince den İngilizceye tercümesinde Albert of Aachen, s. 618’de Latince Quodu ulgodicitur Nauers Willelmus şeklinde yazmış olup bu sayfanın dipnotunda bu kişinin William II, count of Nevers olduğu yazılıdır.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/1101-yilinda-turk-hacli-mucadelelerinin-anadolu-tarihindeki-onemi.html#_ednref68" name="_edn68"><sup>[68]</sup></a> Albert of Aachen, a.g.e., s.625 ; Demirkent, a.g.e., s. 47; Urfalı Mateos, a.g.e., s. 219; Oldenbourg, a.g.e., s. 182.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/1101-yilinda-turk-hacli-mucadelelerinin-anadolu-tarihindeki-onemi.html#_ednref69" name="_edn69"><sup>[69]</sup></a> Oldenbourg, a.g.e., s. 182.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/1101-yilinda-turk-hacli-mucadelelerinin-anadolu-tarihindeki-onemi.html#_ednref70" name="_edn70"><sup>[70]</sup></a> Albert of Aachen, a.g.e., s. 629’da bu şehirlerin adlarını verirken, Demirkent, a.g.e., s. 50’de Philomelium,’un günümüzde Akşehir’e Salimia’nın ise İsmil’e tekabül ettiğini yazmıştır.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/1101-yilinda-turk-hacli-mucadelelerinin-anadolu-tarihindeki-onemi.html#_ednref71" name="_edn71"><sup>[71]</sup></a>   1101 Haçlı seferlerinin üçüncü ordusunun Anadolu’da yaptığı savaşlar hakkında bkz. Albert of Aachen, s. 627-631 ve Demirkent, s. 48-54’de detaylı bilgi vermektedir. Ayrıca bu hususta bkz. Runciman, C. II. ,s. 2324.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/1101-yilinda-turk-hacli-mucadelelerinin-anadolu-tarihindeki-onemi.html#_ednref72" name="_edn72"><sup>[72]</sup></a>  Demirkent, a.g.e., s. 54’te Longinat’ın Tarsus çayı (Kydnos)’nın denize döküldüğü yerdeki liman şehri olduğunu yazıyor.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/1101-yilinda-turk-hacli-mucadelelerinin-anadolu-tarihindeki-onemi.html#_ednref73" name="_edn73"><sup>[73]</sup></a>  Albert of Aachen, a.g.e., s. 631; Ralph Caen, a.g.e., s.163’de Aquitaine Dükü IX. William ve Bavyera Dükü Welf’in 1101 yılının Eylül ayında Heraclea (Ereğli) yakınlarında Türkler tarafından bozguna uğratıldıklarını kaçarak Tarsus’a geldiklerini yazıyor. Ayrıca Tankred’in adamı Bernard the Strager’in onlara yardım ettiğini de belirtiyor. Bununla beraber Büyük Hugh’un Tarsus’da öldüğünü de belirtiyor. Ayrıca bkz.William Malmesbury, a.g.e., s. 683’de 1101 Haçlı seferlerine katılan Fransa Kralı I.Filip’in kardeşi Büyük Hugh’unTarsus’da öldüğünü yazıyor.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/1101-yilinda-turk-hacli-mucadelelerinin-anadolu-tarihindeki-onemi.html#_ednref74" name="_edn74"><sup>[74]</sup></a> Albert of Aachen, a.g.e., s. 631-633, ayrıca bkz. Runciman, a.g.e., C. II. , s. 25.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/1101-yilinda-turk-hacli-mucadelelerinin-anadolu-tarihindeki-onemi.html#_ednref75" name="_edn75"><sup>[75]</sup></a>   Albert of Aachen, a.g.e., s. 631-633’de 1101 Haçlı seferlerine katılan Haçlı liderlerinin Antakya’da buluştuğunu yazmıştır. Ayrıca bkz. Demirkent, s.54-55’de Haçlı liderlerinin Antakya’da topladığım yazarken Haçlı liderlerinin adlarını belirtmemiş ve sonrasındaki gelişmeleri yazmamıştır.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/1101-yilinda-turk-hacli-mucadelelerinin-anadolu-tarihindeki-onemi.html#_ednref76" name="_edn76"><sup>[76]</sup></a>  Albert of Aachen, a.g.e., s. 633, Ralph Bailey Yewdale, BohemundI. Prince of Antioch, Princeton University Press, 1943, s. 95-96; Runciman, a.g.e., C. II. s. 28.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/1101-yilinda-turk-hacli-mucadelelerinin-anadolu-tarihindeki-onemi.html#_ednref77" name="_edn77"><sup>[77]</sup></a> Albert of Aachen, a.g.e., s. 625.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/1101-yilinda-turk-hacli-mucadelelerinin-anadolu-tarihindeki-onemi.html#_ednref78" name="_edn78"><sup>[78]</sup></a> 1101 yılında Tartus, Trablusşam’a bağlı bir şehirdi.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/1101-yilinda-turk-hacli-mucadelelerinin-anadolu-tarihindeki-onemi.html#_ednref79" name="_edn79"><sup>[79]</sup></a> İbnu’l-Esîr, a.g.e., C. 10, s. 343-344’de 1101 yılında Anadolu’da I. Kılıç Arslan komutasında ordunun Saint- Gilles (Raymond), komutasında Haçlı ordusu ile karşılaştığında I. Kılıç Arslan’nın Haçlı ordusunu mağlup edip zaferle döndüğünü yazıyor. Ayrıca Saint-Gilles (Raymond) üç yüz kişiyle mağlup bir vaziyette Suriye’ye geçtiğinde bu durum karşısında Trablusşam Hakimi Fahrulmülk b. Ammar’ın Hıms’taki vekili Yahız ve Şam Meliki Dukak’a “Saint-Gilles (Raymond) böylesine az bir kuvvetle dönerken üzerine yürümek için acele etmenin doğru bir hareket olacağı” hakkında haber gönderdiğini de belirtiyor. Ayrıca bkz. Azimî, a.g.e., s.33’de Saint- Gilles (Raymond), komutasında Haçlı ordusunun Trablusşam’ı kuşattığını yazıyor.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/1101-yilinda-turk-hacli-mucadelelerinin-anadolu-tarihindeki-onemi.html#_ednref80" name="_edn80"><sup>[80]</sup></a> Azimî, a.g.e., s.33.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/1101-yilinda-turk-hacli-mucadelelerinin-anadolu-tarihindeki-onemi.html#_ednref81" name="_edn81"><sup>[81]</sup></a> Albert of Aachen, a.g.e., s. 633; Cate, s. 365; William Tyre, a.g.e., Volume I. s. 433.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/1101-yilinda-turk-hacli-mucadelelerinin-anadolu-tarihindeki-onemi.html#_ednref82" name="_edn82"><sup>[82]</sup></a> Fulcher of Chartes, A History of the Expedition to Jerusalem, 1095-1127, s. 166, ayrıca bkz. William Malmesbury, a.g.e., s. 683’de 1101 yılı Haçlı seferlerine katılan Haçlı liderlerinin Paskalya günü Kudüs’te buluştuklarını yazıyor.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/1101-yilinda-turk-hacli-mucadelelerinin-anadolu-tarihindeki-onemi.html#_ednref83" name="_edn83"><sup>[83]</sup></a>  Albert of Aachen, a.g.e., s. 635, ayrıca bkz. Fulcher of Chartes, A History of the Expedition to Jerusalem, 1095-1127, s. 166-167.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/1101-yilinda-turk-hacli-mucadelelerinin-anadolu-tarihindeki-onemi.html#_ednref84" name="_edn84"><sup>[84]</sup></a> Albert of Aachen, a.g.e., s. 637, Ayrıca bkz. Runciman, a.g.e., C.II. s. 28’de Kudüs Haçlı Kralı’nın 1101 Haçlı seferlerinde uğranılan başarısızlık hakkında Bizans İmparatoru Alekseios Komnenos’a hediyelerle elçiler aracılığıyla mektup gönderdiğini yazıyor.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/1101-yilinda-turk-hacli-mucadelelerinin-anadolu-tarihindeki-onemi.html#_ednref85" name="_edn85"><sup>[85]</sup></a> Fulcher of Chartes, A History of the Expedition to Jerusalem, 1095-1127, s. 167-168.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/1101-yilinda-turk-hacli-mucadelelerinin-anadolu-tarihindeki-onemi.html#_ednref86" name="_edn86"><sup>[86]</sup></a> Albert of Aachen, a.g.e., s. 637, aynca bkz. Cate, a.g.m., s. 366’da Kudüs Haçlı Kralının Bizans imparatoruna elçi olarak Manasses Barzeona’yı gönderdiğini yazarken Albert of Aachen, a.g.e,. s. 637’de Piskopos Gerard ile Manasses Barzeona’yı birlikte gönderdiğini yazıyor.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/1101-yilinda-turk-hacli-mucadelelerinin-anadolu-tarihindeki-onemi.html#_ednref87" name="_edn87"><sup>[87]</sup></a> Yınanç, a.g.e., s. 215.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Ankara Marşı’nın Hikâyesi</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/ankara-marsinin-hikayesi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/ankara-marsinin-hikayesi</guid>
<description><![CDATA[ Ankara Marşı’nın Hikâyesi
Bu topraklar Kolay Kazanılmadı. Kolayca Satamazsınız Bölemezsiniz. Duatepe’ye yapılacak taarruz için 57’nci Tümenin, Kerim köyüne gelerek yedekte kalması kararlaştırılmış, durum gece yarısına doğru tümene bildirilmişti. Emri alan 57’nci Tümen Komutanı Albay Mümtaz hemen tümenini uyandırmış, kısa sürede yol hazırlıklarını tamamlamış ve gece yarısını biraz geçe yürüyüşü başlamıştı. Albay Mümtaz, hızlı bir yürüyüşle sabah saat altıda […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c48ed3be49.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:44 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Ankara, Marşı’nın, Hikâyesi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2014/06/TBMM-Birinci-Meclis-2.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/ankara-marsinin-hikayesi.html">Ankara Marşı’nın Hikâyesi</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Gevher Güldal Demirkaya AKTAŞ</strong></span></a>
</p><p><span><em>Bu topraklar Kolay Kazanılmadı.</em></span><br>
<span><em>Kolayca Satamazsınız Bölemezsiniz.</em></span></p>
<p>Duatepe’ye yapılacak taarruz için 57’nci Tümenin, Kerim köyüne gelerek yedekte kalması kararlaştırılmış, durum gece yarısına doğru tümene bildirilmişti. Emri alan 57’nci Tümen Komutanı Albay Mümtaz hemen tümenini uyandırmış, kısa sürede yol hazırlıklarını tamamlamış ve gece yarısını biraz geçe yürüyüşü başlamıştı.</p>
<p>Albay Mümtaz, hızlı bir yürüyüşle sabah saat altıda tümenini Kerim köyünde bulundurabileceğini umuyordu. Bozkır eylülünün gece soğuğu erlerin uykusunu açmıştı. Gökyüzü kara bulutlarla kaplı olduğundan ortalık zifiri karanlıktı. Kol başının engebeli arazide düzgün yol bulmasındaki zorluğun yanı sıra erlerin dörderli sıraları koruması bile imkân dışıydı. Ateş hattından oldukça gerilerde bulunduğu düşünülerek her bölüğün bir gemici feneri yakmasına izin verildi. Yüksekten bakılınca seyrek aralıklı solgun ışıkların bir yılan gibi kıvrıla kıvrıla ilerilere uzandığı görülüyordu. Uyku sersemi atılan adımlar giderek çevikleşmiş yürüyüş kolu hızını artırmıştı.</p>
<p>Yarım saat sonra gök gürlemeye, tek tük şimşekler çakmaya başladı. Her şimşek çaktığında yürüyüş kolu birkaç saniyelik aydınlığa kavuşuyor, biraz dağınık olan dörderli sıralar kendilerini düzeltiyordu. Derken yağmur çiselemeye başladı. Yağmurdan zarar görmesin diye omuzlardaki tüfekler çıkarıldı ve namlu aşağıya gelecek biçimde yeniden omuzlara asıldı. Ardından yağmur sağanağa döndü.</p>
<p>Bardaktan boşanırcasına yağıyordu. Önceleri hafif esen rüzgâr yerini fırtınaya bıraktı…</p>
<p>Cılız ışıklı fenerlerin ıslanan camları çatlamaya, dağılmaya başladı. Fenerlerin birer ikişer sönmesiyle yürüyüş kolu koyu karalığa gömüldü. Yürüyüş kolunun bozulmaması, erlerin kaybolmaması için birbirleriyle konuşmalarına izin verildi. Elbiseleri aşan ıslaklık bedenleri sarmaya, bozkırın tozlu toprağı cıvık çamura dönüşmüştü.</p>
<p>Tepeden tırnağa sırılsıklam olan savaşçıları gecenin soğuğu titretiyordu. Gök yerle birleşmiş; yer, çamur denizi olmuştu. Ağırlaşan ayakkabılar, kayan ayaklar adımları yavaşlatmıştı. Gök gürültüsü, yağmur ve fırtınanın uğultusu, yürüyüş kolunu bozmamak için birbirlerine seslenen savaşçıların seslerini bastırıyordu. Doğanın çıkardığı sesler ve insanların bağırtısı birbirine karışıyordu. Bu sırada, yürüyüş kolunun arkalarındaki bölüklerden biri kendine ortak bir dil buldu. Bütün bölük, bir ağızdan günlerdir Sakarya’ya bakan tepelerde yankılanan bir türküyü söylemeye koyuldu. Havası ve ritmiyle daha çok bir marşa benziyor, yürüyüş temposuna uyuyordu.</p>
<p><strong>“Ankara’nın taşına bak.<br>
</strong><strong>Gözlerinin yaşına bak.<br>
</strong><strong>Biz yunana esir olduk.<br>
</strong><strong>Şu feleğin işine bak.”</strong></p>
<p>Bu marş, halkın bağrından çıkmıştı. Sözüyle müziğiyle halkın yarattığı bir marştı. Ulusal bir yakınmayı dile getiriyordu. Marş, elektrikle çarpmış gibi öteki bölüklere, taburlara, alaylara yayıldı. Gecenin koyu karanlığında yürüyen 57’nci Tümen tek bir ses olmuştu.</p>
<p>Marş uzun yürüyüş kolunu canlandırmıştı. İliklerine dek ıslanan savaşçılara soğuk işlemiyordu artık. Yüzlere kamçı gibi çarpan yağmur taneleri, paçalardan sızan sular, insanı uçuracakmışçasına esen rüzgâr ve bileklerine dek çamura batan ayaklar yürüyüş kolunun hızını etkilemiyordu.</p>
<p>Bu kez, yürüyüş kolunun önleri başlattı marşı. Islak dudaklardan çıkan sesler gerilere doğru yayıldı. Bu marş yeni yeni duyuluyordu cephede. Bestecisi, söz yazarı pek bilinmiyordu. Halkın coşkun duygularını yansıtıyordu bu da. Marşın başında Türk halkı askerlerine sesleniyor, onlara kutsal görevlerini hatırlatıyordu. Marşın son bölümündeyse Türk’ün karanlık günlerinde ortaya çıkan, kendini ulusuna adayan bir oğula, Başkomutan Mustafa Kemal Paşa’ya yakılan bir türkü havasındaydı. Halkın duyguları böyle dile getirilmişti. Şimdi, halkın kendisine seslendiği Türk askeri, halkının yarattığı marşı söylüyordu. Sicim sicim yağmur altında ve koyu karanlıkta ilerleyen 57’nci Tümen, erinden subayına dek coşmuştu.</p>
<p><strong>“O sevimli yüzün asla solmasın.<br>
</strong><strong>Hiçbir vakit kalbin yasla dolmasın.<br>
</strong><strong>Ey mert asker durma yürü ileri.<br>
</strong><strong>Sakarya da bir tek düşman kalmasın.<br>
</strong><strong>Dünyalara bedeldir mah cemalin.<br>
</strong><strong>Allah’ıma emanettir Kemal’im.”</strong></p>
<p>Yağmur gün ağarırken dindi. Rüzgâr da yağmurla birlikte kesildi. Ama yürüyüş kolunun sesi kesilmedi. Marşları türküler izledi. 57’nci Tümenin savaşçıları, güneşin ilk ışıklarını sevinçle karşıladılar. Aydınlığından çok, sırılsıklam elbiselerini kurutacağı için…</p>
<p>176’ncı Alayın Tabur Komutanlarından Osman Bey, yürüyüş kolundaki erlerden birinin omuzlarında iki tüfek gördü. Yakınlarında tüfeksiz er yoktu. Yardım için arkadaşının tüfeğini taşıyor olamazdı. Erin yanına yaklaştı, sordu:</p>
<p>“Oğlum, niye iki tüfek taşıyorsun?”</p>
<p>“Komutanım, çok ateş etmekten tüfeğimin mekanizma kolu şişti. Zor açılıp kapanır oldu. O tüfekle iş göremeyeceğimi anladım. Yanımda şehit düşen arkadaşımın tüfeğini aldım. Tüfeği iyi işliyor. O günden bu yana iki tüfek taşıyorum. Şehit arkadaşımın adına da vuruşuyorum, numarası benim üzerime yazılı olduğu için kendi tüfeğimi de bir yana bırakamıyorum.”</p>
<p>“Niye bırakamıyorsun oğlum?”</p>
<p>“Bırakılır mı hiç? Milletin malını bana vermişler, üzerime yazmışlar. Sahip çıkmamak olur mu? Hesabı benden sorulur.”</p>
<p>Osman Bey, erin bölük komutanını yanına çağırdı, emir verdi:</p>
<p>“Bu erin işe yaramayan tüfeğini alın, onbaşılığa terfi ettirin, yazısını da tabura gönderin.”</p>
<p>57’nci Tümen, beş buçuk saatlik bir yürüyüşten sonra sabah saat altı buçukta yedekte bekleyeceği yere vardı. Hemen dinlenmeye geçildi. Bir yandan birliklere çeki düzen verilirken bir yandan da yakılan ateşlerde üniformaların kurutulmasına çalışılıyordu. Yalnız bir er üstünü kurutmayı bir yana bırakmış, oradan oraya koşuyor, her rastladığına soruyordu:</p>
<p>“Kardeş kırmızı bezin var mı? Yeşil bezin var mı?”</p>
<p>O curcuna da, yeşil çuha üstüne kırmızı şeritli onbaşı işaretini bulmak kolay değildi.</p>
<p>Bu gece yağmur altında yürüyüş yapan bir başka Türk tümeni daha vardı. 23. Tümen. Çal Dağı kesiminde yaptığı şaşırtma saldırısını hava karardıktan sonra kesip Mürettep Kolordu emrine girmek için bütün gece yağmur altında yürümüş, gün doğmadan önce Beyceğiz’e varmıştı. Yunanlıların hava gözetlemesine karşı hemen köydeki evlere dağılmış, gizlenmişti. Ne var ki ıslak elbiseleri kurutmak için ateş yakamıyorlardı. Köydeki evlerin bütün bacalarının tütmesinin Yunanlıların dikkatini çekeceğinden korkuluyordu. 23.Tümenin bütün subay ve erleri sırılsıklam üniformalarını çıkarıp iyice sıkmışlar, evlerin içinde kurdukları iplere asmışlardı.</p>
<p>Beyceğiz evleri, beyaz uzun donlu, yarı çıplak insanlarla doluydu. Pantolonlar kuruduktan sonra giyilecek iplere serilme sırası donlara gelecekti. Türk ordusunda hiçbir savaşçının yedek iç çamaşırı yoktu. Giyilen iç çamaşırlara da Ulusal Yükümlülük Emirleri (Teşkilatı Milliye Emirleri) uyarınca Anadolu’daki her Türk evinin hazırlayıp verdiği tek kat iç çamaşırıydı. Bu yüzden, Türk savaşçılarının giydiği iç çamaşırlarının ortak yanı renklerin beyaz oluşuydu. Biçimleri ve dikişleri çeşit çeşitti. Çoğu el tezgâhlarında dokunmuş bezlerden yapılmıştı. Türk kadınları göz ölçüsüyle fanila ve don biçiminde kesip biçmişler, elle dikerek Tekalifi Milliye Komisyonlarına vermişlerdi.</p>
<p><span><strong>Yunan vahşeti</strong></span></p>
<p>Duatepe’nin üç kilometre kuzeyindeki Çekirdeksiz köy, Yunan işgali altından kurtarılan ilk köy oluyordu. On gün önce Yunanlılar ele geçirmiş, elimizden aldıkları topraklar arasına katmışlardı. Şimdi, Kütahya – Eskişehir yenilgisinden bu yana yüzlerce köyü Yunanlılara kaptıran Türk ordusu, ilk kez yitirdiği bir köyü geri almıştı. Çekirdeksiz’e giren 15. Tümen birlikleri, köyün içinde henüz bir iki adım atmadan Anadolu’ya köklü Yunan uygarlığını getirdiklerini tüm dünyaya sık sık duyuran Yunan ordusunun geride bıraktığı uygarlık izleriyle karşılaşıp irkildiler. Köy evlerinin tüm damları yıkılmıştı. Görülen taş yığınları önceleri orada bir ev bulunduğunu anımsatıyordu. Sokaklarda birçok inek, öküz ve manda ölüsü yatıyordu. Hayvanların karınları deşilmiş, bağırsakları ve işkembeleri patlamış, üstlerinde binlerce sineğin üşüştüğü pis kokulu sıvılar yerlere yayılmıştı.</p>
<p>Sağda bozuk bir harman yeri kalıntısı vardı. Birkaç kadın çömelmiş, elleriyle buğdayı taneleri arıyorlardı. Taş yığınlarının arasında bir gölge kırık bir tencere kaynatıyor, ayaklarının arasına paçavralara sarılı iki yaratık toprakla oynuyordu. Yıkıntılar asarından çıkan yaşlı bir kadın, cılız kollarıyla kurtarıcı Türk askerlerinin boynuna sarılıyor, bir çocuk gibi hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlıyordu. Arada bir kesik kesik konuşuyordu.</p>
<p>“Başımıza neler geldi? Yunanlılar her şeyimizi aldı, götürdü. Ne ot ne ocak kaldı. Bak damlarıma, hepsi çöktü. Bak bu leşlere bunlar davarımızı, malımızı, hepsini aldı götürdü, kalanını süngüledi. Yiyecek, giyecek bir şey yok.”</p>
<p>Erler teselli etmek istiyorlardı:</p>
<p>“Zararı yok nine yine hepsi olur.”</p>
<p>Buruşuk yanaklarındaki iki izden durmadan yaşlar akan yaşlı kadın, birden duruyor, iki elini bir onbaşının omuzlarına koyuyordu:</p>
<p>“Ev sahibimi götürmüşler, yakmışlar. Doğru mu? (Eşini kastediyor)</p>
<p>“Yok, nine, hiç insan yakılır mı? O yine gelir.”</p>
<p>“Yok oğul küllerini, kemiklerini görenler olmuş.”</p>
<p>Yıkıntılar arasında beliren daha genç ve yarı çıplak bir kadın da oraya geliyor, iki kadın, o ıssız köyün ötesindeki Anadolu’nun uçsuz bucaksız bozkırlarına bakarak uzun uzun ulur gibi ağlıyorlardı.</p>
<p>Köyün ve kadınların içler acısı durumlarına bakan genç subaylardan biri söylenmekten kendini alamıyordu.</p>
<p>“Yunanlılardan kurtaracağımız her köy böyle olacaksa buradan İzmir’e dek bacası tüten ev kalmadı demektir.”</p>
<p>Yıkıntıları geçen savaşçılar hızlı adımlarla, Yunanlılarla çatışmayı sürdüren ileriki arkadaşlarına doğru yürüyorlardı. Köyü kurtarmanın büyük sevinci, yerini koyu bir hınca bırakıyordu savaşçıların duygularında…</p>
<p>Mekânınız cennet olsun aziz şehitlerimiz. Dünya durdukça sizlerin asil kanlarınızla kurtardığınız kutsal vatan toprakları, Türk kadınlarına Türk analarına emanettir. Gözünüz arkada kalmasın…</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Gevher Güldal Demirkaya AKTAŞ</strong></span></a>
</p><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>100. Yılda Azerbaycan Türkiye İlişkileri Ve 15 Eylül 1918 Bakü Zaferi</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/100-yilda-azerbaycan-turkiye-iliskileri-ve-15-eylul-1918-baku-zaferi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/100-yilda-azerbaycan-turkiye-iliskileri-ve-15-eylul-1918-baku-zaferi</guid>
<description><![CDATA[ 100. Yılda Azerbaycan Türkiye İlişkileri Ve 15 Eylül 1918 Bakü Zaferi
28 Mayıs 1918 yılında Azerbaycan bağımsızlığını ilan etmiştir. Böylece Türk Dünyasında ve Müslüman Doğuda Azerbaycan ilk Cumhuriyeti kurarak tarihe geçmiştir. O, tarihten günümüze 100 yıl geçmiştir. Azerbaycan Cumhurbaşkanı sayın İlham Aliyev tarafından imzalanan, 16 Mayıs 2017 tarihli kararla 2018 Azerbaycan’da Cumhuriyet yılı ilan edilmiştir. Bu tarihi olaya sayın Cumhurbaşkanının verdiği önem ve değer konuya farklı […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c48eb38531.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:44 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>100., Yılda, Azerbaycan, Türkiye, İlişkileri, Eylül, 1918, Bakü, Zaferi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/12/Kafkas-Islam-Ordusu-1.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/100-yilda-azerbaycan-turkiye-iliskileri-ve-15-eylul-1918-baku-zaferi.html">100. Yılda Azerbaycan Türkiye İlişkileri Ve 15 Eylül 1918 Bakü Zaferi</a></p>
<p><a href="http://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Dr.  Afgan VELİYEV</strong></span></a>
</p><p>28 Mayıs 1918 yılında Azerbaycan bağımsızlığını ilan etmiştir. Böylece Türk Dünyasında ve Müslüman Doğuda Azerbaycan ilk Cumhuriyeti kurarak tarihe geçmiştir. O, tarihten günümüze 100 yıl geçmiştir. Azerbaycan Cumhurbaşkanı sayın İlham Aliyev tarafından imzalanan, 16 Mayıs 2017 tarihli kararla 2018 Azerbaycan’da Cumhuriyet yılı ilan edilmiştir. Bu tarihi olaya sayın Cumhurbaşkanının verdiği önem ve değer konuya farklı boyut ve anlam kazandırmıştır.</p>
<p>15 Eylül Bakü’nün Azerbaycan ve Kafkas İslam Ordusu tarafından, düşman güçlerden azat edildiği gündür. Azerbaycan’a yardıma gelerek, Azerbaycanlın düşman kuvvetlerden temizlenmesine destek olan Kafkas İslam Ordusunun 15 Eylül Bakü zaferi, Azerbaycan Türkiye kardeşlik ve dayanışmasının tarih karşısında belgelendiği önemli gündür. İki kardeş milletin tek yumruk birleşerek düşman güçlere vurduğu darbe ve verdiği gözdağı uzun yıllar Kafkaslarda Türk gücünün ve kimliğinin güçlü ve egemen kalmasına vesile olmuştur.</p>
<p>Lokmalarını paylaşan, birbirinin yarasını saran, birbiri için dua eden iki kardeş kuvvet, Azerbaycan ve Türkiye askerleri Azerbaycan ve Kafkasya’da Müslüman ve Türk varlığını kanla boğarak son vermeye çalışan, düşman güçlere karşı omuz omuza vererek büyük zafer kazanmışlardır.15 Eylül 1918 yılında Türk ordusu Azerbaycan Ordusu ile birlikte Bakü’yü düşman istilasından kurtarmıştır.</p>
<p>I. Dünya Savaşında Türkiye tarihinin en kanlı savaşını yaşamıştır. Emperyalist güçlere karşı, Çanakkale ve başka cephelerde verilen savaşta Türkiye yüz binlerce şehit vermiştir. Tarihinin bu zor savaşında Azerbaycan’dan gönüllü olarak binlerce insan Türkiye’ye yardım için savaşmaya gitmiştir. Bu savaşta sadece Azerbaycan’da yaşayan Azerbaycanlılar değil, aynı zamanda başka devletlerde yaşayan Azerbaycanlılar da gönüllü olarak iştirak etmişler. Tarihinin en büyük savaşından Türkiye zaferle çıkmıştır. Türkiye’nin vermiş olduğu yuz binlerce şehitler arasında üç bin civarında Azerbaycanlı da bulunmaktaydı.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-59843" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/12/Nuri-Pasa.jpg" alt="" width="800" height="500" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/12/Nuri-Pasa.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/12/Nuri-Pasa-768x480.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p>Çanakkale Savaşından birkaç yıl sonra 1918 de Nuri Paşa’nın komutanlığında “Kafkas İslam Ordusu” adi ile Azerbaycan’a gelen Türk Askerleri, Azerbaycan ordusu ile birlikte, Bakü’nün düşman güçlerden temizlenmesinde önemli katkı sağlamıştır. Aynı zamanda onların 1918 yılında gelişleri ile Ermeni – Rus birleşmelerinin Azerbaycanlılara karşı işlediği katliamların karşısı da alınmıştır. Her hangi bir çıkar ve ganimet amacı gütmeksizin Kafkas İslam Ordusunun Azerbaycan’ın ve başkenti Bakü’nün kurtuluşu için yaptığı savaş ve verdiği mücadele örneği tarihte örneği az görünen bir durum teşkil etmektedir.</p>
<p>Azerbaycan ve özellikle de Hazar denizi kıyısında yerleşen başkent Bakü sanayi ve petrol yatakları bakımından çok zengin idi. Bu nedenle Sovyet Rusya için büyük önem taşımaktaydı. Esasen, Ruslar ister Çarlık, ister Menşevik ya da Bolşevik olsunlar, Bakü’den vazgeçmek gibi bir niyetleri yoktu. Bolşevik ihtilali nedeniyle bozulan Rusya ekonomisi, Bakü petrolleri ile güç kazana bilecekti. Bolşevikler’in idareyi ele almalarıyla başlayan iç savaşta akaryakıt Kızıllar için hayati önem taşımaktaydı. Rusya’nın diğer petrol çıkarılan bölgeleri Bolşevizim karşıtı kuvvetler olan Denikin ve Kolçakın yönetiminde idi.  Bu sebeple Sovyet idaresi kurulur kurulmaz Kafkasya’nın ve ayrıca Bakü’nün elde tutulması için Sovyetler tedbirlerini almışlardı Kah Ermeni Taşnaklar’la, kah da Kayser Almanya’sı ile anlaşan Bolşevikler, Azerbaycan nüfusunu katliam pahasına da olsa, Bakü’yü ve Bakü petrolünü ele geçirmeyi kendilerine amaç edinmişlerdi. Bu amaçları doğrultusunda, Ermeni asıllı komünist Stepan Şaumyan geniş yetkilerle donatılarak Kafkasya’ya gönderilmiş, Bakü’de 31 Mart faciasını düzenleyerek binlerce masum insanı katl ettikten sonra Guba ve Şamahı kentini yeniden viran etmiş ve Lenkaran kentini kana boğmuştur.</p>
<p>Bu durum karşısında Azerbaycan hükümeti Seymin dağılmasından hemen sonra 28 Mayıs 1918 de bağımsızlığını ilan etti. Azerbaycan 28 Mayıs 1918 yılında istiklalini ilan ederken, başkent Bakü ile birlikte memleketin tüm Doğu kısmı hale düşman esaretinde idi.</p>
<p>Cumhuriyetin ilanından sonra, 4 Haziran 1918 yılında Gürcistan’ın Batum kentinde Azerbaycan Milli Şura Reisi Mehmet Emin Resulzade başkanlığındaki heyet ile Azerbaycan’ın bağımsızlığını ilk tanıyan Osmanlı hükümeti Adliye Bakanı Halil Bey ve Vehip Paşa başkanlığındaki heyetler arasında bir görüşme yapılmıştır. Görüşmede taraflar arasında dostluk ve iş birliği anlaşması imzalanmıştır.</p>
<p>Azerbaycan’ın emniyet ve asayişini temin etmek ve başkent Bakü’nün kurtarılması meselesinin gündeme gelmesi ile Azerbaycan Milli Meclis Başkanı Mehmet Emin Resulzade 4 Haziran 1918’de imzalanan dostluk ve iş birliği anlaşmasının 4. maddesine itirazen bir Osmanlı Kuvveti’nin Azerbaycan’a gönderilmesi isteğinde bulunmuştur. Aynı istek 3. Ordu Komutanı Mehmet Vehip Paşa’ya da iletilmiş ve durumu yerinde tetkik ve araştırmak için 6. Ordu komutanı ve 3 subay bölgeye gönderilmiştir. Kafkasya ve Azerbaycan’a, Muzaffer Efendi başkanlığında gönderilen bu heyetinin tetkik ve incelemeleri sonucu sunduğu rapor doğrultusunda Azerbaycan’a yardım için ordu göndermek kararı alınmıştır. Birinci Dünya Savaşının sona ermesine ve Osmanlı İmparatorluğunun çok zayıf düşmesine rağmen Enver Paşa’nın Harbiye Nazırlığını yaptığı Osmanlı hükümeti, Azerbaycan Milli Şurasının yardım isteğini kabul etmiş olması cesaretli ve tarihi adım idi. Hükumetin aldığı karar doğrultusunda 1918 yılında Nuri Paşanın komutası altında Kafkas İslam Ordusu Azerbaycan’a yardıma göndermiştir<a href="https://www.altayli.net/100-yilda-azerbaycan-turkiye-iliskileri-ve-15-eylul-1918-baku-zaferi.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a>.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-59845" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/12/Kafkas-Ordusu.jpg" alt="" width="800" height="542" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/12/Kafkas-Ordusu.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/12/Kafkas-Ordusu-768x520.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p>Kafkas İslam Ordusu, Osmanlı Devleti’nin Mart – Ağustos 1918 tarihleri arasında kurulduğu Doğu Ordular Grubuna bağlı bir askeri birim idi. Harbiye Nazırı Enver Paşa’nın emriyle ve tamamen Müslümanlardan oluşmaktaydı.  Bu ordu I. Dünya Savaşı’nda Kafkas Cephesinde yer almıştır. Alman baskısı yüzünden Osmanlı ordusu değil, Enver Paşa’nın fikri ve düşüncesi ile Kafkas İslam Ordusu olarak isim değiştirmiştir.  Kafkas İslam Ordusu komutanı Enver Paşa’nın kardeşi Nuri Paşa’dır. Rütbesi bir kademeye alınarak tümgeneralliğe yükseltilmiştir. Kafkas İslam Ordusu, Kafkas Ordular Grubu’nun ve 9. Ordu ile Doğu Ordular Grubuna bağlı bir kolordu olarak yapılandırılmıştır. Ordu, Azerbaycan Türkleri gönüllülerin katılımıyla toplam 20.000 civarında bir güce erişmiştir.</p>
<p>Enver Paşa’nın kardeşi olan 29 yaşındaki Nuri Paşa’nın komutanlığındaki Kafkas İslam Ordusu ve Azerbaycan Ordusu birlikleri Azerbaycani azat etmek için harekat başlamıştır. Azerbaycan’da ilk savaş Şemkirde Rus birliklerine karşı, Gencede ise Ermeni mahallerinde barikat kurup savaşan Ermenilere karşı yapılmıştır. Kafkas İslam Ordusu Gence’den sonra Bakü’ye doğru ilerlemeye başlamış Baküye kadar olan guzargahları düşman guçlerden temizlemiştir., 5 Ağustos 1918 saat 04:25’te Birinci Bakü Taarruzu başladı. Şiddetli topçu ateşi desteğinde  taarruz karşısında Ermeni, Rus ve İngilizlerden meydana gelen Bakü savunma birlikleri, mevzileri elde tutmak için olağanüstü bir çaba sarf ediyorlardı. Ancak, gittikçe şiddetlenen Kafkas İslam Ordusu ve Azerbaycan Ordusunun taarruzu bu direnişi kırmaya başlamış ve düşman birlikleri kademe kademe çekilmek zorunda kalmışlardı. Şehre hakim olan Bayıl mevkiinde bulunan yüksek tepeler ve yüksek sırtlar ele geçirilmişti<a href="https://www.altayli.net/100-yilda-azerbaycan-turkiye-iliskileri-ve-15-eylul-1918-baku-zaferi.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a>.  Direnişi kırıldığı anlaşılan düşmanın, cephesinin merkezi olan Sallaghane ve civardakı mezarlığa doğru düzensiz bir şekilde çekildiği görülmüştür. Topçu birliklerinin Bakü’de bulunan Ermeni, Es – er, Menşevik, Bolşevik ve İngiliz kışlalarını hedef alan atışları ermeni, İngiliz ve halka karşı terörde parmağı olan diğer  gayrimüslim halk arasında korku ve panik yatarmış ve halk gemilere, trenlere ve arabalara binip şehirden ayrılmak için uğraş vermekte idi. Şehrin ele geçirilmesi an meselesi idi<a href="https://www.altayli.net/100-yilda-azerbaycan-turkiye-iliskileri-ve-15-eylul-1918-baku-zaferi.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a>. Düşmanın birinci savunma hattı kırılmış, ikinci savunma hattına yaklaşılmış, dolayısıyla Bakü’nün kurtuluşu çok yaklaşmıştı. Fakat, taarruza yeteri kadar top mermisi tedarik edilmeden başlanmasından dolayı topçuların ilerleyen piyadelere verdiği ateş desteği gittikçe azalmaya başlamış ve 5 Ağustos öğleden sonra topçu cephanesi tamamen tükenmişti. Karşı tarafın topçu ve makineli tüfek ateşı karşısında ilerleme durmuş ve düşmanın karşı taarruzu ile Kafkas İslam Ordusu ve Azerbaycan ordusu birlikleri, Bakü’ye 4 kilometre mesafede olan Elet-Bileceri demir yolunun Batısındaki hatta çekilmek mecburiyetinde kalmışlardı.</p>
<p>5 Ağustos muharebesinde düşman ölü ve yaralı olarak 2.000 civarında, Kafkas İslam Ordusu ve Azerbaycan ordusu birlikleri ise 9’u şehit 19’u yaralı subay, 39’u şehit 444 er zayiat vermiştir.</p>
<p>İkinci Bakü taarruzu ve şehrin kurtarılması doğrultusunda yürütülen istihbarat çalışmasına göre Bakü taarruzunun yapılacağı tarihte şehri savunacak Bolşevik-Rus ve Ermeni kuvvetlerin miktarı 10.000 asker civarında idi.</p>
<p>İkinci Bakü taarruzundan mutlak surette sonuç almayı ve şehri kurtarmayı amaçlayan Nuri Paşa, Bakü önlerinde bulunan birlikleri takviye için Şark Orduları Grubundan yardım isteğinde bulundu. Bunun üzerinde 15. Piyade Tümeninden donanımı iyi olan 56. Alay ve 36. Kafkas Tümeninden, 106. Kafkas Alayı 15. Piyade Tümen Komutanı Yarbay Süleyman İzzet Bey’in komutasında Kafkas İslam Ordusuna katılmak üzere Gümrü’den yola çıkarak, 9 Eylül’de Bakü cephesine ulaştı. Taarruzda Kafkas İslam Ordusu birliklerinden 5. Kafkas Tümenine Mürsel Paşa, 15. Piyade Tümenine Yarbay Süleyman İzzet Bey, Güney Güney Grubu birliklerine ise Albay Cemil Cahit Bey komuta edecekti. Yarbay Halim Pertev Bey Güney Grubu içinde bulunan ve Azerbaycan Türklerinden meydana gelen 4. Alaya komuta edecekti. Taarruz için bütün hazırlıkların tamamlandığı Bakü cephesinde 8.000 Osmanlı askeri ile 6.000 civarında Azerbaycan askeri kuvveti toplanmış bulunuyordu. Birinci Bakü savunma hattı saat 03:00’te, İkinci Bakü savunma hattı saat 06:00’da ele geçirildi. Sallaghane ve Salyanski kışlalarından hücuma hazırlanan düşman, topçu ateşiyle dağıtıldı. Taarruzun baş kahramanı olan 56. Alay, Bakü’ye hakim tepeleri ele geçirip, önünde bozgun halinde kaçan düşman askerlerini şehre doğru sürmeye başladı. Kurtkapısı dağı ile Bayıl arasında bulunan mevziler ele geçirildi. 56. Alayın önünden kaçarak Kırmızı Kışla’da direnmeye çalışan Ermeni, Rus ve İngiliz askerleri kışlanın topa tutulmasıyla burada da tutunamayarak panik halinde şehrin içlerine doğru kaçışlarını sürdürdüler. 13. Alayın mezarlık mevkiini ele geçirmesi üzerine burayı savunan birliklerin sahile çekilip gemilere binerek kaçma teşebbüsü burada yoğunlaşan topçu ateşi nedeniyle sonuçsuz kaldı. Kafkas İslam Ordusu ve Azerbaycan askerleri saat 16:00’da şehrin Batısındaki mahalleleri ele geçirmiş bulunuyorlardı<a href="https://www.altayli.net/100-yilda-azerbaycan-turkiye-iliskileri-ve-15-eylul-1918-baku-zaferi.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a>.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-59846" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/12/Kafkas-Ordusu-1.jpg" alt="" width="800" height="450" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/12/Kafkas-Ordusu-1.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/12/Kafkas-Ordusu-1-768x432.jpg 768w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/12/Kafkas-Ordusu-1-100x56.jpg 100w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/12/Kafkas-Ordusu-1-260x146.jpg 260w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/12/Kafkas-Ordusu-1-450x253.jpg 450w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/12/Kafkas-Ordusu-1-86x48.jpg 86w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/12/Kafkas-Ordusu-1-210x118.jpg 210w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/12/Kafkas-Ordusu-1-279x157.jpg 279w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/12/Kafkas-Ordusu-1-357x201.jpg 357w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/12/Kafkas-Ordusu-1-750x422.jpg 750w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/12/Kafkas-Ordusu-1-180x101.jpg 180w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/12/Kafkas-Ordusu-1-267x150.jpg 267w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/12/Kafkas-Ordusu-1-368x207.jpg 368w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p>5. Kafkas Tümeninin taarruzuna paralel olarak şehrin kuzey yönünde 15. Piyade tümeninin başlattığı taarruz başarıyla gelişmiş ve Bileceri sırtları ele geçirilmişti. 15. Piyade Tümeni emrinde savaşan Azerbaycan askerlerinden oluşan Muştevi Müfrezesi, Sabuncu ve Ehmedli mevkiini azat etmişti. Sokak çarpışmalarında fazla zayiat verilmmesi için 14 Eylül akşamı taarruz durdurulmuş, Kafkas İslam Ordusuna ait topçu birlikleri gece boyunca şehirdeki askeri noktaları ateş atında tutmuştur.</p>
<p>Bakü’nün savunulmasında düşman tarafından büyük ümit bağlanan 39. İngiliz Tugayı, 14 Eylül akşamı her şeyin bittiğini görerek limana çekilmiş ve saat 22:00 ‘de gemilere binerek Enzeli’ye gitmek üzere şehirden kaçmıştı. Amacına ulaşamayarak mağlup bir şekilde Enzeli’ye dönen 39. İngiliz Tugayına komuta eden Tümgeneral Dunsterville görevinden alınarak, tugay komutanlığına General Thomson getirilmiştir.</p>
<p>Nuri Paşa 14 Eylül akşamı verdiği emirle, 15 Eylül sabahı devam edilecek taarruzla şehrin kurtarılacağını bildirdi. Sabaha karşı hücuma geçen 13, 9 ve 56. alaylar şehre girmeye başladılar. Ermeni ve Rus birlikleri muharebe düzenini kaybetmiş olarak bazı evlere ve mahalle aralarına mevzilenerek son direnişlerini gösteriyorlardı. Batı cephesinden yapılan taarruzla Bakü’nün zaptına adım adım yaklaşırlarken, kuzey cephesi çökertilmişti<a href="https://www.altayli.net/100-yilda-azerbaycan-turkiye-iliskileri-ve-15-eylul-1918-baku-zaferi.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a>. Çemberkent ve Malakan bağı civarı ele geçirilmiş, sokak çarpışmaları başlamıştı. Azerbaycan birlikleri Keşle istasyonunu ve Zığ tepelerini azad etmişlerdi. 15 Eylül saat 10:30’da Bakü’den 5. Kafkas Tümeni karargahına gelen iki kişilik bir heyetle şehrin teslim şartları kararlaştırılmıştır. Bu şartlar şunlardır:</p>
<ul>
<li>Bakü kayıtsız şartsız derhal teslim edilecek.</li>
<li>Şehri savunan askerler teslim olacaklar.</li>
<li>Her türlü silah ve cephane ile devlet malı eşya ve binalar teslim edilecek.</li>
</ul>
<p>Otuz altı saat süren ikinci Bakü taarruzunu gerçekleştiren Osmanlı birliklerinin toplam zayiatı 1.000 asker idi. Bu taarruzda Azerbaycan milislerinden meydana gelen Muştevi Müfrezesi 11 şehit ile 44 yaralı vermiştir<a href="https://www.altayli.net/100-yilda-azerbaycan-turkiye-iliskileri-ve-15-eylul-1918-baku-zaferi.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a>.</p>
<p>Gence’de bulunan Kafkas İslam Ordusu karargâhı Bakü’nün kurtarılmasıyla buraya nakledilmiştir. 9 Eylül’den beri ordu gözetleme mevki olan Güzdek’e gelerek harekatı yöneten Nuri Paşa, Bakü’nün hemen dışında cephedeki birliklerin resmi geçidini izledikten sonra muzaffer Türkiye ve Azerbaycan askerleriyle birlikte şehre girmiştir. Kafkas İslam Ordusu 15 Eylül 1918 yılında Baküyü “Kızıl İstila”dan kurtarmakla tarihi misyonu zaferle tamamlamıştır<a href="https://www.altayli.net/100-yilda-azerbaycan-turkiye-iliskileri-ve-15-eylul-1918-baku-zaferi.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a>.</p>
<p>71 Yıl Sovyet egemenliğinde yaşayan Azerbaycan Sovyetlerin çözülme sürecini de fırsata dönüştürerek başlattığı istiklal mücadelesinden zaferle çıkarak 1991 yılında bağımsızlığını ilan etmiştir. Azerbaycan’ın bağımsızlığını ilk tanıyan Türkiye olmuştur Birçok alanlarda iki ülke arasında işbirliği ve stratejik ortaklık anlaşmaları yapılmış karşılıklı ilişkiler üst düzeye çıkmıştır.</p>
<p>Ulu önder Haydar Aliyev’in “Bir millet, iki devlet” prensibi esasında gelişen Azerbaycan – Türkiye ilişkileri günümüzde daha yüksek boyutlara ulaşarak, daha geniş alana yayılmıştır.  Azerbaycan Cumhurbaşkanı sayın İlham Aliyev’in de belirttiği gibi, “Türkiye ile Azerbaycan arasında tüm sahalarda ilişkiler çox uğurla inkişaf edir. Bu ilişkiler dostluk-kardaşlik esasında kurulmuştur. Bizim çok zəngin birge tarihimiz, ortaq deyerlerimiz vardır. Bu gün Türkiye ilə Azerbaycan arasında ilişkiler bu muhkem temel esasında kurulur. Son yirmi yıla yakın sure içerisinde Türkiye ile Azerbaycan arasında ilişkiler daim yüksek seviyede olmuştur. Bu gün bu güzəl ananeler davam edir və tüm meselelerde işbirliğimiz iyi ve olumlu sonuçlar vermektedir”.</p>
<p><a href="http://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Dr.  Afgan VELİYEV</strong></span></a>
</p><p>Azerbaycan Cumhurbaşkanlığı Yanında Stratejik Araştırmalar Merkezi İç Politikanın Analizi Şubesi.</p>
<p>Görsel Kaynak: <a href="http://qha.com.ua/tr" target="_blank" rel="noopener">Kırım Haber Ajansı</a></p>
<hr>
<div><span><strong>Dipnotlar:</strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/100-yilda-azerbaycan-turkiye-iliskileri-ve-15-eylul-1918-baku-zaferi.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Budak, Mustafa, Nuri Paşa’nın Kafkas İslam Ordusu Hakkındaki Raporu, Kafkasya</span><br>
<span>Araştırmaları, Sayı: IV, İstanbul, 1998.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/100-yilda-azerbaycan-turkiye-iliskileri-ve-15-eylul-1918-baku-zaferi.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> Görüryılmaz, Mustafa, Türk Kafkas İslam Ordusu ve Ermeniler 1918, Bilgeoğuz</span><br>
<span>Yayınları, İstanbul, 2007.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/100-yilda-azerbaycan-turkiye-iliskileri-ve-15-eylul-1918-baku-zaferi.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> Rüşdü, Böyük Harpte Bakü Yollarında, s. 214</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/100-yilda-azerbaycan-turkiye-iliskileri-ve-15-eylul-1918-baku-zaferi.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> Süleyman İzzet, Büyük Harpte 15-ci Piyade Tüməninin Azerbaycan və Kuzey Kafkasyadaki Harekat və Savaşları, s. 200-206</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/100-yilda-azerbaycan-turkiye-iliskileri-ve-15-eylul-1918-baku-zaferi.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> Rüşdü, Büyük Harpte Bakü Yollarında, s. 32-33</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/100-yilda-azerbaycan-turkiye-iliskileri-ve-15-eylul-1918-baku-zaferi.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> Mirza Bala Mehmetzade, “Kafkasya İslam Ordusu”, Azerbaycan Dergisi, Yil; 3, Sayı 7, Eylül – Ekim, 1954, Ankara.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/100-yilda-azerbaycan-turkiye-iliskileri-ve-15-eylul-1918-baku-zaferi.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> Afgan Veliyev, Azerbaycan Siyasi Düşünce Tarihi ve Mirza Bala Mehmetzade, İstanbul 2006, s, 256.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Lanetli Şehir İlan Edilmek İstenen Menemen!</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/lanetli-sehir-ilan-edilmek-istenen-menemen</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/lanetli-sehir-ilan-edilmek-istenen-menemen</guid>
<description><![CDATA[ Lanetli Şehir İlan Edilmek İstenen Menemen!
Gerici bir grup tarafından, Yedek Subay Öğretmen Mustafa Fehmi Kubilay’ın başının kesilerek, Hasan ve Şevki isimli iki bekçinin de vurularak şehit edilmeleri şeklinde cereyan eden Menemen Hadisesi’nin yaşandığı 23 Aralık 1930 günü, Reisi Cumhur Gazi Mustafa Kemal Paşa, İçişleri Bakanı Şükrü Kaya ile birlikte Trakya gezisindedir. Hadiseyi Edirne’de Kemalköy’de belediye binasında öğrenince ilk tepkisi şu […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c48e8db7dc.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:44 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Lanetli, Şehir, İlan, Edilmek, İstenen, Menemen</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/02/Omer-Saglam-015.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/lanetli-sehir-ilan-edilmek-istenen-menemen.html">Lanetli Şehir İlan Edilmek İstenen Menemen!</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Ömer SAĞLAM</strong></span></a>
</p><p>Gerici bir grup tarafından, Yedek Subay Öğretmen Mustafa Fehmi Kubilay’ın başının kesilerek, Hasan ve Şevki isimli iki bekçinin de vurularak şehit edilmeleri şeklinde cereyan eden Menemen Hadisesi’nin yaşandığı 23 Aralık 1930 günü, Reisi Cumhur Gazi Mustafa Kemal Paşa, İçişleri Bakanı Şükrü Kaya ile birlikte Trakya gezisindedir. Hadiseyi Edirne’de Kemalköy’de belediye binasında öğrenince ilk tepkisi şu olur: “Bu ne haldir! Bu, Cumhuriyet’in ve bizim başımızı kesmektir. Bundan bütün Menemen sorumludur. Bu kasaba ‘Ville Modite’ (Lanetli Şehir) ilan edilmeye müstahak olmuştur”<a href="https://www.altayli.net/lanetli-sehir-ilan-edilmek-istenen-menemen.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a>.</p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-63215" class="wp-caption alignleft"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-63215 size-full" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2011/12/Kubilay-2.jpg" alt="" width="300" height="471"><figcaption class="wp-caption-text"><center><span><strong>İnkılap Şehidi Mustafa Fehmi Kubilay</strong></span></center></figcaption></figure>
<p>Sinan Meydan’a bakılırsa Menemen’in “Ville Modite/Lanetli Şehir” ilan edilmesi 7 Ocak 1931 günü Çankaya Köşkü’nde yapılan bir toplantıda da gündeme gelmiş, Mustafa Kemal Paşa, Menemen’in, Lanetli Şehir ilan edilerek halkının, toptan başka yerlere göç ettirilmesini önermiş, ancak Başbakan sıfatıyla toplantıya katılan İsmet Paşa’nın, bu denli ağır yaptırımların, ağır sonuçları olacağı yönündeki itirazları üzerine, bu ağır yaptırımlardan vazgeçilmiştir<a href="https://www.altayli.net/lanetli-sehir-ilan-edilmek-istenen-menemen.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a>.</p>
<p>Merhum gazeteci Necdet Sevinç’e bakılırsa; Mustafa Kemal İç İşleri Bakanı Şükrü Kaya’ya Menemen’i toptan yakma emri vermiştir<a href="https://www.altayli.net/lanetli-sehir-ilan-edilmek-istenen-menemen.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a>.</p>
<p>Menemen hakkında gündeme getirilen bu iki iddia ne kadar doğrudur bilinmez ama Mustafa Kemal Paşa’nın bu hadiseden dolayı çok fazla sinirlenip gazaba geldiğini ve bu öfke içinde bu gibi laflar edebildiğini düşünmek akla ve vakıaya uygundur!</p>
<p>Mustafa Kemal Paşa’nın bundan 89 yıl önce bugün, yani 7 Ocak 1931 günü Menemen konusunda dile getirdiği şehri büsbütün ateşe verme veya lanetli şehir ilan edilerek ahalisinin toptan sürgüne gönderilmesi cezası hayata geçmemiştir ama hadiseye sebep olanlar en şedit biçimde tecziye edilmişlerdir.</p>
<p>Yine Sinan Meydan’ın aktardığına göre; Korgeneral Mustafa Muğlalı başkanlığındaki askeri mahkeme, hadise ile ilgili olarak 105 sanığı 15 Ocak 1931 günü yargılamaya başlıyor ve bu 105 sanıktan, 37’sine idam cezası veriyor, diğer sanıkları ise çeşitli cezalara çarptırıyor. 27 sanık ise suçsuz bulunarak beraat ettiriliyor. TBMM, 2 Şubat 1931’de 28 kişinin idamını onaylıyor ve idam cezaları 4 Şubat 1931 günü Menemen’de infaz ediliyor<a href="https://www.altayli.net/lanetli-sehir-ilan-edilmek-istenen-menemen.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a>.</p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-80229" class="wp-caption alignleft"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-80229 size-full" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/02/Atat%C3%BCrk-ve-Mu%C4%9Flal%C4%B1.jpg" alt="" width="350" height="240"><figcaption class="wp-caption-text"><center><strong><span>Mustafa Kemal Paşa ve General Mustafa Muğlalı</span></strong></center></figcaption></figure>
<p>Bir süre sonra gelen takviye kuvvetlerin açtığı ateş sonucu, olayların elebaşı Derviş Mehmet ile müritleri Şamdan Mehmet ve Sütçü Mehmet’in olay yerinde öldürülmeleri, diğer suç faillerinden 28 gerici yobazın da, olayın vuku bulduğu yerde topluca idam edilmeleri suretiyle şedit biçimde bastırılması, Türkiye’de bazı dinci kesimlerce istismar edilmiş ve hadise, Atatürk’ün din düşmanlığı ile açıklanmaya çalışılmıştır. Çünkü idam edilen 28 kişinin arasında, hacı, hoca, imam, şeyh, hafız, derviş ve molla gibi dini ve tasavvufi unvanlar taşıyan çok sayıda kişi vardır. Böyle olunca, haliyle kimilerine göre Menemen’de bir din adamı kıyımı yaşanmış oluyor!</p>
<p>***</p>
<p>Mesela Necip Fazıl’a göre, olayın elebaşı Derviş Mehmet sıradan bir bağ budayıcısıdır. Hepsi hepsi Nakşibendi Tarikatı’nın Şeyhi Esat Efendi’ye bağlı bir derviştir. Dolayısıyla hem yaşı sebebiyle idamdan kurtulan Şeyh Esat Efendi, hem de onun müridi Derviş Mehmet, N. Fazıl’a göre; <em><strong>“Din Mazlumu”</strong></em> oluyorlar! E mazlumların olduğu her yer de bir zalim olduğuna göre; Menemen’de 28 din mazlumunu idam edenler ve ettirenler de haliyle zalim ve din düşmanı oluyorlar!</p>
<p>Menemen’de 28 mürteciyi idama mahkum eden mahkemenin reisi ise General Mustafa Muğlalı’dır. Muğlalı’yı ve başına gelenleri bilmeyenler için kısaca ifade etmek gerekirse:</p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-70441" class="wp-caption alignleft"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-70441 size-full" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/11/Mustafa-Muglali-Pasa-.jpg" alt="" width="300" height="466"><figcaption class="wp-caption-text"><center><span><strong>General Mustafa Muğlalı</strong></span></center></figcaption></figure>
<p>Mustafa Muğlalı, aynı zamanda Milli Mücadelenin kahramanlarından birisidir. Balkan Savaşlarına katılmış, Birinci Dünya Savaşı sırasında farklı görevlerde bulunmuş, 20 Eylül 1921 tarihinde de Milli Mücadele’ye destek vermek için Mustafa Kemal Paşa’nın yanında yer almıştır. 5 Ocak 1922 tarihinde Tümen komutanı olarak İslahiye’de patlak veren Ermeni isyanını bastırmıştır. Savaştan sonra Kırmızı şeritli İstiklâl Madalyası ile taltif edilmiştir. 57. Tümen komutanı olduğu sırada, 23 Aralık 1930 tarihinde Menemen’de meydana gelen ve Asteğmen Mustafa Fehmi Kubilay’ın şehit edildiği olay üzerine kurulan askerî mahkemenin başkanlığını yapmış ve din kisveli gerici ayaklanmanın elebaşlarının idam edilmesinde büyük rol oynamıştır.</p>
<p>İkinci Dünya Savaşı’nın devam ettiği ve Stalin’in Türkiye’den toprak talep ettiği ve Türk Ordusu’nun islim üstünde durduğu buhranlı yıllarda doğudaki Üçüncü Ordu’nun komutanı olan Mustafa Muğlalı, 1943 yılının Temmuz ayında Van’ın Özalp ilçesinde, hayvan kaçakçılığı yaptıkları söylenen 33 kişinin yargısız olarak infaz edilmesi sırasında infaz emrini verdiği iddialarıyla ve 1946’da meclise giren muhalefet partisi DP’nin etkili girişimleri sonucu tutuklanıp yargılanmış, 2 Mart 1950’de ölüm, ardından da ileri yaşı ve hafifletici nedenlerden ötürü 20 yıl hapis cezasına çarptırılmıştır. Cezasını çekmekte iken 11 Aralık 1951 günü, Demokrat Parti iktidarı döneminde hapishanede vefat etmiştir.</p>
<p>Bize göre; Mustafa Muğlalı’nın yargılanmasının asıl sebebi, Özalp’ta öldürttüğü söylenen 33 kaçakçı değil, olsa olsa Menemen’de idamlarına karar verdiği ve 3 Şubat 1931 gecesi Mustafa Fehmi Kubilay’ın öldürüldüğü yerde idam edilen 28 Din kisveli gerici yobazdır. Zira DP, din ve manevi değerler üzerinden propaganda yaparak iktidara gelmiş bir parti idi ve bu yüzden de Mustafa Muğlalı’nın idam edilmesi onlar için bulunmaz bir fırsattı. Bu sebeple, muhalefette iken bu konuda CHP iktidarı üzerinde baskı kurmuş, CHP’nin 1955 yılında yaşanan ve 6-7 Eylül olayları olarak tarihe geçen ve İstanbul’daki azınlıkları hedef alan gerici olayları gündeme getirmesi üzerine, DP tarafından misilleme olarak, Muğlalı olayı tekrar TBMM’de gündeme getirilmiştir. Bu kez olayın geçtiği dönemdeki bütün TBMM üyeleri ve CHP’nin sorumluluğu iddiasıyla, bizzat İsmet İnönü için yargılanma istenmiştir. 12 Şubat 1956 ve 25 Şubat 1956 tarihlerinde Meclis’te görüşülen konu, 1958 tarihli Meclis Tahkikat Komisyonu raporu ve Meclis görüşmeleriyle zaman aşımı ve çeşitli af yasalarından dolayı tekrar kapatılmıştır. Özetle; DP, Muğlalı Olayı’nı sürekli kullanmıştır iktidarı süresince.</p>
<p>…</p>
<p>Gelin görün ki; Mustafa Muğlalı’ya itibarını iade edenler de yine DP’nin devamı olduklarını söyleyen partiler olmuştur. 1988 yılında, Edirnekapı Şehitliğinde bulunan mezarı törenle Devlet Mezarlığına nakledilmiş, 1997 yılında itibarı iade edilmiş, 1998 yılında Harp Akademileri Komutanlığı’nın bahçesindeki “Kahramanlar Geçidi”ne büstü dikilmiş, 2004 yılında ise adı, olayın yaşandığı yerdeki Türk Kara Kuvvetleri’ne bağlı “Özalp Tabur Sınır Komutanlığı Kışlası”na verilerek kışlanın adı “Orgeneral Mustafa Muğlalı Kışlası” olarak değiştirmiştir.</p>
<p>Bu kararın ardından 1943 yılında yakınlarını kaybedenler Genelkurmay Başkanlığına tepki olarak bir imza kampanyası başlatmışlar ve İnsan Hakları Derneği’ne başvurmuşlardır. 2011 yılında ise AKP Hükümeti, herhalde Açılım Süreci’nin bir parçası olarak söz konusu kışlanın adını, <strong>“Şehit Astsubay Erkan Durukan Kışlası” </strong>olarak değiştirmiştir<a href="https://www.altayli.net/lanetli-sehir-ilan-edilmek-istenen-menemen.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a>.</p>
<p>***</p>
<p>Madem “Açılım Süreci”, diğer adıyla “Barış ve Kardeşlik Projesi”, hendek savaşlarıyla ve 793 şehit verilerek sona erdirildi<a href="https://www.altayli.net/lanetli-sehir-ilan-edilmek-istenen-menemen.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a>, şu halde Van Özalp’taki kışlanın adı ibreti alem için tekrar <strong>“Orgeneral Mustafa Muğlalı Kışlası”</strong> olarak değiştirilmelidir. Van Özalp’ta bulunan askeri kışladaki adı silinerek, itibarı zedelenen General Mustafa Muğlalı’nın itibarı mutlaka iade edilmelidir ki; bu iadenin, FETÖ vb. dinci gerici akımlarla mücadele konusunda da mutlaka simgesel bir anlamı olacaktır…</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Ömer SAĞLAM</strong></span></a>
</p><p>07 Ocak 2020</p>
<hr>
<div><span><strong><u>Dipnotlar:</u></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/lanetli-sehir-ilan-edilmek-istenen-menemen.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Sinan Meydan, Hafıza, İnkılap Yayınları, İstanbul, 2019, s, 246-247.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/lanetli-sehir-ilan-edilmek-istenen-menemen.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> Sinan Meydan, age, s,247.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/lanetli-sehir-ilan-edilmek-istenen-menemen.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> Necdet Sevinç, <em><strong>“Devlet kurtarılmalıdır</strong></em>” başlıklı makalesi, Halka ve Olaylara Tercüman, 17.11.2005.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/lanetli-sehir-ilan-edilmek-istenen-menemen.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> Sinan Meydan, age, s, 247</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/lanetli-sehir-ilan-edilmek-istenen-menemen.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> Yazının bu bölümü, 17 Ocak 2016 tarihinde yayınlanan “<strong>Kürt Said Atatürk’e neden ‘zalim’</strong> <strong>dedi?” </strong>başlıklı yazımızdan alınmıştır. Bkz. <a href="https://www.turkishnews.com/tr/content/2016/01/17/kurt-said-ataturke-neden-zalim-dedi/" target="_blank" rel="noopener">https://www.turkishnews.com/tr/content/2016/01/17/kurt-said-ataturke-neden-zalim-dedi/</a>,</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/lanetli-sehir-ilan-edilmek-istenen-menemen.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> <a href="https://www.aksam.com.tr/siyaset/muhalefet-cukur-ve-barikat-operasyonlarinda-sehit-olan-793-asker-ve-polisi-unuttu/haber-742595" target="_blank" rel="noopener">https://www.aksam.com.tr/siyaset/muhalefet-cukur-ve-barikat-operasyonlarinda-sehit-olan-793-asker-ve-polisi-unuttu/haber-742595</a>,</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>İzmir’de “İLK KURŞUN” Hadisesine Dair Bazı Tanıklıklar</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/izmirde-ilk-kursun-hadisesine-dair-bazi-tanikliklar</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/izmirde-ilk-kursun-hadisesine-dair-bazi-tanikliklar</guid>
<description><![CDATA[ İzmir’de “İLK KURŞUN” Hadisesine Dair Bazı Tanıklıklar
Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra 18 Ocak 1919’da başlayan Paris Barış Konferansı’nda Yunanistan Başbakanı Eleftheros Venizelos, Barış Konseyi’ne, Wilson ilkeleri çerçevesinde bölgede yaşayan Rumların çoğunlukta olduğunu öne sürerek İzmir’in, Yunanistan’a bırakılması gerektiğini savundu. Hatta bölgenin bir an önce Yunan egemenliğine bırakılmaması halinde Batı Anadolu’da bulunan Rumların katliam tehdidiyle karşı karşıya olduğunu öne sürdü. Bunun üzerine 12 […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c48e74be4b.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:44 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>İzmir’de, “İLK, KURŞUN”, Hadisesine, Dair, Bazı, Tanıklıklar</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/05/Izmirin-Isgali.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/izmirde-ilk-kursun-hadisesine-dair-bazi-tanikliklar.html">İzmir’de “İLK KURŞUN” Hadisesine Dair Bazı Tanıklıklar</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Dr. Mithat Kadri VURAL</strong></span></a>
</p><p>Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra 18 Ocak 1919’da başlayan Paris Barış Konferansı’nda Yunanistan Başbakanı Eleftheros Venizelos, Barış Konseyi’ne, Wilson ilkeleri çerçevesinde bölgede yaşayan Rumların çoğunlukta olduğunu öne sürerek İzmir’in, Yunanistan’a bırakılması gerektiğini savundu. Hatta bölgenin bir an önce Yunan egemenliğine bırakılmaması halinde Batı Anadolu’da bulunan Rumların katliam tehdidiyle karşı karşıya olduğunu öne sürdü. Bunun üzerine 12 Şubat’ta İngiltere ve Fransa’nın önerisiyle Yunan tezlerinin araştırılması konusunda bir komisyon kurulması kararlaştırıldı. İtalya’nın muhalefetine rağmen Mayıs ayı başında ABD, İngiltere ve Fransa liderleri arasında yapılan görüşmelerin ardından Yunanistan donanmasının İzmir’e çıkarma yapması konusunda uzlaşmaya varıldı. Bu doğrultuda 14 Mayıs günü Amiral Richard Webb Sadrazam Damat Ferit Paşa’ya İzmir tabyalarının işgal edileceğine yönelik bir nota verdi. Aynı gün içinde İzmir’de Amiral A. Calthorpe ise Vali İzzet Bey ile 17. Kolordu Komutanı Ali Nadir Paşa’ya aynı notayı, İngiltere’nin İzmir Konsolosu James Morgan ile İngiliz Yarbay Ian Smith aracılığıyla iletti.</p>
<p>Bu gelişme üzerine İzmir Müdafaa-i Hukuk-ı Osmanlı Cemiyeti’nin çatısı altında özellikle Türk Ocakları üyeleri ve Mekteb-i Sultani öğretmenlerinin içinde yer aldığı bir grup çeşitli toplantılarda işgale karşı yapılması gerekenleri tartışır. Türk Ocağındaki toplantıda da İzmir halkının işgale karşı olduğunu göstermek için miting düzenleme kararı alınır. Maşatlıkta yapılacak olan mitinge yönelik birden fazla çağrı metinleri oluşturulur. Redd-i İlhak Cemiyetinin hazırladığı beyanname Haydar Rüştü Öktem’in onayıyla Anadolu gazetesi matbaasında basılır. Bu çabaların sonucunda Maşatlıkta büyük bir kalabalık toplanır, burada yapılan konuşmalarda Müslüman ahali Yunan işgaline karşı direnişe çağrılır.</p>
<p>15 Mayıs sabahı şehre çıkarma yapan Yunan birlikleri, olası bir direnişi engellemek için mümkün olduğunca hızlı hareket edip, Türk ve Rum mahallelerinin arasına girerek olası çatışmayı engellemeyi planlar. Bu doğrultuda Yunan kuvvetlerinin bir bölümünün demiryolu şirketi Pier’e, bir başka birliğinin Karantina’ya konuşlandırılması kararlaştırılır. Üçüncü birlik rıhtıma yerleşecek ve böylece Müslümanların yaşadığı bölge Hristiyan bölgesinden ayrılmış olacaktı. Ancak Karantina’da Türk kalabalıklar olduğu öğrenilince oraya çıkartma yapmaktan vazgeçilir. Böylece gemideki askerler rıhtıma çıkarılıp, hükümet konağı ve kışlaya doğru yürümeye başlar. İngilizlere göre Yunan komutan Zafiriu, Yunan birliklerinin kışlalardan uzak tutulması konusunda gerekli emirleri vermemiş, Türk yetkililerini de konuyla ilgili bilgilendirmemiştir<a href="https://www.altayli.net/izmirde-ilk-kursun-hadisesine-dair-bazi-tanikliklar.html#_edn1" name="_ednref1"><sup>[1]</sup></a>.</p>
<p>Bu arada İzmir Metropoliti Hrisostomos karaya çıkan ilk Yunan taburunu takdis eder. İzmir ve çevresinden yerli Rumlar, bayraklar ve çiçeklerle Efsun askerlerini karşılamaya gelmiştir. Pasaporttan Konak Meydanı’na ancak bir saatte gelebilen Efsun alayı saat kulesi ve kışlayı geçip Kemeraltı girişine geldiğinde bir veya bir kaç el silah sesi duyulur. Bunun üzerine önce Yunan askerleri saat kulesi civarına çekilip siper alarak yaklaşık 45 dakika boyunca kışlaya, hükümet konağına ve alana bağlanan caddeler ile binalara ateş etmeye başlamıştır. Yunan askerlerinin açtığı ateş sonucunda çok sayıda Müslüman hayatını kaybetmiş, şehirde yerli Rumların da katılımıyla yağma başlamış ve işgal büyük bir kaosa dönüşmüştür.</p>
<p><span>1. “İlk Kurşunu” Bir Rum’un Attığına Dair Tanıklıklar</span></p>
<p>Osmanlı bürokrasisinin bir çok unsuru, hazırladıkları raporlarda “ilk kurşunu” bir Rum’un attığını, dolayısıyla yaşanan kargaşanın ve çatışmanın asıl sorumlusunun Yunan tarafı olduğunu ileri sürmüştür. Bu yaklaşımı sadece uluslararası kamuoyunu etkileme ve psikolojik üstünlüğü ele geçirme çabası olarak görmemek gerekir. Gerçekten de yaşanan felaketin bütün sorumluluğunun Yunan tarafında olduğunu göstermek için “ilk kurşunu” resmi veya sivil bir Yunan’ın atmış olma ihtimalini son derece rasyonel bulunmuş olabilir. Diğer yandan “ilk kurşunun” Yunan tarafından atılmış olması, aynı zamanda Osmanlı yöneticileri üzerindeki sorumluluğu da ortadan kaldırmaktadır. Ancak resmi raporlardaki olay anı ile ilgili ayrıntılar, Efsun askerlerinin değil de yerli Rumların işaret edilmesi, bazı Osmanlı bürokratlarının “ilk kurşunun” menşeinin belirsiz olduğunu özellikle vurgulamaları, Osmanlı bürokratları dışında farklı unsurların da Rumları fail olarak göstermesi “ilk kurşunu” bir Rum’un atmış olabileceği ihtimalini göz ardı etmemizi engellemektedir.</p>
<p>İzmir Valisi İzzet Bey ve Kışla Komutanı Ali Nadir Paşa, “ilk kurşunu” atanı görmediklerini açıkça ifade etmelerine rağmen bu kişinin muhtemelen bir Rum olduğunu ileri sürmüşlerdir<a href="https://www.altayli.net/izmirde-ilk-kursun-hadisesine-dair-bazi-tanikliklar.html#_edn2" name="_ednref2"><sup>[2]</sup></a>. Ayrıca hükûmet konağından ve halkın arasından Yunan askerine kesinlikle ateş açılmadığını, “ilk kurşunun” Yunan tarafından kışlaya saldırmak için fırsat olarak kullanıldığını da ilave etmişlerdir<a href="https://www.altayli.net/izmirde-ilk-kursun-hadisesine-dair-bazi-tanikliklar.html#_edn3" name="_ednref3"><sup>[3]</sup></a>. Bu arada İzmir Heyet-i Tahkikiye azasından Kaymakam Arif Bey de, İzzet Bey ve Ali Nadir Paşa gibi “ilk kurşunun” Yunan tarafından kışlaya saldırmak için fırsat olarak kullanıldığı kanaatinde olmasına rağmen “ilk kurşunun” kim tarafından ve niçin atıldığının anlaşılamadığını belirtmektedir<a href="https://www.altayli.net/izmirde-ilk-kursun-hadisesine-dair-bazi-tanikliklar.html#_edn4" name="_ednref4"><sup>[4]</sup></a>.</p>
<p>Rumları işaret eden bir diğer rapor ise Mıntıka Müfettişi Yüzbaşı Ziya Bey’e aittir. Jandarma Kumandanlığına gönderdiği raporda aktardıklarına göre; etrafında bazıları revolverleri olan sivil Rumların bulunduğu Efsun taburu, kışlayı sükunet ve intizam ile geçip köşeyi döndükten ve kışla ile arasında 300 metre kadar bir mesafe meydana geldikten sonra nereden atıldığı anlaşılamayan ve en kuvvetli ihtimal müfreze etrafında bulunan revolverli kişilerden birisinin belki de kendi ihtiyarı dışında tabancasının patlamasıyla olaylar başlamıştır<a href="https://www.altayli.net/izmirde-ilk-kursun-hadisesine-dair-bazi-tanikliklar.html#_edn5" name="_ednref5"><sup>[5]</sup></a>.</p>
<p>Hadiseyi pencereden izleyen İzmir Jandarma Alay Kumandanı Kaymakam Süreyya Bey ise farklı bir anlatıya işaret etmektedir. Bir Efsun askerinin silahsız Müslüman bir gruba dipçik ve süngü ile saldırdığı sırada bir el silah sesi duyulmuş ve bunun üzerine Yunan askerleri tarafından ateş açılmıştır. Bütün bu ayrıntılara rağmen Süreyya Bey de ilk silahı ateşleyenin kimliği hakkında bilgi verememektedir<a href="https://www.altayli.net/izmirde-ilk-kursun-hadisesine-dair-bazi-tanikliklar.html#_edn6" name="_ednref6"><em><sup><strong>[6]</strong></sup></em></a>. Dolayısıyla bütün bu veriler “ilk kurşunun” nerede atıldığını söylese de atanın kimliği hakkında net bir bilgi ortaya koyamamaktadır.</p>
<p>“İlk kurşunun” bir Rum tarafından atıldığını ileri süren Ahmet Talat Onay bu konuda daha net ifadeler kullanır. İzmir’de öğretmen olarak görev yapan Onay, olayların yakın tanığı olmuştur. Öğretmenlik görevinin yanı sıra Duygu ve Anadolu gazetelerinin başyazarlığını da icra etmektedir. Politik bir kimliğe de sahip olan Onay, işgalden sonra Reddi İlhak hareketine katkıda bulunduğu gerekçesiyle Divanı Harbe verilip, ardında da işgal yönetimi tarafından başına 20.000 drahmi ödül konulunca İzmir’den ayrılıp Kastamonu’ya dönmüştür. Burada Açıksöz gazetesinde İzmir’in işgaline yönelik tanıklığını dokuz bölüm halinde yayınlar.</p>
<p>Ahmet Talat Onay’ın aktardıklarına göre; Rum, Ermeni ve Musevi’den mürekkep bir kafilenin hükümet civarında Beyler Sokağı’ndaki polis emanet deposunu yağma etmesi üzerine Vali İzzet Bey ve Ali Nadir Paşa’nın emri ile silah yağma edenleri tevkif ve te’dibe memur edilen ve kışlanın tramvay caddesine nazır kapısından bir müfreze piyade, bir müfreze süvari Türk askeri çıkmaktadır. Bu sırada önlerinde büyük Yunan bandırası, etraflarında binlerce Rum bulunan bir tabur Efsun askeri de kışla önünden geçmektedir. Tam da bu esnada sarhoş bir Rum’un sevincini ilan etmek için küçük tabancasını ateşlemesi çatışmanın başlangıcı olmuştur. Başka bir deyişle “ilk kurşun” bir Rum’un silahından çıkmış ve “<em>sarhoş bir Rum’un sevincini ilan eden küçük tabancası bütün İzmir fecayiinin</em> uğursuz başlangıcı” olmuştur.</p>
<p>Bu arada Onay; ilk silah patlamasıyla mitralyözlerin işlemesi arasında geçen sürenin yalnız iki dakika olduğuna dikkat çekerek, yaşananların tertip olduğunu ileri sürer. “Türklerin imhası” işinin Atina’da kararlaştırıldığını, bu konudaki planı tertip etmek üzere Çürükcüoğlu Nikolaki’nin oğlu John ve bir kaç kişinin işgalden evvel Atina’ya gittiğini, hatta bu plan dairesinde Müslümanların üzerine ateş açan kişilerin de bunlar olduğunu söyler<a href="https://www.altayli.net/izmirde-ilk-kursun-hadisesine-dair-bazi-tanikliklar.html#_edn7" name="_ednref7"><sup>[7]</sup></a>.</p>
<p>Vali ve Kolordu komutanının emriyle kışladan çıkan askerlerin, Efsun alayı ile karşılaştıkları sırada ilk atışın yapıldığını iddia eden bir diğer isim de olay anında valinin odasında bulunan Islahat gazetesi yazarı Sabitzade Emin Süreyya’dır. “İlk atışın” menşei hakkında herhangi bir adres göstermeyen Emin Süreyya; Vali İzzet Bey’e yönelik eleştiriler üzerine kaleme aldığı yazısında; halkın galeyanda olduğu sırada İzzet Bey’in önlem alması için polis müdürü Fikri Bey’e emir verdiğini, ancak Fikri Bey’in “ifa-yı vazifeden acizim” demesi üzerine ise, Kolordu Komutanı Ali Nadir Paşa’ya “<em>mikdar-ı kafi</em> süvari müfrezesinin izamını” telefonla beyan ettiğini belirtmektedir. Kışlanın bir kapısından çıkan süvariler emir telakki etmek üzere hükümete girerken, diğer taraftan, Yunan askerleri hükümet civarındaki kahvenin önünden geçmektedir. Bütün bu olayları defterdarın odasından izleyen Sabitzade Emin Süreyya: “<em>meçhul bir semtten, patlayan silah sedası hadisenin vukuuna sebebiyet vermiştir</em>”<a href="https://www.altayli.net/izmirde-ilk-kursun-hadisesine-dair-bazi-tanikliklar.html#_edn8" name="_ednref8"><sup>[8]</sup></a> demektedir.</p>
<p>Bu konuda başka bir anlatı ise İleri gazetesinde “bir zatın naklettiği hatıralar” başlıklı yazı olmuştur. Son derece ayrıntılı bilgiler içeren, daha sonraki yıllarda da tarihi bir vesika olarak tekrar yayınlanan bu “hatırat” ilk çatışma anı ile ilgili bilgi de içermektedir. Tek bir silah sesi değil aynı anda iki silah sesinin işitildiğini vurgulayan “zat”, saldırının ise silahlı yerli Rumlar tarafından gerçekleştirildiğini iddia etmektedir. “Hatıraları nakledilen zat” 15 Mayıs günü sabah sekiz buçuk vapuru ile Karşıyaka’dan İzmir’e gelmek için vapura biner, vapurun faciayı seyre giden Rumlar ile dolu olduğunu hatırlattıktan sonra şunları aktarır:</p>
<p>“<em>Bu elim manzarayı görmemek için arkadaşımla birlikte hükümet binası tarafına gittik… Saat on buçukta Kemeraltı civarına Rumlardan bir akın başladı. Yerli Rumların belki hiç uğramadıkları Kemeraltı’na akınları bir hadise çıkarmaları ihtimalini artık gözle görünür bir hale getirmişti. Zavallı eli bağlı Müslümanlar hem şu feci manzarayı görmemek hem de bir hadisenin vuku ihtimaline karşı birer ikişer evlerine dağılmak üzere iken kışla meydanına doğru 25 kişilik bir müfreze-i askeriyenin gelmekte olduğu görüldü. Hükümet konağının deniz ve parka nazır merdivenlerinde duruyorduk. Yunan askerlerinin önünde bir sivil büyük bir Yunan bayrağı taşıyor, binlerce Rum ‘Zito’ sadalarıyla kışla kapısı hizasına doğru yürüyorlardı. Kışla kapısında Türk askerlerimiz nöbet bekliyorlardı… Askeri kıraathanesi köşesini dönerek polis idaresi cihetine doğru yollanmıştı. Biz bunların nereye gittiğini görebilmek için hükümet konağı avlusundaki merdivenlere geçtik. Oradan hapishane-yi umumiye doğru caddeyi seyir ediyorduk, bir iki dakika geçmemişti ki kalabalık arasında iki silah patladı. Hükümet binası ve kışla civarına gelen Yunan kıtaatının önünde ve etrafında silahlı Rum ahali gidiyorlar idi. İlk silah göğüsleri çapraz fişekli yerli ahaliden birisi tarafından atılmış ve evvelce takarrür eden (kararlaştırılmış) hadise bu suretle başlamıştır…”<a href="https://www.altayli.net/izmirde-ilk-kursun-hadisesine-dair-bazi-tanikliklar.html#_edn9" name="_ednref9"><sup>[9]</sup></a>.</em></p>
<p>Bu arada Maliye müfettişlerinden Muvaffak Bey de “iki el silah” atıldığından söz ederek, yerli Rumları işaret eder. Aktardıklarına göre; Yunan askerleri hükümet konağı ile kışlanın önünden geçerken Rumların tahriklerine rağmen sükûnetini korumaktadır. Yunan askerleri kışladan iki yüz metre kadar ilerledikten sonra iki silah atılır. Daha sonra hastanede tedavi altında bulunan bir polis neferinin verdiği bilgiye göre atılan bu iki el silahla Komiser Hüseyin Efendi yerli Rumlar tarafından öldürülmüştür<a href="https://www.altayli.net/izmirde-ilk-kursun-hadisesine-dair-bazi-tanikliklar.html#_edn10" name="_ednref10"><sup>[10]</sup></a>. Bu arada Komiser Hüseyin Efendi, Şükrü Oğuz Alpkaya’nın hatıratında da geçer. Aktarılanlara göre Hüseyin Efendi, hapishaneden tahliye edilen Kara Tahsin’in ilk atışı yapmasından hemen sonra silahıyla Yunan sancaktarı vurmuş ve hemen orada şehit edilmiştir<a href="https://www.altayli.net/izmirde-ilk-kursun-hadisesine-dair-bazi-tanikliklar.html#_edn11" name="_ednref11"><sup>[11]</sup></a>.</p>
<p>Ali Çetinkaya ise polis müdüründen aldığı bilgiye dayanarak “ilk atışın” bir Rum tarafından Komiser Şükrü Efendi hedef alınarak yapıldığını ileri sürer. Efsun müfrezesinin, Güzelyalı istikametine yönelik olan hükümet kapısını biraz geçtikten sonra, hükümete gelmekte olan Komiser Şükrü Efendi ve Ziya Efendi ile karşılaştığını, bu sırada Yunan askerlerinin kılavuzlarından Karşıyakalı bir Rum’un, Komiser Şükrü Efendi’nin üzerine ateş ederek şehit ettiğini, Ziya Efendi’yi ise yaraladığını ve bütün kargaşanın bu şekilde başladığını söylemektedir<a href="https://www.altayli.net/izmirde-ilk-kursun-hadisesine-dair-bazi-tanikliklar.html#_edn12" name="_ednref12"><sup>[12]</sup></a>.</p>
<p>Öte yandan İngiliz Hükümeti tarafından Bölge Kontrol Subayı olarak görevlendirilen Ian Smith de kaleme aldığı raporda, İzmirli Levantenlerden Forbes’i kaynak göstererek “ilk kurşunun” faili olarak yerli Rumları işaret eder. Bu arada ilk çatışmanın başladığı noktayı ise genel anlatının dışına çıkarak rıhtım olarak gösterir: “<em>Yunanlılar ilk ateşin rıhtıma yanaşmış olan bir Türk gambotundan yapıldığını ileri sürdüler. Bu iddia yetkililerin gösterdiği kanıtlar ve gambotun yanına demirlemiş olan Adventure’daki İngiliz Kraliyet donanması çalışanlarının ifadeleri çerçevesinde kısa sürede yalanlandı. Ardından bu bölgede ikamet eden bir İngiliz Bay Forbes yaşananlara ofisinden şahit olduğunu söyleyerek; silahlı çatışmanın dışarı doğru koşan bir sivilin, rıhtımın yakınındaki motorlu sandalda bulunan ve çıkarmaya karşı hiçbir tepki vermeyen birkaç Türk denizcisine ateş etmesiyle başladığını ifade etmiştir. İlk atışın yapılmasının ardından rıhtımdaki kalabalık ve Yunan askerleri rıhtım civarında üzerinde Türkçe yazılar ya da Türkçe isimler bulunan tüm evlere ateş açtılar. Askerler ve toplanan kalabalık daha sonra tüm evlere zorla girdi ve buldukları Türkleri dışarı sürükleyip eşyalarını yağmaladılar”<a href="https://www.altayli.net/izmirde-ilk-kursun-hadisesine-dair-bazi-tanikliklar.html#_edn13" name="_ednref13"><sup><strong>[13]</strong></sup></a>.</em></p>
<p><span><strong>2. “İlk Kurşunu” Hapishaneden Bırakılan Birinin Attığına Dair Tanıklıklar</strong></span></p>
<p>Bu konudaki en net anlatılardan birisi Müşfik Kinson’un tanıklığıdır. 1909 yılında İzmir’de dünyaya gelen Kinson, 15 Mayıs 1919’da Konak’ta yaşananlara abisiyle birlikte şahit olmuştur. Aktardıklarına göre; hapishane önüne, içerdeki mahkumların anne ve babaları gelmiş, evlatlarının Yunan askerlerinin eline geçmesinden korktuklarından dolayı “yavrularımızı bırakın” diyerek görevlilere yalvarmıştır. O sırada içeriden bir zabit çıkar ve kalabalığa dönerek “<em>hepsini salacağız merak etmeyin</em>” der. Daha sonra yanlarında büyük sandıklar taşıyan yaklaşık 10-15 kadar mahkum içeriden çıkar. Zabitin emriyle mahkumlar sandıkları yere bırakır, ardından askerler içleri silah ve mermi dolu sandıkları açar. Zabit, mahkumlara ve bekleyen kalabalığa dönerek Allah’ını seven silahlara sarılsın diye komut verir. Serbest bırakılan mahkumların hepsi birer silah alır. Hatta zabit içlerinde Müşfik Kinson’un da bulunduğu çocuklara da mermiler verir ve “<em>ağabeylerinizin yanında gidin ağabeyleriniz çatışırken mermileri onlara verirsiniz</em>” der. Daha sonra silahlanan mahkumlar kışlanın arka tarafında, Kemeraltı girişinde beklemeye başlar. “İlk kurşunun” bu mahkumlardan tarafından atıldığını ise Müşfik Kinson şu sözlerle aktarır:</p>
<p>“<em>Ağabeylerimiz de birlikte… Kışlanın arka tarafında Kemeraltı’na girişinde hükümet konağının batısında beklemeye başladık bulunduğumuz yerden tüm Konak meydanı görülüyordu. Meydan Yunan askerlerini karşılamak isteyen insanlarla doluydu kısa kollu beyaz renkli entari giymiş Rum kızları neşe içinde ellerinde tuttukları mavi beyaz renkli Yunan bayrakları dalgalandırıyorlardı. Sonra Kordon tarafından Yunan askerlerinin geldiğini gördük önde Yunan bayrağı taşıyan bir bayraktar ve arkasında sıra halindeki askerler hükümet konağına doğru yaklaşıyorlardı. Askerleri görünce ağabeylerimiz ateş etmeye başladılar. Ben öndeki Yunanlı bayraktarının yere yıkıldığını gördüm ancak silah sesleri o kadar yoğundu ki Bezmi ağabeyim ve ben korkudan fişekleri yere atıp hemen oradan kaçtık. Eşrefpaşa’ya doğru koşmaya başladık…</em>”<a href="https://www.altayli.net/izmirde-ilk-kursun-hadisesine-dair-bazi-tanikliklar.html#_edn14" name="_ednref14"><sup>[14]</sup></a>. Kinson’un anlatımına göre; “ilk kurşunu” Kemeraltı girişine silahlandırılarak mevzilenen bu mahkumlar atmıştır, bu ateş sonucu bayraktarın yere yığılmasıyla birlikte Yunan askerleri önce geldikleri yöne doğru geri çekilmişler ardından da Sarı Kışla ve hükümet konağı istikametine doğru rastgele ateşe başlamışlardır.</p>
<p>“İlk kurşunun” hapishaneden çıkmış biri tarafından atıldığını ileri süren isimlerden biri de Rahmi Apak olmuştur. İlk baskısı 1942’de yapılan “İstiklal Savaşında Garp Cephesi Nasıl Kuruldu” adlı eserinde, bir yandan “herkes söylüyor” diyerek Yunan askerlerine karşı Hasan Tahsin’in “ilk kurşunu” attığı iddiasını dile getirmiş diğer yandan ise “<em>söylemeyi unuttuğumuz bir nokta var</em>” diyerek hapisten yeni çıkmış “yağız delikanlının” ilk kurşunu atarak Yunan sancaktarını devirdiğini ileri sürmüştür:</p>
<p><em>“Kendine emniyet edilen bir zat, gözleriyle gördüğünü ilave eylemek suretiyle bana şunu hikaye etti. Yunan Efsun Alayı tam askeri mahfel önüne geldiği zaman hapisten yeni kurtulup çıkmış olduğunu sandığım genç, uzun ve yağız bir delikanlı, sokağın başına çömeldi. Nişan aldı. İlk kurşunda Efsun alayının sancağını taşıyan uzun boylu, müheykel bir Yunan erini yani sancaktarı yere düşürdü. Yunan sancakçısı kurşunu alnından yemişti. Ben bu manzarayı hükümetin üst kat penceresinden seyrediyordum. Yağız Türk nişancısı daha dört, beş kurşun yani mavzerin mekanizması muhteviyatını boşalttı. Yunan sancaktar muhafız kıtası yere yatmış, mukabele ederken, arkadan Yunan bölükleri rıhtıma doğru kaçtılar, sonra orada tekrar toplanıp mevzie girdiler. Yağız delikanlı beş kurşundan sonra sokağa daldı. İki, üç yüz metre kadar geriledi. Sonra, işittiğime göre, tekrar çömelmiş ve sokak boyunca Yunanlıların üzerine atış yapmakta devam etmiş. Cephaneleri tükenmiş. O esnada civar evin penceresinden yaşlı bir Tük kadınına dönerek:</em></p>
<p><em>“Nine gördün ya, yarın ahirette şahidim sen ol. Kurşunum, cephanem tükendi, onun için tüfeğimi omuzladım, geri gidiyorum…</em>”</p>
<p>Rahmi Apak eserinde “yağız delikanlının” “ilk kurşunu” atma anının ayrıntılı bir şekilde aktarılması, özellikle de pencereden kendisini izleyen “nine” ile girdiği diyalog bir çok anlatıda karşımıza çıkmış, hatta bazı eserlerde Hasan Tahsin’e de uyarlanmıştır<a href="https://www.altayli.net/izmirde-ilk-kursun-hadisesine-dair-bazi-tanikliklar.html#_edn15" name="_ednref15"><sup>[15]</sup></a>. Öte yandan Apak; Garp Cephesinin kurulmasını, Hasan Tahsin yerine “İzmir’in yağız efesinin Yunan Efsun taburuna karşı kendiliğinden ve tek başına silahını çevirmesi”<a href="https://www.altayli.net/izmirde-ilk-kursun-hadisesine-dair-bazi-tanikliklar.html#_edn16" name="_ednref16"><sup>[16]</sup></a> ile başlatmasına rağmen; bir çok yayında Rahmi Apak’ın eseri referans gösterilerek “ilk kurşun” ve Hasan Tahsin arasında bilinen ilişki kurulmuştur<a href="https://www.altayli.net/izmirde-ilk-kursun-hadisesine-dair-bazi-tanikliklar.html#_edn17" name="_ednref17"><sup>[17]</sup></a>.</p>
<p>Bu arada “<em>Efsunlara karşı ilk kurşun nerede ve kim tarafından atıldı?</em>” sorusuna cevap arayan Ali Orhan İlkkurşun, bu konuda kendisine gönderilmiş olan bir mektubu yayınlar. Mektup, 27 Temmuz 1947’de Radöviş muhacirlerinden İsmail Kalender tarafından kaleme alınmıştır. Ali Orhan İlkkurşun’a göre; İsmail Kalender hadisenin hayatta kalmış biricik şahididir. Mektupta yazılanlara göre, İsmail Kalender işgal sabahı hapishaneyi boşaltmak için harekete geçenler arasındadır. Hapishaneye düşmüş ve kıyafetine bakıldığında Büyük veya Küçük Menderes köylerinden çıkmış efelerden olma ihtimali yüksek biri İsmail Kalender’in anlatımıyla: “<em>depoya koşmuş ve bir mavzer bulmuştu. Silahına bir fişek bastı. Otuzluk, orta boylu, tıknaz bir genç adamdı. Güneşsiz ve havasız mahkumiyet şartları benzine uçuk bir beyazlık getirmişti. Üzerinde zeybek cepkenine benzeyen kısa bir mintan vardı. Belini de renkli ve geniş bir zeybek kuşağı sıkıyordu…</em>” Bu arada Yunan askerleri, başlarında bir Efsunun taşıdığı uzun bir Yunan bayrağı ve etrafında iki süngü takmış muhafız olduğu halde hükümet konağının Kokaryalı Caddesi’ne bakan kapısının önünden kıvrılıp İsmail Kalender’in de içinde bulunduğu silahlı Türklerin üzerine doğru gelirken, biraz önce tarif ettiği adam birden bağırmaya başlar: “<em>Ulen, Yunan gelmiş be!</em>” dedikten sonra mavzerini doğrultur ve Yunan bayrağı taşıyan Efsun’a nişan alır. Top gibi gürleyen sesini, mavzerin mermisi noktalamış, bayraktar cansız yere serilmiştir<a href="https://www.altayli.net/izmirde-ilk-kursun-hadisesine-dair-bazi-tanikliklar.html#_edn18" name="_ednref18"><sup>[18]</sup></a>.</p>
<p>Öte yandan ilk olarak 1953-1957 arasında İzmit’te yayınlanan Türk Yolu gazetesinde neşredilen Şükrü Oğuz Alpkaya’nın hatıratı da “<em>ilk kurşun</em>” hadisesine değinir. Söz konusu hatırat daha sonra Atilla Oral tarafından derlenerek kitap olarak basılmıştır. Yörük Ali Efe’nin yaveri olan Yüzbaşı Şükrü Oğuz, Ege’de Kuvva-i Milliye direnişinin bir çok yönünü ve Yörük Ali Efe’nin faaliyetlerini en yakın silah arkadaşı olarak ayrıntılarıyla aktarmıştır. Şükrü Oğuz, hapishanedeki mahkumların Nuri Bey adındaki cezaevi müdürü tarafından serbest bırakıldığını ve bu mahkumlardan biri olan Giritli Kara Tahsin’in “ilk kurşunu” attığını ileri sürer. Aktarılanlara göre, Yunan askerleri önlerinde yerli Rumlar olduğu halde askeri kıraathanenin köşesini döndükleri bir sırada Rumca hakaretlere tahammül edemeyen bir Giritli tabancasını, yerli Rumların önünde ilerleyen, yağız çehreli şişmanca ve elebaşı durumunda olan birine doğru boşaltır. Birinci mermi boşa gider, ikinci mermi elebaşı Rum’u yere serer. Bu arada Giritli yanı başında patlayan ikinci bir tabanca ise Efsun alayının sancağını taşıyan uzun boylu iri yarı bir Yunan askerini cansız olarak yere düşürür. Birinci tabancayı ateşleyen cezaevi müdürü Nuri Bey tarafından tahliye edilerek silahlandırılan Kara Tahsin adında bir gençtir. Silahla sancaktarı vuran ise Komiser muavini Hüseyin Efendi’dir. Her ikisi de olay yerinde yerli Rumlar tarafından öldürülmüştür<a href="https://www.altayli.net/izmirde-ilk-kursun-hadisesine-dair-bazi-tanikliklar.html#_edn19" name="_ednref19"><sup>[19]</sup></a>.</p>
<p><span>3. “İlk Kurşun” Hadisesinde Hasan Tahsin’e Dair Tanıklıklar</span></p>
<p>Hasan Tahsin’in “ilk kurşunu” atarak milli mücadeleyi başlattığına dayalı anlatının zamanla “tarihsel bir doğruya” dönüşmesine rağmen bu durumun maddi kanıtları son derece tartışmalıdır. Hasan Tahsin’e dair nerdeyse tek tanıklık Kadri Kemal Sevengil’in aktardıklarıdır. Ancak o da Hasan Tahsin’in Yunan müfrezesinin üstüne silah değil bomba attığını söylemektedir. İşgalden birkaç gün evvel İzmir’e gelen Kadri Bey, kendisini Şehbal Mecmuasının İzmir Mümessili Saim Bey’in Hasan Tahsin ile tanıştırdığını söyler. 15 Mayıs sabahı, Yunan askerleri vilayet konağına doğru ilerlerken Kadri Bey ile Saim Bey’in yanlarına Hasan Tahsin gelir:</p>
<p>“<em>Çok heyecanlı ve sinirli idi. Büyük bir merakla etrafı gözden geçiyordu. Yunan Müfrezesi parkın içinde ilerliyordu. Önlerinde kır bir ata binmiş, lacivert kostümlü, fötr şapkalı bir Yunan bayrağı taşıyan bir adam vardı… Müfreze silahlı olarak bayrak taşıyanın ve süvarinin arkasından yürüyordu. Hasan Tahsin Recep Bey, bu manzarayı görünce bizden ayrılarak on onbeş adım kadar ilerleyip öndeki kalabalığa karıştı. Arkasında biz de yürüdük, fakat, o daha atik bir hareketle kalabalığın önüne geçerek ilerlemekte olan müfrezenin üzerine elindeki bombayı savurdu… bombanın müfrezenin önünde patlaması süvarinin attan düşmesi ve askerlerin paniğe uğramasına yol açmıştı… Hasan Tahsin Recep Bey’in nasıl şehit edildiğini haliyle göremedik.</em>..”<a href="https://www.altayli.net/izmirde-ilk-kursun-hadisesine-dair-bazi-tanikliklar.html#_edn20" name="_ednref20"><sup>[20]</sup></a>. “Hasan Tahsin’in bomba atması” genel anlatıya aykırı olduğu için Bilge Umar, Sevengil’in bomba ile silahı karıştırdığını iddia etmektedir<a href="https://www.altayli.net/izmirde-ilk-kursun-hadisesine-dair-bazi-tanikliklar.html#_edn21" name="_ednref21"><sup>[21]</sup></a>. Ancak Filistin cephesinde ve milli mücadelede yer alarak, “Harp Madalyası” ve “İstiklal Madalyasına” layık görülen Kadri Kemal Sevengil’in bomba ile silahı birbirine karıştırması pek mümkün görülmemektedir<a href="https://www.altayli.net/izmirde-ilk-kursun-hadisesine-dair-bazi-tanikliklar.html#_edn22" name="_ednref22"><sup>[22]</sup></a>.</p>
<p>Bu arada Hasan Tahsin’i olay anında gören ve “ilk kurşunu” değil “ikinci kurşunu” attığına dair tanıklıklar da mevcuttur. Askeri Otel ve Kıraathanenin işletmecisi Ömer Lütfi Bey, Asaf Gökbel’e gönderdiği mektupta bu duruma işaret etmektedir. Asaf Gökbel’in ilk olarak 1964 yılında basılan “Milli Mücadele’de Aydın” adlı eserinde; Yunan askerleri, kışla önüne ilerlediği sırada, kışla ile Askeri Otel arasındaki Giritli Sait Ağa’nın ünlü kahvehanesinin Türklerle dolu olduğunu, bunların arasında sivil giyimli Türk subaylarının da var olduğunu söyler<a href="https://www.altayli.net/izmirde-ilk-kursun-hadisesine-dair-bazi-tanikliklar.html#_edn23" name="_ednref23"><sup>[23]</sup></a>. Asaf Gökbel’in anlatımına göre, Askeri Kıraathane’nin köşesinde siyah elbiseli, iyi ve temiz giyinmiş esmer bir genç tek başına durmaktadır. Hatta bu esmer delikanlının heyecan içinde olduğunu, sinir krizi içinde olduğunu ayrımsamak için çok dikkatli olmaya gerek yoktur. Bir ara esmer delikanlı hükümet konağının Tramvay caddesine bakan kapısında elinde bir Rus mavzeriyle nöbet tutan jandarma erine dönerek şunları söyler: “<em>Arkadaş oradan çekil. Sana bir zarar gelmesin!</em>”<a href="https://www.altayli.net/izmirde-ilk-kursun-hadisesine-dair-bazi-tanikliklar.html#_edn24" name="_ednref24"><sup>[24]</sup></a>. Bu arada Yunan askerleri tam Askeri Otel önüne geldiğinde köşe başında bekleyen esmer delikanlının tabancasını çekmesiyle ateş etmesi bir olur. Patlayan tek bir silah ve atılan tek bir kurşundur. Bayrak taşıyan iri yarı Rum palikaryası yere yuvarlanmış, kocaman Yunan bayrağı çamurlara yuvarlanmıştır. Bu silah sesini, kimin attığı belli olmayan bir kaç el silah sesi daha tamamlamıştır<a href="https://www.altayli.net/izmirde-ilk-kursun-hadisesine-dair-bazi-tanikliklar.html#_edn25" name="_ednref25"><sup>[25]</sup></a>. Asaf Gökbel, Rahmi Apak’ın eserine dayanarak, “ilk kurşunu” Hasan Tahsin’in attığını ve Yunan askerleri tarafından öldürüldüğünü hatırlatır. Ancak konuştuğu bazı İzmirlilerin ise bunun aksine, Hasan Tahsin’in cesedini şimdiki Deniz Gazinosu önünde gördüklerini; bu noktaya hayli uzak olan Askeri Otel’in önünden Yunanlılara ateş etmesinin olanaksız olduğunu, silahı atanın sarıklı bir hoca diye bilindiğini, gözlemden ziyade söylentilere dayanarak anlattıklarını da ekler<a href="https://www.altayli.net/izmirde-ilk-kursun-hadisesine-dair-bazi-tanikliklar.html#_edn26" name="_ednref26"><sup>[26]</sup></a>.</p>
<p>Nitekim bu konuda; “<em>söz söyleyebilecek ve geçmişin karanlıklarına gömülen bu tarihi olayı gerçeğin ışığıyla aydınlatabilecek yetkili kimse olay günü işinin başında olan ve her şeyi gören, Askeri Otel ve kıraathanenin işletmecisi Ömer Lütfi Bey olabilirdi</em>” diyerek 24 Nisan 1948 tarihli bir mektubu halen hayatta olan Ömer Lütfi Bengu’ya gönderir. Ömer Lütfi Bengu mektuba karşılık olarak uzun bir cevap kaleme alır. Olay anını ayrıntılı bir şekilde aktarır. Önde bayrak taşıyan Efsun askerinin bulunduğu Yunan Alayı tam Askeri kıraathanenin önüne yani hükümet konağının Tramvay Caddesi’ne bakan kapısına geldiğinde, Bengu’nun ifadesine göre; Ekmekçibaşı Oteli’nin balkonundan ateş edilir. Bayrak taşıyan Efsun askeri vurulup yere düşer. Silahı atan ise Bengu’nun daha önce kendi otelinde de çalıştığı için iyi tanıdığı Boşnak İbrahim’dir. Uzun namlulu mavzer tabancasıyla ateş etmiş, iyi silah kullandığı için ilk kurşunla Yunan askerini yere düşürmüştür.</p>
<p>Ömer Lütfi Bey’in aktardığına göre, ikinci bir silah daha atılır ve bunu atan ise Hukuk-ı Beşer gazetesini çıkaran Hasan Tahsin Bey’dir. Hasan Tahsin, silahını Askeri Kıraathanenin denize bakan caddesinin köşesinden ateşlemiştir. Tabancasını son kurşununa kadar boşalttıktan sonra olay yerinde şehit olmuş, cesedi Yunanlılar tarafından sürüklenerek paramparça edilmiştir<a href="https://www.altayli.net/izmirde-ilk-kursun-hadisesine-dair-bazi-tanikliklar.html#_edn27" name="_ednref27"><sup>[27]</sup></a>. Bütün bunlardan hareketle Asaf Gökbel, kendi anlatısında yer alan Askeri Kıraathane’nin köşesinden Yunan sancaktarına ateş eden siyah elbiseli, iyi ve temiz giyinmiş esmer gencin Hasan Tahsin Bey olduğunu sonucuna varır. Daha da ötesi Ömer Lütfi Bey’in anlatısını dikkate almadan Hasan Tahsin’in attığı kurşunun Kurtuluş Savaşı’nın ışığı olduğu sonucuna da varır<a href="https://www.altayli.net/izmirde-ilk-kursun-hadisesine-dair-bazi-tanikliklar.html#_edn28" name="_ednref28"><sup>[28]</sup></a>.</p>
<p>Benzer bir durum Sıtkı Şükrü Pamirkan’ın anlatısında da karşımıza çıkmaktadır. Bu sefer Hasan Tahsin, “ilk kurşunu” atan Üsteğmen Germencikli İbrahim Bey’den sonra “elinde bomba” ile Yunan askerlerinin karşına çıkmıştır. Süngü takmış Efsun askerleri: “<em>en önde uzun boylu bir Efsun sancaktarı, yanında Yorgaki alçağı olduğu halde hükümet konağına doğru yürüdüğü sırada emniyet ve asayiş vazifesi ile görevli polis komiserimiz Giritli Sabri Bey’de karşıdan onlara doğru gelmekte idi. Keyfi bir hareketle gözlerini bile kırpmadan Türk komiserinin üzerine ateş ettiler. Zavallı Sabri Bey “Allah” diye bağırarak kanlar içinde yere yuvarlandı. Yorgaki ile binbaşı Miçola kanlar içinde yatan şehit komiserimizi çiğneyerek geçtikten sonra arkadan gelen Efsun askerleri de aziz ölünün kafasını dipçikliyerek parçaladılar. Bu kahbelik karşısında sabrı taşan yağız bir delikanlının askeri kıraathaneden fırladığını gördük. İki elinde iki barabellum tabanca parlıyordu. Efsun askerlerinin üzerine ateş eden bu yağız delikanlı</em> üsteğmen <em>Germencikli İbrahim Bey’di. Arkasından Hukuk-ı Beşer gazetesinin sahibi Recep Bey oğlu Hasan Tahsin Bey elindeki bir bomba ile düşmanın karşısına atıldı. Efsun askerleri makinalı tüfeklerle derhal ateşe başladılar. Hasan Tahsin Bey şehit olup, kanlar içinde yere yuvarlanırken, halk ve askeri kıraathaneden dışarı fırlayan Türk gençleri de tabancalarına sarıldılar. Kışla ve hükümet meydanı bir andan kanlı bir muharebe sahası haline gelmişti</em>”<a href="https://www.altayli.net/izmirde-ilk-kursun-hadisesine-dair-bazi-tanikliklar.html#_edn29" name="_ednref29"><sup>[29]</sup></a>.</p>
<p>Aynı anlatıya “İki Üniversitelinin Macerası” adlı romanında Sadık Atak da başvurmuştur. Romanda; Kurtuluş Savaşı’nda yedek subay görev alan emekli valililerden Tahsin Haydarpaşalı, iki üniversiteli gence “İzmir’in işgalini ve ilk kurşunu hadisesini” anlatır. Yunan askerleri kışla ve hükümet konağına doğru ilerlerken, o sırada emniyet görevlisi bir Türk komiseri Giritli Sabri Bey, aldığı bir emri ulaştırmak üzere Yunan binbaşısına doğru gelmektedir. Binbaşının emri ile ateş açılmış, komiser bir anda delik-deşik olmuştur. Yunan askerleri “bu ilk şehidin” kanlı vücudunu çiğneyerek ve ezerek, hükümet konağına doğru yürür: “<em>Bu kahpelik karşısında sabrı taşan bir yağız delikanlının, kışlanın altındaki Askeri kıraathaneden fırladığını gördük. İki elinde (parabellum tabanca) parlıyordu. Efsun askerlerinin üzerine ateş ederek atılan bu yağız delikanlı, Üsteğmen Germencikli İbrahim bey idi. İşte bu da İzmir’de patlayan ilk Türk kurşunu oldu. Arkasından Hukuku-ı Beşer gazetesinin sahibi Recep bey ve Oğlu Hasan Tahsin bey, ellerindeki bombalarla düşmanın üzerine atıldılar… Efsun askerleri makinalı tüfeklerle ateşe başladılar. Hasan Tahsin bey şehit düştü</em>”<a href="https://www.altayli.net/izmirde-ilk-kursun-hadisesine-dair-bazi-tanikliklar.html#_edn30" name="_ednref30"><sup>[30]</sup></a>.</p>
<p>Yukarıda belirttiğimiz gibi “ilk kurşunu” Hasan Tahsin’in attığına dayalı anlatının referansı olarak birçok metinde Rahmi Apak’ın eseri gösterilmiştir. Eserde, “herkes söylüyor” denilerek şunlar aktarılır: “<em>Efsun taburu, üstü otel ve altı kahve olan ve adına Askeri Otel denilen binanın önüne geldiği vakit otelden bir silahın patladığı işitildi. Bu silah sesi üzerine tekmil Efsun taburu yüzgeri ederek darmadağın rıhtımdaki toplanma noktasına doğru kaçmaya başladı. Bu kaçış görülmeye layıktı. Efsunların püskülleri, ufki bir vaziyette arkalarında uçuyordu. Bu silahı Hasan Tahsin isminde bir gencin patlattığını ve kendisini de orada Yunan askerlerinin öldürdüğünü herkes söylüyor</em>”<a href="https://www.altayli.net/izmirde-ilk-kursun-hadisesine-dair-bazi-tanikliklar.html#_edn31" name="_ednref31"><sup>[31]</sup></a>. Rahmi Apak; “herkesin” kim olduğu konusunda da herhangi bir göndermede bulunmaz. Ardından da “ancak” anlamına gelecek başka bir olasılıktan bahseder ve “<em>söylemeyi unuttuğumuz bir nokta var</em>” diyerek kendisi açısından daha gerçekçi ve anlamlı görünen “yağız delikanlıya” dayalı anlatıya başvurur. Ardından da Garp Cephesinin kurulmasını, Hasan Tahsin yerine “İzmir’in yağız efesinin Yunan Efsun taburuna karşı kendiliğinden ve tek başına silahını çevirmesi” ile başlatır<a href="https://www.altayli.net/izmirde-ilk-kursun-hadisesine-dair-bazi-tanikliklar.html#_edn32" name="_ednref32"><sup>[32]</sup></a>.</p>
<p>Bunların dışında olay günü Hasan Tahsin’in nerede ve nasıl hayatını kaybettiği ile ilgili farklı anlatılarda da mevcuttur. İngiliz subay Ian Smith; bir sivilin bir evde Türk bulunduğunu ihbar etmesinin, birkaç Yunan askerin toplanarak o eve girmesi için yeterli bir sebep olduğunu belirtmiş, ancak bazı evlerde askerlerin direnişle karşılaştıkları da eklemiştir. Örnek olarak ise Hasan Tahsin’i göstermiştir: “<em>1913 yılında Bulgaristan’da Bay Buxton’a suikast girişiminde bulunan Tahsin Bey, Yunan müfrezesi ile girdiği çatışmada süngülenerek öldürülmüştü</em>”<a href="https://www.altayli.net/izmirde-ilk-kursun-hadisesine-dair-bazi-tanikliklar.html#_edn33" name="_ednref33"><sup>[33]</sup></a>. Benzer bir tespit 13 Haziran 1919 tarihli İzmir Müdafaa-i Hukuk-ı Osmaniye Cemiyeti tarafından Osmanlı sulh murahhaslarından Tevfik Paşa’ya takdim edilen muhtırada da yer alır ve Hasan Tahsin’in evinde hayatını kaybettiğini yazılır<a href="https://www.altayli.net/izmirde-ilk-kursun-hadisesine-dair-bazi-tanikliklar.html#_edn34" name="_ednref34"><sup>[34]</sup></a>. Daha da ilginci, “ilk kurşun Hasan Tahsin’in silahından çıkmıştır” tezini savunanların başında gelen Bilge Umar’a gönderilen bir mektupta yer alır. 1973’de Köyceğiz’den postaya verilen mektupta; “ilk kurşunu” atanın Giritli Jandarma Subayı Hasan Tahsin Bey olduğu yazmaktadır. Hasan Bey’in “ilk kurşunu” atmasına müteakip Efsun Alayına daha pek çok kişi tarafından ateş açılmış, ardından Hasan Tahsin Bey kaçmayı başarmış, isim benzerliği üzerine Hukuk-u Beşer başyazarı Hasan Tahsin Recep Bey ilk kurşunu atan zannı sebebiyle evinde öldürülmüştür<a href="https://www.altayli.net/izmirde-ilk-kursun-hadisesine-dair-bazi-tanikliklar.html#_edn35" name="_ednref35"><sup>[35]</sup></a>.</p>
<p>Hasan Tahsin’in hayatını kaybettiği nokta olarak Kordon’u işaret eden bilgilerde vardır. Örneğin Mıntıka Müfettişi Yüzbaşı Ziya Bey ise Hasan Tahsin’in “<em>Kordon üzerinde parça parça edilmek suretiyle şehit edildiğini</em>” kaydetmektedir<a href="https://www.altayli.net/izmirde-ilk-kursun-hadisesine-dair-bazi-tanikliklar.html#_edn36" name="_ednref36"><sup>[36]</sup></a>. Bütün bunlara ilave olarak Necdet Öklem, eski İzmirlilerden olan Tahir Bor’un Hasan Tahsin’in Frenk mahallesinde bir pasajda şehit edildiğine dair ifadesinin bulunduğunu hatırlatır<a href="https://www.altayli.net/izmirde-ilk-kursun-hadisesine-dair-bazi-tanikliklar.html#_edn37" name="_ednref37"><sup>[37]</sup></a>. Şükrü Oğuz Alpkaya da, Tahsin Bor’un da belirttiği gibi Hasan Tahsin’in ise Rum mahallesinden geçerken öldürüldüğünü, sokak ortasında kanlar içinde kalmış cesedinin kaldıran olmadığını ileri sürer, hatta “<em>ağzına bir sigara sokulup, boylu boyunca yattığını</em>” söylemektedir. Yunan Matbuat Kaleminde müdür ve sansür memuru olarak çalışan Mihail Rodas da anılarında Hasan Tahsin için, “<em>15 Mayıs akşamı bu Kafkas gazetecinin İzmir’deki askeri karargâh önünde cansız bedeni bulunmuştu</em>”<a href="https://www.altayli.net/izmirde-ilk-kursun-hadisesine-dair-bazi-tanikliklar.html#_edn38" name="_ednref38"><sup>[38]</sup></a> ifadelerini kullanır.</p>
<p><span>4. “İlk Kurşun” Hadisesine Dair Farklı Anlatılar</span></p>
<p>Ahenk gazetesi başyazarı Şevki Bey’in Celal Bayar’a yazdığı mektup “ilk kurşun” tartışmalarına yeni bir boyut kazandırmıştır. Bayar anılarında, “İşgal Günü Patlayan Silah, Kim Attı?” diye sorar. Ardından da Yunan tarafı dahil bu konudaki çeşitli iddiaları özetler ancak Hasan Tahsin isminden bahsetmez. Devamında Ahenk gazetesi başyazarı Şevki Bey’in bu konuyla ilgili kendisine yazdığı mektubu olduğu gibi yayınlar. Şevki Bey mektubunda, Yunan askerlerinin kışla ve hükümet konağı civarına yaklaşmaya başlamasıyla birlikte kışla meydanını dolduran Müslümanların Kemeraltı ve Tramvay Caddesi’ne doğru çekilmeye başladığını, bu arada kendisi de Evliyazade Oteli’nin önündeki kaldırımının üzerine çıkarak Birinci Kordon’dan kışla önüne akan “azgın kalabalığı” gözle takibe aldığını söyler. Biraz sonra Yunan müfrezesi ve onlara eşlik eden kalabalık Askeri Kıraathane’nin köşesinden Tramvay Caddesi’ne dönerek hapishaneye doğru yol alır. Aynı anda Birinci Kordon’dan kışlaya doğru ikinci bir Efsun müfrezesi daha dahil olur. Bu müfreze de kışla kapısı önünden geçerek Kemeraltı caddesine doğru yol almaya başlar. Bu müfrezenin önünde “<em>siyah elbiseli siyah şapkalı oldukça gösterişli</em>” sivil bir bayraktar vardır.</p>
<p>Bayraktarın rehberlik ettiği müfreze tam kıraathanenin köşesinden sağa dönerken hükümet konağının kapısı önüne ve içine toplanmış olan vatandaşlar arasından atılan bir silahın sesi kulakları çınlatır, bir an içinde müfrezenin önündeki siyah şapkalı, iri yapılı bayraktar yüzükoyun yere yuvarlanır: “<em>Herkes aklına gelen tarafa kaçmaya başladı. Bir iki saniyelik zamana sığan bu karışıklıktan nefsimi korumak için, süratle Kemeraltı Caddesi’ne döndüğüm sırada; o zaman Ragıp Paşa Oteli’ne bitişik küçük dükkanda saatçilikle meşgul olan Aziz Efendi’nin tabancasını cebine yerleştirmeye çalıştığı, hiç telaş etmeden Kemeraltı Caddesi’ne doğru yürümeye başladığı gözüme ilişti. O hoş sohbet, kendi halinde, mütevazı vatansever bir Türk’tü. Hakiki bir “Aziz” idi. O kalp, vatanın bağrına basan düşmanın gururunu hazmedememiş ve alemdarın layık olduğu cezayı vermişti</em>”.</p>
<p>Şevki Bey olaylar yatıştıktan sonra kendisini gizlice tebrike gider. Saatçi Aziz Efendi, “<em>Aramızda kalsın… kendi milletimizden de kimse duymasın… Dayanamadım. Vazifemi yaptım. Benden ummazlar diye korku duymuyorum</em>” ricasında bulunur. Celal Bayar, Şevki Bey’in mektubunu yayınladıktan sonra Müttefiklerarası Komisyonu’nun raporunun da Şevki Bey’i teyit eder nitelikte olduğunu hatırlatır. Ardından da “<em>silahı bir Türk vatanseveri atmıştı… İzmirli Aziz Efendi, her Türk’ün imtisal etmesi gereken fedakarlık, kahramanlık ve vatanseverlik örneği vermiştir. Adı gibi ruhu da ‘aziz’ olsun</em>” der. Aziz Bey’i kendisinin de tanıdığını hatırlatan Bayar, “<em>dış görünüşünden beklenilmeyen bir insanın kalbinde meğer bir aslan yatıyormuş…</em>” tespitinde bulunur<a href="https://www.altayli.net/izmirde-ilk-kursun-hadisesine-dair-bazi-tanikliklar.html#_edn39" name="_ednref39"><sup>[39]</sup></a>.</p>
<p>“Hasan Tahsin’in ilk kurşunu attığı” anlatısına itiraz eden isimlerden biri olan Necdet Öklem, Sami Talu’nun kendisine “ilk kurşunu” İdadi talebesi olan Arap Rasim’in attığı yönünde bilgi verdiğini söyler. Ayrıca Hürrem Kubat’ın da bu olayı doğruladığını ilave eder. Sami Talu, Necdet Öklem’e şunları söylemiştir: “<em>Ben o zaman İdadi talebesi idim. Bizi, şimdi Adliye binası olan okuldan alıp kışlaya götürdüler. Bizi kışlaya aldıktan sonra, kışlanın kapıları kapatıldı. Sınıfımızda ele avuca sığmaz, gözü pek bir arkadaşımız vardı. Ona Arap Rasim derdik. O bizimle birlikte kışlaya girmedi, kapının önünde kaldı. Az sonra Yunanlılar geldiler. Kışla kapısı önünde kalan Rasim ateş etti ve derhal orada şehit edildi. Silah kışladan atıldığı için de Yunanlılar, mitralyözleriyle, bizim de içinde bulunduğumuz kışla binasına ateş açtılar…</em>”<a href="https://www.altayli.net/izmirde-ilk-kursun-hadisesine-dair-bazi-tanikliklar.html#_edn40" name="_ednref40"><sup>[40]</sup></a>.</p>
<p>Son olarak Mehmet Culum “ilk kurşun” konusunda “kısa boylu ufak tefek” birini işaret eder. Mehmet Culum tarafından ailesinin gerçek bir yaşam hikayesinden yola çıkarak kaleme alınan “Azab Ağa” adlı eser yazarın ifadesiyle; “<em>olaylar ve kişiler tarihteki özgün durumlarına sadık kalınarak”</em>, büyük oranda aynen yansıtılmıştır. Roman 1909 yılında Selanik’ten İzmir’e göç etmek zorunda kalan bir Osmanlı ailesinin yaşam hikayesini konu edinmektedir. Haydar Rüştü’nün Anadolu matbaasında çalışan ve “Azaboğlu” mahlasıyla yazılar kaleme alan İttihatçı Hüsnü Bey, 15 Mayıs 1919 sabahı yaşananları hükümet konağının yan kapısından Yunan askerlerinin karşıdan gelişini izlemektedir. Yunan askerleri tam Tramvay caddesine dönecek iken, tek bir el silah sesi duyulur, silah sesiyle birlikte iri yarı bayraktar elindeki bayrağıyla yüzü koyun yere düşer. Silah, Hüsnü Bey’in bulunduğu yerden atılmıştır. Yunan askerlerine ve bayraktara o kadar dikkatle bakıyordur ki yanında ne olup bittiğinin farkına varamaz. Silah sesini duyduğunda ani bir refleksle sol tarafına bakar, yanındaki kendisi gibi kısa boylu, ufak tefek adam da ona bakar, bir saniyeliğine göz göze gelirler. Hüsnü Bey adamı tanıyordur, ama o heyecanla çıkartamaz. Tek bir silah sesi bile ortalığın kısa sürede mahşer alanına dönmesine yol açtığı için Hüsnü Bey’de panikle kaçmaya başlar ve “kısa boylu ufak tefek adamın” akıbeti hakkında bir şey söylemez<a href="https://www.altayli.net/izmirde-ilk-kursun-hadisesine-dair-bazi-tanikliklar.html#_edn41" name="_ednref41"><sup>[41]</sup></a>.</p>
<p><span>Sonuç</span></p>
<p>İşgalin ardından “<em>15 Mayıs 1919’da Konak’ta neler yaşandı?</em>” suali başta Osmanlı bürokrasisi olmak üzere uluslararası kamuoyunun cevap aradığı bir soruya dönüşmüştür. Söz konusu soruya cevap olarak birçok resmi rapor ve yazışma yayınlanmıştır. Birinci elden kaynak niteliği taşıyan bu dokümanlarda özellikle çatışmanın başlangıcı, yani “ilk kurşun” meselesi, bütün anlatının merkezine oturmaktadır. Resmi raporlarda ve bir çok anlatıda her ne kadar “ilk kurşunu” atanın bir Rum olduğu ileri sürülse de bu konuda bir isimden söz edilmemiştir. Yalnız Maliye müfettişlerinden Muvaffak Bey de yerli Rumları işaret etmekle kalmaz, atılan bu iki el silahla Komiser Hüseyin Efendi’nin yerli Rumlar tarafından öldürüldüğünü de belirtir. Bu konuda isim veren bir diğer kişi de Ali Çetinkaya olmuş, polis müdüründen aldığı bilgiye dayanarak “ilk atışın” bir Rum tarafından Komiser Şükrü Efendi hedef alınarak yapıldığını ileri sürmüştür. Sıtkı Şükrü Pamirkan ise bu komiserin Giritli Sabri Bey olduğunu belirtir.</p>
<p>Öte yandan ilk atışın hapishaneden bırakılan bir Müslümanın silahından çıktığı iddiası da dile getirilmiştir. Rahmi Apak’ın eserindeki “yağız delikanlı” akla gelen ilk örnektir. Bu konudaki en net anlatılardan birisi ise Müşfik Kinson’un tanıklığıdır. 10 yaşında iken Konak’ta yaşananlara abisiyle birlikte şahit olmuştur. Ancak Kinson’un tanıklığında ilk atışı yapan mahkumun kimliğiyle ilgili bir bilgi yoktur. Bunun yanında Ali Orhan İlkkurşun da, İsmail Kalender’in kendisine gönderdiği mektuba dayanarak hapishaneden bırakılan bir mahkumu işaret eder. Üç anlatıda da “ilk kurşunun” hedefi Yunan bayraktardır. Bu arada Yörük Ali Efe’nin yaveri Yüzbaşı Şükrü Oğuz ise bu mahkumun Giritli Kara Tahsin olduğunu ileri sürmektedir. Şükrü Oğuz’a göre silahla sancaktarı vuran ise Komiser muavini Hüseyin Efendi’dir. Her ikisi de olay yerinden yerli Rumlar tarafından öldürülmüştür.</p>
<p> “İlk kurşunu” atanın kimliğini açıklayan anlatılar da mevcuttur. Kadri Kemal Sevengil Hasan Tahsin’in Yunan müfrezesinin üstüne bomba attığını, kargaşanın bu şekilde başladığını ileri sürmektedir. Askeri Otel ve Kıraathanenin işletmecisi Ömer Lütfi Bey, Asaf Gökbel’e gönderdiği mektupta; bayrak taşıyan Efsun askeri vurulup yere düşürenin, daha önce kendi otelinde de çalıştığı için iyi tanıdığı Boşnak İbrahim olduğunu söyler. Ömer Lütfi Bey’in aktardığına göre, ikinci bir silah daha atılır ve bunu atan ise Hukuk-ı Beşer gazetesini çıkaran Hasan Tahsin Bey’dir. Benzer bir durum Sıtkı Şükrü Pamirkan’ın anlatısında da karşımıza çıkmaktadır. Bu sefer Hasan Tahsin, “ilk kurşunu” atan Üsteğmen Germencikli İbrahim Bey’den sonra “elinde bomba” ile Yunan askerlerinin karşına çıkmıştır. Dolayısıyla Sıtkı Şükrü Pamirkan’ın anlatısında ise “ilk kurşunu” Üsteğmen Germencikli İbrahim Bey atmıştır. Ahenk gazetesi başyazarı Şevki Bey, Celal Bayar’a yazdığı mektupta “ilk kurşunu” Saatçi Aziz Efendi’nin attığını iddia eder. Necdet Öklem ise Sami Talu kaynak göstererek “ilk kurşunu” İdadi talebesi olan Arap Rasim’in attığı yönünde bilgi verir.</p>
<p>Yunan işgaline yönelik tepki olarak; bir çok miting ve toplantı organize edilmesine, aynı zamanda bir çok yayın da neşredilmesine rağmen bunların hiçbirinde de “ilk kurşunu” atan kişi olarak herhangi bir isim gösterilmemiştir. Örneğin işgal döneminde İzmir’de sansür görevlisi olarak olarak çalışan Mihail Rodas’ın hatıratının Anadolu gazetesinde yayınlanması üzerine Ahenk gazetesi “Vatanın Kahraman Öz Evlatlarına” başlığıyla İzmirlileri işgal ile ilgili şahit oldukları olayları yazmaya davet eder. 1926’da Ahenk gazetesinin çağrısına uyan yaklaşık 69 kişi işgal ilgili anılarını gazeteye göndermiş ve bu anılar yayınlanmıştır<a href="https://www.altayli.net/izmirde-ilk-kursun-hadisesine-dair-bazi-tanikliklar.html#_edn42" name="_ednref42"><sup>[42]</sup></a>. Bunların hiçbirinde Hasan Tahsin veya başka bir isim “ilk kurşunu” atan kişi olarak yer almamıştır. Daha ötesi Milli Mücadele döneminin temel referans kaynağı konumundaki Atatürk’ün Nutuk’unda da “İzmir’de ilk kurşun” meselesine değinilmediği gibi liselerde okutulmak üzere hazırlanan bizzat Atatürk tarafından da kontrol edilen dönemin resmi yayını Tarih IV kitabında ise “<em>Efsun taburu İzmir kışlasının yanına yaklaşırken, Yunanlılar tarafından atılan silahları bahane ederek kışlayı ateşe tuttular</em>” ifadesi yer almaktadır<a href="https://www.altayli.net/izmirde-ilk-kursun-hadisesine-dair-bazi-tanikliklar.html#_edn43" name="_ednref43"><sup>[43]</sup></a>.</p>
<p>Dolayısıyla İzmir’de Yunan askerlerine karşı “ilk kurşunun” nerede, kim veya kimler tarafından atıldığı konusunda farklı tanıklıklar mevcut olsa da “Hasan Tahsin’in ilk kurşunu atarak milli mücadeleyi başlattığı” yönündeki yaklaşım 1940’lardan itibaren tarihsel bir doğruya dönüşmüştür. 1940’lardan itibaren Hasan Tahsin’i “özneleştiren” anlatının inşasında ise tarihçilerden çok gazeteciler, edebiyatçılar, siyasiler ve bürokratlar rol oynamıştır.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Dr. Mithat Kadri VURAL</strong></span></a>
</p><p>Dokuz Eylül Üniversitesi, Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü. (mithat.vural@deu.edu.tr)</p>
<p><strong>Alıntı Kaynak:</strong> Çağdaş Türkiye Tarihi Araştırmaları Dergisi, XIX/ Özel Sayı: İzmir’in İşgali (2019)</p>
<hr>
<div><span><strong>KAYNAKÇA</strong></span></div>
<div><span><strong>I. Arşiv Kaynakları</strong></span></div>
<div><span>♦ Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı Devlet Arşivleri Başkanlığı Osmanlı Arşivi</span></div>
<div><span>♦ Dahiliye Nezareti İdare-i Umumiye Ekleri (DH.İ.UM. EK), 66/12.</span></div>
<div><span><strong>II. Süreli Yayınlar</strong></span></div>
<div><span><em>♦ Anadolu’da Yenigün</em></span></div>
<div><span><em>♦ Cumhuriyet</em></span></div>
<div><span><em>♦ Çınaraltı</em></span></div>
<div><span><em>♦ Ege Ekonomi</em></span></div>
<div><span><em>♦ Islahat</em></span></div>
<div><span><em>♦ İleri</em></span></div>
<div><span><em>♦ Yön</em></span></div>
<div><span><strong>III. Kitaplar</strong></span></div>
<div><span><em>♦ Ali Orhan</em> İlkkurşun’un <em>Kaleminden İlk Kurşun ve Sonrası</em>, Yayına Hazırlayan Engin Berber-Taner Bulut-Tülay Gül, Ödemiş Belediyesi Yıldız Kent Arşivi ve Müzesi Yay., İzmir, 2013,</span></div>
<div><span>♦ ALPKAYA, Şükrü Oğuz, <em>Yörük Ali Efe</em>, Derleyen Atilla Oral, Demkar Yay., İstanbul, 2009.</span></div>
<div><span>♦ APAK, Rahmi, <em>Garp Cephesi Nasıl Kuruldu</em>, Güven Basımevi, İstanbul, 1942.</span></div>
<div><span>♦ ATAK, Sadık, <em>İki Üniversitelinin Macerası</em>, Divan Matbaası, Ankara, 1970. BAYAR, Celal, <em>Ben De Yazdım</em>, Cilt 6, Sabah Kitapları, İstanbul, 1997.</span></div>
<div><span>♦ BAYKARA, Tuncer, <em>Atatürk ve XX. Yüzyıl Türk Tarihi Araştırmaları</em>, IQ Kültür Sanat Yayınları, İstanbul, 2005.</span></div>
<div><span>♦ BÜYÜKARKIN, Bekir, <em>Bozkırdaki Sabah</em>, Hakan Kitapevi, 2. Baskı, İstanbul, CONNERTON, Paul, <em>Modernite Nasıl Unutturur</em>, Sel Yay., 2. Baskı, İstanbul, 2014. CULUM, Mehmet, <em>Azab Ağa Bir Ege Hikayesi</em>, Bulut Yay., İstanbul, 2004.</span></div>
<div><span>♦ ÇELEBİ, Mevlüt, <em>Ahenk ve Halk Gazetelerinde İşgal Hatıraları (1919-1922</em>), Atatürk Araştırma Merkezi yay., Ankara, 2015.</span></div>
<div><span>♦ ÇETİNKAYA, Ali <em>Askerlik Hayatım 1914-1922</em>, Yayına Hazırlayanlar: Oktay Şimşek Zeki Dilek, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2012.</span></div>
<div><span>♦ DİNAMO, Hasan İzzettin, <em>Kutsal İsyan Milli Kurtuluş Savaşının Gerçek Hikayesi 1, </em>Tekin Yayınevi, İstanbul, 1986</span></div>
<div><span>♦ EDİZ, İsmail, <em>Diploması ve Savaş İngiliz Belgelerinde Batı Anadolu’da Yunan İşgali</em>, Atatürk Araştırma Merkezi yay., Ankara, 2015.</span></div>
<div><span>♦ GÖKBEL, Asaf, <em>Milli Mücadele’de Aydın</em>, Kolalı Matbaası, Aydın, 2005.</span></div>
<div><span>♦ GÖNENÇ, Volkan, <em>Küllerin Altındaki İzmir (1909-1930)</em>, Çatı Kitapları, İstanbul, 2012,</span></div>
<div><span><em>♦ İzmir Aydın Ayvalık ve Havalisi Yunan İşgali Hakkında Makamat-ı Askeriyeden Mevrud Raporlar</em>, İkinci Kitap, Matbaa-i Askeriye, Dersaadet, 1335.</span></div>
<div><span>♦ İzmir <em>Fecayii</em>, “1 İzmir’in Suret-i İşgali, Harbiye Nezareti ve Umum Jandarma Kumandanlığına Gelen Raporlar ve sair Vesikalar”, b.y., t.y.</span></div>
<div><span>♦ KOZANOĞLU, Zeynel, <em>Anıt Adam Osman Nevres, “Hasan Tahsin”,</em> İzmir Gazeteciler Cemiyeti Yayını, İzmir.</span></div>
<div><span>♦ OKURER, Mehmet, <em>İzmir Kuruluştan Kurtuluşa</em>, Ticaret Matbacılık, İzmir, 1970.</span></div>
<div><span>♦ ONAY, Ahmet Talat, <em>Milli Mücadele Yazıları</em>, Hazırlayan Cemal Kurnaz-Şefika Kurnaz, MEB Yayınları, 2. Baskı, 2004, İstanbul, s. 57.</span></div>
<div><span>♦ RODAS, Mihail, <em>I Ellada Stin Mikran Asia (1918-1922),</em> Tipografeia: Kleisouni, 1950.</span></div>
<div><span>♦ TAÇALAN, Nurdoğan, <em>Ege’de Kurtuluş Savaşı Başlarken</em>, Bilgi Yay., Ankara, 2007.</span></div>
<div><span><em>♦ Tarih IV Kemalist eğitiminin Tarih Dersleri (1931-1941)</em>, Kaynak Yayınları, 4. Baskı, İstanbul, 2004.</span></div>
<div><span>♦ UMAR, Bilge, <em>İzmir’de Yunanlıların Son Günleri</em>, İzmir Büyükşehir Belediyesi Kent Kitaplığı, 2. Baskı, İzmir, 2011.</span></div>
<div><span><strong>IV. Makaleler</strong></span></div>
<div><span>♦ İNAL, Buğra, “Bir İngiliz Subayının Gözünden İzmir’in İşgali ve Yaşananlar”, <em>Büyük Taarruzun 90. Yıldönümünde Uluslararası Milli Mücadele ve Zafer Yolu Sempozyumu</em>, Atatürk Araştırma Merkezi Yayınları, Cilt II, Ankara, 2014.</span></div>
<div><span>♦ KARAYAMAN, Mehmet, “İzmir Valisi İzzet Bey’in Kaleminden İzmir’in İşgali”, <em>Çağdaş Türkiye Tarihi Araştırmaları Dergisi</em>, VI/15, Güz /2007.</span></div>
<div><span>♦ KOCAGÖZ, Samim,“Sömürgeciliğe Atılan İlk Bomba”, <em>Yön</em>, Sayı 74, 15 Mayıs 1963.</span></div>
<div><span>♦ ORTAÇ, Yusuf Ziya, “Hasan Tahsin”, <em>Çınaraltı</em>, Sayı 50, C. 2, 6 Eylül 1942.</span></div>
<div><span>♦ Sabitzade Emin Süreyya, “Tarihi Bir Şahadet Vali İzzet Beyefendi Hakkında”, <em>Islahat</em>, 27 Mayıs 1919.</span></div>
<div><span>♦ URAL Selçuk – OKUR, Mehmet, “Vali İzzet Bey’in Kaleminden İzmir’in İşgali”, <em>A.Ü. Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Dergisi</em>, Sayı 17, Erzurum, 2001.</span></div>
<div><span>♦ ÖKLEM, Necdet, “H. Tahsin Evinde Öldürülmüştür”, <em>Ege Ekonomi</em>, 24 Ocak 1973.</span></div>
<div><span><strong>Dipnotlar:</strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/izmirde-ilk-kursun-hadisesine-dair-bazi-tanikliklar.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> TNA, FO 608/104/4, No: 14241, Morgon’ın 20 Mayıs tarihli raporu, Rapor No: 21. Aktaran İsmail Ediz, <em>Diploması ve Savaş İngiliz Belgelerinde Batı Anadolu’da Yunan İşgali</em>, Atatürk Araştırma Merkezi yay., Ankara, 2015, s. 158.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/izmirde-ilk-kursun-hadisesine-dair-bazi-tanikliklar.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> İzmir <em>Fecayii</em> , “1 İzmir’in Suret-i İşgali, Harbiye Nezareti ve Umum Jandarma Kumandanlığına Gelen Raporlar ve sair Vesikalar”, b.y., t.y., s.13-14.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/izmirde-ilk-kursun-hadisesine-dair-bazi-tanikliklar.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a><em> BOA, DH.İ.UM. EK, 66/12</em>. Ayrıca bakınız Selçuk Ural, Mehmet Okur, “Vali İzzet Bey’in Kaleminden İzmir’in İşgali”, <em>A.Ü. Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Dergisi</em>, Sayı 17, Erzurum, 2001, s 267-274. Mehmet Karayaman, “İzmir Valisi İzzet Bey’in Kaleminden İzmir’in İşgali”, Çağdaş Türkiye Tarihi Araştırmaları Dergisi, VI/15, Güz /2007, s. 12.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/izmirde-ilk-kursun-hadisesine-dair-bazi-tanikliklar.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> İzmir Aydın Ayvalık ve Havalisi Yunan İşgali Hakkında <em>Makamat-ı Askeriyeden Mevrud Raporlar</em>, İkinci Kitap, Matbaa-i Askeriye, Dersaadet, 1335, s. 10-11.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/izmirde-ilk-kursun-hadisesine-dair-bazi-tanikliklar.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> Bakınız. Celal Bayar, <em>Ben De Yazdım</em>, Cilt 6, Sabah Kitapları, İstanbul, s. 198.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/izmirde-ilk-kursun-hadisesine-dair-bazi-tanikliklar.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a><em> A.g.e.,</em> s.22-23.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/izmirde-ilk-kursun-hadisesine-dair-bazi-tanikliklar.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> Ahmet Talat Onay, <em>Milli</em> Mücadele Yazıları, Hazırlayan Cemal Kurnaz-Şefika Kurnaz, MEB Yayınları, 2. Baskı, 2004, İstanbul, s. 57.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/izmirde-ilk-kursun-hadisesine-dair-bazi-tanikliklar.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> Sabitzade Emin Süreyya, “Tarihi Bir Şahadet Vali İzzet Beyefendi Hakkında”, <em>Islahat</em> , 27 Mayıs 1919.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/izmirde-ilk-kursun-hadisesine-dair-bazi-tanikliklar.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a><em> İleri,</em> 15 Mayıs 1922.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/izmirde-ilk-kursun-hadisesine-dair-bazi-tanikliklar.html#_ednref10" name="_edn10">[10]</a><em> İzmir Fecayii</em>, “1 İzmir’in Suret-i İşgali, Harbiye Nezareti ve Umum Jandarma Kumandanlığına Gelen Raporlar ve Sair Vesikalar”, b.y., t.y., s 39.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/izmirde-ilk-kursun-hadisesine-dair-bazi-tanikliklar.html#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> Şükrü Oğuz Alpkaya, <em>Yörük Ali Efe</em>, Derleyen Atilla Oral, Demkar Yay., İstanbul, 2009, s. 84.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/izmirde-ilk-kursun-hadisesine-dair-bazi-tanikliklar.html#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> Ali Çetinkaya, <em>Askerlik Hayatım 1914-1922</em>, Yayına Hazırlayanlar: Oktay Şimşek-Zeki Dilek, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2012, s. 184-185.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/izmirde-ilk-kursun-hadisesine-dair-bazi-tanikliklar.html#_ednref13" name="_edn13">[13]</a> Buğra İnal, “Bir İngiliz Subayının Gözünden İzmir’in İşgali ve Yaşananlar”, <em>Büyük Taarruzun 90. Yıldönümünde Uluslararası Milli Mücadele ve Zafer Yolu Sempozyumu</em>, Atatürk Araştırma Merkezi Yayınları, Cilt II, Ankara, 2014, s. 1212.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/izmirde-ilk-kursun-hadisesine-dair-bazi-tanikliklar.html#_ednref14" name="_edn14">[14]</a> Volkan Gönenç, <em>Küllerin Altındaki İzmir (1909-1930)</em>, Çatı Kitapları, İstanbul, 2012, s. 40-41.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/izmirde-ilk-kursun-hadisesine-dair-bazi-tanikliklar.html#_ednref15" name="_edn15">[15]</a> Hasan İzzettin Dinamo, <em>Kutsal İsyan Milli Kurtuluş Savaşının Gerçek Hikayesi 1,</em> Tekin Yayınevi, İstanbul, 1986, s. 357.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/izmirde-ilk-kursun-hadisesine-dair-bazi-tanikliklar.html#_ednref16" name="_edn16">[16]</a> Apak, <em>a.g.e</em><strong>.</strong>, s. 187.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/izmirde-ilk-kursun-hadisesine-dair-bazi-tanikliklar.html#_ednref17" name="_edn17">[17]</a> Örnek oluşturması bakımından bakınız. Yusuf Ziya Ortaç, “Hasan Tahsin”, <em>Çınaraltı,</em> sayı 50, C. 2, 6 Eylül 1942,</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/izmirde-ilk-kursun-hadisesine-dair-bazi-tanikliklar.html#_ednref18" name="_edn18">[18]</a> <em>Ali Orhan İlkkurşun’un Kaleminden İlk Kurşun ve Sonrası</em>, Yayına Hazırlayan Engin Berber-Taner Bulut-Tülay Gül, Ödemiş Belediyesi Yıldız Kent Arşivi ve Müzesi Yay., İzmir, 2013, s. 22.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/izmirde-ilk-kursun-hadisesine-dair-bazi-tanikliklar.html#_ednref19" name="_edn19">[19]</a> Alpkaya, <em>a.g.e.,</em> s. 122-136.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/izmirde-ilk-kursun-hadisesine-dair-bazi-tanikliklar.html#_ednref20" name="_edn20">[20]</a> Zeynel Kozanoğlu, <em>Anıt Adam Osman Nevres “Hasan Tahsin</em>, İzmir Gazeteciler Cemiyeti Yayını, İzmir, s. 154-155.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/izmirde-ilk-kursun-hadisesine-dair-bazi-tanikliklar.html#_ednref21" name="_edn21">[21]</a> Bilge Umar, İzmir’de <em>Yunanlıların Son Günleri</em>, İzmir Büyükşehir Belediyesi Kent Kitaplığı, 2. Baskı, İzmir, 2011, s. 157.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/izmirde-ilk-kursun-hadisesine-dair-bazi-tanikliklar.html#_ednref22" name="_edn22">[22]</a> Samim Kocagöz de Hasan Tahsin’in, Yunan askerlerine kurşun yerine bomba attığını ileri sürmektedir. İlk baskısı 1962’de yapılan Kalpaklılar romanda, Yunan askerleri rıhtıma dizilmiş şekilde, alkışlar eşliğinde yürüyüşe hazırlandıkları sırada, Hasan Tahsin bombayı Efsun askerlerinin ortasına atar. Kocagöz’e göre bu olayın ardından ilk kurşunu Sarı Kışla’dan çıkan bir asker atmış ve Yunan sancaktarını vurmuştur. Samim Kocagöz, “Sömürgeciliğe Atılan İlk Bomba”, <em>Yön</em>, Sayı 74, 15 Mayıs 1963, s. 8-9. 15 Mayıs 1922’de Anadolu’da Yenigün gazetesinin ilk sayfası İzmir’in işgaline ayrılır. Burada da Hasan Tahsin’in üzerine hamle yapan dört Yunan askerini bomba ile havaya uçurduğu belirtilir. <em>Anadolu’da Yenigün</em>, 15 Mayıs 1922.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/izmirde-ilk-kursun-hadisesine-dair-bazi-tanikliklar.html#_ednref23" name="_edn23">[23]</a> Asaf Gökbel, <em>Milli Mücadele’de Aydın</em>, 2005, Aydın, s. 63.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/izmirde-ilk-kursun-hadisesine-dair-bazi-tanikliklar.html#_ednref24" name="_edn24">[24]</a> Benzer bir anlatı Bekir Büyükarkın’ın İzmir’in işgali ile başlattığı ve “ilk kurşunu” “yağız delikanlıya” attırdığı “Bozkırda Sabah” adlı romanında da karşımıza çıkmaktadır. Bekir Büyükarkın, <em>Bozkırdaki Sabah</em>, Hakan Kitapevi, 2. Baskı, İstanbul, s. 6.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/izmirde-ilk-kursun-hadisesine-dair-bazi-tanikliklar.html#_ednref25" name="_edn25">[25]</a> Gökbel, <em>a.g.e.</em>, s. 63.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/izmirde-ilk-kursun-hadisesine-dair-bazi-tanikliklar.html#_ednref26" name="_edn26">[26]</a> İzmir’in önde gelen Levanten ailelerinden birinin mensubu olan Charlton Whittall de “ilk kurşunun” adresini Askeri Kıraathane olarak göstermiştir. Yunanlıların iddia ettiği gibi, kışladan kesinlikle ateş açılmadığını not eden Whittall, aynı zamanda hükümet meydanındaki kışlanın ön kapısına bakan şirket ofisinin balkonundan, yaşanan kargaşaya da şahit olmuştur: “<em>Rıhtım tarafından meydana doğru ilerleyen Yunan askerler barakaların önünden geçtiği esnada birkaç el silah duyuldu. Bununla birlikte Yunan askerleri geriye doğru koşmaya başladı ağaçların arkasında siper olan Yunan askerleri gördükleri her şeyi kurşun yağmuruna tuttular. Tahminimce ilk silah atışı kahvehaneden geldi ve kesinlikle kışlalardan gelmedi. Bunun en büyük ispatı kışlaların tam karşısında yer alan bulunduğum şirketin ofis binasının önünde hiçbir kurşun bulunmamasıdır</em>”. TNA, FO 608/104/4, No: 14241. Aktaran Ediz, <em>a.g.e.</em>, s. 160.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/izmirde-ilk-kursun-hadisesine-dair-bazi-tanikliklar.html#_ednref27" name="_edn27">[27]</a> Gökbel, <em>a.g.e.</em>, s. 74.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/izmirde-ilk-kursun-hadisesine-dair-bazi-tanikliklar.html#_ednref28" name="_edn28">[28]</a> Gökbel, <em>a.g.e.</em>, s. 75.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/izmirde-ilk-kursun-hadisesine-dair-bazi-tanikliklar.html#_ednref29" name="_edn29">[29]</a> Mehmet Okurer, <em>İzmir Kuruluştan Kurtuluşa</em>, Ticaret Matbacılık, İzmir, 1970, s. 174-175. Ayrıca bakınız. <em>Cumhuriyet</em>, 16 Eylül 1964.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/izmirde-ilk-kursun-hadisesine-dair-bazi-tanikliklar.html#_ednref30" name="_edn30">[30]</a> Sadık Atak, <em>İki Üniversitelinin Macerası</em>, Divan Matbaası, Ankara, 1970, s. 137-138.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/izmirde-ilk-kursun-hadisesine-dair-bazi-tanikliklar.html#_ednref31" name="_edn31">[31]</a> Rahmi Apak, <em>Garp Cephesi Nasıl Kuruldu</em>, Güven Basımevi, İstanbul, 1942, s. 11.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/izmirde-ilk-kursun-hadisesine-dair-bazi-tanikliklar.html#_ednref32" name="_edn32">[32]</a> Apak, <em>a.g.e.</em>, s. 187.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/izmirde-ilk-kursun-hadisesine-dair-bazi-tanikliklar.html#_ednref33" name="_edn33">[33]</a> Raporun tercümesi için bakınız. Buğra İnal, <em>a.g..e</em><strong>, </strong>s. 1213-1222.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/izmirde-ilk-kursun-hadisesine-dair-bazi-tanikliklar.html#_ednref34" name="_edn34">[34]</a> İzmir <em>Fecayii</em>, “1 İzmir’in Suret-i İşgali, Harbiye Nezareti ve Umum Jandarma Kumandanlığına Gelen Raporlar ve sair Vesikalar”, b.y., t.y., s.28-32.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/izmirde-ilk-kursun-hadisesine-dair-bazi-tanikliklar.html#_ednref35" name="_edn35">[35]</a> Bilge Umar, <em>İzmir’de Yunanlıların Son Günleri</em>, İzmir Büyükşehir Belediyesi Kent Kitaplığı, 2. Baskı, İzmir, 2011, s. 149. Bu arada Hasan Tahsin’in kız kardeşi Melek Gökmen 48 yıl sonra 1967’de Nurdoğan Taçalan’a abisinin 15 Mayıs sabahı saat 8’de evden çıktığını ve bir daha dönmediğini belirtmektedir. Nurdoğan Taçalan, <em>Ege’de Kurtuluş Savaşı Başlarken</em>, Bilgi Yay., Ankara, 2007, s. 261-265.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/izmirde-ilk-kursun-hadisesine-dair-bazi-tanikliklar.html#_ednref36" name="_edn36">[36]</a> Bayar, <em>a.g.e.,</em> s. 198.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/izmirde-ilk-kursun-hadisesine-dair-bazi-tanikliklar.html#_ednref37" name="_edn37">[37]</a> Necdet Öklem, “H. Tahsin Evinde Öldürülmüştür”, <em>Ege Ekonomi</em>, 24 Ocak 1973.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/izmirde-ilk-kursun-hadisesine-dair-bazi-tanikliklar.html#_ednref38" name="_edn38">[38]</a> Mihail Rodas, <em>I Ellada Stin Mikran Asia (1918-1922),</em> Tipografeia: Kleisouni, 1950, s. 57.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/izmirde-ilk-kursun-hadisesine-dair-bazi-tanikliklar.html#_ednref39" name="_edn39">[39]</a> Bayar, <em>a.g.e.,</em> s. 48-51. Celal Bayar, 1975’de Tuncer Baykara’ya 15 Mayıs günü yaşananlarla ilgili her türlü bilgiyi alabilecek durumda olduğunu ancak kendisine Hasan Tahsin ile ilgili herhangi bir bilgi ulaşmadığını söylemiştir. Tuncer Baykara, <em>Atatürk ve XX. Yüzyıl Türk Tarihi Araştırmaları</em>, IQ Kültür Sanat Yayınları, 2005, İstanbul, s. 61.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/izmirde-ilk-kursun-hadisesine-dair-bazi-tanikliklar.html#_ednref40" name="_edn40">[40]</a> Öklem, a.g.y.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/izmirde-ilk-kursun-hadisesine-dair-bazi-tanikliklar.html#_ednref41" name="_edn41">[41]</a> Mehmet Culum, <em>Azab Ağa Bir Ege Hikayesi</em>, Bulut Yay., İstanbul, 2004, s. 220-221.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/izmirde-ilk-kursun-hadisesine-dair-bazi-tanikliklar.html#_ednref42" name="_edn42">[42]</a> Bakınız Mevlüt Çelebi, <em>Ahenk ve Halk Gazetelerinde İşgal Hatıraları (1919-1922)</em>, Atatürk Araştırma Merkezi yay., Ankara, 2015.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/izmirde-ilk-kursun-hadisesine-dair-bazi-tanikliklar.html#_ednref43" name="_edn43">[43]</a> <em>Tarih IV Kemalist eğitiminin Tarih Dersleri (1931-1941)</em>, Kaynak Yayınları, 4. Baskı, 2004, İstanbul, s. 29.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Millî Mücadelenin İlk Zaferi: Maraş Millî Mücadelesi ve Maraş’ın Kahramanlığı</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/milli-mucadelenin-ilk-zaferi-maras-milli-mucadelesi-ve-marasin-kahramanligi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/milli-mucadelenin-ilk-zaferi-maras-milli-mucadelesi-ve-marasin-kahramanligi</guid>
<description><![CDATA[ Millî Mücadelenin İlk Zaferi: Maraş Millî Mücadelesi ve Maraş’ın Kahramanlığı
Osmanlı hükûmeti tarafından daha önce zorunlu göçe tabi tutulan Ermenilerle ilgili olarak savaşın sona ermesinden sonra çıkarılan geri dönüş kararnamesiyle “Askerî ve siyasi sebeplerden dolayı başka mahallere sevk edilmiş olan Ermenilerin memleketlerine dönmelerine müsaade edileceği” ilan edildi ve bu, aralıklarla ilgili vilayetlere duyuruldu.[1] Bu kararname sadece tehcir edilenleri değil kendi isteğiyle başka ülkelere göç edenleri […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c48e4dd4ad.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:44 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Millî, Mücadelenin, İlk, Zaferi:, Maraş, Millî, Mücadelesi, Maraş’ın, Kahramanlığı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/05/Maras-Milli-Mucadele.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/milli-mucadelenin-ilk-zaferi-maras-milli-mucadelesi-ve-marasin-kahramanligi.html">Millî Mücadelenin İlk Zaferi: Maraş Millî Mücadelesi ve Maraş’ın Kahramanlığı</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. Nejla GÜNAY</strong></span></a>
</p><p>Osmanlı hükûmeti tarafından daha önce zorunlu göçe tabi tutulan Ermenilerle ilgili olarak savaşın sona ermesinden sonra çıkarılan geri dönüş kararnamesiyle “Askerî ve siyasi sebeplerden dolayı başka mahallere sevk edilmiş olan Ermenilerin memleketlerine dönmelerine müsaade edileceği” ilan edildi ve bu, aralıklarla ilgili vilayetlere duyuruldu.<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadelenin-ilk-zaferi-maras-milli-mucadelesi-ve-marasin-kahramanligi.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a> Bu kararname sadece tehcir edilenleri değil kendi isteğiyle başka ülkelere göç edenleri de kapsıyordu. Nitekim Dâhiliye Nezareti 12 Nisan 1919’da, Harbiye Nezareti’ni, Birinci Dünya Savaşı sırasında Rusya ve başka yabancı ülkelere kaçan Ermenilerden kanunen mâni hâlleri olmayanların ülkeye geri dönmelerine izin verilmesi ancak cinayet ve diğer suçlar sebebiyle firar etmiş olanların ülkeye dönmelerine izin verilmemesi konusunda uyardı.<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadelenin-ilk-zaferi-maras-milli-mucadelesi-ve-marasin-kahramanligi.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a></p>
<p>Bu kararnamenin ardından bazı Ermeniler memleketlerine döndüler. Geri dönenlerle ilgili olarak hazırlanan ve Maraş ile Zeytun nüfusunu detaylandıran bir raporda, savaş öncesi ve savaş sonrası Ermeni nüfusu verilmiştir. Buna göre Maraş merkezde savaş öncesi 30000 Ermeni’nin yaşadığı, bunlardan 19000’inin sürgün edildiği, 11000’inin yerinde bırakıldığı, sürgün edilen 11000 Ermeni’nin göçerken kayıp olduğu, savaş sonrasında sürgün edilen 19000 Ermeni’den 8000’inin geri döndüğü, 1919 yılında Maraş’ta toplam Ermeni nüfusunun 19000 olduğu, diğer yerlerden gelen 3000 Ermeni’yle birlikte 1920’deki sayılarının 22000’e ulaştığı, sürgünden döndükten sonra 11000 Ermeni’nin daha kaybedilmesiyle toplam kayıp sayısının 22000 olduğu tespit edilmektedir.<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadelenin-ilk-zaferi-maras-milli-mucadelesi-ve-marasin-kahramanligi.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a></p>
<p>Fransız işgal komutanı Albay Bremond’un belirttiğine göre Antep ve Maraş’a birçok Ermeni gelmiş, Zeytun yeniden iskân edilmişti. 1919 yılı Kasım ayında Maraş’ın Fransız işgaline bırakılmasından sonra Maraş’taki Ermeni sayısı çok artmıştı.<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadelenin-ilk-zaferi-maras-milli-mucadelesi-ve-marasin-kahramanligi.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a> Ermeni nüfusun Maraş’a ve Adana, Antep, Urfa gibi civar bölgeye geri dönmesi, Büyük devletlerin burayla ilgili projeleri açısından büyük önem arz etmekteydi. Çünkü Ermeniler tarafından “Kilikya”<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadelenin-ilk-zaferi-maras-milli-mucadelesi-ve-marasin-kahramanligi.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a>denen güney bölgelerinde bağımsız bir Ermeni devletli kurulması tasarlanmaktaydı. Boghos Nubar Paşa, Ermeni delegasyonu başkanı olarak katıldığı barış müzakerelerinde Kilikya’dan “Küçük Ermenistan” şeklinde bahsederek burada bir Ermenistan devleti kurulması çabasını açıkça ortaya koymaktaydı.<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadelenin-ilk-zaferi-maras-milli-mucadelesi-ve-marasin-kahramanligi.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a> Bu durum bölgeyi işgal etmeyi planlayan yabancı devletlerin işini kolaylaştıracaktır. Nitekim İtilaf Devletleri, Birinci Dünya Savaşı’nın hemen ardından imzalanan Mondros Mütarekesi’ne aykırı olarak<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadelenin-ilk-zaferi-maras-milli-mucadelesi-ve-marasin-kahramanligi.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a> Ermenilerin Kilikya diye adlandırdıkları güney bölgelerini işgal ettiler.</p>
<p><span>1. Mondros Mütarekesi’nin Ardından Maraş’ın İşgali</span></p>
<p>Mondros Ateşkes Antlaşması’na göre müttefikler ancak Toros tren geçidini ve müttefikler için bir tehdidin ortaya çıkmasına neden olabilecek herhangi bir stratejik noktayı işgal edebilirlerdi. Ancak Toroslarda müttefiklerin güvenliğini tehdit edebilecek herhangi bir tehlike yoktu. En azından böyle bir tehlike, Fransızlar ateşkes antlaşmasının maddelerini ihlal edene kadar yoktu. Diğer taraftan Çukurova’daki hiçbir vilayetin işgal edilmesini gerektirecek geçerli bir neden yoktu.<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadelenin-ilk-zaferi-maras-milli-mucadelesi-ve-marasin-kahramanligi.html#_edn8" name="_ednref8">[8]</a> Buna rağmen Maraş, Osmanlı askerinin şehri terk etmesinin ardından mütarekeye aykırı olarak 22 Şubat 1919’da İngilizler tarafından işgal edildi. Maraş halkı, işgali engellemek amacıyla Maraş-Narlı arasındaki Aksu Köprüsü’nü yıktı. Ancak bu ve benzeri önlemler şehrin işgal edilmesini önleyemedi. İngilizler küçük bir köprü kurmak suretiyle Aksu Çayı’nı geçip Maraş’a doğru ilerleyişlerine devam ettiler. Bu, şehirdeki Ermenilerin sevinçle karşıladığı bir olay olarak tarihe geçti.<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadelenin-ilk-zaferi-maras-milli-mucadelesi-ve-marasin-kahramanligi.html#_edn9" name="_ednref9">[9]</a></p>
<p>Maraş’ta uzun yıllardır Fransa ile yakın ilişkileri olan bir Katolik Ermeni cemaati vardı. Üstelik bu cemaatin içinde çok varlıklı ve etkili aileler vardı. Bunlardan biri olan Hırlakyan ailesi bütün Fransız ordusunu finanse edebilecek ekonomik güce sahipti. Agop Hırlakyan 1914 seçimlerinde Osmanlı Mebusân Meclisi’nin tek Katolik Ermeni mebusuydu ve Maraş’tan seçilmişti.<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadelenin-ilk-zaferi-maras-milli-mucadelesi-ve-marasin-kahramanligi.html#_edn10" name="_ednref10">[10]</a> Bütün bunlar sebebiyle Müslümanlar, Ermenilerin Fransızlar üzerinde etkili olabileceği endişesine kapılmışlardır.<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadelenin-ilk-zaferi-maras-milli-mucadelesi-ve-marasin-kahramanligi.html#_edn11" name="_ednref11">[11]</a></p>
<p>Maraş’ın Fransızlara devredileceğinden Türk askerî yetkililerinin de haberdar olduğu ve bölgede ilave tedbirler alınması gerektiğini tartıştıkları, 13. Kolordu Komutanlığı’ndan Dâhiliye Nezareti’ne çekilen bir telgraftan anlaşılmaktadır. Buna göre;</p>
<p>Bölgenin İngilizlerce tahliye edilip onların yerini Fransız ordusunun alacağının kesinleştiği, Fransızların Maraş, Antep ve Urfa’da kendilerine bağlı bir Ermeni devleti kurabileceklerinin iddia edildiği ve Fransız işgalinin kuzeye doğru genişleyebileceği, bunun önlenmesi için Malatya’da bulunan 12. Süvari Alayı’nı iki dağ topu ve iki makineli tüfekle takviye edip Besni’de mevzilendirdikleri, Fransız işgalinin Diyarbakır’a kadar genişlemesi ihtimaline karşı Karaburun ve Viranşehir’de kuvvetler bulundurulduğu, Elbistan’da da Üçüncü Kolordu’dan bir kuvvet bulundurulmasının yerinde olacağı, bildirildi.<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadelenin-ilk-zaferi-maras-milli-mucadelesi-ve-marasin-kahramanligi.html#_edn12" name="_ednref12">[12]</a></p>
<p>Güneydeki gelişmeleri yakından görmek amacıyla Sivas’tan Elbistan’a gelen Üçüncü Kolordu Kumandanı Kurmay Albay Selahattin Bey, Maraş’ın Fransız işgaline bırakılacağını gözlemleyerek, Sivas’taki vekiline konuyla ilgili bazı talimatlar verip şu tedbirlerin alınmasını emretti:</p>
<p>Bölgeye Fransız kuvvetleri gelmeden orada fiilen millî teşkilatın kurularak, milletin haklarına sahip çıkması, işgale karşı koyması kutsal vazifedir. Maraş’ı ve bunun yanında Antep’i mümkün olduğu takdirde Üçüncü Kolordu koruyacaktır. Elbistan, Maraş ve Antep’te millî direniş teşkilatı düzenlenecek ve tertip edilecektir. Malatya’dan Maraş’a askerî müfreze gönderilmesi düşünülmektedir. Üçüncü Kolordu’nun Maraş’taki millî kuvvetleri ele alması ve organize etmesi için acele olarak Aziziye’den bir süvari takımının güneye gönderilmesi gereklidir. Sivas’tan bir subay ile iki hafif makineli tüfek bu müfreze yetişmek üzere yollanmalı ve müfrezenin masrafları verilmelidir. Müfreze subayı Elbistan ve Maraş’taki durumdan telgrafla kolorduya bilgi verecektir. Hristiyanların mal ve canlarına dokunulmaması müfrezenin en kısa zamanda hareket etmesi ve hareketinin gizli tutulması gereklidir.<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadelenin-ilk-zaferi-maras-milli-mucadelesi-ve-marasin-kahramanligi.html#_edn13" name="_ednref13">[13]</a></p>
<p>Maraş’ta durumun daha da kötüleşmesi ihtimali ortaya çıkınca ahali merkez hükümetten yardım istedi.<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadelenin-ilk-zaferi-maras-milli-mucadelesi-ve-marasin-kahramanligi.html#_edn14" name="_ednref14">[14]</a> Ancak Maraşlılara, sulh yapılma ihtimalinin olduğu bir dönemde Fransızlar saldırmadıkça olaylar çıkmasına sebep olabilecek davranışlarda bulunmamaları tavsiye edilerek herhangi bir yardım gönderilmedi.<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadelenin-ilk-zaferi-maras-milli-mucadelesi-ve-marasin-kahramanligi.html#_edn15" name="_ednref15">[15]</a> Sivas’ta faaliyet gösteren Heyet-i Temsiliye ise Maraş’a sahip çıkarak şehrin inzibat ve harekât açısından Üçüncü Kolorduya, Maraş Mutasarrıflığı dâhilindeki Maraş, Pazarcık ve Elbistan’ı idare açısından Sivas’a bağladı.<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadelenin-ilk-zaferi-maras-milli-mucadelesi-ve-marasin-kahramanligi.html#_edn16" name="_ednref16">[16]</a> Bunun gerekçesini, Mustafa Kemal Paşa Kılıç Ali’yi bu görevi vermek için yanına çağırdığında Urfa-Maraş-Ayntab bölgesinde teşkilatlanmanın önemini özetle şu şekilde ifade ederek belirtti:</p>
<p>Seni Maraş-Antep havalisinde millî kuvvetler teşkilâtını yapman için oraya gönderiyorum… Düşmanların amacı, Ege’de Yunan işgalini serbest bırakırken kendi ellerindeki toprakları bizden koparacaklarıyla genişletmek ve bağımsız Türk devletine imkân vermemek. İlk anda Fransızları karşımızda buluyoruz. Bugün için en buhranlı bölge Urfa-Maraş-Antep. Bu konuda tecrüben var. O bölgenin halkını bilirim. Yiğit, sadık, fedakâr insanlardır.<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadelenin-ilk-zaferi-maras-milli-mucadelesi-ve-marasin-kahramanligi.html#_edn17" name="_ednref17">[17]</a></p>
<p>Kılıç Ali, yanına Ali Çavuş’u da alarak 19 Ekim 1919’da Elbistan’a doğru yola çıktı. Buraya geldiğinde ilk işi Millî Mücadele’ye taraftar olmayan Kürt ve Çerkez liderlerini kazanmak ve Elbistan kaymakamını görevden uzaklaştırmaya çalışmak oldu. Kılıç Ali, teşkilatın ve harekâtın sağlıklı yürütülebilmesi için Maraşlı ve Antepli üçer kişiden oluşan bir heyet kurdu. Maraş’tan Arslan Bey, Evliya Efendi ve Hafız Ali Efendi heyette yer alan isimlerdi. Antep’ten ise Heyet-i Merkeziye’den Sadık, Kasım ve Mülazım Mustafa Efendi vardı. Kılıç Ali oluşturduğu bu isimlerle kongre niteliği taşıyan bir toplantı yaparak iki şehirdeki harekât tarzını belirledi. Yeni semt ve mahalle teşkilatıyla herhangi bir kuşatmaya karşı alınacak önlemlerle şehirlerin savunma ve direnme yetenekleri ortaya çıkarıldı.<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadelenin-ilk-zaferi-maras-milli-mucadelesi-ve-marasin-kahramanligi.html#_edn18" name="_ednref18">[18]</a></p>
<p><span>2. Maraş’ta Müslüman Ahalinin Örgütlenmesi</span></p>
<p>Maraş halkı Doktor Mustafa önderliğinde Fransızların Maraş’a gelme ihtimalini protesto etmek istedi. Ancak Mutasarrıf, bir fayda getirmeyeceğini ileri sürerek buna engel oldu. Buna rağmen Doktor Mustafa, Ulu Cami’de halka hitaben bir konuşma yaparak Fransızların yakında Maraş’a geleceğini anlattı. Bundan cesaret alacak olan Ermenilerin Müslümanlara karşı katliam ve işkence yapabileceğinden bahsedip halkı, buna karşı koyabilmek için teşkilatlanmaya davet etti.<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadelenin-ilk-zaferi-maras-milli-mucadelesi-ve-marasin-kahramanligi.html#_edn19" name="_ednref19">[19]</a> Millî Mücadele’ye önderlik yapabilecek isimler, Fransızların tutuklama ve Ermenilerin suikast ihtimallerine karşı karargâh olarak belirlenen Elbistan kazasına gitmeyi uygun buldu. Bu isimler arasında Doktor Mustafa başta olmak üzere Kadızade Hacı Hasan Efendi, oğlu Mehmet Ziya, Doktor Mustafa, Eczacı Ömer Lutfi, Katipzade Mehmet, Vehbizade Hasip, Kocabaşzade Ömer, Tapağın oğlu Mustafa ve İslâhiyeli Nazım bulunmaktaydı. Bu kişiler 28 Ekim 1919’da Elbistan’a giderek burada Kuva-yı Milliye’nin oluşturulup silah ve cephane temin edilmesine çalıştılar.<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadelenin-ilk-zaferi-maras-milli-mucadelesi-ve-marasin-kahramanligi.html#_edn20" name="_ednref20">[20]</a></p>
<p>Sulh Hâkimi Ali Rıza Bey ve arkadaşlarının gayretiyle Elbistan’da kuvvetli bir Heyet-i Merkeziye ile Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti kuruldu. Mustafa Kemal Paşa, Elbistan Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Reisi Ali Rıza Bey’e gönderdiği telgrafta; Malatya’dan bir süvari bölüğü ile iki mitralyöz bölüğünün Elbistan’a doğru hareket ettiğini, bu kuvvetin millî teşkilatın dayanağı olacağını ve Elbistan deposundaki silah ve teçhizatın Kuva-yı Milliye’ye dağıtılmasına karar verildiğini bildirdi. Öte yandan Üçüncü Kolordu Kumandanlığı’na bağlı bazı kuvvetler Binbaşı Suzi Bey komutasında Elbistan’a gönderildi. Ayrıca Mustafa Kemal Paşa, daha önce istifa etmiş subaylardan Yüzbaşı Selim Bey (Yörük Selim) ile Yüzbaşı Asaf Bey’i (Kılıç Ali) de bölgeye gönderdi. Bu subaylar, Elbistan Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Reisi Ali Rıza Bey ile birlikte Maraş ve civarında millî teşkilatı yaygınlaştırıp idare edeceklerdi. Bir süre sonra Binbaşı Suzi Bey Sivas’a dönecek, onun yerine Binbaşı Ali Bey gelecektir. Maraş’tan gelen heyet içerisinde ise Doktor Mustafa, kardeşi Eczacı Lutfi, Kadızade Hacı Hasan ile oğlu Ziya, Sarıkâtipoğlu Mehmet, Kocabaşoğlu Ömer ve Muallim Hayrullah bulunuyordu. Yapılan çalışmalar sonunda Maraş Kuva-yı Milliye teşkilatı kuruldu ve şu şekilde örgütlendi: Yüzbaşı Kılıç Ali Bey Pazarcık’ta Atmalı Aşireti Reisi Yakup Hamdi ve Memik Ağa ile birlikte hareket edecekti. Ona verilen görev Fransızların Antep üzerinden Maraş’taki birliklerini takviye etmesini önlemek ve ayrıca bir kısım kuvvet ile Türkoğlu (Eloğlu) bölgesine geçerek İslâhiye-Maraş yolunu kapamaktı. Yüzbaşı Yörük Selim Bey Göksun’da; Eczacı Lütfi Bey Bertiz Köyü’nde teşkilatlanmayı sağlayacaktı. Binbaşı Ali Bey ise Elbistan Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Başkanı Nakipzade Mehmet Bey ve arkadaşları ile Maraş ile Heyet-i Temsiliye arasında irtibat sağlayacak ve Maraş’a destek birlik temin etmeye çalışacaktı.<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadelenin-ilk-zaferi-maras-milli-mucadelesi-ve-marasin-kahramanligi.html#_edn21" name="_ednref21">[21]</a> Öte yandan Andırın Kuva-yı Milliye Kumandanlığı’na Yaycıoğlu İbrahim Ağa getirildi ve burada hazırlanan ilk müfreze Maraş’a gönderildi.<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadelenin-ilk-zaferi-maras-milli-mucadelesi-ve-marasin-kahramanligi.html#_edn22" name="_ednref22">[22]</a> Kuva-yı Milliye, telsiz merkezini Maksutlu Köyü’ne kurdu, burada bir tehlike olması durumunda haberleşme edevatı Hamidiye Karakolu’na kaydırılacaktı.<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadelenin-ilk-zaferi-maras-milli-mucadelesi-ve-marasin-kahramanligi.html#_edn23" name="_ednref23">[23]</a></p>
<p><span><strong>3. Maraş’ta Fransız İşgal Dönemi</strong></span></p>
<p>İngilizler, 15 Eylül 1919’da Fransızlarla imzaladıkları Suriye Antlaşması gereği 1 Kasım 1919’da Maraş’ı Fransızlara teslim ederek geri çekildiler.<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadelenin-ilk-zaferi-maras-milli-mucadelesi-ve-marasin-kahramanligi.html#_edn24" name="_ednref24">[24]</a> Fransız askerleri arasında 400 Ermeni, 500 civarında Cezayirli vardı.<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadelenin-ilk-zaferi-maras-milli-mucadelesi-ve-marasin-kahramanligi.html#_edn25" name="_ednref25">[25]</a> Fransız işgali Maraş’taki Ermeniler tarafından coşkuyla karşılandı. Ermeniler Fransız ordusunda Ermeni lejyonları da olmasının etkisiyle Müslümanlara karşı katliama başladılar. Şehirdeki Ermeniler Fransız ordusunu “Yaşasın Kilikya Bayrağı! Kahrolsun Türkiye” nidalarıyla karşıladı. Bu, Müslüman halkı çok tedirgin etti.<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadelenin-ilk-zaferi-maras-milli-mucadelesi-ve-marasin-kahramanligi.html#_edn26" name="_ednref26">[26]</a> Fransızlar, Maraş’ı işgal ettikten sonra Maraş’taki mevcut düzeni bozup yönetime de el koymak isteyince Maraşlı Müslümanlar buna karşı koydu.<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadelenin-ilk-zaferi-maras-milli-mucadelesi-ve-marasin-kahramanligi.html#_edn27" name="_ednref27">[27]</a> Fransızlar, Rus işgalinden kaçıp Maraş’a sığınan Müslüman göçmenleri geldikleri bölgelere geri gönderdiler.<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadelenin-ilk-zaferi-maras-milli-mucadelesi-ve-marasin-kahramanligi.html#_edn28" name="_ednref28">[28]</a></p>
<p>Müslüman ahali, Ermenilere işgale karşı işbirliği teklif ederek şehri Fransız işgaline karşı birlikte savunmayı teklif ettiler. Ancak ret cevabı almışlar, bu sefer de Ermenilerden hiç olmazsa tarafsız kalmaları istenmiş fakat onlar Fransızlarla birlikte hareket etmeyi tercih etmişlerdir. Türkler, bu amaçla Ermeni vatandaşlarına hitaben şöyle bir beyanname hazırladılar:</p>
<p>Ey zavallı ve müeffel Ermeniler!</p>
<p>Yeter artık yeter! Mütevelliler menafine, Fransızların amaline akıttığınız kanlarınız! Hakikati idrak etmek zamanı çoktan geçmiştir. Anadolu’nun sair yerlerindeki Ermeniler bu hakikate agah oldular. Ermeniler her yerde bizimle beraberdir. Yalnız siz muhalif kaldınız. Başka yerlerdeki vatandaşlarımız siperlerimizdir. Onlar bizimle hem dest-u fâh oldukları hâlde kahramanane harbediyor. Haksız düşmanlara yüzsüz tecavüzlere karşı koyuyorlar. Siz burada Fransız sansürü altında bulunduğunuz için ahval-i umumiye vakıf değildiniz. Fransızlar şüenât-ı kaine ve fütuhatınızdan korkarak sizi mütemadiyen kontrol altında bulunduruyor, sizi ihtilattan men ediyorlar. Geliniz! El ele verelim sarılalım, zavallı vatanımızı zehir-i istilay-ı icabından kurtarmak için lazım gelen esbaya birlikte tavassul edelim. Arkadaşlar bu vatan ne Fransız’ın ve ne de İngilizlerindir. Ancak yedi yüz seneden beri sahibi bulunan ve üzerinde şimdiye kadar kemal-i şan-ı sükun beraber yaşayan milletlerindir. Yani sizin ve bizimdir. Diğerleri hep gasp hep şakidir.<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadelenin-ilk-zaferi-maras-milli-mucadelesi-ve-marasin-kahramanligi.html#_edn29" name="_ednref29">[29]</a></p>
<p>Fransızların şehrin yönetimini ele geçirmeye çalışmaları, halkın dinî ve millî duygularına saygı göstermemeleri, hatta kadınların namusuna el uzatmaya kalkışmaları şehirde gerginliği artırdı. Ermeniler ve Türkler arasındaki anlaşmazlık Fransızların Ermenilere verdiği destek sonucunda uzlaşılamaz bir hâl aldı. 31 Ekim 1919 günü Fransızlardan cesaret alan Ermeniler, Maraş sokaklarında devriye gezmeye başladılar. Ermeni askerlerden biri Çukur Hamamı’ndan çıkan bir Müslüman kadına saldırarak “Artık burası Türklerin değildir. Fransız memleketinde peçe ile gezilmez.” dedi. Olayı gören Sait, Taha ve Osman adlı Müslümanlar, Ermenileri uyararak yollarına devam etmelerini söylediler. Ancak Ermeniler, bu uyarıya silahla karşılık verdi. Olayda Çakmakçı Sait ağır yaralandı ve sonra şehit düştü. Gaffar Kabuloğlu Osman da yaralandı. Bu sırada olayı gören Sütçü İmam, Ermeni askerlerden birini öldürdü ve olay yerinden uzaklaştı. Henüz şehri terk etmemiş olan İngiliz askerlerinin yatıştırmasıyla olay büyümedi. Ancak bunun intikamını almak isteyen Fransızlar, Sütçü İmam’ı yakalayamamanın da verdiği öfkeyle İmam’ın dayısının oğlu Tiyeklioğlu Kadir’i feci şekilde şehit ettiler.<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadelenin-ilk-zaferi-maras-milli-mucadelesi-ve-marasin-kahramanligi.html#_edn30" name="_ednref30">[30]</a></p>
<p>Fransızlar, Kılılı, Sarılar, Eloğlu köylerini işgal edip eli silah tutan erkekleri ayırıp götürdüler. Geride kalan kadın, çocuk ve yaşlıların çoğunu öldürdüler.<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadelenin-ilk-zaferi-maras-milli-mucadelesi-ve-marasin-kahramanligi.html#_edn31" name="_ednref31">[31]</a> Eloğlu’nda çoluk çocuğu bir evde toplayıp bunlardan yirmisini katletmişlerdir. Hopur Köyü’nde bazı kadınları kocalarının yanından alıp götürmüşlerdir.<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadelenin-ilk-zaferi-maras-milli-mucadelesi-ve-marasin-kahramanligi.html#_edn32" name="_ednref32">[32]</a></p>
<p>Fransızlar, şehrin yönetimini tamamen ele geçirmek için harekete geçtiler. Fransızların Adana İşgal Bölgesi Komutanı Albay Bremond, Maraş Mutasarrıfı Ata Bey’e, Osmaniye Valisi Yüzbaşı Andre’nin Maraş Valisi olarak tayin edildiğini bildirdi.<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadelenin-ilk-zaferi-maras-milli-mucadelesi-ve-marasin-kahramanligi.html#_edn33" name="_ednref33">[33]</a> 26 Kasım günü Maraş’a gelen Yüzbaşı Andre, Mutasarrıf Ata Bey’den hükümet binasındaki Türk bayrağını indirmesini istedi. Mutasarrıf Ata Bey, çok büyük olaylar çıkacağını bahane ederek bayrağı indirmeyeceğini söyleyip Andre’nin binadan eli boş çıkmasını sağladı. Yüzbaşı Andre, 28 Kasım Cuma günü, kalede dalgalanan Türk bayrağını indirtip Fransız bayrağını astırdı. Cuma namazı kılmak için Ulu Cami’ye gelen ahali, kalede Fransız bayrağının asılı olduğunu görünce buna çok büyük tepki gösterip kaleye doğru tırmandı ve Fransız bayrağını indirerek Türk bayrağını tekrar ait olduğu yere astı.<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadelenin-ilk-zaferi-maras-milli-mucadelesi-ve-marasin-kahramanligi.html#_edn34" name="_ednref34">[34]</a></p>
<p>Maraş’ta Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti örgütlenmesini tamamlamış başkanlığa Arslan Bey, yardımcılığına da Kırmacı Hacı Efendi seçilmişti. Arslan Bey Maraş’ı on bölgeye ayırarak Maraş millî mücadelesinin nasıl yürütüleceğinin detaylarını belirledi.<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadelenin-ilk-zaferi-maras-milli-mucadelesi-ve-marasin-kahramanligi.html#_edn35" name="_ednref35">[35]</a> Her bölgenin birer yönetim kurulu vardı. Merkeze bağlı köyler de bu bölgelere bağlandı. Ancak Yenicekale ve Bertiz köyleri Heyet-i Merkeziye’ye bağlı birer müstakil idare heyetine bağlandı. Kaza merkezlerinde de birer yönetim kurulu vardı. Şehirdeki on İdare Heyeti ile reisleri şu şekildeydi:</p>
<ol>
<li>Çavuşlu, Reis Çuhadarzade Hacı Mustafa Efendi</li>
<li>Bektutiye, Reis, Ser müsevvid Ahmet Efendi</li>
<li>Resteabiye, Reis, Baba Halilzade Ahmet Efendi</li>
<li>Acemli, Reis, Evkaf Memuru Evliya Efendi</li>
<li>Kayabaşı, Reis, Tapu memuru Faik Efendi</li>
<li>Divanlı, Reis, Hasan Bey</li>
<li>Ekmekçi, Reis, sapsız Hacı Efendi</li>
<li>Cığcığı, Muhacir memuru Nasrullah Efendi</li>
<li>Alemli, Reis, Dulkadiroğlu Süleyman Bey</li>
<li>Hatuniye, Reis, Şeyh Ali Sezai Efendi</li>
</ol>
<p>İdare Heyeti, bundan sonra para, erzak, silah ve cephane tedarikine başladı. Jandarmanın gizli deposunda bulunan 850 kadar silah ile 1000 sandık mermi vardı. Bunlar merkez Bölük Komutanı Yüzbaşı Mahmut Bey’in emriyle jandarma tarafından ahaliye dağıtıldı.<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadelenin-ilk-zaferi-maras-milli-mucadelesi-ve-marasin-kahramanligi.html#_edn36" name="_ednref36">[36]</a></p>
<p><span><strong>4. Maraş ve Çevresinde Çatışmaların Başlaması</strong></span></p>
<p>Kılıç Ali, Maraş Müdafaası için Elbistan’ı uygun görmeyip Pazarcık’a geçti. Böylece bazı aşiretlerin Millî Mücadele’yi desteklemeleri temin edildi.<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadelenin-ilk-zaferi-maras-milli-mucadelesi-ve-marasin-kahramanligi.html#_edn37" name="_ednref37">[37]</a> Fransızlar, Maraş halkının direniş eğiliminde olduğunu anlayınca buraya yüksek rütbeli bir subay göndermeye karar verdiler. 1 Aralık 1919 tarihinde Antep, Maraş ve Urfa’nın da bulunduğu bölgeye General Querette atandı. General 15 Aralık 1919 günü Maraş’a gelerek mutasarrıf ve şehrin ileri gelenlerini karargâhta yapacağı toplantıya çağırdı. Toplantı, Türk tarafının kabul edemeyeceği talepler yüzünden sert tartışmalarla geçti. Fransızların şehre ilave kuvvet sevk etmesiyle Ermenilerin bazı camilere saldırması aynı anda gelişti. Bunlar şehirde tansiyonu yükseltti. Fransızların Antep’ten Maraş’a asker ve top sevk ettiği sırada Kılıç Ali’ye bağlı kuvvetler bunu önlemek istedi. Ancak Fransızlar az bir kayıpla şehre ulaşmayı başardılar. Fransızlarla daha çetin çatışmalar 21 Aralık 1919’da başladı ve Maraş’a yakın yerlerde yaklaşık bir ay sürdü. 1920 yılı Ocak ayının ilk günlerinde Fransızlar Maraş’a, İslâhiye’den kuvvet sevk etmek istediler. Bu kuvvetlerin güvenliğini sağlamak için de Maraş’ta bulunan birliklerden birini İslahiye’ye doğru yola çıkardılar. Burada mevzilenmiş olan Muallim Hayrullah ve Benli Ökkeş müfrezesi, bu Fransız birliğini pusuya düşürdü. Fransız kuvvetleri daha üstündü.<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadelenin-ilk-zaferi-maras-milli-mucadelesi-ve-marasin-kahramanligi.html#_edn38" name="_ednref38">[38]</a> Türk müfrezesi geri çekilmek zorunda kaldı. Ceceli Köyü ve Türkoğlu yakınlarında meydana gelen çatışmalarda Muallim Hayrullah şehit düştü. Bu haber üzerine Fransız komutanı General Querette, karargâhını 20 Ocak’ta Maraş’a taşıdı.<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadelenin-ilk-zaferi-maras-milli-mucadelesi-ve-marasin-kahramanligi.html#_edn39" name="_ednref39">[39]</a></p>
<p>Fransızlar, yeniden Antep’ten Maraş’a kuvvet sevk etme ihtiyacı duydular ve 450 kişiden oluşan piyade ve süvariyi Maraş’a doğru yola çıkardılar. Fransız birliği, 13 Ocak 1920 günü Araplar yakınlarında Sarılar Köyü mevkiinde Türk birlikleri tarafından dağıtıldı ve Antep yolu Pazarcıklılar tarafından kapatıldı. Fransızlar, 19 Ocak’ta yeniden harekete geçti. Ancak bunu tahmin eden Yüzbaşı Kılıç Ali Pazarcık’ta, Pişkin Ali Rıza Müfrezesi de Aksu Köprüsü yakınlarında tertibat almıştı. Buralarda yaşanan çatışmalarda Fransızlar ağır kayıplar verdiler.<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadelenin-ilk-zaferi-maras-milli-mucadelesi-ve-marasin-kahramanligi.html#_edn40" name="_ednref40">[40]</a></p>
<p>Maraş içinde bütün engelleme çabasına rağmen 4000 kadar Fransız askeri vardı. Fransızlar, şehrin hâkim noktalarına yerleşmişlerdi. Bu, önceden Maraş’ta bulunan Fransa, Almanya, Amerika Birleşik Devletleri ve İngiltere misyoner örgütlerine ait okul, hastane gibi binalar olması sebebiyle çok kolay olmuştu. Şehirde bulunan iki hastane Fransızlar tarafından tutulmuştu. Ermenilere ait kilise ve okullar da müstahkem yapılardı. Maraş’taki mahallelerin çoğunda Ermenilerle Müslümanlar bir arada oturmaktaydı. Ama işgalden sonra Müslüman mahallelerinde oturan Ermeniler Hristiyanların çoğunlukta oturduğu mahallelere sevk edildi.<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadelenin-ilk-zaferi-maras-milli-mucadelesi-ve-marasin-kahramanligi.html#_edn41" name="_ednref41">[41]</a> Böylece şehrin bir tarafında Ermeniler, bir tarafında Müslümanlar toplanmış oldu. Bazı Ermenilerin oturdukları evler de çok sağlamdı. Zeytun Ermenileri de memleketlerine geri dönmüşlerdi. Zeytun, Maraş-Elbistan yolu üzerinde olduğu için, Elbistan’dan Maraş’a sevk edilecek kuvvetlerin güvenliği için Zeytun Ermenilerinin kontrol altında tutulması gerekiyordu. Türk millî kuvvetleri, Bayezitli Mahallesinde bulunan Kâtipzade Mehmet Efendi’nin evini karargâh olarak kullanıyordu. Arslan Bey, şehrin savunma harekâtını buradan idare ediyordu.<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadelenin-ilk-zaferi-maras-milli-mucadelesi-ve-marasin-kahramanligi.html#_edn42" name="_ednref42">[42]</a></p>
<p>Fransız Kumandan General Querette, 21 Ocak 1920’de, Mutasarrıf Vekili Cevdet Bey ve Maraş’ın ileri gelenlerini toplayıp Fransızlara karşı gelmemelerini ve Kılıç Ali’yi ortadan kaldırmaları gerektiğini söyledi. Sonra da toplantıya katılan bazı kişileri bir odaya hapsetti. Diğerlerini dediklerinin yerine getirilmesini temin etmeleri için serbest bıraktı.<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadelenin-ilk-zaferi-maras-milli-mucadelesi-ve-marasin-kahramanligi.html#_edn43" name="_ednref43">[43]</a> Kılıç Ali de sokak çatışmalarının başlayacağının anlaşılması üzerine karargâhını Maraş yakınlarındaki Dehliz’e, daha sonra Haznedarlı Mahallesi’ne taşıdı.<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadelenin-ilk-zaferi-maras-milli-mucadelesi-ve-marasin-kahramanligi.html#_edn44" name="_ednref44">[44]</a> Önde gelen bazı Maraşlıların tutuklanması, Maraş halkını galeyana sevk edecektir. Öte yandan Maraş, Generalin emriyle top ve makineli tüfek atışına tutuldu. Şehrin batı kesiminde Mercimektepe’de tahkimat yapmaya çalışan Fransızlar, 22 Ocak 1920 günü Mustafa Çavuş kuvvetlerinin baskını karşısında buradan çekilmek zorunda kaldılar. General Querette, teslim belgesi hazırlayıp bunu daha önce rehin aldığı Mutasarrıf Vekili Cevdet Bey, Belediye Reisi Sıtkı ve Jandarma Komutanı İsmail Hakkı’ya silah zoruyla imzalattı. Fakat bu teslim belgesini Kuva-yı Milliye yönetimi kabul etmedi.<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadelenin-ilk-zaferi-maras-milli-mucadelesi-ve-marasin-kahramanligi.html#_edn45" name="_ednref45">[45]</a> Şehirde Müslümanlar adeta ölüm kalım savaşı vermekteydi. Aynı dönemde Adana’daki Müslüman ahaliye karşı da Ermenilerin yaptığı katliam devam etmekteydi. 12. Kolordu Komutanı, Adana ve Maraş’taki durumun tahammül edilemez boyutlara vardığını ifade ederek merkezi hükümetten 26 Ocak 1920 günü acil yardım istedi.<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadelenin-ilk-zaferi-maras-milli-mucadelesi-ve-marasin-kahramanligi.html#_edn46" name="_ednref46">[46]</a> Maraş’a acil yardım çağrısı, daha sonraki günlerde de komutanlar tarafından defalarca merkeze yazıldı.<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadelenin-ilk-zaferi-maras-milli-mucadelesi-ve-marasin-kahramanligi.html#_edn47" name="_ednref47">[47]</a> Öte yandan Maraş Müdafaa-i Hukuk-u Milliye Cemiyeti adına Elbistan Heyet-i Merkeziyesi aracılığıyla Dâhiliye Nezareti’ne bir telgraf çekilerek Maraş’ta yaşanan facianın önüne geçilmesi için girişimde bulunulması isteniyordu.<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadelenin-ilk-zaferi-maras-milli-mucadelesi-ve-marasin-kahramanligi.html#_edn48" name="_ednref48">[48]</a></p>
<p>Üçüncü Kolordu Komutanı Selahattin Bey, 29 Ocak 1920’de çatışmaların şiddetinin arttığını, Hatuniye, Çavuşlu, Ekmekçi ve Şekerdere mahallelerinin Ermeniler tarafından yakıldığını, Müslüman ahalinin maneviyatının bozulduğunu, çatışmaların şehrin içinde ve giriş noktalarında tüm şiddetiyle devam ettiğini bildirdi.<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadelenin-ilk-zaferi-maras-milli-mucadelesi-ve-marasin-kahramanligi.html#_edn49" name="_ednref49">[49]</a> Maraş mücadelesinin her günü şiddetli çatışmalarla geçti. Her Maraşlı şehrin kurtarılması için büyük çaba gösterdi. Ancak çatışmaların 18. ve 19. gününe rastlayan 7-8 Şubat 1920 günlerinde gösterilen çabanın ayrı bir önem taşıdığı tespit edilmektedir. Çünkü düşman şehirde kuşatılmıştı. Bu sebeple dışarıdan gelecek düşman takviyesinin şehre sokulmaması gerekmekteydi. Ek düşman birliklerinin şehre sokulmaması için Mercimektepe’nin güçlendirilip oraya takviye birlikler gönderilmesi kararlaştırıldı. Ancak bu daha sonra mümkün olmadı. Cancık mevkiindeki Elbistan kuvvetleriyle ihtiyat olarak tutulan Bertiz ve Yenicekale kuvvetleri güçlendirildi. Yörük Selim, Yüzbaşı Kamil, Şube Reisi Binbaşı Cemil, Binbaşı Hasan ve Yüzbaşı Mahmut Cancık’ta bulunuyorlardı. Çuhadar Hacı Mehmet ile Bayezit oğlu Kenan da Cancık mevkiine gitmek üzere şehirden ayrılmışlardı. Elbistan’dan gelen Eczacı Lutfi’nin Bertiz ve Yenicekale kuvvetlerini Kılıç Ali kuvvetlerine katılmak üzere Şark Cephesine sevk ettiği anlaşıldı. Bu durumda Mercimektepe’nin mevcut kuvvetlerle tutulması icap etmekteydi. Bunun için Çuhadar Ali, Mustafa Evliya ve Mustafa Çavuş<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadelenin-ilk-zaferi-maras-milli-mucadelesi-ve-marasin-kahramanligi.html#_edn50" name="_ednref50">[50]</a> kuvvetleri Mercimektepe’yi tutacaklardı. Kendilerine ihtiyat olarak 200 silahsız kişi gönderildi.<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadelenin-ilk-zaferi-maras-milli-mucadelesi-ve-marasin-kahramanligi.html#_edn51" name="_ednref51">[51]</a> Tahmin edildiği gibi düşman Mercimektepe üzerine yüklendi. Şehirde yangın, ölüm ve sefalet vardı. Çok büyük bir fedakârlık gösterilerek Fransız askerlerinin Maraş’ı terk etmesi temin edildi.<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadelenin-ilk-zaferi-maras-milli-mucadelesi-ve-marasin-kahramanligi.html#_edn52" name="_ednref52">[52]</a></p>
<p>Çatışmalar Fransızların şehri terk ettiği 11 Şubat 1920 gecesine kadar devam etti. Fransızlar, Maraş’ta başarılı olamayacaklarını anlayıp ağır silahlarını tahrip ettiler. Fransız ordusu, 22 Ocak’ta başlayan ve yaklaşık 22 gün süren çarpışmalar neticesinde 11 Şubat 1920 gecesi Ermenilere haber dahi vermeden Maraş’ı terk ettiler. Fransızlar giderken; Belediye Başkanı Bekir Sıtkı, Kocabaş Hacı Nuri, Şişmanzade Arif, Mühendis Abdüllatif Beyler ile Maraş Jandarma Komutanı İsmail Hakkı Bey’i esir edip beraberlerinde götürdüler. Daha sonra Jandarma Komutanı İsmail Hakkı Bey, soğuktan etkilenerek yolda yürüyemez hâle gelince Fransızların onu bıraktıkları anlaşıldı. İsmail Hakkı Bey, Fransız birliklerini takip eden Türk kuvveleri tarafından bulunarak Maraş’a getirildikten sonra tedavi edilmeye çalışıldıysa da başarılı olunamadı ve 22 Şubat’ta şehit oldu.<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadelenin-ilk-zaferi-maras-milli-mucadelesi-ve-marasin-kahramanligi.html#_edn53" name="_ednref53">[53]</a> Maraş müdafaasında 15 Şubat 1920’de tespit edilen şehit sayısı 200<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadelenin-ilk-zaferi-maras-milli-mucadelesi-ve-marasin-kahramanligi.html#_edn54" name="_ednref54">[54]</a>, yaralı sayısı ise 500 civarında idi. Kayıplar çoğunlukla dom dom kurşunu da denilen ucu kesik mermiler sebebiyle olmuştu. Bu yaralıların tedavisini güçleştirmekteydi.<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadelenin-ilk-zaferi-maras-milli-mucadelesi-ve-marasin-kahramanligi.html#_edn55" name="_ednref55">[55]</a></p>
<p>Soğuk nedeniyle 1000 civarında Ermeni ile çoğu Senegalli 800 civarında Fransız askeri hayatını kaybetti. Bu rakamlar Fransızların Maraş’ta verdikleri ölü ve yaralı sayısının toplamına, Ermenilerin de Maraş’ta verdikleri ölü sayısına yakındır. Maraş’ta çatışmalarda 1200 civarında Fransız askeri ölmüştür.<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadelenin-ilk-zaferi-maras-milli-mucadelesi-ve-marasin-kahramanligi.html#_edn56" name="_ednref56">[56]</a> Ölen Fransız askerlerinin çoğunun da Amerika Birleşik Devletleri’nden gelen gönüllü Ermeniler olduğunu düşünen yazarlar vardır.<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadelenin-ilk-zaferi-maras-milli-mucadelesi-ve-marasin-kahramanligi.html#_edn57" name="_ednref57">[57]</a></p>
<p>12 Şubat 1920 günü Kerhan Köyü’nde bulunan ve savaşın kazanılmasında büyük emeği olan Kılıç Ali ile başta Yakup Hamdi Bey olmak üzere diğer Kuva-yı Milliye komutanları Maraş’a geldi. Komutanlar düşmanın geri dönme ihtimalini dikkate alarak Maraş’ın giriş yerlerinde mevziler hazırlattılar<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadelenin-ilk-zaferi-maras-milli-mucadelesi-ve-marasin-kahramanligi.html#_edn58" name="_ednref58">[58]</a> Şehrin asayişini temin etmekle görevli olan Elbistan’daki askerler<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadelenin-ilk-zaferi-maras-milli-mucadelesi-ve-marasin-kahramanligi.html#_edn59" name="_ednref59">[59]</a> ve savaşın başlamasıyla Elbistan taraflarına giden Müslümanlar da şehre geri dönmeye başladı<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadelenin-ilk-zaferi-maras-milli-mucadelesi-ve-marasin-kahramanligi.html#_edn60" name="_ednref60">[60]</a>. Maraş savunması için vilayetin değişik bölgelerinden gelenler için sabah ve akşam olmak üzere günde iki kez sıcak yemek dağıtılmaktaydı. Bunun için camilerde millet mutfakları kurularak Maraşlı kadınlar tarafından mücahitlere ekmek ve yemek pişirildi. Teslim olduktan sonra şehirde kalan Ermenilerin iaşesi de bir süre millî kuvvetlerce temin edildi. Öte yandan şehitler defnedilip yaralıların bakımına başlandı. Bunun için Alman Hastanesi düzenlenerek Sıhhiye Müdürü Murat, Hükûmet Doktoru Hilmi ve sıhhiye memurlarından Cerenağaoğullarından Hamdi, hastanede çalışmaya başladı<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadelenin-ilk-zaferi-maras-milli-mucadelesi-ve-marasin-kahramanligi.html#_edn61" name="_ednref61">[61]</a> Müslüman halk büyük bir sevinç yaşamanın yanı sıra perişan bir hâldeydi. Toplam 200 kişi şehit olurken en az 500 kişi de yaralanmıştı.<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadelenin-ilk-zaferi-maras-milli-mucadelesi-ve-marasin-kahramanligi.html#_edn62" name="_ednref62">[62]</a> Üstelik bunların büyük kısmı dom dom kurşunu denilen ucu açık mermilerin isabetiyle yaralandığından durumları çok ağırdı ve iyileşme ihtimalleri zayıftı.<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadelenin-ilk-zaferi-maras-milli-mucadelesi-ve-marasin-kahramanligi.html#_edn63" name="_ednref63">[63]</a> Bütün bunların yanı sıra savaşın getirdiği ağır şartlar nedeniyle şehirde sıtma, dizanteri ve İspanyol Gribi gibi salgın hastalıklar baş gösterdi. Hatta Amerikalı Doktor Wilson da sıtmaya yakalananlar arasındaydı<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadelenin-ilk-zaferi-maras-milli-mucadelesi-ve-marasin-kahramanligi.html#_edn64" name="_ednref64">[64]</a> Yaralıların bakımında Amerikan misyonerleriyle Near East Relief Cemiyeti çalışanlarının katkıları oldu. Yaralıların bakımı için Alman Hastanesi yetersiz kalınca şehrin farklı noktalarında düzenlenen iki hastane daha kullanıldı. Daha sonra bu hastanelerin teşkilatı daha da genişletilerek Bahçe, İslahiye, Haruniye ve Antep civarından getirilen yaralıların tedavisine uygun hâle getirilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadelenin-ilk-zaferi-maras-milli-mucadelesi-ve-marasin-kahramanligi.html#_edn65" name="_ednref65">[65]</a></p>
<p>Fransızların şehri terk etmesi Müslüman ahali tarafından büyük sevinç ve coşkuyla karşılanırken düşmanla işbirliği yapan Ermeniler hayal kırıklığına uğradılar. Ermenilerden bir kısmı düşmanın ardından şehri terk ederken yenilgiyi kabul etmekte zorlanan bazı Ermeniler Abarabaşı Kilisesi’nden ateş açmaya devam ettiler. Geride kalan Ermeniler Abarabaşı Kilisesi’nden başka Fransisken Manastırı ve Katolik Kilisesi’nde bulunuyorlardı. Şehirdeki Protestan Ermenilerin lideri olan Hartunian, anılarını yazdığı eserinde kendi kilisesi güvenli olmadığı için Katolik Kilisesi’ne sığındıklarını ve 5000 kişi olduklarını ifade etmektedir.<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadelenin-ilk-zaferi-maras-milli-mucadelesi-ve-marasin-kahramanligi.html#_edn66" name="_ednref66">[66]</a> Fransız işgalinin sona ermesi gerçekten de Ermeniler için zor bir durumdu. Çünkü Ermenilerin de teşvikiyle ülke işgal edilmiş ve bunun sonucunda hem birçok Maraşlı şehit olmuş hem de memleket viraneye dönmüştü. Yaptıklarının farkında olan Ermeniler, durumlarının ne olacağı konusunda endişeliydi. Savaşın yıkıcı etkilerini şehirde bulunan Müslümanlar ve Ermenilerle birlikte hisseden Amerikalılar da Maraş Mutasarrıflığı’na bir dilekçe yazarak canları ve Amerikan müesseselerinin korunması talebinde bulundu<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadelenin-ilk-zaferi-maras-milli-mucadelesi-ve-marasin-kahramanligi.html#_edn67" name="_ednref67">[67]</a> Bunun üzerine savaşın sona ermesiyle Maraş’ta önemli görevler üstlenip güvenliği sağlamaya devam eden Kuvay-ı Milliye, Maraş’taki Amerikalıların güvenliğini sağlama sorumluluğunu da üstlendi.<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadelenin-ilk-zaferi-maras-milli-mucadelesi-ve-marasin-kahramanligi.html#_edn68" name="_ednref68">[68]</a></p>
<p>Yıllardır Ermenileri kendi çıkarları doğrultusunda yönlendiren ve Ermenilerin Maraş’ı terk etmelerinden endişelenen Amerikan misyonerleri beyaz bayrakla Heyet-i Merkeziye’ye gidip Ermeniler için af talebinde bulundular. Bu talebin kabul edilmesi sonucunda kiliselerinden ateş açmaya devam eden Ermeniler silahlarıyla birlikte teslim olmayı kabul ettiler.<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadelenin-ilk-zaferi-maras-milli-mucadelesi-ve-marasin-kahramanligi.html#_edn69" name="_ednref69">[69]</a> Maraş Kuvay-ı Milliye Heyeti adına Kılıç Ali, Arslan Bey ve Yörük Selim bu işlemin yapılabilmesi için jandarma mülazımı Ramazan, Karaküçük Hacı Mustafa, Fatmalı Derviş, Vezir Mehmet, Ali Rıza Pişkin ve Efe Hasan’dan oluşan bir heyet belirledi. Bu heyete daha sonra Amerikalı Doktor Wilson ve Mr. Lyman da iştirak edecektir. Heyet, şunları teslim almıştır:</p>
<p>Katolik Kilisesi’nde; 700’den fazla Ermeni, ikisi subay olmak üzere 10 Fransız, 27 mavzer ve birçok yerli tüfek. Kümbet’deki yetimhanede; 800 Ermeni, beş Alman memur ve öğretmen, 30 mavzer ve birçok yerli silah. Abarabaşı Kilisesi’nde; çoğunluğu askerlik çağında 75 Ermeni erkek, biri subay 51 Fransız askeri, 30 mavzerle birçok başıbozuk tüfeğiyle çok miktarda cephane. Hastane ve kolejde ise çoğu çocuk olmak üzere binden fazla Ermeni.<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadelenin-ilk-zaferi-maras-milli-mucadelesi-ve-marasin-kahramanligi.html#_edn70" name="_ednref70">[70]</a></p>
<p>Daha sonra yapılan tahkikatta geride kalan Fransız askerlerinin, bir kısmının kış gecesi ani olarak verilen ve çok gizli yürütülen çekilme kararını haber alamadıkları için, bir kısmının da yaralı olduklarından dolayı gidemedikleri anlaşıldı. Kiliseler ve evlere toplu olarak sığınan Ermenilerin can, mal ve namus güvenlikleriyle beraber şehirde kısa sürede asayiş ve huzur temin edildi. Esir düşen Fransızların da güvenliği için tedbirler alınıp yaralı olanlarının tedavisine başlandı. Ölülerine saygı gösterilerek cesetleri kendi inançlarına göre defnedildi. Maraş’taki çarpışmalarda şehrin yarısı yanmış, üçte biri de top mermileri ile tahrip edilmişti. En büyük on mahalle tamamen yıkılmış, 8 cami, 10 kilise, 15 okul ve Maraş Kışlası yakılmıştı.<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadelenin-ilk-zaferi-maras-milli-mucadelesi-ve-marasin-kahramanligi.html#_edn71" name="_ednref71">[71]</a></p>
<p><span>5. Maraş Millî Mücadelesi’nin Türk Milli Mücadelesine Etkileri</span></p>
<p>Maraş Millî Mücadele’si, sadece kırlarda dağlarda değil şehrin sokaklarında, evlerinde gerçekleşti. Maraşlılar, varlıklarını, şehirlerini, meşru haklarını savunmak için dünyayı hayrete ve dehşete düşüren kahramanca hamlelerle Türk Kurtuluş Savaşı’nın yolunu açtılar. Üstelik Maraş’ta top yoktu, tüfek yoktu, imkânlar son derece kısıtlıydı. Kılıç Ali Maraş Millî Mücadelesi yaşadığı bir olayı şu şekilde anlatmaktadır:</p>
<p>Maraş’ın Şekerli Camii civarında şiddetli bir sokak çatışması oluyordu. Bir aralık yanımda bir kadın belirdi. Bir eliyle bir gaz tenekesi taşıyor, öteki elinde birkaç altın tutuyordu. Hâlinde büyük bir telaş ve heyecan vardı. Yalvarır bir sesle:</p>
<p>-Aman Paşam, diyordu, evimin bitişiğindeki evde Fransız ve Ermeni kuvvetleri var. Oradan size ateş ediyorlar. İşte şu bir teneke gazı getirdim. Benim evimi yakın ki, onların barındığı ev de yansın! Bu paraları da yakan yiğide ödül olarak verin!</p>
<p>Abarabaşı Kilisesi civarında buraya yardımcı kuvvet gönderilene kadar kendi kendilerine savunma yapan ve düşmanı kayıplara uğratan da sadece kadınlardı. Kadın erkek çoluk çocuktan ibaret Maraş’ın bir avuç yiğit evladı, bütün düşmanlara karşı ayaklanmıştı. Her bir Maraşlı delikanlı tek başına koca bir ordu kesilmişti. Bu diyarın yalnız evlatları değil, havası da suyu da toprağı da hatta gündüzü ve gecesi de dövüşüyordu.<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadelenin-ilk-zaferi-maras-milli-mucadelesi-ve-marasin-kahramanligi.html#_edn72" name="_ednref72">[72]</a> Maraş’ın düşmana, işgalci güçlere karşı direnişi Türk Millî Mücadelesi’nin ilk zaferiyle sonuçlandı. Bu zafer, İtilaf Devletleri’nin en önemlilerinden biri olan Fransızlara karşı kazanıldığı için ayrıca bir önem taşımaktaydı. Öte yandan İtilaf Devletleri, henüz Osmanlı Devleti ile imzalayacakları barış antlaşmasının metnini hazırlayamamışlardı. Barış taslağını görüşmek üzere Londra’da toplanmışlardı. İşte böyle bir zamanda Maraş’tan gelen Fransızların yenildiği haberi, bütün planlarını alt üst etmiş ve konferans bir karar alamadan dağılmıştı.</p>
<p>Maraş’ın kurtuluşu, Antep, Urfa ve Adana gibi Fransız işgali altındaki diğer bölgelerin de kurtulacağı umudunu ve cesaretini artırmıştı. Öte yandan Ermenilerin “Kilikya Ermeni Devleti” kurma hayalleri, çok büyük ölçüde suya düşmüştü.</p>
<p>Fransızlarla 20 Ekim 1921’de imzalanan Ankara Antlaşması ile Fransızların bölgeyi Türklere bırakmasıyla Ermenilerin umudu tamamen sona erdi. Ermenilerden bazıları Suriye ve Lübnan’a, bir kısmı da yabancı ülkelere göç etti. Bazı Ermeniler de Anadolu’da bağımsız devlet olma umutlarını hâlâ kaybetmeyip Batı Anadolu’yu işgal altında tutan Yunanlıların zafer kazanmasına bel bağlayarak Rumlarla işbirliği yapıp var güçleriyle Yunan ordusuna destek olmak<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadelenin-ilk-zaferi-maras-milli-mucadelesi-ve-marasin-kahramanligi.html#_edn73" name="_ednref73">[73]</a> için buraya göç etmeye başladılar. Bu amaçla Maraş’ın yanı sıra Mersin, Beyrut ve hatta İstanbul’dan İzmir’e geçen Ermeniler vardı. Maraş’ın Protestan lideri Papaz Hartunian da İzmir’e gidenlerden biriydi.<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadelenin-ilk-zaferi-maras-milli-mucadelesi-ve-marasin-kahramanligi.html#_edn74" name="_ednref74">[74]</a> Dolayısıyla 1920 yılının yaz aylarında Anadolu’nun güneyinden büyük bir Ermeni göç hareketi başladı. Mersin Limanı bu hareketliğin ana merkezlerinden biri oldu. Zira hem Yunan ordusuna katılmak isteyenlerin hem de İzmir Limanı’ndan Amerika Birleşik Devletleri’ne gitmek isteyenlerin ilk çıkış yeri burasıydı.<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadelenin-ilk-zaferi-maras-milli-mucadelesi-ve-marasin-kahramanligi.html#_edn75" name="_ednref75">[75]</a></p>
<p>Yunanlılar, kendi işgal bölgelerine göç eden Ermenileri ihtiyaç olduğunu düşündükleri Türk bölgelerinde iskân ettiler. Örneğin Hudut Emniyet Müfettişi’nin 14 Temmuz 1921’de bildirdiğine göre Silivri’ye üç vapur dolusu Rum ve Ermeni iskân edildi.<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadelenin-ilk-zaferi-maras-milli-mucadelesi-ve-marasin-kahramanligi.html#_edn76" name="_ednref76">[76]</a> Yunanlılar başlangıçta işgal bölgelerinde Hristiyan nüfus yerleştirmeyi amaçlarken savaşın ilerleyen safhalarında asker ihtiyaçlarının artmasıyla iskân ettikleri kişilere askerliği zorunlu hâle getirdiler. Hatta Yahudilerden de askere gitmemeleri karşılığında altı ay için 1000 Drahma bedel talep ettiler.<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadelenin-ilk-zaferi-maras-milli-mucadelesi-ve-marasin-kahramanligi.html#_edn77" name="_ednref77">[77]</a></p>
<p>Maraş’ın kurtuluşunu bir telgrafla kutlayan Mustafa Kemal Paşa, bu telgrafta Maraş’ı “<em>Kahraman</em>” sıfatı ile birlikte kullanmak suretiyle onurlandıran ilk kişi oldu. Paşa, telgrafta şunları söyledi:<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadelenin-ilk-zaferi-maras-milli-mucadelesi-ve-marasin-kahramanligi.html#_edn78" name="_ednref78">[78]</a></p>
<p>“Uğradıkları zulüm ve yolsuzluklara karşı <strong>kahraman </strong>Maraşlı kardeşlerimizi yirmi güne yaklaşan bir süredir kan ve ateşler içerisinde işgalci Fransızlarla, onların silahlandırıp saldırttıkları kan dökücü Ermenilerle uğraşmakta idiler. 10/11 gecesi düşmanı Islahiye yönünden çiğneyerek, kaçmaya zorlayarak millî varlıklarını elde etmeyi başarmışlardır.”</p>
<p>Maraş’ın adının “Kahramanmaraş” olarak değiştirilmesi gündeme geldi Dâhiliye Nezareti konuyla ilgili olarak “Esbab-ı Mucıbe Layihası” hazırladı. Buna göre; Maraşlıların Millî Mücadele’deki fedakârlığı ve kahramanca mücadelesinden söz edilmiş ve Maraş çiftçi murahhasaları İktisat Kongresi’ne müracaat ederek Maraş’ın adının “Kahramanmaraş” olarak değiştirilmesini talep etmişlerdir. Bunun gerekçesi olarak ise Anadolu’nun güneyinde yer alan Maraş livasının işgale uğradığı, ancak Maraşlıların buna karşı çıkarak kahramanca bir mücadele sergiledikleri, bütün imkânsızlıklara rağmen düşmanı şehirlerinde barındırmadıkları, bunun işgale uğrayan diğer şehirlerde de direniş azim ve kararlılığını artırdığı, Maraş’ın milli mücadele ruhunun oluşmasında çok büyük bir rol oynadığı belirtildi. İşgalciler tarafından kuşatılmış Gazi Ayntab’ın kurtuluşunda da Maraşlıların önemli hizmetleri olduğu ifade edildi. Bu büyük başarıyı gösteren şehrin “Menakıb-ı Tezkiri” için “Kahraman” unvanını hak ettiği ifade edildi.<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadelenin-ilk-zaferi-maras-milli-mucadelesi-ve-marasin-kahramanligi.html#_edn79" name="_ednref79">[79]</a> Dâhiliye Vekaleti, Dâhiliye Vekili Ali Fethi Bey’in bilgisi dâhilinde ve bu gerekçelerle bir kanun müsveddesi hazırlayarak 29 Mart 1923 (29/03/1339) tarihinde 1277/10689 numaralı kararla Hüseyin Rauf Bey başkanlığındaki İcra Vekilleri Heyeti’ne sundu.<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadelenin-ilk-zaferi-maras-milli-mucadelesi-ve-marasin-kahramanligi.html#_edn80" name="_ednref80">[80]</a> Ancak İcra Vekilleri Heyeti’nin 29/03/1923 tarihli toplantısında, taslağın kanunlaştırılmayarak iade edilmesine karar verilmiş<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadelenin-ilk-zaferi-maras-milli-mucadelesi-ve-marasin-kahramanligi.html#_edn81" name="_ednref81">[81]</a> ve bu şehrin kahramanlık destanının görmezden gelinmesi tercih edilmiştir. Maraş Valiliği’ne, Milli Mücadele sırasında kimlerin kahramanlık gösterdiği soruldu. Valilik 13 Aralık 1924 tarihinde verdiği cevapta Maraş halkının tamamının kahramanlık gösterdiğini bildirdi. Bunun üzerine Maraş şehri, 5 Nisan 1925 tarihinde, kırmızı şeritli İstiklal Madalyası verilerek onurlandırılmıştır.<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadelenin-ilk-zaferi-maras-milli-mucadelesi-ve-marasin-kahramanligi.html#_edn82" name="_ednref82">[82]</a></p>
<p>Maraşlılar, sonraki yıllarda bu konuyu takip ettiler. 13 Ocak 1949 tarihli Maraş Postası Gazetesi, “Kahraman Maraş meselesi” manşetiyle çıktı. Gazete konuyla ilgili haberinde ise, “Şehir meclisini fevkalade içtimaya davet ediyoruz. Kurtuluş Bayramına kadar kahramanlık unvanı kanunlaştırılmalıdır. Meclisin bu konuda bir karar almasını 12 Şubattan evvel bekliyoruz.” cümlelerine yer verdi.<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadelenin-ilk-zaferi-maras-milli-mucadelesi-ve-marasin-kahramanligi.html#_edn83" name="_ednref83">[83]</a> Ancak Maraş kamuoyunun talebi politikacılar tarafından görmezden gelindi. Maraş 1973 yılına kadar “Kahramanlık” unvanını almaya muvaffak olamadı. TBMM 7 Şubat 1973 tarihinde aldığı 1657 numaralı kararla şehrin adını “Kahramanmaraş” olarak değiştirdi.<a href="https://www.altayli.net/milli-mucadelenin-ilk-zaferi-maras-milli-mucadelesi-ve-marasin-kahramanligi.html#_edn84" name="_ednref84">[84]</a></p>
<p><span>6. Sonuç</span></p>
<p>Bağımsız devlet kurabilmek için elli yılı aşkın süredir faaliyet gösteren Ermeniler, Osmanlı Devleti’nin Birinci Dünya Savaşı’nı kaybetmesini fırsat bilerek “Kilikya” dedikleri Güney Anadolu’nun bir bölümünü kapsayan bölgenin önce İngiltere, daha sonra da Fransa tarafından işgal edilmesinde büyük rol oynadılar. Müslümanlar Ermenilere işgale karşı birlikte hareket etmeyi teklif ettilerse de olumsuz cevap aldılar. Üstelik Ermeniler, işgal döneminde tehcir nedeniyle nefret ettikleri Müslümanlardan intikam almaya kalkışarak bölgedeki Müslümanlara karşı mezalim başlattılar. Özellikle Fransızların Maraş’ı işgal ettikten sonra yönetimi ele alıp Müslüman halkın dini duygularını hiçe saymaları Ermenilerin Müslümanlara yönelik tahriklerinin kontrolden çıkmasına sebep oldu.</p>
<p>İşgali kabul etmeyen Türk milleti örgütlenerek direniş hareketi başlattı. Bunun sonucunda Fransız ordusu Ermenilere haber dahi vermeden kaçarcasına Maraş’tan ayrıldı.</p>
<p>Maraşlılar, Pazarcık ve Elbistan’da kurulan Kuva-yı Milliye’nin etrafında toplanarak örgütlendiler. Taraflar arasında 22 Ocak 1920’de başlayan sıcak çatışmalar 11 Şubat 1920 gecesine kadar devam etti. Maraşlıların baskısına daha fazla dayanamayacağını anlayan Fransız güçleri kimseye haber vermeden sessizce geri çekildiler.</p>
<p>Maraş’ın istiklal mücadelesi bir ordunun savaşı değil, kendilerine yol gösteren askerlerin önderliğinde bir şehrin halkının ölüm kalım mücadelesidir. Maraş halkı, bir bütün olarak mücadeleye katılmış ve savaşın sonuna kadar kader birliği edip hiçbir fedakârlıktan çekinmemiştir. Bu sebeple Türkiye Büyük Millet Meclisi şehre 5 Nisan 1925 tarihinde kırmızı şeritli İstiklâl Madalyası; 7 Şubat 1973 tarihinde de “Kahraman” unvanını vermiştir.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. Nejla GÜNAY</strong></span></a>
</p><p>Gazi Üniversitesi, Gazi Eğitim Fakültesi, Tarih Eğitimi Anabilim Dalı, Ankara, Türkiye E-posta: ngunay@gazi.edu.tr</p>
<p><strong>Alıntı Kaynak: </strong>Türkiyat Mecmuası – Journal of Turkology, 29, ‘Milli Mücadele’ Özel Sayısı (2019): 47-74</p>
<hr>
<div><span><strong><u>Kaynaklar</u></strong></span></div>
<div><span><strong>Cumhurbaşkanlığı Devlet Arşivleri Başkanlığı</strong></span></div>
<div><span><strong>Başkanlık Osmanlı Arşivi Belgeleri</strong></span></div>
<div><span>♦ Dâhiliye Şifre Kalemi Evrakı (DH. ŞFR). 97/169 (1337 C 14/15 Şubat 1919).</span></div>
<div><span>♦ Başbakanlık Osmanlı Arşivleri (BOA). (…) DH. ŞFR. 98/343 (1337 B 27/ 28 Nisan 1919).</span></div>
<div><span>♦ BOA. DH. ŞFR. 93/300 (1337 08 23/ 9 Mayıs 1919).</span></div>
<div><span>♦ Dâhiliye Nezareti Kalem-i Mahsus Evrakı (DH. KMS). 56-1/42 (1338 M 26/ 21 Ekim 1919).</span></div>
<div><span><strong>Genelkurmay Başkanlığı Askerî Tarih, Stratejik Etüt Başkanlığı Arşivi (ATASE) </strong></span></div>
<div><span>♦ ATASE. İSH. Kl. 342, Göm. 63, Fh. 63-1.</span></div>
<div><span>♦ ATASE. İSH. Kl. 72, Dos. 149, Fh.149-1.</span></div>
<div><span>♦ ATASE, İSH. Kutu 22, Göm. 102, Fh. 102-1.</span></div>
<div><span>♦ ATASE, İSH. Kutu 33, Göm. 159, Fh. 159-1;</span></div>
<div><span>♦ ATASE. İSH. Kutu: 109, Gömlek: 112,Fh. 112-1.</span></div>
<div><span>♦ ATASE. İSH. Kutu: 33, Gömlek: 114, Fh. 114-1.</span></div>
<div><span>♦ ATASE. İSH. Kutu: 48, Gömlek: 166, Fh. 166-1.</span></div>
<div><span>♦ ATASE. İSH. Kutu: 48, Gömlek: 167, Fh. 167-1.</span></div>
<div><span>♦ ATASE. İSH. Kutu: 57, Gömlek: 6, Fh. 6-1.</span></div>
<div><span>♦ ATASE. İSH. Kutu: 57, Gömlek: 15, Fh. 15-1.</span></div>
<div><span>♦ ATASE, İSH. Kutu: 109, Gömlek: 115, Fh. 115-1.</span></div>
<div><span>♦ ATASE. İSH. Kutu: 48, Gömlek: 151, Fh. 15-1.</span></div>
<div><span>♦ ATASE. İSH. Kutu: 1329, Gömlek: 39, Fh. 39-1.</span></div>
<div><span>♦ ATASE. İSH. Kutu: 103, Gömlek: 65, Fh. 95-2.</span></div>
<div><span>♦ ATASE. İSH. Kutu: 103, Gömlek: 95, Fh. 95-5.</span></div>
<div><span>♦ ATASE. İSH. Kutu: 103, Gömlek: 95, Fh. 95-7.</span></div>
<div><span>♦ ATASE. İSH. Kutu: 115, Gömlek: 121, Fh.121-3.</span></div>
<div><span>♦ ATASE. İSH. Kutu: 204, Gömlek: 30, Fh.31-1.</span></div>
<div><span>♦ ATASE. İSH. Kutu: 57, Gömlek: 13, Fh.13-4, 13-6, 13-7.</span></div>
<div><span>♦ ATASE. İSH. Kutu: 57, Gömlek: 14, Fh.14-1.</span></div>
<div><span>♦ ATASE. İSH. Kutu: 57, Gömlek: 17, Fh.17-8.</span></div>
<div><span>♦ ATASE. İSH. Kutu: 57, Gömlek: 49, Fh. 49-1.</span></div>
<div><span>♦ ATASE. İSH. Kutu 119, Göm. 81, Fh. 81-1.</span></div>
<div><span>♦ ATASE. İSH. Kutu 57, Göm. 49, Fh. 49-3.</span></div>
<div><span>♦ ATASE. İSH. Kutu 1251, Göm. 113, Fh. 113-1.</span></div>
<div><span>♦ ATASE. İSH. Kutu 638, Göm. 62, Fh. 62-1.</span></div>
<div><span>♦ ATASE. İSH. Kutu 639, Göm. 21, Fh. 21-1.</span></div>
<div><span>♦ ATASE. İSH. Kutu 1501, Göm. 50, Fh. 50-1.</span></div>
<div><span><strong>Cumhuriyet Arşivi (CA).</strong></span></div>
<div><span>♦ 030.10.66.439.22.</span></div>
<div><span><strong>Milli Savunma Bakanlığı Arşivi</strong></span></div>
<div><span>♦ Künye Kayıt Defteri</span></div>
<div><span><strong>Yayımlanmış Belgeler</strong></span></div>
<div><span>♦ TBMM Zabıt Ceridesi, D. II, Cilt 17, İctima Senesi II, İctima: 94, 5/4/1341).</span></div>
<div><span><strong>Süreli Yayınlar</strong></span></div>
<div><span>♦ “Türk Kurtuluş Savaşında Maraş Mücadelesi’nden Kısa Notlar”, <em>Demokrasiye Hizmet Gazetesi</em>, Yıl: 3, Numara: 34+517, 6/2/1953.</span></div>
<div><span>♦ “Türk Kurtuluş Savaşında Maraş Mücadelesi’nden Kısa Notlar”, <em>Demokrasiye Hizmet Gazetesi</em>, Yıl: 3, Numara: 34+516, 11/2/1953.</span></div>
<div><span>♦ “Türk Kurtuluş Savaşında Maraş Mücadelesi’nden Kısa Notlar”, <em>Demokrasiye Hizmet Gazetesi</em>, Yıl: 3, Numara: 517, 12/2/1953.</span></div>
<div><span>♦ “KahramanMaraş meselesi”, <em>Maraş Postası</em>, 13 Ocak 1949.</span></div>
<div><span>♦ “Kilikyada İki Yıl İşgal Valiliği Yapan Bremon’un Hatıraları”, <em>Yeni Adana Gazetesi</em>, çeviren Fevzi Dural, 29 Ekim 1954/31 Aralık 1954.</span></div>
<div><span><em>♦ Resmî Gazete</em>, Numara 92. 14 Nisan 1341 (14 Nisan 1925).</span></div>
<div><span><em>♦ T.C. Resmî Gazete</em>, Sayı 14446. 12 Şubat 1973.</span></div>
<div><span><strong>Araştırma ve Tetkik Eserler, Anılar ve Yayımlanmış Belgeler</strong></span></div>
<div><span>♦ Akbıyık, Yaşar. <em>Milli Mücadelede Güney Cephesi Maraş.</em> Ankara: Atatürk Araştırma Merkezi Yayınları, 2015. <em>Atatürk’ün Sırdaşı Kılıç Ali’nin Anıları</em>. Hazırlayan. Hulûsi Turgut. İstanbul: Türkiye İş Bankası Yayınları, 2008. Bağdadlıoğlu, Adil. <em>Uzun Oluk (İstiklâl Harbinde Maraş).</em> Hazırlayan. Ali Rıza Pişkin. İstanbul: Ülkü Basımevi, 1942.</span></div>
<div><span>♦ Başak, Tolga. <em>Türk ve İngiliz Kaynaklarıyla Mondros Mütarekesi ve Uygulama Günlüğü (30 Ekim-30 Kasım 1918).</em> İstanbul: IQ Yayınları, 2013.</span></div>
<div><span>♦ Bremond, E. <em>La Cilicie en 1919-1920.</em> Paris: Imprimerie Nationale, 1921.</span></div>
<div><span>♦ Clair, Price. “Present Turkish Rule in Cilicia”, <em>Current History,</em> 16:2, (New York 1922): 216-220.</span></div>
<div><span>♦ Compton, Major T. E. “The French Campaign of 1920-21 in Cilicia”, <em>Royal United Service Institution, Journal</em>, 67, (1922): 68-79.</span></div>
<div><span>♦ Doğan, Ayhan. “ Çanakkale’den Cumhuriyet’e Maraşlı Şehitler”, <em>Edik Dergisi</em>, 2015.</span></div>
<div><span>♦ Elliott, Mabel Evelyn. “The 22 Days of Marash: Papers on the Defense of the City Against Turkish Forces Jan.-Feb., 1920”, <em>The Armenian Review</em>, 31, (Spring 1978): 47-69.</span></div>
<div><span>♦ Eyicil, Ahmet. “I.Dünya Savaşı ve Kurtuluş savaşı Mücadelesi Sırasında Maraş’ta Ermeni Mezalimi”, <em>Belleten</em>, LXVII/250, (Aralık 2003): 911-947.</span></div>
<div><span>♦ Gönen, Cengiz. <em>Ulusal Kurtuluş Savaşının İlk Kahramanı.</em> Ankara: Lazer Yayınları, 2005.</span></div>
<div><span>♦ Günay, Nejla. <em>Maraş’ta Ermeniler ve Zeytun İsyanları.</em> İstanbul: IQ Yayınları, 2007.</span></div>
<div><span>♦ Günay, Nejla. <em>Zoraki İttifaktan Yol Ayrımına İttihat Terakki ve Ermeniler.</em> Ankara: Atatürk Araştırma Merkezi Yayınları, 2015.</span></div>
<div><span>♦ Hartunian, Abraham H. <em>Neither to Laugh nor to Weep a Memoir of the Armenian Genocide</em>. translated from the original Armenian manuscripts by Hartunian, Vartan, Bostan: Beacon Press, 1968.</span></div>
<div><span>♦ Kerr, Stanley E. <em>The Lions of Marash: Personel Experiences With American Near East Relief 1919-1922. </em>Albany: State University of New York Press, 1973.</span></div>
<div><span>♦ Mc Carthy, Justin. <em>Osmanlı’ya Veda.</em> Çeviren. Mehmet Tuncel. İstanbul: Etkileşim Yayınları, 2006.</span></div>
<div><span>♦ Özalp, Yalçın. <em>Ermeni İntikâm Alayı Maraş’ta Vesikalar: 1919-1920.</em> Kahramanmaraş: Selçuk Ofset, 2005. Özalp, Yalçın. <em>Mustafa Kemâl ve Milli Mücadele’nin İlk Zaferi</em>. Ankara: Semih Ofset, 1984.</span></div>
<div><span>♦ Özdemir, Hikmet, Kemal Çiçek, Ömer Turan, Ramazan Çalık ve Yusuf Halaçoğlu. <em>Ermeniler: Sürgün ve Göç</em>. Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları, 2004.</span></div>
<div><span>♦ Pişkin, Ali Rıza. “Maraş İstiklâl Savaşının Tarihi Rolü”, <em>Edik Dergisi</em>, 12 Şubat 1962: 7.</span></div>
<div><span>♦ Saral, Ahmet Hulki ve Tosun Saral. <em>Vatan Nasıl Kurtarıldı.</em> Ankara: Türkiye İş Bankası Yayınları, 1970.</span></div>
<div><span>♦ Saray, Mehmet. <em>Atatürk’ün Konuşma ve Yazışmalarında Ermeni Sorunu</em>. Ankara: Atatürk Araştırma Merkezi Yayınları, 2010.</span></div>
<div><span>♦ “The 22 Days of Marash: Papers on The Defense of The Cıty Agaınst Turkısh Forces Jan.-Feb., 1920”, <em>The Armenian Review</em>, 30, (Winter 1977-1978): 382-397.</span></div>
<div><span>♦ Toğuzata, Aslan. “Maraş Sokak Muharebeleri”, <em>Edik Dergisi</em>, (12 Şubat 1961): 7.</span></div>
<div><span><em>♦ Türk İstiklâl Harbi Güney Cephesi</em>. IV. Cilt. Ankara: Genelkurmay Basımevi, 1966.</span></div>
<div><span>♦ Ünalp, Rezzan F. “Birinci Dünya Harbi Sonunda Maraş’ın İtilaf Devletlerince İşgali ve Maraş Savunması”, <em>Gazi Akademik Bakış Dergisi</em>, 11 / 22, (Yaz 2018): 205-235.</span></div>
<div><span><strong>Sözlü Kaynak</strong></span></div>
<div><span>♦ Sarıçiçek, Süleyman. Mustafa Çavuş’un oğlu. 86 yaşında, kasap. Görüşme tarihi ve yeri: 8 Temmuz 2016, Kahramanmaraş.</span></div>
<div><span><strong><u>Dipnotlar:</u></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadelenin-ilk-zaferi-maras-milli-mucadelesi-ve-marasin-kahramanligi.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Genelkurmay Başkanlığı Askerî Tarih, Stratejik Etüt Başkanlığı Arşivi (ATASE). İSH. Kl. 342, Göm. 63, Fh. 63-1; ATASE. İSH. Kl. 72, Dos. 149, Fh.149-1.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadelenin-ilk-zaferi-maras-milli-mucadelesi-ve-marasin-kahramanligi.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> ATASE. İSH. Kutu 22, Göm. 102, Fh. 102-1; ATASE. İSH. Kutu 33, Göm. 159, Fh. 159-1.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadelenin-ilk-zaferi-maras-milli-mucadelesi-ve-marasin-kahramanligi.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> Hikmet Özdemir, Kemal Çiçek, Ömer Turan, Ramazan Çalık ve Yusuf Halaçoğlu, <em>Ermeniler: Sürgün ve Göç </em>(Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları, 2004), 130.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadelenin-ilk-zaferi-maras-milli-mucadelesi-ve-marasin-kahramanligi.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> E. Bremond, <em>La Cilicie en 1919-1920</em> (Paris: Imprimerie Nationale, 1921), 12. Yeni Adana gazetesinde tefrika edilmiştir. Bk. “Kilikyada İki Yıl İşgal Valiliği Yapan Bremon’un Hatıraları”, çev. Fevzi Dural, <em>Yeni Adana Gazetesi</em>, 29 Ekim 1954/31 Aralık 1954.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadelenin-ilk-zaferi-maras-milli-mucadelesi-ve-marasin-kahramanligi.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> Kilikya; Ermeni literatüründe coğrafî bir terimdir. Buna göre Kilikya; Suriye’nin kuzeyinde Toroslarla Akdeniz arasında dağlarla çevrilmiş bir yer olup Urfa’dan Mersin’e, Maraş’tan İskenderun’a geniş bir alanı kapsar. Bk. Major T. E. Compton, “The French Campaign of 1920-21 in Cilicia”, <em>Royal United Service Institution,</em> Journal, 67, (1922), 68.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadelenin-ilk-zaferi-maras-milli-mucadelesi-ve-marasin-kahramanligi.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> Price Clair, “Present Turkish Rule in Cilicia”, <em>Current History,</em> 16/2, (1922), 217.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadelenin-ilk-zaferi-maras-milli-mucadelesi-ve-marasin-kahramanligi.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> Mondros Mütarekesi’nin yedinci maddesine göre; “Müttefikler güvenliklerini tehdit eden bir durum olursa stratejik önemi olan bölgeleri işgal edebileceklerdir.” hükmü vardı. Maraş’ta herhangi bir devletin güvenliğini tehdit eden bir durum yoktu. Mondros Mütarekesi ve mütarekenin uygulanışıyla ilgili olarak bk. Tolga Başak, <em>Türk ve İngiliz Kaynaklarıyla Mondros Mütarekesi ve Uygulama Günlüğü (30 Ekim-30 Kasım 1918</em>) (İstanbul: IQ Yayınları, 2013), 313-320.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadelenin-ilk-zaferi-maras-milli-mucadelesi-ve-marasin-kahramanligi.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> Justin McCarthy, <em>Osmanlı’ya Veda</em>, haz. Mehmet Tuncel, (İstanbul: Etkileşim Yayınları, 2006), 255.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadelenin-ilk-zaferi-maras-milli-mucadelesi-ve-marasin-kahramanligi.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> F. Rezzan Ünalp, “Birinci Dünya Harbi Sonunda Maraş’ın İtilaf Devletlerince İşgali ve Maraş Savunması”, <em>Gazi Akademik Bakış Dergisi</em>, 11/22, (Yaz 2018), 208-209.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadelenin-ilk-zaferi-maras-milli-mucadelesi-ve-marasin-kahramanligi.html#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> Bk. Nejla Günay, <em>Maraş’ta Ermeniler ve Zeytun İsyanları</em> (İstanbul: IQ Yayınları, 2007), 113, 115., Nejla Günay, <em>Zoraki İttifaktan Yol Ayrımına İttihat Terakki ve Ermeniler</em> (Ankara: Atatürk Araştırma Merkezi Yayınları, 2015), 277.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadelenin-ilk-zaferi-maras-milli-mucadelesi-ve-marasin-kahramanligi.html#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> ATASE. İSH. Kutu: 109, Gömlek: 112, Fh. 112-1.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadelenin-ilk-zaferi-maras-milli-mucadelesi-ve-marasin-kahramanligi.html#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> Ünalp, “Birinci Dünya Harbi Sonunda Maraş’ın İtilaf Devletlerince İşgali ve Maraş Savunması”, 209.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadelenin-ilk-zaferi-maras-milli-mucadelesi-ve-marasin-kahramanligi.html#_ednref13" name="_edn13">[13]</a> ATASE. İSH. Kutu: 33, Gömlek: 114, Fh. 114-1.. Ayrıca bk. Akbıyık, <em>Milli Mücadelede Güney Cephesi Maraş, </em>170-171.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadelenin-ilk-zaferi-maras-milli-mucadelesi-ve-marasin-kahramanligi.html#_ednref14" name="_edn14">[14]</a> ATASE. İSH. Kutu: 48, Gömlek: 166, Fh. 166-1.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadelenin-ilk-zaferi-maras-milli-mucadelesi-ve-marasin-kahramanligi.html#_ednref15" name="_edn15">[15]</a> ATASE. İSH. Kutu: 48, Gömlek: 167, Fh. 167-1.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadelenin-ilk-zaferi-maras-milli-mucadelesi-ve-marasin-kahramanligi.html#_ednref16" name="_edn16">[16]</a> ATASE. İSH. Kutu: 57, Gömlek: 6, Fh. 57-1.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadelenin-ilk-zaferi-maras-milli-mucadelesi-ve-marasin-kahramanligi.html#_ednref17" name="_edn17">[17]</a> <em>Atatürk’ün Sırdaşı Kılıç Ali’nin Anıları</em>, haz. Hulusi Turgut, 10. Baskı (İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2008), 83.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadelenin-ilk-zaferi-maras-milli-mucadelesi-ve-marasin-kahramanligi.html#_ednref18" name="_edn18">[18]</a> <em>Atatürk’ün Sırdaşı Kılıç Ali’nin Anıları</em>, 87.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadelenin-ilk-zaferi-maras-milli-mucadelesi-ve-marasin-kahramanligi.html#_ednref19" name="_edn19">[19]</a> Akbıyık, <em>Milli Mücadelede Güney Cephesi Maraş</em>, 87. Ayrıca bk. Mehmet Şahingöz, <em>İzmir, Maraş ve İstanbul’un İşgali Üzerine Yapılan Protesto ve Mitingler</em> (Ankara Üniversitesi Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü, Yayımlanmamış Doktora Tezi, 1986). İsmail Özçelik, <em>Milli Mücadele’de Anadolu Basınında Güney Cephesi (Adana, Antep, Maraş, Urfa) 1919-1921</em> (Ankara: Atatürk Araştırma Merkezi Yayınları, 2005).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadelenin-ilk-zaferi-maras-milli-mucadelesi-ve-marasin-kahramanligi.html#_ednref20" name="_edn20">[20]</a> Adil Bağdatlılar, <em>Uzunoluk (İstiklâl Harbinde Maraş)</em>, haz. Ali Rıza Pişkin (İstanbul: Ülkü Basımevi, 1942), 45. Elbistan’a gidenler arasında olan Dr. Mustafa ve kardeşi Eczacı Lutfi’de Maraşlı İttihatçılardandı. Onların Elbistan’da Türk millî direnişinin organizasyonunu yaptıkları hakkında bk. Stanley Kerr, <em>The Lions of Marash: Personel Experiences WithAmericanNearEastRelief1919-1922</em> (Albany: State University of New York Press, 1973), 67.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadelenin-ilk-zaferi-maras-milli-mucadelesi-ve-marasin-kahramanligi.html#_ednref21" name="_edn21">[21]</a> Akbıyık, <em>Milli Mücadelede Güney Cephesi Maraş</em>, 152-154.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadelenin-ilk-zaferi-maras-milli-mucadelesi-ve-marasin-kahramanligi.html#_ednref22" name="_edn22">[22]</a> Ünalp, “Birinci Dünya Harbi Sonunda Maraş’ın İtilaf Devletlerince İşgali ve Maraş Savunması”, 213.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadelenin-ilk-zaferi-maras-milli-mucadelesi-ve-marasin-kahramanligi.html#_ednref23" name="_edn23">[23]</a> ATASE. İSH. Kutu: 57, Gömlek: 15, Fh. 15-1.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadelenin-ilk-zaferi-maras-milli-mucadelesi-ve-marasin-kahramanligi.html#_ednref24" name="_edn24">[24]</a> BOA. Dâhiliye Nezareti Kalem-i Mahsus Evrakı (DH. KMS). 56-1/42 (1338 M 26/ 21 Ekim 1919). Bk. EK 3.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadelenin-ilk-zaferi-maras-milli-mucadelesi-ve-marasin-kahramanligi.html#_ednref25" name="_edn25">[25]</a> Akbıyık, <em>Milli Mücadelede Güney Cephesi Maraş</em>, 45-46.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadelenin-ilk-zaferi-maras-milli-mucadelesi-ve-marasin-kahramanligi.html#_ednref26" name="_edn26">[26]</a> ATASE. İSH. Kutu: 109, Gömlek: 115, Fh. 115-1.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadelenin-ilk-zaferi-maras-milli-mucadelesi-ve-marasin-kahramanligi.html#_ednref27" name="_edn27">[27]</a> ATASE. İSH. Kutu: 48, Gömlek: 151, Fh. 15-1.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadelenin-ilk-zaferi-maras-milli-mucadelesi-ve-marasin-kahramanligi.html#_ednref28" name="_edn28">[28]</a> İngiliz işgali döneminde başlayan Müslüman mültecilerin şehirden çıkarılma çalışmalarının Fransız işgal döneminde de sürdürüldüğü anlaşılmaktadır. Bk. BOA. DH. ŞFR. 98/343 (1337 B 27/ 28 Nisan 1919). Bk. EK 4. Ayrıca krş. Bremond, <em>La Cilicie en 1919-1920,</em> 13.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadelenin-ilk-zaferi-maras-milli-mucadelesi-ve-marasin-kahramanligi.html#_ednref29" name="_edn29">[29]</a> ATASE. İSH. Kutu: 1329, Gömlek: 39, Fh. 39-1.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadelenin-ilk-zaferi-maras-milli-mucadelesi-ve-marasin-kahramanligi.html#_ednref30" name="_edn30">[30]</a> ATASE. İSH. Kutu: 103, Gömlek: 95, Fh. 95-2. Krş. Kerr, <em>The Lions of Marash: Personel Experiences With AmericanNearEastRelief1919-1922,</em> 63. Ayrıca krş. Hüsameddin Karadağ, <em>İstiklal Savaşı’nda Maraş,</em> (Mersin: Ata Çelebi Basımevi, 1943), 11; Bağdatlılar, <em>Uzunoluk (İstiklâl Harbinde Maraş)</em>, 45; Arslan Toğuzata, “İstiklal Mücadelesinde Maraş Sokak Muharebeleri”, <em>Edik Dergisi</em>, 12 Şubat 1961, 7.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadelenin-ilk-zaferi-maras-milli-mucadelesi-ve-marasin-kahramanligi.html#_ednref31" name="_edn31">[31]</a> ATASE. İSH. Kutu: 103, Gömlek: 95, Fh. 95-5.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadelenin-ilk-zaferi-maras-milli-mucadelesi-ve-marasin-kahramanligi.html#_ednref32" name="_edn32">[32]</a> ATASE. İSH. Kutu: 103, Gömlek: 95, Fh. 95-7.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadelenin-ilk-zaferi-maras-milli-mucadelesi-ve-marasin-kahramanligi.html#_ednref33" name="_edn33">[33]</a> Bremond, <em>La Cilicie en 1919-1920</em>, 31.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadelenin-ilk-zaferi-maras-milli-mucadelesi-ve-marasin-kahramanligi.html#_ednref34" name="_edn34">[34]</a> Akbıyık, <em>Millî Mücadelede Güney Cephesi Maraş</em>, 126. Albay Bremond anılarında Türk bayrağının indirilip Fransız bayrağının asılmasını inkâr etmekte ve Fransız bayrağının Fransız kıtalarının bulunduğu mevkiye asıldığını öne sürmektedir. Krş. Bremond, <em>La Cilicie en 1919-1920</em>, 33-34.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadelenin-ilk-zaferi-maras-milli-mucadelesi-ve-marasin-kahramanligi.html#_ednref35" name="_edn35">[35]</a> Sait Zarifoğlu, “Vezir Hocayla Röportaj”, <em>Edik Dergisi</em> (12 Şubat 1962), 14.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadelenin-ilk-zaferi-maras-milli-mucadelesi-ve-marasin-kahramanligi.html#_ednref36" name="_edn36">[36]</a> Karadağ, <em>İstiklal Savaşı’nda Maraş</em>, 23-27.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadelenin-ilk-zaferi-maras-milli-mucadelesi-ve-marasin-kahramanligi.html#_ednref37" name="_edn37">[37]</a> <em>Atatürk’ün Sırdaşı Kılıç Ali’nin Anıları</em>, 88. Ali Rıza Pişkin, “Maraş İstiklâl Savaşının Tarihi Rolü”, <em>Edik Dergisi </em>(12 Şubat 1962), 7.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadelenin-ilk-zaferi-maras-milli-mucadelesi-ve-marasin-kahramanligi.html#_ednref38" name="_edn38">[38]</a> Mabel Evelyn Elliott, “The 22 Days of Marash: Papers on the Defense of the City Against Turkish Forces Jan.- Feb., 1920”, <em>The Armenian Review,</em> 31 (Spring 1978), 47-69.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadelenin-ilk-zaferi-maras-milli-mucadelesi-ve-marasin-kahramanligi.html#_ednref39" name="_edn39">[39]</a> <em>Türk İstiklâl Harbi</em>, 92-93; <em>Atatürk’ün Sırdaşı Kılıç Ali’nin Anıları</em>, 91.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadelenin-ilk-zaferi-maras-milli-mucadelesi-ve-marasin-kahramanligi.html#_ednref40" name="_edn40">[40]</a> Pişkin, “Maraş İstiklâl Savaşının Tarihi Rolü”, 7. Ayrıca krş. Akbıyık, <em>Milli Mücadelede Güney Cephesi Maraş</em>, 187.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadelenin-ilk-zaferi-maras-milli-mucadelesi-ve-marasin-kahramanligi.html#_ednref41" name="_edn41">[41]</a> ATASE. İSH. Kutu: 115, Gömlek: 121, Fh. 121-3.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadelenin-ilk-zaferi-maras-milli-mucadelesi-ve-marasin-kahramanligi.html#_ednref42" name="_edn42">[42]</a> Karadağ, <em>İstiklal Savaşı’nda Maraş</em>, 38-40.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadelenin-ilk-zaferi-maras-milli-mucadelesi-ve-marasin-kahramanligi.html#_ednref43" name="_edn43">[43]</a> “The 22 Days of Marash: Papers on the Defense of the City Against Turkish Forces Jan.-Feb., 1920”, <em>The Armenian Review</em>, 31, (April 1979), 393. Toğuzata, “Maraş Sokak Muharebeleri”, 7.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadelenin-ilk-zaferi-maras-milli-mucadelesi-ve-marasin-kahramanligi.html#_ednref44" name="_edn44">[44]</a> <em>Atatürk’ün Sırdaşı Kılıç Ali’nin Anıları</em>, 92.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadelenin-ilk-zaferi-maras-milli-mucadelesi-ve-marasin-kahramanligi.html#_ednref45" name="_edn45">[45]</a> Toğuzata, “İstiklal Mücadelesinde Maraş Sokak Muharebeleri”, 7.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadelenin-ilk-zaferi-maras-milli-mucadelesi-ve-marasin-kahramanligi.html#_ednref46" name="_edn46">[46]</a> ATASE. İSH. Kutu: 204, Gömlek: 30, Fh.31-1.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadelenin-ilk-zaferi-maras-milli-mucadelesi-ve-marasin-kahramanligi.html#_ednref47" name="_edn47">[47]</a> Mesela bk. ATASE. İSH. Kutu: 57, Gömlek: 13, Fh.13-4, 13-6, 13-7.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadelenin-ilk-zaferi-maras-milli-mucadelesi-ve-marasin-kahramanligi.html#_ednref48" name="_edn48">[48]</a> Bu telgraf üzerine Dâhiliye Nezareti tarafından Harbiye Nezareti’ne verilen bilgi için bk. ATASE. İSH. Kutu: 57, Gömlek: 14, Fh.14-1.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadelenin-ilk-zaferi-maras-milli-mucadelesi-ve-marasin-kahramanligi.html#_ednref49" name="_edn49">[49]</a> ATASE. İSH. Kutu: 57, Gömlek: 17, Fh.17-8.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadelenin-ilk-zaferi-maras-milli-mucadelesi-ve-marasin-kahramanligi.html#_ednref50" name="_edn50">[50]</a> Mustafa Çavuş (Sarıçiçek) Birinci Dünya Savaşı sırasında Osmanlı Dördüncü Ordusu’nda 47. Alay, Üçüncü Tabur, 10. Bölük Çavuşu olarak görev yapmıştı. Burada başarılı çalışmaları, okur-yazar olması ve yerli halkla iletişim kurabilmesi nedeniyle Harp Liyakat Madalyası ile şereflendirilerek Liman won Sanders’in emrine verilir. Mondros Mütarekesi’nin imzalanmasından sonra memleketi Maraş’a döner ve düşman işgaline karşı kendi mahallesi olan Şekerdere ve yakındaki Acemli Mahallesi’nde halkın Milli Müdafaa Cemiyeti içerisinde örgütlenmesinde görev alır. Acemli Mahallesi’nden Evliya Efendi ile birlikte hareket eder. Bedesten ve Taşhan’ın kurtarılmasında aktif rol oynar. Savaşın 14. günü Bedesten kurtarılıp Taşhan’ı kuşattıkları sırada Arasta Cami civarında düşmanın pususuna düşerler. Bu sırada Evliya Efendi şehit düşer. Cenazesi Acemli Camii avlusuna defnedilir. Mustafa Çavuş bu olaydan çok etkilenir. Ancak savaşmaya devam eder. Maraş’ın kurtarılmasından sonra kendi kurduğu birlikle Antep kuşatmasına katılır. Bu sırada kalbinin hemen üst yanından girip sırtından çıkan bir kurşunla yaralanarak “Gazi” olur. Aylarca hastanede yatar. Kendisine beş ay izin verilir. Taburcu edildikten sonra Batı Cephesi’nde 42. Alay, Üçüncü Tabur’da görev alarak muharebelere katılır. Kaynak Kişi: Süleyman Sarıçiçek (Mustafa Çavuş’un oğlu), 86 yaşında, kasap. Görüşme tarihi: 8 Temmuz 2016. Bu bilgilerle ilgili olarak ayrıntılı bilgi ve karşılaştırma için bk. “Türk Kurtuluş Savaşında Maraş Mücadelesi’nden Kısa Notlar”, <em>Demokrasiye Hizmet Gazetesi</em>, Yıl: 3, Numara: 34+517, 6/2/1953. Mustafa Çavuş’un askerlik geçmişi ile ilgili bilgiler için Milli Savunma Bakanlığı Arşivi’nde yer alan Künye Kayıt Belgesi, 432-433 kullanılmıştır. Bk. EK 5.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadelenin-ilk-zaferi-maras-milli-mucadelesi-ve-marasin-kahramanligi.html#_ednref51" name="_edn51">[51]</a> “Türk Kurtuluş Savaşında Maraş Mücadelesi’nden Kısa Notlar”, <em>Demokrasiye Hizmet Gazetesi</em>, Yıl: 3, Numara: 34+516, 11/2/1953.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadelenin-ilk-zaferi-maras-milli-mucadelesi-ve-marasin-kahramanligi.html#_ednref52" name="_edn52">[52]</a> “Türk Kurtuluş Savaşında Maraş Mücadelesi’nden Kısa Notlar”, <em>Demokrasiye Hizmet Gazetesi</em>, Yıl: 3, Numara: 517, 12/2/1953.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadelenin-ilk-zaferi-maras-milli-mucadelesi-ve-marasin-kahramanligi.html#_ednref53" name="_edn53">[53]</a> Bağdatlılar, <em>Uzunoluk (İstiklâl Harbinde Maraş)</em>, 113. Diğer tutuklular ise daha sonra Mustafa Kemal Paşa’nın Harbiye Nezareti’ne telgraf çekmesiyle hükûmetin girişimleri ve Amerikalı Amiral Bristol’un gayretleriyle serbest kaldı. Fransa’nın Beyrut Genel Komutanı General Gouraud Türk tutsakları Ağustos 1921’de serbest bırakacaktır. Bk. Cengiz Gönen, <em>Ulusal Kurtuluş Savaşının İlk Kahramanı</em>, (Ankara: Lazer Yayınları, 2005), 325.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadelenin-ilk-zaferi-maras-milli-mucadelesi-ve-marasin-kahramanligi.html#_ednref54" name="_edn54">[54]</a> Millî Savunma Bakanlığı’nın yayınladığı şehit listeleri, Ayhan Doğan tarafından derlenip yayımlanmış ve 1919-1923 yılları arasında Maraş ve köylerinden toplam 452 şehit tespit etmiştir. Ancak bu sayının tamamının Maraş milli mücadelesi sırasında şehit düşenler olmadığı, bu sayıya diğer cephelerde şehit düşen Maraşlıların da dâhil olduğu kuvvetle muhtemeldir. Bk. Ayhan Doğan, “Çanakkale’den Cumhuriyet’e Maraşlı Şehitler”, <em>Edik Dergisi</em>, 2015, 50.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadelenin-ilk-zaferi-maras-milli-mucadelesi-ve-marasin-kahramanligi.html#_ednref55" name="_edn55">[55]</a> Sivas’tan Harbiye Nezareti’ne çekilen telgraf için bk. ATASE. İSH. Kutu: 57, Gömlek: 49, Fh. 49-1.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadelenin-ilk-zaferi-maras-milli-mucadelesi-ve-marasin-kahramanligi.html#_ednref56" name="_edn56">[56]</a> Gönen, <em>Ulusal Kurtuluş Savaşının İlk Kahramanı</em>, 337.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadelenin-ilk-zaferi-maras-milli-mucadelesi-ve-marasin-kahramanligi.html#_ednref57" name="_edn57">[57]</a> Bu konuyla ilgili olarak bk. “The 22 Days of Marash: Papers on the Defense of the City Against Turkish Forces Jan.-Feb., 1920”, 397.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadelenin-ilk-zaferi-maras-milli-mucadelesi-ve-marasin-kahramanligi.html#_ednref58" name="_edn58">[58]</a> Ahmet Hulki Saral ve Tosun Saral, <em>Vatan Nasıl Kurtarıldı</em> (İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 1970), 202.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadelenin-ilk-zaferi-maras-milli-mucadelesi-ve-marasin-kahramanligi.html#_ednref59" name="_edn59">[59]</a> Ahmet Eyicil, “I.Dünya Savaşı ve Kurtuluş savaşı Mücadelesi Sırasında Maraş’ta Ermeni Mezalimi”, <em>Belleten</em>, LXVII/250, (Aralık 2003), 945.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadelenin-ilk-zaferi-maras-milli-mucadelesi-ve-marasin-kahramanligi.html#_ednref60" name="_edn60">[60]</a> Yalçın Özalp, <em>Mustafa Kemâl ve Milli Mücadele’nin İlk Zaferi</em> (Ankara: Semih Ofset, 1984), 236. Müslümanların Elbistan’a savaştan kaçmak değil orada teşkil olunan “Milli Kuvvetler”e katılmak amacıyla gittikleri hakkında bkz. Abraham H. Hartunian, <em>Neither to Laugh nor to Weep a Memoir of the Armenian Genocide</em>, translated from the original Armenian manuscripts by Hartunian, Vartan, (Boston: Beacon Press, 1968), 130.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadelenin-ilk-zaferi-maras-milli-mucadelesi-ve-marasin-kahramanligi.html#_ednref61" name="_edn61">[61]</a> Bağdadlıoğlu, <em>Uzunoluk (İstiklâl Harbinde Maraş)</em>, 113-114.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadelenin-ilk-zaferi-maras-milli-mucadelesi-ve-marasin-kahramanligi.html#_ednref62" name="_edn62">[62]</a> Bazı Türk şehit ve yaralıların toplam sayısını 200 olarak vermektedir. Bkz. Bağdadlıoğlu, <em>Uzunoluk (İstiklâl Harbinde Maraş)</em>, 113. Bazı Batılı kaynaklar ise 200 şehit sadece düzenli birliklerin verdiği kayıptır. Türklerin toplam kaybının 4500 civarında olduğu görüşünü ortaya atmaktadır ki bu çok abartılı bir rakamdır. Bk. Kerr, <em>The Lions of’Marash: Personel Experiences With American Near EastRelief1919-1922,</em> 195; .</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadelenin-ilk-zaferi-maras-milli-mucadelesi-ve-marasin-kahramanligi.html#_ednref63" name="_edn63">[63]</a> Saral ve Saral, <em>Vatan Nasıl Kurtarıldı</em>, 203.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadelenin-ilk-zaferi-maras-milli-mucadelesi-ve-marasin-kahramanligi.html#_ednref64" name="_edn64">[64]</a> Kerr, <em>The Lions of Marash: Personel Experiences With American Near East Relief1919-1922, 206,</em> 211.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadelenin-ilk-zaferi-maras-milli-mucadelesi-ve-marasin-kahramanligi.html#_ednref65" name="_edn65">[65]</a> Bağdadlıoğlu, <em>Uzunoluk (İstiklâl Harbinde Maraş)</em>, 113.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadelenin-ilk-zaferi-maras-milli-mucadelesi-ve-marasin-kahramanligi.html#_ednref66" name="_edn66">[66]</a> Hartunian, <em>Neither to Laugh nor to Weep a Memoir of the Armenian Genocide</em>, 147.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadelenin-ilk-zaferi-maras-milli-mucadelesi-ve-marasin-kahramanligi.html#_ednref67" name="_edn67">[67]</a> Yalçın Özalp, <em>Ermeni İntikâm Alayı Maraş ta Vesikalar: 1919-1920,</em> (Kahramanaraş: Selçuk Ofset, 2005), 191.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadelenin-ilk-zaferi-maras-milli-mucadelesi-ve-marasin-kahramanligi.html#_ednref68" name="_edn68">[68]</a> ATASE. İSH. Kutu 119, Göm. 81, Fh. 81-1; ATASE. İSH. Kutu 57, Göm. 49, Fh. 49-3.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadelenin-ilk-zaferi-maras-milli-mucadelesi-ve-marasin-kahramanligi.html#_ednref69" name="_edn69">[69]</a> Hartunian, <em>Neither to Laugh nor to Weep a Memoir of the Armenian Genocide</em>, 148., Karadağ, <em>İstiklal Savaşı’nda Maraş</em>, 54-55.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadelenin-ilk-zaferi-maras-milli-mucadelesi-ve-marasin-kahramanligi.html#_ednref70" name="_edn70">[70]</a> Teslim alınan silah ve cephanenin saklanan, çünkü savaştan sonraki aylarda toprak altından pek çok silah çıkarılmıştı. Kullanılan ve kaçırılan silahların geri kalanı olduğu ve özellikle Fransız ordusunun arkasından Maraş’ı terk eden Ermenilerin silahlarını beraberlerinde götürdüğü konusunda bk. Bağdadlıoğlu, <em>Uzunoluk (İstiklâl Harbinde Maraş)</em>, 114.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadelenin-ilk-zaferi-maras-milli-mucadelesi-ve-marasin-kahramanligi.html#_ednref71" name="_edn71">[71]</a> Tekke, Kümbet, Kuyucak mahalleleri tamamen, Divanlı, Pınarbaşı, Şekerdere, Acemli, Ekmekçi ve Çukuroba mahalleleri kısmen, Abarabaşı Kilisesi’nin doğu ve kuzey tarafı kısmen, Belediye Çarşısı ve beş köy tamamen yanmıştı. Bk. Saral ve Saral, <em>Vatan Nasıl Kurtarıldı</em>, 203.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadelenin-ilk-zaferi-maras-milli-mucadelesi-ve-marasin-kahramanligi.html#_ednref72" name="_edn72">[72]</a> <em>Atatürk’ün Sırdaşı Kılıç Ali’nin Anıları</em>, 94-95.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadelenin-ilk-zaferi-maras-milli-mucadelesi-ve-marasin-kahramanligi.html#_ednref73" name="_edn73">[73]</a> 8 Mayıs 1921’de Mersin’de toplanan Ermenilerden bir kısmının vapurlara binerek Yunan ordusuna katılmak üzere yola çıktıkları hakkında bk. ATASE. İSH. Kutu 1251, Göm. 113, Fh. 113-1.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadelenin-ilk-zaferi-maras-milli-mucadelesi-ve-marasin-kahramanligi.html#_ednref74" name="_edn74">[74]</a> Hartunian, <em>Neither to Laugh nor to Weep a Memoir of the Armenian Genocide</em>, 187.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadelenin-ilk-zaferi-maras-milli-mucadelesi-ve-marasin-kahramanligi.html#_ednref75" name="_edn75">[75]</a> ATASE. İSH. Kutu 638, Göm. 62, Fh. 62-1; ATASE. İSH. Kutu 639, Göm. 21, Fh. 21-1.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadelenin-ilk-zaferi-maras-milli-mucadelesi-ve-marasin-kahramanligi.html#_ednref76" name="_edn76">[76]</a> ATASE. İSH. Kutu 1501, Göm. 50, Fh. 50-1.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadelenin-ilk-zaferi-maras-milli-mucadelesi-ve-marasin-kahramanligi.html#_ednref77" name="_edn77">[77]</a> ATASE. İSH. Kutu 1501, Göm. 56, Fh. 56-1, 56-2.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadelenin-ilk-zaferi-maras-milli-mucadelesi-ve-marasin-kahramanligi.html#_ednref78" name="_edn78">[78]</a> Mehmet Saray, <em>Atatürk’ün Konuşma ve Yazışmalarında Ermeni Sorunu</em> (Ankara: Atatürk Araştırma Merkezi Yayınları, 2010), 78.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadelenin-ilk-zaferi-maras-milli-mucadelesi-ve-marasin-kahramanligi.html#_ednref79" name="_edn79">[79]</a> Cumhurbaşkanlığı Devlet Arşivleri Başkanlığı Cumhuriyet Arşivi (CA). 030.10.66.439.22. lef 1.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadelenin-ilk-zaferi-maras-milli-mucadelesi-ve-marasin-kahramanligi.html#_ednref80" name="_edn80">[80]</a> CA. 030.10.66.439.22. lef 2. Bk. EK 6.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadelenin-ilk-zaferi-maras-milli-mucadelesi-ve-marasin-kahramanligi.html#_ednref81" name="_edn81">[81]</a> CA. 030.10.66.439.22. lef 3.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadelenin-ilk-zaferi-maras-milli-mucadelesi-ve-marasin-kahramanligi.html#_ednref82" name="_edn82">[82]</a> Türkiye Büyük Millet Meclisi Zabıt Ceridesi, D. II, Cilt 17, İçtima Senesi II, İçtima: 94, 5/4/1341). Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin kararı, 14 Nisan 1925 tarihinde Resmî, Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdi. Bk. <em>Resmî Gazete</em>, Numara 92, 14 Nisan 1341 (14 Nisan 1925), 30.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadelenin-ilk-zaferi-maras-milli-mucadelesi-ve-marasin-kahramanligi.html#_ednref83" name="_edn83">[83]</a> “Kahraman Maraş meselesi”, <em>Maraş Postası</em>, 13 Ocak 1949, 1.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/milli-mucadelenin-ilk-zaferi-maras-milli-mucadelesi-ve-marasin-kahramanligi.html#_ednref84" name="_edn84">[84]</a> İlgili kanun için bk. <em>T.C. Resmî Gazete</em>, Sayı 14446, 12 Şubat 1973.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Türk Dil Kurumu</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/turk-dil-kurumu</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/turk-dil-kurumu</guid>
<description><![CDATA[ Türk Dil Kurumu
Türk Dil Kurumu, Türk Dili Tetkik Cemiyeti adıyla 12 Temmuz 1932’de Atatürk’ün talimatıyla kurulmuştur. Cemiyetin kurucuları, hepsi de milletvekili ve dönemin tanınmış edebiyatçıları olan Sâmih Rif’at, Ruşen Eşref, Celâl Sâhir ve Yakup Kadri’dir. Kurumun ilk başkanı Sâmih Rif’at’tır. Türk Dili Tetkik Cemiyetinin amacı, “Türk dilinin öz güzelliğini ve zenginliğini meydana çıkarmak, onu yeryüzü dilleri arasında […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c48e2b7396.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:44 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Türk, Dil, Kurumu</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/07/TDK.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/turk-dil-kurumu.html">Türk Dil Kurumu</a></p>
<div class="su-box su-box-style-default"><div class="su-box-title">Türk Dil Kurumu</div><div class="su-box-content su-u-clearfix su-u-trim"><strong><span><em>Ülkesini, yüksek bağımsızlığını korumasını bilen Türk Milleti, dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır.</em></span></strong>
<p><strong><span><em>Türk dilinin öz güzelliğini ve zenginliğini meydana çıkarmak, onu yeryüzü dilleri arasında değerine yaraşır yüksekliğe eriştirmek</em></span></strong></p></div></div>
<p>Türk Dil Kurumu, <strong><em>Türk Dili Tetkik Cemiyeti</em></strong> adıyla 12 Temmuz 1932’de Atatürk’ün talimatıyla kurulmuştur. Cemiyetin kurucuları, hepsi de milletvekili ve dönemin tanınmış edebiyatçıları olan Sâmih Rif’at, Ruşen Eşref, Celâl Sâhir ve Yakup Kadri’dir. Kurumun ilk başkanı Sâmih Rif’at’tır. Türk Dili Tetkik Cemiyetinin amacı, <strong>“Türk dilinin öz güzelliğini ve zenginliğini meydana çıkarmak, onu yeryüzü dilleri arasında değerine yaraşır yüksekliğe eriştirmek”</strong> olarak tespit edilmiştir. Kurulan cemiyet bu amacını Türk dilini tetkik ve elde edilen neticeleri neşir ve tamim ederek gerçekleştirecektir. Bu amaca ulaşmak için de şu yol takip edilecektir:</p>
<ol>
<li>Toplanıp ilmî müzakerelerde bulunmak;</li>
<li>Türk dilini kendi meşelerine, tekâmülüne ve ihtiyaçlarına göre tespit ve tedvin etmek;</li>
<li>Türk dilini tetkike yarayacak vesaik ve malzemeyi elde etmek, eski kitaplardan ve memleketin her mıntıkasındaki halk dilinden derlemeler yapmak ve yaptırmak;</li>
<li>Cemiyet mesaisinin semerelerini her türlü yollarda neşre çalışmak.</li>
</ol>
<p>Atatürk’ün sağlığında, 1932, 1934 ve 1936 yıllarında yapılan üç kurultayda hem Kurumun yönetim organları seçilmiş, hem dil siyaseti belirlenmiş, hem de ilmî bildiriler sunulup tartışılmıştır. 26 Eylül-5 Ekim 1932 tarihleri arasında Dolmabahçe Sarayı’nda yapılan Birinci Türk Dili Kurultayı sonunda Kurumun “Lügat-Istılah, Gramer-Sentaks, Derleme, Lenguistik-Filoloji, Etimoloji, Yayın” adları ile altı kol hâlinde çalışmalarını sürdürmesi kabul edilmiştir. Sonraki kurultaylarda bu kollardan bazıları ayrılmış, bazıları tekrar birleştirilmiş; fakat ana çatı değiştirilmemiştir. 1934’te yapılan kurultayda Cemiyetin adı, Türk Dili Araştırma Kurumu; 1936’daki kurultayda ise Türk Dil Kurumu olmuştur.</p>
<p><strong>Türk Dil Kurumu başlangıçtan beri çalışmalarını iki ana eksen üzerinde yürütmüştür:</strong></p>
<ol>
<li>Türk dili üzerinde araştırmalar yapmak, yaptırmak;</li>
<li>Türk dilinin güncel sorunlarıyla ilgilenerek çözüm yolları bulmak.</li>
</ol>
<p>Atatürk’ün kendisi de Türk dili üzerindeki yerli ve yabancı araştırmaları bizzat inceleyerek, dönemindeki bilginleri Türk dili üzerinde araştırmalar yapmaya yönlendirmiştir. Nitekim Türk dilinin en eski anıtları olan Göktürk (Runik) yazılı metinlerin ilk iki cildi onun sağlığında yayımlanmış; 1940’larda yayın hayatına çıkabilen Dîvânu Lügâti’t-Turk, Kutadgu Bilig gibi eserler üzerinde de yine onun sağlığında çalışılmaya başlanmıştır. Daha sonra birçok cilt hâlinde ortaya çıkacak olan Tarama ve Derleme Sözlüğü‘yle ilgili çalışmalar da Atatürk’ün sağlığında başlamıştır. Tarama Sözlüğü, 13. yüzyılda başlayan Batı Türkçesinin eski eserlerinin taranmasıyla; Derleme Sözlüğü, Anadolu ağızlarında kullanılan kelimelerin derlenmesiyle oluşturulmuş büyük sözlüklerdir. Çağdaş Türkçenin grameri, sözlüğü, imlâsı ve terimleriyle ilgili çalışmalar da Atatürk tarafından ilgiyle izlenmiştir.</p>
<p>Türk Dil Kurumunun kuruluşuyla birlikte çağdaş Türkçede çok hızlı bir arılaştırma akımı da başlamıştır. Bizzat Atatürk’ün öncülük ettiği, Türk dilinin yabancı kökenli sözlerden temizlenmesi akımı 1935 güzüne kadar sürmüş; halkın diline girip yerleşmiş kelimelerin dilden atılması işleminden bu tarihte vazgeçilmiştir. Atatürk’ün ölümünden sonra da öz Türkçe akımı Türk aydınları arasında sürekli tartışılan bir konu olmuştur.</p>
<p>1936 Kurultayı’nda kabul edilen tüzük değişikliği ile tüzüğün birinci maddesi ad değişikliğini bildirmekle birlikte TDK’nin Atatürk’ün öncülüğünde kurulduğu şu sözlerle ifade edilmiştir: Ulu önder Atatürk’ün kutlu eliyle ve onun yüce Kurucu ve Koruyucu Genel Başkanlığı altında 12 Temmuz 1932’de kurulmuş olan “Türk Dili Tetkik Cemiyeti”, “Türk Dil Kurumu” adını almıştır.</p>
<p>Atatürk, ölümünden kısa bir süre önce yazdığı vasiyetname ile mal varlığını Türk Dil Kurumu ile Türk Tarih Kurumuna bırakmıştır. Bu iki kurumun bütçesi bugün de Atatürk’ün mirasından karşılanmaktadır.</p>
<p>Atatürk, 1 Kasım 1936’da Türkiye Büyük Millet Meclisinin V. dönem 2. yasama yılını açış konuşmasında Türk Dil Kurumu ve Türk Tarih Kurumunun geleceği ile ilgili dileklerini şu sözlerle dile getirmişti:</p>
<p>Başlarında değerli Eğitim Bakanımız bulunan, Türk Tarih Kurumu ile Türk Dil Kurumunun her gün yeni gerçek ufuklar açan, ciddî ve aralıksız çalışmalarını övgü ile anmak isterim. Bu iki ulusal kurumun, tarihimizin ve dilimizin, karanlıklar içinde unutulmuş  derinliklerini, dünya kültüründe başlangıcı temsil ettiklerini, kabul edilebilir bilimsel belgelerle ortaya koydukça, yalnız Türk ulusunun değil, bütün bilim dünyasının ilgisini ve uyanmasını sağlayan, kutsal bir görev yapmakta olduklarını güvenle söyleyebilirim. Tarih Kurumunun Alacahöyük’te yaptığı kazılar sonucunda, ortaya çıkardığı beş bin beş yüz yıllık maddî Türk tarih belgeleri, dünya kültür tarihinin yeni baştan incelenmesini ve derinleştirilmesini gerektirecektir. Birçok Avrupalı bilim adamının katılması ile toplanan son Dil Kurultayının aydınlık sonuçlarını görmekle çok mutluyum. Bu ulusal kurumların az zaman içinde ulusal akademilere dönüşmesini dilerim. Bunun için, çalışkan tarih, dil ve bilim adamlarımızın, bilim dünyasınca tanınacak orijinal eserlerini görmekle mutlu olmanızı dilerim.</p>
<p>Türk Dil Kurumunun yapısıyla ilgili ilk önemli değişiklik 1951 yılındaki olağanüstü kurultayda yapılmıştır. Atatürk’ün sağlığında Millî Eğitim Bakanının Kurum başkanı olmasını sağlayan tüzük maddesi 1951’de değiştirilmiş; böylece Kurumun devletle bağlantısı koparılmıştır. Söz konusu Kurultay’da yapılan tüzük değişikliği ile Cumhurbaşkanlarının Kurumu koruyuculuk özellikleri, Millî Eğitim Bakanlarının doğal Kurum başkanlıkları hükümleri kaldırılmış, Yönetim Kurulunun kendi içinde başkan seçmesi kuralı getirilmiştir. Böylece Kurumun 1951 yılına kadar süren devlet himayesindeki dernek statüsüne son verilmiştir. Bu tarihten sonra bir dernek yapısındaki TDK’nin Başkanı, hemen her meslekten kişilerin bulunduğu üyeler tarafından seçilen Yönetim Kurulu içerisinden seçilecektir. Bu hüküm, izleyen kurultaylarda kabul edilen tüzüklerde yer almıştır.</p>
<p>İlk büyük yapı değişikliğinin yaşandığı 1951 yılındaki Olağanüstü Türk Dil Kurultayı’nda Kurumun amaç maddesi de değiştirilerek “dil araştırmalarının devrimci bir anlayışla ve bilim metotlarına uygun olarak yapılmaya çalışılacağı” belirtilmiştir. Atatürk dönemi “nizamname”lerinde ve tüzüğünde yer alan amaç maddesinin Atatürk’ten sonra değiştirilmiş bu biçimine 1954, 1956, 1964, 1973, 1979 yıllarındaki kurultaylarda kabul edilen tüzüklerde aynen yer verilmiştir.</p>
<p>İkinci önemli yapı değişikliği 1982 Anayasası ile gerçekleşmiştir. Atatürk’ün 1936 yılı meclis açış konuşmasında dile getirdiği “Bu ulusal kurumların az zaman içinde ulusal akademilere dönüşmesini dilerim” şeklindeki isteği dikkate alınarak her iki kurum da bu değişiklik ile akademik bir yapıya kavuşturulmuştur. 1982’de kabul edilen ve şu anda da yürürlükte olan Anayasa ile Türk Dil Kurumu ve Türk Tarih Kurumu, bir Anayasa kuruluşu olan Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu çatısı altına alınmış; böylece devletle olan bağlar yeniden ve daha güçlü olarak kurulmuştur.</p>
<p>Anayasanın 134. maddesiyle Atatürk’ün manevi himayelerinde Cumhurbaşkanlarının gözetim ve desteğiyle başbakanlığa bağlı Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu kurulmuştur. Anayasanın bu maddesine bağlı olarak kabul edilen 2876 Sayılı Kanun ile Türk Dil Kurumu; Atatürk, Araştırma Merkezi, Türk Tarih Kurumu ve Atatürk Kültür Merkezi ile birlikte kamu tüzel kişiliğine sahip dört kurumdan biri olarak tanımlanmıştır.</p>
<p>Yeni dönemde Türk Dil Kurumu başkanı artık atama yoluyla göreve getirilmektedir. Bununla beraber 2876 sayılı Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Kanunu’nun TDK ile ilgili bölümünde Atatürk dönemi “nizamname”lerinde ve tüzüğünde yer alan ifadelerin aynen korunduğu, hatta bazı ifadelerin tırnak içerisinde aynen aktarıldığı görülmektedir. Ayrıca Türk Dil Kurumu ile Türk Tarih Kurumu için Atatürk’ün vasiyetnamesinde belirtilen mali menfaatler saklı olup kendilerine tahsis edilmiştir.</p>
<p>Bu dönem içinde Türk Dil Kurumu ve diğer Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu bağlı kuruluşları, 20’si Yüksek Öğretim Kurumu; 20’si Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Yüksek Kurulu tarafından seçilen 40 asıl üyeden oluşan Bilim Kurullarına sahiptir. Üyelerin büyük çoğunluğu Türk üniversitelerinde çalışan Türkologlardır. Başbakanın önerisiyle Cumhurbaşkanınca tayin edilen Kurum Başkanı ve 40 asıl üye Bilim Kurulunu oluşturmaktaydı. Kurumun bilimsel çalışmaları bu kurul tarafından plânlandığı gibi yönetim işlerini üstlenen Yürütme Kurulu ile bilimsel çalışmaları yürüten Kol ve Komisyonların üyeleri de bu kurul tarafından seçilmekteydi.</p>
<p>Türk Dil Kurumu teşkilat yapısında yapılan son değişiklik 02.11.2011 tarihinde 664 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile yapılmıştır. Söz konusu kararname ile Atatürk’ün vasiyetine uygun olarak Türk Dil Kurumu ve Türk Tarih Kurumunun tüzel kişilikleri korunarak malî menfaatler saklı tutulmuş ve kendilerine tahsis edilmiştir.</p>
<p>664 Sayılı Kararname’ye bağlı olarak yürürlüğe giren Atatürk Kültür, Dil Ve Tarih Yüksek Kurumu Asli, Şeref ve Haberleşme Üyeleri Yönetmeliği hükümlerine göre Kurumun görev alanına giren konularda üstün nitelikli bilimsel araştırma ve eserleriyle, eğitim, öğretim, kültür ve sanat hizmetleriyle temayüz etmiş, Türkiye Cumhuriyeti uyruklu kişiler arasından seçilen 40 aslî üye Bilim Kurulunu oluşturmaktadır. Aslî üyeler, Yüksek Kurum Başkanı ile ilgili Kurum başkanının birlikte önereceği iki katı aday arasından Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Yönetim Kurulunca seçilmektedir.</p>
<p>Bilim Kurulu Çalışma Usul ve Esaslarına İlişkin Yönetmelik hükümlerine göre de İlmî çalışmaları yürüten Kol ve Komisyonların üyeleri de Bilim Kurulu tarafından seçilmektedir.</p>
<p>İlmî çalışmaları yürüten kollar şunlardır:</p>
<ol>
<li>Türk Yazı Dilleri ve Ağızları Kolu</li>
<li>Türkçenin Eğitimi ve Öğretimi Kolu</li>
<li>Yazıt Bilimi Kolu</li>
<li>Sözlük Kolu</li>
<li>Yayın ve Tanıtma Kolu</li>
<li>Dil Bilimi ve Dil Bilgisi Kolu</li>
</ol>
<p>Türk Dil Kurumunun Türk dilinin çeşitli alanlarına, dönemlerine ve konularına yönelik ilmî araştırmaları bilim ve uygulama kolları ile sınırlı değildir. Bilim ve uygulama kollarının yanı sıra Türk Dil Kurumunun desteklediği projelerle Türk dili ile ilgili bazı alanlarda ve konularda da araştırmalar yürütülmesi, bu araştırmaların yayına dönüştürülmesi ile ilim dünyamıza yeni yayınlar kazandırılması amaçlanmaktadır. Türk Dil Kurumunda şu anda şu projeler yürütülmektedir:</p>
<p>1.Türk Dili ile İlgili Yabanı Dillerdeki Temel Eserlerin Tercüme Edilmesi</p>
<p>2.Türkiye Türkçesi Köken Bilgisi (Etimolojik) Sözlüğü’nün Hazırlanması</p>
<p>3.Türk İşaret Dili Sisteminin Oluşturulması, İşaret Dili Sözlüğü’nün Hazırlanması</p>
<p>4.Uzaktan Öğretim Yöntemiyle Yabancılara Türkçe Öğretimi Yazılımı</p>
<p>5.Farklı Kültürlerin Temel Düşünce ve İlim Eserlerinin Türkçeye Çevirisi</p>
<p>6.Türk Dili Belgesel ve Film Yapımı</p>
<p>Türkiye Türkçesinin çağdaş sözlüğünü sürekli geliştirerek genel ağ ortamında sürekli güncelleyen Türk Dil Kurumu, 2011 yılı içinde Türkçe Sözlük‘ün 11. baskısını yayımlamıştır.   Türkçe Sözlük‘ün son baskısında 122.000 civarında kelime yer almıştır. Yazım Kılavuzu‘nun son baskısı 2012 yılında yayımlanmıştır. İlköğretim müfredatına göre seçilen 11.630 kelimenin tanım ve anlamlarının yer aldığı İlköğretim Okulları için Türkçe Sözlük’ ün 5. baskısı gerçekleştirilmiştir. Anlamlarının verilmesinde hem ilköğretim ders içerikleri hem de ilköğretim öğrencilerinin söz varlığı göz önünde bulundurulmuştur. İlköğretim Okulları için Yazım Kılavuzu’ güncellenerek içeriğine “Yazım Kuralları”, “Konu Dizini”, “Genel Dizin” bölümlerine yer verilmiş ve 6. baskısı yayımlamıştır.</p>
<p>Son dönemde, yılda 30-40 bilimsel eseri yayın dünyasına kazandıran Türk Dil Kurumunun üç süreli yayını da bulunmaktadır. Güncel dil ve edebiyat konuları ve geniş kitlenin anlayacağı dilde yazılmış araştırmaları içine alan Türk Dili dergisi ayda bir yayımlanmaktadır. Altı ayda bir yayımlanan Türk Dünyası Dil ve Edebiyat Dergisi; Kazak, Kırgız, Özbek, Türkmen, Azeri, Tatar vb. Türk topluluklarının dil ve edebiyatlarıyla ilgili araştırmalara yer verir. Türk Dili Araştırmaları Yıllığı-Belleten ise tamamen bilimsel araştırmaları içine alır ve yılda bir sayı yayımlanır. Uluslararası hakemli dergi niteliğindeki Türk Dünyası, ASOS Index, SOBIAD (Sosyal Bilimler Atıf Dizini) ve Google scholar tarafından taranmaktadır. Türk Dünyası Dil ve Edebiyat Dergisi’ne ULAKBİM (Dergipark) üzerinden de ulaşılabilmektedir. Alanımızın önemli dizinlerinden MLA ile yazışmalarımız tamamlanmış, taranma talebimiz kabul edilmiştir. Türk Dili Araştırmaları Yıllığı BELLETEN dergisi de Üniversiteler Arası Kurul Başkanlığının Filoloji Temel Alanları için kabul ettiği ‘ulusal hakemli’ dergi niteliğini taşımaktadır.</p>
<p>Türk Dil Kurumu kuruluşundan bugüne içinde bilim sanat terimleri sözlükleri, ağız araştırmaları, Türk dünyası destanları ve edebi metinlerinin bulunduğu geniş bir yelpazede 1163’ü geçen eseri yayımlayarak bilim de kültür dünyasına sunmuştur. Günümüzde Türk Dil Kurumu, 20 Bilim Kurulu üyesi, 17 uzman ve 11 uzman yardımcısı ve 66 çalışanı ve zengin bir araştırma kütüphanesiyle Türkiye’nin önde gelen araştırma ve kültür kurumu olarak çalışmalarını sürdürmektedir.</p>
<p>Kaynakça: TDK</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Harp Meydanında Geçen Bir Ömür: Şehit Miralay Nâzım Bey</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/harp-meydaninda-gecen-bir-omur-sehit-miralay-nazim-bey</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/harp-meydaninda-gecen-bir-omur-sehit-miralay-nazim-bey</guid>
<description><![CDATA[ Harp Meydanında Geçen Bir Ömür: Şehit Miralay Nâzım Bey
Her savaş, kendi kahramanlarını doğurur. Türk ulusunun var olma mücadelesi verdiği Kurtuluş Savaşı da kendi kahramanlarını tarih sahnesine çıkardı. Ancak kahramanlık, bazı insanların hamurunda vardır. Şehit Miralay Mehmet Nâzım Bey de bu sayısız kahramandan biri… Savaştan savaşa koşan Türk Ordusu’nun en buhranlı günlerinde yetiştirdiği en kıymetli subaylardan biri olan Mehmet Nâzım Bey; idealist, cesur ve […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c48e19333c.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:44 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Harp, Meydanında, Geçen, Bir, Ömür:, Şehit, Miralay, Nâzım, Bey</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/07/Buyuk-Taarruz-2.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/harp-meydaninda-gecen-bir-omur-sehit-miralay-nazim-bey.html">Harp Meydanında Geçen Bir Ömür: Şehit Miralay Nâzım Bey</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Halil ZANAPALIOĞLU</strong></span></a>
</p><p></p><div class="su-note"><div class="su-note-inner su-u-clearfix su-u-trim">“Arkadaşlar! Artık biz kahraman ecdadımız gibi şan ve şeref için Mohaç Ovaları’nda, Tuna boylarında harp etmiyoruz. Biz; analarımızı, babalarımızı, sevgili yavrularımızı, ailelerimizi, öz vatanımızı, din ve mukaddesatımızı kurtarmak için harp ediyoruz.”</div></div>
<p>Her savaş, kendi kahramanlarını doğurur. Türk ulusunun var olma mücadelesi verdiği Kurtuluş Savaşı da kendi kahramanlarını tarih sahnesine çıkardı. Ancak kahramanlık, bazı insanların hamurunda vardır. Şehit Miralay Mehmet Nâzım Bey de bu sayısız kahramandan biri…</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-80873 alignleft" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/07/Naz%C4%B1m-Bey.jpg" alt="" width="216" height="300">Savaştan savaşa koşan Türk Ordusu’nun en buhranlı günlerinde yetiştirdiği en kıymetli subaylardan biri olan Mehmet Nâzım Bey; idealist, cesur ve inkılapçı bir kişiliğe sahipti. Birliklerin talim ve terbiyesine fevkalade önem verirdi. Askerine kıymet verir ve ne ikmalini ne de taltifini eksik ederdi. Muhabere ve muharebede hep en önde olan Şehit Miralay (Albay), üç dil bilen ve kendini sürekli geliştiren bir askerdi. Subaylarının ve erlerinin de kişisel gelişimini teşvik ederdi. Mustafa Kemal Paşa ve yol arkadaşlarının kurduğu genç cumhuriyetin tam da ihtiyacı olduğu parlak insanlardan biri olan Mehmet Nâzım Bey; iyi ata biner, iyi tabanca ve tüfek kullanırdı. Paşa’nın da yakından tanıdığı ve derin bir muhabbet duyduğu Nâzım Bey, hem askerle hem de halkla iletişim kurabilirdi. Böylece gittiği her yörede kendini ve milli kuvvetleri candan sevdirirdi.</p>
<p>Kahraman Nâzım, 1887’de Kayseri’de doğdu. Babası, Posta-Telgraf Müdürü Cemal Bey idi. Babasının Gümüşhane’ye tayin olması nedeniyle ilköğrenimini burada gerçekleştirdi. Yine tayin sonucu ailesiyle İstanbul’a dönen Mehmet Nâzım Bey, kendi isteği üzerine Tophane’deki evlerinin yakınında bulunan Beşiktaş Askeri Rüştiyesi’ne kaydoldu. Buranın ardından Çengelköy askeri İdadîsi’ni bitirerek 1904 yılında Harbiye’ye girdi. Küçüklüğünden beri atlara duyduğu sevgi nedeniyle süvari olmak istese de talih, onun piyade sınıfına ayrılmasına neden oldu. 1907 yılında Harbiye’yi bitiren Nâzım Bey, okuldaki başarıları sayesinde kurmay eğitimi almak üzere Harp Akademisi’ne girmeye hak kazandı. Kendi devresinde kurmay olmaya hak kazanan 15 kişiden biri olan Mehmet Nâzım Bey, 1910’da Kurmay Yüzbaşı rütbesiyle göreve başladı. Kurmay çıkmasının ardından aynı yıl Yemen Kuvâ-yi Umumiye’sine tayin oldu. Binbaşı rütbesindeyken İttifak Devletleri’ne destek amacıyla oluşturulan ve Takviyeli 177’nci Alay adıyla kurulan Osmanlı Rumeli Müfrezesi’ne komutan olarak atandı.</p>
<p>Çanakkale, Bulgaristan ve Makedonya’da sayısız muharebeye katılan Binbaşı Mehmet Nâzım Bey, ateşkesin ardından Harbiye Nezareti’nin emriyle İstanbul’a geldi. Dersaadet günlerinde İngilizler’in kendisini tevkif edeceğini öğrendi ve başkentten ayrılmak için harekete geçti. O dönemde subaylara uygulanan standart soruşturma prosedürünün ardından, Harbi-i Umumî’deki başarıları nedeniyle kendisini yakından tanıyan Mustafa Kemal Paşa’nın onayıyla İstanbul’dan ayrılmak için harekete geçti. Er kılığına girerek malzeme nakli için hazırlanan tren katarlarından birine gizlice binerek Milli Kuvvet’lere katılmak üzere Anadolu’ya ulaştı.</p>
<p>Kuvâ-yi Milliye’de Beyşehir Süvari Alayı kumandanlığına atandı. Askeriye ile ve halkla yakın ilişkiler kurmayı seven Mehmet Nâzım Bey, padişahın iltizam ettiği vali Cemal’e ilk isyan eden kişi oldu. Köşk Cephesi’nde Türk birliklerinin ricatı ve ardlarından gelen Yunan askerleri ile mesafeyi açabilmeleri için uzun süre gerekiyordu. Bölgede bulunan Binbaşı Mehmet Nâzım, Anadolu sahnesindeki ilk önemli başarısını burada gösterdi. Kuvvetle saldıran Yunan müfrezeleriyle çetin çarpışmalar sonucu ricat için gerekli sürenin sağlanmasına kadar direndi. Milli Kuvvetler döneminde cereyan eden Bolu-Düzce İsyanı büyüyüp Milli Mücadele’yi tehdit eder hâle gelince Binbaşı Mehmet Nâzım, bölgeye intikal etti. İlk olarak Sebükbar Aydın Mürettep Fırkası ile hızla Mudurnu’ya girdi.</p>
<p>Küçük sayılabilecek bir birlikle isyan hareketini bastırdı ve Bolu’yu işgal etti. Bölgede örfi idare ilan ederek kontrolü tamamen eline aldı. Örfi idare kapsamında usul ve kaideleri sıkı sıkıya uygulayarak eşkıyalığa göz açtırmadı. Kuvâ-yi Milliyecileri Bolşevik, dinsiz ve imansız olarak yaftalayan bölge halkının bu görüşünü çeşitli yöntemlerle temelden çürüterek değiştirdi. Ahalinin desteğini kazanarak askere en çok ihtiyaç duyulan o dönemde; bölge havalisinden alınan askerlerle bir de tümen teşkil etti. Tedavi gören Teğmen Abdülkadir’i hastaneden kaçırarak şehit eden katillerin iddialarının asılsız olduğunu herkesin gözü önünde ispat etti ve faillerin gerekli cezaları almasını sağladı. Hıyanet-i Vataniye Kanunu’nu tam bağlılıkla uygulayarak başıbozukluğa karşı sert tedbirler alıp, asayişi sağladı. İsyan, Düzce’de tekrar cereyan edince ayaklanmayı bastırıp düzeni burada yeniden tesis etti. Düzce halkının Kuvâ-yi Milliye’ye olan itimadını yükseltti. Öyle ki Bolu ve Düzce yöresindeki halk, kendisini candan sevip sayıyordu. Binbaşı Mehmet Nâzım, yöre halkı için artık bir kahramanlık ve fazilet sembolü olmuştu.</p>
<p>Birinci İnönü Muharebesi’nden önce düzenli orduya geçişin hızlandırılması için bir çözüm aranır. Bu çözüm; halkın yeni orduya itimadının artırılmasıdır. Bunun için Binbaşı Nâzım, komutası altındaki 4’üncü Tümen’in Ankara’ya intikalini sağlar. Halka geçit töreni düzenlenir. Bu tören öyle etkili olur ki Ankara’ya gelen yabancı heyetlerin karşılanması ve selamlanması görevleri, hep bu tümenden ayrılan bir müfreze ile icra edilir. İnönü’ye kadar düzensiz yapıda olan Kuvâ-yi Milliye birlikleriyle harp eden Yunan Ordusu, burada kendilerini karşılayacak olan Türk birliklerine de aynı nazarla yaklaştı.</p>
<p>Halkın bağrından koparak oluşan bu yepyeni ordu, düşmanı İnönü mevzilerinde hezimete uğrattı. Bu hezimet; belki de Küçük Asya Ordusu’nun Anadolu macerasında sonun başlangıcı idi. Binbaşı Mehmet Nâzım Bey de savaşın kopma anlarından birinde, Akpınar Mevzileri’ne yetişti. Buradaki birlik komutanına son savunma yerinin orası olduğunu ve katiyen teslim olunmayacağını; “Tabancamda sekiz kurşun var. Yedisi düşmana, bir tanesi de bana. Ama düşmana teslim olmak yok!” sözleriyle tebliğ etti. Muharebe esnasında yaşanan olaylardan birini tümenindeki subaylardan biri hatıratına “Nâzım Bey’in yaveri Çankırılı İhsan Bey ve beraberlerindeki on atlıyla birlikte çekilen asker istikametine yıldırım gibi gittiklerini gördük. Sinemalarda seyrettiğimiz gibi bu süvariler, vurulup birer ikişer yuvarlanıyorlardı. Fakat Nâzım Bey ile yaverinin kalan dört atlı ile zaviyei meyite dahiline girdiklerini ve iki süvari ile komutanın bir kola, iki süvari ile yaverin çekilen diğer kol üzerine atıldıklarını ve kuvvetlerin komutasını deruhde ederek tekrar taarruza geçtiklerini gördük.” sözleriyle kaydedecekti… Savaşın ardından Birinci İnönü’de sağladığı katkılar sebebiyle terfi ile taltif edildi ve rütbesi, binbaşılıktan yarbaylığa yükseltildi.</p>
<p>Dumlupınar’da Aslıhanlar Muharebesi’nin ardından hastalanan Yarbay Mehmet Nâzım Bey’in tedavisi, Mustafa Kemal Paşa’nın emriyle Konya’da yapıldı. O dönemde az sayıda otomobil olmasına rağmen Paşa’nın emriyle Konya’ya nakli için kendisine bir otomobil tahsis edildi.</p>
<p>Tedavisi sırasında iki defa Garp Cephesi Kumandanı İsmet Paşa ve bir defa da Atatürk, kendisini ziyaret etti. Mustafa Kemal Paşa’nın emriyle kendisi hakkında günde iki defa şifreli durum raporu, Ankara ile paylaşılıyordu. Yarbay Mehmet Nâzım’a verilen kıymet o denli yüksekti ki bu raporlardan birinin şifresini geç açan bir subay, Asım Gündüz’ün emriyle 48 saat hapis cezasına çarptırıldı.</p>
<p>Mustafa Kemal Paşa’nın da komuta heyetinin de ordunun göz bebeği olarak gördüğü Mehmet Nâzım Bey; kaderin bir cilvesi olarak kendi subaylarından birinin ihmalkârlığının kurbanı olacaktı. Kütahya-Eskişehir Savaşı’nda Yumruçal ve Nasuhçal Bölgeleri’nin savunması Yarbay Mehmet Nâzım’a verildi. Harekât planına göre 40’ıncı Alay Yumruçal, 58’inci Alay ise Nasuhçal mevzilerini işgal edip savunma vaziyeti alacaktı. Bölgeye yetişen 58’inci Alay, görevini yerine getirerek Nasuhçal mevzilerini işgal ederek savunma vaziyeti almıştı. Yarbay Mehmet Nâzım, karargâha ulaştığında 40’ıncı Alay komutanının hayati bir hata yaparak emri uygulamadığını ve Yumruçal mevzilerine intikal etmemiş olduğunu öğrendi. Bunun üzerine emrindeki muhafız kıtası ve komuta heyetiyle bölgeye atılan Yarbay, bölgede aynı maksatla harekete geçen düşmanın mevzilendirdiği makineli tüfek müfrezesinin pususuna düştü. İki yerinden yaralanarak atından düşen Yarbay Nâzım Bey’e, atından atlayıp kumandanının yanına giden Emir Çavuşu Borlu Eyüp, yetişti. Nâzım Bey, son gücüyle “İlerleyin! Tepeyi tutun! Sonuna kadar müdafaa edin!” dedikten sonra bilincini yitirdi. Borlu Eyüp Çavuş, ölmemesi için dua ederek var gücüyle kucağında taşıdığı komutanını doktora yetiştirdi. Nâzım Bey, ilk müdahalenin ardından Çekürler İstasyonu’na götürüldü. Hazır olan trene bindirilip Ankara’ya yola çıkarılmadan az evvel Yarbay Mehmet Nâzım Bey, burada cephedeki durumu sordu ve askerleri hep bir ağızdan “Yetiştik kumandanım. Tepeyi tuttuk.” cevabını verdi. Kahraman Nâzım, vasiyetini bildirdikten sonra Çekürler’de şehit düştü. Sedyeye konulup üzeri Türk Bayrağı ile örtülen Şehit Yarbay Nâzım’ın mübarek naaşı, Ankara’ya sevk edildi. Haber, derhal Mustafa Kemal Paşa’ya iletildi. Paşa’nın yaveri Muzaffer Bey, haberi nasıl söyleyeceğini kara kara düşünüyordu.</p>
<p>Fikriye Hanım’ın da yardımıyla Nâzım Bey’in şehadet haberi, Mustafa Kemal’e iletildi.</p>
<p>Harpten harbe koşan ve binlerce kıymetli askerini cenk sahasında vatan toprağına emanet eden Paşa’nın, haberi almasıyla derin bir yasa gömüldüğü söylenir. Bu kıymetli komutan, geçit törenlerinden ve atlı gezilerinden de iyi tanıdığı Ankara halkının akın ettiği bir cenaze merasimi ile Hacı Bayram Veli Camisi’nde defnedildi. Kendisine önerilen önemli görevleri, sırf çok sevdiği tümeninden ayrılmamak için reddeden Nâzım Bey, şehâdetinin ertesi günü Büyük Millet Meclisi’nin oy birliğiyle aldığı kararla Miralay (Albay) rütbesine terfi ettirildi.</p>
<p>Bugün naaşı, Ankara’da bulunan devlet mezarlığında yer alan ebedi istirahatgâhında, uğruna ömrü gibi canını da verdiği al bayrağın altında uyuyor.</p>
<p>Alıntı Kaynak: C4Defence Dergisi, Sayı: 77</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Cemal Paşa</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/cemal-pasa</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/cemal-pasa</guid>
<description><![CDATA[ Cemal Paşa
Asıl adı Ahmed Cemal olup 6 Mayıs 1872’de Midilli’de doğdu. Babası askerî eczacı Mehmed Nesib Bey’dir. Kuleli Askerî İdâdîsi’nden (1890) ve Mekteb-i Harbiyye-i Şâhâne’den (1893) mezun olduktan sonra erkân-ı harbiyye tahsilini tamamlayarak erkânıharp yüzbaşısı rütbesini aldı (1895). Bir süre Seraskerlik Erkân-ı Harbiyye Dairesi Birinci Şubesi’nde ve İkinci Ordu’ya bağlı Kırkkilise İstihkâm İnşaat Şubesi’nde çalıştıktan sonra […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c48dfc9b1b.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:44 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Cemal, Paşa</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/07/M.-Sukru-HANIOGLU.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/cemal-pasa.html">Cemal Paşa</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>M. Şükrü HANİOĞLU</strong></span></a>
</p><p>Asıl adı Ahmed Cemal olup 6 Mayıs 1872’de Midilli’de doğdu. Babası askerî eczacı Mehmed Nesib Bey’dir. Kuleli Askerî İdâdîsi’nden (1890) ve Mekteb-i Harbiyye-i Şâhâne’den (1893) mezun olduktan sonra erkân-ı harbiyye tahsilini tamamlayarak erkânıharp yüzbaşısı rütbesini aldı (1895). Bir süre Seraskerlik Erkân-ı Harbiyye Dairesi Birinci Şubesi’nde ve İkinci Ordu’ya bağlı Kırkkilise İstihkâm İnşaat Şubesi’nde çalıştıktan sonra 1898 yılında Üçüncü Ordu’ya bağlı redif fırkası erkân-ı harbiyye reisi olarak Selânik’te görevlendirildi. Bu sırada Osmanlı İttihat ve Terakkî Cemiyeti tarafından gerçekleştirilen askerî teşkilâtlanma faaliyetlerine sempati duymakla birlikte hareket içinde aktif olarak yer almadı.</p>
<p>1905 yılında binbaşı olan Cemal Bey, bölgede yoğunlaşan Jön Türklük faaliyetlerine ilgi duydu ve Ekim 1906’da Osmanlı Hürriyet Cemiyeti’ne üye oldu. 1908 Jön Türk ihtilâlinden sonra Osmanlı İttihat ve Terakkî Cemiyeti’nin askerî kadrosu içerisinde dikkati çekti, cemiyet tarafından İstanbul’da siyasî durumu kontrol altında tutmak üzere gönderilen on kişilik heyette yer aldı. Daha sonra kaymakamlığa terfi etti ve Hey’et-i Islâhıyye âzası olarak Anadolu’ya gönderildi. 31 Mart Vak‘ası üzerine İstanbul’a gelerek Ayastefanos’ta Hareket Ordusu’na ve bu ordunun İstanbul’daki harekâtına katıldı. İstanbul’da durumun kontrol altına alınmasından sonra Üsküdar’da mutasarrıf olarak görevlendirildi. Bu görevi sırasında aldığı sert tedbirler dikkati çekti.</p>
<p>Cemal Bey, Adana’da Ermeniler’in çıkardığı olaylar üzerine (14 Nisan 1909) vali ve “kuvve-i mürettebe” kumandanı olarak oraya gönderildi. Olayların bastırılmasında ve sorumluların cezalandırılmasında başarı gösterdi. 1910 yılında hastalanarak İstanbul’a döndü. 1911’de Bağdat’a vali tayin edildi. Burada bilhassa Arap milliyetçilerinin faaliyetlerine engel olmak için yoğun çaba gösterdi. Gazi Ahmed Muhtar Paşa tarafından 22 Temmuz 1912’de kurulan “büyük kabine” ile çalışmak istemediğinden istifa ederek İstanbul’a geldi. Kendi isteğiyle Balkan Savaşı’nda Konya Redif Fırkası kumandanı olarak görev aldı ve fırkası Pınarhisarı’nda yenilince Çatalca’daki savunma hattına çekildi. Ekim 1912’de miralaylığa terfi eden Cemal Bey koleraya yakalandığı için İstanbul’a döndü. Kâmil Paşa kabinesi tarafından İttihatçılar aleyhine gerçekleştirilen takibat çerçevesinde büyük kabine aleyhine propaganda yaptığı iddiası ile Dîvân-ı Harb-i Örfî’ye teslim edildiyse de davası başlamadan serbest bırakıldı. Tekrar Çatalca’ya dönerek İkinci Kolordu Dördüncü Fırka kumandanlığı ve daha sonra menzil müfettiş-i umumîliği görevlerine getirildi.</p>
<p>Kâmil Paşa kabinesince I. Balkan Savaşı sonunda büyük devletlerle yapılan pazarlıklara karşı İttihat ve Terakkî tarafından yürütülen propaganda hareketinde önemli rol oynadı. Enver Bey’in (Paşa) öncülük ettiği darbe girişimine destek verdi. 23 Ocak 1913’te Enver Bey liderliğinde gerçekleştirilen Bâbıâli Baskını ile sadârete getirilen Mahmud Şevket Paşa’nın emriyle İstanbul muhafızlığına tayin edildi. Görevine hemen başlayan Cemal Bey, darbe sonrasındaki karışıklığın sona erdirilmesinde önemli rol oynadı. İttihatçılar tarafından büyük kin beslenen nâzırları korumaya alarak onların İstanbul’u terketmelerini sağladı. Gazetelerde mutedil yazılar yayımlatarak durumu sakinleştirmeye çalıştı. Ünlü muhaliflerden Ali Kemal ve Rıza Nur beyleri Avusturya ve Fransa’ya gönderdi.</p>
<p>İstanbul muhafızlığı görevinin yanı sıra Çatalca’da bulunan ordunun “üssü’l-hareke” kumandanlığını da yürüten Cemal Bey, muhafızlığı esnasında esas olarak İttihat ve Terakkî karşıtlarının hükümet aleyhine faaliyetleriyle uğraşmakla birlikte kaçakçılığa ve özellikle kaçak tütün satışına karşı birtakım şiddetli tedbirler aldı. Prens Sabahaddin Bey’in kâtibi Satvet Lutfi Bey’in teşkilâtlandırdığı muhalifler grubunun hükümet değişikliği teşebbüsünü daha hazırlık safhasında iken bastırdı. Muhaliflere karşı aldığı tedbirler gerek İttihat ve Terakkî liderleri, gerekse Sadrazam Mahmud Şevket Paşa ile olan ilişkilerinde sorunlara yol açtı. Cemal Bey’in tutuklamak istediği Prens Sabahaddin Bey, Talat Bey’in (Paşa) kendisini uyarması üzerine yurt dışına kaçtı. Eski sadrazam Kâmil Paşa’yı ev hapsinde tutarak ülke dışına gitmesi yolunda baskıda bulununca İngiltere elçiliği duruma müdahale etti. Mahmud Şevket Paşa’nın bu alandaki tedbirlere karşı çıkması üzerine Cemal Bey muhafızlık görevinden istifa ettiyse de istifası kabul edilmedi. Mahmud Şevket Paşa’nın 11 Haziran 1913 tarihinde öldürülmesinden sonra muhaliflerin muhtemel bir darbe girişimini önlemek üzere alınacak tedbirlerin uygulanması Cemal Bey’e bırakıldı.</p>
<p>Cemal Bey, iç siyasette durumu tamamen İttihat ve Terakkî kontrolüne aldıktan başka fırka içinde kendi durumunu da kuvvetlendirdi. II. Balkan Savaşı sırasında İttihat ve Terakkî’nin Edirne’nin geri alınması yolundaki teşebbüsünü destekleyen kanadın liderlerinden oldu. Bu fikre karşı olan nâzırlar üzerinde cebir ve şiddet kullandığı iddia edilir. Cemal Bey, Edirne’nin geri alınmasından sonra Teşkîlât-ı Mahsûsa’nın Süleyman Askerî Bey önderliğinde gerçekleştirdiği Garbî Trakya Hükûmet-i Muvakkatesi’nin lağvının, Bulgarlar’la bir antlaşma imzalanabilmesi için bu devlet tarafından şart olarak ileri sürülmesi üzerine, buna karşı çıkan Süleyman Askerî Bey’i ikna için İskeçe’ye gitti. Kararlaştırılan şartlar çerçevesinde bölgenin Bulgarlar’a teslimini sağladı. Daha sonra Osmanlı-Bulgar Tedâfüî ve Tecâvüzî Antlaşması için yapılan hazırlıklarda önemli rol oynadı.</p>
<p>Cemal Bey Kasım 1913’te Nâfia nâzırlığına getirildi. Aralık 1913 tarihinde mirlivâlığa terfi etti ve 1914 Şubatında Bahriye nâzırı oldu. Bu görevi sırasında Enver Paşa’nın önderliğinde gerçekleştirilen ordu tensîkatında ve Bahriye’deki uygulamalarda paşa ile birlikte hareket etti. Kuzey Ege adalarının Yunanlılar’dan geri alınmasının İttihat ve Terakkî tarafından birinci siyasî ve askerî amaç haline getirilmesinde etkili oldu. Fransız elçisi Bombard tarafından yapılan teklif uyarınca Haziran 1914’te Paris’e gönderildi. Kendisinden, adalar meselesinin halli yolunda Fransızlar’ın desteğini sağlaması ve bir Osmanlı-Fransız ittifakı için zemin hazırlaması istendi. Fransız deniz manevralarını takip eden Cemal Paşa, Fransız yetkililerine merkezî devletleri çenbere almak için Osmanlı Devleti ile ittifak yapmalarını teklif etti. Ancak Fransızlar, diğer müttefikler onaylamadıkça herhangi bir siyasî ittifaka yanaşmayacaklarını Cemal Paşa’ya bildirdiler. Bunun üzerine 18 Temmuz 1914’te Paris’ten ayrıldı. Daha sonra Almanya İmparatorluğu ile sürdürülen pazarlıklarda aktif rol oynamamakla birlikte diğer İttihatçılar gibi bir siyasî ittifak için son alternatif olan bu girişimi destekledi.</p>
<p>Osmanlı donanmasına bağlı gemilerin Rus Karadeniz filosuna ve Rus limanlarına saldırısı ile başlayan kabine krizinde Cemal Paşa savaş yanlısı grup içinde yer aldı ve savaşa giriş kararını destekledi. Osmanlı Devleti’nin savaşa girmesinden sonra Enver Paşa, Cemal Paşa’ya Mısır’da bulunan İngilizler’e karşı askerî bir harekâta öncülük etmesini teklif etti. Bahriye nâzırlığına ilâve olarak Dördüncü Ordu kumandanlığına getirilen Cemal Paşa, İngilizler’i Mısır’dan çıkarmak için Kanal Harekâtı adı verilen bir planı uygulamaya koydu. 7 Ocak 1915’te Bi’rüssebi‘de toplanan Osmanlı kuvvetleri İngilizler’e karşı harekâta geçti. Şubat 1915’teki Birinci Kanal Harekâtı’nda ve 1916 Temmuzunda tekrarlanan İkinci Kanal Harekâtı’nda istenen sonuçlar alınamadı. Bu yüzden Kanal Harekâtı eleştirilere konu oldu ve hayalci bir girişim olarak yorumlandı.</p>
<p>Cemal Paşa, Şam’daki ikameti sırasında Arap milliyetçi liderleriyle de çatıştı. Bir yandan ahalinin desteğini sağlamak için Mescid-i Aksâ’da cuma namazlarından sonra diğer yetkililerle birlikte şikâyetleri dinleyip halkın verdiği dilekçeleri işleme koyarken öte yandan Arap milliyetçi liderlerine karşı sert tedbirler aldı. 21 Ağustos 1915’te on bir Arap milliyetçi lideri, oluşturulan askerî mahkeme kararı ile idam edildi. Mayıs 1916’da yirmi bir lider daha idam edildi. Arap isyan hareketiyle ilgili gelişmeler ve bu husustaki belgeler, Âliye Dîvân-ı Harb-i Örfîsi’nde Rü’yet Olunan Mes’ele-i Siyâsiyye Hakkında İzahat adlı bir kitapta yayımlandı (İstanbul 1332; milletlerarası alanda bu konudaki tezin ortaya konulabilmesi için bu kitap La vérité sur la question Syrienne başlığı ile Fransızca olarak aynı yıl İstanbul’da neşredildi).</p>
<p>Cemal Paşa, 1915 Ermeni tehcirinin uygulanması ve Ermeniler’in gönderileceği yerler konusunda İttihat ve Terakkî Fırkası ve hükümetle anlaşmazlığa düştü. Bu dönemle ilgili bir iddia da Cemal Paşa’nın müttefiklerle barış anlaşması yapmak üzere bir plan hazırlamış olduğudur. Rus Çarlığı Hariciye Nâzırı Sazanov’un iddiasına göre Cemal Paşa, Osmanlı Devleti’nin Asya’daki toprakları üzerinde bağımsız bir Türk devleti kuracak ve kendisi bu devletin sultanı olacaktı. Boğazlar ve İstanbul Ruslar’a bırakılacak, Cemal Paşa ise müttefiklerin yardımı ile Osmanlı hükümetini devirerek ülkenin yeniden inşası için müttefiklerden para yardımı alacaktı. Yayımlanan Rus belgelerine göre Rus hükümeti planı kabule razı oldu. Ancak Fransızlar kendilerine vaad edilen toprakları, Osmanlı İmparatorluğu yerine kurulacak devlete veren bu planı reddettiler. Bu planın gerçekten Cemal Paşa tarafından mı hazırlandığı, yoksa müttefikler nezdindeki Taşnaksutyun Ermeni temsilcisi Zavriev veya Ruslar tarafından mı ortaya atıldığı hâlâ tartışmalıdır.</p>
<p>1917 yılı Aralık ayında İngiliz Generali Allenby’nin ilerlemesi karşısında Osmanlı ordusunun peş peşe yenilgilere uğraması üzerine Cemal Paşa, kabine ve fırka içinde Dahiliye Nâzırı İsmâil Canbolat’ın başlattığı eleştiri kampanyası sonucu, Dördüncü Ordu kumandanlığı görevinden ayrılarak İstanbul’a geldi. Cemal Paşa’nın yenilgideki sorumluluğu, İttihat ve Terakkî Fırkası Merkez-i Umûmîsi ve diğer organlarında tartışılmışsa da kendisi bu alanda suçlu bulunmamıştır. Cemal Paşa, İttihat ve Terakkî Fırkası’nın 1917 yılındaki son normal kongresinde merkez-i umûmî âzalığına getirildi.</p>
<p>Talat Paşa kabinesinin istifasından sonra 1-2 Kasım 1918 tarihinde İttihat ve Terakkî’nin yedi lideriyle birlikte ülke dışına kaçan Cemal Paşa önce Berlin, daha sonra da Münih ve İsviçre’ye giderek İttihatçılar’ın yurt dışı faaliyetlerinin düzenlenmesinde önemli roller oynadı. Bu arada savaş sırasındaki faaliyetleri, hem Beşinci Şube tarafından yapılan soruşturmada, hem de 1919’da başlayan Dîvân-ı Harb-i Örfî yargılanmaları sırasında gıyabında sorgulandı. Beşinci Şube sorgulamalarında Osmanlı Devleti’nin Arap unsurunun isyanına sebep olmakla suçlanan Cemal Paşa Dîvân-ı Harb-i Örfî tarafından gıyaben idama mahkûm edildi.</p>
<p>Daha sonra Rusya’ya giden Cemal Paşa, Sovyet Hariciye Komiseri Çiçerin’in desteğini alarak Afgan Emîri Emânullah Han’ın Afgan ordusunun modernleştirilmesi için yaptığı teklifi kabul etti. Moskova’da iken Mustafa Kemal Paşa ile Bolşevikler arasındaki ilişkilerin geliştirilmesi için arabuluculuk rolü oynadı. Bolşevikler’le ilişki ve Anadolu hareketine karşı alınacak tavır konusunda Enver Paşa ile anlaşmazlığa düştü. E. H. Carr ve L. B. Poullada gibi araştırmacılar, Cemal Paşa’nın tamamen Bolşevikler’in bir aracı olarak Afganistan’a gittiğini ileri sürmektedirler. Cemal Paşa’nın İzvestia gazetesi muhabirine 28 Haziran 1922’de verdiği demeç ve Enver Paşa’ya 15 Kasım 1921 tarihinde yazdığı mektup bu yorumları destekler mahiyettedir. Ancak Bolşevikler’in siyasetindeki değişiklik ve Hacı Sâmi Bey’in kendisi aleyhindeki propagandası sonucu Afganistan’daki durumu sarsılan Cemal Paşa görüşmeler yapmak üzere Tiflis’e gitti. Burada yaverleriyle birlikte 21 Temmuz 1922 günü öldürüldü. Tiflis’te gömülen Cemal Paşa’nın naaşı daha sonra Erzurum’a getirilerek bu şehirde defnedilmiştir.</p>
<p>Cinayetin failleri hakkında çeşitli iddialar bulunmaktadır. En kuvvetli ihtimal, kendisinin Ermeni komitelerinin başlattığı ve ilk kurbanları Talat ve Said Halim paşalar olan suikastlar zinciri çerçevesinde öldürülmüş olmasıdır. Ermeni kaynakları, Cemal Paşa’yı Kerekin Lalayan ve Sergo Vartaryan adlı iki Ermeni fedainin öldürdüğünü iddia etmekte ve bu iddiayı çeşitli delillerle desteklemektedirler. Buna karşılık Halil Paşa, Cemal Paşa’ya Rus gizli servisinin bir suikast yapacağı konusunda kendisine özel olarak bilgi verildiğini iddia etmektedir. Bu konuda yakında yayımlanan bir makaleye göre ise Cemal Paşa, Moskova’nın emri üzerine Gürcü komitesi tarafından öldürülmüştür (F. Nuza, s. 455).</p>
<p>Cemal Paşa, Osmanlı İttihat ve Terakkî Cemiyeti’nin askerî kanadı içerisinde Enver Paşa’dan sonra gelen ikinci adam olmuş ve asıl ününü bu yolla sağlamıştır. Mustafa Kemal Paşa dahil pek çok önde gelen Osmanlı subayı Cemal Paşa’ya destek vermiştir. Ancak Cemal Paşa’nın İttihat ve Terakkî Cemiyeti’nin gerek askerî gerekse genel politikaları içerisindeki rolü Enver Paşa’ya nazaran oldukça sınırlı kalmıştır.</p>
<p><strong>Cemal Paşa’nın Hâtırat:</strong> 1913-1922 adıyla 1922’de yayımlanan hâtıratı, bilhassa 1913-1917 yılları arasındaki siyasî gelişmelere ışık tutan çok önemli bir kaynaktır. Erinnerungen eines türkischen Staatsmannes adıyla 1922 yılında Münih’te Almanca ve daha sonra Memories of a Turkish Statesman 1913-1919 başlığı ile Londra’da İngilizce olarak yayımlanan bu hâtırat, İttihat ve Terakkî liderleri tarafından yazılan en geniş hâtırat olma özelliğini taşır. Eser Hatıralar (Selek Yayınları, 1959) adıyla yeni harflerle de yayımlanmıştır. Cemal Paşa ayrıca özel ilgi duyduğu arkeoloji konusunda Alte Denkmäler aus Syrien, Pälastina, und West Arabien adlı bir eserin yazılması için destek sağlamış ve bu kitap 1918 yılında Berlin’de neşredilmiştir. Eserin Cemal Paşa tarafından yazıldığı hakkında da çeşitli iddialar ileri sürülmüştür.</p>
<p><strong>Kaynakça:</strong> M. Şükrü HANİOĞLU, TDV İslam Ansiklopedisi</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Erzurum Kongresi</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/erzurum-kongresi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/erzurum-kongresi</guid>
<description><![CDATA[ Erzurum Kongresi
Merkezi İstanbul’da bulunan Vilâyât-ı Şarkiyye Müdâfaa-i Hukūk-ı Milliyye Cemiyeti’nin Erzurum şubesiyle Trabzon Muhâfaza-i Hukuk Cemiyeti’nin ortaklaşa düzenledikleri bu kongreye Vilâyât-ı Şarkiyye Kongresi de denir. Kongrenin toplanmasının en önemli sebebi, Paris Barış Konferansı’nda (18 Ocak 1919) Trabzon ve yöresinde Rum-Pontus, Erzurum ve yöresinde Ermenistan devletlerinin kurulması çabalarının artmasıdır. Ayrıca Güneydoğu Anadolu’da İngilizler’in kendi himayeleri altında muhtar […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c48dea2369.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:44 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Erzurum, Kongresi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/07/Erzurum-Kongresi-C.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/erzurum-kongresi.html">Erzurum Kongresi</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. Cevdet KÜÇÜK</strong></span></a>
</p><p>Merkezi İstanbul’da bulunan Vilâyât-ı Şarkiyye Müdâfaa-i Hukūk-ı Milliyye Cemiyeti’nin Erzurum şubesiyle Trabzon Muhâfaza-i Hukuk Cemiyeti’nin ortaklaşa düzenledikleri bu kongreye Vilâyât-ı Şarkiyye Kongresi de denir. Kongrenin toplanmasının en önemli sebebi, Paris Barış Konferansı’nda (18 Ocak 1919) Trabzon ve yöresinde Rum-Pontus, Erzurum ve yöresinde Ermenistan devletlerinin kurulması çabalarının artmasıdır. Ayrıca Güneydoğu Anadolu’da İngilizler’in kendi himayeleri altında muhtar bir Kürdistan kurmak için yoğun çaba harcamaları da bunda önemli ölçüde rol oynamıştır.</p>
<p>Ayrı ayrı kurulmuş olan cemiyetleri birleştirmek ve ortak bir mücadele planı hazırlamak amacıyla Erzurumlular’ın 30 Mayıs 1919’da Trabzonlular’a başvurmasından sonra 10 Temmuz’da Erzurum’da bir kongre yapılması kararlaştırıldı. Kongre çalışmalarına katılmak üzere Erzurum’a gelen Üçüncü Ordu müfettişi Mustafa Kemal Paşa İngilizler’in baskısıyla görevinden azledildi. O da askerlikten istifa ederek vatanın kurtarılması için halkla birlikte çalışacağını bildirdi. İngilizler delege seçimlerini engelledikleri için kongre 10 Temmuz’da toplanamadı ve 23 Temmuz’a ertelendi. Bu sırada Erzurum’a gelen Trabzonlu bazı delegelerle Erzurumlular arasında Mustafa Kemal’in kongreye katılıp katılmaması konusunda anlaşmazlık çıktı. Ermeni mezalimini yaşamış olan Erzurumlular Millî Mücadele’de ordunun önderliğine güvendikleri halde İtilâf devletlerinin etki alanı içinde bulunan Trabzonlular, savaştan sonraki ordu aleyhtarı propagandanın da tesiriyle askerî ve bürokratik kesime ve bunun muhtemel üstünlüğüne karşı çıkıyorlardı. Mustafa Kemal’in kongreye alınmasına aynı şekilde karşı çıkan Trabzonlu bazı delegeler onun muhteris bir kimse olduğunu ve Millî Mücadele’yi kendi istediği doğrultuya çekebileceğini iddia ediyorlardı. Ancak Kâzım Karabekir Paşa araya girerek Erzurum merkez kazasından iki delege istifa ettirildi ve böylece Mustafa Kemal ile Rauf Bey’in kongreye katılmaları sağlandı.</p>
<p>6 Haziran’da büyük ümitlerle gittiği Paris’ten eli boş dönen Sadrazam Damad Ferid Paşa, Erzurum Kongresi’ni anayasaya aykırı bulduğunu ve kongreyi düzenleyenlerin tutuklanması gerektiğini bildiren bir beyannâme yayımladı (20 Temmuz). Sadrazam beyannâmesinde ayrıca yurt dışında bulunduğu altı haftalık sürede Anadolu’nun karışıklık içine sürüklendiğini iddia ediyor ve kongreyi mebusan meclisi gibi telakki ediyordu.</p>
<p>Ajans kanalıyla yayımlanan sadrazamın bu beyannâmesi duyulmadan kongre 23 Temmuz’da açıldı. Kongreye Erzurum’dan yirmi dört, Van’dan iki, Bitlis’ten üç, Sivas’tan on ve Trabzon’dan on yedi kişi olmak üzere toplam elli altı delege katıldı. Diyarbekir ve Ma‘mûretülazîz (Elazığ) delegeleri ise hükümetin engellemesi yüzünden toplantıya katılamadılar. İlk oturumda Mustafa Kemal oy çokluğu ile kongre başkanlığına seçildi. Hoca Râif Efendi ile Trabzonlu İzzet Bey başkan vekilliklerine, Necati Bey ile Trabzonlu Abdullah Hasib Efendi kâtipliklere seçildiler. Teşekkür etmek üzere kürsüye çıkan Mustafa Kemal Mondros Mütarekesi’nden beri gelişen olayları, Anadolu’nun paylaşılması konusundaki faaliyetleri ve buna karşı İstanbul hükümetinin zaaf ve çaresizliğini dile getirdi. Millî iradenin milletin mukadderatına hâkim kılınması ve gücünü millî iradeden alan sorumlu bir hükümetin kurulması gerektiğini belirtti. Kongre kararı gereğince padişaha çekilen telgrafta, vatanın parçalanması tehlikesi karşısında doğu illerinin tertiplediği kongrenin, milletin hürriyet ve istiklâlini kazandığı II. Meşrutiyet’in ilân günü olan bayram gününde çalışmalarına başladığı haber veriliyordu. Kongrenin her türlü siyasî görüş ve düşüncenin üzerinde olduğu, saltanat ve hilâfet hukukunun korunacağı, Osmanlı ve İslâm camiasından ayrılmamayı en kutsal görev saydıkları ifade ediliyordu. Bütün belediyelere ve derneklere çekilen telgraflarda da kongrenin Rum ve Ermeni entrikaları karşısında vatanın parçalanmasını önlemek için toplandığı açıklanıyordu.</p>
<p>24 Temmuz’da Mustafa Kemal’in başkanlığında açılan kongrenin ikinci oturumunda önce sadrazamın beyannâmesi ele alındı; şiddetli tartışmalar sonunda padişaha bir telgraf çekilmesine karar verildi. Sert bir dille kaleme alınan telgrafta Anadolu’da herhangi bir karışıklık çıkmadığı, sadrazamın böyle bir iddiada bulunarak Mondros Mütarekesi’nin 24. maddesi gereğince İtilâf devletlerinin buraları işgaline zemin hazırladığı hatırlatılarak bunun derhal tekzip edilmesi istendi. Kongreyi mebusan meclisi şeklinde gösteren sadrazamın millete karsı suç işlediği de belirtildi. Kongrenin saltanat ve hilâfete bağlılığı bir kere daha vurgulandıktan sonra hükümetin hukuka aykırı olan bu beyannâmeyi derhal yalanlaması, kongreye tatmin edici bilgi vermesi, millî menfaatler konusunda uyanık olması ve Mebusan Meclisi’ni en kısa zamanda toplantıya çağırması istendi.</p>
<p>Erzurum Kongresi’ni bu vesileyle resmen öğrenen sadrazam daha fazla ileri gidemedi. Başta Kâzım Karabekir olmak üzere bölgedeki mülkî ve askerî çevrelerce de desteklenen kongre çalışmalarına devam etti. Aslında Yunanlılar’ın Ege bölgesini işgallerinden ve sadrazamın müttefiklerden beklediğini alamamasından sonra prestiji iyice sarsılan hükümetin içinde millî teşkilâtlanma ve faal bir direnme gereğine duyulan inanç daha da yaygınlaşmıştı. Nitekim Temmuz 1919’da Karadeniz gezisine çıkan İngiliz istihbarat subayı Heathcote Smith, millî cereyanın kısmen bizzat Osmanlı hükümetince düzenlenip yürütüldüğünü rapor etmişti (Akşin, s. 477). Bu yüzden İngilizler baskılarını arttırdıkları için Damad Ferid Paşa bazı kabine üyelerinin itirazına, hatta istifasına rağmen Mustafa Kemal ile Rauf Bey’in tutuklanmaları konusunda yeni bir emir çıkarttı (29 Temmuz). Erzurum vali vekiliyle Kâzım Karabekir bu emri derhal reddettiler. İngilizler’in Doğu Anadolu’yu işgal edecekleri tehdidi karşısında telâşa kapılan hükümetin emrine hiçbir devlet yetkilisi uymadı.</p>
<p>Çalışmalarını encümen ve umumi heyet görüşmeleri şeklinde sürdüren Erzurum Kongresi’nde değişik siyasî görüşler serbest bir ortamda tartışıldı. Trabzonlu delegelerden Ömer Fevzi, İbrâhim Hamdi ve Ali Naci beylerin öncülük ettiği muhalif grubun itirazları birkaç temel noktada ortaya çıktı. İlk muhalefetini Mustafa Kemal’in başkan seçilmesinde ortaya koyan karşı grup en önemli tepkiyi, kongrece kurulması kararlaştırılan Şarkî Anadolu Müdâfaa-i Hukuk Cemiyeti’nin mahallî şube başkanları konusunda gösterdi. Ayrıca yeni cemiyetin yürütme organı durumundaki Temsil Heyeti’nin yetkileri meselesinde de itirazda bulundu. Kongreye bir alternatif program taslağı da sunan bu grup belediyelerin bağımsız olmasını, idarî adem-i merkeziyete gidilmesini, vakıf yönetimlerinin müslüman cemaate bırakılmasını, ordu ve jandarma yerine milis teşkilâtı kurulmasını, işçilerin kârdan pay almasını istiyordu. Amerikan veya İngiliz himayesinin kabul edileceği ima edilen, ülkeler arasında müslüman ve gayri müslim nüfus mübadelesi yapılması ve yabancı sermayeden faydalanılması gibi tekliflerin yer aldığı bu taslak büyük tartışmalardan sonra çoğunluk tarafından reddedildi.</p>
<p>Çalışmalarını 7 Ağustos’ta tamamlayan kongrede alınan kararlar bir beyannâme ile neşredildi. Ayrıca bu kararları uygulamak üzere kurulan yeni cemiyetin çalışma sistemi ve teşkilâtı yine kongrece hazırlanıp onaylanan nizamnâmede açıklandı. On maddeden oluşan beyannâmeye göre Canik (Samsun) sancağı ile Trabzon ve doğu vilâyetleri (Erzurum, Sivas, Van, Diyarbekir, Ma‘mûretülazîz, Bitlis) ve bu saha içindeki müstakil sancaklar, hiçbir sebep ve bahane ile birbirlerinden ve Osmanlı camiasından ayrılması mümkün olmayan bir bütün ve bölgedeki müslümanlar öz kardeş sayılıyordu (md. 1). Eğer merkezî hükümet bir devletin baskısı altında buraları bırakmak ya da ihmal etmek zorunda kalırsa saltanat ve hilâfet makamına bağlılığı ve millî hakları sağlayacak tedbir ve kararlar alınacak, böyle bir durum ortaya çıktığında Doğu Anadolu’da geçici bir yönetim kurulacaktı (md. 4).</p>
<p>Her türlü işgal ve müdahale Rum ve Ermeni devleti kurulması amacına yönelik sayılacağından birlikte savunma ve direnme esasının benimsendiği, ayrıca siyasî hâkimiyeti ve sosyal dengeyi bozacak şekilde gayri müslimlere yeni imtiyazlar verilmesinin kabul edilmeyeceği (md. 3), ancak bunların kanunlarla pekiştirilmiş müktesep haklarına saygı gösterileceği (md. 5) ifade ediliyordu.</p>
<p>İtilâf devletlerinden, Mondros Mütarekesi’nin imzalandığı 30 Ekim 1918’deki Osmanlı sınırları içinde kalan ve halkın çoğunluğu müslüman olan doğu illerinde birbirlerinden ayrılmaları imkânsız öz kardeş, dindaş ve soydaşların oturduğu memleketlerin bölünmesi düşüncesinden vazgeçmeleri, Osmanlı varlığına, tarihî, ırkî ve dinî haklara saygı göstermelerinin beklendiği açıklanıyordu (md. 6). Devlet ve milletin iç ve dış bağımsızlığı, vatanın bütünlüğü saklı kalmak üzere altıncı maddede açıklanan sınırlar içinde, milliyet esaslarına uygun ve ülkeye karşı istilâ emeli beslemeyen herhangi bir devletin yardımının memnunlukla karşılanacağı, insanca ve âdil şartları kapsayan bir barışın derhal imzalanmasının insanlığın selâmeti ve dünyanın sükûnu adına en büyük millî gaye sayıldığı belirtiliyordu (md. 7).</p>
<p>Milletlerin kendi kaderlerini bizzat tayin ettikleri bu dönemde İstanbul hükümetinin de millî iradeye boyun eğmesi gerektiği, millî iradeye dayanmayan hükümetlerin verdikleri kararlara milletçe uyulmadığı gibi dışarıda da itibar edilmediğinin anlaşıldığı ifade edilerek hükümetten hemen millî meclisi toplantıya çağırması isteniyordu (md. 8). Osmanlı vatanının bütünlüğü ve milletin bağımsızlığının sağlanması, saltanat ve hilâfet makamlarının korunması için “Kuvâ-yi Milliyye’yi âmil ve irâde-i milliyyeyi hâkim kılmak esastır” deniliyordu (md. 2).</p>
<p>Vatanın mâruz kaldığı önemli olaylar sonucunda millî vicdandan doğan cemiyetlerin Şarkî Anadolu Müdâfaa-i Hukuk Cemiyeti adı atında birleştirildiği ifade edilerek bu cemiyetin her türlü particilik akımının dışında bulunduğu ve bütün müslüman yurttaşların derneğin tabii üyesi sayıldığı açıklanıyordu (md. 9). Ayrıca kongre tarafından seçilen Temsil Heyeti’nin kabul edildiği ve köylerden başlayarak il merkezlerine kadar mevcut millî teşkilâtların birleştirilerek onaylandığı da belirtiliyordu (md. 10).</p>
<p>Beyannâmedeki ilkeler nizamnâmede bir defa daha tekrar edildikten sonra yeni cemiyetin kuruluş esasları belirlenmekteydi. Köyden şehre kadar bütün mahallî birimlerde şubesi açılacak olan derneğin en yüksek karar organı, bütün vilâyetlerin katılmasıyla oluşacak genel kongre idi. Yürütme organı ise genel kongre tarafından seçilen en az dokuz, en çok on altı üyeden meydana gelen Hey’et-i Temsîliyye olacaktı. Hey’et-i Temsîliyye’nin alacağı her karar genel kongrece tasdik edildikten sonra kesinleşecekti.</p>
<p>Nizamnâmede ayrıca Osmanlı hükümetinin “inhilâl”i tehlikesine karşı diğer vilâyetlerle birlikte, bunlar olmazsa tek başına savunma ve direnme ön görülüyordu. Hatta gerektiğinde Doğu Anadolu’da geçici bir idare de kurulabilecek, bu olağan üstü yönetimin üyelerini genel kongre seçecekti. Buna zaman bulunmadığı takdirde bu görevi Hey’et-i Temsîliyye yüklenecek ve derhal genel kongreyi toplayarak onayını alacaktı. Geçici yönetim, işleri Osmanlı mevzuatına göre yürütecek, askerî ve mülkî kadrolar geçici hükümetin emrinde olacaktı. Bu hükümet kurulduğunda durum bütün devletlere resmen bildirilecekti.</p>
<p>Erzurum Kongresi, oluşturduğu bu yeni teşkilâtla Kuzey ve Doğu Anadolu’da bugün yirmi beş vilâyeti içine alan geniş bir alanda tek bir cemiyeti fiilî otorite haline getirmiş oluyordu. Kongre, gerek temsilî gücü gerekse faaliyet alanı bakımından mahallî karakterli olmakla beraber beyannâmede ve nizamnâmenin başında ilân edilen prensipler tamamen genel ve millî mahiyettedir. Diğer bir ifadeyle Erzurum Kongresi teşkilât açısından mahallî, getirdiği siyasî esaslar bakımından millî karakterlidir. Kongre aynı zamanda mahallî birlikten millî bütünleşmeye uzanışı da ifade etmektedir. Bu esaslar daha sonra Sivas Kongresi’nce de aynen benimsenecektir. Bu sebeple Erzurum Kongresi kararlarını açıklayan beyannâmeyi, Türkiye’de millî ve demokratik devlet talebinin ilk tarihî belgesi olarak görmek mümkündür. Amasya kararlarıyla başlayan millî hareket, Erzurum Kongresi’nde bölge çapında da olsa halkı temsil ettiğini ileri sürebilecek bir tabana ve teşkilâta sahip olmuştur. Amasya kararlarında ancak zımnen var olan ve teşkilâtlanma biçimi belirtilmemiş bulunan yeni hükümet kurma işi, sadece Doğu Anadolu için dahi olsa nizamnâmede öngörülmüştür. Ayrıca merkezî hükümetten millî meclisin toplanması istenirken aksi halde milletin kendisinin buna bir çare bulacağı tehdidi açıkça dile getirilmiştir. Daha da önemlisi Mîsâk-ı Millî’nin kabul edilmesidir. Mondros Mütarekesi’nin imzalandığı tarihteki sınırların millî sınırlar olarak kabul edilmesiyle artık imparatorluk iddiasından vazgeçiliyor, buna karşılık millî bağımsızlık prensibi üzerinde ısrar ediliyordu.</p>
<p>Erzurum Kongresi’nde seçilen dokuz kişilik Hey’et-i Temsîliyye üyelerinin yeni kurulacak cemiyetin de kurucuları olmaları kararlaştırılmıştı. Mustafa Kemal Paşa, 24 Ağustos 1919’da Temsil Heyeti adına Erzurum valiliğine başvurarak cemiyetin nizamnâmesini teslim etti. Böylece Şarkî Anadolu Müdâfaa-i Hukuk Cemiyeti’nin kuruluşu resmen tamamlanmış oldu. Erzurum valiliğine verilen listede Hey’et-i Temsîliyye’nin, dolayısıyla cemiyetin kurucu üyeliğine seçilenlerin isimleri şu şekilde sıralanmıştı: 1. Mustafa Kemal Paşa (eski Üçüncü Ordu kumandanı, askerlikten ayrılma), 2. Rauf Bey (eski Bahriye nâzırı), 3. İzzet Bey (eski Trabzon mebusu), 4. Servet Bey (eski Trabzon mebusu), 5. Hoca Râif Efendi (eski Erzurum mebusu), 6. Sâdullah Efendi (eski Bitlis mebusu), 7. Bekir Sâmi Bey (eski Trabzon valisi), 8. Ahmed Fevzi Efendi (Erzincan’da Nakşibendî tarikatı şeyhi), 9. Hacı Mûsâ Bey (Mutki’de aşiret reisi).</p>
<p><strong>Kaynakça: </strong>Cevdet Küçük, TDV İslam Ansiklopedisi</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Umut Güner: Hun Ve Göktürk Döneminde Kültür Ve Sanat</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/umut-guner-hun-ve-goekturk-doeneminde-kultur-ve-sanat</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/umut-guner-hun-ve-goekturk-doeneminde-kultur-ve-sanat</guid>
<description><![CDATA[ Hun Ve Göktürk Döneminde Kültür Ve Sanat


Kültür ve sanat dediğimiz olgu, toplumların karakter yapısı, yaşadıkları coğrafya ve iklim özellikleri, yakın komşu devletler ile olan kültürel ve insani ilişkileri neticesinde şekillenen unsurlardandır. Nitekim Göktürk ve Hunların kültür ve sanat anlayışları en başta kendi yaşam şekilleri ile muhtelif topluluklar ile olan ilişkileri çerçevesinde şekillenmiş ve karakter oluşturmuştur.

Hun ve Göktürk dönemi kültür ve sanat anlayışı il ilgili en somur örnekleri yapılan arkeolojik kazılar neticesinde elde ettiğimiz bulgulardan edinmekteyiz. Nitekim bu kazılarda ortaya çıkan sonuçlara göre bozkır kültürün etkisi sanat anlayışında hakim olarak gözükmektedir. Nitekim özellikle günlük hayatta kullandıkları eşyalardaki süslemeler sanat anlayışları bakımından bize ip uçları vermektedir. Kemer tokası, hançer kabzası, at koşumu, işlenmiş süslü deriler vb. ürünler bozkır Türk sanat anlayışının bir ifadeleridir.

Ölülerine verdikleri değer ve Atalar Kültü gibi kültür formları neticesinde şekillenen balbal adlı mezar taşları ve muhtelif heykellerde bozkır Türk topluluklarının sanat anlayışları hususunda önemli kanıtlar sunmaktadır.

Dokumacılık sanayinin gelişmiş olması ve günlük yaşamlarını ikame ettirdikleri çadırların süslü bezemeleri Türk topluluklarının sanat anlayışının ve günlük yaşamanın iç içe olduğunu bize göstererek sanatın bu dönem toplulukları için değerini ve önemini aşikar kılmaktadır.

Umut Güner Tarafından Kaleme Alınmıştır.

Ansiklopedi

https://www.eansiklopedi.com ]]></description>
<enclosure url="http://www.tarihistan.org/images/haberler/2021/06/umut-guner-hun-ve-gokturk-doneminde-kultur-ve-sanat.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:43 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Umut, Güner:, Hun, Göktürk, Döneminde, Kültür, Sanat</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[Hun Ve Göktürk Döneminde Kültür Ve Sanat


Kültür ve sanat dediğimiz olgu, toplumların karakter yapısı, yaşadıkları coğrafya ve iklim özellikleri, yakın komşu devletler ile olan kültürel ve insani ilişkileri neticesinde şekillenen unsurlardandır. Nitekim Göktürk ve Hunların kültür ve sanat anlayışları en başta kendi yaşam şekilleri ile muhtelif topluluklar ile olan ilişkileri çerçevesinde şekillenmiş ve karakter oluşturmuştur.

Hun ve Göktürk dönemi kültür ve sanat anlayışı il ilgili en somur örnekleri yapılan arkeolojik kazılar neticesinde elde ettiğimiz bulgulardan edinmekteyiz. Nitekim bu kazılarda ortaya çıkan sonuçlara göre bozkır kültürün etkisi sanat anlayışında hakim olarak gözükmektedir. Nitekim özellikle günlük hayatta kullandıkları eşyalardaki süslemeler sanat anlayışları bakımından bize ip uçları vermektedir. Kemer tokası, hançer kabzası, at koşumu, işlenmiş süslü deriler vb. ürünler bozkır Türk sanat anlayışının bir ifadeleridir.

Ölülerine verdikleri değer ve Atalar Kültü gibi kültür formları neticesinde şekillenen balbal adlı mezar taşları ve muhtelif heykellerde bozkır Türk topluluklarının sanat anlayışları hususunda önemli kanıtlar sunmaktadır.

Dokumacılık sanayinin gelişmiş olması ve günlük yaşamlarını ikame ettirdikleri çadırların süslü bezemeleri Türk topluluklarının sanat anlayışının ve günlük yaşamanın iç içe olduğunu bize göstererek sanatın bu dönem toplulukları için değerini ve önemini aşikar kılmaktadır.

Umut Güner Tarafından Kaleme Alınmıştır.

Ansiklopedi

https://www.eansiklopedi.com]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Umut Güner: Hun Ve Göktürk Döneminde Şehircilik</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/umut-guner-hun-ve-goekturk-doeneminde-sehircilik</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/umut-guner-hun-ve-goekturk-doeneminde-sehircilik</guid>
<description><![CDATA[ Hun Ve Göktürk Döneminde Şehircilik


Başta Hun ve Göktürkler olmak üzere eski Türk toplulukları her ne kadar göçebe bir hayat sürseler de ekseriyetle yazlık ve kışlık bir hayat sürmüşlerdir. Yaz ayları için yaylak hayatı söz konusu iken kışları geçirmek için evler inşa ederlerdi. Ayrıca dini gelenekler dolayısı ile kurban sunmak içinde muhtelif sunaklar inşa ederlerdi.

Eski Türkler şehre balık/balığ adını veriyorlardı. Nitekim Divân-u lugat’t-Türk müellifi Kaşgarlı Mahmud bu ismin kale manasına geldiğini de ifade etmektedir. Yine adı geçen müellife göre kent sözcüğü ne kullanılmaktaydı.

Hükümdarların özellikle biri yaylalarda, diğerleri de vadilerde ve su kıyılarında olmak üzere merkezi yerleri bulunmaktaydı. Yaylalara bulunanlar büyük devasa çadırlar iken, diğer merkezlerdekiler evlerden oluşmaktaydı. Nitekim Hun hükümdarı Mo-tu’nun Ongin Irmağı üzerinde yazlık şehri bulunmaktaydı.

Şehirler ekseriyetle çamur-topraktan müteşekkil kerpiçten yapılıyordu. Çin kaynakları da Hun evlerinin dövülmüş topraktan yapıldığını bildirmektedir. Ayrıca pek rastlanmasa da Hunların suru şehirler yaptıkları da bilinmektedir. Özellikle M.Ö 26’da Chih-ch Şanyü etrafı surlar ile çevrili bir şehir yaptırmıştı.

Umut Güner Tarafından Yazılmıştır.

Ansiklopedi

https://www.eansiklopedi.com ]]></description>
<enclosure url="http://www.tarihistan.org/images/haberler/2021/06/umut-guner-hun-ve-gokturk-doneminde-sehircilik.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:43 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Umut, Güner:, Hun, Göktürk, Döneminde, Şehircilik</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[Hun Ve Göktürk Döneminde Şehircilik


Başta Hun ve Göktürkler olmak üzere eski Türk toplulukları her ne kadar göçebe bir hayat sürseler de ekseriyetle yazlık ve kışlık bir hayat sürmüşlerdir. Yaz ayları için yaylak hayatı söz konusu iken kışları geçirmek için evler inşa ederlerdi. Ayrıca dini gelenekler dolayısı ile kurban sunmak içinde muhtelif sunaklar inşa ederlerdi.

Eski Türkler şehre balık/balığ adını veriyorlardı. Nitekim Divân-u lugat’t-Türk müellifi Kaşgarlı Mahmud bu ismin kale manasına geldiğini de ifade etmektedir. Yine adı geçen müellife göre kent sözcüğü ne kullanılmaktaydı.

Hükümdarların özellikle biri yaylalarda, diğerleri de vadilerde ve su kıyılarında olmak üzere merkezi yerleri bulunmaktaydı. Yaylalara bulunanlar büyük devasa çadırlar iken, diğer merkezlerdekiler evlerden oluşmaktaydı. Nitekim Hun hükümdarı Mo-tu’nun Ongin Irmağı üzerinde yazlık şehri bulunmaktaydı.

Şehirler ekseriyetle çamur-topraktan müteşekkil kerpiçten yapılıyordu. Çin kaynakları da Hun evlerinin dövülmüş topraktan yapıldığını bildirmektedir. Ayrıca pek rastlanmasa da Hunların suru şehirler yaptıkları da bilinmektedir. Özellikle M.Ö 26’da Chih-ch Şanyü etrafı surlar ile çevrili bir şehir yaptırmıştı.

Umut Güner Tarafından Yazılmıştır.

Ansiklopedi

https://www.eansiklopedi.com]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Cahit GÜNAYDIN: MELİKŞAHLAR SAYESİNDE HAZERFENLERİN RUHU YAŞIYOR</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/cahit-gunaydin-meliksahlar-sayesinde-hazerfenlerin-ruhu-yasiyor</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/cahit-gunaydin-meliksahlar-sayesinde-hazerfenlerin-ruhu-yasiyor</guid>
<description><![CDATA[ Horasan Hazefenler Aydınlanma Çağı, 780 yılında Hazerfen El-Harezmi’nin doğumu ile başlayıp, Hazerfen Ali Şir’in ölümüne kadar farklı yoğunlukta devam eder.

Karahanlılar Hükümdarı Tamgaç Buğra Han’ın desteklediği Hazerfen Kaşgarlı Mahmut ve Yusuf Has Hacip, Türk Düşünce Dünyasının dorukları olan eserleri “yenileşim iklimi” sayesinde verirler.

Gazneliler Devleti hükümdarı Mahmut ve sonra oğlu Mesud’un desteklediği Hazerfen Buruni, 30 bilimsel araştırma yapıp kitapları ile ölümsüzleşir.

Uluğ Bey, kurduğu medreselerde on bin öğrenciye burs verirken, bunları beş yüzü matematikçidir. Uluğ Bey’in kurduğu rasathane, bugünün NASA’sı ile kıyaslanabilir. Şerefli oğlu, öğrencisi hazerfen Ali Kuşçu ile yazdığı astronomi kitaplarındaki hesaplamalar, bugün bile geçerlidir. Hazerfen Ali Kuşçu, yüzlerce deve yükü ile Horasan hazerfenler aydınlanma birikimini Fatih Sultan Mehmet’in daveti ile İstanbul’a taşır.

Hazerfen Ali Şir’in kendi eserleri yanında, bilim ve sanata verdiği destek ile bugün dolar milyarderi iş adamlarımız yarışamaz bile. Bu dönemle ilgili kaleme aldığım yazıya buradan ulaşabilirsiniz.

Hazerfen Ömer Hayyam’ın yaşadığı dönem, kendisi gibi çağları aşan ve tarihin gördüğü HAZERFENLERİ yaratacak sosyo–kültürel altyapıya sahipti. Kendi tarihinin belki de en aydınlık dönemlerini yaşayan felsefenin hak ettiği ilgiyi gördüğü, Selçuklu saraylarında ise sentez (Türk – Hint – Arap – Çin – Bizans) bir HORASAN aydınlanma çağı oluşmaya başladığı bir dönemde yaşayan hazerfenler, böylece nispeten yansız ve bilimsel bir öğrenim görmüş, felsefeyi günah saymayan bir toplum içinde özgürce felsefe ile ilgilenebilmişti.

Bu yazının amacı, Hazefenlerin ruhunu çok iyi rubailerine yansıtan Hazerfen Ömer Hayyam’ların ölümsüz ruhlarıdır. Tıpkı, Biruni, İbn-Sina, Farabi, El-Harezmi, Kaşgarlı Mahmut, Yusuf Has Hacip, Ali Şir, Uluğ bey, Ali Kuşçu vb. gibi…

http://www.tarihistan.org/ali-sir-nevaide-sosyal-sorumluluk-projeleri/15022/

Yukarıdaki linkte Hazerfen Mir Ali Şir’in bilim ve sanata nasıl destek verdiğinin detaylarını okuyabilirsiniz. Türk beyleri, Medici etkisinden çok önce Hazerfen Mir Ali Şir etkisini yarattı. Kılıçla ülke fethedebilirsiniz ama sadece bilim ve sanat ile insanlarını gönlüne girebilirsiniz. Türkçenin sahipkıranı Mir Ali Şir’in son eseri, gönüllerin sevgilisinde Horasan Hazerfenler aydınlanma çağının neden ve nasıl erdiğini yazıyor asırlar önce. Biz Melikşah’ın takvimine bakalım .

Büyük Selçuklu Sultanı Melikşah; tedbirli, ileri görüşlü ve istişareye önem veren bir hükümdardı. Selçuklu devlet teşkilâtı, onun zamanında mükemmel bir şekil aldı. Bilimsel ve kültürel faaliyetler, onun döneminde zirveye ulaştı. Bağdat’ta Câmiu’s-Sultan adıyla bilinen bir cami, İsfahan’da bir rasathâne, çeşitli yerlerde köprü, ribât, imaret, bîmâristan, hisar ve kaleler; İsfahan, Basra, Nîşâbur, Herat, Merv, Belh, Musul ve Taberistan’da zengin kütüphanelere sahip Nizâmiye medreselerini yaptırdı. Merv’in etrafını surlarla çevirtti.

Melikşah, kendi adı ile anılan “Celâlî takvimi” adı verilen güneş takvimini, Ömer Hayyam’ın ekibine hazırlattı. Ömer Hayyâm ile diğer bilim adamları, yaptıkları çalışmalar sonucunda Yezdicerd takvimini düzeltmektense, yerine mevsimlere tam uyum gösterecek yeni bir takvim düzenlemenin daha doğru olacağına karar vermiş, böylece güneş yılı uzunluğu 365,2424 (modern ölçümlere göre gerçek uzunluk 365,2422) gün ve dolayısıyla hata payı 5000 yılda 1 gün olan Celâlî takvimi ortaya çıkmıştır. Heyet, ayrıca Zîc-i Melikşâhî adlı bir zîc hazırlamış, kurulan rasathâne ise Melikşah’ın ölümüne kadar faaliyetini sürdürmüştür.

Ömer Hayyâm, daha önce Gazneliler devrinde Birûnî tarafından bulunup kullanılan Su Terazisini de yapmış ve kullanmıştır. Matematik, Fizik, Astronomi, Metafizik ve Felsefe konularında 10’a yakın eseri ve risalesi (bilimsel makale) bulunan Hayyâm, gerçek bir Matematik bilginiydi. Cebir (Aritmetik) konularını içeren “El-Cebr” adlı kitabı, pek çok Batı diline çevrilerek basılmış ve onun zamanımızdan dokuz asır önce bulduğu denklem çözümleri, yüksek matematik okutulan Batı üniversitelerinde ders konusu olmuştur.

Ömer Hayyâm, yaşadığı dönemde “Hoccetü’l Hak” (Gerçek Belge, tam gerçeğe ulaşmak için başvurulacak birinci belge) diye anılıyor ve zamanın aydınları kendisine büyük saygı gösteriyorlardı.

Hayyâm’ın genelde matematiğin ve özelde analitik geometrinin gelişimi üzerindeki etkisi çok büyüktür. Üçüncü dereceden denklemlerin çözümünde geometrik yaklaşımı benimseyen Descartes’a kadar Batı matematiğinde aşılamamıştır.

Onun matematiğe ilişkin araştırmaları ve bilhassa sayılar kuramı, Öklid’in beşinci postülatı ve cebir alanında yoğunlaşmıştır. Elementlere dair yaptığı bir yorum olan “Risâle fî şerḥi mâ eşkele min muṣâderâti Kitâbi Öḳlîdis”te işlemler sırasında irrasyonel sayıların da rasyonel sayılar gibi kullanılabileceğini ilk defa o kanıtlamıştır. Bu eser, ayrıca Öklid dışı geometrilerin kurulmasına öncülük etmiştir. Bu geometriler, Öklid’in paraleller postülatı adı ]]></description>
<enclosure url="http://www.tarihistan.org/images/haberler/2021/05/cahit-gunaydin-meliksahlar-sayesinde-hazerfenlerin-ruhu-yasiyor_1.jpeg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:43 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Cahit, GÜNAYDIN:, MELİKŞAHLAR, SAYESİNDE, HAZERFENLERİN, RUHU, YAŞIYOR</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[Horasan Hazefenler Aydınlanma Çağı, 780 yılında Hazerfen El-Harezmi’nin doğumu ile başlayıp, Hazerfen Ali Şir’in ölümüne kadar farklı yoğunlukta devam eder.

Karahanlılar Hükümdarı Tamgaç Buğra Han’ın desteklediği Hazerfen Kaşgarlı Mahmut ve Yusuf Has Hacip, Türk Düşünce Dünyasının dorukları olan eserleri “yenileşim iklimi” sayesinde verirler.

Gazneliler Devleti hükümdarı Mahmut ve sonra oğlu Mesud’un desteklediği Hazerfen Buruni, 30 bilimsel araştırma yapıp kitapları ile ölümsüzleşir.

Uluğ Bey, kurduğu medreselerde on bin öğrenciye burs verirken, bunları beş yüzü matematikçidir. Uluğ Bey’in kurduğu rasathane, bugünün NASA’sı ile kıyaslanabilir. Şerefli oğlu, öğrencisi hazerfen Ali Kuşçu ile yazdığı astronomi kitaplarındaki hesaplamalar, bugün bile geçerlidir. Hazerfen Ali Kuşçu, yüzlerce deve yükü ile Horasan hazerfenler aydınlanma birikimini Fatih Sultan Mehmet’in daveti ile İstanbul’a taşır.

Hazerfen Ali Şir’in kendi eserleri yanında, bilim ve sanata verdiği destek ile bugün dolar milyarderi iş adamlarımız yarışamaz bile. Bu dönemle ilgili kaleme aldığım yazıya buradan ulaşabilirsiniz.

Hazerfen Ömer Hayyam’ın yaşadığı dönem, kendisi gibi çağları aşan ve tarihin gördüğü HAZERFENLERİ yaratacak sosyo–kültürel altyapıya sahipti. Kendi tarihinin belki de en aydınlık dönemlerini yaşayan felsefenin hak ettiği ilgiyi gördüğü, Selçuklu saraylarında ise sentez (Türk – Hint – Arap – Çin – Bizans) bir HORASAN aydınlanma çağı oluşmaya başladığı bir dönemde yaşayan hazerfenler, böylece nispeten yansız ve bilimsel bir öğrenim görmüş, felsefeyi günah saymayan bir toplum içinde özgürce felsefe ile ilgilenebilmişti.

Bu yazının amacı, Hazefenlerin ruhunu çok iyi rubailerine yansıtan Hazerfen Ömer Hayyam’ların ölümsüz ruhlarıdır. Tıpkı, Biruni, İbn-Sina, Farabi, El-Harezmi, Kaşgarlı Mahmut, Yusuf Has Hacip, Ali Şir, Uluğ bey, Ali Kuşçu vb. gibi…

http://www.tarihistan.org/ali-sir-nevaide-sosyal-sorumluluk-projeleri/15022/

Yukarıdaki linkte Hazerfen Mir Ali Şir’in bilim ve sanata nasıl destek verdiğinin detaylarını okuyabilirsiniz. Türk beyleri, Medici etkisinden çok önce Hazerfen Mir Ali Şir etkisini yarattı. Kılıçla ülke fethedebilirsiniz ama sadece bilim ve sanat ile insanlarını gönlüne girebilirsiniz. Türkçenin sahipkıranı Mir Ali Şir’in son eseri, gönüllerin sevgilisinde Horasan Hazerfenler aydınlanma çağının neden ve nasıl erdiğini yazıyor asırlar önce. Biz Melikşah’ın takvimine bakalım .

Büyük Selçuklu Sultanı Melikşah; tedbirli, ileri görüşlü ve istişareye önem veren bir hükümdardı. Selçuklu devlet teşkilâtı, onun zamanında mükemmel bir şekil aldı. Bilimsel ve kültürel faaliyetler, onun döneminde zirveye ulaştı. Bağdat’ta Câmiu’s-Sultan adıyla bilinen bir cami, İsfahan’da bir rasathâne, çeşitli yerlerde köprü, ribât, imaret, bîmâristan, hisar ve kaleler; İsfahan, Basra, Nîşâbur, Herat, Merv, Belh, Musul ve Taberistan’da zengin kütüphanelere sahip Nizâmiye medreselerini yaptırdı. Merv’in etrafını surlarla çevirtti.

Melikşah, kendi adı ile anılan “Celâlî takvimi” adı verilen güneş takvimini, Ömer Hayyam’ın ekibine hazırlattı. Ömer Hayyâm ile diğer bilim adamları, yaptıkları çalışmalar sonucunda Yezdicerd takvimini düzeltmektense, yerine mevsimlere tam uyum gösterecek yeni bir takvim düzenlemenin daha doğru olacağına karar vermiş, böylece güneş yılı uzunluğu 365,2424 (modern ölçümlere göre gerçek uzunluk 365,2422) gün ve dolayısıyla hata payı 5000 yılda 1 gün olan Celâlî takvimi ortaya çıkmıştır. Heyet, ayrıca Zîc-i Melikşâhî adlı bir zîc hazırlamış, kurulan rasathâne ise Melikşah’ın ölümüne kadar faaliyetini sürdürmüştür.

Ömer Hayyâm, daha önce Gazneliler devrinde Birûnî tarafından bulunup kullanılan Su Terazisini de yapmış ve kullanmıştır. Matematik, Fizik, Astronomi, Metafizik ve Felsefe konularında 10’a yakın eseri ve risalesi (bilimsel makale) bulunan Hayyâm, gerçek bir Matematik bilginiydi. Cebir (Aritmetik) konularını içeren “El-Cebr” adlı kitabı, pek çok Batı diline çevrilerek basılmış ve onun zamanımızdan dokuz asır önce bulduğu denklem çözümleri, yüksek matematik okutulan Batı üniversitelerinde ders konusu olmuştur.

Ömer Hayyâm, yaşadığı dönemde “Hoccetü’l Hak” (Gerçek Belge, tam gerçeğe ulaşmak için başvurulacak birinci belge) diye anılıyor ve zamanın aydınları kendisine büyük saygı gösteriyorlardı.

Hayyâm’ın genelde matematiğin ve özelde analitik geometrinin gelişimi üzerindeki etkisi çok büyüktür. Üçüncü dereceden denklemlerin çözümünde geometrik yaklaşımı benimseyen Descartes’a kadar Batı matematiğinde aşılamamıştır.

Onun matematiğe ilişkin araştırmaları ve bilhassa sayılar kuramı, Öklid’in beşinci postülatı ve cebir alanında yoğunlaşmıştır. Elementlere dair yaptığı bir yorum olan “Risâle fî şerḥi mâ eşkele min muṣâderâti Kitâbi Öḳlîdis”te işlemler sırasında irrasyonel sayıların da rasyonel sayılar gibi kullanılabileceğini ilk defa o kanıtlamıştır. Bu eser, ayrıca Öklid dışı geometrilerin kurulmasına öncülük etmiştir. Bu geometriler, Öklid’in paraleller postülatı adıyla da tanınan beşinci postülatının uzun süre iyi anlaşılamaması sebebiyle teorem sanılarak kanıtlanmaya çalışılması sonucu ortaya çıkmıştır. Bu çalışmalar içinde Doğu’da en esaslı olanlarından biri, Ömer Hayyâm tarafından gerçekleştirilmiştir ve Batı’da ondan altı asır sonra konuyla ilk defa ilgilenen ve bundan dolayı Öklid dışı geometri araştırmalarının öncüsü sayılan İtalyan matematikçisi Giovanni Girolamo Saccheri’nin beşinci postülat üzerindeki incelemeleriyle Ömer Hayyam’ın çalışmaları arasında dikkate değer bir benzerlik vardır.

Hayyâm’ın katkıda bulunduğu alanların en önemlisi, cebirdir. Bu alanda üçüncü dereceden (kübik) denklemleri de kapsayan birçok cebirsel denklemi sınıflandırmış ve bunların çoğuna çözüm teklif etmiştir. Bu çözümlerin üçüncü dereceden denklemlere ilişkin olanları tam geometrik, diğerlerine ilişkin olanların çoğu kısmî geometriktir. En değerli cebir eserlerinden biri olan Risâle fi’l-berâhîn ʿalâ mesâʾili’l-cebr ve’l-muḳābele’de denklemlerin birden fazla köklerinin bulunabileceğini göstermiş ve bunları kök sayılarına göre sınıflandırmıştır. Bu arada üçüncü dereceden denklemleri terim sayılarına göre tasnif ettiği ve her grubun çözüm yöntemlerini belirlediği görülmektedir.

Hayyâm, bu denklemlerin aritmetik metotlarıyla çözülemeyeceğine inandığı için onları koni kesitleri (çember, parabol, hiperbol) yardımıyla geometrik biçimde çözmüş ve negatif kökleri daha önceki cebirciler gibi çözüm olarak kabul etmemiştir.

Üçüncü dereceden denklemleri sistemli bir şekilde çözdüğü için Hayyâm, cebirde Hârizmî’nin gerçekleştirdiği gelişmenin ötesine geçmiştir. Üçüncü dereceden bilinmeyen denklemlerle ilgili yazdığı bir eserinde bilinmeyen rakamın yerine Arapçada “şey” anlamına gelen kelimeyi kullanmıştır. Daha sonra bu eseri diğer dillere çevrilirken, “şey” kelimesi, İspanyolcaya “Xay” olarak geçmiş ve sonrasında bu kelime, ilk harfine indirgenerek bilinmeyen rakamın simgesi “x” olarak kullanılmaya başlanmıştır.

Hayyâm, aynı zamanda cebirsel olguların geometrik olgular halinde ortaya çıktığını savunmuş, böylece Descartes’tan çok önce, nümerik ve geometrik cebir arasındaki boşluğu kapatma yönünde önemli bir adım atmıştır.

Onun bundan başka cebirde, “n” tam pozitif iken (a+b)n ifadesinin açınım formülünü Newton’dan önce kanunlaştırdığı söylenmekte, ayrıca aritmetik üçgen (Pascal veya Tartaglia üçgeni) adı verilen ve (a+b)n açınımındaki katsayılarla teşkil edilen şemanın da Hayyâm’a ait olduğu ileri sürülmektedir.

Hayyâm’ı bir şair olarak Batı’ya asıl tanıtan ve sevdiren ise Edward Fitzgerald’ın yaptığı İngilizce tercümelerdir. Bu çeviriler, aslına çok sadık olmasa da Rubailerdeki ruhu yakalamıştı ve bundan sonra FitzGerald, ‘FitzÖmer’ adıyla anılacaktı.

Ömer Hayyam Kulübü, 19. yüzyılda seçkinlerin toplandığı bir edebiyat kulübüydü. Rubailer, William Morris gibi ressamlara da ilham kaynağı olmuştu. Başka birçok ressam da Rubailerden esinlenen illüstrasyonlar yaptı.

Agatha Christie’nin 1942’de yazdığı Cinayet Reçetesi (The Moving Finger) adlı romanında Hayyam’a gönderme yapıldığı gibi, 1957 yapımı Hollywood filminde Hayyam’ın hayatı konu edilmiş, 1960’ta Amerikalı aktör Alfred Drake, Rubaileri okumuş, 1967’de Martin Luther King ,savaş karşıtı bir konuşmasında Hayyam’dan alıntı yapmıştı.

1950’lerde Rubailer öyle ün kazanmıştı ki, en çok alıntı yapılan eserler kitabına girmişti. Hayyam’ın rubaileri, bir matematik düşüncenin algoritması olduğundan ölümsüzdür. FitzGerald’ın Hayyam çevirisi bir İngiliz klasiği haline geldi. Bugün dünyanın bütün dillerinde Hayyam’ın Rubailerini bulabilirsiniz.

Bu, Rubailerin zaman üstü özelliğinden, kültür, din ve mezhep sınırlarını aşan evrensel gerçekleri kodlayan bir algoritma olmasıdır. Aslında belirsizliklerle dolu günümüz dünyasında Rubailer, belki de yazıldıkları çalkantılı dönemdekinden daha büyük anlam taşıyor. Rübailerini okumak istiyorsanız tek önereceğim kitap var; Ötüken Yayınları, Ahmet KIRCA, ÖMER HAYYAM  RÜBAİLERİ adlı kitaptan alıntı yaptığımız bir rubai ile yazımıza son verelim, isterseniz Fazıl SAY’dan bestesini de dinleyebilirsiniz.

Horasan Hazerfenlerinin aydınlanma çağı ruhu yaşıyor. Bin yıl önce ne diyorsa hazerfenler, bin yıl sonrada duyacak onları yeni hazerfenler…

Akılla bir söyleşim oldu dün gece:

Dedim: Ey akıl, ey her bilginin anası!

Soracaklarım var cevap verir misin?

Zordayım, bir yol gösterir misin?

Dedim: Şu yaşamdan bıktım, ne yapsam?

Dedi: Biraz daha yan ve dayan!

Dedim: Anlat bana, nedir şu yaşamak?

Dedi: Bir düş, bir görüntü ve kaybolmak

Dedim: Ağaya, beye hizmet etmek nedir?

Dedi: Az zevke karşılık çok dert çekmektir.

Dedim: Şu zalimler yok mu, kim bunlar?

Dedi: Kurt, köpek, çakal makal da var.

Dedim: Biraz daha anlat, bunlar neyin nesi?

Dedi: Üç beş sevgisiz, üç beş kötü niyetli.

Dedim: Bu deli gönül ne zaman akıllanacak?

Dedi: Daha var, biraz kulağı burkulacak.

Dedim: Beğendin mi Hayyâm’ın sözlerini?

Dedi: Güzel lâf etmiş, sayıp dökmüş derdini

Cahit GÜNAYDIN]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>SALİHA SULTAN: Türkiye&amp;apos;den çalınan el yazması Kuran Avrupa mezatında</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/saliha-sultan-turkiyeden-calinan-el-yazmasi-kuran-avrupa-mezatinda</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/saliha-sultan-turkiyeden-calinan-el-yazmasi-kuran-avrupa-mezatinda</guid>
<description><![CDATA[ Eski Türk beyliklerinden Eretna Beyliği dönemine ait 668 yıllık el yazması Kur’an-ı Kerim Londra’da Christie’s Müzayede Evi’nde açık artırmaya çıktı. 2010 yılında da satışa çıkarılan ancak çalıntı olduğu iddialarının ardından geri çekilen eserin Anadolu topraklarına ait olduğunu söyleyen Dr. Mehmet Tütüncü, “Bu Kur’an tamamen bizim topraklarımıza ait bir şaheser. Kültür ve Turizm Bakanlığı bu konuda bir çalışma yapmalı, ya satışı durdurmalı ya da satın alarak Türkiye’ye getirmeli” dedi. ]]></description>
<enclosure url="http://www.tarihistan.org/images/haberler/2022/10/saliha-sultan-turkiye-den-calinan-el-yazmasi-kuran-avrupa-mezatinda.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:43 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>SALİHA, SULTAN:, Türkiyeden, çalınan, yazması, Kuran, Avrupa, mezatında</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[Eski Türk beyliklerinden Eretna Beyliği dönemine ait 668 yıllık el yazması Kur’an-ı Kerim Londra’da Christie’s Müzayede Evi’nde açık artırmaya çıktı. 2010 yılında da satışa çıkarılan ancak çalıntı olduğu iddialarının ardından geri çekilen eserin Anadolu topraklarına ait olduğunu söyleyen Dr. Mehmet Tütüncü, “Bu Kur’an tamamen bizim topraklarımıza ait bir şaheser. Kültür ve Turizm Bakanlığı bu konuda bir çalışma yapmalı, ya satışı durdurmalı ya da satın alarak Türkiye’ye getirmeli” dedi.

SALİHA SULTAN

Eski Türk beyliklerinden Eretna Beyliği dönemine ait 668 yıllık el yazması Kur-an’ı Kerim Londra’da açık artırmaya çıktı. Tomar şeklinde Anadolu’da yazılmış Kur’an-ı Kerim, Christie’s Müzayede Evi tarafından 250-300 bin Euro fiyat aralığında satışa çıkarıldı. Kur’an yazımının başlangıcında Andaolu’da 1354 yılında yazılan Kur’an-ı Kerim, aynı zamanda dönemin İslam anlayışı hakkında yeni bilgiler de sunuyor. Öte yandan eserin çalıntı olduğu iddia ediliyor.

Eser hakkında KARAR’a bilgi veren Hollanda Türk ve Arap Dünyası Araştırma Merkezi Başkanı, tarihçi Dr. Mehmet Tütüncü, “Eser daha önce 2010’da da müzayede evi tarafından satışa konulmuş, fakat çalıntı olduğu iddiasının ardından geri çekilmişti. Christie’s Müzayede evi eseri basılı kataloğundan da çıkarmıştı ancak birkaç hafta boyunca internet kataloğunda kalmıştı. Peşinden o sayfalarda daha yayından kaldırılmış ve böylece eser hakkında bilgiler karartılmıştı” dedi. Dr. Tütüncü, eserin 12 yıl sonra tekrar satışa çıkmasının nedeninin araştırılması gerektiğini vurgulayarak, şunları kaydetti: “Bu Kur’an tamamen bizim topraklarımıza ait bir şaheserdir. Daha önce yurt dışında çeşitli girişimlerde bulunan Kültür ve Turizm Bakanlığı bu konuda bir çalışma yapmalı, daha önce İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafindan satın alınan bir kitabeyi çalıntı olduğu ispatlanmadan iadesini sağladığı gibi, bu eser için de girişimde bulunmalıdır. Ya Kur’an-ı Kerim’in satışını durdurmalı ya da durduramadığı takdirde satın alarak Türkiye’ye getirmelidir.”



SÜSLEMELERİ DE EŞSİZ

Dr. Tütüncü, eserin özellikleri hakkında şu bilgileri verdi: “Kur’an-ı Kerim’in yazarı Ebu Talib kendisini ‘Min ǧumlat ʿabīd al-mawlā al-wazīr ʿAbī Ṭālib ifadesiyle tanımlıyor. Yani

Kendisini Sünnilikten ayrı, tabir yanlış olmazsa, Ali taraftarı Alevi bir kişi olarak tarif ediyor. Eserin başlarında Hazreti Muhammed’in Hazreti Ali’ye öğrettiği dualar olarak bilinen ‘Hzr e-yamni’ duaları sıralıyor, daha sonra ise Kur’an-ı Kerim’in tamamı çok ince harflerle altın Gubari hatla kayda geçiriyor. Sadece düzyazı olarak değil süslemelerde kullanılan geometrik figürler, gözyaşı damlasını andıran şekiller bu Kur’an-ı Kerim’in tasarımını da eşsiz kılıyor.”

Kur’an-ı Kerim’in sonunda bulunan ketebe kaydında Eratna Sultanı Sultan Mehmed’in hazinesinde bulunduğu belirten Dr. Tütüncü, şunları aktardı: “Ketebe kaydında Sultan Mehmed için ‘Arap ve Arap olmayanların sultanı’ ifadesi yer alıyor. Bu ifade de önemli çünkü Anadolu’da sultanlık ancak halife tarafından verilirdi, bu yönüyle de oldukça önemli bir kayıt.” Christie’s Müzayede Evi’nin düzenlediği ‘Doğu Kilimleri ve Halıları Dahil İslam ve Hint Sanatı’ başlıklı müzayedesi kapsamında açık artırmaya çıkan eserin satışı 20 gün sonra sona erecek. Haberimizin ardından eser hakkında Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından yapılacak araştırma ve Türkiye’ye dönüp dönmeyeceği merak konusu.



UYGUR KÖKENLİ TÜRK BEYLİĞİ DÖNEMİNDE YAZILDI

Eserin ketebe kaydında yazım tarihinin de yer aldığını söyleyen Dr. Tütüncü, Hicri 754 yılının 20 Zulhicce tarihinin kayıt düşüldüğünü, bu tarihin ise miladi takvime göre 24 Ocak 1354 yılına denk geldiğini ifade etti. Eretnalıların Uygur kökenli bir Türk beyliği olduğunu hatırlatan Dr. Tütüncü, Kayseri ve Sivas civarlarında hüküm süren bu beyliğin Karamanoğulları ile birlikte Anadolu’da Osmanlılar öncesi en önemli beyliklerden biri olduğunun altını çizdi.

08/10/2022 00:07
KAYNAK: KARAR GAZETESİ]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Umut Güner: Hun Ve Göktürk Döneminde Ticaret Ve Vergi</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/umut-guner-hun-ve-goekturk-doeneminde-ticaret-ve-vergi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/umut-guner-hun-ve-goekturk-doeneminde-ticaret-ve-vergi</guid>
<description><![CDATA[ Hun Ve Göktürk Döneminde Ticaret Ve Vergi

Bozkır kavimleri her ne kadar kendilerine özgü ve yerleşim bölgelerinin imkanları elverdiğince üretim yapsalar da birçok ihtiyaçlarını ticari ilişkiler içerisinde bulundukları komşu kavimlerden karşılamaktaydılar. Kendileri de sahip oldukları ve ürettikleri ürünleri bu ticaret dolayısı ile komşu devlet ve topluluklar ile paylaşmaktaydılar. Nitekim Çin ile zaman zaman ticaret anlaşmaları imzalanırdı.


Türk toplulukları komu milletlere at başta olmak üzere canlı hayvan, konserve et, der, kösele, kürk ve hayvani gıdalar satarlar karşılığında hububat ve Çin ipeği başta olmak üzere giyim eşyaları alırlardı.

Hun ve Göktürkler kendi dönemlerinde bir vergi sistemi tesis etmişlerdi, özellikle mağlup ettikleri devletler vergi aldıkları gibi tebaâları olan halktan da muhtelif vergiler tahsil etmekteydiler. Nitekim vergileri toplamak için özel vergi memurları vardı. Bu memurlar vergi tahsili içini altın veya madeni para olarak tahsil etmekteydiler. Halkın sahip olduğu sürülerden de at ve koyun olarak vergiler alınmaktaydı.

Umut Güner Tarafından Yazılmıştır.

Ansiklopedi

https://www.eansiklopedi.com ]]></description>
<enclosure url="http://www.tarihistan.org/images/haberler/2021/06/umut-guner-hun-ve-gokturk-doneminde-ticaret-ve-vergi.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:43 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Umut, Güner:, Hun, Göktürk, Döneminde, Ticaret, Vergi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[Hun Ve Göktürk Döneminde Ticaret Ve Vergi

Bozkır kavimleri her ne kadar kendilerine özgü ve yerleşim bölgelerinin imkanları elverdiğince üretim yapsalar da birçok ihtiyaçlarını ticari ilişkiler içerisinde bulundukları komşu kavimlerden karşılamaktaydılar. Kendileri de sahip oldukları ve ürettikleri ürünleri bu ticaret dolayısı ile komşu devlet ve topluluklar ile paylaşmaktaydılar. Nitekim Çin ile zaman zaman ticaret anlaşmaları imzalanırdı.


Türk toplulukları komu milletlere at başta olmak üzere canlı hayvan, konserve et, der, kösele, kürk ve hayvani gıdalar satarlar karşılığında hububat ve Çin ipeği başta olmak üzere giyim eşyaları alırlardı.

Hun ve Göktürkler kendi dönemlerinde bir vergi sistemi tesis etmişlerdi, özellikle mağlup ettikleri devletler vergi aldıkları gibi tebaâları olan halktan da muhtelif vergiler tahsil etmekteydiler. Nitekim vergileri toplamak için özel vergi memurları vardı. Bu memurlar vergi tahsili içini altın veya madeni para olarak tahsil etmekteydiler. Halkın sahip olduğu sürülerden de at ve koyun olarak vergiler alınmaktaydı.

Umut Güner Tarafından Yazılmıştır.

Ansiklopedi

https://www.eansiklopedi.com]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Türk Mirasının Taş Eserleri: At Heykelleri</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/turk-mirasinin-tas-eserleri-at-heykelleri</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/turk-mirasinin-tas-eserleri-at-heykelleri</guid>
<description><![CDATA[ Vahid Shukurov

Zengin ve çeşitli Türk kültürü, Avrasya&#039;nın en önemli kültürel miraslarından birini temsil etmektedir. Göçebe ve yerleşik halklar arasında binlerce yıl boyunca geliştirilen inanılmaz çeşitlilikte gelenek, sanat ve bilgiyi içerir. Türklerin tarihi, doğayla derin bir bağı ve özgürlük arzusunu yansıtan efsaneler, kahramanlık destanları ve büyük başarılar açısından zengindir. Görkemli süslemeler ve müzikten, eşsiz işçilik ve mimari şaheserlere kadar Türk kültürünün her yönü, onun zenginliğinin ve öneminin bir kanıtıdır.

Bu kültürel unsurlardan biri de At-Dash&#039;tir. &quot;Taş atlar&quot; olarak da bilinen bu eserler, Orta Asya bozkırlarına dağılmış antik, nadir kültürel ve sanatsal anıtlardır. Azerbaycan topraklarında da yaygındırlar. Bu anıtların dağılım alanı geniş olup, Azerbaycan&#039;ın güneyinden başlayarak kuzeybatı sınırlarına kadar geniş bir alanda bulunabilirler. Azerbaycan topraklarında Nahçıvan, Karabağ, Lenkeran&#039;ın Müslüman mezarlıklarında ve Mil çölünün Abşeron&#039;a kadar birçok köyünde taştan at heykellerini görmek mümkündür.
At heykelleri taş levhalardan oyulmuştur ve boyutları ve ayrıntıları farklılık gösterir. Birçok hayvan heykelinin boyutu büyüktür. Bazıları kaidelerin üzerinde duruyor. Bu heykellerin bir kısmı atın anatomisini detaylandıran gerçekçi bir üslupla yaratılmışken, bir kısmı da önemli kültürel sembol ve desenleri vurgulayan stilize görsellerden oluşuyor. Yazıtlara ek olarak, bu tür anıtlar genellikle atın zırhını, yaylarını, oklarını, kılıçlarını, kalkanlarını vb. içerir. At resimlerinin bulunduğu bazı mezar taşlarında, gömülen kişinin etnik kökenini belirten kabile tamgasının resimleri de vardı.

Bu taş heykellerin tarihi yüzyıllar öncesine dayanıyor. Antik çağda biniciliği oldukça gelişmiş göçebe kabileler Avrasya&#039;nın geniş bölgelerini yönetiyorlardı. Atlar, ulaşım aracı ve askeri gücün önemli bir unsuru olmasının yanı sıra özgürlüğü, gücü ve doğayla bağı simgeleyen kutsal hayvanlar olarak da bu halkların hayatında merkezi bir rol oynamıştır.
İslam öncesi dönemlerde at kültü, çeşitli Türk halklarının dini yaşamında önemli bir rol oynuyordu. Bakü yakınlarındaki Gobustan tarihi rezervindeki kaya resimleri arasında 10.000 yıllık at çizimleri keşfedildi. Diğer bir örnek ise Gemigaya petroglifleridir (MÖ IV-I binyıl, Nahçıvan). Azerbaycan&#039;ın Celilabad bölgesindeki Kalkolitik yerleşimde ve Muğan ovasında yapılan kazılarda bulunan, M.Ö. 2. binyıla tarihlenen at kalıntıları, dünyadaki en eski örnekler arasında sayılıyor. Bu keşifler, Azerbaycan&#039;ın atların evcilleştirildiği ilk bölgelerden biri olduğunu gösteriyor.
Eski insanların düşüncesine göre ruh, ahirete bir at üzerinde veya iki atın çektiği araba ile gider. Araştırmacı MNPogrebova, Azerbaycan&#039;ın geç bronz ve erken demir çağlarına ait mezar anıtları (kurganlar) arasında, bir atın bir insanla birlikte gömülmesiyle karakterize edilen kurganlar grubunu sınıflandırmıştır. Bu grupta Gence yakınlarında 11 höyük, Göygöl yakınlarında üç höyük, Mingeçevir&#039;de beş höyük, Hankendi&#039;de birkaç höyük ve Hocalı&#039;da bir höyük bulunmaktadır. Höyüklerin hemen hepsinde at kalıntıları, mücevherler ve savaş arabası parçalarının bulunması, bunların cenaze törenlerinde kullanıldığını gösteriyor. Ayrıca Mingeçevir&#039;den at şeklinde bir seramik kap, Hınıslı&#039;dan (M.Ö. 1. binyıl) bir çömlek, Kültepe I&#039;in Erken Tunç Çağı tabakasından iki kil at heykelciği, I. Makhta yerleşiminden bir kil at heykelciğinin bulunduğunu da belirtmek gerekir. (Nahçıvan)&#039;da Erken Tunç Çağı&#039;na ait heykel bulunmuştur.
At imgesi, ölülerin ruhlarına rehber görevi görüyordu ve onu kurban etmek, diğer dünyayla iletişim kurmanın yollarından biri olarak düşünülebilirdi. Türk dünyasında uzun zamandan beri yaygın olan at kurban etme geleneğinden de bahsetmek gerekir. Erken zamanlarda öldürülüp gömüldüler. Bu, Arap gezgin İbn Fadlan tarafından not edildi. Kendisi de bu törene şahit olmuş ve kurbanı şöyle seslendirmiştir: &quot;Bunlar onun cennette bineceği atlardır.&quot; Bilim adamı N.I. Rzayev, bu geleneğin sığırların bol olduğu dönemde daha geçerli olduğunu belirtiyor. Ancak daha sonra özellikle 15. ve 16. yüzyıllardan itibaren artan savaşlar ve besi hayvanlarının azalması nedeniyle canlı atların yerini taş heykeller almaya başladı.
Atın ruh taşıyıcısı imajının, ortaçağ Azerbaycan&#039;ındaki dini yapıların kubbelerine ve mezar taşlarına at kuyruğunu tılsım olarak bağlama geleneğinde de ortaya çıktığını belirtmek gerekir.
At, sığır yetiştiriciliğiyle uğraşan nüfus için ana ulaşım aracıydı. Bu hayvan avlanma sırasında ve savaş alanında vazgeçilmezdi. Mesela eski Oğuz destanı &quot;Dede Korkut&quot;ta at, yiğidin en değerli serveti olarak övülür. Orta Çağ&#039;ın bir başka destanı olan &quot;Köroğlu&quot;nda ise sahibine en zor durumlarda yardım eden Gyrat&#039;ın güzel bir görüntüsü yaratılmıştır. Azerbaycan atasözleri ve atasözlerinde atın adı sıklıkla geçmektedir: &quot;At, yürüyüşünden, kahraman duruşundan tanınır&quot;, &quot;Attan atlayan yiğit adamdır&quot; vb.

Bir diğer ilginç gerçek ise, yaygın inanışa göre atın kafatasının büyülü özellik ]]></description>
<enclosure url="http://www.tarihistan.org/images/haberler/2024/06/turk-mirasinin-tas-eserleri-at-heykelleri.jpeg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:43 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Türk, Mirasının, Taş, Eserleri:, Heykelleri</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[Vahid Shukurov

Zengin ve çeşitli Türk kültürü, Avrasya'nın en önemli kültürel miraslarından birini temsil etmektedir. Göçebe ve yerleşik halklar arasında binlerce yıl boyunca geliştirilen inanılmaz çeşitlilikte gelenek, sanat ve bilgiyi içerir. Türklerin tarihi, doğayla derin bir bağı ve özgürlük arzusunu yansıtan efsaneler, kahramanlık destanları ve büyük başarılar açısından zengindir. Görkemli süslemeler ve müzikten, eşsiz işçilik ve mimari şaheserlere kadar Türk kültürünün her yönü, onun zenginliğinin ve öneminin bir kanıtıdır.

Bu kültürel unsurlardan biri de At-Dash'tir. "Taş atlar" olarak da bilinen bu eserler, Orta Asya bozkırlarına dağılmış antik, nadir kültürel ve sanatsal anıtlardır. Azerbaycan topraklarında da yaygındırlar. Bu anıtların dağılım alanı geniş olup, Azerbaycan'ın güneyinden başlayarak kuzeybatı sınırlarına kadar geniş bir alanda bulunabilirler. Azerbaycan topraklarında Nahçıvan, Karabağ, Lenkeran'ın Müslüman mezarlıklarında ve Mil çölünün Abşeron'a kadar birçok köyünde taştan at heykellerini görmek mümkündür.
At heykelleri taş levhalardan oyulmuştur ve boyutları ve ayrıntıları farklılık gösterir. Birçok hayvan heykelinin boyutu büyüktür. Bazıları kaidelerin üzerinde duruyor. Bu heykellerin bir kısmı atın anatomisini detaylandıran gerçekçi bir üslupla yaratılmışken, bir kısmı da önemli kültürel sembol ve desenleri vurgulayan stilize görsellerden oluşuyor. Yazıtlara ek olarak, bu tür anıtlar genellikle atın zırhını, yaylarını, oklarını, kılıçlarını, kalkanlarını vb. içerir. At resimlerinin bulunduğu bazı mezar taşlarında, gömülen kişinin etnik kökenini belirten kabile tamgasının resimleri de vardı.

Bu taş heykellerin tarihi yüzyıllar öncesine dayanıyor. Antik çağda biniciliği oldukça gelişmiş göçebe kabileler Avrasya'nın geniş bölgelerini yönetiyorlardı. Atlar, ulaşım aracı ve askeri gücün önemli bir unsuru olmasının yanı sıra özgürlüğü, gücü ve doğayla bağı simgeleyen kutsal hayvanlar olarak da bu halkların hayatında merkezi bir rol oynamıştır.
İslam öncesi dönemlerde at kültü, çeşitli Türk halklarının dini yaşamında önemli bir rol oynuyordu. Bakü yakınlarındaki Gobustan tarihi rezervindeki kaya resimleri arasında 10.000 yıllık at çizimleri keşfedildi. Diğer bir örnek ise Gemigaya petroglifleridir (MÖ IV-I binyıl, Nahçıvan). Azerbaycan'ın Celilabad bölgesindeki Kalkolitik yerleşimde ve Muğan ovasında yapılan kazılarda bulunan, M.Ö. 2. binyıla tarihlenen at kalıntıları, dünyadaki en eski örnekler arasında sayılıyor. Bu keşifler, Azerbaycan'ın atların evcilleştirildiği ilk bölgelerden biri olduğunu gösteriyor.
Eski insanların düşüncesine göre ruh, ahirete bir at üzerinde veya iki atın çektiği araba ile gider. Araştırmacı MNPogrebova, Azerbaycan'ın geç bronz ve erken demir çağlarına ait mezar anıtları (kurganlar) arasında, bir atın bir insanla birlikte gömülmesiyle karakterize edilen kurganlar grubunu sınıflandırmıştır. Bu grupta Gence yakınlarında 11 höyük, Göygöl yakınlarında üç höyük, Mingeçevir'de beş höyük, Hankendi'de birkaç höyük ve Hocalı'da bir höyük bulunmaktadır. Höyüklerin hemen hepsinde at kalıntıları, mücevherler ve savaş arabası parçalarının bulunması, bunların cenaze törenlerinde kullanıldığını gösteriyor. Ayrıca Mingeçevir'den at şeklinde bir seramik kap, Hınıslı'dan (M.Ö. 1. binyıl) bir çömlek, Kültepe I'in Erken Tunç Çağı tabakasından iki kil at heykelciği, I. Makhta yerleşiminden bir kil at heykelciğinin bulunduğunu da belirtmek gerekir. (Nahçıvan)'da Erken Tunç Çağı'na ait heykel bulunmuştur.
At imgesi, ölülerin ruhlarına rehber görevi görüyordu ve onu kurban etmek, diğer dünyayla iletişim kurmanın yollarından biri olarak düşünülebilirdi. Türk dünyasında uzun zamandan beri yaygın olan at kurban etme geleneğinden de bahsetmek gerekir. Erken zamanlarda öldürülüp gömüldüler. Bu, Arap gezgin İbn Fadlan tarafından not edildi. Kendisi de bu törene şahit olmuş ve kurbanı şöyle seslendirmiştir: "Bunlar onun cennette bineceği atlardır." Bilim adamı N.I. Rzayev, bu geleneğin sığırların bol olduğu dönemde daha geçerli olduğunu belirtiyor. Ancak daha sonra özellikle 15. ve 16. yüzyıllardan itibaren artan savaşlar ve besi hayvanlarının azalması nedeniyle canlı atların yerini taş heykeller almaya başladı.
Atın ruh taşıyıcısı imajının, ortaçağ Azerbaycan'ındaki dini yapıların kubbelerine ve mezar taşlarına at kuyruğunu tılsım olarak bağlama geleneğinde de ortaya çıktığını belirtmek gerekir.
At, sığır yetiştiriciliğiyle uğraşan nüfus için ana ulaşım aracıydı. Bu hayvan avlanma sırasında ve savaş alanında vazgeçilmezdi. Mesela eski Oğuz destanı "Dede Korkut"ta at, yiğidin en değerli serveti olarak övülür. Orta Çağ'ın bir başka destanı olan "Köroğlu"nda ise sahibine en zor durumlarda yardım eden Gyrat'ın güzel bir görüntüsü yaratılmıştır. Azerbaycan atasözleri ve atasözlerinde atın adı sıklıkla geçmektedir: "At, yürüyüşünden, kahraman duruşundan tanınır", "Attan atlayan yiğit adamdır" vb.

Bir diğer ilginç gerçek ise, yaygın inanışa göre atın kafatasının büyülü özelliklere sahip olduğu, at heykelciklerinin aynı zamanda hastalıklardan ve kötü ruhlardan korunmak için muska olarak kullanıldığıdır. Azerbaycan'ın eski sakinleri arasında resimli sembollerin işlevselliği, kötü güçlerden korunmak ve iyi güçleri çekmek için kullanılmalarıyla ifade edilmiştir. At sembolünün göçebeler arasında artan önemi İslam'ı kabul ettikten sonra da devam etti. Bu eski kült, at biçimindeki mezar taşlarının yaygın şekilde yayılmasına yol açtı.
Taş figürler halk arasında "Oğuz mezarları" olarak anılır ve oldukça eski bir tarihe sahiptirler. Azerbaycan'daki taş heykeller arasında at tasvirli antik anıtlar, nicelik ve yorum özgünlüğü açısından ön sıralarda yer almaktadır. Temel olarak bu anıtlar 13. yüzyıldan 19. yüzyılın başlarına kadar olan döneme aittir.
Ekim 2012'de Azerbaycan'ın UNESCO üyeliğinin 20. yıl dönümü münasebetiyle Tovuz ilçesinin Aşağı Ayibli köyünden 12-13. yüzyıllara tarihlenen taştan at ve koç heykeli Azerbaycan Cumhuriyeti tarafından bu kuruluşa hediye edildi. .
At-Dash'in araştırmaları modern zamanlarda yeni teknolojik olanaklarla devam ediyor, bunların tarihi ve kültürel öneminin yeni yönleri ortaya çıkıyor. Bu çalışmalar, eski göçebelerin yaşamlarını ve inançlarını, ayrıca bunların daha sonraki kültür ve medeniyetler üzerindeki etkilerini daha iyi anlamamıza yardımcı oluyor. Bugün At-Dash, dünyanın her yerinden turist ve araştırmacının ilgisini çeken önemli bir tarihi ve kültürel anıttır. Bu taş heykeller ülkemizin zengin ve renkli tarihini anlatmakla kalmıyor, aynı zamanda insanın doğayla olan yakın birlikteliğini ve hayatının önemli anlarını taş üzerinde ölümsüzleştirme arzusunu da hatırlatıyor. At-Dash, güzelliği ve önemiyle bize ilham veren ve bizi şaşırtmaya devam eden taş heykellerdir. Onlar insan ile doğa, geçmiş ve şimdiki zaman arasındaki sonsuz bağlantının sembolüdür. Bu anıtlar atalarımızın mirasını yansıtıyor ama aynı zamanda bize kendimiz hakkında ne kadar çok şey öğrenebileceğimizi de hatırlatıyor.
Kaynak: Bakü, 22 Haziran, Vahid Shukurov, AZERTAC]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>KORE SAVAŞI  (TÜRK TUGAYLARININ MUHAREBELERİ)</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/kore-savasi-turk-tugaylarinin-muharebeleri</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/kore-savasi-turk-tugaylarinin-muharebeleri</guid>
<description><![CDATA[ “Sabah Sessizliği Ülkesi” anlamına gelen Kore, Asya kıtası ile Japon adaları arasında bir köprübaşı konumunda olup, Çin, Japonya ve Rusya gibi büyük güçlerin arasında yer alan, stratejik öneme haiz bir yarımadadır.  Kore yarımadası bu konumu nedeniyle, son 150 yıldan beri sürekli bu güçlerin rekabetine sahne olmuştur. ]]></description>
<enclosure url="http://image.milimaj.com/i/milliyet/75/869x477/63cbf1bc86b24403f8dc9149.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:43 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>KORE, SAVAŞI, TÜRK, TUGAYLARININ, MUHAREBELERİ</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><strong>(1950-1953)</strong></p>
<p><strong>Kore yarımadasının jeopolitik önemi</strong></p>
<p>“Sabah Sessizliği Ülkesi” anlamına gelen Kore, Asya kıtası ile Japon adaları arasında bir köprübaşı konumunda olup, Çin, Japonya ve Rusya gibi büyük güçlerin arasında yer alan, stratejik öneme haiz bir yarımadadır.  Kore yarımadası bu konumu nedeniyle, son 150 yıldan beri sürekli bu güçlerin rekabetine sahne olmuştur. Kore yarımadası aynı zamanda, yayılmacı politikalar izleyen, doğudaki ticari faaliyetlerini emniyete almak isteyen ABD, İngiltere ve Fransa gibi bölge dışı büyük güçlerin de dikkatini çekmiştir. Tüm bu devletler, kendi amaçları doğrultusunda; Kore yarımadasını elde bulundurmak, kontrol etmek veya nüfus alanı haline getirmek için birbirleriyle sürekli mücadele etmişlerdir. Bu nedenlerle Kore yarımadası, tarihin her döneminde çatışma ve savaş alanı olmaktan kurtulamamıştır.  Kore topraklarında sürdürülen savaşların her birinde yabancı kuvvetler çarpışmış ve her defasında yenilen, ezilen Kore halkı olmuştur.</p>
<p><strong>Japonya’nın Kore’yi işgali</strong></p>
<p>Japonya, 1895 Çin-Japon Savaşı’nda Çin’i, 1904-1905 Rus-Japon Savaşı’nda Rusya’yı yenilgiye uğratınca Kore üzerinde oldukça büyük bir nüfuza sahip olmuş, 1910 yılında Kore yarımadasını işgal ederek bu ülkeyi Japonya’nın bir eyaleti haline getirmiştir. Kore halkı 1919’da, Japon idaresine karşı bağımsızlığını ilan etmişse de Japonlar bu harekatı bastırmıştır. Kore’deki Japon işgali 2.Dünya Savaşı dönemine yani 1943’e kadar sürmüştür.</p>
<p><strong>Güney ve Kuzey Kore Devletlerinin kurulması</strong></p>
<p>Japonya’nın 2.Dünya Savaşı sonunda teslim olmasından sonra, Sovyetler Birliği ile ABD arasında yapılan anlaşmaya göre, 38’inci Paralel sınır hattı olmak üzere, Kore yarımadasının kuzeyini Sovyetler Birliği, güneyini de ABD işgal etti. Sovyetler Birliği ve ABD işgal ettikleri bölgelerde kendilerine bağlı idare kurdular.</p>
<p>İlerleyen günlerde, Birleşmiş Milletlerin çabaları Kore’nin birleşmesini sağlayamadı. 1948 yılında, her iki Kore’de yapılan seçimler sonucu; güneyde Kore Cumhuriyeti, kuzeyde Komünist rejimle yönetilen Kore Halk Cumhuriyeti adı altında, birbirleriyle hasım iki ayrı devlet kuruldu.</p>
<p><strong>Kuzey Kore’nin Güney Kore’ye saldırısı</strong></p>
<p>ABD’nin Güney Kore’deki varlığından Komünist Çin ve Sovyet Rusya rahatsızdılar. Bu iki devlet, Kuzey Kore’ye her türlü desteği vererek, saldırgan bir devlete dönüştürdüler. Kore anlaşmazlığı, 25 Haziran 1950’de Kuzey Kore’nin sınırı teşkil eden 38’inci paralel boyunca Güney Kore’ye aniden saldırmasıyla sıcak savaşa dönüştü.</p>
<p><strong>Birleşmiş Milletler’in savaşa müdahalesi</strong></p>
<p>Birleşmiş Milletler’in saldırıyı durdurmak ve anlaşmazlığı barış yoluyla çözmek amacıyla yaptığı girişimleri dikkate almayan Kuzey Kore, taarruzuna devam ederek, 29 Haziran’da Güney Kore’nin başkenti Seul’ü ele geçirdi ve ülkenin güneyindeki Pusan şehrine kadar olan büyük bir bölgeyi işgal etti. Birleşmiş Milletler 27 Haziran 1950 tarihinde, Kuzey Kore’nin saldırısına son verilerek, bölgede barış ve güvenliğin tekrar sağlanması için üye ülkelere Kore’ye asker gönderme çağrısında bulundu. Aralarında Türkiye’nin de bulunduğu on altı devlet muharip birliklerini, beş devlet de sağlık birliklerini Birleşmiş Milletler ordusunun emrine verdi. Türkiye Birleşmiş Milletlerin Kore’ye yardım çağrısına ABD’den sonra olumlu cevap veren ikinci ülkedir.</p>
<p>Kore Harbi, istilaya uğramış bir ülkenin özgürlüğü uğrunda Birleşmiş Milletlerin ilk müşterek silahlı karşı koymasıdır.</p>
<p><strong>Kore Savaşı’na katılan ülkeler, asker sayısı ve şehit/ölü miktarı</strong><strong> </strong></p>
<table width="596">
<tbody>
<tr>
<td width="152">Savaşa Birlik Gönderen Ülkeler</td>
<td rowspan="2" width="102">Savaşın başlamasıyla birlikte gönderilen asker sayısı</td>
<td rowspan="2" width="105">Savaş ve devamında gönderilen toplam asker sayısı</td>
<td rowspan="2" width="123">KayıplarŞehit/ölü</td>
<td rowspan="2" width="116">Katılış<br>ve<br>Ayrılış<br>Tarihleri</td>
</tr>
<tr>
<td width="152">Muharip Birlik Gönderen Ülkeler</td>
</tr>
<tr>
<td width="152">Türkiye</td>
<td width="102">5.726</td>
<td width="105">56.536</td>
<td width="123">724</td>
<td width="116">17.10.1950 / 1971</td>
</tr>
<tr>
<td width="152">ABD</td>
<td width="102">302.482</td>
<td width="105">1.789.000</td>
<td width="123">36.940</td>
<td width="116">27.06.1950 / 1957</td>
</tr>
<tr>
<td width="152">İngiltere</td>
<td width="102">14.198</td>
<td width="105">56.000</td>
<td width="123">1.078</td>
<td width="116">29.06.1950 / 1957</td>
</tr>
<tr>
<td width="152">Kanada</td>
<td width="102">6.146</td>
<td width="105">25.687</td>
<td width="123">321</td>
<td width="116">26.07.1950 / 1957</td>
</tr>
<tr>
<td width="152">Avustralya</td>
<td width="102">2.282</td>
<td width="105">8.407</td>
<td width="123">339</td>
<td width="116">29.06.1950 / 1957</td>
</tr>
<tr>
<td width="152">Yeni Zelanda</td>
<td width="102">1.389</td>
<td width="105">3.794</td>
<td width="123">23</td>
<td width="116">30.07.1950 / 1955</td>
</tr>
<tr>
<td width="152">Filipinler</td>
<td width="102">1.400</td>
<td width="105">7.420</td>
<td width="123">112</td>
<td width="116">19.09.1950 / 1955</td>
</tr>
<tr>
<td width="152">Fransa</td>
<td width="102">1.119</td>
<td width="105">3.421</td>
<td width="123">262</td>
<td width="116">29.07.1950 / 1965</td>
</tr>
<tr>
<td width="152">Tayland</td>
<td width="102">1.294</td>
<td width="105">6.326</td>
<td width="123">129</td>
<td width="116">16.07.1950 / 1955</td>
</tr>
<tr>
<td width="152">Yunanistan</td>
<td width="102">1.263</td>
<td width="105">4.099</td>
<td width="123">192</td>
<td width="116">01.12.1950 / 1955</td>
</tr>
<tr>
<td width="152">Etiyopya</td>
<td width="102">1.271</td>
<td width="105">3.518</td>
<td width="123">121</td>
<td width="116">06.05.1951 / 1965</td>
</tr>
<tr>
<td width="152">Kolombiya</td>
<td width="102">1.068</td>
<td width="105">5.100</td>
<td width="123">163</td>
<td width="116">08.05.1951 / 1955</td>
</tr>
<tr>
<td width="152">Belçika</td>
<td width="102">900</td>
<td width="105">3.498</td>
<td width="123">99</td>
<td width="116">31.01.1951 / 1955</td>
</tr>
<tr>
<td width="152">Hollanda</td>
<td width="102">819</td>
<td width="105">5.322</td>
<td width="123">120</td>
<td width="116">16.07.1951 / 1955</td>
</tr>
<tr>
<td width="152">Lüksemburg</td>
<td width="102">44</td>
<td width="105">3.794</td>
<td width="123">2</td>
<td width="116">31.01.1951 / 1953</td>
</tr>
<tr>
<td width="152">G.Afrika</td>
<td width="102">826</td>
<td width="105">826</td>
<td width="123">34</td>
<td width="116">16.11.1950 / 1963</td>
</tr>
<tr>
<td width="152">Sıhhi Destek Birliği Gönderen Ülkeler</td>
<td width="102"></td>
<td width="105"></td>
<td width="123"></td>
<td width="116"></td>
</tr>
<tr>
<td width="152">İsveç</td>
<td width="102">154</td>
<td width="105">162</td>
<td width="123">–</td>
<td width="116">28.09.1950 / 1957</td>
</tr>
<tr>
<td width="152">Norveç</td>
<td width="102">105</td>
<td width="105">623</td>
<td width="123">3</td>
<td width="116">22.06.1950 / 1954</td>
</tr>
<tr>
<td width="152">Hindistan</td>
<td width="102">70</td>
<td width="105">627</td>
<td width="123">1</td>
<td width="116">20.11.1950 / 1953</td>
</tr>
<tr>
<td width="152">İtalya</td>
<td width="102">72</td>
<td width="105">623</td>
<td width="123">–</td>
<td width="116">16.11.1951 / 1955</td>
</tr>
<tr>
<td width="152">Danimarka</td>
<td width="102">100</td>
<td width="105">630</td>
<td width="123">–</td>
<td width="116">07.03.1951 / 1953</td>
</tr>
<tr>
<td width="152">Güney Kore</td>
<td width="102"></td>
<td width="105"></td>
<td width="123">137.899</td>
<td width="116"></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Kaynak: Kore Cumhuriyeti Milli Savunma Bakanlığı</p>
<p><strong><br>Türkiye’nin Kore’ye asker gönderme kararı ve gönderilecek birliğin teşkili </strong></p>
<p>BM’nin çağrısı üzerine 25 Temmuz 1950’de Bakanlar Kurulu’nun Güney Kore’ye kuvvet gönderme kararı vermesi üzerine, Genelkurmay Başkanlığı tugay seviyesinde bir birliği Kore’ye gönderilmek üzere görevlendirmiştir. Yurdun çeşitli yörelerinde bulunan birliklerden oluşturulan Kore Tugayı’nın komutanlığına Tuğgeneral Tahsin YAZICI, 241’inci Piyade Alay komutanlığına ise Albay Celal DORA atanmıştır. Tugay, tercihen gönüllü olarak seçilen subay, astsubay ve erlerden oluşmuştur.</p>
<p><strong>1’inci Türk Tugayı’nın Kore’ye intikali ve savaşa hazırlanması</strong></p>
<p>25 Eylül 1950 tarihinde İskenderun limanından hareket eden 5083 kişilik 1’inci Türk Tugayı, 24 günlük bir deniz yolculuğundan sonra 18 Ekim 1950 tarihinde, Kore’nin güneyindeki Pusan Limanına ulaşmıştı. Bu yolculuk 5 gemi ile yapılmıştır. 3 gemi (General J.H.Mc.Rae, General W.G.Haan, Private E.H.Jhonson transportları) personeli, 2 gemi (La Fayette Victory, Cornell Victorry şilepleri) malzemeleri taşımıştır. Türk Tugayı iki gün sonra, Pusan’dan kuzeydeki Taegu şehrine trenle intikal etmiş ve burada savaş hazırlıklarına başlamıştır.</p>
<p>“North Star-Kutup Yıldızı” kod adı verilen Türk Tugayı, 8’inci Amerikan Ordusu 25’inci Tümeni’nin emrine verilmişti. Başlangıçta Türk Tugayı’na; gerilla ile mücadele etmek, yolların ve köprülerin güvenliğini sağlama görevi verilmiştir.</p>
<p><img src="https://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x_667ac39555ab6.jpg" alt=""></p>
<p><strong>Türk Tugay’ının Kore’ye ayak basmasından önce savaşın genel durumu</strong></p>
<p>Kuzey Kore ordusunun 25 Haziran’da başlattığı taarruz sonucunda Pusan’a çekilmiş olan Birleşmiş Milletler ve Güney Kore ordusu, üç ay sonra Kuzey Kore ordusuna karşı taarruza başladı. Amerikan 10’uncu Kolordusu 15 Eylül 1950’de Seul’un batısındaki Inchon’a denizden baskın tarzında bir çıkarma yapmış ve 16 Eylül’de Pusan köprübaşı mevzilerindeki BM ve G.Kore orduları da K.Kore ordusuna karşı taarruza başlamışlardı. Bu karşı taarruz sonucunda, K.Kore ordusu bozguna uğrayarak geri çekilmek zorunda kalmıştı.</p>
<p>BM ordusu, 28 Eylül’de başkent Seul’ü düşmandan geri aldı ve 38’inci Paraleli süratle geçerek, Çin sınırına dayandı. Birleşmiş Milletler ordusu K.Kore kuvvetlerine son darbeyi vurmak ve Kore yarımadasının dışına sürmek amacıyla 24 Kasım 1950 tarihinde genel taarruz yapmaya karar vermişti. BM ordusu komutanı General Mc.Arthur zaferden çok emin idi. Savaşın kısa zamanda sona ereceğini, askerlere Noel’de ülkelerine dönebileceklerini söylemişti.</p>
<p>K.Kore ordusunun gücü BM ordusu karşısında yetersizdi. Bu nedenle BM ordusu karşısında tutunamamış ve geri çekilmek zorunda kalmıştı.  Genel taarruza başlayacak BM ordusunun K.Kore ordusuna son darbeyi vurması an meselesiydi. Ancak beklenmedik bir durum ortaya çıktı, Komünist Çin savaşa katılıyordu.</p>
<p>Başlangıçta Çin doğrudan savaşa katılmamıştı. Ancak, 25 Haziran’da savaşın başlamasıyla birlikte binlerce Çin askeri, gerilla görünümünde, K.Kore ordusu ile birlikte G.Kore topraklarına girerek BM ordularının yan ve gerilerinde faaliyetlere başlamıştı. Çin, BM ordularının kendi sınırına yaklaşması karşısında, “Komşusu istilaya uğrarken Çin ulusu kayıtsız kalamaz, Japonların yaptığı gibi bu kez de Amerikalılar Kore üzerinden bütün Çin’i ve Asya’yı istilaya başlamışlardır.” diyerek, savaşa ilgisiz kalmayacağını göstermiştir.</p>
<p>26 Kasım 1950’de, on binlerce Çin askeri birkaç koldan sınırı geçerek, BM ordularına karşı aniden karşı taarruza başladı. Çin ordusunun karşı taarruzu karşısında, başta Amerikan askerleri olmak üzere, Güney Kore ve diğer BM askerleri bozguna uğrayarak süratle geri çekilmeye başladılar.</p>
<p><strong>Türk Tugayı’nın savaşa katılması</strong></p>
<p>Birleşmiş Milletler ordusunun 24 Kasım’da başlatacağı kesin sonuçlu genel taarruza katılmak üzere Türk Tugayı’nın Kunuri bölgesinde toplanması emredildi. Chongdon bölgesinde bulunan Türk Tugayı, 22 Kasım 1950’de bulunduğu yerden hareket ederek, 26 Kasım 1950’de Kunuri bölgesine intikalini tamamladı.</p>
<p>Türk Tugayı Kunuri’ye intikalini henüz tamamlamışken, Çin ordusu 26 Kasım’da taarruza başladı. Çin ordusunun bu ani taarruzu karşısında bozulan BM ordusu geri çekilmeye başlayınca, bu çekilişi himaye etmek ve emniyeti sağlamak üzere Türk Tugayı görevlendirildi. Tugay’a Kunuri’nin doğusunda bulunan Tockhon şehrinin Çinlilerden önce ele geçirilmesi emredildi. Böylece Türk askeri savaşa fiilen katılmış oldu.</p>
<p>Türk Tugayı, kısmen yaya kısmen motorlu olarak, dar bir şose üzerinden Tokchon istikametine doğru, 26 Kasım saat 18.00’den itibaren yürüyüşe başladı. Çin kuvvetlerinin daha önceden Tokchon şehrine ulaştıkları haberinin alınması üzerine Tugay Komutanı Tuğgeneral Tahsin Yazıcı, yürüyüşe son vererek savunmaya elverişli olan, Choyangmyon kesimine dönüp Kunuri-Tokchon yolunu orada tıkama kararı aldı.</p>
<p>Kunuri-Tokchon yolu, dağlık alanda, iki aracın karşılıklı geçişine ve manevraya izin vermeyen,  etrafı sarp, kayalık ve uçurumlarla çevrili dar bir yoldu. Geriye gelişi güzel çekilen BM ordusu, düşmandan kaçan sivil halk (sivil halkın içinde gerillalarda bulunuyordu) bu dar yolda birliklerin harekatını güçleştiriyordu.</p>
<p>Çin kuvvetleri ile temas 28 Kasım gece yarısından sonra oldu. Keşif Takımı 28 Kasım, saat 01.00 sıralarında Karilliyong Dağında Çinlilerin baskının uğradı. Bu baskında çok sayıda askerimiz şehit oldu, yaralandı ve esir edildi.</p>
<p>Bu saldırı, Türk askerinin düşmanla, yani Çin askerleri ile ilk teması olmuştur. Türk Tugayı, düşmanın ilerleyişini yavaşlatmak ve durdurmak maksadıyla Kunuri’de oyalama muharebeleri yaparak geri çekilmiştir.</p>
<p>28 Kasım 1950 tarihinde düşmanla ilk teması sağlayan Türk askeri savaşın sona erdiği 27 Temmuz 1953 tarihine kadar; savaş azim ve iradesini koruyarak, Kore Savaşının her safhasında her türlü muharebe harekatına katılmış, üzerine düşen tüm görevleri en iyi şekilde yerine getirmiştir. Kore Savaşı’na 1,2,3 ve 4’üncü Türk Tugayları katılmıştır. Türk Tugaylarının icra ettiği bu muharebeler Kore Savaşı’nın seyrini ve kaderini etkilemiştir. Bu muharebelerden önemli olanlar kısaca aşağıya çıkarılmıştır.</p>
<p><strong> 1.</strong> <strong>KUNURİ MUHAREBELERİ: (26-30 Kasım 1950)</strong></p>
<p><strong>Wavon Muharebesi,</strong></p>
<p><strong>Sinnimni Muharebesi,</strong></p>
<p><strong>Kaechon (Pongmyongni) Muharebesi,</strong></p>
<p><strong>Kunuri Boğazı Muharebesi,</strong></p>
<p><strong>Sunchon Boğazı Muharebesi.</strong></p>
<p><strong>2. KUMYANGJANGNİ MUHAREBESİ: (25-27 Ocak 1951)</strong></p>
<p><strong>3. BAŞKENT SEUL’UN SAVUNULMASI (TAEGYEWOVNİ MUHAREBESİ) </strong><strong>(13-18 Mayıs 1951)</strong></p>
<p><strong>4. MUHAREBE İLERİ KARAKOLU MUHAREBELERİ</strong></p>
<p><strong>Elko, Karson, Büyük ve Küçük Vegas, Batı ve Doğu Berlin Muharebeleri.</strong><strong> </strong></p>
<p><strong>Bu muharebeler hakkında kısa bilgi aşağıda yer almaktadır.</strong></p>
<p><strong>KUNURİ MUHAREBELERİ : (26-30 Kasım 1950)</strong></p>
<p><strong>Wavon Muharebesi (28 Kasım 1950)</strong></p>
<p>Tugay Keşif Takımı’nın 28 Kasım saat 01.00 sıralarında Karilliyong Dağında Çinlilerin baskının uğraması üzerine Türk Tugayı daha geride, Wawon’da düşmana karşı savunmaya geçti. Çin birlikleri, 28 Kasım, saat 08.00’den itibaren saldırılarını Wawon’da Türk Tugayı’na yöneltti. Tugay çok üstün sayıda düşmana karşı başarılı savunma yaparak, düşmanın ilerleyişini akşama kadar durdurmuştur. Buna rağmen,  takviye alan düşman saldırılarını artırarak sürdürmeye devam etmiştir. Birliklerimizin kuşatılma tehlikesiyle karşı karşıya kalması üzerine, Tugay Komutanı, birliklere 5 km. kadar geride bulunan, Sinnimni mevzilerine çekilme emrini vermiştir.<strong> </strong></p>
<p><strong>Sinnimni Muharebesi (28/29 Kasım 1950)</strong></p>
<p>Wawon’dan Sinnimni’ye çekiliş 28 Kasım saat 18.00 başlamıştı. Bazı düşman birlikleri çekilen birliklerimizden önce Sinnimni’ye hakim tepelerde mevzilenmişti. Düşman, 28/29 Kasım 1950 gece yarısı, Sinnimni köyünün içinde ve civarındaki tepelerde mevzilenen birliklerimizi yoğun ateş altına aldı. Düşmandan kaçan sivillerin arasına karışan düşman gerillaları Sinnimni köyü içerisinde gizlenerek düşmanın saldırısıyla eş zamanlı olarak birliklerimize ateş açmışlardı. Bu saldırı, birliklerimizde büyük zayiata, araç, silah ve mühimmat kaybına neden oldu. Düşman bazı birliklerimizi kuşattı ve geri çekiliş yolunu kesti. Sinnimni’de kahramanca savaşan birliklerimiz, Amerikan uçaklarının ve bir tank takımının ateş desteği ile çemberi kırarak Kaechon bölgesine çekildi.</p>
<p><strong>Kaechon (Pongmyongni) Muharebesi (29 Kasım, saat: 17.00)</strong></p>
<p>Sinnimni’den  Kaechon’a çekilen Tugay birliklerine karşı düşman baskısını artmış ve birliklerimizin mevzilerinin gerisine sarkarak kuşatma hareketlerine devam etmiştir. Tugayla beraber hareket eden bir Amerikan piyade taburu hiç haber vermeden cepheden geri çekilmiştir.  Amerikan taburunun geri çekilmesiyle cephede oluşan boşluktan Çin birliklerinin Tugayı kuşatma tehlikesi ortaya çıkmıştı. Bu durum karşısında Tugay da kuşatılmamak için 29 Kasım saat 17.30’dan sonra geri çekilmeye karar vermiştir.</p>
<p><strong>Kunuri Boğazı Muharebesi (29 Kasım, saat: 17.30-30 Kasım, saat: 03.00)</strong></p>
<p>Kaechon’dan Kunuri’ye giden yol dar bir boğazdan geçmektedir. Bu boğaz düşman tarafından tutulmuştu. Ağır zayiat verilmesine rağmen birliklerimiz vuruşa vuruşa boğazı geçtiler ve 30 Kasım saat 03.00’de Kunuri’ye ulaştılar.<strong> </strong></p>
<p><strong>Sunchon Boğazı Muharebesi  (Pyongyan’a Çekiliş-30 Kasım, saat 03.00-18.00)</strong></p>
<p>Kunuri’den Pyongyan’a çekilişte, Türk birliklerinin yanı sıra Amerikan birlikleri de çekilmekteydi. Suncon Boğazı’ı Çin birlikleri tarafında önceden tutulduğu için bu boğaz, küçük guruplar halinde yapılan çetin ve kanlı mücadeleler sonucu geçilmiş ve birliklerimiz ilk toplanma bölgesi olan, Pyongyan’a ağır zayiat vererek ulaşmışlardı.</p>
<p>Kunuri Muharebeleri,  birbirini takip eden; oyalama, çemberi yarma, kurtulma ve imha mu­harebeleridir. Kore’ye geleli henüz bir ay olan Türk Tugayı bu muharebeler ile; 26 Kasım 1950’de çok üstün sayıdaki K.Çin kuvvetlerinin baskın şeklinde başlayan saldırısından dolayı geri çekilmeye başlayan Birleşmiş Milletler kuvvetlerinin yan ve gerilerini korumuş, düşmanı oyalayarak bu kuvvetlerin emniyetli bir şekilde geri çekilmeleri için yeterli zamanı (3 gün) kazandırmıştır. Bu suretle BM kuvvetleri fazla zayiat vermeden emniyetli bir şekilde geri çekilmiş ve K.Çin Ordusu tarafından kuşatılarak imha olmaları önlenmiştir. Türk Tugayı da kendisini birkaç kez çepeçevre kuşatan düşman çemberlerini yararak, çok zayiat vermesine rağmen her defasında imhadan kurtulmayı başarmıştır. Kunuri Muharebelerinde Türk Tugayı’nın zayiatı; 767 subay, astsubay ve er’dir. (218 şehit, 455 yaralı ve 94 kayıp) Bu zayiat tugay mevcudunun yaklaşık yüzde yirmisidir.</p>
<p>8’inci Ordu Komutanı Korgeneral Walker, Kunuri Muharebeleri’nden sonra Türk askeri hakkında şunları söyledi: “Türklerin en keskin silah olduğunu çabuk öğrendik. Bugün burada sizlere 8’inci Ordu Komutanı sıfatı ile hitap edebiliyorsam bunu Türk Tugayı’na borçluyum.”</p>
<p>1’inci Türk Tugayının Kunuri Savaşlarında göstermiş olduğu olağanüstü başarı, dünya basınında ve siyasi çevrelerde derin akis yaratmıştır.</p>
<p><strong>2. KUMYANGJANGNİ MUHAREBESİ: (25-27 Ocak 1951)</strong></p>
<p>Kunuri Muharebelerinden sonra Komünist Çin ve K.Kore ordularının güneye ilerleyişleri durmadan devam etmiştir. Düşman, 5 Ocak 1951 tarihinde başkent Seul’u tekrar işgal ettikten sonra bütün kuvvetlerini Han nehrinin güneyine geçirmiştir. . Düşmanı durdurma çabaları bir sonuç vermiyordu. İnisiyatifi ele geçiren Çin kuvvetleri BM kuvvetlerine arka arkaya darbeler indirerek ilerliyorlardı. Kar, kış kıyamette, üst üste kaybedilen muharebeler ve uğranılan kayıplar, BM askerlerinin morallerini olumsuz etkilemişti. Çinliler, önünde durulamaz ve baş edilemez bir varlık haline gelmişlerdi. BM ordusunu yıkıcı, dağıtıcı ve çökertici bir panik havası sarmıştı.</p>
<p>Düşman ordusu, Han nehrinin güneyinde, Sarı Deniz’den Doğu Deniz’e kadar uzanan hatta mevzi işgal ederek savunmaya başlamıştı. Bu hatta savunan düşmanın durumunun açıklığa kavuşturulması gerekiyordu. Bu maksatla BM ordusu, düşmanın kuvvetini keşfetmek, yığınağını bozmak ve zayiat verdirmek amacı ile taarruzi keşif yapılmasına karar vermiştir. Geri çekilmeler yüzünden bozulmuş olan moralin düzelmesi ise ancak zafer kazanmakla mümkün olacaktı.</p>
<p>Bu kapsamda, Türk Tugayı’na yıpratıcı taarruz görevi verilmişti. Türk Tugayı 25 Ocak 1951 günü, savunan düşmana karşı iki koldan taarruza başladı. Çinli askerlerin büyük bir inat ve dirençle, bütün varlıklarını koyarak savundukları mevziler Türk askerinin süngü hücumu ile bir bir ele geçirilmeye başlandı. Kumyangjangni kasabası ele geçirildi. 26 Ocak’ta düşman mevzileri tamamen imha edildi.</p>
<p>Kore Savaşı’nın en kanlı muharebesi olarak nitelenen Kumyangjangni Muharebesi, Türk Tugayı’nın bu savaştaki ilk taarruz muharebesidir. Bu muharebeyi gözetleme yerinden izleyen Amerikalılar, muharebe sahasındaki çok sayıda düşman ölülerini ve düşmanın terk ettiği silahları görünce şaşkınlıklarını gizleyememişlerdi. Düşman ölüleri ya alınlarından kurşunla vurulmuş, ya da süngülenmişlerdi. Kumyangjangni Muharebesi’nde elde edilen zafer, inatla savunan ve hayatları pahasına mevzilerini terk etmeyen Çinli askerlere karşı, yakın boğuşma ve süngü hücumu ile elde edilmiştir.</p>
<p>Türk askeri, Kumyangjangni’de, kendisinden üç misli kuvvetli düşmana karşı kazandığı bu zaferle, düşmanın yenilebilir olduğunu göstermiş ve Çin ordusu karşısında sürekli geri çekilen BM ordusunun moralini yükselterek düşmana karşı harekete geçmesini sağlamıştır. Bunun sonucu olarak, BM kuvvetleri bütün cephede taarruza başlayarak, düşmanı 38’inci paralelin kuzeyine sürmeye başarmıştır.</p>
<p>Bu muharebede; Türk Tugayı’ndan 12 asker şehit olmuş, 31’i de yaralanmıştır. Öldürülen düşman sayısı 1.734’dür. (1734 düşman ölüsü, muharebe meydanında bizzat Amerikalı askerler tarafından sayılarak tespit edilmiştir.)</p>
<p>Ölü olarak ele geçirilen Çinli bir askerin üzerinde, Kunuri’de şehit düşen bir çavuşumuza ait not defteri bulunmuştu. Kunuri’de bize fazla kayıp verdiren K.Çin askerleri bu muharebede de karşımıza çıkmıştı. Aynı düşmanla ikinci kez karşılaşma, Türk Tugayı’nın bütün personelinde öç almanın hınç ve azmini yaratmıştır. Böylece Kunuri’de şehit olanların intikamı alınmış oldu.</p>
<p>Bu zafer ile; Türk Tugay’ı Kunuri’den sonra, ikinci kez düşmanı mağlup ederek savaşın yönünü BM ordusu lehine değiştirmiştir. BM Komutanlığı da Kore’yi terk etme kararını değiştirerek savaşa devam kararı almıştır.</p>
<p>Bu zafer üzerine; Amerikan Kongresince, Türk Tugayına “<strong>Mümtaz Birlik Madalyası ve Beratı</strong>” verilmiştir. Madalya beratında, “Türk Tugay’ının bütün zorluklara karşı, olağan üstü cesaret ve kahramanlık göstererek Birleşmiş Milletler Ordusunu kurtardığı ve parlak sonuçlar elde ettiği” ifade edilmektedir. Bu madalya, ABD tarafından yabancı bir devletin ordusuna verilen ilk madalyadır.</p>
<p>Tugayımız Kore Cumhurbaşkanlığınca da “<strong>Cumhurbaşkanlığı Birlik Nişanı</strong>” ile taltif edilmiştir. Ayrıca bu zaferin anısına Kore Hükümeti tarafından savaşın yapıldığı alanın en yüksek tepesine “Türk Zafer Anıtı” dikilmiştir.</p>
<p>1’inci Türk Tugay’ı, Kunuri’de düşmanı üç gün durdurmakla BM ordusunun kuşatılarak imha olmasını önlemesine rağmen, içindeki savaş azmini tamamıyla göstermeye fırsat bulamamıştı. Kumyangjangni Muharebesi, Tugay’ımıza bu fırsatı vermiş ve başarısının takdir edilmiş olması da kendine güvenini artırmıştır.</p>
<p>Kumyangjangni Muharebesi, her yıl 25 Ocak’ta, Ankara’da bulunan “Kore’de Savaşanlar Anıtı”nda düzenlenen törenle kutlanmaktadır.</p>
<p><strong> 3. </strong><strong>TAEGYEWOVNİ MUHAREBESİ (SEUL’UN SAVUNULMASI) (13-18 Mayıs 1951)</strong></p>
<p>1951 yılının ilkbahar mevsiminden itibaren savaş, karşılıklı mevzi savunması, mahdut hedefli taarruz ve kısa mesafeli geri çekilme harekatına dönüşmüştür.</p>
<p>Kore Savaşı’na 6 ordu ile katılan K.Çin, bu kuvvetlerini Kore’ye getirdikleri 13 ordu ile takviye etmiştir. K.Çin ordusu 8 K.Kore kolordusuyla birlikte, 22 Nisan 1951’de ikinci büyük saldırısını başlatmıştır. Bu saldırıyla birlikte inisiyatifi tekrar elde eden düşmanın amacı, başkent Seul’ü ele geçirmekti. İmjin Nehri hattını savunan Birleşmiş Milletler ordusu, bu saldırı karşısında Seul önlerine kadar çekilmiş ve şehri savunma tedbirleri almaya başlamıştı.</p>
<p>Seul’un 15 km. kuzeydoğusunda, düşmandan gelen iki istikametin birleştiği Taegyewovni bölgesinde keşif üssü tesis etmekle görevlendirilen Türk Tugayı, bu bölgede çepeçevre savunma esaslarına göre mevzilenmişti. Seul’u ele geçirmek amacıyla, bir tümen kadar kuvvetiyle taarruz eden düşmanın gece boyunca devam eden hücumları Türk askeri tarafından her defasında püskürtülmüştür. Türk Tugayı’nı mevzilerinden söküp atamayan düşman, Seul’u ele geçirme amacını gerçekleştirememiştir. Birleşmiş Milletler askerleri, Türk Tugayının geçit vermeyen bu savunma mevzilerine<span> </span><strong>“Türk Kalesi”</strong><span> </span>adını verdiler.<strong> </strong></p>
<p>Bugüne kadar yapılan muharebelerde kesin sonuca ulaşamayan BM ve K.Çin orduları Mayıs 1953 tarihi itibariyle, 38 inci paralele tekabül eden İmjin Nehri-Charwon-Kumhwa ve uzanımı hattında karşılıklı savunmaya geçmişlerdi. Artık, pusu, keşif ve muharebe ileri karakolları çatışmaları ve taktik akınlardan başka bir harekat yapılmıyordu. Büyük askeri harekat durmuştu. Kore sorununu savaşla çözemeyeceğini anlayan taraflar, ateşkes görüşmelerine başlamışlardı.</p>
<p><strong>4. MUHAREBE İLERİ KARAKOLU MUHAREBELERİ (28/29 Mayıs 1953)</strong></p>
<p><strong>(Elko, Karson, Büyük ve Küçük Vegas, Batı ve Doğu Berlin Muharebeleri</strong>)</p>
<p>2 yıldır devam eden ateşkes görüşmelerinde, esirlerin iadesi konusunda çıkan anlaşmazlık nedeniyle bir sonuca ulaşılamıyordu. Görüşmelerin sık sık kesilmesi ve bir uzlaşma sağlanamaması, yeniden büyük askeri harekatın başlaması ihtimalini artırıyordu. Bu nedenle, taraflar savunma hatlarını kuvvetlendiriyor, muhtemel taarruzları karşılamaya hazır olarak, tetikte bekliyorlardı.</p>
<p>3 Mayıs 1953’de, 3’üncü Türk Tugayı’na Seul’un kuzeyinde, ateşkes görüşmelerinin yapıldığı Panmunjan bölgesinde, savunma görevi verildi. Amerikan birliklerince savunulan asıl muharebe hattına ve bu hattın 600 metre ilerisinde yer alan; Karsan, Elko, Büyük ve Küçük Vegas, Doğu ve Batı Berlin adlarıyla tanımlanan tepelerde tesis edilen muharebe ileri karakol mevzilerine 3’üncü Türk Tugayı birlikleri yerleşti.</p>
<p>Bu muharebe ileri karakol mevzileri bütün cephede en önem verilen mevzilerdi. Bu mevzilerin düşman tarafından ele geçirilmesi halinde, gerideki asıl savunma hatlarının tehlikeye düşeceği endişesi yaşanıyordu Bu nedenle, BM Ordu Komutanlığı Türk Tugayı’ndan, muharebe ileri karakol mevziilerinin asıl savunma mevziileri gibi sonuna kadar savunulması istemişti.</p>
<p>Düşman, ateşkes görüşmeleri öncesinde, büyük bir zafer kazanarak masaya avantajlı bir şekilde oturma düşüncesindeydi. Düşmanın iki amacı vardı, ya Panmunjan ateşkes görüşmelerinde isteklerini BM’ye kabul ettirecek ya da BM ordusunun hatlarını yararak sonuca ulaşacaktı.</p>
<p>K.Çin birlikleri muharebe ileri karakol mevziilerine ilk kez 15 Mayıs 1953’de saldırdı. Bu saldırı mevziilerdeki kahraman askerlerimizin bomba ve süngü muharebeleriyle püskürtüldü. 28 Mayıs 1953’de düşman bir alaydan fazla bir kuvvetle; Doğu ve Batı Berlin, Büyük ve Küçük Vegas, Elko ve Karsan’daki muharebe ileri karakol mevziilerini şiddetli topçu ve havan ateşi altına alarak taarruza başladı. Düşmanın bu taarruzdan amacının; muharebe ileri karakol mevziilerini ele geçirdikten sonra Türk Tugayı’nın işgal ettiği asıl savunma mevziilerini de ele geçirerek cepheyi yarmak olduğu anlaşılıyordu.</p>
<p>Muharebe ileri karakolundaki Türk birlikleri mevzilerinde kahramanca savaşarak düşmana geçit vermediler. 30 saat süreli 28-29 Mayıs 1953 tarihli direniş çok kanlı bir şekilde cereyan etmiştir. Bu muharebede 151 askerimiz şehit olmuş 241’i de yaralanmıştır. Bu saldırıda taarruz gücünü yitiren düşman 38 inci paralel hattının güneyine geçemedi. Türk Tugayının üstün savaş yeteneği ile oluşan bu direniş nedeniyle K.Çin, ateşkes anlaşması öncesinde umduğu avantajı elde edemedi ve ateşkes görüşmelerine yeniden başlamak zorunda kaldı. 27 Temmuz 1953 tarihinde Panmunjom Ateşkes Anlaşması imzalandı. Bu muharebe, Kore Savaşı’nın son muharebesi olmuştur. 3’üncü Türk Tugayı Vegas Muharebeleri’ndeki başarısından sonra ABD Cumhurbaşkanlığınca; “Legion of Merit” nişanı ile taltif edilmiştir.</p>
<p><strong>Sonuç olarak;</strong></p>
<p>Kore’de savaşan Türk Tugayları, savaşın kaderini dört kez değiştirmiştir. Kunuri ve Kumyangjang-ni Muharebeleri ile yenilmez diye nitelenen K.Çin ordularını yenerek BM kuvvetlerini büyük bir hezimetten kurtarmış ve BM ordularının Kore’yi terk etme düşüncesinden vazgeçmesini sağlamıştır. Taegyewovni (Seul) savunması ile başkent Seul’ün düşman eline geçmesine mani olmuş, Vegas Muharebesi ile de ateş-kes anlaşmasının yapılmasını sağlamıştır.</p>
<p>1950-1953 yılları arasında meydana gelen Kore Savaşı’na 1,2,3 ve 4’üncü Türk Tugayları katılmıştır. Savaşa fiilen katılan Türk askerinin sayısı 21.212’dir. Kore Savaşı’nda 724 askerimiz şehit olmuş 2147’si yaralanmıştır. 234 askerimiz esir düşmüş. 166 askerimiz ise kayıp olmuştur (Kore’de şehit olan askerlerimizin isimleri Ankara’daki Kore Anıtı’nda yer almaktadır). 25 Eylül 1950-27 Temmuz 1953 tarihleri arasında meydana gelen Kore Savaşı’na katılan askerlerimiz “GAZİ” unvanı ile onurlandırılmışlardır.</p>
<p>Çinliler esir kamplarında esirlere her türlü yalan, şaşırtma, korkutma ve işkence metotları uygulayarak beyin yıkama faaliyetleri sürdürmüşlerdir. Bu faaliyetlerden BM askerleri içinde sadece Türk esirleri etkilenmemiştir. Esir kamplarındaki olumsuz her türlü şartlara en iyi dayanan Türkler olmuştu. Kötü yaşam koşulları, disiplin zafiyeti ve zorluklarla baş edememe gibi nedenlerle esir kampı yaşamına ayak uyduramayan birçok BM askeri hayatını kaybetmiştir. Buna karşılık, esir kamplarında hayatını kaybeden Türk askeri yoktur. Türk askerleri esir kamplarında dirençlerini ve askeri disiplini her zaman muhafaza ettiler, emir ve komuta zincirini bozmadılar. Türk askerleri esir kamplarında 24 saat birbirlerine destek oldular, kamp yaşamına topluca katılarak hayatlarını idame ettiler. Yürüyemeyen arkadaşlarını sırtlarında taşıdılar, hasta olan, üşüyen arkadaşlarını vücutlarıyla ısıttılar.</p>
<p>Türk askeri, Çanakkale’de, Sakarya’da, Dumlupınar’da yaşattığı destanı Kore’de de göstermiştir. Emir komuta gereği uygulamak zorunda olduğu BM ordularının geri çekilme harekatlarını bir zül saymıştır. Ölmeye programlanmış Çin askerine muharebe meydanlarını dar etmiştir. Türk süngüsü Çinlilerin kabusu olmuştur.</p>
<p>Kore Savaşı, aynı zamanda canını hiçe sayan kahraman Türk askerleriyle de destanlaşmıştır. 22 Nisan 1951’de, Çin kuvvetlerince kuşatılan piyade bölüğünde görevli topçu ileri gözetleyici Üsteğmen Mehmet Günenç’ten şu telsiz mesajı alınmıştı. “Düşman bulunduğum tepeyi işgal etti. Çok şehit verdik. Telsizcimiz de şehit oldu. Koordinat veriyorum. Bataryalar ateş etsin”. Bunun üzerine topçu irtibat subayı da telsizle şu cevabı vermişti. “Verdiğiniz koordinatlar bulunduğunuz yerdir” Üsteğmen Günenç’in verdiği cevap ise şöyleydi: “Evet öyle, biz düşmana teslim olmak istemiyoruz, bizi onlara teslim etmeyin. Vasiyetimiz budur. Bizi ateşlerimizle şehit edin.” Üsteğmen Günenç’in bu vasiyeti yerine getirilmişti.</p>
<p>Türk Tugayı, savaş alanlarında anne ve babasını kaybeden, kimsesiz kalan Koreli çocukların eğitimleri için Seul-Suwan’da, Tugay karargahının bulunduğu yerde, Suwan’da “Ankara” adıyla yatılı bir ilkokul açmıştı. 750 civarında çocuğun eğitim gördüğü bu okul Tugay’ın Türkiye’ye dönmesiyle birlikte kapanmıştır.</p>
<p>Vatanı için canını esirgemeyen Türk askeri, dünya barışı ve mazlum ülkelerin özgürlüğü uğruna gerektiğinde hayatını dahi feda etmekten geri kalmamıştır.</p>
<p>Kore’de Türk askerleri:</p>
<p>* Türk Silahlı Kuvvetlerinin sağlam ve ileri ”Askerlik Kültürü”ne sahip olduğunu,</p>
<p>* Türk ordusunun “Kahramanlık Geleneği”nin ve “Savaşçı Niteliği”nin devam ettirdiğini,</p>
<p>* Birlik ve birey olarak üst düzeyde olduklarını ortaya koymuştur.</p>
<p>Türk askeri savaş sona erdikten sonra da bir müddet Kore’de kalmaya devam etmiştir. Savaştan sonra Kore’ye 6 Tugay daha gönderilmiş. Son Tugay, 1961 yılında Türkiye’ye geri dönmüş, yerine bölük seviyesinde birlik bırakılmıştır. 1965–1971 yılları arasında ise manga seviyesinde bir şeref kıtası Tokyo’da Türk Silahlı Kuvvetleri’ni temsil etmiştir.</p>
<p>1950-1971 yılları arasında, savaş dahil hayatını kaybeden Türk askeri sayısı 964’dür.(şehit:724, gaiben şehit:166, muharebe dışı hayatını kaybedenler:74)</p>
<p>Kore Savaşı, Türk ve G.Kore halkı arasında sarsılmaz bir kardeşlik bağı oluşturmuştur. 2002 Dünya Futbol müsabakalarında bu kardeş halkın Türk takımına ilgisi takdire şayandır.</p>
<p><strong>Kore Savaşı’nın sonuçları</strong></p>
<p>Türk Silahlı Kuvvetlerinin dünyaya açılımı, 1950 yılında Uzak Doğu’da, Kore Savaşı’na katılımı ile başlamıştır.</p>
<p>Kurtuluş Savaşı’ndan beri savaş alanlarına girmemiş olan Türk askeri, Kore Savaşı’nda destansı kahramanlık örnekleri vermiştir. Bu savaş, Türkiye’nin 1952 yılında NATO’ya alınmasında da çok önemli bir rol oynamıştır.</p>
<p>Türk ulusu, vatanı dışında da ciddiyetle savaşabilme azim ve kararlılığını göstererek dünyanın takdir ve itibarını kazanmıştır.</p>
<h2><strong>KORE SAVAŞI’NIN ŞEHİT VE GAZİLERİNİ SAYGIYLA ANIYORUZ</strong></h2>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Küba Füze Krizi ve İbrahim 2</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/kuba-fuze-krizi-ve-ibrahim-2</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/kuba-fuze-krizi-ve-ibrahim-2</guid>
<description><![CDATA[ Türkiye, dünyayı nükleer savaşın eşiğine getiren bir olayda rol almıştı. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ortaya çıkan iki taraflı Soğuk Savaş’ın en sıcak günleri 1962 yılının Ekim ayında gerçekleşen Küba Füze Krizi ile yaşanmıştı. Krizin barışçıl bir yolla çözülmesinin sonucu olarak, Türkiye’de bulunan İbrahim II kod adı verilen nükleer başlıklı füzeler sökülmüştü. Gelin bu sıcak günlerde ne yaşandığına birlikte göz atalım. Sovyetler Birliği, Amerika’nın geliştirmiş olduğu atom bombası projesinde kazandığı deneyimleri, casusları aracılığıyla ele geçirip, 29 Ağustos 1949 tarihinde kendi nükleer bomba denemesini başarıyla sonuçlandırınca, dünyanın ikinci nükleer gücü hâline geldi. Hepimizin bildiği gibi Türkiye, Soğuk Savaş döneminde, Amerika’nın başını çektiği, […]
The post Küba Füze Krizi ve İbrahim 2 appeared first on Türkçe Tarih. ]]></description>
<enclosure url="http://medya.turkcetarih.com/uploads/big/dea39d10c70ad433f9379f3c05bc2e58.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:43 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Küba, Füze, Krizi, İbrahim</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Türkiye, dünyayı nükleer savaşın eşiğine getiren bir olayda rol almıştı.</p>
<p>İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ortaya çıkan iki taraflı Soğuk Savaş’ın en sıcak günleri 1962 yılının Ekim ayında gerçekleşen Küba Füze Krizi ile yaşanmıştı.</p>
<p>Krizin barışçıl bir yolla çözülmesinin sonucu olarak, Türkiye’de bulunan İbrahim II kod adı verilen nükleer başlıklı füzeler sökülmüştü.</p>
<p>Gelin bu sıcak günlerde ne yaşandığına birlikte göz atalım.</p>
<p>Sovyetler Birliği, Amerika’nın geliştirmiş olduğu atom bombası projesinde kazandığı deneyimleri, casusları aracılığıyla ele geçirip, 29 Ağustos 1949 tarihinde kendi nükleer bomba denemesini başarıyla sonuçlandırınca, dünyanın ikinci nükleer gücü hâline geldi.</p>
<p>Hepimizin bildiği gibi Türkiye, Soğuk Savaş döneminde, Amerika’nın başını çektiği, Batı bloğundaki ülkelerle birlikte hareket ederek 1950’de Kore Savaşı’na asker göndermiş ve 2 sene sonra Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütüne yani NATO’ya üye olmuştu. Aralık 1954’de ise İncirlik Üssünü ABD’nin hizmetine sunmuştu.<a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/kuba-fuze-krizi-ve-ibrahim-2/#_ftn1" name="_ftnref1"><sup>[1]</sup></a></p>
<p>Sovyetlerin Ekim 1957’de ilk yapay uydu olay Sputnik’i uzaya gönderebilecek güçte bir roket yapmış olması, bu devletin kıtalararası hareket edebilecek uzun menzilli füzeler geliştirecek teknolojiye sahip olduğunun açık bir göstergesiydi.</p>
<p>Sovyetlerin bu teknolojik başarısı, başta Amerika olmak üzere NATO üyesi ülkelerin suratına bir tokat gibi çarpmıştı.</p>
<p>Sputnik’in başarısı Amerikan ve Birleşik Krallık hükümetini, balistik füzeler geliştirme yönünde çalışmalarını hızlandırmasına yol açtı. Bir diğer başarısı ise, girişilen Uzay yarışında 29 Temmuz 1958’de Amerikan Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi, yani kısaca NASA’nın kurulmasına yol açacak olmasıydı.</p>
<p>Süveyş Kanalını millileştirmesi sebebiyle, İsrail, İngiltere ve Fransa’nın gizli bir ittifakla 1956’da Mısır’a saldırması, ardından ABD ve Sovyetlerin müdahalesi büyük bir huzursuzluk çıkarmış olsa da, Amerika Birleşik Devletleri geliştirmiş olduğu balistik füzeleri, başta Birleşik Krallık olmak üzere, müttefik NATO ülkeleri ile paylaşma konusunda olumlu davranmıştı.<a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/kuba-fuze-krizi-ve-ibrahim-2/#_ftn2" name="_ftnref2"><sup>[2]</sup></a></p>
<p>Mart 1957’de gerçekleşen toplantıda, Birleşik Krallık Başbakanı Harold Macmillan ve Amerikan Başkanı Eisenhower, 4 farklı noktada, 15 adet, toplam 60 orta menzilli Thor balistik füzesinin Britanya’ya yerleştirilmesi konusunda anlaştılar.<a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/kuba-fuze-krizi-ve-ibrahim-2/#_ftn3" name="_ftnref3"><sup>[3]</sup></a></p>
<p>Amerikan yapımı balistik füzelerin Avrupa’daki bazı ülkelere yerleştirilmesi teklifi, Aralık 1957’de Paris’te yapılan NATO Zirvesinde tartışıldı.<a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/kuba-fuze-krizi-ve-ibrahim-2/#_ftn4" name="_ftnref4"><sup>[4]</sup></a></p>
<p>Toplantıya katılan ülkeler içerisinde, bu füzelere ev sahipliği yapmaya en istekli olan ülke, tahmin edebileceğiniz üzere, Türkiye’ydi.<a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/kuba-fuze-krizi-ve-ibrahim-2/#_ftn5" name="_ftnref5"><sup>[5]</sup></a></p>
<p>Fransa ve Hollanda füzeler için az ya da çok istekliydiler. Belçika, Federal Almanya, Yunanistan, İtalya, Lüksemburg ve Portekiz ise teklife şüpheyle yaklaştıkları için kararsızlardı. Öneriyi kesin olarak reddeden ise Danimarka ve Norveç bulunmaktaydı.<a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/kuba-fuze-krizi-ve-ibrahim-2/#_ftn6" name="_ftnref6"><sup>[6]</sup></a></p>
<p>Üye ülkelerin olumsuz ve isteksiz tavrı pek çok şekilde yorumlandı ama herkesin aklında aslında tek bir soru vardı: <em>“olası savaş durumunda, nükleer füzeleri ateşleyecek düğmeye basmaya kim karar verecekti?”</em></p>
<p>O günün şartlarını düşündüğümüzde Türkiye Başbakanı Adnan Menderes’in bu isteği gayet anlaşılabilir.</p>
<p>Sovyet uydusunun uzaya fırlatılmasından yalnızca 5 gün sonra, Sovyetler Birliği Devlet Başkanı Kruşçev 9 Ekim 1957’de bir Amerikalı gazeteciye <em>“Eğer savaş patlak verirse, biz Türkiye’ye daha yakınız ve siz değilsiniz. Silahlar ateş almaya başlayınca roketler uçacak ve o zaman düşünmek için vakit çok geç olacak”</em> demişti.<a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/kuba-fuze-krizi-ve-ibrahim-2/#_ftn7" name="_ftnref7"><sup>[7]</sup></a></p>
<p>Bir yıl sonra da olsa Türkiye Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu, bir satranç oyuncusu gibi, <em>“Kendini savunmanın tek yolu, en iyi şekilde silahlanmaktır”</em> diyerek karşılık vermişti.<a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/kuba-fuze-krizi-ve-ibrahim-2/#_ftn8" name="_ftnref8"><sup>[8]</sup></a></p>
<p>Füzelere ev sahipliği yapmayı bu kadar istekli olmasına rağmen, Sovyetler sınırına yakın bir ülke konumunda bulunan Türkiye, Amerika için ilk aşamada iyi bir seçim olmayabilirdi. NATO içerisinde daha önemli bir konumda bulunan Fransa’nın füzeleri reddetmesi ve diğer ülkelerin de isteksiz kalması sonucunda, İtalya ve Türkiye’ye yerleştirilmesinde karar kılındı.</p>
<p>Bu füzeler Hiroşima’ya atılan 15 kiloton güçteki atom bombasından ortalama 100 kat daha güçlü olarak, 1,44 megaton patlayıcı gücünde nükleer başlık taşımaktaydılar.<a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/kuba-fuze-krizi-ve-ibrahim-2/#_ftn9" name="_ftnref9"><sup>[9]</sup></a> Yaklaşık 2500 km yarıçapı içerisinde kalan hedeflere 15 dakika içerisinde fırlatma olanağı tanıyan bir füze sistemiydi.</p>
<p>Böylece Sovyetlerin başkenti Moskova’yı da içine alarak, yakın konumdaki Avrupa ülkeleri için bir savunma kalkanı oluşturulması öngörüldü.</p>
<p>Türk kamuoyundan gizlenerek, Türkiye ile ABD arasında 18 Eylül 1959 tarihinde imzalanan ve 15 adet Jüpiter füzelerinin Türkiye’ye yerleştirilmesini karar kılan antlaşma,<a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/kuba-fuze-krizi-ve-ibrahim-2/#_ftn10" name="_ftnref10"><sup>[10]</sup></a> Türkiye Büyük Millet Meclisi’nden geçirilmeden, 28 Ekim 1959 tarihinde ABD tarafından onaylanmasından sonra yürürlüğe girmişti.<a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/kuba-fuze-krizi-ve-ibrahim-2/#_ftn11" name="_ftnref11"><sup>[11]</sup></a></p>
<p>60’lı yıllarda yaşanan politik gelişmeler, projenin gidişatını etkileyebilecek nitelikteydi.</p>
<p>27 Mayıs 1960 günü Türkiye Cumhuriyeti tarihinde gerçekleşmiş ilk askerî darbe ile Cumhurbaşkanı Celal Bayar, Başbakan Adnan Menderes ve bazı hükümet üyeleri tutuklanmıştı. Yönetime el koyan askeri güçler dönemin Genelkurmay Başkanını bile tutuklamışlardı.</p>
<p>Amerika Birleşik Devletleri’nde ise 20 Ocak 1961’de görev süresi biten Eisenhower, yerini daha sonradan bir suikaste kurban gidecek olan John F. Kennedy bırakmıştı.</p>
<p>Tüm bu gelişmeler yaşanırken Amerika bir taraftan da Küba ile uğraşmaktaydı.</p>
<p>Solcu devrimci lider Fidel Castro, bir Karayip adası ülkesi olan Küba’da Batista diktatörlüğünü devirerek 1959’da iktidarı ele geçirince, diktatör yanlısı pek çok kişiyi sürgüne göndermiş, ülkedeki tüm kumarhane ve genelevleri kapatmış ve ekonomiyi millileştirdi.</p>
<p>Küba doğal olarak Sovyetler Birliği’nin yanında yer aldı ve hem ekonomik, hem de askeri bir takım anlaşmalar yaptılar.</p>
<p>Bu gelişmeler Amerika’nın pek hoşuna gitmemiş olacak ki, daha Kennedy göreve gelmeden önce Amerikan Başkanı Eisenhower, Küba’yı işgal ederek Castro’yu devirmeleri için, sürgüne gönderilmiş 1400 kişinin eğitilerek, adaya geri gönderilmesini içeren bir işgal planı hazırladı.</p>
<p>Plana göre adanın güney kıyısındaki Domuzlar Körfezine çıkarma yapılacaktı. Kennedy, Amerikan birliklerinin miktarını önemli ölçüde azalttığı için, 17 Nisan 1961’de başlayan çıkarma ABD için bir felaketle sonuçlandı.<a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/kuba-fuze-krizi-ve-ibrahim-2/#_ftn12" name="_ftnref12"><sup>[12]</sup></a></p>
<p>Sürgündeki Kübalılar, Castro’nun emrindeki silahlı kuvvetler tarafından hızla bastırıldı ve birkaç gün sonra ise tümüyle yok edildi.<a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/kuba-fuze-krizi-ve-ibrahim-2/#_ftn13" name="_ftnref13"><sup>[13]</sup></a></p>
<p>Dışarıdan bakıldığında, darbeyle yönetimi ele geçirmiş olan askeri cunta, füzelerin Türkiye’ye teslimi konusunda soru işaretleri doğurdu. Yine de füze sisteminin kurulmasından vazgeçilmedi ve füzelerin yerleştirilmesi için şu noktalar tespit edildi:</p>
<p>Merkezi İzmir, Çiğli Hava Üssü’ne bağlı olarak bir eğitim noktası</p>
<ol>
<li>Foça</li>
<li>Gölmarmara</li>
<li>Aliağa</li>
<li>Manisa</li>
<li>Akhisar</li>
</ol>
<p>1962 yılında çalışır konuma getirilerek göğe doğru dikilen, Jüpiter SM-78 füze sistemi <em>Intermediate-range ballistic missile</em> yani <em>Orta menzilli Balistik Füze</em> olduğu için baş harfleriyle kısaca IRBM olarak bahsediliyordu.</p>
<p>Öyle sanıyorum ki bizimkilerin bu füzelere neden İbrahim adını verdikleri herhalde bu şekilde anlaşılabilir.</p>
<p>Ee, füzelerin adı İbrahim olunca, üzerine de Türk bayrağı yerleştirmekten geri kalmamışız.</p>
<p>14 Ekim 1962 Pazar sabahının erken saatlerinde kalkan bir Amerikan U-2 casus uçağı, Sovyetler Birliği tarafından Küba’da inşaatı devam eden nükleer füze fırlatma rampaları tespit etmişti.<a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/kuba-fuze-krizi-ve-ibrahim-2/#_ftn14" name="_ftnref14"><sup>[14]</sup></a></p>
<p>Sovyetler Birliği’ni kuşatacak şekilde Avrupa’da nükleer başlıklı füze sistemleri konuşlandıran Amerika, burnunun dibinde inşa edilen fırlatma rampalarını ve adaya getirilmiş bulunan tahmini 32 nükleer füzeyi ancak fark edebilmişti!</p>
<p>Amerikan Başkanı Kennedy, füzelerin keşfedildiğinin henüz bilinmesini istemiyordu. Soruna çözüm aramak üzere Ulusal Güvenlik Konseyi İcra Komitesi adıyla gizli görüşmeler yapıldı.<a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/kuba-fuze-krizi-ve-ibrahim-2/#_ftn15" name="_ftnref15"><sup>[15]</sup></a></p>
<p>Komite başlangıçta, işgal ya da hava saldırısı gibi bir tür askeri harekât ile cevaplandırılması gerektiği konuşuluyordu.</p>
<p>17 Ekim günü yapılan ek casus uçuşları ile adada bulunan diğer füze atış noktaları da belirlendi.</p>
<p>Ertesi gün Başkan Kennedy’ye bir ziyaret gerçekleştiren Sovyet Dışişleri Bakanı Andrei Gromyko, Sovyetlerin Küba’ya yaptığı yardımın tamamen savunma amaçlı olduğunu ve ABD’ye yönelik bir tehdit oluşturmadığını ileri sürmüştü.</p>
<p>ABD’nin Küba’ya askeri bir operasyon yapması, Sovyetlerin Türkiye’deki üslerden birini vurmaya yöneltir miydi acaba?</p>
<p>Taktik Hava Komutanlığı’ndan aldığı bilgiye göre, olası bir hava saldırısı yapmaları durumunda, adada bulunan Sovyet füzelerinin yüzde yüz olarak imha edilmesinin garanti edilemeyeceğini öğrenince, 20 Ekim günü Kennedy ve bazı danışmanları, çözüm için daha az saldırgan bir seçeneği değerlendirmeye başladılar: adanın denizden ablukaya alınması.<a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/kuba-fuze-krizi-ve-ibrahim-2/#_ftn16" name="_ftnref16"><sup>[16]</sup></a></p>
<p>21 Ekim gününe kadar kamuoyunda şüphe ve endişe uyandırmamak için, planlanmış resmi programını sürdüren Amerikan Başkanı, yaşanan krizin yeni bir aciliyete ulaşması üzerine, soğuk algınlığına yakalandığı uydurulmuş ve programını iptal ederek Beyaz Saray’a dönmeye karar vermişti.</p>
<p>Kennedy’nin Kişisel Arşivinde 21 Ekim akşamı yaptıkları toplantıda, kendi el yazısı ile tutulmuş çok ilginç bir not var.<a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/kuba-fuze-krizi-ve-ibrahim-2/#_ftn17" name="_ftnref17"><sup>[17]</sup></a></p>
<p>Notun üzerinde sadece Türkiye ve İtalya yazılı.</p>
<p>Sovyetlerden Küba’ya yerleştirdikleri füzelerin kaldırılması istenirse, kendilerinden Türkiye ve İtalya’da bulunan ABD stratejik füzelerinin geri çekilmesinin istenebileceği tartışılmış olsa da, bir gün sonra, Küba’yı denizden ablukaya alacaklarını açıkladıklarına göre, bu fikri elimine ettiklerini söyleyebiliriz. Şimdilik!</p>
<p>Kennedy, 22 Ekim 1962 günü televizyondan canlı yayınlanacak olan konuşmasından önce, Sovyetler Birliği Devlet Başkanı Nikita Kruşçev’e hitaben yazmış olduğu mektupta: <em>“Bu nükleer çağda sizin ya da aklı başında herhangi bir adamın, hiçbir ülkenin kazanamayacağı ve saldırgan da dahil olmak üzere tüm dünya için felaketle sonuçlanacağı çok açık olan bir savaşa dünyayı kasten sürükleyeceğini düşünmedim.”</em> diyordu.<a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/kuba-fuze-krizi-ve-ibrahim-2/#_ftn18" name="_ftnref18"><sup>[18]</sup></a></p>
<p>Nihayet akşam saatlerinde Başkan Kennedy Amerikan halkına şu açıklamayı yapar:</p>
<p><em>“Bu Hükümet, söz verdiği gibi, Küba adasındaki Sovyet Askeri yığınağını en yakından izlemeye devam etmektedir. Geçtiğimiz hafta içinde, bu hapsedilmiş adada bir dizi saldırı amaçlı füze üssünün hazırlanmakta olduğuna dair kesin kanıtlar ortaya çıkmıştır. Bu üslerin amacı, Batı Yarım Küreye karşı nükleer saldırı kabiliyeti sağlamaktan başka bir şey olamaz.”</em> <a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/kuba-fuze-krizi-ve-ibrahim-2/#_ftn19" name="_ftnref19"><sup>[19]</sup></a></p>
<p>Amerika Küba’daki Sovyet füzelerinin kanıtlarını ortaya koyarak bunların kaldırılması çağrısında bulunmuş, ayrıca Sovyetler Birliği füze sahalarını sökmeyi ve Küba’ya başka füze gönderilmemesi kabul edilene kadar, ada çevresinde bir karantina kurulacağını duyurmuştu.</p>
<p>Kruşçev, 23 Ekim’in erken saatlerinde Kennedy’nin konuşmasının resmi tercümesini aldıktan sonra verdiği cevabında <em>“açıklamada belirtilen tedbirlerin barış ve ulusların güvenliği için ciddi bir tehdit oluşturduğunu”</em> ve <em>“dünya barışı için yıkıcı sonuçlara yol açabileceğini”</em> yazmıştı.<a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/kuba-fuze-krizi-ve-ibrahim-2/#_ftn20" name="_ftnref20"><sup>[20]</sup></a></p>
<p>ABD Donanmasına ait bir geminin, karantina kararıyla durdurulması istenen Küba’ya giden bir Rus gemisine ateş açmak zorunda kalması, sadece iki süper güç arasında değil ama bütün dünyayı etkileyebilecek bir savaşı tetikleyebilirdi.</p>
<p>Nitekim 24 Ekim günü Sovyet Başkanı Kruşçev, öfke dolu bir mektup daha kaleme aldı:</p>
<p><em>“Siz Sayın Başkan, karantina ilan etmiyorsunuz, aksine bir ültimatom veriyorsunuz ve taleplerinizi yerine getirmezsek güç kullanacağınız tehdidinde bulunuyorsunuz. Ne söylediğinizi bir düşün! Ve beni bunu kabul etmeye ikna etmek istiyorsun! Bu talepleri kabul etmek ne anlama gelir? Bu, başka ülkelerle olan ilişkilerinde akıl yoluyla değil, keyfiliğe boyun eğerek yön vermek anlamına gelir. Artık akla hitap etmiyor, bizi korkutmak istiyorsunuz.”</em> <a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/kuba-fuze-krizi-ve-ibrahim-2/#_ftn21" name="_ftnref21"><sup>[21]</sup></a></p>
<p>Yaşanan olaylar Türkiye’den de yakından takip ediliyordu.</p>
<p>Başbakan İsmet İnönü 24 Ekim tarihinde mecliste yaptığı konuşmada, ABD’nin krizi barışçıl yollarla çözmek istediğini ve Barış içinde yaşamak isteyen bir millet olarak, Milletlerarası ihtilâfların barış yolu ile hallini candan arzu ettiğini belirtmişti. O günkü vaziyette Amerika’ya sadık bir müttefik olarak, müttefikleri yanında üzerine düşeni yerine getireceğini belirtmişti.<a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/kuba-fuze-krizi-ve-ibrahim-2/#_ftn22" name="_ftnref22"><sup>[22]</sup></a></p>
<p>Krizin 12. günü olan 26 Ekim’e gelindiğinde Kennedy ve Kruşçev birbirlerine 5 mektup göndermişlerdi ama olayın çözümüne dair henüz hiçbir işaret yoktu.</p>
<p>Doğal olarak Küba Başbakanı Fidel Castro da televizyonlarda krizle ilgili konuşuyor, ayrıca Sovyetler Başkanına gönderdiği gizli bir mektupta, Yoldaş Kruşçev’i Amerika’nın Küba’yı işgal etmesi durumunda, ABD’ye karşı ilk nükleer saldırıyı başlatmaya çağırıyordu.<a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/kuba-fuze-krizi-ve-ibrahim-2/#_ftn23" name="_ftnref23"><sup>[23]</sup></a></p>
<p>Olayların politik yönü bir tarafa Rus ve Amerikan Askeri Kuvvetleri arasında da çok sıcak bir gelişmeler yaşandı.</p>
<p>Krizin tek muharebe zayiatı, 27 Ekim günü bir Sovyet füzesi tarafından vurulan Binbaşı Rudolf Anderson olmuştu.<a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/kuba-fuze-krizi-ve-ibrahim-2/#_ftn24" name="_ftnref24"><sup>[24]</sup></a> Amerikan Binbaşı casus uçağı ile Küba üzerinde uçarak, Rusların inşaatı durdurmak yerine, daha da hızlandırdıklarını ortaya çıkardı.</p>
<p>Aynı gün Amerikalılar, Sovyetlerin nükleer silahlı denizaltı B-59’u tespit etmiş, onun deniz yüzeyine çıkmasını zorlayan bombalar bırakıyordu.</p>
<p>Rus denizaltısı bombalardan gizlenmeye çalıştığından, herhangi bir radyo trafiğini izleyemeyecek kadar derinlere inmişti. Savaş başlamış mıydı?</p>
<p>Amerikalıların bilmedikleri ise, bu denizaltının fırlatılmaya hazır, taktiksel bir nükleer torpidonun olduğuydu. Rus kaptan kendi kendine şu soruyu soruyordu: Savaş başladıysa, ateş edelim mi?</p>
<p>Bu yazıda daha çok Küba Füze Krizi olayının siyasi yönünü anlattığım için, Rus denizaltısında yaşanan bu önemli olaya başka bir yazıda değineceğim. Filo kaptanı Vasili Arhipov’un torpido fırlatılmasına karşı çıkarak, “Dünyayı Kurtaran Adam” unvanı kazanmasını bir başka zamana bırakıyorum.</p>
<p>27 Ekim Küba üzerinde casus uçuşu yapan bir Amerikan uçağının düşürüldüğünü söylemiştim. Aynı gün Jüpiter füzelerinin Türkiye’den kaldırılması da dahil olmak üzere, daha sert şartlar talep eden bir mektup Moskova’dan Washington’a ulaşmıştı.<a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/kuba-fuze-krizi-ve-ibrahim-2/#_ftn25" name="_ftnref25"><sup>[25]</sup></a></p>
<p>Sovyetlerin Türkiye dışında İtalya ve Birleşik Krallığa yerleştirilen füzelerden hiç rahatsız olmayarak, sadece Türkiye’de bulunan füzeleri müzakere konusu yapması ilginçtir.</p>
<p>En sonunda Amerika ve Sovyetler temel bir anlaşmaya vardılar: Amerika’nın Küba’yı işgal etmeme taahhüdü karşılığında Sovyetler Birliği, Birleşmiş Milletler denetimi altında nükleer füzeleri Küba’dan çekecekti.<a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/kuba-fuze-krizi-ve-ibrahim-2/#_ftn26" name="_ftnref26"><sup>[26]</sup></a></p>
<p>Kamuoyundan gizli tutulan 28 Ekim 1962 tarihli ek bir gizli anlaşmayla ABD, Jüpiter füzelerini Türkiye’den çıkarmayı kabul etmişti.<a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/kuba-fuze-krizi-ve-ibrahim-2/#_ftn27" name="_ftnref27"><sup>[27]</sup></a></p>
<p>Küba Füze Krizi, tarafların bu şekilde anlaşmasıyla sona erdi ermesine ama bu işten hiç memnun olmayan taraf Türkiye’ydi tabi.</p>
<p>Olası bir Rus saldırısı karşısında, Türkiye’nin İzmir, Çiğli’ye yerleştirilen Jüpiter nükleer füzelerini NATO ittifakı içerisinde bir sigorta olarak görüldüğü çok açıktı.</p>
<p>13-15 Aralık tarihli NATO Bakanlar Konseyi toplantısında, Jüpiter füzelerinin sökülerek, yerlerine daha modern Polaris Füzeli Denizaltılar verileceği belirtmişti.</p>
<p>Zamanın Dışişleri Bakanı Feridun Cemal Erkin cevaben <em>“füze üsleri rızamız olmadan sökülemez”</em> diyerek bu fikirden pek de hoşnut olmadığı anlaşılıyor.<a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/kuba-fuze-krizi-ve-ibrahim-2/#_ftn28" name="_ftnref28"><sup>[28]</sup></a></p>
<p>22 Ocak tarihinde gazetede çıkan haberlere göre, Başbakan İnönü ve kabinesi Jüpiterlerin sökülerek yerlerine Polarislerin verilmesini olumlu karşılamışlardı.<a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/kuba-fuze-krizi-ve-ibrahim-2/#_ftn29" name="_ftnref29"><sup>[29]</sup></a></p>
<p>1962 yılının Mart-Nisan ayı ortalarında operasyonel hale gelen ve Türkiye tarafından resmi olarak teslim alınması 22 Ekim’i bulan, ilk nükleer başlıklı İbrahim 2 füzelerinin sökülmesine, sadece 6 ay gibi kısa bir süre sonra, 1 Nisan 1963’te başlanmış ve 25 Nisan tarihinde son füzenin de indirilmesiyle tamamlanmıştı.<a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/kuba-fuze-krizi-ve-ibrahim-2/#_ftn30" name="_ftnref30"><sup>[30]</sup></a></p>
<p>Dünyayı nükleer savaşın eşiğine getiren yakın tarihimizin bu sıcak gelişmeleri, Rusya ve Amerika arasında yapılan gizli pazarlıklardan haberdar olmayan Türkiye’de bulunan füzelerin sökülmesi ile böylece sona ermişti.</p>
<p>Bunlar yerine verilen denizaltı ve savaş uçaklarının, Türkiye’nin güvenliği konusunda ne kadar etkili olduğu sorusunu ise sizlerin tartışmasına bırakıyorum.</p>
<p><strong>Kaynakça:</strong></p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/kuba-fuze-krizi-ve-ibrahim-2/#_ftnref1" name="_ftn1"><sup>[1]</sup></a> Serkan Sevinç, <a href="https://acikbilim.yok.gov.tr/bitstream/handle/20.500.12812/709521/yokAcikBilim_10318580.pdf" target="_blank" rel="noopener"><em>“Türkiye’de yabancı askeri kuvvetlerin, üslerin, tesislerin statüsü”</em></a>, Yüksek Lisans Tezi, Beykent Üniveristesi Lisansüstü Eğitim Enstitüsü Hukuk Anabilim Dalı Kamu Hukuku Bilim Dalı, İstanbul, 2020, s.42</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/kuba-fuze-krizi-ve-ibrahim-2/#_ftnref2" name="_ftn2"><sup>[2]</sup></a> Raşit Kıyak, <a href="http://acikbilim.yok.gov.tr/bitstream/handle/20.500.12812/606472/yokAcikBilim_10156376.pdf" target="_blank" rel="noopener"><em>“Jüpiter Füzelerinin Türkiye’ye Yerleştirilmesi ve Oluşturduğu Etkiler”</em></a>, Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Bölgesel Araştırmalar Anabilim Dalı Ortadoğu Araştırmaları, Yüksek Lisans Tezi, Çanakkale, 2017, s. 17</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/kuba-fuze-krizi-ve-ibrahim-2/#_ftnref3" name="_ftn3"><sup>[3]</sup></a> Philip Nash, The other missiles of October; Eisenhower, Kennedy, and the Jupiters, 1957-1963, Univ of North Carolina Press, 1997, s. 16</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/kuba-fuze-krizi-ve-ibrahim-2/#_ftnref4" name="_ftn4"><sup>[4]</sup></a> Ayşegül Sever, <a href="https://dspace.ankara.edu.tr/xmlui/bitstream/handle/20.500.12575/52427/5596.pdf" target="_blank" rel="noopener"><em>“Yeni Bulgular Işığında 1962 Küba Krizi ve Türkiye”</em></a>, Ankara Üniversitesi SBF Dergisi, Yıl 1997, Cilt: 52 Sayı: 01, s. 649</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/kuba-fuze-krizi-ve-ibrahim-2/#_ftnref5" name="_ftn5"><sup>[5]</sup></a> Philip Nash, <em>a.g.e.,</em> s. 19</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/kuba-fuze-krizi-ve-ibrahim-2/#_ftnref6" name="_ftn6"><sup>[6]</sup></a> Philip Nash, <em>a.g.e.,</em> s. 19</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/kuba-fuze-krizi-ve-ibrahim-2/#_ftnref7" name="_ftn7"><sup>[7]</sup></a> <a href="https://www.nytimes.com/1957/10/10/archives/russian-emphatic-says-henderson-had-a-mission-to-stir-up-syrias.html" target="_blank" rel="noopener"><em>Khrushchev Says Dulles Incites Turkey to start w in Mideast; Calls for inquiry by U.S. Senate, Says Henderson Had a Mission to Stir Up Syria’s Neighbors</em></a>, New York Times, 10 Ekim 1957, s. 1</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/kuba-fuze-krizi-ve-ibrahim-2/#_ftnref8" name="_ftn8"><sup>[8]</sup></a> Philip Nash, <em>a.g.e.,</em> s. 65</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/kuba-fuze-krizi-ve-ibrahim-2/#_ftnref9" name="_ftn9"><sup>[9]</sup></a> Philip Nash, <em>a.g.e.,</em> s. 2</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/kuba-fuze-krizi-ve-ibrahim-2/#_ftnref10" name="_ftn10"><sup>[10]</sup></a> Türkiye’deki NATO Savunma Kuvvetleri Silahlarının Modernleştirilmesine ilişkin 5162 Numaralı Antlaşma, <a href="https://treaties.un.org/doc/publication/UNTS/Volume%20360/v360.pdf" target="_blank" rel="noopener"><em>Exchange of notes constituting an agreement relating to the introduction of modern weapons into NATO’s defense forces</em></a>, Treaty Series, Volume: 360, Ankara, 18 Eylül and 28 Ekim 1959, No:, s. 265</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/kuba-fuze-krizi-ve-ibrahim-2/#_ftnref11" name="_ftn11"><sup>[11]</sup></a> Emre Feyzi̇ Çolakoğlu, <a href="https://dspace.ankara.edu.tr/xmlui/bitstream/handle/20.500.12575/31614/tez4.pdf" target="_blank" rel="noopener"><em>“NATO’nun Güneydoğu Kanadında Abd’nin Türkiye ve Yunanistan’la İlişkileri (1960-1967)”</em></a><em>,</em> Yüksek Lisans Tezi, Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Uluslararası İlişkiler Anabilim Dalı, s.41</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/kuba-fuze-krizi-ve-ibrahim-2/#_ftnref12" name="_ftn12"><sup>[12]</sup></a> Cuba: General, Ocak-Nisan 1961, Papers of John F. Kennedy, <a href="https://www.jfklibrary.org/asset-viewer/archives/jfknsf-035-017#?image_identifier=JFKNSF-035-017-p0098" target="_blank" rel="noopener">JFKNSF-035-017, s. 98</a></p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/kuba-fuze-krizi-ve-ibrahim-2/#_ftnref13" name="_ftn13"><sup>[13]</sup></a> Special Group (Augmented): General, Temmuz 1962, Papers of John F. Kennedy, Presidential Papers, National Security Files, <a href="https://www.jfklibrary.org/asset-viewer/archives/jfknsf-319-008#?image_identifier=JFKNSF-319-008-p0002" target="_blank" rel="noopener">JFKNSF-319-008, s. 2</a></p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/kuba-fuze-krizi-ve-ibrahim-2/#_ftnref14" name="_ftn14"><sup>[14]</sup></a> <a href="https://www.jfklibrary.org/asset-viewer/archives/dodcmcbm-001-008#?image_identifier=DODCMCBM-PX-66-20-8" target="_blank" rel="noopener">Briefing Board #08: MRBM Field Launch Site / San Cristobal No. 2 / 14 Ekim 1962</a>, Department of Defense Cuban Missile Crisis Briefing Materials</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/kuba-fuze-krizi-ve-ibrahim-2/#_ftnref15" name="_ftn15"><sup>[15]</sup></a> National Security Council meetings, 1962: No. 506, 21 Ekim 1962, Papers of John F. Kennedy, Presidential Papers, National Security Files, <a href="https://www.jfklibrary.org/asset-viewer/archives/jfknsf-313-039#?image_identifier=JFKNSF-313-039-p0006" target="_blank" rel="noopener">JFKNSF-313-039, s.6</a></p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/kuba-fuze-krizi-ve-ibrahim-2/#_ftnref16" name="_ftn16"><sup>[16]</sup></a> National Security Council meetings, 1962: No. 505, 20 Ekim 1962, Papers of John F. Kennedy. Presidential Papers. National Security Files., <a href="https://www.jfklibrary.org/asset-viewer/archives/jfknsf-313-038#?image_identifier=JFKNSF-313-038-p0020" target="_blank" rel="noopener">JFKNSF-313-038, s.20</a></p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/kuba-fuze-krizi-ve-ibrahim-2/#_ftnref17" name="_ftn17"><sup>[17]</sup></a> 1962: KP154-KP164, John F. Kennedy Personal Papers, <a href="https://www.jfklibrary.org/asset-viewer/archives/jfkpp-042-022#?image_identifier=JFKPP-042-022-p0013" target="_blank" rel="noopener">JFKPP-042-022, s.13</a></p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/kuba-fuze-krizi-ve-ibrahim-2/#_ftnref18" name="_ftn18"><sup>[18]</sup></a> Radio and television report to the American people on the Soviet arms build-up in Cuba, 22 Ekim 1962, Papers of John F. Kennedy, Presidential Papers, National Security Files, <a href="https://www.jfklibrary.org/asset-viewer/archives/jfkpof-041-018#?image_identifier=JFKPOF-041-018-p0014" target="_blank" rel="noopener">JFKPOF-041-018, s. 14</a></p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/kuba-fuze-krizi-ve-ibrahim-2/#_ftnref19" name="_ftn19"><sup>[19]</sup></a> <a href="https://www.jfklibrary.org/learn/about-jfk/historic-speeches/address-during-the-cuban-missile-crisis" target="_blank" rel="noopener"><em>“Radio and television address to the American people on the Soviet arms build-up in Cuba, 22 October 1962”</em></a>, John F. Kennedy Presidential Library and Museum, Historical Speeches, Accession Number: WH-142-001,</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/kuba-fuze-krizi-ve-ibrahim-2/#_ftnref20" name="_ftn20"><sup>[20]</sup></a> Cuba: Security, Missile Crisis: Khrushchev correspondence, 23 Ekim – 19 Aralık 1962, Papers of John F. Kennedy, Presidential Papers, National Security Files, <a href="https://www.jfklibrary.org/asset-viewer/archives/jfkpof-115-010#?image_identifier=JFKPOF-115-010-p0006" target="_blank" rel="noopener">JFKPOF-115-010, s. 6</a></p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/kuba-fuze-krizi-ve-ibrahim-2/#_ftnref21" name="_ftn21"><sup>[21]</sup></a> <em>a.g.b.,</em> <a href="https://www.jfklibrary.org/asset-viewer/archives/jfkpof-115-010#?image_identifier=JFKPOF-115-010-p0055">s. 55</a></p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/kuba-fuze-krizi-ve-ibrahim-2/#_ftnref22" name="_ftn22"><sup>[22]</sup></a> <a href="https://www5.tbmm.gov.tr/tutanaklar/TUTANAK/CS__/t01/c005/cs__01005095.pdf" target="_blank" rel="noopener"><em>Başbakan İsmet İnönü; son Küba olaylarının doğurduğu milletlerarası siyasi durum ve Türk Hükümetinin tutumu hakkındaki demeci</em></a>, 95. Birleşim, 24 Ekim 1962, Çarşamba, Cumhuriyet Senatosu Tutanak Dergisi, s. 650</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/kuba-fuze-krizi-ve-ibrahim-2/#_ftnref23" name="_ftn23"><sup>[23]</sup></a> <a href="https://nsarchive2.gwu.edu/nsa/cuba_mis_cri/621026%20Castro%20Letter%20to%20Khrushchev.pdf"><em>Küba </em></a><a href="https://nsarchive2.gwu.edu/nsa/cuba_mis_cri/621026%20Castro%20Letter%20to%20Khrushchev.pdf"><em>Başbakanı</em></a><a href="https://nsarchive2.gwu.edu/nsa/cuba_mis_cri/621026%20Castro%20Letter%20to%20Khrushchev.pdf" target="_blank" rel="noopener"><em> Fidel Castro’nun Sovyetler Birliği Başkanı Kruşçev’e 26 Ekim 1962 tarihinde yazdığı mektup</em></a>, The National Security Archive, The George Washington University,</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/kuba-fuze-krizi-ve-ibrahim-2/#_ftnref24" name="_ftn24"><sup>[24]</sup></a> Executive Committee meetings: Meetings 6-10, October 1962: 26-28, Papers of John F. Kennedy. Presidential Papers. National Security Files, <a href="https://www.jfklibrary.org/asset-viewer/archives/jfknsf-316-001#?image_identifier=JFKNSF-316-001-p0065" target="_blank" rel="noopener">JFKNSF-316-001, s. 65</a></p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/kuba-fuze-krizi-ve-ibrahim-2/#_ftnref25" name="_ftn25"><sup>[25]</sup></a> Executive Committee meetings: Meetings 6-10, Ekim 1962: 26-28, Papers of John F. Kennedy, Presidential Papers, National Security Files, <a href="https://www.jfklibrary.org/asset-viewer/archives/jfknsf-316-001#?image_identifier=JFKNSF-316-001-p0042" target="_blank" rel="noopener">JFKNSF-316-001, s. 42</a></p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/kuba-fuze-krizi-ve-ibrahim-2/#_ftnref26" name="_ftn26"><sup>[26]</sup></a> 6-4-2: Cuba: Cuban Crisis, 1962: Kennedy-Khrushchev Letters, Etc., Papers of Robert F. Kennedy, Attorney General Papers, <a href="https://www.jfklibrary.org/asset-viewer/archives/rfkag-217-001#?image_identifier=RFKAG-217-001-p0152" target="_blank" rel="noopener">RFKAG-217-001, s. 152</a></p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/kuba-fuze-krizi-ve-ibrahim-2/#_ftnref27" name="_ftn27"><sup>[27]</sup></a> <a href="https://digitalarchive.wilsoncenter.org/document/american-embassy-ankara-telegram-587-secretary-state-washington-dc" target="_blank" rel="noopener"><em>American Embassy Ankara Telegram 587 to the Secretary of State</em></a>, Washington, DC, 26 Ekim 1962</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/kuba-fuze-krizi-ve-ibrahim-2/#_ftnref28" name="_ftn28"><sup>[28]</sup></a> Cumhuriyet, 10 Ocak 1963, s. 1</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/kuba-fuze-krizi-ve-ibrahim-2/#_ftnref29" name="_ftn29"><sup>[29]</sup></a> Cumhuriyet, 22 Ocak 1963, s. 1</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/kuba-fuze-krizi-ve-ibrahim-2/#_ftnref30" name="_ftn30"><sup>[30]</sup></a> Raşit Kıyak, <em>a.g.e.,</em> s. 78</p>
<p>İbrahim 2 füze sistemlerinin görüntüleri, bu sistemlerin Çiğli Hava Üssü’ne kuruluşları sırasında Chrysler Corporation Füze Bölümü’nde (USAFTA) çalışan George L. Smith’in oluşturduğu <a href="https://www.hlswilliwaw.com/Jupiters/index.htm" target="_blank" rel="noopener">Hlswilliwaw internet adresi</a>nden alınmıştır.</p>
<p>The post <a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/kuba-fuze-krizi-ve-ibrahim-2/">Küba Füze Krizi ve İbrahim 2</a> appeared first on <a href="https://turkcetarih.com/">Türkçe Tarih</a>.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Hitler Yahudileri yok etmek istemedi – Netanyahu doğruyu mu söylüyor?</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/hitler-yahudileri-yok-etmek-istemedi-netanyahu-dogruyu-mu-soeyluyor</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/hitler-yahudileri-yok-etmek-istemedi-netanyahu-dogruyu-mu-soeyluyor</guid>
<description><![CDATA[ Hitler Soykırım fikri için bir müftüden mi esinlenmişti? Gelin İsrail Başbakanı Netanyahu’nun iddiasını bir dinleyelim: Filistin’de yaşanan İsrail-Hamas çatışması nedeniyle tekrar gündeme gelen, İsrail Başbakanı Netanyahu’nun 2015’te yaptığı bu açıklama, siyasetçilerin tarihi nasıl istediği gibi çarpıtabileceklerini göstermesi bakımından ibret alınması gereken bir örnek. Genel olarak politikacıların kendi uyguladıkları siyaseti meşru ve haklı kılmanın bir yolu olarak, geçmişi bu şekilde çarpıtarak, geleceğe farklı bir yön çizme arzuları yeni bir olay değil. Alışığız. Bugüne kadar hepimiz tarihi olayları çarpıtmış pek çok siyasetçi gördük ama İsrail Başbakanı’nın iddiasına göre, Hitler’in Yahudi Soykırımı kararının arkasındaki kişi, aslında Kudüs Büyük Müftüsü Hacı Emin el-Hüseynî. Filistin […]
The post Hitler Yahudileri yok etmek istemedi – Netanyahu doğruyu mu söylüyor? appeared first on Türkçe Tarih. ]]></description>
<enclosure url="http://medya.turkcetarih.com/uploads/big/cbc2a5b0fa9e8d9d10bd06096561fa3e.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:43 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Hitler, Yahudileri, yok, etmek, istemedi, –, Netanyahu, doğruyu, söylüyor</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Hitler Soykırım fikri için bir müftüden mi esinlenmişti?</p>
<p>Gelin İsrail Başbakanı Netanyahu’nun iddiasını bir dinleyelim:</p>
<p>Filistin’de yaşanan İsrail-Hamas çatışması nedeniyle tekrar gündeme gelen, İsrail Başbakanı Netanyahu’nun 2015’te yaptığı bu açıklama, siyasetçilerin tarihi nasıl istediği gibi çarpıtabileceklerini göstermesi bakımından ibret alınması gereken bir örnek.</p>
<p>Genel olarak politikacıların kendi uyguladıkları siyaseti meşru ve haklı kılmanın bir yolu olarak, geçmişi bu şekilde çarpıtarak, geleceğe farklı bir yön çizme arzuları yeni bir olay değil.</p>
<p>Alışığız. Bugüne kadar hepimiz tarihi olayları çarpıtmış pek çok siyasetçi gördük ama İsrail Başbakanı’nın iddiasına göre, Hitler’in Yahudi Soykırımı kararının arkasındaki kişi, aslında Kudüs Büyük Müftüsü Hacı Emin el-Hüseynî.</p>
<p>Filistin bölgesine gittikçe artan Yahudi göçüne karşı başlayan mücadelenin öncülerinden olan ve böylece Filistin Ulusal Hareketinin kurucularından birisi olarak anılan Hacı Emin el-Hüseynî’nin, dönemin en önemli figürlerden birisi olduğu çok açık.</p>
<p>Bununla birlikte, Hacı Emin’in antisemit olduğu bir sır değil.</p>
<p>Osmanlı Devleti’nde müftüler 2 kısma ayrılmaktaydı: birincisi İstanbul’da bulunan merkez müftüsü yani şeyhülislam, diğerleri ise taşra müftüleri.<a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/hitler-yahudileri-yok-etmek-istemedi-netanyahu-dogruyu-mu-soyluyor/#_ftn1" name="_ftnref1"><sup>[1]</sup></a> Kudüs müftüsü de bunlardan birisi. Kudüs Başmüftülüğü ise, Osmanlı’nın altından çıkan Filistin İngiliz mandası altındayken, İngilizler tarafından oluşturulmuş bir makamdı.</p>
<p>Hüseynî ailesi adından da anlaşılacağı üzere, Peygamber’in kızı Fatıma ve Halife Ali’nin oğulları Hüseyin’e dayanan köklü bir aileydi ve Kudüs Müftüleri pek çok defa bu aileden seçilmişti.<a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/hitler-yahudileri-yok-etmek-istemedi-netanyahu-dogruyu-mu-soyluyor/#_ftn2" name="_ftnref2"><sup>[2]</sup></a> Hacı Emin de 1897’de Osmanlı Kudüs’ünde bu ailenin bir ferdi olarak dünyaya gelmişti.</p>
<div class="wp-caption aligncenter"><img decoding="async" class="" src="https://d7rm5xoig729r.cloudfront.net/collectiveaccess/images/5/8/15236_ca_object_representations_media_5810_original.jpg" alt="" width="2057" height="1220"><p class="wp-caption-text">1914-1917 yılları arasında çekilen bu fotoğrafta, sağdan Emin el-Hüseyni ile yeğenleri İbrahim Said el-Hüseynî ve İshak Derviş Osmanlı ordusunda askerlik yaparken görülüyor. The Palestinian Museum Digital Archive</p></div>
<p>Bu makamın ilk sahibi ise Hacı Emin’in ağabeyi Kâmil el-Hüseynî’di.<a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/hitler-yahudileri-yok-etmek-istemedi-netanyahu-dogruyu-mu-soyluyor/#_ftn3" name="_ftnref3"><sup>[3]</sup></a> 1921’de onun vefat etmesi üzerine, Hacı Emin daha henüz 24-25 yaşlarındayken Kudüs Büyük Müftüsü tayin edilmiş,<a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/hitler-yahudileri-yok-etmek-istemedi-netanyahu-dogruyu-mu-soyluyor/#_ftn4" name="_ftnref4"><sup>[4]</sup></a> 1948’e kadar bu makamını koruyabilmişti.</p>
<p>Sadece Siyonizm’e değil, aynı zamanda İngiliz sömürgeciliğine de düşman olduğunu unutmamak gerekiyor.<a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/hitler-yahudileri-yok-etmek-istemedi-netanyahu-dogruyu-mu-soyluyor/#_ftn5" name="_ftnref5"><sup>[5]</sup></a></p>
<p>Birinci Dünya Savaşı’ndan yenik ayrılan Osmanlı Devleti’nin sahip olduğu Mezopotamya topraklarında, İngiliz ve Fransız manda yönetimleri kurulmuştu.</p>
<p>İkinci Dünya Savaşı’nın başlamasıyla, İngiltere ve Fransa 3 Eylül 1939 günü Almanya’ya savaş açmıştı. Savaşın başlangıcında Mihver Devletlerinin ardarda kazandığı başarılar, Arap dünyasında bir süreden beridir manda yönetimleri altında bulundukları Müttefik Devletlere karşı bastırılmış öfkesini açığa vurmasına olanak sağlamıştı.</p>
<p>Kudüs Müftüsü Hacı Emin el-Hüseynî de, <em>düşmanının düşmanı dostundur</em> felsefesiyle, bu durumu bir fırsat olarak görmüş ve hem Almanlara hem de İtalyanlara yakınlaşmıştı.</p>
<p>1937’de memleketini terk etmek zorunda kalan ve 1941 yılının sonlarına doğru İran’da bulunan Hacı Emin, peşinde olan İngilizlerden kaçarak, Türkiye üzerinden Avrupa’ya gitmeye çalışıyordu.</p>
<p>Türkiye kendisine vize vermeyince, kılık değiştirerek sahte bir pasaportla, İtalyanların yardımıyla Türkiye’ye, oradan da Bulgaristan, Romanya ve Macaristan üzerinden 11 Ekim 1941 günü nihayet İtalya’ya ulaştı ve Venezia Sarayı’nda Duçe Mussolini ile buluştu.<a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/hitler-yahudileri-yok-etmek-istemedi-netanyahu-dogruyu-mu-soyluyor/#_ftn6" name="_ftnref6"><sup>[6]</sup></a></p>
<p>İtalya’dan Almanya’ya geçen Hacı Emin el-Hüseynî Hitler ile bir görüşme gerçekleştirdi.</p>
<p>28 Kasım 1941’de Hitler’le birebir görüşme yapan Hacı Emin kendisinin <em>“Araplarla ilgili konularda karar veren kişi ve Arapların lideri”</em> olarak tanınmasını istemiş. Hitler Yahudi sorununun “adım adım” çözülmesi gerektiğini belirterek, bu konuda olumlu görüş bildirmişse de Arap devletlerinin bağımsızlığının tanınması isteğine ise hiçbir söz vermemiş.<a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/hitler-yahudileri-yok-etmek-istemedi-netanyahu-dogruyu-mu-soyluyor/#_ftn7" name="_ftnref7"><sup>[7]</sup></a></p>
<p>Kendi yazdığı hatıratında <em>“Ne Almanya uğruna ne de Nazizm’e inandığım için Almanya ile iş birliği yaptım. Nazizm ilkelerini benimsemem, bunu bir kez bile aklımdan geçirmedim ancak; eğer Almanya ve Mihver Devletleri kazanırsa, Filistin’de ya da Arap devletlerinde Siyonizm’in kökünün kazınacağına inanmıştım ve bu inancımı hala koruyorum.”</em> <a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/hitler-yahudileri-yok-etmek-istemedi-netanyahu-dogruyu-mu-soyluyor/#_ftn8" name="_ftnref8"><sup>[8]</sup></a> diyerek günahlarını temizlemeye çalışmış olsa da, kendisine “Hitler’in İmamı” dedirtecek kadar Naziler ile yakın ilişkiler kurmuştu.<a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/hitler-yahudileri-yok-etmek-istemedi-netanyahu-dogruyu-mu-soyluyor/#_ftn9" name="_ftnref9"><sup>[9]</sup></a></p>
<p>Hitler’den istediği cevabı alamamış olan Hacı Emin, Reichsführer-SS Himmler’den Araplara yönelik açık bir destek almak için girişimde bulunmuş, Himmler 2 Kasım 1943 günü ona cevaben çekmiş olduğu telgrafta:</p>

<img loading="lazy" decoding="async" width="1339" height="915" src="https://blog.nli.org.il/wp-content/uploads/2017/02/letter.jpg" class="attachment-medium size-medium" alt="" columns="2" size="medium" link="none" ids="36361,36362" orderby="post__in" include="36361,36362">
<img loading="lazy" decoding="async" width="1291" height="915" src="https://blog.nli.org.il/wp-content/uploads/2017/02/letter1.jpg" class="attachment-medium size-medium" alt="" columns="2" size="medium" link="none" ids="36361,36362" orderby="post__in" include="36361,36362">

<p><em>“Büyük Müftüye: Büyük Almanya’nın NAZİ Hareketi bayrağının üzerinde en başından beri Dünya Yahudiliği ile savaşmayı yazmıştır. Özgürlüksever Arapların özellikle Filistin’de Yahudilere karşı mücadelesine özel bir yakınlık duyarız. Büyük NAZİ Almanya’sı ile Özgürlüksever Araplar arasında -bu konuda- dünya çapında bir doğal uzlaşı vardır. Sizi sonuna dek destekliyoruz.</em></p>
<p><em>İmza: Reichsfuehrer S.S. Heinrich Himmler”</em> demişti.<a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/hitler-yahudileri-yok-etmek-istemedi-netanyahu-dogruyu-mu-soyluyor/#_ftn10" name="_ftnref10"><sup>[10]</sup></a></p>
<p>Naziler 18 Aralık 1942’de Berlin’de bir “İslami Merkez Enstitüsü” kurmuş, başına da Hüseyni’yi getirmişlerdi.<a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/hitler-yahudileri-yok-etmek-istemedi-netanyahu-dogruyu-mu-soyluyor/#_ftn11" name="_ftnref11"><sup>[11]</sup></a></p>
<p>İkinci Dünya Savaşı sırasında, özellikle Balkanlarda yaşayan müslüman nüfusu Hitler’in ordularına katılmaya yönelik Berlin Radyosu’ndan Arapça yaptığı Nazi propagandası sırasında, dikkat alıntılıyorum: <em>“Nerede olursa olsun Yahudileri gördüğünüz yerde öldürün!”</em> çağrısı yapmış olması, bunun en açık göstergesi.<a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/hitler-yahudileri-yok-etmek-istemedi-netanyahu-dogruyu-mu-soyluyor/#_ftn12" name="_ftnref12"><sup>[12]</sup></a></p>
<p>Hacı Emin’in çağrısına kulak veren Müslüman askerler ile 1943 senesinde 13. Waffen-SS Dağ Tümeni olan “Hançer” kurulmuştu.<a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/hitler-yahudileri-yok-etmek-istemedi-netanyahu-dogruyu-mu-soyluyor/#_ftn13" name="_ftnref13"><sup>[13]</sup></a></p>
<p>Müftü Hacı Emin Hançer Tümenindeki Müslüman askerler için, radyodan sadece sesini işitmiş oldukları, yayınlamış olduğu cihat risalelerini okudukları bir Müslüman liderden ibaret değildi. Kendisi bizzat bu askerleri teftiş etmiş, hatta onlarla silah talimi bile yapmıştı.</p>
<p>1941’de Nazi rejimi Yahudilerin Alman İmparatorluğu’ndan ayrılmasını kesin olarak yasakladıktan bir yıl sonra Romanya yaklaşık 80 bin Yahudi’nin ülkeyi terk etmesine izin vermek istedi. Müftü, Nazi rejimine karşı şiddetli protestolarla bunu engelledi. Mayıs 1943’te, 5 bin Yahudi çocuğunu yurt dışında ele geçirilen 20 bin Almanla takas etme yönündeki istisnai isteğine de bir kez daha müdahale ederek karşı gelmişti.</p>
<p>Hacı Emin el-Hüseynî bahsettiğim hatıralarında ısrarla Yahudi soykırımına karışmadığını sürekli olarak iddia etmişse de Yahudilere uygulanan kitlesel imha olaylarından her zaman haberi vardı.</p>

<img loading="lazy" decoding="async" width="1131" height="755" src="https://files.kedem-auctions.com/files/Sale56-public/216_1.jpg" class="attachment-medium size-medium" alt="" size="medium" link="none" ids="36365,36366,36367" orderby="post__in" include="36365,36366,36367">
<img loading="lazy" decoding="async" width="1121" height="754" src="https://files.kedem-auctions.com/files/Sale56-public/216_2.jpg" class="attachment-medium size-medium" alt="" size="medium" link="none" ids="36365,36366,36367" orderby="post__in" include="36365,36366,36367">
<img loading="lazy" decoding="async" width="1114" height="765" src="https://files.kedem-auctions.com/files/Sale56-public/216_3.jpg" class="attachment-medium size-medium" alt="" size="medium" link="none" ids="36365,36366,36367" orderby="post__in" include="36365,36366,36367">

<p>Görmüş olduğumuz bu fotoğraflar, tahmini olarak 1943 yılı içerisinde, Müftü Hacı Emin el-Hüseynî’yi Iraklı politikacı Reşid Ali Geylani, Almanya’nın Irak Büyükelçisi Fritz Grobba ve Nazi yetkilileri ile birlikte, Almanya’nın Trebbin kasabasında inşa edilmiş bir çalışma kampı ziyareti esnasında göstermekte.<a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/hitler-yahudileri-yok-etmek-istemedi-netanyahu-dogruyu-mu-soyluyor/#_ftn14" name="_ftnref14"><sup>[14]</sup></a></p>
<p>İkinci Dünya Savaşı’nın bitmesinin ardından Hacı Emin’i Nazilerin suç ortağı sayan pek çok kişi, onu Yahudilerin kurtarılmasını önlemekle ve onların yok edilmesine yardımcı olmakla suçlamıştır.</p>
<p>Savaş bittiğinde Almanlar yenilince tutuklanıp Fransa’da ev hapsine konmuş, ardından savaş suçlusu olarak yargılanması gündeme gelince de Fransızlar onu Suriye’de başlayan ayaklanmada kullanmayı amaçladıkları için, Fransız pasaportu ile Kahire’ye kaçmıştı.<a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/hitler-yahudileri-yok-etmek-istemedi-netanyahu-dogruyu-mu-soyluyor/#_ftn15" name="_ftnref15"><sup>[15]</sup></a></p>
<p>Peki o zaman Netanyahu’nun açıklamasında yanlış olan ne diye soracak olursanız, hemen hemen her şey diyebilirim.</p>
<p>İsrail Başbakanı Netanyahu, bahsetmiş olduğum bu bilinen gerçeklerin de ötesine geçerek, Nazileri insanlığa karşı işlemiş oldukları suçlardan arındırarak, neredeyse Hitler’in yerini, Arap kökenli ve özellikle Müslüman bir aktöre yüklemek için, tümüyle gerçek olmayan bir tarih yazma girişiminde!</p>
<p>Bir İsrail Başbakanı’nın Nazileri Soykırımdaki sorumluluğu azaltmaya yönelik bu çabası, görmezden gelinecek bir hareket değil.</p>
<p>Kendisinin iddiası, ilk olarak, tarih biliminde dikkat edilmesi gereken kronolojiyi hiçe sayıyor!</p>
<p>Biraz önce söylemiş olduğum gibi, Hitler ile Kudüs Büyük Müftüsü Hacı Emin el-Hüseynî arasındaki meşhur görüşme 28 Kasım 1941 tarihinde gerçekleşmişti.</p>
<p>Türkiye’de bulunan 55 bin 500 Yahudi de dahil olmak üzere, Avrupa topraklarındaki 11 milyon Yahudi’nin akıbetinin ne olacağı sorusuna karşı üretilen “Yahudi Sorununa Nihai Çözüm” isimli Nazi planını kabul edecek olan Wannsee Konferansı’nın ise, bu görüşmeden sadece 2 ay sonra, 20 Ocak 1942 tarihinde yapıldığını dikkate alacak olursanız, bu olaylar silsilesi içerisinde Netanyahu’nun doğru söylediği hissine kapılabilirsiniz.</p>
<p>Halbuki, Nazilerin Soykırım fikir ve uygulamaları, Kasım 1941’den çok daha önce başlamıştı bile.</p>
<p>Hitler’in iktidarı ele geçirmesinin 6. yıldönümü olan 30 Ocak 1939’da Reichstag’da yaptığı konuşmada <em>“Avrupa’daki Yahudi ırkının yok edilmesi”</em> tehdidinde bulunmuştu. Geçen yıllar içerisinde de pek çok defa, bu konuşmasına gönderme yaparak bu söylemini yenilemişti.</p>
<p>31 Temmuz 1941, yani Hitler – Haci Emin görüşmesinden 4 ay önce, Göring’in Heydrich’e yazmış olduğu bu mektupta <em>“Yahudi sorununun genel bir çözümü için örgütsel, fiili ve maddi açıdan gerekli hazırlıkların yapılması”</em> için emir vermekte.<a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/hitler-yahudileri-yok-etmek-istemedi-netanyahu-dogruyu-mu-soyluyor/#_ftn16" name="_ftnref16"><sup>[16]</sup></a></p>
<p>Nazilerin <em>Kudüs’ten bir müftü gelsin de bize bir yol göstersin diye oturup beklemedikleri</em> çok açık.</p>
<p>Polonya’nın işgal edilerek savaşın başladığı 1939 senesinden beri, zaten aktif bir şekilde var olan gettolarda uygulanan şiddet sonucunda Yahudilerin öldürüldüğü biliniyor.</p>

<img loading="lazy" decoding="async" width="591" height="800" src="https://phdn.org/histgen/einsatzgruppen-shoah-par-balles/jaeger-images/jaeger-01.jpg" class="attachment-medium size-medium" alt="" link="none" size="medium" ids="36369,36370,36371,36372,36373,36374,36375,36376,36377" orderby="post__in" include="36369,36370,36371,36372,36373,36374,36375,36376,36377">
<img loading="lazy" decoding="async" width="601" height="800" src="https://phdn.org/histgen/einsatzgruppen-shoah-par-balles/jaeger-images/jaeger-02.jpg" class="attachment-medium size-medium" alt="" link="none" size="medium" ids="36369,36370,36371,36372,36373,36374,36375,36376,36377" orderby="post__in" include="36369,36370,36371,36372,36373,36374,36375,36376,36377">
<img loading="lazy" decoding="async" width="607" height="800" src="https://phdn.org/histgen/einsatzgruppen-shoah-par-balles/jaeger-images/jaeger-03.jpg" class="attachment-medium size-medium" alt="" link="none" size="medium" ids="36369,36370,36371,36372,36373,36374,36375,36376,36377" orderby="post__in" include="36369,36370,36371,36372,36373,36374,36375,36376,36377">
<img loading="lazy" decoding="async" width="591" height="800" src="https://phdn.org/histgen/einsatzgruppen-shoah-par-balles/jaeger-images/jaeger-04.jpg" class="attachment-medium size-medium" alt="" link="none" size="medium" ids="36369,36370,36371,36372,36373,36374,36375,36376,36377" orderby="post__in" include="36369,36370,36371,36372,36373,36374,36375,36376,36377">
<img loading="lazy" decoding="async" width="587" height="800" src="https://phdn.org/histgen/einsatzgruppen-shoah-par-balles/jaeger-images/jaeger-05.jpg" class="attachment-medium size-medium" alt="" link="none" size="medium" ids="36369,36370,36371,36372,36373,36374,36375,36376,36377" orderby="post__in" include="36369,36370,36371,36372,36373,36374,36375,36376,36377">
<img loading="lazy" decoding="async" width="588" height="800" src="https://phdn.org/histgen/einsatzgruppen-shoah-par-balles/jaeger-images/jaeger-06.jpg" class="attachment-medium size-medium" alt="" link="none" size="medium" ids="36369,36370,36371,36372,36373,36374,36375,36376,36377" orderby="post__in" include="36369,36370,36371,36372,36373,36374,36375,36376,36377">
<img loading="lazy" decoding="async" width="583" height="800" src="https://phdn.org/histgen/einsatzgruppen-shoah-par-balles/jaeger-images/jaeger-07.jpg" class="attachment-medium size-medium" alt="" link="none" size="medium" ids="36369,36370,36371,36372,36373,36374,36375,36376,36377" orderby="post__in" include="36369,36370,36371,36372,36373,36374,36375,36376,36377">
<img loading="lazy" decoding="async" width="552" height="784" src="https://phdn.org/histgen/einsatzgruppen-shoah-par-balles/jaeger-images/jaeger-08.jpg" class="attachment-medium size-medium" alt="" link="none" size="medium" ids="36369,36370,36371,36372,36373,36374,36375,36376,36377" orderby="post__in" include="36369,36370,36371,36372,36373,36374,36375,36376,36377">
<img loading="lazy" decoding="async" width="591" height="800" src="https://phdn.org/histgen/einsatzgruppen-shoah-par-balles/jaeger-images/jaeger-09.jpg" class="attachment-medium size-medium" alt="" link="none" size="medium" ids="36369,36370,36371,36372,36373,36374,36375,36376,36377" orderby="post__in" include="36369,36370,36371,36372,36373,36374,36375,36376,36377">

<p> </p>
<p>Sadece Litvanya’da SS Albayı Karl Jäger’in emrine bağlı Ölüm Mangaları, 1941 yılı 2 Temmuz gününden 25 Kasım gününe kadar gün gün tutulmuş ve toplam 137 bin 346 kişinin imha edilmiş olduğunu gösteren bu rapor,<a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/hitler-yahudileri-yok-etmek-istemedi-netanyahu-dogruyu-mu-soyluyor/#_ftn17" name="_ftnref17"><sup>[17]</sup></a> zaten o tarihten önce de insanların Naziler tarafından sistematik bir şekilde öldürüldüğünü kanıtlamakta.</p>
<p>Gaz odaları inşa edilerek, neredeyse endüstriyel bir yöntemle insanların yok edilmesi fikri, Wannsee Konferansının toplanmasından önceye dayanıyor.</p>
<p>İlk gaz odasının Belzec şehrinde kurulması 13 Ekim 1941’de Himmler tarafından kararlaştırılmış ve inşaat çalışmaları sadece 2 hafta sonra başlamıştı. Yani Kudüs Büyük Müftüsü Hacı Emin el-Hüseynî ile Hitler arasındaki görüşmeden 28 gün önce.</p>
<p>Müftü Hacı Emin’in o tarihte henüz Almanya’ya adımını bile atmamış, İtalya’da bulunduğu biliniyor.<a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/hitler-yahudileri-yok-etmek-istemedi-netanyahu-dogruyu-mu-soyluyor/#_ftn18" name="_ftnref18"><sup>[18]</sup></a></p>
<p>Aslında Netanyahu’nun ortaya atmış olduğu bu fikir, 2014’te yayınlanan <em>Naziler, İslamcılar ve Modern Ortadoğu’nun Oluşumu</em> isimli kitapta<a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/hitler-yahudileri-yok-etmek-istemedi-netanyahu-dogruyu-mu-soyluyor/#_ftn19" name="_ftnref19"><sup>[19]</sup></a> işlenen düşünce ile benzerlik gösteriyor.</p>
<p>Kitabın yazarları, Nazizm, radikal Arap milliyetçiliği ve İslamcılık ideolojileri arasında yüksek derecede benzerlik olduğunu ileri sürüyorlar. Bu yaparlarken de Nazilerle iş birliği yapmış olan müftü Hacı Emin örneklemesine dayandırıyorlar.</p>
<p>Ama!</p>
<p>Bu yazarlardan biri ile yapılan bir röportajda, alıntı yaptığımız videosunda söylediklerini dinledikten sonra, Netanyahu’nun aktardığı Hitler ile el-Hüseyni arasındaki diyaloğu hiç duymadığını açıklamıştı.</p>
<p>Yani bu tezi işleyen kitabın yazarları da Netanyahu’yu yalanlamış oldu!</p>
<p>Yazarın söylediği şu: <em>“Avrupalı olmayan Kudüs Büyük Müftüsü, Avrupa Yahudilerini yok etme sürecinde en önde gelen danışmandı.”</em> <a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/hitler-yahudileri-yok-etmek-istemedi-netanyahu-dogruyu-mu-soyluyor/#_ftn20" name="_ftnref20"><sup>[20]</sup></a></p>
<p>Hacı Emin Hitler ile iş birliği yapmış ve ona danışman rolü oynamış olsa da bu demek değildir ki Hitler bu fikirlere sahip değildi ve hatta müftü var olmasaydı bu fikre sahip olamazdı.</p>
<p>Son sözlerimi söylemeden önce size bir kitap tavsiyesinde bulunmak istiyorum. Sayın araştırmacı yazar Cengiz Özakıncı’nın 35. baskısını yaptığı “Türkiye’nin Siyasi İntiharı: Yeni-Osmanlı Tuzağı” eseri, Osmanlı Devleti’ni çökerten politikaların, günümüz Türkiye’siyle şaşırtıcı benzerliklerini belgeleriyle irdelerken, video boyunca anlattığım Kudüs Baş Müftüsü Hacı Emin’in Hitler’in Nazi Almanya’sı ile olan ilişkilerini de konu almakta.</p>
<p>Netanyahu gibi tarihi gerçekleri manipüle ederek, insanları tersine inandırmak son derece ciddi sorunlar doğurabilir.</p>
<p>Siyasilerin geçmişi çarpıtmalarına karşı dikkatli olun arkadaşlar.</p>
<p>Çünkü bu çarpıtmalar çoğu zaman, kendi uyguladıkları mevcut veya gelecekteki siyasi eylemlerini meşrulaştırmaya hizmet ederler.</p>
<p><strong>Kaynakça:</strong></p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/hitler-yahudileri-yok-etmek-istemedi-netanyahu-dogruyu-mu-soyluyor/#_ftnref1" name="_ftn1"><sup>[1]</sup></a> Ahmet Sinan Kara, <a href="http://nek.istanbul.edu.tr:4444/ekos/TEZ/48317.pdf" target="_blank" rel="noopener"><em>“Osmanlı Devleti’nin son yüzyılında müftülük: Müftülerin eğitim, tayin, azl ve sosyal hayattaki konumları”</em></a>, İstanbul Üniversitesi / Sosyal Bilimler Enstitüsü / İslam Tarihi ve Sanatları Ana Bilim Dalı, Yüksek Lisans Tezi, 2011, s. V</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/hitler-yahudileri-yok-etmek-istemedi-netanyahu-dogruyu-mu-soyluyor/#_ftnref2" name="_ftn2"><sup>[2]</sup></a> Muttalip Şimşek, <a href="https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/789943" target="_blank" rel="noopener"><em>“Osmanlı Dönemi’nde Kudüs’ün Tanınmış Ailelerinden Hüseynîler”</em></a>, Üsküdar Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, sayı: 8 (Mayıs 2019): 39-75</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/hitler-yahudileri-yok-etmek-istemedi-netanyahu-dogruyu-mu-soyluyor/#_ftnref3" name="_ftn3"><sup>[3]</sup></a> <a href="https://en.wikipedia.org/wiki/Kamil_al-Husayni" target="_blank" rel="noopener">Kamil al-Husayni</a>, Vikipedi</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/hitler-yahudileri-yok-etmek-istemedi-netanyahu-dogruyu-mu-soyluyor/#_ftnref4" name="_ftn4"><sup>[4]</sup></a> Zvi Elpeleg, Filistin Ulusal Hareketinin Kurucusu Hacı Emin El-Hüseyni, çev: Dilek Şendil, İletişim Yayınları, 1. baskı, Mayıs 1999, s. 31</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/hitler-yahudileri-yok-etmek-istemedi-netanyahu-dogruyu-mu-soyluyor/#_ftnref5" name="_ftn5"><sup>[5]</sup></a> Fahir Armaoğlu, Filistin Meselesi ve Arap-İsrail Savaşları (1948-1988), s. 41</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/hitler-yahudileri-yok-etmek-istemedi-netanyahu-dogruyu-mu-soyluyor/#_ftnref6" name="_ftn6"><sup>[6]</sup></a> Zvi Elpeleg, <em>a.g.e.,</em> s. 118</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/hitler-yahudileri-yok-etmek-istemedi-netanyahu-dogruyu-mu-soyluyor/#_ftnref7" name="_ftn7"><sup>[7]</sup></a> Zvi Elpeleg, <em>a.g.e.,</em> s. 31</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/hitler-yahudileri-yok-etmek-istemedi-netanyahu-dogruyu-mu-soyluyor/#_ftnref8" name="_ftn8"><sup>[8]</sup></a> El-Huseyni, ak: Zvi Elpeleg, <em>a.g.e.,</em> s. 117</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/hitler-yahudileri-yok-etmek-istemedi-netanyahu-dogruyu-mu-soyluyor/#_ftnref9" name="_ftn9"><sup>[9]</sup></a> Cengiz Özakıncı, <em>“Türkiye’nin Siyasi İntiharı: Yeni-Osmanlı Tuzağı”</em>, Otopsi Yayınları, 14. Basım, s. 269</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/hitler-yahudileri-yok-etmek-istemedi-netanyahu-dogruyu-mu-soyluyor/#_ftnref10" name="_ftn10"><sup>[10]</sup></a> Cengiz Özakıncı, <em>a.g.e.</em>, s. 276, <a href="https://blog.nli.org.il/%D7%97%D7%A9%D7%99%D7%A4%D7%94-%D7%A8%D7%90%D7%A9%D7%95%D7%A0%D7%94-%D7%94%D7%9E%D7%91%D7%A8%D7%A7-%D7%A9%D7%A9%D7%9C%D7%97-%D7%9E%D7%A4%D7%A7%D7%93-%D7%94%D7%A1%D7%A1-%D7%94%D7%99%D7%99%D7%A0%D7%A8/" target="_blank" rel="noopener"><em>“Revealed: SS Chief Heinrich Himmler’s Warm Wishes to Mufti Haj Amin al-Husseini”</em></a>, İsrail Ulusal Kütüphanesi, 6 Kasım 2017</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/hitler-yahudileri-yok-etmek-istemedi-netanyahu-dogruyu-mu-soyluyor/#_ftnref11" name="_ftn11"><sup>[11]</sup></a> Cengiz Özakıncı, <em>a.g.e.</em>, s. 276</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/hitler-yahudileri-yok-etmek-istemedi-netanyahu-dogruyu-mu-soyluyor/#_ftnref12" name="_ftn12"><sup>[12]</sup></a> Joseph B Schechtman, The Mufti and the Fuehrer; the rise and fall of Haj Amin el-Husseini, New York, Thomas Yoseloff, Londra, 1965, s. 296</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/hitler-yahudileri-yok-etmek-istemedi-netanyahu-dogruyu-mu-soyluyor/#_ftnref13" name="_ftn13"><sup>[13]</sup></a> 13. Waffen-SS Dağ Tümeni Handschar</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/hitler-yahudileri-yok-etmek-istemedi-netanyahu-dogruyu-mu-soyluyor/#_ftnref14" name="_ftn14"><sup>[14]</sup></a> <a href="https://bo-kedem.s3.eu-central-1.amazonaws.com/files/PDF/catalog-CA-56.pdf" target="_blank" rel="noopener">Six Unknown Photographs from a Visit to Nazi Germany by Mufti Haj Amin al-Husseini</a>, Kedem Müzayede evi, 27 Haziran 2017, s. 169, 170 son erişim: 7 Şubat 2024</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/hitler-yahudileri-yok-etmek-istemedi-netanyahu-dogruyu-mu-soyluyor/#_ftnref15" name="_ftn15"><sup>[15]</sup></a> Zvi Elpeleg, <em>a.g.e.,</em> s. 131-134</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/hitler-yahudileri-yok-etmek-istemedi-netanyahu-dogruyu-mu-soyluyor/#_ftnref16" name="_ftn16"><sup>[16]</sup></a> 31 Temmuz 1941</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/hitler-yahudileri-yok-etmek-istemedi-netanyahu-dogruyu-mu-soyluyor/#_ftnref17" name="_ftn17"><sup>[17]</sup></a> <a href="https://phdn.org/histgen/einsatzgruppen-shoah-par-balles/jaeger-facsimile.html" target="_blank" rel="noopener">Jager Raporu</a></p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/hitler-yahudileri-yok-etmek-istemedi-netanyahu-dogruyu-mu-soyluyor/#_ftnref18" name="_ftn18"><sup>[18]</sup></a> Zvi Elpeleg, <em>a.g.e.,</em> s. 119</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/hitler-yahudileri-yok-etmek-istemedi-netanyahu-dogruyu-mu-soyluyor/#_ftnref19" name="_ftn19"><sup>[19]</sup></a> Wolfgang G. Schwanitz, Barry Rubin, Nazis, Islamists, and the Making of the Modern Middle East, Yale University Press, New Haven, 2014</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/hitler-yahudileri-yok-etmek-istemedi-netanyahu-dogruyu-mu-soyluyor/#_ftnref20" name="_ftn20"><sup>[20]</sup></a> <a href="https://www.meforum.org/5574/schwanitz-husaini" target="_blank" rel="noopener"><em>“Mufti Advised Hitler on Holocaust, Says Middle East Forum Scholar”</em></a>, Middle East Forum, October 21, 2015, son erişim tarihi: 7 Şubat 2024</p>
<p>The post <a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/hitler-yahudileri-yok-etmek-istemedi-netanyahu-dogruyu-mu-soyluyor/">Hitler Yahudileri yok etmek istemedi – Netanyahu doğruyu mu söylüyor?</a> appeared first on <a href="https://turkcetarih.com/">Türkçe Tarih</a>.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Türklerin Yılbaşı ve 12 Hayvanlı Türk Takvimi</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/turklerin-yilbasi-ve-12-hayvanli-turk-takvimi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/turklerin-yilbasi-ve-12-hayvanli-turk-takvimi</guid>
<description><![CDATA[ Kendi kendime düşüncelere daldım. Görür gözüm görmez gibi, bilir bilgim bilmez gibi oldu. Kendi kendime düşündüm: Zaman ve (ebedi) gök şöyle demiş: “İnsanoğlu hep ölümlü yaratılmış.” [1] Göktürk Hakanı Bilge Kağan’ın küçük kardeşi Köl Tegin, koyun yılının on yedinci gününde ölmüş, aynı yılın dokuzuncu ayının yirmi yedisinde yuğ töreni yapılmış, anıt mezarı ve yazıtı ise maymun yılının yedinci ayının yirmi yedisinde bitirilmişti.[2] 47 yaşında olan kardeşini kaybetmiş olmanın acısıyla, Bilge Kağan tarafından Köl Tegin yazıtının kuzey yüzüne kazıtılan oldukça duygusal bu cümlelerden, olayın tam olarak ne zamana isabet ettiğini, öyle sanıyorum ki, hiçbirimiz anlamadık. Koyun yılı, maymun yılı… Eski Türkler […]
The post Türklerin Yılbaşı ve 12 Hayvanlı Türk Takvimi appeared first on Türkçe Tarih. ]]></description>
<enclosure url="http://medya.turkcetarih.com/uploads/big/c481bd49353521ab8cef6926a56000e7.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:43 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Türklerin, Yılbaşı, Hayvanlı, Türk, Takvimi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><em>Kendi kendime düşüncelere daldım. Görür gözüm görmez gibi, bilir bilgim bilmez gibi oldu. Kendi kendime düşündüm: Zaman ve (ebedi) gök şöyle demiş: “İnsanoğlu hep ölümlü yaratılmış.”</em> <a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/turklerin-yilbasi-ve-12-hayvanli-turk-takvimi/#_ftn1" name="_ftnref1"><sup>[1]</sup></a></p>
<p>Göktürk Hakanı Bilge Kağan’ın küçük kardeşi Köl Tegin, koyun yılının on yedinci gününde ölmüş, aynı yılın dokuzuncu ayının yirmi yedisinde yuğ töreni yapılmış, anıt mezarı ve yazıtı ise maymun yılının yedinci ayının yirmi yedisinde bitirilmişti.<a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/turklerin-yilbasi-ve-12-hayvanli-turk-takvimi/#_ftn2" name="_ftnref2"><sup>[2]</sup></a></p>
<p>47 yaşında olan kardeşini kaybetmiş olmanın acısıyla, Bilge Kağan tarafından Köl Tegin yazıtının kuzey yüzüne kazıtılan oldukça duygusal bu cümlelerden, olayın tam olarak ne zamana isabet ettiğini, öyle sanıyorum ki, hiçbirimiz anlamadık.</p>
<p>Koyun yılı, maymun yılı…</p>
<p>Eski Türkler zamanı ölçmek için nasıl bir takvim kullanıyorlardı?</p>
<p>Bu sorunun cevabını Kâşgarlı Mahmut’un Dîvânu Lugâti’t-Türk eserindeki bars maddesinde buluyoruz.<a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/turklerin-yilbasi-ve-12-hayvanli-turk-takvimi/#_ftn3" name="_ftnref3"><sup>[3]</sup></a></p>
<p>Kâşgarlı Mahmut’un Uygurlara ait bir kaynaktan aktardığı rivayete göre, bir Türk hakanı kendisinden birkaç yıl önce yapılan bir savaş hakkında bilgi almak ister ancak savaşın hangi yıl gerçekleştiği hakkında kesin bir kanaate varamamış ve yanılmışlardı.</p>
<p>Bu durum üzerine toplantı halinde olan hakan der ki: <em>“Biz bunda nasıl şaşırdıysak, bizden sonrakiler de tarihi şaşırırlar. Biz şimdi 12 ay ve 12 burcu dikkate alarak 12 yılı adlandıralım ki onların dönmesiyle tarih hesaplansın ve ebedî bir hatıra olsun.”</em></p>
<p>Bunun üzerine Hakan yıllara bir isim vermek için, Ilısu nehri civarında ava çıkar ve yabani hayvanların serbest bırakılmasını ister.</p>
<p>Hakan ve yanındakiler bazı hayvanları avlayarak, kalanları nehre doğru sürerler.</p>
<p>Hayvanlar suya sıkışınca, bunlardan ancak 12’si nehri geçebilir.</p>
<p>Hakan suyu geçen her bir hayvanın adını bir yıla verir.</p>
<p>Birincisi sıçgan’dı ki bu “fare” demekti. Yılların başı adını ondan almıştı.</p>
<p>Onu sığır, pars, tavşan ve ejder takip etti.</p>
<p>Sonra yılan, at, koyun ve maymun geçti nehrin karşı tarafına.</p>
<p>Onların ardından ise horoz ve köpek geçmişti.</p>
<p>Suyu son geçebilen hayvan ise domuz olmuştu.</p>
<p>Kâşgarlı Mahmut’un günümüzden binlerce yıl önce kullanılmış olan 12 hayvanlı takviminin kökeni hakkında efsane ile karışık aktarmış olduğu bu bilgiler gerçekten muhteşem.</p>
<p>12 hayvanlı takvimin tarih içerisinde Japonya’dan Doğu Avrupa’ya kadar oldukça geniş bir coğrafyada, pek çok Asyalı kavim tarafından kullanılmış olduğu kesin. Günümüzde de hala bazı toplumlarda kullanılmakta.</p>
<p>İlk olarak hangi kültür içerisinde ortaya çıktığı ise, bilim dünyasında bugüne kadar pek çok defa tartışılmış. En çok üzerinde durulan ihtimaller Türk veya Çin kökenli olduğu. Tartışmanın temelinde, takvim sisteminde yer alan hayvanların isim ve sembollerinin farklı olması ve bazı hayvanların bu coğrafyada bulunmaması yatıyor.</p>
<p>Fazla detaya giripte lafı uzatmak istemiyorum ama konumuzla ilgili olarak başvuracağımız önemli eserlere değinmeden geçemeyeceğim.</p>
<p>Fransız Sinolog Édouard Chavannes’ın, 1906 yılında yayınlamış olduğu ve Türkçe’ye On İki Hayvanlı Türk Takvimi olarak çevrilen eserde,<a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/turklerin-yilbasi-ve-12-hayvanli-turk-takvimi/#_ftn4" name="_ftnref4"><sup>[4]</sup></a> Prof. Dr. Osman Fikri Sertkaya’nın belirttiğine göre, 12 hayvanlı takvimin Türklerden Çinlilere geçtiği ispatlanmıştı.<a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/turklerin-yilbasi-ve-12-hayvanli-turk-takvimi/#_ftn5" name="_ftnref5"><sup>[5]</sup></a> Bu eser o kadar önemli olmasına rağmen 104 yıl sonra ancak Türkçeye çevrilebildi.<a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/turklerin-yilbasi-ve-12-hayvanli-turk-takvimi/#_ftn6" name="_ftnref6"><sup>[6]</sup></a> Bu vesileyle eseri dilimize çevirerek bizlere kazandıran Prof. Dr. Mustafa Daş hocamıza da teşekkür ederiz. Yapılan diğer bir değerli çalışma, 1941 senesinde yayınlanan Prof. Dr. Osman Turan’a ait Oniki Hayvanlı Türk Takvimi adlı eseridir.<a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/turklerin-yilbasi-ve-12-hayvanli-turk-takvimi/#_ftn7" name="_ftnref7"><sup>[7]</sup></a> Adını anmamız gereken bir diğer önemli eser ise, Fransız Türkolog Prof. Dr. Louis Bazin’e ait Les calendriers Turcs anciens et médiévaux isimli eserdir ve tahmin edersiniz ki, bu eser, aradan 50 yıl geçmesine rağmen hala Türkçeye çevrilerek yayınlanmış değil.<a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/turklerin-yilbasi-ve-12-hayvanli-turk-takvimi/#_ftn8" name="_ftnref8"><sup>[8]</sup></a></p>
<p>Şimdi gelin 12 hayvanlı Türk takvimini biraz daha yakından tanıyalım.</p>
<p>Başlangıçta ay yılına dayanan 12 hayvanlı Türk takvim sistemi, Göktürkler zamanında güneş yılına çevrilmişti.<a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/turklerin-yilbasi-ve-12-hayvanli-turk-takvimi/#_ftn9" name="_ftnref9"><sup>[9]</sup></a> Buna göre bir ay bazen 30, bazen de 29 gün çekmekteydi. 12 ayın, yani 354 günün, bir yılı oluşturduğu bu takvimde her bir yıl, bir hayvan adıyla anılmaktaydı. Müçe adı verilen, 12 yıllık devreden oluşan takvimdeki hayvanlar günümüz Türkçesiyle sırasıyla; Sıçan, Sığır, Pars, Tavşan, Ejder, Yılan, At, Koyun, Maymun, Tavuk, Köpek ve Domuz’du.</p>
<p>Orhun yazıtlarında geçen ifadelere göre ise, bu yıllar sırasıyla; Küsgü, Ud, Bars, Tabışkan, Lu, Yılan, Yılkı, Kony, Biçin, Takagu, İt ve Lagzın idi.</p>
<p>Beşinci yıla tekabül eden, Ejder hayvanı, bu takvimin Türk kökenli değil ama Çin kökenli olduğunu gösteren en kuvvetli delil olarak sunulmakta. Bazı kaynaklarda ise bu yılın Timsah veya Balık olarak gösterilmekte olduğunu da belirtelim.<a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/turklerin-yilbasi-ve-12-hayvanli-turk-takvimi/#_ftn10" name="_ftnref10"><sup>[10]</sup></a></p>
<p>Elbette Türkler, isimlendirme için kullandıkları bu hayvanların isabet ettiği yıllara etki ettiklerini de düşünmekteydiler. Türk toplulukları, bu yılların her birinde ayrı bir hikmet olduğunu düşünerek fal tutmuş, uğurlu ve uğursuz bazı olayların yaşanacağına hükmetmişlerdi. Durum böyle olunca da ortaya bir takım kehanetler ortaya çıktı tabi.</p>
<p>Yıllara ait kehanetler Prof. Dr. Osman Turan’a ait Oniki Hayvanlı Türk Takvimi isimli eserin, 89-96 sayfaları arasında yer alan “Oniki Hayvanlı Yılların Devri Vasıfları” Bölümünden tümüyle alınarak aktarılmıştır.</p>
<p><b>1 – Sıçan Yılı</b></p>
<p><b>Dîvânu Lugâti’t-Türk: </b><span>Yok</span></p>
<p><b>Tuhfet’ül-Müneccimin: </b><span>Karışıklık, kargaşalık ve kan dökme çok olur; Uğrılar (hırsızlar), yol kesiciler çoğalır, halk yerdeki böceklerden zarar görür; bazı yerlerde rahatlık ve huzur olur; valilere ve divan ehline noksanlık ve ziyan yüz gösterir. Bu yılda yağmur orta halli olur. Bu yılın üçte birinde doğan çocuk eziyet verici tabiatte olur; ikinci üçde birinde doğan bilgin, vekarlı ve temkin ve edepli olur; son üçte birinde doğan yalancı, beyhude söyleyen, bilgisiz olur.</span></p>
<p><b>Marifetname: </b><span>Bu yıl hoşluk olur, yılın ortası çok yağışlı olur, sonunda kargaşalıklar çoğalır, cenk olur ve bir çokları kana boyanır. Kış uzun ve soğuk olur. Sıçanlar hububatı yağma eder. Yılın ilkinde doğan çocuk, akıllı ve iyi hılkatlı olur; ortasında doğan yalancı, huyu kötü olur; sonunda doğan hasud, mekkar ve kötülük işleyici olur.</span></p>
<p><b>Kayıtsız risale: </b><span>Bu yıl emniyet ve hoşlukla geçer; yılın orta. sında biraz yağmur ve rahatlık olur; meyva çok olur. Havalar soğuk, karışıklık ve kan dökücülük olur. Hükümdar ve sultanlar gamlı olurlar. Kış uzun sürer, bu yıl hırsızlardan ve sultanlardan hazer etmelidir ve sırrını kimseye söylememelidir. Bu yıl doğan çocuk çok akıllı olur.</span></p>
<p><b>Umdet üt Tevarih: </b><span>Bu yılda daima sıcaklık ve kuraklık olur.</span></p>
<p><b>2 – Sığır Yılı</b></p>
<p><b>Dîvânu Lugâti’t-Türk: </b><span>Sığırlar döğüşgen olmasından bu yıl harpler çoğalır.</span></p>
<p><b>Tuhfet’ül-Müneccimin: </b><span>Dert ve baş ağrıları çoğalır, kış soğuk geçer, mevsim kendi tabiatına az uyar, havalar değişik olur, soğuktan meyvelere afet erişir, etrafı alemde fitne ve karışıklık çok olur, insanlarda, bey ve sultanlarda keder ve dağdağa çoğalır. Yılın ilk üçte birinde doğan çocuk bilgin, uzağı görür ve anlayışlı olur, amma ilimden az behreli olmuş olur. İkinci üçte birinde doğan daima gamlı, kederli olur; son üçte birinde doğan az akıllı ve beyhude söyle.r ve cahil tinetli olur.</span></p>
<p><b>Marifetname: </b><span>Hastalık çok olur, hükümdarlar fitneden gamlı olur, dört ayaklı hayvanlara helak erişir, kışı şiddetli ve kısa olur. Meyveler soğuktan mahvolur. İlk ilkinde doğan erkek veya kız başkalarının işiyle meşgul olur; ortasında doğan güzel yüzlü, akıllı ve sevinçli olur. Sonunda doğan daima gönlü gamlı, teni hasta olur.</span></p>
<p><b>Anonim risale: </b><span>Hastalık ve baş ve göz ağrısı ziyade olur; cidal ve kıtal vaki olur, kan dökülür, çok yağmur yağar. Kanlı muharebeler olur. Yılın evvelinde doğan dürendiş ve akıllı olur, ortasında doğan güzel, sonunda doğan gamlı olur. Kudret sahibi kimseler birbirine muhalefet ederek harp ve isyanlar olur; halkta dimaği marazlar, baş ağrıları çok olur. Dört ayaklılara afet erişir. Bol yağmurlardan mahsul mebzul olur, nehirler taşar, kışın şiddetinden ağaçlara zarar olur. Evvelinde doğan alim, akıllı lakin il işile iştigal edip kendi işinden gaflet eder; ortasında doğan güzel yüzlü, ahirinde doğan zayıf, gamlı olup günleri meşakkatle geçer.</span></p>
<p><b>Umdet üt Tevarih: </b><span>Kış soğuk ve kuru olur.</span></p>
<p><b>3 – Pars Yılı</b></p>
<p><b>Dîvânu Lugâti’t-Türk: </b><span>Yok</span></p>
<p><b>Tuhfet’ül-Müneccimin: </b><span>Hükümdarlar birbirine şüpheli nazarla bakarlar ve makam kavgasına girişirler; ahid bozuculuk ederler. Bundan dolayı etraftan muhalif ve müddeiler zuhur eder; bilhassa şark ve garp taraflarında muhalefet artar. Yemiş az olur. Avam ü nas arasına husumet girer. Hayvanlara afet az gelir; denizciler gemilerin batmasından zahmet çekerler ve bu yılda acayıp haller zuhur eder. Yılın ilk üçte birinde doğan çocuk yiğit, erkek ve güzel çehreli olur; ikinci üçde, birinde doğan zengin ve haris olur; üçüncü üçde birinde doğan kahil ve akılsız olur.</span></p>
<p><b>Marifetname: </b><span>Halk arasında düşmanlık, ahd bozuculuk, korku ve yer sarsıntısı olur. Denizde gemilere afet erişir. Kış kısa ve soğuk olur; göze ve ırmakların suyu çok olur. Bu yılın ilkinde doğan ali himmetli, yüzü yumuşak olur; ortasında doğarsa kamil, sonunda doğan kahil olur.</span></p>
<p><b>Anonim risale: </b><span>Hükümdarlar arasında yağılık olur, barış ve anlaşmalara aykırı gidilir; bazı ülkelerde savaş, yağma ve etrafda karışıklıklar olur; ticaret erbabı ve yol üzerindeki binalar zarar görür; yerdeki böcekler çoğalır, ekin ve yiyecek nesnelere afet erer. Dört ayaklılara ölüm gelir, bazı yerlere yer sarsıntısından yıkımlık gelir; çekirge zuhur eder, yazın uzun sıcaklar güzün ve kışın uzun soğuklar olur. İlkinde doğan güçlü, şiddetli ve her işi bilici olur, devlet işinde yüksek ve hamiyetli olur; ortasında doğan tatlı sözlü, hayvanlardan menfaat görücü ve deniz seferinde zarara tutulucu olur. Sonunda doğanlar tembel ve zihinleri karışık, kendi işlerini ihmal edici olur; daima zaruret, hastalık ve nadan tabiatte bulunur. Bir halk şiirinde: Bars yılı barı çıkar barı çıkmazsa dan çıkar (Samoiloviçden).</span></p>
<p><b>4 – Tavşan Yılı</b></p>
<p><b>Dîvânu Lugâti’t-Türk: </b><span>Yok</span></p>
<p><b>Tuhfet’ül-Müneccimin: </b><span>Nimet ve feragat çok olur; bazı yerlerde hastalık, ölüm, bilhassa kadın ve çocuklarda, çok olur. Hükümdarlar adalet ve insafa meylederler, eğer zulüm vaki olursa adalet sebebiyle olur. Yağmur, çeşme ve ırmak suları bol olur. Halk arasında mekr ve hile çoğalırsa da bilahare kendi iş ve sözlerinden pişman olurlar; halkın ihtiyarı haricinde seferler olur. Bu yılın ilk üçte birinde doğan çocuk talihli, yiğit ve çalışkan olur. Fakat sözüne itimad edilmez; ikinci üçte birinde doğan uzak düşünceli, kısa görüşlü az himmetli olur; üçüncü üçte birinde doğan geveze, menfaatsız ve insanlardan müteneffir olur.</span></p>
<p><b>Marifetname: </b><span>Meyva her nimet çok olur. Sulh uzun zaman devam eder, kışı mutedil, bahan bahar, yazı yaz olur. Yılın evvelinde doğan mali ve kötü huylu, lakin kali olur. Ortasında doğan güzel, sonunda doğan müksir ve vahşi olur.</span></p>
<p><b>5 – Lu (Ejder) Yılı</b></p>
<p><b>Dîvânu Lugâti’t-Türk: </b><span>Timsahın suda yaşaması dolayısıyla bu yıl çok yağmur yağar ve bolluk olur.</span></p>
<p><b>Tuhfet’ül-Müneccimin: </b><span>Savaş ve kan dökücülük çok olur; Ağaçlara afet erişir; arpa ve buğday iyi mahsul verir; bazı mahsullere afet erişir. İlk üçte birinde doğan kötü huylu ve müte. neffir tabiatlı olur ve halka az karışır, ikinci üçde birinde doğan temiz söyleyen, iyi işleyen ve siyretli olur, sonunda doğan şerir, hayasız olur.</span></p>
<p><b>Marifetname: </b><span>Harp ve fitne çoğalır, arpa ve buğday mahsulü bol olur. Kar ve yağmur çok yağar. Evvelinde doğan ahmak, cevhersiz, ortasında halim ve yumuşak, sonunda doğan kötü huylu ve utanmaz olur.</span></p>
<p><b>6 – Yılan Yılı</b></p>
<p><b>Dîvânu Lugâti’t-Türk: </b><span>Yok.</span></p>
<p><b>Tuhfet’ül-Müneccimin: </b><span>Bu yıl meyva çok az olur, yıl kurak kış soğuk ve uzun olur. Yerdeki böcekler müezzi olur, yılan, sıçan ve karınca bazı yerlerde çoğalır. Hükümdarlar, beyler arasında husumet ve cidal zuhur eder. Halk arasında hile, hased artar; türlü hastalıklar meydana çıkar. Bazı yerlerde veba olur. Evvelinde doğan mülayim, durendiş, sakin ve vekarlı ve uzun ömürlü olur; ortasında doğan hasfıd, kinci, kötülük işleyici olur; sonunda doğan sert, kötü huylu, hilekar ve ihmalkar olur.</span></p>
<p><b>Marifetname: </b><span>Yiyecekler bahalı, kış yumuşak ve kısa olur. Kıtlık olur, gönülleri gusseler sarar. O yılı doğan sakin, bilgili, işleri hoş olur; ortasında doğan kötü tavırlı olur, sonunda doğan kötü biçimli ve kötü işli olur.</span></p>
<p><b>Anonim risale: </b><span>Havada kuraklık, yağmur az, meyveler ve yiyecekler kıt olur. Halk arasında muhtelif illetler, veba, taun, ölüm olur; yılan, çıyan, böcek ve müezzi hayvanlarıda kesret ve bazı ülkelerde fitne fesad ve kıtal ve yağma, halk arasında fenalık, tezvir.lik olur; kış şiddetli geçer. Bu yılın evvelinde doğan çocuğun sözü işine uymayıp iftiracı, durendiş olur; ortasında doğan tamahkar, kötücül, kinci! ve ziyancil olur; sonunda doğan ekşi yüzlü sert sözlü ve katil olur.</span></p>
<p><b>7 – Yılkı (At) Yılı</b></p>
<p><b>Dîvânu Lugâti’t-Türk: </b><span>Yok.</span></p>
<p><b>Tuhfet’ül-Müneccimin: </b><span>Türkistan Rum ve Frenk taraflarında halk arasında fitne, karışıklık çıkar; bazı yerlerde ekinler iyi ve meyvelerde afet olur; kışın şiddetli soğuk ve yağış olur. Evvelinde doğan bilgili, akıllı, yüksek himmetli olur; ortasında doğan doğru sözlü, doğru işli, civanmert ve sahibi ilm ü hilm olur; sonunda doğan kötü huylu, kötü düşünceli, kin tutucu ve kin arar olur.</span></p>
<p><b>Marifetname: </b><span>Bu yıl karışıklık, fitne ile gelir, cenk ve savaş zuhur eder. Yazı hoş, hububat çok olur; dört ayaklılara hastalık ve helak erişir. Kış gayet yumuşak ve uzun olur; meyvelere afet erişir. Bu yıl doğan zahmet çeker, muhabbetli ve hikmetli olur; ortasında doğan iyi işli hoş huylu; sonunda doğan, gamlı, kötü sözlü ve kötü huylu olur.</span></p>
<p><b>Kırgız Atalar sözü:</b><span> Dur oğlum dur yılkı yılı eldinde (önünde) (A. İ. den).</span></p>
<p><b>8 – Koyun Yılı</b></p>
<p><b>Dîvânu Lugâti’t-Türk: </b><span>Yok.</span></p>
<p><b>Tuhfet’ül-Müneccimin: </b><span>Bu yılda nimetler bollaşır; insanlar iyilik ve hayre mütemayil olurlar; yağmur çok yağar gerçi fitne ve karışıklık çıkarsa da çabukça sükun bulur ve asayiş yerine gelir. Bu yılın ilkinde doğan güzel yüzlü, rızkı bol, yüce himmetli olur; ortasında. doğan vefasız, düşmanengiz ve az çocuklu olur; sonunda doğan ebleh ve kısa ömürlü olur.</span></p>
<p><b>Marifetname: </b><span>Gamlı bir yıl olarak gelir, gemiler denizde helak olur; harp olursa da süratle sulh yapılır; hayır ve ihsan sahipleri çok olur. Kışı yumuşak ve uzun olur; ilkinde doğan nafi, ortasında doğan asude, sonunda doğan mürdar ve fersude olur.</span></p>
<p><b>9 – Biçin (Maymun) Yılı</b></p>
<p><b>Divan-ü Lügat it Türk: </b><span>Yok.</span></p>
<p><b>Tuhfet’ül-Müneccimin: </b><span>Çok muharebe ve mücadele zulüm ve tereddi olur, reaya ve göçebelerin malı çok olur; büyükler ve eşraf birbilerile mevki kavgasına düşerler. Hırsızlar ve fitneciler galebe ederler ve halka mazarrat yaparlar; bu yılda meyvelere ve bilhassa üzüme afet erişir. At, deve gibi büyük hayvanlarda çok telefat olur. İlkinde doğan kötü işli, kötü düşünceli olur; ortas~nda doğan hasfıd ve mekkar ve bedbaht olur, sonunda doğan ebleh, mute·kid olur.</span></p>
<p><b>Marifetname: </b><span>Bu yıl hayırsızdır, yankesici ve hırsız çok olur. Halka çok sitemler olur. Deve ve at cinsine hastalık erişir. Kış gayet kısa ve soğuk olur. Üzüm az dişleyiciler çok olur. İlk ilkinde doğan bedrüy, handan, şad ve iyi huylu olur. Ortasında doğan hasud, sonunda doğan faydasız olur.</span></p>
<p><b>Anonim risale: </b><span>Meyva çok, hububatta hastalık, halk arasında uğrılık, mekkar ve hile çok olur. Etrafı alemde asker hareket edip bazı yerlerde harp, kıtal ve yağmalar olur, kafir beylerine, bilhassa deniz yüzünde, ulu sular kenarında ve dağ eteklerinde nikbet ve zillet erişir. Yağmurlar, seller kaba yeller esmeye ve ihtimal şark taraflarında bir harici çıkmağa ve nasda ittifak çok olmaya delalet eder. Yılın evvelinde doğan zeki, çabuk anlar ve tabiatlı olur. Ortasında doğan yalancı, hasfıd, hodbin olur, sonunda: doğan fena tabiatlı vefasız olur.</span></p>
<p><b>Hive Atalar sözü:</b><span> Baylığına buysönma biçin bardır eldine [Zenginliğine güvenme önünde maymun yılı var] (Samoiloviç).</span></p>
<p><b>10 – Tavuk Yılı</b></p>
<p><b>Dîvânu Lugâti’t-Türk: </b><span>Yiyecek çok olur, fakat bu hayvanın yerken yiyeceğini karıştırdığından karışıklık çıkar.</span></p>
<p><b>Tuhfet’ül-Müneccimin: </b><span>Hastalık çok olur, bazı yerlerde zelzele tahribat yapar, alışveriş kesilir, eşya bahalanır, bazı yerlerde büyük harpler olur. Halk hakikatsız mürüvvetsiz ve vefasız olur. Hububat az olur. Hayvanat çoğalır ve kadın hastalıkları, çocuk düşürme vaki olur. İlkinde doğan çocuk iyi suratlı, metin ve akıllı olur, ortasında doğan müfsid ve şerir olur; sonunda doğan iyi sözlü, rey ve tedbir sahibi olur.</span></p>
<p><b>Marifetname: </b><span>Hastalık yok, hububat ve meyveler bol, kışı yumuşak ve uzun olur. Hamile kadınlara afet irer. Evvelinde doğan güzel, kıymeti az olur, ortasında müezzi olduğundan halk ona düşman olur. Sonunda doğan cömerd, misafirperver olur.</span></p>
<p><b>Anonim risale: </b><span>Hastalık ani olur, kış uzun olur, hamile kadınlara afet erer. Yılın evvelinde doğan güzel yüzlü, az rızıklı, az hayırlı olur ve kazandığını kaybeder; ortasında doğan müfsid olur ve kötücül ve düşmanları çok olur; sonunda doğan dostların müttehimi ve gayyur olur.</span></p>
<p><b>11 – İt (Köpek) Yılı</b></p>
<p><b>Dîvânu Lugâti’t-Türk:</b><span> Yok.</span></p>
<p><b>Tuhfet’ül-Müneccimin:</b><span> Fitne, karışıklık ve kan dökücülük, at ve katır ölümü olur, hayvanların kıymeti artar; hırsızlar ve yol kesiciler çoğalır, kış gayet soğuk geçer; çok hastalık olur; veba ve ölüm korkusu artar ve düşman halk arasına muhalefet sokar. Müsadere ve mutalebe çoğalır; katıl, zülfün ve sitem olur. Yılın evvelinde doğan fena tabiatlı ve köpek sıfatlı ve münasebetsiz, cenkçi, doğru söyleyici olur. Ortasında doğan akıllı, bilgili fakat itibarsız olur. Sonunda doğan kahraman, yiğit, vekarlı ve vefalı, yüksek sesli olur.</span></p>
<p><b>Marifetname: </b><span>Hububat ve ekmek az ve pahalı olur. Ölüm ve kıtal çok olur. Kış hafif, meyveler ucuz olur. Bu yılın ilkinde doğan kız veya erkek kötü söyleyeni, haris ve obur olur; ortasında doğan kavgacı, sonunda doğan kanaatkar ve vefalı olur.</span></p>
<p><b>Tevarih-i Hamse:</b><span> Yılı it olanlar vefadar olur.</span></p>
<p><b>12 – Domuz Yılı</b></p>
<p><b>Dîvânu Lugâti’t-Türk:</b><span> Kar, soğuk çok olur. Kargaşalıklar çıkar.</span></p>
<p><b>Tuhfet’ül-Müneccimin:</b><span> Hükümdarlar arasında muhalefet olur; reaya üzerine emir ve nehiyleri geçer. Tehlikeli hastalıklar çoğalır. Hırsız ve yol kesiciler artar. Dört ayaklılarda ölüm çok olur. Meyveler bollaşır. Evvelinde doğan güzel, ahlaklı ve akıllı olur; sonunda doğan kahraman, cenkci, kan dökücü, ve ünlü olur.</span></p>
<p><b>Marifetname: </b><span>Şehirlerin emir ve ayanı hastalığa tutulur; padişahlar arasında ihtilaf ve cenk olur. Buğday çok arpa az olur. Halk yerden yere konar ve göçer. Reaya müşevveş olup kaçar; hırsızlar çok olur. Kış yumuşak ve uzun olur. Yılın ilkinde doğan çocuk çabuk söyler ve hoşpesend olur; ortasında doğan yalancı; sonunda doğan halim ve ragıp olur.</span></p>
<p><b>Anonim risale: </b><span>Düşmanlık ve yol kesicilikten halka ziyan gelir. Baharda yemişlere afet erer. Elbise, me. tah ve ipek pahalı olur; kul ve cariyelere rağbet artar. Kış sert ve soğuk olur; ekinlere afet gelir. Evvelinde doğan, güzel ahlaklı ve reyinde musır olur. Ortasında doğan doğru zihinli ve marifet sahibi olur. Sonunda doğan cahil, sefere müptela, kahraman ve fena tabiatlı olur.</span></p>
<p><b>Anonim risale: </b><span>Ulema ve büyüklerde hastalık ziyade olur. Bazı memleketlerde yağmacılık zuhur eder. Koyuna afet erişir: Yiyecek pahalı olup tüccarlara afet erişir ve beyinlerinde muhalefet olur. Halk içinde nakli mekan ve göçme çok olur. Ekinler afetten salim olur; nimetler çok fakat reayanın ahvali müşkül olur. Yılın ilkinde doğan kötü ahlaklı, cahil, hodbin olur; ortasında doğan durendiş, müdir olur; sonunda doğan şeci, haramdan sakınıcı olur.</span></p>
<p>Şimdi gelin istediğimiz bir yılın, 12 hayvanlı Türk takvimine göre hangi yıla denk geldiği hesabını yapalım.</p>
<p>Örneğin, 2000 yılında doğan bir kişinin, 12 hayvanlı Türk takvimine göre hangi yılda doğduğunu şöyle bulabiliriz:</p>
<p>Önce 2000 yılına 9 ekleyerek 2009 sayısını elde ediyoruz. Daha sonra 2009’u 12’ye bölerek 167 sayısını elde etmiş oluyoruz. İşlem sonucunda kalan sayının 5 olduğunu hesapladık.</p>
<p>Böylece 2000 yılında doğan bir kişinin, 12 hayvanlı Türk takviminin 5. yılına isabet eden Ejder yılında doğmuş olduğunu göreceğiz.</p>
<p>Siz de doğum tarihinizin, hangi hayvana tekabül ettiğini hesaplayıp, yorum olarak yazabilirsiniz.</p>
<p>Aradan geçen yüzyıllar içerisinde, farklı coğrafyalara dağılan Türkler, geçen zamanı hesaplayabilmek için Hicri, Celali ve Rumi takvimleri kullanmıştı.</p>
<p>Bugün bizler daha Cumhuriyetin ilk yıllarında, 26 Aralık 1925’te kabul edilen iki ayrı yasa ile birlikte, 1 Ocak 1926 tarihinden itibaren Miladi Takvimi kullanmaktayız.<a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/turklerin-yilbasi-ve-12-hayvanli-turk-takvimi/#_ftn11" name="_ftnref11"><sup>[11]</sup></a></p>
<p>Bu kanuna göre Miladi Takvimin başlangıcı Kanunuevvel’in 31’inci gününü takip eden gündü: Yani 1 Ocak günü.</p>
<p>Eski Türklerin kullanmış olduğu On İki Hayvanlı Türk Takviminin yılbaşı günü bir kesime göre, güneş koç burcuna girdiği gün, yılın ilk günüdür. Günümüzde kullandığımız Miladi takvime göre, bazen 21 Mart, bazen 22 Mart’a isabet eden bugün, Türk takviminin yeni günü, yılbaşı günüdür.<a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/turklerin-yilbasi-ve-12-hayvanli-turk-takvimi/#_ftn12" name="_ftnref12"><sup>[12]</sup></a></p>
<p>Diğer görüşe göre ise takvimin yılbaşı günü 22 Aralık günüdür.<a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/turklerin-yilbasi-ve-12-hayvanli-turk-takvimi/#_ftn13" name="_ftnref13"><sup>[13]</sup></a></p>
<p>On İki Hayvanlı Türk Takvimine göre Ejder yılına gireceğimiz şu günlerde hepinizin yeni yılını gönülden kutluyorum.</p>
<p><strong>Kaynakça:</strong></p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/turklerin-yilbasi-ve-12-hayvanli-turk-takvimi/#_ftnref1" name="_ftn1"><sup>[1]</sup></a> Prof. Dr. Erhan Aydın, <em>Taşa Kazınan Tarih,</em> Birinci Baskı, Eylül 2018, İstanbul, s. 97</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/turklerin-yilbasi-ve-12-hayvanli-turk-takvimi/#_ftnref2" name="_ftn2"><sup>[2]</sup></a> Prof. Dr. Erhan Aydın, <em>a.g.e.,</em> s. 105</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/turklerin-yilbasi-ve-12-hayvanli-turk-takvimi/#_ftnref3" name="_ftn3"><sup>[3]</sup></a> Kâşgarlı Mahmud, <em>Dîvânu Lugâti’t-Türk: Giriş – metin – çeviri – notlar – dizin</em>, haz: Prof. Dr. Ahmet Bican Ercilasun, Prof. Dr. Ziyat Akkoyunlu, Türk Dil Kurumu Yayınları, Birinci Baskı, Ankara 2014, s. 149,150</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/turklerin-yilbasi-ve-12-hayvanli-turk-takvimi/#_ftnref4" name="_ftn4"><sup>[4]</sup></a> Édouard Chavannes, <em>Le Cycle Turc des Douze Animaux,</em> E. J. Brill (Leide), 1906.</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/turklerin-yilbasi-ve-12-hayvanli-turk-takvimi/#_ftnref5" name="_ftn5"><sup>[5]</sup></a> Prof. Dr. Osman Fikri Sertkaya, <a href="https://dergipark.org.tr/tr/pub/iuturkiyat/issue/43453/530109"><em>Tahlil ve Tenkitler,</em></a> Türkiyat Mecmuası, Yıl: 1977, Cilt: 19, s. 335</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/turklerin-yilbasi-ve-12-hayvanli-turk-takvimi/#_ftnref6" name="_ftn6"><sup>[6]</sup></a> Édouard Chavannes, <em>On İki Hayvanlı Türk Takvimi,</em> Selenge Yayınları, çev: Prof. Dr. Mustafa Daş, 2020</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/turklerin-yilbasi-ve-12-hayvanli-turk-takvimi/#_ftnref7" name="_ftn7"><sup>[7]</sup></a> Prof. Dr. Osman Turan, <em>Oniki Hayvanlı Türk Takvimi,</em> Cumhuriyet Matbaası, İstanbul, 1941</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/turklerin-yilbasi-ve-12-hayvanli-turk-takvimi/#_ftnref8" name="_ftn8"><sup>[8]</sup></a> Prof. Dr. Louis Bazin, <em>Les calendriers Turcs anciens et médiévaux,</em> Université de Lille, 1974</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/turklerin-yilbasi-ve-12-hayvanli-turk-takvimi/#_ftnref9" name="_ftn9"><sup>[9]</sup></a> İbrahim Kafesoğlu, <em>Türk Millî Kültürü,</em> Ötüken Yayınları, Onaltıncı Baskı, Kasım 1997, s. 343</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/turklerin-yilbasi-ve-12-hayvanli-turk-takvimi/#_ftnref10" name="_ftn10"><sup>[10]</sup></a> Osman Turan, <em>a.g.e.,</em> s. 104</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/turklerin-yilbasi-ve-12-hayvanli-turk-takvimi/#_ftnref11" name="_ftn11"><sup>[11]</sup></a> <a href="https://www5.tbmm.gov.tr/tutanaklar/KANUNLAR_KARARLAR/kanuntbmmc004/kanuntbmmc004/kanuntbmmc00400698.pdf"><em>“Takvimde Tarih Mebdeinin Değiştirilmesi Hakkında Kanun”</em></a> Kanun No: 260, 26 Aralık 1925, <a href="https://www5.tbmm.gov.tr/tutanaklar/KANUNLAR_KARARLAR/kanuntbmmc004/kanuntbmmc004/kanuntbmmc00400697.pdf"><em>“Günün 24 Saate Taksimi Hakkında Kanun”</em></a> Kanun No: 260, 26 Aralık 1925,</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/turklerin-yilbasi-ve-12-hayvanli-turk-takvimi/#_ftnref12" name="_ftn12"><sup>[12]</sup></a><span> Nergis Biray, </span><a href="https://dergipark.org.tr/en/pub/ataunitaed/issue/2878/39667"><i><span>12 Hayvanlı Türk Takvimi -Zamana ve İnsana Hükmetmek-</span></i></a><i><span>,</span></i><span> Atatürk Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Dergisi, Sayı: 15 (39), s. 672. Prof. Dr. Dursun Yıldırım, </span><a href="https://turkcetarih.com/tarihte-turkler/turk-mitolojisi-ve-inanclari/turklerin-yilbasi-ozgurluk-gunu-bayrami/"><i><span>Türklerin Yılbaşı / Özgürlük Günü Bayramı</span></i></a><i><span>,</span></i><span> Türk Dünyası Dil ve Edebiyat Dergisi, Yıl 1997, Sayı: 4, s. 4</span></p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/turklerin-yilbasi-ve-12-hayvanli-turk-takvimi/#_ftnref13" name="_ftn13"><sup>[13]</sup></a> Prof. Dr. İbrahim Kafesoğlu, <em>Türk Milli Kültürü,</em> Ötüken Neşriyat, Onaltıncı Basım, Kasım 1997, s. 343</p>
<p>The post <a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/turklerin-yilbasi-ve-12-hayvanli-turk-takvimi/">Türklerin Yılbaşı ve 12 Hayvanlı Türk Takvimi</a> appeared first on <a href="https://turkcetarih.com/">Türkçe Tarih</a>.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>II. Mahmud Suudi Kralın büyük dedesini neden idam etti?</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/ii-mahmud-suudi-kralin-buyuk-dedesini-neden-idam-etti</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/ii-mahmud-suudi-kralin-buyuk-dedesini-neden-idam-etti</guid>
<description><![CDATA[ 30. Osmanlı Padişahı II. Mahmud, bugünkü Suudi Arabistan Kralı Selman’ın büyük dedesi Abdullah Bin Suud’u 1818 yılında idam ettirmiş. Peki ama neden? Günümüzde Arap Yarımadası’nda bulunan en büyük ülke olan[1] Suudi Arabistan Krallığı ismini Suud Ailesinden almıştır.[2] Suûdîler bugün kabaca bir hesapla 15 bin, belki de daha fazla üyesi olmasına rağmen, gücü ve zenginliği elinde toplayan yaklaşık 2 bin kişiden oluşmakta.[3] Bu şanslı 2 bin kişiden biri olan ve 7. Suudi Arabistan Kralı olarak ülkeyi yöneten Selman, abisi Kral Abdullah’ın 2015’te ölümünden sonra tahta geçmişti. Sırasıyla tahta çıkan bu iki kral, Suudi Arabistan’ın kurucusu ve ilk kralı olan Abdülaziz bin […]
The post II. Mahmud Suudi Kralın büyük dedesini neden idam etti? appeared first on Türkçe Tarih. ]]></description>
<enclosure url="http://medya.turkcetarih.com/uploads/big/75ebadc3baef67bc39bee4bd63c3abbf.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:43 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>II., Mahmud, Suudi, Kralın, büyük, dedesini, neden, idam, etti</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>30. Osmanlı Padişahı II. Mahmud, bugünkü Suudi Arabistan Kralı Selman’ın büyük dedesi Abdullah Bin Suud’u 1818 yılında idam ettirmiş.</p>
<p>Peki ama neden?</p>
<p>Günümüzde Arap Yarımadası’nda bulunan en büyük ülke olan<a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/ii-mahmud-suudi-kralin-buyuk-dedesini-neden-idam-etti/#_ftn1" name="_ftnref1"><sup>[1]</sup></a> Suudi Arabistan Krallığı ismini Suud Ailesinden almıştır.<a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/ii-mahmud-suudi-kralin-buyuk-dedesini-neden-idam-etti/#_ftn2" name="_ftnref2"><sup>[2]</sup></a></p>
<p>Suûdîler bugün kabaca bir hesapla 15 bin, belki de daha fazla üyesi olmasına rağmen, gücü ve zenginliği elinde toplayan yaklaşık 2 bin kişiden oluşmakta.<a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/ii-mahmud-suudi-kralin-buyuk-dedesini-neden-idam-etti/#_ftn3" name="_ftnref3"><sup>[3]</sup></a></p>
<p>Bu şanslı 2 bin kişiden biri olan ve 7. Suudi Arabistan Kralı olarak ülkeyi yöneten Selman, abisi Kral Abdullah’ın 2015’te ölümünden sonra tahta geçmişti. Sırasıyla tahta çıkan bu iki kral, Suudi Arabistan’ın kurucusu ve ilk kralı olan Abdülaziz bin Abdurrahman bin Faysal Âl-i Suud veya bilinen adıyla İbn Suud’un sahip olduğu 25 eşinden meydana gelen 45 oğlundan sadece ikisiydi.</p>
<p>Suudi Arabistan’ın var oluş tarihini Osmanlı Devleti zamanında gerçekleşen Vehhâbî-Suudi ittifakında aramak gerekiyor.</p>
<p>Arap Yarımadası Yavuz Sultan Selim döneminden itibaren Osmanlı Devleti’nin denetiminde bulunmaktaydı. 1744 senesinde ilk Suudi Devleti olan Dir’iye Emirliği, bahsettiğimiz ailenin bir ferdi olan Muhammed bin Suud tarafından kurulmuştu.</p>
<p>Bu sırada, Arabistan’ın Necid bölgesindeki Uyeyne’de Hanbelî kadısının oğlu olarak 1703 yılında dünyaya gelen Muhammed bin Abdülvehhâb, eğitim amacıyla gittiği Mekke ve Medine’de dini düşüncelerini geliştirmiş, babasının 1740 yılında vefatı ardından, şirk olarak gördüğü bazı dinî uygulamalara karşı çıkan dini bir hareket oluşturmaya çalışmıştı.</p>
<p>Burada kendisine karşı muhalefetin şiddetlenmesi üzerine doğduğu şehir Uyeyne’ye gitmiş ama orada da aynı muameleye maruz kalınca, bu sefer 1745’de Suud Ailesinin kontrolü altında bulunan Dir’iye’ye gitmişti.<a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/ii-mahmud-suudi-kralin-buyuk-dedesini-neden-idam-etti/#_ftn4" name="_ftnref4"><sup>[4]</sup></a></p>
<p>Yolları işte bu şekilde kesişmiş olan Muhammed bin Suud ve Muhammed bin Abdülvehhâb arasında 1744 veya 1745 yılında sözlü olarak bir anlaşmaşma yapılmış olduğu söyleniyor. Böylece Vehhâbî-Suudi ittifakı başlamış ve 1932’de resmi olarak Suudi Arabistan Krallığı adını alacak olan bu ülkenin temelleri, bir din şeyhi ile bir kabile şeyhi arasında yapılan bu antlaşma ile atılmıştı.<a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/ii-mahmud-suudi-kralin-buyuk-dedesini-neden-idam-etti/#_ftn5" name="_ftnref5"><sup>[5]</sup></a></p>
<p>Zaman içerisinde Suudi ailesinin politik gücü, Vehhâbî akımının fikirleri ile birleşerek Dir’iye sınırlarını aştı. Civar kabilelere cihad açarak askeri ve ekonomik güçlerini ilerlettiler.</p>
<p>Bu olaylar gerçekleşirken Ruslarla yapılan savaşlar yüzünden, Osmanlı Devleti’nin güçlenen Vehhâbîliğe müdahalesi gecikmişti.</p>
<p>Ardından 1798 tarihinde Fransa’nın beklenmedik bir şekilde Mısır’ı işgali etmesi elbette Vehhâbî-Suudilerin işine yaramıştı.</p>
<p>21 Nisan 1802’de seksen yaşındaki babasına vekalet eden Abdullah bin Suud, 14 bin askeriyle Kerbelâ’yı basmış, Gadîr-i Hum Bayramı ibadet halinde bulunan 5 binden fazla Şiî’yi öldürmüştü.<a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/ii-mahmud-suudi-kralin-buyuk-dedesini-neden-idam-etti/#_ftn6" name="_ftnref6"><sup>[6]</sup></a></p>
<p>Abdullah bin Suud insan kıyımı ile de yetinmemiş, peygamberin torunu Hüseyin’in sandukasını ateşe vermiş, türbe içerisinde bulunan yüzlerce deve yükü altın ve gümüş eşyayı da yağmalamışlardı.</p>
<p>Fransızlarla 1802’de imzalanan barış antlaşması ile Mısır’ı resmen boşaltmayı kabul etmişti ama bu savaş neticesinde Rusya ile ilişkiler bozulmuş, sonucunda 1805’te Rusya ile 1912 yılına kadar sürecek savaş çıkmıştı.<a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/ii-mahmud-suudi-kralin-buyuk-dedesini-neden-idam-etti/#_ftn7" name="_ftnref7"><sup>[7]</sup></a></p>
<p>Büyük devletlerle çıkan bu sorunlar içerisinde Vehhâbî-Suudiler’in, İslâm’ın iki kutsal şehri olan 1805’te Medine’yi, ertesi yıl ise Mekke’yi ele geçirmesi önlenememiş ve Osmanlı İmparatorluğu’nun prestiji hem halifelik bakımından, hem de saltanat bakımından bir hayli sarsılmıştı.</p>
<p>1805’te paşa unvanı alarak Mısır Valisi olarak tanınan ve 20 sene içerisinde 20-30 bin kabiliyetli eğitimli asker ve 15-20 gemilik donanma gücüne erişecek olan Kavalalı Mehmed Ali Paşa’nın çok ayrı bir hikayesi olsa da, bugün biz konumuza bağlı olarak Vehhâbî-Suudiler üzerine yaptığı seferlerden bahsedeceğiz.</p>
<p>1808’de tahta çıkan II. Mahmud Hicaz üzerine sefere çıkılması için 1811 yılında Mısır Valisi Kavalalı Mehmed Ali Paşa’ya bir ferman göndermişti.<a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/ii-mahmud-suudi-kralin-buyuk-dedesini-neden-idam-etti/#_ftn8" name="_ftnref8"><sup>[8]</sup></a></p>
<p>Nitekim, Mehmed Ali Paşa, Suûdîler üzerine 1811’de oğlu Ahmed Tosun Paşa ve 1812’de Hazinedar Ahmed Paşa kumandasındaki orduları, Hicaz’a sevk etmiş ve bir yıl süren uğraşlar sonucunda Mekke ve Medine geri alınmıştı.</p>
<p>Mehmed Ali Paşa, en küçük oğlu İsmail’i İstanbul’a göndererek, Mekke ve Medine’nin anahtarlarını Sultan’a teslim etmişti.<a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/ii-mahmud-suudi-kralin-buyuk-dedesini-neden-idam-etti/#_ftn9" name="_ftnref9"><sup>[9]</sup></a> Bu şehirlerin geri alındığı haberi Başkent İstanbul’da gerçekten olumlu bir hava yaratmıştı.</p>
<p>Bununla birlikte, 1814 yılı Mayıs başlarında önemli bir gelişme daha oldu. Suudilerin başındaki Abdülazîz vefat etmiş, onun yerine Kerbelâ yağmasını yapan oğlu Abdullah bin Suûd geçmişti.</p>
<p>Yıl boyunca Hicaz ve çevresinde Vehhâbîler üzerine yapılan seferlerden başarılı neticeler alınamamıştı. Kavalalı Mehmed Ali Paşa üzerinde Bâbıâli baskısı artınca büyük oğlu İbrâhim Paşa’yı görevlendirmek zorunda kaldı. Onun komutasındaki Mısır’daki askerî harekât yaklaşık 2 yıl sürdü.</p>
<p>Suûdîler elindeki bütün güçleri ile ilk çıkış noktaları olan Dir’iye şehrine geri çekildiler.</p>
<p>Abdullah bin Suûd hemen teslim olmamış ama İbrâhim Paşa askerleri karşısında bozguna uğramıştı.</p>
<p>Abdullah bin Suud’un yakalandığı haberi İstanbul’a ulaştığında şehirde 3 gün şenlik yapıldığı ve İstanbul’daki kale ve kulelerden günde 3 defa toplar atıldığı söylenmekte.<a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/ii-mahmud-suudi-kralin-buyuk-dedesini-neden-idam-etti/#_ftn10" name="_ftnref10"><sup>[10]</sup></a></p>
<p>Ahmet Cevdet Paşa’nın yazdığı 12 ciltlik meşhur “Tarih-i Cevdet” isimli eserinde, Suudi Arabistan Kralı Selman’ın büyük dedesi Abdullah Bin Suud’un ve yanındakilerinin İstanbul’a getirilişi ve idamları şöyle anlatılmıştı:</p>
<p><em>Esir alınan Abdullah ve bir kısım adamları önce Mısır’a, oradan da deniz yolu ile İstanbul’a gönderildi.</em></p>
<p><em>14 Aralık 1818 tarihinde İstanbul limanına vardıklarında Eyüp yakınındaki Defterdar iskelesine çıkarıldılar. Abdullah bin Suûd ve yanındakilerin boyunlarına çifte zincir vurulmuş, Divanyolu’ndan geçirilip Babıáli’ye getirilerek önce sadrazamın huzuruna çıkartılmışlardı.</em></p>
<p><em>Sultan II. Mahmud’un talimatıyla, bostancıbaşı hapishanesine gönderildiler. Mekke ve Medine’yi işgal ettikleri zaman yağmalayarak almış oldukları mal ve eşyayı incelemek için tutuklanıp 3 gün sorguya çekildiler.</em></p>
<p><em>Sonra Padişah, Eski Saray’a geldi. Sultanın huzurunda yapılan cirit ve mızrak oyunları esnasında tutuklular da oraya getirilerek, orada bulunanlara seyrettirilmişti.</em></p>
<p><em>Padişahın emriyle Yalı köşkü önüne gönderilen Abdullah bin Suûd ve yanındakiler, orada idam edildiler.</em></p>
<p>Rus diplomatik yazışmalarına göre, Suudi hükümdarın başı kesildikten sonra cesedi, kesik başı kolunun altında olacak şekilde 3 gün boyunca halkın önünde teşhir edilmişti.<a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/ii-mahmud-suudi-kralin-buyuk-dedesini-neden-idam-etti/#_ftn11" name="_ftnref11"><sup>[11]</sup></a></p>
<p>Elbette hiç kimse annesi, babası veya dedesinin yaptıklarından sorumlu tutulamaz. Kimseyi de bunun için suçlayamayız.</p>
<p>Aşikâr olan bir nokta var ki, bir süre yatışmış gibi görünen Vehhâbî-Suudi hareketinin Osmanlı egemenliğindeki bölgeler üzerindeki güç mücadelesi burada kalmayacaktı. Sadece 6 yıl sonra, 1824 yılında Suudi ailesi tarafından kurulan Necid Emirliği bunun bir göstergesiydi.</p>
<p><strong>Kaynakça:</strong></p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/ii-mahmud-suudi-kralin-buyuk-dedesini-neden-idam-etti/#_ftnref1" name="_ftn1"><sup>[1]</sup></a> Arap Yarımadası’nda yer alan diğer ülkeler Yemen, Umman, Birleşik Arap Emirlikleri, Katar, Bahreyn (ada ülkesi), Kuveyt, Irak ve Ürdün’dür.</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/ii-mahmud-suudi-kralin-buyuk-dedesini-neden-idam-etti/#_ftnref2" name="_ftn2"><sup>[2]</sup></a> Selda Güner, Osmanlı Arabistanı’nda Kıyam ve Tenkil – Vehhâbî-Suûdîler 1744-1819, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, Birinci Basım, İstanbul, Ekim 2013, s. IX</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/ii-mahmud-suudi-kralin-buyuk-dedesini-neden-idam-etti/#_ftnref3" name="_ftn3"><sup>[3]</sup></a> <a href="https://www.independent.co.uk/news/people/news/the-acton-princess-calling-for-reform-in-saudi-arabia-6284225.html"><em>“The Acton princess calling for reform in Saudi Arabia”</em></a>, Cahal Milmo, Independent, 3 Ocak 2012</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/ii-mahmud-suudi-kralin-buyuk-dedesini-neden-idam-etti/#_ftnref4" name="_ftn4"><sup>[4]</sup></a> Mehmet Ali Büyükkara, <em>“Vehhâbîlik”</em>, TDV İslâm Ansiklopedisi, 42. cilt, İstanbul 2012, s. 611</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/ii-mahmud-suudi-kralin-buyuk-dedesini-neden-idam-etti/#_ftnref5" name="_ftn5"><sup>[5]</sup></a> Selda Güner, <em>a.g.e.,</em> s. X</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/ii-mahmud-suudi-kralin-buyuk-dedesini-neden-idam-etti/#_ftnref6" name="_ftn6"><sup>[6]</sup></a> Sayed Khatab, <em>Understanding Islamic fundamentalism : the theological and ideological basis of al-Qa’ida’s political tactics</em>, American University in Cairo Press, 2011, s. 74, Richard C. Martin, Encyclopedia of Islam and the Muslim world, New York: Macmillan Reference USA, 2003, s. 387</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/ii-mahmud-suudi-kralin-buyuk-dedesini-neden-idam-etti/#_ftnref7" name="_ftn7"><sup>[7]</sup></a> Rifat Uçarol, Siyasi Tarih (1789 -1994), Filiz Kitabevi, Birinci Basım, İstanbul 1995, s. 91-97</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/ii-mahmud-suudi-kralin-buyuk-dedesini-neden-idam-etti/#_ftnref8" name="_ftn8"><sup>[8]</sup></a> Selda Güner, <em>a.g.e.,</em> s. 165</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/ii-mahmud-suudi-kralin-buyuk-dedesini-neden-idam-etti/#_ftnref9" name="_ftn9"><sup>[9]</sup></a> Selda Güner, <em>a.g.e.,</em> s. 186</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/ii-mahmud-suudi-kralin-buyuk-dedesini-neden-idam-etti/#_ftnref10" name="_ftn10"><sup>[10]</sup></a> Selda Güner, <em>a.g.e.,</em> s. 209</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/ii-mahmud-suudi-kralin-buyuk-dedesini-neden-idam-etti/#_ftnref11" name="_ftn11"><sup>[11]</sup></a> Yaroslav Trofimov, <a href="https://archive.ph/20181027224929/https:/www.wsj.com/articles/the-long-struggle-for-supremacy-in-the-muslim-world-1540572987"><em>“The Long Struggle for Supremacy in the Muslim World</em></a><a href="https://archive.ph/20181027224929/https:/www.wsj.com/articles/the-long-struggle-for-supremacy-in-the-muslim-world-1540572987">”</a>, 26 Ekim 2018</p>
<p>The post <a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/ii-mahmud-suudi-kralin-buyuk-dedesini-neden-idam-etti/">II. Mahmud Suudi Kralın büyük dedesini neden idam etti?</a> appeared first on <a href="https://turkcetarih.com/">Türkçe Tarih</a>.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Fransa’nın Osmanlı Cezayir’ini işgal bahanesi</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/fransanin-osmanli-cezayirini-isgal-bahanesi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/fransanin-osmanli-cezayirini-isgal-bahanesi</guid>
<description><![CDATA[ Bir televizyon dizisinde, Osmanlı Sultanı II. Abdülhamid’in İngiliz elçisine tokat atması, tümüyle bir hayal ürünü olmasına rağmen, Fransız Konsolosun yüzüne yelpaze ile vuran Osmanlı Dayısı Hüseyin, Fransa’nın Cezayir’i işgal etmesine bahane olmuştu. Dayı sadece annemizin erkek kardeşlerine verdiğimiz bir isim değildi. 16. yüzyılda sırasıyla fethedilerek “Garb Ocakları” olarak anılan Cezayir, Tunus ve Trablusgarp bölgeleri,[1] Osmanlı yönetimi altında “Beylerbeylik, Paşalık, Ağalık ve Dayılık” dönemleri olarak ele alınıyor. Oruç Reis 1516’da Cezayir şehrini zaptetmişti. 2 sene sonra, İspanyollarla mücadele ederken şehit olmuştu. Onun küçük kardeşi Hızır Reis, İspanyollarla tek başına başa çıkamayacağını fark edince, 1520’de Cezayir’i “Padişahın ülkesi” ilan edip, Osmanlı Devleti’ne […]
The post Fransa’nın Osmanlı Cezayir’ini işgal bahanesi appeared first on Türkçe Tarih. ]]></description>
<enclosure url="http://medya.turkcetarih.com/uploads/big/7d8abf4f65f28f7779478861f092e4bf.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:43 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Fransa’nın, Osmanlı, Cezayir’ini, işgal, bahanesi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Bir televizyon dizisinde, Osmanlı Sultanı II. Abdülhamid’in İngiliz elçisine tokat atması, tümüyle bir hayal ürünü olmasına rağmen, Fransız Konsolosun yüzüne yelpaze ile vuran Osmanlı Dayısı Hüseyin, Fransa’nın Cezayir’i işgal etmesine bahane olmuştu.</p>
<p>Dayı sadece annemizin erkek kardeşlerine verdiğimiz bir isim değildi.</p>
<p>16. yüzyılda sırasıyla fethedilerek <em>“Garb Ocakları”</em> olarak anılan Cezayir, Tunus ve Trablusgarp bölgeleri,<a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/fransanin-osmanli-cezayirini-isgal-bahanesi/#_ftn1" name="_ftnref1"><sup>[1]</sup></a> Osmanlı yönetimi altında <em>“Beylerbeylik, Paşalık, Ağalık ve Dayılık”</em> dönemleri olarak ele alınıyor.</p>
<p>Oruç Reis 1516’da Cezayir şehrini zaptetmişti. 2 sene sonra, İspanyollarla mücadele ederken şehit olmuştu.</p>
<p>Onun küçük kardeşi Hızır Reis, İspanyollarla tek başına başa çıkamayacağını fark edince, 1520’de Cezayir’i <em>“Padişahın ülkesi”</em> ilan edip, Osmanlı Devleti’ne bağlılığını bildirmişti.<a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/fransanin-osmanli-cezayirini-isgal-bahanesi/#_ftn2" name="_ftnref2"><sup>[2]</sup></a></p>
<p>Yavuz Sultan Selim de Cezayir’e gönüllü olarak gideceklere yeniçeri imtiyazları tanınacağını duyurunca, 2 bin kişi buraya gelerek Yeniçeri oldular.<a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/fransanin-osmanli-cezayirini-isgal-bahanesi/#_ftn3" name="_ftnref3"><sup>[3]</sup></a></p>
<p>1529’da Osmanlı Devleti’nin desteğini alarak Cezayir’i kesin olarak ele geçiren Hızır Reis, Kanuni Sultan Süleyman tarafından 1534 yılında Cezayir Beylerbeyi olarak atanmış, 2 sene sonra da Kaptan-ı Deryâlık makamına getirilmişti. Böylece resmi olarak Barbaros Hayrettin Paşa ismiyle anılır oldu.<a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/fransanin-osmanli-cezayirini-isgal-bahanesi/#_ftn4" name="_ftnref4"><sup>[4]</sup></a></p>
<p>Ünlü denizci Barbaros kardeşler zamanında Cezayir’de bu şekilde başlamış olan Türk hakimiyeti, zaman içerisinde merkezi otoritenin zayıflamasıyla, işte bu yeniçerilerin eline geçmişti…</p>
<p>Padişah tarafından atanan ve eyaletleri idare eden beylerbeylerinin yerini paşalar, onların yerini de Yeniçeri Ağaları almıştı. Nihayetinde Ağalar Saltanatı da 1671’de yaşanan Yeniçeri ayaklanması ile ortadan kaldırılmıştı.<a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/fransanin-osmanli-cezayirini-isgal-bahanesi/#_ftn5" name="_ftnref5"><sup>[5]</sup></a></p>
<p>İşte bu tarihten itibaren, Ocaklar, “Dayı” denilen yeniçeriler tarafından yönetilmeye başlandı ve merkezi otoriteden giderek uzaklaşan Cezayir Dayıları, giderek güçlenecek ve Osmanlı’dan bağımsız birer eyalet olarak davranma eğilimine gireceklerdi.<a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/fransanin-osmanli-cezayirini-isgal-bahanesi/#_ftn6" name="_ftnref6"><sup>[6]</sup></a></p>
<p>Cebelitarık Boğazına yakınlığı sebebiyle stratejik bir konumda bulunan Cezayir, yelkenli ve çektiri tipi gemilerin zaman içerisinde yaygınlaşmasıyla, çok uzun yıllardan beridir, Akdeniz ve Atlas Okyanusu’nda deniz yoluyla ticaret yapan devletlerin gemilerini yağma eden korsanlık faaliyetlerinde bulunmaktaydı.</p>
<p>Haraç vermeyen devletlerin gemileri bağlanıp, tayfaları esir ediliyor, Cezayir’e köle olarak getiriliyordu. Bir ara Cezayir’de sayısının 50 bini bulduğu bu esirler, adam başına belirli bir para almak suretiyle serbest bırakılırlardı.</p>
<p>Konuya örnek oluşturması bakımından, “Don Quijote”un (Don Kişot) yazarı Miguel de Cervantes’in Cezayir’den gelen Türk korsanlara esir düşmesi olayını anlattığım videoya bakmayı ihmal etmeyin! Açıklama kısmına videonun bağlantı adresini bırakıyorum.</p>
<p>Bu arada, 1789’da Fransız Devriminin gerçekleşmesinden bir süre sonra, Avrupa devletleri ile savaş halinde olan Fransa, ülkenin bir bölüm tahıl ihtiyacını Cezayir’den karşılamaktaydı.</p>
<p>Fransa, Cezayir Dayısı İzmirli Hüseyin Paşa’nın<a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/fransanin-osmanli-cezayirini-isgal-bahanesi/#_ftn7" name="_ftnref7"><sup>[7]</sup></a> izniyle, Nephtali Busnach ve <em>“Yahudiler Kralı”</em> olarak tanınan amcası Joseph Bacri isimli iki Yahudi tüccar aracılığıyla, 15 milyon frank tutarında buğday satın almıştı.</p>
<p>Hüseyin Dayı’nın Yahudi tüccarlardan gecikmiş vergilerini ödemelerini istemesi üzerine, onlar da Fransa’dan alacakları parayı tahsil edemediklerini, bundan dolayı vergilerini ödeyemediklerini söylemişlerdi.</p>
<p>Nihayet Fransa borcu ödemeyi kabul etti; fakat Yahudi tüccarların Fransa’ya bir kısım borçları olduğunu ileri sürerek, sadece 2 taksit ödemekle yetinmiş, kalan 7 milyon Frank civarındaki borcunu hala ödememişti.</p>
<p>Parayı tüccarlardan temin edemeyeceğini anlayan Hüseyin Dayı, bu sefer borçların tahsili için, doğrudan Fransa Kralı, Dışişleri Bakanı ve Meclis Başkanı’na üç mektup göndermiş; fakat hiç bir cevap alamamıştı.<a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/fransanin-osmanli-cezayirini-isgal-bahanesi/#_ftn8" name="_ftnref8"><sup>[8]</sup></a></p>
<p>29 Nisan 1827 yılı Ramazan Bayramı’nda bütün konsolosluklar Cezayir Dayısı’nı ziyarete geldiler.</p>
<p>Hüseyin Dayı’nın, ödenmeyen borç para hakkında Fransa’ya mektup gönderdiğini ama ne kralın, ne de hükümetin kendisine bir cevap vermediğini, Fransız Konsolosu Pierre Deval’e sorunca, Fransa Kralının bir Cezayir Dayısına mektup yazacak kadar alçalamayacağı anlamına gelen bir cevap<a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/fransanin-osmanli-cezayirini-isgal-bahanesi/#_ftn9" name="_ftnref9"><sup>[9]</sup></a> alması üzerine, sinirlenerek eline geçirdiği yelpaze ile Deval’in suratına iki-üç defa vurdu.</p>
<p>Tabi olanları ülkesine karşı yapılmış bir hakaret olarak sayan Fransa, 2 ay içerisinde Cezayir açıklarına bir donanma göndererek, Hüseyin Dayı’nın özür dilemesini istedi.</p>
<p>Hüseyin Dayı özür dilemeyince, Fransız İmparatorluğu Cezayir limanlarını 16 Haziran 1827 tarihinde abluka altına aldı.</p>
<p>Buğday satışı nedeniyle ortaya çıkan alacak-verecek meselesinde, Yelpaze olayı adıyla tarihe geçen bu olay, Frengistan’ın Cezayir’i işgal etmesi için bir bahane olmuştu.</p>
<p>Televizyonda gösterdikleri gibi Sultan II. Abdülhamid, İngiliz elçisine tokat atmış olsaydı, acaba hangi olayların yaşanmasına bahane olurdu?</p>
<p>1821’de başlayan Yunan Ayaklanmasına destek olmak için Mora’ya 30 bin kişilik bir kuvvet göndermiş olan Fransa da, geçen 3 yıl boyunca şehri denizden kuşatmaktan fazla bir şey yapamamıştı.</p>
<p>Cezayir kıyılarına çıkan az sayıdaki Fransız kuvvetleri Hüseyin Dayı’nın direnişi ile karşılaşmaktaydı.</p>
<p>Osmanlı Devleti için ise 6 yıldan beri devam eden Fransa’nın Mora işgali, Balkanlarda istiklal mücadeleleri, 20 Ekim 1827’de Navarin’de yaşanan Osmanlı-Mısır donanmasının yok edilmesi, ertesi yıl çıkan Osmanlı-Rus Savaşı, Cezayir sorununa politik yollarla çözüm aramaktan başka bir seçenek bırakmıyordu.<a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/fransanin-osmanli-cezayirini-isgal-bahanesi/#_ftn10" name="_ftnref10"><sup>[10]</sup></a></p>
<p>Ablukanın getirdiği ve olası bir seferin ortaya çıkaracağı ekonomik maliyeti önlemek adına, Fransızlar Osmanlı’nın Mısır Valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa’yı kullanmak istemişlerdi.<a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/fransanin-osmanli-cezayirini-isgal-bahanesi/#_ftn11" name="_ftnref11"><sup>[11]</sup></a></p>
<p>Fransız Dışişleri Bakanı Polignac, ülkesinin ordusunu tehlikeye atmaksızın, Suriye üzerinde güç elde etmek isteyen Kavalalı Mehmet Ali Paşa’ya Garp Ocaklarını işgal ettirerek, yönetimi ele almasını teklif ettiler.</p>
<p>Böylece Cezayir Dayısı cezalandırılmış ve onun yerine yönetimi ele geçirecek olan Mehmet Ali Paşa’ya bu fırsatı vermiş olan Fransa’nın isteklerini yaptırabilme şansını bulacaklardı.</p>
<p>Ancak bu planı uygulamaya koymak için bir donanma, 4 yıl sonra ödemek kaydıyla 4 milyon thalari ve hibe olarak da 80 toplu 4 gemi isteyen Mehmet Ali Paşa’nın bu isteklerini abartılı bulup kabul etmeyince, Fransa, Paşa’yı Cezayir’e sevkten vazgeçmiş ve kendi ordusuyla askeri harekat kararı almıştı.</p>
<p>Dahası 1811’den başlayarak Vehhâbî-Suudi sorununu çözmek ile görevlendirilen ve nihayet 1818’de bunu başarmış olan ve Yunanlıların bağımsızlık yolunda giriştikleri Mora İsyanının 1825-1827 yılları arasında bastırılmasında yardımcı olan Kavalalı Mehmet Ali Paşa, yaptığı bu yardımlar karşılığında, Osmanlı Devleti’nden Suriye vilayetinin yönetimini kendisine verilmesini istemekteydi.</p>
<p>Osmanlı Devleti’ndeki isyanları bastıran Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın istekleri gerçekleşmeyince, Osmanlı Hanedanı’nın gücünü tehdit eden bir isyancıya dönüşecekti.</p>
<p>Fransız filosu, General Louis de Bourmont komutasındaki 100 savaş gemisi ve yaklaşık 500 sivil taşıt gemisi ile yaklaşık 38 bin kişilik bir ordu taşımaktaydı.<a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/fransanin-osmanli-cezayirini-isgal-bahanesi/#_ftn12" name="_ftnref12"><sup>[12]</sup></a></p>
<p>14 Haziran 1830’da Fransızlar, Cezayir’in Sidi-Ferruch limanına girerek çıkarma yaptılar.</p>
<p>5 Temmuz 1830 tarihinde Fransızların eline düşen Cezayir, Afrikada kaybettiğimiz ilk toprak parçası olmuştu.</p>
<p>Fransa’nın Cezayir’i işgal etme istek ve kararını, tek başına Cezayir Dayısı Hüseyin Paşa’nın Fransız konsolosuna yelpaze ile vurması ile açıklamaya kalkmak ancak; Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasının nedenini Avusturya veliaht prensinin bir Sırp milliyetçisi tarafından öldürülmesi sebebiyle tek başına açıklamaya kalkmak kadar doğru olabilir.</p>
<p>Hüseyin Dayı Fransa’dan özür dilemiş olsa bile Fransa’nın Cezayir’i başka bir bahaneyle işgal etmesi çok yüksek ihtimaldi.</p>
<p>Nitekim, Napolyon’un casusu olarak adlandırılan Vincent-Yves Boutin, daha 1808 yılında Cezayir’e giderek, şehrin savunma durumu hakkında 42 sayfalık bir rapor ve harita çıkarmıştı. Bu rapor bölgenin topografyası dikkate alındığında, Cezayir şehrine yapılacak bir çıkarmanın, en az 35-40 bin asker ile Sidi-Ferruch limanından yapılması gerektiğini belirtiyordu.<a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/fransanin-osmanli-cezayirini-isgal-bahanesi/#_ftn13" name="_ftnref13"><sup>[13]</sup></a></p>
<p>Tabi Avrupa’daki karışıklıklar yüzünden Napolyon, burayı işgal etmek için hazırlatmış olduğu sefere o anda çıkamamıştı ancak; aradan 22 sene geçtikten sonra gerçekleşen Fransız çıkarmasının birebir olarak uygulanmış olması sizce de ilginç değil mi?</p>
<p><strong>Kaynakça:</strong></p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/fransanin-osmanli-cezayirini-isgal-bahanesi/#_ftnref1" name="_ftn1"><sup>[1]</sup></a> <a href="https://turkcetarih.com/terim/garp-ocaklari/"><em>“Garb Ocakları”</em></a>, Mustafa Koç ve Ali Çelebi, Tarih Terimleri Sözlüğü, <a href="https://turkcetarih.com/">Türkçe Tarih</a></p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/fransanin-osmanli-cezayirini-isgal-bahanesi/#_ftnref2" name="_ftn2"><sup>[2]</sup></a> Ercüment Kuran, <em>Cezayir’in Fransa tarafından işgali karşısında Osmanlı Siyaseti,</em> İstanbul</p>
<p>Üniversitesi Yayını No. 731. 1957, s. 3</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/fransanin-osmanli-cezayirini-isgal-bahanesi/#_ftnref3" name="_ftn3"><sup>[3]</sup></a> Aysel Fedai, <em>Fransa Hakimiyeti’nde Cezayir (1914-1954)</em>, Yüksek Lisans Tezi, Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Tarih Anabilim Dalı, 2008, s. 42</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/fransanin-osmanli-cezayirini-isgal-bahanesi/#_ftnref4" name="_ftn4"><sup>[4]</sup></a> Prof. Dr. Fahir Armaoğlu, <em>19. Yüzyıl Siyasi Tarihi (1789-1914)</em>, Türk Tarih Kurumu, 1997, s. 187</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/fransanin-osmanli-cezayirini-isgal-bahanesi/#_ftnref5" name="_ftn5"><sup>[5]</sup></a> Aysel Fedai, a.g.e., s. 38</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/fransanin-osmanli-cezayirini-isgal-bahanesi/#_ftnref6" name="_ftn6"><sup>[6]</sup></a> Ord. Prof. Dr. Enver Ziya Karal, <em>Osmanlı Tarihi, Nizam-ı Cedid ve Tanzimat (1789-1856)</em>, Cilt: 5, Sekizinci Baskı, Ankara 2007, s. 123</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/fransanin-osmanli-cezayirini-isgal-bahanesi/#_ftnref7" name="_ftn7"><sup>[7]</sup></a> Ord. Prof. Dr. Enver Ziya Karal, <em>a.g.e.</em>, s. 123</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/fransanin-osmanli-cezayirini-isgal-bahanesi/#_ftnref8" name="_ftn8"><sup>[8]</sup></a> Mehmet Nam, <em>“</em><a href="https://dergipark.org.tr/tr/pub/iutarih/issue/9628/120268"><em>İşgalden İstiklale Cezayir</em></a><em>”,</em> Tarih Dergisi, Yıl 2012, Sayı: 55, 28 Kasım 2013, s. 160</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/fransanin-osmanli-cezayirini-isgal-bahanesi/#_ftnref9" name="_ftn9"><sup>[9]</sup></a> <em>“Fransa Kralı ve cumhuru sana kâğıd tahrir itmez ve mersul kâğıdlarına dahi karşuluk irsal itmez”</em> bkz: Prof. Dr. Fahir Armaoğlu, <em>a.g.e.</em>, s. 69</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/fransanin-osmanli-cezayirini-isgal-bahanesi/#_ftnref10" name="_ftn10"><sup>[10]</sup></a> Mehmet Nam, <em>a.g.e.,</em> s. 161</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/fransanin-osmanli-cezayirini-isgal-bahanesi/#_ftnref11" name="_ftn11"><sup>[11]</sup></a> Selda Kayapınar, <em>“</em><a href="https://dergipark.org.tr/tr/pub/johut/issue/69384/1101754"><em>Cezayir’in İşgali Öncesinde Fransa’nın Mehmet Ali Paşa’yı Kullanma Planı</em></a><em>”</em>, Journal of Humanities and Tourism Research, Yıl 2022, Cilt: 12 Sayı: 1, s. 75</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/fransanin-osmanli-cezayirini-isgal-bahanesi/#_ftnref12" name="_ftn12"><sup>[12]</sup></a> Ord. Prof. Dr. Enver Ziya Karal, a.g.e., s 124, Mehmet Nam, <em>a.g.e.,</em> s. 163</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/fransanin-osmanli-cezayirini-isgal-bahanesi/#_ftnref13" name="_ftn13"><sup>[13]</sup></a> Mohammed Salah Boukechour, Le rapport de Vincent-Yves Boutin sur la régence d’Alger. Pour une nouvelle réflexion sur l’histoire de l’Algérie coloniale, 119-131</p>
<p>The post <a href="https://turkcetarih.com/tarih/gorsel-tarih/fransanin-osmanli-cezayirini-isgal-bahanesi/">Fransa’nın Osmanlı Cezayir’ini işgal bahanesi</a> appeared first on <a href="https://turkcetarih.com/">Türkçe Tarih</a>.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Fetihten Sonra İstanbul’un İskânı / Galata’da Vakfedilen Hanenin Askere Verilmesi Beratı</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/fetihten-sonra-istanbulun-iskani-galatada-vakfedilen-hanenin-askere-verilmesi-berati</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/fetihten-sonra-istanbulun-iskani-galatada-vakfedilen-hanenin-askere-verilmesi-berati</guid>
<description><![CDATA[ İstanbul fetihten sonra iskân ve imar noktasında çok büyük gelişmelere ihtiyaç duymuştur. Bu kadim şehir, 1204 Latin istilasından sonra çok büyük bir yıkıma maruz kalmış ve süregelen yıllar içinde metruk evler, atıl binalar, boş arsalarla dolu bir enkaza dönüşmüştü. 1400’lü yıllarda şehre gelen seyyahların ortak kanaati ev dokusunun düşüklüğü, su sarnıçlarının yıkıntısı, içinde meskûn yerlerden çok boş arazilerin olduğu, kısmen bir köy durumuna dönmüş bir şehir durumundaydı. Fetihten sonra yapılacak işlerin başında belki de en önemlisi bu atıl hale gelmiş şehri imar etmek idi. Şehrin imarı yanında nüfusun artırılması için Anadolu’dan Türkler getirilerek şehre iskân edilmeye çalışıldı. Şehirden ayrılan Rumların […]
The post Fetihten Sonra İstanbul’un İskânı / Galata’da Vakfedilen Hanenin Askere Verilmesi Beratı appeared first on Türkçe Tarih. ]]></description>
<enclosure url="http://medya.turkcetarih.com/uploads/big/50be38673ab6c824ee71c10618abc72b.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:43 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Fetihten, Sonra, İstanbul’un, İskânı, Galata’da, Vakfedilen, Hanenin, Askere, Verilmesi, Beratı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p></p>
<p>İstanbul fetihten sonra iskân ve imar noktasında çok büyük gelişmelere ihtiyaç duymuştur. Bu kadim şehir, 1204 Latin istilasından sonra çok büyük bir yıkıma maruz kalmış ve süregelen yıllar içinde metruk evler, atıl binalar, boş arsalarla dolu bir enkaza dönüşmüştü. 1400’lü yıllarda şehre gelen seyyahların ortak kanaati ev dokusunun düşüklüğü, su sarnıçlarının yıkıntısı, içinde meskûn yerlerden çok boş arazilerin olduğu, kısmen bir köy durumuna dönmüş bir şehir durumundaydı. Fetihten sonra yapılacak işlerin başında belki de en önemlisi bu atıl hale gelmiş şehri imar etmek idi.</p>
<div class="wp-caption aligncenter"><img width="828" height="1200" data-public-id="50004b2cda5a85074b6f2c6969d4c7f2/50004b2cda5a85074b6f2c6969d4c7f2.png" loading="lazy" decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-36026" class="size-full wp-post-36022 wp-image-36026" src="data:image/svg+xml;base64,PHN2ZyB4bWxucz0iaHR0cDovL3d3dy53My5vcmcvMjAwMC9zdmciIHdpZHRoPSI4MjgiIGhlaWdodD0iMTIwMCI+PHJlY3Qgd2lkdGg9IjEwMCUiIGhlaWdodD0iMTAwJSI+PGFuaW1hdGUgYXR0cmlidXRlTmFtZT0iZmlsbCIgdmFsdWVzPSJyZ2JhKDE1MywxNTMsMTUzLDAuNSk7cmdiYSgxNTMsMTUzLDE1MywwLjEpO3JnYmEoMTUzLDE1MywxNTMsMC41KSIgZHVyPSIycyIgcmVwZWF0Q291bnQ9ImluZGVmaW5pdGUiIC8+PC9yZWN0Pjwvc3ZnPg==" alt="" data-format="png" data-transformations="f_auto,q_auto" data-version="1685820229" data-seo="1" data-responsive="1" data-size="828 1200" data-delivery="upload" onload=";window.CLDBind?CLDBind(this):null;" data-cloudinary="lazy"><p class="wp-caption-text">Cristoforo Buondelmonti’nin Kostantiniyye haritası – Talha Hızal arşivi</p></div>
<p>Şehrin imarı yanında nüfusun artırılması için Anadolu’dan Türkler getirilerek şehre iskân edilmeye çalışıldı. Şehirden ayrılan Rumların geri kazanılması için de çeşitli politikalar uygulanmış, bu kişiler yağmalanmamış bölgelere yerleştirilmişlerdi. Anadolu’dan gelen Türklerin bir kısmının vergi ve şehir yaşayışına uymaması nedeni ile İstanbul’u terk etmeleri (günümüzden bakınca ne ilginç şey), şehre geri çağrılan Rumların ise bir kısmının gelmemeleri üzerine boşta kalan hane ve arsalar resmi olarak hazineye intikal etmiştir. Mevkuf yani vakfedilmiş olan bu haneler de Anadolu’dan İstanbul’a göçtürülen ailelere verilmiştir.</p>
<div class="wp-caption aligncenter"><img width="1119" height="3000" data-public-id="67ca6b50c8569c68b0d240bb828428d7/67ca6b50c8569c68b0d240bb828428d7.jpg" loading="lazy" decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-36027" class="size-full wp-post-36022 wp-image-36027" src="data:image/svg+xml;base64,PHN2ZyB4bWxucz0iaHR0cDovL3d3dy53My5vcmcvMjAwMC9zdmciIHdpZHRoPSIxMTE5IiBoZWlnaHQ9IjMwMDAiPjxyZWN0IHdpZHRoPSIxMDAlIiBoZWlnaHQ9IjEwMCUiPjxhbmltYXRlIGF0dHJpYnV0ZU5hbWU9ImZpbGwiIHZhbHVlcz0icmdiYSgxNTMsMTUzLDE1MywwLjUpO3JnYmEoMTUzLDE1MywxNTMsMC4xKTtyZ2JhKDE1MywxNTMsMTUzLDAuNSkiIGR1cj0iMnMiIHJlcGVhdENvdW50PSJpbmRlZmluaXRlIiAvPjwvcmVjdD48L3N2Zz4=" alt="" data-format="jpg" data-transformations="f_auto,q_auto" data-version="1685820405" data-seo="1" data-responsive="1" data-size="1119 3000" data-delivery="upload" onload=";window.CLDBind?CLDBind(this):null;" data-cloudinary="lazy"><p class="wp-caption-text">Galata’da Vakfedilen Hanenin Askere Verilmesi Beratı – Talha Hızal arşivi</p></div>
<p>Sultan Mehmed’in vakfedilen bir hanenin bir kişiye verilmesi hakkında bir berat bize bu uygulamayı göstermektedir. Galata şehrinde Kasap Anton’dan mevkuf olan üstünde üç altında iki oda olan ev bu berata konu olmuş. Fetihten sonra muhtemelen şehri terk eden Kasap Anton’un bıraktığı evi fetih gereğince hazine malı olarak kabul edilerek vakfedilmiş, İstanbul kadısı Çakır Bey’in de onayını içeren tezkire vermesi üzerine bu ev Sultan Mehmed tarafından Mehmed isimli bir kişiye mülk olarak verilmiş. Berat gereğince mülk edindiği evini satma, bağışlama yahut vakfetme hakkının mülkün yeni sahibine bırakıldığı belirtilerek hiç kimsenin kendisine engel olamayacağı yine berat gereğince bildirilmiş.</p>
<p>The post <a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/fetihten-sonra-istanbulun-iskani-galatada-vakfedilen-hanenin-askere-verilmesi-berati/">Fetihten Sonra İstanbul’un İskânı / Galata’da Vakfedilen Hanenin Askere Verilmesi Beratı</a> appeared first on <a href="https://turkcetarih.com/">Türkçe Tarih</a>.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>15 Haziran 1826 Son Yeniçeri İsyanı ve Ocağın Topa Tutularak Kaldırılması</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/15-haziran-1826-son-yeniceri-isyani-ve-ocagin-topa-tutularak-kaldirilmasi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/15-haziran-1826-son-yeniceri-isyani-ve-ocagin-topa-tutularak-kaldirilmasi</guid>
<description><![CDATA[ 15 Haziran 1826 günü Osmanlı ordusunun mühim unsuru olan yeniçeri ocağı yine isyana kalkışmış ancak bu kez isyana hazırlıklı olan Sultan II. Mahmud ve ona tâbi askerler, devlet erkânı, ulema ve ahali tarafından kanlı bir şekilde bastırılmıştı. Üç gün boyunca sürecek olan yeniçeri avı 6000’i aşkın yeniçeri askerinin idamıyla, Aksaray’da bulunan kışlalarının tamamen imhasıyla sonuçlanacaktı. Bunun yanı sıra askeri sistem ve devlet sistemi büyük değişikliklere uğrayacaktı. Dönemin yabancı neşriyat yapan İzmir adlı gazetesinde misli görülmemiş bir hadise olarak anlatılan yeniçerilerin son isyanına karşı II. Mahmud halkın, medreselilerin, tersane, topçu ve humbaracı askerlerinin desteğini almıştı. Şeyhülislam’ın isyan eden yeniçerilerin katledilmesinin vacip […]
The post 15 Haziran 1826 Son Yeniçeri İsyanı ve Ocağın Topa Tutularak Kaldırılması appeared first on Türkçe Tarih. ]]></description>
<enclosure url="http://medya.turkcetarih.com/uploads/big/472c08b7dda38e6a3ffc49cdb6ad55fb.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:43 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Haziran, 1826, Son, Yeniçeri, İsyanı, Ocağın, Topa, Tutularak, Kaldırılması</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>15 Haziran 1826 günü Osmanlı ordusunun mühim unsuru olan yeniçeri ocağı yine isyana kalkışmış ancak bu kez isyana hazırlıklı olan Sultan II. Mahmud ve ona tâbi askerler, devlet erkânı, ulema ve ahali tarafından kanlı bir şekilde bastırılmıştı.</p>
<div class="wp-caption aligncenter"><img width="384" height="516" data-public-id="52c3c844f7f873374b5bd60e2c0bacaf/52c3c844f7f873374b5bd60e2c0bacaf.jpg" loading="lazy" decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-36057" class=" wp-post-36046 wp-image-36057" src="data:image/svg+xml;base64,PHN2ZyB4bWxucz0iaHR0cDovL3d3dy53My5vcmcvMjAwMC9zdmciIHdpZHRoPSIzODQiIGhlaWdodD0iNTE2Ij48cmVjdCB3aWR0aD0iMTAwJSIgaGVpZ2h0PSIxMDAlIj48YW5pbWF0ZSBhdHRyaWJ1dGVOYW1lPSJmaWxsIiB2YWx1ZXM9InJnYmEoMTUzLDE1MywxNTMsMC41KTtyZ2JhKDE1MywxNTMsMTUzLDAuMSk7cmdiYSgxNTMsMTUzLDE1MywwLjUpIiBkdXI9IjJzIiByZXBlYXRDb3VudD0iaW5kZWZpbml0ZSIgLz48L3JlY3Q+PC9zdmc+" alt="" data-format="jpg" data-transformations="f_auto,q_auto" data-version="1687027581" data-seo="1" data-responsive="1" data-size="650 874" data-delivery="upload" onload=";window.CLDBind?CLDBind(this):null;" data-cloudinary="lazy"><p class="wp-caption-text">Yeniçeri Ağası Ağa Hüseyin Paşa – Talha Hızal arşivi</p></div>
<p></p><div class="wp-caption aligncenter"><img width="372" height="558" data-public-id="f0f47f97b20b94b4d1a779ce5aec01ab/f0f47f97b20b94b4d1a779ce5aec01ab.jpg" loading="lazy" decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-36059" class=" wp-post-36046 wp-image-36059" src="data:image/svg+xml;base64,PHN2ZyB4bWxucz0iaHR0cDovL3d3dy53My5vcmcvMjAwMC9zdmciIHdpZHRoPSIzNzIiIGhlaWdodD0iNTU4Ij48cmVjdCB3aWR0aD0iMTAwJSIgaGVpZ2h0PSIxMDAlIj48YW5pbWF0ZSBhdHRyaWJ1dGVOYW1lPSJmaWxsIiB2YWx1ZXM9InJnYmEoMTUzLDE1MywxNTMsMC41KTtyZ2JhKDE1MywxNTMsMTUzLDAuMSk7cmdiYSgxNTMsMTUzLDE1MywwLjUpIiBkdXI9IjJzIiByZXBlYXRDb3VudD0iaW5kZWZpbml0ZSIgLz48L3JlY3Q+PC9zdmc+" alt="" data-format="jpg" data-transformations="f_auto,q_auto" data-version="1687027967" data-seo="1" data-responsive="1" data-size="512 768" data-delivery="upload" onload=";window.CLDBind?CLDBind(this):null;" data-cloudinary="lazy"><p class="wp-caption-text">Usta ve karakullukçu – Talha Hızal arşivi</p></div><br>
Üç gün boyunca sürecek olan yeniçeri avı 6000’i aşkın yeniçeri askerinin idamıyla, Aksaray’da bulunan kışlalarının tamamen imhasıyla sonuçlanacaktı. Bunun yanı sıra askeri sistem ve devlet sistemi büyük değişikliklere uğrayacaktı.
<p></p><div class="wp-caption aligncenter"><img width="478" height="913" data-public-id="393091864751c8451076f3b04fa60ecc_36048868b5/393091864751c8451076f3b04fa60ecc_36048868b5.jpg" loading="lazy" decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-36048" class=" wp-post-36046 wp-image-36048" src="data:image/svg+xml;base64,PHN2ZyB4bWxucz0iaHR0cDovL3d3dy53My5vcmcvMjAwMC9zdmciIHdpZHRoPSI0NzgiIGhlaWdodD0iOTEzIj48cmVjdCB3aWR0aD0iMTAwJSIgaGVpZ2h0PSIxMDAlIj48YW5pbWF0ZSBhdHRyaWJ1dGVOYW1lPSJmaWxsIiB2YWx1ZXM9InJnYmEoMTUzLDE1MywxNTMsMC41KTtyZ2JhKDE1MywxNTMsMTUzLDAuMSk7cmdiYSgxNTMsMTUzLDE1MywwLjUpIiBkdXI9IjJzIiByZXBlYXRDb3VudD0iaW5kZWZpbml0ZSIgLz48L3JlY3Q+PC9zdmc+" alt="" data-format="jpg" data-transformations="f_auto,q_auto" data-version="1687022186" data-seo="1" data-responsive="1" data-size="1224 2339" data-delivery="upload" onload=";window.CLDBind?CLDBind(this):null;" data-cloudinary="lazy"><p class="wp-caption-text">İzmir gazete tercümesi – Talha Hızal arşivi</p></div><br>
Dönemin yabancı neşriyat yapan İzmir adlı gazetesinde misli görülmemiş bir hadise olarak anlatılan yeniçerilerin son isyanına karşı II. Mahmud halkın, medreselilerin, tersane, topçu ve humbaracı askerlerinin desteğini almıştı. Şeyhülislam’ın isyan eden yeniçerilerin katledilmesinin vacip olduğuna dair fetvası üzerine İstanbul’un tüm mahalle ve köylerinden halk ellerinde silahlar ile Sultanahmed meydanındaki sancak altında toplandılar.
<div class="wp-caption aligncenter"><img width="305" height="458" data-public-id="a6030fcff891e7e2a15370fb19db4ccf/a6030fcff891e7e2a15370fb19db4ccf.jpg" loading="lazy" decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-36061" class=" wp-post-36046 wp-image-36061" src="data:image/svg+xml;base64,PHN2ZyB4bWxucz0iaHR0cDovL3d3dy53My5vcmcvMjAwMC9zdmciIHdpZHRoPSIzMDUiIGhlaWdodD0iNDU4Ij48cmVjdCB3aWR0aD0iMTAwJSIgaGVpZ2h0PSIxMDAlIj48YW5pbWF0ZSBhdHRyaWJ1dGVOYW1lPSJmaWxsIiB2YWx1ZXM9InJnYmEoMTUzLDE1MywxNTMsMC41KTtyZ2JhKDE1MywxNTMsMTUzLDAuMSk7cmdiYSgxNTMsMTUzLDE1MywwLjUpIiBkdXI9IjJzIiByZXBlYXRDb3VudD0iaW5kZWZpbml0ZSIgLz48L3JlY3Q+PC9zdmc+" alt="" data-format="jpg" data-transformations="f_auto,q_auto" data-version="1687028351" data-seo="1" data-responsive="1" data-size="512 768" data-delivery="upload" onload=";window.CLDBind?CLDBind(this):null;" data-cloudinary="lazy"><p class="wp-caption-text">Odabaşı – Talha Hızal arşivi</p></div>
<p></p><div class="wp-caption alignright"><img width="302" height="194" data-public-id="56af3161bd4604db6e6e811d733e6cbe/56af3161bd4604db6e6e811d733e6cbe.jpg" loading="lazy" decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-36063" class=" wp-post-36046 wp-image-36063" src="data:image/svg+xml;base64,PHN2ZyB4bWxucz0iaHR0cDovL3d3dy53My5vcmcvMjAwMC9zdmciIHdpZHRoPSIzMDIiIGhlaWdodD0iMTk0Ij48cmVjdCB3aWR0aD0iMTAwJSIgaGVpZ2h0PSIxMDAlIj48YW5pbWF0ZSBhdHRyaWJ1dGVOYW1lPSJmaWxsIiB2YWx1ZXM9InJnYmEoMTUzLDE1MywxNTMsMC41KTtyZ2JhKDE1MywxNTMsMTUzLDAuMSk7cmdiYSgxNTMsMTUzLDE1MywwLjUpIiBkdXI9IjJzIiByZXBlYXRDb3VudD0iaW5kZWZpbml0ZSIgLz48L3JlY3Q+PC9zdmc+" alt="" data-format="jpg" data-transformations="f_auto,q_auto" data-version="1687028636" data-seo="1" data-responsive="1" data-size="960 617" data-delivery="upload" onload=";window.CLDBind?CLDBind(this):null;" data-cloudinary="lazy"><p class="wp-caption-text">Yeniçeri kapısı 1954. arkada Molla Fenari İsa Camii – Talha Hızal Arşivi</p></div><br>
Halkı yeniçerilere karşı kışkırtmakta bazı yeniçerilerin haç dövmeleri yaptıkları, Kur’an-ı Kerim sayfalarına orta nişanlarını çizdikleri ve bu sayfalardan birinin Firavun’un helakı ile ilgili ayetin olduğu sayfaya denk gelmesi propagandası etkili olmuştur. 
<div class="wp-caption aligncenter"><img width="1318" height="516" data-public-id="e9759a635b274e63f528ce810e5389d7_360544db78/e9759a635b274e63f528ce810e5389d7_360544db78.png" loading="lazy" decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-36054" class="size-full wp-post-36046 wp-image-36054" src="data:image/svg+xml;base64,PHN2ZyB4bWxucz0iaHR0cDovL3d3dy53My5vcmcvMjAwMC9zdmciIHdpZHRoPSIxMzE4IiBoZWlnaHQ9IjUxNiI+PHJlY3Qgd2lkdGg9IjEwMCUiIGhlaWdodD0iMTAwJSI+PGFuaW1hdGUgYXR0cmlidXRlTmFtZT0iZmlsbCIgdmFsdWVzPSJyZ2JhKDE1MywxNTMsMTUzLDAuNSk7cmdiYSgxNTMsMTUzLDE1MywwLjEpO3JnYmEoMTUzLDE1MywxNTMsMC41KSIgZHVyPSIycyIgcmVwZWF0Q291bnQ9ImluZGVmaW5pdGUiIC8+PC9yZWN0Pjwvc3ZnPg==" alt="" data-format="png" data-transformations="f_auto,q_auto" data-version="1687024954" data-seo="1" data-responsive="1" data-size="1318 516" data-delivery="upload" onload=";window.CLDBind?CLDBind(this):null;" data-cloudinary="lazy"><p class="wp-caption-text">4 Et meydanı 1944 – Talha Hızal arşivi</p></div>
<div class="wp-caption aligncenter"><img width="1320" height="514" data-public-id="45f6e16347f82359507d53d4623b06ea_360557fc11/45f6e16347f82359507d53d4623b06ea_360557fc11.png" loading="lazy" decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-36055" class="size-full wp-post-36046 wp-image-36055" src="data:image/svg+xml;base64,PHN2ZyB4bWxucz0iaHR0cDovL3d3dy53My5vcmcvMjAwMC9zdmciIHdpZHRoPSIxMzIwIiBoZWlnaHQ9IjUxNCI+PHJlY3Qgd2lkdGg9IjEwMCUiIGhlaWdodD0iMTAwJSI+PGFuaW1hdGUgYXR0cmlidXRlTmFtZT0iZmlsbCIgdmFsdWVzPSJyZ2JhKDE1MywxNTMsMTUzLDAuNSk7cmdiYSgxNTMsMTUzLDE1MywwLjEpO3JnYmEoMTUzLDE1MywxNTMsMC41KSIgZHVyPSIycyIgcmVwZWF0Q291bnQ9ImluZGVmaW5pdGUiIC8+PC9yZWN0Pjwvc3ZnPg==" alt="" data-format="png" data-transformations="f_auto,q_auto" data-version="1687025241" data-seo="1" data-responsive="1" data-size="1320 514" data-delivery="upload" onload=";window.CLDBind?CLDBind(this):null;" data-cloudinary="lazy"><p class="wp-caption-text">Et meydanı 1966 – Talha Hızal arşivi</p></div>
<p align="justify"><span><span><span>Karacehennem İbrahim Ağa komutasındaki birliklerin top ateşleri ile Et Meydanı yangın yerine döndü. Habere göre yanmaktan kaçmak isteyen yeniçeriler kılıçla öldürüldü. Yangının dumanının ve asilerin feryatlarının Beyoğlu’ndan görüldüğü, duyulduğu vakidir. 19 Haziran’a kadar devam eden çatışmalarda yeniçerilerden 6000’e yakın asker, II. Mahmud taraftarından ise 87 kişi hayatını kaybetmiştir. Padişahın dahi elinde palayla savaştığını anlatan yazı, bu olayın Deli Pedro’nun İsterliç askerlerini yok etmesindeki ünü geçtiğini söylüyor.</span></span></span></p>
<div class="wp-caption aligncenter"><img width="1276" height="849" data-public-id="600adccf729e5874e9f2ad2f36f41f05/600adccf729e5874e9f2ad2f36f41f05.jpg" loading="lazy" decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-36067" class="size-full wp-post-36046 wp-image-36067" src="data:image/svg+xml;base64,PHN2ZyB4bWxucz0iaHR0cDovL3d3dy53My5vcmcvMjAwMC9zdmciIHdpZHRoPSIxMjc2IiBoZWlnaHQ9Ijg0OSI+PHJlY3Qgd2lkdGg9IjEwMCUiIGhlaWdodD0iMTAwJSI+PGFuaW1hdGUgYXR0cmlidXRlTmFtZT0iZmlsbCIgdmFsdWVzPSJyZ2JhKDE1MywxNTMsMTUzLDAuNSk7cmdiYSgxNTMsMTUzLDE1MywwLjEpO3JnYmEoMTUzLDE1MywxNTMsMC41KSIgZHVyPSIycyIgcmVwZWF0Q291bnQ9ImluZGVmaW5pdGUiIC8+PC9yZWN0Pjwvc3ZnPg==" alt="" data-format="jpg" data-transformations="f_auto,q_auto" data-version="1687029466" data-seo="1" data-responsive="1" data-size="1276 849" data-delivery="upload" onload=";window.CLDBind?CLDBind(this):null;" data-cloudinary="lazy"><p class="wp-caption-text">Orta alametleri – Talha Hızal arşivi</p></div>
<p align="justify"><span><span><span>19 Haziran’dan sonra da yakalanan yeniçeriler idam edilmek üzere sürgüne gönderildiklerine dair yüzlerce emir vardır. Yine İstanbul’da başıboş gezenler, serseriler de memleketlerine gönderildiler. Ayrıca sokak köpekleri de şehirden gönderildi.</span></span></span></p>
<p align="justify"><span><span><span>Bu vakada II. Mahmud’a en büyük desteği veren Meşihat makamına yeniçeriler ağasının konağı olan Ağa Kapısı, Bab-ı Fetva olarak verildi. Yeniçerileri anımsatacak nişan, alamet, mehter marşı, cirit oyunu, meddah, Karagöz-Hacivat yasaklandı. Kahvehaneler kapatıldı. Yine Bektaşilik kapatılarak, bazı babaları öldürüldü. Çoğunluğu da sürüldü. Yeniçerilerin destekçilerinden kayıkçı, ırgat, hamallar sürüldü. Hamal işini Ermeniler alarak bu meslekte uzun yıllar kalıcı oldular. Ocağın kaldırılmasından sonra Anadolu’da ve özellikle Rumeli’deki vali ve kadılar kendi bölgelerinde kaç yeniçeri öldürdüklerini ve ahalinin ocağın kaldırılmasındaki memnuniyetlerini bildirmişlerdir.</span></span></span></p>
<p align="justify"><span><span><span>Günümüz tarihçiliği için üzüntü veren bir olay ise yeniçerilere dair belge ve bilgilerin hamamlarda yakılmasıdır. Bu husustaki bir belge Ayasofya hamamında yeniçeri defterlerinin yakıldığını bildiren metindir. Özellikle bu defterlerin metinde “bî-lüzûm” olarak değerlendirilmesi günümüzden bakınca ne kadar üzücü oluyor.</span></span></span></p>
<p align="justify"><span><span><span>En kesin ve acı sonuç ise devletin merkezi ordusunun ortadan kaldırılması ve yeni kurulan Asakir-i Mansure-i Muhammediye ordusunun tam oturamaması üzerine Ruslara karşı alınan mağlubiyet ve Yunanistan’ın bağımsızlığına giden süreci hızlandırması oldu.</span></span></span></p>
<p align="justify"><span><span><span>Gazete haberinde geçen “Devlet-i aliyye’nin işbu vak’a sebebiyle izzet-i şânına bir tarih-i cedîd mebde olacağı me’mûldür” cümlesinin geleceği okuyan bir cümle olduğunu söylememiz mümkün. Devletin şanının izzetine ne kadar yeni bir başlangıç yeri olduğu şüpheli de olsa devamındaki çoğu hadise ve gelişme için başlangıç yeri olmuştur.</span></span></span></p>
<div class="wp-caption aligncenter"><img width="2023" height="3110" data-public-id="a1b38a47df1234f35ea88b12440121fa/a1b38a47df1234f35ea88b12440121fa.jpg" loading="lazy" decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-36069" class="size-full wp-post-36046 wp-image-36069" src="data:image/svg+xml;base64,PHN2ZyB4bWxucz0iaHR0cDovL3d3dy53My5vcmcvMjAwMC9zdmciIHdpZHRoPSIyMDIzIiBoZWlnaHQ9IjMxMTAiPjxyZWN0IHdpZHRoPSIxMDAlIiBoZWlnaHQ9IjEwMCUiPjxhbmltYXRlIGF0dHJpYnV0ZU5hbWU9ImZpbGwiIHZhbHVlcz0icmdiYSgxNTMsMTUzLDE1MywwLjUpO3JnYmEoMTUzLDE1MywxNTMsMC4xKTtyZ2JhKDE1MywxNTMsMTUzLDAuNSkiIGR1cj0iMnMiIHJlcGVhdENvdW50PSJpbmRlZmluaXRlIiAvPjwvcmVjdD48L3N2Zz4=" alt="" data-format="jpg" data-transformations="f_auto,q_auto" data-version="1687029984" data-seo="1" data-responsive="1" data-size="2023 3110" data-delivery="upload" onload=";window.CLDBind?CLDBind(this):null;" data-cloudinary="lazy"><p class="wp-caption-text">Yeniçeri Defterlerinin Yakılması – Talha Hızal Arşivi</p></div>
<div class="wp-caption aligncenter"><img width="1893" height="4184" data-public-id="50c9457e25e26e1fd81ab341606a7f7d/50c9457e25e26e1fd81ab341606a7f7d.jpg" loading="lazy" decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-36071" class="size-full wp-post-36046 wp-image-36071" src="data:image/svg+xml;base64,PHN2ZyB4bWxucz0iaHR0cDovL3d3dy53My5vcmcvMjAwMC9zdmciIHdpZHRoPSIxODkzIiBoZWlnaHQ9IjQxODQiPjxyZWN0IHdpZHRoPSIxMDAlIiBoZWlnaHQ9IjEwMCUiPjxhbmltYXRlIGF0dHJpYnV0ZU5hbWU9ImZpbGwiIHZhbHVlcz0icmdiYSgxNTMsMTUzLDE1MywwLjUpO3JnYmEoMTUzLDE1MywxNTMsMC4xKTtyZ2JhKDE1MywxNTMsMTUzLDAuNSkiIGR1cj0iMnMiIHJlcGVhdENvdW50PSJpbmRlZmluaXRlIiAvPjwvcmVjdD48L3N2Zz4=" alt="" data-format="jpg" data-transformations="f_auto,q_auto" data-version="1687030363" data-seo="1" data-responsive="1" data-size="1893 4184" data-delivery="upload" onload=";window.CLDBind?CLDBind(this):null;" data-cloudinary="lazy"><p class="wp-caption-text">Hacı Ömer’e Kalebent Cezası – Talha Hızal Arşivi</p></div>
<div class="wp-caption aligncenter"><img width="2686" height="1969" data-public-id="ba3b8825e4a83b6270e69321cc7585bb/ba3b8825e4a83b6270e69321cc7585bb.jpg" loading="lazy" decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-36073" class="size-full wp-post-36046 wp-image-36073" src="data:image/svg+xml;base64,PHN2ZyB4bWxucz0iaHR0cDovL3d3dy53My5vcmcvMjAwMC9zdmciIHdpZHRoPSIyNjg2IiBoZWlnaHQ9IjE5NjkiPjxyZWN0IHdpZHRoPSIxMDAlIiBoZWlnaHQ9IjEwMCUiPjxhbmltYXRlIGF0dHJpYnV0ZU5hbWU9ImZpbGwiIHZhbHVlcz0icmdiYSgxNTMsMTUzLDE1MywwLjUpO3JnYmEoMTUzLDE1MywxNTMsMC4xKTtyZ2JhKDE1MywxNTMsMTUzLDAuNSkiIGR1cj0iMnMiIHJlcGVhdENvdW50PSJpbmRlZmluaXRlIiAvPjwvcmVjdD48L3N2Zz4=" alt="" data-format="jpg" data-transformations="f_auto,q_auto" data-version="1687030580" data-seo="1" data-responsive="1" data-size="2686 1969" data-delivery="upload" onload=";window.CLDBind?CLDBind(this):null;" data-cloudinary="lazy"><p class="wp-caption-text">İznidmid – Talha Hızal arşivi</p></div>
<p align="justify"><span><span><span>Ocağın kapatılması ile ilgili dönemin dört belgesini okunuşu ile bu belgelerin yorumlama ve anlatımını yaptığım diğer video için bkz:</span></span></span></p>
<p></p>
<p>The post <a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/15-haziran-1826-son-yeniceri-isyani-ve-ocagin-topa-tutularak-kaldirilmasi/">15 Haziran 1826 Son Yeniçeri İsyanı ve Ocağın Topa Tutularak Kaldırılması</a> appeared first on <a href="https://turkcetarih.com/">Türkçe Tarih</a>.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Aydın’ın Karatepe Köyünde Katliam Yapan Yunan Kuvvetleri</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/aydinin-karatepe-koeyunde-katliam-yapan-yunan-kuvvetleri</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/aydinin-karatepe-koeyunde-katliam-yapan-yunan-kuvvetleri</guid>
<description><![CDATA[ Sakarya muharebesinin yıkıcı etkisinin Anadolu insanında sıcaklığını koruduğu ve ufukta büyük taarruzun görüldüğü bir zamanda İstanbul hükûmetinin içinde bulunduğu acziyeti metindeki kelimelerden gördüğümüz bir belge. Günümüzde Aydın’ın Köşk ilçesine bağlı olan ve bir şehitliğe de sahiplik eden Karatepe köyü 1 Şubat 1922 tarihinde işgalci Yunan birliklerinin büyük bir katliamına uğradı. Bu katliamdan sonra 18 Şubat tarihinde daha büyük bir katliama maruz kalacak Karatepe köyü olaydan yedi ay sonra 7 Eylül 1922 tarihinde Aydın’ın kurtuluşu ile halas bulacaktı. Dâhiliye Nazırı Ali Rıza Paşa’dan Hariciye Nazırı İzzet Paşa’ya gönderilen bu metne göre 1 Şubat 1922 tarihinde makineli tüfeklerle donanmış Yunan takip müfrezeleri […]
The post Aydın’ın Karatepe Köyünde Katliam Yapan Yunan Kuvvetleri appeared first on Türkçe Tarih. ]]></description>
<enclosure url="http://medya.turkcetarih.com/uploads/big/3e533784669a65b216816a8be5e84af4.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:43 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Aydın’ın, Karatepe, Köyünde, Katliam, Yapan, Yunan, Kuvvetleri</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p></p>
<p>Sakarya muharebesinin yıkıcı etkisinin Anadolu insanında sıcaklığını koruduğu ve ufukta büyük taarruzun görüldüğü bir zamanda İstanbul hükûmetinin içinde bulunduğu acziyeti metindeki kelimelerden gördüğümüz bir belge. Günümüzde Aydın’ın Köşk ilçesine bağlı olan ve bir şehitliğe de sahiplik eden Karatepe köyü 1 Şubat 1922 tarihinde işgalci Yunan birliklerinin büyük bir katliamına uğradı. Bu katliamdan sonra 18 Şubat tarihinde daha büyük bir katliama maruz kalacak Karatepe köyü olaydan yedi ay sonra 7 Eylül 1922 tarihinde Aydın’ın kurtuluşu ile halas bulacaktı.</p>
<p><img width="1080" height="720" data-public-id="03823312143faa26f2dcbcdb07e3bc82_36136e5315/03823312143faa26f2dcbcdb07e3bc82_36136e5315.jpg" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-post-36133 wp-image-36136" src="data:image/svg+xml;base64,PHN2ZyB4bWxucz0iaHR0cDovL3d3dy53My5vcmcvMjAwMC9zdmciIHdpZHRoPSIxMDgwIiBoZWlnaHQ9IjcyMCI+PHJlY3Qgd2lkdGg9IjEwMCUiIGhlaWdodD0iMTAwJSI+PGFuaW1hdGUgYXR0cmlidXRlTmFtZT0iZmlsbCIgdmFsdWVzPSJyZ2JhKDE1MywxNTMsMTUzLDAuNSk7cmdiYSgxNTMsMTUzLDE1MywwLjEpO3JnYmEoMTUzLDE1MywxNTMsMC41KSIgZHVyPSIycyIgcmVwZWF0Q291bnQ9ImluZGVmaW5pdGUiIC8+PC9yZWN0Pjwvc3ZnPg==" alt="" data-format="jpg" data-transformations="f_auto,q_auto" data-version="1694207829" data-seo="1" data-responsive="1" data-size="1080 720" data-delivery="upload" onload=";window.CLDBind?CLDBind(this):null;" data-cloudinary="lazy"></p>
<p>Dâhiliye Nazırı Ali Rıza Paşa’dan Hariciye Nazırı İzzet Paşa’ya gönderilen bu metne göre 1 Şubat 1922 tarihinde makineli tüfeklerle donanmış Yunan takip müfrezeleri Aydın’a iki saat mesafede yer alan Karatepe köyüne girerek köylülerin camide toplanmalarını emretmişler. Köylüler camide toplandıktan sonra caminin dört köşesine benzin dolu tenekeleri koyarak ateşe vererek infilak ettirmişler. Bu infilak sonucunda caminin tavanı köylülerin üzerine çökerek iki yüz kadar köylünün bu facianın kurbanı olmasıyla sonuçlanmış.</p>
<p><img width="480" height="720" data-public-id="6ed96a02b3a5e32fdd1386fbe54f053b/6ed96a02b3a5e32fdd1386fbe54f053b.jpg" loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-post-36133 wp-image-36138 aligncenter" src="data:image/svg+xml;base64,PHN2ZyB4bWxucz0iaHR0cDovL3d3dy53My5vcmcvMjAwMC9zdmciIHdpZHRoPSI0ODAiIGhlaWdodD0iNzIwIj48cmVjdCB3aWR0aD0iMTAwJSIgaGVpZ2h0PSIxMDAlIj48YW5pbWF0ZSBhdHRyaWJ1dGVOYW1lPSJmaWxsIiB2YWx1ZXM9InJnYmEoMTUzLDE1MywxNTMsMC41KTtyZ2JhKDE1MywxNTMsMTUzLDAuMSk7cmdiYSgxNTMsMTUzLDE1MywwLjUpIiBkdXI9IjJzIiByZXBlYXRDb3VudD0iaW5kZWZpbml0ZSIgLz48L3JlY3Q+PC9zdmc+" alt="" data-format="jpg" data-transformations="f_auto,q_auto" data-version="1694207934" data-seo="1" data-responsive="1" data-size="480 720" data-delivery="upload" onload=";window.CLDBind?CLDBind(this):null;" data-cloudinary="lazy"></p>
<p>Güvenilir bir kaynaktan alınan istihbarata göre patlama esnasında köylünün feryad ü figanı Karatepe köyüne bir saat mesafede bulunan Şeyh köyünden de işitilmiş. Dâhiliye Nazırı Ali Rıza Paşa, Hariciye Nazırı İzzet Paşa’dan bu facia ve zulmün bir an önce sonlandırılması için çeşitli teşebbüslerde bulunmasını talep etmiş.</p>
<p><img width="1411" height="1276" data-public-id="ccab1635f1807f95bcfe7ab0c03b24e1/ccab1635f1807f95bcfe7ab0c03b24e1.jpg" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-post-36133 wp-image-36141" src="data:image/svg+xml;base64,PHN2ZyB4bWxucz0iaHR0cDovL3d3dy53My5vcmcvMjAwMC9zdmciIHdpZHRoPSIxNDExIiBoZWlnaHQ9IjEyNzYiPjxyZWN0IHdpZHRoPSIxMDAlIiBoZWlnaHQ9IjEwMCUiPjxhbmltYXRlIGF0dHJpYnV0ZU5hbWU9ImZpbGwiIHZhbHVlcz0icmdiYSgxNTMsMTUzLDE1MywwLjUpO3JnYmEoMTUzLDE1MywxNTMsMC4xKTtyZ2JhKDE1MywxNTMsMTUzLDAuNSkiIGR1cj0iMnMiIHJlcGVhdENvdW50PSJpbmRlZmluaXRlIiAvPjwvcmVjdD48L3N2Zz4=" alt="" data-format="jpg" data-transformations="f_auto,q_auto" data-version="1694208125" data-seo="1" data-responsive="1" data-size="1411 1276" data-delivery="upload" onload=";window.CLDBind?CLDBind(this):null;" data-cloudinary="lazy"></p>
<p>The post <a href="https://turkcetarih.com/tarih/belgelerle-tarih-okumasi/aydinin-karatepe-koyunde-katliam-yapan-yunan-kuvvetleri/">Aydın’ın Karatepe Köyünde Katliam Yapan Yunan Kuvvetleri</a> appeared first on <a href="https://turkcetarih.com/">Türkçe Tarih</a>.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Avrupa’da Tespit Edilen Bir Siyonist ve Filistin’deki Ailesinin Sürgünü – 1917</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/avrupada-tespit-edilen-bir-siyonist-ve-filistindeki-ailesinin-surgunu-1917</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/avrupada-tespit-edilen-bir-siyonist-ve-filistindeki-ailesinin-surgunu-1917</guid>
<description><![CDATA[ Birinci Dünya Savaşı Siyonist faaliyetlerin casusluklarla iç geçtiği bir dönemdi. Osmanlılar harp zamanında özellikle Suriye ve Kudüs civarında Siyonist faaliyetlere girişen Musevileri Anadolu içlerine sürüyor, başka bir ülke tabiiyeti olanları da o ülkelere gönderiyordu. Avrupa’da Siyonist faaliyetlere ve İtilaf devletlerine casusluk yapanlar da o ülkelerdeki Osmanlı diplomatlarınca tespit ediliyordu. Enver Paşa’nın imzasını taşıyan 12 Mayıs 1917 tarihli bu belgeye göre Osmanlı Lahey Elçiliği ailesi Kudüs’te kendisi ise Lahey’de yaşayan İspira adında bir kişinin Siyonizm için çalıştığını ve büyük ihtimalle Kudüs’te yaşayan ailesini de istihbarat amaçlı kullandığını tespit ederek önlem alınması gerektiğini Emniyet Umum Müdürlüğüne ve 4. Ordu İstihbarat Subayına bildirmiş. […]
The post Avrupa’da Tespit Edilen Bir Siyonist ve Filistin’deki Ailesinin Sürgünü – 1917 appeared first on Türkçe Tarih. ]]></description>
<enclosure url="http://medya.turkcetarih.com/uploads/big/142990b5823e5351372ae798aef667e8.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:43 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Avrupa’da, Tespit, Edilen, Bir, Siyonist, Filistin’deki, Ailesinin, Sürgünü, –, 1917</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p></p>
<p>Birinci Dünya Savaşı Siyonist faaliyetlerin casusluklarla iç geçtiği bir dönemdi. Osmanlılar harp zamanında özellikle Suriye ve Kudüs civarında Siyonist faaliyetlere girişen Musevileri Anadolu içlerine sürüyor, başka bir ülke tabiiyeti olanları da o ülkelere gönderiyordu. Avrupa’da Siyonist faaliyetlere ve İtilaf devletlerine casusluk yapanlar da o ülkelerdeki Osmanlı diplomatlarınca tespit ediliyordu.</p>
<div class="wp-caption alignleft"><a href="https://res.cloudinary.com/turkcetarih/images/v1695538255/69c206011ad9a460ddab81ca3cbd9d68_36156b33fd/69c206011ad9a460ddab81ca3cbd9d68_36156b33fd.jpg?_i=AA"><img width="1844" height="2458" data-public-id="69c206011ad9a460ddab81ca3cbd9d68_36156b33fd/69c206011ad9a460ddab81ca3cbd9d68_36156b33fd.jpg" loading="lazy" decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-36156" class="size-full wp-post-36153 wp-image-36156" src="data:image/svg+xml;base64,PHN2ZyB4bWxucz0iaHR0cDovL3d3dy53My5vcmcvMjAwMC9zdmciIHdpZHRoPSIxODQ0IiBoZWlnaHQ9IjI0NTgiPjxyZWN0IHdpZHRoPSIxMDAlIiBoZWlnaHQ9IjEwMCUiPjxhbmltYXRlIGF0dHJpYnV0ZU5hbWU9ImZpbGwiIHZhbHVlcz0icmdiYSgxNTMsMTUzLDE1MywwLjUpO3JnYmEoMTUzLDE1MywxNTMsMC4xKTtyZ2JhKDE1MywxNTMsMTUzLDAuNSkiIGR1cj0iMnMiIHJlcGVhdENvdW50PSJpbmRlZmluaXRlIiAvPjwvcmVjdD48L3N2Zz4=" alt="" data-format="jpg" data-transformations="f_auto,q_auto" data-version="1695538255" data-seo="1" data-responsive="1" data-size="1844 2458" data-delivery="upload" onload=";window.CLDBind?CLDBind(this):null;" data-cloudinary="lazy"></a><p class="wp-caption-text">Avrupada Tespit Edilen Siyonist belge</p></div>
<p>Enver Paşa’nın imzasını taşıyan 12 Mayıs 1917 tarihli bu belgeye göre Osmanlı Lahey Elçiliği ailesi Kudüs’te kendisi ise Lahey’de yaşayan İspira adında bir kişinin Siyonizm için çalıştığını ve büyük ihtimalle Kudüs’te yaşayan ailesini de istihbarat amaçlı kullandığını tespit ederek önlem alınması gerektiğini Emniyet Umum Müdürlüğüne ve 4. Ordu İstihbarat Subayına bildirmiş. Cemal Paşa’nın komuta ettiği 4. Ordu’nun yaptığı tahkikat sonucunda ailenin Filistin’de Siyonizm’e hizmet ettikleri anlaşılmış ve bu ailenin Eskişehir’e sürülmesine kadar verilmiş.</p>
<p>Sürülecek bu aile o devrin müttefiki Avusturya tabiiyetinde olduğu için İstanbul Avusturya konsolosu bu aile için 4. Ordu’ya aile için şefaatçi olmuş. Başkumandanlık Vekâleti de bu ailenin kendilerine şefaatçi olan Avusturya’ya tamamen göçlerinin sağlanmasını böylece memleketin önemli bir fesat unsurundan kurtulacağını Hariciye Nezareti’ne bildirmiş.</p>
<p>The post <a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/avrupada-tespit-edilen-bir-siyonist-ve-filistindeki-ailesinin-surgunu-1917/">Avrupa’da Tespit Edilen Bir Siyonist ve Filistin’deki Ailesinin Sürgünü – 1917</a> appeared first on <a href="https://turkcetarih.com/">Türkçe Tarih</a>.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>II. Selim’in Kardeşi Merhum Şehzade Mustafa Türbesine Yardımı / 1573</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/ii-selimin-kardesi-merhum-sehzade-mustafa-turbesine-yardimi-1573</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/ii-selimin-kardesi-merhum-sehzade-mustafa-turbesine-yardimi-1573</guid>
<description><![CDATA[ Şehzade Mustafa 6 Ekim 1553 tarihinde Konya’da boğdurulduktan sonra Bursa’da defnedilmiş, validesi Mahidevran ile kızları ve cariyeleri de Bursa’ya sürülmüşlerdi. Şehzade Bayezid’in de 1561’de boğdurulmasından sonra tahtın tek varisi kalan Şehzade Selim 1566’da II. Selim olarak tahta çıkmıştı. 1573 senesinde Bursa kadısına gönderilen bu hüküm Sultan II. Selim’in “karındaşım Mustafa merhumun” türbesi için aldığı kararını gösteriyor. Bursa Muradiye külliyesinde bulunan Şehzade Mustafa’nın türbesinde her gün cüz okunması için 15 adet cüzhanın günlük ikişer akçe ile ve Yusuf isminde bir türbedarın da günlük üç akçe ile tayin edildiğini belirtmiş. Bu türbedarın ve cüzhanların ihtiyaçlarının Sultan Murad vakfı tarafından karşılanacağı bildirilmiş. Türbedar […]
The post II. Selim’in Kardeşi Merhum Şehzade Mustafa Türbesine Yardımı / 1573 appeared first on Türkçe Tarih. ]]></description>
<enclosure url="http://medya.turkcetarih.com/uploads/big/116c1943824219ee66af700567573cb4.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:43 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>II., Selim’in, Kardeşi, Merhum, Şehzade, Mustafa, Türbesine, Yardımı, 1573</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Şehzade Mustafa 6 Ekim 1553 tarihinde Konya’da boğdurulduktan sonra Bursa’da defnedilmiş, validesi Mahidevran ile kızları ve cariyeleri de Bursa’ya sürülmüşlerdi.</p>
<div class="wp-caption alignleft"><img width="2012" height="3115" data-public-id="7ca2da2d434a813cb874f50481de6a8b/7ca2da2d434a813cb874f50481de6a8b.jpg" loading="lazy" decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-36179" class="size-full wp-post-36177 wp-image-36179" src="data:image/svg+xml;base64,PHN2ZyB4bWxucz0iaHR0cDovL3d3dy53My5vcmcvMjAwMC9zdmciIHdpZHRoPSIyMDEyIiBoZWlnaHQ9IjMxMTUiPjxyZWN0IHdpZHRoPSIxMDAlIiBoZWlnaHQ9IjEwMCUiPjxhbmltYXRlIGF0dHJpYnV0ZU5hbWU9ImZpbGwiIHZhbHVlcz0icmdiYSgxNTMsMTUzLDE1MywwLjUpO3JnYmEoMTUzLDE1MywxNTMsMC4xKTtyZ2JhKDE1MywxNTMsMTUzLDAuNSkiIGR1cj0iMnMiIHJlcGVhdENvdW50PSJpbmRlZmluaXRlIiAvPjwvcmVjdD48L3N2Zz4=" alt="" data-format="jpg" data-transformations="f_auto,q_auto" data-version="1696538324" data-seo="1" data-responsive="1" data-size="2012 3115" data-delivery="upload" onload=";window.CLDBind?CLDBind(this):null;" data-cloudinary="lazy"><p class="wp-caption-text">Şehzade Mustafa’nın infaz edilmesinin ardından, cenazesinin teşhir  (Hünername, II, TSMK, Hazine, nr. 1524, vr. 168b)</p></div>
<p>Şehzade Bayezid’in de 1561’de boğdurulmasından sonra tahtın tek varisi kalan Şehzade Selim 1566’da II. Selim olarak tahta çıkmıştı. 1573 senesinde Bursa kadısına gönderilen bu hüküm Sultan II. Selim’in “karındaşım Mustafa merhumun” türbesi için aldığı kararını gösteriyor.</p>
<div class="wp-caption alignnone"><img width="827" height="1175" data-public-id="c98eb4eb95651db5e1847935350f2c27/c98eb4eb95651db5e1847935350f2c27.jpg" loading="lazy" decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-36180" class="size-full wp-post-36177 wp-image-36180" src="data:image/svg+xml;base64,PHN2ZyB4bWxucz0iaHR0cDovL3d3dy53My5vcmcvMjAwMC9zdmciIHdpZHRoPSI4MjciIGhlaWdodD0iMTE3NSI+PHJlY3Qgd2lkdGg9IjEwMCUiIGhlaWdodD0iMTAwJSI+PGFuaW1hdGUgYXR0cmlidXRlTmFtZT0iZmlsbCIgdmFsdWVzPSJyZ2JhKDE1MywxNTMsMTUzLDAuNSk7cmdiYSgxNTMsMTUzLDE1MywwLjEpO3JnYmEoMTUzLDE1MywxNTMsMC41KSIgZHVyPSIycyIgcmVwZWF0Q291bnQ9ImluZGVmaW5pdGUiIC8+PC9yZWN0Pjwvc3ZnPg==" alt="" data-format="jpg" data-transformations="f_auto,q_auto" data-version="1696538572" data-seo="1" data-responsive="1" data-size="827 1175" data-delivery="upload" onload=";window.CLDBind?CLDBind(this):null;" data-cloudinary="lazy"><p class="wp-caption-text">II. Selim’in Belgrad’da cülus merasimini tasvir eden minyatür (Feridun Bey, Nüzhetü’l-esrar, Nr. 1339)</p></div>
<p>Bursa Muradiye külliyesinde bulunan Şehzade Mustafa’nın türbesinde her gün cüz okunması için 15 adet cüzhanın günlük ikişer akçe ile ve Yusuf isminde bir türbedarın da günlük üç akçe ile tayin edildiğini belirtmiş. Bu türbedarın ve cüzhanların ihtiyaçlarının Sultan Murad vakfı tarafından karşılanacağı bildirilmiş.</p>
<p>Türbedar Yusuf’un da günde bir adet cüz okumak şartıyla atandığı ve diğer cüzhanların Şehzade Mustafa’nın validesi Mahidevran tarafından Kur’an okumaya kâdir kişiler arasından seçileceği ifade edilmiş. Son kısımda ise Bursa kadısına bir ikaz gitmiş:</p>
<blockquote><p>“Min ba‘d (bundan sonra) dahi bir cüz’-i şerîf mahlûl (boş) olub arz olunmak lâzım geldikde muma ileyhin (Türbedar Yusuf) ma‘rifeti (aracılığı) olmadan fuzuli arz etmeyesin”</p></blockquote>
<p>Metni okuduğum video linki:</p>
<p></p>
<p>The post <a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/ii-selimin-kardesi-merhum-sehzade-mustafa-turbesine-yardimi-1573/">II. Selim’in Kardeşi Merhum Şehzade Mustafa Türbesine Yardımı / 1573</a> appeared first on <a href="https://turkcetarih.com/">Türkçe Tarih</a>.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>İttihatçı haydutlar beni tepeledi</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/ittihatci-haydutlar-beni-tepeledi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/ittihatci-haydutlar-beni-tepeledi</guid>
<description><![CDATA[   “İttihatçı haydutlar beni tepeledi. Siz onların sadrazamısınız” Sopalı seçimler olarak tarihe geçen 1912 seçimleri Türk siyasi tarihinin ilk erken seçimi idi. Çeşitli cephelerde savaşların devam ettiği bu süreçte İttihatçılar mecliste çoğunluğu kazanmak için çeşitli bölgelerde baskı uygulamışlardı. Bu baskı nedeni ile tehdit manasında “sopalı seçim” diye anılsa da bu sopa bir yerde uygulama safhasına geçmiş ve Feylesof Rıza Tevfik Bey şiddetli bir dayak yemişti. İttihat ve Terakki Fırkasında siyaset yaparken sonra Hürriyet ve İtilaf fırkasına geçen Rıza Tevfik Bey politik tutarsızlıkları ile tanınırdı. 1912 seçimlerinden sonra Gümülcine’de İttihatçılar tarafından şiddetli bir dayak yiyen Rıza Tevfik (Bölükbaşı) Sadrazam Küçük Said […]
The post İttihatçı haydutlar beni tepeledi appeared first on Türkçe Tarih. ]]></description>
<enclosure url="http://medya.turkcetarih.com/uploads/big/b60856cdfaa75198d301ded937ea8ea4.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:43 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>İttihatçı, haydutlar, beni, tepeledi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p> </p>
<div class="wp-caption aligncenter"><img width="200" height="335" data-public-id="6b2725bcb74a48496b3655e2bfb870d7/6b2725bcb74a48496b3655e2bfb870d7.jpg" loading="lazy" decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-36238" class="size-full wp-post-36235 wp-image-36238" src="data:image/svg+xml;base64,PHN2ZyB4bWxucz0iaHR0cDovL3d3dy53My5vcmcvMjAwMC9zdmciIHdpZHRoPSIyMDAiIGhlaWdodD0iMzM1Ij48cmVjdCB3aWR0aD0iMTAwJSIgaGVpZ2h0PSIxMDAlIj48YW5pbWF0ZSBhdHRyaWJ1dGVOYW1lPSJmaWxsIiB2YWx1ZXM9InJnYmEoMTUzLDE1MywxNTMsMC41KTtyZ2JhKDE1MywxNTMsMTUzLDAuMSk7cmdiYSgxNTMsMTUzLDE1MywwLjUpIiBkdXI9IjJzIiByZXBlYXRDb3VudD0iaW5kZWZpbml0ZSIgLz48L3JlY3Q+PC9zdmc+" alt="" data-format="jpg" data-transformations="f_auto,q_auto" data-version="1702665298" data-seo="1" data-responsive="1" data-size="200 335" data-delivery="upload" onload=";window.CLDBind?CLDBind(this):null;" data-cloudinary="lazy"><p class="wp-caption-text">Rıza Tevfik – Talha Hızal Arşivi</p></div>
<blockquote><p>“İttihatçı haydutlar beni tepeledi. Siz onların sadrazamısınız”</p></blockquote>
<p>Sopalı seçimler olarak tarihe geçen 1912 seçimleri Türk siyasi tarihinin ilk erken seçimi idi. Çeşitli cephelerde savaşların devam ettiği bu süreçte İttihatçılar mecliste çoğunluğu kazanmak için çeşitli bölgelerde baskı uygulamışlardı. Bu baskı nedeni ile tehdit manasında “sopalı seçim” diye anılsa da bu sopa bir yerde uygulama safhasına geçmiş ve Feylesof Rıza Tevfik Bey şiddetli bir dayak yemişti.</p>
<p>İttihat ve Terakki Fırkasında siyaset yaparken sonra Hürriyet ve İtilaf fırkasına geçen Rıza Tevfik Bey politik tutarsızlıkları ile tanınırdı. 1912 seçimlerinden sonra Gümülcine’de İttihatçılar tarafından şiddetli bir dayak yiyen Rıza Tevfik (Bölükbaşı) Sadrazam Küçük Said Paşa’ya iğneleyici ifadeler kullanarak şikâyetini içeren bir telgraf göndermiş. Said Paşa da bu iğneleyici ve hatta aşağılayıcı ifadelerin bir önemi olmadığını ancak herkesin hukukunu muhafaza etmenin gerekliliğini ifade ederek gerekli soruşturmanın yapılmasını Dahiliye Nezaretine bildirmiş. Rıza Tevfik’in telgrafının suretini de ekte göndermiş.</p>
<div class="wp-caption aligncenter"><img width="370" height="369" data-public-id="584e6217e75d560b4fe5aa251740ce0c/584e6217e75d560b4fe5aa251740ce0c.jpeg" loading="lazy" decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-36239" class=" wp-post-36235 wp-image-36239" src="data:image/svg+xml;base64,PHN2ZyB4bWxucz0iaHR0cDovL3d3dy53My5vcmcvMjAwMC9zdmciIHdpZHRoPSIzNzAiIGhlaWdodD0iMzY5Ij48cmVjdCB3aWR0aD0iMTAwJSIgaGVpZ2h0PSIxMDAlIj48YW5pbWF0ZSBhdHRyaWJ1dGVOYW1lPSJmaWxsIiB2YWx1ZXM9InJnYmEoMTUzLDE1MywxNTMsMC41KTtyZ2JhKDE1MywxNTMsMTUzLDAuMSk7cmdiYSgxNTMsMTUzLDE1MywwLjUpIiBkdXI9IjJzIiByZXBlYXRDb3VudD0iaW5kZWZpbml0ZSIgLz48L3JlY3Q+PC9zdmc+" alt="" data-format="jpeg" data-transformations="f_auto,q_auto" data-version="1702667077" data-seo="1" data-responsive="1" data-size="704 703" data-delivery="upload" onload=";window.CLDBind?CLDBind(this):null;" data-cloudinary="lazy"><p class="wp-caption-text">Said Paşa – Talha Hızal Arşivi</p></div>
<p>Rıza Tevfik’in Sadrazam Said Paşa’ya telgrafı:</p>
<blockquote><p>“Der-Saadet’de Sadrazam Said Paşa’ya En âciz bir Osmanlı’nın hukukunu bile te’mîn edeceğinizi bana vaktiyle söylemiş idiniz. İttihatçı haydudlar beni tepeledi. Siz onların sadrazamısınız. Sizi târih-i Osmânî millet (ve) medeniyet nâmına tebrîk ederim.<br>
Feylesof Rıza Tevfik”</p></blockquote>
<p>Telgraf metninin okuma videosu için bkz:</p>
<p></p>
<p>The post <a href="https://turkcetarih.com/tarih/belgelerle-tarih-okumasi/ittihatci-haydutlar-beni-tepeledi/">İttihatçı haydutlar beni tepeledi</a> appeared first on <a href="https://turkcetarih.com/">Türkçe Tarih</a>.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>İstanbul’da Stokçuluk Yapan 18 Yeniçeri Mensubu Esnafın Kaleye Sürülmesi</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/istanbulda-stokculuk-yapan-18-yeniceri-mensubu-esnafin-kaleye-surulmesi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/istanbulda-stokculuk-yapan-18-yeniceri-mensubu-esnafin-kaleye-surulmesi</guid>
<description><![CDATA[ Karaborsacılık, vurgunculuk ve stokçuluk icrasında kimi Osmanlı esnafı önde gelirdi. Muhtekir adı verilen bu vurgunculukta özellikle Yeniçeriler çoğu hal ve ticari merkezleri tekellerinde topladıktan sonra ocağın da verdiği güçle önde olabiliyorlardı. Yine de bazen ahalinin pahalı fiyattan mala ulaşmaması için bu muhtekirler yeniçeriler de olsa cezalandırılıyorlardı. Bu ceza bu belgede olduğu gibi çoğunlukla kalebent edilmekti. 24 Eylül 1767 tarihli bu buyruldu metnine göre Bahçekapı ve diğer kapılarda iskelelere gelen kayıklardaki odunları Kara Reis adında biri namına getirme parası ile alan muhtekirler bu odunları bir yere stoklayarak ihtiyaç halinde yüksek fiyattan piyasaya sürüyorlarmış. Bu muhtekirlerin yakalanması durumunda odun fiyatının otuz paraya […]
The post İstanbul’da Stokçuluk Yapan 18 Yeniçeri Mensubu Esnafın Kaleye Sürülmesi appeared first on Türkçe Tarih. ]]></description>
<enclosure url="http://medya.turkcetarih.com/uploads/big/e67e7e7ab93e4fa84d8e4e67a7d3032f.jpeg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:43 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>İstanbul’da, Stokçuluk, Yapan, Yeniçeri, Mensubu, Esnafın, Kaleye, Sürülmesi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Karaborsacılık, vurgunculuk ve stokçuluk icrasında kimi Osmanlı esnafı önde gelirdi. Muhtekir adı verilen bu vurgunculukta özellikle Yeniçeriler çoğu hal ve ticari merkezleri tekellerinde topladıktan sonra ocağın da verdiği güçle önde olabiliyorlardı. Yine de bazen ahalinin pahalı fiyattan mala ulaşmaması için bu muhtekirler yeniçeriler de olsa cezalandırılıyorlardı. Bu ceza bu belgede olduğu gibi çoğunlukla kalebent edilmekti.</p>
<div class="wp-caption aligncenter"><img width="1739" height="2592" data-public-id="3ab6854a98228d4eca1996a7f26d0461/3ab6854a98228d4eca1996a7f26d0461.jpg" loading="lazy" decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-36303" class="size-full wp-post-36294 wp-image-36303" src="data:image/svg+xml;base64,PHN2ZyB4bWxucz0iaHR0cDovL3d3dy53My5vcmcvMjAwMC9zdmciIHdpZHRoPSIxNzM5IiBoZWlnaHQ9IjI1OTIiPjxyZWN0IHdpZHRoPSIxMDAlIiBoZWlnaHQ9IjEwMCUiPjxhbmltYXRlIGF0dHJpYnV0ZU5hbWU9ImZpbGwiIHZhbHVlcz0icmdiYSgxNTMsMTUzLDE1MywwLjUpO3JnYmEoMTUzLDE1MywxNTMsMC4xKTtyZ2JhKDE1MywxNTMsMTUzLDAuNSkiIGR1cj0iMnMiIHJlcGVhdENvdW50PSJpbmRlZmluaXRlIiAvPjwvcmVjdD48L3N2Zz4=" alt="" data-format="jpg" data-transformations="f_auto,q_auto" data-version="1705092844" data-seo="1" data-responsive="1" data-size="1739 2592" data-delivery="upload" onload=";window.CLDBind?CLDBind(this):null;" data-cloudinary="lazy"><p class="wp-caption-text">Buyruldu Muhtekir Yeniçeri – Talha Hızal Arşivi</p></div>
<p>24 Eylül 1767 tarihli bu buyruldu metnine göre Bahçekapı ve diğer kapılarda iskelelere gelen kayıklardaki odunları Kara Reis adında biri namına getirme parası ile alan muhtekirler bu odunları bir yere stoklayarak ihtiyaç halinde yüksek fiyattan piyasaya sürüyorlarmış. Bu muhtekirlerin yakalanması durumunda odun fiyatının otuz paraya belki daha da düşük fiyata düşeceği düşünüldüğünden açık veya gizli vurgunculuk yapan esnafın yakalanması emredilmiş. Bu emre binaen çeşitli yeniçeri bölüklerine mensup 18 esnaf yakalanarak Ağa Kapısında (yeniçeri oldukları için) hapsedildiği ve ibret-i alem olmaları için kalebent cezasına çarptırılması talep edilmiş.</p>
<p>Bu maruzata verilen buyrulduda bu 18 esnafın gerekli cezayı alarak ibret-i alem olmaları için 9’unun Seddülbahir diğer 9’unun da Kilitbahir kalelerine sürümesi ve bu sürgün işinin ocak subayları aracılığı ile yapılması kararı alınmış.</p>
<p>Metni okuduğum video için bkz:</p>
<p></p>
<p>The post <a href="https://turkcetarih.com/tarih/belgelerle-tarih-okumasi/istanbulda-stokculuk-yapan-18-yeniceri-mensubu-esnafin-kaleye-surulmesi/">İstanbul’da Stokçuluk Yapan 18 Yeniçeri Mensubu Esnafın Kaleye Sürülmesi</a> appeared first on <a href="https://turkcetarih.com/">Türkçe Tarih</a>.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>İngiliz John’a verilen Arkeoloji İmtiyazı / Selçuk Ayasuluğ örneği 1864</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/ingiliz-johna-verilen-arkeoloji-imtiyazi-selcuk-ayasulug-oernegi-1864</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/ingiliz-johna-verilen-arkeoloji-imtiyazi-selcuk-ayasulug-oernegi-1864</guid>
<description><![CDATA[ 19. yüzyılda Osmanlı topraklarında özellikle de Ege ve Akdeniz bölgesinde çok sayıda arkeolojik kazı gerçekleşmişti. Antik şehirlerin sanat ve kültür açısından önemini fark eden Avrupalı arkeologlar Osmanlı yetkililerine kazı için başvurularda bulunuyorlardı. Avrupalı araştırmacılar kendi elçilikleri aracılığıyla Osmanlı Hariciyesinden çoğunlukla kolayca izin alıyor ve kazı çalışmalarına başlıyorlardı. Ancak verilen bu izinler 1864 tarihli bu belgede olduğu gibi çok ciddi derecede imtiyazları ve fırsatçılıkları içeriyordu. Osmanlı Hariciye Nezaretinden İzmir Valisine gönderilen bu şukka metnine göre John Portle isimli bir İngiliz Ayasuluğ, Gavurköyü ve Eski kale bölgelerinde bulunan harabelik yerlerde kazı yapmak için İngiliz elçiliği aracılığıyla başvuru yapmış. 1864 senesinin Haziran’ının başına […]
The post İngiliz John’a verilen Arkeoloji İmtiyazı / Selçuk Ayasuluğ örneği 1864 appeared first on Türkçe Tarih. ]]></description>
<enclosure url="http://medya.turkcetarih.com/uploads/big/9d56c3ed01cb4825cf4eded14f660910.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:43 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>İngiliz, John’a, verilen, Arkeoloji, İmtiyazı, Selçuk, Ayasuluğ, örneği, 1864</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p></p>
<div class="wp-caption aligncenter"><img width="720" height="540" data-public-id="ce647b0eb4442cb69aca3ba05047cde8/ce647b0eb4442cb69aca3ba05047cde8.jpg" loading="lazy" decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-36249" class="size-full wp-post-36246 wp-image-36249" src="data:image/svg+xml;base64,PHN2ZyB4bWxucz0iaHR0cDovL3d3dy53My5vcmcvMjAwMC9zdmciIHdpZHRoPSI3MjAiIGhlaWdodD0iNTQwIj48cmVjdCB3aWR0aD0iMTAwJSIgaGVpZ2h0PSIxMDAlIj48YW5pbWF0ZSBhdHRyaWJ1dGVOYW1lPSJmaWxsIiB2YWx1ZXM9InJnYmEoMTUzLDE1MywxNTMsMC41KTtyZ2JhKDE1MywxNTMsMTUzLDAuMSk7cmdiYSgxNTMsMTUzLDE1MywwLjUpIiBkdXI9IjJzIiByZXBlYXRDb3VudD0iaW5kZWZpbml0ZSIgLz48L3JlY3Q+PC9zdmc+" alt="" data-format="jpg" data-transformations="f_auto,q_auto" data-version="1703106281" data-seo="1" data-responsive="1" data-size="720 540" data-delivery="upload" onload=";window.CLDBind?CLDBind(this):null;" data-cloudinary="lazy"><p class="wp-caption-text">Talha Hızal Arşivi</p></div>
<p>19. yüzyılda Osmanlı topraklarında özellikle de Ege ve Akdeniz bölgesinde çok sayıda arkeolojik kazı gerçekleşmişti. Antik şehirlerin sanat ve kültür <span>açısından </span>önemini fark eden Avrupalı arkeologlar Osmanlı yetkililerine kazı için başvurularda bulunuyorlardı. Avrupalı araştırmacılar kendi elçilikleri aracılığıyla Osmanlı Hariciyesinden çoğunlukla kolayca izin alıyor ve kazı çalışmalarına başlıyorlardı. Ancak verilen bu izinler 1864 tarihli bu belgede olduğu gibi çok ciddi derecede imtiyazları ve fırsatçılıkları içeriyordu.</p>

<a href="https://medya.turkcetarih.com/uploads/big/d5ba84cd0816cc5d602cf9368b866c23.jpg" title="" data-rl_title="" class="rl-gallery-link" data-rl_caption="Talha Hızal Arşivi" data-rel="lightbox-gallery-1"><img loading="lazy" decoding="async" width="128" height="96" src="https://medya.turkcetarih.com/uploads/big/d5ba84cd0816cc5d602cf9368b866c23.jpg" class="attachment-thumbnail size-thumbnail" alt=""></a>
<a href="https://medya.turkcetarih.com/uploads/big/4e7588aa002776dc0476ebfe98b375da.jpg" title="" data-rl_title="" class="rl-gallery-link" data-rl_caption="Talha Hızal Arşivi" data-rel="lightbox-gallery-1"><img loading="lazy" decoding="async" width="122" height="96" src="https://medya.turkcetarih.com/uploads/big/4e7588aa002776dc0476ebfe98b375da.jpg" class="attachment-thumbnail size-thumbnail" alt=""></a>

<p>Osmanlı Hariciye Nezaretinden İzmir Valisine gönderilen bu şukka metnine göre John Portle isimli bir İngiliz Ayasuluğ, Gavurköyü ve Eski kale bölgelerinde bulunan harabelik yerlerde kazı yapmak için İngiliz elçiliği aracılığıyla başvuru yapmış. 1864 senesinin Haziran’ının başına kadar kendisine kazı izni verildiği belirtilen John’a yol boyunca gerekli yardımın yapılması ve işlerinin kolaylaştırılması istenilmiş.</p>
<div class="wp-caption alignleft"><a href="https://medya.turkcetarih.com/uploads/big/95bd4ed0ace78a867b6730625ab07b21.jpg" data-rel="lightbox-image-2" data-rl_title="" data-rl_caption="" title=""><img width="1596" height="1995" data-public-id="95bd4ed0ace78a867b6730625ab07b21/95bd4ed0ace78a867b6730625ab07b21.jpg" loading="lazy" decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-36273" class="size-full wp-post-36246 wp-image-36273" src="data:image/svg+xml;base64,PHN2ZyB4bWxucz0iaHR0cDovL3d3dy53My5vcmcvMjAwMC9zdmciIHdpZHRoPSIxNTk2IiBoZWlnaHQ9IjE5OTUiPjxyZWN0IHdpZHRoPSIxMDAlIiBoZWlnaHQ9IjEwMCUiPjxhbmltYXRlIGF0dHJpYnV0ZU5hbWU9ImZpbGwiIHZhbHVlcz0icmdiYSgxNTMsMTUzLDE1MywwLjUpO3JnYmEoMTUzLDE1MywxNTMsMC4xKTtyZ2JhKDE1MywxNTMsMTUzLDAuNSkiIGR1cj0iMnMiIHJlcGVhdENvdW50PSJpbmRlZmluaXRlIiAvPjwvcmVjdD48L3N2Zz4=" alt="" data-format="jpg" data-transformations="f_auto,q_auto" data-version="1703405687" data-seo="1" data-responsive="1" data-size="1596 1995" data-delivery="upload" onload=";window.CLDBind?CLDBind(this):null;" data-cloudinary="lazy"></a><p class="wp-caption-text">BOA. HR. MKT. 431 / 65 S. 1</p></div>
<p>Metinde kanun gereği antika araştıranların çıkartacakları antikalar şayet iki taneyse birinin Osmanlı müzesine diğerinin ise kazıyı yapan kişiye bırakılacağı hatırlatılıyor. Şayet eski eserin bulunduğu yer bir şahsa aitse usul gereğince yer sahibinin rıza göstermesiyle kazı yapılabileceği de belirtilmiş. Verilen bu izin ve imtiyaz sayesinde John Portle’ın engellenmeyerek çalışmasının sağlanması, bulunan eserlerden Osmanlı müzesi için ayrılacak olanların da korunması talep edilmiş.</p>
<div class="wp-caption aligncenter"><img width="2766" height="2352" data-public-id="1222f9576cb8a703329221a49b12dff4/1222f9576cb8a703329221a49b12dff4.jpg" loading="lazy" decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-36255" class="size-full wp-post-36246 wp-image-36255" src="data:image/svg+xml;base64,PHN2ZyB4bWxucz0iaHR0cDovL3d3dy53My5vcmcvMjAwMC9zdmciIHdpZHRoPSIyNzY2IiBoZWlnaHQ9IjIzNTIiPjxyZWN0IHdpZHRoPSIxMDAlIiBoZWlnaHQ9IjEwMCUiPjxhbmltYXRlIGF0dHJpYnV0ZU5hbWU9ImZpbGwiIHZhbHVlcz0icmdiYSgxNTMsMTUzLDE1MywwLjUpO3JnYmEoMTUzLDE1MywxNTMsMC4xKTtyZ2JhKDE1MywxNTMsMTUzLDAuNSkiIGR1cj0iMnMiIHJlcGVhdENvdW50PSJpbmRlZmluaXRlIiAvPjwvcmVjdD48L3N2Zz4=" alt="" data-format="jpg" data-transformations="f_auto,q_auto" data-version="1703107556" data-seo="1" data-responsive="1" data-size="2766 2352" data-delivery="upload" onload=";window.CLDBind?CLDBind(this):null;" data-cloudinary="lazy"><p class="wp-caption-text">Talha Hızal Arşivi</p></div>
<div class="wp-caption aligncenter"><img width="2766" height="2182" data-public-id="5b7751f4495232804f9f60f0acc8b286_362578d349/5b7751f4495232804f9f60f0acc8b286_362578d349.jpg" loading="lazy" decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-36257" class="size-full wp-post-36246 wp-image-36257" src="data:image/svg+xml;base64,PHN2ZyB4bWxucz0iaHR0cDovL3d3dy53My5vcmcvMjAwMC9zdmciIHdpZHRoPSIyNzY2IiBoZWlnaHQ9IjIxODIiPjxyZWN0IHdpZHRoPSIxMDAlIiBoZWlnaHQ9IjEwMCUiPjxhbmltYXRlIGF0dHJpYnV0ZU5hbWU9ImZpbGwiIHZhbHVlcz0icmdiYSgxNTMsMTUzLDE1MywwLjUpO3JnYmEoMTUzLDE1MywxNTMsMC4xKTtyZ2JhKDE1MywxNTMsMTUzLDAuNSkiIGR1cj0iMnMiIHJlcGVhdENvdW50PSJpbmRlZmluaXRlIiAvPjwvcmVjdD48L3N2Zz4=" alt="" data-format="jpg" data-transformations="f_auto,q_auto" data-version="1703107866" data-seo="1" data-responsive="1" data-size="2766 2182" data-delivery="upload" onload=";window.CLDBind?CLDBind(this):null;" data-cloudinary="lazy"><p class="wp-caption-text">Talha Hızal Arşivi</p></div>
<p>Zamanında verilen arkeolojik imtiyazların akıbetini günümüzde Avrupa müzelerinde görünüyor ne yazık ki…</p>
<p>Kaynakça:</p>
<p>Arşiv numarası: BOA. HR. MKT. 431 / 65 S. 1</p>
<p>Tarih: R. 23 Mart 1279 / M. 5 Nisan 1863</p>
<p>The post <a href="https://turkcetarih.com/tarih/belgelerle-tarih-okumasi/ingiliz-johna-verilen-arkeoloji-imtiyazi-selcuk-ayasulug-ornegi-1864/">İngiliz John’a verilen Arkeoloji İmtiyazı / Selçuk Ayasuluğ örneği 1864</a> appeared first on <a href="https://turkcetarih.com/">Türkçe Tarih</a>.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Ana baba şefkatinden mahrum Alemdar Mustafa Paşazade Mustafa’ya maaş bağlanması</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/ana-baba-sefkatinden-mahrum-alemdar-mustafa-pasazade-mustafaya-maas-baglanmasi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/ana-baba-sefkatinden-mahrum-alemdar-mustafa-pasazade-mustafaya-maas-baglanmasi</guid>
<description><![CDATA[ 1808 senesinde Sultan II. Mahmud’un tahta çıkmasına mecburen de olsa vesile olan eskinin Rusçuk ayanı sonranın Veziriazamı Alemdar Mustafa Paşa sadaret makamında iken et ve ekmek fiyatlarının artması, hububat krizi ve esamilere el koyması gibi uygulamalar nedeni ile düşmanlıklarını kazandığı yeniçerilerin isyanı ile karşılaşmıştı. Henüz sadaretteki üçüncü ayında 1808 Kasım’ında çıkan bu isyanda Mustafa Paşa yeniçerilerin Babıali konağını yakmaları sonucu saraydan da yardımın gelmemesi üzerine saklandığı barut mahzenini havaya uçurarak kendisi ile birlikte yüzlerce yeniçerinin hayatına son vermişti. Sultan II. Mahmud’un kendisini tahta çıkartan ve gölge padişah durumuna gelen Mustafa Paşa’ya gerekli yardımı sağla(ya)maması iktidarın ortak kaldırmayacağı ile açıklanabilir. Bu […]
The post Ana baba şefkatinden mahrum Alemdar Mustafa Paşazade Mustafa’ya maaş bağlanması appeared first on Türkçe Tarih. ]]></description>
<enclosure url="http://medya.turkcetarih.com/uploads/big/38aac6a0ae9c1dc9342c6178d0d9ecc5.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:43 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Ana, baba, şefkatinden, mahrum, Alemdar, Mustafa, Paşazade, Mustafa’ya, maaş, bağlanması</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div class="wp-caption aligncenter"><img width="800" height="444" data-public-id="66f881ba46a8953440bb18780e800124/66f881ba46a8953440bb18780e800124.jpg" decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-36320" class="size-full wp-post-36318 wp-image-36320" src="data:image/svg+xml;base64,PHN2ZyB4bWxucz0iaHR0cDovL3d3dy53My5vcmcvMjAwMC9zdmciIHdpZHRoPSI4MDAiIGhlaWdodD0iNDQ0Ij48cmVjdCB3aWR0aD0iMTAwJSIgaGVpZ2h0PSIxMDAlIj48YW5pbWF0ZSBhdHRyaWJ1dGVOYW1lPSJmaWxsIiB2YWx1ZXM9InJnYmEoMTUzLDE1MywxNTMsMC41KTtyZ2JhKDE1MywxNTMsMTUzLDAuMSk7cmdiYSgxNTMsMTUzLDE1MywwLjUpIiBkdXI9IjJzIiByZXBlYXRDb3VudD0iaW5kZWZpbml0ZSIgLz48L3JlY3Q+PC9zdmc+" alt="" data-format="jpg" data-transformations="f_auto,q_auto" data-version="1705774835" data-seo="1" data-responsive="1" data-size="800 444" data-delivery="upload" onload=";window.CLDBind?CLDBind(this):null;" data-cloudinary="lazy"><p class="wp-caption-text">II. Mahmud</p></div>
<p>1808 senesinde Sultan II. Mahmud’un tahta çıkmasına mecburen de olsa vesile olan eskinin Rusçuk ayanı sonranın Veziriazamı Alemdar Mustafa Paşa sadaret makamında iken et ve ekmek fiyatlarının artması, hububat krizi ve esamilere el koyması gibi uygulamalar nedeni ile düşmanlıklarını kazandığı yeniçerilerin isyanı ile karşılaşmıştı. Henüz sadaretteki üçüncü ayında 1808 Kasım’ında çıkan bu isyanda Mustafa Paşa yeniçerilerin Babıali konağını yakmaları sonucu saraydan da yardımın gelmemesi üzerine saklandığı barut mahzenini havaya uçurarak kendisi ile birlikte yüzlerce yeniçerinin hayatına son vermişti. Sultan II. Mahmud’un kendisini tahta çıkartan ve gölge padişah durumuna gelen Mustafa Paşa’ya gerekli yardımı sağla(ya)maması iktidarın ortak kaldırmayacağı ile açıklanabilir.</p>
<p><img width="3001" height="2477" data-public-id="30bf3e6b2921d26f93304448f261c55d/30bf3e6b2921d26f93304448f261c55d.jpg" loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-post-36318 wp-image-36321" src="data:image/svg+xml;base64,PHN2ZyB4bWxucz0iaHR0cDovL3d3dy53My5vcmcvMjAwMC9zdmciIHdpZHRoPSIzMDAxIiBoZWlnaHQ9IjI0NzciPjxyZWN0IHdpZHRoPSIxMDAlIiBoZWlnaHQ9IjEwMCUiPjxhbmltYXRlIGF0dHJpYnV0ZU5hbWU9ImZpbGwiIHZhbHVlcz0icmdiYSgxNTMsMTUzLDE1MywwLjUpO3JnYmEoMTUzLDE1MywxNTMsMC4xKTtyZ2JhKDE1MywxNTMsMTUzLDAuNSkiIGR1cj0iMnMiIHJlcGVhdENvdW50PSJpbmRlZmluaXRlIiAvPjwvcmVjdD48L3N2Zz4=" alt="" data-format="jpg" data-transformations="f_auto,q_auto" data-version="1705775254" data-seo="1" data-responsive="1" data-size="3001 2477" data-delivery="upload" onload=";window.CLDBind?CLDBind(this):null;" data-cloudinary="lazy"></p>
<p>Bu belge ortak kaldırmayan iktidarın Alemdar Mustafa Paşa’nın oğlu Mustafa Bey’e annesi Fatma Hatun’un da vefatı nedeni ile parasız pulsuz kalması üzerine maaş bağlanmasını onayladığını gösteriyor. Sabi ve anne baba şefkatinden mahrum Mustafa Bey daha önce annesine bağlı aylık yüz kuruşun kendisine intikal etmesini dilekçe olarak bildirmiş. İşsiz güçsüz, parasız pulsuz gezen çok kişinin mevcut olduğu İstanbul’da Mustafa Bey, bir paşazade olmasının ve annesine bağlı maaş olmasının faydasını görmüş görünüyor.</p>
<p>Metnin okuma videosu:<br>
</p>
<p>The post <a href="https://turkcetarih.com/tarih/belgelerle-tarih-okumasi/ana-baba-sefkatinden-mahrum-alemdar-mustafa-pasazade-mustafaya-maas-baglanmasi/">Ana baba şefkatinden mahrum Alemdar Mustafa Paşazade Mustafa’ya maaş bağlanması</a> appeared first on <a href="https://turkcetarih.com/">Türkçe Tarih</a>.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Ramazan Ayında Sınav Olmak İstemeyen Mekteb&amp;amp;i Mülkiye Talebeleri / 1888</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/ramazan-ayinda-sinav-olmak-istemeyen-mektebi-mulkiye-talebeleri-1888</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/ramazan-ayinda-sinav-olmak-istemeyen-mektebi-mulkiye-talebeleri-1888</guid>
<description><![CDATA[ Metni okuduğum video: 1888 senesinde Ramazan ayı mayıs ayının ortasında başladığı için Mekteb-i Mülkiye sınavlarının da bu ayda olması nedeniyle Mülkiye öğrencileri Ramazan ayına nedeni ile sınavlarının bayramdan sonraya ertelenmesini talep etmişler. Bu mübarek ayda talebelerin sınavlarından dolayı dinî vecibeleri lâyıkı ile yerine getirebilemeyecekleri ifade edilmiş. Mekteb-i Mülkiye’de ayrıca Hristiyan öğrencilerin de bulunduğu ve Müslüman talebelerin sınavdan geri kalmamak adına sınav günleri oruç tutmama ihtimallerinin olduğu öne sürülmüş. Bu durumu ise padişahın uygun görmeyeceği nedeni ile sınavların ertelenmesinin hem dinî vecibelerin yerine getirilmesini hem de talebelerin derslerinden geri kalmayacaklarını sağlayacağı İkinci Kâtip Kadri imzası ile arz edilmiş. Mülkiye öğrencileri bu […]
The post Ramazan Ayında Sınav Olmak İstemeyen Mekteb-i Mülkiye Talebeleri / 1888 appeared first on Türkçe Tarih. ]]></description>
<enclosure url="http://medya.turkcetarih.com/uploads/big/5a6f00f35aef656b3ae5b42d41967087.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:43 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Ramazan, Ayında, Sınav, Olmak, İstemeyen, Mekteb&amp;i, Mülkiye, Talebeleri, 1888</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Metni okuduğum video:<br>
</p>
<p>1888 senesinde Ramazan ayı mayıs ayının ortasında başladığı için Mekteb-i Mülkiye sınavlarının da bu ayda olması nedeniyle Mülkiye öğrencileri Ramazan ayına nedeni ile sınavlarının bayramdan sonraya ertelenmesini talep etmişler. Bu mübarek ayda talebelerin sınavlarından dolayı dinî vecibeleri lâyıkı ile yerine getirebilemeyecekleri ifade edilmiş. Mekteb-i Mülkiye’de ayrıca Hristiyan öğrencilerin de bulunduğu ve Müslüman talebelerin sınavdan geri kalmamak adına sınav günleri oruç tutmama ihtimallerinin olduğu öne sürülmüş. Bu durumu ise padişahın uygun görmeyeceği nedeni ile sınavların ertelenmesinin hem dinî vecibelerin yerine getirilmesini hem de talebelerin derslerinden geri kalmayacaklarını sağlayacağı İkinci Kâtip Kadri imzası ile arz edilmiş.</p>
<p>Mülkiye öğrencileri bu talepte ne kadar etkili oldular sadece bu belgeden bilinmez ama öne sürülen şartların çok makul olduğu açık. Mülkiyeliler diplomasiye erken başlamışlar</p>
<div class="wp-caption aligncenter"><img width="1329" height="1854" data-public-id="c9ef529cafbdcd978c804078134a5a77/c9ef529cafbdcd978c804078134a5a77.jpg" fetchpriority="high" decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-36401" class="size-full wp-post-36399 wp-image-36401" src="data:image/svg+xml;base64,PHN2ZyB4bWxucz0iaHR0cDovL3d3dy53My5vcmcvMjAwMC9zdmciIHdpZHRoPSIxMzI5IiBoZWlnaHQ9IjE4NTQiPjxyZWN0IHdpZHRoPSIxMDAlIiBoZWlnaHQ9IjEwMCUiPjxhbmltYXRlIGF0dHJpYnV0ZU5hbWU9ImZpbGwiIHZhbHVlcz0icmdiYSgxNTMsMTUzLDE1MywwLjUpO3JnYmEoMTUzLDE1MywxNTMsMC4xKTtyZ2JhKDE1MywxNTMsMTUzLDAuNSkiIGR1cj0iMnMiIHJlcGVhdENvdW50PSJpbmRlZmluaXRlIiAvPjwvcmVjdD48L3N2Zz4=" alt="" data-format="jpg" data-transformations="f_auto,q_auto" data-version="1711052317" data-seo="1" data-responsive="1" data-size="1329 1854" data-delivery="upload" onload=";window.CLDBind?CLDBind(this):null;" data-cloudinary="lazy"><p class="wp-caption-text">Ramazan Ayında Sınav Olmak İstemeyen Mekteb-i Mülkiye Talebeleri / 1888 – Talha Hızal Arşivi</p></div>
<p> </p>
<p>The post <a href="https://turkcetarih.com/tarih/belgelerle-tarih-okumasi/ramazan-ayinda-sinav-olmak-istemeyen-mekteb-i-mulkiye-talebeleri-1888/">Ramazan Ayında Sınav Olmak İstemeyen Mekteb-i Mülkiye Talebeleri / 1888</a> appeared first on <a href="https://turkcetarih.com/">Türkçe Tarih</a>.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Yunanistan’ın İzmir’i İşgaline önayak olan Osmanlı Rumu milyarder: Sir Basil Zaharoff</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/yunanistanin-izmiri-isgaline-oenayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/yunanistanin-izmiri-isgaline-oenayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff</guid>
<description><![CDATA[ Elon Musk, Jeff Bezos, Bill Gates… Bu milyarderleri günümüzde artık tanımayan neredeyse yok gibi. Ama Basil Zaharoff ismini hiç duydunuz mu? Geçen yüzyılda Avrupa’nın en zengin ve nüfuzlu adamı olan Zaharoff hakkında, herhangi bir tarih kitabında bırakın bir bilgi bulabilmeyi, adına dahi yer verildiğine tanık oldunuz mu? Oysa ki Basil Zaharoff sıradan bir multi-milyarder değil. Bir Osmanlı Rumu olan Zaharoff, Yunanistan’ın Birinci Dünya Savaşı’na katılması için uğraşmış ve Yunan ordusunun İzmir’e çıkarak Anadolu’yu işgal etmesinin perde arkasındaki finansörü olmuştur. Avrupa’nın Birinci Dünya Savaşı sırasındaki bir numaralı silah tüccarı, para babası ve “Ölüm taciri” Basil Zaharoff’un gizemli hayat hikayesini konuşalım. “Zaharoff’un […]
The post Yunanistan’ın İzmir’i İşgaline önayak olan Osmanlı Rumu milyarder: Sir Basil Zaharoff appeared first on Türkçe Tarih. ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c55893527d.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:43 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Yunanistan’ın, İzmir’i, İşgaline, önayak, olan, Osmanlı, Rumu, milyarder:, Sir, Basil, Zaharoff</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Elon Musk, Jeff Bezos, Bill Gates…</p>
<p>Bu milyarderleri günümüzde artık tanımayan neredeyse yok gibi.</p>
<p>Ama Basil Zaharoff ismini hiç duydunuz mu?</p>
<p>Geçen yüzyılda Avrupa’nın en zengin ve nüfuzlu adamı olan Zaharoff hakkında, herhangi bir tarih kitabında bırakın bir bilgi bulabilmeyi, adına dahi yer verildiğine tanık oldunuz mu?</p>
<p>Oysa ki Basil Zaharoff sıradan bir multi-milyarder değil.</p>
<p>Bir Osmanlı Rumu olan Zaharoff, Yunanistan’ın Birinci Dünya Savaşı’na katılması için uğraşmış ve Yunan ordusunun İzmir’e çıkarak Anadolu’yu işgal etmesinin perde arkasındaki finansörü olmuştur.</p>
<p>Avrupa’nın Birinci Dünya Savaşı sırasındaki bir numaralı silah tüccarı, para babası ve “Ölüm taciri” Basil Zaharoff’un gizemli hayat hikayesini konuşalım.</p>
<p><em>“Zaharoff’un yaşamının ilk yılları aşılmaz bir gizem. Bu adamın hayatında bir boşluk var gibi görünüyor, ama unutulması gereken kirli bir boşluk. […] Zaharoff’un gençliğinde bir haydut olduğuna dair işaretler var.”</em> <a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftn1" name="_ftnref1"><sup>[1]</sup></a></p>
<p>Eylül 1933 tarihinde kendisi ile görüşen Rosita Forbes’a <em>ölene kadar hakkında tek bir kelime bile yazmaması için yemin ettiren</em><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftn2" name="_ftnref2"><sup>[2]</sup></a> Zaharoff, <em>hangi millettensiniz?</em> sorusuna şöyle cevap veriyor:</p>
<p><em>“Yunanistan’da doğdum. Babam Polonya kökenliydi. Annem Levanten kökenli bir Fransız’dı. İngiliz nişanım ve İspanyol unvanım var. Türk, Danimarka ve İsviçre pasaportlarıyla seyahat ettim.”</em> <a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftn3" name="_ftnref3"><sup>[3]</sup></a></p>
<p>Zaharoff Yunanistan’da doğmuş olduğunu söylese de, 19 Şubat 1898 tarihinde resmi olarak Fransız vatandaşı olan<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftn4" name="_ftnref4"><sup>[4]</sup></a> Zakarie Basile Zaharoff’un babası bir Rum’du ve 6 Ekim 1849 tarihinde Osmanlı Devleti’nin o zamanki Muğla Bucağı’nda yani Menteşe Sancağı’nda dünyaya gelmişti.</p>
<p>27 Kasım 1936 tarihinde Monte Carlo’da vefat ettiğinde, sahibi olduğu Excelsior gazetesinin verdiği habere göre ise, 8 Ekim 1849 tarihinde, bir Rus baba ve Yunan anneden dünyaya gelmişti.<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftn5" name="_ftnref5"><sup>[5]</sup></a></p>
<p>Anlaşılan Zaharoff hayatının sonraki dönemlerinde, ailesi ve geçmişi ile ilgili sorulara yanıltıcı cevaplar vermişti.</p>
<p>1821 yılında Mora’da başlayan Rum ayaklanması, bölgede bağımsız bir Yunanistan Devletinin kurulmasına zemin hazırlayacak ve Zaharoff’un ailesi yaşanan bu süreçte, Rusya’nın Odesa şehrine göç edecekti. Burada kendilerini güvende hissedebilmek için isimlerini Ruslaştırıp, kimliklerini gizlemişlerdi. Böylece büyükbabasının adı olan Zacharias, Zacharov ya da Fransızca yazılışıyla “Zaharoff”a, kendisinin Vasileos ismi de Basil’e dönüşecekti.</p>
<p>Olayların yatışmasıyla Anadolu’ya dönen Zaharoff ailesi Muğla’ya yerleştiler ve Basil burada 1849 yılında dünyaya geldi. Zaharoff’un ailesi bir süre sonra 1855’te, Muğla’dan tekrar İstanbul’un yolunu tutacak, bugün ismini Kurtuluş olarak bildiğimiz ama o yüzyılda çoğunlukla Rumların olduğu Tatavla semtine yerleşeceklerdi.<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftn6" name="_ftnref6"><sup>[6]</sup></a></p>
<p>1855’te ailesiyle birlikte Muğla’dan İstanbul’a gelen Basil’in, gençlik yıllarını, o dönemdeki ismi Tatavla olan ve çoğunlukla Rumların bulunduğu, bugünkü ismiyle Kurtuluş semtinde geçirdiği anlaşılıyor.</p>
<p>Ailesinin yoksul olmasından dolayı önce bir Rum okuluna, sonrasında maddi bir destek bularak İngiliz Okuluna gider ve orada yabancı dil öğrenmeye başlar.</p>
<p>Fakir bir mahallenin çocuğu olan Basil, önceleri rıhtımlarda denizci ya da turistlerin yolunu keserek, onları genelevlerin bulunduğu bölgelere götürüyormuş.<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftn7" name="_ftnref7"><sup>[7]</sup></a></p>
<p>1865 senesinde 16 yaşlarında olan Zaharoff, çoğunlukla ahşap evlerin bulunduğu İstanbul’da zamanın itfaiyesi olarak bilinen tulumbacı ocağında 2 yıl kadar çalışmış. İşin ilginç tarafı ise, Zaharoff gibi bazı tulumbacılar, kimi evleri kundaklayarak sık sık yangın çıkarıyor ve ardından yangını söndürmek ve içerisindeki eşyaları kurtarabilmek için ev sahibinden rüşvet talep ediyorlarmış.<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftn8" name="_ftnref8"><sup>[8]</sup></a></p>
<p>1866 yılı ile 1870 yılları arasındaki dönemde yaptıkları rivayetlere dayanan Zaharoff’un ticaretle uğraştığı düşünülüyor. Kazandığı para evin tek erkek evladı olarak geçinmeye yetmemeye başlayınca Galata’da bir handa kumaş toptancılığı yapan tüccar dayısı Sevastopulos’un yanında çalışmaya başlamış.</p>
<p>Galata’da yabancılara tercümanlık yaparak, hem yabancı dilini, hem de medeni cesaretini geliştirme fırsatı bulur ama yine de içinde bulunduğu ortam ve şartları beğenmemiş olacak ki, genç Basil bir sabah dayısının dükkânındaki kasayı boşaltarak Londra’ya kaçar.<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftn9" name="_ftnref9"><sup>[9]</sup></a></p>
<p>Basil bu sırada Emily Burrows isimli bir bayanla, 14 Ekim 1872 tarihinde, İngiltere’de kilisede yapılan bir törenle evlenir. Evlilik Cüzdanında bazı gariplikler göze çarpıyor. Belgede Zacharias Basilius Gortzacoff olarak yazılı olan isminin karşısında, kendisinin Kiev Generali olduğu yazılıydı.<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftn10" name="_ftnref10"><sup>[10]</sup></a></p>
<p>Emily Burrows’un yeğeninin 1938’de yazdığı bir mektupta belirttiğine göre, Zaharoff evleneceği eşine bir Rus Generali olduğunu söylemekle yetinmemiş, bir de Rus prensi Mikhail Dmitrievich Gorchakov’un yeğeni olduğunu söylemişti.<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftn11" name="_ftnref11"><sup>[11]</sup></a></p>
<p>Ertesi yıl Belçika’da yaşamaya başlayan evli çiftin kapısını, İstanbul’da satması için kendisine teslim edilen birkaç bin sterlin değerinde ticari malı zimmetine geçirmek ve bin sterlin dolandırıcılık suçlamasıyla polisler çalar.</p>
<p>16 Ocak 1873 tarihli mahkeme kaydı, davayı açan kişinin Manuel Hiphestides isimli Yunan bir tüccar olduğunu ve Zacharias’ın suçunu kabul ettiği gösteriyor ancak; kendisine verilen ceza ertelenmiş.<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftn12" name="_ftnref12"><sup>[12]</sup></a></p>
<p>Mahkeme kendisini Rus Prensi Gortchakov’un yeğeni bir General olarak tanıtan Zaharoff’un yalanlarını ortaya çıkarmıştı… Dava sonrası apar topar ülke dışına kaçacak ve eşiyle birlikte Kıbrıs’a gidecekti.</p>
<p>Bazı söylentiler onun yine sahte bir isim kullanarak, Birleşik Krallık pasaportunu kullanarak Kıbrıs’a gittiğini ve orada ilk defa ticari olarak silah ve mühimmat satışı yaptığını söylüyor.</p>
<p>“Z. Z. Williamson” sahte ismini kullanan Zacharias Zaharoff’un Kıbrıs’ta işlettiği şirketinin adı “ZedZed” idi. İleride satış temsilcisi ve hissedarı olacağı Vickers şirketinde, çalışma arkadaşları kendisini Zed Zed olarak anacaktı.<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftn13" name="_ftnref13"><sup>[13]</sup></a></p>
<p>İlerleyen yıllarda Kıbrıs’ta iş yaptığı İngiliz tüccar William Shaw ile hem ticari ilişkilerini, hem de samimiyetini ilerletir. 1874’de Yunanistan’ın en zengin iş adamlarından ve gelecekte Yunanistan başbakanı olacak olan Stefanos Skuludis ile Shaw’ın bir aile dostu olması sebebiyle tanışır.<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftn14" name="_ftnref14"><sup>[14]</sup></a></p>
<p>İstanbul’da doğan ama aslen Giritli bir Yunan ailenin çocuğu olan Skuludis, İngiliz sermayesinin de desteğiyle 1872’de kurulan İstanbul Bankası’nın kurucuları arasında yüksek dereceli masonlardan biriydi.<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftn15" name="_ftnref15"><sup>[15]</sup></a></p>
<p>Çocukluk ve gençlik yıllarını Osmanlı Devleti sınırları içerisinde geçiren Zaharoff bu yıllara ait geçmişinin izlerini olabildiğince silmeye çalıştı: fakir semtteki evler, kirli sokaklar, randevu evinde çalışması, kundakçılıkla geçen yıllar, sahte isimler, sürekli yer değiştirmeler…</p>
<p>Bütün bu karanlık geçmiş onun 50 yıl sürecek olan silah tüccarlığı ve yer alacağı politik oyunların yanında hiçbir şeydi.</p>
<p>Zaharoff’un <em>Ölüm taciri</em> olarak anılmasına zemin hazırlayacak olan asıl gelişmeler, takvimler 14 Ekim 1877’yi gösterdiği zamana tekabül ediyor.<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftn16" name="_ftnref16"><sup>[16]</sup></a></p>
<p>İngiltere’nin önde gelen silah sanayicilerinden birisi olan Nordenfelt Silah Şirketinin sahibi İsveçli Thorsten Nordenfelt o sıralarda Atina’da bulunan “Doğu İşleri Temsilciliği” için bir temsilci aramaktaydı.</p>
<p>Bilin bakalım bu işi kim aldı?</p>
<p>Atina’da tanışmış olduğu Skuludis, Nordenfelt şirketine faydalı olacağına inanarak önerdiği 28 yaşında ve çok sayıda dil bilen Zaharoff, silah firmasında işe başlar. Kısa sürede yükselerek bu firmanın Balkan bölge temsilciliğine getirilir.<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftn17" name="_ftnref17"><sup>[17]</sup></a></p>
<p>Zaharoff’un silah pazarına girdiği dönemi bir göz önüne getirin.</p>
<p>Fransız Devrimi’nin öne çıkardığı milliyetçi akımlar, özellikle Avrupa’da toprakları bulunan Osmanlı İmparatorluğu’nun geleceğini olumsuz etkiliyordu. Balkanlardaki milletlerin Osmanlı ile savaşları, Rusya dahil Batılı devletlerin Osmanlı’yı bölme ve paylaşma çabaları ve Avrupa’daki egemenlik çatışmaları uzun bir süredir zaten ortadaydı.</p>
<p>Nitekim 93 Harbi olarak adlandırılan 1877-1878 yılları arasındaki Osmanlı-Rus Muharebesi ilerleyen yıllarda daha fazla savaşın olacağının habercisi gibiydi.</p>
<p>1878’de Berlin Antlaşmasıyla ortalık durulmuş gibi gözükse de, Yunanistan’ın ordu mevcudiyetini 20 binden 44 bine çıkarması ve yeni teçhizatlarla donatması silah ve mühimmat üreten şirketlerin iştahlarını kabartıyordu.<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftn18" name="_ftnref18"><sup>[18]</sup></a></p>
<p>Sonuçta, Zaharoff’un işi ve gelir kaynağı silah ticaretiydi. Avrupa ve Doğu bölgelerindeki koşullar, onun bu alanda kendini kanıtlaması, etkisini artırması ve yüksek kar elde edecek satışlar yapabilmesi için son derece uygun durumdaydı.</p>
<p>Buhar gücüyle hareket eden bir denizaltı üreten George William Garrett adındaki bir İngiliz mühendis denizaltıların ticari potansiyelini fark eden Nordenfelt şirketi ile anlaştı.</p>
<p>Anlaşmasına anlaşmışlardı ama Stockholm’de inşa ettikleri bir denizaltı daha ilk denemede denizin dibini boylamıştı.</p>
<p>Süratinin düşük ve akıntılı sularda göstereceği performansın belirsiz olduğu bu denizaltıların<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftn19" name="_ftnref19"><sup>[19]</sup></a> önemli kusurları bulunmasına rağmen şirket bu yatırımını satmak istiyor, ama büyük devletler arasında bir alıcı bulamıyordu.</p>
<p>Denizaltıları satabilmek amacıyla 1885 yılında bir fuar düzenlediler. Avrupa’nın büyük deniz güçleri,</p>
<p>Japonya, hatta Meksika ve Brezilya dâhil, toplam 39 ülke seyirci olarak davet edildi.<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftn20" name="_ftnref20"><sup>[20]</sup></a></p>
<p>Ertesi yıl Zaharof eski bağlantılarını kullanarak önce Yunanistan’ı 9 bin sterlin karşılığında bir denizaltı alması için ikna eder.<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftn21" name="_ftnref21"><sup>[21]</sup></a> Daha sonra İstanbul’a giderek Yunanistan’ın elinde bir denizaltı bulunmasından dolayı ortaya çıkan tehlikeden bahsederek, Türkleri de bir çift denizaltı satın almaya razı eder.</p>
<p>Ama iş bu kadarla da kalmadı; Türklerin denizaltı satın aldıklarını Ruslara anlatan ve bunlara karşı dört denizaltı almalarının yeterli olacağını söyleyen Zaharoff, Ruslar da 7 denizaltı satacaktı.<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftn22" name="_ftnref22"><sup>[22]</sup></a></p>
<p>Bu üç alıcının birbirleri arasındaki rekabet sebebiyle her birine bir diğerinin de denizaltı aldığını söyleyerek farklı sayılarda ve farklı fiyatlardan satan Zaharoff’un uygulamış olduğu satış yöntemi hala kendi ismiyle anılmakta: <em>Systeme Zaharoff!</em> <a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftn23" name="_ftnref23"><sup>[23]</sup></a></p>
<p>Arkadaşlar, Zaharoff’un Yunanistan’a 9 bin sterline satmış olduğu denizaltılar, su altında en fazla beş dakika kalabiliyordu. Bu açıdan bakıldığında bu yatırımlar tümüyle israftı.</p>
<p>Osmanlı Bahriyesi’nde bir ilk olacak her bir denizaltının ücreti 11 bin sterlindi ve Sultan II. Abdülhamid tarafından ücretleri Hazine-i Hassa’dan ödenmek üzere satın alınan bu iki denizaltıya Abdülhamid ve Abdülmecid isimleri verildi.<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftn24" name="_ftnref24"><sup>[24]</sup></a></p>
<p>Satılan bu denizaltıların hiçbiri savaş görmedi. Başarılı geçen deneme seyirlerinin ardından Haliç’teki  kızaklarına çekilmişlerdi. Seyre çıkması, kızaklarından indirilmesi ve hatta gemi personelinin dahi denizaltıların yanına yaklaşması yasak edilmişti. Abdülhamid ve Abdülmecid denizaltıları daha sonra Sütlüce’deki barakalarda çürümeye terk edildiler.<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftn25" name="_ftnref25"><sup>[25]</sup></a></p>
<p>Diğer yandan Isaac Peral isimli bir İspanyol mühendis 1884 yılından itibaren üzerinde çalışmış olduğu denizaltıyı, nihayet 8 Eylül 1888 yılında yapmayı başarmıştı. 1866 yılında İspanya ordusuna katılmış bulunan Peral’ın geliştirmiş olduğu bu ilk elektrik bataryalı denizaltı, Nordenfelt şirketinin ürettiği denizaltılarla karşılaştırıldığında önemli üstünlükleri bulunuyordu: suyun altında saatte 15 kilometre hıza ulaşabilen bu denizaltılar saldırı yapabilecek 2 torpido ile donatılmışlardı.</p>
<p>Zaharoff bu genç İspanyol donanma subayının, devletin de desteğini alarak geliştirdiği bu icadından kısa sürede haberdar oldu. Nordenfelt şirketi Peral’a bir patent satın alma teklifi sunmuş, Peral teklifleri reddetmişti. Zaharoff bunun üzerine, İspanyol Kralı huzurunda yapılacak olan deneme dahil olmak üzere, denizaltılara sabotaj girişiminde bulundu ama Peral’ın denizaltıları bu testleri başarıyla geçti.</p>
<p>O sırada İspanya’nın en iyi silah şirketlerinden biri olan Euskalduna’yı<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftn26" name="_ftnref26"><sup>[26]</sup></a> satın almasıyla,<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftn27" name="_ftnref27"><sup>[27]</sup></a> Zaharoff İspanyol politikacılar, gazeteciler ve komutanlar arasında güçlü bir nüfuza erişti.</p>
<p>Aslında Zaharoff bunu yaparken de İspanyol Kralı Alfonso’nun akli dengesi yerinde olmayan kuzeni ile evlenerek Villafranca Düşesi olan, Kont Muguiro’nun kızı Maria del Pilar de Muguiro y Beruete ile yaşadığı yasadışı ilişkiyi kullanmıştı.</p>
<p>Bu nüfuzlu grup Isaac Peral’in denizaltı geliştirilmesine karşı Zaharoff’un tarafını tuttu. Deniz denemelerindeki şaşırtıcı başarıya rağmen, teknik heyet hileli bir rapor hazırlamış ve bu raporu kabul eden İspanyol hükümeti politik bir kararla projeden çekilmişti.<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftn28" name="_ftnref28"><sup>[28]</sup></a></p>
<p>Zaharoff’un satın almış olduğu şirketi ve yasadışı ilişkisi sayesinde, İspanya üzerinde sağlamış olduğu gücü ve etkisi, İspanya İç Savaşı’nın başladığı 1936 yılındaki ölümüne kadar sürmüş ve ona hayatının en uzun ve en kârlı komisyon kaynağını sağlamıştı.<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftn29" name="_ftnref29"><sup>[29]</sup></a></p>
<p>Farklı alanlarda pek çok icadın patentine sahip olan Amerikalı Hiram Maxim, 1884 yılında dünyanın ilk tam otomatik makineli tüfeğini icat ederek Maksim Şirketi adı altında piyasaya sürmüştü. Dakikada 600’den fazla mermi atabilen<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftn30" name="_ftnref30"><sup>[30]</sup></a> su soğutmalı makineli tüfeğin başarısından sonra 1888 yılında, Maxim şirketi ile Zaharoff’un çalışmakta olduğu Norderfeldt şirketi birleştiler.<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftn31" name="_ftnref31"><sup>[31]</sup></a></p>
<p>Birleşmenin sonucunda yeni şirketin ismi Maxim Nordenfelt Silah ve Mühimmat Şirketi olarak değiştirilmiş ve Rothschild ailesi yeni şirkete 1.9 milyon sterlinlik bir yatırım yapmıştı.<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftn32" name="_ftnref32"><sup>[32]</sup></a></p>
<p>O dönem için gerçekten devrim niteliğinde olan bu tam otomatik makineli tüfek kısa zamanda Birleşik Krallık ordusunda kullanılmaya başlandı<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftn33" name="_ftnref33"><sup>[33]</sup></a> ama çok geçmeden şirket ortaklarından Thorsten Nordenfelt kişisel olarak iflas etti ve 1890 yılında şirketten ayrıldı. Zaharoff bundan sonra Hiram Maxim’in yanında hem başarılı bir silah tüccarı olarak, hem de elbette ki şirketin ortağı olarak kaldı.<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftn34" name="_ftnref34"><sup>[34]</sup></a></p>
<p>1894 yılında şirket daha büyük yasal bir sorun yaşayınca, 3 sene sonra Vickers Şirketi tarafından satın alındı ve Hiram Maxim ve Zaharoff’a 1’er milyon sterlinlik bir çek yazıldı. Maxim makineli tüfeğini daha da geliştirerek, Vickers makineli tüfeği olarak üretip satmaya başladılar.<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftn35" name="_ftnref35"><sup>[35]</sup></a></p>
<p>1894-1895 yılları arasında Çin-Japon Savaşı, 1897’de Türk-Yunan Savaşı, 1898’de İspanya-Amerika Savaşı, 1899-1902 İkinci Boer Savaşı, 1904-1905 Rus Japon Savaşı, Avrupalı Devletlerin Afrika’daki sömürge yarışı… Tüm bu savaşların arka arkaya gelmesi, silah sanayisinde büyük bir hareketliliğe yol açmıştı.</p>
<p>Kısacası silah satmak için savaşa ihtiyacı vardı.</p>
<p>Dönemin mühendislik harikaları olan savaş gemileri, zırhlı gemiler, denizaltılar, uçaklar, toplar ve makinalı tüfekler imal etmeye devam eden Zaharoff, tüm bu ölüm makinelerini alıcısı kim olursa olsun pazarlamaya devam etti. Kendisinin deyimiyle:</p>
<p><em>“Çalıştım ve çalıştım. Onları satın alacak herkese silah sattım. Rusyadayken Rus, Yunanistan’da Yunan, Paris’te Fransızdım.”</em> <a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftn36" name="_ftnref36"><sup>[36]</sup></a></p>
<p>Zaharoff, deyim yerindeyse şeytani zekaya sahip bir tüccardı. Bu sektörde başarılı olabilmenin siyaset adamlarına yakın olmaktan ve medya eliyle propaganda yapmaktan geçtiğini kolayca kavramıştı.</p>
<p>Bununla beraber 16 Kasım 1910’dan itibaren günlük olarak çıkan resimli Excelsior isimli Fransız gazetesini finanse ederek, görünmez bir şekilde savaş propagandası için yatırım yapmıştı.<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftn37" name="_ftnref37"><sup>[37]</sup></a></p>
<p>1910’da Yunanistan Başbakanı olacak Eleftherios Venizelos ile Balkan Savaşları başlamadan birkaç yıl önce tanışmışlardı.</p>
<p>Bütün bu kirli ticaretin sonucunda servetine servet katan Zaharoff’un, Balkan harbi patlak verdiği sırada  Yunanistan’a 2.500.000 sterlin ve Birinci Dünya Harbi sırasında ise bunun yarısı kadar para verdiği söyleniyor.<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftn38" name="_ftnref38"><sup>[38]</sup></a></p>
<p>Gerçekte ise Zaharoff, kendisinin satış felsefesine uygun bir şekilde, Balkan Savaşı sırasında her iki tarafı da silahlandırdı; Türkiye’ye karşı Yunanistan’a, Sırbistan’a karşı Türkiye’ye ve bir yıl sonra da Avusturya’ya karşı Sırbistan’a silah sattı.<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftn39" name="_ftnref39"><sup>[39]</sup></a></p>
<p>Sonradan öğrenildiki, 1912-1913 yılları arasında Zaharof’un Vickers ortaklığı, <em>Osmanlı İmparatorluk Şirketi: gemi, rıhtım ve tersaneler inşaat ortaklığı</em> adı altında Haliç ve İzmit’teki bütün tersanelerin yeniden çalışır duruma getirilmesi için, 32 bin tonluk havuz tesisleri, bir okul, işçi ve memur evleri, hatta bir cami inşaatı yapmak üzere Türk hükümetiyle anlaşmıştı. Osmanlı Devleti’nin kasasında bunu doğrudan ödeyebilecek halihazırda parası yoktu. Bu yüzden Düyûn-u Umumiye güvencesi altında Sivas vilayetinin gelirleri gösterilmişti.<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftn40" name="_ftnref40"><sup>[40]</sup></a></p>
<p>Zaharoff’un hedefinin yeni tersaneler kurmak olduğunu düşünüyorsanız, yanılıyorsunuz. Kendisinin amacı zaten var olan Osmanlı Tersane ve Yukarı Boğaziçi tesislerini ucuza ele geçirmekti.</p>
<p>Birinci Dünya Savaşı’na doğru gidilen yıllarda, Zaharoff’un şirketi, sermaye bakımından İngiltere’deki silah fabrikatörleri arasında, Armstrong şirketinin ardından ikinci sırayı işgal ediyordu.</p>
<p>Yıllardır kapalı kapılar ardından yürüttüğü ve böylece milyarlar değerinde servet sahibi olduğu silah satışlarının aksine, hayatının bu yıllarından itibaren hayırseverlik işlerine de giriştiğini görüyoruz.</p>
<p>27 Nisan 1914 tarihli bir gazetenin haberine göre Zaharoff Berlin’de yapılması planlanan ama savaş nedeniyle iptal edilen Berlin Olimpiyat Oyunları’na Fransız takımının katılabilmesi için 20 bin sterlin bağış yapmıştı.<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftn41" name="_ftnref41"><sup>[41]</sup></a></p>
<p>Zaharoff çocukluğunun geçmiş olduğu İstanbul’daki Tatavla semtini de unutmamıştı. 1896 yılında kurulan ve günümüzde de hala faaliyet gösteren en eski spor kulübü olma özelliğine sahip olan “Tatavla Heraklis Jimnastik Kulübü” ya da günümüzdeki adıyla Kurtuluş Spor Kulübü binasının arkasında yer alan “Zaharafio” adlı salon, İstanbul’un en eski kapalı spor salonlarından biridir ve Zaharoff’un maddi desteği ile yaptırılmıştır.<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftn42" name="_ftnref42"><sup>[42]</sup></a></p>
<p>Zaharoff’un şirketi Nordenfelt’in Yunanistan’a, Osmanlı Devleti’ne ve Rusya’ya denizaltı sattığını belirtmiştim. Birinci Dünya Savaşı öncesinde, Osmanlı Devleti ile Yunanistan arasında donanma gücünü artırmaya yönelik faaliyetler bununla sınırlı değil.</p>
<p>Hepimiz halktan toplanan bağışlarla İngiltere’ye sipariş edilmiş ama savaş tehdidi bahane gösterilerek el konulan, üstüne üstlük gemiler için ödenmiş olan paranın da iade edilmemesiyle sonuçlanan Sultan Osman ve Reşadiye zırhlısının hikayesini duymuştur.</p>
<p>İşte bu gemilerden Sultan Osman zırhlısı İngiliz Armstrong şirketine, Reşadiye zırhlısı ve üçüncü bir gemi olarak ısmarlanan “Fatih” isimli dretnot ise Zaharoff’un ilişkili olduğu Vickers Şirketi’ne sipariş verilmişti.<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftn43" name="_ftnref43"><sup>[43]</sup></a></p>
<p>Yapılan gemileri teslim almak üzere Bahriye Nazırlığını ve Osmanlı Devleti’ni temsilen ve “Sultan Osman” Süvarisi olarak bin kişilik mürettebat ve askeri ile üç aydır Londra’da bulunan Rauf Bey, fabrika ile geminin 2 Ağustos 1914 günü kendilerine teslimi konusunda anlaştıklarını fakat; geminin son taksiti olan yedi yüz bin liranın da ödenmiş olmasına rağmen, sancak çekme töreni zamanından sadece yarım saat önce İngilizler’in “Sultan Osman” zırhlısına el koyduklarını söylemekte.<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftn44" name="_ftnref44"><sup>[44]</sup></a></p>
<p>Nitekim bundan sadece 2 gün sonra, yani 4 Ağustos 1914 tarihinde Büyük Britanya Kralı Beşinci George, Almanya’ya bir ültimatom vererek, Birinci Dünya Savaşı’na girdiklerini açıklamıştı.<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftn45" name="_ftnref45"><sup>[45]</sup></a></p>
<p>O sırada Birleşik Krallık Başbakanı koltuğunda Herbert Henry Asquith bulunuyordu ve kendisinin kişisel danışmanlarından birisi Sir Vincent Caillard’dı.</p>
<p>1889’da kurulmuş olan Anadolu Demiryolu şirketinin yönetim kurulunun bir üyesi olan Caillard, Zaharoff’un bulunduğu Vickers şirketinin Mali Direktörü olması yanında, Osmanlı Düyûn-u Umumiye Meclisindeki İngiliz Alacaklıları temsilcisiydi.<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftn46" name="_ftnref46"><sup>[46]</sup></a></p>
<p>1930 yıllarda çıkan haber ve biyografilerde, kariyeri çeşitli söylentilere dayanan ve bu yüzden “Avrupa’nın esrarengiz adamı” olarak adlandırılan Zaharoff, basit bir silah tüccarı olmayıp, aynı zamanda İngiltere yararına çalışmış bir ajandı.</p>
<p>Bunu kanıtlayan ilk kesin belgeler 1960’lı ve 1970’li yıllarda Lloyd George’a ait arşiv materyalinin ve Savaş Kabinesi Sekreteri Sir Maurice Hankey’in günlüklerinin yayınlanmasıyla ortaya çıkmıştır.<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftn47" name="_ftnref47"><sup>[47]</sup></a></p>
<p>Hankey günlüklerinde, Aralık 1915’te Yunan politikacılara Üçlü İtilaf Kuvvetlerini desteklemeleri için rüşvet vermek üzere Atina’ya gönderilen “güvenilir bir Yunan”dan<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftn48" name="_ftnref48"><sup>[48]</sup></a> ve aynı kişinin 1917 ve 1918’de Türkleri savaştan çekilmeleri için rüşvet vermek üzere tekrar görevlendirildiğinden bahsediyordu.<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftn49" name="_ftnref49"><sup>[49]</sup></a></p>
<p>1975 senesinde Wiltshire ve Swindon Arşivleri tarafından yayınlanan<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftn50" name="_ftnref50"><sup>[50]</sup></a> ve Büyük Britanya Dışişleri Arşivi’ndeki 1093 numaralı dosyalar<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftn51" name="_ftnref51"><sup>[51]</sup></a> içerisinde bulunan onlarca mektup ve telgrafa göre, İngilizlerin bahsettiği “güvenilir Yunan” Basil Zaharoff’tan başkası değildi…</p>
<p>“Zedzed” takma ismini kullanan Zaharoff’un,<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftn52" name="_ftnref52"><sup>[52]</sup></a> 12 Kasım 1915’te Caillard’a yazdığı mektupta <em>“son 9 yılda Yunanistan’a verdiğim 1.200.000 Sterlin elimde olsaydı ve buna 300.000 Sterlin daha ekleseydim, Yunanistan’ın 20 gün içinde Müttefiklere katılmasını ve Bulgarlarla savaşmaya başlamasını sağlayabilirdim”</em> diyordu.<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftn53" name="_ftnref53"><sup>[53]</sup></a></p>
<p>Bu noktada Yunan iç siyasetinde <em>Milli Bölünme</em> olarak adlandırılan bir olaya değinmemiz gerekiyor.<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftn54" name="_ftnref54"><sup>[54]</sup></a></p>
<p>Milli bölünme, Birinci Dünya Savaşı sürerken, Başbakan Eleftherios Venizelos ile Yunan Kralı Birinci Konstantin arasında yaşanan <em>savaşa dâhil olup olmama üzerine ortaya çıkan fikir ayrılığıdır.</em><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftn55" name="_ftnref55"><sup>[55]</sup></a></p>
<p>Osmanlı Devleti’nin savaşa ilişkin tutumunu tam olarak kestiremediği için savaşın başında tarafsız olduğunu açıklayan Yunanistan Başbakanına göre, Osmanlı Devleti’nin savaşa katılması durumunda Yunanistan’ın tarafsız kalması kesinlikle mümkün değildi. İzlenecek tek siyaset İngiltere ile birlikte hareket etmek ve savaşa İtilaf Devletleri safında katılmaktı.<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftn56" name="_ftnref56"><sup>[56]</sup></a></p>
<p>1913 yılında tahta çıkan Yunan Kralı Birinci Konstantin’in, Alman İmparatoru ve Prusya Kralı olan İkinci Wilhelm’in kız kardeşi Prusyalı Sophia ile evliliğinden ve Almanya’da görmüş olduğu eğitimini de göz önüne alınınca, kendisinin bir “Alman sempatizanı” olduğu yönünde yaygın görüş bulunmakla birlikte, 1914 senesinde Almanya’nın yanında savaşa girmesi için kendisine baskı yapan Kayzer Wilhelm’i geri çevirerek ülkesinin tarafsız kalacağını ilan etmişti.<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftn57" name="_ftnref57"><sup>[57]</sup></a></p>
<p>İlerleyen yıllarda Yunanistan Başbakanı Venizelos ülkesini savaşa sokabilmek için pek çok defa girişimde bulundu.<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftn58" name="_ftnref58"><sup>[58]</sup></a> Yıllarca süren <em>savaşa girme ve girmeme olarak yaşanan</em> bu bölünmüşlük Yunanistan’da bir iç savaşa dönüşmüştü.</p>
<p>1915’te Çanakkale’de düşmanın Deniz Harekatı sürerken Venizelos’un Kral Konstantin ile görüşmesi sonucunda iplerin koptuğu ve bunun sonucunda Venizelos’un 5 Mart 1915’te istifa ettiği biliniyor.<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftn59" name="_ftnref59"><sup>[59]</sup></a></p>
<p>Bu sırada Zaharoff’un yıllardır çok yakından tanıdığı ve silah sektöründe önemli bir mevkiye gelmesindeki kapıyı aralayan ve o sırada 77 yaşında olan Skuludis, Venizelos’tan boşalan Yunanistan Başbakanlık koltuğuna oturur!</p>
<p>İşte Zaharoff’un Caillard’a yazdığı mektup tam bu ana tekabül ediyor. Zedzed yazdığı mektuba <em>Venizelos ile “yakın dost” olduklarını ve Konstantin’in Başbakan olarak atadığı 80 yaşına varan Skouloudis’in de “memnuniyetle kendisini takip edeceğini”</em> sözlerine ekliyor.</p>
<p>Başbakan Asquith, 11 Aralık 1915 tarihli bir mektupla Caillard’a <em>konuyu Maliye Bakanı ile görüştüğünü ve belirtilen meblağın Hükümet tarafından ödeneceğini</em> bildirdi.<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftn60" name="_ftnref60"><sup>[60]</sup></a></p>
<p>Yunanistan’ı İtilaf Devletileri yanında savaşa sokmak için Zaharoff’a ihtiyacı olan 1,407,000 İngiliz Sterlini ödenmişti.<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftn61" name="_ftnref61"><sup>[61]</sup></a> Bu parayla 1916’da Almanya’nın Yunan basını üzerindeki etkisiyle mücadele etmeyi amaçlayan, yani anlayacağınız İngiliz ve Fransız yanlısı propaganda yapmak amacıyla bir “Radyo Ajansı” kurdular.<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftn62" name="_ftnref62"><sup>[62]</sup></a></p>
<p>Zaharoff İngilizleri ve Fransızları 1916 yazında yapılması planlanan seçimlerde Venizelos’un seçim masraflarına yardımcı olmak için, ortaklaşa olarak 5 milyon Yunan drahmisi sübvansiyon paylaşmaya ikna etti.<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftn63" name="_ftnref63"><sup>[63]</sup></a></p>
<p>Burada yanlış anlaşılmaması için belirtmek isterim ki, Kral Konstantin’in savaşa girmeme yanlısı tutumu, Venizelos gibi Yunanistan’ın sınırlarını genişletmek istememesinden kaynaklanmıyor. Bacanağı İkinci Wilhelm’in başında olduğu Almanlar ile savaşmak istemediği için Kral Konstantin tarafsız kalmayı seçiyor ama sonucunda Yunanistan’ı İtilaf Devletleri yanında savaşa sokma çabalarını yıllarca engelleyerek başta Venizelos’u ve tabiki İngiliz ve Fransızları fena halde kızdırmış olduğunu tahmin edersiniz.</p>
<p>11 Haziran 1917 tarihinde İtilaf Devletleri Yunan Kralı Konstantin’in 24 saat içinde tahttan çekilmesini isteyen bir ültimatom verdiler<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftn64" name="_ftnref64"><sup>[64]</sup></a> ve Kral Konstantin ertesi gün oğlu Prens Aleksandr lehine tahttan çekilerek, Yunanistan’ı terk etmek zorunda kaldı.<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftn65" name="_ftnref65"><sup>[65]</sup></a></p>
<p>Zaharoff’un savaş propagandasının ne kadar işe yaradığı tartışılsa da, Birinci Dünya Savaşı’na katılmasında artık bir engel kalmayan Yunanistan, takip eden günlerde İtilaf Devletleri yanında resmi olarak savaşa girdiğini ilan etmişti.<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftn66" name="_ftnref66"><sup>[66]</sup></a></p>
<p>Zaharoff şirketi Vickers’den ayrı olarak 1918 Ocak ayında Paris’te “Banque de la Seine” adlı bankayı satın aldı.<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftn67" name="_ftnref67"><sup>[67]</sup></a> Savaş boyunca propaganda için harcanan paralar ve sonrasında Yunanistan’ın Anadolu’yu işgal etmesi için yapılan yardımlar bu banka üzerinden gerçekleşiyordu.</p>
<p>İngiliz Arşivlerinde yer alan bahsettiğim mektuplarda inanması güç ve çelişkilerle dolu başka bir iddia daha var.</p>
<p>19 Nisan 1916 tarihinde Zaharoff’un Caillard’a yazdığı bir mektupa göre, Çanakkale Boğazı’nı İngiliz filosuna açma karşılığında, kırk elli Jön Türk arkadaşıyla birlikte, Osmanlı Harbiye Nazırı Enver Bey’in New York’a güvenli geçişinin sağlanabileceği ve ayrıca yüklü bir meblağ parayı – ki bahsedilen miktar 4 milyon sterlindi- kabul edebileceği duyumunu almış.<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftn68" name="_ftnref68"><sup>[68]</sup></a></p>
<p>Bu duyumu kimden almış?</p>
<p>O zamanın Atina ve Viyana temsilcisi Abdül Kerim Bey’den. Bahsedilen Abdül Kerim Bey’in gerçekte kim olduğu konusu pek açık olmamasına rağmen Zaharoff, daha önce anlatmış olduğum, II. Abdülhamid zamanında Osmanlı Devleti’ne denizaltı satabilmek için de aynı kişiye binlerce lira rüşvet verdiğini söylüyor.<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftn69" name="_ftnref69"><sup>[69]</sup></a></p>
<p>Devam eden mektuplaşmalarda bu teklifin Birleşik Krallık hükümeti Başbakanı Asquith tarafından riskli bulunduğu ve şimdilik geri çekildiği belirtiliyor.<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftn70" name="_ftnref70"><sup>[70]</sup></a></p>
<p>25 Mayıs 1915 tarihinde Birleşik Krallık Mühimmat Bakanlığı oluşturulmuş ve başına da daha sonraki yıllarda ülke siyasetinde daha önemli bir rol oynayacak olan Lloyd George getirilmişti.<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftn71" name="_ftnref71"><sup>[71]</sup></a></p>
<p>Mühimmat Bakanı olduğu sırada kendisiyle tanışıklıklarını ilerleten Vickers silah şirketi temsilcileri Zaharoff ve Caillard elbette Lloyd George Birleşik Krallık Başbakanı olduğu zaman da birlikte iş yapacaklardı.</p>
<p>Lloyd George’un döneminde Enver Paşa’ya Abdül Kerim Bey aracılığıyla rüşvet verilerek, Osmanlı Devleti’nin Birinci Dünya Savaşından çekilmesini sağlamak fikri tekrar gündeme geldi.</p>
<p>Zaharoff’un iddiasına göre, 20 ve 22 Haziran 1917 tarihinde İsviçre’nin Cenevre kentinde görüştüğü Abdül Kerim, kendisine Enver Paşa’dan bir telgraf göstererek, <em>Türkiye’nin mahvolduğunu, kendisi ve arkadaşları için makul bir meblağ ödendiği takdirde, havlu atmaya ve kendi hayatlarını kurtarmaya razı olduklarını</em> söylemiş. Abdül Kerim Bey bu meblağın 2 milyon dolar olduğunu, 1,5 milyon doların Enver ve Cemal Paşa’ya, 500 bin doların Abdül Kerim Bey’e ve geri kalan her şey için de toplam 10 milyon dolar verilmesini istemiş.<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftn72" name="_ftnref72"><sup>[72]</sup></a></p>
<p>Zaharoff’un mektuplarına bakacak olursak, kendisi Enver Paşa ile yapılacak olan bu anlaşmada aracı olan Abdül Kerim Bey’i pek gözü tutmamıştı.<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftn73" name="_ftnref73"><sup>[73]</sup></a> Olan bitenden haberdar edilen Lloyd George anlaşmaya bu haliyle olumlu görünmüş ancak; bu sıralarda Türklerin ve Almanların Bağdat’ta İngilizlere bir saldırı planı hazırlıkları içerisinde olduğu istihbaratını almış, sonuçta Türklerin böyle bir teslim olma anlaşmasına yanaşmayacaklarını tahmin ederek, aracılık yapan Abdül Kerim Bey’in bir dolap çevirdiğini düşündüğü ve bu anlaşmayı bir süre düşünmedikleri anlaşılıyor.</p>
<p>Yine de ümitlerini yitirmeyen Zaharoff Ocak 1917’de bu sefer Enver Paşa ile Cenevre’de bir görüşme yapmak üzere Monte Carlo’dan yola çıkmış. İsviçre sınırını geçerken İtalyan askerleri bulunduğu treni durdurarak, vagonlarında arama yapmışlar ve herkesi trenden inmeye zorlamışlar. Dört gün sonra ancak İsviçre sınırına varabilen Zaharoff bu sefer de göçmenlik bürosu yetkililerinin, kendilerini çıplak bir şekilde arama yaparak aşağılamalarına maruz kalmış. Soğukta 3 saat kıyafetsiz bir şekilde bekleyen Zaharoff, tahmin edersiniz ki soluğu hastanede almış.</p>
<p>Görüşmeye 2 gün gecikmeli olarak varabilen Zaharoff’u başka bir sürpriz daha bekliyordu. Abdül Kerim Bey Enver Paşa’nın yüz yüze görüşmelerinin doğru olmayacağını belirttiği bir telgrafı göstermiş.</p>
<p>Abdül Kerim Bey denen bu kişiden bazı istihbarat bilgileri alan Zaharoff, bu bilgileri Caillard’a ve Lloyd George’a iletmiş. George Zaharoff’un elde ettiği bu bilgilerden fazlasıyla etkilenerek, rüşvet teklifini 10 milyon dolardan, 25 milyon dolara çıkararak, Türkiye’nin savaş dışı kalması için ödeyebileceğini belirtmiş.<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftn74" name="_ftnref74"><sup>[74]</sup></a></p>
<p>Zaharoff’un mektuplarında anlattığı tüm bu rüşvet hikayesinin pek inanılır bir tarafı yok arkadaşlar. Birincisi Enver Paşa’nın adına görüşme yapan Abdül Kerim Bey denen kişinin kim olduğu belli değil. Bu konuyu araştıran İsmail Çolak aslında bu kişinin bir Alman casusu olduğunu yazıyor.<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftn75" name="_ftnref75"><sup>[75]</sup></a></p>
<p>Bana soracak olursanız, Enver Paşa’nın tüm bu olan bitenden belki haberi bile yoktu. Zaten mektuplarında kendisinde şüphelenmiş olduğunu anladığımız Zaharoff, Abdül Kerim Bey tarafından dolandırılmıştı.</p>
<p>Mühimmat Bakanı ve sonrasında Birleşik Krallık Başbakanı olan Lloyd George’un 1936’da 6 cilt olarak yayınlanan <em>Savaş Anılarında</em> Zaharoff’un ismi tek bir yerde bile geçmemesine rağmen,<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftn76" name="_ftnref76"><sup>[76]</sup></a> 23 Ekim 1918 tarihinde Zaharoff’un yazdığı bir mektupta, Lloyd George’un kendisi için <em>“benim en kıymetlim”</em> dediği ifade edilmiş.<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftn77" name="_ftnref77"><sup>[77]</sup></a></p>
<p>Ama bu sözler Zaharoff için yeterli olmasa gerek. Hem Yunanistan’ı Birinci Dünya Savaşı’na soktuğu için, hem de Türklere rüşvet verip, savaş dışı bırakılmasını sağlayacak ayrı bir anlaşma düzenleme girişiminde bulunduğu için -her ne kadar bu girişim kötü bir senaryodan ibaretmiş gibi dursa da- kendisinin en yüksek dereceden devlet nişanlarıyla ödüllendirilmesini istiyordu.<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftn78" name="_ftnref78"><sup>[78]</sup></a></p>
<p><em>“Çikolata sözü verilmiş bir çocuk gibiyim.”</em></p>
<p>Fransız Arşivinde bulunan kayıtlara göre Zaharoff, Fransa Devleti’nden 1908’de Şövalye, 1913’de Subay, 1914’te Kumandan ve 30 Haziran 1918 tarihinde Büyük-Subay derecelerinde Fransız Onur Nişanı almıştı.<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftn79" name="_ftnref79"><sup>[79]</sup></a></p>
<p>19 Nisan 1918 tarihinde <em>“Müttefiklerin davasındaki üstün hizmetleri”</em> nedeniyle Zaharoff’a Britanya İmparatorluğu Büyük Haç Nişanı vererek şövalye ilan etmiş ve vatandaşı olmasa bile Sir unvanını edinmişti.<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftn80" name="_ftnref80"><sup>[80]</sup></a></p>
<p>Nihayet 26 Temmuz 1919 tarihinde Fransız Onur Nişanı’nın en yüksek rütbesi olan Büyük Haç mertebesine yükselmiş<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftn81" name="_ftnref81"><sup>[81]</sup></a> bulunan Zaharoff 2 sene sonra, Birleşik Krallık Bath Nişanı Şövalye Büyük Haçı ile ödüllendirilecekti.</p>
<p>Llyod George’un, Venizelos’a karşı kişisel bir ilgi ve hayranlığı olduğunu ve kendisini <em>“Yunanistan’ın Perikles’ten (Atinalı komutan ve devlet adamı M. Ö. 495-429) bu yana yetiştirdiği en büyük devlet adamı”</em> olduğunu belirten<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftn82" name="_ftnref82"><sup>[82]</sup></a> duygusal tarih anlatımını bir kenara bırakırsak, İngiliz kamuoyunun yıllardır süren savaştan bıkmış olmaları sebebiyle, Yunanistan’ı kendi çıkarları doğrultusunda kullanmaları işlerine geliyordu.</p>
<p>İngiliz, Fransız ve Rus hükümetlerinin ortak kararlarına uygun olarak, 24 Ocak 1915’te, Sir Edward Grey’in Büyük Britanya Hükümeti adına Yunanistan’a, derhal İtilaf Devletleri’nin safında Dünya Savaşına katılması karşılığında, “Küçük Asya kıyılarında önemli tavizler verileceği”ni teklif etmesinin üzerinden, 4 yıldan biraz fazla bir süre sonra, 15 Mayıs 1919’da Yunanlar İzmir’e asker çıkarmıştı.<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftn83" name="_ftnref83"><sup>[83]</sup></a></p>
<p>Zaharoff Yunan ordusunun İzmir’e çıktığı gün Londra’da bulunan Carlton otelinde şöyle bir mektup kaleme alacaktı:</p>
<p><em>“Azizim Kaklamanos, verdiğiniz güzel haberler için çok teşekkürler ederim. Bu haberlerin, acizane gayretlerimin eseri olduğunu sanıyorum. Nitekim ben de Clemenceau ile Lloyd George’a telgraflar çekerek, kalpten teşekkürlerimi bildirdim. Basil Zaharoff”</em> <a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftn84" name="_ftnref84"><sup>[84]</sup></a></p>
<p>Dimitri Kitsikis Yunan Propagandası isimli eserinde, Petrakopulos’un “Hayatım” isimli hatıralarına dayandırarak, İzmir’in işgalinde Zaharoff’un oynamış olduğu önemli rolü şu şekilde açıklıyor:</p>
<p><em>“Bir öğle sonu Zaharof Mercedes oteline geldi. Pek heyecanlıydı. Derhal görüşmek istediği Venizelos’a, gözlerinden yaşlar akarak, İzmir’in Yunanistan’a bırakılacağı haberini verdi. Venizelos onu kolları arasına alıp yanaklarından öperken, Zaharof da şunları anlatıyordu:</em></p>
<p><em>Bugün öğle yemeğinde Clemenceau bendeydi. Bütün taleplerimizi desteklemesini, zira bunların haklı talepler olduğunu belirterek, tekrar rica ettim, o da bana vaadetti. Ayrılırken, yazıhanemin kapısında durdurdum ve elini tutarak, İzmir’in Yunanistan’a verilmesini yalvararak rica ettim.</em></p>
<p><em>Clemenceau vatanseverliğimi tebrik için elimi sıktı ve isteğimin gerçekleşeceğinden- emin olabileceğimi söyledi. Bu sözleri işitince bayılmış ve bir koltuğa yığılmışım. Ben kendime gelinceye kadar yanımda bekleyen Clemenceau gözlerimi açınca bana, İzmir’in Yunanistan’a verileceğini bir kere daha söyledi” </em><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftn85" name="_ftnref85"><sup>[85]</sup></a></p>
<p>Elbette ki, İzmir’in Yunan’a verilmesinin tek sebebinin Zaharoff’un <em>vatansever girişimleri</em> olduğunu söylemek mümkün değil ama istilacı Yunan ordusunu finanse edecek ve silahlandıracak olan bu silah tacirinin girişimlerini mutlaka göz ardı etmememiz gerekir.</p>
<p>Mondros Mütareke’sinden Sevr Antlaşması’na kadar olan süreci, daha önce hazırladığım videoda konuşmuştuk. O yüzden burada tekrar detaylı bir şekilde ele almayı gerekli görmüyorum. Henüz izlemeyen arkadaşlarımız için, videonun açıklama kısmına bırakacağım bağlantı adresinden Türk Milletine suikast : Sevr Barış Antlaşması videomuza ulaşabilirsiniz.</p>
<p>30 Temmuz 1922 günü İzmir Hükümet Konağında gerçekleşen törende, Yunan İzmir yüksek komiseri Aristides Stergiadis yaptığı konuşmayla, Batı Anadolu’da başkenti İzmir olan “İonya Devleti” kurulduğunu ilan etmişti.<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftn86" name="_ftnref86"><sup>[86]</sup></a></p>
<p>Bahsedilen İyonya Devleti’nin finansı için, Basil Zaharoff’un 15 milyon dolar destek verdiği iddia edilmiş, aynı günlerde 20 milyon İngiliz Sterlini sermayeyle İonya Bankası adında yeni bir banka kurulmuştu.<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftn87" name="_ftnref87"><sup>[87]</sup></a></p>
<p>Kim olursa olsun savaşın taraflarına silah satarak, silah tüccarlığı ile büyük bir servet elde eden Zaharoff’un bu sırada Türkiye’ye de silah satmak için girişimde bulunduğunu ekleyelim. Satvet Lütfi Tozan Zaharoff’tan silah satın almayı teklif etmiş ama Atatürk bunu kabul etmemişti.<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftn88" name="_ftnref88"><sup>[88]</sup></a></p>
<p>Başkomutan Mustafa Kemal Paşa, TBMM ordularına 26 Ağustos 1922 günü taarruz emri verecek, 30 Ağustos günü Yunan ordusu büyük bir hezimete uğrayarak, ilan edilmiş olan İyonya Devleti’nin başkenti İzmir’e doğru kaçmaya başlayacaktır.</p>
<p>9 Eylül 1922 günü Türk ordusunun İzmir’e girmesiyle, ömrü yalnızca beş hafta süren İonya Devleti de böylece tarihe karıştı.</p>
<p>Ölüm taciri Zaharoff’un Yunanistan’a bağladığı ümitler ve kredi ile verdiği tüm silah, mühimmat, malzeme ve borç, Mustafa Kemal Paşa ve vatansever subaylarımızın önderliğindeki, milletin azim ve gayreti ile oluşan Kuvâ-yi Milliye gerçeğine tosladığı zaman, Yunan kukla devleti İyonya Devleti ve bankası gibi Ege denizinin dibini boylamıştı.</p>
<p>Yenilgiden sonra Venizelos ile araları açılan Zaharoff, dünyanın ünlü kumarhane ve eğlence merkezlerinden birisi olan Monaco Prensliğinde Monte Carlo Gazinosu’nu satın alarak işletmeye başladı.</p>
<p>Yıllar önce denizaltı tasarlayan İspanyol mühendis Peral’a birlikte siyasi sabotaj yaptığı sevgilisinin eşi 1923 yılında ölünce, ertesi yıl evlenmişlerdi ama o da çok geçmeden vefat etmişti.<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftn89" name="_ftnref89"><sup>[89]</sup></a></p>
<p>“Gizemli Avrupalı” Zaharoff 27 Kasım 1936 tarihinde 87 yaşında Monte Carlo’da öldüğünde,<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftn90" name="_ftnref90"><sup>[90]</sup></a> silah sanayisine ek olarak, petrol ve kumarhane sektörlerinde 300’den fazla şirketin yöneticisi olarak 2 milyar franklık bir miras bırakmıştı.</p>
<p>Özellikle yaşamının son yıllarında pek çok yardımda bulunmasına rağmen, hala “Ölüm taciri” olarak anılmakta olan Zaharoff ölümünden bir sene sonra herkes tarafından az çok tanınan çizgi romanlarından birisi olan Tenten çizgi romanında yer almıştı.</p>
<p>1937’de yayınlanan Tenten serisinin 6. albümü olan ve Türkçe’ye “Kırık Kulak” olarak çevrilen <em>L’Oreille cassée</em> isimli eserin 33. sayfasında, savaşın her iki tarafına da silah satan ölüm taciri Zaharoff’un girişimleri resmedilmiş ve kendisinin ismi Basil Bazaroff olarak zikredilmişti.<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftn91" name="_ftnref91"><sup>[91]</sup></a> Albümün İngilizce versiyonunda silah üreten şirketin adına <em>Korrupt Arms</em> denmiş, bununla aslında Alman silah devi Krupp’a, İngilizce corrupt fiilinin manası olan yoz, ahlâksız, rüşvetçi anlamlarına gelen bir gönderme yapılmıştı.<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftn92" name="_ftnref92"><sup>[92]</sup></a></p>
<p>Bir zamanların fenomen dizisi ‘Kurtlar Vadisi’nde “Bay Zaharyas” ismiyle canlandırılan silah tüccarının,<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftn93" name="_ftnref93"><sup>[93]</sup></a> ve yakın bir zamanda çekilen “Filinta” dizisinde padişahın bir banka kurma girişimini üstlenen “Boris Zaharyas” karakterinin<a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftn94" name="_ftnref94"><sup>[94]</sup></a> Basil Zaharoff’tan esinlenildiği söyleniyor.</p>
<p><strong>Kaynakça:</strong></p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftnref1" name="_ftn1"><sup>[1]</sup></a> 25 Ekim 1921 tarihli Fransız Emniyet Genel Müdürlüğünden İçişleri Bakanına sunulan bir rapor, Rapport de la Sûreté générale, 25 octobre 1921 Intérieur ; Direction de la Sûreté générale. Fichier central : dossiers du coffre dit fonds Panthéon (1880-1945) Répertoire numérique détaillé des cotes F/7/15924-F/7/16028/2 Par J.-C. Labracherie, O. Krakovitch, L. Albert, M. Edouard, section du XXe siècle des Archives nationales</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftnref2" name="_ftn2"><sup>[2]</sup></a> Rosita Forbes, <em>These men I knew</em>, E.P. Dutton & Co., Inc, New York, 1940, s. 145</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftnref3" name="_ftn3"><sup>[3]</sup></a> Rosita Forbes, <em>a.g.e.,</em> s. 148</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftnref4" name="_ftn4"><sup>[4]</sup></a> Archives nationales, Décret de naturalisations du 19 février 1898, Reference codes: BB/34/414, s. 7</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftnref5" name="_ftn5"><sup>[5]</sup></a> <em>“Sir Basil Zaharoff est mort hier a Monte-Carlo”,</em> Excelsior, 28 Kasım 1936, s. 1</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftnref6" name="_ftn6"><sup>[6]</sup></a> Richard Lewinsohn, <em>The Man Behind The Scenes: The Career of Sir Basil Zaharoff, “The Mystery Man of Europe”</em>, Victor Gollancz LTD, Londra, 1929, s.15</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftnref7" name="_ftn7"><sup>[7]</sup></a> Alain Decaux, <em>Decaux raconte Basil Zaharoff</em>, Magazine Historia, N°368, Juillet 1977, s. 48</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftnref8" name="_ftn8"><sup>[8]</sup></a> Donald McCormick, <em>Peddler of death; the life and times of Sir Basil Zaharoff</em>, Holt, Rinehart and Winston, 1. Baskı: 1965, s. 19</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftnref9" name="_ftn9"><sup>[9]</sup></a> Rosita Forbes, <em>a.g.e.,</em> s. 150-151</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftnref10" name="_ftn10"><sup>[10]</sup></a> Zaharoff’un evlilik cüzdanı için bakınız: Donald McCormick, <em>a.g.e., </em>48. sayfanın karşısı</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftnref11" name="_ftn11"><sup>[11]</sup></a> Tristan Gaston-Breton, <em>Basil Zaharoff – L’incroyable histoire du plus grand marchand d’armes du monde</em>, Éditions Tallandier, 2019, Paris, s. 24</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftnref12" name="_ftn12"><sup>[12]</sup></a> Proceedings of the Central Criminal Court, 13 Ocak 1873, s. 158. Çağla Derya Tağmat’ın araştırma makalesinde yazdığına göre, Zaharoff bu davadan ceza almadan kurtulmuş. Bkz. Çağla Derya Tağmat, <em>Dünya Silah Sanayisini Şekillendiren Bir Osmanlı Rumu: Basil Zaharoff,</em> Avrasya İncelemeleri Dergisi, Cilt 7, Sayı: 2, 2018, s. 221. Anthony Allfrey’in kaleme aldığı biyografiye göre, Hâkim, Zaharoff’un suçunu telâfi etmesine dair yaptığı teklifi de göz önüne alarak 100 £’lik kefaletle serbest kalmasına karar vermiş. Bkz. Anthony Allfrey, <em>Savaş Baronu Zaharoff,</em> çev: Bahriye Ilgın Helvacıoğlu, Cümle Yayınevi, Ankara, 2016, s. 40</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftnref13" name="_ftn13"><sup>[13]</sup></a> Donald McCormick, <em>a.g.e.,</em> s. 38</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftnref14" name="_ftn14"><sup>[14]</sup></a> Anthony Allfrey, <em>a.g.e.,</em> s. 46</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftnref15" name="_ftn15"><sup>[15]</sup></a> Nihat Yılmaz, <a href="http://nek.istanbul.edu.tr:4444/ekos/TEZ/44527.pdf"><em>Osmanlı İtibar-ı Millî Bankası</em></a><em>,</em> Yüksek Lisans Tezi, s. 19</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftnref16" name="_ftn16"><sup>[16]</sup></a> Richard Lewinsohn, <em>a.g.e.,</em> s.58</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftnref17" name="_ftn17"><sup>[17]</sup></a> Richard Lewinsohn, <em>a.g.e.,</em> s.61</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftnref18" name="_ftn18"><sup>[18]</sup></a> Donald McCormick, <em>a.g.e.,</em> 47</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftnref19" name="_ftn19"><sup>[19]</sup></a> Evren Mercan,  <a href="https://gsd.msu.edu.tr/Content/sayilar/dokuman/GSD_15/GSD_15_Art_6_062012.pdf"><em>Osmanlı </em></a><a href="https://gsd.msu.edu.tr/Content/sayilar/dokuman/GSD_15/GSD_15_Art_6_062012.pdf"><em>Bahriyesi’nde</em></a><a href="https://gsd.msu.edu.tr/Content/sayilar/dokuman/GSD_15/GSD_15_Art_6_062012.pdf"><em> İlk Denizaltılar: Abdülhamid ve Abdülmecid</em></a>, Güvenlik Stratejileri Dergisi, Yıl: 8 Sayı: 15,<em> ss. </em>171</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftnref20" name="_ftn20"><sup>[20]</sup></a> K. Zhukov and A. Vitol, <a href="https://www.jstor.org/stable/25817754"><em>“The orgins of the Ottoman Submarine Fleet”</em></a>, Oriente Moderno, January 2001, vol. XX, 221-232, s. 222 ak: Evren Mercan, <em>a.g.m., ss. </em>170</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftnref21" name="_ftn21"><sup>[21]</sup></a> Evren Mercan, <em>a.g.m., </em>ss. 171</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftnref22" name="_ftn22"><sup>[22]</sup></a> Dimitri Kitsikis, <em>Yunan Propagandası</em>, Meydan Neşriyat, İstanbul, s. 281. Anthony Allfrey, <em>a.g.e.,</em> s. 79, 80</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftnref23" name="_ftn23"><sup>[23]</sup></a> Guiles Davenport, <em>Zaharoff High Priest of War,</em> Lothrop, Lee and Shepard Company, 2. Basım, Boston, Ağustos 1934, s. 82</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftnref24" name="_ftn24"><sup>[24]</sup></a> Evren Mercan, <em>a.g.m., </em>s. 176</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftnref25" name="_ftn25"><sup>[25]</sup></a> Evren Mercan, <em>a.g.m., </em>s. 179</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftnref26" name="_ftn26"><sup>[26]</sup></a> The Placencia de las Armas Company Limited</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftnref27" name="_ftn27"><sup>[27]</sup></a> Ramiro Larrañaga, <a href="https://rsbap.org/ojs/index.php/boletin/article/view/621"><em>“La “Euscalduna” una importante fábrica guipuzcoana”</em></a><em>,</em> Boletín de la Real Sociedad Bascongada de Amigos del País, Vol. 60, No. 1, Ocak 2004, ss. 268</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftnref28" name="_ftn28"><sup>[28]</sup></a> Marcelino González Fernández, <a href="https://armada.defensa.gob.es/archivo/mardigitalrevistas/cuadernosihcn/71cuaderno/cap03.pdf"><em>“Isaac Peral y Su Submarino”</em></a><em>,</em> ss. 41</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftnref29" name="_ftn29"><sup>[29]</sup></a> Donald McCormick, a.g.e., 62-65</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftnref30" name="_ftn30"><sup>[30]</sup></a> David Stevenson, <em>1914-1918: The History of the First World War,</em> Penguin Books, 2004, s. 7</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftnref31" name="_ftn31"><sup>[31]</sup></a> Richard Lewinsohn, <em>a.g.e.,</em> s. 77</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftnref32" name="_ftn32"><sup>[32]</sup></a> Niall Ferguson, <em>House of Rothschild, The World’s Bankers,</em> 1819-1999, 2. Cilt, s. 413. Richard Lewinsohn, <em>a.g.e.,</em> s. 83</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftnref33" name="_ftn33"><sup>[33]</sup></a> Donald McCormick, <em>a.g.e.,</em> s. 62</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftnref34" name="_ftn34"><sup>[34]</sup></a> Richard Lewinsohn, <em>a.g.e.,</em> s. 86</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftnref35" name="_ftn35"><sup>[35]</sup></a> Richard Lewinsohn, <em>a.g.e.,</em> s. 95</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftnref36" name="_ftn36"><sup>[36]</sup></a> Sunday Chronicle, 29 Kasım 1936 ak: Donald McCormick, <em>a.g.e.,</em> 58</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftnref37" name="_ftn37"><sup>[37]</sup></a> Bazı yazarlar Zaharoff’un Fransız gazetesi Excelsior’un doğrudan sahibi olduğunu yazmışlardır. Dimitri Kitsikis, <em>a.g.e.</em>, s. 283, Donald McCormick, <em>a.g.e.,</em> s. 84</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftnref38" name="_ftn38"><sup>[38]</sup></a> Dimitri Kitsikis, <em>a.g.e.</em>, s. 277</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftnref39" name="_ftn39"><sup>[39]</sup></a> Robert Neumann, <em>Zaharoff the Armaments King</em>, Readers Union Limited, George Allen & Unwin Ltd, London, 1938, s. 139</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftnref40" name="_ftn40"><sup>[40]</sup></a> Robert Neumann, <em>a.g.e.,</em> s. 141</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftnref41" name="_ftn41"><sup>[41]</sup></a> <a href="https://trove.nla.gov.au/newspaper/article/15503991"><em>“Olympic Games – A Munificent Gift”</em></a>, Sydney Morning Herald, 27 Nisan 1914</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftnref42" name="_ftn42"><sup>[42]</sup></a> <a href="http://haritatatavla.org/place/kurtulus-tatavla-spor-kulubu/">Kurtuluş/Tatavla Spor Kulubü</a></p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftnref43" name="_ftn43"><sup>[43]</sup></a> Özlem Yıldırım Kırış, <a href="https://asosjournal.com/?mod=tammetin&makaleadi=&makaleurl=1045962721_14851%20%C3%96zlem%20YILDIRIM.pdf&key=36487"><em>“Osmanlı-Yunan Donanma Mücadelesi Sultan Osman ve Reşadi̇ye Gemileri”</em></a><em>,</em> Akademik Sosyal Araştırmalar Dergisi, Yıl: 7, Sayı: 90, Mart 2019, s. 267-270</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftnref44" name="_ftn44"><sup>[44]</sup></a> Rauf Orbay, Cehennem Değirmeni: Siyasi Hatıralarım, Emre Yayınları, İstanbul, Eylül 1993, s. 15</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftnref45" name="_ftn45"><sup>[45]</sup></a> <em>“Great Britain declares war on Germany”,</em> Daily Mail, 5 Ağustos 1914, s.1</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftnref46" name="_ftn46"><sup>[46]</sup></a> Prof. Bedri Gürsoy, <a href="https://cdn.istanbul.edu.tr/file/JTA6CLJ8T5/997A85429222457DBE3404D88CD85B79"><em>“100. Yılında Düyûn-u Umumiye İdaresi üzerinde bir değerlendirme”</em></a><em>,</em> İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Mecmuası, Yıl. 1984, Cilt: 40, Sayı: 1-4, ss. 29</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftnref47" name="_ftn47"><sup>[47]</sup></a> Joseph Maiolo, Tony Insall, Sir Basil Zaharoff and Sir Vincent Caillard as Instruments of British Policy towards Greece and the Ottoman Empire during the Asquith and Lloyd George Administrations, 1915-8, The International History Review, Cilt: 34, No: 4, Aralık 2012, ss. 819</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftnref48" name="_ftn48"><sup>[48]</sup></a> Stephen Wentworth Roskill, <em>Hankey: Man of Secrets,</em> Cilt: I 1877-1918, Collins, Londra, 1970, s. 239</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftnref49" name="_ftn49"><sup>[49]</sup></a> Stephen Wentworth Roskill, <em>a.g.e.,</em> s. 466</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftnref50" name="_ftn50"><sup>[50]</sup></a> Cecil Bloom, A conspiracy of silence Lloyd George and Basil Zaharoff, Journal of Liberal History, Issue 86, Spring 2015, s. 23</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftnref51" name="_ftn51"><sup>[51]</sup></a> [Kew, United Kingdom National Archives, Public Record Office], F[oreign] O[ffice Records], 1093/47-57</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftnref52" name="_ftn52"><sup>[52]</sup></a> Keith Hamilton, <em>“Chocolate for Zedzed, Basil Zaharoff and the secret diplomacy of the Great War”,</em> The Records Of The Permanent Under-Secretary’s Department, Liaison between the Foreign Office and British Secret Intelligence, 1873-1939, Mart 2005, s. 28</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftnref53" name="_ftn53"><sup>[53]</sup></a> The National Archives (TNA), FO 1093/47, Zaharoff’tan Caillard’a mektup, 12 (yanlışlıkla 23) Kasım 1915</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftnref54" name="_ftn54"><sup>[54]</sup></a> Nilüfer Erdem, <em>Yunan Tarihçiliğinin Gözüyle Anadolu Harekatı (1919-1923)</em>, Derlem Yayınları, İstanbul, 2010, s. 88-111</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftnref55" name="_ftn55"><sup>[55]</sup></a> Gürhan Yellice, <a href="https://ataturkilkeleri.deu.edu.tr/wp-content/uploads/2016/08/Yunanistan-ve-Birinci-D%C3%BCnya-Sava%C5%9F%C4%B1_%C3%87anakkale%E2%80%99den-Milli-B%C3%B6l%C3%BCnmeye.pdf"><em>“Bi̇ri̇nci̇ Dünya Savaşı ve Yunani̇stan: Çanakkale’den Mi̇lli̇ Bölünmeye”</em></a><em>,</em> Çağdaş Türkiye Tarihi Araştırmaları Dergisi, Yıl 2016, Cilt: 16 Sayı: 32, ss. 205</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftnref56" name="_ftn56"><sup>[56]</sup></a> Gürhan Yellice, <em>a.g.m.</em>, ss. 209-210</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftnref57" name="_ftn57"><sup>[57]</sup></a> Gürhan Yellice, <em>a.g.m.</em>, ss. 212</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftnref58" name="_ftn58"><sup>[58]</sup></a> Prof. Dr. Kemal Arı, Birinci Dünya Savaşı Kronolojisi, Ankara Genelkurmay Basımevi, 1997, Yayınları, s. 44</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftnref59" name="_ftn59"><sup>[59]</sup></a> Nilüfer Erdem, <em>a.g.e.,</em> s. 95</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftnref60" name="_ftn60"><sup>[60]</sup></a> FO 1093/47, Asquith’ten Caillard’a mektup, 11 Aralık 1915 ak: Keith Hamilton, <em>a.g.m.,</em>  s. 28</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftnref61" name="_ftn61"><sup>[61]</sup></a> Zaharoff’tan Caillard’a mektup, 15 Aralık 1915; Caillard’dan Zaharoff’a telgraf, 16 Aralık 1915 ak: Keith Hamilton, <em>a.g.m.,</em> s. 28</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftnref62" name="_ftn62"><sup>[62]</sup></a> Dimitri Kitsikis, <em>a.g.e.</em>, s. 283</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftnref63" name="_ftn63"><sup>[63]</sup></a> FO 1093/50, Zaharoff’tan Caillard’a mektup, 11, 15 ve 28 Temmuz 1916; Caillard’dan Zaharoff’a mektup, 16 Temmuz  ve 17 Ağustos 1916. FO 1093/51, Caillard’dan Zaharoff’a mektup, 18 Ağustos 1916 ak: Keith Hamilton, <em>a.g.m.,</em> s. 31</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftnref64" name="_ftn64"><sup>[64]</sup></a> Prof. Dr. Kemal Arı,<em> a.g.e.,</em> s. 281</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftnref65" name="_ftn65"><sup>[65]</sup></a> Nilüfer Erdem, <em>a.g.e.,</em> s. 105</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftnref66" name="_ftn66"><sup>[66]</sup></a> George Kaloudis, <em>“Greece and The Road To World War I: To What End?”</em>, International Journal on World Peace. Aralık 2014, 31 (4): s.9-47</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftnref67" name="_ftn67"><sup>[67]</sup></a> Dimitri Kitsikis, <em>a.g.e.</em>, s. 280</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftnref68" name="_ftn68"><sup>[68]</sup></a> Victor H. Rothwell, <em>British War Aims and Peace Diplomacy, 1914-18</em>, Oxford: Clarendon Press, 1971, s. 174, dipnot 110</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftnref69" name="_ftn69"><sup>[69]</sup></a> FO 1093/48, letter, Zaharoff’tan Caillard’a mektup, 19 Nisan 1916 ak: Keith Hamilton, <em>a.g.m.,</em> s. 31</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftnref70" name="_ftn70"><sup>[70]</sup></a> FO 1093/50, Zaharoff’tan Caillard’a mektup 7 ve 11 Temmuz 1916 ak: Keith Hamilton, <em>a.g.m.,</em> s. 32</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftnref71" name="_ftn71"><sup>[71]</sup></a> E. T. Raymond, <em>Mr. Lloyd George,</em> George H. Doran Company, New York, 1922, s.189-200</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftnref72" name="_ftn72"><sup>[72]</sup></a> FO 1093/52, Zaharoff’tan Caillard’a mektup 23 Haziran 1917 ak: Keith Hamilton, <em>a.g.m.,</em> s. 33</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftnref73" name="_ftn73"><sup>[73]</sup></a> FO 1093/52, Zaharoff’tan Caillard’a mektup, 23 Haziran 1917</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftnref74" name="_ftn74"><sup>[74]</sup></a> FO 1093/56, Caillard to Zaharoff, 30 Aug 1918.</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftnref75" name="_ftn75"><sup>[75]</sup></a> İsmail Çolak, <em>Yunan İşgalinin Patronu Zaharoff</em>, Lamure, 1. Basım, İstanbul, Eylül 2005, s. 57</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftnref76" name="_ftn76"><sup>[76]</sup></a> David Lloyd George, War Memoirs, Ivor Nicholson & Watson, Londra, 1933, 6 cilt</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftnref77" name="_ftn77"><sup>[77]</sup></a> FO 1093/56, Zaharoff’tan Caillard’a telgraf, 23 Ekim 1918 ak: Keith Hamilton, <em>a.g.m.,</em> s. 37</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftnref78" name="_ftn78"><sup>[78]</sup></a> FO 1093/52, Zaharoff’tan Caillard’a mektup, 24 Haziran ve 24 Temmuz 1917 ak: Keith Hamilton, <em>a.g.m.,</em> s. 38</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftnref79" name="_ftn79"><sup>[79]</sup></a> Archives nationales Leonore, Identifiant ISNI : 0000 0000 8218 7585 ; 0000 0004 3076 4140, N° de la notice : L2766003, Cote(s) : LH//2766/3</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftnref80" name="_ftn80"><sup>[80]</sup></a> Roger Mennevée, <em>Sir Basil Zaharoff, l’Homme mystérieux de l’Europe</em>, Les Documents politiques, diplomatiques et financiers, Paris, 9e Année, N 2, Şubat 1928, s. 35</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftnref81" name="_ftn81"><sup>[81]</sup></a> Archives nationales Leonore, Identifiant ISNI : 0000 0000 8218 7585 ; 0000 0004 3076 4140, N° de la notice : L2766003, Cote(s) : LH//2766/3</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftnref82" name="_ftn82"><sup>[82]</sup></a> Şevket Süreyya Aydemir, <em>Tek Adam,</em> Remzi Kitabevi, Cilt 2, 17. Basım, İstanbul 1999, s. 63. Salahi R. Sonyel, <em>Türk Kurtuluş Savaşı ve Dış Politika,</em> Türk Tarih Kurumu, 2. Basım, 1987, Cilt: 1, s. 36</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftnref83" name="_ftn83"><sup>[83]</sup></a> Alexander Anastasius Pallis, Yunanlıların Anadolu Macerası (1915-1922), çev: Orhan Azizoğlu, Yapı Kredi Yayınları, 2. Basım, İstanbul, Ocak 1997, s. 24</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftnref84" name="_ftn84"><sup>[84]</sup></a> Dimitri Kitsikis, <em>a.g.e.</em>, s. 290</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftnref85" name="_ftn85"><sup>[85]</sup></a> Teodor Petrakopulos, <em>Hayatım</em>, s.91 ak: Dimitri Kitsikis, <em>a.g.e.</em>, s. 292</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftnref86" name="_ftn86"><sup>[86]</sup></a> Alptekin Müderrisoğlu, <a href="https://atamdergi.gov.tr/tam-metin-pdf/668/tur"><em>“Batı Anadolu’da Kurulan Kısa Ömürlü Bir Devlet İonya”</em></a><em>,</em> Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, Cilt: 9, Sayı: 27, Ankara, 1993, ss. 569</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftnref87" name="_ftn87"><sup>[87]</sup></a> <a href="https://www.newspapers.com/newspage/373359751/"><em>“Mystery Man Seeks Crown Of Ancient Ionia”</em></a><em>,</em> The Baltimore Sun, 25.08.1922.; “Greek Bank</p>
<p>Formed”, Evening Star, 27.08.1922 ak: Cengizhan Halaçlı, <a href="https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/2369264"><em>“Ameri̇kan basınının gözünden işgal yıllarında İzmir’de kurulmuş özerk bir Yunan idaresi: İyonya Devleti”</em></a><em>,</em> Tarih ve Günce, Atatürk ve Türkiye Cumhuriyeti Tarihi Dergisi, Journal of Atatürk and the History of Turkish Republic, Sayı: 11, (2022/Yaz), ss. 148</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftnref88" name="_ftn88"><sup>[88]</sup></a> Donald McCormick, <em>a.g.e.</em>, s. 178</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftnref89" name="_ftn89"><sup>[89]</sup></a> Donald McCormick, <em>a.g.e.</em>, s. 197, 198</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftnref90" name="_ftn90"><sup>[90]</sup></a> <em>“Sir Basil Zaharoff est mort hier a Monte-Carlo”,</em> Excelsior, 28 Kasım 1936, s. 1</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftnref91" name="_ftn91"><sup>[91]</sup></a> Hergé, <em>L’Oreille cassée</em>, Les Aventures de Tintin, Tournai, Casterman, 1943, s. 33</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftnref92" name="_ftn92"><sup>[92]</sup></a> Hergé, <em>The Broken Ear,</em> The Adventures of Tintin, Mammoth, 1975, s. 33</p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftnref93" name="_ftn93"><sup>[93]</sup></a> Kurtlar Vadisi Pusu, <a href="https://youtu.be/H7zCwRLwcig" data-rel="lightbox-video-0">257. Bölüm</a></p>
<p><a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/#_ftnref94" name="_ftn94"><sup>[94]</sup></a> Filinta, <a href="https://youtu.be/Ul8vLill6v0" data-rel="lightbox-video-1">8. Bölüm</a></p>
<p>The post <a href="https://turkcetarih.com/yazarlar/yunanin-izmir-isgaline-onayak-olan-osmanli-rumu-milyarder-sir-basil-zaharoff/">Yunanistan’ın İzmir’i İşgaline önayak olan Osmanlı Rumu milyarder: Sir Basil Zaharoff</a> appeared first on <a href="https://turkcetarih.com/">Türkçe Tarih</a>.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>İskitler – İskitlerin Kökeni</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/iskitler-iskitlerin-koekeni</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/iskitler-iskitlerin-koekeni</guid>
<description><![CDATA[ İskitler – İskitlerin Kökeni
Prof. Dr. Abdülhaluk M. ÇAY Doç. Dr. İlhami DURMUŞ İskitlerin kökenine dair antik kaynaklarda ve arkeolojik kazılar sonucunda ortaya çıkarılan buluntularda yeterli bilgiler bulunmamaktadır. İskit araştırmalarının başlamasıyla birlikte İskitlerin kökeni meselesi de gündeme gelmiş ve çeşitli görüşler ileri sürülmüştür. E. H. Minns, “Etnografya ile ilgili hiçbir mesele belki de İskitlerin soyu problemi kadar tartışılmadı”[1] diyerek, […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4a126d963.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:43 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>İskitler, –, İskitlerin, Kökeni</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2011/02/Iskit-Savasci.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/iskitler-iskitlerin-kokeni.html">İskitler – İskitlerin Kökeni</a></p>
<p><strong class="btn btn-default btn-md">Prof. Dr. Abdülhaluk M. ÇAY</strong></p>
<p><strong class="btn btn-default btn-md">Doç. Dr. İlhami DURMUŞ</strong></p>
<p>İskitlerin kökenine dair antik kaynaklarda ve arkeolojik kazılar sonucunda ortaya çıkarılan buluntularda yeterli bilgiler bulunmamaktadır. İskit araştırmalarının başlamasıyla birlikte İskitlerin kökeni meselesi de gündeme gelmiş ve çeşitli görüşler ileri sürülmüştür. E. H. Minns, “Etnografya ile ilgili hiçbir mesele belki de İskitlerin soyu problemi kadar tartışılmadı”<a href="https://www.altayli.net/iskitler-iskitlerin-kokeni.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a> diyerek, meselenin önemini belirtmektedir. Zihinleri meşgul eden bu mesele üzerinde 18. yüzyıldan günümüze kadar çalışmalar yapılarak, çeşitli görüşler ileri sürülmüştür. Bazı otoriteler İskitlerin İranî, bazıları Slav ve bazıları da Ural-Altay ırkına mensup olduklarını belirtmiştir. Buna göre, İrani, Slav ve Ural-Altay ırkı nazariyeleri olmak üzere üç farklı bakış açısı ortaya çıkmaktadır.</p>
<p>İskitlerin kökeni meselesi ortaya atılınca, ileri sürülen nazariyelerden birisi İskitlerin İranî bir kavim olduklarıdır. 19. yüzyılda Zeus, Müllenhoff, Tomaschek, Fressel ve Wilser’in çalışmaları dikkati çekmektedir<a href="https://www.altayli.net/iskitler-iskitlerin-kokeni.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a>. Bu nazariyenin savunucuları İskit ve İran dinini karşılaştırarak, bu iki din arasında bağlantı kurmaya çalışmıştır. Yine, İskitleri İranî bir kavim olarak kabul eden bilim adamları, onlardan kaldığını ileri sürdükleri kelimelere dayanarak iddialarını ispat etmek istemektedir.</p>
<p>20. yüzyılın başlarından itibaren de İskitlerin İranî bir kavim olduğunu ileri süren bilim adamları ortaya çıkmıştır. Bunların başında İraniyatçı Albert Herrmann gelmektedir. Bu bilim adamı Pamir Sakaları olarak adlandırdığı grubun doğu İran kökenli olduğunu dillerinin gösterdiğini ileri sürmektedir<a href="https://www.altayli.net/iskitler-iskitlerin-kokeni.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a> Kretschmer de İskitlerin bakiyelerinde asıl İran kütlesinin bulunduğunu ve İskitlerle İranlılar arasında kültürel yakınlık bulunduğunu belirtmektedir<a href="https://www.altayli.net/iskitler-iskitlerin-kokeni.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a> Junge ise, Sakalarla Perslerin yakın akraba kavim olduklarını<a href="https://www.altayli.net/iskitler-iskitlerin-kokeni.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a> ve dolayısıyla Hint Avrupaîliklerini kabul etmektedir<a href="https://www.altayli.net/iskitler-iskitlerin-kokeni.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a>. Von der Osten de adı çok defa zikredilen İskitlerin çoğunluğunun Hint Avrupai soydan oluştuğunu belirtiyor. Avrasya step kuşağı içinde büyük hareketlerle daima başka ırka mensup grupların da bir göç dalgası oluşturduklarının ortaya çıktığını vurgulayarak, bu durumda böylece Türk toplulukların da karışmasının söz konusu olabileceğini ileri sürüyor<a href="https://www.altayli.net/iskitler-iskitlerin-kokeni.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a>. Potratz<a href="https://www.altayli.net/iskitler-iskitlerin-kokeni.html#_edn8" name="_ednref8">[8]</a> ve Rostovtzeff<a href="https://www.altayli.net/iskitler-iskitlerin-kokeni.html#_edn9" name="_ednref9">[9]</a> de İskitlerin İranî bir kavim olduğu görüşünü ileri sürüyor. Grousset de “Özel adlar biliminin de gösterdiği gibi İskitler İran ırkına mensupturlar” diyerek, onların Hint-Avrupaî bir kavim olduklarını kabul ediyor<a href="https://www.altayli.net/iskitler-iskitlerin-kokeni.html#_edn10" name="_ednref10">[10]</a>.</p>
<p>Bu görüşler İskitlerin dili ve dini ele alınarak ileri sürülmektedir. İskitlere ait olduğunu belirttikleri bazı isimleri dikkate alarak ve İskit diniyle İranlıların dinini karşılaştırarak, İskitlerin İran soyundan olduğunu ileri sürmektedirler. Oysa, elde ettikleri az sayıda malzemeyle ve İskit diniyle İranlıların dinini karşılaştırmakla Çin Seddi’nden Tuna nehrine kadar yayılmış olan İskitlerin kökenini belirlemek ve onların Hint Avrupaî bir kavim olduğunu ileri sürmek ilmi gerçeklere uymamaktadır.</p>
<p>Bu nazariyeye göre İskitlerin Slav ırkına mensup oldukları kabul edilmektedir. Bu fikir Slav memleketlerinde revaçtadır. Bu görüşü savunanlar Ruslardır. Ruslar daima İskitlerden Slavlıkları ispat olunmuş gibi bahsetmektedir. Halbuki Herodotos ve Hippokrates’in eserlerinde Slavlık tezini destekler bir tek delil bulmak imkanı bile yoktur.</p>
<p>Slavlık tezini ileri sürenlerden birisi İ. E. Zabelin’dir<a href="https://www.altayli.net/iskitler-iskitlerin-kokeni.html#_edn11" name="_ednref11">[11]</a>. Zabelin Herodotos’un eserinden ziyade Kul Oba’da bulunmuş İskit vazolarındaki resimlerden hareketle İskitlerin Slavlığını ispat etmeye çalışmıştır. Bu resimlerdeki elbiseler ile Rusların elbiseleri arasında bağlantı kurmaya gayret etmiştir. Mannert ve Cuno gibi bazı bilim adamları da ikna edici deliller getirememeksizin, İskitleri Slavların ataları olarak görmüşlerdir<a href="https://www.altayli.net/iskitler-iskitlerin-kokeni.html#_edn12" name="_ednref12">[12]</a>. Grigoriev, İlovaiski gibi bazı Rus bilim adamları da onların Slav orijinli olmaları gerektiğini ileri sürmüştür<a href="https://www.altayli.net/iskitler-iskitlerin-kokeni.html#_edn13" name="_ednref13">[13]</a>.</p>
<p>Bu görüşü destekleyecek hiçbir yazılı kaynak bulunmadığından ve son derece de keyfi olarak değerlendirilen arkeolojik buluntulardan da sağlıklı bir sonuç alınamayacağından, ilmi temeli en tutarsız olan görüş İskitlerin İslavlığıdır. Zaten bu nazariye Rus bilim adamları dışında hiçbir bilim adamı tarafından rağbet görmemiştir.</p>
<p>İskitlerin hangi ırka mensup olduğu meselesi ortaya çıkalıdan bu yana, en kuvvetli nazariye İskitlerin asılları itibariyle Ural-Altay ırkına mensup oldukları nazariyesidir. Bu görüş de yaklaşık olarak 19. yüzyılın ilk çeyreğinden itibaren ileri sürülmeye başlamıştır. Bu tezin en meşhur taraftarı olarak, B. G. Niebuhr bilinmektedir<a href="https://www.altayli.net/iskitler-iskitlerin-kokeni.html#_edn14" name="_ednref14">[14]</a>.</p>
<p>Niebuhr, Herodotos’un eserini gayet tarafsız bir metodla inceledikten sonra, İskitlerin Tatar<a href="https://www.altayli.net/iskitler-iskitlerin-kokeni.html#_edn15" name="_ednref15">[15]</a> veya Moğol kavimlerinden oldukları fikrini ileri sürmüştür. Dayandığı esas, İskitlerle Tatarların örf ve adetlerindeki benzerliklerdir. Bu fikri meşhur Yunan tarihi mütehassaslarından Grote de aynen kabul etmiştir<a href="https://www.altayli.net/iskitler-iskitlerin-kokeni.html#_edn16" name="_ednref16">[16]</a>. Niebuhr ve Grote’den sonra İskitlerin Moğolluğu tezini Neumann<a href="https://www.altayli.net/iskitler-iskitlerin-kokeni.html#_edn17" name="_ednref17">[17]</a> takviye etmiştir. Kiepert ise, Orta Asya’dan Güney Rusya’ya gelen İskitlerin gelenek ve göreneklerinin atlı kavimlerin göçebe hayat tarzına uyduğunu belirterek, bunların Moğol ya da Türk-Tatar ırkından olduklarını ileri sürmüştür<a href="https://www.altayli.net/iskitler-iskitlerin-kokeni.html#_edn18" name="_ednref18">[18]</a>. Nagy<a href="https://www.altayli.net/iskitler-iskitlerin-kokeni.html#_edn19" name="_ednref19">[19]</a>de İskitlerin Ural-Altay ırkına mensup bir kavim olduğunu belirtmiştir.</p>
<p>Niebuhr’un ileri sürmüş olduğu nazariye gitgide daha da çok taraftar bularak, mesele çok yönlü olarak incelenmiştir. Bu araştırmacılar arasında yer alan pek çok meşhur tarihçi, filolog ve arkeolog yaptığı çalışmalarda görüşlerini değişik şekillerde açıklamışlardır. Bunlar arasında meşhur çivi yazısı mütehassısı Mordtmann, Saka tigrakhauda ve Saka haumavarga’nın Türklüğünü çivi yazılı metinlere dayanarak ispatlamaya çalışmıştır<a href="https://www.altayli.net/iskitler-iskitlerin-kokeni.html#_edn20" name="_ednref20">[20]</a>. Filolojik malzemeleri Türkçe kelimelerle karşılaştıran Kuun da, “Artık belgelerin bolluğu İskitlerin kolektif adının farklı Türk soylarını içerdiğini açıkça gösteriyor” demekle İskitlerin Türklüğünü kabul etmektedir<a href="https://www.altayli.net/iskitler-iskitlerin-kokeni.html#_edn21" name="_ednref21">[21]</a>.</p>
<p>İskitlerin Ural-Altay ırkına mensup bir kavim olduğu nazariyesi doğrultusunda 20. yüzyılda da birçok çalışma yapılmıştır. Bunların başında Minns gelmektedir. Minns yazılı kaynakları ve çok sayıda arkeolojik malzemeyi değerlendirerek, onların Hint Avrupa! bir kavim olmadıklarını,<a href="https://www.altayli.net/iskitler-iskitlerin-kokeni.html#_edn22" name="_ednref22">[22]</a> dolayısıyla Ural- Altay ırkına mensup olduklarını kabul etmiştir<a href="https://www.altayli.net/iskitler-iskitlerin-kokeni.html#_edn23" name="_ednref23">[23]</a>. Franke de İskitlerin Türklüğü fikrindedir<a href="https://www.altayli.net/iskitler-iskitlerin-kokeni.html#_edn24" name="_ednref24">[24]</a>. Meyer ise, göçebeleri genelde İranî olarak görmesine rağmen; Oxus ve Jaxartes dolaylarında ve buraların biraz daha kuzeyinde oturan Sakaların vaktiyle bir Türk soyundan olabilecekleri fikrini beyan etmektedir<a href="https://www.altayli.net/iskitler-iskitlerin-kokeni.html#_edn25" name="_ednref25">[25]</a>. Huntignford da İskitlerin Asya kökenli, Tatar veya Moğol ırkına mensup olduklarını kabul etmektedir<a href="https://www.altayli.net/iskitler-iskitlerin-kokeni.html#_edn26" name="_ednref26">[26]</a>. Ruben ise, İskitlerin lisanının İran lisanı olsa bile, onların Herodotos tarafından tasvir edilen adetlerinin İran adetleri olmadığını belirttikten sonra, Herodotos’un onların Dede Korkut’taki gibi Tepe-göze benzeyen varlıklara itikatlarını tasvir ettiğini, gözleri kör olan köle hakkındaki hikayelerin Köroğlu destanlarına geçtiğini vurgulayarak,<a href="https://www.altayli.net/iskitler-iskitlerin-kokeni.html#_edn27" name="_ednref27">[27]</a> İskitlerin Türk olduklarına inanıyor. Von der Osten ise, İskitleri İranî saymasına rağmen, “Avrasya step kuşağı içinde büyük hareketlerle daima başka ırka mensup grupların da bir göç dalgası oluşturdukları ortaya çıkıyor. Bu durumda Türk toplulukları da söz konusu olmalıydı”<a href="https://www.altayli.net/iskitler-iskitlerin-kokeni.html#_edn28" name="_ednref28">[28]</a> diyerek, İskitlerin içerisinde Türk topluluklarının varlığını da kabul ediyor.</p>
<p>İskitlerin Ural-Altay ırkına mensup olduğunu kabul eden ve bu konuda görüşlerini belirten Türk bilim adamları da vardır. Bunlardan biri, Molla Mehmed El’abeşi’dir. Bu bilim adamı, “Türk uruğlarından ve dünyanın büyük eski kavimleri zümresinden biri İskit Türkleridir”<a href="https://www.altayli.net/iskitler-iskitlerin-kokeni.html#_edn29" name="_ednref29">[29]</a> diyerek, İskitlerin bir Türk kavmi olduğunu kabul ediyor. Arsal ise, antik kaynakları ilmi metodla inceleyerek, İskitlerin (Sakalar) Türk olduklarını beyan ediyor<a href="https://www.altayli.net/iskitler-iskitlerin-kokeni.html#_edn30" name="_ednref30">[30]</a>. Günaltay da Sakaların Türklüğünü kabul ediyor<a href="https://www.altayli.net/iskitler-iskitlerin-kokeni.html#_edn31" name="_ednref31">[31]</a>. İskitlerin Türklüğünü kabul eden Türk bilim adamları arasında Zeki Velidi Togan da bulunmaktadır. Togan, “Zamanımızda İskitlerin menşei ve kültürleri meselesi ile uğraşan E. Minns, H. Triedler ve B. Laufer gibi, ben de bu kavmin hakim tabakasının Türk olduğu kanaatindeyim” dedikten sonra, bunların hayat tarzı, kıyafet ve simaları, adet ve ahlakları hakkında Hippokrates tarafından verilen bilgilerin Hunlar ve Göktürkler hakkında yazılanlarla aynı olduğunu kabul etmektedir<a href="https://www.altayli.net/iskitler-iskitlerin-kokeni.html#_edn32" name="_ednref32">[32]</a>. Kırzıoğlu da İskitlerin bir Türk kavmi olduğunu aynen kabul ediyor<a href="https://www.altayli.net/iskitler-iskitlerin-kokeni.html#_edn33" name="_ednref33">[33]</a>. İskitlerin Türk asıllı olduğunu kabul eden bilim adamlarından birisi de Guboğlu’dur. Bu bilim adamı, İskitlerin Orta Asya ya da Turan’dan Doğu Avrupa’ya göç ederek, tarihte “Scytsi” ya da “İskit” adıyla tanınan “Proto-Türkler” olduğunu belirtiyor<a href="https://www.altayli.net/iskitler-iskitlerin-kokeni.html#_edn34" name="_ednref34">[34]</a>. Tarhan ise, İskit araştırmalarının, Kimmerlerinkine nazaran çok daha ileri bir safhada bulunduğunu, aradaki bir takım problemlere ve karşıt hipotezlere rağmen, kökenlerinin Orta Asya’ya bağlandığını ve bunların Türk asıllı olduklarının katiyetle kabul edildiğini belirtmektedir. Arkeolojik materyal ve kaynakların bu tezin ana dayanak noktasını teşkil ettiğini ve diğer görüşleri objektif bir şekilde bertaraf ettiğini de ileri sürmektedir<a href="https://www.altayli.net/iskitler-iskitlerin-kokeni.html#_edn35" name="_ednref35">[35]</a>. Ögel de, Orta Asya’daki atlı kavimler için, bazen geniş olarak, Saka yerine İskit deyiminin kullanıldığını ve Saka kavim adının yalnızca İndo-Cermen kavimlerini belirten bir deyim olmadığını, bunların içinde Türklerin ve hatta Moğolların dahi olduğunu kabul etmektedir<a href="https://www.altayli.net/iskitler-iskitlerin-kokeni.html#_edn36" name="_ednref36">[36]</a>. Seyidof ise, Sakaların esasını Türk dilli kabilelerin teşkil ettiğini belirtmekte ve “Türk soyunun, bilhassa Yakutların, Kazakların ve Azerilerin Soy kökünde -etnik oluşumunda- rol oynayan Sakalar, yalnız ve yalnız Türk dilli olmuşlardır” demektedir<a href="https://www.altayli.net/iskitler-iskitlerin-kokeni.html#_edn37" name="_ednref37">[37]</a>. Öztuna da Sakaların geniş ölçüde Arî unsurlarla karışmış Türkler olduğunu, Hanedanın ve hakim unsurun Türklüğünü kabul etmektedir<a href="https://www.altayli.net/iskitler-iskitlerin-kokeni.html#_edn38" name="_ednref38">[38]</a>. Koca ise, İskitlerin idareci kesiminin ve bazı boylarının Türk olduğu kanaatinde olduğunu belirtmektedir<a href="https://www.altayli.net/iskitler-iskitlerin-kokeni.html#_edn39" name="_ednref39">[39]</a>.</p>
<p><strong class="btn btn-default btn-md">Prof. Dr. Abdülhaluk M. ÇAY</strong></p>
<p>Hacettepe Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü / Türkiye</p>
<p><strong class="btn btn-default btn-md">Doç. Dr. İlhami DURMUŞ</strong></p>
<p>Gazi Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi / Türkiye</p>
<hr>
<div><span><strong>Dipnotlar:</strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskitler-iskitlerin-kokeni.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> E. H. Minns; Scythians and Greeks, Cambridge 1913, s. 35.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskitler-iskitlerin-kokeni.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> K. Zeus; Die Deutschen und Nachbarstamme, München 1937. K. Müllenhoff; “Über die Herkunft und Sprache der Pontischen Skythen und Sarmaten”, Deutsche Altertumskunde, III, Berlin 1870-1900. W. Tomaschek; Kritik der altesten Nachrichten über den Skythischen Norden, I, Wien, 1888. J. Fressel; Die Skytho-Saken die Urvater der Germanen, München, 1886. L. Wilser; Investigations in the Province of Gotho Slavonic Relations, St. Petersburg 1899.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskitler-iskitlerin-kokeni.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> A. Herrmann; “Sakai”, RE, II, A1, (1921), s. 1798.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskitler-iskitlerin-kokeni.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> K. Kretschmer; a.g.m., s. 925.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskitler-iskitlerin-kokeni.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> J. Junge; a.g.e., s. 6.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskitler-iskitlerin-kokeni.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> J. Junge; a.g.e., s. 9.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskitler-iskitlerin-kokeni.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> H. H. Van der Osten; Die Welt der Perser, Stuttgart 1956, s. 71.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskitler-iskitlerin-kokeni.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> J. Potratz; Die Skythen in Südrussland, Basel 1963, s. 17.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskitler-iskitlerin-kokeni.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> M. İ. Rostovtzeff; İranians and Greeks in South Russia, New York 1969, s. 60.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskitler-iskitlerin-kokeni.html#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> R. Grousset; Bozkır İmparatorluğu, İstanbul 1980, s. 24.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskitler-iskitlerin-kokeni.html#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> İ. E. Zabelin; İstoria Ruskoy Jizni, Moscou 1876.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskitler-iskitlerin-kokeni.html#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> K. Kretschmer; a.g.m., s. 923.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskitler-iskitlerin-kokeni.html#_ednref13" name="_edn13">[13]</a> E. Memiş; a.g.e., s. 22.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskitler-iskitlerin-kokeni.html#_ednref14" name="_edn14">[14]</a> B. G. Niebuhr; A Dissertation on the Geograpy of Herodotos and Researches into the History of the Scythians, Getae and Sarmatians, Oxford, 1930.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskitler-iskitlerin-kokeni.html#_ednref15" name="_edn15">[15]</a> Burada Tatar ismi Orta Asya Türk manasında kullanılmıştır.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskitler-iskitlerin-kokeni.html#_ednref16" name="_edn16">[16]</a> G. Grote; History of Greece, III, New York 1857, s. 240.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskitler-iskitlerin-kokeni.html#_ednref17" name="_edn17">[17]</a> K. Neumann; Die Hellenen im Skythenlande, Berlin 1855.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskitler-iskitlerin-kokeni.html#_ednref18" name="_edn18">[18]</a> H. Kiepert; Lehrbuch der alten Geographie, II, Berlin 1878, s. 343.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskitler-iskitlerin-kokeni.html#_ednref19" name="_edn19">[19]</a> G. Nagy; Neprajzi Füsetek, 3, Budapest 1895.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskitler-iskitlerin-kokeni.html#_ednref20" name="_edn20">[20]</a> A. D. Mordtmann; a.g.m., s. 77.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskitler-iskitlerin-kokeni.html#_ednref21" name="_edn21">[21]</a> G. Kuun; Codex Cumanicus, Budapest 1981, s. LVII.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskitler-iskitlerin-kokeni.html#_ednref22" name="_edn22">[22]</a> E. H. Minns; a.g.e., s. 44.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskitler-iskitlerin-kokeni.html#_ednref23" name="_edn23">[23]</a> E. H. Minns; “The Scythians and Northern Nomads”, CAH, IX, (1970), s. 187.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskitler-iskitlerin-kokeni.html#_ednref24" name="_edn24">[24]</a> O. Franke; a.g.e., s. 60-61.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskitler-iskitlerin-kokeni.html#_ednref25" name="_edn25">[25]</a> E. Meyer; Geschichte des Altertums, I/2, Berlin 1926, s. 905.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskitler-iskitlerin-kokeni.html#_ednref26" name="_edn26">[26]</a> G. W. B. Huntingford; “Who were the Scythians?”, Anthropos, Wien, XXX, (1935), s. 785.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskitler-iskitlerin-kokeni.html#_ednref27" name="_edn27">[27]</a> W. Ruben; “Biyografi Tarihi için Türk, İran ve Hint Materyalleri: Kyros-Keyhüsrev-Krisna- Afrasyab-Alper Tunga”, DTCF Yıllık çalışmaları Dergisi I, (1940-1941), s. 698.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskitler-iskitlerin-kokeni.html#_ednref28" name="_edn28">[28]</a> H. H. van der Osten; a.g.e., s. 71.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskitler-iskitlerin-kokeni.html#_ednref29" name="_edn29">[29]</a> Molla Mehmed El’abeşi; Tarih-i Kavmi Türki, Ufa, 1909, s. 54.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskitler-iskitlerin-kokeni.html#_ednref30" name="_edn30">[30]</a> S. M. Arsal; a.g.e., s. 8.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskitler-iskitlerin-kokeni.html#_ednref31" name="_edn31">[31]</a> Ş. Günaltay; “Türk Tarih Tezi Hakkında İntibaların Mahiyeti ve Tezin Kat’i Zaferi”, Belleten, (1938), s. 349.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskitler-iskitlerin-kokeni.html#_ednref32" name="_edn32">[32]</a> Z. V. Togan; Umumi Türk Tarihine Giriş, I., İstanbul 1981, s. 34.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskitler-iskitlerin-kokeni.html#_ednref33" name="_edn33">[33]</a> M. F. Kırzıoğlu; Kars Tarihi, İstanbul 1953, s. 69.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskitler-iskitlerin-kokeni.html#_ednref34" name="_edn34">[34]</a> M. Guboğlu; “Romen Ulusunun Eski Türk Kavimleri ile İlişkileri Hakkında”, VIII. TTKB, II, (1938), s. 753.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskitler-iskitlerin-kokeni.html#_ednref35" name="_edn35">[35]</a> T. Tarhan; “Eskiçağ’da Kimmerler Problemi”, s. 358.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskitler-iskitlerin-kokeni.html#_ednref36" name="_edn36"><span><span>[36]</span></span></a><span><span> B. Ögel; </span><span>yaşlar. </span><span>186.</span></span></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskitler-iskitlerin-kokeni.html#_ednref37" name="_edn37">[37]</a> M. Seyidof; “Altın Muharibin Soy Etnik Talihi Hakkında”, Kardaş Edebiyatlar V, (1983), s. 39.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskitler-iskitlerin-kokeni.html#_ednref38" name="_edn38">[38]</a> Y. Öztuna; Devletler ve Hanedanlar, ilk Çağ ve Asya-Afrika Devletleri, Ankara 1990, s. 127.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/iskitler-iskitlerin-kokeni.html#_ednref39" name="_edn39">[39]</a> S. Koca; Türk Kültürünün Temelleri I., İstanbul 1990, s. 31.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Türkler Nasıl Müslüman Oldu?</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/turkler-nasil-musluman-oldu</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/turkler-nasil-musluman-oldu</guid>
<description><![CDATA[ Türkler Nasıl Müslüman Oldu?
Türk-İslamcı resmi tarihimizin gizlediği konu: Türkler nasıl Müslümanlaştı? Bu konu Tarih dersi kitaplarımızda, Türklerin 9. ve 10. yy’da İslamiyet’i benimsediği yazılarak geçiştirilir. Türk boylarının kendi istekleri ile İslam’ı benimsedikleri sanısı verilir. Orta-Asya’dan göç etmiş Türk kabileleri henüz bir devlet olmamaları ve iç anlaşmazlıkları nedeniyle bilhassa Müslüman Emevilerin yaptığı katliamlara uğramışlardır. Şaman Türkler, Müslümanlar tarafından Curcan […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4a10e11ba.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:43 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Türkler, Nasıl, Müslüman, Oldu</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2015/07/Registan-Meydani-1.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/turkler-nasil-musluman-oldu.html">Türkler Nasıl Müslüman Oldu?</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>ASLITÜRKDEN AYBÜKEN</strong></span></a>
</p><p><span>Türk-İslamcı resmi tarihimizin gizlediği konu: Türkler nasıl Müslümanlaştı?</span></p>
<p><span>Bu konu Tarih dersi kitaplarımızda, Türklerin 9. ve 10. yy’da İslamiyet’i benimsediği yazılarak geçiştirilir. Türk boylarının kendi istekleri ile İslam’ı benimsedikleri sanısı verilir. Orta-Asya’dan göç etmiş Türk kabileleri henüz bir devlet olmamaları ve iç anlaşmazlıkları nedeniyle bilhassa Müslüman Emevilerin yaptığı katliamlara uğramışlardır. Şaman Türkler, Müslümanlar tarafından Curcan ve Talkan şehirlerinde çocuk, kadın, yaşlı demeden kitle katliamına uğramıştır. Orta Asya’dan batıya göç eden Şaman Türklerin hâkim kesimleri üç yüz yıl süren direnişlerine rağmen sonunda İslam’ı benimsemek zorunda kalmışlardır. Türk yönetici kesimlerin çıkarı açısından cihat ideolojisi, çok eşlilik gibi “yenilikler” nedeniyle İslâma uygundu.</span></p>
<p><span>Giderek daha çok siyasete bulaştırılmak istenen İslam, ilk olarak Türklere ne şekilde ve hangi şartlarda gelmiştir pek bilinmez, sanki bilinmesi de pek istenmez. Ancak, birçoğumuzun bilmediği, ya da bilmek istemediği bu tarih, en çok bilmemiz gereken konuların başında gelmektedir.</span></p>
<p><span>Aşağıdaki belge tamamen İslami kaynaklardan, Taberi ve Zekeriya Kitapçı gibi İslami tarihçi ve yazarlardan düzenlenerek hazırlanmıştır.</span></p>
<p><span>Türklerin ilk Müslümanlaştırılmaları ile ilgili 670’li tarihlere dayanan bilgiler ne yazık ki okullarda bize hiçbir zaman verilmemiş, verilen bilgiler ise, Türklerin Müslümanlığa geçişleri kendi istekleri ile olmuş gibi gösterilerek, 740’lara kadarki tarih atlanarak verilmiştir. İslam’ın Türklere zorla kabul ettirilmeleri ile ilgili 670’lerden başlayarak 740’lara kadar uzanan tarihin bize okullarda anlatılmamasının nedenlerini, bu kısa tarihi öğrenince biraz daha anlamak mümkün olabilecektir. Şimdi, bu atlanan 70 senelik tarihe bir göz atalım.</span></p>
<p><span><strong>Müslüman Arapların Türklere İlk Saldırıları:</strong></span></p>
<p><span>Seyhun ve Ceyhun nehirleri arasında bulunan bölge tarihi ipek yolu üzerindedir.. Türk beylikleri, bu bölgedeki, Buhara, Semerkant, Talkan, Baykent gibi şehirlerde yerleşmiş yaşıyorlar, deri imal ediyor ve pamuktan kâğıt üreterek bunları satıyor ve iyi de para kazanıyorlardı.. Bu üretimlerinin yanı sıra Altın madenleri çalıştırıyorlardı.. Özellikle adı zengin şehir manasına gelen, Semerkant’ın zenginliğinin o devirde dillere destan olduğu söylenir..</span></p>
<p><span>Bu zenginlik öteden beri Talancı Arapların iştahını kabartıyorduysa da, Türklerden çekiniyorlar ve araya sınır olarak koydukları Ceyhun nehrini geçmeye pek cesaret edemiyorlardı.. Çünkü daha önce Halife Osman zamanında, Muhammed bin Cerir komutasındaki Araplar İslam’ı yayma bahanesiyle oraları talan etmek için 2700 kişilik bir ordu ile Fergane’ye kadar girdiyse de Türkler tarafından yok edilmişlerdi. Ancak daha sonraları Muaviye tarafından, Ceyhun nehrinin altında kalan Horasan’ın tamamıyla işgal edilmesi ile o bölgede ilk Araplaştırma ve İslamlaştırma girişimleri başlamış oldu..</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-62686" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2010/09/Turkler-Nasil-Musluman-Oldu-6.jpg" alt="" width="800" height="496" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2010/09/Turkler-Nasil-Musluman-Oldu-6.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2010/09/Turkler-Nasil-Musluman-Oldu-6-768x476.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span><strong>Buhara’nın Talan Edilmesi:</strong></span></p>
<p><span>Horasan’ın kendileri tarafından tamamen işgal edilmesinden cesaret alan Araplar, Muaviye’nin ilk Horasan valisi olan, Ubeydullah bin Ziyad 673 yılında bu sefer ilkinden çok daha kalabalık 24.000 kişilik bir ordu ile Ceyhun nehrini geçerek Kibac Hatun yönetimindeki Buhara’yı kuşatır. Kibac Hatun diğer Türk beyliklerinden yardım isterse de bu yardım kendisine gelmez ve Araplar verdikleri kayıplardan dolayı Buhara’yı işgal edemezlerse de tam anlamıyla talan ederler..</span></p>
<p><span>Daha sonra, Muaviye’nin ikinci Horasan Valisi, Halife Osman’ın oğlu Said’de Buhara’ya saldırmaya hazırlanır.. Kendisine diğer Türk Beyliklerinden yardım gelmeyeceğini anlayan Kibac Hatun, Said’le anlaşma yapmak zorunda kalır.. Bu anlaşmaya göre, Kibac Hatun, Said’e diğer Türk Beyliklerine yapacağı saldırılarda önüne çıkmayacağına dair güvence ve bu güvencenin teminatı olarak da Buhara’daki Türk asilzadelerinden rehinler verir.. (Bu sayı kimi tarihcilere göre 50 kimine göre de 80’dir) Bu anlaşmanın verdiği rahatlıkla Said, zenginliğini öteden beri duyduğu Semerkant’a saldırır.. Semerkant’ı baştan aşağı talan eder ve topladığı binlerce Türk gencini, köle pazarlarında satmak için Horasan’a getirir.. Said daha sonra Kibac Hatun’dan aldığı 80 kadar rehine tarafından bir punduna getirilmiş ve hançerlenerek öldürülmüştü. (Said’i öldürdükten sonra dağa kaçmayı başaran rehinlerin orada açlıktan öldüğü söylenir) Said’den sonra, Horasan Valisi Salim bin Ziyad olur. Horasan’da Muaviye’nin oğlu Yezid’e bağlıdır.. Ziyad’da ayni şekilde 680 yılında Türkleri İslamlaştırmak ve şehirlerini talan etmek için saldırır fakat püskürtülerek geri çekilirler.. Bu sefer, kendi orduları Türkler tarafından talan edilerek silahları alınır.. Daha sonra Araplar daha güçlü bir orduyla tekrar saldırır ve Türkleri gene talan ederler.. Bu talandan her Arap 2400 dirhem alır. (Bir kölenin satış fiyatı 300 ile 500 dirhem arasında olduğu düşünülürse, bu durumda aldıkları ganimet adam başına 7 veya 8 köleye eş değerdedir)</span></p>
<p><span><strong>Haccac ve Rutbil:</strong></span></p>
<p><span>İslam’da ilk asimilasyon 685 yılında Abdülmelik ile başlar..</span></p>
<p><span>Abdülmelik, etrafını İslamlaştırmaya, adı İslam tarihine kan dökücü zalim olan Haccac’ı kendisine yardımcı seçerek başlar. Abdülmelik önce civar halkların dillerini Arapçalaştırdı. Harac karşılığı önceden bazı hakları kabul edilmiş olan gayri Müslimlerin bütün haklarını geri aldı. Bu arada Haccac’ı Irak genel valiliğine atadı. Haccac’ın Irak’a genel vali atanmasından sonra Türklerin kaderinde ilk köklü değişikler başlamış oldu. Haccac ilk olarak Ubeydullah ibni Ebi Bekri’yi Sicistan’a, Muhalleb ibni Ebi Sufra’yi da Horasan’a vali yapar. O tarihte, Sicistan’ın Türk Hükümdarı Rutbil’dir ve Araplara vergi vermektedir. Haccac, bununla yetinmez ve Ubeydullah’ı Rutbil’in üzerine göndererek ondan tam olarak teslim olmasını ister. Rutbil önce bu teklifi kabul etmek istemez.. Bunun üzerine Ubeydullah Rutbil’in üzerine yürür. Rutbil 18 fersah geriye çekilerek Ubeydullah ve ordusunu kuşatma altına alır. Ubeydullah, Rutbil’den kurtulmak için 700.000 dirhem teklif ederse de Rutbil kabul etmeyerek Arap ordusunu büyük bir bozguna uğratır. Buna çok kızan Haccac 40.000 kişilik büyük bir ordu toparlayarak, Abdurrahman ibn Esas komutasında Rutbil’in üzerine gönderir. Rutbil’i yenemeyeceğini anlayan Esas, bu sefer onunla anlaşır. Bu olay karşısında çılgına dönen Haccac, Esas’ı yakalatmak üzere bir birlik gönderirse de, Esas’ın ordusu bu birliği yenilgiye uğratır ve geri kalanları da Basra’ya kadar sürer. Ancak burada yenilen Esas’ın ordusu dağılır ve Esas Rutbil’e sığınır. Bunun üzerine Haccac, Esas’ı kendisine vermesi için Rutbil’i tehdit eder.</span></p>
<p><span>Vermediği takdirde çok büyük bir ordu ile üzerine yürüyeceğini ve bütün Türk şehirlerini harap edeceğini, verirse de kendisinden 7 sene hiç vergi almayacağını söyler. Türk şehirlerinin tekrar bir savaşa girmesini istemeyen Rutbil, 7 sene haraçtan muaf tutulacağını da düşünerek Haccac’ın bu teklifini kabul eder ve Esas ve yakınlarını Haccac’a teslim eder. Ancak, Rutbil Haccac’a güvenmekle hata yaptığını daha sonra anlayacaktır. Haccac Rutbil’den Esas’ı teslim aldıktan sonra derhal yeni bir ordu düzenleyerek 699 yılında Muhelleb bin Ebi Sufyan komutasında Türk şehirlerinin üzerine gönderir. Hocente, Kes, Sogd ve Nesef’i ele geçirirse de Türkler direnirler. Horasan valiliğine Muhelleb’in oğlu Yezid gelir. Yezid ibni Muhelleb’de Türk şehirlerini talan eder. Yezid’in savaşçıları, Harzem’den ele geçirdiği Türkleri boyunlarına damga vurarak köle pazarlarında satarlar. Bu tarihlerde, Araplar Türklerin yurtlarını devamlı olarak istila edip şehirlerini talan ettilerse de kalıcı bir üstünlük sağlayamamışlar, elde ettikleri yerleri sonunda tekrar Türklere geri vermek zorunda kalmışlardı.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-62684" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2010/09/Turkler-Nasil-Musluman-Oldu-4.jpg" alt="" width="800" height="580" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2010/09/Turkler-Nasil-Musluman-Oldu-4.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2010/09/Turkler-Nasil-Musluman-Oldu-4-768x557.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span><strong>Kuteybe ibni Müslim:</strong></span></p>
<p><span>705 yılında Abdülmelik öldüğünde yerine oğlu Velid geçer. Ve Türk tarihini önemli şekilde etkileyecek olay, Kuteybe ibni Müslim’in Horasan’a vali atanması olur. Bu zamana kadar kalıcı bir başarı elde edemeyen Araplar onun zamanında Türk yurtlarında kalıcı başarılar elde etmişlerdir. Türklerin gerçek anlamda kılıç zoru ile Müslümanlaştırılmaya başlamaları Kuteybe zamanında olmuştur. Vali olduğu andan itibaren, Türk Beyliklerinin toptan işgal edilerek İslamlaştırılması için çok güçlü bir ordu kurmaya başlar. Merv’de askerleri toplayarak, Allah kendi dininin aziz olması için size bu toprakları helal kıldı der. Sanki, Bakara suresi 193’ü “Yalnız Allah dini kalana kadar onlarla savaşın…” ya da “8.Enfal/.39’u “Din tamamen Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın!”. ayetlerini savaşçılarına hatırlatarak Arap ordusunu Türklerin üzerine sürer. Kuteybe ilk olarak Baykent’i kuşatır. Diğer Beyliklerden Türk Savaşçılar Baykent’in savunmasına yardıma gelirler. İki ay süren bir savaş olur. Kuteybe tam bir zafer kazanamazsa da, Türkleri haraca bağlayan bir anlaşma yapmaya zorlar. Şehir yıkımdan kurtulur ama, şehre giren Araplar anlaşmaya rağmen şehrin bir kısmını yağmalarlar ve şehirden ayrılırlarken arkalarında bir de askeri garnizon bırakırlar. Başlarına gelecekleri anlayan Türkler ayaklanmaya başlarlar ve kendi aralarında silahlanarak karşı bir mücahit birliği kurarlar, Baykent’de karışıklıklar başlar. Bunun üzerine Kuteybe Baykent’e tekrar gelerek ne kadar silahlanan Türk varsa hepsini öldürtür. Kadınları ve çocukları esir alır ve şehri tekrar baştan aşağı yağmalar.</span></p>
<p><span>Taberi’nin anlatımlarına göre, Kuteybe’nin aldığı ganimetlerin haddi hesabı yoktur. Taberi, bütün Horasan’ı işgal ettiklerinde dahi bu kadar ganimet toplayamadıklarını söyler. Şehrin yağmasından sonra, daha önce Horasan’da Merv’e getirilmiş olan Arap aileleri, Merv’den getirilerek Baykent’e yerleştirilir. Muhafız birlikleri oluşturulur. Valilik’den vergi tahsildarlığına kadar bütün denetim organları Araplar’dan oluşturulur. Türklerin Budist ve Zerdüşt inançlarını simgeleyen bütün heykeller toplatılır, taş olanlar kırılır, altın olanlar eritilerek ganimet olarak Araplar tarafından alınır. Bunlar, Enfal suresinde yazdığı gibi, sanki Araplara Allah’ın verdiği ganimetlerdir. Daha sonra esir edilen kadın ve çocuklar kocalarına ve babalarına geri satılır. Müslümanlar, Baykentli Türklerin neleri var neleri yoksa almışlar, şehrin onarımı da gene Türklere kalmıştır. Bundan sonra sıra gelir Buhara’nın tamamen işgal edilip Müslümanlaştırılmasına…</span></p>
<p><span><strong>Buhara’nın Tekrar Kuşatılması ve İlk Türk Katliamı:</strong></span></p>
<p><span>Kuteybe Merv’de büyük bir hazırlık yapar. Bu arada Vardana ve Buhara beylikleri arasında çatışmalar vardır. Müslümanlara karşı mücadele etmek için bu çatışmalar derhal durdurulur ve Vardan Hudat, Kuteybe’ye karşı Türklerin başına geçer. Kuteybe önce, Numiskent ve Ramitan’a saldırır ve buraları kolayca istila eder. Demirkapı önlerinde Vardan’la çarpışırlar. Vardan savaşı kaybeder ve Buhara’ya doğru çekilir. Ancak Kuteybe’de, savaştan yorgun düştüğü için Buhara’yı alamadan Merv’e geri döner. Haccac bunu başarısızlık olarak kabul eder ve, Buhara’yı mutlaka almasi için Kuteybe’ye emir verir. Kuteybe büyük bir hazırlık yaparak bir sene sonra tekrar Buhara’yı kuşatır. Türkler direnir ve Kuteybe başarılı olamaz, ordusu dağılmaya başlar. Bunun üzerine Kuteybe her bir Türk başı için askerlerine 100 dirhem vaad eder. Para hırsı ile gayrete gelen Araplar, şehri istila ederler. Bütün direnen Türkler kılıçtan geçirilerek tam bir katliam yapılır, Araplar Türk kadınlarına tecavüz ederler, beğendikleri kadınları ya cariye olarak kullanmak ya da köle pazarında satmak üzere alıkoyarlar. Erkeklerden de binlerce kişiyi köle olarak satmak üzere beraberlerinde götürürler. Araplardan oluşan yeni bir idari kurumlaşma yapılır. Diğer beyliklerden tepkiler gelmeye başlayınca da, Buhara Melikesi Hatun’un oğlu Tuğ Sad kukla hükümdar yapılır. Tuğ Sad tarihe hain bir işbirlikçi olarak geçer. Daha sonrada Müslüman olarak oğluna da, efendisi Kuteybe’nin ismini vererek bağlılığını kanıtlar. Etkili bir kolonizasyon yapmak isteyen Kuteybe bunun için öncelikle yerli halkı İslamlaştırmaya başlar. Buhara halkı önceleri Müslüman olmuş gibi görünseler de bu dini kabul etmek istemezler. Kuteybe Türklerin aslında Müslüman olmadıklarını, evlerinde İslami kuralları tatbik etmediklerini anlar ve yeni bir yöntem geliştirir. Bu yönteme göre Türkler evlerini Araplarla paylaşmak zorunda bırakılırlar ve bu şekilde bire bir kontrol altına alınırlar. İslami kurallara uymayanlar ise ağır cezalara uğratılırlar. (Bugün, bazı İslami yazarlar bu getirilen tedbirlerin İslam’ın Türkler tarafından kabul edilmesinde çok yarar sağladığını açıkça ifade ederler. Bu yaklaşım da üzerinde düşünülmesi gereken bir konudur.)</span></p>
<p><span>Kuteybe’nin bu zorlamaları karşısında, halktan bazı direnişçiler çıkar. Gizlice silahlanırlar. Bu durum karşısında Araplar camiye dahi silahsız gidemez olurlar. Kuteybe baskıları arttırır, kendi aralarında örgütleşen Türkleri yakalattırıp öldürtür. Bu arada yeni vergi yasaları getirir. Yerli halk, halifeye yılda 200.000 dirhem, Horasan valisi Haccac’a da 10.000 dirhem vergi ödemeye mecbur bırakılır. Bunun dışında Arap askerlerinin atlarına yem temin etmeye, oraya getirilip yerleştirilen Arap ailelerine odun temin etmeye ve onlara tahsis edilen arazilerde çalışmaya mecbur bırakılırlar. Kadınlar, kızlar Araplara cariye yapılırlar. Buhara Türkleri bu yıllarda dünyadaki çok az milletin yaşadığı vahşeti ve ızdırabı yaşar. Kuteybe’nin getirip Türk evlerine yerleştirdiği Arap’lar, Türklerin o zamana kadar yaptıkları bütün birikimlerinin üzerine konarlar, Türklerin tarlalarını alır ve Türkleri o tarlalarda çalıştırırlar. İşte Tek din İslam oluncaya kadar savaşın diyen ayet, Arapları Türklerin sırtından geçimlerini sağlayacak ortamı yaratmıştır. Allah dini dedikleri İslam, Ahzab Suresi / 50 de olduğu gibi, savaşta gasp edilen Türk kızlarını da ganimet olarak görür, ve Araplara cariye olmalarını helal kılar. Cuma namazı zorunlu hale getirilir. Yine de Türklerden rağbet görmez. Bunun üzerine Kuteybe, namaza gelenlere 2 dirhem vaad ederek önce fakirler üzerinde İslam’ın etkili olmasını temine çalışır. Bu uygulama nispeten başarılı olur. Fakir halktan para için camiye gidenler olur.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-62682" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2010/09/Turkler-Nasil-Musluman-Oldu-2.jpg" alt="" width="800" height="579" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2010/09/Turkler-Nasil-Musluman-Oldu-2.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2010/09/Turkler-Nasil-Musluman-Oldu-2-768x556.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span><strong>1. Büyük Katliam: (Talkan Katliamı)</strong></span></p>
<p><span>Buhara’da olanlar diğer Türk Beyliklerinde de etkilerini gösterir. Aynı şeylerin kendi başlarına geleceğinden korkmaktadırlar. Sogd meliki Neyzek Tarhan şehrinin yıkıma uğramaması için Kuteybe ile anlaşmak zorunda kalır. Bu anlaşmaya göre Tarhan haraç verecek ve tarafsız kalacaktır. Ancak bu tarafsız kalmalar ve Türklerin birleşememeleri Arapların işlerini kolaylaştırmış ve Türk beyliklerini istedikleri gibi istila edip talan etmişlerdir. İlk olarak saldırıya uğrayan Kibac Hatun’a diğer beyliklerden yardım gelmeyince, o yardımı esirgeyenler aynı akıbete uğramışlardır.</span></p>
<p><span>Bu olaylarda Türklerin belli bir şekilde organize olamamaları da onların Araplar tarafından istila edilmelerini kolaylaştırmıştır. Neyzek Tarhan daha sonra Kuteybe ile yaptığı anlaşmada hatalı olduğunu ve bu anlaşmanın kendisine hiçbir güvence getirmeyeceği gibi diğer Türk Beylerine de ihanet etmiş olacağını anlar. Tohoristan’a dönerek bütün Türk Beyliklerine birer mektup yazar ve onları ortak bir direnişe girmeleri için uyarmaya çalışır.. İlk olumlu yanıt Talkan meliki Sehrek’den gelir. Tarhan’ın planlarını öğrenen Kuteybe, buna karşılık Belh şehrinde hazırlık yaparak, baharda büyük bir ordu ile Talkan şehrine doğru yürür. O ana kadar bir direniş hazırlığı yapamayan Talkan şehri meliki Sehrek, Kuteybe’nin gelişinden önce şehri terkeder. Şehre hiç savaşmadan giren Kuteybe’nin adamları şehirde eli kılıç tutabilen ne kadar erkek varsa hepsini kılıçtan geçirirler. Bu katliam o zamana kadar yapılanların en büyüğüdür. Kuteybe bu katliamı diğer beyliklere ibret olması için yapar. Kuteybe’nin askerleri öldürebildikleri kadar öldürürler, geri kalanları da, Talkan yolu üzerindeki ağaçlara asarlar. Bu yolun 4 fersah (24 Km.) mesafelik bölümü Türklerin ağaçlara asılan cesetleri ile doludur. Talkan katliamı tarihe, Arapların o güne kadar yaptıkları katliamların en büyüğü olarak geçmiştir.</span></p>
<p><span>Halk, Müslüman Araplarla savaşmadığı halde, Kuteybe ve askerleri sırf diğerlerine örnek olsun diye 40.000 kadar kişiyi kılıçtan geçirmiş, ağaçlara asmıştır. Bütün bunlar hep İslam adına yapılmıştır. Kuteybe, Talkan katliamından sonra Suman’a girer. Erkeklerin pek çoğunu öldürterek, kadınlarını ve kızlarını cariye olarak alıkoyar. Daha sonra Kes ve Nesef’de aynı şeyleri yapar. Erkekler öldürülür, Türk kadın ve kızları utanç verici bir şekilde Araplara cariye olurlar. Daha sonra Faryab’a yönelir ve Faryab’ın teslim olmasını ister. Faryab halkı başlarına gelecekleri bildiklerinden teslim olmaya yanaşmazlar. Erkekleri dövüşerek ölürler. Bütün şehir yakılır. Araplar bu şehre yakılmış şehir anlamında Muhtereka derler. Kuteybe, Faryab’dan sonra, Tarhan’ın çekildiği kale Bazgis’i kuşatır. 2 ay süreyle devamlı olarak buraya saldırır fakat bir sonuç elde edemez. Bu arada kış yaklaşır. Kuteybe’nin kışın savaşacak gücü yoktur ancak, kale içindeki Türklerin de yiyecekleri bitmiştir. Her iki tarafta savaşın kendileri için kaybedildiğini düşünür. Kuteybe son olarak bir hileye başvurur. Tarhan’ın yanına Muhammed bin Selim adındaki adamını gönderir. Muhammed ibni Selim Tarhan’ın teslim olması durumunda kendisine hiç bir şekilde zarar gelmeyeceği güvencesini verir. Kalenin açlık içinde olmasından dolayı Tarhan’ın Kuteybe’nin teklifini kabul etmesinden başka yapılacak bir şeyi yoktur. Komutanları ile görüşüp teklifi kabul ederler. Silahlarını teslim ederek kaleden çıkarlar. Tarhan kaleden çıkar çıkmaz yakalanır, etrafı hendek açılmış bir çadırda zincire vurulur. Kuteybe bu arada Tarhan’ı hemen öldürmez. Haccac’a haber göndererek ne yapacağını sorar. Haccac Tarhan için, “O bir Müslüman düşmanıdır hiç aman vermeden öldür” der. Kuteybe önce Tarhan’ın iki oğlunu, Tarhan’ın ve toplanan halkın gözü önünde öldürtür. Arkasından 700 kadar Türk savaşçısının başlarını gene Tarhan’ın ve halkın gözü önünde kestirir. Tarhan’ı da bizzat kendisi öldürür. Bütün kesilen başlar Haccac’a gönderilir. Kuteybe sanki Kuran’daki ayetleri yerine getirmiştir.</span></p>
<p><span>9 Tevbe. 123. Ey iman edenler! Kâfirlerden yakınınızda olanlara karşı savaşın ve onlar (savaş anında) sizde bir sertlik bulsunlar. Bilin ki, Allah sakınanlarla beraberdir.</span></p>
<p><span>Tarhan’ın öldürülmesinden sonra, Kuteybe, Aral Gölü’nün altında bulunan Harzem bölgesine yürür. Harzem’de Caygan ile Havarizat arasında taht kavgası vardır.. Kuteybe Caygan’la işbirliği yapar. Önce Havarizat ile etrafındakileri öldürtür. Arkasından Camhud melikini yenerek 4000 civarında esir alırlar. Ancak, daha sonra bunlar Kuteybe’nin emri üzerine öldürülürler.</span></p>
<p><span>Bu olay, Ziya Kitapçı’nın, İslam Tarihi ve Türkler adlı kitabında aynen şöyle anlatılır; Bu harplerden birinde, et-Taberi’nin bütün tafsilatı ile anlattığına göre, bir defasında Abdurrahman b. Müslim, Kuteybe’ye, 4.000 esirle gelmişti. Kuteybe, Abdurrahman’ın böyle kalabalık Türk esirleri ile geldiğini görünce hemen tahtının çıkarılmasını ve bir meydana kurulmasını istedi. Tahtının üzerine mağrur bir eda ile oturan Kuteybe, bu Türk esirlerinden bin tanesini sağına, bin tanesini soluna, bin tanesini arkasına ve bin tanesinide önüne dizilmelerini söylemiş ve sonrada Arap askerlerine dönerek yalın kılıç bu Türklerin kafalarının koparılmasını emretmiştir. Cebbar, zorba, insafsız Arap komutanının etrafının bir anda bu Türklerin kafa kol ve gövdeleri ile bir kan gölü haline geldiğinden hiç kimsenin şüphesi olmamalıdır. Bu tür savaşlarda öldürülen Türklerin haddi hesabı yoktu. Nitekim bu vahşetten adeta gururlanan bir Arap şairi Kaah el-Aşkari şöyle haykırmıştır, Kazah ve Facfac önlerinde korkudan birbirlerine sarılmış zavallı Türkleri öldürdüğünüz geceleri hele bir hatırlayınız.</span></p>
<p><span>Herkesi kılıçtan geçirdiniz. Sadece ata dahi binmeyecek yaşta küçük çocuklar kaldı. Binenlerde o hırçın atların sırtında sanki bir yük gibiydiler. ( Sayfa 314 )</span></p>
<p><span>Harzem’de ayaklanan halk, Kuteybe ile işbirliği yaptığı için Caygan’ı öldürür. Bunun üzerine, Kuteybe bütün Harzem’i yakıp yıkar, halkı kılıçtan geçirir. Harzemli ünlü Türk bilgini, Biruni Harzem’deki uygarlığın yok edilişini şu şekilde anlatır. “Kuteybe, her çareye başvurarak Harzemlilerin yazılı dilini bilenleri, geleneklerini koruyanlarını, bütün bilginleri öldürttü, böylece herşey karanlıklara gömüldü. İslam Harzemlilerin içinde girerken, onların tarihi hakkında bilinenleri artık öğrenme olanağı bırakmadı. Harzem’i yıktıktan sonra Kuteybe, Semerkant üzerine yürür. Semerkant meliki Gurek üzerine gelen Müslümanlara karşı diğer Türk Beyliklerinden yardım ister. Taşkent ve Fergane’den yardım gönderir, fakat gelen birlikler yolda Kuteybe’nin askerleri tarafından pusuya düşürülerek yok edilirler. Semerkant, kuşatılır. Araplar mancınık ateşi ile saldırırlar. Daha fazla dayanamayacağını anlayan Gurek, Kuteybe ile anlaşmak zorunda kalır. Bu anlasmaya göre;</span></p>
<ol>
<li><span>Semerkant Araplara her yıl 2.200.000 altın ödeyecektir.</span></li>
<li><span>Bir defaya mahsus olmak üzere 30.000 Türk gencini esir olarak verecektir.</span></li>
<li><span>Şehirde Cami yapılacaktır.</span></li>
<li><span>Şehirde eli silah tutan kimse dolaşmayacaktır.</span></li>
<li><span>Tapınak ve putlardaki tüm mücevherler Kuteybe’ye teslim edilecektir.</span></li>
</ol>
<p><span>Daha sonra Kuteybe, altından yapılan putları erittirerek alır ve Merv’e geri döner. Dönerken kardeşi Abdurrahman bin Muslim’i Semerkant’ın başına vali olarak bırakır. Kuteybe’nin Merv’e dönüşünden sonra, Türkler kendi aralarında işgalci Müslümanlara karşı bir direniş birliği kurarlar. Zaman zaman Ceyhun ırmağını geçerek Araplara pusu kurar ve ciddi zararlar verirler. Haccac Kuteybe’ye Taşkent ve Fergana’yi işgal etmesi talimatını verir. Kuteybe Taşkent’e gider fakat başarılı olamaz. Bu arada Haccac ölür. Halife Velid, Kuteybe’ye Türklere karşı savaşları devam ettirmesini söyler. Kuteybe bu sefer Kasgar’a doğru yola çıkar. Tam Kasgar’ı kuşatacakken Halife Velid ölür, yerine Süleyman ibni Abdülmelik halife olur. Bu yeni Halife ile arası hiç iyi olmayan Kuteybe Kasgar seferini yarıda bırakarak ona karşı ayaklanır, ancak kendi komutanları tarafından 11 yakını ile birlikte 716 ylında kafası kesilerek öldürülür. Çünkü Kuteybe’nin komutanları Halifeye karşı gelmek istememişlerdir.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-62681" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2010/09/Turkler-Nasil-Musluman-Oldu-1.jpg" alt="" width="800" height="557" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2010/09/Turkler-Nasil-Musluman-Oldu-1.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2010/09/Turkler-Nasil-Musluman-Oldu-1-768x535.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span><strong>2. Büyük Katliam: (Curcan Katliamı)</strong></span></p>
<p><span>Kuteybe ve Haccac’ın ölümü, Arapların Türkleri Müslümanlaştırmak ve Türk şehirlerini talan etmek politikalarında bir değişiklik yapmamıştır. Öncelikle, Araplardaki Türklere karşı olan korku ortadan kalktığı için, Araplar, Kuteybe’den sonra da aynı şekilde Türk yurtlarına saldırılarını sürdürmeye devam etmişlerdir. Kuteybe’nin öldüğü aynı yıl olan 716 da, Yezid ibni Muhelleb Horasan’a vali atanır. İlk iş olarak Dağıstan’ı işgal eder. Dağıstan meliki Saltekin, Yezit’e karşı uzun süre dayanır. Sonunda Dağıstan düşer. Şehir yağmalanır ve 14.000 kişi öldürülür. Dağıstan’dan sonra Curcan’a yönelir. Curcan 300.000 dirhem karşısında savaşmadan teslim olur. Yezid, Curcan’a bir bölük asker yerleştirerek, Taberistan’a doğru yola koyulur. Taberistan Meliki, İsfehbed, Deylem melikinden 10.000 kişilik bir yardım alarak savaşa başlar. İsfehbed savaşırken, Curcan halkı da ayaklanarak Esed ibni Abdullah komutasındaki askerleri imha ederler. Yezid öfkeye kapılır, Curcan’lı Türkleri yendiğinde kanlarından değirmen döndürüp ekmek yiyeceğine dair Allah’a yemin eder. Askerlerini toplayarak Curcan üzerine yürür. Curcan beyi, şehirden çıkarak Curcan kalesine çekilir. 7 ay süren savaştan sonra, kale düşer. Curcan beyi öldürülür. Kaledeki askerler esir alınır. Araplar, daha sonra Curcan şehrine girerler. Burada da aynı şekilde Kuteybe’nin yaptiğı katliama benzer bir katliam yapılır. Türkleri öldürerek, 4 fersah boyunca sağlı sollu ağaçlara astırır. Allah’a verdiği sözü yerine getirmek için, esir aldığı binlerce Türk’ü, Enderiz vadisindeki nehrin kenarına sürükler, orada askerlerine korumasız Türkleri öldürtür. Öldürülen Türklerin kanlarını nehire akıtır. Nehrin suyuyla akan kanlardan, ilerideki değirmenden un ve ekmek yaptırarak yer ve Allah’a verdiği sözü yerine getirir.</span></p>
<p><span>Katliamdan geriye kalan kız ve kadınlardan beş de biri cariye olarak halifeye ayrıldıktan sonra, geriye kalanlar askerler arasında ganimet olarak paylaştırılır. Kaynaklar Curcan katliamında Talkan katliamında olduğu gibi yaklaşık 40.000 Türk’ün öldürüldüğünü söylerler.</span></p>
<p><span>717 yılından sonraki zaman, Arapların kendi aralarındaki çatışmalarla geçer. Buraya kadar dikkat ederseniz, ilk Arap saldırıları başladığında Kibac hatun diğer Türk Beyliklerinden yardım istediği halde istediği yardım kendisine verilmemişti. Sonra o yardımı göndermeyenler, yardıma muhtaç duruma düştüler. Bu olaylardan Türklerin daha o zaman da aralarında tam bir birlik ve beraberlik sağlayamamış olduklarını görüyoruz. 717 yılında Ömer ibni Abdulziz halife olur. İki yıl sonra hastalanır yerine, 719 da, Yezid ibni Abdülmelik geçer. Yezid ibni Abdülmelik ile Yezid ibn Mehleb’in arası iyi değildir. Yezid ibn Mehleb hapse attırılır ancak, Yezid ibni Mehleb hapisten kaçarak, Basra’da örgütlenir ve Yezid ibni Abdülmelik’e karşı ayaklanır. 721’de Abbas ve Mesleme adında iki komutan önderliğinde kurulan hilafet ordusu Yezid ibni Mehleb ile savaşır. Bu savaşta Abbas ve Yezit ibni Mehleb olur. Yezit’in kafası kesilerek halife Yezit ibn Abdülmelik’e yollanır. Mesleme, Mehleb’in yakını olan yaklaşık 300 kişinin daha kafasını kestirerek öldürtür. Yezid ibni Mehleb’in oğlu olan, Muaviye ibni Yezid’de elinde bulundurduğu 32 kadar Mesmele taraftarının kafasını kestirtir. Aralarındaki savaş, Mehleb taraftarlarının tamamen yok edilmesi ile biter…</span></p>
<p><span>Mesmele, Mehleb’den ele geçirdiği aralarında Türklerin de bulunduğu cariyeleri Cerrah ibni Hakem’e satar. Bu arada, Yezid ibni Mehleb’in yerine getirilen yeni Horasan Valisi, Cerrah ibni Abdullah, Türkmenistan’ın iç kısımlarına bazı saldırılar yaparsa da başarılı olamaz. Kuteybe’nin ölümüyle birlikte Türk topraklarına yapılan akınlar eskisi kadar başarılı olamamışlardır. Bu dönemde İslam yayılmacılığı bir duraksama içine girer. Halife II. Ömer ibn Abdülaziz, işgal altında bulunan yörelerdeki Arap egemenliğinin her geçen gün biraz daha zorlaşır bir hale gelmesinden dolayı bu bölgelerde yaşanan gerginliğin azaltılarak İslam’ın kuvvetlendirilmesine çalışır. Kendisine bağlı yöneticilere, “Bundan böyle Türk Beyliklerine saldırmayın, hâkimiyetiniz altında bulunan bölgelerde gücünüzü arttırarak İslam’ı yaymaya çalışın” demiştir. Ayrıca, II. Ömer, Müslüman olan halklardan cizye alınmamasını isterse de, Arapların gelirlerinde önemli ölçüde düşme olmasından dolayı bu karardan daha sonra, Türklerin Müslümanlıklarında samimi olmadıkları bahane edilerek vazgeçilmiştir. Bu arada Horasan’da Cerrah ibni Abdullah, yerine Abdurrahman ibni Nuaym atanmıştır.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-62683" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2010/09/Turkler-Nasil-Musluman-Oldu-3.jpg" alt="" width="800" height="539" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2010/09/Turkler-Nasil-Musluman-Oldu-3.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2010/09/Turkler-Nasil-Musluman-Oldu-3-768x517.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span><strong>Hakan Sulu’nun Göktürk Boylarının Başına Geçmesi:</strong></span></p>
<p><span>Türkler, Arapların istilasına karşı direnişlerini Çin’den yardım isteyerek sürdürürler. Daha önce Araplarla işbirliği içinde olan Tugsad da, 718 yılında Çin imparatorundan yardım ister. Çin, Türklere yardım göndermez. Turgis Kaani Sulu, Bati Göktürk Boylarının başına geçerek, 720 yılında Sogd’daki Türklerin Araplara karşı isyanını desteklemek için bir birlik gönderir. Sulu’nun, Kur-Sul adındaki komutanı, Seyhun nehrini geçerek, Sogd’a gelir ve oradaki diğer Türklerle birleşerek, Semerkant’a doğru yürür. Arap Valisi, Said ibni Haris, Türkleri durduramaz ve Semerkant’a çekilir. Ancak Türkler Semerkant’ı kuşatamazlar. Bu arada Said ibni Haris yerine 721 yılında Horasan’a Said ibni Harasi atanır. 722’de Hisam Halife olur, Said ibni Harasi’yi görevden alarak yerine Müslim ibni Said’i atar. Müslim ilk olarak Afşin’i haraca bağlar. Seyhun’u geçerek bütün ekinleri ve ağaçları yakarak ilerler. Bunun üzerine Turgis Hakanı Sulu, Müslim’in üzerine yürür. Sulu’nun üzerine geldiğini öğrenen Müslim geri çekilmeye başlar. Seyhun nehri yakınlarında, bir başka Türk birliği tarafından durdurulur. Bir yandan yukardan Sulu’nun birlikleri ilerlediği için acele eden Müslim, zayiat vermesine rağmen, Seyhun nehrini geçerek Semerkant’a çekilir. Bu yenilgi üzerine, Müslim görevden alınır, yerine Esed ibni Abdullah atanır. Esed ilk olarak Hoten şehrini ele geçirerek yağmalar. Ancak, Turgis Hakanının Müslim’i kovalamasından cesaret alan halk Araplara karşı ayaklanır. 726 yılında Turgis Hakanı Sulu kararlı bir şekilde Esed’in üzerine yürür. Huttal’da çarpışırlar. Esed, Sulu karşısında ağır bir mağlubiyet alır. Bunun üzerine 727’de Esed’de görevden alınarak yerine Esres ibni Abdullah atanır. Esres halk üzerinde baskı uygulayarak denetim kurabileceğini düşünürse de başarılı olamaz. Bir kısım halk Müslüman olduklarını söyleyerek vergi vermek istemezler ve Turgis’lerden yardım isterler. Turgis Hakanı Sulu 728 yılında Buhara’yı zapt eder. Bu arada Esres’in yerine Cüneyt ibn Abdurrahman geçer. Araplar Semerkant’a çekilir. Hakan Sulu ve Kur-Sul idaresindeki Turgis kuvvetleri 729 yılında 58 gün süreyle Arapları Kemerce kalesinde kuşatma altında tutarlar. Açlıktan ölme noktasına gelen Araplar Kemerce’den çıkarak teslim olurlar, yapılan anlaşma gereğince teslim olanlar Debusia’ya gönderilirler. Daha sonra Hakan Sulu, Semerkant’ı kuşatır.  Semerkant’ın işgal komutanı Savra ibni Hurr, Cüneyd ibni Abdurrahman’dan yardım ister. Cüneyd yardıma gelmeden Savra ve Hakan Sulu Semerkant yakınlarında savaşırlar. Araplar savaşı kaybeder, Semerkant’ın Arap Karargâh komutanı Savra bu savaşta ölür. Halife Hisam, Kufe ve Basra’dan 20.000 kişilik ek bir kuvveti Cüneyd ibni Abdurrahman’a gönderir. Hakan Sulu 732’de Buhara’yı terk ederek çekilir. 734’de Cüneyd ibni Abdurrahman ölür, yerine Asım ibni Abdullah geçer, bir yıl sonra onun da yerine Halid ibni Abdullah geçer..</span></p>
<p><span><strong>Hakan Sulu’nun Ölümü ve Cuzcan Beyinin ihaneti:</strong></span></p>
<p><span>Hakan Sulu, 737 yılında Halid’in üzerine yürür. Araplar zayiat vererek Ceyhun’un güneyine çekilir. Türkler Ceyhun nehrini geçerek Arapları Belh’e kadar çekilmeye zorlar, ancak Cuzcan önderi, Arap’larla birleşerek Hakan Sulu’nun ülkesine çekilmesine sebep olur. Göründüğü kadarı ile eğer Cuzcan önderi Araplarla işbirliği yapmamış olsaydı Hakan Sulu’nun ordusu muhtemelen Arapları Türk topraklarından temizleyecekti. Hakan Sulu ülkesine döndükten sonra bir zamanlar Araplara karşı beraber savaştığı Kur-Sul tarafından şahsi nedenlerden dolayı öldürülür. Bu gelişmenin birazda Çin tarafından tezgâhlandığı ve tarihte Çin’in Türk Beyliklerini birbirine düşürme siyaseti olarak görülür. Hakan Sulu’nun ölmesi Araplar arasında sevinçle karşılanır. Öyle ki Horasan Valisi Araplara Hakan’ın öldürülmesinden dolayı şükür orucu tutulmasını ister. Haberi Halife Hisam’a ulaştırırsa da, Halife bu haberin doğruluğunu anlamak için güvendiği adamlarını yollayarak haberin doğruluğunu öğrenmelerini ister. Hakan Sulu’nun öldürülmesinden sonra Türkler bir daha toparlanamazlar. Arapların Türk yurtlarından temizlenmeleri ile ilgili umutları bir anda söner. Öncelikle Dikhanlar denen yerel egemenlikler Araplara büyük tavizler verirler. Müslümanlığı kabul eden kişilere büyük ekonomik çıkarlar sağlanır. Cizye olarak alınan vergilerin miktarları düşürülerek önceki zorlamalara göre çok daha yumuşak bir sömürü politikası uygulanır. Buraya kadar ki tarihte Türklerin zorla Müslümanlaştırılmalarına hizmet etmiş olan en önemli 2 isim, Arap Komutanı Kuteybe ve Hakan Sulu’nun tam önemli bir darbe indirmek üzereyken kendini Araplara satarak onlarla işbirliği içine giren hain Cuzcan Beyi’dir. Kur-Sul’da, Turgis Hakanı Sulu’yu şahsi çıkarları uğruna öldürerek ister istemez Arapların korkulu rüyasını ortadan kaldırmış, Müslümanlığın Türk topraklarında daha rahat bir şekilde yayılmasına neden olmuştur.</span></p>
<p><span><strong>Kur-Sul’un Ölümü ve Türk Ordularının Dağılması:</strong></span></p>
<p><span>Emevilerin son valisi, Nasır ibni Seyyar’ın valiliğe gelmesi ile birlikte Güney Türkistan’da Arap güçlerinde bir toparlanma başlar. Nasır, Arap hâkimiyetinin yumuşak bir politika ile daha kolay bir şekilde yayılabileceği bilinci ile güçlü bir ordu kurarak Türk topraklarına yayılır. 739 yılında Araplar Semerkant’a tamamen yerleşirler. Ancak, Seyhun nehrini geçmeye çalışırlarsa da, Kur-Sul komutasındaki Türk ordusu tarafından durdurulurlar. Sayı olarak Kur-Sul’un ordusundan daha kalabalık olmalarına rağmen, nehrin öte tarafına geçmeye cesaret edemezler. Ancak bu arada Araplar için hiç beklemedikleri bir gelişme olur. Araplara karşı saldırı düzenlemeyi planlayan ve bu nedenle nehrin etrafında keşif yapan Kur-Sul, Arap askerlerine yakalanır. Nasır, Kur-Sul’u hemen öldürerek cesedini Türklerin görebileceği şekilde Seyhun nehrinin kenarına astırır. Bu manzara çok geçmeden Türkler üzerinde beklenen etkiyi yapar ve Türk ordusu zaten sayıca üstün olan Araplar karşısında dağılır. Taşkent ve Fergana da teslim olur. Nasır, bundan sonra Arap hâkimiyetini daha yumuşak politikalar uygulayarak sürdürür. Yurtlarını terk ederek giden Türklerin geri dönmeleri halinde vergi borçları affedilir. Halk içinden Müslüman olanlara bazı ekonomik ve sosyal çıkarlar sağlanarak, onların kendiliğinden Müslümanlığı seçmeleri teşvik edilir. İslam’ın taraftar bulabilmesi için, gerek korkutarak, gerek teşvik ederek gereken her türlü tedbiri alınır. Bu alınan tedbirler yavaş da olsa sonuç verir. Türk topraklarındaki son Emevi Arap valisi Nasır ibni Seyyar Türklere İslam’ı kabul ettirtmeyi başarmıştır.</span></p>
<p><span>Bizi ilgilendiren tarih buraya kadardır. Bundan bir süre sonra Arap topraklarında, Emevi Hanedanının egemenliği son bulur ve Abbasilerin devri kendini gösterir. 749’da Abbasiler Emevi Hanedanını zorlamaya başlar. Arap topraklarında başlayan iç savaş, Emevilerin dışarı yayılmaları için gerekli olan kuvvetin bölünmesine yol açar. Abbasilerle birlikte, Müslümanlaştırılan halklar üzerinde daha uyumlu, onların örf ve ananelerine uyan bir İslam uygulanır. Emevilerden sonra İslamiyetin evrensel bir din olduğu şeklinde uygulamalar yapılarak İslam’ın daha geniş kitlelere yayılmasına özen gösterilir. Bu şekilde önceleri Arap dini olarak kurulan din, giderek daha bir evrensel görünüm kazanır. Bu arada Araplar arası çatışmalar da giderek şiddetlenir. Araplar arası kavgada Mevaliler, yani azat edilmiş köleler de belli bir önem kazanırlar.</span></p>
<p><span>Bu çatışmaların içinde olan Arap şefleri Mevali’yi kendi taraflarına çekmek isterler. Ancak, bütün Müslümanları eşit gören İslam karşısında Mevali’nin durumu belirsizdir. Mevali, eşitliği öngören İslam adına, Arap üstünlüğüne karşı çıkar. Ali tarafı ve Peygamberin amcası Abbas’ın soyu, Emeviler tarafından kendilerinden hile ve zorbalıkla alınan iktidarlarının asıl sahipleri olarak görünmeleri, beraberinde bir takım siyasal sorunları da başlatır.. Bu arada, sınıfsal farklılıklar ve beraberinde yaşanan olumsuzlukların nedeni olarak, ezilen sınıf tarafından İslam’ın kendisi değil, Emevi hanedanın iktidarı sorumlu tutulur.</span></p>
<p><span><strong>Müslüman Araplar Türklere Neden Saldırmıştır:</strong></span></p>
<p><span>Genelde, bu tarihi bilen İslami çevreler, Müslüman Arapların Türklere saldırmasını, onları İslam dinine davet etmek, gerekirse bu uğurda zor kullanarak, onları İslam’a boyun eğdirmeye zorlamak şeklinde yorumlarlar.. Ancak tek neden bu değildir. Bu konu da ayrıca Zekeriya Kitapçı’nın Yeni İslam Tarihi ve Türkler adlı Kitabında anlatılmıştır. Aşağıdaki pasaj, aynı kitaptan alınma bir bölümdür.</span></p>
<p><span><strong>Değişen Arap Toplumunun Yeni Hayat Anlayışı:</strong></span></p>
<p><span><strong>a) Harbeden Askerlerin Servete Kavuşma İsteği.</strong></span></p>
<p><span>Arapları, Orta Asya’yı fethe zorlayan bir diğer faktör de, savaşan askerlerin kısa zamanda büyük servet ve zenginliklere sahip olmaları idi. Değil daha sonraki devirler, ilk devirlerdeki fetih hareketlerinde bile sosyo-ekonomik nedenlerin çok önemli bir faktör olduğu ortaya çıkmaktadır. Genellikle Bedevi, çölde yaşayan, yoksulluk ve çok insafsız bir hayat mücadelesi içinde yoğrulan Araplar, daha İslam’ın ilk devirlerinde savaşan askerlerin, verilen yüksek maaş ve ganimetler dolayısıyla kısa zamanda büyük bir servet ve zenginliğe kavuştuklarını görmüşlerdir. Mücahit gazilerin bundan sonraki yaşantıları ve hayat seviyeleri bir anda değişmiş ve harbe iştirak etmeyenlere nazaran çok daha iyi ve müreffeh bir hayat sürmeye başlamışlardır. Bu kabil Arap bedevilerinin o zamanki durumu, bugün Anadolu’nun iç kısımlarından kalkarak aynı sosyo-ekonomik nedenlerle çalışmak için Almanya’ya giden Türk köylüsünü ve onun sosyal hayatında da meydana gelen baş döndürücü değişiklikleri hatırlatmaktadır. Bunun içindir ki Arap kabileleri çeşitli cephelerde savaşmak için, hatta Hz. Ömer devrinde, Medine’ye çok büyük kafileler halinde akın akın gelmeye başlamışlardır. Daha sonraları bunları Bedevi aileler takip etmiş ve dolayısıyla Arap yarımadasının dışına daha o devirlerden itibaren çok büyük bir Müslüman Arap göçü L. Caetani’nin ifadesiyle tarihte ilk defa Sami ırkının göçü başlamış oluyordu. Tarihte belki ilk defa vaki olan bu Sami Arap göçü, Emeviler devrinde de bütün canlılığı ile devam etmiş, sadece İran’a değil, Türkistan’ın Buhara, Baykent, Semerkant gibi daha birçok büyük şehirlerine önemli ölçüde Arap aileleri yerleştirilmiştir. Özellikle Buhara’ya yerleştirilen bu kabil muhacir Arap aileleri o kadar çoktu ki, Kuteybe b. Müslim be yerleşik Arap nüfusu ve kesafetine dayanarak bu büyük Türk şehrini nerede ise kolonize etmeye kalkışmış ve bunda önemli ölçüde de muvaffak da olmuştur. Genellikle 25-50 bin arasında değişen ve aile efradıyla birlikte yapılan bu göçler, bir taraftan İran ve Türkistan’ın büyük şehirlerinin Arap nüfusuyla iskân edilmesine, diğer taraftan da siyasi Arap hâkimiyetinin bölgede daha kolay bir şekilde yerleşmesine ve hatta İslam dininin gelişme ve yayılmasına da yardım etmiştir.</span></p>
<p><span><strong>b) Yaygın Geçim Sıkıntısı</strong></span></p>
<p><span>Müslüman Arapları komşu ülkeleri ve bu arada Türkistan’ı fethetmeye zorlayan önemli sebeplerden bir diğeri de çok yaygın hale gelen geçim sıkıntısıdır. Nitekim el-Mesudi’nin en güzel kitap olarak tavsif ettiği ve fetih hareketlerini çok daha objektif kriterler içinde ele alan ilk tarihçilerimizden Belazuri’nin Fütuh-ul-Büldan adındaki kıymetli eserinde, Arapların geçim sıkıntısı yokluk ve mahrumiyetler içinde sürdürdükleri hayat mücadelesi nedeniyle komşu ülkeleri fethetmeye zorlandıkları ve bu ülkelerde çok büyük sayıda yerleştikleri hakkında sarih ifadeler vardır.</span></p>
<ol>
<li><span>100.000′in üstünde Türk katledilmiştir.</span></li>
<li><span>50.000′in üstünde Türk genci köle ve cariye yapılmıştır.</span></li>
<li><span>Şehirler yağmalanmış, ganimet diye halkın her şeyi talan edilmiştir.</span></li>
<li><span>Tüm zenginlikler, tarihi eserler yok edilmiş, yakılmış, yıkılmıştır.</span></li>
<li><span>Dünyanın en büyük katliamlarından biri olan “Talkan Katliamında” 40.000 Türk kesilerek 24 km. yol boyunca ağaçlarda sallandırılmıştır. (Tarihte örneği çok azdır.)</span></li>
<li><span>Aynı şekilde “Curcan Katliamı”nda da esir alınan 40.000 Türk’ün nehir kenarında kafaları kesilmiş, nehrin suyu kıpkızıl olmuş, cesetler yine ağaçlarda sallandırılmıştır.</span></li>
<li><span>“Teslim olursanız canınız bağışlanacak” sözü hiç bir zaman yerine getirilmemiş, “Şeriat söz tanımaz” denilerek kadın-erkek kılıçtan geçirilmiştir.</span></li>
<li><span>Araplar tarihte yaşadıkları bu en büyük yağma ve talandan çok büyük servet elde etmişlerdir.</span></li>
<li><span>Türkler böyle bir vahşet ve mezalimi Çinlilerden dahi görmemişlerdir.</span></li>
</ol>
<p><span>Bu tarihi gerçekler “İslam etkilenmesin” düşüncesiyle gizlenmekte, bahsedilmemektedir. Türkçü siyasetçiler dahi konuyu geçiştirmekte, bundan da Araplar nasiplenmektedir.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-62685" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2010/09/Turkler-Nasil-Musluman-Oldu-5.jpg" alt="" width="800" height="525" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2010/09/Turkler-Nasil-Musluman-Oldu-5.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2010/09/Turkler-Nasil-Musluman-Oldu-5-768x504.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span><strong>Araplar; TÜRK DÜNYASININ en büyük düşmanlarıdır.</strong></span></p>
<p><span>Dünya tarihinin en büyük ve en kanlı katliamları, soykırımları olan Curcan ve Talkan katliamlarında on binlerce TÜRK kılıçtan geçirilmiş, Türk kadınlarına tecavüz edilmiş, Türk bebekleri Arap mızraklarının ucunda günlerce gezdirilmiş; Türklere zorla ve baskıyla İslamiyet kabul ettirilmiştir. Arapların Türk düşmanlığını anlatan ve bugün bile söyledikleri bir sözleri vardır: “Etrak’i bi-idrak”  derler. Yani “Akılsız, idraksiz Türkler”. Günümüzde Kürt teröristleri eğiten, lojistik destek sağlayan, besleyen de yine Araplardır.</span></p>
<p><span>Ne yazık ki, günümüzde Araplara “Din kardeşi” gözüyle bakanlar ve ülkemizi Araplaştırmaya çalışanlar bulunuyor. Bunlar, Türk kanı taşımayan Arap melezidirler ve Arapları çok severler.</span></p>
<p><span>Arap ırkının, en önemli Türk düşmanlarından biri olduğu bilinmelidir. İslam dünyasında en sağlam kabul edilen hadis kitaplarında bile TÜRK DÜŞMANLIĞI açık ve nettir. Arap dünyasında TÜRK DÜŞMANLIĞI, hadis kitaplarına bile girmiştir. Hem de başlı başına bir bölüm olarak.</span></p>
<p><span>Bölümün adı da çok ilginç:</span></p>
<p><span>“Kıt’al-ut-Türk”. (Türklerin öldürülmesi – Katli)</span></p>
<p><span>Buhari’de, Ebu Davud’da ve Tirmizi’de bölümün adı bu.</span></p>
<p><span>ibn Mace’de “Bab-ut-Türk”, yani “Türkler Bölümü”, Müslim’de ise, “Kıyamet alametleri” arasında yer alıyor. “Peygamberliğinin bir kanıtı” olarak, gelecekten haber verilirken; “Kıyametin bir alameti” olarak Türklerle nasıl çarpışılacağını, “Müslüman”ların, “Türkleri nasıl öldürecekleri”ni de anlatıyor. Hem “Türk” diye ad vererek, hem de “tarif” ederek, yüzlerinin, gözlerinin, burunlarının, derilerinin, renklerinin nasıl olduğunu anlatarak. Anlaşılan o ki, Türkler konusunda kendisine bir takım bilgiler verilmiş. Buna göre, “Türklerle öldürüşme”, ta! “Kıyamet”e dek söz konusu. Kıyametin bir alameti olarak da “müslümanlar”, yeryüzündeki “Türkleri öldürüp temizleyecekler”. Yoksa “kıyamet kopmayacak”.</span></p>
<p><span><strong>İşte hadislerden bir kesim:</strong></span></p>
<p><span>– Müslümanlar, Türklerle öldürülmedikçe, kıyamet kopmayacaktır. Yüzleri kalkan gibi, üst üste binmiş (kalın) derili olan bu toplumla…. kıl giyerler.” ( Bkz. Müslim, e’s-Sahih, Kitabu’l-Fiten/62-65, hadis no: 912; Ebu Davud, Sünen, Kitabu’l-Melahim/9 Babun fi Kıtali’t Türk, hadis no: 4303; Nesei, Sünen, Kitabu’l-Cihad/Babu Gazveti’t-Türk…)</span></p>
<p><span>– “Siz (müslümanlar), küçük gözlü, basık burunlu, yüzleri kalkan gibi, derisi üst üste binmiş olan toplumla öldürüşmedikçe kıyamet kopmayacaktır.” (Buhari, e’s-SAhih, Kitabu’l-Cihad/96; Müslim, e’s-Sahih, kitabu’l-Fiten/62 hadis no: 2912; Ebu Davud, Sünen, hadis no: 4304; Tirmizi, h. no: 2251; İbn Mace, h. no: 4096-4099)</span></p>
<p><span><strong>TÜRK DÜŞMANLIĞINI hadislere kadar sokan Araplar, dünyada gelmiş geçmiş en aşağılık ve iğrenç ırklardandır.</strong></span></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>ASLITÜRKDEN AYBÜKEN</strong></span></a>
</p><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Türk Tarihinde Göçler ve Önemli Sonuçları</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/turk-tarihinde-goecler-ve-onemli-sonuclari</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/turk-tarihinde-goecler-ve-onemli-sonuclari</guid>
<description><![CDATA[ Türk Tarihinde Göçler ve Önemli Sonuçları
“Türk tarihi” denilince, tek bir topluluğun belirli bir coğrafi mekândaki tarihi değil, Türk veya başka adlar altında, ayrı ayrı hükümdarlar idaresinde görünmekle beraber dili, dini, töre ve gelenekleri ile aynı milli kültürün taşıyıcıları olan Türk zümrelerinin çeşitli bölgelerde ortaya koyduğu tarihi düşünmek lazımdır. Bu bakımdan diğer bazı milletlerin fertleri toplu olarak bir arada bulundukları için, […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4a0e14f1e.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:43 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Türk, Tarihinde, Göçler, Önemli, Sonuçları</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2014/02/Ilk-Cag-010.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/turk-tarihinde-gocler-ve-onemli-sonuclari.html">Türk Tarihinde Göçler ve Önemli Sonuçları</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yrd. Doç. Dr. Ergünöz AKÇORA</strong></span></a>
</p><p>“Türk tarihi” denilince, tek bir topluluğun belirli bir coğrafi mekândaki tarihi değil, Türk veya başka adlar altında, ayrı ayrı hükümdarlar idaresinde görünmekle beraber dili, dini, töre ve gelenekleri ile aynı milli kültürün taşıyıcıları olan Türk zümrelerinin çeşitli bölgelerde ortaya koyduğu tarihi düşünmek lazımdır.</p>
<p>Bu bakımdan diğer bazı milletlerin fertleri toplu olarak bir arada bulundukları için, herhangi bir zamandaki durumlarını açıkça tespit etmek mümkün olmasına rağmen, Türk toplumlarının birbirlerinden farklı gelişme yolları takip etmeleri sebebiyle Türk tarihini belirli bir zaman ve mekân içinde değerlendirmek hayli zordur.</p>
<p>Şüphesiz bunda tarih boyunca meydana gelen göçlerin büyük etkisi olmuştur. Tarihleri, sınırı belli bir coğrafi mekânda cereyan eden milletlerin yayılmaları da değişmeyen bir coğrafi mekânda kolay olurken, çeşitli Türk toplumlarının çeşitli coğrafi mekânlarda yaşayış ve idarelerini tespit etmek elbette zordur.</p>
<p>Türkler zaman zaman bir kısmı “Bozkır” tipi olarak yaşarken, diğer bir kısmı “Yerleşik” tip olarak hayata bağlanmışlardır. Birisi bölgede siyasi nüfuzunu kaybederken aynı zamanda ortaya çıkmış ve eski yeni birçok milletlerin tarihleri ile bir arada yani iç içe olabilmişlerdir. Bu durum Türk Milletinin dünya tarihinde derin iz bırakan kudret ve faaliyetinin bir belgesi sayılabilir.</p>
<p>Türk göçlerine geçmeden önce “Türk Adı” “Türk Yurdu” ve “göçlerin sebepleri” hakkında bilgi vermekte fayda mülahaza etmekteyim.</p>
<p>Türk adı siyasi anlamda ilk defa 6. ve 8. a­sırlarda Orhun Kitabelerinde geçmiştir. İlk olarak “Türük” şeklinde kullanılmış ise de gerek kaynaklarda ve gerekse araştırmacılara göre çeşitli manalar verilerek ortaya konulmuştur. Nitekim Tu-kue (miğfer), Türk (terk edilmiş, olgunluk çağı), Türeli (kanun, nizam sahibi) şeklinde ifade edilirken, isim olarak; (güç-kuvvet), sıfat olarak (güçlü, kuvvetli) anlamları anlaşılmıştır. Ancak yukarıda da belirtildiği gibi, Türk kelimesinin Türk Devletinin resmi adı ilk olarak Göktürk Devletinde (552-630) kullanıldığı görülmüştür.</p>
<p>Bütün bunlar bize Türk adının belli bir topluluğa mahsus etnik bir isim olarak kullanılmayıp siyasi bir ad olarak kullanıldığını ve ileriki dönemlerde bu sebeple kendi hususi isimleri ile anılan diğer Türklerin ortak adı olmuş ve zamanla Türk soyuna mensup bütün toplulukları ifade etmek üzere milli bir ad payesine yükseltilmiştir.</p>
<p>Şüphesiz Türk adı ile anılan bu toplumların ileride bir millet olabilmesi kolay olmamış ve bulundukları yurtlarını terk etmek zorunda kalmışlardır. İlk yurtları konusunda da pek çok nazariyeler vardır. Nitekim bunlardan; Çin kaynaklarına göre (Altayların kuzeyi); Hammer, Vambery ve Oberhummer gibi alimlere göre (Kuzeybatı Asya-Tanrı Dağları arası); kültür tarihçilerine göre (İrtiş-Urallar arası, Altay-Kırgız Bozkırları, Baykal Gölünün güneyi) olarak düşünmüşlerdir. Ancak bugün için bunu 82-110 derece meridyenleri ile 45-57 derece paralelleri arasında, kuzeyde Baykal Gölü, Obi Irmağı; güneyde Gobi çölü, Çungarya ile sınırlamak mümkün olmuştur.</p>
<p>İşte bu sınırlar içinde büyük devletler kurmuş olan Türkler neden bu toprakları terk etmek zorunda kalmışlardır. Bu soruya cevap aramaya çalışırsak;</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-58965" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2010/12/Turk-Tarihi-2.jpg" alt="" width="800" height="600" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2010/12/Turk-Tarihi-2.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2010/12/Turk-Tarihi-2-768x576.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>Bunu birkaç ana başlık altında toplamak mümkündür.</span></p>
<p>Öncelikle bu göçler şüphesiz ciddi sebeplere dayanmaktadır. Hiçbir kavim veya toplum kendiliğinden keyif için büyük zorlukları göğüsleyerek yer değiştirmez. Bir takım zaruretlerden olduğu bir gerçektir. İşte Türk toplumlarının da bu hareketlerini;</p>
<p><strong>1. İktisadi sebep;</strong> fetih yolu ile bir şey elde edemeyince geçim sıkıntısı başlamış ve toplu olarak veya ferdi olarak başka ülkelerde iş bulmaya gidilmiş ve bu sızma yolu ile gerçekleşen göç sonrası sayılar büyük yekûn tutmuştur.</p>
<p><strong>2. İklim değişiklikleri;</strong> bilhassa kuraklık sebebiyle Orta Asya’dan kendilerini ve büyük sürülerini besleyebilmek için yeni otlaklar aramaya gidilmiştir. Kuraklık hem ziraatı ve hem de hayvancılığı etkilemiş, insanlar ve hayvanlar çok zor durumda kalmışlardır.</p>
<p><strong>3. Siyasi baskılar;</strong> kendilerine göre kuvvetli olan bazı büyük devletlerin zor ve baskıları, onları hakimiyetleri altına almak istemeleri sonucu bazı Türk toplulukları yerlerinde kalırken, diğerleri bağımsız olma isteğiyle çok uzak mesafelere giderek yeniden toplanmaya ve bağımsız bir devlet olma yönüne çaba sarf etmişlerdir. Tabiatı ile bu tür siyasi baskı sonucu yerlerinden oynayanlar zaman zaman gittikleri bölgelerdeki insanların da yerlerini terk etmelerine sebep olmuşlardır.</p>
<p><strong>4. Cihan hâkimiyeti ülküsü;</strong> Türklerde mevcut hâkimiyet telakkisi içinde bir ad ve bir bayrak altında toplama ülküsü maneviyatlarının da sağlamlığı ile başka bölgelere gitmelerine sebep teşkil etmiştir.</p>
<p>Yukarıda da belirtildiği gibi buna başka sebepler de eklemek mümkündür. Ancak bu sayılan sebepler iki ana konuda birleşmektedir. Yani göç şekil olarak iki şekilde yapılmıştır.</p>
<ol>
<li>Fetih yolu ile; bunda hareket noktası yeni bir vatan elde etmek olmuş. Yani belirli gayelerden yoksun sırf macera olsun diye yapılan göçler olmamıştır. Bu göçlere hükümdar ve ailelerinin de katılmaları, onlara sıkı bir disiplin içinde hareket kolaylığı sağlamıştır. Ayrıca kutsal sayılan hanedan üyelerinin başta bulunmaları ve onlara duyulan saygı ve sevgi dolayısıyla hareket birliğini sağlamış, çeşitli coğrafi bölgelerde taşıdıkları misyon ve özellikleri rahatlıkla sergilemek imkanı bulmasını sağlamıştır.</li>
<li>Sızma yolu ile; yukarıda açıklandığı gibi ekonomik sıkıntılar içinde kalan Türk toplumları kendileri için yeni iş imkanları aramak üzere çeşitli coğrafi mekanlara gitmeye başlamışlardır. Sağlam yapılı olan bu insanlar gittikleri yerlerde genelde paralı asker olmuş ve kendilerini sevdirip kabul ettirince daha sonra yenileri gelmeye ve zamanla büyük sayılara ulaşmayı sağlamışlardır. Anlaşılacağı gibi gizli göç olarak adlandırdığımız bu durum Türk toplumlarının bu bölgelere daha büyük göç imkanlarını ortaya koyarken bazen orada üstün kabiliyet gösteren Türkler askeri ve siyasi hayata hakim olmayı da başarmışlar ve devlet kurmaya yönelmişler, az bir sayı ile o toplumları yönetmeyi başarmışlardır.</li>
</ol>
<p>Bu bilgiler ışığında, tarihte Türk toplumlarının önemli saydığımız bazı hareketleri, başlangıçta karanlıkta iken bugün elde edilen vesika ve bulgular ile oldukça aydınlatmak mümkün olmuştur. Bu durum bilhassa Asya Hunları diye bilinen Türk kitlelerinin Anayurt bölgesinden çıkış tarih ve yönlerinin aydınlanmasına imkân vermiştir. Bu kütlelerin o dönemin büyük devletlerinden olan Çin tarafından yerlerinden oynatılmaları zaman zaman yeni devletlerin ortaya çıkmasına da bir vesile olmuştur.</p>
<p>Göçebe ve savaşçı olan bu toplumlar M.Ö. 1700 yılları ile 1500 yılları arasında Altaylar ve Tanrı Dağları eteklerinde kalırlarken bir başka kısmı bugünkü Kazakistan üzerinden Maveraünnehir bölgelerine kadar yayılmışlardır.</p>
<p>M.Ö. 1300-1000 yılları arasında bir kısım Türklerin Türkistan sahasında oldukları, bu bölgenin daha sonra Hint-Avrupai grubun eline geçtiğine dair görüş kuvvet kazanmıştır. Ancak M.Ö. 1000-700 yılları arasında ise bu Türklerin Altaylar bölgesine ve Çin’in kuzeybatısındaki Kansu-Ordos bozkırlarına doğru kaydıkları görülmüştür. Yine M. Ö. birinci binde İndus Pencap bölgesine ilk Türk hareketleri başlamıştır.</p>
<p>M.Ö. 700 yıllarında Sibirya, Baykal, Moğolistan ve Yedisu bölgelerinde etnik yönden Mongoloid ırkın üstünlük kazandığı, aynı dönemlerde Türkistan ve Harizm bölgelerine İ­ran’dan bazı toplulukların geldiği görülmüştür. Bu yüzyıllarda Anayurdu boşaltan Türk kütleleri doğuda Ordos’a, batıda Volga’ya kadar yayılmışlar ancak bunlardan Çuvaşlar batıya yönelirken Yakutlar şimdiki bölgelerine çekilmişlerdir.</p>
<p>M.Ö. 500-300 yılları arasında Hazar-Volga arasında İran asıllı kavimler ile birlikte yaşadıkları Asya Hun devleti dahil iç Asya’nın kuzeybatı bölgelerine, daha sonra da Sibirya’da geçtikleri anlaşılıyor.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-58967" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2010/12/Turk-Tarihi.jpg" alt="" width="800" height="420" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2010/12/Turk-Tarihi.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2010/12/Turk-Tarihi-768x403.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p>Milattan sonra göçlerin daha açıklık kazandığını görüyoruz. Nitekim;</p>
<p>1 ve 2. asırlar arasında Hunlar Orhun bölgesinden güney Kazakistan bozkırlarına, Türkistan’a geldikleri, bölgeyi yurt edindikleri bilinmektedir.</p>
<p>M. S. 350 yıllarından itibaren Çin baskısı sonucu bazı Hun kütleleri Akhunlar (Eftalitler) adı altında Afganistan ve kuzey Hindistan bölgelerini kendilerine yurt seçmek zorunda kalmışlardır.</p>
<p>M. S. 375 yıllan bilindiği gibi büyük bir göç dalgasının olduğu ve meşhur kavimler kapısı denilen Hazar Denizi’nin kuzeyinden büyük bir kütlenin geçerek Avrupa’ya göçtükleri ve bölgedeki yerli kavimlerden; Ostrogotlar, Vizigotlar, Vandalların daha batıya hatta Afrika’ya kadar yer değiştirmelerine sebep oldukları ve Batı Hunları olarak Türk tarihinde yer aldıklarını görüyoruz.</p>
<p>M. S. 461-465 yılları arasında Ogurların güneybatı Sibirya’dan güney Rusya’ya göçtükleri anlaşılmıştır.</p>
<p>M. S. 475 yıllarından itibaren Sabarların Aral bölgesinden Kafkaslara yayıldıkları, 550 yıllarında Avarların batı Türkistan’dan orta Avrupa’ya geçtikleri, bunu 668 yıllarından itibaren Bulgarların Karadeniz’in kuzeyinden Balkanlar’a ve Volga kıyılarına yayıldıkları bilinmektedir.</p>
<p>M. S. 830 yıllarında Macarlarla birlikte diğer bazı Türk boyları Kafkasların kuzeyinden orta Avrupa’ya yayıldıkları, 840 yıllarında Uygurların Orhun bölgesinden iç Asya’ya göçtükleri, yine aynı yüzyılda Peçenekler, Kuman (Kıpçak) ve Uzlar (Oğuzlar) Hazar Denizinin kuzeyinden doğu Avrupa ve Balkanlara geçtikleri anlaşılmıştır.</p>
<p>Şüphesiz bizler için en önemli göçler 10 ve 11. asırlardaki Oğuz göçleri olmuştur. Orhun bölgesinden Maveraünnehir (Seyhun ve Ceyhun), İran ve Anadolu’ya taşan göçler sonunda Türklerin İslamiyet’i seçmeleri ile isimleri Türkmen, kurdukları devletler Anadolu Selçuklu, Osmanlı Devleti ve Türkiye Cumhuriyeti devleti olarak varlığını sürdürmüştür.</p>
<p>Sonuç olarak irili ufaklı pek çok devletin kurulmasına ve yıkılmasına sebep olan tarihi Türk göçleri, yeni yurtlar edinme amacıyla bilinmeyen yerlere gitmelerini engelleyememiş, onları bekleyen tehlikeleri bile bile aralıksız olarak bir ölüm kalım savaşı içinde devam etmiştir. Elbette bu durum her millet için tabii sayılacak bir hareket olmasa gerek. Türk toplumlarını tarih boyunca hareketli bir topluluk halinde sürekliliğini mümkün kılan bir zindelik, başarılar ile daha da artmış, her askeri ve siyasi başarı yeni bir hedefe yol açmış, yeni ülkeler alındıkça yeni fetih arzuları da kamçılanmıştır. Buna Türkler için İslamiyet’in Cihat emri de katılınca önünde hiçbir engel kalmamıştır.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yrd. Doç. Dr. Ergünöz AKÇORA</strong></span></a>
</p><p>Ahmet Yesevi Ü. Şarkiyat Fak. Tarih B. Öğr. Üyesi</p>
<p>Kaynak: Ahmet Yesevi Üniversitesi, Mütevelli Heyet Başkanlığı, Bilig – Türk Dünyası Sosyal Bilimler Dergisi, Sayı: 2 Yaz-1996</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Orhun Yazıtları</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/orhun-yazitlari</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/orhun-yazitlari</guid>
<description><![CDATA[ Orhun Yazıtları
Orhun Yazıtları Göktürk (Köktürk) imparatorluğunun ünlü hükümdarı Bilge Kağan döneminden kalan yazılı taşlardır. Bu taşlar, hem maddî hem de manevi bakımdan Türk dili, kültürü ve tarihinin en değerli anıtlarıdır. “Türk” kelimesi, Türk milletinin adı olarak ilk defa bu bengü taşlarda geçmektedir. Bunlar, Türk edebiyatının ilk şaheseri, Türk hitabet sanatının muhteşem örneği, Türk yazı dilinin ilk […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4a0c7c535.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:43 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Orhun, Yazıtları</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/11/Orhun-Yazitlari-1.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/orhun-yazitlari.html">Orhun Yazıtları</a></p>
<p><span><b>Orhun Yazıtları</b> Göktürk (Köktürk) imparatorluğunun ünlü hükümdarı Bilge Kağan döneminden kalan yazılı taşlardır. Bu taşlar, hem maddî hem de manevi bakımdan Türk dili, kültürü ve tarihinin en değerli anıtlarıdır. “<span>Türk</span><span>” kelimesi, Türk milletinin adı olarak ilk defa bu bengü taşlarda geçmektedir. Bunlar, Türk edebiyatının ilk şaheseri, Türk hitabet sanatının muhteşem örneği, Türk yazı dilinin ilk belgeleridir. Şüphesiz daha önceki dönemlerden kalma </span><span>Türkçe</span><span> metinler ve kitabeler de vardır. </span></span></p>
<p><span><b>Orhun Yazıtları</b> <i>(Orkun Bengü Taşları, Orkun Kitabeleri, Orkun Abideleri şeklinde de adlandırılır)</i> bilinen ilk Türkçe yazılardır. Göktürkler’in dil ve edebiyatları konusunda Türkçe bilgi veren tek kaynak,</span></p>
<div><span><span>Moğolistan</span><span>‘da, </span><span>Orkun Irmağı</span><span> yakınında Koşo Tsaydam bölgesinde bulunan bu yazıtlarıdır. </span><span>Kül Tigin</span><span> Yazıtı </span><span>732</span><span> yılında, </span><span>Bilge Kağan</span><span> Yazıtı </span><span>735</span><span> yılında, </span>Bilge Tonyukuk Yazıtları (iki tane yazıtı vardır) <span>720</span><span>‘li yıllarda (tam tarihi bilinmiyor) dikilmiştir.</span></span></div>
<p><span>Orkun Yazıtları bir çeşit siyasi hatırat, tarih ve beyanname niteliği taşımaktadır. Orkun Yazıtlarında ve Orkun-Yenisey bölgelerindeki çeşitli çağlara ait diğer yazılı belgelerde işlek bir nesir dili göze çarpar. Bu durum, Türkler arasında, Gök Türkler’den önce de bir okuma-yazma durumu olduğunu gösterir. Orkun yazıtları hitâbet üslubu ile yazılmıştır. Bilge Kağan’ın yeğeni Yollığ Tigin’in yazdığı Kül Tigin ve Bilge Kağan yazıtlarında, Bilge Kağan, atalarının nasıl devlet kurduklarını, tahta geçtiği sırada devletin ne durumda olduğunu, kendisinin ne gibi önemli faaliyetlerde bulunduğunu, bir dereceye kadar milletine hesap verir gibi, zaman zaman gururlu bir anlatımla ortaya koymuştur. Kül Tigin ve Bilge Kağan Yazıtlarının önemli bir kısmı aynıdır. (Kül Tigin Yazıtı güney yüzü Bilge Kağan Yazıtı kuzey yüzü, Kül Tigin Yazıtı doğu yüzü Bilge Kağan Yazıtı doğu yüzü)… Kül Tigin Yazıtının diğer bölümlerinde yine Bilge Kağan, Kül Tigin’in başarılı hizmetlerinden söz etmektedir. Kül Tigin ve Bilge Kağan Yazıtlarında adı geçmeyen Bilge Tonyukuk, kendi yazıtında Bilge Kağan’ın askeri başarılarında büyük rol oynadığını, yönetimde de yapıcı faaliyetlerde bulunduğunu anlatmaktadır…</span></p>
<h2><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-62085" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2011/03/Orhun.jpg" alt="" width="800" height="507" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2011/03/Orhun.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2011/03/Orhun-768x487.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></h2>
<h2><span>Kül Tigin Yazıtı – Güney Yüzü</span></h2>
<hr>
<p><span>1.tengri teg tengride bolmış türük bilge kagan bu ödke olurtum sabımın tüketi eşidgil ulayu iniygünüm oglanım biriki uguşum bodunum biriye şadapıt begler yırıya tarkat buyruk begler …</span></p>
<p><span>2. tokuz oguz begleri bodunı bu sabımin edgüti eşid katıgdı tiñla ilgerü kün togsıkka birigerü kün ortısıñaru kurıgaru kün batsıkıña yırıgaru tün ortusıñaru anta içreki bodun kop maña körür ança bodun</span></p>
<p><span>3. kop itdim ol amtı añıg yok türük kagan ötüken yış olursar ilte buñ yok ilgerü şantuñ yazıka tegi süledim taluyka kiçig tegmedim birigerü tokuz ersinke tegi süledim tüpütke kiçig tegmedim kurıgaru yinçü ögüz</span></p>
<p><span>4. keçe temir kapıgka tegi süledim yırıgaru yir bayırku yiriñe tegi süledim bunça yirke tegi yorıtdım ötüken yışda yig idi yok ermiş il tutsık yir ötüken yış ermiş bu yirde olurup tabgaç bodun birle</span></p>
<p><span>5. tüzültüm altun kümüş işgiti kutay buñsuz ança birür tabgaç bodun sabı süçig agısi yimşak ermiş süçig sabın yemşak agın arıp ırak bodunug ança yagutir ermiş yagru kontukda kisre añıg bilig anta öyür ermiş</span></p>
<p><span><strong><span>Türkiye Türkçesiyle</span></strong></span></p>
<p><span>1. (Ben) Tanrı gibi, Tanrıdan olmuş Türk Bilge Kağan (ım). Bu devirde tahta geçtim. Sözlerimi tamamıyla işitin. Önce, siz erkek kardeşlerim, oğullarım, birleşik boyum, bütün soyum, sağdaki Şadapıt beyleri, soldaki Tarkanlar ve onlara bağlı beyler, Otuz Tatar…</span></p>
<p><span>2. Dokuz Oğuz beyleri ve bütün halkı, bu sözlerimi iyice işitin (ve) adamakıllı dinleyin: İleride gün doğusuna, güneyde gün ortasına, batıda gün batısına, kuzeyde gece ortasına kadar, bu (sınırlar) içindeki halklar hep bana bağlıdır. Bunca halkı</span></p>
<p><span>3. hep düzene soktum. Onlar şimdi (hiç de) kötü (durumda) değiller. Türk kağanı Ötüken dağlarında oturursa (ordan buraları yönetirse) memlekette sıkıntı olmaz. Doğuda Şantung ovasına kadar ordu sevk ettim, denize ulaşmama az kaldı, güneyde Dokuz Ersin’e kadar ordu sevk ettim, Tibet’e ulaşmama az kaldı. Batıda İnci (Sır Derya) ırmağını</span></p>
<p><span>4. geçerek Demir Kapı’ya kadar ordu sevk ettim. Kuzeyde Yir Bayırku topraklarına kadar ordu sevk ettim. Bunca diyara kadar (ordularımı) yürüttüm. (Anladım ki) Ötüken dağlarından daha iyi bir yer asla yokmuş. İl tutacak yer Ötüken dağları imiş. Bu yerde yerleşip Çin halkı ile</span></p>
<p><span>5. anlaştım. (Çinliler) altını, gümüşü, ipeği ve ipekli kumaşları güçlük çıkarmaksızın öylece veriyorlar. Çin halkının sözü tatlı, ipek kumaşı yumuşak imiş.Tatlı sözlerle ve yumuşak ipekli kumaşlarla aldatıp uzaktaki halkları böylece (kendilerine) yaklaştırırlar imiş. (Bu halklar) yaklaşıp yerleştikten sonra o zaman fesatlıklarını o zaman düşünürler imiş.</span></p>
<h2><span>Orhun Yazıtları</span></h2>
<hr>
<p><span>“Türk adının, Türk milletinin isminin geçtiği ilk Türkçe metin.. İlk Türk tarihi.. Taşlar üzerine yazılmış tarih.. Türk devlet adamlarının millete hesap vermesi, milletle hesaplaşması.. Devlet ve milletin karşılıklı vazifeleri.. Türk nizamının, Türk töresinin, Türk medeniyetinin, yüksek Türk kültürünün büyük vesikası.. Türk askerî dehasının, Türk askerlik sanatının esasları.. Türk gururunun ilâhî yüksekliği.. Türk feragat ve faziletinin büyük örneği.. Türk içtimaî hayatının ulvî tablosu.. Türk edebiyatının ilk şaheseri.. Türk hitabet sanatının erişilmez şaheseri.. </span></p>
<p><span>Hükümdarane eda ve ihtişamlı hitap tarzı.. Yalın ve keskin üslubun şaşırtıcı numunesi.. Türk milliyetçiliğinin temel kitabı.. Bir kavmi bir millet yapabilecek eser.. Asırlar içinden millî istikameti aydınlatan ışık.. Türk dilinin mübarek kaynağı.. Türk yazı dilinin ilk, fakat harikulade işlek örneği.. Türk yazı dilinin başlangıcını miladın ilk asırlarına çıkartan delil.. Türk ordusunun kuruluşunu en az 1250 sene öteye götüren vesika.. Türklüğün en büyük iftihar vesilesi olan eser.. İnsanlık aleminin sosyal muhteva bakımından en manalı mezar taşları.. Dünyanın bugün belki de en büyük meselesi olan Çin hakkında 1250 sene evvelki Türk ikazı..”.</span></p>
<p><span><strong><span>Göktürkler (Köktürkler)</span></strong></span></p>
<hr>
<p><span>6. yüzyılın başlarından 7. yüzyılın ortalarına kadar olan dönemde Göktürk (Köktürk) İmparatorluğu Mançurya’dan İran’a kadar uzanıyordu. Türk boyları güçlü hakanların buyruğunda birleşmiş, Batı Kağanlığı Doğu Kağanlığına tâbi olmuş, bir merkezden idare edilen Türkler Asya’nın hâkimi durumuna gelmişlerdi. Fakat daha sonra imparatorluğu teşkil eden kavimler arasındaki çekişme, Türk Beyleri arasındaki dayanışmanın bozulması. Çin’in entrikaları ve özellikle güçlü kağanların gelmeyişi İmparatorluğun çökmesine yol açtı. Devletin doğu kısmı Çin hâkimiyetine geçti. Çin daha sonra batı kısmına da yayılmaya başladı. Türk illeri işgal, Türk boyları esir edildi.</span></p>
<p><span>Fakat bu esaret uzun sürmedi, İlteriş Kağan dağılan milleti topladı; 680-682 yıllarında devleti Çin esaretinden kurtararak yeniden kurdu.</span></p>
<p><span><strong><span>Bilge ve Kül Tigin Kardeşler</span></strong></span></p>
<hr>
<p><span>İlteriş Kağan öldüğü zaman oğulları Bilge ve Köl Tigin henüz 7 ve 8 yaşlarında idiler. Onun için İlteriş Kağan’ın yerine kardeşi Kapgan Kağan geçti. Kapgan Kağan zamanında devlet eski haşmetine ulaştı.</span></p>
<p><span>Kapgan Kağan’ın ölümünden sonra Bilge Kağan Taht’a oturdu. Kardeşi Köl Tigin ve buyrukçu (vezir) ihtiyar Tonyukuk’ un yardımı ile devleti daha da kuvvetlendirdi. Onun devrinde “Türk Birliği” tam olarak bir kere daha sağlandı. Birliğin sağlandığı her devirde görüldüğü gibi, Bilge Kağan zamanında da Türk Devleti eşsiz bir kudret haline geldi.</span></p>
<p><span>Köl Tigin 731’de, ağabeyi Bilge Kağan 734’de öldüler. Köl Tigin öldükten bir yıl sonra, yani 732 yılında, Bilge Kağan kardeşi için bir ebedî taş yontturdu, başka deyişle bir anıt diktirdi. Bu taştaki yazılar, o eşsiz kitabe, Bilge Kağan tarafından kaleme alınmıştır. Bilge Kağan bu kitabede, kardeşinin yüceliğini, kahramanlığını, Türk milleti için unutulmaz hizmetlerini dile getirir. Kendi ölümünden sonra oğlu tarafından onun adına dikilen anıtta yine Bilge Kağan konuşmaktadır. Ebedî taşa, onun sağlığında söyledikleri, devleti nasıl kurdukları ve yücelttikleri, Türk milletine vasiyeti, nakşedilmiştir. Her iki taşta benzer ve birbirinin aynı olan cümleler vardır. Çünkü Bilge Kağan, unutulmaması gereken olayları ve kendisinden sonra tutulacak yolu ısrarla belirtmek istemişti. </span></p>
<p><span><strong><span>Bilge Tonyukuk</span></strong></span></p>
<hr>
<p><span>Bilge Kağan ve Köl Tigin anıtlarından başka, Koço Çaydam bölgesinde Tonyukuk için dikilmiş bir ebedî taş daha vardır. Bu anıtı Bilge Tonyukuk, sağlığında, 725’ten sonra kendisi için diktirmiştir. Bilge Tonyukuk, İlteriş Kağan’ın isyanına katılan daha sonra Kapgan Kağan’a ve Bilge Kağan’a başkumandanlık, baş vezirlik, baş danışmanlık yapan bu büyük devlet adamı, kağanların ve kendisinin yaptıklarını anlatmaktadır</span></p>
<p><span><strong><span>Orhun Yazıtları’nın Konumu (Yeri)</span></strong></span></p>
<hr>
<p><span>Orhun Yazıtları, bugünkü Moğolistan’da, Baykal Gölünün güneyinde, Orhun nehri vadisinde, Koşo Çaydam gölü yakınlarındadır. 48. enlem ve 107. boylam arasında kalan bölgededir.</span></p>
<p><span>Anıtların olduğu yerde yalnız dikilitaşlar değil, daha pek çok ve son derece değerli kalıntılar da bulunmuştur. Yüzlerce heykel, balbal, şehir harabeleri, taş yollar, su kanalları, koç ve kaplumbağa heykelleri, sunak taşları ile kutsal yer, eski bir Türk başkentidir.</span></p>
<p><span>Heykeller arasında Bilge Kağan’ın, eşinin, kardeşinin heykelleri de bulunmuştur. Yazık ki bunların bazı parçaları kaybolmuş, kalan kısımları da kırık dökük bir durumda ele geçmiştir.</span></p>
<p><span><strong><span>Orhun Yazıtlarının Nasıl Bulundu</span></strong></span></p>
<hr>
<p><span>Orhun harfleriyle yazılı kitabelerden tarihçi Cüveyni “Talih-i Cihanküşa” isimli eserinde söz etmişti. Eski Çin kaynaklarında da Türklerin böyle anıtlar diktikleri yazılıydı. Fakat 18. ve 19. yüzyıllara kadar ilim dünyası bu anıtların nerede ve ne durumda olduklarını öğrenemedi.</span></p>
<p><span>1709 yılında Rusya ile İsveç arasında yapılan Poltava savaşında, İsveç subaylarından Strahlenberg Ruslara esir düştü ve Sibirya’ya sürüldü. 13 yıllık sürgün hayatında Kuzey Rusya’yı baştan başa dolaşan Strahlenberg, Yenisey’de eski Türklere ait bazı kitabeler buldu. Bunlar, Orhun kitabelerinden iki-yüz yıl önce yazılmıştı. Bu İsveçli subay ülkesine döndükten sonra anılarını yazdı ve Yenisey kitabelerinden söz etti. Bunun üzerine tarihçilerin Türklerden kalan eserlere ilgisi arttı.</span></p>
<p><span><strong><span>Orhun Yazıtları’nın Ortaya Çıkışı</span></strong></span></p>
<hr>
<p><span>1889 yılında Rus tarihçi Yardintsev Orhun yazıtlarını buldu. Fakat yazılarını okuyamadı. 1890’da bir Fin heyeti, 1891’de de bir Rus heyeti abidelerin olduğu yere gittiler. Resimler çekip bunları ilim dünyasına sundular. Fakat yazılar hâlâ çözülemiyordu. Nihayet 1893’te Danimarkalı büyük ilim adamı Thomsen, Orhun yazısını çözmeğe muvaffak oldu. Önce yazılarda çok geçen Tengri (Tanrı), Türk ve Köl Tigin kelimelerini çözen Thomsen, sonra bütün yazıları okudu ve Türk milletine, Türk tarihine yaptığı bu hizmetten dolayı milletimizin şükranlarını kazandı.</span></p>
<p><span><strong><span>Orhun Alfabesi</span></strong></span></p>
<hr>
<p><span>Göktürk (Köktürk) alfabesini Orhun anıtlarından öğrendik. Onun için Göktürk (Köktürk) alfabesi daha çok Orhun alfabesi olarak anılır. Göktürk (Köktürk) yazısı, Türk yazı dilinin ilk asırlarında ve özellikle 5. ve 9. yüzyıllar arasında yaygın olarak kullanıldı. Fakat Türkistan’da, bu yazı ile yazılmış, Milâttan çok öncesine ait bazı kaya yazıları da bulunmuştur.</span></p>
<p><span>Orhun alfabesi 38 harflidir. Bunun 4’ü sesli, 4’ü sessiz harftir. Yazıda harfler birbirine birleştirilmez. Kelimeler de birbirinden üst üste konmuş iki nokta ile ayrılır. Yazı sağdan sola, istenirse, yukarıdan aşağıya yazılır. Orhun Abidelerinde satırlar yukarıdan aşağıya yazılmış ve sağdan sola doğru istif edilmiştir.</span></p>
<p><span>Orhun yazısı sağdan sola yazılır. Harfler birleştirilmez. Kelimeler ise birbirinden üst üste konmuş iki nokta ile ayrılır. Orhun alfabesi 4’ü sesli, 34’ü sessiz olmak üzere 38 harflidir. Yukarıdaki yazı Köl Tigin anıtının güney cephesindeki metninden alınmış ilk cümlelerdir. (Tengri teg tengride bolmış Türk Bilge Kağan… Tanrı gibi gökte olmuş Türk Bilge Kağan..) diye başlıyor. “Tengri” kelimesi hem ‘Tanrı”, hem “gök”anlamına geliyor.</span></p>
<p><span><strong><span>Kül Tigin Anıtı</span></strong></span></p>
<hr>
<p><span>Bilge Kağan’ın kağan olmasında, kahraman kardeşi Köl Tigin birinci derecede rol oynamıştı. Bilge Kağan kardeşinin ölümüne çok üzülmüş, onun için bir türbe yaptırmış ve anıt diktirtmişti. Bu anıttaki yazılar Bilge Kağan’ın sözleridir. Bilge Kağan burada kardeşiyle birlikte yaptıkları savaşları, devleti nasıl güçlendirdiklerini, kardeşinin kazandığı zaferleri anlatıyor.</span></p>
<p><span>Bu anıt, Bilge Kağan’ın kardeşi, Göktürk (Köktürk) prensi ve askeri komutanı Köl Tigin adına dikilmiştir. Köl Tigin, kon yılka yiti yirmike “koyun yılının on yedisinde” (27 Şubat 731) ölmüştür. Cenaze töreni 1 Kasım 731’de yapılmıştır. Türkçe yazıt ise 21 Ağustos 732’de dikilmiştir. Köl Tigin anıtı, kaplumbağa şeklinde oyulmuş bir kaideye oturtulmuş. Bulunduğu zaman bu kaidenin yanında devrilmiş durumdaydı. Sonradan yerine dikilmiştir. Rüzgâra dönük tarafında bazı satırlar silinmiş.</span></p>
<p><span>Anıtın yüksekliği 3,75 metredir. Kireçtaşından yapılmıştır ve dört cephelidir. Yukarısı aşağı kısmına göre daha dardır. Doğu ve batı cephelerinin genişliği aşağıda 132, yukarıda 122 santimdir. Güney ve kuzey cepheleri ise aşağıda 46, yukarıda 44 santimdir. Üst kısım kemer şeklinde bitmekte ve yukarıda beş kenarlı olmaktadır. Doğu cephesinin üzerinde kağanın işareti bulunuyor.</span></p>
<p><span>Köl Tigin anıtındaki satırların uzunluğu 235 santimdir. Cetvelden çıkmış gibi düzgün ve güzel harflerle yazılmıştır.</span></p>
<p><span>Bu anıtın etrafında türbenin enkazı, heykel parçaları, iki tarafında heykeller ve balbal denilen işaretli, kabartmalı taşlar dizili 4,5 km. uzunluğunda bir yol bulunmuştur. Heykel parçaları arasında Köl Tigin’in başı ile karısının gövdesi ve yüzünün bir kısmı da bulunmuştur. Ne yazık ki bu heykeller çok parçalanmış, yüzlerini ve boylarını tam olarak gösteren örnekler bulunamamıştır.</span></p>
<p><span><strong><span>Bilge Kağan Anıtı</span></strong></span></p>
<hr>
<p><span>Köl Tigin anıtının bir kilometre uzağında ve yerleşme şekli bakımından aynıdır. Yalnız birkaç santim daha uzundur.</span></p>
<p><span>Bilge Kağan anıtı ünlü Göktürk (Köktürk) hakanı Bilge Kağan adına dikilmiştir. Anıt, ıt yılı onunç ay altı otuzka “köpek yılının onuncu ayının yirmi altısında” (25 Kasım 734) günü ölen ve 22 Haziran 735’te yuğ töreni yapılan Bilge Kağan adına dikilmiş ve onun kendi ağzından yazılmıştır. Burada yine devletin nasıl büyüdüğü anlatılmakta, ayrıca Köl Tigin’in ölümünden sonraki olaylar ilâve edilmektedir. Bunda ve Köl Tigin’in anıtında Bilge Kağan’ın konuşmasından başka, yeğeni Yolluğ Tigin’in kitabe kayıtları da yer alır.</span></p>
<p><span>Bilge Kağan’ın türbe ve heykel kalıntıları da bulunmuştur. Fakat hem anıt,hem heykeller daha çok tahrip edilmiş durumdadır.</span></p>
<p><span><strong><span>Tonyukuk Anıtı</span></strong></span></p>
<hr>
<p><span>Tonyukuk anıtı iki dikilitaş halindedir. İkisi de dört cephelidir. Bulunduğu zaman taşlar devrilmemişti. Fakat yazılar daha silik durumdadır.</span></p>
<p><span>Tonyukuk, Bilge Kağan’ın babası İlteriş Kağan’ın , amcası Kapgan Kağan’ın ve Bilge Kağan’ın baş bilicisi, baş buyrukçusu yani baş veziri idi. Bu anıtı ihtiyarlık devrinde kendisi diktirmiştir ve oradaki yazılar da kendisine aittir.</span></p>
<p><span>Tonyukuk, kendisi için diktirdiği taşlarda Göktürk (Köktürk)lerin Çin esaretinden nasıl kurtulduğunu, kurtuluş savaşını nasıl yaptıklarını,kendisinin neler yaptığını anlatır. Tonyukuk anıtının birinci taşında 35, ikinci taşında 27 satır yazı vardır. </span></p>
<p><span><span><span><strong>Kaynak:</strong></span> </span><span>http://www.orhunyazitlari.8k.com adresinden alınmıştır)</span></span></p>
<div>
<hr>
</div>
<p></p><div class="su-youtube su-u-responsive-media-yes"></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Hun Döneminden Günümüze Ulaşan 1500 Yıllık Saz</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/hun-doeneminden-gunumuze-ulasan-1500-yillik-saz</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/hun-doeneminden-gunumuze-ulasan-1500-yillik-saz</guid>
<description><![CDATA[ Hun Döneminden Günümüze Ulaşan 1500 Yıllık Saz
Turk musiki ve kultur tarihinde onemli bu bulusu Mogol arkeologlari gerceklestirdi. 2008 yilinda bulduklari 1500 yillik sazi once Mogollarin Devekopuzu dedikleri calgi zannettiler. Ancak bunun Turk sazi oldugunu ve ustunde runik yaziyla Turkce sozler bulundugunu fark eden Gumilev Avrasya Universitesi Turkoloji ve Altayoloji Araştırmalari Merkezi Muduru Prof. Dr. Karjavbay Sartkojauli olmus. Gectigimiz yil Ekim ayi sonunda […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4a0a01300.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:43 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Hun, Döneminden, Günümüze, Ulaşan, 1500, Yıllık, Saz</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2011/06/1500-Yillik-Saz.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/hun-doneminden-gunumuze-ulasan-1500-yillik-saz.html">Hun Döneminden Günümüze Ulaşan 1500 Yıllık Saz</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. Abdulvahap KARA</strong></span></a>
</p><p><span>Turk musiki ve kultur tarihinde onemli bu bulusu Mogol arkeologlari gerceklestirdi. 2008 yilinda bulduklari 1500 yillik sazi once Mogollarin Devekopuzu dedikleri calgi zannettiler. Ancak bunun Turk sazi oldugunu ve ustunde runik yaziyla Turkce sozler bulundugunu fark eden Gumilev Avrasya Universitesi Turkoloji ve Altayoloji Araştırmalari Merkezi Muduru Prof. Dr. Karjavbay Sartkojauli olmus.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-63992" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2011/06/1500_Yillik_Saz-01.jpg" alt="" width="800" height="520" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2011/06/1500_Yillik_Saz-01.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2011/06/1500_Yillik_Saz-01-768x499.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>Gectigimiz yil Ekim ayi sonunda Istanbul’da gerceklesen “Otuken’den Istanbul’a Turkcenin 1290 Yili” isimli uluslararasi sempozyum gelen degerli hocamiz bunlari bana anlatinca dogrusu cok heyecanlandim.</span></p>
<p><span>Bu konuda makaleniz var mi, sazin fotograflari elinizde mi? diye sormaktan kendimi alamadim. Cunku iki senelik bu onemli kultur hadisesinden haberimiz yoktu. Amacim hocamizin makalesini resimleriyle birlikte Turkiye’de yayinlayip Turkiye’deki arastirmacilarin haberdar olmasini saglamakti.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-63993" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2011/06/1500_Yillik_Saz-02.jpg" alt="" width="800" height="600" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2011/06/1500_Yillik_Saz-02.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2011/06/1500_Yillik_Saz-02-768x576.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-63994" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2011/06/1500_Yillik_Saz-03.jpg" alt="" width="800" height="600" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2011/06/1500_Yillik_Saz-03.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2011/06/1500_Yillik_Saz-03-768x576.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>Hocamiz ayni zamanda Avrasya Universitesindeki Turk Yazi Tarihi isimli muzenin kurucu mudurudur. Kendisi orada Orhun Abideleri ve Turk yazi tarihi konusunda muazzam bir muzeyi olusturmuslardir. Muze girisinde de Orhun Abidelerinin bire bir kopyasi granit tastan dikili bulunmaktadir. Kendisi ayrica Prof. Dr. Mirzatay Joldasbekov ile birlikte Orhun Abideleri Atlasi isimli buyuk boy renkli kitabin yazaridir.</span></p>
<p><span>Hocamizi ve esini bir gun Istanbul’un tarihi ve turistik yerlerini gezdirirken ana konumuz bu saz oldu. Mogolistan dogumlu ve Mogolcayi ana dili gibi bilen Sartkojauli bu sazdan samimi oldugu Mogol arkeologlarla ile sohpet esnasinda tesadufen haberdar olmus ve bir cok isrardan son guc bela resim ve bilgileri alabilmis. Aslinda kendim dili bilimci veya musiki arastirmacisi degilim, ama bu buluntu ile Turk sazinin tarihi ile ilgili bilgilerde onemli degisiklikler yapacagini saniyorum. Turk sazinin kokunu Hititlere baglayanlar, 1500 yil pay bicenler bilgilerini gozden gecireceklerdir. Cunku,  Turklerde 1500 yil once boylesine gelismis bir saz ve kuy / ezgi gelenegi varsa, bu geliskinlige ulasmak icin sazin asirlardir kullanimda olmasi gerekir. Gerci bu konular uzmanlarin isi, fakat biz burada ilk aklimiza gelenleri acizane belirtmeye calistik. </span></p>
<p><span>Ve bir hafta sonra resimler de geldi. Gercekten de ortada somut bir durum vardi. Bunu mutlaka Turk bilim alemine ve kamuoyuna kazandirmak gerekliydi. Simdi bu makaleyi bir dergiye hazirlama calismalarimiz bitti. Bir kac hafta icinde yayinlanmis olacak.</span></p>
<p><span>Biz bu yazida makalenin icerigini ve resimleri vermeye calisacagiz.</span></p>
<p><span>Turk halklarinin en onemli calgisi Turk sazinin 1500 yillik en eskisi Mogolistan’da bir magarada bulundu. Sazin Turk kulturu ve musiki tarihi acisindan en onemli yani sapinda runik Turk yazisinin olmasidir. Bu yazida “Hos bir ezginin sesleri insani mest eder” denilmektedir. Bu da Turklerin en eski devirlerden musikiye verdikleri onemi gostermektedir. V. Yuzyila ait oldugu tahmin edilen sazin gunumuzde Kazak, Karakalpak ve Nogay gibi halklarda hala calinip soylenen iki telli saz “dombira”ya cok benzemektedir. Mogol arkeologlar bu sazin Mogollara ait oldugunu iddia ederken, biz onun Turk calgisi oldugunu kanitladik.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-63995" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2011/06/1500_Yillik_Saz-04.jpg" alt="" width="800" height="133" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2011/06/1500_Yillik_Saz-04.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2011/06/1500_Yillik_Saz-04-768x128.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>En eski Turk sazinin bulundugu yer: Altay daglarinin Mogolistan sirtinda uzanan ve Cargalant-Kayirhan olarak adlandirilan kisminda “Omnohon Aman”, yani “On Vadi” isimli yerde bulunan “Nuhen Had”, yani “Magara Tas” denilen bir magarada bulunmustur.</span></p>
<p><span>2008 senesinde ilk defa bu magarayi N. Dandar isimli bir coban kesfetmis ve icindeki boynu egri sazi bulmus ve durumdan koy mektebinin ogretmenlerinden C. Enhtor’e haberdar etmisti. Enhtor Ulan Batur’daki Mogolistan Ilimler Akademisi Arkeoloji Enstitusu bu buluntuyu bildirdi.</span></p>
<p><span>Bunun uzerine Ts. Torbat’in baskanliginda bir grup arkeolog 25 Haziran 2008 tarihinde magaraya geldiler. Magara tas (GPS) 47º37’433” enlem ve Е 92º27’273” boylamda, deniz seviyesinden 1866 m. yukseklikte bulunmaktadir.</span></p>
<p><span>Magaranin 86 x 60 cm boyutlarindaki agzi yuksektedir. Iceriye 95 cm kayarak girilmektedir. Icerisi tek bir oda gibidir. Odanin tabani 130 x 280 cm’dir.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-63996" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2011/06/1500_Yillik_Saz-05.jpg" alt="" width="800" height="533" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2011/06/1500_Yillik_Saz-05.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2011/06/1500_Yillik_Saz-05-768x512.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>Arkeolojik kazi: Arkeologlar magaraya girmelerinden once, magarayi ilk bulan N. Dandar topragi kazdigi ve magara icinin ilk durumunda bazi degisiklikler yaptigi anlasilmistir. Dandar 35 cm. capinda ve 15 cm. derinliginde topragi kazmisti. Cikan topraklari magaranin kapi tarafina yigmisti. Magaranin dogu tarafinda duvari kismina dogru iki uzengi ve eyerin bir kenari acikca gorulmekteydi. Duvara dayali duran sazi ise Dandar yerinden almis ve ogretmen Enhtor’e getirip vermisti. Eyerin altindan sadak oklariyla birlikte bulundu. Kazi calismalari sonucunda kafatasi saglam bir insan iskeleti, 20 temren, okun agac saplari, enli eyer, iki Turk uzengisi bulundu.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-63997" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2011/06/1500_Yillik_Saz-06.jpg" alt="" width="800" height="573" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2011/06/1500_Yillik_Saz-06.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2011/06/1500_Yillik_Saz-06-768x550.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>Mogolistan Ilimler Akademisi Arkeoloji Enstitusu magaradan cikarilan insan iskeletine antropolojik incelemeler yapti. Iskeletin paleoantropolojik analiz bulgulari su sekildedir: Kafatasi oldukca iyi korunmus bir durumdadir. Kafatasinin sol tarafinin ust kismi bir zamanlar yara almis, fakat sonradan iyilestiginin isaretleri kalmistir. Kafatasindaki yara izi sivri uclu bir silahla yapilmis gibidir. Ancak, bu ok yarasi degildir. Yara izinin boyutlari 3,6×2,0 cm’dir. Kafatasinin tepesinde ve alin kisminda kafa derisi bulunmaktadir. Iskeletin yapisi ve kafatasinin eklemleri, disinin ozelliklerinden anlasildigina gore, bu 20-25 yaslarinda ve 166, 7 cm boyundaki bir genc erkege aittir.</span></p>
<p><span>Saz: Magarada bulunan arkeolojik buluntular icinde bizim en cok ilgimizi ceken sey saz oldu. Bu saz hakkinda Kazakistan’da 2008 yili sekiz gazetede makale yayinlamistik. 2008 yilinda Mogolistan’a gittigimizde boyle bir sazin bulundugunu isitince, Magara Tas’ta kazi calismalari yapan arkeolog Ts. Torbat’i ziyaret ettik. Torbet bize sazi gosterdi. Ancak, sazin fotografini cekmemize, cizimlerini yapmamiza izin vermedi. Onun dusuncesine gore, bu Mogollarin Deve Kopuzu denilen bir milli calgisiydi. Biz ise bunun Mogollarla ilgisi olmadigini, bunun Turk halklarina ait bir saz oldugunu ve hatta Kazaklarin bugun dahi calip soyledikleri iki telli “dombira” sazinin aynisi oldugunu soyledik. Ayrica buluntunun bir Mogol mezarindan degil, Turk mezarindan ciktigini da ifade ettik. Bunun en buyuk delili de sazin sapindaki Turk runik yazisiydi. Bundan dolayi, bu sazin Mogollara ait oldugunu iddia etmenin abesle istigal olduguna isaret ettik. Kopuz aletinin yayli bir calgi oldugunu ve bu sebeple sapinin kalin olmasi gerektigini, oysa bunun ince oldugunu ve tellerine parmakla vurularak calindigini belirttik.</span></p>
<p><span>Sazin sapinin egriligine gelince, bunun dogal oldugunu, cunku herhangi bir sazi bir duvara yasli olarak belli bir muddet birakildigi zaman sapinin egrildigini soyledik. Cunku sazin teli vardir. Telden dolayi sap egrilmektedir.</span></p>
<p><span>Biz sazin sapindaki runik yaziyi inceledik. Yazi Turk dilinin uyum kuralina uygun yazilmamistir. Bu durum ise, bu yazinin Turk runik yazi sistemine reform yapilmadan once yazildigini bize gostermektedir. Yazi reformunun 552-570 yillari arasinda gerceklestigini dusunursek, bu saz bu yillardan once yapilmis olmalidir. Reformdan once eski Turk bitiglerinin harf ve isaretleri birbirine bitisik sekilde yazilmaktaydi. O donemde yazinin gramer kurallari yapilmamisti. Bundan dolayi biz sazdaki yazinin V. Yuzyila ait oldugunu dusunuyoruz.</span></p>
<p><span>Sazda su yaziyi gormekteyiz.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-63998 alignleft" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2011/06/1500_Yillik_Saz-06-1.png" alt="" width="190" height="30"></p>
<p><span>“župar kuu čore sebit idmis”</span></p>
<p><span>Nefis ezgi bizi mutlu eder.</span></p>
<p><span>Yazidan su sonuclari cikarabiliriz:</span></p>
<p><span>1. Yazi reform oncesine aittir. Cunku, ses uyumu yoktur.</span></p>
<p><span>2. Yazidaki ezgi manasina gelen “kuu” kelimesi eski Turk metinlerinde “kugu” olarak da gecmektedir. Ortadaki “g” sesi zamanla dusmustur. V. yuzyilda bu “kuu” olarak soyleniyor olmalidir. Bugunku Kazak Turkcesinde hala yasayan “kuy” kelimesinin telafuzuna benzemektedir. Bu kelime erken Ortacag’da Cince metinlerde “ch’u” olarak gecmektedir.</span></p>
<p><span>3. “čore” kelimesini eski Turk dilleri sozluklerinde bulamadim. Kazaklar kecileri “sore, sore, sore” diye belirli bir makamla soyleyerek cagirirlar. Demek ki, bu soz makam, musiki manalarina gelmektedir. Bu durum bize bugunku XXI. yuzyilda bir cok Turk halklarinda mevcut “dombira kuy” musikisinin daha V. Yuzyilda gelisimini tamamlamis oldugunu gostermektedir.</span></p>
<p><span>Sazin basi: Sazin basi ceylan (bugi) veya bulanin basina benzemektedir. Gunumuzun sazlari gibi duz degil. Eski devir geleneklerine gore, hayvan stiliyle suslenmistir.</span></p>
<p><span>Turkler Islamiyete girdikten sonra hayvan stili suslemelerini birakmistir. Cunku, Goktanri dininin tum aliskanliklarini terk etmeyince, tam Musluman olmak mumkun degildi.</span></p>
<p><span>Efsane ve 1500 sene onceki saz: Kazaklarda dombira veya sazin nasil meydana geldigi konusunda bircok efsane mevcuttur. Bunlarin bazilari B. Saribayev, K. Jubanov, O. Janibekov ve A. Seydimbekov gibi arastirmacilarin kitaplarinda yer almaktadir. Dombira ve dombira kuyleri / ezgileri konusunda bu arastirmacilarin eserlerinden faydalandik.</span></p>
<p><span>Akselev Seydimbek’in “Cift Tel Efsanesi” hakkinda yazdigina gore, cok eski devirlerde bir genc daglarda geyik avlayarak gecimini temin ediyormus. Bir gun yuksek daglarda, bir maral vurdu. Onu asagiya indirmek icin iskembe ve bagirsaklarini bosaltti.</span></p>
<p><span>Aradan aylar gectikten sonra, avci genc disi marali vurdugu yere tekrar gelir, burada kulagina vizilti gibi sesler gelir. Dikkatle etrafina baktiginda, birkac ay once vurdugu maralin bagirsaklarinin akbaba gibi les yiyici kuslar tarafindan yenirken, agac dallarina takili kalmis oldugunu gordu. Vizilti gibi ses dala takilip kurumus bir cift bagirsaktan gelmekteydi. Ruzgâr estikce, dallara gerili bir bicimde takilmis olan bagirsaklardan farkli farkli hos sesler geliyordu. Avci gence bagirsaklar dile gelmis gibi gorundu ve daldan bu bir cift kurumus bagirsagi alip eve getirdi ve tahtadan yaptigi bir alete takar. Bagirsaklara parmaklariyla vurdukca agac dallarindaki gibi hos sesler cikarir. Bu sadece gencin degil, onu dinleyen herkesin hosuna gider. Onlari cesitli duygulara surukler. Boylece dombira herkesin sevdigi bir musiki aletine donusur. Gunumuzde de bazi yerlerde Kazaklar dombiranin tellerini hala kurutulmus bagirsaklardan yaparlar.</span></p>
<p><span>Efsane bizlere bunlari anlatirken, bundan 1500 sene once yapilmis ve Altaylarda bir magarada gunumuze ulasan yasli sazin karnina maralin, geyigin resimleri yapilmistir. Hatta sazin sapinin ucuna da maral veya geyigin basi konmustur. Bu hayret verici bir durumdur. Acaba bu bir rastlanti midir, yoksa tarihi hakikat midir? Efsanede gecenleri, bu yasli “bilge” saz kendi varligiyla teyit etmektedir.</span></p>
<p><span>Turklerdeki “kuy” kelimesine tekrar donersek, konar gocer halklarda ozellikle Turk-Mogol halklarinda ezgi manasindaki “kuy” kelimesi en kutsal ve onemli kelimelerden biridir. Belki bu yuzden Turk-Mogol halklarinda “kuy” ve “kok” yani “gok” kelimeleri “Tanri” kelimesiyle esanlamlidir. Baska bir deyisle, “kogu, ku:u, kok” gibi cesitli kullanimlari olan bu kelimeler Goktanri inanciyla yakindan ilgili oldugunu gosteren tarihi ve manevi bulgular mevcuttur.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-63999" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2011/06/1500_Yillik_Saz-07.jpg" alt="" width="800" height="600" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2011/06/1500_Yillik_Saz-07.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2011/06/1500_Yillik_Saz-07-768x576.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>Turk halklarinin kaganlik devirlerinde kaganin altin islemeli Ak Kece Evinde her sabah gun kuy, yani ezgi ile karsi alinirdi. Daha acik bir ifadeyle bu bir gelenekten ziyade, Goktanri inanciyla ilgili bir rituel olmalidir. Kaganlik merkezinde calinan ezgi / kuyun sayisi bir sene icinde gunlerin sayisina uygun olarak 366 idi. Bunu “Tanri’nin 366 bolum kuyu” olarak adlandiriyorlardi. Yilbasi baharda gece ile gunduzun birbirine esitlendigi (22-23 Mart) gunden baslardi ve bu gune “Ulusun ulu gunu” denir ve buyuk solenler yapilirdi. Ulusun ulu gununde tum kaganligin dilek ve isteklerini Tanri’ya ulastiran 9 kuy calinirdi. Eski Yunan tarihcilerinden Quintus Curtius Rufus (M.S. I. Yuzyil) “Buyuk Iskender’in Tarihi” isimli kitabinda Orta Asya konar gocerlerinin Ulus bayramini nasil kutladigini yazmaktadir. Ulus gunu gunes dogmak uzereyken Kaganlik Merkezinin ustune gunes sembolu olan bayragin cekildigini, bir tepeye hepsi kirmizi elbiseler giymis ve bir yili sembolize eden 365 delikanlinin cikarak nevruz solenini baslattigini hayranlikla yazmaktadir. Buna benzer bir Goktanri inancini musiki arastirmacisi Abdulkadir Meragi de “Zubdet’ul Edvar” isimli eserinde soyle ortaya koymaktadir: “Turk-Mogol sarki ve kuyleri su sekilde uc kisma ayrilir: musiki aletiyle calinan bir turu vardir. Onlara “kokler” denir, sesle soylenenlerine “ir” ve “dola” diye isimlendirilir. Eski Turk ulkesinde kuyun sayisi 366’dir. Bir sene icinde kac gun varsa, o kadar kuy / ezgi olur. Onun her biri her gun hanin onunde calinir. Bunlarin icinde en asili ve en buyugu 9 kuydur”.</span></p>
<p><span>Bu tarihi kaynak eski devirlerde bile Turkler arasinda saz enstrumani, ezgi sanati, onlari anlama, hissetme ve saygi duyma benliginde duyma kulturu bugunku seviyeden asagi olmadigini gostermektedir. Bu konuda en son arkeolojik bir kaynak 2008’de Mogolistan’da Bayanhongor bolgesi, Galuut yerlesimi Olonuur ovasinda bulunmustur. Burada bulunan Turk mabedinin kalintilarinda VII-VIII. Yuzyillara ait bir yazi bulunmustur. Tasa kazinmis yazida “Izgilik Cor sekiz cesit saz musiki aletine vakif oldugu icin sert tastan yapilmis bir mabet insa ettik” denilmektedir.</span></p>
<p><span><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-64000" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2011/06/1500_Yillik_Saz-08.gif" alt="" width="800" height="340" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2011/06/1500_Yillik_Saz-08.gif 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2011/06/1500_Yillik_Saz-08-768x326.gif 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px">Bu durum bize VII-VIII. yuzyillarda Gokturklerde 8 cesit saz oldugunu, bu sazlari calip soyleyene sonsuz mabed insa ettiklerini gostermektedir. Bu da bir zamanlar eski Turklerin saza, musikiye, saz sanatina ne derecede buyuk onem verdigini bildirmektedir.</span></p>
<p><span>Bu sazlarin en V. Asirda yapilmis en eskisi Mogolistan’da bir magarada bulunarak gunumuze ulasmis bulunmaktadir. Bu, gunumuzde calmali sazlarin dunyadaki en eskisidir. Dunyanin bir cok ulkesine yayilmis bulunan yayli calgilardan kopuzun X. Yuzyildan beri kullanilmakta oldugu tahminleri yapilmaktadir. Bu sebeple kopuz yayli calgilarin atasi olarak kabul edilmektedir. Oyleyse calmali sazlarin en eskisi ve atasinin da “dombira” oldugunu soyleyebiliriz.</span></p>
<p><span>Avrasya’nin iki kitasinda da dombira sazinin cok yaygin oldugunu gosteren dil malzemeleri elimizdedir. Turk halklarindan Kazaklarda “dombira”, Karakalpak, Nogaylarda “dombira”, Tuvalarda “dambira”, Kirgizlarda “dungir”, Turkmenlerde “tamdira”, Ozbeklerde “tambur”, Ruslarda “domra”, Afganlarda “dambura”, Iraklilarda “tunbur”, Mogol kokenli Halkalarda “dombir”, Buryatlarda “dombir”, Kalmuklarda “dungirma” olarak gecmektedir. Bu durum bize dombira calgisinin Avrasya halklari arasinda ne derece cok yaygin olduguna isaret etmektedir.</span></p>
<p><span>Sonuc itibariyla mizrapli Turk sazlarin atasinin dombira oldugunu soyleyebiliriz. Mogolistan’da 2008 yilinda bulunan V. Yuzyila ait Hun sazinin dunyadaki en eski Turk sazi oldugunu ve bugunku Kazaklardaki dombira ile ayni oldugunu soyleyebiliriz. Biz bu dombirayi esas alarak bir benzerini yaptirmis bulunuyoruz. Sazdaki runik yazi da eski Turklerde musikinin, ozellikle kuy, yani ezginin cok onemli bir yere sahip oldugunu gostermektedir. Bu kuy kelimesi de bugun Kazaklarda aynen devam etmektedir. Kazak bestecileri birbirinden guzel bestelerle kuyleri zenginlestirmektedir.</span></p>
<p><span>Degerli hocamiz Prof. Dr. Karjavbay Sartkojaulina Mogolistan’da bulunan 1500 yillik sazi Mogol bilim adamlarina Turk sazi veya dombirasi oldugunu kanitlayip ilim alemine kazandirdigi icin ne kadar tesekkur etsek azdir. Sazi Mogol arkeologlar bulmakla birlikte, onun sayesinde haberdar olduk. Boylece sazin tarihini daha da gerilere goturecek somut bir bilgiye ulasmis bulunuyoruz. Degerli hocamiza saglikli uzun omurler diliyoruz.</span></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. Abdulvahap KARA</strong></span></a>
</p><p><span><a href="http://www.tdtkb.org/content/hun-d%C3%B6neminden-g%C3%BCn%C3%BCm%C3%BCze-ula%C5%9F-1500-y%C4%B1ll%C4%B1k-saz" target="_blank" rel="noopener noreferrer"><strong>Türk Dil Tarih Kültür Birliği</strong></a></span></p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Hazar’daki Kimsesiz Türk Şehitleri</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/hazardaki-kimsesiz-turk-sehitleri</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/hazardaki-kimsesiz-turk-sehitleri</guid>
<description><![CDATA[ Hazar’daki Kimsesiz Türk Şehitleri
Yine bir gece sabaha kavuşurken; yıllardır olduğu gibi yine değişen bir şey yok. Issız ve sessiz Nargin’de… Nargin Adası, Hazar Denizi’nde Azerbaycan’a bağlı bir ada. Bakü açıklarındaki bu adanın Türk tarihi açısından son derece önemli bir yeri vardır. “Cehennem Adası” ya da “Yılan Adası” olarak da anılan bu adada, Birinci Dünya Savaşı sırasında Ruslara esir […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4a081d121.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:43 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Hazar’daki, Kimsesiz, Türk, Şehitleri</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/04/Hazardaki-Kimsesiz-Turk-Sehitleri.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/hazardaki-kimsesiz-turk-sehitleri.html">Hazar’daki Kimsesiz Türk Şehitleri</a></p>
<p><span>Yine bir gece sabaha kavuşurken; yıllardır olduğu gibi yine değişen bir şey yok. Issız ve sessiz Nargin’de…</span></p>
<p><span>Nargin Adası, Hazar Denizi’nde Azerbaycan’a bağlı bir ada. Bakü açıklarındaki bu adanın Türk tarihi açısından son derece önemli bir yeri vardır. “Cehennem Adası” ya da “Yılan Adası” olarak da anılan bu adada, Birinci Dünya Savaşı sırasında Ruslara esir düşen Türk askerleri türlü işkencelerle şehit edilmiştir. 1914 – 1915 yıllarında, Sarıkamış Harekatı’nda Anadolu köylerinden zorla alınıp götürülen ve içlerinde 3 yaşındaki kız çocuklarından 80 yaşındaki yaşlılara kadar birçok Türk’ün bulunduğuna dair bilgiler, Rus belgelerinde yer almaktadır. Ayrıca bu belgelerde açlık, hastalık ve zehirli yılanların sokmasıyla ölen ya da ruh sağlığını kaybedip, bitkin düşen birçok Türk’ün görüntüsü de bulunmaktadır.</span></p>
<p><span>Birinci Dünya Savaşı’nın en mağdurları belki de, Doğu Anadolu ile Azerbaycan bölgesinden Ruslar tarafından esir edilip, Sibirya ve Nargin Adası gibi koşulların son derece kötü olduğu yerlere sürülen Türk halkı ve askerleridir. Çeşitli işkenceler gören, ağır yaşam koşulları altında hayatta kalmaya çalışan Türklere karşı yapılanlar öyle bir hal almış ki; İsveçli Kızılhaç yetkilisi Graf Londrof yaşananları şöyle tarif etmiş: “İzdihamdan, kokudan yanlarına varılmayan, kapıları kilitli ve içerisi tıka basa Osmanlı esirleri ile dolu büyük bir tren 1915 Ocak ayının sonunda Sirzan istasyonuna geldi. İçindeki esirler, insan kılığından çıkmış, açlıktan renkleri sararmış, yanakları çökük, elmacık kemikleri dışarı fırlamış, kımıldayamayacak şekilde yorgun ve kuvvetten düşmüş, elbisesiz, ayakları çıplak, kâinatta mevcut bütün bulaşıcı hastalıklarla müptela bir haldeydi. Bu feci manzara insanların yüzlerini kızartacak ve yüreklerini sızlatacak derecedeydi.”</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-59788" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/04/Hazar-sehitler.jpg" alt="" width="800" height="600" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/04/Hazar-sehitler.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/04/Hazar-sehitler-768x576.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>Türk esirlere yapılan katliamın Sibirya ayağını yazarak bitirmemiz mümkün değil. Gelgelelim biz yanı başımızdaki Nargin Adası’na. Ya da Türk esirlerinin adaya taktığı isimle “Cehennem Adası”na… Bu ada 1915 yılında Prens Oldenburg’un isteğiyle savaşlarda esir edilenler için kamp durumuna getirilmiş. Adada su kaynağı olmadığı için kampın su ihtiyacı Bakü’den temin edilerek vapurlarla getiriliyormuş. Ancak Bakü’den getirilen su, önce Rus ve Ermeni askerlerine verildikten sonra kalırsa esirlere dağıtılıyormuş. Türk esirlerin bazen altı gün su içmedikleri oluyormuş. Bir ağaç bile bulunmayan, suyun olmadığı, açlığın kol gezdiği ve zehirli yılanlarla dolu bu adada, Ermeni ve Rus askerlerinin akıl almaz işkencelerine rağmen yaşamak bile başlı başına acı dolu bir mucize. Ölenler ya da kurşuna dizilen Türkler adada topluca gömülüyor. Yani Nargin Adası’nın bir kısmının tamamen Türk Mezarlığı olduğunu söyleyebiliriz.</span></p>
<p><span>Nargin Adası’nda tutulan on binlerce esirden bir kısmı, Azerbaycan Türkleri’nin yardımıyla adadan kaçmıştır. “Kardaş Kömeği” yani kardeş yardımı diye nesilden nesile anlatılan birçok öykü var yörede. Onların yardımı ve desteği ile ölümden kaçanlar arasında ilk uçağımızı üreten ve ilk düşman uçağını düşüren, Türk havacılık tarihinin ilklerine imza atan Vecihi HÜRKUŞ da vardır. 1917 sonbaharında Kafkas cephesine, 7. Tayyare Bölüğü’ne atanmış olan tayyareci Vecihi Bey (Hürkuş) orada bir uçak düşürerek Kafkas Cephesinde uçak düşüren ilk Türk tayyarecisi olmuştur. Bir hava savaşında yaralanınca, Ruslar’a esir düşer. Hazar Denizi’ndeki Nargin Adası’na gönderildikten sonra, Azerbaycan Türkleri’nin yardımıyla adadan yüzerek kaçmıştır. Birlikte kaçtığı bir arkadaşıyla Erzurum’a kadar yaya olarak gelmişlerdir.</span></p>
<p><span>Bugün Nargin’de Türk çocuklarını, yaşlılarını ve askerlerini işkenceyle öldürenler yok. Feryat çığlıkları da yok. Ancak orada ölenlerin, atalarını anmak için gelen torunları da yok, onlar için yapılan bir anıt da… Var olan sadece vefasızlık, hayırsızlık ilgisizlik onlara karşı… Hak etmemiş olsalar da…</span></p>
<p><span>Doğu Anadolu’da yaşanan Ermeni Zulmünü konuştuğumuz ortaokul günlerim geldi aklıma. Resmi belgelerde 560.000 kişiden fazla Türk’ün türlü işkencelerle öldürülmesinin üzerinden çok geçmedi. Şimdi Türkler’e yapılan zulmü konuşmaz olduk. Doğu Anadolu’da yapılan kazılarda hep Türkler’e ait toplu mezarlar çıkarken, bizim konuştuğumuz “Ermeni Soykırımı”… Öldürülen Türkler’in hesabını soran yok. Dünkü sanıklar, bugün mağdur…</span></p>
<p><span>Bir gündüz geceye bırakırken kendini, şimdilik her şey yine aynı kalacak… Sessiz, ıssız, kimsesiz Nargin’de…</span></p>
<p><span>İçimde hep bir umut var ama. Elbet ülkemiz insanı onları hatırlayacak, onlara vefa gösterecek. Elbet bir gün oraya bir anıt dikilecek. Elbet bir gün onlar için o adada saygı duruşunda bulunulacak.</span></p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-59790" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-59790" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/04/Hazar-sehitlik.jpg" alt="" width="800" height="600" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/04/Hazar-sehitlik.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/04/Hazar-sehitlik-768x576.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"><figcaption class="wp-caption-text"><center><span><strong>Nargin Adası’nda esir iken yaşamını yitiren askerlerin kemikleri halen açıkta bulunmaktadır. Prof. Dr. Bingür Sönmez ve Prof. Dr. İbrahim Yıldırım 2007 yılında Nargin Adası’na özel bir izin ile yaptıkları ziyaret sırasında açıkta buldukları kemiklerin bir kısmını Sarıkamış Şehitliğine defnetmek üzere getirmişlerdir.</strong></span></center></figcaption></figure>
<figure aria-describedby="caption-attachment-59791" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-59791" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/04/Hazar-sehitlik-01.jpg" alt="" width="800" height="540" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/04/Hazar-sehitlik-01.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/04/Hazar-sehitlik-01-768x518.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"><figcaption class="wp-caption-text"><center><strong><span>Nargin Adası’nda esir iken yaşamını yitiren askerlerin kemikleri halen açıkta bulunmaktadır. Prof. Dr. Bingür Sönmez ve Prof. Dr. İbrahim Yıldırım 2007 yılında Nargin Adası’na özel bir izin ile yaptıkları ziyaret sırasında açıkta buldukları kemiklerin bir kısmını Sarıkamış Şehitliğine defnetmek üzere getirmişlerdir.</span></strong></center></figcaption></figure>
<p><span>Kaynak: Haberiniz.org</span></p>
<p><span>Bakınız: <a href="http://www.altayli.net/baku-halkinin-1915-1917-sarikamis-esirlerine-kardes-komegi.html" target="_blank" rel="noopener noreferrer">SARIKAMIŞ ESİRLERİNE KARDAŞ KÖMEĞİ</a></span></p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Türk Tarihinin Başlangıcı</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/turk-tarihinin-baslangici</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/turk-tarihinin-baslangici</guid>
<description><![CDATA[ Türk Tarihinin Başlangıcı
Son araştırmalara göre, tarihimizin başlangıcı, Sümer tarihine ka­dar gitmektedir. Sümercenin aslı konusu çok yazılmış, çok işlenmiştir. Hemen her ulustan dilciler, Sümerce ile kendi dillerini karşılaştırmışlar, çıkar yol aramışlar, bulamamışlardır. Temeldeki gerçekler, Türkçe dışında, bütün dillere ters düşmüştür. Sümer uygarlığında, bugünkü dünya uygarlığının başlangıcı, temeli vardır: Din, Tanrı, rahip, tapınak, şiir, destan, öykü, atasözü, düşünce düzeni; […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4a06080c8.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:43 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Türk, Tarihinin, Başlangıcı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/06/Iskitler-4.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/turk-tarihinin-baslangici.html">Türk Tarihinin Başlangıcı</a></p>
<p><span><strong><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> Prof. Dr. Vecihe HATİPOĞLU</span></a></strong></span></p>
<p><span>Son araştırmalara göre, tarihimizin başlangıcı, Sümer tarihine ka­dar gitmektedir. Sümercenin aslı konusu çok yazılmış, çok işlenmiştir. Hemen her ulustan dilciler, Sümerce ile kendi dillerini karşılaştırmışlar, çıkar yol aramışlar, bulamamışlardır. Temeldeki gerçekler, Türkçe dışında, bütün dillere ters düşmüştür.</span></p>
<p><span>Sümer uygarlığında, bugünkü dünya uygarlığının başlangıcı, temeli vardır: Din, Tanrı, rahip, tapınak, şiir, destan, öykü, atasözü, düşünce düzeni; hükümdar, ulus, yönetim, kanun; okul, öğretmen, öğrenci; madencilik; tarım, ticaret, matematik, astronomi; her türlü sanat: mü­zik, resim, heykel ve mimari gibi.</span></p>
<p><span>İsa’dan önce 3.300 (üç bin üç yüz) yıllarında başlayan, 3.200 (üç bin iki yüz) yıllarında da yazının bulunmasıyla perçinleşen böyle bir uygarlığa, hiç kuşkusuz, her ulus sahip çıkmak istemiştir.</span></p>
<p><span>Ne var ki, bütün zorlamalara karşın, Sümerce araştırılan, karşılaş­tırılan pek çok dile ters düşmüştür, çünkü gerçek bir başka yöndedir.</span></p>
<p><span>Son incelemeler göstermiştir ki, Sümer uygarlığı, en eski bir uygar­lık olmakla birlikte tek başına bir halka değildir. Bu uygarlık, sonradan, yine Mezopotamya’da, aynı soydan gelen insanlarca, iki kez daha, iki büyük halka halinde yüceltilmiş, ayakta tutulmuştur.</span></p>
<p><span>Güney Mezopotamya’daki Sümer uygarlık halkasını, daha yukarı­larda, Kuzey Mezopotamya’ya doğru yayılarak, sürdüren, yaşatan, Gud’lar, daha sonra da Kas’lardır. Günümüzden, Türk tarihinin başlan­gıcına doğru, gidilmesi gereken oldukça karanlık yolda, en önemli, en ışıklı kilometre taşı, Kas’lardan kalan çivi yazılı tabletlerdir.</span></p>
<p><span>Kıvançla belirtmek gerekir ki, Gud’lann, özellikle Kas’ların dilleri­nin Türkçe oluşunun açıklanmasıyla, Sümerce sorunu da, bütünüyle aydınlığa kavuşmuştur. Son incelemelere göre, hiç kuşkusuz kesinlikle, Sümerce, Türkçedir demek doğru olur.</span></p>
<p><span>Sümerce’nin Türkçe olduğunu ilk kez yirminci yüzyılın başlarında Prof. Fritz Hommel açıklamıştı<strong><sup>(</sup></strong><strong><sup>1</sup></strong><strong><sup>)</sup></strong>.</span></p>
<p><span>Atatürk bu çok önemli açıklamayı eşsiz görüşüyle hemen benimse­miş, bu konunun ve buna benzer başka konuların gerçekçi bilim yöntem­leriyle incelenmesi için, 1936’da Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesini kur­muş ve bu fakülteye batının ünlü Sümerolog’u Prof. B. Landsberger’i öğretim üyesi olarak yerleştirmişti.</span></p>
<p><span>Prof. B. Landsberger, Atatürk’ün, özellikle Sümerce konusunda önemle durduğunu yakından bildiği için, 1937’de toplanan Tarih Kurultayı’na, Sümerce üzerinde olmasa da, İ.Ö. 2.500 yıllarında Mezopotam­ya’da hükümran olmuş Gut ya da Kut kavminin Türk asıllı olabileceği hakkındaki düşüncelerini şöyle açıklamıştı: “Bu Gutium yahut Kutiun milletinin adının Akatça nisbet eki olan kısmını çizecek olursak Kut kalır. Eğer çok mühim olan alâmetler bizi aldatmıyorsa, tarihimizde Türklerle en yakın bir surette münasebettar olan, hatta belki de ayniyet gösteren kabile budur” (bkz. 1937 yılı Tarih Kongresi Zabıtları, TTK yayım, 8.105).</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-64133" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/06/Sumer-1.jpg" alt="" width="800" height="530" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/06/Sumer-1.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/06/Sumer-1-768x509.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>Prof. B. Landsberger, Atatürk’ün hazır bulunduğu bu Kurultayda, Gut(Kut) kavmi kral adlarının çok olduğunu, ancak yazıtların bir kıs­mının kırıldığını, okunan beş kral adının açıklanabildiğini söylüyordu. Bu önemli adlar şunlardı:</span></p>
<ol>
<li><span>Yarlagan</span></li>
<li><span>Tirigan.</span></li>
<li><span>Şarlak, Çarlak,</span></li>
<li><span>El-ulumuş</span></li>
<li><span>İnim-baKas.</span></li>
</ol>
<p><span>Prof. B. Landsberger, aynı bildiride; “Kut’lar, 2.500’den sonra, Akad’ın Samî krallarını düşürdüler ve 125 yıl Mezopotamya’ya hük­mettiler” diyordu, (bkz. aynı Zabıtlar, s.106.)</span></p>
<p><span>Atatürk’ün huzurunda, 1937 yılı Tarih Kurultayı’nda açıklanan bu çok önemli bildirinin konusu, ne yazık ki araya Atatürk’ün hastalığının girmesi, olayların hızı dolayısıyla, gereken önemle ele alınamamış, bir kenara itilmiş, tam kırk yıl unutulmuştur.</span></p>
<p><span>Kırk yıl sonra, Oğuz sözcüğünün incelenmesi sırasında, Fars’ların, Arapların eski çağlardan beri, düzenli bir biçimde, Oğuz’lara Guz deme­lerine dikkat edilmiş ve bu olayın nedenleri araştırılmış, Oğuz adının aslında Guz olabileceği düşünülmüş, geriye gide gide İsa’dan önce 1.700 (bin yedi yüz) yıllarında Mezopotamya’da beş yüz altmış (560) yıl hük­metmiş olan Kas’lara ulaşılmıştır. Bu çok önemli konu, 1978 yılı 11 Martında Cumhuriyet Gazetesinde ve 26 Eylülde de Milliyet Gazetesin­de ayrıntılı yayınlanmış, Kas’ların Guz’lar olduğu, Oğuz Türkleri sayıl­maları gerektiği, Oğuz sözcüğünün Guz biçiminden geldiği tarafımdan açıklanmıştı.</span></p>
<p><span>Kas dilinin çözülmesiyle, birçok tarihçi ve dilcinin sıraladığı soru­ları yanıtlamak kolaylaşmış, ayrıca Kas’lardan, Gud’lardan da eskiye gidilerek yıllardan beri ortada çözüm bekleyen Sümerce sorunu da aydın­lığa kavuşmuştur.</span></p>
<p><span>Son duruma göre, birçok dilci ve tarihçinin yöneltebileceği çok önemli soruları şöyle yanıtlayabiliriz:</span></p>
<p><span>Türk tarihi, İ.Ö. üç bin beş yüz (3.500) yıllarında yaşamış olan Sümerlerin tarihiyle başlatılmalıdır.</span></p>
<p><span>Kuzey Asya’da, Subar’lar (Sabirler, Subir’ler) adı<strong><sup>(</sup></strong><strong><sup>2</sup></strong><strong><sup>)</sup></strong> altında yaşayan Türk boyları, dondurucu soğuk, buz ve geçim zorluklarıyla, Sibirya’dan çeşitli yollarla, özellikle Hazar Gölü yörelerinden, Kuzey İran’dan sı­cak ülkelere, Güney Mezopotamya’ya göç etmişler, burada adları da Türkçe olan “Ur ve Uruk” kentlerini kurmuşlardır. Dil ve lehçe özellik­leri dikkate alınınca, Sümer’lerin bugünkü en yakın temsilcileri Kuzey Asya’da yaşayan Suvar, Yakut, Karagas, Çuvaş Türkleridir.</span></p>
<p><span>Hiç kuşkusuz bu diller, uzun yüzyıllar boyunca, başka Türk leh­çelerinin, başka dillerin yeni yeni aşılamalarıyla eski Sümer dilinden ol­dukça uzaktadırlar. Ne var ki, Türk dili ve lehçeleri, sözcüklerinin aslı­nı, dil kurallarını, inanılmayacak biçimde koruyarak yüzyılları aşmıştır. Bu bakımdan “Türk dili koruyucudur” denir. Gerçekten de Kas sözcüklerindeki Türkçe, çok uzaklardan, yirmi yedi yüzyıl önceden, pırıltılı kök ve ekleriyle günümüze kadar ışık vermekte, bugünkü Türkçeyi de aydınlatmaktadır.</span></p>
<p><span>Kasçanın ve Sümercenin Türkçe olduğu hakkındaki kanıtları sıra­lamadan önce, bu iki ünlü dilin arasındaki zaman bölümünde, aynı alan­lardaki, aynı yapıdaki Gud dilini açıklamak gerekmektedir. Bilinenden bilinmeyene doğru bir yöntem izlemekle sonuca daha sağlam gidilecektir.</span></p>
<p><span>Prof. Lansdberger’in 1937’deki Kurultayda Atatürk’ün huzurunda açıkladığı Gutlar (Kut’lar) daha doğrusu Gud’lar, yine aynı etkenlerle Kuzey Asya’dan göçmüş olan, ancak Subarlardan başka bir adla anılan başka bir Türk boyu, Guz’lardır. Bunlar çok yakın soydaşları olan Sü­mer tabanına kolaylıkla yerleşmişler, yoğun Samî toplulukları içinde ve üstünde, ancak 125 yıl hükümran olabilmişlerdir. İ.Ö. 2.285 yılında ya da Prof. M. Landsberger’in belirttiği gibi 2.500 yıllarında Mezepotamya’ya hükümran olan bu kavmin Gut ya da Kut biçimlerinde kullanılan adı­nın, kendilerinden 500-700 (beş yüz-yedi yüz) yıl sonra, yörede yaşayan Guz ya da Kas kavmiyle bağlantısı, birliği kolaylıkla açıklanabilir.</span></p>
<p><span>Ancak Prof. Landsberger Gud kavmi ile uygarlık alanında çok par­lak anıtlar bırakmış olan Kas kavmi arasında bir bağlantı kurmaktan çok uzaktır ve aynı Kurultayda şöyle demektedir: “Demek ki ben Elamlardan, Subarlardan, Sulubarlardan, Kaslardan bahsedecek değilim” (bkz. aynı Kurultay bildirisi, s. 104). Hâlbuki bugünkü koşullarda, yeni yeni incelemelerle Prof. Landsberger’in o gün için bir yana ittiği Elamlıların, Subar’lann, Kas’ların, Sümer’lerin Türk olduğu bilim alanında saptanabilmekte, gerçekler tümüyle ortaya çıkmaktadır.</span></p>
<p><span>Nitekim Gud (Kut) adı ile Guz (Kas) adı arasındaki büyük benzer­lik, yakınlık, birlik ortadadır. Sözcük yapıları da aynıdır. Aynı yörede yaşayan bu iki kavmin adını Akad kaynakları aktardığına göre, Akadca ile bu iki kavmin dilleri arasında “ses karşılanması = substition phone- tique” sorunu vardır. Bu bir yaygın dil olayıdır. Türkçede “hizmet, fa­zıl” biçiminde kullanılan Arapça sözcükler, Arapçada “hıdmet, fadıl” biçimlerinde kullanılır. Uluslar, yabancı dillerdeki sesleri kendi dillerine göre değiştirirler. Ayrıca, Türkçede “z”ye dönen bir “d” sorunu da var­dır. Türkiye Türkçesindeki “ayak” bazı lehçelerde “adak”, bazılarında da “azak”tır.</span></p>
<p><span>Bütün kaynaklar, Gud dili ile Guz (Kas) dili arasındaki yapı ben­zerliğinde birleşiyorlar. Her iki dil de Samî dil yapısında değildir ve her iki dil de bitişken (agglutinante) diller özelliğindedir. Kaldı ki köken bakımından aynı olan bu iki sözcük, eski ve yeni biçimiyle birlikte yaşayabilmiştir. Bu iki topluluk arasındaki boşluk ve oldukça büyük zaman farkına karşın Samîlere yabancı olarak aynı yörelerde, aynı özelliklerle yaşamlarını aralıksız sürdürmüşler, ancak, tarih kaynaklarında açık görünen bu sürenin belgeleri bulunamamıştır.</span></p>
<p><span>Görülüyor ki, Prof. Lendsberger’in bildirisinde söz ettiği Gud’lar kavmi Mezopotamya’da tek başına hükümran olmuş, tek bir halka değildir. Gud’lar bu yörelerde yaşamlarını aralıksız sürdürmekteydi; kendilerinden yaklaşık beş yüzyıl sonra gelen Guz’larla (Kas’larla) ya­kından ilgiliydiler, kısaca aynı kavimdiler demek doğru olur.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-64135" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/06/Sumer-4.jpg" alt="" width="800" height="488" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/06/Sumer-4.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/06/Sumer-4-768x468.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>Türkler bugün olduğu gibi, eski çağlarda da ayrı ayrı boy adlarıyla tanınıyorlardı. Bugünkü, Kırgızlar, Özbekler, Yakutlar, Çuvaşlar gibi, eski çağlarda da Subarlar (Subariler, Subirler), Gud’lar ya da Guz’lar (Kas’lar) vardı. Kısaca İ.Ö. 3.500 yıllarında yaşamış olan Sümer’ler de, İ.Ö. 2.500 yıllarında hükümran olan Gud’lar (Kut’lar) ve yine İ.Ö. 1.700 yıllarında hâkimiyet kuran Kas’lar (Guz’lar) arasındaki zaman farkı hü­kümranlık zamanlarının farkıdır. Yoksa Türkler bu yörelerde aralıksız, uzun yüzyıllar yaşamışlardır. İ.Ö. Sürye’deki Kas’lardan tarihçi Strabon Kos adiyle söz ettiği gibi Hazreti Muhammed zamanında da Türklerin bu yörelerdeki varlığından ve güçlerinden hadislerde de önemli kayıtlar vardır<strong><sup>(</sup></strong><strong><sup>3</sup></strong><strong><sup>)</sup></strong>. Kaldı ki, Hazret-i Muhammed’den önce, Mekke’nin anahtarı­nın muhafızı olan Huza’a kabilesinin Türk asıllı olduğu Emir Kuzay gibi adlardan esinlenerek söylenebilir (bkz. İslam Ansiklopedisi Huza’a).</span></p>
<p><span>Türkler, Mezopotamya’da, Sümer ülkesinden başlayarak, yüzyıllar boyunca yaşamışlar, fırsat buldukça Samî kavimlere hükmetmişler, önce, Sümer Gudea krallığını, sonra Gud (Kut) krallığını, daha sonra da Guz (Kas) krallığını kurmuşlardır. Son iki krallığın hâkimiyeti toplam yedi yüzyıl sürmüştür. Böylece, Türkler, bu alanlarda, Mezopotamya’da, Sürye’de, Sürye Selçuklu devletini kuracak kadar yeni yeni akınlarla varlıklarını sürdürmüş samilere uyum göstererek yan yana yaşamış­lardır.</span></p>
<p><span>Bu durumun en iyi kanıtı, Batı İran’da, Mezopotamya’da, Sürye’de aralıksız varlıklarını sürdüren yine Kas’lardır.</span></p>
<p><span><span><span><strong>KAS’LAR</strong></span></span></span></p>
<p><span>Kas’lar, Babil hükümdarı Hammurabi’nin ölümünden hemen son­ra, Babil’e hücum etmişler, ancak başarılı olamamışlardı. Hammurabi’nin oğlu bu durumu bıraktığı tablette öğünerek açıklar ve Kas’ları nasıl püskürttüğünü anlatır.</span></p>
<p><span>Kas’lar, bu başarısızlıklarından sonra, dağılmamışlar, toplanma yer­leri olan Kuzey Sürye’de, Fırat kıyılarındaki Ana (H-ana) kentine dön­müşler, fırsat kollamağa başlamışlardır. Bu olaydan yüz elli yıl sonra amaçlarına ulaşmışlar, Babil’e hâkim olmuşlar, III. Babil hanedanını kurmuşlardır. Kas hanedanı pek çok kralı tahta geçirerek beş yüz altmış yıl sürmüştür.</span></p>
<p><span>Bu durum gösteriyor ki, Mezopotamya’da savaşımı, hâkimiyeti yi­tirenler, çekip gitmemektedirler. Bunlar gibi Sümer’ler de, Er hanedanı olarak gelen soydaşlarıyla yeniden güçlendikleri gibi, eski Gud’lar da Kas’larla yeniden güçlenmişlerdir.</span></p>
<p><span>Kas’lardan kalan bazı sözcüklerle birlikte, Kas kral adlarının ço­ğunun yayınlanmasında yarar vardır.</span></p>
<p><span>İkinci Babil hanedanından sonra, İ.Ö. 1.700 (bin yedi yüz) yıllarında Üçüncü Babil hanedanını Kas hükümdarı Gandaş kurmuştur. Daha sonra gelen Kas krallarının bazıları şunlardır:</span></p>
<p><span>Kas Hanedanı Kral Adları:</span></p>
<p><span>GANDAŞ</span></p>
<p><span>Gandaş (Gan-daş = Kan-daş = Kandaş “aynı kandan olan”)</span></p>
<p><span>AGUM</span></p>
<p><span>Agum I, II, III. (Ag-u-m = agam, Sayın büyüğüm”<strong><sup>(</sup></strong><strong><sup>4</sup></strong><strong><sup>)</sup></strong>)</span></p>
<p><span>KAŞTİLİAŞ</span></p>
<p><span>Kaştiliaş, I, II, III (Kaş-til-i-aş = Kas-dil-li “Oğuzlardaki Beg-dil-li = Beydilli gibi soy gösteren ad”)</span></p>
<p><span>ABİRATTAŞ</span></p>
<p><span>Abirattaş (Abirat-taş “Yurt-taş” gibi)</span></p>
<p><span>TAZZÎGURUMAŞ</span></p>
<p><span>Tazzigurumaş (Tazzig-ur-u-maş – Düşman vurmuş)</span></p>
<p><span>BURNABURİAŞ</span></p>
<p><span>Burnaburiaş I, II (Burna-buri-aş = Börü burnu – “Kurt burnu” veya “Eski kurt”).</span></p>
<p><span>ULAMBURlAŞ</span></p>
<p><span>Ulamburiaş (Ulam-buri-aş = Ala börü = “Alaca, Kızıl Kurt”)</span></p>
<p><span>KARAÎNDAŞ</span></p>
<p><span>Kara-indaş (Kara-in-daş “Kara-in mağarasından olan”)<strong><sup>(</sup></strong><strong><sup>5</sup></strong><strong><sup>)</sup></strong></span></p>
<p><span>KADAŞMAN</span></p>
<p><span>Kadaşman-Enlil (Tanrı Ehlil’in akrabası, o soydan gelen) “Kadaş, Uygurcada, “Akraba, arkadaş” demektir. Kadaşman- Harbe (Ka-daş-man – Harbe), gibi.</span></p>
<p><span>Kadaşman- Turgu veya Durgu (Ka-daş-man – Tur-gu “Akraba, kardeş Tur-sun veya Dur – sun). -gu eki Türkçede futurum ekidir.</span></p>
<p><span>KARAHARDAŞ Karahardaş (Kara-har-daş) = Kara-Kardaş</span></p>
<p><span>KUDUR</span></p>
<p><span>Kudur-Enlil (Kud-ur Enlil = güçlü Enlil) (Enlil gücü, Enlil gazabı) Kadir, Uygurcada, “güç, gazap” demektir, Kadir Han gibi (Bkz. Kşg.)</span></p>
<p><span>ADAD</span></p>
<p><span>Adad-şum-iddin (Adad-şum-iddi-n = “Adad sahip sun, koru”)</span></p>
<p><span>MARDUK</span></p>
<p><span>Marduk-apla-iddin (Marduk abla veya ana sahip ol, koru)</span></p>
<p><span>ZABABA</span></p>
<p><span>Zababa-şum-iddin (Za-baba-şum-iddi-n = Za baba koru sahip ol) Naz-i bug-aş “Bug soyundan gelen naz, nazlı”</span></p>
<p><span>Kurigalzu (Kur-i -galzu = Kur-i-guz-lu “Guz’lu kurucusu, koru­yucusu, kurtarıcısı<strong><sup>(</sup></strong><strong><sup>6</sup></strong><strong><sup>)</sup></strong>).</span></p>
<p><span>Nazibugaş (Naz-i-bug-aş) adı, dil bakımından olduğu gibi tarih bakımından da çok önemlidir. “Naz” sözcüğü eski Farsçadan alındığı gibi, “Bug” soyu ya da boyunun Oğuz’ların yanında büyük önemi vardı. Oğuz’lar evlenmek için hep “Bug” boyundan kız almak istemişlerdir ve almışlardır. “Bugaş” sözcüğü, Bug boyuyle ilgili olabilir, Kas’ların kul­landığı bu sözcüğe çok yakın bir sözcüğü de, Gud kral adlarında ”İnim- Bagaş > Bug-aş” biçiminde görüyoruz.</span></p>
<p><span>Kas dilinde kral adlarından başka pek çok sözcük de bugünkü Türkçeyle doğrudan doğruya bağlanabilir: “İranlı, Fars” anlamı da veren “Tacik” sözcüğüne rastlandığı gibi, “kadın esir” anlamını veren “Kukla” sözcüğüne de rastlanır ki bugünkü anlamlarıyla en güzel biçimde bağdaştığı görülür. Karaduniaş (Kara-dun-i-aş) sözcüğü ise “kara donlu, kara elbiseli” olarak açıklanır ki rahip, din adamı sınıfını gösterebilir<strong><sup>(</sup></strong><strong><sup>7</sup></strong><strong><sup>)</sup></strong>.</span></p>
<p><span>Bugün de Güney Anadolu’da kullanılan “Şıh” sözü Kas dilinde de vardır: “şimdi Şıh=sundu Şıh = Şıh verdi” biçiminde tümcelere de rastlanır, “şum, şim”, “sun-mak” demektir.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-64136" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/06/Sumer-5.jpg" alt="" width="800" height="930" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/06/Sumer-5.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/06/Sumer-5-768x893.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>Sümercede olduğu gibi Kas dilinde de Tanrı adlarının, kral adlarının ve hayvan adlarının çizdiği küçük, resim sözcükler ve anlamları önemle ele alınmalıdır. Bir atın adı “uşan-kuş = uçan kuş” biçimindedir. Tanrı adlarında, genellikle özel adlarda yalvarma, dua anlamı daha çok geçer­lidir. Çoğu da bugün olduğu gibi eylem köklerinden türetilmiştir. “Erol, Dursun, Döne, Serpil, Savaş” gibi. Tanrı Enlil korusun, Enlil-gücü ya da “Tanrı Enlil’in soyundan gelen kral” gibi. Ayrıca Kas’ların inan­dıkları “yer, gök, dağ, deniz” tanrılarının Oğuz geleneğinde, İslamlıktan sonra “Gök-Han-Oğulları, Deniz-Han-Oğulları” biçimlerini alışları da, gelenek, görenek, kültür birliğinin kanıtıdır. Bu geleneklere, bu tür özel adlardaki Türkçeye dikkat edilecek olursa, Kas’ların ve onların kullan­dığı dilin çok daha eskilere, çok parlak uygarlıklara dayanması gerekir. Bu bakımdan Kas’lar, Türk tarihi; Türk dili hatta dünya dilleri ve ta­rihleri yönünden çok önemli bir hazinedir.</span></p>
<p><span><strong>SÜMER’LER</strong></span></p>
<p><span>Yazının başlarında açıklandığı gibi, Sümer uygarlığına sahip çık­mak, Sümercenin en eski Türk dili olduğunu gösteren kanıtları sırala­mak, hem çok güç, hem de çok kolaydır. Güçlüklerin başında aradaki altmış asırlık zaman gelir. Kolaylığın nedeni ise, Türkçenin, sözcük asıl­larını, kurallarını koruma özelliğidir. Sümer ülkesinde bir tanrıça adı olan “Ubil-lştar” sözcükleri, Türkçenin çok önemli bir özelliğinin aslını hemen açıklamaktadır. “Iş-tar”, “emek-tar” gibi “iş” sözcüğüyle kurul­muş bir Tanrıça adıdır. “Ubil” ise “kudretli” demektir. Bugünkü “ye­terlik, iktidar” eyleminin aslı da “-u-bil-“dir. Yap-a-bil-mek, eskiden yap-u-bil-mek” biçimindeydi ve “u” sesi “iktidar” anlamım veriyordu, “bil-” kökü de bugün de kullanılan “bil-mek”tir. “Ubil-lştar”, “mukte­dir Iştar” anlamiyle Tanrıça adı olarak Sümercede, görevine uygun ne güzel kullanılmıştır.</span></p>
<p><span>Buna benzer, Sümercedeki pek çok örnekten birkaçını sıralamakta yarar vardır: Sümerce: Dingir, öteki Türk lehçelerinde, Tengri, Türkiye Türkçesinde Tanrı, Yakutçada: Tangara; Sümercede: E-dingir-ra = Tanrı evi, ka-dingir-ra<strong><sup>(</sup></strong><strong><sup>8</sup></strong><strong><sup>)</sup></strong> = tanrı kapısı” demektir. Sümerce: ka, “ağız, kapı, menşe” demektir. “Ka-pirig = ka berg = kuvvetli ağız = sihirbaz” demektir. “Ka” sözcüğü, anlam gelişmesiyle, Kas dilinde olduğu gibi, Uygurcada da “akraba”‘ anlamı da vermektedir: “Kadaş = Ka-daş” sözcüğünde olduğu gibi. Sümercede: ab, e = Türkçede: ab, eb = ev” demektir. Sümercede: “a” “su” anlamı vermektedir, “su” için ayrıca “siv” sözcüğü de vardır. Yakutçada da “ü”, “su” demektir. Bütün bu “su” kavramına bağlanabilen sözcükler (göz yaşı, ağlamak ve “yuğ” töreni gibi) Orhun Yazıtlarındaki “ı” ve Uygurcadaki “ıg” köküyle açık­lanır, aslı: ıd; ödle /öğle gibi. Sümerde: ama, Çuvaş ve Yakutçada “ama”, Türkiye Türkçesinde “ana, eme” sözcükleri “anne” demektir. Sümer­cede: baba, Kas dilinde: baba, Uygurcada: baba, Türkiye Türkçesindeki gibi “büyük şeyh, dede” anlamlarıyla de kullanılır. Sümercedeki Ur-baba, za-baba gibi. Sümercede: ad, bütün Türk lehçelerinde, “ata” demektir. Uygurcada “ada” biçimiyle geçer. Sümercede: diş, Türk leh­çelerinde = dişi, Sümercede: kiş, Türk lehçelerinde kişi sözcüklerinde, ikinci heceyi oluşturan -i’lerin kökeni açıkça görülmektedir. Sümercede: igi = göz, sag=kafa (Lugal saggisi=sag-giş-i, = kafalı kişi, akıllı kişi: Türkçede de sak-al, sak-la-mak, sak-m-mak, sak-ak, sak-ağı” aynı söz­cükten türemiştir. Ayrıca “sak kişi = zeyrek, zeki kişi” anlamında Ana­dolu’da kullanılmaktadır. Sümercede: dag, Türkçede: dağ, ancak söz­cük Sümercede “taş” anlamını verirken zamanla Türk lehçelerinde “taş­lardan oluşan” anlamıyle “dağ” kavramına kaymıştır. Sümercede “dağ” kavramını ise “kur” sözcüğü vermektedir ki, aslında “şişkin” anlamıyle “karın” demektir, “kar-ın” sözcüğünün aslı da “kur”dur. “kur-sak, kursak, iç-kur”, “kur-daş = kar-daş” sözcüklerinde bu kök bulunduğu gibi “kur-mak, kur-ul-mak” eylemi de aynı köktendir. Sümercede bu kökten “kur-sak” sözcüğü de vardır. Sümerce: din, “can” demektir. Bu kök Türkçede “din-len-mek = canlanmak” sözcüğünde görülür. Uygurda “tın-h-lar”, “canhlar” demektir. Sümerce: gim, Türk lehçelerindeki “kimi = kimin=gibi” anlamları verir. Sümerce: ay, gökteki ay’dır, il ise Türkçedeki il’dir</span></p>
<p><span>Meslek adlarından bazıları bugünkü Türkçe ile kolay açıklanır: uşan-du – kümes hayvanları yetiştiren demektir, uşan = uçan, kuş de­mektir, du = tutan, “dutan” yetiştiren anlamını verir: i-şur = yağ çıkarıcı, i = su anlamından, yağ; anlamına kaymıştır, şur: sormak, sorup çıkarmak, ezmek” demektir, Çuvaşça “Şur-“, “sıkmak, sormak” demektir, dup – sar: kâtip, dup = tablet, dip; sar = yaz-mak demektir. Yakutçada da “sar” yazmak anlamını verir. Üstelik Türkçedeki “yaz” kökü de “s-/y-, -r/-z” değişimiyle aynı köktür. Sümerce “aş-kap”, “ayaklabı” demektir ki “ayak” sözcüğünün Sümercedeki kökü (as /az) olmalıdır, çünkü “ayak” sözcüğü türemiş bir sözcüktür ve başka Türk lehçelerinde (az-ak, ad-ak, ur-a) biçimleri de vardır. “Kap” sözcüğü de bilinen “kap”dır ve aynı anlam, aynı düşünceyle, aynı uygulama dü­zeniyle bugünkü Türkçede de “ayağın kabı” olarak “ayakkabı” biçi­minde yaşamaktadır.</span></p>
<p><span>Sümercedeki önemli sözcüklerden biri de tarımda kullanılan “apin = sapan” sözcüğüdür. Yakutçada “süt” sözcüğünün “üt” oluşu gibi, öteki Türk lehçelerinde “sapan” olan sözcük, Sümercede, Yakutçada olduğu gibi önsesi “s-“yi kullanmayarak “apin” olmuştur. Sümercede “apşin” ise “sapan izi” demektir. Bugün Reyhanlı’daki “Afşin” ırmağı “sapan izi” anlamına bağlanabilir. Sümerce: id “nehir” anlamı verir, bu kök, Id-igle=Dicle, Id-buranın=Fırat, id-il gibi nehir adlarında görülür.</span></p>
<p><span>Sümercede “giş”, “agaç” anlamını verir ki, Türk lehçelerindeki “ıgaç = ağaç” sözcüğüne bağlanır. Ötüken Yış = Ötüken Ormanı da aynı sözcükle bağlantılıdır. Sümerce: şe-giş = ağaç suyu = ağaç yağı” demektir ve “susam yağı” anlamında kullanılmıştır. Sümerce: di, “söz, hüküm” demektir, di-mek sözcüğü ile ilgilidir, “di-kut = söz kesen, hâkim” anlamını verir aynı zamanda “kesin, kutlu, mukaddes söz” demektir.</span></p>
<p><span>Görülüyor ki Sümerce ile Türkçe arasında yapılabilecek karşılaş­tırmalar böyle bir yazıya sığmayacak kadar uzayıp gidebilecektir.</span></p>
<p><span>Sümer atasözleri de Türk atasözlerinin hemen hemen aynıdır.<strong><sup>(</sup></strong><strong><sup>9</sup></strong><strong><sup>)</sup></strong></span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-64137" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/06/Sumer-6.jpg" alt="" width="800" height="533" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/06/Sumer-6.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/06/Sumer-6-768x512.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>Sümer’lerden, Gud’lardan, Kas’lardan kalan metinlere, bütün dünya dilci ve tarihçilerinin önemle eğilmeleri gerekir. Çünkü, Türkler, Kuzey Asya’dan Güney Mezopotamya’ya inerken çeşitli uluslarla ilişki kura kura göç etmişlerdir. Bu ilişkilerin izleri eski Mezopotamya metinlerinde, özellikle Türk metinlerinde saklıdır. Bu ilişkilere göre tarihin başlangıcından beri, Sümer’lerle aynı çağlarda kendi özelliklerine göre İran, Hint-Avrupa, Anadolu ve Çin uygarlıkları da vardı.</span></p>
<p><span>Sümer dilinin bu kadar mükemmel olması, bu kadar mükemmel kavramları anlatabilmesi için, yazı olmadan da, en az İ.Ö. beş bin yıl­larında da Sümercenin var olması gerekir. Sümer, Gud, Guz metinle­rindeki izlere göre, öteki ulusların tarihi de bu kadar eskilere gider.</span></p>
<p><span>Ayrıca Anadolu’da özellikle Doğu, Orta Anadolu’da Mezopotam­ya’ya inen Türklerin bir kısmının yerleşmiş olabileceğini de dikkate al­mak gerekir. Sümer’lerin “Ku-baba” tanrısına Anadolu’da da (Sard’da = Salihli’de) rastlamak anlamlıdır. Etilerden önceki Proto Hattilerin dilinin de bitişken “=agglutinant” olması önemlidir. Ayrıca bu günki Kütahya kentinin adının eskiden “Kutiun = Kut” oluşu da dikkatle iz­lenmelidir. Çankırı’nın eski adı da Kengir’dir. Aynı ad Doğu Anadolu’da, Kafkasya’da da vardır ve Sümer Ülkesi de aynı adı taşıyordu.</span></p>
<p><span>Dil verileri, tarihin saklı gerçekleri için sağlam kanıtlardır.</span></p>
<p><span>Çünkü hiç bir sözcük kökü, eskilere dayanmadan yaratılamaz.</span></p>
<p><span>Nitekim bugün “Hazar denizi” denen büyük gölün Latince adının “Caspium” oluşu bile, Kas’ların yaşama alanlarını ve göç yerlerini göstermektedir. “Caspium” sözcüğünde “epenthese olayı vardır,”-p- sesi sözcüğün aslından gelmemektedir. Kaspium denizinin bir adı da Kasar (Kas-ar)dır. Kafkasya adının da Kas sözcüğü ile ilgili olduğu söylenebilir.</span></p>
<p><span>Dil verilerinin yol göstericiliğiyle, başlangıçtan günümüze doğru, Sümer (Subar), Gud (kut), Guz (Kas) uygarlıklarının halka halka geliş­mesi, eski Mezopotamya’daki Türk varlığının büyük önemini göster­mekte ve Türk tarihinin başlangıcı sorununu aydınlatmaktadır.</span></p>
<p><span>İsa’dan önceki çağların tarih ve dil verilerinin ışığında, baza boy, soy adlarını açıklamak oldukça kolaylaşmıştır. Bu tür özel adların ba­şında “Oğuz” sözcüğü gelir.</span></p>
<p><span><strong>OĞUZ’LAR</strong></span></p>
<p><span>İki heceli bir sözcük olan “Oğuz” adı, Türkçedir. Türkçenin özellikleine göre, kök ve ek bakımından bu iki hece açıklanabilir<strong><sup>(</sup></strong><strong><sup>10</sup></strong><strong><sup>)</sup></strong>.</span></p>
<p><span>Orhun Yazıtlarından önce olduğu sanılan (İ.S. V.-VI. yüzyıl) Yenisey Yazıtları’nda “Oğuz” sözcüğü şu anlatımda geçmektedir: “Altı Oğuz budunta = Altı Oğuz boyunda, ulusunda” (Bkz. Hüseyin N. Orkun, cilt: III, s.6l).</span></p>
<p><span>Orhun Yazıtları’nda, Bilge Kağan, Türk ve Oğuz boylarına, bey­lerine hitap ederken “Tokuz Oğuz budun kentü budunum erti” der. (Bkz. H. N. Orkun, cilt: I, s.48).</span></p>
<p><span>Bilge Kağan, Dokuz Oğuzlar için, “kendi ulusum” derken, Oğuz­ların da Türk olduğu bilincindeydi. Ancak, aradaki, gelenek, birikim, boy, lehçe farklarını da sessizce belirtmekteydi. Nitekim az sonraki sa­vaşlarla sorun daha belirgin olarak ortaya çıkar. Bu sıralarda Oğuzların bir bölümü Selenga ırmağı kıyılarında oturuyorlardı ve başlarında Baz Kağan vardı.</span></p>
<p><span>Dokuz Oğuzlar, Bilge Kağan’ın bu politik çağrısına karşın, kendi gelenekleri, kendi güçleri açısından, herhangi bir baskıya uğramamak için, gizlice Çinlilerle anlaşmaya çalışırlar. Bu durumu sezen, Kök-Türk devletinin başarılı veziri Tonyukuk (elbisesi yıkanmış, temiz) anlamın­da kullanılmış olabilir, Dokuz Oğuzlar üzerine sefer düzenler. Sonunda, Baz Kağan savaşta ölür, Oğuzlar da böylece yenilgiye uğrarlar.</span></p>
<p><span>Daha sonraları, Dokuz Oğuzlar, Uygurlarla birleşirler. M.S.745 yı­lında, Uygur, Basmil ve Karlukların savaşlarıyla Kök-Türk devleti sar­sılır, yıkılır.</span></p>
<p><span>Uygur Kağanı Moyunçur, devletinin dayandığı başlıca topluluk olarak “On Uygur ve Tokuz Oğuz budun” adlarını açıklar. Demek ki bu sıralarda Uygurların büyük bir çoğunluğu Oğuz boylarıydı. Aynı yüzyılda Müslüman Arap coğrafyacıların, Beş Balık bölgesinde yaşayan Uygurları, “Tokuz Guz = Dokuz Oğuz” olarak göstermeleri boşuna de­ğildir. Bu dönemde, Sabran (Savran), Karaçuk (Farab), Karmak, Suğnak ve Sitgun gibi kentler, Oğuz kentleriydi.</span></p>
<p><span>Bu kısa tarihçe de gösteriyor ki “Oğuz” adı, çeşitli kaynaklara, İ.S. VI. ve VII. yüzyıldan beri, geç de olsa geçmiş bulunmaktadır.</span></p>
<p><span>Oğuzlar, Türk tarihinin başlangıcından beri durmadan yayılıyor­lar, özellikle Batı’ya, Siriderya’ya, İran’ın kuzeyine, Azerbaycan’a, Kafkasya, Kırım, Romanya ve Balkanlara yerleşmeye çalışıyorlardı. Daha öncede, sonra da Suriye’ye, Mısır’a kadar inmişlerdi<strong><sup>(</sup></strong><strong><sup>11</sup></strong><strong><sup>)</sup></strong>. Oğuzlar bu akınları, sanıldığı gibi göçebe oldukları için yapmıyorlar, yerleşmek için, devlet kurmak için uygun, elverişli yer arıyorlardı. Yerleşir yerleşmez de yapılar, anıtlar dikmeğe başlıyorlardı. Kas’larda, Selçuklularda ol­duğu gibi, Kas’ların Ziggurat’ları gibi:</span></p>
<p><span>VIII.-IX.uncu yüzyıldan beri, Araplar kendi kaynaklarında bu ünlü Türk ulusuna “Oğuz” veya “Uğuz” diyebilirlerdi; dillerinde bu sesleri karşılayacak harfler vardı. Ancak, Araplar kendi kaynaklarında Oğuz boylarına düzenli bir biçimde, her dönemde “Guz demektedirler. Bizanslılar da, durmadan sınırlarını zorlayan Oğuzlara kaynak­larında önemli yer verirler ve daha önce de belirtildiği gibi Oğuzları “Uz” diye adlandırırlar. Yalnız, Kök-Türkler, Oğuzları, “Uguz” veya “Oğuz” biçimiyle gösteriyorlardı<strong><sup>(</sup></strong><strong><sup>12</sup></strong><strong><sup>)</sup></strong>. Çünkü Kök-Türkler Oğuzlara, Arap­lar gibi “Guz” diyemezlerdi, onların lehçesinde önseste “ğ-” yoktu, “Kuz” demeleri gerekirdi. Hâlbuki Oğuzlar kendi adlarını sürekli (Fr. consonne senore, tng. vöiced consannant, Alm. stimhaft) bir ses olan “ğ- /ğ-” önsesiyle söylüyorlardı.</span></p>
<p><span>Başlıca bu önses ve buna benzer başka önses sorunlarından olacak ki, Kâşgarlı, Divan’ında kendi lehçesine “Türkçe”, Oğuzların lehçesine Oğuzca ya da “Türkmence” der. Kâşgarlı’nın Divan’ında<strong><sup>(</sup></strong><strong><sup>13</sup></strong><strong><sup>)</sup></strong> Oğuzca ile Türkmence, daha doğrusu Oğuzlarla Türkmenler eşanlamlı olarak kullandır ki bir bakıma doğrudur ama daha o yüzyıllarda bile, Türkmenler bütün Oğuzları kapsamazdı. Nitekim Kâşgarlı, Divan’ında, gezdiği yer­lerin topluluklarını ayrı ayrı sıralıyor: “Türk, Türkmen, Oğuz, Çiğil” vb. (Bkz. cilt: I, s.4)</span></p>
<p><span>Kâşgarlı’nın Divan’ında “Oğuz” adı “Uguz” biçimiyle de geçer. “Oğuz” sözcüğünün dört biçimiyle kaynaklarda kullanılması dikkatle izlenmelidir: Guz, Uguz, Oğuz, Uz.</span></p>
<p><span>Dil verilerine, gramere ve tarih kaynaklarının kanıtlarına göre bu biçimlerin aslına en uygun olanı Arapların belirttiği “Guz” sözcüğüdür. Bu sorun, bütünüyle önses, öntüreme (Prothese) sorunudur. Oğuzlar bu önseslerinin özellikleriyle, kısaca, konuşmalarındaki değişik önsesleriyle, Kök-Türk lehçesine ters düşmüşlerdir. Kök-Türk lehçesine göre önseste “g-” sesi bulunamaz ve Orhun Yazıtlarında “g-” ile başlayan Türkçe sözcük gösterilemez. XI. Yüzyılda Kasgarlı Mahmud da bu du­rumu büyük bir yetkiyle anlatmakta ve Türkçede, yani kendi Türkçesi olan Orhun-Karahanlı Türkçesinde, önseste “g-” olmadığını belirtmek­tedir. Bu yüzden “Guz” sözcüğü Kök-Türk lehçesinde, “u-” veya “o-” öntüreme sesle (Prothese) birlikte kullanılabilirdi. Böylece sözcük “U-guz” veya “O-guz” biçimlerinde kullanılır oldu. Arapçada ise, önseste “g-“, kolaylıkla kullanılabilir olduğundan sözcük, “gayın = ile, “Guz” biçiminde gösterilmiştir. Bizanslılar ise bu adı “Uz” biçiminde yazmak zorunda kalmışlardı. Ancak bu biçim, IX-XI. yüzyıllarda söz­cüğün başındaki öntüremenin henüz “o-” olmadığını, Bizanslıların bu önsesi, “U-” diye duyduklarını kesin olarak bize anlatmaktadır. Sözcüğün içindeki “g-” sesinin de o dönemde yumuşadığı, hatta eridiği söylenebilir.”Uguz” biçimindeki sözcüğü, Bizanslılar “Uz” biçiminde duymuş olacaklar ki öyle yazmışlardır<strong><sup>(</sup></strong><strong><sup>14</sup></strong><strong><sup>)</sup></strong>. Eğer o dönemde, Oğuzlar, kendilerine “Oğuz” demiş olsalardı, Bizanslıların da, Alp-Arslan’la savaşırken ordu­larına bile aldıkları bu ulusa, “Uz” yerine “Oz” demeleri gerekirdi. Kısa­ca Türklerde “Uğuz” sözcüğünün, “Oğuz” oluşu, en az XI. yüzyıldan sonradır denebilir ve “U-” sesinin “O-” sesine geçişi yanındaki damak ünsüzü “g-“nin etkisiyle açıklanabilir. Aslında sözcükteki öntüreme, “U-” biçimiyle kalsaydı, Urum (Rum), Urmiye, Urus (Rus) sözcüklerinde olduğu gibi, öntüremeli bir sözcük olduğu, çoktan inceleyicilerin dikka­tini çeker, kök ve ek bakımlarından başka başka açıklamalara gidilmez­di (Bkz. İslâm Ansiklopedisi, Oğuz ve Türk maddeleri.).</span></p>
<p><span>Arapların “Oğuz” sözcüğünü “Guz” biçiminde yazmış olma­ları ise, tarih bakımından çok önemlidir. Niçin Araplar VIII-X. yüzyıl­lar boyunca sözcüğü, “Uguz” veya “Oğuz” sözcüğünü duydukları halde, bu sözcüğü ön türemeli yazmayıp “Guz” biçiminde yazmışlardır? Hatta Kâşgarlı bile, Türkçeden söz ederken “Uguz” veya “Oğuz” biçi­minde yazdığı halde, Arapça yazdığı Divan’ının önsözünde, sözcüğü, “Guz” biçimiyle kullanmaktadır. (Bkz. Kâşgarlı Divanü Lûgat-it-Türk Tıpkı basımı, sayfa: 3, satır: 1). Demek ki “Oğuz sözcüğü, Araplarda ve Arapçada “Guz” biçimiyle yerleşmiştir ki bu biçimin Arapçada geleneği vardır, başka türlü bu ulusun adı yazılamaz. Bu durum çok önemlidir. Demek Araplar, Oğuzları “Guz” denildiği zamandan beri tanımaktadırlar ve eski biçim Araplarda kalmış, yeni biçim yayılmıştır. Arapçada “Oğuz”lar eski biçimle “Guz”lar diye yerleşmiş ve her çağda “Oğuz” yerine daima “Guz” demişlerdir.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-62944" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/06/Sumer-sehri.jpg" alt="" width="800" height="450" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/06/Sumer-sehri.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/06/Sumer-sehri-768x432.jpg 768w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/06/Sumer-sehri-100x56.jpg 100w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/06/Sumer-sehri-260x146.jpg 260w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/06/Sumer-sehri-450x253.jpg 450w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/06/Sumer-sehri-86x48.jpg 86w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/06/Sumer-sehri-210x118.jpg 210w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/06/Sumer-sehri-279x157.jpg 279w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/06/Sumer-sehri-357x201.jpg 357w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/06/Sumer-sehri-750x422.jpg 750w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/06/Sumer-sehri-180x101.jpg 180w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/06/Sumer-sehri-267x150.jpg 267w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/06/Sumer-sehri-368x207.jpg 368w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>Bu durumda, “Uguz” veya “Oğuz” sözcüğünü VII.-VIII. yüzyıldan beri belgelerde bulduğumuza göre Araplarda yerleşmiş olan, geleneği kurulmuş bulunan eski “Guz” biçimi hangi yüzyıldan beri kullanılmış­tır ve Araplar, “Oğuz”lardan önce, “Guz”ları ne zaman, nerede tanı­mışlardır? Bu soruya verilecek yanıtlar, tarihin pek çok karanlık sorun­larını aydınlatacak, çözülmeyen pek çok düğümü çözecektir.</span><br>
<span>Kısaca, tarih kaynaklarında görülen dört türlü “Oğuz” sözcüğünün gelişimi ancak şöyle açıklanabilir:</span></p>
<table border="0" align="center">
<tbody>
<tr>
<td><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-64138" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/06/Sumer-2.jpg" alt="" width="571" height="100"></td>
<td>
<table border="0">
<tbody>
<tr>
<td><span>Uguz -> Oğuz Oğuz (Türkiye Türk­lerinde)</span></td>
</tr>
<tr>
<td><span>Uguz -> Uğuz -> Uz (Bizansblarda)</span></td>
</tr>
</tbody>
</table>
</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p><span>Aynı olay<strong><sup>(</sup></strong><strong><sup>15</sup></strong><strong><sup>)</sup></strong> “oruç” sözcüğünde de görülmektedir: Müslümanlığı Araplardan çok, komşuları İranlılardan alan Türkler, İslamlığın başlıca terimlerini de İranlılardan almışlardır: “Namaz, abdest” gibi sözcükler Farsça olduğu gibi, “Oruç” sözcüğü de Farsça asıllıdır.Daha önceki Türk dili kaynaklarında “perhiz anlamına gelen bu bi­çime yakın bir sözcük bulunmamaktadır<strong><sup>(</sup></strong><strong><sup>16</sup></strong><strong><sup>)</sup></strong>. Farsçada “oruç” sözcüğünün karşılığı ise “ruze’dir</span><br>
<span>Türkçede, “r-” sesiyle başlayan sözcük bulunmadığı için, yabancı dillerden gelen bu tür sözcükler, öntüreme seslerle karşılanmış, bu ne­denle de çok defa biçim değiştirmişlerdir. Lehçelerde Urmiye gölü, Urum (Rum)<strong><sup> (</sup></strong><strong><sup>17</sup></strong><strong><sup>)</sup></strong>, Urus (Rus) ve yazı dilinde de kullanılan Urfa (Ruha) bu tür sözcüklerdendir. Bu duruma göre “oruç” sözcüğü şu biçimde oluş­muştur: Farsça “ruze > o-ruç” olmuştur.<strong><sup>(</sup></strong><strong><sup>18</sup></strong><strong><sup>)</sup></strong> Farsça “rüzgâr” sözcüğü de Anadolu ağızlarında “ü-rüzgâr, ö-rüzgâr” olmuştur.</span><br>
<span>Türkçede, yer ve ulus adlarında, bu olayın “i- /ı-” ve “ü-” öntüremeleriyle kurulmuş yığınlarca örneği vardır: “İ-sveç, İ-skandinavya, İ-skoç, İ-sviçre, İ-slav, İ-stanbul, İ-zmir (Smyrne), Üsküp (Skopi) gibi. Özellikle, eski çağlardaki “İskit”ler de bu tür sözcüklerle açıklanabilir ve “Saka” sözcüğü ile ilgisi kurulabilir.</span><br>
<span>Türkçedeki önseslerin özellikleri ve öntüreme olayı ile, “Oğuz” söz­cüğü üzerinde uygulanan bu açıklama, tarihin karanlık, sorulu bir yö­nünü, “Oğuz” adının türlü kaynaklarda dört ayrı biçimde değişik yazı­lışını çözümlemektedir. Ancak bu açıklama ile, “Oğuz” sözcüğünün aslı, “Guz” sözcüğü olarak belirince, Arapların “Guz”ları ne zaman nerede tanıdıkları sorunu ortaya çıkar. Bu sorunu tarih elbet bir gün kesinlikle açıklayacaktır. Yalnız bilinen şudur ki, “Oğuz” sözcüğünün “Guz” söz­cüğü olarak açıklanması, Oğuzların, dünya tarihindeki yerini, Orhun Yazıtları’ndan çok eskilere, özellikle, başka uluslarla ilgileri, ilişkileri bakımından çok gerilere götürmektedir.</span><br>
<span>Yukarıdaki açıklamalarda görüldüğü üzere, tarih olayları, dil veri­leriyle desteklenirse, Oğuz boylarının ortaya çıkışı sorunu gibi, gerçek­ler, biraz daha belirir, sorunlar biraz daha aydınlığa kavuşmuş olur.</span><br>
<span>Açıklanması gereken boy, soy adlarından biri de İ.S. VI. VII. yüzyıldan, beri bıraktıkları metinlerle tanıdığımız Uygur Türkleridir Kaynaklarda geçen bazı sözcüklerde Uygur’ların gerçek durumlarını gösteren izler vardır.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-64139" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/06/Sumer-8.jpg" alt="" width="800" height="364" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/06/Sumer-8.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/06/Sumer-8-768x349.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span><strong>UYGUR VE YUGUR</strong></span></p>
<p><span>Bugün Kuzey Asya’da Yugur adı altında yaşayan topluluk, eski Uygur’ların son temsilcileridir ve adları da tarihin tanıdığı Uygur’ların aslını göstermektedir.<strong><sup>(</sup></strong><strong><sup>19</sup></strong><strong><sup>)</sup></strong></span></p>
<p><span>“Yugur” sözcüğünün varlığından, “Uygur” sözcüğünde de bir me­tatez olayı bulunduğu anlaşılmaktadır. Bu duruma göre, Uygur sözcü­ğünün aslı Oğuz/guz sözcüklerinde olduğu gibi “Gur” dur. Sözcüğün önündeki sesler, Türkçede çok yaygın olan öntüreme seslerdir. Buna göre “y-ı-lan/yılan / dan/lan” sözcüklerinde olduğu gibi (bkz. V. Hatiboğlu, Türkçede Bazı Hayvan Adları, Bilimsel Bildiriler 1968) “Yugur” sözcüğünde de “y-u-gur” biçiminde bir öntüreme olayı (Prothese) vardır, “u-y-gur” biçimi ise “y-u-gur biçiminin” metathâse’le meyda­na gelmesiyle açıklanır. Sözcüğün aslı, “Fin-Ugur” teriminde de kullanıl­dığı gibi “Uğur” değil “Gur” dur, tıpkı “Uguz” olmayıp “Guz” olduğu gibi. Aynı “Gur” sözcüğünü Macar’ların bir başka adı olan “Hungar” da da görüyoruz. “Hungar” sözcüğü “H-un-gar” biçimiyle açıklanabilir, önsesteki H- Balkan lehçelerinde çok görülen “öntüremeli” dir. “un-gar” ise “On-Gur” demektir. “Bulgar” sözcüğü de Bel-gur/ Bul-gar” ola­bilir. “Beş-Gur” demektir. “Beş Huz”, “Dokuz Oğuz”, “On Uygur” gibi sayı adlarıyla kurulmuş pek çok topluluk adı vardır. Hurri sözcüğüde Guz/Huz değişimi gibi Gur’dan gelmiş olabilir.</span></p>
<p><span>Oğuzca ve Uygurca için en önemli kaynakların başında, Kasgarlı’­nın Divan’ı gelir. Kasgarlı Divan’ında, sözcük başındaki “t- /d-” değişi­minden başka Oğuzca’nın çok önemli özelliklerini belirtmektedir.</span></p>
<p><span>Kâşgarlı, “h-” ile başlayan sözcükler için şöyle demektedir: “Kita­bın sahibi Mahmud der ki bunun içindir ki bizim atalarımız olan Beylere Hamir derler çünkü Oğuzlar Emir diyemezler elif harfini “h-” ya çevi­rerek söylerler” (Bkz. Divan, Cilt: I, s.112). Kâşgarlı “h” sesinin kendi Türkçesinde bulunmadığını, sözcüklerin başında bu sesi kullananları yabancı saydığını açıkça belirtir: “Hotanlılarla Kençekler kelimenin önünde bulunan elifleri, h’ye çevirirler. Türk dilinde bulunmayan bir harfi kattıkları için biz onları Türk saymıyoruz. Türkler baba’ya ata, Hotanlılarla, Kençekliler hata, Türkler ana’ya ana, onlar ise hana der­ler. (Bkz. Kasgarlı Divan’ı, cilt: I, s. 32), Kas’arın Ana (Hana) kenti gibi.</span></p>
<p><span>Kâşgarlı ayrıca, k’den dönen h’ler için de örnekler verir: “handa= nerede, hayu= hangi, hız=kız” sözcüklerinin karşısına da, bunların Oğuzca ve Kıpçakça olduğunu yazar.</span></p>
<p><span>Yukarıdaki örneklerde görüldüğü üzere, Kâşgarlı’nın Türkçesinde, yani Orhun Türkçesinin devamı sayılan Karahanlı Türkçesinde, sözcük­lerin önsesinde “h-” sesi kullanılmamaktadır. Kasgarlı yalnız Oğuzcada “h-” sesinin bazı sözcüklerin başında bulunduğunu yadırgayarak belirtir. Bu durum, dil tarihi yönünden olduğu gibi tarih olaylarını açıklamada da boylar bakımından çok önemli, çok yönlü sonuçlar verir.</span></p>
<p><span>Uygurcada da “h-” sesiyle başlayan sözcükler vardır. Oysa uygar­ca, Orhun Türkçesi ile Karahanlı Türkçesi arasında bağlantı halkası sayılır. Uygurcada “h-” sesiyle başlayan sözcüklerden birkaçı şunlardır:</span></p>
<p><span>haç (kaç: ne kadar, kaç)</span><br>
<span> haçan (kaçan: ne zaman?)</span><br>
<span> hahn (kalın: ince olmayan, kahn)</span><br>
<span> haltı (kaltı: kaldı, kaldı ki, ne zaman ki)</span><br>
<span> han (kan, hükümdar, baba)</span><br>
<span> hangsız (kangsız, babasız)</span><br>
<span> hanyu (kayu, ne zaman, ne gibi, hangi)</span><br>
<span> hara (kara: kara, siyah)</span><br>
<span> hara kuş (kara kuş: kartal, kara kuş)</span><br>
<span> harın (karın: karın)</span><br>
<span> harga (karga: karga)</span><br>
<span> han (karı: ihtiyar)</span><br>
<span> hanmak (kanmak: ihtiyarlamak)</span><br>
<span> hat (kat: kat, tabaka)</span><br>
<span> hata (kata, defa, kez)</span><br>
<span> hatıg (katıg: katı, sert)</span><br>
<span> hatun (katun: hatun, kraliçe)</span><br>
<span> hıl (kd: kıl)</span><br>
<span> hdınç (kılınç: kılınç, iş, hareket, fiil, amel)</span><br>
<span> hılmak (kılmak: kılmak, yapmak)</span><br>
<span> hul (kul: kul, köle)</span><br>
<span> huş (kuş: kuş)</span><br>
<span> (Bkz. A. Caferoğlu; Uygur Türkçesi Sözlüğü, İstanbul 1968).</span><br>
<span>Yukarıdaki örneklerde de görüldüğü üzere, Orhun ve Karahanlı Türkçesinde bulunmayan sözcük başındaki “h-” sesi Uygurcaya nereden gelmiştir, bu sorunu önemle ele almak gerekir.</span><br>
<span>Uygurcada, sözcük önseslerinde “h-” den başka “g-, p-” sesleriyle başlayan sözcükler de vardır:</span><br>
<span>gatıg (katı, sert, sağlam)</span><br>
<span> gılınç (kılınç: iş)</span><br>
<span> gılmak (kılmak: kılmak)</span><br>
<span> giz (kız: kız, genç)</span><br>
<span> ganag (konak: konak, köşk)</span><br>
<span> gorgunçsuz (korkunç olmayan) vb.</span><br>
<span>Uygurcadaki, “p-” ile başlayan sözcüklerin birkaçı da şunlardır:</span><br>
<span>pakır (bakır)</span><br>
<span> par (bar: var)</span><br>
<span> parça (barça: bütün, hepsi)</span><br>
<span> park (bark, ev bark)</span><br>
<span> pek (berk: sağlam)</span><br>
<span> pışmak (bişmek, pişmek, yetişmek, olgunlaşmak)</span></p>
<p><span>Uygurcadaki bu örneklerle birlikte, iki türlü önsesle de kullanılabi­len bazı sözcüklerin varlığı, sonuçları bakımından önemlidir. Uygurcada hem “bakır” hem de “pakır”, “bar /par, barça /parça,pütün /bütün, bütürmek /pütürmek” gibi sözcüklerin bulunuşu dikkatle incelenmelidir. Bu durum, yazı dilinde, “b-” ile başlayan sözcüklerin, ağızların etkisiyle “p-” biçiminde de kullanıldığını açıkça göstermektedir, önceki örnek­lerde görülen “k- /g- /h-” önsesleri için de durum aynıdır. Uygurcada, yazı dilinde “k” önsesiyle kullanılan sözcükler, Uygur konuşma dilinde “g-” ve “h-” sesiyle konuşulmaktaydı. Kısaca, Uygurcada yazı dilinde, bazı sözcüklerin önsesinde “k-” yerine “g-” ve “h-“nin kullanılması, Uygur topraklarındaki ağızların yazı diline yansımasıdır denebilir. Ancak biraz sonra açıklanacağı üzere Kasgarlı, bize başka ip uçları da vermekte, Uygur şehir halkının başka türlü konuştuğunu da belirtmek­tedir.</span></p>
<p><span>Uygurcanın, Kök-Türk lehçesinden ayrılan bu tür önseslerle kurul­muş Türkçe sözcükleri, Uygurcayı Oğuzcaya yaklaştırır, daha doğrusu Uygurcada pek çok Oğuz özelliği görülür. Bu özelliklerin başlıcaları şun­lardır:</span></p>
<p><span>1. Önseslerdeki süreklileşme (sonorisation): “kız” yerine “giz, hız” denilebilmesi. Anadolu ağızlarında olduğu gibi.</span></p>
<p><span>2. İçseslerde yaygın olmayan bir süreklileşme vardır:</span></p>
<p><span>“Tarkan” yerine “Tarhan”, “Orkun” yerine “Orhun”, yılkı” yerine “ydtn” gibi.</span></p>
<p><span>3. Sözcük hazinesi, özellikle yabancı sözcüklerin, Kök-Türk leh­çesinden çok fazla oluşu da Uygurcayı Oğuzcaya yaklaştırır. Oğuzların sözcük hazinesi incelenecek olursa, Gotlar, Germenler ve Latinlerle ortak sözcükler kullanıldığı görülür. Anlaşılan, Oğuzlar bu uluslarla za­man zaman komşu yaşamışlardı ve kültür alış verişinde bulunmuşlardı.</span></p>
<p><span>Ayrıca akraba adları Uygurcayı Oğuzcaya yaklaştıran önemli et­kenlerdendir. Orhun Türkçesinde kullanılmayan, Uygurcada kulla­nılabilen akraba adlarından “baba” sözcüğü, aslında Oğuzcadır.</span></p>
<p><span>Kasgarlı, Oğuzların “ana” yerine “aba” sözcüğünü de kullandık­larını yazar ki, bu gelenek bu gün de Anadolu ağızlarında sürmektedir Kasgarlı bir de “dede” sözcüğünün Oğuzca olduğunu açıklar. Bilindiği üzere “baba, dede, aga” gibi çok önemli akraba adları Oğuzlarda kullanılmış ve kullanılmaktadır. Bunlardan, Orhun Türkçesinde bulunma­yan “baba, aga= ağabey, büyük kardeş” sözcüklerinin Uygurcada geç­mesi, ancak Oğuzların etkisi olarak açıklanabilir. Çünkü Uygurcada “baba” sözcüğüne gereksinme yoktu bu anlamda Uygurcada Orhun Türkçesi gibi “ata, kang” sözcükleri de kullanılıyordu.</span></p>
<p><span>Uygurları Oğuzlara yaklaştıran bu kanıtlar dışında Uygurların yazı dillerinin başka, konuşma dillerinin başka oluşu dikkatle izlenmeli­dir. Kasgarlı, Uygurları biraz yabancı tutar<strong><sup>(</sup></strong><strong><sup>20</sup></strong><strong><sup>)</sup></strong> ve dilleri için şöyle der: “Uygurların öz Türkçe bir dilleri olduğu gibi, kendi aralarında konuş­tukları zaman ayrı bir ağız dahi kullanırlar” (Bkz. Kasgarlı, C.I, s.29). Demek Uygurlar, yazı dillerinden ayrı, Kasgarlı’nın bile kolayca fark edemediği bir lehçe ile konuşuyorlardı ki asıl dilleri de buydu, yani eski Oğuzcaydı. Yalnız yazı dilleri Kök-Türk lehçesinin büyük etkisinde idi, çünkü Kök-Türk yazı dilinin geleneği vardı, Uygurlar da bu geleneğe uymuşlardı<strong><sup>(</sup></strong><strong><sup>21</sup></strong><strong><sup>)</sup></strong>, hatta Uygurlar, Çinlilerle yaptıkları alış verişler için kendi Uygur harflerinden başka Orhun harflerini de kullanıyorlardı ki, bu yazıları ancak Müslüman olmayan Uygarlarla Çinlilerin okuyabileceklerini yine Kasgarlı açıklamaktadır (Bkz. Kşg. C.I, s.29). Böylece, Uy­gurların yazı dili bakımından Kök-Türk yazı dilinin etkisinde olduğu gibi alfabe bakımından da, kendi alfabeleri olmasına karşın, Orhun al­fabesinin etkisinde kalmaları da dikkate değer. Aslında Uygurlar, büyük ölçüde Oğuzlardı ve aralarında Oğuzca konuşuyorlardı.<strong><sup>(</sup></strong><strong><sup>22</sup></strong><strong><sup>)</sup></strong> Bu durumu Uy­gur hükümdarı Moyunçur, anıtında açıklar ve başkanlık ettiği ulusun On Uygurlarla, Tokuz Oğuzların olduğunu söyler.</span></p>
<p><span>Araplar ise Uygurları doğrudan doğruya “Tokuz Guzlar” olarak yazarlar. Bütün bu araştırmalara göre açıklanan sonuçlan özetle şöyle sıralayabiliriz:</span></p>
<p><span>1. “Oğuz” sözcüğünün aslı “Guz”dur. “Oğuz” sözcüğü önceleri “Uğuz” biçiminde idi Arap harfleriyle yazılmış metin aktarılırken bile Uguz yazmak gereği düşünülmüştür (Bkz. Kşg. C.I, s.38 ve Dizin) daha sonra “Oğuz” biçimini aldı.</span></p>
<p><span>2. “Uygur” sözcüğünün aslı da “Gur”dur. Bu sözcük de önce “Uğur” biçimine sonraları da “Yugur”, “Uygur” biçimlerine dönüştü.</span></p>
<p><span>3. Aslında, “Uguz” ve “Uğur” sözcükleri aynı Gur/Guz” sözcü­ğünden başka bir şey değildir, denebilir. Sözcüklerin sonundaki -r /-z değişimi,<strong><sup>(</sup></strong><strong><sup>23</sup></strong><strong><sup>)</sup></strong> çok eski yüzyıllardan beri sürüp gelen Türkçenin yaygın bir kuralıdır ve bu kural yardımıyla Gur, Guz arasında ilgi kurulur: “Köz / kor” “tuz /çor”, “ikiz /ikir” sözcüklerinde olduğu gibi.</span></p>
<p><span>Bu duruma göre “Guz” sözcüğü ile Gur sözçüğü, hatta (Hur) Hurri sözcüğü ile “Uygur” sözcüğü arasında da bir yakınlık aranmalıdır.</span><br>
<span>Ural-Altay topluluğundan sayılan Fin-Ugur’larla Oğuzlar arasın­daki yakınlık öteden beri ileri sürülmüştür. (Bkz. Ancyklopedie des İslam, Türk maddesi). Bu tür örnekleri yinelemek konunun önemi ba­kımından yararlı olacaktır.</span></p>
<p><span>Uğur sözcüğünde “U-gur” biçimindeki bir öntüreme ile sözcüğün asb “Gur” denümişti. Bu tür öntüremeli açıklama “Uygur” sözcüğü için de geçerlidir: Uy-gur” gibi. Ancak, Türk dil tarihinde “uy-” gibi bir öntüremeye rastlanmamıştır. Olsa olsa bu öntüreme “yu- > y-u-” biçiminde olabilir. Türkçede “yılan > y-ı-lan” sözcüğünde olduğu gibi iki öntüremeli biçim de oluşabilmektedir. Bu tür yinelemelerle, metatezle, seslerin yer değiştirmesiyle, Gur > U-gur > Y-u-gur > Uygur biçiminde bir gelişme düşünülmüş ve “Uygur” sözcüğünün aslı böylece “Yugur” olur denilmişti, özellikle Uygur lehçesinde pek çok sözcü­ğün metatezli biçiminin kullanıldığı görülür ki, içinde “-r-” sesi bulunan sözcükler, metateze daha yatkın olur. Nitekim Uygurcada “yağmur” yerine “yamgur”, “yoğurt” yerine “yorgut”, “erdem” yerine “edrem”, “arpa” yerine “abra”, “orta” yerine “odra” da denmiştir.</span><br>
<span>Özetle, açıklamalar yardımıyle Uygurlar, eski Gur’lardı, Oğuzlar da eski Guz’lardı, denildiği gibi -r /-z değişimiyle Gur /Guz sözcüklerin­de, eski çağlardan gelme kök birliği olduğu ileri sürülebilir.</span></p>
<p><span>Bu duruma göre, Kuzey Asya’dan Güney Mezopotamya’ya doğru göç eden ve bir kısmı da göç yolları boyunca yerleşen Türk asıllı kavim­leri şöyle sıralayabiliriz:</span></p>
<ol>
<li><span>Sabir’ler, Subar’lar, Subir’ler, Sibir’ler ve Sümer’ler.</span></li>
<li><span>Gud’lar, Guz’Iar (Kus’lar, Kas’lar, Kos’lar; Kuz’lar Huz’lar Hazer’ler vb<strong><sup>(</sup></strong><strong><sup>24</sup></strong><strong><sup>)</sup></strong>.)</span></li>
<li><span>Karagas’lar (Kara-Kas’lar), Gagavuz’lar<strong><sup>(</sup></strong><strong><sup>25</sup></strong><strong><sup>)</sup></strong>, Kazı Kumuk’lar (Gu- muk’lar vb<strong><sup>(</sup></strong><strong><sup>26</sup></strong><strong><sup>)</sup></strong>.)</span></li>
</ol>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-64140" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/06/Sumer-9.jpg" alt="" width="800" height="604" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/06/Sumer-9.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/06/Sumer-9-768x580.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span><strong>Mezopotamya’ya ilk gelenler Sümer’lerdir (İ-Ö. 3500-4000).</strong></span></p>
<p><span>Sümerler yıpranmağa, zayıflamağa başladıkları sırada, yine ayni topluluğun kalıntıları üzerinde Gud’larn hükümranlık kurduklarını ve bu hükümranlığın 125 (yüz yirmi beş) yıl sürdüğünü görüyoruz (İ.Ö. 2500). Gud’lardan sonra hükümranlık Sami’lere geçmiştir. Ancak Sümer ve Gud topluluklarının kalıntıları bu yörelerde yaşamlarım sürdürüyor­lardı ki aynı soydan Guz’lar tarih alanına çıkabildiler.</span></p>
<p><span>Sami kavimleri arasında ve üstünde hükümran olabilmek için Türk asıllı kavimlerin uzun yıllar beklemeleri ve hazırlanmaları gerekmiştir. Nihayet İsa’dan önce yaklaşık 1700 (bin yedi yüz) yıllarında Guz’larn Akad’ları devirerek, Babil’de III. Babil hanedanını kurduklarını görü­yoruz. Akad’lar Guz’lara Kas’lar ya da Kasu’lar diyorlardı. Bu bakım­dan “Guz” sözcüğünden çok “Kas” sözcüğü yerleşmişti. Ancak Araplar ve Farslar daha sonra “Guz” sözcüğünü “Oğuz” sözcüğü karşılığı olarak günümüze kadar kullandılar.</span></p>
<p><span>Bütün bu açıklamaları şöyle özetleyebiliriz:</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-64141" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/06/Sumer-3.jpg" alt="" width="800" height="230" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/06/Sumer-3.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/06/Sumer-3-768x221.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p>Görülüyor ki, eskilere dayanmadan yeni bir sözcük kökü yaratılamadığı gibi, yine eskilere dayanmadan yeni bir ulus da yaratılamaz. Bugünkü ulusların hemen hepsi, eski ulusların türlü etkenlerle değişe değişe oluşmuş yeni biçimleridir-<br>
Dil verileri ise, her çağ için hiç kuşkusuz en sağlam kanıtlardır.<br>
Dil verilerinin öncü, yol gösterici olmalarıyla başlangıçtan günümüze doğru Sümer (Subar), Gud (Kut), Guz (Kas, Kus, Huz) uygarlıklarının halka halka gelişmesi, eski Mezopotamya’daki Türk varlığını göster­mekte, Oğuz’ların, Gur’ların, Uygur’ların kökenini açıklamaya yardım etmekte ve Türk Tarihinin başlangıcını aydınlığa kavuşturmaktadır.</p>
<p><span><strong><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> Prof. Dr. Vecihe HATİPOĞLU</span></a>
</strong></span></p>
<p><span><strong>Kaynak:</strong> dergiler.ankara.edu.tr/dergiler/12/847/10723.pdf Dosyasından Aktarılmıştır.<span> </span></span></p>
<hr>
<p><span><strong>Dipnotlar:</strong></span></p>
<ol>
<li><span>Fritz Hommel; Etnologıe und Geographie des Alten Orients, Münehen 1925-26 ve Zweihundert Sümerotürkisehe Wörtverglcichungen als grundlage zu einem neuen Kapital der Sprachvvissenchaft, Münehen 1915.</span></li>
<li><span>Kasgarlı Mahmud, Divan’ında, bu sözcüğü “Suvar” olarak göstermektedir.</span></li>
<li><span><span>Huzistan (Huz=Kuz=Guz) ve Kirman yörelerinde oturan Türkler, Araplara “Topraklarımızdan çıkın” diye haber gönderiyorlardı (bkz. Türkiyat Mecmuası, 1969, cilt: XV, s.22). Yine hadislerde “Oğuz Türklerinin=Guz Türklerinin, saltanatlırının uzun süreceğinin belirtilmesi, bir keramet olmakla birlikte, köklü Türk-Samî ilişkilerine, eski Guz’Iara dayanır. Ayrıca, İslamiyet’in yayılışında adları geçen Huza’a, Kuza’a kabilelerinin Huz’larla, Kas’larla ilgisi olabilir. Huza’a’ların Arap ordularında savaşçı olarak bulunmaları, gittikleri ülkelerden geri dönmeyip, İspanya gibi ülkelerde topluca kalıp yerleşmeleri de anlamlıdır. Daha sonraları Abbasi’ler de aynı geleneği sürdürerek ordularında savaşçı olarak Türkleri bulundurmuşlardır.</span></span></li>
<li><span><span>“Sayın, saygı değer” anlamını veren Agum sözcüğünün Aga biçimi de olduğu belirtilmektedir ki bu sözcük “Aga/ağa sözcüğünün aslıdır. (bkz. Fritz Hommel, Altirac-litirche Über lieferung München 1897 B.169).</span></span></li>
<li><span><span>Antalya’da Kara-in mağarasının bulunuşu bu tür özel adların varlığını gösterir.</span></span></li>
<li><span><span>Aynı metatez olayı ‘Kızıl Deniz’in” o zamanlardan kalma “Kulzum” biçimindeki adında da görülebilir. Türkçede “-r” sesi bulunan sözcüklerde olduğu gibi, “-ı” sesi bulunan sözcüklerde de metatez olayı vardır, özellikle ek alan sözcüklerde görülen “alın, aln-ı” Anadolu ağızlarında “anlı”, “yalın, yalnız/yanlız, yanılış/yanlış/yalmş” gibi.</span></span></li>
<li><span><span>Ahlat’ta şehit düşen Abdurrahman Gazi’nin mezarına “Kar ad onlar” denilmesi dikkati çekmelidir. Karadon’lar bir kabile adı da olabilir, Kafkasya’da, Zonguldak’da böyle yer adı vardır.</span></span></li>
<li><span><span>Sümercenin “ka-dingir-ra” deyimi, kendilerinden sonra gelen Akat’lar tarafından olduğu gibi Akat’çaya çevrilmiş “Babilu = Tanrı kapısı” denilmiştir ki. Merkezleri Babil’in adı bu tamamlamadan gelmektedir. Ancak Asur’ların merkezi Ninuva’nın adının daha önce gelen Türkler tarafından konulmuş olması ihtimali vardır, “ova” sözcüğü ile biten yer adları Türkçenin “uba>oba” sözcüğüyle kurulmuştur. Kosova (Kos-ova) gibi. Nine+ube.</span></span></li>
<li><span><span>Türk dilciliğine pek çok emeği geçmiş olan Sayın Ömer Asım Aksoy’un yapıtları (Bkz. Atasözleri ve Deyimler Sözlüğü III. Dizin, 1977 Ankara) ile Sümer Atasözleri karşılaştırılınca aradaki ilgiler Açıkça görülür. (Bkz. M. Çığ, Dünyanın En Eski Atasözleri, Tarih, Coğrafya Dünyası, Sayı: 2, sayfa: 148).</span></span></li>
<li><span><span>Aynı konunun bir bölümü Türk Dili Dergisi’nin Mart 978 sayısında yayınlanmıştı.</span></span></li>
<li><span><span>On dördüncü yüzyılda Abu-Hayyan’ın El-İdrak’inde belirtildiği gibi, Mısır’da, Suriye’de pek çok Oğuz vardı ve Oğuzca sözcükler, öteki Türkçe sözcüklerden kolayca ayrılıyordu.</span></span></li>
<li><span><span>Orhun Yazıtları’nda belki de sözcük “Oğuz” değil, “Uguz” diye okunuyordu. Ancak Kâşgarlı’nın Divan’ından sonra iki türlü “Uguz /Oğuz” biçimlerine rastlıyoruz.</span></span></li>
<li><span><span>XI. yüzyılda Kaşgarlı Mahmut da Divan’ında Oğuzlar hakkında önemli bilgiler vermekte, yirmi iki Oğuz boyunu adlarıyla belirtmekte, sözcüklerini ve özelliklerini yetkiyle açıklamaktadır. (Bkz. Faruk Sümer, Oğuzlar, 1972 Ankara).</span></span></li>
<li><span><span>Buna göre sözcük, Orhun ve Uygur dönemlerinde “Uguz” diye konuşulmuş, yazılmış olmalıdır. Nitekim Kaşgarlı’da da hem “Uguz” hem de “Oğuz” biçimi vardır. Sözcük Arap harfleriyle de o dönemde, çok defa “vav” sız, üzerine “ötre” konmuş elif ile yazılıyordu: gibi. Üstelik sözcüğün sonundaki “-z” sesini kesinlikle belirtmek için – Uguzz” biçiminde “* = şedde” de konuyordu.</span></span></li>
<li><span><span>Aynı olayın türlü görünüşleri, eski kaynaklarda belirtilmiştir: Ugan/Ogan, Ugur/Ogur (uğur), uğramak /ogramak (uğramak); ur-gak > or-gak > orak (Kşg. C.I, s.14), üküş /ökuş “çok”, ürgi/örgi “yüksek” vb. </span><span>Ayrıca “nehir, ırmak” anlamında kullanılan “ügüz” sözcüğünün durumu da dikkate değer: Orhun Yazıtlar’nda “ügüz” biçimiyle geçen sözcük, Kasgarlı’nın Divan’ında ise “öküz” biçimini almıştır ve Kasgarlı, Kas öküz (Hotan şehrinin iki yanında akan iki derenin adı, Tavuşgan öküz (Uç şehrinde akan bir derenin adı), öküz (Benegit ırmağı, Oğuzlarca) demektedir. “Ügüz” sözcüğünün aslı da şu biçimde açıklanabilir: ıg-ız > iğiz > ügüz > öküz. Kısaca “hayvan” anlamındaki “öküz”den başka, bu lehçelerde kullanılan “nehir” anlamındaki “öküz” sözcüğü, “su” anlamındaki “ıg” sözcüğüne çoğul kavramı veren “-ı-z” ekinin getirilmesiyle oluşmuş ve “öküz” ya da “ügüz”, “sular” kavramını vererek “nehir, ırmak” karşılığında kullanılmıştır. Aynı kökten kurulmuş görünen “öğen” sözcüğü de Uygurcada “dere, çay” demekti. Aslında “öğen” sözcüğü, “küçük su” demektir ki kökü “ıg > -ig” ve eki “-en”, anlamına, yerine uygun olarak kullanılmıştır. Bir tür hayvan adı olan “öküz” sözcüğü ise Yunanca ‘oks’ sözcüğü ile ilgili olabilir.</span></span></li>
<li><span><span>Uygurcada “baçag/paçag”, “perhiz, oruç” demektir.</span></span></li>
<li><span><span>Uygurcada Doğu Romalılara “Purum” denilmesi ayrıca dikkati çeker, önsesler bakımından Fin-Ugur terimindeki “Uğur” sözcüğü de “U-gur” biçiminde bir öntüreme (prothese) ile açıklanabilir. Hatta, daha ileri gidilerek, yaygın “-r/-z” değişimiyle, “Gur”, “Guz” aynıdır, denebilir. Aynı biçimde bir öntüreme “Uygur” sözcüğü için de geçerlidir.</span></span></li>
<li><span><span>Yine aynı olayın pek çok örneğini Anadolu ağızlarında görmekteyiz: “rüya/ürüya, rahat /irahat, nza/inza, razı/irazı, renk/irenk, ramazan/ıramazan” gibi. Bu tür sözcüklerle kurulan tümceler de her gün yörelerimizde kullanılmaktadır: “irahatım kaçtı, irizası yoktu, irazı değilim, irengi sapsarı oldu, irazamanda oruç tutar mısın?, ürüya görmüş” vb.</span></span></li>
<li><span><span>Kâşgarlı Divan’ında verdiği haritada Yugur’ları göstermiştir. Ancak metinde bu sözcüğün kullanılmaması dikkate değer. Harita bir başka kaynaktan alınmış olabilir.</span></span></li>
<li><span><span>Kaşgarlı Beş Balık halkı Uygurlar için şöyle der: “Bu vilâyette beş şehir vardır. Vilâyetin halkı en katı kâfirlerdir” (Bkz. C.I, s.113) Bu durum, Uygurların bir bölümünün Müslüman olmayışı ve Sanskrit sözcükleriyle dolu bir dil kullanışları biçiminde yorumlanabilirse de aslında Uygurlar, konuşma lehçeleri ve gelenek tutum bakımlarından Kaşgarlı’ya, kaşgarlı’nın Türkçesine ters düşmüşlerdir, Oğuzlar gibi.</span></span></li>
<li><span><span>Büyük Selçuk İmparatorluğu ve Anadolu Selçuk Devleti (XI-XIII. yüzyıl) Oğuz boylarına dayandığına göre, bu devlet büyüklerinin de lehçesi Oğuzca idi, ancak, Oğuzcayı, geleneği olmadığı için, yazı dili olarak kabul edemiyorlardı. Uygurca ve onun devamı olan Karahanlı lehçesi de bütün zorlamalara karşın Selçukluların kendi lehçelerine, Oğuzcaya aykırı düşüyordu. Bu zorluklarla, daha başka kültür etkenleriyle, Selçuklular, yazı dili, resmi dil olarak Farsçayı kabul etmek zorunda kalmışlardı.</span></span></li>
<li><span><span>Ancak eski Anadolu Türkçesi olan Oğuzca, Anadolu’da 13. yüzyıldan sonra resmi yazı dili olabildi ve yavaş yavaş geleneği kuruldu. Bununla birlikte Osmanlı şairleri, Çağatay şairlerine nazireler yazmaktan kendilerini alamadılar. </span><span>Ayrıca 19. yüzyılda Kırım Türkleri de konuşma dilleri ayrı olduğu halde, geleneği çoktan kurulmuş İstanbul lehçesini yazı dili olarak kabul etmek istemişler, bazı girişimlerde de bulunmuşlardı.</span></span></li>
<li><span><span>Çoğul eki-ar/-er de, Hint-Arapça dillerde/ s, z’ye dönüşmüş olabilir.</span></span></li>
<li><span><span>Guz’Iar kendilerine “Guzar”da diyorlardı. Sondaki “-r” eki, çoğul kavramı veren bir ek görünümündedir.: Tatar (Tat-ar), Avar>Ap-ar, Hazar (Haz-ar/Huz-ar/Kas-ar) biçimlerinde aynı ek kullanılmıştır. “Harezm”ya da Harzem sözcüklerinde de yine -r- sesi dolayısiyle bir metatez olayı olabilir. Çünkü aynı yörelerde aynı özellikler sürüp gitmiştir. “Huz” sözcüğü, ayrıca, Arapça “Ahvaz” çoğul biçiminde de kullanılmaktadır. </span></span><span>Aynı “-ar” çoğul eki “Urartu, Gurer” gibi sözcüklerde de söz konusu olabilir.</span></li>
<li><span><span>Gagavuz adının sonundaki bölümün “oğuz” sözcüğünden gelebileceği önceleri belirtilmiştir. Ancak bu parça “Oğuz” sözcüğünden değil de “Guz” sözcüğünden gelmiş olabilir: yağız / yavuz sözcüklerinde olduğu gibi. Sözcüğün başındaki bölüm ise Kara /gara” olabilir, bu durumda sözcük “Gara-guz” olur ki “-r-” dolayısiyle yine bir metatez olayı düşünülebilir. Türklerde soy, boy adlarında “Kara” sözcüğü çok kullanılmıştır: Kara-Han = Kara Kagan’k, Kara-gas’lar (Kara-gas veya Kara-Kas) gibi.</span></span></li>
<li><span><span>Kumuk’ların adında çok defa “Kazı” sözcüğünün bulunması, bunların Kas’larla ilgili olabileceğini gösterir. Kumuk sözcüğü de (Kuz-muk) biçiminde düşünülebilir. Kumuk’ların gelenek ve göreneklerinin, halk edebiyatı ve kültürünün zenginliği yıllarca inceleyecilerin dikkatini çekmiştir ki, bu durum ancak böyle bir Kas soyu geçmişiyle açıklanabilir.</span></span></li>
</ol>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Çanakkale Savaşı’nda Türk Kadınının Rolü</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/canakkale-savasinda-turk-kadininin-rolu</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/canakkale-savasinda-turk-kadininin-rolu</guid>
<description><![CDATA[ Çanakkale Savaşı’nda Türk Kadınının Rolü
3 Kasım 1914’te başlayan Çanakkale Muharebeleri, 9 Ocak 1916’ya kadar aralıklarla yaklaşık 14 ay devam etmiştir. 18 Mart 1915’teki deniz harekâtının ardından, Nisan, Haziran ve Ağustos aylarında çok kanlı muharebeler cereyan etmiş, dönemin en güçlü silahlarına sahip olan İtilaf Devletleri ordusu, 9 Ocak 1916’da Çanakkale’yi tamamen terk etmek zorunda kalmıştır. Çanakkale Muharebeleri, deniz harekâtı başta […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4a0289572.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:43 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Çanakkale, Savaşı’nda, Türk, Kadınının, Rolü</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/07/Nevin-Yazici.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/canakkale-savasinda-turk-kadininin-rolu.html">Çanakkale Savaşı’nda Türk Kadınının Rolü</a></p>
<p><span><strong><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> Yard. Doç. Dr. Nevin YAZICI</span></a></strong></span></p>
<p><span>3 Kasım 1914’te başlayan Çanakkale Muharebeleri, 9 Ocak 1916’ya kadar aralıklarla yaklaşık 14 ay devam etmiştir. 18 Mart 1915’teki deniz harekâtının ardından, Nisan, Haziran ve Ağustos aylarında çok kanlı muharebeler cereyan etmiş, dönemin en güçlü silahlarına sahip olan İtilaf Devletleri ordusu, 9 Ocak 1916’da Çanakkale’yi tamamen terk etmek zorunda kalmıştır. Çanakkale Muharebeleri, deniz harekâtı başta olmak üzere onu izleyen kara taarruzlarıyla sıradan askeri bir harekât olarak değerlendirilemez. Çanakkale Boğazı stratejik açıdan Osmanlı Devleti’nin payitahtının anahtarı, kalbi ve iki kıtayı birbirine bağlayan önemli geçitlerden biridir.<strong>(</strong><strong>1</strong><strong>)</strong></span></p>
<p><span>Birinci Dünya Savaşı’nda birçok cephede mücadele etmiş olan Osmanlı Devleti ve Türk toplumu açısından Çanakkale Cephesi muharebeleri, zaferle sonuçlanan tek cephe olması ve Millî Mücadele’nin en önemli güç kaynağı olan millî şuurun, ilk defa büyük bir güç olarak kendini göstermesi bakımından çok önemlidir.</span></p>
<p><span>Çanakkale savaşları, olağanüstü şartların ve olağanüstü mücadelelerin savaşı olmasının yanı sıra; Türk ordusunun ve Türk milletinin dirilişinin başlangıcı, emperyalizmin gururunun kırıldığı yerdir. Çanakkale Savaşı’nda bir ölüm-kalım mücadelesi veren Türk milleti, ordusuyla, basınıyla, istihbarat örgütleriyle, yardım cemiyetleriyle ve tüm unsurlarıyla (kadın-erkek-çocuk- yaşlı) büyük başarı kazanmıştır. Ancak, Çanakkale’deki kanlı muharebeler, İngiliz General C.F. Aspinall’in ifadesiyle: “Türklerin çiçeklerini (yani geleceği olan gençlerini)” elinden almıştır.<strong>(</strong><strong>2</strong><strong>)</strong></span></p>
<p><span>Çanakkale Cephesi için Anadolu’nun ve Osmanlı sahasının her yerinden birçok insan, gönüllü olarak savaşa katılmıştır. Hemen her haneden bir kişi cepheye gitmiş, köyler boşalmış ve geride kalanlar; anneler, cephedeki evlatları için seferber olmuşlardır. Geride kalanların yaşadıklarını hiçbir zaman unutmadıkları bu muharebeler sırasında pek çok şehit verilerek Çanakkale Destanı yazılmıştır.</span></p>
<p><span>Türk kadını, Çanakkale Savaşı sırasında gerek cephede, gerekse cephe gerisinde tüm gücü ile hizmet vermiş; cephede erkekle omuz omuza düşmana karşı savaşırken cephe gerisinde de çeşitli faaliyetleri ile savaşa destek vermiştir. Özellikle Balkan Muharebeleri sırasında tecrübe kazanan Türk kadını, savaş sürecinde açtıkları dernekler ile büyük bir fedakârlıkla ve gayretle çalışarak; asker evlatlarını cephede kaderine terk etmemiştir.</span></p>
<p><span>Çanakkale Savaşı sürecinde Türk kadını, daha ziyade cephe gerisinde aktif bir rol üstlenmiştir. Sağlık hizmetlerinin sağlanmasında, askeriler için kılık-kıyafet ihtiyacının hazırlanmasında, cemiyetler vasıtasıyla yardım toplanmasında ve kamuoyu oluşumunda Türk kadını önemli hizmetlerde bulunmuştur.</span></p>
<p><span>Türk kadınının Çanakkale Savaşı sürecinde askerî, ekonomik, sosyal, kültürel alanlarda göstermiş olduğu faaliyetler; Milli Mücadele döneminde Türk kadının daha aktif rol üstlenmesine zemin hazırlamış ve Yeni Türk Devleti’nin yapılandırılması sürecinde de kadının, toplumun tamamlayıcı, birleştirici, dinamik ve modern unsuru olmasında etkili olmuştur.</span></p>
<p><span><strong>Çanakkale’de Savaşan Kadınlar</strong></span></p>
<p><span>Çanakkale Savaşları’nda Türk kadınlarından bazıları cephe gerisinde Mehmetçiğe destekte bulunurken, bazılarının da siperlerde düşman askerlerine büyük kayıplar verdirdiğine dair Avustralya, Yeni Zelanda ve İngiliz arşivlerinde bilgi mevcuttur.<strong>(</strong><strong>3</strong><strong>) B</strong>u bilgiler ışığında Çanakkale Savaşları’nda Türk kadınlarının sanıldığının aksine sadece cephe gerisinde değil, siperlerde de düşmana karşı Mehmetçiklerin yanında göğüs göğüse çarpıştığı görülmektedir.</span></p>
<p><span>Bu kadın mücahitler kimlerdir, eylemleri bireysel midir, yoksa örgütlü ve planlı bir eylem midir? Bu sorulara mevcut kaynaklar ve araştırmalar çerçevesinde kesin yanıt vermek güç görünmektedir. Ancak Milli Mücadele sürecinde Türk kadınının cephede savaştığı dikkate alındığında, kadının cephedeki rolünün başlangıcını Çanakkale Savaşı olabileceğini söylemek mümkündür.</span></p>
<p><span>Konuyla ilgili Avusturyalı piyade er J. C. Davies annesine yazdığı mektupta kendilerine karşı çarpışan bir Türk kadın savaşçısıyla ilgili olarak şunları anlatmaktadır: “Benim de vurulduğum 18 Mayıs 1915 günü keskin nişancı bir Türk kızı, pusuda çarpışıyordu. Gizlendiği yerden gün boyunca ateş etti ve çok sayıda adamımızı vurdu. Ancak gün batmadan bir Avustralyalı tarafından’ vurulmasına gene de üzüldüm. Güzel, yapılı ve tahminen 19-21 yaşlarında bir genç kızdı. Ölü ele geçirdiğimizde, yanında başka bir Türk’ün ölüsünü de bulduk. Genç kızın bedeninde tam 52 kurşun yarası vardı… Bu savaş korkutucu.”<strong>(</strong><strong>4</strong><strong>)</strong><strong><em> </em></strong></span></p>
<p><span>Avusturyalı askerin aktarımında dikkati çeken unsur, “keskin nişancı bir Türk kızı” betimlemesidir. Bu Türk kızının, kendisini korumak üzere ailesi tarafından veya asker bir yakını tarafından eğitilmiş olması ihtimali kuvvetli görünmektedir.<strong><em> </em></strong></span></p>
<p><span>Times gazetesi muhabiri, İngiliz donanmasına ait hastane gemisiyle İngiltere’ye götürülen yaralı askerlerle yaptığı görüşmeyi şöyle aktarmaktadır: “Denizci asker 25 Nisan 1915 çıkarmasında yaralanmış, kendisi çarpışmalar sonucu ele geçen keskin nişancı bir Türk kadınıyla karşılaşmış: …O, bir Türk kadın savaşçısıydı ve durmaksızın saklandığı evden ateş ediyordu, evi boşaltıp teslim olmayı reddediyordu. Sonunda ele geçtiğinde, yanında yaşlı annesi ve çocuğu da birlikteydi. Yakalanana kadar bir pencereden ısrarla ve özellikle de subaylarımızı hedef alarak ateş etmişti. Sanıyorum öldürdüğü bazı kurbanlarını süngülemişti de. Üzerinde 16 askerimizin künyesini bulduk…”<strong>(</strong><strong>5</strong><strong>)</strong><em> </em></span></p>
<p><span>Bu örnekte ise, ailesini korumak üzere silaha sarılmış bir Türk kadınından bahsedilmektedir. Erkeklerin çoğunun askerde olduğu düşünüldüğünde, kadının ailesini korumak üzere savaşması kaçınılmaz bir durum olarak karşımıza çıkmaktadır.</span></p>
<p><span>Yeni Zelanda’dan savaşmak için gelen Otago Birliği’ne mensup bir askerle yapılan görüşmede şu izlenimleri aktarmaktadır: “Bir keskin nişancı Türk savaşçısını yakalamak için operasyon düzenlediklerini, bu nişancıyı ele geçirdiklerinde şaşırıp, kadın olduğunu gördüklerini…”<strong>(</strong><strong>6</strong><strong>)</strong></span></p>
<p><span>Mısır’da yayınlanan The Egyptian gazetesinde yer alan ve bir askerin İskenderiye’den ailesine yazdığı mektubunda, Türk kadın savaşçılardan şöyle bahsedilmektedir: “15 Ağustos 1915 Pazar günü savaşa katıldık ve büyük bir tepeyi ele geçirme görevi aldık. Bu arada çok can kaybı verdik. Şarapnel parçaları, makineli tüfek mermileri yanı sıra, pusuda ateş eden keskin nişancı Türk kadın savaşçıların ateşi altında, adeta cehennemde ilerlemek gibi bir şeydi bizimkisi. Burada çarpışanların çoğu kadın ve kız. Kendilerini yeşile boyayıp, ağaç ve bodur bitkilerle uyum sağlamış.<strong>(</strong><strong>7</strong><strong>)</strong></span></p>
<p><span>İngiliz arşivi referans gösterilerek hazırlanan bir diğer çalışmada da benzer aktarımlar yer almaktadır. Bir İngiliz yüzbaşı anılarında Suvla Limanı’na yapılan çıkarmayı anlatırken bir Türk hücumu esnasında sahile doğru çekilmek zorunda kalışlarından ve bu sırada yakalanan bir Türk kızından şöyle bahsetmektedir:</span></p>
<p><span>“Herkes en hızlı bir şekilde sahile süründü… Türk siperlerindeki keskin nişancılardan bize ateş yönetildi. Biraz ateşten sonra çalıların arkasından bir Türk kızı geliyordu. Kimliğini gösteren bir çeşit yuvarlak işaret diskleri ve kollarında saatler olduğu halde yakalandı. Çalılığa uysun diye vücudu yeşil boya ile kamufle edilmişti. Keskin nişancılık eğitimi almıştı. Başka yakalanan Türk kadınları da vardı”.<strong>(</strong><strong>8</strong><strong>)</strong></span></p>
<p><span>Yukarıda verdiğimiz her iki örnekteki bilgiler, bireysel ve mecburen kendini veya ailesini korumak üzere silaha sarılan kadın savaşçı örneği algısını, başka bir boyuta taşımaktadır. Çünkü burada sayıları birden fazla ve kamuflaj kıyafetinde bir grup savaşçı Türk kadınından bahsedilmektedir. Bu kadınlara özel bir eğitim verilmiş midir? Ya da herhangi bir askeri birliğin uzantısı mıdır? Bilmiyoruz. Ancak, köylerini veya mahallerini korumak üzere aralarında böyle bir örgütlenmeye gitmiş olabileceklerini söylemek mümkündür.</span></p>
<p><span>Yukarıda ifade ettiğimiz alıntılarda “keskin nişancı Türk kadın savaşçıları” imajı ön plana çıkmaktadır. Anzak ve İngiliz askerlerinin ifadesinde ve aktarımında yer alan savaşçı kadınları, gerek sayısal bakımdan gerekse harekât tarzı dikkate alındığında örgütlü ve planlı bir eylemin parçası olarak tanımlamak zordur. Ancak, bu kadınların, kendilerini kamufle edecek şekilde giyinmiş olmaları ve keskin nişancı olarak tanımlanmaları, askeri bir eğitim almış olabilecekleri ihtimalini kuvvetlendirmektedir. Türk kadınının Çanakkale Savaşı’ndaki konumu ile ilgi yukarıda yer verdiğimiz bilgilere ulaşan Mete Tunçoku; “Bu örnekler Çanakkale Savaşlarında bazı kadın savaşçıların da rol aldığını, bunun bireysel bir kaç olaydan çok örgütlü bir eylem olduğu kanısını güçlendirmektedir.”<strong><em>(</em></strong><strong><em>9</em></strong><strong><em>)</em></strong> yorumunu yapmaktadır. Ancak, bu yorumu destekleyecek veriler hali hazırda çok sınırlıdır.</span></p>
<p><span>Türk kadınının Çanakkale Savaşı’nda cephedeki faaliyetlerini açıklık getiren Türk arşiv ve kaynaklarında herhangi bir bilgi yer almamakla beraber; Çanakkale Savaşları ile ilgili son dönemde yapılan bazı çalışmalarda; kadınların cephede savaştığı bilgisine katkı sağlayabilecek anı ve aktarım düzeyinde örnekler yer almaktadır.</span></p>
<p><span>Bunlardan biri, Mücahide Hatice Hanım tarafından 20 Mart 1926 tarihli Zafer-i Milli gazetesine verilen beyanattır: <em>“İzmir’in Kemalpaşa (Nif) kazasının Ahmetli köyünden Hacı Halilzâdeler’denim. Babam merhum Mehmet Efendi’dir. Çanakkale Anafartalar’da 56. fırkada silahımla muharebelere iştirak ettim. Adım Ahmet idi. Benim kadın olduğumu kimse bilmiyordu. Şarapnel ve kurşunlarla dokuz yerimden yaralandım. Milli muharebelerimize de gönülü iştirak ettim…”</em><strong>(</strong><strong>10</strong><strong>)</strong></span></p>
<p><span>Bir diğeri ise; Çanakkale Savaşı’na Kosova’dan gelen gönüllüler arasında yer alan Zeynep Mido Çavuş’tur. Çanakkale Savaşı’na, Gora-Dragaş’tan katılanların anlattıklarına göre, biri Gora’dan olmak üzere, Kosova’dan sekiz tabur katılmış; sadece erkekler değil, kadınlar da yer almıştır. Zeynep Mido Çavuş, savaşa bekâr olarak katılan ve şehit düşen Dragaşlı’lardan biridir.<strong>(</strong><strong>11</strong><strong>)</strong></span></p>
<p><span><strong>Çanakkale Savaşı’nda Yardım Kuruluşlarının Faaliyetleri ve Kadınlar</strong></span></p>
<p><span>Seferberliğin ilan edilmesi üzerine resmi kurumların ve sivil toplum kuruluşlarının teşviki ile Türk halkı Çanakkale Savaşı’na destek vermek için topyekûn çalışmıştır. Türk halkı, bu süreçte, birlik ve beraberlik içinde, cepheden gelen yaralılara evlerini açmış, cephedeki askerlerin aileleri ve çocukları için yardım kampanyaları düzenlemiştir. Bu kampanyalara halkın her kesiminden kadınlar katılmıştır. Katılanlar arasında Gayri Müslimlerin de yer alması önemli bir ayrıntıdır.</span></p>
<p><span>Bu yardım kampanyalarını düzenleyen ve bu uğurda çalışanların büyük bir kısmını kadınlar oluşturmuştur. Çanakkale Savaşı’nda Türk kadını, sağlık, eğitim, yardım faaliyetleri çerçevesinde cephede savaşan Mehmetçiğe maddî ve manevî olarak destek olmuştur.</span></p>
<p><span>Önemli bir kısmı Balkan Muharebeleri’nde kurulan cemiyetler aracılığıyla toplanan yardımlar, yaralıların bulunduğu hastanelere ve Müdâfaa-i Milliye veya Hilâl-i Ahmer Cemiyetleri vasıtasıyla gazilere ulaştırılmıştır. Toplanan yardımlar, aynı zamanda yardıma muhtaç asker ailelerine de ulaştırılmıştır.</span></p>
<p><span><strong>Hilâl-i Ahmer Cemiyeti Hanımlar Merkezi</strong></span></p>
<p><span>Hilal-i Ahmer Hanımlar Merkezi, Osmanlı Hilâl-i Ahmer Cemiyeti bünyesinde 20 Mart 1912 tarihinde “Osmanlı Hilâl-i Ahmer Hanımlar Merkeziyesi” adıyla kurulmuştur. Kurulan bu teşkilatla kadınlar etkili bir şekilde Hilâl-i Ahmer faaliyetlerine katılmışlardır. Kuruluşundan itibaren cephede savaşan askerlere, yaralı ve hastalara, kimsesizlere ve bakıma muhtaç olanlara, şehit ve asker ailelerine, göçmenlere, esirlere yardım eden Hilal-i Ahmer Hanımlar Merkezi, bu faaliyetlerini bağış kampanyalarının yanı sıra; aşhane, çayhane, hastane, dispanser, sanat evi, atölyeler, nekâhet-hane, gibi kuruluşlar aracılığıyla gerçekleştirmiştir.<strong>(</strong><strong>12</strong><strong>)</strong></span></p>
<p><span>Çanakkale Savaşı’nın çıkması üzerine Hilâl-i Ahmer Hanımlar Merkezi, Osmanlı hanımlarını iş başına çağırmıştır: <em>“…ellerinizi kollarınızı mu’tel kılmayınız… Vatan yalnız silahla müdafaa olunmaz Müdafaanın bir de manevî olan kısmı vardır. Harbe giden erkeklerin istirahat-i vicdaniyesini temin için arkada bıraktıkları evlad u iyale hüsn-ü muamele ve ibraz-ı muavenet etmek, sonra da sahne-i harbde mecruh düşen gazileri tedavi ve teselli eylemek kadınlara terettüb eden vezaif-i vataniyenin en birincisidir… Askere çamaşır yetiştirmek lazım; dikiş dikmek veyahut diktirmek arzu edenler her gün sabahtan akşama kadar Hilâl-i Ahmer Hanımlar Merkezi’ne müracaat edebilir…</em> “<strong>(</strong><strong>13</strong><strong>)</strong></span></p>
<p><span>Hilâl-i Ahmer Hanımlar Merkezi’nin gazeteye verdiği bu ilan, vatan görevine davettir. Kadınlar gerek el becerileriyle gerek şefkatleriyle yaraları sarmak için göreve, vatana hizmete çağrılmıştır. Bu davete katılım, özellikle İstanbul çevresi olmak üzere hayli yoğun olmuştur.</span></p>
<p><span>Hilâl-i Ahmer Cemiyeti, Dr. Besim Ömer Paşa’nın öncülüğünde yaralıların tedavisinde sayısı yetersiz olan hastabakıcılar yetiştirmek için 1913-1916 yılları arasında kurslar düzenlemiştir. Bu kurslarda eğitim gören Safiye Hüseyin Elbi ve Münire İsmail vd isimler Balkan ve Çanakkale Savaşlarında görev almışlardır.<strong>(</strong><strong>14</strong><strong>)</strong> Çanakkale Cephesinde yaralananlar hastanelere sığmayınca bölgedeki pek çok okul hastane haline getirilmiş ve kadınlar buralarda gönüllü hastabakıcılık yapmışlardır. 25 Nisan 1915 – 1 Temmuz 1915 tarihleri arasında İstanbul ve çevresindeki hastanelere gönderilen yaralı sayısı 56.394, hasta sayısı 2.358’dir.<strong>(</strong><strong>15</strong><strong>)</strong></span></p>
<p><span>Hilâl-i Ahmer Hanımlar Genel Merkez Heyeti, gerçekleştirdiği fedakâr çalışmalar ve yardım faaliyetleriyle halka ulaşmıştır. Kermesler, çay ziyafetleri, toplantı ve konferanslar düzenleyen sergiler ve el işlerinden oluşan satış yerleri açan kurum, diğer yardım dernekleri aracılığıyla bu faaliyetlerini yaygınlaştırarak, kimsesiz muhtaç ailelere ve orduya gereksinim duyulan yiyecek, giyecek, tıbbi malzeme (v.b.) eşyaları sağlamıştır. Ev ev, mahalle mahalle dolaşarak para, yiyecek, giyecek ve çeşitli eşya ve malzeme toplayan Hilâl-i Ahmer kadınları “çiçek günü” ve “yardım toplantıları” adıyla düzenledikleri toplantılarla yardım toplamış; halkın katılımını sağlamışlardır.</span></p>
<p><span>Hilâl-i Ahmer Cemiyeti Hanımlar Merkezi’nin Çanakkale Savaşları sırasında en büyük ve kapsamlı yardım faaliyeti, askerler için gerekli olan giyim malzemelerinin temininde olmuştur. Askerin giyim ve kuşamından hastanelerdeki çarşaf ve hastabakıcı gömleklerine kadar hemen her şeyin dikilmesinde Balkan Savaşları sırasında tesis edilen Hilâl-i Ahmer Cemiyeti Hanımlar Merkezi’ne bağlı Dârussınaa’nın önemli hizmetleri olmuştur.<strong>(</strong><strong>16</strong><strong>)</strong> Özellikle Çanakkale Savaşları esnasında Darussınaa, milyonlarca çamaşır ve yatak takımı levâzımı hazırlamış, ordu için binlerce çorap, eldiven, boyun atkısı örmüştür.</span></p>
<p><span>Burada, yüzlerce hayırsever kadınımız, geceli-gündüzlü gönüllü olarak çalışmıştır.<strong>(</strong><strong>17</strong><strong>)</strong> Bunların dışında karyola, terlik, kundura, sedye, kazgan, uçluk, teneke, lamba, dolap, iskemle, koltuk değnekleri, maşrapa, tükürük hokkaları ve telden sargı yatakları gibi, ihtiyaç duyulan her şey ucuz bir şekilde üretilmiştir.<strong>(</strong><strong>18</strong><strong>) </strong>Üç ay zarfında 135.000 kat çamaşır hazırlanmış, seferberlik başlangıcında Müdâfaa-i Milliye Cemiyeti için 60.000 adet avcı yeleği kısa bir zamanda dikilip teslim edilmiştir.<strong>(</strong><strong>19</strong><strong>)</strong> Müdâfaa-i Milliye Cemiyeti’ne teslim edilen bu yardım malzemelerinden 10.494 gömlek, 10.494 don, 1.506 terlik, 1.411 çarşaf, 1.612 entari, 2.112 hasta gömleği, 222 yatak, 214 yorgan, 170 yastık, 166 takye, 50 battaniye, 9 top Amerikan bezi, 17.331 çorap mendil, 5 karyola, 5.096 tas, 12 ibrik, 30 pamuklu hırka, 24 derece, 60 şırınga, 72 idrar şişesi, 133 emaye leğeni, 26 küvet, 156 maşrapa, 5.630 kaşık, 1.900 adet havlu, 15 sargı, 165 kilo sabun, 5.604 tabak toplamı 83.661 adet parça Hilâl-i Ahmer Hastaneleri dışındaki diğer hastanelere de verilmiştir.<strong>(</strong><strong>20</strong><strong>)</strong></span></p>
<p><span>Savaşın ilk aylarında, İkdam Gazetesi’nde çıkan bir makalede; “Dikilen çamaşırları görmek ve kumaştan arzu ettikleri kadar alarak bu numuneye göre hanelerinde biçip dikmek ve diktirmek vatan hizmetinde bulunacak hanımefendilerin Cumadan sonra her gün zevâli saat ondan öğleye ve öğleden sonra birden beşe kadar Hilâl-i Ahmer Hanımlar Merkezi’ne müracaat etmeleri rica edilerek” herkesin bu hizmete katılması istenmiş; halktan da bu talebe karşı önemli destek gelmiştir.<strong>(</strong><strong>21</strong><strong>)</strong></span></p>
<p><span>Cemiyet, yaralıların tedavilerinde kullanılmak üzere gelir elde etmek üzere başta piyango olmak üzere sergi vb faaliyetlerde bulunmuş; piyangolar genellikle konserler, eğlence programları, müsamereler, tiyatro ve sinema gösterimlerinden sonra düzenlemiştir.</span></p>
<p><span>Yaralılar menfaatine konserler düzenlenmiş ve basında: “Mecrûh gazilerimizin şefkatli vâlidesi Hilâl-i Ahmer menfaatine” başlığıyla yer almıştır. Kadıköy Hanımlar Şubesi tarafından Hicrî 21 Mayıs 1331 (Miladî 3 Haziran 1915) tarihinde düzenlenen ve memleketin büyük sanatkârı Viyolonist Zeki Bey Efendi’nin iştirak ettiği, Lefke Bey ve Gümüş Kürdan Efendi’nin de refakat ettiği konserin 6.820 kuruşluk geliri Hilâl-i Ahmer Merkezi Umûmîsi’ne teslim edilmiştir.<strong>(</strong><strong>22</strong><strong>)</strong></span></p>
<p><span>Cemiyetin yardım toplama faaliyetlerinde öncelikli konulardan biri de şehit çocukları olmuştur. Bayramın birinci günü Hilâl-i Ahmer kadınları tertip ettikleri çiçek günü münasebeti ile gazetelere “Bir kahramanın ak alnı üstünde açılmış bir kırmızı yara gibi beyaz sinesinde kanlı bir hilâl ağlayan bu çiçekler için hepimizin vereceği küçük paralar toplanacak, birikecek; sargı, ilaç, gıda olacak. İstanbul kapılarını beklerken yaralanan askerlerimiz bunlarla şifa ve hayat bulacak” ilanı verilmiş ve İstanbul halkından bu çiçeklerden almaları istenmiştir.<strong>(</strong><strong>23</strong><strong>)</strong></span></p>
<p><span>Çanakkale Savaşı’nda, cemiyetin, çiçek satışından elde ettiği gelir Hicrî 1329 (Miladî 1913)’da 549, 1330(1914)’da 1518 Osmanlı Lirası olup; 1331 (1915)’de bu miktar 2.255 Osmanlı Lirasına ulaşmıştır. 1332 (1916)’de yılında ise elde edilen gelir 1.450 Osmanlı Lirasıdır.<strong>(</strong><strong>24</strong><strong>)</strong> Yukarıda görüldüğü gibi, Çanakkale Savaşları’nın olduğu 1331 (1915) yılı çiçek satışından elde edilen gelirin yüksek oluşu dikkat çekicidir.</span></p>
<p><span>Cemiyet, basın aracılığıyla yardım kampanyalarına kamuoyu oluşturmuştur. Şehre gelen yaralıların çokluğu nedeniyle yeni açılan hastanelerde ihtiyaç duyulan yatakların temini için 8 Mayıs 1915 tarihli Sabah gazetesinde halka şöyle seslenilmiştir: “Hilâl-i Ahmer Cemiyeti İstanbul hastanelerinde bulunan mecrûh gazilerimiz için yatak ve yorgan istiyor. Biliriz ki, İstanbul’da her aile yatak levâzımının noksanından şikâyet eder. Fakat, olur da bu hakiki bir noksandan bu bir yoksulluktan ziyade Osmanlıların misafirperverlik namına besledikleri hüsnü tatmine muvaffak olmayan bir varlığa ait bir şikâyetten ibarettir. Aile kadınları, muhterem validelerimiz yataktan bahsedildikçe “Benim iki misafirim de gelmez mi?” cevabıyla ihtiyaçlarının hangi noktaya taalluk ettiğini gösterirler. İşte biz, şimdi o muhterem anaların şefik vicdanlarına hitap ediyoruz. Kendilerine diyoruz ki, misafirleriniz geldi. Hem de mecrûh! Sizin… huzur ve istirahatınızı muhafaza etmek için kapınızda vuruşup paralandılar! Osmanlı kadınları Hilâl-i Ahmer’e yatak gönderiniz!”</span></p>
<p><span>7 Mayıs 1915 tarihli İkdam Gazetesi’nde ise: “Bugün Hilâl-i Ahmer, Dersaadet ahâlisini pek hayırlı ve aynı zamanda gayet elzem bir işe davet ediyor ve diyor ki… Zaten vatanı uğrunda her şeyini fedaya hazır olan ahâlimizi teşvik için bir kelime ilavesine bile lüzum görmüyoruz…” denilmektedir.</span></p>
<p><span>İstanbul halkı tüm kesimiyle bu çağrıya olumlu karşılık vermiş, aynî ve nakdî yardımda bulunmaktan kaçınmamıştır. Osmanlı Bankası memurları Pangaltı Menzil Hastanesi’ni ziyâret ederek kırk dokuz adet yatak çarşafı ve yirmi beş adet yastık hediye etmişlerdir.<strong>(</strong><strong>25</strong><strong>)</strong> Ayıntab ahâlisinden Pazarbaşızâde Mahmud Nuri Efendi, yaralıların yatak ihtiyacı için 30 Osmanlı Lirası bağışlamıştır.<strong>(</strong><strong>26</strong><strong>)</strong></span></p>
<p><span>Hilâl-i Ahmer kadınlarının toplanan yardımları; çamaşır, giyecek, yiyecek vd şubeler aracılığıyla ihtiyaç duyulan yerlere ulaştırıldığı hakkında bir mektupta şöyle denmektedir: “Hilâl-i Ahmer Cemiyeti Kadınlar Merkez-i Umûmiye’si Riyaset-i Aliyesine; Kıymetli vatanımızın mensucatından vücuda getirüb afife ve ban ellerinizle işlediğiniz Hilâl-i Ahmerle muvassah zarif keselere mevzu ve en meşhur sanatkârımızın en şirin mezâk şekerleriyle bir sandık limon vapurdan alınub merkezi hilafet-i aliyyenin Çanakkale kapısını kırmağa yeltenen müttehid düşmanların kaba-yı âhenin zırhlarının ateşleri karşısında eski Türk ve Osmanlılığı ihya edercesine şifayı vazife eyleyen, vazife uğrunda mecrûh olub hastanelerde tedavi edilen asker kardeşlerimize tevzi edilmiştir. Gazilerimizi, mecrûhlarımızı unutmayan şefkatli hemşirelerimizin şu suretle ibraz-ı ulviyet eylemeleri askerlerimizin kalbinde derin bir hissi şükran uyandırmış ve cemiyeti muhtereme azası hemşirelerimize selamlar ithaf eylemiş olduklarını aynı hissiyata tercüman olarak arz eyleriz, Muhterem ve müşfik hemşirelerimiz”<strong>(</strong><strong>27</strong><strong>)</strong></span></p>
<p><span>Beşinci Ordu Komutanı Liman Von Sanders imzalı bir yazıda Hilâl-i Ahmer Derneği Başkanı Doktor Besim Ömer Paşa’ya, ordunun sıhhî durumuna yardım için büyük bir faaliyet gösteren Hilâl-i Ahmer Hanımlar Genel Merkezi üyelerine teşekkür edilmektedir. “Hilâl-i Ahmer Cemiyeti Reisi Dokor Besim Ömer Paşa’ya Beşinci Ordunun ahval-i sıhhiyesini idame maksad-ı hayır ve emeli müşfikanesiyle kemal-i faaliyetle çalışmış olan Hilâl-i Ahmer Hanımlar Merkez Umumisi azası muhteremesine, Beşinci Ordunun kemali fahr ile iblağını müsâraat göstermek istediği şükran-ı kalbiyemi teşekkürat-ı mahsusamı terdi eder ve latif tebliğine delaletlerini rica eylerim.”</span></p>
<p><span>Bahri Sefid Mevki-i Müstahkem Kumandanı Cevad imzalı bir yazıda ise Hilâl-i Ahmer kadınlarının çalışmaları övülmekte, “Cemiyet muhteremeleri tarafından Çanakkale istihkamatı müdaafini namına hediye olarak irsâl buyurulmuş olduğu 14 Mart 1916 (1 Mart 1331) tarihli tahrir ile tebsir buyurulan eşyadan dolayı müdafaa-i mezkure namına cemiyet-i muhteremenize takdim-i teşekkürat eylerim…” denilmektedir.<strong>(</strong><strong>28</strong><strong>)</strong></span></p>
<p><span>Hilal-i Ahmer Hanımlar Merkezi’nin önemli faaliyetlerinden biri de düzenli olarak çıkardığı takvimlerdir. Bu takvimlerde verilen bilgiler, kadınların mutfaktan sanata, felsefeden eğitime kadar çeşitli konularda genel olarak bilgilendirilmesini, gerekli sağlık ve ilk yardım bilgisi ile donatılmasını ve böylece Türk kadınlarının kendilerini geliştirmesi sağlanmaya çalışılmıştır.<strong>(</strong><strong>29</strong><strong>)</strong> Takvimlerin yapraklarının kenarlarına da kadının toplum hayatı için önemini belirten; “Kadın yükseltilmeli ve yükselmeli ki eli ihtiram ile öpülsün, Kadın mesâi-i bedeniye ve fikriyesiyle hayata karışmalıdır, Bir milletin nisvânı derece-i terakkisinin mizanıdır” gibi veciz sözler serpiştirilmiştir.<strong>(</strong><strong>30</strong><strong>)</strong></span></p>
<p><span><strong>Müdafaa-i Milliye Cemiyeti</strong></span></p>
<p><span>Savaş boyunca Hilâl-i Ahmer Kadınlar Merkezi kadar önemli hizmette bulunmuş bir diğer cemiyet ise, Müdafaa-i Milliye Cemiyeti’dir. Hemen her alanda faaliyet gösteren bu cemiyet, yaralılar için yardım toplamış ve bunları ilgili yerlere ulaştırmıştır. Açılan kampanyalar ve iane defterleri ile toplanan paralar yaralıların tedavi edildiği hastanelere ve diğer cemiyetler ile irtibat kurularak şehitlerin muhtaç ailelerine verilmiştir. Bu cemiyet, aynı zamanda yaralıların mektuplarının yazılmasına kadar geniş bir yelpazede halkın hissiyatını canlı tutma gayreti içinde olmuştur.<strong>(</strong><strong>31</strong><strong>)</strong></span></p>
<p><span>Türk Yurdu’nda yer alan bir makalede Müdaafa-i Milliye Cemiyeti’nin faaliyetinden şöyle bahsetmektedir: “Çanakkale müdafaasında mecrûh olan gazilerimizin İstanbul’a gelmesi üzerine yurt talibatı ve müdire hanımefendiler kendi aralarında iane toplayarak şeker çikolata, sigara ve saire almışlar ve hastahaneleri ziyâret ederek mecrûhlara tevzi etmişlerdir. Mecrûhların çoğalması üzerine yatak takımlarına ve sair eşyaya ihtiyaç ziyadeleştiğinden yurt tarafından 273 parça eşya ve 33 takım yatak tedarik olunarak Müdafaa-i Milliye Cemiyeti’ne ianeten teslim edilmiştir….Balkan Harbi esnasında kafile kafile İstanbul’a gelmekte olan biçare muhacirlerin hal-i sefalet iştimallerini görerek, kalpleri parça parça olan hamiyyetli hanımefendilerin annelik hüsn-i şevkatperveraneleriyle tesis ettikleri Kadınlar Esirgeme Derneği’de Harbi-i Umûmi’de hamiyyet-i vataniyesini izhar ve ispat etmiştir. Görülen lüzum üzerine Hilâl-i Ahmer Cemiyeti’ne birçok dikiş diktikleri gibi mecruh gazilerin hallerini sormak üzere Daruşşafaka Hastahanesi’ni ziyâret ve hastalara portakal ve sair hediyeler tevzi etmişlerdir”<strong>(</strong><strong>32</strong><strong>)</strong></span></p>
<p><span>Makalede ifade edildiği gibi, cemiyet özellikle yaralıların ihtiyaçlarını temin etmek üzere faaliyet göstermiş; ayrıca, gerçekleştirdiği hastane ziyaretleriyle de yaralılara manevî destek vermiştir.</span></p>
<p><span>Savaş boyunca önemli bir boşluğu dolduran Müdafaa-i Milliye Cemiyeti, 18 Mart Zaferi’nin hemen ardından kahraman gazilerin günlük sigara ihtiyacı için 25.000 paket sigara siparişi vermiş ve bunun için gereken paranın toplanacağı bir de hesap açmıştır (İkdam 22 Mart 1915). Müdâfaa-i Milliye Cemiyeti, Haseki Nisa Hastanesi’nde yatan yaralılar için 200’er adet gömlek, don, entari ve yatak çarşaf vermiştir.<strong>(</strong><strong>33</strong><strong>)</strong></span></p>
<p><span>Çanakkale Savaşları sırasında en çok yaralılar için temiz çamaşıra ihtiyaç duyuluyordu. Yaralıların çokluğu ve hastanelerin yeni tesis edilmesi nedeniyle ilk günlerde bu gibi ihtiyaçlar, gazetelerden ilân suretiyle sağlanmaya çalışılmıştır. Özellikle nakdî yardım yapacakların çamaşır yardımında bulunmaları istenmiştir ki, bu çağrının 19 Mayıs gece taarruzundan hemen sonra olması dikkate değerdir: “Bil-cümle kuzâtın ve aleî-husus mecrûhîn ve hastagânın temiz çamaşıra büyük ihtiyacı vardır. Bu ihtiyacı temin için her müessese gibi Müdâfaa-i Milliye dahi çalışmakta olduğundan, eşya ihdasında (hediye) bulunacak hamiyetkaranenin bilhassa çamaşır hazırlaması ve bulundukları mahalli Müdafaa-i Milliye şubesine makbuz mukabilinde teslim-i himmet buyurmaları ilân olunur.”<strong>(</strong><strong>34</strong><strong>)</strong></span></p>
<p><span>Cemiyetlerin yardım toplama faaliyetlerinde öncelikli konulardan biri de şehit çocukları olmuştur. Müdâfaa-i Milliye Cemiyeti’nin “Eytâm ve Erâmil-i Şühedâ” için bir şube açmakla kalmamış, bu konuda <em>“Vatanın selâmet ve i’lâsını ve milletin hayat ve mevcûdiyetini müdâfaa eden kahraman ordunun nâsiyesi pak ve bülend her fert cansiperane karşı vicdanlarımıza terettüp eden dini şükran o kadar büyük ki, ‘Onlar için canlarımız feda.’ demekle bile bilemeyiz ki, bu borcun büyüklüğü gösterilebilmiş olsun” </em>ve<em> ‘Vatan ve milletin müdâfaasında asker vazifesini bilirken geri kalan kısmı lakayt ve atıl duramaz.” </em>sözleriyle başlattığı kampanyaya Tasvîr-i Efkâr gazetesi de destek vermiştir.<strong>(</strong><strong>35</strong><strong>)</strong><em> </em></span></p>
<p><span>Yaz sonuna kadar devam eden bu kampanyada toplanan miktar, 330.275 kuruş 30 paraya ulaşmıştır.<strong>(</strong><strong>36</strong><strong>)</strong> Tasvîr-i Efkâr gazetesinde çıkan başka bir haberde ise, şehit çocukları yararına mektup ve kartpostallara ilave pul yapıştırılması, bu hususta çıkarılan kanunun uygulanışı ile ilgili tedbir alınması ve bir an önce yürürlüğe konması istenmiştir.<strong>(</strong><strong>37</strong><strong>)</strong> Müdâfaa-i Milliye Cemiyeti de bayram günleri için hazırlattığı harp manzaralarının bulunduğu kartpostallar ile yardım toplamıştır.<strong>(</strong><strong>38</strong><strong>)</strong> Bir yıl sonra Servet-i Fünûn’da çıkan bir yazıdan da anlaşıldığı üzere Hilâl-i Ahmer, yardım toplama faaliyetlerini çıkardığı 10 ve 40 paralık resimli pullarla devam ettirmiştir.<strong>(</strong><strong>39</strong><strong>)</strong></span></p>
<p><span>Yardım toplama yollarından bir diğeri ise Müdâfaa-i Milliye Cemiyeti tarafından piyasaya sürülen “cihadiye yüzükleri” olmuştur. Cemiyet, tanesi 5 kuruş olan bu yüzüklerin satın alınmasının cihada katılımın maddî ve manevî delili olmakla birlikte tarihî bir hatıra mahiyeti kazanacağını ve yakında piyasaya sürüleceğini bildirmiştir.<strong>(</strong><strong>40</strong><strong>)</strong> Bu yüzükler yaklaşık bir ay sonra satışa sunulmuştur.<strong>(</strong><strong>41</strong><strong>)</strong></span></p>
<p><span><strong>İstihlâk-ı Millî Kadınlar Cemiyeti</strong></span></p>
<p><span>Balkan Muharebeleri sırasında, 1913 yılında Melek Hanım tarafından yerli üretimi artırmak ve yerli malı kullanımını teşvik için kurulan bu cemiyet, Müslüman kadına terziliği öğretmiş<strong>(</strong><strong>42</strong><strong>)</strong>; yerli kumaş üretimini artırmak suretiyle millî iktisat politikasını takip etmiş ve millî bir moda oluşturmak istemiştir.<strong>(</strong><strong>43</strong><strong>)</strong> Bununla beraber cemiyet, açtığı hastanede yaralıların tedavisi ile ilgilenmiş, hastanenin bütün ihtiyaçlarını da kendi azalarının yardımı, İstihlâk-i Millî Mağazası ve dikiş hanelerinin geliri ile sağlamıştır.<strong>(</strong><strong>44</strong><strong>)</strong> Seferberlik ilânından itibaren bütün mesaisini vatan savunması uğrunda çalışanlara yardıma hasreden bu cemiyet, Üsküdar, Beylerbeyi ve Emirgan gibi çeşitli noktalarda dikiş, nakış ve el işleri yurtları açmış, seferberlik sırasında orduya verilmek üzere; 1.500 çift yün çorapla 1.450 adet avcı yeleğini Müdafaa-i Milliye Cemiyeti’ne teslim etmiştir.<strong>(</strong><strong>45</strong><strong>)</strong></span></p>
<p><span>İstihlâk-i Millî Kadınlar Cemiyeti’nin Divanyolu’nda açtığı hastaneye Hariciye Nezareti’nde oluşturulmuş İane Komisyonu 40, Kadın Efendi ise 20 Osmanlı Lirası bağışta bulunmuştur.<strong>(</strong><strong>46</strong><strong>)</strong></span></p>
<p><span><strong>Asker Ailelerine Yardımcı Hanımlar Cemiyeti</strong></span></p>
<p><span>Enver Paşa’nın eşi Naciye Sultan’ın himayesinde kurulan, başkanlığını Nuriye İsmail’in (Canbolat) yaptığı cemiyetin<strong>(</strong><strong>47</strong><strong>)</strong> amacı, askerlerin ihtiyaçlarını karşılamak, şehit ve gazi ailelerine yardım etmektir. Başlangıçta muhtaç ailelere sıcak çorba dağıtırken, zamanla bu işin imkânsız bir hâl alması üzerine çorba yerine fasulye, pirinç, yağ ve saire gibi kuru erzak dağıtımı yoluna gidilmiştir.<strong>(</strong><strong>48</strong><strong>)</strong></span></p>
<p><span>Cemiyetin savaş sırasında düzenlediği yardım faaliyetlerinden biri basına şöyle yansımıştır: “Dün Asker Aileleri Yardımcı Hanımlar Heyeti ve Biçki Yurdu Heyeti muhtereme azaları hanımefendiler, Mekteb-i Harbiye Hastahanesi’nde mevcut mecrûhîni guzat-ı Osmaniyye’yi ziyaret ederek, mecrûhîne bizzat portakal, sigaralar tevzi etmek ve mektuplarını yazmak suretiyle tatyîbi hatıralarına bezm-i inayet buyurmuş ve Asâkir Aileleri Yardımcı Hanımlar Heyeti azası derhal aralarında tedarik ettiği parayla altmış hastabakıcı gömleği mubayaa ettikleri gibi bunları iki yüze iblağ edeceklerini vaad buyurmuşlardır”.<strong>(</strong><strong>49</strong><strong>)</strong> Basında yer alan bir habere göre: Asker Aileleri Yardımcı Hanımlar Heyeti üyeleri 60 hastabakıcı gömleği satın alıp Mekteb-i Harbiye Hastanesi’ne bağışlamışlardır. <strong>(</strong><strong>50</strong><strong>)</strong></span></p>
<p><span>Yaralıların menfaatine Asker Ailelerine Yardımcı Hanımlar Cemiyeti’nin tertiplediği eğlenceyi müteakip piyango ile ilgili basına yansıyan bir haberde; Prens Mahmud Hamdi Paşa’nın piyangoya epey bir kıymetli eşya bağışladığı, birçok piyango biletini de satın almış olduğu yer almıştır.<strong>(</strong><strong>51</strong><strong>)</strong></span></p>
<p><span>Bir başka haberde ise; “Ayrıca Asker Ailelerine Yardımcı Hanımlar Cemiyeti Cuma günü Gülhane Parkı’nda düzenlediği eğlence programının gelirini askerlerin ailelerine yardım gibi hayırlı ve mukaddes bir işe tahsis etmiştir. Salıncakların, atlıkarıncaların ve hanımlarla beylere mahsus nişangâhların bulunduğu eğlencelere iştirak edenler, eğlenirken büyük bir hayra da iştirak etmiş olacaklardır” denmektedir.<strong>(</strong><strong>52</strong><strong>)</strong></span></p>
<p><span>Asker Ailelerine Yardımcı Hanımlar Cemiyeti yararına düzenlenen faaliyetlerden bir diğeri, diğerlerine nazaran daha dikkat çekicidir. Cemiyet tarafından verilen ilân ile “Çanakkale önünde mürettebatı ve ağabeytanı ile esir edilip Müstecip Onbaşı tesmiye edilen denizaltının bir iki güne kadar halkın ziyâretine Harbiye Nezâreti’nin izni ile açılacağı, varidâtının Asker Ailelerine Yardımcı Hanımlar Cemiyeti’ne verileceği” bildirilmekteydi.<strong>(</strong><strong>53</strong><strong>)</strong> Mürettebâtıyla beraber esir edilip asıl adı Turquoise olan Fransız denizaltısının ziyâretinin bedeli olan 1 liralık biletlerin satışı şehrin önemli mağazalarından yapılmakta ve denizaltının ziyareti cuma ve cumartesi günleri hanımlara, Pazar ve Pazartesi ise erkeklere tahsis edilmiştir.<strong>(</strong><strong>54</strong><strong>)</strong></span></p>
<p><span><strong>Türk Kadınları Biçki Yurdu Cemiyeti</strong></span></p>
<p><span>Çanakkale Muharebeleri sırasında faaliyet gösteren cemiyetlerden olan Türk Kadınları Biçki Yurdu Cemiyeti, Esirgeme Derneği’nden ayrılan Behire Hakkı Hanım’ın şahsî gayretleriyle Divân-ı Umûmiye civarında bir yurtta faaliyetlerine başlamıştır. Burada fakir Türk kızlarına biçki-dikiş kursu verilmiştir.<strong>(</strong><strong>55</strong><strong>)</strong> Daha sonra Kadıköy, Üsküdar gibi İstanbul’un çeşitli semtlerinde şubeler açan cemiyet, kadınların kendi ayakları üzerinde durmasını sağlamayı amaçlamıştır. Bu amaçla açılan dershanede 5 sene içinde 900 öğrenci yetişmiştir. Biçki, metotlu bir şekilde ilk defa burada gösterilmiş, bunun için bir de kitap yayınlanmıştır.<strong>(</strong><strong>56</strong><strong>)</strong> Müslüman Türk kadınının kişisel çabalarından ve fedakârlığından doğan Türk Kadınları Biçki Yurdu Cemiyeti, kısa sürede gösterdiği bu başarı ile “Millî Müessese” durumuna gelmiştir.<strong>(</strong><strong>57</strong><strong>)</strong></span></p>
<p><span>Çanakkale Savaşı sırasında Biçki Yurdu çalışanlarının hazırladığı sergide iki takım kostüm tayyör için düzenlenen piyangonun gelirinin, şehit çocukları adına Müdâfaa-i Milliye Cemiyeti’ne bağışlandığına dair basında haber yayınlanmıştır.<strong>(</strong><strong>58</strong><strong>)</strong></span></p>
<p><span><strong>Esirgeme Cemiyeti</strong></span></p>
<p><span>Esas itibariyle Balkan Muharebeleri’nde kafile kafile İstanbul’a gelen bîçare muhacirlere yardım etmek maksadı ile hanımların kurduğu bu cemiyet, Çanakkale Savaşları’nda önemli hizmetleri olmuştur. Cemiyet, İstanbul’a gelen gazileri ziyâret ederek hatırlarını sormuş, onlara hediyeler takdim etmiştir. Bu faaliyetlerden biri basına şöyle yansımıştır; “Osmanlı Hanımları Esirgeme Cemiyeti heyeti idaresi azaları geçen hafta Daruşşafaka Mektebinde bulunan gazilerimizi ziyâretle ikişer adet portakal hediye etmiştir.”<strong>(</strong><strong>59</strong><strong>)</strong></span></p>
<p><span><strong>Teâlî-i Nisvân Cemiyeti</strong><strong> </strong></span></p>
<p><span>Çanakkale Savaşları boyunca aktif bir vazife üslenen cemiyetlerden biri de şehitlerin evlâtlarını himaye ederek, onlardan bir annenin şefkatini esirgemeyen Teâlî-i Nisvân Cemiyeti’dir. Başkanlığını Halide Edip Adıvar’ın yaptığı bu cemiyet, 1908 yılında kurulmuştur.<strong>(</strong><strong>60</strong><strong>)</strong> Cemiyetin vazifesi “millî geleneklerden vazgeçilmeden kadınların yükselmesi” olarak ifade edilmiştir.<strong>(</strong><strong>61</strong><strong>)</strong></span></p>
<p><span>Cemiyetlerin yardım toplama faaliyetlerinde öncelikli konulardan biri şehit çocukları olmuştur. Yaklaşan bayram öncesi şehit çocukları da unutulmamış, 350 kadar şehit evlâdına bayram elbiseleri hazırlamak ve onları bayramda mutlu etmek amacıyla gerekli meblağı toplamak için Müdâfaa-i Milliye ile birlikte çalışan Teâli Nisvân Cemiyeti, 25 Temmuz 1331’de (7 Ağustos 1915) Şişli Osman Bey Gazinosu’nda gündüz ve gece sırf hanımlara müsâmere düzenlemiştir. Katılımcıların evlerine rahat dönebilmeleri için gece yarısı İstanbul’a tramvay da tahsis edilmiştir.<strong>(</strong><strong>62</strong><strong>)</strong> Çoğunluğu küçük kızlardan ibaret olan Mekâtib-i Vakfiye talebeleri, arkadaşlarını sevindirmek üzere kendi harçlıklarından topladıkları meblağı, Müdâfaa-i Milliye Cemiyeti’ne bağışlamışlardır.<strong>(</strong><strong>63</strong><strong>)</strong></span></p>
<p><span><strong>Cemiyet-i Hayriye-yi İslâmiye</strong></span></p>
<p><span>Muharebelerin sıkıntılı günlerinde İstanbul’da yaralılara şefkat kollarını geren cemiyet, hastaneleri ziyâret ederek hastanelerin ve yaralıların ihtiyaçlarını temine çalışmıştır.<strong>(</strong><strong>64</strong><strong>)</strong></span></p>
<p><span>Cemiyet-i Hayriye-i İslamiyye’nin yaralıların menfeatine düzenlenen piyango basında şöyle yer almıştır: “…tertip edilen piyangonun çekilişinin Şişli Buminti Caddesindeki İnâs Mektebi’nde Cuma günü yapılacağı, bilet alarak bu çekilişe iştirak ile vatanına karşı şükran borcunu yerine getirenlerden isteyenlerin çekilişte hazır bulunmaları.,”<strong>(</strong><strong>65</strong><strong>)</strong></span></p>
<p><span><strong>Çanakkale Savaşı’nın Anneleri</strong></span></p>
<p><span>Türk kadını, Çanakkale Savaşı’nın fedakâr annesidir. Cephedeki asker evlatlarını kışın soğuktan koruyacak eldivenden-kaşkola, giyeceği çamaşırdan-elbisesine varıncaya kadar, hemen her ihtiyacını hazırlamıştır. Türk annesi, cepheden gelen yaralı asker evlatlarına şefkat ve merhametini esirgememiş; şehit ve gazilerin ailelerine ve kimsesiz kalan çocuklara her türlü yardımı ve desteği sağlamıştır.</span></p>
<p><span>Türk annesi, savaşın tüm kötülüklerini bilmesine rağmen, oğlunu, biricik evladını, askere göndermiş ve vatana hizmet etmesini istemiştir. Bu annelerden biri, Salime Servet Seyfi “Oğlumu Hududa Gönderdikten Sonra” başlıklı yazısında Çanakkale Savaşı’nı ve duygusunu şöyle anlatmaktadır: “Bir milleti harbe sokan esbab-ı hakikiye ne olursa olsun efrad-ı millete ki bu hiss-i cüşân bu hamiyet ve gayret samimidir, hüsn-ü niyete makrûndur: Ölüp zelil olmamak, kendisi düşman çizmesiyle ezilerek namus-ı milliyeyi, saadet ve mahrumiyet-i aileyi çiğnetmemek arzu-yı sâmendeniyyesiyle müzehheb ve meşhûndur! Bütün Osmanlıların şâdân ve fedakâr bugün silah başına koşması, bütün vâsi hudutlarımızı canlı, kanlı bir duvar-ı üstüvar-ı hamiyetle kuşatması, hep bunun için, hep bu şâika ile. Ve işte bunun içindir ki: Bu müşkül, korkunç lâkin lüzumlu imtihan ve fedâkâri günü bu millet için hulûl edince kadın da erkek de cahil de âlim de zengin de fakir de kızlar da çocuklar da birden bire müştereken, mütesaviyen bir cûşâne-i hayret engiz hasıl oldu. Korkunç, vahşi vatan dağları asırlardan beri kar, bahar ve ziyâ içinde besleyip büyüttüğü asuman-ı reşid ağaçlarını hudutlarda siperler, sahralarda hastaneler yapılmak üzere feda eder. Bir köyün haricinde sabur çehresi, metin adımlarıyla köye dönmekte olan bir ihtiyar kadın görürsünüz: üç oğlundan en küçüğünü de orduya keskin bir süngü daha ilave etmek üzere şimdi yola koymuştur. Akşamın zıll-i siyahı sokaklara düşerken önümüzden geçen şu genç vatan hemşiresine, kerimesine bakınız: Hilâl-i Ahmer hastanelerinden birinde bir haftadan beri gece gündüz çalışmış, uykusuz kalmış, ancak bu gece ihtiyar validesini görmeye gidebiliyor. Elhasıl nasıl söyleyim, her şey, her unsur her taraf her his: -silah başına! Orduya! Orduya! diye haykırıyor. Ve ben bu mihnetzede anına bütün bu galeyan-ı mütalebatı bütün bu Kuran-ı evamiri samim ruhumda duyuyor, bunun için sen aziz çocuk, fırtınalı ve karanlık yollarda vatan hududuna doğru uzaklaşırken yaşlı gözlerim ateşli kalbimle: git, git diyorum. Lakin sağu vatanın selamet ve muzafferiyet sancağı altında püşân ve şerefle gel!…”<strong>(</strong><strong>66</strong><strong>)</strong></span></p>
<p><span>Türk kadını şehit annesidir, Çanakkale Savaşı’nın. Kaybettiği eşinin, çocuğunun ve hatta milletinin acısını büyük bir metanetle karşılamıştır. Cepheden dönen yaralılar arasında evladını arayan ancak, bulamayan bir Türk annesi şu sözleri söylemiştir; “.Kalbim diyor ki Osman’ım şehit olmuştur. Fakat her halde ister gazi ister şehit olsun, değil mi vazifesini yapmıştır. Gam yemem. Allah devlete, millete zeval vermesin…”<strong>(</strong><strong>67</strong><strong>)</strong></span></p>
<p><span>Herhangi bir isyan belirtisi ve üzüntüsü göstermeyen; vatanı ve milletine karşı vazifesini yapmış olmanın haklı gururunu yaşayan bir kadındır, annedir Türk kadını… Şehit annesinin bu sözlerini nakleden muhabir Türk kadınının Çanakkale Muharebeleri sırasında gösterdiği gayreti ve fedâkarlığı ise şöyle yorumlamaktadır: “Türk kadınlarının bu muharebede gösterdikleri menâfii, sarf eyledikleri mesâiyi düşünüyordum. Filhakika, bidayet-i harbden beri sarf edilen bu mesâi o derece azimdir ki, Allah’a şükür borcunu ödemek için ne kadar çalışsak azdır. Yaralılarımıza çamaşır, sargı yetiştirmek asker ailelerine muâvenet etmek için muhtelif cemiyetlerde çalışan, hastanelerde yaralı gazilerimizin yaralarını saran kadınlarımız gayr-ı muntazır bir sırada aldıkları felâketâmiz haberlere karşı da muhafaza-i metânet etmeyi biliyorlar.”<strong>(</strong><strong>68</strong><strong>)</strong></span></p>
<p><span><strong>Türk Kadınının Toplumsal Dönüşümünde Çanakkale Savaşı’nın Etkisi</strong><strong> </strong></span></p>
<p><span>Savaş sırasında erkek nüfusun cepheye sevki nedeniyle tarlada onun yerini alarak çalışan Türk kadını, diğer yandan pek çok iş alanında da faal olmaya başlamıştır. Balkan Muharebeleri ile birlikte toplumsal hayatta kendini etkili bir şekilde yer almaya başlayan kadınlarımız, yine kadınlar tarafından kurulan cemiyet ve derneklerde görev almışlardır.</span></p>
<p><span>Özelikle Hilâl-i Ahmer Cemiyeti ve Hilâl-i Ahmer Hanımlar Merkezi Türk kadının toplumsal hayatta etkili bir biçimde var olmasına önemli katkı sağlamıştır.<strong>(</strong><strong>69</strong><strong>)</strong> Bu durum cemiyetin 1332 (1916)’de çıkardığı takvimdeki şu ifadeler ile açıklanmaktadır: “Artık hastanelerde hastalara bakan yaralıların başlarından ayrılmayan, doktorların yardımcıları olan, şefkatlerini insanlardan esirgemeyen kadınlar, Hilâl-i Ahmer’in de delâletiyle kadınlığın yüksek ruh yapısını, ehemmiyetini, kadınların toplumdaki etkili, bâdî-i ittilâ ve terakkî hizmet ve vazâifinden en ziyade tesliyet saz ve müşfik olanını göstermeye, bilfiil ispat etmeye kudret buldular. İşte bu da mühim bir inkılab-ı içtimâînin mukaddime-i hayrıdır.”<strong>(</strong><strong>70</strong><strong>)</strong></span></p>
<p><span>Servet-i Fünûn Dergisi de Türk kadının gayret ve fedakârlığını “Bir inkılâb-ı içtimâî-i millî” olarak tanımlamakta, kadının toplumsal rolündeki değişimini şöyle ifade etmektedir: “Hastalarımızın, mecrûhlarımızın iyi bakılması ancak malumatlı hastabakıcılar, bilhassa kadın hastabakıcılarına tevdii ile kabil olacağını geçen Balkanlar Harbi bize gösterdi. Hilâl-i Ahmer Cemiyeti bu bapda bir hizmette bulundu. İçtimâi bir inkılâb vücuda getirdi. Bugün İstanbul hastanelerinde hemen yüzelliye yakın kadın hastabakıcı vazife eylemekte ve cümlesinden pek çok istifade olunmaktadır. Kadın hastabakıcıların çoğu Daire-i merkeziyede, Kadırga Hastanesi’nde Dârulfünûn’da tederrüs eden hanımefendilerdir.”<strong>(</strong><strong>71</strong><strong>)</strong></span></p>
<p><span>Ayrıca, Fatma Aliye “kahraman kadınlarımız” adlı makalesinde kadınların okur-yazar ve meslek sahibi olmaları hakkında bir yaralının şu sözlerini aktarmaktadır: “Doktor, kadınlar okumalı, yazmalıdır, diye ne zamandır söylüyordu. Sizi okutup yazdırmaları, acaba bizi bugün bakmanız için mi imiş?’<strong>(</strong><strong>72</strong><strong>)</strong></span></p>
<p><span>Fatma Aliye bir diğer makalesinde ise; kadınların İslamiyet’in ilk dönemindeki durumundan, Meşrutiyetin ilânına kadar olan süreçteki değişimine dikkat çekmekte ve Çanakkale Kara muharebelerinin şiddetini artırdığı günlerde, telefon ve posta idaresinde kadınların istihdamını ve hastabakıcı olmalarının; kadının toplumsal hayattaki rolüne önemli katkı sağlayacak gelişmeler olarak ifade etmektedir.<strong>(</strong><strong>73</strong><strong>)</strong></span></p>
<p><span>Türk Yurdu dergisi ise; Türk kadınını, erkeklerin birçok müşkül vazifelerine yardım etmek üzere sosyal hayat sahnesine zarurî bir unsur olarak girdiğini ve kamu hizmetine mahsus kurumların hepsinde yorulmak bilmez bir faaliyet gösterdiğini belirtmekte; hatta son zamanlarda yalnız erkeklerin ihtisas alanı içinde sanılan birçok işin, kadınların sihirli elleri tarafından büyük bir başarıyla idare edildiğini ifade etmektedir.<strong>(</strong><strong>74</strong><strong>)</strong></span></p>
<p><span>Kadın, savaş sürecinde fabrikalardan atölyelere, yol yapımından sokak temizlik işine kadar birçok iş sahasında faaliyet göstermiştir.<strong>(</strong><strong>75</strong><strong>)</strong> Turan Gazetesi, Türk kadının “gayret ve fedâkarlığını” şöyle ifade etmektedir: “Daha düne kadar hayat-ı umûmiyeye yabancı tutulan Türk kadınlığının son zamanda gösterdiği bu terakki ve faaliyet göğüslerimizi kabartacak kadar yüksek ve ulvîdir. Bizden kendilerine binlerce takdir ve teşekkür.”<strong>(</strong><strong>76</strong><strong>)</strong></span></p>
<p><span>Toplumda erkeklere mahsus bazı meslekler de ilk defa kadınlar tarafından yapılmaya başlanmış, Beyoğlu’nda görülen kadın berberler gazete sayfalarına haber olmuştur. Diğer taraftan bazı kadınlar erkeklerin silahaltında olması nedeniyle boş kalan ticaret sahnesine de atılarak, Mudanya-İzmir yolu ile getirilen eşyayı Galata Rıhtımı arkasında satmaya başlamışlardır.<strong>(</strong><strong>77</strong><strong>)</strong></span></p>
<p><span><strong>Sonuç</strong></span></p>
<p><span>Çanakkale Savaşı’nın gizli kahramanıdır Türk kadını. Hem cephede hem de cephe gerisinde ülkesine, vatanına, milletine hizmet etmiştir. Savaş sırasında Türk kadını, toplumda hak ettiği rolü elde etmek için tüm benliğiyle; “savaşan”, “hasta bakan”, “yardım toplayan”, “çalışan”, “anne-eş-kardeş” kimliğiyle her alanda faaliyet göstermiştir. Kayıplarını büyük bir metanetle karşılamış ve “vatan sağ olsun” demiştir Türk kadını.</span></p>
<p><span>İncelediğimiz kaynaklarda, Türk kadınının profilini İstanbul ve çevresinde yaşayan, eğitimli hatta bürokrat ailelerine mensup kadınlar oluşturmaktadır. Diğer bir husus ise; kadının savaş sırasında toplumsal hayatta oynadığı aktif rol, bilinçli bir seçimin değil; zarurî bir durumun sonucu olduğu ortaya çıkmaktadır. Burada dikkati çeken bir diğer husus ise, kadınların gerek basın gerekse toplantı faaliyetleri aracılığıyla kamuoyu oluşturmada gösterdikleri başarıdır. Yine bu süreçte kadın, “erkek mesleği” olarak addedilen meslekleri, gerek kamusal alanda gerekse özel alanda gayet başarılı bir şekilde deneyimlemiş ve gerçekleştirmiştir. Başlangıçta zarurî bir durumun gerektirdiği bu kadın faaliyetleri, kadının toplumsal hayatta daha bilinçli rol almasına katkı sağlamıştır. Türk kadınının okuma-yazma oranının artması, meslek edinmesinin hız kazanması ve ekonomik alanda üretici bir kimliğe dönüşmesi; kuşkusuz savaşın zarurî ihtiyaçlarının doğal bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır. I. Dünya Savaşı’nı takiben gerçekleşen Kurtuluş Savaşı’nda, Türk kadını, hem cephede hem de cephe gerisinde daha aktif bir rol üstlenmiş ve örgütlü faaliyetler içinde yer almıştır.</span></p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-69313" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-69313" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/07/canakkale-Savasi-Turk-Kadini.jpg" alt="" width="800" height="500" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/07/canakkale-Savasi-Turk-Kadini.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/07/canakkale-Savasi-Turk-Kadini-768x480.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"><figcaption class="wp-caption-text"><center><span><strong>Ek-1: “Çanakkale Savaşları boyunca büyük yararlılıkları görünen Asker Ailelerine Yardımcı Hanımlar Cemiyeti namına yardım yapanlara verilmek üzere hazırlanan bir şahadetnamenin suretidir”, Servet-i Fünun, 11 Mayıs 1916</strong></span></center></figcaption></figure>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-69314 aligncenter" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/07/canakkale-Savasi-Turk-Kadini-1.jpg" alt="" width="800" height="700" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/07/canakkale-Savasi-Turk-Kadini-1.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/07/canakkale-Savasi-Turk-Kadini-1-768x672.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p></p><center><span><strong>Ek-2: ” Hilâl-i Ahmer Hanımlar Merkez-i Umûmisi’nde yaralı gazilerimize yardım için ibraz olunan faaliyet-i insaniye ve şefkatkârâneden bir manzara”, Servet-i Fünûn, 10 Haziran 1915</strong></span></center>
<figure aria-describedby="caption-attachment-69315" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-69315" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/07/canakkale-Savasi-Turk-Kadini-2.jpg" alt="" width="500" height="287"><figcaption class="wp-caption-text"><center><strong><span>Ek-3: Müdâfaa-i Milliye Cemiyeti tarafından piyasaya sürülen “cihadiye yüzükleri”, tanesi 5 kuruştan satışa sunulmuş; hem maddi katkı sağlamış hem de tarihi bir hatıra olarak manevi bir delil olmuştur “Cihadiye Yüzükleri”, Tanin, 27 Mart 1331(9 Nisan 1915)</span></strong></center></figcaption></figure>
<p><span><strong><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> Yard. Doç. Dr. Nevin YAZICI</span></a>
</strong></span></p>
<p><span><strong>Başkent Üniversitesi, Eğitim Fakültesi, e-mail: <a href="mailto:nevinyazici1969@gmail.com">nevinyazici1969@gmail.com</a></strong></span></p>
<p><span><strong>Kaynak: Akademik Bakış Cilt: 5 Sayı: 9 Kış 2011</strong><span> </span></span></p>
<hr>
<div><span><strong>Kaynaklar</strong></span></div>
<div><span>♦ AKGÜN Seçil Karal; ULUĞTEKİN Murat, Hilâl-i Ahmer’den Kızılay’a, Ankara: THK Yayınevi, 2002.</span></div>
<div><span>♦ ASPİNALL OGLANDER C.F., Büyük Harbin Tarihi Çanakkale Gelibolu Askeri Harekâtı, İstanbul: Arma Yayınları,2005, C.II.</span></div>
<div><span>♦ Çanakkale, Hazırlayan: Abdurrahman Güzel, Çanakkale: Atatürk ve Çanakkale Savaşlarını Araştırma Merkezi Yayınları, 1996.</span></div>
<div><span>♦ ÇAKIR Serpil, Osmanlı Kadın Hareketi, İstanbul: Metis Yayınları, 1994.</span></div>
<div><span>♦ ERDEMİR Lokman, “Sebep ve Sonuçlarıyla Çanakkale Savaşları (Sosyal Tarih Açısından)”, Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü İlahiyat Anabilim Dalı İslam Tarihi Bilim Dalı( Yayınlanmamış Doktora Tezi), İstanbul, 2008.</span></div>
<div><span>♦ KAPLAN Leylâ, Cemiyetlerde ve Siyasî Teşkilatlarda Türk Kadını (1908-1960), Ankara: Atatürk Araştırma Merkezi Yayınları, 1998.</span></div>
<div><span>♦ KURNAZ Şefika, Cumhuriyet Öncesinde Türk Kadını (1839-1923), Ankara: Başbakanlık Aile Araştırma Kurumu Başkanlığı Yayını,1990.</span></div>
<div><span>♦ OKTAR Tiğinçe, Osmanlı Toplumunda Kadının Çalışma Yaşamı: Osmanlı Kadınları Çalıştırma Cemiyet-i İslamiyesi, İstanbul: Bilim Teknik Yayınevi, 1998.</span></div>
<div><span>♦ Osmanlı Hilâl-i Ahmer Cemiyeti Hanımlar Merkezi Takvimi(2), İstanbul, 1332.</span></div>
<div><span>♦ Osmanlı Hilâl-i Ahmer Cemiyeti Salnamesi (1329-1331), İstanbul, 1335.</span></div>
<div><span>♦ SOFUOĞLU, Ebubekir, Kosova’nın Çanakkale Kahramanları, İstanbul: Yarımada Yayınları, 2007.</span></div>
<div><span>♦ SÖNMEZ Zümrüt, Kızıl Toprak Ak Yemeni Savaşın Kadınları, İstanbul: Yarımada Yayınları, 2008.</span></div>
<div><span>♦ TOPRAK Zafer, İttihad-Terakki ve Cihan Harbi: Savaş Ekonomisi ve Türkiye’de Devletçilik (1914-1918), İstanbul: Homer Kitabevi, 2003.</span></div>
<div><span>♦ TUNCOKU Mete, Çanakkale 1915Buzdağı’nın Altı, Ankara: TBMM Basımevi,2005.</span></div>
<div><span><strong>Gazeteler</strong></span></div>
<div><span>♦ İkdam, 18 Şubat 1330 (3 Mart1915).</span></div>
<div><span>♦ İkdam,”Hilâl-i Ahmer’e Muavenet”, 24 Nisan 1331 (7 Mayıs 1915).</span></div>
<div><span>♦ Sabiha Zekeriya ,”Kadın Müesseselerini Ziyâret: Biçki Yurdu Müessesesi”, İnci, Sayı 1, 1 Şubat 1919,s.11.</span></div>
<div><span>♦ Sabah, “Müdâfaai Milliye’den”, 8 Mayıs 1331 (21 Mayıs 1915) Sabah, 11 Ekim 1915</span></div>
<div><span>♦ Sabah, “Mecrûh Gazilerimizin Şefkatli Validesi Hilâl-i Ahmer Menfaatine”, 19 Mayıs 1331 (1 Haziran1915), s. 3</span></div>
<div><span>♦ Sabah, “Hilâli Ahmer Çiçekleri Alınız”,30 Temmuz 1331 (12 Ağustos 1915).</span></div>
<div><span>♦ Sabah, “Hediye ve Tevzi”, 21 Nisan 1331(4 Mayıs 1915).</span></div>
<div><span>♦ Sabah, “Gazileri Ziyâret”, 22 Nisan 1331 (5 Mayıs 1915), s. 2.</span></div>
<div><span>♦ Sabah, “Asker Aileleri İçin”, 10 Haziran 1331 (23 Haziran 1915), s. 3</span></div>
<div><span>♦ ♦ Sabah, “Piyango”,17 Temmuz 1331 (30 Temmuz 1915), s. 2.</span></div>
<div><span>♦ Sabah, “Gazilerimize Hediye”, 14 Mayıs 1331 (27 Mayıs 1915).</span></div>
<div><span>♦ Sabah, “Harp ve Kadınlarımız”, 24 Haziran 1331 (7 Temmuz 1915), s. 3.</span></div>
<div><span>♦ Servet-i Fünun, “Bir İnkılâb-ı İçtimâî-i Millî”,1249, 30 Nisan 1331 (13 Mayıs 1915), s. 4. “Çanakkale Savaşları boyunca büyük yararlılıkları görünen Asker Ailelerine Yardımcı Hanımlar Cemiyeti namına yardım yapanlara verilmek üzere hazırlanan bir şehâdetnamenin suretidir.”, Servet-i Fünûn, 11 Mayıs 1916</span></div>
<div><span>♦ Fatma Aliye, “Kahraman Kadınlarımız”, Servet-i Fünun, 28 Mayıs 1331 (11 Haziran 1915), s.67.</span></div>
<div><span>♦ Fatma Aliye, “Kadınlar Hakkında”, Servet-i Fünun, 18 Şubat 1331 (2 Mart 1916), s. 179.</span></div>
<div><span>♦ Tanin, 27 Şubat 1915.</span></div>
<div><span>♦ Tanin, 11 Ekim 1915</span></div>
<div><span>♦ Tanin, “Harp Aylarında İstanbul: Hilâl-i Ahmer Ambarında”, 13 Haziran 1331 (26 Haziran 1915).</span></div>
<div><span>♦ Tanin, 5 Teşrinievvel 1331 (19 Ekim 1915).</span></div>
<div><span>♦ Tanin, “Cihadiye Yüzükleri”, 27 Mart 1331(9Nisan 1915).</span></div>
<div><span>♦ Tanin, 29 Teşrinievvel 1331 (11 Kasım 1915).</span></div>
<div><span>♦ Tasvir-i Efkar, “Eytam ve Erâmil-i Şüheda İçin”, 21 Mayıs 1331 (3 Haziran 1915), s. 3.</span></div>
<div><span>♦ Tasvir-i Efkâr, 25 Mayıs 1331(6 Haziran 1915).</span></div>
<div><span>♦ Tasvir-i Efkâr, “Şehitlerimizin Çocukları Milletimizin Evlatlarıdır.”, 25 Nisan 1331 (8 Mayıs 1915).</span></div>
<div><span>♦ Tasvir-i Efkar, 2 Eylül 1331 (12 Eylül 1915).</span></div>
<div><span>♦ Tasvir-i Efkar, “Gülhane Parkı’nda Parlak Bir Gün”, 13 Haziran 1331 (26 Haziran 1915), s. 3.</span></div>
<div><span>♦ Tasvir-i Efkar, “Asker Ailelerine Yardımcı Hanımlar Cemiyeti Tarafından”,11 Haziran 1331 (24 Haziran 1915)</span></div>
<div><span>♦ Tasvir-i Efkâr, 21 Mayıs 1331 (3 Haziran 1915), s. 3.</span></div>
<div><span>♦ Turan, “Kadınlarımız Nasıl Çalışıyor?”, 6 Mayıs 1331 (19 Mayıs 1915).</span></div>
<div><span>♦ Turan, “Müdâfaa-i Milliye’nin Hediyeleri”, 9 Mayıs 1331 (22 Mayıs 1915).</span></div>
<div><span>♦ Turan,”Mecrûhîne Çamaşır İhdârı”, 9 Mayıs 1331 (22 Mayıs 1915).</span></div>
<div><span>♦ Lebib Selim, “Türk Kadınlığının Harb-i Umûmi’deki Faaliyeti”, Tük Yurdu, 5 Teşrinisani 1331 (18 Kasım 1915), Yıl 5, Sayı 96, s. 270-271</span></div>
<div><span>♦ Lebib Selim, “Türk Kadınlığının Harb-i Umûmî’deki Faaliyeti”, Tük Yurdu, 22 Teşrinievvel 1331 (4Kasım 1915), Yıl 5, Sayı 95, s. 259-260</span></div>
<div><span>♦ Lebib Selim, “Türk Kadınlığının Harb-i Umûmî’deki Faaliyeti”, Türk Yurdu, 8 Teşrinievvel 1331 (21 Ekim 1915), yıl 5, sayı 94, s. 250.</span></div>
<div><span>♦ “Türklük Şunu: İstihlâk-i Milli Kadınlar Cemiyeti”, Türk Yurdu, 24 Eylül 1331 (7 Ekim 1915), Yıl 5, Sayı 93, s. 244.</span></div>
<div><span><strong>Dipnotlar: </strong></span></div>
<ol>
<li>
<div><span>Birinci Dünya Harbi’nde Türk Harbi, V. Cilt, Çanakkale Cephesi Harekâtı I.inci, 2.inci ve 3.üncü Kitapların Özetlenmiş Tarihi (Haziran 1914-9 Ocak 1916), Genelkurmay ATASE Başkanlığı Yayını, Ankara, 1997, s. 115-117, 195-208; Yusuf Hikmet Bayur, Türk İnkılâp Tarihi, C. III, Kısım: 1, Ankara, 1983, s. 62-69; Hasan Mert, “Çanakkale Savaşlarının Askeri, Siyasi ve Sosyal Sonuçlan”, Türkler, C. 13, Yeni Türkiye Yayınları, s.368.</span></div>
</li>
<li>
<div><span>C. F. Aspinall Oglander, Büyük Harbin Tarihi Çanakkale Gelibolu Askeri Harekâtı, İstanbul: Arma Yayınları, 2005, C. II, s. 538.</span></div>
</li>
<li>
<div><span><span>Mete Tuncoku, Çanakkale 1915 Buzdağı’nın Altı, Ankara: TBMM Basımevi, 2005, s. 110-111.</span></span></div>
</li>
<li>
<div><span><span>Tuncoku, a.g.e, s. 110.</span></span></div>
</li>
<li>
<div><span><span>Tuncoku, a.g.e, s. 111.</span></span></div>
</li>
<li>
<div><span><span>Tuncoku, a.g.e, s. 111.</span></span></div>
</li>
<li>
<div><span><span>Tuncoku, a.g.e, s. 111.</span></span></div>
</li>
<li>
<div><span><span>Lokman Erdemir, Sebep ve Sonuçlarıyla Çanakkale Savaşları (Sosyal Tarih Açısından), Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü İlahiyat Anabilim Dalı İslam Tarihi Bilim Dalı, Yayınlanmamış Doktora Tezi, İstanbul, 2008, s. 511.</span></span></div>
</li>
<li>
<div><span><span>Tuncoku, a.g.e, s. 111.</span></span></div>
</li>
<li>
<div><span><span>Zümrüt Sönmez, Kızıl Toprak Ak Yemeni Savaşın Kadınları, İstanbul: Yarımada Yayını, 2008, s. 53-54.</span></span></div>
</li>
<li>
<div><span><span>Ebubekir Sofuoğlu, Kosova’nın Çanakkale Kahramanları, İstanbul: Yarımada Yayını, 2007, s. 80.</span></span></div>
</li>
<li>
<div><span><span>Osmanlı Hilâl-i Ahmer Cemiyeti Salnamesi (1329-1331), İstanbul, 1335, s. 143; Seçil Karal Akgün, Murat Uluğtekin, Hilâl-i Ahmer’den Kızılay’a, Ankara, 2002, s. 159; Şefika Kurnaz, Cumhuriyet Öncesinde Türk Kadını (1839-1923), Ankara, 1990, s. 78-79; Leylâ Kaplan, Cemiyetlerde ve Siyasî Teşkilatlarda Türk Kadını (1908-1960), Ankara, 1998, s. 38-60.</span></span></div>
</li>
<li>
<div><span><span>Tanin, 27 Şubat 1915.</span></span></div>
</li>
<li>
<div><span><span>Sönmez, a.g.e, s. 40-41.</span></span></div>
</li>
<li>
<div><span><span>Sönmez, a.g.e, s. 42.</span></span></div>
</li>
<li>
<div><span><span>Tanin, 11 Ekim 1915; Sabah, 11 Ekim 1915; Akgün, Uluğtekin, a.g.e.,s.159; Erdemir, a.g.t, s. 494.</span></span></div>
</li>
<li>
<div><span><span>Erdemir, a.g.t., s. 494.</span></span></div>
</li>
<li>
<div><span><span>Tanin, “Harp Aylarında İstanbul: Hilâl-i Ahmer Ambarında”, 13 Haziran 1331 (26 Haziran 1915).</span></span></div>
</li>
<li>
<div><span><span>Lebib Selim, “Türk Kadınlığının Harb-i Umûmî’deki Faaliyeti”, Tük Yurdu, 22 Teşrinievvel 1331 (4 Kasım 1915), Sayı 95, s. 259- 260.</span></span></div>
</li>
<li>
<div><span><span>Turan, “Müdâfaa-i Milliye’nin Hediyeleri”, 9 Mayıs 1331 (22 Mayıs 1915).</span></span></div>
</li>
<li>
<div><span><span>İkdam, 18 Şubat 1330 (3 Mart 1915).</span></span></div>
</li>
<li>
<div><span><span>Sabah, “Mecrûh Gazilerimizin Şefkatli Validesi Hilâl-i Ahmer Menfaatine”, 19 Mayıs 1331 (1 Haziran 1915), s. 3; Tasvir-i Efkâr, 25 Mayıs 1331 (6 Haziran 1915).</span></span></div>
</li>
<li>
<div><span><span>Sabah, “Hilâl-i Ahmer Çiçekleri Alınız”, 30 Temmuz 1331 (12 Ağustos 1915).</span></span></div>
</li>
<li>
<div><span><span>Erdemir, a.g.t, s. 501.</span></span></div>
</li>
<li>
<div><span><span>Sabah, “Müdâfaai Milliye’den”, 8 Mayıs 1331 (21 Mayıs 1915).</span></span></div>
</li>
<li>
<div><span><span>Tasvir-i Efkâr, “Eytam ve Erâmil-i Şüheda İçin”, 21 Mayıs 1331 (3 Haziran 1915), s. 3.</span></span></div>
</li>
<li>
<div><span><span>Osmanlı Hilâl-i Ahmer Cemiyeti Hanımlar Merkezi Takvimi (2), İstanbul, 1332, s.28.</span></span></div>
</li>
<li>
<div><span><span>Osmanlı Hilâl-i Ahmer Cemiyeti Hanımlar Merkezi Takvimi (2), s. 91.</span></span></div>
</li>
<li>
<div><span><span>Akgün, Uluğtekin, a.g.e., s. 163; Kurnaz, a.g.e, s. 81.</span></span></div>
</li>
<li>
<div><span><span>Erdemir, a.g.t, s. 491.</span></span></div>
</li>
<li>
<div><span><span>Erdemir, a.g.t., s. 487.</span></span></div>
</li>
<li>
<div><span><span>Lebib Selim, “Türk Kadınlığının Harb-i Umûmi’deki Faaliyeti”, Türk Yurdu, 5 Teşrinisani 1331 (18 Kasım 1915), Yıl 5, Sayı 96, s. 270-271.</span></span></div>
</li>
<li>
<div><span><span>İkdam, “Hilâl-i Ahmer’e Muavenet”, 24 Nisan 1331 (7 Mayıs 1915).</span></span></div>
</li>
<li>
<div><span><span>Sabah, “Müdâfaai Milliye’den”, 8 Mayıs 1331 (21 Mayıs 1915); Turan, “Mecrûhîne Çamaşır İhdârı”, 9 Mayıs 1331 (22 Mayıs 1915).</span></span></div>
</li>
<li>
<div><span><span>Tasvir-i Efkâr, “Şehitlerimizin Çocukları Milletimizin Evlatlarıdır.”, 25 Nisan 1331 (8 Mayıs 1915).</span></span></div>
</li>
<li>
<div><span><span>Tasvir-i Efkâr, 2 Eylül 1331 (12 Eylül 1915).</span></span></div>
</li>
<li>
<div><span><span>Tasvir-i Efkâr, “Eytam ve Erâmil-i Şüheda İçin”, 21 Mayıs 1331 (3 Haziran 1915), s. 3.</span></span></div>
</li>
<li>
<div><span><span>Tanin, 5 Teşrinievvel 1331 (19 Ekim 1915).</span></span></div>
</li>
<li>
<div><span><span>Erdemir, a.g.t,, s. 500.</span></span></div>
</li>
<li>
<div><span><span>Tanin, “Cihadiye Yüzükleri”, 27 Mart 1331 (9 Nisan 1915).</span></span></div>
</li>
<li>
<div><span><span>Sabah, “Hediye ve Tevzi”, 21 Nisan 1331 (4 Mayıs 1915).</span></span></div>
</li>
<li>
<div><span><span>Serpil Çakır, Osmanlı Kadın Hareketi, İstanbul: Metis Yayınları, 1994, s. 55.</span></span></div>
</li>
<li>
<div><span><span>Tiğinçe Oktar, Osmanlı Toplumunda Kadının Çalışma Yaşamı: Osmanlı Kadınları Çalıştırma Cemiyet-i İslamiyesi, İstanbul: Bilim Teknik Yayınevi, 1998, s. 84-85.</span></span></div>
</li>
<li>
<div><span><span>Lebib Selim, “Türk Kadınlığının Harb-i Umûmi’deki Faaliyeti”, Tük Yurdu, 5 Teşrinisani 1331 (18 Kasım 1915), Yıl 5, Sayı 96, s. 270; Erdemir, a.g.t, s. 488.</span></span></div>
</li>
<li>
<div><span><span>Lebib Selim, “Türk Kadınlığının Harb-i Umûmî’deki Faaliyeti”, Tük Yurdu, 22 Teşrinievvel 1331 (4 Kasım 1915), Yıl 5, Sayı 95, s. 260; Erdemir, a.g.t., s. 488; Oktar, a.g.e., s. 84-85.</span></span></div>
</li>
<li>
<div><span><span>Tasvir-i Efkar, “Asker Ailelerine Yardımcı Hamınlar Cemiyeti Tarafından”, 11 Haziran 1331 (24 Haziran 1915); “Türklük Şunu: İstihlâk-i Milli Kadınlar Cemiyeti”, Türk Yurdu, 24 Eylül 1331 (7 Ekim 1915), Yıl 5, Sayı 93, s. 244.</span></span></div>
</li>
<li>
<div><span><span>Kurnaz, a.g.e, s. 93; Çakır, a.g.e, s. 55; Kaplan, a.g.e, s.42.</span></span></div>
</li>
<li>
<div><span><span>Lebib Selim, “Türk Kadınlığının Harb-i Umûmî’deki Faaliyeti”, Tük Yurdu, 22 Teşrinievvel 1331 (4 Kasım 1915), Yıl 5, Sayı 95, s. 260; Erdemir, a.g.t, s. 488-489.</span></span></div>
</li>
<li>
<div><span><span>Sabah, “Gazileri Ziyâret”, 22 Nisan 1331 (5 Mayıs 1915), s. 2.</span></span></div>
</li>
<li>
<div><span><span>Sabah, “Gazileri Ziyâret”, 22 Nisan 1331 (5 Mayıs 1915), s. 2.</span></span></div>
</li>
<li>
<div><span><span>Sabah, “Asker Aileleri İçin”, 10 Haziran 1331 (23 Haziran 1915), s. 3; Tasvir-i Efkâr, “Asker Ailelilerine Yardımcı Hamınlar Cemiyeti Tarafından”, 11 Haziran 1331 (24 Haziran 1915).</span></span></div>
</li>
<li>
<div><span><span>Tasvir-i Efkar, “Gülhane Parkı’nda Parlak Bir Gün”, 13 Haziran 1331 (26 Haziran 1915), s. 3.</span></span></div>
</li>
<li>
<div><span><span>Tanin, 29 Teşrinievvel 1331 (11 Kasım 1915).</span></span></div>
</li>
<li>
<div><span><span>Erdemir, a.g.t., s. 499.</span></span></div>
</li>
<li>
<div><span><span>Kurnaz, a.g.e, s. 84; Çakır, a.g.e, s. 45; Oktar, a.g.e, s. 87.</span></span></div>
</li>
<li>
<div><span><span>Sabiha Zekeriya, “Kadın Müesseselerini Ziyâret: Biçki Yurdu Müessesesi”, İnci Sayı 1, 1 Şubat 1919, s. 11.</span></span></div>
</li>
<li>
<div><span><span>Oktar, a.g.e, s. 87.</span></span></div>
</li>
<li>
<div><span><span>Lebib Selim, “Türk Kadınlığının Harb-i Umûmi’deki Faaliyeti”, Tük Yurdu, 5 Teşrinisani 1331 (18 Kasım 1915), Yıl 5, Sayı 96, s. 270; Sabah, “Piyango”, 17 Temmuz 1331 (30 Temmuz 1915), s. 2.</span></span></div>
</li>
<li>
<div><span><span>Sabah, “Gazilerimize Hediye”, 14 Mayıs 1331 (27 Mayıs 1915).</span></span></div>
</li>
<li>
<div><span><span>Kaplan, a.g.e., s. 39.</span></span></div>
</li>
<li>
<div><span><span>Lebib Selim, “Türk Kadınlığının Harb-i Umûmî’deki Faaliyeti”, Türk Yurdu, 8 Teşrinievvel 1331 (21 Ekim 1915), Yıl 5, Sayı 94, s. 250.</span></span></div>
</li>
<li>
<div><span><span>Tanin, “Müsamere”, 19 Temmuz 1331 (30 Temmuz 1915).</span></span></div>
</li>
<li>
<div><span><span>Lebib Selim, “Türk Kadınlığının Harb-i Umûmî’deki Faaliyeti”, Türk Yurdu, 8 Teşrinievvel 1331 (21 Ekim 1915), Yıl 5, Sayı 94, s. 250.</span></span></div>
</li>
<li>
<div><span><span>Sabah, “Gazilerimize Hediye”, 14 Mayıs 1331 (27 Mayıs 1915).</span></span></div>
</li>
<li>
<div><span><span>Tasvir-i Efkâr, 21 Mayıs 1331 (3 Haziran 1915), s. 3.</span></span></div>
</li>
<li>
<div><span><span>Çanakkale, Hazırlayan: Abdurrahman Güzel, Atatürk ve Çanakkale Savaşlarını Araştırma Merkezi Yayınlan, 1996, s. 293-296.</span></span></div>
</li>
<li>
<div><span><span>Sabah, “Harp ve Kadınlarımız”, 24 Haziran 1331 (7 Temmuz 1915), s. 3.</span></span></div>
</li>
<li>
<div><span><span>Sabah, “Harp ve Kadınlarımız”, 24 Haziran 1331 (7 Temmuz 1915), s. 3.</span></span></div>
</li>
<li>
<div><span><span>Oktar, a.g.e., s. 56.</span></span></div>
</li>
<li>
<div><span><span>Erdemir, a.g.t, s. 507</span></span></div>
</li>
<li>
<div><span><span>Servet-i Fünun, “Bir İnkılâb-ı İçtimâî-i Millî”, 1249, 30 Nisan 1331 (13 Mayıs 1915), s. 4.</span></span></div>
</li>
<li>
<div><span><span>Fatma Aliye, “Kahraman Kadınlarımız”, Servet-i Fünun, 28 Mayıs 1331 (11 Haziran 1915), s. 67.</span></span></div>
</li>
<li>
<div><span><span>Fatma Aliye, “Kadınlar Hakkında”, Servet-i Fünun, 18 Şubat 1331 (2 Mart 1916), s. 179.</span></span></div>
</li>
<li>
<div><span><span>Lebib Selim, “Türk Kadınlığının Harb-i Umûmî’deki Faaliyeti”, Türk Yurdu, 8 Teşrinievvel 1331 (21 Ekim 1915), Yıl 5, Sayı 94, s. 250.</span></span></div>
</li>
<li>
<div><span><span>Zafer Toprak, İttihad-Terakki ve Cihan Harbi: Savaş Ekonomisi ve Türkiye’de Devletçilik (1914-1918), İstanbul, 2003, s. 96.</span></span></div>
</li>
<li>
<div><span><span>Turan, “Kadınlarımız Nasıl Çalışıyor?”, 6 Mayıs 1331 (19 Mayıs 1915).</span></span></div>
</li>
<li>
<div><span><span>Oktar, a.g.e., s. 74.</span></span></div>
</li>
</ol>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Ana Dili Türkçe Olan Ortodoks Rumlar – 1923 Yılı Mübadelesi</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/ana-dili-turkce-olan-ortodoks-rumlar-1923-yili-mubadelesi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/ana-dili-turkce-olan-ortodoks-rumlar-1923-yili-mubadelesi</guid>
<description><![CDATA[ Ana Dili Türkçe Olan Ortodoks Rumlar – 1923 Yılı Mübadelesi
Türk kurtuluş mücadelesinin zaferle sonuçlanması üzerine, sorunun birinci derecede taraflarından biri olan Yunan kuvvetleri Anadolu’dan çekilmek zorun­da kalmışlardı. Bu çekilmenin tabiî neticesi olarak Anadolu’da yaşadıkları hâlde dinî veya ırkî sebeplerden dolayı işgal kuvvetleri ile iş birliği yapmış olan unsur­lar da bölgeyi terk etmişlerdi. Yüzyıllar boyunca bir arada yaşayan iki unsurun ayrışmasını gerekli kılan bu yeni […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4a00d264f.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:43 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Ana, Dili, Türkçe, Olan, Ortodoks, Rumlar, –, 1923, Yılı, Mübadelesi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/07/Mubadele.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/ana-dili-turkce-olan-ortodoks-rumlar-1923-yili-mubadelesi.html">Ana Dili Türkçe Olan Ortodoks Rumlar – 1923 Yılı Mübadelesi</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Rıdvan ÖZTÜRK</strong></span></a>
</p><p><span>Türk kurtuluş mücadelesinin zaferle sonuçlanması üzerine, sorunun birinci derecede taraflarından biri olan Yunan kuvvetleri Anadolu’dan çekilmek zorun­da kalmışlardı. Bu çekilmenin tabiî neticesi olarak Anadolu’da yaşadıkları hâlde dinî veya ırkî sebeplerden dolayı işgal kuvvetleri ile iş birliği yapmış olan unsur­lar da bölgeyi terk etmişlerdi. Yüzyıllar boyunca bir arada yaşayan iki unsurun ayrışmasını gerekli kılan bu yeni durum, Türkiye ile Yunanistan arasında imza­lanan mübadele anlaşması ile resmî bir ayrışmayı da beraberinde getirmişti. 30 Ocak 1923’te imzalanan “Türk ve Rum Ahalinin Mübadelesine Dair Mukavele­name ve Buna Bağlı Protokol” (Ekincikli, 198) ile, İstanbul dışında Anadolu’da yaşayan Ortodoks Rumların Yunanistan’a gönderilmeleri karar altına alınmıştı. Bu karar çerçevesinde Ortodoks Rum olarak kabul edilip gönderilenlerin arasın­da ana dili Rumca olanların yanı sıra, ana dili Türkçe olanlar da belli bir ekseri­yet teşkil etmişlerdir.</span></p>
<p><span>Yunanistan’daki Küçük Asya Araştırmaları Merkezi “Kentro Mikrasiatikon Spoudon” (KAAM) tarafından 1919-1923 yılları arasında Anadolu’nun değişik bölgelerinden Yunanistan’a göç etmiş kişilerin ifadeleri zapta geçirilmiştir. Yu­nanistan’da 1930 yılında Melpo Logothetis Merlier tarafından kurulmuş olan KAAM, 1922 yılı öncesi hayat ile ilgili Anadolu’dan Yunanistan’a göç eden 5051 bilgi verici kişinin anlatılarına dayanan zengin bir sözel tarih arşivine sa­hiptir. Üç yüz bin yazılı sayfayı aşan ve 1375 beldeyi içine alan bu arşivin oluş­turulmasında yüzü aşkın bir araştırmacı ekibi çalışmıştır. (Göç, 17, 20; Umar 4). Yunanistan’da 1980 ve 1982 yıllarında, bu arşivin toplamı bin sayfayı aşan kü­çük bir bölümü iki cilt hâlinde yayımlanmıştır.<strong>[1]</strong> Bu ifadelerden örnekleme yolu ile bazıları Türkçeye çevrilerek İletişim yayınları arasından İstanbul’da 2001 yı­lında yayımlandı. Anadolu’daki bütün bölgeleri içine alacak şekilde bir seçme­nin yapıldığı Türkçe çeviride aslına sadık kalınmıştır. (Göç, 17).</span></p>
<p><span>“Göç, Rumların Anadolu’dan Mecburi Ayrılışı (1919-1923) adı altında ya­yımlanan bu eserdeki ifadelerden hareketle Anadolu’dan Yunanistan’a giden ki­şilerin dil ile ilgili durumlarını ele almaya çalışacağız.</span></p>
<p><span>Anlatılardan hareketle ana dili Türkçe olanların yer ve nüfusları:</span></p>
<p><span>Sorunun birinci dereceden muhatapları ve nakledicileri olması dolayısıyla da bu ifadelerin önemi açıktır. Çevirmenin ön sözünde bu sorun şu cümlelerde ifadesini bulmaktadır:</span></p>
<p><span><strong>“Hatta Girit’ten Türkiye’ye gelen Müslüman/Türkler anadilleri olan Yunan­ca yerine Türkçe, İç Anadolu Bölgesi’nden giden Karamanlılar ise anadilleri Türkçe iken Rumca öğrenmek zorunda kalmıştır. Çoğu kez, yerleştikleri yeni memleketlerinde bilmeleri gereken anadilleri öğrenemeden hayata veda etmiş­lerdir.” (Göç, 20).</strong></span></p>
<p><span>Kitapta yer aldığı kadarı ile ana dili Türkçe olarak bahsedilen ahali ile bun­ların yerleşim yerleri hakkındaki bilgileri burada aktarmak istiyoruz. Bu alıntı­lar tırnak içerisinde verilmiş olup, bizim herhangi bir müdahalemiz olmamıştır. Alıntılar bazen göçmenlerin anlatılarına, bazen KAAM’ın verdiği bilgilere da­yanmaktadır. İki durumda da bilginin kaynağı Yunan orijinlidir. Her alıntının so­nunda kitabın sayfa numarası verilmiştir:</span></p>
<p><span><strong>“Sazaki köyü (Türkçesi</strong><strong> Sancak</strong><strong>) İzmir’in 70 km, Vurla’nınsa (Urla) 47 km kuzeybatısındadır. Sazaki’nin nüfusu yaklaşık 500 Türkçe konuşan Rum’dan olu­şuyordu.” (Göç, 40).</strong></span></p>
<p><span><strong>“İzmir-Manisa demir yolu üzerindeki</strong><strong> Horozköy</strong><strong> kasabası Manisa’nın 3.5 km kuzeybatısında, İzmir’inse 32 km kuzeydoğusunda bulunur. Horozköy kasa­basında 4.500 anadili Türkçe olan Rum yaşardı. Horozköy batı sahillerinde bu­lunduğu halde anadili Türkçe olan Rumların yaşadığı tek istisnai yerleşim biri­mi değildir” (Göç, 50)</strong></span></p>
<p><span><strong>“Biga</strong><strong>‘nın 1922’den önce 10.000 nüfusu vardı. (Bu nüfusun 2.500’ünü Rumlar, geri kalanını Türkler ve az sayıdaki bir bölümünü ise Ermenilerle Yahu­diler oluştururdu.) Kaza statüsündeki Biga bağımsız konumdaki Çanakkale san­cağına bağlıydı. Çevre köyler gibi Biga’daki Rum nüfusun da anadili Türk­çe’ydi.” (Göç, 94).</strong></span></p>
<p><span><strong>“Balukeser ya da Balikeser (Türkçesi</strong><strong> Balıkesir).</strong><strong>..1922’den önceki nüfusu </strong>36.000’di. (Bu nüfusun.<strong>2.</strong>000’ini Artaki, Bandırma ve Ipiros’tan<strong> göç</strong> etmiş<strong> Rum­lar, 2.000’ini Ermeniler ve geri kalanınıysa Türkler oluşturuyordu.) Anadili Türkçe olan Balıkesir Rumları, dinsel açıdan Kizikos (Kapıdağ) Metropollüğüne bağlıydı.”(Göç, 97)</strong></span></p>
<p><span><strong>Lefki</strong><strong> kasabası Büyük Savaş’tan sonra Türkler tarafından Osmanlı olarak adlandırıldı. Felaketten önce 6.000 nüfusu vardı. Nüfusunun 800’ünü anadili Türkçe olan Rumlar oluşturuyordu. Lefki kasabası Sakarya Irmağı’nın sol kıyısından 1. km kadar uzakta, bir tepe yamacındaki vadide kuruludur. (Göç, 127).</strong></span></p>
<p><span><strong>Kermasti bölgesi: 1922’den önce Kermasti 5.000 nüfuslu, kaza statüsünde küçük bir kentti. Nüfusunun 2.000’ini Rumlar oluşturuyordu. Yunanistan’dan son dönemde gelip yöreye yerleşen az sayıdaki Rumlar hariç, bölge Rumlarının anadili Türkçe’ydi. Kermasti Rindakos ırmağı vadisinde Panorma (Bandırma)- Balıkesir-Izmir karayolunun üzerinde idi. Kermasti Bursa’nın 58 km. güneybatı­sında, Balıkesir’in 68 km. güneydoğusunda, Bandırma’nın 50 km. güneydoğu­sunda ve Kios’un (Gemlik) 77 km. güneybatısındadır.” (Göç,140).</strong></span></p>
<p><span><strong>“Küplü;</strong><strong> 5.000 nüfuslu bir kasabadır. Nüfusunun 4.000’ini anadili Türkçe olan Rumlar oluşturuyordu. 6 km. güneydoğusunda bulunan Bilecik kazasına dahildir. Küplü Bursa’nın 80 km. güneydoğusundadır.” (Göç, 153).</strong></span></p>
<p><span><strong>“Kulaklı Tepenin kuzey yamacındaki Sivrihisar köyü Aksaray’ın 35 km., Gelveri’ninse 4 km. güneydoğusundadır. …Sivrihisar köyünün 1924’teki nüfusu­nu Türkçe konuşan Rumlar oluşturuyordu.(132 aile, 456 kişi)…KAAM çalışma­larına göre Sivrihisar köyünün sosyal ve ticari ilişkileri yalnızca Rum yerleşim birimleriyle sınırlıydı.” (Göç, 189).</strong></span></p>
<p><span><strong>“Karacaören</strong><strong> köyü Kayseri’nin 49 km. güney, güneydoğusunda, Vereköy yaylasında bulunur. 1924’teki nüfusunu 45 Rum ailesi (182 kişi) ve 300 Ermeni oluşturuyordu. Karacaören Rumları’nın anadili Türkçe idi. Karacaören’in çevredeki Rum ve Türk yerleşim birimleriyle sosyal ve ticari ilişkisi vardı” (Göç, 193).</strong></span></p>
<p><span><strong>“Kayseri’nin 56 km. güneydoğusunda, Faraşa’nın 41 km. kuzeydoğusunda­ki</strong><strong> Beşkardaş</strong><strong> Zamanti Irmağı vadisinde bulunur,1924’teki nüfusunu Rumlar oluştururdu (32 aile, 154 kişi). Beşkardaş Rumlarının anadili Türkçe idi…. Beşkardaş’ın hem Türk hem de Rum yerleşim birimleriyle ticari ve sosyal ilişkileri vardı.” (Göç, 209).</strong></span></p>
<p><span><strong>“35 Poros</strong><strong> (Bor)</strong><strong> …kasabanın 1924’teki nüfusu Rumlar (316 aile-1.184 ki­şi) ve Türklerden meydana geliyordu (6.907 kişi). Rum nüfusunun anadili Türk­çe idi.” (Göç, 222).</strong></span></p>
<p><span><strong>“Azizie kasabası (Türkçesi Aziziye veya Demirdağ) Afyon-Karahisar’ın 61 km. kuzey doğusundadır….Azizie kasabasında çok az sayıda Rum vardı (KAAM kaynaklarına göre 30-50 kişi)” (Göç, 239).</strong></span></p>
<p><span><strong>“Aynı yıl Aziziye’den bizimle beraber gelmeyen Türkçe konuşan Rumlar, Anadolu’nun içlerine, Suriye sınırına kadar sürgün edildiler. Bu sürgünler 1924 yılında aç, çıplak Pire limanına varana dek çok acılar çekti… Türkçe konuşan Rumlar Selanik, Pire gibi büyük kentlerde kaldı, hayatlarını tüccarlık ve zanaatkârlıktan kazanıyorlardı.” (Göç,240).</strong></span></p>
<p><span><strong>“66 …Gelveri’nin 1924’t</strong>e<strong> ki nüfusu Rumlar ve Türklerden meydana geliyor­du.. Gelveri’de 556 Rum aile vardı. (Yaklaşık 2.000 kişi), Türk nüfusu ise hemen hemen 250 kişi kadardı. Gelveri Rumlarının anadilleri Türkçe idi. Gelveri, Aksaray Kaymakamlığı’nın , Niğde Mutasarraflığı’nın ve Konya Valiliği’nin yöne­timi altındaydı.” (Göç, 250).</strong></span></p>
<p><span><strong>“Adana</strong><strong> Rumları’nın kökleri Kayseri, Konya ve Anakara Yunanistan’dan gelmeydi. Az sayıda olan yerlileri Türkçe konuşurdu.” (Göç, 287).</strong></span></p>
<p><span>Anadolu’dan göç etmiş, ana dili Türkçe olan Ortodoksların göç ettiği yerle­ri harita üzerinde belirlediğimiz zaman iki bölgede yoğunlaştığını görmekteyiz. Bunlardan ilkini, Sakarya ırmağının üst güney kısmından başlayıp Marmara De­nizinin alt kısmını dolanarak İzmir’e doğru inen bir hatta Lefki, Küplü, Kernıasti, Balıkesir, Biga ve Horozköy oluşturmaktadır. İkincisini ise, İç Anadolu böl­gesinin güneydoğusundan Akdeniz bölgesine doğru uzanan bir hatta; Sivrihisar köyü (Aksaray), Karacaören, Beşkardaş (Kayseri), Bor, Gelveri (Aksaray-Niğde) ve Adana hattı oluşturmaktadır. Yoğunluğun belirlendiği bu yerleşim bölge­leri dışında kalan Aziziye-Demirdağ (Afyon) ile Adana yerleşim yerlerinde Ana dili Türkçe olan Ortodoksların sayısı “çok az” veya “az sayıda” (Göç, 239, 287) diye belirtilmiştir. Anlaşılacağı üzere, ana dili Türkçe olan Ortodoks nüfusu Marmara ile İç Anadolu bölgesinde yoğunlaşmaktadır.</span></p>
<p><span><strong>Göçmenlerin savaş öncesi Müslüman Türklerle ilişkisi</strong></span></p>
<p><span>Yüzyıllarca bir arada yaşamış olan Rum ve Türk toplumları arasında Os­manlı devletinin son dönemlerine gelinceye kadar bir geçimsizlik söz konusu ol­mamıştır. Anadolu’da birçok yerleşim biriminde ayrı ayrı veya yan yana, ama birbirine karışmamış bir şekilde varlıklarını sürdüre gelmişlerdi:</span></p>
<p><span><strong>(Balıkesir) “…Her şeyimiz vardı. Türklerin arasında az sayıda Hristiyan idik. Mahallelerimiz ayrıydı: Türk mahallesi. Hristiyan mahallesi, iki mahalle­nin arasında kalan evlerse karışıktı. Yörenin tüm çocuklarıyla olduğu gibi Türk çocuklarıyla da oynardık. … Okulumuz kilisenin bahçesindeydi. Okulda Yunan­</strong>ca harfleri (Göç.98) öğreniyor, ama konuşmuyorduk. Her yerde;<strong> hem evde, hem de dışarıda Türkçe konuşurduk… 1919’da yöremize Yunanlılar geldi. Çanların çaldığını duyduk, niçin gelmiş olduklarını duyunca kalbimiz sevinçle doldu. Türkler çok korkmuştu. Saklandılar… Hemen böbürlendik. Burnumuz kalktı. Türkleri hor görmeye başladık” çeşmeden önce biz su alacağız, sonra sizler” dedik. Oysa şimdiye kadar aramızda hiçbir husumet olmamıştı. (Göç, 98)</strong></span></p>
<p><span>Bu bir arada ve huzur içinde yaşadıklarını gösteren yukarıdaki anlatı gibi pek çoğunu tespit etmek mümkün. Aynı eserde yine göçmenlerin anlatılarına da­yanarak Türk-Rum ilişkilerinin 1908’e gelinceye kadar veya Yunan işgali başla­yıncaya kadar iyi olduğunu hatta savaş yıllarında bile dostlukların devam ettiği­ni belirleyebiliyoruz. Bu iyi ilişkilerin belli bir bölgede olmadığını, genel olarak Rumların yaşadığı her yerleşim biriminde görüldüğünü, eserde bunu ortaya ko­yan anlatıların sayfalarını bölge adları ile birlikte şöylece belirliyoruz: İstanbul- Şile 167, Aksaray 189,192, Konya 215, Manisa 50, 55, Bergama 57, Aydm-Ye­nipazar 66, Muğla 79, Çanakkale 92, Biga 95, Balıkesir 98,104, Kermasti 141, Bursa 154, Bandırma 162,163, Kayseri-Karacaören 194, Kayseri-Cemil köyü 207, Arapsum (Neapoli) 196, Niğde 202, Uşak-Simav 252, Eğridir 263, Burdur 265, 266, Uluborlu 268,269 vb.</span></p>
<p><span>Bu iyi ilişkilerin bozulma yönünü yansıtması bakımından da Manisa Horozköy’den göçen Evripidu Lafazani’nin, hemşehrisi bir Türkten aktardığı sitem önemlidir:</span></p>
<p><span><strong>“Beni iyi tanıyan bir Türk dostum vardı. Bu adam angaryanın ilk günü ge­lip beni bulmuştu. Beni tanımasın diye açtığım hendeğe gizlenmiştim. O ise be­ni tanıdı. “Eee efendi, sen de mi buradasın? Dedi. Bense mümkün olduğunca sa­kin olmaya çalışarak: “Başka nerede olsaydım! Ben buranın insanı değil mi­yim? Diye cevapladım. O zaman bana: “Bu yörenin insanı olduğunu kimse in­kar etmiyor. Ama siz alçak, şerefsiz, akılsız, zavallı insanlarsınız! Siz, sizler, köy­de neyiniz eksikti? Kiliseniz vardı, papazınız vardı. Hiç kimse işinize karışıyor muydu? Size ne yaptık ki bize karşı silahlanıp, bizi öldürmek istediniz?” dedi” (Göç,53)</strong></span></p>
<p><span><strong>Ana dili Türkçe olan Ortodoksların Yunanistan’daki dil sorunları</strong></span></p>
<p><span>Ana dili Türkçe olan Ortodokslar gibi ana dili Rumca olanlar da Yunanis­tan’a varınca çok iyi karşılanmamışlar. Hâlbuki onlar ağlayarak Türkçe ağıtlar yakarak bırakıp gittikleri bölgelerindeki insanlardan daha sıcak bir havada ken­dilerini karşılamaları beklentisindeydiler (Göç,117). Zamanın iç çekişmeleri do­layısıyla kral taraftarları tarafından “Venizeloscu” olarak nitelendirilmişlerdir:</span></p>
<p><span><strong>“Bir gün Aksaray’dan bir jandarma geldi, köyün muhtarına:” Gitmek için hazırlanın. Yunanistan’a gideceksiniz. Eşyalarınız burada kalacak” dedi. Daha sonra Gelveri’den bir komisyon geldi. O zaman bize, ” Göç olacak, Venizelos sizi Yunanistan’a götürecek.” Dediler. Gitmek istemiyorduk. Yerimizi yurdumuzu bırakacağız diye üzülüyorduk.” (Göç, 189)…”Gemi kaptanı ve mürettebatı An­karalı Yunanlılardı, Kral taraftarıydılar. Durmadan küfür ediyorlardı:” …Aziz İsa’ya… Aziz Panagia’nın…”. Bizlere de “Türk dölü göçmenler!” Diye küfür ediyorlardı. Ellerinden gelse bizi denize atıp boğacaklardı. Hastalanıp ölelim diye üstünde yattığımız küpeşteyi sık sık ıslattılar. Gemide ölenler oldu. Cesetle­ri şiltelere sardılar, demir bağlıyarak denize attılar… Çok acılar çektik Tanrıya şükür burada durumumuz iyi ama memleketimizde, Küçük Asya’da hayatımız çok daha iyiydi” (Göç, 192)</strong></span></p>
<p><span><strong>Gemi ikinci gün yola çıktı. Hep birden güverteye çıktık. Sabahtı. Sultana’nın küçük erkek kardeşi Yorgakis başındaki fesi yırtıp denize fırlattı. Ağlıyorduk. Kaybettiğimiz memleketimiz, ailelerimiz için Türkçe ağıtlar söylüyorduk. Memleketimizden nasıl ayrılıyor, nereye gidiyorduk? (Göç, 117)</strong></span></p>
<p><span>Anlatılar dikkatle incelendiği zaman, Anadolu’da yaşayan Ortodokslar ile Yunanistan’da yaşayan Ortodoksların dilleri arasında anlaşılabilirlik oranında ciddi sıkıntılar bulunmaktadır. Söyleyiş farklılığından daha ileri seviyede oldu­ğu anlaşılan bu durum onların yadsınılmalarında siyasî tercihleri kadar etkili ol­sa gerekir. Zira Venizelosçu olarak nitelendirilenlerin, göç ettikleri Yunanis­tan’da dil bakımından anlaşma problemlerinin olduğu görülmektedir. Bu insan­lara “Türk dölü” denilmesinin temellerinde dil olgusunun da irdelenmesi gere­kir. Tabiî olarak ana dili Türkçe olan Ortodoksların karşılaştığı durumun boyut­larının ortaya konulması açısından ana dili Rumca olan Ortodoksların durumu bir ölçü olacaktır.</span></p>
<p><span>Mübadele anlaşması çerçevesinde Yunanistan’a göç etmiş olan Ortodoksla­rın büyük bölümünün gelenek görenek, hayat anlayışı bakımından Yunanis­tan’daki Ortodokslardan farklı oldukları anlatılardan anlaşılmaktadır. Bu göç­menlerin dildeki problemlerini iki noktada ele alıp ayrıştırmakta yarar var. Bun­lardan birincisi ve çoğunluğu teşkil edeni ana dili Rumca olan Ortodoksların du­rumudur. Ana dili Rumca olan Ortodokslar Rumca bilip konuştukları hâlde, Yunanistan’dakilerle anlaşma güçlüğü çekmişlerdir. Bu dildeki farklılık Yunanis­tan’a Balkanlardan gelen göçmenlerde veya diğer komşu devlet sınırlarındaki vatandaşlarında da olmasına rağmen sıcak bir çatışma ortamının hatıralarını ve yenilginin izlerini yansıtan Anadolu Ortodokslarına bakışı olumsuz bir boyuta taşımıştır:</span></p>
<p><span><strong>“Alayia kasabası (Türkçesi Alanya)… Alayia’nın 14.000 Türk, 1.900 Rum nüfusu vardı…. (Göç,279) …Rodos’ta Yunan gemisine aktarma yapmışlar, Yuna­nistan’ın Speçes’ine gelmişlerdi. Burada yerliler, pis, kral yanlısı Yunanlılar bi­ze iyi davranmadı. Bize “Türk dölü” deyip başka aşağılayıcı sözler sarf ediyor­lardı. Bizleri hazmedemiyorlardı, çünkü Venizelos taraftarıydık. Yunanca konu­şurken anadili Türkçe olan Rumlar gibi zorlandığımızda bizle alay ediyorlardı. Oysa Menidi gibi Attiki’den birkaç mil uzaklıkta olmasına rağmen hâlâ Arnavut­ça konuşan köylere aldırmıyorlardı.” (Göç, 281)</strong></span></p>
<p><span>Anadolu’dan göç edenlerin siyasî tercihlerinden öte dilde ve yaşayış tarzın­da farkların olması onların Yunanistan’da kabul görmelerinde sıkıntılara yol aç­mıştır. “Türk dölü” olarak nitelendirilmelerinde gelenek ve göreneklerinde ve ahlaki anlayışlarında da Anadolu insanına uyumlu olmaları Yunanistan’daki aha­liden onları farklı kılmıştır. Göçmenler Yunanistan’daki şartlara uygun hareket etmek zorunda kalmıştır. Yeni oluşan şartlar çerçevesinde başta dil olmak üzere gelenek görenek ve anlayışta bir Yunan(istan)lılaşma sürecinin başladığı görül­mektedir</span></p>
<p><span><strong>“Konya’nın yaklaşık 50.000 Türk, 3.000 Rum ve 3.000 Ermeni nüfusu var­dı” (Göç,215)…”Türk komşularımız bizi severdi. Gizli gizli uzo sattığımızda bi­zi ihbar etmez, hatta korurlardı. Burada Kerkira’da, Türkler hakkında iyi söz­ler söylemeye cesaret edemiyoruz. Bize “Türk dölü” diyor, Türkleri kasıtlı ola­rak övdüğümüzü iddia ediyorlar” (Göç, 215)… Başlangıçta Kerkiralılarla uyu­şamadık. Kerkiralıların başka gelenek ve görenekleri vardı, bizim başka. Dil de bilmediğimiz için konuşup anlaşamıyorduk. Ama daha sonraları aramız düzeldi. Evler birleşti, bir sürü Kerkiralı delikanlı göçmen kızlarla evlendi” (Göç, 218)</strong></span></p>
<p><span>Ana dili Türkçe olan, yani Türkçeden başka bir dil bilmeyen ikinci grup Or­todokslara gelince, bunlar göç eden nüfus içinde ekseriyeti teşkil etmemektedir­ler. Mübadele anlaşması ile Anadolu’da yaşayan bir buçuk milyona yakın Orto­doks ile Yunanistan’da yaşayan dört yüz bine yakın Müslüman yer değiştirmiş­lerdir. (Göç, 20).</span></p>
<p><span><strong>(Kayseri Karacaören köyünden göçenler)” …24 saatlik bir yolculuktan son­ra Pire’ye vardık… Bir başka gemi bizi aldı, Kerkira’ya götürdü. Orada, kale içindeki kışlalarda dokuz ay kaldık… Alışveriş etmeye gittik. Bir bakkala girdik. Bakkal bize “Ne istiyorsunuz? Dedi anlamadık. Adımızı sordu: “Pos sas lenei adınız ne?” gene anlamadık. Ben kadınlarımızdan birini, Eleni’yi istediğini san­dım. Çılgına döndüm! Adama bir güzel sopa attım! Polis geldi. Anlaşamıyorduk: Yunanca bilmediğimiz için bizi Türk zannettiler. Polis bana: “Adını yaz” diyor. Yazıyorum: ‘Yoannıs Misailoğlu’. Polis bana “Helal olsun, Yunanlıymışsın” di­yor.” (Göç, 195)</strong></span></p>
<p><span><strong>Ana dili Türkçe olan Ortodoksların etnik tabanına ilişkin yorumlar</strong></span></p>
<p><span>KAAM’m tasnifine uygun olarak ele alırsak, Yunanistan’a giden Ortodoks­ları iki gruba ayırmak gerekir. Bunlardan ilkini ana dili Rumca olanlar, ikincisi­ni ise ana dili Türkçe olanlar oluşturmaktadırlar. Anadolu’da Rum olarak kabul edilmiş olan bu grupların dinî kimlikleri açısından bir ihtilaf bulunmamaktadır. Anadolu’da yaşamış olan Rumların ancak % 3.5’i Katolikler, kalan çoğunluğu ise Ortodokslardı. (Mc Carthy, 90). Dinî kimlik açısından bir problem olmadığı hâlde bazı Ortodoks Osmanlı vatandaşlarının ana dili olarak, diğer Ortodoks va­tandaşlar gibi Rumca değil de Türkçe konuşmalarına çeşitli açıklamalar getiril­mek istenmiştir. Yunan kaynaklarının benimsediği kendi bakış açısını yansıtan açıklama eserde şu şekilde geçmektedir:</span></p>
<p><span><strong>“İzmir-Manisa demir yolu üzerindeki Horozköy kasabası Manisa’nın 3.5 km kuzeybatısında, İzmir’inse 32 km kuzeydoğusunda bulunur. Horozköy kasa­basında 4.500 anadili Türkçe olan Rum yaşardı. Horozköy batı sahillerinde bu­lunduğu halde anadili Türkçe olan Rumların yaşadığı tek istisnai yerleşim biri­mi değildir. Bilgi kaynakları bu ilginç durum hakkında kendilerince pek çok fark­lı yorumlarda bulunuyorlar. Bu yorumlar arasında Eski Yunanlıların Bizans içinde eriyip gitmesi, zaman içinde yöreye yeni Yunan kolonilerinin gelmemiş ol­ması, göçler, kovulmalar ve sonradan gelen Türkler yüzünden dinlerini koruya­bilen bir kısım Hristiyan dillerini koruyamaması hipotezi en muhtemel olanıdır.” (Göç,50).</strong></span></p>
<p><span>Anlatılar incelendiğinde gerek ana dili Rumca olanların, gerekse ana dili Türkçe olanların kimlik açısından kendilerini Rum olarak gördüklerini, her ne kadar Anadolu’yu kendi yurtları olarak görüyorlarsa da Yunanistan’ı da aynı de­recede yurt saydıklarını belirleyebiliyoruz.</span></p>
<p><span><strong>“Kumluca Finika’nın (Türkçe’si Fenike) 15 km. kuzeydoğusunda, Antal­ya’nın yaklaşık 70 km. güney, güneydoğusundadır. Kumluca’da 150 Türk, 60 Rum aile vardı.” (Göç,282)… “Bir Yunan gemisi gelip bizi aldı… Gemimiz bizi doğruca Pire Limanı’na indirdi. Kendimizi kaybetmiş bir şekilde gemiden indik. Dil bilmiyorduk. Biz Yunanlıları anlamıyorduk, Yunanlılar da bizi. Memleketimiz Yunanistan’a gelmiştik ama yabancı gibiydik. Bizi Nea Ionya’ya götürdüler. Oradaki göçmenler de Türkçe konuşuyordu. Ailelerimiz oradaydı.” (Göç, 283)</strong></span></p>
<p><span><strong>Değerlendirme</strong></span></p>
<p><span>Osmanlı toplum anlayışı, İslâm hükümetlerinin geleneksel uygulamalarına uygun olarak vatandaşlarını dine göre belirlenen çizgilerle bölmüştü. Anadolu, Birinci Dünya Savaşına kadar Müslüman ve Müslüman olmayan toplumların ka­rışımından oluşan bir nüfusa sahipti. Osmanlı egemenliği boyunca, başlıca Hris­tiyan toplumlarından hiçbirinin yok olduğu söylenemez. (Mc Carthy, 1). 1911-1912 (1330) yılındaki Osmanlı nüfus sayımına göre Anadolu’nun genel nüfusu 17.536.352 olup, bunun 14.536.142 kişiden oluşan % 82.89’luk kısmını Müslü­man unsur meydana getirmektedir. Geriye kalan yaklaşık % 18’lik kısmı gayri­müslimler oluşturmaktadır. Bunlar içinde Rumlar % 07.15’lik oranla Ermeniler­den (% 08.52) sonra en büyük topluluktur. Rumların genel nüfusa oranları Bur­sa (% 12.44), Aydın (% 17.53), Trabzon (% 14.39) ve Konya (% 07.21) gibi yerlerde daha da üst seviyelere erişmektedir.(Mc Carthy, 112-113) Genel nüfusa oranla hiç de azımsanamayacak bir ölçüde olan bu nüfus, onların din değiştirme ihtiyacı duymadan yüzyıllar boyunca etnik varlıklarını sürdürmesinde önemli et­kenlerden biri olmuştur. Tabiî bunda Osmanlının böyle bir politikasının olmama­sı da etkili olmuştur.</span></p>
<p><span>Dinî kimliğin ön plânda olduğu bir toplum yapısı içinde dil değiştirmeden daha önde din değiştirmenin gelmesi tabiîdir. Ana dili Türkçe olan Ortodoksla­rın etnik tabanları sorgulanırken bu hususun gözden kaçırılmaması gerekmekte­dir. Eğer Yunan bakış açısına göre ifade edildiği gibi “Eski Yunanlıların Bizans içinde eriyip gitmesi, zaman içinde yöreye yeni Yunan kolonilerinin gelmemiş ol­ması, göçler, kovulmalar ve sonradan gelen Türkler yüzünden dinlerini koruya­bilen bir kısım Hristiyan dillerini koruyamaması” söz konusu olsa idi, öncelikli olarak bu insanların dillerini değil, dinlerini değiştirmeleri beklenirdi. Osmanlı toplumunda Müslümanlıkla Türklük, Ortodoks Hristiyanlık ile Rumluk eş an­lamlı kabul edilmiştir. Arnold J. Toynbee de bu konuda şunları belirtmektedir: “İmparatorlukta en yüksek yeri işgal eden kavim Müslüman topluluğu olmuştur. ..Daha sonra gelen en önemli kavim Rumlar olmuştur. Milleti Rum denen bu gruba, konuştukları dil ya da lehçe ne olursa olsun Ortodoks Hristiyan kilise­sine mensup bütün Osmanlı tebaası girmektedir. İstanbul Patrikliği Rumların elinde olduğu için, Osmanlı Rumları, Bulgarlar, Sırplar, Romenler, Arnavutlar gibi öbür Ortodoks Hristiyanlardan üstün bir durumda bulunuyorlardı. Bu ba­kımdan bu durumları dolayisiyle Rumlar sanki Osmanlı İmparatorluğu’nun or­takları gibiydiler.” (Tosun, 5-6). Bunu anlatılara yansımış olarak da görürüz:</span></p>
<p><span><strong>“(Balıkesir’de bir Türk ile evlenen Sultana) Bana Rum musun diye sordu­ğunda: “Bir zamanlar Rum idim, şimdi değilim” diye cevapladım” (Göç, 104)… “Yargıcın önüne çıktık. Müslüman kadınlar gibi giyinmiştik. Yargıç bize: “Ger­çekten Türk müsünüz? Müslümanlığı kendi isteğinizle mi kabul ettiniz? Diye sor­du. “Kendi isteğimizle kabul ettik. Bizi kimse zorlamadı dedik” (Göç, 109)</strong></span></p>
<p><span>Ana dili Türkçe olan Ortodoksların dillerini koruyamamış, ama dinlerini koruyabilmiş eski Yunanlılar olduğu tezine karşılık; -eserde hiç bahsedilmese de- altıncı yüzyıldan itibaren Bizans tarafından Hristiyanlaştırılarak Balkanlar­dan getirilip Anadolu’ya iskan edilen Türk unsurları olduğu tezi de vardır:</span></p>
<p><span><strong>“Bizans devleti daha VI. Yüzyılın başlarından itibaren, Türkleri Hristiyanlaştırmağa, bir yandan da askerî hizmete almağa ve Anadolu’ya iskan etmeğe çalışmıştır. Bu iskân ve askere alma işi Ermenilere, İranlılara ve Müslüman Araplara karşı olmuştur. Bu dinî, siyasî, askerî ve iktisadî hadise, yüzyıllar sü­ren bir sosyolojik yol içinde Türklerin kendilerini Rum sanmalarına yol açacak­tır.” (Ekincikli, 77) “Netice itibariyle mübadeleye kadar Anadolu’da bulunan Türkçe konuşan Ortodoksların, daha Bizans imparatorluğu zamanında gelip yerleşmiş Avar, Bulgar, Peçenek, Uz ve Kıpçak (Kuman)ların bakiyeleri olduğu söylenebilir.” (Ekincikti, 198).</strong></span></p>
<p><span>Ana dili Türkçe olan Ortodoksların yerleşim yerleri göz önüne alındığında Bizans jeopolitiği açısından Ermeni, İran ve Arap akınlarına karşı tampon bölge oluşturacak şekilde iki set çekildiği görülmektedir. Bunlardan uçta olanı İç Ana­dolu bölgesinin güney ve doğusunu; içte olanı ise Marmara Denizinin güneyini çevrelemektedir. Bu coğrafya Bizans’ın Türk iskân coğrafyası ile örtüşmektedir.</span></p>
<p><span>Yine % 00.82’lik bir oranda da olsa varlıklarını sürdüre gelmiş olan Sürya­ni, Keldani, Nesturi veya % 00.44’lük bir oranla kimliklerini korumuş olan Ya­hudi topluluklarının olduğu bir toplumsal yapı içerisinde hele hele etkin bir bi­çimde Rumcanın da varlığını sürdürdüğü bir ortamda dillerini kaybetmiş Rum­lardan bahsetmek olağan görünmemektedir. Karamanlıca adı altında bir külliyat oluşturulmuş olması da bu alanı ayrıca bir inceleme konusu hâline getirmiştir.<strong>[2]</strong></span></p>
<p><span>Anadolu’da ana dili Türkçe olan Ortodokslar, ikinci tezi doğrular mahiyet­te, kendilerinin Türk asıllı olduklarını savunarak mübadeleye tâbi tutulmamaları hususunda Türk hükümetine müracaatlarda bulunmuşlardır. Ancak bu müracaatlardan sadece Papa Eftim’inki olumlu neticelenmiş, ailesi ile İstanbul’a yer­leşmesine izin verilmiştir. (Ekincikli, 192) Keskinmaden’de ikamet eden Papa Eftim’in göç sırasında darda kalmış Ortodokslara yardım ettiğini yine anlatılar­dan anlamaktayız:</span></p>
<p><span><strong>(Uşak Simav’dan Keskinmaden’e sürgün edilenin anlattıkları) “Paramız yoktu, yola nasıl çıkardık? Papa-Eftim, kilisenin yardımını aldı, para toplayıp bizi İstanbul’a giden trene bindirdi.” (Göç, 252)</strong></span></p>
<p><span>Papa Eftim’in 30 Kasım 1921 tarihli Hâkimiyet-i Milliye’de yayımlattığı “Ortodoks Kiliselerine Bir Tamim”inde şu görüşler bulunmaktadır:</span></p>
<p><span>“Bizim Türk lisanımızla Türk tabiatımız işte olduğu gibi bakidir. Yine Pavlos resulün (elçinin) emri mucibince kadınların başları kilisede ve hariçte örtük ve erkeklerden ayrı mahalde görüyoruz. Ve başkası ile ihtilatlarını (görüşmelerini) kıskanırız. Bu tabiat Türk ırkından başka bir ırkta yoktur ve ırkımızın evladı olduğumuzu bu ahvalimizden isbat ederiz” (Ekincikli, 179)</span></p>
<p><span>Yine Papa Eftim’in Anadolu’da Ortodoksluk Sadâsı gazetesinin 14. sayısın­daki şu görüşleri de konuya ışık tutacak mahiyettedir<strong>[3]</strong>:</span></p>
<p><span>“İşte irken, lisanen, âdeten Türk, diyaneten Ortodoks olan biz Türk Ortodoksların Türklüğünden hiçbir kimse iştibah edemeyeceğinden, gerek ekalliyet, gerek mübade hususatının bizlere şümulü olamayacağı emr-i tabii bulunduğunu Avrupa bilmelidir” (Ekincikli, 190)</span></p>
<p><span><strong>Sonuç</strong></span></p>
<p><span>Türkiye ile Yunanistan arasındaki mübadele anlaşması gereğince, etnik ta­banının Türk orijinli olması kuvvetle muhtemel olan ve Türkçeden başka dil bil­meyen Ortodoks unsurlar da Yunanistan’a gönderilmişlerdir. Yunan orijinli anla­tılardan hareketle tespite çalıştığımız ana dili Türkçe olan Ortodoksların, ana di­li Rumca olan Ortodokslara göre daha derin boyutta bir dram yaşadıkları görül­mektedir. Anadolu’daki Türk varlığını en az beş yüzyıl geriye götürebilmenin te­mel kanıtları olabilecek bu insanlar, dinî kimliğin millî kimlik gibi algılandığı bir dönemin sonunda olağan üstü şartlar gereğince Yunanistan’a zorunlu göç et­tirilerek Yunanlılaştırılma süreci içine itilmişlerdir. Bugün ana dili Türkçe olan Ortodoksların dillerini ne derece koruyabildikleri hakkında net bilgimiz bulun­mamaktadır. Ancak onların dil olguları üzerinde gerek geçmişe yönelik, gerekse de günümüze yönelik kapsamlı çalışmalara ihtiyaç bulunmaktadır.</span></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Rıdvan ÖZTÜRK</strong></span></a>
</p><hr>
<div><span><strong>Dipnotlar:</strong></span></div>
<div><span>1. Cilt: Martiries Apo Tis Eparhies Ton Dutikon Paralion Tis Mıkrasias. Atina 1980; II. Cilt: Martiries Apo Tis EparhiesTis Kentrikis Asias Kai Notias Mikrasias, Atina 1982.</span></div>
<div><span>2. Konuyla ilgili bazı kaynaklar: Severien SALAVİLLE , Eugene DALLEGGİO, Karamanlidika, Bibliograp- hie Analytique D’ouurages En Langue Imprimes En Carakteres Grecs (1854-1850), c.I, Atina 1958; (1851- 1865) c.II, Atina 1966; (1866-1900), c.III, Atina 1997; Richards CLOGG, The Publication and Distribution of Karamanli Texts by the British Foreign Bible Society before 1850, The Journal of Ecclesiastical History, XIX, no. i ve 2, 1968, Semavi EYİCE, “Rum Harfleri ile Türkçe (Karamanlıca )Bir Nevşehir Salname- si(Yıllığı), Fındıkoğlu Armağanı, İÜ İktisat Fakültesi, İstanbul 1977; Semavi EYİCE,”Anadolu’da Karaman¬lıca Kitabeler”, Belletensa. 153, Ankara 1974Mefküre MOLLOVA,” Sur le ‘karaman’ et les Recherches sur les Karamans De J. Eckmann”,Güneydoğu Avrupa Araştırmaları Dergisi, İstanbul 1980; J. ECKMANN,”Die karamanische Literatür”, Philologiae Turcicae Fundamenta II, Wiesbaden 1964,s. 819-835. vb</span></div>
<div><span>3. Konuyla ilgili ayrıca bakınız: Erol Cihangir, Papa Eftim’in Muhtıraları ve Bağımsız Türk Ortodoks Patrik¬hanesi, İstanbul 1996.</span></div>
<div><span><strong>Kaynaklar</strong></span></div>
<div><span>♦ Ekincikli, Mustafa, Türk Ortodoksları, Siyasal Kitap Evi, Ankara 1998.</span></div>
<div><span><span>♦ </span>Göç, Rumlar’ in Anadolu’dan Mecburi Ayrılışı (1919-1923), Çev. Damla Demirözü), İletişim yayınları, İstanbul 2001.</span></div>
<div><span><span>♦ </span>Justin Mc Carthy (çev. Bilge Umar), Müslümanlar ve Azınlıklar, Ankara 1998.</span></div>
<div><span><span>♦ </span>Tosun, Ramazan Türk-Rum Nüfus Mübadelesi ve Kayseri’deki Rumlar, Tolunay Yayıncılık, Niğde 1998.</span></div>
<div><span><span>♦ </span>Umar, Bilge Yunanlıların ve Anadolu Rumlarının Anlatımıyla İzmir Savaşı, İnkılâp Kitap E- vi, İstanbul 2002.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Anadolu’da Haçlılara Karşı Savaş (1097&amp;amp;1190)</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/anadoluda-haclilara-karsi-savas-10971190</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/anadoluda-haclilara-karsi-savas-10971190</guid>
<description><![CDATA[ Anadolu’da Haçlılara Karşı Savaş (1097-1190)
Haçlı seferleri sırasında (1096-1291) Anadolu, Haçlılar ile Türkler arasında önemli olaylara sahne olmuştur. Bu çalışmada, önce 1097-1190 yılları arasında, Anadolu’da iki taraf arasındaki askeri ilişkilerin bir özeti verildikten sonra Türklerin askeri gücü yüksek Haçlı ordusuyla yaptığı ilk savaşlar (İznik ve Eskişehir yakınlarındaki meydan savaşları) tasvir edilecek, ardından da Anadolu’da Haçlılara karşı var olma mücadelesi veren […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c49fecedf2.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:43 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Anadolu’da, Haçlılara, Karşı, Savaş, 1097&amp;1190</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/07/Haclilar.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/anadoluda-haclilara-karsi-savas-1097-1190.html">Anadolu’da Haçlılara Karşı Savaş (1097-1190)</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Doç. Dr. Ebru ALTAN</strong></span></a>
</p><p><span>Haçlı seferleri sırasında (1096-1291) Anadolu, Haçlılar ile Türkler arasında önemli olaylara sahne olmuştur. Bu çalışmada, önce 1097-1190 yılları arasında, Anadolu’da iki taraf arasındaki askeri ilişkilerin bir özeti verildikten sonra Türklerin askeri gücü yüksek Haçlı ordusuyla yaptığı ilk savaşlar (İznik ve Eskişehir yakınlarındaki meydan savaşları) tasvir edilecek, ardından da Anadolu’da Haçlılara karşı var olma mücadelesi veren Türklerin, bu ordulara karşı uyguladığı strateji ve savaş metotları örneklerle ele alınacak, bu çerçevede Anadolu’dan geçmeye çalışan Haçlı ordularıyla yapılan savaşlar anlatılarak olaylara askerî açıdan bakılacaktır.</span></p>
<p><span>12. yüzyılda Anadolu’da Türklerle yapılan savaşlara katılmış olan görgü tanığı Frankların (Haçlıların) kayıtlarına öncelik verilmekle beraber. Albertus Aquensis ve Willermus Tyrensis gibi bu dönem hakkında iyi bilgi veren diğer çağdaş Latin kaynakları da tabiatıyla değerlendirilecektir. İslam dünyası, Haçlı Seferlerinin ilk safhasında bu hareketin gerçek mahiyetini kavrayamamış olduğundan, İslam kaynaklarında konuyla ilgili az ve hatalı bilgiler verilmiştir. Birinci Haçlı Seferi’nin doğurduğu sonuçlar karşısında, bu kaynaklardaki bilgiler çoğalsa da yine de, olayların Anadolu safhası hakkında verdikleri bilgiler yeterli değildir. Konuyla ilgili diğer çağdaş Bizans, Süryâni ve Ermeni kaynaklarındaki kayıtlar, çoğu zaman kısa olsa da, Latin kaynaklarının ifadelerini tamamlamakta veya doğrulamakta olduğu için göz önünde bulundurulacaktır.</span></p>
<p><span><strong>1) 1097-1190 Yılları Arasında Anadolu’da Türkler ile Haçlılar Arasındaki Askeri İlişkilere Bir Bakış</strong></span></p>
<p><span>11. yüzyıl sonlarında Türk dünyasının içine düştüğü kargaşa ortamından faydalanarak Anadolu ile birlikte bütün Yakındoğu’yu hâkimiyet altına almak için sahneye konan Haçlı Seferleri hareketi, Papa II. Urbanus’un Clermont Konsilin’de 27 Kasım 1095’de, dini motifleri ön plana alarak yaptığı çağrı ile resmen başladı<strong><sup>[1]</sup></strong>. Sadece şövalyeler değil, toplumun her kesiminden insanlar bu sefere büyük ilgi gösterdi. Papa tarafından yasaklandığı halde, kadınlar, çocuklar, ihtiyarlar, hastalar bile sefer hazırlıklarına başladılar. Sefere katılacak herkesin Haçlı yemini etmesi ve seferin sembolü olarak kırmızı bezden yapılan bir haç işaretinin giysilerin omuzuna dikilmesi öngörüldü. Sefer kilisenin liderliğinde düzenlendiği için hareketin başına, bir kilise adamı ve papanın temsilcisi olarak le Puy piskoposu Adhemar tayin edildi. Papa Urbanus, seferin iaşesini sağlamak için bir deniz devletinin yardımını da sağladı. Cenova Cumhuriyeti 12 galeri ve 1 yük gemisini sefere tayin etmeye karar verdi. Bu arada bir çok Cenovalı Haçı kabul ederken İskoçya’dan, Danimarka’dan, İspanya’dan da pek çok kişi Haçlı yemini etmek üzere koşup gelmekteydi. Sefere katılacak olanlardan bazıları sefer masraflarını karşılayabilmek için mallarını ve arazilerini rehin veriyorlardı. Geri dönmeyi düşünmeyenler de her şeylerini kiliseye bağışlıyordu.</span></p>
<p><span>Seferin asıl askeri gücünü Haçlı seferine katılan asilzadelerin kumandasındaki 5 büyük ordu oluşturuyordu. Birinci Ordu: Fransa Kralı I. Philippe’in kardeşi Hugue de Vermandois’nın kumandasındaki Fransızlardan; ikinci ordu Aşağı Lorraina Dükü Godefroi de Bouillon’un kumandasındaki Fransızlardan oluşuyordu; üçüncü ordu Güney-İtalya Normanlarının reisi Bohemund’un kumandasındaydı; dördüncü ordu, Toulouse Kontu Raymond da St. Gilles’ın kumandasındaki Güney Fransızlarından oluşuyordu ve bu sefere katılan en büyük gruptu; Kuzey-Fransızlarından oluşan beşinci büyük haçlı ordusu da Normandia Dükü Robert ile eniştesi Champagne Kontu Etıenne de Blois ve kuzeni Flandre Kontu II. Robert’in müşterek idaresindeydi. Bu liderlerin yanında asalet sınıfına mensup bir çok ünlü şövalye ve bazı önemli kilise adamları vardı. Haçlı seferinin yaratacağı yeni imkânları göz önüne alan ve geri dönmeyi düşünmeyen Raymond de St. Gilles, Bohemund. Baudouin gibi liderler ailelerinin bir çok mensubunu, eşlerini ve çocuklarını da yanlarına alarak yola çıkmışlardı. Bunlardan Raymond de St. Gilles, büyük bir tören düzenleyerek hayatının geri kalan kısmını Kutsal topraklarda geçireceğini ilan etti. Sefer masraflarını karşılayabilmek için arazisinin bir kısmını sattı, bir kısmını da rehin verdi.</span></p>
<p><span>Haçlıların öncüleri durumunda olan. Pierre L’Ermitte’in idaresindeki yirmi bin kişilik disiplinsiz ve çapulcu kitlenin, İznik yakınında Türkiye Selçuklu Sultanı I. Kılıç Arslan tarafından imha edilmesinden (21 Ekim 1096) sonra, asillerin kumandasındaki asıl ordular arka arkaya İstanbul’a geldiler. Bizans İmparatoru Aleksios Komnenos. Batı’dan istediği ücretli asker yardımı yerine, Haçlılar adı altında değişik milletlerin katılımıyla sayısız insandan oluşan büyük orduların gelmekte olduğunu duyunca endişeye kapıldı ve güçlükle de olsa Haçlılardan vasallik yemini almayı başardı.</span></p>
<p><span>Birinci Haçlı Seferi orduları, ilk olarak Selçuklu başkenti İznik önündeki savaştan sonra şehrin Bizans’a teslim edilmesi (19 Haziran 1097), ardından Eskişehir (Dorylaion-1 Temmuz 1097) ve Ereğli’de Sultan I. Kılıç Arslan’a karşı kazandıkları zaferler sayesinde, büyük kayıplar verseler de güneye inmeyi başardılar ve Antakya’yı kuşattılar. Uzun süren bir kuşatmadan sonra 3 Haziran 1098’de şehir Haçlıların eline geçti. Büyük Selçuklu sultanının, Musul Valisi Kürboğa idaresinde şehre yardıma göndermiş olduğu birleşik Türk ordusu, 28 Haziran 1098’de, surlar önünde yapılan savaşta yenilgiye uğrayınca, Antakya kesin olarak kaybedildi. Ardından 1101 Yılı Haçlı Seferleri’ne karşı Anadolu’da varlığını koruma mücadelesi veren Türkler, uyguladıkları başarılı strateji ve taktikler sayesinde kendilerinden çok kalabalık olan üç ayrı Haçlı ordusunu Merzifon, Konya ve Ereğli’de imha ettiler.</span></p>
<p><span>Bu arada, Birinci Haçlı Seferi sırasında Anadolu’da Urfa ve Antakya’da kurulmuş olan Haçlı devletleri de Türk dünyasındaki kargaşa ortamından faydalanarak bölgede tutunmayı başarmışlar ve doğuya doğru genişleme gayreti içine girmişlerdi. Ancak, Mardin Emiri Artuklu Sökmen ve Musul Valisi Çökürmüş, 1104 yılında Harran önünde Haçlıları kesin bir yenilgiye uğratarak bu girişimlerine büyük bir darbe indirdiler. Üstelik Urfa Kontu Baudouin de Bourg ve kuzeni Joscelin de Courtenay Türklere esir düştüler. Ancak savaştan sonra iki Türk beyinin arası açılınca bu başarılarının sonucundan gereği gibi faydalanamayan Türkler, daha bu tarihte Urfa’yı geri alma fırsatını kaçırdılar. Böylece Çökürmüş, kendi kuvvetleriyle önce 19 Mayıs-2 Haziran 1104’te, sonra da 1105 yılında Urfa’yı iki kez kuşattı, ancak başarılı olamadı. Ardından Sultan I. Kılıç Arslan’ın 1106’daki Urfa kuşatması da sonuçsuz kaldı.</span></p>
<p><span>Türklerin, bölgedeki Latin istilasını engellemek için ilk büyük girişimleri, Büyük Selçuklu Devleti içinde yeniden birliği sağlayan Sultan Muhammed Tapar (1105-1118)’ın emriyle 1110 yılında başladı ve ilk olarak, İslam devletleri arasına kama gibi sokulmuş olan Urfa’daki Haçlı Kontluğu hedef alındı. Böylece Haçlılara karşı mücadeleyle görevlendirilen Musul Valisi Mevdûd, 1110, 1111 ve 1112 yıllarında Urfa’ya üç sefer düzenledi. Onun 1113 yılında. Batiniler tarafından öldürülmesinden sonra yerini alan ve Haçlılara karşı mücadeleyi devam ettiren Musul Valisi Aksungur el Porsuki de 1114’te Urfa bölgesini hedef aldı. İslam dünyasının karşı saldırıya geçtiği bu dönemde Haçlılar savunma durumunda kaldılar. Ancak, Antakya Haçlı Hükümdarı Roger, Muhammcd Tapar’ın emriyle Haçlılar üzerine yürüyen Hemedan Valisi Porsuk b. Porsuk’un kumandasındaki Selçuklu ordusunu, Tell-Dânis yakınında yenilgiye uğratınca (15 Eylül 1115) Roger ve Urfa Hükümdarı Joscelin savunma durumundan kurtulup yeniden bölgede ilerleyişe geçtiler. Fakat, Mardin-Halep Hükümdarı Artukoğlu İlgazi, güçlü kuvvetlerle Antakya’ya saldırınca ona meydan okuyan Roger, 28 Haziran 1119’da bütün kuvvetleriyle beraber imha edildi. Kanlı Meydan Savaşı (Ager Sanguinis), Haçlıların 1104’ten beri uğradıkları en büyük yenilgiydi. Antakya ordusu bu şekilde imha edilince, Haçlılar Asi Nehri’nin doğusunda Esârib. Zerdana, Sermin. Maarratü’n-Nûman, Kefertâb gibi bir çok yeri kaybettiler. Antakya da zapt edilme tehlikesiyle karşı karşıya kalmıştı. Antakya’ya yardıma gelen Kudüs Kralı II. Baudouin şehri tehlikeden kurtardı. 14 Ağustos 1119’da Burc-u Hab yakınındaki uzun ve şiddetli mücadele sonunda hiçbir taraf açıkça galip gelemese de sonuç Frankların lehine oldu ve Baudouin kaybedilen bazı yerleri geri aldı. Böylece Kudüs Kralı Baudouin, 1126 yılına kadar Antakya’nın da idaresini üstlendi. 1119-1126 yılları arasında Baudouin ile Müslüman liderler arasındaki Antakya ile Halep arasındaki toprakları ele geçirme mücadelesi yaşandı. Frankların asıl hedefi Halep idi.</span></p>
<p><span>1122’de Antakya bölgesine bir sefer daha düzenleyen İlgazi, bu sefer sırasında ölünce, yeğeni Belek Haçlılarla mücadeleyi devam ettirdi. Bu arada, Antakya Prinkepsi II. Bohemund (1126-1130), Anazarba (Dilekkale) önünde Danışmendli Beyi Emir Gazi tarafından pusuya düşürülerek bütün ordusuyla beraber imha edildi (1130).</span></p>
<p><span>Aksungur el-Porsuki’nin ölümünden sonra 1127’de Musul’da iş başına geçen, 1128’de Halep’e de hâkim olarak Kuzey Suriye’de İslâm birliğini sağlayan İmâdeddin Zengi’nin, Haçlı devletleri üzerindeki baskısı gün geçtikçe arttı. Sonunda Zengi, üç haftadan fazla süren kuşatmadan sonra 24 Aralık 1144’de Urfa’yı Haçlılardan geri almayı başardı. Ancak, Urfa Kontu U. Joscelin, Tell-Bâşir ve civarında bir süre daha varlığını devam ettirme imkânı buldu ve 1146’da Zengi’nin ölümünden sonra Urfa’yı geri almaya teşebbüs etti, fakat Zengi’nin halefi Nureddin Mahmud bu girişimi sonuçsuz bıraktı.</span></p>
<p><span>Urfa’nın kaybı, Avrupa’da Haçlı ruhunu yeniden harekete geçirdi ve Doğu’da zor durumda olan Haçlılara yardım için bölgeye yeni bir sefer düzenlenmesine yol açtı. Böylece, 1147-48’deki İkinci Haçlı Seferi sırasında da Anadolu’da Haçlılar ile Türkler arasında büyük mücadeleler yaşandı. Türkler, önce gerilla taktiği ile hırpaladıkları Alman Haçlı ordusunu Dorylaion yakınında imha ettiler (26 Ekim 1147). Ardından Bizans’a ait Ege bölgesinden geçerek güneye inmeye çalışan Fransızları Honaz Dağı’nda pusuya düşürüp ağır kayıplar verdirdiler (7 Ocak 1148).</span></p>
<p><span>İkinci Haçlı Seferi’nin Anadolu ve Suriye’de uğranılan mağlubiyetlerden sonra fiyaskoyla son bulması üzerine, Musul ve Halep’in Türk hâkimi Nureddin Mahmud’un Suriye bölgesindeki nüfuz ve hâkimiyeti daha da arttı. Kısa bir süre sonra Antakya Prinkepsi Raymond, İnab Kalesi ile Gab Bataklığı arasında bir yerde yapılan savaşta Nureddin tarafından yenilgiye uğratıldı (29 Haziran 1149). Antakya ordusunun imhası ve bizzat prinkepsin ölümüyle sonuçlanan bu savaştan sonra Nureddin, Antakya topraklarında kolayca ilerledi; Hârım’i ve Ası Nehri Vadisi’nde Haçlıların elinde kalan son kale Efamiye’yi zapt etti (26 Temmuz 1149). Böylece Antakya Haçlı Devleti, sadece Antakya Ovası ve İskenderun Lâzıkiye arasındaki daracık kıyı bölgesi ile sınırlı kaldı. Haçlılar 1164’te Hârim’i geri aldılarsa da. 1164’te şehir surları önünde yapılan savaş, Nureddin’in zaferiyle sonuçlanınca şehri yine kaybettiler.</span></p>
<p><span>Nureddin Mahmud’un 1174’de ölümünden sonra halefi, Mısır ve Suriye Hükümdarı Selahaddin Eyyubi, Suriye ve Filistin’deki Haçlılara karşı mücadeleye devam etti. Sonunda 2 Ekim 1187’de, Kudüs’te 88 yıldır devam eden Haçlı hâkimiyetine son verdi. Bunun üzerine Kudüs’ü geri almak için düzenlenen ve Üçüncü Haçlı Seferi olarak adlandırılan harekât sırasında da Almanlar ile Türkler arasında Anadolu’da çatışmalar yaşandı (1190).</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-69336" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/07/Hacli-Seferleri-1.jpg" alt="" width="800" height="550" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/07/Hacli-Seferleri-1.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/07/Hacli-Seferleri-1-768x528.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span><strong>2) Anadolu’da Haçlılarla Yapılan İlk Savaşlar</strong></span></p>
<p><span>Haçlılara karşı geleneksel savaş taktiklerini kullanan Selçuklular, başlangıçta İznik ve Eskişehir önlerinde bu ordularla iki kere meydan savaşına girdiler. Birinci Haçlı Seferi ordularının Selçuklu başkenti İznik’i kuşattıkları sırada (6 Mayıs-19 Haziran 1097), Sultan I. Kılıç Arslan ile güney surları karşısına yerleşmiş olan Haçlılar arasında yapılan savaş, askeri gücü yüksek Haçlı ordusuyla Türkler arasında yapılan ilk savaştı ve iki taraf da henüz birbirinin savaş usullerini bilmiyordu: 1097 ilkbaharında imparator tarafından Anadolu yakasına geçirilen ve Pelakanon’da toplanan Haçlı ordusu ilk olarak Selçuklu başkenti İznik’i hedef aldı. 6 Mayıs’ta şehir önüne gelen Haçlılar, 14 Mayıs’ta şehri kuşatma altına aldılar. Bu arada kuşatma için gerekli olan aletleri yapmaya başladılar. Mancınıklar (petraria, tormentum), surları sarsarak yıkmak için kullanılan büyük kalaslar (şahmerdan), surların altına lağım kazmak için kullanılan ve aynı zamanda lağımcılara siper teşkil eden bir tür portatif kulübeler (scrofa) ve genellikle iki katlı olup içindekileri korumak için içi ve dışı köseleyle kaplanan ahşap hücum kuleleri inşa ettiler<strong><sup>[2]</sup></strong>. Godefroi şehrin kuzey suru karşısına, Bohemund ve yeğeni Tankred doğu suru karşısına yerleşirken, onların arkasından on gün sonra şehir önüne ulaşan Raymond de. St. Gilles de güney sur kesimine yerleşecekti. Şehrin batı kesimi göle açıldığından boş bırakılmıştı. Şehir, 144 kule ile güçlendirilmiş 5 km. uzunluğunda sağlam bir surla çevrilmişti. Savunma bakımından çok iyi durumda olsa da şehri savunan Türk garnizonu böyle büyük bir kuşatma karşısında takviye kuvvetlerine ihtiyaç duymaktaydı<strong><sup>[3]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>Bu sırada Ermeni Gabriel’in elindeki Malatya’yı kuşatmakta olan Sultan Kılıç Arslan’a haber gönderip yardım isteyen Türkler, şehrin güney sur kesiminin henüz kuşatılmamış olduğunu, buradan güvenle şehre girebileceklerini bildirmişlerdi. Ancak sultanın göndermiş olduğu öncü Türk kuvveti, Raymond’un 16 Mayıs’ta belirtilen sur kesimini kuşatmasından sonra şehir Ününe ulaşabildi<strong><sup>[4]</sup></strong>. Bunun üzerine öncü Türk kuvveti ani bir saldırıyla şehre girmeyi denediyse de Raymond tarafından yenilgiye uğratıldı. Görgü tanığı Raimundus’un kaydına göre<strong><sup>[5]</sup></strong> Toulouse Kontu Raymond, orada kamp kurmaya çalışırken, Türkler iki kol halinde dağlardan inip, bu Haçlılara saldırmışlardı. Plânlarına göre, bir grup Godefroi ile savaşırken, öteki grup güney kapısından şehre girecek, sonra başka bir kapıdan çıkacak ve böylece bir şeyden haberi olmayan Haçlıları yenilgiye uğratacaktı, fakat bu mümkün olmadı.</span></p>
<p><span>Bunun üzerine İznik garnizonu, Bizans kumandanı Manuel Butumites ile şehrin teslim şartlarını görüşürken, Sultan Kılıç Arslan’ın yaklaşmakta olduğu haberi geldi. Mayıs sonuna doğru şehir önüne gelen sultan, Iznik’e girebilmek için derhal, güney surları karşısına yerleşmiş olan Raymond de St. Gilles’in birliklerine hücum etti. Flandre Kontu Robert, ordusuyla onlara yardıma koştu. Türk garnizonunun bir çıkış hareketinden çekinen Godefroi ve Tankred, kuşatmış oldukları sur kesiminden ayrılmadılar. İki taraf arasında mızraklarla, kılıçlarla adam adama bütün gün devam eden savaş çok şiddetli oldu. Latin kaynaklarının ifadelerini doğrulayan, çağdaş Ermeni tarihçisi Urfalı Mateos, bu durumu şu sözlerle ifade etmiştir: “… iki ordu korkunç bir hiddetle birbiri üzerine atıldı. Müslüman askerleri, miğferlerin parıltısı, zırhların çatırtısı ve yayların gıcırtısı içinde git gide cephelerini daha çok sıklaştırdılar. Yeryüzü muhariplerin gürültüsü altında titriyor ve okların vızıltısı atları ürkütüyordu. En cesur muharipler kahramanca birbiri üzerine atılıp arslan yavrulan gibi birbirini merhametsizce vuruyorlardı. Muharebenin bu ilk günü çok şiddetli geçti, çünkü sultan Franklara karşı 600.000 (!) askerle beraber harp ediyordu. Fakat Franklar bu kadar büyük bir orduya karşı galip geldiler”. Savaş sonucunda sultan, Haçlı ordusunun sayıca<strong><sup>[6]</sup></strong> kendi kuvvetlerinden çok üstün olması yüzünden kuşatmayı yaramadı. Ordusunu daha fazla yıpratmadan geri çekilmeye ve Haçlılara karşı savaşmak için uygun bir fırsat beklemeye karar verdi<strong><sup>[7]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>İznik önündeki savaşta Haçlılar da ağır kayıplara uğramışlar, sağ kalanların pek çoğu da yaralanmıştı. Fakat yine de elde ettikleri başarı cesaretlerini artırmıştı. Zaferi kazanacaklarından emin olan Türk şehitlerinin üzerinde alacakları esirleri bağlamak için getirdikleri iplen bulmuşlardı. İznik’teki garnizonun moralini bozmak için bu Türk şehitlerinin kafalarını kesip mancınıklarla şehre atıyorlardı<strong><sup>[8]</sup></strong>. Ayrıca, Haçlılar 1000 Türk şehidinin kafasını keserek torbalarla Gemlik’e, oradan da İstanbul’a imparatora göndermişler, imparator ise buna çok sevinmiş ve Haçlıları ödüllendirmişti<strong><sup>[9]</sup></strong>. Haçlılar bundan sonra şehri daha da şiddetle kuşatmaya devam ettiler. Ancak, 5 haftadır kuşatılan ve mancınıklarla sürekli dövülen surları bir türlü aşamıyorlardı. Sonunda Raymond ve Adhemar, güney surlarında bulunan Gonatas adındaki kulenin altına lağım kazıp içini ateşe vermek suretiyle çökertmeye çalıştılar. ‘Kaplumbağa’ denen ahşap bir kuşatma kulesi inşa ederek içine savaşçıları doldurdular ve bunu surlara yanaştırdılar. Bu savaşçıların bir kısmı, kuleyi savunan Türklerle savaşırken, demirden araçlarla donatılmış diğer grup bu arada kulenin altını kazarak içini odunlarla doldurup ateşe vermek suretiyle kuleyi yıktı. Ancak gece karanlığından faydalanan Türkler, kuleye verilen zararı Onarınca, Haçlıların bu çabası da sonuçsuz kalmış oldu<strong><sup>[10]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>Türkler doğrudan göle açılan batı surlarındaki kapılar sayesinde yiyecek ve çeşitli ihtiyaçlarını temin edebildikleri sürece, Haçlılar şehirdekileri aç bırakarak teslim olmaya zorlayamazlardı. Bu yüzden Haçlıların yardım isteği üzerine İmparator Aleksios tarafından gönderilen hafif gemiler, Gemlik’ten arabalara yüklendikten sonra İznik’te göl kıyısına indirildi ve böylece Türklerin yardım aldığı göl yolu kesildi. Ayrıca imparatorun gönderdiği, Tatikios ve Tzitas’ın kumandasındaki 2000 kişilik bir kuvvet de İznik önüne gelip Gonatas kulesinin karşısında mevzilendi ve Haçlılarla birlikte surlara yapılan saldırılara katıldı. Artık hiçbir kurtuluş ümidi kalmayan Türkler sonunda, Bizans kumandanı Butumites ile teslim şartları konusunda anlaştıktan sonra şehri Bizans kuvvetlerine teslim ettiler (19 Haziran 1097)<strong><sup> [11]</sup></strong>.</span></p>
<p><span><strong>3) Dorylaion Savaşı (1 Temmuz 1097)</strong></span></p>
<p><span>Sultan I. Kılıç Arslan, İznik önünden geri çekildikten sonra Haçlıları durdurabilmek için yeni bir savaşa hazırlanmaya başlamıştı. Bu arada 26 Haziran’da İznik’ten ayrıldıktan sonra Eskişehir-Akşehir-Konya-Ereğli yoluyla<strong><sup>[12]</sup></strong> Antakya’ya inmeyi plânlayan Haçlı ordusu Osmaneli (Lefke)‘ne geldiğinde, bu muazzam büyüklükteki ordunun yiyecek ve ikmal işini kolaylaştırmak için ikiye ayrılmasına ve bir günlük mesafe ile ilerlemesine karar verilmişti. Buna uygun olarak Robert de la Normandia, Etienne de Blois, Tankred ve Haçlılara rehberlik eden Tatikios’un kumandasındaki Bizans birliklerinden oluşan birinci grup, Bohemund’un kumandasında önden yola çıktı. Raymond de St. Gilles’in kumandasındaki ikinci grupta ise Godefroi de Bouillon, Le Puy Piskoposu Adhemar, Hugue de Vermandoıs ve Robert de Flandre’ın kuvvetleri yer alıyordu<strong><sup>[13]</sup></strong>. Gözcüleri vasıtasıyla Haçlı ordusunun yürüyüşü hakkında bilgi edinen ve onlara saldırmak için uygun fırsatı bekleyen sultan, Porsuk Vadisi yoluyla bölgeye gelip, 30 Haziran günü, Eskişehir’in kuzeybatısındaki Sarısu Ovası’nın alçak tepelerinde pusu kurdu<strong><sup>[14]</sup></strong>. Aynı gece Haçlı ordusunun Bohemund’un idaresinde önden ilerlemiş olan birinci grubu da ovaya ulaştı.</span></p>
<p><span>Ertesi sabah gün doğar doğmaz (1 Temmuz 1097), savaş naraları atarak yamaçlardan aşağı inip aniden hücuma geçen Türkler, savaş taktiklerine uygun olarak, Haçlı karargâhını her yönden kuşattılar ve oklar yağdırmaya başladılar. Ön saflardaki okçular yıldırım hızıyla oklarını attıktan sonra yerlerini yeni bir okçu birliğine bırakarak geri çekiliyorlardı. Biniciler de süratle atlarını düşman üzerine sürüyor ve mızraklarını fırlatarak uzaklaşıyorlardı.</span></p>
<p><span>Daha önce hiç karşılaşmadığı bu savaş taktiği karşısında şaşıran ve çetin bir savaş olacağını anlayan Bohemund, adamlarıyla beraber derhal Türk saldırılarına karşı koymaya çalıştı<strong><sup>[15]</sup></strong>. Bir yandan da haberci gönderip Raymond de St. Gilles’in kumandasındaki ikici grubu süratle yardıma çağırdı. Her yönden bir ok sağanağı altında olan Haçlılar, kargaşa içinde sıkışıp kalırken, şövalyeler kılıçlarla ve mızraklarla Türkleri geri püskürtmeye teşebbüs ettiler. Fakat savaşın ilk aşamasında Haçlılarla yakın savaşa girmekten çekinen Türkler her defasında kasten saflarını araladılar. Haçlılar ise adam adama savaşacak kimse bulamayınca hiç bir başarı elde edemeden kendi saflarına geri çekilmek zorunda kaldılar. O zaman da Türkler, tekrar Haçlıları kuşatarak yeniden oklar yağdırdılar. Yalnızca göğüs zırhları, miğferleri ve kalkanları olanlar, dayanması zor olan bu saldırıya karşı kendilerini koruyabildiler. Atlar ve silâhsız olanlar ciddi yaralar alıp yere düşmekten kurtulamadılar. Bu savaşta hem şövalye hem de yayalardan pek çok kişi hayatını kaybetti. Bohemund’un yeğeni, yanı Tankred’in kardeşi de ölenler arasındaydı. Tankred ise esir edilmekten güçlükle kurtulmuştu<strong><sup>[16]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>Haçlılar için askeri metotlarını bilmedikleri bir düşmanla savaşmak gerçekten zordu. Görgü tanığı Fulcherius, bu savaşı tasvir ederken Haçlıların içine düştüğü durumu ve ümitsizliklerini şöyle ifade etmiştir: “Türkler, silâhları birbirine sürterek ve naralar atarak bizi şiddetli bir ok yağmuruna tuttular. Bu bizi şaşkına çevirdi. Ölümle yüz yüze geldiğimizden ve bir çoğumuz yaralandığından, derhal arkamızı dönüp kaçtık. Bunda şaşılacak bir şey yok, çünkü böyle bir savaş hiç birimiz tarafından bilinmiyordu… Hepimiz titreyerek ve dehşete kapılmış olarak, ağıl içindeki koyunlar gibi bir araya yumaklanmıştık, her taraftan düşmanlarca çevrildiğimizden hiç bir yöne dönemiyorduk. Orada çok büyük bir feryat semaları inletiyordu. Yaşama ümidi kalmamıştı”<strong><sup> [17]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>Haçlıların saflarının zayıflamaya başladığını gören Türkler, savaşın ikinci aşamasında kılıçlarla adam adama mücadeleye girdiler. Ancak savaşın en şiddetli yerinde ikinci gruptaki Godefroi de Bouillon, Hugue de vermandois ve Raymond de St. Gilles’in takviye kuvvetleriyle gelmesi savaşın kaderini değiştirdi. Türkler, yeni gelen kuvvetleri görünce şaşırdılar ve iki grubun birleşmesini önleyemediler. Haçlılar derhal savaş düzenine girerken Bohemund, Robert de la Normandia, Tankred ve Etıenne de Blois sol kanatla, Goderoi de Bouillon. Hugue de Vermandois sağ kanatta, Raymond ile Robert de Flandre ise merkezde yer aldılar. Türkler karşı saldırıya geçen baştan aşağı zırhlı ve uzun mızraklı Haçlı şövalyelerine karşı adam adama kahramanca dövüştüler. Ancak Le Puy piskoposunun idaresindeki birliklerde sürpriz bir şekilde birdenbire arkadan saldırınca kargaşa içine düştüler. Sultan daha fazla kayıp vermemek için geri çekilmeye karar verdi<strong><sup>[18]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>Türkler, Haçlıların bile takdire şayan buldukları üstün savaş kabiliyetlerine ve bütün çabalarına rağmen bu orduların sayıca üstünlüğüne mağlup olmuşlardı. Nitekim bu savaşta yer alan bir Haçlı yazarı eserinde şöyle yazmıştır: “Türklerin metanet, kahramanlık ve savaş kabiliyetlerini kim tasvir edebilir?… Eğer Türkler Hıristiyan olsalardı kudret ve cesaret bakımından kimse onlarla boy ölçüşemezdi”<strong><sup>[19]</sup></strong>.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-69338" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/07/Haclilar-1.jpg" alt="" width="800" height="530" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/07/Haclilar-1.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/07/Haclilar-1-768x509.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span><strong>4) Strateji ve Taktikler</strong></span></p>
<p><span>Gerek İznik önünde gerekse Dorylaion (Eskişehir) yakınlarında Haçlı ordularının sayıca kendilerinden çok üstün olması yüzünden başarı sağlayamayan Türkler, bundan sonra onlara karşı meydan savaşına girmekten kaçındılar. Çünkü böylesine büyük orduların ancak gerilla savaşı ile yıpratılıp, uzaktan düzenlenen vur kaç türü saldırılarla hırpalandıktan sonra kademeli olarak imha edilebileceğini anladılar ve savaş taktiklerini buna göre belirlediler.</span></p>
<p><span>Buna uygun olarak, profesyonel askerlerden oluşan Türk ordusu hafif silahlı küçük birliklere ayrıldı. Bu birlikler düşmanı yıldırmak ve yıpratmak için Haçlı ordusunun geçeceği yollar üzerindeki su kaynaklarını kullanılmaz hale getirdiler, kuyuları doldurdular veya içine hayvan leşleri attılar; düşman ordusunun önünden devamlı geri çekilirken otları yakarak veya büyük hayvan sürülerini düşmanın geçeceği güzergâhta otlatarak, ordunun ot teminini güçleştirdiler. Her türlü yiyecek maddesini imha edip, şehirleri boşalttılar, halk mallarını de yanına alarak yerlerde ne yiyecek ne de su bulabilen Haçlılar perişan oldular. Haçlılar çoğu kez yiyecek olarak zayıf veya ölü atların etine muhtaç oldular<strong><sup>[20]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>Bu arada hareketli Türk birlikleri, yaptıkları sürpriz hücumlarla da onlara büyük kayıplar verdirip yıpratmaya devam ettiler. Latin kaynaklarına göre<strong><sup>[21]</sup></strong> 1097’de Dorylaion Savaşı’ndan sonra geri çekilen Türklerin uyguladıkları bu taktik yüzünden Temmuz sıcağında Haçlılar susuzluk ve açlıktan perişan olurken çok sayıda insan ve hayvan bu yüzden ölmüştü. Dikenli bitkilerden başka yiyecek bir lokma yemek bulamamışlardı. Atlarını kaybeden bir çok şövalye, yaya askeri olarak yoluna devam etmek zorunda kalmış veya öküzleri binek hayvanı olarak kullanmıştı. Yine atlarını kaybeden Haçlıların keçileri, domuzları, köpekleri yük hayvanı olarak kullandıkları görülmüştü.</span></p>
<p><span>1147’de, Türklerin uyguladıkları yıpratma taktikleri yüzünden ordusu perişan olan Alman Kralı Konrad, “Akıllı bir adam başka bir felâketten ders almalı. Son zamanlarda, hiç bir ırkın karşı koyamayacağı bir ordum vardı; bu ordu, açlığa mağlup olunca, erzakla donatılmış olsaydı yenebileceği kişilere boyun eğdi. Şimdi içinde olduğumuz durum da aynıdır. Hiç bir ulusun gücünden korkmamamıza rağmen açlığı yenecek silâhlarımız yok. Bakın! Önünüzde iki yol vardır, bunlardan biri daha kısa, fakat erzak yönünden yetersiz; diğeri daha uzun fakat emindir. Size, daha uzun olmasına rağmen sahil yolunu tutmanızı ve şövalyelerinizin gücünü boş yere harcamamanızı tavsiye ederim<strong><sup>[22]</sup>”</strong> diyerek Fransa Kralı Louis’yi uyarmış ve Bizans’ın elindeki sahil yolundan ilerlemeye teşvik etmiştir.</span></p>
<p><span>Türkler, savaştan önce düşmanın moralini bozmak ve yıpratmak için başka faaliyetlerde de bulunmuşlardır. Mesela hiçbir şeyden korkmadıklarını göstermek ve morallerini bozmak için saçlarını kazıyarak Haçlıların önüne attıklarını, Fransa kralının yanında İkinci Haçlı Seferi’ne katılan Odo de Deuil’ün<strong><sup>[23]</sup></strong> kaydından öğreniyoruz. Geceleri de Haçlıların kampı etrafında korkunç naralar atıp, geceyi uykusuz ve sıkıntılı geçirmelerini sağladılar. Onları tedirgin etmek için, sabaha kadar Haçlı ordugâhına oklar yağdırdılar, öyle ki, 1190 yılında Anadolu’da, çadırları delip geçen bir ok yağmuru altında bazı haçlılar uykudayken öldü. Bu yüzden Haçlıların bazen haftalarca zırh gömleklerini gece gündüz hiç çıkarmadan, silahlanmış bir şekilde uyudukları, yemek yedikleri görüldü<strong><sup>[24]</sup></strong>. Çağdaş Latin müellifi Radulfus’un<strong><sup>[25]</sup></strong> ifadesinden anlaşıldığına göre, “Allachibar”, yani Allahuekber diye savaş naraları atan Türklerin, bu şekilde düşmanı korkutup, morallerini bozduğu anlaşılıyor; ayrıca, borazan, davul, zurna, düdük, def, zil gibi müzik aletlerini kullanarak da düşmana korku saldıkları görülüyor<strong><sup>[26]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>Bu dönemde Türk ordusunda yer alan uzman atlı okçular ve onların taktikleri Haçlılar için daima en büyük tehlike olmuştur. Yukarıda görüldüğü gibi, başlangıçta yabancı oldukları bu savaş tarzı karşısında Haçlılar şaşkına dönmüştü. Ancak, dönemin Türk ordusu sadece atlı okçulardan oluşmuyordu. Selçuklu ordusunun savaşçı unsuru atlı ve yaya olmak üzere iki kısma ayrılmıştı; fakat ordunun en etkili ve en büyük kısmını atlı savaşçılar teşkil ediyordu. Yay ile silahlanmış olmayan atlılar da vardı. Selçuklu askerleri, kullandıkları silâha veya yaptıkları işe göre, okçu ve yaycılar, mızrakçılar, kılıççılar, gürzcüler, mancınıkçılar, lağımcılar gibi gruplara ayrılmışlardı. Bunlardan başka ordunun lojistik hizmetleri, ağırlıkların taşınması, yiyecek ihtiyacının karşılanması gibi geri hizmetleri görmek için sefere katılan unsurlar da vardı<strong><sup>[27]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>Haçlı ordusunun da en etkili kısmı atlı savaşçılarıydı. Fakat 12. yüzyıldaki görgü tanıklarının ifadeleri ve diğer çağdaş tasvirlerde açıkça görüldüğü gibi, çevik Türk atlıları, silâhlarının hafifliği, atlarının da süratli olması sayesinde, manevrada Franklardan daha hızlı ve daha esnekti<strong><sup>[28]</sup></strong>. Genellikle uzaktan savaşmayı Tercih eden Türklerin en önemli silahları ok ve yay idi. Bu silahları uyguladıkları savaş taktiği gereği geri çekilirken de kullanırlardı. Türkler kalkan, mızrak, kılıç, sopa, süngü, topuz, bıçak, hançer gibi silâhları da taşırlar ve yüz yüze yaptıkları çarpışmalarda bunları, kuşatma savaşlarında ise mancınık ve diğer kuşatma aletlerini kullanırlardı. O dönemdeki bütün silâhlar Selçuklu ordusunda mevcuttu. Fakat Türklerin kullandığı bu silâhların diğer milletlerinkinden daha hafif ve kullanışlı olması onlara önemli bir avantaj sağlıyordu<strong><sup>[29]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>Türk mızrakları ve kalkanlarının Haçlılarınkinden daha hafif olduğu kayıtlardan açıkça görülüyor. Türk mızrağının içi boş olup boyu daha kısa idi. Frankların mızrağı gibi meşe ve dişbudak ağacından değildi<strong><sup>[30]</sup></strong>. Türk kalkanları da Frankların kalkanları gibi uzun değildi. Küçük ve yuvarlak olan Türk kalkanları, hafifliğinden dolayı avantaj sağlıyordu<strong><sup>[31]</sup></strong>. Yine Haçlıların zırhları ve miğferleri çok dayanıklı olsa da ağırlığı savaşçıların hareket kabiliyetini azaltıyordu. Hafif Türk süvarileri yıldırım hızıyla defalarca saldırılarını tekrarlarken, Haçlılar, ağır zıhları ve kalkanlarıyla Türklerin bu saldırılarına karşılık veremiyordu<strong><sup>[32]</sup></strong>. Böylece Türkler hafif silâhları ve hızlı atları sayesinde Franklardan daha rahat hareket edebiliyor, kolayca yer değiştirebiliyorlardı. Bu sayede düşmanları onları kolayca takip edemiyordu. Çağdaş Bizans tarihçisi Niketas’ın belirttiği gibi, yoğun bir bulut gibi ansızın düşmanlarının üzerine çöken Türkler, karşısındaki güç henüz silâhını kullanamadan rüzgâr gibi ortadan kayboluyorlardı<strong><sup>[33]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>Hızlı hareket edebilmelerinden başka Türklerin savaş taktikleriyle ilgili ikinci özellikleri okçulukta çok usta olmalarıydı. Okçuluktaki kabiliyetlerini hızlı hareket edebilmeleriyle birleştirince Türkler, at üzerinde duraksamadan yayı kullanabilirlerdi. Geri çekilirken bile atın üzerinde arkalarına dönerek kendilerini takip edenlere ok fırlatabiliyorlardı<strong><sup>[34]</sup></strong>. Niketas<strong><sup>[35]</sup></strong>, “Bir Türk şöyle yapar: Atını, uçar gibi koşmasını sağlamak için şiddetle mahmuzlar, kendisi iki eliyle yayını kavrayarak geriye doğru ok atar. Arkasından onu geçmek üzere gelen ise onu geçer ama sadece ölmekte. Onu yakalamak isteyenin kendisi yakalanır ve birden bire izlenen izleyen olur” şeklindeki ifadesiyle Türklerin bu konudaki kabiliyetini dile getirmiştir<strong><sup>[36]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>Böylece bu iki önemli özelliklerini Haçlılara karşı oldukça etkili bir şekilde kullanan Türkler, öncelikle, bu sayede rakip güçten belli bir mesafede uzakta kalma ve ona yaklaşacağı zamanı tayin etme imkânını buluyorlardı. Kütle savaşı usulüne göre yanaşık nizamda dizilerek savaşmaya alışkın olan ağır teçhizattı Franklar, savaş meydanında hücuma hız kazandırmak için hızlı atları kullanırlardı ve bu sistem ancak birleşik bir düşman birliğine karşı etkiliydi. Fakat atlı Türk okçuları onlara böyle bir hedef sağlamadı. Bu yüzden de hafif silâhlı ve hareketli Türk süvarilerinin süratli ve ani hücumları, sıkı saflar halinde savaşan ağır hareketli Haçlı ordusunu zor duruma düşürdü. Nitekim Birinci Haçlı Seferi sırasında taktik olarak Türklere yenilen Haçlılar, Dorylaion Savaşı’nda olduğu gibi, düştükleri zor durumdan ancak sayıca üstünlükleri sayesinde kurtulabildiler<strong><sup>[37]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>Bizans tarihçisi Anna Komnena, Türklerin diğer milletlerden farklı olan savaş düzenini ve metodunu kısaca ifade ederken, onların kalkana karşı kalkan tolgaya karşı tolga ve savaşçıya karşı savaşçı ilkesine göre dizilmediğini belirttikten sonra şöyle devam etmiştir: “Onlarda sağ kanat, sol kanat ve merkez birbirinden uzakta durur ve sımsıkı bitişik phalanx dizilişi yoktur, saf aralıklıdır. Böylece onların sağ kanadına ya da sol kanadına saldırıldığında gerek merkez gerek arkada duran, ordunun geri kalanı sizin üzerinize çullanır, burgaçtı bir kasırga gibi, düşmanı darmadağın ederler… Mızrağı çok kullanmazlar, ama düşmanı tam bir çember içine alıp ona ok atarlar ve kendilerini uzaktan savunurlar. Bir Türk kovalamaya geçmişse, düşmanı ok atmakla haklar, kendisi kovalanıyorsa okları sayesinde üstün gelir. Bir ok fırlatır ve ok uçarak ya ata ya atlıya saplanır. Ok, güçlü bir elle atılmışsa gövdeyi delip geçer. Onlar gerçekten çok usta okçulardır”<strong><sup>[38]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>Türkler kayıplarını azaltmak için genellikle belli bir mesafede kalıp, uzaktan savaşmayı tercih etseler de, Haçlıların saflarının zayıfladığını görünce, yaylarını omuzlarına asarak, kılıçlarıyla hücum edip, yakın savaşa gırdikleri de görülmüştür. Böylece, Haçlılara karşı ilk hücumlarına ok menzili alanında başlayan Türklerin, sonra yakın mesafeye gelme fırsatını buldukları zaman, mızraklar ve kılıçlarla saldırdıkları, bu yüzyıldaki Latin görgü tanıkları tarafından belirtilmiştir. Nitekim, yukarıda da ifade edildiği gibi, Dorylaion Savaşı hakkındaki tasvirlerde Türklerin önce oklarla, sonra mızraklar ve kılıçlarla saldırdığı belirtilmiştir<strong><sup>[39]</sup></strong>. Yine 1147’de Honaz Dağı’nda Haçlıları dar bir geçitte sıkıştırınca, bu kez yalnız ok ve yaylarıyla değil kılıçlarıyla omuz omuza savaşmak imkânını bulmuşlardı<strong><sup>[40]</sup></strong>. 1101 yılında da Merzifon Ovasında kıstırdıkları Haçlılara karşı hem uzaktan oklarla hem de fırsatını bulunca kılıçlarıyla adam adama savaşmışlardı<strong><sup>[41]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>Böylece, Türkler savaş sistemlerine uygun olarak, imkân buldukları zaman arılar gibi düşmanın etrafını çevirmekte ve adeta bir şehri kuşatıyormuş gibi her yönden saldırıya geçmekteydiler<strong><sup>[42]</sup></strong>. Haçlı ordusunu uzaktan ok yağmuruna tutan ve genellikle her türlü avantaja sahip olmadan yüz yüze meydan savaşına girmeyi kabul etmeyen Türkler, Haçlılar kılıç ve mızraklarla hücuma kalkınca hızla geri çekilirlerdi. Haçlılar ise adam adama savaşmak mümkün olmayınca ordugâhlarına geri çekilmek zorunda kalırlardı. Sonra “Türkler dönüp gelir ve bir kez daha Haçlıları ok yağmuruna tutarlardı. Bu Türk ordusunun karakteristik bir özelliği idi. Yanı, vur kaç taktığı ile hücum eden Türkler, düşmanla yüz yüze geldiklerinde dönüp giderlerdi, fakat dağılıp gözden kaybolsalar da, geri dönüp tekrar hücuma geçebilirlerdi. Geri çekilmenin de takıp etmek kadar önemli olduğunu düşünüyorlardı. Latin kaynakları. “Onlar bertaraf edilen, fakat defedilemeyen sinekler gibiydiler” diyerek bu durumu ifade etmişlerdir<strong><sup>[43]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>1097’deki Dorylaion Savaşı’nda Türklerle karşılaşan Latin tarihçisi Fulcherius<strong><sup>[44]</sup></strong>, Türk süvarilerinin, naralar atarak Haçlıları uzaktan ok yağmuruna tutması üzerine, Haçlıların yabancı oldukları bu savaş tarzı karşısında sersemlediklerini ifade ederek Türk ordusunun, Batılılar üzerinde etkili olan bu karakteristik özelliğini vurgular.</span></p>
<p><span>Türk okçularının amacı, düşmanın bütünlüğünü bozarak orduyu kargaşaya sürüklemek ve güçten düşürmek olduğu için okçular yalnızca düşman askerlerini değil, onların atlarını da hedef alırlardı. Türkler, savaşta atlı hücuma güvenen Franklar için atların ne kadar önemli olduğunu iyi biliyorlardı. 12. yüzyılda Anadolu’ya geçen Haçlı orduları, bazen hayvan yemi, su eksikliği veya salgın hastalık yüzünden telef olurken, pek çok at da Türk okçularının hedefi olmuş, bu durum onları çok zayıflatmıştı. Oklar düşmana kayıp verdirmenin yanı sıra düşman üzerinde hep sinir bozucu bir etki de yaratıyordu<strong><sup>[45]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>Türkler, Haçlılara karşı mücadelede geleneksel savaş taktikleri olan sahte ricatı (geri çekilme taklidi) başarıyla uyguladılar<strong><sup>[46]</sup></strong>. Bazen geri çekilmeleri günlerce sürdü, düşmanı zayıflatmak, üslerinden uzaklaştırmak veya kandırıp pusuya çekmek için bu yöntemi kullandılar. Kolayca imha edebileceği izlenimini vermek için az sayıda bir atlı birlik kullandılar. Franklar onlara saldırmak için harekete geçtiklerinde, yem olarak kullanılan bu grup onları asıl ordunun saklanmış olduğu yere doğru çekti. Bu savaş hilesi, Urfa Kontu II. Baudouin ve Tell-Bâşir senyörü Joscelin’in Türklere esir düştüğü 7 Mayıs 1104 Harran Savaşı’nda kullanılmıştır. Nitekim İslâm tarihçisi İbnü’l-Esîr’in kaydına göre<strong><sup>[47]</sup></strong> Harran’ın güneyinde, Belih Irmağı kıyısında ve Müslüman arazisi içinde kalan bir yerde yapılan savaşta, Müslümanlar bozguna uğramış gibi görünerek kaçmaya başlamışlar, buna aldanan Haçlılar da onları takıp edince mevzilerinden uzaklaşmışlar, bunun üzerine Türkler geri dönerek Haçlıları büyük bir yenilgiye uğratmışlardır. Yine 1110 yılındaki Urfa kuşatmasında, Musul Valisi Mevdûd, şehre yardıma gelen Haçlı kuvvetlerinin yaklaşması üzerine, onları üslerinden uzaklaştırıp toptan imha etmek niyetiyle kuşatmayı kaldırarak Harran istikametinde geri çekilmiştir. Ancak bir pusuya düşeceklerini anlayan Haçlılar geri dönmüşlerdir<strong><sup>[48]</sup></strong>. 1147 yılında da Anadolu’da Alman Kralı III. Konrad’ın idaresindeki Haçlı ordusu bu taktikle ağır kayıplara uğratılmıştır. Çağdaş Bizans tarihçisi Kinnamos’un<strong><sup>[49]</sup></strong> belirttiğine göre Alman Haçlı ordusunun ardçı birlikleri, Türklerle ilk karşılaştıklarında, büyük bir hevesle onlara karşı hücuma geçmişler, fakat Türkler geri dönüp kaçar gibi yaparak onları iyice yormuş ve ordugâhlarından uzaklaştırmalardır. Sonra da geri dönerek saldırıya geçmiş ve Almanlara ağır kayıplar verdirmişlerdir.</span></p>
<p><span>Türkler tarafından kullanılan bir başka savaş metodu olan hızlı hareket eden birliklerle, hareket halindeki bir düşman ordusunun kanatlarına veya arkasına hücum etmek. Haçlılara yabancı olan bir metottu. Tanzim edilmiş süvari birlikleriyle düzenli bir şekilde, sırayla savaşa girmeye alışkın olan Franklar için yürüyüş sırasında hücuma geçen bir düşmana karşı koymaya çalışmak sinir bozucu bir hücum şekliydi<strong><sup>[50]</sup></strong>. Bu hücum şeklinde saldırılar genellikle ardçılara yönelikti.</span></p>
<p><span>Albertus’a göre<strong><sup>[51]</sup></strong>, 1101’de Anadolu’yu geçmeye çalışan Haçlı orduları Türkler tarafından yakından takip edilmiş ve ordunun gücünü kırmak için ardçı birliklerine hücum edilmiştir. Haçlı ordusu, Çankırı’dan sonra dağınık bir şekilde yol alırken, bu saldırıların gittikçe tehlikeli bir hal alması üzerine liderler, yürüyüş sırasında ordunun güvenliğini sağlayabilmek için bazı tedbirler almak zorunda kalmışlardır. 700 Fransız şövalyesi öncü, 700 Lombard Şövalyesi de arkadaki yayaları korumak için ardçı birliği olarak yerleştirilmiştir. Ancak Türkler 500 kişilik bir kuvvetle bu ardçı birliğinin üzerine hücum etmiş, korkuya kapılan Lombard şövalyeleri kaçarken pek çok yaya Türkler karşısında ölüme terk edilmiştir. Bunun üzerine liderler, ordunun arkasında sırayla nöbet tutmaya karar vermişlerdir, önce Bourgogne Dükü 500 zırhlı şövalye ile nöbet tutmuştur. Ardından Raymond nöbet tuttuğu sırada, Türkler saldırılarını tekrarlamışlar, aralıksız devam eden bu saldırılar karşısında zor durumda kalan Raymond, yedi mil önden yürüyen ana ordudan acilen yardım istemiş, böylece yardıma gelen 10.000 kişilik kuvvet karşısında, az sayıdaki Türk kuvveti arka arkaya düzenlediği saldırılarına son verip dağlık araziye çekilmek zorunda kalmıştır. Bundan sonra Haçlı liderleri, ordunun dağınık şekilde ilerlemektense bir bütün halinde yol almasının daha güvenli olacağına karar vermişlerdir.</span></p>
<p><span>Kaynaklar, 1147 yılında Anadolu’yu geçmeye teşebbüs eden İkinci Haçlı Seferi ordularına karşı da bu taktiğin çok etkili bir biçimde kullanıldığını göstermektedir. Kinnamos’un belirttiği gibi. 1147’de Türkler ilk önce Almanların güçlerini anlamak ve durumlarını öğrenmek için Haçlı ordusunun ardçı birliklerine hücum etmişlerdi. Alman Kralı Konrad da Almanya’daki saltanat naibi Wibald’e yazdığı mektupta<strong><sup>[52]</sup></strong>, Türklerin hiç durmaksızın ordunun gerisinde kalan yaya askerlerine saldırdıklarını, adamlarının Türk oklarıyla öldüklerini yazmıştır. 1190’da yine Anadolu’yu geçmeye teşebbüs eden Alman İmparatoru Friedrich Barbarossa’nın ordusu da aynı tarz saldırılara maruz kalmıştır<strong><sup>[53]</sup></strong>. Böylece yürüyüş sırasında oklarla taciz edilen, ya da vur kaç taktiğiyle hırpalanan Frank ordusunun bu sürpriz saldırılara ve tacizlere karşı koyarak yürüyüşünü devam ettirebilmesi için bazı tedbirler alarak bir bütün halinde, disiplinli ve kontrollü bir şekilde yol alması gerekti. 1147’de VII. Louis, Honaz Dağı’nda uğradığı kayıplardan sonra, ordusundaki disiplinsizliği gidermek, daha dikkatli ve düzenli bir şekilde yol alabilmek için bazı düzenlemeler yapmak zorunda kaldı ve yürüyüş düzenini yeniden organize etti. Odo’nun<strong><sup>[54]</sup></strong> ifadesine göre, seferin başından beri disiplinli hareketleriyle dikkat çeken Templier şövalyelerine bu hususta önemli sorumluluklar verildi. Buna göre bu tehlikeli dönemde, ordudaki zengin fakir herkesin, savaş alanından kaçmayacağına ve Templier şövalyelerinin kendilerine tayin edeceği kumandanlara her hususta itaat edeceğine dair yemin ederek Templierler ile birlik ve dayanışma içinde olmalarına karar verildi. Böylece, Gilbert adında bir kumandan seçildi. Şövalyeler elli kişilik gruplara ayrıldı ve bu gruplardan her birinin başına da Gilbert’in adamlarından biri getirildi. Templierler tarafından Haçlılara, Türkler çok çabuk kaçabildikleri için savaş emri almadıkları takdirde asla onlara karşı saldırıya geçmemeleri, savaşmaları emredildiği zaman savaşmaları, geri çekilmeleri emredildiği zaman da derhal geri çekilmeleri şeklinde talimatlar verildi. Ayrıca ordunun kargaşa içine düşmemesi için belli bir yürüyüş düzeni belirlendi ve herkesin kendi konumunda ilerleyerek bu yürüyüş düzeninin devam ettirmeleri öğretildi ki, bu da Haçlıların daha önce ne kadar karışık ve düzensiz bir şekilde ilerlediklerine işaret etmektedir. Bundan başka, seyahatleri sırasında teçhizatlarını kaybettikleri ya da satmak zorunda kaldıkları için şimdi hiç de alışkın olmadıkları bir şekilde kalabalığın içinde yaya olarak ilerleyen birçok asil de yaylarıyla Türk okçularına karşı koymak için diğer yaya okçularla beraber arka saflara dizildiler.</span></p>
<p><span>Türkler, Haçlı ordusunun sadece artçılarına değil, koşullar uygun olduğu zaman öncülerine ve merkezine de saldırmışlardı; bu saldırılardan biri sırasında Alman Kralı Konrad da bir ok darbesiyle yaralanmıştı<strong><sup>[55]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>Böylece, Birinci Haçlı Seferi sırasındaki tecrübelerini göz önünde bulunduran Türkler, kalabalık Haçlı ordularının bu metotlarla gücünü kırdıktan sonra onları, uygun bir yerde pusuya düşürerek imha etmeye çalıştılar. Haçlı ordusuna bazen bir ovanın etrafındaki tepelerde, bazen nehir kenarlarında, bazen de dar dağ geçitlerinde pusu kurdular. Türkler, bu strateji ve taktikleri sayesinde özellikle. 1101 yılında, Haçlılara karşı tam bir ölüm kalım savaşı anlamına gelen mücadeleleri sırasında, muazzam başarılar kazandılar (Merzifon-Konya-Ereğli zaferleri).</span></p>
<p><span>1101 yılında arka arkaya Anadolu’ya gelen üç büyük Haçlı ordusunun, Lombardlar. Fransızlar ve Alınanlardan oluşan ve İznık-Osmaneli-Gölpazarı-Nallıhan-Ayaş üzerinden Ankara’ya ulaşıp oradan Niksar’a gitmek üzere yola koyulan birinci ordusu, Çankırı’ya kadar ciddi bir müdahale ile karşılaşmamıştı. Çünkü Sultan I. Kılıç Arslan, uyguladığı stratejiye göre, Haçlıları tamamen Türk bölgesine çekip, yardıma çağırmış olduğu bütün Türk kuvvetleriyle birleştikten sonra bunlarla kesin bir savaşa girmeyi düşünmüştü. Ancak Çankırı’da toplanan Türk kuvvetlerinin, (Kılıç Arslan’ın, Danişmendli Beyi Gümüştekin’in, Halep Meliki Rıdvan’ın, Harran Emîri Karaca’nın kuvvetleri) toplam sayısı ancak 20.000 kişi olmuştu. Haçlı ordusunun sayısı ise 200.000’i aşıyordu. Bu yüzden de sultan Haçlılarla hemen savaşa girmedi ve öncelikle, Çankırı’dan itibaren bunları yakın takibe alarak yol boyunca oklarıyla taciz etti gerilla taktiği ile gücünü kırmaya çalıştı. Nihayet Haçlı ordusu altı gün (2 Ağustos) sonra Merzifon yakınındaki ovaya vardı. Bir aydan beri zor koşullar altında ilerleyen Haçlı ordusunun iyice güçten düştüğünü anlayan sultan, burada hücuma geçmeye karar vererek kuvvetlerini ovayı kuşatan tepelere yerleştirmişti. Böylece ovada yürüyüşe devam eden Haçlılar, öğleden sonra üç sularında, Türk atlılarının savaş naraları atarak tepelerden aşağı indiğini görünce hemen toplanıp kamp kurdular ve kampın etrafını yük arabalarıyla çevirerek siperler oluşturdular; bu siperlerin arkasında sıkı saflar halinde dizildiler ve savunmaya geçtiler Türkler ise kampın etrafını kuşatarak Haçlıları ok yağmuruna tuttular. Ancak kendilerinden on kat fazla olan Haçlıları bir çırpıda dağıtıp saflarını yarmak mümkün olmayınca akşam olurken geri çekildiler ve ertesi gün hücumlarını tekrarladılar.</span></p>
<p><span>Sonunda. Türkler ordugâhın etrafını tamamen sardıklarından burada aç ve susuz sıkışıp kalan Haçlılar, bu duruma daha uzun süre dayanamayacakları için bir meydan savaşına girmek zorunda kaldılar. 5 Ağustos sabahı Haçlılar beş gruba ayrılarak savaş düzenine girdiler. Haçlılar, sırayla ön saflara geçerek savaşırken Türkler, bu beş büyük Haçlı ordusuyla aralıksız olarak savaşmak zorunda kalmışlardı. Önce Haçlı ordusunun en büyük grubu Lombardlar, Türklerin karşısına çıktı; her yönden ok yağmuru altında kalıp bu saldırılara dayanamayacak duruma gelince kaçmaya başladılar. Onların yerini önce Konrad’ın idaresindeki Almanlar, ardından da sırayla Bourgogne dükü Etienne ve Kont Etıenne de Blois kumandasındaki Haçlılar aldılar ve yorgun düşünceye kadar savaşıp geri çekildiler. Son olarak Toulouse Kontu Raymond’un kumandasındaki Fransızlar ön saflara geçerek savaşı devam ettirdiler.</span></p>
<p><span>Türkler, Haçlılara destek veren Bizans Peçenek birliklerinin, şiddetli bir çatışmanın ardından geri çekilmesi üzerine savaş alanındaki Fransızların tamamını kılıçtan geçirdiler. Raymond ise kaçıp güçlükle kurtuldu. Haçlılar sayıca üstün olsalar da savaş meydanındaki üstünlük Türklerin olmuştu. Kesin zafer, ancak Haçlı ordugâhı dağıtılınca kazanılacağı için Türkler, gece dinlenip ertesi gün savaşa devam edeceklerdi. Fakat durumun ümitsiz olduğunu anlayan ve pes eden Haçlı liderleri ve şövalyeler, gece karanlığından faydalanarak yayaları, kadınları, çocuklar ve yaşlıları ordugâhta bırakıp kaçtılar. Yaya askerleri de efendilerinin peşinden akın akın kaçmaya başladılar.</span></p>
<p><span>Günün ilk ışıklarıyla birlikte Haçlı ordugâhına giren Türkler ordugâhta kalanları ya esir aldılar ya da öldürdüler ve zaman kaybetmeden, kaçan ordunun peşine düşerek henüz pek fazla uzaklaşamamış olan yaya askerlerinin hepsini kılıçtan geçirdiler. Haçlı ordusunun beşte dördü imha edilmişti. Haçlı liderleri ve şövalyeler ise süratli atları sayesinde kaçıp Bizans’a ait olan Sinop’a sığınarak canlarını kurtardılar. Türkler iki gün boyunca bunları kovaladıktan sonra Bizans arazisi içinde daha fazla ilerlemeyi uygun bulmadılar<strong><sup>[56]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>Kısa bir süre sonra, Nevers Kontu II. Guillaume idaresindeki Fransızlardan oluşan ikinci bir ordu, Ankara üzerinden Konya’ya doğru ilerledi. Bunu duyan Sultan Kılıç Arslan ve Gümüştegin, Merzifon Savaşı’ndan sekiz gün sonra 13 Ağustos’ta, bu yeni orduyu Konya’ya varmadan yolda yakaladılar ve her yönden oklarla hücum ettiler. Türkler, üç gün boyunca bu hücumlarını devam ettirdiler ise de Haçlı ordusu henüz yıpranmamış olduğundan yürüyüşüne devam etti. Bunun üzerine sultan, aynı strateji ile Haçlıların güçten düşmelerini sağlamak için gerekli tedbirleri aldı ve onların önü sıra geri çekilerek uygun zamanı beklemeye başladı. Yol boyunca Türk hücumuna uğrayarak Konya önüne gelen Haçlılar, bir gün boyunca şehre hücum ettiler, fakat şiddetli bir direnişle karşılaşınca oradan ayrıldılar. Haçlılar Konya’dan ayrıldıktan sonra üç gün boyunca yiyecek ve su bulamadılar. Ağustos ayının kızgın sıcağında açlık, susuzluk, yorgunluk yüzünden hiçbir şeye karşı koyamayacak duruma geldikleri zaman Türkler tarafından kuşatılarak kılıçtan geçirildiler. Sadece liderleri Bizans’ın Germanikopolis (Ermenek) kalesine kaçarak kurtuldu<strong><sup>[57]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>Kısa bir süre sonra. Aquitanialı Fransızlar ve Bayernli Alınanlardan oluşan ve sayıları yüz binleri bulan üçüncü bir ordu geldi. Bu sıralarda. Ağustos ortalarında, 1101 yılının ikinci ordusuyla savaşan sultan, şimdilik herhangi bir askeri müdahalede bulunamazdı; fakat İznik-Akşehir üzerinden ilerleyen bu ordu, henüz Selçuklu topraklarına girmeden durumdan haberdar olduğundan, başlangıçta bunları yürüyüşleri sırasında yıpratmak için gerekli önlemleri almış, geçecekleri bölgeyi tahrip ettirerek şehirleri (Akşehir-Konya-Ereğli) boşaltmıştı; halk geri çekilirken bütün yiyecek maddelerini de yanına almış, tarlalardaki olgun tahılları yakmış, bahçelerdeki meyveleri koparmıştı. Böylece Haçlılar Akşehir yakınında Selçuklu topraklarına girdikten sonra zorluklarla karşılaşmaya başladılar ve Türklerin uyguladığı bu taktiğe çok kızarak Akşehir, İsmil ve pek çok kasabayı yakıp yıkarak Ereğli’ye doğru ilerlediler.</span></p>
<p><span>Bu arada Türk atlıları ordunun kanatlarına veya geride kalanlara, yiyecek ve su aramak için gruplar halinde ordudan ayrılanlara oklarla saldırdılar. Bir ay içinde iki ayrı orduyla savaşmış olan sultan ise hem ordusunu bir süre dinlendirmek, hem de bütün Türk kuvvetleriyle birleştikten sonra Haçlıları uygun bir yerde kesin savaşa zorlamak niyetindeydi. Böylece sultan, uyguladığı stratejiye göre, ikinci orduyu yendikten sonra, sayıca üstün ve henüz yıpranmamış olan bu üçüncü ordu ile hemen çatışmaya girmeden Ereğli’ye doğru geri çekildi. Sultan Kılıç Arslan’ın kumandasında burada birleşen Türk kuvvetleri,. Ereğli Irmağı kenarındaki çalılıklar arasında pusuya yatarak Haçlı ordusunu bekledi. Haçlılar Ereğli’nin batısında, içinden Ereğli Irmağı’nın aktığı Akgöl (OIos veya Avlos) Ovası’na vardılar (Ereğli Savaşı- 5 Eylül 1101). Uzun yolculuktan yorgun düşmüş, susuzluktan tükenmiş bir halde ırmak kenarına varınca suya koşuştular; fakat o anda, karşı kıyıda pusuda bekleyen Türkler ansızın ortaya çıkarak Haçlıları ok yağmuruna tutup ırmak kenarından uzaklaştırmaya çalıştılar; atlılar derhal Haçlıları çember içine alarak şiddetle hücuma geçti. Saatlerce süren savaştan sonra şiddetli Türk hücumuna dayanamayan Haçlıların çoğu ırmak yatağından kaçmaya veya bataklık arazideki çalılıklar arasında gizlenmeye çalıştılarsa da, hepsi Türk okçuları tarafından öldürüldü. Savaş alanındaki herkes kılıçtan geçirildi, sadece ordunun liderleri ve az sayıdaki kişi Toros Dağlarına doğru kaçıp kurtulmayı başarmıştı<strong><sup>[58]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>İkinci Haçlı Seferi sırasında da aynı taktiği kullanan Sultan Mesud, Haçlı ordusunun Anadolu’daki yürüyüşünü yakından takıp ederek saldırıya geçmek için uygun yer ve zamanı bekledi ve Alman Haçlı ordusunu nihayet Eskişehir yakınındaki Sarısu Irmağı’nda pusuya düşürdü (26 Ekim 1147 – Dorylaion Savaşı). Türklerin uyguladığı savaş taktığı yüzünden, bir taraftan açlık ve susuzluk, diğer taraftan da bölgeyi çeviren Türk okçularının hücumları yüzünden perişan hale gelen Almanlar, ırmak kenarında kamp kurmaya çalışırken birdenbire Türk ordusunun hücumuna uğradılar. Hafif teçhizatlı ve süratli atlara sahip Türk süvarilerinin, Haçlı ordugâhına düzenledikleri bu ani taarruz, zaten aç, susuz ve yorgun olan Almanlar arasında tam bir kargaşa yarattı. Bundan elli yıl önce aynı yerde Türkler Haçlılar karşısında yenilgiye uğramışlardı. Şimdi ise, Türkler saldırılarını büyük bir çeviklikle defalarca tekrarlarken, Almanlar güç ve silâh yönünden Türklerden çok daha üstün oldukları halde ağır zırhları ve kalkanlarıyla Türklere karşı savaşamıyor, atları da bitkin bir halde olduğu için süratli hareket edemiyorlardı. Buna karşılık Türkler savaş naraları atarak uzaktan Haçlıları ok yağmuruna tuttuktan sonra hızla kaçıyor, sonra geri gelerek tekrar saldırıyorlardı. Böylece Türkler Haçlı ordusuyla bir meydan savaşına girmek yerine, arka arkaya düzenledikleri şiddetli saldırılarla kalabalık Alman ordusunu kademeli olarak imha etmeye çalışmış, Haçlılar ise Türkler’in bu saldırılarına karşılık verme fırsatı bulamamışlardı<strong><sup>[59]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>1147’de Fransız Haçlı ordusuna karşı da gerilla taktiğini kullanan Türkler, bu kez Menderes Nehri’nin her iki tarafında tertibat aldılar. Türk kuvvetlerinin bir kısmı Haçlı ordusuna arkadan saldırmak için ovaya, bir kısmı da onların nehirden geçişini engellemek için karşı kıyıya yerleşmiş, okçular da tepeleri tutmuşlardı. Böylece Türkler. 1 Ocak I148‘de Pisidia Antiokheia’sı yakınında nehri geçmeye çalışan Haçlılara hem arka saflarına hem de ön saflarına oklar yağdırmaya başladılar. Fakat bütün çabalarına rağmen Haçlıların nehri geçişini engelleyemeyen Türkler süratle dağlara çekilmişlerdir<strong><sup>[60]</sup></strong>. Yine, 1148’de, Fransız Haçlı ordusu Denizli’den sonra, Honaz Dağı’nda, çok dik ve dar olan Kazıkbeli geçidinde Türklerin pususuna düştü. Haçlıları yol boyunca takıp eden Türk okçuları, geçitte öncüler ile ardçılar arasındaki bağlantının koptuğunu ve Haçlıların ikiye bölündüğünü görünce, Haçlı ordusunun kargaşa içine düşmüş olan orta kısmına saldırdılar, kayaların ve ağaçların üzerinden onları ok yağmuruna tuttular, ağır zırhlı şövalyeler ise kaygan yüzeyde süratli hareket edemediklerinden ancak atlarının üzerinden mızraklar fırlattılar. Atları ok yağmuru altında ölünce de yaya kaldılar; sadece oklarla değil kılıçlarıyla da adam adama mücadele eden Türkler tarafından sıkıştırılarak yok edildiler. Sağ kalabilenler ancak karanlığın çökmesi sayesinde kurtulabildiler. Haçlılar için bir felaket olan bu savaşta 40 kişilik maiyetini kaybeden kral bile canını zor kurtardı<strong><sup>[61]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>Üçüncü Haçlı Seferi (1189-1192) sırasında ise bu kez Sultan II. Kılıç Arslan, Alman Haçlı ordusunun büyüklüğü karşısında açıkça bir savaşa girmekten kaçındı ve bu orduya karşı gerilla savaşı verdi. Türk okçuları, İmparator Friedrich Barbarossa kumandasında, Çanakkale Boğazı’nı geçip Balıkesir-Alaşehir yoluyla güneye doğru ilerleyen ve Bizans’ın sınır şehri Denizli (Laodikeia)’den sonra Selçuklu topraklarına yönelen Alman Haçlı ordusunun peşine takılarak, geride kalanları taciz ettiler ya da yiyecek aramak için ordudan uzaklaşanları yakalamaya çalıştılar. Haçlıların geceyi de uykusuz ve sıkıntılı geçirmelerini sağlamak, morallerini bozmak için Haçlı ordugâhı etrafında geceleri de faaliyetlerine devam ettiler. Dar geçitlerde ikiye ayrılıp sayıca üstünlüğünü yitiren ordunun bir kısmına saldırdılar. Sultan II. Kılıç Arslan’ın uyguladığı taktık sayesinde hem yiyecek ve su eksikliği hem de sürekli Türk hücumları yüzünden Alman ordusu oldukça kayıplara uğradı<strong><sup>[62]</sup></strong>. Almanlar Alaşehir ve Denizli’den Toroslara kadar zorlu savaşlar vermek zorunda kaldılar. Bizans-Selçuklu sınırını oluşturan bölgeye girince, sultanın oğullarının kumandasında olup, Türkmenlerin de yer aldığı Selçuklu ordusunun saldırılarına maruz kalarak ilerlediler. Uluborlu’dan sonra, 1176’da Bizans ordusunun imha edildiği Myriokephalon mevkiinden geçerken, iki taraf arasında çatışma çıktı (3 Mayıs 1190)<strong><sup> [63]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>Ordunun ilk kısmı dar geçitten geçerken, Türkler ansızın pusudan çıktılar ve imparatorun oğlu tarafından kumanda edilen ardçı koluna her yönden hücuma geçtiler; zafer kazanacaklarından emin olduklarından mızraklarla, kılıçlarla yakın mesafeden savaştılar. İmparator olanları duyunca derhal zorlu yolu geri döndü ve çatışma sırasında bir taş darbesiyle yaralandı<strong><sup>[64]</sup></strong>. Akşehir’e doğru ilerlerken de Selçukluların baskınları devam etti. Akşehir (Philomelion) yakınında sultanın oğulları (Gıyaseddin Keyhüsrev ile Kudbeddin Melikşah’ın kumandasındaki Türk birlikleri Haçlılara karşı savaştılar. Fakat Haçlılar, Türkleri yenilgiye uğratarak boşaltılmış olan Akşehir’i ateşe verip (1 Mayıs 1190) Konya’ya doğru ilerlediler<strong><sup>[65]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>Türkler, Konya’nın etrafındaki bahçeleri çevreleyen su yollarının yanına çok sık bir şekilde yerleştiler; taştan örülü bahçe duvarlarının arkasına mevzilenip buradan oklar yağdırarak Alman ordusunun şehre girmesini engellemeye çalıştılar. Fakat Konya önünde sultanın oğlu Kutbeddin Melikşah ile Haçlılar arasındaki şiddetli bir çatışmanın ardından imparator, 18 Mayıs ta Konya’ya zorla girmeyi başardı. Haçlılar ihtiyaçları karşılandıktan sonra 23 Mayıs’ta şehirden ayrıldılar. Ancak, imparatorun Silifke Çayı’nı geçerken boğulması üzerine Alman ordusu dağıldı (10 Haziran 1190)<strong><sup> [66]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>Dördüncü Haçlı Seferi ise Bizans’ı hedef aldığı için Anadolu ve Yakındoğu’daki Müslümanlara zararı dokunmadı, tersine Haçlıların Bizans’a vurduğu bu büyük darbe Anadolu Türklerinin işine yaradı<strong><sup>[67]</sup></strong>. Artık batıdan gelecek ciddi bir tehlike kalmadığından, yaptıkları fetihlerle topraklarını genişletme imkânı buldular. Bundan sonraki seferlerin hedefi Mısır olup, Haçlılar deniz yolunu kullandıkları için Anadolu artık Haçlı seferlerinin yarattığı tehlikeden kurtuldu. Suriye ve Filistin’deki Türk dünyası ise istilacı Latin ordularını bölgeden çıkarabilmek için daha uzun yıllar mücadele etmek zorunda kalacaktı.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-69339" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/07/Haclilar-1-1.jpg" alt="" width="800" height="340" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/07/Haclilar-1-1.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/07/Haclilar-1-1-768x326.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>Sonuç olarak, Anadolu Türkleri başlangıçta, muazzam büyüklükteki Haçlı ordularının sayıca üstünlüğüne yenilip Orta Anadolu’ya kadar çekilmek zorunda kalsalar da, aldıkları bu yaraların kendileri için daha da ağır sonuçlar doğurmasını engellemişlerdir. Haçlı ordusunun gerçek mahiyetini kavradıktan sonra geleneksel savaş metotlarına uygun olarak ustalıkla uyguladıkları taktikler sayesinde, kendilerinden kat kat kalabalık olan Haçlı ordularına karşı başarıyla mücadele ederek, onların Anadolu’yu ele geçirme umutlarını boşa çıkarmışlardır.</span></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Doç. Dr. Ebru ALTAN</strong></span></a>
</p><p><span>İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü; <a href="mailto:efaaltan@yahoo.com">efaaltan@yahoo.com</a></span></p>
<p><span><strong>Kaynak:</strong></span><br>
<span> İstanbul Üniversitesi</span><br>
<span> Edebiyat Fakültesi</span><br>
<span> Tarih Dergisi</span><br>
<span> Sayı: 47 (2008), İstanbul 2009</span></p>
<p><span><strong>Dipnotlar:</strong>(Not: PDF formatından MS Office Word’e aktarılamadığı için resim olarak verilmiştir.)</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-69340" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/07/Dipnotlar-1.jpg" alt="" width="800" height="1289" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/07/Dipnotlar-1.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/07/Dipnotlar-1-768x1237.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-69341" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/07/Dipnotlar-2.jpg" alt="" width="800" height="1378" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/07/Dipnotlar-2.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/07/Dipnotlar-2-768x1323.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-69342" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/07/Dipnotlar-3.jpg" alt="" width="800" height="1378" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/07/Dipnotlar-3.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/07/Dipnotlar-3-768x1323.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-69343" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/07/Dipnotlar-4.jpg" alt="" width="800" height="815" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/07/Dipnotlar-4.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/07/Dipnotlar-4-768x782.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Pîrî Reis’in Hürmüz Seferi ve İdamı</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/piri-reisin-hurmuz-seferi-ve-idami</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/piri-reisin-hurmuz-seferi-ve-idami</guid>
<description><![CDATA[ Pîrî Reis’in Hürmüz Seferi ve İdamı
Portekizli kaptan Vasco da Gama’nın Ümit Burnu’nu dolaşarak 1498 yılında Hindistan’a ulaşması ve gemisi baharat yüklü olarak ülkesine dönmesi Hint Okyanusu ile Avrupa arasındaki mevcut ticareti baltalayan önemli bir olaydı. Ümit Burnu yolu bulunmadan önce Asya kıtasının baharatı ve değerli malları Kızıldeniz ve Basra Körfezi olmak üzere başlıca iki yoldan Akdeniz’in doğusundaki limanlara taşınıyordu. Hindistan’ın […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c49fd643bb.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:43 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Pîrî, Reis’in, Hürmüz, Seferi, İdamı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/07/Piri-Reis.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/piri-reisin-hurmuz-seferi-ve-idami.html">Pîrî Reis’in Hürmüz Seferi ve İdamı</a></p>
<p><span><strong><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> Prof. Dr. Ertuğrul ÖNALP</span></a></strong></span></p>
<p><span>Portekizli kaptan Vasco da Gama’nın Ümit Burnu’nu dolaşarak 1498 yılında Hindistan’a ulaşması ve gemisi baharat yüklü olarak ülkesine dönmesi Hint Okyanusu ile Avrupa arasındaki mevcut ticareti baltalayan önemli bir olaydı. Ümit Burnu yolu bulunmadan önce Asya kıtasının baharatı ve değerli malları Kızıldeniz ve Basra Körfezi olmak üzere başlıca iki yoldan Akdeniz’in doğusundaki limanlara taşınıyordu. Hindistan’ın ve Güney Doğu Asya’nın limanlarından Müslüman ticaret gemileri tarafından alınan mallar Kızıldeniz üzerinden Süveyş’e getirildikten sonra kara yoluyla Kahire’ye ulaştırılmakta, oradan da Nil nehri vasıtasıyla İskenderiye limanına taşınmaktaydı. İkincisinde ise, Basra’ya ulaştırıldıktan sonra Fırat ve Dicle nehirleri üzerinden Bağdat’a, oradan da kara yoluyla Suriye’nin Lazkiye ve Trablusşam limanlarına getirilen bu mallar daha sonra Venedik gemileriyle bütün Avrupa’ya dağıtılmaktaydı. Portekiz, bu ticareti engellemek ve akışını Ümit Burnu güzergâhına sevk etmek amacıyla, Hint Okyanusu’nda seyrüsefer yapan Müslüman ticaret gemilerinin yolunu keserek yağmalamaya, yolcularla mürettebatını öldürmeye başladı. Bu sularda dehşet saçan Portekiz, kısa süre içinde Hindistan’ın batı kıyılarında, Afrika’nın doğusunda ve Basra Körfezi’nde bazı kilit noktalarını ele geçirerek buralarda kaleler inşa etti. Bu stratejik noktalardan biri de 1515 yılında ikinci kez fethettiği, konumu sebebiyle Basra Körfezi’nin girişini kontrol eden Hürmüz adasıydı. Portekiz, bu şekilde Basra Körfezi’nde seyrüsefer yapan Müslüman tüccar gemilerinin faaliyetlerine büyük bir darbe indirmiş oldu, ama Osmanlıların Aden’de hâkim olmalarından ötürü Kızıldeniz yoluyla yapılan ticarete engel olamadı.</span></p>
<p><span>Osmanlılar, Basra’yı Ayas Paşa’nın düzenlediği bir askerî seferle 1546 yılında ele geçirdiler. Daha sonraları burası bir beylerbeyilik haline getirildi. Osmanlı Devleti, bu şekilde, Kızıldeniz’den başka, kendisini Hint Okyanusu’na taşıyan ikinci bir kapıya sahip oldu.</span></p>
<p><span>Osmanlılar, Basra Körfezi’nin en dar yerinde bulunan Hürmüz Adasını ele geçirmedikleri sürece bu körfezdeki ticaretin gelişmesinin imkânsız olduğunu biliyorlardı. Ama Hürmüz’ün fethi için Basra’da kuvvetli bir donanma bulunmadığı gibi, kısa zaman içinde orada kadırga yapımına uygun bir tersane kurulması da mümkün değildi. O halde donanmanın Kızıldeniz’den gönderilmesi ve oraya ulaşıncaya kadar Portekizlilerin husumetine yol açacak bir hareketten kaçınılması gerekiyordu. Her ne kadar Osmanlılar Basra’nın fethinin Portekizlilere karşı olmadığını, barış içinde yaşamayı arzu ettiklerini Hürmüz’deki Portekiz garnizonunun kumandanına ilettilerse de, Basra’nın Osmanlı hâkimiyetine geçmesi Portekizlileri rahatsız etmişti. Daha sonra Osmanlıların Şattülarab’da fusta<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>1</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong> yapımına başlamalarıyla kaygıları büsbütün arttı. O sıralar Moha ve Aden’de üslenmiş olan Osmanlı kadırga ve fusta’ları Melindi ve Arabistan’ın güney kıyılarında cirit atmaktaydılar. Osmanlılar 1546 yılında Şihr’de bir kale inşa ettiler. Kısa bir zaman sonra da dört Türk kalitesi Portekiz himayesindeki Maskat’ı bombardıman etti. Ertesi yıl Dufar Osmanlıların eline geçti. Osmanlıların güney denizlerindeki askerî faaliyetlerini ve hâkimiyet alanını genişletmelerini Portekizliler kendileri için bir tehdit olarak görüyorlardı.</span></p>
<p><span>Öte yandan Bahreyn’e kadar sokulan ve Lahsa’daki Katif’i ele geçirmiş olan Portekizlilerin Basra Körfezi’ndeki faaliyetleri de Osmanlıları rahatsız etmekteydi. Ayrıca Basra eyaletinde bataklık alandaki adalardan oluşan Cezâir bölgesinde de faaliyetlerini artıran Portekizliler, burada yaşayan halkı Osmanlı Devleti’ne karşı isyana teşvik ediyorlardı.<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>2</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong></span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-69346" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/07/Piri_Reis-01.jpg" alt="" width="800" height="1293" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/07/Piri_Reis-01.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/07/Piri_Reis-01-768x1241.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span><strong>Pîrî Reis’in Hint Kaptanlığı</strong></span></p>
<p><span>Osmanlı Devleti, Kızıldeniz’in güvenliğini sağlamak ve Hint Okyanusu’nda Portekizlilere karşı mücadelede edebilmek amacıyla 1525 yılında Süveyş’te bir deniz üssü kurmuştu. Buradaki donanmanın başına 1547 yılında Pîrî Bey<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>3</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong> getirildi. Pîrî Reis’in Süveyş kaptanı olarak tayin edilmesinin sebebi o sıralar, Osmanlıların Hint Okyanusu’ndaki yegâne limanı olan Aden’de Âli bin Süleyman el Tavlakî adındaki bir Arap şeyhinin isyan ederek hâkimiyeti ele geçirmiş olmasıydı. Portekiz’in himayesine girmeye niyetli olan asi şeyh, bu amaçla Hürmüz’e bir haberci göndermişti.<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>4</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong></span></p>
<p><span>Pîrî Reis’in korsanlıktan yetişmiş, deniz savaşlarında tecrübeli biri olarak Aden’de Türk hâkimiyetini tekrar tesis etmesi mümkündü. Pîrî Reis bu amaçla 29 Ekim 1547’de, irili ufaklı 60 gemiden oluşan bir donanmayla Süveyş’ten hareket etti. Yemen’in Moha limanına varınca Yemen beylerbeyi Ferhad Paşa’nın takviye olarak kendisine verdiği beş gemiyi de donanmasına katarak Aden’e doğru yol almaya başladı. Bu arada sancakbeyi Kasım’ın kumandasındaki bir Türk birliği Aden’i karadan muhasara etmişti. Osmanlılara ait üç gemi de şehrin top menzilinin dışında demirlemiş, donanmanın gelmesini beklemekteydi. Donanma 15 Kasım 1548’de Aden yakınlarındaki Bire adı verilen mahale geldiği sırada Aden’i ele geçirmiş olan Âli bin Süleyman 3.000 kişilik bir kuvvetle kendilerinden daha az sayıdaki Türk birliği üzerine hücum etmiş, ama Kasım Bey’in ustalıkla uyguladığı manevralar karşısında ağır kayıplar vermişti. Kendisinin de bu savaşta ölmesi üzerine adamları panik halinde Aden kalesine kaçtılar. Onun ölümü üzerine oğlu Muhammed babasının yerine geçti. Bu arada asilerin daveti üzerine gelen bazı küçük Portekiz gemileri limanda hiç beklemedikleri Osmanlı donanmasına ait birkaç gemiyi görünce geri dönüp kaçtılar.<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>5</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong></span></p>
<p><span>O sırada Pîrî Reis donanmasıyla 19 Ocak 1549’da Aden’in Sıra denen bölgesine gelmiş bulunuyordu, açık denizde Portekizlilere ait üç gemi göründüğünde Pîrî Reis bunların peşine düşülerek yakalanmasını emretti. Pîrî Reis’in emri uyarınca gemiler takip edildi ve nihayet Zeyla önlerinde yakalanarak Aden’e getirildi. Gemilerde bulunan 120 civarındaki Portekizli asker kadırgalarda kürekçi olarak kullanılmak üzere esir edildiler. Ele geçirilen ganimet Osmanlı denizcileri arasında paylaşıldıktan sonra gemiler ateşe verildi. Daha sonra Aden şehri denizden de muhasara edildi. Kaledekiler, kuşatmaya rağmen limana sızmayı başaran celbe ve sanbuk adı verilen küçük tekneler vasıtasıyla yiyecek ve diğer erzak yardımı alıyorlardı, Pîrî Reis kapucu başı Hüseyin’i bu küçük tekneleri yakalamaya memur etti.</span></p>
<p><span>Hüseyin kendisine verilen görevi bunlardan bir kısmını ele geçirerek, diğer kısmını da tahrip ederek başarıyla tamamladı.<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>6</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong></span></p>
<p><span>Pîrî Reis, Aden’in Yemen kapısı önünde karaya asker ve top çıkarıp askerler için bir barikat inşa ettirdi. Toplar şehre hâkim tepelerin üzerine yerleştirildikten sonra üç gün boyunca şehir top ateşine tutuldu. Dördüncü günde şehirden çıkan bir Arap birliği Türkleri bulundukları mevzilerden atmaya çalıştıysa da başarılı olamadı. Daha sonra Türkler Arapların elinde bulunan bir tepeyi de ele geçirdiler. Şehir her ne kadar 18 gün boyunca toplarla dövüldüyse de surlarda önemli bir hasar meydana gelmediğinden ele geçirilemedi. Fakat kaleye çok hâkim vaziyetteki Kuful adlı tepe ele geçirilip, toplar buraya yerleştirildikten sonra kale daha etkili bir şekilde dövüldü. Surlarda gedikler açıldıktan sonra düzenlenen bir genel saldırıyla burçlara Osmanlı bayrakları dikildi. Bu şekilde Aden kalesi 3 Şubat 1549’da Osmanlılarca fethedildikten sonra camilerde Kanunî Sultan Süleyman adına hutbe okundu. Fetih haberi Mısır’a, oradan da İstanbul’a ulaştırıldı. Bu sevindirici haber üzerine savaşa katılan asker ve denizcilerin rütbeleri yükseltildi.<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>7</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong> Divân-ı Hümâyûn, Pîrî Bey’in bu başarısından dolayı, yıllık tahsisatını 100.000 akçaya çıkardı.<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>8</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong></span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-69347" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/07/Piri_Reis-02.jpg" alt="" width="800" height="1293" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/07/Piri_Reis-02.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/07/Piri_Reis-02-768x1241.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span><strong>Pîrî Reis Süveyş’ten Hareket Ediyor</strong></span></p>
<p><span>Kanunî Sultan Süleyman, İran’a karşı yaptığı savaşta kesin bir sonuca varabilmek için Süveyş ile Basra arasında doğrudan irtibat kurmanın gerekli olduğunu idrak etmişti. Bunu gerçekleştirmek için önce Hürmüz’deki Portekizlileri bertaraf etmeye karar verdi. Basra Körfezi’nin girişinde bir nevi tıkaç vazifesi gören bu adayı fethetmedikleri sürece Osmanlılar körfezdeki hâkimiyetlerini tam anlamıyla sağlamış olamayacaklardı. Padişah Hürmüz Adası’nın fethini gerçekleştirmek üzere Süveyş’teki yirmi beş kadırganın bir an evvel donatılıp sefere hazır edilmesini emretti. Seferin komutanlığını “Hind kapudanı” Pîrî Bey’e verdi.</span></p>
<p><span>Pîrî Reis’in Hürmüz seferi hakkında geniş bilgi veren Portekizli tarihçilere göre, Kanunî tarafından Pîrî Reis’e şu emir verilmişti: Önce Süveyş’teki donanmayı Portekizlilere fark ettirmeden Basra’ya götürecekti. Daha sonra Basra’da bulunan 15.000 askeri aldıktan ve diğer gemileri donanmasına dâhil ettikten sonra ani ve sessiz bir harekâtla Hürmüz’ü fethedecekti. Fetih müyesser olmadığı takdirde başka bir şeyle uğraşmadan Basra’ya çekilmeliydi. Kanunî’nin verdiği emirden de açıkça görüldüğü gibi, donanma Basra’ya ulaşıncaya kadar Pîrî Reis’in Portekizlileri kuşkulandıracak, onların husumetine yol açacak herhangi bir hareketten kaçınması gerekiyordu.<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>9</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong></span></p>
<p><span>Plan gayet güzeldi, ama uygulamada bazı güçlükler vardı. Her şeyden önce bu çaptaki bir deniz seferinin hazırlığını gizli tutmanın imkânı yoktu. Türklerin Süveyş’teki hazırlıklarıyla ilgili haberler 1552 yılının mayıs ayında Hürmüz’e gelmeye başlamıştı. O sıralar Hürmüz kalesinin kumandanı Alvaro de Noronha idi, Kızıldeniz’den haber getirmesi için bir fusta’yı Şihr taraflarına gönderdi. Bunların verdikleri bilgiler söylentileri teyit ediyordu. Muson mevsimi başlamış olduğundan durumu genel valiye bildirmenin imkânsızlığı karşısında Alvaro de Noronha kendi başının çaresine bakarak gereken önlemleri almaya başladı; uzunca bir kuşatmaya direnecek kadar su ve erzak, odun vs. stokladı, hendeği derinleştirdi ve nihayet iki fusta’yı Rass’al-Haad (Rosalgate) Burnu’nda gözcülük etmeleri ve Türklerin yaklaşmaları durumunda derhal dönüp haber vermeleri için gönderdi. Fusta’lardan birinin komutanı Simâo da Costa, diğerininki ise Miguel Colaço idi. Bu fusta’ların aldıkları talimat şöyleydi: Eğer Türk kadırgalarının sayısı yirmiden fazlaysa birinci fusta, her ne kadar bu mevsimde seyahat etmek çok tehlikeli olsa da, her şeyi göze alarak durumu genel valiye bildirmek için Goa’ya gidecekti. İkincisi ise kadırgalar yirmiden az olduğu takdirde Hürmüz’e dönecek ve yol boyunca Portekiz’e vergi ödeyen şehirlere yaklaşan tehlikeyi haber verecekti. Süveyş’ten 1552 yılının temmuz ayı başlarında hareket eden Türk donanması, ağustos ayının ilk haftası içinde, Portekiz fusta’sının gözcülük görevi yapmakta olduğu Rass’al-Haad Burnu açıklarına vardı.<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>10</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong> Pîrî Reis buraya varmadan önce sırasıyla Aden’e, Şihr ve Zufar limanına uğramıştı. Komutanlığını Pîrî Reis’in oğlunun yaptığı beş Türk kadırgasından oluşan bir filo öncülük göreviyle donanmadan ayrılmıştı, gemiler burnu kavanço eder etmez (burnu dolaşmak) Portekiz fusta’ları tarafından fark edildiler.<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>11</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong> ikinci fusta’nın kaptanı Miguel Colaço aldığı emre uygun olarak dümeni Hürmüz’e doğru kırdı ve yol boyunca Portekiz’in himayesindeki emirliklere Türk kadırgalarının varlığını bildirdi. Öte taraftan Simâo da Costa, Türk kadırgalarının sayısının, kendilerine ulaşan haberlerde belirtilenden epeyce az olmasını yadırgamıştı, arkadan başkalarının gelip gelmediğini görmek amacıyla burnu dolaşarak daha öteye gitmeye karar verdi. Gizlendiği yerden çıkıp da açık denize açılınca muhalif yönden esen şiddetli bir rüzgâra ve büyük dalgalara maruz kaldı ve daha fazla ilerleyemeyip rotayı Hürmüz’e çevirdi. Portekiz fusta’ları, fark edilmemek için yelken kullanmayıp, kürek marifetiyle hareket etmekteydiler, buna rağmen Türk kadırgaları tarafından görülmüşlerdi. Pîrî Reis’in oğlu derhal fusta’nın peşine düştü ve rüzgârın müsait olması sayesinde ona yetişmesi güç olmadı. Fusta’yı zapt ederek mürettebatı esir etmek istediğinden, iyice yaklaştığında toplarını ateşlemeyip, dümeni birdenbire rüzgârın estiği yöne doğru kırdı. Kadırganın pruvası, kürekleri havaya doğru kaldırılmış vaziyette fusta’nın pruvasına hızla çarptı ve onu kürekleriyle sıkıştırarak hareketsiz bıraktı. O anda fusta küreklerini geriye doğru çekerek kadırgadan ayrılmaya çalışıyordu, kadırga henüz yelkenlerini toplamamıştı, rüzgârın da etkisiyle iki gemi birbirinden kolayca ayrıldı.<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>12</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong></span></p>
<p><span>O anda fusta rüzgâraltına (geminin başının rüzgârın gittiği yöne dönmesi) düşmüştü, ama Simâo da Costa kürekçilere altın vermeyi vaat ederek onları gayrete getirdi, kürekçiler paranın lâfını duyunca olağanüstü bir gayretle küreklere asılmaya başladılar. Çantada keklik olarak gördüğü avının son anda elinden kaçması üzerine öfkelenen Pîrî Reis’in oğlu topçularına ve tüfekçilerine bir salvo (yaylım) ateşi açtırdı. Ama denizin dalgalı oluşundan dolayı gemiler yalpa yapıyordu, bu yüzden atılan güllelerin hiçbiri hedefi bulmadı. Simâo da Costa apazlama esen (geminin kıç tarafından gelen) rüzgârın yardımıyla kadırgadan uzaklaşmayı başardı ve gece olduğunda izini tamamen kaybettirdi.<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>13</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong></span></p>
<p><span>Pîrî Reis’in oğlu, Simâo da Costa’yı gözden kaybedince orsa alabanda etti. (rüzgârı yandan alıp yelkenleri aksine açarak gemiyi yavaşlattı) Daha sonra rotasını Arabistan kıyısına çevirdi ve Maskat yakınlarında Hürmüz’e gitmekte olan, içinde yolcu olarak bazı Portekizli kadınların da bulunduğu bir Maskat teknesini zapt etti. Kadınlar arasında Portekizlilerin Maskat’ta inşa etmekte olduğu küçük bir kalenin kumandanının hanımı da bulunuyordu. Pîrî Reis ile oğlu Maskat açıklarında buluştuklarında oğlu babasına Portekiz fusta’sını elinden kaçırışını ve Maskat teknesini zapt edişini anlattı. Çok zengin bir şehir olan Maskat 1506 yılından beri Portekiz himayesindeydi. Padişahın kendisine verdiği emri unutan Pîrî Reis karaya asker çıkararak Maskat şehrini yağmalattı.<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>14</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong></span></p>
<p><span>Daha sonra Portekiz askerinin siperlerde mevzilendiği ve inşaatı henüz bitmemiş Maskat kalesini muhasara ederek toplarla dövmeye başladı. Türk kuşatmasına altı gün boyunca direnen Maskat kalesi yedinci günde teslim oldu ve burada bulunan 128 asker esir edilerek zincire vuruldu.<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>15</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong> Portekizliler zincire vurularak kadırgalara götürüldüler.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-69348" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/07/Piri_Reis-03.jpg" alt="" width="800" height="493" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/07/Piri_Reis-03.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/07/Piri_Reis-03-768x473.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span><strong>Pîrî Reis Hürmüz’ü Abluka Altına Alıyor</strong></span></p>
<p><span>Pîrî Reis, 20 Ağustos’ta Maskat’tan ayrıldıktan üç gün sonra, Hürmüz Adası önüne gelerek karaya asker çıkardı. Pîrî Reis’in oğlunun elinden kaçırdığı fusta bu zaman zarfında Hürmüz’e ulaşmış, Türk kadırgalarının gelişini haber vermişti. Bu haber şehir halkı arasında büyük bir panik yarattı. Hürmüz şeyhi haremini ve hazinesi yanına alarak Portekiz kalesine sığındı. Hürmüz’ün zengin tüccarları Keşim (Kişm) Adası’na kaçmışlardı, halk ise pahada ağır yükte hafif neyi varsa yanına alarak adanın iç kısımlarına kaçtı. Kalede, Hürmüz’de yaşayan dokuz yüz civarında Portekizli bulunuyordu, ayrıca 1551 yılında Portekiz’den gelerek kışı orada geçirmekte olan büyük bir kalyondaki üç yüz Portekizli de kaleye sığınmıştı. Kale altı aylık bir kuşatmaya direnebilecek kadar yiyecek, su, odun, silah ve cephaneye sahipti. Limanda, bahsi geçen kalyondan başka muson mevsiminin bitmesini bekleyen kırk civarında ticaret gemisi de bulunuyordu. Alvaro de Noronha bu gemileri daha hafifleştirmek için yükünü boşaltıp direklerini çıkarttı. Fusta’ları kalenin surları dibine yatırdı ve kalyonu, içinde manevra yapmayı sağlayacak kadar marineli (denizci), topçu çavuşuyla topçuları ve bir de patronayı (ticaret gemisinin ikinci kaptanı) bırakarak sahile kalın palamarlarla (gemiyi iskeleye bağlayan halat) bağlattı.<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>16</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong></span></p>
<p><span>Türkler 28 gemi ve 850 askerle gelmişlerdi,<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>17</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong> çıkarma yaptıkları yer adanın doğusunda, demirleme yerinin tam aksi yönündeydi. Pîrî Reis her nedense kaleyi liman tarafından ablukaya almadı. O gece Türkler inşa ettikleri tahtadan iskeleler ve kuleler üzerine ağır topları yerleştirdikten sonra kaleyi şehre bakan taraftan dövmeye başladılar. Ama kalede de ağır toplar vardı, iki taraf arasında birkaç gün devam eden top düellosunda, muhtemelen uygun metrislerinin olmamasından ötürü Türk tarafı Portekizlilerden daha fazla zarar gördü. Kuşatmanın dördüncü gününde Alvaro de Noronha genel valiye durumu bildirmesi için bir fusta’yı Goa’ya gönderdi. Türklerin deniz tarafını serbest bırakmalarından istifade ederek iki gün sonra genel valiye ikinci bir fusta daha gönderdi. Ama bu gemiler Goa’ya ulaştıklarında genel vali Türklerin Hürmüz’ü kuşatmış oldukları haberini çoktan almıştı. Kalhat’taki Portekiz ticarethanesinin görevlisi, muson mevsimi olmasına aldırmadan ufak bir tekneyle denize açılmış ve her güçlüğe göğüs gererek önce Bassein’e, sonra da Goa’ya ulaşarak haberi yetiştirmişti. Bunun üzerine vakit kaybetmeden Hürmüz’ün imdadına koşmak üzere Bassein’den içinde yirmi asker bulunan bir catur<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>18</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>, Goa’dan da her birine 50 asker bindirilen ve kaptanlıklarını Alvaro de Noronha’nın bir kardeşiyle bir yeğeninin yaptığı iki fusta hareket etmişti.<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>19</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong></span></p>
<p><span>Bu arada kale ile Türk mevzileri arasındaki top düellosu da sürüp gidiyordu, ama avantaj savunmada olduklarından Portekizlilerdeydi. Yirmi gün süren bir top düellosunda düşmandan daha fazla zarar gören Pîrî Reis sonunda kuşatmayı kaldırarak Basra’ya hareket etmeye karar verdi. Üstelik muson mevsimi de neredeyse bitmek üzereydi, çok geçmez Hindistan’dan güçlü bir donanma Hürmüz açıklarında görünürdü. Ama salpa emrini (demir alma) vermeden önce adamlarını yollayarak kalenin dışındaki yerleri yaktırdı. Ayrılmadan önce, gün boyunca limandaki gemileri top ateşine tuttuysa da önemli bir zarar verdiremedi, kalyondan mukabil ateş açılması üzerine bu işten vazgeçti.<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>20</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong></span></p>
<p><span>Demir almadan önce, oğlunun esir ettiği Portekizli kale kumandanının karısını, iki ihtiyarı ve iki Portekiz askerini serbest bırakarak Alvaro de Noronha’ya gönderdi ve elindeki diğer Portekiz askerlerinin fidye karşılığında serbest bırakılmasını teklif etti. Fakat Alvaro de Noronha sadece iki askeri kabul etti, Maskat kalesi dizdarının (kale kumandanı) eşini ve yaşlıları geri gönderdi.<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>21</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong> Böyle davranmasının sebebi, inşaatı yarım kalan kalede Türklere direnmeyen, daha doğrusu orada ölmeyi tercih etmeyerek teslim olan kocasını bu şekilde cezalandırmak istemesiydi. Bununla birlikte, Pîrî Reis, “hediye ettiğim bir şeyi geri alamam” diyerek kumandanın hanımını bir filikayla sahile gönderdi.<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>22</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong></span></p>
<p><span>Daha sonra ele geçirdiği bir Portekiz ticaret gemisini aktarmada götürerek Keşim Adası’na vardı. Donanma burada birkaç gün kaldı, bu arada Pîrî Reis’in adamları adanın her tarafını karış karış arayarak ada sakinlerinin gizledikleri hazineleri buldular ve çok sayıda esir aldılar. Osmanlı amirali gemilerinin tamamı tıka basa ganimetle<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>23</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong> yüklü olarak demir aldıktan sonra sıcak bir şekilde karşılanacağını umduğu Basra’ya gitmek üzere yelken açtı.<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>24</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong></span></p>
<p><span>Hürmüz’de bu olaylar yaşanırken, Goa’da Türklere karşı büyük bir donanmanın hazırlığı devam ediyordu. O sıralar Hindistan’daki Portekizliler, gemi ve asker sayısı ve cephane bakımından güçlerinin zirvesindeydiler. Afonso de Noronha 1550 yılında Hindistan’da genel vali olarak göreve başladığında Portekizlilerin buradaki asker sayısı 20.000’e ulaşmıştı, bunların on beş bini maaşlıydı.<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>25</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong></span></p>
<p><span>Genel vali, ekim ayı sonunda 30 adet kalyon ve karavelden ve 70 kadar fusta ve catur türünden oluşan bir donanmayla Hürmüz’e doğru hareket etti. Ama Diu’ya vardığında Türklerin kuşatmayı kaldırarak Basra’ya yöneldikleri haberini alınca donanmanın önemli bir kısmıyla Goa’ya dönmeye karar verdi. Bununla birlikte yeğeni Antâo de Noronha’yı beş kalyon, yedi karavel ve yirmi fusta’yla Hürmüz’e gönderdi, bu şekilde Basra Körfezi’nde deniz üstünlüğünü Türklere karşı korumayı amaçlıyordu.<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>26</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong></span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-69349 alignleft" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/07/Piri_Reis-04.jpg" alt="" width="300" height="408"></p>
<p><span><strong>Pîrî Reis Basra’dan Üç Kadırgayla Ayrılıyor</strong></span></p>
<p><span>Pîrî Reis, gemileri tıka basa ganimetle yüklü olarak Basra’ya geldiğinde buranın valisi (Kubad Paşa) tarafından hiç beklemediği soğuk bir karşılama gördü. Hatta Paşa, Maskat’ın ve Hürmüz’ün yağmalandığı haberini alır almaz İstanbul’a bir mektup göndererek Divân-ı Hümâyûn’u durumdan haberdar etmişti.<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>27</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong> Basra valisi, Kanunî Sultan Süleyman’ın emirlerine uymadığını Pîrî Reis’e şu şekilde hatırlattı: “Portekizlilerin dikkatini çekmeden donanmayı Basra’ya getirmen gerekirken sen bunun tam tersini yaptın. Padişah bu durumu öğrendiğinde bakalım ne diyecek?”<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>28</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong></span></p>
<p><span>Bu sözler üzerine yaptığı hatanın farkına vararak dehşete kapılan Pîrî Reis, padişahı bizzat ikna etmek için derhal İstanbul’a hareket etmeye karar verdi. Donanmanın en hızlı üç kadırgasına muazzam ganimeti yükleyerek Kızıldeniz’e gitmek üzere 1553 yılının Şubat ayı başında Basra’dan ayrıldı. Maskat’ta esir ettiği Portekizlileri de kadırgalarında zincire vurdurmuş, kürekçi olarak kullanıyordu. Fakat Şattülarab’dan Basra Körfezi’ne girdikten sonra Antâo de Noronha’nın, gözcülük etmeleri için gönderdiği iki Portekiz catur’u tarafından tespit edildi. Bu catur’lardan bir tanesi geldiğini haber vermek için Hürmüz’e yönelirken, diğeri de belirli bir mesafeden kadırgaları takip ediyordu. Bir gece, geride kalan kadırgalardan biri muhtemelen aşırı yükten dolayı Katif yakınlarında karaya oturarak parçalandı. Gemi ertesi sabah görünmeyince Pîrî Reis geriye dönerek kazaya uğrayan geminin bulunduğu yere geldi ve zevatı ve hamulesini diğer iki gemiye taksim etti. O sırada, parçalanan kadırgada bulunan Portekizli esirler yüzerek yakındaki bir kara parçasına sığınmışlardı, Pîrî Reis onların gitmelerine engel olmadı ve yola devam emrini verdi.<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>29</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong></span></p>
<p><span>O esnada Antâo de Noronha, catur’un getirdiği haber üzerine Türk kadırgalarının yolunu kesmek amacıyla donanmasıyla hareket etmişti. Donanmada çok sayıda fusta’nın muntazam aralıklarla mevzilenmiş olması sebebiyle Türk gemilerinin Portekiz donanmasına fark ettirmeden Hürmüz Boğazı’nı geçmesi hemen hemen imkânsızdı. Ama o gece çıkan bir fırtına Portekiz gemilerini birbirinden uzaklaştırmıştı, Pîrî Reis’in iki kadırgası zifiri karanlıkta kıyıya çok yakın olarak Portekizlerin ruhu bile duymadan boğazı aşmayı başardı. Eğer Portekiz gemileri tarafından fark edilmiş olsalardı, Pîrî Reis ve adamları için kurtuluş ümidi kalmayabilirdi. Hava düzelip de deniz sakinleşince Antâo de Noronha donanmasıyla kadırgaların peşinden Rass’al-Haad Burnu’na kadar gitti, daha sonra takibi durdurarak burada bir süre kalmaya karar verdi. Bununla birlikte kadırgaların ardından iki fusta gönderdiyse de bu gemiler onlara yetişemediler.<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>30</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong></span></p>
<p><span>O sıralar Aden Körfezi’nde genel valinin 1553 yılının Ocak ayı sonlarında göndermiş olduğu Pero de Ataide adlı bir kaptanın komutasında bir başka Portekiz filosu da dolaşıyordu. Kızıldeniz’in girişinde ise Moha kaptanı Sefer Reis’in komutasında birkaç Türk kalitesi bulunuyordu. Müslüman ticaret gemileri Sefer Reis’e Portekizlilerin bu sularda bulundukları haberini vermişlerdi, o da Kızıldeniz’i korumak amacıyla Aden Körfezi’ne açılmadı. Sonunda Pîrî Reis’in şansı yaver gitti ve bu Portekiz filosuna da rastlamadan Bâb’ül Mendeb Boğazı’nı aşarak Süveyş’e ulaşmayı başardı. Fakat Basra valisi (Kubad Paşa), İstanbul’a gönderdiği bir başka mektupla Pîrî Reis’in üç kadırgayla Basra’dan ayrıldığını, Portekizlilerin çok güçlü bir donanmayla Hürmüz’e geldiğini ve bir başka Portekiz donanmasının da Bâb’ül Mendeb Boğazı’nın önünde olduğunu rapor etmişti<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>31</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>Kahire’ye varan Pîrî Reis Mısır beylerbeyinin emriyle tutuklandı, daha sonra İstanbul’dan gönderilen padişah fermanı uyarınca yine Kahire’de boynu vurulmak suretiyle idam edildi.<strong><sup> [</sup></strong><strong><sup>32</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong> Pîrî Reis’in bu seferi hakkında ayrıntılı ve güvenilir bilgiler sunan Portekizli tarihçilerin, onun Mısır’a ulaşmasından sonra verdikleri bilgiler gerçeği yansıtmaz. Mesela onun İskenderiye’den deniz yoluyla İstanbul’a geldiğini ve orada padişahın emriyle boynunun vurulduğunu kaydetmektedirler.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-69350 alignright" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/07/Piri_Reis-05.jpg" alt="" width="300" height="432"></p>
<p><span><strong>Pîrî Reis Neden İdam Edildi?</strong></span></p>
<p><span>Türk tarihçileri arasında Pîrî Reis’in idam sebebi hakkında bir fikir birliği yoktur. Dönemin nişancılarından Celal-zâde Mustafa Çelebi’nin iddiasına göre, Pîrî Reis Portekizlilerden rüşvet alarak kuşatmayı kaldırdığı için idam edilmiştir.<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>33</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong> Modern tarihçilerden Mustafa Cezar bu konuda şöyle demektedir: “Eski Osmanlı kaynaklarının hemen hemen hepsinde yer alan bir rivayete göre, Pîrî Reis’in Hürmüz muhasarasını kaldırmasının sebebi, şehirdeki Portekiz kumandanından rüşvet almasıdır. Müverrih Âli ve Peçevî de bu rüşvet meselesine temas etmekle beraber, hâdiseyi Kubad Paşa’nın garazına atfederek, para mukabilinde muhasara kaldırma rivayetinin sıhhatine inanmamaktadırlar”.<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>34</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong></span></p>
<p><span>Bazı tarihçiler de onun Maskat ve Hürmüz’deki Müslüman halkı yağmaladığı için idam edildiğini ileri sürdükleri gibi, bazıları da Pîrî Reis’in Basra’ya büyük bir ganimetle geldiğinde bu ganimetten pay almak isteyen Kubad Paşa’nın bu isteğinin onun tarafından reddedilmesi üzerine paşanın ona garez duyduğunu ve katledilmesini sağlamak için padişaha mektuplar gönderdiğini belirtirler. Yılmaz Öztuna bu konuda şunları söylemektedir:</span></p>
<p><span>“Pirî Reis’in bu pek parlak ve meşakkatli seferi, Türk amiralinin bilgisini ve servetini kıskanan rakiplerini azdırdı. Beylerbeyi payesiyle Mısır’a, Basra’ya ve Arabistan’da kendi fethettiği toprakların başına getirileceğinden çekinilmiş olmalıdır. Rakiplerin istismar ettikleri konu, Portekiz donanmasının Türk donanmasının karşısına çıkmaya cesaret edememesine rağmen, ciddî hiçbir sebep olmaksızın küçük Hürmüz adasının fethinin gerçekleştirilmemesi, bilhassa Pirî Reis’in donanmayı Basra’da bırakıp Süveyş’e getirmemesidir. Bu ikinci husus üzerinde durmak lâzımdır. Türk denizcilerinde, umumiyetle bütün milletlerin denizcilerinde olduğu gibi gemi, âdeta kutsal, canlı, sevilmekten ileri bir hisle bağlanılan bir varlıktır. Her Türk kaptanı, ‘yarın İstanbul’da Paşakapısı’nda (Kasımpaşa’daki Kapdân-ı Deryâlık makamında) bana emanet edilen teknenin hesabı sorulur!’ endişesi içindeydi. Onun için, Pirî Reis gibi, Osmanlı cihanşümul denizciliğinin piri olan Kemal Reis’in yanında yetişmiş pek tecrübeli ve ihtiyar bir amiralin, çok ciddî sebepler olmaksızın, donanmasını, şu veya bu vesileyle başka bir Türk limanında bırakıp, amirallik merkezi olan Süveyş’e dönemeyeceği aşikârdır.<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>35</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong></span></p>
<p><span>“Kubad Paşa, Türk amiralinin donanmayı Basra’da bıraktığı haberini Pîrî Reis’in aleyhinde bir hava ile Divân-ı Hümâyûn’a rapor ederken, Süveyş’e döndükten sonra, Mısır beylerbeyi de, amiralin donanmayı Portekizliler’den korkusundan geri getirmediğini İstanbul’a yazmıştır. Hattâ donanmanın Portekizliler’e kaptırıldığı rivayetleri İstanbul’a gelmiş ve imparatorluk taht şehrinde büyük dedikodular yapılmış, teessürler izhar edilmiştir. İki beylerbeyinin aynı manada, Pîrî Reis aleyhinde rapor göndermeleri, Divân’ı şaşırtmıştır. Sadrazam Rüstem Paşa’nın da, korsanlıktan yetişmiş, boyun eğmez Türk amirallerinden nefreti malûm olduğundan, Pîrî Reis aleyhindeki havayı körüklediği muhakkak sayılabilir. Bunun üzerine, Kanunî Asrı’nı lekeleyen birkaç hâdiseden birini teşkil eden bir ferman çıkartılarak, büyük denizcinin başının vurulmasına karar verilmiştir.<strong><sup> [</sup></strong><strong><sup>36</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong></span></p>
<p><span>“Bu vaziyetten (Pîrî Reis’in idam edilmesinden) birinci derecede Kubad Paşa, ikinci derecede de sultan-zâde olan Mısır beylerbeyi Dukagin-zâde Mehmed Paşa mesuldür. Kubad Paşa, Basra’da Pîrî Reis’e, fırtınadan zarar gören kadırgaları için kürek gibi teçhizatları bile temin etmemek suretiyle, hislerini zaten izhar etmişti. Diğer bir rivayete göre Kubad Paşa, Pîrî Reis’in aldığı muazzam ganimetten hisse istemiş, amiralin, katılmadığı bir savaştan hisse alamayacağını bildirmesi üzerine, Pîrî Reis’e büsbütün düşman kesilmiştir. Dukagin-zâde ise, kendisi ana tarafından Osmanoğlu olduğu halde, Türk amiralinin şahsını gölgede bırakan servet ve nüfuzunu kıskanıyordu. Pîrî Reis’in düşmanları, onun, idam edilmiş bulunan Sadrâzam Damat İbrahim Paşa’nın adamı olduğunu ileri sürecek kadar akıl sahasından dışarı çıkmışlardır”.<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>37</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong></span></p>
<p><span>Cengiz Orhonlu ise konuyla ilgili olarak şu fikirdedir: “Hint donanması Pîrî Reis’in sorumluluğu altında idi; o bu hareketi ile ordusunu savaş meydanında bırakıp kaçmış bir kumandan gibi telâkki edilmiştir. Bu görüş açısından suçlu bulunarak hapse atıldı. Mısır beylerbeyi bu durumu kendi açısından ayrıntılı olarak İstanbul’a bildirdi. Basra beylerbeyi Kubad Paşa ondan çok önce Pîrî Reis’in hareket tarzını İstanbul’a bildirmişti. İstanbul’dan gelen emirle ‘siyaseten’ Divan-ı Mısır’da katledildi… Pîrî Reis’in katli hakkında çağdaş ve çağdaş olmayan tarihçilerin aldıkları tutum dikkate değer. Peçuylu İbrahim ve Kâtip Çelebi herhangi bir beyanda bulunmayarak yalnız olayı nakletmektedirler. Onun Hint donanması kaptanlığında haleflerinden biri olan Seydi Ali Reis, diğer tarihçilerden ziyade gerçekleri bilmesi muhakkak olmasına rağmen, manâlı bir sükûtla olayı geçiştirmektedir. Yukarıda zikredilen tarihçilerin tutumları, vicahen mahkeme edilmeden idam edilen Pîrî Reis hakkında uygulanan kararı ağır telâkki ettikleri intibaı uyandırmaktadır. Bununla beraber bazı tarihçiler de uygulanan karar hakkında çok gayretkeştirler; Mehmed Efendi, Celâl-zade Mustafa ve Mustafa Âli gibi tarihçilere göre Pîrî Reis menfaatini gözeterek teslim olmak üzere iken Hürmüz muhasarasını kaldırmış, bunun yanı sıra Hint donanmasını Basra’da bırakarak üç kadırga ile kaçmıştır. Genel olarak onun idam edilmesinde iki siyasî sebep ileri sürülmektedir. Biri, Kubad Paşa’ya onu hoşnud edecek hediyeler vermemesi, diğeri Sadrazam Damat İbrahim Paşa’nın himaye ettiği insanlardan biri olması…”<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>38</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong></span></p>
<p><span>Cengiz Orhonlu, Pîrî Reis’in Hürmüz kuşatmasını kaldırarak Basra’ya çekilmesini, o oradan ayrıldıktan kısa bir süre sonra güçlü ve dinlenmiş bir Portekiz filosunun yardıma gelmesi sebebiyle son derece isabetli verilmiş bir karar olduğunu ifade ederken, ayrıca kürekçi temin etmedeki güçlükten dolayı onun yıpranmış olan kadırgaları Basra’da bırakarak sadece üç kadırgayla dönmesini de makul bir davranış olarak görmektedir: “Donanmadaki gemilerin, Süveyş’ten itibaren uzun bir deniz mesafesi katetmesi ve iki muhasara savaşı (Maskat, Hürmüz) yapmış olması hasebiyle tamire muhtaç olmaları idi. Bir deniz adamı olmaması dolayısiyle Basra beylerbeyi Kubad Paşa’nın denize ait meseleleri anlama kabiliyeti yoktu. Donanmada kürekçi olarak kullanılan Araplar donanma Basra’ya geldiğinde gemileri terk ettiler. Bundan anlaşıldığına göre idaresindeki donanma elemanlarının bazısı bu kadar uzun bir sefer için yetersiz idiler. Pîrî Reis’in idam edilmesinde birinci derecede rol oynamış bir şahıs olan Kubad Paşa, Hürmüz’de yaşayan Müslümanların mal ve mülklerini, muhasara devam ederken, talan ettirdiğini de İstanbul’a gönderdiği mektubunda onun aleyhine bir nokta olarak ilave etmişti. Hattâ idamından sonra oradan gelen bir heyet şikâyette bulunmuş, fakat ispat edemediklerinden elleri boş dönmüşlerdi. Kubad Paşa büyük Türk denizcisini idam ettirmeye muvaffak olmakla beraber Basra’dan çok az bir müddet sonra azledilmesi de mânidardır ”<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>39</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>Türk ve Portekiz kaynaklarının birlikte değerlendirilmesiyle Pîrî Reis’in idam edilmesinde rol oynayan etkenler gün ışığına çıkmaktadır. Türk tarihçilerinin görüşlerini yukarıda belirtmiştik. Portekiz kaynaklarında Pîrî Reis’in rüşvet aldığına dair herhangi bir bilgi yoktur. Zaten Portekizli tarihçilerin olayı nakledişinden de anlaşıldığı kadarıyla rüşvet alması söz konusu olamaz. Hürmüz kalesi kumandanı Alvaro de Noronha’nın kral III. Joâo’ya yazdığı 31 Ekim 1552 tarihli mektubun muhtevasından da anlaşıldığına göre Pîrî Reis’in Hürmüz kuşatmasını kaldırmasının esas nedeni mühimmatının azalmasıdır: “Hiç kuşku yok ki, Türkler kuşatmaya başladıkları gibi devam etselerdi, surları tamamen yıkabilirlerdi, sonunda onları öyle zor durumlara soktuk ve öyle tehlikelerle karşı karşıya bıraktık ki kaybetmeleri kaçınılmaz oldu. Bu sebepten ve (Türkler) buraya gelirken bir kalyonun Bab’ül Mendeb Boğazı’ndan geçerken batmasından ötürü levazım, barut ve harp malzemesinde sıkıntıya düştüler ve kuşatmayı kaldırmaya mecbur oldular”<strong><sup> [</sup></strong><strong><sup>40</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>Couto’ya göre Pîrî Reis’in Hürmüz kuşatmasını kaldırmasının başlıca sebebi kaleyi günlerce top ateşine tutmasına rağmen bir sonuç alamamasıdır. Portekizli tarihçi, Hürmüz kalesinin duvarlarının sıkıştırılmış topraktan yapılması sebebiyle taş güllelerin duvarlara gömülerek çarpma tesiri meydana getiremediğini, bilakis surları sağlamlaştırdığını, Türklerin surlarda gedikler açmada başarılı olamadıklarından kuşatmayı kaldırmaya mecbur olduklarını kaydetmektedir<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>41</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-69351" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/07/Piri_Reis-06.jpg" alt="" width="800" height="560" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/07/Piri_Reis-06.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/07/Piri_Reis-06-768x538.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span><strong>Sonuç</strong></span></p>
<p><span>Türk kaynaklarında Pîrî Reis’in idam sebebi hakkında bir görüş birliği olmamasına mukabil, bu konuda Portekizli yazar Couto’nun ve onun eserine dayanan diğer Portekizli tarihçilerin düşüncesine göre Pîrî Reis’in idam edilmesinin esas sebebi padişahın emrine itaatsizliktir: “…mandou cortar a cabeça a Pirbec por quebrantar de seus regimentos”<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>42</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong> Padişahtan aldığı talimata göre Pîrî Reis’in önce Basra’ya gitmesi ve orada hazır bulunan 15.000 askeri ve diğer gemileri donanmasına dâhil ettikten sonra ani bir saldırıyla Hürmüz Adası’nı ele geçirmesi gerekiyordu. Dolayısıyla Basra’ya varana kadar başka bir işle uğraşmamalı, yani Portekizlilerin dikkatini çekmemeliydi. Bu görüş bize de mantıklı gelmektedir. Dikkat edilecek olursa, bu itaatsizlik Osmanlılar açısından iki vahim sonuç doğurmuştur: Birincisi, Hürmüz Adası’nın âni bir saldırıyla fethedilmesi imkânının, Portekizlilerin o sulara kuvvetli bir donanma göndererek önlem almalarıyla tamamen ortadan kalkmış olmasıdır. Gerçekten de Hürmüz fethedilmediği sürece Türklerin ne Basra Körfezi yoluyla Hint Okyanusu’na rahat bir şekilde ulaşmaları, ne de Acemlere karşı yaptıkları savaşlarda Kızıldeniz yoluyla Basra’ya ikmal yapmaları mümkün değildi. İkinci sonuç ise, Basra’ya gönderilen donanmanın büyük bir kısmının orada âtıl vaziyette yatması sebebiyle Portekizlilerin gerek Basra Körfezi’nde, gerekse Aden sularında ve hatta Kızıldeniz’de Osmanlılara karşı deniz üstünlüğünü elde etmeleriydi. Bu durumda Haremeyn, yani İslâmın kutsal şehirleri Mekke ve Medine Portekiz tehdidine her zamankinden daha fazla maruz kalmış oluyordu.</span></p>
<p><span><strong><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> Prof. Dr. Ertuğrul ÖNALP</span></a>
</strong></span></p>
<p><span>Prof. Dr. Ankara Üniversitesi, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi, İspanyol Dili ve Edebiyatı Anabilim Dalı.</span></p>
<p><span><strong>PÎRÎ REİS’İN HÜRMÜZ SEFERİ VE İDAMI HAKKINDAKİ TÜRK VE PORTEKİZ TARİHÇİLERİNİN DÜŞÜNCELERİ</strong></span></p>
<hr>
<div><span><strong>Kaynakça</strong></span></div>
<div><span>♦ Aksaray, Y. Bülent, “Pîrî Reis’in Yaşamı, Yapıtları ve Bahriyesinden Seçmeler”, Pîrî Reis Araştırma Merkezi’nin yayını, Sayı: 7, İstanbul, 2007.</span></div>
<div><span>♦ Cezar, Mustafa, Mufassal Osmanlı Tarihi, Cilt II, Seher Matbaası, İstanbul, 1958.</span></div>
<div><span>♦ Couto, Diogo do, Décadas da Asia, Déc. VI, Liv. X, Cap. I.-V ve Cap. X-XIII, Livraria Sam Carlos, Lisboa, 1974.</span></div>
<div><span>♦ Faria e Sousa, Manuel de, Asia Portuguesa, Cilt III, Livraria Civilizaçao, Porto, 1945.</span></div>
<div><span>♦ Kâtip Çelebi, Tuhfetü’l- Kibar fi Esfari’l- Bihar, yayına hazırlayan: Orhan Şaik Gökyay, Tercüman Yayınları, İstanbul, 1980.</span></div>
<div><span>♦ Monteiro, Saturnino Batalhas e Combates da Marinha Portuguesa, Cilt III, Livraria</span></div>
<div><span>♦ Sá da Costa Editora, Lisboa, 1992.</span></div>
<div><span>♦ Orhonlu, Cengiz, “Hint Kaptanlığı ve Pîrî Reis”, Belleten, T.T.K. Yayınları, Cilt: XXXIV, Sayı: 133-136, Ankara, 1970.</span></div>
<div><span>♦ Özbaran Salih, “Two letters of Dom Alvaro de Noronha from Hormuz: Turkish Activities along the Coast of Arabia”,TED, IX, İstanbul, 1978.</span></div>
<div><span>♦ Öztuna, Yılmaz, Başlangıcından Zamanımıza Kadar Türkiye Tarihi, Cilt VI, Hayat Kitapları, İstanbul, 1965.</span></div>
<div><span>♦ Serjeant, R. B. , The Portuguese off the South Arabian Coast, Hadrami Chronicles,Oxford, 1963.</span></div>
<div><span><strong>Dipnotlar:</strong></span></div>
<div><span><strong>[1]</strong> Fusta, muhtemelen Arapça kökenli Portekizce bir kelime olup, Portekiz donanmasına ait 10 ilâ 18 oturaklı, bir ya da iki direkli, orta büyüklükte, altları düz, hafif bir gemi türüdür. Beklenmedik durumlarda düşmana karşı koyabilecek sağlamlıkta inşa edilirdi ve pruva kısmında falcao ve berço denilen birkaç tane küçük çaplı topu bulunurdu. Korku salan bir savaş gemisi olan fusta’ları Portekizliler genellikle Hindistan’da kullanırlardı. Fusta’lar üstün manevra yeteneği olan, hızlı gemilerdi, diğer gemilerin onlara yetişmesi çok zordu. Bununla birlikte sınırlı sayıda savaşçı taşıyan ve kadırgalardaki gibi büyük çaplı topları olmayan bu gemilerin Osmanlı kadırgalarına karşı koyabilmeleri mümkün değildi. Kürekçiler hür kimselerden olduğu için çıkan çarpışmalarda savaşçılara katılırlardı.</span></div>
<div><span><strong>[2]</strong> Cengiz Orhonlu, “Hint Kaptanlığı ve Pîrî Reis”, Belleten, T.T.K. Yayınları, Cilt: XXXIV, sayı: 133-136, Ankara, 1970, s. 239-240.</span></div>
<div><span><strong>[3] </strong>Dönemin önemli bir haritacısı, coğrafya bilgini olan ve günümüz kitaplarında adı genellikle Pîrî Reis olarak geçen Muhyiddin Pîrî Bey’in Portekiz kaynaklarındaki adı Pirbec’dir. Kendisinden önce bu makamda bulunan Solak Ferhad Bey, Yemen beylerbeyi olarak atanmıştı. Pîrî Bey meşhur Türk amirali Kemal Reis’in yeğeniydi. Ailesi aslen Karamanlı olmakla birlikte, amcası gibi o da Gelibolu’da doğmuştu. Amcasıyla birlikte genç yaşta birçok sefere katılan Pîrî Reis’in Akdeniz’de gezip dolaşmadığı ve haritasını çizmediği liman, kıyı ve ada kalmamıştı. Amcası 1511 yılında Gelibolu’da bir deniz kazasında ölünce Oruç Reis ve Barbaros Hayreddin Paşa’nın yanına girdi ve onlarla beraber seferlere çıktı. Mısır’ın fethi sırasında İskenderiye’de Türk donanmasının filo komutanı olarak görev yapan ünlü denizci, 1524 yılında sadrazam İbrahim Paşa’yı Mısır’a götüren geminin süvariliğini üstlendi. Pîrî Reis’in 1525 ilâ 1547 tarihleri arasında ne gibi bir faaliyette bulunduğuna ve hangi makamı işgal ettiğine dair elimizde hiçbir bilgi yoktur.</span></div>
<div><span><strong>[4] </strong>R. B. Serjeant, The Portuguese off the South Arabian Coast, Hadrami Chronicles, Oxford, 1963, s. 20.</span></div>
<div><span><strong>[5] </strong>Cengiz Orhonlu, a. g. m., s. 237-238.</span></div>
<div><span><strong>[6] </strong>Cengiz Orhonlu, a. g. m., s. 238.</span></div>
<div><span><strong>[7] </strong>Cengiz Orhonlu, a. g. m., s. 239.</span></div>
<div><span><strong>[8] </strong>Yılmaz Öztuna, Başlangıcından Zamanımıza Kadar Türkiye Tarihi, Cilt VI, Hayat Kitapları, İstanbul, 1965, s. 121-122.</span></div>
<div><span><strong>[9] </strong>Saturnino Monteiro, Batalhas e Combates da Marinha Portuguesa, Cilt III, Livraria Sá da Costa Editora, Lisboa, 1992, s. 137-138.</span></div>
<div><span><strong>[10] </strong>Saturnino Monteiro, a. g. e., Cilt III, s. 138-139. Portekizli yazarın aksine Cengiz Orhonlu Pîrî Reis’in nisan ayında Süveyş’ten ayrıldığını belirtmektedir.</span></div>
<div><span><strong>[11] </strong>Osmanlı kaynaklarında Pîrî Reis’in Mehmed Bey adında birini öncü olarak gönderdiğinden bahsedilmekteyse de, bu şahsın onun oğlu olup olmadığı konusunda bir bilgi verilmemektedir. Bununla birlikte Cengiz Orhonlu, Başbakanlık arşivinde rastladığı 8 Mart 1557 tarihli bir belgeye istinaden, oğlunun adının Mehmed olduğunu ve, müteferrikalıktan 40 akçe ile bir gemi reisliğine terfi ettirildiğini belirtmektedir. Bakınız: Cengiz Orhonlu, a. g. m., s. 242, 29 No.lu dipnot.</span></div>
<div><span><strong>[12] </strong>Saturnino Monteiro, a. g. e., Cilt III, s. 138-139; Cengiz Orhonlu, a. g. m., 241.</span></div>
<div><span><strong>[13] </strong>Diogo do Couto, Décadas da Asia, Déc. VI, Liv. X, Cap. I., Livraria Sam Carlos, Lisboa, 1974.</span></div>
<div><span><strong>[14] </strong>Saturnino Monteiro, a. g. e., Cilt III., s. 139-140; Couto, a. g. e., Dec. VI, Liv. X, Cap. I.</span></div>
<div><span><strong>[15] </strong>Cengiz Orhonlu, a. g. m., s. 242. Dönemin Portekizli tarihçisi Diogo do Couto, Pîrî Reis’in, 18 gün direndikten sonra su ve yiyeceğin bitmesi üzerine teslim olan 60 Portekizli askere, teslim oldukları takdirde serbestçe Hindistan’a dönebileceklerine dair önceden söz verdiğini, ama sonradan sözünü tutmadığını iddia etmektedir. (a. g. e., Dec. VI, Liv. X, Cap. II) Portekizli tarihçi, Pîrî Reis buradan ayrıldıktan sonra Portekizlilerin gelip burayı yeniden ele geçirdiklerini kaydeder. Halbuki Cengiz Orhonlu’ya göre, Pîrî Reis, Maskat kalesinin Türklerce muhafaza edilmesinin epeyce müşkülatlı olması nedeniyle burasını yıktırmıştır. (Aynı makale, s. 243)</span></div>
<div><span><strong>[16] </strong>Saturnino Monteiro, a. g. e., Cilt III., s. 140; Couto, a. g. e., Dec. VI, Liv. X, Cap. II.</span></div>
<div><span><strong>[17] </strong>Cengiz Orhonlu, a. g. m., s. 243. Portekiz kaynakları Pîrî Reis’in 1250 askerinin olduğunu kaydetmektedirler.</span></div>
<div><span><strong>[18] </strong>Portekizlilerin Hindistan’da kullandıkları tek veya iki direkli, altı kürekli küçük bir yelkenli teknedir.</span></div>
<div><span><strong>[19] </strong>Saturnino Monteiro, a. g. e., Cilt III., s. 140-141.</span></div>
<div><span><strong>[20] </strong>Couto, a. g. e., Dec. VI, Liv. X, Cap. III.</span></div>
<div><span><strong>[21] </strong>Portekizli yazar Manuel de Faria e Sousa, Hürmüz kalesi kumandanının bu iki yaşlıyı neden iade ettiğini açıklamamaktadır. Asia Portuguesa, cilt III, Livraria Civilizaçao, Porto, 1945, s. 241.Vatandaşı Couto’ya göre, kale kumandanı bu iki yaşlının kalede çarpışmadan esir olduklarını, böyle zayıf insanlara ihtiyacı olmadığını ifade ederek geri göndermiştir. Couto iki asker ile ilgili olarak bunların Simao da Costa’nın fusta’sında esir edildikleri, dolayısıyla bir kusurları bulunmadığı için Alvaro de Noronha tarafından kabul edildiğini belirtiyor. Ayrıca Portekizli kumandan, Pîrî Reis’e, bu iki askeri serbest bıraktığı için fidye yerine geçecek bazı değerli eşyalar göndermiştir. (a. g. e., Dec. VI, Liv. X, Cap. IV) Simao da Costa’nın fusta’sı kaçmayı başarmış olduğu için, kanaatimce bu yaşlıların Simao da Costa’nın fusta’sında değil de, Pîrî Reis’in oğlunun sonradan zapt ettiği Maskat teknesinde ele geçirilmiş olmalılar.</span></div>
<div><span><strong>[22] </strong>Manuel de Faria e Sousa, Asia Portuguesa, cilt III, Livraria Civilizaçao, Porto, 1945, s. 241.</span></div>
<div><span><strong>[23] </strong>Couto’ya göre bu ganimetin değeri bir milyon altından fazlaydı. (a. g. e., Dec. VI, Liv. X, Cap. X)</span></div>
<div><span><strong>[24] </strong>Couto, a. g. e., Dec. VI, Liv. X, Cap. III ve IV.</span></div>
<div><span><strong>[25] </strong>Saturnino Monteiro, a. g. e., Cilt III., s. 142. Monteiro’ya göre, Hindistan’daki tüm Portekiz kalelerini takviye etmek için 6.000 asker yeterliydi. Gerektiğinden üç misli fazla sayıdaki askeri beslemek oldukça zordu. Bunun birçok olumsuz sonuçları oluyordu. Gereksiz yere para harcanması sebebiyle bütçe daima açık veriyordu. İkincisi, bu kadar askeri zapt etmenin güçlüğü yüzünden civardaki yerli halklarla daimi bir çatışma yaşanıyordu. Yağma hırsını tatmin etmek için Müslüman devletlerle sık sık yapılan savaşlarda her ne kadar Portekiz bu seferlerde askerî zaferler elde etse de, (genellikle silah gücü sayesinde galip geliyordu) uzun vadede siyasî ve ekonomik yönden zarara uğruyordu.</span></div>
<div><span><strong>[26] </strong>Saturnino Monteiro, a. g. e., Cilt III., s. 142-143.</span></div>
<div><span><strong>[27] </strong>Couto, a. g. e., Déc. VI, Liv. X, Cap.X.</span></div>
<div><span><strong>[28] </strong>Saturnino Monteiro, a. g. e., Cilt III. s. 155.</span></div>
<div><span><strong>[29] </strong>Couto, a. g. e., Déc. VI, Liv. X, Cap. X.</span></div>
<div><span><strong>[30] </strong>Saturnino Monteiro, a. g. e.,C III, s. 155; Couto, a. g. e., Dec. VI, Liv. X, Cap. X.</span></div>
<div><span><strong>[31] </strong>Couto, a. g. e., Dec. VI, Liv. X, Cap. XIII.</span></div>
<div><span><strong>[32] </strong>Pîrî Reis öldüğünde seksen yaşını aşmıştı, mirasçısı olmadığından, (her ne kadar Portekiz kaynakları bir oğlu olduğundan bahsediyorsa da) malı mülkü hazineye devredildi. Kâtip Çelebi, Pîrî Reis’in ölümünden sonra serveti konusunda şöyle demektedir: “hesapsız malı çıkıp mirîye zaptolundu. Ağzı mürebba, içi altın dolu mertebanî kavannozları devlet kapısına gönderdiler”. Bakınız: Kâtip Çelebi, Tuhfetü’l- Kibar fi Esfari’l- Bihar, yayına hazırlayan: Orhan Şaik Gökyay, Tercüman Yayınları, İstanbul, 1980, s. 93. Pîrî Reis aralarında İspanyolca, Portekizce ve İtalyancanın da olduğu birkaç dili mükemmelce konuşan âlim biriydi. Coğrafya ve denizcilik alanında önemli eserleri bulunmaktadır. Günümüze ulaşan iki haritasından ilkini 1513 yılında çizmiş olup, bu, Kuzey Amerika’nın bir kısmını, Antilleri, Güney Amerika’nın batı sahilleriyle Avrupa ile Afrika’nın bir kısmını gösteren bir harita parçasıdır. İkincisi ise, 1528 yılında çizdiği, yine Antilleri ve Kuzey Amerika’nın Florida kıyılarını gösteren bir harita parçasıdır. Ayrıca Akdeniz kıyılarını, adalarını, nehirlerini, limanlarını, demirleme yerlerini anlattığı, çok sayıda küçük harita (portulano) içeren Kitab-ı Bahriye adında nesir ve manzum bir eseri bulunmaktadır.</span></div>
<div><span><strong>[33] </strong>Y. Bülent Aksaray,“Pîrî Reis’in Yaşamı, Yapıtları ve Bahriyesinden Seçmeler”, Pîrî Reis Araştırma <strong> </strong>Merkezi’nin yayını, Sayı 7, İstanbul, 2007, s. 48-58.</span></div>
<div><span><strong>[34] </strong>Mustafa Cezar, Mufassal Osmanlı Tarihi, Cilt II, Seher Matbaası, İstanbul, 1958, s. 1005.</span></div>
<div><span><strong>[35] </strong>Yılmaz Öztuna, a. g. e., Cilt VI, s. 125.</span></div>
<div><span><strong>[36] </strong>Yılmaz Öztuna, a. g. e., Cilt VI, s. 125.</span></div>
<div><span><strong>[37] </strong>Yılmaz Öztuna, a. g. e., Cilt VI, s. 125</span></div>
<div><span><strong>[38] </strong>Cengiz Orhonlu, a. g. m., s. 246-247.</span></div>
<div><span><strong>[39] </strong>Cengiz Orhonlu, a. g. m., s. 247-248.</span></div>
<div><span><strong>[40] </strong>Bu mektup ilk defa Salih Özbaran tarafından yayınlanmıştır. Bakınız: Salih Özbaran, “Two letters of Dom Alvaro de Noronha from Hormuz: Turkish Activities along the Coast of Arabia”,TED, IX, İstanbul, 1978. s. 262-265.</span></div>
<div><span><strong>[41] </strong>Couto, a. g. e., Dec. VI, Liv. X, Cap.III.</span></div>
<div><span><strong>[42] </strong>Türkçesi: Emrine karşı geldiği için Pîrî Bey’in kafasının kesilmesini emretti. Couto, a. g. e., Dec. VI, Liv. X, Cap.XIII., s. 486-487.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>FATİH SULTAN MEHMET’İN KİŞİLİĞİ VE FETİHTEKİ ROLÜ (Psikanalitik Bir Yaklaşım)</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/fatih-sultan-mehmetin-kisiligi-ve-fetihteki-rolu-psikanalitik-bir-yaklasim</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/fatih-sultan-mehmetin-kisiligi-ve-fetihteki-rolu-psikanalitik-bir-yaklasim</guid>
<description><![CDATA[ FATİH SULTAN MEHMET’İN KİŞİLİĞİ VE FETİHTEKİ ROLÜ (Psikanalitik Bir Yaklaşım)
Milletlerin tarihlerindeki dönüm noktalarını, bu dönemlere damgasını vu­ranların kişilik yapılarıyla birlikte düşünmek ve bu kişilikleri de içinde yaşadıkları sosyal çevre ve bu çevrenin yönlendirmesi, birikimi ortamında ele almak ve değer­lendirmek gerekmektedir. Toplumlar mı büyük liderleri yaratır, yoksa büyük liderler mi büyük toplumları yaratır? sözünden, büyük toplumların büyük liderler çıkardığı gibi, büyük liderlerin de toplumların değişmesinde […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c49fb25fea.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:43 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>FATİH, SULTAN, MEHMET’İN, KİŞİLİĞİ, FETİHTEKİ, ROLÜ, Psikanalitik, Bir, Yaklaşım</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="591" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/07/Fatih-Sultan-Mehmet.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/fatih-sultan-mehmetin-kisiligi-ve-fetihteki-rolu-psikanalitik-bir-yaklasim.html">FATİH SULTAN MEHMET’İN KİŞİLİĞİ VE FETİHTEKİ ROLÜ (Psikanalitik Bir Yaklaşım)</a></p>
<p><span><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yrd. Doç. Dr. Ali KUŞAT</strong> </span></a></span></p>
<p><span>Milletlerin tarihlerindeki dönüm noktalarını, bu dönemlere damgasını vu­ranların kişilik yapılarıyla birlikte düşünmek ve bu kişilikleri de içinde yaşadıkları sosyal çevre ve bu çevrenin yönlendirmesi, birikimi ortamında ele almak ve değer­lendirmek gerekmektedir.</span></p>
<p><span>Toplumlar mı büyük liderleri yaratır, yoksa büyük liderler mi büyük toplumları yaratır? sözünden, büyük toplumların büyük liderler çıkardığı gibi, büyük liderlerin de toplumların değişmesinde ve gelişmesinde lokomotif görevi yaparak önemli roller oynadıkları anlaşılmaktadır. Bunların yanında, toplumların içerisinde bulundukları sıkıntılarının da büyük liderlerin yetişmesinde önemli bir etken oldu­ğunu görmekteyiz.</span></p>
<p><span><strong>1- Metodolojik Yaklaşım</strong></span></p>
<p><span>Biz bu makalemizde Fatih Sultan Mehmet’in kişiliğini ve bunun İstanbul’un fethindeki rolünü inceleyeceğiz. Bakış açımız ise, Fatih’in İstanbul’un fethinde rol oynayan kişilik yapısının oluşmasında içinde bulunduğu sosyal çevrenin önemli rolü olduğu şeklindedir. Bunun yanında, Fatih’in doğuştan getirdiği önemli liderlik kişilik özelliklerinin, aile ortamının, içinde yaşadığı sosyal çevre ve bu çevrede kazandığı tecrübelerin Fatih’in İstanbul’u fethederek çok ünlü bir lider haline gelmesinde önemli roller oynamıştır.</span></p>
<p><span>19 yaşındaki bir gencin, üstelik devlet yönetiminde etrafında yer alan Çandarlı gibi oldukça tecrübeli ve etkili olan kimselerin muhalefetine rağmen, kendisinden önce birçok ünlü ve güçlü kişiliklerin yapamadığını yapması, inanıl­ması oldukça güç olan bir işi başarması, Fatih’in kişiliğinin bilhassa psikanalitik açıdan araştırılmasını önemli hale getirmektedir.</span></p>
<p><span>Fatih Sultan Mehmet, yalnız Türk tarihinin değil dünya tarihinin de yön değiştirmesine neden olmuş bir hükümdardır. Fatih’i gerek Türk tarihinde gerekse dünya tarihinde önemli kılan elbette ki O’nun İstanbul’u alması ve Osmanlı devle­tini birkaç katı büyüklüğe çıkarmasının yanında, O’nun Osmanlı devletinin oluş­masında ve gelişmesinde üzerinde temellendirdiği sosyo-kültürel yapı, oluşturduğu devlet felsefesi ve bunların çıkış yeri olan kişilik yapısıdır.</span></p>
<p><span>Çağ kapatıp çağ açan bir kişiyi tanıyabilmek için onun çocukluğundan iti­baren yaşamış olduğu yaşam tecrübelerinin bilinmesi oldukça önemlidir. Bugün Fatih ile ilgili yazılan kitapların birçoğunda O’nun kişiliğine kitapların en sonunda<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>1</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong> yer verilmesi bu konunun ne kadar az önemsendiğini göstermesi bakımından ol­dukça ilginç görülmektedir.</span></p>
<p><span>Böyle kişilerin başarılarının arkasında elbette ki, zekâları, bilgileri ve tec­rübelerinin etkisi oldukça büyüktür. Bunların yanında onların gelişim dönemleri, aşkları, sevgileri, olumsuz yaşam tecrübeleri, çevreye karşı ümit ve ümitsizlikleri, anneleri, babaları ve çevrelerinin onlarda inşa etmiş oldukları kişilikleri, çevrenin onlardan beklentileri, öfkeleri, kinleri velhasıl her türlü bilinç dışı ve bilinçli duygu ve düşünceleri yatmaktadır.</span></p>
<p><span>Fatih Sultan Mehmet ile ilgili literatüre baktığımız zaman onun kişiliği ile ilgili fazla bir bilgiye rastlanmadığı ve fetihteki rolü ile ilgili akademik değerlen­dirmelerin oldukça sınırlı olduğu görülür. Birtakım yayınlar tamamen dini ve milli duyguların etkisiyle Fatihi, herhangi bir bilimsel veriye dayanmadan, abartılı bir şekilde övmekte, öte yandan bazı yazılar da, ideolojik bir anlayışla, bilimsellik sınırlarını aşan ve herhangi bir teori çerçevesinde oturtulamayacak şekilde, birta­kım olumsuz ön kabullerle değerlendirmeye tabi tutmaktadırlar.</span></p>
<p><span>Hâlbuki yapmış olduğu fetihle, bir çağı açmış ve bir çağı kapamış olan bir liderin kişilik yapısını bilhassa, psikanalitik bir bakış açısıyla çocukluğundan itiba­ren ele alıp incelemek gerekmektedir. Çünkü psikanalistlere göre, bebeklik ve ilk çocukluk dönemlerinde annenin vermiş olduğu eğitim ve çocuğunda oluşturduğu kişilik ileriki dönemlerde atılacak adımlar açısından oldukça önemlidir. Bu konuyla ilgili literatürde Fatih’in annesi konusunda yalnızca O’nun ırksal kökeni ile ilgili tartışmalara rastlanılmakta, onun oğlu Şehzade Mehmet’i nasıl yetiştirdiği, onu nasıl güdülediği hakkında hiç bir bilgiye ve değerlendirmeye rastlamamaktayız. Halbuki “Her başarılı erkeğin arkasında başarılı bir kadın vardır” sözünü, psikolo­jik verilere göre, “Her başarılı erkeğin arkasında başarılı bir anne vardır” sözüyle değiştirmek daha uygun görünmektedir. Çünkü bilim tarihine baktığımız zaman başarılı birçok bilim ve siyaset adamının başarılarının arkasında annelerinin önemli rol oynadığı görülmektedir<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>2</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>Benim bu bildirim daha çok metodolojik açıdan olup, Fatih’in bebeklik, çocukluk ve ergenlik dönemlerinde yaşamış olduğu tecrübelerin onu nasıl yönlen­dirdiği ile ilgili olacaktır. Çoğu kez tarihi olaylar tarihi bir süreç içerisinde gelişen birtakım şartların gereği gibi etki-tepki şeklinde açıklama yollarına gidilmekte, bunun yanında bu olaylarda odak noktada rol oynayan kişilerin niçin şöyle veya böyle davrandıklarının psikolojik nedenlerine inilmemektedir. Örneğin, İstanbul’un fethi konusunda baş vezir Çandarlı Halil Paşa’nın bütün gücüyle bu olaya karşı çıkmasına karşın, Fatih’in İstanbul’u almak istemesindeki ısrarını ve kazanma az­mini nasıl açıklamamız gerekmektedir? gibi konularda pek fazla düşünce üretilmemektedir.</span></p>
<p><span>Bu bildiri psikanalitik bir bakış açısıyla Fatih’in kişiliğini ve fetihteki oy­nadığı rol ile ilgili bir deneme mahiyetinde olması bakımından belki de tarihi olay­lara psikolojik ve bilhassa psikanalitik bir bakış açısı sunmaya çalışacaktır. Daha doğrusu benim burada yapmak istediğim şey bir tarih psikolojisi denemesi olacak­tır.</span></p>
<p><span>Tarihsel bir olayın mantığı, bu olayın olduğu dönemin liderlerinin kişilik yapılarından bağımsız değerlendirildiğinde, birtakım sorunların ortaya çıkması muhtemeldir. Bu nedenle, burada farklı disiplinlerin adlarının birlikte anılmasıyla tarihi olaylara başka açılardan bakabilme imkânı doğacak ve psikolojik-tarih, sosyolojik-tarih gibi yeni disiplinlerin ve metodolojik yaklaşımların ortaya çıkmasında yardımcı olacaktır<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>3</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>Bir psikanalistin temel davranış biçimi bir olayın orijinine gitmeye çalış­maktır. Bu da bir çeşit orjinoloji olarak söylenebilir. Yani insan davranışının iyi anlaşılabilmesi için onun en erken yaşam dönemleri olan ilk çocukluk yaşına kadar gidilmesi gerekmektedir. Psikanaliz, yaşamın sonraki dönemlerini bu ilk dönemler üzerine temellendirmeye çalışır. Böylece insan yaşamına, ilk çocukluk dönemle­rinde saklanan bastırılan enerjilerin boşalımı, deşarj olarak bakılmaktadır.</span></p>
<p><span>Bir gözlem yöntemi olarak psikanalizin, tarihi konu edinip, bir düşünce sis­temi olarak da tarih yapmaya çalışması nedeniyle, bir psikanalist hastasını veya danışanını incelemek ve sonuca gitmek için birtakım terapi yöntemleri geliştirir ki bu da psikanalizin en çok başvurduğu tarihi geçmişin incelenmesidir. Bu nedenle, burada, tarihi olayları aydınlatmada özellikle bu olayların oluşmasında ve gelişme­sinde rol oynayan ve neticede tarihe yön verenlerin çocukluk ve gençlik dönemleri de oldukça önemlidir.</span></p>
<p><span>Bütün bunlardan sonra, tarihi ve tarihsel olayların yorum ve değerlendiril­mesini tamamen, psikoloji alanında tecrübeli olmayan tarihçilere bırakmak doğru değildir. Çünkü tarihçiler, çoğu kez, bir üstünlük anlayışı ile, tarihi olayları ve li­derleri, kendi anlayışları doğrultusunda rasyonalleştirmeye ve idealize etmeye yönelebilmektedirler<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>4</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>Bu çalışma, büyük insanların dini kimlik ve kişiliklerini ve diğer çabalarını psikolojik ve tarihi çalışmalarını, benlik psikolojisi ve psiko-sosyal gelişim teorileri ışığında değerlendirilmesi açısından bir deneme niteliğinde olacaktır.</span></p>
<p><span>İlk kez 12 yaşında ergenliğin başlangıcında tahta çıkan ve birtakım sorun­lar neticesinde birkaç kez tahttan inmek zorunda kalan ve bütün ergenlik dönemini bu başarısızlık duygusuyla geçiren, ergenliğin henüz sonunda 19 yaşında yeniden tahta çıkma şansını bulan Fatih’in bu süre zarfında yaşadıklarının İstanbul’un fet­hinde nasıl bir rol oynadığının bilinmesi gerekmektedir. İstanbul’un fethi, ergenlik döneminin başarılı olma ve başarısızlıktan kurtulma duygusunun bir tezahürü mü­dür? şeklinde bir soru belki de bugüne kadar hiç sorulmamış olabilir.</span></p>
<p><span>Bu konuları biraz aydınlığa kavuşturmak için Şehzade Mehmet’in ergenlik dönemi yaşam tecrübelerinin iyi anlaşılması gerekmektedir. Ergenlik, gerek birey yaşamında gerekse toplumsal yaşamda, geçmiş ve gelecek arasında yer alır. Aynı zamanda gençlik, birçok alternatif yol kavşaklarının bulunduğu bir yer olarak ta görülebilir. Genç bu çağda özgürlük ile disiplin, macera ile gelenek arasında gider gelir. Dolayısıyla gençlik yıllarında birçok ayrışmalar da yaşanır. E. Erikson bu nedenle, ilgi alanını tarih ve psikanaliz üzerine odaklandırmış ve bu açıdan bazı kişilerin yaşamlarını incelemeye tabi tutmuştur,<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>5</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>Martin Luther’in daha önce var olan dini anlayışın yerine yeni bir anlayışı oluşturmada, Mahatma Gandi’nin Hin­distan’ı İngiliz sömürgesinden kurtarmada sahip oldukları gücü ve enerjiyi çocuk­luklarından itibaren yaşamış oldukları yaşam tecrübelerinin bir sonucu olarak ka­zandıklarını ortaya koymaya çalışmaktadır.</span></p>
<p><span>İlk kişilik gelişimi, bebeklikte ortaya çıkan “temel güven duygusu” döne­midir. Bu ilk psiko-sosyal gelişim döneminin en temel özeliği bundan sonraki evre­lere zemin teşkil etmesidir. Bu dönemde güven duygunun kazanılması optimizmin de temelidir. Bu duygu olmadan bireyin yaşam savaşı son bulur. Dolayısıyla, bir­çok ünlü reformistin reformlarını oluşturmak için sahip oldukları güven duygusu­nu, bebeklik dönemlerinde annelerinden aldıklarını söylemektedirler.</span></p>
<p><span>Gençlik, gerek kendilerinden gerekse çevrelerinden daha yüksek beklenti­leri olan bir gelişim dönemidir. Bu nedenle, kendi kendilerini tatmin etme ve gele­cek ile ilgili anlamsızlıkları ortadan kaldırma konusunda ısrarcı davranırlar. Sonuç­ta birtakım radikal adımlar atabilirler. Bu adımlar başarılı olduklarında ya onların Fatih’te olduğu gibi üstün nitelikle kendine münhasır bir kişilik ortaya çıkmasına veya Genç Osman’da olduğu gibi kaybettiğinde hüsranla sonlanmasına neden olur.</span></p>
<p><span>Birtakım huzursuzluklar içerisinde yaşayan gençler, rahatı sevmez, bunlar ailelerinin aynısı olmazlar veya yetişkinler gibi davranamazlar, devamlı bir mut­suzluk ve huzursuzluk içerisinde kalırlar.</span></p>
<p><span>Ergenlik, kimlik krizinin en yoğun yaşandığı bir dönemdir, Ergenlik dö­neminin sonlarına doğru doruk noktaya ulaşan psiko-sosyal kimlik krizi diğer bü­tün gelişim özelliklerinin bağlandığı yerdir. Bu gelişimde sosyo-kültürel nedenler, annenin verdiği güven ve din önemli rol oynamaktadır. Kimlik duygusunu iyi res­tore etmek ve güçlendirmede din duygusu önemli rol oynamaktadır.</span></p>
<p><span>12 ve 19 yaşlarında iki defa sultanlık tecrübesi yaşayan Fatih’in bir kimlik edinme gelişim süreci içerisinde olduğunu görüyoruz. Gerek kendi bireysel kimli­ğini ortaya koymak, gerekse de babası II. Murat’tan beri oluşan milli kimlik oluş­turma çabaları Fatih’te büyük bir devlet kurma aşkını kamçılayan bir başka neden olarak karşımıza çıkmaktadır.</span></p>
<p><span>Çocukluk hayal ve fantazi dünyasından uzaklaşmış her ergen kendisi için merkezi konumda olabilecek ve yetişkinlik döneminde yaşayacağı merkezi bir düşünce sistemi ve yaşam felsefesi oluşturur. Bu esnada, kendisinin kendisinden beklentileri ile başkalarının ondan beklentileri arasında anlamlı benzerlikler kurarak gelecek ile ilgili bir perspektif ortaya koyar. Bu süreç, kişinin o anki kabiliyetleri ile geçmişte yaşadığı tecrübelerinin ve bu tecrübelerin o anki toplum tarafından beklentilerle de birleşmesinden ortaya çıkar. Bu süreç içerisinde bir kimlik krizinin de doğal olarak oluşmasına neden olur. Bu kiriz dolayısıyla ikinci doğuş ta denen yaygın düşünsel kırılganlık ve oturmamışlık gibi kritik dönemin yaşanmasına ne­den olur. Bazı gençler bu dönemde krizin bütün; psikotik, nevrotik veya toplumsal norm ve kurallara aykırı davranışlar gibi özelliklerini gösterirken bazılarında ise, bu durum birtakım düşünsel ve ideolojik; din, politika, sanat gibi hareketler ve ideallere yönelmeye neden olmakta ve neticede, yaşamda daha yaratıcı ve orijinal düşüncelerin üretilmesine yol açmaktadır. Neticede, gençler yaşama orijinal ve yaratıcı bir yaklaşımla bu düşüncelerinin realize olması için bir güdülenme ve ger­çekleştirme ve bunlar için amaçlar, planlar yapma ve bunları yeni bir yolla yaşama geçirmeye bazen de bunları tehlikeli yollarla yapmaya çalışırlar<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>6</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>Anna Freud, ergenlik döneminde görülen entelektüel soyut döşünce çabala­rı ve tartışmaları ve ergenlerin bu konuda istek ve arzulu oluşlarını gerçeklikle ilgili birtakım sorunların çözümü ile ilgili aktiviteler olmayıp, içgüdüsel süreçte oluşan bir içsel gerginliğin soyut düşünceye taşınması olarak görmektedir. Burada ergende birincisi derin düşünce evresi, ikincisi de bunu yaşama geçirme evresi olarak iki önemli evre yaşanmaktadır. Buradan biz, ergenin ergenliğin ilk dönemleriyle yetiş­kinliğin ilk yılları arasında yeni bir anlayışla yeni bir kişilikle nasıl ortaya çıktığını görüyoruz<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>7</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>Fatih Sultan Mehmet, başarısızlıkla sonuçlanan ilk sultanlık döneminde bü­tün bu tecrübeleri derinden yaşamış ve temsil ettiği topluma yeni bir kimlik vere­cek ve onları ayakta tutacak bir başarı daha önce birçok kimsenin denemesine rağ­men ulaşamadıkları İstanbul’un alınması, bu yeni kimlik krizinin daha iyi atlatıl­ması ve kırılan onurunun tamir edilmesi için iyi bir yol olabilirdi. Bu yolla da içeri­sine düştüğü politik ve psikolojik boşluğu doldurmuş olabilirdi. Böylelikle kendisi de bütün Türk-İslam dünyasının en önde gelebilen bir büyüğü durumuna gelebilir­di.</span></p>
<p><span>İnsan doğası, kişilik gelişiminin karmaşa dönemlerinde daha iyi anlaşılabilmektedir. Bunun bir başka örneği de olağanüstü tarihi olaylardır. Bu tarihi ola­ğanüstü olaylar, olağanüstü özelliklere sahip, karizmatik kişilerin bireysel manev­ralarıyla daha iyi çözülebilmektedir. Psikologlar da tarihçiler gibi, yazılmış olayları inceleyerek sonuca gitmeye çalışırlar<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>8</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>.Fatih, belirgin özellikleri itibariyle hem tarihçilerin, hem de psikologların ilgi alanına girebilecek tarihi kişilerdendir. Bu nedenle Fatih’in kişiliği otobiyografik verilerden hareketle ancak elde edilebilecek­tir. Bu anlamda O’nun bilinç altı dünyasını aydınlatmak ve fetihteki rolünü öğren­mek için varsa otobiyografisi, yazıları ve şiirleri dikkatli bir incelemeye tabi tutul­maktadır.</span></p>
<p><span>Fatih’in çevresi, karakter yapısı ve ruhsal yapısı onun döneminin makrokozmos ve mikrokozmosu yani aile yapısına, oturduğu ve yaşadığı ortama bağlı olarak gelişmektedir. Onun biyolojik yapısı, fiziki ve duygusal yapısı da fetih olayında oldukça büyük önem arz etmektedir.</span></p>
<p><span>Bu teorik ve metodolojik girişten sonra şimdi de Fatih’in yaşamını bu açı­lardan ele almaya çalışacağım.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-69355" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/07/Kusatma_Zonaro1.jpg" alt="" width="800" height="580" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/07/Kusatma_Zonaro1.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/07/Kusatma_Zonaro1-768x557.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span><strong>2- Fatih’in Hayatı</strong><strong> </strong></span></p>
<p><span>Fatih Sultan Mehmet 30 Mart 1432 yılında Pazar günü seher vakti Edir­ne’de dünyaya gelmiştir. Annesi ise Kastamonu-Sinop beyi İsfandiyaroğlu İbrahim Bey’in kızı Hatice Halime Hüma Hatun olarak bilinmektedir. Fatih’i dünyaya ge­tirdiğinde 15 yaşında genç bir bayan idi. Fatih’in son saltanatını görmeden 1449 yılında vefat etmiş Muradiye Camii’nin doğusunda Hatuniye Türbesi’ne defnedilmiştir<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>9</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>.Şehzade Mehmet doğduktan sonra bakımını Daya Hatun adlı bir dadı yap­mıştır<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>10</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>.Ayrıca, Fatih’in saygısından dolayı Validem diye hitap ettiği II. Murat’ın Sırp kralı George Brankoviç’in kızı olan Mara Hatun’un da Fatih üzerinde birtakım etkiler bıraktığı tahmin edilmekle birlikte bunlar da bilinmemektedir. Fatih 3 Mayıs 1481 yılında Perşembe günü çok genç denebilecek 50 yaşında bir sefere giderken Gebze yakınlarında Hünkarçayırı (Tekirçayırı) denilen yede ölmüştür. İstanbul’da adına yaptırdığı caminin bahçesine defnedilmiş, sonra üzerine türbe yapılmıştır. Fatih’in Nikris hastalığından<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>11</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong> öldüğü söylense de, ne şekilde hangi hastalıktan öl­düğü kesin olarak bilinmediğinden özel doktoru olan Yakup Paşa tarafından zehir­lenerek öldürüldüğü iddiaları da mevcuttur<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>12</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>.</span></p>
<p><span><strong>3- Fatih’in Çocukluk ve Gençlik Çağı Tecrübeleri</strong><strong> </strong></span></p>
<p><span>Fatih çocukluğunda oldukça hareketli ve ele avuca sığmayan bir kişiliğe sahip idi. İlk önceleri okumak ve öğrenmekten çok, harp sanatına ilgi duymuş ho­calarının öğrenme konusundaki sözlerini dinlememiştir. Bunun üzerine II. Murat Fatih’in hocalığına biraz daha sert yapılı olan Molla Gürani’yi atamıştır. Daha ilk karşılaşmada Molla Gürani ile dalga geçmeye çalışan genç şehzadeye Gürani’nin, değneğini göstererek “İşte bu itaat etmen için, haydi şimdi çalışmaya”<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>13</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>dediği belirtilmektedir.</span></p>
<p><span>Fatih II. Murat’ın altı oğlundan dördüncüsü olarak dünyaya gelmiştir. Bü­yük kardeşleri Ahmet, Alaaddin Ali’yi babaları II. Murat’ın çok sevdiği, buna kar­şılık ise II. Mehmet’i pek fazla sevmediği anlatılmaktadır. Bu durum Fatih’te kar­deşlerine karşı bir kıskançlık duygusu oluşturduğu belirtilmektedir<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>14</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>.Belki de O’nun bu duygusal durumu, babasının gözüne girmek amacıyla davranışlarını yön­lendirmiştir.</span></p>
<p><span>Fatih çok iyi öğrenim görmüş, gerek din bilimlerinde, sosyal bilimlerde, gerekse pozitif bilimlerde oldukça iyi bir düzeye gelmiştir. Edebiyata, din felsefe­sine, coğrafya, tarih ve askeri konulara büyük ilgi göstermiştir. Matematik ile çok yakından ilgilenmiş özellikle de edebiyat onun en sevdiği alan olarak bilinmekle birlikte bıraktığı kitaplarının üçte birinin tarih ve coğrafyaya ait olması<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>15</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>oldukça ilginçtir. Türkçe’nin yanında Farsça, Arapça, Yunanca, Sırpça, İtalyanca ve Slav­ca’yı da belirli ölçülerde öğrendiği belirtilmektedir<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>16</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>Babası II. Murat, Fatih’in eğitimine çok önem vermiş, en iyi hocalardan ders aldırtmıştır. Molla Gürani Fatih’in yetişmesinde en büyük paya sahip olmakla birlikte, Hocazade, Molla İlyas, Siraceddin Halebi, Molla Abdülkadır, Hasan Samsuni, Molla Hayrettin de çocukluk dönemi hocaları arasında sayılırlar.</span></p>
<p><span><span><strong>4- Fatih’in Kişiliği</strong></span></span></p>
<p><span>Fatih Sultan Mehmet, ince yüzlü, uzunca boylu, dolgun vücutlu, heybetli ve iyi giyimli olup karizmatik bir kişiliğe sahipti. Seyrek güler, yüzüne bakıldığın­da hürmet ve korku telkin ederdi<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>17</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>.Ressam Bellini’ye yaptırdığı resimde de bu açıkça görülmektedir.</span></p>
<p><span>Gerek yerli gerekse yabancı kaynaklarda, her şeyi öğrenmek isteyen, her şeyi araştırarak karar veren, oldukça dindar, adaletli, çok akıllı, cesaretli, idrak ve sezgi kabiliyeti yüksek, bilim adamları ve şairlere önem veren ve onları koruyan, ihtiraslı, kendine güveni oldukça yüksek bir padişah olarak nitelendirilen Fâtih Sultan Mehmet, tarihin kaydettiği büyük liderlerden birisidir.</span></p>
<p><span>Fatih’in son derece iyi eğitim almış, parlak bir zekâya sahip, bir şeyi yap­ma konusunda aşırı kararlı ve tutkuyla bağlı, düşüncesinden asla vazgeçmeyen, gerektiği zaman sert kararlar alabilen, kimseden çekinmeyen, büyük hayalleri olan ve bu hayallerini yerine getirme hususunda her türlü zorluğa hazır olan, nadiren gülen, projelerini yerine getirme konusunda oldukça inatçı, atılgan, cüretkâr ve büyük bir devlet adamı ve lideri özelliği taşıyan bir kişiliğe sahip olduğu bilinmek­tedir<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>18</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>.Bazen de, oldukça sakin, mülayim, yumuşak, iyi kalpli ve affedici idi. Yani iki duygu durumu arasında bir duygusal yapıya sahip idi.</span></p>
<p><span>Fatih, çok tedbirli ve temkinli davranırdı. Bir savaştan önce bütün detayları inceler, ona göre karar verirdi. Hatta düşmanlarını çok iyi aldatırdı. Birçok savaşta düşmanlarına başka yerlerle savaşacakmış intibaını uyandırıp onları hazırlıksız yakalamıştır. Yapacağı seferlerden en yakınlarını bile haberdar etmez ve bunların gizli kalmasına çok dikkat ederdi. O’nun bir seferden önce seferin nereye yapıldı­ğını soran bir Kazaskere; ”eğer bunu sakalımın tellerinden birisi biliyor olsa idi onu derhal koparır yakardım”<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>19</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>sözü meşhurdur.</span></p>
<p><span>Soğuğa-sıcağa, açlığa-susuzluğa ve yorgunluğa karşı çok dayanıklıydı. Çok cesur, varmak istediği hedefe varmak için ne gerekiyorsa yapardı<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>20</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>.Belgrad savaşında ordunun Hunyadi’nin kuvvetleri karşısında bozguna uğradığını görünce, hırsından dudaklarından kanlar akmaya başlamış ve atıyla ileri atılarak ordunun önünde tek başına kılıcını çekip düşman üzerine saldırmaktan çekinmemiştir. Onun bu büyük fedakârlığı savaşın zaferle sonuçlanmasına neden olmuştur. Fatih yapmış olduğu hiçbir savaştan mağlubiyetle ayrılmamıştır. Gerek İstanbul’un alınmasında, gerekse başka savaşlarda yerinde duramaz ordusuyla birlikte hücum ederdi<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>21</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>.Bu­gün Türkiye’nin yetiştirmiş olduğu en büyük futbol teknik direktörlerinden Fatih Terim’in saha kenarında maçı kazanmak için oyuncularını nasıl motive ettiğini gördüğümüzde, Fatih Sultan Mehmet’in gayretlerini zihnimizde daha iyi canlandı­racağımızı düşünüyorum.</span></p>
<p><span>‘Ayrıca Fatih’in, Osmanlı sultanları içerisinde İslam dışındaki dinlere en hoşgörülüsü olduğu, bu din mensuplarına ve din adamlarına kendi dinlerini öğren­me ve yaşama konusunda göstermiş olduğu engin hoşgörülü tutum ve davranışla­rından anlamaktayız. O’nun bu hoşgörüsünün arkasında Roma ve İtalya’yı fethet­me düşüncesinin olduğu iddia edilse de yalnızca Hıristiyanlara değil, oluşturmak istediği devlet felsefesinin bir gereği olarak bütün mezheplere, dinlere ve mensup­larına rahat hareket edebilme imkânlarını tanımıştır. Bunların yanında, İslam dini­nin yaşam kurallarını takip etme konusunda hassas da davranırdı. Özellikle Hocazade’ye derin bir sevgi beslediği ve Akşemsettin’in ise engin bir ferasete sa­hip olduğuna inandığı’ belirtilmektedir<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>22</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>Fatih Osmanlı devletini imparatorluk haline getirmiş ve imparator kurucu­su olma vasfına ulaşmış, devletinin imparatorluğa dönüşmesinin kültürel ve devlet felsefesi açısından da alt yapısını oluşturmuş, bu nedenle dünya hâkimiyeti kurmak amacında olmuş, geniş ve ileri görüşlü bir lider olarak tanımlanmaktadır<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>23</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>.</span></p>
<p><span><span><strong>5- Fatih’i Güdüleyen Olumsuz Yaşam Tecrübeleri</strong></span></span></p>
<p><span>Bir kişinin başarısızlıkları da başarıları kadar güdüleyici rol oynayabilmek­tedir. Dolayısıyla Fatih’in ilk tahta çıktığında yaşamış olduğu olumsuzluklar, O’nu daha sonraki dönemlerinde nasıl adım atması gerektiği konusunda düşünmeye sevk etmiştir.</span></p>
<p><span>Çocuk yaşlarında (6 yaş) valilik yaptığı söylense de bunun pek doğru ol­madığı, ilk sultanlık denemesini 12 yaşında 1444-1446 yılları arasında yaptığını öğrenmekteyiz<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>24</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>II. Murat henüz 40 yaşında iken<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>25</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>,Manisa valisi olan 12 yaşındaki oğlu Mehmet’i 1444’te yerine geçirmek üzere Edirne’ye getirmiştir. Aynı yılın Ağustos ayında Mahiliç ovasında kapıkulu askerleri ve paşalar önünde tahtı oğluna teslim ettiğini ilan etmiştir. Babası ölmeden tahta çıkan ilk ve tek Osmanlı Sultanı olarak bilinmektedir.</span></p>
<p><span>Sultan II. Murat’ın kendisi henüz 40 yaşında iken bu kadar küçük yaşta bir oğlunu tahta çıkarmış olması pek akla yatkın görünmemektedir. Bunun çok önemli nedenleri olarak, birincisi, siyasi dengelerin sağlanması, ikincisi, II. Murat’ın ken­disini yorulmuş hissetmesi ve 12 yaşında olmasına rağmen II. Mehmet’in, Çandarlı Ailesinden Halil Paşa’nın da yardımlarıyla devleti yönetebilecek kişilik ve liderlik vasfına sahip olduğunu düşünmüş olması ve üçüncü olarak da, II. Murat’ın çalış­mayı pek sevmediği, tasavvufi yaşama düşkünlüğü nedenleriyle bir an evvel taht­tan ayrılıp yerine oğlu Şehzade Mehmet’i getirmek istemesinden kaynaklandığı şeklinde birtakım nedenler bulunabilir.</span></p>
<p><span>Osmanlı Devleti’nin başına bu kadar genç ve tecrübesiz birisinin geçmesini fırsat bilen dışarıdan ve içeriden birtakım çevreler, Osmanlıyı yıkmak için harekete geçmiştir. Bilhassa veziri azam Çandarlı Halil Paşa’nın Osmanlı topraklarının bir kısmını Balkanlar’da ve Anadolu’da birtakım antlaşmalarla komşu ülkelere verdiği söylenmektedir<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>26</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>.Hatta Balkanlarda bazı ülkeler Osmanlı topraklarına saldırmış ve Osmanlı nüfuzu oldukça zayıflamıştı. Balkan ülkeleriyle Karamanoğulları arasında Osmanlıya karşı yakınlaşmalar oluşmaya başlamış, Batı yeniden bir Haçlı Ordusu oluşturma çabaları içerisine girmişti.</span></p>
<p><span>Bu olumsuz durum, içeride bir takım huzursuzluklara neden olmuş, paşalar arasında ikilikler meydana gelmiş, birtakım ayaklanmalar (Hurufi ayaklanması) olmuş ve halk başkent Edirne’den Anadolu’ya kaçmaya başlamıştı<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>27</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>İç olayların en kötüsü iktidar buhranı idi. II. Murat saltanatı oğlu II. Meh­met’e bırakmakla birlikte, idareyi veziri Çandarlı Halil Paşaya bırakmıştı. Bu sıra­da, Rumeli beylerbeyi vezir Şahabettin Şahin, Nişancı İbrahim ve Zağanos paşalar yönetimi II. Mehmet lehine Çandarlı’nın elinden almak istiyorlardı. Bunun yanında Zağanos paşa, II. Mehmet’i İstanbul’u alması konusunda öğütlüyor, bunu Çandarlı ile baş etmek için çok iyi bir yol ve padişahlığının temel şartı olduğunu ve bu ne­denle II. Mehmet’i futuhatçı bir siyaset güdülmesi gerektiği konusunda yönlendiri­yorlardı<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>28</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>Avrupa’da ve Bizans’ta, kabiliyetsiz, çok küçük yaşta tecrübesiz bir deli­kanlının Osmanlılarda iş başına geçtiği anlatılıyor ve böyle bir kişinin Osmanlının başında olmasından dolayı da çok seviniliyordu. Bu nedenle de Avrupalılar, Os­manlının kendiliğinden yok olup gideceğine inanıyorlardı<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>29</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>Bu arada Haçlı ordusu Balkanlarda ilerliyordu. Sarayda kimin ordunun ba­şında bulunması gerektiği konusunda vezirler arasında bir antlaşmazdık vardı. Çandarlı, II. Murat’ın tekrar yönetimin başına geçmesini, Şahabettin ve Zağanos paşalar ise haçlılara karşı savaşta II. Mehmet’in Sultan olarak ordunun başında kalmasını istiyorlardı.</span></p>
<p><span>Bu sorunlar üzerine Osmanlı devletini büyük tehlikelerin beklediğini sezen tecrübeli baş vezir Çandarlı Halil Paşa, 1444’de devletin selameti ve bekası için II. Murat’a gönderdiği gizli bir haberle Edirne’ye gelip tekrar tahta geçmesini ister. Bu nedenle, Çandarlı devlet erkânıyla bir toplantı yapıp Sultan II. Murat’ın tekrar tahta çıkması için karar alır. Bu karar Sultan II. Mehmet’e iletildiğinde Sultan Mehmet bu karardan hoşnut olmadığını “O mademki bu ihtimalat var önceden düşünülmeliydi”<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>30</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>düşüncesiyle belirtir. Daha sonra Çandarlı II. Mehmet’in, iste­meyerek de olsa onayını aldıktan sonra II. Murat’a şu mektubu yazar: “Eğer salta­nat taraf-ı saadetinizde ise mülkünüzü perişan etmek için harekete geçilmiştir. Meselenin önemini arz ve ihtar ediyorum. Eğer saltanat bu tarafta ise ordu başın­da bulunmanız hakkında padişah emri vardır. Lüzum-u itaati tebliğ ve ihbar eyliyorum.”<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>31</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>Bu mektubun bizzat II. Mehmet tarafından yazıldığı iddia edilmek­teyse de olayların gelişmesi, Fatih’in kişiliği, ordunun başında savaşa gitmekteki ısrarı dikkate alındığında O’nun böyle bir mektup yazacak bir kişilikten uzak oldu­ğu kanaati ağır basmaktadır.</span></p>
<p><span>II. Mehmet ordunun başına babasının geçmesi konusunda ikna edilmiş, kendisi ise Edirne’de Sultan olarak tahtta kalmıştır. Bütün bu olaylar esnasında özellikle de Çandarlı, II. Murat’a gerçek padişah gibi davranıyordu<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>32</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong> Çandarlı’nın Sultan Mehmet’i küçük düşürücü bu tutum ve davranışı, Sultan Mehmet’te Çandarlı’ya karşı olumsuz bir tutumun gelişmesine neden olmuştur. 1444’de Varna savaşını kazanan II. Murat, Çandarlı’nın bütün ısrarlarına rağmen, oğlu II. Meh­met’i geleceği için tehlikeli olur diye tahttan indirmek istemedi. Edirne’de birkaç gün kaldıktan sonra tekrar Manisa’ya dönmüştür (1445)<strong><sup> [</sup></strong><strong><sup>33</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>Bir süre sonra, Edirne’de yeniçeri ayaklanması olmuş, yeniçerilerin Tüccar mahallesinde büyük bir yangın çıkarması sonucunda genç sultanın Edirne’de otori­te kuramadığı şeklinde söylentilerin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Yeniçeriler Şahabettin Paşa’nın konağını yağmalamışlar, bu sırada Şahabeddin paşa II. Mehmet’in sarayına sığınmış ve isyan Çandırlı’nın gayretleriyle bastırılmıştı.</span></p>
<p><span>Bu isyanın, ortak bir görüş olarak, II. Mehmet’i tahttan indirmek ve Şahabeddin paşayı yönetimden uzaklaştırıp ortadan kaldırmak ve böylece II. Mu­rat’ı tekrar devletin başına getirmek için Çandarlı Halil Paşa tarafından düzenlen­diği belirtilmektedir. Böylece küçük padişahın devleti yönetemediği ispat edilmiş olacaktı<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>34</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>Bu olaylar üzerine Çandarlı ve arkadaşları, genç, dinamik ve birtakım yük­sek duygularla saltanatta kalmak ve yapmak istediğinin planlarını yapan bu nedenle de saltanattan çekilmeye razı olmayacak olan II. Mehmet’e tahttan çekilmesi iste­ğinde bulunamadıklarından, gizlice II. Murat’ı tekrar Manisa’dan Edirne’ye getirip tahta çıkarmışlar, II. Mehmet ise devleti yeterince yönetemediği düşüncesiyle der­hal Manisa’ya gönderilmişti (1446)<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>35</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>.Edirne’de olan bu olaylar Sultan Mehmet’in yetersizliği şeklinde bir düşünce uyandırmış, bu olaydan sonra kendisine atabey tayin edilen Zağanos ve Şahabeddin paşalar ile birlikte Manisa’ya gönderilmişti. Bu olay Şehzade’nin gelecek yaşamı ve yapacakları için oldukça acı, bir o kadar da ders çıkarılan bir olay olmuştur. Çok erken yaşta ergenliğin henüz başlangıcında yaşanan bu sıkıntıyı, belki de ömür boyu II. Mehmet’in yaşamını en derinden etki­leyen olaylardan birisi olarak görebiliriz. “Büyük insanlar başarısızlıklarından iyi ders çıkarabilen insanlardır.” vecizesini doğrular nitelikte bir örnek olay olmuştur. II. Mehmet bu gönderilişten hiç de memnun olmamış, Çandarlı’nın yanında, babası II. Murat’a da olan kırgınlığını, kendisini en azından Anadolu’nun Sultanı olarak görüp, Edirne tarafından hoş karşılanmasa da, Manisa’da kendisini bir Sultan gibi algılamış ve adına para bastırıp, birtakım askeri hareketlerde bulunmuştur. Bir an­lamda gelecekteki sultanlığının bir provasını yapmıştır<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>36</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>II. Mehmet’in ilk saltanat denemesi olan 1444-1446, O’nun kişiliğinde ol­dukça büyük etki bırakmış devlet yönetimi konusunda oldukça iyi bir tecrübe olmuştu<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>37</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>Onun, Manisa’da geçirdiği ikinci şehzadelik devresi, kişiliğinin olgunlaş­ması ve Osmanlı Devletinin geleceği açısından çok verimli ve yararlı olmuştur. Fatih’i güdüleyen yakın sosyal çevrenin yanında uzak çevrenin de etkisinin olduk­ça önemli olduğu görülmektedir. Bu 5 yıllık süre içerisinde, güvendiği hocalarının yardımlarıyla tarihte yaşamış başarılı liderlerin biyografilerini dikkatle araştırmış onların başarılarının arkasındaki sırların neler olduğunu öğrenmeye çalışmıştır. Kahraman liderlerden Hz. Süleyman, Hz. Davud, İskender, 1. Alaaddin Keykubat gibi dini ve milli liderleri incelediğini öğrenmekteyiz<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>38</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>.<a title="Current Document" href="http://www.altayli.net/news.php?readmore=295#bookmark42"><sup>37</sup> </a>Bu da bize gösteriyor ki çok genç yaşta tahta çıkan Fatih bu liderlerle özdeşleşmiş, onların başarılarının sırlarını öğrenmiş ve onları örnek almaya çalışmıştır.</span></p>
<p><span>Bu süre içerisinde Fatih, Latince, İtalyanca, Fransızca yani Doğu dillerinin yanında Batı’da konuşulan dilleri belirli ölçülerde öğrenmiştir<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>39</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>.O günkü Batı’da konuşulan dillerini öğrenme istek ve arzusu Şehzade’nin ileride neler yapmak iste­diğinin de bir ön hazırlığı olarak algılanabilir.</span></p>
<p><span>1446-1451 yılları II. Mehmet’in kişiliğinin olgunlaşması ve devlet tecrübe­si konusunda oldukça yararlı olmuştur. Fatih’in bilhassa Çandarlı Halil Paşa tara­fından başarısız sayılması ve küçük düşürülmesi, Yeniçerilerin kendisine karşı ayaklanması, O’nu o kadar etkilemiş ki, Çandarlı Halil Paşa ve Yeniçeriler ile nasıl baş edilebileceğini ve İstanbul’u nasıl alacağının planlarını bu süre zarfında yap­mıştır. Bu süreçte babası II. Murat zaman zaman Şehzade Mehmet’i Edirne’ye getirtip bazı seferlere götürmüş ve tecrübe kazanmıştır.</span></p>
<p><span>On dokuz yaşını birkaç ay geçmiş olan Fatih 1451, 18 Şubat günü babası II. Murat’ın ölümü üzerine tekrar tahta çıkmış ve yeniçerilerden sadakat yemini almış­tır.</span></p>
<p><span>II. Mehmet ikinci defa tahta çıktığında Kaşifi’nin kendisine sunduğu Gazaname-i Rum adlı eserinde Fatih’in tahttan hiç inmediğini yazmaktadır. Çünkü Varna savaşından önce tahttan inmesi ve babasının, ordunun başına geçmesi gerek­tiğinde Çandarlı, Sultan II. Mehmet’i ordunun başından çekilmeye ikna etmek için babası II. Murat’ın yalnızca ordunun başında savaşacağını Sultan’ın ise yine kendi­si olduğu şeklinde bir güven de vermişti. Bu da Fatih’in aslında 12 yaşında iken tahttan inmesinin kendisi için ne kadar ağır geldiğini ve Kaşifi’nin de bu düşünce­siyle Fatih’in kırılan onurunu düzeltmeye çalıştığını görmekteyiz.</span></p>
<p><span>Fatih’in ilk tahta çıktığı 12 yaşında yaşadığı birtakım başarısızlıkları onun ikinci defa tahta daha tecrübeli, başarısızlıklarından ders almış bir kişi olarak ye­tişmesine ve gelişmesinde en önemli katkıyı sağlamıştır. Fatih’in birinci başarısız girişimi olmasa idi bu kadar başarılı bir hükümdarlık yapması olası olmayabilirdi.</span></p>
<p><span><span><strong>6- Fatih’i Güdüleyen Sosyal Nedenler</strong></span></span></p>
<p><span>Fatih’in babası II. Murat ince ruhlu, alçak gönüllü, mert, cömert, duygusal bir insandı. Bilime, bilim adamlarına oldukça önem verir onlarla birlikte olmayı ve onlardan yararlanmayı severdi. II. Murat’ın bu davranışı oğlu Mehmet için de en önemli ve ilk örnek kişiliktir. Fatih’i tanımak için II. Murat’ın da çok iyi bilinmesi gerekmektedir.</span></p>
<p><span>Bir gün Hacı Bayram veli, kendisini çekemeyenler tarafından bazı aslı ol­mayan nedenlerle Sultan II. Murat’a şikâyet edilir. Sultan Murat onu Ankara’dan Edirne’ye getirtir. Sultan II. Murat şikâyetin aslı olmadığını ve Hacı Bayram veli­nin büyük bir insan olduğunu anlar. II. Murat bir gün Hacı Bayram veliye, İstan­bul’u almak istediğini, büyük babası Yıldırım Bayezit, amcası Musa Çelebi ve kendisinin şehri muhasara etmelerine rağmen alamadıklarını ve bu şehrin Osmanlı için çok önemli olduğunu anlatır ve alınması için Hacı Bayram veliden yardım ister. Hacı Bayram veli de gülümseyerek: “Beğim! bu şehri sen alamayacaksın. Ben göremem ama… Şu beşikteki Şehzade ile bizim köse (Akşemsettin) alacaktır. Emin olasın” der<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>40</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong><a title="Current Document" href="http://www.altayli.net/news.php?readmore=295#bookmark44">. </a>Bu olay üzerine sultan II. Murat bir daha şehri alma teşebbü­sünde bulunmaz. Oğlu Şehzade Mehmet’e de her fırsatta “Mehmet Konstantiniye’yi sen, Akşemsettin ile birlikte alacaksın”<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>41</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong> öğüdünde bulunur. II. Murat düzenlediği vasiyetnamesinde İstanbul’un mutlaka alınmasını ve bu işin de oğlu Mehmet tarafından yapılmasını istemiştir. Hacı Bayram velinin bu ferasetini gerek ailesi gerekse çevresinde kendisine öğretmenlik ve kılavuzluk yapan bütün bilginler Şehzade Mehmet’in kişiliğine ve bilinç altına yerleştirirler. Çünkü bir çocuk neye güdülenirse onu yapmaya çalışır. Fatih ömrünün sonuna kadar Akşemsettin’den hiç ayrılmaz ve her an onunla birlikte olmaktan mutluluk duyar. Fatih, Akşemsettin’in önerileri doğrultusunda hareket ettiğini, hatta bütün seferle­rinde ve bilhassa İstanbul’un alınmasında hocası Akşesettin’in büyük teşvik ve yardımının olduğunu vurgular. Ölürken yapmış olduğu bir konuşmasında Akşemsettin hakkında; “… <em>Eğer şeyhim izin vermiş olsa idi zikir yolunu tercih eder ve saltanatı terk ederdim”</em><strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>42</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>dediği aktarılmaktadır.</span></p>
<p><span>Hz. Muhammet’ten nakledildiği söylenen: “Er geç, bir gün Kostantiniye feth olacaktır. Onu fethedecek emir ne güzel, ne bahtiyar bir emirdir. Askerleri de ne bahtiyar askerlerdir.”<strong><sup> [</sup></strong><strong><sup>43</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>hadisi Şehzade Mehmet’te İstanbul’u alarak bu övgüye layık olduğu ve bu emirin kendisi ve askerin de kendi askeri olduğu inancını uyan­dırmış ve bunu gerçekleştirmek için bütün gücüyle çalışmıştır.</span></p>
<p><span>Bilindiği gibi İstanbul, Fatih’ten önce de Avarlar,<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>44</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>Müslüman Arap ordu­ları tarafından alınmak istenmişti. Daha sonra Osmanlılar; dört kez Yıldırım Bayezit (1391-1394-1396-1400), Musa Çelebi (1411), Fatih’in babası II. Murat (1422) tarafından 62 yıl içerisinde 6 kez kuşatılmış ancak alınamamıştı. Osman­lı’nın kurucusu Osman Gazi’den itibaren İstanbul’un alınması bir sonraki nesle miras olarak bırakılan bir görev olarak gelmiştir<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>45</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>.Dolayısıyla Fatih, dedesi ve babasının yanında hep İstanbul’un fethi hikâyeleri ve amaçlarıyla büyümüş ve İs­tanbul’un alınması fikri Fatih’in bilinç altına ekilmiştir.</span></p>
<p><span>Bütün bu gelişmeler sanki O’nu İstanbul’u fethetmek üzere programlamış ve O da tahta geçer geçmez hemen fetih hazırlıklarına başlamıştır. Çünkü tahta geçişiyle İstanbul’u fethi arasında iki yıl iki ay gibi oldukça kısa bir süre geçmiştir. İstanbul’u fetih için yaptırmış olduğu Rumeli Hisarı’nın dört ay gibi çok kısa bir sürede yapılmış olması ve hisarın yapımında bizzat kendisinin de çalışması bunu kanıtlamaktadır.</span></p>
<p><span>İstanbul’un fethinin dini, milli, siyasal, askeri, ekonomik ve kültürel olmak üzere birçok nedenleri olabilir veya en azından böyle nedenler bulunabilir. Ancak, bir başka neden var ki o da Şehzade Mehmet’in daha önceki dönemlerinde yaşamış olduğu yaşam tecrübeleri, başarıları, başarısızlıkları, dini ve milli kimlik sorunları, anne-babasının onu yetiştirme tarzı ve küçükken onu güdülemeleri ve çevresindeki kişilerin ondan beklentileri onu İstanbul’u almaya güdüleyen diğer önemli nedenler arasında yer almaktadır. Çünkü psikolojinin ve bilhassa psikanalizin verilerine göre insan bebekliğinden itibaren yaşamış olduğu tecrübelerinin ileriki yıllarda onun kişiliğini ve eylemlerini yönlendireceği şeklindeki açıklaması Fatih’te ispatlanmış olmaktadır.</span></p>
<p><span>Çandarlı ve taraftarlarının, devletin geleceğinin büyük bir tehlikeye atıldığı şeklinde bütün karşı koymalarına rağmen, bilhassa Akşemseddin’in, Zağanos ve Şahabeddin paşaların II. Mehmet’e İstanbul’u alma konusunda büyük destekleriyle İstanbul’un alınma planları yapılmaya başlanmıştır.</span></p>
<p><span>Nihayet 6 Nisan’da başlayan kuşatma, 22 Nisan’da Fatih’in donanmayı Be­şiktaş’tan Haliç’e indirmesiyle çok şiddetli bir duruma girmiş, 29 Mayıs 1453’te yapılan son taarruzla şehri alarak Ortaçağ’a son vermiştir.</span></p>
<p><span>İstanbul’un fethinden sonra Fatih gerek iç siyasette, gerekse dış siyasette birtakım radikal değişikliklere gitti. İktidarını güçlendirmek için Çandarlı Halil Paşa’yı fetihten bir gün sonra, 30 Mayıs 1453 günü önce görevden alıp çocukları ve yakın akrabaları ile birlikte tevkif ve hapsettirmiş ve mallarına el koydurmuştur. Daha sonra bir arabayla Edirne’ye göndermiş ve 40 gün sonra da idam ettirmiştir<strong><sup>[46]</sup></strong>. Çandarlı’nın Rumlarla işbirliği yaptığı ve ihanet ettiği nedeniyle idam ettirdiği söylense de, aslında bu bir gerçek neden olarak görülmemektedir. Gerçek sebep ise, gençlik yıllarında tahttan inmesine ve küçük düşürülmesine, onurunun kırılma­sına neden olduğuna inandığı Çandırlı’dan bir öç alma olarak görülmesi daha akılcı görülmektedir<strong><sup>[47]</sup></strong>.Bunun yanında, bundan sonraki fetihleri ve hedefleri için de Çandarlı’yı bir engel gibi görüyordu. Daha sonra yapacağı fetihler için en çok gü­vendiği Şehabettin Paşayı ikinci vezir yapmış, Saruca ve Zağanos paşaları divana almış, Anadolu beylerbeyliğini de İshak Paşaya vermiştir. Böylece, fetih hareketle­rinde kendisine engel olabilecek büyük ailelerin devlet yönetimindeki nüfuzlarını kırmış, liderliğini daha da pekiştirmiştir. Her yıl ara verilmeden çıkılan seferlerden yorgun düşen askerler, yorgunluğunu dahi Sultana iletemeye cesaret edememişler­dir. Bundan sonra da devlet yönetiminde başarısız olanları hemen görevden almış savaşmak istemeyen yeniçerileri cezalandırma konusunda hiç tereddüt etmemiştir. Bu konuda o kadar ısrarcı davranmış ki en büyük vezirlerinden ve üstelik ‘kayın-babası olan ve çocukluğundan beri hep destek gördüğü Zağanos Paşayı dahi Belgrad seferinde başarısız oldu diye azledip Balıkesir’e sürdürmüş ve kızından da boşanmıştır<strong><sup>[48]</sup></strong>.Böylece Fatih, kimlik, liderlik ve kişiliğinin önünde bir gölge olarak gördüğü Zağanos Paşa gibi daima kendisinden yana tavır koyanları azlederek ger­çek kimliğini ortaya koymaya çalışmış ve bunda da başarılı olmuştur. Devletin ve kanunların hâkimiyetini güçlendirmek için gerekli her önlemi almaktan geri dur­mamış bu konuda da birçok önemli vezirini ya azletmiş veya idam ettirmiştir. Böy­lece, her sefere çıkıştan önce savaşmak istemeyen veya çok fazla savaş yaptıkları konusunda şikâyetlerde bulunan, ayaklanma çıkarmak isteyen Yeniçerilere de göz­dağı vermiş onları yola getirmeyi başarmıştır.</span></p>
<p><span>Fatih otoriter, merkeziyetçi bir yönetim anlayışına sahip bir Sultan idi. “Dünyada tek bir din, tek bir devlet, tek bir padişah ve İstanbul da cihanın payitah­tı olmalıdır”<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>49</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>diyordu. Bunlardan anlıyoruz ki Fatih tek adamlığı tercih eden rakip­lerinin olmasına tahammül edemeyen bir liderdi.</span></p>
<p><span>Nitekim bu gaye ile Fatih kısa zamanda Anadolu’da İsfendiyar, Trabzon, Karaman ve Akkoyunlu memleketlerini ilhak etti. Dulkadir beyliği ile Kırım hanlı­ğını tabiiyeti altına aldı. Yunanistan, Arnavutluk, Bosna-Hersek, Sırbistan (Belgrad hariç), Eflak-Boğdan ve sair ülkeleri fethetti. Sultanlığı süresinde 17 imparatorluk, devlet krallık, beyliği ortadan kaldırdı. Osmanlı toprakları Tuna’dan Fırat’a kadar yayıldı. Böylece, Anadolu’da milli birlik kurulmuş oldu.</span></p>
<p><span>Fatih’in başarılarının arkasındaki en önemli nedenlerden birisi de, babası II. Murat’ın başarılarıdır. Psikolojik verilere göre babaların güç ve kuvveti ergenlik dönemindeki oğulları için bir kıskançlık kaynağı durumunda olup, oğlun babasıyla olan yarışta babasını geçmek için gayret sarf ettiği bilinmektedir. Fatih’te babasın­dan daha güçlü bir güven duygusu vardı<strong><sup>[50]</sup></strong><a title="Current Document" href="http://www.altayli.net/viewpage.php?page_id=30#bookmark12">.</a> Dolayısıyla Fatih de bir anlamda baba­sının başarılarıyla yarışmıştır diyebiliriz. Fatih’in İstanbul’un fethi sırasında Bizans elçisine “Efendilerinize söyleyin. Şimdiki Osmanlı Padişahı öncekilere asla benze­mez. Şimdi benim iktidarımın ulaştığı yerlere onların hayalleri bile yetişememiş tir.”<strong><sup>[51]</sup></strong>sözü bunu kanıtlıyor görünmektedir. Dolayısıyla, Fatih babasından ve dede­lerinden daha başarılı olduğunu göstermek için var gücüyle çalışmıştır.</span></p>
<p><span><strong>Sonuç</strong><strong> </strong></span></p>
<p><span>Sonuç olarak diyebiliriz ki, çocukluk ve gençlik döneminin duygusal yapı­nın ve bu dönemlerdeki sosyal etkilerin, yaşanılan önemli olayların daha sonra atılacak adımlarda ve verilecek kararlarda oldukça etkili olduğunu görmüş bulun­maktayız.</span></p>
<p><span>Bu nedenle, gelecek nesillerimizin her birini birer Fatih Sultan Mehmet gi­bi yetiştiremez isek de, onların çocukluk ve gençlik yıllarında yaşayacakları tecrübelerinin ileri ki yıllarında yapacaklarının zeminini oluşturacağından, eğitimleri konusunda dikkatli olunması önem arz etmektedir.</span></p>
<p><span>Fatih’in gerçek sultan olduğu 1451’den 1481’de ölümüne kadar 30 yıllık saltanatı döneminde yaşadığı olağanüstü bir insanın ömrüne sığmayacak başarıları­nı O’nun 1444-1451 yılları arasında yaşadığı yaşam tecrübeleri üzerine temellendirmek psikanalitik verilere uygun düşmektedir. H. İnalcık’ın dediği gibi; “Fatih Sultan Mehmet, bu imparatorluk buhranının içinde yaşadı ve ona bir çözüm şeklini getirdi.”<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>52</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong></span></p>
<p><span>En başta sorduğumuz, “Toplumlar mı büyük adamları yaratır yoksa büyük adamlar mı büyük toplumları yaratır.” Sözünü, Fatih için büyük liderler büyük toplumları doğurur şıkkı daha doğru görünmektedir. Her ne kadar toplumsal orta­mın özelliği insanı lider yapsa da, bu tür ortamların ürettiği liderlerde de liderlik özelliklerinin bulunduğu da bir gerçektir. Yoksa liderlik vasıflarını taşımayan bir kimseyi hiçbir ortam lider konumuna getiremez.</span></p>
<p><span><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yrd. Doç. Dr. Ali KUŞAT</strong> </span></a>
</span></p>
<p><span>Erciyes Üniversitesi İlahiyat Fakültesi kusat@erciyes.edu.tr</span></p>
<p><span>Kaynak: Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi Sayı: 14 Yıl: 2003/1</span></p>
<hr>
<div><span><strong>KAYNAKÇA</strong><strong> </strong></span></div>
<div><span>♦ Akgündüz, Ahmet, Bilinmeyen Osmanlı, İstanbul 1999.</span></div>
<div><span>♦ Alderson, A. D., Osmanlı Hanedanının Yapısı, İstanbul 1998.</span></div>
<div><span>♦ Algül, Hüseyin, İstanbul’un Fethi ve Fatih, İstanbul 1981.</span></div>
<div><span>♦ Araz, Nezihe, Fatih’in İçsel Dünyası, İstanbul 2000.</span></div>
<div><span>♦ Ayverdi, Semiha, Edebi ve Manevi Dünyası İçinde Fatih, İstanbul 1990.</span></div>
<div><span>♦ Bardakçı, İlhan, “Feth-i Mübin’in Meçhul Hazineleri”, Tarih ve Medeniyet, S. 3, Mayıs 1994.</span></div>
<div><span>♦ Erikson, Erik, Childhood and Society, London 1995.</span></div>
<div><span>♦ Erikson, Erik, The Truth of Mahatma Ghandi, London 1995.</span></div>
<div><span>♦ Erikson, Erik, Young Man Luther, London 1993.</span></div>
<div><span>♦ Hammer, Joseph de, Osmanlı İmparatorluğu Tarihi, çev. Zuhuri Danışman, C. 2, İstanbul 1972.</span></div>
<div><span>♦ Hanbel, Ahmed b., el-Müsned, IV, İstanbul 1982.</span></div>
<div><span>♦ İnalcık, H., Fatih Devri Üzerine Tetkikler ve Vesikalar, Türk Tarih Kurumu bas. Ankara 1987.</span></div>
<div><span>♦ İnalcık, Halil, Osmanlı İmparatorluğu Klasik Çağ (1300-1600), (çev. Ruşen Sezer), İstanbul 2003.</span></div>
<div><span>♦ İslam Ansiklopedisi, “Mehmet II” maddesi M. E. B. yay. İstanbul 1970.</span></div>
<div><span>♦ Kızıltoprak, Kemal, Fatih Sultan Mehmet Han’ın Liderlik Sırları, İstanbul 2002.</span></div>
<div><span>♦ Lamdu, Colonel clf E, Historie de la Turquie, Paris, Payot 1934.</span></div>
<div><span>♦ El-Müravi, Abdurrauf, Feyzu’l Kadir, C. 5, Mısır 1356.</span></div>
<div><span>♦ Panos, Levon Dabağyan, Fatih ve Fetih Olayı, İstanbul 1976.</span></div>
<div><span>♦ Saburi, El-Hakim Ebu Abdillah En-Ney, Müstedrek Ales-Sahihayn, C. 4, Beyrut 1990.</span></div>
<div><span>♦ Tansel, Selahattin, Osmanlı Kaynaklarına Göre Fatih Sultan Mehmet’in Siyasi ve Askeri Faaliyetleri, M.E.B. Ankara 1971.</span></div>
<div><span>♦ Türk Ansiklopedisi, “Fatih Sultan Mehmet” maddesi, C. XVI, M. E. B. Ankara 1968.</span></div>
<div><span>♦ Uzunçarşılı, İ. Hakkı, Osmanlı Tarihi, C. I. T.T.K. Basımı, Ankara 1972.</span></div>
<div><span>♦ Yücel, Yaşar, Ali Sevim, Klasik Dönemin Üç Hükümdarı, FATİH, YAVUZ, KANUNİ, Türk. T. K. B. Ankara 1991.</span></div>
<div><span><strong>DİPNOTLAR</strong><strong> </strong></span></div>
<ol>
<li>
<div><span>Bkz. Levon Panos. Dabağyan, Fatih ve Fetih Olayı, İstanbul 1976; Hüseyin Algül, İstanbul’un Fethi ve Fatih, İstanbul 1981; Kemal Kızıltoprak, Fatih Sultan Mehmed Han’ın Liderlik Sırlan, İstanbul 2002.</span></div>
</li>
<li>
<div><span>Mustafa Kemal Atatürk’ün, annesi Zübeyde hanımın kişiliğinde önemli etkisi olduğunu söylediği bildirilmektedir.</span></div>
</li>
<li>
<div><span>E. Erikson, Young Man Luther, London 1993, s. 15-16.</span></div>
</li>
<li>
<div><span>E. Erikson, Young Man Luthar, s. 20.</span></div>
</li>
<li>
<div><span>E. Erikson, Young Man Luther, London 1995; The Truth of Mahatma Ghandi, London 1995; Childhood and Society, London 1995.</span></div>
</li>
<li>
<div><span>E. Erikson, Young Man Luther, s. 14-15.</span></div>
</li>
<li>
<div><span>E. Erikson, Young Man Luther, s. 19-20.</span></div>
</li>
<li>
<div><span>E. Erikson, Young Man Luther, s. 16.</span></div>
</li>
<li>
<div><span>Hüma Hatun’un mezar kitabesinde yazılı olan “Sultan Mehmet Çelebi Sultan” yazısının niçin yazıldığı pek bilinmemekle birlikte bu yazının Fatih tarafından kullanılması anne­sinin Fatih’i çok etkilediği zannedilmektedir.</span></div>
</li>
<li>
<div><span>Şu ana kadar bu dadının Fatih’te bizim için çok önemli olan ne tür bir etki bıraktığı ile ilgili bir bilgiye sahip bulunmamaktayız.</span></div>
</li>
<li>
<div><span>Nikris hastalığı: Halk arasında gut veya damla hastalığı, tıp dilinde ise podagra denir. Özellikle fazla kırmızı et yiyenlerde görülür. Daha fazla erkeklerde rastlanır. El, ayak başparmağı, diz ve dirseklerde şişkinlik meydana gelir.</span></div>
</li>
<li>
<div><span>K. Kızıltoprak, Fatih Sultan Mehmet, s. 210-211.</span></div>
</li>
<li>
<div><span>K. Kızıltoprak, Fatih Sultan Mehmet Han’ın Liderlik Sırları, s. 46.</span></div>
</li>
<li>
<div><span>A. D. Alderson, Osmanlı Hanedanının Yapısı, İstanbul 1998, s. 102.</span></div>
</li>
<li>
<div><span>Türk Ansiklopedisi, C. 16, s. 147.</span></div>
</li>
<li>
<div><span>H. İnalcık, İslam Ansiklopedisi, C. 7, s. 534.</span></div>
</li>
<li>
<div><span>H. İnalcık, İslam Ansiklopedisi, C. 7, s.534.</span></div>
</li>
<li>
<div><span>Bkz. Colonel Lamdu clf E, Historie de la Turquie, Paris, Payot 1934, s. 49; H. İnalcık, İslam Ansiklopedi-si, C. 7, s. 543.</span></div>
</li>
<li>
<div><span>K. Kızıltoprak, Fatih Sultan Mehmet Han’ın Liderlik Sırları, s. 217.</span></div>
</li>
<li>
<div><span>Türk Ansiklopedisi, C. 16, s. 147.</span></div>
</li>
<li>
<div><span>S. Tansel, Osmanlı Kaynaklarına Göre Fatih Sultan Mehmet’in Siyasi ve Askeri Faaliyetleri, M.E.B. Ankara 1971, s. 1-2.</span></div>
</li>
<li>
<div><span>Halil İnalcık, Osmanlı İmparatorluğu Klasik Çağ (1300-1600), (çev. Ruşen Sezer), İstanbul 2003, s. 189.</span></div>
</li>
<li>
<div><span>Bkz. H: İnalcık, İslam Ansiklopedisi, C. 7, s. 534.</span></div>
</li>
<li>
<div><span>H. İnalcık, İslam Ansiklopedisi, C. 7, s. 507.</span></div>
</li>
<li>
<div><span>Ahmet Akgündüz, Bilinmeyen Osmanlı, İstanbul 1999, s. 68.</span></div>
</li>
<li>
<div><span>S. Tansel, Osmanlı Kaynaklarına Göre Fatih Sultan Mehmet, s. 35-36.</span></div>
</li>
<li>
<div><span>Türk Ansiklopedisi, C. 16, s. 148.</span></div>
</li>
<li>
<div><span>H. İnalcık, İslam Ansiklopedisi, C 7, s. 508; Türk Ansiklopedisi, C. 16, s. 149, 151.</span></div>
</li>
<li>
<div><span>S. Tansel, Osmanlı Kaynaklarına Göre Fatih Sultan Mehmet, s. 35.</span></div>
</li>
<li>
<div><span>İ. Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, C. I. T.T.K. Basımı, Ankara 1972, s. 434.</span></div>
</li>
<li>
<div><span>K. Kızıltoprak, Fatih Sultan Mehmet Han’ın Liderlik Sırları, s. 50.</span></div>
</li>
<li>
<div><span>H. İnalcık, Fatih Devri Üzerine Tetkikler ve Vesikalar, Türk Tarih Kurumu bas. Ankara 1987, s. 73, 79.</span></div>
</li>
<li>
<div><span>Yaşar Yücel, Ali Sevim, Klasik Dönemin Üç Hükümdarı, FATİH, YAVUZ, KA­NUNİ, T. T. K. B., Ankara 1991, s. 2; H. İnalcık, İslam Ansiklopedisi, C. 7, s. 508.</span></div>
</li>
<li>
<div><span>H. İnalcık, İslam Ansiklopedisi, C. 7, s. 508; H. İnalcık, Fatih Devri Üzerine Tetkik­ler ve Vesikalar, s. 95.</span></div>
</li>
<li>
<div><span>Y. Yücel, A. Sevim, Klasik Dönemin Üç Hükümdarı, s. 3; Joseph de Hammer, Os­manlı İmparatorluğu Tarihi, çev. Zuhuri Danışman, C. 2, İstanbul 1972, s. 285.</span></div>
</li>
<li>
<div><span>H. İnalcık, Fatih Devri Üzerine Tetkikler ve Vesikalar, s. 105.</span></div>
</li>
<li>
<div><span>H. İnalcık, İslam Ansiklopedisi, C. 7, s. 508.</span></div>
</li>
<li>
<div><span>Nezihe Araz, Fatih’in İçsel Dünyası, İstanbul 2000, s. 6-7.</span></div>
</li>
<li>
<div><span>N. Araz, Fatih’in İçsel Dünyası, s 38.</span></div>
</li>
<li>
<div><span>N. Araz, Fatih’in İçsel Dünyası, s. 49.</span></div>
</li>
<li>
<div><span>N. Araz, Fatih’in İçsel Dünyası, s. 49.</span></div>
</li>
<li>
<div><span>K. Kızıltoprak Fatih Sultan Mehmet Han’ın Liderlik Sırları, s. 212.</span></div>
</li>
<li>
<div><span>Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, IV, İstanbul 1982, s. 335; El-Hakim Ebu Abdillah En- Ney Sabun, Müstedrek Ales-Sahihayn, C. 4, Beyrut 1990, s. 468; Abdurrauf El- Müravi, Feyzu’ul Kadir, C. 5, Mısır 1356, s. 262.</span></div>
</li>
<li>
<div><span>İlhan Bardakçı, “Feh-i Mübin’in Meçhul Hazineleri”, Tarih ve Medeniyet, S. 3, Mayıs 1994, s. 11.</span></div>
</li>
<li>
<div><span>Semiha Ayverdi, Edebi ve Manevi Dünyası İçinde Fatih, İstanbul 1990, s. 29.</span></div>
</li>
<li>
<div><span>H. İnalcık, Fatih Devri Üzerine Tetkikler ve Vesikalar, s. 133.</span></div>
</li>
<li>
<div><span>Bkz. A. D. Alderson, Osmanlı Hanedanının Yapısı, s. 109.</span></div>
</li>
<li>
<div><span>H. İnalcık, İslam Ansiklopedisi, C. 7, s. 512; H. İnalcık, Fatih Devri Üzerine Tetkik­ler ve Vesikalar, s. 133.</span></div>
</li>
<li>
<div><span>K. Kızıltoprak, Fatih Sultan Mehmet Han’ın Liderlik Sırları, s. 233.</span></div>
</li>
<li>
<div><span>S. Tansel, Osmanlı Kaynaklarına Göre Fatih Sultan Mehmet, s. 15.</span></div>
</li>
<li>
<div><span>S. Tansel, Osmanlı Kaynaklarına Göre Fatih Sultan Mehmet, s. 6.</span></div>
</li>
<li>
<div><span>H. İnalcık, Fatih Devri Üzerine Tetkikler ve Vesikalar, s. 136.</span></div>
</li>
</ol>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>İran Türk Safevi Devleti’nin Kuruluşu ve Türk Tarihine Stratejik Etkisi</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/iran-turk-safevi-devletinin-kurulusu-ve-turk-tarihine-stratejik-etkisi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/iran-turk-safevi-devletinin-kurulusu-ve-turk-tarihine-stratejik-etkisi</guid>
<description><![CDATA[ İran Türk Safevi Devleti’nin Kuruluşu ve Türk Tarihine Stratejik Etkisi
Safevi devletinin kuruluşu, daha önceki İslam ordularının İran coğrafyasına girişi ve Moğol istilaları gibi tarihin önemli olaylarından kabul edilmektedir. İslam sonrası dönemde ilk defa olarak İran toprakları bir Türk hükümdar altında birliğini sağlamıştır. Bölgenin önemli uzmanlarına göre Safevi devleti ideal bir Türk Devletidir[1]. Bunun ardından günümüzdeki modern manada olmasa da İranlılık kavramı tekrar bir kimlik […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c49f9b9ea7.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:43 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>İran, Türk, Safevi, Devleti’nin, Kuruluşu, Türk, Tarihine, Stratejik, Etkisi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/07/Safevi.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/iran-turk-safevi-devletinin-kurulusu-ve-turk-tarihine-stratejik-etkisi.html">İran Türk Safevi Devleti’nin Kuruluşu ve Türk Tarihine Stratejik Etkisi</a></p>
<p><span><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yrd. Doç. Dr. M. Serkan TAFLIOĞLU</strong></span></a></span></p>
<p><span>Safevi devletinin kuruluşu, daha önceki İslam ordularının İran coğrafyasına girişi ve Moğol istilaları gibi tarihin önemli olaylarından kabul edilmektedir. İslam sonrası dönemde ilk defa olarak İran toprakları bir Türk hükümdar altında birliğini sağlamıştır. Bölgenin önemli uzmanlarına göre Safevi devleti ideal bir Türk Devletidir<strong><sup>[1]</sup></strong>. Bunun ardından günümüzdeki modern manada olmasa da İranlılık kavramı tekrar bir kimlik olarak ortaya çıkmaya başlamıştır. Şah İsmail, Oniki İmam Şiiliğini devletin resmi mezhebi yaparak, Sünni Osmanlı ve Özbek devletlerine karşı kendi devletini ideolojik olarak ayakta tutacak ve onlara karşı bir mücadele edecek bir unsur sağlamış oluyordu. Toynbee, Tarih Üzerine Çalışma adlı eserinde bu ortaya çıkışı, Şiiliğin dirilişi ve İslam tarihinde bir sapma olarak değerlendirmektedir<strong><sup>[2]</sup></strong>. Şüphesiz ki Anadolu ve İran’daki Türkmen unsuruna dayanan Safevi devletinin kuruluşunu incelerken Osmanlı devleti ile olan ilişkileri değerlendirmek bir nevi mecburiyettir. Safevi devletinin kuruluş felsefesi ve dış siyaseti gereği ilk hedefi Anadolu ve Osmanlı Türk hâkimiyetidir. Bu bağlamda kuruluş esnasında temel sorunlar Osmanlı Türk Devleti ile yaşanmıştır. Bu çalışmada ise Safevi devletinin kuruluşunun Türk ve Bölge jeopolitiği üzerine etkisi ortaya konmaya çalışılacaktır.</span></p>
<p><span><strong>Osmanlı Safevi İlişkisine Genel Bakış</strong></span></p>
<p><span>Safevi Türk Devleti’nin Avrupa devletleri ile diplomatik ilişkiye başlaması ile Osmanlı Devleti için büyük bir güvenlik sorunu ortaya çıkmış oldu. İslamlaşma ve Türkleşme sürecini tamamlamakta olan Anadolu ve Irak coğrafyasında<strong><sup>[3]</sup></strong> Safevi Türk Devletinin faaliyetleri ve varlığı, günümüze kadar etkisini sürdüren Anadolu coğrafyası üzerinde Türklerin mezhepsel ve milli bütünlüğü üzerinde büyük kırılmalar meydana getirmiştir. Irak ve Anadolu coğrafyasına siyasi egemenlik sağlamış<strong><sup>[4]</sup></strong> Türkler, Anadolu coğrafyasında Siyasi egemenliği Bizans Rum ve Ermeni krallıklarından almış ve zaman içerisinde diğer stratejik unsurlarında tamamlanması ile bu hâkimiyeti pekiştirmişlerdir. Önemli Müsteşrik, Anadolu ve Osmanlı Tarihçileri tarafından Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da Türk yerleşim üstünlüğü ve hâkimiyeti mutlak şekilde belirtilmektedir<strong><sup>[5]</sup></strong>. Türk Devletlerine yine tehdit diğer bir Türk devletinden gelmekteydi. İran coğrafyasında egemen olan Şah İsmail, Osmanlı Türk devleti Hakan’ına Türkçe mektup yazmakta, Yavuz Sultan Selim ise cevabında farsça yazmaktadır<strong><sup>[6]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>O dönem içerisinde iktisadi sıkıntılarda yaşayan Osmanlı Devleti, Safevi Türk Devletinin hem dini hem siyasi meydan okuması ile karşı karşıya kalmıştır. Bu durum yeteri kadar Kitabi İslam bilgisine sahip olmayan ama samimi bir şekilde Müslüman olan Türkmenleri koyu Safevi Şii propagandası ile karşı karşıya bırakmıştır. Bu durum Türkmenler üzerindeki geleneksel Sünni anlayışta sapmalar meydana getirmiş, diğer tarihsel ve kültürel unsurlarında etkisiyle ortaya ne Sünni ve ne Şii olan bir inanç çıkmıştır<strong><sup>[7]</sup></strong>. Bu durum zamanla mistik söylem ve unsurlarında etkileriyle göçebe zümrelerin İslam anlayış ve inancında büyük sapmalar meydana getirmiştir<strong><sup>[8]</sup></strong>. Bu mezhepsel bölünme tarih içerisinde Türk Milli gücü üzerinde bir zafiyet oluştursa da oluşan Alevi kimliği ırk, dil, kültür, Aile yapısı ve yaşayış biçimi açısından Türk milletinin bir parçasıdır<strong><sup>[9]</sup></strong>. Bir taraftan Kitabi ve Medrese eğitim sistemi ile kitabi esaslara uygun bir İslam anlayış ve eğitim gelişirken diğer taraftan göçebe kesim arasında mistik ve eğitimsiz popüler halk Müslümanlığı gelişmekteydi<strong><sup>[10]</sup></strong>. Eski düşünce ve inanışların etkisi ile Anadolu’ya gelen tenasüh inancı, göçebe kesim arasında yaygın bir inanış olarak değerlendirilmektedir<strong><sup>[11]</sup></strong>. Oniki İmam mezhebinde kesinlikle böyle bir kavram ve inanış bulunmamaktadır<strong><sup>[12]</sup></strong>. Buna rağmen Safevi Devleti bu gibi İslam Tevhit inancına karşı olan unsurları bile yoğun bir şekilde propaganda amaçlı kullanmıştır. Bu sapkın inanç ve anlayışları Osmanlı Türk hâkimiyetini Anadolu’da zayıflatmak için kullanan Safevi devleti, süreç içerisinde özellikle göçebe kesim üzerinde İslam Tevhit inanışının bozulmasına ve geleneksel İslam anlayışında yozlaşmalara sebep olmuştur. Bu durum Osmanlı medrese anlayışında güvenlik kaygısını ön plana çıkarmış, Ulema Safevi propaganda ve faaliyetlerine cevap niteliğinde fetvalar vermişlerdir. Bu itikadı ve dini güvenlik kaygısı ve hassasiyet Osmanlı medreselerindeki felsefi ilimlerin zamanla geri plana itilmesine sebep olmuştur<strong><sup>[13]</sup></strong>.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-69360" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/07/Safeviler-Haritasi.jpg" alt="" width="800" height="470" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/07/Safeviler-Haritasi.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/07/Safeviler-Haritasi-768x451.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span><strong>Safevi Öncesi İran’ın Siyasi Durumu</strong></span></p>
<p><span>İslam ordularının İran’ı ele geçirmeleri ile geniş bir coğrafyada hâkim olan Sasani devleti de çökmüş oluyordu. 651 yılında en son Sasani padişahı 3. Yezdigerd’in ölümüyle İran artık 1502 tarihine Şah İsmail’in Safevi devletini kurmasına kadar bağımsızlığını kaybedecektir. Bu bağlamda İran’ın bu döneme kadar diğer ülkeler ile Uluslararası bir kişilik olarak ilişkileri mevcut değildi. Abbasilerin döneminde başlarda Halifeliğin etkin bir gücü olsa da zamanla İran ve Maveraünnehir de Selçuklular, Moğollar, Gazneli, Tahiriler her ne kadar Halifeye bağlı olsalar da gerçekte buranın fiili hâkimi olmuşlardır. Özellikle İslam sonrası Turanî unsurlar İran’a daha fazla yayılma ve hâkim olma imkânı bulmuşlardır<strong><sup>[14]</sup></strong>. Özellikle Kuzey Afrika’da Fatımilerin ortaya çıkışıyla Abbasi halifeliği daha da zayıflamıştır. Moğolların 1258 yılında Bağdat’ı işgal etmesiyle İslam dünyası bağımsız devletlere ayrılmıştır. Moğollar ilk zamanlardaki askeri başarılarını iç savaş ve kargaşalıklar sebebiyle fazla devam ettirememişlerdir. Özellikle Mirza Hüseyin Mirza’nın ölümünden sonra çıkan taht kavgası ve kargaşalıklar bu saltanatın sonunu getirmiştir. Böylece Akkoyunlu ve Şirvansahi devletleri kendi egemenliklerini kurmuşlardır. Akkoyunlu Türkmen devleti Diyarbakır, Musul ve Bağdat’ı da kapsamaktaydı. Akkoyunlular Osmanlı Devleti’nin rakibi konumunda bulunan Memlüklüler ile sınırdaş konumundaydı. Doğu’da ise Özbek Hanlığı ve Moğolların egemenliğindeki Hindistan ile komşu durumundaydı. Abbasi halifesinin amcası, Moğolların Bağdat’a girmesinden sonra Mısır’a sığınmıştı ve oradan Hilafetliği devam ettirmeye çalışıyordu.</span></p>
<p><span>Timur yenilgisinden sonra ise Osmanlı Devleti’nin egemenliğinin zayıflaması Anadolu da bir süre karışıklığa sebep olmuştu. Fakat Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fethetmesi İslam dünyasında büyük bir tesir yapmıştı. Bu olaydan sonra diğer bazı gelişmelerinden etkisiyle Memlük Osmanlı rekabeti daha da ön plana çıkmaya başlamıştı. Timur’un ölümünün ardından İran’da Akkoyunlular, Karakoyunlu ve Timur’un varislerine karşı daha güçlü bir konumda ortaya çıkmıştı. Akkoyunlu hükümranı Uzun Hasan, Anadolu’dan geçen ticaret yollarına hâkim olmak için Anadolu’da ki beylikleri Osmanlı’ya karşı kendi tarafından toplamaya çalışıyordu. Uzun Hasan, daha sonra Şah İsmail tarafından da izlenecek bir siyaset olan Hıristiyan devletler ile Osmanlı’ya karşı ittifak içine girmeye çalışıyordu. Doğu’da Osmanlı’ya yaptığı bazı askeri saldırılar ile Hıristiyan devletlere de mesaj vermeye çalışmaktaydı. Uzun Hasan’ın Osmanlı Padişahını Trabzon’a saldırmaması için uyarıda bulunması ve ardından gelen yıllarda Venedik ile ortak Osmanlı’ya saldırma girişimleri sonucu 1475 yılında Uzun Hasan’a ağır bir darbe indirilmiştir. Osmanlı Devleti’nin Anadolu üzerindeki hâkimiyetinin kuvvetlenmesi ve genişlemesi İran’ın ticaret ağına baskı oluşturmaktaydı. Bu bağlamda Anadolu yarımadasının hâkimiyeti Osmanlı ve İran arasında bir rekabet alanı oluşturmaktaydı.</span></p>
<p><span><strong>Safevi’lerin Doğuşu ve İran’da Hâkimiyeti</strong></span></p>
<p><span>Devletin adı Şah İsmail’in dedesi Seyh Safiyuddin’den gelmekte ve bu soy oniki imamdan yedincisine kadar götürülmektedir. Bu savdaki kabul Feyruzşah Zerrin Kulah ailesinden biri 1174 yılında Yemen’den Azerbaycan’a göç etmiştir. Her ne kadar Şah İsmail’in Peygamber soyundan gelmediği daha sonraları tarihi olarak tespit edilse bile günümüzde birçok İranlı tarihçi ve araştırmacı hala Şah İsmail’i peygamber soyundan geldiğini iddia eden şecereyi kullanmaktadırlar<strong><sup>[15]</sup></strong>. İran’da ki tarihi kitaplarda Şah İsmail’in Türklüğünü vurgulamaktan kaçınmak için onu büyük bir İran vatanseveri olarak ifade etmektedirler. Muasır İran tarihçileri Safevi Devletini kuranların Türk olduğunu kabul etmektedirler<strong><sup>[16]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>Şah İsmail’in İran’da liderliğini kabul ettirip Safevi devletini kurması İslam devlet tarihinde tartışmasız önemli bir dönüm noktası olmuştur. Sufi Tarikatının geleneksel lideri olan Şah İsmail hem dini lider hem de devlet başkanı konumunda bulunmaktaydı. Kendisine kutsiyet atfedilmekte hatta hakkında ilahilik söylemleri yapılmaktaydı. Bu durum Şah İsmail’in liderlik vasfını daha da kuvvetlendirmekteydi.</span></p>
<p><span>İlk zamanlar sünni olan Erdebil tarikatı Şeyh Cüneyd’in siyasi hedefleri doğrultusunda zaman içerisinde kendi itikadından sapmıştır<strong><sup>[17]</sup></strong>. Safevi ismi de, Azerbaycan da bulunan Erdebil’de ki tarikatın kurucusu Şeyh Safiyeddin İshak’dan gelmektedir. Şah İsmail’in zamanında değiştirilen şeceresi oniki imam’a kadar götürülmektedir. Timur’un Osmanlı ve Memlüklere karşı almış olduğu galibiyet ve üstünlük bölgede Türkmen unsurunu güçlendirmiş ve Türkmenler arasındaki etkileşimi arttırmıştır. Bölgede zaten geçmişten beri var olan Türkmen isyanlarının ve Beyliklerin tekrar güç kazanmasına sebep olmuştur. Bu dönem Türkmen itikatları hakkında modern İran tarihçileri Şii olduklarını hatta Gali inancına sahip olduğunu Şah İsmail’in çabuk yükselmesinin sebeplerinden birinin de bu olduğunu belirtmektedirler<strong><sup>[18]</sup></strong>. Türkiye Selçukluları zamanından başlayan ve sonra devam eden Türkmen isyanlarının bir gelenek ve bir nevi öğreti oluşturması Safevi tahrikleri için bir zemin hazırlamıştır. Ayrıca Toroslar ve Doğu Anadolu ve İran hattında Türkmenler arasındaki sıkıntılar hızla yayılmaya müsait bir zemine sahipti. İran’da iki önemli Türkmen devleti Akkoyunlu ve Karakoyunlular rekabetine sahne olmaktaydı. Akkoyunlu Sünni, Karakoyunlu devletinin ise Şii olması bu rekabette diğer bir unsuru teşkil etmekteydi. Bu dönemde Şeyh Cüneyt, Erdebil’den Karakoyunlular tarafından çıkarılmasının ardından Anadolu’ya geçti. Karaman eyaletinin başkenti Konya’da kendisinin Hz. Ali’nin soyundan geldiği söylentileri yayılmaya başladı. Şii düşünce ve söylemlerinin ön plana çıkması ve Şeyh Cüneyd’in siyasi emelleri olduğunun ortaya çıkması Osmanlı ve Memlüklü devletlerinde rahatsızlık yaratmıştı. Şeyh Cüneyt bunun ardından Uzun Hasan’ın hâkim olduğu Diyarbakır’a geçti. Uzun Hasan, şeyh Cüneyd’i yanına almakla Karakoyunlulara karşı kendi gücünü arttıracağını düşünmekteydi. Şeyh Cüneyd Kafkasya taraflarına gazve düzenlemeye çalışarak bölgede itibarını arttırmak ve namını duyurmaya çalışıyordu. Bu bölgede bulunan Şirvan beyliği ile sorunlar yaşadı ve 1460 yılında Şirvan’a yaptığı saldırı sırasında öldü.</span></p>
<p><span>Şeyh Cüneyd hayatı boyunca Türkmen kabilelerini Şii’liği de kullanarak siyasi bir bütünlük içinde toplamaya çalıştı. Buna rağmen Şeyh Cüneyd’in Anadolu’ya geldiğinde Şii olup olmadığı tam olarak bilinmemektedir<strong><sup>[19]</sup></strong>. Bununla birlikte Uzun Hasan’ın kızıyla yaptığı evlilik onu Akkoyunlu hanedanlığın da hak sahibi olma durumunu doğuruyordu. Bu sebeple artık Safevi şeyhleri İran yönetiminde söz sahibi olmuşlardı. Şeyh Cüneyd, Anadolu ve bölgede Türkmenlerin siyasi ve iktisadi rahatsızlığını da kullanarak Şii söylemleri ile güçlü bir birlik oluşturmaya başlamıştı. Safevi dönemi uzmanı tarihçilerinde özellikle vurguladığı gibi Şeyh Cüneyt, bölgedeki sünni devletlerin gücüne karşı Şii’liğin oluşturduğu bu siyasi gücü görmesi kuvvetle muhtemeldir<strong><sup>[20]</sup></strong>. Cuneyd’in varisi Uzun Hasan’ın kızı Hatice Begum’le evliliğinden olan Haydar idi. Haydar’ın yaşı küçük olması sebebiyle Safevi’lere bağlı kabilelerin oluşturduğu bir heyet Haydar’ın eğitiminden sorumluydu. Bu dönemde Haydar tekrar Erdebil’e döndü. Haydar, yanına gelen taraftarları askeri bir gazi gücüne dönüştürmeye başlamıştır. Bu durumun oluşmasında Türkmenlerin etkisi ve baskısı olması kuvvetle muhtemeldir. Kimi tarihçiler Türkmenlerin savaş sever yapılarının Safevilerin asıl karakterini tamamen değiştirdiğini savunmaktadırlar<strong><sup>[21]</sup></strong>. Haydar’ın kendi yandaşlarına giymelerini emrettiği kırmızı başlıktan dolayı Kızılbaş olarak anılmaya başlanmışlardır. Bu dönem içerisinde Şii’liğin en aşırı düşüncelerini benimsenmiş, Haydar’a uluhiyet atfedilmeye başlanmıştır. Aynı şekilde Haydar’a secde edilmeye ve namazın ihmal edilmesine başlanmıştır. Safevi tarikatı kendi manevi gücünü Şii Gulat inancının fikirleriyle arttırırken, İran’da siyasi açıdan tam bir kaos bulunmaktaydı. Bu durum Safevi tarikatının gücünü sağlamlaştırmak ve arttırmak için iyi bir zemin hazırlamıştır. Haydar, Kafkasya’da Hıristiyan nüfusun olduğu yerlere akınlar düzenleyerek hem adını duyurmaya çalışıyor hem de maddi olarak güçlenmeye çalışıyordu. Bu durum Akkoyunlu hükümdarını ve Şirvan yöneticilerini son derece rahatsız ediyordu. Bunun üzerine Akkoyunlu hükümdarı emri ile gönderilen askeri birlik Temmuz 1488 tarihinde Tabarsaran’da Haydar’ın birlikleri ile karşılaştı ve Haydar’ın ölümü ile neticelendi.</span></p>
<p><span>Haydar’ın çocukları bölgeden Akkoyunlu hükümdarı tarafından sürgün’e gönderilip hapsedildi. Fakat Akkoyunlu hükümdarı Yakup’un ölümünden sonra artık veliahtlar arasında çatışmalar ülkeyi yönetilemez hale getirmişti. Halefi Baysungur, kuzeni Rüstem ile taht mücadelesine girmişti, bundan dolayı Kızılbaşların desteğini almak amacı ile, Haydar’ın çocuklarını Erdebil’e geri getirtti. Rüstem, buna ilave olarak Haydar’ın en büyük oğlu Ali’ye padişah unvanı verdi. Rüstem, kendisine karşı olanların Ali Padişah’ın oluşturduğu Kızılbaş ordusu ile bastırmayı düşünüyordu. Fakat bölgenin hassas dengeleri, Ali Padişah’ın güçlenmesinin Rüstem’i korkutmasına yetmişti. Rüstem Akkoyunlu, Safevi tarikatına hizmet veren Kızılbaş Türkmen komutanları öldürmeye başlamıştı. Şah İsmail abisinin yerine Safevilerin başına geçtiğinde çocuk yaşta ve taraftarları Rüstem’in baskı ve tehdidi altında Gilan hâkiminin Lahican’daki sarayına sığınmak zorunda kaldı. Şah İsmail, buradan ayrılana kadar Şemseddin Lahici’den ilk dini eğitimlerini aldı. Bu eğitimlerin içeriği tam olarak sarih değilse de, Şiilik öğretileri üzerine olduğu kuvvetle muhtemeldir.</span></p>
<p><span>Gilan’ın doğusunda Ehli Sünnet yanında Zeydilerinde yaşadığı bilinmektedir<strong><sup>[22]</sup></strong>. Şemseddin Lahici, daha sonra Safevi devletinde, Sadr makamına gelen ilk kişi olacaktır. Şah İsmail, yandaşları ile Erdebil’e girse de, fazla kalamadan terk etmek zorunda kalmıştır. Şah İsmail, Türkiye ve Suriye’deki yandaşlarına haber yollayarak gelecek baharda Erzincan’da buluşmak için çağrıda bulundu. Bu çağrıya uyup gelenler sonradan Kızılbaş ordusunun temelini oluşturan Şamlu, Ustaclu, Kacar, Varsak, Tekelu, Dulkadir, Rumlu Türkmenleri idi. Şah İsmail, çağrısına uyan Kızılbaş Türkmen ordusu ile, Şirvan’a saldırıp Şirvan Şah’ı öldürdü. Aynı yıl, 1501 yılında Akkoyunlu şehzadesi olan Elvend ve Murat anlaşarak İran’ı ikiye bölmüşlerdi. Şah İsmail, Nahcivan yakınlarında Elvend’in ordusunu yenilgiye uğratarak, Tebriz’e yöneldi. 1501 yılı ortalarında Tebriz’de kendisini Şah ilan ederek, oniki imam Şiiliğini Safevi devletinin resmi dini ilan etti. Şah İsmail, önce ezan ile Cuma hutbesini değiştirmiş ve Halifeleri lanete başlatmıştır ve tüm hâkim olduğu yerlerde şiddetle bunları uygulamaya başlamıştır<strong><sup>[23]</sup></strong>. Kılıçla sokağa çıkan görevliler Ömer ve Osman’a lanet olsun dedikten sonra etraftaki insanlar “daha çok olsun” demek zorunda bırakılmış demeyenler ise öldürülmüştür<strong><sup>[24]</sup></strong>.</span></p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-69361" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-69361" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/07/Safevi_Minyatur.jpg" alt="" width="600" height="830"><figcaption class="wp-caption-text"><center><strong><span>1567 Yılında Edirne Sarayında Safevi Elçileri Minyatür</span></strong></center></figcaption></figure>
<p><span><strong>Safevi Devleti’nin Genel Durumu</strong></span></p>
<p><span>Jeopolitik açıdan Osmanlı devleti için hayati bir bölge olan Anadolu bölgesinde etkili Safevi devletinin kurulması ve Şah İsmail’in burada Osmanlı aleyhine faaliyetlere başlaması, Osmanlı devleti için hayati bir tehdit oluşturmaktaydı. Özellikle bölgedeki Türkmen kabileleri üzerindeki Safevi etkisi, bu bölgede Osmanlı karşıtı isyanları ve mücadeleyi Safevi lehine çevirmekteydi. Osmanlı devleti için bölgedeki Safevi Şii Türkmen devletinin varlığı, Osmanlı Türk Devletinin bölgedeki egemenlik temeline açıktan meydan okumaktaydı. Bu devlet hem Türk hem de itikadi olarak Osmanlı Türk Devletine meydan okumaktaydı. Osmanlı kuruluş döneminden itibaren kendisini Türk soylu kabul ederek, Selçuklunun varisi ve Türk devleti olarak nitelemektedir<strong><sup>[25]</sup></strong>. Safevi devletinin Batısında ise kendilerini Cengiz Han’ın varisi kabul eden Şeybani Özbekleri ile Horasan’ın egemenliği üzerinde bir mücadele bulunmaktaydı. Osmanlı ve Safevi rekabetinden, kendisini mümkün olduğunca denge konumunda tutmak isteyen Memlüklüler bir o kadar bu iki devletin varlığından rahatsızlık duymaktaydı. Fakat Osmanlı devletinin Yavuz Sultan Selim döneminde Anadolu’ya yönelmesi ve askeri üstünlüğü Memlüklülerin, Safevi devletinin yanında yer almasına sebep olmuştu. Dünya siyaseti açısından diğer bir önemli unsurda Akdeniz ticaretini hızla ele geçiren Osmanlı Türk devleti karşısında, dönemin önemli Akdeniz devletlerinden Venedik ve Hıristiyan dünyası üzerinde yarattığı sarsıntı idi.</span></p>
<p><span><strong>Osmanlı Safevi Mücadelesi</strong></span></p>
<p><span>Şah İsmail’in Tebriz’i ele geçirdiği dönem Anadolu’yu kendisine merkez üssü olarak görmekteydi. Bu bağlamda Osmanlı ve Memlükler içinde ki Türkmenler Safevi devletinin doğal yayılma bölgelerini oluşturmaktaydı. Şah İsmail, Türkmen bölgelerinde isyanlar çıkartıp, halife denen kendi temsilcileri ile vergi toplamaktaydı. Sultan II. Beyazıt Şah İsmail’in Türkmenler üzerindeki itikadi ve siyasi etkisini bildiği için ve Akdeniz ve Ege deki fetihlere öncelik vermesi sebebiyle temkinli bir siyaset izlemekteydi. Buna ilave olarak Türkmenlerin ata kültürüne uygun ve kabul gören Şah’ın kutsallaştırılması da Şah’ın Türkmenler üzerindeki etkisini son derece arttırmaktaydı. Şah İsmail ise Sultan Selim’e yazdığı mektuplarda Anadolu üzerindeki etkisini abartarak psikolojik üstünlük sağlamak için kullanıyordu<strong><sup>[26]</sup></strong>. Anadolu’da çıkan isyanlarda Osmanlı devletinin uyguladığı bir takım iktisadi ve siyasi yapılanmalarında etkisi olduğu muhtemeldir. Diğer bir dış unsur Osmanlı devletinin Mora’da ilerlemesi, Venedik devletini son derece rahatsız etmekte ve Osmanlı devletinin merkezi ve arka cephesi konumundaki her sorun Hıristiyan devletlerin üzerindeki yükü hafifletmektedir. Bu dönemdeki Karaman beyliğinde çıkan isyan zamanındaki Şah İsmail, Karamanoğlu ve Venedik arasındaki ilişki Safevi devletinin Osmanlı karşısındaki ana stratejisini ortaya koymaktadır. İsyanın Osmanlı devleti tarafından bastırılması sonucu Karamanoğlu, Halep’e kaçmış, orada Memlük yönetimi tarafından tutuklanmıştır. Akkoyunlu devletinin önemli merkezi olan Diyarbakır 1507 yılında Şah İsmail tarafından ele geçirildii hemen ardından Bağdat’a girerek hakimiyeti altına aldı. 1514 yılında son Akkoyunlu hükümdarı Murad’ın da ölümüyle Safevi’lerin önünden bir engel daha kalkmış bulunmaktaydı. Sultan II. Beyazıt, isyanlardan sonra Kızılbaş Türkmenlerinden bir kısmını Mora’ya sürgün etmekle yetinmişti. Kimi tarihçiler tarafından bu tavır temkinli olmakla ifade edilse de bazı tarihçiler tarafından münzevi hayat yaşaması ve basiretsizliğinden kaynaklandığı iddia edilmektedir<strong><sup>[27]</sup></strong>. Şah İsmail ise bunun aksine, kendi tabanını kuvvetlendirmek açısından kendi egemenliği altındaki bölgelerdeki sünniler üzerine büyük katliamlar yapmakta hatta sünni alimlerin cesetlerini bile mezarlarından çıkarmaktaydı. Osmanlı padişahı, Şah İsmail’e Müslüman kardeşlerine yaptığı zulümlerden hemen vazgeçmesi gerektiğini açık bir dille ifade etmekteydi. Şah İsmail ise, Osmanlı elçisinin gözleri önünde sünni şahsiyetlerinden önemli bir ismi yaktırarak meydan okumaktaydı<strong><sup>[28]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>Şah İsmail, aynı zamanda Venedik yöneticilerine gönderdiği haberde, Osmanlı devletine karşı ortak bir siyaset izlenmesini teklif ediyordu. Şah İsmail, açıkça Osmanlı devletine karşı düşmanca siyaset izlemesine rağmen Sultan II. Beyazıt bölgenin ve devletin içinde olduğu durumu düşünerek dikkatli bir siyaset takip etmekteydi. Bu yumuşak siyasetten o zamanlar Trabzon’da vali olan Şehzade Selim son derece rahatsız olmakta, Şah İsmail’in bölgedeki düşmanca faaliyetlerini yakından takip etmekteydi. Şah İsmail’in Özbek lider Şeybani ile 1510 yılında ki çarpışmasında onu mağlup edip öldürmesi, onu Osmanlıya karşı daha da saldırgan bir tutum içine sokmuştu. Şeyh Cüneyd ve Şeyh Haydar’a hizmet etmiş kişilerden olan Hasan Halife’nin oğlu Şahkulu Baba, Osmanlı’ya karşı isyan etti. 1511 yılında Sivas civarında bu isyan hareketi bastırıldı. Bu sırada Osmanlı devletinde yaşanan kısa süreli şehzade sorunları Şah İsmail’in bölgedeki faaliyetlerini arttırmasına imkân sağlamıştı. Anadolu’da Safevilerin temsilcisi konumundaki Nur Ali Halife, Tokat’ı ele geçirerek Şah İsmail adına Cuma hutbesi okuttu. Şah İsmail, kendi halifeleri denetiminde Anadolu da çok etkili bir casus ağı kurmuştu. Bu gelişmeler üzerine Şehzade Selim 1512 yılında, Sultan II. Beyazıt’ı tahtan çekilmeye zorlayacak noktaya gelecekti. Safevilerin bölgedeki gücünü iyi bilen ve büyük bir kızgınlık içinde olan Selim’in Padişah olması bölgenin dengesini tamamen değiştirecektir.</span></p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-69362" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-69362" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/07/Safevi_Minyatur2.jpg" alt="" width="600" height="980"><figcaption class="wp-caption-text"><center><strong><span>Osmanlı Ordusu Revan Seferi Minyatür</span></strong></center></figcaption></figure>
<p><span><strong>İki Türk Devletinin Savaşı Çaldıran</strong></span></p>
<p><span>Yavuz Sultan Selim, babasının aksine, Ege ve Karadeniz hâkimiyetinden ziyade Anadolu’da Osmanlı devleti için hayati bir tehlike olarak gördüğü Safevi devletine yöneldi<strong><sup>[29]</sup></strong>. Anadolu’da kendi egemenliklerine meydan okuyan bir Şii Türkmen devleti olduğu sürece Batı’da mücadele etmenin mümkün olmadığını düşünüyordu. Osmanlı devleti, kurulduğu andan itibaren yerleşik düzene geçmiş ve nizami bir orduya sahipti. Her şeyden önemlisi güçlü bir devlet nizamı oluşturmuştu. Ordu nizami olarak topçu ve silahlı piyade birliklerine ayrılmıştı. Yavuz Sultan Selim, Kemal Paşazade’den Rafizileri lanetleyen kanları ve mallarının helal olduğunu söyleyen bir fetva almıştı<strong><sup>[30]</sup></strong>. 1514 Mart’ın da Sultan Selim, Edirne’de topladığı orduyla Anadolu istikametinde harekete geçti. Özbek Hanı Ubeydullah’a mektup göndererek amcasının intikamını alması için uygun zaman olduğunu bildirdi<strong><sup>[31]</sup></strong>. Aynı yılın Nisan ayında Şah İsmail’e de bir mektup yollayarak, Hulefayı Raşidin’e yaptığı hakaretlerden vazgeçmesini ve zorla aldığı toprakları terk etmesini istedi. Sivas’tan gönderdiği diğer bir mektupta, kendisini tövbeye ve Osmanlı devletinin egemenliği altına girmesini isteyerek Şah İsmail’i savaşa zorlamak istiyordu. Bu mektupların amacı Şah İsmail’i savaşa zorlamaktı çünkü askeri olarak büyük sefer için ordu içinde bir takım huzursuzluklar baş göstermesi kuvvetle muhtemel idi. Aynı zaman büyük bir ordunun lojistik ikmali de son derece zordu. Şah İsmail, Osmanlı ordusunun yürüyüşünü uzatarak İran içlerine çekme ve kışında yardımıyla Osmanlı ordusunun yorulmasını ve zayiat vermesi hesaplamaktaydı. Sultan Selim, yolladığı mektupla beraber tesbih ve seccade göndererek, Şah İsmail’e devlet ve savaş işlerini bırakıp kendisini dervişliğe vermesini tavsiye ediyordu. İlk gönderdiği mektup Farsça olmasına rağmen bu mektup Türkçe yazılmış ve Şah İsmail’e artık sadece İsmail diye hitap etmekteydi. Son mektupta ise resmen savaş ilanı ederken Şah İsmail’e kadın elbisesi göndererek Tebriz’e yöneldi<strong><sup>[32]</sup></strong>. Her ne kadar iki ordunun sayısı hakkında farklı veriler elde bulunmakta ise de, Osmanlı ordusunun sayı ve silah bakımından daha kuvvetli olduğu bilinmektedir. İranlı tarihçi ve araştırmacılar aradaki sayı farkını mümkün olduğunca abartmaktadırlar<strong><sup>[33]</sup></strong>. Şah İsmail henüz Türkmen aşiretlerden oluşan ordusunu nizami hale getirememişti bu bağlamda ordunun sevk ve idaresi daha zor olmaktaydı. Şah İsmail’in askerlerinden kimileri, Şah’a mehdi ve kutsal bir şahsiyet olarak baktıkları için savaşta zırh bile takmıyorlardı. Onların gözünde Şah’ın ordusunun yenilmesi mümkün değildi çünkü onun ordusu ahirzaman ordusu idi.</span></p>
<p><span>Buna rağmen Osmanlı ordusunun çok güçlü topçu ve silahlı piyade birliği bulunmaktaydı. Osmanlı devletinin Çaldıran’da aldığı bu galibiyet, Safevi devletini doğrudan savunma konumuna sokmuştur. Bu sefer sonucu Erzincan ve Diyarbakır’ın alınması Osmanlı devletinin Anadolu’daki gücü ve hâkimiyetini sağlamlaştırmıştır. Osmanlı devleti artık İran ve Memlüklülere karşı hâkim konuma geçmişti. Bu yenilginin Safeviler için bir sonucu da Hürmüz boğazındaki hâkimiyetlerini Portekiz’e kaptırmaları olmuştur. Yavuz Sultan Selim Safevileri iktisadi ve siyasi olarak kuşatmaya almış oluyordu. Bu Anadolu’da Osmanlı hâkimiyeti pekiştirmenin getirdiği doğal bir sonucuydu. Yavuz Sultan Selim’in Şah yanlısı Türkmenleri tespit ettirip öldürmesi bölgedeki rahatsızlığı daha da arttırmıştır. Esas itibari ile Anadolu’da Şah tarafından Halife diye isimlendirilen bu kimseler her türlü casusluk ve beşinci kol faaliyetleri icra etmekteydi<strong><sup>[34]</sup></strong>. Şah İsmail’in halifelerinin Şah adına para ve adam toplamaları bu tedbirleri bir açıdan zorunlu kılmış fakat bu durum Doğu Anadolu’nun demografik yapısının değişmesine sebep olmuştur. Türkmen kabileleri İran’a göç etmeye başlamış oradan da Sünni nüfus gelmeye başlamıştır.</span></p>
<p><span>Şah İsmail’in Çaldıran hezimetinden sonra müritleri arasında da büyük bir hayal kırıklığı yaşanmıştır. Ahir zaman İmam’ı diye inanılan bir insanın savaş kaybetmesi Şah İsmail’in kutsiyetine büyük bir zarar vermiştir. Daha sonraki dönemde bir çok Türkmen kabile ile sorun yaşayan Şah İsmail, çok sayıda Türkmen’i de katletmiştir. Şii ulema ve devlet yapılanması daha sonraki dönemlerde oturmaya başlamıştır. Daha sonra ki dönemlerde bürokraside Farsların ön plana çıkması doğal olarak Farsçayı İran’ın resmi dili olmasına kadar götürmüştür. Bunda İran’ın kolay yönetilmesi düşüncesinin de rol oynadığı muhtemeldir. Şah İsmail’in kendi vekili olarak atadığı Farsların, bir çoğu Türkmenler tarafından sevilmeyip öldürülse de Farsların güçlü bir bürokrasi geleneğine sahip olması zamanla Türkmenlerin geri plana itilmesine sebep olmuştur.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-69363" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/07/Kizilbaslik.jpg" alt="" width="800" height="550" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/07/Kizilbaslik.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/07/Kizilbaslik-768x528.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span><strong>SONUÇ</strong></span></p>
<p><span>İslam ordularının İran’ı fethinden sonra bu coğrafya Şah İsmail’e kadar kendi adına milli bir bütünlük sağlayamamıştır. Selçuklu ve Timur’dan sonra otoritenin zayıflaması sonucu bir takım beylikler kendi çapında kendi bölgelerinde hâkim olmuşlardır. Fakat Şah İsmail’e kadar İran adına herhangi bir uluslararası ilişki söz konusu değildir. Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fethiyle bölgenin jeopolitiği bu durumdan derinden etkilenmiştir. Asya malları, Anadolu, Karadeniz ve İstanbul üzerinden Avrupa’ya gitmekteydi. Bu bölgenin tamamıyla Türklerin eline geçmeye başlaması, Batı dünyasının başka yollar bulmaya sevk etmiştir. O dönem içerisinde kuvvetli deniz aşırı güce sahip İspanya ve Portekiz yeni arayışlara girişmişlerdir. Bu bağlamda Portekiz Asya’ya başka deniz yolları ararken Ümit Burnu’nu geçerek Hint denizine ulaşmış ve Hürmüz Boğazında bazı yerleri işgal etmiştir. Papalık ve dönemin deniz ticaretine ağırlık veren devletlerinden Venedik, Şah İsmail’in teklifi ile irtibata geçmiştir. Avrupa’da ilerleyen İslam Türk ordusu, Hıristiyan âleminde yarattığı korku Moğollar zamanında yapıldı gibi cephe gerisi mücadele arayışına girmelerine sebep olmuştur. Bu bağlamda Şah İsmail’in Safevi Türk Devleti aranan cephe gerisi unsuru Hıristiyanlara sunmaktaydı.</span></p>
<p><span>Osmanlı devleti merkez üssü olarak balkanları konuşlansa da, Osmanlı devletinin ana kaynağını Anadolu’daki Türkmen unsurlar oluşturmaktaydı. Ticaret yolları açısından da bu bölge hayati öneme sahipti. Şah İsmail’in Safevi Türk Devletini kurup bu bölgede mücadeleye başlaması Osmanlı devletine bu bölgenin önemini hatırlatmıştır. Osmanlı devletinin yerleşik düzene geçip kurumsallaşması zamanla Türk unsuru geri plana itilmeye başlanmıştır. Şah İsmail ise göçer konumundaki henüz halk İslam’ını yaşayan Türkmenleri ön plana çıkararak bunu Osmanlı’nın bölgedeki iktisadi baskılarını da kullanarak kendine çekiyordu. Şah İsmail’in oniki imam Şiiliğini de devletin resmi dini ilan etmesi Osmanlı devletine her yönden meydan okuma anlamına geliyordu. Çünkü her iki Türk devletinin de ana insan kaynağı bölgede yaşayan Türkmenlerdi. Bu iki Türk devletinin mücadelesi sonucu Doğu Anadolu’nun demografik yapısı da bozulmuştur. Anadolu’dan bir çok Türkmen kabilesi İran’a göç etmiş oradan da Anadolu’ya göç eden insanlar olmuştur. Osmanlı devleti için Şah İsmail’e bağlı insanların devlet açısından büyük bir zaafiyet ve tehlike oluşturması, sert tedbirler alınmasına sebep olmuştur. Bu durum bölgedeki Türkmenlerin hem inanç hem de iktisadi açıdan Şah İsmail’e yakınlaşmasını daha da arttırmıştır. İtikadi bozulma kaygısı Osmanlı Medrese eğitiminde içine kapanmaya zorlamış felsefe ve riyazi ilimler geri plana itilmeye başlanmıştır. Bu iki Türk Devletinin mücadelesinden bölgedeki Feodal yapılar fazlasıyla yararlanmışlardır. O dönem içerisinde, Anadolu ve Kafkaslarda siyasi egemenlik Türklere aittir. Osmanlı Türk devletinin zamanında güvenlik açısından bölgedeki Feodal unsurlara verdiği haklar, Feodal unsurların değil aksine Osmanlı Türk hâkimiyetinin bölgedeki tescili anlamına gelmektedir.</span></p>
<p><span><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yrd. Doç. Dr. M. Serkan TAFLIOĞLU</strong></span></a>
</span></p>
<p><span>Niğde Üniversitesi, Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölüm Başkanı, staflioglu@gmail.com, <a href="mailto:staflioglu@nigde.edu.tr">staflioglu@nigde.edu.tr</a>.</span></p>
<p><span><strong>Kaynak: </strong></span><span>TURAN STRATEJİK ARAŞTIRMALARI MERKEZİ DERGİSİ, </span><span>YIL: 2012 CİLT: 4, </span><span>SAYI: 13 – KIŞ 2012</span><br>
<span> www.turansam.org</span></p>
<hr>
<div><span><strong>KAYNAKÇA</strong></span></div>
<div><span>♦ Akyol, Taha, Osmanlı’da ve İran’da Mezhep ve Devlet, Milliyet, İstanbul Nisan 1999</span></div>
<div><span>♦ Agacari, Haşim, Kaniş-i Din ve Devlet der Asr-ı Safevi, Merkezi Bazşinasi İslam ve İran, Tehran 1380</span></div>
<div><span>♦ Kaşif Elgıta, Muhammed Hüseyn, Asl-ı Eşşia ve Usuluha, Kaddem Lehu Elhuccetul Esseyyid Murtaza Elaaskeri, Müessetul İlmi Matbuat, Beyrut 1413</span></div>
<div><span>♦ Allouche, Adel, Osmanlı-Safevi İlişkileri Kökenleri ve Gelişimi, Çev. Ahmet Emin Dağ, Anka, İstanbul, 2001.</span></div>
<div><span>♦ Barthold, W., Köprülü, M. Fuat, İslam Medeniyeti Tarihi, Akçağ, Ankara 2004.</span></div>
<div><span>♦ Black, Antony, The History of İslamic Political Thought, From Prophet to the Present, Routledge, New York, 2001.</span></div>
<div><span>♦ Caferiyan Resul, Şia Der İran Ez Agazı ta Karnı Dehomu Hicri, Cildi Devvom, İntişarati Ensariyan, Kum, 1380.</span></div>
<div><span>♦ Cahen, Claude, Osmanlılardan Önce Anadolu, Tarih Yurt Vakfı Yayınları, İstanbul 2000</span></div>
<div><span>♦ Gölpınarlı, Abdukbaki, Tarih Boyunca İslam Mezhepleri ve Şiilik, Der Yayınları, İstanbul 2003.</span></div>
<div><span>♦ Gresh, Alain, Vidal, Ortadoğu, Mezopotamya’dan Körfez Savaşı’na, Çev. Hamdi Türe, Alan Yayıncılık, İstanbul 1991.</span></div>
<div><span>♦ Jorga, Nicolae, Osmanlı İmparatorluğu Tarihi, Çev. Nilüfer Epçeli, Yeditepe Yayınevi, İstanbul 2005.</span></div>
<div><span>♦ İnancık, Halil, Ed., An Economic and Social History of The Ottoman Empire Volume Two 1600 – 1914, Cambridge University Press, UK, 1994.</span></div>
<div><span>♦ İnalcık, Halil, Seçme Eserler II, Devlet-i’Aliyye, Osmanlı İmparatorluğu Üzerine Araştırmalar I, Türkiye İş Bankası Yayınları, İstanbul, Haziran 2010.</span></div>
<div><span>♦ Kemal, Namık, Osmanlı Tarihi II, Dönüştüren, Mucahit Demirel, Bilge, İstanbul 2005.</span></div>
<div><span>♦ Köprülü, M. Fuad, Türkiye Tarihi, Yay. Haz. Hanefi Palabıyık, Akçağ, Ankara 2005.</span></div>
<div><span>♦ Mehdi, Abdurrezzak Huşeng, Tarih-i Revabıt-ı Haric-i İran Ez İbtidai dovran-i Safevi ta Payanı Cenk-i Dovvom-u Cihani, İntişaratı Emir Kebir, Tehran 1381.</span></div>
<div><span>♦ Muhammed Arif Ispanakçı Paşazade, İngilab-i İslam beynel Havas ve Avam Tarihi Zendegani ve Neberdi Şah İsmail Safevi ve Şah Selimi Osmanî Vekaya-i salhayi 905-930 Hicri, İntişarati Delil, Kum, 1379.</span></div>
<div><span>♦ Ocak, Ahmet Yaşar, Türkler, Türkiye ve İslam, Yaklaşım, Yöntem ve Yorum Denemeleri, İletişim Yayınları, İstanbul, 2003.</span></div>
<div><span>♦ Ocak, Ahmet Yaşar, Osmanlı Toplumunda Zındıklar ve Mülhidler (15.-17. Yüzyıllar), Tarih Vakfı Yurt Yayınları, Haziran 2003 İstanbul.</span></div>
<div><span>♦ Ocak, Ahmet Yaşar, Alevi ve Bektaşi İnançlarının İslam Öncesi Temelleri, İletişim Yayınları, İstanbul 2005.</span></div>
<div><span>♦ Ocak, Ahmet Yaşar, Haz. Osmanlı Toplumunda Tasavvuf ve Sufiler, Kaynak, Doktrin, ayin ve erkan, tarikatlar, edebiyat, mimari, ikonografi, modernizm, Türk Tarih Kurumu, Ankara 2005.</span></div>
<div><span>♦ Ocak, Ahmet Yaşar, Haz. Tarihten Teolojiye İslam İnançlarında Hz. Ali, Türk Tarih Kurumu, Ankara 2005.</span></div>
<div><span>♦ Sabbag, Abbas İsmail, Tarih-i Alakatül Osmaniyetü-l İraniye Elharb ve-s Selam beyne Osmaniyun ve Safeviyun, Dar-an Nafaes, Beyrut, H. 1420.</span></div>
<div><span>♦ Sümer, Faruk, Safevi Devletinin Kuruluşu ve Gelişmesinde Anadolu Türklerinin Rolü, Türk Tarih Kurumu, Ankara 1999.</span></div>
<div><span>♦ Şeriati, Ali, Ali Şiası Safevi Şiası, Çev. Feyzullah Artinli, Ekin Yayınları, İstanbul, Haziran 2005.</span></div>
<div><span>♦ Ta’i, Ali, Buhran-ı Huviyet der İran, Neşr-i Şadegan, Tahran 1382.</span></div>
<div><span>♦ Togan, A. Zeki Velidi, Umumi Türk Tarihi’ne Giriş, Enderun Kitabevi, İstanbul 1981.</span></div>
<div><span>♦ Türkdoğan, Orhan, Alevi Bektaşi Kimliği – Sosyo-Antropolojik Araştırma-, Timaş, İstanbul 2004.</span></div>
<div><span>♦ Velayeti, Ali Ekber, Tarihi Revabıt-ı Harici İran der Uhdey-i Şah İsmail Safavi, Muessesiyi Çapı İntişarati Veziratı Umuru Harici, Tehran 1375.</span></div>
<div><span>♦ Yakuboğlu, Kenan, Osmanlı Medrese Eğitimi ve Felsefesi, Bilimevi, İstanbul 2006.</span></div>
<div><span><strong>İnternet Erişim Kaynakları</strong></span></div>
<div><span><a href="http://www.iranchamber.com/history/articles/reflections_safavid_history_historiography1.php" target="_blank" rel="noopener">♦ http://www.iranchamber.com/history/articles/reflections_safavid_history_histo</a> <a href="http://www.iranchamber.com/history/articles/reflections_safavid_history_historiography1.php" target="_blank" rel="noopener">riography1.php</a></span></div>
<div><span><strong>Dipnotlar:</strong></span></div>
<div><span><strong>[</strong><strong>1</strong><strong>]</strong> 177 Gresh, Alain, Vidal, Ortadoğu, Mezopotamya’dan Körfez Savaşı’na, Çev. Hamdi Türe, Alan Yayıncılık, İstanbul 1991, s. 27, Lewis, Bernand, From Babel to Dragomans Interpreting the Middle East, Phoenix, 2004.,s.62.</span></div>
<div><span><strong>[</strong><strong>2</strong><strong>]</strong> 178 http://www.iranchamber.com/history/articles/reflections_safavid_history_historiography1.php</span></div>
<div><span><strong>[</strong><strong>3</strong><strong>]</strong> 179 Köprülü, M. Fuad, Türkiye Tarihi, Yay. Haz. Hanefi Palabıyık, Akçağ, Ankara 2005, s.138, Fetullah (Samancı), Aziz Kadir, Ettarihi Essiyasi Li’tturkmen Elırak, Darul Saki, London 1999, s. 37, Elaşair Turkmeniye fi’l-Irak, Hürmüz, Habib, Pamukçu, Ekrem, Kerkuk, Ağustos 2004, s. 15</span></div>
<div><span><strong>[</strong><strong>4</strong><strong>]</strong> 180 Black, Antony, The History of Islamic Political Thought, From the Prophet to the Present, Routledge, New York, 2001, s. 81</span></div>
<div><span><strong>[</strong><strong>5</strong><strong>]</strong> 181 Jorga, Nicolae, Osmanlı İmparatorluğu Tarihi, Çev. Nilüfer Epçeli, Yeditepe Yayınevi, İstanbul 2005, C.2, s. 277, Cahen, Claude, Osmanlılardan Önce Anadolu, Tarih Yurt Vakfı Yayınları, İstanbul 2000, s. 17.</span></div>
<div><span><strong>[</strong><strong>6</strong><strong>]</strong> 182 Lewis, Bernand, The Middle East 2000 Years of History From The Rise of Christianity To The Present Day, Phoenix, July 2003, London, s. 113-114.</span></div>
<div><span><strong>[</strong><strong>7</strong><strong>]</strong> 183 Ocak, Ahmet Yaşar, Türkler, Türkiye ve İslam, Yaklaşım, Yöntem ve Yorum Denemeleri, İletişim Yayınları, İstanbul, 2003, s. 48.</span></div>
<div><span><strong>[</strong><strong>8</strong><strong>]</strong> 184 Ocak, Ahmet Yaşar, Haz. Osmanlı Toplumunda Tasavvuf ve Sufiler, Kaynak, Doktrin, Ayin ve Erkan, Tarikatlar, Edebiyat, Mimari, İkonografi, Modernizm, Karamustafa, Ahmet, T, “Yesevilik, Melametilik, Kalenderilik, Vefailik, ve Anadolu Tasavvufunun Kökenleri Sorunu”, Türk Tarih Kurumu, Ankara 2005, s. 61- 89, Ocak, Ahmet Yaşar, Haz. Tarihten Teolojiye İslam İnançlarında Hz. Ali, Türk Tarih Kurumu, Ankara 2005, Irene Melikoff, “Bektaşi-Aleviler’de Ali’nin Tanrılaştırılması”, s. 79- 103, Barthold, W. Köprülü, M. Fuat, İslam Medeniyeti Tarihi, Akçağ, Ankara 2004, s. 226- 227.</span></div>
<div><span><strong>[</strong><strong>9</strong><strong>]</strong> 185 Türkdoğan, Orhan, Alevi Bektaşi Kimliği – Sosyo-Antropolojik Araştırma-, Timaş, İstanbul 2004, s. 627.</span></div>
<div><span><strong>[</strong><strong>10</strong><strong>]</strong> 186 Ocak, Ahmet Yaşar, Osmanlı Toplumunda Zındıklar ve Mülhidler (15.-17. Yüzyıllar), Tarih Vakfı Yurt Yayınları, Haziran 2003 İstanbul, s. 80.</span></div>
<div><span><strong>[</strong><strong>11</strong><strong>]</strong> 187 Ocak, Ahmet Yaşar, Alevi ve Bektaşi İnançlarının İslam Öncesi Temelleri, İletişim Yayınları, İstanbul 2005, s. 192.</span></div>
<div><span><strong>[</strong><strong>12</strong><strong>]</strong> 188 ElKaşif Elgıta, Muhammed Hüseyin, Asl-ı Eşşia ve Usuluha, Kaddem Lehu Elhuccetul Esseyyid Murtaza Elaaskeri, Müessetul İlmi Matbuat, Beyrut 1413, s. 60- 61, Gölpınarlı, Abdukbaki, Tarih Boyunca İslam Mezhepleri ve Şiilik, Der Yayınları, İstanbul 2003, s. 568- 560</span></div>
<div><span><strong>[</strong><strong>13</strong><strong>]</strong> 189 Yakuboğlu, Kenan, Osmanlı Medrese Eğitimi ve Felsefesi, Bilimevi, İstanbul 2006, s. 214</span></div>
<div><span><strong>[</strong><strong>14</strong><strong>]</strong> 190 Ta’i, Ali, Buhran-ı Huviyet der İran, Neşr-i Şadegan, Tahran 1382, s. 162.</span></div>
<div><span><strong>[</strong><strong>15</strong><strong>]</strong> 191 Velayeti, Ali Ekber, Tarihi Revabıt-ı Haric-i İran der Uhdey-i Şah İsmail Safavi, Muessesiyi Çapı İntişarati Veziratı Umuru Harici, Tehran 1375, s. 11</span></div>
<div><span><strong>[</strong><strong>16</strong><strong>]</strong> 192 Agacari, Haşim, Kaniş-i Din ve Devlet der Asr-ı Safevi, Merkezi Bazşinasi İslam ve İran, Tehran 1380, s.8</span></div>
<div><span><strong>[</strong><strong>17</strong><strong>]</strong> 193 Togan, A. Zeki Velidi, Umumi Türk Tarihi’ne Giriş, Enderun Kitabevi, İstanbul 1981, s. 367</span></div>
<div><span><strong>[</strong><strong>18</strong><strong>]</strong> 194 Caferiyan Resul, Şia Der İran Ez Agazı ta Karnı Dehomu Hicri, Cildi Devvom, İntişarati Ensariyan, Kum, 1380, s. 754</span></div>
<div><span><strong>[</strong><strong>19</strong><strong>]</strong> 195 Sümer, Faruk, Safevi Devletinin Kuruluşu ve Gelişmesinde Anadolu Türklerinin Rolü, Türk Tarih Kurumu, Ankara 1999, s.10</span></div>
<div><span><strong>[</strong><strong>20</strong><strong>]</strong> 196 Allouche, Adel, Osmanlı- Safevi İlişkileri Kökenleri ve Gelişimi, Çev. Ahmet Emin Dağ, Anka, İstanbul, 2001, s. 57</span></div>
<div><span><strong>[</strong><strong>21</strong><strong>]</strong> 197 a.g.e., s. 59</span></div>
<div><span><strong>[</strong><strong>22</strong><strong>]</strong> 198 Caferiyan Resul, a.g.e., s. 771</span></div>
<div><span><strong>[</strong><strong>23</strong><strong>]</strong> 199 Muhammed Arif Ispanakçı Paşazade, İngilabi İslam beynel Havas ve Avam Tarihi Zendegani ve Neberdi Şah İsmail Safevi ve Şah Selimi Osmani Vekayai salhayi 905-930 Hicri, İntişarati Delil, Kum, 1379, s. 48</span></div>
<div><span><strong>[</strong><strong>24</strong><strong>]</strong> 200 Şeriati,Ali, Ali Şiası Safevi Şiası, Çev. Feyzullah Artinli, Ekin Yayınları, İstanbul, Haziran 2005, s. 50</span></div>
<div><span><strong>[</strong><strong>25</strong><strong>]</strong> 201 Akyol, Taha, Osmanlı ve İran’da Mezhep ve Devlet, s. 113</span></div>
<div><span><strong>[</strong><strong>26</strong><strong>]</strong> 202 İnalcık, Halil, Seçme Eserler II, Devlet-i’Aliyye, Osmanlı İmparatorluğu Üzerine Araştırmalar I, Türkiye İş Bankası Yayınları, İstanbul, Haziran 2010, s.138.</span></div>
<div><span><strong>[</strong><strong>27</strong><strong>]</strong> 203 Kemal, Namık, Osmanlı Tarihi II, Dönüştüren, Mucahit Demirel, Bilge, İstanbul 2005, s.471</span></div>
<div><span><strong>[</strong><strong>28</strong><strong>]</strong> 204 Allouche, Adel, a.g.e., s. 97</span></div>
<div><span><strong>[</strong><strong>29</strong><strong>]</strong> 205 Burda vurgulanmak istenen Yavuz Sultan Selim’in deniz hâkimiyetine önem vermediği değildir. Lütfi Paşa’nın Asaafname’sinde geçtiğine göre, Yavuz Sultan Selim Haliç’te güçlü büyük bir tersane kurdurmak istemektedir. Halaçoğlu, Yusuf, XIV-XVII Osmanlılarda Devlet Teşkilatı ve Sosyal Yapı, Türk Tarih Kurumu, Ankara 1996, s. 185 Ek -I</span></div>
<div><span><strong>[</strong><strong>30</strong><strong>]</strong> 206 Allouch, Adel, a.g.e., s. 122</span></div>
<div><span><strong>[</strong><strong>31</strong><strong>]</strong> 207 Mehdi, Abdurrezzak Huşeng, Tarihi Revabıtı Harici İran Ez İbtidai dovrani Safevi ta Payanı Cenki Dovvom-u Cihani, İntişaratı Emir Kebir, Tehran 1381, s. 19</span></div>
<div><span><strong>[</strong><strong>32</strong><strong>]</strong> 208 Sabbag, Abbas İsmail, Tarih-i Alakatül Osmaniyetul İraniye Elharb ves Selam beyne Osmaniyun ve Safeviyun, Dar-an Nafaes, Beyrut, H. 1420, s. 130</span></div>
<div><span><strong>[</strong><strong>33</strong><strong>]</strong> 209 a.g.e., s. 20</span></div>
<div><span><strong>[</strong><strong>34</strong><strong>]</strong> 210 Savaş, Saim, XVI. Asırda Anadolu’da Alevilik, Vadi Yayınları, Ankara 2002, s. 40- 41, Finkel, Caroline, Osman’s Dream The Story of the Ottaman Empire 1300-1923, John Murray London 2006, s. 181</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Modern Türk Tarihçiliğinde Türklerin Müslüman Oluşu</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/modern-turk-tarihciliginde-turklerin-musluman-olusu</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/modern-turk-tarihciliginde-turklerin-musluman-olusu</guid>
<description><![CDATA[ Modern Türk Tarihçiliğinde Türklerin Müslüman Oluşu
Din değiştirme konusunu farklı disiplinlerin inceleme alanına giren derin bir konudur. İçtimai bilimler tarafından sosyoloji, psikoloji, ilahiyat ve tarih alanında üzerine araştırmalar yapılan bir olgudur. Süreç içerisinde öncelikle psikoloji ardından sosyoloji alanında incelemeler yapılmış ve günümüzde artık din psikolojisi ve din sosyolojisinin önemli konularından birisi olmuştur. Fakat bizim çalışmamızın içeriği modern Türk tarihçiliği açısından Türklerin […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c49f7e6a76.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:43 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Modern, Türk, Tarihçiliğinde, Türklerin, Müslüman, Oluşu</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/07/Turklerin-Musluman-Olusu.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/modern-turk-tarihciliginde-turklerin-musluman-olusu.html">Modern Türk Tarihçiliğinde Türklerin Müslüman Oluşu</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yrd. Doç. Dr. M. Serkan TAFLIOĞLU</strong> </span></a>
</p><p><span>Din değiştirme konusunu farklı disiplinlerin inceleme alanına giren derin bir konudur. İçtimai bilimler tarafından sosyoloji, psikoloji, ilahiyat ve tarih alanında üzerine araştırmalar yapılan bir olgudur. Süreç içerisinde öncelikle psikoloji ardından sosyoloji alanında incelemeler yapılmış ve günümüzde artık din psikolojisi ve din sosyolojisinin önemli konularından birisi olmuştur. Fakat bizim çalışmamızın içeriği modern Türk tarihçiliği açısından Türklerin Müslüman oluşumunun nasıl değerlendirildiğidir. Tarih demek insan demek olması sebebiyle, insanların inandığı değerler açısından geçmişe tam anlamıyla tarafsız bakması beklenemez. Buna bağlı olarak insanlar bazen tarihi olduğu gibi değil ama olmasını istedikleri gibi görmek isterler. Popüler tarih söylemi ile bilimsel söylemlerin temel farkı buradadır. Bu sebeple bazen yazarlar kendi savlarını desteklemek ve güçlendirmek için veriler ortaya koyarlar. Tarih, toplumsal hafızanın ve zihinsel haritasının gelecek kuşaklara aktarılması için en önemli araçtır. Bu bağlamda tarihçinin içinde yaşadığı tarihsel süreçte bu algılamalarda son derece önemli bir yer teşkil etmektedir. Günümüzde Türklerin Müslüman oluşu ile ilgili derinlemesine çalışmalar fazla değildir<strong><sup>[1]</sup></strong>. Biz ise çalışmamızda Türklerin Müslüman oluşu sürecinin önemli Muasır tarihçiler tarafından nasıl görüldüğünü ortaya koymaya çalışacağız. Bazen ise Arapça, Farsça ve Osmanlıca kaynaklara ulaşabilmemiz açısından olayları doğrudan anlatım şeklinde kendi görüşümüzü de yansıtacağız.</span></p>
<p><span><strong>Osmanlı Son Dönem ve Cumhuriyet İlk Dönem Tarih Algısı</strong></span></p>
<p><span>Rönesans döneminde Avrupalıların birçoğu açısından Osmanlı Devleti, Roma İmparatorluğunun bir nevi ardılı sayılmakta idi. Fakat 19. yüzyılda Avrupa’ya karşı alınan ağır askeri ve iktisadi yenilgiler Avrupa’da geçmişten gelen düşmanlığın artık rahatça su yüzüne çıkmasına imkân sağlamıştır. Artık Osmanlı ve Osmanlı’ya ait her şey kötü ve barbarlığı simgeliyordu. Bu durum Osmanlı içerisinde etkisini göstererek ulusal bilincin yavaş yavaş oluşmasına imkân sağlamıştı. Özellikle Balkan savaşı sonrası yaşanan sürgün ve dram İstanbul’da ki hava, içten içe gelişen bir milliyetçi dalga yaratmaktaydı. Birinci dünya savaşının ardından gelen mağlubiyet ve kurtuluş savaşı sürecinde oluşan hava milli bilincin daha da ortaya çıkmasını sağlamıştır. Zaten daha önceleri başlayan Türkçülük hareketi yeni kurulan devletin temel felsefesini teşkil etmekteydi. Her ne kadar ikinci dünya savaşı sonrası devletin kurucu felsefesi olan Türk milliyetçiliği kavramı değişime uğrasa da, yeni devlet kendi tarih yazımına başlamıştı<strong><sup>[2]</sup></strong>. Türkistan ve Kafkasya’nın Ruslar tarafından işgali ile Anadolu’ya göçler başlamıştı ve bu durum oradaki Müslüman Türklerin varlığı ile iletişimi arttırmış ve ortak kimlik duygusunun gelişmesini sağlamıştır. Osmanlı’nın son döneminde başlayan bu göçler sayesinde Ahmet Ağaoğlu, Yusuf Akçura ve Zeki Velidi Togan gibi Rusya’dan ilk göç eden önemli isimler seslerini duyurmuşlardır. Bu dönemde Tarihte yapılan önemli vurgu Müslümanlıktan ziyade ortak Türklük bilinciydi. Cumhuriyet kurulmadan yakın zaman önce Necip Asım, Turanî olduğunu ve Türklerin artık anadillerine dönmesini gerektiğini açık bir şekilde vurguluyordu<strong><sup>[3]</sup></strong>. Askeri, iktisadi ve kültürel açıdan saldırı altında bulunulan bir süreç içerisinde ortaya çıkan Türklük hemen ardından yeni kurulan devlet ile kendi tarih tezini ortaya atmıştır. Evrensel medeniyetin Türklere dayandığı tezi hem savunma hem de karşı bir meydan okuma tarih yazımı şeklinde ortaya çıkmıştı. Orhun kitabetleri bunun için en önemli verilerden birini oluşturmaktaydı. Avrupalılar henüz okuma yazmanın tam olarak ne olduğunu bilmezken Türklerin edebi bir dili vardı söylemi ortaya atılmıştı<strong><sup>[4]</sup></strong>. Batılı devletlerin savaş öncesi başlattıkları Türkiye coğrafyasının Türklere ait olmadığı savına karşı yeni tarih yazımında önemli bir yere sahip önemli kişileri içeren bir heyet tarafından hazırlanan Türk Tarihinin Ana Hatları adlı eserde, Asya tarifinde “Ege denizinden Japon denizine, Hint denizinden kuzey buz denizine kadar uzanan ulu bir kara parçası”<strong><sup>[5]</sup></strong> olarak tarif edilmesidir. Bu tanımın Türklerin Ana-Yurdu Asya olduğu belirtildikten sonra yazılması Anadolu toprağının öz Türk yurdu olduğu vurgusunu yapmaktır.</span></p>
<p><span>Yeni Türk devleti ile beraber doğal olarak resmi bir tarih söylemi de ortaya çıkıyordu. Bu resmi tarihin en önemli isimleri Yusuf Akçura, Ziya Gökalp ve Zeki Velidi Togan gibi çok önemli tarihçilerdi. Kimi yazarlara göre ise resmi tarih tezinin amacı Batı karşısında meşruiyetini yitiren Osmanlı yerine Osmanlı ve İslam öncesi ağırlıklı Türk kimliği ve uygarlığını ortaya çıkarmaktı<strong><sup>[6]</sup></strong>. Osmanlı tarih bilinci hanedan merkezli olup Türk tarihi ve geçmişi arka plana atılmış Cumhuriyet dönemi tarih felsefesi ise Türk kimliğinin ön plana çıkarılmasına dayanmaktaydı<strong><sup>[7]</sup></strong>. Kazanlı bir tarih öğretmeni olan Akçura, İstanbul’a geldikten sonrada öğretmenliğe ara vermedi. 1932 yılındaki ilk Türk Tarih kongresine başkanlık etmesi, onun yeni Tarih tezi üzerindeki etkisini ortaya koyması açısından önemlidir. Akçura’ya göre tarih ulusal hareketlerin temellerinden biridir. Tarih bundan sonra Türk varlığı esas alınarak bölümlenmelidir. Fakat bu söylemlere rağmen Türklerin Müslüman oluşu hangi açıdan bakılırsa bakılsın Türk Tarihi açısından göz ardı edilemez bir unsurdur. Cumhuriyet’in kuruluşunun ilk yıllarında çok seçkin bir heyet tarafından hazırlanan Türk Tarihinin Ana Hatları adlı eser, İslam tarihini bir nevi yok saymaktaydı. Öyle ki, Türklerin Müslüman oluşunun tarihi açısından büyük öneme sahip Karahanlı devleti ile ilgili bölümde Türklerin Müslüman oluşuyla ilgili sadece bir iki cümle ile bahsedilmekte idi<strong><sup>[8]</sup></strong>. Bu durum doğal olarak Tarih üzerinde ve tarihi olaylara bakışta algı farkı ortaya çıkarmaktadır. Basit bir örnek vermek gerekirse Osmanlı devleti açısından hoş görülmeyen Cengiz Han Türklük adına sahiplenilmiştir. Bu dönem içerisindeki İslam ile Milliyetçiliğin uyumlaştırılması gereği açıkça ortaya çıkmaktadır. Türklerin Müslüman oluşu üzerinde pek durulmayan tarih bölümlenmesi etkili olamamıştır. Bundan sonraki süreçte esas amaç Milliyetçiliğin İslam’a aykırı olmadığı söylemleridir<strong><sup>[9]</sup></strong>. Fakat Akçura, İslam’ın farklı din ve kültürlerden gelen insanları “bir değirmenden çıkan un misali” birleştirmek istediğini ve Tarih’in bunun sağlanmadığını gösterdiğini düşünmektedir<strong><sup>[10]</sup></strong>. O dönem içerisindeki dünyadaki, durumu da göz önüne alırsak, Akçura artık dinlerin değil Irkların ön plana çıktığını düşünmektedir.</span></p>
<p><span>Kuruluş döneminin, resmi tarih söyleminin en etkili isimlerinden birisi de Ziya Gökalp’tır. Daha sonra ki tarih söylemlerinin şekillenmesi de en önemli isimlerinden biridir. Gökalp’ın temel savı geçmişte Asya’daki Türk siyasi varlığının bir nevi birleşik ve birbiri ardına süre gelen devletler olduğudur. Bu bağlamda daha sonra Osman Turan ve İbrahim Kafesoğlu gibi tarihçiler tarafından önemi vurgulanacak olan “milli kültür” kavramı ön plana çıkmaktadır. Cumhuriyet sonrası Tarih tezinin temelleri açısından diğer önemli bir isim ise Rus Bolşevik İhtilalinden sonra Türkiye gelen Zeki Velidi Togan’dır. 1928 yılında ders notlarından oluşturulan “Umumi Türk Tarihine Giriş” adlı eseri daha sonraki dönem tarihçilerine yol gösterici nitelikte bir eser olacaktır. Dönemin önemli isimlerinden bir diğeri İstanbul Edebiyat Fakültesi dekanı ve Türkiyat Enstitüsü kurucusu Fuat Köprülüdür. Orta Asya’dan gelen Türk tarihçilerinin de Türkiye’de bu enstitü imkânları ile çalışmalarına devam etmeleri Tarihte Türkçülük anlayışının güçlenmesine yardımcı bir unsur olmuştur.</span></p>
<p><span><strong>Eski Türklerde İnanç</strong></span></p>
<p><span>Tarih anlatımında eski Türklere verilen önem bir nevi yazarın fikri alt yapısını gösteren bir gösterge olarak değerlendirilebilir. Eski Türk tarihine anlatımlarında fazla yer vermeyen Emel Esin, Doğan Avcıoğlu ve tarih ders kitabi yazarı Niyazi Akşit bu bağlamda değerlendirilebilir. Bu tarz yazılan tarih kitaplarında eski Türkler dönemi takdis edilmeden, devlet yapısı bir nevi klanlar ve aşiretler birliği olarak, din anlayışı ise şaman dinlerin yanı sıra diğer benimsenen din ve inançlardan bahsedilmiştir. Eski Türk inançları değerlendirilirken Tek tanrı inancı üzerine olduklarına dair bir hüküm çıkarılmamaktadır. Diğer bir eğilim ise eski Türklerin yüceltilmesi ve tek tanrı inancı vurgulanmakta ve İslamiyet’e geçişte bunun önemli bir yardımcı unsur olduğu vurgulanmaktadır<strong><sup>[11]</sup></strong>. Necip Asım’dan Ziya Gökalp ile başlayan bu eğilim Kafesoğlu tarafından sonraki dönemde devam ettirilmiştir<strong><sup>[12]</sup></strong>. Cumhuriyet’in ilk dönem tarih söyleminde eski Türklerin Şaman olduğu rahatlıkla vurgulanırken, daha sonra süreç içerisinde Eski Türklerde Şaman ve Totemciliğin olmadığı vurgulanmaya başlanmıştır. Hâlbuki Fuat Köprülü açık bir şekilde Totemciliğin İslam öncesi Türklerin inançları arasında yer aldığından bahsetmekteydi<strong><sup>[13]</sup></strong>. Zeki Velidi Togan Göktürk kitabelerine dayanarak Eski Türklerde Şaman akidesinin hâkim olduğunu belirtmektedir<strong><sup>[14]</sup></strong>. Abdulkadir İnan ise, şüphesiz ki ifadesini kullanarak, Eski Türklerin dininin Şamanizm olduğunu fakat bunun Altay ve Yakut Türklerinden daha gelişmiş bir Şamanizm olduğundan bahsetmektedir<strong><sup>[15]</sup></strong>. Bugün ise Şamanlığın Moğollar döneminde Türkler arasında yayılmasının muhtemel olduğu belirtilmektedir<strong><sup>[16]</sup></strong>. Esas itibarı ile Şamanizm bir din olmaktan ziyade sihir gibi öğeleri de içeren bir nevi inanç ve vecd tekniğidir<strong><sup>[17]</sup></strong>. Kafesoğlu ise, Tanrı’dan başka kutsal değerler olduğu fakat onların Tanrı olmadığını, Tanrının tek olduğunu söylemektedir<strong><sup>[18]</sup></strong>. Yılmaz Öztuna, Bahettin Ögel gibi önemli tarihçilerimizde bu savlarda devam etmişlerdir. Eski Türklerin Gök-Tanrı inanışına atıf yapılarak tek tanrı inancına sahip olduğu artık açıkça o dönem içerisinde Tarih ders kitaplarına girmişti<strong><sup>[19]</sup></strong>. Günümüz İslam Tarihçileri arasında da Eski Türk inanışının Tek Tanrı inancı temeli üzerine kurulu olduğu düşüncesi hâkimdir<strong><sup>[20]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>Bu süreçte amaç Türkler ile İslam’ın özdeştirilmesi yatmaktadır. Bunun en önemli göstergesi Macarlar gibi Türk asıllı milletlerin Hıristiyan olduktan sonra asıllarını unuttukları olduğu belirtilmektedir. Osman Turan ve İbrahim Kafesoğlu gibi ünlü tarihçilerimiz Eski Türklerde totemizm ve çok tanrılı dinlerin olmadığı bu bağlamda İslam inancına yakın duygular olduğu tezini savunmuşlardır. Daha önceleri üzerinde pek durulmayan İslamlaşma süreci daha önemsenerek Tarih ders kitaplarında anlatılmaya başlanmıştı. Eski Türklerin güçlü bir medeniyete sahip olduğu Türklerin İslam’a girmesiyle İslam’a hizmet sürecinin başladığı vurgulanmaktaydı. Bu anlayıştaki temel felsefe Türk-İslam sentezi düşüncesini oluşturmaktaydı.</span></p>
<p><span><strong>Türklerin Müslümanlığa Geçişi</strong><strong> </strong></span></p>
<p><span>Öncelikle bir toplumun din değiştirmesi tek taraflı ve tek bir sebebe indirgenerek değerlendirilemez. Süreç içerisinde bunun etkileşim açısından askeri, iktisadi, harsi ve içtimai sebepleri olabilmektedir. Buna ek olarak Türklerin Müslümanlığı geçişi bir anda değil yüzyıllar süren bir süreçtir<strong><sup>[21]</sup></strong>. Ülken’e göre Türkler Müslümanlığa geçişte kesin kararlılık göstermişlerdir<strong><sup>[22]</sup></strong>. Bu durumu sosyolojik açıdan değerlendiren Türkdoğan, Türklerin tek tanrıya dayanan geleneksel inançlarını daha da kapsayan ve İslam ülkeleriyle olan içtimai ve iktisadi ilişkilerinin sağladığı kültür içerisinde meydana gelmiş olduğunu vurgulamaktadır<strong><sup>[23]</sup></strong>. Farklı bir temelden bakan araştırmacı Aydın ise, bunu sadece askeri saldırı ve işgallere indirgeyerek değerlendirmektedir<strong><sup>[24]</sup></strong>. Marksist bir çerçeveden bakan ve asli kaynaklardan olayları incelemeyen Aydın, her ne kadar kitabın içerisinde amacının İslam’ı aşağılamak olmadığını söylese de<strong><sup>[25]</sup></strong>, çalışmasının içerisindeki anlatım üslubu ve bakış açışı toplumda din’e bakış açısını net bir şekilde ortaya koymaktadır<strong><sup>[26]</sup></strong>. Tarih’e bakmanın kişinin inanç ve düşünceleri doğrultusunda olması hasebiyle bu son derece doğal bir neticedir. Zekeriya Kitapçı, İslam’ın ilk dönemlerindeki Türkler ile olan mücadeleyi Fetih olarak nitelendirirken<strong><sup>[27]</sup></strong> Aydın ise bunları talan olarak değerlendirmektedir<strong><sup>[28]</sup></strong>. Bu durum tarihe hangi çerçeveden bakıldığının algılamadaki önemini ortaya koyması açısından önemlidir. Kitapçı, Emevi dönemindeki vahşeti net bir şekilde ortaya koymakta fakat Türklerin Müslüman olma durumuna olumlu baktığını eserlerinde belirtmektedir. Sonuç olarak Kitapçı, Arap İslam ordularının Türk bölgelerine yapılan ilk akınları her ne kadar acımasız olduğunu ortaya koysa da bu olayı “Türk ırkının Müslüman olması ve İslam dünyasının liderliğini ele geçirmesi” gibi hayırlı bir olay başlangıcı olarak değerlendirmektedir<strong><sup>[29]</sup></strong>. Kitapçı, aynı zamanda Türklerin Müslüman oluşunda Talas nazariyesi olarak nitelendirdiği olayın dini bir yönü olmadığını ve sadece siyasi bir olay olduğunu vurgulamaktadır<strong><sup>[30]</sup></strong>. Kitapçı, bazı tarihçileri Talas olayını Türklerin Müslüman oluşunu izah etmekte kullanan tarihçileri eleştirmektedir<strong><sup>[31]</sup></strong>. Bu olayın Türklerin Müslümanlığı ile uzaktan yakından alakası olmadığını vurgulayarak Türkçü tarihçileri ilmi politize etmeleri sebebiyle sert bir şekilde eleştirmektedir. Yazıcı ise, Türklerin Emevilerin Irkçı siyasetlerine karşı Abbasilerin kurulmasında etkili oldukları ve bu sürecin Türk Arap ilişkilerinin iyileşmesine sebep olduğunu ifade etmektedir<strong><sup>[32]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>Son dönem müverrihlerden Kara da Türkler’in İslam dinini herhangi bir İslam devletinin siyasi baskısı altında değil, uzun yıllar süren bir tanıma devresinden sonra kendi hür iradeleriyle Müslüman olduklarını ifade etmektedir<strong><sup>[33]</sup></strong>. Esas itibarı ile Türklerin Müslüman olma sürecinin üç asırdan fazla sürdüğü tarihsel bir gerçektir<strong><sup>[34]</sup></strong>. Kitapçı gibi Kara’da Türk bölgelerinin ele geçirilmesini Fetih olarak değerlendirmektedir<strong><sup>[35]</sup></strong>. Türklerle Arapların karşılaşması eskiye dayanmakla beraber İslam orduları ile Türklerin karşılaşması 642 yılında Nihavent de aldığı yenilgi karşısında geri çekilen Yezdicerd III’ün Türk Hakanına mektup göndererek yardım istemesiyle olmuştur<strong><sup>[36]</sup></strong>. Türk Hakanı To-lu Han, ilerleyen Arap ordusunu kendisi için de tehlike görerek ordusunu hazırlamış ve İran’a doğru ilerlemiştir. Kitapçı, bu arada Arap orduları komutanı Ahnef bin Kays’ın Halife Ömer’in Ceyhun nehrini geçmeyin sözünü Türk Hakanı To-lu Han’ın duyması için gayret sarf ettiğini belirtmektedir. Kitapçı, mümkün olduğu kadar ifadelerinde yumuşak bir üslup kullanarak savaşların esas amacının Türklerin Müslüman oluşuna vesile olarak değerlendirmektedir. Hatta kimi yerlerde Kitapçı ifadelerinde “değerli Arap komutanı” ifadeleri kullanmaktadır<strong><sup>[37]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>Fakat Aydın, bu durumu Arap’ın talancı ve barbar yanı için hareket noktasının İslam’dan alarak bir nevi geçim kaynağı olarak nitelendirmektedir<strong><sup>[38]</sup></strong>. Arsel ise aynı şekilde ilk fetih dönemini Arapların Türklere karşı olan nefretinin başlangıcı olduğunu ve bazı Türk tarihçileri de İslam adına olayları Arap gözüyle gördükleri için kınamaktadır<strong><sup>[39]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>Emeviler döneminde Türkler büyük kitleler halinde değil ama münferit ihtidalar şeklinde Müslüman olmuştur. Bu durumda Emevilerin vahşi tutum ve davranışlarının olumsuz etkisi olduğu tarihsel bir olgudur. Kitapçı, Emevi valilerinin bu siyasetini ortaya koyarken devlet terörü ifadesi gibi çok net ifadeler kullanmaktadır<strong><sup>[40]</sup></strong>. Bu dönemde Emevilerin Müslüman olanlardan da vergi aldığı, Arap olmayanları ikinci sınıf görmeleri İslam adına o dönemde genel bir rahatsızlık yaratmıştır. Horasan isyanı ile beraber Emevi saltanatının yıkılmasının ana sebebi de bu kabul edilmektedir. Türk İslam çizgisinde bir tarihçi olduğu eserlerinden net bir şekilde anlaşılan Kitapçı bile Emeviler döneminde ki Aşağı Türkistan’a yapılan akınlar İslami kaygı ve esaslara uygun olmadığını kabul etmektedir<strong><sup>[41]</sup></strong>. Farklı bir görüşten Berktay ise, 1930’lı yılların resmi tarih tezinin hatalarından biri olarak Türklerin Müslüman oluşunun bir gerileme ve yozlaşmayı değil bir sıçramayı, evrimin ifade ettiğini belirtmektedir<strong><sup>[42]</sup></strong>. Sonraki dönem tarih yazımında İslam’a verilen konuma göre algılama değişmiştir. İlk dönem ırka verilen değer ve önem sonraları İslam dinine de verilmeye başlanmış olaylar o açıdan değerlendirilmeye başlanmıştır. Bu bağlamda İslam dininin Eski Türk inanç sistemi ile olan ortak yönler vurgulanarak süreci kolaylaştıran unsurlar vurgulanmaya başlamıştır.</span></p>
<p><span>Emeviler dönemi genel itibarı ile belki kısmen Ömer bin Abdülaziz dönemi hariç tutulursa, Türk tarihçileri tarafından olumlu bir dönem olarak değerlendirilmemektedir. Bu dönem Arapçılık ve saltanatın ağırlıkta olduğu, tavır ve hareketlerin İslam anlayışına pek uygun olmadığı yönündedir. Bunun en somut örneklerinden biri Türklerden Müslüman olduktan sonrada alınan ağır vergilerdir. Kuteybe bin Müslim o dönem içinde en önemli isimlerden biridir. Semerkand’a cami yapmış, bazı yerlerde Cuma namazına gelenlere para bile dağıtmıştı. Fethedilen bölgelerdeki ailelerin yanına Müslüman Arapları yerleştirmekte idi. Bu durum kaynaşmayı amaçladığını yada fethedilen bölgelerin yakından denetimi ve istihbarat açısından düşünülmüş olabilir. Her ne kadar Türk bölgelerinde askeri olarak bir takım ilerlemeler sağlasa da, Emevi yönetiminin katı tutumu bölgedeki tepkiyi kıramamıştır. Türk bölgelerinin fethi sırasında verilen sözlerin tutulmaması, halka karşı yapılan kötü muamele bölge halkı üzerinde kötü bir etki yaratmıştır. Bu bağlamda bu dönem içerisinde İslam, Aşağı Türkistan’da tam olarak yayılmamıştır. O dönem koşulları da göz önünde bulundurulursa bu sürecin doğal olduğu anlaşılacaktır. Geniş bir coğrafyaya yayılan Türkler ile Müslüman Arap orduları Türk sınırlarında yapılan mücadeleler tüm Türk bölgelerine yayılma imkânı bulamamıştır. Tarihe materyalist çerçeveden bakan araştırmacılar dışında bu ilk dönem savaşlar üzerinde pek durulmamaktadır. Bunda ki temel amaçlardan biri Türklerin zorla Müslüman olduğu savının Türk tarihçileri arasında genel kabul görmemesinden dolayıdır.</span></p>
<p><span>Bu ilk dönemdeki süreçte fetih amacı ile yapılan savaşların Türk bölgelerinde bir tepki doğurduğu ve bunun Türklerin Müslüman oluşunu geciktirdiği düşüncesinde olan araştırmacılar bulunmaktadır<strong><sup>[43]</sup></strong>. Her ne kadar Kitapçı, Talas savaşının Türklerin Müslüman olması ile ilgisi olmadığını olayın siyasi olduğunu söylese de genel olarak bu olaya büyük önem atfedilmektedir. Bunun temel sebebi Türkler ve Araplar arasında bu savaş sonrası ilişkiler düzelmeye başlaması bunun da iktisadi ve kültürel etkilemişimi arttırmıştır. Kitapçı, Aynı döneme rastlayan Abbasilerin iktidara gelişinde Türklerin etkisine vurgu yapmasına rağmen Talas savaşına yer vermemektedir<strong><sup>[44]</sup></strong>. Esas itibarı ile Talas savaşının siyasi tarih açısından hayati önemi tartışılması pek mümkün olmayan bir olaydır. Abbasiler, büyük bir muhalefet sonucu iktidara gelmiş ve toplumsal taban ve Horasan gibi yörelerdeki psikolojiyi çok iyi bilmelerinden dolayı devletin halka karşı tavırlarını değiştirmişlerdir. Emeviler, döneminde ki bu bölgelere saldırılar fetih anlayışından daha çok ganimet sağlama üzerine yönelik olduğu genel kanıdır. Abbasiler döneminde artık doğrudan ganimet amaçlı saldırılar yavaşlamış hatta bazı zamanlar tamamen durmuştur.</span></p>
<p><span>Abbasiler döneminde Türkler ile ilişkiler sınır bölgelerindeki devletler aracılığı ile olmuş, ticari ve kültürel ilişkilerin bunda hızlandırıcı etkisi olmuştur. Arap İslam ülkelerinden oldukça uzakta olan İdil Bulgar Hanı kendi rızası ile Müslüman olmayı seçmiştir<strong><sup>[45]</sup></strong>. Bir nevi ihtilal ile iktidarı ele geçiren Abbasilere en büyük destek İran coğrafyasından gelmesi sebebiyle İranlıların daha sonra Türklerin yönetimdeki gücü gittikçe artmıştır. Daha Emeviler döneminde hilafet ordusunda askerlik yapan Türkler Abbasiler döneminde hem askeri hem de siyasi açıdan hızla güçlenmeye başlamışlardır. Talas savaşının ortaya çıkaran şartlar siyasi ve askeri olmakla beraber kültürel ve iktisadi önemli sonuçların ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Eğer bu savaşı Müslümanlar kaybetseydi, Türkistan coğrafyasında İslam’ın aleyhine çok ağır sonuçları olacağı vurgulanmaktadır<strong><sup>[46]</sup></strong>. Türk İslam tarihi açısından Abbasiler dönemi bir nevi İslam’a hizmet dönemi olarak görülmektedir. Halife Me’mun döneminde Türkler hilafet ordusunun ana unsurlarından olmaya başlamakla birlikte Mu’tasım’ın halife olmasında Türklerin rolü olduğu belirtilmektedir. Bu dönem içerisinde İranlılar yönetimdeki ağırlıklarını kaybetmiş Türkler ise orduda güçlerini daha da arttırmışlardır. Mu’tasım döneminde Samarra’da Türkler için özel bir bölge tahsis edilmiştir<strong><sup>[47]</sup></strong>. Bu yakınlıkta Mu’tasım’ın annesinin Türk olmasının da etkisinin olması kuvvetle muhtemeldir. Türklerin nüfusunun büyük bir kısmının Abbasi hilafetinin dışında olduğu bilinmektedir. Müslüman olan Türkler henüz Müslüman olmayan ırkdaşlarına karşı fetihler düzenlemekteydiler. Gerek bu savaşlar olsun gerek ticari faaliyetler sonucu Türkler İslam ile tanışma fırsatı bulmaktaydılar.</span></p>
<p><span>Türk-İslam anlayışı çerçevesinde İslam’da ki cihat fikri ve ruhunun Türklerin Müslüman oluşunda itici bir kuvvet oluşturduğu temel savlardandır. Türklerin yaşayış ve inanışları hatta aile ve bireysel baz da İslam ile uyumlu bir yaşam sürdükleri ve bu bağlamda Müslüman olma sürecinde bunun önemi vurgulanmaktadır. Köymen’in şu ifadelerini bu düşünceyi net bir şekilde ortaya koymaktadır.</span></p>
<p><span>“Türkler, İslam dinini bir zorlama sonunda değil, kendi arzularıyla kabul etmişlerdir. Çünkü İslam dini ile Türklerin inanç ve gelenekleri birbirine pek yakın, hatta birçoğunda aynı idi. Mesela İslam dinindeki tek Tanrı kavramı Türklerde de vardı ve bu tıpkı İslam’daki gibi “kadiri mutlak” bir varlıktı. Türkler, İslam’daki gibi, Tanrı’ya kurban sunuyorlar, ruhun ölmezliğine ve ahirete inanıyorlardı. İslam’da Müslüman olmayanlara karşı savaş kutsal bir görev idi. Türklerde de bir kimsenin büyüklüğü, savaşlarda öldürdüğü düşman sayısı ile ölçülür ve takdir edilirdi. İslam dini savaşlarda elde edilen ganimeti helal sayıyordu. Türklerde de savaşlarda ve akınlarda düşmanın birikmiş mal ve servetini elinden almak hayatlarında önemli bir yer tutuyordu. Ayrıca, Türklerin aile ve ceza hukuklarına dair bazı kurallarla İslam dininin getirdiği kurallar arasında da benzerlikler vardı.”<strong><sup>[48]</sup></strong></span></p>
<p><span>Toplumun yaşayış ve kültürü ile yeni girilen din arasındaki uyum, o dinin toplumda yayılmasını kolaylaştıran bir unsur olarak görülmektedir. Türk-İslam tarihinde Satuk Buğra Han’ın Müslüman olması çok önemli bir yer tutmaktadır. Müslüman olduktan sonra Abdülkerim Satuk Buğra Han adını alan Türk Hakanı’nın kendi isteğiyle Müslüman olması da bu bağlamda çok önemlidir. Müslüman olduktan sonra Karahanlı devletinin hükümdarı olan Abdülkerim Satuk Buğra Han İslam’ın bu coğrafyada yayılması için büyük bir çaba sarf etmiştir. Türkler İslam âlemi içerisinde güçlerini arttırırken hilafetin merkezi gücünün zamanla azalması, bu dönem içerisinde artık İslam adına savaş ve mücadele de Türklerin ön plana çıkmasına sebep olmuştur. Bu dönem aynı zaman Türk-İslam kültür medeniyetinin yavaş yavaş oluşmaya başladığı dönem olmaktadır. Türk coğrafyasında çok sayıda cami, medrese, hastane gibi dini ve içtimai kuruluşlar yapılmıştır.</span></p>
<p><span>Türk kültürü, İslam ile kaynaşmaya başlamış hatta destanlar bile İslami bir şekle girmeye başlamıştır. Karahanlılar döneminde Tasavvuf da gelişerek, tarikatlar halinde halk içinde yayılmaya başlamıştır. Kuvvetli bir biçimde Sunni İslam anlayışına sahip Türk devletleri Sufiliğe de karşı olmamışlardır. Bu dönem tarihçiler tarafından değerlendirirken artık Türkler de İslam tarihinin bir parçası olarak algılanmaktadır. Dünya ve bölge tarihinde Müslüman Türklerin hâkimiyet dönemi ve sonra bıraktığı izler pek tartışılmayacak kadar açıktır. Türk-İslam tarihçileri arasındaki diğer önemli bir kanı da Türklerin sahip oldukları kültürün din ile uyum içinde olması gerektiği savıdır. Eğer Müslümanlık Türklerin kültür ve toplum yapısı ile uyum içerisinde olmasaydı, Macarlar ve Bulgarlar gibi Türklüklerini kaybederlerdi. Büyük Selçuklu İmparatorluğunun kurulması ile İslam dünyasının hâkimiyeti Türklerin eline geçmişti. Bu dönem içerisinde Türklerin zorla Müslüman olduğu savının bir manası kalmamaktadır. Çünkü bu dönem içerisinde Türklerin Müslüman olma süreci devam etmektedir.</span></p>
<p><span>İlk dönem tarih yazımdaki Emeviler’e karşı kullanılan Arap vurgusu artık bu dönem için kullanılmamaktadır. Abbasi halifeliği ve İslam ordusunu artık Türkler temsil etmekteydi bu bağlamda hilafet ordusu demek bir nevi Türk ordusu demekti. Horasan ayaklanması ile Emevi hilafetini deviren Ebu Müslim ise net bir şekilde Türk kabul edilmekteydi. Tarih kitaplarında bu durum net bir şekilde ortaya konmaktaydı.</span></p>
<p><span>“Türkler halifeliği Peygamber’in amcalarından Abbasoğulları’nın almasını istiyorlardı… Horasanlı Türk komutanı Ebu Müslim’in Merv şehrinde başlattığı ayaklanma kısa zamanda büyüdü… Irak’a kuvvetleriyle gelen Türk komutanı Ebu Müslim Abbasilerden Ebul Abbas Abdullah’ı Kufe’de halife ilan etti.”<strong><sup> [49]</sup></strong></span></p>
<p><span>Bu anlayış çerçevesinde Türkler, Arap Emevi hanedanının yıkılmasında ve yerine adil bir Müslüman yönetim gelmesini sağlamakta ana unsurlardan biri olmaktadırlar. Buna dayanarak artık Türklerin doğal olarak zorla Müslüman olmaları gibi bir durum ve algı söz konusu değildir.</span></p>
<p><span><strong>SONUÇ</strong></span></p>
<p><span>Tarih süreci içerisinde bir milletin din değiştirmesi kısa ve basit bir süreç değildir. Bunun birçok tarihsel, içtimai, iktisadi, kültürel hatta coğrafi sebepleri olabilmektedir. Türklerin İslam ile tanışmaları ilk dönem halifelerin zamanına kadar geri gitse bile Türklerin çoğunlukla Müslüman olmaya başlamaları üç asır gibi bir zaman almıştır. Sırf bu zaman sürecinin uzun olması ve Türklerin büyük bir çoğunluğunun uzak coğrafyalarda Müslüman olmaları, zorla Müslüman olma savını çürütmeye yetmektedir. Özellikle Abbasi dönemindeki Türklerin üst düzey askeri ve idari görevlerde hizmet etmeleri ve daha sonra ayrı devletler olarak hayatlarını idame ettirmeleri bu durumu daha net bir şekilde ortaya koymaktadır. Emevilerin sırf Türklere değil tüm Arap olmayan unsurlara kötü ve İslam’a aykırı davranışları ilk dönem sıkıntılı bir ortam yaratmıştır. Bu ilk dönem Emeviler ile Türkler arasında savaşları delil göstererek çok geniş bir coğrafya ve nüfusa sahip Türklerin zorla Müslüman olduğunu iddia etmek pek bir mana ifade etmemektedir. Cumhuriyet sonrası ilk dönem tarihçiliğinde Türk ırkı ön planda olması sebebiyle İslam algısı ikinci plana düşmüştür. Zaman içerisinde Türklerin İslam’a verdikleri hizmet tarih söyleminde ağırlık kazanmıştır. Esas itibarı ile Emeviler ilk döneminde İslam ile tanışmaları savaşlar ile olsa da sonraki dönemde bu durum değişmiştir.</span></p>
<p><span>Talas savaşı ve Abbasilerin iktidara gelmesiyle yönetimde güçlenen Türkler İslam’ı daha yakından tanımaya başlamışlardır. Özellikle X. Yüzyılda ilk Türk-İslam devletlerinin kurulması ile halkı ve yöneticileri Türk olan bu devletlerden sonra Türklerin kitlesel halde Müslüman olmaları süreci başlamıştır. Türklerin Müslüman olma süreci XIV. Yüzyıla kadar devam etmiştir. Türk tarihinin en hayati bir dönemi olan Müslüman olma sürecinin ehemmiyeti nispetinde incelenip ele alınmadığı günümüz önemli tarihçileri tarafında da belirtilmektedir.</span></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yrd. Doç. Dr. M. Serkan TAFLIOĞLU</strong> </span></a>
</p><p><span>Niğde Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölüm Başkanı, <a href="mailto:staflioglu@nigde.edu.tr">staflioglu@nigde.edu.tr,</a> <a href="mailto:staflioglu@gmail.com">staflioglu@gmail.com</a></span></p>
<p><span>Kaynak:</span><br>
<span> TURAN STRATEJİK ARAŞTIRMALAR MERKEZİ DERGİSİ, </span><span>YIL: 2012 * CİLT: 4 * SAYI: 16 * SONBAHAR, 2012, </span><span> <a href="http://www.turansam.org/" target="_blank" rel="noopener">www.turansam.org</a></span></p>
<hr>
<div></div>
<div><span>♦ Aydın, Erdoğan, Nasıl Müslüman Olduk?, Cumhuriyet Kitapları, İstanbul 2006</span></div>
<div><span>♦ Arsel, İlhan, Arap Milliyetçiliği ve Türkler, Kaynak Yayınları, İstanbul, Mart 1999</span></div>
<div><span>♦ Asım, Necip, Arif, Mehmed, Osmanlı Tarihi, Birinci Cilt, Matbaay-ı Orhaniye İstanbul, 1335</span></div>
<div><span>♦ Berktay, Halil, Hassan Ümit, Ödekan Ayla, Yay. Yönetmeni, Akşin, Sina, Türkiye Tarihi I, Osmanlı Devletine Kadar Türkler, Cem Yayınevi, İstanbul, Kasım 2005</span></div>
<div><span>♦ Copeaux, Etienne, Tarih Ders Kitaplarında (1931 – 1993) Türk Tarih Tezinden Türk-İslam Sentezine, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, Çev. Ali Berktay, İstanbul, Mart 2000</span></div>
<div><span>♦ Ersanlı, Büşra, İktidar ve Tarih, Türkiye’de Resmi Tarih Tezinin Oluşumu (1929 – 1937), İletişim, İstanbul 2003.</span></div>
<div><span>♦ İbn Fazlan, Seyahatname, Çev. Ramazan Şeşen, Bedir Yayınları İstanbul 1995 İnan, Abdulkadir, Tarihte ve Bugün Şamanizm Materyaller ve Araştırmalar, Türk Tarih Kurumu, , Ankara 2000</span></div>
<div><span>♦ Kafesoğlu, İbrahim, Türk Milli Kültürü, Ötüken Yayınları, İstanbul 1997 Kara, Seyfullah, Selçukluların Dini Serüveni Türkiye’nin Dini Yapısının Tarihsel Arka Planı, Şema Yayınevi, , İstanbul Ocak 2006</span></div>
<div><span>♦ Kitapçı, Zekeriya, Yeni İslam Tarihi ve Türkler Türkistan’ın Araplar Tarafından Fethi, Dizgi Evi, Konya, Cilt II, 2001</span></div>
<div><span>♦ Kitapçı, Zekeriya, Türkistan’da Müslüman Olan İlk Türk Hükümdarları, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı, İstanbul 1998</span></div>
<div><span>♦ Kitapçı, Zekeriya, Türkistan’ın Araplar Tarafından Fethi, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı İstanbul 2000</span></div>
<div><span>♦ Köprülü, Fuat, Türkiye Tarihi Anadolu İstilasına Kadar Türkler, Akçağ Yayınları, Ankara 2005</span></div>
<div><span>♦ Ocak, Ahmet Yaşar, Türkler, Türkiye ve İslam, Yaklaşım, Yöntem ve Yorum Denemeleri, İletişim Yayınları, İstanbul 2003</span></div>
<div><span>♦ Ocak, Ahmet Yaşar, Alevi ve Bektaşi İnançların İslam Öncesi Temelleri, İletişim Yayınları, İstanbul 2005</span></div>
<div><span>♦ Parlak, İsmet, Kemalist İdeolojide Eğitim, Erken Cumhuriyet Dönemi Tarih ve Yurt Bilgisi Ders Kitapları Üzerine bir İnceleme, Turhan Kitabevi, Ankara, Aralık 2005.</span></div>
<div><span>♦ Sarıkaya, Mehmet Saffet, Anadolu Aleviliğinin Tarihi Arka Planı, Ötüken, İstanbul 2003</span></div>
<div><span>♦ M. Sancaktar, Fatih, “Yusuf Akçura ve Din”, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, Sayı 61, Cilt: XXI, Mart 200.</span></div>
<div><span><span>♦ Sarı, Volkan, Türklerin İslamiyeti Kabulünün Sosyolojik Analizi, Yüksek Lisans Tezi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Felsefe ve Din Bilimleri Ana Bilim Dalı, 2005, Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi.</span><a href="http://kutuphane.ksu.edu.tr/e-tez/sbe/T00533/volkan_sari_tez.pdf" target="_blank" rel="noopener"> http://kutuphane.ksu.edu.tr/e-</a><a href="http://kutuphane.ksu.edu.tr/e-tez/sbe/T00533/volkan_sari_tez.pdf" target="_blank" rel="noopener">tez/sbe/T00533/vol kan_sari_tez .pdf</a></span></div>
<div><span>♦ Samed, Ahmed, Muhsin, Mustafa, Türkiye Tarihi, Milli Matbaa, İstanbul 1926.</span></div>
<div><span>♦ Togan, Z. Velidi, Umumi Türk Tarihi’ne Giriş, Enderun Kitabevi, İstanbul 1981.</span></div>
<div><span>♦ Turan, Osman, Türk Cihan Hâkimiyeti Mefkûresi Tarihi, Boğaziçi yayınları, İstanbul 1997.</span></div>
<div><span>♦ Türkdoğan, Orhan, Türk Tarihinin Sosyolojisi, Kültür Sanat Yayınları, İstanbul 2003.</span></div>
<div><span><strong>Dipnotlar:</strong></span></div>
<div><span><strong>[</strong><strong>1</strong><strong>]</strong> 43 Ocak, Ahmet Yaşar, Türkler, Türkiye ve İslam, Yaklaşım, Yöntem ve Yorum Denemeleri, İletişim Yayınları, İstanbul 2003, s.26</span></div>
<div><span><strong>[</strong><strong>2</strong><strong>]</strong> 44 Samed, Ahmed, Muhsin, Mustafa, Türkiye Tarihi, Milli Matbaa, İstanbul 1926. Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra Lise de tarih derslerinde okutulmak için Arap alfabesiyle yazılan tarih kitabıdır. Kitabın mukaddime bölümünde I. sayfasında İnkılâp sonrası tarih eğitimin değişmesinin zaruret olduğu vurgulanmaktadır.</span></div>
<div><span><strong>[</strong><strong>3</strong><strong>]</strong> 45 Asım, Necip, Arif, Mehmed, Osmanlı Tarihi, Birinci Cild, Matbaay-i Orhaniye İstanbul, 1335, s. 1. Copeaux, Etienne, Tarih Ders Kitaplarında (1931 – 1993) Türk Tarih Tezinden Türk-İslam Sentezine, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, Çev. Ali Berktay, İstanbul, Mart 2000, s. 23</span></div>
<div><span><strong>[</strong><strong>4</strong><strong>]</strong> 46 a.g.e., s. 24</span></div>
<div><span><strong>[</strong><strong>5</strong><strong>]</strong> 47 Türk Tarih Heyeti, Türk Ocağı “Tarih Heyeti” azaları tarafından Afet Hf. İle Mehmet Tevfik, Samih Rifat, Akçura Yusuf, Dr. Reşit Galip, Hasan Cemil, Sadri Maksudi, Şemsettin, Vasıf ve Yusuf Ziya beyler tarafından iktikaf,tercüme ve telif yolları ile yapılmış bir teşebbüstür, Türk Tarihinin Ana Hatları, Kaynak Yayınları, İstanbul, 1998,s.57</span></div>
<div><span><strong>[</strong><strong>6</strong><strong>]</strong> 48 Ersanlı, Büşra, İktidar ve Tarih, Türkiye’de Resmi Tarih Tezinin Oluşumu (1929 – 1937), İletişim, İstanbul 2003, s.14.</span></div>
<div><span><strong>[</strong><strong>7</strong><strong>]</strong> 49 Parlak, İsmet, Kemalist İdeolojide Eğitim, Erken Cumhuriyet Dönemi Tarih ve Yurt Bilgisi Ders Kitapları Üzerine bir İnceleme, Turhan Kitabevi, Ankara, Aralık 2005, s. 180.</span></div>
<div><span><strong>[</strong><strong>8</strong><strong>]</strong> 50 Türk Tarih Heyeti, a.g.e., s. 393</span></div>
<div><span><strong>[</strong><strong>9</strong><strong>]</strong> 51 M. Sancaktar, Fatih, “Yusuf Akçura ve Din”, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, Sayı 61, Cilt: XXI, Mart 2005, s.5</span></div>
<div><span><strong>[</strong><strong>10</strong><strong>]</strong> 52 a.g.m., s. 5</span></div>
<div><span><strong>[</strong><strong>11</strong><strong>]</strong> 53 Turan, Osman, Türk Cihan Hâkimiyeti Mefkûresi Tarihi, Boğaziçi yayınları, İstanbul 1997, s. 48</span></div>
<div><span><strong>[</strong><strong>12</strong><strong>]</strong> 54 Copeaux, Etienne, a.g.e., s. 142</span></div>
<div><span><strong>[</strong><strong>13</strong><strong>]</strong> 55 Köprülü, Fuat, Türkiye Tarihi Anadolu İstilasına Kadar Türkler, Akçağ Yayınları, Ankara 2005, s., 89</span></div>
<div><span><strong>[</strong><strong>14</strong><strong>]</strong> 56 Togan, Z. Velidi, Umumi Türk Tarihi’ne Giriş, Enderun Kitabevi, İstanbul 1981, s. 50</span></div>
<div><span><strong>[</strong><strong>15</strong><strong>]</strong> 57 İnan, Abdulkadir, Tarihte ve Bugün Şamanizm Materyaller ve Araştırmalar, Türk Tarih Kurumu, 2000, Ankara, s. 1</span></div>
<div><span><strong>[</strong><strong>16</strong><strong>]</strong> 58 http://kutuphane.ksu.edu.tr/e-tez/sbe/T00533/volkan_sari_tez.pdf s. 27</span></div>
<div><span><strong>[</strong><strong>17</strong><strong>]</strong> 59 Ocak, Ahmet Yaşar, Alevi ve Bektaşi İnançların İslam Öncesi Temelleri, İletişim Yayınları, İstanbul, 2005 s.70</span></div>
<div><span><strong>[</strong><strong>18</strong><strong>]</strong> 60 Kafesoğlu, İbrahim, Türk Milli Kültürü, Ötüken Yayınları, 1997 İstanbul, s. 466</span></div>
<div><span><strong>[</strong><strong>19</strong><strong>]</strong> 61 Copeaux, Etienne, a.g.e., s. 145</span></div>
<div><span><strong>[</strong><strong>20</strong><strong>]</strong> 62 Sarıkaya, Mehmet Saffet, Anadolu Aleviliğinin Tarihi Arka Planı, Ötüken, İstanbul 2003, s. 116</span></div>
<div><span><strong>[</strong><strong>21</strong><strong>]</strong> 63 Umur, Ziya, Türk Hukuk Tarihi Dersleri, I. Cilt, Beta, İstanbul, Kasım 1987, s. 148.</span></div>
<div><span><strong>[</strong><strong>22</strong><strong>]</strong> 64 Ülken, Hilmi Ziya, Türkiye’de Çağdaş Düşünce Tarihi, Ülken Yayınları, İstanbul 2011, s. 19.</span></div>
<div><span><strong>[</strong><strong>23</strong><strong>]</strong> 65 Türkdoğan, Orhan, Türk Tarihinin Sosyolojisi, Kültür Sanat Yayınları, İstanbul 2003, s. 310</span></div>
<div><span><strong>[</strong><strong>24</strong><strong>]</strong> 66 Aydın, Erdoğan, Nasıl Müslüman Olduk?, Cumhuriyet Kitapları, İstanbul 2006, s. 35</span></div>
<div><span><strong>[</strong><strong>25</strong><strong>]</strong> 67 a.g.e., s. 24</span></div>
<div><span><strong>[</strong><strong>26</strong><strong>]</strong> 68 a.g.e., s.20</span></div>
<div><span><strong>[</strong><strong>27</strong><strong>]</strong> 69 Kitapçı, Zekariya, Yeni İslam Tarihi ve Türkler Türkistan’ın Araplar Tarafından Fethi, Dizgi Evi, Konya, Cilt II, 2001, s. 47</span></div>
<div><span><strong>[</strong><strong>28</strong><strong>]</strong> 70 Aydın, Erdoğan, a.g.e., s.15</span></div>
<div><span><strong>[</strong><strong>29</strong><strong>]</strong> 71 Kitapçı, Zekeriya, Yeni İslam Tarihi ve Türkler Türkistan’ın Araplar Tarafından Fethi, s. 84</span></div>
<div><span><strong>[</strong><strong>30</strong><strong>]</strong> 72 a.g.e., s.62</span></div>
<div><span><strong>[</strong><strong>31</strong><strong>]</strong> 73 a.g.e., s.62 Kitapçı, burada kastedilen tarihçileri 30 numaralı dipnotta belirtmektedir. Yıldız, H.D., İslamiyet ve Türkler, İstanbul, 1976 s. 38, Turan, O. Türk Cihan Hakimiyeti Mefkuresi Tarihi, İstanbul, 1978 (ilgili bahisler), Danişment, İ.H. Türk Irkı Niçin Müslüman Oldu, Konya, 1978, Arsal, S.M., Türk Hukuk Tarihi ve Hukuk, İstanbul, 1947, Ögel, B., Türk Kültürünün Gelişme Çağları, Ankara, 1979, İnan, A. Tarihte ve Bugün Şamanizm, Ankara, 1979, Sevinç, N. Türklerin İslamiyet’e Geçişini Kolaylaştıran Sebepler, Türk Dünyası Araştırma Dergisi, İstanbul, 1980, s. 4-7</span></div>
<div><span><strong>[</strong><strong>32</strong><strong>]</strong> 74 Yazıcı, Nesimi, Türk Medeniyet Tarihi, Anadolu Üniversitesi Açık Öğretim Fakültesi Haziran 2005, s. 25.</span></div>
<div><span><strong>[</strong><strong>33</strong><strong>]</strong> 75 Kara, Seyfullah, Selçukluların Dini Serüveni Türkiye’nin Dini Yapısının Tarihsel Arka Planı, Şema Yayınevi, Ocak 2006, İstanbul, s. 15</span></div>
<div><span><strong>[</strong><strong>34</strong><strong>]</strong> 76 Kitapçı, Zekariya, Türkistan’da Müslüman Olan İlk Türk Hükümdarları, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı, İstanbul 1998, s.9</span></div>
<div><span><strong>[</strong><strong>35</strong><strong>]</strong> 77 a.g.e., s.17</span></div>
<div><span><strong>[</strong><strong>36</strong><strong>]</strong> 78 Kitapçı, Zekeriya, Türkistan’ın Araplar Tarafından Fethi, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı İstanbul 2000, s. 43</span></div>
<div><span><strong>[</strong><strong>37</strong><strong>]</strong> 79 a.g.e., s 46</span></div>
<div><span><strong>[</strong><strong>38</strong><strong>]</strong> 80 Aydın, Erdoğan, a.g.e., s. 47</span></div>
<div><span><strong>[</strong><strong>39</strong><strong>]</strong> 81 Arsel, İlhan, Arap Milliyetçiliği ve Türkler, Kaynak Yayınları, İstanbul, Mart 1999, s. 111</span></div>
<div><span><strong>[</strong><strong>40</strong><strong>]</strong> 82 Kitapçı, Zekeriya, Yeni İslam Tarihi ve Türkler Türkistan’ın Araplar Tarafından Fethi, s.85</span></div>
<div><span><strong>[</strong><strong>41</strong><strong>]</strong> 83 a.g.e., s. 64</span></div>
<div><span><strong>[</strong><strong>42</strong><strong>]</strong> 84 Berktay, Halil, Hassan Ümit, Ödekan Ayla, Yay. Yönetmeni, Akşin, Sina, Türkiye Tarihi I, Osmanlı Devletine Kadar Türkler, Cem Yayınevi, İstanbul, Kasım 2005, s. 53</span></div>
<div><span><strong>[</strong><strong>43</strong><strong>]</strong> 85 http://kutuphane.ksu.edu.tr/e-tez/sbe/T00533/volkan_sari_tez.pdf s. 41</span></div>
<div><span><strong>[</strong><strong>44</strong><strong>]</strong> 86 Kitapçı, Zekeriya, Ortadoğu’da Türk Askeri Varlığının İlk Zuhuru, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı, İstanbul 1987, s. 44</span></div>
<div><span><strong>[</strong><strong>45</strong><strong>]</strong> 87 İbn Fazlan, Seyahatname, Çev. Ramazan Şeşen, Bedir Yayınları İstanbul 1995, s. 48</span></div>
<div><span><strong>[</strong><strong>46</strong><strong>]</strong> 88 Yazıcı, Nesimi, İlk Türk-İslam Devletleri, TDV Ankara 2002, s. 38</span></div>
<div><span><strong>[</strong><strong>47</strong><strong>]</strong> 89 Kitapçı, Zekeriya, Ortadoğu’da Türk Askeri Varlığının İlk Zuhuru, s. 76</span></div>
<div><span><strong>[</strong><strong>48</strong><strong>]</strong> 90 Copeaux, Etienne, a.g.e., s. 221</span></div>
<div><span><strong>[</strong><strong>49</strong><strong>]</strong> 91 A.g.e., s., 223</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Misak&amp;amp;ı Millî’ye Göre Lozan</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/misaki-milliye-goere-lozan</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/misaki-milliye-goere-lozan</guid>
<description><![CDATA[ Misak-ı Millî’ye Göre Lozan
Konuya girerken öncelikle Misak-ı Millî’nin ne olduğu veya ne olmadığı sorularına cevaplar arayarak Misak-ı Millî’nin kapsamı, hedefleri ve önemi net olarak ortaya çıkarılmalıdır ki; Lozan’da elde edilen sonuçla Misak-ı Millî’nin karşılaştırılması imkanı bulunabilsin. Böyle bir karşılaştırmanın sebebi, Misak-ı Millî İstiklal Savaşı’nın hedeflerini belirliyordu ve Lozan Andlaşması ile yeni Türk Devleti’nin statüsü uluslar arası platformlarda tescil […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c49f61f4a5.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:43 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Misak&amp;ı, Millî’ye, Göre, Lozan</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/07/Misak-i-Milli-Haritasi-1.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/misak-i-milliye-gore-lozan.html">Misak-ı Millî’ye Göre Lozan</a></p>
<p><span><strong><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> Prof. Dr. Rahmi DOĞANAY </span></a></strong></span></p>
<p><span>Konuya girerken öncelikle Misak-ı Millî’nin ne olduğu veya ne olmadığı sorularına cevaplar arayarak Misak-ı Millî’nin kapsamı, hedefleri ve önemi net olarak ortaya çıkarılmalıdır ki; Lozan’da elde edilen sonuçla Misak-ı Millî’nin karşılaştırılması imkanı bulunabilsin. Böyle bir karşılaştırmanın sebebi, Misak-ı Millî İstiklal Savaşı’nın hedeflerini belirliyordu ve Lozan Andlaşması ile yeni Türk Devleti’nin statüsü uluslar arası platformlarda tescil ediliyordu. Hedeflerle elde edilenlerin uyumu neydi? Misak-ı Millî, Milli Ant, Peyman-ı Millî gibi isimlerle anılan ve Kurtuluş Savaşı’nın esaslarını ve hedeflerini belirleyen ve Son Osmanlı Meclis-i Mebusanı’nın kararı olarak milli irade şeklinde tecelli eden metin, aslında 28 Ocak 1920’den çok daha önceleri ve Amasya Tamimi, Erzurum ve Sivas Kongreleri sürecinde tasarlanmış ve belirginleşmiş prensiplerdir[1]. Hatta denilebilir ki; çağdaş bir eğilim olarak milli devlet anlayışından etkilenmeler döneminden itibaren Osmanlı İmparatorluğu yerine Milli bir Türk devleti oluşturma fikri içinde de Misak-ı Millî’ye denk düşen sınırlar düşünülmüştür. Bu süreç içinde Sivas Kongresi kararları olarak netleşen bu yaklaşımın Meclis-i Mebusan kararı olarak çıkması, bu prensiplerin milli irade haline dönüşmesini sağlamıştır.</span></p>
<p><span>Misak-ı Millî belirlenirken, Wilson Prensipleri ve özellikle de 12. Maddesi dikkate alınmıştır. Misak-ı Millî Osmanlı Devleti’nin parçalanmasından sonra, milli özelliklere dayanan bir Türk devletinin kurulması ve tam manası ile müstakil bir yapıya kavuşması hususunda uyulması gereken ilkeler bütünüdür. Misak-ı Millî’de belirlenen hususlar sadece sınır meselesi ile ilgili olmayıp, iradelerini hür ve serbestçe kullanacak olan halkın milli, iktisadi, siyasi, içtimai, adli, mali ve kültürel gelişmesine engel olacak hiçbir kayıt altına girilmeyeceğini de belirtmiştir<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>2</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>Erzurum Kongresi’nde Doğu Anadolu ve Karadeniz bölgelerinin Osmanlı bütününden ve birbirinden ayrılamayacağı, azınlıklara siyasi düzeni ve sosyal dengeyi bozacak imtiyazların verilemeyeceği, devlet ve milletimizin tam bağımsızlığı ve bütünlüğünün saklı kalması, milli iradenin hakimiyeti<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>3</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong> gibi maddeler, milli bir kongre olarak toplanan Sivas Kongresi’nde ülkenin bütünü ile ilişkilendirilmiş, manda da açıkça reddedilerek milli bir beyanname haline dönüştürülmüştü. İstanbul Hükümeti temsilcileri de bu prensipleri Amasya Görüşmesi’nde kabullenmiş ve protokol halinde imzalamıştı<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>4</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>. Daha sonra İstanbul Hükümeti bu protokole bağlı kalmasa bile, sadece meclisin toplanması bile önemli bir aşamaydı. İşte 12 Ocak 1920’de toplanan bu meclis, Mustafa Kemal Paşa’nın istediği gibi, Sivas Kongresi kararlarını aynen onaylamadı. Ancak Misak-ı Millî adıyla aldığı kararlar, kapsam itibariyle Sivas Kongresi kararlarıyla örtüşüyordu.</span></p>
<p><span>Bu çerçevede Misak-ı Millî ile; 30 Ekim 1918’de imzalanan Mondros Mütarekesi sırasında Osmanlı Devleti’nin elinde kalan her yerin Türk sınırları içinde kalması,</span></p>
<p><span>Mütarekenin çizdiği sınırların dışında kalan yerlerdeki Osmanlı-İslam çoğunluğunun geleceğini kendisinin belirlemesi,</span></p>
<p><span>İşgal edilen ve nüfusun çoğunluğunu Türklerin oluşturduğu yerlerin Milli sınırlara dahil edilmesi, Esaret altında kalan soydaşlarımıza azınlık haklarının sağlanması</span></p>
<p><span>Devletimizin siyasi, iktisadi, mali ve diğer alanlarda bağımsızlığının temin edilmesi amaçlanmıştır<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>5</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>Bu hükümler çerçevesinde Misak-ı Millî değerlendirildiğinde kapsamı ile ilgili bazı kanaatler oluşması mümkündür. Bu metin ve hükümler dışında Misak-ı Millî üzerinde çalışan uzmanların görüş ve ifadelerine bir göz atalım.</span></p>
<p><span>“Misak-ı Millî yeni, milli ve bağımsız bir devlet kurmak üzere harekete geçmiş olan Türklerin akdettikleri, birlikte yaşamak üzere anlaştıkları şartları kapsayan toplumsal bir mukaveledir<strong><sup>[6]</sup></strong>.”</span></p>
<p><span>“Misak-ı Millî’nin hedefi Osmanlı Devleti’ni yeniden ayağa kaldırmak değildi. Mısır’ı, Hicaz’ı Balkanları, Kafkasya’yı yeniden kurtarmak değildi. Misak-ı Millî her şeyden önce bir milli devlet, üniter devlet düşüncesinin ürünüdür. İmparatorlukların dağıldığı dönemin şartlarını taşımaktadır<strong><sup>[7]</sup></strong>.”</span></p>
<p><span>Bu tespitlere katıldığımız zaten konuya girerken belirttiğimiz ifadelerden anlaşılmaktadır. Anadolu’da filizlenen Milli Mücadele’nin amacı, Osmanlı’yı yeniden canlandırmak değil, Türk milletinin de tam bağımsız olarak kendi ülkesinde yaşamasını sağlamaktı. Misak-ı Millî kararları da bütün dünyaya bunu ilan etmiştir. Ancak bunları söylerken Misak-ı Millî’nin bazı maddelerine yeniden değinip daha bazı şeylerin de bu metinde dile getirildiği veya sadece Anadolu coğrafyasında yaşayan Türkleri düşünme bencilliğinde olunmadığı görülmelidir. Misak-ı Millî’de coğrafi sınırları çok gerçekçi olarak (özellikle de bir arada yaşayabilecek bir nüfus coğrafyasının dikkate alınması şeklinde) çizilen sınırlar dışında kalan Türklerin ve Müslümanların (ki bunlar özellikle Balkanlarda Osmanlı bakiyesidir.) haklarının korunmasına yönelik bir madde de mevcuttur. (Azınlıkların hakları komşu ülkelerdeki Müslüman halkın sahip olduğu haklar kadar olacaktır.) Burada Türk ve Müslüman halkın haklarının korunması gayreti yanında Türkiye’de azınlık addedilen cemaatlere tanınacak hukuku da sınırlamaya yönelik bir çaba sezilmektedir. Yani Avrupa’nın bu konudaki sınırsız isteklerini gemlemeye yönelik olarak da düşünebiliriz.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-61333 aligncenter" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/06/Misak-i_Milli.jpg" alt="" width="800" height="367" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/06/Misak-i_Milli.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/06/Misak-i_Milli-768x352.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>Misak-ı Millî’nin Türk Milli Mücadelesi’nin temel prensiplerini, amaçlarını belirlemesi ve hatta Türkiye’nin daha sonraki politikalarının rehberi olması görüşü genel bir kabul görmüş olmasına rağmen, Misak-ı Millî denildiğinde hemen akla gelen coğrafi sınırlar olmuş, Misak-ı Millî terimi adeta Türkiye coğrafyasını belirleyen bir ant olarak anlaşılmıştır. Bu çerçevede bu sınırlar da zaman zaman ve özellikle Lozan Andlaşması ile ilgili olarak TBMM’de çok tartışılmıştır. Bu konuda bir takım görüşler ve kanaatleri de buraya aktararak, sınırlarla ilgili bir tespit yapmak mümkündür. Tartışmalarda ileri sürülen görüşlerin değerlendirilmesinde dikkate alınmak üzere, Misak-ı Millî’nin sınırlarla ilgili maddelerini bir kez daha hatırlamakta yarar olduğu kanaatindeyiz.</span></p>
<p><span>“30 Ekim 1918 tarihinde Mütareke imzalandığı sırada işgal altında olan Arap memleketlerinin durumu, ora halkının serbestçe vereceği oy ile belirlenir. Aynı tarih itibariyle işgal altında olmayan Türk ve Müslüman çoğunluğun yaşadığı bölgeler birbirinden hiçbir şekilde ayrılmaz bir bütündür.</span></p>
<p><span>Elviye-i Selase’de (Kars, Ardahan, Batum) gerekirse yeniden halk oylaması yapılır.</span></p>
<p><span>Batı Trakya’nın durumu, orada yaşayan halkın serbestçe beyan edecekleri oylarla belirlenmelidir<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>8</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>.”</span></p>
<p><span>Özellikle birinci maddeden yola çıkarak sınırların tespiti konusunda farklı yaklaşımlar olmuştur. Bu farklılıklar aynı kişilerin değişik zamanlarda, farklı şartlardaki davranışları veya ifadeleri açısından da geçerlidir. Özellikle Lozan’a kadar sınırlar konusunda ileri sürülen tespitlerle Lozan Andlaşması sırasında Mustafa Kemal Paşa’nın bile farklı kabulleri olmuştur. Bunun sebebi mevcut şartlar içinde siyaseten doğan bazı mecburiyetler olmuştur. Yoksa Mustafa Kemal Paşa’nın Misak-ı Millî konusunda herhangi bir tereddüdü yoktur. Cumhuriyet döneminde şartlar uygun düştükçe Atatürk’ün Lozan’da ulaşılamayan Misak-ı Millî hedeflerinden bazılarını gerçekleştirdiği de ilerde ve müteaddid defalar gündeme gelecektir.</span></p>
<p><span>Şimdi bu konudaki tespitleri ve görüşleri alıp değerlendirelim. Mustafa Kemal Paşa’nın meclisteki ifadesiyle; “Mütareke akdolunduğu gün ordularımız fiilen bu hatta hâkim bulunuyordu. Bu hudud İskenderun Körfezi cenubundan, Antakya’dan, Halep ile Katma İstasyonu arasında Cerablus Köprüsü cenubundan Fırat Nehri’ne mülaki olur. Oradan Deyrizor’a iner, badehu şarka temdid edilerek Musul, Kerkük, Süleymaniye’yi ihtiva eder. Bu hudud ordumuz tarafından silahla müdafaa olunduğu gibi aynı zamanda Türk ve Kürt anasırı ile meskun aksam-ı vatanımızı tahdid eder<strong><sup>[9]</sup></strong>.”</span></p>
<p><span>Mustafa Kemal Paşa’nın bu konudaki görüş ve ifadelerine yeniden döneceğiz. Burada çizilen sınır ile ilgili olarak 1924 yılı yılbaşı armağanı olarak dağıtılan bir harita bu sınırları ihtiva etmektedir. Harita Mustafa Öztürk tarafından tahlil edilmekte ve “Misak-ı Milli iddia edildiği gibi sadece Mondros Mütarekesi sırasında muhasım orduların bulunduğu bir hat değildir. Mesela Rumeli’de muhasım orduların bulunduğu bir hat yoktur. Öyleyse Misak-ı Milli salt, müşahhas bir sınır değildir” denildikten sonra, yukarda Mustafa Kemal Paşa’nın belirttiği sınır hattı haritadaki sınır hattı olarak verilmektedir<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>10</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>Yine Mustafa Kemal Paşa’nın Lozan öncesinde yabancı ve yerli basın mensuplarına verdiği demeçlerde de bu sınır esas alınmaktadır. İzmir’de 13 Ekim 1922 tarihinde Richard Danin’e; zaferden sonraki projeleri ve Türk toraklarından ne kastettiği sorulduğunda; “Avrupa’da İstanbul ve Meriç’e kadar Trakya, Asya’da Anadolu, Musul arazisi ve Irak’ın yarısı, Makedonya’yı ve Suriye’yi terk ettik. Fakat artık arkada kalan ve sırf Türk olan her yeri ve her şeyi isteriz. Bunları kurtarmağa azm ettik ve kurtaracağız”. Yine 24 Ekim 1922’de United Press muhabirine “Musul hududu millimiz dahilindedir.”<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>11</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong> cevabını vermişti.</span></p>
<p><span>Daha önce 2 Eylül 1921’de Associated Press’e demecinde; “Doğu Trakya Türk ekseriyetine sahiptir ve vazgeçilmez hinterlandımızdır. Trakya’nın diğer bölümü için halk oylamasını kabul edeceğiz. İstanbul bizimdir. Mamafih Marmara ve Boğazların ve İstanbul’un (payitaht) emniyeti temin edilmek şartıyla bir hal tarzı kabul etmeye hazırız”<strong><sup>[12]</sup></strong> ve 13 Ekim 1922’de Velit Ebuzziya’ya da “ Müstakbel hudutlarımız bizce 30 Ekim 1918 tarihinde Mütareke aktedildiği günde fiilen sahip olduğumuz huduttur”<strong><sup>[13]</sup></strong> diyor.</span></p>
<p><span>Lozan Konferansı’nın devam ettiği, özellikle Musul Meselesi’nin tartışıldığı sıralarda da Mustafa Kemal Paşa, 25 Aralık 1922’de La Jurnal Muhabiri Paul Herriot’a ve 30 Ocak 1923’te İzmir basınına verdiği beyanatlarında iddiasında ısrarlıdır. “Musul Vilayeti’nin hududu Millimize dahil olduğunu biddefaat ilan ettik. Lozan’da elyevm karşımızda bulunanlar bunu pekala bilirler. Vatanımızın hudutlarını tayin ettiğimiz zaman büyük fedakarlıklara katlandık. Menfaatlerimize aykırı olmakla beraber sulh taraftarı hareket ettik. Artık Milli arazimizden en ufak bir parçasını bizden koparmağa çalışmak pek haksız bir hareket olur. Buna izin vermeyiz. Musul Vilayeti Türkiye Devleti’nin hududu Millisi dahilindedir. Buraları anavatandan koparıp, şuna buna hediye etmek hakkı kimseye ait olamaz. Cemiyeti Akvam ile bu meselenin ilgisi yoktur.”<strong><sup>[14]</sup></strong></span></p>
<p><span>Lozan öncesinde ve kısmen Konferans sırasında bu çerçevede ele alınan sınırlar ve Misak-ı Millî, Lozan’a gidecek heyet için belirlenen politik esasları da belirlemiştir. İsmet Paşa Heyeti Lozan’a giderken TBMM’de yapılan görüşmelerde de Lozan’da Misak-ı Millî üzerinde ısrar edilmesi vurgulanmış, Konferans sırasında da özellikle Musul konusunda, TBMM’nin gizli oturumlarında hep Misak-ı Millî tartışılmıştır<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>15</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>. Lozan Konferansı’na hazırlanan Ankara Hükümeti’nin hazırlıklarında görüşülecek esasları maddeler halinde belirlediği metinde de Misak-ı Millî esas alınmıştı. Sınırların belirlenmesinde doğu, Suriye, Irak, Adalar ve Boğazlarla ilgili ifadelerde tümüyle Misak- ı Millî esas alınmış ve Süleymaniye, Musul, Kerkük’ün istenmesi, Suriye’de İbni Hani’den itibaren Harim, Müslümiye, Meskene, badehu Fırat Yolu, Derzor, Çöl, nihayet Musul Vilayeti dahilde sayılmıştı. Adalardan sahilimize yakın olanların alınması, Trakya’da 1914 hududu, Batı Trakya için halk oylaması, Boğazlar ve Gelibolu’da yabancı güç kabulümüzün mümkün olmadığı tespit edilmişti.</span></p>
<p><span>Kapitülasyonlar, Borçlar, Türkiye’de azınlık iddia edilen cemaatler ve Türkiye dışında kalan Türklerin durumu için de Misak-ı Millî hükümleri esas alınmıştı<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>16</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>Lozan’a giderken beklentiler bu doğrultuda iken, Konferans’ta karşılaşılan direnç ve imkansızlıklar sebebiyle bu çerçevede gerçekleştirilemeyen hususlar, TBMM’de birçok milletvekilinde hayal kırıklığı yaratıyor ve gizli toplantılarda sert tartışmalara sebep oluyordu. Hükümet ve Heyet bu tartışmalarda savunma pozisyonunda, önceleri çok kararlı görünülen birtakım konularda ya taviz verilmesi, ya da bir savaşı göze alma mecburiyetiyle eleştirileri cevaplıyor fakat muhalifleri ikna etmekte zorlanıyordu.</span></p>
<p><span>En çok tartışılan meselelerden biri de Musul Meselesi idi. Bu konuda pek çok milletvekilinin duyguları ve görüşlerini temsil eden İzmit milletvekili Sırrı Bey memnuniyetsizliğini belirtirken şöyle diyordu; “Bizim istediğimiz Musul ve mülhakatı baştan başa halk çoğunluğu Türk ve kısman de Kürt’tür. Bu noktadan Arap çoğunluğun yaşadığı yerler ifadesinin dışındadır. Musul çevresiyle Türkiye’nin dâhilindedir. Aksine davranış Misak-ı Millî’nin iptali manasına gelir.”<strong><sup>[17]</sup></strong> Bu ve buna benzer pek çok eleştiriye karşı Hükümet Başkanı Rauf Bey Musul’un terk edilmediğini ve İngiltere ile görüşmelerde mutlaka Musul’un alınacağını söyler. Rauf Bey; “Musul’u bir sene İngiltere ile ikili olarak halletmek üzere çalışmak, olmazsa Cemiyeti Akvam’a bırakmak şekli, Misak-ı Millî’mizin asıl ruhu ile örtüşüyor… Bunların hepsine ben ve arkadaşlarımız çok çalıştık ve muvaffak olamadık. Farz edin ki muvaffak olsaydık, bunların hepsi bir beyaz kağıt üzerinde kara mürekkeple yazılmış şeylerdir. Bunu teyit edecek yine Türk’ün kuvvetidir. Hiç birine inanmayın. Kuvvetimizi kaybettiğimiz anda anlaşmayı bir sigara kâğıdı gibi yırtarlar ve istedikleri gibi yaparlar<strong><sup>[18]</sup></strong>.”</span></p>
<p><span>Rauf Bey, güçlü olursak anlaşmaları değiştirebiliriz mi demek istiyor, yoksa gerçekçi bir yaklaşım olmazsa anlaşmanın sağlanamayacağım mı kast ediyor bilemiyoruz. Ancak birinci şıkkın, yani biraz temkinli olmanın ve fırsat beklemenin yararlı olduğu, aşırı isteklerin eldekileri kaybetme riski taşıdığını anlatmaya çalıştığını düşünüyoruz. Musul, Boğazlar, Adalar, Batı Trakya, hatta Hatay sınır meseleleri ile ilgili olarak TBMM’de ateşli tartışmalar yapılırken, Hükümet dışında Mustafa Kemal Paşa da tartışmaya zaman zaman katılmıştır.</span></p>
<p><span>Mustafa Kemal Paşa TBMM’de Lozan Konferansı sırasındaki tartışmalarda daha önce çok net ve keskin ifadelerle çizdiği sınırlar konusunda daha yuvarlak ve temkinli ifadeler kullanır. Tabi bu ifadeler daha önceden de bahsedildiği şekilde Misak-ı Millî’den bir vazgeçiş değil, daha olumlu şartları beklemek ve elde edilenleri kaybetme riskini almamak adına bir manevra olarak değerlendirmek gerekir. Çünkü Hatay, Montreux gibi gelişmeler bu konuda bizi teyit ediyor.</span></p>
<p><span>Mustafa Kemal Paşa bu tartışmalar sırasında söyledikleriyle de zaten bu mesajı veriyor. “Bizim Milli hududumuz bize mesut ve bağımsız yaşayabilecek bir hududu Milliyedir. Azami kabul ettirebileceğimiz sınır ne ise o bizim hududu Millimiz olacaktır. Misak-ı Millî’mizde muayyen ve müspet bir hat yoktur. Kuvvet ve kudretimizde tespit edeceğimiz hat sınır hattımız olacaktır.”<strong><sup>[19]</sup></strong></span></p>
<p><span>Bu bakış açısından Mustafa Kemal Paşa Misak-ı Millî’nin bir Türk sınırı ihtiva etmediği üzerinde durarak, herhangi bir bölgede yaşayan Türklerin haklarının, çizilecek suni bir sınır vasıtasıyla ezilmemesini amaçlamıştır<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>20</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>Bu tartışmalarda Boğazlar, Adalar ve Batı Trakya ile azınlıklar konusu da ele alınmıştır. Bu konularda da Lozan Andlaşması’nın Misak-ı Millî ile uyuşmadığı, taviz verildiği şeklinde eleştiriler olmuştur. Mesela Trabzon milletvekili Hasan Bey; “Misak-ı Millî’nin müsaade ettiği şekli de Boğazlarda şimdiye kadar tarihen mevcut olan usulün tebeddülüne biz de binetice muvafakat ettik. Boğazların şimdiye kadar mevcut olan şekli, daima kapalı bulunması, Türklere ait bulunması ve tahkim edilmesi ve herhangi memlekete ait olursa olsun sefaini harbiyenin geçmesine müsaade edilmemesi, ticaret gemileri için dahi değişik şartlar, sınırlamalar ile müsaade ettik. Zaten Misak-ı Milli’de ticari geçişlere izin verilmişti. Boğazlardan serbest geçiş hakkındaki esasları Misak-ı Millî ile uyuşmamaktadır.”<strong><sup>[21]</sup></strong> demektedir.</span></p>
<p><span>Bu tip eleştirilere karşı, yapılan andlaşmada elde edilen sonucun Misak-ı Millî’ye aykırı olmadığı, Zaten Misak-ı Millî’de serbest geçişin söz konusu olduğu, silahsızlandırma uygulamasının da çok fazla bir şey ifade etmediği, çünkü silahsız bölge dışında istediğimiz kadar güç bulunduracağımıza göre her an Boğazlara müdahale edebiliriz, şeklinde savunma yapılıyordu.</span></p>
<p><span>Kapitülasyonlar konusundaki görüş de gayet açık ve netti. Kapitülasyonlar 1914 Eylül ayında kaldırılan tek taraflı davranışlar olarak benimsenmekteydi. Lozan Andlaşması’nda da mesele Türk tarafının görüşleri paralelinde çözümlenmişti. Mustafa Kemal Paşa 2 Kasım 1922’de Petit Parisien muhabirine verdiği demeçte bu konuda Türk tarafının isteklerini net olarak ortaya koymuştu. “Her şeyden evvel şurası bilinmelidir ki, Büyük Millet Meclisi Hükümeti kapitülasyonların devamını asla kabul etmeyecektir. Kapitülasyonlar bizim için mevcut değildir ve asla mevcut olmayacaktır. Türkiye’nin istiklali her sahada tamamen ve kamilen tasdik olunmak şartıyla kapılarımız bütün ecnebilere açıktır.”<strong><sup>[22]</sup></strong> Konferansın kesintiye uğradığı sıralarda, 17 Şubat 1923’te İzmir İktisat Kongresi’nin açılış konuşmasında da Atatürk; “…Biz memleketimizi esirler ülkesi yapmayız… Hala muhataplarımız eski Osmanlı Devleti’nin tarihe malolduğunu ve bugün yeni bir Türkiye’nin kurulduğunu ve bunu kuran milletin çok azimli bulunduğunu, tam bağımsızlık ve egemenliğinden zerre kadar fedakarlık yapamayacağını anlamıyorlar… Hiç kimseden fazla bir şey istemiyoruz. Dünyada her medeni milletin tabiatıyla malik olduğu şeylerden bizi mahrum etmemelidirler; çünkü haklarımız tabiidir, meşrudur, makuldur ve bize lazımdır. Biz bu haklardan vazgeçemeyiz ve ne kadar haklı isek, bu hakkımızı savunmak ve korumak için memleketimizin, milletimizin kabiliyeti ve kudreti de o kadardır.” diyor ve Türkiye’nin her yönüyle tam bağımsızlığı ne kadar önemsediğini belirtiyor, biraz da, Lozan’da Türk isteklerini görmezden gelmeye çalışan İtilaf Devletlerini uyarıyordu.</span></p>
<p><span>Şimdi bütün bu tespitlerden sonra, Son Osmanlı Meclisi Mebusanı’nda Milli hedef olarak belirlenen Misak-ı Millî’nin, Lozan Andlaşması’ndaki çerçeve ile ne kadar örtüştüğü veya örtüşmediği sorusunun cevabını araştırırsak; İstiklal Savaşı sonrası Türkiyesi’ni tescil eden Lozan’da; Misak-ı Millî hedeflerine ulaşılamayan noktalar görürüz. Ancak yine de Lozan Andlaşması 1914-1918 savaşını kazanan Müttefikler ile, 1919-1922 Kurtuluş Savaşı’nı kazanan Türkiye arasındaki ilişkileri eşit şartlarda düzenlemiştir. Bu yüzden Birinci Dünya Savaşı sonrası yapılan pek çok andlaşma kısa sürede yok olmuşken, Lozan bugün hala geçerliliğini korumaktadır. Lozan’da Misak-ı Millî ile çizilen Milli sınırların tescil edilmiş olması, başka bir ifadeyle Türk Milli Mücadelesi’nin haklılığı bunu sağlamıştı. Tabi ki burada sadece coğrafi sınırlar açısından değil, her bakımdan bağımsız bir Türkiye için borçlar, azınlıklar, yurt dışında kalan Türkler, kapitülasyonlar gibi meseleler de Lozan’da çözüme kavuşturulmuş, bu konularda Türkiye sınır konusuna göre daha tatminkâr şartlar sağlamıştı.</span></p>
<p><span>Lozan Konferansı sırasında, Türk delegasyonu başkanı İsmet İnönü kapitülasyonlardan faydalanan tarafların, ama özellikle İngiltere ve Fransa’nın çeşitli diplomatik oyunlarına karşı, “ kapitülasyonlar kaldırılmıştır” ifadesinin andlaşma metninde yer alması konusundaki ısrarını ve karşı tarafın bunu böylece kabul etmek zorunda kaldığını biliyoruz<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>23</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>. Burada söz konusu olan tabiidir ki sadece ticari ve mali kapitülasyonlar değil, adli, siyasi ve kültürel alanlardaki imtiyazlardı da. Konferansın tıkanmasında en önemli konulardan olan adli rejim, ekonomik kapitülasyonlar ve savaş tazminatı görüşmelerinde de İsmet İnönü aynı kararlı tavrı ortaya koyuyor ve; “Vatanım için iktisadi kölelik kabul etmeyi reddederim. Müttefiklerin ileri sürdüğü talepler, memleketimin ekonomik kalkınmasıyla ilgili tüm imkânları kaldırarak bütün ümitlerimizi yok edecek” diyordu<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>24</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong> Bütün kapitülasyonlar kaldırılıyor, Türkiye bunların tasfiyesi için beş yıllık bir geçiş sürecinde ithalat gümrüklerini değiştirmemeyi kabul ediyordu. Türkiye Hükümeti’nin yabancılara Türk mahkemeleri önünde iyi bir adaletin sağlanması konusunda Savaşa girmemiş ülkelerin hukukçularından olmak üzere, Lahey Uluslar arası Sürekli Adalet Divanı’nca düzenlenecek çizelge içinden seçeceği hukuk danışmanlarını, beş yıldan az olmamak kaydıyla, gerekli göreceği bir süre için, Türkiye memuru olarak ve gecikmeksizin hizmetine alacaktır ve Bu hukuk danışmanları Adalet Bakanı’na bağlı olacaklardır<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>25</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>. Sonuç olarak bu gibi başka bazı kayıtlarla da olsa, karşı tarafın deyimi ile, Türkiye’den uygar ülkelerde yürürlükte olmayan bir yöntem uygulamasını istemenin haksızlığı kabul ediliyordu.</span></p>
<p><span>Belki kapitülasyonlarla birlikte ele alınabilecek olan imtiyazlar ve kabotaj problemleri de her iki tarafı madur etmeyecek ölçülerde çözülmeye çalışılmış, Osmanlı döneminde yapılmış olan imtiyaz anlaşmaları taraflar arasında yeniden görüşülüp mevcut duruma göre şartların düzenlenmesi, anlaşma mümkün olmazsa ve gerekli şartlar oluşmuşsa Türkiye’nin tazminat ödemesi kararlaştırılmıştır. Kabotaj hakkı ve liman hizmetleri, andlaşmanın yürürlüğe girmesinden itibaren sadece Türk bandırasına ait kılınmış, 31 Aralık 1923 tarihine kadar yabancıların kabotaj yapmalarına da izin verilmiştir<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>26</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>Osmanlı Borçları meselesi de Lozan’da şöylece karara bağlanmıştı: Balkan savaşı ile Osmanlı’dan ayrılan devletler, Adalar, Lozan Andlaşması ile Osmanlı’dan kopan toprakların verildiği devletler, yine Lozan gereği Osmanlı’dan ayrılan topraklarda kurulan devletler, Osmanlı borçlarının faizi ile birlikte ödenmesine katılacaklardır. Bu devletler paylarına düşen taksitleri Türkiye’ye ödeyecek, Türkiye bunları alacaklılara toplu olarak yine yıllık taksitlerle Fransız Frangı üzerinden ödeyecektir<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>27</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>Yeni Türkiye’nin tam bağımsızlığı ile yakından ilgili diğer bir konu da Azınlıklardı ve Lozan’da bu konuda tabii olarak gündeme geldi. Andlaşmanın ilgili hükmüne göre: Türkiye hükümeti doğum, milliyet, soy, dil, ya da din ayırt etmeksizin, Türk halkının tümünün hayat ve hürriyetlerini en geniş biçimde korumayı üstlenir. Türkiye’nin tüm halkı kamu düzeni ve genel ahlak ile bağdaşan her din, mezhep ya da inanışın genel ve özel biçimde özgürce kullanılması hakkına sahiptir. Müslüman olmayan Türk vatandaşları Müslümanlarla özdeş medeni ve siyasal haklardan yaralanacak, Türkiye’nin tüm halkı yasa önünde eşit olacaktır. Türk Hükümeti Müslüman olmayan vatandaşlarının çoğunlukla yerleştikleri şehir ve kasabalarda bunlara yönelik imkânlar sağlayacak, ana dilleri ile eğitim verecek okullarda Türkiye resmi dili de öğretilecektir… İş bu kesim hükümleri ile Türkiye’nin Müslüman olmayan azınlıkları için tanınan haklar, Yunanistan tarafında da, kendi topraklarında bulunan Müslüman azınlığa tanınmıştır<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>28</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>Buraya kadar Lozan Andlaşması’nın iktisadi, siyasi, mali ve adli yönleri ile ilgili hükümleri üzerinde bir değerlendirme yapılırsa; Misak-ı Millî ölçeğinde, daha önce de değinildiği gibi hedefleri tutturmada başarılı bir sonuç ortaya çıkıyor. Türkiye’nin sınırları konusunu, Lozan’da belirlenen sınırları aktarmak yerine, bu defa tersten alarak, Misak-ı Millî içinde sayılan fakat Lozan’da elde edilemeyen, başka bir deyişle Türk tezlerine tezat şekilde sonuçlanan konulara bakacağız.</span></p>
<p><span>Lozan Andlaşması tabiidir ki; problemleri tümüyle ortadan kaldırmamış, Misak-ı Millî hedeflerinin gerisinde kalan noktalar da olmuştu. Bunların bir kısmı daha sonraki yıllarda düzeltilmiş fakat hala ulaşılamayan noktalar mevcuttur. Burada bu konuda bir tespit yapmak gerekirse, Misak-ı Millî İstiklal Savaşı ile sınırlı bir hedef olarak da görülmemelidir. Daha sonraları, 1936’daki Montreux Boğazlar Sözleşmesi ile Boğazlarda, 1938-1939’da Hatay, hatta 1974’te Kıbrıs olayları ile Milli hedeflere ulaşılmış ve adı geçen devamlılık görülmüştür.</span></p>
<p><span>Misak-ı Millî içinde gösterilen, ancak Lozan’da dışarıda kalan bölgeler veya Misak-ı Millî çerçevesinde ulaşılamayan hedefler olarak baktığımızda; Musul-Kerkük, Batum, Batı Trakya, Boğazlar ve Hatay meseleleri göze çarpmaktadır. Türkiye-Sovyet Rusya sınırı 16 Mart 1921 tarihli Moskova Andlaşması ile kesinleşmiş ve Lozan’da gündeme gelmemiştir. Bu durumda Batum Misak-ı Millî sınırlarına dahilken elde edilemeyen bir bölgedir ve bunun pazarlığı Moskova görüşmelerinde yapılmıştır. Ali Fuat Cebesoy’a göre, Batum fazladan istenmiş, sonra geri adım atılarak Rusya ile pazarlıkta önemli bir taviz olarak terk edilmiştir<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>29</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>. Yani pazarlığın sonuna kadar Batum’dan hiç vazgeçilmeyecekmiş gibi bir tavırla Rusya’nın daha başka tavizler istemesi veya koparmasının önüne geçilmiştir. Batum’un stratejik ve ekonomik değeri düşünüldüğünde bize bırakılmayacağı veya bizim burayı almaya gücümüzün yetmeyeceği gibi bir yaklaşımla hiç olmazsa başka taviz isteklerinin önüne geçilmesi düşünülmüş olmalıdır. Ayrıca gerek Sovyet Rusya ile yapılan Moskova Andlaşması’nda gerekse Azerbaycan, Ermenistan ve Gürcistan ile yapılan Kars Adlaşması’nda; Batum livası halkından her topluluğun kültürel dinsel haklarını sağlayacak, halkın isteklerine uygun tarım toprakları rejimi kurma imkanına sahip olacak şekilde idari özerklik sağlanması ve Batum Limanı üzerinden Türkiye’nin ithalat ve ihracat mallarına gümrük uygulanmaması ve serbest geçiş şartları kabul edilmişti<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>30</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>. Dönemin hassas dengelerini düşündüğümüzde Rusya ile yapılacak iş birliğinin Milli Mücadele’nin genel seyri için hayati önem taşıdığı da unutulmamalıdır.</span></p>
<p><span>Misak-ı Milli’ye göre Hatay’ın güney sınırından düz bir şekilde İran’a çizilecek çizginin güney sınırımızı oluşturması düşünülmüşken, 20 Ekim 1921’de Fransa ile yapılan Ankara Andlaşması bu hedefin gerisinde kalarak, Hatay hariç Türkiye-Suriye sınırını belirlemiştir. Muhtariyete yakın bir statüyle Suriye içinde Fransa’ya bağlı bir bölge olarak bırakılan Hatay, bilindiği gibi 1936’da Fransa Suriye’den çekilirken yeniden gündeme gelmiş ve 1939’da bugünkü statüsü kurulmuştur.</span></p>
<p><span>Güneyde, Türkiye-Irak sınırı da Lozan’da çözülemeyen ve daha sonraki Türk- İngiliz ikili görüşmelerine bırakılan bir meseleydi. Bu sınırın belirlenmesindeki pürüz, Misak-ı Millî sınırları içinde bulunan Musul-Kerkük bölgesidir. Konferans sonrası yapılan ikili görüşmelerde bir yıl içinde çözümlenemeyen bu konu Milletler Cemiyeti’ne havale edilmiş, Cemiyet de İngiltere lehine bir kararla, 16 Aralık 1925’te bölgeyi Irak’a vermiştir ki Irak da İngiliz mandasındadır. İngiltere bu sonucu ancak bu şekilde alabileceği düşüncesiyle konuyu Lozan’ın gündeminden çıkarmış ve sonuç istediği gibi olmuştur. Birinci Dünya Savaşı’nın galip devletleri ve onların uydularından oluşan Milletler Cemiyeti’nden İngiltere aleyhine bir karar çıkması da zaten uzak bir ihtimaldi. Türkiye bu oldu bittiyi kabul etmek istemediyse de, özellikle kendi içindeki birtakım istikrarsızlıklar nedeniyle meselenin üstüne gidememiştir. Bu dönemde Doğu’da çıkan Şeyh Sait İsyanı da bu bakımdan manidardır. Bu meselenin çözümünü savaşa girmemek için ertelemek ondan vazgeçmek anlamına da gelmemelidir. Daha kuvvetli olabileceğimiz bir zamana tehir etmek olarak da düşünülebilir.</span></p>
<p><span>Trakya’da ise, Bulgar sınırı 1913’te Balkan Savaşı sonrası yapılan İstanbul Andlaşması ile belirlenen şekilde tescil edilmiştir. Yunan sınırı da Balkan Savaşı sonrası belirlenen biçimdedir. Meriç Nehri sınır kabul edilmiş ve artı olarak Karaağaç Bölgesi Türkiye’ye verilmiştir. Bu durumda Batı Trakya da Misak-ı Millî sınırları dışında kalmıştır. Ancak Batı Trakya Balkan savaşı sonrası Türk idaresinden çıkmıştı. Batılı ülkelerin baskıları sonucu Osmanlı idarecileri kendiliklerinden, “Meriç Nehri’nden daha doğuya çekilmeyiz” şeklindeki ifadeleriyle bu sınıra razı oldukları izlenimini vermişlerdi. Lozan’da, bölgede yaşayan Türklerin azınlık statüsü tescil edilmişti. Ayrıca Adalardan Çanakkale Boğazı’nın güvenliğiyle doğrudan ilgili olan Bozcaada, Gökçeada ve Tavşan Adası Türkiye’ye verilmiş, Ege adalarının diğerlerinin Balkan Savaşı sonrası durumu teyit edilmişti.</span></p>
<p><span>Boğazlar bölgesindeki kesin hâkimiyetimiz ise, 1936 yılında Montreux Boğazlar Sözleşmesi ile gerçekleşmiştir. Lozan Andlaşması imzalandığı sırada İstanbul ve Boğazlar Müttefiklerin kontrolü altındaydı ve Türkiye’ye baskı yapmak için kullanılmaya çalışılıyordu. Bu konuda Lozan’a ek bir andlaşma (14 sayılı andlaşma) yapılmış ve Boğazların statüsü belirlenmiştir. Buna göre; tartışılan üç tezden (1-İngiltere başkanlığında İtilaf Devletleri Boğazların statüsünün Sevr’deki gibi olmasını isterken, Türkiye’nin güvenliği için bazı garantileri kabul ediyorlardı. 2-Rusya ise Türkiye’nin Boğazlardaki kesin hakimiyetini ve Karadeniz’e tüm savaş gemilerinin girmemesinin sağlanmasını istiyordu. 3- Türkiye Boğazlardan sınırlı bir geçiş serbestisi ile birlikte buraların Türkiye’nin savunması dahiline alınmasını istiyordu.) yola çıkılarak bir orta yol bulunmuş ve andlaşma imzalanmıştır. Andlaşmaya göre, ticaret gemileri barışta ve Türkiye’nin tarafsız kaldığı savaşlarda tam serbesti ile geçebileceklerdi. Türkiye savaşta taraf ise, tarafsız gemiler düşmana yardım amacı dışında geçebilecekti. Savaş gemileri ise, barış zamanında bazı sınırlandırmalarla geçebileceklerdir. Buradaki ölçü Karadeniz’deki deniz gücünün Rusya aleyhine bozulmamasıdır. Boğazlar ve İstanbul bölgesinde Türk hakimiyetini veya Misak-ı Millî hedeflerini zedeleyen asıl unsur bu bölgede oluşturulan Uluslararası Komisyon ve O’nun yetkileridir<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>31</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>. Bu çerçevede Boğazların serbestliğini sağlamak için, Boğazların her iki yanında, en çok 20 km.ye kadar genişleyebilecek olan toprak şeridi ile, Ege ve Marmara Denizi’ndeki bazı adalar askersizleştiriliyordu. Türkiye’nin güvenliği ve Boğazların serbestisi tehlikeye girerse Milletler Cemiyeti bu tehlikeyi önlemeyi taahhüt ediyordu. Ayrıca, Boğazlardan uçuş da bu şartlara bağlıydı ve Boğazların daraldığı noktalarda 5 kilometrelik bir şerit üzerinden uçuş iznine sahip olunuyordu. Silahsızlandırılan bu bölgelerde ve Adalarda hiçbir istihkam, topçu tesisi ve deniz üssü bulunmayacaktı. Buralarda güvenliğin sağlanması için ancak, silahları top olmaksızın, tüfek, tabanca, kılıç ve her yüz asker için dört hafif makineli tüfek ile sınırlı kalacak ve polis ve jandarma kuvvetinden başka silahlı kuvvet bulunmayacaktı<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>32</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>. Bu rejimi yürütecek olan Boğazlar Komisyonu’ydu ve başkanı Türk olacaktı.</span></p>
<p><span>Görüldüğü gibi Boğazlar konusunda yukarıda bahsedilen görüşler arasında bir orta yol bulunmuştur. Bu durum yine daha önce belirtildiği gibi Türkiye’nin bölgedeki hakimiyeti açısından tam bir hakimiyeti kapsamamaktadır. Ancak, 11 Nisan 1936’da Türkiye’nin “Lozan’ın imzalandığı dönemdeki şartların değiştiği, Lozan’ın da güncelleştirilmesi gerektiği ve Türkiye’nin güvenliği açısından bazı endişelerini giderecek bir şekle sokulması gerektiği” ifadesiyle Lozan’da imzası bulunan önde gelen dokuz devlet temsilcisine başvurması sonucu 22 Haziran-22 Temmuz 1936 tarihleri arasında konferans toplanmış ve 9 Kasım 19936 tarihinde Montreux Andlaşması yürürlüğe girmiştir. Bu Andlaşma ile Boğazlar ve İstanbul’da bugünkü statü sağlanmış ve Türkiye’nin bölgedeki hâkimiyeti kesinleşmiştir.</span></p>
<p><span>Misak-ı Milli’nin siyasi ve ekonomik açılardan da tam bağımsız bir Türk devletini hedeflediğini biliyoruz. Kapitülasyonlar, Borçlar, ve azınlıklar gibi konuların da coğrafi sınırlar kadar önemli olduğu kesindir. Kapitülasyonların kaldırılması, borçlar konusunda Türk tezinin kabulü ve azınlıklar tabir edilen unsurların mübadele yoluyla halli, Türkiye’nin üniter bir yapı olarak kabulü ile Lozan’da Misak-ı Milli hedeflerine ulaşılmıştır. Türk delegasyonu Lozan’da bu konularda da çok yönlü bir politika izlemişti. Kapitülasyonlar konusunda karşısına aldığı Amerika’nın imtiyazlar konusunda taviz vererek desteğini sağlamış, Osmanlı borçlarını kısmen kabul ederek Fransa’nın gönlünü hoş tutmuş, Musul Meselesi’nin ilk aşamasında İngiltere’nin prestijini korumasına imkan vermiştir. Buna karşılık Batı, Milli nitelikli yeni Türk devletinin bağımsızlığını, Misak-ı Millî sınırlarını (Musul hariç) ve kapitülasyonların kaldırılmasını onaylamıştır<strong><sup>[</sup></strong><strong><sup>33</sup></strong><strong><sup>]</sup></strong>. Azınlıklar ve Patrikhane konusunda hedef topyekün mübadele ve Patrikhanenin İstanbul’dan Türkiye dışına çıkarılması iken, İstanbul’daki Rumlar ve Patrikhane burada kalmıştır. Patrikhanenin son zamanlardaki bir takım faaliyetleri de bu konuda bazı rahatsızlıklar vermektedir. Lozan Andlaşması’nı bu açıdan ele aldığımızda da Sevr’e göre Batı; “en fazla kar” ilkesinden “en az zarar” noktasına gelmiştir.</span></p>
<p><span>Sonuç olarak; Lozan Andlaşması Misak-ı Millî açısından eksik olmakla beraber, o günün şartları içinde mümkün olanın en iyisi olarak değerlendirilebilir. Yine Misak-ı Millî İstiklal Savaşı’na endekslenmiş bir hedef de değildir. Zaman ve şartlara göre bu Milli amaca ulaşılması konusunda, İstiklal Savaşı sırasında azami mücadele yapılmış, Milli Mücadele ile cephede elde edilebilen başarı ile yetinilsin şeklinde bir anlayış olmamıştır. Ya da ulaşılamayan hedeflerde silaha müracaat edilmemiş, beklenmiş, hedefin bazı kısımlarına daha sonraki yıllarda ve özellikle Atatürk döneminde müsait şartlar oldukça bu fırsatlar değerlendirilmeye çalışılmış sulh yolu ile hedeflere ulaşılmıştır. Hatay Meselesi, Montreux Boğazlar Sözleşmesi ve hatta Kıbrıs olayı bu anlayışın somut örnekleridir.</span></p>
<p><span><strong><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> Prof. Dr. Rahmi DOĞANAY </span></a></strong></span></p>
<p><span>Prof. Dr. F.Ü. Fen-Edb. Fak. Tarih Bölümü, rdoganay@firat.edu.tr.</span></p>
<p><span><strong>Kaynak:</strong></span><br>
<span> Fırat Üniversitesi, </span><span>Sosyal Bilimler Dergisi, </span><span>Cilt: 11 Sayı: 2, ELAZIĞ-2001</span></p>
<hr>
<div><span><strong>KAYNAKLAR </strong></span></div>
<div><span>♦ Fahir Armaoğlu, “Tarihi Perspektif İçinde Misak-ı Milli’nin Değerlendirilmesi,” Misak-ı Milli ve Türk dış Politikasında Musul, Atatürk Araştırma Merkezi, Ankara, 1998</span></div>
<div><span>♦ İlker Alp, “Misak-ı Milli”, Misak-ı Milli ve Türk Dış Politikasında Musul, Atatürk Araştırma Merkezi, Ankara, 1998</span></div>
<div><span>♦ K. Atatürk, Nutuk, İstanbul, 1981, C.III, ve V</span></div>
<div><span>♦ Atatürk’ün Milli Dış Politikası, Ankara, 1981, Belge No:90</span></div>
<div><span>♦ Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri I-III, C.III, ve C.V Ankara, 1981</span></div>
<div><span>♦ Mesut Aydın, Misak-ı Milli ve Yeni Türk Devletinin Sınırları, Malatya, 1997</span></div>
<div><span>♦ Ali Fuat Cebesoy, Moskova Hatıraları, Ankara, 1982</span></div>
<div><span>♦ Rahmi Doğanay, Milli Mücadele’de İtilaf Devletlerinin Karadeniz’deki Faaliyetleri, T.İ.T.E. Basılmamış Doktora Tezi, Ankara, 1992</span></div>
<div><span>♦ Doğu Ergil, Milli Mücadelenin Sosyal Tarihi, Ankara, 1981</span></div>
<div><span>♦ İsmet İnönü, İstiklal Savaşı ve Lozan, Ankara, 1998</span></div>
<div><span>♦ Nejat Kaymaz, “T.B.M.M.’inde Misak-ı Milli’ye Bağlılık Andı İçilmesi Konusu II”, Tarih ve Toplum Dergisi, Eylül 1985</span></div>
<div><span>♦ Mustafa Öztürk, “TBMM’nin 1924 Yılı Yılbaşı Hatırası (Misak-ı Milli Haritası)”, Askeri Tarih Bülteni, Şubat 2000</span></div>
<div><span>♦ Salahi R. Sonyel, Türk Kurtuluş savaşı ve Dış Politika II, Ankara, 1991</span></div>
<div><span>♦ İsmail Soysal, Türkiye’nin Siyasal Andlaşmaları, Ankara, 1989</span></div>
<div><span>♦ Osman Ulagay, Amerikan Basınında Türk Kurtuluş Savaşı, İstanbul,1974</span></div>
<div><span>♦ Selahattin Tansel, Mondros’tan Mudanya’ya Kadar, İstanbul, 1991, C.II,ve.III,</span></div>
<div><span>♦ TBMM Gizli celse zabıtları, Ankara, 1985, , C.II, C.III, C.IV</span></div>
<div><span>♦ Refik Turan, “Misak-ı Milli ve Atatürk’ün Lozan Sonrası Hedefleri”, Misak-ı Milli ve Türk Dış Politikasında Musul,” Atatürk Araştırma Merkezi, Ankara, 1998</span></div>
<div><span>♦ Durmuş Yılmaz, Misak-ı Milli ve Yeni Türk Devletinin Kuruluşu”, Misak-ı Milli ve Türk Dış Politikasında Musul, Atatürk Araştırma Merkezi, Ankara, 1998</span></div>
<div><span><strong>Dipnotlar:</strong></span></div>
<div><span>[1] Doğu Ergil, Milli Mücadelenin Sosyal Tarihi, Ankara, 1981, s.178</span></div>
<div><span>[2] Mesut Aydın, Misak-ı Milli ve Yeni Türk Devletinin Sınırları, Malatya, 1997, s.3</span></div>
<div><span>[3] Selahattin Tansel, Mondros’tan Mudanya’ya Kadar, İstanbul, 1991, C.II, s. 55-56</span></div>
<div><span>[4] İlker Alp,”Misak-ı Milli”, Misak-ı Milli ve Türk Dış Politikasında Musul, Atatürk Araştırma Merkezi, Ankara, 1998, S.176</span></div>
<div><span>[5] İ. Alp, “Misak-ı Milli”, s. 201</span></div>
<div><span>[6] Nejat Kaymaz, “T.B.M.M.’inde Misak-ı Milli’ye Bağlılık Andı İçilmesi Konusu II”, Tarih ve Toplum Dergisi, Eylül 1985, s.179</span></div>
<div><span>[7] Durmuş Yılmaz, Misak-ı Milli ve Yeni Türk Devletinin Kuruluşu”, Misak-ı Milli ve Türk Dış  Politikasında Musul, Atatürk Araştırma Merkezi, Ankara, 1998, s.39</span></div>
<div><span>[8] S. Tansel, Mondros’tan Mudanya’ya Kadar, C.III, s.18-19</span></div>
<div><span>[9] K. Atatürk, Nutuk, İstanbul, 1981, C.III, V. 220, S.1186</span></div>
<div><span>[10] Mustafa Öztürk, “TBMM’nin 1924 Yılı Yılbaşı Hatırası (Misak-ı Milli Haritası)”, Askeri Tarih Bülteni, Şubat 2000,s.17-32</span></div>
<div><span>[11] Ataürk’ün Söylev ve Demeçleri I-III, C.III, Ankara, 1981, s.46</span></div>
<div><span>[12] Söylev ve Demeçler, C.V, s.83</span></div>
<div><span>[13] Söylev ve Demeçler, C.V, s.79</span></div>
<div><span>[14] Söylev ve Demeçler I-III, C.III, s.56,59</span></div>
<div><span>[15] Fahir Armaoğlu, “Tarihi Perspektif İçinde Misak-ı Milli’nin Değerlendirilmesi,” Misak-ı Milli ve Türk dış Politikasında Musul, Atatürk Araştırma Merkezi, Ankara, 1998, s.21</span></div>
<div><span>[16] Metin için bkz. Atatürk’ün Milli Dış Politikası, Ankara, 1981, Belge No:90, s.497-498</span></div>
<div><span>[17] TBMM Gizli celse zabıtları, Ankara, 1985, C.IV, s.111</span></div>
<div><span>[18] TBMM Gizli Celse Zabıtları, C.IV, s.84,87</span></div>
<div><span>[19] TBMM Gizli Celse Zabıtları, C.II, s.354-355</span></div>
<div><span>[20] Refik Turan, “Misak-ı Milli ve Atatürk’ün Lozan Sonrası Hedefleri”, Misak-ı Milli ve Türk Dış Politikasında Musul,” Atatürk Araştırma Merkezi, Ankara, 1998, s.53-54</span></div>
<div><span>[21] TBMM Gizli Celse zabıtları, C.III, s.1171-1172</span></div>
<div><span>[22] Söylev ve Demeçler, C.V, s.49</span></div>
<div><span>[23] Bkz. İsmet İnönü, İstiklal Savaşı ve Lozan, Ankara, 1998, s. 40-44</span></div>
<div><span>[24] Salahi R. Sonyel, Türk Kurtuluş savaşı ve Dış Politika II, Ankara, 1991, s. 330</span></div>
<div><span>[25] İsmail Soysal, Türkiye’nin Siyasal Andlaşmaları, Ankara, 1989, s. 194</span></div>
<div><span>[26] İ. Soysal, a.g.e., s. 196</span></div>
<div><span>[27] İ. Soysal, a.g.e., s. 98</span></div>
<div><span>[28] İ. Soysal, a.g.e., s. 95-98</span></div>
<div><span>[29] Ali Fuat Cebesoy, Moskova Hatıraları, Ankara, 1982, s.191</span></div>
<div><span>[30] İ. Soysal, a.g.e., s. 33,43</span></div>
<div><span>[31] Rahmi Doğanay, Milli Mücadele’de İtilaf Devletlerinin Karadeniz’deki Faaliyetleri, T.İ.T.E. Basılmamış Doktora Tezi, Ankara, 1992, s.262</span></div>
<div><span>[32] İsmail Soysal, a.g.e., s.140-145</span></div>
<div><span>[33] Osman Ulagay, Amerikan Basınında Türk kurtuluş Savaşı, İstanbul,1974, s.19-20</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Sarıkamış Taarruzu</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/sarikamis-taarruzu</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/sarikamis-taarruzu</guid>
<description><![CDATA[ Sarıkamış Taarruzu
1. Dünya Savaşı’nın çıkış sebebi üzerinde değişik spekülasyonlar yapılmaktadır. Avrupa’da başlayıp sonra Dünya’nın geri kalanını da içine alacak olan bu savaşın, var olan dengeleri tümden sarstığı ve yeni kamplaşmalara yol açtığı bilinen bir gerçektir[1]. Ekonomik dengesizlik, sömürge yarışı ve Avrupa diplomasisindeki çözümsüzlük, bu savaşın en önemli etkeni olmuştu[2]. Avrupa’daki kamplaşma İtilaf ve İttifak bloklarını doğurmuştu. […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c49f3c8751.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:43 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Sarıkamış, Taarruzu</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/08/Sarikamis-Taarruzu-2.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/sarikamis-taarruzu.html">Sarıkamış Taarruzu</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Dr. İsmail EYYÜPOĞLU</strong></span></a>
</p><p><span>1. Dünya Savaşı’nın çıkış sebebi üzerinde değişik spekülasyonlar yapılmaktadır. Avrupa’da başlayıp sonra Dünya’nın geri kalanını da içine alacak olan bu savaşın, var olan dengeleri tümden sarstığı ve yeni kamplaşmalara yol açtığı bilinen bir gerçektir<sup><strong>[1]</strong></sup>. Ekonomik dengesizlik, sömürge yarışı ve Avrupa diplomasisindeki çözümsüzlük, bu savaşın en önemli etkeni olmuştu<sup><strong>[2]</strong></sup>. Avrupa’daki kamplaşma İtilaf ve İttifak bloklarını doğurmuştu. İtilaf blokunun başını İngiltere çekerken İttifak blokunun da başında Almanya bulunmakta idi<sup><strong>[3]</strong></sup>.</span></p>
<p><span>Osmanlı Devleti, büyük bir risk alarak, Almanya’nın yanında I.Dünya Savaşı’na katıldı<strong><sup>[4]</sup></strong>. Goeben ile Breslau isimli iki Alman savaş gemisinin Osmanlı karasularına girmesi ve Osmanlı hükümetinin bu gemilere el koyarak 29 Ekim 1914’te Rus limanlarını bombalaması ile birlikte Osmanlı devleti resmen bu savaşta yer almış oldu<strong><sup>[5]</sup></strong>. “1914 Ekim’inden İngiliz donanmasının Çanakkale boğazını bombardımana tutup, sonra da İstanbul’a doğru yola çıktığı 1915 Şubat’ına kadar Osmanlı Orduları yenilgi üzerine yenilgiye uğramışlardı”<strong><sup> [6]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>Sarıkamış Taarruzu ile ilgili olarak resmi kayıtlarda yer alan veriler ve yabancıların bunlara yaptıkları yorumlar ile hatıratlarda anlatılanlar arasında tutarsızlıklar bulunmaktadır. Ordu komutanlığını üstlenecek olan Başkomutan Vekili Enver Paşa’nın sadece bir asker olarak değil aynı zamanda dönemin siyasi aktörlerinden biri olması da yapılan eleştirilerin dozunun da artmasına sebebiyet verecekti.</span></p>
<p><span>Doğu cephesinde harekât, 1 Kasım 1914 günü Rus ordusunun sınırı geçmesi ile başladı. Bu cephedeki Türk III. Ordu Kumandanlığı’nın toplam gücü 189.562 insan 60.877 hayvandı<strong><sup>[7]</sup></strong>. Silah, cephane, malzeme ve iaşe çok noksandı<strong><sup>[8]</sup></strong>. Ordu Kumandanı Hasan İzzet Paşa idi. IX. ve XI. Kolordularla aşiretlerden kurulu İhtiyat Süvari Kolordusu, II.Nizamiye Süvari Tümeni ve Van Jandarma Tümeninden kurulu idi. Rus Ordusu’nun Kumandanı ise Kafkasya Genel Valisi Waranzof Dachkof idi. Genel Vali hasta olduğu için onun askeri yardımcısı General Michlayevski orduyu yönetiyordu. Ne var ki ordunun Kurmay Başkanı General Yudeniç her işte Genel Validen karar almakta olduğu için ordunun yönetiminde karışıklık olmakta idi. Kafkaslardaki Rus ordusu da şöyle konuşlanmıştı: Sahil Grubu (bir tugay) Batum’da, I.Kolordu Sarıkamış-Oltu yöresinde, Erivan Grubu (IV.Kolordu) Erivan dolaylarında, Türkistan Kolordusu ve Sibirya Kazak Süvari Tugayı Tiflis’te ihtiyatta. Bunlardan başka Rusların İran’da da bir kolorduları vardı<strong><sup>[9]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>İki tarafın askeri gücünü karşılaştırdığımız zaman da sayısal değer olarak Rus ordusu daha ağır basmakta idi. Buna göre cephedeki Rus Ordusu 100 piyade taburu, 117 süvari bölüğü, 256 top, 15 istihkâm bölüğünden oluşmakta idi. Türk kuvvetleri 100 piyade taburu, aşiretler hariç olmak üzere 28 süvari bölüğü, 160 top ve 8 istihkâm bölüğünden ibaretti. Türk tümenleri 9, Rus tümenleri 16 taburlu idiler. Yan ve gerilerdeki kuvvetlerle Rus Ordusu 42 tabur, 89 süvari bölüğü ve 94 top daha fazla idi<strong><sup>[10]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>1 Kasım’da Rus ileri harekâtı başladı. Hasan İzzet Paşa, Rus ilerlemesi karşısında pek ciddi bir tedbir almamıştı. Onun fikrine göre Rus ordusu Erzurum önlerinde karşılanmalı idi. Ancak ilerleyen Rusların güçlü birlikler olmadığı. Dağınık bir vaziyette oldukları Başkumandanlık Vekâleti’nden anlaşılınca III.Orduya Rusları ezme emri verilmişti. Bunun üzerine ilerleyen Ruslara karşı Türk taarruzu başlamış, Ordu Kumandanının fazlaca tedbirli tutumu ve hatalı cephe yönetimine rağmen kısmi başarılar elde edilmiş ancak, Rus birliklerinin tam olarak imhası mümkün olamamıştır. Tarihe Köprüköy muharebesi olarak geçen bu savaşta böylece büyük bir fırsat kaçırılmıştı<strong><sup>[11]</sup></strong>. Bu mücadeleden iki gün sonra Türk kuvvetleri, Başkumandanlık Vekâleti’nin ısrarlı tutumu ile Azap mevkiinde Rusların üzerine yeni bir saldırı başlattı. Saldırıda Türk birlikleri çok fazla kayıp vermesine rağmen, Rusları geri çekilmek zorunda bıraktı. Ancak Türk Ordusu yine düşmanı takip etmek yerine geriye çekildi<strong><sup>[12]</sup></strong>.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-63390 aligncenter" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/11/Sarikamis-Harekati-4.jpg" alt="" width="800" height="543" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/11/Sarikamis-Harekati-4.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/11/Sarikamis-Harekati-4-768x521.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>Köprüköy ve Azap muharebelerinin sonuçları Türk Ordusu açısından pek de başarılı geçmemiştir. Bu süreçte iki haftalık bir zaman kaybı yaşanılmış ve bir çok Türk askeri şehit olmuş, moral bozulmuş ve komuta kademeleri arasında da güvensizlik ortaya çıkmıştı<strong><sup>[13]</sup></strong>. Ordu savaşın başından beri böyle perişanlık görmemişti. IX.Kolordu Kumandanı Ahmet Fevzi Paşa, Ordu kumandanı ile yaptığı görüşmede iyi bir hareket yapılmadığını bildirmiş, sözlerine harbe erken girildiğini de eklemişti. Bu söz harbin sonucu hakkında kötümserlik sayılarak Fevzi Paşa emekliye sevkedildi<strong><sup>[14]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>Doğu Cephesindeki bu keşmekeşlik devam ederken, Türk Başkumandan Vekili Enver Paşa ve Almanya yeni bir savaş planı üzerinde çalışmaya başladılar. Avrupa’da savaşın mevzi harbine dönüşmesi ve Galiçya’da Avusturyalıların Ruslar karşısında zor durumda kalmaları üzerine Enver Paşa, müttefiklerinin Avrupa’daki yükünü hafifletmek için -Alman Başkomutanlığı’nın da etkisiyle- Doğu Cephesinde Rus kuvvetlerinin imhasını hedef alan, büyük ölçüde kuşatıcı bir taarruza karar verdi<strong><sup>[15]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>Başkumandan Vekili Enver Paşa ile Kurmay Albay Hafız Hakkı büyük kuşatma harekâtı düşüncesine kendilerini tamamen kaptırmış bulunuyorlardı. Berlin’de bulunan Türk askeri ateşesinin Hindenburg karargâhından Ruslar hakkında gönderdiği raporda “Rusların berkitilmiş mevzilerine taarruz etmenin yararsız olduğu, Ruslara karşı en etkili hareketin kuşatma olacağı bildirilmişti. Bu raporda Enver Paşa’nın düşüncelerini desteklemişti. Türk Başkumandanlığınca hazırlanmakta olan taarruz planına göre, Hindenburg’un VIII. Alman Ordusu ile 26-28 Ağustos 1914 tarihinde sayıca üstün, iki Rus ordusuna karşı Tannenberg<strong><sup>[16]</sup></strong> dolaylarında kazandığı imha muharebesinin bir benzeri, bu kez, Sarıkamış dolaylarında tekrarlanacaktı<strong><sup>[17]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>Almanya tarafından bir kuşatma harekatı konusunda verilen desteğe rağmen Enver Paşa’nın savaşta uygulayacağı plan üzerinde tam bir fikir birliği sağlanamamıştı. Hatta yapılacak taarruzun erken olduğunu savunanlar vardı<strong><sup>[18]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>Bütün bunları bir kenara bırakan Enver Paşa ve Alman kurmay heyeti kafalarında tasarladıkları planı gerçekleştirmek için harekete geçtiler. Sarıkamış’ı kuşatma planı İstanbul’da hazırlandı. Erkân-ı Harbiye Umum Vekâleti’nin üst düzey yetkililerinden olan Albay Hafız Hakkı arazi üzerinde incelemeler yapmak üzere cepheye gönderildi. O, bir kolordu ile Sarıkamış’ın doğusuna ilerleyerek Rus ordusunun kar kalesine çekilmesini önlemeyi uygun bulmuştu. Hafız Hakkı’dan sonra Enver Paşa ile Erkân-ı Harbiye Umum Vekâleti İkinci Başkanı General Bronzart, Harekât Şubesi Müdürü Feldman 14 Aralık 1914’te Erzurum’a gelmişlerdi<strong><sup>[19]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>Enver Paşa, taarruzun bahara bırakılmasını öneren III.Ordu Kumandanı Hasan İzzet Paşa’yı görevinden alarak, III.Ordu Kumandanlığını kendi üzerine aldı. 22 Aralık1914-5 Ocak 1915 tarihleri arasında cereyan eden Sarıkamış savaşlarında Türk Ordusunun uyguladığı plan şöyle idi: Bir kolordu ile düşmanın cepheden tespitini, iki kolordu ile kuzey kanadından kuşatılarak düşman cephesinin 30-35 km. gerisindeki Sarıkamış’ın ele geçirilmesi ile büyük düşman kuvvetlerinin imhasını öngörüyordu<strong><sup>[20]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>Taarruza geçecek ordunun ikmal sistemindeki bozukluk, yapılması düşünülen yıldırım taarruzun başarısını önemli ölçüde etkileyecek türdendi. I.Dünya Savaşı’nda İran Cephesi’nde Osmanlı Ordusu içerisinde istihbarat örgütü olan Teşkilat-ı Mahsusa ile birlikte çalışan Alman Subayı Paul Leverkuehn o günleri anlatırken; Ordunun ihtiyaçlarının Ereğli-Ulukışla demiryolu üzerinden çok sayıda boğazla kuzeybatı Torosları aşıp Kayseri’ye ve oradan da Sivas-Erzincan üzerinden Erzurum’a ulaşan yaklaşık 700 km.lik uzun bir yoldan sağlandığını ifade etmektedir. Bununla birlikte önemli irtifa farkı, yolun kalitesizliği nedeniyle, bazen göçen kayaların altında kalındığı bazen de yoldaki kum fırtınasına maruz kalındığı için ikmalin güçlük ve eksiklerle yapıldığını aktarmakta idi<strong><sup>[21]</sup></strong>.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-61138 aligncenter" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/06/Sarikamis-Harekati.jpg" alt="" width="800" height="531" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/06/Sarikamis-Harekati.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/06/Sarikamis-Harekati-768x510.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>Erzurum’a gelen Enver Paşa’da cepheyi gezince askerin ihtiyaçlarının tam olarak karşılanmadığını gözleri ile gördü. Asker perişan bir vaziyette idi. Görüştüğü askerlere ümitvar sözler söyledi daha sonra da orduya uzun bir emir yayınladı: Emir şöyle idi:</span></p>
<p><span>“Askerler hepinizi ziyaret ettim. Ayağınızda çarığınız, sırtınızda paltonuz olmadığını da gördüm. Lakin karşımızdaki düşman sizden korkuyor. Yakın zamanda taarruz ederek Kafkasya’ya gireceğiz. Siz orada her türlü nam ve nimete kavuşacaksınız. Alemi İslam’ın bütün ümidi sizin son bir himmetinize bakıyor. İlh”<strong><sup>[22]</sup></strong></span></p>
<p><span>Kışın şiddetle hüküm sürdüğü bu mevsimde taarruza geçmenin doğru olmadığı Enver Paşa’ya defalarca ifade edilmişse de O fikrinde ısrar etmişti. Ordu erkânını gençleştirmiş ve kumandanlıklara genç paşaları atamıştı<strong><sup>[23]</sup></strong>. Hatta üst düzey Alman Subaylarının bazıları -Liman Von Sanders’de bunların arasındadır- gerek savaş planı gerekse ordunun ihtiyaçlarının karşılanması konusun da çekinceleri olduğunu Enver Paşa’ya ifade etmişlerdi. Enver Paşa’da Kafkas Cephesi’ne gitmek hususunda kararlı olduğunu, gerekli hazırlıkların tamamlanmasına çalışıldığını, harekâtın krokisinin ortaya çıktığını ifade etmişti. Ona göre Rusların Lehistan (Polonya)’da kötü duruma düşmüş olmaları Kafkasya’daki kıtalarını takviye etme ihtimalini ortadan kaldırmıştı<strong><sup>[24]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>Anlaşılacağı üzere gerek Enver Paşa ve gerekse müttefikleri taarruz hususunda hemfikirlerdi. Ancak plan ve zamanlama konusunda tartışmalar yaşanmakta idi. Enver Paşa bunun hızlı bir şekilde yapılmasına taraftardı.</span></p>
<p><span>22 Aralık 1914’te taarruz başladı. Taarruzun ilk safhasında Türk ordusu bazı başarılar kazandı. 25/26 Aralık’ta Bardız Türk Ordusunu ağırlamakta idi. Sarıkamış’a yaklaşılmıştı<strong><sup>[25]</sup></strong>. Rus Ordusu Oltu’dan geriye doğru çekilirken Türk birlikleri bir çok zorlukla uğraşmaya devam etmekte idi. Karlı ve buzlu yerlerde dik yamaçlar aşılıyor ve bazı dar yerlerde birerli kol halinde ilerlenebiliyordu.</span></p>
<p><span>Bastıkları yerde kar kabarıyor, ezdikleri yerler kayıyordu. Bütün askerin en az bir gün dinlenmeye ihtiyacı vardı. Bronsart Paşa bu konudaki tekliflerini Enver Paşa’ya sunmasına rağmen bu pek kabul görmedi. Enver Paşa’da Hafız Hakkı Bey gibi Rusların hiç savaşmadan kaçacağını düşünmekte idi. Amacı Rusların Kars’a çekilmesini önlemekti. Halbuki Savaşmadan kaçmak Rusların aklına bile gelmemişti. Türk IX.Kolordusunun Bardız’dan Sarıkamış’a yürüyün iki tümeni yolda fazla güçlük çekmediler. Sağda yürüyen 29.Tümen 25 Aralıkta güneş batarken Sarıkamış’ın kuzeybatısında Rus birliklerini mevzilerinden söküp atmıştı<strong><sup>[26]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>Ruslar 25/26 Aralık’ta Sarıkamış’ta güçsüz bir halde idi. Sadece iki Rus taburu bulunmakta idi. Bu iki tabura karşılık iki Türk tümeni Sarıkamış’a girmek üzere idi<strong><sup>[27]</sup></strong>. Enver Paşa Sarıkamış’a girmek istiyordu. Ancak IX.Kolordu Kumandanı İhsan Paşa’nın ricasıyla taarruz durduruldu. Gerekçe olarak takviye kuvvetlerin gelmesi belirtildi. Ancak bu kuvvetler Sarıkamış’a oldukça uzak bir mesafede idi. Bu karar savaşın dönüm noktası oldu. 27 Aralık günü Ruslar takviye güç almışlardı. Türk Ordusunun taarruzu püskürtüldü<strong><sup>[28]</sup></strong>. Türk Ordusunun değil takviye almak askere yiyecek ve yatacak yer sağlamak gibi bir imkânı dahi yoktu. Bir metre kar vardı. Savaş hattında köy bulunmamakta idi. Türk ordugahında tek bir yemek vardı. Zeytin ve ekmek. 25 Aralık’tan itibaren asker ordugahını çadırsız ve karlar üstünde kurmuştu. Yani sıfırın altında 35-40 derecede açıkta uyuyorlardı. Artık donarak ölmeler veya kısmen donarak el ve ayak parmakları kopanlar vardı. Mahrumiyet son kertesine varmıştı. Asker huzursuz ve sinirliydi. Erat seferin gereksiz ve yanlış yapıldığına kanaat getirmeye başlamıştı. Bu arada firarlarda iyiden iyiye artmaya başlamıştı<strong><sup>[29]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>Ruslar Demiryolunu kullanarak Sarıkamış’a sürekli olarak takviye güç yığıyorlardı. 10.Kolordu’nun Allahuekber dağlarını aşması da oldukça güç olmuştu. Beyköye gelen askerleri ayakları şiş olanlar yüzde yirmiyi bulmuştu. Birlikler arasında muhabere imkanı da bulunmamakta idi<strong><sup>[30]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>29 ve 30 Aralık günü IX. Ve X.Kolordular Sarıkamış’a taarruz etti. Rus Ordusu 15.000 kişilik bir ordu toplamıştı. Yapılan taarruzlar Ruslar tarafından püskürtüldü. Türk askerlerinin bazıları Sarıkamış’a girmeye muvaffak oldularsa da kasaba dahilinde dağıldıklarından başarılı olamamışlardı<strong><sup>[31]</sup></strong>. 4 Ocakta 1915’te Rusların karşı taarruzu başlamasına rağmen yeterince etkili değildi. Rus ordusu da gerek savaş ve gerekse iklim şartları yüzünden oldukça yorgundu<strong><sup>[32]</sup></strong>. Aynı tarihte X.Kolordu soldan kuşatılmış bir şekilde Narman’a doğru çekildi. IX. Kolordu da Sarıkamış-Bardız arasında Ruslar tarafından neredeyse yok edilmişti. Ruslar Bardız’ı yeniden işgal etmişlerdi<strong><sup>[33]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>Bu yenilgiden sonra III.Türk ordusu, taarruzdan önce işgal etmiş olduğu Azap Mevziine (Tutak-Narman Hattına) çekildi. Ruslar da takiplerini bu hatta durdurarak yeniden teşkilatlanmaya ve birliklerini takviyeye başlamışlardı. Rus Taarruzu 1915 Nisan’ında başlamış ve 1916 ve 1917 yıllarında da süren savaşlarla Doğu Anadolu’nun büyük bir kısmını işgal etmişlerdi<strong><sup>[34]</sup></strong>.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-69368" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/08/Sarikamis-Taarruzu.jpg" alt="" width="800" height="543" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/08/Sarikamis-Taarruzu.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/08/Sarikamis-Taarruzu-768x521.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>Enver Paşa artık yapacak bir şeyin olmadığını görünce ordu kumandanlığını Hafız Hakkı’ya bırakarak İstanbul’a dönmek üzere cepheden ayrıldı. Yanında Bronzart Paşa olduğu halde Ulukışla’ya vardı. Burada Amcası Halil Paşa ile Karşılaştı. Halil Paşa o günleri şöyle aktarmaktadır: “Enver Paşa’nın ağzını yolda bıçak açmıyordu. Yorgun ve kederli bir halde gözleri dalıyor, düşünüyor, düşünüyordu. Bunun da sebebi Sarıkamış Harekâtı idi. Enver bir ara bana şunları söyledi; – Amca, Sarıkamış harekâtı çok kötü bir netice verdi. Bu sebeple kuvve-i seferiye’yi Üçüncü Ordu üzerine sevketmek zarureti doğmuş bulunuyor. Sen, yeni teşkil edilecek bir fırka ile İran’a gideceksin”<strong><sup> [35]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>Enver Paşa’nın bu savaştaki rolü elbette tartışılmaz bir seviyede idi. Sarıkamış’ın alınamaması ve binlerce askerin düşmana değil de kışa feda edilmesi muhtemelen Enver Paşa’nın ordu içerisindeki konumunu sarsmış olması gerekirdi. Faik Tonguç anılarında durumu şöyle aktarmaktadır: “yaralı ve bitkin subaylarla konuşunca birçok acı gerçeği öğreniyorduk. Hemen hepsi bu felaketin biricik yaratıcısı Enver Paşa’yı gösteriyordu. ‘Buradan kaçması biraz geç kalsaydı canını okuyacaktık’ gibi sözlerle Harbiye Nazırı’na, kahvede yüksek sesle hiç çekinmeden, korkmadan en ağır küfürleri hakaretleri pervasız savuruyorlardı”<strong><sup> [36]</sup></strong>. Ancak Enver Paşa’ya karşı en ufak bir isyanın olmaması ve Osmanlı Ordularını idare etmeye devam etmesi bu serzenişlerin kişisel çerçevede kaldığını göstermektedir.</span></p>
<p><span>Sarıkamış Taarruzu ile ilgili olarak bir çok spekülasyon yapılmaktadır. Bunların içerisinde özellikle; verilen kayıpların toplamının ne olduğu en çok tartışılan konulardan birisidir. Herkes tarafından bilinen 90.000 rakamıdır ki, bunun hepside Türk Ordusunun kaybı olarak değerlendirilmektedir. Ancak o dönemi yaşamış olan ve verdiği bilgileri belgeye dayandıran Fahri Belen bu 90.000 efsanesini şöyle açıklamaktadır: “Rus genel karargahı Türk Ordusu’nun 90.000 kişi kaybettiğini, IX.Kolordu’nun esir edildiğini bütün dünyaya yaymıştı. Sarıkamış Muharebesi’nde Rus ordusu 30.000 Türk ordusu da 50.000 kişi kaybetti. Rus kaynaklarına göre Türk kayıpları 90.000 kişidir. Dağlarda karlar kalktıktan sonra 25.000 cesedin gömüldüğünü yazarlar”<strong><sup> [37]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>General Ali İhsan Sabis’te bu olayı şöyle aktarmaktadır: “100.000 kişilik üç kolordunun iki hafta içinde 15.000 kişiye düşmesi, topları ile silahlarının ve nakil araçlarının yarısından fazlasının kaybolması, bütün gidip gelme yolları üzerinde kanlı veya donmuş mezarsız onbinlerce şehit bırakılması, ordunun gerek maddi gerek manevi güçlerinden çok şeylerin kaybolması ile özetlenebilir” demekte idi. Yenilginin getirdiği şaşkınlık ve korkunç bozgun kayıp sayımının o devirde iyi yapılamadığını ortaya çıkarmaktadır. Meraşal Fevzi Çakmak’ta bu sayıyı 60.000 olarak kabul etmenin doğru olacağını belirtmektedir. Liman Von Sanders’te 90.000 kişiden 12.000 kişi kaldı der<strong><sup>[38]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>Ruslar savaş esnasında 7000 esir aldıklarını ve savaştan sonra 23.000 ölü gömdüklerini resmi yayınlarında bildirmişlerdir. Bu aynen kabul olunmaktadır. XI.Kolordu bölgesinde 10.000, savaş hattı gerisinde donma ve hastalık nedeniyle 20.000 erin daha öldüğü sanıldığından, kayıpların toplamı 60.000’i bulmaktadır. Bu savaşta ölü sayısının çok fazla olmasının nedeni yeteri kadar sağlık personeli ile hastanelerin bulunmaması idi. III.Ordu’nun giyim kuşam durumu ile beslenme durumu da çok yetersizdi. Örneğin Erzurum’da ancak 900 kişilik bir hastane vardı. Halbuki öyle günler olmuştu ki, 15.000 hasta ve yaralı Erzurum’a toplanmıştı. Bu hastalar odun yığınları gibi çadırların içinde birbiri üzerine yığılmış ve bakımları yapılamamıştı. Sarıkamış taarruzundan sonra çıkan tifüs hastalığı da durumu daha feci bir hale getirmişti. Bu hastalıktan dolayı verilen kayıplar oldukça fazla idi. III.Ordu Kumandanlığına atanmış olan Hafız Hakkı Paşa dahi Tifüs’ten ölenler arasında idi. Rus Ordusu’nun kayıplarına gelince; Rus ordusu giyim, kuşam ve beslenme yönünden daha iyi durumda idi. Şiddetli kış koşulları bu orduyu Türk ordusu kadar etkileyememişti. Rusların kendi açıklamalarına göre savaşta 20.000 ve donma nedeniyle de 9.000 ölü verdikleri bildirilmişti. Buna Türk ordusu tarafından alınan 2-3000 esirde eklenecek olursa Rus kayıplarının tamamının 32.000 civarında olduğu görülmektedir<strong><sup>[39]</sup></strong>.</span></p>
<p><span>Rakamlar arasındaki farklılıklara rağmen değişmeyen bir gerçek var ki, o da Türk ordusun kaybının Ruslardan fazla olduğudur. Ama bunun da kesinlikle 90.000 olmadığıdır. Bu savaşa başlanırken Türkistan’a ulaşmak amaçlanmıştı. Sarıkamış oraya varmak için alınması gereken noktalardan birisi idi. Mağlubiyetten sonra Türkistan yolu kapanmış ve Doğu Anadolu Rus istilasına açık bir hale gelmişti. Bu savaşın sonucunu belirleyen en önemli unsur da iklim şartları olmuştu. Enver Paşa ve devletin idarecileri için artık yapılması gereken, bu savaşın en azından psikolojik etkilerini bertaraf etmek amacıyla yaşanılanları unutmak idi. Bu anlayış genel bir eylem halini aldı. Gerek Osmanlı döneminde ve gerekse Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra geçmişimizin bir parçası olan bu drama yeterince hafızalarımızda yer vermedik. Bu açıdan bakınca son yıllarda gerçekleştirilen bazı olumlu faaliyetler ümitlerimizin yeşermesine sebep olmaktadır.</span></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Dr. İsmail EYYÜPOĞLU</strong></span></a>
</p><p><span>Atatürk Üniversitesi, Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi Enstitüsü Öğretim Üyesi</span></p>
<p><span><strong><u>Kaynak: </u></strong></span><span>Atatürk Üniversitesi, </span><span>Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Dergisi, </span><span>Sayı:31 Erzurum-2006</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-69370" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/08/Sarikamis-Taarruzu-1.jpg" alt="" width="800" height="543" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/08/Sarikamis-Taarruzu-1.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/08/Sarikamis-Taarruzu-1-768x521.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<hr>
<div><span><strong><u>KAYNAKLAR</u></strong></span></div>
<div><span>♦ AYDEMİR, Şevket Süreyya, Enver Paşa, III, İstanbul, 1978</span></div>
<div><span>♦ BELEN, Fahri, 20nci Yüzyılda Osmanlı Devleti, İstanbul, 1973.</span></div>
<div><span>♦ Birinci Dünya Harbinde Türk Harbi, Kafkas Cephesi, 3ncü Ordu Harekâtı, I, Ankara, 1993.</span></div>
<div><span>♦ Birinci Dünya Savaşı Ansiklopedisi, I, İstanbul, 1976.</span></div>
<div><span>♦ BOĞUŞLU, Mahmut, 1.Cihan Harbi, İstanbul 1997.</span></div>
<div><span>♦ FROMKİN, David, Barışa son veren Barış, (çev: Mehmet Harmancı), İstanbul, 1989.</span></div>
<div><span>♦ GÖRGÜLÜ, İsmet, On Yıllık Harbin Kadrosu, Ankara, 1993.</span></div>
<div><span>♦ Kaymakam Şerif Bey, Sarıkamış İhata Manevrası, (Yay. hzl: Murat Çulcu), İstanbul, 1998.</span></div>
<div><span>♦ ÖZDEMİR, Yavuz, Bir Savaşın Bilinmeyen Öyküsü, Erzurum, 2003.</span></div>
<div><span>♦ SANDER, Oral, Siyasi Tarih, İlkçağlardan 1918’e, Ankara, 1989.</span></div>
<div><span>♦ Sonsuz Görevde Nöbet, Paul Leverkuehn’in Anıları, (çev: Zekiye Hasançebi), İstanbul,1998.</span></div>
<div><span>♦ SORGUN, Taylan, Halil Paşa, Bitmeyen Savaş, İstanbul, 1997.</span></div>
<div><span>♦ TONGUÇ, Faik, Birinci Dünya Savaşı’nda Bir Yedek Subay’ın Anıları, İstanbul, 1999.</span></div>
<div><span>♦ YILMAZ, Veli, 1.Dünya Harbi’nde Türk-Alman İttifakı ve Askeri Yardımlar, İstanbul, 1993.</span></div>
<div><span><strong><u>Dipnotlar:</u></strong></span></div>
<div><span><strong>[1]</strong> Fransa, Alsace-Lorainne’i geri almak istiyordu. Bu ise ancak Almanya’nın yenilgisi ile olanaklı</span></div>
<div><span>idi. İngiltere, Prusya militarizmini yıkmak ve Avrupa güç dengesine Almanya’nın yönelttiği tehdidi ortadan kaldırmakta kararlı idi. Bu da Almanya’nın yenilgisini gerektiriyordu. Almanya ise en tutkulu savaş amaçlarına sahipti. Avrupa’da başta güç olmak ve yeryüzünde İngiltere’nin yerini almak istiyordu. Oral Sander, Siyasi Tarih, İlkçağlardan 1918’e, Ankara, 1989, s.248.</span></div>
<div><span><strong>[2]</strong> Birinci Dünya Savaşı Ansiklopedisi, I, İstanbul, 1976, s.1-8.</span></div>
<div><span><strong>[3]</strong> Sander, s.250-251.</span></div>
<div><span><strong>[4]</strong> Osmanlı Devleti’nin Alman ittifakından beklentileri şunlardı: “a-Bekasını devam ettirmek, toprak bütünlüğünü korumak ve doğu Anadolu’yu elinden çıkarmamak b-Arap yarımadası ve Süveyş kanalı bölgesindeki durumunu kuvvetlendirmek c-İslam aleminin liderliğini sürdürmek d- Devletin kaybettiği itibarını yeniden kazandırmak için İran, Azerbaycan ve Türkmenistan’daki bütün Türkleri birleştirmek e-Bloklararası çatışmada devleti yalnız bırakmamak” şeklinde özetlenebilir. Veli Yılmaz, 1.Dünya Harbi’nde Türk-Alman İttifakı ve Askeri Yardımlar, İstanbul, 1993, s.69-70.</span></div>
<div><span><strong>[5]</strong> Birinci Dünya Savaşı Ansiklopedisi, I, s.248.</span></div>
<div><span><strong>[6]</strong> David Fromkin, Barışa son veren Barış, (çev:Mehmet Harmancı), İstanbul, 1989, s.109.</span></div>
<div><span><strong>[7]</strong> İsmet Görgülü, On Yıllık Harbin Kadrosu, Ankara, 1993, s.101.</span></div>
<div><span><strong>[8]</strong> “Mevcudun altı aylık iaşesi için 88.000 ton buğday, çavdar ve arpaya ihtiyaç olmasına karşılık, ordu ambarında ancak 1250 ton hububat vardı.” Şevket Süreyya Aydemir, Enver Paşa, III, İstanbul, 1978, s.100.</span></div>
<div><span><strong>[9]</strong> Fahri Belen, 20nci Yüzyılda Osmanlı Devleti, İstanbul, 1973, s.217.</span></div>
<div><span><strong>[10]</strong> Belen, s.217.</span></div>
<div><span><strong>[11]</strong> Yavuz Özdemir, Bir Savaşın Bilinmeyen Öyküsü, Erzurum,2003, s.127.</span></div>
<div><span><strong>[12]</strong> Özdemir, s.124.</span></div>
<div><span><strong>[13]</strong> Birinci Dünya Harbinde Türk Harbi, Kafkas Cephesi, 3ncü Ordu Harekâtı, I, Ank., 1993, s.322.</span></div>
<div><span><strong>[14]</strong> Belen, s.221.</span></div>
<div><span><strong>[15]</strong> Görgülü, s.101.</span></div>
<div><span><strong>[16]</strong> Savaşın birinci yılında, itilaf ve ittifak devletleri arasında cereyan eden üç büyük savaştan birisi Sarıkamış savaşıdır (Diğerleri doğu Prusya’da Tannenberg ve Paris civarlarındaki Marn’dır). Sarıkamış Tannenberg ve Marn savaşları arasında coğrafî düzeyde bazı benzerlik ve farklılıklar vardır. Her üçü de büyük nehirlerin kıyısında cereyan ederken Marn ve Tannenberg savaşları ovada Sarıkamış savaşı ise son derece arızalı, 2000-3000m yüksekliğindeki dağlarla kaplı bir bölgededir. Sarıkamış’ın planı görünüşte mükemmel bir plandır fakat şartlara göre bu plan ezbere çizilmiştir bölgenin iklim ve arazi şartlarına uymayan bir plandır. Mahmut Boğuşlu, 1.Cihan Harbi, İstanbul 1997 s.75-76.</span></div>
<div><span><strong>[17]</strong> Birinci Dünya Harbinde Türk Harbi, Kafkas Cephesi, 3ncü Ordu Harekâtı, I, s.349.</span></div>
<div><span><strong>[18]</strong> Fromkin, s.110.</span></div>
<div><span><strong>[19]</strong> Belen, s.221.</span></div>
<div><span><strong>[20]</strong> Görgülü, s.101-102.</span></div>
<div><span><strong>[21]</strong> Sonsuz Görevde Nöbet, Paul Leverkuehn’in Anıları, (Çev: Zekiye Hasançebi), İst.,1998, s.20.</span></div>
<div><span><strong>[22]</strong> Kaymakam Şerif Bey, Sarıkamış İhata Manevrası, (Yay.Haz: Murat Çulcu), İst., 1998, s.160.</span></div>
<div><span><strong>[23]</strong> Faik Tonguç, Birinci Dünya Savaşı’nda Bir Yedek Subay’ın Anıları, İstanbul, 1999, s.27.</span></div>
<div><span><strong>[24]</strong> Özdemir, s.176.</span></div>
<div><span><strong>[*]</strong> Erzurum’un Şenkaya ilçesine yakın bir yerleşim birimidir.</span></div>
<div><span><strong>[25]</strong> Belen, s.222-224.</span></div>
<div><span><strong>[26]</strong> Birinci Dünya Savaşı Ansiklopedisi, II, s.324.</span></div>
<div><span><strong>[27]</strong> Boğuşlu, s.77.</span></div>
<div><span><strong>[28]</strong> Belen, s.224.</span></div>
<div><span><strong>[29]</strong> Birinci Dünya Savaşı Ansiklopedisi, II, s.325-326.</span></div>
<div><span><strong>[30]</strong> Birinci Dünya Harbinde Türk Harbi, Kafkas Cephesi, 3ncü Ordu Harekâtı, I, s.451-455.</span></div>
<div><span><strong>[31]</strong> Belen, s.224; Birinci Dünya Harbinde Türk Harbi, Kafkas Cephesi, 3ncü Ordu Harekâtı, I, s.470.</span></div>
<div><span><strong>[32]</strong> Belen, 226-227.</span></div>
<div><span><strong>[33]</strong> Birinci Dünya Savaşı Ansiklopedisi, II,s.330.</span></div>
<div><span><strong>[34]</strong> Görgülü, s.102.</span></div>
<div><span><strong>[35]</strong> Taylan Sorgun, Halil Paşa, Bitmeyen Savaş, İstanbul, 1997, s.138.</span></div>
<div><span><strong>[36]</strong> Tonguç, s.27.</span></div>
<div><span><strong>[37]</strong> Belen, s.227</span></div>
<div><span><strong>[38]</strong> Birinci Dünya Savaşı Ansiklopedisi, II, s.335.</span></div>
<div><span><strong>[39]</strong> Birinci Dünya Harbinde Türk Harbi, Kafkas Cephesi, 3ncü Ordu Harekâtı, I, s.536.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Köy Enstitülerimizde Eğitim ve Öğretim İlkeleri</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/koey-enstitulerimizde-egitim-ve-ogretim-ilkeleri</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/koey-enstitulerimizde-egitim-ve-ogretim-ilkeleri</guid>
<description><![CDATA[ Köy Enstitülerimizde Eğitim ve Öğretim İlkeleri
I – Köy Kaynağına Kısa Bir Bakış: Bir küme insanın, belli bir yerde temelli olarak oturmaya başladığı tarih, toplumsal hayatı kalın bir çizgi ile ikiye böler. Bu bölüntünün başladığı günden beri kurula-gelen köylerde tarih kocamaktan bıkmış gibidir. Devirler üst üste, katlana katlana bu köylerin kenarlarında höyükleşmiştir. Tarihle beraber yaşlanmış köylerin küllüklerinde oyun oynayan ço­cuklar toprağı […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c49f147a1d.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:43 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Köy, Enstitülerimizde, Eğitim, Öğretim, İlkeleri</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1049" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/08/Koy-Enstituleri-1.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/koy-enstitulerimizde-egitim-ve-ogretim-ilkeleri.html">Köy Enstitülerimizde Eğitim ve Öğretim İlkeleri</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>İsmail Hakkı TONGUÇ</strong></span></a>
</p><p><span><strong><span>I – Köy Kaynağına Kısa Bir Bakış:</span></strong></span></p>
<p><span>Bir küme insanın, belli bir yerde temelli olarak oturmaya başladığı tarih, toplumsal hayatı kalın bir çizgi ile ikiye böler. Bu bölüntünün başladığı günden beri kurula-gelen köylerde tarih kocamaktan bıkmış gibidir. Devirler üst üste, katlana katlana bu köylerin kenarlarında höyükleşmiştir.</span></p>
<p><span>Tarihle beraber yaşlanmış köylerin küllüklerinde oyun oynayan ço­cuklar toprağı eşerlerken, büyükler köy kıyılarında dam temelleri açar­larken, bir kaç bin yıl önce yaşamış cedlerinin ellerinden çıkmış; çak­mak taşından yapılma avadanlıklar, toprak küpler, küçük kandiller, kırılmış çanaklar, ustalıkla işlenmiş heykeller bulurlar. Bazan da diri bir köyün veya cansız höyüğün altında bir kaç yüz yıl önce çökmüş köyün, onun altında da ondan evvelki çağların malı olan başka köylerin iskeletlerini gösteren temellere rastlanır. Tarihî kazılar yapı­lan yerlerde köyün geçmişini anlatan yüzlerce, binlerce eşya bulunur. Yaşlanmış mezarlıklar, büyüye büyüye bu köylerin dört bucağını sa­rarlar. Zamanla bu ihtiyar köylerin yakınlarında yeni köyler doğar. Eskilerden bir kısmı batar, belki de bir daha hiç dirilmemek üzere toprağın altına gömülür. Yeni doğanlar gelişir, canlanır, zaman geçtik­çe onlar da yaşlanır, çöker, onların üstüne de tekrar yenileri kurulur.</span></p>
<p><span>Her çağ kendi köyüne devrinin damgasını, hiç bir kuvvetin silip yok edemiyeceği şekilde basar, geçer. Bata çıka bütün tarih boyunca insan oğluna yuvalık yapan bu köylerin bağrında her devrin mânalı, düşündürücü izleri kalır. Tarihî olaylar köye mahsus hayata mayalık yaparlar. Gelişme şartlarını bulunca köy çiçeklenmeye başlar, günün birinde olgunlaşır, değerlenir, özlüleşir.</span></p>
<p><span>Köyler, tıpkı aynı familyanın bitkilerinde görüldüğü gibi biçim, renk, duyuş, düşünüş ve mukadderat bakımlarından birbirine eşit in­sanlarla dolar, boşanır, tükenmeyen bir kaynak gibi çağlar dururlar ve böylece topluma mayalık ederler.</span></p>
<p><span>Köylü halk, köy toplum hayatının çarkında bilene bilene yetişir. İş hayatı içinde yuğurula yuğurula, çalkana çalkana bağrından adı sanı belli olmayan değerler fışkırtabilecek duruma gelir. Yabanda başı boş dolaşan vahşi hayvanlar, köylünün elinde, onun emeğiyle evcilleşir, asilleşirler. Kırları kaplayan otlar, ormanları dolduran çalılar onun çalışmasıyla cins bitkiler veya meyvalar haline gelir, “Kültür bitkileri,, adını alırlar. Toprak, onun eliyle işlene işlene sırları çözülebilen, türlü maksatlar için kullanılabilen, hayatın devamını sağlıyan, verimli ve de­ğerli bir ana olur. Taştan veya kemikten yapılmış kaba âletlerle işe başlıyan, köye ilk defa yerleşen ve orada yıllarca, asırlarca didinen bu yaratık; tarih boyunca tabiatla baş başa kalan, tabiat kuvvetleriyle sa­vaşan, bu sebepten tabiatın sırlarını -amprik te olsa- deneylerle anla­maya çalışan ilk gözlemci kahramandır. Toplumsal hayatın en karışık, insanı ta iliklerine kadar içinden sarsan bütün olaylarına yol gösteren bu büyük oyuncudur. Hastalıkların en korkunçları, ölümlerin beklenmedikleriyle pençeleşen ve kurbanlarını vere vere bunların hepsiyle sava­şan bu arslandır. En korkunç fırtınaların karşısında kaya parçası gibi dim dik duran, toplumun zaman zaman çürümeye yüz tutan veya çö­ken taraflarının ağırlığını sırtlanan bu yiğittir. İşte toplumsal yaşayışa izcilik yapan kahraman, arslan ve yiğit vasıflı insanları hiç durmadan bıkmadan, yılmadan yetiştiren köy, insan oğlunun kurduğu en eski, en devamlı ve en kuvvetli okul, daha doğrusu Enstitüdür. Açılış tarihleri pek kısa olan modern okulların, enstitülerin veya üniversitelerin hiç birinde köy adlı bu Enstitüdeki kadar gerçek deneyler ve gözlemler yapılamamıştır. Tahılın, meyve cinslerinin islâh edile edile bugünkü ol­gunluğa gelişi, sulama vasıtalarının bulunuşu, değirmenlerin icadı, zi­raat âletlerinin tekâmülü burada harcanan emekler sayesindedir. Sığır, deve, keçi, koyun veya at cinslerinin asilleştirilmesi için köylünün dök­tüğü teri henüz zamanımızdaki üniversitelerin profesörleri dökememişlerdir. Köylü insan toprağa, bitkiye, hayvana, eşyaya, kısaca söylemek lâzım gelirse tabiat varlıklarına bağlı insandır. O hayatını, bu varlıkları değerlendirmekle kazanır.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-76342 size-full" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/08/K%C3%B6y-Enstit%C3%BCleri-1.jpg" alt="" width="800" height="367" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/08/Köy-Enstitüleri-1.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/08/Köy-Enstitüleri-1-768x352.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span><strong><span>II – Köyün, Kasaba veya Şehirleşmesi:</span></strong></span></p>
<p><span>Bu olgunluğa erişebilen ve türlü bakımlardan önem kazanan köyler büyümeye, etraflarından kendi içlerine değerli insanları, iş arıyanları çekmeye başlarlar. Kısa bir zaman içinde alabildiğine genişlerler, günün birinde köy karakterini kaybeder, kasaba olurlar. Bunların çevrelerindeki köyler bir çok bakımlardan kasabaya bağlanırlar. Kasabalı bunları idare etmek, kendi isteklerine göre köylerden faydalanmak, bâzı hususlarda da onlara fay­dalı olmak amaçlarını güder. Köyle kasaba arasında bağlılıklar arttıkça artar. Bundan sonra kasaba her bakımdan kuvvetlenmeye başlar, çev­resindeki köyleri kendine sım sıkı bağlar, zamanla onları idaresi altına alır. Kasabanın maddî ve manevî kudreti arttıkça köy üzerine yaptığı etkiler de çoğalır. Köyünkünden ayrı vasıflarda ve kasabaya mahsus, kuvvetini köyden alan bir medeniyet ve kültür doğar. Ondan sonra kasabanın bir kısım insanlar için köyden daha sevimli, daha cazip bir hale geldiği görülür.</span></p>
<p><span>Zamanla bu kasabaların bazıları da karakter değiştirerek şehirleşirler. Buralara köyden veya kasabadan kopup gelen insanlar yığılma­ğa başlarlar. Türlü sebeplerle dolaylarındaki köylerle kasabalarda bu şehirlere bağlanırlar. Köy ve kasaba müstakil birer varlık olmaktan çı­kar, hayatsel birçok ihtiyaçlar yönünden ve mukadderat bakımından şehirin eline düşerler.</span></p>
<p><span>Kasaba ile şehirlerde kendilerine mahsus havanın içinde, köylü halktan büsbütün ayrı vasıflarda insanlar yetişir. İdareci sınıfa mensup olanlar, ticaret yapanlar, belli bir sanatla geçinenler, türlü işlerde çalı­şanlar, iş arayanlar, yeni yeni iş alanları açmayı tasarlıyanlar, köyler­deki topraklarını işletenler buraların en çok göze çarpan insan tiplerini teşkil ederler.</span></p>
<p><span>Kasaba ve şehirlerin sakinleri muayyen maksatlarla teşkilât kurabilirler; Devletin, sermaye sahiplerinin ellerindeki vasıtalardan fayda­lanma yollarını bulurlar. Böylece köylüye nazaran daha geniş bir çevre içinde iş görebilecek duruma gelirler. Yeni nesilleri bu maksada göre yetiştirmeye mahsus kurumlar açarlar. Hukuk, Ekonomi, Ticaret, Sanayi, Kültür gibi önemli ve hayatsel değerde ne varsa bunların kurallarını, ilkelerini kendileri saptar, kendileri gerçekleştirmeye giri­şirler. Böylece kasaba veya şehirler, insan hayatına ileri hamleler ka­zandıran bir medeniyete sahne olurlar. İşte bu sebeplerden köyle şehir ve kasabaların işlevleri birbirinden kalın çizgilerle ayrılır.</span></p>
<p><span>Şehir ve kasaba halkı, tabiattan, topraktan, hayvandan, sudan, ormandan, meradan, çayırdan uzaklaşır.</span></p>
<p><span>Tabiatın bağrında yaşama tarzından uzaklaşan insanlar, amaçları belli bir teşkilât altına alınarak ihtirasları çerçevelenmedi mi bunlardan bir kısmı değerlerinin birçoğunu kaybeder, kendi kendine yetmiyen, başkalarına bağlanan ve ancak onların sırtlarında yaşayabilen insanlar haline gelirler. Bunlar yeteneklerini hesaplamaksızın ne pahasına olursa olsun, esirlik şeklinde bile olsa, sırtlarında yaşadıklarını ellerinde tut­mak ve onları idare etmek isterler. Geçmişten beri süregelen bir çok kurullar, bilimler, ilkeler bu düşünce ile ortaya atılmış, türlü sıfatlarla kutsileştirilerek hayata geçirilmek istenilmiştir.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-69380" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/08/Koy-Enstituleri-2.jpg" alt="" width="800" height="550" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/08/Koy-Enstituleri-2.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/08/Koy-Enstituleri-2-768x528.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>Her çağın bilginleri, halk önderleri, köylü ayaklanmalarına baş­kanlık edenler, son devirlerin düşünceli Devlet adamları; tabiattan uzaklaşan, tabiatın yerine insanı istismara yeltenen bu şehir yaratığı­nın ihtiraslarına gem vurmak istediler. Birbirlerinden ayrı iki âlem haline gelen köyle şehir arasındaki uçurumu kapatmak için çareler araştırdı­lar. Toplumsal hayat yönünden çok önemli olan bu iki kuvveti dengede tutmak istediler. Buna bazan muvaffak oldular, bazan da olamadılar. Her ne şekilde olursa olsun, bir çaresi bulunarak, her devirde ve her yerde toplum hayatındaki dengesizliğin önüne geçilebilmiş olsaydı, in­sanlık tarihinin akışı bildiğimizden büsbütün başka türlü olacaktı. Bu mümkün olmayınca, bu çıkmaza sapan milletlerin hayatında tarih ölçü­sünde büyük çöküntüler oldu. Heybetli, haşmetli bir imparatorluğun göçtüğü, servete garkolmuş şehirlerin battıkları görüldü. Bu olay kar­şısında, Tarih merhametsizce:</span></p>
<p><span>…İmparatorluğu köylü halkı, kanını emercesine istismar ederek, imparatorluğa temel olamıyacak hale getirdiği için battı, dedi.</span></p>
<p><span>Tarihin her devrinde örneğine rastlanan köksüz insanların idarele­rine geçen ulusların talihleri asla gülmedi. Bilhassa yeni medeniyet top­raktan uzaklaşan ve ham madde müstahsilini emerek geçinmek istiyen bu soysuzlaşmış insanın eline, maksadını geniş ölçüde gerçekleştirmeye elverişli bir çok imkânlar, fırsatlar ve teknik vasıtalar verdi. O, bu va­sıtaları kullanmaya başladıktan sonra, büsbütün zalimleşti. İmkân ve fırsat bulduğu diyarlarda, kökü toprağa gömülü olmıyan, halk yığınla­rına dayanmıyan, yalnız sömüren sınıfın menfaatlerini koruyan, temeli çürük bir devlet kurdu, hastalıklı bir medeniyet yarattı, onun meftûnu oldu. Bu medeniyet bilhassa teknik alanda harikalar gösterdi. İnsanları köylerden boşanarak büyük şehirlerde toplanan, desteklerini fabrikalar teşkil eden yeni bir âlem doğdu. Yeni insan bu milyonluk şehirlerin içinde, makine çarklarının arasında terbiye edilmiye başlandı. Büyük şehirin sihirli cazibesi dünyanın her tarafına yayıldı. Konforlu bir hayata kavuşma isteği bir çok insanlar için ülkü haline geldi.</span></p>
<p><span>Büyük sanayie dayanan ve büyük şehirlerde kurulan bu medeniyet, dünya köylerini korkunç bir şekilde emmeğe başladı. Büyük şehirde terbiye gören makine devri insanı nazarında köy kıymetten düştükçe düştü. Köylünün kıyafetinden türküsüne, türküsünden masalına, masa­lından diline, dilinden geleneklerine, oyunundan kilimine, kiliminden heybesine varıncaya kadar ulusal kültürle ilgili bütün değerleri bu tip insanlar nazarında iptidaî, aşağılık şeyler oldular.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-69374" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/08/Koy_Enstituler-1.jpg" alt="" width="800" height="567" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/08/Koy_Enstituler-1.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/08/Koy_Enstituler-1-768x544.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>Büyük denizlerin dalgaları gibi kıtaları kaplıyan ve dünya ölçü­sünde önem kazanan bu toplumsal olayların etkilerinden memleketi­miz de kurtulamadı. Bizde de kendi çapımızda, köylü halktan ayrılma­lar, ona yüz çevirmeler, onu kendi kendine bırakmalar oldu. İmpara­torluğun gerileme devirlerindeki hayatı bu hükmümüzü kuvvetlendire­cek misallerle doludur.</span></p>
<p><span>Köylü bu durum karşısında kendi içine kapandı. Katılaştıkça katılaştı sert bir kabuk bağladı. Her köy kapalı bir sır kutusu oldu. Bü­tün kuvvetini ve değerlerini içine toplıyarak kendi işini kendi görmiye, dertlerini kendi yenmiye, sırlarını kendi çözmiye başladı. Toplum ha­yatı ile ilgisi kesildi. Bu varlıkları birbirlerine bağlıyan bağlar çözü­lünce, köy artık ulusa mayalık yapamıyacak duruma düştü. Kendini idare edenlerden ayrıldı. Mukadderat birliğinin dışında kaldı. İdare edenlerin işlerine destek ve temel olmadı. Onun bu duruma düşüşü hem kendisi hem de mukadderatın alın yazısı icabı ondan ayrılanlar için çok zararlı oldu. Köyle beraber kasaba ve şehirde kısırlaştı, cılızlaştı, hepsi birden çürümeye yüz tuttu.</span></p>
<p><span>Halk yığınlarını yüz üstü bırakan uluslarda, bunun doğurduğu ve gelecekte doğuracağı çöküntüler sezilmiye başlanınca yine dünya ölçü­sünde köye, halka dönme, onlardan kuvvet alma hareketleri başladı. Duyuş, düşünüş bakımlarından halktan ayrılan kitleleri, halka yaklaştırma; yeni medeniyetin vasıtalarını kullanma, onlardan faydalanma bakımlarından geri kalan halk yığınlarını bunlara kavuşturma tedbirle­rine girişildi. Bu ülküyü gerçekleştirme, toplumsal hayatın büyük hata­sını düzeltme uğrunda çetin savaşlar oldu. Tarih şimdiye kadar mislini görmediği devrimlerle karşılaştı.</span></p>
<p><span>Tarihi olayların mahiyeti ne olursa olsun, geçmişin tasasına kapılmaksızın gerçeğin isteklerine uymak lâzımdır. İmparatorluğun yıkın­tısı üstüne kurulan Cumhuriyeti, sağlam temele oturtmak için köye dönmek, köy kaynağından kuvvet almak, köydeki değerleri fışkırtmak gerektir. Cumhuriyet, toprağa ve toprak insanına dayanan, modern tekniği onların da malı haline getiren bir medeniyet yaratabilmelidir. Ulusun ortaklık değerlerinden başka bir şey olmıyan köy kültürünü bütün vatandaşların içlerine sindirebilmelidir. İnsanın insanı sömürme­sine asla müsaade etmemelidir, bütün insanlarımızı, yeni medeniyetin vasıtalarından faydalanarak tabiatı istismara sevkedebilmelidir. Köy Enstitülerimiz bu ilkelere inanan, bunları gerçekleştirmek istiyen, bu uğurda canla başla çalışacak olan nesilleri yetiştirmeye savaşan ku­rumlardır.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-69375" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/08/Koy_Enstituler-2.jpg" alt="" width="800" height="541" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/08/Koy_Enstituler-2.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/08/Koy_Enstituler-2-768x519.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span><strong><span>III – Köyleri Şekillendiren Başka Etkiler:</span></strong></span></p>
<p><span>Tarihî olaylar gibi, tabiat etmenleri, köy sakinlerinin yetenekleri ve görenekleri de köy­lerin belli şekiller almalarına tesir ederler. Onun için köylerin çoğu bir subaşına veya kenarına kurulmuştur. Türlü ihtiyaçları giderme bakımın­dan köyün ormanlara yakın veya bir yolla bağlı olması istenilir. Her köy, içinde oturanların geçimlerini sağlıyacak kadar toprağa muhtaçtır. Her köyün kendi hayvanlarını beslemeğe yetecek kadar çayırı, merası, otlağı olmalıdır. Köyler türlü taşıtların geçmelerine elverişli yollarla komşu köylere, yakın kasaba veya şehirlere bağlanmak zorundadırlar. Köy kurulacak yerin havası sağlam olmalıdır. Bunlar köyün gelişmesi, geçimi, sıkıntısız yaşaması için gerekli ana şartlardır.</span></p>
<p><span>Hayvanların veya kuşların, yuva yapacakları yerleri isabetle seç­tikleri gibi köylüler de köye temel olabilecek yerlerde bunları ararlar veya bu vasıfları taşıyan yerler onları kendilerine çekerler.</span></p>
<p><span>Köyü bilmeyenler, bu ana şartları gözönünde tutmadan köy kur­maya kalkarlar, orada, oturacakların evlerini hazırlarlar, fakat köylüler buralara yerleşmek istemezler. İskân işleriyle uğraşanların bilimsizlikle­rinden doğan bu hatalara yer yer rastlanır.</span></p>
<p><span>Memleketimiz tarih boyunca, türlü türlü insan kafilelerine, milletlere beşik veya geçit vazifesi gördüğü için köy şekillerinin belirmesinde bu gerçekler kadar, köylere yerleşen insanların geldikleri diyarlardan ge­tirdikleri göreneklerle geleneklerinin de tesirleri olmuştur. Bu ve bunlara benzer birçok sebepler yüzünden yurdumuzun türlü bölgelerinde çe­şitli köy tipleri meydana çıkmıştır: Evleri birbiri üstüne yaslanmış gibi sıkışık evli köyler, bahçeler veya ormanlar arasındaki köyler, evleri bir vadinin içine sıralanmış veya serpilmiş dağınık evli köyler, her biri müstakil bir küçük köymüş gibi mahallelere ayrılmış köyler, evleri düz­gün çizgili sokakların kenarına dizilmiş köyler, evleri göl, deniz veya nehir kenarlarına yapışık köyler, evleri dik yamaçların setleri üstüne oturtulmuş köyler gibi.</span></p>
<p><span>Köyleri şekillendiren etmenler, onların içlerinde yaşayan insanların çalışma tarzlarına, giyinişlerine, karakterlerine, ekonomik ve toplumsal hayatlarına çok müessir olurlar. Köylüler, köylerinin yerine, kuruluş sebeplerine, biçimine, hemşehrilerinin karakterlerine göre, dışardan ge­lecek ve köyün içyapısına tesir edecek olaylara ya boyun eğerler veya mukavemet ederler. Bu duruma göre de köyün hakikî hüviyeti, kişiselliği belirir. Köy sunî ve zayıf etkiler karşısında kolayca kılığını değiştirmez, ulusal değerlerini elinden bırakmaz. Onun için kendine yabancı her türlü olaylara mukavemet eder. Böylece bir taraftan ulusal karakterini ve kültürünü korurken diğer taraftan da sert ve gelenekçi olarak kalır. Bu huyunu yabancı milletlerin idareleri altına girdiği za­manlarda bile kolay kolay terk etmez. Onun bu tılsımlı durumu, millî kurtuluş karakterleri veya uyanışları için tohum vazifesini görür. Köy denilen kaynak bu amaçlara sadakatle hizmet edecekleri dibinde bir sır gibi saklar. Günü gelince onlar fışkırmaya başlarlar. Her biri es­rarlı bir şekle bürünerek duran ve bir temel çivisi gibi yurdun göğsü­ne yerleşmiş bulunan 40.000 köyümüz vardır. Bu yuvalarda 14.000.000 insan oturur. Analar mütemadiyen çocuk doğurarak yuvaları şenlendi­rirler. Tabiatın gaddarlıklarına, geçim zorluklarına, zaman zaman top­lum hayatında beliren soysuzlaşmalara yalnız bu vasıta ile cevap ver­meye çalışırlar. Onun için köyde yaşayabilen ve biraz gelişen çocuk, hem millet hem de köy ölçüsünde paha biçilmez bir değer taşır. Se­faletin pençesinde inleyen çaresizlerin durumları bu hükmün dışında kalır ve esas kanaatimizi asla değiştiremez. Hele ana olmaya namzet kız çocuğu, en önemli maksatlar için bile yok yere harcanmak, köy dışına asla verilmek istenmez. Kızını yatılı okula veya çocuğun tekrar dönüp köye gelmesine elverişli köy Enstitüsüne göndermek kararını veren bir köylü ailenin etrafını komşu kadınlar sararlar:</span></p>
<p><span>– Kızınız koca köye sığmadı mı, yabana ne diye gidiyor? diye avazları çıktığı kadar bağırır, ağlar, yuvadan yavrusu alınmak isteni­len bir ana kuş gibi çırpınırlar. Köy Enstitülerine talebe, evlâda bu kadar sıkı sıkı sarılan köylülerin elinden, dışarıya bir damlasını bile akıtmak istemiyen bu kaynaktan alınır.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-69376" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/08/Koy_Enstituler-3.jpg" alt="" width="800" height="542" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/08/Koy_Enstituler-3.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/08/Koy_Enstituler-3-768x520.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span><strong><span>IV – Talebenin Enstitü’ye Gelişi ve Alışması:</span></strong></span></p>
<p><span>Kars’tan Edirne’ye kadar memleketin türlü bölgelerine yayılan Köy Enstitülerine her çeşit köyden talebe alınır. Bunları seçmek üzere köylere giden öğretmenlerle İlköğretim müfettişleri, çocuk velilerine Enstitülerin amaçlarını, mahiyet­lerini, buralarda okuyacakların kavuşacakları hakları uzun boylu anla­tırlar. Buna rağmen gerçekçi çocuk babalarından mühim bir kısmı mü­esseseyi görmeden çocuklarını vermek istemezler. Bölgelerindeki Ensti­tüleri gördükten veya orada okumakta bulunan birçok çocuklarla ko­nuştuktan sonra katî kararlarını verirler. Ondan sonra türlü türlü kıyafetlere bürünmüş, düşünceleri, tahayyülleri biribirinden ayrı, çoğu efendi olmak ve böylece köydeki çetin iş hayatından kurtulmak isteyen çocuk kafileleri köy Enstitülerine doğru akmaya başlar. Gelenlerin üstleri başları temizlenir, çabuk ve biraz bakımla geçecek hastalıkları beraber getirenler tedavi altına alınırlar. Enstitülerin toplantı meydanları, binala­rın arasındaki yolları, on üç, on dört yaşında iken yetişkin insanların kılıklarına bürünmüş ve onların pozlarını, konuşma, yürüme ve oturma tarzlarını iyice öğrenmiş köylü çocuklarıyla dolar. Çocukların Enstitülere alışmaları devri bir kaç ay sürer. Bu arada köy hasretine dayanamayarak ağlayanlara, kaçanlara rastlanır.</span></p>
<p><span>Talebe müesseseye ayak basar basmaz kesif ölçüde türlü türlü ça­lışmalara da başlanır. Dersler, ziraat ve sanat işleri, yapıcılık faaliyeti, hayvan bakımı gibi birçok kollara ayrılan bu çalışmaların içine soku­lan çocuklardan Enstitüye mal olacaklarla olmıyacaklar kısa bir zaman içinde kolayca birbirlerinden ayrılırlar. Kalanlar üzerinde işlenmeye başlanır. Fedakâr öğretmenler, onlara her türlü temizlik işlerini, yemek yemeyi, arkadaşlarıyla öğretmenlerine saygı ve sevgi göstermeyi, Ens­titü eşyasına zarar vermemeyi, Devlet mallarını korumayı, hayvanlara ve taşıtlara iyi bakmayı, çalışkan olmayı, her türlü işi severek yapma­yı, iyi kalpli olmayı, boş zamanlarda çeşitli oyunları oynamayı, alfabe­sinden başlayarak öğretmeyi koyulurlar. Çocuklar kökleşmiş alışkan­lıkları kolay kolay terk edemezler. İlk aylardaki çalışmalar, köy çocu­ğunu tanımayan bir kısım öğretmenleri ümitsizliğe bile sevk eder. Sonra birdenbire talebenin çoğunda hayret edilecek bir gelişme görü­lür. Onların çoğu, çiçek açtıktan sonra meyvası çabuk olgunlaşan bit­kiler gibi pişkin ve olgun bir duruma geliverirler. Ondan sonra Ensti­tüde kendilerine her hususta güvenilecek kafileler belirmeye başlar. Çok geçmeden bunlar kurumun bütün işlerini ellerine alırlar. Derslere devam ederler, Enstitünün türlü türlü işlerini görmeye başlarlar. Bu çalışkan, becerikli, başarılı talebe gruplarını gören diğer çocuklar, onlara katıl­madan kenarda, köşede durgun bir halde kalamazlar. Onlar da bunlara katılırlar. Enstitüler hakikî hüviyetlerini bundan sonra alırlar.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-69377" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/08/Koy_Enstituler-4.jpg" alt="" width="800" height="510" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/08/Koy_Enstituler-4.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/08/Koy_Enstituler-4-768x490.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span><strong><span>V – Öğretim İlkeleri ve Bu Alanda Çalışmalar:</span></strong></span></p>
<p><span>Sabahları ortalık aydınlanmaya başlarken horozlar ve tavuklarla beraber Enstitü talebesi de uyanır. Temizlik işleriyle sabah jimnastiği yapıldıktan, kahvaltı yenildikten sonra, bütün talebe işlere dağılmak üzere ilgili öğretmenlerle beraber meydanda toplanır. Günlük veya haftalık çalışma programlarına göre kümelere ayrılır. Kümelerin yarısı kültür derslerine, diğer yarısı da zi­raatla ilgili iş alanlarıyla işliklere veya yapıcılığa giderler. Müessesenin günlük ve nöbetle görülecek işlerine ayrılan gruplarda kendilerini bekliyen türlü işlerin başına dağılırlar. Çalışmalar başlayınca manzara bir­den bire değişir. Bir vadinin içindeki ocağın başında taş yontan veya kıran çocukların bulundukları yerden çekiç sesleri gelir. Ovadaki sebze bahçelerini sulayan çocukların sevinçli sesleri uzaklardan duyulur. At arabasını hızlı sürerek değirmene giden iki çocuğun yanınızdan geçtiği görülür. Uzak ufuklara sırtını vermiş bir yamacın üstüne dağılmış, bem­beyaz davar sürülerinin başında dolaşan çoban çocuklardan birinin merkeple Enstitüye doğru geldiği görülür. Yeni yapılan bir okul bina­sına tuğla veya harç çeken, bu binanın duvarlarını ören talebenin birbirleriyle şakalaşırken attıkları kahkahalar derelerin içini inletir. Pencereleri açık bir işlikte dokuma tezgâhlarını harekete geçiren kız talebenin ter döktüğü görülür. Mutfakta aşçıya yardım eden, büyük kazanın etrafına dizilerek patates soyan çocuklara rastlanır. Makinaların başında çalışan ve arkadaşlarına çamaşır, elbise diken kızların dikiş işliğini inletircesine türkü söyledikleri duyulur. Sınıfların birinde matematik, diğerinde kimya okutan öğretmenlerin sesleri işitilir. Başka bir dersanede müzik dersi gören çocukların mandolinlerinden çıkan sesler uzaklardan duyulur. Her taraftan bir başka ses gelir, iş başın­daki kümelerin teşkil ettikleri çeşitli görünüşlere rastlanır. Hareket, ses, toprağı değerlendirme, yapıcılık hevesi, tabiata saldırış hazzı, öğrenme hırsı Enstitünün bütün alanlarını kaplar.</span></p>
<p><span>Akşam olunca gece nöbetçilerinden başka bütün talebe yatakha­nelere çekilir. Nöbetçiler arkadaşlarını istirahat ettirmek, müessesenin emniyetini sağlamak için karanlıkların içine dalarlar. Binaları, yolları, ahırları, kümesleri, tarlaları, ambarları dolaşmaya başlarlar. Saatleri sona erince bu önemli vazifeyi tatlı uykularından uyandırdıkları, göz­leri çapaklı arkadaşlarına devrederler. Ortalık aydınlanırken, sesi uzak ufuklardan duyulan kampanaya vurmaya başlarlar. Enstitü men­supları, mukaddes işlerine başlamak üzre tekrar uyanırlar. Köy Ensti­tülerinde günler böyle geçer. Bu kurumlarda herkes kendi işini ken­disi görür.</span></p>
<p><span>Enstitüler, toplum hesabına görülecek işleri de kendi işleri gibi tutar ve yürütürler. Onları tanımayan, Enstitüleri yakından incelemeyen, görmek zahmetine katlanamayan serde yetişme pedagoklar, bu kurum­larda iş eğitimine önem verilmesini fakat bunun kültür derslerinin zararına geliştirmemesini tavsiye ederler. Ezberciliğe ve spekülasyona dayanan vaazcılığı bir türlü ellerinden birakmak istemezler. Hakikat şudur:</span></p>
<p><span>Enstitülerin öğretim müddetleri beş yıldır. Bu müddet içindeki zamanın:</span></p>
<p><span><em>114 haftası kültür derslerine,<br>
58 haftası ziraat derslerine ve çalışmalara,<br>
58 haftası teknik derslere ve çalışmalara,<br>
30 haftası da beş yıllık sürekli tatillere ayrılır.<br>
Haftada 44 saat çalışılır.</em></span></p>
<p><span>Bütün sınıflardaki talebenin yarısı kültür derslerine, aynı sınıfların geri kalan talebesinin yarısı ziraat, yarısı da teknik derslere ve çalışma­lara ayrılarak; yarım gün, bütün gün, bir hafta esasına göre çalışma programları saptanır. Acele yapılması gereken bina, yol, köprü, su arkı açılması; belli bir müddet içinde bitirilmesi zarurî ekim, orak, harman gibi olağanüstü, önemli işler çıktığı takdirde gereğine göre yeter sayıda veya bütün talebe ve öğretmenler bütün gün, hafta müddetince veya bir kaç hafta bu işlerde çalıştırılır. Bu gibi çalışmalara katılan talebe­nin o müddet içinde devam edemediği ders veya işler sonraki çalışma plânlarında gerekli zaman ayrılarak telâfi edilir.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-69378" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/08/Koy_Enstituler-5.jpg" alt="" width="800" height="563" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/08/Koy_Enstituler-5.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/08/Koy_Enstituler-5-768x540.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>Köy Enstitüleri talebesine öğretmenlik mesleği ile birlikte köylülere kılavuzluk edebilecekleri derecede ziraat işleri de öğretilir. Ayrıca ikinci sınıftan itibaren çocuklara köyde geçecek birer meslek öğretilmeye başlanır.</span></p>
<p><span><strong>Erkekler:</strong> Demircilik, dülgerlik, yapıcılık;</span></p>
<p><span><strong>Kızlar:</strong> Dikiş-biçki, örgü ve dokumacılık, ziraat sanatları şubelerin­den birine seçilir. Bu sanatı iş hayatı içinde metodla ve başarı ile ya­pabilecek, öğretmen olacağı çevrenin özellik ve ihtiyaçlarına göre tat­bik edebilecek ve bu bakımdan köy halkını faydalandırabilecek duruma getirilir.</span></p>
<p><span>Köy Enstitülerinin vaziyet ve bina plânları memleket mimarları arasında açılan müsabakalarla elde edilir. Bu projelere göre yollar, binalar, su, elektrik ve kanalizasyon tesisatı; ders tatbikatı ve temrini şeklinde talebe tarafından yapılır. Enstitülerde; mevcut talebenin, öğ­retmenlerin, hayvanların besin maddelerini karşılayacak genişlikte ziraat işleri görülür. Deniz veya göl kenarındaki Enstitülerde de balıkçılığa bu ölçüde önem verilir.</span></p>
<p><span>Kısacası Enstitü talebesi iş hayatı içinde, iş vasıtası ile iş için terbiye edilir.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-69373" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/08/Koy_Enstituler_Duzici.jpg" alt="" width="800" height="400" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/08/Koy_Enstituler_Duzici.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/08/Koy_Enstituler_Duzici-768x384.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span><strong>VI – Eğitim İlkeleri:</strong></span></p>
<p><span>İş hayatı içinde, iş vasıtasıyla iş için terbiye edilmeğe çalışılan Enstitü talebesinin yetenekleri bilhassa şu alanlarda gelişmektedir:</span></p>
<ol>
<li><span>Çocuklar sade, mütevazı, memleket uğruna harcanmış emeklerle dolu bir hayatı sevmekte ve benimsemektedirler. Böyle insanlar göste­rişten, şarlatanlıktan, tembellikten, uysallıktan nefret etmektedirler.</span></li>
<li><span>Açık hava, bol güneş ışığı, toprak ve çiçek kokusu, hayvan sesleri, tabiat olayları içinde yetişen Enstitü çocukları, geldikleri gün­lere nispet kabul etmeyecek şekilde sıhhat kazanmaktadırlar. Onlar, anî ve geçici zevkler için vücutlarını zehirlemeyen, soysuzlaşmayan in­sanlar haline gelebilmektedirler.</span></li>
<li><span>Başarı çelenklerine bürünen, vücutları sağlam, sıhhatleri yerinde olan Enstitülüler hayatı seven, ondan zevk alan, yaşamaya doymak bilmiyen, inzivadan korkmıyan ve onun ruhu karartıcı etkilerine karşı koymasını bilen kimselerdir. Onlar her yerde ve her türlü şartlar için­de nefse hâkimiyeti, olayları soğuk kanlılıkla karşılamayı yaşamanın temel taşı olarak alırlar. Bunu yapamıyan insanlardan hoşlan­mazlar.</span></li>
<li><span>Enstitü talebesi gerçeği, gerçek kıymetleri sever ve onlara inanır. Başkalarını bunlara inandırmaya, bunları etrafına yaymaya çalı­şır. Bu kudreti çocuklara gerçekle temas, iş hayatı içinde çalkanma ve yoğrulma temin eder.</span></li>
<li><span>Çocuklar güzel kıymetleri taparcasına sevmek zevkini ve alışkan­lığını bizzat oynadıkları ulusal oyunlardan, çaldıkları müzik parçala­rından, yaptıkları resimlerden, inşa ettikleri binaların şekillerinden, ara­da bir vasıta olmaksızın seyir ettikleri tabiat manzaralarından, çiçek­lerden alırlar. Bu hal onların hepsini meselâ bir eğlentide aktif insan­lar haline getirir. Onlar bunu yapamıyan pasif kimselerden ayrılırlar. Herkesin kendileri gibi olmasını isterler. İş eğitiminden başka hangi vasıta onları bu duruma getirebilir?</span></li>
<li><span>Enstitü talebesi, doğru ve adalete uygun emirlere uymayı ana ilkelerden biri sayar. Haklı ve yerinde tenkitlere dayanır. Haksızlığa, kötülüğe boyun eğmez, bunları gidermek için gerekirse savaşır.</span></li>
<li><span>İş hayatı içinde yetişen bu çocuklar, yersiz ve olur olmaz şeylere öfkelenmeyi, öfkeli iken hüküm vermeyi kusur bilirler. İçlerini intikam, kin, kıskançlık, kibir, dedikoduculuk gibi hislerden temizlemeye var kuv­vetleriyle çalışırlar. Gerçek hayat içinde bunlardan sıyrılıp sıyrılama­dıklarını denerler.</span></li>
<li><span>Enstitülü çocuk ailesini, köy adlı yuvasını, yurdunu, mensup olduğu ulusu çok sever. Bu sevgiyi lâfla değil fiille her zaman ve her yerde İspat eder. Onların saadetleri uğruna harcadığı emeklerle yaptığı feda­kârlıklar bunun en büyük delilini teşkil eder. On altı, on yedi yaşında bir Enstitülü çocuk yurdun türlü bölgelerindeki Enstitülerde çalışarak müsbet işler başarır ve “bu binada, şu tarlalarda, karşıki yolda, ya­maçtaki su kanalında benim alın terim var” diyebilir.</span></li>
<li><span>Enstitü talebesi, şahsî menfaati ulusun menfaatinden üstün tutmaz. Tutanlardan hoşlanmaz, nefret eder. Başkalarına zararlı olmak­tan çekinir, bu yola girmeyi asla istemez. İşini bütün, kusursuz, meto­duna ve tekniğine uygun olarak yapmakla kazanacaklarını her arzuyu tatmine yeter derecede bulur. Onun için başarılı insanları sever, bir parazit gibi başkalarının veya milletin sırtında yaşamak isteyenlerden iğrenir.</span></li>
</ol>
<p><span>Köy Enstitüleri ve onların mensupları vasıtasıyla yaygın bir hale getirilmek istenilen eğitim ilkelerinin başlıcaları bunlardır.</span></p>
<p><span>Türlü meslekleri öğrenerek ve bu silâhlara kavuşarak Enstitülerden çıkacak on binlerce genç, yarın vatanın dört bucağına dağıtılmaya, en ıssız köylere kadar sevk edilmeye başlanacak. Bunlar milyonlarca va­tandaşı ele alarak onların üzerlerinde işlemeye koyulacaklar. Onlar vasıtasıyla bu kıymetler ulusa mal edilecek. İşte onların hazırlayacakları bu malzeme ile canlı ve diri olarak, özlediğimiz yeni bir millet doğa­cak. Köy Enstitülerinde yoğurulan hamur bu maksat için yoğurulmaktadır.</span></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>İsmail Hakkı TONGUÇ</strong></span></a>
</p><p><span><span>Maarif Vekilliği İlköğretim Umum Müdürü</span></span></p>
<p><span><strong>Kaynak:</strong> A.Ü. DTCF Cilt: 2 Sayı: 5 1943</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-69382" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/08/Ismail_Hakki_Tonguc.jpg" alt="" width="800" height="550" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/08/Ismail_Hakki_Tonguc.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/08/Ismail_Hakki_Tonguc-768x528.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>M.Ö. 53 Yılında Yapılan Türk Kurultayı</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/mo-53-yilinda-yapilan-turk-kurultayi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/mo-53-yilinda-yapilan-turk-kurultayi</guid>
<description><![CDATA[ M.Ö. 53 Yılında Yapılan Türk Kurultayı
Üç büyük kıta üzerinde yaklaşık üç bin yıldan beri mevcudiyetini günümüze kadar devam ettirerek ayakta kalmasını bilen Türk milleti, şanlı mazisinde birçok devlet kurmuş ve sayısız adil, cesur ve bilge devlet adamları yetiştirmiştir. Tarih sayfaları, bu Türk devlet adamı ve hükümdarlarının önce kendi ülkelerini, sonra da dünyayı töre hükümlerine göre yönetme ülküsünün mücadelesi için yapılan […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c49ef51491.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:43 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>M.Ö., Yılında, Yapılan, Türk, Kurultayı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/11/M-O-53-Yili-Kurultayi.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/m-o-53-yilinda-yapilan-turk-kurultayi.html">M.Ö. 53 Yılında Yapılan Türk Kurultayı</a></p>
<p><span><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i>  <strong>Ahmet TOKSOY </strong></span></a></span></p>
<p><span>Üç büyük kıta üzerinde yaklaşık üç bin yıldan beri mevcudiyetini günümüze kadar devam ettirerek ayakta kalmasını bilen Türk milleti, şanlı mazisinde birçok devlet kurmuş ve sayısız adil, cesur ve bilge devlet adamları yetiştirmiştir. Tarih sayfaları, bu Türk devlet adamı ve hükümdarlarının önce kendi ülkelerini, sonra da dünyayı töre hükümlerine göre yönetme ülküsünün mücadelesi için yapılan icraatlarıyla doludur.</span></p>
<p><span>Tarihî kaynaklara göre, ne zaman kurulduğu bilinmeyen ancak kesin tarihi M.Ö. IV. asırdan itibaren takip etmek mümkün olan Asya Hun İmparatorluğu, yazılı kaynaklara göre Türk devletler zincirinin ilk halkası olarak kabul edilmektedir. Bu Türk devletinin ilk hükümdarı da T’u-man’dır. T’uman’dan sonra M.Ö. 209 tarihinde Mete (Motun) tahta çıkmıştır. Devlet teşkilâtını ve ordu düzenini yeniden oluşturmuştur. Hunları büyük bir devlet hâline getirdikten sonra M.Ö. 174’te ölmüş yerine oğlu Ki-ok, bundan sonra Hun tahtına oğlu Chün-ch’en (Kün-çin) geçmiştir. Bu dönemde ülke zayıflamış, Çin, Hun devletini yıkmaya yönelik olumsuz propagandayı hızlandırmıştır. Böylece Hunlar hızla çökmeye yüz tutmuşlardır.</span></p>
<p><span>M.Ö. 56 yılında yalnızca Türk ve Asya tarihi için değil, belki de bütün dünya tarihi için de ağırlık taşıyan büyük hâdiselerin eşiğine gelinmişti. M.Ö. 60 yılında Hun hakanı ölünce oğulları önce tahttan uzaklaştırılmışsa da, bir müddet sonra taht, ölen hakanın küçük oğlu Ho-Han-yeh Hana kalmıştı. Çıkan karışıklıklar sırasında büyük kardeşi Çi-çi (Chih Chih, Küçük Yabgu bkz. Saadettin Gömeç, Türk Tarihinin Kahramanları 2) Han, rütbe ve unvanlarını kaybetti. Hakan, ağabeysine Sol Bilge eligliği (prensliği) makamını verdi. Fakat bir süre sonra Çi-çi kendisini Tanhu (Shanyü-Hakan) ilân ederek, kardeşine saldırdı. Ho-Hon-yeh yenilince askerlerini alarak kaçtı.</span></p>
<p><span>Ho-han-yeh, ağabeyisi Çi-çi tarafından yenilince, bütün gücü ile çevresini kaybetti. Anlaşıldığına göre Ho-Han-yeh kardeşine yenilince, bazı Hun prensleri ona, “Çine bağlanmasını” öğütlemişlerdi. Bunun üzerine Ho-Han-yeh, devletin ileri gelenlerini toplamış ve onların görüşünü öğrenmek istemiştir. Prof. Dr. Bahaeddin Ögel’e göre <strong>“Hun büyüklerinin Ho-han-yeh’e verdikleri cevap, yalnızca Hun tarihinin ve bütün Türk tarihi ile dünya tarihinin de, en büyük ibret vesikasından biridir”</strong>. Vesika Hun Türklerinin devlet ve millet anlayışlarını gösteren çok önemli bir metindir. Ho-han-yeh’in aldığı cevap çok sert olmuştur. Bu cevap bugünkü Türk âlemi için de büyük bir değer taşımaktadır. Kurultayda konuşulan sözler, Türk kavmi ile Türk tarihini yücelten, ana prensipler ve düşüncelerdir.</span></p>
<p><span><em>“Hun hakanı Ho-han-yeh (büyük kardeşi Çi-çi) tarafından yenilince, kendi çevresinde bulunan bir Hun prensi, Hakana Çin’e bağlanmasını öğütledi. Çin sarayına giderek, ziyaret etmesini ve onlara hizmet ederek, yardım dilenmesini, Hunların ancak böylece rahata kavuşabileceklerini söyledi.</em></span></p>
<p><span>Bunun üzerine Ho-han-yeh Han, devletin ileri gelenlerini topladı (ve Çin’e bağlanma konusunda, onların da görüşlerini) sordu. Devletin ileri gelenleri şöyle dediler:</span></p>
<p><span><em>– Bu olamaz! Hunların gelenekleri, cesaretleri ve güçlülüğü, kök ve temel olarak bir üstünlük, (ve bir onur meselesi olarak kabul eder)! başkasına bağlanıp, ona hizmet etmek ise aşağılıktır! (Hunlar), at üzerinde savaş verme yolu ile devleti derlemiş ve kurmuşlardır. (Hunlar, Çin’in dışında kalan) yüzlerce kavim arasında, ünlerini böyle yaparak kazanmışlardır. Savaşmak ve ölmek, “ancak cesur yiğitler ile savaşçılara göre bir iş ve bir vazifedir”! Şimdi nasıl böyle yapabiliriz? Ölünceye kadar savaşmaya hazır yiğitler, bizde her zaman bulunur. Şimdi (devletimiz içinde) büyük ve küçük kardeşler, devleti ele geçirmek için uğraşıyorlardı (Devleti ele geçirmeyi), büyük kardeş yapamazsa, küçük kardeş başarabilir. (O) öldükten sonra ise bize, onun şerefi ve ünü kalır. Onun torunları ise, daima devletin başında kalarak, (devleti idare ederler).</em></span></p>
<p><span><em>– Çin gerçi bugün bizden güçlüdür. Fakat Hunları kendisine bağlayıp, diz çöktüremez. Buna rağmen siz, atalarımızın eski devlet ve idare prensiplerini unutarak ve Çin’e bağlanarak onlara hizmet edelim, diyorsunuz! Bize ta atalarımızdan gelen (devlet) idaresi ile yol ve yöntemlerini, niçin bozalım? Çin’e bağlanarak, Çin’e niçin hizmet edelim? Bazı eski Hun hakanlarına kızdığımızdan dolayı, gülünç olalım? Biz, dirlik ve düzenimizi belki bu yolla (bir süre) kurabiliriz. Fakat yüzlerce kavim üzerindeki üstünlüğümüzü yeniden nasıl kuracağız?”</em></span></p>
<p><span>Bunun üzerine (Çin’e bağlanmayı öğütleyen) Hun prensi ise şöyle konuştu:</span></p>
<p><span><em>“- Bu doğru değildir! (Bir devletin) güçlü veya güçsüz olması, zamanla değişir. Çin şimdi, en güçlü çağındadır. (Türkistan’daki) Wusunlar ile şehir devletlerinin hepsi, Çin’e bağlanmışlardır. Onlar âdeta, Çin’in bir cariyesi gibi oldular. Tsüti-hou Han’dan beri Hunlar (M.Ö. 101-96), her gün bir yurt parçasını kaybediyor. Bunları yeniden elde edemeyiz. Bu durumda, kuvvete boyun eğmek zorundayız. Yoksa bir gün bile rahat yüzü göremeyiz. Eğer şimdi Çin’e bağlanıp, hizmet edersek, dirlik ve barış buluruz. Yoksa tehlike içinde kalır ve yok oluruz. Bundan daha iyi bir şey yapabilir miyiz?”.</em></span></p>
<p><span>Bütün devlet büyükleri bu meseleyi uzun uzun tartışlar. Fakat Ho-han-yeh Han kendisi, bu öğüdü kabul ederek halkını alıp güneye yürüdü. Çin seddine kadar gitti ve oğlunu Çin sarayında hizmete girmesi için gönderdi.</span></p>
<p><span>Ho-han-yeh, Çin’e gidince yerine geçen Çi-çi, halkın içinde sonsuz bir <strong>“Hun olma gururu”</strong> ile mücadeleye başladı. İlk anda Orta Asya’daki üç büyük kavmi yenerek onları kendine bağlamıştı. O, Motun (Bagatur-Mete)’un başkentinde oturarak gerçek ve büyük bir Hun İmparatoru olduğunu göstermiştir. Ancak Çin ile anlaşan kardeşi gittikçe güçlenmeye başlamış ve kendisi için büyük bir tehlike hâline gelmişti. Esasen bu sıralarda Çi-çi de güçlüydü. Batı Türkistan sınırına kadar birkaç kez akın yapmıştı ve onu daha çok ilgilendiren saha da burası idi. M.Ö. 49 yılından sonra Çi-çi âdeta ikinci bir Motun gibi davranmış ve onun gibi hareket etmeye başlamıştı. Kuzeyde Kırgızları hâkimiyeti altına aldıktan sonra -belki de- Çin ile anlaşan kardeşinden de gelecek tehlikeyi sezdiğinden dolayı hemen burada bir “otağ yeri” yaptırmıştır.</span></p>
<p><span>Hun Hakanının güçlenmesi üzerine <strong>“Türkü Türk’e kırdırmak”</strong> şeklinde özetlenebilen geleneksel Çin politikası işlemeye başlamıştır. Çi-çi’ye karşı Ho-han-yeh’e yardım etmeye başlayan Çinliler, günden güne bu yardım miktarını artırmışlardır. Nihayet M.Ö. 44 yılında Çi-çi’nin kendisine gelen Çin elçilerini öldürmesi üzerine, Çin imparatoru Ho-han-yeh ile bir anlaşma yaptı. Kısaca ifade etmek gerekirse iki taraftan bir saldırıya uğrayacak olursa diğerinin yardımda bulunması kararlaştırılmıştı.</span></p>
<p><span>Aslında bu sırada Çin’e sığınmış olan Hun kütleleri de kuzeye dönmek istiyorlardı. Çi-çi ise, elçilerini öldürmüş olması sebebiyle Çinlilerin üzerine ordu göndereceklerine inanıyordu. Halbuki Çinliler kendilerini tehlikeye atmadan bu işi Ho-han-yeh’e yaptırdılar. Onu kuvvetleriyle destekleyerek Orhun bölgesini yeniden ele geçirmesini sağladılar. Bunun üzerine Çi-çi, daha önce otağ yeri kurmuş olduğu Kırgız ülkesine çekildi. Bu arada Batı Türkistan kralı ile, Tanrı Dağlarının batı kesimlerini elinde bulunduran Wusun beyi arasında bir anlaşmazlık çıkmıştı. Batı Türkistan kralı bir elçi göndererek, Çi-çi Han’dan yardım istedi. Bu istek üzerine o da ordusunu alarak Orhun’dan Batı Türkistan’a doğru yola çıktı. Fakat yolda çok büyük bir soğuk oldu. Askerlerin çoğu öldü ve Batı Türkistan sınırlarına ancak üç bin kişi ile ulaşabildi ve taarruz ederek Wusunları yendi. Böylece Batı Türkistan’ı da eline geçirdi. O, bu bölgeden başka İran, Afganistan ve Hindistan’ı ele geçirmeyi plânlıyordu.</span></p>
<p><span>Bu sırada Çinliler, öldürülen elçilerinin cesetlerini aramak için Çi-çi Han’ın yanına üç elçi gönderdiler. Çi-çi, Çin elçilerini azarladı ve imparatorun kendisine gönderdiği mektubu kabul etmedi. Bunun üzerine Çin sarayında bir plân yapıldı. Çin ordusu Hunlardan da kırk bin kişilik bir ordu alarak Çi-çi Han’ın surlarla çevirttiği başkentine kadar ilerlediler. Türk hakanı kaleyi savunmaya girişti. Son olarak Çi-çi <strong><em>“Boyun eğmeyeceğiz. Çünkü bu şan ve şerefle yaşamış olan ecdadımıza karşı yapılması mümkün ihanetlerin en büyüğüdür. Atalarımız, bizlere geniş ülkelerle birlikte hürriyet ve istiklâli de emanet ettiler. Savaşçı ve süvari hayatımız sayesinde yabancıları titreten bir millet olduk. Korumakla vazifeli bulunduğumuz bütün bu emanetleri adi bir ömür uğruna fedâ edemeyiz. Hepimizin bildiği gibi savaşta erlerin kaderi ölümdür. Biz ölsek de kahramanlığımızın şanı yaşayacak. Çocuklarımız ve torunlarımız diğer kavimlerin efendisi olacaktır”</em></strong>. Kale savunmasına alışık olmayan Hunlar neticede yenilgiye uğramışlardır. Yapılan savaşta başta hakan olmak üzere veilaht, hatunlar ve saray memurlarının hepsi hayatlarını kaybetmişlerdir.</span></p>
<p><span>Çi-çi’nin ölmeden önceki gerçekleştirmek istediği hedef, yalnızca batıda bir “Batı Hun Devleti” kurmak değil, güçlendikten sonra Orhun’a hücum ederek <em>“Orhun’dan başlayıp, İran ve Volga kıyılarını da içene alan büyük bir Hun İmparatorluğu”</em> tesis etmekti. Fakat tedbirsizliği, yerleşik hayata geçişi, Hunların binlerce yıllık askerlik taktiklerini bırakarak kale savunmasına girmiş olması, yerli halkı taklit ederek yay birlikleri kurması ve her şeyden önce büyük Hun kütlelerinden uzakta bulunması, O’na lâyık olmadığı bu acı sonu hazırlamıştır.</span></p>
<p><span>M.Ö. 39 yıllarında batının bereketli vadileri arasında geçen böyle trajediye rağmen bu dâvâ, bitmiş sayılmazdı. Bilâkis Çi-çi Han, <strong>“Batı yolunu açmış ve öğretmiş olması”</strong> ile arkasındaki kendi kavmine örnek olmuş ve onlara yol göstermiştir. Türklük âlemi Attila’yı Selçuk Bey’i ve hattâ Anadolu’nun Türk vatanı olmasını Çi-çi ve Hunlarına borçludur. Ayrıca Büyük Hun İmparatorluğu tarihinin bu kısmı bugünde bize örnek olmalıdır. Çünkü Prof. Dr. Abdulkadir Donuk’un ifadesiyle, Çi-çi, Mo-tun’dan aldığı yüksek seciye ile beraber <strong>“Dünya tarihinde milliyetçiliği devlet politikasına temel sayan ilk devlet adamı”</strong> olmak şeref ve sıfatını taşıması da biz torunlarına gurur vermektedir. Hun büyüklerinin söylediği gibi, <strong>“Hakanlar ölür, fakat torunları, onların bıraktıkları ün ve hizmetin izi üzerinde yeni devletler kurup devam ettirirler.”</strong></span></p>
<p><span><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i>  <strong>Ahmet TOKSOY </strong></span></a>
</span></p>
<p><span>Yazı Kaynağı: Orkun Dergisi Sayı: 54 Ağustos-2002</span></p>
<hr>
<div><span><strong>KAYNAKLAR</strong></span></div>
<div><span>♦ Donuk, Abdulkadir, “Türk Devletinde Hâkimiyet Anlayışı”, Tarih Enstitüsü Dergisi, İstanbul 1981, s.9-57.</span></div>
<div><span>♦ Donuk, Abdulkadir, “İlk Türk Milliyetçisi Çi-çi Tanhu”, Türk Dünyası Tarih Dergisi, Mart 1987, s. 44-46.</span></div>
<div><span>♦ Gömeç, Saadettin, <a href="http://altayli.net/kucuk-yabgu/" target="_blank" rel="noopener">“Türk Tarihinin Kahramanları 2, Küçük Yabgu”,</a> Orkun Türkçü Dergi, s. 49, Mart 2002, s.28.</span></div>
<div><span>♦ Günaltay, M. Şemseddin, Mufassal Türk Tarihi, İstanbul 1338-1340, c.II.</span></div>
<div><span>♦ Kafesoğlu, İbrahim, Türk Millî Kültürü, İstanbul 1983.</span></div>
<div><span>♦ Kafesoğlu, İbrahim “Hun İmparatorlukları”, Türk Dünyası El Kitabı, Ankara 1992, C.1, s.111-125.</span></div>
<div><span>♦ Koca, Salim, Türk Kültürünün Temelleri, İstanbul 1990.</span></div>
<div><span>♦ Koca, Salim, Türk Tarihinde İstiklal Mücadeleleri, MK, 1983, s. 43.</span></div>
<div><span>♦ Ögel, Bahaeddin Büyük Hun İmparatorluğu Tarihi, Ankara 1981, C.II.</span></div>
<div><span>♦ Ögel, Bahaeddin Dünden Bugüne Türk Kültürünün Gelişme Çağları, İstanbul 1988.</span><br>
<span>♦ Togan, A. Zeki Velidî,</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Jarramas (Yaramaz) Ve Jilderim (Yıldırım) Fırkateynleri…</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/jarramas-yaramaz-ve-jilderim-yildirim-firkateynleri</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/jarramas-yaramaz-ve-jilderim-yildirim-firkateynleri</guid>
<description><![CDATA[ Jarramas (Yaramaz) Ve Jilderim (Yıldırım) Fırkateynleri…
İsveç, 200 yıl önce Ruslara karşı verdiği ölüm kalım savaşında, sancağında hilal bulunan bir tekne sayesinde yok olmaktan kurtulmuştu. İsveç kralı Demirbaş Şarl’ın Türk korsan teknelerini kopya ederek inşa ettirdiği “Yaramaz”, hala hizmette! Günlerden 19 Ağustos 1809… Bir ulusun kaderinin belirlendiği gün. İsveçliler, kendilerinden çok daha güçlü Rus ordusu ile ölüm kalım savaşına girmiş. Öyle […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c49edf01e4.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:43 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Jarramas, Yaramaz, Jilderim, Yıldırım, Fırkateynleri…</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/11/Jarramas.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/jarramas-yaramaz-ve-jilderim-yildirim-firkateynleri.html">Jarramas (Yaramaz) Ve Jilderim (Yıldırım) Fırkateynleri…</a></p>
<p><span>İsveç, 200 yıl önce Ruslara karşı verdiği ölüm kalım savaşında, sancağında hilal bulunan bir tekne sayesinde yok olmaktan kurtulmuştu. İsveç kralı Demirbaş Şarl’ın Türk korsan teknelerini kopya ederek inşa ettirdiği “Yaramaz”, hala hizmette!</span></p>
<p><span>Günlerden 19 Ağustos 1809… Bir ulusun kaderinin belirlendiği gün. İsveçliler, kendilerinden çok daha güçlü Rus ordusu ile ölüm kalım savaşına girmiş. Öyle bir savaş ki bu, ya İsveç tarih sahnesinden silinecek ya da Rus orduları bu son siperlerde durdurulacak!</span></p>
<p><span>İsveçlilerin işi çok zordu. Rus ordusuna, o güne kadar hiç yenilgi tatmamış, efsanevi bir isim komuta ediyordu: General Nikolay Mihayloviç Kamenskiy.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-69387" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/11/Yaramaz-01.jpg" alt="" width="800" height="253" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/11/Yaramaz-01.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/11/Yaramaz-01-768x243.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>Kamenskiy, İsveçlilere yüzyıllarca unutamayacakları bir yenilgi yaşatmıştı. İsveç ordusunu Finlandiya’da yok etmiş, bir dizi parlak zaferden sonra İsveçlileri önce Finlandiya’dan, ardından da Laponya’dan atmıştı! General Kamenskiy, bu zafer yürüyüşünü İsveç Krallığı’nın başkenti Stockholm’ü ele geçirerek noktalamak istiyordu ve karşısında, yalnızca Savar kasabasında konuşlanmış 6.800 İsveç askeri vardı.</span></p>
<p><span>Rus çarı Aleksander, o zafer günlerinde, İsveç kralına kendi barış koşullarını da dayatmıştı: Finlandiya’yı, Norveç’i ve Norland’ı (İsveç’in kuzeyindeki Laponya) Rusya’ya verirsen, ülkenin geri kalan kısmında yaşamanıza izin veririm!</span></p>
<p><span>19 Ağustos 1809 günü, İsveç kralı IV. Gustav, Savar kasabasındaki askerlere son bir mesaj gönderdi: “Bu çarpışmayı kaybederseniz, sizinle birlikte İsveç de kaybedecek…”</span></p>
<p><span>Ertesi gün öğleden sonra Savar-Ratan hattı üzerinden hücuma kalkan İsveç askerlerini göğüsleyen Rus ordusu, beklenmedik bir sürprizle karşılaştı. Rus donanmasının abluka altına aldığı Baltık Denizi’ni bir uçtan öbür uca sessizce aşmayı başaran iki İsveç firkateyni, 100 kadar topla Rus siperlerini acımasız bir şekilde dövmeye başlamış; bu durum, Rus siperlerinde büyük bir paniğe yol açmıştı. Peki, ama bu İsveç firkateynleri nereden gelmişti? İlk yenilgisini yaşayan ünlü General Kamenskiy, dürbünüyle Baltık Denizi’nin lacivert sularında seyreden ve ateş kusan iki İsveç firkateyninden gösterişli olanına bakıyordu. Kamenskiy, masmavi İsveç donanma bandırasının üzerindeki garip işarete hiçbir anlam veremiyordu. Peki, bu işaret neyin nesiydi, acaba neyi simgeliyordu?</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-69388" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/11/Yaramaz-02.jpg" alt="" width="800" height="467" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/11/Yaramaz-02.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/11/Yaramaz-02-768x448.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span><strong>İsveç’i yok olmaktan kurtaran tekne</strong></span></p>
<p><span>General Nikolay Mihayloviç Kamenskiy’nin tanımlayamadığı o motif, bir hilaldi! Jarramas firkateyninin gönderinde dalgalanan bu hilalli bandıra, İsveç’i yok olmaktan kurtarmıştı. Ülke tarihindeki bu en kritik çarpışma sayesinde İsveçliler, ülkelerinin kuzeyini ellerinde tutmayı başardılar. Bu bölge, barındırdığı zengin demir ve krom yataklarıyla, gelecekteki “İsveç mucizesinin” yaratılmasında en büyük paya sahip olacaktı.</span></p>
<p><span>Peki, bu bayraktaki hilalin sırrı neydi? Bu sırrı çözebilmek için tam yüzyıl geriye, İsveç kralı XII. Karl’ın, Rus çarı Deli Petro ile Poltava Meydan Savaşı’nı yaptığı 27 Haziran 1709 tarihine dönmek gerekiyor.</span></p>
<p><span><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-69389 alignleft" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/11/Yaramaz-03.jpg" alt="" width="300" height="400">Büyük Kuzey Savaşı’nın (1700-1721) ilk sekiz yılında üç saldırgan düşmanının; Danimarka, Saksonya-Polonya ve Moskova’nın (Rusya) ittifak halindeki ordularını başarıyla yenilgiye uğratan İsveç kralı XII. Karl, Rusların başkentine yürümeye karar vermişti. Gün, Deli Petro’nun “Yenile yenile yenmeyi öğreneceğiz” dediği günlerdi… Rusların büyük çarı, aldığı yenilgilerden sonra yenmeyi, Doğu Ukrayna’da Poltava kasabası yakınlarındaki ovada öğrenecekti.</span></p>
<p><span>27 Haziran 1709’da, Poltava’da ordusu yok olan XII. Karl için tek açık yol, güneye doğru uzayıp giden topraklardı. Kılıç artığı 1.000 kadar askeriyle birlikte güney topraklarının hakimi Osmanlı İmparatorluğu’na iltica eden İsveç kralı, Osmanlı-Rus sınırındaki Bender kentine sığınmak zorunda kalmıştı. Osmanlı’nın ağırlamak zorunda kaldığı bir konuğu vardı artık. Yenik İsveç kralı XII. Karl…</span></p>
<p><span>Başlangıçta, sadece beş gün kalacağını açıklayan XII. Karl’ın Osmanlı topraklarındaki konukluğu tam beş yıl sürdü! Öyle ki, Devlet-i Alî tarafından ağırlanan İsveç kralının masraflarının bütçenin hangi kaleminden karşılanacağı konusunda Osmanlı maliyesinde sorun çıkmış, sonunda bu harcamaların bütçedeki “demirbaş” kaleminden karşılanmasına karar verilince, kralın lakabı “Demirbaş Şarl” kalmıştı!</span></p>
<p><span>Türklerin bildiği adıyla “Demirbaş Şarl”, Bender, Dimetoka ve İstanbul’da kaldığı süre içinde boş durmadı. Sürekli şekilde, Marmara Denizi’ne demirleyen Türk ve Cezayirli korsan gemilerini inceleyip, Rusları yenmek için bu tür teknelere sahip olması gerektiğini düşündü. Bu düşüncesindeki haklılığının kanıtı da, 100 yıl sonra İsveçlilerin Rusları mağlup etmesinde başrolü oynayan, bandırasında hilal bulunan “Jarramas”ın ta kendisiydi.</span></p>
<p><span>Nerede kalmıştık? Sanırım, İsveç Kralı “Demirbaş Şarl”ı bugünkü Moldova sınırları içinde kalan Bender’de bırakmıştık..</span></p>
<p><span>Her neyse, İsveç kralının Bender’de başlayan konukluğu sırasında hoş olmayan olaylar da yaşanmıştı. Karl ordusunu kaybettikten sonra, siyasi bir mülteci, daha doğrusu “sürgündeki kral” olmuştu. Poltava’dan sonra Ukrayna bozkırlarına dağılan İsveç ordusundan arta kalanlar, savaştan sonraki altı ay boyunca Bender’e akın edince, başlangıçta 1.000 askerle Bender’in hemen dışında kamp kuran XII. Karl’ın çevresindeki İsveçliler 10.000 kişiye ulaşmıştı!</span></p>
<p><span>Bu zorunlu ziyaretin öyle çok da “geçici” olmadığını anlaşılmış; “Demirbaş Şarl’ın, Bender’in hemen dışında Karlstad adıyla kurduğu yerleşim birimi zamanla giderek kalabalıklaşmıştı. Bunda, padişah III. Ahmet’in, krala jest yapmak amacıyla, Rusların esir alıp pazarlarda köle olarak sattıkları İsveçli kadınlarla çocukları satın alıp azat etmesi de büyük rol oynamıştı. Sadece bu kadar mı? Kralın Karlstad’daki kampının çevresinde müstahkem mevkiler istihkâmlar yapılmış, evinden kıyıdaki “kançılarya” sına kadar da bir tünel kazılmıştı. İsveçliler yerleşiyordu!</span></p>
<p><span>İsveç kralının uzayan konukluğu ve “devlet içinde devlet” kurması, Osmanlı’yı kızdırmaya başlarken, İsveç cemaatinin Bender esnafına ciddi bir borç takması da ortamı fena halde gerginleştirmişti. Sonuçta, İsveç kralına karşı ayaklanan “kızgın kalabalık”, kent dışında bekleyen yeniçerilerle de birleşerek, İsveçlilere temiz bir sopa attı. Demirbaş Şarl’ın da ağır yaralandığı bu “kent savaşı”, İsveç tarihinde “Kalabaliken-i Bender” adıyla geçiyor. Duruma el koyan Osmanlı, Bender’den aldığı XII. Karl’ı önce Dimetoka’da ev hapsinde tutmuş, ardından da İstanbul’a getirtmişti.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-69390" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/11/Yaramaz-04.jpg" alt="" width="800" height="600" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/11/Yaramaz-04.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/11/Yaramaz-04-768x576.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span><strong>“Türk donanması gibi donanmam olsa”</strong></span></p>
<p><span>“Demirbaş Şarl”, Dimetoka’da ev hapsinde tutulduğu dönemi iyi değerlendirmiş, İstanbul’daki günlerinde Marmara kıyılarında görüp hayran olduğu donanma gemilerinin planlarını çizmişti. İsveç kralı, dönemin parmakla gösterilen matematikçi ve mühendislerinden biriydi. Geniş karinaları ve yüksek hızları ile Osmanlı teknelerinin benzerleri İsveç’in elinde olsa; en büyük arzusu sıcak denizlere açılmak olan Deli Petro’nun bu amaçla kurdurduğu St. Petersburg (Leningrad) daha doğmadan haritadan silinebilirdi.</span></p>
<p><span>Demirbaş Şarl, 1714’te göz hapsinde bulunduğu Dimetoka’dan gizlice kaçmış; kaçmadan iki ay önce çizdiği planları da casusları aracılığıyla İsveç’e yollamıştı. Stockholm’deki savaş konseyine bir de mesaj gönderen kral, konseyden, kendisi ülkeyle dönünceye kadar Jilderim ve Jarramas adını verdiği firkateynlerin inşa edilmesini emretmişti.</span></p>
<p><span>XII. Karl’ın Dimetoka’daki ev hapsi günlerinde çizdiği tekne eskizleri bugün elimizde. Titrek bir yazıyla altına “Carolus” yazarak imzaladığı planlar, bugün Stockholm Kraliyet Kütüphanesi’nde sergileniyor.</span></p>
<p><span><strong>İsveç donanmasında iki Türk: “Yaramaz” ve “Yıldırım” </strong></span></p>
<p><span>Demirbaş Şarl, Türkiye’de kaldığı beş yıl içinde Türkçe’yi epey öğrenmişti. Nitekim, bu iki gemiye ad koyarken de, kulağına hoş gelen iki Türkçe kelimeyi seçmişti: Yıldırım ve Yaramaz… Kral, çizdiği planların üstüne, güzel bir sülüs yazıyla teknelerin ismini Osmanlıca yazdırmayı da ihmal etmemişti! (Yukarda)</span></p>
<p><span>Kralın emriyle, Karlskrona Tersaneleri’nde yapımına başlanan “Yaramaz” ve “Yıldırım”, 1716 yılında bitirildi. 44 top taşıyan ve 39 metre uzunluğundaki Jarramas (Yaramaz), artık İsveç donanmasının sancak gemisiydi. Türk korsan teknelerinin çizgilerini taşıyan bu tekne, İsveç donanma sancağını buharlı tekneler çağına kadar gururla taşıdı.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-69391" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/11/Yaramaz-05.jpg" alt="" width="800" height="573" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/11/Yaramaz-05.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/11/Yaramaz-05-768x550.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span><strong>İlk Jarramas’ın çok merak edilen planı. Kaynak: Architectura Navalis Mercatoria (1768)</strong></span></p>
<p><span>Yüksek hıza ve üstün manevra yeteneğine sahip bu iki firkateyn, suya indirildikleri andan itibaren Baltık Denizi’ni Ruslara dar etmişti. Bu gemiler, sadece Ruslara karşı değil, başka düşmanlara karşı da kullanılmıştı. 1756-1763 yılları arasındaki “Yedi Yıl Savaşları” nda Yaramaz ve Yıldırım, Kuzey Denizi’nde sayısız İngiliz gemisi batırmış, 1805’te de müttefiklerle birlikte Napolyon donanmasına karşı güçlerini göstermişlerdi.</span></p>
<p><span>Jilderim (Yıldırım), Prusyalılar ile yapılan bir deniz savaşında batırılmış; İsveçliler tarafından uğuruna inanılan Jarramas ise, her hizmetten çekilişinde inşa edilen daha modern bir tekneye adı verilerek efsanevi ününü sürdürmüş, İsveç donanmasında da bir geleneğin oluşmasına yol açmıştı: Hizmete giren her yeni Jarramas’ta, “Demirbaş Şarl”ın orijinal planlarına ve Türk teknelerinin o muhteşem çizgilerine sadık kalınması kaydıyla!</span></p>
<p><span>Dördüncü kuşak son Jarramas, 1899’da yine Karlskrona Tersaneleri’nde inşa edilip denize indirildi. Jarramas, son askeri görevine II. Dünya Savaşı günlerinde 1944’te çıktı. Bu son görev, Alman denizaltılarının İsveç karasularına girmesini engellemekti.</span></p>
<p><span>Jarramas, bugün İsveç denizciliğinin gurur kaynağı olarak, 1944’ten bu yana okul gemisi olarak hizmet veriyor. Dünyanın en güzel firkateynlerinden biri sayılan, Karlskrona’daki Kraliyet Deniz Müzesi önünde demirli Jarramas, bir zamanlar Akdeniz’i titreten Türk korsanlarının belki de dünyada hâla yaşayan tek tanığı…</span></p>
<p><span>Sisli günlerde, Jarramas tüm yelkenlerini fora ettiğinde, İsveçli denizcilerin bağrışmalarına yabancı bir sesin daha karıştığı söyleniyor… Yolunuz Karlskrona’ya düştüğünde, belki siz de o sesi duyabilirsiniz. Öfkeli bir Türk korsan reisinin güvertedeki “İsveçli leventlerine” verdiği “Yelkenler foraaa!” emrini…</span></p>
<hr>
<p><span><strong>Teşekkür:</strong> Bu yazının hazırlanmasındaki eşsiz katkılarından ötürü, İsveç Kraliyet Deniz Müzesi müdürü Ann-Britt Christensson’a ve Helena Grönnsjö’ye teşekkürler.</span></p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Hazarlar – Bir Yahudi Türk İmparatorluğu</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/hazarlar-bir-yahudi-turk-imparatorlugu</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/hazarlar-bir-yahudi-turk-imparatorlugu</guid>
<description><![CDATA[ Hazarlar – Bir Yahudi Türk İmparatorluğu
Bir Türk Yahudi’si olarak Yahudi Türklerin varlığı bana hep ilginç gelmiştir. O yüzden kitabevinde üst başlığı Bir Türk İmparatorluğu olan, kapağın ortasındaysa kocaman bir magen david yer alan kitap hemen dikkatimi çekti. Hazarlar merak ettiğim bir konuydu. Özellikle de Hazar ve kısmen Yahudiliği kabul etmiş bir başka Türk toplumu olan Avarlar’ın isimlerinin İbranice anlamlarının olmasının […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c49eb52062.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:43 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Hazarlar, –, Bir, Yahudi, Türk, İmparatorluğu</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2015/10/Hazar-Kaganligi.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/hazarlar-bir-yahudi-turk-imparatorlugu.html">Hazarlar – Bir Yahudi Türk İmparatorluğu</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i>  <strong>Albert MİZRAHİ </strong></span></a>
</p><p><span>Bir Türk Yahudi’si olarak Yahudi Türklerin varlığı bana hep ilginç gelmiştir. O yüzden kitabevinde üst başlığı Bir Türk İmparatorluğu olan, kapağın ortasındaysa kocaman bir magen david yer alan kitap hemen dikkatimi çekti. Hazarlar merak ettiğim bir konuydu. Özellikle de Hazar ve kısmen Yahudiliği kabul etmiş bir başka Türk toplumu olan Avarlar’ın isimlerinin İbranice anlamlarının olmasının bağlantısı olabilir mi diye merak etmiştim. (Hazarlar: geri dönenler, Avarlar: geçenler) Ama kitapta bununla ilgili bilgi bulamadım. Hazar sözcüğünün kökenine ilişkin seçenekler arasında en mantıklısı Türkçe gezer sözcüğüydü. (Başlangıçta göçebe oldukları düşünülürse) Okul kitaplarında bir cümleyle bahsedilen ve Cumhurbaşkanlığı Forsu’ndaki 16 Türk devletinden biri olan Hazarlar daha fazla ilgiyi hak ediyor.  </span></p>
<p><span>Kitabın temel savı, Hazar Devleti yıkıldıktan sonra Yahudi Hazarlar’ın Hıristiyan toplumlar içinde asimile olmadığı, aksine Yahudi kimliklerini koruyarak ve Doğu Avrupa’daki diğer Yahudiler’le karışarak Aşkenaz Yahudileri’nin kökenini oluşturduğudur. Aslında bu tez ilk olarak 70’li yıllarda Arthur Koeller’in 13. Kabile adlı kitabında öne sürülmüş ve büyük yankı uyandırmıştı. Kevin Alan Brook ‘Hazar Yahudileri’ kitabında, Koeller’in yanı sıra başka kaynaklardan da yararlanarak ve yeni kanıtlarla bu tezi daha da ileri götürmekte, hatta Yahudiliğe ‘dönmüş’ diğer Türk topluluklarını ve başka milletlerden insanları da inceleyerek günümüz Yahudilerinin bağımsız ve homojen bir ırk sayılamayacağını ileri sürüyor. Aşağıda kitaptan ilginç bölümler eşliğinde bu tezin ayrıntılarını öğrenme ve Hazarları tanıma imkânı bulacaksınız.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-62127" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/11/Hazarlar-2.jpg" alt="" width="800" height="550" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/11/Hazarlar-2.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/11/Hazarlar-2-768x528.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span><strong>HAZARLARIN KÖKENİ</strong></span></p>
<p><span>Yahudi Hazar Kralı Joseph, Endülüslü Hasdai’ye yazdığı mektupta, Hazarlar’ın Yafet’in torunu ve tüm Türkler’in atası kabul edilen Togarma’nın yedinci oğlu Kozar’ın soyundan geldiklerini anlatıyordu. Bazı Yahudi yazarlar Hazarlar’ın soyunun Şim’on ve Yuda yahut Menaşe ve Efraim kabilelerinden geldiğini iddia ederler. Yafet’in oğlu Magog’la da bağ kuranlar mevcuttur. Talmud’a göreyse Magog Ak Hunlar’dır. Beşinci yüzyılda Hun egemenliğinde yaşayan Türki Oghurlar (Ogur, Oğur) Kafkaslar ve Karadeniz’in kuzeyine yerleştiler. 570’lerde bölgede Batı Göktürkler egemenliginde ilk kez Hazarlar ortaya çıktılar. Hazarlar 630’da bağımsızlığını kazandı.</span></p>
<p><span><strong>HAZARLAR’DA YAŞAM</strong></span></p>
<p><span>Ayrıntılı belgelere sahip olamadığımız Hazarlar hakkında arkeolojik kanıtlar üretken, çiftçilik ve hayvancılıkta uzman bir toplum olduklarını göstermektedir. Balıkçılık, avcılık, demircilik ve Ortadoğu Yahudileri’nden öğrendikleri cam işlemeciliği diğer önemli faaliyetleridir.</span></p>
<p><span>Hazarlar, 19. yüzyılda Aşkenazlar’ın giydiği cübbemsi kaftanları giyiyorlardı. (Kaftan sözcüğü Yidiş diline de geçmişti.) Ticaret gezgin Radhaniler’in elindeydi. Yedi, sekiz dil konuşup Çin’den İsveç’e mallarını pazarlayan dindar Yahudi Radhaniler Şabatları yol almaz, kervanları birleştirip dua ederlerdi. Almanya ile ticaret gelişmişti, bu sayede Iraklı Radhaniler Batılı Yahudilerle kaynaştı. Hazarlar Yahudi geleneklerini Radhanilerden almış olabilir.</span></p>
<p><span>Hazarca: Türkçe’nin Oghur grubuna mensup Hazarca’nın gruptaki diğer diller olan Eski Bulgarca ve halen yaşayan tek örneği olan, iki milyon insanın konuştuğu Çuvaşça’ya benzediği düşünülüyor. Önceleri runik Türk harfleri kullanan Hazarlar Yahudiliği kabul ettikten sonra İbrani alfabesini kullanmaya başladılar. Bulunabilen orijinal Hazar belgeleri İbranice yazılmıştır. (Schechter Mektubu, Kral Joseph’in Cevabı ve Kiev Mektubu) Kiev Mektubu’nda İbranice yazıların altındaki tek Hazarca sözcük runik harflerle yazılmıştı: ‘Okurüm’ yani okudum. (Sağdan sola yazılan sözcükteki o harfi İbranicedeki alef’e oldukça benzemektedir.) İbranice hem Kırım’da yerleşik eski Yahudiler’den hem de göçlerle yeni gelenlerden öğrenilmişti. Hatta İbranice öğrenen Hıristiyanlar da vardı ve bu sayede ş harfi İbranice’den Rusça’ya geçmişti. (Kiril alfabesindeki Şa harfiyle İbranice’deki Şin benzerdir.)</span></p>
<p><span><strong>HAZARLARDA YÖNETİM </strong></span></p>
<p><span>Hazarlarda Göktürkler’den devralınan ikili yönetim mevcuttu. Asena soyundan geldiğine inanılan Kağan hem devlet başkanı hem de ruhani liderdi ve kutsal bir kişilikti. Sivillerin kralı olan Bek(bey) ise ikinci sırada geliyordu… İsmi bilinen tek Yahudi kağan Hazarlar tarafından seçilmiş İsrail kökenli bir bilge olan ilk Yahudi Kağan Zacharias’tır. Kağanların aksine Yahudi beklerin isimleri iyi bilinmektedir. Yahudi olan ilk Hazar Kralı Bulan, Sabriel ismini almış ve onu İbrani isimli diğer krallar takip etmiştir. Bu krallar aralıktan nisana başkentte oturur ve Hanuka’yla Pesah’ı burada kutlarlardı.</span></p>
<p><span><strong>YAHUDİLİĞE GEÇİŞ </strong></span></p>
<p><span>Hazarya’daki hoşgörülü ortam, Doğu ve Batı’da baskılardan kaçan çok sayıda Yahudi’nin göçtüğü güvenli bir sığınak yaratmıştı. Önceleri Kök Tengri (Gök Tanrı) inancına sahip Şamanist Hazarlar komşu devletlerin ve topraklarındaki tek tanrılı dinlere mensup insanların etkisiyle bu dinlere ilgi duymaya başladılar. Hatta bunun için İstanbul’a elçi gönderip Bizans’tan yardım istediler. 861 yılında Kağan’ın sarayında üç tek tanrılı din temsilcisi arasında yarış düzenlendi. Temsilcileri dinleyen Kral Bulan,  sonra her temsilciye diğer iki dinden hangisinin üstün olduğunu sordu. Müslüman temsilci Yahudiliğin Hıristiyanlıktan, Hıristiyan temsilci de Yahudiliğin Müslümanlıktan üstün olduğunu söylediler. İki dinin kaynağında da Yahudiliğin bulunduğunu gören Kral Bulan bu dini seçti. Onunla beraber tüm yöneticiler ve soylularla halkın bir kısmı da Yahudiliğe geçti.</span></p>
<p><span>Bu olay Toledolu filozof Yehuda Halevi’nin Hazar Kitabı’nda genişçe anlatılır. Önceleri hayali sanılan anlatılar Bizans kaynaklarından doğrulanınca gerçekliği anlaşılmıştı. Hazarlar Yahudiliğe geçerken, Karaizm’i değil Rabinik Yahudiliği benimsemişlerdi. Karaylar’ın (İbranice Karaim:okuyanlar) Hazarlar’dan geldiğini düşünenler vardır. Karaizm 760’ta Anan Ben David tarafından kurulduktan sonra Ortadoğu ve Anadolu’da çok taraftar bulmuş, bir kısmı sonradan Doğu Avrupa’ya göç etmiştir. Brook’a göre tüm Hazarlar’ın sadece yazılı kaynak Tora’yı kabul eden ve Talmud, Mişna gibi sözlü kaynakları reddeden Karay mezhebinden olması imkânsızdır çünkü Kral Ovadya zamanında İsrailli din bilginlerinin ülkeye getirtilip Talmud, Mişna öğrettiklerini bizzat Kral Joseph mektubunda belirtmiştir. Ayrıca Karaylar Hazarlar’dan farklı olarak Oghurik Türkçe değil Kıpçak Türkçesi konuşuyorlardı.</span></p>
<p><span>Hazarya’da Yahudilik gittikçe yaygınlaşmış ve birinci din olmuştu. Bunu sıradan mezarlarda bulunan çok sayıda dini objeden anlıyoruz. Bu devirde sinagoglar ve yeşivalar kurulmuş, Tora ve Talmud uygulamaları yaygınlaşmıştı. Yazışmalar İbranice yapılıyor,  çocuklara İbrani adları veriliyordu. Hatta Hazarlar bunu bir adım ileriye götürerek Türkler’in bayramda doğanlara bayramın isminin verilmesi adetini Yahudiliğe uyarlamış ve çocuklarına Hanuka, Pesah gibi isimler vermişlerdi.</span></p>
<p><span><strong>HAZARLAR’IN DAĞILIŞI </strong></span></p>
<p><span>Bizans ve Halifelikle birlikte dönemin üç büyük gücünden biri kabul edilen Hazarlar Araplarla yaptıkları savaşlarla Araplar’ın Avrupa’yı istilasını engelleyerek dünya tarihini değiştirdiler. O dönemde daha doğuda yaşayan ve sonradan Hıristiyanlaşan Türk boylarından Bulgarlar ve Macarlar’ın bugünkü topraklarına göçmelerinde de etkileri olmuştu. Bunlardan Macarlar 7 Oghur (Ok, boy) ve 3 Kabar (Hazarlar’ın muhalif boyu) klanının Onogur (On kabile) ismiyle birleşmesinden oluşmuştu ve Batı dillerindeki Hungar buradan geliyordu. Zaten 10. yüzyıl Bizans kaynaklarında Macaristan’dan Batı Türkiye ve Hazarya’dan Doğu Türkiye diye bahsediliyordu. Hazarya yıkıldıktan sonra çok sayıda Hazar Yahudisi Macaristan’a yerleşmiştir.</span></p>
<p><span>10. yüzyılın sonlarında Bizans’ın, Peçenekler’in ve Ruslar’ın saldırılarıyla Hazarya zayıflamıştı. Pagan Ruslar Almanlar’dan Hıristiyanlığı, Bulgarlar’dan İslamiyet’i öğrenmiş fakat benimsememişlerdi. Hazarlar’dan da Yahudiliği öğrenen Rus Prensi bu dinin vatansız ve sürgün edilmiş bir halka ait olduğunu öğrenince vazgeçti ve sonunda Bizans’tan esinlenerek Ortodoks Hıristiyanlığı benimsedi. Bugünkü Ukrayna’da kurulan Rus Kağanlığı, Hazar şehirlerini ele geçirdi ve 1016’da Hazar topraklarının ilhakı tamamlandı. İlk Ruslar yönetim, hukuk, askeriye ve ticarette pek çok geleneği Hazarlar’dan devralmıştı. Rus prenslerine de kağan deniliyordu.</span></p>
<p><span>Dağılan Hazarlar Doğu Avrupa, Türkiye ve Kafkasya topraklarına yerleştiler. Rus topraklarında kalanlar da olmuştu. Bu dönemde Hazar Yahudileri Slavlaşmış ve Kenaanit denilen Slav dilini konuşmaya başlamışlardı. Aynı dönemde bölgede yaşayan İsrail kökenli Yahudilerle karışmış olmaları muhtemeldir. Ukrayna’da Hazar soyundan geldiklerini söyleyen Kazak Yahudileri vardı. Fiziksel olarak da Kafkas halklarına benziyorlardı. Günümüz Kazakları ve Tatarları arasında Hazar soyundan gelenler olabilir. Bugünkü Kazakistan’da yaşayan Sarı Kazaklar ve Gök Közler (Mavi gözler) mavi gözlü, kızıl saçlı ve açık tenlidir ve muhtemelen Hazar soyundandır. 11.yüzyılda Ros nehri civarında yaşamış Karakalpaklar’dan da Hazar olarak bahsedilir. Praglı Haham Petahya ben Jacob 1180’lerde yazdığı Sivuv Haolam (Dünya Turu) adlı seyahatnamesinde Hazar ülkesinin ötesinde Karaylar’ın yaşadığı Kedar ülkesinden bahseder. Bir görüşe göre bunlar Kuman (Kıpçak) Türkleridir.</span></p>
<p><span>Bizans döneminden beri bugünkü Türkiye topraklarına yerleşmiş Hazarlar olduğu biliniyordu. Bir Hazar’ın kaleme aldığı Schechter Mektubu İstanbul’da yazılmıştı. Bizans tebası saray muhafızlığı yapan çok sayıda Hazar vardı. Hazarya’dan Yahudi tüccarlar Bizans’a geliyordu. Osmanlı döneminde de Hazarlar İstanbul’da kalmaya devam ettiler. Onların soyundan geldiğini iddia eden Karaylar’ın en büyük cemaatlerinden biri 19. yüzyılda İstanbul’daydı. Hatta Karaköy’ün isminin Karayköy’den geldiği söylenir.</span></p>
<p><span>11. yüzyılda çok sayıda Hazar soylusu Endülüs’e göç etmişti. Bu yüzden Endülüs’lü Yehuda Halevi’nin Hazar Kitabı’nı yazarken doğrudan orada yaşayan Hazarlar’dan bilgi almış olabilir. Polonyalı Aşkenazlarda Bayrak, Balaban, Kagan, Alpert, Alperowitz gibi Türk soyadlarına rastlanmıştır.</span></p>
<p><span><strong>AŞKENAZLIK</strong></span></p>
<p><span>Aşkenaz sözcüğünün kökeni hakkında çeşitli teoriler bulunmaktadır. Bunlardan biri İskitler’in antik adı olan Ashguazi’den geldiğidir. Frigyalılar’ın diğer adı Aşkaenoi’dir. Ege Adaları’nda Askenos isimli şehirler mevcuttur. Güney Rusya’da yaşayan İskit dönmesi Yahudiler’e de Aşkenos deniyordu. Tora’ya göre Rusya, Ermenistan ve Anadolu bölgelerinin coğrafi adı ve Yafet’in torunlarından birinin adıydı.</span></p>
<p><span>Brook’a göre Aşkenazik kökeni, Roma döneminde Ortadoğu’dan gelen Kırım Yahudileri, Asya ve Avrupa içlerinden Doğu Avrupa’ya kaçanlar ve Hazar, Alan ve Slav dönmeleri oluşturmuştu. Sonra bu üç köken Yidiş dil ve kültüründe kaynaşmıştı. 1650’lere kadar Doğu Avrupa’da (Polonya-Ukrayna) yoğunlaşan Yahudi nüfusu, sonra Batı’ya kaymıştı. Hazar Yahudileri önce Kenaanik dili konuştukları dönemde Slavlarla kaynaşarak Türki miraslarını yitirmişler, sonra da Yidiş çatısı altında diğer Yahudilerle entegrasyon tamamlanmıştı.</span></p>
<p><span>Kaynaklara dayanarak yapılan tahminlere göre Hazar kökenli Yahudiler Ukrayna Yahudileri’nin %60’ını, tüm Aşkenazlar’ın da %25’ini oluşturdu.</span></p>
<p><span>Hazarlar’ın tamamen ortadan kaybolmaları mantıklı değildir. Standart Rabinik öğretiyi benimseyen Hazarlar kolaylıkla diğer Doğu Avrupa Yahudileri’yle kaynaşmıştır. Hazar kimliklerini yavaş yavaş kaybederek yalnızca Yahudi kimliklerini korumuşlardır. Kanıtlar hiç bir zaman Hıristiyanlığı benimsemediklerini göstermektedir.</span></p>
<p><span>Hazarlar Yahudi tarihinin çok önemli bir parçasıdır ve anıları unutturulmamalıdır. Bu mirası sahiplenmek Aşkenaz Yahudileri’nin hem hakkı hem de sorumluluğudur.</span></p>
<p><span>KAYNAKÇA: Hazar Yahudileri – Kevin Alan Brook – Nokta Kitap 2005 www.khazaria.com –  Kevin Alan Brook</span></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i>  <strong>Albert MİZRAHİ </strong></span></a>
</p><p><span><strong>Kaynak: Antigazete.com</strong></span></p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Batılılar Gözüyle Harem: Gerçek ve Fantezi</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/batililar-goezuyle-harem-gercek-ve-fantezi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/batililar-goezuyle-harem-gercek-ve-fantezi</guid>
<description><![CDATA[ Batılılar Gözüyle Harem: Gerçek ve Fantezi
Harem-i Hümayun veya Batılılarca “tutsak olmuş kadınla­rın dünyası” (Akşit 23) olarak tanımlanan harem, tarih boyunca hep gizemini ve sırrını korumuştur. Batı edebiyatı ve sanatında harem, çeşitli Avrupa ülkelerinden köle veya tutsak olarak elde edilmiş genç ve güzel kadınların, padişahın kalbini kazanmak için yarıştığı, gücü ele geçirmek için en tehlikeli planları yaptığı ve re­kabetin gizliden gizliye […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c49e8e3cb9.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:43 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Batılılar, Gözüyle, Harem:, Gerçek, Fantezi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="570" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/12/Harem.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/batililar-gozuyle-harem-gercek-ve-fantezi.html">Batılılar Gözüyle Harem: Gerçek ve Fantezi</a></p>
<p><span><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yrd. Doç. Dr. Alev KARADUMAN </strong>(Baysal)</span></a></span></p>
<p><span>Harem-i Hümayun veya Batılılarca “tutsak olmuş kadınla­rın dünyası” (Akşit 23) olarak tanımlanan harem, tarih boyunca hep gizemini ve sırrını korumuştur. Batı edebiyatı ve sanatında harem, çeşitli Avrupa ülkelerinden köle veya tutsak olarak elde edilmiş genç ve güzel kadınların, padişahın kalbini kazanmak için yarıştığı, gücü ele geçirmek için en tehlikeli planları yaptığı ve re­kabetin gizliden gizliye acımasızca sürdüğü bir “Altın Kafes” ola­rak betimlenmiştir (Croutier 17). Çokeşliliğe dayanan Harem gele­neğinin kökeni ise İsa’dan 2000 yıl öncesine Mezopotamya’ya ka­dar gitmektedir (Uluçay 12). Ortadoğu’daki köle ticareti ile yaygın hale gelen bu gelenek, Osmanlı İmparatorluğu’nda ilk kez, Orhan Gazi (1336 -1360) döneminden itibaren Harem adıyla kurumsallaştırılmış ve daha sonraki dönemlerde sosyal, siyasal ve idari et­kileriyle devlet yönetimi içinde önemli bir konuma gelmiştir. (Pirce 42).</span></p>
<p><span><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-69302 alignleft" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/12/Haremagsi.jpg" alt="" width="300" height="427">On altıncı yüzyıldan itibaren ve özellikle on yedinci ve on sekizinci yüzyıllarda padişah haremi, aynı zamanda önemli bir eğitim kurumu olmuştur. Bazı üst düzey aileler, hem iyi bir eğitim almaları hem de sarayın cezbedici yaşamına katılması için kızlarını hareme vermek istemişlerdir. Haremin üyesi olma şansını yakala­yan ve yönetimde etkin bir rol oynayacak olan “kadın sultan” adayı genç kızlar, zamanın çeşitli sanat ve bilim konularında çok ciddi bir eğitim almaktaydılar. Dolayısıyla Batı dünyasında doğ­rudan cinsellikle ilgili olmasına karşın harem, aslında bilim, sanat, müzik ve estetik alanlarında eğitim veren çok ciddî bir eğitim merkeziydi (Croutier 26). Başka bir deyişle, Harem, üst düzey devlet yöneticilerinin yetiştirildiği Enderun kurumu gibi, genç ka­dınların eğitildiği bir yerdi. Bu amaçla öğretilen ana dersler, okuma, yazma, dans etme, resim yapma, protokol, hat ve yaldız sanatlarından oluşuyordu. Harem öylesine koruma altında ve öylesine mahremdi ki en üst düzeydeki devlet adamlarının bile oraya girme izni yoktu. Ne içeriden devlet adamlarının, ne de dışarıdan yabancı birilerinin, hele hele Avrupalıların, haremi yakından göz­lemesi imkânsızdı. Bu yüzden, Osmanlı topraklarını gezen birçok yazar ve ressam, haremi hem resimlerinde hem de yazılarında çe­şitli fantezilerle öyküleştirme eğilimine girmişlerdir. Anneannesi Osmanlı İmparatorluğu’na mensup olan Alev Croutier’nin açıkça belirttiği gibi:</span></p>
<p><span><em>“Harem’in tarihi, Osmanlı İmparatorluğu’nun inişli çıkışlı tarihini simgeler. Güzellik ve bakım için ayrılan müthiş masraf, kadınlar arasındaki acımasız rekabet, politik ilişkileri etkileyen entri­kalar ve son olarak birçok ülkeden toplanan bu kadınların dayanılmaz güzelliği, bütün dünyanın ilgisini çekmiştir. Herkes Harem duvarları arkasında neler olduğunu merak etmiş, fakat kimsenin gerçekleri bilmesine imkân tanınmamıştır. Yabancı elçiler ve ressamlar, seyyar satıcı ve hizmetçilerden öğrendiklerini bildirmiş, fakat bu anlatımlarını çoğu zaman cinselliği ön plana çıkararak sunmuşlardır.”</em> (Croutier 29) (*)</span></p>
<p><span>Haremde hayat, dışarıdan görüldüğü ve/ya düşlendiği gibi, kolay ve rahat değildi. Burada uyulması gereken ve hiç kimsenin hiçbir koşulda bozmasına izin verilmeyen sert ve sıkı bir kurallar zinciri mevcuttu. Sürekli uyulmak zorunda olunan bu kurallar, ha­remde kadın olmayı oldukça zorlaştırıyordu. Burada çeşitli sevi­yeler bulunuyordu ve hareme girmenin ilk basamağı olan ‘odalık’ konumu en zor ve en düşük seviyeydi. Bunun için bile zorlu bir ön elemeden geçilmesi gerekiyordu. Bu uygulamayı, Crouiter şöyle anlatmaktadır:</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-69304" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/12/Harem_Ana_Girisi.jpg" alt="" width="800" height="599" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/12/Harem_Ana_Girisi.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/12/Harem_Ana_Girisi-768x575.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span><em>“Kızlar Topkapı Haremi’ne kabul edilmeden önce, eğitimli saray hizmetlileri tarafından herhangi bir eksikleri ve kusurları olmadığına dair dikkatlice incelenirdi. Bir kızın uygun olduğu ilan edildiğinde, baş hizmetli kızı onay için Valide Sultan’a tanıtırdı. Cariye Harem’e kabul edildiği anda taşıdığı Hıristiyan ismi, kızın niteliğine uygun bir Müslüman ismiyle değiştirilirdi. Örneğin, eğer bir kızın güzel pembe yanakları varsa ona “Gülbahar” denilebilirdi. Ve orada, saray görgü ve kültüründe sıkı bir eğitime başlardı.”</em> (Croutier 30)</span></p>
<p><span>Odalık olarak seçilmek, saraya kabul edilebilmenin ilk ve en önemli basamağıydı. ‘Odalık’ kelimesi oda kelimesinden türe­tilmiş ve genel hizmetli statüsü anlamına gelen ‘oda kadını’ anla­mına gelmekteydi. Sarayın en önemli ve en üst düzey kadınları olan Valide Sultan’a, Başkadın Efendi’ye ve sultanın kızlarına hizmet etmekle görevli odalıklar arasında sıkı bir hiyerarşi bulun­maktaydı. Odalıklar, “banyo bakıcısı”, “mücevher bekçisi”, “Ku­ran okuyucu”, “sandık odası bekçisi”, “masa servisi başı” gibi gö­revlerine göre ayrılırlardı. Olağanüstü güzelliğe ve yeteneğe sahip olanlar, padişaha sunulmak üzere, dans etme, şiir okuma ve enstrüman çalma konusunda öğrenim görürlerdi. En çekici, akıllı ve yetenekli olanı sultanın hizmetine sunulur ve onlara ‘ikbal’ de­nirdi. İkballere, okuma yazmanın yanında din, dikiş, nakış, ud çalma ve şarkı söyleme sanatları öğretilirdi. Haremde padişaha en yakın olanlar ikballerdi. Padişah eşleri, ikballer içinde gözde olan­lar arasından seçilirdi ve onlar yüksek mertebelere getirilirlerdi. Eğer Padişah, gözde olan ikbalden memnun kalırsa, bu durum ilan edilir ve ancak o zaman o gözde ikbale özel bir daire, binek arabası ve köleler verilirdi. Gözde olan ikbal, padişaha bir çocuk verdi­ğinde ‘Kadın Efendi’ (Haseki Sultan) seviyesine terfi ettirilirdi. Şa­yet çocuğu erkekse ve padişah olduysa, Haseki Sultan olan annesi, haremin başı, imparatorluğun en güçlü kadını “Valide Sultan” olurdu. Batı dünyasının bildiği en ünlü valide sultanlar, “Roxelena” olarak bilinen Hürrem Sultan ile Kösem Sultan’dır. İk­bal olma şansını yakalayamayan odalıklara ne olurdu? Böyle bir durumda Padişah, onların vezirlerle veya paşalarla evlenmesine izin verirdi (Akşit 12-19, Anhegger 25-29).</span></p>
<p><span>Harem, ilk kez 1541 yılında, Batılı kaynaklarda “Seraglio” olarak geçen Topkapı Sarayı’na taşınmıştır ve bu taşınma Kanuni Sultan Süleyman’ın eşi Hürrem Sultan’la olmuştur. Harem, Topkapı Sarayı’nın en gizli ve padişahın dışında hiçbir erkeğin gire­mediği bir bölümüydü. ‘Harem Ağası’ denilen hadım edilmiş zen­ciler veya esir alınmış hizmetliler burayı korumakla görevliydiler (Toledano 39). Croutier şöyle anlatır:</span></p>
<p><span><em>“Harem, sultanın özel daireleri olarak bilinen “mabeyn” ile baş zenci Harem ağasının dairesinin ortasına yerleştirilmişti. Diğer kadınlara ait 400’ü aşkın daire ve yatakhaneler ise Valide Sultan’ın odasının çevresindeydiler.</em></span></p>
<p><span><em>Haremi dış dünyaya bağlayan araba kapısı ve kuş evi, Harem ağaları ve soylu bekçiler tarafından çok dikkatli korunmaktaydı. Haremin asıl girişi günbatımında kapılarını açıp, şafakta kapılarını kapatan taşıyıcı evidir, dış dünya ile tüm bağlar bu kapıdan kurulmaktaydı”</em>(30).</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-69306" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/12/Harem-2.jpg" alt="" width="800" height="550" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/12/Harem-2.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/12/Harem-2-768x528.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>Harem Ağaları “kadın ve erkek dünyasını aynı anda göz­lemleyebilen” (Chamberlin 212) ve buranın dış dünya ile bağlantı­sını kuran kişiler olarak son derece ayrıcalıklı yere sahiptiler. Ha­rem ağalarının odaları, sağında altın yolun, ortasında valide sulta­nın odasının ve solunda cariyelerin dairelerinin açıldığı bahçe­deydi. Yaşam bölgelerinin lüksü sahibinin statüsüne bağlıydı. El­bette ki sultanınki en büyüleyici konfora sahip olanıydı. Acemi ca­riyeler ve Harem ağalarıysa yatakhanelerde yaşamaktaydılar (Akşit 77).</span></p>
<p><span>En üst düzeyde korunduğu için harem, batı dünyası ede­biyatçılarının ve ressamlarının dikkatini çekmiştir. Yakından ince­leme şansları olmadığından, harem yaşamı hakkında öyküleştirilmiş anlatımlar ve resimler kaçınılmaz olmuştur. Bunun yirminci yüzyıldaki en son örneğini ise, Anne Chamberlin’in yazmış ol­duğu ve bir Harem ağası ile bir ikbal arasındaki tutkulu bir aşkın anlatıldığı Safiye Sultan: Hadım Edilmiş Bir Aşk (özgün adı Une Affaire de Coeur) adlı romanında görülmektedir. Chamberlin, onaltıncı yüzyıl Osmanlı döneminde, Venedikli bir asilzadenin kızı olan Sofia Baffo’nun korsanlar tarafından kaçırılarak Şehzade Murad’a (1511-1566), ki 1572’de Murad III olarak padişah olmuş­tur, sunulmak üzere Osmanlı Harem’ine satılmasını ve Sofia Baffo ile aynı gemide olan gemici Gergio’nun hadım edilerek sarayda görevlendirilmesini tarihsel kurgu içinde fantezileştirerek anlat­maktadır. Bundan önce yazılmış olan romanlarda ve haremi tasvir eden resimlerde, konular üç başlık altında toplanıyordu: Sultanın eş seçimi, haremdeki eğlence ve yaşam ve haremin hamamı.</span></p>
<p><span>En bilindik efsane, sultanın odalık seçimidir. Bir anonim öyküde, sultanın geceyi geçirmek niyetinde olduğu kıza bir men­dil attığı anlatılmaktadır. Bu kız gösterişli olanlar arasından seçil­mekte ve seçildiği zaman görevli tarafından gece gizlice sultanın yatak odasına götürülmektedir (Durrell 36). Bu yanlış kurgulanmış ve içine fantezi ve erotizm katılmış öykü, 1960’larda haremin res­torasyonunda aktif görev almış Fransız tarihçi Robert Anhegger’in karısı Mualla Anhegger tarafından şöyle düzeltilmiştir:</span></p>
<p><span><em>“Fark ettim ki yüzyıllar boyu Avrupalıların çiz­diği Harem’in gerçekle ilgisi yoktur. Harem, sulta­nın istediği kadınlarla beraber olması için kurul­muş bir düzen değildir ve Harem’in mimarisi de bu amaç için yapılandırılmamıştır. Sultanın Harem’deki kadınları görüp içlerinden birini seçmesi mümkün değildir. Kapılar, odalar ve geçişler bu amaca göre planlanmamıştır. Bu kadınlar, bir ka­dın efendi disiplininde 25 kişilik büyük odalarda kalmışlardır. Valide Sultan kendi bölümünde, sultanın kadınları kendi bölümlerinde ve sultan da kendi odasında kalmaktadır. Sultanın annesi, sul­tanın müstakbel eşini seçip ona sunardı. Sultanın kadınların bölümüne geçmesi için kanatları olma­lıydı!”</em> (48)</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-69305" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/12/Harem-1.jpg" alt="" width="800" height="600" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/12/Harem-1.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/12/Harem-1-768x576.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>Bu alıntıdan da açıkça anlaşılacağı üzere, Valide Sultanla­rın oğullarının iç meselelerinde önemli rolleri vardı ve öyle ki en üst düzey politik güce sahip olan sultanlar bile bu meselelerde ge­nellikle annelerinin sözünü dinlemişlerdir. Valide Sultan odalık­lardan birini oğluna eş olarak sunmak istediğinde, padişahın dik­katini çekmesi için, ona geleneksel bir törenle kahve sunmasına izin vermekteydi. Bu nedenle, bir odalık için padişah tarafından görülüp beğenilmek hiç de kolay olmamaktadır. Örneğin on do­kuzuncu yüzyılda, haremde hem klasik Türk musikisi ve klasik Avrupa müziği eğitimi alan sazende gurubunun bir üyesi olan ve zamanının yöneticilerinden biriyle evlendirilen Leyla Hanım, günlüğünde harem hayatından şöyle bahsetmektedir:</span></p>
<p><span><em>“Harem, bir eğitim merkezi ve odalıklar da öğrenciler olarak düşünülmelidir. Aslında kadınların bölümündeki kapıda bir dua yazar: “Allah bizi hayırlı yollara yöneltsin”. Bu duaya uygun olarak, Haremde yaşayan pek çok kız, sultan tarafından verilen çeyizlerle evlendirilmiştir. Çünkü odalık ne bir köle ne de bir metrestir. Odalık, sultanın evlat edindiği bir çocuktur. Aslında kendilerinin de sultanın evlatlığı olmaktan memnun oldukları ve iyi bir eğitim aldıkları anlaşılmaktadır. Haremin mimarisi tasarlanırken, burada yaşayanların bir saniyesinin bile boşa geçmemesi amaçlanmıştır. Dans, müzik, dikiş, eğitim,… Harem, askeri bir kuruluş gibidir”</em> (20).</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-69307" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/12/Harem-3.jpg" alt="" width="800" height="662" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/12/Harem-3.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/12/Harem-3-768x636.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>Bu alıntı da açıkça gösteriyor ki, batılıların yazı ve resimle­rinde betimlediklerinin aksine cariyeler, padişahın cinsel maiyeti değildi. Fatih zamanından başlayan bir geleneğe göre padişahlar eşlerini Harem kızlarından seçmekte fakat Haremdeki tüm cari­yelerle ilişkiye girmemekteydiler.</span></p>
<p><span>Yukarıda da belirtildiği gibi harem, kadınlar için ruhsal, fi­ziksel, bilimsel ve sanatsal bir eğitim merkeziydi; özellikle sultanın yatak odasının ve şehzadelerin odalarının duvarlarında, aile için­deki bu eğitimi destekleyen hadisler ve Kur’an’dan alıntılar gör­mek mümkündü. Çok ciddi bir biçimde bu eğitimden geçerek sa­zende takımının seçkin bireylerinden biri olan Leyla Hanım, aldığı müzik derslerinin ayrıntılarını yine günlüğünde şöyle vermekte­dir:</span></p>
<p><span><em>“Batı müziğini öğreten Necip Paşa ve Kadri Bey ile tanıştırıldım. Necip Paşa’nın Batı müziğine çok benzeyen birçok Türk müziği bestesi vardı. Onu çok iyi hatırlıyorum; çünkü birkaç kez babamı zi­yarete gelmişti. Genellikle, saraydaki müzik ders­lerine prova günlerinde gelirdi. Ünlü bir İtalyan bestecinin kardeşi olan Donezetti Paşa’nın da bu sınıflara geldiği söylenmesine karşın onlarla hiç karşılaşmadım.”</em> (28)</span></p>
<p><span>Bu açıklamadan da anlaşılacağı gibi, sultanın eğlencesi için bir araç gibi gösterilen müzik, efsanelerin ve çizimlerin tersine, ha­remde ciddi şekilde öğretilen ve uygulanan bir sanat dalıydı.</span></p>
<p><span>Birçok yazar, ressam ve seyyah, Osmanlı İmparatorluğu’na gelmiş ve farklı bakış açılarından harem hakkında düşüncelerini yansıtmıştır. Ne var ki bunların büyük bir çoğunluğu, imparatorluğu Batı gözüyle değerlendirmiş ve aslında yukarıda saydığım nedenlerden dolayı, Harem’i yakından gözlemleme fırsatı bula­mamıştır. Gerçekçi bir anlatıma en yakın olan kişiyse Lady Mary Wortley Montagu’dur. 1717 başlarından 1718 ortalarına kadar İs­tanbul’da yaşamış ve o dönemdeki İngiliz büyükelçisi Edward Wortley Montagu’nun eşi olan Lady Montagu (1689-1762), ziyareti süresince üst düzey Osmanlı kadınlarıyla tanışmış onların iç dün­yasını ve en mahrem yerlerden biri olan hamamları bile gözlem­leme fırsatını yakalamıştır. Kendisi, padişahın haremine giremese de vezir ve paşa haremlerini görmüş ve bir zamanlar haremde ya­şamış cariyelerle ahbaplık ederek bu yaşamı olabildiğince tanı­maya çalışmıştır (Bohls 27). Lady Montagu, bu yakınlığı kurarken kuşkusuz kadın olmanın ayrıcalığından yararlanmıştır. Haremle ilgili olarak şimdiye kadar elde edilen gerçeğe en yakın, ön yargı­sız ve fanteziden uzak anlatım Lady Montagu’ya aittir. Montagu, gördüklerini mektuplarında ayrıntılı bir biçimde betimlemiş, hatta çok ciddi bir batı-doğu karşılaştırması yaparak, kendisinden önce haremi ve özellikle hamamı fantastik öğelerle süsleyerek betimleyen erkek yazar ve ressamları alaycı bir biçimde eleştirmekten de geri kalmamıştır. Montagu’nun mektuplarında da belirttiği gibi, her ne kadar erkek yazarlar ve ressamlar harem ve hamamı gör­düklerini iddia etseler de, böylesine özel ve mahrem bu yerlerden birinde bulunmak bir erkeğe ölümden başka bir şey getirmezdi (I. 315). Dolayısıyla, Batılı erkek yazar ve ressamlar giremedikleri bu yerler hakkında kendi düş güçlerini de kullanarak, haremde ve hamamdaki Osmanlı kadınlarını baştan çıkarıcı her an padişahı eğlendirmeye ve hoş tutmaya hazır ‘fettan’ ve erotik kadınlar ola­rak tasvir ederek, bir bakıma o dönemde dünyayı gücü ve kudre­tiyle tir tir titreten Osmanlı İmparatorluğu’nun padişahlarını zevk ve sefa düşkünü olarak göstermek ve böylece küçük düşürmek is­temişlerdir. Bu uydurulmuş Türk kadını portreleri, Doğu kadınla­rını erotikleştiren ilk Doğu bilimcilerin anahtar öğesi de olmuştur. Bu fantezi dolu anlatımları bilen Montagu, mektuplarında onlara alaycı bir biçimde şöyle cevap vermiştir:</span></p>
<p><span><em>“Gerçeklikten çokça uzaklaşmış ve ilgimi çok çeken anlamsızlıklarla dolu [Avrupa’lı seyyahlar tarafından yazılmış] şark gezilerini yazı olarak okumak benim için çok keyifliydi. [Ancak] [bu seyyahlar] gerçekte hiçbir şekilde gör[e]medikleri bu kadınların dünyasını anlatma cesaretini gös- termeselerdi çok daha akıllıca olurdu”</em> (I.368).</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-69308" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/12/Harem-4.jpg" alt="" width="800" height="597" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/12/Harem-4.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/12/Harem-4-768x573.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>Yukarıdaki alıntıdan da anlaşılacağı gibi, Montagu, ken­dinden önce bu konuyla ilgilenmiş olan Avrupalı yazarlar ve res­samların Osmanlı kadınları hakkında yaydıkları yalan yanlış bil­gileri, uydurulmuş gerçek dışı öğeleri düzeltmeyle ilgilenmiştir. Başka bir deyişle, Edward Said’in ‘arzulu ve kapalı biçimde dişileştirilmiş Doğulu’ (186-188) tanımını benimseyen ve haremdeki Osmanlı kadınlarını ‘iffetsiz ve aşırı seksi’ (Bohls 9) olarak sunan erkek Doğu bilimcilere meydan okumuştur. Hatta Montagu, ha­remde “lezbiyenliğin kontrolden çıkmış” olduğunu savunan ve “haremdeki kadınlar birbirlerine arzulu bir sevgiyle düşkündü ve özellikle yaşlı kadınlar genç olanlara kur yapardı” diye iddia eden Rycaut’ya (153), Rycaut’dan geri kalmayarak ve “hiçbir köleliğin haremdeki kadar zalim ve kötü olmadığını” savunan Jean Dumont’a (268) açıkça karşı koymuştur. Kendisinin “kadınların sadece görevlilerle konuştuğu, kıskançlığın ülkesi Osmanlı İmparatorluğu’na gideceğini öğrendiğinde” (268), onu uyaran Alexander Pope’u bile dinlememiş ve bütün bunlara rağmen, kız kardeşi Lady Mar’a yazdığı 1 Nisan 1717 tarihli mektupta “bura­daki kadınlar öyle düşünüldüğü gibi acımasız kısıtlama ve baskı­lara maruz kalmıyorlar, kendilerine göre önemli ve saygı duyul­ması gereken, gelenek ve görenekleri var” (I.332) diyerek, bu çi­zilmiş Osmanlı kadını şablonuna açık tepkisini göstermiştir.</span></p>
<p><span>Türk hamamıyla Sofya’da tanışan ve içeriye binici kostü­müyle girdiğinde büyük bir hoşgörüyle karşılanan Lady Montagu, içine düştüğü garip, bir o kadar da komik durumu “kadınla­rın, özellikle kendilerine yabancı birine böylesine kibar bir şekilde davranmalarını sağlayan bir Avrupa kültürü [görmedim]” (I.347) diyerek kendi kültüründe göremediği incelik ve zarafeti Türk ka­dınlarında gördüğünü dile getirmiştir mektubunda. Ayrıca bu ka­dınların kendilerini erotik bir şekilde sunmadıklarını ileri sürerek, “doğal hallerinde; yani basit bir dille, süssüz çıplaklıklarında bile şehvetli bir gülüş ya da arsız bir eda yoktu yüzlerinde” (I. 368) di­yerek Avrupalı yazarları yalanlamıştır. Montagu’yu Osmanlı kül­türüne bu kadar yakın kılan duygu, kendi kültürü dışında bulu­nan diğer kültürlerin değer yargıları ve inanışlarına duyduğu saygı ve hoşgörüden başka bir şey değildir. Montagu’nun mektupları, Osmanlı saray hayatını ve kadının toplum içindeki yerini gerçeğe en uygun şekilde anlatması açısından çok önemlidir.</span></p>
<p><span>İngiliz aristokrasisinden ve diplomatik çevreden gelmesi Lady Montagu’ya bir zamanlar Sultan İkinci Mustafa’nın gözdele­rinden ve eşlerinden biri, ayrıca haremin de en önde gelen kadın­larından olan Hafife Sultan ile tanışma ve onunla yemek yeme im­kânını sağlamıştır. Hafife Sultan’ın yemek masasındaki ihtişamı kardeşi Lady Mar’a yazdığı mektupta şöyle dile getirmektedir.</span></p>
<p><span><em>“Bıçaklar altındandı, masa pırlantalarla süslen­mişti ama gözlerimi kamaştıran esas lüks ise masa örtüsünün ve peçetelerin ipek ve altın karışımı süslemeleriydi. Bu kadar pahalı ve nadide olan bu peçeteleri kirletmek benim için büyük üzüntü kaynağıydı. Emin olabilirsin ki yemek bittiğinde, bu nadide peçetelerin tümü kirlenmişti.”</em> (I.361)</span></p>
<p><span>Hafife Sultan ile konuşması ve arkadaşlığı, Lady Montagu’ya Osmanlı haremi ve Topkapı Sarayı hakkında birinci ağızdan önemli bilgiler edinme fırsatını vermiştir. Bu fırsatı iyi değerlendiren Lady, Hafife Sultan’a Batıda çok konuşulan sultanın eş seçme olayını da sormuş ve aldığı cevap yine Batılı yazarları ya­lanlar nitelikte olmuştur:</span></p>
<p><span><em>“Sultan, Valide Sultan tarafından beğenilip ken­disine gösterilen ve kendisinin de beğendiği genç kıza özel hediyeler göndererek onunla birlikte ol­mak istediğini belirtirmiş. Hediyeler Harem’e gönderildiğinde genç kızlar heyecanla halka olur ve hediyenin görevliler tarafından kime verilece­ğini hem büyük bir merak hem de kıskançlık duy­gularıyla beklerlermiş. … Eğer hediye kendilerine verilmemişse, gözlerinden verilen kıza duydukları gıpta ve kıskançlık duyguları okunabilmekteymiş.”</em> (I. 381-384)</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-69309" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/12/Harem-5.jpg" alt="" width="800" height="540" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/12/Harem-5.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/12/Harem-5-768x518.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>Hafife Sultan’ın anlattıklarından açıkça anlaşılacağı gibi, Batı betimlemelerinde anlatılanın aksine Sultan’ın Harem’e girip istediği kızın önüne mendil bırakarak bir seçim yapması gibi bir eğilimi yoktur.</span></p>
<p><span>Lady Montagu, Hafife Sultan ile arkadaşlığı çerçevesinde sarayın yirmi sazendesinin sunduğu müzik ziyafetini de dinleme fırsatı bulmuştur. Dinlediği müzik ve seyrettiği dans gösterisi karşısında şaşkınlığını ve hayranlığını dile getirmekten geri kalma­mıştır.</span></p>
<p><span><em>“Bu dans [gösterisi] daha önce görmüş oldukla­rımdan çok farklıydı. Bundan daha sanatsal ve gü­zel duygu ve düşünceler uyandıran daha [mü­kemmel] bir sunum olamazdı. Çalınan melodiler o kadar yumuşak, [dans eden kızların] hareketleri o kadar ahenkli… ve… hoştu ki ..”</em>(I. 308)</span></p>
<p><span>Bu anlatımıyla da Lady Montagu, daha önce sazendeler hakkında yazılmış ve/ya resmedilmiş olan hikâyelerin ne derece gerçekten uzak olduğunu kanıtlamış olmaktadır. Sazendeler haremde sağlam bir müzik ve dans eğitiminden geçen önemli sanat­çılardı. Üstelik hareme giren her genç kız, sazende olamıyordu. Öncelikle onlara ders veren değerli müzik eğitmenleri tarafından bir ön elemeden geçiriliyor; müzik kulağı ve yeteneği olanlar, bu eğitmenler tarafından hem alaturka hem de alafranga müzik ko­nularında eğiliyorlardı: dans ve diğer sanat dalları için de aynı ku­rallar geçerliydi. Bu da demek oluyor ki harem, barındırdığı genç kızların yeteneklerine göre eğitildiği ciddi bir eğitim kurumuydu.</span></p>
<p><span>Bütün bu tartışmaların ışığında sonuç olarak diyebiliriz ki, yüzyıllardır gizemini ve esrarını koruyan harem, yirmi birinci yüzyılda bile halen romanlara konu olarak dünya edebiyatında yerini almakta ve esrarını sürdürmektedir. Şarkın geleneksel gizemi ile ilişkilendirilerek ve geçmiş betimlemelerden gelen fantezilerle yeni betimlemelere konu olamaya devam edecektir.</span></p>
<p><span><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yrd. Doç. Dr. Alev KARADUMAN </strong>(Baysal)</span></a>
</span></p>
<p><span>Hacettepe Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü, <a href="mailto:baysal@hacettepe.edu.tr">baysal@hacettepe.edu.tr</a></span></p>
<p><span>Bu makale 17.19.2008 tarihleri arasında Hacettepe Üniversitesi, İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü ve IDEA (İngiliz Dili ve Edebiyatı Araştırmaları Derneği) tarafından düzenlenen “II. Uluslararası IDEA Konferansı”‘nda bildiri olarak sunulmuştur.</span></p>
<p><span><span><strong>KAYNAK:</strong></span><br>
Turkish Studies International Periodical For the Languages, Literature and History of Turkish or Turkic Volume 4 /1-I Winter 2009</span></p>
<hr>
<div><span><strong>Dipnotlar</strong></span></div>
<div><span><span>(*) </span><span>Çeviriler tarafımdan yapılmıştır.</span></span></div>
<div><span><strong>KAYNAKÇA</strong></span></div>
<div><span>♦ AKŞİT, İlhan. The Mystery of the Ottoman Harem. İstanbul: Akşit Kültür ve Turizm Yayınları, 2007.</span></div>
<div><span>♦ ANHEGGER, Mualla. Topkapı Sarayında Padişah Evi- Harem. İstan­bul: Sandoz, 1987.</span></div>
<div><span>♦ BOHLS, Elizabeth A. Women Travel Writers and the Language of Aesthetics, 1716-1818. Cambridge: Cambridge UP, 1995.</span></div>
<div><span>♦ CHAMBELİNE, Anne. Safiye Sultan: Hadım Edilmiş Bir Aşk. Affaire De Coeur. Çev. Solmaz Kamuran. İstanbul: inkılap, 1996.</span></div>
<div><span>♦ CROUTİER, Alev Lytle. Harem, the World Behind the Veil. New York: Abbeville P., 1989.</span></div>
<div><span>♦ DUMONT, Paul. Osmanlı İmparatorluğu’nda Yaşamak: Toplumsallık Biçimleri ve Cemaatlerarası İİilişkiler 18. – 20. Yüzyıllar (Vivre dans l’Empire ottoman : sociabilits et relations intercommunautaires (XVIIIe – XXe siecles ). Çev. Maide Selen. İstanbul: İletişim, 2000.</span></div>
<div><span>♦ DURRELL, Lawrence. Spirit of Place:Letters and Essays on Travel. London: Faber, 1987.</span></div>
<div><span>♦ MONTAGU, Lady Mary. The Complete Letters: 1708-1726. Volume I. Ed. Robert Halsband. Oxford: Oxford UP, 1965.</span></div>
<div><span>♦ PİRCE, Leslie. Harem-i Hümayun. Çev. A. Berktay. İstanbul: Türk Vakfı Yurt Yayınları, 1998.</span></div>
<div><span>♦ POPE, Alexander. Alexander Pope: Selected Letters. Oxford: Oxford UP, 2000.</span></div>
<div><span>♦ RYCAUT, Paul. The History of the Ottoman Empire from the Year 1623 to 1677. London; 1680.</span></div>
<div><span>♦ SAİD, W. Edward. Orientalism. 1978, New York: Vintage, 1993.</span></div>
<div><span>♦ TOLEDANO, E.R. Osmanlı Köle Ticareti. İstanbul: Tarih Vakfı,1994.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Selçuklu Şehzadesi Kutalmış</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/selcuklu-sehzadesi-kutalmis</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/selcuklu-sehzadesi-kutalmis</guid>
<description><![CDATA[ Selçuklu Şehzadesi Kutalmış
Selçuklular, Oğuzların Kınık boyuna mensup bulunuyorlardı ve başlarında da Demir yaylı (Temir Yalıg), Dukak (Tukak) Bey bulunuyordu. Kınık boyu, Oğuz Yabgu Devletine bağlıydı ve Dukak Bey, Oğuz Yabgu Devletinde Yabgu’dan sonra gelen önemli bir kişiliye sahipti. Dukak’ın ölümünden sonra oğlu Selçuk, genç yaşında (17­18) Oğuz Yabgu’su tarafından Subaşılığa (ordu komutanlığına) atanarak Kınık boyunun da beyi […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c49e766937.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:43 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Selçuklu, Şehzadesi, Kutalmış</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/03/Kutalmisoglu-Suleyman-Sah.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/selcuklu-sehzadesi-kutalmis.html">Selçuklu Şehzadesi Kutalmış</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yrd. Doç. Dr. Ahmet TOKSOY</strong></span></a>
</p><p><span>Selçuklular, Oğuzların Kınık boyuna mensup bulunuyorlardı ve başlarında da Demir yaylı (Temir Yalıg), Dukak (Tukak) Bey bulunuyordu. Kınık boyu, Oğuz Yabgu Devletine bağlıydı ve Dukak Bey, Oğuz Yabgu Devletinde Yabgu’dan sonra gelen önemli bir kişiliye sahipti. Dukak’ın ölümünden sonra oğlu Selçuk, genç yaşında (17­18) Oğuz Yabgu’su tarafından Subaşılığa (ordu komutanlığına) atanarak Kınık boyunun da beyi oldu. Babası tarafından Türk töresine göre yetiştirilen Selçuk iyi bir asker ve siyasetçi olarak Yabgu Devletinde kısa sürede büyük bir ün sahibi oldu<a href="https://www.altayli.net/selcuklu-sehzadesi-kutalmis.html#_edn1" name="_ednref1"><sup><sup>[1]</sup></sup></a>.</span></p>
<p><span>Selçuk’un genç yaşında büyük üne sahip olması, kısa sürede kendisine karşı bir muhalif grubun ortaya çıkmasına neden oldu. Onun, Yabgu’nun sarayına girerek Hatun, çocukları ve öteki devlet adamlarının önünden geçmesi ve Yabgu’nun hemen yanına oturması, başta bu hanım olmak üzere diğer devlet adamları tarafından saygısızlık olarak nitelendirildi. Bu nedenle, devlet adamlarının etkisiyle Selçuk’u kendisine rakip olarak gören Yabgu, ayrıca eşinin de kışkırtmasıyla onu bertaraf etme hazırlıklarına başladı<a href="https://www.altayli.net/selcuklu-sehzadesi-kutalmis.html#_edn2" name="_ednref2"><sup><sup>[2]</sup></sup></a>. Bunun üzerine Selçuk, askerleriyle birlikte Oğuz Yabgu Devleti’nin kışlık başkenti Yengikent’ten ayrılarak ahalisinin çoğunluğunu Müslümanların teşkil ettiği Sir-Derya (Seyhun)’nın aşağısındaki Cend’e geldi. Buna ilaveten göç hadisesinin üzerinde duran bazı kaynaklarda, Selçuk’a bağlı ailelerin çok, otlakların ise az olması sebebiyle Türkistan’dan Mâverâünnehr vilâyetine geldikleri belirtilmektedir<a href="https://www.altayli.net/selcuklu-sehzadesi-kutalmis.html#_edn3" name="_ednref3"><sup><sup>[3]</sup></sup></a>. Onun Cend’e gelişi “Turan’dan İran’a” veya “Dâr ul-harpten Diyar-ı İslam’a” geçişi olarak kabul edilmektedir. Selçuk, Oğuz Yabgu Devleti’nin hâkimiyetinin zayıf olduğu Cend’e hâkim olarak burada bir beylik kurdu. Ardından da bir kengeş (kurultay) toplayarak İslâmiyet’i kabul etti. Böylece İslâmiyet’i kabul ettikten sonra ve bu yeni din uğrunda cihâda başladı. Bunun sonucunda da “Melikü’l-Gâzi” unvanını aldı. Selçuklu Devletini kuracak olan Tuğrul ve Çağrı Beylerin babası Mikail de yapılan bu savaşların birinde şehit oldu<a href="https://www.altayli.net/selcuklu-sehzadesi-kutalmis.html#_edn4" name="_ednref4"><sup><sup>[4]</sup></sup></a>.</span></p>
<p><span>Selçuk, tam bir Oğuz şehri olan Cend’de beylik kurduktan sonra özellikle Karahanlı-Samanî mücadelesinin vuku bulduğu bölgede, siyasî ve askeri bir gücün temsilcisi durumuna geldi. Bu arada Karahanlı hükümdarı Buğra Han, Karahanlıların merkezi Balasagun’a uzak olamayan ve Samanîlerin elinde bulunan Talas Nehri ve havalisinin ilhakından sonra Müslüman Oğuzlar ile meskûn olan Sayram (İsficab- Çimkent), Farab (Otrar), Süt-kent’ten ilerleyerek Sır-Derya (Seyhun) havzasına iyice yaklaştı. Zayıf durumda bulunan Samanî Devleti bu bölgeleri muhafaza edecek kudrette değildi. Ayrıca Karahanlı hükümdarı ileri harekâtına devamla Mâverâünnehr bölgesini de hâkimiyet altına alarak Samanî başkentini tehdit etmeye başladı<a href="https://www.altayli.net/selcuklu-sehzadesi-kutalmis.html#_edn5" name="_ednref5"><sup><sup>[5]</sup></sup></a>. Bu sebeple Karahanlılar karşısında zor duruma düşen Samanîler, Selçuk’un kurduğu Oğuz Beyliğini tanımak zorunda kaldı. Çünkü bu sıkışık ve zor durumdan kurtulmak isteyen Samanî hükümdarı Nuh, Buğra Han’a karşı Selçuk’tan yardım istedi. Bunun üzerine Selçuk, büyük oğlu Arslan’ın idaresindeki kuvvetlerini yardıma gönderdi<a href="https://www.altayli.net/selcuklu-sehzadesi-kutalmis.html#_edn6" name="_ednref6"><sup><sup>[6]</sup></sup></a>. Böylece Samanî hükümdarı bu yardım sayesinde Karahanlı ordusunu mağlubiyete uğrattı. Bu olaydan bahseden İbnu’l-Esir, “Türk hükümdarı Buğra Han İlig, bu yılda (992) ordusu ile Buhara’ya yürüdü. Emir Nuh b. Mansur’da onun üzerine büyük bir ordu gönderdi. Buğra Han, bu orduyu mağlup etti. Bunun üzerine kaçarak Buhara’ya döndüler… Bu defa Nuh, bizzat kendisi başka bir askeri birlikle Buğra Han’a karşı yürüdü. İki taraf karşı karşıya geldi ve şiddetli bir savaş oldu. Bu savaş, Buğra Han’ın mağlubiyeti ile sonuçlandı” bilgisini vermektedir<a href="https://www.altayli.net/selcuklu-sehzadesi-kutalmis.html#_edn7" name="_ednref7"><sup><sup>[7]</sup></sup></a>. Samanî hükümdarı bu yardıma karşılık Selçuklulara, Nur (Nur Ata)<a href="https://www.altayli.net/selcuklu-sehzadesi-kutalmis.html#_edn8" name="_ednref8"><sup><sup>[8]</sup></sup></a> kasabasını verdi. Böylece Oğuzlar, Mâverâünnehr’e gelerek Nur kasabasına yerleşmeye başladı (990).</span></p>
<p><span>Selçuk, hayli ihtiyar iken Cend’de öldü (1007)<a href="https://www.altayli.net/selcuklu-sehzadesi-kutalmis.html#_edn9" name="_ednref9"><sup><sup>[9]</sup></sup></a>. Onun dört oğlu vardı<a href="https://www.altayli.net/selcuklu-sehzadesi-kutalmis.html#_edn10" name="_ednref10"><sup><sup>[10]</sup></sup></a>. Fakat Mikail henüz babası hayatta iken öldüğü için geriye üç oğlu kalmış böylece en büyük oğlu Arslan olduğu için Türk devlet geleneği icabı beyliğin başına başbuğ olarak o geçerek Yabgu unvanını aldı. Bununla birlikte ailenin diğer üyeleri, kendilerine bağlı Oğuz oymaklarının başında, yarı bağımsız bir durumda ve Arslan Yabgu’ya zayıf bir bağla bağlı bulunuyorlardı. Ailenin başına geçen Arslan Yabgu’nun iki oğlu vardı ki, bunlar Kutalmış ve Resul Tegin’di<a href="https://www.altayli.net/selcuklu-sehzadesi-kutalmis.html#_edn11" name="_ednref11"><sup><sup>[11]</sup></sup></a>. Bu makalede Arslan Yabgu’nun oğullarından biri ve muhtemelen ortancası olan ünlü şahsiyetin siyasi hayatı üzerinde durulacaktır.</span></p>
<p><span>Öncelikle bu Selçuklu prensinin adı üzerinde ittifak edilmemiştir. Aşağıda da görüleceği üzere amcasının oğullarına karşı saltanat davası güderek bu uğurda ölen Selçuklu prensinin adı Kutlumuş, Kutulmuş, Kutalmış ve Kutlamış şekillerinde okunmuştur<a href="https://www.altayli.net/selcuklu-sehzadesi-kutalmis.html#_edn12" name="_ednref12"><sup><sup>[12]</sup></sup></a>. Türk tarihçilerinden Hüseyin Namık Orkun bu ismi, “Kutlumuş”, Necip Asım, Mehmet Arif, Rıza Nur, Mükrimin Halil Yinanç, “Kutulmuş”, Fuat Köprülü, Mehmet Altay Köymen, İbrahim Kafesoğlu, Ali Sevim, Faruk Sümer ve Osman Turan, “Kutalmış”, Zeki Velidi Togan ise “Kutlamış” şeklinde ifade etmişlerdir<a href="https://www.altayli.net/selcuklu-sehzadesi-kutalmis.html#_edn13" name="_ednref13"><sup><sup>[13]</sup></sup></a>. Atsız ise bu konuda; “Kutulmuş ve Kutalmış” şekilleri de doğru olabilirse de “Kutlamış sın doğru olması ihtimali ötekilerden fazladır<a href="https://www.altayli.net/selcuklu-sehzadesi-kutalmis.html#_edn14" name="_ednref14"><sup><sup>[14]</sup></sup></a>” yorumunu yapmaktadır<a href="https://www.altayli.net/selcuklu-sehzadesi-kutalmis.html#_edn15" name="_ednref15"><sup><sup>[15]</sup></sup></a>.</span></p>
<p><span>Arslan Yabgu</span></p>
<p><span>Karahanlı hükümdarı Buğra Han’ın (955), Buhara’yı alarak Samanî Devleti’ne son vermesi üzerine (999), bu devletin müttefiki durumunda olan Arslan Yabgu yalnız kaldı. Fakat bir süre sonra Samanî hükümdarı İsmail Muntasır, Karahanlılara karşı Arslan Yabgu ile birleşerek yeniden harekete geçti. Mâverâ ün- Nehr ve Samanîlerin önemli şehir ve kalesi Buhara’yı ele geçirdikten başka Karahanlı ordusunu Semerkant yöresindeki Zerefşan köprüsü yakınlarında bozguna uğrattı. Ancak çok geçmeden İlig Nasr Han’a yenilen Muntasır, Buhara’yı terk etmek zorunda kaldı ise de Arslan Yabgu’dan gelen yardımla İlig Nasır Han’ı yeniden mağlup etti (1003). Fakat bu sırada Arslan Yabgu, siyaset değişikliği yaparak İlig Nasr Han’la birleşti ve Muntasır’a karşı cephe aldı. Böylece Muntasır’ın Samanî Devleti’ni yeniden diriltme çabaları sonuçsuz kaldı<a href="https://www.altayli.net/selcuklu-sehzadesi-kutalmis.html#_edn16" name="_ednref16"><sup><sup>[16]</sup></sup></a>.</span></p>
<p><span>İlig Nasr Han’ın ölümü üzerine, Karahanlı hükümdarı Arslan Han tarafından hapsedilmiş olan şehzade Ali Tekin, bir fırsatını bulup hapisten kaçarak Arslan Yabgu’nun desteği ile Buhara’yı ele geçirdi ve burada kendi hâkimiyetinde yeni bir siyasi teşekkül kurmayı başardı. Böylece Karahanlı-Gazneli Devletlerine karşı yeni bir ittifak kurulmuş oldu. Bu durum karşısında derhal harekete geçen Karahanlı ve Gazneli sultanları, Semerkand yakınlarında bir toplantı yaparak<a href="https://www.altayli.net/selcuklu-sehzadesi-kutalmis.html#_edn17" name="_ednref17"><sup><sup>[17]</sup></sup></a> “İran-Turan” meseleleri görüştüler<a href="https://www.altayli.net/selcuklu-sehzadesi-kutalmis.html#_edn18" name="_ednref18"><sup><sup>[18]</sup></sup></a>.</span></p>
<p><span>Gazneli sultan Mahmut ve Yusuf Kadır Han, Amu Derya (Ceyhun) kıyısında biraya gelerek bir anlaşma yaptılar. Yusuf Kadır Han; “Birkaç seneden beri bir kavim Türkistan’dan benim memleketime kadar gelip Nur-Buhara ve Soğd-Semerkand otlak ve çayırlarını ele geçirdiler. Pek büyük bir ordu ve sayısız askerleri var. Önderleri Selçuk’tur. Onun dört oğlu ordu içinde önder olmuş, itibar kazanmış ve oldukça kuvvetli ve çok miktarda ordu için lâzım olan malzeme ve teçhizatı temin edip, sultanlık için hazırlık ve teşkilat yapmışlardır. Eğer sen bir gün Hindistan tarafına hareket edecek olursan, onlardan emin olunmaz. Çünkü vilayet istemek, bir tarafı ele geçirmek veya bir hükümdarlık tamahı ile onlardan fesat gelir. Onlardan yardım almak ve rehin istemek zaruri olmuştur”<a href="https://www.altayli.net/selcuklu-sehzadesi-kutalmis.html#_edn19" name="_ednref19"><sup><sup>[19]</sup></sup></a> diyerek dikkatleri Selçuklu tehlikesine çekti.</span></p>
<p><span>Görüşmenin siyasi neticelerine gelince; Ali Tekin’in Mâverâünnehr’deki hâkimiyetine son verilmesi ve onun yerine Kadır Han’ın oğlu Yeğen Tekin’in geçirilmesi alınan ilk karardı. Bu mesele halledildikten sonra Selçuklular, meselesinin kendiliğinden halledileceği meydana çıktı. Ayrıca Yeğen Tekin, Sultan Mahmud’un kızı Zeynep ile evlenecekti. Kadır Han da kızını Mahmud’un ikinci oğlu Muhammed’e verecekti. Amuderya her iki devlet arasında sınır olacaktı. Arsan Yabgu’nun başında bulunduğu Türkmenler, Mâverâünnehr’den İran tarafındaki Amu Derya (Ceyhun)’ya yakın Horasan’a nakledilecekti<a href="https://www.altayli.net/selcuklu-sehzadesi-kutalmis.html#_edn20" name="_ednref20"><sup><sup>[20]</sup></sup></a>.</span></p>
<p><span>Karahanlı hükümdarı Yusuf Kadır Han’ın tavsiyelerine uyan Gazneli Mahmud, Arslan Yabgu’ya bir elçi göndererek; “sizin işten anlamanızdan ve aklınızdan hayrete düştüm. Çünkü bu zaman kadar komşuluk sebebiyle bizden hiçbir istekte bulunmadınız ve bir şey arz etmediniz. Biz ise dostluğunuzu ve yardımınızı çok istiyoruz ve sizin taraftan gelecek bir yardımdan gönlü tok değilim. Eğer bütün kardeşler gelmezlerse birini seçsinler huzurumuza gelsin. Biz, mesafe daha yakın olsun diye nehir kıyısında yerleştik ki, onunla sözleşip bir anlaşma ve yardımlaşma yapalım” teklifinde bulundu<a href="https://www.altayli.net/selcuklu-sehzadesi-kutalmis.html#_edn21" name="_ednref21"><sup><sup>[21]</sup></sup></a>. Müsâmeretü’l-Ahbâr’da ise Mahmud tarafından gönderilen elçinin; “Biz, Hint ülkesine gaza düzenlediğimiz zaman İslâm beldelerinin her yerinden seçkin yiğitler, kendi istekleri ve iradeleriyle gaza ve cihada destek çıkmaktalar. Böyle bir mutluluk ve şöhrete erişmek için Selçuk oğullarının bir defa dahi kâfirlerin beldelerine yürüyememiş olmaları şaşılacak bir durumdur. Aramızdaki mesafe kısaldığına göre büyükleriniz ve önde gelenleriniz huzura gelsinler de yapılması gereken işler kendilerine anlatılsın. Sonra da sultanın hil’atine ve övgüsüne kavuşmuş olarak geri dönsünler<a href="https://www.altayli.net/selcuklu-sehzadesi-kutalmis.html#_edn22" name="_ednref22"><sup><sup>[22]</sup></sup></a>” dediği yer almaktadır.</span></p>
<p><span>Sultan Mahmud’un haberi Selçuklu başbuğlarına ulaşınca, Arsan Yabgu kaynakların ifadesine göre büyük bir ordu ile Sultan Mahmud’un huzuruna doğru yola çıktı. Gazneli sultanı, bunu haber alınca, yeni bir elçisini Arslan Yabgu’ya göndererek, şu anda orduya ihtiyacı olmadığını, maksadının görüşme olduğunu bildirdi. Arsan Yabgu, üç yüz kişi seçip oğlu Kutalmış ile birlikte Mahmud’un huzuruna çıktı. Gazneli sultanı, ona büyük ikramlarda bulunarak yanında bulunan tahta oturttu.</span></p>
<p><span>Arslan Yabgu’ya hal hatır sorduktan sonra; “Bizim her zaman Hindistan’da kâfirlerle gaza yapmak için, büyük bir orduya ihtiyacımız vardır. Horasan illeri ihmal edilmiş, askersiz kalıyor. Sizinle tam bir yemin ve anlaşma yapmayı arzu ediyorum. Eğer bir taraftan bir düşman kalkıp fitne çıkarır da yardıma muhtaç olursak, sizin ordunuzdan yardım isteyelim” dedi. Arslan Yabgu gençliğinin ve güçlülüğünün gururu ile “Bizim tarafımızdan kullukta kusur olmaz” diyerek cevap verdi. Bunun üzerine Gazneli Mahmud, “Eğer ihtiyaç olursa, hangi alametle bize yardıma gelir ve ne miktar gelir?” Arslan Yabgu koluna bir yay ve elbisesinin kuşağına iki ok takmıştı. Onlardan bir oku Mahmud’a vererek; “Muhtaç olduğun vakit bunu bizim kabilemize gönderirsen yüz bin atlı imdadına yetişir”, Mahmud, “Eğer kâfi gelmezse?”, öteki oku önüne koydu ve “Bunu Balhan Dağlarına gönderirsen elli bin atlı gelir”. Mahmud, “Bu da kâfi gelmezse?” Arslan Yabgu yayı vererek, “Nişan olarak Türkistan’a gönder, istersen iki yüz bin atlı gelir” diye cevapladı. Bunun üzerine Gazne sultanı, Arslan Yabgu’yu serhoş ederek tutuklattırıp, Hindistan’da kendisine ait müstahkem Kalincar<a href="https://www.altayli.net/selcuklu-sehzadesi-kutalmis.html#_edn23" name="_ednref23"><sup><sup>[23]</sup></sup></a> kalesine gönderdi<a href="https://www.altayli.net/selcuklu-sehzadesi-kutalmis.html#_edn24" name="_ednref24"><sup><sup>[24]</sup></sup></a>.</span></p>
<p><span>Arslan Yabgu, yedi sene Kalincar kalesinde hapis kaldı. O hapiste iken Selçuklu başbuğları, 150 Türkmen yiğidini Arslan’ı kurtarmak için Kalincar kalesine gönderdi. Türkmenler burada odunculuk, hamallık ve suculuk yapmaya başladılar. Sonunda bir gece Arslan Yabgu’yu kaçırmaya muvaffak oldularsa da ormanda yollarını kaybetmeleri üzerine, Gazneli askerleri onlara yetişti. Arslan Yabgu, Türkmenleri geriye gönderdi ve kendisi de teslim oldu. Tekrar Kalincar kalesine hapsedildi<a href="https://www.altayli.net/selcuklu-sehzadesi-kutalmis.html#_edn25" name="_ednref25"><sup><sup>[25]</sup></sup></a>. Oğlu Kutalmış, bir müddet daha babasını kurtarmaya çalışmışsa da bunda başarılı olamayınca, Hindistan’dan batıya Sistan’a oradan da kuzeye Buhara’ya Selçuklu başbuğlarının yanına gelerek durumu anlattı<a href="https://www.altayli.net/selcuklu-sehzadesi-kutalmis.html#_edn26" name="_ednref26"><sup><sup>[26]</sup></sup></a>.</span></p>
<p><span>Gazneli Mahmud, Arslan Yabgu’nun ölümünden sonra başsız kalan Türkmenlere<a href="https://www.altayli.net/selcuklu-sehzadesi-kutalmis.html#_edn27" name="_ednref27"><sup><sup>[27]</sup></sup></a> saldırılar düzenleyip onları yağmalattı. Çok geçmeden bunlardan dört bin çadırlık bir kitleyi Horasan valisi Arslan Cazib’in muhalefetine rağmen Horasan’a getirterek Nesâ, Bâverd ve Ferâve<a href="https://www.altayli.net/selcuklu-sehzadesi-kutalmis.html#_edn28" name="_ednref28"><sup><sup>[28]</sup></sup></a>’ye yerleştirdi. Ancak Türkmenler, Gazneli vergi memurlarının zulme varan davranışları üzerine kendilerine katılan diğer Türkmenlerle birlikte yağma akınları yapmaya başladılar. Bunun üzerine sultan Mahmut önce Arslan Cazib’i onlara karşı sevk etti. Ardından da kendisi bizzat harekete geçerek onları ağır bir şekilde cezalandırdı. Türkmenlerden bir kısmı kaçarak Balhan Dağlarına ve Dihistan’a sığındılar. Geri kalanları ise batıya hareket ederek Azerbaycan ve Diyar-ı Rum’da Doğu Anadolu’ya kadar uzanan akınlar yaptılar<a href="https://www.altayli.net/selcuklu-sehzadesi-kutalmis.html#_edn29" name="_ednref29"><sup><sup>[29]</sup></sup></a>.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-69395" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/03/karahanlilar-gazneliler-buyuk-selcuklu-haritasi.jpg" alt="" width="800" height="500" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/03/karahanlilar-gazneliler-buyuk-selcuklu-haritasi.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/03/karahanlilar-gazneliler-buyuk-selcuklu-haritasi-768x480.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>Kutalmış’ın Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey’e Bağlılığı ve Faaliyetleri</span></p>
<p><span>Arslan Yabgu’nun hapsi ve ölümü üzerine, Selçuklu ailesinin, dolayısıyla Türkmenlerin yeni başbuğları olarak Tuğrul ve Çağrı Bey görülmekte ise de ailenin başına Yabgu olarak yaşça büyük olan sakin tabiatlı Musa İnanç Bey getirildi<a href="https://www.altayli.net/selcuklu-sehzadesi-kutalmis.html#_edn30" name="_ednref30"><sup><sup>[30]</sup></sup></a>. Babasının Kalincar kalesinde ölümünden sonra Tuğrul ve Çağrı Beylerin yanına gelen Kutalmış, Tuğrul Bey’den büyük bir ilgi gördü. Kendisi de Tuğrul bey’e hizmet etmekten geri durmadı. Selçuklu başbuğları, amcalarının ölümü üzerine Gazneli Devleti’ne karşı uzun bir istiklâl mücadelesine başladılar. Nihayet girdikleri istiklâl mücadelesinin son halkası olan Dandanakan Savaşında (22-24 Mayıs 1040) Gazneli ordusunu mağlup ederek bağımsızlıklarını kazandılar. Bu savaştan sonra bütün Selçuklu başbuğ ve şehzadelerinin katıldığı bir toy/ Devlet Meclisi/kurultay toplandı. Kengeşte ele geçirilen ve fethedilmesi kararlaştırılan ülkeler paylaştırıldı. Bu paylaşımda Çağrı Bey, melik ve ordu komutanı olarak Mâverâ ün Nahr’in batıdaki kolu Amu Derya (Ceyhun) ile İran arasındaki Merv’de oturacak Serahs ve Toharistan’ın merkezi Belh şehirleri ile Amu Derya-Gazne arasındaki memleketlere fetih ile sahip olacaktı. Musa Yabgu’ya, Bust, İsfizar Herat, Sistan ve onun etrafında ele geçireceği yerler verildi. Ayrıca Çağrı Bey’in oğlu Kavurd, Kirman’a atandı. Tuğrul Bey’e ise büyük sultan olarak Irak tarafları verildi. İbrahim Yinal, Çağrı Bey’in oğlu Yakuti ve Kutalmış da onun yanında idiler. Rey şehri ele geçirildikten sonra İbrahim Yinal Hemedan’a, Yakuti, Zencan ve Azerbaycan taraflarına, Kutalmış ise Cürcan ve Damgan’a atandı<a href="https://www.altayli.net/selcuklu-sehzadesi-kutalmis.html#_edn31" name="_ednref31"><sup><sup>[31]</sup></sup></a>.</span></p>
<p><span>Vaspurakan (Van bölgesi), Anion (Anı) ve Theodosiopolis (Erzurum) themalarının yer aldığı Doğu Anadolu’nun fetih harekâtını bizzat yeni başkent Rey’den<a href="https://www.altayli.net/selcuklu-sehzadesi-kutalmis.html#_edn32" name="_ednref32"><sup><sup>[32]</sup></sup></a> yönetmeye başlayan Sultan Tuğrul Bey, İbrahim Yinal’ı Hemedan, İsfahan il ve yörelerinin, amcası Arslan Yabgu’nun oğulları Kutalmış ve Resul Tekin’i Hazar Denizi bölgesinin<a href="https://www.altayli.net/selcuklu-sehzadesi-kutalmis.html#_edn33" name="_ednref33"><sup><sup>[33]</sup></sup></a>, öteki amcası Musa Yabgu’nun oğlu Hasan’ı ve kardeşi Çağrı Bey’in oğlu Yakuti’yi Azerbaycan’ın fethiyle görevlendirdi. Bu şehzadelerin emirlerine kalabalık Türkmen kuvveti verildi<a href="https://www.altayli.net/selcuklu-sehzadesi-kutalmis.html#_edn34" name="_ednref34"><sup><sup>[34]</sup></sup></a>. Kutalmış, faaliyetlerinde Geylan ve Tarim bölgelerini ele geçirdikten sonra Aras Nehri’ni geçerek Erran (Aran) ve Gürcistan arasındaki bölgelerine girdi. Bizans İmparatoru IX. Konstantin Monomakos’un Gürcü asıllı kumandanı Liparit yönetiminde sevk ettiği ordunun Şeddadoğulları<a href="https://www.altayli.net/selcuklu-sehzadesi-kutalmis.html#_edn35" name="_ednref35"><sup><sup>[35]</sup></sup></a> beyliğinin başkenti Aras’ın kuzeyi ve Ağrı Dağı’nın karşısındaki Duvin’i kuşatması üzerine, Tuğrul Bey, onları savunmak amacıyla Kutalmış kumandasında bir ordu gönderdi. Selçuklular ile Bizanslılar (Rum- Romailer) arasında ilk çarpışma burada vuku buldu ve 1045’de Gürcü, Ermeni ve Rumlardan müteşekkil Liparit kumandasındaki Bizans ordusunu tarihi Gence kalesi önlerinde kesin bir yenilgiye uğrattı<a href="https://www.altayli.net/selcuklu-sehzadesi-kutalmis.html#_edn36" name="_ednref36"><sup><sup>[36]</sup></sup></a>.</span></p>
<p><span>1045-1046’da Yukarı El-Cezire’de faaliyet gösteren Kutalmış, Sincar yakınlarında Musul Emirleri olan Ukayli Arapları tarafından püskürtülünce, Ergani yöresinde kendine bir yol açarak buradan geçerken Dılkhum ve Bağin kasabalarını yağmaladı. Buradan Van Gölü’nün kuzeyindeki Erciş bölgesine ulaşarak bölge valisinden geçiş izni istedi. Vali Stephanos Likhoudes’in bunu hemen reddetmesi ve arkasından da Türkleri durdurmak istemesi üzerine yapılan savaşta tam bir yenilgiye uğradı. Bu zafer üzerine Kutalmış, Aras Nehri boyunca ilerlemiş ve Tuğrul Bey’in yanına giderek, “Bu bölgelerin zengin ve Rumların (Romalıların) ise korkak olduklarını ve bu sebeple kolaylıkla fethedilebileceğini” bildirdi<a href="https://www.altayli.net/selcuklu-sehzadesi-kutalmis.html#_edn37" name="_ednref37"><sup><sup>[37]</sup></sup></a>.</span></p>
<p><span>Sultan Tuğrul Bey’in Yakuti ile birlikte Azerbaycan’ın fethi için görevlendirdiği Hasan, 20.000 kişilik bir Selçuklu ordusu ile Eleşgird, Pasin ve Erzurum ovalarını akınlara uğrattıktan sonra Vaspurakan bölgesine girdi (1048 sonbaharı). Ancak Bizanslılar tarafından<a href="https://www.altayli.net/selcuklu-sehzadesi-kutalmis.html#_edn38" name="_ednref38"><sup><sup>[38]</sup></sup></a> Büyük Zap suyu üzerinde kurulan pusuya düşürüldü. Başta Hasan Bey olmak üzere pek çok Türk askeri şehit edildi. Bu sıralarda Kutalmış da Gence muhasarası ile duraklamış bulunuyordu. Sultan Tuğrul Bey, Hasan’ın ve mağlup olan ordusunun intikamını almak üzere o sırada Şehr-i zor taraflarını itaat altına almakta olan İbrahim Yinal’a Azerbaycan valiliğini vererek Anadolu gazası ile görevlendirdi. Kutalmış’ı da onunla birlikte hareket etmeye memur etti.</span></p>
<p><span>Esasen bu sırada Türkistan’dan büyük bir göç dalgası da Doğu Anadolu’ya dayanmıştı. 1048’de Türkler Basian (Pasin) ve Teodosiopolis (Kalikala-Erzurum) ovalarına dökülerek, bu bölgeyi savaşarak ele geçirdiler. Böylece Türkler, batıda Khaldia, kuzeyde İspir ve Taik bölgesinin güçlü kaleleri, ayrıca Arşarunik, güneyde Taron, Hastenik ve Horajan ormanlarına kadar yayıldılar<a href="https://www.altayli.net/selcuklu-sehzadesi-kutalmis.html#_edn39" name="_ednref39"><sup><sup>[39]</sup></sup></a>. Ermeni kaynağının verdiği bilgiyi İslâm kaynağı olan İbnü’l Esir’de doğrulamaktadır. İbnü’l-Esir’in kaydına göre, Mâverâünnehr’de bulunan Oğuzların büyük bir kısmı İbrahim Yinal’ın yanına gelmiş, bunun üzerine İbrahim Yinal onlara; “Sizin burada kalmanız ve ihtiyacınızı buradan karşılamanızdan dolayı ülkem sıkıntı içine girdi. Bana kalırsa yapacağınız en doğru iş Rumlara karşı gazaya çıkıp Allah yolunda cihat etmenizdir. Böylece ganimet de elde edersiniz. Ben de sizin izinizden gelip yapacağınız işlerde size yardımcı olacağım” demişti. Oğuzlar, İbrahim Yinal’ın önünden ilerleyerek, Malazgirt’ten Erzurum’a kadar geldiler, ayrıca Trabzon’a ve o bölgedeki bütün şehirler ve kasabalara kadar uzandılar<a href="https://www.altayli.net/selcuklu-sehzadesi-kutalmis.html#_edn40" name="_ednref40"><sup><sup>[40]</sup></sup></a>.</span></p>
<p><span>İbrahim Yinal, yanına Kutalmış’ı da alarak 100 bin kişilik Selçuklu ordusu ile Doğu Anadolu’ya girdi. Bizans yönetimi, Selçuklu ordusunun durdurulmazsa devlet için ciddi bir tehlike arz edeceğini gördüğünden dolayı hemen gerekli tedbirleri aldı. Vaspurakan ve Gürcistan’ın Bizanslı valileri Aaron ve Kekaumenos’un maiyetindeki kuvvetleri bu akını durduramaya memur itti. Aaron ve Kekaumenos, yıldırım hızıyla ilerleyen Selçuklu ordusu karşısında hiçbir şey yapmadan Bizans imparatorundan acele yardım istediler. Bu talep karşısında Gürcü komutanı Liparit yardıma gönderildi. İbrahim Yinal ise Vaspurakan ve Aras dolaylarında ciddi bir savunma ile karşılaşmayarak nehir boyunu takiben Basean (Pasin)’dan Teodosiopolis (Erzurum) bölgesine indi. Buradan da batıya yönelerek Erzincan dolaylarında Kötür ve Bican/Vican’ı ele geçirdikten sonra geri dönerek Artze (Kara-Arz, Karaz)’ye doğru ilerledi. Burada yaptığı savaştan sonra oldukça çok miktarda ganimet ele geçirdi. Selçuklu ordusu Artze galibiyetinden sonra tekrar Basean ovasına geçti. İbrahim Yinal, Bizans ordusu ile karşılaştığından dolayı Kapetru kalesi önünde savaşa karar verdi. Türk Ordusu iki büyük grup halinde bulunuyordu. Bunlardan birine İbrahim Yinal diğerine ise Kutalmış kumanda ediyordu. 19 Eylül 1048/ 49’de yapılan savaşta, Bizans ordusu kesin bir mağlubiyete uğradı<a href="https://www.altayli.net/selcuklu-sehzadesi-kutalmis.html#_edn41" name="_ednref41"><sup><sup>[41]</sup></sup></a>. Liparit’in esir edildi ve çok değerli ganimetler ele geçirildi. Bu savaştan sonra Selçuklu sultanı Tuğrul Bey ile Bizans imparatoru arasında bir anlaşma yapıldı.</span></p>
<p><span>Pasinler Savaşından sonra Kutalmış, daha önce kuşatıp da alamadığı Gence’yi tekrar muhasara altına aldı. Burayı fethetmek üzereyken imparator, büyük bir ordu göndererek, kral Bagarat’ı da yardıma çağırdı. Bagarat ordusunun başında Bizanslılarla birlikte Türklere karşı yürüdü. Bizans ordusu, Gence’nin Türklerin eline geçmesine engel olarak Türklerin geri çekilmesine neden oldu<a href="https://www.altayli.net/selcuklu-sehzadesi-kutalmis.html#_edn42" name="_ednref42"><sup><sup>[42]</sup></sup></a>. Bundan sonra Kutalmış, 1053’de Kars üzerine yürüyerek burayı ele geçirdi<a href="https://www.altayli.net/selcuklu-sehzadesi-kutalmis.html#_edn43" name="_ednref43"><sup><sup>[43]</sup></sup></a>.</span></p>
<p><span>Selçukluların, Büveyhilerin sıkıştırdığı Bağdad’a hâkim olması (1055) ve Büveyhilerin mağlup olması Sünniliğin zaferi olarak değerlendirildiği için Mısır Fatımi Devletini ve aşırı Şiilerin harekete geçmesine neden oldu. Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey ise Bağdad’ı kurtardıktan sonra Kutalmış’ı fetih için Musul, Diyarbekir<a href="https://www.altayli.net/selcuklu-sehzadesi-kutalmis.html#_edn44" name="_ednref44"><sup><sup>[44]</sup></sup></a> ve Şam hududuna gönderdi. Ayrıca Taberistan ve Mazenderan bölgelerini de ona verdi<a href="https://www.altayli.net/selcuklu-sehzadesi-kutalmis.html#_edn45" name="_ednref45"><sup><sup>[45]</sup></sup></a>. Bağdad’dan kaçan Arslan Besasiri, Rahbe’de Fatımi halifesi Muntasır’ın yardımıyla bir ordu vücuda getirerek Selçuklulara karşı tekrar hareket etmeye başladı. Sultan Tuğrul Bey, Arslan Besasiri’ye karşı Kutalmış ile Musul hâkimi Kureyş b. Bedran’ı görevlendirdi. İki taraf arasında Sincar yakınlarında yapılan savaşta Kutalmış ve yanındaki Kureyş mağlup oldu (29 Aralık 1056)<a href="https://www.altayli.net/selcuklu-sehzadesi-kutalmis.html#_edn46" name="_ednref46"><sup><sup>[46]</sup></sup></a>. Bu mağlubiyet üzerine Tuğrul Bey, Bağdat’tan ayrılarak Tekrit (Tikrit)’e geldi. Buradan da el-Bevâvic’e ulaştı. El- Bevâvic’te bulunduğu sırada Yakuti’nin yanına gelmesiyle Musul üzerine hareket etti. Böylece Selçuklu sultanı, Arslan Besasiri ve taraftarlarını bölgeden uzaklaştırdı. Bunun üzerine Arslan Besasiri’de Mısır’a gitti. Selçuklu Sultanı, Selçukluların aleyhinde faaliyetlerde bulunduğundan dolayı Diyarbekir Mervanîlerinin üzerine yürüdü. Cizre’yi ele geçirdikten sonra Mervanî hükümdarı hediyeler göndererek af dilemesi üzerine hükümdarı affetti. Bu arada Kutalmış’ın, Sincar halkının yaptığı işkenceyi Sultana anlatması üzerine, Selçuklu ordusu Sincar üzerine yürüdü. Yapılan zorlu bir savaştan sonra Sincar ele geçirildi. Tuğrul Bey, Musul, Sincar ve havalisini valiliğine İbrahim Yinal’ı atayarak Bağdad’a döndü<a href="https://www.altayli.net/selcuklu-sehzadesi-kutalmis.html#_edn47" name="_ednref47"><sup><sup>[47]</sup></sup></a>.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-69397" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/03/Anadolu-Sel%C3%A7uklu-Devleti.jpg" alt="" width="800" height="550" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/03/Anadolu-Selçuklu-Devleti.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/03/Anadolu-Selçuklu-Devleti-768x528.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>Merkezi İdareye Karşı Kutalmış’ın İsyanı ve Ölümü</span></p>
<p><span>Tuğrul Bey’in, Errecan, Hûzistan ve Şiraz’ı Hezâresb b. Bengir b. İyad’a vermesi üzerine Arslan Yabgu’nun oğlu Resul Tekin ile Fûlad süratle bu şehirlerin üzerine hareket ederek bölgeyi istila ettiler. Tuğrul Bey, Musul seferinden sonra Hezâres b. Bengir b. İyad’ı Resul Tekin’in üzerine gönderdi. Yapılan savaşta Resul Tekin esir alınarak Sultanın huzuruna Bağdad’a getirildi<a href="https://www.altayli.net/selcuklu-sehzadesi-kutalmis.html#_edn48" name="_ednref48"><sup><sup>[48]</sup></sup></a>.</span></p>
<p><span>İbrahim Yinal’da vali olarak atandığı Musul’dan ayrılarak Cibal taraflarına geldi. Tuğrul Bey, onun Cibal taraflarına gelmesini isyan olarak kabul ederek elçi gönderip yanına çağırdı. Halifenin de İbrahim Yinal’a mektup yazıp dönmesini istemesi üzerine İbrahim Yinal Bağdad’a, Sultanın yanına geldi. İbrahim Yinal Musul’dan ayrılınca evvelce Selçukluların yanında olup sonradan saf değiştiren Kureyş ve Arslan Besasiri, bu şehrin üzerine yürüyerek kuşattılar. Musul’un düşmesi üzerine sultan Tuğrul Bey, ikinci defa Musul seferine çıkmak zorunda kaldı. Sultanın Nusaybin üzerine yürüdüğü sırada İbrahim Yinal kendisinden ayrılarak Hemedan’a gitti. Esasen bu sırada İbrahim Yinal, Mısır Fatımi halifesinden destek mektupları almıştı. Bu durumdu haberi olan Sultan Tuğrul Bey, süratle geri dönerek İbrahim Yinal’ı takibe koyuldu.</span></p>
<p><span>Bu sırada İbrahim Yinal’ın kardeşi Ertaş’ın oğulları Muhammed ve Ahmed büyük bir orduyla amcalarının yanına geldiler. Onların gelmesiyle İbrahim Yinal’ın gücü iyice arttı<a href="https://www.altayli.net/selcuklu-sehzadesi-kutalmis.html#_edn49" name="_ednref49"><sup><sup>[49]</sup></sup></a>. Bunun üzerine Tuğrul Bey de kardeşi Çağrı Bey’in oğullarına mektup yazarak destek istedi. Yakuti, Kavurt ve Alp Arslan zor durumda olan amcalarının yanına geldiler. İki taraf arasında Rey yakınlarında vuku bulan savaşta İbrahim Yinal mağlup olarak Alp Arslan tarafından esir edildi. Devletin kuruluşundan itibaren aldığı görevleri başarıyla yerine getiren Tuğrul ve Çağrı Beylerle anne bir kardeş olan İbrahim Yinal, Türk devlet geleneğine göre yayının kirişi ile boğularak öldürüldü<a href="https://www.altayli.net/selcuklu-sehzadesi-kutalmis.html#_edn50" name="_ednref50"><sup><sup>[50]</sup></sup></a>.</span></p>
<p><span>Sultan Tuğrul Bey, İbrahim Yinal’ın isyanını bastırdıktan sonra Kutalmış’ın isyanı ile karşılaştı. Ancak Kutalmış’ın ne zaman isyana başladığı hakkında bilgi yoktur. İbrahim Yinal’ın merkezi idareye karşı yaptığı isyan sonunda mağlup olup öldürülmesi, Kutalmış ve kardeşi Resul Tekin’i isyandan vazgeçirmedi. İki kardeş de mücadeleye devam ettiler. Hatta Kutalmış Bey, Sultan Tuğrul Bey hayatta iken Rey’i kuşattıysa da Amid el-Mülk tarafından uzaklaştırıldı<a href="https://www.altayli.net/selcuklu-sehzadesi-kutalmis.html#_edn51" name="_ednref51"><sup><sup>[51]</sup></sup></a>.</span></p>
<p><span>Kutalmış’ın isyanı Tuğrul Bey’in son günlerinde vuku bulduğu için vezir Amid el-Mülk, isyancı prensi muhasara ile meşguldü. Tuğrul Bey’in ölümü üzerine muhasarayı kaldıran vezir derhal Rey’e döndü. Tuğrul Bey’in ölümü annesiyle birlikte İsfahan’da bulunan veliaht Süleyman’a bildirildi. Esasen Tuğrul Bey’in çocuğu olmadığından Çağrı Bey’in küçük oğlu Süleyman’ı kendisine veliaht yaparak annesi ile de evlenmişti. Rey’e gelen Süleyman derhal tahta çıkarıldı. Ancak Süleyman’ın hükümdarlığını isyan halindeki Kutalmış ve babası Çağrı Bey’in yerine Horasan meliki olan Alp Arslan kabul etmedi.</span></p>
<p><span>Süleyman’ın saltanatını kabul etmeyen Er-basgan ve Erdem, Kazvin’e giderek burada Alp Arslan adına hutbe okuttular. Kutalmış ise Gird-kûh kalesinden inerek kuvvetli bir ordu<a href="https://www.altayli.net/selcuklu-sehzadesi-kutalmis.html#_edn52" name="_ednref52"><sup><sup>[52]</sup></sup></a> ile Rey üzerine yönelerek adına hutbe okuttu. Kutalmış’ın karşısında zor duruma düşen Amid el-Mülk, Alp Arslan’dan yardım istemeye karar verdi. Bunun üzerine Alp Arslan öncü kuvvetlerini Rey’e göndererek başkenti bırakmamalarını ve kendisinin de hareket halinde bulunduğunu haber verdi. Alp Arslan, amcası Musa İnanç Yabgu’yu kendisine bağlayıp arkasını emniyet altına aldıktan sonra süratle Kutalmış’ın üzerine hareket etti. Ayrıca ona bir mektup göndererek yaptığı işi iyi karşılamadığını ve giriştiği isyana derhal son vermesini istedi. Fakat kuvvetinin çokluğuna güvenen Kutalmış, bu teklifi reddetti. Alp Arslan’ın yaklaştığını haber alan Kutalmış, karşı yürüyüşe geçerek Milh (Dih-i Nemek) vadisini bataklık haline getirdi. İbn Esir’e göre Kutalmış astrolojiye vakıftı ve o gün uğursuzluk gördüğü için savaşı ertelemek için böyle bir yolu seçmişti.</span></p>
<p><span>Alp Arslan’ın yanında Emir Kutb ed-Din Külsarığ, Emir Pehlivan, Su-tekin (Sav tekin), Sungurca, Buldacı, Agacı, Altuntak bulunuyordu. Kutlamış’ın yanında ise oğulları ile birlikte kardeşi Resul Tekin ve Aybuğa bulunuyordu. Savaş başlayınca Alp Arslan, bataklıktan geçmemek için bir yol aramışsa da bulamadığı için atını bataklığın içine sürdü. Kutalmış, Alp Arslan’ın bataklıkta çamura saplanacağını beklerken Emir Sungurca, ansızın Kutalmış’ın üzerine yüklendi. Neticede Alp Arslan’ın karşında tutunamayan Kutalmış ve ordusu mağlup oldu. Kardeşi Resul Tekin ile büyük oğlu esir edildi. Kendisi de yaralı olarak Damgan’ın kuzeyinde bulunan Gird-Kûh kalesine doğru çekilirken atından düşerek hayatını kaybetti<a href="https://www.altayli.net/selcuklu-sehzadesi-kutalmis.html#_edn53" name="_ednref53"><sup><sup>[53]</sup></sup></a>. El Hüseyni ise onun bir köy ağılında ölü bulunduğunu belirtmektedir<a href="https://www.altayli.net/selcuklu-sehzadesi-kutalmis.html#_edn54" name="_ednref54"><sup><sup>[54]</sup></sup></a>. Selçuk-Nâme’ de, zayıf düştüğü için ileriye gitmeye gücü kalmadığından dolayı ağıla düşerek orada öldüğü yazılıdır<a href="https://www.altayli.net/selcuklu-sehzadesi-kutalmis.html#_edn55" name="_ednref55"><sup><sup>[55]</sup></sup></a>.</span></p>
<p><span>Kaynaklarda, Alp Arslan’ın zaferden sonra Kutalmış ile birlikte diğer akrabalarının da öldürülmesini emrettiğini, hatta küçük yaştaki Süleyman Şah’ın da ortadan kaldırılmasını istediği belirtilmektedir. Ancak veziri Nizamü’l-Mülk, akrabayı öldürmenin doğru olmayacağını ve uğursuzluk getireceğini söyleyerek bundan vazgeçirdi. Alp Arslan ise Kutalmış’ın oğlu Süleyman Şah’ın ve adamlarını ülke sınırları içinde bırakmanın doğru olmayacağını devlete zarar verebileceklerini ifade etmesi üzerine, Nizamü’l-Mülk, onların sınır bölgesine gönderilebileceklerini söyledi.</span></p>
<p><span>Bunun üzerine Süleyman Şah Birecik ve Urfa taraflarına gönderildi<a href="https://www.altayli.net/selcuklu-sehzadesi-kutalmis.html#_edn56" name="_ednref56"><sup><sup>[56]</sup></sup></a>. Selçuk-Nâme’de, Nizamü’l-Mülk, Alp Arslan’ın gönlünü aldıktan sonra Kutalmış’ın esir edilen adamlarının her biri gelerek sultan’dan özü dildiler<a href="https://www.altayli.net/selcuklu-sehzadesi-kutalmis.html#_edn57" name="_ednref57"><sup><sup>[57]</sup></sup></a>. Bu ifadeler doğru olarak kabul edilecek olursa Kutalmış’ın oğullarının bu tarihten 1072’ye kadarki sonraki hayatları ve bu bölgede neler yaptıkları konusunda fazla bir bilgi yoktur. Ancak bilindiği gibi 1071 Malazgirt zaferinden sonra Alp Arslan, Kutalmış’ın oğulları Süleyman Şah ve kardeşlerini Anadolu’nun fethi ile görevlendirdi. Süleyman Şah da Anadolu’daki faaliyetlerine Urfa ve Birecik bölgesinden başladı. Esasen daha önce Arslan Yabgu’ya bağlı bir kısım Oğuzlar, Horasan’da sıkıştırıldıkları zaman batıya doğru kaydıklarında Anadolu’ya yaptıkları akınlar sırasında Güney doğu Anadolu’ya gelerek yerleştiler. Ayrıca Kutalmış da Tuğrul Bey tarafından bu bölgeye fetih için gönderilmişti. Yani Güneydoğu Anadolu bölgesi Arslan Yabgu Oğuzları tarafından biliniyordu.</span></p>
<p><span>Sonuç</span></p>
<p><span>Türkiye Selçuklu Sultanlarının atası olan Kutalmış, babası Arslan Yabgu’nun Gazneli Mahmud tarafından tutuklanması üzerine Tuğrul Bey’in yanına gelerek onun hizmetine girmiş ve bu hizmeti isyanına kadar devam etmiştir. Tuğrul Bey’in son yıllarında başlayan isyanı, Alp Arslan zamanında ölümüyle sonuçlanmıştır. Sultan Alp Arslan, Malazgirt zaferinden sonra Kutalmış’ın oğulları Süleyman, Mansur, Alp İlig, Dolat (Devlet)’ı Anadolu’nun fethine memur ederek Anadolu’ya göndermiştir. Kutalmış oğulları burada fetihlerde bulunarak Türkiye Selçuklu Devletini kurmuşlardır. Arslan Yabgu oğullarının Büyük Selçuklu İmparatorluğu’nda biten hükümdarlık hayatları böylece Anadolu’da başlamıştır.</span></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yrd. Doç. Dr. Ahmet TOKSOY</strong></span></a>
</p><p><span>Erzincan Üniversitesi, Eğitim Fakültesi Sosyal Bilgiler Anabilim Dalı Öğretim Üyesi</span></p>
<hr>
<div><span><strong>KAYNAKÇA</strong></span></div>
<div><span>♦ Ahmed b. Mahmud, Selçuk-Nâme, hzl. Erdoğan Merçil, I, İstanbul 1977,</span></div>
<div><span>♦ Aristakes Lastivertc’is History, New York 1985</span></div>
<div><span>♦ Arpee, Leon, A Hıstory of Armenian Chritianity, New York 1946</span></div>
<div><span>♦ Atsız, “Arslan Yabgu’nun Oğlunun Adı”, Selçuklu Araştırmaları Dergisi, III, Ankara 1971, s. 183-189</span></div>
<div><span>♦ Barthold, V.V., Moğol İstilasına Kadar Türkistan, Hzl. H. Dursun Yıldız, Ankara 1990</span></div>
<div><span>♦ Brosset, M, Histoire de la Georgie, St. Petersburg 1849,</span></div>
<div><span>♦ Ebu Abdullah Muhammed El-Azimi, Azimi Tarihi, yay. Ali Sevim, Ankara 1988 Grousset, Rene, Histoire de L’Armenie, Paris 1947,</span></div>
<div><span>♦ Honıgmann, Ermst, Bizans Devleti’nin Doğu Sınırı, trc. Fikret Işıltan, İstanbul 1970,</span></div>
<div><span>♦ İbnü’l-Esir, El-Kâmil Fi’t-Tarih, Çvr. A. Özaydın, IX, İstanbul 1987</span></div>
<div><span>♦ Kamal al-Din İbn al-Adim; Bugyat at-Talab Fi Tarih Halab, Yay. Ali Sevim, Ankara 1976</span></div>
<div><span>♦ Kerimüddin Aksarayî, Müsâmeretü’l-Ahbâr Ve Müsâyertü’l-Ahyâr, Tashih, Osman Turan, Ankara 1943</span></div>
<div><span>♦ Konukçu, Enver, Selçuklulardan Cumhuriyete Erzurum, Ankara 1992</span></div>
<div><span>♦ Köymen, Mehmet Altay, Büyük Selçuklu İmparatorluğu Tarihi, I, Ankara 1979</span></div>
<div><span>♦ Muhammed b. Ali b. Süleyman er-Ravendî, Râhat-üs-Sudûr ve Âyet-üs-Sürûr, çvr. Ahmet Ateş, Ankara 1957</span></div>
<div><span>♦ Raşid ed-Din Fazlullah, Cami ut-Tevarih, yay. Ahmet Ateş, II, Ankara, 1999</span></div>
<div><span>♦ Sadruddin Ebu’l-Hasan Ali İbn Nasır İbn Ali El-Hüseyni, Ahbâr üd-Devlet İs- Selçukıyye, Tashih, M. İkbal, Lahor 1933</span></div>
<div><span>♦ Sevim, Ali-Merçil, Erdoğan, Selçuklu Devletleri Tarihi, Ankara 1995, s. 16 Sevim, Ali- Yücel Yaşar, Türkiye Tarihi, Ankara 1990</span></div>
<div><span>♦ Sıbt İbnü’l-Cevzi, Mir’âtü’z-Zaman Fî Tarihi’l-Âyan, Yay. Ali Sevim, Ankara 1992</span></div>
<div><span>♦ Turan, Osman, Selçuklular tarihi ve Türk-İslâm Medeniyeti, İstanbul 1996</span></div>
<div><span>♦ Urfalı Mateos Vekayi-namesi (952-1136) ve Papaz Grigor’un Zeyli, Çvr. H. Andreasyan, Ankara 1987</span></div>
<div><span>♦ Yinanç, Mükrimin Halil, Türkiye Tarihi Selçuklular Devri, İstanbul 1944</span></div>
<div><span><strong><span>Dipnotlar:</span></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/selcuklu-sehzadesi-kutalmis.html#_ednref1" name="_edn1"><sup><sup>[1]</sup></sup></a> Ali Sevim, Erdoğan Merçil, Selçuklu Devletleri Tarihi, Ankara 1995, s. 16</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/selcuklu-sehzadesi-kutalmis.html#_ednref2" name="_edn2"><sup><sup>[2]</sup></sup></a> Sadruddin Ebu’l-Hasan Ali İbn Nasır İbn Ali El-Hüseyni, Ahbâr üd-Devlet İs-Selçukıyye, Tashih, M. İkbal, Lahor 1933, s. 2; Osman Turan, Selçuklular Tarihi ve Türk-İslâm Medeniyeti, İstanbul 1996, s. 65-66; Sevim, Merçil, Selçuklu Devletleri Tarihi, s. 16</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/selcuklu-sehzadesi-kutalmis.html#_ednref3" name="_edn3"><sup><sup>[3]</sup></sup></a> Muhammed b. Ali b. Süleyman er-Ravendî, Râhat-üs-Sudûr ve Âyet-üs-Sürûr, çvr. Ahmet Ateş, Ankara 1957, s. 85</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/selcuklu-sehzadesi-kutalmis.html#_ednref4" name="_edn4"><sup><sup>[4]</sup></sup></a> El-Hüseyni, Ahbâr üd-Devlet İs-Selçukıyye, s. 2; Sevim-Merçil, Selçuklu Devletleri Tarihi, s. 16</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/selcuklu-sehzadesi-kutalmis.html#_ednref5" name="_edn5"><sup><sup>[5]</sup></sup></a> Turan, Selçuklular Tarihi ve Türk-lslâm Medeniyeti, s. 70</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/selcuklu-sehzadesi-kutalmis.html#_ednref6" name="_edn6"><sup><sup>[6]</sup></sup></a> Sevim-Merçil, Selçuklu Devletleri Tarihi, s. 16</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/selcuklu-sehzadesi-kutalmis.html#_ednref7" name="_edn7"><sup><sup>[7]</sup></sup></a> İbnü’l-Esir, El-Kâmil Fi’t-Tarih, Çvr. A. Özaydın, IX, İstanbul 1987, s. 82</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/selcuklu-sehzadesi-kutalmis.html#_ednref8" name="_edn8"><sup><sup>[8]</sup></sup></a> Nur-ı Buhara’da denilmektedir</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/selcuklu-sehzadesi-kutalmis.html#_ednref9" name="_edn9"><sup><sup>[9]</sup></sup></a> El-Hüseyni, Ahbâr üd-Devlet İs-Selçukıyye, s. 2</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/selcuklu-sehzadesi-kutalmis.html#_ednref10" name="_edn10"><sup><sup>[10]</sup></sup></a> Müsâmeretü’l-Ahbâr’da Selçuk’un beş oğlundan bahsedilmektedir. Bunlar, İsrail (Arslan), Mikail, Musa, Yunus ve Ahmed. Bkz. Kerimüddin Aksarayî, Müsâmeretü’l-Ahbâr Ve Müsâyertü’l-Ahyâr, Tashih, Osman Turan, Ankara 1943, s. 10</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/selcuklu-sehzadesi-kutalmis.html#_ednref11" name="_edn11"><sup><sup>[11]</sup></sup></a> El-Hüseyni, Ahbâr üd-Devlet İs-Selçukıyye, s. 3</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/selcuklu-sehzadesi-kutalmis.html#_ednref12" name="_edn12"><sup><sup>[12]</sup></sup></a> Atsız, “Arslan Yabgu ’nun Oğlunun Adı”, Selçuklu Araştırmaları Dergisi, III, Ankara 1971, s. 183</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/selcuklu-sehzadesi-kutalmis.html#_ednref13" name="_edn13"><sup><sup>[13]</sup></sup></a> Atsız, “Arslan Yabgu’nun Oğlunun Adı”, s. 186</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/selcuklu-sehzadesi-kutalmis.html#_ednref14" name="_edn14"><sup><sup>[14]</sup></sup></a> Atsız, “Arslan Yabgu’nun Oğlunun Adı”, s. 188-189</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/selcuklu-sehzadesi-kutalmis.html#_ednref15" name="_edn15"><sup><sup>[15]</sup></sup></a> “Kutalmış” ismi günümüzde yaygın olarak kullanıldığı için makalede bu ad kullanıldı.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/selcuklu-sehzadesi-kutalmis.html#_ednref16" name="_edn16"><sup><sup>[16]</sup></sup></a> Sevim-Merçil, Selçuklu Devletleri Tarihi, s. 17-18</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/selcuklu-sehzadesi-kutalmis.html#_ednref17" name="_edn17"><sup><sup>[17]</sup></sup></a> İki hükümdar birkaç süvari ile buluşma noktasına gelmiş ve birbirlerini görünce atlarından inmişlerdir. Görüşme bittikten sonra birbirlerine hediye verdikten sonra ayrılmışlardır. Bkz. V.V Barthold, Moğol İstilasına Kadar Türkistan, Hzl. H. Dursun Yıldız, Ankara 1990, s. 303</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/selcuklu-sehzadesi-kutalmis.html#_ednref18" name="_edn18"><sup><sup>[18]</sup></sup></a> Barthold, Moğol İstilasına Kadar Türkistan, s. 303-304; Mehmet Altay Köymen, Büyük Selçuklu İmparatorluğu Tarihi, I, Ankara 1979, 73</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/selcuklu-sehzadesi-kutalmis.html#_ednref19" name="_edn19"><sup><sup>[19]</sup></sup></a> Ravendî, Râhat-üs-Sudûr ve Âyet-üs-Sürûr, s. 86-87; Raşid ed-Din Fazlullah, Cami ut- Tevarih, yay. Ahmet Ateş, Ankara, 1999, II, 5. Cüz, s. 6</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/selcuklu-sehzadesi-kutalmis.html#_ednref20" name="_edn20"><sup><sup>[20]</sup></sup></a> Barthold, Moğol İstilasına Kadar Türkistan, s. 303-304; Köymen, Büyük Selçuklu İmparatorluğu Tarihi, 74-75; Sevim-Merçil, Selçuklu Devletleri Tarihi, s. 20</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/selcuklu-sehzadesi-kutalmis.html#_ednref21" name="_edn21"><sup><sup>[21]</sup></sup></a> Ravendî, Râhat-üs-Sudûr ve Âyet-üs-Sürûr, s. 87</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/selcuklu-sehzadesi-kutalmis.html#_ednref22" name="_edn22"><sup><sup>[22]</sup></sup></a> Aksarayî, Müsâmeretü’l-Ahbâr Ve Müsâyertü’l-Ahyâr, s. 11</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/selcuklu-sehzadesi-kutalmis.html#_ednref23" name="_edn23"><sup><sup>[23]</sup></sup></a> Kalincar kalesi, Keşmir’e giden geçitteki bir tepe üzerinde bulunuyordu. Bkz. Sevim-Merçil, Selçuklu Devletleri Tarihi, s. 20</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/selcuklu-sehzadesi-kutalmis.html#_ednref24" name="_edn24"><sup><sup>[24]</sup></sup></a> Ravendî, Râhat-üs-Sudûr ve Âyet-üs-Sürûr, s. 87-89; İbnü’l-Esir, El-Kâmil Fi’t-Tarih, IX, s. 292; Aksarayî, Müsâmeretü’l-Ahbâr Ve Müsâyertü’l-Ahyâr, s. 11-12; El Hüseyni, Ahbâr üd-Devlet is-Selçukıyye, s. 4</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/selcuklu-sehzadesi-kutalmis.html#_ednref25" name="_edn25"><sup><sup>[25]</sup></sup></a> Aksarayî, Müsâmeretü’l-Ahbâr Ve Müsâyertü’l-Ahyâr, s. 14; Ravendî, Râhat-üs-Sudûr ve Âyet-üs-Sürûr, s. 89-90</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/selcuklu-sehzadesi-kutalmis.html#_ednref26" name="_edn26"><sup><sup>[26]</sup></sup></a> Ravendî, Râhat-üs-Sudûr ve Âyet-üs-Sürûr, s. 91; Aksarayî, Arslan Yabgu ile beraber Kutalmış’ında yakalanıp zincire vurulduğunu Daha sonra Tuğrul Bey, Gazne sultanı Mesud’tan Kutalmış’ın hapisten çıkarılıp kendilerine gönderimlisini istediğini söylemektedir. Bkz. Aksarayî, Müsâmeretü’l-Ahbâr Ve Müsâyertü’l-Ahyâr, s. 14</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/selcuklu-sehzadesi-kutalmis.html#_ednref27" name="_edn27"><sup><sup>[27]</sup></sup></a> Balhan Türkmenleri de denilen bu Türkmenler, daha sonra Irak Türkmenleri olarak anılacaklardır. Bkz. A. Zeki Velidi Togan, Umumi Türk Tarihine Giriş, İstanbul 1981, s. 188</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/selcuklu-sehzadesi-kutalmis.html#_ednref28" name="_edn28"><sup><sup>[28]</sup></sup></a> Şimdiki Kızılarvat. Bkz. Togan, Umumi Türk Tarihine Giriş, s. 188</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/selcuklu-sehzadesi-kutalmis.html#_ednref29" name="_edn29"><sup><sup>[29]</sup></sup></a>Ravendî, Râhat-üs-Sudûr ve Âyet-üs-Sürûr, s. 91-92; Sevim-Merçil, Selçuklu Devletleri Tarihi, s. 21</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/selcuklu-sehzadesi-kutalmis.html#_ednref30" name="_edn30"><sup><sup>[30]</sup></sup></a> Sevim-Merçil, Selçuklu Devletleri Tarihi, s. 21</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/selcuklu-sehzadesi-kutalmis.html#_ednref31" name="_edn31"><sup><sup>[31]</sup></sup></a> Ravendî, Râhat-üs-Sudûr ve Âyet-üs-Sürûr, s. 102-103; Raşid ed-Din, Cami ut-Tevarih, s. 20</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/selcuklu-sehzadesi-kutalmis.html#_ednref32" name="_edn32"><sup><sup>[32]</sup></sup></a> Tahran’ın güneyindedir.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/selcuklu-sehzadesi-kutalmis.html#_ednref33" name="_edn33"><sup><sup>[33]</sup></sup></a> Kutalmış ve Resul Tekin’den başka Abu Melik olarak adlandırılan üçüncü kardeşlerini de Hazar Denizi sahillerinin fethi için görevlendirdiği de belirtilmektedir. Bkz. Mükrimin Halil Yinanç, Türkiye Tarihi Selçuklular Devri, İstanbul 1944, s. 44</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/selcuklu-sehzadesi-kutalmis.html#_ednref34" name="_edn34"><sup><sup>[34]</sup></sup></a> Yinanç, Türkiye Tarihi Selçuklular Devri, s. 45; Ali Sevim, Yaşar Yücel, Türkiye Tarihi, Ankara 1990, I, s. 33</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/selcuklu-sehzadesi-kutalmis.html#_ednref35" name="_edn35"><sup><sup>[35]</sup></sup></a> Azerbaycan’da iki Müslüman hükümet mevcuttu. Bunlardan biri Derbent şehri ile Hazar Denizi kıyılarını içine alan Şirvanşahlar, diğeri ise Nahçıvan, Dübeyl ve Gence şehirlerine hâkim olan Şeddat-oğulları idi. Bkz. Yinanç, Türkiye Tarihi Selçuklular Devri, s. 45</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/selcuklu-sehzadesi-kutalmis.html#_ednref36" name="_edn36"><sup><sup>[36]</sup></sup></a> Ebu Abdullah Muhammed El-Azimi, Azimi Tarihi, yay. Ali Sevim, Ankara 1988, s. 5, M. Brosset, Histoire de la Georgie, St. Petersburg 1849, I s. 323; Urfalı Mateos Vekayi-namesi (952-1136) ve Papaz Grigor’un Zeyli, Çvr. H. Andreasyan, Ankara 1987, s. 84; Sevim, Yücel, Türkiye Tarihi, s. 34</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/selcuklu-sehzadesi-kutalmis.html#_ednref37" name="_edn37"><sup><sup>[37]</sup></sup></a> Rene Grousset, Histoire de L’Armenie, Paris 1947, s. 585; Ermst Honıgmann; Bizans Devleti’nin Doğu Sınırı, Trc. Fikret Işıltan, İstanbul 1970, s. 176</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/selcuklu-sehzadesi-kutalmis.html#_ednref38" name="_edn38"><sup><sup>[38]</sup></sup></a> Bizans ordusu, İberia ve Anı bölgesinin valisi Katakalon Kekaumenos ile Vaspurakan yöneticisi Bulgar asıllı Aaron yönetiminde bulunuyordu. Bkz. Enver Konukçu, Selçuklulardan Cumhuriyete Erzurum, Ankara 1992, s. 9</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/selcuklu-sehzadesi-kutalmis.html#_ednref39" name="_edn39"><sup><sup>[39]</sup></sup></a> Aristakes Lastivertc’is History, New York 1985, s. 19</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/selcuklu-sehzadesi-kutalmis.html#_ednref40" name="_edn40"><sup><sup>[40]</sup></sup></a> İbnü’l-Esir, El-Kâmil Fi’t-Tarih, IX, s. 415; Leon Arpee, A Hıstory of Armenian Chritianity, New York 1946; s. 95</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/selcuklu-sehzadesi-kutalmis.html#_ednref41" name="_edn41"><sup><sup>[41]</sup></sup></a> İbnü’l-Esir, El-Kâmil Fi’t-Tarih, IX, s. 415; El-Azimi, Azimi Tarihi, s. 6; Urfalı Mateos Vekayi-namesi (952-1136) ve Papaz Grigor’un Zeyli, s. 86; Aristakes Lastivertc’is History, s. 23-24; Grousset, Histoire de L’Armenie, s. 587-590; Honıgmann, Bizans Devleti’nin Doğu Sınırı, s. 177-178;Yinanç, Türkiye Tarihi Selçuklular Devri, s. 46-47; Turan, Selçuklular Tarihi, s. 122-123; Konukçu, Selçuklulardan Cumhuriyete Erzurum, s. 9-11</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/selcuklu-sehzadesi-kutalmis.html#_ednref42" name="_edn42"><sup><sup>[42]</sup></sup></a> Brosset, Histoire de la Georgie, I s. 323; El-Azimi, Azimi Tarihi, s. 6, Azimi, muhasaranın bir buçuk yıl sürdüğünü belirtmektedir.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/selcuklu-sehzadesi-kutalmis.html#_ednref43" name="_edn43"><sup><sup>[43]</sup></sup></a> El-Azimi, Azimi Tarihi, s. 10; Aristakes Lastivertc’is History, s. 25</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/selcuklu-sehzadesi-kutalmis.html#_ednref44" name="_edn44"><sup><sup>[44]</sup></sup></a> Reşide d-Din’de Diyar-ı Rebia olarak geçmektedir.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/selcuklu-sehzadesi-kutalmis.html#_ednref45" name="_edn45"><sup><sup>[45]</sup></sup></a> Reşide d-Din, Cami ud-Tevarih, s. 26; Aksarayî, Müsâmeretü’l-Ahbâr, s. 15</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/selcuklu-sehzadesi-kutalmis.html#_ednref46" name="_edn46"><sup><sup>[46]</sup></sup></a> Sıbt İbnü’l-Cevzi, Mir’âtü’z-Zaman Fî Tarihi’l-Âyan, Yay. Ali Sevim, Ankara 1992, s. 32­34; İbnü’l-Esir, El-Kâmil Fi’t-Tarih, IX, s. 474; El Hüseyni, Ahbâr üd-Devlet is-Selçukıyye, s. 17</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/selcuklu-sehzadesi-kutalmis.html#_ednref47" name="_edn47"><sup><sup>[47]</sup></sup></a> Sıbt İbnü’l-Cevzi, Mir’âtü’z-Zaman Fî Tarihi’l-Âyan, s. 46; İbnü’l-Esir, El-Kâmil Fi’t- Tarih, IX, s. 474-477</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/selcuklu-sehzadesi-kutalmis.html#_ednref48" name="_edn48"><sup><sup>[48]</sup></sup></a> İbnü’l-Esir, El-Kâmil Fi’t-Tarih, IX, s. 481</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/selcuklu-sehzadesi-kutalmis.html#_ednref49" name="_edn49"><sup><sup>[49]</sup></sup></a> Prof. Dr. Osman Turan, Arsan Yabgu’nun oğulları Kutalmış ve Resul Tekin’in de İbrahim Yinal’ın yanında olduklarını belirtmektedir. Bkz. Turan, Selçuklular Tarihi, s. 137</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/selcuklu-sehzadesi-kutalmis.html#_ednref50" name="_edn50"><sup><sup>[50]</sup></sup></a> İbnü’l-Esir, El-Kâmil Fi’t-Tarih, IX, s. 484-489; El Hüseyni, Ahbâr üd-Devlet is- Selçukıyye, s. 18-19; Ahmed b. Mahmud, Selçuk-Nâme, hzl. Erdoğan Merçil, İstanbul 1977, I, s. 40-41</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/selcuklu-sehzadesi-kutalmis.html#_ednref51" name="_edn51"><sup><sup>[51]</sup></sup></a> Sıbt İbnü’l-Cevzi, Mir’âtü’z-Zaman Fî Tarihi’l-Âyan, s. 126; Turan, Selçuklular Tarihi, s.140</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/selcuklu-sehzadesi-kutalmis.html#_ednref52" name="_edn52"><sup><sup>[52]</sup></sup></a> İbn al-Adim Kutalmış’ın askerinin sayısını 90 bin olarak vermektedir. Bkz. Kamal al-Din İbn al-Adim, Bugyat at-Talab Fi Tarih Halab, Yay. Ali Sevim, Ankara 1976, s. 16</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/selcuklu-sehzadesi-kutalmis.html#_ednref53" name="_edn53"><sup><sup>[53]</sup></sup></a> Sıbt İbnü’l-Cevzi, Mir’âtü’z-Zaman Fî Tarihi’l-Âyan, s. 128-129; İbnü’l-Esir, El-Kâmil Fi’t-Tarih, X, s. 48-49, İbn al-Adim, Bugyat at-Talab Fi Tarih Halab, s. 17-20; El Hüseyni, Ahbâr üd-Devlet is-Selçukıyye, s. 30-31; Aksarayî, Müsâmeretü’l-Ahbâr, s. 15;</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/selcuklu-sehzadesi-kutalmis.html#_ednref54" name="_edn54"><sup><sup>[54]</sup></sup></a> El Hüseyni, Ahbâr üd-Devlet is-Selçukıyye, s. 31</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/selcuklu-sehzadesi-kutalmis.html#_ednref55" name="_edn55"><sup><sup>[55]</sup></sup></a> Ahmed b. Mahmud, Selçuk-Nâme, I, s. 54-56</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/selcuklu-sehzadesi-kutalmis.html#_ednref56" name="_edn56"><sup><sup>[56]</sup></sup></a> Reşide d-Din, Cami ud-Tevarih, s. 28; Aksarayî, Müsâmeretü’l-Ahbâr, s. 16</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/selcuklu-sehzadesi-kutalmis.html#_ednref57" name="_edn57"><sup><sup>[57]</sup></sup></a> Ahmed b. Mahmud, Selçuk-Nâme, I, s. 56</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Ruslar Tarafından 1833’de Beykoz/Selvi Burnu’na Dikilen Kaya Anıtı “MOSKOF TAŞI”</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/ruslar-tarafindan-1833de-beykozselvi-burnuna-dikilen-kaya-aniti-moskof-tasi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/ruslar-tarafindan-1833de-beykozselvi-burnuna-dikilen-kaya-aniti-moskof-tasi</guid>
<description><![CDATA[ Ruslar Tarafından 1833’de Beykoz/Selvi Burnu’na Dikilen Kaya Anıtı “MOSKOF TAŞI”
Mısır valisi Mehmet Ali Paşa’nın isyanı ve Osmanlı ordularına karşı kazandığı başarılar, Osmanlı mahfillerinde bu krizin ancak dış destekle halledilebileceği inancını doğurdu. Mesele kısa sürede uluslararası boyut kazandı. İngiltere nezdinde yapılan diplomatik girişimler sonuçsuz kaldı. Fransa ise başından beri Mehmet Ali Paşa ile yakın ilişkiler içerisinde olduğundan bu ülkeden beklenti zayıftı. Geride sadece her ne […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c49e526176.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:43 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Ruslar, Tarafından, 1833’de, BeykozSelvi, Burnu’na, Dikilen, Kaya, Anıtı, “MOSKOF, TAŞI”</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/04/Moskof-Tasi.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/ruslar-tarafindan-1833de-beykozselvi-burnuna-dikilen-kaya-aniti-moskof-tasi.html">Ruslar Tarafından 1833’de Beykoz/Selvi Burnu’na Dikilen Kaya Anıtı “MOSKOF TAŞI”</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Doç. Dr. Fatih ÜNAL</strong></span></a>
</p><p><span>Mısır valisi Mehmet Ali Paşa’nın isyanı ve Osmanlı ordularına karşı kazandığı başarılar, Osmanlı mahfillerinde bu krizin ancak dış destekle halledilebileceği inancını doğurdu. Mesele kısa sürede uluslararası boyut kazandı. İngiltere nezdinde yapılan diplomatik girişimler sonuçsuz kaldı. Fransa ise başından beri Mehmet Ali Paşa ile yakın ilişkiler içerisinde olduğundan bu ülkeden beklenti zayıftı. Geride sadece her ne pahasına olursa olsun yardım alınabilecek tek devlet olarak Rusya bulunuyordu. Tüm bu gelişmeler Şark meselesinde pusuda bekleyen kriz avcısı Rus siyasi ve askeri çevrelerinde adım adım takip edilmekteydi.</span></p>
<p><span>Mehmet Ali Paşa’nın Osmanlı devletini yıkarak İstanbul ve Boğazlara hâkim olması, Fransa ve İngiltere’nin tesiri altında yeni, dinamik, güçlü bir devletin ortaya çıkması ihtimali Rusya’nın o zamana kadar elde ettiği kazançları için büyük bir tehdit olarak algılandı. Zira Rusya Edirne barış antlaşmasıyla, Balkanlarda tesirini arttırmış, ticaret gemilerine Boğazlardan geçiş hakkı almış, İran’la yaptığı ticaret antlaşmasıyla yakın doğuda ticarî ve siyasî nüfuz kazanmıştı. Kendi himâyesine muhtaç zayıf bir Osmanlı devletinin varlığını sürdürmesi Rusya’nın hali hazırda ve İstanbul ve Boğazlarla ilgili geleceğe dönük planlarında son derece önem arz ediyordu. Bu bakımdan Mısır krizi Rusya için kaçırılmaz bir fırsattı<a href="https://www.altayli.net/ruslar-tarafindan-1833de-beykozselvi-burnuna-dikilen-kaya-aniti-moskof-tasi.html#_edn1" name="_ednref1"><sup><sup>[1]</sup></sup></a>.</span></p>
<p><span>Bu yüzden Çar Nikolay daha birkaç yıl önce harp halinde olduğu Osmanlı devletine şimdi askeri yardım yapmaya hazırdı. 5 Aralık 1832’de General Nikolay Nikolayeviç Muravyev’i taşıyan 44 namlulu “Ştandart” adlı firkateyn Sivastopol’dan İstanbul’a doğru yola çıkarıldı. Şark dillerine ve kültürlerine vâkıf olan Muravyev İstanbul’da ve Mısır’da diplomatik temaslarda bulunacak, krizin diplomatik yolla çözümünü sağlayacak, bu mümkün olmazsa Rusya’nın Osmanlı devletine askeri yardım teklifini sunacaktı. 9 Aralık’ta İstanbul’a gelen Muravyev ertesi gün Reis Efendi tarafından, birkaç gün sonra da Sultan Mahmut tarafından kabulde, hükümdarının askeri yardım teklifini muhtevi mektubunu Padişah’a takdim etti<a href="https://www.altayli.net/ruslar-tarafindan-1833de-beykozselvi-burnuna-dikilen-kaya-aniti-moskof-tasi.html#_edn2" name="_ednref2"><sup><sup>[2]</sup></sup></a>. Ardından Mehmet Ali Paşa ile görüşmek ve krizi diplomasi yoluyla halletmek üzere Mısır’a hareket etti. Osmanlı devleti bu teklife daha cevap vermemişti ki, Rusya Karadeniz donanmasına İstanbul’a gitmek üzere hazırlanması talimatını verdi. Sefer hazırlıkları çok gizli tutuldu. Kuşku oluşmaması için donanma hazırlıklarının hedefi olarak Kafkas sahilleri gösterildi.</span></p>
<p><span>Bu arada Muravyev yaptığı görüşmeler neticesinde Mısır’dan İstanbul’a eli boş döndü<a href="https://www.altayli.net/ruslar-tarafindan-1833de-beykozselvi-burnuna-dikilen-kaya-aniti-moskof-tasi.html#_edn3" name="_ednref3"><sup><sup>[3]</sup></sup></a>. Osmanlı devletinin İngiltere ve Fransa’dan yardım beklentileri sonuçsuz kaldı. 1833 yılı Ocak ayı ortalarında Mısır donanması artık Çanakkale yakınlarındaydı. İstanbul’un tehdit altına düşmesi üzerine Padişah 2 Şubat’ta İstanbul’daki Rus elçisi Butenev vasıtasıyla Çar Nikolay’ın askeri yardım teklifini kabul etti. Hatta donanmanın yanı sıra 20­30 bin kişilik bir kara ordusu göndermesini de rica etti<a href="https://www.altayli.net/ruslar-tarafindan-1833de-beykozselvi-burnuna-dikilen-kaya-aniti-moskof-tasi.html#_edn4" name="_ednref4"><sup><sup>[4]</sup></sup></a>. Böylece Rusların tarihinde “Bosforskaya Ekspeditsiya” olarak adlandırılan ve Rus donanma tarihinin en meşhur seferlerinden biri sayılan “Boğaz Seferi ” başlıyordu. Rusların Andreyevski bandırası ilk defa olarak 5 ay boyunca Boğaz’ın sularında dalgalanacak ve yine ilk defa Rus askerinin postalları Boğaz sahillerine basacaktı.</span></p>
<p><span>Rusya’nın Karadeniz Donanması’nın başkomutanı Tuğamiral Mihail Petroviç Lazarev kumandasındaki 4 savaş gemisi, 3 firkateyn, 1 korvet ve 1 brigden oluşan ilk Rus filosu 2 Şubat 1833’de Sivastopol’dan İstanbul’a doğru yola çıktı. 8 (20) Şubat’ta Boğaza giren Rus filosu Büyükdere önlerinde demir attı. Tuğamiral M. N. Kumani kumandasında 3 savaş gemisi, 1 firkateyn, 1 vapur, 4 askeri ve 7 ticari nakliye gemisinden oluşan 2. askeri kuvvet 24 Mart’da 5000 piyade, topçu ve Rus Kazak alaylarından oluşan kuvveti Boğaz’ın Asya sahiline, Hünkâr İskelesi mevkiine çıkardı. Tuğamiral Stojevsk kumandasında 3 savaş gemisi, 2 bombardıman gemisi, 1 askeri ve 19 ticaret gemisinden oluşan 3. deniz birliği 2 Nisan’da yine Hünkâr iskelesine 5000 asker çıkardı<a href="https://www.altayli.net/ruslar-tarafindan-1833de-beykozselvi-burnuna-dikilen-kaya-aniti-moskof-tasi.html#_edn5" name="_ednref5"><sup><sup>[5]</sup></sup></a>.</span></p>
<p><span>23 Nisan 1833’de Rus olağanüstü elçisi ve aynı zamanda Rusya’nın Kara ve Deniz Kuvvetlerinin Başkumandanı Kont A. F. Orlov “Gromonosetz” adlı gemi ve 1 transport eşliğinde “Penderakliya” korvetiyle İstanbul’a geldi. Böylece kısa aralıklarla Boğaza gelen Rus donanması toplam 10 savaş gemisi, 5 firkateyn, 2 korvet, 1 brig, 2 bombardıman gemisi ve 2 gemiden oluşuyordu. Toplam 1250 top/savaş aleti ve yaklaşık 11 bin kişilik kara ordusu Boğazda idi.</span></p>
<p><span>Rusların, savunmasız haldeki İstanbul’u ve Boğazları ele geçirmesinden telaşa düşen İngiltere ve Fransa, bir taraftan Rus donanmasının Boğazları terk etmesi için Osmanlı devletine baskı yaparken, diğer taraftan Mehmet Ali Paşa’yı Osmanlı hükümetiyle uzlaştırmaya çalıştılar. Rusya’nın Osmanlıyı himâyede kararlı oluşunun göstergesi olarak Rus donanmasının İstanbul’a gelişi, Mehmet Ali Paşa’nın da planlarını yeniden gözden geçirmesini sağladı. Böylece 8 (20) Nisan’da Mehmet Ali Paşa ile Osmanlı devleti arasında Kütahya Anlaşması yapıldı. Mısır ordusu bu anlaşmayla büyük kazançlar elde ederek şimdilik Anadolu’yu terk etti. Osmanlı devleti bu meseledeki tutumlarından dolayı İngiltere ve Fransa’ya ileride çıkabilecek yeni bir tehdit durumunda artık güvenemezdi. Oysa Rusya daha başından beri Osmanlı devletine destek vermişti. Bu işbirliği ilerisi için bir Rus-Osmanlı ittifakı düşüncesini doğurdu. Rusya, Mısır meselesinde takip ettiği siyasetin semeresini Hünkâr İskelesi Anlaşması’yla aldı<a href="https://www.altayli.net/ruslar-tarafindan-1833de-beykozselvi-burnuna-dikilen-kaya-aniti-moskof-tasi.html#_edn6" name="_ednref6"><sup><sup>[6]</sup></sup></a>. Rusya’nın diplomatik bir zaferi olan Hünkâr İskelesi Anlaşması’yla Osmanlı devleti bir harp halinde Rusya’dan başka bütün yabancı devletlere Çanakkale Boğazı’nın kapanmasını kabul ediyor, böylece Karadeniz’e yabancı devlet gemilerinin girişi engellenmiş oluyordu. Karşılıklı yardıma dayanan bu anlaşmayla Osmanlı devleti üzerinde Rusya’nın tesiri son derece artmış oluyordu. Anlaşmanın yapılmasından iki gün sonra Rus donanması ve askerleri top atışları eşliğinde Boğazı terk etti.</span></p>
<p><span>Hatıra olarak bıraktıkları anıt kaya ile ilgili bilgilere girmeden önce Rusların kaldığı süre içerisinde Boğaz’ın o tarihlerde oldukça sakin bir köşesi olan Beykoz ve Selvi Burnu’nda neler yaşandığından bahsetmek yerinde olacaktır.</span></p>
<p><span>1. Selvi Burnu’nda Ruslar</span></p>
<p><span>Rusların İstanbul’a geldiği andan itibaren Rus elçiliğinin yazlık ikametgâhının bulunduğu Büyükdere<a href="https://www.altayli.net/ruslar-tarafindan-1833de-beykozselvi-burnuna-dikilen-kaya-aniti-moskof-tasi.html#_edn7" name="_ednref7"><sup><sup>[7]</sup></sup></a> ve özellikle askeri kampların kurulduğu Beykoz tüm dünyanın ilgi odağı oldu. Padişahların av partileri düzenlediği, dinlenme ve kır gezintilerinin yapıldığı, mesireleriyle meşhur Beykoz şimdi askeri yardım için kuzeyden gelen misafirlerini ağırlamaya hazırlanıyordu.</span></p>
<p><span>Rus askeri birlikleri Beykoz sahillerine çıkarılmadan evvel askeri kampların kurulacağı mekânlarda hazırlıklar yapıldı. Top ve mühimmatın taşınması için yollar kullanışlı hale getirildi. Çıkarma günü havanın yağışlı olmasına aldırmayarak Tarabya’ya gelen Padişah bu hazırlıkları bizzat yakından takip etti. Rus askerinin vaziyeti, sağlığı ile ilgilendi ve tüm ihtiyaçlarının karşılanması için talimatlar verdi. Rus ordusunun geldiği günlerde İstanbul’da hava oldukça soğuk ve yağışlı idi. Hatta ara sıra kar yağıyordu. Bu durum askerin karaya çıkarılmasını bir müddet geciktirmiş ise de peyderpey Boğaza giren gemilerdeki askerlerin tamamı hiçbir sıkıntıyla karşılaşılmadan sahile çıkarıldı ve kamplara yerleştirildi. Kamp çevresinde güvenlik ve asayişin sağlanması için Rus ordusunda görevli Rus Kazak süvarilerinden inzibat kuvvetleri oluşturuldu<a href="https://www.altayli.net/ruslar-tarafindan-1833de-beykozselvi-burnuna-dikilen-kaya-aniti-moskof-tasi.html#_edn8" name="_ednref8"><sup><sup>[8]</sup></sup></a>. General Muravyev için Selvi Burnu’nda karargâh çadırı kuruldu ve Selvi Burnu bu tarihten itibaren Rus ordusunun karar mercii, bayramların, törenlerin, yapılan kutlama ve eğlencelerin merkezi haline dönüştü. Hatta Ruslar ilerde Selvi Burnu’nun Moskof Burnu adını alacağını dahi düşünmeye başladı<a href="https://www.altayli.net/ruslar-tarafindan-1833de-beykozselvi-burnuna-dikilen-kaya-aniti-moskof-tasi.html#_edn9" name="_ednref9"><sup><sup>[9]</sup></sup></a>.</span></p>
<p><span>Rus askerlerinin gelişi “Voskreseniya Hristova” bayramına tesadüf etmişti. Bu münasebetle Beykoz’da kutlamalar yapıldı. Padişah, Rus ordusuna kutlama mesajı yanı sıra, askerler için bol miktarda yumurta, peynir, canlı hayvan, rütbeliler için birkaç fıçı şarap gönderdi<a href="https://www.altayli.net/ruslar-tarafindan-1833de-beykozselvi-burnuna-dikilen-kaya-aniti-moskof-tasi.html#_edn10" name="_ednref10"><sup><sup>[10]</sup></sup></a>. Kısa bir süre sonra Yarbay Avni Bey kumandasındaki Osmanlı birliğinin Beykoz kampına yerleştirilmesiyle Osmanlı-Rus ittifakı şeklen de gerçekleşmiş oluyordu. Beyaz Rus çadırları yanı sıra yeşil renkli Osmanlı çadırlarının kurulmasıyla kamp, Yuşa dağının yamacına serilmiş muazzam büyüklükte alaca renkli bir halıyı andırıyordu<a href="https://www.altayli.net/ruslar-tarafindan-1833de-beykozselvi-burnuna-dikilen-kaya-aniti-moskof-tasi.html#_edn11" name="_ednref11"><sup><sup>[11]</sup></sup></a>.</span></p>
<p><span>Yeni gelen birlikler Selvi Burnu’ndan itibaren birkaç hat boyunca Yuşa tepesi yamaçlarına ve Hünkâr İskelesi civarına doğru yerleştirildi. Kamp ve çevresi daha da canlandı. Askerin moralini yüksek tutmak için oyun ve eğlenceler tertip ediliyor, akşamları Rus kampının her yerinden şarkı sesleri yükseliyordu. Muravyev’in karargâhının kurulu olduğu Selvi Burnu, askeri toplantıların yapıldığı, sohbet, ibadet ve eğlencelerin düzenlendiği bir merkez haline geldi. Bu toplantı ve eğlencelere katılımlar günden güne artıyordu. Avrupa sahilinden batılı diplomatlar aileleriyle birlikte Selvi Burnu eğlencelerine katılır olmuştu. Müzikler çalınıyor, gençler dans ediyordu. Selvi Burnu Osmanlı devlet adamlarının da sık sık uğradığı bir mekâna dönüştü<a href="https://www.altayli.net/ruslar-tarafindan-1833de-beykozselvi-burnuna-dikilen-kaya-aniti-moskof-tasi.html#_edn12" name="_ednref12"><sup><sup>[12]</sup></sup></a>.</span></p>
<p><span>Asker ve subayların özel ihtiyaçlarının giderilmesi için kampa pazarcılar getiriliyordu ve birkaç saat alışveriş yapılmasına izin veriliyordu. Bilahare karantinaya alınan sınırlar içerisinde daimi Pazarlar kuruldu ve buraya İstanbul’dan tüccarlar davet edildi. Alışverişler yetkili kişiler tarafından denetim altında yapıldı.</span></p>
<p><span>Nisan ayının sonlarında Beykoz daha önce hiç olmadığı kadar coşkulu, hareketli bir gün yaşadı. Padişah bir süredir kamp yerini ziyaret etmek istiyordu. O gün sabah erken saatlerden itibaren İstanbul halkı Beykoz’a aktı. İstanbul’un askeri, sivil, yerli ve yabancı tüm devlet adamları, elçiler, elçilik mensupları aileleriyle birlikte Beykoz’a geldiler. Rus birlikleri, içlerindeki Rus Kazak alayları ve onlarla birlikte kampta bulunan Osmanlı askerleri tören ve gösterinin yapılacağı mekânda hazır halde idi. Meydanda saray görevlileri ve Avrupalı devletlerin elçilik mensupları yerlerini almıştı. II. Mahmut’un saltanat kayığı iskeleye yaklaştığında Boğaz’da bulunan gemilerden 21 pare top atışı yapıldı. Sultan karaya ayak bastığında top atışları yine tekrarlandı. İskelede Osmanlı ve Rus devlet adamları tarafından karşılanan Padişah müzeyyen bir ata binerek askeri kampın bulunduğu noktaya hareket etti. Kampta General Muravyev tarafından karşılanan Sultan Mahmut, Rus askerlerini Rusça sözlerle selamladı ve ardından Muravyev tarafından tüm ordugâh adım adım gezdirildi. Daha sonra kendisi için hazırlanan yere oturdu ve Rus askeri birliklerinin geçit törenini buradan izledi. Kampın planı ve ordunun vaziyetini gösteren bir plan Muravyev tarafından kendisine takdim edildi.</span></p>
<p><span>Hatıralarında Muravyev, II. Mahmut’un geçit törenini izlerken bilhassa Rus ordusu içerisindeki Rus Kazak süvarilerini dikkatlice incelediğini ve törenin ardından köşküne çıkan Padişahın kılıcını değiştirmiş olarak Rus Kazak süvarilerine benzeyen yeni bir kıyafetle dışarı çıktığını yazıyor. Törenin ardından Padişah yine bu defa başka bir at üzerinde iskeleye yöneldi. Dönüşü esnasında da top atışları yapıldı<a href="https://www.altayli.net/ruslar-tarafindan-1833de-beykozselvi-burnuna-dikilen-kaya-aniti-moskof-tasi.html#_edn13" name="_ednref13"><sup><sup>[13]</sup></sup></a>. Bilahare Sultan Mahmut, hem Rus donanmasını, hem de kampı ikinci defa olmak üzere ziyarete gelecektir.</span></p>
<p><span>Rus ordusunun gelişinden itibaren İstanbul’un kalbi Beykoz’da atıyordu. Turistik amaçlı İstanbul’a gelenlerin de uğramadan geçmediği bir mekân olmuştu Beykoz. Mayıs ayı sonlarında İstanbul’a içlerinde meşhur Fransız yazar Lamartin<a href="https://www.altayli.net/ruslar-tarafindan-1833de-beykozselvi-burnuna-dikilen-kaya-aniti-moskof-tasi.html#_edn14" name="_ednref14"><sup><sup>[14]</sup></sup></a> ve Avrupa’nın seçkin kişilerini taşıyan bir gemi geldi. Lamartin ve aynı gemide seyahat eden turistlerin uğradığı yerlerden biri de Beykoz Rus kampı idi. Muravyev askeri kampı gezen Lamartin’in Rus kampından çok Yuşa tepesiyle, Yuşa peygamberin mezarı ve yanındaki mescitle ilgilendiğini yazıyor<a href="https://www.altayli.net/ruslar-tarafindan-1833de-beykozselvi-burnuna-dikilen-kaya-aniti-moskof-tasi.html#_edn15" name="_ednref15"><sup><sup>[15]</sup></sup></a>.</span></p>
<p><span>Rus ordusunun Boğaziçi’nde bulunduğu süre içerisinde Beykoz’un en görkemli günlerinden biri, ordunun görevini tamamlayıp dönüş hazırlıklarının yapıldığı sırada gerçekleşti. Dönüş için kutlama ve törenler Boğaz’ın her iki yakasına hâkim bir mevki olarak Selvi Burnu’nda anıt kayanın çevresinde yapıldı. İstanbul’daki Rus askeri ve siyasi temsilcilerin tümü bu kutlamalara davet edildi. Gecede Rusların dışında yaklaşık 200 kadar yabancı misafir vardı. Çok sayıda müzisyen görevlendirilmişti. Hava karardığı zaman anıt kayanın üzerine yerleştirilen kazanın içerisindeki yağın yakılmasıyla Selvi Burnu gündüzü aratmayacak kadar pırıl pırıl aydınlatıldı. Saat 10’da havai fişek atışları yapıldı. Yemek yenildi. Eğlence ve neşe aralıksız devam etti. Misafirler saat 2 gibi müzik eşliğinde iskeleye kadar uğurlanarak kayıklarına bindirildi. Kayıklar Boğaz’ın sularında kayboluncaya kadar müzisyenler çalmaya ve söylemeye devam etti. Eğlence sabahın ilk ışıklarına kadar devam etti<a href="https://www.altayli.net/ruslar-tarafindan-1833de-beykozselvi-burnuna-dikilen-kaya-aniti-moskof-tasi.html#_edn16" name="_ednref16"><sup><sup>[16]</sup></sup></a>.</span></p>
<p><span>Selvi Burnu’nda yapılan irili ufaklı kutlamalardan biri de yine Rus askerinin dönüş hazırlıkları esnasında çarın doğum günü dolayısıyla yapıldı.</span></p>
<p><span>Çar Nikolay’ın doğum gününe tesadüf eden 25 Haziran’da Rus elçiliğinin bulunduğu Büyükdere’den Beykoz’a Boğaz’ın her iki yakasında coşkulu ve heyecanlı saatler yaşandı. Büyükdere’de Rus elçiliğinde verilen yemekte Rus askerî ve siyasîlerin yanı sıra Osmanlı devlet adamları ve Avrupa devletlerinin temsilcileri de bulunuyordu. Boğaz’ın iki yakasından insanlar sahile akın etmişti. Boğaz yabancı gemilerin yanı sıra irili ufaklı sandallarla doluydu. Dünya siyasetinin nabzının attığı İstanbul’da, Boğaziçi’nde çarın doğum günü kutlanıyordu. Havai fişek atışlarını seyretmek üzere II. Mahmut da gemisiyle Boğaza gelmişti. Padişah sahile çıkmadı. Kont Orlov O’nu gemide ziyaret etti. Gemilerden top atışları yapıldığı esnada, önceden Yuşa tepesine yerleştirilmiş olan 5000 kadar fişeğin aniden yakılmasıyla dağlardan yükselen alevlerin muhteşem görüntüsü tüm dikkatleri üzerine çekti. General Muravyev aslında insanların hafızasından uzun süre silinmeyecek bir gösteri hayal ediyordu. Boğaz’ın her iki tarafına zincir gibi dizilecek gemilerle Asya’dan Avrupa’ya köprü oluşturarak Rus kara ordusunu karşı sahile bu köprü üzerinden geçirmek<a href="https://www.altayli.net/ruslar-tarafindan-1833de-beykozselvi-burnuna-dikilen-kaya-aniti-moskof-tasi.html#_edn17" name="_ednref17"><sup><sup>[17]</sup></sup></a>. Ancak bu hayal olarak kaldı.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-69402" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/04/Moskof_Tasi-01.jpg" alt="" width="800" height="480" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/04/Moskof_Tasi-01.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/04/Moskof_Tasi-01-768x461.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>2. Moskof Taşı</span></p>
<p><span>Kont Orlov’un olağanüstü elçi ve en üst askeri ve siyasi yetkili olarak gelişinden sonra Muravyev’in işleri hafifledi ve daha çok Beykoz Rus kampında askeri işlerle meşgul oldu. Rusların Boğaza gelişinin hatırasını yaşatmak için bir anıt yapılması düşüncesi de ilk olarak onun tarafından ortaya atıldı ve yine onun çabalarıyla gerçekleştirildi. Hatıralarında Muravyev bu düşüncesini şöyle anlatıyor: “Gelecek kuşakların Boğaziçi ’ne gelişimizle ilgili bu meşhur seferimizi hatırlamaları için bir işaret bırakmak gerektiğini düşünüyordum. Bunun için ilk olarak küçük güzel bir anıt projesi çizdim”<a href="https://www.altayli.net/ruslar-tarafindan-1833de-beykozselvi-burnuna-dikilen-kaya-aniti-moskof-tasi.html#_edn18" name="_ednref18"><sup><sup>[18]</sup></sup></a>.</span></p>
<p><span>Anıtın yapımı o kadar kolay olmadı. Zira Osmanlı devletinin ne tepki vereceği, batılı devletlerin yaklaşımının ne olacağı şüpheli idi. Rus yetkililer arasında da bu konuda görüş birliği yoktu. Muravyev anıtın yapımına girişmeden önce ilk olarak Kont Orlov’a müracaat etti ve bu fikrini onunla paylaşarak müsaadesini istedi. Ancak Kont Orlov anıtın Türkler için hoş olmayan bir hatırayı canlı tutabileceği, onların gururlarına dokunabileceği, ayrıca anıtın batılı devletleri de rahatsız edebileceği gibi sebeplerle Muravyev’in isteğini reddetti. Düşüncesinden vazgeçmeyen Muravyev, Orlov’u ikna edebilmek için başka bir formül denedi. Rus ordusunun Boğazdan ayrılacağı vakit karargâhın bulunduğu mevkide kısa bir tören yapılacağını Orlov’a hatırlatarak, bu sırada askerin nizam ve intizamının sağlanabilmesi için işaret kabilinde hiç değilse işlenmemiş bir kaya konulması zaruretini dile getirdi. Orlov kayanın işlenmemiş olması şartıyla bu teklifi kabul etti. Ancak aralarındaki bu konuşmada kayanın ebatlarının ne olacağı bahis konusu olmadığından gözden kaçan bu durumu Muravyev asıl niyeti için mümkün olduğunca istismar edecektir. Hatıralarında şöyle diyor: “O kadar büyük bir kaya seçilmeliydi ki, gücümüzün derecesi ortaya konabilsin. Gelecek nesiller sanat bakımından olmasa da, cesâmeti bakımından onu koyanların asıl niyetlerine şahit olsunlar”<a href="https://www.altayli.net/ruslar-tarafindan-1833de-beykozselvi-burnuna-dikilen-kaya-aniti-moskof-tasi.html#_edn19" name="_ednref19"><sup><strong><sup>[19]</sup></strong></sup></a>. Yani ortaya konacak olan eser sanat ve estetikten ziyade Rusya’nın siyasi niyet ve hedeflerini simgeleyecek, Osmanlı politikalarında Avrupalı rakiplerine ince bir mesaj olacaktı.</span></p>
<p><span>Orlov’un iznini alan Muravyev bu meseleyi Rus elçiliğinde dahi hiç kimseyle paylaşmadan bir sır gibi saklayarak gizlice çalışmalara koyuldu. Bunun için ayrı bir ödenek dahi talep edilmedi. Anıt giderleri için kamptaki askerler arasında bağış kampanyası düzenlendi. Tüm askerlere imzalı kâğıtlar dağıtıldı ve 800 rubleden fazla bir para toplandı. Anıtın yapılması için ilk olarak mühendis Yarbay Burno vazifelendirildiyse de, o bu iş için çok fazla araç-gereç talep etti ve ayrıca uzun bir zaman istedi. Bunun üzerine görev ondan alınarak Yarbay Mend’e verildi. Derhal kolları sıvayan Mend, Beykoz sahillerinde ve çevresinde yaptığı araştırmalarda istenen ölçülerde büyük ve sağlam bir kaya bulamadı. Bunun üzerine Avrupa tarafına geçerek Baltalimanı Köyü yakınlarında araştırmalara başladı. İstenen hacimde kaya bulunması için sahile yakın kayalıklarından bir parça koparılması gerektiği kanaatine varıldı. Bunun üzerine geri hizmetlerde görevli askerlerden oluşan 400 kişilik bir ekip Baltalimanı’na gönderildi. Bu ekip geceleri de orada kalarak birkaç gün boyunca ellerinde kazmalarla, demir namlularla çalıştılar, barutla kayaları patlatarak sonunda istenilen ebatlarda devasa bir kaya parçası koparmayı başardılar. Bu kayayı sahile kadar yaklaşık 150 m (70 sajen<a href="https://www.altayli.net/ruslar-tarafindan-1833de-beykozselvi-burnuna-dikilen-kaya-aniti-moskof-tasi.html#_edn20" name="_ednref20"><sup><sup>[20]</sup></sup></a>) sürüklediler. Ancak işin belki de en ağır kısmı bundan sonrası idi. Zira bu kayanın Beykoz sahiline ulaştırılması gerekiyordu. Taşınması için Lazarev’den gemi talep etmek yapılan işlerin açığa çıkması demekti. Bu yüzden Muravyev ilk olarak Kaptan Paşa’ya müracaat etti ve ondan iki adet büyük kürekli gemi aldı. Gemiler birleştirildi ve güverte döşendi. Kaya gemilere güçlükle yüklendi ve gemiler Asya sahiline doğru Boğaz’ın akışı da dikkate alınarak ağır ağır seyretmeye başladı. Nihayet sahile varıldı. Ancak bu defa kayanın ağırlığından dolayı iskele çöktü. Büyük çabalar sonunda kaya parçası zor bela Asya sahiline çıkarıldı. İş bununla da bitmiyordu. Şimdi de kayanın Selvi Burnu’nun en tepe noktasına çıkarılması gerekiyordu. Bu zorlu işe katılmak isteyenlere çağrı yapıldı. Buna öncülük yapmak yine Muravyev’e düştü ve ilk olarak kendisi öne çıktı. Kısa sürede binden fazla gönüllü toplandı. Ordunun küçük ve büyük rütbeli komutanlarının çoğu da gönüllüler arasındaydı. Küçük rütbeli gönüllülerin arasında çok sayıda Türk askeri de bulunuyordu ve kayanın taşınmasında büyük gayret gösterdiler. Çevreden sivil vatandaşların da bu işe katıldığı anlaşılmaktadır. Nitekim Muravyev’in hatıralarında bahsettiği, ahbaplık kurduğu ihtiyar bir derviş de oradaydı ve işe koyulmaları için gür sesiyle Müslümanlara çağrı yapıyordu. Kayanın taşınmasında kullanılan araçlar sadece halatlardan ve ağaçlara bağlanmış büyük makaralardan oluşuyordu. Önce Selvi Burnu tepesine giden dolambaçlı yol hazır hale getirildi. Ardından kaya küçük kızaklarla tepeye doğru hareket ettirildi. Herkesin aynı anda yüklenme anını işaret etmesi için kayanın üzerine bir de trampetçi konuldu. Kaya her hareket ettiğinde üzerindeki trampetçi ayakları üzerinde durmakta güçlük çekerek sallandığından bu durum asker arasında gülüşmelere yol açtı ve iş eğlenceli hale dönüştü. Kaya tayin edilen mevkie yaklaştıkça çalışanların güç ve gayreti daha da artıyordu. Nihayet kaya Selvi Burnu tepesinin en yüksek noktasına, temeli kaya olan ve hiçbir işlem gerektirmeyen mevkie dikildi. Temel üzerinde sağlam durabilmesi için sadece kayanın alt kısmı titizce tesviye edildi<a href="https://www.altayli.net/ruslar-tarafindan-1833de-beykozselvi-burnuna-dikilen-kaya-aniti-moskof-tasi.html#_edn21" name="_ednref21"><sup><sup>[21]</sup></sup></a>.</span></p>
<p><span>Boğazda seyreden gemilerin rahatlıkla görebileceği büyüklükte olan bu anıt kayanın yüksekliği 3.135 m (1/2 sajen), genişliği 1.514 m (2 arşın), kalınlığı 1.135 m (1/2 arşın) idi. Ağırlığı yaklaşık 24.570 kg (1500 pud<a href="https://www.altayli.net/ruslar-tarafindan-1833de-beykozselvi-burnuna-dikilen-kaya-aniti-moskof-tasi.html#_edn22" name="_ednref22"><sup><sup>[22]</sup></sup></a> ) civarında yekpare bir taş idi<a href="https://www.altayli.net/ruslar-tarafindan-1833de-beykozselvi-burnuna-dikilen-kaya-aniti-moskof-tasi.html#_edn23" name="_ednref23"><sup><sup>[23]</sup></sup></a>. Muravyev bu iş tamamlandığı zaman, kampın yakınlarında kendisine tahsis edilmiş evin bulunduğu sokakta atların su içmesinde kullanılan bir tarafı oyulmuş mermer bir sütun başlığını getirterek anıt kayanın gölgesinde oturulması için hemen dibine koydurdu<a href="https://www.altayli.net/ruslar-tarafindan-1833de-beykozselvi-burnuna-dikilen-kaya-aniti-moskof-tasi.html#_edn24" name="_ednref24"><sup><sup>[24]</sup></sup></a>.</span></p>
<p><span>Anıt kaya ile ilgili yapılan bu hummalı çalışmalar Avrupa yakasında duyulmuş ise de yıkıp yok edilecek derecede bir tehlike ya da memnuniyetsizlik gösterilmemiştir. Ne Avrupalı diplomatlardan ne de Osmanlı yetkililerinden ciddi bir eleştiri olmamıştır. Hatta Osmanlı yetkililerinin ileride görüleceği üzere anıt kayaya bir kıta şiir kazdırması bundan duyulan memnuniyetin göstergesi sayılabilir.</span></p>
<p><span>Kayanın dikilmesiyle işin zor olan kısmı tamamlanmış bulunuyordu. Muravyev’in hayali tabiî ki bununla bitmiyordu. Şimdi de kayanın bir yazıtla taçlandırılması işi vardı. Muravyev oldukça iddialı ve Rusların İstanbul’la ilgili tarihi derinliği olan bir hadisesini hatırlatan söz yazdırmayı düşündü. Bu hadisenin başkahramanı, Rus devletinin kurucularından sayılan ve 907’de İstanbul’a yaptığı seferle Doğu Roma’ya karşı başarılı bir ticaret antlaşmasına imza atan Oleg<a href="https://www.altayli.net/ruslar-tarafindan-1833de-beykozselvi-burnuna-dikilen-kaya-aniti-moskof-tasi.html#_edn25" name="_ednref25"><sup><sup>[25]</sup></sup></a> idi.</span></p>
<p><span><em>“Oleg’in Anısına, Nikolay’ın Alayları”</em> <a href="https://www.altayli.net/ruslar-tarafindan-1833de-beykozselvi-burnuna-dikilen-kaya-aniti-moskof-tasi.html#_edn26" name="_ednref26"><sup><strong><sup>[26]</sup></strong></sup></a></span></p>
<p><span>Muravyev bu cümleyi kayaya oyma biçiminde yazdırmak istedi. Bu düşüncesini artık bu oldubittiyi öğrenmiş bulunan Kont Orlov’a açtı. Orlov böyle bir yazının kendilerine karşı Türklerde bir güvensizliğe yol açabileceğini belirterek uygun bulmadı. Bu yazı her ne kadar İstanbul’un Türkler tarafından fethinden evvel Doğu Roma imparatorları zamanında yaşanmış hadiseleri hatırlatıyor olsa da söz konusu İstanbul olduğundan Rusların asıl niyetlerini açığa vuran ve Türkler için onur kırıcı bir anlam taşıyan bu sözün yazılmasından vazgeçildi. Söz yazılması için ordu içerisinde bulunan şairlere başvuruldu. Rus subaylar Vronçek ve Boldırev’den iki adet dörtlük geldi. Bunlardan birincisi yine Oleg’le ve onun kahramanlıklarıyla ilgiliydi:</span></p>
<p><span><em>Oleg ’in kalkanı nereden geçerse</em></span><br>
<span> <em>Slavyanların cesur savaşçıları</em></span><br>
<span> <em>Orada Nikolay ’ın birlikleri</em></span><br>
<span> <em>Barış bayrakları dalgalandı</em> <a href="https://www.altayli.net/ruslar-tarafindan-1833de-beykozselvi-burnuna-dikilen-kaya-aniti-moskof-tasi.html#_edn27" name="_ednref27"><sup><sup>[27]</sup></sup></a></span></p>
<p><span>Bu dörtlük Kont Orlov tarafından sakıncalı bulunarak reddedildi. İkinci dörtlük şöyleydi:</span></p>
<p><span><em>Nikolay ’ın dostluğunun simgesi</em></span><br>
<span> <em>Mahmut ’un düşmanlarının kabusu</em></span><br>
<span> <em>Rus kahraman savaşçıları</em></span><br>
<span> <em>Burada onun alaylarına katılıyor. </em><a href="https://www.altayli.net/ruslar-tarafindan-1833de-beykozselvi-burnuna-dikilen-kaya-aniti-moskof-tasi.html#_edn28" name="_ednref28">[28]</a></span></p>
<p><span>Bu ikinci dörtlük, devletlerarasında güç ve kudret dengesi değiştiği zaman yazıtın da yerinde kalmayabileceğini öngören Muravyev tarafından beğenilmedi. Sonunda</span></p>
<p><span><em>“Rus Alayları Tarafından 25 Haziran 1833 Yılında Dikildi”</em></span></p>
<p><span>şeklinde sade bir yazı yazılmasına karar verildi. Bütün harflerin temiz, düzgün bir şekilde oyulması için gerekli olan zaman hesaplandı. Rus ordusunun Boğazdan ayrılacağı zamana kadar oyma işleminin yetişemeyeceği anlaşılınca bu defa daha da kısaltılarak, Çar I. Nikolay’ın doğum günü olan 25 Haziran dikkate alınarak “1833 TOHM 25” (25 Haziran 1833) yazısı ile iktifa edildi. Bu yazıt kayanın bir yüzünde birbirine eşit derinlikte, küçük kareler içerisinde kabartmalı harflerle oyuldu<a href="https://www.altayli.net/ruslar-tarafindan-1833de-beykozselvi-burnuna-dikilen-kaya-aniti-moskof-tasi.html#_edn29" name="_ednref29"><sup><sup>[29]</sup></sup></a>.</span></p>
<p><span>Ruslar İstanbul’dan ayrıldıktan sonra Rus subaylarından Efim Vasileviç Putyatin ve Vladimir Alekseyeviç Kornilov tarafından anıt kayayı resmeden bir tasvir hazırlandı<a href="https://www.altayli.net/ruslar-tarafindan-1833de-beykozselvi-burnuna-dikilen-kaya-aniti-moskof-tasi.html#_edn30" name="_ednref30"><sup><sup>[30]</sup></sup></a>. Bu resimde Selvi Burnu’na dikilen anıt kaya, sol tarafta selvi ağacının altında Osmanlı ve Rus Kazak subayı, sağ tarafta ise General Muravyev’in çadırının yanında Rus ve Osmanlı subayları, arka planda ise Boğaz’ın sularında Tuğamiral Mihail Petroviç Lazarev’in filosunun gemileri Büyükdere’de Rus elçiliğinin hemen karşısında görülmektedir. Albay Mend Petersburg’a döndükten hemen sonra anıt kayanın ve baş aktörlerin bulunduğu, Selvi Burnu tepesini tasvir eden bu resmi basmak istedi. Ancak Boğaz Seferi’yle elde edilen kazançlar Rus yetkililer arasında siyasi ranta dönüşmüş, Muravyev’in bu kazançtaki rolünü ve başarısını belgeleyen anıt kaya tasviri Rus askeri yetkilileri arasında rekabet aracı haline gelmişti. Bu yüzden Fransızlar ve İngilizler bunu kötüye kullanabilirler mazeretiyle tasvirin basımı yasaklandı. Bu arada tasvirin birkaç nüshası zar zor bastırılmış bulunuyordu. Üç yıl aranın ardından yasak kaldırıldı. Muravyev hatıralarında bu yasaklamanın kendisini kıskananların eseri olduğunu ileri sürüyor ve şöyle bir serzenişte bulunuyor:</span></p>
<p><span>“Türkiye için yaptığımız bu teşebbüsten sanki korkuyormuşuz gibi. Sanki yabancılar bütün bu olayda onlara karşı zafer kazandığımızı unutacaklarmış gibi. Sanki Boğazda onların misyonlarının ve Osmanlı sarayının önünde duran anıt kaya bizim Türkiye ’ye yardımımızı hatırlatmaması gerekiyormuş gibi ve biz yaptığımızdan korkuyormuşuz gibi. Bu resmin basılmasından korkanlar aslında benim faaliyetlerimin dile getirilmesinden korkanlardır”<a href="https://www.altayli.net/ruslar-tarafindan-1833de-beykozselvi-burnuna-dikilen-kaya-aniti-moskof-tasi.html#_edn31" name="_ednref31"><sup><sup>[31]</sup></sup></a>.</span></p>
<p><span>Bu tasvirin taşbaskı nüshalarından birisi Rusya Devlet Tarih Müzesi’nde “Kamen Moskovitov” (Moskof-Taş) adıyla muhafaza edilmektedir. Tasvire şöyle bir not düşülmüştür: “Moskov-Taş. Boğaz’ın Asya sahilinde dikilen bu anıt Türk sultanının özel ricası, imparatorun izniyle Rus ordusunun buraya gelişi adınadır ”.</span></p>
<p><span>Rusların Boğaziçi’nden ayrılmasından sonra II. Mahmut’un arzusu üzerine<a href="https://www.altayli.net/ruslar-tarafindan-1833de-beykozselvi-burnuna-dikilen-kaya-aniti-moskof-tasi.html#_edn32" name="_ednref32"><sup><sup>[32]</sup></sup></a> şair Pertev Paşa tarafından kaleme alınan şu dörtlük oyma biçiminde altın yaldızlı harflerle anıt kayaya kazılmıştır:</span></p>
<p><span>“Bu sahrâya misâfir geldi gitdi asker-i Rusî Bu seng-i kûh-peyker yâdigâr olsun nişân kalsın Vifâkı devleteynin böyle dursun sâbit ü muhkem Lisân-ı dostânda dâstânı çok zamân kalsın”<a href="https://www.altayli.net/ruslar-tarafindan-1833de-beykozselvi-burnuna-dikilen-kaya-aniti-moskof-tasi.html#_edn33" name="_ednref33"><sup><sup>[33]</sup></sup></a></span></p>
<p><span>Muravyev’in bu eserinin Çar Nikolay’ı da ziyadesiyle memnun ettiği anlaşılıyor. Nitekim Muravyev’i kabullerinden birinde Moskof Taşı ve Türkler tarafından üzerine kazılan yukarıdaki dörtlük üzerine sohbet etmişlerdir.</span></p>
<p><span>Ertesi yıl Şubat 1834’de anıt kaya törenle açılmıştır. Tören aynı zamanda Rus diplomatlarından Petr Aleksandroviç Çihaçev’in İstanbul’a geliş tarihine denk düşmüş, yine bu tarihlerde İstanbul’da bulunan ünlü Rus ressam Karl Pavloviç Bryullov ile birlikte İstanbul’un manzarası muhteşem mekânlarını birlikte gezmişlerdir. İşte bu geziler sırasında anıtkayanın bir başka tasvirinin Bryullov tarafından yapıldığı sanılmaktadır<a href="https://www.altayli.net/ruslar-tarafindan-1833de-beykozselvi-burnuna-dikilen-kaya-aniti-moskof-tasi.html#_edn34" name="_ednref34"><sup><sup>[34]</sup></sup></a>.</span></p>
<p><span>1849’da İstanbul’a gelerek Büyükdere’de konaklayan Rus ressam Zaharov eserinde İstanbul’u ve Boğaz’ın güzelliklerini anlatırken Moskof Taşı’na da temas ediyor ve Türkçe ve Rusça yazıtıyla halen ayakta olduğunu yazıyor<a href="https://www.altayli.net/ruslar-tarafindan-1833de-beykozselvi-burnuna-dikilen-kaya-aniti-moskof-tasi.html#_edn35" name="_ednref35"><sup><sup>[35]</sup></sup></a>. Zaharov her nedense anıt kayayı resmetmemiştir. Kırım harbinin hemen ardından 1857’de İstanbul’a gelen Rus seyyah Milyukov hatıratında Boğaziçi’nden bahsederken Hünkar İskelesine temas ediyor ve burada 1833’de Rus kampının kurulduğunu ve çökmekte olan Türkiye’yi Mısır belasından kurtardığını yazıyor. Milyukov Moskof taşını kastederek, burada bir anıt olduğunu ve son savaşta (1853-56 Kırım Harbi) Türkler tarafından yok edildiğini duymuştur<a href="https://www.altayli.net/ruslar-tarafindan-1833de-beykozselvi-burnuna-dikilen-kaya-aniti-moskof-tasi.html#_edn36" name="_ednref36"><sup><sup>[36]</sup></sup></a>. Ancak anıtın sonraki dönemlerde de ayakta olduğu bilindiğinden bu durumun, o sıralarda İstanbul’da dolaşan söylentilere dayandığı anlaşılmaktadır.</span></p>
<p><span>Anıt kayadan bahseden Osmanlı tarihçilerinden Lütfi Efendi eserinin 1875’de basılan 4.cildinde anıt kayanın “el‘an orada” yani Selvi Burnu’nda olduğunu yazıyor<a href="https://www.altayli.net/ruslar-tarafindan-1833de-beykozselvi-burnuna-dikilen-kaya-aniti-moskof-tasi.html#_edn37" name="_ednref37"><sup><sup>[37]</sup></sup></a>. 19. asrın sonlarında İstanbul’u ziyaret eden E. Augustus, Moskov Taşı’nın halen ayakta olduğunu ve Hünkâr İskelesi köyü civarındaki insanların bölgeye gelen turistlere büyük bir memnuniyetle anıtı gösterdiklerini yazıyor.</span></p>
<p><span>Ruslar için zafer işareti olan bu anıt kimi Osmanlı çevreleri tarafından haklı olarak bir utanç abidesi olarak görülmüştür. Zira Moskof Taşı, tarihî hasım olarak bilinen Rusların bir kurtarıcı olarak Osmanlının kalbi İstanbul ve Boğazlara davet edilmek zorunda bırakılışının acı hatırasını simgelemekteydi. Bunun müsebbibi hiç şüphesiz asi Mısır valisi Mehmet Ali Paşa idi. Nitekim Mehmet Ali Paşa’nın sonraları kendini affettirmek ve bir nebze olsun yapılmasına sebep olduğu “yüz karası” Moskof Taşı’nı örtmek maksadıyla tam da karşısına Beykoz Kasrı’nı yaptırdığı bilinmektedir<a href="https://www.altayli.net/ruslar-tarafindan-1833de-beykozselvi-burnuna-dikilen-kaya-aniti-moskof-tasi.html#_edn38" name="_ednref38"><sup><sup>[38]</sup></sup></a>.</span></p>
<p><span>Osman Ergin 1914’de bizzat yerine giderek anıtın vaziyetini incelemiştir. Verdiği bilgiye göre bu tarihte anıt üzerine yazılmış olan Rusça yazı kazınmış haldedir. Hatta Türkçe kıtanın da birkaç yeri bozulmuş ve okunamaz duruma gelmiştir. Birinci Dünya Savaşı çıkıp Ruslara savaş ilan edildiği sıralarda Vaniköy’deki Rehberi İttihadı Osmâni Mektebi talebeleri, hocalarıyla birlikte gidip bu anıtı parça parça etmişlerdir<a href="https://www.altayli.net/ruslar-tarafindan-1833de-beykozselvi-burnuna-dikilen-kaya-aniti-moskof-tasi.html#_edn39" name="_ednref39"><sup><sup>[39]</sup></sup></a>.</span></p>
<p><span>Tarihi anıtların yıkılması, ya da restorasyonu konusu günümüzde de tartışma konusu olabilmektedir. Bu konuda Osman Ergin’in Moskof Taşı örneğinde yaptığı değerlendirmeyi önemine binaen aynen veriyorum. Ergin, anıtın yıkılması ile ilgili şunları söylüyor:</span></p>
<p><span>“Ne şekilde ve kimin tarafından yapılırsa yapılsın, bir defa ortaya çıkmış olan herhangi bir abideyi yıkmak caiz olsa idi ilk önce o kara taştan (Moskof Taşı FÜ) ziyade bu güzel sarayın (Beykoz Kasrı FÜ) yıkılması lazım gelirdi. Çünkü kara taş; vukûbulan davet üzerine imdada koşan ve o yüzden imparatorluğun bir asır daha yaşamasına yarayan bir düşman yardımını; saray ise bir vali ordusunun, imparatorluğun göbeğine kadar gelerek onu inkırâza sürükleyen bir isyanı hatırlatır. Kara taş ne kadar utandırıcı ise saray da o nispette ağlatıcı ve düşündürücü bir mahiyeti haizdir. Bununla beraber, tekrar edeyim, bu türlü abideleri yıkmak asla doğru değildir<sup>,”</sup><a href="https://www.altayli.net/ruslar-tarafindan-1833de-beykozselvi-burnuna-dikilen-kaya-aniti-moskof-tasi.html#_edn40" name="_ednref40">[40]</a>.</span></p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-69403" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-69403" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/04/Moskof_Tasi-02.jpg" alt="" width="800" height="480" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/04/Moskof_Tasi-02.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/04/Moskof_Tasi-02-768x461.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"><figcaption class="wp-caption-text"><center><strong><span>Ek 1- Selvi Burnu’nda Moskof Taşı ve Muravyev’in askeri karargâhı.</span></strong></center></figcaption></figure>
<figure aria-describedby="caption-attachment-69404" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-69404" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/04/Moskof_Tasi-03.jpg" alt="" width="800" height="360" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/04/Moskof_Tasi-03.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/04/Moskof_Tasi-03-768x346.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"><figcaption class="wp-caption-text"><center><strong><span>Ek 2- Tuğamiral Mihail Petroviç Lazarev kumandasındaki Rus filosu İstanbul Boğazı’nda</span></strong></center></figcaption></figure>
<figure aria-describedby="caption-attachment-69405" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-69405" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/04/Moskof_Tasi-04.jpg" alt="" width="800" height="470" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/04/Moskof_Tasi-04.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/04/Moskof_Tasi-04-768x451.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"><figcaption class="wp-caption-text"><center><strong><span>Ek 3- Tuğamiral Mihail Petroviç Lazarev kumandasındaki Rus filosu İstanbul Boğazı’nda</span></strong></center></figcaption></figure>
<figure aria-describedby="caption-attachment-69406" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-69406" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/04/Moskof_Tasi-05.jpg" alt="" width="800" height="400" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/04/Moskof_Tasi-05.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/04/Moskof_Tasi-05-768x384.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"><figcaption class="wp-caption-text"><center><strong><span>Ek-4 Hünkar İskelesi, Selvi Burnu’ndan tepelere doğru Rus askeri kampı.</span></strong></center></figcaption></figure>
<figure aria-describedby="caption-attachment-69407" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-69407" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/04/Moskof_Tasi-06.jpg" alt="" width="800" height="500" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/04/Moskof_Tasi-06.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/04/Moskof_Tasi-06-768x480.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"><figcaption class="wp-caption-text"><center><strong><span>Ek 5- Büyükdere Rus Elçiliği Yazlık Sarayı</span></strong></center></figcaption></figure>
<figure aria-describedby="caption-attachment-69408" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-69408" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/04/Moskof_Tasi-07.jpg" alt="" width="800" height="400" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/04/Moskof_Tasi-07.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2013/04/Moskof_Tasi-07-768x384.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"><figcaption class="wp-caption-text"><center><strong><span>Ek 6- Moskof Taşı</span></strong></center></figcaption></figure>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Doç. Dr. Fatih ÜNAL</strong></span></a>
</p><p><span>Ordu Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi, Tarih Bölümü, <a href="mailto:fatih2unalan@yahoo.com">fatih2unalan@yahoo.com</a></span></p>
<hr>
<div><span><strong>KAYNAKLAR</strong></span></div>
<div><span>♦ AHMED LÛTFİ EFENDİ, Vah’anüvîs AhmedLûtfîEfendi Tarihi, 4-5, (Çev. Yücel Demirel), Yapı Kredi Yayınları, İstanbul 1999.</span></div>
<div><span>♦ ALTUNDAĞ, Şinasi., Kavalalı Mehmet Ali Paşa isyanı Mısır Meselesi, TTK, Ankara 1988.</span></div>
<div><span>♦ ERGİN, Osman., TürhMaarif Tarihi, C. I-II, Eser Matbaası, İstanbul 1977.</span></div>
<div><span>♦ KARAL, Enver Ziya., Osmanlı Tarihi, V, TTK, Ankara 1983.</span></div>
<div><span>♦ KARAMZİN, Nikolay Mihayloviç., Istoriya Gosudarstva Rossiyshogo, Cilt I-VI, Moskva 2002.</span></div>
<div><span>♦ KOÇU, Reşad Ekrem., Istanbul Ansiklopedisi, C. 5, İstanbul 1961.</span></div>
<div><span>♦ KURAT, Akdes Nimet., Türkiye ve Rusya, Kültür Bakanlığı, Ankara 1990.</span></div>
<div><span>♦ MİLYUKOV, A., “Afinı i Konstantinopol (İz Putevih Zapisok 1857 goda)”, Russhoe Slovo, VI, Sanktpeterburg 1859.</span></div>
<div><span>♦ MURAVYEV, N.N., Russhıe Na Bosfore v 1833 Godu, Moskva 1869.</span></div>
<div><span>♦ MURAVYEV, N.N, Turtsiya i Egipet v 1832 i 1833 Godah, IV, Moskva 1869.</span></div>
<div><span>♦ POLEVIY, Nikolay., Stoletıe Rossii s 1745 do 1845 ili Istoriçeshaya Kartina Dostopamyatnıh Sobıtiy v Rossii za Sto Let, I, Sanktpeterburg 1845.</span></div>
<div><span>♦ ŞİROKORAD, A.B., Rusların Gözünden 240 Yıl Kıran Kırana Osmanlı-Rus Savaşları, Selenge Yayınları, İstanbul 2009.</span></div>
<div><span>♦ TSIBULSKİY, V.V., Nauçnıe Ehspeditsii Po Kazahstanu, Alma-Ata 1988.</span></div>
<div><span>♦ USTRYALOV, N., Istoriçeshoe Obozrenie Tsarstvovaniya Gosudarya Imperatora Niholaya I, Sanktpeterburg 1847.</span></div>
<div><span>♦ UYDU YÜCEL, Mualla., Ilh Rus Yıllıhlarına Göre Türhler, TTK, Ankara 2007.</span></div>
<div><span>♦ ZAHAROV, İ., Puteviya Zapishi Russhago Hudojniha, Sanktpeterburg 1854.</span></div>
<div><span>♦ ZOTOV, L., Tridtzatiletie Evropı v Tsarstvovanie Imperatora Niholaya I, I, S. Peterburg 1857.</span></div>
<div><span><span><strong>Dipnotlar: </strong></span></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ruslar-tarafindan-1833de-beykozselvi-burnuna-dikilen-kaya-aniti-moskof-tasi.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> N. N. Muravyev, Russkie Na Bosfore v 1833 Godu, Moskva 1869, s. 4; Şinasi Altundağ, Kavalalı Mehmet Ali Paşa İsyanı Mısır Meselesi, TTK, Ankara 1988, s. 99-100. İlerde İstanbul ve Boğazlar üzerine yapılması muhtemel bir askeri harekâtta kullanılmak üzere gerekli bilgi ve deneyim kazanmak için bundan daha uygun bir zemin olamazdı. Nitekim Rus ordusunun Boğazlarda bulunduğu süre içinde Rus donanma subayları Boğazlarda incelemeler yapacak, önemli stratejik dokümanlar hazırlanacak, İstanbul Boğaz’ının müstahkem mevkilerinin haritaları, Boğaz’ın çevresindeki yeryüzü şekilleri, yollar, topografik noktalar, bağ-bahçelerin planları ortaya konulacaktır. Boğaz’ın derinlikleri, akış yönü, deniz dibi karakteri incelenecek, demir atılabilecek noktalar tespit edilecektir. Hazırlanan harita ve planlarda Boğazdaki Türk kaleleri, topçu bataryaları, silah ve mühimmat depoları belirlendi. Tüm bunlar Rusların Osmanlıya yardım maksadının sadece Mısır meselesiyle ilgili olmadığını göstermektedir. Bkz. Muravyev, a.g.e., s. 261-266, 299-301.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ruslar-tarafindan-1833de-beykozselvi-burnuna-dikilen-kaya-aniti-moskof-tasi.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> Muravyev, a.g.e., s.24-56.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ruslar-tarafindan-1833de-beykozselvi-burnuna-dikilen-kaya-aniti-moskof-tasi.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> Muravyev, a.g.e., s.80-120.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ruslar-tarafindan-1833de-beykozselvi-burnuna-dikilen-kaya-aniti-moskof-tasi.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> Muravyev, a.g.e., s.157; Altundağ, a.g.e., s.120-121; Enver Ziya Karal, Osmanlı Tarihi, V, TTK, Ankara 1983, s.134; L. Zotov, Tridtzatiletie Evropı v Tsarstvovanie Imperatora Nikolaya I, I, S. Peterburg 1857, s.208-209.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ruslar-tarafindan-1833de-beykozselvi-burnuna-dikilen-kaya-aniti-moskof-tasi.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> Muravyev, a.g.e., s.184, 247-248; A.B. Şirokorad, Rusların Gözünden 240 Yıl Kıran Kırana Osmanlı-Rus Savaşları, Selenge Yayınları, İstanbul 2009, s.349-350; L. Zotov, a.g.e., s.209- 211. Bkz, Ek-2 ve Ek-3.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ruslar-tarafindan-1833de-beykozselvi-burnuna-dikilen-kaya-aniti-moskof-tasi.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> N. Ustryalov, İstoriçeskoe Obozrenie Tsarstvovaniya Gosudarya İmperatora Nikolaya I, Sanktpeterburg 1847, s.83.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ruslar-tarafindan-1833de-beykozselvi-burnuna-dikilen-kaya-aniti-moskof-tasi.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> Bkz. Ek-5.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ruslar-tarafindan-1833de-beykozselvi-burnuna-dikilen-kaya-aniti-moskof-tasi.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> Muravyev, a.g.e., s.251-255.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ruslar-tarafindan-1833de-beykozselvi-burnuna-dikilen-kaya-aniti-moskof-tasi.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> Beykoz Rus askeri kampından bir subayın mektupları. Bkz., Muravyev, a.g.e., s.48.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ruslar-tarafindan-1833de-beykozselvi-burnuna-dikilen-kaya-aniti-moskof-tasi.html#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> Muravyev, a.g.e., s.269-271.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ruslar-tarafindan-1833de-beykozselvi-burnuna-dikilen-kaya-aniti-moskof-tasi.html#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> Beykoz Rus askeri kampından bir subayın mektupları. Bkz., Muravyev, a.g.e., s.37.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ruslar-tarafindan-1833de-beykozselvi-burnuna-dikilen-kaya-aniti-moskof-tasi.html#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> Muravyev, a.g.e., s.282-287.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ruslar-tarafindan-1833de-beykozselvi-burnuna-dikilen-kaya-aniti-moskof-tasi.html#_ednref13" name="_edn13">[13]</a> Muravyev, a.g.e., s.304-312. Bkz. Ek-4.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ruslar-tarafindan-1833de-beykozselvi-burnuna-dikilen-kaya-aniti-moskof-tasi.html#_ednref14" name="_edn14">[14]</a> Fransız şair, edebiyatçı, fikir ve siyaset adamı Alphonse de Lamartine Doğu seyahatinde İstanbul’a da uğramış, İstanbul’un birçok yerini gezmiş ve bu arada Padişah II. Mahmut ve saray erkânı ile yakınlık kurmuştur. Bu seyahati ile ilgili hatıralarını Historie de la Turquie adlı birkaç ciltlik eserinde yayınlamıştır. Osmanlı ve Türk aşığı olarak bilinen Lamartine’nin adı İstanbul’da bir caddeye verilmiştir.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ruslar-tarafindan-1833de-beykozselvi-burnuna-dikilen-kaya-aniti-moskof-tasi.html#_ednref15" name="_edn15">[15]</a> Muravyev, a.g.e., s.385-389.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ruslar-tarafindan-1833de-beykozselvi-burnuna-dikilen-kaya-aniti-moskof-tasi.html#_ednref16" name="_edn16">[16]</a> Muravyev, a.g.e., s.421-422.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ruslar-tarafindan-1833de-beykozselvi-burnuna-dikilen-kaya-aniti-moskof-tasi.html#_ednref17" name="_edn17">[17]</a> Muravyev, a.g.e., s.423-424.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ruslar-tarafindan-1833de-beykozselvi-burnuna-dikilen-kaya-aniti-moskof-tasi.html#_ednref18" name="_edn18">[18]</a> Muravyev, a.g.e., s.411.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ruslar-tarafindan-1833de-beykozselvi-burnuna-dikilen-kaya-aniti-moskof-tasi.html#_ednref19" name="_edn19">[19]</a> gos.yer.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ruslar-tarafindan-1833de-beykozselvi-burnuna-dikilen-kaya-aniti-moskof-tasi.html#_ednref20" name="_edn20">[20]</a> 1 sajen 2.13 metrelik uzunluk ölçü birimidir.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ruslar-tarafindan-1833de-beykozselvi-burnuna-dikilen-kaya-aniti-moskof-tasi.html#_ednref21" name="_edn21">[21]</a> Muravyev, a.g.e., s.412-413. Anıtın tam yeri sonraları orada kurulan Amerikan Standar Oil Campany of Newyork’un bayrak direğinin bulunduğu yerdir.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ruslar-tarafindan-1833de-beykozselvi-burnuna-dikilen-kaya-aniti-moskof-tasi.html#_ednref22" name="_edn22">[22]</a> 1 pud 16.38 kiloya eşit ağırlık birimi.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ruslar-tarafindan-1833de-beykozselvi-burnuna-dikilen-kaya-aniti-moskof-tasi.html#_ednref23" name="_edn23">[23]</a> Muravyev, a.g.e., s.413. Vakanüvis Ahmet Lûtfı Efendi anıt kayanın “beş zira tulunda birbuçuk arşından kalın” olduğunu (Ahmet Lûtfi Efendi, Vak’anüvîs Ahmed Lûtfî Efendi Tarihi, 4-5, (Çev. Yücel Demirel), Yapı Kredi Yayınları, İstanbul 1999, s.723); Osman Ergin, “Boğaziçi taşı denilen kara taştan alelacele ve biçimsiz bir şekilde kesilmiş kaba bir eser” (Osman Ergin, Türk Maarif Tarihi, C.I-II, Eser Matbaası, İstanbul 1977, s.537) olduğunu yazıyor.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ruslar-tarafindan-1833de-beykozselvi-burnuna-dikilen-kaya-aniti-moskof-tasi.html#_ednref24" name="_edn24">[24]</a> Muravyev, a.g.e., s.413-414.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ruslar-tarafindan-1833de-beykozselvi-burnuna-dikilen-kaya-aniti-moskof-tasi.html#_ednref25" name="_edn25">[25]</a> Rus devletinin kurucusu kabul edilen Rurik’den sonra devletin başına geçen Oleg (879­912) Kiev’i ele geçirdikten sonra 907’de İstanbul’a sefer düzenlemiş, Rus askerleri büyük kayıklarla Boğaza girerek etrafa dehşet saçmış ve neticede vergi ödemek zorunda bırakılan Doğu Roma’yla başarılı bir ticaret antlaşması gerçekleştirmiştir. Oleg’in İstanbul seferi ve yaptığı ticaret antlaşması için bkz., Nikolay Mihayloviç Karamzin, İstoriya Gosudarstva Rossiyskogo, cilt I-VI, Moskva 2002, s.79-92; Ayrıca bkz., Mualla Uydu Yücel, İlk Rus Yıllıklarına Göre Türkler, TTK, Ankara 2007, dipnot 305, s.88-89.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ruslar-tarafindan-1833de-beykozselvi-burnuna-dikilen-kaya-aniti-moskof-tasi.html#_ednref26" name="_edn26">[26]</a> Muravyev, a.g.e., s.414.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ruslar-tarafindan-1833de-beykozselvi-burnuna-dikilen-kaya-aniti-moskof-tasi.html#_ednref27" name="_edn27">[27]</a> gos.yer.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ruslar-tarafindan-1833de-beykozselvi-burnuna-dikilen-kaya-aniti-moskof-tasi.html#_ednref28" name="_edn28">[28]</a> gos.yer.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ruslar-tarafindan-1833de-beykozselvi-burnuna-dikilen-kaya-aniti-moskof-tasi.html#_ednref29" name="_edn29">[29]</a> Muravyev, a.g.e., s.414-415.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ruslar-tarafindan-1833de-beykozselvi-burnuna-dikilen-kaya-aniti-moskof-tasi.html#_ednref30" name="_edn30">[30]</a> Bkz. Ek-1.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ruslar-tarafindan-1833de-beykozselvi-burnuna-dikilen-kaya-aniti-moskof-tasi.html#_ednref31" name="_edn31">[31]</a> Muravyev, a.g.e., s.415.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ruslar-tarafindan-1833de-beykozselvi-burnuna-dikilen-kaya-aniti-moskof-tasi.html#_ednref32" name="_edn32">[32]</a> Serasker paşa tarafından Muravyev’e yazılan mektupta Padişah’ın arzu ve talimatıyla yazıldığı ileri sürülüyor. Bkz., Muravyev, a.g.e., ekler kısmı s.55; Ayrıca bkz, Nikolay Polevıy, Stoletıe Rossii s 1745 do 1845 ili Istoriçeshaya Kartina Dostopamyatnıh Sobıtiy v Rossii za Sto Let, I, Sanktpeterburg 1845, s. 396-397.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ruslar-tarafindan-1833de-beykozselvi-burnuna-dikilen-kaya-aniti-moskof-tasi.html#_ednref33" name="_edn33">[33]</a> Ahmed Lûtfî Efendi, Vah’anüvîs Ahmed Lûtfî Efendi Tarihi, 4-5, (Çev. Yücel Demirel), Yapı Kredi Yayınları, İstanbul 1999, s.723; Osman Ergin, Türh Maarif Tarihi, s.537; Akdes Nimet Kurat, Türhiye ve Rusya, Kültür Bakanlığı, Ankara 1990, s.63.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ruslar-tarafindan-1833de-beykozselvi-burnuna-dikilen-kaya-aniti-moskof-tasi.html#_ednref34" name="_edn34">[34]</a> V.V.Tsıbulskiy, Nauçnıe Ekspeditsii Po Kazahstanu, Alma-Ata 1988. Bkz. Ek-6.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ruslar-tarafindan-1833de-beykozselvi-burnuna-dikilen-kaya-aniti-moskof-tasi.html#_ednref35" name="_edn35">[35]</a> İ. Zaharov, Puteviya Zapiski Russkago Hudojnika, Sanktpeterburg 1854, s.13.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ruslar-tarafindan-1833de-beykozselvi-burnuna-dikilen-kaya-aniti-moskof-tasi.html#_ednref36" name="_edn36">[36]</a> A. Milyukov, “Afinı i Konstantinopol (İz Putevih Zapisok 1857 goda)”, Russkoe Slovo, VI, Sanktpeterburg 1859, s.207.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ruslar-tarafindan-1833de-beykozselvi-burnuna-dikilen-kaya-aniti-moskof-tasi.html#_ednref37" name="_edn37">[37]</a> Ahmet Lütfı, a.g.e., s.723.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ruslar-tarafindan-1833de-beykozselvi-burnuna-dikilen-kaya-aniti-moskof-tasi.html#_ednref38" name="_edn38">[38]</a> Reşad Ekrem Koçu, İstanbul Ansiklopedisi, c.5, İstanbul 1961, s.2658; Osman Ergin Beykoz kasrının yapılışının “Rusların Serviburnuna dikmiş oldukları kaba âbideye karşı atılmış zarif bir taş, muahedeye (Hünkar İskelesi) de ince bir telmih” olduğunu söylüyor. Bkz. Ergin, a.g.e., s.537.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ruslar-tarafindan-1833de-beykozselvi-burnuna-dikilen-kaya-aniti-moskof-tasi.html#_ednref39" name="_edn39">[39]</a> Ergin, a.g.e., s.537; Kurat, Türkiye ve Rusya, s.63, dipnot 1. 1877-78 Türk-Rus harbinde ölen Rus askerleri için 1894’de Yeşilköy’de (Florya-Şenlikköy)’de Rus mimar Bozarov tarafından yapılan ve Osmanlının ezikliğini simgeleyen (utanç abidesi olarak görülen) Ayastefanos Rus anıtı da, Osmanlının Rusya’ya harp ilanından 3 gün sonra dinamitle havaya uçurularak yıkılmıştır. Beykoz’daki anıt kayanın da bu sıralarda hedef haline geldiği ve yıkıldığı sanılmaktadır.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/ruslar-tarafindan-1833de-beykozselvi-burnuna-dikilen-kaya-aniti-moskof-tasi.html#_ednref40" name="_edn40">[40]</a> Ergin, a.g.e., s.537-538.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Yer Hollanda, Yıl 1942: Çoğu Özbek 101 Orta Asyalı Neden Öldürüldü?</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/yer-hollanda-yil-1942-cogu-ozbek-101-orta-asyali-neden-olduruldu</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/yer-hollanda-yil-1942-cogu-ozbek-101-orta-asyali-neden-olduruldu</guid>
<description><![CDATA[ Yer Hollanda, Yıl 1942: Çoğu Özbek 101 Orta Asyalı Neden Öldürüldü?
Yer Hollanda, yıl 1942: Çoğu Özbek 101 Orta Asyalı neden öldürüldü? Orta Asya’daki evlerinden Alman ordusuna karşı savaşmak için yola çıktılar. Sonrasında üstlerinde paçavralarla esir olarak Hollanda’daki toplama kampına getirildiler. 1942 yılında Amersfoort kenti yakınlarında bir ormanda öldürülen çoğu Özbek 101 Orta Asyalıyı hatırlayanlardan çok azı hayatta. Öyle ki Hollandalı dikkatli bir gazeteci olmasa belki […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c49e104950.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:43 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Yer, Hollanda, Yıl, 1942:, Çoğu, Özbek, 101, Orta, Asyalı, Neden, Öldürüldü</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/01/Ozbek-Turkleri.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/yer-hollanda-yil-1942-cogu-ozbek-101-orta-asyali-neden-olduruldu.html">Yer Hollanda, Yıl 1942: Çoğu Özbek 101 Orta Asyalı Neden Öldürüldü?</a></p>
<p>Yer Hollanda, yıl 1942: Çoğu Özbek 101 Orta Asyalı neden öldürüldü?</p>
<p>Orta Asya’daki evlerinden Alman ordusuna karşı savaşmak için yola çıktılar. Sonrasında üstlerinde paçavralarla esir olarak Hollanda’daki toplama kampına getirildiler. 1942 yılında Amersfoort kenti yakınlarında bir ormanda öldürülen çoğu Özbek 101 Orta Asyalıyı hatırlayanlardan çok azı hayatta. Öyle ki Hollandalı dikkatli bir gazeteci olmasa belki de tamamen unutulacaklardı.</p>
<p>Her baharda kadın-erkek, yaşlı-genç yüzlerce Hollandalı, Utrecht yakınlarındaki Amersfoort kenti yakınlarındaki bir ormanda toplanır.</p>
<p>Bu insanlar Naziler tarafından tam bu noktada silahla infaz edilen ve yarım yüz yıldır unutulmuş olan 101 meçhul Sovyet askerini anmak için mumlar yakarlar.</p>
<p>Burada yatanların hikayesi Rusya’da birkaç yıl çalıştıktan sonra 18 yıl önce Amersfoort’a geri dönen gazeteci Remco Reiding’in yakınlarda bir Sovyet savaş mezarlığı olduğunu öğrenmesiyle başladı.</p>
<p>Reiding “Daha önce hiç duymadığım için şaşırmıştım. Mezarlığı ziyaret ederek arşiv bilgileri ve tanıklıklar aramaya başladım” diyor.</p>
<p>Araştırmaya başladığında mezarlıkta 865 Sovyet askerinin yattığını, 101’i dışında hepsinin cansız bedenlerinin Hollanda’nın diğer bölgelerinden ve Almanya’dan getirildiğini, fakat isimsiz 101 kişinin orada, Amersfoort’ta öldürüldüğünü öğrendi.</p>
<p>Propaganda amacıyla getirildiler</p>
<p>Almanya’nın Sovyetler Birliği’ni işgale başladığı ilk haftalarda Smolensk yakınlarında esir düşen bu 101 kişi, işgal altındaki Hollanda topraklarına propaganda amacıyla getirildi.</p>
<p>“Özellikle Asyalı görünüme sahip esirleri seçip, Nazilere direnç gösteren Hollandalılara sergilemek istiyorlardı. “Alt insan” diye tanımladıkları bu insanları gördükten sonra Sovyetlerin neye benzediğini anlayan Hollandalıların Almanya’ya destek vermesini umuyorlardı” diyor Reiding.</p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-79740" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-79740" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/01/Ozbekler-01.jpg" alt="" width="800" height="400" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/01/Ozbekler-01.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/01/Ozbekler-01-768x384.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"><figcaption class="wp-caption-text"><center><span><strong><span>Kampın Komutanı Karl Peter Berg, 1949’da idam mangası tarafından infaz edildi</span></strong></span></center></figcaption></figure>
<p>Nazilerin Sovyet halkları hakkında düşüncelerini değiştirmeye çalıştığı kişiler ise Amersfoort’taki toplama kampında kalan Hollandalı komünistlerdi. 1941’den beri Yahudilerle birlikte bu kampta tutuluyorlardı.</p>
<p>Fakat plan işe yaramadı.</p>
<p><span>‘Çok küçük ve güçsüzlerdi’</span></p>
<p>Bugün 91 yaşında olan Henk Broekhuizen, hâlâ hayatta olan az sayıda tanıktan biri. Ergenliğinde Sovyet esirlerinin kente getirilişini izlediğini hatırlıyor.</p>
<p>“Gözlerimi kapattığımda yüzlerini hatırlıyorum” diyor ve ekliyor:</p>
<p>“Paçavralara bürünmüşlerdi, hiç askere benzemiyorlardı. Yalnızca yüzlerini görebiliyordunuz.”</p>
<p>“Naziler onları tren istasyonundan kampa kadar ana caddeden yürüttüler. Çok küçük ve güçsüzlerdi, ayaklarına da çaput bağlamışlardı. Bazıları arkadaşlarının koluna girerek güçlükle yürüyebiliyordu.”</p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-79741" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-79741" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/01/Ozbekler-02.jpg" alt="" width="800" height="450" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/01/Ozbekler-02.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/01/Ozbekler-02-768x432.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"><figcaption class="wp-caption-text"><center><span><strong><span>Henk Broekhuizen</span></strong></span></center></figcaption></figure>
<p>Bazı esirler, kendilerini izleyen halkla göz teması kurmuş, el hareketleriyle aç olduklarını anlatmaya çalışmışlardı.</p>
<p>“Onlara su ve ekmek getirdik. Ama Naziler hepsini ellerimizden alıp yere attı. Yardım etmemize izin vermediler” diyor Broekhuizen,</p>
<p>Onları bir daha görmediğini söyleyen Broekhuizen, başlarına ne geldiğini de bilmiyordu.</p>
<p>Fakat gazeteci Remco Reiding Hollanda arşivlerine girerek yaşananlarla ilgili belgeler bulmaya başlamıştı.</p>
<p>İlk fark ettiği, çoğunun Özbek olduğuydu. Toplama kampındaki yetkililerin de bundan haberi yoktu. Yalnızca Rusça konuşan bir Nazi görevlisi onları sorguladıktan sonra bunu öğrenebildiler.</p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-79742" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-79742" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/01/Ozbekler-03.jpg" alt="" width="800" height="530" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/01/Ozbekler-03.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/01/Ozbekler-03-768x509.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"><figcaption class="wp-caption-text"><center><span><strong><span>Tercüman Alscher, Rusça’yı Polonya’da öğrenmişti</span></strong></span></center></figcaption></figure>
<p>Reiding, bu kişilerin çoğunun Semerkant’tan geldiğini söylüyor:</p>
<p>“Belki bazıları Kazak, Kırgız veya Başkurt’tu. Ama çoğu Özbekti.”</p>
<p><span>Nazilerden, aç Özbeklere bir somun ekmek</span></p>
<p>Reiding’in ortaya çıkardığı bir diğer şey de Orta Asyalıların kamptaki diğer herkesten daha kötü muamele gördüğüydü:</p>
<p>“Kamptaki ilk üç günlerinde etrafı dikenli telle çevrili açık bir alanda tutularak aç bırakıldılar.</p>
<p>“Alman bir film ekibi, barbar ‘insan altı varlıkların’ yemek için birbiriyle kavga ettiği anı çekmek için hazırlanıyordu. Propaganda için bu filme ihtiyaçları vardı.</p>
<p>“Sonunda Naziler aç Özbeklerin arasına bir somun ekmek attı.</p>
<p>“Ama hiç beklemedikleri bir şekilde içlerinden biri ekmeği eline alarak bir kaşıkla eşit parçalara böldü. Diğerleri de o sırada sakince bekledi. Kimse kavga etmedi. Sonra da eşit şekilde bölünmüş ekmekleri paylaştılar. Naziler hayal kırıklığına uğramıştı.”</p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-79743" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-79743" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/01/Ozbekler-04.jpg" alt="" width="800" height="450" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/01/Ozbekler-04.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/01/Ozbekler-04-768x432.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"><figcaption class="wp-caption-text"><center><span><strong>Remco Reiding, Amersfoort’ta yatan 865 Sovyet askerinden 200’ünün ailesinin izini sürmeyi başardı</strong></span></center></figcaption></figure>
<p>Ama esirleri daha kötü şeyler de bekliyordu.</p>
<p>“Özbeklere diğer esirlere verdiklerinin yarısı kadar gıda veriyorlardı ve onlara yardımcı olmaya çalışan biri olduğunda bütün kampı cezalandırıyorlardı. Yemek artıklarını ve patates kabuklarını yediklerinde Naziler onları ‘domuzların yiyeceği şeyi yiyorsunuz’ diyerek dövüyordu” diyor Özbek tarihçi Bahodir Uzakov. Yakınlardaki Gouda kentinde yaşayan Uzakov da Amersfoort kampının tarihiyle ilgili araştırmalar yürütüyor.</p>
<p><span>‘Düzenli olarak dayak yediler’</span></p>
<p>Kamptaki gardiyanların itirafları ve kamptaki diğer esirlerin tanıklıklarını arşivlerden çıkartan ve bunlarla 2015 yılında bir kitap yayınlayan Reiding, kampta Özbeklere taş, kum veya kütük taşıma gibi en kötü işlerin verildiğini, düzenli olarak da dayak atıldığını ortaya koydu.</p>
<p>Gördüğü en şok edici hikayelerden biri ise kampın Hollandalı doktoru Nikolaas Van Nieuwenhuysen’in bir eylemiydi:</p>
<p>“Kamptaki Özbekleri, ölen iki arkadaşlarının kafalarını kesip kafataslarını tamamen temizleninceye kadar kaynatmaya zorlamış.</p>
<p>“Sonra da bu kafataslarını çalışma masasına yerleştirmiş. Tam bir delilik!”</p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-79744" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-79744" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/01/Ozbekler-05.jpg" alt="" width="800" height="385" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/01/Ozbekler-05.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/01/Ozbekler-05-768x370.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"><figcaption class="wp-caption-text"><center><span><strong><span>Dr. Nikolaas Van Nieuwenhuysen savaşın ardından 10 yıl hapis cezasına çarptırıldı</span></strong></span></center></figcaption></figure>
<p>Aç ve çelimsiz kalan Özbekler yakaladıkları sıçanları, fareleri ve buldukları bitkileri yemeye başlamış. Aralarından 24’ü 1941’in sert geçen kışını çıkaramadı. Kalan 77’sine ise çalışmak için çok güçsüz kaldıkları için ihtiyaç duyulmadı.</p>
<p>Bu yüzden 1942 senesinde bir Nisan sabahı “İklimi size daha uygun olan Güney Fransa’ya gönderiliyorsunuz” denilerek kamptan çıkarıldılar.</p>
<p>Ancak götürüldükleri yer Güney Fransa değil, kampın hemen dışındaki ormandı. Burada kurşuna dizilerek infaz edildiler ve bir toplu mezara gömüldüler.</p>
<p><span>‘Kaçmaya çalışanlar vuruldu’</span></p>
<p>“Bazıları ağlamaya başladı, diğerleri el ele tutuşarak ölümle yüzleştiler. Kaçmaya çalışanlar ise askerler tarafından kovalanarak vuruldu” diyor kampın gardiyanları ve şoförlerinin tanıklıklarını anlattıkları belgelere ulaşan Reiding ve ekliyor:</p>
<p>“Müezzinlerin insanları namaza çağırdığı, pazaryerinde rüzgârların kum ve tozlarla dans ettiği ve sokakları baharat kokan şehrinizden 5 bin kilometre uzakta olduğunuzu hayal edin.</p>
<p>“Onların dilini bilmiyorsunuz, onlar da sizin dilinizi bilmiyor.</p>
<p>“Ve bu insanların size niye hayvan gibi muamele ettiğini asla anlamıyorsunuz.”</p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-79745" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-79745" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/01/Ozbekler-06.jpg" alt="" width="800" height="450" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/01/Ozbekler-06.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/01/Ozbekler-06-768x432.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"><figcaption class="wp-caption-text"><center><span><strong><span>101 Orta Asyalının mezarlarının başlarında Rusça “Meçhul Sovyet Askeri” yazan mezar taşları bulunuyor</span></strong></span></center></figcaption></figure>
<p>Bu esirleri teşhis etmek için çok az bilgiye sahibiz. Naziler Mayıs 1945’te kaçarken kamp arşivlerini ateşe verdiler.</p>
<p>Geriye yalnızca adı bilinmeyen iki kişinin yüzlerinin gözüktüğü bir fotoğraf kaldı.</p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-79746" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-79746" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/01/Ozbekler-07.jpg" alt="" width="800" height="800" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/01/Ozbekler-07.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/01/Ozbekler-07-768x768.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"><figcaption class="wp-caption-text"><center><span><strong><span>Amersfoort toplama kampındaki Özbeklerden geriye kalan tek fotoğraf</span></strong></span></center></figcaption></figure>
<p>Hollandalı bir esirin kalemle çizdiği dokuz portreden yalnızca ikisinde resimdeki kişinin adı yazılmış.</p>
<p>“Adları yanlış yazılmış ama kulağa Özbekçe gibi geliyor” diyor Reiding:</p>
<p>“Biri Kadiru Xatam ve diğeri Muratov Zayer diye yazılmış. İlk kişinin doğru adı Hatam Kadirov, ikincisi ise Zair Muratov olmalı.”</p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-79747" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-79747" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/01/Ozbekler-08.jpg" alt="" width="800" height="550" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/01/Ozbekler-08.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/01/Ozbekler-08-768x528.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"><figcaption class="wp-caption-text"><center><span><strong><span>Hatam Kadirov ve Zair Muratov</span></strong></span></center></figcaption></figure>
<p>Resimlere baktığımda Özbekçe isimleri ve Orta Asyalıların yüz hatlarını anında fark ediyorum. Tek kaşlar, melez yüz özellikleri… hepsi benim ülkemde güzel bulunan şeyler.</p>
<p>Bu genç erkekler 20’li yaşlarının başlarındaydı, belki de daha genç. Muhtemelen anneleri onlara uygun bir gelin bakmaya başlamış, babaları düğünlerine kadar besleyip büyütmek için bir dana almıştı, araya savaş girmeden önce.</p>
<p><span>100 bin Özbek kayboldu</span></p>
<p>Bu kişilerden bazılarının benim akrabalarım da olabileceğini idrak ediyorum. İki büyük amcam ve eşimin dedesi savaştan geri dönmemiş.</p>
<p>Bana amcalarımın Alman kadınlarla evlenip Avrupa’da kalmayı tercih ettiği söylenirdi. Ninelerimin kendilerini avutmak için uydurdukları bir hikaye.</p>
<p>Gerçek ise savaşa giden 1,4 milyon Özbek’in üçte birinin geri dönmediği ve 100 bininin de kaybolduğu.</p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-79748" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-79748" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/01/Ozbekler-09.jpg" alt="" width="800" height="515" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/01/Ozbekler-09.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/01/Ozbekler-09-768x494.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"><figcaption class="wp-caption-text"><center><span><strong><span>Hatam Kadirov’un (solda) bir diğer resmi. Sağdaki isimsiz esir ise muhtemelen yine Zair Muratov</span></strong></span></center></figcaption></figure>
<p>Amersfoort’ta yaşamını yitiren 101 Özbek’ten adı bilinen ikisi dışındakilerin teşhis edilememesinin çok nedeni var. Bunlardan biri Soğuk Savaş. İkinci Dünya Savaşı’nın hemen ardından başlayan Soğuk Savaş, Batı Avrupa ve Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’ni ideolojik düşmanlar haline getirdi.</p>
<p>Bir diğer neden ise Özbekistan’ın 1991’de bağımsızlığını kazanmasının ardından Sovyet geçmişini unutma kararı alması. Savaş gazileri artık kahraman statüsünde değil.</p>
<p>Her ne kadar ülkenin yeni devlet başkanı Şevket Mirziyoyev geri getirileceğini söylese de, savaşın ardından 14 yetimi evlat edinen bir aile anısına dikilmiş bir heykel başkent Taşkent’ten kaldırıldı.</p>
<p>Özetle, yıllar önce Sovyet ordusundayken kaybolan askerlerin izini sürmek Özbek hükümeti için bir öncelik olmadı.</p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-79750" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-79750" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/01/Ozbekler-10.jpg" alt="" width="800" height="500" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/01/Ozbekler-10.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/01/Ozbekler-10-768x480.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"><figcaption class="wp-caption-text"><center><span><strong><span>Özbekler toplu mezardan çıkarılarak mezarlığa yerleştirildi. Daha sonra buradan da çıkarılıp özel Sovyet savaş mezarlığına yerleştirildi</span></strong></span></center></figcaption></figure>
<p>Ama Reiding, bu Özbeklerin isimlerinin ülkenin arşivlerinde bulunabileceğini düşünüyor ve ekliyor:</p>
<p>“Savaşta ölmeyen veya öldüğünden haber alınamayan askerlerin belgeleri yerel KGB birimlerine gönderilirdi. Bu 101 kişinin bilgileri de muhtemelen Özbekistan’da. Eğer onlara erişebilirsem bu 101 kişinin bir kısmını bulabilirim.”</p>
<p>Alıntı Kaynak: https://www.bbc.com<br>
<span class="byline__name">Rustam Qobil<br>
</span><span class="byline__title">BBC Özbekçe Servisi, Amersfoort</span></p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Türk Tarihinde Hazarlar</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/turk-tarihinde-hazarlar</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/turk-tarihinde-hazarlar</guid>
<description><![CDATA[ Türk Tarihinde Hazarlar
Bilhassa umumi Türk tarihinde göze çarpan önemli bir Türk boyu da Hazarlardır. Çin yıllıklarında adları K’o-sa şeklinde geçen ve manasının “gezen, hür” demek olduğu söylenmekle beraber, belki bunların arasına Türkçedeki “kasmak” fiililinden yola çıkarak, “sert, katı, sağlam” anlamını da sokmak mümkündür[1]. Onlar tarihte bu isimle anılan Türk hanedanlığının kurucuları oldukları gibi, Türklerin efsanevi atası Yafes’in […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c49deaed66.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:43 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Türk, Tarihinde, Hazarlar</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/04/Hazar-Imparatorlugu-Bayragi.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/turk-tarihinde-hazarlar.html">Türk Tarihinde Hazarlar</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. Saadettin Yağmur GÖMEÇ</strong></span></a>
</p><p>Bilhassa umumi Türk tarihinde göze çarpan önemli bir Türk boyu da Hazarlardır. Çin yıllıklarında adları K’o-sa şeklinde geçen ve manasının “gezen, hür” demek olduğu söylenmekle beraber, belki bunların arasına Türkçedeki “kasmak” fiililinden yola çıkarak, “sert, katı, sağlam” anlamını da sokmak mümkündür<a href="https://www.altayli.net/turk-tarihinde-hazarlar.html#_edn1" name="_ednref1"><sup>[1]</sup></a>. Onlar tarihte bu isimle anılan Türk hanedanlığının kurucuları oldukları gibi, Türklerin efsanevi atası Yafes’in sekiz çocuğunun arasında da yer alırlar<a href="https://www.altayli.net/turk-tarihinde-hazarlar.html#_edn2" name="_ednref2"><sup>[2]</sup></a>.</p>
<p>Hazarların kökenleri hususunda Ogur ve Sabar boylarından teşekkül eden bir boy birliği olduğu, Uygurların neslinden ve Aparların (yani Ak Hun/Eftalitler) soyundan türedikleri yolunda düşünceler mevcuttur<a href="https://www.altayli.net/turk-tarihinde-hazarlar.html#_edn3" name="_ednref3"><sup>[3]</sup></a>. Ayrıca zaman zaman Bizans kaynaklarında gördüğümüz bir de Akatzir meselesi vardır ki, onların Aga-çerilerle (veya Ağaç-eri) birleştirilmelerine ve bunların da Hazarlarla bağlantısına değinilir. Fakat bize göre; Akatzirlerle, Aga-çeriler (veya Ağaç-eri) bir değil, onlar Ak Hazarlar olmalıdır. Bundan başka Batı kaynaklarında adı geçen Akatzirlerin (Ak Hazar) yaşadığı coğrafyada bildiğimiz manada sık ormalıklardan ziyade, bozkır özelliğine rastlanır. Dolayısıyla onların orman halkı veya agaç-erilikle ilgisi pek mümkün gözükmüyor.</p>
<p>Hazarların menşei konusunda yukarıda da anıldığı üzere bugüne değin çeşitli fikirler ileri sürülmüşse de, Tez II ve Terhin yazıtlarının<a href="https://www.altayli.net/turk-tarihinde-hazarlar.html#_edn4" name="_ednref4"><sup>[4]</sup></a> bulunması bu meseleyi biraz da olsa aydınlatmıştır. Çünkü her iki kitabe de Uygur dönemine ait olup, bugünkü Mogolistan’ın batı taraflarında keşfedildi ve bunlardan çıkan netice şu veya bu şekilde Hazarların, Uygurlarla bir irtibatı olduğu yolundadır.</p>
<p>Bununla birlikte Hazarların bulunduğu çevreler konusunda da dikkatten kaçan bir durum vardır. Aşağı-yukarı aynı çağlarda onları Türk Dünyasının hem batısında hem de doğusunda görmek mümkündür. Hun ve Kök Türk dönemi olaylarına baktığımızda batıda rastladığımız Hazar güçleri, Uygur çağında ise doğuda, Selenge Nehri civarındadırlar. Hatta Uygurları meydana getiren dokuz aileden birisi Hazarlar (Kasar) idi<a href="https://www.altayli.net/turk-tarihinde-hazarlar.html#_edn5" name="_ednref5"><sup>[5]</sup></a>. Bu üzerinde durulması gereken ve izaha muhtaç bir meseledir.</p>
<p>Kaşgarlı Mahmud’un “Türk ilinde bir yerdir” dediği ve “Khozar” biçiminde kaydettiği Hazar’ı Arap coğrafyacıları, Kara ve Ak Hazarlar diye de ayırırlar ki, bazan yanlış anlaşıldığı üzere bu onların tenleriyle alâkalı değildir<a href="https://www.altayli.net/turk-tarihinde-hazarlar.html#_edn6" name="_ednref6"><sup>[6]</sup></a>. Birtakım eserler kulaktan dolma bilgilerle yazıldığından, onlara bu şekilde yakıştırmalarda bulunulmuş olabilir.</p>
<p>Özellikle 4-5. asırlarda Avrupa Hunlarının doğu kabilelerinin temelini Ak Hazarlar oluşturuyordu. Bizans kaynaklarında bu çağda Ata İllig (Attila) ve amcalarının Karadeniz’in kuzeyi, Kafkasya ve Ön Asya’daki faaliyetlerini görmekteyiz. Muhtemelen 448-450’lerde Hun başbakanı Öge Buyruk (Onegesius/belki Ön Öge) İdil civarına yaptığı sefer ile Ak Hazarların beyi Kurıtak’ı öldürüp, topraklarını ele geçirdi. Esasında onları buraya Kurıtak çağırmıştı. Ak Hazar topraklarındaki beylere Bizans’tan hediyeler gelmiş, fakat en yaşlı ve itibarlı komutan Kurıtak’a diğerlerinden sonra pay verilince o da kızmış ve Ata İllig’i (Attila) davet etmişti. Bölgede sukûnet sağlanınca, Ata İllig (Attila) bu Ak Hazar beyini yanına çağırdı, ancak o başına bir iş geleceğinden korktuğu için Ata İllig’in (Attila) sarayına gitmedi ve şöyle bir gerekçe ileri sürdü: “Güneşe bakmak nasıl imkânsız ise, benim gibi birinin de size bakması mümkün değildir”, diyordu.</p>
<p>Buraların idaresi Ata İllig’in (Attila) oğlu İllig Han’a verildi. Onun bu havalideki faaliyetleri sırasında atından düşüp, yaralandığı da söylenir<a href="https://www.altayli.net/turk-tarihinde-hazarlar.html#_edn7" name="_ednref7"><sup>[7]</sup></a>. Anlaşılacağı üzere Hazar halk topluluğunun belki de en eski toprakları Doğu Avrupa’dır. Herhalde Türk-Hun birliği Avrupa’da hâkimiyeti yitirince bir kısım Hazar Türkü soluğu ta Mogolistan yaylalarında almış olabilir. Bu, Oguzların Sır Derya bölgesinde güç kaybına uğrayınca, Uz ve Torki adıyla Karadeniz’in kuzeyinden Balkanlara kadar gitmesine benzemektedir<a href="https://www.altayli.net/turk-tarihinde-hazarlar.html#_edn8" name="_ednref8"><sup>[8]</sup></a>. Ama hem Oguzların, hem de Hazarların esas kütlesi muhtemelen tarihi Ogur sahasında kalmıştır ki, yine bunun bir eşine Kırgızlar vesilesiyle şahit oluyoruz. Çünkü bugün onların bir kısmı Güney Sibirya’da yaşarken, bir bölümü de çok daha güney-batıda, Türkistan sahasındadırlar.</p>
<p>Evvelce de değindiğimiz üzere 8. asrın başlarında Uygur Kaganlığının kuruluşu hadiselerinin de anlatıldığı yazıtlardan olan Terhin ve Tez II’de adlarına rastladığımız<a href="https://www.altayli.net/turk-tarihinde-hazarlar.html#_edn9" name="_ednref9"><sup>[9]</sup></a> bu Türk boyu birkaç parçadan meydana geliyordu. Yukarıdaki tahminin dışında nasıl ayrıldıklarını bilemiyoruz, ama kollardan birisi Mogolistan bozkırlarındayken, diğeri de Hazar-Aral çevresindeydi. Ancak burada yine dikkatimizi çeken konu, onların Bulgar Türkleriyle birlikte anılmalarıdır ki, İslam kaynakları dilleri ve herşeylerinin birbirlerine benzediğini söyler.</p>
<p>Ayrıca Kök Türk Kaganlığının gerçek manada takipçisi olarak umumiyetle Hazarlar ve Bulgarlar zikrediliyorsa da, bunların içinde de Hazarların sivrildikleri tarihi olaylarla ispatlanmaktadır. Hazarlar ve Bulgarlar hem Hunların, hem Kök Türklerin, hem de Uygurların ayrılmaz bir parçasıdır. Tıpkı Selçuklu soyunun bir uç beyliği olan Osman-ogullarının yükselişi gibi, Kök Türk Kaganlığının sınır bekçileri olan Hazar Türklerinin de, 8. asrın ikinci yarısından sonra öne çıktıklarını biliyoruz. Hazar Kaganlığına ait belgeler incelendiğinde on büyük boydan teşekkül ettikleri söylenir ki, onların arasında Bulgarların en güçlü ailesi Bars İlliler, Sabar, Peçenek, Türgiş vs. toplulukları görülür. Esasında tıpkı Bulgarları olduğu gibi, Hazarları da batıdaki Ogur-Tölös kabileleri meydana getirmektedir.</p>
<p>Dolayısıyla herşeye rağmen Doğu Avrupa’nın ilk modern siyasi yapısı diyebileceğimiz Hazar Kaganlığını, Kök Türklerin bir devamı olarak kabul etmek lazımdır. Doğuda Kök Türk Devletinin kurulmasıyla beraber bunların batısında, daha doğrusu Hazar-İdil sahasında bulunan Hazarlar kader birliği yapmışlardı. Kaganlık güçlü olduğu müddetçe, özellikle Kök Türklerin batı seferlerine katıldılar. Bu yüzden Kök Türk Kaganlığının 576’lardaki Kafkas ve Kırım akınlarında mühim vazifeler gören Hazarlar, bölgedeki Sabar ve diğer Ogur-Tölös kabilelerini kendilerine bağladılar ki, herhalde bu tarihlerden sonra onlar Hazar birliğinin üyesi haline geldiler. Anlaşılacağı üzere İran, Kafkasya ve Kırım havalisindeki akınların ortasında Hazar Türkleri yer alıyordu ve uzun yıllar Hazar hâkimiyeti sebebiyle Kırım’a Hazarya dahi denilmiştir<a href="https://www.altayli.net/turk-tarihinde-hazarlar.html#_edn10" name="_ednref10"><sup>[10]</sup></a>. Ancak Kök Türk Kaganlığı zayıflayıp, parçalandıktan sonra kendi mukadderatlarına sahip olmak isteyen Hazarların idarecileri muhtemelen hâlâ Börülülerden (A-shih-na/Aşina/Çina/Çona) ve İstemi Yabgu’nun soyundan gelip, Bulgarlar ile de (Bars İl) kız alıp-verme suretiyle bir akrabalık kurmuşlar idi.</p>
<p>Bilindiği üzere 6. asrın sonlarına doğru, Türk-zade diye anılan IV. Hürmüz (veya Ordmuz)<a href="https://www.altayli.net/turk-tarihinde-hazarlar.html#_edn11" name="_ednref11"><sup>[11]</sup></a> zamanında Türkler, İran’ın iç işlerine de karıştılar. Bu sırada batıdaki Türklerin idaresi İstemi Yabgu’nun oğlu Tardu’nun elindeydi. Belki de siyasi destekler için çevresindeki halk ve devletlerle birtakım irtibatlarda bulunan ve buna bağlı olarak da kızlarından birini Sogd bölgesi hâkimine veren Tardu da, babası gibi İran’la mücadele halindeydi. Çünkü Farslar, daha önce yapılan hiçbir anlaşmaya sadık kalmadıkları gibi, halâ Doğu-Batı ticaretinde Türklere engeller çıkarıyorlardı. Buna binaen evvela Gürcü hükümdarıyla anlaşılarak, İran’a karşı bir ittifak sağlandı. Kök Türklere bağlı Hazarlardan bir Türk beyi Derbent’i<a href="https://www.altayli.net/turk-tarihinde-hazarlar.html#_edn12" name="_ednref12"><sup>[12]</sup></a> kuşattı. Bir diğer Türk ordusu da 589 senesinde Herat’a girmişti. Türk askerleri o kadar süratli ilerliyordu ki, İranlı savaşçılar Türklerin önünden kaçmaktan başka bir şey yapamıyorlardı. İran’da iktidar kavgaları başladı. Askerler birbirine düştü. Bunlar Sasani şahlığını oldukça sarstı<a href="https://www.altayli.net/turk-tarihinde-hazarlar.html#_edn13" name="_ednref13"><sup>[13]</sup></a>. Bilge unvanı taşıyan Tardu, arkasını güvene almak maksadıyla İdil boyu kabilelerini (Ogurları) itaat ettirdikten<a href="https://www.altayli.net/turk-tarihinde-hazarlar.html#_edn14" name="_ednref14"><sup>[14]</sup></a> sonra, 598 tarihinde Bizans imparatoru Maurice (582-602) gönderdiği elçilik heyeti ve mektupta kendisini artık, “yedi soyun ve yedi iklimin büyük önderi” olarak gösteriyordu<a href="https://www.altayli.net/turk-tarihinde-hazarlar.html#_edn15" name="_ednref15"><sup>[15]</sup></a>. Herhalde bu Ogurlara Hazarlar da dahildi. Bu yüzden Bizanslılar kaynaklarında Türk diye andıkları Hazarları çok daha önceden de biliyorlardı.</p>
<p>Bu arada bazan Ak ve Kara Ogur diye de ayrılan Ogur meselesi de, üzerinde durulması gereken bir konudur. Kanaatimizce Kök Türkçe belgelerde aile, soy, nesil anlamını taşıyan “oguş, ogul, ogur, oguz” aynı kökten gelmekte ve mana olarak da aynıdır. Burada dikkatimizi çekecek olan şey “og/ög” köküdür. Muhtemelen -uş, ul-, – ur, -uz da çokluk ekleridir. Herhalde Ogurlar, pek çok araştırmacının da hemfikir olduğu üzere Batı Tölös gruplarıydı. Çin’in ve doğudaki Mogol asıllı kavimlerin baskıları nedeniyle M.Ö. 1 ve M.S. 1. asırlarda Türklerin şimdiki Kıpçak bozkırlarında ve Türkistan’ın batısında gittikçe nüfusları artmış idi. Ve birtakım iddialara göre bu sırada daha sonra Hazar-Aral, Kafkasya ve en nihayet Doğu Avrupa ile Balkanlarda görülecek Ogur teşekkülü gerçekleşiyordu. Bunun yanısıra tarihi kaynakları incelediğimizde 4-6. asırlar arasında Karadeniz çevresi bozkırlarıyla, İdil-Ural, Hazar-Aral ve Sır Derya boylarında kalabalık bir Ogur topluluğunun pek de teşkilatlı olduğunu söyleyemediğimiz bir şekilde, değişik kabile beylerinin idaresinde yaşadıklarını görüyoruz<a href="https://www.altayli.net/turk-tarihinde-hazarlar.html#_edn16" name="_ednref16"><sup>[16]</sup></a>. Ancak Latin-Bizans kaynaklarında isimleri sıkça zikredilen bu Ogurlar hakkında çok derin araştırmaların yapılması lazımdır.</p>
<p>Hazar hanedanlığı özellikle 7. yüzyılın ilk yarısında İran-Bizans münasebetlerinde, Kök Türk Kaganlığının bir tabisi olarak mühim roller oynadı. İstemi’nin torunu Tonga (T’ong/Tong/Son Olan) Yabgu 625-626 yıllarındaki İran-Bizans ve muhtemelen de Avar savaşlarında Heracleius’a (610-641) yardım etmiş<a href="https://www.altayli.net/turk-tarihinde-hazarlar.html#_edn17" name="_ednref17"><sup>[17]</sup></a>, 627’de Güney Kafkasya’ya sefer yapmış, 628 senesinde Gürcistan’ı almak için oğlu Tölös Şad’ı görevlendirmişti. Herhalde onun yanında Çorpan Tarkan adlı bir Türk komutan da vardı. Bu döneme ait Ermeni ve Gürcü belgelerinde, geniş yüzlü ve uzun saçlı Türklerin ok ve yaya çok iyi hükmettikleri söylenir iken, onlar aynı zamanda kurtlara benzetiliyorlardı. Sonunda Sasanilerin Doğu Roma’dan işgal ettikleri toprakların iadesi istendi. Bunun üzerine Hüsrev Perviz, her ne kadar dik bir duruş sergileyen Tonga Yabgu’ya eski dostluk ve akrabalıkları hatırlatıp, Romalıların ödediğinin iki katını yollayacağını söylediyse de, ona pek yüz verilmedi.</p>
<p>Kaynakların bildirdiğine göre, Tonga (T’on/Tong/Son Olan) Yabgu ile Bizans imparatoru muhtemelen Tiflis’in kuşatılması sırasında karşılaştılar. İki hükümdar birbirine iltifatlarda bulundu. Heracleius kendi tacını Tonga Yabgu’ya giydirdiği gibi, Hazar komutanlara büyük bir ziyafet ile pekçok hediyeler verdi. Çünkü Tonga Yabgu’nun ve dolayısıyla Hazarların desteğini almak da çok önemliydi. Ayrıca kendisine yardımcı olursa, kızını da Tonga Yabgu’yla evlendirmeyi vaad etti. Hatta bir takım söylenenlere göre, imparator gizlice kızının resmini ona göstererek, imrendirmiş ve bu suretle de kırkbin kişilik bir destek sözü almıştı<a href="https://www.altayli.net/turk-tarihinde-hazarlar.html#_edn18" name="_ednref18"><sup>[18]</sup></a>. Bunun ardından herhalde yabgu 628’de Bizans imparatorunun yanında oğlunu ve binlerce asker bırakarak, kendi merkezine döndü<a href="https://www.altayli.net/turk-tarihinde-hazarlar.html#_edn19" name="_ednref19"><sup>[19]</sup></a>. Tonga Yabgu’nun Tiflis havalisinden ayrılışı bölge halkı tarafından büyük bir çoşku ile kutlandı. Çünkü onlar bu suretle Doğu Roma kuvvetlerine daha uzun süre direneceklerini düşünmekte idiler. Anlaşılacağı üzere Bizans, İran’a karşı daha önce nasıl Sabarların yardımını aldıysa, bu kez de onların en kuvvetli destekçileri Kök Türk Kaganlığının uç beyliği Hazarlardı ve birdenbire neticeyi kendi lehlerine çevirip, Sasanilere karşı büyük bir zafer kazandılar<a href="https://www.altayli.net/turk-tarihinde-hazarlar.html#_edn20" name="_ednref20"><sup>[20]</sup></a>. Bunlardan birisinde Çorpan Tarkan, Sasani kuvvetlerini Turan taktiği ile bozguna uğrattı. Kafkasya’nın yerli halkları gönderdikleri elçiler vasıtasıyla Tonga Yabgu’nun oğluna “baban ve senin köleleriniziz” diye hitap ediyorlardı. Bütün bu girişimlerin sonunda burada bir Türk idaresi de kuruldu.</p>
<p>Zaten Kök Türkler de bunu istemektedir. Çünkü ülkenin batı hudutlarının bir şekilde güvence altına alınıp, Batı Ogur sahasında yeniden hâkimiyetin sağlanması gerekiyordu. Bu başarılar Tonga Yabgu’ya İran’ın bütün doğu sınırlarını kendi eyaletleriyle çevirme imkanının yolunu açtı. Ancak 620-630 yılları arasında İran’ın doğu hudutları savunmasız olmasına rağmen, Türk beyinin buraya doğrudan yürümemesi de ayrı bir konudur.</p>
<p>Kafkasya ve Hazar Gölü çevresine hâkim olma meselesi yüzünden, 7 ve 8. asırlarda özellikle Bizans, Arap, Hazar ve bölgenin yerel sülaleleri arasında kıyasıya bir mücadelenin yaşandığı; Arap komutanların 653’lerde Türk-Hazarlar karşısında büyük bir mağlubiyete uğradıkları bilinmektedir. Bizans’ı kuşatmak ve İslamiyeti yaymak için hangi surette olursa-olsun, bu toprakları ele geçirme düşüncesindeki Emevi devleti 7. yüzyılın ikinci yarısından sonra taarruzlarının şiddetini artırmış ve söylendiğine göre, Sabar beyi Alp İlteber de bu sırada Hristiyan olmuştu. Bunun yanısıra 695 senesinde “Kesik Burun” lâkaplı Bizans imparatoru II. Justinianus (685-695) tahttan indirilince Hazarların yanına gitmiş, orada sonradan Theodora adını alan Hazar kaganının (belki İl-bozar) kızıyla (veya kardeşiyle) evlenmiş ve peşinden de Tuna Bulgarlarının topraklarına kaçmıştı. Onların desteğiyle kanlı bir boğuşmanın ardından tekrar iktidara sahip oldu ve bu sırada Hazar hatundan doğan çocuğa Tiberius adı verildi. İmparator eşini ve çocuğunu almak için Hazar yurduna bir donanma gönderdiyse de, bu gemilerin büyük bir kısmı Karadeniz’in azgın sularında battılar. Bunun üzerine Hazar hakanının, Bizans imparatoruna bir mektup yolladığı ve “sen beni kendin gibi gaddar birisi mi sanıyorsun. Karını daha kolay bir şekilde götürecekken, donanmaya ne gerek vardı. Merak etme ben senin kadar alçalmayacağım” diye yazdığı, söylenmektedir.</p>
<p>Kaynaklardan öyle anlaşılıyor ki, II. Justinianus kendine kötü davranan Khersones halkından intikam almak için sefere çıkınca; ahaliyi himaye gayesiyle, Hazar kaganı “tudun” unvanlı bir memurunu buraya yolladı. Ancak Justinianus’un üstün güçlerine dayanamayan Tudun esir edildi ve İstanbul’a götürüldüyse de, Kırım bölgesinin Romalılara bir kez daha isyanı vukua geldi. Justinianus Hazarlarla barışı denedi ve bunun göstergesi olarak da esir Tudun serbest bırakıldı, ama bu şahıs yolda öldü. Hazarların da buna karşılık üçyüz Rum’u ortadan kaldırdıkları belirtilmektedir. İşler II. Justinianus’un istediği şekilde gitmedi ve 711 senesindeki bir isyanda o öldürüldü.</p>
<p>Hazarlarla, Bizanslılar arasındaki evlilik münasebetleri Bizans imparatoru Leo’nun 732 senesinde oğlu Costantinus’a (741-775), vaftiz edildikten sonra İrina ismi verilen Hazar prensesi Çiçek’i almasıyla da sürmüştü<a href="https://www.altayli.net/turk-tarihinde-hazarlar.html#_edn21" name="_ednref21"><sup>[21]</sup></a>. Bu kızın oğlu IV. Leo (775­-780), Bizans tahtına oturduğunda “Hazar Leo” lakabıyla anıldı.</p>
<p>Bununla birlikte 8. asrın başlarında Araplarla, Hazar Türkleri çok ciddi harplere giriştiler (707). Kafkasya’nın önemli geçiş noktalarından olan Derbent iki devlet arasında devamlı el değiştirdiyse de, Arap komutan Mesleme 713-714’lerde, burayı ani bir baskınla zapt etti. Ama Kafkasya’dan rahatça geçemeyecekleri anlaşılmış; tarih konusunda araştırmacılar arasında birlik bulunmasa da, söylendiği şekliyle Arapların 717 veya 718’deki İstanbul seferi bu savaşlar yüzünden sonuçsuz kalmıştı. Ayrıca bu harpler esnasında Bizans imparatorunun Bulgar beyi Terbel’den de yardım istediğini biliyoruz. Dolayısıyla başarısız olan Arap komutanların yerleri de halifenin emriyle değişmekteydi<a href="https://www.altayli.net/turk-tarihinde-hazarlar.html#_edn22" name="_ednref22"><sup>[22]</sup></a>. 720 sıralarında Araplar, Türklere yeniden saldırdı ve Mesudî’ye baktığımızda, Derbent’ten sekiz günlük mesafedeki Hazar şehirlerinden Belencer onların hâkimiyetine geçti ki, Arapların yaylarından fırlayan okların çokluğu yüzünden gökyüzünün görünmediği söylenir. Bunun üzerine Hazarlar merkezi kuzeydeki İdil’e taşımış olmalılar. Böylece Araplar kuzeye doğru yol aldılar. Ancak kaynakların ifadesine göre 725-729’larda herhalde Hazar hakanının oğlu komutasında bir Türk kuvveti güneydeki Azerbaycan’a doğru ilerlemiş ve Mesleme bizzat karşı harekâtın başında bulunmuştur. Ama bilindiği üzere o daha sonra halife tarafından geri çağrılmıştır.</p>
<p>Hazar-Arap mücadeleleri 730 tarihlerinde de sürdü ve Ermenistan valisi Mervan’ın komutasındaki birlikler İtil kentine kadar dayandılar. Anlaşılan odur ki, bu harplerde Türkler binlerce kayıp ve esir verdilerse de Hazar kaganının oğlu idaresindeki Türk kuvvetleri bu savaşlardan birisinde Arapları büyük bir bozguna uğratmışlar ve bu sırada Arap komutan Cerrah da öldürülerek, İslam adına kanına girdiği Türklerin ahını ödemiştir<a href="https://www.altayli.net/turk-tarihinde-hazarlar.html#_edn23" name="_ednref23"><sup>[23]</sup></a>. Bu durum bir yana yukarıdaki hadiselerde de görüleceği üzere, Türklerle Bizanslıların uzun müddet iyi geçinmelerinin nedeni, düşmanlarının ortak olmasıydı.</p>
<p>Bizanslı idarecilerin evvelce de söylediğimiz gibi, Hazar Kaganlığıyla bu şekil bir evlilik yoluyla yaklaşma teşebbüsleri üzerine, Araplar da Halife Mansur (754-775) zamanında, Ermenistan valisi Yezid b. Useyd al-Sülami vasıtasıyla yüklüce bir kalıng (başlık) ile beraber, 758 tarihinde bir elçiyi Hazarlara göndererek, hakanın kızına talip oldular. Halife de bu işe önem veriyordu. O, Hazarlarla akrabalık kurmadıkları takdirde bölgede huzur bulamayacaklarını biliyordu. Bu gelin ile birlikte yüzlerce Türk, halifelik topraklarına yolculuk etti. Kaynakların aktardığına göre yanlarında 4000 at, 1000 katır, 10.000 normal deve, 1000 tane çift hörgüçlü Türk devesi ile değerli eşyalar vardı. Görüleceği üzere Araplar böyle yaparak, Hazarların desteğini almayı umdularsa da bunda başarılı olamadılar. Çünkü valiye bir oğul doğuran kadın ve çocuğu lohusalık devresinde ölmesi<a href="https://www.altayli.net/turk-tarihinde-hazarlar.html#_edn24" name="_ednref24"><sup>[24]</sup></a> Türklerin hiddetini çekti ve Arap topraklarına saldırmalarının yolunu açtı. Aynı biçimde Araplar bir kez de, Harun Reşid devrinde Bermeki ileri gelenlerinden Fazl b. Yahya için 798 tarihinde Hazarlardan bir prenses istediler. Ne tesadüftür ki bu kız da öldü ve Türkler bunun da Araplar tarafından zehirlendiğine inandılar ve bu yüzden Arap topraklarına bir akın düzenlediler.</p>
<p>Tabiki Hazar hakanları da başka kavimlerden eşler alıyordu<a href="https://www.altayli.net/turk-tarihinde-hazarlar.html#_edn25" name="_ednref25"><sup>[25]</sup></a>. Mesela kaynakları incelediğimizde, Hazar beylerinin, hâkimiyetini kabul eden yirmibeş halktan birer tane hatunu hareminde bulundurmaları vakidir. Elbette bu siyasi üstünlükle de alâkalıdır.</p>
<p>Bunun yanısıra kaynaklar, Hazar prensesi Çiçek’in Bizans’a gelin gittiğinde giydiği elbise ve çeyizlerin Romalılar içinde hususi bir kadın modası yarattığını da yazarlar<a href="https://www.altayli.net/turk-tarihinde-hazarlar.html#_edn26" name="_ednref26"><sup>[26]</sup></a>. Dolayısıyla bu yıllarda, giydikleri gömlek ve ayakkabıları (başmak, etik, çarık, izlik), uzattıkları saç şekilleriyle Bizans’ta bir Hun-Türk modası revaçtaydı.</p>
<p>Hazar Kaganlığı 7 ve 9. asırlar arasında gücünü artırıp, Doğu Avrupa’yı da nüfuzu altına aldı ve bu bölgedeki Türk Ogur boylarıyla, Fin kavimlerini tabi etti. Böylece onlar Bulgar arazilerini de ele geçirince, Bizans devletinin sınırdaşı haline geldiler. 762-763’lerde Gürcülerle girdikleri harplerde onbilerce esir yakaladılar. Ve onlar öyle güzel bir vergi sistemi kurmuşlardı ki, devlete bağlı halklardan hane veya fert başına muayyen miktarda para ya da mal toplanıyordu. Hazarlar büyük nehirlerde balıkçılık yapanlardan bile belli ölçüde vergi alıyorlardı<a href="https://www.altayli.net/turk-tarihinde-hazarlar.html#_edn27" name="_ednref27"><sup>[27]</sup></a>. Çağın en medeni siyasi yapısı olan Hazar hâkimiyeti yılları Slav kabilelerinin de sosyal ve kültürel hayatlarında yükselmelerine sebep oldu. Onlar, Hazar dönemindeki rahatlığı ve huzur ortamını kullanarak, ileride büyük bir güç şeklinde ortaya çıktılar. Günümüz Macar halkının ve devletinin teşekkülünde de özel bir yerleri vardır ki, tarihlerinin başlangıcında Hazarlara bağlı Macar (On Ogur) boyları için Bizans kaynakları Türk, ülkelerine de Türkiye demekte olup, idarecilerinin Hazar kaganlarından yarlık aldıklarını da biliyoruz.</p>
<p>Tam bu çağlarda bizi ilgilendiren bir başka konuya değinmemiz lazımdır ki, 9. yüzyılın ilk yarılarında Uygur Kaganlığını yöneten iki tane Hazar (Kasar) unvanlı Türk hakanıyla karşılaşıyoruz. Bunlardan birincisi, 824 tarihinde Uygur kaganı Küçlüg Bilge öldüğünde tahtta oturan kardeşi Kasar Tigin’dir. Diğeri de 839 senesinde intihar eden Hu Tigin’in yerine geçen Kasar Kagan’dır. Biz bu hususta iki ihtimal üzerinde duruyoruz: Biri, ağabeyi Küçlüg Bilge de olmak üzere Kasar Tigin, Tokuz Uygur boyundan Kasarlara (Hazarlar) mensuptur. İkinci olarak, Küçlüg Bilge kardeşlerinden birini Kasarlar üzerine göndermiş olduğundan dolayı, kardeşi de bu adı almıştır. Ancak Kasar Tigin’den sonra iktidar mevkiine geçecek olan Hu Tigin’in de, Hulara (Kürebir) mensubiyeti kuvvetle muhtemeldir ki, bu yüzden birinci görüşün doğruluğu aşağı-yukarı kesindir<a href="https://www.altayli.net/turk-tarihinde-hazarlar.html#_edn28" name="_ednref28"><sup>[28]</sup></a>. Öyleyse, aklımıza Hazarlar Türk coğrafyasının her iki kanadında parçalanmış bir vaziyette olabilir mi sorusu gelmektedir ki, bunu gözden ırak tutamayız.</p>
<p>Hazarların Bulgarlarla olan mücadeleleri de ilginçtir. Hazarlar onları ekonomik ve siyasi bakımdan sıkıştırıyorlardı. Bulgar beyinin oğlu Hazar hükümdarının yanında esir bulunduğu gibi, güzelliğiyle meşhur bir kızını zevce olarak almış, fakat bu hatun kaganın yanında iken ölmüştü. Hazar beyi bu kez de Bulgar hakanının başka bir kızını istiyordu. İşte bütün bunlara karşı bir hamle yapan Bulgar hükümdarı İlteber Almış’ın talebi üzerine 920-921 tarihlerinde Abbasi halifesi Muktedir Billah’ın, İslamiyeti öğretmek maksadıyla adamlar ve Hazarlara karşı kullanılacak bir kalenin inşası için para gönderdiği söylenir<a href="https://www.altayli.net/turk-tarihinde-hazarlar.html#_edn29" name="_ednref29"><sup>[29]</sup></a>. Bu heyet içinde yer alan İbn Fazlan’ın hatıraları bilindiği üzere Türk tarihi ve kültürü açısından son derece mühim belgeleri bünyesinde barındırır.</p>
<p>Hazar Kaganlığının siyasi yapısı da diğer Türk hanedanlarıyla karşılaştırıldığında farklılık ihtiva eder. Burada çeşitli dinler ve ırklar birlikte yaşama imkanı buldular. Dolayısıyla Hazar Türklerinin bıktırıcı Arap saldırıları karşısında bir siyasi manevra olarak, 737 tarihlerinde İslamiyete girmelerini görmemiz bir yana, Hristiyanlık ve özellikle Yahudilik önemli ölçüde tesirli olmuştur ki, Hazar Türkleri 922’lerde Endülüs’teki Yahudi mabedlerinin yıkılmasına karşılık, İdil’deki Müslüman camisinin minaresini tahrip etmişler, Bizans’tan kaçan Yahudilere de kucak açmışlardı<a href="https://www.altayli.net/turk-tarihinde-hazarlar.html#_edn30" name="_ednref30"><sup>[30]</sup></a>. Bununla birlikte 10. yüzyılın ikinci yarısında Rus saldırılarından bunalan Hazar hakanının, Harezmlilerin desteğine karşılık yeniden Müslümanlığı seçtiği bildirilmektedir ki, bu sırada İtil şehrinde binlerce Müslüman, otuz mescit ve bir büyük cami bulunuyordu.</p>
<p>Ayrıca bugün 8. veya 9. asırda Bulan Hakan çağında Museviliği kabul ettiği sanılan Hazarların kalıntısı olarak Karaim Türklerini görmekteyiz ve bunlar Türkiye de dahil olmak üzere dünyanın çeşitli yerlerine dağılmıştır. Karaimler diğer Yahudiler gibi, içerisine sonradan pek çok şeyin girdiği söylenen ve kutsal kitap olarak tanınan Talmut’u değil, doğrudan doğruya Tevrat’ı kendilerine rehber aldıklarını iddia ederler. Esasında Hazar Türklerinin, Karaim mezhebini seçmeleri de tamamen siyasi amaçlıdır. Onların komşuları olan Hristiyan ve Müslümanlara muhalefet amacıyla bu inanca girdiklerini, Arap ve Bizans etkisine karşı bir oyun olduğunu, bu dinin Hazar Kaganlığında gerçekten benimsenmediğinin altı çizilmektedir. Mesela Hrıstiyanlıktaki bazı şeyler, Türklere ters idi. Bunun en bariz göstergesi, 8. yüzyılda Hazar Türklerinin “bir yaratıcı Tanrı” tanıdıkları, Hristiyanların “üçlü inancına” karşılık, onların tek Tanrıya taptıkları kaynaklarda yazılıdır. Hazar hükümdarı Bizanslı misyonerleri kabulünde, onlara çok ilgi çekici bir cevap vermektedir: “Bizler sizinle aynı düşüncelere ve inançlara sahibiz, ancak aynı yerde durmuyoruz. Siz Baba-Oğul-Kutsal Ruh’a inanır ve onun için çalışırken, bizler sadece bir Tanrı’nın hizmetindeyiz” demektedir.</p>
<p>Yine bilindiği üzere Hazar Kaganlığının içerisinde Müslümanlık, Hrıstiyanlık, Yahudilik ve Kök (Ulu) Tengri İnancı birlikte varlıklarını sürdürebiliyorlardı. O zamanki idareciler öyle bir sistem kurmuşlardı ki, bütün bu halkın dini işleri gayet iyi yürümekteydi. Kaganlıkta, devletin hukuki işlerine bakan yedi hâkimin (kadı) olduğundan söz ediliyor. Bir kadı Kök (Ulu) Tengri’ye inananlara (yahut da eski Türk dinine), geri kalan ikişer tanesi de diğer dinlerde olanlar için görevlendirilmişlerdi<a href="https://www.altayli.net/turk-tarihinde-hazarlar.html#_edn31" name="_ednref31"><sup>[31]</sup></a>.</p>
<p>Devlet teşkilatı olarak umumiyetle öbür Orta Çağ Türk idarelerindeki müesseselere benzeyen Hazarlarda, ordu düzeni de aynıydı. Savaşta gevşek davranmak ya da kaçmak en büyük cezayı gerektirirdi. Muhtemelen bugün İdil-Ural, Kafkasya ve Kırım civarlarında bulunan Kök Türk harfli kitabeler Hazar, Bulgar vs. Türk gruplarına aittir<a href="https://www.altayli.net/turk-tarihinde-hazarlar.html#_edn32" name="_ednref32"><sup>[32]</sup></a>. Herhalde 9. asırda onlar arasında Constantin (Cyrill) adlı rahip tarafından yayılmaya çalışılan bir yazı sistemi de olmuştur. Tabi burada Hazar tarihi ve kültürünün en mühim vesikalarından sayılan İbrani alfabesiyle yazılı mektupları da anmakta fayda vardır.</p>
<p>Maalesef bu Türk sülalesine en büyük darbe bir zamanlar Hazarlara bağlı ve ilk ortaya çıktıkları sırada tartışmalı bir isme sahip Lebedia adındaki beyin idaresinde yaşayan, umumiyetle Sabar ve Hazarlarla ilişkilendirilip, Türk oldukları söylenen Macar ve Türk-Peçeneklerden gelmiştir<a href="https://www.altayli.net/turk-tarihinde-hazarlar.html#_edn33" name="_ednref33"><sup>[33]</sup></a>. Böylece onlar 11. yüzyıldan sonra eski kuvvetlerini yitirmişlerdir ki, bu arada Kuman-Kıpçak tazyiklerinin de unutulmaması lazımdır. Hazarların yıkılmasında, diğer bazı Türk hanedanlarının çökmesine etki eden faktörler de söz konusudur. Bunlardan en başta geleni, Hazar-Türk toplumu arasındaki birlik duygusunun ve Türk teşkilat yapısının kaybolmasıyla; Oguz örneğindeki gibi bazı Türk kabilelerinin birer birer ayrılmasıdır. Ayrıca Yahudi vezirlerin hakanları ellerinde oynatmaları, 9. yüzyıldan itibaren, Kuzey-batı Avrupa’dan başlayarak, Kafkasya’ya kadar uzayan Rus tehditleri ve yıpratmaları da Hazar Kaganlığının parçalanmasında tesirli oldu. Slavların 866 tarihlerinde önemli bir Hazar şehri olan Kiev’i zaptları da bir dönüm noktasıdır. Ayrıca 10. asrın başlarında Bizans imparatorluğu kendi topraklarındaki Yahudileri bastırınca onların Hazar arazisine kaçtıklarını ve bu yüzden Hazar Türkleriyle, Doğu Roma’nın arasının açıldığını görüyoruz. Böylece Bizans imparatoru bir vakitler Hazarları kullandığı gibi, bu kez de Slavlarla, Hazar Türklerine karşı anlaştılar. Buna bağlı olarak, belki de 965’lerde Ruslardan ciddi darbeler yediler. Bu sebepten Hazarlar, Peçenek, Oguz ve Ruslardan korunmak için doğudaki Harezm’den yardım istedilerse de, onlar da İslamiyeti kabul ettikleri takdirde kendilerine destek vereceklerini söylediler<a href="https://www.altayli.net/turk-tarihinde-hazarlar.html#_edn34" name="_ednref34"><sup>[34]</sup></a>. Dolayısıyla çöküşlerindeki bir diğer etken de herhalde, Hazarların çok kısa süreler içerisinde değişik dinlere girmeleridir ve bu inançlardan sadece Yahudiliğin Karaim mezhebi onların arasında nüfuz edebildi. Bir müddet sonra idarecilerin halktan kendilerini soyutlamaları, devlet işlerinin Yahudi vezirlerin tekeline geçmesi, ister-istemez halk ile hükümetin arasını açtı ve ahali devlet kendisinin de olsa desteğini ondan çekti.</p>
<p>Hazarların diğer bir tarihî rolü, Anadolu’nun ve Kafkasya’nın Araplaşmasını farkında olmayarak engellemeleridir. Bilindiği üzere Araplar, Anadolu üzerinden İstanbul’a ve dolayısıyla Avrupa’ya ulaşamayınca, şanslarını Kafkasya ve Karadeniz çevresinden denemişler, bunda da Hazar Türkleri yüzünden başarılı olamamışlardı. Eğer Araplar, İran’ı olduğu gibi Hazar yurdunu da zaptetseydiler, bütün Karadeniz havalisini kontrollerine alacaklar, Bizans’ın başkentini kolayca kuşatacaklardı. Neticede kuzeye doğru ilerleyemeyen Araplarla, Slavların (Ruslar) karşılaşmaları da gerçekleşmedi.</p>
<p>Hazarlar siyasi hâkimiyetlerini yitirdikten sonra, herhalde bölgedeki diğer Türk kabilelerinin arasına karıştılar ki, bunlardan birisi de söylendiğine göre Selçuklu Oguzlarıdır. Hazar Türklerinin varisleri Peçenek, Oguz ve Kuman-Kıpçaklar sayılmakla beraber, Bizans kaynaklarında da söylendiği üzere onların kalıntısı olarak bugün başta Kafkas coğrafyasındaki Kabartayları ve bunların komşuları Karaçay-Balkarları gösterebiliriz<a href="https://www.altayli.net/turk-tarihinde-hazarlar.html#_edn35" name="_ednref35"><sup>[35]</sup></a>. Ama bunun dışında İdil-Ural’ın etnik oluşumuyla, şüphesiz bölge Türklerinin hepsinin teşekkülünde Hazarların etkisi vardır.</p>
<p>Halk olarak yükseldikleri coğrafya göz önüne alınınca, burası aşağı-yukarı bütün Türk boylarını yakından ilgilendiren bir öneme sahiptir. Türk Dünyasının temas noktasındaki bu Türk kabilesi ticaret yollarının da kavşağında olması hasebiyle yerleşikliğe erken çağlarda geçmiş ve iktisadi hayatı diğer Türk sülalelerine nazaran biraz farklılık arz etmiştir, ki burada ticaret ön plana çıkıyor. Bu yüzden Türk sınırlarına kurulmuş olan bir nev’i serbest ticaret bölgeleri çok önemliydi.</p>
<p>Hazarlar kışları tamamen şehirlerde geçiriyorlardı. Ama diğer Türkler gibi yazın hayvanların peşinde yaylalardaydılar. Hazarların başta birer Türk kabilesinin isminden geldiği bilinen Belencer ve Semender gibi kentlerinin yanısıra, İdil de söz konusu şehirlerin ardından Türklere ordugâhlık yapmıştı. Üç parçadan meydana gelen bu yerleşim birimi<a href="https://www.altayli.net/turk-tarihinde-hazarlar.html#_edn36" name="_ednref36"><sup>[36]</sup></a>, milletlerarası bir ticaret merkezi hüviyetini kazanmıştı. Onların Don Irmağının aşağılarında yer alan savunma amaçlı meşhur kenti Sarıg-el (Sarkel/Ak Kent) taş ve tuğladan inşa olup (833), içinde ahşap binalar da bulunuyordu. Yine tarihi kaynakların ifadesiyle, onlar bu şehri Bizans’tan aldıkları destek ile kurdular. Burada çanak-çömlek, ziraat aletleri ve çeşitli maden işleme atölyeleri mevcuttu. 10. asrın ikinci yarısında Hazar hakanı, Endülüs’te bulunan Yahudi vezire yazdığı mektupta, yaşadığı yerden bahsederken, orada tarlaları ve nar bağlarının da olduğunu söylüyordu. Zaman zaman kıtlık yıllarında Ruslar, onlardan tahıl satın alıyordu. Elbette en başta gelen ihraç ürünleri hayvanlardan sağlanan kürk, deri ve yine hayvani yiyeceklerle, içeceklerdi. Ayrıca kaliteli silahlar da üretmekteydiler<a href="https://www.altayli.net/turk-tarihinde-hazarlar.html#_edn37" name="_ednref37"><sup>[37]</sup></a>. Hazarlar konusundaki en büyük sıkıntımız, yukarıdan da anlaşılacağı üzere, Türkçe belgelerde onlar hakkında az bilginin olmasıdır.</p>
<p>Neticede şunu söyleyebiliriz ki, Türk Hazar halkı konum itibarıyla Türk toplulukları içinde oldukça ilginç bir mevkidedir. Onları yazılı vesikalarda 4. asırdan itibaren görmek mümkündür, ancak Türk coğrafyasının hem doğusu, hem de batısında bazan aynı çağlarda rastlıyoruz. Bu da bize, çok güçlü ve kalabalık bir yapıya sahip olduklarına işarettir. Bunun yanısıra Türk ve Avrupa tarihinde belirgin bir şekilde ön plana çıkan Hazarlar, dönemleri itibarıyla kültürel ve teknik alanda oldukça gelişmiş bir seviyededirler. Kabul ettikleri din noktasından da onları incelediğimizde, yine farklılıkları göze çarpar. Yani Musevilik gibi bir dini seçmeleri, Türk toplulukları içinde görülmeyen bir durumdur. Ayrıca Hazar Türkleri bugünkü İdil-Ural ve Kafkasya’daki Türk halklarının pek çoğunun teşekkülünde de rol oynamışlardır.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. Saadettin Yağmur GÖMEÇ</strong></span></a>
</p><p>Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi, Öğretim Üyesi.</p>
<hr>
<div><span><strong><u>KAYNAKÇA</u></strong></span></div>
<div><span>♦ Abu’l-Farac, G., <strong>Abu’l-Farac Tarihi</strong>, C. I, Çev. Ö.R.Doğrul, 2. baskı, Ankara 1987</span></div>
<div><span>♦ Agacanov, S.G., <strong>Oğuzlar</strong>, Çev. E.N.Necef- A. Annaberdiyev, 2. baskı, İstanbul 2003</span></div>
<div><span>♦ Akkaya, M.Ş., Eski Alman Destanlarında Hun İmparatoru Attila’nın Akisleri, Doktora Tezi, Ankara 1942</span></div>
<div><span>♦ Altheim, F., <strong>Asya’nın Avrupa’ya Öğrettiği</strong>, Çev. E.T.Eliçin, İstanbul 1967</span></div>
<div><span>♦ Artamonov, M.I., <strong>Hazar Tarihi</strong>, Çev. A.Batur, İstanbul 2004</span></div>
<div><span>♦ Atasanov, G., The Founding Fathers of Bulgaria (619-721), Sofiya 2015</span></div>
<div><span>♦ Bailly, A., <strong>Bizans Tarihi</strong>, Çev. H.Şaman, C. I, İstanbul (tarihsiz)</span></div>
<div><span>♦ Bala, M., “Karaçay ve Balkarlar”, <strong>İslam Ansiklopedisi</strong>, C. 6, 5. baskı, İstanbul 1988</span></div>
<div><span>♦ Balint, C., “Hazarlara İlişkin Arkeolojik Araştırma”, <strong>Türk Kültürü Araştırmaları</strong>, Prof.Dr. Yaşar Önen’e Armağan, 26/1, Ankara 1988</span></div>
<div><span>♦ Barbaro, J., <strong>Anadolu’ya ve İran’a Seyahat</strong>, Çev. T.Gündüz, İstanbul 2005</span></div>
<div><span>♦ Baştav, Ş., “Hazar Kağanlığı Tarihi”, <strong>Tarihte Türk Devletleri</strong>, C. I, Ankara 1987</span></div>
<div><span>♦ Belazurî, <strong>Fütûhu’l-Büldan</strong>, Çev. M.Fayda, Ankara 1987</span></div>
<div><span>♦ Brutzkus, J., “The Khazar Origin of Ancient Kiev”, <strong>Slavonic and East European Review</strong>, 3/1, 1944</span></div>
<div><span>♦ Bury, J.B., A History of Later Roman Empire From Arcadius to Irene, Vol. II, London 1889</span></div>
<div><span>♦ Cahun, L., Introduction a L’Histoire de L’Asie, Paris 1896</span></div>
<div><span>♦ Chaliand, G., <strong>Göçebe İmparatorluklar</strong>, Çev. E.Sunar, İstanbul 2001</span></div>
<div><span>♦ Chavannes, E., Documents sur les Tou-Kiue [Turcs] Occidentaux, Petersburg 1903</span></div>
<div><span>♦ Cheynet, J.C., <strong>Bizans Tarihi</strong>, Çev. İ.Yerguz, Ankara 2008</span></div>
<div><span>♦ Czegledy, K., “Khazar Raids in Transcaucasia in 762-764 A.D”, <strong>Acta Orientalia</strong>, Tom. XI, Budapest 1960</span></div>
<div><span>♦ Çoğ, M., Emeviler ve Abbasiler Dönemi Hazar-Arap İlişkileri<strong>”, Türkoloji Araştırmaları</strong>, 2/2, Erzincan 2007</span></div>
<div><span>♦ Dakuki, H.A., “Emevi Hilafeti Devrinde Hazar Tehlikesi”, Çev. M.F.Toprak, <strong>Türk Kültürü Araştırmaları</strong>, 25/1, Ankara 1988</span></div>
<div><span>♦ Deguignes, J., Hunların, Türklerin, Moğolların ve daha sair Tatarların Tarih-î Umumisi, C. I, İstanbul 1924</span></div>
<div><span>♦ Doğu’da Venedik Elçileri: Caterino Zeno ve Ambrogio Contarini’nin Seyahatnameleri, Çev. T.Gündüz, İstanbul 2006</span></div>
<div><span>♦ Dunlop, D.M., The History of the Jewish Khazars, Princeton 1954</span></div>
<div><span>♦ Ebu’l-gazi Bahadır Han, <strong>Türklerin Soy Kütüğü (Şecere-i Terakime), </strong> M.Ergin, İstanbul (tarihsiz)</span></div>
<div><span>♦ Ekmekçi, Z., Konstantine Porphyrogenitus’un De Administrando Imperio Adlı Eserinin Çevirisi ve Yorumlanması, Yüksek Lisans Tezi, Ankara 2016</span></div>
<div><span>♦ Esin, E., İslamiyetten Önceki Türk Kültür Tarihi ve İslama Giriş, İstanbul 1978</span></div>
<div><span>♦ Feher, G., “Türko-Bulgar, Macar ve Bunlara Akraba Olan Milletlerin Kültürü”, <strong> Türk Tarih Kongresi Tebliğleri</strong>, İstanbul 1943</span></div>
<div><span>♦ Findley, C.V., <strong>The Turks in World History</strong>, New York 2005</span></div>
<div><span>♦ Fischer, K., Die Hunnen im Schweizerischen Eifischthale, Zürich 1896</span></div>
<div><span>♦ Frazer, J.G., “The Killing of the Khazar Kings”, <strong>Folklore</strong>, 28/4, London 1917</span></div>
<div><span>♦ Golden, P.B., <strong>Khazar Studies</strong>. An historico-philological inquiry into the origins of the Khazars, Budapest 1980</span></div>
<div><span>♦ Golden, P.B., <strong>Türk Halkları Tarihine Giriş</strong>, Çev. O.Karatay, Ankara 2002</span></div>
<div><span>♦ Gömeç, S., “Kök Türkçe Yazıtların Kasarları”, <strong>Türk Dünyası Tarih Dergisi</strong>, 7/84, İstanbul 1993</span></div>
<div><span>♦ Gömeç, S., “Terhin Yazıtı’nın Tarihi Açıdan Değerlendirilmesi”, <strong> Tarih Araştırmaları Dergisi</strong>, 27/28, Ankara 1996</span></div>
<div><span>♦ Gömeç, S., “Bögü Kagan’ın Yazıtı: Tez II”, <strong>Türk Dünyası Tarih Dergisi</strong>, Sayı 124, İstanbul 1997</span></div>
<div><span>♦ Gömeç, S., Türk Kültürünün Ana Hatları, Ankara 2006</span></div>
<div><span>♦ Gömeç, S., Türk Cumhuriyetleri ve Toplulukları Tarihi, 3. baskı, Ankara 2006</span></div>
<div><span>♦ Gömeç, S., “Hazar Çalışmaları”, <strong>Türkoloji Araştırmaları</strong>, 2/3, Erzincan 2007</span></div>
<div><span>♦ Gömeç, S., “Kök Türkçe Yazıtlarda Geçen Göller ve Nehirler”, <strong>Türkoloji Araştırmaları</strong>, 2/4, 2007</span></div>
<div><span>♦ Gömeç, S., “Hazar Çalışmaları”, <strong>Türkoloji Araştırmaları</strong>, 2/3, 2007</span></div>
<div><span>♦ Gömeç, S., Şamanizm ve Eski Türk Dini, Ankara 2008</span></div>
<div><span>♦ Gömeç, S., <strong>Kök Türk Tarihi</strong>, 3. baskı, Ankara 2009</span></div>
<div><span>♦ Gömeç, S., <strong>Türk Destanlarına Giriş</strong>, Ankara 2009</span></div>
<div><span>♦ Gömeç, S., <strong>Uygur Türkleri Tarihi</strong>, 3. baskı, Ankara 2009</span></div>
<div><span>♦ Grignaschi, M., “Sabirler, Hazarlar ve Göktürkler”, <strong> Türk Tarih Kongresi Bildirileri</strong>, C. I, Ankara 1972</span></div>
<div><span>♦ Grousset, R., <strong>Bozkır İmparatorluğu</strong>, Çev. R.Uzmen, İstanbul 1980</span></div>
<div><span>♦ Gumilev, L.N., <strong>Drevniye Tyurki</strong>, Moskva 1967</span></div>
<div><span>♦ Gumilev, L.N., <strong>Hazar Çevresinde Bin Yıl</strong>, Çev. A.Batur, İstanbul 2001</span></div>
<div><span>♦ Gündüz, T., <strong>Bozkırın Efendileri</strong>, İstanbul 2009</span></div>
<div><span>♦ Hamilton, J.R., <strong>Les Ouighours</strong>. Paris 1955</span></div>
<div><span>♦ Hamilton, J.R., “Toquz-Oguz et On Uygur”, <strong>Journal Asiatique</strong>, Tom. 250, Paris 1962</span></div>
<div><span>♦ Haussig, H.W., <strong>İpek Yolu ve Orta Asya Kültür Tarihi</strong>, Çev. M.Kayayerli, Kayseri 1997</span></div>
<div><span>♦ Henning, W.B., “A Farewell to the Khagan of the Aq-Aqataran”, <strong>Bulletin of the School of Oriental and African Studies</strong>, 14/3, London 1952</span></div>
<div><span>♦ Howorth, H.H., “On the Westerly Driftenig of Nomades, from the Fifth to the Nineteenth Century, Part IV. Circassians and White Khazars”, <strong>The Journal of the Ethnological Society of London</strong>, 2/2, London 1870</span></div>
<div><span>♦ Howorth, H.H., “The Westerly Drifting of Nomades, from the Fifth to the Nineteenth Century. Part XII. The Huns”, <strong>The Journal of Anthropological Institute of Great Britain and Ireland</strong>, Vol. 3, London 1874</span></div>
<div><span>♦ İbn Fadlan, <strong>İbn Fadlan Seyahatnamesinden Seçmeler</strong>, Haz. R.Şeşen, İstanbul 1975</span></div>
<div><span>♦ İnan, A., <strong>Makaleler ve İncelemeler</strong>, 2. Baskı, Ankara 1987</span></div>
<div><span>♦ Kafesoğlu, İ., <strong>Türk Milli Kültürü</strong>, 2. baskı, İstanbul 1983</span></div>
<div><span>♦ Kaplan, F.I., “The Decline of the Khazars and the Rise of the Varangians”, <strong>American Slavic and East European Review</strong>, 13/1, 1954</span></div>
<div><span>♦ Karatay, O-Turanlı, M., “Hazar Kağanı Yusuf’un Endülüs’e Mektubu”, <strong>Bilig</strong>, Sayı 64, Ankara 2013</span></div>
<div><span>♦ Kaşgarlı Mahmud, <strong>Divanü Lûgat-it-Türk Tercümesi</strong>, C. I, Çev. B.Atalay, 2. Baskı, Ankara 1988</span></div>
<div><span>♦ Klyaştornıy, S.G., “The Tes Inscription of the Uighur Bögü Qaghan”, <strong>Acta Orientalia</strong>, Tom. 39/1, Budapest 1985</span></div>
<div><span>♦ Kmosko, M., “Araplar ve Hazarlar”, Çev. C.Köprülü, <strong>Türkiyat Mecmuası</strong>, C. 3, 1926­1933, İstanbul 1935</span></div>
<div><span>♦ Knauer, E.R., “A Man’s Caftan and Leggings from the North Caucasus of the Eighth to Tenth Century: A Genealogical Study”, <strong>Metropolitan Museum Journal</strong>, Vol. 36, 2001</span></div>
<div><span>♦ Koestler, A., <strong>Onüçüncü Kabile</strong>, Çev. B.Çorakçı, 4. baskı, İstanbul 1984, 5</span></div>
<div><span><strong>♦ Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri</strong>, Haz. C.Yıldırım, İstanbul 1982</span></div>
<div><span>♦ Kurat, A.N., <strong>Rusya Tarihi</strong>, 2. Baskı, Ankara 1987</span></div>
<div><span>♦ Kuzgun, Ş., <strong>Hazar ve Karay Türkleri</strong>, Ankara 1985</span></div>
<div><span>♦ Liu, M.T., Die Chinesischen Nachrichten zur Geschichte der Ost-Türken (T’u-küe), II. Buch, Wiesbaden 1958</span></div>
<div><span>♦ Maenchen-Helfen, O., “Akatir”, <strong>Central Asiatic Journal</strong>, 11/4, Wiesbaden 1966</span></div>
<div><span>♦ Mangaltepe, İ., “Avar Tarihinin En Önemli Savaşı: 626 İstanbul Muhasarası”, <strong>Karadeniz Araştırmaları</strong>, Sayı 10, Çorum 2006</span></div>
<div><span>♦ Margoliouth, D.S., “The Russian Seizure of Bardha’ah in 943 A.D”, <strong>Bulletin of the School of Oriental Studies</strong>, 1/2, London 1918</span></div>
<div><span>♦ Martin, J., “Trade on the Volga the Commercial Relations of Bulgar with Central Asia and Iran in the 11th-12th Centuries”, <strong>International Journal of Turkish Studies</strong>, 1/2, 1980</span></div>
<div><span>♦ Mercani, Ş., <strong>Müstefadü’l-Ahbar fi Ahval-i Kazan ve Bulgar</strong>, Türkiye Türkçesine Aktaran M.Kalkan, Ankara 2008</span></div>
<div><span>♦ Mesudi, <strong>Murûc ez-Zeheb</strong>, Çev. A.Batur, İstanbul 2004</span></div>
<div><span>♦ Minorsky, V., “A New Book on the Khazars”, <strong>Oriens</strong>, 11/1-2, Leiden 1958</span></div>
<div><span>♦ Mirhand, <strong>Tarih-i Ravzatü’s-Safa</strong>, Çev. M.Öztürk, C. I, Ankara 2019</span></div>
<div><span>♦ Moisey Kalankatuklu, <strong>Albaniya Tarihi</strong>, Baku 2006</span></div>
<div><span>♦ Ögel, B., İslamiyetten Önce Türk Kültür Tarihi, 2. Baskı, Ankara 1984</span></div>
<div><span>♦ Özcan, A.T., <strong>Hazar Kağanlığı</strong>, İstanbul 2019</span></div>
<div><span>♦ Prokopius, <strong>Bizans’ın Gizli Tarihi</strong>, Çev. O.Duru, İstanbul 2001</span></div>
<div><span>♦ Psalty, F., “Türkelide Hıristiyanlık”, <strong> Türk Tarih Kongresi Tebliğleri</strong>, İstanbul 1943</span></div>
<div><span>♦ Rasonyi, L., <strong>Türk Devletinin Batıdaki Varisleri ve İlk Müslüman Türkler</strong>, Haz. Ş.K.Seferoğlu-A.Müderrisoğlu, Ankara 1983</span></div>
<div><span>♦ Rasonyi, L., <strong>Tarihte Türklük</strong>, 2. baskı, Ankara 1988</span></div>
<div><span>♦ Reynolds, R.L.-R.S.Lopez, “Odoacer: German or Hun”, <strong>The American Historical Review</strong>, 52/1, 1946</span></div>
<div><span>♦ Romashov, S.A., “The Pechenegs in the 9-10th Centuries”, <strong>Rocznik Orientalistyczny</strong>, LII/1, Warszawa 1999</span></div>
<div><span>♦ Rona-Tas, A., “Hazar Kavim Adının Tarihi Üzerine Yeni Veriler”, Çev. M.Karakurt, <strong>Türk Kültürü Araştırmaları</strong>, 24/2, Ankara 1986</span></div>
<div><span>♦ Runciman, S., “Ortaçağ Başlarında Avrupa ve Türkler”, <strong>Belleten</strong>, 7/25-27, Ankara 1943</span></div>
<div><span>♦ Saffet, R., <strong>Avrupa’da Eski Türkler</strong>, Ankara (tarihsiz)</span></div>
<div><span>♦ Schechter, S., “An Unknown Khazar Document”, <strong>The Jewish Quarterly Review</strong>, New Series, 3/2, Pennsylvania 1912</span></div>
<div><span>♦ Senga, T., “The Toquz Oghuz Problem and the Origin of the Khazars”, <strong>Journal of Asian History</strong>, 24/1, Wiesbaden 1990</span></div>
<div><span>♦ Şişman, S., “İstanbul Karayları”, <strong>İstanbul Enstitüsü Dergisi</strong>, C. 3, İstanbul 1957</span></div>
<div><span>♦ Thierry, M.A., <strong>Histoire d’Attila et de ses Successeurs</strong>, Tome Second, Paris 1856</span></div>
<div><span>♦ Togan, Z.V., <strong>Umumi Türk Tarihine Giriş</strong>, 3. Baskı, İstanbul 1981</span></div>
<div><span>♦ Togan, Z.V., “Hazarlar”, <strong>İslam Ansiklopedisi</strong>, 5/1, 5. baskı, İstanbul 1988</span></div>
<div><span>♦ Türkdoğan, O., “Türk Toplumunda Karaman ve Hazar Türkleri”, <strong>Türk Dünyası Tarih Dergisi</strong>, Sayı 276, İstanbul 2009</span></div>
<div><span>♦ Vasary, I., “Doğu Avrupa’nın Runik Alfabe Sistemleri Üzerine”, <strong>Türk Dili Araştırmaları Yıllığı</strong>, 1993, Ankara 1995</span></div>
<div><span>♦ Vernadsky, G., <strong>Rusya Tarihi</strong>, Çev. D.Mızrak-Ç.Mızrak, İstanbul 2009</span></div>
<div><span>♦ Zajaczkowski, A., “Khazarian Culture and Inheritors”, <strong>Acta Orientalia</strong>, Tom. XII, Budapest 1961</span></div>
<div><span>♦ Zimonyi, I., “The Nomadic Factor in Mediaeval European History”, Acta Orientalia, Vol. 58, Budapest 2005</span></div>
<div><span><strong><u>Dipnotlar:</u></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-tarihinde-hazarlar.html#_ednref1" name="_edn1"><sup>[1]</sup></a>  S.Schechter, “An Unknown Khazar Document”, <strong>The Jewish Quarterly Review</strong>, New Series, 3/2, Pennsylvania 1912, s.181-219; J.R.Hamilton, <strong>Les Ouighours</strong>. Paris 1955, s.4; M.T.Liu, <strong>Die Chinesischen Nachrichten zur Geschichte der Ost-Türken (T’u-küe)</strong>, II. Buch, Wiesbaden 1958, s.593; P.B.Golden, <strong>Khazar Studies</strong>. An historico-philological inquiry into the origins of the Khazars, Budapest 1980, s.123-129; İ.Kafesoğlu, <strong>Türk Milli Kültürü</strong>, 2. Baskı, İstanbul 1983, s.157; P.B.Golden, <strong>Türk Halkları Tarihine Giriş</strong>, Çev. O.Karatay, Ankara 2002, s.192.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-tarihinde-hazarlar.html#_ednref2" name="_edn2"><sup>[2]</sup></a>  İslam kaynaklarında anlatılan bazı hikâyelere göre, Hazar’ın çocuklarından biri ölünce ne yapacağını bilemedi. Yafes suda boğulduğundan, bu nesnenin zıddı olan ateşte çocuğu yakmaya karar verdiler ki, böylece bu kötü adet yaygınlaştı. Bu durum bir yana İsveçlilerin atası sayılan, yarı Tanrı yarı insan gibi telakki edilip, Asya’dan geldiği ve Türk olduğu söylenen Oden’in de sekiz oğlunun bulunması ilginçtir. Bakınız, Ebu’l-gazi Bahadır Han, <strong>Türklerin Soy Kütüğü (Şecere-i Terakime)</strong>, Haz. M.Ergin, İstanbul (tarihsiz), s.23; B.Ögel, <strong>Türk Mitolojisi</strong>, C. 1, Ankara 1971, s.376; S.Lagerbring, <strong>İsveççenin Türkçe İle Benzerlikleri</strong>, Çev. A.Gürgün, 2. Baskı, Ankara 2010, s.78; Mirhand, <strong>Tarih-i Ravzatü’s-Safa</strong>, Çev. M.Öztürk, C. I, Ankara 2019, s.69.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-tarihinde-hazarlar.html#_ednref3" name="_edn3"><sup>[3]</sup></a> W.B.Henning, “A Farewell to the Khagan of the Aq-Aqatârân”, <strong>Bulletin of the School of Oriental and African Studies</strong>, 14/3, London 1952, s.501-522; J.R.Hamilton, “Toquz-Oguz et On Uygur”, <strong>Journal Asiatique</strong>, Tom. 250, Paris 1962, s.23-63; O.Maenchen-Helfen, “Akatir”, <strong>Central Asiatic Journal</strong>, 11/4, Wiesbaden 1966, s.275-286; Golden, <strong>Khazar, Studies</strong>, s.53-55; L.Rasonyi, <strong>Tarihte Türklük</strong>, 2. Baskı, Ankara 1988, s.114; A.N.Kurat, <strong>IV.-XVIII. Yüzyıllarda Karadeniz Kuzeyindeki Türk Kavimleri ve Devletleri</strong>, Ankara 1972, s.36; Golden, <strong>Türk Halkları…</strong>, s.193; S.G.Klyaştornıy, “The Tes Inscription of the Uighur Bögü Qaghan”, <strong>Acta Orientalia</strong>, Tom. 39/1, Budapest 1985, s.149; Z.V.Togan, “Hazarlar”, <strong>İslam Ansiklopedisi</strong>, 5/1, 5. Baskı, İstanbul 1988, s.397.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-tarihinde-hazarlar.html#_ednref4" name="_edn4"><sup>[4]</sup></a>  A.Rona-Tas, “Hazar Kavim Adının Tarihi Üzerine Yeni Veriler”, Çev. M.Karakurt, <strong>Türk Kültürü Araştırmaları</strong>, 24/2, Ankara 1986, s.53-62; S.Y.Gömeç, “Terhin Yazıtı’nın Tarihi Açıdan Değerlendirilmesi”, <strong>DTCF. Tarih Araştırmaları Dergisi</strong>, 27/28, Ankara 1996, s.71-84; S.Y.Gömeç, “Bögü Kagan’ın Yazıtı: Tez II”, <strong>Türk Dünyası Tarih Dergisi</strong>, Sayı 124, İstanbul 1997, s.29-30.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-tarihinde-hazarlar.html#_ednref5" name="_edn5"><sup>[5]</sup></a> Maenchen-Helfen, <strong>a.g.m.</strong>, s.281; Hamilton, <strong>a.g.e.</strong>, s.3-4; Z.V.Togan, <strong>Umumi Türk Tarihine Giriş</strong>, 3. Baskı, İstanbul 1981, s.21; T.Senga, “The Toquz Oghuz Problem and the Origin of the Khazars”, <strong>Journal of Asian History</strong>, 24/1, Wiesbaden 1990, s.58-65; S.Y.Gömeç, <strong>Uygur Türkleri Tarihi</strong>, 4. Baskı, Ankara 2011, s.33.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-tarihinde-hazarlar.html#_ednref6" name="_edn6"><sup>[6]</sup></a>  Kaşgarlı Mahmud, <strong>Divanü Lûgat-it-Türk Tercümesi</strong>, C. I, Çev. B.Atalay, 2. Baskı, Ankara 1988, s.411; H.H.Howorth, “On the Westerly Drifting of Nomades, from the Fifth to the Nineteenth Century, Part IV. Circassians and White Khazars”, <strong>The Journal of the Ethnological Society of London</strong>, 2/2, London 1870, s.188; J.G.Frazer, “The Killing of the Khazar Kings”, <strong>Folklore</strong>, 28/4, London 1917, s.388.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-tarihinde-hazarlar.html#_ednref7" name="_edn7"><sup>[7]</sup></a>  J.M.De Guignes, <strong>Hunların, Türklerin, Moğolların ve daha sair Tatarların Tarih-î Umumisi</strong>, C. I, İstanbul 1924, s.166-169; H.H.Howorth, “The Westerly Drifting of Nomades, from the Fifth to the Nineteenth Century. Part XII. The Huns”, <strong>The Journal of Anthropological Institute of Great Britain and Ireland</strong>, Vol. 3, London 1874, s.457; R.L.Reynolds-R.S.Lopez, “Odoacer: German or Hun”, <strong>The American Historical Review</strong>, 52/1, Chicago 1946, s.36-53; R.Saffet, <strong>Avrupa’da Eski Türkler</strong>, Ankara (tarihsiz), s.14; F.Altheim, <strong>Asya’nın Avrupa’ya Öğrettiği</strong>, Çev. E.T.Eliçin, İstanbul 1967, s.52-53 M.Ş.Akkaya, <strong>Eski Alman Destanlarında Hun İmparatoru Attila’nın Akisleri</strong>, Doktora Tezi, Ankara 1942, s.9, 28.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-tarihinde-hazarlar.html#_ednref8" name="_edn8"><sup>[8]</sup></a> S.Y.Gömeç, “Hazar Çalışmaları”, <strong>Türkoloji Araştırmaları</strong>, 2/3, Erzincan 2007, s.274-281; T.Gündüz, <strong>Bozkırın Efendileri</strong>, İstanbul 2009, s.12.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-tarihinde-hazarlar.html#_ednref9" name="_edn9"><sup>[9]</sup></a>   Bakınız, <strong>Tez II Yazıtı</strong>, Kuzey tarafı, 3-4. satır: “…buzuk başın akıza uçuz kölke atlıgın töke barmış…bedi bersil kadır kasar anta barmış ol bodunım keng kerişdi…”</span></div>
<div><span>Bakınız, <strong>Taryat-Terhin Yazıtı</strong>, Doğu tarafı, 2. satır: “…bodunı akıza barmış uçuz kölke atlıgın töke barmış kadır kasar bedi bersil yatız oguz…”</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-tarihinde-hazarlar.html#_ednref10" name="_edn10"><sup>[10]</sup></a> Ş.Mercani, <strong>Müstefadü’l-Ahbar fi Ahval-i Kazan ve Bulgar</strong>, Türkiye Türkçesine Aktaran M.Kalkan, Ankara 2008, s.85-86; Togan, <strong>a.g.m.</strong>, s.397-398; Ş.Baştav, “Hazar Kağanlığı Tarihi”, <strong>Tarihte Türk Devletleri</strong>, C. I, Ankara 1987, s.140-141, 158; L.N.Gumilev, <strong>Hazar Çevresinde Bin Yıl</strong>, Çev. A.Batur, İstanbul 2001, s.89; I.Zimonyi, “The Nomadic Factor in Mediaeval European History”, <strong>Acta Orientalia</strong>, Vol. 58, Budapest 2005, s.37.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-tarihinde-hazarlar.html#_ednref11" name="_edn11"><sup>[11]</sup></a> Çünkü o Hüsrev Anuşirvan’ın Türk hanımından doğan oğluydu (Bakınız, E.Chavannes, <strong>Documents sur les Tou-Kiue [Turcs] Occidentaux</strong>, Petersburg 1903. s.242).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-tarihinde-hazarlar.html#_ednref12" name="_edn12"><sup>[12]</sup></a> Türk Kapısı veyahut da Temir Kapı diye de anılan Derbent konusunda bakınız, Chavannes, <strong>a.g.e.</strong>, s.146; E.Esin, <strong>İslamiyetten Önceki Türk Kültür Tarihi ve İslama Giriş</strong>, İstanbul 1978, s.56-57; J.Barbaro, <strong>Anadolu’ya ve İran’a Seyahat</strong>, Çev. T.Gündüz, İstanbul 2005, s.106; <strong>Doğu’da Venedik Elçileri: Caterino Zeno ve Ambrogio Contarini’nin Seyahatnameleri</strong>, Çev. T.Gündüz, İstanbul 2006, 415 s.49; Mesudi, <strong>Murûc ez-Zeheb</strong>, Çev. A.Batur, İstanbul 2004, s.65; A.T.Özcan, <strong>Hazar Kağanlığı</strong>, İstanbul 2019, s.69.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-tarihinde-hazarlar.html#_ednref13" name="_edn13"><sup>[13]</sup></a> Chavannes, <strong>a.g.e.</strong>, s.133, 243; D.M.Dunlop, <strong>The History of the Jewish Khazars</strong>, Princeton 1954, s.26; Kafesoğlu, <strong>a.g.e.</strong>, s.103; M.I.Artamonov, <strong>Hazar Tarihi</strong>, Çev. A.Batur, İstanbul 2004, s.189; Mesudi, <strong>a.g.e.</strong>, s.165-168.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-tarihinde-hazarlar.html#_ednref14" name="_edn14"><sup>[14]</sup></a>  Kök Türk Kaganlığı gibi büyük bir devletin otoriteyi elden kaçırması gayet tabidir. Sınırların genişlemesi ile merkezden gönderilen veya yerel beylerden meydana gelen idareciler, bulundukları mıntıkalarda son derece zengin olmuşlar ve bu zenginliğin getirmiş olduğu imkânlarla da, etraflarında geniş bir halk kitlesiyle, asker sınıfının toplanmasını sağlamışlardı. Bir müddet sonra bu güçleri sayesinde başkente kafa tutar bir duruma geldiler.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-tarihinde-hazarlar.html#_ednref15" name="_edn15"><sup>[15]</sup></a> M.A.Thierry, <strong>Histoire d’Attila et de ses Successeurs</strong>, Tome Second, Paris 1856, s.82-86; Chavannes, <strong>a.g.e.</strong>, s.50, 102; L.N.Gumilev, <strong>Drevniye Tyurki</strong>, Moskva 1967, s.120-126; Rasonyi, <strong>a.g.e.</strong>, s.97; Liu, <strong>a.g.e.</strong>, s.59; M.Grignaschi, “Sabirler, Hazarlar ve Göktürkler”, <strong>VII. Türk Tarih Kongresi Bildirileri</strong>, C. I. Ankara 1972, s.16; S.Y.Gömeç, <strong>Kök Türk Tarihi</strong>, 3. Baskı, Ankara 2009, s.68.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-tarihinde-hazarlar.html#_ednref16" name="_edn16"><sup>[16]</sup></a>  Howorth, “Circassians and White Khazars”, s.188; Howorth, “The Huns”, s.461; L.Cahun, <strong>Introduction â L’Histoire de L’Asie</strong>, Paris 1896, s.97; Chavannes, <strong>a.g.e.</strong>, s.251; Kafesoğlu, <strong>a.g.e.</strong>, s.158; Gömeç, “Hazar Çalışmaları”, s.276-277; S.Y.Gömeç, <strong>Türk Destanlarına Giriş</strong>, Ankara 2009, s.62.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-tarihinde-hazarlar.html#_ednref17" name="_edn17"><sup>[17]</sup></a>  Bu arada Bizans, batıda yani Avrupa’da bir Türk kabilesiyle de uğraşmak zorundaydı ki, o da Avarlardı. Tam doğuda İran’la mücadele ederken, birden bire onlar Bizans topraklarına girdiler. Heracleius, Avarlara 622’de yüklüce bir rüşvet vererek durdurdu. Fakat 626 tarihinde onlar yeniden İstanbul surları önünde görüldüler. Bakınız, Howorth, “Circassians and White Khazars”, s.189; Kurat, <strong>IV-XVIII. Yüzyıllarda Karadeniz…</strong>, s.29; R.Grousset, <strong>Bozkır İmparatorluğu</strong>, Çev. R.Uzmen, İstanbul 1980, s.180; Dunlop, <strong>a.g.e.</strong>, s.26; Kafesoğlu, <strong>a.g.e.</strong>, s.158; İ.Mangaltepe, “Avar Tarihinin En Önemli Savaşı: 626 İstanbul Muhasarası”, <strong>Karadeniz Araştırmaları</strong>, Sayı 10, Çorum 2006, s.3-5; J. C.Cheynet, <strong>Bizans Tarihi</strong>, Çev. İ.Yerguz, Ankara 2008, s.49.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-tarihinde-hazarlar.html#_ednref18" name="_edn18"><sup>[18]</sup></a> De Guignes, <strong>a.g.e.</strong>, C. II, s.429; J.B.Bury, <strong>A History of Later Roman Empire From Arcadius to Irene</strong>, Vol. II, London 1889, s.237-238; Chavannes, <strong>a.g.e.</strong>, s.24; 252-255; M.Kmosko, “Araplar ve Hazarlar”, Çev. C.Köprülü, <strong>Türkiyat Mecmuası</strong>, C. 3, 1926-1933, İstanbul 1935, s.134; S.Runciman, “Ortaçağ Başlarında Avrupa ve Türkler”, <strong>Belleten</strong>, 7/25-27, Ankara 1943, s.52-54; Grignaschi, <strong>a.g.m.</strong>, s.241-243; L.Rasonyi, <strong>Türk Devletinin Batıdaki Varisleri ve İlk Müslüman Türkler</strong>, Haz. Ş.K.Seferoğlu-A.Müderrisoğlu, Ankara 1983, s.1-2; A.Koestler, <strong>Onüçüncü Kabile</strong>, Çev. B.Çorakçı, 4. baskı, İstanbul 1984, s.26; Golden, <strong>Khazar Studies</strong>, s. 176; Kafesoğlu, <strong>a.g.e.</strong>, s.158; Ş.Kuzgun, <strong>Hazar ve Karay Türkleri</strong>, Ankara 1985, s.26-27; Artamonov, <strong>a.g.e.</strong>, s.199-200; A.Bailly, <strong>Bizans Tarihi</strong>, Çev. H.Şaman, C. I, İstanbul (tarihsiz), s.129; A.T.Özcan, <strong>Hazar Kağanlığı</strong>, İstanbul 2019, s.42-44.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-tarihinde-hazarlar.html#_ednref19" name="_edn19"><sup>[19]</sup></a> Abu’l-Farac’ta bu evlilik vaadi Hazar beyi için söylenmektedir. Bununla beraber burada bir konuyu daha açıklamakta fayda vardır: Türkistan ve İç Asya’da çok eski zamanlardan beri Bizans’taki din kavgalarından kaçan ve diğer nedenlerle gelenler vasıtasıyla Nesturi Hrıstiyanlık söz konusu idi, ama bazı iddialara göre; herhalde Tonga Yabgu’nun Bizans imparatorunun kızı Eudoxia ile evlenmesiyle, Hrıstiyanlığın bu prenses sayesinde Orta Asya’da kuvvetlendiği yolundadır (A.Zajaczkowski, “Khazarian Culture and Inheritors”, <strong>Acta Orientalia</strong>, Tom. XII, Budapest 1961, s.302; Gregory Abu’l-Farac, <strong>Abu’l- Farac Tarihi</strong>, C. I, Çev. Ö.R.Doğrul, 2. Baskı, Ankara 1987, s.171; H.W.Haussig, <strong>İpek Yolu ve Orta Asya Kültür Tarihi</strong>, Çev. M.Kayayerli, Kayseri 1997, s.262; S.Y.Gömeç, <strong>Şamanizm ve Eski Türk Dini</strong>, Ankara 2008, s.109). Ayrıca o Çin’den de bir prenses istedi ve bu kabul edildi. Ama İllig Kagan kendisine karşı oluşturulan bu ittifaka o kadar kızmıştı ki, On Ok topraklarına akınlarda bulundu ve bu yüzden de düğün işi gerçekleşmedi (Chavannes, <strong>a.g.e.</strong>, s.25).</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-tarihinde-hazarlar.html#_ednref20" name="_edn20"><sup>[20]</sup></a> Kur’an’da Rum Suresi’nin 2-5. Ayetlerinde Sasani-Bizans harplerine değinilmekle beraber, Biznas’ın herhalde 7. asrın başlarında uğradıkları yenilgiye ve birkaç yıl sonra da galip geleceklerine (Bakınız, <strong>Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri</strong>, Haz. C.Yıldırım, İstanbul 1982, s.405) vurgu yapılmaktadır ki, onların zaferinde Hazar Türklerinin büyük bir payı vardır.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-tarihinde-hazarlar.html#_ednref21" name="_edn21"><sup>[21]</sup></a> H.Turtledove, <strong>The Chronicle of Theophanes, </strong>Pennsylvania 1982, s.373-374; A.A.Vasilev, <strong>Bizans İmparatorluğu Tarihi</strong>, Çev.A.M.Mansel, C. I, Ankara 1943, s.247; Gregory Abu’l-Farac, <strong>Abu’l-Farac Tarihi</strong>, C. I, Çev. Ö.R.Doğrul, 2. Baskı, Ankara 1987, s.190; S.Şişman, “İstanbul Karayları”, <strong>İstanbul Enstitüsü Dergisi</strong>, C. 3, İstanbul 1957, s.98; Kmosko, <strong>a.g.m.</strong>, s.144-145; K.Czegledy, “Khazar Raids in Transcaucasia in 762-764 A.D”, <strong>Acta Orientalia</strong>, Tom. XI, Budapest 1960, s.78; Togan, <strong>a.g.m.</strong>, s.399; Kafesoğlu, <strong>a.g.e.</strong>, s.159; Grousset, <strong>a.g.e.</strong>, s.180; Baştav, <strong>a.g.m.</strong>, s.143-147; G.Chaliand, <strong>Göçebe İmparatorluklar</strong>, Çev. E.Sunar, İstanbul 2001, s.75; Özcan, <strong>a.g.e.</strong>, s.81-85; Moisey Kalankatuklu, <strong>Albaniya Tarihi</strong>, Baku 2006, s.160-214; G.Atasanov, <strong>The Founding Fathers of Bulgaria (619-721)</strong>, Sofiya 2015, s.383.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-tarihinde-hazarlar.html#_ednref22" name="_edn22"><sup>[22]</sup></a> G.Atasanov, <strong>The Founding Fathers of Bulgaria (619-721)</strong>, Sofiya 2015, s.389; Kmosko, <strong>a.g.m.</strong>, s.147-152; Kurat, <strong>a.g.e.</strong>, s.39; Kafesoğlu, <strong>a.g.e.</strong>, s.159; Belazurî, <strong>Fütûhu’l-Büldan</strong>, Çev. M.Fayda, Ankara 1987, s.295-296; H.A.Dakuki, “Emevi Hilafeti Devrinde Hazar Tehlikesi”, Çev. M.F.Toprak, <strong>Türk Kültürü Araştırmaları</strong>, 25/1, Ankara 1988, s.95-96.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-tarihinde-hazarlar.html#_ednref23" name="_edn23"><sup>[23]</sup></a>  Söylendiğine göre, Hazar hakanı Mervan’ın askerlerinin kalabalıklığından korkmuştu. Arap komutan Hazarlara bir elçi yollayarak İslamiyete davet etti. Hakan da kendisine Müslümanlığı öğretecek adamlar göndermesini bildirdi. Bakınız, Belazurî, <strong>a.g.e.</strong>, s.297; Mesudi, <strong>a.g.e.</strong>, s.67; G.Vernadsky, <strong>Rusya Tarihi</strong>, Çev. D.Mızrak-Ç.Mızrak, İstanbul 2009, s.47; A.T.Özcan, <strong>Hazar Kağanlığı</strong>, İstanbul 2019, s.155-156.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-tarihinde-hazarlar.html#_ednref24" name="_edn24"><sup>[24]</sup></a>  Halife, Ermenistan bölgesi valisine yazdığı mektupta; kaganın ailesinden bir kızla evlenmesini istedi. Buna bağlı olarak, Hazarya’dan bir prenses yollandı ve bu kız Kafkasya’daki İslam toprakları sınırına ulaşınca konakladı. Valiye bir haber salıp; “bana Müslüman kadınlardan gönder. İslamı ve Kur’an’ı öğretsinler. Müslümanlığı anladığımda bana istediğini yapabilirsin”, dedi. Prensesin talebi yerine getirildi. İslam hakkında bilgi sahibi olduktan sonra hatun üzerindeki kılıcı ve hançeri çıkardı. Bunun manası artık valinin kıza yaklaşabileciğiydi. Bu hatun valiye iki çocuk doğurmasına rağmen, ne kendisi ne de çocukları uzun yaşayamadı. Bakınız, Bury, <strong>a.g.e.</strong>, s.410, 458; Frazer, <strong>a.g.m.</strong>, s.383-384; Togan, <strong>a.g.m.</strong>, s.407; Dakuki, <strong>a.g.m.</strong>, s.102-103; Belazurî, <strong>a.g.e.</strong>, s.300; S.Y.Gömeç, <strong>Türk Kültürünün Ana Hatları</strong>, 2. Baskı, Ankara 2012, s.37-38; Özcan, <strong>a.g.e.</strong>, s.197-200.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-tarihinde-hazarlar.html#_ednref25" name="_edn25"><sup>[25]</sup></a> Mesela 800 tarihlerinde Tiflis’i ele geçiren Hazar kaganı, Gürcü prensesi Şuşan’ın güzelliğini duyar ve onunla evlenmek ister. Gürcü kaynaklarının bildirdiğine göre gelin alıcı olarak Bolçan Tarkan görevlendirilmişti. Kız bu evliliğe yanaşmayınca da yolda kendini zehirledi. Onu getirmekle görevli komutan eli boş dönünce, hakan öfkelendi ve atlılara, Bolçan’ın boynuna ip takmalarını ve atlarını değişik yönlerde koşturmalarını buyurdu. Böylece Bolçan Tarkan’ın başı gövdesinden ayrılarak, infaz edildi. Bakınız, Golden, <strong>a.g.e.</strong>, s.171.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-tarihinde-hazarlar.html#_ednref26" name="_edn26"><sup>[26]</sup></a>  Mercani, <strong>a.g.e.</strong>, s.68; Bury, <strong>a.g.e.</strong>, s.409-410; Togan, <strong>a.g.m.</strong>, s.398-400; Runciman, <strong>a.g.m.</strong>, s.54; G.Feher, “Türko-Bulgar, Macar ve Bunlara Akraba Olan Milletlerin Kültürü”, <strong>II. Türk Tarih Kongresi Tebliğleri</strong>, İstanbul 1943, s.317; V.Minorsky, “A New Book on the Khazars”, <strong>Oriens</strong>, 11/1-2, Leiden 1958, s.135; Czegledy, <strong>a.g.m.</strong>, s.75-80; Togan, <strong>a.g.e.</strong>, s.57-58; Artamonov, <strong>a.g.e.</strong>, s.260-262, 307-308; Rasonyi, <strong>a.g.e.</strong>, s.2; Golden, <strong>a.g.e.</strong>, s.196; Kafesoğlu, <strong>a.g.e.</strong>, s.159; Baştav, <strong>a.g.m.</strong>, s.143, 147-149; Dakuki, <strong>a.g.m.</strong>, s.95-100; Kuzgun, <strong>a.g.e.</strong>, s.51-55; Prokopius, <strong>Bizans’ın Gizli Tarihi</strong>, Çev. O.Duru, İstanbul 2001, s.61; Gömeç, <strong>Türk Destanlarına…</strong>, s.363-364; Gömeç, <strong>Türk Kültürünün…</strong>, s.72-73; Gömeç, <strong>Kök Türk Tarihi</strong>, s.166 M.Çoğ, “Emeviler ve Abbasiler Dönemi Hazar-Arap İlişkileri<strong>”, Türkoloji Araştırmaları</strong>, 2/2, Erzincan 2007, s.157-158.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-tarihinde-hazarlar.html#_ednref27" name="_edn27"><sup>[27]</sup></a> D.S.Margoliouth, “The Russian Seizure of Bardha’ah in 943 A.D”, <strong>Bulletin of the School of Oriental Studies</strong>, 1/2, London 1918, s.86; F.I.Kaplan, “The Decline of the Khazars and the Rise of the Varangians”, <strong>American Slavic and East European Review</strong>, 13/1, London 1954, s.5; Czegledy, <strong>a.g.m.</strong>, s.82-87; Togan, <strong>a.g.m.</strong>, s.408; Abu’l-farac, <strong>a.g.e.</strong>, s.292; Baştav, <strong>a.g.m.</strong>, s.142; Artamonov, <strong>a.g.e.</strong>, s.206, 519; S.G.Klyaştornıy-T.İ.Sultanov, <strong>Türkün Üçbin Yılı</strong>, Çev. A.Batur, İstanbul 2003, s.69, 71; Abû Hayyan, <strong>Kitâb al-idrâk li-Lisân al-Atrâk</strong>, Haz. A.Caferoğlu, İstanbul 1931, s.1-131.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-tarihinde-hazarlar.html#_ednref28" name="_edn28"><sup>[28]</sup></a>  J.Brutzkus, “The Khazar Origin of Ancient Kiev”, <strong>Slavonic and East European Review</strong>, 3/1, 1944, s.108-124; Runciman, <strong>a.g.m.</strong>, s.54; Hamilton, <strong>a.g.e.</strong>, s.141; A.N.Kurat, <strong>Rusya Tarihi</strong>, 2. Baskı, Ankara 1987, s.5; Gömeç, <strong>Uygur Türkleri.</strong>, s.107-108.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-tarihinde-hazarlar.html#_ednref29" name="_edn29"><sup>[29]</sup></a> Gömeç, <strong>Türk Kültürünün.</strong>.. s.162; Gömeç, <strong>Şamanizm ve…</strong>, <em>s.26;</em> Özcan, <strong>a.g.e.</strong>, s.304.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-tarihinde-hazarlar.html#_ednref30" name="_edn30"><sup>[30]</sup></a> Mercani, <strong>a.g.e.</strong>, s.67-68; Togan, <strong>a.g.m.</strong>, s.400.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-tarihinde-hazarlar.html#_ednref31" name="_edn31"><sup>[31]</sup></a>  Mercani, <strong>a.g.e.</strong>, s.66, 92; Z.Gökalp, <strong>Türk Medeniyeti Tarihi</strong>, Haz. İ.Aka-K.Y.Kopraman, Ankara 1976, s.217; Frazer, <strong>a.g.m.</strong>, s.387; Runciman, <strong>a.g.m.</strong>, s.53-54; F.Psalty, “Türkelide Hıristiyanlık”, <strong>II. Türk Tarih Kongresi Tebliğleri</strong>, İstanbul 1943; Şişman, <strong>a.g.m.</strong>, s.97; Artamonov, <strong>a.g.e.</strong>, s.120-121, 325; Zajaczkowski, <strong>a.g.m.</strong>, s.302; İbn Fazlan, <strong>İbn Fazlan Seyahatnamesinden Seçmeler</strong>, Haz. R.Şeşen, İstanbul 1975, s.31; Grousset, <strong>a.g.e.</strong>, s.181-182; Togan, <strong>a.g.m.</strong>, s.400; Rasonyi, <strong>Tarihte Türklük</strong>, s.116; Golden, <strong>a.g.e.</strong>, s.199-200; Kafesoğlu, <strong>a.g.e.</strong>, s.162; Baştav, <strong>a.g.m.</strong>, s.171; I.Vasary, “Doğu Avrupa’nın Runik Alfabe Sistemleri Üzerine”, <strong>Türk Dili Araştırmaları Yıllığı</strong>, 1993, Ankara 1995, s.57; Gömeç, <strong>Şamanizm </strong><em>ve…,</em> s.15; C.V.Findley, <strong>The Turks in World History</strong>, New York 2005, s.51; O.Karatay- M.Turanlı, “Hazar Kağanı Yusuf’un Endülüs’e Mektubu”, <strong>Bilig</strong>, Sayı 64, Ankara 2013, s.204-205.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-tarihinde-hazarlar.html#_ednref32" name="_edn32"><sup>[32]</sup></a> Togan, <strong>a.g.m.</strong>, s.407; Baştav, <strong>a.g.m.</strong>, s.163-173; Golden, <strong>a.g.e.</strong>, s.303-307.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-tarihinde-hazarlar.html#_ednref33" name="_edn33"><sup>[33]</sup></a>  Bizans kaynaklarına baktığımızda, bizatihi Türk diye anılan ve ülkelerine de Türkiye denilen Macarların (Onogur) ilk beylerinin adı Lebedia şeklinde yazılmaktadır. Hazar Türkleriyle ittifak halindeki bu halkın önderine kagan bir bige (prenses) gönderdi. Daha sonra Peçenek Türkleriyle Hazarlar arasında bir harp vukua gelmiş ve mağlubiyete uğrayan Peçeneklerin bir kısmı Macar yurduna inmişlerdi. Bu yüzden onlarla Peçenekler bir kavgaya tutuştular ve bundan Macarlar yenik çıkınca ikiye bölündüler. Birazı güneye inip Sabarlara karıştı. Halkın bir parçası da batıya göçüp, Atil-kuzı taraflarına geldi. Bunun ardından Hazar hükümdarı Lebedia’yı yanına çağırıp; “sen yiğit ve bilge bir adamsın. Biz seni hakan olarak atamak istiyoruz” deyince o da; “güzel düşünceleriniz için teşekkür ederim, ama buna Almış-oglu Arpad daha layıktır” cevabını vermiştir. Buna sevinen Hazar kaganı elçilerini Almış beyin yanına yollayıp, durumu anlattı. Orada bir kurultay toplandı ve Macarlar başlarına Arpad’ın geçmesinin yerinde olacağına karar verdiler. Sonra onu bir kalkan üstüne oturtup, hakan yaptılar. Bakınız, Z.Ekmekçi, <strong>Konstantine Porphyrogenitus’un De Administrando Imperio Adlı Eserinin Çevirisi ve Yorumlanması</strong>, Yüksek Lisans Tezi, Ankara 2016, s.55-56.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-tarihinde-hazarlar.html#_ednref34" name="_edn34"><sup>[34]</sup></a> Howorth, “Circassians and White Khazars”, s.190-191; Brutzkus, <strong>a.g.m.</strong>, s.111; Rasonyi, <strong>a.g.e.</strong>, s.117; Minorsky, <strong>a.g.m.</strong>, s.123; Kurat, <strong>a.g.e.</strong>, s.42-43; J.Martin, “Trade on the Volga the Commercial Relations of Bulgar with Central Asia and Iran in the 11th-12th Centuries”, <strong>International Journal of Turkish Studies</strong>, 1/2, Wisconsin 1980, s.87; Togan, <strong>a.g.e.</strong>, s.103, 165, 184; Grousset, <strong>a.g.e.</strong>, s.182; Togan, <strong>a.g.m.</strong>, s.401; Golden, <strong>a.g.e.</strong>, s.200-201; S.A.Romashov, “The Pechenegs in the 9-10th Centuries”, <strong>Rocznik Orientalistyczny</strong>, LII/1, Warszawa 1999, s.23-24; Baştav, <strong>a.g.m.</strong>, s.154-155; Kuzgun, <strong>a.g.e.</strong>, s.36-40; E.R.Knauer, “A Man’s Caftan and Leggings from the North Caucasus of the Eighth to Tenth Century: A Genealogical Study”, <strong>Metropolitan Museum Journal</strong>, Vol. 36, New York 2001, s.136; Chaliand, <strong>a.g.e.</strong>, s.77; S.G.Agacanov, <strong>Oğuzlar</strong>, Çev. E.N.Necef-A.Annaberdiyev, 2. baskı, İstanbul 2003, s.222; O.Türkdoğan, “Türk Toplumunda Karaman ve Hazar Türkleri”, <strong>Türk Dünyası Tarih Dergisi</strong>, Sayı 276, İstanbul 2009, s.17; Özcan, <strong>a.g.e.</strong>, s.271-274.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-tarihinde-hazarlar.html#_ednref35" name="_edn35"><sup>[35]</sup></a> K.Fischer, <strong>Die Hunnen im Schweizerischen Eifischthale</strong>, Zürich 1896, s.5; Howorth, <strong>a.g.m.</strong>, s.186; Kmosko, <strong>a.g.m.</strong>, s.135; M.Bala, “Karaçay ve Balkarlar”, <strong>İslam Ansiklopedisi</strong>, C. 6, 5. Baskı, İstanbul 1988, s.218; Baştav, <strong>a.g.m.</strong>, s.157-158; Dakuki, <strong>a.g.m.</strong>, s.97; S.Y.Gömeç, “Kök Türkçe Yazıtların Kasarları”, <strong>Türk Dünyası Tarih Dergisi</strong>, 7/84, İstanbul 1993, s.25; Zimonyi, <strong>a.g.m.</strong>, s.37; S.Y.Gömeç, <strong>Türk Cumhuriyetleri ve Toplulukları Tarihi</strong>, 4. Baskı, Ankara 2011, s.452-458; Özcan, <strong>a.g.e.</strong>, s.283; Ekmekçi, <strong>a.g.t.</strong>, s.58.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-tarihinde-hazarlar.html#_ednref36" name="_edn36"><sup>[36]</sup></a> Burası kaynaklarda Han Balık, Hazaran, Sarıgşın, El-beyza gibi adlarla da anılır. Bakınız, Togan, <strong>a.g.m.</strong>, s.403.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-tarihinde-hazarlar.html#_ednref37" name="_edn37"><sup>[37]</sup></a> Howorth, <strong>a.g.m.</strong>, s.189-192; Frazer, <strong>a.g.m.</strong>, s.383; Runciman, <strong>a.g.m.</strong>, s.52-53; Minorsky, a.g.m., s.135; Martin, <strong>a.g.m.</strong>, s.86; Feher, <strong>a.g.m</strong>, s.291; Grousset, <strong>a.g.e.</strong>, s.181; B.Ögel, <strong>İslamiyetten Önce Türk Kültür Tarihi, 2. Baskı, Ankara 1984, s.225; Togan, a.g.m., s.399-403; Baştav, a.g.m., s.158-163; A.İnan, Makaleler ve İncelemeler, 2. Baskı, Ankara 1987, s.562-586; C.Balint, “Hazarlara İlişkin Arkeolojik Araştırma”, Türk Kültürü Araştırmaları, Prof.Dr. Yaşar Önen’e Armağan, 26/1, Ankara 1988, s.33-46; Rasonyi, a.g.e., s.116; Kafesoğlu, a.g.e., s.161; Gömeç, Türk Kültürünün…. s.64; Gömeç, Türk Cumhuriyetleri.. s.21; Z.Ekmekçi. Konstantine Porphyrogenitus’un De Administrando Imperio Adlı Eserinin Çevirisi ve Yorumlanması, Yüksek Lisans Tezi, Ankara 2016, s.62-63.</strong></span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Hun Devletlerinin Kuruluş ve Çöküş Süreçleri</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/hun-devletlerinin-kurulus-ve-coekus-surecleri</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/hun-devletlerinin-kurulus-ve-coekus-surecleri</guid>
<description><![CDATA[ Hun Devletlerinin Kuruluş ve Çöküş Süreçleri
Asya Hun Devleti’nin Kuruluş ve Çöküş Süreci Çin’in kuzeyinde, Orhun ve Selenga ırmaklarının kaynak havzası olan kutsal Ötüken bölgelerinde bulunan ve tarihte ilk Türk devletini kuran Asya Hunları, M. Ö. 318 yılında devletlerarası arenada gözükmeye ve rol oynamaya başladı[1]. Hunların Orta Asya coğrafyalarında bağımsız bir güç haline gelene kadarki yaşadıkları süreç ve etrafındaki ülkelerin, toplulukların […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c49dd3436d.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:43 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Hun, Devletlerinin, Kuruluş, Çöküş, Süreçleri</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2014/11/Akhunlar-03.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/hun-devletlerinin-kurulus-ve-cokus-surecleri.html">Hun Devletlerinin Kuruluş ve Çöküş Süreçleri</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yrd. Doç. Dr. Ali AHMETBEYOĞLU</strong></span></a>
</p><p><span><strong>Asya Hun Devleti’nin Kuruluş ve Çöküş Süreci</strong></span></p>
<p>Çin’in kuzeyinde, Orhun ve Selenga ırmaklarının kaynak havzası olan kutsal Ötüken bölgelerinde bulunan ve tarihte ilk Türk devletini kuran Asya Hunları, M. Ö. 318 yılında devletlerarası arenada gözükmeye ve rol oynamaya başladı<a href="https://www.altayli.net/hun-devletlerinin-kurulus-ve-cokus-surecleri.html#_edn1" name="_ednref1"><sup>[1]</sup></a>. Hunların Orta Asya coğrafyalarında bağımsız bir güç haline gelene kadarki yaşadıkları süreç ve etrafındaki ülkelerin, toplulukların durumu devletlerini kurmalarında belirleyici amil oldu.</p>
<p>Esası hayvancılığa dayanan ekonomileri Hunların tarih sahnesine çıkmalarında, aynı coğrafya ve kaderi paylaştıkları topluluklar üzerinde üstünlük tesis etmelerinde önemli bir faktördü. Nitekim belirli bir nüfus ve askerî kuvvete ulaştıktan sonra kendi yurtlarında üretilmeyen, ihtiyaç duydukları ürünleri elde etmek gayesiyle Çin’in en verimli bölgelerinden birisi olan Sarı Nehir havzasına devamlı akınlar yaparak ciddi ekonomik menfaatler elde etmeye başlamışlardı. Bu aynı zamanda Hun-Çin mücadelesinin başlamasına yol açtığı gibi, kendi kendine yetmeyen geçim kaynakları sebebiyle Çin’in kuzeyinde yaşayan Türk ve Moğol asıllı birçok boyun Hunların sevk ve idaresine girmesine de sebep oldu<a href="https://www.altayli.net/hun-devletlerinin-kurulus-ve-cokus-surecleri.html#_edn2" name="_ednref2"><sup>[2]</sup></a>.</p>
<p>Hunların ilk döneminde etraflarında devlet olarak güney-batıda Yüe-çiler, doğuda Tung-hular, güneyde ise Çin bulunmaktaydı. Yüe-çiler Çin’i Orta Asya’ya bağlayan yollar ile mühim ticari şehirler üzerinde oturuyorlardı. Nen-şan sıradağlarına (güney sıradağları) dayanan yaylalarda, bu ulu dağların kuzey eteklerinde hayvanlarını besliyorlardı. Atlı ve savaşçı kavim olan Yüe-çiler İpek Yolu’nu ve bu yol üzerindeki şehirleri kontrollerinde tutarak büyük gelir elde ediyorlardı. Tung-hular ise Hunlara nazaran sosyal ve kültürel açıdan oldukça geri olmalarına rağmen askerî olarak Hunların ilk döneminde daha güçlü idiler. Hunların yıkılmalarında önemli rol oynayan Sien-pi ve Wu-huanlar, bu proto- Moğol Tung-hulardan neşet edeceklerdi<a href="https://www.altayli.net/hun-devletlerinin-kurulus-ve-cokus-surecleri.html#_edn3" name="_ednref3"><sup>[3]</sup></a>.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-70802" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2014/10/Hunlar-3.jpg" alt="" width="800" height="541" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2014/10/Hunlar-3.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2014/10/Hunlar-3-768x519.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p>Çin topraklarında da bugünkü Çin Ülkesi’ne ismini veren Çin Beyliği, Şi- huangdi idaresinde; Han, Cao, Wei, Çu, Yan ve Çi beyliklerini yıkarak M. Ö. 221 yılında Çin’i tek bir idare altında birleştirerek kendi Çin Sülalesi’ni tesis etti. İdari, hukuki ve ekonomik alanlarda önemli reformlar yaptı. Ülkenin genelinde tek bir hukuku geçerli kıldı. Derebeyleri merkeze bağlayarak, merkezden illere, bucaklara doğru yeni bir teşkilatlanmaya giderek merkezi otoriteyi güçlü hale getirdi. Devlette önemli ıslahatlar yapan İmparator Şi-huangdi yeni tesis ettiği ordu ile harekete geçerek M. Ö. 214 yılında Hunların elinden ekonomik açıdan önemli olan Ordos bölgesini geri aldı. Aynı zamanda eskiden Çin, Can ve Yan zamanlarında yapılan surları birleştirerek Çin Seddi’ni inşa ettirmeye başladı. Böylece kuzeyden gelen akınlara karşı ülkeyi koruma altına aldı<a href="https://www.altayli.net/hun-devletlerinin-kurulus-ve-cokus-surecleri.html#_edn4" name="_ednref4"><sup>[4]</sup></a>.</p>
<p>Yüe-çiler, Çin ve Tung-hular tarafından sıkıştırılan Hunlar, Ordos bölgesinin Çin tarafından alınmasından sonra siyasi ve ekonomik kaosla karşı karşıya kaldı. Bu durum her ne kadar Tanhu T’u-man idaresinde Hunları çevresindeki devletlere karşı zor durumda bırakmış ise de, birlikte hareket ettikleri toplulukların, aynı sıkıntıları yaşamaları sebebiyle Hunlar etrafında daha da kenetlenmelerine yol açtı. Fakat bu arada M. Ö. 210 yılında İmparator Şi- huangdi’nin ölmesi Çin’de iç karşılıklara sebep oldu ve bu durum Hunlara yeni fırsatlar doğurdu. Tanhu T’u-man fırsattan istifade ederek kuzey Çin’e sefer açtı ve kaybettiği otlakları geri aldı. Böylece eski itibar ve gücünü tekrar kazandı<a href="https://www.altayli.net/hun-devletlerinin-kurulus-ve-cokus-surecleri.html#_edn5" name="_ednref5"><sup>[5]</sup></a>. M. Ö. 209 yılında kuruluş aşamasındaki Hun Devleti T’u-man’ın oğlu Mo-tun’un darbesi ile sarsıldı. Mo-tun şahzedeliği zamanında Türk hukukuna göre veliaht edilmesi gerekirken, babası tarafından Yüe-çiler nezdinde aradaki barışın teminatı olarak rehin gönderilmiş ve tahtın varisi olarak T’u-man’ın ikinci hanımından olan oğlu veliaht ilan edilmişti. Bu arada T’u-man eşinin baskısıyla Yüe-çi’lere sefere hazırlandı. Bu durumdan haberdar olan ve bu seferin kendisinin ölümü demek olduğunu iyi bilen Mo-tun Yüe-çilerin elinden kaçarak ülkesine geri döndü. Durumu kabullenmek mecburiyetinde olan T’u-man oğlunu ordunun komutasına atadı. Bilgin, kabiliyetli ve karizması sayesinde kısa sürede asker üzerinde tartışmasız otorite tesis eden Mo-tun, bir sürek avında babasını öldürerek devletin yönetimini ele aldı. Mo-tun (209-174) ile birlikte kuruluşunu tamamlayan Hun Devleti güçlenmeye ve otoritesini Orta Asya coğrafyasına kabul ettirmeye başladı. Mo-tun kısa sürede güçlü komşuları Yüe-çiler, Tung-hular ve Çinlileri yenerek devletini imparatorluk haline getirip ülkenin sınırlarını doğuda Kore’ye, kuzeyde Baykal gölüne ve Ob, İritiş, İşim nehirlerine, batıda Aral Gölü’ne, güneyde Çin’deki Wei Irmağı, Tibet Yaylası, Karakurum dağları hattına kadar genişletti<a href="https://www.altayli.net/hun-devletlerinin-kurulus-ve-cokus-surecleri.html#_edn6" name="_ednref6"><sup>[6]</sup></a>.</p>
<p>Bu arada dâhili karşılıklar içerisinde bulunan Çin’de M. Ö. 206 senesinde Liu-bang (ölümü M. Ö. 195), Çin Sülalesi’ni yıkarak Xiang-yü’yü mağlup etti ve M. Ö. 202 yılında kendini imparator ilan ederek Gao-zu adını aldı. Böylece M. S. 221’e kadar devam edilecek olan Han Sülalesi Çin’e hâkim oldu. Han-gaozu Çang-an’i devletin yeni payitahtı yaptı. Han Sülalesi’nin başa geçmesi ile birlikte Çin’de her alanda bir değişim ve yeniden yapılanma sürecine girildi. İdari bakımdan memleketin bir kısmının yönetimini eski asilzadelere mensup olmayan yeni derebeylere verildi. Bir başka kısmı ise bucak ve illere ayrılarak memurların yardımıyla doğrudan doğruya merkezin idaresi altına alındı. Büyük mülk sahipleri memurlar ve âlimlerden orta tabaka oluşturuldu. Devletteki değişim zamanla kendini gösterdi ve siyasi, iktisadi, kültürel açıdan büyük çapta ilerlemeye yol açtı. Han Hanedanlığı döneminden itibaren başlayıp gittikçe gelişen monarşist, hukuki merkezî sistem zamanla Çin’in esas siyasi yapısı haline geldi<a href="https://www.altayli.net/hun-devletlerinin-kurulus-ve-cokus-surecleri.html#_edn7" name="_ednref7"><sup>[7]</sup></a>.</p>
<p>Han Sülalesi Çin tarihinde çok önemli bir yer işgal etti. Öyle ki, Çin medeniyetine Han medeniyeti denildiği gibi, Çin’de yaşayanlara Han-ren (Çinli) ismi verildi ve yazı Han-zi (Çin yazısı) olarak tanındı. Han Sülalesi’nin ilk kuruluş dönemlerinde ekonomik ilerleme esas alındı. Nitekim sülalenin kurucusu Liu- bang, ekonomiyi canlandırmak için ordunun dağıtılıp askerlerin evlerine dönmesini ve çiftçilik yapmasını emretti. Halkın uzun süre bedelsiz çalışma mecburiyetini kaldırdı. Savaş döneminde kaçanların kendi yurtlarına dönerek ziraatçılık yapmalarını sağladı. Çok sayıda köleyi azat etti. Ayrıca sosyal ve ekonomik açıdan yenileşme faaliyetlerinin o sıralar oldukça güçlü olan Hun akınlarıyla akamete uğramaması için, onlara değerli hediyeler gönderip dünürlük tesis etti. İlaveten siyasi ve askerî ihtiyaçlardan dolayı aynı soydan olmayan beylikleri yok edip akrabalarını bey olarak tayin etti. Böylece ülke içerisinde her alanı kontrol edebilen güçlü bir merkezî yönetim oluşturmaya çalıştı<a href="https://www.altayli.net/hun-devletlerinin-kurulus-ve-cokus-surecleri.html#_edn8" name="_ednref8"><sup>[8]</sup></a>.</p>
<p>Çin’de değişim yaşanırken Tanhu Mo-tun’un Asya coğrafyasının en büyük askerî gücü haline getirdiği Asya Hun Devleti, bu konumunu M. Ö. 140 yılına kadar muhafaza etti. Bu arada ekonomik refah ve zenginliğin getirdiği zafiyetler ile Çinle yakın ilişkiler sonucunda değişen alışkanlıkların özellikle askerî ve siyasi alandaki menfi sonuçları belirli bir süre hissedilemediyse de, M. Ö. 140 yılında Çin tahtına Wu-di’nin çıkması Hunlar ve Çinliler açısından yeni bir dönemin başlangıcı ve Hunların zayıflamaya başlayarak uzun sürecek gerileme ve çöküş sürecine girmelerine neden oldu. Çin tarihinin önemli imparatorlarından birisi olan Wu-di, tahta çıktıktan sonra ülke dâhilinde devleti siyasi ve ekonomik olarak güçlendirmek, asayiş ve birliği sağlamak, hariçte ise topraklarını genişletmek gayesiyle yeni düzenlemeler yaptı<a href="https://www.altayli.net/hun-devletlerinin-kurulus-ve-cokus-surecleri.html#_edn9" name="_ednref9"><sup>[9]</sup></a>.</p>
<p>Çin İmparatorluğu M. Ö. 140’ta sadece asıl Çin’den ibaretti ve ülke, her biri kendi hükümdarı tarafından yönetilen tabi eyaletlere bölünmüş olduğu için birçok feodal özellikler gösteriyordu. Böyle olmakla beraber merkezî hükûmet büyük çoğunlukla zadegân mensuplarından meydana geliyordu. Wu-di bütün bunları değiştirdi. Tabi eyaletleri kaldırdı ve her eyaleti merkezî hükûmetin yönetimine aldı. Beylerin nüfuzunu tamamen yok etti. Ayrıca Konfuçyuzim’a büyük önem vererek halkta düşünce birliği sağlamaya çalıştı. Bu politikanın sonucu olarak, Han Hanedanlığı’nın kuruluşundan beri ilk kez Çin keyfiyet ve ad olarak tam bir krallık haline geldi. Wu-di topraklarını genişletmek için gayret gösterdiği kadar, ülkedeki gücünü pekiştirmeye de çaba sarf etti. Çin’in güney batı bölgelerini ele geçirdi. Çin’in güneyindeki Min-yue, Nen-yue ve Dong-yue bölgelerindeki Yue-renleri (Yueliler) mağlup ederek Çinlilerin barış içinde yaşamasını sağladı. Kuzeyde yaşayan ve Çinliler için en büyük tehlike olan Hunları mağlup edebilmek için yeni politikalar oluşturdu. Özellikle bozkır şartlarına uygun Hun tarzında hafif süvari birlikleri kurdu. O zamana kadar Hunlara karşı hep savunmada kalan Çin Devleti, Wu-di ile birlikte saldırı siyaseti takip etmeye başladı. Hunlara karşı harekâtı tek başına yapmaya cesaret edemediğinde müttefikler bulmaya çalıştı<a href="https://www.altayli.net/hun-devletlerinin-kurulus-ve-cokus-surecleri.html#_edn10" name="_ednref10"><sup>[10]</sup></a>. Bunu gerçekleştirmek için de M. Ö. 138 yılında Cang-çien’i Yüe-çi’lere elçi olarak gönderdi. Cang-çien’in vasıtasıyla Yüe-çilere, Hunlara karşı birlikte saldırmayı teklif etti<a href="https://www.altayli.net/hun-devletlerinin-kurulus-ve-cokus-surecleri.html#_edn11" name="_ednref11"><sup>[11]</sup></a>.</p>
<p>İmparator, Yüe-çi yardımını beklerken Hunlarla görünüşte dost kalmanın gerekli olduğunu düşündü. Bunun için aradaki barış ve dostluk anlaşmasını yeniledi. İpek ve kadifeden oluşan armağanlarla Tanhu’nun haremine bir Çin prensesi gönderdi. Aradan 5 yıl geçmesine rağmen, Cang-çien’den hiçbir haber alamayan imparator batıdan gelecek yardımdan ümidini kesti. Hunları yenecekse bunu Çin’in tek başına yapması gerektiğine kanaat getirdi. Bununla beraber Hunlara karşı açıkça meydan okumayı göze alamadığından hile ile zafer elde etmeyi tasarladı. Hazırlanan plana göre Tanhu ve maiyeti kuzey sınırlarındaki küçük Ma-yi Kenti’ne veya At Kenti’ne gitmeye kandırılacak ve yapılacak saldırıyla orada ya tutsak edilecek, ya da öldürülecekti. Hun sarayına sözde Hunlarla kadar birliği yapmak isteyen Ma-yi Kenti yerlisi küçük bir tüccar gönderildi. Adam kentte depolanmış değerli mallardan söz ederek, hem kenti hem de malları büyük bir kolaylıkla ele geçirebilmelerini sağlamak için kendilerini kente götürmek üzere rehberlik etme teklifinde bulundu. Tanhu Kün-çin hemen tuzağa düştü. 100.000 kişilik ordu ile Ma-yi üzerine yürüyüşe geçti. Bu arada 300.000 kişilik Çin ordusu ülkeyi çevreleyen değişik yerlerine gizlenmiş, sessizce Hunların hedeflerine ulaşmalarını bekliyordu. Bir süreliğine Çin stratejisinin başarılı olacağı ve Hun ordusunun tam bir çember içine alınacağı umudu belirdi. Ancak Ma-yi’ye birkaç mil kala Hun Tanhusu birden bütün ovalara hayvan sürüleri yayılmış olduğu halde sürülere göz kulak olacak hiçbir çobanın görünmediğini fark etti. Durumdan şüphelenerek ileri yürüyüşü durdurdu ve küçük bir askerî ileri karakola saldırarak oradaki görevliyi ele geçirdi. Görevli Çinlilerin hileli planını Hunlara açıkladı. Bunun üzerine Tanhu ordusuyla geri dönerek kuzeye geri çekildi. Çin kuvvetleri peşlerine düşmelerine rağmen bir sonuç elde edemedi. Bu olaydan sonra Çin ile Hun İmparatorluğu arasında bütün köprüler atıldı ve yıllarca iki kavim arasında savaş eksik olmadı. Bu savaşlar iki tarafta büyük kayıplara yol açtı<a href="https://www.altayli.net/hun-devletlerinin-kurulus-ve-cokus-surecleri.html#_edn12" name="_ednref12"><sup>[12]</sup></a>.</p>
<p>M. Ö. 127 yılında Çin kuvvetleri, Hunlar için psikolojik ve ekonomik ehemmiyeti olan Ordos bölgesini ele geçirdi. M. Ö. 126’da Tanhu Kün-çin’in ölmesi Hun Devleti’nin belirgin bir şekilde çözülme ve bozulma eğilimlerini ortaya çıkardı. Bununla beraber yerine oğlunun geçmesi gerekirken, darbe sonucu kardeşinin çıkması da Hunlar arasında büyük huzursuzluğa ve karışıklığa sebep oldu. Artık birbiri ardınca kifayetsiz ve dirayetsiz kimseler Hun Tanhusu oldu. Hükümdarlıkları çok kısa sürdü. Ülkenin iç işlerinde ve savaşlarda sağlam bir politika yürütülemez hale gelindi. Devletin zayıfladığı M. Ö. 140-87 yılları arasında Çin’de sadece bir imparator hüküm sürürken, Hun ülkesinde Tanhuluk tahtını Kün-çin dışında söz edilmeye değmeyen 7’den fazla kişi işgal etti. Bu liyakatsizlik devletin birçok kademesinde kendini göstermeye başladı<a href="https://www.altayli.net/hun-devletlerinin-kurulus-ve-cokus-surecleri.html#_edn13" name="_ednref13"><sup>[13]</sup></a>.</p>
<p>M. Ö. 124 yılında hafif süvari birliklerinden oluşan Çin ordusu, eskiden beri Hunların yaşadığı Kan-su bölgesine saldırarak Hunların bu sağ kanadındaki prensliğini mağlup etti. M. Ö. 121’deki Çinli General Ho K’ü-ping komutasındaki ikinci saldırı ile Çinliler, batıya açılan Kaşgar’ın doğusu ile Kan-su’nun batısı arasındaki bölgeyi ele geçirdi. İmparator Wu-di ticaret yolunda kontrolü sağladı. Bunun sonucunda Hunlar iktisadi olarak büyük zarara uğradı.</p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-80541" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-80541 size-full" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/04/Hun-%C4%B0mparatorlu%C4%9Fu.jpg" alt="" width="960" height="648"><figcaption class="wp-caption-text"><center><strong><span>Asya ve Avrupa Hun İmparatorlukları</span></strong></center></figcaption></figure>
<p>Değişik bölgelerde Çinlilerin saldırıları devam ederken M. Ö. 123’ten itibaren Hunlar Go-bi Çölü’nün güneyinde, Çin sınırına oldukça yakın olan başkentlerini daha doğru bir ifade ile askerî karargâhlarını Go-bi Çölü’nün kuzeyindeki Orhun veya Selenga çanağındaki bir yere naklettiler ki, bu saldırıdan vazgeçip savunmaya geçtiklerini gösterir. Artık Türkistan coğrafyasında Çin Devleti ile Hun Devleti arasındaki güç dengesi kesin olarak Çin lehine değişti<a href="https://www.altayli.net/hun-devletlerinin-kurulus-ve-cokus-surecleri.html#_edn14" name="_ednref14"><sup>[14]</sup></a>.</p>
<p>Çin ordusunun batıdaki zaferleri ve Hun Devleti’nin güç kaybetmesi sonucunda, tabi eyaletlerden bazıları Hunlardan koparak Çin hâkimiyetine girmeye başladılar. İmparator Wu-di yeni tabilerine büyük itibar göstererek onları rütbe, unvan, para ve toprakla ödüllendirdi. Ayrıca Wu-di, Çin İmparatorluğu’nun stratejik bakımından çok mühim bir şekilde topraklarını genişletti. Kuzeyde Hunlar ve güneyde Tibetliler arasında bir hat çekerek Hunların askerî seferlerde Tibetlilerin desteğini almalarına mani olmaya çalıştı. Daha önemlisi de Çin’in güneyde Kaşgarya ve diğer bölgelerle doğrudan temasa geçmesini sağladı. Bunların yanında İmparator Wu-di, M. Ö. 119’da Hunlara kesin bir darbe indirmeye karar vererek büyük bir ordu vücuda getirdi. Üstün silahlarla donanımlı ve çoğunluğu hareket kabiliyeti fazla Hun tarzında hafif süvarilerden oluşan ordu iki koldan harekete geçti. Kum fırtınası adı verilen savaşta Hunlar mağlup oldu. Güç ve nüfuzları kırıldı. Bu durumdan cesaretlenen Wu-di gönderdiği elçi vasıtasıyla Tanhu’ya kendisine tabi olması teklif etme cüretinde bulundu. Bu isteğe Tanhu büyük bir kızgınlıkla karşılık verdi ve elçiyi tutuklattı<a href="https://www.altayli.net/hun-devletlerinin-kurulus-ve-cokus-surecleri.html#_edn15" name="_ednref15"><sup>[15]</sup></a>.</p>
<p>M. Ö. 104 yılına geldiğinde Hun tahtına çok genç olduğu için ‘Çocuk Tanhu’ denilen yeni bir Tanhu çıktı. Çok geçmeden zalim bir kişilik ortaya koydu. Ülkede büyük bir huzursuzluk ve memnuniyetsizliğe yol açtı. Tanhu’nun yakın akrabalarından olan maiyetindekilerden birisi isyan bayrağını açtı. İsyancı, Çin sarayı ile irtibata geçerek tasarladığı darbe girişiminde kendisine yardım etmelerini istedi ve bunun karşılığında Han Hanedanı’nın sadık bir tebaası olacağına söz verdi. Bu fırsatı değerlendirmek isteyen İmparator Wu-di, M. Ö. 103’te gereken her türlü yardımı sağlaması için başarılı generallerden Caho-bu’nu 20.000 kişilik ordunun başında Moğolistan’a gönderdi. Fakat isyan başlamak üzereyken Tanhu bu teşebbüsü öğrendi ve isyancıyı öldürdü. Çinliler geri çekildi. Artık çeşitli vesilelerle Çin, Hunların iç işlerine karışır duruma geldi. Çin İmparatorluğu bu devrede Cungarya, Tanrı Dağları, Turfan, Kuçar ve Yarkent gibi Hun topraklarını ele geçirerek Hun Devleti’nin batı bölgesinde gücünü ve prestijini arttırmayı başardı<a href="https://www.altayli.net/hun-devletlerinin-kurulus-ve-cokus-surecleri.html#_edn16" name="_ednref16"><sup>[16]</sup></a>. M. Ö. 100 yılında Çin İmparatorluğu ihtişamın zirvesindeyken, Hun İmparatorluğu ise dâhili çöküntülerden kaynaklanan huzursuzluklarla uğraşmaya devam ediyordu. Hun tahtında Tanhular birbirini izlemiş ve hiç biri ne uzun süre tahta kalabilmiş, ne de dirayetli bir yönetim ve bir kişilik gösterebilmişti. Bu devre içinde uzun yıllar Hun sarayındaki güç, tahttaki hükümranın değil Wei-lu adındaki yetenekli bir Hun vatandaşının elinde idi. Wei- lu Hun asıllıydı fakat eğitimini Çin’de görmüş, Çin’i her yönüyle yakından tanımıştı. Hun başkentine ilk gelişi de, Çin İmparatorluğu’nun bir diplomatik göreviyle olmuştu. Hun topraklarına girişinden kısa bir süre sonra Tanhu’nun hizmetine girerek Çin ile olan bağlantısını koparmış, yalnız o zamanki Tanhu’ya değil, ondan sonrakilere de mahrem bir müşavir, resmî olmayan bir başbakanlık hizmeti gören yüksek bir mevkie getirilmişti<a href="https://www.altayli.net/hun-devletlerinin-kurulus-ve-cokus-surecleri.html#_edn17" name="_ednref17"><sup>[17]</sup></a>.</p>
<p>Çin İmparatoru Wu-di’nin M. Ö. 87’de ölmesi Hun Devleti’nde toparlanmaya yol açtıysa da, bu uzun sürmedi. Wu-di’dan sonra gelen imparatorlar da Çin siyasetinde belirgin bir değişikliğe gitmediler. Wu-di’nin bıraktığı yerden devam edilerek M. Ö. 72-71 yılında Hunlar üzerine yeni bir sefer düzenlendi. Bu hareket Hunlar açısından bir nevi sonun başlangıcı oldu. Hun Tanhusu devletinin iyice ters dönen talihini düzeltmek için M. Ö. 71 sonlarına doğru umutsuz son bir gayret gösterdi. Fakat bu seferi Çin’e karşı değil, yaşanılan felaketlerin baş müsebbibi olarak gördüğü Wu-sunlara karşı açtı. Birliklerini Altay Dağlarından geçirip Cungarya’ya soktu ve Wu-sunlara ani bir saldırı yaptı. Baskın Wu-sunların pek beklemediği kış mevsiminde olduğu için halkın pek çoğunu esir etmeyi başardı. Şimdilik bu kadarıyla yetinmeyi uygun gören Hun Tanhusu, Wu- sun ana kuvvetleriyle çarpışmayı beklemeden Moğolistan’a dönmeyi karar verdi. Hun ordusu tam bu sırada, belki de Altay Dağlarını geçerken alışılmamış derecede büyük bir kar fırtınasına yakalandı. Çok fazla sayıda insan ve at öldü. Ülkeye asıl ordunun ancak % 10’u dönebildi<a href="https://www.altayli.net/hun-devletlerinin-kurulus-ve-cokus-surecleri.html#_edn18" name="_ednref18"><sup>[18]</sup></a>.</p>
<p>Bu felaketin haberi yıldırım hızıyla Orta Asya’nın geniş ovalarına yayıldı ve çoğu eskiden Hunlara tabi olan topluluklar, uzun zamandan beri nefret ettikleri efendileri olan Hunlardan intikam almak için bu fırsattan yararlanma yoluna gittiler. Hemen hemen aynı zamanda batıdaki Wu-sunlar, kuzeydeki Ding-linglar ve doğudaki Wu-huan ile Sien-piler bütün tabilik bağlarını kopararak Hun topraklarına saldırmak üzere ordular gönderdiler. Öte yandan Çinliler de üç koldan harekete geçtiler. Hunların binlercesini öldürmek ve esir almak fırsatını buldular<a href="https://www.altayli.net/hun-devletlerinin-kurulus-ve-cokus-surecleri.html#_edn19" name="_ednref19"><sup>[19]</sup></a>.</p>
<p>Felaket üstüne felaket olarak Hun Ülkesi’nin her köşesinde çekirge sürüleri afetiyle büyük bir açlık ve kıtlık baş gösterdi. İddia edildiğine göre bütün nüfusun 2/3’ten fazlası ile büyük baş sürülerinin yarıdan çoğu bu açlık sonucu mahvoldu. Bir zamanlar Çin İmparatorluğu’nun ve Orta Asya’da yaşayan kavimlerin korkulu rüyası, kudretli Hun İmparatorluğu dize getirildi. Özellikle M. Ö. 60-58 yılları arasında hükümdar ailesine mensup olmakla birlikte zor ve hile ile Hun tahtına çıkan Tanhu öyle sert ve sevilmeyen birisi idi ki, bu yüzden ülkenin her yanında iç savaş başladı. M. Ö. 58 yılında Tanhu intihar etmeye zorlanıp, tahta hukuki sahibi Ho-han-yeh çıkarıldı (M. Ö. 58-31)<a href="https://www.altayli.net/hun-devletlerinin-kurulus-ve-cokus-surecleri.html#_edn20" name="_ednref20"><sup>[20]</sup></a>.</p>
<p>Tanhu Ho-han-yeh vezirinin de telkinleri ile Çin hâkimiyetine girerek, bu güç mali durumdan kurtulmak istedi. Ho-han-yeh’in bu teklifi Hun Devlet Meclisi’nde sert tartışmaların yapılmasına yol açtı. Bir nevi Hunlar; her şartta istiklali savunanlarla, tek kurtuluş çaresi olarak istiklalden vazgeçip, mali bakımdan kurtuluş için Çin tabiliğini görenler olarak ikiye ayrıldı. İstiklali feda etmek isteyen Ho-han-yeh ve taraftarları şu gerekçeyi ileri sürüyorlardı: “Bu olmamalı! (Devletlerin de) hem güçlü hem güçsüz zamanları olur. Şimdi Çin ezici güce sahiptir. Şehir devletleri ile Wu-sunlar, tıpkı bir cariye gibi hep Çin’e bağlandılar. Şan-yü Tsu-t’e-ho zamanından beri devlet -bir daha birleştirilmeyecek şekilde- bölünüyor. Bundan dolayı Çin’in üstün gücü karşısında boyun eğmek gerekir. Aksi takdirde tek bir gün bile rahat yüzü görülmez. Çin’in hâkimiyeti altında barış ve sükûnet bulunabilir. Yoksa parçalanarak batıp gidilir. Acaba bundan daha iyi öğüt verilebilir mi?”<a href="https://www.altayli.net/hun-devletlerinin-kurulus-ve-cokus-surecleri.html#_edn21" name="_ednref21"><sup>[21]</sup></a>.</p>
<p>Liderliğini Ho-han-yeh’in kardeşi Sol Bilge Eligi Çi-çi’nin yaptığı istiklal taraftarlarının fikirleri ise şöyleydi: “Hunlar cesareti ve kuvveti takdir ederler. Bağımlı olmak ve kölelik onlara en adi bir şey olarak gelir. At sırtında savaşmak ve mücadele etmek süratiyle devlet kuruldu. Kavimler arasında kuvvet ve otorite kazanıldı. Yiğit cengâverler ölünceye kadar savaşmalı ki, varlığımızı devam ettirebilelim. Şimdi iki kardeş, taht için mücadele etmektedir. Sonunda ya büyüğü ya küçüğü devlete sahip olacaktır. Gerçi şimdi, Çin bizden daha güçlüdür; fakat (bu durumda bile) Hun ülkesini ilhak edemez! Niçin kendimizi Çin’e bağımlı kılalım? Atalarımızın devletini Çinlilere devredelim? Bu, ölmüş atalarımıza büyük hakaret olur. Böylece, komşu devletler arasında gülünç duruma düşeriz. Evet, bu suretle (Çin’e bağlanmak) sükûnet tekrar tesis edilebilse bile, kavimler arasında yeniden üstünlüğümüzü elde edebilir miyiz? Biz ölsek de kahramanlığımızın şöhreti artacak. Oğullarımız ve torunlarımız daima devletin hâkimi olacaklar”<a href="https://www.altayli.net/hun-devletlerinin-kurulus-ve-cokus-surecleri.html#_edn22" name="_ednref22"><sup>[22]</sup></a>.</p>
<p>Meclis’teki bu tartışmadan sonra Ho-han-yeh ile onun Tanhuluğunu tanımayan, Çin tahakkümünü reddeden ve kuzey Moğolistan’da kendine bağlı kuvvetleri takviye eden Çi-çi arasında uzun bir taht mücadelesi başladı. Çi-Çi kardeşini mağlup ederek Orhon Nehri civarındaki başkenti ele geçirdi. Bunun sonucunda Hun Devleti ikiye ayrıldı (M. Ö. 54). Ho-han-yeh’nin yönetimindeki Doğu Hun Devleti Çin tabiliğine girerken, Çi-çi’nin liderliğindeki Batı Hun Devleti ise Çu-Talas havzasında etrafı surlarla çevrili yeni bir başkent kurarak M. Ö. 36 yılına kadar bağımsızlığını muhafaza etti. Ho-han-yeh kendisine bağlı kütlelerle Çin’in kuzey batı sınır bölgesine yani Ordus ve Ping-çu’ya çekildi. Çi-çi Tanhu ise Go-bi’nin kuzeyinde Orhun-Selenga bölgesindeki bağımsız devletini güçlendirmek ve iktisadi imkânlarını artırmak ve hâkimiyetini batıya doğru yaymak gayesiyle M. Ö. 51’de harekete geçti. Tanrı Dağlarının kuzeyi-Issık Göl havalesindeki Wu- sun’ları yenip; Targabatay bölgesindeki Ogur’ları, daha kuzeydeki Kırgızları ve İrtiş etrafındaki Ding-lingleri kendine tabi kıldı. Nüfuzunu Aral Gölü’ne kadar genişletti. Fakat Çin İmparatorluğu’nun Wu-sun’ları ve Kang-kü Devleti’ni kendi yanına alıp harekete geçmesiyle Çi-çi’nin hâkimiyeti sona erdi. Hun başkenti Çin ordusu tarafından tamamen tahrip edildi. Başkentte ibretlik bir müdafaa yapılarak sokaklarda kanlı savaşlar verildi. Hun Tanhuluk sarayında oda oda çarpışıldı ve Çi-çi, yanında oğlu ve hatunu da dâhil saray mensuplarından bir grupla göğüs göğüse vuruşup hayatını feda etti (M. Ö. 36). Böylece bağımsız Batı Hun Devleti sona erdi<a href="https://www.altayli.net/hun-devletlerinin-kurulus-ve-cokus-surecleri.html#_edn23" name="_ednref23"><sup>[23]</sup></a>.</p>
<p>Türkistan sahasında M. S. 18-46 yılları arasında güçlü devlet adamı Tanhu Yü, Hunlara yeniden bağımsızlık kazandırıp eski günleri andıran siyasi kuvvet elde ettiyse de, bu durum da uzun sürmedi. Yü’nün ölümünden sonra oğlu Pu ile yeğeni Pi arasında çıkan taht kavgaları Hunları tekrar kuzey ve güney olmak üzere ikiye ayırdı. Güney Hun Devleti Çin’e bağımlı kalarak Çin’in tayin ettiği Tanhular tarafından idare edildi. Kuzey Hun Devleti ise çevresindeki diğer kavimlerle mücadele ederek istiklalini korumaya çalıştı. Bağımsız bir siyaset takip edemeyen Güney Hun Devleti ayrıca Çin ile çevresindeki diğer kavimlere karşı mücadele eden bağımsız Kuzey Hun Devleti arasında tampon görevi yaptı. Kuzey Hun Devleti’nin siyasi varlığı, Wu-huan ve Siyen-pilerin devamlı baskısı sonucunda Miladi 2. asırda sona erdi. Hun boyları Moğolistan’ı boşaltmak mecburiyetinde kaldı ve batıya çekilerek Kazak bozkırlarında yaşayan soydaşlarına katıldı. Çin hâkimiyeti altında yaşayan ve iç karşılıklar içerisinde bulunan Güney Hun Devleti ise 216 yılında Çin’in topraklarını işgal etmesiyle nihayet buldu<a href="https://www.altayli.net/hun-devletlerinin-kurulus-ve-cokus-surecleri.html#_edn24" name="_ednref24"><sup>[24]</sup></a>.</p>
<p>Netice olarak, kendisinden sonra kurulan Türk devletlerine teşkilat ve zihniyet açısından temel teşkil eden ve tespit edilen ilk Türk devletini kuran Asya Hunları; Çin’in yıkıcı politikaları başta olmak üzere siyasi, askerî, iktisadi, kültürel, coğrafi, iklim ve tabii afetler gibi birçok sebepten ötürü, M. Ö. 140’lı yıllardan başlayarak uzun bir sürecin sonunda tarihe karıştı. Fakat Hun Devleti tarihin bilinmeyenlerle dolu derinliklerinde kalmışsa da, devleti yıkan saikler daha dün gibi hâlâ canlı olarak karşımızda durmaktadır.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-64347" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2015/05/Avrupa-Hun-imparatorlugu.jpg" alt="" width="800" height="450" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2015/05/Avrupa-Hun-imparatorlugu.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2015/05/Avrupa-Hun-imparatorlugu-768x432.jpg 768w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2015/05/Avrupa-Hun-imparatorlugu-100x56.jpg 100w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2015/05/Avrupa-Hun-imparatorlugu-260x146.jpg 260w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2015/05/Avrupa-Hun-imparatorlugu-450x253.jpg 450w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2015/05/Avrupa-Hun-imparatorlugu-86x48.jpg 86w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2015/05/Avrupa-Hun-imparatorlugu-210x118.jpg 210w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2015/05/Avrupa-Hun-imparatorlugu-279x157.jpg 279w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2015/05/Avrupa-Hun-imparatorlugu-357x201.jpg 357w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2015/05/Avrupa-Hun-imparatorlugu-750x422.jpg 750w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2015/05/Avrupa-Hun-imparatorlugu-180x101.jpg 180w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2015/05/Avrupa-Hun-imparatorlugu-267x150.jpg 267w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2015/05/Avrupa-Hun-imparatorlugu-368x207.jpg 368w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span><strong>Avrupa Hun Devleti’nin Kuruluş ve Çöküş Süreci</strong></span></p>
<p>Orta Asya’da hâkimiyetlerini kaybeden Hun boylarının büyük kitlesi, IV. yüzyılın ikinci yarısı başlarında “Kuzey Göç Yolu”nu takiple Hazar Denizi kuzeyindeki “Kavimler Kapısı” adı verilen geçitten geçerek Doğu Avrupa’da görülmeye başladılar<a href="https://www.altayli.net/hun-devletlerinin-kurulus-ve-cokus-surecleri.html#_edn25" name="_ednref25"><sup>[25]</sup></a>. Hunların batıda ilerleme, fetih ve Avrupa coğrafyasında devlet kurma sürecinde faaliyette bulundukları saha içerisinde siyasi ve etnik durum şöyleydi: Çin, 220 yılında Han Hanedanlığı’nın yıkılışından 581’de Sui Sülalesi’nin kuruluşuna kadar geçen sürede siyasi ve ekonomik olarak kargaşa içerisinde bulunuyordu. Siyasi mücadeleler neticesinde çıkan uzun savaşlar, istilalar ve tabii afetler Çin’i iyice zayıflattı ve savunmasız bıraktı. Bu ahval her bölgede derebeyliklerin ortaya çıkmasına sebep oldu. Birlik sağlanamayan ve farklı sülaleler tarafından çok sayıda devlet kurulan Çin, bu dönemde sınırlarının uzağında cereyan eden hadiselerle ilgilenecek vaziyette değildi<a href="https://www.altayli.net/hun-devletlerinin-kurulus-ve-cokus-surecleri.html#_edn26" name="_ednref26"><sup>[26]</sup></a>.</p>
<p>IV. yüzyılın sonlarında Avrupa coğrafyasının ise güney kesimini Büyük Roma İmparatorluğu, kuzey kesimini ise birçok küçük kavim işgal ediyordu.</p>
<p>Roma İmparatorluğu’nun kuzey sınırları Kuzey Kafkasya ile Tuna ve Ren ırmaklarından geçmekteydi. O sıralarda Roma İmparatorluğu siyasi ve ekonomik çöküntü içerisinde bulunuyordu. Ayrıca batıda çeşitli kavimlerin hücumları, liyakatsiz imparatorların idaresi ve iç mücadeleler imparatorluğu iyice güçsüzleştirmişti. İmparator Diocletianus (284-305), yeni bir düzen ile devleti iki ‘Augustus’ idaresinde bölmüştü. Bu durum iktidar mücadelesini arttırdı. Devletin merkezini yeniden kurduğu ‘Constantinopolis’e geçiren Büyük Constantinus (306- 337)’un kudretli idaresi gerilemeyi belirli bir süre durdurdu, fakat onun ölümünden sonra devlet zayıflamaya devam etti. Mücadele içinde geçen I. Theodosius devri sonunda, 364’ten beri batı ve doğu diye ikiye ayrılan imparatorluk, onun ölümü ile iki oğlu arasında kesin şekilde bölündü. Batı Roma’yı Honorius (395-423), Doğu Roma’yı da Arcadius (395-405) aldı. Batı Roma, Kuzey kavimlerinin sürekli akınları ve tahripleri sonunda tamamen çöktü. Doğu Roma, daha çok Grek karakteri alarak hâkimiyetini devam ettirdi<a href="https://www.altayli.net/hun-devletlerinin-kurulus-ve-cokus-surecleri.html#_edn27" name="_ednref27"><sup>[27]</sup></a>.</p>
<p>Hunlar daha batıya göç etmeden Türkistan’da bulundukları zamanda Güney Rusya üzerinde uzun süre hâkim olan İskitler ve çeşitli Sarmat grupları tarafından batıya itilmişlerdi. Sarmat baskısının artması neticesinde İskit İmparatorluğu tamamen parçalanmış ve küçük İskit grupları geri çekilerek bağımsızlıklarını kısa süre korumuşlardı, fakat bunlar da Sarmatlar tarafından ele geçirilerek varlıklarına son verilmişlerdi<a href="https://www.altayli.net/hun-devletlerinin-kurulus-ve-cokus-surecleri.html#_edn28" name="_ednref28"><sup>[28]</sup></a>. Bundan sonra Sarmat grupları hızlı bir şekilde batıya geldiler ve Kafkasya bölgesini tamamen geçerek, kuzey-batı İran topraklarının büyük bir kısmını yağma ettiler. Fakat daha büyük bir bölgeyi ele geçirmek için de batı istikametine yönelmeye devam ettiler. Güney Rusya’ya ilave olarak, sonraları şimdiki Romanya topraklarını aştılar. Bazı Sarmat grupları daha ileri giderek Karpat dağlarını geçtiler ve Doğu Macaristan (Tuna’nın doğu ve kuzey bölgesi)’ı işgal ettiler. Bu Sarmat gruplarından bazıları Tuna Nehri’ni geçerek Roma İmparatorluğu’nun korunan kısımlarını yağmaladılar. Zaman zaman Roma birlikleri de Tuna’yı geçerek misilleme yolu ile Sarmatlara saldırdılar<a href="https://www.altayli.net/hun-devletlerinin-kurulus-ve-cokus-surecleri.html#_edn29" name="_ednref29"><sup>[29]</sup></a>.</p>
<p>Hunlar çağında Sarmatlar ayrı ve farklı gruplara ayrılmışlardır. Bunlardan en önemli üç tanesi şunlardır: Macaristan’ın büyük kısmını işgal eden Jazygler; ağırlık merkezi güney-batı Rusya’da olan Roxolanlar ve Alanlardır. Sarmatların doğu bölümünü oluşturan ve yenilmez okçular olarak görülen Alanlar İtil -Ten ırmakları arası ile Kuzey Kafkasya’da yaşıyorlar ve göçebe idiler<a href="https://www.altayli.net/hun-devletlerinin-kurulus-ve-cokus-surecleri.html#_edn30" name="_ednref30"><sup>[30]</sup></a>.</p>
<p>Yaşadıkları sahalarda kendi aralarında birlik tesis edemeyen Sarmatlar, bunu fırsat bilen Güney Rusya’daki istilacıların kuzey ve batı yönlerinden taarruzları sonucunda mağlup oldular. Bu bölgedeki Sarmatların mirascıları Baltık Denizi kıyılarına daha önceden dağılmış olan Germen kabileleri idi<a href="https://www.altayli.net/hun-devletlerinin-kurulus-ve-cokus-surecleri.html#_edn31" name="_ednref31"><sup>[31]</sup></a>. Romalılara göre Germanya bölgesi, doğuda Ren’den Vistül’e, kuzeyde ise Tuna’dan Baltık Denizi’ne kadar uzanan sahayı içine alıyordu. Bu bölge aşağı yukarı günümüzde Hollanda, Almanya, Danimarka, Çek, Slovakya Cumhuriyetleri, Macaristan ve Romanya’yı kapsıyordu. Belli başlı Germen kavimleri ise Ren yukarısında Franklar, Belçika’nın bu kısmında Salienlar, Moesia Nehri’nin kenarına kadar Ripuarlar, Ren Nehri kolunda Burgundlar ile Vandallar, daha güneyde ise Alamanlar idi. Ayrıca Tuna’nın aşağısında Markomanlar, Danimarka’dan Ren’e kadar kuzeydenizi kenarında Angle ve Saxonlar bulunmaktaydı<a href="https://www.altayli.net/hun-devletlerinin-kurulus-ve-cokus-surecleri.html#_edn32" name="_ednref32"><sup>[32]</sup></a>. M. S. 200 yılına kadar güneye ve güneydoğuya kaydılar. Eskiden Sarmatlar’ın elinde bulunan Avrupa’daki tüm yerleri yavaş yavaş işgal ettiler. Bu arada Macaristan’daki Sarmatların küçük grupları ayakta kalabildi ve kısa süre bağımsızlıklarını koruyabildiler. Orta Asya’dan ard arda gelen Hun saldırıları, Germenleri Sarmat Ülkesi’ni terketmeye zorladı. Germenlerin güney-batı yerine güney-doğuya genişlemesi belirsiz bir şekilde devam etti ve daha sonraki dünya tarihi bakımından derin izler bıraktı<a href="https://www.altayli.net/hun-devletlerinin-kurulus-ve-cokus-surecleri.html#_edn33" name="_ednref33"><sup>[33]</sup></a>.</p>
<p>M. S. II. yüzyıldan beri Romalılar, kuzey-doğu komşuları olarak Sarmat grupları ve çeşitli kavimler ile iç içeydiler. Bu kavimler daha sonraki tarihî gelişimde mühim rol oynayacaklardır. Nitekim Macaristan’da Vandallar, Suebler (eski Quadların bir kolu), Karpatlar’ın eteklerinde Transilvanya (sonraki Erdel)’da Gepidler; Güney Rusya’da ise Gotlar bulunmaktaydılar. Avrupa’nın güçlü ve önemli kavimlerinden olan Gotların iskân sahaları Don arazisinin ötesinde Olt Irmağı’na kadar bütün Eflak ovalarını kaplamakta, Moldavya ile Erdel’in güneyindeki dağlara kadar uzanmaktaydı. Dinyester ve Don ırmakları arasında Doğu Gotları (Ostrogotlar), Dinyester’in batısında ise Batı Gotları (Vizigotlar) yaşamaktaydılar. Ayrıca İtil’in batısında Volga havzasından Fin Körfezi’ne kadar geniş ormanlık sahada birçok Fin kavmi, Dinyeper’in batı istikametinde Karpatlara doğru da çeşitli Slav kavimleri, bugünkü Bavyera’da Alamanlar, Orta ve aşağı Ren boyunda da Franklar bulunmaktaydılar<a href="https://www.altayli.net/hun-devletlerinin-kurulus-ve-cokus-surecleri.html#_edn34" name="_ednref34"><sup>[34]</sup></a>.</p>
<p>Milâdın ilk yıllarında Baltık Denizi’nin güney sahillerinde yaşamış olan Gotlar, tesbiti güç bir takım sebeplerden dolayı, II. asrın sonunda bugünkü Güney Rusya havalisine göç etmişlerdir. Bunlar Karadeniz sahillerine kadar gelmişler ve Don ile Tuna arasındaki sahayı işgal etmişlerdir. Güney Rusya bozkırlarına yerleşmiş olan Gotların faaliyetleri, III. asırda iki istikamet aldı. Bunlar bir taraftan Karadeniz sahillerine denizden akınlar icra etmeye çalışırlarken, diğer taraftan da güney batıda Romalıların Tuna sınırlarına yaklaştılar ve imparatorlukla ilişkiye geçtiler. Sarmatları Kıpçak Bozkırı’ndan çıkardılar. III. yüzyılın ilk yarısında Doğu ve Batı olmak üzere ikiye ayrıldılar. M. S. IV. yüzyılın başlarında Gotlar arasında siyasi liderlik Doğu Gotlarına geçti. Özellikle Doğu Got Kralı Ermanarik bu gücü elinde bulunduruyordu. Ermanarik, kuzeydoğu Asya’da yaşayan Slav kabilelerinin ülkesini fethederek krallığını bir imparatorluğa dönüştürdü. Batı Gotları ve onların daha da batıda olan komşuları üzerinde siyasi bakımdan bir nüfuza sahip oldu. Batı Gotları ise en ünlüsü Athanarik olan kendi kabile reisleri tarafından idare edilmekteydiler<a href="https://www.altayli.net/hun-devletlerinin-kurulus-ve-cokus-surecleri.html#_edn35" name="_ednref35"><sup>[35]</sup></a>.</p>
<p>366 yılında Romalılar ile Gotlar arasında savaş çıktı. Roma ordusu mağlup oldu. 369 yılına kadar süren bu mücadeleler neticesinde, 370 yılında Gotlar ile Roma İmparatorluğu arasında bir antlaşma yapıldı. Buna göre; Romalılar Gotların kesin bağımsızlığını kabul ettiler. İki yer hariç Gotların Tuna’yı geçmesi yasaklandı. Bu iki yerde ise Romalılar ile Gotlar arasında ticaret yapılan merkezler bulunmakta idi. Bu antlaşmayla Gotlar, Hun akınlarından önce Roma İmparatorluğuna karşı aktif hareketlerinden vazgeçtiler<a href="https://www.altayli.net/hun-devletlerinin-kurulus-ve-cokus-surecleri.html#_edn36" name="_ednref36"><sup>[36]</sup></a>.</p>
<p>Sâsâniler ise II. Şapur (309-379) öldüğünde oldukça güçlenmiş, doğudaki düşmanlarla uzlaşmışlar ve Ermenistan’ı kontrol altına almışlardı. Sâsâni İmparatorluğu, II. Şapur’un ölümünden I. Kavad’ın (483-531) taç giymesine kadar Doğu Roma İmparatorluğu’yla girişilen bir kaç savaşın dışında nispeten durağandı. II. Şapur 379 yılında öldüğünde, üvey kardeşi II. Ardeşir’e (379-383; Kuşanlı Vahram’ın oğlu) ve onun oğlu olan III. Şapur’a (383-388) güçlü bir imparatorluk bırakmıştı. Fakat ikisi de II. Şapur’un kabiliyetlerini gösteremediler. IV. Behram da (388-399) babası kadir pasif olmasa da imparatorluk için önemli bir şey başaramadı. Bu zaman zarfında Ermenistan, Roma ve Sâsâni imparatorlukları arasında anlaşma sonucu paylaşıldı. Sâsâniler Büyük Ermenistan üzerindeki hâkimiyetlerini yeniden kurarken, Doğu Roma İmparatorluğu Batı Ermenistan’ın küçük bir bölümünü elde tuttu<a href="https://www.altayli.net/hun-devletlerinin-kurulus-ve-cokus-surecleri.html#_edn37" name="_ednref37"><sup>[37]</sup></a>.</p>
<p>IV. Behram’ın oğlu olan I. Yezdigirt (399-421) diplomatik açıdan kuvvetliydi ve fırsatçıydı. I. Yezdigirt dinî tolerans uyguladı ve dinî azınlıkların yükselmesi için onlara hürriyet sağladı. Onun dönemi nispeten huzurlu geçen bir zaman dilimi oldu. Romalılarla uzun süren bir barış antlaşması imzaladı. I. Yezdigirt’in halefi, en çok bilinen Sâsâni krallarından biri ve birçok efsanenin de kahramanı olan oğlu V. Behram’dır (421-438). V. Behram, daha çok bilinen adıyla Behram-ı Gur, babası I. Yezdigirt’in bir Arap hanedanı olan El-Hirah tarafından yardım gören asilzadelerin muhalefetleri neticesinde aniden ölmesinin (ya da suikaste uğraması) ardından tacı ele geçirdi. 427 yılında Eftalitlerin (Ak-Hunlar) doğuda başlattıkları işgali durdurdu. V. Behram’dan sonra tahta çıkan oğlu II. Yezdigirt (438-457) adaletli ve ılımlı bir hükümdardı. Fakat I. Yezdigirt’in aksine azınlık dinlerine özellikle Hristiyanlar’a karşı sert bir politika uyguladı<a href="https://www.altayli.net/hun-devletlerinin-kurulus-ve-cokus-surecleri.html#_edn38" name="_ednref38"><sup>[38]</sup></a>.</p>
<p>II. Yezdigirt, hükümdarlığının başlarında Hintli müttefikleri de dâhil olmak üzere farklı kavimlerden oluşan karma bir ordu kurarak Doğu Roma İmparatorluğu’na saldırdı. Yezdigirt ağır bir selle karşılaşmasaydı, şaşkınlık geçiren Romalılar karşısında Roma içlerine kadar ilerleyebilecekti. Doğu Roma İmparatoru II. Theodosius, komutanını II. Yezdigirt’in kampına göndererek barış çağrısında bulundu. 441 yılında devam eden görüşmeler neticesinde iki imparatorluk da karşılıklı olarak sınırlarına istihkâm oluşturmayacaklarına dair söz verdiler. II. Yezdigirt daha kuvvetli olmasına rağmen Kidarite Krallığı’nın Parthia ve Harezmiya’daki akınları sebebiyle daha fazlasını istemedi. Kuvvetlerini 443’te Nişabur’da topladı ve Kidaritelere karşı uzun süreli bir sefer başlattı. Birçok muharebenin ardından, 450 yılında Kidariteleri mağlup ederek Amu-Derya Nehri’nin ötesine sürdü. Son yıllarında, Kidaritler ile tekrar savaştı. 457 yılında ölümü üzerine II. Yezdigirt’in daha genç oğlu III. Hürmüz (457-459) başa geçti. Kısa hükümdarlığı esnasında, soylular sınıfının desteğini arkasına alan büyük kardeşi I. Firuz ile sürekli mücadele etti. Baktria’da Akhunlar (Eftaliteler) ile savaştı. Firuz tarafından 459 yılında öldürüldü. V. yüzyıl başlarında, Akhunlar diğer göçebe gruplarla birlikte İran’a saldırdı. Başlangıçta, V. Behram ve II. Yezdigirt, bunlara kesin mağlubiyeti zorla kabul ettirdi ve doğu tarafına sürdü. Hunlar V. yüzyıl sonlarında tekrar gelerek İranlı I. Firuz’u (457-484) 483 yılında yendiler. Bu zaferin ardından İran’ın doğu bölgelerini işgal eden Hunlar buraları yağmaladılar. Böylece yıllar sonra öçlerini almış oldular. Bu saldırılar imparatorluğa düzensizlik ve kaos getirdi<a href="https://www.altayli.net/hun-devletlerinin-kurulus-ve-cokus-surecleri.html#_edn39" name="_ednref39"><sup>[39]</sup></a>.</p>
<p>Sogdiana bölgesini ele geçirip, 370’li yıllarda İtil Nehri’ni geçerek İtil, Don ve Kafkasya arasındaki sahada yaşayan Alanları mağlup ettikten, İtil-Don ırmakları arasındaki dağınık Sarmat gruplarına nüfuzlarını kabul ettirdikten sonra, coğrafi, askerî, siyasi ve iktisadi şartların uygun olduğu ve kendilerine karşı koyabilecek bir gücün bulunmadığı böyle bir ortamda Balamir idaresinde ilerleyen Hunlar, hâkimiyetleri altına aldıkları Alanlarla birlikte 17 kavmin itaat ettiği büyük bir devlet olan Ostrogotların (Doğu Gotları) topraklarına saldırdılar. Ostrogotları ağır bir mağlubiyete uğrattılar ve hâkimiyetleri altına aldılar (374­375). Bu zaferden sonra Hunlar, Dinyester Nehri’nin sağ taraflarında bulunan Athanarik idaresindeki Vizigotlar (Batı Gotları) üzerine bir gece baskınıyla hücum ettiler ve Vizigotları bozguna uğrattılar. Athanarik kendisine bağlı kitlelerle birlikte Karpatlara kaçarak canını kurtarabildi (376). Hun kuvvetlerinin ilerlemesi neticesinde harekete geçen ve birbirlerini yaşadıkları yerlerden atan kavimler, Roma İmparatorluğu’nun kuzey eyaletlerini alt-üst ederek İspanya’ya kadar uzanmak suretiyle Avrupa’nın etnik çehresini değiştiren “Kavimler Göçü”nün başlamasına sebep oldular. Bu durum, Hunlarla henüz hiç karşılaşmamış olmalarına rağmen Romalıları ağır ekonomik ve siyasi krizle karşı karşıya bıraktı. Artık Avrupa içlerine nüfuz etmeye başlayan Hunlar; merkezlerini IV. yüzyılın ortalarında Hazar Denizi’nin kuzeyinden İtil Irmağı’na kadar uzanan bozkırdan Karpatlara doğru kaydırarak, 374 yılında Ostrogotların mağlup olmasından yaklaşık 30 yıl sonra güçlerini Roma başta olmak üzere birçok kavime kabul ettirmişler ve Avrupa coğrafyasında bir Türk devleti tesis etmeye başlamışlardır<a href="https://www.altayli.net/hun-devletlerinin-kurulus-ve-cokus-surecleri.html#_edn40" name="_ednref40"><sup>[40]</sup></a>.</p>
<p>Avrupa’da ilerlemeleri “yüksekten esen kasırgalara” benzetilen, I. ve II. Balkan seferleriyle Doğu Roma; Campus Mauriacus Savaşı ve Roma Seferi ile Batı Roma imparatorlukları başta olmak üzere otuzdan fazla kavim ve topluluğu etki alanına alan Hunların kurduğu devlet kısa sürede sınırları tam olarak bilinemeyen, fakat bir taraftan Atlas Okyanusu üzerindeki adalara, diğer taraftan Sâsâni sınırına belki de Altaylara kadar uzanan büyük bir imparatorluk haline geldi<a href="https://www.altayli.net/hun-devletlerinin-kurulus-ve-cokus-surecleri.html#_edn41" name="_ednref41"><sup>[41]</sup></a>. Zaten başlangıçtan beri Hunların hareket sahaları kendi hayat şartlarına da uygun Doğu Avrupa’daki bozkırlarda oldu<a href="https://www.altayli.net/hun-devletlerinin-kurulus-ve-cokus-surecleri.html#_edn42" name="_ednref42"><sup>[42]</sup></a>. Nitekim Hunların batı istikametindeki ilerlemeleri Balkaş Gölü’nün güneyinden Sogdiana bölgesine, oradan Kafkasya önlerine ve Don-Volga nehirlerinin aşağı mecralarına doğru idi. Buradan Orta Tuna merkezli Hun fütühatı Ukrayna’nın bütün güney bölgesi, sonra Don-Volga arasındaki düzlük, kuzeyde Saratov ve Kuybişev’e kadar uzanan, güneyde ise Don Nehri’nin aşağı kısmı, Volga ve Kafkaslar tarafından kesilen açık, otlu Avrupa bozkırlarını kapsadı<a href="https://www.altayli.net/hun-devletlerinin-kurulus-ve-cokus-surecleri.html#_edn43" name="_ednref43"><sup>[43]</sup></a>. İklimin kurak olması dolayısıyla büyük çapta ormanları olmayan, fakat otlu ve hayvan yetiştirmeye müsait, Mançurya’dan Karpatlara kadar uzanan bu bozkır sahası iki mıntıkaya ayrılırdı. Biri toprakları münbit, ikincisi ise kumlu olan saha idi. Hunların merkezi durumundaki Macar Ovası, Karpatlar bölgesindeki bozkırların kalbi durumundaydı. Bu stratejik ve verimli topraklar Hunların kısa sürede büyük ve zengin bir imparatorluk vücuda getirmelerini kolaylaştırdı (395-400)<a href="https://www.altayli.net/hun-devletlerinin-kurulus-ve-cokus-surecleri.html#_edn44" name="_ednref44"><sup>[44]</sup></a>.</p>
<p>Türk tarihinin büyük hükümdarlarından olan, kavimlere korku ve dehşet saçan Attila’nın 452 yılında ölümünden sonra koskoca devlet parçalanma ve çökme sürecine girdi. Bunun en büyük sebebi ise Attila gibi karizmatik bir liderden sonra, onun yerinin doldurulamayarak merkezî otoritenin zayıflaması idi. Bunun neticesi; hâkimiyet altına alınan ve iç işlerinde bağımsız, kendi krallarının idaresinde Hunlara hizmet eden kavimlerin birbiri ardınca isyanı ile bağımsızlıklarını elde etmelerini getirdi. Bu arada kardeşler arasındaki taht kavgası da devletteki bu çözülmeyi kolaylaştırdı. Attila’nın ölümünden sonra Onegesius başta olmak üzere bazı devlet ileri gelenlerinin desteğiyle büyük oğlu İlek Hun tahtına çıktı. Fakat hâkimiyeti çok kısa sürdü. İktidarı sırasında zayıflamaya başlayan merkezî gücü ayakta tutmaya ve imparatorluktan ayrılmaya çalışan kavimlerin hareketini durdurmaya çalıştı. Hun Devleti’ne isyan eden Gepid Kralı Ardarik’e karşı mücadele etti. 454 yılında Tuna bölgesinden Güney Pannonia’ya döndü. Bu sırada Ardarik’in komutasındaki, Germen ve Sarmatların da yardım ettiği Gepid ordusu ile Karpat Havzası’nda karşı karşıya geldi. Hun İmparatorluğu’nun parçalanma aşamasında hayatî önemi bulunan bugünkü Macaristan’da olduğu tahmin edilen Nedao (Neato) Nehri civarındaki savaşta ordusu mağlup oldu (454). Ordusunun başında kahramanca dövüşen kendisi de, savaş meydanında aldığı yaralar neticesinde öldü. Bu mağlubiyetten sonra çok zayiat veren Hunlar geri çekildi. Boşalan merkezi ise Gepidler tarafından istila edildi<a href="https://www.altayli.net/hun-devletlerinin-kurulus-ve-cokus-surecleri.html#_edn45" name="_ednref45"><sup>[45]</sup></a>.</p>
<p>Bu yenilginin ardından Attila’nın kendisine çok benzeyen ortanca oğlu Dengizik ile en sevdiği küçük oğlu İrnek kendisine bağlı kütlelerle birlikte Tuna boyundan Karadeniz’in kuzey bölgelerine, Dobruca ve Basarabya bozkırlarına çekildi. Böylece Avrupa’ya yayılmış olan Hun boyları hâkimiyetlerini tamamen kaybetmiş oldular. Dengizik, yeniden Hunları toparlamak ve devleti ihya gayesiyle kahramanca mücadeleler verdiyse de başarılı olamadı. Nihayet 468 yılında Trakya kumandanı Anagastes idaresindeki Doğu Roma ordusu ile yapılan savaşta tuzağa düşürülerek öldürüldü ve kesilen başı İstanbul’a gönderildi.</p>
<p>Mızrağa takılı vaziyette caddelerde törenle gezdirilip At Meydanı’nda halka teşhir edildi. İlek ve Dengizik’in savaş meydanında ölümlerinden sonra Doğu Avrupa’daki Hun Devleti kesin olarak dağılarak tarihe karışmış oldu. Hakkında malumat bulunmayan ve idaresindeki Hunlarla Dobruca’ya çekilen İrnek ise daha sonraki Bulgarların nüvesini teşkil etti<a href="https://www.altayli.net/hun-devletlerinin-kurulus-ve-cokus-surecleri.html#_edn46" name="_ednref46"><sup>[46]</sup></a>.</p>
<p>Hun Devleti’nin Attila’dan sonra 10 yıl gibi kısa sürede sona ermesinde bahsedilen sebepler yanında, Attila’nın devlet bürokrasisinde meydana getirdiği yeni yapılanmanın da önemli rolü olmuştur. Nitekim kabileler konfederasyonu ve kan bağı, akrabalık üzerine kurulu ilk dönemin aksine Attila’nın iktidarında kabilelerin ve boyların gücü kırılmış, akrabalığı esas alan yapılanmaya müsaade edilmemiş ve kabile beyleri merkezden uzaklaştırılmışlardır<a href="https://www.altayli.net/hun-devletlerinin-kurulus-ve-cokus-surecleri.html#_edn47" name="_ednref47"><sup>[47]</sup></a>. Avrupa’da hâkimiyet altına alınan kavimlere ise, vergi vermek, ihtiyaç anında belirli sayıda asker göndermek gibi mükellefiyetleri yerine getirmeleri şartıyla iç işlerinde serbestlik tanınmış, fakat Doğu ve Batı Roma başta olmak üzere başka devletlerle münasebet tesis etmelerine izin verilmemiştir. Ayrıca tabi olan kralların bazıları ile yabancı uyruklu birtakım insanlar ise Hun başkentinde Atilla’nın hizmetine alınmış, çeşitli makam ve mevkilerde görevlendirilmişlerdir. Farklı kavimlerden gelen bu kişiler Attila’nın diplomatik işlerini yerine getirmişler, ülkeye gelen yabancı elçilik heyetleri ile müzakerelerde bulunmuşlar, Attila’nın elçisi olarak İstanbul başta olmak üzere yabancı başkentlere gitmişler, tabi kavimler arasındaki nizamı sağlamışlar, vergi toplamışlar, ticareti ve ülkenin gıda ihtiyacının karşılanmasını organize etmişler, Attila’nın şahsi korumasını sağlamışlardır. Hun hiyerarşisinde belirli yeri, nüfuzu ve gücü olan bu kişiler ayrıca muayyen günlerde Attila’ya silahlı olarak eşlik etmişler, Attila’nın huzuruna direk çıkma ve görüşme hakkına sahip olmuşlar, Attila’nın oğulları yanında veya müstakil olarak sorumluluklarına verilen belirli bölgenin idaresini üstlenmişler, sefer zamanlarında emirleri altına verilen kıtaları ile asker göndermekle yükümlü tabi kavimlerin kuvvetlerine kumandanlık etmişlerdir. Kabilelerin nüfuzunu kıran Attila, hâkimiyet altına aldığı yabancı kavimlerden seçtiği bu insanlarla, yeni bir düzen ve şekle soktuğu devlette kendisine sadakatle hizmet eden, gelecekleri yalnız kendisine bağlı olan aristokratik bir zümre teşkil etmiştir. Fakat Attila’nın ölümüyle birlikte korkuya ve otoriteye bağlı gücün ortadan kalkmasıyla, devletin içini çok iyi tanıyan bu yeni aristokratik güç, isyanla idareleri altındaki toplulukları birer birer bağlı oldukları Hunlardan koparmıştır<a href="https://www.altayli.net/hun-devletlerinin-kurulus-ve-cokus-surecleri.html#_edn48" name="_ednref48"><sup>[48]</sup></a>.</p>
<p>Asya ve Avrupa Hunları örneğinde olduğu gibi, farklı coğrafyalarda da olsa devleti zirveye taşıyan karizmatik liderin ölümünün ardından Türk devletlerinin zayıflamaları, çözülme ve çöküş sürecine girmeleri meselesi, üzerinde uzun uzun düşünmemiz, tartışmamız ve bugünkü Türk devletlerinin yarınları için gereken dersleri almamız açısından mühim bir konu olarak bütün canlılığıyla önümüzde durmaktadır.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yrd. Doç. Dr. Ali AHMETBEYOĞLU</strong></span></a>
</p><p>İstanbul Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Tarih Bölümü Öğretim Üyesi.</p>
<p><strong>Alıntı Kaynağı:</strong> Kuruluş ve Çöküş Süreçlerinde Türk Devletleri Sempozyumu Bildirileri (5-6 Kasım 2007)</p>
<hr>
<div><span><strong><u>Dipnotlar:</u></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/hun-devletlerinin-kurulus-ve-cokus-surecleri.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> L. Ligeti, “Asya Hunları”, <em>Attila ve Hunları,</em> Ankara 1982, s. 26-27; S. Koca, “Büyük Hun Devleti”, <em>Türkler</em>, c: III, Ankara 2002, s. 687.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/hun-devletlerinin-kurulus-ve-cokus-surecleri.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> B. Ögel, <em>Büyük Hun İmparatorluğu Tarihi I</em>, Ankara 1981, s. 148-150; L. Ligeti, <em>Bilinmeyen İç Asya</em>, Ankara 1986, s. 40; S. Koca, “Eski Türklerde Sosyal ve Ekonomik Hayat”, <em>Türkler</em>, c: III, s. 21.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/hun-devletlerinin-kurulus-ve-cokus-surecleri.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> B. Ögel, <em>aynı eser,</em> s. 177-180; B. Ögel, “Büyük Hun İmparatorluğu ve Daha Önceki Devletler”, <em>Tarihte Türk Devletleri I,</em> Ankara 1987, s. 7-8.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/hun-devletlerinin-kurulus-ve-cokus-surecleri.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> W. Eberhard, <em>Çin Tarihi</em>, Ankara 1987, s. 77-80; De Groot, <em>Die Hunnen der Verchristlichen Zeit I</em>, Berlin- Leipzig 1921, s. 39-44.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/hun-devletlerinin-kurulus-ve-cokus-surecleri.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> De Groot, <em>aynı eser,</em> s. 47-48; I. Vasary, <em>Eski İç Asya’nın Tarihi,</em> (Türk. terc. İ. Doğan), İstanbul 2007, s. 54-55.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/hun-devletlerinin-kurulus-ve-cokus-surecleri.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a>  B. Ögel, “Büyük Hun İmparatorluğu ve Daha Önceki Devletler”, s. 9-12; S. Koca, “Büyük Hun Devleti”, s. 690-702.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/hun-devletlerinin-kurulus-ve-cokus-surecleri.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> W. Eberhard, <em>aynı eser</em>, s. 85-86.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/hun-devletlerinin-kurulus-ve-cokus-surecleri.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> W. Eberhard, <em>aynı eser</em>, s. 91-93; L. Ligeti, <em>Bilinmeyen İç Asya</em>, s. 51-58.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/hun-devletlerinin-kurulus-ve-cokus-surecleri.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> A. Onat, “Çin-Türkistan İlişkilerinin Başlangı cı Hakkında Bazı Bilgiler”, <em>Belleten</em>, LIV, 211, 1991, s. 913 vd.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/hun-devletlerinin-kurulus-ve-cokus-surecleri.html#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> W. M. McGovern, <em>The Early Empires of Central Asia,</em> Chapell Hill-North Carolina 1939, s. 131-132.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/hun-devletlerinin-kurulus-ve-cokus-surecleri.html#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> Cang-çien’in faaliyetleri ve sunduğu rapor, Çin İmparatorluğu’nda büyük bir yankı uyandırdı ve daha sonraki Çin siyaseti için de önemli bir rehber vazifesi gördü. Cang-çien’in en büyük gayesi Hunlara karşı Çin’e müttefik aramak idi. bu düşüncelerle uzun maceralardan sonra Yüe-çi ülkesine gitti. Bugünkü Afganistan’ın kuzeyindeki Yüe-çi’lerden istenilen neticeyi elde edemedi. Cang-çien 10 yıla aşkın gezisi ile alakalı olarak imparatora sunduğu raporda, ilk önce uzak batıda Çin menşeli mallar (ipek) gördüğünü kaydetti. Hunlar ve daha ileride yaşayan kavimler yüzünden bu eşya, İç</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/hun-devletlerinin-kurulus-ve-cokus-surecleri.html#_ednref12" name="_edn12"></a>Asya’ya, Yüe-çi’lere giderken, onun da geçmiş olduğ u yoldan asla gidemezdi. Bunu soruşturduğunda bunları n doğrudan doğruya Çin değil Hindistan’dan gelmekte olduğunu ö ğrendi. Orada bir güney yolunun geçtiğini anladı. Böylece güney ticaret yolu keşfedildi.</span></div>
<div><span>Ayrıca, raporda kendileriyle kârlı ticaret yapılabilecek, biraz cesaretle hâkimiyet altına alınabilecek ve vergiye bağlanabilecek kavimlerin oturdukları zengin memleketlerle, ehemmiyetli şehirler hakkında tafsilatlı malumat verildi. Gerçekten Çin İmparatoru Cang-çien’in tarihî ve coğrafi açıdan önemli olan raporunu okuyarak tavsiyelerini tuttu. Böylece Çin’in batıya doğru yayılma politikası başlamış oldu. Yine Cang-çien’in teklifi doğrultusunda Çin imparatoru Hunlara karşı Wu-sunlarla irtibata geçti. Böylece onların yıkılı ş sürecinde önemli rol oynayan kavimlerden birisi olan Wu- sunlarla ittifak tesis edildi. Bkz O. Franke, <em>Geschicte des Chinesischen Reiches I,</em> Berlin 1930, s. 336 vd.; L. Ligeti, <em>aynı eser</em>, s. 51-58.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/hun-devletlerinin-kurulus-ve-cokus-surecleri.html#_ednref13" name="_edn13">[12]</a> M. McGovern, <em>aynı eser,</em> s. 135-136.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/hun-devletlerinin-kurulus-ve-cokus-surecleri.html#_ednref13" name="_edn13">[13]</a> B. Ögel, <em>Büyük Hun İmparatorluğu Tarihi I</em>, s. 540-602; A. Onat, “Han Döneminde Hun-Çin Ekonomik İlişkileri (M. Ö. 206-M. S. 220)”, <em>Belleten</em>, LI, sayı 200, 1987, s. 613.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/hun-devletlerinin-kurulus-ve-cokus-surecleri.html#_ednref14" name="_edn14">[14]</a> D. Sinor (Derleyen), <em>Erken İç Asya Tarihi</em>, İstanbul 2002, s. 182-183; A. Onat, S. Orsoy, K. Ercilasun<em>, Han Hanedanlğı Tarihi Hsiung-nu (Hun) Monografisi,</em> Ankara 2004, s. 26-27.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/hun-devletlerinin-kurulus-ve-cokus-surecleri.html#_ednref15" name="_edn15">[15]</a> W. M. McGovern, <em>aynı eser</em>, s. 140-141.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/hun-devletlerinin-kurulus-ve-cokus-surecleri.html#_ednref16" name="_edn16">[16]</a> W. Samolin, <em>East Turkistan to the Twelfth Century</em>, The Hague 1964, s. 23 vd.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/hun-devletlerinin-kurulus-ve-cokus-surecleri.html#_ednref17" name="_edn17">[17]</a> W. M. McGovern, <em>aynı eser</em>, s. 153-154.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/hun-devletlerinin-kurulus-ve-cokus-surecleri.html#_ednref18" name="_edn18">[18]</a> W. M. McGovern, <em>aynı eser</em>, s. 168.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/hun-devletlerinin-kurulus-ve-cokus-surecleri.html#_ednref19" name="_edn19">[19]</a> B. Ögel, <em>Büyük Hun İmparatorluğu Tarihi II</em>, Ankara 1981, s. 125-130. Eyaletlerin başındaki prenslerin Çin ordusuna mağlubiyette Hun Tanhusu tarafından mesul tutulmaları ve Tanhu’nun hışmına uğrama korkuları da Hunlara hı yanette rol oynamıştır. Bkz W. M. McGovern<em>, aynı eser</em>, s. 170.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/hun-devletlerinin-kurulus-ve-cokus-surecleri.html#_ednref20" name="_edn20">[20]</a> B. Ögel, “Batı Hun İmparatorluğ u”, <em>Tarihte Türk Devletleri I</em>, s. 24-25; W. M. McGovern, <em>aynı eser</em>, s. 169.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/hun-devletlerinin-kurulus-ve-cokus-surecleri.html#_ednref21" name="_edn21">[21]</a> S. Koca<em>, Büyük Hun Devleti</em>, s. 704.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/hun-devletlerinin-kurulus-ve-cokus-surecleri.html#_ednref22" name="_edn22">[22]</a> A. Donuk, “İlk Türk Milliyetcisi Çi-Çi Tanhu”, <em>Türk Dünyası Tarih Dergisi</em>, sayı 3, 1987, <em>s.</em> 44-45.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/hun-devletlerinin-kurulus-ve-cokus-surecleri.html#_ednref23" name="_edn23">[23]</a> İ. Kafesoğlu<em>, Türk Milli Kültürü</em>, İstanbul 1997, s. 65-66.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/hun-devletlerinin-kurulus-ve-cokus-surecleri.html#_ednref24" name="_edn24">[24]</a> H. Schreiber, <em>Die Hunnen</em>, Münih, 1978, s. 17-80; B. Ögel, <em>Büyük Hun İmparatorluğu Tarihi II,</em> s. 252 vd.; A. Onat, “Hunların Doğuda Üstünlük Dönemi (MS. 46)”, <em>Cumhuriyetin 60. Yıldönümü Armağanı, DTCF Dergisi</em>, Ankara 1987, s. 390-395; S. Koca, <em>Büyük Hun Devleti</em>, s. 705-706.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/hun-devletlerinin-kurulus-ve-cokus-surecleri.html#_ednref25" name="_edn25">[25]</a> Bu yol, Hazar ve Kıpçak bozkırları adı verilen geniş düzlükler üzerinden Tuna Nehri mansı bına kadar iner. Bu ırmağın açtığı vadi boyunca ilerliyerek “Demir Kapı” geçitinden aşar ve muazzam Macar Ovası’na kadar uzanır.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/hun-devletlerinin-kurulus-ve-cokus-surecleri.html#_ednref26" name="_edn26">[26]</a> W. Eberhard, <em>Çin Tarihi</em>, s. 123 vd.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/hun-devletlerinin-kurulus-ve-cokus-surecleri.html#_ednref27" name="_edn27">[27]</a> F. Altheim, <em>Attila Et Les Huns</em>, Paris 1952, s. 93-100; C. Diehl, <em>Bizans İmparatorluğunun Tarihi</em>, (Türk. terc. A. G. Bozkurt), İstanbul 2006, s. 19-24. A. Alföldi<em>,</em> “The Invasions of Peoples From the Rheine to the Black Sea”, <em>CAİ</em>, 12, London, 1939, s. 138-164. Ayrıca Montesquieu<em>, Romalıların Yükselişi ve Düşüşü,</em> İstanbul 2001; E. Gibbon, <em>Roma İmparatorluğunun Gerileyiş ve Çöküş Tarihi I-V,</em> (Türk. terc. A. Baltacıgil), İstanbul 1986, 1987, 1988, 1995 kitablarına bakılabilir. Türkçe yayımlanmış olan eserler, bu mevzuda bir bütün olarak değişik vecheleriyle bilgi vermesi açısından önemlidir.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/hun-devletlerinin-kurulus-ve-cokus-surecleri.html#_ednref28" name="_edn28">[28]</a> W. M. McGovern, <em>aynı eser,</em> s. 341-356; F. Altheim, <em>Attila,</em> s. 64 vd.; H. Janos, <em>Studies on the History of the Sarmatians</em>, Budapest, 1950, s. 9 vd.; İ. Durmuş, <em>İskitler</em>, İstanbul 2007, s. 92-93.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/hun-devletlerinin-kurulus-ve-cokus-surecleri.html#_ednref29" name="_edn29">[29]</a> W. M. McGovern, <em>aynı eser,</em> s. 356-357; A. Berthelot, <em>L’Asie Ancıenne Centrale Et Sud-Orıentale,</em> Paris 1930, s. 43 vd.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/hun-devletlerinin-kurulus-ve-cokus-surecleri.html#_ednref30" name="_edn30">[30]</a> K. Zeuss, <em>Die Deutschen Und Die Nachbarstamme,</em> Heidelberg, 1925, s. 270-285, 691 vd.; İ. Durmuş, <em>Sarmatlar</em>, İstanbul 2007, s. 65-81.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/hun-devletlerinin-kurulus-ve-cokus-surecleri.html#_ednref31" name="_edn31">[31]</a> W. M. McGovern, <em>aynı eser,</em> s. 357.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/hun-devletlerinin-kurulus-ve-cokus-surecleri.html#_ednref32" name="_edn32">[32]</a> A. N. Kurat, <em>IV-XVII. Yüzyıllarda Karadeniz Kuzeyindeki Türk Kavimleri ve Devletleri</em>, Ankara 1972, s. 1417; T. Sandor, <em>Germania</em>, Budapest, 1969, s. 8-37.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/hun-devletlerinin-kurulus-ve-cokus-surecleri.html#_ednref33" name="_edn33">[33]</a> W. M. McGovern, <em>aynı eser,</em> s. 358-359; I. Vasary, <em>aynı eser,</em> s. 84-85.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/hun-devletlerinin-kurulus-ve-cokus-surecleri.html#_ednref34" name="_edn34">[34]</a> A. Makte, J. Isaac, <em>Histoire Romaine,</em> Paris, 1925, s. 416-419.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/hun-devletlerinin-kurulus-ve-cokus-surecleri.html#_ednref35" name="_edn35">[35]</a> F. Altheim, H. V. Haussig, <em>Die Hunnen in Osteuropa,</em> Baden-Baden 1958, s. 63-66; I. Bona, <em>De la Dacie Jusqu’a Erdöelve L’epoque de la Migration des Peuples en Transylvania</em> (271-895), <em>Histoire De La Transylvania</em>, Budapest, 1993, s. 67-80; O. Pritsak, <em>The Goths and The Huns</em>, <em>Teoderico ei Goti tra Oriente e Occidente</em>, Editör A. Carile, Ravenna 1995, s. 33-35.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/hun-devletlerinin-kurulus-ve-cokus-surecleri.html#_ednref36" name="_edn36">[36]</a> W. M. McGovern, aynı eser, s. 358 vd. ; H. Wolfram, <em>Geschichte Der Goten</em>, Münih, 1979, s. 16 vd.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/hun-devletlerinin-kurulus-ve-cokus-surecleri.html#_ednref37" name="_edn37">[37]</a> I. Bona, <em>Das Hunnenreich,</em> Stuttgart, 1991, s. 19-24; R. Furon<em>, İran,</em> İstanbul 1943, s. 97vd. ; Jean -Paul Roux, <em>Orta Asya Tarih ve Uygarlık</em>, İstanbul 2001, s. 124-126.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/hun-devletlerinin-kurulus-ve-cokus-surecleri.html#_ednref38" name="_edn38">[38]</a> E. Naskali, “İran”, <em>DİA,</em> 22, s. 395; M. Bala, “İran”, <em>İA</em>, V/2, s. 1015; M. Mokri, “Iran”, <em>El<sup>2</sup> (</em>İng), IV, 11­12.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/hun-devletlerinin-kurulus-ve-cokus-surecleri.html#_ednref39" name="_edn39">[39]</a> Procopius, <em>Historiae</em>, neşr. L. Dindorf, Bonn 1823, s. I, 7, 1; W. M. McGovern<em>, aynı eser</em>, s. 410-414; E. Konukçu, <em>Kuşan ve Akhunlar Tarihi</em>, Ankara 1973, s. 75-83.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/hun-devletlerinin-kurulus-ve-cokus-surecleri.html#_ednref40" name="_edn40">[40]</a> A. Ahmetbeyoğlu, <em>Avrupa Hun İmparatorluğu,</em> Ankara 2001, s. 25-42.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/hun-devletlerinin-kurulus-ve-cokus-surecleri.html#_ednref41" name="_edn41">[41]</a> Th. Mommsen, <em>Gesammelte Schriften IV</em>, Berlin 1906, s. 539; F. Altheim, <em>Geshichte Der Hunne, I,</em> Berlin 1959, s. 4 vd.; L. Rasonyı, <em>Tarihte Türklük,</em> Ankara 1971, s. 69.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/hun-devletlerinin-kurulus-ve-cokus-surecleri.html#_ednref42" name="_edn42">[42]</a> Nitekim daha merkezlerini Don bölgesinden Avrupa içlerine kaydırmadan evvel Hunlar planlı bir şekilde yerleşerek vatan haline getirilecek en müsait toprakları bulmak için iki koldan keşfe çıktılar (395). Ağırlık merkezi Tuna olan Batı kanadı tarafından organize edilen bir kısım Hunlar, önce donmuş olan Tuna’dan geçerek Moesia düzlüklerini zapt ettiler. Buradan Alpler’e kadar akınlar yapmayı denediler. Balkanlar, İllyria ve Trakya’ya kadar ilerliyerek tahrip ettiler. Hunların bu hareketi Romalılardan çok, 20 yıl önceki dehşeti içlerinde taşıyan Gotlarda büyük bir korku uyandırdı. Merkezi Don Nehri civarında bulunan doğu kanadı tarafından tertip edilen ve Basık ile Kursık adlı iki bey tarafından idare edilen bir kısım Hunlar ise Kafkasya üzerinden Küçük Asya (Anadolu) ve Suriye’ye vardılar. Bu Anadolu keşfi sırasında Hunlar; bugünkü Erzurum ve Karasu ile Fırat’ı geçerek Malatya ve Çukurova bölgesine kadar ilerlemişler, Urfa ile Antalya’yı kuşatıp, Suriye’ye gelerek Kudüs taraflarına ulaşmışlardır. Orta Anadolu’ya, Kayseri-Ankara civarına kadar gittikten sonra, Azerbaycan-Bakü yolu ile merkezlerine geri dönmüşlerdir. Bu durum, Doğu Roma İmparatorluğu kadar Sâsânileri de telaşlandırmış ve korkuya sevk etmiştir. Bu hareketten sonra Hunlar kendilerine uygun çoğrafya olarak Avrupa’yı seçmişlerdir. Bkz A. Ahmetbeyoğlu, <em>Avrupa Hun İmparatorluğu,</em> s. 43-44.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/hun-devletlerinin-kurulus-ve-cokus-surecleri.html#_ednref43" name="_edn43">[43]</a> K. Czegledy, <em>Nomad nepek vandorlasa napkelettöl napnyugatig,</em> Budapest 1969, s. 1; F. Altheim, <em>Geshichte Der Hunnen I,</em> s. 101.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/hun-devletlerinin-kurulus-ve-cokus-surecleri.html#_ednref44" name="_edn44">[44]</a> L. Rasonyi, <em>Macar Arkeolojisinde Hunlar, Avarlar, Macarlar,</em> İstanbul 1938, s. 2; F. Altheim, <em>Geshichte Der Hunnen, I,</em> s. 103 vd.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/hun-devletlerinin-kurulus-ve-cokus-surecleri.html#_ednref45" name="_edn45">[45]</a> <em>Marcellinus Comes, Chronicon,</em> Chronica Minora, II, Bkz Monumenta Germenia Historica, neşr. Th. Mommsen, Berlin, 1840, s. 96; B. Szasz, <em>A Hunok Törtenete Attila Nagykiraly,</em> Budapest, 1943, s. 426­427; E. A. Thompson, <em>A History of Attila and the Huns,</em> Oxford, 1948, s. 153-154; F. Altheim, H. W. Haussig, <em>Die Hunnen in Osteuropa,</em> Baden, 1956, s. 57 vd.; O. J. Maenchen- Helfen, <em>Die Welt Der Hunnen</em>, Köln, 1978, s. 110 vd.; D. Sinor, <em>The Cambridge History of Early Inner Asia</em>, Cambridge, 1990, s. 198; K. Matyas, <em>Hol Van A Nedao Folyo,</em> Szazadok, XXXIX, 1905, s. 941-945; P. Vaczy, <em>Hunlar Avrupa’da, </em>s. 117.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/hun-devletlerinin-kurulus-ve-cokus-surecleri.html#_ednref46" name="_edn46">[46]</a> A. Ahmetbeyoğlu, <em>Avrupa Hun İmparatorluğu, s.</em> 118-127.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/hun-devletlerinin-kurulus-ve-cokus-surecleri.html#_ednref47" name="_edn47">[47]</a> Attila’nın Türk asıllılar başta olmak üzere bazı kabilelerin nüfuzlarını arttırmalarına müsade etmeyip beyleri merkezden uzaklaştırmasının temel sebebi büyük ihtimalle, daha önceleri Amilsurlar, İtimarlar, Tonesurlar ve Boiscler gibi Türk olan kabilelerin Doğu Roma ile münasebet kurup isyana teşebbüs etmiş olmalarından dolayı bundan sonra böyle hareketlere mani olmak içindi. Nitekim Doğu Roma ile yapılan antlaşmalarda buna özellikle dikkat etmiş ve herkese ibret olsun diye de Hun hükümdar soyundan olup İstanbul’a kaçan ve kendisine iade edilen Mama ile Attakam’ı Margus’da idam ettirmiştir. Bk A. Ahmetbeyoğlu, <em>Avrupa Hun İmparatorluğu</em>, s. 60-62.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/hun-devletlerinin-kurulus-ve-cokus-surecleri.html#_ednref48" name="_edn48">[48]</a> I. Bona, <em>Das Hunnenreich, s.</em> 61-71; J. Harmatta,, <em>“The Golden Bow of the Huns”, Acta Archaeologica Academiae Scientiarum Hungaricae</em>, I, 1951, s. 142 vd. ; E. A. Thompson, <em>History of Attila and The Huns</em>, Oxford 1948, s. 177 vd. ; F. Altheim, <em>Attila et les Huns</em>, s. 131 vd., 158 vd. ; R. L. Reynolds-R. S. Lopez, “Odacer:German or Hun?”, <em>American Historical Review,</em> 52, 1946, s. 48-53; B. Szasz, <em>A Hunok Törtenete, Attila Nagykıraly</em>, Budapest 1943, s. 368 vd., 389 vd.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Oruç Reis</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/oruc-reis</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/oruc-reis</guid>
<description><![CDATA[ Oruç Reis
Midillili sipahi Yâkub Ağa’nın dört oğlundan ikincisi olup Barbaros Hayreddin Paşa’nın ağabeyidir. Baba Oruç, Oruç Gazi ve kırmızı sakallı olduğu için Barbaros olarak da tanınır. Hayatı hakkındaki bilgiler Barbaros Hayreddin Paşa’nın kendisi için Murâdî’ye yazdırdığı Gazavât-ı Hayreddin Paşa adlı esere dayanır. Kimliği ve Kuzey Afrika’ya geliş tarihiyle ilgili Batı kaynaklarının verdiği bilgiler hatalıdır (Soucek, III […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c49dae4e1e.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:43 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Oruç, Reis</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="800" height="450" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/08/Idris-Bostan.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/oruc-reis.html">Oruç Reis</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. İdris BOSTAN</strong></span></a>
</p><p>Midillili sipahi Yâkub Ağa’nın dört oğlundan ikincisi olup Barbaros Hayreddin Paşa’nın ağabeyidir. Baba Oruç, Oruç Gazi ve kırmızı sakallı olduğu için Barbaros olarak da tanınır. Hayatı hakkındaki bilgiler Barbaros Hayreddin Paşa’nın kendisi için Murâdî’ye yazdırdığı Gazavât-ı Hayreddin Paşa adlı esere dayanır. Kimliği ve Kuzey Afrika’ya geliş tarihiyle ilgili Batı kaynaklarının verdiği bilgiler hatalıdır (Soucek, III [1971], s. 238-250). Aslen Vardar Yenicesi’ndendir (Kâtib Çelebi’ye göre Eceovalı, Tuhfetü’l-kibâr, s. 39).</p>
<p>Genç yaşta reisliğe özenerek bir tekne ile deniz ticaretine başladı. En küçük kardeşi İlyas ile birlikte Trablusşam’a yaptığı bir sefer esnasında Rodos şövalyeleriyle girdiği bir savaşta kendisi esir, kardeşi ise şehid oldu. Diğer kardeşi Hızır’ın (Barbaros Hayreddin Paşa) onu fidye karşılığında kurtarma teşebbüsleri sonuçsuz kaldı; zindanda ağır şartlar altında iken kürek çekmek üzere gemiye gönderildi. O sırada Teke-ili / Antalya sancak beyi olan Şehzade Korkut’un her yıl fidye ödeyerek Rodos şövalyelerinden kurtardığı 100 esiri taşıyan gemide bulunuyordu. Geminin Antalya yakınlarında karaya yanaştığı sırada bir fırsatını bulup kaçtı.</p>
<p>Antalya’da Ali kaptanın gemisinde ikinci reis olarak göreve başladı ve ticaret amacıyla İskenderiye’ye gitti. Şöhreti ve gemicilikteki mahareti her tarafa yayılınca Sultan Kansu Gavri tarafından Memlük Devleti hizmetine alındı. Hindistan’a gönderilecek kırk kalyonluk bir donanmanın inşası için İskenderun’da hazırlatılan keresteyi almak üzere on altı gemilik küçük bir filo ile denize açıldığında bir Rodos donanmasının hücumuna uğradı ve filosu dağıldı. Ardından Antalya’ya dönüp Şehzade Korkut’un da yardımıyla on sekiz oturaklı bir kalyata inşa ettirdi.</p>
<p>Rodos civarında korsanlık yaparak şövalyelere pek çok zarar verdi ve ganimet aldı. Ancak Rodos şövalyelerinin sıkı takibi sonunda bir limanda bastırıldığı sırada gemisine el konulması üzerine Antalya’ya dönmek zorunda kaldı (917/1511). Bu esnada Saruhan sancak beyi olarak Manisa’da bulunan Şehzade Korkut ile yeniden temas sağladı. Onun desteğiyle biri yirmi dört, diğeri yirmi iki oturaklı iki kalyata yaptırdı; levent, mühimmat, erzak ihtiyaçları da karşılandı; diğer eksikleri ise Foça’da tamamlandı. Bu yardımlarına karşılık teşekkür için Manisa’ya gitti ve Korkut’tan korsanlık için izin aldı, şehzadenin yakın adamı Piyâle Bey’in tavsiyesiyle de İtalya sahillerine doğru denize açıldı.</p>
<p>Oruç Reis, Pulya sahillerinde iki Venedik gemisini içindeki 24.000 altın, mal ve erzakla birlikte ele geçirdi. Daha sonra Eğriboz yakınlarında üç Venedik gemisiyle savaşarak 285 esir ve pek çok ganimet alıp Midilli’ye kardeşlerini ziyarete gitti. Elde ettiği ganimetleri memleketindeki akrabalarına ve yoksullara dağıttı. Tekrar Şehzade Korkut’u ziyaret etmek istediyse de I. Selim’in padişah olduğunu ve Korkut’un takibata uğradığını öğrendi. Bunun üzerine kış mevsimini geçirmek için İskenderiye’ye gitti (918/1512), Memlük Sultanı Kansu Gavri’ye sığındı ve ondan iltifat gördü. O kışı sefer hazırlıkları ile geçiren Oruç Reis beraberindeki Yahyâ Reis ile birlikte ilkbaharda denize açıldı.</p>
<p>Kıbrıs yakınlarında beş Venedik ticaret gemisini zaptederek Cerbe adasına yöneldi ve gemileri tüccarlara satıp Mısır sultanına kıymetli hediyeler gönderdi. Cerbe’yi kendisine merkez yaptı, akın faaliyetlerini buradan yürüttü. Bu sırada kardeşi Hızır Reis de (Barbaros Hayreddin) ona katıldı. Anadolu’daki taht kargaşası yüzünden iki kardeş Tunus’a gitti. Tunus Sultanı V. Muhammed ile görüşerek ondan kendilerine bir yer göstermesini istediler ve elde edecekleri ganimetin beşte birini vermeyi teklif ettiler. V. Muhammed onları Halkulvâdî Kalesi’ne yerleştirdi (919/1513).</p>
<p>Oruç Reis, Hızır ve Yahyâ reisler 920 (1514) ilkbaharında denize açıldı. Önce Sardinya adası açıklarında bir korsan gemisini ve ardından buğday yüklü bir Ceneviz korsan gemisini ele geçirerek içindeki 150 kişiyi esir aldılar. Daha sonra kumaş yüklü büyük bir kalyonu zaptedip Tunus’a götürdüler. Oruç Reis, ikinci seferinde Deli Mehmed Reis ile birlikte dört gemilik bir filo ile İspanya taraflarına yelken açtı. Burada asker yüklü bir kalyonla giriştiği zorlu çatışmada yaralanmasına rağmen galip geldi.</p>
<p>Artık Oruç Reis ve kardeşinin ünü Batı Akdeniz ülkelerinde yayılmıştı. Daha sonra Cezayir’e yakın Bicâye Kalesi civarında savaşa tutuştuğu on korsan gemisinden dördünü Hızır Reis’in yardımıyla ele geçiren Oruç Reis bu savaşta bir top ateşiyle ağır şekilde yaralandı ve bir kolu kesildi. Ertesi yıl bahar mevsiminde iki kardeş, sekiz gemiyle İspanya’daki Endülüs Müslümanlarına yardım etmek üzere yeniden harekete geçti. Bu sırada Flandra beyinin yedi gemilik ticaret konvoyundan Hint kumaşı taşıyan birini ele geçirip Tunus’a gönderdiler. Minorka adasında demirleyerek pek çok esir ve ganimet aldıkları gibi Cenova’da dört gemi ele geçirdiler. İspanya sahillerine geldiklerinde Endülüs Müslümanlarına yardımcı olmaya çalıştılar.</p>
<p>Bir ara Midilli’ye giden Oruç Reis burada kalıp yerleşmeyi düşündüyse de daha sonra Hızır Reis’ten ayrılmamaya karar verdi. Tunus’a geldiklerinde çeşitli hediyeler sundukları Tunus sultanı ve bölge halkı onları büyük bir memnuniyetle karşıladı. Diğer taraftan Muhyiddin Reis kumandasında altı gemilik bir filoyu çeşitli hediyelerle İstanbul’a gönderdi. Osmanlı Padişahı Yavuz Sultan Selim, bizzat huzuruna kabul ettiği Muhyiddin Reis’e Oruç Reis ve kardeşine verilmek üzere iki elmas kabzalı kılıç, iki sorguç, iki hil‘at ve iki firkate hediye etti. Tunus’tan on iki gemiyle denize açılan Oruç Reis ve kardeşi Bicâye Kalesi üzerine giderken yolda rastladıkları bazı gemileri ele geçirdiler ve içindeki Endülüs Müslümanlarını kurtararak Deli Mehmed Reis’le Tunus’a gönderdiler. Ardından yolları üzerindeki Cicel Kalesi’ni zaptettiler ve içine elli cenkçi yerleştirdiler; limana da üç gemi bıraktılar.</p>
<p>Oruç Reis ve kardeşinin bütün Akdeniz’e korku salan faaliyetleri Tunus sultanını da endişelendirmeye başlamıştı. Oruç Reis, Benî Hafs hânedanı ile uğraşmak yerine İspanyol ve Cenevizliler tarafından istilâ edilen Cezayir bölgesini kendisine hedef seçti. On bir gemiyle geldiği Bicâye’nin dış kalesini karaya top ve asker çıkartarak dört gün içinde ele geçirdi. Civarda bulunan Arap aşiretlerinin yardımı ile iç kale üzerinde yapılan savaşlar ise sonuçsuz kaldı. Büyük bir İspanyol donanmasının gelmekte olduğu haberi duyulunca Oruç Reis nehirde bıraktığı, sular çekildiği için yüzdürme imkânı olmayan gemilerini yaktı ve aldığı esirlerle birlikte karadan Cicel’e gitti. Burada kaldığı süre zarfında yerli emîrlerin hâkimiyet mücadelesine karıştı.</p>
<p>Cezayir halkı kendilerine baskı yapan İspanyollar’a karşı onlardan yardım istedi. İki kardeş, Kuzey Afrika’daki Hristiyan üstünlüğünü ortadan kaldırmak amacıyla en seçkin askerlerden oluşan bir birlikle karadan Cezayir’e yürüdü. Denizden de on sekiz çektiri ve üç barça ile diğer yardımcı kuvvetler ve mühimmat sevkedildi. Cezayir’e vardıklarında limana hâkim bir noktada olan ve İspanyollar’ın elinde bulunan Penon adasındaki kalenin yerli halk tarafından kuşatması sürüyordu. Bu arada İspanya Kralı Ferdinand öldüğü için İspanyollar arasında karışıklık çıkmıştı.</p>
<p>Oruç Reis, Cicel’de bulunan kardeşi Hızır Reis’e mektup göndererek yardım istedi. Kardeşlerini bulmak için Midilli’den Tunus’a gelen İshak Bey de beraberindeki birkaç gemiyle Cezayir’e ulaştı. Oruç Reis bir taraftan Penon adasındaki İspanyol kalesini topa tutarken diğer taraftan Cezayir kalesini tamir ettirdi. Bu sırada İspanyollar’la iş birliğine teşebbüs eden Cezayir hâkimi Selim Tumi’yi öldürttü. Bu gelişmeler İspanya’yı harekete geçirdi ve Don Diego kumandasında 140 parça gemiden oluşan bir donanma 15.000 kişilik kuvvetle Cezayir’e gönderildi (922/1516). İspanyol kuvvetleri karaya asker çıkararak Cezayir kalesini kuşattı ve toplarla dövmeye başladı. Ancak Oruç Reis’in kaleyi şiddetle savunması karşısında bazı Arap kabilelerinin destek vermesine rağmen 1500 ölü ve birçok esir bırakarak geri çekildiler. Ardından İspanyollar’la iş birliği yapan yerli kabileler cezalandırıldı ve Hızır Reis’in katılımıyla Cezayir yakınlarındaki Tenes fethedildi.</p>
<p>İki kardeş daha sonra bölgede idare ve güvenliği sağlamak üzere iş bölümü yaptı. Ülkenin daha güvenli olan doğu tarafları Hızır Reis’e, merkezi Cezayir olan batı bölgeleri Oruç Reis’e bırakıldı. Askerî kuvvetlere çeki düzen verildi. Nüfus ve arazi sayımı yapılarak asker sayısı ve gelirlerin miktarı tesbit edildi. Oruç Reis’in Cezayir’de güçlenmesi İspanyollar kadar civardaki Tunus beylerini de rahatsız ediyordu. Tilimsân hâkimi Ebû Hammû, Oruç Reis’i Afrika’dan uzaklaştırmak için İspanyollar’la iş birliği yaptı. Halkın yardım talebi üzerine Oruç Reis ağabeyi İshak ile birlikte harekete geçti, Tilimsân hâkimini yenerek şehre girdi. Tilimsân hâkimi kaçıp İspanya yönetimindeki Vehrân’a sığındı.</p>
<p>Oruç Reis, bir taraftan Fas sultanı ile anlaşma yapmaya çalışırken diğer taraftan bölgedeki kabileleri itaat altına almaya gayret etti. Ancak Tilimsân halkı Oruç Reis’in kendi adına hareket etmesinden rahatsızlık duymaya başlamıştı. Muharrem 924’te (Ocak 1518) İspanyol ve Berberî Abdülvâdî kuvvetleri Oruç Reis’in sığındığı Kal‘atü’l-kılâ’a saldırdı. Çatışmalarda kale düştü ve İshak Bey savaşta hayatını kaybetti. Ardından Tilimsân kuşatılınca Oruç Reis şehri altı ay savundu. Sonunda cephane ve yiyecek kalmadığından beraberindeki otuz kırk arkadaşı ile birlikte kaleden çıkmaya teşebbüs ettiyse de fazla uzaklaşamadı. Tilimsân’a 100 km. mesafede Araplar’dan yardım alan kırk beş kişilik bir İspanyol müfrezesi tarafından bir ağılda yanındaki adamlarıyla birlikte sıkıştırıldı. Çarpışma sırasında yaralanan Oruç Reis daha sonra öldürüldü (924/1518 yazı). Akdeniz’de efsanevî bir şöhret kazanan Oruç Reis, Cezayir’de Türk hâkimiyetinin temellerini atmış, Kuzey Afrika’da Hristiyan istilâsına karşı koyarak İslâm’ın bölgede tutunmasını sağlamıştır.</p>
<p><strong>Kaynakça:</strong> İdris Bostan, TDV İslam Ansiklopedisi</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Yüzbaşı Şerafettin Bey ve Buhara’dan Gelen Kılıç</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/yuzbasi-serafettin-bey-ve-buharadan-gelen-kilic</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/yuzbasi-serafettin-bey-ve-buharadan-gelen-kilic</guid>
<description><![CDATA[ Yüzbaşı Şerafettin Bey ve Buhara’dan Gelen Kılıç
Yüzbaşı Şerafettin (İzmir) 9 Eylül 1922’de İzmir’in kurtuluşunda adı öne çıkan; ancak süreç içinde bir biçimde belleklerden silinen ya da silinmeye çalışı­lan bir tarihsel kişilik olarak üzerinde durmaya değer bir öneme sahiptir. Bu kişi; Kurtuluş Savaşı’nda Süvari kolordusuna bağlı birliklerin İzmir’e doğru akınında yer almış, müfrezesinin başında ilk olarak Bornova’ya giren birliklere komuta etmiş; ardından […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c49d98cb9c.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:43 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Yüzbaşı, Şerafettin, Bey, Buhara’dan, Gelen, Kılıç</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2020/09/Yuzbasi-Serefattin.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/yuzbasi-serafettin-bey-ve-buharadan-gelen-kilic.html">Yüzbaşı Şerafettin Bey ve Buhara’dan Gelen Kılıç</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. Kemal ARI</strong></span></a>
</p><p>Yüzbaşı Şerafettin (İzmir) 9 Eylül 1922’de İzmir’in kurtuluşunda adı öne çıkan; ancak süreç içinde bir biçimde belleklerden silinen ya da silinmeye çalışı­lan bir tarihsel kişilik olarak üzerinde durmaya değer bir öneme sahiptir. Bu kişi; Kurtuluş Savaşı’nda Süvari kolordusuna bağlı birliklerin İzmir’e doğru akınında yer almış, müfrezesinin başında ilk olarak Bornova’ya giren birliklere komuta etmiş; ardından da İzmir’e doğru ilerleyerek, yanında arkadaşlarıyla birlikte, İz­mir Hükümet Konağı’na Türk bayrağını çekerek, “İzmir Fatihi”, “İzmir’e ilk giren süvari” gibi unvanların sahibi olmuştur. Bu yürüyüşün sonunda, yanında Teğmen Ali Rıza Bey (Akıncı) ve Teğmen Hamdi Efendi (Yurteri) olduğu halde; birliğinin başında İzmir’de Hükümet Konağı’na girmiş ve Hükümet Konağı’nda hala dalgalanmakta olan Yunan Bayrağı’nı indirerek; göğsünden çıkardığı bay­rağı arkadaşlarıyla birlikte göndere çekmiştir.<a href="https://www.altayli.net/yuzbasi-serafettin-bey-ve-buharadan-gelen-kilic.html#_edn1" name="_ednref1"><sup>[1]</sup></a> Bu tarihsel olay yalnız İzmir’in kurtuluşunu değil, Türkiye’nin emperyalizme karşı savaşında zafere ulaşmış ol­masını da simgeleyen bir değer taşır.</p>
<p>Yüzbaşı Şerafettin Bey denince elbette, Kurtuluş Savaşı’nda bütün Türk Dünyası’nın, Anadolu ile dayanışmasını gösteren bir “Üçüncü Kılıç”tan da ister istemez, söz etmek gerekecektir. Bu kılıç -bir iddiaya göre- Buhara hazinesinden Enver Paşa tarafından seçilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/yuzbasi-serafettin-bey-ve-buharadan-gelen-kilic.html#_edn2" name="_ednref2"><sup>[2]</sup></a> Sakarya Savaşı’nın büyük bir zaferle sonuçlanmasının ardından, Anadolu’ya üç değerli kılıç gönderilmiştir. Bu kılıçlardan biri İzmir’e ilk girecek olan “Fatih”e verilmek üzere Ocak 1922’de Gazi Mustafa Kemal Paşa’ya teslim edilmiştir. Bu kılıç süvarilerin İzmir’e ilk olarak girişin­den sonra, Batı Cephesi Karargâhı’nda bir değerlendirme yapılmış ve Yüzba­şı Şerafettin Bey İzmir’e ilk ulaşan ve işgalin bitişinin simgesi olan Hükûmet Konağı’na Türk bayrağını çeken kişi olarak belirlenmiştir. Bu değerlendirmeden sonra adı geçen kılıç o tarihte rütbesi “Yüzbaşı” olan Şerafettin Bey’e verilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/yuzbasi-serafettin-bey-ve-buharadan-gelen-kilic.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a></p>
<p><span>Yüzbaşı Şerafettin Bey</span></p>
<p>Şerafettin Bey, Trabzon Maçkalı “Bahri­ye” adlı bir anneden ve Kırımlı “İbrahim Bey” adlı bir babadan, 1889 yılında İstanbul’da dün­yaya geldi. Çocukluğu Osmanlı’nın başkenti İstanbul’da geçti. Ailesi asker olmasını istiyor­du. Önce askerî Rüştiye ve İdadi’ye, ardından da 1906’da Harp Okulu’na girdi. Bu okul, Türkiye’nin yakın tarihinde rol oynamış çok önemli isimleri barındırmış bir eğitim ocağı idi. Üç yıllık bir eğitimden sonra 1909’da Harp okulundan süvari subayı olarak mezun oldu.</p>
<p>Artık O, mülazım <em>(teğmen)</em> rütbesiyle ülkesinin en karanlık günlerinde ülkesi için hizmet etmek üzere askerî kıtalarda yerini almıştı.</p>
<p>Mezun olduğu yıllarda Osmanlı büyük sarsıntılar geçirmekteydi. Ufukta bir savaş havası vardı. İtalyanlar Trablusgarp’a musallat olmuş; Balkanlar’da komitacılık hareketleri artmış; başta Yunanistan olmak üzere Balkan Ülkeleri, Osmanlı Ülkesine karşı bağlaşma eğilimine girmişlerdi. Rusya sürekli olarak Balkan Ülkelerine nüfuz ediyordu. Onların Ortodoks olmaları nedeniyle ko­ruyucu rolüne soyunmuş ve kışkırtma politikası izliyordu. Ermeni komiteciliği başta olmak üzere, azınlık hareketleri hız kazanmıştı. Osmanlı Devleti ise, 1908’de ilan edilen Meşrutiyet rejimi ile bir özgürlük havasına kavuştuğunu sanırken, ardı arkası kesilmeyen siyasi çekişmelerin ve kalkışmaların odağı ha­line gelmişti. Sultan II. Abdülhamit’in de tahttan indirildiği o yıl, İttihat ve Terakki Cemiyeti bir diktatörlük havası içinde, ülkenin kaderine el koymuştu. “Makedonya Kahramanı” olarak bilinen Enver Paşa, yeni dönemin en güçlü kişilerinden birisiydi. Olumsuzluklara karşın, İttihat ve Terakki Cemiyeti başta ordu olmak üzere, pek çok alanda ıslahat girişimlerinde de bulundu. Bu süreçte Türk-Alman yakınlaşması hız kazanmış orduda Alman doktrinine dayanan bir eğitime eğilim artmıştı<a href="https://www.altayli.net/yuzbasi-serafettin-bey-ve-buharadan-gelen-kilic.html#_edn4" name="_ednref4"><sup>[4]</sup></a>.</p>
<p>İşte bu karışık günlerde Şerafettin Bey aktif askerî hizmetine başlamıştır. İlk görevi, Numune Süvari Alayı’nın 4. Bölüğü’ndeydi. 1909-1911 tarihleri ara­sında üç yıl boyunca süvari komutanı olarak bu birlikte görev yaptı. 1911’de İtalyanlar Trablusgarp’a saldırmışlardı. Kısa bir süre o da Trablusgarp’a geçerek, ora­da İtalyanlara karşı savaştı. 1912’de Süvari Tatbikat öğretmeni oldu. Ardından, 15. Piyade Tümeni’nde görev aldı ve spora düşkünlüğüyle bilinen V. Murat’ın torunu Şehzade Osman Fuat’ın yaverliğini yaptı. Bu görevi sırasındaki üstün başarısından dolayı, Şehzade Osman Fuat, Şerafettin Bey’e bir saat armağan etti. Bu saati Şerafettin Bey, yaşamının en önemli anılarından birisi olarak sakladı.<a href="https://www.altayli.net/yuzbasi-serafettin-bey-ve-buharadan-gelen-kilic.html#_edn5" name="_ednref5"><sup>[5]</sup></a></p>
<p>O, süvari öğretmeni olduğu sıralarda, aralarında uzlaşan Balkan ülkeleri Osmanlı Devleti’ne karşı büyük bir saldırı başlattılar. Son derece kanlı, çetin geçmiş ve geniş bir alana yayılmış olan bu savaşta, Osmanlı Devleti başta haber­leşme, iaşe ve ikmal sıkıntıları nedeniyle büyük bir yenilgi aldı. Hızlı bir çekiliş başladı. Bu çekiliş, Osmanlı tarihinin en kara sayfalarını oluşturdu. Bulgar Or­dusu, onur kırıcı biçimde, İstanbul önlerine kadar ilerleyince, Osmanlı’nın baş­kenti İstanbul’da büyük bir telaş kendini gösterdi. Bulgar Ordusu’nun İstanbul’a girmesi bir an meselesiydi. Bu bir anlamda Osmanlı Devleti için <em>“tarihin sonu” </em>anlamına gelebilirdi.</p>
<p>Bütün Balkan toprakları elden çıkmış, büyük insan yığın­ları bir sel gibi Balkanlar’dan sökülmüş, büyük dalgalar biçiminde İstanbul’a doğru geliyordu. Her şeyin bittiğinin sanıldığı bir anda, Osmanlı Ordusu umul­madık bir yığınak yaparak, İstanbul’a giden yolları tuttu. Ardından Bulgarlara karşı büyük bir saldırı başlattı. Şerafettin Bey de birliğinde, süvari olarak 1912’de Çatalca’daki çetin muharebelerde savaştı. Bulgar Ordusu, Edirne’nin batısına atılırken, Bulgarları takip ederek, Meriç’e doğru yürüyen ordunun için­de O’da vardı. Türk Ordusu’nun düşman kuvvetlerini Meriç’in doğusundan batısına attığı bu büyük saldırıda Şerafettin Bey, önce Gelibolu muharebelerine katıldı ve üsteğmen oldu. Ardından Lüleburgaz ve Bolayır’ın kurtarılmasında Bulgar Ordusu’na karşı savaşanlardan biri de O idi. Bu arada, kısa süre binicilik mektebinde muallimlik (öğretmenlik) de yaptı.<a href="https://www.altayli.net/yuzbasi-serafettin-bey-ve-buharadan-gelen-kilic.html#_edn6" name="_ednref6"><sup>[6]</sup></a></p>
<p>Savaşların ardı arkası kesilmiyordu. Trablusgarp ve Balkan Savaşlarını, Bi­rinci Dünya Savaşı izledi. Büyük devletlerin her birinin kendine göre hedef­leri ve tezleri vardı. Sürekli uzlaşmalar ve bağlantılar yapılıyor, dengeler her an değişebiliyordu. Osmanlı Devleti ise, Enver Paşa’nın elinde kendini büyük bir düşe kaptırmış bulunuyordu. Sözde, Büyük Turan kurulacaktı. Bu hedef, Almanya’nın yanında İngiltere, Fransa ve Rusya gibi ülkelere karşı savaşılarak, eski toprakların elde edilmesi ve Türk dünyasının kurtarılıp, birleştirilmesiyle sağlanacaktı. Bu düş, bir oldu-bitti ile uygulamaya konuldu. Osmanlı Orduları; Kafkasya, Irak, Suriye, Süveyş Kanalı ve Galiçya gibi pek çok cephede savaşmak zorunda kaldı. Bu cephelerden biri de Çanakkale Cephesi’ydi. Şerafettin Bey, 1915’te Çanakkale’de Seddülbahir ve Kirte kara savaşlarında, İngiliz-Fransız or­tak gücünün karşısına dikilen Türk süvarileri arasındaydı. Onurlu direnişini her Türk askeri gibi büyük bir özveriyle o da yaptı. Ardından başka cephelere koş­tu. 1916’da Romanya’da Dobruca; 1917’de Irak’ta Bir’üs-sebi Muharebelerine katıldı. Aynı yıl rütbesi yüzbaşılığa yükseltildi. Artık O, Yüzbaşı Şerafettin’di. Sonraki yıllarda rütbesi yükselmesine karşın, belleklerde O hep Yüzbaşı Şerafettin olarak kaldı ve bu şekilde anılıp ünlendi. Süreç içinde bu isim Kurtuluş Savaşı’nın simgesi olan “Üçüncü Kılıç”la birleşerek, yeni bir anlam kazandı.<a href="https://www.altayli.net/yuzbasi-serafettin-bey-ve-buharadan-gelen-kilic.html#_edn7" name="_ednref7"><sup>[7]</sup></a></p>
<p><span>Üçüncü Kılıç</span></p>
<p>Üçüncü Kılıç, Sakarya Savaşı’ndan hemen sonra, Buhara’dan getirilen ve İzmir’e ilk olarak girecek İzmir fatihine vermek üzere Mustafa Kemal Paşa’ya teslim edilmiş olan kılıçtı. Buhara Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Osman Hoca, Sakarya Savaşı’ndan sonra Türkiye Büyük Millet Meclisi ile resmi bir ilişkiye geçmek istiyordu. Bu amaçla Buhara tarafından bir heyet oluşturularak Anadolu’ya gönderildi. Buhara’dan gelen heyet, İnebolu’ya deniz yoluyla gelmiş ve buradan karayoluyla Ankara’ya hareket ederek 7 Ocak 1922 günü Ankara’ya ulaşmıştı. Heyete o yıllarda öğretmenlik yapan ve sonradan Türkiye’nin önemli tarihçilerinden biri olan Enver Behnan (Şapolyo) Bey rehberlik etti. Enver Behnan Bey, heyetin yanında getirdiği armağanları görme imkânı buldu. Gelen, Heyet Başkanı Recep Bey bu armağanlardan üç kılıçtan birinin, büyük Türk Emiri Timur’a ait olduğunu söylemekteydi.<a href="https://www.altayli.net/yuzbasi-serafettin-bey-ve-buharadan-gelen-kilic.html#_edn8" name="_ednref8"><sup>[8]</sup></a></p>
<p>Kılıçların yanı sıra yine Timur’a ait olduğu söylenen bir Kur’an-ı Kerim ve deriden yapılmış kalpaklar bulunuyor­du. Bir yaylı at arabasıyla Ankara’ya gelen heyet üyeleri, yanlarına armağanları alarak, Büyük Millet Meclisi’nde Gazi Mustafa Kemal Paşa’yı ziyaret ettiler. Bu görüşmede Heyet Başkanı Recep Bey, Buhara Cumhuriyeti’nin iyi dileklerini iletmiştir. Mustafa Kemal Paşa da heyet tarafından kendisine emanet edilen Kur’an-ı Kerim ve kılıçları kabul ettikten sonra bir konuşma yaptı. Bu konuş­ma, o dönemde Ankara Hükûmeti’nin yarı resmi yayın organı olan Hâkimiyet-i Milliye Gazetesi’nde yer almıştır.<a href="https://www.altayli.net/yuzbasi-serafettin-bey-ve-buharadan-gelen-kilic.html#_edn9" name="_ednref9"><sup>[9]</sup></a></p>
<p>Gazi Mustafa Kemal Paşa yaptığı bu konuş­masında Buhara Halk Şuraları Cumhuriyeti halkının ve hükûmetinin Yürütme Kurulu ve Bakanlar Şurası adına gelen muhterem heyete Türk halkı, Türkiye Büyük Millet Meclisi ve onun hükûmeti adına “<em>hoş-amedi”</em> eyliyordu. Ardından da <em> “Buharalıların milletimizle ırki ve dini revabıtı/(bağlantısı) açıktır”</em> diyordu. Ona göre bu bağların o zamana dek faaliyet alanına geçmesine, istilacı ve zalim güçlerin varlığı neden olmuştu. Paşa burada, bir parça da diplomasi gereği, Türk-Sovyet yakınlaşmasını düşünerek ve Sovyetler’in de bir parça Batı kapitalizmine karşı savaşmasına vurgu yaparak; “Şark İnkılab<em>-ı Kebiri”</em> (Bolşevik Devrimi) ne değiniyordu. Bu büyük devrim, Kahraman Türk Ordusu’nun da büyük bir ifti­harını kazanmıştı. Bu büyük olay, mazlum doğuluları günden güne sağlamlaşan bağlarla birbirlerine kenetlemişti.<a href="https://www.altayli.net/yuzbasi-serafettin-bey-ve-buharadan-gelen-kilic.html#_edn10" name="_ednref10"><sup>[10]</sup></a></p>
<p>Paşa heyetin önünde konuşmasına şöyle devam ediyordu:</p>
<p><em>“Her ulusun kendi yazgısını kendisinin belirleyeceği hakkını, yalnız kuram­da değil, eylemde de tanıyan Rusya Devrimi’nin bir parçası olan bağımsız Buha­ra Şuraları temsilcilerine,</em> Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin başkanı sıfatıyla <em>hükümetinize teşekkür ederim…”</em><a href="https://www.altayli.net/yuzbasi-serafettin-bey-ve-buharadan-gelen-kilic.html#_edn11" name="_ednref11"><sup>[11]</sup></a></p>
<p>Mustafa Kemal Paşa, <em>“Buhara ahalisinin, Türkiye’deki Türk ve Müslüman kardeşlerine”</em> armağan olarak gönderdiği Kur’an-ı Kerim ile Türkiye Halk Ordusu’na bir takdir ve tebrik nişanı olarak gönderdiği kılıcın; iki önemli yadigâr <em>(hatıra)</em> olduğunu belirtmişti. Bu iki değerli yadigâr, dine ve Tanrı’ya hizmet eden gücü temsil ediyordu<a href="https://www.altayli.net/yuzbasi-serafettin-bey-ve-buharadan-gelen-kilic.html#_edn12" name="_ednref12"><sup>[12]</sup></a>.</p>
<p>Mustafa Kemal Paşa heyetin başkanı Recep Bey’e hitap ederken devam edi­yordu:</p>
<p><em>“Bu emanetleri elinizden alırken, kalbim heyecan ile dolu. Halkımız ve ordu­muz, uzaklardaki kardeşlerimizden gelen teşciat ve tebrikat nişanelerinden şüphe­siz çok mütehassis ve mesrur (duygulu ve mutlu) olacaklardır. Dindaş ve karındaş Buhara halkının arzusunu yerine getirerek, bu kitab-ı mukaddesi (kutsal kitabı) millete, seyf-i muazzezi (kutsal kılıcı) de İzmir fatihine teslim edeceğim. Allah’ın inayeti ile İnönü ve Sakarya muzafferiyetlerini kazanan millî ordumuz, inşallah pek yakında bu kılıcı da kazanmış olacaktır”<a href="https://www.altayli.net/yuzbasi-serafettin-bey-ve-buharadan-gelen-kilic.html#_edn13" name="_ednref13"><sup>[13]</sup></a>.</em></p>
<p>Türk Süvarilerinin İzmir’e Yürüyüşü ve Yüzbaşı Şerafettin Bey</p>
<p>Sakarya Savaşı, Türkler için bir kader noktası olmuş, bir ölüm kalım savaşı niteliği almıştı. Sonunda bu savaşta Türkler, üstün gücü olan Yunan Ordusu’nun ilerleyişini durdurmuş ve geri çekilmek zorunda bırakmıştı. Bu büyük zafer Türk halkına olduğu kadar, ezilen uluslara da büyük bir sevinç ve coşku kaynağı oldu. Yüzbaşı Şerafettin Bey de ulusunun bu büyük savaşımındaki yerini aldı. Sakarya Savaşı’nın bitiminden sonra O, 14. Süvari Alay Komutan Muavinliği ve 1. Süvari Tümeni, l. Şube Müdürlüğü, 4. Süvari Alay Komutan Muavinliği görevlerini yaptı. Bu sırada henüz otuz üç yaşındaydı<a href="https://www.altayli.net/yuzbasi-serafettin-bey-ve-buharadan-gelen-kilic.html#_edn14" name="_ednref14"><sup>[14]</sup></a>.</p>
<p>Türk Ordusu, işgalci güçleri “vatanın harim-i ismeti” denilen Anadolu’dan kesin olarak atmaya kararlıydı. Sakarya Savaşı’ndan sonra bu amaçla Büyük Taar­ruz gerçekleştirildi. 26 Ağustos günü başlayan Büyük Taarruz, 30 Ağustos günü en önemli evresini tamamlamış bulunuyordu. Bu evrede Yunan Ordusu’nun asli unsurları yok edildi. Artık nefes nefese İzmir’e yürüyüş başlamıştı. Yunan Ordu­su geçtiği yerlerin pek çoğunu yakıp yıkıyor; Anadolu’yu harabeye çeviriyordu. Türk süvarileri sanki yarış edercesine, bir an önce İzmir’e ulaşma emrini almışlardı<a href="https://www.altayli.net/yuzbasi-serafettin-bey-ve-buharadan-gelen-kilic.html#_edn15" name="_ednref15"><sup>[15]</sup></a>.</p>
<p>Başta süvariler olmak üzere Türk Ordusu, kaçan Yunan Ordusu’nu amansız bir takibe aldı. Bu takip harekâtında Yüzbaşı Şerafettin Bey, Fahrettin Paşa’nın (Altay) komutasında hareket eden süvari kolordusunda, 2. Süvari Tümeni’nin 4. Süvari Alayı’nda Komutan Muavinliği görevi yapmaktaydı. İzmir’e doğru sü­varilerin ilerleyişi sırasında bir süvari bölüğüne komuta etmekteydi. Bu takip harekâtının son evresinde Belova, Kula ve Salihli cephesinde bölüğü düşmana karşı kahramanca savaştı. 8 Eylül günü süvariler Manisa’ya girdiğinde onun bö­lüğü ilerleyen unsurların arasında bulunuyordu.<a href="https://www.altayli.net/yuzbasi-serafettin-bey-ve-buharadan-gelen-kilic.html#_edn16" name="_ednref16"><sup>[16]</sup></a> Kent, yakılıp yıkılmış bü­yük bir harabeye dönmüştü. Artık Türk süvarilerinin İzmir’e girişi anlık bir işti. İkinci Tümene bağlı 20. Alay, İzmir’e yürüyen birliklerin en önündeydi. Manisa’yı İzmir’e bağlayan Sabuncubeli’de ilk kez görünen birlikler arasında Yüzbaşı Şerafettin’in birliği de bulunuyordu. Onun birliği, alaya pişdarlık (ön­cülük) görevi yapmaktaydı.<a href="https://www.altayli.net/yuzbasi-serafettin-bey-ve-buharadan-gelen-kilic.html#_edn17" name="_ednref17"><sup>[17]</sup></a></p>
<p>9 Eylül günü sabahın erken saatlerinde, Bornova tepelerinde üstlenmiş olan öncü Türk süvarileri, kente girmek için sabırsızlanıyorlardı. Bir an önce İzmir’e girmek, güzel İzmir ile kucaklaşmak ve Al Sancağı İzmir’de göndere çekmek; yıllardır özlemini çektikleri bir tutkuydu. Buhara Cumhuriyeti’nin, İzmir’e ilk giren fatihe vermek için Mustafa Kemal Paşa’ya teslim ettikleri kılıca sahip olma duygusu yüreklerini yakıyordu. İkinci Fırka’ya bağlı 20. Alay, İzmir’e yürüyen birliklerin en önündeydi. Bu alayın öncü bölüğü Yüzbaşı Şerafettin’in komutasındaydı. O da pek çok arkadaşı gibi, yüreği yanarak, bir an önce Kordon’a, Konak Meydanı’na ulaşmanın heyecanını içinde duyuyordu. Sabahın ilk saat­lerinde başında bulunduğu bölük, başka bir bölükle birleştirilerek bir müfreze oluşturuldu ve bu müfrezeye komuta etme yetkisi de Yüzbaşı Şerafettin Bey’e verildi. Bu müfreze “Pişdar”/ Öncü güç olarak seçilmişti. Yüzbaşı Şerafettin Bey, müfrezesinin başında Manisa’yı İzmir’e bağlayan Sabuncubeli’nden aşağı indi. Hedef, İzmir’e yürüyüşte önlerinde bulunan Bornova’yı işgalden kurtarmak­tı. Bornova’ya girişlerinde kimi küçük direnişlerle karşılaştılar. Ancak, Yüzba­şı Şerafettin Bey müfrezesi bu karşı koymalara pek aldırış etmedi ve Bornova Hükûmet Konağı’na girilerek bu güzel ilçe kurtarılmış oldu.<a href="https://www.altayli.net/yuzbasi-serafettin-bey-ve-buharadan-gelen-kilic.html#_edn18" name="_ednref18"><sup>[18]</sup></a></p>
<p>Ancak Türk müfrezesi Bornova’da fazla oyalanmadı. Yüzbaşı Şerafettin Bey, Bornova’nın kurtarıldığını belirten bir telgrafı kaleme aldıktan sonra, müf­rezesinin başında hızla İzmir’e doğru hareket etti. Bu anları sonradan kaleme alan Şerafettin Bey, bu ilerleyişi Bornova-Halkapınar üzerinden<em>, “silah arkadaş­larıyla beraber baştan aşağı muhasım olan”</em> O kente yürüyüşe benzetmekteydi. Bornova istasyonundan, şoseyi izleyerek İzmir üzerine hareket ettiği sırada, Alay Kumandanı Filibeli Kaymakam Reşat Bey emrine bir bölük daha gönderdi. İz­mir şosesinde iki bölüğüyle birlikte yürüyüş halinde bulunurken, bağlardan ve bahçelerden ara ara ateş yağmuruna tutuluyorlardı. Türk süvarileri ise üzerle­rine çevrilen ve sinsice boşaltılan mermilere aldırış bile etmeden yürüyüşlerine devam ediyorlardı.</p>
<p>Mersinli’de, Karşıyaka’dan İzmir’e giden bir Yunan kolu ile karşılaştılar. Ufak bir duraklamanın kötü sonuçlar doğuracağını düşünen Yüzbaşı Şerafettin Bey birliğiyle, Yunan kolunu yarıp geçti. Ellerinde silahları olan Yunan erleri şaşırmışlar, evlerin ve duvarların arkasına ya da kendilerine göre güvenlikli yerlere saklanıyorlardı. Bu arada Şerafettin’in atına bir mermi isabet etmiş ve atı ölmüştü. Hemen atını değiştirdi ve yürüyüşünü sürdürdü. Bu Yunan kolu, bir Yunan piyade taburu idi ve sonradan arkadan gelen Binbaşı Atıf Bey kumandasındaki 13. Süvari Alayı tarafından esir alındı. Yüzbaşı Şerafettin Bey ve birliği, hiçbir engelde oyalanmadan ve tehlikelere önem vermeden, atlarının sırtında dörtnala ilerliyorlardı. Bir an önce İzmir’e varmaktan başka bir düşünceleri yoktu.</p>
<p>Halkapınar’a doğru akarlarken bir baskına uğrama tehli­kesine karşı önlem almış; birliğinin önüne, ellerinde tüfekleri, koşarak ilerleyen sekiz er yerleştirmişti. Bu noktada Yüzbaşı Şerafettin’in sezgileri doğru çıkmıştı. Tuzakoğlu Un Fabrikası’nın önlerine geldiklerinde, bölüğü yoğun bir ateş al­tında kaldı. Müfrezenin önünde ilerleyen sekiz erden üçü bir anda cansız, biri de ağır yaralı olarak yere yuvarlandılar. Daha sonra yaralı askeri de şehit olan Yüzbaşı Şerafettin kendi notlarında anlattığına göre, bir an için şehit askerlerine dikkatle baktı: Şehit erlerin üçünün de başları İzmir’e dönüktü ve sanki bir an önce İzmir’e girilmesini vasiyet ediyorlardı. Yüzbaşı Şerafettin bu manevi duruş­tan çok etkilenmişti. Hiçbir şaşkınlığa meydan vermeden hızlı karar vermek ve hareket etmek gerektiğini düşündü. Derhal, Tuzakoğlu Un Fabrikası’nı birliğiyle çevirdi; binanın içine girildi; ama baskını düzenleyenler, çevredeki bağlık arazi­den yararlanarak kaçmayı başarmışlardı.<a href="https://www.altayli.net/yuzbasi-serafettin-bey-ve-buharadan-gelen-kilic.html#_edn19" name="_ednref19"><sup>[19]</sup></a></p>
<p>Birliğinin başında, Punto (Alsancak) üzerine doğru yürümeye ve bu nok­tadan İzmir’e girmeye karar verdi. Sağ kalan dört yaya askerini atlara bindir­di. Bölüğünün başına geçti; doludizgin ve yalınkılıç, seksen kişilik bir kuvvet­le Punta’ya doğru yıldırım hızıyla akmaya başladı. Punta İstasyonu’nda Yunan kuvvetleri tarafından bir savunma hattı kurulmak istenmişti. Burada kısa bir ça­tışmadan sonra düşman yenilgiye uğramış ve Türk kıtaları İzmir’e dâhil olmuş­lardı. 9 Eylül gününün saat 10.30’unda olan bu çatışmadan sonra, artık Türk askerleri İzmir kentine fiilen ayak basmış oluyorlardı. Bu çatışmalardan doğan kısa bir oyalanmadan sonra Yüzbaşı Şerafettin yeniden müfrezesine “kılıç çek” ve “dörtnal” emri verdi. Bu durum karşısında düşman şaşırmış, köşe bucağa gizlenmiş olanlar yılgın biçimde oraya buraya dağılmışlardı.</p>
<p>İzmir’in fatihleri atlarının sırtında rüzgâr gibi yollardan geçiyorlardı. Punta İstasyonu’nun köşesi­ne geldiklerinde karşılarına bir İngiliz Amirali çıktı. Yanında yaveri de olan bu amiral, tercümanlık yapan Binbaşı Atıf Bey aracılığıyla, yabancıların ekonomik çıkarlarına zarar verilip verilmeyeceğini soruyordu. Kordon’a gemilerden silahlı bir vaziyette Fransız, İngiliz, Amerikan ve İtalyan bahriye askerleri çıkarılmış, kendilerine göre önlem almışlardı. Yüzbaşı Şerafettin Bey, arkadan gelen bir­liklerin de görev alması sonucu, bu bahriye gücüne gerek kalmayacağını, gü­venliğin kendilerince sağlanacağını söyledi.<a href="https://www.altayli.net/yuzbasi-serafettin-bey-ve-buharadan-gelen-kilic.html#_edn20" name="_ednref20"><sup>[20]</sup></a> Ardından da müfrezesiyle birlikte ilerleyişine devam etti. Kordonda ilerlerken, yabancılara ait bu müfrezeler kendi­sini ve bölüğünü selamlıyorlardı. Evlerden ve sokaklardan yoğun bir alkış tufanı yükseliyordu. Yüzbaşı Şerafettin Bey, elinde silahı bulunan sivil Rumlara, savaş kaçkını Yunan erlerine silahlarını denize atmalarını söylüyor; onlar da atıyorlar­dı. Artık İzmir’e girilmişti. En önde Şerafettin Bey, onun yanında Emir Zabiti Mülazım Hamdi Efendi ve dördüncü alaydan Mülazım Ali Rıza Efendiler bulunuyorlardı<a href="https://www.altayli.net/yuzbasi-serafettin-bey-ve-buharadan-gelen-kilic.html#_edn21" name="_ednref21"><sup>[21]</sup></a>.</p>
<p>Süvariler nefes nefese idiler. Körfezin sularında oynaşarak duran gemiler ve sandallar hınca hınç insan doluydu. Müttefiklere ait gemiler, Türk süvarilerini selamlayan sirenler çalıyor; güverteye doluşmuş yabancı askerler atlarının üzerin­de dik yürüyüşüyle göz kamaştıran Türk askerlerini alkışlıyorlardı.<a href="https://www.altayli.net/yuzbasi-serafettin-bey-ve-buharadan-gelen-kilic.html#_edn22" name="_ednref22"><sup>[22]</sup></a> Pasaport’a yaklaşmışlardı. Bir manga İngiliz deniz askeri yürüyüş halinde olan Türk süva­rilerini selamlamak için tören duruşuna geçmişti. Kolordu Komutanı Fahrettin Paşa bu yürüyüşü, Türk asaletinin en parlak bir örneği olarak görüyor ve yorumluyordu. Ona göre; bu yürüyüş, onu izleyenlerin bakışlarında imrenilecek duygularla görülmüş ve algılanmıştı. Binlerce düşman askeriyle, silahlı sivil Hı­ristiyan ve Rum-Ermeni çetelerle dolu olan İzmir adım adım Türk askerlerinin denetimine giriyordu<a href="https://www.altayli.net/yuzbasi-serafettin-bey-ve-buharadan-gelen-kilic.html#_edn23" name="_ednref23"><sup>[23]</sup></a>.</p>
<p>Özellikle yabancılar ve Levantenler; yine son dakikaya dek Türk Ordusu’nun büyük zaferine inanmak istemeyenler, gözlerinin önünde hiçbir ulusun kolay kolay gösteremeyeceği tam bir özgüven ile yürüyen bu süvari­leri o denli mükemmel bir zindelik içinde görüyorlar, gözlerine inanamıyorlardı. Yüzbaşı Şerafettin ise bu yürüyüşteki olgunluğu; mutlaka ve mutlaka ve her neye mal olursa olsun kesinlikle İzmir’e <em>“ilk olarak”</em> girmeye karar vermiş olmalarına bağlıyordu. Bu hem kendileri hem de ulusları için önemliydi.<a href="https://www.altayli.net/yuzbasi-serafettin-bey-ve-buharadan-gelen-kilic.html#_edn24" name="_ednref24"><sup>[24]</sup></a></p>
<p>Gerçekte güçleri azdı; kentin içinde ve dışında olan düşman güçlerinin oranı ise kıyaslanamayacak ölçüde çoktu. Ancak düşmanın manevi gücünün olmadığını da gözleriyle görmüşlerdi. Sırf düşmanın gelip bedenlerine ve ruhlarına yansıyan dehşet duy­gularını artırmak için Türk süvarileri kılıçlarını çekmişlerdi. Önlerine düşman askeri çıktığında, bütün dehşetengiz ses tonlarıyla <em>“At silahı!”</em> diye uyarıyorlardı. Onları böylesine celallenmiş, gür sesiyle haykırarak gören Yunan askerleri sanki hipnotize olmuş, bütün direnç yeteneklerini yitirmiş ve bu emre tabi olmuş gibi derhal donup kalıyorlar ve istenilen şeyi yapıyorlardı. Sanki o an, her şeyi baştan kabullenmiş gibi halleri vardı. Dünya başka, âlem bir başkaydı; oyun bozulmuş, ezilenler ölmediklerini göstermişlerdi.</p>
<p>Kendi güçleriyle adım adım gerçekte ken­dilerinin olan haklarını kimseye, hiçbir güce boyun eğmeden geri alıyorlardı. Türk süvarilerinden kimileri hemen atlarından bir çırpıda iniyor, yere atılan si­lahları kucaklayıp denize atıyorlar; ardından atlarına yeniden sıçrayıp, arkadaş­larına yetişiyorlardı. Bir mitolojik trajedi sanki İzmir’de Kordonboyu’nda, yerli yabancı tanıkların gözleri önünde sahneye konmuş gibiydi. Yunanlılar gerçekte, yalnızca maddi güç olarak değil, ruhen de teslim olmuş, yenilgiyi içselleştirmiş, kanıksamış ve bunun gereğini yapıyor gibiydiler. Silahlarını hiçbir direnç gös­termeden teslim eden Yunan askerleri bir avuç Türk süvarisine cesaretlerini top­layıp ateş edemiyorlardı. Şerafettin Bey’e göre bu sahne; binlerce Yunanlı, Rum, Ermeni arasından duraksamaksızın dörtnala yıldırım gibi geçip giden Türk as­ker ve subaylarının o dakikadaki cesaret ve kahramanlıkları betimlenemeyecek ölçüde yüksek bir tablo biçimini alıyordu<a href="https://www.altayli.net/yuzbasi-serafettin-bey-ve-buharadan-gelen-kilic.html#_edn25" name="_ednref25"><sup>[25]</sup></a>.</p>
<p>Süvariler başlarında komutanları Yüzbaşı Şerafettin Bey olduğu halde, hat boyunca uzanan rıhtım üzerinden tırısa kalkmış atlarının üzerlerinde ellerin­de kılıçları ilerliyorlardı. Kalabalık ezici bir hal almıştı. Süvarilerin yönü Pa­saport İskelesi’ne doğruydu. Bir solukta Konak Meydanı’na çıkmak, Hükûmet Konağı’na ve Sarıkışla’ya ulaşmak, Türk Bayrağı’nı Hükûmet Konağı’nda göndere çekerek, kentin teslim alındığını bütün dünyaya duyurmak amacı­nı güdüyorlardı. Geçtikleri yol boyunca ara ara Fransız, Amerikan ve İtalyan deniz müfrezelerine rastlıyorlar; askerce selamlaşmanın dışında başka bir eyle­me yönelmiyorlardı. Yabancı müfrezeler ve deniz yüzeyinde kaynaşan gemiler Türk süvarilerini selamlıyorlardı. Gemilerde İzmir’den ayrılmak, adalara ya da Yunanistan’a geçmek isteyen sivil mülteciler, firari askerler; diğer ülkelere ait ge­milerin personeli güvertelere dolmuş, bağırış çağırış arasında Türk süvarilerinin geçişini izliyor; kimi gemiler siren çalarak selam veriyorlardı. Süvariler bu tablo içinde Pasaport İskelesi’nin önüne geldiler.<a href="https://www.altayli.net/yuzbasi-serafettin-bey-ve-buharadan-gelen-kilic.html#_edn26" name="_ednref26"><sup>[26]</sup></a></p>
<p>Türk Süvari Müfrezesi tam Pasaport İskelesi’nin önüne gelmişti. Kalabalı­ğın arasından birden belinde kayışı ve kasaturası, elinde silahı ve bombası olan bir Rum çete üyesi karşılarına çıktı. Süvarilerinin başında olan Yüzbaşı Şerafettin atının dizginlerini çete üyesine doğru kırdı ve silahlarını atmasını söyleye­rek uyardı. O ana dek, karşılaştığı her silahlı kişi, bu emre uymuştu. Ancak bu çete üyesi Rum elindeki silahlarını yere atmadı. Rum’un elindeki bombayı ken­di üzerine atacağını anlayan Yüzbaşı Şerafettin elinde kılıcını sallayarak, atının dizginlerini gerip, silahlı ve bombalı Rum çeteye doğru hamle yaptı. Ön ayak­larını şaha kaldıran atı, Yüzbaşı Şerafettin’i bir anda hedef olmaktan çıkarmıştı. Buna karşın Rum çete üyesi bir anda elindeki bombayı kendisini uyaran Yüzbaşı Şerafettin’in üzerine fırlattı. At şaha kalktığı için, bomba Yüzbaşı Şerafettin’e değmedi; atının ayaklarının altına doğru yuvarlandı. Ardından da atın ayakla­rının altında büyük bir gürültüyle infilak etti. Zavallı at kişneyerek kanlar için­de yere yuvarlandı, Yüzbaşı Şerafettin atının üzerinden kenara doğru savruldu. Atın karnı parça parça olmuş, kanlar içinde kalmıştı. Atının üzerinden kenara savrulan Yüzbaşı Şerafettin de kanlar içindeydi. Son bir hamle ile kendini ko­rumak istemişti; kılıcıyla ileri doğru atılmıştı ancak patlayan bomba, kendisini korumasına engel olmuştu. Kordon’da Nal Seslerinin yerini, şimdi haykırışlar, bağırışlar, kargaşa ve koşturmalar ortasında kan lekeleri almış; Kordon kana bulanmış; Pişdar Yüzbaşı Şerafettin Bey, kanlar içinde kalmıştı…<a href="https://www.altayli.net/yuzbasi-serafettin-bey-ve-buharadan-gelen-kilic.html#_edn27" name="_ednref27"><sup>[27]</sup></a></p>
<p>Kendisine yakın bir yerde, hemen ardında bulunan 3. Bölük Kumandanı Yüzbaşı Nuri Bey’in de atı bombanın şarapnellerinden küçük bir yara almıştı; ancak bu yara önemsizdi. Ortalık karışmıştı! Saldırganın peşi sıra atılan kimi süvariler, saldırganı yakalayamamışlar ve geri dönerek, yürüyüş düzenindeki yerlerini almışlardı. Ortalık çığlık çığlığa, baş döndürücü bir uğultu içindeydi. Yaraları sargılı Yüzbaşı Şerafettin Bey’in üstü başı kan içinde bulunuyordu. O ana kadar yaşanan düzenin ve ihtişamın yerini şimdi yeni bir görüntü ve karga­şa almıştı. Ölen at, rıhtım üzerinde ağzından köpükler saçılarak, kanlar içinde yatıyordu. Yedekteki başka bir ata binmiş olan Yaralı Pişdar, bölüğüne kılıç çek ve “İleri!” emri verdi. Kılıçlar yeniden çekildi; dizginler gerildi; o ana kadar tırısa kalkmış olarak gelen süvari müfrezesinin atları; gerilen dizginlerin, vurulan kır­baç darbelerinin etkisiyle şimşek gibi doludizgin ileri atıldılar<a href="https://www.altayli.net/yuzbasi-serafettin-bey-ve-buharadan-gelen-kilic.html#_edn28" name="_ednref28"><sup>[28]</sup></a> Kordon artık, kıvılcımlar çakan nalların seslerine kendini teslim etmiş gibiydi. Kordon’da nal sesleri süvarilerin bu son akınının İzmir Körfezi’ndeki dalgalara vuran ser­pintileri olmuştu.</p>
<p>Sanki ilk kurşun olayında bilinen kışkırtma, yeniden yapılmak isteniyor gibiydi. Belki de bu kez yaratılmak istenen bir Hıristiyan kıyımıydı. Bombayı atanlar, Türk süvarilerini bir Hıristiyan kıyımına yönlendirmek için bu eylemi gerçekleştirmiş gibiydiler. Ardından, 13 Eylül gününden sonra çıkan Büyük İz­mir Yangını’nı sahneye koyanlar, Türk Ordusu’nu dünya âleme kıyıcı ve yok edi­ci bir karaktere sahip olarak göstermek için bu kışkırtma olayını yapmış olabilirlerdi. Ancak Yunan Ordusu’nun 15 Mayıs 1919’da düştüğü günahsız Türklere karşı üstlendiği bu kıyıcı rolü, Türk Ordusu’nun uyanık süvarileri oynamayacak ölçüde olgunluk ve uyanıklık içindeydiler. Ne yaralı pişdar süvari komutanı Yüzbaşı Şerafettin Bey ne de diğer süvariler bu olgunluklarını ve sessizliklerini bozdular. Şerafettin Bey, yaralarına ve çektiği acılara karşın, müfrezesinin başın­dan ayrılmamıştı. Müfrezesinin başında, Pasaport’tan Konak yönüne dörtnala giderken, omzundan ve kolundan hala kan boşanıyor; kan sızıntısı yaranın üze­rindeki sargıyı hızla Konak Meydanı’na doğru ilerledi.</p>
<p>Yardımcısı Teğmen Ali Rıza Bey’in yardımıyla, Hükûmet Konağı’nın önün­de güvenlik önlemleri aldırdı. Bu arada halk, Konak Meydanı’nda toplanmıştı.</p>
<p>Bu anı Şerafettin Bey şöyle anlatır<em>?</em></p>
<p><em>“Hükümet konağının önünde, atımdan yere bir ok gibi fırladığım zaman bir delikanlı ile karşılaştım. Elinde şanlı bayrağımız vardı. Bu mübarek emaneti gen­cin elinden kaptım ve koynuma soktuktan sonra bir elimde silahım, ötekinde kılıcım binadan içeriye daldım. Süvari arkadaşlarım da beni takip ediyorlardı Bir kaç da­kika sonra binanın üst katında vazifemizi tamamladık; düşman bayrağını direkten alaşağı ederek…”; “…balkona şanlı bayrağımızı çektim.”<a href="https://www.altayli.net/yuzbasi-serafettin-bey-ve-buharadan-gelen-kilic.html#_edn29" name="_ednref29"><sup>[29]</sup></a></em></p>
<p><span>Kurtuluştan Sonra Üçüncü Kılıç ve Yüzbaşı Şerafettin Bey</span></p>
<p>Yüzbaşı Şerafettin, 15 Mayıs günü düzenlenen bir törenle, Üçüncü Kılıç’ı “İzmir’e giren İlk Türk Zabiti” unvanıyla birlikte aldı. Misbah Efendi adında bir İzmirli Musevi’nin koyduğu 500 liralık ödülün yarısı da kendisine verildi. Bu paranın yarısı, kendisinden iki dakika sonra Sarıkışla’ya girmiş olan Teğmen Zeki Bey’in olmuştu. (General Zeki Doğan).</p>
<p>Kurtuluştan hemen sonra Siret Hanım’la evlenen Yüzbaşı Şerafettin’in bu evlilikten “Gönül” adında bir kızı dünyaya geldi. Süvari Okulu’nda bir süre öğ­retmenlik yaptı. Ancak, İzmir’in kurtuluşu sırasında aldığı yaranın nüksetme­si sonucunda Albaylık rütbesinde iken malulen emekli olmak zorunda kaldı. Emekliliği döneminde İstanbul’a yerleşen Yüzbaşı Şerafettin Bey; bir yandan ardı ardına gelen hastalıkları, öte yandan ekonomik zorluklar nedeniyle zor gün­ler yaşadı.</p>
<p>Daha yaşadığı günlerde; yapılan radyo programlarında ya adından hiç söz edilmediğine ya da yanlış olarak; “Çoktan ölmüş olmalı” gibi yorumlara ta­nıklık etti. İstanbul Vakıf Gureba Hastanesi’nde yattığı sırada; radyodaki prog­ramlardan birinde konuşan Org. Fahrettin Altay’ın, kendisiyle ilgili “İzmir’e ilk kez olarak giren Yüzbaşı Şerafettin Bey çoktan vefat etmiş olmalı” sözlerini kulaklarıyla duydu<a href="https://www.altayli.net/yuzbasi-serafettin-bey-ve-buharadan-gelen-kilic.html#_edn30" name="_ednref30"><sup>[30]</sup></a>. Kendisine ölmediğini ve yaşadığını Fahrettin Paşa’ya ilet­mesini önerenlere itibar bile etmedi.</p>
<p>İzmirli gazetecilerden Ferdi Öner, günün birinde İzmir’in kurtuluşunda bu denli önemli rol oynamış Yüzbaşı Şerafettin’in zorluklar içinde yaşadığını ve hastanede yaşadığını haber aldı. İzmir gazetelerin­de “İzmir Bayraktarına Sahip Çıkmalı” başlığıyla yazılar yer aldı. Bunun üzeri­ne, İzmir Belediyesi’nin görevlendirdiği bir kurul, Yüzbaşı Şerafettin Bey’i hasta yatağında ziyaret ederek; kendisine para ve ev armağan etmek istediler. Ancak O, bu armağanları “Herkes namus görevini yerine getirmekten başka bir şey yapmadı!” diyerek kibarca reddetti. Buna rağmen Belediye, kızının okul masraf­larına kısmen ortak oldu. Bu arada İzmir Belediyesi’nin bir inkılap müzesi kur­mak girişiminde olduğunu haber alarak, zor günlerinde satmayı düşünmediği üzerinde son derece değerli taşlar bulunan kılıcı, İzmir’e göndermek için eşiyle birlikte, İstanbul Valiliği’ne gönderdi. Ancak kılıçtan o günden bu yana hiçbir haber alınamadı.<a href="https://www.altayli.net/yuzbasi-serafettin-bey-ve-buharadan-gelen-kilic.html#_edn31" name="_ednref31"><sup>[31]</sup></a></p>
<p>Yüzbaşı Şerafettin, bu olaydan kısa bir süre sonra eşi Siret Hanım’ı yitirdi. İzmir fatihi, sancaktarı, pişdarı, İzmir’e kurtuluşu sırasında kente ilk olarak gi­ren, bu zorlu yürüyüş sırasında üzerine atılan bombaya ve gövdesine saplanan şarapnellere aldırmayarak, kan revan içinde, elinde kılıcı Hükûmet Konağı’na yıldırım gibi akan; üzerine kanı bulaşmış ve taparcasına sevdiği bayrağı, ko­nağın balkonundan göndere çekerek, bütün dünyaya İzmir’in ve dolayısıyla Türkiye’nin kurtuluşunu ilan eden bu mütevazı kahraman; çok sevdiği eşi Siret Hanım’ın İstanbul Yahya Efendi Kabristanı’ndaki mezarının yanına, mütevazı bir törenle, üç beş tanıdığının duaları ve çok sevdiği Mehmetçiğin, küçük bir askeri birliğin omuzları üzerinde ebedi istirahatgâhına nakledilerek toprağa ve­rildi.</p>
<p><span><strong>SONUÇ</strong></span></p>
<p>Yüzbaşı Şerafettin Bey, hiç kuşkusuz Büyük Zafer’de canını ortaya koy­muş binlerce yurtseverden yalnızca biridir. Ancak, Kurtuluş Savaşı’nda sanki bir müsabaka ortamı yaratmak istenircesine İzmir’e ilk girene verilmek üzere Batı Cephesi Komutanlığı’na teslim edilen “Üçüncü Kılıç” yalnız Yüzbaşı Şera­fettin Bey’e verilmek gibi bir değerle sınırlı kalmaz… O, İzmir’in, Türkiye’nin ve giderek de bütün ezilen ulusların kurtuluşunun bir simgesi olma özelliğinin yanında, bu büyük savaşta Türk dünyasının dayanışmasını simgeler.</p>
<p>Kılıç’ın Timurlenk’e ait olması güçlü bir olasılıktır. Çünkü dönemin birinci elden kaynaklarında da bu açıkça yer almaktadır. Bunun da tarihsel açıdan baktığında önemli bir kompozisyonu tamamladığı görülür. Bilindiği gibi Emir Çaka Bey, Umur Bey ve Aydınoğlu Cüneyt Bey gibi önemli tarihsel kahramanların savaş­larından daha çok, İzmir’in Türkler’in eline kesin olarak geçişi ünlü Türk Emiri Timur adıyla özdeşleşmiştir. Dolayısıyla Timur’a ait olan kılıcın, Timur tara­fından İzmir’i alışında -doğru olup olmadığı bilinmemekle birlikte- üzerinde taşıdığı kılıç olduğu varsayılır. Ulusal Bağımsızlık Savaşı başlamadan önce, Timur’un Türk dünyasına kazandırdığı İzmir, altı yüz yıllık bir dönem sonunda ilk kez Türkler’in elinden çıkmış bulunuyordu.</p>
<p>Ulusal Bağımsızlık Savaşı’na gönül verenlerin kendi ruh dünyalarında İzmir neredeyse bir “Kızıl Elma” konu­muna yükselmiş ve kesin olarak yeniden İzmir’e girileceğine ilişkin olarak o dö­nemde üzerine yeminler edilmişti. Bir anlamda, Millî Mücadele’nin en yoğun olduğu ve Türk Milleti’nin kötüye giden yazgısının olumlu bir yöne çevrildiği an olan Sakarya Savaşı sonrasında, kardeş Buhara Cumhuriyeti’nden gönderilen ve Timur’a ait olduğu söylenen kılıçla; “İzmir’i ilk olarak Türkler’e kazandıran Timur’un kılıcı, şimdi düşman elinde olsa da yeniden bu kenti Türkler’e ka­zandıracaktır” sözünde anlamıyla özdeşleştiriliyordu. Bu kuşkusuz, Anadolu’da bağımsızlık hareketini gerçekleştiren yurtseverler tarafından büyük bir moral değer olarak görülmüştü.</p>
<p>Bu nedenle, gerek Yüzbaşı Şerafettin Bey’in ve gerekse “Üçüncü Kılıç”ın üstlenmiş oldukları tarihsel roller; yalnız İzmir’in kurtuluşuyla sınırlı kalmamış ve doğu dünyasını ezmek için seferber olmuş emperyalist dünyaya karşı, Türk Milleti’nin yazgısını paylaşan bütün ezilen uluslar için simge olmak gibi bir de­ğere ulaşmıştır.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. Kemal ARI</strong></span></a>
</p><p>Dokuz Eylül Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü.</p>
<p><strong>Alıntı Kaynak:</strong> Kurtuluş ve Kuruluşun Sembol Kenti İzmir Sempozyumu Bildirileri, 26-28 Eylül 2012 Atatürk Araştırma Merkezi Yayınları, 2015</p>
<hr>
<div><span><strong>KAYNAKÇA</strong></span></div>
<div><span><strong>Arşivler</strong></span></div>
<div><span>♦ Genelkurmay ATASE Arşivi.</span></div>
<div><span><em>♦ DEÜ. Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü Arşivi.</em></span></div>
<div><span><strong>Gazeteler</strong></span></div>
<div><span>♦ Anadolu’da Yenigün</span></div>
<div><span>♦ Cumhuriyet</span></div>
<div><span>♦ Hakimiyet-i Milliye</span></div>
<div><span>♦ Saday-ı Hak</span></div>
<div><span>♦ Şark</span></div>
<div><span>♦ Tevhid-i Efkar</span></div>
<div><span><strong>Makaleler ve Kitaplar</strong></span></div>
<div><span>♦ Halide Edip Adıvar, <strong>Türkün Ateşle İmtihanı</strong>, Atlas Kitabevi, İstanbul, 1982.</span></div>
<div><span>♦ Akgün, <strong>İzmir’in Kurtarılışı, </strong>Jandarma Matbaası, 1925<em>.</em></span></div>
<div><span>♦ Fahrettin Altay <strong>İstiklal Harbinde Süvari Kolordumuz, </strong>İnsel Yay., 1949.</span></div>
<div><span>♦ Kemal Arı, “Büyük Taaruz’da Süvariler ve İzmir’e Yürüyüş”, <strong>90.Yıldö- nümünde Sakarya Zaferi ve Haymana, </strong>Yay.Haz. Doç. Dr. Hakan Uzun, Dr. Necdet Aysal, Ankara Üniversitesi Yayınları, Ankara, 2012, s. 333-350.</span></div>
<div><span>♦ Kemal Arı, “İzmir’in Kurtuluşu ve Yüzbaşı Şerafettin Bey”, <strong>Yedinci Aske­ri Tarih Semineri: 1763-1938 Yılları Arasında Osmanlı İmparatorluğu ve Türkiye Cumhuriyetinde Ordu ve Toplum: 27 Ekim 1999</strong>, Askeri Müze ve Kültür Sitesi (Harbiye-İstanbul) Sunu:27 Ekim 2000, Saat 11-12. s.429-45.</span></div>
<div><span>♦ Kemal Arı, “Pasaportta Patlayan Bomba: Yüzbaşı Şerafettin Kanlar İçin­de”, <strong>İzmir Tarih ve Toplum, </strong>S.6, İzmir, 2009, s.26-30.</span></div>
<div><span>♦ Kemal Arı, <strong>Üçüncü Kılıç: İzmir’in Kurtuluşu ve Yüzbaşı Şerafettin, </strong>Zeus Yay., İzmir, 2010.</span></div>
<div><span>♦ Zeki Arıkan, <strong>İzmir Basınından Seçmeler, I: 1872-1922, </strong>İzmir Büyükşehir Belediyesi Kültür Yay., İzmir, 2001.</span></div>
<div><span><strong>♦ Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri</strong><em>,</em> II, Ankara, 1981.</span></div>
<div><span>♦ Şevket Süreyya Aydemir, <strong>Makedonya’dan Orta Asya’ya Enver Paşa</strong>, III (1914-1922), Remzi Kitabevi, İstanbul, 1978.</span></div>
<div><span>♦ Enver Behnan Şapolyo, “Atatürk ve Üç Kılıç”, <strong>Türk Kültürü</strong>, IV/ 37.</span></div>
<div><span>♦ Naci Gündem, <strong>Günler Boyunca: Hatıralar</strong>, İzmir Büyükşehir Belediyesi Kültür Yay., İzmir, 2002.</span></div>
<div><span>♦ Osman Kocaoğlu, “Rus Yardımlarının İçyüzü”, <strong>Yakın Tarihimiz</strong><em>,</em> I/9 (26 Nisan 1962)</span></div>
<div><span>♦ <strong>Türk İstiklal Habri, II (Batı Cephesi), </strong>6/3.kitap (Büyük Taarruz’da Ta­kip Harekatı), Gnkur. yay., Ankara, 1995.</span></div>
<div><span><em>♦ </em><strong>30 Ağustos Hatıraları</strong>, Cumhuriyet Yay., İstanbul, 2000.</span></div>
<div><span><strong>Dipnotlar:</strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yuzbasi-serafettin-bey-ve-buharadan-gelen-kilic.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Ayrıntı için bkz. Kemal Arı<em>,</em><strong> Üçüncü Kılıç: İzmir’in Kurtuluşu ve Yüzbaşı Şerafettin Bey; </strong>Zeus Yayınları, İzmir, 2012.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yuzbasi-serafettin-bey-ve-buharadan-gelen-kilic.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> Osman Kocaoğlu, “Rus Yardımlarının İçyüzü”, <strong>Yakın Tarihimiz</strong><em>,</em> I/9 (26 Nisan 1962), s. 293; Enver Paşa ölümünden önce, son uğradığı yerlerden biri olan Buhara’da 23 gün kalmıştı. Bkz. Şevket Süreyya Aydemir, <strong>Makedonya’dan Orta Asya’ya Enver Paşa</strong>, III (1914-1922), Remzi Kitabevi, İstanbul, 1978, s. 605 ve devamı.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yuzbasi-serafettin-bey-ve-buharadan-gelen-kilic.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> Genelkurmay ATASE Bşk. Adına Öğ. Yb. Orhan Öcal tarafından hazırlanan resmi biyog­rafi dosyası: <strong>D.E.Ü. Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü Arşivi, </strong>Yüzbaşı Şerafettin Bey Dosyası.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yuzbasi-serafettin-bey-ve-buharadan-gelen-kilic.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> Konunun ayrıntısı için örneğin bkz. Aydemir, <strong>a.g.e.</strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yuzbasi-serafettin-bey-ve-buharadan-gelen-kilic.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> Kemal Arı, <strong>a.g.e., </strong>s.76.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yuzbasi-serafettin-bey-ve-buharadan-gelen-kilic.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> Genkur. ATASE Bşk., bkz. <strong>Aynı dosya</strong>.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yuzbasi-serafettin-bey-ve-buharadan-gelen-kilic.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> Bkz. <strong>Aynı dosya…</strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yuzbasi-serafettin-bey-ve-buharadan-gelen-kilic.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> Enver Behnan Şapolyo, “Atatürk ve Üç Kılıç”, <strong>Türk Kültürü</strong>, IV/ 37, s.85.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yuzbasi-serafettin-bey-ve-buharadan-gelen-kilic.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a><strong> Hakimiyet-i Milliye</strong><em>,</em> 8 Ocak 1922; <strong>Anadolu’da Yenigün</strong>, 8 Ağustos 1922, <strong>İkdam, </strong>10 Eylül 1922.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yuzbasi-serafettin-bey-ve-buharadan-gelen-kilic.html#_ednref10" name="_edn10">[10]</a><strong> Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, </strong>II, Ankara, 1981, s.30.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yuzbasi-serafettin-bey-ve-buharadan-gelen-kilic.html#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> <strong>Hakimiyet-i Milliye</strong><em>,</em> 8 Ocak 1922; yine <strong>Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, </strong>s.30.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yuzbasi-serafettin-bey-ve-buharadan-gelen-kilic.html#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> <strong>Hakimiyet-i Milliye</strong><em>,</em> aynı sayı; <strong>a.g.e., </strong>s.30.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yuzbasi-serafettin-bey-ve-buharadan-gelen-kilic.html#_ednref13" name="_edn13">[13]</a> <strong>Hakimiyet-i Milliye</strong>, aynı sayı, <strong>a.g.e., </strong>s.30.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yuzbasi-serafettin-bey-ve-buharadan-gelen-kilic.html#_ednref14" name="_edn14">[14]</a> Genkur.Atase Bşk. Aynı dosya; Arı, <strong>a.g.e., </strong>s.83.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yuzbasi-serafettin-bey-ve-buharadan-gelen-kilic.html#_ednref15" name="_edn15">[15]</a> Ayrıntı için bkz<em>.</em><strong> a.g.e., </strong>s.80-152 ve devamı.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yuzbasi-serafettin-bey-ve-buharadan-gelen-kilic.html#_ednref16" name="_edn16">[16]</a> <strong>30 Ağustos Hatıraları</strong>, Cumhuriyet yay., İstanbul, 2000; ayrıca bkz. Arı, <strong>age</strong>., s.121-124; ayrıca şurada: <strong>Saday-ı Hak, </strong>9 Eylül 1922.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yuzbasi-serafettin-bey-ve-buharadan-gelen-kilic.html#_ednref17" name="_edn17">[17]</a> <strong>ATASE Arşivi</strong><em>,</em> Kls. 2355, Dos.2, Fih. 1-26; ayrıca bkz. <strong>Türk İstiklal Habri</strong><em>, II (Batı Cep­hesi),</em> 6/3.kitap (Büyük Taarruz’da Takip Harekatı), Gnkur. yay., Ankara, 1995; s.172; yine Arı, <strong>age.</strong><em>,</em> s. 192-197; “Yüzbaşı Şerafettin Bey’in Notları”, <strong>DEÜ Atatürk İlkeleri ve İnkı­lap Tarihi Enst. Arşivi</strong>, Yüzbaşı Şerafettin Dosyası.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yuzbasi-serafettin-bey-ve-buharadan-gelen-kilic.html#_ednref18" name="_edn18">[18]</a> Naci Gündem, <strong>Günler Boyunca: Hatıralar</strong><em>,</em> İzmir Büyükşehir Belediyesi Kültür Yay., İz­mir, s.38; <strong>Yüzbaşı Şerafettin Bey’in Notları, </strong>aynı dosya.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yuzbasi-serafettin-bey-ve-buharadan-gelen-kilic.html#_ednref19" name="_edn19">[19]</a> <strong>İkdam, </strong>19 Eylül 1922; Arı, <strong>a.g.e., </strong>s.214-216; <strong>Yüzbaşı Şerafettin Bey’in Notları</strong>, aynı dosya.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yuzbasi-serafettin-bey-ve-buharadan-gelen-kilic.html#_ednref20" name="_edn20">[20]</a> <strong>Yüzbaşı Şerafettin Bey’in Notları</strong>, DEÜ Atatürk İlkeleri…; bkz. Kemal Arı, “Büyük Taaruz’da Süvariler ve İzmir’e Yürüyüş”, <strong>90. Yıldönümünde Sakarya Zaferi ve Hayma­na, </strong>Yay. Haz. Doç. Dr. Hakan Uzun, Dr. Necdet Aysal, Ankara Üniversitesi Yayınları, An­kara, 2012, s. 333-350.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yuzbasi-serafettin-bey-ve-buharadan-gelen-kilic.html#_ednref21" name="_edn21">[21]</a> <em>Akgün,</em><strong> İzmir’in Kurtarılışı, </strong>Jandarma Matbaası, 1925, s.19.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yuzbasi-serafettin-bey-ve-buharadan-gelen-kilic.html#_ednref22" name="_edn22">[22]</a> Bkz. <strong>Yüzbaşı Şerafettin Bey’in Notları.</strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yuzbasi-serafettin-bey-ve-buharadan-gelen-kilic.html#_ednref23" name="_edn23">[23]</a> <strong>Aynı notlar<em>.</em></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yuzbasi-serafettin-bey-ve-buharadan-gelen-kilic.html#_ednref24" name="_edn24">[24]</a> <strong>Aynı notlar.</strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yuzbasi-serafettin-bey-ve-buharadan-gelen-kilic.html#_ednref25" name="_edn25">[25]</a> <strong>Aynı notlar…</strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yuzbasi-serafettin-bey-ve-buharadan-gelen-kilic.html#_ednref26" name="_edn26">[26]</a> <strong>Aynı notlar.</strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yuzbasi-serafettin-bey-ve-buharadan-gelen-kilic.html#_ednref27" name="_edn27">[27]</a> Ayrıntı için bkz. Kemal Arı, “Pasaportta Patlayan Bomba: Yüzbaşı Şerafettin Kanlar İçinde (9 Eylül 1922), <strong>İzmir Tarih ve Toplum, </strong>S.6, İzmir, 2009, s. 26-30.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yuzbasi-serafettin-bey-ve-buharadan-gelen-kilic.html#_ednref28" name="_edn28">[28]</a> <strong>Yüzbaşı Şerafettin Bey’in Notları</strong>.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yuzbasi-serafettin-bey-ve-buharadan-gelen-kilic.html#_ednref29" name="_edn29">[29]</a> <strong>Aynı notlar; </strong>yine bkz. Fahrettin Altay, <strong>İstiklal Harbinde Süvari Kolordumuz, </strong>İnsel yay, ş.y., 1949, s.66.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yuzbasi-serafettin-bey-ve-buharadan-gelen-kilic.html#_ednref30" name="_edn30">[30]</a> Fahrettin Altay, <strong>a.g.e., </strong>s.67. Yüzbaşı Şerafettin Bey’in ölmediğini anlayınca Fahrettin Altay kendisini ziyarete gelmiş ve yazdığı kitabını armağan ederek, bu yanlış bilgiyi düzelten bir not yazmıştır: DEÜ Atatürk İlkeleri…, Yüzbaşı Şerafettin Bey Dosyası.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/yuzbasi-serafettin-bey-ve-buharadan-gelen-kilic.html#_ednref31" name="_edn31">[31]</a> Ayrıntı için bkz. Arı, <strong>a.g.e., </strong>326.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Türkler’de Armaların Ortaya Çıkışı ve Yayıldığı Sahalar</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/turklerde-armalarin-ortaya-cikisi-ve-yayildigi-sahalar</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/turklerde-armalarin-ortaya-cikisi-ve-yayildigi-sahalar</guid>
<description><![CDATA[ Türkler’de Armaların Ortaya Çıkışı ve Yayıldığı Sahalar
A- TÜRKLER’DE ARMALARIN ORTAYA ÇIKIŞI Geleneğe göre Oğuzhan’ın Günhan, Ayhan, Yıldızhan, Gökhan, Dağhan, Denizhan adlarında altı oğlu vardı. Bunlardan ilk üç oğlundan gelmiş olan Oğuz boylarının üçü, yani Gün, Ay, Yıldızhanlar sağ kol ve diğer üç oğlu da sol kolu teşkil ederlerdi. Oğuzhan’ın altı oğlundan her birinin dört boyu olup, hepsi yirmidört boydu; Oğuz aşiretleri […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c49890ff6f.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:43 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Türkler’de, Armaların, Ortaya, Çıkışı, Yayıldığı, Sahalar</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2016/12/Turkler.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/turklerde-armalarin-ortaya-cikisi-ve-yayildigi-sahalar.html">Türkler’de Armaların Ortaya Çıkışı ve Yayıldığı Sahalar</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yrd. Doç. Dr. İlhami DURMUŞ</strong></span></a>
</p><p><span>A- TÜRKLER’DE ARMALARIN ORTAYA ÇIKIŞI</span></p>
<p><span>Geleneğe göre Oğuzhan’ın Günhan, Ayhan, Yıldızhan, Gökhan, Dağhan, Denizhan adlarında altı oğlu vardı. Bunlardan ilk üç oğlundan gelmiş olan Oğuz boylarının üçü, yani Gün, Ay, Yıldızhanlar sağ kol ve diğer üç oğlu da sol kolu teşkil ederlerdi. Oğuzhan’ın altı oğlundan her birinin dört boyu olup, hepsi yirmidört boydu; Oğuz aşiretleri bu boydan gelmişti. Yine ananeye göre Oğuzhan’ın kardeşleri ve amca oğullarından Oğuzlara düşman olarak Uygur, Kankli, Karluk, Kıpçak, Kalaç, Ağaçeri ve Ayferi boyları da vardı.<a href="https://www.altayli.net/turklerde-armalarin-ortaya-cikisi-ve-yayildigi-sahalar.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a></span></p>
<p><span>Bu altı Oğuz boyunun Gün, Ay ve Yıldızhanlardan gelen kollarına Bozoklu ve diğer Gök, Dağ ve Denizhanlardan gelen kollarına da Üçoklu denilirdi. Bunlardan Bozoklar, orduda ve şölen denilen ziyafetlerde sağ tarafta bulunup muayyen boylar gelir ve bunları da alırlardı. En başta Günhan’a mensup boylar gelir ve bunlar da derecelerine göre sıralanırlardı, Keza Üçoklar da orduda ve şölenlerde Han’ın solunda yer alırlardı. Bunlarda da başta Gökhan boyları gelir ve tertip sırasıyla diğerleri ve boyları yer alırlardı. Bütün boyların yırtıcı kuşlardan ongunları ve yiyecekleri etin muayyen bir yerinden söğük, yani et payı vardı.<a href="https://www.altayli.net/turklerde-armalarin-ortaya-cikisi-ve-yayildigi-sahalar.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a> Nemeth’in tahliline göre “muvaffakiyet ve uğur getiren” demek olan ongun kelimesi bu mukaddes kuşlara verilmekte ve bunlar mukaddes olduklarından incitilmemekte idi. Efsaneye göre Günhan’ın şahin, Ayhan’ın kartal, Yıldızhan’ın tavşancıl, Gökhan’ın sungur, Dağhan’ın çakır ve Denizhan’ın üçkuş ongunuydu.<a href="https://www.altayli.net/turklerde-armalarin-ortaya-cikisi-ve-yayildigi-sahalar.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a></span></p>
<p><span>Oğuzhan’nın oğullarından her biri etrafında dörder kabile toplamış ve kendilerini bunlara bağlamış olduklarından her dört kabilenin belirli ve ortak bir ongunu olmuştur. Bu hal ise eski bir vahdetin izlerini gösterir. O halde Oğuzlarda totemizm altılı teşkilat zamanında meydana gelmiştir. Bu totemlere dikkat edecek olursak, bunların hepsinin avcı kuşları olduğu göze çarpar. Bu kuşların avcı kuşları olması totemizmin Oğuzlar arasında avcılık devrinde oluştuğunu gösterir.<a href="https://www.altayli.net/turklerde-armalarin-ortaya-cikisi-ve-yayildigi-sahalar.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a></span></p>
<p><span>Oğuz Türklerinde bu altılı teşkilattan sonra yirmi-dörtlü teşkilat zamanında dahi oluşmuştu. Bu damga kabilenin hususi bir nevi arması mahiyetinde idi. Bu damgayı diğer kabileden ayırt edilmesi gereken her çeşit eşyaya vururlardı.<a href="https://www.altayli.net/turklerde-armalarin-ortaya-cikisi-ve-yayildigi-sahalar.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a></span></p>
<p><span>Çin kaynaklarında “Hiyung nu” olarak belirtilen Hunlar’ın kullandığı armalar hakkında bir bilgiye rastlanmamaktadır. Hunlar dağıldıktan sonra bu topluluğun bir kısmı tarihte “Türk namı altında gözükmeye başladılar. Bu Türkler’in millî bir ananeleri ve millî bir sembolleri vardı.<a href="https://www.altayli.net/turklerde-armalarin-ortaya-cikisi-ve-yayildigi-sahalar.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a> Çin tarihlerinde “Türk” namı altında belirtilen Türklerin o dönemde millî ananelerinden alarak kurt başlı bir bayrak kullanmaya başladıkları bilinmektedir.<a href="https://www.altayli.net/turklerde-armalarin-ortaya-cikisi-ve-yayildigi-sahalar.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a></span></p>
<p><span>B- TÜRKLER’DE ARMALARIN YAYILDIĞI SAHALAR</span></p>
<p><span>Bütün eski ananelerine pek sadık kalan Oğuz Türklerinin pek eski totemleri daha sonra dini şekilden çıkarak millî ve gayri dini bir mahiyette kalmıştır. Arkeoloji tedkikatının yardımıyla biliyoruz ki bu avcı kuşları daha sonra arma olarak kullanılmıştır. Anadolu’da Selçuklulardan kalma eserler bize açık bir şekilde bir av kuşunu arma olarak kullandıklarını göstermektedir. Hatta bu kuşun yalnız Selçuklu Türkleri tarafından değil, Artuklular ile diğer Türk topluluklarında da arma olarak kullanıldığı görülmektedir. Kabilenin bu umumi armasından başka bir de hükümdarın hususi arması vardı. Hükümdar emrini verdikten sonda bu emri tebliğ eden adam da okun ucundaki damgayı görünce emrin hükümdar tarafından verilmiş olduğunu anlardı. Oğuz Türkleri bu damgaya tağrağ derlerdi, bu daha sonra garb lehçesinde tuğra olmuştur.<a href="https://www.altayli.net/turklerde-armalarin-ortaya-cikisi-ve-yayildigi-sahalar.html#_edn8" name="_ednref8">[8]</a></span></p>
<p><span>Türkler’de totem olarak çıkan ve daha sonra arma olarak kullanılan avcı kuşları geniş bir coğrafyaya yayılmıştır. Bunların yayılmalarında Türkler’in batıya doğru göç etmeleri, yeni yurtlar tutmaları etkili olmuştur. Görülmektedir ki, kuş ve hayvanlardan bazıları Türk hakan sülalelerinde totem, resmî ve aile damgaları; devlet arması hizmetini ifade etmiştir.<a href="https://www.altayli.net/turklerde-armalarin-ortaya-cikisi-ve-yayildigi-sahalar.html#_edn9" name="_ednref9">[9]</a></span></p>
<p><span>Türkler’in asıl vatanları Orta Asya’dan İslam memleketlerine göçmeleri İslam sanatına birçok sanat unsurlarının ilave edilmesini gerektirdi. Umumi göçe başlamadan evvel Abbasi halifelerine askerî hizmetlerde bulunmak için Bağdat’a getirilen Türkler’in buraya yerleştikleri ve daha sonra bu Türkler içerisinden Mısır’a vali olarak atanan Emir Tolunoğlu Almet’in orada müstakil bir emiret tesisine muvaffak olduğu zamanlar Mısır’da oluşturulan eserlerde bu tarihlere kadar İslam sanatına bir takım unsurlar ilâve edilmişti, ister 836 yılında Abbasi halifesinin Türk askerleri için inşa ettirdiği Şamara şehri mimari eserlerinin duvar tezyinatında, ister Tolunoğulları’nın Kahire’de meydana getirdikleri eserde Türkler’e mahsus bu yeni sanat unsurlarının orta Asya’dan buralara getirildiklerini bütün ayrıntılarıyla müşahede etmekteyiz.<a href="https://www.altayli.net/turklerde-armalarin-ortaya-cikisi-ve-yayildigi-sahalar.html#_edn10" name="_ednref10">[10]</a></span></p>
<p><span>Türkler’in XIII. yüzyılın başlarından itibaren kitle halinde Akdeniz sahiline doğru yayılması, İslam sanatına daha birçok yeni sanat unsurları ilâve edeceği pek tabiî idi. Bu tarihten itibaren ister İslam sanatı mimarisinin ister ise sanatı tezyinatının yeni oluştuğu ve dolayısıyla yeni bir ruh aldığı görülmektedir. Bunlar arasında çifte kartal tasviri daha ilk defa arma şeklinde ve daha sonra bir tezyinat motifi olarak kullanılmıştır.<a href="https://www.altayli.net/turklerde-armalarin-ortaya-cikisi-ve-yayildigi-sahalar.html#_edn11" name="_ednref11">[11]</a></span></p>
<p><span>Türk armalarından bazıları Avrapa’ya dahi geçmiştir. Bunlardan en önemlisi kartaldır. Kartal devlet arması olarak Avrupa’ya başlıca iki yoldan gelmiştir. İlk önce Kuzey Türkleri harekete geçmişlerdir. Avrupa milletlerine en büyük tesirde bulunan Selçuklu Türkleri olmuştur.<a href="https://www.altayli.net/turklerde-armalarin-ortaya-cikisi-ve-yayildigi-sahalar.html#_edn12" name="_ednref12">[12]</a> Türkler’in garb komşuları Bizanslılar bu motifi aldıkları gibi yaymışlardır. Haçlı seferleri sırasında Avrupa milletlerinin Türkler ile temasa geçmeleri bu motifin Avrupa sanatına intikalini dahi meydana getirmiştir.<a href="https://www.altayli.net/turklerde-armalarin-ortaya-cikisi-ve-yayildigi-sahalar.html#_edn13" name="_ednref13">[13]</a></span></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yrd. Doç. Dr. İlhami DURMUŞ</strong></span></a>
</p><p><span><strong>Kaynak:</strong> Milli Folklor Dergisi, Sayı: 20 Yıl: Kış – 1993</span></p>
<hr>
<div><span><strong><span><u>Bibliyografya</u></span></strong></span></div>
<div><span>♦ Ağaoğlu Mehmet, “Çifte Kartal Arması”, Millî Arma Müsabakası Şartnemesi, An- raka, 1926, iktisat Matbaası.</span></div>
<div><span>♦ Orkun, Hüseyin Namık, “Eski Türkler’de Arma”, Millî Arma Müsabakası Şartnamesi, Ankara, 1926, İktisat Matbaası.</span></div>
<div><span>♦ Orkun, Hüseyen Namık, “Eski Türkler’de Kartal Arması”, Türklük, sayı 7, İstanbul, 1939, Güven Basımevi.</span></div>
<div><span>♦ Orkun, Hüseyin Namık, “Eski Türkler’de Millî Alametler”, Millî Arma Müsabakası Şartnamesi, Ankara, 1926, iktisat Matbaası.</span></div>
<div><span>♦ Orkun, Hüseyin Namık, “Türk Cumhuriyeti’nin Arması Ne Olmalıdır?”, Millî Arma Müsabakası Şartnamesi, Ankara, 1926 Iktasat Matbaası.</span></div>
<div><span>♦ Ögel, Bahaeddin, Türk Kültür Tarihine Giriş, Vl.Cilt, Ankara, 1984, Başbakanlık Basımevi.</span></div>
<div><span>♦ Togan, A. Zeki Velidi, “Türk Efsanelerinde Millî Alametler”, Millî Arma Müsabakası Şartnamesi, Ankara 1926, iktisat Matbaası.</span></div>
<div><span>♦ Uzunçarşılı, İsmail Hakkı, Osmanlı Tarihi, I. Cilt, Ankara, 1982, Türk Tarih Kurumu Basımevi</span></div>
<div><span><strong>Dipnotlar:</strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerde-armalarin-ortaya-cikisi-ve-yayildigi-sahalar.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Uzunçarşılı, İsmail Hakkı, Osmanlı Tarihi, I. Cilt, Ankara, 1982, s.93.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerde-armalarin-ortaya-cikisi-ve-yayildigi-sahalar.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> Uzunçarşılı, İsmail Hakkı, A.g.e., s.93</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerde-armalarin-ortaya-cikisi-ve-yayildigi-sahalar.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> Orkun, Hüseyin Namık, “Eski Türkler’de Kartal ArmaBi”, Türklük, sayı 7, İstanbul, 1939, s. 30.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerde-armalarin-ortaya-cikisi-ve-yayildigi-sahalar.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> Orkun, Hüseyin Namık, “Eski Türkler’de Kartal Arması”, s.30.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerde-armalarin-ortaya-cikisi-ve-yayildigi-sahalar.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> Orkun, Hüseyin Namık, “Eski Türkler’de Arma”, Millî Arma Müsabakası Şartnamesi, Ankara, 1926, s.39.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerde-armalarin-ortaya-cikisi-ve-yayildigi-sahalar.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> Orkun, Hüseyin Namık, “Türk Cumhuriyeti’nin Arması Ne olmalıdır?”, Millî Arma Müsabakası Şartnamesi, Ankara, 1926, s.39.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerde-armalarin-ortaya-cikisi-ve-yayildigi-sahalar.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> Orkun, Hüseyin Namık, “Eski Türkler’de Millî Alametler”, Millî Arma Müsabakası Şartnamesi, Ankara, 1926, s.36.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerde-armalarin-ortaya-cikisi-ve-yayildigi-sahalar.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> Orkun, Hüseyin Namık, “Eski Türkler’de Arma”, s.39.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerde-armalarin-ortaya-cikisi-ve-yayildigi-sahalar.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> Togan, A. Zeki Velidi, “Türk Efsanelerinde Millî Alametler”, Millî Arma Müsabakası Şartnamesi, Ankara, 1926, s. 12.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerde-armalarin-ortaya-cikisi-ve-yayildigi-sahalar.html#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> Ağaoğlu Mehmet, “Çifte Kartal Arması”, Millî Arma Müsabakası Şartnamesi, Ankara, 1926, s.47.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerde-armalarin-ortaya-cikisi-ve-yayildigi-sahalar.html#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> Ağaoğlu Mehmet, A.g.m., s.47.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerde-armalarin-ortaya-cikisi-ve-yayildigi-sahalar.html#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> Ögel, Bahaeddin, Türk Kültür Tarihine Giriş, VI. Cilt, Ankara, 1984, s.208-209.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerde-armalarin-ortaya-cikisi-ve-yayildigi-sahalar.html#_ednref13" name="_edn13">[13]</a> Ağaoğlu Mehmet, A.g.m., s.50.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Geçmişten Günümüze Türk Halk İnançlarında “Işık”</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/gecmisten-gunumuze-turk-halk-inanclarinda-isik</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/gecmisten-gunumuze-turk-halk-inanclarinda-isik</guid>
<description><![CDATA[ Geçmişten Günümüze Türk Halk İnançlarında “Işık”
Yazımın ismi “Geçmişten-Günümüze Halk inançlarımızda Işık” olsa muhtemelen daha sağlıklı olurdu. Zira, “Türk Halk İnançları” kavramı ile, büyük ölçüde Anadolu bağlamında konu ele alınacağından Türk dünyasının belirli bir bölümü incelenmiş olacaktır. Anadolu Türkü’nün tanımı, Anadolu’da Türklerden evvel ve Türklerle beraber yaşamış olan tüm halkları içermektedir. Bu halkın inançları bu topraklarda yaşamış bütün dinlerin doğal olarak […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4986ce771.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:43 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Geçmişten, Günümüze, Türk, Halk, İnançlarında, “Işık”</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/01/Turk-Mitolojisinde-Isik.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/gecmisten-gunumuze-turk-halk-inanclarinda-isik.html">Geçmişten Günümüze Türk Halk İnançlarında “Işık”</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Dr. Yaşar Kaya KALAFAT</strong></span></a>
</p><p><span>Yazımın ismi “Geçmişten-Günümüze Halk inançlarımızda Işık” olsa muhtemelen daha sağlıklı olurdu. Zira, “Türk Halk İnançları” kavramı ile, büyük ölçüde Anadolu bağlamında konu ele alınacağından Türk dünyasının belirli bir bölümü incelenmiş olacaktır. Anadolu Türkü’nün tanımı, Anadolu’da Türklerden evvel ve Türklerle beraber yaşamış olan tüm halkları içermektedir. Bu halkın inançları bu topraklarda yaşamış bütün dinlerin doğal olarak izlerini taşıyacaktır. Biz genel anlamda Türk İnançlarının kaynağını Türklerin uzak geçmişteki Anayurtlarındaki izlerinde arıyoruz. Bu sebepledir ki, Türk Mitolojisinde ışık motifini izahla işe başlamıyoruz. Bununla beraber, vesile düştükçe diğer ilgili dinlerdeki ışık motifinin varlığı gerçeğine de değineceğiz. Anadolu’dan muhtelif Örnekler vereceğiz.</span></p>
<p><span>Han-nâme’ye göre Cengiz-Han’ın atalarından Alan-Kawa çadırında yatarken, pencereden birden parlak bir ay girmiş ve Alan-kawa’yı gebe bırakmıştı. Ay çadırdan girerken de, kadının gözlerine Kurt ve Arslan gibi bir şeyler görünmüştü. Başka bir rivayette pencereden ay ışığına benzer bir ışık girmiş ve yine bu ışık Arslan ve Kurt şeklinde çıkıp; gitmişti. Moğolların gizli tarihinde ise, Alan-Kawa geceleyin yatağında yatarken çadırın bacasından giren ay ışığı içinden, etrafa ışık saçan parlak ve sarışın bir adam girmiş kadının karnını okşadıktan sonra bir köpek şekline bürünerek ay ışığı huzmesine tırmanarak gitmişti.<a href="https://www.altayli.net/gecmisten-gunumuze-turk-halk-inanclarinda-isik.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a></span></p>
<p><span>Gökten ışık inmesi, daha ziyade Uygurların Bögü-Kağan zamanında, yani M.S. 763 senesinde kabul ettikleri Mani dini ile ilgili bir motif olsa gerekir. Gök Tanrı inancında da gökten ışık inmesi olayları vardır. Mani Dininde bu konu üzerinde edebiyat gelişmiştir. Ayrıca, Çin efsanelerin de Gökten ışık inmesi ile ilgili inançlar bulunmaktadır. Maniheizm’e “ışık dini” denildiği<a href="https://www.altayli.net/gecmisten-gunumuze-turk-halk-inanclarinda-isik.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a> Uygurların Türeyiş Destanı’nda Kayın Ağacı’ndan ışık çıktığı<a href="https://www.altayli.net/gecmisten-gunumuze-turk-halk-inanclarinda-isik.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a> bilinmektedir.</span></p>
<p><span>Türk mitolojisinde Ay’ın erkek, Güneş’in de dişi olduğu bilinir. Mitolojimizdeki gebe kalmada rol oynayan şey, ışıkları ve bu ışıklarla inen, sembolik bir hayvan yerine girmiş olan Tanrı’nın kendisi veya elçisidir.<a href="https://www.altayli.net/gecmisten-gunumuze-turk-halk-inanclarinda-isik.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a> Ay’ın erkek güneşin kız olması ve Ay’ın güneşe aşık olduğuna dair efsaneler Azerbeycan Türkleri arasında da yaygındır.<a href="https://www.altayli.net/gecmisten-gunumuze-turk-halk-inanclarinda-isik.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a></span></p>
<p><span>Azerbaycan Dini folklorunda yeni ölen kimsenin mezarından ışık çıkıyor ise o kimsenin dünyadan vazgeçemediğine inanılır. Ayrıca bu yörelerde Işığın meleklerin oyuncağı olduğu inancı da vardır.<a href="https://www.altayli.net/gecmisten-gunumuze-turk-halk-inanclarinda-isik.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a></span></p>
<p><span>İslamiyet’te Işık’ın Nur olduğu, Nur’un ilahi ışık olduğu (Nur Suresi, 35 nci Ayet) bilinmektedir. Halk arasında ışıklı yüzler için “Kalbinin Nuru yüzüne vurmuş” tabiri vardır. Tasavvuf bilginlerine göre Divanlar aynı zamanda şiir kitapları İlahî aşklarının eseridir. Her kâmil kişinin kerameti nispetinde onun ilahi aşkı onun Kur’an-ı’dır. Söz ise bu terennümde işin süsüdür.<a href="https://www.altayli.net/gecmisten-gunumuze-turk-halk-inanclarinda-isik.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a> Bu noktada Aşk-Işk-Işık ilişkisi kurulabilmektedir. Aşık kişi ışığı olan kimsedir. Aşk-Aşık ve Işık ilişkisinde ilahi bir iltisak vardır.</span></p>
<p><span>Aşık Sulhî;</span></p>
<p><span><em>“Halktan bize her dem inayet olur<br>
Muhammed Ali’den hidayet olur<br>
Saz çalarak Allah’a İbadet olur<br>
</em></span><span><span><em>Davut Peygamber’den rebabımız var”</em></span><a href="https://www.altayli.net/gecmisten-gunumuze-turk-halk-inanclarinda-isik.html#_edn8" name="_ednref8">[8]</a></span></p>
<p><span><sup> </sup>derken bu sırrı şiirleştiriyordu.</span></p>
<p><span>Tasavvuf bilginlerine göre “Dinsiz müzik, müzik değildir. Müziksiz din de din değildir. Hz. Muhammed Müzikle raksedenleri izlemiş ve dinlemiştir. Kur’an-ı Kerim’i çok güzel müzik makamı ile okurdu. Miraçta çok müzikler dinlemişti. Bir hadislerinde “Birini gördüm -Mevlana- müzikle dönüyordu. Onunla çok kişi hidayet olundu” buyurdular. Müziği reddeden tarikat olamaz. Müziği Allah kendi icat etti. Kuşları öttüren bulutları konuşturan O’dur. Kur’an-ı Kerim’de üç yerde haykırış vardır. Bir yerde üst seslenme var. Sündüsle yükselirken, mutlaka müzik çalınır ve duyulur. Allah’ın Zekeriya Peygambere seslenişi de müzikle olmalı. İsevî’ler çan çalar, Allah’tan öğrenilmiştir. “Çan Sesi duydum” dedi. Şimdi bunun için çan çalıyorlar o da müziktir. Tekbir’an müziği de notaya alana duyrulmuştur.<a href="https://www.altayli.net/gecmisten-gunumuze-turk-halk-inanclarinda-isik.html#_edn9" name="_ednref9">[9]</a></span></p>
<p><span>Anadolu’da Sazın yeri, odanın başucudur. Ozanın yatak başıdır. Odanın ve yatağın başına Kur’an-ı Kerim türünden kutsal şeyler asılır.<a href="https://www.altayli.net/gecmisten-gunumuze-turk-halk-inanclarinda-isik.html#_edn10" name="_ednref10">[10]</a> Göktanrı İnancında Kam’ın her türlü merasim aletinin kutsal kabul edildiğini biliyoruz. Bir ozana en büyük hakaret ve beddua “Sazını ayak altına asalar” sözüdür.</span></p>
<p><span>Işık-Aşık ilişkisine girmekle konunun dışına çıktık. Tekrar konumuza dönelim.</span></p>
<p><span>Işık saçma daha ziyade kutsal kabirlerde ve ziyaret yerlerinde olur. Çoğunlukla kutsal gecelerde gözlenebilir. Bazı ışıklar ise herkese değil, seçkin kimselere gözükür.</span></p>
<p><span>Erzurum’un Çat ilçesi Soğukpınar köyündeki Hacı Miro ziyaretinden bazı geceler ışık geldiğine inanılır. Çat ilçesinin Bağlıca köyündeki ziyaretin ismi ışıklı ziyareti’dir. Erzurum’un Hazal Hatun ziyaretinde kutsal gecelerde Hazal Hatun elinde ışık tutarak tepenin üzerinde görünürdü. Erzurum’un Şefkani ziyaretinde de bazı karanlık gecelerde ışık göründüğüne inanılır.<a href="https://www.altayli.net/gecmisten-gunumuze-turk-halk-inanclarinda-isik.html#_edn11" name="_ednref11">[11]</a></span></p>
<p><span>Kayseri İncesu’daki Şeyh Aslan Ziyaretinin Kızılören bölgesinde geceleri ışık yandığına inanılır. Kayserinin Yeşilhisar’ındaki Mir’ali Dede ziyaretindeki iki mezar arasında geceleri ışık yandığı inancı vardır. Kayseri Bünyan’ın Musaşeyh Türbesi’nde Perşembe’yi Cuma’ya bağlayan gece yeşil bir ışık yandığına inanılır. Kayseri yakınlarındaki Kümbet Ziyareti’nde kutsal ışık yanarken taşlarının sökülmesi üzerine yanmaz olmuş. Kayseri Talas’taki Mikdat Dede Türbesi’nde ışık yandığına inanılıyordu. Kayserinin Develi’deki Havadan Türbesi’nde sabah ezanı vakti ışık yandığına inanılır.<a href="https://www.altayli.net/gecmisten-gunumuze-turk-halk-inanclarinda-isik.html#_edn12" name="_ednref12">[12]</a></span></p>
<p><span>Harput’ta Dağ kapı mezarlığında mezarlardan ışık göründüğüne inanılır. Halk mezrada yatanların Tanrının muteber ve makûl kulları olduğu için Nur içinde kaldıklarına inanır.<a href="https://www.altayli.net/gecmisten-gunumuze-turk-halk-inanclarinda-isik.html#_edn13" name="_ednref13">[13]</a> Kerkük’teki Ateş Baba Yatırından geceleri Nur çıktığı inancı vardır.<a href="https://www.altayli.net/gecmisten-gunumuze-turk-halk-inanclarinda-isik.html#_edn14" name="_ednref14">[14]</a></span></p>
<p><span>Elazığ’ın Maltepe bucağındaki İkitepe köyünde bulunan Evliya Baba’nın efsanesine göre Baba’nın mezarında gece çıra yanmakta ve gündüz de toprağından ışık çıkmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/gecmisten-gunumuze-turk-halk-inanclarinda-isik.html#_edn15" name="_ednref15">[15]</a> Mezarındın ışık çıktığına inanılan yatırlar halkın dilekte bulunma şifa umma ve yağmur duasına çıktıkları yerlerdir.</span></p>
<p><span>Tasavvuf ehline göre, Yatsı namazına kadar, yıkama yeri dahil ölünün bulunduğu her yerde ışık yakmak, nefsin gezmesi açısından, o nefse faydalıdır.<a href="https://www.altayli.net/gecmisten-gunumuze-turk-halk-inanclarinda-isik.html#_edn16" name="_ednref16">[16]</a> Kırkı çıkmamış annenin ve yavrusunun Al karısından korunması için ışık yakılması Anadolu’da çok yaygındır.</span></p>
<p><span>19. yy.da Orta Kafkasya’da Ölünün başucunda gece ölüyü hem ısıtmak ve hem de aydınlatmak için ateş yakılırdı.<a href="https://www.altayli.net/gecmisten-gunumuze-turk-halk-inanclarinda-isik.html#_edn17" name="_ednref17">[17]</a></span></p>
<p><span>Eski Türkler’in inancına göre, insanoğlu iki zıt kuvvetin (ışık) ile (karanlık) tesiri altındadır. Bunlardan ışık, Gökte bulunur. Yeryüzüne ışık ve iyilik saçar. Güneş ışınları yeryüzünü ısıtır. Geceleyin ay ve yıldızlar, yeryüzünün karanlık ve soğukluğunu azaltır. Karanlık, arzın soğukluk ve kötülüğünde barınır. Kötülüğün ve Ölümün kaynağıdır. Çatışan bu iki gücün arasında Yer-Sub (Yer-Su) vardır.<a href="https://www.altayli.net/gecmisten-gunumuze-turk-halk-inanclarinda-isik.html#_edn18" name="_ednref18">[18]</a></span></p>
<p><span>Mezar taşlarında kandil motifi şüphesiz aydınlatma ve ışıkla ilgilidir. Bunlar için yüzlerce örnek verilebilir. “Ahlat’taki Şahideli Orta Asya’da Kızıl’daki mağara resimlerinin mimari tazyinatında ve yine Bilge Kağan Anıtı’nda rastlananlardandır.”<a href="https://www.altayli.net/gecmisten-gunumuze-turk-halk-inanclarinda-isik.html#_edn19" name="_ednref19">[19]</a> Erzurum’da Leblebici Yokuşunda, Gümüşgöz mezarlığındaki Ahi Fahrettin’in mezar taşında kılıç ve kama’nın yanısıra Kandil’in de resmi vardır.<a href="https://www.altayli.net/gecmisten-gunumuze-turk-halk-inanclarinda-isik.html#_edn20" name="_ednref20">[20]</a> Konunun bu boyutuna girmek te incelememizin dışına çıkmak olacaktır.</span></p>
<p><strong><span>SONUÇ:</span></strong></p>
<p><span>Işık-Nur ilişkisi İslamiyet’ten evvel ve sonraki halk inançlarımızda yaygın şekilde yer almıştır. Işık ve Nur’un tezahürü daha ziyade kutsal makamlarda bilhassa ziyaret yerlerinde gözlenebilmektedir. Biz bu kültür kodundaki devamlılığı ve yaygınlığı Türk İnanç sisteminin derinliklerinde ve Kafkasya Azerbaycan Kuzey Irak ve Anadolu’da gözleyebildik. Anadolu’da bu inanç sadece Sünni ve Alevi inançlı Müslümanlarda değil aynı zamanda Türkmen, Yörük, Zaza ve benzeri gibi millî etnolojimizin değişik kesimlerinde de yaşamaktadır.</span></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Dr. Yaşar Kaya KALAFAT</strong></span></a>
</p><p><span>Kaynak: Milli Folklor Dergisi, Sayı: 20 Yıl: Kış – 1993</span></p>
<hr>
<div><span><strong><span>NOTLAR</span></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gecmisten-gunumuze-turk-halk-inanclarinda-isik.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Prof. Dr. Bahaeddin ÖGEL, Türk Mitolojisi (Kaynakları ve Açıklamaları ile Destanlar) Ankara, 1989, sh.43</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gecmisten-gunumuze-turk-halk-inanclarinda-isik.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> a.g.e., sh. 83.,</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gecmisten-gunumuze-turk-halk-inanclarinda-isik.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> Prof. Dr. B.ÖGEL, Türk Mitolojisi İstanbul, 1971, l.c. sh.93.,</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gecmisten-gunumuze-turk-halk-inanclarinda-isik.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> a.g.e., sh. 132.,</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gecmisten-gunumuze-turk-halk-inanclarinda-isik.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> Yrd. Doç. Z.A. Makas, Dr. Y. Kalafat, Karşılaştırmalı Türk Halk inançları Azerbaycan-Doğu Anadolu, Samsun 1993, sh. 13.,</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gecmisten-gunumuze-turk-halk-inanclarinda-isik.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> a.g.e, sh.25.,</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gecmisten-gunumuze-turk-halk-inanclarinda-isik.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> Sırrı Ulvi Çavuşoğlu, “Yayınlanmamış Tasavvuf Mektupları 2000 Daktilo sayfası, İzmit, 1987-1990.,</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gecmisten-gunumuze-turk-halk-inanclarinda-isik.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> İlhan Cem Erseven, Alevilerde Semah, Ankara, 1990.,</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gecmisten-gunumuze-turk-halk-inanclarinda-isik.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> S. U. Çavuşoğlu, a.g.e.,</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gecmisten-gunumuze-turk-halk-inanclarinda-isik.html#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> İ. Hakkı Acar, Zaza, sh.47.,</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gecmisten-gunumuze-turk-halk-inanclarinda-isik.html#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> Doç. Dr. Z. Başar, içtimai Adetlerimiz-İnançlarımız ve Erzurum ilindeki Ziyaret Yerlerimiz, Ankara, 1972, sh.213.,</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gecmisten-gunumuze-turk-halk-inanclarinda-isik.html#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> S. ÜNVER, H. GÜNGÖR, Ş. KUZGUN, Ü. SAlM, A.TAŞAN; Kayseri ve Çevresinde Ziyaret ve Ziyaret Yerleri, Kayseri, 1990.(Yayınlanmamış Alan Çalışması),</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gecmisten-gunumuze-turk-halk-inanclarinda-isik.html#_ednref13" name="_edn13">[13]</a> İ. Sunguroğlu, Harput Yollarında 3.c. İstanbul 1961, sh.264.,</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gecmisten-gunumuze-turk-halk-inanclarinda-isik.html#_ednref14" name="_edn14">[14]</a> Yrd. Doç. Dr. Z. A. Makas, Dr. Y. Kalafat, a.g.e., sh.26.,</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gecmisten-gunumuze-turk-halk-inanclarinda-isik.html#_ednref15" name="_edn15">[15]</a> İ. Görkem, Baha Said’in Makaleleri, sh.64.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gecmisten-gunumuze-turk-halk-inanclarinda-isik.html#_ednref16" name="_edn16">[16]</a> S. U. Çavuşoğlu, a.g.e,</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gecmisten-gunumuze-turk-halk-inanclarinda-isik.html#_ednref17" name="_edn17">[17]</a> Mary. L. Henze, 19.yüzyıl….,</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gecmisten-gunumuze-turk-halk-inanclarinda-isik.html#_ednref18" name="_edn18">[18]</a> Rodloff, Sibirya’dan, sh. ll- 17-18, Zikreden, M. Eröz, Alevilik sh.263.,</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gecmisten-gunumuze-turk-halk-inanclarinda-isik.html#_ednref19" name="_edn19">[19]</a> Beyhan Karamağaralı, Ahlat Mezartaşları, Ankara 1972, sh.56-57.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/gecmisten-gunumuze-turk-halk-inanclarinda-isik.html#_ednref20" name="_edn20">[20]</a> Z. Başar, Erzurum’da Eski Mezarlar,….sh. 15.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Türkler’in Kullandığı Armalar</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/turklerin-kullandigi-armalar</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/turklerin-kullandigi-armalar</guid>
<description><![CDATA[ Türkler’in Kullandığı Armalar
A – ÇİFT BAŞLI KARTAL ARMASI Kartalın Orta Asya Türklerinde totem hayvanı olarak kabul olunduğunu çeşitli kaynaklardan öğrenmekteyiz. Birçok kavimlerin, insanların hayvanlarla münasebeti sonucu türediğine inanılmaktadır. Bu arada Şamanın da kartalın bir kadınla birleşmesinden meydana geldiği kabul edilmektedir. Eski Türkler’de kısır kadınlar çocuk vermesi için kartala başvurup yalvarırlardı. Bundan doğan çocuklara kartaldan türemiş denirdi. Yakutlar’ın […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4984b5dfc.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:43 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Türkler’in, Kullandığı, Armalar</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2011/11/Gokturkler-1.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/turklerin-kullandigi-armalar.html">Türkler’in Kullandığı Armalar</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yrd. Doç. Dr. İlhami DURMUŞ</strong></span></a>
</p><p><span>A – ÇİFT BAŞLI KARTAL ARMASI</span></p>
<p>Kartalın Orta Asya Türklerinde totem hayvanı olarak kabul olunduğunu çeşitli kaynaklardan öğrenmekteyiz. Birçok kavimlerin, insanların hayvanlarla münasebeti sonucu türediğine inanılmaktadır. Bu arada Şamanın da kartalın bir kadınla birleşmesinden meydana geldiği kabul edilmektedir. Eski Türkler’de kısır kadınlar çocuk vermesi için kartala başvurup yalvarırlardı. Bundan doğan çocuklara kartaldan türemiş denirdi. Yakutlar’ın inancına göre “Ogı Imıla” denilen kuş şeklinde bir ruh vardır. Çocukların başında öterek neslin hareketli olacağını haber verir.<a href="https://www.altayli.net/turklerin-kullandigi-armalar.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a></p>
<p>Oğuzhan’ın altı oğlundan her birinin birer kuş ongunu vardı. Moğolların, İlhanlıların da yirmidört boy teşkilatı ve her boyun avcı kuşlardan ongunları vardı. Birçok Türk büyüklerinin de kuş ile ilgili isimler taşıdıklarını biliyoruz. Mesela Toğan Han, Tuğrul Han, Çağrı Bey, Sungur Bey gibi.<a href="https://www.altayli.net/turklerin-kullandigi-armalar.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a></p>
<p>XI. yüzyıldan itibaren hem Anadolu hem de etrafta küçük devletler kuran Türkler’in çifte kartal armasına sahip bulunduklarını zamanımıza kadar korunmuş birçok eserden öğrenmekteyiz. 1170-1197’ye kadar başta bulunan Sancar Atabeyi İmadeddin Zengi ve Takipçisi Gıbdeddin Mecid’in namına darb edilen sikkelerde rastlanan çifte kartal arması bu güne kadar Anadolu Selçuklu coğrafyasında tanıyabildiğimiz en eski bir Türk numunesidir. Yalnız bu küçük Türk emireti tarafından değil, aynı zamanda diğer Türk emiretlerinin dahi alametlerinin bu arma olduğunu Diyarbakır şehrinin kale duvarları bize gösteriyor. 1208 tarihinde Artuklular’dan Nasıreddin Mahmud’un inşa ettirdiği Uluban Kalesinin dış kitabesinin üst tarafında kabartma olarak taşları yonulma ve yine aynı hükümdarın inşa ettirdiği “Yedi Kardeş” adını taşıyan ikinci bir kale üzerindeki diğeri müstemleke bir Türk kalesi üzerine yapılmış çifte kartal armasının muhafaza edilmiş bir şeklidir.<a href="https://www.altayli.net/turklerin-kullandigi-armalar.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a> 1965 yılı kazısında Beyşehir Kubadabad büyük sarayında bulunan çift başlı kartalı yıldız çinilerden birinin gövdesi üzerinde görülen “Es Sultanî” yazısı çift başlı kartalın sarayı yaptıran Alaeddin Keykubat’ın arması olarak kullanıldığını açıkça ortaya koyar. Konya kalesinden daha önce tanıtılan taş kabartmada da iki kartal arasında aynı şekilde “Es Sultanî” yazısı var.<a href="https://www.altayli.net/turklerin-kullandigi-armalar.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a> Yine Alaeddin Keykubat döneminde inşa edilen Konya şehri kale duvarlarının eski kapısı üzerinde gayet büyük, günümüzde Konya müzesinde korunan çifte kartal arması Türk sanatının şüphesiz en güzel örneklerindendir.<a href="https://www.altayli.net/turklerin-kullandigi-armalar.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a></p>
<p>Bu arma şekli yalnız Anadolu Türklerinde değil, aynı zamanda diğer çevre memleketlerde hüküm süren Türkler’de dahi bulunmaktadır. Bunlardan birisi Kahire şehri surları, diğeri ise Ani şehri duvarları üzerinde bulunmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/turklerin-kullandigi-armalar.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a> Diyarbakır kalesini Abaka Han zapt ettikten sonra 1279 tarihinde namına bastırdığı bir sikke üzerine çift başlı kartal ve onun üzerinde sağa doğru koşan bir tavşan bulunmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/turklerin-kullandigi-armalar.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a>)</p>
<p>İslam olmayan diğer Türkler’de de kuşların arma olarak kullanıldığı görülmektedir. Nagy-Szent-Miklos definesinde bir altın vazonun üstünde bir kartal resmi bulunmakta ve çıplak bir kızın elinde kartalın ağzına doğru bir kadeh tutar şekilde tasvir edilmektedir. Macaristan’da eski zamanlardan beri Jazsbereny’de bir fildişi borazan saklanmakta idi ki sonra 1816’dan itibaren bunu millî müzeye nakletmişlerdir. Halk arasında bu borazanın en eski devirlerde yedi rüesasından birisi olan Taş’ın oğlu Lel olduğu rivayeti dolaşmaktadır. İşte bu borazanın üzerinde de bir kartal resmi göze çarpmaktadır. Bu kartalı bazı Macar âlimleri Bizans’ın kartalı zannetmişler ve Bizans tesiriyle meydana getirilmiş olduğunu ileri sürmüşlerdir. Halbuki Bizans’a kartalın XII. yüzyılda geçtiği ispatlanmıştır. Gerek Nagy-Szent-Miklos ve gerekse bu Macar borazanı bu devirden daha evvel oluşturulmuştur. Macar alimlerinden Feher Geza Bulgar Türkleri’nin de kartalı arma olarak kullandığını arkeoloji araştırmaları neticesinde meydana çıkan eserlere dayanarak açıklamaktadır. Bütün bunlar Bizans’ın kartalı arma olarak almasından çok evveldir.<a href="https://www.altayli.net/turklerin-kullandigi-armalar.html#_edn8" name="_ednref8">[8]</a></p>
<p>Türkler’de arma olarak kullanılan ve çok sayıda örneği bulunan kartalların çift başlı olarak yapılmaları üzerinde de görüşler belirtilmektedir. Bunların çift başlı olarak yapılmasında iki neden ileri sürülmektedir. Bunlardan birisi yedi başlı devler gibi, kartalın çift başı ve gagası gücünü ve fevkaladeliğini artıracağıdır. Diğeri ise sanat eserlerinde tasvir edilirken simetri mevcudiyetidir.<a href="https://www.altayli.net/turklerin-kullandigi-armalar.html#_edn9" name="_ednref9">[9]</a></p>
<p><span>B – KARTAL ARMASININ MENŞEİ MESELESİ</span></p>
<p>Heraldik konusu ile uğraşanlar, zaman itibariyle en eski çifte kartal motifine Hitit eserlerinde rastladıktan sonra bu arma şeklinin ilk defa milattan önceki bir kavim tarafından kullanıldığını ve Türkler’in Anadolu’ya yerleştikten sonra bu Hitit eserlerinden aldıklarını belirtir.<a href="https://www.altayli.net/turklerin-kullandigi-armalar.html#_edn10" name="_ednref10">[10]</a></p>
<p>Milattan önceki devrelere ait Anadolu Hitit eserlerinde çifte kartal tasvirine çok rastlanmaktadır. Fakat bu durum çifte kartalın yalnız Hititler’e ait bir motif olduğunu gösterecek mahiyette değildir. M.Ö. 2000 yıllarına ait Hitit eserleriyle M.S. XII. yüzyıla, yani Türkler’in çifte kartal motifini kullandıkları zamana kadar takriben üçbin yıllık bir zaman vardır. Bu zaman içerisinde Anadolu’da birbirini takip eden birçok sanatlar ortaya çıkmış ve bunlarda kartal armasına rastlanmamaktadır.<a href="https://www.altayli.net/turklerin-kullandigi-armalar.html#_edn11" name="_ednref11">[11]</a></p>
<p>Oysa Çin Türkistan’ında Avrupa alimlerinin Çin Türkistan’ı Turfan’da yaptıkları arkeolojik kazılar sonucunda meydana muazzam bir medeniyet kalıntısı çıktı. Bunun III. yüzyıldan VIII. yüzyıla kadar bu sahada yaşayan Uygur Türklerine ait olduğu bilinmektedir.<a href="https://www.altayli.net/turklerin-kullandigi-armalar.html#_edn12" name="_ednref12">[12]</a> Turfan coğrafi bölgesinin Kızıl şehri civarında oturan Türkler’e ait olduğu orada bulunan Türk yazıları ile ispat edilmiş bir mabedin tavan süslemesinde çifte kartal motifine hem de arma şeklinde tasvir edilmiş olarak rastlanmıştır.<a href="https://www.altayli.net/turklerin-kullandigi-armalar.html#_edn13" name="_ednref13">[13]</a></p>
<p>Acaba Çin ve Hindistan sanatında olmayan bu motifi Türkler Anadolu’ya gelmeden ve Hitit eserlerini görmeden nereden almışlardır? Burada iki mühim hadiseyi nazarı itibara almak zorunludur. Bunlardan birisi Türkler’in İçtimaî hayatı, diğeri ise umum bedevi Asya sanatına aittir. Bütün ibtidaî milletlerde olduğu gibi eski Türkler’in de bir takım millî totemlere sahip oldukları ve yüksek bir medeniyet seviyesine ulaştıkları zaman totem kuşlarını millî alametler olarak arma şeklinde kullandıkları pek tabidir. Burada kartal iki başlıdır. Meselenin bu yönünü ise yukarıda bahsedilen ikinci hadise halledecektir. Kuzey Asya’nın çeşitli noktalarında bulunan ve umumiyetle altın ve gümüş gibi madenlerden yapılan eserler bize milattan önceki devrelerde buraları iskân eden milletlerin sanatına ait bir hususiyet göstermektedir.<a href="https://www.altayli.net/turklerin-kullandigi-armalar.html#_edn14" name="_ednref14">[14]</a> Çift başlı kartalların en iyi açıklamalarını Yakut Türklerinin efsanelerinde bulmak mümkündür. Sibirya’nın tundraları arasında uzun süre, dış alemle ilgilerini kesmiş olan Yakutlar eski Türk kültürü ile dil yadigârlarını muhafaza ederek, geçen yüzyıla kadar getirmişlerdir.<a href="https://www.altayli.net/turklerin-kullandigi-armalar.html#_edn15" name="_ednref15">[15]</a> Doğu Rusya’nın Licaterinodar eyaletinin Kronsokurtak şehri yakınlarında bulunan bir gümüş levha bize iki kartalı daha birleşmeden evvelki şeklinde göstermekledir. Böylece bu motifin menşei meselesi açık bir şekilde anlaşılıyor. Çifte kartal, çoğunluğunu Türkler’in oluşturduğu Kuzey Asya kavminin içtimai hayatından doğmuş ve yine bu kavim tarafından tasvir edilmiş bir motiftir.<a href="https://www.altayli.net/turklerin-kullandigi-armalar.html#_edn16" name="_ednref16">[16]</a></p>
<p>Hititler’in sanatı bir takım yabancı unsurlardan meydana gelmiştir. Hattı memleketinde başta bulunan yüksek tabakanın Hint-Avrupa dil ailesine mensup olmasına rağmen, başka diller konuşan topluluklar da Hititler’in içerisinde bulunmaktadır. Bunlardan bazılarının dilleri tesbit edilememiştir. Bu bilinmeyen dili konuşanların Asya’dan buraya gelme bir kavim olduğu bazı sanat eserlerine dayanarak tahmin edilmektedir. Bu tahmini kuvvetlendiren bazı deliller vardır. Asya sanatında bulunan uzun örülmemiş saçlarıyla erkek tasvirleri Hitit eserlerinde de bulunmaktadır. Boğazköyde bundan dörtbin sene önce konuşulan sekiz lisan içinde Turanî kavme ait bir lisanın varlığı nazarı itibara alınırsa, o zaman çifte kartal motifinin dahi henüz bilinmeyen Asya milleti tarafından Anadolu’ya getirildiği kuvvetli bir suretle tahmin edilebilir.<a href="https://www.altayli.net/turklerin-kullandigi-armalar.html#_edn17" name="_ednref17">[17]</a> Bu durumun netlik kazanması için filolojik çalışmaların belirli bir mesafe kat etmesi gerekmektedir. Hitit dilinin okunabilen metinleri arasında tavşan, hükümdar, efendi manasına gelen tabş-ala kelimesi bulunmakladır. Bu kelimenin -ala ekini bir tarafa bırakırsak kelimeyi Tükçede tavşan sözünün eski şekli olan tabışgan kelimesi ile karşılaştırabiliriz. Bu kelimenin varlığı mühim bir mana ifade eder. Eğer o devirlerde Anadolu’da Türk unsuru olmasa idi veya Hititler Türklrr’le temas etmemiş olsaydı, bu kelimeyi nereden alırlardı.<a href="https://www.altayli.net/turklerin-kullandigi-armalar.html#_edn18" name="_ednref18">[18]</a> Yine de bu örnekler çoğalmadan kesin birşey söylemek güçtür. Konumuza dönersek çift başlı kartalın Hititler’e nereden geldiğinden daha çok bizi ilgilendiren Türkler’in çift başlı kartalı Anadolu’ya dahi gelmeden kullandıkları ve yaydıkları gerçeğidir. Yani diyebiliriz ki Türkler kartalı kendileri bulup, geliştirmiş ve arma olarak kullanmışlardır. Türkler’in göçleriyle beraber kartal batıya geçmiştir.</p>
<p><span>C- KURT BAŞI ARMASI</span></p>
<p>Kurdun Türkler’de önemli bir yeri ve ehemmiyeti vardır. Kurt GöktürkIer’de olduğu gibi bazen valide, Uygurlarda olduğu gibi bazen pederdir. Oğuzlar’da ise Türk hanlarıyla Türk kavminin müşkil zamanlarında harikulade halas ve fütuhat yolları gösteriyor.<a href="https://www.altayli.net/turklerin-kullandigi-armalar.html#_edn19" name="_ednref19">[19]</a> Kurtla İlgili çeşitli kaynaklarda, özellikle Çin kaynaklarında bilgilere rastlanmaktadır. Hatta bunun üzerine efsaneler az değildir. Şüphesiz Türklerin Kurt başlı bayrak kullanmalarında, onu bayraklarının ucunda arma olarak taşımalarında geçmişten gelen bir lakım inançların, efsanelerin etkisi çok fazladır. Bozkurt efsanesi açık bir şekilde yalnız eski Çin Tarihi kaynaklarında ve Türk kavimlerinin menkıbe ve rivayetlerinde vardır.<a href="https://www.altayli.net/turklerin-kullandigi-armalar.html#_edn20" name="_ednref20">[20]</a> Bunlardan Uygurca yazılmış bir Oğuz menkıbesinde Oğuz Kağan ilk büyük Türk devletini meydana getirdiği zaman, bir toydon (ziyafet) sonra beylere “Buyanımız (Bayrak, Alem.) Gök Kurt olsun” demektedir.<a href="https://www.altayli.net/turklerin-kullandigi-armalar.html#_edn21" name="_ednref21">[21]</a> Bu menkibeden de anlaşıldığına göre Türkler’de kurdun ayrı bir yeri ve değeri vardır.</p>
<p>Arma olarak kurt Göktürler’de meydana çıkmaktadır. Göktürkler bayraklarının tepesine yerleştirdikleri bu kurtları altından yapmaktadırlar. Çin kaynakları da “bir dişi kurttan türediklerine inandıkları için bayraklarının tepesinde altından yapılmış bir kurt başı vardır” demektedir. Firdevsi’nin Şehnamesi içinde de Turanlıların kurt başlı bayraklarından söz edilmektedir. Göktürk çağında ve hatla Göktürk devletinin yıkılışından sonra, memuriyet, komutanlık, hatta bağımsızlık verme alameti olarak verilen bu kurt başlı bayrak Orta Asya tarihinde büyük önem taşıyordu. Çünkü Göktürkler’den sonra Çin de bu bayrağı kullanma yoluyla Türk kavimlerini tesirleri altında tutmuştu. Ancak sonradan, bu sembol birdenbire kaybolur. Fakat Firdevsi bunu Şehnamesinde unutmamıştı. Türk geleneklerine göre, kurt Oğuz Kağan ile Anadolu’ya gelen Türkler’e yol göstermişti. Dede Korkut da ‘kurdun yüzü mübarektir’ diyordu. Ancak kurt bundan sonra yine kaybolmuştu.<a href="https://www.altayli.net/turklerin-kullandigi-armalar.html#_edn22" name="_ednref22">[22]</a></p>
<p>1709-1740 yıllarında Ruslar’a karşı savaşan, Uralların kuzeyindeki Başkurt Türkleri’nin de, kurt başlı bir bayrak kullandıkları bilinmekledir.<a href="https://www.altayli.net/turklerin-kullandigi-armalar.html#_edn23" name="_ednref23">[23]</a> Bu şekilde kurt başının arma olarak Göktürkler’den başlayarak Başkurtlar’a kadar geldiği görülmektedir.</p>
<p><span>D – DİĞER ARMALAR</span></p>
<p>Türker yalnız kartal ve kurt başı armaları kullanmamışlardır. Şüphesiz yaygın olanları bu belirtmiş olduğumuz armalardır. Bunların dışında köpek ve ejdere de arma olarak rastlamak mümkündür.</p>
<p>Köpeği arma olarak Macaristan’da oturan Kuman Türklerinde görmekleyiz. Kumanlar Dinyeper ve Bug nehirleri arasında oturuyorlardı. İşte bu nehirleri temsil etmek üzere Kumanlar’ın armasında iki hafif dalgalı kalınca hat göze çarpmakladır. Bu hatların arasında da Kumanlar’ın meşhur köpeklerinin resmi vardır.<a href="https://www.altayli.net/turklerin-kullandigi-armalar.html#_edn24" name="_ednref24">[24]</a></p>
<p>Köpek eski Türkler’de totem olarak kullanılmıştır. Bu eski Türk takviminde bir de it yani it yılı mevcuttur. Daha sonra It-barak tabiri Türk tarihinde pek maruftur. Barak sözünün bir kabile ismi olarak da kullanılması köpeğin totem olarak kabul edildiğinin en eski izlerinden biridir. Barak kelimesini Kaşgarlı Mahmut şu şekilde açıklıyor: “Efsanevî bir kuştur. Bu yırtıcı kuş ihtiyarlayınca iki yumurta yumurtlar; birincisinden kendisinin son nesli olan yavrusu çıkar, diğerinden Barak denilen köpek çıkar. Bu köpek çok koşar ve avı yemeyerek saklar, sahihine getirir.<a href="https://www.altayli.net/turklerin-kullandigi-armalar.html#_edn25" name="_ednref25">[25]</a></p>
<p>Ejderin de arma olarak kullanıldığı üzerinde durulmaktadır. Fakat ejderin Türkler’de devlet arması olarak kullanıldığı üzerine elimizde kesin bilgiler bulunmamaktadır. Ancak buna yapılacak bir takım çalışmalardan sonra karar verilebilecektir. Selçuklu bayrakları arasında ejderili bayraklara rastlanmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/turklerin-kullandigi-armalar.html#_edn26" name="_ednref26">[26]</a> Artuklular’da binalarda ve sikkelerde bu motifin bir sembol olarak kullanıldığı anlaşılmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/turklerin-kullandigi-armalar.html#_edn27" name="_ednref27">[27]</a> İlhanlılar’ın bu motifin yayılmasında rolleri bulunduğu göz önünden uzak tutulmamalıdır. Bununla beraber Orta Asya’da Tarançılar gibi ziraatçı Türkler’de “Hannıng belgüsi aizdakar” Hanın belgesi ejderha gibi deyişlere rastlanmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/turklerin-kullandigi-armalar.html#_edn28" name="_ednref28">[28]</a></p>
<p>Bu kısa bilgilerden sonra ejderhanın bir devlet arması olarak kullanıldığının bir netlik kazanmadığını söyleyebiliriz.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yrd. Doç. Dr. İlhami DURMUŞ</strong></span></a>
</p><hr>
<div><span><strong><u>BİBLİYOGRAFYA</u></strong></span></div>
<div><span>♦ Ağaoğlu Mehmet, “Çifte Kartal Arması”, Millî Arma Müsabakası Şartnamesi, Ankara, 1926, İktisat Matbaası.</span></div>
<div><span>♦ Grünwedel, Albert, Altbudhistische Kulisliden in Chinesisch-Türkistan, Berlin, 1912, Georg Reimer.</span></div>
<div><span>♦ İnan, Abdulkadir, “Tarihimizde ve Efsanelerimizde Bozkurt”, Millî Arma Müsabakası Şartnamesi, Ankara, 1926, İktisat matbaası.</span></div>
<div><span>♦ Karabacek, Josef, Zur Orientalischen Altertııms-kunde, 1. Cilt, Wicn, 1907, Kommission bei Alf- ıed Hölder.</span></div>
<div><span>♦ Köprülü. Mehmet Fuad. İslam ve Türk Hukuk Tarihi Araştırmaları ve Vakıf Müessesesi, İstanbul. 1983, Ünal Matbaası.</span></div>
<div><span>♦ Orkun, Hüseyin Namık, “Eski Türkler’de Kartal Arınası”, Türklük, sayı 7, İstanbul, 1939, Güven Basımevi.</span></div>
<div><span>♦ Orkun, Hüseyin Namık, “Kumanlar’da Arma”, Türklük, sayı 2, İstanbul, 1939, Güven Basımevi. Orkun, Hüseyin Namık, Türk Tarihi, I. Cilt, Ankara, 1946, Akba Kitabevi.</span></div>
<div><span>♦ Ögel, Bahaeddin, “Türkler’de Kartal ve Kartal Arması”, Türk Kültürü, sayı 118, Ankara, 1972, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayını.</span></div>
<div><span>♦ Ögel, Bahaeddin, Türk Kültür Tarihine Giriş, VI. Cilt, Ankara, 1984, Başkanlık Basımevi,</span></div>
<div><span>♦ Öney, Gönül, Anadolu Selçuk Mimarisinde Avcı Kuşlar, Tek ve Çift Başlı Kartal, Ankara, 1972, Türk Tarih Kurumu Basımevi.</span></div>
<div><span>♦ Samih Rifal, “Millî Armamız Nasıl Olmalı?” Türk Uranlarına ve Armalarına Dair Muhtıra, İstanbul, 1926, Cumhuriyet Matbaası.</span></div>
<div><span>♦ Togan, A. Zeki Velidi, “Türk Efsanelerinde Millî Alametler”, Millî Arma Müsabakası Şartnamesi, Ankara, 1926, İktisat Matbaası.</span></div>
<div><span><strong><u>Dipnotlar:</u></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerin-kullandigi-armalar.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Öney, Gönül, Anadolu Selçuk Mimarisinde Avcı Kuşlar, Tek ve Çift Başlı Kartal, Ankara, 1972, s. 166-167.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerin-kullandigi-armalar.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> Öney, Gönül, A.g.e., s. 167.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerin-kullandigi-armalar.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> Ağaoğlu Mehmet, “Çiftçe Kartal Arması”, Millî Arma Müsabakası Şartnamesi, Ankara, 1926, s. 48; Max van Bcrchmcn Joscf Strzygovski, Ami- da, Paris, 1910, rcs. 37, s. 95, res. 43, s. 93.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerin-kullandigi-armalar.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> Öney. Gönül, A.g.e., s. 167</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerin-kullandigi-armalar.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> Ağaoğlu Mehmet, A.g.m., s. 49.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerin-kullandigi-armalar.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> Ağaoğlu Mehmet, A.g.ın., s. 49.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerin-kullandigi-armalar.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> Karabacek, Josef, Orientalischen Altertumskunde, 1. Cilt, Wien, 1907, s. 17.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerin-kullandigi-armalar.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> Orkun, Hüseyin Namık, “Eski Türkler’de Kartal Arması”, Türklük, sayı 7, İstanbul, 1939, s. 31.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerin-kullandigi-armalar.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> Ögel. Bahaddin, Türkler’de Kartal ve Kartal Arınası”, Türk Kültürü, sayı 118, Ankara, 1972, s. 216-217.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerin-kullandigi-armalar.html#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> Ağaoğlu Mehmet, A.g.m., s. 36.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerin-kullandigi-armalar.html#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> Ağaoğlu Mehmet, A;g.m,, s. 51.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerin-kullandigi-armalar.html#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> Grümvedel, Albert, Altbudhistische KultstStten in Chinesisch-Türkistan, Berlin, 1912, s. 129.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerin-kullandigi-armalar.html#_ednref13" name="_edn13">[13]</a> Ağaoğlu Mehmet. A.g.m., s. 52,</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerin-kullandigi-armalar.html#_ednref14" name="_edn14">[14]</a> Ağaoğlu Mehmet, A.g.m., s. 53.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerin-kullandigi-armalar.html#_ednref15" name="_edn15">[15]</a> Ögel, Bahaeddin, A.g.m., s. 216-217.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerin-kullandigi-armalar.html#_ednref16" name="_edn16">[16]</a> Ağaoğlu Mehmet, A.g.m., s. 53-54.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerin-kullandigi-armalar.html#_ednref17" name="_edn17">[17]</a> Ağaoğlu Mehmet, A.g.m., s. 55.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerin-kullandigi-armalar.html#_ednref18" name="_edn18">[18]</a> Orkun, Hüseyin Namık, Türk Tarihi. 1. Cilt, Ankara, 1946, s. 20.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerin-kullandigi-armalar.html#_ednref19" name="_edn19">[19]</a> Togan, A. Zeki Velidi, “Türk Efsanelerinde Millî Alametler”, Millî Arma Müsabakası Şartname, Ankara, 1926, s. 7.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerin-kullandigi-armalar.html#_ednref20" name="_edn20">[20]</a> İnan, Abdulkadir “Tarihimizde ve Efsanelerimizde Bozkuıt”, Millî Arma Müsabakası Şartnamesi, Ankara, 1926, s, 27.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerin-kullandigi-armalar.html#_ednref21" name="_edn21">[21]</a> Samih Rıfat, “Millî Armamız Nasıl Olmalı?”, Türk Uranlarına ve Armalarına Dair Muhtıra, İstanbul, 1926, s. 12.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerin-kullandigi-armalar.html#_ednref22" name="_edn22">[22]</a> Ögel, Bahaeddin, Türk Kültür Tarihine Giriş, VI. Cilt, Ankara, 1984, s. 309.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerin-kullandigi-armalar.html#_ednref23" name="_edn23">[23]</a> Ögel, Bahaeddin, A.g.e., s. 309.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerin-kullandigi-armalar.html#_ednref24" name="_edn24">[24]</a> Orkun, Hüseyin Namık, “Kunıanlarda Arma”, Türklük, sayı 2, İstanbul, 1939. s. 143.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerin-kullandigi-armalar.html#_ednref25" name="_edn25">[25]</a> Orkun, Hüseyin Namık, “Kumaniarda Arma”, s. 143.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerin-kullandigi-armalar.html#_ednref26" name="_edn26">[26]</a> Ögel, Bahaeddin, A.g.e., s. 312.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerin-kullandigi-armalar.html#_ednref27" name="_edn27">[27]</a> Köprülü, Mehmet Fuad, İslam ve Türk Hukuk Tarihi Araştırmaları ve Vakıf Müessesesi, İstanbul, 1983, s. 67.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turklerin-kullandigi-armalar.html#_ednref28" name="_edn28">[28]</a> Ögel, Bahaeddin, A.g.e., s. 312.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Türklerde Demirciler ve Şamanlar</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/turklerde-demirciler-ve-samanlar</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/turklerde-demirciler-ve-samanlar</guid>
<description><![CDATA[ Türklerde Demirciler ve Şamanlar
Mitoloji, semboller ilmidir. Mitolojideki semboller hangi millete aitse, o milletin kültür evrenine işaret eder. Mitolojideki semboller daha çok kelimelerden müteşekkildir. Bu nedenle kelimelere sadece dil kodları olarak değil, inanç kodları olarak da bakmak lazım. İnsanlık, ortak sembollere mânâ yüklerken de aynı şekilde davranmıştır; fakat mânâya bağlı pratiklerde farklılıklar tezahür etmiştir. Bu farklılıkların oluşumunda toplulukların birbirini […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4983a3c10.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:43 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Türklerde, Demirciler, Şamanlar</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Mehmet-Ceribas.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/turklerde-demirciler-ve-samanlar.html">Türklerde Demirciler ve Şamanlar</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Arş. Gör. Mehmet ÇERİBAŞ</strong></span></a>
</p><p><span>Mitoloji, semboller ilmidir. Mitolojideki semboller hangi millete aitse, o milletin kültür evrenine işaret eder. Mitolojideki semboller daha çok kelimelerden müteşekkildir. Bu nedenle kelimelere sadece dil kodları olarak değil, inanç kodları olarak da bakmak lazım.</span></p>
<p><span>İnsanlık, ortak sembollere mânâ yüklerken de aynı şekilde davranmıştır; fakat mânâya bağlı pratiklerde farklılıklar tezahür etmiştir. Bu farklılıkların oluşumunda toplulukların birbirini etkilemesi bir neden olabileceği gibi; o topluluğun üretim biçimi, yaşadığı coğrafya da nedenler arasında sayılabilir. Ağaç, dağ, taş, su gibi iyeler farklı topluluk ve gruplarda daima görülürken; bu iyelere bağlı uygulamalar, topluluktan topluluğa değişmiştir. Mesela, Ağaca bağlı inanç ve uygulamalar her toplulukta görülürken ağacın cinsi ya da uygulama biçimi değişmiştir. Hıristiyan Avrupa için çam ağacı ön plan çıkarken, Türkler için kayın ağacı, Araplar için hurma ağacı çeşitli kültlerle takdis edilmiştir.</span></p>
<p><span>Bütün kültürlerde, etrafında kültlerin oluştuğu mitolojik sembollerden biri de demirdir. Demir, tüm kültürlerde, tanrısal bir kaynağa bağlanmış ve çoğunlukla göksel nitelikli kavramlarla ifade edilmiştir. Demir anlamına gelen Sümerce “Anbar” sözcüğünün, gök ile ateş piktogramlarından oluşması (Eliade, 2003: 22) ve sözcüğün hem Sümercede hem de Hititçede “gök metali” ya da “yıldız metal” (Eliade, 2003: 23) anlamına gelmesi, Yunanca’da “parlak” anlamına gelen sözcüklerle ilişkisi (Eliade, 2003: 24); tanrısal kaynakla ilintisini gösteren önemli ibarelerdir.</span></p>
<p><span>Eliade’ye göre (2003: 23) demir sözcüğünün Sümercedeki şekli ile Orta Asya’daki şeklinin ortak olması, oldukça mümkündür. Hatta ona göre Orta ve Güney Amerika’ya demircilik, büyük olasılıkla Asya’dan gelmiştir (Eliade, 2003: 22).</span></p>
<p><span>Demir, insanoğlunun askerî ve siyasi tarihine dahil olmadan evvel, tinsel yaratmalara yol açmış; tıpkı atlı savaş arabalarının, ulaşım aracı olmadan önce ritüel geçiş törenlerinde kullanılması gibi, demir de savaş aracı olmadan birçok ayini, miti ve simgeyi doğurmuş (Eliade, 2003: 25)tur. Böylece demirci de mitolojileri, metalurji sırlarını ve ayinleri yaşayan kişi konumuna yükselmiştir (Eliade, 2003: 25).</span></p>
<p><span>Demirin Orta Asya’daki keşfi, demiri işleyen kişiye de yeni bir toplumsal mevki kazandırmış ve demirci, bu katmanların en üstünde kendine yer edinmiştir. Nitekim Moğolların demirciye “darhan” unvanını vermesi ve dokuz atası demirci olan kişiyi Şaman sayması, Şaman büyüklerine de “tarhan” demesi (Ziya Gökalp, 1995: 10), Moğolların Gizli Tarihi’nde “darhan” sözünün, “memur, usta, demirci” anlamlarıyla kaydedilmesi ve bu sözün Uygurcada da “memur” anlamına gelmesi; yine darhanın, “serbest, vergiden kurtulan” anlamlarının yanında (Temir, 1995: 15), demircinin karısına da saygı göstermek için söylenmesi (İnan, 1998: 231), demircinin ne kadar saygıdeğer olduğunu göstermektedir.</span></p>
<p><span>Zengin maden yataklarına sahip Orta Asya sahası, erken dönemlerde demiri keşfetmiş ve kullanıma sokmuştur. Demiri erken dönemlerde keşfeden Türkler, üretimde ve demiri kullanım biçiminde ustalaşmışlar; bunun sonucu olarak demir işlemeciliği bir sanat kolu hâline gelmiştir. Nitekim Türkler arasında sanat dalı hâline gelen demircilik, aynı zamanda en “kutsal sanat” olarak da tarihe geçmiştir. Bu kutsallığa uygun olarak Proto-Türklerden sayılan Hunlarda demir, dinî törenlerde, kurbanda da hayvanı takdim etmek için kullanılmış; bundan dolayı Hunlar demire büyük saygı göstermişler, bu kurbana da Çing-lu: kılıç şen: ruh (kılıç ruhuna kurban) demişlerdir (Ünal, 2000:158). Bu ayinlerin yanında demir, birçok mitolojik sembolün de adı olmuştur.</span></p>
<p><span>Dünyanın en eski topluluklarında anasır-ı erbaa; su, hava, toprak ve ateşten oluşmuştur. Türklerin kozmogonik anlayışlarında ateş ve su bulunmasına rağmen, hava unsuruna rastlanılmaz. Toprak unsurunun da Çinlerden geçtiğine inanılır. Bu unsurların yerine, Türklerce kutsal sayılan ağaç ve demir unsurlarını görmekteyiz. Demir, hem anasır-ı erbaa içinde yer alan dört maddeden hem de yönleri göstermek için kullanılan önemli sembollerden biridir. Demir, Türk kozmogonik sistemine göre “Batı”nın sembolüdür. Batı bu mânâda mevsim olarak sonbaharı, günün saati olarak akşamı, renk olarak “ak”ı, yıldız olarak da Akpars denilen yıldız takımını simgelemektedir (Esin, 2001: 26). Yine Altay Türklerinde göğün on yedi katı vardır ve en üste tanrı yaşamaktadır. Bu tanrının da iki oğlu vardır; birisi Demirhan, diğeri de Su Han’dır (Ziya Gökalp, 2005: 28). Yine Çin’de ve Türklerde göğün kutbu sayılan Kutup Yıldızı’na Türkler, Altun ya da Demirkazık Yıldızı adını vermişlerdir. Türkler göğün Demirkazık Yıldızı etrafında döndüğünü düşünürler (Esin, 2001: 41). Ural-Altay halklarının inancına göre Altın Dağ (Semaru), dünyanın merkezindedir. Abakan Tatarları bu dağa “Demir Dağ” demektedirler. Göktürk Yazıtları’nda bu tanrısal özelliğinden dolayı demir, ebedî (mengü) olarak nitelen(?) imparatorluğun simgesi olarak yaşamakta ve bugün bile ölümsüz varlık anlamına gelen “demirbaş” sözcüğünün temelini teşkil etmektedir (Roux, 2001: 64).</span></p>
<p><span>Yukarıda söylendiği üzere demirin birçok mitsel anlam taşıması ve ayinlere konu olması, demirciye kutsallık atfedilmesine neden olmuş; bu yönüyle demirci, zamanla birçok ayinin esas yöneticisi sayılan Şaman’la aynı mevkiye gelmiştir. Bu şekilde Şaman ile Demirci arasında -benzerler benzerleri doğurur ilkesine uygun olarak- birçok paralellik ortaya çıkmıştır. Bu paralellik birçok kavimde görülmesine rağmen, Türklerde çok daha karakteristik bir özellik arz etmektedir. Bu paralellikler şu şekillerde izah edilebilir:</span></p>
<p><span><strong>a)</strong> Türklerde, demircilerle din adamı sayılan Ozanlar (Şaman, Kam, Oyun, Bahşi, Büyücü, Hekim, Atasagun), aynı ocaktan (yuvadan) (Roux, 1994: 64; Uraz, 1994: 168) sayılmıştır. Yakutlar bu ilişkiyi anlatmak için “us da oyun da bir uyalah” derler (İnan, 1998: 231; Bayat, 2004: 41; Beydili, 2005: 155). Demir sözcüğünün hem göksel motiflerde hem de yeraltına bağlı motiflerde geçmesi, demirin tanrısal olduğunu gösterdiği gibi; her iki kaynaktan beslendiğine de işaret etmektedir. Gök Tanrı’nın (Kayrakan) arabasının Demirkazık Yıldızı etrafında dönmesi ile Erlik’in sarayının siyah demirden olması, bu tanrısal ilişkiyi net olarak bizlere ifade etmektedir. Ayrıca Erlik ile Gök Tanrı’nın en başta, yani başlangıçta beraber olması ve her ikisinin de “han” sıfatı taşıması, bu iki yüce varlığın gücüne işaret etmektedir. Şaman’ın yeraltına ve gökyüzüne seyahati, yeraltında demirci ile ilişkisi ve yine “darhan” sözcüğünün demirci, asilzade, vergiden muaf anlamları yanında Şamanların atası anlamında da kullanılması, bu ortak ata teorisine ayna tutmaktadır.</span></p>
<p><span><strong>b)</strong> Demirci ile Şaman arasındaki benzerliği sağlayan bir diğer ortak nokta da ateşte gizlidir. Ateş ve demir, yaratılışın sebepleri olarak göze çarpmaktadır; çünkü hem Şaman hem de demirci, meslekleri gereği, ateşe hükmetmek zorundadır. Şaman ateşi daha çok kötü ruhları korkutmak, fala bakmak ya da iç arınmayı gerçekleştirmek için kullanırken; demirci, çeliğe ya da demire yeni bir şekil vermek için kullanıyordu. Ateş sayesinde yeni bir araç geliştirmeyi beceren demirci, geçmiş dönemler içinde harikulâde bir iş yapıyor kabul edilmiş; bir zanaatkâr olarak böyle bir işi becermesi ve Şamancıl öğeler (ateş) taşımasından dolayı da Şaman katına yükselmiştir. Zira Ergenekon Destanı’nda dağı delen kişinin demirci olarak karşımıza çıkması basit bir tesadüf sayılamaz. Dikkat edilecek olursa bu destanda bahsi geçen Demirciyle birlikte Demir Dağ, Demir Dağ’ı eritmek için ateş ve motif olarak da kurt geçer. Destanda kurt bir hayvan olarak kaşımıza çıksa da biliyoruz ki; Türk destanlarında geçen bu nevîden kurtlar aslında, ölmüş büyük Kam’ların ruhlarının tezahür ettiği yüce varlıklardır; yani, adı geçen kurt bir Kam’ı temsil etmektedir. Bu da gösteriyor ki destan, Türklerce kutsallık atfedilen atalar kültünü, demiri, ateşi, Kam ve demirciyi hep bir arada yansıtmaktadır. Altayların Yaratılış Efsanesi’nde de demir, Erlik Han’ın yaratma kudretini gösterdiği varlık olarak göze çarpmakta; Erlik Han, çekici, örsü, körüğü eline alıp her vuruşta bir hayvanın (kurbağa, yılan, ayı, domuz, deve) ve kötü ruhlar sayılan Albıs, Şulmus’un çıkmasını sağlamaktadır. Tanrı, Erlik Han’ın elinden yaratma gücünü almak için; körük, çekiç ve örsü alır, ateşe atar ve körük bir kadın, çekiç de bir erkek olur. Bu kadın ve erkek de daha sonra eti yenmez birer kuş olur. Yine Yaratılış Efsanesi’nde görüleceği üzere demir (örs, çekiç) ve ateş, ister Erlik Han’dan (yerden) isterse tanrıdan (gökten) gelsin, yaratmanın en önemli araçlarındandır. Erlik Han, demirden, yaratma kudretini ortaya çıkarmak için örs ve çekici birbirine vuruyor ve ateşi (demiri birbirine sürekli vurmak, ateş parçaları çıkmasına sebep olur) kullanıyorsa tanrı da çekiç, körük ve örsü ateşe atarak yaratılışa sebep oluyor; yani demir tanrısaldır. Dolayısıyla demirci de tanrısal olmalıdır. Görünen odur ki demirciler, yaptıkları işin niteliği ve toplumsal işlevleri dolayısıyla zamanla kutsiyet kazanarak din adamı ve büyücü seviyesine çıktılar; çünkü bir kavim bir şeye yüksek derecede ehemmiyet yüklerse bunun zamanla dinî mahiyet alma ihtimali artmaya başlar. Hatta bu konuda ortaya çıkan efsane ve destan türünden eserler, tarihî süreçlerde mahiyet değiştirerek din vazifesi görmeye başlar.</span></p>
<p><span><strong>c)</strong> Türklerde demirci ile Şamancıl öğelerin benzerliğini gösteren bir diğer delil de Anadolu’da evliya ve eren yatırlarının demirle ilgili olmasıdır. Kamlarla aynı kümeden insanlar olarak kabul ettiğimiz demirciler Anadolu’da da unutulmamış, birçok evliya yatırına ismini vermeyi becermiştir. Çorum Sungurlu’da Demirşeyh Türbesi, Bursa Osmangazi’de Demirtaş, Denizli Serinhisar’da Yatağan Baba, Samsun’da Kılıç Dede, Karaman’da Demir Gömlek Emnüddin (Sezgin, 1998: 481507), Adana’da Demirtaş Dede (Okuşluk, 1998: 361), Afyon’da Demiryalayan Baba, Kamanlar yakınındaki Demir Baba (Birdoğan, 1998: 97), Sivas-Divriği’de Kılıç Baba (Ergun, 2004: 542) isimleri; Orta Asya ve Anadolu bağlantısını en iyi gösteren işaretler olmasının yanında, demir ve demircilerin, Türk toplumunda ne kadar önemsendiğinin de belgesidir. Üstelik bu tip türbelere çoğunlukla tedavi için gidilmesi, özellikle demir ismi taşıyan türbelerde, gelen hastalara demir yalatılması, bazı hastaların ağrısının benzeme büyüsüne uygun olarak bıçak vb. nesnelerle kesilmesi; bütün bunların tesadüf pratikler olmadıklarını gösterir. Ayrıca Anadolu’ya gelen ve keramet ehli olan bu evliya ve erenlerin, Orta Asya’da, Şamanlık yapan kişiler olduğu da dikkatten uzak tutulmamalıdır.</span></p>
<p><span><strong>d)</strong> Hem demircilik hem de Şamanlık ilahî kaynaklı mesleklerdir. Şamanlık kişiye üç yolla geçer:</span></p>
<ol>
<li><span>İçsel çağrılma yoluyla</span></li>
<li><span>Şamanlık mesleğinin kalıtsal aktarımı (babadan oğla geçmesi)</span></li>
<li><span>Kendi veya klan isteğiyle şaman olma (Eliade, 1999: 31).</span></li>
</ol>
<p><span>Bunların içerisinde en güçlü Şaman’lar, içsel çağrılma yoluyla Şaman olanlardır. Şaman olacak kişiyi burada ya tanrılar ya da ruhlar Şamanlığa davet ederler. Aynı işleyişin demircilerde de var olduğunu görmekteyiz. Buryat’ların inancına göre; Göksel Demirci Boşintojın dokuz oğlu, insanlara maden işlemeyi öğretmek için yeryüzüne inmiş. Onların ilk öğrencileri de demirci ailelerin ataları olmuştur. Başka bir inanca göre de Boşintoj, insanlara maden işlemeyi öğretmek için yeryüzüne inmiş Ak Tanrı’dır (Eliade, 1999: 512-513). Başka bir kaynağa göre de Buryat’larda demircilerin patronu, Hara Dargahi Tenggeri’dir. İnanca göre kara Şamanların hepsi demircidirler. Bu demirciye Boron-Hara-Tenggeri (Siyah yağmur tanrısı) denilir. Bu tanrı, Hacir adlı bir demirci yetiştirmiştir. Sonra bu demirci, Şaman’ların hepsine demirciliği öğretmiştir (Bayat, 2004: 38-39). Özbeklerde de yeni Şamanlık yapmaya başlayan bir kişi, Hz. Davut’un hayır duasını almak için, Harezm’in güneyindeki eski bir kalede gecelemeliydi (Beydili, 2005:156).</span></p>
<p><span><strong>e)</strong> Demirci aletleri de tıpkı Şaman’ın davulu gibi kutlu sayılır, her aletin bir koruyucu ruhu olduğuna inanılır (İnan, 1995: 84). Şamanın davulu daima duvarda asılıdır. O herhangi bir yere bırakılmaz, onun kirlenmemesine itina gösterilir. Bugün için Kur’ân’a nasıl saygı gösteriliyorsa, Şaman davuluna da öyle saygı gösterilir. Şaman’ın elbisesi de Şaman’a yardımcı ruhların tavsiyesine uygun olarak yapılır ve bu tavsiyelerin dışına çıkılmaz. Türklerde, ister geçmişte olsun isterse bugün olsun, savaş araç ve gereçlerine karşı saygı daima ön plandadır. Kama, kılıç, orak, tırpan gibi aletlerin köy yerlerinde hâlâ duvarlara asılması; tüfeklerin çoğunlukla kapı arkasına konması; masallarda genç kız ve erkek kahramanın beraber aynı yatağı paylaşmak zorunda kaldıklarında aralarına kılıç koymaları; askerde, tüfeğin, sahibi olan kişi tarafından “namus”u olarak görülmesi -her ne kadar bu aletlerden gelecek olan muhtemel bir zararı önlemeye yönelik davranışlar olsa da- Türklerdeki bu saygının tipik birer göstergeleridir.</span></p>
<p><span><span><strong>f)</strong> Hem demircilik hem de Şamanlık soy esasına dayanır. Bir kişi Şaman olmak isterse Şaman soyundan gelmek zorundadır. Yukarıda bahsedildiği üzere, Şamanlık soy esası (babadan oğula geçme) yoluyla gerçekleşir. Kalıtsal aktarım denilen bu yöntemde Şamanlık özellikleri gösteren çocuk, kendisine yapılan teklifi kabul etmese, ya delirir ya da ölür. Yakutların inancına göre de; demircileri koruyan Kıday Bahsı adında hami bir ruh vardır. Bu ruh hiçbir doğaüstü gücün egemenliğinde sayılmayan bir ruhtur. Demircilik sanatını ve hatta Şamanlık etme becerisini, insanlara ilk bağışlayan bu Kıday Bahsı’dır. Şamanlar çoğu kez bu ruhu kendilerinin babası sayarak “Ben Kıday Bahsı’nın oğluyum” derler (Beydili, 2005: 155; Bayat, 2004: 40). Bugün için Anadolu’da, Şaman soyundan sayılan ocak ailelerin de soy yoluyla ve el verme şeklinde mesleği kendilerinden sonraki nesillere aktardığı kabul edilirse, bu nevîden işler geçmişte, acayip sayılmamalıdır. Ocak sözcüğünün “Od+cak”tan geldiği bilindiğine göre bu işler, hem bir ocağa (aileye) hem de o ailenin ruhunu temsil eden, o aileye tedavi etme yeteneği kazandıran ateşe saygının emaresi sayılmalıdır. Ocağı (ateş) temsil eden “ocak aile”de soy ne kadar önemliyse, onun birinci derecede mümessili sayılan demirci için soy esası güdülmesi o derece önemlidir. Üstelik ocak aileye verilen soy kazanımının, demircilerden ve Şamanlardan bu ailelere geçme ihtimali de oldukça yüksektir.</span><br>
</span></p>
<p><span><strong>g)</strong> Hem Şamanlar hem de demirciler, ruhsal yenilenmenin simgesi durumundadırlar. Şaman olacak kişi önceki benliğini kaybeder; yeni bir benlik, vücut ve isim alır. Anadolu’da âşıklarda gördüğümüz bade içme, rüya görme ve tapşırma gibi inançsal kaynaklı eylemelerin temelinde Şamanlık kurumu yatmaktadır. Âşıklarda olduğu gibi Şamanlar da mutlaka rüyaya dalar, bade içer ve kan kaybeder. 3, 5 veya 7 gün uykuda kalır. Şaman’a, Tanrı ya da ruhlar; kendisine yardımcı olacak ruhların adlarını, görevlerini ve onlara nasıl ulaşacağını anlatır. Kötü ve iyi ruhların adları, gönderdiği hastalıklar da bu sırada Şaman adayına öğretilir. Yakutlarda Şaman seçilen adamın ruhu yeraltına getirilir, burada demir bir beşiğe konur. Bu beşikte kuzey ve yeraltı bayanları adı verilen ihtiyar kadınlar, adayı, on üç yıl emzirdikten sonra Kıday Bahsı’ya verirler, Kıday Bahsı Şaman’ın ruhunu ateşte güçlendirir ve terbiye eder (Bayat, 2004: 42-43). Şamanlığa geçiş ritüellerinde demirci, Şaman adayının başını kesip soğuk su olan bir kazana, parça parça doğranmış etlerini de kaynayan bir kazana koyar. Adayın ilikleri çaya dönüşüp akar. Demirci kemikleri bir yere toplar ve onları etle örer. Başını birleştirdikten sonra gözlerini çıkartıp, yerine başka bir göz koyar. Sonra parmakları ile kulaklarını deler ve şöyle der: “Bundan sonra bitkilerin ne konuştuğunu anlayacaksın.” Etleri de ruhlar arasında, yine demirci paylaştırır (Bayat, 2004: 40). Anadolu’da özellikle zeybekliğe (efe) geçiş merasiminde kızanların, defne ağacına saplı kama altından geçmeleri, bir tür yemin merasimi gibi görünse de; bunun yanına kızanlıktan efeliğe geçenlerin, yeni bir kimlik ve kişilik kazandıkları da akıldan uzak tutulmamalıdır. Âşıklarda rüya görüp yeni bir kişilik kazanan kişi, yeni kişiliğine uygun bir mahlâs alır. Mahlâsı rüyasında pir verir. Badesiz âşıklarda ise genellikle ustası verir. Efeliğe geçen kişi de aynı şekilde “kızan” adını bırakıp “efe” adını alır ve bu işlem bir usta eşliğinde yapılır. Bütün bunları yaparken de demir (kama), yeni kimliğin oluşmasının esasını teşkil eder.</span></p>
<p><span><strong>h)</strong> Hastalıkların tedavisinde hem demirci hem de Şaman hemen hemen aynı görevi görürler. Şaman kötü ruhlarla savaşırken demirci de kötü, kara düşmanlarla savaşır. Altay Şamanizm’inde büyük önem taşıyan savaşçı öğeler (zırh, mızrak, yay, kılıç), insanlığın, gerçek düşmanı olan cinlere karşı savaşma gerçekliği ile açıklanır (Eliade, 2000: 27). Bu bağlamda Kırgız/Kazaklarda demirden, kötü ruhların kaçtıklarına inanılırdı. Anadolu’da da loğusa kadınlara musallat olduğuna inanılan alkarısı, ancak demirden korkar. Yeni yapılan evlere at nalı asılması, loğusa kadınları alkarısından korunmak için loğusa ve çocuğun yatağının altına Kur’ân, En’am, kama, orak, bıçak, makas, maşa, kurgu, ocaklı kılıcı, demir alet, ekmek, soğan, sarımsak, çörekotu, kolan, at yuları, erkek pantolonu ve yeleği konması; iğne değiştirmeleri ve böylece kötü ruhu aldatmaları; çocuklar hastalandığı zaman ateşe yağ atmaları, ateşin üzerine işemenin günah sayılması; demir ve demirciye bağlı kültlerin başında gelmektedir. Dede Korkut’ ta, kötü ruh sayılan Tepegöz’le savaşan kişinin adının Basat olması da bununla ilgili bir durumdur. Anadolu’da “masat” diye bir sözcük vardır ki, demir aletleri bilemeğe yarayan araçtır. Bu sözcük o zamanlar, Basat olarak kullanılmaktaydı ve b-m değişimine uğrayarak bugüne masat olarak gelmiştir. Dede Kokut’ta Tepgöz’ü Basat’ın yenmesi, aslında mitolojik olarak, demirci ile kötü ruhun mücadelesini simgesel olarak bize nakletmektedir.</span></p>
<p><span><strong>ı)</strong> Hem Şaman hem de demirci güç, ateş ve gürültü unsurlarına bağlı olarak kötü ruhları korkutmaktadır. Demirin erkek ve güç öğesi olarak kullanılması, aslında yeraltı dünyasının hâkimi Erlik Han’a dayanmaktadır. Erlik, hem kötülüğün hem de gücün simgesidir. Dikkat edilecek olursa Erlik Han, kozmogonik olarak da demirin temsil ettiği batı yönünün yıldızı konumundadır. Ayrıca Erlik’in dokuz oğlundan birinin adı Temir Kan (Demirhan)dır. Anadolu’da loğusayı korkutmak için demir yanında erkek öğesinin de kullanılması, dikkate şayandır. Loğusanın yanında çok küçük de olsa bir erkek çocuk bırakılır. Bu mümkün değilse, yatağın üzerine bir erkek gömleği veya buna benzer bir nesne bırakılır. Hatta alkarısının, o evde at varsa, o atın kuyruğunu ördüğüne inanılır. Alkarısı, Alp Karısı; yani Erlik Han’ın eşidir. Ateş; bilindiği üzere hem büyüyü hem temizlenmeyi hem de ruhu temsil eder.</span></p>
<p><span>Kötü ruhları korkutmanın bir yolu da gürültü çıkartmaktır. Şaman, davulla ayin yaparken, davulun içi ruhların barınağı konumundadır. Davula sürekli vuran Şaman, böylece kötü ruhları uzaklaştırmakta; eğer bir hastalığı tedavi ediyorsa da bu şekilde kötü ruhları korkutarak aldıkları ruhu geri getirmelerini sağlamaktadır.</span></p>
<p><span>Demirci de çekici ile demire ya da örse sürekli vurarak ses çıkartmakta, böylece onun da kötü ruhları korkuttuğuna inanılmaktadır. Anadolu’da bu ve buna benzer uygulamalar hâlâ mevcuttur. Ay tutulması zamanında davul veya teneke çalınması, ezan okunması, tüfek sıkılması; biri nazar ettiği zaman tahtaya veya başka bir maddeye vurulması; gelinin yeni geldiği evin kapısında cam, bardak, çömlek gibi bir nesne kırması; herhangi bir evde ayna veya cam türünden bir eşya kırıldığında, bunun hayra yorulması; gelin alınırken ve gelin getirildiğinde tüfek sıkılması, temelde, gürültü çıkartmaya ve zarar verecek şerir ruhları korkutmaya yönelik tavırlardır.</span></p>
<p><span><strong>i)</strong> Demirci ile Şaman arasındaki ilişkinin bir boyutu da kullandıkları silahlarda gizlidir. Şaman, kötü ruhları korkutmak için tahta kılıç kullanırken, demirci ise düşmanlarına karşı demir kılıç kullanmaktadır. Anadolu’da zuhur eden evliya menkıbelerinde evliyaların, tahta kılıçla gerçek düşmana karşı savaşması; demirci ile Şamancıl öğelerin ne kadar birbirine karıştığını ve birbiri ile uyum derecesinin ne kadar yüksek olduğunu göstermektedir. Orta Asya inanç evreninde görülen kötü ruhlara karşı kullanılan tahta kılıç, ilmî gelişme ve tarihî sürecin getirdiği akılcılığa uygun olarak artık müşahhas bir düşmana karşı kullanılmaya başlanmıştır.</span></p>
<p><span>Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz; Türklerin inanç evreninde demirci ile Şaman ayrılmaz iki parça hâline gelmiş ve bu iki parça, çoğunlukla da birbirini tamamlar nitelik taşımıştır. Özellikle mitolojik türlerde (destan, efsane ve masalda) bu benzerliklerin daha çok görülmesi; Türklerin erken döneminde, bu ilişkinin geliştiğini göstermektedir.</span></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Arş. Gör. Mehmet ÇERİBAŞ</strong></span></a>
</p><p><span>Dumlupınar Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü:<br>
ceribas@dumlupinar.edu.tr</span></p>
<p><span><strong>Kaynak:</strong>  Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Veli Araştırma Dergisi, Yıl: 2007 Sayı: 42</span></p>
<hr>
<div><span><strong><u>KAYNAKLAR</u></strong></span></div>
<div><span>♦ BAYAT, Fuzuli. (2004). Türk Şaman Metinleri (Efsaneler ve Memoratlar). Piramit Yayınları. Ankara.</span></div>
<div><span>♦ BEYDİLİ, Celâl. (2005). Türk Mitolojisi (Ansiklopedik Sözlük). Ankara. BIRDOĞAN, Nejat. (1998). Otman Baba ve Velâyetnamesi. I. Uluslar Arası Türk Dünyası Eren ve Evliyalar Kongresi Bildirileri. Ankara.</span></div>
<div><span>♦ ELİADE, Mircea. (1999). Şamanizm. Çev: İsmet BİRKAN. Ankara.</span></div>
<div><span>♦ ELİADE, Mircea. (2000). Dinsel İnançlar ve Düşünceler Tarihi. Çev: Ali Berktay. İstanbul.</span></div>
<div><span>♦ ELİADE, Mircea. (2003). Demirciler ve Simyacılar. İstanbul.</span></div>
<div><span>♦ ERGUN, Pervin. (2004). Türk Kültüründe Ağaç Kültü. Ankara.</span></div>
<div><span>♦ ESİN, Emel. (2001). Türk Kozmolojisine Giriş. İstanbul.</span></div>
<div><span>♦ İNAN, Abdülkadir. (1995). Şamanizm. Türk Tarih Kurumu Yayınları. Ankara.</span></div>
<div><span>♦ İNAN, Abdülkadir. (1998). Makaleler ve İncelemeler. C.II. Türk Tarih Kurumu Yayınları. Ankara.</span></div>
<div><span>♦ OKUŞLUK, Refiya. (1998). Adana Halk Kültüründe Demirtaş Dede Kültü ve Etrafında Oluşan Efsaneler. I. Uluslar Arası Türk Dünyası Eren ve Evliyalar Kongresi Bildirileri. Ankara.</span></div>
<div><span>♦ ROUX , J. Paul. (2001). Türklerin ve Moğolların Dini. İstanbul.</span></div>
<div><span>♦ SEZGİN, Abdülkadir. (1998). Eren ve Evliya Kavramının Dinî, Tarihî, Folklorik İzahı ve Eren İnancı Üzerine Düşünceler. I. Uluslar Arası Türk Dünyası Eren ve Evliyalar Kongresi Bildirileri. Ankara.</span></div>
<div><span>♦ TEMİR, Ahmet. (1995). Moğolların Gizli Tarihi. Ankara.</span></div>
<div><span>♦ URAZ, Murat. (1994). Türk Mitolojisi. İstanbul.</span></div>
<div><span>♦ ÜNAL, Mustafa. (2000). “Hiung-nu Türklerinde Kılıç Kurban Törenleri”. Türk Dünyası Tarih Dergisi. S.158. Şubat.</span></div>
<div><span>♦ ZİYA GÖKALP. (1995). Türk Medeniyeti Tarihi. Toker Yayınları. İstanbul.</span></div>
<div><span>♦ ZİYA GÖKALP. (2005). Türk Töresi. Toker Yayınları. İstanbul.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Toplumsal Cinsiyet Bağlamında Kadın Şamanlar</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/toplumsal-cinsiyet-baglaminda-kadin-samanlar</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/toplumsal-cinsiyet-baglaminda-kadin-samanlar</guid>
<description><![CDATA[ Toplumsal Cinsiyet Bağlamında Kadın Şamanlar
Tarihin başlangıcından bugüne kadar erkekle kadın arasındaki biyolojik farklılığın sezilmesi iki cins arasındaki ayrımı yapmışsa da son dönemlerde ortaya çıkan toplumsal cinsiyet (gender) kavramı erkekle kadın arasındaki toplumsal düzeyde eşitsizlikleri vurgulamakla aynı zamanda toplum içi ilişkileri de konu almıştır. Bu bağlamda şaman kurumunda kadın şamanın yeriyle o toplumdaki kadının yerinin farklı olduğu cinsilerin toplumsal rol […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c49823ef67.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:43 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Toplumsal, Cinsiyet, Bağlamında, Kadın, Şamanlar</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Fuzili-Bayat-001.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/toplumsal-cinsiyet-baglaminda-kadin-samanlar.html">Toplumsal Cinsiyet Bağlamında Kadın Şamanlar</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. Fuzuli BAYAT</strong></span></a>
</p><p><span>Tarihin başlangıcından bugüne kadar erkekle kadın arasındaki biyolojik farklılığın sezilmesi iki cins arasındaki ayrımı yapmışsa da son dönemlerde ortaya çıkan toplumsal cinsiyet (gender) kavramı erkekle kadın arasındaki toplumsal düzeyde eşitsizlikleri vurgulamakla aynı zamanda toplum içi ilişkileri de konu almıştır. Bu bağlamda şaman kurumunda kadın şamanın yeriyle o toplumdaki kadının yerinin farklı olduğu cinsilerin toplumsal rol dağılımı ile de onaylanır. Özetle toplumdaki toplumsal cinsiyet kavramıyla kadın şaman konusu bir uyum içinde olmayabilir. Kadın şaman her ne kadar toplumun bir ferdi olsa da statüsü bakımından cinsiyet üstü bir durum sergilemektedir. Yazının amacı toplumsal cinsiyet bağlamında kadın şamanların hem tarihi hem de bugünkü durumu olduğundan kadın problemi sosyal gerçeklik bağlamında ele alınmayacaktır. Ancak işbölümü, sınıflı toplumlardaki cinsiyetler arası münasebetlerin kadın şamanlık kurumunu nasıl etkilediğine vurgu yapılacaktır.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-69806" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Kadin-Saman-01.jpg" alt="" width="800" height="520" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Kadin-Saman-01.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Kadin-Saman-01-768x499.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>Şamanlık Kurumu ve Kadın Şamanlar</span></p>
<p><span>Doğaüstü güçlere sahip insanlar olarak algılanan şamanlar tarihin başlangıcından bugüne kadar sıradan insanlardan farklı bir pozisyon sergilemiş, saygı ve korku karışımı bir ikilemle algılanmışlardır. O bakımdan şaman hikayelerini okurken<a href="https://www.altayli.net/toplumsal-cinsiyet-baglaminda-kadin-samanlar.html#_edn1" name="_ednref1"><sup>[1]</sup></a> şamanların diğer insanlara makul görülmeyen şeyler yaptıkları, farklı oldukları bir sözle vergili oldukları anlaşılmış olur.</span></p>
<p><span>Şamanlık kurumu her şeyin ruhu olduğunu kabul etmekle bu ruhların değişik dünyalarda yaşadığını ve orta dünyada buluştuğu konusunda birleşirler. Şamanlık inancına göre bizim yaşadığımız orta dünya görünen ve görünmeyen dünyaların tesiri altındadır. Şamanlara özgü uygulamalar aracılığıyla insanlar, yaşamın, ölümün, doğanın ve insanların ruhlarıyla iletişim kurabilirler. Şamanlık kurumu ve onun bireyleri olan erkek ve kadın şamanlar dünyalar arasında kozmik yolculuk yapabilen, bu dünyalar arasında ilişki kurabilen, toplumun huzur ve refahını, sağlık ve mutluluğunu olumsuz etkilerden koruyabilen insanlardır.</span></p>
<p><span>Şamanlık paleolitik dönemde özellikle avcılık ekonomik sisteminin gelişmesiyle ortaya çıkmıştır. Kadın şamanların özellikle ilkel toplayıcılık ve avcılığın ilk dönemlerinde daha etkili olduğu veya şamanlık kurumunun kadınlarla temsil olunduğu düşünülür. Nitekim avcı ve toplayıcı ekonomide eşitlikçiliğin ağır bastığı bilinen gerçektir. Zamanla yiyecek üreticiliğinde, sosyal tabakalaşma ve mülkiyetin kökenlerinin toplumsal yaşam içinde belirmeye başladığı, ancak bu etmenlerin eşitlikçi toplumsal yapıyı bozacak düzeyde olmadığı da gerçektir. Bu zamanlarda hem aile içi hem de aile dışı ilişkilerde kadınların söz sahibi olduğu bunun da şamanlık kurumunu yönlendirdiği varsayılabilir.</span></p>
<p><span>Devletin oluşmasıyla hiyerarşi, toplumda belirgin konuma yükselir. Merkezi yönetim sistemlerinin uzun ömürlü olmaları, eşitsizliğin toplumun temeline yerleşmesine ve siyasal kültürün en göze çarpan öğesi olmasına neden olmuştur. Devletin oluşumu, ilkel toplumların çözülmeleri aşamasında görülen sınıfların doğuşu olgusuyla bağlantılı şekilde gerçekleşmiştir ki bu da erkeğin rolünün öne çıkmasına toplumsal düzeyin de beraberinde şamanlık kurumunu yapılandırdığı erkek şamanların öne çıkmasını sağlamıştır. Başlangıçta cinsiyet üstü bir görünümü ve kadına eşitlikçi tavırlarıyla betimlenen ekonomik sistem, şamanlık kurumunda da izlerini bırakmıştı. Kadın şamanların başlangıçtaki etkin konumu arkeolojik kazılarla da desteklenmiştir. Nitekim ister çeşitli tılsım eşyalarıyla, aynalarla gömülü kadın cesetleri isterse de çeşitli yıldızlarla süslenmiş veya ayı binek olarak kulanmış, hayvan şekline girmiş, fantastik atların sırtına binmiş kadın figürleri çok büyük ihtimalle şaman veya rahibe kadınlara ait olmuş veya onları canlandırmıştır. Bu tür ceset ve figürler Merkezi Asya’dan Güney Kazakistan’a, Ukrayna’dan Tarim Basin’e kadar geniş bir sahada bulunmuştur. Bugün eski kadın şaman figürleri Sibirya’da oymacılıkta, halıcılıkta kullanmaktadır.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-69807" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Kadin-Saman-02.jpg" alt="" width="800" height="568" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Kadin-Saman-02.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Kadin-Saman-02-768x545.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>Ekonomik İş Bölümü ve Kadın Şamanların Durumu</span></p>
<p><span>Toplumsal cinsiyet kadın ve erkeğin toplum içindeki statüsünü, kadın haklarını, toplumda temsil haklarını vs. belirlemekle ekonomik iş bölümünde de cinsiyet ayrımına dayanmayan eşitlikçi yaklaşımı içerir. Toplumsal cinsiyet (gender) kavramını ilk kullanan (1972) Ann Oakley de bu terimin kadın ve erkeği ayıran biyolojik cinsiyetin yanı sıra bölünmeni, farklılığı toplumsal ve kültürel boyuta taşıyan bir anlayış olduğuna dikkat çekmiştir.<a href="https://www.altayli.net/toplumsal-cinsiyet-baglaminda-kadin-samanlar.html#_edn2" name="_ednref2"><sup>[2]</sup></a></span></p>
<p><span>Toplumsal cinsiyet zamanla kurulan iktidar mekanizmalarında cinslerden birine verilen egemenlik rolünde kadının sosyal durumunu da öğrenir. Meseleye bu açıdan baktığımızda kadın şamanların toplum içindeki mevkii her zaman kadınların mevkiiyle, girişte de söylendiği gibi, aynı olmayabilir. Elde olan veriler ekonomik iş bölümünde kadın şamanların sınıfsız toplumdan sınıflı topluma geçitle fazla değişmediğini onaylar durumdadır. Bu da kadın şamanlara kadınlara münasebette farklı yol izlendiğini kanıtlamaktadır. Her ne kadar toplumsal cinsiyet konusu kültürden kültüre değişse de, farklılık gösterse de kadın şamanların toplumsal hayata katılım biçimi, şamanlık kurumunu temsil şekli, oranı bütün kültürlerde hemen hemen aynıdır. Bu tez şamanlığın da aynı olduğu anlamına gelmez.</span></p>
<p><span>Şamanlık bir kültür biçimlenmesi olduğundan halktan halka değişkenlik göstermesi de doğaldır. Mesele kadın şamanların farklı kültürlerdeki yapısında, işlevinde, vergi almasında, tekniklerinde değil, toplumsal cinsiyet kuramları bakımından – toplumdaki statüsü, toplumdaki katılım biçimi vs. bakımından ayniyetindedir.</span></p>
<p><span>İlkel topluluklar toplayıcılıktan avcılığa geçitte ilk olarak ekonomik iş bölümünü cinsiyet ve yaş ayrımına bağlı bir şekilde gerçekleştirdiler. Yeni aletlerin: ok kaman, mızrak, balta, ağ vs. geliştirilmesiyle toplum üyeleri arasında bir görev bölümü oluşturduğu ve ilk ekonomik farklılaşmayı doğurduğu görülür. Analık görevi ve gelecek kuşakların bakımı, ev işleri gibi görevleri kadınlar üstlenirken, erkekler de yiyecek et, balık ve giyecek deri işlerini karşılamaya başlamışlardır. Kadınlar, yaşlılar ve çocuklar ev dışı işlerden besinlerin toplanması, az halde balık avlanması, evin veya yurdun bakımı gibi işleri üstlenmişlerdir. Kadın ve erkek ekonomik iş bölümü, avcılık ve toplayıcılık dışında, toplum dışı ve toplum içi işlerin bölünmesi biçiminde yeni bir boyut kazanmıştır. O halde topluluk üyelerinin hepsinin aynı işi yaptıkları örgütlenmenin yerini, zamanla cinsel farklılaşmaya dayalı kadınların toplayıcılık, erkeklerin ise avcılık yaparak gerçekleştirdikleri ilk doğal iş bölümü ortaya çıktı. Eşitlikçi sistemin yerini kadınlarla erkeklerin farklı işlerle uğraştıkları ve birbirlerine geçim alanında da gereksinme duydukları takım örgütlenişi dönemi almış oldu. Ancak cinsiyete dayalı iş bölümünde kadınlara ev hanımlığı, analık görevleri verilmekle özel alana sıkıştırılsa da şamanlık bu ekonomik geçit döneminde halen etkin şekilde kadın eksenli bir görünüm sergilemekteydi.</span></p>
<p><span>Araştırmacılara göre neolitik dönemde cinsiyete dayalı iş bölümünün derinleşmesiyle oluşan aile, toplumsal yaşamda ensest yasağının pekiştirilmesiyle birlikte ilk olarak aile içi şamanların veya aile şamanlığı müessesesinin ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Bu şaman, büyük olasılıkla kadın idi. Türk şamanlığında bazen buna beyaz şamanlık kurumu da denilir. Üretim sisteminin ilerlemesiyle insanlık yeni bir döneme geçmiştir. Zamanla dil ortaklığına, yaşayış benzerliğine dayalı konar-göçerlik ve tarımsal ekonomik sistemlere geçilmesiyle oluşan büyük aileler, ilk kez tüm toplumun kültürel, ekonomik ve siyasi yapısını etkilemeyi ve toplumu kendi istemleri doğrultusunda değiştirmeyi başarmıştır. İşte bu dönemlerde daha aktif ve daha güçlü şamanlara ihtiyaç duyulmuş, erkek şamanlar sahneye çıkmışlardır. Kadınların konumu büyük oranda erkek egemenli geleneksel aile yapısıyla arka plana itilmiş olsa da bunu kadın şamanlık kurumu hakkında söylemek mümkün değildir. Ancak kadın şamanların daha önemli işleri yavaş yavaş erkek şamanlara bıraktığını da unutmamak lazımdır.</span></p>
<p><span>Ekonomik sistemin değişimi, cinsel farklılığın ortaya çıkışı, cinselliğe dayalı iş bölümü kadın şamanlık kurumunun etkin konumunu bütünüyle sarsamadı. Yine de kadın şamanların en güçlü şamanlar olduğu inancı uzun zamanlar hafızalarda canlı tutuldu:</span></p>
<p><span><em>“Tokpan adında çok büyük bir kadın Şaman yaşardı. Bir gün onun kocasını, o yerlerin asilzadesi çağırarak:</em></span></p>
<p><span><em>– Sizin yaşamakta olduğunuz yerlerde çok fazla samur yakalanıyor. Bu değerli havyanın derisini, atalarımızın da faydalanacakları bir yere götürün, dedi.</em></span></p>
<p><span><em>Tokpan’ın kocası:</em></span></p>
<p><span><em>– Benim atım yoktur. Söyleyin bana bir at versinler. Ben de dediğiniz gibi bu derileri söylediğiniz yere götüreyim, dedi.</em></span></p>
<p><span><em>Adamın bu sözleri karşısındakini kızdırdı:</em></span></p>
<p><span><em>– Sen günahkârsın! dedi.</em></span></p>
<p><span><em>Asilzade, onun cezalandırılmasını emretti. Onlar, Tokpan’ın kocasını o kadar şiddetli bir şekilde dövdüler ki, adam sonunda bayıldı.</em></span></p>
<p><span><em>Zavallı adam eve döndüğünde bir deri, bir kemik kalmıştı. Kadın Şaman Tokpan, kocasının intikamını almaya karar verdi. Kamlık etmeye başladı. Kamlık etmesinin sebebi ise düşmanlarını yenmekti.</em></span></p>
<p><span><em>Yol çok uzaktı. Arada karlı dağlar, dereler, ağaçlar ve çöller vardı. Şaman kadın kara karga olup uçarak, asilzadenin evine kadar gitti. Evinin üzerinde dolandı.</em></span></p>
<p><span><em>Bu sebeple asilzade, yedi zengin adamın kapısının önünde her gün kara karga gördü.</em></span></p>
<p><span><em>Aradan çok zaman geçmeden Tokpan’ın düşmanları hastalandı. Çok sürmeden hepsi öldü.</em></span></p>
<p><span><em>Onların çocukları da öldü. Ayrıca ölenlerin bütün hayvanları karganın getirdiği hastalıkla telef oldu.</em></span></p>
<p><span><em>Böylece Tokpan, karga şekline bürünerek kocasının intikamını aldı ve onları yok ederek savaşını kazandı.”</em><a href="https://www.altayli.net/toplumsal-cinsiyet-baglaminda-kadin-samanlar.html#_edn3" name="_ednref3"><sup>[3]</sup></a></span></p>
<p><span>Kadınların doğurganlığı ve bu süreç içinde gebelik dönemi, bebeklerin tek bakıcısı durumunda olması, evin ve ocağın sahibi olması onları topluluğun biyolojik ve tinsel merkezi durumuna getirmiştir. Toplum kadınları doğurganlıklarından dolayı kutsamış bu sosyal konum uzun zaman devam ede gelmiştir. Bütün sözlü gelenek ürünleri, somut abideler, tarihi veriler kadınları şifacı, otacı, kahin, falcı, kılık değiştirici, kendinden geçen dansçı olarak gösterir. İlk şamanların kadın olduğu, şamanlık kurumunun kadın eksenli bir yapılanma geçirdiği bu tarihi ve sözlü verilere dayanır. Buraya kadınların bu meziyetlere bağlı daha zeki yaratık oldukları hakkındaki feminist düşünceleri de ilave etmekle Avrupalı bazı bilim adamları şamanlar arasında kadınların erkeklerden daha çok olduğunu varsaymışlardır. Bazı araştırmalarda Uzak Sibirya, özellikle de Kamçatka halklarının, Koryakların, Yukagirlerin şamanları olmadıkları bir dönemde dahi kadınların özel kıyafet giymeksizin ve davula sahip olmaksızın büyü yaptıkları, kehanette bulundukları bildirilir.<a href="https://www.altayli.net/toplumsal-cinsiyet-baglaminda-kadin-samanlar.html#_edn4" name="_ednref4"><sup>[4]</sup></a></span></p>
<p><span>Türk şaman anlatıları da en güçlü şamanın kadın şaman olduğunu gösterir:</span></p>
<p><span><em>“Meşhur bir kadın Şaman vardı. Çırtak Ool adındaki bu kadın Hemçik Çayı’nın sahilinde uzun süre yaşadı. Bu Şaman, bir yabancı köye geldiğinde nerede ne olduğunu bilirdi.</em></span></p>
<p><span><em>Bir defa Çırtak Ool yabancı bir köydeydi. Bir evde oturduğu sırada baktı ki, bir dolaba içki kadehi gizlemişler. O ev sahibinden kendisine içki vermesini rica etti. Ev sahibi içkisinin olmadığını söyledi.</em></span></p>
<p><span><em>Çıktak Ool, bir tek kelime söylemeden çıkıp gitti. Ertesi gün kendisine içki vermeyen kadının evine yıldırım düştü.”</em><a href="https://www.altayli.net/toplumsal-cinsiyet-baglaminda-kadin-samanlar.html#_edn5" name="_ednref5"><sup>[5]</sup></a></span></p>
<p><span>Burada şunu da özellikle vurgulamak gerekir ki ekonomik sistemlerin gelişmesiyle ortaya çıkan toplumsal cinsiyet bir bakıma şamanlığın ikileşmesine: kadın ve erkek şamanlara bölünmesine sebep olduğu gibi aynı zamanda kadın şamanlık müessesinin kısmen de olsa sınırlanmasına, körelmesine sebebiyet vermiştir.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-69808" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Kadin-Saman-03.jpg" alt="" width="800" height="335" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Kadin-Saman-03.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Kadin-Saman-03-768x322.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>Kadın Şamanlık Kurumunun Kalıntısı Cinsiyet Değiştirme</span></p>
<p><span>İster Türk isterse de diğer halkların şamanlık kurumlarında cinsiyet değişmekle ilgili veriler veya cinsiyet değişmenin daha yumuşatılmış varyantı olan kadın elbisesi giymek belki de kadın şamanlık müessesinin çok yaygın ve ilk olduğunu gösterecek esas veya birincil sebeplerden biridir. Şamanlık konusunda araştırmalarıyla şöhret kazanmış Mircea Eliade da niçin bu kadar çok erkek şamanın Mongolistan’dan Afrika’ya varıncaya kadar, alışılagelmiş kadın giysisi giydiğini ve diğer kadın cinsi davranışı takındıklarını ilk şamanın kadın olduğuna bağlar.<a href="https://www.altayli.net/toplumsal-cinsiyet-baglaminda-kadin-samanlar.html#_edn6" name="_ednref6"><sup>[6]</sup></a> Arkeolojik kazılar, tarihi vesikalar ve bugünkü durum gerçekten de kadınların, dünyanın her yerinde büyücü, kahinlik, otacılık, şamanlık konusunda ön safta bulunduğunu kanıtlıyor.</span></p>
<p><span>Bu gelenek eski Çin ve Japonya’da, hala modern Kore ve Okinawa’da, bazı Güney Afrika halklarında Kuzey Kaliforniyalılarda da böyledir. Mapuche’nin Machisi, Güney Şili, Filipinlerin Babaylan ve Catalonanları dâhil olmak üzere sayısız başka örnekler de vardır.</span></p>
<p><span>Şaman inancına göre cinsiyet değiştirmek ruhların emirlerine itaat etmektir. Hiçbir şaman kendi isteğiyle kadınlaşmadığı gibi erkekleşmez de. Özellikle erkek şamanların cinsiyet değişimi bu inanç paradigmasında ele alındığında kadın şaman teorisiyle bağlantısız görünür. Ancak bilimsel yorumlar cinsiyet değiştirmenin, daha somut olarak söylemiş olursak, erkek şamanların kadınlaşmasının kökeninde başlangıçta kadın şamanlık kurumunun etkin olduğu fikrinde birleşir. Kadın şamanların birçok Sibirya halklarındaki durumu, bununla birlikte erkek şamanların kadınsı tavırları (elbise, alışkanlıklar, imtiyazlar gibi) göz önüne alındığında, birçok bilim adamı (Troşçanskiy, Bogoras, Stadling) başlangıçta sadece kadın şamanların var olduğunu ve erkek şamanların onların yerini aldıkları konusunda birleşirler. Ayrıca kadın şamanların erkekleşme evrimiyle ilgili olarak kesin bir bilginin olmaması da yukarıdaki teoriyi destekler mahiyettedir. Bu da şamanlığın kökünün kadın olduğu teorisini güçlendirir. Erkek şamanların cinsiyet değiştirmesi ve hatta kadın gibi doğurması hakkındaki şaman anlatıları oldukça ilginç malzemeler sunar:</span></p>
<p><span><em>“Doyompo Şaman on yaşına yeni girmişti. Bu dönemlerinde onun evden nereye gittiğini kimse bilmiyordu. Anne ve babası onu aradıkları zaman hiçbir yerde bulamıyorlardı.</em></span></p>
<p><span><em>Doyompo Şaman, uzun yıllar garip bir şekilde dolaştı. Büyüdüğü zaman gökten ona şamanlık yeteneği verildi.</em></span></p>
<p><span><em>O kamlık etmeye başladı. Kamlık edince kendine verilen verginin az olduğunu gördü.</em></span></p>
<p><span><em>Hiçbir şey söylemeden çadırdan çıktı. Bahçede yere oturdu. Onun böyle oturduğu zamanlarda ya bir insan ya da en güzel hayvan ölürdü.</em></span></p>
<p><span><em>Doyompo Şamanın, her yıl Ocak ayının dokuzuncu günü doğurduğu söylenir.</em></span></p>
<p><span><em>Doğurmaya gideceği zaman sıcak çorabını giyer, davulunu ve iyi deriden yapılmış kürkünü de yanına alırdı.</em></span></p>
<p><span><em>Doyompo, tepede doğururdu. Bu tepenin en yüksek yerinde küçük bir göl vardı.</em></span></p>
<p><span><em>Şaman, doğum sırasında oraya yükselirdi. Kendisi göbeğinden doğururdu. Şamanın doğurduğu varlık orada turna balığına dönüşürdü. Şaman, bu balığı göle bırakırdı. Daha sonra bu balıkların neye dönüştüğünü bilen hiç kimse yoktu. Doğum bütün gece sürer, Şaman ise şafak söktüğünde evine dönerdi.”</em><a href="https://www.altayli.net/toplumsal-cinsiyet-baglaminda-kadin-samanlar.html#_edn7" name="_ednref7"><sup>[7]</sup></a></span></p>
<p><span>Yakut şamanlarına göre yaratıcı, iyi olan ayı oyuna (beyaz şamanlar) belirgin şekilde erkekleri, yıkıcı kötü güçlere hizmet eden, yer altı ruhlarıyla alaka kuran abaası oyuna (siyah şamanlar) temsil bakımından daha çok kadınlara aittir. O bakımdan toplumda daha aktif konum üstlenmiş abaası oyunaya karşı duyulan özenmeden erkek şamanlar kadın gibi davranmaya meyillidirler. Yakut şamanlık kurumunun araştırıcılarından biri olan V. Troşçanskiy’e göre siyah şamanlar kadınlardır ve erkek şamanların kadınsal huyları siyah şamanlık kurumundan kalma özelliktir. O bu hipotezini desteklemek için Yakutlardan elde edilmiş aşağıdaki kanıtları verir:</span></p>
<ol>
<li><span>Yakut Şamanların önlüğünde, göğüsleri temsil eden dikilmiş 2 demir halka vardır.</span></li>
<li><span>Şaman erkeği, saçlarını bir kadın gibi kafasının iki yanına doğru tarar ve örer. Kamlık zamanı saçlarını, iki yana aşağıya doğru salar.</span></li>
<li><span>Yurtta kadın ve şamanların at derisinin sağ tarafına uzanmaları yasaktır.</span></li>
<li><span>Bir şaman erkeği, şaman kostümünü sadece önemli durumlarda giyer. Olağan zamanlarda tay derisinden yapılmış bir kız kıyafeti giyer.</span></li>
<li><span>Hastalanıp evde kaldıktan sonraki ilk üç gün, doğurganlık Tanrısı Ayısıt’ın yatmakta olan kadının yanında olması beklendiğinde, kadının kalmakta olduğu eve giriş erkeklere yasaklanmış ama şamanlara yasaklanmamıştır.<a href="https://www.altayli.net/toplumsal-cinsiyet-baglaminda-kadin-samanlar.html#_edn8" name="_ednref8"><sup>[8]</sup></a></span></li>
</ol>
<p><span>Cinsiyet değişimi bir Sibirya halkı olan Çukçilerde de görülür. Çukçiler kadınlaşan erkek şamanlara yumuşak adam derler. Nadir durumlarda da “yumuşak adam” kendini bir kadın gibi hissetmeye başlar; bir sevgili arayışına girer ve kimi zaman da evlenir.</span></p>
<p><span>V. Bogoras aslında erkek şamanların cinsiyet değişiminden söz açtığı gibi kadın şamanların da erkek gibi takılmalarından bahsetmektedir. Ancak kadın şamanların erkekleşmesi çok az görülen olgudur. O bir kadının bir erkeğe dönüşmesi olayıyla hiç karşılaşmadığını, ancak birkaç olay duyduğunu yazar. Değişen bir kadın şaman, çocukları olan bir duldu. Ruhların emirlerini takip ederek saçını kesti, erkek kıyafeti giydi, erkek telaffuzunu benimsedi ve hatta çok kısa bir zaman içerisinde mızrakla uğraşmayı ve tüfekle ateş etmeyi öğrendi. Sonunda o evlenmek istedi ve kolayca onun karısı olmaktan memnun olacak genç bir kız buldu.<a href="https://www.altayli.net/toplumsal-cinsiyet-baglaminda-kadin-samanlar.html#_edn9" name="_ednref9"><sup>[9]</sup></a></span></p>
<p><span>Bugün canlı şekilde yaşayan Sibirya halklarının şamanlık kurumunda cinsiyet değişimi başlıca yerlerden birini tutar. Nitekim bu olgu Yakutlarda, Buryatlarda, Çukçilerde, Koryaklarda, Kamçatkalılarda, Eskimolarda daha sık görülür. Bunu Sibirya’yı gezmiş seyyahlar ve bilim adamları, özellikle Krasheninnikoff (1755), Steller ((1774) Troşçanski (1901), Bogoras (1904), Jochelson (1905), Ksenofontov (1927) vb. da tasdik ederler.</span></p>
<p><span>J. Frazer’in tespitine göre<a href="https://www.altayli.net/toplumsal-cinsiyet-baglaminda-kadin-samanlar.html#_edn10" name="_ednref10"><sup>[10]</sup></a> erkeklerle kadınlar arasında giysi değiştirmek karanlık ve kompleks problemdir. Onun fikrince bu olayın yalnız bir sebebi olamaz. Bu türlü örneklerde mesela Kasis ve İsland örneklerinde erkekler kadın gibi giyinip yaşarlar. Erkek şamanların kadınsı kıyafet kullanmalarının esas amacı dualarla ve hareketlerle daha çok erkekleri seçen kadın ruhları esinlendirmek içindir.</span></p>
<p><span>Buna bakmayarak bazı bilim adamları cinsiyet değişiminde erkek şamanların kadına dönüşümüne rastlasa da kadın şamanların erkeğe dönüşümü hakkında yerel halkların arasında bilgi bulamadıklarını yazmışlardır. Mesela V. Jochelson, bugünün Koryakları arasından kadın şamanların erkeklere dönüşmesini öğrenemediğini belirtti. Ancak Koryaklar dönüşen şamanı “ kavau” veya “keven” diye adlandırırlar. Ne onların kim olduğunu ne de onların kadınlar mı erkekler mi olduğunu tam olarak bilmezler.<a href="https://www.altayli.net/toplumsal-cinsiyet-baglaminda-kadin-samanlar.html#_edn11" name="_ednref11"><sup>[11]</sup></a></span></p>
<p><span>İnanca göre her güçlü şaman cinsiyetine bakmaksızın kadın gibi doğurur. Bu doğurma şamanın yeniden vücut bulması, dolayısıyla bir reenkarnasyon olayıdır. Bu veri cinsiyet <em>değişiminin reenkarnasyon kökünü de açmağa yardımcı olur:</em></span></p>
<p><span><em>“Yakut Şaman inancına göre en meşhur şamanlar cinsiyet fark etmeksizin otuz yaşında gebe kalır. Erkek şaman tıpkı bir kadın gibi doğum ağrılarından sonra ormanda ıssız bir yerde doğurur. Şaman, birinci hamileliğinde, doğar doğmaz uçup giden karga veya gagar doğurur. Şaman ikinci yıl balık doğurur. Bu da suya düşüp yüzer. Üçüncü yıl şaman, ayı veya kurt doğurur. Öncekiler gibi bunlar da doğar doğmaz şamanı terk ederler ve ormana koşarlar. Şaman öldükten sonra onun birinci defasında doğurduğu kuş, hamile bir kadının vücuduna girer ve kadın, gelecek şamanı doğurur. Uzun bir zamandan sonra diğer bir kadının bedenine girmekle yeni bir şaman dünyaya gelir. Bu reenkarnasyon olayı üç defa devam eder.”</em><a href="https://www.altayli.net/toplumsal-cinsiyet-baglaminda-kadin-samanlar.html#_edn12" name="_ednref12"><sup>[12]</sup></a></span></p>
<p><span>Şaman anlatılarından da belli olduğu gibi en güçlü şamanların cinsiyet değiştirmeleri konusu yalın fiziksel bir temelle açıklanamaz. Tüm ilkel ve hatta daha uygar toplumlarda cinsiyet değiştirme bazı hastalıklar veya hastalıklı birinin sihirli tapınması veya cinsel sapıklıklar sonucu yaranmış bir olay gibi açıklanmasına rağmen bu, şamanların ruhların ilhamıyla cinsiyetlerini değiştirmek zorunda kaldıklarını askıya almaz. O bakımdan hasta, cinsel sapık gibi tanımlanan şamanların çoğunun neredeyse normal insanlar olduğu da saptanmıştır.</span></p>
<p><span>Şamanların cinsiyet değişmelerinin bir kalıntısı niteliği taşıyan kıyafet değiştirmenin dini ve sosyolojik açıklaması bütün bilim dünyasını memnun edici bir şekilde yapılmamıştır. Ruhlar tarafından esinlenen erkek şamanların, kadınların kıyafetlerini giymesi dönüşümün bir başka boyutudur. Bu bir bakıma ilkel insanlar arasında kadına özgü niteliklerin özellikle, zarafetin, inceliğin, hassaslığın çok yaygın, olmasıyla da bağlantılıdır. Erkek şamanların kadına dönüşümü kıyafet değişmelerinde özel bir durum sergiler. Nitekim cinsiyet değişmede erkek şamanların kadına dönüşümünü pekiştirecek bazı anlatıların aksine kıyafet değişimi daha çok yaygındır.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-69809" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Kadin-Saman-04.jpg" alt="" width="800" height="581" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Kadin-Saman-04.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/02/Kadin-Saman-04-768x558.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span>Kadın Şamanların Tedavi Şekli</span></p>
<p><span>İster teşhis koymada isterse de tedavide kadın şamanların erkeklerden farklı özel metotları, kendilerine özgü yaklaşım tarzları vardır. Daha eski zamanların otacı, emici, büyücü kadınlarının da yaklaşım ve metotlarını benimseyen kadın şamanlar, bugün bile başarılı tedavi seansları geçirmekle toplumda büyük saygı kazanmışlardır. Bu özgü teşhis ve tedavi seklinin başında ilahi ve kutsal bir titremeyle sarsılmak, hastalık yaratan ruhu emmekle onu vücuttan dışarı atmak, cinsel organların gösterilmesiyle hastalık ruhlarını vücuttan çıkarmak, dans metodunun coşkunluğuyla hastayı sağalmağa inandırmak ve motive etmek vs. uygulamalar gelir. Türk kadın şamanları tedavi şekilleriyle ölümü yaşama dönüştürebilecek güce sahip olduklarını kanıtlamışlardır. Ancak bütün bu yetki ve kabiliyete rağmen hiçbir şaman ölüm üzerinde hakim değildir ve olması da imkansızdır. Genelde şamanlar, özelde kadın şamanlar, ölümü yaklaşmış hastaları tedavi etmekten inatla kaçınmışlardır.</span></p>
<p><span>Türk, Moğol, Buryat geleneğinde zamanla her yaşlı kadın şamanlaşabildiğinden, otacı ve emicilerin daha çok kadınlar içinden çıktığı tartışılmazdır. Tedavi ve teşhis konumunda daha hassas yapıya malik olan kadın şamanlar, bugün Altay’da ve Yakutistan’da örgütlenmiş şaman tedavi sisteminin bir parçası haline gelmişlerdir. Şaman anlatılarında çok güçlü şamanlann iki günlük ölüyü dirilttiği bildirilir:</span></p>
<p><span><em>“Bir hasta kadını iyileştirmesi için çağrılan kadın şaman, geç geldi. Hasta kadının kocası kadın şamana:</em></span></p>
<p><span><em>– Böyle uzak yerden boş yere vakit kaybedip gelmişsiniz, bu zahmete değmez. Hasta iki gün önce öldü, dedi.</em></span></p>
<p><span><em>Kadın şaman:</em></span></p>
<p><span><em>– Ne yapalım, olana çare yoktur, dedi.</em></span></p>
<p><span><em>Geç vakitte geldiği için geceyi onlarda geçirmeliydi. Seher vakti, şaman ev sahibine:</em></span></p>
<p><span><em>– Uzak yerden gelip hiçbir şey yapmadan, kamlık etmeden geri dönmeyi kendime ar ediyorum. İzin ver kamlık edeyim, dedi.</em></span></p>
<p><span><em>Kadın şamanın bu sözlerini duyan ev sahibinin kızı üzgün bir şekilde:</em></span></p>
<p><span><em>– Ben hiçbir adam tanımıyorum ki, ölüyü dirilten şamanı kendi gözleri ile görsün veya onun hakkında bir şey duymuş olsun. Annem üç gün önce öldü. Bana öyle geliyor ki, ya sen aklını kaybetmişsin ya da ahmaksın, dedi.</em></span></p>
<p><span><em>Kızın babası, kadın şamanı sakinleştirerek ona kamlık etmesi için izin verdi.</em></span></p>
<p><span><em>Şaman, kamlık etmeye başladı ve bu merasim gece yarısına kadar devam etti. Sonunda kadın şaman, elini yanan ocağa tutup eli sıcak iken ölen kadını okşamaya başladı. Şaman, üç defa elini ısıtıp kadını okşadı. Bu hareketi ile Şaman, kadındaki hastalığı kendi bedenine aldı. Ölü o anda nefes almaya başladı. Bir süre sonra o gözlerini açtı. Şaman, merasimi bitirip:</em></span></p>
<p><span><em>– Eğer, o böyle hissedilecek derecede canlanırsa, dirilecek demektir, dedi.</em></span></p>
<p><span><em>Ertesi gece kadın şaman, yeniden kamlığa başladı. Bu defa hasta daha iyi haldeydi. Kamlık merasimi sırasında şaman, onu eleştiren kızın tarafına dönerek:</em></span></p>
<p><span><em>– Sen onun dirileceğine inanmıyordun, şimdi kendin annenin günlüğünü<a href="https://www.altayli.net/toplumsal-cinsiyet-baglaminda-kadin-samanlar.html#_edn13" name="_ednref13"><sup><strong>[13]</strong></sup></a> tut, dedi.</em></span></p>
<p><span><em>Kız hiçbir şey demeden itaatkarcasına annesinin günlüğünü tuttu. Geçmişte zengin kadınların günlüğü olurdu.</em></span></p>
<p><span><em>Şamanın ikinci kamlığından sonra kadın öylesine iyileşti ki hatta kendi başına ocağın yanına gidip oturdu.</em></span></p>
<p><span><em>Kadın şamana birçok hediye vererek onu yolcu ettiler.”</em><a href="https://www.altayli.net/toplumsal-cinsiyet-baglaminda-kadin-samanlar.html#_edn14" name="_ednref14"><sup>[14]</sup></a></span></p>
<p><span>Sonuç</span></p>
<p><span>Ataerkil bir toplumda erkeğin güçlü olması veya güç kaynaklarını elinde tutması için zayıf kadına ihtiyaç duyulur ki tarih boyu süregelen güçlü erkek arşetipini onaylamış olsun. Bu bağlamda 20. yüzyılın 90’lı yıllarında hızla artan feminist araştırmalar sonucunda toplumsal cinsiyet (gender) anlayışı ve konsepti ortaya çıktı. Gender problemine yalnız kadın araştırmacılar değil, aynı zamanda kadın problemiyle ilgilenen araştırmacılar da büyük katkı sağlamış oldular. Doğal olarak yanlı bir yaklaşım sergileyen feminist araştırmalardan farklı olarak meseleyi sosyo-kültürel ve sosyo-ekonomik boyutlarda ele alan araştırmacılar kadınların hayat tarzlarını, aile içi münasebetlerini, dünya görüşlerini, fertler arası alakalarını, sosyal aktivitelerini, güç paylaşımında rolünü vs. öğrenmeye başladılar. Toplum bir bütündür ve onun ayrı ayrı biyolojik grupları bu toplumun beraber hukuklu fertleridir. Toplumsal cinsiyet anlayışı meseleye biyolojik fark açısından değil, sosyal farklarıyla (giyim-kuşam, eda, nutuk, davranış tarzları, duygusallık vs.) çeşitli ülkelerde davranış normlarının toplamıyla yaklaşır.</span></p>
<p><span>Bu bağlamda her ne kadar sınıflı toplumlardan bugüne kadar kadına münasebette güçlü-zayıf, ağa-köle ilişkisi hüküm sürmüşse de bu, toplumda özel statüleri olan kadın şamanlara, kadın tabiplere, kadın büyücülere, kadın kahinlere ve medyumlara ait edilmemiştir. Türk kadın şaman müessesi toplumsal cinsiyet problemi açısından öğrenildikte kadın şamanların saygın, yönetici mevkide olduğunu görülür.</span></p>
<p><span>Burada feminist araştırmalarda abartılan duygusallık, yüksek hassaslık, irrasional idrak gibi kavramların yalnız kadınlara mahsusluğu kadın şaman fenomenolojisi açısından da tasdikini bulmadı. Kadın şamanlar, aynı şekilde kadın medyumlar, kadın tabipler, ebeler vb. için öngörülen bütün özel yetenekler aynıyla erkek şamanlar, erkek medyumlar, erkek otacılar için de geçerlidir.</span></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. Fuzuli BAYAT</strong></span></a>
</p><p><span>AMEA Folklor Enstitüsü.</span></p>
<p><span>Kaynak: Uluslararası Sosyal Araştırmalar Dergisi Volume: 3 Issue: 13 Year: 2010</span></p>
<hr>
<div><span><strong><span>KAYNAKÇA</span></strong></span></div>
<div><span>♦ BAYAT, Fuzuli (2006). Ana Hatlarıyla Türk Şamanlığı, İstanbul: Ötüken.</span></div>
<div><span>♦ BAYAT, Fuzuli (2005). Türk Şaman Metinleri (Efsaneler ve Memoratlar), Ankara: 3ok,</span></div>
<div><span>♦ BOGORAS, Vladimir (1904). The Chukchee, American Museum of Natural History. The Jesup North Pacific Expedition, New York.</span></div>
<div><span>♦ ELIADE, Mircea (1999). Şamanizm. İlkel Esrime Teknikleri, (Çev. İ. Birkan), Ankara: İmge Kitabevi.</span></div>
<div><span>♦ FRAZER, James (1907). Adonis, Attis, Osiris, London, 1907</span></div>
<div><span>♦ JOCHELSON Vladimir (1905). The Koryak, American Museum of Natural History. The Jesup North Pacific Expedition, New York.</span></div>
<div><span>♦ JOCHELSON, Vladimir (1924-1926). The Yukaghir and the Yukaghirized Tungus, American Museum of Natural History. The Jesup North Pacific Expedition, New York.</span></div>
<div><span>♦ KİRMAN, Mehmet Ali (2004). Din Sosyolojisi Terimleri Sözlüğü, İstanbul: Rağbet Yayınları.</span></div>
<div><span>♦ TROŞÇANSKIY, Vladimir (1902). Evolyutsiya Çernoy Veri (Şamanstva) u Yakutov, Kazan: Tipo-litografiya İmperatorskogo Universiteta.</span></div>
<div><span><strong><span>Dipnotlar:</span></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/toplumsal-cinsiyet-baglaminda-kadin-samanlar.html#_ednref1" name="_edn1"><sup>[1]</sup></a> Bk. Fuzuli Bayat (2006). Ana Batlarıyla Türk Şamanlığı,, İstanbul: Ötüken Yayınları.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/toplumsal-cinsiyet-baglaminda-kadin-samanlar.html#_ednref2" name="_edn2"><sup>[2]</sup></a> Mehmet Ali Kirman (2004). Din Sosyolojisi Terimleri Sözlüğü, İstanbul: Rağbet Yayınları, s.231</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/toplumsal-cinsiyet-baglaminda-kadin-samanlar.html#_ednref3" name="_edn3"><sup>[3]</sup></a> Fuzuli Bayat (2005). Türk Şaman Metinleri (Efsaneler ve Memoratlar), Ankara: 3ok,, s. 164-165</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/toplumsal-cinsiyet-baglaminda-kadin-samanlar.html#_ednref4" name="_edn4"><sup>[4]</sup></a> Bkz. Krasheninnikoff (1775). Description of the Country of Kamchatk; Vladimir Jochelson (1905). The Koryak, New York; Vladimir Jochelson (1924-26). The Yukaghir and the Yukaghirized Tungus, New York.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/toplumsal-cinsiyet-baglaminda-kadin-samanlar.html#_ednref5" name="_edn5"><sup>[5]</sup></a> Fuzuli Bayat (2005).Türk Şaman Metinleri, s.168</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/toplumsal-cinsiyet-baglaminda-kadin-samanlar.html#_ednref6" name="_edn6"><sup>[6]</sup></a> Bkz. Mircea Eliade (1999). Şamanizm. İlkel Esrime Teknikleri, (Çev. İ. Birkan), Ankara: İmge Kitabevi.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/toplumsal-cinsiyet-baglaminda-kadin-samanlar.html#_ednref7" name="_edn7"><sup>[7]</sup></a> Fuzuli Bayat (2005). Türk Şaman Metinleri, s.174-175</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/toplumsal-cinsiyet-baglaminda-kadin-samanlar.html#_ednref8" name="_edn8"><sup>[8]</sup></a> Vladimir Troşçanskiy (1902). Evolyutsiya Çernoy Verı u Yakutov, Kazan, s.74.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/toplumsal-cinsiyet-baglaminda-kadin-samanlar.html#_ednref9" name="_edn9"><sup>[9]</sup></a> Vladimir Bogoras (1904). The Chukchee, New York, p.455.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/toplumsal-cinsiyet-baglaminda-kadin-samanlar.html#_ednref10" name="_edn10"><sup>[10]</sup></a> James Frazer (1907). Adonis, Attis, Osiris, London, p. 433.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/toplumsal-cinsiyet-baglaminda-kadin-samanlar.html#_ednref11" name="_edn11"><sup>[11]</sup></a> Vladimir Jochelson (1905). TheKoryak, New York, p.53.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/toplumsal-cinsiyet-baglaminda-kadin-samanlar.html#_ednref12" name="_edn12"><sup>[12]</sup></a> Fuzuli Bayat (2005). Türk Şaman Metinleri, s.290-291</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/toplumsal-cinsiyet-baglaminda-kadin-samanlar.html#_ednref13" name="_edn13"><sup>[13]</sup></a> Kadınların elbisenin üstünden giydikleri önlük</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/toplumsal-cinsiyet-baglaminda-kadin-samanlar.html#_ednref14" name="_edn14"><sup>[14]</sup></a> Fuzuli Bayat (2005). Türk Şaman Metinleri, s.186-187</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>At Sembolizminin Türk Defin Geleneğindeki İzleri</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/at-sembolizminin-turk-defin-gelenegindeki-izleri</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/at-sembolizminin-turk-defin-gelenegindeki-izleri</guid>
<description><![CDATA[ At Sembolizminin Türk Defin Geleneğindeki İzleri
Bu makalede, Türklerde tarih boyunca görülen at sevgisi ve öneminin boyutlarını, sa­nat eserleri ve Türk kültüründeki tezahürünü ve bunu oluşturan geleneğin arka planındaki gerekçelerini incelemeye çalışacağız. Çünkü Türk sanatı ve kültürü, tıpkı Türk tarihi ve devletleri gibi devamlılık göstermekte ve kaynağını Orta Asya’dan alan zengin materyallerle desteklenmektedir. Bunu aşağıda göstereceğimiz gibi, Türklerin yaşadığı coğ­rafya ve […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4980a9aec.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:43 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Sembolizminin, Türk, Defin, Geleneğindeki, İzleri</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/06/Yunus-Berkli.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/at-sembolizminin-turk-defin-gelenegindeki-izleri.html">At Sembolizminin Türk Defin Geleneğindeki İzleri</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yunus BERKLİ</strong></span></a>
</p><p><span>Bu makalede, Türklerde tarih boyunca görülen at sevgisi ve öneminin boyutlarını, sa­nat eserleri ve Türk kültüründeki tezahürünü ve bunu oluşturan geleneğin arka planındaki gerekçelerini incelemeye çalışacağız. Çünkü Türk sanatı ve kültürü, tıpkı Türk tarihi ve devletleri gibi devamlılık göstermekte ve kaynağını Orta Asya’dan alan zengin materyallerle desteklenmektedir. Bunu aşağıda göstereceğimiz gibi, Türklerin yaşadığı coğ­rafya ve sanat eserleri ortaya koymaktadır.</span></p>
<p><span>Orta Asya’da milattan önceki dönemlerde, Türkler eliyle meydana getirilen ve “Av­rasya Üslubu” olarak isimlendirilen Türk sanat eserleri ve bunların içerisinde koyun, koç ve at heykeli biçimli mezar taşları, kendi içinde değerlendirilen “hayvan üslubu”nun<a href="https://www.altayli.net/at-sembolizminin-turk-defin-gelenegindeki-izleri.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a> bir devamı olarak Anadolu’ya aktarılmıştır.</span></p>
<p><span>Anadolu’da Türklerin gittiği pek çok bölgede görülen koyun, koç ve at heykeli bi­çimli mezar taşları, özellikle Türklerin Anadolu’ya geçiş yaptıkları ilk yerleşim yerleri olan Doğu Anadolu’da yoğunluk kazanmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/at-sembolizminin-turk-defin-gelenegindeki-izleri.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a> Anadolu dışında da Ön Asya’dan Uzak Doğu’ya kadar uzanan geniş coğrafyada, ya Türkler eliyle ya da Türk kültüründen etkileşim sonucu, anıt eserler olarak görülmektedirler.</span></p>
<p><span>Türkler eskiden, inandıkları tek Tanrı olan “Gök Tengri”ye yine Gök Tengri’yi sem­bolize eden ve onun tarafından kendilerine hediye edilen atı, koçla beraber kurban etmiş­ler, Gök Tengri’yi, dolayısı ile göğü ve güneşi temsil eden atı da kutsamışlardır.<a href="https://www.altayli.net/at-sembolizminin-turk-defin-gelenegindeki-izleri.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a> Böylece bu hayvanı kutsal kabul ederek,<a href="https://www.altayli.net/at-sembolizminin-turk-defin-gelenegindeki-izleri.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a> günlük yaşamın her alanında bu hayvanlarla ilgili motifleri öne çıkarmışlardır. Efsanelerde, “Türk’ün, yeryüzüne gökten bir atla indiği­ne”<a href="https://www.altayli.net/at-sembolizminin-turk-defin-gelenegindeki-izleri.html#_edn5" name="_ednref5"><em>[5]</em></a>  hatta Tanrı tarafından hediye edildiğine inanılmıştır.<a href="https://www.altayli.net/at-sembolizminin-turk-defin-gelenegindeki-izleri.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a> Böylece hem Türklerin hem de atın, gökle ve Gök Tengri ile irtibatı kurulmaya çalışılarak, kutsallık pekiştirilmiştir. Koyun, koç ve at etrafında oluşan kutsallık etkilerini, Türkler İslamiyet’i seçtikten son­ra bile, ata özel değer vererek devam ettirmişlerdir.</span></p>
<p><span>Çin kaynakları Türklerden ve Türkçe konuşan Kao-çe kavminden bahsederken, on­ların, göğe ithaf edilen “büyük at kurbanı şöleni” için toplandıklarını ve bu toplantılarında, ilahiler söylediklerini kaydetmektedirler.<a href="https://www.altayli.net/at-sembolizminin-turk-defin-gelenegindeki-izleri.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a></span></p>
<p><span>İslâmiyet öncesi ve İslâmî dönemdeki destanlarda kahramanın yani ‘alp’in<a href="https://www.altayli.net/at-sembolizminin-turk-defin-gelenegindeki-izleri.html#_edn8" name="_ednref8"><sup>[8]</sup></a> en yakın arkadaşı olan at, hem hükümdarlar hem de beyler için çok önem arz etmektedir. At, za­man zaman bunlar için bir hükümranlık alameti veya taht sembolü olarak da kullanılmış­tır<a href="https://www.altayli.net/at-sembolizminin-turk-defin-gelenegindeki-izleri.html#_edn9" name="_ednref9"><sup>[9]</sup></a>. Türklerin Abbasî Halifeleri ile olan münasebetlerinde, Halifenin Türk hükümdarı­nın hâkimiyetini tasdik ettiğinin göstergesi olarak unvan, menşur, bayrak, tuğ ve davu­lun yanında, “altın eğerli at” da göndermek zorundaydı<a href="https://www.altayli.net/at-sembolizminin-turk-defin-gelenegindeki-izleri.html#_edn10" name="_ednref10"><sup>[10]</sup></a>. Bazı kaynaklarda da “at”ın hâ­kimiyet alameti olmasından dolayı, yüksek mevkideki halife, hükümdar, vezir ve vali gi­bi yöneticiler için verilen kıymetli bir hediye olduğunu da görmekteyiz<a href="https://www.altayli.net/at-sembolizminin-turk-defin-gelenegindeki-izleri.html#_edn11" name="_ednref11"><sup>[11]</sup></a>. Buna göre, “koşumlu at”ın hükümdarlara bir hâkimiyet alameti olarak gönderilmesi geleneği, Orta Asya’dan İslam dünyasına Türkler eliyle girmiş, başka toplumlarda olmayan bir adet olarak, karşımıza çıkmaktadır.</span></p>
<p><span>1. Erken Dönem Türkler Arasında Defin Geleneği ve At Sembolizmi:</span></p>
<p><span>En erken Türk topluluklarında ölen Alplerin, atlarının da mezara gömüldüğü, Altay dağları eteklerinde ve başka bölgelerde açılan Hun dönemine ait kurganlardaki at ceset­lerinden de anlaşılmaktadır<a href="https://www.altayli.net/at-sembolizminin-turk-defin-gelenegindeki-izleri.html#_edn12" name="_ednref12"><sup>[12]</sup></a>. Bunun en önemli nedenlerinden biri, atların eski Türk inancında yer alan ölüm sonrası hayatta, ölünün beraberinde yanındaki arkadaşı olacağı ile ilgili inanıştır<a href="https://www.altayli.net/at-sembolizminin-turk-defin-gelenegindeki-izleri.html#_edn13" name="_ednref13"><sup>[13]</sup></a>. Bu inanış aşağıda göreceğimiz gibi, İslâmî dönemde de Türkler ara­sında, varlığını sürdürmüştür.</span></p>
<p><span>Hunlardan sonraki dönemlerde de ölü gömme töreninde, atın ön planda olduğu gö­rülür. Hazar, Peçenek, Kuman ve Kırgız mezarlarında toplu halde gömülmüş atların ya­nı sıra, ölen insanın yanına atın eğer takımları veya tam eğerlenmiş atların da gömüldü­ğüne kazılarda rastlanmıştır<a href="https://www.altayli.net/at-sembolizminin-turk-defin-gelenegindeki-izleri.html#_edn14" name="_ednref14"><sup>[14]</sup></a>. Mezarlarına at heykeli dikme geleneği, Türklerle yakın ilişkide olan Çinlilerde de görülmektedir.</span></p>
<p><span>IX. yüzyıl Kırgız ve Hazar mezarlarında, at gömme geleneğinin çeşitli nedenlerle terk edildiği yapılan kazılarda mezarlarda at cesetlerinin olmamasından anlaşılmaktadır. Bunun yerine ahşaptan yapılan at heykelleri ya mezara gömülmekte ya taşlara kazılmak­ta<a href="https://www.altayli.net/at-sembolizminin-turk-defin-gelenegindeki-izleri.html#_edn15" name="_ednref15"><sup>[15]</sup></a>, ya da mezarın üzerine konulmaya başlanmıştır<a href="https://www.altayli.net/at-sembolizminin-turk-defin-gelenegindeki-izleri.html#_edn16" name="_ednref16"><sup>[16]</sup></a>.</span></p>
<p><span>Belki de başta ekonomik ve atın savaşta­ki öneminden dolayı, at gömme yerine atın heykeli veya resmi, tıpkı koyun ve koç hey­kellerinde olduğu gibi sembolik olarak ölü mezarının üzerine konulmuştur. Nasıl ki, Orta Asya’da İskitler’de görülen, hüküm­darla beraber hükümdara hizmet etmesi için elli yiğidin öldürülüp atlar üzerine bindirile­rek, mezarın etrafına dikilmesi geleneği,<a href="https://www.altayli.net/at-sembolizminin-turk-defin-gelenegindeki-izleri.html#_edn17" name="_ednref17">[17]</a> Göktürkler’de taş balballara dönüşmüş ise, hayvanların öldürülmelerinin de, taş veya ahşap heykellere veya taşa resimlerini kazı­ma biçimine dönüşmüş olabileceğini düşün­mekteyiz. Bunu, Kırgızların, Sibirya’daki MS VII. ve VIII. yüzyıllardan kalma mezarlarının yakınındaki kayalar üzerine kazıdıkları, yeleleri örülü ve kuyrukları düğümlü at şekilleri,<a href="https://www.altayli.net/at-sembolizminin-turk-defin-gelenegindeki-izleri.html#_edn18" name="_ednref18">[18]</a> artık atın gömülmesinden ziyade, resminin kazılması biçiminde yeni bir an­layışa dönüştüğünü göstermesi de desteklemektedir.</span></p>
<p><span>Orhun yazıtlarında da Kültigin’i bütün kahramanlıklarında atıyla beraber görmekte­yiz. Hunlar’dan gelen bir geleneğe göre at, sahibi kadar yaşamaktadır,<a href="https://www.altayli.net/at-sembolizminin-turk-defin-gelenegindeki-izleri.html#_edn19" name="_ednref19">[19]</a> bununla birlikte atın, bazen sahibinden bile yüksek ve kahraman sayıldığını görmekteyiz. İslâmî dönem­de atın kutsal kabul edilen şahsiyetlerin yanında, mübarek bir yaratık olarak kabul edildi­ği, sahibi ile özdeşleştirildiği,<a href="https://www.altayli.net/at-sembolizminin-turk-defin-gelenegindeki-izleri.html#_edn20" name="_ednref20">[20]</a> hatta sahibinin başarılarında en önemli pay sahibi oldu­ğu, destan ve hikâyelerden anlaşılmaktadır. Dede Korkut destanlarında geçen “yayan erin umudu olmaz”, “er atıyla, kuş kanadıyla uçar”, “at erin kanadıdır” gibi atasözlerinin<a href="https://www.altayli.net/at-sembolizminin-turk-defin-gelenegindeki-izleri.html#_edn21" name="_ednref21">[21]</a> mezar taşlarında at figürünün konulmasıyla yakından ilgili olabileceğini düşünmekteyiz.</span></p>
<p><span><strong>2. İslâmî Dönem Türkler Arasında Defin Geleneği ve At Sembolizmi:</strong></span></p>
<p><span>Bu kısmı iki başlık altında ele almayı uygun görüyoruz. Kısa bir girişten sonra, ilk olarak defin geleneği ve daha sonra da minyatürlerle bu geleneğin uygulanışı ortaya kon­maya çalışılacaktır.</span></p>
<p><span>İslâmî dönemde de Türkler arasında at, önemini korumuştur. Türk minyatür sanatın­da bilhassa Miraç sahnelerinde, Burak kadın yüzlü, vücudu benekli ve kanatlı olarak<a href="https://www.altayli.net/at-sembolizminin-turk-defin-gelenegindeki-izleri.html#_edn22" name="_ednref22">[22]</a> tasvir edilmiştir.</span></p>
<p><span>Yine bir minyatürlü yazmada da Hz. Muhammed ve arkadaşlarının cennete doğru yapmış olduğu yolculukta, binekleri insan yüzlü atlar olarak tasvir edilmiştir. Bu da ruhlar âlemine yolculukta, atın binek ve arkadaş olması ile ilgili eski Türk inancının, İslâmî dönemde de tüm canlılığı ile devam ettiğini göstermektedir. Çalışmalarımıza konu olan at ve koyun-koç biçimli mezar taşları incelenirken, Erzurum-Oltu ilçesinde insan yüzüne benzetilen bir at heykelinin tespit edilmesi bu geleneğin devam etmesini göstermesi bakımından oldukça önemlidir. Tüm koşum takımları ile birlikte işlenen bu heykelde, atın yüzü insan yüzüne benzetilmiş, alın kısmına da bir haç motifi işlenmiştir. Atın ön ayağı hareket eder biçimde hafif öne doğru kıvrık verilmiş, sanki yolculuğa çıkmaya hazır vaziyette bekler gibidir. Anadolu ve Anadolu dışında karşılaştığımız ayakta yontu­lan pek çok koyun, koç ve at heykeli biçimli mezar taşları, aynı üslupta yani hareket eder biçimde verilmişlerdir. Böylece Hıristiyan dinine giren Türklerde de eski geleneğin aynen devam ettirildiği görülmektedir.</span></p>
<p><span>2.1. Mezar taşlarında Görülen At Figürlerinin Sembolik Anlamları</span></p>
<p><span>At figürüne mezar taşlarında yer verilmesinin bize göre en önemli nedenlerinden bi­ri de atın, aynı zamanda sahibine gelebilecek tüm kötülük ve felaketleri haber verebile­ceği inancıdır<a href="https://www.altayli.net/at-sembolizminin-turk-defin-gelenegindeki-izleri.html#_edn23" name="_ednref23"><sup>[23]</sup></a>. Bu geleneğin Altay Yenisey destanlarında da çok sık görülmesi araştırmacıların da dikkatini çekmiştir<a href="https://www.altayli.net/at-sembolizminin-turk-defin-gelenegindeki-izleri.html#_edn24" name="_ednref24"><sup>[24]</sup></a>.</span></p>
<p><span>Ölü mezarının üstüne konulan at heykelinin, ölüye yoldaşlık etmesi ve ölü ruhunun göğe uçmasında binek ve arkadaş olması yanı sıra, ölüye kötü ruhlardan gelebilecek her türlü zarara karşı koruma ve kötülükleri haber vermesi ile ilgili, eski Türk inancıyla ya­kından alakalıdır. Bu inanca göre ruh, bedeni terk ettikten sonra bir kuş şekline dönüşecek ve atalarının diyarına bu atın yoldaşlığı ile gidecekti; Çünkü yeryüzündeki her şeyin, aynısının gökyüzünde de olduğuna inanılmaktaydı.<a href="https://www.altayli.net/at-sembolizminin-turk-defin-gelenegindeki-izleri.html#_edn25" name="_ednref25">[25]</a> Azerbaycan Şamhor bölgesinde bulunan ve XIX. yüzyıla tarihlenen bir mezar taşında bu inanış, görsel bir şölene dönüş­türülerek anlatılmıştır.</span></p>
<p><span>Bu mezar taşında kıvrık dallar arasında kuyruğu düğümlü bir at, onun üzerinde bir ucundan yapraklar çıkan ok-yay ve bu yayın üzerinde de hakim duruşta ruhu sembolize eden bir kuş figürüne yer verilmiştir. Atın süvarisinin veya sahibinin, sadece ayaklarının verildiği, başının ise bir çiçek biçiminde düzenlendiği dikkati çekmektedir. Ölünün at sırtında bir çiçek gibi düşünüldüğü başka örnekler de vardır. Osmanlı döne­mi minyatürlerinde az da olsa insan yüzlerinin çiçek şeklinde düzenlendiği örnekler var­dır.<a href="https://www.altayli.net/at-sembolizminin-turk-defin-gelenegindeki-izleri.html#_edn26" name="_ednref26">[26]</a> Anadolu’da da koyun, koç ve at heykel biçimli mezar taşları üzerinde binicili, binicisiz veya sadece binicinin ayaklarının verildiği at figürlü mezar taşlarına rastlanılmış­tır. Bu da Orta Asya’dan gelen ve at figürleri ile özdeşleştirilen eski inancın, günümüze kadar yaşatılmasından başka bir şey değildir.</span></p>
<p><span>At figürleri sadece mezar taşlarına işlenmemiştir. Mimaride de bu figürün aynı düşünce içerisinde kullanıldığı, Anadolu’daki en erken örneklerinden olan Diyarbakır surlarının Melikşah burcu (m. 1089) üzerindeki binicisiz iki at figüründen anlaşılmaktadır.</span></p>
<p><span>Atın kötülüklere karşı koruma inancı yanında, cenaze merasimiyle de alakalı olduğu bilinen bir gerçektir.<a href="https://www.altayli.net/at-sembolizminin-turk-defin-gelenegindeki-izleri.html#_edn27" name="_ednref27">[27]</a> Değişik Türk boylarında ölü, mezara konarak, mezarın üzeri kümbet veya tümsek şeklinde kapatıldıktan sonra, ölenin atlarının bir kısmı kurban töreninde yenilerek ve derileri ile başlarının sırıklara asılması, ölüye duyulan saygının ifadesidir. Bu gelenek, İslâmî dönemde ve günümüzde de kurbanın derisi, kafası ve ayakları eve alınmadan hayır kurumlarına veya ihtiyaç sahiplerine verilerek yaşatılmaktadır. Yine kesilen kurbanın, İslam kültüründeki Sırat köprüsü inancı ile alakalı olduğu bilinmektedir.<a href="https://www.altayli.net/at-sembolizminin-turk-defin-gelenegindeki-izleri.html#_edn28" name="_ednref28">[28]</a> Bu inançta, kesilen kurbana binilip Sırat köprüsünden rahatça geçileceği inancı hâkimdir.<a href="https://www.altayli.net/at-sembolizminin-turk-defin-gelenegindeki-izleri.html#_edn29" name="_ednref29">[29]</a> Eski Türk inanç sisteminde de ölü ruhunun göğe, ve Gök Tanrı’ya ulaşmasında bineği attır. Her iki inançta da kurtuluşa ve yükselmeye giden yolda en önemli araç ve arkadaş, at veya koyun-koç olmuştur. Bu da eski Türk kültür ve inancının, asırlar içerisinde fazla değişikliğe uğramadan, yeni inançlar içerisinde devam etmesi şeklinde karşımıza çıkmıştır.</span></p>
<p><span>Kesilip yenilen atların da ölen kişinin ölüm sonrası hayatta, cennete giderken .ve gök Tanrıya ulaşmak için, bineceği binek hayvanı olduğu inancı<a href="https://www.altayli.net/at-sembolizminin-turk-defin-gelenegindeki-izleri.html#_edn30" name="_ednref30"><sup>[30]</sup></a>, IX. yüzyıl Müslüman Oğuzlar arasında kabul edilen bir inanç olduğu, kaynaklarda geçmektedir<a href="https://www.altayli.net/at-sembolizminin-turk-defin-gelenegindeki-izleri.html#_edn31" name="_ednref31"><sup>[31]</sup></a>. Bize göre temeli çok eskilere dayanan bu inanç, daha sonra Anadolu ve diğer Türk bölgelerinde, at heykelinin mezarlara mezar taşı olarak konulmasına neden olmuş olabilir.</span></p>
<p><span>Türkler’de ata verilen değer o kadar derin yer etmiştir ki, bazen tıpkı insanlar gibi ölen atlar için de defin merasimi ve mezarlıklar yapılabilmiştir. Eski Türklerde ölen kahramanın atı ile birlikte gö­mülmesi bir gelenek olduğu gibi, harplerde hizme­ti geçmiş veya sahibinin sevgisinden dolayı, ölen atların merasimle gömüldüğü de bilinmektedir. Üsküdar’da Selimiye Mahallesi Harem iskelesi caddesinde bir evin duvarında bulunup, İstanbul Müzesine nakledilen ve Çinili Köşkte teşhir edilen bir ata ait mezar kitabesi vardır. Bu at, üzerindeki kitabesinden anlaşıldığına göre II. Osman’a aittir. Mermer levha şeklindeki M. 1617 tarihli kitabede;</span></p>
<p><span><em>Zıll-ı Kak Hazreti Osman’ın<br>
Süslü kır atı anılmıştır.<br>
Emr-i Yezdan ile mevt erişecek<br>
</em></span><span><span><em>Bu makam içre gömülmüştür.</em></span><a href="https://www.altayli.net/at-sembolizminin-turk-defin-gelenegindeki-izleri.html#_edn32" name="_ednref32"><sup>[32]</sup></a></span></p>
<p><span>ifadeleriyle, Sultan Osman’ın (1618-1621) ölen kır atı için mezar yaptırdığı net bir şekilde anlaşılmaktadır. Yine Sultan Mahmut un çok sevdiği <strong>Sisli Kır</strong> için, Karacaahmet mezarlığında bir tür­be yaptırarak oraya gömdürmesi<a href="https://www.altayli.net/at-sembolizminin-turk-defin-gelenegindeki-izleri.html#_edn33" name="_ednref33"><sup>[33]</sup></a>, Türklerin at sevgisi ve bu sevgiyle oluşan değerler yargısının boyutunu açıklaması bakımından önemlidir.</span></p>
<p><span><strong>2.2. Hükümdar Cenazelerinde At Sembolizmi</strong></span></p>
<p><span>At sembolizminin, İslâmî devir Türkler arasında yaşatılan değişik bir uygulaması da ölen kişinin atının, eğerli veya eğerinin ters vurulmuş bir şekilde cenaze alayının en önünde yürütülmesi geleneğidir. Buna göre, cenaze alayının önünde mezara kadar geti­rilen ve ölen kişiye ait olan at veya atlar, törenin ayrılmaz bir parçası olmuştur. Yavuz Sultan Selim’in kardeşi, Şehzade Ahmed’in genç yaşta Mısır’da ölen oğlu Süleyman Beğ’in (1513) cenaze merasiminin, eski Türk geleneklerine göre tertip edildiği, kaynak­larda geçmektedir<a href="https://www.altayli.net/at-sembolizminin-turk-defin-gelenegindeki-izleri.html#_edn34" name="_ednref34"><sup>[34]</sup></a>.</span></p>
<p><span>Bu cenaze töreninde, tabutun önünde kuyrukları kesilmiş ve eyerleri ters çevrilmiş binicisiz atlar götürülmüştür. Ayrıca ölenin kırılmış olan yayları ile sarığı da, tabutun üzerine konulmuştur.</span></p>
<p><span>Sultan IV. Murad’ın defin merasiminde çok sevdiği ve savaşlarda yanında olan üç atının ters eyerlenip, cenazenin önünde götürüldüğü de kaynaklarda geçmektedir<a href="https://www.altayli.net/at-sembolizminin-turk-defin-gelenegindeki-izleri.html#_edn35" name="_ednref35"><sup>[35]</sup></a>.</span></p>
<p><span>Özellikle yüksek tabaka veya hükümdarların ce­nazeleri için yapılan törenlerde karşımıza çıkan bu uygulamanın, Osmanlı devri minyatürlerinde örnekleri çoktur. Bu minyatürlerin bir kısmında, Kanuni Sultan Süleyman’ın defin töreninde, eğer­li iki atın mezarlığa kadar en önde yürütüldüğü tasvir edilmiştir<a href="https://www.altayli.net/at-sembolizminin-turk-defin-gelenegindeki-izleri.html#_edn36" name="_ednref36"><sup>[36]</sup></a>.</span></p>
<p><span>Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesinde sergi­lenen Nakkaş Seyyid Lokman’a ait <strong>Hünername II</strong> adlı bir minyatürde de, Sultan II. Selim ve sa­rayın ileri gelenleri, Kanuni’nin mezarı başında dua ederken gösterilmiştir. Bu minyatürde, Kanuni’nin iki atı da verilmiştir. Tıpkı mezar taşların­da olduğu gibi burada da atların ön ayakları, ha­reket eder tarzda yukarı kıvrık bir şekilde veril­miş, sanki ölünün ölüm sonrası yolculuğunda ona  eşlik etmek üzere olduğu belirtilmek istenmiştir. Sultan Süleyman’ın Zigetvar Seferini, ölümünü ve İstanbula getirilişi anlatan Ahmet Feridun Paşa’ya<strong>“Vak’a-yı Târih-i Nüzhet el-Esrâr el-Ahbâr der Sefer-ı Zigetvâr-1568-1569”</strong> isimli eserinde de cenaze alayının önünde, binicisiz iki at figürünün verilmesi, geleneğin, Osmanlı devrinde de canlı olduğunu göstermektedir<a href="https://www.altayli.net/at-sembolizminin-turk-defin-gelenegindeki-izleri.html#_edn37" name="_ednref37"><sup>[37]</sup></a>. Yine Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi’nde sergilenen Nakkaş Tıbrizi’ye ait <strong>Mihr ü Müşteri</strong> adlı eserde, Mihr’nin ölümü ve cenazesinin taşınması tasvir edilmiştir. Bu minyatürde, cenaze alayının önünde Mihr’nin eğerli atının götürüldüğü görülmektedir<a href="https://www.altayli.net/at-sembolizminin-turk-defin-gelenegindeki-izleri.html#_edn38" name="_ednref38"><sup>[38]</sup></a>.</span></p>
<p><span>Bu uygulamanın Kırgız ve Kazaklar’da da görülmesi<a href="https://www.altayli.net/at-sembolizminin-turk-defin-gelenegindeki-izleri.html#_edn39" name="_ednref39"><sup>[39]</sup></a>, böyle bir geleneğin Türkler arasında oldukça eski ve yaygın bir gelenek olduğunu<a href="https://www.altayli.net/at-sembolizminin-turk-defin-gelenegindeki-izleri.html#_edn40" name="_ednref40"><sup>[40]</sup></a> göstermektedir.</span></p>
<p><span>Bu köklü gelenek, Anadolu’daki Müslüman Oğuzlar arasında da yaşatılmıştır. Dede Korkut hikâyelerinde, Oğuz kahramanının ölümünde kahramanın, “aygır atının kesilme­sini” vasiyet etmesi veya Bamsı Beyrek’in ölmek üzere arkadaşlarına “ak boz atımın kuyruğunu kesiniz!” diye vasiyet etmesi<a href="https://www.altayli.net/at-sembolizminin-turk-defin-gelenegindeki-izleri.html#_edn41" name="_ednref41"><sup>[41]</sup></a>, konumuz açısından önemlidir. Burada ölü­nün atının mezarda kesilmesi, zaman içerisinde terkedilmiş ve bize göre atın mezara ka­dar getirilmesi ile sınırlı kalmıştır. Atın gömülme geleneği de, yine bize göre mezar ta­şına kazınan veya mezar üzerine konulan at heykeli şekline dönüşmüş olmalıdır. Böylece atın sahibine yoldaşlık etmesi ile alakalı bu en eski Türk inancı, İslami inanç içerisinde değişikliğe uğrayarak yaşatılmıştır. Bu gelenek, mezar taşlarının baş şahide taşları içerisinde özel olarak açılan yuvarlak nişler içerisine, yürür vaziyette yüksek kabartma tekniğinde işlenen at figürleri ile Azerbaycan bölgesi mezar taşlarında da görülmektedir. Bu mezar taşında kozmoloji ile ilgili çarkıfelek ve rozetlerin bulunması, ruhun gök yüzüne at eşliğinde yapacağı yolculukta göreceği gezegenleri temsil etmektedir. Çünkü gerek İslam öncesi ve gerekse Îslamî dönem mezar taşlarında kozmoloji ile alakalı pek çok motifin yer aldığı bilinmektedir.</span></p>
<p><span><strong>Sonuç:</strong></span></p>
<p><span>Sonuç olarak, Orta Asya’da Pazırık kurganlarında ölünün atının koşum takımları ile birlikte ölünün yanına gömülmesi biçiminde karşımıza çıkan bu gelenek, zamanla atın koşum takımları ile birlikte, mezar taşına iş­lenmesi şekline dönüşmüştür. Yine ölünün atlarının mezarı başına götürülerek kesilip yenilme geleneği, atların eğerli ve binicisiz biçimde, cenaze alayının önünde yürütül­mesi şeklinde devam ettirilmiştir. Böylece atların gömülmesi veya kesilmesi terk edi­lerek, gelenek yaşatılmıştır. Bu değişim, za­man içerisinde Türklerin eski Gök Tengri dininden gelen, kozmoloji ve ölüm sonrası hayatla ilgili düşüncelerinin, çeşitli motif ve figürlerle, mezar taşlarına işlenmesine neden olmuştur. Bu da mezar taşlarında an­lam, motif ve figür zenginliğinin artarak zenginleşmesini sağlamıştır. Orta Asya, İran, Anadolu, Balkanlar ve özellikle Azer­baycan bölgesi mezar taşlarındaki bu zengin çeşitlilik, aynı kültür ve düşüncenin değişik şekillerde yorumlandığı örnekler olarak karşımıza çıkmaktadır.</span></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yunus BERKLİ</strong></span></a>
</p><p><span>Atatürk Üniversitesi, Güzel Sanatlar Fakültesi, Temel Sanat Eğitimi Bölümü</span></p>
<p><span><strong>Kaynak:</strong> AKEV, Akademi Dergisi, Yıl: 11 Sayı: 30</span></p>
<hr>
<div><span><strong><span>Dipnotlar:</span></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/at-sembolizminin-turk-defin-gelenegindeki-izleri.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Hayvan üslubu hk. bkz.: Nejat Diyarbekirli, Hun Sanatı, İstanbul,.???,; Abdulhalûk Çay, Orta As­ya ‘dan Anadolu ‘ya Hayvan Motifler, Ankara, ???</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/at-sembolizminin-turk-defin-gelenegindeki-izleri.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> Haraza Gündoğdu, “Üzümlü İlçesi ve Çevresindeki Tarihi ve Kültürel Kalıntılar”, Erzincan-Üzüm- lü/Cimin, Erzincan, 2004, s. 131; Haldun Özkan, “Erzincan ve Çevresinde Orta Asya Türk Gelene­ğini Sürdüren Bezemeli Mezar Taşlan”, Atatürk Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Der­gisi, S. 15,2000, s. 33-34.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/at-sembolizminin-turk-defin-gelenegindeki-izleri.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> Laszlo Rasonyi, Tarihte Türklük, Ankara, 1988, s. 29-30; Abdülkadir İnan, Eski Türk Dini Tarihi, İs­tanbul, 1976, s. 49-50; Ünver Günay-Harun Güngör, Başlangıçtan Günümüze Türklerin Dinî Tari­hi, Ankara, 1997, s. 65.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/at-sembolizminin-turk-defin-gelenegindeki-izleri.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> Rasonyi, Tarihte Türklük, s. 30.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/at-sembolizminin-turk-defin-gelenegindeki-izleri.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> Umay Günay, “Prof. Dr. Mehmet Kaplan’ın Türk Halk Edebiyatına Bakışı”, Milli Folklor, S. 9, An­kara, 1991, s. 4-6.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/at-sembolizminin-turk-defin-gelenegindeki-izleri.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> Jean Paul Roux, Orta Asya’da Kutsal Bitkiler ve Hayvanlar, İstanbul, 2005, s. 43; Bahaeddin Ögel, Türk Mitolojisi, Ankara, 1993, C. I, s. 324, 326.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/at-sembolizminin-turk-defin-gelenegindeki-izleri.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> Rasonyi, Tarihte Türklük, s. 35.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/at-sembolizminin-turk-defin-gelenegindeki-izleri.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> Türklerde savaşta kahramanlık gösteren komutanlara verilen unvan.. Daha geniş bilgi için bkz.: Bahaeddin Ögel, Türk Mitolojisi, C. I, s. 512.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/at-sembolizminin-turk-defin-gelenegindeki-izleri.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> Yaşar Çoruhlu, “Türk Sanatında At Figürlerinin Sembolizmi”, Türk Dünyası Araştırmaları, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı, İstanbul, 1995, s. 174.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/at-sembolizminin-turk-defin-gelenegindeki-izleri.html#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> Hanefi Palabıyık, Valilikten imparatorluğa Gazneliler Devlet ve Saray Teşkilatı, Ankara, 2002, s. 74,114.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/at-sembolizminin-turk-defin-gelenegindeki-izleri.html#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> Palabıyık, Valilikten imparatorluğa…, s. 176.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/at-sembolizminin-turk-defin-gelenegindeki-izleri.html#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> Ramazan Şeşen, İbn Fadlan Seyahatnamesi Tercümesi, İstanbul, 1975, s. 131; Abdülkadir İnan, “İkinci Pazırık Kurganı”, Makaleler ve incelemeler, Ankara, 1988, C. I, s. 507; Ciro Lo Muzio, “Er­ken Dönem Türklerinde Defin İşlemleri”, Türkler Ansiklopedisi, (Çev: Bülent Keneş), Anakara, 2002, C. III, s. 123-124,</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/at-sembolizminin-turk-defin-gelenegindeki-izleri.html#_ednref13" name="_edn13">[13]</a> Çoruhlu, “Türk Sanatında At figürlerinin…, s. 174,</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/at-sembolizminin-turk-defin-gelenegindeki-izleri.html#_ednref14" name="_edn14">[14]</a> Bahaeddin Ögel, İslamiyet’ten Önce Türk Kültür Tarihi, Ankara, 1988, s. 232-233, Abdülkadir İnan, “Altay Dağlarında Bulunan Eski Türk Mezarları”, Makaleler ve incelemeler, C. I, s. 499.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/at-sembolizminin-turk-defin-gelenegindeki-izleri.html#_ednref15" name="_edn15">[15]</a> İnan, “İkinci Pazırık Kurganı”, s. 508.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/at-sembolizminin-turk-defin-gelenegindeki-izleri.html#_ednref16" name="_edn16">[16]</a> Ögel, İslamiyet’ten Önce, s. 214.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/at-sembolizminin-turk-defin-gelenegindeki-izleri.html#_ednref17" name="_edn17">[17]</a> Abdülkadir İnan, Tarihte ve Bugün Şamanizm, Ankara, 1995, s. 191.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/at-sembolizminin-turk-defin-gelenegindeki-izleri.html#_ednref18" name="_edn18">[18]</a> Emel Esin, “Eurasia Göçebelerinin Sanatının ve İslamiyet’ten Evvelki Türkistan’ın Türk Plastik ve Tersimi Sanatları Üzerindeki Bazı Tesirleri”, l. Milletlerarası Türk Sanatları Kongresi, Ankara, 1959, s. 165.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/at-sembolizminin-turk-defin-gelenegindeki-izleri.html#_ednref19" name="_edn19">[19]</a> İnan, “Dede Korkut Kitabındaki Bazı Motifler ve Kelimelere. Ait Notlar”, Makaleler ve İnceleme­ler, C. I, s. 182.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/at-sembolizminin-turk-defin-gelenegindeki-izleri.html#_ednref20" name="_edn20">[20]</a> Hızır’ın ‘Boz Atı’yla, Köroğlu’nun ‘Kır Atı’yla özdeşleştirilmesi gibi.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/at-sembolizminin-turk-defin-gelenegindeki-izleri.html#_ednref21" name="_edn21">[21]</a> İnan, “Dede Korkut Kitabındaki”, C. I, s. 182-183.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/at-sembolizminin-turk-defin-gelenegindeki-izleri.html#_ednref22" name="_edn22">[22]</a> Yaşar Çoruhlu, Türk Mitolojisinin Anahatları, İstanbul, 2002, s. 142.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/at-sembolizminin-turk-defin-gelenegindeki-izleri.html#_ednref23" name="_edn23">[23]</a> İnan, “Dede Korkut Kitabındaki…”, C. I, s. 184.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/at-sembolizminin-turk-defin-gelenegindeki-izleri.html#_ednref24" name="_edn24">[24]</a> Daha detaylı bilgi için bkz. Abdülkadir İnan, “Dede Korkut Kitabındaki…”, C. I, s. 182-184.</span></div>
<div><span><a href="http://www.altayli.net/wp-admin/post-new.php#_ednref25" name="_edn24">[25]</a><a href="https://www.altayli.net/at-sembolizminin-turk-defin-gelenegindeki-izleri.html#_ednref25" name="_edn25"> </a>Jean-Paul Roux, Orta Asya Tarih ve Uygarlık, İstanbul, 2001, s. 63.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/at-sembolizminin-turk-defin-gelenegindeki-izleri.html#_ednref26" name="_edn26">[26]</a> İlgili örnekler için bkz.: Metin And, Osmanlı Tasvir Sanatları, İstanbul, 2004, s. 28-29.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/at-sembolizminin-turk-defin-gelenegindeki-izleri.html#_ednref27" name="_edn27">[27]</a> Jean- Paul Roux, Orta Asya’da Kutsal Bitkiler, s. 44.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/at-sembolizminin-turk-defin-gelenegindeki-izleri.html#_ednref28" name="_edn28">[28]</a> Bu husustaki inançlar hk. bkz.: Ahmet Güç-Ali Bardakoğlu, “Kurban” maddesi, DİA, İstanbul, 2002, C. XXVI, s. 433-439; İbrahim Canan, Hadis Ansiklopedisi, İstanbul, tsz., C. V, s. 33-37</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/at-sembolizminin-turk-defin-gelenegindeki-izleri.html#_ednref29" name="_edn29">[29]</a> Aclunî, Keşfu’l-Hafâ, C. II, Beyrut, 1983, s. 98.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/at-sembolizminin-turk-defin-gelenegindeki-izleri.html#_ednref30" name="_edn30">[30]</a> Abdülkadir İnan, Tarihte ve Bugiin Şamanizm, s. 178.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/at-sembolizminin-turk-defin-gelenegindeki-izleri.html#_ednref31" name="_edn31">[31]</a> Şeşen, İbn Fodlan Seyahatnamesi Tercümesi, s. 36.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/at-sembolizminin-turk-defin-gelenegindeki-izleri.html#_ednref32" name="_edn32">[32]</a> Hikmet Turhan Dağlıoğlu, “Sanat Bakımından Mezarlar ve Mezar taşları ve Karaca Ahmet Mezar­lığı”, l. Milletlerarası Türk sanatları Kongresi, Ankara, 1959, s. 126-127.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/at-sembolizminin-turk-defin-gelenegindeki-izleri.html#_ednref33" name="_edn33">[33]</a> Alim Karamürsel, “Eski Türklerde Defin Törenleri ile İlgili Usul ve Adetler”, Tarih ve Toplum, İs­tanbul, 1990, Sayı: 280-281, s. 25.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/at-sembolizminin-turk-defin-gelenegindeki-izleri.html#_ednref34" name="_edn34">[34]</a> Faruk Sümer, Oğuzlar (Türkmenler), Tarihleri-Boy Teşkilatları-Destanları, İstanbul, 1992, s. 128.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/at-sembolizminin-turk-defin-gelenegindeki-izleri.html#_ednref35" name="_edn35">[35]</a> İnan, Eski Türk Dini Tarihi, s. 156.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/at-sembolizminin-turk-defin-gelenegindeki-izleri.html#_ednref36" name="_edn36">[36]</a> And, Osmanlı Tasvir Sanatları, s. 28; Zeynep Tarım Ertuğ, XVI. Yüzyıl Osmanlı Devleti’nde Cülus ve Cenaze Törenleri, Ankara, 1999, s. 123, 125.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/at-sembolizminin-turk-defin-gelenegindeki-izleri.html#_ednref37" name="_edn37">[37]</a> Zeynep Tarım Ertuğ, a.g.e., s. 123.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/at-sembolizminin-turk-defin-gelenegindeki-izleri.html#_ednref38" name="_edn38">[38]</a> Serpil Bağcı, “İslam Toplumlarında Matemi Simgeleyen Renkler”, İslam Dünyasında Mezarlıklar ve Defin Geleneği, C.II, Ankara, 1996, s. 170.                                                                                    ‘</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/at-sembolizminin-turk-defin-gelenegindeki-izleri.html#_ednref39" name="_edn39">[39]</a> İnan, Eski Türk Dini Tarihi, s. 156.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/at-sembolizminin-turk-defin-gelenegindeki-izleri.html#_ednref40" name="_edn40">[40]</a> İnan, “İkinci Pazırık Kurganı”, s. 507.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/at-sembolizminin-turk-defin-gelenegindeki-izleri.html#_ednref41" name="_edn41">[41]</a> İnan, “Müslüman Türklerde Şamanizm Kalıntıları”, Makaleler ve İncelemeler C. I. s. 470.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Anadolu Göçer Kültürü: Yaşayan Bir Atlı&amp;amp;Kültür Geleneği</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/anadolu-goecer-kulturu-yasayan-bir-atlikultur-gelenegi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/anadolu-goecer-kulturu-yasayan-bir-atlikultur-gelenegi</guid>
<description><![CDATA[ Anadolu Göçer Kültürü: Yaşayan Bir Atlı-Kültür Geleneği
Toplumların kültürleri, daha dar kapsamlı birtakım kültürlerden oluşmaktadır. Ulusal kültürümüzden söz ettiğimizde, onu oluşturan birçok yerel, bölgesel ya da alt-kültür olarak nitelenen kültürlerle karşılaşmaktayız.. Bunlar bir bütünün parçalarıdır. Ulusal sınırlar içinde alt-kültür adını verdiğimiz bu farklı birimleri «birlik içinde çokluk» olarak da değerlendirebiliriz. Birbirlerinden bağımsız olmayan, bu farklı alt – kültür gelenekleri varlıklarını sürdürmekte ve […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c497f7247d.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:43 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Anadolu, Göçer, Kültürü:, Yaşayan, Bir, Atlı&amp;Kültür, Geleneği</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/06/Muhtar-Kutlu.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/anadolu-gocer-kulturu-yasayan-bir-atli-kultur-gelenegi.html">Anadolu Göçer Kültürü: Yaşayan Bir Atlı-Kültür Geleneği</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yrd. Doç. Dr. M. Muhtar KUTLU</strong></span></a>
</p><p><span>Toplumların kültürleri, daha dar kapsamlı birtakım kültürlerden oluşmaktadır. Ulusal kültürümüzden söz ettiğimizde, onu oluşturan birçok yerel, bölgesel ya da alt-kültür olarak nitelenen kültürlerle karşılaşmaktayız.. Bunlar bir bütünün parçalarıdır. Ulusal sınırlar içinde alt-kültür adını verdiğimiz bu farklı birimleri «birlik içinde çokluk» olarak da değerlendirebiliriz. Birbirlerinden bağımsız olmayan, bu farklı alt – kültür gelenekleri varlıklarını sürdürmekte ve ulusal kültür bütününe katkıda bulunmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/anadolu-gocer-kulturu-yasayan-bir-atli-kultur-gelenegi.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a></span></p>
<p><span>İşte bunlardan birisi de, günümüzde, bir alt-kültür geleneği olarak varlığını sürdüren «Anadolu göçer kültürü» dür. Anadolu göçer kültürü, hayvancılığa dayalı bir ekonominin belirlediği, konar-göçer, yarı- göçer ve yaylacı toplulukların geleneksel yaşama biçimidir.</span></p>
<p><span>Konar-göçerlik; ülkemizde sayıları ve toplam nüfusları hakkında hiçbir zaman kesin bilgilere sahip olmadığımız, günümüzde varlıkları giderek azalan, toprağa ve sabit bir konuta bağlı olmadan sürekli çadır hayatı yaşayan, üyeleri arasında akrabalık bağları olan, tek geçim kaynağını hayvancılığın oluşturduğu, göçebe ya da konar-göçer olarak nitelenen toplulukların yaşama biçimidir.</span></p>
<p><span>Yarı göçerlik; yerleşik düzende (köylerde) ekonomilerinin temelini göçer hayvancılığın oluşturduğu, göçebelikle-yerleşik arasında bir ara tip (uzlaşma) olarak beliren köy-yayla hayatını yarı-göçer nitelikleri ağır basan biçimlerde sürdüren toplulukların yaşama biçimidir.</span></p>
<p><span>Yaylacılık ise, ziraatın yanı sıra hayvancılık yapan, yaz aylarında hayvanlarıyla birlikte yaylalara çıkan dağ, orman ve ova köylülerinin ekonomik faaliyetidir. Yaylacılık olarak nitelenen bu yaşama biçimi, göçer hayvancılığın ülkemizde sürdürülen en son evresi ve en yaygın tipidir</span></p>
<p><span>Anadolu göçer kültürüyle, bu yaşama biçimlerinin tümünü kastettiğimizi belirtmeliyim. Anadolu’da yaşadıkları ve bulundukları bölgelere göre «Türkmen», «Yörük», «Göçer», «Yaylacı» adlarıyla anılan topluluklar, bu kültürün temsilcileridir. Bugün Doğu Anadolu’nun büyük bir kesiminde, Akdeniz’in, Karadeniz’in ve Batı Anadolu’nun belli kesimlerinde bu yaşama biçimlerini değişik şekillerde sürdüren topluluklara rastlamaktayız. Bu topluluklar göçer hayvancılık ekonomisi ile bütünleşmiş geleneksel topluluklardır. Anadolu göçer toplulukları, geçmişin hayvancı toplum özelliklerinden izler taşıyan ve buna bağlı yerel yaşama biçimlerini çarpıcı özellikleriyle dışa vuran geleneksel bir çevreyi oluşturmaktadırlar. Bu yönüyle, Anadolu göçer kültürü (konar-göçer, yarı-göçer ve yaylacılık gelenekleriyle) Türk Halk kültürünün kurumlaşmış temel dinamiklerinden biri olmuştur. Bu kültürün sürekliliğini kuşaktan kuşağa aktarılan kültür mirası, alışkanlıklar, bilgi ve beceriler, inançlar ve davranış kalıpları, kısacası gelenekler sağlamıştır.</span></p>
<p><span>Yazımızda, Anadolu göçer kültürünün dayandığı temeller ve etkilendiği kaynaklardan kısaca söz edilecek; Türk Halk Kültürü içindeki yeri ve önemine, kültürümüzde yaşayan izlerine değinilecek; son olarak, bu konuda yapılacak halkbilim araştırmalarıyla ilgili görüşlerimizi aktarmaya çalışacağız.</span></p>
<p><span>Anadolu göçer kültürünün dayandığı tarihi temel Orta Asya Türk göçebeliğidir. Geçmişte Orta Asya bozkırlarında yaşayan Türk topluluklarının yaşama biçimi, coğrafi çevreye uyumun gereği ve hayvancılığa bağlı ekonominin belirlediği bir göçebeliğe dayanıyordu. Orta Asya Türk göçebeliği konusunda ileri sürülen görüşlerin çoğu, bu göçebeliğin niteliği üzerine olmuştur. Bu yaşama biçimini «step kültürü», «atlı göçebe kültürü», «bozkır kültürü» gibi tanımlamaların temelinde de, Türk göçebeliğinin niteliğini açıklayabilme gayretleri vardır.</span></p>
<p><span>Göçebelik her ne kadar, «belirli bir yerde sürekli yaşamayan, çeşitli dönemlerde ya da düzenli aralıklarla yer değiştiren toplulukların yaşama biçimi» olarak tanımlanabiliyorsa da, kendi içinde değişik türlerin de belirleyicisi olmuştur. Avcı-toplayıcı göçebeler, hayvancı (otlatıcı) göçebeler, gezginci (ticari) göçebeler gibi. Böyle bir sınıflama içerisinde, Türk topluluklarının yaşama biçimi evcil hayvanlarına otlak bulmak amacıyla kendi sürüleriyle beraber dolaşan, göçebe hayvan besleyiciliği şeklindeki bir ekonomik faaliyete dayanmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/anadolu-gocer-kulturu-yasayan-bir-atli-kultur-gelenegi.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a> Hayvancılığa dayalı sosyo – ekonomik yapı, göçebeliğin kışlak ve yaylaklar arasında yarı yerleşik bir düzende sürdürülmesini gerektirmiştir.<a href="https://www.altayli.net/anadolu-gocer-kulturu-yasayan-bir-atli-kultur-gelenegi.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a> Göçebeliğin bu türü, Türk göçebeliğinin tarımcılıktan çok daha önce geçirilen bir kültürel evre ya da evrimleşememiş bir göçebelik olmadığını göstermektedir.</span></p>
<p><span>X ve XI. yy.dan itibaren uzun süren göç dalgalarıyla Anadolu’ya gelmeye ve yurt edinmeye başlayan Türklerin (Oğuzların) bir bölümü bu yaşama biçimini Anadolu’da da sürdürmüşlerdir. Yeni bir mekân ve zaman içinde Anadolu’da yeniden şekillenen göçer kültürü kaynağını, işte bu köklü geçmişten almaktadır.</span></p>
<p><span>Anadolu göçer kültürünün dayandığı temellerden biri de Anadolu coğrafyasıdır. Coğrafya, bu kültürün Anadolu’daki varlığını ve sürdürülmesini etkileyen bir kaynak olmuştur. Coğrafya hep aynı coğrafyadır ama, Türklerden önce Anadolu’da hayvancılığa dayalı bir göçebelik yoktur.<a href="https://www.altayli.net/anadolu-gocer-kulturu-yasayan-bir-atli-kultur-gelenegi.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a> Orta Asya steplerinde gelişen bu kültürün, Anadolu’nun farklı coğrafyasında sürdürülmesi çelişkili görünebilir.. Oysa, Anadolu’nun topoğrafik özellikleri, etkisi altında bulunduğu iklim ve bitki örtüsü bu kültürün ekolojik temellerini hazırlamıştır. Özellikle, ovalar ve yaylalarda aynı anda yaşanan iki farklı iklim katı, göçebelik için uygun bir ortam olmuştur. Türkler bunu en iyi şekilde değerlendirmişlerdir. Nitekim Anadolu’da Türk göçebe hayvancılığından sonra gelişen, insan ve hayvanların düzenli yer değiştirmelerine dayalı «transhumann;» faaliyetleri de «Akdeniz evreninin güçlü çizgilerinden biri» haline gelmiştir.<a href="https://www.altayli.net/anadolu-gocer-kulturu-yasayan-bir-atli-kultur-gelenegi.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a></span></p>
<p><span>Bu kültürün günümüzdeki temsilcileri de benzer bir coğrafya üzerinde yer almaktadır. Göçer hayvancılık ve yaylacılık faaliyetlerini Doğu’nun yüksek yaylaları, Akdeniz’in Torosları, Ege’nin ve Karadeniz in dik yamaçlı dağlık kesimlerinde sürdürmektedirler..</span></p>
<p><span>Coğrafya, bir yandan böyle bir yaşama biçiminin sürdürülmesine zemin hazırlarken, öte yandan göçer hayvancılık faaliyetlerinin çeşitlenmesini ve yerleşik hayatta ara tiplerin doğmasına yakından etkilemiştir.</span></p>
<p><span>Anadolu göçer kültürünün sosyal temellerini «aşiret» halindeki toplumsal örgütlenme biçiminde aramak gerekir. Türklerin Anadolu’ya girmelerinden itibaren göçebeliğin asıl gelişme yeri olan Doğu’da Türkmen, Batı’da ise Yörük adı altında toplanan grupları konar-göçer aşiretler oluşturmaktaydı. Gerek Osmanlılardan önce, gerekse Osmanlı İmparatorluğu döneminde konar-göçer toplulukların tümünün il ya da ulus adı altında toplandıklarını ve kendi içinde boy, aşiret, oymak, cemaat gibi bölümlere ayrıldıklarını biliyoruz Yakın zamana kadar varlıklarını hissettiren aşiretler, bu tarihsel geçmişin günümüzdeki uzantılarıdır. Sosyolojik anlamıyla kan bağına ve geniş akrabalık tabanına dayalı, gelenekçi, kapalı, cemaat tipi toplum özellikleriyle tanımlanan aşiretler, aynı zamanda göçebe hayvancılık ekonomisiyle bütünleşmiş topluluklardır. Aşiret tipi örgütlenme biçiminin taşıdığı bu özellikler göçebe kültürün korunup saklanmasında ve fazla bir değişikliğe uğramadan sürdürülmesine önemli bir etken olmuştur. Nitekim, konar-göçer aşiretler yerleşikliğe geçtikten sonra da büyük ölçüde bu yaşama biçimini sürdürmüşlerdir.</span></p>
<p><span>Günümüzde Anadolu göçer kültürünün, yaşanan hızlı değişim süreçleri karşısında -aşiret yapısında görülen çözülmelere rağmen- bir alt-kültür geleneği olarak varlığını sürdürmesi büyük ölçüde bu etkene bağlıdır. Bu geleneğin, Anadolu’nun öteki bölgelerine bakarak, daha büyük çapta gelenekçi, cemaat tipi ve kapalı bir yapıya sahip olan Doğu Anadolu’da canlı bir biçimde sürdürülmesinin de nedeni budur.</span></p>
<p><span>Anadolu göçer kültürünün halk kültürümüzdeki yeri ve önemini, günümüzde yaşayan izleriyle, seçilmiş bazı konu başlıkları altında göstermeye çalışacağız.</span></p>
<p><span><strong>YERLEŞME (Geleneksel Yerleşim Türleri)</strong></span></p>
<p><span>Göçer kültürünün mekân üzerindeki en önemli etkisi, Anadolu yerleşme dokusunun oluşumunda görülmektedir. Anadolu yerleşme tarihi içinde göçebelik faaliyetleri kır yerleşmeleri düzenini yakından etkilemiş, göçebelikten yerleşikliğe geçiş, birçok toplu ve dağınık yerleşme birimlerinin oluşumunu hazırlamıştır. Bu geleneksel yerleşme biçimlerinin başında geçici yerleşmeler gelmektedir. Önceleri konar göçer toplulukların kışlakları olan yerler (dağların alt yamaçları, vadi içleri, sahil bölgeleri, ovalar) giderek yeni yerleşim birimlerine ve köylere dönüşmüştür. Yaylalar ve yayla yerleşmeleri ise önemini bugüne kadar korumuştur. Göçebelik ve gelişen boyutları Türkiye kır yerleşmesini etkileyen faktörlerden biri, hatta denilebilir ki, en önemlisidir.<a href="https://www.altayli.net/anadolu-gocer-kulturu-yasayan-bir-atli-kultur-gelenegi.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a></span></p>
<p><span>Yerleşme coğrafyasının köy-altı ya da köye bağlı geçici yerleşmeler olarak nitelediği birçok yerleşme türü bu yaşama biçiminin gereği olarak ortaya çıkmıştır. Yayla (yaylak), kışla (kışlak), güzle (güzlek), oba, zom, zoma, kom, ağıl, koz, banı, bargah gibi yerleşim birimlerinin, göçer hayvancılık faaliyetlerinin sürdürüldüğü, bu kültürün etkili olduğu yörelerde yoğunlaştığını görmekteyiz. Doğu Anadolu bunun en güzel örneğidir.</span></p>
<p><span>Önemini bugün de koruduğunu söylediğimiz yaylalar, gerek göçerlerin gerekse köylülerin göçer hayvancılık faaliyetlerini gerçekleştirdiği vazgeçilmez alanlardır. Yaylalar ve kışlaklar-köyler arasındaki iniş çıkışlar doğal ve kaçınılmaz bir zorunluluktur. Yaylanın önem kazanmasının ekonomik nedeni «hayvan otlağı» olmasından, yerleşme açısından ise, «yazın oturulan yer» olmasından ileri gelmekledir. Yayla hayatının bu topluluklarda öteden beri bir tutku ve önüne geçilmez bir alışkanlığa dönüştüğünü de söyleyebiliriz. B. Ögel, yayla tutkusunu «mantık ile açıklanamayacak derin bir istek ve içgüdü» olarak nitelerken, Antalya yöresinden derlenmiş «Yörüğe göç demekten ise, bir göç çekme (=göçü başlatma) daha yeterlidir» şeklindeki bir sözle bu tutkuyu açıklamaktadır.<a href="https://www.altayli.net/anadolu-gocer-kulturu-yasayan-bir-atli-kultur-gelenegi.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a></span></p>
<p><span>İlginçtir, F. Braudel’de yaylacılıkta coğrafi zorunluluklardan çok geleneksel etkilere uyulmasını benzer bir tutkuyla göstermektedir. Yayla teriminin Türk dilinde ve ruhunda ifade ettiği anlam içinde temiz hava, tazelik, serinlik, soğuk sular, akarsular, bol otlu otlak kavramları ile, «cennet»e çok benzeyen imgeler taşıması bu tutkuyu ve yaylanın çekiciliğini açıklar görünümdedir.<a href="https://www.altayli.net/anadolu-gocer-kulturu-yasayan-bir-atli-kultur-gelenegi.html#_edn8" name="_ednref8">[8]</a> Braudel’in bir Türk atasözü diye bahsettiği (yukarıda sözü edilenle, belki de aynı anlamı taşıyan) bir özlü sözde bu alışkanlığın izleri vardır; «Bir Yörük herhangi bir yere gitmek zorunda değildir, kıpırdasın yeter».<a href="https://www.altayli.net/anadolu-gocer-kulturu-yasayan-bir-atli-kultur-gelenegi.html#_edn9" name="_ednref9">[9]</a> Bu açıklamalar, yayla tutkusunun halk kültürümüzdeki önemini göstermektedir.</span></p>
<p><span>Günümüzde ise, bu alışkanlığı başka biçimlerde yaşıyoruz. Köylü ya da kentli insanlarımızın kışlık evlerinin yanı sıra yazlık ev ihtiyacı duymaları; bazı büyük kentlerimizin yakınındaki yaylaların, yapılan modernn yayla evleriyle sayfiye amaçlı tatil köylerine dönüşmesi; bir yayla turizminden söz eder olmamızı bu tutkunun, bu alışkanlığın, kısacası bu yaşama biçiminin kültürümüzdeki izleridir şeklindeki açıklamamız sanırım pek yanlış olmayacaktır.</span></p>
<p><span><strong>BARINAK-KONUT (Halk Mimarisi)</strong></span></p>
<p><span>Göçer kültürün yapı alanındaki en önemli unsuru çadır olmuştur. Çadırdan söz etmeksizin göçer yaşantıyı tanımlayabilmek pek mümkün değildir. Biçimi ve türü ne olursa olsun, kısa sürede kurulup, sökülebilir ve kolaylıkla taşınabilir oluşu, gerek hammaddesinin sağlanıp dokunması, gerekse iklim şartlarına uygunluğu ve çok yönlü yararlanma biçimleri çadırı yaratan en önemli faktörler olarak görülmektedir. Çadır, göçer toplulukların dayandıkları kaynaklara ve sürdürdükleri yaşama biçimine uygun bir konut türü olarak ortaya çıkmaktadır.</span></p>
<p><span>Bugün Anadolu göçer topluluklarında görülen en yaygın çadır tipi «karaçadır»dır. Bundan başka alaçık (alayçık), topak ev, ak ev (keçe ev), derim evi, turluk gibi değişik adlarla bilinen çadır tipleri bulunmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/anadolu-gocer-kulturu-yasayan-bir-atli-kultur-gelenegi.html#_edn10" name="_ednref10">[10]</a> Karaçadırın dışındaki çadır tipleri, Orta Asya Türk topluluklarının «yurt» adını verdikleri çadırların bir devamıdır. Göçebe çadırların en gelişmişi olarak kabul edilen, çadırdan çok «çadır-ev» olarak nitelenen yurtların, Anadolu’daki bu tür çadırların orijini olduğu bilinmektedir. Karaçadırların ise, Türk boylarına dayanan bağlarının olmadığı, eski Türk göçebe geleneklerinden hiçbirine uzanmadığı ileri sürülmektedir.<a href="https://www.altayli.net/anadolu-gocer-kulturu-yasayan-bir-atli-kultur-gelenegi.html#_edn11" name="_ednref11">[11]</a> Oysa Türklerin (Oğuzların) Anadolu’ya gelmesinden çok daha önce ve sonrasında, göçebelerin, yerleşik kültürle sürekli ilişki içinde oluşu, komşu kültürlerin etkileri, iklim ve çevre koşulları gibi nedenlerle, konutta başlayan tasarım farklılaşmasının ve malzeme kullanımındaki çeşitliliğin ilk örnekleri çadırda yaşanmıştır. Bulundukları bölgenin özelliklerine bağlı olarak bu tür çadırlar yerlerini kıl çadırlara bırakmıştır. .Bu nedenle, karaçadır olgusuna sadece yapım tekniği ve kullanılan malzeme açısından çok, fonksiyonları açısından baktığımızda Türklerdeki çadır kültürünün bir devamı olduğu açıkça görülebilir.</span></p>
<p><span>Çadırın kültürümüzdeki izleri konusunda şunları söyleyebiliriz: Her şeyden önce çadır formunun, kendisinden sonraki İslami ve sivil mimaride kümbet, kubbe, eyvan gibi .mimari biçimlerine esin kaynağı olduğu mimarlık ve sanat tarihi uzmanlarınca ileri sürülmüştür. Ayrıca, çadırdaki tek mekân anlayışının, geleneksel köy mimarisinde evin en önemli bölümünün oturulan, yemek yenilen, yatılan hatta ocağın da içeride yer aldığı bir kullanım şeklinin ve alışkanlığının kaynağı olduğu düşünülebilir. Çadırda mimari bezeme ya da çadır donanımı olarak kullanılan tüm dokuma ve keçe yaygıların hiçbir değişikliğe uğramadan aynı fonksiyonlarıyla geleneksel konutlarımızda da görmekteyiz. Anadolu göçer topluluklarında çadıra ilişkin birçok inancın, âdetin geleneksel kültürümüzde eve ilişkin inançlarla yaşadığını söyleyebiliriz.</span></p>
<p><span><strong>EKONOMİ TÜRÜ (Geleneksel Hayvancılık)</strong></span></p>
<p><span>Bu topluluklar için hayvancılık önce bir ekonomi türüdür ama, aynı zamanda bu kültüre öz ve biçim veren bir gelenekler bütünüdür. Anadolu göçer topluluklarının yaşayan kültürlerinde hayvancı toplum olma özelliklerinin en canlı örnekleri geleneksel hayvancılık uygulamalarıyla karşımıza çıkar. Nitekim, hayvanların bakımı, beslenmesi ve korunması, hayvan hastalıklarının teşhis ve tedavisi, çoban ve çobanlık hayatı, hayvan ürünlerinin elde edilişi, hayvancılıkla ilgili araç-gereçler konusundaki tüm uygulamalar, bu kültürün bilgi, beceri, yaratı ve deneyimlerle dolu zengin bir görünümünü vermektedir.</span></p>
<p><span>Bunlar, Türk halk kültüründe hayvancılık geleneklerinin temelini ve saf «folklorik» kaynaklarını oluşturmaktadırlar. Göçer toplulukların bu alandaki tüm maddi ve manevi kültür ürünleri, bugünle geçmiş arasında bağlantılar kurmak, birçok terim, kavram ve kültürel özlü olayı tarihsel uzantısına bağlayarak açıklamak bakımından da kaynak niteliğindedir.</span></p>
<p><span>Ayrıca, ülkemizin değişik yörelerindeki göçer topluluklar (örneğin, Doğu’daki göçerlerle-Güneydeki Yörükler) farklı iklim ve coğrafyaya rağmen, benzer gelenekleri paylaşmaktadır. Gerek kültür bütünlüğümüz, gerekse kültürün sürekliliğinde geleneğin gücünü kanıtlayan, geleneksel hayvancılık uygulamaları bize bu konuda önemli ipuçlarını sergilemektedir.</span></p>
<p><span>Göçer topluluklarda sadece hayvan adları ve hayvanların adlandırılışıyla ilgili sayısız terimin varlığı dikkat çekicidir. Bugün birçoğu yazı diline girmemiş olsa da yerel ağızlarda yaşayan hayvancılıkla ilgili terminolojinin Türk dili içindeki zengin birikimi bu kültürün izleriyle açıklanabilir.</span></p>
<p><span><strong>BESLENME (Halk Mutfağı)</strong></span></p>
<p><span>Anadolu göçer topluluklarının kendilerine has beslenme alışkanlıkları ve yemek türleriyle, tipik «göçer mutfağının» sahibi olduklarını söyleyebiliriz. Hemen her toplumda olduğu gibi, bu topluluklarda da ekonomi türü beslenme kültürünün belirleyicisi olmuştur. Türklerin, Orta Asya’dan başlayarak Anadolu’ya uzanan çizgide hayvancı toplum özellikleri, ekinci toplum özelliklerinden çok daha eski ve köklüdür. Bu köklü geçmişin en güzel örneklerini Anadolu göçer topluluklarının mutfakların da (beslenme-yemek) görmekteyiz.</span></p>
<p><span>Göçer mutfağının en ayırıcı özelliği hayvancı ile tarımcı yiyecekleri arasındaki farktan gelmektedir. Göçer mutfağının temel yapısını belirleyen hakim tür et ve süte dayalı besinlerdir. Bu ürünler için hayvan sürüleri her zaman yararlanabilecekleri bir kaynaktır. Ne var ki, toprağa bağlı olmayan göçer toplulukların çoğunda et tüketimi sanıldığı kadar çok yaygın değildir. Bu topluluklar için hayvan sürüleri tüketimden çok yatırım kaynaklarıdır. Bu nedenle etin besin olarak tüketimi sınırlıdır. Ancak, özel gün ve törenlerde (kurban ve adak), önemli konukların ağırlanmasında, ölmek üzere olan ve hastalık nedeniyle kesilen hayvanların eti, besin olarak tüketilmektedir. Bu durum, göçer mutfağında etin önemini arttırdığı gibi, kurutularak ve kavurma yapılarak korunup saklanmasına da yol açmaktadır.</span></p>
<p><span>Göçer mutfağındaki etli ve hamurlu yiyeceklerin varlığı, yerleşik düzende köylü-yaylacı toplulukların geliştirdikleri bir mutfağın sonucudur. Bu ikili ekonomik yapı göçer mutfağını daha da zenginleştirmiştir.</span></p>
<p><span>Göçer mutfağında yiyecekler çeşitli, sağlıklı ve hava koşullarına daha az bağımlı olmalarıyla dikkati çekmektedirler. Hatta, bu mutfağın, onları yerleşiklere bakarak daha sağlıklı kılan özelliği, kirli su kaynaklarından temizlerine gidebilme yeteneği ile açıklanabilir.</span></p>
<p><span>Göçer mutfağının taşıdığı tüm bu özellikler, Türk mutfağı kavramı içinde yerel ve geleneksel nitelikleriyle beliren halk mutfağının temel özelliklerinden biri olmuştur. Bugün de bu özellikler yaşamaktadır. Dünyanın sayılı mutfaklarından olan Türk mutfağına, bu kültürün katkıları inkâr edilemez. Aksi halde, süt ve süte dayalı ürünlerin beslenmemizdeki yerini, ayrıca et ve süt ürünleriyle yapılan yemeklerin Türk mutfağı içindeki insanı şaşırtan zenginliğini nasıl açıklayabiliriz.</span></p>
<p><span>Buraya kadar, yerleşme, barınma, hayvancılık ve beslenme gibi seçtiğimiz önemli konu başlıkları altında bu alt kültür geleneğinin, Türk halk kültürü içindeki yeri ve önemini ayrıca, kültürümüzde yaşayan izlerini göstermeye çalıştık. Türk halk kültürünün inançlar, töre ve törenler, edebiyat ve sanat gibi daha birçok alanın da Anadolu göçer kültürünün etkilerinden ve yaşayan izlerinden söz etmek mümkündür. Özellikle, halk edebiyatımız ve halk sanatlarımız bu kültürün zengin birikimleri ile doludur. Özetle, bu alt kültür geleneği çevresinde gelişen maddi ve manevi kültür unsurları, halk kültürümüzün ve onunla hemen aynı şey olan ulusal kültürümüzün besleyici kaynağını oluşturmaktadır.</span></p>
<p><span>Köklü bir geçmişi, yaşayan özellikleri ve izleriyle ulusal kültürümüzün besleyici bir kaynağı olan bu kültürün, davranışlarımız üzerindeki etkilerinden de söz etmemiz mümkündür.</span></p>
<p><span>Tebdili mekânda ferahlık (hayır) arayan; tek başına seyahat etmekten çok, topluca hareket etmekten hoşlanan; gittiği yeni yerde topluca yaşamayı yeğleyen; son kırk yıldır köyden kente, kentten, büyük kente hatta köyden Avrupa’ya yönelen o büyük göçü gerçekleştiren insanımızın bu tür davranışlarında, çevreyi ve dünyayı algılayışlarında göçebe karakterinin hiç mi payı yoktur? Örneğin, köyden kente göç olgusunu inceleyen sosyoloğumuz bu olayı, «nüfus artışı», «tarım alanlarının azlığı», «tarımda makineleşme», «kentin cazibesi» gibi dünyanın hemen her yerindeki topluma uygulanabilir kavramlarla incelerken, bunlara «Türk kültürünün dinamikleri», «geleneksel kültürümüz» ve «kültürel değerlerimizi» katmaları gerekir. Ancak bu takdirde, kültürel-kişilik kavramının katkılarıyla insanımızın bu olaydaki göçme tutkusunu, göçebe karakterinin payını anlayabiliriz sanırım. Bu ise, ülkemizde şimdiye kadar denenmiş bir yaklaşım değildir.</span></p>
<p><span>Türk kültürünün temel dinamiklerinden biri olan göçebelik ve göçer kültürüyle ilgili yapılacak disiplinler arası bir çalışmada, halkbilim araştırmaları önemli ipuçları sergileyebilir. Bu nedenle, bu konuda yapılacak halkbilim araştırmalarında izlenmesi gereken metodolojik yaklaşıma bağlı olarak geliştirilen bir araştırma planım öneri halinde sunmak istiyorum.</span></p>
<ol>
<li><span>Derleme ve Sınıflandırma</span></li>
</ol>
<p><span>İster en ufak birim, isterse yerel, bölgesel ölçeklerde olsun, araştırmanın ilk basamağı derleme ve sınıflandırma aşaması olmalıdır. Bu aşama, halkbilim ürünlerinin sınıflandırılmış kadrolarını konuya özgü geliştirerek, sistematik bir kültürel muhteva içinde veri toplamayı, yani etnografya çalışmalarıyla derlenen verilerin sınıflandırılmasını içermektedir. .                                             ,</span></p>
<p><span>Ülkemizde yapılmış derlemelerin birçoğu -dikkatle ve özenle taranarak- bu aşamada değerlendirilebilir. Çalışmanın sadece bu bölümü, konuyla ilgili arşiv, belgelik hatta halk bilim atlası ve müzesi imkânlarını da sağlayabilecektir.</span></p>
<ol start="2">
<li><span>Çözümleme ve Yorumlama</span></li>
</ol>
<p><span>Bu aşamada, başta etnolojik ve antropolojik gözlemlerden, tarih, coğrafya, sosyoloji ve benzeri disiplinlerin .yöntem ve bulgularında yararlanarak elde edilen verilerin çözümlenmesi ve yorumlanması gerekir. Bu bölüm, araştırmalarda önemli, önemli olduğu kadar zor bir çabayı gerektirmektedir. Disiplinler arası yaklaşımın, halkbilimin birçok konusunda olduğu gibi bu konuda da başka bilim dallarıyla ortaklaşa araştırılacağı anlayışının önemi buradadır.</span></p>
<ol start="3">
<li><span>Sentez</span></li>
</ol>
<p><span>Araştırmaların son amacı sentez olmalıdır. Sonuçta elde edilen halk bilimsel verilerin ulusal kültürümüz içindeki yerini, bütüne olan katkılarını göstermek gerekir. Bu bölüme araştırmanın bütün içinde yorumlanması, değerlendirilmesi de diyebiliriz.                            .</span></p>
<p><span>Anadolu göçer kültürü ya da göçer toplulukları üzerine yapılacak halk bilimsel çalışmalar, öncelikle böyle’ bir plan içinde gerçekleştiğinde bir anlam kazanabilecektir. Halkbilim araştırmalarından elde edilecek sonuçların kültür bütünlüğümüz içinde yorumlanması da buna bağlıdır.</span></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Yrd. Doç. Dr. M. Muhtar KUTLU</strong></span></a>
</p><hr>
<div><span><strong><u>Dipnotlar:</u></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-gocer-kulturu-yasayan-bir-atli-kultur-gelenegi.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Alt Kültür konusunda bkz.: Bozkurt Güvenç, İnsan ve Kültür, Ank. 1972, s.. 116. Bozkurt Güvenç, Kültür Konusu ye Sorunlarımız, İst. 1985, s. 125. Yarı-göçerlik;</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-gocer-kulturu-yasayan-bir-atli-kultur-gelenegi.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> Z. Gökalp, Türk Medeniyeti Tarihi, İst. 1976, s. 27; B. Ögel, Türk Kültür Tarihine Giriş I, Ank. 1978, s. 5-38.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-gocer-kulturu-yasayan-bir-atli-kultur-gelenegi.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> B. Ögel, Türk Kültür Tarihine Giriş I, Ank. 1978, s. 38.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-gocer-kulturu-yasayan-bir-atli-kultur-gelenegi.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> S. Erinç, «Türkiye: İnsan ve Ortam», İ, Ü. Coğrafya Enstitüsü Dergisi, ,10 (18-19), İst. 1973, s. 24.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-gocer-kulturu-yasayan-bir-atli-kultur-gelenegi.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> F. Braudel, Akdeniz ve Akdeniz Dünyası, Birinci Cilt, İst. 1989, s. 40.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-gocer-kulturu-yasayan-bir-atli-kultur-gelenegi.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> N. Tunçdilek, «Kır Yerleşmeleri: Köy-altı Şekilleri», Türkiye Coğrafi ve Sosyal Araştırmalar, İst. 1971, s. 17-54</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-gocer-kulturu-yasayan-bir-atli-kultur-gelenegi.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> B. Ögel, Türk Kültür Tarihine Giriş I, Ank. 1978, s. 74.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-gocer-kulturu-yasayan-bir-atli-kultur-gelenegi.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> Kur’an-ı Kerimin pek çok süresinde cennet tanımı ve tasvirleri yer almaktadır. Cennet, altlarından ve içlerinden ırmaklar akan; Akan kaynakların, pınar başlarının, fışkıran pınarların, temiz su ırmakları ve tadı bozulmayan süt ırmaklarının, güzel kokulu otların bulunduğu; genişliği yerle göğün genişliği kadar olan; yakıcı sıcağın ve dondurucu soğuğun görülmediği; rızıklanılan, yağ ve katık veren; ferahlıkla aydınlık içinde; dinlenilecek yer; şeklinde bir mekân olarak tasvir edilmektedir. Günümüzde yaylanın ifade ettiği anlamlar ile benzer imgeler taşımaması dikkat çekicidir. Bkz.: Kur’an-ı Kerim, Türkçe anlamı (meal), Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, Ank. 1985.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-gocer-kulturu-yasayan-bir-atli-kultur-gelenegi.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> F. Braudel, Akdeniz ve Akdeniz Dünyası, Birincil Cilt, İst. 1989, s. .49.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-gocer-kulturu-yasayan-bir-atli-kultur-gelenegi.html#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> Bkz. : A.K. Yalgın, Cenupta Türkmen Oymakları, Cilt 1, Ank. 1977, s. 245-246; U. Johansen «Alaeyq», Reşit Rahmeti Arat İçin, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü, s. 286-305; A. Erden, «Batı Anadolu Türkmen Çadırları», Antropoloji Dergisi, Sayı 11,. (1978-1979), Ank. 1982, s. 73-89; M. Eren, «Yürüklerde Karaçadır», Folklor ve Etnografya Araştırmaları, 1984, İst. 1984, s. 61.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/anadolu-gocer-kulturu-yasayan-bir-atli-kultur-gelenegi.html#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> U. Johansen «Güneydoğu Anadolu’nun Göçmen Çadırları», ACDTCF Dergisi, 24(1-2, 1966), s. 44; A. Eren, «Batı Anadolu Türkmen Çadırları», «Antropoloji Dergisi, 11(1978-1979), Ank. 1982, s. 82.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Türk Kültüründe Yönler</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/turk-kulturunde-yoenler</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/turk-kulturunde-yoenler</guid>
<description><![CDATA[ Türk Kültüründe Yönler
Türk kültüründe yönler ve dünyayı yönleme çok önemlidir. Bilhassa İslâm öncesi dönemlerde dünyayı dört ana yöne ayırma, Türklerin geleneksel dinî inançlarının bir yansıması olarak karşımıza çıkmaktadır. İslâm öncesi Türk dinini adlandırmak oldukça zordur. Ancak günümüzde en çok kabul gören tanımlamaların başında “Gök Tanrı Dini”, “Geleneksel Türk Dini” veya “Tengriizm” gelmektedir. Bunlardan “Geleneksel Türk Dini” tabirinin […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c497e207f6.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:43 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Türk, Kültüründe, Yönler</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2016/05/Takiyuddin-Rasathanesi.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-yonler.html">Türk Kültüründe Yönler</a></p>
<p><span><strong><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> Doç. Dr. Ali Rafet ÖZKAN</span></a></strong></span></p>
<p><span>Türk kültüründe yönler ve dünyayı yönleme çok önemlidir. Bilhassa İslâm öncesi dönemlerde dünyayı dört ana yöne ayırma, Türklerin geleneksel dinî inançlarının bir yansıması olarak karşımıza çıkmaktadır. İslâm öncesi Türk dinini adlandırmak oldukça zordur. Ancak günümüzde en çok kabul gören tanımlamaların başında “Gök Tanrı Dini”, “Geleneksel Türk Dini” veya “Tengriizm” gelmektedir. Bunlardan “Geleneksel Türk Dini” tabirinin eski Türk dini inançlarıyla ilgili bütün düşünceleri kuşatıcı bir özelliğe sahip olduğunu söylemeliyiz. Yine de eski Türk dinini tam manasıyla tanımlamanın çok güç olduğunu belirtelim.</span></p>
<p><span>Dinlerin, toplumların kültürlerindeki yeri ve önemi tartışılmaz. Bütün dinlerde ve medeniyetlerde yönler, gerek sosyal hayatın seyri, gerekse dinsel açıdan büyük işleve sahiptir. Dolayısıyla dünya milletlerinin düşünce tarihini dinî inanışlarının şekillendirdiğine inanılmaktadır. Bilhassa dinî mitolojilerde insanları çevreleyen, insan eliyle medenîleştirilmiş dünyanın ona model teşkil eden dünya üstü prototip dışında hiçbir gerçekliğe sahip olmadığı olgusu hakimdir. İnsan bir arketipe göre inşaya girişir. Göksel (ilahî) modelleri olan sadece kent ve tapınaklar değildir. Yerleşilmiş olan bütün bölgeler, oraları sulayan ırmaklar, ona yiyecek veren topraklar vb. için de aynı şey geçerlidir.<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-yonler.html#_edn1" name="_ednref1">[1]</a></span></p>
<p><span>Toplumların ve medeniyetlerin düşünce tarihlerinde kozmolojinin çok önemli bir yeri vardır. Düşünce tarihinin oluşumunda tarihin de göz ardı edilmemesi gerekir. Türk düşüncesi incelenirken de, Türk kavimlerinin gökyüzü ve dünya hakkındaki bilgi, görüş ve hareket kabiliyetleri göz önünde bulundurulmalıdır. Çünkü dinler ve mitolojilere göre, her yaratılış, her şeyin öncesindeki kozmolojik eylemi, dünyanın yaratılışını tekrarlamaktadır. Dolayısıyla inşa edilen her şeyin temeli dünyanın merkezindedir. Bilindiği üzere yaratılış eylemi bir merkezde olmuştur.<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-yonler.html#_edn2" name="_ednref2">[2]</a></span></p>
<p><span>Türklerin güneşin doğduğu tarafa yüzlerini çevirerek yön tayini yapmaları, bizce İslâm öncesindeki Türk tefekkürünün evrenselliğini göstermektedir. Çünkü güneş yüceliği, ululuğu ve sonsuzluğu sembolize etmektedir. Ayrıca o, dünyayı kucaklamakta ve kuşatmaktadır. Bu düşünceden hareket eden Türkler de yüzlerini doğuya dönmekle, tıpkı güneş gibi dünyayı kuşatmak, sarmak istemiş olmalıdırlar. Güneşin evrensellik içerdiğinin birçok bilim adamı tarafından benimsenmesi<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-yonler.html#_edn3" name="_ednref3">[3]</a> bu düşüncemizi güçlendirmektedir.</span></p>
<p><span>Türklerin çok geniş bir coğrafyaya yayılmış olmaları, ilerde teferruatlıca görüleceği üzere onların hepsinin ana yönlerin tayininde aynı uygulamayı yapışını imkansızlaştırmıştır. Ancak genel Türk kitlesinin bu ana yönlerin tayinini, yüzlerini doğuya çevirerek yaptığı anlaşılmaktadır. Türklerin ana yurtlarının genişliğiyle ilgili olarak tarihçiler genellikle Çin kaynaklarına dayanarak Altay Dağlarını Türklerin ana yurdu kabul ederken, sanat tarihçileri Tanrı Dağları Kuzeybatı Asya sahasını, bazı kültür tarihçileri de İrtiş Urallar arasını veya Altaylar Kırgız bozkırları arasını göstermişlerdir. Buna mukabil bazı dil araştırmacıları Altaylar’ın doğusunun veya Kingan silsilesi bölgesinin yahut 90. boylamın doğusunun Türk ana yurdu olması gerektiğini düşünmüşlerdir.<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-yonler.html#_edn4" name="_ednref4">[4]</a></span></p>
<p><span>Aslında bütün dinlerde ibadet için dönülen bir cihetin, bir kıblenin oluşu, yönlerin önemini daha da artırmaktadır. Zira günümüzde Müslümanların ibadet için Kâbe’ye yönelişleri gibi, Yahudi ve Hıristiyanlar da Kudüs’e yönelmektedirler.<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-yonler.html#_edn5" name="_ednref5">[5]</a> Ayrıca antik medeniyetlerde de her toplumun ibadet için bir tarafa yöneldikleri de bilinmektedir. Eski Amerika kavimlerinden Astekler, ibadet için güneşin doğduğu tarafa yönelmişlerdir. Budistler de Buda’nın nirvanaya ulaştığı Bodhi ağacını kutsal mekân olarak kabul etmişlerdir.<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-yonler.html#_edn6" name="_ednref6">[6]</a> Buda’nın nirvanaya ulaşacağına inandığı Bodhi ağacının yanına geldiğinde murakabeye oturmak için yön tayin etmesi konumuz açısından zikre değer bir örnektir: O, öncelikle ağacın güney tarafına durup yüzünü bu yöne dönmüş, sonra ağacın çevresinde sağ yanı ona dönük yürüyerek batı tarafına gelmiş ve yüzünü doğuya dönmüştür. Buranın aradığı yer olmadığını anlamış ve yine sağ tarafı ağaca dönük daha ileri yürüyerek kuzey tarafına gelmiş ve yüzünü güneye dönmüştür. Burasının da aradığı nokta olmadığını anlamış ve sağ tarafı ağaca dönük ağacın çevresinde yürüyerek doğu tarafına gelmiş ve yüzünü batıya dönerek durmuştur. Bütün Budaların ağacın doğu tarafına oturduğunu ve bu tarafın asla sarsılmaz ve titremez olduğunu keşfetmiştir. Sonra Buda, sırtını bodhi ağacına vererek doğuya dönmüş ve güçlü bir niyet tutmuş ve böylece nirvanaya ulaşma şansını elde etmiştir.<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-yonler.html#_edn7" name="_ednref7">[7]</a></span></p>
<p><span>Türklerin dünyayı dört ana yöne ayırmasında dini inanışlarının etkili olduğunu düşünmekteyiz. Bunun temelinde de “Gök Tanrı Dini” vardır. Ancak Türklerin “Gök Tanrı” inanışında göğe tapınma söz konusu değildir. Türkçede gök, mavi ve sema olmak üzere iki anlamda kullanılmaktadır. Türkler de yüce Tanrılarını sonsuzluğu ve yüceliği sembolize eden sema ile anmışlardır. Çünkü gök, yüce, mübarek, kutsal anlamlarında da kullanılmıştır. Hikmet Tanyu’nun “İslâmlıktan Önce Türklerde Tek Tanrı İnancı” isimli eserinde bu konuyu ve etraflıca incelemiştir.<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-yonler.html#_edn8" name="_ednref8">[8]</a> Ona göre, Tanrı için kullanılan “gök” kelimesi asıl manasından ziyade sıfat manası olarak kullanılmaktadır. Hatta Tanrı dışında bile bazen bu kelime sıfat olarak kullanılmaktadır. Mesela Kök (gök) Türk ifadesindeki (gök=mavi) anlamında kullanılmamış, aksine “mübarek”, “kutsal” ve “yüce” sıfatı olarak kullanılmıştır.<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-yonler.html#_edn9" name="_ednref9">[9]</a></span></p>
<p><span>Orhun Kitâbeleri’nde Türk kozmogonisini tek cümle içinde açıklayan ibare şöyledir: “Üze Kök Tengri, asra yağız yir kılındıkta ikin ara kişi oğlı kılınmıştır…”<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-yonler.html#_edn10" name="_ednref10">[10]</a> Burada GökTürk çağında “kök”ün gökyüzü anlamının yanı sıra yüce anlamı da taşıdığı aşikârdır. Aslında eski çağlarda, içinde Güneş ve Ay’ın doğuş ve batışı gibi harikalardan, yıldızların durumuna, dört mevsime, yağmura, kara, rüzgâra, ısınmaya, soğumaya, bitkilerin canlanmasına, kurumasına, canlıların doğup büyümesine vs. kadar her şeyin tam bir düzen, değişmezlik ve kesin bir ahenkle cereyan ettiğini gördüğü yeryüzünde, her şeyi hükmü altında tutan semanın, bozkırlı tarafından Tanrı kabul edilmiş olması ihtimal dahilindedir.<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-yonler.html#_edn11" name="_ednref11">[11]</a> Fakat gerek Türk gerekse Batılı bilim adamlarından hiçbirinin, Türklerin göğü put olarak kabul ettiğine dair bir bulguya rastlanmamış olması ve de yukarıda verdiğimiz örnekteki gibi abidelerde Tanrı ile ilgili geçen kavramların, “Tanrının ebediliği”ni, “Kadiri mutlaklığı”nı ve “her yerde hazır” vasfını öne çıkarıyor olması, Türklerin göğe asla tapınmadıklarını belgelemektedir. Kaldı ki göğün bütün Dünya’yı kaplaması sebebiyle herhangi bir şekilde cisimleştirilmesini de imkânsızlaştırmaktadır. Ayrıca kendilerinden önceki ve çağdaşı pek çok kavmin aksine, Türklerin Güneş’e, Ay’a ve yıldızlara tapınmamış olması da belirtilmesi gereken bir diğer husustur. Ancak Türklerin Güneş ve Ay’ı kutsal olarak kabul ettiği, ama hiçbir zaman bunlara tapmadığı bilinmektedir. Böyle bir durum olsaydı, Türklerin kendilerince küçük kusurlarını devleştirmekten çekinmeyen Batılı bilim adamları bunu mutlaka ortaya koyarlardı. Bunlardan biri olan JeanPaul Roux, Türk ve Moğol metinlerinin hiç birinde yıldız dininden söz edilmediğini doğrulamaktadır.<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-yonler.html#_edn12" name="_ednref12">[12]</a> Bunlar Türklerin yersub inanışlarıyla alâkalıdır. Yersublar Tanrı değil, aksine dinin kutsalları yani azizleri olarak algılanmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-yonler.html#_edn13" name="_ednref13">[13]</a></span></p>
<p><span>Yukarıda ifade edildiği üzere, Türkler dünyayı yenlere ayırırken eski dini inançlarının etkisiyle güneşe yönlerini dönerek yön tayini yapmışlardır. Onların güneşi kendilerine ölçü alışı, güneşin kuşatıcı, kavrayıcı ve vazgeçilmez bir hayatî öneme sahip oluşundandır.</span></p>
<p><span>Bu genel izahattan sonra şimdi de yön kelimesinin özel anlamları ve Türk kültüründeki dört ana yönü ele alacağız.</span></p>
<p><span>Sözlüklerde yön kelimesi farklı anlamlarda kullanılmaktadır:</span></p>
<ol>
<li><span>Yön; belli bir noktaya göre olan yer, taraf.</span></li>
<li><span>Yön; bir şeyin belli bir noktaya baktığı yan veçhe (binanın batı yönü).</span></li>
<li><span>Yön; bir yere gitmek için izlenen yol, cihet, istikamet.</span></li>
<li><span>Yön; tutulacak, izlenecek yön (işin ekonomik yönü).</span></li>
<li><span>Yön vermek yeni bir biçim, yeni bir düzen vermek.</span></li>
<li><span>Yön, bakımından (iş bu yönden de incelendi).<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-yonler.html#_edn14" name="_ednref14">[14]</a></span></li>
</ol>
<p><span>Yön kelimesi bizim dilimizde sadece bu kelimelerle ifade edilmemekte, bilakis dört ana yön (doğu, güney, batı ve kuzey) ile ilgili isimlendirmenin dışında farklı lehçelerde çeşitli isimlendirmeler de mevcuttur. Biz bütün bunları burada enine boyuna incelemek istiyoruz.</span></p>
<p><span><strong>1. Doğu (İleri, İlgeru)</strong></span></p>
<p><span>Her millette rastlanan yön meselesinin Türk kültüründe hayati bir öneme sahip olduğunu daha önce belirtmiştik. Aslında bu husus diğer toplumlar için de geçerlidir. Zira yön, bir yerde milletlerin ibadet istikametleriyle değerlendirilmiş ve her toplum yön tayinindeki önem sırasını kendi inançları doğrultusunda belirlemeye çalışmıştır.</span></p>
<p><span>Güneşin doğduğu taraf olan doğu, Türklerin en fazla önem taşıyan ve kutlu bir yönü olmuştur. Çünkü eski Türklerde Güneş, doğunun sembolüdür ve yönlerin söylenilişinde kullanılan deyimler hep Güneş’le ilgilidir. Mesela, “Gün doğusu”, “Gün batısı” ifadelerinde olduğu gibi.<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-yonler.html#_edn15" name="_ednref15">[15]</a> Bu doğu kelimesi, Türkçenin her devir ve sahasında sık sık kullanılmış olan “ileri” ve “öte” anlamına gelen “ilgerü” sözüyle ifade edilmiştir. Bu kelimenin normal şekli ilgerü > ilgerü’dür. Bu, “doğu” ve “ön” anlamına gelmektedir. Bu kelime zamanla fonetik değişiklikler göstermiştir. Bu değişiklikler:</span></p>
<p><span>İlgerü> ülerü> ileri şeklinde tespit edilmiştir. İlk örneğini Orhun Âbideleri’nde görüyoruz ki bu arada daha ziyade “şark” anlamında kullanılmıştır. Çünkü Göktürkler için doğu “ön kısım, ileri kısım”dır.<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-yonler.html#_edn16" name="_ednref16">[16]</a></span></p>
<p><span>Bugünkü şivelerin hepsinde vokal ahengi esas olmak şartıyla Sibirya, Kıpçak ve Türkî şivelerinin her üçünde de “ilgeri”, Oğuz Türkçesinde ise “ileri” şeklinde kullanılmaktadır. “İlgerü” sözü için Türk şivelerinden bazı örnekler şunlardır:</span></p>
<p><span><strong>a) Orhun Âbideleri’nde;</strong></span></p>
<p><span>E.T.Y. I. C. 3 (1,22): ilgerü şandun yazıka tegi süledim “Şarkta Şandun ormanına kadar sefer ettim”.</span></p>
<p><span>E.T.Y. I. D 12, 11 (1,34): ilgerü kurigaru sülep tirmiş “ileri geri (şarka ve arba) sefer ederek ilerlemiş”.</span></p>
<p><span><strong>b) Uygur metinlerinde:</strong></span></p>
<p><span>I. 2627.: yme yokaru kodı ilerü kirü atı istilmiş “yine yukarı aşağı ileri geri adı işitilmiş”</span></p>
<p><strong><span>c) Oğuz Kağan destanında:</span></strong></p>
<p><span>16215: dakı ilgerü kiddiler “yine ileri gittiler”.</span></p>
<p><span><strong>d) Çağataycada:</strong></span></p>
<p><span>Rd., B.T.L.: ilgerü “ileri”.</span></p>
<p><span><strong>e) Kıpçak şivelerinde:</strong></span></p>
<p><span>(Kırgız Söz.) Kırgız ş.: ilgeri “ileri”.</span></p>
<p><span><strong>f) Türkî şivelerinde:</strong></span></p>
<p><span>(Raq.) Türkî ş.: ilgeri “ileri”.</span></p>
<p><span>(Özb. Gr.) Özbek ş.: ilgeri “ileri”.</span></p>
<p><span><strong>g) Oguz şivelerinde:</strong></span></p>
<p><span>(Türk Söz.) Türkiye ş.: ileri<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-yonler.html#_edn17" name="_ednref17">[17]</a></span></p>
<p><span>Göktürkler, yönlerini tayin ederken yüzlerini doğuya, yani Güneş’in doğduğu yöne dönmekteydiler. Bunun için de doğuya “ilgerü” yani “ileri” demişlerdir.<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-yonler.html#_edn18" name="_ednref18">[18]</a></span></p>
<p><span>Gün doğuşunun, Türklerin tören ve ibadetlerinde büyük bir rol oynadığı görülmektedir. Bu sebeple sabah, Türkler için önemli kutlu bir vakittir ve Oğuz destanında bütün önemli işlerin tan ağarırken başladığı ifade edilmektedir.<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-yonler.html#_edn19" name="_ednref19">[19]</a> Aslında İslamiyet’te de gün doğuşu önemlidir. Güneş doğmadan önce kalkılması, sabah namazından sonra da yatmayarak çalışmaya başlanması prensibi benimsenmiştir. Aynı şekilde halk arasında rızıkların güneş doğmadan önce dağıtıldığı inancı hakimdir. Bu gün ülkemizin birçok yerinde bu inanıştan dolayı küçük çocuklar dahi gün doğmadan ayağa kaldırılmaktadır. Özellikle köylülerimiz ve çiftçilerimiz tan yeri ağarırken çalışmaya başlamayı prensip edinmişlerdir. Bunun hem kültürel, hem de dinî uzantısı vardır.</span></p>
<p><span>Eski Türkçede doğuyu ifade eden bir diğer kavram ise “gün doğusu”dur. Aynı zamanda bu yönler, sembolik renk ve eşyalarla da ifade edilmiştir. Doğuyu mavi ve yeşil renkler sembolize etmektedir.<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-yonler.html#_edn20" name="_ednref20">[20]</a></span></p>
<p><span>Türk lehçelerindeki çok sayıda renk adları arasında ancak kara, ak, kızıl, yaşıl (yeşil) ve sarının her yerde yaygın olduğu ve her şey için kullanılabileceği ifade edilmektedir. Buna karşılık ala, kök, boz ve kır göze çarpan anlam genişlikleri ile belirli nesneler için sınırlı renk ifadeleridir. Demek ki esas renkler önce zikrettiklerimizdir. Yalnız yeşil yerine kök de geçebilmektedir. Böylece mavi ve yeşilin, yani göğün ve otun renklerinin, beraberce ts’ing kelimesiyle karşılandığı Çince ve Türkçenin ana renkleri aynıdır. Uygurcada Çin sıralamasına göre: doğu=mavi/yeşil (ejderha), batı=ak (pars), güney=kızıl (saksağan), kuzey=kara (yılan)dır.<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-yonler.html#_edn21" name="_ednref21">[21]</a> Buna ilave olarak Türk kültüründe kır atlar doğunun hayvan sembolü olmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-yonler.html#_edn22" name="_ednref22">[22]</a> Türklerin, doğuyu kendileri için çok kıymetli olan kır atlarla sembolize etmeleri onların doğu yönüne verdikleri önemi daha iyi ortaya koymaktadır. Zira Göktürkler, renklerle ciheti gösterme sistemine göre mavi renk doğuyu ifade ettiği için, Çinlilerce mavi renkli Türkler yani Doğu Türkleri diye adlandırılmışlardır.<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-yonler.html#_edn23" name="_ednref23">[23]</a></span></p>
<p><span>Dünyanın dört bölüme ayrılması ve renklere göre düzenlenmesi fikri sadece Türk, Moğol ve Çin kültür dairesinde kalmış değildir. Mesela Hindistan’da doğu=ak, batı=kara, güney=sarı, kuzey=kızıldır.<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-yonler.html#_edn24" name="_ednref24">[24]</a> Dikkat edilirse yönlere verilen renkler de değişiklikler görülmektedir.</span></p>
<p><span>Yakut Türklerinin atları canlı olarak Güneş’in doğduğu tarafa sürüp, Tanrıya adak olarak sunmaları Türk Mitolojisinin en heyecan verici töreni olarak addedilmektedir. Yakut Türklerince de doğu en kutlu yöndür. Altay şamanları da çadırlarının kapılarını daima doğuya çevirmekteydiler. Özellikle akşam ve gece törenleri başlarken bile, tören çadırlarının doğuya çevrilmesine büyük özen göstermekteydiler.<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-yonler.html#_edn25" name="_ednref25">[25]</a> Hunlar da ise hakan her sabah çadırından çıkınca, eğilerek güneşi selamlamakta, aynı hareketi akşam olunca aya karşı yapmıştır. Dinî törenlerde ise yüzünü daima kuzeye çevirmektedir.<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-yonler.html#_edn26" name="_ednref26">[26]</a></span></p>
<p><span>Burada belirtilmesi gereken önemli bir husus da, mitolojilerinde muayyen renklerle sembolleştirilen dört coğrafî yöne, değişik renkli atların yerleştirilmesidir. Dinî değeri çok yüksek olan kır atlar doğuyu sembolize ederken, batıyı boz atları güneyi doru atlar ve kuzeyi de yağız atlar sembolize etmektedir.</span></p>
<p><span>Yakut Türkleri gerçek cennetin güneşin doğduğu tarafta olduğuna inanmaktadır. Onlara göre bu bölgede sonsuz güneşli bir çayır uzanmaktadır. Aynı şekilde Altay yaratılış destanında da, doğuya büyük bir önem verilmektedir. Bu efsaneye göre Tanrı, Adem’e ağacın doğuya bakan dallarından meyve yemesine müsaade etmiştir.<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-yonler.html#_edn27" name="_ednref27">[27]</a></span></p>
<p><span>Eski Türklerin doğuya verdikleri önemin bir diğer göstergesi ise, bütün evlerin, çadırların ve hatta yürür halde olan araba üzerindeki çadırların bile yüzlerinin doğuya dönük oluşu ve imparatorun da sembolik olarak devletin güneydoğu yönünde ve büyük törenlerde otağının tören meydanının doğusuna kurulmasıdır.<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-yonler.html#_edn28" name="_ednref28">[28]</a> Ayrıca Asya Hun ve Avrupa Hun Devletlerinde, Göktürklerde ve diğer Türk devletlerinde veliaht gösterilenin idaresine verilen veya hakanın oturduğu taraf olan “doğu” yönünün, batıya göre üstün kabul edildiği ve yüksek hâkimiyeti temsil ettiği<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-yonler.html#_edn29" name="_ednref29">[29]</a> de görülmektedir.</span></p>
<p><span>Tür kültüründe önemli bir yer işgal eden yönlerin değeri sadece hayatla sınırlı değildir. Bilakis onların öneminin ölümden sonra da devam ettiği, ölü gömme adetlerinden anlaşılmaktadır. Altay dağlarında bulunan mezarlardaki cesetlerin başlarının çoğu zaman doğuya konması ve yüzlerinin ise batıya bakacak şekilde konmuş olmasıdır.<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-yonler.html#_edn30" name="_ednref30">[30]</a> Bu uygulama Türklerin ölümden sonraki hayat inançlarıyla ilgilidir. Batı yönünde bu ölü gömme uygulamasına yeniden dönülecektir. Ancak bu ölü gömme uygulaması İslâm öncesi Türk dininde ahiret inancının varlığını belgelemesi açısından önem arz etmektedir.</span></p>
<p><span><strong>2. Güney (Birgerü)</strong></span></p>
<p><span>Güney, doğudan sonra gelen ikinci önemli yöndür. Orhun Âbideleri’nde güneyi ifade eden kavram “birgerü”dür. Uygur metinlerinde ise bu kelime “hep bir arada”, “bir tarafa doğru” anlamında kullanılmaktadır. Orhun Âbideleri’nde bu kelimenin kullanılışına örnek şöyledir:</span></p>
<p><span>E.T.Y. I. C 3 (1,22): birgerü tokuz ersinke tegi süledim. “Cenupta dokuz Ersine kadar sefer ettim.”<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-yonler.html#_edn31" name="_ednref31">[31]</a></span></p>
<p><span>Güney güneşin gezindiği bir yöndü. Öyle anlaşılıyor ki Türklere göre, “güneşin gökte çizdiği bu çemberin tam ortası güney idi”. Bu sebeple Türkler güneye “Kün ortası” yani “Gün ortası” demiştir.<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-yonler.html#_edn32" name="_ednref32">[32]</a> Bilindiği üzere “gün ortası” sözünün Türkçedeki bir diğer manası da “öğle” demektir. Bu şu şekilde açıklanmaktadır: Güneş doğduktan sonra yarım daire çizer ve sonra da batar. Güneş bu yarım dairenin tam ortasına geldiği zaman, vakit öğle çağına gelmiş demektir. Aynı zamanda güneş de, güneyde duruyordur ve güneyi gösteriyordur. Bu bakımdan Türkler astronomik düşünceden hareketle bu yönü bulmuşlardır.<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-yonler.html#_edn33" name="_ednref33">[33]</a> Diğer kavimler de yine astronomik düşünce doğrultusunda yön tayin etmiştir. Yani bu sadece bize özgü bir durum değildir.</span></p>
<p><span>Yukarıda Türk kültüründe bazen yönlerdeki önem sırasındaki değişikliklerin yaşandığını da belirtmiştik. Bu değişikliklere burada değinmekte yarar görüyoruz. Zira bu daha ziyade güney yönüyle alâkalıdır. Genellikle Türklerde güneş doğunun, ay ise batının sembolü olarak bilinmektedir. Fakat Tülüet Türklerince ay kuzeyin güneş ise güneyin sembolü haline dönüştürülmüştür. Bu yönleme, göğün en üst katında oturan “Gök kartalı”nın duruşuna göre yapılmıştır. Bu “kartal güneş” daha ziyade Gök Tanrının sembolü olarak kabul edilmektedir.<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-yonler.html#_edn34" name="_ednref34">[34]</a> İnanışa göre bu kartalın sol kanadı ayı, sağ kanadı da güneşi örtmektedir. Bu duruma göre kartalın başının doğuya bakması gerekir ki, bu duruş, Türk mitolojisine uygundur.<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-yonler.html#_edn35" name="_ednref35">[35]</a> Yine bu inanışa göre ay, karanlıklar ve geceler diyarı olan kuzeyin, güneş de aydınlığın hüküm sürdüğü gündüzler diyarı olan güneyin sembolüdür.<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-yonler.html#_edn36" name="_ednref36">[36]</a></span></p>
<p><span>Yüzlerini güneşe dönen Türklerin güney, sağ yanlarına geliyordu. Bu sebeple Türkler güneye “beri”, yani “sağ” da derlerdi. “Beri” sözü bugünkü Türkçede de kullanılır. Güneyin sembolik rengi ise kırmızı idi. Sembol hayvanları ise al ve doru atlardı.<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-yonler.html#_edn37" name="_ednref37">[37]</a></span></p>
<p><span>Güneyin değeri Yakut Türklerinde çok açık bir şekilde görülmektedir. Yakutlar, kesin olarak bilinmeyen bir çağda güneyden kuzeye göçmek zorunda kalmış ve Sibirya’nın Kuzey Buz Denizi’ne yakın tundralarında yoksul bir hayat yaşamaya mecbur kalmışlardır. Bu sebeple Yakutlar, güneydeki eski yurtlarının hasretini hiç kaybolmayan ve eskimeyen bir şekilde çekmişlerdir. Onlara göre en kutlu yön şüphesiz doğudur. Fakat doğunun yanında güneyin de eksilmeyen büyük bir önemi vardır. Nitekim onlar bu özlemlerini yaşantılarına yansıtmışlar ve çadırlarının “töre” yani “şeref yeri”ni güneye koymakla<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-yonler.html#_edn38" name="_ednref38">[38]</a> bunu yaşatmışlardır.</span></p>
<p><span>Kaynaklar 13. yüzyılda Kırgızların güneye yönelerek dua ettiklerini haber vermektedir.<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-yonler.html#_edn39" name="_ednref39">[39]</a> Bu yüzyılda Kırgızların İslâmlaşma sürecini tamamlamadıkları göz önüne alınırsa güneyin önemi anlaşılacaktır. Yine Kırgızlarda sağ taraf çok önemlidir. Birine bir şey verirken sağ elle vermeye özen gösterilir. İşlerinin rast gitmesi için mutlaka sağ yanlarına yatmalı ve kıbleye karşı ayaklar uzatılarak yatılmamalıdır.<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-yonler.html#_edn40" name="_ednref40">[40]</a> Güneyi temsil eden sağ tarafın önemini sadece millî kültürümüze bağlamak hatalı olur. Zira bunda dinî kültürün büyük etkileri vardır. Çünkü İslâm’da gerek Anadolu’da ve gerekse Mekke’ye göre kuzeyde kalan Müslüman Türk devletlerince güney, kıble olmuştur. Bundan dolayı halk nazarında güneyin önemi daha da artmıştır. Çünkü İslâm’ın kutsal mekânı olan Kâbe Anadolu’ya göre güneyde kalmaktadır. Halkın kutsal mekânlara ve özellikle de Kâbe’ye olan sevgisi, onları böyle bir kıymetlendirmeye sevk etmiştir.</span></p>
<p><span><strong>3. Batı (Kurıgaru)</strong></span></p>
<p><span>Güneşin hareketine göre isimlendirilen üçüncü yön batıdır. Batı, eski Türklerce “gün batısı” olarak adlandırılmıştır. Bu yönü ifade eden bir diğer kavram da “kurıgaru” kelimesidir. Bu kelime yalnız Orhun Âbideleri’nde görülen batı, geri, geriye doğru manalarında kullanılmış olan bir sözdür. Bu, ekseriye “ilgerü” sözü ile beraber bulunur.</span></p>
<p><span>E.T.Y. I. C 4 (1,24): Kurıgaru yençü ögüz keçe “batıda İnci Irmağı’nı geçtik”.</span></p>
<p><span>E.T.Y. I. D 12, IID 11 (1,34): ilgerü kurıgaru sülep tirmiş “ileriye geriye (doğuya ve batıya) sefer ederek derlermiş.”<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-yonler.html#_edn41" name="_ednref41">[41]</a></span></p>
<p><span>Türkler, yüzlerini güneşe dönerek dünyayı yönlendirdikleri için batı arkalarında kalmıştır. Bunun için “gün batısı” deyişi, bütün Türk boylarında batı için kullanılmıştır. Batının renk sembolü beyazdır ve hayvan sembolü ise ak atlardır.<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-yonler.html#_edn42" name="_ednref42">[42]</a> Uygurca metinlerde batı ak renk ile sembolize edilirken, Çin tesiriyle olsa gerek sembol hayvanı olarak pars ön plana çıkarılmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-yonler.html#_edn43" name="_ednref43">[43]</a></span></p>
<p><span>Sağ tarafın Türklerde önemli olduğunu daha önce belirtmiştik. Büyük Hun Devleti zamanındaki yön tayini, yüzün güneye dönülmesi şeklinde yapılmaktaydı. Bu durumda sağ, batı tarafta kalmakta ve sağ kol olmaktaydı. Doğu ise sol kol olmaktaydı. Eski Türk inanışlarında doğu, yani sol kol daha önemliydi. Bu düşünceden olsa gerek Büyük Hun Devleti’nde veliaht sol tarafta bulunmaktaydı. Cengiz Han döneminde ise sağ kol daha fazla önem kazanmıştı. Yine Hun Devleti’nde imparatorun başkanlık ettiği törenlerde doğudan sonra batıya dönülmekteydi. Toba devletinde de benzeri saygı mevcuttu.<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-yonler.html#_edn44" name="_ednref44">[44]</a> Aslında bu ifadelerde İslâm öncesi Türk düşüncesinde yönlerle ilgili zaman zaman kaymalar olsa da, doğunun vazgeçilmez bir değerinin olduğu ortaya çıkmaktadır. Ancak zamanla dinî inançlarındaki sapmalar bazı Türk boylarının yön değerlendirmelerinde de değişmelere kaçınılmaz olarak sebep olmuştur.</span></p>
<p><span>Türklerin kültür tarihinde yönlerin sadece bu dünya ile sınırlı kalmadığını, bunun gelecek dünya inanışına kadar uzandığını da belirtmiştik. Bilhassa Hunların ölü gömme âdetlerinde bu durum çok berraklaşmaktadır. Altaylar’daki Pazırık cesetlerinin yüzlerinin batıya bakacak şekilde başın doğu istikametine doğru yerleştirilmesi, bilim adamlarının ilgisini çekmiş ve araştırmalar neticesinde bu uygulamanın dinî inançlarıyla ilgili olduğu ortaya çıkmıştır. Altaylar’da yaşayan bu en eski Türk topluluklarının inançlarına göre ölümden sonraki hayat, tekrar batıda yaşanacaktır. Güneşin her gün batıdan batmış olması, onların böyle inanmalarında etkili olduğu düşüncesini doğurmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-yonler.html#_edn45" name="_ednref45">[45]</a></span></p>
<p><span><strong>4. Kuzey (Yırgaru)</strong></span></p>
<p><span>Kuzey, Türklerin yön sıralamasında en sonuncudur. Bu yönü ifade eden kavram ise “yırgaru”dur. Bu söz Orhun Abidelerinde görülmektedir. Kuzey, yukarı, kuzeyde anlamlarında olup, “yır” veya “yırı” sözününgaru yön ekiyle birleşmesinden meydana gelmiştir. Eski Türkçede bu kelimenin kullanılış örnekleri şöyledir:</span></p>
<p><span>E.T.Y. I. C.4 (1,24): yırgaru yer bayurku yerine tegi süledim “Kuzeyde yer bayurku yerine doğru asker sevkettim.”</span></p>
<p><span>E.T.Y. I. D. 22, II. D. 23 (1,42): yırgaru oguz budun tapa “kuzeyde Oğuz kavmine doğru.”<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-yonler.html#_edn46" name="_ednref46">[46]</a></span></p>
<p><span>Kuzeyin sembolik rengi “kara”, sembol hayvanı ise siyah atlardır. Uygurcada kuzeyin sembol hayvanı olarak yılanda vardır.<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-yonler.html#_edn47" name="_ednref47">[47]</a> Her kavmin kendine özgü sembollerinin olduğunu daha önce belirtmiştik. Aynı şekilde her kültür ve dinde de renkler farklı anlamlar taşımaktadır.<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-yonler.html#_edn48" name="_ednref48">[48]</a> Burada bazı kültür ve dinlerdeki yönlerin farklı renklerle sembolize edilişine kısaca değinmekte yarar vardır.</span></p>
<p><span>Hindistan’da doğu=ak, güney=sarı, batı=kara, kuzey=kızıldır. Lamaist Kalmuklarda belki biraz da Hint etkisiyle doğu=ak, güney=mavi, batı=kızıl, kuzey=yıldız rengidir. Amerika’da: doğu=kara, güney=ak, batı=sarı/kızıl, kuzey=mavi yeşil şeklinde sembolize edilmektedir. Mayalarda: Doğu=kızıl, güney=sarı, batı=kara, kuzey=ak olarak tasvir edilmiştir. Benzer durumlar eski Mısırlılarda, Yunan ve Roma astrolojilerinde de mevcuttur.<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-yonler.html#_edn49" name="_ednref49">[49]</a> Görüldüğü üzere aynı renkler farklı kültürlerde ve kıtalarda değişik anlamlar kazanmaktadır.</span></p>
<p><span>Türklerde gece ve karanlığın sembolü olan kuzeyi güneyden ayıran en önemli özellik, o yerin güneş alıp almasıyla alâkalıdır. Bundan dolayı Türkler güneşin düşmediği yerlere kuzey demişlerdir. Göktürkler ise kuzeye “tün ortası” yani “gece ortası” demişlerdir. Onlar, sağ tarafa yani güneye “beri”, sola yani kuzeye ise “yırı” demişlerdir.<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-yonler.html#_edn50" name="_ednref50">[50]</a></span></p>
<p><span>Görüldüğü üzere yön fenomenlerinin kıymeti, istisnalar dışında Türk boylarında genellikle fazla değişmemiştir. Türklerin yönleri tayin ve kıymetlendirmelerinde gökle ilgili inançları tesirli olmuştur.<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-yonler.html#_edn51" name="_ednref51">[51]</a></span></p>
<p><span>Asya Hun Devleti’nde, en önemli kimselerin tayin edildiği sağda ve soldaki dört büyük makama “dört köşe” adı verilmiştir. Bunlardan sonra gelen tali derecedeki makamlara da “altı köşe” denmiştir. Dünyada dört ana yön vardır ve her yön altı tali yöne ayrılabilmektedir. Böylece temelde ikili olan dörtlü ve altılı dilimler halindeki kuruluş biçimiyle yeryüzüne çekidüzen veren “Gök”ün temsilcisi “Kut” sahibi Hun Tanhusu dünyayı idare edebilmektedir. Türklerin anlayışında iktidar gökten (Tanrıdan) aşağıya doğru intikal ettiği için mevkiler de yukarıdan aşağıya doğru sıralanmakta ve sağa sola doğru yayılmaktadır.<a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-yonler.html#_edn52" name="_ednref52">[52]</a> Aslında bu yapılanma, Türk devletinin toplayıcı ve birleştirici bir vasfa sahip olduğunu göstermektedir. Türklerin bu anlayışından, cihan hakimiyetine uzanan Türk fütuhat felsefesi doğmuş olmalıdır. Türk cihan hakimiyetinden güdülen gaye de yeryüzünde huzur ve sükûnu sağlamaktır. “Türk devleti” anlamına gelen “il” deyiminin barış anlamına gelmesi bu düşüncemizi teyit etmektedir.</span></p>
<p><span>İlk bakışta hiç önemi yokmuş gibi zannedilen yönlerin, aslında Türklerin dinî inançlarının temelinden kaynaklandığını ve eski dinî ve millî değerlerlerinin bir parçası olduğu ortaya konmuştur. Her ne kadar yön fenomeninin kıymeti bazı Türk boylarına göre farklılıklar gösterse de, ana Türk kitleleri için bu hiç değişmemiş, çünkü onlara göre yönlerin önemi Gökten (Tanrıdan) gelmiştir.</span></p>
<p><span><strong><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> Doç. Dr. Ali Rafet ÖZKAN</span></a>
</strong></span></p>
<p><span>Atatürk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi / Türkiye</span></p>
<p><span><strong>Alıntı Kaynağı:</strong> Türkler, Cilt: 3 Sayfa: 427-433</span></p>
<hr>
<p><span><strong><span>Kaynaklar:</span></strong></span></p>
<div><span>♦  BANG, W. VON GABİN AnnemarieRAHMETİ, G. R. Türkische Turfantexte VI: SBAW 1934. BUHL, Fr.; “Muhammed”, İ. A., C. VIII (452470).</span></div>
<div><span>♦  CAMPBELL, Joseph; Doğu Mitolojisi Tanrının Maskeleri, çeviren Kudret Emiroğlu, İmge Kitabevi, Ankara 1993.</span></div>
<div><span>♦  DİYARBEKİRLİ, Nejat; “İslam Öncesi Türk ve Çin Mezar Anlayışı Arasındaki Bağlantılar”, Uluslararası Üçüncü Türk Kültürü Kongresi 2529 Eylül 1993 Ankara, C. II, Ankara 1994 s. 795.</span></div>
<div><span>♦  DİYARBEKİRLİ, Nejat, Hun Sanatı, Milli Eğitim Basımevi, İstanbul 1972.</span></div>
<div><span>♦  DURAN, Suzan; “Türkçede Cihet ve Mekan Gösteren Ek ve Sözler”, Türk Dili Araştırmaları Yıllığı, Belleten 1956, Atatürk Kültür Dil ve Tarih Yüksek Kurumu, Türk Dil Kurumu Yayınları, 2. Baskı, Ankara 1988. (s. 11-10).</span></div>
<div><span>♦  ELİADE, Mircea; Ebedî Dönüş Mitosu, çeviren Ümit Altuğ, İmge Kitabevi, Ankara 1994.</span></div>
<div><span>♦  ERGİN, Muharrem; Orhun Abideleri, 14. Baskı, Boğaziçi Yayınları, İstanbul 1991.</span></div>
<div><span>♦  GÜNAY, ÜnverGÜNGÖR, Harun; Başlangıçtan Günümüze Türklerin Dini Tarihi, Ankara 1997.</span></div>
<div><span>♦  HARVA, H.; Die religiösen Vorstellungen der altaischen Völker, Helsinki 1938.</span></div>
<div><span>♦  İNAN, Abdulkadir, Tarihte ve Bugün Şamanizm, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara 1954.</span></div>
<div><span>♦  KAFESOĞLU, İbrahim, Eski Türk Dini, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara 1980.</span></div>
<div><span>♦  KAFESOĞLU, İbrahim, Türk Bozkır Kültürü, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü, Ankara 1987.</span></div>
<div><span>♦  KAFESOĞLU, İbrahim, Türk Milli Kültürü, Ötüken, İstanbul 1997.</span></div>
<div><span>♦  LUDAT, H., Farben bezeichungen in Völkernamen: Saeculum IV (1953), (S. 138155).</span></div>
<div><span>♦  MİSİROV, A; IrımCırımdar, Tuş Coruu, Uyku, Oş 1994.</span></div>
<div><span>♦  ÖGEL, Bahattin, Dünden Bu güne Türk Kültürünün Gelişme Çağları, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı, Genişletilmiş 3. Baskı, İstanbul 1988.</span></div>
<div><span>♦  ÖGEL, Bahattin, Türk Kültür Tarihine Giriş, Kültür Bakanlığı, Ankara 1991, I.</span></div>
<div><span>♦  ÖGEL, Bahattin, Türk Mitolojisi, Türk Tarih Kurumu Basımevi, II. Cilt Ankara 1995.</span></div>
<div><span>♦  ROUX, JeanPaul; Türklerin ve Moğolların Eski Dini, çeviren: Aykut Kazancıgil, İşaret yay., İstanbul 1994.</span></div>
<div><span>♦  SARIKÇIOĞLU, Ekrem, Başlangıçtan Günümüze Dinler Tarihi, Kardelen Kitabevi, Genişletilmiş 2. Baskı, Isparta 1999.</span></div>
<div><span>♦  SCHMİDT, P. W.; “Tukuelerin Dini”, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Dergisi, çev. Saadettin Buluç, C. XIV’den ayrı Basım, İstanbul 1966.</span></div>
<div><span>♦  TANYU, Hikmet, İslâmlıktan Önce Türklerde Tek Tanrı İnancı, Boğaziçi Yayınları, 2. Baskı, İstanbul 1986.</span></div>
<div><span>♦  TÜMER, GünayKÜÇÜK, Abdurrahman; Dinler Tarihi, Ocak Yayınları, 2. Baskı, Ankara 1993.</span></div>
<div><span>♦  Türkçe Sözlük, Türk Dili Kurumu, C. III, 9. Baskı, Ankara 1998, C. II.</span></div>
<div><span>♦  VON GABİN, Annemarie, “Renklerin Sembolik Anlamları”, Türkoloji Dergisi, Ankara Üniversitesi Dil ve Coğrafya Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Araştırmaları Enstitüsü, Ankara Üniversitesi Basımevi, C. III, Sayı 1, Ankara 1968. (s. 107-113).</span></div>
<div><span>♦  WENSİNCK, A. J, “Kıble”, İslam Ansiklopedisi, Mili Eğitim Yayınları, 2. Baskı, İstanbul 1987, C. VI. (666-672).</span></div>
<div><span><strong><span>Dipnotlar :</span></strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-yonler.html#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Krş. Mircea Eliade, Ebedî Dönüş Mitosu, çeviren Ümit Altuğ, İmge Kitabevi, Ankara 1994, s. 24.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-yonler.html#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> Bkz. Eliade, a.e., s. 32.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-yonler.html#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> Bkz. JeanPaul Roux, Türklerin ve Moğolların Eski Dini, çeviren Aykut Kazancıgil, İşaret yay., İstanbul 1994, s. 104.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-yonler.html#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> Bkz. İbrahim Kafesoğlu, Türk Milli Kültürü, Ötüken, İstanbul 1997, s. 48.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-yonler.html#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> Bkz. A. J. Wensinck, “Kıble”, İslam Ansiklopedisi, Mili Eğitim Yayınları, 2. Baskı, İstanbul 1987, C. VI, s. 666; Fr. Buhl, “Muhammed”, İ. A., C. VIII, s. 462.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-yonler.html#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> Bkz. Ekrem Sarıkçıoğlu, Başlangıçtan Günümüze Dinler Tarihi, Kardelen Kitabevi, Genişletilmiş 2. Baskı, Isparta 1999, s. 84-86; Günay Tümer Abdurrahman Küçük, Dinler Tarihi, Ocak Yayınları, 2. Baskı, Ankara 1993, s. 166-171.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-yonler.html#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> Bu efsanenin tam metni için bkz. Joseph Campbell, Doğu Mitolojisi Tanrının Maskeleri, çeviren Kudret Emiroğlu, İmge Kitabevi, Ankara 1993. s. 21-28.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-yonler.html#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> Bkz. Hikmet Tanyu, İslâmlıktan Önce Türklerde Tek Tanrı İnancı, Boğaziçi Yayınları, 2. Baskı, İstanbul 1986, s. 1517, 32-33, 134-135.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-yonler.html#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> Tanyu, a.e., s. 32.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-yonler.html#_ednref10" name="_edn10">[10]</a> Kafesoğlu, Türk Milli Kültürü, s. 310.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-yonler.html#_ednref11" name="_edn11">[11]</a> Kafesoğlu, a.e., s. 310.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-yonler.html#_ednref12" name="_edn12">[12]</a> Bkz. Roux, a.e., s. 310.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-yonler.html#_ednref13" name="_edn13">[13]</a> Bkz. Kafesoğlu, a.e., s. 311.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-yonler.html#_ednref14" name="_edn14">[14]</a> Türkçe Sözlük, Türk Dili Kurumu, C. III, 9. Baskı, Ankara 1998, C. II, s. 24-65.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-yonler.html#_ednref15" name="_edn15">[15]</a> Bkz. Muharrem Ergin, Orhun Abideleri, 14. Baskı, Boğaziçi Yayınları, İstanbul 1991, s. 87.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-yonler.html#_ednref16" name="_edn16">[16]</a> Bkz. Suzan Duran, “Türkçede Cihet ve Mekan Gösteren Ek ve Sözler”, Türk Dili Araştırmaları Yıllığı, Belleten 1956, Atatürk Kültür Dil ve Tarih Yüksek Kurumu, Türk Dil Kurumu Yayınları, 2. Baskı, Ankara 1988, s. 12.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-yonler.html#_ednref17" name="_edn17">[17]</a> Duran, a.g.m., Türk Dili Araştırmaları Yıllığı, Belleten, s. 1213.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-yonler.html#_ednref18" name="_edn18">[18]</a> Bkz. Bahattin Ögel, Türk Kültür Tarihine Giriş, Kültür Bakanlığı, Ankara 1991, I, s. 431.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-yonler.html#_ednref19" name="_edn19">[19]</a> Ögel, Türk Kültür Tarihine Giriş, I, s. 31.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-yonler.html#_ednref20" name="_edn20">[20]</a> Bkz. Annemarie von Gabin, “Renklerin Sembolik Anlamları”, Türkoloji Dergisi, Ankara Üniversitesi Dil ve Coğrafya Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Araştırmaları Enstitüsü, Ankara Üniversitesi Basımevi, C. III, Sayı 1, Ankara 1968, s. 107-108.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-yonler.html#_ednref21" name="_edn21">[21]</a> Von Gaben, a.g.m., Belleten, s. 108.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-yonler.html#_ednref22" name="_edn22">[22]</a> Bkz. Ögel, Dünden Bugüne Türk Kültürünün Gelişme Çağları, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı, Genişletilmiş 3. Baskı, İstanbul 1988, s. 704.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-yonler.html#_ednref23" name="_edn23">[23]</a> Nejat Diyarbekirli, “İslam Öncesi Türk ve Çin Mezar Anlayışı Arasındaki Bağlantılar”, Uluslararası Üçüncü Türk Kültürü Kongresi 25-29 Eylül 1993 Ankara, C. II, Ankara 1994 s. 795.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-yonler.html#_ednref24" name="_edn24">[24]</a> Bkz. H. Harva, Die religiösen Vorstellungen der altaischen Völker, Helsinki 1938, s. 67.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-yonler.html#_ednref25" name="_edn25">[25]</a> Bkz. Ögel, Türk Kültür Tarihine Giriş, I, s, 433.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-yonler.html#_ednref26" name="_edn26">[26]</a> Bkz. Diyarbekirli, Hun Sanatı, Milli Eğitim Basımevi, İstanbul 1972, s. 62.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-yonler.html#_ednref27" name="_edn27">[27]</a> Bkz. Ögel, Türk Kültür Tarihine Giriş, I, s. 432.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-yonler.html#_ednref28" name="_edn28">[28]</a> Bkz. Ögel, a.e., I, S. 433.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-yonler.html#_ednref29" name="_edn29">[29]</a> Bkz. I. Kafesoğlu, Türk Bozkır Kültürü, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü, Ankara 1987, s. 41.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-yonler.html#_ednref30" name="_edn30">[30]</a> Bkz. Diyarbekirli, a.e., s. 64.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-yonler.html#_ednref31" name="_edn31">[31]</a> Bkz. Duran, a.g.m., Belleten, s. 14.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-yonler.html#_ednref32" name="_edn32">[32]</a> Bkz. Kafesoğlu, Türk Bozkır Kültürü, s. 437.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-yonler.html#_ednref33" name="_edn33">[33]</a> Ögel, Türk Kültür Tarihine Giriş, I, s. 437.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-yonler.html#_ednref34" name="_edn34">[34]</a> Bkz. Abdulkadir İnan, Tarihte ve Bugün Şamanizm, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara 1954, s. 46.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-yonler.html#_ednref35" name="_edn35">[35]</a> Bkz. Ögel, Türk Mitolojisi, II, s. 168; Kafesoğlu, Eski Türk Dini, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara 1980, s. 11-12.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-yonler.html#_ednref36" name="_edn36">[36]</a> Bkz. Ögel, Türk Mitolojisi, II, s. 168-169.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-yonler.html#_ednref37" name="_edn37">[37]</a> Bkz. Ögel, Türk Kültürünün Gelişme Çağları, s. 704.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-yonler.html#_ednref38" name="_edn38">[38]</a> Bkz. Ögel, Türk Kültür Tarihine Giriş, I, s. 440.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-yonler.html#_ednref39" name="_edn39">[39]</a> Bkz. Ünver GünayHarun Güngör, Başlangıçtan Günümüze Türklerin Dini Tarihi, Ankara 1997, s. 63.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-yonler.html#_ednref40" name="_edn40">[40]</a> Bkz. A. Misirov, IrımCırımdar, Tuş Coruu, Uyku, Oş 1994, s. 811.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-yonler.html#_ednref41" name="_edn41">[41]</a> Duran, a.g.m., Belleten, S. 13.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-yonler.html#_ednref42" name="_edn42">[42]</a> Bkz. Ögel, Türk Kültürünün Gelişme Çağları, s. 705.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-yonler.html#_ednref43" name="_edn43">[43]</a> Krş. Von Gabin, a.g.m., Türkoloji Dergisi, III, s. 108.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-yonler.html#_ednref44" name="_edn44">[44]</a> Kafesoğlu, Türk Bozkır Kültürü, s. 41; Ögel, Türk Kültür Tarihine Giriş, I, s. 435.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-yonler.html#_ednref45" name="_edn45">[45]</a> Diyarbekirli, a.e., s. 64.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-yonler.html#_ednref46" name="_edn46">[46]</a> Duran, a.g.m., Belleten, s. 13-14.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-yonler.html#_ednref47" name="_edn47">[47]</a> W. BangAnnemarie von GabinG. R. Rahmeti, Türkische Turfantexte VI: SBAW 1934, s. 94-95.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-yonler.html#_ednref48" name="_edn48">[48]</a> Dinler ve halk inanışlarında renklerin dili hakkında bkz. Tanyu, a.e., s. 171-174.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-yonler.html#_ednref49" name="_edn49">[49]</a> Bkz. H. Ludat, Farben bezeichungen in Völkernamen: Saeculum IV, (1953), s. 148.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-yonler.html#_ednref50" name="_edn50">[50]</a> Ögel, Türk Kültür tarihine Giriş, I, s. 442.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-yonler.html#_ednref51" name="_edn51">[51]</a> Göğün Türkler için vazgeçilmez önemi hakkında bkz. P. W. Schmidt, “Tukuelerin Dini”, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Dergisi, çev. Saadettin Buluç, C. XIV’den ayrı Basım, İstanbul 1966, s. 7679.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/turk-kulturunde-yonler.html#_ednref52" name="_edn52">[52]</a> Bkz. Kafesoğlu, Türk Bozkır Kültürü, s. 41-42.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Kültür Tarihimizde Meyve</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/kultur-tarihimizde-meyve</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/kultur-tarihimizde-meyve</guid>
<description><![CDATA[ Kültür Tarihimizde Meyve
“Yemiş” de ne demek? Kuru yemişin ne olduğu malum: kuru yemişçiden alınan çerez. Kurusu olduğuna göre bir de yaşı mı olmalı? Yaş yemiş yani yemiş, meyva demek. Yemiş, meyvanın Türkçesi. Ama artık yemiş meyva olmuş. Meyvaya hepimiz meyva demekte iken, Türk Dil Kurumu’nun sözlüğünde ve yazım kılavuzunda meyva ses uyumuna sokulup meyve olduğu için biz […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c497ba24f7.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:43 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Kültür, Tarihimizde, Meyve</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2017/08/Emine-Gursoy-Naskali.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/kultur-tarihimizde-meyve.html">Kültür Tarihimizde Meyve</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. Emine Gürsoy-NASKALI</strong></span></a>
</p><p><span>“Yemiş” de ne demek? Kuru yemişin ne olduğu malum: kuru yemişçiden alınan çerez. Kurusu olduğuna göre bir de yaşı mı olmalı? Yaş yemiş yani yemiş, meyva demek. Yemiş, meyvanın Türkçesi. Ama artık yemiş meyva olmuş. Meyvaya hepimiz meyva demekte iken, Türk Dil Kurumu’nun sözlüğünde ve yazım kılavuzunda meyva ses uyumuna sokulup meyve olduğu için biz de meyve demeye başladık. Osmanlıcada mîve şekliyle de var olan meyve, Farsça kökenli bir kelimedir. Orta Farsçadaki şekli mevak’tır. Adı ne olursa olsun, meyvenin tanımı biraz karışık. Biyologlara göre bitkinin çekirdeğini sarmalayan her şey meyve: kabak, zeytin, ceviz, karabiber, limon, karpuz, çilek – hepsi meyve. Markete giden vatandaş ise, meyve deyince tatlı bir tat arar: elma, armut, ayva, portakal, kavun misali.</span></p>
<p><span>Bugün değilse bile eskiden Bursalılara “kabakçı” denirmiş. Bunun iki sebebi var, biri, Bursalı kabaktan su matarası yapar beline asarmış – alâmet-i farikası; ikincisi de, kabağın küçüğünden çubuk yapıp duman çekip keyif çatarmış.</span></p>
<p><span>Meyveler, bir yandan “kabakçı”, “badem gözlü”, “elma yanaklı” türündeki yakıştırmalarla, insanı tasvir eden isimler olurken, bir yandan da yer ismi olmuşlar. Kazakistan’ın eski başkenti Almatı, “elmalık” anlamıma gelir. Almatı’ya coğrafya kitaplarında eskiden Alma Ata denirdi; Alma Ata bu şehrin isminin Rusçadaki şeklidir; gerçek adı, Kazak Türkçesiyle elma bahçesidir çünkü Orta Asya elmanın ana vatanıdır. İstanbul’un elma bahçesi de bir zamanların Elmadağ’ı olmalı.</span></p>
<p><span>İstanbul’un Beykoz, Kozyatağı gibi semtleri eskiden ceviz ormanıymış (koz, “ceviz” demektir). Bu semtlerde, sokaklarda artık cevizin adı kalmış ağacı tarih olmuş.</span></p>
<p><span>***</span></p>
<p><span>Kâinatın bir sıralama, bir meratip dâhilinde yaratıldığı, yaratılan her mevcudun, Tanrı nezdinde, bu sıralamada bir yakınlık ve uzaklık mevkii bulunduğu -özellikle Orta Çağ Hristiyanlığında- hâkim bir inanıştı. En yukarıda Tanrı, onun altında en kâmil yaratık olan insan, ve basamak basamak aşağı inildiğinde, en aşağıda da sürüngenler yer alıyordu. Bu hiyerarşi tablosu, bitkiler için de çizilmişti, bitkilerin hiyerarşi tablosunda ağaçtaki meyveler göğe (yani Tanrı’ya) en yakın olduğu için beylerin, prenslerin, asillerin imtiyazına giriyordu. Hiyerarşinin en altında bulunan patates gibi yer altında yetişen yiyecekler ise alt tabakaya uygun yiyecekler addediliyordu.</span></p>
<p><span>Mitolojide, inanç geleneklerinde, kutsal kitaplarda, tasavvufta meyve bir şeyleri söylemek, anlatmak, temsil etmek ister. Meyve, tanrılara sunulmaya lâyık, tanrılara sunulan bir kansız kurbandır. Yunus’un erik ağacındaki dikey yolculuğu onu nereye götürür? Bir de yasak meyve vardır. Ölümlülük ile ölümsüzlük arasında bir gel git. Ve bu boyutlar içerisinde gelişen bir meyve sembolizmi…</span></p>
<p><span>Romalı tarihçi Svetonius, İmparator Claudius’un oğullarından bahsederken oğullardan birini şöyle anlatır: Oyun olsun diye çocuk elindeki armutla top gibi oynarken, topu havaya fırlatıp ağzıyla da yakalayayım derken armut çocuğun boğazına girer ve çocuk boğulup ölür. Çocuğun ölümü böyle olur. Çocuğa üzüldüm, ancak, Roma tarihçiliğini de kıskandım. MS 100’lü yıllarda atalarımın nasıl yaşayıp nasıl öldüğünü bilmek isterdim.</span></p>
<p><span>***</span></p>
<p><span>Tıpkı insanların göç ettiği gibi, meyvelerin de hangi ana yurttan çıkıp, nasıl göç ettiğini, nasıl yayıldığını araştırabiliriz. Tarihin çeşitli dönemlerinde, hangi meyvelerin bilindiğini ve yenildiğini merak edebiliriz. Şeftalinin memleketi Çin; Çin’den İran’a geliyor. Büyük İskender şeftaliyle İran’da tanışıyor. Bu sebeple de şeftaliye Latincede persicum malum (yani, “İran elması”) deniyor.</span></p>
<p><span>Elma, M.Ö. aşağı yukarı 6000 yılından beri Anadolu’da mevcut. Çatal Höyük kazılarında yaban elmasının çekirdeklerine rastlanıyor. Yani prehistorik dönem insanı yaban elmasını biliyor ve yiyor.</span></p>
<p><span>Romalılar elmaya meraklı. Elmanın çeşitlerini geliştirip en azından 12 çeşit elma yetiştiriyorlar.</span></p>
<p><span>Evliya Çelebi, nerede görse Anadolu’nun meyvelerini Seyahatname’sine kaydediyor. Babürşah da Babürname’sinde Hindistan’da gördüğü meyveleri anlatıyor, Türkistan’daki meyvelerle kıyaslıyor. Babürşah’ın geldiği yerler isterse Hindistan olsun, gönlündeki Türkistan özlemi sürüp gidiyor.</span></p>
<p><span>***</span></p>
<p><span>Meyve ve siyaset mi diyeceksiniz? İnsanı ilgilendiren her konunun içinde ve uzantısında bir hayata yaklaşım tarzı, bir anlayış, bir ideal ve bir ideoloji vardır. Türk milliyetçiliği de, kendini tanımlar mahiyette, bir kızıl elma söylemi ve ideali yaratmıştır. Ziya Gökalp, Ömer Seyfettin, ve daha bir çok yazar kızıl elma efsanesini yazmışlardır.</span></p>
<p><span>***</span></p>
<p><span>Güzel sanatlara gelince, meyve; kilimlere, halılara, dokumalara, oyalara, minyatürlere, hat sanatına, süsleme sanatına, çinilere, seramiğe, konut mimarisine, natürmortlara, mezar taşlarına, sabun şekillerine yansıyor.</span></p>
<p><span>***</span></p>
<p><span>Meyveli bilmecelerimiz, meyveli atasözlerimiz de var. Kimisi pek kıvrak: “Mantosu yeşil, düğmesi siyah, entarisi kırmızı, bunu bilin kimin kızı? (cevap: karpuz)”, “Zerdaliden kaval olmaz, al zurnadan haberi”.</span></p>
<p><span>Günümüz yaşamında, günümüz konuşma biçiminde bilmecenin, hatta atasözünün, yeri kalmadı gibi bir şey. Günümüzün sosyal ve entellektüel değerleri, kalıp sözlerin tekrarı yerine yaratıcılığı yeğliyor. Ben de yaratıcılıktan yana olan bu gelişmeyi son derece olumlu karşılıyorum.</span></p>
<p><span>Peki, bilmeceler yaşamımızdan çıkıp giderken yerini ne doldurdu diye düşünüyorum. Bilmecelerin yerini galiba gazetelerdeki bulmacalar ve televizyonlardaki bilgi yarışmaları aldı. Bilmece üzerine yapılan çalışmalar, atasözü üzerine yapılan çalışmalar işlek bir dil biriminin incelenmesi anlamını taşımıyor. Bilmeceler ve atasözleri kültür tarihine malzeme teşkil ediyor ve bu yönüyle ve bu bakış açısıyla dikkatlerimizi talep ediyor.</span></p>
<p><span>***</span></p>
<p><span>Çocukluğumda, kağıdı katlayarak “elma, armut, kel Mahmut” resmi çizerdik. Katlanan kağıdın katları açılınca önce elma armuda dönüşür, armudun ardından da sivri takkeli kel Mahmut ortaya çıkardı. Perde arkasını keşif türünden bir oyun. Meyvenin esoterik ve bilinç altı yönü meyve fallarında, rüya tabirlerinde yerini alıyor.</span></p>
<p><span>***</span></p>
<p><span>Sporda olduğu gibi edebiyatta da yarışmalar mevzu bahis oluyor. Münazara türündeki eserlerde taraflar meziyetlerini, üstünlüklerini sergileyerek, karşı tarafı neredeyse hakarete varacak ölçüde zemmedip birbiriyle yarışıyorlar. Sohbetü’l-Esmar (Meyvelerin Sohbeti), hıyarın tadının manda etine benzetildiği, ayvanın da nefretten ve kinden renginin sarardığının söylendiği ve, bu minval, meyvelerin birbiriyle yarıştığı bir eser.</span></p>
<p><span>***</span></p>
<p><span><em>İlimon ektim taşa<br>
Bitmedi kaldı kışa…<br>
</em></span></p>
<p><span><em>Dut dibinde yatarım<br>
Beşli martin atarım…<br>
</em></span></p>
<p><span><em>Kızılcıklar oldu mu,<br>
Selelere doldu mu?…<br>
</em></span></p>
<p><span><em>Fındık serdim harmana<br>
Ne darıldın yar bana…</em></span></p>
<p><span>Bir de bu türkülerin çalındığı enstrümanların yapımında kullanılan meyve ağaçlarından söz etmeli. Erik ağacı; kaval, zurna, ney yapımına elverişli. Zeytin ağacı cilâlanınca olağanüstü desen zenginliğine sahip, bu sebeple kaplamalarda tercih ediliyor. Armudun akustiği güzel, çünkü sık dokulu. Zerdali, oyma tekneli sazların gövdelerinde kullanılıyor:</span></p>
<p><span><em>Oy bağlama bağlama, zerdali dalı mısın?<br>
Yanık yanık çalarsın, benden sevdalı mısın?</em></span></p>
<p><span>Osmanlı hukuku, toprak mülkiyeti ile yetiştirilen ağacın mülkiyetini bir birinden ayırırdı. Meyve ağaçları -toprak kime ait olursa olsun- ağacı dikip yetiştirene veya herhangi bir yabanî ağacı aşılayıp ehlîleştiren kimseye aitti. Bugün de, Cumhuriyet kanunlarında yer almasa da, halk arasında böyle bir anlayış mevcuttur. Orta Çağ Avrupa nizamnamesinde ise tam tersine bir anlayış vardı: Meyve ağaçları toprakla birlikte toprak sahibinin malıydı.</span></p>
<p><span>Ayva baharlarının, elma baharlarının açtığı, nar baharlarının da açmaya hazırlandığı şu mevsimde Kültür Tarihimizde Meyve yazılarını ilgiyle okuyacağınızı düşünüyorum.</span></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Prof. Dr. Emine Gürsoy-NASKALI</strong></span></a>
</p><p><span><span><strong>Alıntı Kaynak:</strong> </span>Turkish Studies,International Periodical For the Languages, Literatüre and History of Turkish or Turkic Volume 3/5 Fall 2008</span></p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Eski Bozkır Devlet Ve Toplum Hayatında Kadının Konumu</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/eski-bozkir-devlet-ve-toplum-hayatinda-kadinin-konumu</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/eski-bozkir-devlet-ve-toplum-hayatinda-kadinin-konumu</guid>
<description><![CDATA[ Eski Bozkır Devlet Ve Toplum Hayatında Kadının Konumu
Tarihin başlangıcından beri kadın ve erkek, her devirde, her coğrafyada, her kültürde birbirlerini tamamlayarak yaşamış ve varlığını sürdürmüştür. Bu tamamlayış esnasında bazen biyolojik ve fiziksel nedenlerden ötürü cinsiyete dayalı iş bölümü yapılmış, bazen kadın oldukça ön plana çıkmış, anaerkil kültürler ortaya çıkmış ve doğurganlığı sebebiyle kutsallık atfedilip tanrıçalaştırılmıştır. Ancak bazen de geri planda yaşamını sürdürmek […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c497968598.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:43 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Eski, Bozkır, Devlet, Toplum, Hayatında, Kadının, Konumu</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/05/Okan-Acil.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/eski-bozkir-devlet-ve-toplum-hayatinda-kadinin-konumu.html">Eski Bozkır Devlet Ve Toplum Hayatında Kadının Konumu</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Okan AÇIL</strong></span></a>
</p><p>Tarihin başlangıcından beri kadın ve erkek, her devirde, her coğrafyada, her kültürde birbirlerini tamamlayarak yaşamış ve varlığını sürdürmüştür. Bu tamamlayış esnasında bazen biyolojik ve fiziksel nedenlerden ötürü cinsiyete dayalı iş bölümü yapılmış, bazen kadın oldukça ön plana çıkmış, anaerkil kültürler ortaya çıkmış ve doğurganlığı sebebiyle kutsallık atfedilip tanrıçalaştırılmıştır. Ancak bazen de geri planda yaşamını sürdürmek zorunda kalmış hatta köle, değersiz bir eşya, hiçbir hakkı olmayan bir nesne olarak görülmüştür. Tabi ki bu farklılıklar yaşanılan toplumun anlayışına, dönem şartlarına ve coğrafyaya göre değişip gelişmiştir. Çok eski devirlerden beri, devlet kurma geleneğine sahip olan bozkır topluluklarında da çeşitli faktörlerin etkisiyle kadına ait bir yer, bir konum oluşmuştur. Büyük bozkır devletleri olan İskitler (Sakalar), Sarmatlar, Hunlar ve Göktürkler dönemlerinde kadının nasıl algılandığına bakmadan önce, dönem ve coğrafyanın ana hatlarını çizmek gerekmektedir.</p>
<p>Yapılan araştırmalar ve arkeolojik buluntular, M.Ö. 8. yüzyılda Orta Asya’dan çıkıp M.Ö. 7. yüzyılın ilk çeyreğinde Asur sınırına kadar ulaşarak önemli bir güç haline gelen İskitlerin, Tuna Nehri’nden Çin’in batı sınırlarına kadar uzanan sahaya yayıldıklarını göstermektedir.<a href="https://www.altayli.net/eski-bozkir-devlet-ve-toplum-hayatinda-kadinin-konumu.html#_edn1" name="_ednref1"><sup>[1]</sup></a> M.Ö. 5. yüzyılın ortalarına gelindiğinde ise, Sarmatların, varlığını görmekteyiz. Zamanla büyük bir güç haline gelen Sarmat toplulukları Karadeniz’in kuzeyindeki bozkırlarda İskitlerin egemenliğine son vererek kendi egemenliklerini ilan etmişlerdir.<a href="https://www.altayli.net/eski-bozkir-devlet-ve-toplum-hayatinda-kadinin-konumu.html#_edn2" name="_ednref2"><sup>[2]</sup></a> Hunlar ise, Büyük Hun (Asya) ve Avrupa Hun olmak üzere tarihte iki büyük devlet kurmuştur. İlk kez bütün Türkleri tek bayrak altında toplamışlar ve Avrupa’nın bugünkü etnik yapısını oluşturan kavimler göçünde ana unsur olarak bulunmuşlardır. Hunların çok daha eski devirlerden beri Çin kaynaklarında adları geçmekteyse de, devletin kuruluşu olarak M.Ö 220 Tuman zamanı temel alınır. Bunu Hun devri için başlangıç kabul edip, Daha sonraki devirlerde kurulan Avrupa Hunlarının 469 senesindeki yıkılışını son kabul ettiğimizde, farklı devletlerde olsalar da Hunların bu devrede, Orta Asya’dan Orta Avrupa’ya kadar olan bölgede, siyasi yaşamını sürdürdükleri ifade edilebilir. Tarihte Türk adını ilk kez devlet adı olarak kullanmış olan Göktürkler ise Bumin Kağan (542-552) döneminde kuruluşunu gerçekleştirmiş ve 745 senesinde yıkılıncaya kadar, Orta Asya ve Çin’de hâkimiyet sürmüş bir Türk devletidir. Dönem ve coğrafya ana hatlarıyla bu şekilde olmakla beraber, yaklaşık 1500 yıllık bir dönemde, Çin’den, Orta Avrupa’ya kadar olan bölgeyi kapsamaktadır.</p>
<p><span>Sosyal Konumu</span></p>
<p>Bu geniş coğrafyada, oldukça uzun zaman diliminde kurulup yaşayan bozkır toplumlarında kadının yerinin oldukça önemli olduğunu görmekteyiz. Kadın, sosyal ve siyasi hayatın her noktasında aktif olarak yer almış, saygı görmüş ve değer verilip, korunmuş bireyler olarak sosyal yaşamlarını devam ettirmişlerdir.</p>
<p>İskit toplum yapısının önemli özelliklerinden biri kadınların bağımsız ve önemli rollere sahip bireyler olmasıydı.<a href="https://www.altayli.net/eski-bozkir-devlet-ve-toplum-hayatinda-kadinin-konumu.html#_edn3" name="_ednref3"><sup>[3]</sup></a> Sabit bir yerleşim yerine sahip olmayan İskitler arabalar içinde yaşamaktaydı. Bir yerden başka bir yere göç ederlerken kadınlar iki ya da üç çift öküzün çektiği arabalarda, erkekler ise at üstünde onların yanında gitmekteydiler.<a href="https://www.altayli.net/eski-bozkir-devlet-ve-toplum-hayatinda-kadinin-konumu.html#_edn4" name="_ednref4"><sup>[4]</sup></a> Kadınların araba içinde seyahat edip, erkeklerin at üstünde onlara eşlik etmesinin, değerli görülen varlığın korunması içgüdüsüyle yapılan bir davranış olduğu düşüncesini doğurmaktadır. Günlük hayatlarında ise İskit kadınları aktif olarak yer almaktaydılar. Zira İskit kadınları günlük yaşamında yoğun olarak at yetiştirmeyle uğraşmaktaydılar.<a href="https://www.altayli.net/eski-bozkir-devlet-ve-toplum-hayatinda-kadinin-konumu.html#_edn5" name="_ednref5"><sup>[5]</sup></a> Dönemin şartları gereği erkeklerin savaşta oldukları zamanlarda, eğer kendileri de savaşa katılmamışlarsa, sürülerin ve evin idaresini üstlenmek temel görevlerindendi.<a href="https://www.altayli.net/eski-bozkir-devlet-ve-toplum-hayatinda-kadinin-konumu.html#_edn6" name="_ednref6"><sup>[6]</sup></a></p>
<p>Sarmatlarda da kadınlar benzer şekilde, toplum içinde özgür ve erkeklerle eşit iş ve hakka sahip olmuşlardı. Sarmatlarda kadınların yaşantısı Sarmat erkeklerinden pek de farklı değildi. Barış zamanında avlanıp, savaş zamanında savaşa giderek toplumda kendilerini kabul ettirmişlerdir. Erkeklerle birlikte veya tek başlarına at binip, av yapabilmişlerdi. Giyimlerinde de erkeklerle hemen hemen aynı durumdaydılar. Sarmat kadınları, aynı erkekleri gibi pantolon giymekteydi.<a href="https://www.altayli.net/eski-bozkir-devlet-ve-toplum-hayatinda-kadinin-konumu.html#_edn7" name="_ednref7"><sup>[7]</sup></a> Sarmat toplum yaşamında, kadın-erkek farklılığına dayalı cinsiyetçi davranış görülmemiş, kadınlar toplumun özgür bireyleri olarak tüm faaliyetlere katılabilmişlerdir.</p>
<p>Hun ve Göktürk devirlerinde de bağımsız bireyler olarak yaşayan kadınlar, erkekler ile aynı iş ve hakka sahiplerdi. Eski Türk toplumunda kadınlar, hakları olmayan, pasif bir grup değildi. Gumilev, Eski Türk devletlerinde kadına karşı şövalyelere yaraşır tarzda bir saygı olduğunu, çadıra giren oğulun babadan, yani erkekten önce, anaya yani kadına saygı gösterdiğini belirtmektedir.<a href="https://www.altayli.net/eski-bozkir-devlet-ve-toplum-hayatinda-kadinin-konumu.html#_edn8" name="_ednref8"><sup>[8]</sup></a> Evinde babadan önce saygı gösterilen Türk kadınına toplum içinde de benzer şekilde muamele edilmiş, “altun özük” (bedeni altın gibi kadın), “ertini özük” (bedeni inci gibi kadın), “arık” (temiz), “silig” (namuslu)<a href="https://www.altayli.net/eski-bozkir-devlet-ve-toplum-hayatinda-kadinin-konumu.html#_edn9" name="_ednref9"><sup>[9]</sup></a> gibi güzel sıfatlarla anılıp, iltifat görmüştür.</p>
<p>Cinsiyet ayrımının yapılmadığı (biyolojik zorunluluklar sebebiyle olanlar dışında) eski Türk toplumunda kadın ve erkek eşit haklara sahip olarak yaşamını sürdürmekteydi. Kadınlar erkeklerden köşe bucak saklanan, evin harem kısmına kapatılıp orada yaşatılan bireyler değillerdi. Aksine toplum yaşamında büyük serbestliğe sahip durumdaydılar. Eski Türk kadını yönetim dâhil her türlü devlet memuriyetinde bulunabilir, ata binebilir, avlanabilir, dövüşebilir, güreş tutabilir ve hatta şaman ayini düzenlemek gibi dini görevleri de üstlenebilirdi.<a href="https://www.altayli.net/eski-bozkir-devlet-ve-toplum-hayatinda-kadinin-konumu.html#_edn10" name="_ednref10"><sup>[10]</sup></a> Günlük hayata ve sportif faaliyetlere de katılabildikleri bilinmektedir. Çevgan adlı futbol benzeri bir oyun ile golf ya da poloya benzeyen çeşitli top oyunlarına Türk kadınları, Hunlardan beri katılıp oynamaktaydı.<a href="https://www.altayli.net/eski-bozkir-devlet-ve-toplum-hayatinda-kadinin-konumu.html#_edn11" name="_ednref11"><sup>[11]</sup></a></p>
<p>Toplumda bu şekilde aktif olan Türk kadınının aile içindeki durumuna baktığımızda da benzer bir algı olduğunu görürüz. Namus ve iffetine son derece düşkün olan eski Türk kadını her şeyden önce erkeğin “evdeşi” yani ev arkadaşı idi. Türk erkekleri eşlerine “görklüm” yani güzelim şeklinde, kadınları da onlara “bey” diye seslenirlerdi. Ev dâhil ailenin bütün varlığı, eşlerin ortak malı kabul edilirdi. Kadın, eşiyle birlikte ailenin bütün faaliyetlerine katılım gösterirdi. Ev içinde hâkimiyet kadına aitti.<a href="https://www.altayli.net/eski-bozkir-devlet-ve-toplum-hayatinda-kadinin-konumu.html#_edn12" name="_ednref12"><sup>[12]</sup></a> Hun ve Göktürk kadınının, sosyal hayatta sahip olduğu önem ve görevlerinden başka, aile hayatında da bazı başka konum ve görevleri de vardı. Her şeyden önce, Türk kadını aile hayatında erkekle eşit durumdaydı. Kadınlar evinde, çadırında, arabasında ve atı üzerinde hep erkekleri ile beraberdi. Çocukların bakımından ve büyütülmesinden, baba ile beraber aynı derecede sorumluydu. Yemek pişirmek, temizlik yapmak, çocuklara bakmak, koyunları sağmak, sütten elde edilen yiyecekleri hazırlamak, dikiş dikmek, keçe yapmak, kumaş dokumak, çadırı kurup sökmek ve bazen kocasının atını eyerlemek kadının ev içindeki başlıca görevleri arasındaydı.<a href="https://www.altayli.net/eski-bozkir-devlet-ve-toplum-hayatinda-kadinin-konumu.html#_edn13" name="_ednref13"><sup>[13]</sup></a> Arkeologlar, Hunların ilk faaliyette bulunduğu Ordos Platoları ile çevre bölgelerde çok sayıda ve hepsi de bronzdan yapılmış yemek pişirme aletleri, kaşıklar, çaydanlıklar, kazanlar ve bardaklar bulmuştur. Selenga Nehri yakınındaki Noin Ula Dağları’nda ise Kozlov ve ekibi M.Ö. II. ve I. yüzyıla ait Noin Ula 6 nolu kurganında çeşitli kaplar, içinde et pişirilmiş bronz tencere, kulpları hayvan biçiminde çaydanlık gibi günlük hayatta ev içinde kadınların yemek yapmakta kullandığı araç gereçler bulmuştur.<a href="https://www.altayli.net/eski-bozkir-devlet-ve-toplum-hayatinda-kadinin-konumu.html#_edn14" name="_ednref14"><sup>[14]</sup></a></p>
<p>Günlük hayatta kadınlar temizlik ve yemek işlerinden başka, koyun tüylerini bükerek dokurlar, elbiseler yaparlar, halı ve kilim gibi dokuma ürünlerini üretirlerdi. Evde çocukları ile meşgul olup bunların dışında çadırın kurulup sökülmesi, deri işleri, tereyağı ve peynir üretimi gibi işlerle uğraşırlardı.<a href="https://www.altayli.net/eski-bozkir-devlet-ve-toplum-hayatinda-kadinin-konumu.html#_edn15" name="_ednref15"><sup>[15]</sup></a> Türk kadını üretime bu şekilde katılarak, ev ekonomisi yönünden de evini desteklemekteydi. Dönemin ve yaşayışın gereği olarak savaş önemli bir rol oynadığından, savaş zamanlarında evin idaresi için lazım olan bütün şeyleri tedarik etme görevini de üstlendiklerini görüyoruz. Savaş zamanlarında oluşan bu sorumluluk durumu, barış zamanlarında da iş bölümüyle devam etmekteydi.</p>
<p>Hunlar kendi toplumlarında kadın ile erkek arasında bir fark gözetmiyorlardı.<a href="https://www.altayli.net/eski-bozkir-devlet-ve-toplum-hayatinda-kadinin-konumu.html#_edn16" name="_ednref16"><sup>[16]</sup></a> Toplum hayatında kadın bir bereket kaynağı, han, hakan ve cengâverlerin önünde saygıyla eğildikleri bir şeref abidesi olarak görülmüştür.<a href="https://www.altayli.net/eski-bozkir-devlet-ve-toplum-hayatinda-kadinin-konumu.html#_edn17" name="_ednref17"><sup>[17]</sup></a> Hunlar, hayatlarının her devresinde, her işlerinde kadına bir yer ve söz hakkı vermişlerdir. Erkeğin tamamlayıcısı olan kadının dâhil olmadığı hiçbir iş yoktu. Ayrıca toplum içerisinde saygı ve itibar görmüşler, sosyal hayatta da aktif olmuşlardı. Priskos’taki şu kayıtlarda; “Attila yaklaştığında kızlar karşılamaya çıktılar. Uzun beyaz tüller altında yedi kız ilerliyordu. Bu tüller o kadar uzundu ki uçlarını da iki kız tutuyordu. Bu tül sırası da epey çok olup bütün kızlar İskit şarkıları söylüyorlardı.”<a href="https://www.altayli.net/eski-bozkir-devlet-ve-toplum-hayatinda-kadinin-konumu.html#_edn18" name="_ednref18"><sup>[18]</sup></a> bu durumun en güzel örneğini görmekteyiz. Bir sefer dönüşü Atilla’yı karşılamaya çıkan Hun kadın ve kızları, bir şölen havası içerisinde karşılama yapıp şarkılar söylemiştir. Görüldüğü üzere kadın, kapalı bir mekânda tutularak yaşamaktan çok uzaktır.</p>
<p>Göktürk toplumunda kadının konumuna baktığımızda da aynı Hunlarda olduğu gibi yüksek bir değer gördükleri karşımıza çıkmaktadır. Yaşadıkları çağa göre oldukça üstün bir konumda olan Göktürk kadınına her daim saygı ile yaklaşılırdı. Cinsiyet ayrımının hukuk üzerindeki etkisi hiçbir şekilde büyük olmamıştır. Kadın, kocasından bağımsız ayrı bir hukuka sahip olmuştur.<a href="https://www.altayli.net/eski-bozkir-devlet-ve-toplum-hayatinda-kadinin-konumu.html#_edn19" name="_ednref19"><sup>[19]</sup></a></p>
<p>Bahsedilen dönemden günümüze kadar gelen yazılı kaynaklar da kadına verilen önem ve toplumdaki yerine dair bilgiler içermektedir. Göktürkler dönemine ait, Türklüğün en eski ve en önemli eserlerinden biri olan Orhun Yazıtları’nın bir parçası olan ve 734 yılında ölen Bilge Kağan adına, 735 yılında oğlu Tenri Kağan tarafından diktirilen yazıtta geçen, “Yukarıda Türk Tanrısı, Türk milleti yok olmasın diye, millet olsun diye, babam İltiriş Kağanı, annem İlbilge Hatunu yukarı tutup kaldırdı.”<a href="https://www.altayli.net/eski-bozkir-devlet-ve-toplum-hayatinda-kadinin-konumu.html#_edn20" name="_ednref20"><sup>[20]</sup></a> ifadesinde, İltiriş Kağan ile İlbilge Hatun adları aynı cümlede eşit olarak kullanılmıştır. Türk milletinin yok olmaması için Türk Tanrısı tarafından verilen lütuf ikisine birden verilmiştir. Anne ile babanın, yani kadın ile erkeğin aralarında -mecburi olan cümle içi sıralamadan başka- bir öncelik ya da farklılık belirtilmemesi ve bu derecede önemli bir görevin kadın ile erkeğe birlikte verilmesi dönemin Türk toplumunda cinsiyetçi ayrımın olmadığını düşündürmekte ve kadının toplumdaki önemini ortaya koymaktadır.</p>
<p>Bilge Kağan, başka bir yerde ise; “Sizler anam Hatun, hala ve teyzelerim, ablalarım, kadınlarım ve kızlarım” şeklindeki hitabı bu görüşü teyit etmektedir.<a href="https://www.altayli.net/eski-bozkir-devlet-ve-toplum-hayatinda-kadinin-konumu.html#_edn21" name="_ednref21"><sup>[21]</sup></a> Bundan başka, Göktürk kitabelerinde kadınların bilgeliği göze çarpmakta “Annem İlbilge Hatun” ifadesi ile bu bilgeliğe dikkat çekilmektedir. Anne (kadın) tanrıçalara benzetilerek “Umay gibi annem” ifadesi ile yüceltilmiş, kadına gösterilen saygının ve sevginin ifadesi olarak tanrıçaya benzetilmiştir.<a href="https://www.altayli.net/eski-bozkir-devlet-ve-toplum-hayatinda-kadinin-konumu.html#_edn22" name="_ednref22"><sup>[22]</sup></a> Bu tür hitaplar aynı zamanda, toplumda kadının isim sahibi bireyler olarak algılandığını göstermektedir. Sadece Göktürk yazıtlarında yer alan bu ifadeler bile bahsedilen dönemde kadının toplumsal mevkiini gözler önüne sermeye yeterlidir.</p>
<p>Eski Türk topluluklarının sözlü edebi ürünleri olan destanlarına bakıldığında kadınların toplum içindeki mevkiinin oldukça yüksek olduğu görülmektedir. Türk mitolojisine göre kadın kâinatın yaratılışının kilit noktasıdır. Buna göre; kâinat yaratılmadan önce her yer denizdi. Bu âlemde yalnız yaratıcı-tanrı diyebileceğimiz Kayra Han Ülgün Ata vardı. Yalnızlıktan usandığı bir sırada, denizde “Akine” yani “Beyaz Anne” göründü. İşte Ülgün Ata, Akine’yi görüp ondan aldığı ilhamla kâinatı yarattı. Akine olmasa erkek tanrı Ülgün Ata ilhamsız kalıp, hiçbir şey yaratamayacaktı. Yine Altay Dağ silsilesinde birçok destanda konu olan kadın adını taşıyan bir dağ olduğunu bilinmektedir. Bu Kadın dağı Altay Türklerinin kadınlık şerefine diktikleri bir abide olarak görülmüştür.<a href="https://www.altayli.net/eski-bozkir-devlet-ve-toplum-hayatinda-kadinin-konumu.html#_edn23" name="_ednref23"><sup>[23]</sup></a> Genel olarak bakıldığında da birçok destanda kahramanlar, başlarına gelen felaketlerden, eşlerinin ya da kız kardeşlerinin sadakat ve gayretleri sayesinde kurtulur.<a href="https://www.altayli.net/eski-bozkir-devlet-ve-toplum-hayatinda-kadinin-konumu.html#_edn24" name="_ednref24"><sup>[24]</sup></a> Eski Türk kadınının toplumdaki bu yüksek derecesi, toplumun her kademesinde olduğu gibi yaşayışın bir yansıması olan sanat alanında da kendisini göstermiş, kadına verilen öneme ve toplumdaki yerine dair bilgiler aktarmıştır.</p>
<p>Kendileri ile çağdaş toplumların algılarından örnekler vermek bozkırlı kadının sahip olduğu konumu gözler önüne sermeye yardımcı olacaktır. Eski Çin toplumunun hukuku ve adetleri, kadınları birey olarak kabul etmezdi. Bu sebeple kadınlar isim sahibi olamaz ve numaralar ile çağırılırdı. 5. Ve 10. yüzyıllar arası İngiliz toplumunda ise kadınların Hristiyanlığın kutsal kitabı olan İncil’e el sürmeleri yasaktı. Ayrıca İngiliz erkekleri, eşlerini ticaret malzemesi yapma hakkına sahipti.<a href="https://www.altayli.net/eski-bozkir-devlet-ve-toplum-hayatinda-kadinin-konumu.html#_edn25" name="_ednref25"><sup>[25]</sup></a> Kendileriyle çağdaş olan bu toplumlar ile karşılaştırıldığında, bozkır kadınının kutsal kitaba el süremeyip, ticaret malzemesi olarak görülmek bir tarafa, dini törenler yönetebildiklerini ve savaşta dahi düşman eline geçmesinin büyük utanç sayıldığını, adeta el üstünde tutulduklarını görmekteyiz.</p>
<p><span>Siyasi Konumu</span></p>
<p>Bozkır devletlerinde toplumsal konumları itibarı ile yüksek bir noktada bulunan kadınlar, siyasi alanda da bu yüksek mevkilerini korumuşlardır. Bozkır kadınları devletleri içerisinde ufak memuriyetlerden başka yönetici olarak da siyasi alanda boy gösterebilmişti. Sarmatlarda yukarıda anlatıldığı üzere kadınların yaşantısının erkeklerinkinden çok farklı olmaması yani barış zamanında ava gidip, savaş zamanında düşmanla mücadele edebilmeleri, toplumda kendilerini kabul ettirmelerine ve bu durumda en üst düzeyde yönetici olabilmelerine temel oluşturuyordu. Yönetici Sarmat kadınına Amage’yi örnek gösterebiliriz. M.Ö. 2. yüzyılın başlarından itibaren Karadeniz’in kuzeyindeki bozkırlarda egemen güç Sarmatlar olmuştu. Bu dönemde Karadeniz’in kuzey kıyılarında Grek koloni şehirleri vardı. Kırım İskit hükümdarının Gelibolulara düşmanca davranışı onların Sarmatlardan yardım istemesine neden olmuştu. Bu durum üzerine Sarmatların başındaki Amage, İskit hükümdarına bu faaliyetlerden vazgeçmesi için emir göndermişti.<a href="https://www.altayli.net/eski-bozkir-devlet-ve-toplum-hayatinda-kadinin-konumu.html#_edn26" name="_ednref26"><sup>[26]</sup></a> Gene yönetici bozkır kadınına Herodotos’un bahsettiği Tomris’i örnek göstermek mümkündür. Herodotos’un kaydettiğine göre, Hazar Denizi’nin gündoğusunda yer alan uçsuz bucaksız ovanın büyük bir bölümünü Massagetler tutmaktadır ve bunlar kocasının ölümünden sonra tahta geçmiş olan Tomris adlı bir kadının idaresi altında yaşamaktadır.<a href="https://www.altayli.net/eski-bozkir-devlet-ve-toplum-hayatinda-kadinin-konumu.html#_edn27" name="_ednref27"><sup>[27]</sup></a> İlhami Durmuş yaptığı araştırmalar sonucunda, üç ayrı grup halinde teşkilatlanmaya sahip olan İskitlerin, bir kolunun hükümdarının söz konusu Tomris olduğunu ortaya koymaktadır.<a href="https://www.altayli.net/eski-bozkir-devlet-ve-toplum-hayatinda-kadinin-konumu.html#_edn28" name="_ednref28"><sup>[28]</sup></a></p>
<p>Hun ve Göktürk devletlerinde de kadının yönetimde söz hakkı olduğunu görmekteyiz. Eski Türk devletlerinde, kağan ya da hanın yanında olan imparatoriçeye hatun, kadın ya da hanım denirdi.<a href="https://www.altayli.net/eski-bozkir-devlet-ve-toplum-hayatinda-kadinin-konumu.html#_edn29" name="_ednref29"><sup>[29]</sup></a> Hatunlar devlet yönetiminde söz sahibidirler ve geleceğin hükümdarlarının annesi olacak olmaları dolayısıyla özel bir yere sahiptirler. Devlet yönetiminde hatunluk hukukuna sahip Türk kadınının, eşinin yanında bir yeri ve söz hakkı bulunmaktaydı. Hükümdarın yanında hatunu resmi törenlere katılmış, elçileri karşılamış ve yeri geldiğinde devletini temsil ederek adeta bir diplomat vazifesi görmüştür.<a href="https://www.altayli.net/eski-bozkir-devlet-ve-toplum-hayatinda-kadinin-konumu.html#_edn30" name="_ednref30"><sup>[30]</sup></a> Bununla beraber zaman zaman boyları üzerinde çok etkili olabilmiş ve devlet içinde yüksek görevlere gelebilmişlerdi. Hatta idari konularda zaman zaman, eşleri olan kağanların önlerine geçtiklerini de görmekteyiz.<a href="https://www.altayli.net/eski-bozkir-devlet-ve-toplum-hayatinda-kadinin-konumu.html#_edn31" name="_ednref31"><sup>[31]</sup></a> Roux’a göre, Göktürk Yazıtları hatunların devletin kuruluşunda aldıkları rolü ısrarla belirtmektedir. Hatun, han ya da kağan ile birlikte devletin çatı kirişini meydana getirmektedir ve devlet için vazgeçilmez görünür. İmparatorluğun kaderi kağanınkine olduğu gibi, hatunlarınkine de bağlıdır.<a href="https://www.altayli.net/eski-bozkir-devlet-ve-toplum-hayatinda-kadinin-konumu.html#_edn32" name="_ednref32"><sup>[32]</sup></a></p>
<p>Hun kadını idarede ve yönetimde erkek ile beraber aynı iş ve hakka sahipti. Hunların, Çinliler ile olan ilişkileriyle alakalı olan belgeler, devlet işlerinde yani yabancı elçilerin kabullerinde, kengeşlerde, kurultaylarda, ibadet ve ayinlerde, barış ve savaş meclislerinde, tören ve şölenlerde kadının, hakanın yanında hazır bulunup, devleti kağanla beraber temsil ettiğini ve idari – siyasi konularda görüşlerini belirtebildiklerini kaydetmektedir. Türk bozkır devletlerinde kadınların bu şekilde idarede yer almış olmaları onların toplumda kendilerini kabul ettirmiş bireyler olduklarını, kendilerine çağdaş olan Hindistan, Çin ve İran toplumlarında olanın aksine hiç de aşağı bir konumda bulunmadıklarının göstergesidir.<a href="https://www.altayli.net/eski-bozkir-devlet-ve-toplum-hayatinda-kadinin-konumu.html#_edn33" name="_ednref33"><sup>[33]</sup></a> Yönetimdeki Türk kadını örneklerini bu dönemde bolca bulmak mümkündür. Asya Hunları zamanında, Çin İmparatorlarından Kao’nun, Hun kuşatmasından kurtulabilmek ve Mo-tun’un hatununun aracılığını elde edebilmek için, söz konusu hatuna gizli olarak çok değerli hediyeler gönderdiğini bilinmektedir. Bu rica üzerine hatun doğabilecek olumlu ve olumsuz durumları değerlendirip harekete geçer ve Mo-tun ile konuşup, onu kuşatmayı kaldırmaya ikna eder. Burada Çin İmparatoru’nun, Mo-tun’un hatununu kendisine denk sayarak muhatap aldığını, çare olarak gördüğünü ve yardım dilediğini, hatunun da yönetimdeki hukukunu kullandığını görüyoruz. Ayrıca Hun kadınının komşu devletler ve devlet idaresi hakkında analiz yapabilecek kadar, derin ve gerçek bilgilere sahip olması da oldukça önemlidir. Demek ki hatunlar devlet adamları gibi eğitim alıp, yetiştiriliyordu.<a href="https://www.altayli.net/eski-bozkir-devlet-ve-toplum-hayatinda-kadinin-konumu.html#_edn34" name="_ednref34"><sup>[34]</sup></a></p>
<p>Asya Hunları’nın Çinlilerle olan ilişkilerindeki belgelerde, Türk Hakanı yanında hatunun da resmen yer aldığı ve devleti bu ikisinin birden temsil ettiği de yer almıştır. Daha sonraki dönemde Avrupa Hunlarına elçi olarak gelen Bizanslı yazar Priskos da Attila’nın huzuruna çıkışını anlatırken, Attila’nın eşi Rekka’nın kendisini karşıladığını yazar.<a href="https://www.altayli.net/eski-bozkir-devlet-ve-toplum-hayatinda-kadinin-konumu.html#_edn35" name="_ednref35"><sup>[35]</sup></a> Hun ülkesine gelen elçiler bu sebeple hatuna da hediyeler getirirdi. Hatunda elçileri kabul edip görüşürdü. Hükümdarın eşi olan hatun dışında başka kadınların da devlet teşkilatında yeri vardı. Attila’nın kardeşi Bleda’nın ölümünden sonra, eşi bulundukları köyün yöneticisi olmuş ve bir Bizans elçilik heyetini kabul etmiştir.<a href="https://www.altayli.net/eski-bozkir-devlet-ve-toplum-hayatinda-kadinin-konumu.html#_edn36" name="_ednref36"><sup>[36]</sup></a> Görüldüğü üzere Hun toplumunda kadının idare üzerindeki söz hakkı sadece kağanın eşi ile sınırlandırılmamış, diğer soylu kadınlar da, hanedan üyesi eşi vefat ettikten sonra bile, yöneticilikte bulunup, idareye ortak olabilmişlerdir. Bu durum Hun toplumunda hukukun, erkek ile sahip olunup, erkek olmayınca kaybedilen bir değer olmadığının en güzel örneklerinden biridir.</p>
<p>Göktürk toplumunda devlet idaresinde baktığımızda kadının önemli bir noktada olduğunu görmekteyiz. Aynı Hunlarında olduğu gibi Göktürklerde de kadın devlet idaresinde oldukça önemli roller oynamıştır. Kağanın karısı olan hatun, devlet işlerinde kocasıyla birlikte söz sahibidir ve idareye ortaktır. Hatunlar elçileri kabul edip, büyük törenlere katılım gösterirdi. Emirnamelerin yalnız kağan namına değil, kağan ve hatun namına ortak imza edilmesi gerekirdi. Sadece kağan veya sadece hatun adına imzalanıp, mühürlenmiş emirnameler geçersiz sayılırdı. Resmi yazışmalarda kağanın hatundan ayrılmaması, kadının aile hayatındaki öneminden ileri gelmektedir.</p>
<p>Kadının devlet idaresindeki yerine ek olarak üzerine düşen bazı görevleri de bulunmaktaydı. İdari görevleri arasında, teşkilatı devam ettirmek, memurları tayin etmek, halkını refaha kavuşturmak, ülkesini büyütmek, zenginleştirmek ve orduları sevk ve idare etmek yer almaktaydı. Hatun yapılacak antlaşmalarda da büyük rol oynamaktaydı. 585 ve 615 yıllarına ait vesikalardan anlaşıldığı üzere Göktürk hatunları, Çin ile olan ilişkilerde devreye girerek kağanları etkilemişlerdi.<a href="https://www.altayli.net/eski-bozkir-devlet-ve-toplum-hayatinda-kadinin-konumu.html#_edn37" name="_ednref37"><sup>[37]</sup></a> Gene bu duruma başka bir örnek olarak, 623 senesinde İl Kağan’ın, Çin’e elçi göndererek, İmparatora bir Çinli prensesle evlenmek istediğini bildirmesini gösterebiliriz. İmparator buna karşılık İl Kağan’a, Ma-i şehrini kuşatmaktan vazgeçerse bu işin olacağını söyler. Bunun üzerine İl Kağan kuşatmadan vazgeçmek ister. Fakat karısı Hatun buna karşı çıkıp, baskınlara devam edilmesi yönünde buyruk verir ve sonuçta Hatun’un dediği olur.<a href="https://www.altayli.net/eski-bozkir-devlet-ve-toplum-hayatinda-kadinin-konumu.html#_edn38" name="_ednref38"><sup>[38]</sup></a> Görüldüğü gibi bazı durumlarda devlet idaresinde kadın, erkeği etkileyerek daha etkin konumda bulunabilmiştir.</p>
<p>Göktürklerde yönetimdeki kadınlara, Arap istilası sırasında, Tuğ-Şad küçük olduğu için Buhara hükümdarlığı yapan annesini örnek gösterebiliriz. Bu hatun 15 yıl kadar tahtta kalmış, hâkimiyet süresi boyunca Araplarla uzun süre mücadele etmiş ve savaş-barış ilişkilerini yürütmüştür. Bununla da yetinmeyip, diplomatik faaliyetlere de girişmiş ve 719 senesinde Çin’e elçi göndererek Araplara karşı yardım talebinde bulunmuştur.<a href="https://www.altayli.net/eski-bozkir-devlet-ve-toplum-hayatinda-kadinin-konumu.html#_edn39" name="_ednref39"><sup>[39]</sup></a> Gene 734 senesinde Bilge Kağan vefat ettiğinde yerine geçen Tenri Kağan’ın devleti, Bilge Kağan’dan dul kalan büyük hatundan aldığı tavsiyelere göre yönetmiş olması<a href="https://www.altayli.net/eski-bozkir-devlet-ve-toplum-hayatinda-kadinin-konumu.html#_edn40" name="_ednref40"><sup>[40]</sup></a> idarede kadının daha etkin olduğu durumlara başka bir örnektir.</p>
<p>Bu devirlerde yönetimdeki Türk kadını hakkında sahip olduğumuz örnekleri çoğaltabiliriz. Saydığımız örnekler bize gösteriyor ki, Hun ve Göktürk devirlerinde kadın yönetimde erkek ile beraber bulunmakla kalmıyor, devletin çıkarlarının zedeleneceği durumlarda karar mercii olarak görülüp emirleri uygulanıyor ve yetkisi kağanın önüne geçiyordu.</p>
<p><span>Askeri Konumu</span></p>
<p>Bozkır devletlerinde kadın, yönetimde, dini görevlerde ve her türlü devlet memuriyetinde bulunmaktan başka aile ve toplum hayatında da önemli roller üstlenmekteydi. Bu hak ve sorumluluklarına ek olarak askeri alanda da faaliyet göstermekteydiler. İskit kadınları hakkında antik çağ yazarlarının genel değerlendirmesi, “askeri harekâtlarda eşleriyle birlikte bulunan cesur bayanlara sahipler” şeklinde olmuştur. Savaşlara katılan İskit kadınları tıpkı erkekler gibi savaş taktikleri kullanmaktaydılar. İskitler savaş taktiği gereği geri çekilirken bile at üzerinde dönerek çok keskin atışlar yapabilirlerdi ki bunu sadece erkekler değil, kadınlar da yapabilmekteydi.<a href="https://www.altayli.net/eski-bozkir-devlet-ve-toplum-hayatinda-kadinin-konumu.html#_edn41" name="_ednref41"><sup>[41]</sup></a> Kadınların ata binebilip, ok atabildiğini ve at üstünde kargı savurabildiği de bilinmektedir.<a href="https://www.altayli.net/eski-bozkir-devlet-ve-toplum-hayatinda-kadinin-konumu.html#_edn42" name="_ednref42"><sup>[42]</sup></a> Ayrıca kadınlar savaş zamanlarında, erkeklere ve kadınlara komutanlık da yapmışlardı.<a href="https://www.altayli.net/eski-bozkir-devlet-ve-toplum-hayatinda-kadinin-konumu.html#_edn43" name="_ednref43"><sup>[43]</sup></a> İdarede bahsettiğimiz Massaget hükümdarı Tomris’in komutanlık yaptığını da görmekteyiz. M.Ö. 528 yılında Pers Kralı Kyros’un üzerlerine gelmesi sonucu, Tomris komutasındaki Massagetler, Persler ile büyük bir savaş yapmış ve bu savaşın sonunda Tomris, Kyros’a karşı galip gelerek onun hayatına son vermiştir.<a href="https://www.altayli.net/eski-bozkir-devlet-ve-toplum-hayatinda-kadinin-konumu.html#_edn44" name="_ednref44"><sup>[44]</sup></a> Tabi ki kadınların tüm bunları yapabilmesi, yani erkek ile eşit durumda çarpışabilmesi ve silah kullanmayı öğrenebilmesi için küçük yaşlardan itibaren en az erkeğin aldığı kadar savaş eğitimi alması gerekiyordu. Dolayısıyla yaşam tarzı ile alakalı olarak, kadın ve erkeğin aynı anda savaşması gerektiğinden buna hazırlıklı oluyorlardı. Bu amaçla İskit kadını asker olarak yetiştirilmiş ve silah eğitimi almıştı. Savaşlarda kadınların sayısı ve kuvveti önemli bir unsur olmuştu.<a href="https://www.altayli.net/eski-bozkir-devlet-ve-toplum-hayatinda-kadinin-konumu.html#_edn45" name="_ednref45"><sup>[45]</sup></a></p>
<p>İskitlerin ardılı olan Sarmatlarda da kadın askeri faaliyetlere dahildi. Yiğitçe düşmana karşı savaşan Sarmat kadınları hiçbir zaman tamamen ev hanımı olmamışlardı. Yaşantı olarak erkeklerden çokta farklı bir hayatı olmayan kadınlar silah kullanmayı iyi derecede bilmekte ve savaş zamanında düşmanla mücadele etmekteydi.<a href="https://www.altayli.net/eski-bozkir-devlet-ve-toplum-hayatinda-kadinin-konumu.html#_edn46" name="_ednref46"><sup>[46]</sup></a> Yukarıda yönetici Sarmat kadınına örnek olarak verdiğimiz Amage’nin, bir anlaşmazlık sebebiyle küçük süvari birliğinin başında bulunan İskit hükümdarının karargâhına gidip, orada İskit hükümdarının hayatına son verdiği bilinen bir hadisedir.<a href="https://www.altayli.net/eski-bozkir-devlet-ve-toplum-hayatinda-kadinin-konumu.html#_edn47" name="_ednref47"><sup>[47]</sup></a></p>
<p>Hun ve Göktürk toplumlarında da askeri alana baktığımızda kadınların önemsenip korunduğunu ve aktif olarak görev aldıklarını görmekteyiz. Söz konusu toplumlarda, kadınların savaşta düşman eline geçmesi büyük bir utanç sayılırdı. Bu sebeple savaş zamanlarında kadınların güvenlik altına alınması ihmal edilmezdi. Türk erkeğine kadını, her sahada olduğu gibi, savaş alanlarında da destek olmuştur. Kadınlar bu dönemlerde de erkekler gibi savaşçı yetişmiş olup çoğu zaman erkekler ile beraber savaşa katılmışlardır.<a href="https://www.altayli.net/eski-bozkir-devlet-ve-toplum-hayatinda-kadinin-konumu.html#_edn48" name="_ednref48"><sup>[48]</sup></a> Hun kadını, idaredeki ve aile içindeki görevlerinin yanında, savaşlara da katılmış, erkekten askeri anlamda da bir farklılığa uğratılmamıştır. Hem Asya Hunlarında, hem de Avrupa Hunlarında kadın, erkeği ile beraber ordu birlikleri içinde, hareket halindeki birliklerin bir ferdi olarak askeri alanda boy göstermiştir.<a href="https://www.altayli.net/eski-bozkir-devlet-ve-toplum-hayatinda-kadinin-konumu.html#_edn49" name="_ednref49"><sup>[49]</sup></a></p>
<p>Göktürklere baktığımızda ise aynı Hunlarda olduğu gibi kadınların, erkeklerin yanında savaşlara girdiklerini görmekteyiz. Göktürk kadınları ata biner, silah kullanma talimleri yapar ve adanırlardı. Çinli bir şairin şiirinde at üstünde silah kullanarak avlanan Türk kadını şu şekilde anlatılmaktadır;</p>
<p><em><span>Genç kızlar at üstünde gülümsüyorlar,</span></em><br>
<em><span>Yüzleri Yeşim taşından tepsi gibi kıpkırmızı,</span></em><br>
<em><span>Kuşları ve hayvanları avlamak için süratle geliyorlar,</span></em><br>
<em><span>Çiçekler arasındaki ay, eğer üstündeki gençleri mest etmiş.</span></em><a href="https://www.altayli.net/eski-bozkir-devlet-ve-toplum-hayatinda-kadinin-konumu.html#_edn50" name="_ednref50"><sup>[50]</sup></a></p>
<p>Bu şiirde de vurgu yapılan Hun ve Göktürk kadınının, avcılıkla uğraşıp ata binme ve savaş meydanlarında erkekler ile birlikte görev yapma işleriyle uğraşabilmesi için, aynı erkekler gibi, çok küçük yaşlardan itibaren silah ve binicilik talimleri yapması gerektiği de şüphesizdir.</p>
<p><span>Hukuki Konumu</span></p>
<p>İskit ve Sarmatların hukuki uygulamaları hakkında maalesef derin bilgiye sahip değiliz. Ancak özel hukuk alanında özellikle evlenme konusunda bazı uygulamalara sahip olduklarını biliyoruz. Sahip olduğumuz bilgilere göre, İskit kadını evlenmek istediği kişiyi kendisi seçebilir ve bu tercihini açıkça belirtebilirdi. İskit kadınları bir düğün ya da şenlik sırasında kendisine uygun gördüğü erkeğe şarap badesi sunarak yaptığı seçimi belirtirdi. Nikah geleneklerine göre ise damat ve gelin, erkeğin kazanmak zorunda olduğu sembolik bir savaş düzenlemekteydi.<a href="https://www.altayli.net/eski-bozkir-devlet-ve-toplum-hayatinda-kadinin-konumu.html#_edn51" name="_ednref51"><sup>[51]</sup></a> Her ne kadar evlilik konusunda özgürlük ve seçimden bahsetsek de, savaşta üç düşman öldürmedikleri sürece bekar kalmak zorunda olduklarını da biliyoruz.<a href="https://www.altayli.net/eski-bozkir-devlet-ve-toplum-hayatinda-kadinin-konumu.html#_edn52" name="_ednref52"><sup>[52]</sup></a> Ayrıca bir kız evlendiği zaman, genel seferberlik ilan edilmediği sürece, at binmeyi bırakır, töre gereğince hayvan kurban etmeden kocalarıyla aynı evde oturamazlardı.<a href="https://www.altayli.net/eski-bozkir-devlet-ve-toplum-hayatinda-kadinin-konumu.html#_edn53" name="_ednref53"><sup>[53]</sup></a> Benzer şekilde Sarmat toplumunda da töre gereğince, bir kızın evlenebilmesi için bir düşmanı öldürmesi gerekmekteydi. Bu kurala sıkı sıkıya uyulmakta hatta bazı kızlar düşman öldüremediği için evlenemeden yaşlanmaktaydı.<a href="https://www.altayli.net/eski-bozkir-devlet-ve-toplum-hayatinda-kadinin-konumu.html#_edn54" name="_ednref54"><sup>[54]</sup></a> Dönemin ve coğrafyanın şartları gereği sürekli mücadele halinde olunduğundan böyle bir uygulamanın ortaya çıktığı düşünülebilir.</p>
<p>Hun ve Göktürk toplumlarının hukuki uygulamalarında da kadın göz önüne alınıp, dikkat edilen bir unsur olmuştu. Türk kadını, kadının hiçbir hakka sahip olmayıp, zayıf karakterli ve kötü kabul edildiği eski Hint hukukuna ya da sırf erkeklerin yemek yediği odada yemek yediği için ölümle cezalandırılabildiği Avusturalya toplumuna göre oldukça ileri düzeyde hukuki haklara sahipti.<a href="https://www.altayli.net/eski-bozkir-devlet-ve-toplum-hayatinda-kadinin-konumu.html#_edn55" name="_ednref55"><sup>[55]</sup></a> Bilhassa özel hukuk ve ceza hukuku ile alakalı uygulamalarda kendi çağdaşları arasında nadir görülebilecek hakları bulunmaktaydı.</p>
<p>Türk kadını özel hukuk alanında; evlenme, boşanma, mülkiyet, varislik ve miras konularında belli başlı bazı haklara sahip olmuştur. Evlilik genel anlamıyla, birbirini seven ve bir ömür beraber yaşamak isteyen erkek ve kadının birlikteliklerini toplum ve yasalar huzurunda ilan etmesidir. Türkçede izdivaç için kullanılan evlenme veya evlendirme tabirleri, evlenen erkek veya kızın baba ocağından ayrılarak ayrı bir ev meydana getirmesini ifade eder.<a href="https://www.altayli.net/eski-bozkir-devlet-ve-toplum-hayatinda-kadinin-konumu.html#_edn56" name="_ednref56"><sup>[56]</sup></a> Eski Türk toplumu evlilik konusunda bazı prensipler ve şartlara sahipti. Gerçekleştirilmesi düşünülen izdivaçta bu prensip ve şartlara uyulmak zorunluydu. Öncelikle evlilik konusunda kadına baskı ve zorlama yapılmaz, isteklilik ile yuva kurulurdu. Evliliklerde hem evlenenlerin, hem de anne-babaların rızası olmazsa olmazlardandı. Evlenen kişiler devrin şartlarına göre ayrı bir ev veya çadır kurarak, anne- babalarından ayrı yaşıyorlardı. Evlilik merasimi için belirli bir yaş şartı gözetilmez, küçük yaşlarda da veliler çocuklarının evlenmesini uygun görerek, evlendirebilirlerdi. Ancak bu gençlerin aynı evde karı-koca hayatına başlayabilmeleri için ergenlik çağlarına gelmeleri beklenirdi. <a href="https://www.altayli.net/eski-bozkir-devlet-ve-toplum-hayatinda-kadinin-konumu.html#_edn57" name="_ednref57"><sup>[57]</sup></a> Bu noktada belirtmek gerekir ki, her ne kadar karşılıklı rıza ve isteklilikten bahsetsek de, dönemin şartları gereği evliliklerde bazı gerekliliklerde söz konusu olmuştu. Mesela Göktürk toplumunda yüksek mevkideki bir kadın kendisinden aşağı durumda olan bir erkekle evlenemezdi. Kadın ve erkek eşit durumda olunca töre, isteyen erkeğe kızı vermeyi babaya emrederdi.<a href="https://www.altayli.net/eski-bozkir-devlet-ve-toplum-hayatinda-kadinin-konumu.html#_edn58" name="_ednref58"><sup>[58]</sup></a> Yine Göktürklerde, evlenme çağına gelen genç kız, kılıçla dövüşüp yendiği erkekle değil, yenildiği erkekle evlenirdi.<a href="https://www.altayli.net/eski-bozkir-devlet-ve-toplum-hayatinda-kadinin-konumu.html#_edn59" name="_ednref59"><sup>[59]</sup></a> Bu adet de aynı zamanda Göktürk kadınının silah kullanma alıştırmaları yaptığını – silah kullanmayı bildiğini de göstermektedir.</p>
<p>Türklerde genellikle tek eşlilik, yani “monogamie” mevcuttu<a href="https://www.altayli.net/eski-bozkir-devlet-ve-toplum-hayatinda-kadinin-konumu.html#_edn60" name="_ednref60"><sup>[60]</sup></a>, dolayısıyla kadınlık onuru kırılmazdı. Türk dilinde çoklu evlilik yani “polygamie” kelimesinin karşılığı yoksa da sonradan Türkler birkaç kadınla evlenmeyi kabul etmişlerdir. Fakat kadınlardan sadece biri baş kadın sayılırdı. Kocanın diğer zevceleri baş kadına hürmet ve itaat ederdi.<a href="https://www.altayli.net/eski-bozkir-devlet-ve-toplum-hayatinda-kadinin-konumu.html#_edn61" name="_ednref61"><sup>[61]</sup></a> Çok eşliliğin aslında bir sosyal yardım olduğu görüşünde bulunanlar da vardır.<a href="https://www.altayli.net/eski-bozkir-devlet-ve-toplum-hayatinda-kadinin-konumu.html#_edn62" name="_ednref62"><sup>[62]</sup></a> Toplumsal yaşamın bir uzantısı olan destanlarda da tek eşliliğin izleri görülmektedir. Türk destanlarında her kahramanın yalnız bir eşi vardır ve hiçbir şekilde birden fazla evliliğe işaret yoktur.<a href="https://www.altayli.net/eski-bozkir-devlet-ve-toplum-hayatinda-kadinin-konumu.html#_edn63" name="_ednref63"><sup>[63]</sup></a> Yeri gelmişken çok eşliliğin genel itibariyle yönetici sınıfa has bir durum olduğunu, topluma indirgenmiş örneklerinin yok denecek kadar az olduğunu belirtmekte yarar vardır.</p>
<p>Türk toplumunun evliliklerde uyguladığı önemli bir diğer kural ise boy dışından evlenmedir. Evliliklerde genel olarak bilindiği gibi boy dışından evlenme anlamına gelen “exogamie” esastı. Türklerde yakın kan akrabalığının evlenmeye mani olduğu, yani aile içi ilişkiye izin verilmediği gibi sütkardeşler arasındaki evliliğe de asla izin verilmezdi.<a href="https://www.altayli.net/eski-bozkir-devlet-ve-toplum-hayatinda-kadinin-konumu.html#_edn64" name="_ednref64"><sup>[64]</sup></a> Hunlar, sağlık açısından zararlı sonuçlar doğurması muhtemel olan yakın akrabalarla evlilikten uzak durmuşlar, boy dışından hatta boya dokuz göbekten bağlı olmayanla evlenmeye dikkat etmişlerdi.<a href="https://www.altayli.net/eski-bozkir-devlet-ve-toplum-hayatinda-kadinin-konumu.html#_edn65" name="_ednref65"><sup>[65]</sup></a> Hun ve Göktürk toplumlarında evliliklerde dikkat edilen boy dışından evlenme yasası da diğer toplumsal konularda olduğu gibi edebi alana yansımıştır. Destan ve efsanelerde evlilikler boy dışından evlilik yasasına uygun olarak yapılmış, özellikle Dede Korkut hikâyelerinde evlenme ve düğün adetlerinde egzogamik temeller görülmüştür.<a href="https://www.altayli.net/eski-bozkir-devlet-ve-toplum-hayatinda-kadinin-konumu.html#_edn66" name="_ednref66"><sup>[66]</sup></a> Kız kardeşler ile evlenmenin serbest olduğu İran-Sasani toplumunun aksine,<a href="https://www.altayli.net/eski-bozkir-devlet-ve-toplum-hayatinda-kadinin-konumu.html#_edn67" name="_ednref67"><sup>[67]</sup></a> bu temel aile veya soy içinde kadınların ve kız çocuklarının istismarının önüne geçen en büyük etkenlerden biri olmuştur.</p>
<p>Babaların vefatından sonra oğulların üvey anaları ile büyük biraderlerin vefatından sonra küçük biraderlerin yengeleri ile amcaların vefatından sonra yeğenlerin yengeleri ile evlenmesi de hukuki bir vazife olarak algılanırdı.<a href="https://www.altayli.net/eski-bozkir-devlet-ve-toplum-hayatinda-kadinin-konumu.html#_edn68" name="_ednref68"><sup>[68]</sup></a> Ailede yardımlaşma ve sosyal güvenlik esas olduğundan kalan eşlerle evlenilirdi. Hukuk tarihinde “levirat” olarak adlandırılan bu uygulamanın temelinde, başsız kalan ailenin tekrar bir çatı altında toplanması, dul kalan eşin ve çocukların bakım ihtiyaçlarının karşılanması ve himaye edilmesi, kadının rezaletten, fakirlikten ve kötü yola düşmekten uzak tutulup, korunması, aile mülkünün parçalanmasını önleme ve dul kalan kadının ölen kocasının ruhuna hizmet etmesini sağlamak<a href="https://www.altayli.net/eski-bozkir-devlet-ve-toplum-hayatinda-kadinin-konumu.html#_edn69" name="_ednref69"><sup>[69]</sup></a> düşünceleri yatmaktadır.</p>
<p>Hunlarda ve Göktürklerde dul kalan üvey ana ve yengeler ile evlenme âdeti olan levirat usulünün yaygın olduğunu görüyoruz.<a href="https://www.altayli.net/eski-bozkir-devlet-ve-toplum-hayatinda-kadinin-konumu.html#_edn70" name="_ednref70"><sup>[70]</sup></a> Hun ve Göktürk toplumlarında yaygın olan bu adet, kadının aşağılanması olarak görülmemekteydi ve toplumda yadırganmayıp haysiyetsiz bir durum olarak algılanmazdı. Aksine hiçbir şekilde cinsellik düşünmedikleri bu tür bir evliliği şeref sayıp, sadece saygı göstermek için yaparlardı. Çünkü bu yol ile yapılan evliliklerde yukarıda saydığımız faydalar gözetilerek, kadının perişan olması engellenirdi. Yeni koca, söz konusu olan dul eşe, çadırında bir yer ayırmak, karnını doyurmak ve kaderin kollarına terk etmemekle yükümlüydü.<a href="https://www.altayli.net/eski-bozkir-devlet-ve-toplum-hayatinda-kadinin-konumu.html#_edn71" name="_ednref71"><sup>[71]</sup></a> Burada hemen belirtmek gerekir ki levirat, kadın için bir zorunluluk olmaktan çok uzaktır. Kadının da isteyip, kabul etmesiyle gerçekleşen bir uygulamadır. Dul kalan kadın yakın akrabalardan biriyle evlenmeye zorlanmaz, eğer kendisi de isterse evlenirdi.<a href="https://www.altayli.net/eski-bozkir-devlet-ve-toplum-hayatinda-kadinin-konumu.html#_edn72" name="_ednref72"><sup>[72]</sup></a> Hayatın her alanında olduğu gibi, bu konuda da kadın söz sahibidir. Seçim hakkı elinden alınmamış, özgür iradesiyle karar vermesi beklenmiştir.</p>
<p>Evlenmenin bir diğer önemli şartı güveyin, gelinin velilerine bir miktar mal vermesiydi. Bu kız için verilen mala “kalın” denirdi. Bu mal genelde at veya koyunlardan oluşurdu.<a href="https://www.altayli.net/eski-bozkir-devlet-ve-toplum-hayatinda-kadinin-konumu.html#_edn73" name="_ednref73"><sup>[73]</sup></a> Kalının miktarı sabit bir bedel olmamakla beraber, tarafların sosyal ve iktisadi durumlarına göre söz kesme anında miktar belirlenirdi. En makbul kalın koyundan verilendi. Taraflar birkaç koyundan, yüzlerce koyuna kadar kalın belirleyebilirdi.<a href="https://www.altayli.net/eski-bozkir-devlet-ve-toplum-hayatinda-kadinin-konumu.html#_edn74" name="_ednref74"><sup>[74]</sup></a> Kalının ödenmesinde taksitlendirme imkânı da söz konusu olmuştur. Kalın, kızın çeyizin hazırlamak için babaya verilen kara mal, düğün masrafları için gene babaya verilen tüy mal, erkeğin nişanlısına verdiği hediye olan yelü ve kızın annesine damat tarafından verilen süt hakkı olmak üzere dört kalemden ibaretti.<a href="https://www.altayli.net/eski-bozkir-devlet-ve-toplum-hayatinda-kadinin-konumu.html#_edn75" name="_ednref75"><sup>[75]</sup></a> Kalının tamamı ödenmedikçe düğün yapılmazdı. Kalın karşılığında kızın ailesi de bir miktar çeyiz hazırlayıp evlenme sırasında teslim etmek zorundaydı. Kararlaştırılan tarihte çeyiz hazır olmazsa, erkek önceden ihtarda bulunup süre vermek şartıyla kızı kaçırma hakkına sahipti.</p>
<p>Evlenmek için kalın ödeme mecburiyetinin olmasına rağmen, evlenme bir alım satım işlemi olarak görülmediği gibi kalında kızın fiyatı olarak görülmezdi. Evliliklerde kalın ödenmesi konusunda araştırmacıların genel kanısı, kızın yetiştirilmesi için yapılan masrafların karşılığı olduğu yönündedir.<a href="https://www.altayli.net/eski-bozkir-devlet-ve-toplum-hayatinda-kadinin-konumu.html#_edn76" name="_ednref76"><sup>[76]</sup></a> Ayrıca evlilikten vazgeçilmesi ve boşanma gibi konularda kalının varlığı önemli bir faktör olmuştur. Kalın verildikten sonra, düğün gerçekleşmeden evlilik kararından çeşitli durumlar sebebiyle vazgeçilirse kalının iadesi söz konusu olmaktaydı. Bu geri ödemeyle alakalı bazı düzenlemeler vardı. Evlilik gerçekleşmeden henüz nişanlı durumdayken birliktelik bozulmaya karar verildiğinde, nişanı bozan erkek tarafıysa kalın kız tarafında kalır, kız tarafı ise kalın tamamen iade edilirdi. Nişanlı kız babası evindeyken, nişanlısı ile karılık münasebeti olmadan önce ölürse, kalın talep edilemez ve verilmiş kısmı iade edilirdi. Nişanlılar arasında cinsel münasebet olmuşsa, kız düğünden önce ölmüş olsa bile kalın ödenir. Eğer damat adayı düğünden önce vefat ederse, damadın kardeşi onun yerine geçme hakkına sahip olurdu. Ancak kız bu duruma itiraz etme hakkına sahipti. Eğer damadın kardeşi ile evlenmek istemezse kız tarafı, gene kalını iade etmek durumunda kalırdı.<a href="https://www.altayli.net/eski-bozkir-devlet-ve-toplum-hayatinda-kadinin-konumu.html#_edn77" name="_ednref77"><sup>[77]</sup></a></p>
<p>Evlilikle alakalı sahip olduğu hak ve gördüğü değerin yanında eski Türk kadınının boşanma hakkı da bulunmaktaydı. Çeşitli sebeplerden dolayı karı ve koca arasındaki bitmiş olan ilişki sürdürülmeye çalışılmaz, taraflar sebeplerini dile getirip boşanma isteklerini belirtir ve boşanırlardı. Boşanma veya eşinin ölümü üzerine dul kalmış olan kadına “tul, boş uragut, tul uragut, kuzuz, tugsak” denmekteydi.<a href="https://www.altayli.net/eski-bozkir-devlet-ve-toplum-hayatinda-kadinin-konumu.html#_edn78" name="_ednref78"><sup>[78]</sup></a> Aynı günümüzde olduğu gibi, eski Türk aile hayatında da evliliğin sonlandırılması arzu edilmeyen bir durum olsa da kadın mutsuz veya yürümeyen bir evliliği ölene kadar yürütmek zorunda değildi. Kadının boşanma hakkı vardı ancak keyfi bir şekilde evini terk edemez, istediği zaman toplanıp babasının evine geri dönemezdi. Uygun sebepler ortaya çıktığında kadın boşanma talebini dile getirebilir ve boşanabilirdi. Kocasının kendisine kötü davranış göstermesi, kocasının başka bir kadınla gayrimeşru ilişkide bulunması ve kocanın cinsel iktidarsızlığı gibi aile temelini sarsan durumlarda kadın boşanmak isteyebilir ve boşanırdı.<a href="https://www.altayli.net/eski-bozkir-devlet-ve-toplum-hayatinda-kadinin-konumu.html#_edn79" name="_ednref79"><sup>[79]</sup></a></p>
<p>Boşanma işlemi gerçekleşip evlilik sona erdiğinde, malların (çeyiz ve kalın) iadesinde kusur sorumluluğu kabul edilmişti. Boşanma kocanın kabahati sonucunda olursa, koca verdiği kalını geri talep edemezdi ve karısının çeyiz olarak getirdiği malı da iade etmeye mecbur olurdu. Boşanma kadının kusuru neticesinde olduğu zamanlarda ise kalın erkeğe iade edilir ve çeyiz erkekte kalırdı. Evliliğin karşılıklı rıza ile son bulduğu durumlarda ise erkek çeyizi, kadın ise kalını iade ederdi.<a href="https://www.altayli.net/eski-bozkir-devlet-ve-toplum-hayatinda-kadinin-konumu.html#_edn80" name="_ednref80"><sup>[80]</sup></a> Günümüz evlilik sözleşmelerine benzerlik gösteren bu uygulama, evlilik öncesi kız tarafına verilen kalının sadece kadının bedeli ya da yetiştirme ücreti olarak algılanmaması gerektiğini göstermektedir. Kalının varlığı; evliliğin daha sağlam zemine oturtulması, keyfi boşanmaların önüne geçilmesi gibi amaçlara hizmet etmesi ve hem erkek hem kadın için boşanmaktan caydırıcı bir unsur olması açısından önemlidir. Bir noktada evliliğin sigortası olarak da görülebilir.</p>
<p>Evlenme ve boşanma konularındaki özgürlük ve hak sahipliklerinin yanında, eski Türk kadınının mülk edinme, varislik ve miras hakkı da bulunmaktaydı. Türk ailesinde, aile içinde kadının kendine ait mülkü vardı. Mal ayrılığı rejimi uygulanan ailede, evlenen kadının baba evinden getirmiş olduğu çeyiz malı üzerinde kocanın hiçbir tasarruf hakkı yoktu Kadın kendi mal varlığı üzerinde dilediği gibi tasarrufta bulunabilirdi.<a href="https://www.altayli.net/eski-bozkir-devlet-ve-toplum-hayatinda-kadinin-konumu.html#_edn81" name="_ednref81"><sup>[81]</sup></a> Aile dışında da kadının taşınır ve taşınmaz mallar üzerinde de tasarruf hakkı vardı. Hatunların kendilerine ait sarayları-köşkleri, hizmetlileri ve malları vardı. Attila’nın Hatununun sarayda kendisine ait süslü ve gösterişli bir köşkte oturması, kendi hizmetine bakan özel erkânı olması ve Bleda’nın eşinin yönettiği köyün sahibesi olması<a href="https://www.altayli.net/eski-bozkir-devlet-ve-toplum-hayatinda-kadinin-konumu.html#_edn82" name="_ednref82"><sup>[82]</sup></a> mülkiyet hakkına işaret etmektedir.</p>
<p>Varislik ve miras meselesine baktığımızda bu konularda da Hun ve Göktürk kadınının geniş haklara sahip olduklarını görülmektedir. Bütün medeni milletlerin hukukunda olduğu gibi eski Türk toplumlarında da kanuni varislik (succesio abinesta) ve vasiyetname neticesinde varislik (hereditas testamentaria) olmak üzere iki tür varislik vardı.<a href="https://www.altayli.net/eski-bozkir-devlet-ve-toplum-hayatinda-kadinin-konumu.html#_edn83" name="_ednref83"><sup>[83]</sup></a> Hun ve Göktürk dönemlerinde daha çok kanuni varislik görülmekte, vasiyetname yolu ile varisliğin örneklerine Uygur döneminde rastlanılmaktadır.</p>
<p>Anne – babanın ya da eşin vefatından sonra kadın varis olarak görülmüş ve mirastan hak ettiği payı almıştır. Hun ve Göktürkler’de miras ve varislik konusunda geçerli olan hükümler şu şekildeydi. Prensip olarak ana ve babaların bütün çocuklarının mirasta hissesi vardır. Öncelikle her baba, evlenen oğullarına bir çadır/ev ve mal vermekte, evlenen kızlarına ise çeyiz adı altında bir miktar mal vermekteydi. Babanın sağlığında evlenip kendi evini kuran erkekler ile çeyizini alıp evlendirilmiş kızların mirasta hakkı yoktu. Baba evinin varisi en küçük oğuldu. Bu küçük oğul evlendikten sonra dahi baba evinde kalarak, ebeveynlerin vefatından sonra çadırın ve geriye kalan malların sahibi olmaktaydı. Göktürkler’de en küçük kardeş miras olarak kışlak toprağın varisidir. Diğerleri ise taşınabilir mallara varistir. Bunların içinden zeki ve cesur olana atlar, diğerlerine ise koyunlar düşerdi. Ev genelde küçük kardeşe kalmaktaydı. Eski Türk devletlerinde yöneticiliklerde, “kut” yani egemenlik kudreti de bir miras konusuydu ve buna en layık olan sahip olurdu, kız çocukları dâhil, hükümdarın her çocuğunun buna hakkı vardı.<a href="https://www.altayli.net/eski-bozkir-devlet-ve-toplum-hayatinda-kadinin-konumu.html#_edn84" name="_ednref84"><sup>[84]</sup></a> Bir devletin en yüksek dereceli miras konusu olan yönetme hakkının varisliğinde bile Türk kadınının hakkı olup, hisse sahibi olması oldukça dikkat çekicidir.</p>
<p>Eşini kaybeden kadın kocanın vefatından sonra, kocasının malından 1/4 alır, bazı topluluklarda bu hissenin 1/5 olduğunu görüyoruz. Kızların hisseleri de 1/10 olarak tespit edilmiştir. Buna ek olarak miras paylaştırılmadan önce kadının getirmiş olduğu çeyiz kocasının verdiği kalından fazla olmuş ise bu aradaki farkı da alırdı. Baba evinde kalan ve babanın servetine varis olan erkek, annesinin veya varsa üvey annesinin giderlerini karşılamaya, evlenmemiş kız kardeşlerine sahip çıkıp evlendirmekle yükümlüdür. Buna karşılık kız kardeşleri evlendiği zaman alınacak kalın ona ait olur.<a href="https://www.altayli.net/eski-bozkir-devlet-ve-toplum-hayatinda-kadinin-konumu.html#_edn85" name="_ednref85"><sup>[85]</sup></a> Evin reisi öldükten sonra bile Türk kadını mağdur edilmemiş, hayatını devam ettirebilmesi için mirastan paylarını alabilmişlerdir. Ayrıca baba ocağını tüttürmeye devam eden en küçük oğulun anne, üvey anne ve evlenmemiş kız kardeşlerine bakıp, evlendirme yükümlülüğü oldukça önemlidir. Her ne kadar bu babasız kalmış kızların evlenince aldıkları kalını erkek kardeşlerine vermek zorunda olmaları veya evlenip gitmiş kızların mirastan pay alamamaları bir ayrım gibi görünse de benzer durum erkek çocuklar için de geçerlidir. Yetim kalan kızı evlendirip kalını alan erkek kardeş ödenen kalına sahiptir ancak evlendikleri zaman kız kardeşlerine çeyiz vermek zorundadırlar. Aynen evlendiği zaman çeyiz alıp giden kız çocukların mirasta hisse sahibi olamadıkları gibi, babasından mal alarak ayrılıp müstakil bir ev kurmuş olan oğullar da mirastan pay alamazdı. Görüldüğü üzere miras ve varislik konusunda da kadının erkekten çok büyük bir farkı yoktur. Cinsiyet üzerine yapılmış haksızlık derecesinde bir uygulama bulunmamaktadır ve mümkün olduğunca kadın erkek ayrımı yapılmadan her bireye eşit davranılmaya çalışılmaktadır.</p>
<p>Bozkır devletlerinin ceza uygulamalarında kadın ile alakalı olarak İskitler için sadece Herodotos’un aktardıklarına göre ve oldukça yetersiz bilgilere ulaşabilmekteyiz. Buna göre, İskit hükümdarı, emri altındakilerden birine, suçu dolayısıyla, ölüm cezası verdiği zaman, suçluyla beraber varsa erkek çocukları da öldürülür ancak kız çocuklarına dokunmazdı.<a href="https://www.altayli.net/eski-bozkir-devlet-ve-toplum-hayatinda-kadinin-konumu.html#_edn86" name="_ednref86"><sup>[86]</sup></a> Sebebini net olarak bilmediğimiz bu uygulamada kin ya da kan davası güdülmesinin önüne geçilmek istenmiş ya da ceza bir soy kurutma cezası olduğu için kız çocukları tehdit unsuru olarak görülmeyip idam edilmemiş veya kadınlara pozitif ayrımcılık yapılmış olabilir.</p>
<p>Hun ve Göktürk dönemleri için ise şunlar söylenebilir; Hun ve Göktürk devletlerinde toplumda düzeni ve asayişi sağlamak bazı suçlara karşı belli başlı cezalar verilirdi. Kaynaklardan anlaşıldığına göre, Türkler ceza sözcüğü yerine “kıyın, kın” sözcüklerini, suç ve günah anlamlarına karşılık olarak da “yazuk” kelimesini kullanmışlardı.<a href="https://www.altayli.net/eski-bozkir-devlet-ve-toplum-hayatinda-kadinin-konumu.html#_edn87" name="_ednref87"><sup>[87]</sup></a></p>
<p>Eski Türk Ceza Hukuku kadının toplum içindeki aktif yaşantısını destekler nitelikte gelişmişti. Kadınların sosyal hayatlarında rahat etmeleri ve kendilerini güvende hissetmeleri için uygulamalar bulundururdu. Kadına karşı istenmeyen fiillere girişilmesini önlemek adına caydırıcı cezalar uygulanırdı. Söz konusu toplumlarda vatana ihanet, isyan, cinayet ve ordudan kaçmak ağır suçlardan sayılırdı. Evli kadınla zina yapmak ve cinsel saldırıda bulunmak da ağır suçlar arasına eklenerek vatana ihanet ve cinayet ile bir tutulmuştu. Genç ve bekâr bir kızı baştan çıkaran, kandıran ve kirleten erkek ağır mal-mülk ödeme cezasına mahkûm edilir ve mağdur kızla evlendirilirdi.<a href="https://www.altayli.net/eski-bozkir-devlet-ve-toplum-hayatinda-kadinin-konumu.html#_edn88" name="_ednref88"><sup>[88]</sup></a> Mağdurenin kendisine karşı böyle çirkin bir fiil de bulunmuş kişiyle evlendirilmesi, tabi ki olumsuz bir olaydır ancak söz konusu kızın genç ve bekâr olduğu göz önüne alındığında, devam edecek hayatını bir nebze daha kolaylaştırmaya yönelik bir uygulama olduğu düşünülebilir. Ceza uygulamaları ana hatlarıyla bu şekilde olmakla beraber, kadının sosyal hayatını rahat sürdürüp tehditlerden uzak tutulması için caydırıcı cezalar verildiğini görüyoruz. Bu uygulamalarla kadın-erkek ilişkileriyle ve kadına karşı girişilebilecek istenmeyen davranışlarla aile kurumunun, kadının kutsallığının ve onurunun yıpratılması önlenmeye çalıştığı görülmektedir.</p>
<p><span>Sonuç</span></p>
<p>Eski Türk erkeğinin hayatında olmazsa olmazı üç şey vardı; atı, kadını ve silahı. Zorlu bozkır yaşantısında hayatta kalabilmek için en önemli iki unsur olan at ve silahın değerini tartışmaya gerek yoktur. İşte Türk kadını bu hayati unsurların yanına konulup atasözlerine, destanlara hatta komşu devletlerin edebi eserlerine konu olacak kadar el üstünde tutulup değer görmüştür. Kadın alınıp satılan bir mal, hiçbir hakka-hukuka sahip olmayan köle veya adsız bir nesne olarak değil, günümüz anlayışına çok yakın hatta daha ileri ölçüde haklara sahip bireyler olarak algılanmıştır. Yaşadıkları toplumdaki bu sosyal konum içinde Türk kadını hem anne, eş, kardeş, kız olarak yaşamış hem de yönetici, diplomat ve toprağını savunan bir asker olarak görev yapmıştır. Kendi zamanının ve hatta kendinden sonraki dönemlerin toplumlarından çok daha gelişmiş hukuki ve sosyal haklara sahip olan Türk Kadını toplum içinde hayatını bu statüde sürdürmüştür.</p>
<p>Bozkır Türk kavimlerinde kadın, İskit döneminden itibaren gelişmiş haklara sahip olmuş ve değer görüp el üstünde tutulmuştur. Kadının bu konumu daha sonraki Sarmat döneminde de devam etmiştir. Bozkır kadını, aktif olarak devlet memurluğunda bulunarak, elçilik, askerlik ve hatta yöneticilik yapıp, dini törenler düzenlemişlerdir. Aile içinde erkekle aynı iş ve hakka sahip olup, kocasıyla beraber her faaliyete katılmış, aynı sorumlulukların altına girmiştir. Kadın bu meziyetleri ve girişkenliği ile kendisini toplumda birey olarak kabul ettirmeyi başarmıştır. Onurlu bozkır kadını savaş meydanlarında da erkeğini ve toprağını yalnız bırakmayıp vatan müdafaasında bulunmuş, yurdu için canını vermeyi göze almıştır.</p>
<p>Hun ve Göktürk dönemlerinde yaşamış Türk kadını, isim sahibi bireyler olduğu gibi, güzel sıfatlarla anılırdı. Yaşanılan devrin, coğrafyanın ve insan yapısının getirdikleri neticesinde şekillenen toplum içindeki kadın algısı oldukça gelişmiş düzeydeydi. Savaş meydanları dâhil hayatın her alanında erkeğiyle aynı noktada duran Türk kadını için eve kapatılmak açıklama yapmaya bile gerek olmayan bir konudur. Yüce Türk kadını, kadınlığını hiçbir zaman mazeret olarak görmeyip, gereken her konu ve durumda vazifeye atılmıştı. Kadının bu girişkenliği ve cesareti de toplumda kabul görüp, saygıya değer bulunmuştu. Siyasi ve sosyal konularda hor görülüp, geri planda tutulmayarak hakları verilmişti. Hukuki uygulamalarda kadının varlığı kabul edilmişti. Yasa ve töreler onların aktif konumlarını destekleyip, hayatlarını daha rahat geçirmelerini sağlayacak şekilde belirlenmişti. Biyolojik yapısı gereği oluşan durumlar için kadın hor görülmez, basit sebeplerle cezalandırılmazdı. Bilindiği gibi kız evlat sahibi olmak kötü bir durum olarak görülmezdi. Evlenme, miras ve diğer konularda açıklandığı üzere gelişmiş haklara sahipti. Kadın kutsal ve temiz kabul edilirdi, mitolojilerinde, kâinatın yaratılışı konusunda bile üstün bir rol sahibidir. Eski Türkler, kadını bir alım satım nesnesi olarak görmek bir yana, savaşta düşman eline geçmesini bile büyük bir utanç sayıp, tek eşliliği ana prensip saymıştır. Cinsiyet ayrımı, ev içinde ya da iktisadi hayattaki ağır işlerin erkekler tarafından yapılmasından başka hemen hemen görülmemiş ve hiçbir devirde sosyal hayata kadını olumsuz etkileyecek şekilde yansımamıştır.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Okan AÇIL</strong></span></a>
</p><p>İnönü Üniversitesi, Fen – Edebiyat Fakültesi, Tarih Bölümü, Araştırma Görevlisi.</p>
<p><strong>Alıntı Kaynak:</strong> Cappadocıa Journal Of Hıstory And Socıal Scıences Yıl: 2016 Sayı: 6</p>
<hr>
<div><span><strong><span>Kaynaklar</span></strong></span></div>
<div><span>♦ AHMETBEYOĞLU, Ali, Avrupa Hun İmparatorluğu, Türk Tarih Kurumu, Ankara, 2001.</span></div>
<div><span>♦ AHMETBEYOĞLU, Ali, Sorularla Eski Türk Tarihi, Yeditepe, İstanbul, 2014.</span></div>
<div><span>♦ ARSAL, Sadri Maksudi, Türk Tarihi ve Hukuk, Türk Tarih Kurumu, Ankara, 2014.</span></div>
<div><span>♦ AVCI, Mustafa, Türk Hukuk Tarihi Dersleri, Mimoza Yayınları, Konya, 2012.</span></div>
<div><span>♦ AYDIN, M. Akif, Türk Hukuk Tarihi, Beta Yayıncılık, İstanbul, 2012.</span></div>
<div><span>♦ BAYKARA, Tuncer, Türk Kültür Tarihine Bakışlar, AKM, Ankara, 2001.</span></div>
<div><span>♦ CİN, Halil – Gül Akyılmaz, Türk Hukuk Tarihi, Sayram Yayınları, Konya, 2013.</span></div>
<div><span>♦ DONUK, Abdülkadir, “Çeşitli Topluluklarda ve Eski Türklerde Aile”, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih, Sayı 33, s. 147-168.</span></div>
<div><span>♦ DURMUŞ, İlhami, İskitler, Akçağ, Ankara, 2012.</span></div>
<div><span>♦ DURMUŞ, İlhami, İskitler (Sakalar), Genelkurmay, Ankara, 2008.</span></div>
<div><span>♦ DURMUŞ, İlhami, “İskit İmparatorluğu’nun Yıkılış Nedenleri”, Akademik Bakış, Cilt 1, Sayı 2, Ankara, 2008, s. 199-214.</span></div>
<div><span>♦ DURMUŞ, İlhami, Sarmatlar, Akçağ, Ankara, 2012.</span></div>
<div><span>♦ DURMUŞ, İlhami, “ Sarmatlar “, Türkler, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara, 2002, s.972-991.</span></div>
<div><span>♦ DURMUŞ, İlhami, Türk Tarihinin Öncüleri; Bilge Kağan, Alp Er Tonga, Tomris, Mo-tun, Attila, Akçağ, Ankara, 2013.</span></div>
<div><span>♦ FENDOĞLU, Hasan Tahsin, Türk Hukuk Tarihi, Filiz Kitabevi, İstanbul, 2000.</span></div>
<div><span>♦ GALİP, Reşit- Yusuf Akçura, Mehmet Tevfik vd., Türk Tarihinin Anahatları, TTK, Ankara, 2014.</span></div>
<div><span>♦ GOLDEN, Peter B., Türk Halkları Tarihine Giriş, ( Çev. Osman Karatay), Ötüken Yayınları, İstanbul, 2014.</span></div>
<div><span>♦ GROUSSET, Rene, Stepler İmparatorluğu, ( Çev. Halil İnalcık ), TTK, Ankara, 2011.</span></div>
<div><span>♦ GÜLENSOY, Tuncer, Barbar Türkler, Akçağ Yayınları, Ankara, 2011.</span></div>
<div><span>♦ GUMİLEV, L.N., Eski Türkler, ( Çev. Ahsen Batur ), Selenge Yayınları, İstanbul,2013.</span></div>
<div><span>♦ GUMİLEV, L.N., Hunlar, ( Çev. Ahsen Batur ), Selenge Yayınları, İstanbul, 2013.</span></div>
<div><span>♦ GÜLTEPE, Necati, Türk Kadın Tarihine Giriş, Ötüken Yayınları, Ankara, 2013.</span></div>
<div><span>♦ GÜNGÖR, Harun, “Göktürk Kitabeleri ve Uygur Metinlerinin İnsani Değer ve Hukuk Açısından İncelenmesi’’, Türklerde İnsani Değerler ve İnsan Hakları, cilt 1, TKHV, İstanbul, 1992, s.201-221.</span></div>
<div><span>♦ HERODOTOS, Tarih, (Çev. Mümtekim Ökmen), Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2012.</span></div>
<div><span>♦ İNAN, Abdülkadir, Makaleler ve İncelemeler I – II, TTK, Ankara, 1998.</span></div>
<div><span>♦ İNAN, Afet, Tarih Boyunca Türk Kadınının Hak ve Görevleri, MEB, İstanbul, 1975.</span></div>
<div><span>♦ İYİGÜN, Nami Cem, Türklerin, Etnik Kültürel ve Tarihi Kökleri, Papillon Yayınları, İstanbul.</span></div>
<div><span>♦ İZGİ, Özkan, Orta Asya Türk Tarihi Araştırmaları, Türk Tarih Kurumu, Ankara, 2014.</span></div>
<div><span>♦ KAFESOĞLU, İbrahim, Türk Milli Kültürü, Ötüken Yayınları, İstanbul, 2007.</span></div>
<div><span>♦ KOCA, Salim, Türk Kültürünün Temelleri II, Kültür Yayınları, Ankara, 2010.</span></div>
<div><span>♦ KOÇAK, Kürşat, “Bozkır Kültüründe Bronz’un (Tunç) Ortaya Çıkışı ve İşlenip Yayılması”, Türk Dünyası Araştırmaları, Sayı 218, s. 103-116</span></div>
<div><span>♦ LIU MAİ-TSAI, Çin Kaynaklarına Göre Doğu Türkleri, (Çev. Ersel Kayaoğlu-Deniz Banoğlu), Selenge Yayınlan, İstanbul, 2011.</span></div>
<div><span>♦ LİGETİ, Lajos, Bilinmeyen İç Asya, (Çev. Sadrettin Karatay), TDK Yayınları, Ankara, 1986.</span></div>
<div><span>♦ OĞUZ, Yunus, Eski Türkler Üzerine Araştırmalar ve Gumilev’in Eleştirisi, İleri Yayınları, İstanbul, 2012.</span></div>
<div><span>♦ ONAT, Ayşe- Sema Orsoy-Konuralp Ercilasun, Han Hanedanlığı Tarihi, TTK, Ankara, 2004.</span></div>
<div><span>♦ ORKUN, Hüseyin Namık, Eski Türk Yazıtları, TDK Yayınları, Ankara, 2011.</span></div>
<div><span>♦ ÖGEL, Bahaeddin, Büyük Hun İmparatorluğu Tarihi I, Kültür Bakanlığı, Ankara, 1981.</span></div>
<div><span>♦ ÖGEL, Bahaeddin, Türk Mitolojisi I, TTK, Ankara, 2014.</span></div>
<div><span>♦ ÖZDENER, Kadri Süreyya, İslam Öncesi Türklerde Kadının İçtimai Yeri, İstanbul Üniversitesi Sosyoloji Konferansları, Sayı 22, s. 225-235</span></div>
<div><span>♦ P’YANKOV, Igor Vasilyeviç, ‘’ Sakalar ‘’, Türkler, Yeni Türkiye, Ankara, 2002, s.922-939.</span></div>
<div><span>♦ RASONYİ, Lazslo, Tarihte Türklük, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü, Ankara,1988.</span></div>
<div><span>♦ ROUX, Jean-Paul, Türklerin Tarihi, Kabalcı Yayınevi, İstanbul, 2013.</span></div>
<div><span>♦ ROUX, Jean – Paul, “Ortaçağ Türk Kadını”, Erdem, cilt 5, sayı 13, s.169 – 199.</span></div>
<div><span>♦ SINOR, Denis, Erken İç Asya Tarihi, İletişim Yayınlan, İstanbul, 2002.</span></div>
<div><span>♦ TALASLIOĞLU, Mesut- Ekrem Uykucu-Hüseyin Salman, Türk Tarihi I, Latin Matbaası, İstanbul, Tarihsiz.</span></div>
<div><span>♦ TAŞAĞIL, Ahmet, Göktürkler I-II-II, TTK, Ankara, 2014.</span></div>
<div><span>♦ TAŞAĞIL, Ahmet, “Göktürkler’de İnsani Değerler ve İnsan Hakları”, Türklerde İnsani Değerler ve İnsan Hakları, Cilt 1, TKHV, İstanbul,1992, s. 93-117.</span></div>
<div><span>♦ TURAN, Osman, Türk Cihan Hakimiyeti Mefkuresi Tarihi, Ötüken Yayınları, İstanbul, 2014.</span></div>
<div><span>♦ TÜRKELİ, Cevat, “Hunlarda İnsani Değerler ve Hukuk”, Türklerde İnsani Değerler ve İnsan Hakları, c.1, TKHV, İstanbul, 1992, s.71-93.</span></div>
<div><span>♦ ÜÇOK, Coşkun- Ahmet Mumcu- Gülnihal Bozkurt, Türk Hukuk Tarihi, Turhan Kitabevi, Ankara, 2011.</span></div>
<div><span><strong>Dipnotlar:</strong></span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-bozkir-devlet-ve-toplum-hayatinda-kadinin-konumu.html#_ednref1" name="_edn1"><sup>[1]</sup></a> İlhami Durmuş, İskitler, Akçağ, Ankara, 2012, s.93.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-bozkir-devlet-ve-toplum-hayatinda-kadinin-konumu.html#_ednref2" name="_edn2"><sup>[2]</sup></a> İlhami Durmuş, Sarmatlar, Akçağ, Ankara, 2012, s.100.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-bozkir-devlet-ve-toplum-hayatinda-kadinin-konumu.html#_ednref3" name="_edn3"><sup>[3]</sup></a> Afet İnan, Tarih Boyunca Türk Kadınının Hak ve Görevleri, MEB, İstanbul, 1975, s.25; Igor Vasilyeviç P’yankov, “Sakalar”, Türkler, c.1, Yeni Türkiye, Ankara, 2002, s. 931.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-bozkir-devlet-ve-toplum-hayatinda-kadinin-konumu.html#_ednref4" name="_edn4"><sup>[4]</sup></a> Durmuş, İskitler, s.133-134.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-bozkir-devlet-ve-toplum-hayatinda-kadinin-konumu.html#_ednref5" name="_edn5"><sup>[5]</sup></a> İlhami Durmuş, Türk Tarihinin Öncüleri; Bilge Kağan, Alp Er Tonga, Tomris, Mo-tun, Attila, Akçağ, Ankara, 2013, s.51.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-bozkir-devlet-ve-toplum-hayatinda-kadinin-konumu.html#_ednref6" name="_edn6"><sup>[6]</sup></a> Denis Sinor, Erken İç Asya Tarihi, İletişim, İstanbul, 2002, s.153.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-bozkir-devlet-ve-toplum-hayatinda-kadinin-konumu.html#_ednref7" name="_edn7"><sup>[7]</sup></a> Durmuş, Sarmatlar, s.126-127-132.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-bozkir-devlet-ve-toplum-hayatinda-kadinin-konumu.html#_ednref8" name="_edn8"><sup>[8]</sup></a> L.N. Gumilev, Eski Türkler, Selenge, İstanbul, 2013, s. 101,</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-bozkir-devlet-ve-toplum-hayatinda-kadinin-konumu.html#_ednref9" name="_edn9"><sup>[9]</sup></a>  Lazslo Rasonyi, Tarihte Türklük, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü, Ankara, 1988, s.58; Salim Koca, Türk Kültürünün Temelleri 2, Kültür, Ankara, 2010, s.120.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-bozkir-devlet-ve-toplum-hayatinda-kadinin-konumu.html#_ednref10" name="_edn10"><sup>[10]</sup></a> Jean-Paul Roux, Türklerin Tarihi, Kabalcı, İstanbul, 2013, s. 138; Sadri Maksudi Arsal, Türk Tarihi ve Hukuk, TTK, Ankara, 2014, s.338; Rasonyi, s.58; Koca, s.120.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-bozkir-devlet-ve-toplum-hayatinda-kadinin-konumu.html#_ednref11" name="_edn11"><sup>[11]</sup></a>  Liu Mai-Tsai, Çin Kaynaklarına Göre Doğu Türkleri, (Çev. Ahsen Batur), Selenge, İstanbul, 2011, s.64; İbrahim Kafesoğlu, Türk Milli Kültürü, Ötüken, İstanbul, 2007, s. 287.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-bozkir-devlet-ve-toplum-hayatinda-kadinin-konumu.html#_ednref12" name="_edn12"><sup>[12]</sup></a> Rasonyi, s.58; Koca, s.120.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-bozkir-devlet-ve-toplum-hayatinda-kadinin-konumu.html#_ednref13" name="_edn13"><sup>[13]</sup></a> Koca, s.120; İnan, Tarih Boyunca Türk Kadınının Hak ve Görevleri, s.28; Rasonyi, s.58; Talaslıoğlu vd., s.156.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-bozkir-devlet-ve-toplum-hayatinda-kadinin-konumu.html#_ednref14" name="_edn14"><sup>[14]</sup></a> Kürşat Koçak, “Bozkır Kültüründe Bronz’un (Tunç) Ortaya Çıkması ve İşlenip Yayılması’’, Türk Dünyası Araştırmaları, sayı 218, s.113.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-bozkir-devlet-ve-toplum-hayatinda-kadinin-konumu.html#_ednref15" name="_edn15"><sup>[15]</sup></a> Rasonyi, s.58; Koca, s.120; Talaslıoğlu vd., s.156; İnan, Tarih Boyunca Türk Kadınının Hak ve Görevleri, s.28.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-bozkir-devlet-ve-toplum-hayatinda-kadinin-konumu.html#_ednref16" name="_edn16"><sup>[16]</sup></a> Peter B. Golden, Türk Halkları Tarihine Giriş, (Çev. Osman Karatay), Ötüken, İstanbul, 2014, s. 74-75.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-bozkir-devlet-ve-toplum-hayatinda-kadinin-konumu.html#_ednref17" name="_edn17"><sup>[17]</sup></a> Necati Gültepe, Türk Kadın Tarihine Giriş, Ötüken, Ankara, 2013, s.179-180.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-bozkir-devlet-ve-toplum-hayatinda-kadinin-konumu.html#_ednref18" name="_edn18"><sup>[18]</sup></a> Ali Ahmetbeyoğlu, Avrupa Hun İmparatorluğu, TTK, Ankara, 2001, s.151-152; İnan, Tarih Boyunca Türk Kadınının Hak ve Görevleri, s.26.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-bozkir-devlet-ve-toplum-hayatinda-kadinin-konumu.html#_ednref19" name="_edn19"><sup>[19]</sup></a> Mesut Talaslıoğlu – Ekrem Uykucu – Hüseyin Salman, Türk Tarihi I, Latin, İstanbul, s.160; Yunus Oğuz, Eski Türkler Üzerine Araştırmalar ve Gumilev’in Eleştirisi, İleri Yayınları, İstanbul, 2012, s.103; Coşkun Üçok – Ahmet Mumcu – Gülnihal Bozkurt, Türk Hukuk Tarihi, Turhan, Ankara, 2011, s.33.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-bozkir-devlet-ve-toplum-hayatinda-kadinin-konumu.html#_ednref20" name="_edn20"><sup>[20]</sup></a> Hüseyin Namık Orkun, Eski Türk Yazıtları, TDK, Ankara, 2011, s.34-35.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-bozkir-devlet-ve-toplum-hayatinda-kadinin-konumu.html#_ednref21" name="_edn21"><sup>[21]</sup></a> Osman Turan, Türk Cihan Hakimiyeti Mefkuresi Tarihi, Ötüken, İstanbul, 2014, s. 143-144.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-bozkir-devlet-ve-toplum-hayatinda-kadinin-konumu.html#_ednref22" name="_edn22"><sup>[22]</sup></a> Harun Güngör, “Göktürk Kitabeleri ve Uygur Metinlerinin İnsani Değer ve Hukuk Açısından İncelenmesi’’, Türklerde İnsani Değerler ve İnsan Hakları, c. 1, TKHV, İstanbul, 1992, s.206.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-bozkir-devlet-ve-toplum-hayatinda-kadinin-konumu.html#_ednref23" name="_edn23"><sup>[23]</sup></a> Bahaeddin Ögel, Türk Mitolojisi I, TTK, Ankara, 2014, s.465-469; Abdülkadir İnan, Makaleler ve İncelemeler I, TTK, Ankara, 1998, s.274-275.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-bozkir-devlet-ve-toplum-hayatinda-kadinin-konumu.html#_ednref24" name="_edn24"><sup>[24]</sup></a> Özkan İzgi, Orta Asya Türk Tarihi Araştırmaları, TTK, Ankara, 2014, s.28.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-bozkir-devlet-ve-toplum-hayatinda-kadinin-konumu.html#_ednref25" name="_edn25"><sup>[25]</sup></a> Kadri Süreyya Özdener, “İslam Öncesi Türklerde Kadının İçtimai Yeri’’, İstanbul Üniversitesi Sosyoloji Konferansları, sayı 22, s.228-229.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-bozkir-devlet-ve-toplum-hayatinda-kadinin-konumu.html#_ednref26" name="_edn26"><sup>[26]</sup></a> Durmuş, Sarmatlar, s. 104-15.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-bozkir-devlet-ve-toplum-hayatinda-kadinin-konumu.html#_ednref27" name="_edn27"><sup>[27]</sup></a> Herodotos, Tarih, ( Çev. Mümtekim Ökmen), İş, İstanbul, 2012, s.110.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-bozkir-devlet-ve-toplum-hayatinda-kadinin-konumu.html#_ednref28" name="_edn28"><sup>[28]</sup></a>  Darius üç bölüme ayrılmış olan İskitlere savaş açtığında İskit hükümdarları Sakesphares, Homarges ve Thamyris bir yerde durum değerlendirmesi yapmışlardı. Homarges Herodotos’un Sakai Amyrgioi’siyle şüphesiz aynıdır. Homarges Saka haumavarga ve diğeri Thamyris, Massaget hükümdarı adı olan Thomyris’i hatırlatıyor ve Hekataios’a göre Grekler tarafından Massaget olarak adlandırılan grup, Saka tigrakhauda olduğundan Thamyris’in Saka tigrakhauda‘nın hükümdarı olduğu anlaşılıyor. Ayrıntılı bilgi için bkz.; İlhami Durmuş, “İskit İmparatorluğu’nun Yıkılış Nedenleri ‘’, Akademik Bakış, c.1, sayı 2, Ankara, 2008, s.209; Durmuş, Türk Tarihinin Öncüleri; Bilge Kağan, Alp Er Tonga, Tomris, Mo-tun, Attila, s. 56.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-bozkir-devlet-ve-toplum-hayatinda-kadinin-konumu.html#_ednref29" name="_edn29"><sup>[29]</sup></a> Roux, s. 136-137; Rasonyi, s.60.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-bozkir-devlet-ve-toplum-hayatinda-kadinin-konumu.html#_ednref30" name="_edn30"><sup>[30]</sup></a> Ahmetbeyoğlu, Avrupa Hun İmparatorluğu, s. 151.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-bozkir-devlet-ve-toplum-hayatinda-kadinin-konumu.html#_ednref31" name="_edn31"><sup>[31]</sup></a> Roux, s. 138; Kafesoğlu, s.270.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-bozkir-devlet-ve-toplum-hayatinda-kadinin-konumu.html#_ednref32" name="_edn32"><sup>[32]</sup></a> Jean-Paul Roux, ‘’ Ortaçağ Türk Kadını’’, Erdem, c.5, sayı 13, AKM, Ankara, 1990, s.202.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-bozkir-devlet-ve-toplum-hayatinda-kadinin-konumu.html#_ednref33" name="_edn33"><sup>[33]</sup></a> L.N. Gumilev, Hunlar, (Çev. Ahsen Batur), Selenge, İstanbul, 2013, s.113; Gültepe, s.179-180; Ahmetbeyoğlu, Avrupa Hun İmparatorluğu, s.151-152; Talaslıoğlu vd., s.98-99; İnan, Tarih Boyunca Türk Kadınının Hak ve Görevleri, s.26.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-bozkir-devlet-ve-toplum-hayatinda-kadinin-konumu.html#_ednref34" name="_edn34"><sup>[34]</sup></a> Bahaeddin Ögel, Büyük Hun İmparatorluğu Tarihi I, Kültür Bakanlığı, Ankara, 1981, s.406-408.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-bozkir-devlet-ve-toplum-hayatinda-kadinin-konumu.html#_ednref35" name="_edn35"><sup>[35]</sup></a> İnan, Tarih Boyunca Türk Kadınının Hak ve Görevleri, s.26.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-bozkir-devlet-ve-toplum-hayatinda-kadinin-konumu.html#_ednref36" name="_edn36"><sup>[36]</sup></a> Ahmetbeyoğlu, Avrupa Hun İmparatorluğu, s. 151.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-bozkir-devlet-ve-toplum-hayatinda-kadinin-konumu.html#_ednref37" name="_edn37"><sup>[37]</sup></a> Ahmet Taşağıl, “Göktürkler’de İnsani Değerler ve İnsan Hakları’’, Türklerde İnsani Değerler ve İnsan Hakları, c.1, TKHV, İstanbul, 1992, s.111; Gültepe, s.181; İzgi, s.30; Talaslıoğlu vd., s.154.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-bozkir-devlet-ve-toplum-hayatinda-kadinin-konumu.html#_ednref38" name="_edn38"><sup>[38]</sup></a> Ahmet Taşağıl, Göktürkler I-II-III, TTK, Ankara, 2014, s.92.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-bozkir-devlet-ve-toplum-hayatinda-kadinin-konumu.html#_ednref39" name="_edn39"><sup>[39]</sup></a> Turan, s.143-144.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-bozkir-devlet-ve-toplum-hayatinda-kadinin-konumu.html#_ednref40" name="_edn40"><sup>[40]</sup></a> Rene Grousset, Stepler İmparatorluğu, (Çev. Halil İnalcık), TTK, Ankara, 2011, s. 127.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-bozkir-devlet-ve-toplum-hayatinda-kadinin-konumu.html#_ednref41" name="_edn41"><sup>[41]</sup></a> P’yankov, s.931.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-bozkir-devlet-ve-toplum-hayatinda-kadinin-konumu.html#_ednref42" name="_edn42"><sup>[42]</sup></a> İlhami Durmuş, İskitler (Sakalar), Genelkurmay, Ankara,2008, s. 55.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-bozkir-devlet-ve-toplum-hayatinda-kadinin-konumu.html#_ednref43" name="_edn43"><sup>[43]</sup></a> P’yankov, s.931.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-bozkir-devlet-ve-toplum-hayatinda-kadinin-konumu.html#_ednref44" name="_edn44"><sup>[44]</sup></a> Durmuş, Türk Tarihinin Öncüleri; Bilge Kağan, Alp Er Tonga, Tomris, Mo-tun, Attila, s. 54-56.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-bozkir-devlet-ve-toplum-hayatinda-kadinin-konumu.html#_ednref45" name="_edn45"><sup>[45]</sup></a> İnan, Tarih Boyunca Türk Kadınının Hak ve Görevleri, s.25.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-bozkir-devlet-ve-toplum-hayatinda-kadinin-konumu.html#_ednref46" name="_edn46"><sup>[46]</sup></a> İlhami Durmuş, ‘’ Sarmatlar ‘’, Türkler, Yeni Türkiye, Ankara, 2002, s.980-981.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-bozkir-devlet-ve-toplum-hayatinda-kadinin-konumu.html#_ednref47" name="_edn47"><sup>[47]</sup></a> Durmuş, Sarmatlar, 126-127.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-bozkir-devlet-ve-toplum-hayatinda-kadinin-konumu.html#_ednref48" name="_edn48"><sup>[48]</sup></a> Kafesoğlu, s.241.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-bozkir-devlet-ve-toplum-hayatinda-kadinin-konumu.html#_ednref49" name="_edn49"><sup>[49]</sup></a> İnan, Tarih Boyunca Türk Kadınının Hak ve Görevleri, s.26; Talaslıoğlu vd., s.58; Kafesoğlu, s. 226-241.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-bozkir-devlet-ve-toplum-hayatinda-kadinin-konumu.html#_ednref50" name="_edn50"><sup>[50]</sup></a> Kafesoğlu, s.241; Talaslıoğlu vd., s.15.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-bozkir-devlet-ve-toplum-hayatinda-kadinin-konumu.html#_ednref51" name="_edn51"><sup>[51]</sup></a> P’yankov, s.931.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-bozkir-devlet-ve-toplum-hayatinda-kadinin-konumu.html#_ednref52" name="_edn52"><sup>[52]</sup></a> Durmuş, İskitler, s.40.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-bozkir-devlet-ve-toplum-hayatinda-kadinin-konumu.html#_ednref53" name="_edn53"><sup>[53]</sup></a> Durmuş, Türk Tarihinin Öncüleri; Bilge Kağan, Alp Er Tonga, Tomris, Mo-tun, Attila, s.51.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-bozkir-devlet-ve-toplum-hayatinda-kadinin-konumu.html#_ednref54" name="_edn54"><sup>[54]</sup></a> Durmuş, Sarmatlar, s. 131.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-bozkir-devlet-ve-toplum-hayatinda-kadinin-konumu.html#_ednref55" name="_edn55"><sup>[55]</sup></a> Özdener, s.228.229.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-bozkir-devlet-ve-toplum-hayatinda-kadinin-konumu.html#_ednref56" name="_edn56"><sup>[56]</sup></a> Kafesoğlu, s.228.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-bozkir-devlet-ve-toplum-hayatinda-kadinin-konumu.html#_ednref57" name="_edn57"><sup>[57]</sup></a> Kafesoğlu, s.228; Üçok vd., s.33.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-bozkir-devlet-ve-toplum-hayatinda-kadinin-konumu.html#_ednref58" name="_edn58"><sup>[58]</sup></a> Üçok vd., s.33.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-bozkir-devlet-ve-toplum-hayatinda-kadinin-konumu.html#_ednref59" name="_edn59"><sup>[59]</sup></a> İnan, Tarih Boyunca Türk Kadınının Hak ve Görevleri, s.27.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-bozkir-devlet-ve-toplum-hayatinda-kadinin-konumu.html#_ednref60" name="_edn60"><sup>[60]</sup></a> Kafesoğlu, s.228; Üçok vd., s.33.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-bozkir-devlet-ve-toplum-hayatinda-kadinin-konumu.html#_ednref61" name="_edn61"><sup>[61]</sup></a> Arsal, s.336.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-bozkir-devlet-ve-toplum-hayatinda-kadinin-konumu.html#_ednref62" name="_edn62"><sup>[62]</sup></a> Tuncer Baykara, Türk Kültür Tarihine Bakışlar, AKM, Ankara, 2001, s.154.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-bozkir-devlet-ve-toplum-hayatinda-kadinin-konumu.html#_ednref63" name="_edn63"><sup>[63]</sup></a> İzgi, s.28.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-bozkir-devlet-ve-toplum-hayatinda-kadinin-konumu.html#_ednref64" name="_edn64"><sup>[64]</sup></a>  Rasonyi, s.56; Ali Ahmetbeyoğlu, Sorularla Eski Türk Tarihi, Yeditepe, İstanbul, 2014, s.287; Kafesoğlu, s.228; Mustafa Avcı, Türk Hukuk Tarihi Dersleri, Mimoza, Konya, 2012, s.18-19.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-bozkir-devlet-ve-toplum-hayatinda-kadinin-konumu.html#_ednref65" name="_edn65"><sup>[65]</sup></a>  Gumilev, Hunlar, s.98; Baykara, s.154; Cevat Türkeli, “Hunlarda İnsani Değerler ve Hukuk’’, Türklerde İnsani Değerler ve İnsan Hakları, c.1, TKHV, İstanbul, 1992, s.89.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-bozkir-devlet-ve-toplum-hayatinda-kadinin-konumu.html#_ednref66" name="_edn66"><sup>[66]</sup></a> Abdülkadir İnan, Makaleler ve İncelemeler II, TTK, Ankara, 1998, s.241.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-bozkir-devlet-ve-toplum-hayatinda-kadinin-konumu.html#_ednref67" name="_edn67"><sup>[67]</sup></a> Özdener, s.228.229.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-bozkir-devlet-ve-toplum-hayatinda-kadinin-konumu.html#_ednref68" name="_edn68"><sup>[68]</sup></a> Mai-Tsai, s.23-64; Arsal, s.256-332; Kafesoğlu, s.228; Avcı, s.20; Halil Cin – Gül Akyılmaz, Türk Hukuk Tarihi, Sayram, Konya, 2013, s.35-36; M. Akif Aydın, Türk Hukuk Tarihi, Beta, İstanbul, 2012, s.17</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-bozkir-devlet-ve-toplum-hayatinda-kadinin-konumu.html#_ednref69" name="_edn69"><sup>[69]</sup></a> Oğuz, s.75; Avcı, s.20; Türkeli, s.88-89; Ahmetbeyoğlu, Ali, Sorularla Eski Türk Tarihi, s.287; Cin vd., s.36; Aydın, s.17; Üçok vd., s.24.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-bozkir-devlet-ve-toplum-hayatinda-kadinin-konumu.html#_ednref70" name="_edn70"><sup>[70]</sup></a> Ayşe Onat – Sema Orsoy – Konuralp Ercilasun, Han Hanedanlığı Tarihi, TTK, Ankara, 2004, s.1-17-18; Golden, s.80- 81; Baykara, s.154; Grousset, s.102; Arsal, s.256; Gumilev, Eski Türkler, s.100; Rasonyi, s.56-57; Gumilev, Hunlar, s.97; Talaslıoğlu vd., s.62; İnan, Abdülkadir, Makaleler ve İncelemeler I, s.341; Tuncer Gülensoy, Barbar Türkler, Akçağ, Ankara, 2011, s.96; Ahmetbeyoğlu, Sorularla Eski Türk Tarihi, s.287; Türkeli, s.88; Üçok vd, s.24.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-bozkir-devlet-ve-toplum-hayatinda-kadinin-konumu.html#_ednref71" name="_edn71"><sup>[71]</sup></a> Gumilev, Hunlar, s.43; Gülensoy, s.245.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-bozkir-devlet-ve-toplum-hayatinda-kadinin-konumu.html#_ednref72" name="_edn72"><sup>[72]</sup></a> Ahmetbeyoğlu, Sorularla Eski Türk Tarihi, s.287.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-bozkir-devlet-ve-toplum-hayatinda-kadinin-konumu.html#_ednref73" name="_edn73"><sup>[73]</sup></a> Rasonyi, s.56-57; Reşit Galip – Yusuf Akçura – Mehmet Tevfik vd., Türk Tarihinin Ana Hatları, TTK, Ankara, 2014, s.301.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-bozkir-devlet-ve-toplum-hayatinda-kadinin-konumu.html#_ednref74" name="_edn74"><sup>[74]</sup></a> Cin vd., s.33; Ahmetbeyoğlu, Sorularla Eski Türk Tarihi, s.288; Arsal, s.330.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-bozkir-devlet-ve-toplum-hayatinda-kadinin-konumu.html#_ednref75" name="_edn75"><sup>[75]</sup></a> Avcı, s.19; Cin vd., s.34; Aydın, s.18.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-bozkir-devlet-ve-toplum-hayatinda-kadinin-konumu.html#_ednref76" name="_edn76"><sup>[76]</sup></a> Cin vd., s.34; Aydın, s.17; Arsal, s.330.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-bozkir-devlet-ve-toplum-hayatinda-kadinin-konumu.html#_ednref77" name="_edn77"><sup>[77]</sup></a> Arsal, s.330-331; Cin vd., s.34; Avcı, s.19; Aydın, s.18-19.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-bozkir-devlet-ve-toplum-hayatinda-kadinin-konumu.html#_ednref78" name="_edn78"><sup>[78]</sup></a> Koca, s.129.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-bozkir-devlet-ve-toplum-hayatinda-kadinin-konumu.html#_ednref79" name="_edn79"><sup>[79]</sup></a> Avcı, s.20; Cin vd., s.36; Aydın, s.19; Arsal, s.333.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-bozkir-devlet-ve-toplum-hayatinda-kadinin-konumu.html#_ednref80" name="_edn80"><sup>[80]</sup></a> Arsal, s.333; Fendoğlu, s.15; Avcı, s.20; Cin vd., s.36.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-bozkir-devlet-ve-toplum-hayatinda-kadinin-konumu.html#_ednref81" name="_edn81"><sup>[81]</sup></a> Abdülkadir Donuk, “Çeşitli Topluluklarda ve eski Türklerde Aile’’, İ.Ü. Edebiyat Fakültesi Tarih Dergisi, 33, s.165; Ahmetbeyoğlu, Sorularla Eski Türk Tarihi, s.289; Avcı, s.19; Cin vd., s. 35.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-bozkir-devlet-ve-toplum-hayatinda-kadinin-konumu.html#_ednref82" name="_edn82"><sup>[82]</sup></a> Ahmetbeyoğlu, Avrupa Hun İmparatorluğu, s. 151.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-bozkir-devlet-ve-toplum-hayatinda-kadinin-konumu.html#_ednref83" name="_edn83"><sup>[83]</sup></a> Arsal, s.337.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-bozkir-devlet-ve-toplum-hayatinda-kadinin-konumu.html#_ednref84" name="_edn84"><sup>[84]</sup></a> Golden, s. 22; Koca, s.122; Arsal, s.337; Güngör, s.213; Talaslıoğlu vd., s. 161; Üçok vd., s.33-34.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-bozkir-devlet-ve-toplum-hayatinda-kadinin-konumu.html#_ednref85" name="_edn85"><sup>[85]</sup></a>Avcı, s.21-22; Cin vd., s.34-35-38; Aydın, s.20; Arsal, s.337-339.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-bozkir-devlet-ve-toplum-hayatinda-kadinin-konumu.html#_ednref86" name="_edn86"><sup>[86]</sup></a> Herodotos, s.322.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-bozkir-devlet-ve-toplum-hayatinda-kadinin-konumu.html#_ednref87" name="_edn87"><sup>[87]</sup></a> Ahmetbeyoğlu, Sorularla eski Türk Tarihi, s.301.</span></div>
<div><span><a href="https://www.altayli.net/eski-bozkir-devlet-ve-toplum-hayatinda-kadinin-konumu.html#_ednref88" name="_edn88"><sup>[88]</sup></a> Nami Cem İyigün, Türklerin Etnik Kültürel ve Tarihi Kökenleri, Papillon Yayınları, İstanbul, s. 227-228; Ligeti, s.46; Avcı, s.15: Cin vd., s.31,32; Fendoğlu, s.14.15; Aydın, s.15; Koca, s.98; Kafesoğlu, s.292; Ahmetbeyoğlu Sorularla Eski Türk Tarihi, s.302; Gülensoy, s.213; Galip vd., s.302; Üçok vd., s.32-33; Mai-Tsai, s.21-63-64; Taşağıl, s.118-136; Gumilev, Eski Türkler, s.101; Taşağıl, “Göktürkler’de İnsani Değerler ve İnsan Hakları’’, s.111.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Kırgız Türklerinde Evlilik Öncesi Kız Seçimi Gelenekleri</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/kirgiz-turklerinde-evlilik-oncesi-kiz-secimi-gelenekleri</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/kirgiz-turklerinde-evlilik-oncesi-kiz-secimi-gelenekleri</guid>
<description><![CDATA[ Kırgız Türklerinde Evlilik Öncesi Kız Seçimi Gelenekleri
Kırgızlar’da görücü usulü ile kız isteme geleneği. Önceleri konar göçer, daha sonra yerleşik hayat sürdüren Kırgız Türkleri tüm zamanlar içinde gelenek ve örf adetlerine bağlı yaşayan bir halk olarak bilinir. Bu geleneklerden en çok karşılaşanlardan biri de evlilikle ilgili olanlarıdır . Görücü usulü ile kız isteme geleneği de Kırgızlar’da daha önceden biri birini tanıyan iki […]
TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI ]]></description>
<enclosure url="http://vatankahramanlari.org.tr/haber/uploads/images/202406/image_870x580_666c4977dfc03.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:43 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Kırgız, Türklerinde, Evlilik, Öncesi, Kız, Seçimi, Gelenekleri</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div><img width="1050" height="590" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/06/Shurubu-Kayhan.jpg" class="attachment-post-thumbnail size-post-thumbnail wp-post-image" alt="" decoding="async" loading="lazy"></div><p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/kirgiz-turklerinde-evlilik-oncesi-kiz-secimi-gelenekleri.html">Kırgız Türklerinde Evlilik Öncesi Kız Seçimi Gelenekleri</a></p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Dr. Shurubu KAYHAN</strong></span></a>
</p><p><span><strong>Kırgızlar’da görücü usulü ile kız isteme geleneği.</strong></span></p>
<p>Önceleri konar göçer, daha sonra yerleşik hayat sürdüren Kırgız Türkleri tüm zamanlar içinde gelenek ve örf adetlerine bağlı yaşayan bir halk olarak bilinir<strong>. </strong>Bu geleneklerden en çok karşılaşanlardan biri de evlilikle ilgili olanlarıdır<strong> . </strong>Görücü usulü ile kız isteme geleneği de Kırgızlar’da daha önceden biri birini tanıyan iki ailenin konuşup anlaşarak gerçekleştirdikleri  bir gelenekleridir. Bu konu ile ilgili bir çok Kırgız ata sözleri vardır; “Kımızı içene ver kızı isteyene ver”, “Buğdayın varacağı yer değirmen kızın varacağı yer koca”, “Kızı var nazı var” (Akmataliyev, 2004. S.110-1119). Eski dönemlerde ise “ten teni menen, tezek kabı menen”, “davul dengi dengine vurur” diyerek soyuna, maddi durumuna göre akrabalık kurulurdu. Yani kız istemeye gidilirken denklik durumu dikkate alınırdı. Kimse kendinden daha fakir biri ile dünür olmak istemezdi. Köydeki zenginler maddi durumu ve soyu kendine denk olanlarla dünür olurlardı. (Talip Moldo 1991.s.542).</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-70134" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/06/Shurubu-KAYHAN-01.jpg" alt="" width="800" height="323" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/06/Shurubu-KAYHAN-01.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/06/Shurubu-KAYHAN-01-768x310.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p>Günümüzde kız isteme önce kız ile erkeğin tanışması ile başlar. Çoğu zaman tanıştırma işini yengeler üstlenir. Eskiden bir kızı görmek isteyen erkek, kızın ablası veya yengesi ile görüştükten sonra kızı görme imkanını bulurdu. Kırgızlar’da düğün töreninin baş kahramanı yengelerdir. Tanışmadan düğün işlemlerinin gerçekleşmesine kadar her aşamada yengelere büyük görev düşmektedir. Tanışmanın akabinde erkek ailesine kızı beğendiğini ve evlenmek istediğini söyler. Bunun üzerine erkek tarafı kızın kendilerine denk olup olmadığını araştırırlar. Uygun bulunduğu taktirde görüşme için zaman ayarlanır. Kıza talip olan taraf köyün en saygınlarından birini kızın evine gönderir. Kız istemeye gelenleri samimi ve iyi bir şekilde ağırlamak da bir gelenektir. Bunlarla ilgili Kırgızlar’da şöyle ata sözleri  vardır; “elçilikke ölüm cok, cuuçulukka korduk cok,” “elçiliğe ölüm yok, kız isteyenleri horlamak yok”(Akmataliev,2004. S.112). Kızın babası gelen elçiyi ağırladıktan sonra kızını verip vermeyeceğini söyler. Erkek tarafı olumlu cevap aldıysa ”kudalaşmak”, dünür olmak için kız evine giderler.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-70135" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/06/Shurubu-KAYHAN-02.jpg" alt="" width="800" height="490" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/06/Shurubu-KAYHAN-02.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/06/Shurubu-KAYHAN-02-768x470.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p>Kız istemeye erkeğin annesi, yengesi ve ablası giderler. Kız evine giderken ekmek çeşitleri, hamur işleri ve tatlılardan oluşan bir yiyecek sepeti hazırlayıp götürürler. Kırgızlar buna “Sevet casoo” sepet hazırlama (Amatova Roza 2016) derler. Kırgız geleneklerine göre misafirler önceden hazırlanmış sofrada ağırlanırlar. Sohbet sırasında söz kız istemeye getirilir. Kız evi teklifi uygun görürlerse getirdikleri sepeti açar ve kendilerine ikram ederler. Buysa kızlarını vermek istedikleri anlamına gelir. Ancak, söz vermeden önce kalın “başlık parası” konuşulur. Bu meseleyi çözdükten sonra kız ile erkek yan yana getirilir ve hayırlı olsun dilekleri ile dua edilir. Kıza erkek tarafı getirdiği küpeyi takarlar. Kız ayağa kalkar ve erkek tarafına üç kere eğilip selam verir. Kırgız Türklerinde bu hareket saygı gösterisi anlamına gelir. Bu aşamalardan sonra kız nişanlı sayılır. Bütün merasimler gerçekleştirildikten sonra kız isteme safhası biter ve düğün tarihi konuşulur.</p>
<p><span><strong>“Kız alagaçuu” kız kaçırma geleneği.</strong></span></p>
<p>Kırgızlar’da “kız alagaçuu” yani “kız kaçırma” geleneği yüz yıllardır süre gelen en eski geleneklerden biridir. Ülkede kız kaçırma geleneği nedeniyle pek çok genç kız hiç tanımadığı erkekler ile evlenmek zorunda kalmışlardır. Ancak bu gelenek günümüzde de varlığını sürdürmekte. Özellikle kırsal kesimlerde erkek tarafının aileleri geleneğin devamında baskındır.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-70136" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/06/Shurubu-KAYHAN-03.jpg" alt="" width="800" height="251" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/06/Shurubu-KAYHAN-03.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/06/Shurubu-KAYHAN-03-768x241.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p>Bir adam hiç tanımasa da beğendiği bir kızı kaçırıp zorla evlenebilir. Kız kaçırma erkeğin aile bireyleri, özellikle de annesi, yengeleri ve kız kardeşleri kaçırılıp eve getirilen kızı ikna etmek için büyük çabalar harcarlar. Daha önceden erkek ailesi düğün ve geleneğin tüm merasimlerini gerçekleştirmek üzere hazır beklerler. Kendileri için en uygun zamanı belirledikleri gün kızı takip ederek kaçırırlar. Tanımadıkları bir genç kızı gelin olarak eve getirirler. Eğer bu uygulama güzellikle olmuyorsa zor da kullanırlar. Kırgızistan’ın her bölgesinde bu gelenek küçük farklılıklarla karşımıza çıkar. En yaygın yerlerden biri de Kırgızistan’ın Kuzeyindeki Issık – Göl bölgesidir. Genç kız gelir gelmez kızı teslim alan aile hemen düğün işlemlerine başlarlar. Bu süreç içinde kızın rızası gözetilmiyor. Kızın ailesine haber verilir ve onların gelmesini beklerler. Kızın ailesi geldikten sonra kızlarının isteyip istemediklerini sorarlar. Birçok zaman kızlarının fikri değil, süre gelen geleneğin şartları ağır basar. Kırgızlar’daki; “taş düştüğü yerde ağır” ata sözü bu geleneğin en belirgin temellerindendir. Geleneğe göre kızı geri evine götürmek pek hoş karşılanmaz, bu nedenle de kızın ailesi çoğu zaman kızlarını kalması için ikna ederler. Buna rağmen kız direnmeye ve gitmek için çabalamaya devam ederse ailenin büyükleri devreye girer. Örneğin kızın çıkıp gitmemesi için evin eşiğine ekmek koyarlar. Ekmeği atlamak Kırgızlar’da büyük günah ve ailenin rısk ve bereketini kaçırma anlamına gelmektedir. Değer bir uygulama ise ailenin en yaşlı bireyini eşiğe yatırtırlar ve onu atlayıp geçmesini isterler.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-70137" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/06/Shurubu-KAYHAN-04.jpg" alt="" width="800" height="363" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/06/Shurubu-KAYHAN-04.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/06/Shurubu-KAYHAN-04-768x348.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p>Bu Kırgızlar’ın örf ve adetlerine ters olduğu için cesaret edemezler ve ikna olmak zorunda kalırlar. Mecbur bırakmanın en ağır yolu ise kızı kaçırdıktan sonra zorla ona sahip olmaktır. Geleneğe göre bu durumda hiç bir sorgusuz kalmak zorundadır. Geri teslim edilen kızı bir odada oturtulur ve bir sure beklettikten sonra tekrar dönmesi için ikna edilir. Daha sonra kısa sürede nikah hazırlıkları yapılarak yakın akrabalar ve komşular toplanır ve merasim gerçekleştirilir.</p>
<p>Günümüzde kız kaçırma Kırgızistan’da en yaygın insan hakları ihaleleri arasında. Resmi olmayan verilere göre her yıl 17.000 kız ülkede kaçırılarak evlenmeye zorlanılıyor. Son dönemlerde kız kaçırmanın cezasının artmasına rağmen gelenek ve inanç öne sürülerek binlerce kızların hayatı karartılmaya devam edilmektedir.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-70138" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/06/Shurubu-KAYHAN-05.jpg" alt="" width="800" height="361" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/06/Shurubu-KAYHAN-05.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/06/Shurubu-KAYHAN-05-768x347.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span><strong>Adayların kendi tercihlerine göre kız isteme geleneği.</strong></span></p>
<p>Kırgızlar’da kız seçimi geleneğinin bu türünde kız ile erkek önceden tanışıp biri biriyle gönül ilişkileriyle bağlanmış oluyorlar. Bu seçim belki kız isteme geleneğin en adillerindendir. Kız ile oğlan evlenmeye kendi aralarında karar verdikten sonra bu durumu ailelerine belli ederler. Burada uygulanan örf ve adetler görücü usulü ile kız isteme geleneğine çok benzemektedir. Önceden kızın ailesine kız istemek için haber gönderilir.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-70139" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/06/Shurubu-KAYHAN-06.jpg" alt="" width="800" height="338" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/06/Shurubu-KAYHAN-06.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/06/Shurubu-KAYHAN-06-768x324.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p>Kız ailesi münasip buldukları zaman gelmelerini isterler. Erkek tarafı aile bireyleriyle birlikte bir koyun ve yiyecek bohçalarını hazırlayıp kız evine gelirler. “Sizde bir kız var, bizde de erkek, kızınıza oğlumuzun gönlü düşmüş. Allah nasip ederse dünür olalım” derler. Bu duruma karşı taraf da razıysa onayını verirler. Ardından oğlan tarafının getirdikleri bohçayı açarlar ve koyunu kesip etini pişirir tekrar kendilerine ikram ederler. Bundan sonra başlık parası konuşulur. Akabinde kıza küpe kakma merasimi yapılır. Yukarıda da belirtiğimiz gibi küpe takma Kırgızlar’da nişan anlamına gelmektedir. Küpe merasiminden sonra kızın anne ve babasına varsa büyüklerine ve kardeşlerine yeni kıyafetler giydirirler. Kırgızlar buna “ kiyit kıydirüü” derler. Gelin adayına da beyaz baş örtüsü takarlar. Buysa onun artık başı bağlı olduğunu belirtir. Oğlanın babası yerinden kalkar ve kız babasının önünde eğilerek “ Kulduğum bar kudam” “Kulluğum sana dünürüm” der. Karşı taraf da “Kulduğun Kudayga”  “Kulluğun Allaha” deyip sarılarak dünür olurlar. Kız kaynanasına üç kere eğilerek selam verir. Buna da “Cügünüü” derler. Daha sonra damat ve gelin adayları için dua edilir. Yakın akrabalar ve komşular davet edilir bu olay duyurulur ve damadın getirdikleri bohçadaki yiyecekler dağıtırlar. İki aile büyükleri arasında başlık parası, kız çeyizi, düğün masrafları ve düğün kıyafetleri konuşulur. Kız tarafı da erkek tarafına durumlarına göre kıyafet giydirir ve kız isteme merasimi biter.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-70140" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/06/Shurubu-KAYHAN-07.jpg" alt="" width="800" height="400" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/06/Shurubu-KAYHAN-07.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/06/Shurubu-KAYHAN-07-768x384.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span><strong>“Beşik kuda” beşik kertme geleneği.</strong></span></p>
<p>Kırgızlar’da eskiden beri süre gelen “bel kuda” ve “beşik kuda” ” beşik”  kertmesi geleneği de oldukça yaygındır. Bu bir henüz doğmamış yada beşikteki bebeklere nişan yapma geleneğidir. İki bebeğin anne ve babaları daha bebek annesinin belindeyken( karnında) yada isminin de belirtiği gibi beşikteyken ileride evlenmeleri için söz alıp verirler. Bu durumda kudalar dünürler beşik dünür oluyorlar. Dünürler daha o zamandan “kalın” başlık parasını konuşurlar ve kız büyüyüp oğlan evine taşınana kadar başlık parası ödenirdi. Beşik kertmesi genelde iyi anlaşan arkadaşların çocukları arasında dostluklarının pekişmesi için yapılırdı. Bazen de bu evlilik boylar ve halklar arasında anlaşmazlıklar ve kavgalar olduğu zaman ailelerin hoşgörü ve barış içinde yaşamaları için de yapılırdı. Kız ve erkek reşit yaşa geldiklerinde de evlendirilirdi. Bu gelenek  geçmişte sadece Kırgızlar arasında değil diğer Türk boylarında da yaygındı.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-70141" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/06/Shurubu-KAYHAN-08.jpg" alt="" width="800" height="356" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/06/Shurubu-KAYHAN-08.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/06/Shurubu-KAYHAN-08-768x342.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p>Meşhur “Manas” destanında bu gelenek çok açık bir şekilde anlatılmıştır. Destanda Manas eşi Kanıkey daha Semetey’e hamileyken Afgan Hakeminin hamile eşi ile “bel kuda “ olurlar. Belli bir zaman sonra Semetey ile Ayçürök evleniyorlar. Bu gelenek anne ve babaların tercihi üzerine gerçekleşen bir evlilik türüdür. Buradan yola çıkarak eskiden beri Kırgızlar sadece Kırgız boylarından değil diğer Türk boylarından da kız alıp verdiklerini görmekteyiz. Bu geleneğin temelinde akraba, boy ve ırk sayısını artırmak, yaşanabilecek iç savaşları önlemek, diş düşmanlara karşı güçlenmek ve sürekli barışı sağlamak amacı yatmaktadır. Eski Türklerin tarihine baktığımızda evlilikte iki tarafın da Türk kökenli olmalarına dikkat etmeleri gözlenmekte. Burada Kırgız Türklerinin kendi kültür ve milli değerlerinin karışıp yok olmaması için mücadele etikleri görülür.</p>
<p><span><strong>“Kayçı kuda” berdel evliliği geleneği.</strong></span></p>
<p>Kırgız Türlerinde evliliğin diğer bir özel türü de mübadele evliliğidir. Ailelerin karşılıklı olarak kız alıp vermeleridir. Bu evlilikte anne ve babalar karşılıklı “kayçı kuda”( kayçı kırgızcada makas anlamına gelmektedir) çapraz dünürler oluyorlar (Umetov Turatbay, 2016). İki aile bir birine kızlarını karşılıklı olarak verirler veya birisi kızını verdiyse, alan kimsede kendi kız kardeşini dünürün erkek kardeşine verirdi. Anadolu Türklerinde de berdel evliliği olarak bilinen bu gelenek diğer Türk boylarında da karşılaşılmaktadır. Bu evlilik genelde iki tarafın da başlık parasından kurtulmak amacıyla, iki tarafın da onayı ile evlenilecek yaşta olan kız kardeşlerini aynı zamanda karşılıklı olarak bir birlerine vermeleri yada evlendirmeleridir. Aynı atanın kızlarını alan damatlar bir birine bacanak olurlar( Kırgızlar II,1991:532). Bu durum bazen fakır ailelerin başlık parası ödeyemeyeceği durumlarda yapılırken, bazen de tam tersi zengin olan ailelerin mal ve mülk varlıklarının dışarıya gitmemesi için de yapılmıştır. Çok nadir olarak da hastalık sebepler nedeniyle bir birine destek ve yardımlaşma amacıyla da gerçekleşmiştir. “Kayçı kuda” günümüzde de varlığını sürdürmektedir. Özellikle de Kırgızistan’ın Güney bölgesinde çok çocuklu ailelerde halen devam etmektedir.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-70142" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/06/Shurubu-KAYHAN-09.jpg" alt="" width="800" height="490" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/06/Shurubu-KAYHAN-09.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/06/Shurubu-KAYHAN-09-768x470.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span><strong>“Amangerlik” lavirat evliliği geleneği.</strong></span></p>
<p>Kırgız Türklerinde eskden beri çok yaygın olan, günümüzde de hala da devam eden  evlenme türünün biri de “amangerlik”  levirat evliliğidir. Levirat dul kadının ölen eşinin ağabeyi veya erkek kardeşi ile, eğer erkek kardeşi yoksa en yakın akrabaları ile evlenme mecburiyetidir. Bu gelenek konar göçer hayatı yaşayan bütün Türk halklarında yaygındır. Amangerlik usulü ile alınan eş yani ağabeyinin eşi bütün Türk boylarında olduğu gibi merhumun eşinin baba evine dönmemesi için sağlanan usuldür. Kırgızlar’da dul kadın eve dönünce kadının akrabaları “sizin sülalede erkek yok mu?” diyerek ayıplarlar. Bazen de amangerlik geleneği çok çirkin görünüşlere de sahne olabiliyor. Örneğin eşlerin arasında çok büyük yaş farkı olmasıdır. Çok çocuklu ailelerde dul kadından kiminle evlenmek istediğini sorarlardı. (Abramzon. 1973:61). Kırgız edebiyatına baktığımızda bunun farklı örneklerini de görmekteyiz. “Manas” destanında Manas öldükten sonra Semeteye hamile olan Kanıkeye kayınpederi Cakıp han “at ölünce postunun, ağabey ölünce de yengenin miras kaldığını” belirterek Manasın kardeşlerinden Abıke ile Köböşten hangisi ile evlenmek istediğini sorar. Ardından aynı teklifi Manasın diğer eşi Akılaya da sorulur (Yıldız Naciye 1995.123). Bu geleneğin temelinde aile ve malın parçalanmama fikri ile himaye ve destek anlayışı yatmaktadır. Amangerlik geleneğinde eşi ölen kadın filen bir menkul eşya gibi ölen eşinin kardeşlerine ya da akrabalarına miras olarak kalır. Kadın bu evliliği genelde çocuklarından ayrı kalmamak için kabul eder.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-70143" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/06/Shurubu-KAYHAN-10.jpg" alt="" width="800" height="265" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/06/Shurubu-KAYHAN-10.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/06/Shurubu-KAYHAN-10-768x254.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p>Kırgızların konar göçer hayat yaşadığını göz önüne aldığımızda bir kadının yalnız tek başına yaşaması, hele hele çocukları varsa dayanışma ve desteğe ihtiyaç olduğu görülür. Kırgızlar’da eğer kadın ölürse dul kalan kocası eşinin kız kardeşi, yani baldızı ile evlenebilir. Buna da Kırgızlar “baldız aluu”, baldızla evlenmek derler. Eğer kız nişanlı iken ölürse yerine boşta olan kız kardeşi verilir (Cumagulova A.1960:89).</p>
<p><span><strong>Düğün öncesi söz kesme ve hediye verme gelenekleri</strong></span></p>
<p>Kırgızlarda evlilik öncesi kız seçme; görücü usulüyle kız isteme, kız kaçırma, adayların kendi tercihleri, beşik kertme, berdel evliliklerinin öncesinde uygulanan adetlerin akabinde söz kesilir. Dünürler karşılıklı olarak erkek ile kızı evlendirmeye karar verdikten sonra kıza küpe takarak söz keserler. Küpe takılan kız artık sözlü veya nişanlı sayılır. Dünür olma, söz kesme, Kırgızların değişi ile ”kuda tüşüü” işlemleri bittikten sonra sıra dünürlerin birbirlerine hediye verme merasimine gelir. Erkek tarafı kız evine dünür olmak için geldiklerinde kız tarafı maddi durumuna göre hayvan keserek misafirlerini ağırlar. Yemekten sonra gelen herkese kız tarafı yeni kıyafetler giydirir. Damat tarafı da boş gelmez. Onlar da kızın annesine, babasına varsa büyüklerine ve kardeşlerine kıyafet giydirirler (İsaeva Erkinbü 2016).</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-70144" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/06/Shurubu-KAYHAN-11.jpg" alt="" width="800" height="375" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/06/Shurubu-KAYHAN-11.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/06/Shurubu-KAYHAN-11-768x360.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p>Nişan yapıldıktan sonra erkek tarafı yavaş yavaş başlık parasını ödemeye, diğer taraftan da gelini görmek için uygun zaman beklemeye başlar. Nişandan sonra gelin adayını ilk olarak görmeye giderken damat durumuna göre bir besi alır gider. “kız başlıksız olur, ama örf ve adetsiz olmaz” diyerek kızın yengeleri damattan tay isterler. Damat da onlarla hediye tay mı paramı istersiniz diyerek pazarlığa tutuşur. Aralarında anlaştıktan sonra nişanlısını görme hakkına sahip olur. Damat tarafı başlık parasını tamamladıktan sonra bir besi alarak düğün tarihi almak için kızın evine giderler. Yine kız istemede olduğu gibi yiyecek bohçasıyla gidip kız evine ikramda bulunurlar. Bu adete ise Kırgızlar “ağaç düşürmek” derler. Ağaç düştü, düğün yemeğini yemeye gelin diye yakın akraba ve komşularını çağırıp, gelen besiyi kesip etini ikram ederler (Talip Moldo 1991;544). “Ağaç düşürme” gerçekleştikten sonra kız evi çeyizi hazırlar.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-70145" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/06/Shurubu-KAYHAN-12.jpg" alt="" width="800" height="290" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/06/Shurubu-KAYHAN-12.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/06/Shurubu-KAYHAN-12-768x278.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p>Çeyiz hazır olunca iki taraf bir araya gelir ve düğün masrafları ve düğünde giyilecek düğün kıyafetleri hakkında konuşurlar. Genelde erkek tarafı bu masrafların tümünü karşılar. Düğüne bir hafta kala erkek ailesi gelin adayına kışlık ve yazlık olmak üzere tüm kıyafet ihtiyacını ve düğünde takılacak takıları hediye olarak alırlar. Böylece kız daha gelin gitmeden tüm ihtiyaç ve isteklerini yerine getirtmiş olur. Daha sonra düğün hazırlıkları başlar ve düğün gerçekleşir (Kislyakov.1960;87).</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-70146" src="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/06/Shurubu-KAYHAN-13.jpg" alt="" width="800" height="335" srcset="https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/06/Shurubu-KAYHAN-13.jpg 800w, https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2018/06/Shurubu-KAYHAN-13-768x322.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p><span><strong>Sonuç</strong></span></p>
<p>Kırgız Türklerinin asırlardır süre gelen kız seçimi ve düğüne kadarki adetleri oldukça zengindir. Bu adetleri Kırgızların konar göçer ve daha sonraki yerleşik hayatlarına göre bazı değişiklikler yaparak devam ettirdikleri malum. Kırgızlar tarihi boyunca yaşamın her alanında ata babalarından kalan örf ve adetlere bağlı yaşamışlardır. Örf ve adetler ise dünü bugüne ve bugünü de yarınlara taşıyacak olan değerlerdir. Gelenekler yıllarca toplum tarafından yaşatılarak kökleştikleri için onlara büyük itibar edilir. Bu yüzden gelenekler, toplumda yer etmiş unsurlardır. Kırgızistan coğrafik konum olarak diğer Türk boyları ile komşu oldukları için ve yeterince diş dünyaya açılmadığı için kültürel değerlerini fazla kaybetmeden yaşamlarında örf ve adetlerine yer vererek devam etmişlerdir. Kırgız Türklerinde kişi her kim olursa olsun ve hangi sosyal sınıfta yer alırsa alsın doğumdan ölüme kadarki tüm eylemlerde koşulsuz örf ve adetlere uymak zorundadırlar. Aksi taktirde toplum tarafından ayıplanır ve itibarı zedelenir. Kırgızistan’da geleneklerin en yoğun yaşandığı kurumların başında düğünler yer alır. Burada yapılan her harekette geleneğin bir yansıması vardır.</p>
<p>Sovyetler Birliği Döneminde Rus kültürünün Kırgız Türklerinin geleneksel hayat şartlarına yansımış olmasına bakmaksızın devam eden gelenekleri, 1991 yılında ülkenin bağımsızlığını kazanmasıyla daha da güçlenmiştir. Ekonomik ve sosyal yaşamın etkisiyle günümüzde bazı gelenekler değişime uğramıştır. Ancak, bu değişimler her bölgede farklı olduğu gibi kimi bölgelerde de yeni geleneklerin oluşmasına yol açmıştır. Tüm bu değişikliklere rağmen Kırgız Türkleri kültürel değerlerini kaybetmeden geçmişi ile bugününü bağdaştırarak renkli geleneklerini sürdürmeye devam etmektedirler.</p>
<p><a href="https://www.altayli.net/" class="su-button su-button-style-default" target="_self"><span><i class="sui sui-bank"></i> <strong>Dr. Shurubu KAYHAN</strong></span></a>
</p><p>Araştırmacı Yazar, Akademisyen Türkolog.</p>
<p>Not: Bu Makale, Atayurt Dergisinin Aralık-2017 Sayısında yayınlanmıştır.</p>
<hr>
<div><span><strong>KAYNAKLAR</strong></span></div>
<div><span>ABRAMZON S.M. (1999) <strong><em>Kırgız cana Kırgızıstan Tarıhı Boyunca Tandalma Emgekter,</em></strong> Bişkek: Kırgızistan Soros fondu.</span></div>
<div><span>AKMATALİEV A. (2004) Kırgız <strong><em>Adabiyatının Tarıhı,</em></strong> Cilt I,II Basma, Bişkek: Şam Basması 2004-684.</span></div>
<div><span>CUMAGULOVA A.(1960<strong><em>) Semya i Brak u Kırgızov Çuyskoy Dalinı</em></strong>, Frunze.</span></div>
<div><span>KIRGIZDAR I: (1991<strong><em>) Sancıra ,Tarıh, Muras ,Salt</em></strong>.Bişkek: Kırgızıstan Yay.</span></div>
<div><span>KİSLYAKOV N.A.(1969<strong><em>) Oçerki po İstorii Semyi i Braka u Narodov Azii i Kazakstana,</em></strong> Leningrad.</span></div>
<div><span>YILDIZ Naciye,(1995<strong><em>) Manas Destanı (W.Radloff) ve Kırgız Kultürü İle İlgili Tespit ve Tahliller</em></strong>, Ankara.</span></div>
<div><span>TALİP MOLDO, (1991) <strong><em>Kırgız Tarıhı, Uruuçuluk Kuruluşu, Türdüü Salttar, Kırgızdar</em></strong>.Cilt II,Bişkek.</span></div>
<div><span><strong>KAYNAK KİŞİLER</strong></span></div>
<div><span>AMATOVA Roza (2016), 1958 Kırgızistan, Talas doğumlu, üniversite mezunu, doktor. 25.08 2016 da telefon konuşması yapıldı. Ş.K.</span></div>
<div><span>İSAEVA  Erkinbü (2016),1964 Kırgızistan, Oş doğumlu, üniversite mezunu, öğretmen. 26.08 2016 da Skype görüşmesi yapıldı. Ş.K.</span></div>
<div><span>UMETOV Turatbay (2016).1967 Kırgızistan, Bişkek doğumlu, üniversite mezunu, İnşaat mühendisi. 26.08 2016 da Skype görüşmesi yapıldı. Ş.K.</span></div>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.altayli.net/">TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Kaybolmaya yüz tutan Türk topluluğu: Dolganlar &amp;amp; Yazar: Aygul Agayeva</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/kaybolmaya-yuz-tutan-turk-toplulugu-dolganlar-yazar-aygul-agayeva</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/kaybolmaya-yuz-tutan-turk-toplulugu-dolganlar-yazar-aygul-agayeva</guid>
<description><![CDATA[ Dolgan Türk’leri de dünyada soyu tükenmekte olan azınlık halklardandır. Günümüzde 7 bin kadar nüfusa sahipler ve temel geçim kaynakları geyik yetiştiriciliği, avcılık ve balıkçılıktır. Dolganca, Saha dili benzeri bir dil olup Türkçe’nin bir dalıdır. Saka-Dulgaan dili de denilmektedir. Dolganlar, Yakutistan’ın Anabar bölgesinde ve Yakut ülkesinin uzak kuzeyindeki Taymır yarımadasında bulunan küçük bir Yakut boyundan gelmektedir. Kendilerini Saha olarak da adlandıran Dolganlar Yakutçanın Evenkçe etkisi altında kalan bir lehçesini konuşmaktadırlar. Bir Yakut boyunun adı olan Dolgan kelimesi ancak 1935’ten itibaren etnik ad olarak kullanılmaya başlanmıştır. Dolganların geleneksel inancı Şamanizmdir. Dolganlar Kuzeyin en genç halklarından sayılır. Onlar hakkındaki ilk bilgiler “Taymırda yaşayan halk” olarak 1841 yılında yazılmıştır. Dolganlar; tungusların Dolgon, Dongot, Erdan ve Karanto ırklarından oluşmaktadır. En yakın akrabaları egenkiler ve yakutlardır. Dolgan Türkleri günlük yaşamında ren geyiğinden çok faydalanmakla birlikte evleri ağaçtan ve sadedir.

Dolganlar’da evlilik

Genelde Dolganlar erken evlenmeye, aile kurmaya çalışmaktadır. Gençler 18 yaşından itibaren evlenmeyi düşünmektedir. Eskiden Dolganlar çocukları yeni doğduğunda kız istemeye gelirler ve kız için başlık verirlerdi (beşik kertme). Çocuklar büyüdükten sonra anne babaları onları evlendirirlerdi. Kız ve erkek tarafından kimse bu evliliğin iptalini istemezdi. Sadece gelin ya da damat ölürse düğün iptal edilirdi.

Dolganlar, yeni çocukların doğduğunu bir birini ziyaret etmeye gittiklerinde öğrenmektedirler. Beşik kertme, Dolganlar için önemli bir gelenektir.  Beşik kertme yapmak istediklerinde yeni doğan bebeği ziyaret etmeye giderler ve o sırada yanlarında hediye olarak kürk veya geyik götürürler. Bu gelenek hala günümüzde devam etmektedir. Dolganlar’da kız kaçırma yoktur. Ayrıca Hiç evlenmeyen erkek veya kıza da ‘tulayah’ denilmektedir.

Orta Asya Türklerinin kız isteme geleneklerine benzer gelenekleri Dolganlarda uygulamaktadır. Gençler, (özellikle erkekler) bir birlerine sevgilerini, duygularını şarkı söyleyerek ifade etmektedir. Bu gelenek nesilden nesille devam etmektedir. Kız istemeye damadın akrabaları gelir,  başlık hakkında konuşulur ve düğün günü belirlenir. Düğün başlık olarak verilen geyiklerin içinde mutlaka dişi geyik de verilir. Geyik sayısı, duruma göre 100 ile 500 arasındadır. Düğünden önce kızın ailesine başlık dışında da hediye verilmektedir. Hediyeleri damadın akrabaları götürmektedir. Dolganlarda eskiden düğünler 1 haftadan 5 haftaya kadar devam ederken günümüzde ise düğün sadece 1 ya da 2 gün sürmektedir.

Dolgan müzik ve dans kültürü

Dolgan müziğinin temelini şarkılar, çalgı aleti, destan, törenler oluşturmaktadır. Destan müziği olonho isimli destanların kahramanlarını anlatan şarkıları içermektedir. Şarkılar destan karakterlerinin hayatının en önemli anlarında söylenir.  Dolgan şarkılarının büyük bir kısmını tuoysuu ırıata isimli oğlan ve kızların birbirlerine söyledikleri şarkılar oluşturmaktadır. Bu şarkılar geleneksel etnik ortamda evlilik ve aile oluşumunda çok önemli bir rol oynardı. Yaşlı insanlar arasında da yaşadıkları hayat, tanıştıkları insanlar ve doğa ile ilgili şarkılar yaygındır. Tören müziği kabile ve şaman niteliği taşıyan iki ana türden ibarettir. Birinci gruba şarkılarıyla birlikte halay şeklinde dans edilen heyro ve ohuokay isimli danslar aittir. Dolganların en meşhur dansı ise Heyro’dur. İsmi XVIII. yüzyılın ikinci yarısına ait kaynaklarda ilk kez geçer. Kaynaklarda belirtildiği üzere Dolganların dansı halka olup erkekler ile kadınlar birbirlerinin elinden tutarak yavaş yavaş döner ve aynı anda şarkılar söyleyerek dans ederler.  Heyro dansı günümüze kadar gelmiş olup bu dans çeşitli kutlamalar sırasında oynanır. Güzel metal çıngıraklar ile süslenmiş milli kıyafetler dansa özel bir renk katmaya devam etmektedir.

https://orhaajans.com/ ]]></description>
<enclosure url="http://www.tarihistan.org/images/haberler/2021/01/kaybolmaya-yuz-tutan-turk-toplulugu-dolganlar-yazar-aygul-agayeva.png" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:42 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Kaybolmaya, yüz, tutan, Türk, topluluğu:, Dolganlar, Yazar:, Aygul, Agayeva</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[Dolgan Türk’leri de dünyada soyu tükenmekte olan azınlık halklardandır. Günümüzde 7 bin kadar nüfusa sahipler ve temel geçim kaynakları geyik yetiştiriciliği, avcılık ve balıkçılıktır. Dolganca, Saha dili benzeri bir dil olup Türkçe’nin bir dalıdır. Saka-Dulgaan dili de denilmektedir. Dolganlar, Yakutistan’ın Anabar bölgesinde ve Yakut ülkesinin uzak kuzeyindeki Taymır yarımadasında bulunan küçük bir Yakut boyundan gelmektedir. Kendilerini Saha olarak da adlandıran Dolganlar Yakutçanın Evenkçe etkisi altında kalan bir lehçesini konuşmaktadırlar. Bir Yakut boyunun adı olan Dolgan kelimesi ancak 1935’ten itibaren etnik ad olarak kullanılmaya başlanmıştır. Dolganların geleneksel inancı Şamanizmdir. Dolganlar Kuzeyin en genç halklarından sayılır. Onlar hakkındaki ilk bilgiler “Taymırda yaşayan halk” olarak 1841 yılında yazılmıştır. Dolganlar; tungusların Dolgon, Dongot, Erdan ve Karanto ırklarından oluşmaktadır. En yakın akrabaları egenkiler ve yakutlardır. Dolgan Türkleri günlük yaşamında ren geyiğinden çok faydalanmakla birlikte evleri ağaçtan ve sadedir.

Dolganlar’da evlilik

Genelde Dolganlar erken evlenmeye, aile kurmaya çalışmaktadır. Gençler 18 yaşından itibaren evlenmeyi düşünmektedir. Eskiden Dolganlar çocukları yeni doğduğunda kız istemeye gelirler ve kız için başlık verirlerdi (beşik kertme). Çocuklar büyüdükten sonra anne babaları onları evlendirirlerdi. Kız ve erkek tarafından kimse bu evliliğin iptalini istemezdi. Sadece gelin ya da damat ölürse düğün iptal edilirdi.

Dolganlar, yeni çocukların doğduğunu bir birini ziyaret etmeye gittiklerinde öğrenmektedirler. Beşik kertme, Dolganlar için önemli bir gelenektir.  Beşik kertme yapmak istediklerinde yeni doğan bebeği ziyaret etmeye giderler ve o sırada yanlarında hediye olarak kürk veya geyik götürürler. Bu gelenek hala günümüzde devam etmektedir. Dolganlar’da kız kaçırma yoktur. Ayrıca Hiç evlenmeyen erkek veya kıza da ‘tulayah’ denilmektedir.

Orta Asya Türklerinin kız isteme geleneklerine benzer gelenekleri Dolganlarda uygulamaktadır. Gençler, (özellikle erkekler) bir birlerine sevgilerini, duygularını şarkı söyleyerek ifade etmektedir. Bu gelenek nesilden nesille devam etmektedir. Kız istemeye damadın akrabaları gelir,  başlık hakkında konuşulur ve düğün günü belirlenir. Düğün başlık olarak verilen geyiklerin içinde mutlaka dişi geyik de verilir. Geyik sayısı, duruma göre 100 ile 500 arasındadır. Düğünden önce kızın ailesine başlık dışında da hediye verilmektedir. Hediyeleri damadın akrabaları götürmektedir. Dolganlarda eskiden düğünler 1 haftadan 5 haftaya kadar devam ederken günümüzde ise düğün sadece 1 ya da 2 gün sürmektedir.

Dolgan müzik ve dans kültürü

Dolgan müziğinin temelini şarkılar, çalgı aleti, destan, törenler oluşturmaktadır. Destan müziği olonho isimli destanların kahramanlarını anlatan şarkıları içermektedir. Şarkılar destan karakterlerinin hayatının en önemli anlarında söylenir.  Dolgan şarkılarının büyük bir kısmını tuoysuu ırıata isimli oğlan ve kızların birbirlerine söyledikleri şarkılar oluşturmaktadır. Bu şarkılar geleneksel etnik ortamda evlilik ve aile oluşumunda çok önemli bir rol oynardı. Yaşlı insanlar arasında da yaşadıkları hayat, tanıştıkları insanlar ve doğa ile ilgili şarkılar yaygındır. Tören müziği kabile ve şaman niteliği taşıyan iki ana türden ibarettir. Birinci gruba şarkılarıyla birlikte halay şeklinde dans edilen heyro ve ohuokay isimli danslar aittir. Dolganların en meşhur dansı ise Heyro’dur. İsmi XVIII. yüzyılın ikinci yarısına ait kaynaklarda ilk kez geçer. Kaynaklarda belirtildiği üzere Dolganların dansı halka olup erkekler ile kadınlar birbirlerinin elinden tutarak yavaş yavaş döner ve aynı anda şarkılar söyleyerek dans ederler.  Heyro dansı günümüze kadar gelmiş olup bu dans çeşitli kutlamalar sırasında oynanır. Güzel metal çıngıraklar ile süslenmiş milli kıyafetler dansa özel bir renk katmaya devam etmektedir.

https://orhaajans.com/]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Veli Metin Türkoğlu: Kızılderililerin Büyük Birader Dediği Türk Bakan</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/veli-metin-turkoglu-kizilderililerin-buyuk-birader-dedigi-turk-bakan</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/veli-metin-turkoglu-kizilderililerin-buyuk-birader-dedigi-turk-bakan</guid>
<description><![CDATA[ İhsan Sabri Çağlayangil; 1965-1971 ve 1975-1977 arasında Dışişleri Bakanlığı, 1979-1980&#039;de Cumhuriyet Senatosu başkanlığı ve Cumhurbaşkanı vekilliği yapmıştır.



İhsan Sabri Çağlayangil, Dışişleri Bakanlığı döneminde bir röportaj vesilesiyle şunları söylüyor:
   
     1956 da Bursa Valisi iken, inceleme için bizi Amerika’ya göndermişlerdi. Kızılderilileri merak ettim. Mevcutlarını sordum. 400 bin kişi dediler. “Hepiniz bu kadar mısınız? Daha çok olmalısınız?” dedim.
   
    Tabii bu sorunun cevabını Amerika’da almak, Amerikalıdan almak mümkün değildir.  Beni o zamanlar Missisipi Nehri’nin membasında “Çıpı” aşireti diye bir Kızılderili aşiretine görürdüler. Bu Kızılderili aşireti o güne kadar beş kişiye (Kızılderili olmadığı halde)  Kızılderili ismi vermişler. Beni de Kızılderililiğe davet ederek aşiretlerine kaydedip, “Çiçu İsuya” ismini verdiler.
   
    Sordum nedir bunun manası diye; dediler ki:  “Büyük Birader.”
   
    Bir merasim yaptılar. Bana geyik derisinden bir elbise giydirdiler ve meşhur tüylü başlıklarını takarak bir tören yaptılar. O zamanlar 80 yaşında olan ve iki üniversite bitirmiş bir aşiret reisi vardı. Törene gelmiş olan Amerikalılara dedi ki:  “Bu memleket bizimdi, siz bizden zorla aldınız. Zulmederek aldınız. Fakat bir şikâyetimiz yoktur. Çünkü bu memleketi dünyanın en medeni, en çağdaş yurdu haline getirdiniz. Ama bu ülkeyi bizden aldığınız sıralarda, bizim medeniyetimiz sizden çok üstündü. Fakat bugün aşiretimize kabul ettiğimiz Valinin mensup olduğu millet o zamanlar bizimkinden de ileri bir medeniyet seviyesindeydi. Yaşı küçük de olsa biz bu Türk valisine,  ‘Büyük Birader’ ismini bu yüzden verdik.”
   
    Ben çok duygulandım ve mukabelede bulundum. Beni bir Kızılderili müzesine götürdüler. Gördüklerime hayret ettim. Bizim kilimlerimiz, bizim kaplarımız, cezvelerimiz, hatta Anadolu’da yün eğirmek için kullanılan bizim iğlerimiz. Ben şaşkınlıkla “bunlar bizim” dedim.
   
    Adam gülerek, “biz büyük hicrette, Orta Asya’dan Alaska’ya,  oradan da buraya gelmişiz” dedi. Adamın yüzüne baktım, gerçekten bizim gibiler, Amerikalıya benzemiyorlar.
   
    Ben bir defa daha gurur duydum. Türkün cihana nasıl yayıldığını gözlerimle gördüm. Meğer bizi onlar kendi kökleri olarak görüyorlarmış!..

28 Ocak 2021
Yayınlayan: Veli Metin Türkoğlu

KAYNAKLAR :
- Turgay Tüfekçioğlu arşiv notları
- Oğuz Çepni Boyu Birliği (STK) – 16 Ocak 2021
https://www.facebook.com/permalink.php?id=107611044065107&amp;story_fbid=243036517189225

İLGİLİ YAYINLAR :


  ]]></description>
<enclosure url="http://www.tarihistan.org/images/haberler/2021/01/veli-metin-turkoglu-kizilderililerin-buyuk-birader-dedigi-turk-bakan.png" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:42 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Veli, Metin, Türkoğlu:, Kızılderililerin, Büyük, Birader, Dediği, Türk, Bakan</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[İhsan Sabri Çağlayangil; 1965-1971 ve 1975-1977 arasında Dışişleri Bakanlığı, 1979-1980'de Cumhuriyet Senatosu başkanlığı ve Cumhurbaşkanı vekilliği yapmıştır.



İhsan Sabri Çağlayangil, Dışişleri Bakanlığı döneminde bir röportaj vesilesiyle şunları söylüyor:
   
     1956 da Bursa Valisi iken, inceleme için bizi Amerika’ya göndermişlerdi. Kızılderilileri merak ettim. Mevcutlarını sordum. 400 bin kişi dediler. “Hepiniz bu kadar mısınız? Daha çok olmalısınız?” dedim.
   
    Tabii bu sorunun cevabını Amerika’da almak, Amerikalıdan almak mümkün değildir.  Beni o zamanlar Missisipi Nehri’nin membasında “Çıpı” aşireti diye bir Kızılderili aşiretine görürdüler. Bu Kızılderili aşireti o güne kadar beş kişiye (Kızılderili olmadığı halde)  Kızılderili ismi vermişler. Beni de Kızılderililiğe davet ederek aşiretlerine kaydedip, “Çiçu İsuya” ismini verdiler.
   
    Sordum nedir bunun manası diye; dediler ki:  “Büyük Birader.”
   
    Bir merasim yaptılar. Bana geyik derisinden bir elbise giydirdiler ve meşhur tüylü başlıklarını takarak bir tören yaptılar. O zamanlar 80 yaşında olan ve iki üniversite bitirmiş bir aşiret reisi vardı. Törene gelmiş olan Amerikalılara dedi ki:  “Bu memleket bizimdi, siz bizden zorla aldınız. Zulmederek aldınız. Fakat bir şikâyetimiz yoktur. Çünkü bu memleketi dünyanın en medeni, en çağdaş yurdu haline getirdiniz. Ama bu ülkeyi bizden aldığınız sıralarda, bizim medeniyetimiz sizden çok üstündü. Fakat bugün aşiretimize kabul ettiğimiz Valinin mensup olduğu millet o zamanlar bizimkinden de ileri bir medeniyet seviyesindeydi. Yaşı küçük de olsa biz bu Türk valisine,  ‘Büyük Birader’ ismini bu yüzden verdik.”
   
    Ben çok duygulandım ve mukabelede bulundum. Beni bir Kızılderili müzesine götürdüler. Gördüklerime hayret ettim. Bizim kilimlerimiz, bizim kaplarımız, cezvelerimiz, hatta Anadolu’da yün eğirmek için kullanılan bizim iğlerimiz. Ben şaşkınlıkla “bunlar bizim” dedim.
   
    Adam gülerek, “biz büyük hicrette, Orta Asya’dan Alaska’ya,  oradan da buraya gelmişiz” dedi. Adamın yüzüne baktım, gerçekten bizim gibiler, Amerikalıya benzemiyorlar.
   
    Ben bir defa daha gurur duydum. Türkün cihana nasıl yayıldığını gözlerimle gördüm. Meğer bizi onlar kendi kökleri olarak görüyorlarmış!..

28 Ocak 2021
Yayınlayan: Veli Metin Türkoğlu

KAYNAKLAR :
- Turgay Tüfekçioğlu arşiv notları
- Oğuz Çepni Boyu Birliği (STK) – 16 Ocak 2021
https://www.facebook.com/permalink.php?id=107611044065107&story_fbid=243036517189225

İLGİLİ YAYINLAR :


 ]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Hırvatistan’da Avar Kağanlığına ışık tutacak arkeolojik kalıntılar keşfedildi</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/hirvatistanda-avar-kaganligina-isik-tutacak-arkeolojik-kalintilar-kesfedildi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/hirvatistanda-avar-kaganligina-isik-tutacak-arkeolojik-kalintilar-kesfedildi</guid>
<description><![CDATA[ Hırvatistan’da şehir müzesi arkeologları tarafından Avar dönemine ait eşine az rastlanan arkeolojik buluntular ortaya çıkarıldı. Vinkovci Şehir Müzesi Arkeologu Anita Rapan Papeşa (Anita Rapan Papeša), kalıntıların 8. yüzyıla ait çok değerli bir keşif olduğunu kaydetti.

Hırvatistan’da, Doğu Hırvat kasabasındaki şehir müzesi arkeologları çalışmalarını yürütürken önemli bir keşfe imza attı. Vinkovci Mezarlığı’nda bir Avar savaşçısının kalıntıları bulundu. Bilim Dili sitesinde dün yayımlanan ve Saltuk Buğrahan Altundaş’ın hazırladığı habere göre; arkeolojik kalıntılar, şehir müzesi arkeologlarının çalışmalarını yürüttüğü sırada kazı alanını genişleten işçiler tarafından bulundu.

7. VE 8. YÜZYILA AİT MEZAR VE KEMER SETİ BULUNDU

Avar mezarlarını araştıran arkeologlar, bir Avar savaşçısının kalıntıları ile 7. ve 8. yüzyıllara tarihlenebilecek kemer seti ortaya çıkardı. Vinkovci şehir müzesi arkeologu, bunun 8. yüzyıla ait çok değerli bir keşif olduğunu vurguladı. Orta çağ uzmanı arkeolog, daha önce Vinkovci’de Avar mezarlarının bulunmadığını ancak bölgede Avarların var olduğunun bilinen bir gerçek olduğunu kaydetti. Papeşa, Avarların, Romalıların yaptıkları mezarları örnek alarak kendi mezarlıklarını yaptıklarını belirtti. Arkeologlar, duvarlı mezara ek olarak, bir savaşçıyı ve onun benzersiz dizgin süslemeleri olan atını buldukları mezarı da keşfetti.

AVRUPA’NIN ORTASINDA AVAR KURGANI





Hırvatistan’daki kazı alanından görüntüler



Papeşa, Vinkovci’deki koruma altındaki arkeolojik alanın sınırının, Avar mezarlarının ortaya çıkarıldığı alanın ortasından geçtiğini ve bunların eski Roma kenti Cibalae’nin en batıdaki mezarları olduğunu vurguladı. Beş Avar mezarı daha keşfedilirken ve Vinkovci’de şehir mezarlığındaki mezarlık alanlarını genişletme çalışmaları devam ederken, daha fazla arkeolojik araştırmalar hedefleniyor.

AVARLAR
Avrupa-Asya göçebelerinin oluşturduğu bir topluluk olan ve mevcut araştırmalar çerçevesinde Türk kökenli oldukları bilinen Avarları tanımlayan Avar kelimesinin kökeninin nereye ait olduğu bilinmiyor. Avar Kağanlığı, Avar İmparatorluğu veya Avar Devleti bugünkü Macaristan, Ukrayna, Slovakya, Çek Cumhuriyeti, Polonya, Hırvatistan, Slovenya, Avusturya, Romanya ve Sırbistan topraklarında 562-823 yılları arasında hüküm sürdü.
Avarlar, 6. yüzyılının başlarında batıya doğru göçerek, Orta ve Doğru Avrupa’da görülmeye başlandı. Avarlar, Orta Avrupa’da, Frank krallığı ile Bizans imparatorluğu arasında, eski Hun, Sabar kalıntıları ve Ogur (Bulgar)’lar gibi Türk kitlelerinin desteği ile kudretli bir devlet kurarak, çeşitli Germen ve özellikle kalabalık Slav kabilelerini hakimiyetleri altına almak suretiyle 250 sene kadar Avrupa siyasetine yön veren bir imparatorluk oldu.
Avarlar, Büyük Macaristan Ovası’na yerleşip, Avar Kağanlığı’nı kurarak 9. yüzyıla kadar bölgenin hakim unsuru oldu.


Qırım Haber Ajansı

Ayyıldız Huri Kaptan
28 Ocak 2021, 19:45
​​​​​​

  ]]></description>
<enclosure url="http://www.tarihistan.org/images/haberler/2021/01/hirvatistan-da-avar-kaganligina-isik-tutacak-arkeolojik-kalintilar-kesfedildi.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:42 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Hırvatistan’da, Avar, Kağanlığına, ışık, tutacak, arkeolojik, kalıntılar, keşfedildi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[Hırvatistan’da şehir müzesi arkeologları tarafından Avar dönemine ait eşine az rastlanan arkeolojik buluntular ortaya çıkarıldı. Vinkovci Şehir Müzesi Arkeologu Anita Rapan Papeşa (Anita Rapan Papeša), kalıntıların 8. yüzyıla ait çok değerli bir keşif olduğunu kaydetti.

Hırvatistan’da, Doğu Hırvat kasabasındaki şehir müzesi arkeologları çalışmalarını yürütürken önemli bir keşfe imza attı. Vinkovci Mezarlığı’nda bir Avar savaşçısının kalıntıları bulundu. Bilim Dili sitesinde dün yayımlanan ve Saltuk Buğrahan Altundaş’ın hazırladığı habere göre; arkeolojik kalıntılar, şehir müzesi arkeologlarının çalışmalarını yürüttüğü sırada kazı alanını genişleten işçiler tarafından bulundu.

7. VE 8. YÜZYILA AİT MEZAR VE KEMER SETİ BULUNDU

Avar mezarlarını araştıran arkeologlar, bir Avar savaşçısının kalıntıları ile 7. ve 8. yüzyıllara tarihlenebilecek kemer seti ortaya çıkardı. Vinkovci şehir müzesi arkeologu, bunun 8. yüzyıla ait çok değerli bir keşif olduğunu vurguladı. Orta çağ uzmanı arkeolog, daha önce Vinkovci’de Avar mezarlarının bulunmadığını ancak bölgede Avarların var olduğunun bilinen bir gerçek olduğunu kaydetti. Papeşa, Avarların, Romalıların yaptıkları mezarları örnek alarak kendi mezarlıklarını yaptıklarını belirtti. Arkeologlar, duvarlı mezara ek olarak, bir savaşçıyı ve onun benzersiz dizgin süslemeleri olan atını buldukları mezarı da keşfetti.

AVRUPA’NIN ORTASINDA AVAR KURGANI





Hırvatistan’daki kazı alanından görüntüler



Papeşa, Vinkovci’deki koruma altındaki arkeolojik alanın sınırının, Avar mezarlarının ortaya çıkarıldığı alanın ortasından geçtiğini ve bunların eski Roma kenti Cibalae’nin en batıdaki mezarları olduğunu vurguladı. Beş Avar mezarı daha keşfedilirken ve Vinkovci’de şehir mezarlığındaki mezarlık alanlarını genişletme çalışmaları devam ederken, daha fazla arkeolojik araştırmalar hedefleniyor.

AVARLAR
Avrupa-Asya göçebelerinin oluşturduğu bir topluluk olan ve mevcut araştırmalar çerçevesinde Türk kökenli oldukları bilinen Avarları tanımlayan Avar kelimesinin kökeninin nereye ait olduğu bilinmiyor. Avar Kağanlığı, Avar İmparatorluğu veya Avar Devleti bugünkü Macaristan, Ukrayna, Slovakya, Çek Cumhuriyeti, Polonya, Hırvatistan, Slovenya, Avusturya, Romanya ve Sırbistan topraklarında 562-823 yılları arasında hüküm sürdü.
Avarlar, 6. yüzyılının başlarında batıya doğru göçerek, Orta ve Doğru Avrupa’da görülmeye başlandı. Avarlar, Orta Avrupa’da, Frank krallığı ile Bizans imparatorluğu arasında, eski Hun, Sabar kalıntıları ve Ogur (Bulgar)’lar gibi Türk kitlelerinin desteği ile kudretli bir devlet kurarak, çeşitli Germen ve özellikle kalabalık Slav kabilelerini hakimiyetleri altına almak suretiyle 250 sene kadar Avrupa siyasetine yön veren bir imparatorluk oldu.
Avarlar, Büyük Macaristan Ovası’na yerleşip, Avar Kağanlığı’nı kurarak 9. yüzyıla kadar bölgenin hakim unsuru oldu.


Qırım Haber Ajansı

Ayyıldız Huri Kaptan
28 Ocak 2021, 19:45
​​​​​​

 ]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Milli Tarihe Yanlış Açıdan Bakmak &amp;amp; Türkay ÇANKAYA</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/milli-tarihe-yanlis-acidan-bakmak-turkay-cankaya</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/milli-tarihe-yanlis-acidan-bakmak-turkay-cankaya</guid>
<description><![CDATA[ Türkay ÇANKAYA-Karabük Üni. Tarih Bölümü

Umumi Türk tarihine bakıldığında Türklerin kendi arasında yaptığı yüzlerce çarpışma onlarca büyük savaş görmek mümkündür. Hatta Türk tarihinin bir kısmı Türklerin birbirleriyle yaptığı savaşlardan ibarettir demek dahi yanlış olmaz. Çünkü tarih boyunca Türk devletleri Orta Asya bozkırlarından Hazar kıyılarına, Anadolu’nun muhtelif vilayetlerinden Acem diyarına kadar coğrafyanın farklı yerlerinde birbirlerini kırmış, yurtlarını istila etmiş ve mevcudiyetlerine dahi son vermişlerdir. Tabi bu savaşlar asla boş bir cihangirlik mefkûresi adına değil, farklı siyasi sebepler ve mecburiyetler sonucunda cereyan etmiştir.

Günümüzde bu savaşlar bazı iptidai ahmakların eleştirisine, önemli tarihsel şahısların ise lanetlenmesine maruz kalmaktadır. En önemli ve yakın olarak Sultan Selim ve Şah İsmail’in ordularının Çaldıran’da yaptığı  büyük cenk, yahut Yıldırım Bayezid’in Emir Temur ile yaptığı Ankara savaşı için bazı kafalar taraf tutmakla birlikte diğer tarafı çirkin şekilde eleştirmektedir. Hatta bu şekilde hanedancılık  yapanların arasına kendini tarihçi isnat edenler dahi vardır. Bunlar kendilerinin neden taraf tuttuklarını bilmemekle birlikte eleştirdikleri tarafı da milli tarihin içinde kabul etmezler. Oysa tarihe bakışımız iyi, kötü, doğru, yanlış olmamalıdır. Türk tarihi iyisiyle de kötüsüyle de bize aittir. Kaldı ki bu savaşlar da iyi ve kötünün savaşı değildir. Her biri gayet siyasi sebep ve mecburiyetlere dayanır. Bu sebep ve mecburiyetleri bilmeden yapılan tarihçilik şahsı bilimsellikten ve mantıktan uzak, zanna ve tarafgirliğe yakın bir bakış açısına götürür.

Çengiz Hanı ve çocuklarını Moğol diyerek, Göktürkleri Müslüman değil diyerek, Emir Temur’u da Osmanlıyla savaştı diyerek yalnız Türk-İslam devletlerini milli tarih içinde kabul etmekle dayanaklı bir fikir ayrılığından ziyade müthiş bir ahmaklık etmiş olunur. Tarihte böyle muazzam bir devamlılığa sahip olan Türk tarihi, din, mezhep, kişi ve hanedan farkı gözetilerek  değerlendirilemez. Bu hususta ortak bir kanıya varılmazsa birkaç jenerasyon sonra geri dönülmez bir hal alır ve kadimliği ile övündüğümüz tarihimiz alakasız ve fena bir şekilde anlatılıp neşredilir.

Bugün içine düşülen bu gafleti maalesef lisede tarih hocalarında ve tarih kitaplarında bile görmek mümkündür. Tarih hocaları özellikle kültür ve milli şuur için pek mühim olan bu dersi, tamamıyla kendi bakış açılarından anlatmaktadır. Hocalar öğrettiklerini ortak bir disiplin ve bilimsellik içinde anlatmadıkları için öğrenciler milli tarihi farklı farklı şekillerde öğrenmekte ve bunun sonucunda doğru ile yanlış birbirine girmektedir. Umumi olarak lisedeki hocalar yıllar geçse bile kendilerine bir şey katmayıp derslerini aynı monotonluk içinde anlattıklarından dolayı da öğrenci için ders yitirilen vakitten öteye geçememektedir. Bunun sebebi vaktiyle öğretmen yapılmış kişilerin mesleğine hevesli genç eğitimciler değil de başka alanlardan toplama vasat kişiler olmasıdır. Bu sebeple bugün tarih okuyan bir lisans talebesi herhangi bir lisedeki tarih hocasından daha kültürlü ve dalında daha yüksektedir.

Tarih kitapları da bahis olunan bu kişilerden farklı değildir. Tarih yeni bulgularla değişirken, ders kitaplarında değişen şeyler şekil ve şemalardan öteye geçmemektedir. Lise tarih kitaplarımız yıllardır değişmeden içindeki hatalarla beraber ısrarla okutulmaktadır. Kitaplarda Osmanlı Devleti ve padişahlarına geniş bir yer ayrılırken en az onun kadar mühim olan Hunlara, Göktürklere yahut Gazneli’lere ayırılan yer birkaç sayfadan öteye geçmemektedir. Hal bu olunca öğrenciler de milli tarihi Selçuklu-Osmanlı tarihinden ibaret zannetmektedir.

Oysa bizim için mühim olan tarihimizde hangi devlet hangi dine hangi mezhebe mensup, hangi hanedan hangi hanedanla savaşmış deyip taraf gözetmek ve milli tarihi de bu şekilde anlayıp anlatmak değildir. Bizim için mühim olan milli tarihe sahip çıkıp disiplinli bir şekilde analiz edip anlamaktır. Böyle olduğunda görülen fikir ayrılıkları tarafgirlikten ziyade bilimsel dayanağı olan ciddi düşünceler olur.

MATURİDİ YESEVİ OTAĞI - İlmi ve Kelami Araştırmalar Derneği ]]></description>
<enclosure url="http://www.tarihistan.org/images/haberler/2020/12/milli-tarihe-yanlis-acidan-bakmak-turkay-cankaya.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:42 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Milli, Tarihe, Yanlış, Açıdan, Bakmak, Türkay, ÇANKAYA</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[Türkay ÇANKAYA-Karabük Üni. Tarih Bölümü

Umumi Türk tarihine bakıldığında Türklerin kendi arasında yaptığı yüzlerce çarpışma onlarca büyük savaş görmek mümkündür. Hatta Türk tarihinin bir kısmı Türklerin birbirleriyle yaptığı savaşlardan ibarettir demek dahi yanlış olmaz. Çünkü tarih boyunca Türk devletleri Orta Asya bozkırlarından Hazar kıyılarına, Anadolu’nun muhtelif vilayetlerinden Acem diyarına kadar coğrafyanın farklı yerlerinde birbirlerini kırmış, yurtlarını istila etmiş ve mevcudiyetlerine dahi son vermişlerdir. Tabi bu savaşlar asla boş bir cihangirlik mefkûresi adına değil, farklı siyasi sebepler ve mecburiyetler sonucunda cereyan etmiştir.

Günümüzde bu savaşlar bazı iptidai ahmakların eleştirisine, önemli tarihsel şahısların ise lanetlenmesine maruz kalmaktadır. En önemli ve yakın olarak Sultan Selim ve Şah İsmail’in ordularının Çaldıran’da yaptığı  büyük cenk, yahut Yıldırım Bayezid’in Emir Temur ile yaptığı Ankara savaşı için bazı kafalar taraf tutmakla birlikte diğer tarafı çirkin şekilde eleştirmektedir. Hatta bu şekilde hanedancılık  yapanların arasına kendini tarihçi isnat edenler dahi vardır. Bunlar kendilerinin neden taraf tuttuklarını bilmemekle birlikte eleştirdikleri tarafı da milli tarihin içinde kabul etmezler. Oysa tarihe bakışımız iyi, kötü, doğru, yanlış olmamalıdır. Türk tarihi iyisiyle de kötüsüyle de bize aittir. Kaldı ki bu savaşlar da iyi ve kötünün savaşı değildir. Her biri gayet siyasi sebep ve mecburiyetlere dayanır. Bu sebep ve mecburiyetleri bilmeden yapılan tarihçilik şahsı bilimsellikten ve mantıktan uzak, zanna ve tarafgirliğe yakın bir bakış açısına götürür.

Çengiz Hanı ve çocuklarını Moğol diyerek, Göktürkleri Müslüman değil diyerek, Emir Temur’u da Osmanlıyla savaştı diyerek yalnız Türk-İslam devletlerini milli tarih içinde kabul etmekle dayanaklı bir fikir ayrılığından ziyade müthiş bir ahmaklık etmiş olunur. Tarihte böyle muazzam bir devamlılığa sahip olan Türk tarihi, din, mezhep, kişi ve hanedan farkı gözetilerek  değerlendirilemez. Bu hususta ortak bir kanıya varılmazsa birkaç jenerasyon sonra geri dönülmez bir hal alır ve kadimliği ile övündüğümüz tarihimiz alakasız ve fena bir şekilde anlatılıp neşredilir.

Bugün içine düşülen bu gafleti maalesef lisede tarih hocalarında ve tarih kitaplarında bile görmek mümkündür. Tarih hocaları özellikle kültür ve milli şuur için pek mühim olan bu dersi, tamamıyla kendi bakış açılarından anlatmaktadır. Hocalar öğrettiklerini ortak bir disiplin ve bilimsellik içinde anlatmadıkları için öğrenciler milli tarihi farklı farklı şekillerde öğrenmekte ve bunun sonucunda doğru ile yanlış birbirine girmektedir. Umumi olarak lisedeki hocalar yıllar geçse bile kendilerine bir şey katmayıp derslerini aynı monotonluk içinde anlattıklarından dolayı da öğrenci için ders yitirilen vakitten öteye geçememektedir. Bunun sebebi vaktiyle öğretmen yapılmış kişilerin mesleğine hevesli genç eğitimciler değil de başka alanlardan toplama vasat kişiler olmasıdır. Bu sebeple bugün tarih okuyan bir lisans talebesi herhangi bir lisedeki tarih hocasından daha kültürlü ve dalında daha yüksektedir.

Tarih kitapları da bahis olunan bu kişilerden farklı değildir. Tarih yeni bulgularla değişirken, ders kitaplarında değişen şeyler şekil ve şemalardan öteye geçmemektedir. Lise tarih kitaplarımız yıllardır değişmeden içindeki hatalarla beraber ısrarla okutulmaktadır. Kitaplarda Osmanlı Devleti ve padişahlarına geniş bir yer ayrılırken en az onun kadar mühim olan Hunlara, Göktürklere yahut Gazneli’lere ayırılan yer birkaç sayfadan öteye geçmemektedir. Hal bu olunca öğrenciler de milli tarihi Selçuklu-Osmanlı tarihinden ibaret zannetmektedir.

Oysa bizim için mühim olan tarihimizde hangi devlet hangi dine hangi mezhebe mensup, hangi hanedan hangi hanedanla savaşmış deyip taraf gözetmek ve milli tarihi de bu şekilde anlayıp anlatmak değildir. Bizim için mühim olan milli tarihe sahip çıkıp disiplinli bir şekilde analiz edip anlamaktır. Böyle olduğunda görülen fikir ayrılıkları tarafgirlikten ziyade bilimsel dayanağı olan ciddi düşünceler olur.

MATURİDİ YESEVİ OTAĞI - İlmi ve Kelami Araştırmalar Derneği]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Reşid RAHMETİ ARAT (Kazan 1900&amp;amp; İstanbul 1964) &amp;amp; Yazar: Merve ERDOĞAN</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/resid-rahmeti-arat-kazan-1900-istanbul-1964-yazarmerve-erdogan</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/resid-rahmeti-arat-kazan-1900-istanbul-1964-yazarmerve-erdogan</guid>
<description><![CDATA[ Reşid Rahmeti Arat ilk gençlik yıllarından itibaren kendisini Türklük meselelerine vermiş bir âlimdir. Başlangıçtan beri aktif bir millî kültür ve ilim hayatı yaşamıştır. Gençliğinde millî kültür hareketlerine geniş ölçüde katılan Arat, sonradan kendini tamamiyle türkolojiye, millî sahaların ilmine vermiştir.

Aslen Kazanlı olan R. Rahmeti Arat, Kazan’a yakın bir köy olan Eski Ücüm’de, İsmetullah adlı bir baba ile Mahbeder adlı anneden 1900 yılının 15 Mayıs’ında dünyaya gelmiştir. İlk mektebi mahallî şartlara göre kendi köyünde tamamladıktan sonra amcası tarafından bugünkü Kazakistan’ın Kızılyar (Peterpavel) şehrine götürülmüş, orada ilk önce bu yüzyılın başından beri yeni metodla çalışan Türk-Tatar mektebinde, sonra da hususî bir hazırlık ile Rusça öğrenip Rus gimnaziyumunda (o zamanki nesil gibi bir taraftan da Türk -Tatar mektebine giderek) tahsilini devam ettirmiştir.

Rusya’da ihtilâl olunca li­se son sınıftan alınarak askerî okulda eğitim alan Arat, cepheye gönderil­miştir. 1919’da yaralı olarak uzak şarka nakledilen Arat, 1920’de Mançurya’nın Harbin şehrinehayvanlarla dolu kara vagonlarıyla hasta ve yaralı bir şekilde bin birgüçlükle mülteci olarak gelmiştir.

Rahmeti Arat, Harbin’e gelişinin ilk ayından itibaren oradaki Kazan Türkleri’nin kurduğu mahalle ve mektep etrafında toplanan kültür hareketleri faaliyetlerine katılmıştır. Hüseyin Abdüş ile birlikte bir yandan gençler derneğinin faaliyetlerine yeni bir istikamet verirken, öte yandan oranın imamı ve cemaat hâdimi İnâyet Ahmedi idaresinde Yırak Şark “Uzak Şark” adlı haftalık bir dergi çıkarmaya başlamışlardır.Bu dergi Rahmeti Arat’ın el yazısı ile yazılarak teksir makinesi ile neşredilmiş, 1924 Şubatından itibaren haftalık gazete şeklini alarak 1925 yılının sonlarına kadar devam etmiş daha sonra ise yerini “Millî Bayrak” dergisine bırakmıştır. 28 Mayıs 1922’de Bulgar Türklerinin İslamiyeti kabul etmelerinin 1000. yılı münasebetiyle bir defaya mahsus olmak üzere taş basması ile “Min Yıl” gazetesi çıkartılmıştır.

Bütün bu dergi ve gazetelerde Rahmeti Arat “Kazanlı”, “A. Davud” ve “Ali Biktimir” imzaları ile edebî ve içtimaî meselelere dair yazılar yazmıştır. Bunlardan başka Rahmeti Arat, Harbin’de 1922 yılında arkadaşı ile birlikte İl Künli “İl Gönlü”adı altında Türk edebiyatını öğrenenler derneği kurmuş ve bununla ilgili bildiriyi içine alan ilk broşür aynı yılın mayıs ayında taş basması ile basılarak dağıtılmıştır. 20. yüzyıl Tatar şiirinin en önemli temsilcisi olan, halk edebiyatı ve geleneksel şiirin tecrübelerinden mümkün olduğu kadar faydalanırken, bir taraftan da Rus ve Dünya edebiyatının estetik anlayışından illham alarak yeni bir tarz yaratan ve böylelikle Tatar Türklerinin yazılı edebiyatının gelişim sürecinde en büyük katkıyı ortaya koymuş olan büyük Tatar şairi Abdullah Tukay’ın ölümünün 20. Yılı münasebetiyle 1932’de bir eser hazırlama  teklifini ihtiva eden ve Hüseyin Abdüş tarafından hazırlanan broşür ile daha sonraki yıllarda çıkarılan günlük gazeteler de Arat’ın kurduğu bu derneğin ürünleri olarak kaydedilmelidir.

1922 yılının sonunda yüksek tahsilini yapmak üzere Almanya’ya giden Arat bir buçuk ay süren mecburi bir dünya seyahati yolculuğu yapmıştır. Bu seyahat sürecinde uğradığı Asya limanlarında ve şehirlerinde birçok Türk aileleri ile tanışmış ve hayatı boyunca unutamadığı güzellikler görmüştür.

Berlin Üniversitesi’nin Felsefe Fakültesi’ne kaydolan Arat Türkoloji, edebiyat tarihi, felsefe ve psikoloji derslerinin yanı sıra seminerlerine de büyük bir ilgiyle devam etmiştir.

Bu sırada muhtelif Türk ülkelerinden tahsil için Berlin’e gelen talebeler arasında maddi ve manevi yardımlaşma temelleri hızla kuvvetli bir şekilde atılmaya başlanmıştır. Kuzey Türklerinin ilk cemiyeti “Rusyalı İslâm Şakirdlerine Yardım Cemiyeti” adı altında 1918 yılında harp esirlerinin yardımı ile kurulmuştur. 1922’de merkezi Berlin, şubeleri İstanbul, Bakü, Kazan ve Taşkent olmak üzere “Umum Türk Talebe Birliği”, 1923’te “Almanya Türk Talebe Birliği”, 1923 yılının sonlarında da “Almanya’daki Türk-Tatar Talebeleri Birliği” kurulmuştur. Berlin’deki diğer Türk talebe cemiyetleri ile birlikte çalışan ve Türk Kulübü’nde yerleşmiş olan bu cemiyet haftalık toplantılarında kendi talebe meseleleri ve geziler dışında umumî Türk kültürü meseleleri ile  de yakından ilgilenmiş ve bu hususta başlıca vazife de tahsil sahası dolayısıyla  Rahmet’i Arat’a düşmüştür. Kültür hareketlerine katılma ve Türklerin meseleleri ile yakından ilgilenme faaliyetine Berlin’de de devam eden Arat, 1928 yılının sonlarına doğru Berlin’de, Kazan ediplerinden Ayaz İshakî idaresinde “Yana Milî Yul” adlı dergi yayınlamaya başlamıştır. Bu dergide kültür ve gençlik meseleleri ile ilgili birçok yazılar kaleme almıştır. Derginin birçok yazıları ve şiirleri “M.H.”,“ M.F”, “M.H.F”, “Ali”, “Ali Biktimir”, “Şakir Yusuf”, “Ş.Y” imzaları ile veya imzasız olarak onun kaleminden çıkmıştır.1931-1933 yılları arasında bu derginin idaresi Rahmeti Arat’ın elinde bulunduğu gibi, 1932 yılında 5. ]]></description>
<enclosure url="http://www.tarihistan.org/images/haberler/2021/02/resid-rahmeti-arat-kazan-1900-istanbul-1964-yazar-merve-erdogan.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:42 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Reşid, RAHMETİ, ARAT, Kazan, 1900&amp;, İstanbul, 1964, Yazar: Merve, ERDOĞAN</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[Reşid Rahmeti Arat ilk gençlik yıllarından itibaren kendisini Türklük meselelerine vermiş bir âlimdir. Başlangıçtan beri aktif bir millî kültür ve ilim hayatı yaşamıştır. Gençliğinde millî kültür hareketlerine geniş ölçüde katılan Arat, sonradan kendini tamamiyle türkolojiye, millî sahaların ilmine vermiştir.

Aslen Kazanlı olan R. Rahmeti Arat, Kazan’a yakın bir köy olan Eski Ücüm’de, İsmetullah adlı bir baba ile Mahbeder adlı anneden 1900 yılının 15 Mayıs’ında dünyaya gelmiştir. İlk mektebi mahallî şartlara göre kendi köyünde tamamladıktan sonra amcası tarafından bugünkü Kazakistan’ın Kızılyar (Peterpavel) şehrine götürülmüş, orada ilk önce bu yüzyılın başından beri yeni metodla çalışan Türk-Tatar mektebinde, sonra da hususî bir hazırlık ile Rusça öğrenip Rus gimnaziyumunda (o zamanki nesil gibi bir taraftan da Türk -Tatar mektebine giderek) tahsilini devam ettirmiştir.

Rusya’da ihtilâl olunca li­se son sınıftan alınarak askerî okulda eğitim alan Arat, cepheye gönderil­miştir. 1919’da yaralı olarak uzak şarka nakledilen Arat, 1920’de Mançurya’nın Harbin şehrinehayvanlarla dolu kara vagonlarıyla hasta ve yaralı bir şekilde bin birgüçlükle mülteci olarak gelmiştir.

Rahmeti Arat, Harbin’e gelişinin ilk ayından itibaren oradaki Kazan Türkleri’nin kurduğu mahalle ve mektep etrafında toplanan kültür hareketleri faaliyetlerine katılmıştır. Hüseyin Abdüş ile birlikte bir yandan gençler derneğinin faaliyetlerine yeni bir istikamet verirken, öte yandan oranın imamı ve cemaat hâdimi İnâyet Ahmedi idaresinde Yırak Şark “Uzak Şark” adlı haftalık bir dergi çıkarmaya başlamışlardır.Bu dergi Rahmeti Arat’ın el yazısı ile yazılarak teksir makinesi ile neşredilmiş, 1924 Şubatından itibaren haftalık gazete şeklini alarak 1925 yılının sonlarına kadar devam etmiş daha sonra ise yerini “Millî Bayrak” dergisine bırakmıştır. 28 Mayıs 1922’de Bulgar Türklerinin İslamiyeti kabul etmelerinin 1000. yılı münasebetiyle bir defaya mahsus olmak üzere taş basması ile “Min Yıl” gazetesi çıkartılmıştır.

Bütün bu dergi ve gazetelerde Rahmeti Arat “Kazanlı”, “A. Davud” ve “Ali Biktimir” imzaları ile edebî ve içtimaî meselelere dair yazılar yazmıştır. Bunlardan başka Rahmeti Arat, Harbin’de 1922 yılında arkadaşı ile birlikte İl Künli “İl Gönlü”adı altında Türk edebiyatını öğrenenler derneği kurmuş ve bununla ilgili bildiriyi içine alan ilk broşür aynı yılın mayıs ayında taş basması ile basılarak dağıtılmıştır. 20. yüzyıl Tatar şiirinin en önemli temsilcisi olan, halk edebiyatı ve geleneksel şiirin tecrübelerinden mümkün olduğu kadar faydalanırken, bir taraftan da Rus ve Dünya edebiyatının estetik anlayışından illham alarak yeni bir tarz yaratan ve böylelikle Tatar Türklerinin yazılı edebiyatının gelişim sürecinde en büyük katkıyı ortaya koymuş olan büyük Tatar şairi Abdullah Tukay’ın ölümünün 20. Yılı münasebetiyle 1932’de bir eser hazırlama  teklifini ihtiva eden ve Hüseyin Abdüş tarafından hazırlanan broşür ile daha sonraki yıllarda çıkarılan günlük gazeteler de Arat’ın kurduğu bu derneğin ürünleri olarak kaydedilmelidir.

1922 yılının sonunda yüksek tahsilini yapmak üzere Almanya’ya giden Arat bir buçuk ay süren mecburi bir dünya seyahati yolculuğu yapmıştır. Bu seyahat sürecinde uğradığı Asya limanlarında ve şehirlerinde birçok Türk aileleri ile tanışmış ve hayatı boyunca unutamadığı güzellikler görmüştür.

Berlin Üniversitesi’nin Felsefe Fakültesi’ne kaydolan Arat Türkoloji, edebiyat tarihi, felsefe ve psikoloji derslerinin yanı sıra seminerlerine de büyük bir ilgiyle devam etmiştir.

Bu sırada muhtelif Türk ülkelerinden tahsil için Berlin’e gelen talebeler arasında maddi ve manevi yardımlaşma temelleri hızla kuvvetli bir şekilde atılmaya başlanmıştır. Kuzey Türklerinin ilk cemiyeti “Rusyalı İslâm Şakirdlerine Yardım Cemiyeti” adı altında 1918 yılında harp esirlerinin yardımı ile kurulmuştur. 1922’de merkezi Berlin, şubeleri İstanbul, Bakü, Kazan ve Taşkent olmak üzere “Umum Türk Talebe Birliği”, 1923’te “Almanya Türk Talebe Birliği”, 1923 yılının sonlarında da “Almanya’daki Türk-Tatar Talebeleri Birliği” kurulmuştur. Berlin’deki diğer Türk talebe cemiyetleri ile birlikte çalışan ve Türk Kulübü’nde yerleşmiş olan bu cemiyet haftalık toplantılarında kendi talebe meseleleri ve geziler dışında umumî Türk kültürü meseleleri ile  de yakından ilgilenmiş ve bu hususta başlıca vazife de tahsil sahası dolayısıyla  Rahmet’i Arat’a düşmüştür. Kültür hareketlerine katılma ve Türklerin meseleleri ile yakından ilgilenme faaliyetine Berlin’de de devam eden Arat, 1928 yılının sonlarına doğru Berlin’de, Kazan ediplerinden Ayaz İshakî idaresinde “Yana Milî Yul” adlı dergi yayınlamaya başlamıştır. Bu dergide kültür ve gençlik meseleleri ile ilgili birçok yazılar kaleme almıştır. Derginin birçok yazıları ve şiirleri “M.H.”,“ M.F”, “M.H.F”, “Ali”, “Ali Biktimir”, “Şakir Yusuf”, “Ş.Y” imzaları ile veya imzasız olarak onun kaleminden çıkmıştır.1931-1933 yılları arasında bu derginin idaresi Rahmeti Arat’ın elinde bulunduğu gibi, 1932 yılında 5. sayıdan itibaren baskısı da Arat’ın kurduğu ve kendisinin müretttip olarak çalıştığı matbaada yapılmaya başlanmıştır.

Rahmeti Arat’ın Berlin’deki talebelik hayatı geçimini sağlayabilmek için çalışmakla geçmiştir. Çalışmaları ilk başta üniversite dışında hususi dersler şeklinde olmuş sonraları kütüphane ve enstitülerde ilmî faaliyet ile birleşmiştir. 1927’de mukayeseli Türk dili araştırması sahasındaki bir çalışması ile doktora diplomasını alınca üniversiteye bağlı şark  dilleri mektebinde önce Kuzey Türkçesi lektörü olmuş, sonra 1928’de Berlin İlimler Akademisi’ne ilmî yardımcı olaral tayin edilmiş, 1931’de şark dilleri mektebinde Kuzey Türklerinin dil, edebiyat ve tarihi doçenti olmuştur. Bu arada ilmî yardımcı sıfatı ile 1933 yılına kadar çalıştığı ilimler akademisinin ilmî neşriyatına iştirak etmiş ve ilim hayatının ilk eserlerini vermiştir. Bundan sonra Arat kendisini tamamiyle ilmî çalışmaya vermiş ve ölünceye kadar devam eden bu çalışma neticesinde birçok eser, kitap ve makaleler ortaya çıkmıştır.

Rahmeti Arat 1933 yılında Maarif Vekâleti tarafından Türkiye’ye davet edilerek İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde Türk Dili ve Edebiyatı Kürsüsü’ne Profesör tâyin edilmiştir. O zamandan beri Edebiyat Fakültesi’nin Türkoloji Bölümü’nde çalışmakta idi. Fuad Köprülü’nün mebus olarak üniversiteden ayrılması üzerine Türkiyat Enstitüsü Müdürlüğüne de getirilen Rahmeti Arat 1950 yılına kadar bu vazifede kalmıştır. Arat 1949-1950  ve 1950-1951 ders yıllarının kış semesterlerinde de Londra Üniversitesine bağlı şark tetkikleri mektebinde misafir profesör olarak çalışmıştır. 26 Nisan 1958’de Ordinaryüs Profesör olmuştur. Vefat ettiği zaman Edebiyat Fakültesi Türkoloji bölümünün Eski Türk Filolojisi Kürsüsü’nün Kürsü Profesörü idi.

Rahmeti Arat 1942’de Türk Tarih Kurumu üyeliğine seçilmiştir. Aynı zamanda Milletlerarası Şark Tetkikleri Cemiyeti’nin sekreteri ve bu cemiyetin organı olan Oriens’in tahrir heyeti üyesi idi. Kuruluşundan itibaren son ana kadar İslâm Ansiklopedisi’ndeki çalışması çok önemli olup bu çalışma ansiklopedinin ortaya çıkmasının ve bugünkü hâle gelmesinin başlıca temellerinden birini teşkil etmiştir.

Türkiye Türkolojisinin kurulmasında ve kökleşmesinde Arat’ın büyük bir yeri vardır. W. Bang’ın kurduğu mukayeseli Türk dili araştırmalarını Türkiye’ye getirip yerleştiren ve onu büsbütün geliştiren Rahmeti Arat’tır. Kendisi bu yolda kuvvetli talebeler yetiştirmiş, bugün bu ilim dalı artık Türkiye Türkolojisine tamamiyle hâkim olmuştur. Türkçenin çeşitli devir ve sahalarını aydınlatan birçok eserleri yanında Türk transkripsiyon alfabesini de Rahmeti Arat yapmış, ayrıca Türkçenin tarihi inkişafının hudutlarını çizen görüşleri de benimsenerek türkoloji çalışmalarına tatbik edilegelmiştir.

Rahmeti Arat çok titiz çalışan bir ilim adamı idi. Geniş bir sahaya yayılmak yerine dar bir sahada çok derinlere inmeti tercih ederdi. Türkçeyi umumî olarak tarihî gelişmesi ve yaygın şiveleri ile dünyada en iyi bilen âlimdi. Eski Türkçe’nin, Uygurca’nın en büyük ustası, Uygur yazısını yeryüzünde en iyi okuyan ve yazan Türkolog idi.

Türklük bilgisi onun için kutsal bir ilim sahası halindeydi. Avrupalı Türkologların en büyüklerinin yüzlerine karşı sık sık: “Türkoloji sizin için bir meslek, bir geçim vasıtasıdır, fakat bizim için her şeydir” demekten çekinmez ve onların bu sahadaki itinasız hükümlerine tahammül edemezdi.

Avrupa ilminin Hristiyanlık ve Türk düşmanlığı kokan tarafları ile herkesten iyi mücadele ederdi. İslâm Ansiklopedisi’ni böyle bir süzgeçten geçirerek onu Türk düşüncesine uyduran, ona bir Türk ansiklopedisi ruhu veren adam Reşid Rahmeti Arat’tır. Bütün eserlerinde ve katıldığı toplu çalışmalarda da daima bu havayı hâkim kılmıştır.

İslam Ansiklopedisi varlığını büyük ölçüde ona borçludur. Türkiye ilminin yüz akı olan bu esere ruh bakımından olduğu gibi şekil bakımından da arzettiği ölçülü mükemmeliyeti Arat vermiştir. İmzalı birçok maddelerden başka sayısız tercümeler de Arat’ın kaleminden çıkarak yerini almıştır. Rahmeti Bey’in çocuğundan fazla itina ettiği bu dev eser onun ömrünü yiyip bitiren çalışmalarının başında gelmektedir.

Rahmeti Arat dev eserlerin adamı idi. Kutadgu Bilig gibi bir eser kolay kolay bir faniye nasip olacak şeylerden değildir. Öyle derin bir araştırma kabiliyetine ve sabra sahiptir ki, el attığı herhangi bir noktada artık söyleyecek başka bir söz kalmaz dersek mübalağa yapmış olmayız.Kılı kırk yaran müdekkikliği, son ana kadar kullandığı ilmî şüpheciliği onu imrenilecek bir âlim seviyesine çıkarmıştır.

Türkçeye karşı büyülü bir sevgisi, Türkçe kelimelere karşı bir âyet saygısı vardır. Avrupa’da yetişmiş fakat Türkçede tek bir yabancı kelime kullanılmasına tahammül edemez haldedir. Batılı kafa taşımasına rağmen şekilci batı hayranlığından nefret etmektedir. Türkiye’ye çok kuvvetle bağlıdır.

Son zamanlarda Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü’nün çalışmalarına büyük bir aşk ve şevk ile katılmıştır. Bu enstitüyü idealindeki müessese olarak görerek, onun gelişmesine canla başla yardım etmekteydi.

Gece gündüz durmadan dinlenmeden çalışan Arat’ın Türklüğe ve Türk kültürüne hizmet aşkı ve heyecanı bitip tükenmek bilmezdi. Sakin, sessiz ve çekingen bir tabiata sahip olan Arat, ilim ve kültür sahasında Türklüğe karşı yapılmış bir haksızlık, bir ihmal gördü mü şaşılacak derecede kelimenin tam anlamıyla adeta kükrerdi.

Gürültüsüz, fakat kelimenin tam manasıyla yüksek vatanseverdir. Sessiz ve gösterişsiz bir şekilde Türklüğe kimsenin kolay kolay yapamayacağı şekilde hizmet etmiştir.

Yazımızı ölümün yalnız maddî bir ayrılma olduğunu göz önünde tutarak, çalışmalarıyla aramızda her zaman yaşayacak olan Reşid Rahmeti Arat için kendisinin de çok sevdiği Kutadgu Bilig’den alınmış şu vecizelerle bitirelim :

KişimengübolmazbumengüatıAnınmengükaldıbuedgüatıÖzüngmengüermezatıngmengüolAtıngmengübolsaözüngmengüol.

“İnsan ebedî değildir, ebedîolan-onunadıdır; iyi kimselerin adı bunun için ebedî kalmıştır. Kendin ebedî değilsin, adın ebedîdir; adın ebedî olursa, kendin de ebedî olursun”.

…

Yazar: Merve ERDOĞAN

 

“Tebriz Araştırmaları Enstitüsü” (TEBAREN) ]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Peçenek ve Kumanların yadigârı Karamanlılar &amp;amp; Yazar: Abdullah Uluyurt</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/pecenek-ve-kumanlarin-yadigari-karamanlilar-yazar-abdullah-uluyurt</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/pecenek-ve-kumanlarin-yadigari-karamanlilar-yazar-abdullah-uluyurt</guid>
<description><![CDATA[ Malazgirt muharebesinde, Bizans ordusu içinde Uz, Peçenek, Kıpçak askerlerde vardı. Türk soylu bu süvari asker Selçuklu ordusundaki Türkçe konuşmalar ve emirleri duydukça soydaşlarının yanına geçtiler. Peki, onların torunları şimdi neredeler?

Hafta sonu Ankara Üniversitesi Türk İnkılap Enstitüsü Öğretim Üyesi Dr. Meryem ORAKÇI’nın sohbetine katıldım. Karamanlılar hakkında bilgi sahibi oldum. Bu bilgileri burada da paylaşmak ihtiyacı duydum.

Karamanlılar kendilerini, İstanbul Rum Patrikliğine bağlı olan ve Orta Anadolu’da yaşayan Ortodoks Osmanlı tebaası, Rum milletinden tarif ediyorlardı. Fakat Batı Anadolu ve İstanbul Rumlarından farklı bir lisanla konuşuyorlardı. İşte bu lisana Karamanlıca (katıksız Türkçe!), onlara da Karamanlı denmesine sebep oldu.

1923 Lozan Anlaşması ile Yunanistan’a gönderilen ve mübadil olan Karamanlılar orada kendilerine bugün Karamanlı denmesinden pek hoşlanmıyorlar. Kendilerine Kapadokyalı denmesini arzu ediyorlar. Kapadokya’yı da Kayseri, Ankara, Nevşehir, Kırşehir, Aksaray, Konya, Karaman, Niğde’yi içine alan geniş bir coğrafya olarak tarif ediyorlar.

1453 yılında İstanbul’un fethi sonrasında, Fatih Sultan Mehmet tarafından İstanbul’un şenlendirilmesi için sanat sahibi bu halktan da İstanbul’a göç ettirilenler oldu. Aksaray isminin de oradan kaldığı ifade ediliyor. Bunların dillerinin yalın Türkçe olması dolayısıyla Müslüman mahallelerde de dükkân açmalarına müsaade edildi. Kısa zamanda dükkânları Müslümanların toplanma yeri haline geldi. Orta Anadolu’da bu Karamanlıların çocukları da 12 yaşına geldiği zaman İstanbul’a “sılacılık” adıyla bir meslek öğrenmeye gönderiliyordu. Kimin nereye gideceği de önceden belliydi.

Bu hayat döngüsü Yunanistan’ın bağımsızlığı ve sonrasında nüfusu olmamasına rağmen Ortodoks kimlik üzerinden yayılmaya başlaması 1830 larda başladı. Osmanlı coğrafyasındaki Ortodoksları kendi egemenliğinde toplama arzusu Bulgaristan ve Sırbistan’ın bağımsızlık ve ayrı kilise kurmaları ile suya düştü. Çalışmalarını İstanbul, Batı ve Orta Anadolu’da yaşayan Rum milletine mensup tebaaya yönlendirdi. Onlar için okullar açtırdı ve Yunanca öğretmeye başladı. Önce İstanbul’da yerleşen Karamanlılara Yunan harfleri ile yazılan Türkçe olan Karamanca yerine Yunanca öğretti.

Bu tarihten sonra, Anadolu’da Karamanlıca din kitaplarının basım tarihi 16. Yüzyıla kadar uzanmasına rağmen İstanbul’da Yunanca konuşan Karamanlılar oluşmaya başladı.

1922 yılında İstanbul’un işgali sırasında Yunanlıları destekleyen “Ortodoks Türk” olamaz tezini savunanlar ortaya çıkmaya başladı. Bu şüphesiz işgal güçlerinin desteği ile oluyordu. Anadolu’daki kurtuluş savaşına “Kemalcilerin İsyanı” olarak söyleyenler vardı. Anadolu’da bu pek karşılık bulmadı.  Hatta kendisini Yunan olarak tarif eden az sayıda Karamanlı da Yunan ordusuna Türkçe konuştukları için alınmadı. Ancak Yunanca dua etmeleri ile kabul gördüler.

Türk Bağımsızlık Savaşında Karamanlıların çoğunluğu tarafsızdı ama rahatlarını bozdukları için de Yunan ordusuna kızgındılar. Yıllar önce kendisini dinleme fırsatı bulduğum George Nakrakas’da“Küçük Asya Felaketi” isimli kitabında “Yunan ordusunun Küçük Asya’da (Anadolu’da) yeterli, destek bulamadığını ifade ediyordu”. Papa Eftim gibi Karamanlıların bir kısmı ise Kurtuluş Savaşının yanında yer aldılar, İstanbul Rum Patrikhanesinden ayrıldılar.

1923 tarihinde imzalanan Lozan Anlaşması ile Yunanistan’ın isteği ile Yunanistan ve Türkiye arasında birkaç yer müstesna nüfus mübadelesi yapıldı. Anadolu’daki Ortodokslar Yunanistan’a, Karasu Deresinin ötesindeki Müslümanlar Türkiye’ye gelecekti. Gidenler, zaten Balkan Savaşları, Birinci Dünya Savaşı ile boşalan Rumeli’den gelenlerden fazlaydı. Herhangi bir müsamaha gösterilmeden zikredilen bütün nüfus yer değiştirdi. 1930 yılında yapılan son anlaşma ile kapılar kapatıldı.

1923 tarihinden önce kendilerinin Yunan olduğu gerekçesi ile Yunanca öğretilmek üzer okullar açılan Karamanlılar ya da şimdiki kendi tariflerine göre Kapadokyalılar Mersin limanından gemilere binişlerinden itibaren “öteki” olduklarının farkına vardılar. Anadolu’dan gitmemek için dilekçeler yazdılar. Onların kalması için komşuları da dilekçeler yazdılar. Ama olmadı. Bu kadar katılığa neden Kurtuluş Savaşı veren kadronun çocukluk, gençlik ve subaylık yıllarındaki acı hatıraları olsa gerek.

Mübadele her iki tarafa da zordu ama Karamanlılar için iki katı zorluk vardı. Dillerini bilmedikleri ülkeye gidiyorlardı. Eş zamanlı bir gidiş olmadığı için Karamanlılar evlerinde Rumeli’den gelen Türkleri, yeni ev sahiplerini, misafir ettiler. Yola çıkarken gemi mürettebatının kötü muamelesi ile karşılaştılar. Çünkü Yunanca bilmiyorlardı. Yatacakları yerler ıslatılıyor, kendilerine karantina uygulanıyordu. Yanlarında getirdikleri taşınabilir mallar gümrüğe tabi olmayacak denmesine rağmen uzun bir izin alma işlemi ortaya atıldı. Yunanca bilmeyen Karamanlılar için bu en büyük felaketti. Karamanlılara yönelik İstanbul’da Yunanlılaştırmak için çıkan Karamanlıca gazeteler Yu ]]></description>
<enclosure url="http://www.tarihistan.org/images/haberler/2020/12/pecenek-ve-kumanlarin-yadig-ri-karamanlilar-yazar-abdullah-uluyurt.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:42 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Peçenek, Kumanların, yadigârı, Karamanlılar, Yazar:, Abdullah, Uluyurt</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[Malazgirt muharebesinde, Bizans ordusu içinde Uz, Peçenek, Kıpçak askerlerde vardı. Türk soylu bu süvari asker Selçuklu ordusundaki Türkçe konuşmalar ve emirleri duydukça soydaşlarının yanına geçtiler. Peki, onların torunları şimdi neredeler?

Hafta sonu Ankara Üniversitesi Türk İnkılap Enstitüsü Öğretim Üyesi Dr. Meryem ORAKÇI’nın sohbetine katıldım. Karamanlılar hakkında bilgi sahibi oldum. Bu bilgileri burada da paylaşmak ihtiyacı duydum.

Karamanlılar kendilerini, İstanbul Rum Patrikliğine bağlı olan ve Orta Anadolu’da yaşayan Ortodoks Osmanlı tebaası, Rum milletinden tarif ediyorlardı. Fakat Batı Anadolu ve İstanbul Rumlarından farklı bir lisanla konuşuyorlardı. İşte bu lisana Karamanlıca (katıksız Türkçe!), onlara da Karamanlı denmesine sebep oldu.

1923 Lozan Anlaşması ile Yunanistan’a gönderilen ve mübadil olan Karamanlılar orada kendilerine bugün Karamanlı denmesinden pek hoşlanmıyorlar. Kendilerine Kapadokyalı denmesini arzu ediyorlar. Kapadokya’yı da Kayseri, Ankara, Nevşehir, Kırşehir, Aksaray, Konya, Karaman, Niğde’yi içine alan geniş bir coğrafya olarak tarif ediyorlar.

1453 yılında İstanbul’un fethi sonrasında, Fatih Sultan Mehmet tarafından İstanbul’un şenlendirilmesi için sanat sahibi bu halktan da İstanbul’a göç ettirilenler oldu. Aksaray isminin de oradan kaldığı ifade ediliyor. Bunların dillerinin yalın Türkçe olması dolayısıyla Müslüman mahallelerde de dükkân açmalarına müsaade edildi. Kısa zamanda dükkânları Müslümanların toplanma yeri haline geldi. Orta Anadolu’da bu Karamanlıların çocukları da 12 yaşına geldiği zaman İstanbul’a “sılacılık” adıyla bir meslek öğrenmeye gönderiliyordu. Kimin nereye gideceği de önceden belliydi.

Bu hayat döngüsü Yunanistan’ın bağımsızlığı ve sonrasında nüfusu olmamasına rağmen Ortodoks kimlik üzerinden yayılmaya başlaması 1830 larda başladı. Osmanlı coğrafyasındaki Ortodoksları kendi egemenliğinde toplama arzusu Bulgaristan ve Sırbistan’ın bağımsızlık ve ayrı kilise kurmaları ile suya düştü. Çalışmalarını İstanbul, Batı ve Orta Anadolu’da yaşayan Rum milletine mensup tebaaya yönlendirdi. Onlar için okullar açtırdı ve Yunanca öğretmeye başladı. Önce İstanbul’da yerleşen Karamanlılara Yunan harfleri ile yazılan Türkçe olan Karamanca yerine Yunanca öğretti.

Bu tarihten sonra, Anadolu’da Karamanlıca din kitaplarının basım tarihi 16. Yüzyıla kadar uzanmasına rağmen İstanbul’da Yunanca konuşan Karamanlılar oluşmaya başladı.

1922 yılında İstanbul’un işgali sırasında Yunanlıları destekleyen “Ortodoks Türk” olamaz tezini savunanlar ortaya çıkmaya başladı. Bu şüphesiz işgal güçlerinin desteği ile oluyordu. Anadolu’daki kurtuluş savaşına “Kemalcilerin İsyanı” olarak söyleyenler vardı. Anadolu’da bu pek karşılık bulmadı.  Hatta kendisini Yunan olarak tarif eden az sayıda Karamanlı da Yunan ordusuna Türkçe konuştukları için alınmadı. Ancak Yunanca dua etmeleri ile kabul gördüler.

Türk Bağımsızlık Savaşında Karamanlıların çoğunluğu tarafsızdı ama rahatlarını bozdukları için de Yunan ordusuna kızgındılar. Yıllar önce kendisini dinleme fırsatı bulduğum George Nakrakas’da“Küçük Asya Felaketi” isimli kitabında “Yunan ordusunun Küçük Asya’da (Anadolu’da) yeterli, destek bulamadığını ifade ediyordu”. Papa Eftim gibi Karamanlıların bir kısmı ise Kurtuluş Savaşının yanında yer aldılar, İstanbul Rum Patrikhanesinden ayrıldılar.

1923 tarihinde imzalanan Lozan Anlaşması ile Yunanistan’ın isteği ile Yunanistan ve Türkiye arasında birkaç yer müstesna nüfus mübadelesi yapıldı. Anadolu’daki Ortodokslar Yunanistan’a, Karasu Deresinin ötesindeki Müslümanlar Türkiye’ye gelecekti. Gidenler, zaten Balkan Savaşları, Birinci Dünya Savaşı ile boşalan Rumeli’den gelenlerden fazlaydı. Herhangi bir müsamaha gösterilmeden zikredilen bütün nüfus yer değiştirdi. 1930 yılında yapılan son anlaşma ile kapılar kapatıldı.

1923 tarihinden önce kendilerinin Yunan olduğu gerekçesi ile Yunanca öğretilmek üzer okullar açılan Karamanlılar ya da şimdiki kendi tariflerine göre Kapadokyalılar Mersin limanından gemilere binişlerinden itibaren “öteki” olduklarının farkına vardılar. Anadolu’dan gitmemek için dilekçeler yazdılar. Onların kalması için komşuları da dilekçeler yazdılar. Ama olmadı. Bu kadar katılığa neden Kurtuluş Savaşı veren kadronun çocukluk, gençlik ve subaylık yıllarındaki acı hatıraları olsa gerek.

Mübadele her iki tarafa da zordu ama Karamanlılar için iki katı zorluk vardı. Dillerini bilmedikleri ülkeye gidiyorlardı. Eş zamanlı bir gidiş olmadığı için Karamanlılar evlerinde Rumeli’den gelen Türkleri, yeni ev sahiplerini, misafir ettiler. Yola çıkarken gemi mürettebatının kötü muamelesi ile karşılaştılar. Çünkü Yunanca bilmiyorlardı. Yatacakları yerler ıslatılıyor, kendilerine karantina uygulanıyordu. Yanlarında getirdikleri taşınabilir mallar gümrüğe tabi olmayacak denmesine rağmen uzun bir izin alma işlemi ortaya atıldı. Yunanca bilmeyen Karamanlılar için bu en büyük felaketti. Karamanlılara yönelik İstanbul’da Yunanlılaştırmak için çıkan Karamanlıca gazeteler Yunanistan’da yerini Karamanlılar arasında anlaşma ve dayanışma için çıkarılmaya başladı.

Bir başka sorun ise mübadeleye tabi tutulan Müslümanların yerlerini yerli Ortodoksların işgal etmesiydi. Uzun süre açıkta kaldılar. Yunanistan zamanında sosyal konutları tamamlayamadı.

Okul sorunları ortaya çıktı. Kiliselere uzun süre kabul edilmediler. Kendilerinin Türkçe konuşmalarından dolayı “yoğurtla vaftiz edilenler” dendi. Oysa dindar birer Ortodoks olan Karamanlılar Genç Türkiye Cumhuriyeti’nden ayrılırken mezarlarından kemiklerini dahi götürmüşlerdi. Oysa öptükleri ikonalardan mikrop bulaştırılacağı gerekçesi ile kiliseye sokulmuyorlardı. İzmir ve çevresinden, İstanbul’dan gidenler Yunanlıları kasabalı görüyorlardı. Karamanlılar da Yunanlılar tarafından köylü görüldü.

Mesleklerini icra etmekte zorlandılar. Hemşeri dayanışmasına girdiler. İlk nesil hiç Yunanca bilmedi. İkinci nesil okula gittiği için iki dilli oldu. Üçüncü ve dördüncü nesil ise artık Türkçe bilmiyordu.

1930 yılına kadar tekrar dönebilecekleri ümidini hiç kaybetmediler. Onun için kendi aralarında evlilik yaptılar. Soyadları “oğlu” ile bitiyordu. Sonra değiştirmeye başladılar. Bugün dahi “kavuşma” adıyla her yıl etkinlikler düzenliyorlar. Şimdi kendilerine “Kapadokyalı Ortodoks Yunan” diyorlar.

Kendileri ile ilgili müzeleri var. Kavala yanında Nea Karvali’de böyle bir müzeyi ziyaret etme fırsatı bulmuştum. Zamanında, özel vakıflar aracılığıyla materyal toplamışlar.

Karamanlılar, Bizans’ın doğu sınırlarını koruyan süvari Uz, Peçenek, Kuman Türklerinin torunları mıydı? Alparslan’ın ordularına geçen bu soydaşların yaşadığı yerler ile o günkü Bizans sınırlarının örtüştüğü de ortada.

Araştırmacılar için bir konu da şüphesiz Karamanlar ile Gagauzların dil birliği. Gagauzları 19. Yüzyılın ikinci yarısına kadar bugünkü yaşadıkları yerlerde aramak boşuna bir emek değil mi? İkinci Murat tarafından toprakları Osmanlı Devletine katılan Uz Devletinin varisleri olan Gagauzların bugün de bir kısmının yaşadıkları yerlerin Varna ve civarı olduğunu biliyoruz.

1830’dan 1930’a… Karamanlıca konuşan Ortodoks Türklerden, Yunanca konuşan Ortodoks Kapadokyalılara… Tarih bu kadar acımasız…

ORHA AJANS: Ortalık Haber Ajansı
https://orhaajans.com]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Turan: Gagauz’un Moğolistan hakkındaki sorusuna Kazakistan’dan cevap almaktır &amp;amp; Yazar: Abdullah Uluyurt</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/turan-gagauzun-mogolistan-hakkindaki-sorusuna-kazakistandan-cevap-almaktir-yazar-abdullah-uluyurt</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/turan-gagauzun-mogolistan-hakkindaki-sorusuna-kazakistandan-cevap-almaktir-yazar-abdullah-uluyurt</guid>
<description><![CDATA[ Savaş dışında kan dökmeyen Cengizhan’ın torunları yakın akrabalarımız Moğollara…

Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesinde öğrenimini tamamladıktan sonra ülkesi Moğolistan’a dönen ve şu anda Ulan Batur’da Moğolistan Film Enstitüsünde yönetici müdür olarak çalışan Batgerel Batkhuyag’la bu haftaki ORHA toplantısında beraberdik. Sekiz yıl olmuş ülkesine döneli.

Covid 19 savaşının daha yoğun olduğu günlerde yapılan bu toplantıda Batgerel ülkesinde Türkiye’den bir nefes aldığını söylüyor.“vatanım Türkiye’yi özledim” derken gözleri yaşarıyor. Tespitleri katılımcılarla eğlenceli bir zaman geçirmemizi sağladı.

Moğolistan ile Türkiye’nin kardeş ülke olduğunu, kardeş millet olduğunu, öğrenciliği hissettiğini, fark ettiğini söylüyor. Ural-Altay dil grubunda olan Moğolca-Türkçe dolayısıyla Türkçe’nin kolay öğrenildiğini, cümle yapısının aynı olduğunu ve bazı kelimelerin de zamanla değişime uğradığını görmüş.

Türkiye, Çin ve Rusya’dan sonra üçüncü stratejik komşu ülke

1969 yıllarına dayanan Türkiye-Moğolistan diplomatik ilişkileri 1996 yılında Ulan Batur Büyükelçiliği’nin açılması ile yeni bir ivme kazanıyor.

Millet olarak aynı yerden geldiğini artık bildiğini, Türkiye’ye gitmeden önce bunun farkında olmadığını, bunun nedenini de Sovyet eğitim sistemi ve propagandası dolayısıyla olabileceğini, şimdi ise ilişkilerin daha iyi olacağını, Türkiye’nin Rusya, Çin’den sonra üçüncü grupta sıralanan stratejik “komşu” ülkeler arasında sayıldığını ifade ediyor.

Moğolistan-Türkiye İş konseyi bu yıl açılmış. Türk üniversitelerini bütünleyen öğrenciler Moğolistan’da bir araya geliyorlarmış. Türkiye’ye eğitim için gitmek isteyenleri teşvik ediyorlarmış.

Batgerel Türkiye’de dokuz yıl kalmış. İlk gidişi Moskova aktarmalı İstanbul uçuşu ile olmuş. İstanbul’da bir yurda gitmişler. Orada yorgunluk içinde kahvaltı yapmış. İlk kez yeşil zeytini orda görmüş. Önce üzüme benzetmiş. Yiyince önce beğenmemiş, şimdi ise özlüyormuş. Bursa’da TÖMER eğitimi almış.

Bayan Ulge’de on okuldan dokuzu Kazakça eğitim veriyor

Moğolistan’daki Kazak ve Tuva Türklerinin toplumdaki yerleri ve kendilerine tanınan haklar konusunda Gagauzlar Derneği Başkanı Dr. İrina İusumbeli’nin sorusuna Moğolistan’ın Kazakların yoğun yaşadığı Bayan Ulge’den eğitime Türkiye’ye gelen ve Kazakistan Almatı’ya dönen Tulpar Janipek cevaplıyor.

Kendi eğitim aldığı dönemde Bayan Ulge’de on okuldan dokuzunun Kazakça eğitim verdiğini, hatta Ulan Batur’dan gelenler şehirde tercümanla dolaşmak zorunda kaldığını söylüyor. Bu yıllarda ise bütün okullarda devlet dili Moğolca da 2-3 saat yer öğretiliyormuş. Alfabe ise Sovyet döneminden kalma “Moğollaştırılmış Kril Abecesi” ymiş.

“Kahraman Anne” nüfus politikaları

Yaklaşık üç buçuk milyon nüfuslu Moğolistan’ın toprak büyüklüğü Türkiye’nin iki katıdır. Başkenti Ulan Batur’dur. Nüfusun yüzde 95’i Moğoldur. Yüzde 4’ü ise Kazaktır. Moğollar Moğolistan dışında Rusya’nın Aga Buryat Özerk Bölgesi, Ustorda Özerk bölgesi ve Buryat Cumhuriyetinde yaşarlar. Çin’e bağlı İç Moğolistan Özerk Bölgesinde de nüfusun büyük bir kısmı Moğol’dur.

Büyük bir coğrafyada komşunuz Çin ve Rusya olunca nüfusunuz da az olunca dikkatli olmanız gerekiyor. Ülkede nüfus teşviki var. Dört çocuğu olan anne “kahraman anne” oluyor. Bu çevredeki nüfusu az diğer ülkeler de aynı. . Moğollar düzenli işte çalışma isteklisi olmadıkları için Çin’den Moğolistan’a çalışmaya gelen işçiler varmış.

Moğollar tabi ki Turan’ın bir parçasıdır. Aslında Türk Keneşinde yerlerini almalılar. Moğollar tarihleri ile gurur duyuyorlar. Mançurya felaketini hatırlamak istemiyorlar. Sovyet döneminde birinci dil olan Rusça şu anda unutulan dillerden. Yerini İngilizce almış. Eğitim dilleri Moğolca ve İngilizce. Yeni nesil Rusçayı hiç bilmiyorlarmış. Çinceye karşı da halkta bir direnç varmış.

 Türkiye-Moğolistan ticari ilişkileri

Türkiye ile coğrafi uzaklığa rağmen ticaretin gelişmesi gerekiyor. Son yıllarda bu yönde gayret varmış. Türkiye’den iş adamları bölgeye geliyormuş. Batgerel sık sık Türk Büyükelçi M. Ahmet Yazal’ı ziyaret ediyormuş. Benim de Kosova’daki görevi sırasında tanıdığım Ahmet Beyle Türk usulü çay ve kahve içerken vatanımda hissediyorum diyor. Türkiye’deki arkadaşları ve hocaları ile ilişkisini kesmemiş. Ülkesine döner dönmez iş bulmuş.

Sonuçta Batgerel’i dinlemek keyifti. Uzaklardaki yakınların gönüllerinin Ankara ile atması bizi sevindirdi. Güçlü Türk dünyasının bir parçası Moğolistan aynı zamanda Türk anayurdu. Türk tarihinin yazılı kaynaklarının merkezi.

Sonsöz yerine Atatürk’ün talimatına kulak verelim. “Bugün Sovyet Rusya, dostumuzdur, komşumuzdur, müttefikimizdir. Bu dostluğa ihtiyacımız vardır. Fakat yarın ne olacağını kimse kestiremez. Tıpkı Osmanlı İmparatorluğu gibi, tıpkı Avusturya-Macaristan İmparatorluğu gibi parçalanabilir. Bugün elinde tuttuğu milletler, avuçlarından kaçabilirler. Dünya yeni bir dengeye ulaşır. O zaman Türkiye ne yapacağını bilmelidir. Bizim, bu dostumuzun idaresinde dili bir, inancı bir, öz kardeşlerimiz v ]]></description>
<enclosure url="http://www.tarihistan.org/images/haberler/2020/12/turan-gagauz-un-mogolistan-hakkindaki-sorusuna-kazakistan-dan-cevap-almaktir-yazar-abdullah-uluyurt.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:42 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Turan:, Gagauz’un, Moğolistan, hakkındaki, sorusuna, Kazakistan’dan, cevap, almaktır, Yazar:, Abdullah, Uluyurt</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[Savaş dışında kan dökmeyen Cengizhan’ın torunları yakın akrabalarımız Moğollara…

Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesinde öğrenimini tamamladıktan sonra ülkesi Moğolistan’a dönen ve şu anda Ulan Batur’da Moğolistan Film Enstitüsünde yönetici müdür olarak çalışan Batgerel Batkhuyag’la bu haftaki ORHA toplantısında beraberdik. Sekiz yıl olmuş ülkesine döneli.

Covid 19 savaşının daha yoğun olduğu günlerde yapılan bu toplantıda Batgerel ülkesinde Türkiye’den bir nefes aldığını söylüyor.“vatanım Türkiye’yi özledim” derken gözleri yaşarıyor. Tespitleri katılımcılarla eğlenceli bir zaman geçirmemizi sağladı.

Moğolistan ile Türkiye’nin kardeş ülke olduğunu, kardeş millet olduğunu, öğrenciliği hissettiğini, fark ettiğini söylüyor. Ural-Altay dil grubunda olan Moğolca-Türkçe dolayısıyla Türkçe’nin kolay öğrenildiğini, cümle yapısının aynı olduğunu ve bazı kelimelerin de zamanla değişime uğradığını görmüş.

Türkiye, Çin ve Rusya’dan sonra üçüncü stratejik komşu ülke

1969 yıllarına dayanan Türkiye-Moğolistan diplomatik ilişkileri 1996 yılında Ulan Batur Büyükelçiliği’nin açılması ile yeni bir ivme kazanıyor.

Millet olarak aynı yerden geldiğini artık bildiğini, Türkiye’ye gitmeden önce bunun farkında olmadığını, bunun nedenini de Sovyet eğitim sistemi ve propagandası dolayısıyla olabileceğini, şimdi ise ilişkilerin daha iyi olacağını, Türkiye’nin Rusya, Çin’den sonra üçüncü grupta sıralanan stratejik “komşu” ülkeler arasında sayıldığını ifade ediyor.

Moğolistan-Türkiye İş konseyi bu yıl açılmış. Türk üniversitelerini bütünleyen öğrenciler Moğolistan’da bir araya geliyorlarmış. Türkiye’ye eğitim için gitmek isteyenleri teşvik ediyorlarmış.

Batgerel Türkiye’de dokuz yıl kalmış. İlk gidişi Moskova aktarmalı İstanbul uçuşu ile olmuş. İstanbul’da bir yurda gitmişler. Orada yorgunluk içinde kahvaltı yapmış. İlk kez yeşil zeytini orda görmüş. Önce üzüme benzetmiş. Yiyince önce beğenmemiş, şimdi ise özlüyormuş. Bursa’da TÖMER eğitimi almış.

Bayan Ulge’de on okuldan dokuzu Kazakça eğitim veriyor

Moğolistan’daki Kazak ve Tuva Türklerinin toplumdaki yerleri ve kendilerine tanınan haklar konusunda Gagauzlar Derneği Başkanı Dr. İrina İusumbeli’nin sorusuna Moğolistan’ın Kazakların yoğun yaşadığı Bayan Ulge’den eğitime Türkiye’ye gelen ve Kazakistan Almatı’ya dönen Tulpar Janipek cevaplıyor.

Kendi eğitim aldığı dönemde Bayan Ulge’de on okuldan dokuzunun Kazakça eğitim verdiğini, hatta Ulan Batur’dan gelenler şehirde tercümanla dolaşmak zorunda kaldığını söylüyor. Bu yıllarda ise bütün okullarda devlet dili Moğolca da 2-3 saat yer öğretiliyormuş. Alfabe ise Sovyet döneminden kalma “Moğollaştırılmış Kril Abecesi” ymiş.

“Kahraman Anne” nüfus politikaları

Yaklaşık üç buçuk milyon nüfuslu Moğolistan’ın toprak büyüklüğü Türkiye’nin iki katıdır. Başkenti Ulan Batur’dur. Nüfusun yüzde 95’i Moğoldur. Yüzde 4’ü ise Kazaktır. Moğollar Moğolistan dışında Rusya’nın Aga Buryat Özerk Bölgesi, Ustorda Özerk bölgesi ve Buryat Cumhuriyetinde yaşarlar. Çin’e bağlı İç Moğolistan Özerk Bölgesinde de nüfusun büyük bir kısmı Moğol’dur.

Büyük bir coğrafyada komşunuz Çin ve Rusya olunca nüfusunuz da az olunca dikkatli olmanız gerekiyor. Ülkede nüfus teşviki var. Dört çocuğu olan anne “kahraman anne” oluyor. Bu çevredeki nüfusu az diğer ülkeler de aynı. . Moğollar düzenli işte çalışma isteklisi olmadıkları için Çin’den Moğolistan’a çalışmaya gelen işçiler varmış.

Moğollar tabi ki Turan’ın bir parçasıdır. Aslında Türk Keneşinde yerlerini almalılar. Moğollar tarihleri ile gurur duyuyorlar. Mançurya felaketini hatırlamak istemiyorlar. Sovyet döneminde birinci dil olan Rusça şu anda unutulan dillerden. Yerini İngilizce almış. Eğitim dilleri Moğolca ve İngilizce. Yeni nesil Rusçayı hiç bilmiyorlarmış. Çinceye karşı da halkta bir direnç varmış.

 Türkiye-Moğolistan ticari ilişkileri

Türkiye ile coğrafi uzaklığa rağmen ticaretin gelişmesi gerekiyor. Son yıllarda bu yönde gayret varmış. Türkiye’den iş adamları bölgeye geliyormuş. Batgerel sık sık Türk Büyükelçi M. Ahmet Yazal’ı ziyaret ediyormuş. Benim de Kosova’daki görevi sırasında tanıdığım Ahmet Beyle Türk usulü çay ve kahve içerken vatanımda hissediyorum diyor. Türkiye’deki arkadaşları ve hocaları ile ilişkisini kesmemiş. Ülkesine döner dönmez iş bulmuş.

Sonuçta Batgerel’i dinlemek keyifti. Uzaklardaki yakınların gönüllerinin Ankara ile atması bizi sevindirdi. Güçlü Türk dünyasının bir parçası Moğolistan aynı zamanda Türk anayurdu. Türk tarihinin yazılı kaynaklarının merkezi.

Sonsöz yerine Atatürk’ün talimatına kulak verelim. “Bugün Sovyet Rusya, dostumuzdur, komşumuzdur, müttefikimizdir. Bu dostluğa ihtiyacımız vardır. Fakat yarın ne olacağını kimse kestiremez. Tıpkı Osmanlı İmparatorluğu gibi, tıpkı Avusturya-Macaristan İmparatorluğu gibi parçalanabilir. Bugün elinde tuttuğu milletler, avuçlarından kaçabilirler. Dünya yeni bir dengeye ulaşır. O zaman Türkiye ne yapacağını bilmelidir. Bizim, bu dostumuzun idaresinde dili bir, inancı bir, öz kardeşlerimiz vardır. Onlara sahip çıkmaya hazır olmalıyız. Hazır olmak, yalnız o günü susup beklemek değildir, hazırlanmak lâzımdır. Milletler buna nasıl hazırlanır? Manevî köprülerini sağlam tutarak! Dil, bir köprüdür;  İnanç, bir köprüdür;Tarih, bir köprüdür.”

Haydi kalın sağlıcakla..
ORHA AJANS: Ortalık Haber Ajansı
https://orhaajans.com]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Yurt Evleri Nedir? Eski Türk Yurt Evleri Neler? Türk Evi Yurt Tarihi Nedir? Göçebe Yurtları Neler?</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/yurt-evleri-nedir-eski-turk-yurt-evleri-neler-turk-evi-yurt-tarihi-nedir-goecebe-yurtlari-neler</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/yurt-evleri-nedir-eski-turk-yurt-evleri-neler-turk-evi-yurt-tarihi-nedir-goecebe-yurtlari-neler</guid>
<description><![CDATA[ Yurt Evleri Nedir? Eski Türk Yurt Evleri Neler? Türk Evi Yurt Tarihi Nedir? Göçebe Yurtları Neler?


Bir yurt (Moğol cinsinden) yazılı kayıtlar başlamadan önce beri Asya bozkırlarının göçebe halkları tarafından kullanılan bir ahşap çerçeveye gerilir hissetti yünden yapılmış büyük dairesel bir çadır. Yurts, özellikle Moğol çobanları ve avcıları ile ilişkilidir ve Cengiz Han (r. 1206-1227 CE) gibi figürler tarafından ünlü olarak kullanılmıştır . Çeşitli boyutlarda yapılan ve hatta bazen hareket kolaylığı sağlamak için kalıcı olarak arabaların üzerine dikilen yurtlar, bugün hala Avrasya’nın en ücra yerlerinin çoğu zaman sert ikliminde geçimini sağlayan göçebelerin belirleyici özelliklerinden biri haline geldi.

Yurt çadırı, yazılı kayıtlar başlamadan önce kuzey Doğu Asya’nın göçebe çoban halkları tarafından kullanılıyor. Kabileler yeni otlaklar bulmak için sürülerine devam ettiklerinde taşınabilecek kadar hem pratik hem de hafif olan yarı geçici bir ev sağladılar. Yurt adı Batı’da daha tanıdık olan isimdir ve Rus yurta’dan gelmektedir . Bununla birlikte, Rus terimi, Türkçede ‘insanlar’ veya dolaştıkları bölge anlamına gelen jurt kelimesinden türemiştir . Moğolca’da çadırın adı ‘ev’ anlamına gelen ger’dir .

Tasarım Ve Malzemeler

Moğol İmparatorluğu sırasında (MS 1206-1368) ve öncesinde, yurt çadırının derisi geleneksel olarak dövülmüş koyun yününden (yünü kırarak, liflerdeki mikroskobik dikenler birbirine kenetlenerek ve böylece katı bir kumaş oluşturan keçe katmanlarından oluşuyordu. ). Moğolların güttüğü koyunlar dokumaya uygun yün üretmezler ve bu aynı keçe giyim, battaniye gibi birçok başka amaç için kullanılırdı. Keçe daha sonra koyun sütü veya yağı eklenerek su geçirmez hale getirildi. Bu işlem aynı zamanda malzemeyi daha iyi bir yalıtkan hale getirdi ve yünü elementlerden korudu. Günümüzde alternatif malzemeler kullanılabilir. Keçe veya ikame malzeme, ahşap bir halka ile tepesinde ahşap bir kafes iskelet üzerine yayılır. Dış duvarlar bazen işlemeli geometrik tasarımlarla veya yerel flora ve faunanın temsilleriyle süslenmiştir. Çatının tam ortası, ışığın girmesi ve yurt içindeki ocaktan kaçması için bir araç olarak açık bırakıldı – yakılan yakıtın genellikle kuru gübre tuğlaları olduğu düşünüldüğünde, mantıklı bir tasarım. Yurtların düz tavanı, göçebenin peynirini rüzgarda ve güneşte iyileştirmek ve korumak için kullanışlı bir yer olduğunu da kanıtladı. Çadırın kapı ve kapı çerçevesi – genellikle güneye bakacak şekilde düzenlenmiştir – tipik olarak ahşaptan yapılmıştır ve ayrıca ahşap bir taban da olabilir. Yurtların boyutları değişiyor ve ortaçağda ve daha önce kullanılanlar muhtemelen bugün hala kullanılmakta olanlardan çok daha büyüktü.

Yurt Kampları

Bir aile sadece bir saat içinde bir yurt dikebilse ve indirildiğinde kolayca bir ata, deveye veya arabaya konulabilse de, daha uygun bir seçenek vardı (ve hala var). Ortaçağda görülen belirli bir yurt türü , kalıcı olarak bir arabaya monte edilen khibitkha (veya ger tergen ) idi. Bu özellikle geniş arabaları büyük olabilir ve gerektiğinde büyük bir ekip veya hatta birkaç boyunduruk öküz ekibi tarafından çekilebilirdi. 13. yüzyıldan kalma CE tarihçisi Rubruck’lu William, 22 öküz tarafından çekilen ‘gemi direkleri kadar büyük’ ​​dingillere sahip bu amaçla kullanılan vagonları gördüğünü kaydetti (aktaran Lane, 52). Ogedei Khan’ın torunu Shiremun’un hikayeleri de var.(r. 1229-1241 CE), bir hanın öldüğü her seferinde imparatorluğu alt üst eden birçok acı ard arda çatışmalar sırasında Moğol kabile reislerinin bir toplantısına gizlice asker nakletmek için yük arabalı yurtları kullanmak .

Bir khibitikha pahalı bir lükstü ve klan liderleri ve kabile şefleri gibi seçkinler için ayrılmıştı. Benzer şekilde, bir kabilenin daha kıdemli ailelerinin her birinde birkaç yurt olabilir ve bunlar büyük çocuklar, korumalar, hizmetçiler ve küçük eşler gibi grubun farklı üyelerini ayrı ayrı barındırmak için kullanılabilir. Yurtların bir kampta ( ordu ) konumlandırılması imparatorluk ve daha büyük kamplarda da önemliydi; kıdemli eşin batıya en yakın çadır, doğuda en küçük eş ve arkada cariyeler, çocuklar ve hizmetliler vardı.

Daha sıradan göçebeler için kamp kurmanın geleneksel prosedürü, kabilenin araçlarının ve hayvanlarının konumlandırıldığı bir yurt çemberi oluşturmaktı. Bu düzenleme bir gure’en olarak biliniyordu, ancak göçebelerin çoğu, belirli bir alanda otlağı aşırı doldurmamak için küçük gruplar halinde yaşadığından, gerçekten sadece kıdemli şefler tarafından ve mevsimlik veya yıllık kabile gibi daha büyük toplantılarda kullanılan bir stratejiydi. toplantılar. Hanın kendisinin de bulunduğu imparatorluk kampları, içindeki yurtlara bir dış kare oluşturan vagonlarla ters bir düzenlemeye sahip görünüyor. Aşiret reisinin çadırı tipik olarak kampın ortasında kurulurdu, han ise her gece hangi eşiyle vakit geçirmeyi hayal ettiğine bağlı olarak hareket ederdi. Gure’en terimidaha sonra herhangi bir müstahkem kampa ve daha sonra Moğol İmparatorluğu’nun standar ]]></description>
<enclosure url="http://www.tarihistan.org/images/haberler/2021/04/yurt-evleri-nedir-eski-turk-yurt-evleri-neler-turk-evi-yurt-tarihi-nedir-gocebe-yurtlari-neler.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:42 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Yurt, Evleri, Nedir, Eski, Türk, Yurt, Evleri, Neler, Türk, Evi, Yurt, Tarihi, Nedir, Göçebe, Yurtları, Neler</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[Yurt Evleri Nedir? Eski Türk Yurt Evleri Neler? Türk Evi Yurt Tarihi Nedir? Göçebe Yurtları Neler?


Bir yurt (Moğol cinsinden) yazılı kayıtlar başlamadan önce beri Asya bozkırlarının göçebe halkları tarafından kullanılan bir ahşap çerçeveye gerilir hissetti yünden yapılmış büyük dairesel bir çadır. Yurts, özellikle Moğol çobanları ve avcıları ile ilişkilidir ve Cengiz Han (r. 1206-1227 CE) gibi figürler tarafından ünlü olarak kullanılmıştır . Çeşitli boyutlarda yapılan ve hatta bazen hareket kolaylığı sağlamak için kalıcı olarak arabaların üzerine dikilen yurtlar, bugün hala Avrasya’nın en ücra yerlerinin çoğu zaman sert ikliminde geçimini sağlayan göçebelerin belirleyici özelliklerinden biri haline geldi.

Yurt çadırı, yazılı kayıtlar başlamadan önce kuzey Doğu Asya’nın göçebe çoban halkları tarafından kullanılıyor. Kabileler yeni otlaklar bulmak için sürülerine devam ettiklerinde taşınabilecek kadar hem pratik hem de hafif olan yarı geçici bir ev sağladılar. Yurt adı Batı’da daha tanıdık olan isimdir ve Rus yurta’dan gelmektedir . Bununla birlikte, Rus terimi, Türkçede ‘insanlar’ veya dolaştıkları bölge anlamına gelen jurt kelimesinden türemiştir . Moğolca’da çadırın adı ‘ev’ anlamına gelen ger’dir .

Tasarım Ve Malzemeler

Moğol İmparatorluğu sırasında (MS 1206-1368) ve öncesinde, yurt çadırının derisi geleneksel olarak dövülmüş koyun yününden (yünü kırarak, liflerdeki mikroskobik dikenler birbirine kenetlenerek ve böylece katı bir kumaş oluşturan keçe katmanlarından oluşuyordu. ). Moğolların güttüğü koyunlar dokumaya uygun yün üretmezler ve bu aynı keçe giyim, battaniye gibi birçok başka amaç için kullanılırdı. Keçe daha sonra koyun sütü veya yağı eklenerek su geçirmez hale getirildi. Bu işlem aynı zamanda malzemeyi daha iyi bir yalıtkan hale getirdi ve yünü elementlerden korudu. Günümüzde alternatif malzemeler kullanılabilir. Keçe veya ikame malzeme, ahşap bir halka ile tepesinde ahşap bir kafes iskelet üzerine yayılır. Dış duvarlar bazen işlemeli geometrik tasarımlarla veya yerel flora ve faunanın temsilleriyle süslenmiştir. Çatının tam ortası, ışığın girmesi ve yurt içindeki ocaktan kaçması için bir araç olarak açık bırakıldı – yakılan yakıtın genellikle kuru gübre tuğlaları olduğu düşünüldüğünde, mantıklı bir tasarım. Yurtların düz tavanı, göçebenin peynirini rüzgarda ve güneşte iyileştirmek ve korumak için kullanışlı bir yer olduğunu da kanıtladı. Çadırın kapı ve kapı çerçevesi – genellikle güneye bakacak şekilde düzenlenmiştir – tipik olarak ahşaptan yapılmıştır ve ayrıca ahşap bir taban da olabilir. Yurtların boyutları değişiyor ve ortaçağda ve daha önce kullanılanlar muhtemelen bugün hala kullanılmakta olanlardan çok daha büyüktü.

Yurt Kampları

Bir aile sadece bir saat içinde bir yurt dikebilse ve indirildiğinde kolayca bir ata, deveye veya arabaya konulabilse de, daha uygun bir seçenek vardı (ve hala var). Ortaçağda görülen belirli bir yurt türü , kalıcı olarak bir arabaya monte edilen khibitkha (veya ger tergen ) idi. Bu özellikle geniş arabaları büyük olabilir ve gerektiğinde büyük bir ekip veya hatta birkaç boyunduruk öküz ekibi tarafından çekilebilirdi. 13. yüzyıldan kalma CE tarihçisi Rubruck’lu William, 22 öküz tarafından çekilen ‘gemi direkleri kadar büyük’ ​​dingillere sahip bu amaçla kullanılan vagonları gördüğünü kaydetti (aktaran Lane, 52). Ogedei Khan’ın torunu Shiremun’un hikayeleri de var.(r. 1229-1241 CE), bir hanın öldüğü her seferinde imparatorluğu alt üst eden birçok acı ard arda çatışmalar sırasında Moğol kabile reislerinin bir toplantısına gizlice asker nakletmek için yük arabalı yurtları kullanmak .

Bir khibitikha pahalı bir lükstü ve klan liderleri ve kabile şefleri gibi seçkinler için ayrılmıştı. Benzer şekilde, bir kabilenin daha kıdemli ailelerinin her birinde birkaç yurt olabilir ve bunlar büyük çocuklar, korumalar, hizmetçiler ve küçük eşler gibi grubun farklı üyelerini ayrı ayrı barındırmak için kullanılabilir. Yurtların bir kampta ( ordu ) konumlandırılması imparatorluk ve daha büyük kamplarda da önemliydi; kıdemli eşin batıya en yakın çadır, doğuda en küçük eş ve arkada cariyeler, çocuklar ve hizmetliler vardı.

Daha sıradan göçebeler için kamp kurmanın geleneksel prosedürü, kabilenin araçlarının ve hayvanlarının konumlandırıldığı bir yurt çemberi oluşturmaktı. Bu düzenleme bir gure’en olarak biliniyordu, ancak göçebelerin çoğu, belirli bir alanda otlağı aşırı doldurmamak için küçük gruplar halinde yaşadığından, gerçekten sadece kıdemli şefler tarafından ve mevsimlik veya yıllık kabile gibi daha büyük toplantılarda kullanılan bir stratejiydi. toplantılar. Hanın kendisinin de bulunduğu imparatorluk kampları, içindeki yurtlara bir dış kare oluşturan vagonlarla ters bir düzenlemeye sahip görünüyor. Aşiret reisinin çadırı tipik olarak kampın ortasında kurulurdu, han ise her gece hangi eşiyle vakit geçirmeyi hayal ettiğine bağlı olarak hareket ederdi. Gure’en terimidaha sonra herhangi bir müstahkem kampa ve daha sonra Moğol İmparatorluğu’nun standart sosyal ve askeri birimi olan ‘bin’e, mingan olarak da adlandırılan’ bin’e başvuruldu.

Moğollar arasında en küçük oğlunun babasının yurt ve kişisel eşyalarını miras aldığına dair ilginç bir gelenek olmasına rağmen, yurt bir ailenin refahı için kesinlikle gerekliydi. Basit bir yurt bile değerli bir maldı, ancak Moğollar imparatorluklarını kurduklarında, bu çadırlardan bazıları gerçekten çok görkemli nesneler haline geldi. Tebeşir, kil veya pudralı kemik kaplama sayesinde tipik olarak dışı beyaz, iç kısımları altın brokar, mücevherler ve incilerle cömertçe dekore edilmiş , döşeme ise ince halılardan oluşuyordu. 13. yüzyılın ortalarında, Semerkand’daki Moğol valisi Mes’ud Beg, tamamen ipek ve altından dokunmuş bir çadıra sahipken, Khorasan’ın çadırının valisinin 1.000 altın çivi kullanılarak bir arada tutulduğu bildirildi. Moğol İmparatorluğu’nun kurucusu Cengiz Han, hükümdarlığı boyunca bir yurtta yaşadı ve bir sarayda yaşama fikrinden kaçtı – haleflerinin daha kalıcı yapılarda yaşamayı tercih ettikleri için terk ettikleri bir sadelik lehine. Başkent Xanadu’da (Shangdu) en görkemli sarayına sahip olan Kublai Han bile (MS 1260-1294), bir yurt cazibesi olmadan pek de yapamazdı ve birkaçını av parkında tuttu ve hatta bazen kraliyet ikametgahındaki bir düzende uyurdu. Han’ın Pekin’de bir adım daha ileri gittiği ve tonlarca bozkır toprağı, bitki örtüsü ve hatta otomaton kaplanı taşıyarak bütün bir bozkır manzarasını yeniden yarattığı başka bir çadır grubu daha vardı. Şehirlerin fethedildiği zaman bile, göçebe Moğolların bazen yurtlarını yıkılan surların içine kurduğuna dair arkeolojik kanıtlar var, mesela birçok villa bahçesinde yurtların kurulduğu 13. yüzyılda MS Sarai’de olduğu gibi. Yurts, bayramlar, resmi izleyiciler, misafir evleri ve doğum yapmak üzere olan kadınlar için bu tür kentsel ortamlarda kullanılmaya devam etti . Öyle görünüyor ki yurt, bozkır halklarının kimliğinin o kadar bir parçasıydı ki, daha modern ve ferah alternatifler için terk edilmesi çok zor oldu. Bugün bile yurtlar, geleneksel bir mesken içinde bir süre yaşamaya istekli turistlere hitap etmelerinin yanı sıra, pratik işlevleri için Gobi çölü gibi yerlerde göçebe halklar tarafından kullanılmaya devam ediyor, şimdi bile alüminyum bacalar ve güneş panelleri.

https://www.eansiklopedi.com/category/tarih/]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Venera Lukmanova: NOGAY TÜRKLERİ DESTANLARI VE ESKİ YIRAVLARI</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/venera-lukmanova-nogay-turkleri-destanlari-ve-eski-yiravlari</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/venera-lukmanova-nogay-turkleri-destanlari-ve-eski-yiravlari</guid>
<description><![CDATA[ Nogaylar – eski Türk halklarının birisi, manğıtlar, kıpçaklar, aslar, skiflar.

Nogayların çoğu Rusya’da Dağıstan, Çeçenya, Stavropol Bölgesi, Astrakhan Bölgesi ve Karaçay-Çerkes Cumhuriyeti topraklarında, Moskova ve Moskova bölgesinde, Sibirya’da, Khanto-Mansinsk bölgesinin çoğunda, Türkiyede ve ayrıca Almanya, Romanya, Norveç, İsveç, Hollanda, Avusturya, Danimarka, Ürdün’de yaşıyor. Afganistan, Tacikistan, Özbekistan, Çin … Çok sayıda Kazan, Sibirya, Kırım Tatarları, Kazaklar …
 

 

Modern Nogaylar, geçmişte pek çok devlet kuran oldukça çok sayıda insanın parçasıydı – Büyük Nogay Orde, Küçük Nogay Orde, Astrakhan Hanlığı, Tyumen, Borahanskob, Edisan ve Budzhak prenslikleri ve Irtysh ile Tuna arasındaki bozkırlarda yaşadılar.

Nogaylar’nın iki dil lehçesi vardır: Kuban ve Karanogay.
(Genel olarak, Nogayların lehçeleri vardır: Karanogay, Ak Nogay, Kuban Nogay, Astrakhan Nogay ve Crimean Nogay – V.Lukmanova).

Nogay edebi dilinin oluşumu, 1917 Ekim Devrimi’nden sonra başladı. Eski zamanlardan 1928’e kadar, Nogay alfabesi Arap alfabesine dayanıyordu. 1928’de Latin temeline ve 1938’de Rusya’ya geçiş yapıldı.

Nogay halkının özel bir kültürel değeri, asırlık tarih boyunca yarattıkları en zengin folklordur.
Nogay folkloru örneklerinin toplanması 19. yüzyılda Ch. Valikhanov, A. Rudanovsky, M. Osmanov, N. Semenov, A. Arkhipov, G. Ananiev, V. Radlov tarafından gerçekleştirildi. Yayınları, Nogai folkloruna dikkat çekmeleri açısından önemlidir, ciddi ve derinlemesine çalışılması gerekliliği sorusunu gündeme getirmiştir.



XIX’in sonunda – XX yüzyılın başında, Abdul-Khamid Sharshembievich Dzhanibekov’un (1879 – 1955) eğitim çalışması başladı. Nogay kültürü tarihine bir koleksiyoncu, araştırmacı ve folklor yayıncısı olarak girdi. Otuz yıllık koleksiyon faaliyetinin sonucu, Nogay folklorunun “Kelimelerin Hazinesi” adını verdiği dört ciltlik el yazısıyla yazılmış bir koleksiyonun oluşturulmasıydı. A.-Kh.Sh. Dzhanibekov’un çalışması, Nogai folklorunun, türünün ve estetik zenginliğinin oldukça eksiksiz bir resmini veriyor. “Kelime Hazinesi” neredeyse tüm Nogay sözlü ve şiirsel yaratıcılık türlerini içerir.

Nogaylar’nin sözlü şiirsel yaratıcılığının büyük bir kısmı, kahramanlık (batir yyrlary) ve lyro-epik (ashyklyk destanlar) halk şiirlerini içeren destandır. Başka hiçbir folklor türünde, Nogay halkının şiirsel armağanı, destandaki kadar güçlü bir şekilde tezahür etmedi.
Halk lirik-destan şiirleri arasında en popülerleri “Bozyiğit”, “Kozy-Korpesh ve Bayan-Slu”, “Tölegen ve Kız-Yibek”, “Ariz ve Khanber”, “Şah-İsmail”, “Kuntugan ve Kolbike “,” Takhir ve Zuhra ” destanları ve diğerleri.
Bugüne kadar “Bozyiğit”, “Takhir ve Zuhra”, “Tölegen ve Kızıl-Yibek”, “Laila ve Mezhnun”, “Ariz ve Khanber” destanları kaydedilmiş ve farklı yıllarda yayınlanmıştır.



Nogay halkının verilen destanı henüz özel bir monografik çalışmanın konusu haline gelmedi. Nogay halkı farklı mahallelere, bölgelere dağılmış durumdadır, yani ikamet ve bilimsel personelin kompakt olmaması Nogay destanlarını toplamayı ve incelemeyi zorlaştırmıştır. Nogayların lirik-epik şiirlerinin bilimsel incelemesi sadece Karaçay-Çerkes İnsani Araştırma Enstitüsü’nde yapılmaktadır. Bu çalışma, farklı yıllarda “Takhir ve Zuhra” destanlarını toplayan ve yayınlayan halk bilimci Ashim İmam-Mazemoviç Sikaliev tarafından yapılmıştır (Adıge-Khabl bölgesi Khalila’nın bir sakini tarafından kaydedilmiştir.
Naimanov), “Tölegen ve Kız-Yibek” (Dağıstan’ın Nogay bölgesindeki Nariman aul’un bir sakini tarafından kaydedildi). Trepavlov Vadim Vinserovich adlı kitabın yazarı A. Sikaliev’in eserlerinden bahseden Trepavlov Vadim Vinserovich şunları söylüyor: “1994’te A.I.-M. Sikaliev “Nogay Kahraman Destanı”. Nogai destansı folklorunu inceler ve analiz eder, onda bahsedilen gerçekleri analiz eder. A. Sikaliev efsanelerin metinlerini ve en önemlisi Nogay-Kıpçak ortaçağ şairleri Asan Kaigly, Shal-Kiyiz, Kaz-Tugan’ın eserlerini bilimsel dolaşıma sokar. Biys ve murza arasındaki diplomatik yazışmalardan sonra, bu, Nogaylar’nın kendileri tarafından yaratılan ikinci ve daha az önemli olmayan kaynak grubudur. Belki de bu çalışmanın AI-M. Sikaliev tarafından yayınlanmasıyla, nogay bilim adamları hayatta kalan kaynaklar koleksiyonundaki son halkayı – gerçek Nogay sözlü literatürünü aldılar ”.

“Bozyiğit”, “Takhir ve Zuhra”, “Tölegen ve Kız-Yibek” destanlarının varyantlarının folklor koleksiyoncusu Takhir Akmanbetov tarafından kaydedildiği, ancak henüz yayımlanmadığı unutulmamalıdır. El yazmaları Terekli-Mekteb köyünde T. Akmanbetov tarafından tutulmaktadır.
Verilen destan, Nogay halkının en sevilen folklor türlerinden biridir, ancak Nogaylar’nin bu tuhaf sözlü halk sanatı türü, ne yazık ki, henüz yeterince çalışılmamıştır. Destanlarla ilgili bilgiler gazete makaleleri ve ders kitaplarındaki bölümlerle sınırlıdır. Bu, tez adayını halk lirik-epik şiirleri incelemeye sevk eden nedenlerden biridir.
Yazar, bu çalışmada Nogay halkının yaygın türlerinden destanını bilimsel dol ]]></description>
<enclosure url="http://www.tarihistan.org/images/haberler/2021/04/venera-lukmanova-nogay-turkleri-destanlari-ve-eski-yiravlari.jpeg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:42 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Venera, Lukmanova:, NOGAY, TÜRKLERİ, DESTANLARI, ESKİ, YIRAVLARI</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[Nogaylar – eski Türk halklarının birisi, manğıtlar, kıpçaklar, aslar, skiflar.

Nogayların çoğu Rusya’da Dağıstan, Çeçenya, Stavropol Bölgesi, Astrakhan Bölgesi ve Karaçay-Çerkes Cumhuriyeti topraklarında, Moskova ve Moskova bölgesinde, Sibirya’da, Khanto-Mansinsk bölgesinin çoğunda, Türkiyede ve ayrıca Almanya, Romanya, Norveç, İsveç, Hollanda, Avusturya, Danimarka, Ürdün’de yaşıyor. Afganistan, Tacikistan, Özbekistan, Çin … Çok sayıda Kazan, Sibirya, Kırım Tatarları, Kazaklar …
 

 

Modern Nogaylar, geçmişte pek çok devlet kuran oldukça çok sayıda insanın parçasıydı – Büyük Nogay Orde, Küçük Nogay Orde, Astrakhan Hanlığı, Tyumen, Borahanskob, Edisan ve Budzhak prenslikleri ve Irtysh ile Tuna arasındaki bozkırlarda yaşadılar.

Nogaylar’nın iki dil lehçesi vardır: Kuban ve Karanogay.
(Genel olarak, Nogayların lehçeleri vardır: Karanogay, Ak Nogay, Kuban Nogay, Astrakhan Nogay ve Crimean Nogay – V.Lukmanova).

Nogay edebi dilinin oluşumu, 1917 Ekim Devrimi’nden sonra başladı. Eski zamanlardan 1928’e kadar, Nogay alfabesi Arap alfabesine dayanıyordu. 1928’de Latin temeline ve 1938’de Rusya’ya geçiş yapıldı.

Nogay halkının özel bir kültürel değeri, asırlık tarih boyunca yarattıkları en zengin folklordur.
Nogay folkloru örneklerinin toplanması 19. yüzyılda Ch. Valikhanov, A. Rudanovsky, M. Osmanov, N. Semenov, A. Arkhipov, G. Ananiev, V. Radlov tarafından gerçekleştirildi. Yayınları, Nogai folkloruna dikkat çekmeleri açısından önemlidir, ciddi ve derinlemesine çalışılması gerekliliği sorusunu gündeme getirmiştir.



XIX’in sonunda – XX yüzyılın başında, Abdul-Khamid Sharshembievich Dzhanibekov’un (1879 – 1955) eğitim çalışması başladı. Nogay kültürü tarihine bir koleksiyoncu, araştırmacı ve folklor yayıncısı olarak girdi. Otuz yıllık koleksiyon faaliyetinin sonucu, Nogay folklorunun “Kelimelerin Hazinesi” adını verdiği dört ciltlik el yazısıyla yazılmış bir koleksiyonun oluşturulmasıydı. A.-Kh.Sh. Dzhanibekov’un çalışması, Nogai folklorunun, türünün ve estetik zenginliğinin oldukça eksiksiz bir resmini veriyor. “Kelime Hazinesi” neredeyse tüm Nogay sözlü ve şiirsel yaratıcılık türlerini içerir.

Nogaylar’nin sözlü şiirsel yaratıcılığının büyük bir kısmı, kahramanlık (batir yyrlary) ve lyro-epik (ashyklyk destanlar) halk şiirlerini içeren destandır. Başka hiçbir folklor türünde, Nogay halkının şiirsel armağanı, destandaki kadar güçlü bir şekilde tezahür etmedi.
Halk lirik-destan şiirleri arasında en popülerleri “Bozyiğit”, “Kozy-Korpesh ve Bayan-Slu”, “Tölegen ve Kız-Yibek”, “Ariz ve Khanber”, “Şah-İsmail”, “Kuntugan ve Kolbike “,” Takhir ve Zuhra ” destanları ve diğerleri.
Bugüne kadar “Bozyiğit”, “Takhir ve Zuhra”, “Tölegen ve Kızıl-Yibek”, “Laila ve Mezhnun”, “Ariz ve Khanber” destanları kaydedilmiş ve farklı yıllarda yayınlanmıştır.



Nogay halkının verilen destanı henüz özel bir monografik çalışmanın konusu haline gelmedi. Nogay halkı farklı mahallelere, bölgelere dağılmış durumdadır, yani ikamet ve bilimsel personelin kompakt olmaması Nogay destanlarını toplamayı ve incelemeyi zorlaştırmıştır. Nogayların lirik-epik şiirlerinin bilimsel incelemesi sadece Karaçay-Çerkes İnsani Araştırma Enstitüsü’nde yapılmaktadır. Bu çalışma, farklı yıllarda “Takhir ve Zuhra” destanlarını toplayan ve yayınlayan halk bilimci Ashim İmam-Mazemoviç Sikaliev tarafından yapılmıştır (Adıge-Khabl bölgesi Khalila’nın bir sakini tarafından kaydedilmiştir.
Naimanov), “Tölegen ve Kız-Yibek” (Dağıstan’ın Nogay bölgesindeki Nariman aul’un bir sakini tarafından kaydedildi). Trepavlov Vadim Vinserovich adlı kitabın yazarı A. Sikaliev’in eserlerinden bahseden Trepavlov Vadim Vinserovich şunları söylüyor: “1994’te A.I.-M. Sikaliev “Nogay Kahraman Destanı”. Nogai destansı folklorunu inceler ve analiz eder, onda bahsedilen gerçekleri analiz eder. A. Sikaliev efsanelerin metinlerini ve en önemlisi Nogay-Kıpçak ortaçağ şairleri Asan Kaigly, Shal-Kiyiz, Kaz-Tugan’ın eserlerini bilimsel dolaşıma sokar. Biys ve murza arasındaki diplomatik yazışmalardan sonra, bu, Nogaylar’nın kendileri tarafından yaratılan ikinci ve daha az önemli olmayan kaynak grubudur. Belki de bu çalışmanın AI-M. Sikaliev tarafından yayınlanmasıyla, nogay bilim adamları hayatta kalan kaynaklar koleksiyonundaki son halkayı – gerçek Nogay sözlü literatürünü aldılar ”.

“Bozyiğit”, “Takhir ve Zuhra”, “Tölegen ve Kız-Yibek” destanlarının varyantlarının folklor koleksiyoncusu Takhir Akmanbetov tarafından kaydedildiği, ancak henüz yayımlanmadığı unutulmamalıdır. El yazmaları Terekli-Mekteb köyünde T. Akmanbetov tarafından tutulmaktadır.
Verilen destan, Nogay halkının en sevilen folklor türlerinden biridir, ancak Nogaylar’nin bu tuhaf sözlü halk sanatı türü, ne yazık ki, henüz yeterince çalışılmamıştır. Destanlarla ilgili bilgiler gazete makaleleri ve ders kitaplarındaki bölümlerle sınırlıdır. Bu, tez adayını halk lirik-epik şiirleri incelemeye sevk eden nedenlerden biridir.
Yazar, bu çalışmada Nogay halkının yaygın türlerinden destanını bilimsel dolaşıma sokmayı, ideolojik içeriğini ortaya çıkarmayı ve destanların “Bozyiğit”, “Laila ve Mezhnun”, “Ariz ve Khanber ‘in” sanatsal formlarını incelemeyi amaçlamaktadır ,” Tölegen ve Kyz-Yibek “,” Takhir ve Zuhra “.
Nogay halk lirik-epik şiirlerini ve diğer Türk dillerindeki versiyonlarını analiz ederek, olay örgüsünün geleneksel yorumunun ne kadar istikrarlı olduğunu, olay örgüsünün kendisinin ne kadar hikaye anlatıcılarının bireysel yeteneklerine ve eğilimlerine bağlı olduğunu bulmaya çalışıyoruz.
Destanların versiyonları temelde insanların ailelerini ve gündelik ilişkilerini ortaya koyar, ataerkil-feodal bir toplumun hareketsiz temellerini ortaya çıkarır, olay örgüsündeki bu çizgi tüm hikâyeciler için sabittir.
Söz konusu destanlar sosyal ve günlük yaşamla ilgili olduğu için, ahlaki düzenin sorunlarıyla ilişkili bu tür yönlerini vurgulamaya çalışıyoruz, yani: popüler onur ve görev kavramları, insan ilişkileri, ailenin yansıması ile. ataerkil bir klan toplumundaki ilişkiler. Destanın içeriğini, bu toplumsal ve gündelik şiirlerin doğasını ve içeriğini belirleyen tarihsel durumun koşullarıyla açıklamaya çalışıyoruz. Destanlardaki imgelerin milliyeti, derin anlamını ve sanatsal mükemmelliğini uzun vadeli varoluşlarıyla ilişkilendiririz.
Aşık genç bir çift olan Nogay destanlarının kahramanları, zamanlarının çeşitli sosyal veya dini normlarıyla çatışır. Gençlerin mutlu gelecekleri için verdikleri mücadele büyüyor, kahramanların deneyimleri toplumsal anlam kazanıyor.
Halkın sanatsal mirası olan destanlar, geçmişte gerçekliğin sanatsal yansımasının ana biçimlerinden biriydi. “Yüzyıllar boyunca,” insanların şiirsel yaratıcılığı, kendini ifade etme aracı olarak hizmet etti, hemen hemen her türden sanatın yerini aldı. ”
Nogay destanlarının romantik bir içeriği vardır. Ebeveynlerinin iradesiyle veya başka koşullar nedeniyle ayrılan sevgililerin trajik kaderini anlatıyorlar. Çoğu zaman, kahraman, ilk görüşte aşık olduğu, bir rüyada gördüğü veya onun hakkında diğer insanlardan haberler duyduğu bir güzellik için uzak bir ülkeye gider. Bu eserlerin ana teması, sosyal ve aile düzeniyle çatışan ve trajik sonunu aldığı sevgidir. , ”
Aşk temasıyla birlikte sadakat, dostluk, kadının özgürleşmesi vb. Temalar geliştirilmektedir.
Destanlar, “betimleyici ve anlatıcı kısım artı monolog veya diyalog” şemasının kompozisyon biçimine göre inşa edilir. Düzyazı kısımlarının bir etkisi vardır ve şiirsel kısımlar dombra veya kobyz eşliğinde söylenir.
Ünlü Nogay şarkıcıları, Nogay destanlarının icracılarıydı.
Sybra yyrau, Asan Kaigly, Zhirenshe Sheshen, Shal-Kiyiz Tilenshi uly,
Abdul-Halyk ve diğerleri.
Destan, sözlü halk sanatının destansı bir türü olan sözde halk romanıdır ve geleneksel biçimler, olaylar ve fikirlerden oluşan katı bir kanonik sistemle karakterize edilir. Destan, şarkıcı-hikaye anlatıcılarının çalışmalarıyla ayrılmaz bir şekilde bağlantılı olarak algılanıyor. Şarkıcı-hikaye anlatıcılarının yaratıcılığı, müzikal performansla ayrılmaz bir şekilde bağlantılıdır.
Hikaye anlatımı, bir kişiden özel yetenekler ve nitelikler talep eden yüksek, karmaşık bir sanattır. Destanı bilmek imkansızdı, ama onunla geçinmek, ona ruhun bir parçasını ve kişinin kendi kaderini koymak gerekiyordu. Halk ortamındaki usta hikaye anlatıcılarının etrafı özel bir şeref ve ilgi ile kuşatılmasının nedeni budur.
Gösteri sırasında, şarkıcı, olduğu gibi, metni her seferinde yeniden yaratır. Anlatıcının kişisel verileri de dahil olmak üzere farklı koşullara bağlı olarak, bu rekreasyon önceki performanslarını ya tekrar eder, kapatır ya da tam anlamıyla, ya da onlardan uzaklaşır, seçenekler sunar.
Verilen destan, bireysel halkların ve tüm insanlığın sanatsal gelişimindeki en önemli aşamadır. Pek çok bakımdan, bir dizi edebi türün kökeninde durur, sadece ulusal edebiyatı değil, aynı zamanda diğer kültür alanlarını, özellikle müzik ve teatrali etkiler.
Destanların birçok Türkçe konuşan halk arasında kendi varyantları vardır. Örneğin Kumuklar arasında “Bozyiğit” destanına “Kassatu Bozyiğit”, Balkarlarda “Buzzhigit”, Tatarlarda “Buz eget” vb. Denir. Bütün halklar destanı kitap versiyonunda korumuşlardır. 1911’de yayımlanan Kazakça bir şiirin yazarı Akylbek bin Sabal, bu kitabı Nogay dilinden Kazakçaya çevirdiğini yazıyor.
Nogaylar arasında “Bozyiğit” destanı bize sözlü yaşamda inmiştir. Sadece 1969’da destan “Nogay türküleri” 6 (S. Kalmıykov tarafından derlenmiştir) kitabında bir kısaltmaya dahil edildi. Kayıt, Baubek Karasov tarafından 1948 yılında Kyzyl-Yurt Tavbia Adzhigeldiev köyünün bir sakini tarafından yapıldı. Destanın tam metni 29 Nisan 1994’te Karaçay-Çerkes cumhuriyetçi gazetesi “Nogay davysy” (“Nogayların Sesi”) sayfalarında yayınlandı.
“Takhir ve Zuhra”, “Laila ve Mezhnun”, “Tölegen ve Kızıl-Yibek” destanlarının da diğer Türk halkları arasında kendi varyantları vardır.



Destan olayları, motifler, üslup vb. Hakkında geniş bir karşılaştırmalı çalışma gerekli olduğundan, bunun ya da destanın başlangıç ​​zamanı, yeri ve koşulları çözülmemiştir. Destanlar, birlikte var oldukları her milletin malıdır. Türkçe konuşan halkların her birinin folklorunun kendi gelişim tarihi vardır.

Venera Lukmanova Kafkassam Moskova
https://kafkassam.com/]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Hun ve Göktürk Döneminde Tarım Ve Hayvancılık &amp;amp; Umut Güner</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/hun-ve-goekturk-doeneminde-tarim-ve-hayvancilik-umut-guner</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/hun-ve-goekturk-doeneminde-tarim-ve-hayvancilik-umut-guner</guid>
<description><![CDATA[ Hun Ve Göktürk Döneminde Tarım ve Hayvancılık


Hun devleti ve toplulukları her ne kadar bozkır sahasında yaşam alanı bulmuş olsalar da, bozkırın kısıtlı bölgelerinde mevcut bulunan tarıma elverişli alanları keşfetmişlerdi. Nitekim Hunlar hakkında bize en detaylı bilgileri aktaran Çin kaynaklarına göre Hunlar darı ve buğday ekip biçmekteydiler. Özellikle Hunlara has ve onlar ile özdeşlemiş bir “Hun Fasülyesi”nden de bahsetmekteydiler. Nitekim Altay ve Sayan dağlarında yapılan arkeolojik kazılarda elde edilen bulgulara göre en az üç bin yıldan beri bu topraklarda tarım yapılmakta idi.

Özellikle de Altay bölgesinde açılmış su kanallarına tesadüf edilmesi de Hunların boz kır şartlarında tarıma elverişli alanları azami ölçüde değerlendirdiğini bize göstermektedir.

Keza aynı şekilde yapılan arkeolojik kazılarda tarım için gerekli araçlardan olan saban, orak ve değirmen taşları gibi bulgular bu dönemde tarımın hangi seviyede yapıldığını göstermesi bakımından önemlidir.

Tarımsal üretimde en önemli zira ürünler ilk olarak hububatlar olmuştur. Nitekim insanoğlunun en önemli besin kaynağı olmanın dışında sadece insanlar için değil hayvanlar için de gerekliliği sebebi ile arpa ve buğday gibi hububatlar Hun döneminin en önemli zira nevileridir.

Hububatlar dışında özellikle meyve ve sebzelerde coğrafyanın ve iklimin el verdiği ölçüde yapılmaktaydı. Hububatlar kadar çeşitlilik arz etmese de sebze olarak kabak, sarımsak ve soğanın varlığı bilinmekteydi.

Meyve olarak ise bostanlarda yetişen kavun-karpuz başta olmak üzere, ağaçlarda yetişen erik, elma, ayva ve dut sayılabilir. Özellikle Ön Asya’da üzüm bağları oldukça geniş alanları kapsamaktaydı. Bu nedenle üzüm önemli bir meyve olarak karşımıza çıkmaktadır. Nitekim bu meyveden şerbet, sirke ve şarap yapılmaktaydı.

Hun ve Göktürk devletleri kendi tebaâları ile tarım üretiminde bulunmanın dışında, farklı devlet ve topluluklardan da tarımsal anlamda faydalanmaktaydılar. Özellikle vergi olarak veya savaş ganimetleri olarak birçok tarım ürünü elde ediyorlardı. Bunların dışında da özellikle de Çinliler ile yaptıkları ticari işlemlerde de tarımsal ürünleri temin edebiliyorlardı. Ayrıca kendilerine katılan farklı milletlerden insan topluluklarını da tarım için elverişli alanlara yerleştirerek tarımsal üretimde onlardan faydalanmaktaydılar.

Orta Asya bozkır toplumlarında hayvan ve hayvancılık oldukça önemli bir yere ve öneme sahiptir. Beslenme ihtiyacı dışında gerek ulaşım ve savaşlarda kullanımı gerekse de tarımsal üretimde hayvan gücünden faydalanma sebebi ile hayvancılık oldukça gelişmiştir.

Nitekim Türk topluluklarının yaşadığı iklim kuşağı hayvancılık için oldukça elverişliydi. Özellikle savaşlarda kullanılması dolayısı ile at önemli bir yere sahipti. Ayrıca bozkır ikliminin şartları ve siyasi problemler nedeni ile göçebe bir toplum yapısı söz konusu olduğu için konar-göçer topluluklar hayvanlardan hızlı hareket edebilme kabiliyeti neden ile azami ölçüde yararlanmaktaydılar. At türk toplulukları ile o kadar özdeşleşmişti ki onların karakterinin bir unsuru haline gelmişti.

Orta Asya toplulukları ve at kültürü üzerinde özellikle durmak gerkemektedir. At’ın Türk karakteri ile özdeşleştiğini ifade etmiştik. Asil bir hayvan olarak kabul edilmiş ve savaşlarda azami derecede bu hayvanlardan yararlanılıyordu. Özellikle bozkır kültürünün nitelikleri dolayısı ile atlar farklı cin ve karakterler arz etmekteydi. Orta Asya Türk devletlerinin kullandığı atlar cins itibarı ile küçük bedenli, uzun ince bacaklı, mağrur bakışlı ve sert tırnaklı olduğu belirtilmektedir. Nitekim bu cinsi ile atlar bozkır için en elverişli yapıyı oluşturmuşlardı.

Kaynaklarda aktarıldığı üzere en fazla at, sığır ve koyun bulunmakta idi. Nadir de olsa kaynaklar deve, katır ve eşekten de bahsetmektedir.

Hayvanların eti besin olarak kullanılır, sütü içilir ve kımız yapılır, derisi giyim-kuşamda kullanılırdı. Tüm bu nitelikleri ile hayvan ve hayvancılık bozkır toplumları için çok değerliydi. Binicilik ve okçuluk talimleri bu hayvanlar vesilesi ile yapılırdı.

Umut Güner Tarafından Yazılmıştır.

Ansiklopedi
https://www.eansiklopedi.com ]]></description>
<enclosure url="http://www.tarihistan.org/images/haberler/2021/04/hun-ve-gokturk-doneminde-tarim-ve-hayvancilik-umut-guner.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:42 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Hun, Göktürk, Döneminde, Tarım, Hayvancılık, Umut, Güner</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[Hun Ve Göktürk Döneminde Tarım ve Hayvancılık


Hun devleti ve toplulukları her ne kadar bozkır sahasında yaşam alanı bulmuş olsalar da, bozkırın kısıtlı bölgelerinde mevcut bulunan tarıma elverişli alanları keşfetmişlerdi. Nitekim Hunlar hakkında bize en detaylı bilgileri aktaran Çin kaynaklarına göre Hunlar darı ve buğday ekip biçmekteydiler. Özellikle Hunlara has ve onlar ile özdeşlemiş bir “Hun Fasülyesi”nden de bahsetmekteydiler. Nitekim Altay ve Sayan dağlarında yapılan arkeolojik kazılarda elde edilen bulgulara göre en az üç bin yıldan beri bu topraklarda tarım yapılmakta idi.

Özellikle de Altay bölgesinde açılmış su kanallarına tesadüf edilmesi de Hunların boz kır şartlarında tarıma elverişli alanları azami ölçüde değerlendirdiğini bize göstermektedir.

Keza aynı şekilde yapılan arkeolojik kazılarda tarım için gerekli araçlardan olan saban, orak ve değirmen taşları gibi bulgular bu dönemde tarımın hangi seviyede yapıldığını göstermesi bakımından önemlidir.

Tarımsal üretimde en önemli zira ürünler ilk olarak hububatlar olmuştur. Nitekim insanoğlunun en önemli besin kaynağı olmanın dışında sadece insanlar için değil hayvanlar için de gerekliliği sebebi ile arpa ve buğday gibi hububatlar Hun döneminin en önemli zira nevileridir.

Hububatlar dışında özellikle meyve ve sebzelerde coğrafyanın ve iklimin el verdiği ölçüde yapılmaktaydı. Hububatlar kadar çeşitlilik arz etmese de sebze olarak kabak, sarımsak ve soğanın varlığı bilinmekteydi.

Meyve olarak ise bostanlarda yetişen kavun-karpuz başta olmak üzere, ağaçlarda yetişen erik, elma, ayva ve dut sayılabilir. Özellikle Ön Asya’da üzüm bağları oldukça geniş alanları kapsamaktaydı. Bu nedenle üzüm önemli bir meyve olarak karşımıza çıkmaktadır. Nitekim bu meyveden şerbet, sirke ve şarap yapılmaktaydı.

Hun ve Göktürk devletleri kendi tebaâları ile tarım üretiminde bulunmanın dışında, farklı devlet ve topluluklardan da tarımsal anlamda faydalanmaktaydılar. Özellikle vergi olarak veya savaş ganimetleri olarak birçok tarım ürünü elde ediyorlardı. Bunların dışında da özellikle de Çinliler ile yaptıkları ticari işlemlerde de tarımsal ürünleri temin edebiliyorlardı. Ayrıca kendilerine katılan farklı milletlerden insan topluluklarını da tarım için elverişli alanlara yerleştirerek tarımsal üretimde onlardan faydalanmaktaydılar.

Orta Asya bozkır toplumlarında hayvan ve hayvancılık oldukça önemli bir yere ve öneme sahiptir. Beslenme ihtiyacı dışında gerek ulaşım ve savaşlarda kullanımı gerekse de tarımsal üretimde hayvan gücünden faydalanma sebebi ile hayvancılık oldukça gelişmiştir.

Nitekim Türk topluluklarının yaşadığı iklim kuşağı hayvancılık için oldukça elverişliydi. Özellikle savaşlarda kullanılması dolayısı ile at önemli bir yere sahipti. Ayrıca bozkır ikliminin şartları ve siyasi problemler nedeni ile göçebe bir toplum yapısı söz konusu olduğu için konar-göçer topluluklar hayvanlardan hızlı hareket edebilme kabiliyeti neden ile azami ölçüde yararlanmaktaydılar. At türk toplulukları ile o kadar özdeşleşmişti ki onların karakterinin bir unsuru haline gelmişti.

Orta Asya toplulukları ve at kültürü üzerinde özellikle durmak gerkemektedir. At’ın Türk karakteri ile özdeşleştiğini ifade etmiştik. Asil bir hayvan olarak kabul edilmiş ve savaşlarda azami derecede bu hayvanlardan yararlanılıyordu. Özellikle bozkır kültürünün nitelikleri dolayısı ile atlar farklı cin ve karakterler arz etmekteydi. Orta Asya Türk devletlerinin kullandığı atlar cins itibarı ile küçük bedenli, uzun ince bacaklı, mağrur bakışlı ve sert tırnaklı olduğu belirtilmektedir. Nitekim bu cinsi ile atlar bozkır için en elverişli yapıyı oluşturmuşlardı.

Kaynaklarda aktarıldığı üzere en fazla at, sığır ve koyun bulunmakta idi. Nadir de olsa kaynaklar deve, katır ve eşekten de bahsetmektedir.

Hayvanların eti besin olarak kullanılır, sütü içilir ve kımız yapılır, derisi giyim-kuşamda kullanılırdı. Tüm bu nitelikleri ile hayvan ve hayvancılık bozkır toplumları için çok değerliydi. Binicilik ve okçuluk talimleri bu hayvanlar vesilesi ile yapılırdı.

Umut Güner Tarafından Yazılmıştır.

Ansiklopedi
https://www.eansiklopedi.com]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Venera Lukmanova: Nogaylar kimdir?</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/venera-lukmanova-nogaylar-kimdir</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/venera-lukmanova-nogaylar-kimdir</guid>
<description><![CDATA[ Hakkında az bilgi sahibi olunan Nogaylar hakkında biraz bilgi verelim.
Bazı kaynaklarda Nogay’ı tanımlarken ismi önce tahrif ederek yani Nohay yaparak sonrada Moğolcada köpek anlamına gelir diye tanımlanmaktadır. Nasıl Türkiyeyi tanımlarken İngilizcede hindi anlamına gelir diye tanımlanması yanlış ise yukarıdaki tanımlamada yanlıştır. Türk düşmanlarının ortaya attığı ve bazı yazarlarımızın incelemeden kullandığı bu tanımlamayı düzeltmek zorundayız.



Şöyle ki:
Nog-Noğ veya Nok sağlam güçlü anlamına gelir. Ay ile birleştiğinde sağlam güçlü aile diye tanımlanabilir.
Nogay veya Nokay ismi Moğollardan 700 yıl önce Kaf-kasya ve Kırım bölgesinde Avarlar’ın hükümdarının da adıdır.
Nogay Han Boy beyliğini dedesi Taval beyden almıştır. Taval bey boy beyi iken henüz Cengiz han dünyada yoktur. O tarihte Moğollar kabile halinde Orta Asya’da yaşamaktadır.
Haliyle Nogay Han’ın Cengiz Han’ın torunu olması da mümkün değildir. Bu tamamen Kıpçak kökenli Nogayları Moğol kökenli diyebilmek için uydurulmuş yanlış bilgilerdir.
Bir zamanlar Nogay Hanlığında yaşayan Moğol köken-li Mangıt boyu sonradan Nogaylardan ayrılıp Buhara’da Mangıt Hanlığı kurmuşlardır.

Altın Orda’nın zayıflaması sonucunda, doğu kanadı Nogay Orde (1440) ve başkenti Chingi-Tur (1428) ile Özbek Han Abulkhair olarak ikiye ayrıldı. modern Kazakistan ve Rusya bölgesi.

Özbek Hanlığı nüfusunun etnik bileşimi, temelde Ulus Orda-Ejen’in başka bir parçası olan Nogay Ormanı’nın nüfusuyla aynıydı ve ilgili kabilelerden – Kangllar, Kongratlar, Kıpçaklar, Mangitler, Uisun, Argyn, Karluklar’dan oluşuyordu. Bunlara ek olarak, kaynaklarda Burkutlar, Utarchi, Chimbas, Keneges, Datura, Karlaut, Taimas, Shadbakly, Medjar vb. Kabilelerin adı verilmektedir. Bu kabilelerin çoğu şu anda Kazak Orta ve Genç Zhuzlarında bilinmektedir. Aşiretlerin bir başka kısmı 15-16. Yüzyılların başında Orta Asya’ya gitmiş ve burada siyasi adı olan “Özbek” adını almış ve bu isim daha sonra bir etnik isme dönüştürülmüştür. Ana mesleği göçebe sığır yetiştiriciliğiydi. Bu kabileler ekonomik ve kültürel gelişme açısından birbirine çok yakındı.

Venera Lukmanova
https://kafkassam.com/ ]]></description>
<enclosure url="http://www.tarihistan.org/images/haberler/2021/04/venera-lukmanova-nogaylar-kimdir.jpeg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:42 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Venera, Lukmanova:, Nogaylar, kimdir</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[Hakkında az bilgi sahibi olunan Nogaylar hakkında biraz bilgi verelim.
Bazı kaynaklarda Nogay’ı tanımlarken ismi önce tahrif ederek yani Nohay yaparak sonrada Moğolcada köpek anlamına gelir diye tanımlanmaktadır. Nasıl Türkiyeyi tanımlarken İngilizcede hindi anlamına gelir diye tanımlanması yanlış ise yukarıdaki tanımlamada yanlıştır. Türk düşmanlarının ortaya attığı ve bazı yazarlarımızın incelemeden kullandığı bu tanımlamayı düzeltmek zorundayız.



Şöyle ki:
Nog-Noğ veya Nok sağlam güçlü anlamına gelir. Ay ile birleştiğinde sağlam güçlü aile diye tanımlanabilir.
Nogay veya Nokay ismi Moğollardan 700 yıl önce Kaf-kasya ve Kırım bölgesinde Avarlar’ın hükümdarının da adıdır.
Nogay Han Boy beyliğini dedesi Taval beyden almıştır. Taval bey boy beyi iken henüz Cengiz han dünyada yoktur. O tarihte Moğollar kabile halinde Orta Asya’da yaşamaktadır.
Haliyle Nogay Han’ın Cengiz Han’ın torunu olması da mümkün değildir. Bu tamamen Kıpçak kökenli Nogayları Moğol kökenli diyebilmek için uydurulmuş yanlış bilgilerdir.
Bir zamanlar Nogay Hanlığında yaşayan Moğol köken-li Mangıt boyu sonradan Nogaylardan ayrılıp Buhara’da Mangıt Hanlığı kurmuşlardır.

Altın Orda’nın zayıflaması sonucunda, doğu kanadı Nogay Orde (1440) ve başkenti Chingi-Tur (1428) ile Özbek Han Abulkhair olarak ikiye ayrıldı. modern Kazakistan ve Rusya bölgesi.

Özbek Hanlığı nüfusunun etnik bileşimi, temelde Ulus Orda-Ejen’in başka bir parçası olan Nogay Ormanı’nın nüfusuyla aynıydı ve ilgili kabilelerden – Kangllar, Kongratlar, Kıpçaklar, Mangitler, Uisun, Argyn, Karluklar’dan oluşuyordu. Bunlara ek olarak, kaynaklarda Burkutlar, Utarchi, Chimbas, Keneges, Datura, Karlaut, Taimas, Shadbakly, Medjar vb. Kabilelerin adı verilmektedir. Bu kabilelerin çoğu şu anda Kazak Orta ve Genç Zhuzlarında bilinmektedir. Aşiretlerin bir başka kısmı 15-16. Yüzyılların başında Orta Asya’ya gitmiş ve burada siyasi adı olan “Özbek” adını almış ve bu isim daha sonra bir etnik isme dönüştürülmüştür. Ana mesleği göçebe sığır yetiştiriciliğiydi. Bu kabileler ekonomik ve kültürel gelişme açısından birbirine çok yakındı.

Venera Lukmanova
https://kafkassam.com/]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Roza KURBAN: BİR YABANCININ GÖZÜ İLE İDİL&amp;amp;URAL TÜRKLERİ</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/roza-kurban-bir-yabancinin-gozu-ile-idilural-turkleri</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/roza-kurban-bir-yabancinin-gozu-ile-idilural-turkleri</guid>
<description><![CDATA[ ​Bir halkın üzerinde yaşadığı, kültürünü oluşturduğu toprak parçasına vatan, yurt denir. İdil annemin, Ural babamın doğup büyüdüğü topraklar olduğundan İdil-Ural benim için ayrı bir öneme sahiptir. Ünlü Tatar şairi Hesen Tufan’ın (1900–1981) “Yaşadığın yer – gümüş, doğduğun yer – altındır” dizeleri herkes için geçerlidir. İdil-Ural kelimelerini her duyduğumda heyecanlanır ve meraklanırım. Bu sefer de öyle oldu. Türkçü yazar Hayri Yıldırım Bey, “bizim arkadaşlar İdil-Ural ile ilgili kitap yazmışlar size de göndersinler istedim” dediğinde heyecanlandım. Bir yabancının gözüyle İdil-Ural nasıl gözüküyor diye meraklandım.

​Prof. Dr. Ramazan Demir ve Özcan Civan’ın kaleme aldığı “İdil-Ural Türkleri: Milli Uyanışın Bayraklaştığı Coğrafya” adlı kitap Karakaya Endüstri Teknolojileri Şirketinin sahibi Sayın Mustafa Gözübatık’ın desteğiyle Türk Kültürünü tanıtma serisi kapsamında 2021 yılında Palme Yayınlarınca basılmış ve kitabın geliri başarılı muhtaç öğrencilere eğitim desteği olarak atanmıştır. Söz konusu kitap, 20 kişiden oluşan Turan Yolcularının 6–17 Temmuz 2017 tarihinde Turan coğrafyasının önemli bir parçası olan İdil-Ural bölgesine yaptığı kültür gezisini konu edinmiştir. Daha önce Moğolistan-Ötüken, İran-Horasan, Özbekistan, Kazakistan, Doğu Türkistan ve Kuzey Kafkasya’ya kültür gezisi gerçekleştiren Turan Yolcularının bu seferki durağı, ilk insanlara ev sahipliği yapan 16 bin yıllık Şölgentaş Mağarası, Zeki Velidi Togan (1890–1970) ve Mirseyid Sultan Galiyev (1892–1949) gibi Türkçüleri doğuran Ural, XIX. yüzyılın ikinci yarısı ve XX. yüzyıl başlarında medeniyet merkezi olan Kazan ve Türk lehçesinin atası olan Çuvaş dilinin yaşatılmaya çalışıldığı Çuvaşistan olmuştur. Kitabın sunuş kısmında gezinin amacı şöyle ifade edilmiştir: “Türk milliyetçiliğinin, milli bilinçlenmenin, uyanışın bayraktarlığı bir Türk coğrafyası İdil-Ural… Türklük ve Türkçülük meşalesinin tarih boyunca yakıldığı bu coğrafyadan çıkan öncülerin yaşadıkları yerleri görüp tanımak, öğrenmek ve bunu Dünya’ya anlatmak, duyurmak bir cumhuriyet aydını olarak görevimdi. Hürriyet ve istiklâl mücadelesini başlatıp yürüten Türk milliyetçisi kahramanların savundukları haklı davranışlarında nasıl büyük bedeller ödediklerini yazmak da kültür gezisinin ana hedeflerinden biriydi. Gezi-gözlem temelli araştırma ve irdelemelerle ortaya çıkacak bir kaynak eserin detayları okundukça İdil-Ural Türklerinin bağımsızlık meşalesini nasıl yaktıkları da daha iyi anlaşılacaktı. Paramparça edilen Altınordu (Altın Orda) Devleti’nin uçsuz bucaksız coğrafyasındaki Türk illerinde tarihin derin havasını solacaktım.” (Demir, Civan 2021: 11–13).

​“Çok gezen mi, çok okuyan mı bilir?” şeklinde bir soru vardır. Soruya herkes kendi penceresinden bakarak yanıt verecektir. Bazılarına göre çok gezen çok bilir, bazılarına göre ise çok okuyan. İdil-Ural kültür gezisine katılan Turan Yolcuları, kitaplardan okuduklarını yerinde görüp incelemiş, bu bağlamda sonuçlar çıkarmıştır. Kitaplarda yazılanların kafalarında oluşturduğu soruların yanıtlarını bulmuşlardır. “İdil-Ural Türkleri: Milli Uyanışın Bayraklaştığı Coğrafya” adlı kitap akıcı, yalın bir dille yazılmıştır. Gezinin ilk durağı Başkurdistan’ın başkenti Ufa (Öfö) şehri olmuştur. Turan Yolcuları, Başkurdistan Milli Müzesi, Salavat Yulayev Meydanı ve Anıtı, Rusya Federasyonu Müslümanları Dini İdaresi Merkezi, İhlas Camii, Başkurdistan Milli Tarih Enstitüsü gibi şehrin özgün yerlerini gezmişlerdir. Müzelerde ve meydanlarda Başkurtların geçmişine tanıklık eden yolcular tarihin sayfalarında saklı kalanları yerinde incelemiştir. Müzedeki dünya çapında ün kazanmış Başkurt balı ve Başkurt atları ile ilgili objelerin sergilenmesi Başkurtların hayatında balın ve atların öneminin bir göstergesidir. Başkurt Türkleri çok cesur bir millet ve iyi bir savaşçıdırlar. Ural bölgesi, Salavat Yulay, Zeki Velidi Togan, Mirseyid Sultan Galiyev gibi millî kahramanları doğuran bir bölgedir. Karakterlerindeki cesaret her ne kadar onların büyük bedeller ödemesinde neden olmuş ise de bu kahramanlıkları bugün de milletin hafızasında ve kalbinde saklıdır. Rus emperyalizminin silinmeyen ve halen devam eden siyasetinin bir örneğine, Turan Yolcuları ünlü Tatar devrimci Mirseyid Sultan Galiyev’in doğduğu Başkurdistan’ın Sterlebaş ilinin Kırmıskalı kasabasına bağlı Yelembet köyünde rastlamışlardır. Turan Yolcularının köydeki izlenimleri şöyledir: “Galiyev’in babasının hem cami imamı hem öğretmenlik yaptığı ne evden ne de öğretmenlik-imamlık yaptığı camiden eser var! Türk’e ve Türklüğe karşı kin ve nefret dolu korkak Stalin, Galiyev’in tüm soyunu, yakın ve uzak akrabalarını yok etmiş. Galiyev’in soyunu kurutmak amacıyla özel bir gayret gösterilmiş!… Köyde, kentte ne kadar akrabası varsa öldürüp yok etmiş. Köyünde şimdi hiçbir akrabası da tanıdığı da yok!… Galiyev ile kan bağı olan tüm yakınları yok edildikten sonra az ya da çok bilgisi olanlar da korkularından sessizliği tercih etmişler. Köyde Galiyev ismini duyan uzaklaşıyor. Büyük bir korku atmosferi oluşmuş ]]></description>
<enclosure url="http://www.tarihistan.org/images/haberler/2021/05/roza-kurban-bir-yabancinin-gozu-ile-idil-ural-turkleri.jpeg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:42 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Roza, KURBAN:, BİR, YABANCININ, GÖZÜ, İLE, İDİL&amp;URAL, TÜRKLERİ</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[​Bir halkın üzerinde yaşadığı, kültürünü oluşturduğu toprak parçasına vatan, yurt denir. İdil annemin, Ural babamın doğup büyüdüğü topraklar olduğundan İdil-Ural benim için ayrı bir öneme sahiptir. Ünlü Tatar şairi Hesen Tufan’ın (1900–1981) “Yaşadığın yer – gümüş, doğduğun yer – altındır” dizeleri herkes için geçerlidir. İdil-Ural kelimelerini her duyduğumda heyecanlanır ve meraklanırım. Bu sefer de öyle oldu. Türkçü yazar Hayri Yıldırım Bey, “bizim arkadaşlar İdil-Ural ile ilgili kitap yazmışlar size de göndersinler istedim” dediğinde heyecanlandım. Bir yabancının gözüyle İdil-Ural nasıl gözüküyor diye meraklandım.

​Prof. Dr. Ramazan Demir ve Özcan Civan’ın kaleme aldığı “İdil-Ural Türkleri: Milli Uyanışın Bayraklaştığı Coğrafya” adlı kitap Karakaya Endüstri Teknolojileri Şirketinin sahibi Sayın Mustafa Gözübatık’ın desteğiyle Türk Kültürünü tanıtma serisi kapsamında 2021 yılında Palme Yayınlarınca basılmış ve kitabın geliri başarılı muhtaç öğrencilere eğitim desteği olarak atanmıştır. Söz konusu kitap, 20 kişiden oluşan Turan Yolcularının 6–17 Temmuz 2017 tarihinde Turan coğrafyasının önemli bir parçası olan İdil-Ural bölgesine yaptığı kültür gezisini konu edinmiştir. Daha önce Moğolistan-Ötüken, İran-Horasan, Özbekistan, Kazakistan, Doğu Türkistan ve Kuzey Kafkasya’ya kültür gezisi gerçekleştiren Turan Yolcularının bu seferki durağı, ilk insanlara ev sahipliği yapan 16 bin yıllık Şölgentaş Mağarası, Zeki Velidi Togan (1890–1970) ve Mirseyid Sultan Galiyev (1892–1949) gibi Türkçüleri doğuran Ural, XIX. yüzyılın ikinci yarısı ve XX. yüzyıl başlarında medeniyet merkezi olan Kazan ve Türk lehçesinin atası olan Çuvaş dilinin yaşatılmaya çalışıldığı Çuvaşistan olmuştur. Kitabın sunuş kısmında gezinin amacı şöyle ifade edilmiştir: “Türk milliyetçiliğinin, milli bilinçlenmenin, uyanışın bayraktarlığı bir Türk coğrafyası İdil-Ural… Türklük ve Türkçülük meşalesinin tarih boyunca yakıldığı bu coğrafyadan çıkan öncülerin yaşadıkları yerleri görüp tanımak, öğrenmek ve bunu Dünya’ya anlatmak, duyurmak bir cumhuriyet aydını olarak görevimdi. Hürriyet ve istiklâl mücadelesini başlatıp yürüten Türk milliyetçisi kahramanların savundukları haklı davranışlarında nasıl büyük bedeller ödediklerini yazmak da kültür gezisinin ana hedeflerinden biriydi. Gezi-gözlem temelli araştırma ve irdelemelerle ortaya çıkacak bir kaynak eserin detayları okundukça İdil-Ural Türklerinin bağımsızlık meşalesini nasıl yaktıkları da daha iyi anlaşılacaktı. Paramparça edilen Altınordu (Altın Orda) Devleti’nin uçsuz bucaksız coğrafyasındaki Türk illerinde tarihin derin havasını solacaktım.” (Demir, Civan 2021: 11–13).

​“Çok gezen mi, çok okuyan mı bilir?” şeklinde bir soru vardır. Soruya herkes kendi penceresinden bakarak yanıt verecektir. Bazılarına göre çok gezen çok bilir, bazılarına göre ise çok okuyan. İdil-Ural kültür gezisine katılan Turan Yolcuları, kitaplardan okuduklarını yerinde görüp incelemiş, bu bağlamda sonuçlar çıkarmıştır. Kitaplarda yazılanların kafalarında oluşturduğu soruların yanıtlarını bulmuşlardır. “İdil-Ural Türkleri: Milli Uyanışın Bayraklaştığı Coğrafya” adlı kitap akıcı, yalın bir dille yazılmıştır. Gezinin ilk durağı Başkurdistan’ın başkenti Ufa (Öfö) şehri olmuştur. Turan Yolcuları, Başkurdistan Milli Müzesi, Salavat Yulayev Meydanı ve Anıtı, Rusya Federasyonu Müslümanları Dini İdaresi Merkezi, İhlas Camii, Başkurdistan Milli Tarih Enstitüsü gibi şehrin özgün yerlerini gezmişlerdir. Müzelerde ve meydanlarda Başkurtların geçmişine tanıklık eden yolcular tarihin sayfalarında saklı kalanları yerinde incelemiştir. Müzedeki dünya çapında ün kazanmış Başkurt balı ve Başkurt atları ile ilgili objelerin sergilenmesi Başkurtların hayatında balın ve atların öneminin bir göstergesidir. Başkurt Türkleri çok cesur bir millet ve iyi bir savaşçıdırlar. Ural bölgesi, Salavat Yulay, Zeki Velidi Togan, Mirseyid Sultan Galiyev gibi millî kahramanları doğuran bir bölgedir. Karakterlerindeki cesaret her ne kadar onların büyük bedeller ödemesinde neden olmuş ise de bu kahramanlıkları bugün de milletin hafızasında ve kalbinde saklıdır. Rus emperyalizminin silinmeyen ve halen devam eden siyasetinin bir örneğine, Turan Yolcuları ünlü Tatar devrimci Mirseyid Sultan Galiyev’in doğduğu Başkurdistan’ın Sterlebaş ilinin Kırmıskalı kasabasına bağlı Yelembet köyünde rastlamışlardır. Turan Yolcularının köydeki izlenimleri şöyledir: “Galiyev’in babasının hem cami imamı hem öğretmenlik yaptığı ne evden ne de öğretmenlik-imamlık yaptığı camiden eser var! Türk’e ve Türklüğe karşı kin ve nefret dolu korkak Stalin, Galiyev’in tüm soyunu, yakın ve uzak akrabalarını yok etmiş. Galiyev’in soyunu kurutmak amacıyla özel bir gayret gösterilmiş!… Köyde, kentte ne kadar akrabası varsa öldürüp yok etmiş. Köyünde şimdi hiçbir akrabası da tanıdığı da yok!… Galiyev ile kan bağı olan tüm yakınları yok edildikten sonra az ya da çok bilgisi olanlar da korkularından sessizliği tercih etmişler. Köyde Galiyev ismini duyan uzaklaşıyor. Büyük bir korku atmosferi oluşmuş. Sistemin toplumu ne hale getirdiğini bu örnek iyi anlatıyor.” (Demir, Civan 2021: 98). Görüldüğü üzere korku imparatorluğunun yarattığı atmosfer bugün de kendini göstermektedir. Turan Yolcuları, Sultan Galiyev’in babasının evinin yerinde “Müze Ev” yapılması gerektiğini dile getirmişlerdir. Zeki Velidi Togan ve Mirseyid Sultan Galiyev Başkurt yurdunda doğan iki büyük isimdir. Togan’ın köyünde Müze Evi varken, Sultan Galiyev hatırasını yaşatmak için böyle bir Müze Evin yapılmamasının çeşitli sebepleri vardır. İlki Sultan Galiyev’in ailesinden kimsenin hayatta kalmamasıdır. İkinci nedeni ise Şubat ve Ekim Devrimleri sonucunda yaşanan oluşumlar sırasında Z. V. Togan ile Sultan Galiyev’in zıt fikirlerde olmasıdır. Mirseyit Sultan Galiyev, komünizm ile Türkçülük, Başkurt ile Tatar Türkleri arasında kalmış bir büyüğümüzdür. Türkçülük fikrinin savunucusu olan Sultan Galiyev Tataristan’da da fazla dillendirilmemektedir. Sultan Galiyev arada kaynamış, ancak onun Türk Birliği, Turan fikirleri bugün de güncelliğini korumaktadır. M. Sultan Galiyev’in verdiği mücadeleden eserde şöyle söz edilmiştir: “Böyle bir fikir adamının çok zor şartlardan ortaya çıkışı ve yükselişi şuna benzetmek mümkündür; sarp bir doğada, kayalıklar arasında bulduğu bir avuç topraktan beslenerek varlığını sürdürebilmek için filizlenip güneşe doğru yükselen bir fidanın yaşama ve hayata tutunup ürün vermek için verdiği mücadeleye…” (Demir, Civan 2021: 137). Tüm varlığı ile milletine hizmet eden Sultan Galiyev millete sevgisinin bedelini hayatı ile ödemiştir. Eserde onun millet uğruna verdiği mücadele şöyle özetlenmiştir: “İdil-Ural coğrafyasının yetiştirdiği sol düşünceli bir Türk’tür. Antiemperyalist düşünceleri sömürülen mazlum milletlerin geleceğine yönelik istiklâl ve hürriyet mücadelelerinin çıkış yolu olmuş Gazi Mustafa Kemal’den sonra ikinci adamdır.” (Demir, Civan 2021: 144).

​Turan Yolcuları, Başkurt Türklerinin efsanevi lideri Ahmet Zeki Velidi’nin İşembay iline bağlı Küzen köyünde olan Müze Evini de ziyaret etmiştir. Togan, Başkurt Türklerince bugün de unutulmayan ve saygı duyulan bir devlet adamı ve bir bilim insanıdır. 1994 yılında kurulan bu müzede, Togan’ın balmumu heykeli, eşyaları, kitapları, kullandığı giysileri, madalyaları, onurlukları, çantası, ehliyeti, cüzdanı, soy ağacı şeması, profesörlük cüppesi, çalışma masası olmak üzere toplam 1600 eşya sergilenmektedir. Togan’ın adının vatanında yaşatılması aynı zamanda Başkurt Türklerinin tarihinin canlı tutulması anlamına gelmektedir. Sultan Galiyev ve Zeki Velidi Togan Ural’da doğup İdil’de gelişen ve şekillenen, ortak hedefe farklı yollardan gitmeyi tercih eden Türkçülerdir. Eserde bu iki büyük şahıs kıyaslanmış ve şu sonuca varılmıştır: “Galiyev ve Togan ekipleri tek hedefe yönelmiş olsalardı her şey Sovyet ırkçılığı isteği doğrultusunda gelişmezdi. Çünkü iç savaş halindeki Rusya coğrafyasında varlıkları azımsanamayacak kadar büyük bir güç olan Başkurtlar, Kazan Tatarları, Kırım Tatarları, Ahıska Türkleri, Özbekler, Kazaklar tek yumruk halinde bütünleşebilselerdi Sovyet ırkçıları o kadar serbestlik içinde Türkleri ezebilir miydi? Soykırım niteliğinde sürgünler yaşanabilir miydi? Maalesef o gün de Türk Birliği kurulamadı.” (Demir, Civan 2021: 144).

​Ural Dağlarının güneyinde Büryen ilindeki Şölgentaş Mağarası, Türklerinin ne kadar kadim bir millet olduğunu kanıtlayan doğal bir yapıttır. Mağara 1965 yılından beri “doğal anıt” olarak ilan edilip koruma altına alınmıştır. Hakkında çeşitli rivayetler bulunan, 3 milyon yıl önce oluşmaya başlayan ve ilk insanlara ev sahipliği yapan Şölgentaş Mağarası’nın 16 bin yıllık bir tarihi vardır. Başkurt bilim insanlarının “insanlığın ortak dili Başkurtça” hipotezini savunması boşuna değildir, bunun haklı nedenleri ve Şölgentaş Mağarası gibi güçlü bir tarihi dayanağı vardır.

​Başkurdistan gezisi sırasında Turan Yolcuları, kımız üreten çiftliği ziyaret edip kısrak sütünün mayalanması ile yapılan bir Türk içkisi olan kımızın yapımını yerinde incelemiş ve kımız tadımı yapmışlardır. Başkurdistan’ın tarihi, doğal güzelliklerini görüp Türk milliyetçiliğinin öncüleri Mirseyid Sultan Galiyev ve Zeki Velidi Togan’ın solduğu havayı teneffüs eden Turan Yolcuları “Tanrı’nın insanlara vaat ettiği cennet “Başkurdistan” olmalıdır” (Demir, Civan 2021: 237) çıkarımına varmıştır.

​Turan Yolcuları kültür gezilerinin Tataristan kısmına geçmek üzere, bir dönemin medeniyet merkezi olan Orenburg ve İkinci Dünya Savaşı yıllarında Stalin’in kendine sığınak yaptırdığı Samara şehirlerinden geçerek Kazan’a varmışlardır. Eserin “Tatar-Başkurt Farkı” adı altındaki bölümde aşağıdaki tespitler bulunmaktadır: “Tatarlarla Başkurtlar kişilik olarak kıyaslandığında, Tatarlar daha girişken, daha uyanıktırlar, diğer bir ifade ile “gözü açık” insanlardır. Kıpçak soyundan gelirler… Pratik zekalıdırlar. Başkurtlar daha sakin insanlardır. İyi savaşçı ve cesur insanlarıdır. Kahramanlıklarıyla, atlarıyla, kımızlarıyla övünürler.” (Demir, Civan 2021: 250).

​Bir dönemler Kazan Hanlığı’nın, günümüzde Tataristan’ın başkenti olan Kazan, büyük tarihi olaylara sahne olmuş köklü geçmişi ve zengin kültürü olan bir şehirdir. 1552 yılında Ruslar tarafından işgal edilen bu şehir düşman askerleri tarafından yakıp yıkılmış, talan edilmiştir. Kazan Kremlin’i ve Kazan Hanlığı döneminde oğlu Ötemiş Giray’ın (1546–1566) yerine 1549–1551 yılları arasında ülkeyi idare eden Süyüm Bike’nin (1519–1557) adını taşıyan Süyümbike Minaresi Kazan’ın özgün yerlerindendir. Minare günümüzde Kazan’ın simgesi olmanın yanı sıra bir bağımsızlık anıtıdır. Kazan mimarisinin ürünü olan bu minarede meydana gelen eğilme, 1913–1916 yıllarında alt kısmına demir çember takılarak onarılmıştır. Milletlere özgürlük vaadi veren komünistler isteseler de istemseler de vaatlerini yerine getirmek zorunda kalmıştır. Süyümbike Minaresi’nin tepesindeki Çarlık Rusyası’nın simgesi olan çift başlı kartal 1918 yılında indirilmiş yerine ay simgesi takılmıştır. Ancak bu simge de uzun kalamamış 1929 yılında “Sultan Galiyevcilik” ile mücadele kapsamında indirilmiştir. Ay simgesi aradan uzun yıllar geçtikten sonra 1990 yılında tekrar minarenin tepesine konmuştur. Süyümbike Minaresi etrafında devam eden simge savaşı bu yapıtın önemini anlamak için yeterli bir delildir.

1996 yılında yapımına başlanan ve 2005 yılında açılan Kul Şerif Camii de günümüz Tatar mimarisinin önemli eserlerinden birisidir. Mimarisi Ş. H. Latıpov, M. V. Safronov, A. G. Sattarov, İ. F. Safiullin tarafından yapılan bu camiye Kazan Hanlığı’nın işgali sırasında son damla kanına kadar savaşıp şehit olan imam ve müderris Kul Şerif’in adı verilmiştir. Kazan Kremlin’in içinde bulunan Süyümbike Minaresi ve Kul Şerif Camii turistlerin en çok ilgi gösterdiği ve mutlaka ziyaret ettiği yerlerdir. Turan Yolcuları da Kazan’ın bu özgün yerlerini gezmişlerdir.

“Tataristan Milli Müzesi” Kazan şehrinin kültürel gezisinin bir diğer durağıdır. Kazan Tatarlarının kültür varlıklarını yansıtmak üzere kurulan bu müzede Rusların Türklere uyguladığı kültürel asimilasyon, bölgenin demografik yapısını değiştirmek üzere uygulanan göç gibi olaylar ile ilgili ne bir obje, ne bir mücadele sahnesi, ne de haritanın olmaması Türk izlerini aramak için yola koyulan Turan Yolcularının dikkatinden kaçmamıştır. Eserin “irdeleme-yorum” kısmında Kazan ile ilgili şu değerlendirme yapılmıştır: “Günümüz Kazan kenti hakkında düşüncelerime gelince, hayli modern, bakımlı ve ekonomik potansiyeli yüksek bir kent… Tipik bir Orta Avrupa kenti havasında…” (Demir, Civan 2021: 268).

Turan Yolcuları, Kazan şehrinin güneyinde İdil ile Çulman Nehirlerinin birleştiği yerde bulunan ve Kazan Tatar Türklerinin tarihinde önemli bir yer tutan, şarkı, rivayet, destanlara konu olan Bulgar şehrini de ziyaret etmiştir. Bulgar antik kenti üçgen şeklinde yapılmış olup 6000 m² alana sahiptir. Deniz yüzeyinden 35–40 m. yükseklikte olan kent nehirden 6 km. uzaklıktadır. Bulgar antik kenti bir kentin adı olmanın yanı sıra bir ülkenin ve bir ulusun da adıdır. Tarihi ören yerleri ve 2000 yılında faaliyete başlayan Bulgar Devlet Tarih Arkeoloji Müzesi bulunan Bulgar, Kazan Tatar Türklerinin tarihini ve kültürünü sergileyen doğal bir mekândır. Günümüze kadar ulaşan Han Hamamı, Han Türbesi, Doğu, Batı ve Güney Kapıları, Küçük Minare gibi tarihi yapılar Kazan Tatar Türklerinin ecdadı olan Bulgarların kültürünü daha iyi anlamak için bir delil niteliğindeki tarihi eserlerdir. Bulgar antik kenti 2014 yılında UNESCO’nun dünya kültürel miras listesine alınmıştır. Eserde Bulgarlar ile ilgili yapılan değerlendirme dikkate değerdir: “Bulgar Türkleri köklü medeniyet kurdukları için hep lider oldular kendi iktidarlarında, bütünleşmeyi sağladılar. Bu bütünleşmeyi özellikle inanç sistemindeki farklılığa rağmen toplumsal birliği sağlamaları son derece önemlidir.” (Demir, Civan 2021: 304).

Turan Yolcularının bir sonraki durağı Türk dünyası tarafından fazla bilinmeyen, Hıristiyan oldukları için Türk sayılmayan Çuvaş Türklerinin başkenti Çobaksar olmuştur. Yol üzerinde Zöye Kalesi bulunmaktadır. Turan Yolcuları bu kaleyi ziyaret etmemelerinin ilk nedeni akşam ve vakitten tasarruf düşüncesi olmuş ise de diğer nedeni eserde şöyle izah edilmiştir: “Türkçe okunuşuyla “Sivzaski” adası olarak bilinen kara parçasında, Korkunç İvan’ın (Grozny İvan: Muhteşem İvan – Rusça; Korkunç İvan – Türkçe; Kötü İvan – Diğer dillerde) yaptırdığı kaledir. İçinde askeri kışla, hayvan barınakları ve tapınak gibi temel yapılar var, başkaca da kayda değer bir özellik taşımadığı gerekçesiyle adadaki bu kaleye çıkma gereği duyulmadı ve yolumuza devam ettik.” (Demir, Civan 2021: 308). Kazan Hanlığı’nın işgalini kolaylaştıran, işgalden sonra zorla Hıristiyanlaştırmanın merkezi olan bu kalenin 2017 yılında UNESCO listesine alınmış olması Kazan Tatarlarının tarihine, Kazan şehitlerine yapılan bir saygısızlıktır. Turan Yolcularının işgal ve zorla Hıristiyanlaştırmanın simgesi olan bu kaleyi ziyaret etmemesi isabet olmuştur.

Çuvaşistan’ın başkenti Çobaksar’a hem kara hem de nedir yoluyla defalarca gitmeme rağmen Çuvaş Türklerinin gelenek görenek, din anlayışı ve tarihlerleri ile ilgili yeni şeyler öğrendim “İdil-Ural Türkleri: Milli Uyanışın Bayraklaştığı Coğrafya” kitabından. Ne yazık ki bazen yakınımızda olan ulusların geçmişi ve yaşayışı ile ilgilenmiyoruz. Kim bilir Türklerin birlik olamamasının asıl nedeni belki de bu ilgisizliktendir. Oysa Çuvaşlar da Türk’tür. Bu ortak payda hepimizi birleştiren bir etkendir. Turan Yolcuları, başkentin en uğrak yeri olan ve tepeye kurulan Zafer Parkı’nı ziyaret etmiştir. Şehri kanatların astına seren bu tepede Rusya’nın her yerinde olduğu gibi SSCB döneminden kalma İkinci Dünya Savaşı’nda şehit olanlar için bir anıt ve güç gösterisi yaparcasına silahlar sergilenmiştir. Zafer Parkı’nda 1917 Bolşevik Devrimi’nde Çar’a karşı mücadele veren Çobaksar doğumlu Vasiliy İvanoviç Çapayev (1887–1919) ve uzaya çıkan ilk insan, kozmonot Yuri Alekseyeviç Gagarin’in (1934–1968) heykelleri bulunmaktadır.

Turan Yolcularının şehirdeki ikinci gezi durağı her gittikleri yerde olduğu gibi Çuvaş Milli Müzesi olmuştur. Zira müzeler, milletlerin geçmişini, kültürel değerlerini ve yaşam tarzını öğrenme bağlamında en önemli yerlerdir. Eserde müze ile ilgili şu değerlendirme bulunmaktadır: “Çuvaş Milli Müzesi’ni gezerken özenle dikkat ettiğim otantik kültür objeleri, Anadolu Türk halkının yaşam felsefesinin yansımaları olan kültür objeleri ile benzerliği beni şaşırttı. Çoğu nakışlar, desenler, kadın başlıkları, gelin başı, süslü takılar, örme ve nakışların hem model hem de renk olarak Anadolu otantik kültür motifleriyle örtüşüyor. Bu kadar benzerlik için ancak bir ifade bulabildim: Muhteşem, mükemmel ortak kültür…” (Demir, Civan 2021: 327). Müzede günlük hayattan uzay bilimlerine kadar çeşitli objelerin bulunması dolu dolu bir araştırma inceleme yapmaya fırsat yaratmıştır. Yuri Gagarin’in uzay giysisinin bir model üzerinde sergilenmesi müzenin değerine değer katmış, kıyafet tüm meraklı gözleri üzerene çekmiştir. Türk ruhunu sonuna kadar yansıtan bu müzeyi gezdikten sonra şu değerlendirme ortaya çıkmıştır: “Çuvaşlardan etkilenmek sıradan bir duygu değil; gördüklerim, duyduklarım Çuvaş halkının gerçek boyutuyla Türk kültürünü olduğu gibi koruyan bir halk olduğunu algılıyorum.” (Demir, Civan 2021: 331). Çuvaşistan millî bayrağının üzerindeki “hayat ağacı”nın üçlü dalı “vardık, varız, var olacağız” anlamını taşımaktadır.

Eskiden “Gök Tanrı” inancında olan Çuvaşların Müslümanlığı kabul edip Tatar ve Başkurtlarla birleşmesinden korkan I.Petro (1672–1725) Çuvaşların Hıristiyanlığı seçmesi için etkili yöntemler kullanmıştır. Petro, “Hıristiyanlığa geçenlerin vergilerini de Hıristiyanlığı kabul etmeyenler ödeyecek” diye bir karar çıkarmıştır. Ağır vergi yükü karşısında yenik düşen Çuvaşlar Hıristiyanlığı kabul etmek zorunda kalmıştır. Günümüzde Çuvaşların bir kısmı Hıristiyan, diğer bir kısmı ise Gök Teñri inancındadır. Ancak geçmişten gelen Şaman kültürünün temel ilkelerinin korunduğunu ormanlık alandaki Keremet Tepesi’nin kutsal yer ilan edilmesinde görmek mümkündür. Tepede totem figürleri ve dilek ağaçları bulunmaktadır. Kitapta Keremet Tepesinden şöyle bahsedilmiştir: “ Keremet Tepesi, Şaman kültürüne sahip Çuvaşlı sanatçılar, kanaat önderleri, aydınlar ve öğrencilerin kutsadıkları bir ormanlık alan içinde bir tepe… Şaman kültürünün gereği olarak herkes doğaya saygılı ve onun tahribatına göz yummuyor. Örneğin bu bölgede olan her şey kutsaldır. Onları tahrip etmek, zarar vermek hem günah hem de yasaktır. Ağaçlar korunuyor, kesilmiyor. Hayvanlar avlanmıyor, böcekler öldürülmüyor…” (Demir, Civan 2021: 344).

Çuvaşlar, Oğuz boyuna mensup olup dil kökenleri Hun Türkçesine dayanmaktadır. Kitapta Çuvaşça ile ilgili şu tespit bulunmaktadır: “Çuvaşça hakkında detaylı bilgileri, yol arkadaşım Türkolog Muharrem Yellice ile konuştum. Ona göre, Çuvaşça ya da Çuvaş Türkçesi, önemli ses değişikliklerine rağmen bilinen en eski Türkçe imiş. Dilde temel öğe olan “kök”ün Türkçe olduğunu, Türkçede köklerin tek heceli olduğunu, bu özelliğin Çuvaş Türkçesinde aynen korunduğunu belirttikten sonra an itibarıyla kullanılan “Çuvaşça”nın Türk lehçelerinin atası olduğunu belirtti. Bunu duyunca fevkalade memnun oldum. Onun ifadesiyle Çuvaşça “Protota-Türkçe” örneğidir.” (Demir, Civan 2021: 356).

Çuvaşistan’da edindikleri bilgilerin heyecanı ile Turan Yolcuları Kazan’a dönmüştür. Gezinin son gününde, Tatar yazar ve siyasetçi Ayaz İshaki’nin (1878–1954) Tataristan’ın Çistay ili Yauşirme köyündeki Müze Evi ziyaret edilmiştir. İshaki hayatının büyük bir kısmını Türkiye’de geçirmiş ve burada vefat etmiştir. Bilindiği gibi Bolşevikler ile fikirleri uyuşmayan İshaki yurt dışına kaçmak zorunda kalmıştır. Sovyetler döneminde Ayaz İshaki’nin adı da eserleri de yasaklanmış olsa da 1990’lı yıllardaki değişimlerden sonra o milletine eserleriyle tekrar dönmüştür. Bu bağlamda doğup büyüdüğü köyünde 1999 yılında müze ev açılmıştır.

Eserin son kısmındaki “İdil-Ural Anadolu Demektir” başlığı altında bölge ile ilgili şu yorumlar yer almaktadır: “Bu başlığa bakarak peşin hükümde bulunabilecekler olabilir, yadırgamam. Zira bilgi sahibi olmadan fikir yürütmek ve hüküm vermek maalesef bu toplumun hastalığıdır. Özü Türk olan bu coğrafyanın insanları özünü unutmadan tarih boyunca hep büyük mücadeleler içinde olmuşlar. Osmanlı döneminde özellikle Anadolu’da baskılanan Türklük bilinci İdil-Ural coğrafyasında hep diri kalmış, mücadele etmiş, can vermiş, kanını akıtmış… Toplumun özünü yansıtan yaşam biçimi günlük hayatın içinden gelen benzerlikler, aynılıklar, kültürün özü olan yaşam araçları kendini gösteriyor. Bu coğrafyanın halkı giyimleriyle, el sanatlarıyla, yemekleriyle, kullandığı araçlarıyla adeta Anadolu’nun kopyası ya da Anadolu İdil-Ural coğrafyasının sosyolojik ve kültürel kopyası…” (Demir, Civan 2021: 380).

Kitabı büyük bir heyecanla okudum, Turan yolcuları ile birlikte tekrar doğup büyüdüğüm Tataristan, gedip gördüğüm Başkurdistan ve Çuvaşistan sokaklarını, tarihi yerlerini gezdim. Turan yolcularının gözüyle baktım İdil-Ural coğrafyasına. Kitabı okurken her ne kadar içimdeki sıla özlem depreşse de güzel yurdumun kültürü, tarihi, mimarisi ile ilgili yorumlarla gururlandım. Taşlara kazınan, desenlere işlenen, kalplere yazılan, mimarilerde korunan Türk izlerini süren Turan Yolcuları, okuyarak gezmenin ne kadar yararlı olduğunu kanıtlamıştır. Onlar kültür gezisi esnasında genel kültür, genel Türk tarihi, ortak değerleri tespit konusunda değerlerine değer katmıştır. Turan Yolcularının İdil-Ural ile ilgili duygularından eserde şöyle bahsedilmiştir: “İdil-Ural coğrafyasında Türk izlerini sürerken bir gerçeğin farkına varırsınız: Bu coğrafyanın hâlâ her yerinde Türk’ün geçmişten bugüne akseden nal seslerinin yankılarını, gerilmiş yaylara sürülmüş nice özgün Türkmen yapımı okların rüzgârla yarışırcasına çıkardıkları seslerini, şaha kalkmış yağız atların kişnemelerini, atının yelesine kol dolamış alperenlerin kıvılcım saçan çakmak bakışlarını hissedersiniz.” (Demir, Civan 2021: 332). Milli uyanışın bayraklaştığı coğrafya olan İdil-Ural’ı ve bölgede yüzyıllardır yaşayan Türkleri, Türk Birliği, Türkçülük uğruna verilen mücadeleyi daha yakından anlama açısından bu eser mutlaka okunması gereken kaynak eserlerdendir. Bir taşla iki kuş vurmak deyimi bu kitap için de uygun bir deyimdir. Kitap, İdil-Ural konusunda ufkunuzu açmakla kalmıyor, kitabın geliri başarılı muhtaç öğrencilere eğitim desteği olacaktır. “İdil-Ural Türkleri: Milli Uyanışın Bayraklaştığı Coğrafya” kitabını okuyalım, okutalım ve başarılı öğrencilerimizi destekleyelim! Milli uyanışın milli birliğe dönüştüğü günleri görmek dileğiyle…
​Roza Kurban
Kaynakça:
1. Prof. Dr. Demir, Ramazan, Civan, Özcan, İdil-Ural Türkleri – Milli Uyanışın Bayraklaştığı Coğrafya, Ankara 2021.

https://kafkassam.com/]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Samad Moghanirahimi: Kaşkay Türkleri</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/samad-moghanirahimi-kaskay-turkleri</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/samad-moghanirahimi-kaskay-turkleri</guid>
<description><![CDATA[ Kaşkayı Türkleri İran’ın güneyindeZagros Dağları’nın etekleri boyunca, yoğunlukla İsfahan, Fars, Buşehr illerinde yerleşen ve bir kısmı hala yaylak ve kışlak bölgeleri arasında konar-göçer yaşam sürenbir Türk halkıdır.Kaşkayı Türkleri İran’daki 40 milyon Türk nüfusunun 4 milyonunu teşkil etmektedir. DilleriOğuz grubu Türk dilleri içerisinde yer alan Kaşkayı Türkçesidir. Kaşkayılar günlük hayatta kendi aralarında Türkçe konuşurlar.Fakat eğitim dili Farsça olduğu için hemen hemen hepsi Farsça da bilmektedir. Kaşkayı Türkçesi standart bir yazı dili geleneğine sahip olmasa da sözlü edebiyat ürünleri açısından oldukça zengindir. Kaşkayı Türkçesi ile eser verenler arasında Türk dünyasına tanıtılması gereken meşhur yazar EsedullahMedanlı Hoca ve şair Mirza Mezun gibi önemli edebî şahsiyetler vardır.
Aşağıdaki bölüm Mirza Mezun’a ait “Mübarek Gece” adlı şiirden alıntıdır.
Mübarek gecedir yar mehmanımdır uzansın bu gece seĥer olmasın
Rovşen yüzü şem-i şebistanımdır güne de: çalmasın, ķemer olmasın

Kara ķaşıkelamullahķafıdırķoynu içi Çin ceyrannafıdır
Etri meclis için zulfıkafıdırgul-ab sepilmesin, enber olmasın
Müemmer saçları boynum kemendi müetterzulflarıumrum pirendi
Emmeyi kafıdır, lebleri ķendi nebatı neylerim, şeker olmasın

“Kaşkayı” kelimesinin kökeni hakkında araştırmacılar çeşitligörüşler ortaya koymuşlardır. Bunlardan en önemlisi“Kaşkayı” kelimesinin “kaş” ve “kayı” kelimelerinden meydana geldiği fikridir. Birinci parça olan “kaş” kelimesi iki esas anlama sahiptir:1) Öncü, başlangıç, ön bekçi. 2) Kaç-kelimesinin bozulmuş şeklidir ki bunun da iki anlamı vardır: a) Koş, hızlı -hareket et. b) Koşucu, çabuk ve hızlı. İkinci parça olan “Kayı” kelimesi ise Oğuz Türklerinin 24 boyundan birinin adıdır. Bu görüşe göre birleşik bir sözcük olduğu düşünülen “Kaşkayı” kelimesi şu iki anlama gelmektedir: a) Öncü, akıncı, ilerici olan Kayı kabilesi. b) Çabuk, hızlı ve hareketli Kayı boyu.Japon otomotiv üreticisi Nissan’ın “Qashqai”adlı modelininadını İran’ın Güneyinde yaşayan güçlü ve hızlı Kaşkayılardan almış olması da “Kaşkayı” sözcüğünün anlamına işaret eden ilgi çekici bir noktadır. İran’da “Kaşkayı” adını taşıyan bir futbol takımı da vardır (Temizel, 2007).

Kaşkayılar kendi içlerinde Emele, Dere Şorlu, Seş Beyli, Farsımadan, Büyük ve Küçük Keşköllüolmak üzere boylara ayrılmaktadırlar. Daha küçük boylar iseKaraçaylı, Rehimli, ve Sefi Hanlı’dır. Kaşkayı’lardinî açıdan Şii mezhebine mensupturlar.
İran coğrafyasında Sümerler’den buyana binlerce yıl Türklerin hüküm sürdüğü bilinmektedir. AncakKaşkayılar’ın çoğu sonradanmecburi göçlerle Türkistan’dan Kafkasya’ya gelmişler, uzun bir süre burada yaşamışlar, dolayısıyla Kafkas dillerinin (özellikle Azerbaycan Türkçesinin) tesirinde kalmışlardır. Bunun için KaşkayılarAzerbaycanlılar’ın en yakın akrabalarıdır denebilir. Köken olarak kendilerini Akkoyunlu neslinin devamı olarak gören Kaşkayılar16. yüzyılın birinci yarısında, Şah İsmail Safevi tarafından güneye göç ettirilmişlerdir. Bu bölgeye geldiklerinde bir kısım Halaç, Afşar, Bıçakçı, Baharlı, Nefer, Hamse vb. Türk boyları daKaşkayı toplumunadahîl olmuştur. Özellikle Selçuklular dönemindeAnadolu Türkleriyle olan yakın münasebetlere bağlı olarakAnadolu’daki bazı Türk unsurlarının daKaşkayıtoplumuna karıştığıdüşünülmektedir. Yani Kaşkayı halkının içerisindekardeş milletlerden (Azerbaycan, Türkmenistan, Özbekistan gibiçok sayıda farklı millet de mevcuttur (Çelik, 2018).

Birinci Dünya Savaşı denilince genelde Batılılar’ın kendi aralarında savaştıkları cepheler ve özelde ise Osmanlı İmparatorluğu’nun katıldığı cepheler akla gelmektedir. Ancak bu yazıda daha az bilinen özellikle Anadolu’nun doğusu ve Basra Körfezi’ne yakın bölgelerdeki Kaşkayılar’ın mücadelelerine dikkat çekmek istiyoruz.Birinci Dünya Savaşı sırasında (1915-1920 yıllarında)Kaşkayılar’ın Irak’ın güneyinde İngiltere’ye karşı savaşan Osmanlı’ya yardım etmeleri önemli bir husustur. Bununla birlikte Birinci Dünya Savaşı’nda, İran en zayıf dönemleriniyaşamaktaymış. İran hükümeti tarafsızlığını ilan etmesine rağmen düşman orduları, İran’ın kuzeyinden ve güneyinden ülkeye girer. Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasının ardından İran,İngiltere tarafından işgal edilir. Güneyde, Kaşkayı Türkleri, birkaç kez tekrarlanan İngiltere saldırıları karşısında vatanseverlik mücadelesine devam ederler. Bu dönemde millîkahraman ilhan Solet Devle önderliğinde,Kaşkayılar’ınbölgeyi savunması İran’da Birinci Dünya Savaşı’nın en önemli olaylarının biri olarak görülür. Sonrasında gelengüneydeki jandarma teşkilatlarının tutum ve davranışları, Kazerunşehrinin savunulması, RahdariAntlaşması, Akçeşme Savaşı, Şiraz’ın muhasara edilmesi, Abade ayaklanması gibi olaylar dönemin önemli konularıdır (Temizel, 2017).
II. Dünya Savaşı yıllarında Almanya’dan İran’a gitmek isteyen Melik Mansur Han Kaşkayı, hatıratında Türkiye’de ikameti ve dönemin devlet adamlarıyla yaptığı görüşmelerindenbahsetmektedir. Melik Mansur Han’ın konuya ilişkin hatıratında verdiği bilgiler, Türkiye Cumhuriyeti ]]></description>
<enclosure url="http://www.tarihistan.org/images/haberler/2021/05/samad-moghanirahimi-kaskay-turkleri.jpeg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:42 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Samad, Moghanirahimi:, Kaşkay, Türkleri</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[Kaşkayı Türkleri İran’ın güneyindeZagros Dağları’nın etekleri boyunca, yoğunlukla İsfahan, Fars, Buşehr illerinde yerleşen ve bir kısmı hala yaylak ve kışlak bölgeleri arasında konar-göçer yaşam sürenbir Türk halkıdır.Kaşkayı Türkleri İran’daki 40 milyon Türk nüfusunun 4 milyonunu teşkil etmektedir. DilleriOğuz grubu Türk dilleri içerisinde yer alan Kaşkayı Türkçesidir. Kaşkayılar günlük hayatta kendi aralarında Türkçe konuşurlar.Fakat eğitim dili Farsça olduğu için hemen hemen hepsi Farsça da bilmektedir. Kaşkayı Türkçesi standart bir yazı dili geleneğine sahip olmasa da sözlü edebiyat ürünleri açısından oldukça zengindir. Kaşkayı Türkçesi ile eser verenler arasında Türk dünyasına tanıtılması gereken meşhur yazar EsedullahMedanlı Hoca ve şair Mirza Mezun gibi önemli edebî şahsiyetler vardır.
Aşağıdaki bölüm Mirza Mezun’a ait “Mübarek Gece” adlı şiirden alıntıdır.
Mübarek gecedir yar mehmanımdır uzansın bu gece seĥer olmasın
Rovşen yüzü şem-i şebistanımdır güne de: çalmasın, ķemer olmasın

Kara ķaşıkelamullahķafıdırķoynu içi Çin ceyrannafıdır
Etri meclis için zulfıkafıdırgul-ab sepilmesin, enber olmasın
Müemmer saçları boynum kemendi müetterzulflarıumrum pirendi
Emmeyi kafıdır, lebleri ķendi nebatı neylerim, şeker olmasın

“Kaşkayı” kelimesinin kökeni hakkında araştırmacılar çeşitligörüşler ortaya koymuşlardır. Bunlardan en önemlisi“Kaşkayı” kelimesinin “kaş” ve “kayı” kelimelerinden meydana geldiği fikridir. Birinci parça olan “kaş” kelimesi iki esas anlama sahiptir:1) Öncü, başlangıç, ön bekçi. 2) Kaç-kelimesinin bozulmuş şeklidir ki bunun da iki anlamı vardır: a) Koş, hızlı -hareket et. b) Koşucu, çabuk ve hızlı. İkinci parça olan “Kayı” kelimesi ise Oğuz Türklerinin 24 boyundan birinin adıdır. Bu görüşe göre birleşik bir sözcük olduğu düşünülen “Kaşkayı” kelimesi şu iki anlama gelmektedir: a) Öncü, akıncı, ilerici olan Kayı kabilesi. b) Çabuk, hızlı ve hareketli Kayı boyu.Japon otomotiv üreticisi Nissan’ın “Qashqai”adlı modelininadını İran’ın Güneyinde yaşayan güçlü ve hızlı Kaşkayılardan almış olması da “Kaşkayı” sözcüğünün anlamına işaret eden ilgi çekici bir noktadır. İran’da “Kaşkayı” adını taşıyan bir futbol takımı da vardır (Temizel, 2007).

Kaşkayılar kendi içlerinde Emele, Dere Şorlu, Seş Beyli, Farsımadan, Büyük ve Küçük Keşköllüolmak üzere boylara ayrılmaktadırlar. Daha küçük boylar iseKaraçaylı, Rehimli, ve Sefi Hanlı’dır. Kaşkayı’lardinî açıdan Şii mezhebine mensupturlar.
İran coğrafyasında Sümerler’den buyana binlerce yıl Türklerin hüküm sürdüğü bilinmektedir. AncakKaşkayılar’ın çoğu sonradanmecburi göçlerle Türkistan’dan Kafkasya’ya gelmişler, uzun bir süre burada yaşamışlar, dolayısıyla Kafkas dillerinin (özellikle Azerbaycan Türkçesinin) tesirinde kalmışlardır. Bunun için KaşkayılarAzerbaycanlılar’ın en yakın akrabalarıdır denebilir. Köken olarak kendilerini Akkoyunlu neslinin devamı olarak gören Kaşkayılar16. yüzyılın birinci yarısında, Şah İsmail Safevi tarafından güneye göç ettirilmişlerdir. Bu bölgeye geldiklerinde bir kısım Halaç, Afşar, Bıçakçı, Baharlı, Nefer, Hamse vb. Türk boyları daKaşkayı toplumunadahîl olmuştur. Özellikle Selçuklular dönemindeAnadolu Türkleriyle olan yakın münasebetlere bağlı olarakAnadolu’daki bazı Türk unsurlarının daKaşkayıtoplumuna karıştığıdüşünülmektedir. Yani Kaşkayı halkının içerisindekardeş milletlerden (Azerbaycan, Türkmenistan, Özbekistan gibiçok sayıda farklı millet de mevcuttur (Çelik, 2018).

Birinci Dünya Savaşı denilince genelde Batılılar’ın kendi aralarında savaştıkları cepheler ve özelde ise Osmanlı İmparatorluğu’nun katıldığı cepheler akla gelmektedir. Ancak bu yazıda daha az bilinen özellikle Anadolu’nun doğusu ve Basra Körfezi’ne yakın bölgelerdeki Kaşkayılar’ın mücadelelerine dikkat çekmek istiyoruz.Birinci Dünya Savaşı sırasında (1915-1920 yıllarında)Kaşkayılar’ın Irak’ın güneyinde İngiltere’ye karşı savaşan Osmanlı’ya yardım etmeleri önemli bir husustur. Bununla birlikte Birinci Dünya Savaşı’nda, İran en zayıf dönemleriniyaşamaktaymış. İran hükümeti tarafsızlığını ilan etmesine rağmen düşman orduları, İran’ın kuzeyinden ve güneyinden ülkeye girer. Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasının ardından İran,İngiltere tarafından işgal edilir. Güneyde, Kaşkayı Türkleri, birkaç kez tekrarlanan İngiltere saldırıları karşısında vatanseverlik mücadelesine devam ederler. Bu dönemde millîkahraman ilhan Solet Devle önderliğinde,Kaşkayılar’ınbölgeyi savunması İran’da Birinci Dünya Savaşı’nın en önemli olaylarının biri olarak görülür. Sonrasında gelengüneydeki jandarma teşkilatlarının tutum ve davranışları, Kazerunşehrinin savunulması, RahdariAntlaşması, Akçeşme Savaşı, Şiraz’ın muhasara edilmesi, Abade ayaklanması gibi olaylar dönemin önemli konularıdır (Temizel, 2017).
II. Dünya Savaşı yıllarında Almanya’dan İran’a gitmek isteyen Melik Mansur Han Kaşkayı, hatıratında Türkiye’de ikameti ve dönemin devlet adamlarıyla yaptığı görüşmelerindenbahsetmektedir. Melik Mansur Han’ın konuya ilişkin hatıratında verdiği bilgiler, Türkiye Cumhuriyeti tarih araştırmacılarının henüz dikkatini çekmemiştir. Melik Mansur Han, Türkiye’deki ikameti esnasında dönemin Başbakanı Şükrü Saraçoğlu, Dışişleri Bakanı Numan Menemencioğlu ve İran Büyükelçisi Cemal Hüsnü Taray ile gerçekleştirdiği müzakereleri kaydetmiştir. Melik Mansur Han, Başbakan Saraçoğlu’nun Kaşkayılar’ın dönemin devletiPehlevi’yle yaşadığı sorun,meydana gelen millî ayaklanmalar ve giriştikleri savaşı işaret ederek kendilerinin de istemeleri durumunda Kaşkayılar’a Türkiye-Suriye sınırında bir bölgenin ikamet için tahsis edilebileceğini önerdiğini kaydetmektedir. Dönemin şartları ve Kaşkayı operasyonunda İngilizler’in pozisyonu düşünüldüğünde bu önerinin ne kadar realist olduğu tartışmalıdır.İsmet İnönü dönemi Türkiyesinin İran’daki Türk soylu kalabalık bir toplulukla merkezî otoritenin giriştiği güç mücadelesine ilgi göstermiş olması manidardır.Kaşkayılar ile ilgili başka bir önemli konu da İran petrolünün millileştirilmesine katkı sağlamış olmalarıdır. Kaşkayılar’ın askerî gücü ilhanlarının vefatıyla azalmıştır.Günümüzde Daryuş Han BahadoriKaşkayı ilhanların torunu veaksakalı olarak önemli bir şahsiyettir (Bayat ve Nasiri Tayibi, 2015).

Her halkın kendisine has âdetleri vardır. Kaşkayı erkekleri at binme, silah kullanma ve çobanlık yetenekleriyle ön plandadırlar.Kaşkayı geleneksel erkek giyimindeki en önemli parça ise tipik, taca benzer keçeden başlıklardır.Kaşkayı geleneklerine bakıldığındadüğünlerin önemli bir yeri olduğu görülür.Eşler genellikle yakın çevreden seçilir. Kaşkayılar genelde erkek egemenliğini aile ve sülalenin devamı için önemserler. Bu yüzden de erkek çocukları ailesinin ve soyunun tüm sorumluluklarını üstlenir. Kaşkayılar’da boşanmalar çok az görülür ve hoş karşılanmaz. Kaşkayılar’ınkız isteme, nişan ve kına törenlerinden sonra geleneksel düğünleri geniş alanda çadırlar dikilerek ve kadınların da rengarenk kıyafetlerle katıldığı çok eğlenceli ortamlarda yapılır. Düğünlereski Türk adetleri ile benzerlik gösterir ve eğlencelere at üzerindeki oyunlar, ok atışları, şarkı ve halk oyunları eşlik eder. Kaşkayılar’ın halk oyunları ağır hayat şartlarının zorluklarını bir nevi de olsa unutturur ve onlara anlık mutluluklar yaşatır. Kadın erkek omuz omuza ellerinde renkli mendilleriyle halay çekerler.Zaten bu oyunların onların hayat şartlarını simgelediği ve birlik beraberliklerini yansıttığı malumdur.
Ağırlıklı olarak hayvancılığı meslek edinen Kaşkayılar’da koyunun yününden yapılan,genel Türk tamgalarının figürlere yansıdığı el dokuma halıları da en büyük zanaat ve en önemli kazanç kaynaklarındandır.Bu halılar düğünlerde de süs olarak sergilenir. Müziklerde de geleneksel etkiyi görmek mümkündür. Kaşkayılarİran’da tanınan FurudHan Gorginpur gibi usta ses sanatçılarına sahiptir (Kayhan, 2019).
Kaşkayılar Türkiye’nin türkülerini dinleyerek, dizilerini izleyerek, buülkeyi severler, kendilerini bu gönül coğrafyasının bir parçası hissederler veTürk ve Müslüman ülkelerin öncüsü Türkiye’yi takip ederek benimserler. Yurt dışını gezmek isteyenlerin tercih ettikleri ilk seçenek yakın dil, kültür ve yemeklerinedeniyleTürkiye olur. Kaşkayı halkı arasında yaygın olan Dede korkut, Köroğlu, Nasrettin Hoca, Aslı ve Kerem gibi Türkiye ile ortak kültürel mirasları vardır.Kaşkayılarkültürel ve millî zenginliklerinin çoğunu korumalarına rağmen, temel olarak yaşam tarzlarından ve tarihî süreçte yaşadıkları olaylarınsonuçlarından kaynaklanan sorunlar nedeniylegünümüzde eğitim, ekonomi ve dil gibi alanlarda çeşitli problemlerle karşı karşıyadırlar. Bu sorunların çözülebilmesinin, Türkiye’nin de öncülük etmesiyle gençlere eğitim imkanlarının sağlanması, medyada ortaklığın kurulması, turistik etkileşimin karşılıklı arttırılması, akademik araştırmalar veekonomik iş birliklerine destek verilmesi gibi yollarla mümkün olduğu düşünülmektedir.

samad moghanirahimi Kafkassam Türkistan masası
———————— _______________
Kaynaklar

Temizel, A. (2007). Kaşkayı sözlüğü: Kaşkayı Türkçesi –Farsça sözlük. Türkiyat Araştırmaları Dergisi. 1386. 473-479.
Çelik, M. (2018). Kaşkayı Türkleri. Türk Tarihi ve Kültür Araştırmaları.5-29.
Temizel, A. (2017). Birinci Dünya savaşında İran’da KaşkayıTürkleri’nin mücadelesi. Oğuz-Türkmen Araştırmaları Dergisi. 81-96.
Bayat, K. ve Nasiri Tayibi, M. (2015). Melik Mansur Han-ı Kaşkayı’nin Siyasi Hatıratı. Melik Mansur Han, Tahran, Nâmek Yayınları.3.
Kayhan S. ( 2019).Kaşkayı Türklerinde Düğün Gelenekleri. Sosyo-Politik Çalışmalar ve Saha Araştırmaları Merkezi.

https://kafkassam.com/]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>AKKOYUNLU KUL YUSUF KÜMBETİ</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/akkoyunlu-kul-yusuf-kumbeti</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/akkoyunlu-kul-yusuf-kumbeti</guid>
<description><![CDATA[ AKKOYUNLU KUL YUSUF KÜMBETİ:

M.Ö. 4000 bin yıldan beri yerleşim yeri olarak kullanıldığı ve tarih boyunca birçok kavimlerin medeniyet ve kültürlerine ev sahipliği yaptığı yer olarak bilinen Iğdır’da bir çok tarihi yapı bulunmaktadır. Kul Yusuf Kümbetide Iğdır’da bulanan önemli Akkoyunlu eserlerinden birisidir.

Kümbetin Akkoyunlu Uzun Hasan&#039;ın emirlerinden Yusuf Bey adına yaptırıldığı düşünülmektedir. Uzun Hasan 1453-76 yılları arasında bu bölgede hüküm sürmüştür. Bir beylik olan hükümetinin ilk merkezi Diyarbakır idi. Daha sonra Genişleyip güçlenince Tebriz yeğlendi. Bugünlerde bölge Akkoyunlular&#039;dan Uzun Hasan&#039;m oğlu Sultan Yakup ( 1478-1490 ) yönetiminde idi. Kul Yusuf Kümbeti mimari olarakta tamamen Akkoyunlu yapıtı olduğuna kuşku bırakmıyor.

Not: Bu kümbet &quot;Amarat köyü yani çakırtaş necefali sınırında&quot; dır.

Haber: Coşkun OLUZ ]]></description>
<enclosure url="http://www.tarihistan.org/images/haberler/2021/02/akkoyunlu-kul-yusuf-kumbeti.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:42 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>AKKOYUNLU, KUL, YUSUF, KÜMBETİ</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[AKKOYUNLU KUL YUSUF KÜMBETİ:

M.Ö. 4000 bin yıldan beri yerleşim yeri olarak kullanıldığı ve tarih boyunca birçok kavimlerin medeniyet ve kültürlerine ev sahipliği yaptığı yer olarak bilinen Iğdır’da bir çok tarihi yapı bulunmaktadır. Kul Yusuf Kümbetide Iğdır’da bulanan önemli Akkoyunlu eserlerinden birisidir.

Kümbetin Akkoyunlu Uzun Hasan'ın emirlerinden Yusuf Bey adına yaptırıldığı düşünülmektedir. Uzun Hasan 1453-76 yılları arasında bu bölgede hüküm sürmüştür. Bir beylik olan hükümetinin ilk merkezi Diyarbakır idi. Daha sonra Genişleyip güçlenince Tebriz yeğlendi. Bugünlerde bölge Akkoyunlular'dan Uzun Hasan'm oğlu Sultan Yakup ( 1478-1490 ) yönetiminde idi. Kul Yusuf Kümbeti mimari olarakta tamamen Akkoyunlu yapıtı olduğuna kuşku bırakmıyor.

Not: Bu kümbet "Amarat köyü yani çakırtaş necefali sınırında" dır.

Haber: Coşkun OLUZ]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Cengiz Han’ın İmrendiği Genç: Son Harezmşah Mengüberdi &amp;amp; Yazan: OZAN BODUR</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/cengiz-hanin-imrendigi-genc-son-harezmsah-menguberdi-yazan-ozan-bodur</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/cengiz-hanin-imrendigi-genc-son-harezmsah-menguberdi-yazan-ozan-bodur</guid>
<description><![CDATA[ Hazar Denizinin doğusunda Ceyhan nehrinin aşağı mecrasının her iki tarafında bulunan ülkeye Harezm[1] denilmekteydi.[2]

1218-1220 tarihleri arasında ki Moğol istilası[3] sonucunda aniden çöken büyük Harzem Devletinin, hâkim olduğu ülkeler dışında Azerbaycan ve Doğu Anadolu gibi bölgelerde de bir hükümet kuran Celaleddin, Harzem silsilesi içinde son Harezmşah olarak kabul edilmektedir.[4]

Devrin büyük âlim ve askerlerinin elinde yetişen[5] ve Mengüberdi[6] lakabıyla anılan Celaleddin, Sultan Alâeddin’in büyük oğlu ve veliahtı idi.[7] Celaleddin, döneme ait birinci el kaynakların aktardığına göre çok uzun boylu değildi hatta kısa sayılırdı. İri ve kaslı bir vücuda sahipti. Teni çok esmerdi. Saç ve göz rengi siyahtı. Dış görünüşü klasik Türk tipiydi.[8]

Türk’ün ve Türkçenin Aşığı

Yine birinci el kaynakların özellikle Muhammed Nesevi’nin Siret-i Sultan Celaleddin Mengüberti isimli eserinde naklettiği üzere Celaleddin iyi derece de Arapça ve Farsça bildiği halde Türkçe konuşmayı tercih ederdi.[9] Kaldı ki bu dönemde Harzem sarayında ki hâkim diller Arapça ve Farsçaydı…[10]

Celaleddin babası olan Alâeddin Muhammed, Harezm sarayına boyculuk fitnesini sokup, devlet dairelerini kendi kitlesinden insanlarla doldurarak[11] mağrur Harezm ülkesinde Türkmen-Kıpçak ayrımını körükleyen Kıpçak kökenli annesi Türkan Sultan’ın etkisi altında kalmış ve üst üste yanlış kararlar vererek devletini zor durumda bırakmıştı…

Bu durumda milletinin bekası için babasını kıyasıya eleştiren[12] ve döneminin şartlarını çok iyi tahlil eden Celaleddin dikkat çeken kişilik özelikleri ile de milletinin sevgilisi olmuştu.

Döneme ait ana kaynakların ittifakına göre O’nun en mühim kişisel özelliği; sakin ve uysal bir tabiata sahip oluşuydu. Az konuşmayı ve az konuşanı tercih ederdi. Ağzından kötü söz duyan, bir cümlelik küfür işiten olmamıştı. Ciddi ve vakar sahibi idi. Tebessüm ederdi ama asla kahkaha atmaz, muhatabıyla katiyen yüksek sesle konuşmazdı.[13]

İngiliz tarihçi Carlye’e göre tarih; kahramanların tarihidir…[14]

Lider, teşkilatçı ve öncü yapısıyla tarihi bir kahraman olan Celaleddin’in yaşadığı döneme damga vurmasının en önemli sebeplerinden biri şer güçlere karşı milletini örgütleme konusunda gösterdiği başarıdır.[15]

Moğollara karşı verdiği mücadele[16],Harezmşah Devletinin enkazından yeni bir devlet çıkarması ve Azerbaycan ile Batı İran’da hâkimiyet tesis edebilmesi O’nun bu yönünü işaret etmektedir.[17]

Moğolların Kâbusu

Ayrıca, atılgan, cevval ve cesur yapısı ile bu özelliklerini İslam dini uğruna kullanması kısa süre de O’nu tüm Müslüman âleminde tanınan ve saygı duyulan bir isim haline getirmiştir.

Celaleddin, işgalci Moğol ordusuna karşı verdiği efsanevi mücadeleler sonrasında özellikle Türkistan ve İran coğrafyasındaki halklar tarafından yeni bir ‘’Rüstem’’ olarak karşılanmıştı.[18]

O, bu yönüyle eski Türk hükümdarlarında ki alplık ve gazilik karakterine sahipti.[19] Rus Tarihçi V.V.Barthold, Celaleddin’in babası Harezmşah Muhammed’in, Moğol işgaline, oğlu gibi güçlü şekilde dayanamadığını ve oğlu gibi mücadele edemediğini açıkça yazarak Celaleddin’in cesur ve savaşçı yanını seneler sonra ortaya koyacaktı.[20]

1220-1231 tarihleri arasında 11 yıl boyunca devlet başkanlığı yapan Celaleddin’in kahramanlığını, en büyük düşmanı olan Cengiz Han bile taktir etmişti. Sind Nehri kıyısında ki 26 Kasım 1221 tarihli muharebede[21] Hindistan tarafına geçmek zorunda kalan Celaleddin’in kahramanlığını ve atılganlığını bizzat gören Cengiz,’’Böyle bir evlada sahip olan babaya ne mutlu’’ demekten kendisini alamamıştır.[22]

Moğolların ülkesini istila ve işgal etmesinin ardından yılgınlık göstermeden çalışmaya devam eden Celaleddin,  eski kurt silahşörleri etrafında toplamayı başararak İran ve Anadolu coğrafyası arasında herkesin çekindiği bölgesel bir güç olmayı başarmıştı.

Uysal başlıydı, sakindi ama asla yılmıyordu. Kendisine kuzeybatı İran’ı merkez olarak seçen Celaleddin, sürekli olarak güç ve ölüm arasında gidip geliyordu. Şahsı ve askerleri hakkında en kötü sonuçlar beklenirken dilden dile dolaşan müthiş zaferler kazanmıştı.

Bu şöhret Türkler arasında Celaleddin’e ayrı bir muhabbet beslenmesine vesile olmuştu. Ele avuca sığmayan bu Türkmen’e karşı tüm Türkler saygı duyuyorlardı. Fransız araştırmacı Claude Cahen bu durumu Celaleddin’in geldiği ülkenin tüm Türklerin ortak vatanı olmasına bağlar.[23]Yani Turan’a…

Eşine az rastlanır bir Silahşör

Askeri teşkilatını Selçuklulardan alan Harezmşah Devletinde Atsız ve Tökiş’in orduda yaptığı atılımlar sonucunda Harezmşahlar Ortadoğu’nun bir numaralı gücü olmuştu. Celaleddin’in babası Alâeddin Muhammed’in büyük askeri başarıları da bu atılımlar sayesinde oluşmuştu. Askeri ikta sistemi ve ‘’haşar’’denilen gönüllü kuvvetlerin omuzlarında yükselen ordunun şüphesiz ki en büyük şansı hepsi birbirinden cengâver olan Harezmşah hakanlarıdır.[24]Bu bağlamda Celaleddin de çok iyi bir silahşördür.

Öyle ki 1228-1229 tarihinde Gürcülerle yaptığı ikinc ]]></description>
<enclosure url="http://www.tarihistan.org/images/haberler/2021/01/cengiz-han-in-imrendigi-genc-son-harezmsah-menguberdi-yazan-ozan-bodur.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:42 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Cengiz, Han’ın, İmrendiği, Genç:, Son, Harezmşah, Mengüberdi, Yazan:, OZAN, BODUR</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[Hazar Denizinin doğusunda Ceyhan nehrinin aşağı mecrasının her iki tarafında bulunan ülkeye Harezm[1] denilmekteydi.[2]

1218-1220 tarihleri arasında ki Moğol istilası[3] sonucunda aniden çöken büyük Harzem Devletinin, hâkim olduğu ülkeler dışında Azerbaycan ve Doğu Anadolu gibi bölgelerde de bir hükümet kuran Celaleddin, Harzem silsilesi içinde son Harezmşah olarak kabul edilmektedir.[4]

Devrin büyük âlim ve askerlerinin elinde yetişen[5] ve Mengüberdi[6] lakabıyla anılan Celaleddin, Sultan Alâeddin’in büyük oğlu ve veliahtı idi.[7] Celaleddin, döneme ait birinci el kaynakların aktardığına göre çok uzun boylu değildi hatta kısa sayılırdı. İri ve kaslı bir vücuda sahipti. Teni çok esmerdi. Saç ve göz rengi siyahtı. Dış görünüşü klasik Türk tipiydi.[8]

Türk’ün ve Türkçenin Aşığı

Yine birinci el kaynakların özellikle Muhammed Nesevi’nin Siret-i Sultan Celaleddin Mengüberti isimli eserinde naklettiği üzere Celaleddin iyi derece de Arapça ve Farsça bildiği halde Türkçe konuşmayı tercih ederdi.[9] Kaldı ki bu dönemde Harzem sarayında ki hâkim diller Arapça ve Farsçaydı…[10]

Celaleddin babası olan Alâeddin Muhammed, Harezm sarayına boyculuk fitnesini sokup, devlet dairelerini kendi kitlesinden insanlarla doldurarak[11] mağrur Harezm ülkesinde Türkmen-Kıpçak ayrımını körükleyen Kıpçak kökenli annesi Türkan Sultan’ın etkisi altında kalmış ve üst üste yanlış kararlar vererek devletini zor durumda bırakmıştı…

Bu durumda milletinin bekası için babasını kıyasıya eleştiren[12] ve döneminin şartlarını çok iyi tahlil eden Celaleddin dikkat çeken kişilik özelikleri ile de milletinin sevgilisi olmuştu.

Döneme ait ana kaynakların ittifakına göre O’nun en mühim kişisel özelliği; sakin ve uysal bir tabiata sahip oluşuydu. Az konuşmayı ve az konuşanı tercih ederdi. Ağzından kötü söz duyan, bir cümlelik küfür işiten olmamıştı. Ciddi ve vakar sahibi idi. Tebessüm ederdi ama asla kahkaha atmaz, muhatabıyla katiyen yüksek sesle konuşmazdı.[13]

İngiliz tarihçi Carlye’e göre tarih; kahramanların tarihidir…[14]

Lider, teşkilatçı ve öncü yapısıyla tarihi bir kahraman olan Celaleddin’in yaşadığı döneme damga vurmasının en önemli sebeplerinden biri şer güçlere karşı milletini örgütleme konusunda gösterdiği başarıdır.[15]

Moğollara karşı verdiği mücadele[16],Harezmşah Devletinin enkazından yeni bir devlet çıkarması ve Azerbaycan ile Batı İran’da hâkimiyet tesis edebilmesi O’nun bu yönünü işaret etmektedir.[17]

Moğolların Kâbusu

Ayrıca, atılgan, cevval ve cesur yapısı ile bu özelliklerini İslam dini uğruna kullanması kısa süre de O’nu tüm Müslüman âleminde tanınan ve saygı duyulan bir isim haline getirmiştir.

Celaleddin, işgalci Moğol ordusuna karşı verdiği efsanevi mücadeleler sonrasında özellikle Türkistan ve İran coğrafyasındaki halklar tarafından yeni bir ‘’Rüstem’’ olarak karşılanmıştı.[18]

O, bu yönüyle eski Türk hükümdarlarında ki alplık ve gazilik karakterine sahipti.[19] Rus Tarihçi V.V.Barthold, Celaleddin’in babası Harezmşah Muhammed’in, Moğol işgaline, oğlu gibi güçlü şekilde dayanamadığını ve oğlu gibi mücadele edemediğini açıkça yazarak Celaleddin’in cesur ve savaşçı yanını seneler sonra ortaya koyacaktı.[20]

1220-1231 tarihleri arasında 11 yıl boyunca devlet başkanlığı yapan Celaleddin’in kahramanlığını, en büyük düşmanı olan Cengiz Han bile taktir etmişti. Sind Nehri kıyısında ki 26 Kasım 1221 tarihli muharebede[21] Hindistan tarafına geçmek zorunda kalan Celaleddin’in kahramanlığını ve atılganlığını bizzat gören Cengiz,’’Böyle bir evlada sahip olan babaya ne mutlu’’ demekten kendisini alamamıştır.[22]

Moğolların ülkesini istila ve işgal etmesinin ardından yılgınlık göstermeden çalışmaya devam eden Celaleddin,  eski kurt silahşörleri etrafında toplamayı başararak İran ve Anadolu coğrafyası arasında herkesin çekindiği bölgesel bir güç olmayı başarmıştı.

Uysal başlıydı, sakindi ama asla yılmıyordu. Kendisine kuzeybatı İran’ı merkez olarak seçen Celaleddin, sürekli olarak güç ve ölüm arasında gidip geliyordu. Şahsı ve askerleri hakkında en kötü sonuçlar beklenirken dilden dile dolaşan müthiş zaferler kazanmıştı.

Bu şöhret Türkler arasında Celaleddin’e ayrı bir muhabbet beslenmesine vesile olmuştu. Ele avuca sığmayan bu Türkmen’e karşı tüm Türkler saygı duyuyorlardı. Fransız araştırmacı Claude Cahen bu durumu Celaleddin’in geldiği ülkenin tüm Türklerin ortak vatanı olmasına bağlar.[23]Yani Turan’a…

Eşine az rastlanır bir Silahşör

Askeri teşkilatını Selçuklulardan alan Harezmşah Devletinde Atsız ve Tökiş’in orduda yaptığı atılımlar sonucunda Harezmşahlar Ortadoğu’nun bir numaralı gücü olmuştu. Celaleddin’in babası Alâeddin Muhammed’in büyük askeri başarıları da bu atılımlar sayesinde oluşmuştu. Askeri ikta sistemi ve ‘’haşar’’denilen gönüllü kuvvetlerin omuzlarında yükselen ordunun şüphesiz ki en büyük şansı hepsi birbirinden cengâver olan Harezmşah hakanlarıdır.[24]Bu bağlamda Celaleddin de çok iyi bir silahşördür.

Öyle ki 1228-1229 tarihinde Gürcülerle yaptığı ikinci meydan muharebesinin hemen öncesindeki düellolarda beş Gürcü savaşçıyı tek başına hiç dinlenmeden savaş dışı bırakmıştı.[25] Yine 1229-1230 tarihinde ki Ahlat kuşatması sırasında şehirde bulunan Eyyübi Meliki Yakup Mücireddin, Celaledin’e düello teklif etmiş ancak silahşörlüğü hakkında duyduklarından sonra ertesi gün söz verilen yere gelmeye cesaret edememişti.[26]

Gerçek bir mücahid!

Şüphesiz Celaleddin’i böyle korkusuz, cesur ve cevval bir savaşçı haline getiren şey uğruna baş koyduğu davası ve maneviyatı idi…

Dindar bir kişiliğe sahip olan Celaleddin, Tebriz’i ele geçirmesinin ardından ilk Cuma günü camiye gittiğinde hatip hutbede İslam âlemi ve halife için dua etmekte iken ayağa kalkmış ve dua bitene kadar elleri gökyüzüne doğrulmuş biçimde beklemişti.[27]

Yine Tebriz’de Ramazan ayında kurdurduğu bir kürsüde de seçmiş olduğu âlimlere halkı manevi bakımdan eğitmeleri için telkinde bulunmuştu. Bu sohbetlerin hepsine sırasınca katılan Celaleddin, kürsüye çıktığında dalkavukluk yapmak isteyenleri tekdir ederken, halkı aydınlatıp, gerçekleri konuşan gerçek din adamlarını takdir etmiş, ihsan ve lütuflarda bulunarak dualarına mazhar olmuştu. [28]

Gurlular, Selçukiler ve Karahitaylar arasında ki amansız mücadeleye rağmen 12.yüzyılın ilk yarısında görülen ilmi faaliyetler asrın diğer yarısında da hızla devam etmişti. Bu çerçeve de Harezmşah hakanları hem kendileri çok sıkı bir eğitimden geçmişler hem de halklarının ilim adamlarından yeterince istifade etmesi açısından çeşitli dallarda faaliyet gösteren âlim ve sanatkârları himaye etmişlerdi…

İlme destek babında sadece Merv şehrinde on adet büyük kütüphane kurulmuştu. Bu kütüphanelerden sadece Cuma Camii’nin içinde yer alan Aziziye Kütüphanesinde 12.000 Kemaliye Kütüphanesinde ise 10.000 cilt kitap bulunuyordu.[29]

Harezm’de dirilen Türk-İslam Medeniyetinin, dünya insanlığına hediye ettiği kıymetli birçok âlim [30]Celaleddin tarafından da himaye edilmiş hatta siyaset ve devlet yönetimi konusunda becerisi olan bazılarına devlet işlerinde görevlerde verilmişti. Nesevi’nin aktarımına göre bu âlimler arasında elçi olarak kullanılanlarda vardı.[31] Celaleddin hem ilmi seven hem de ilim erbabının hamisi olan akıllı bir hakandı…

Hainlerin korkulu rüyası

Kuşkusuz O’nu cazibe merkezi haline getiren bir diğer özelliği de adil oluşuydu. Celaleddin’in İnşa Divanı Başkanı olan Muhammed Nesevi’nin ifadesine göre O, adil bir hakandı. Tüm işlerinde adaleti seviyordu. Halkın sorunlarına karşı duyarlıydı ki bunu adaletin sağlanmasının ön şartı olarak görüyordu. O’nun güçlüden değil haklıdan yana olan adalet terazisi sadece millet düşmanları ve vatan hainlerini tartmıyordu. Bu meşum kitlenin Celaleddin’den aldıkları pay sadece azap ve ölümdü.[32]

Din düşmanlarına ve vatan hainlerine karşı oldukça sert olan Celaleddin, söz konusu halkı olunca müşfik bir hale bürünüyordu; Herhangi bir zorluk ve direnişle karşılaşmadan Azerbaycan’a giren Celaleddin, Merega kenti yakınlarına geldiğinde halk tarafından şehre davet edilmişti. Bu davete icabet ederek şehre giren Harezm hakanı, burada bir süre kalarak tüm halkın sorunlarını teker-teker dinlemiş, alt yapı sorunları hakkında bilgi alarak şehrin imar edilmesini sağlamıştı.[33]

25 Temmuz 1225’te Tebriz’i fetheden Celaleddin, halka yaptığı konuşmada ‘’Meraga şehrinde yaptıklarımı duymuşsunuzdur, size de adil davranıp şehrinizi imar edeceğim’’diyerek Tebriz halkının gönlünü kazanmıştır.[34]

Daha sonra çıktığı şehir turunda halkın sefalet içinde olduğunu gören Celaleddin, vezirine emir vererek zahire ambarlarında bulunan tüm hububatın halka dağıtılmasını sağlamıştı.

Ayrıca; dil, din, ırk, mezhep ayrımı yapmaksızın herkesin vergisini 3 yıl ertelemişti. Bu icraatında ki samimiyetini göstermek adına da 3 yıl vergi alınmayacağını dair özel bir ferman yazdırarak halka dağıtmıştı.[35]

Celaleddin zor devirlerin adamıydı…

Celaleddin, en sıkı şartlarda en buhranlı anlarda bile itidalini kaybetmemiş, kuru gürültü ve sahte kahramanlık peşinde koşmamıştı…

Gayet soğukkanlıydı…

Hedef doğrultusunda peşinden sürüklediği kitleleri zor şartlarda teskin eder, geniş zamanlarda ise çok rahat davranmayıp tetikte olmalarını sağlardı. Pembe tablolar asla çizmezdi, realistti, ancak şartlar doğrultusunda karamsarlığa düşülmemesi adına cesaret ve moral verirdi.[36]

Enfes şahsiyetinin en can alıcı özellikleri ise mütevazı ve vefakâr oluşuydu.

Celaleddin, şaşa ve gösterişten hiç hoşlanmazdı…[37]

O, her yendiği hakanın atına ve kadınına hâkim olma gayesi ile yaşayan[38] en büyük ideali tüm dünyayı kölesi haline getirmek olan[39] Buhara da akıl almaz zulüm ve işkencelerde bulunup, camilerde şarap içerek kadın ve kızların ırzına geçen[40] Cengiz’in bile iyi yönlerini keşfedecek kadar kaliteli bir insandı.

Nasıl ki Cengiz, Celaleddin’in kahramanlığına hayran olmuşsa Celaleddin de Cengiz’in sadeliğine, o kadar mal mülk içinde bir ayı postu üzerinde yatmasına ve tüm varlığını askeri ile paylaşmasına hayran olmuştu. Açıkçası Moğol askerlerinin savaşlarda ki askeri başarısını da buna bağlıyordu.[41]

İhtişam, cafcaf ve lüks O’nun çalışkan ve doğal karakterine tersti…

Azerbaycan da ki Atabeylik hanedanı İldenizler’e son verdiğinde Atabey Muzaffereddin Özbek’in inşa ettirdiği muhteşem bir köşk ayaklarının altına serilmişti…

Çok para harcanarak yapıldığı belli olan, köşkü bir çırpıda gezen Celaleddin’in adeta ruhu daraldı.’’Burası tembellerin mekânıdır’’diye çıkışan son Harzem, kendini hemen dışarı atmıştı…[42]

O,tutku derecesinde vefalıydı…

Hindistan’dan İran’a gelirken bir süre Fars Atabeylerinden Salgurlular’ın merkezi olan Şiraz şehrinde kalmıştı…

Tam bu kentten ayrılacağı sırada emir İzzettin Sökmez’in İsfehan’dan kaçarak buraya gelen Türk asılı kölesi Kılıç, Celaleddin’e sığındı…

Kılıç ve Celaleddin arasında Şiraz da başlayan dostluk Tebriz’e gidilirken şehre bir-kaç durak kala Kılıç’ın hastalığı nihayetinde yaşama veda etmesi ile son bulmuştu…

En çetin yollarda ki en sıkıntılı anlarda ki nedimini, dostunu, sırdaşını, gönüldeşini, kaybeden Celaleddin adeta yıkılmıştı…

Günlerce ağzına bir lokma yemek koyamadı, bütün şehri Kılıç’ın naşını karşılaması için ayağa kaldırmış, haftalarca olayın yasını tutmuştu.[43]

O bir insan hakkında kolay kanaat sahibi olup tez vazgeçenlerden değil, zor kanaat sahibi olup asla vazgeçmeyenlerdendi…

İsmi gibi geldi…

İsmi gibi yaşadı…

İsmi gibi gitti…

Celaleddin Mengüberdi…

[1] Kelimenin farklı okunuşları ve menşei hakkında teferruatlı bilgi için bkz.Abdülkerim Özaydın,’’Harezm’’T.D.V. İslam Ansiklopedisi, C.XVI. S.217

[2] Abdülkerim Özaydın,’’Harezmşahlar Devleti’’Türkler Ansiklopedisi, CIV. Yeni Türkiye Yayınları, Ankara,2002,s.883

[3] Ayrıntılar için bkz.Türkler Ansiklopedisi, C.IV. Harezmşahlar ve Moğol İstilası Bölümü.

[4] Hasan Geyikoğlu,’’Harezmşah Celaleddin Mengüberti’nin Şahsiyeti’’Türk Kültürü,Türk Kültürü Araştırma Enstitüsü Yayınları, S:396,s.89,Ankara,ayrıca bkz.http//e-dergi.atuni.edu.tr.index.php/tead/article/viewfile 2040/2039

[5] Aydın Taneri,’’Celaleddin Harizmşah’’TDV İslam Ansiklopedisi, Cvıı, s.248

[6] Allah verdi,Tanrı verdi manasında bkz.’’Celaleddin Mengüberdi’’Türk Ansiklopedisi,M.E.B.Yayınları,Cx,s.105,İstanbul

[7] Geyikoğlu,’’Harezmşah Celaleddin Mengüberti’nin Şahsiyeti’’s.89

[8] Geyikoğlu,’’Harezmşah Celaleddin Mengüberti’nin Şahsiyeti’’89-90

[9] Muhammed Nesevi,Siret-i Sultan Celaleddin Mengüberti,nşr.O.Haudas,Paris,1891,s.247,nakl.Geyikoğlu,s,89, Harezm ülkesinde dil ve edebiyat için bkz.Nuri Yüce,’’Harizm Türkçesi’’Türkler Ansiklopedisi, C.V.Yeni Türkiye Yayınları,Ankara,2002,s.793-803,Ayrıca bkz.Gülden Sağol,’’Harezm Türkçesi ve Harezm Türkçesi ile Basılan Eserler’’Türkler Ansiklopedisi,C.V.Yeni Türkiye Yayınları,Ankara,2002,s.804-813

[10] Zeki Velidi Togan,Umumi Türk Tarihine Giriş,İstanbul,1981,s.82

[11] Aydın Taneri,’’Celaleddin Harizmşah’’,s.248

[12] Yavuz Bahadıroğlu,Buhara Yanıyor,Ekim 2010,205.Baskı,İstanbul,s.101

[13] Muhammed Nesevi,Siret-i Sultan Celaleddin Mengüberti,nşr.O.Haudas,Paris,1891,s.247,nakl.Geikoğlu,s,89

[14] Mehmet Altan Köymen,’’Selçuklu Hükümdarı Büyük Alâeddin Keykubat ve Anadolu Savunması’’TTK. Belleten, cilt: LII, Sa:205,Aralık 1988,1540

[15] Geyikoğlu,’’Harezmşah Celaleddin Mengüberti’nin Şahsiyeti’’s.89

[16] Bkz.Carl Brockelman,İslam Milletleri ve Devletleri Tarihi,çev:Neşet Çağatay,Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Yayınları,1993,Ankara, s.255-270

[17] Geyikoğlu,’’Harezmşah Celaleddin Mengüberti’nin Şahsiyeti’’s.89

[18] Nicolae Jorga,Osmanlı İmparatorluğu Tarihi I,(1300-1451)çev.Nilüfer Epçeli,Yeditepe Yayınları,İstanbul,2005,s.141

[19] C.Brockelman,İslam Milletleri ve Devletleri Tarihi,çev:N.Çağatay,c.I.1994,Ankara,s232

[20] V.V.Barthold,Moğol İstilasına Kadar Türkistan,çev:H.D.Yıldız,1990,Ankara,s.444,ayrıca nakl. Geikoğlu,s,90

[21] Aydın Taneri,’’Celaleddin Harizmşah’’s.249

[22] Nesimi Yazıcı,İlk Türk İslam Devletleri Tarihi,Diyanet Vakfı Yayınları,2002,Ankara,s.369,Osman Turan,Selçuklular Zamanında Türkiye,1971,s376,ayrıca nakl: Geikoğlu,s,90

[23] Claude Cahen, Osmanlılardan Önce Anadolu, Tarih Vakfı Yurt Yayınları,2.Baskı, çev. Eyüp Üyepazarcı,2000,İstanbul s.79

[24] Erdoğan Merçil, Müslüman Türk Devletleri Tarihi, İstanbul Üniversitesi Yayınları,1985,İstanbul, s.195

[25] Geyikoğlu,’’Harezmşah Celaleddin Mengüberti’nin Şahsiyeti’’s.91

[26] Geyikoğlu,’’Harezmşah Celaleddin Mengüberti’nin Şahsiyeti’’s.90-91

[27] Geyikoğlu,’’Harezmşah Celaleddin Mengüberti’nin Şahsiyeti’’s.93

[28] Geyikoğlu,’’Harezmşah Celaleddin Mengüberti’nin Şahsiyeti’’s93

[29] Aydın Taneri,’’Harezmşahlar’’,TDV İslam Ansiklopedisi, Cxvı,1997,İstanbul, s.231

[30] Aydın Taneri,’’Harezmşahlar’’,TDV İslam Ansiklopedisi,s230-231,Bu alimlerden bazıları; Zemahşeri, Fahreddin er-Razi, Necmeddin-i Kübra, Mecdüddin-i el- Bağdadi, Şehristani, Mutarrizi, Ebu’l Kasım Mahmud b.Aziz El-Harzemî, Sehabeddin Havafi, Nesevi,Necmeddin Harzemî, Ebu’l- Hasan el-Harzemî, Huccetü’l-Efazıl Ali b.Hüseyin el-Harzemi, Zeynülmesayıh Ebu’l-Fazl Muhammed, Ebu Mudar Mahmut b. Müeyyed el-Bağdadi, Sahpur-i Nisaburi, Zülfikar Sirvani, Muizzi, Evhadüddin-i Enveri, Edip Sabir veReşidüddin Vatvat gibi isimler…

[31] Muhammed Nesevi,Siret-i Sultan Celaleddin Mengüberti,nşr.O.Houdas,Paris 1891,s.197,nakl; Geyikoğlu,’’Harezmşah Celaleddin Mengüberti’nin Şahsiyeti’’s93

[32] Muhammed Nesevi,Siret-i Sultan Celaleddin Mengüberti,nşr.O.Houdas,Paris 1891,s.247,nakl; Geyikoğlu,’’Harezmşah Celaleddin Mengüberti’nin Şahsiyeti’’s94

[33] Muhammed Nesevi,Siret-i Sultan Celaleddin Mengüberti,nşr.O.Houdas,Paris 1891,s.110,nakl; Geyikoğlu,’’Harezmşah Celaleddin Mengüberti’nin Şahsiyeti’’s95

[34] Muhammed Nesevi,Siret-i Sultan Celaleddin Mengüberti,nşr.O.Houdas,Paris 1891,s.111nakl; Geyikoğlu,’’Harezmşah Celaleddin Mengüberti’nin Şahsiyeti’’s95

[35] Muhammed Nesevi,Siret-i Sultan Celaleddin Mengüberti,nşr.O.Houdas,Paris 1891,s.171,nakl; Geyikoğlu,’’Harezmşah Celaleddin Mengüberti’nin Şahsiyeti’’s94

[36] Geyikoğlu,’’Harezmşah Celaleddin Mengüberti’nin Şahsiyeti’’s96

[37] Muhammed Nesevi,Siret-i Sultan Celaleddin Mengüberti,nşr.O.Houdas,Paris 1891,s.201,nakl:Geyikoğlu,’’Harezmşah Celaleddin Mengüberti’nin Şahsiyeti’’s94

[38] Yavuz Bahadıroğlu, Buhara Yanıyor, s.133

[39] Yavuz Bahadıroğlu, Buhara Yanıyor, s.134

[40] Yavuz Bahadıroğlu, Buhara Yanıyor, s.227-231

[41] Ayrıntılar için bkz. Yavuz Bahadıroğlu, Buhara Yanıyor, Ekim 2010,205.Baskı, İstanbul

[42] Geyikoğlu,’’Harezmşah Celaleddin Mengüberti’nin Şahsiyeti’’s96

[43] Geyikoğlu,’’Harezmşah Celaleddin Mengüberti’nin Şahsiyeti’’s98

http://www.turkyorum.com/]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>İsmail UÇAKCI: KÜRT ADI ALMIŞ BİR OĞUZ TÜRKMEN AŞİRET TEŞEKKÜLÜ CANBEKLİ (CİHAN BEĞ)LER</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/ismail-ucakci-kurt-adi-almis-bir-oguz-turkmen-asiret-tesekkulu-canbekli-cihan-begler</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/ismail-ucakci-kurt-adi-almis-bir-oguz-turkmen-asiret-tesekkulu-canbekli-cihan-begler</guid>
<description><![CDATA[ KÜRT ADI ALMIŞ BİR OĞUZ TÜRKMEN AŞİRET TEŞEKKÜLÜ 
CANBEKLİ (CİHAN BEĞ)LER:

Tarihi kaynaklar ve halk günlüğünde Canbek ve Cihan Bey adıyla anılan aşiret adının Tatar Türk menşeili Altınordu Devleti İlhanlarından Canı Bek ile Kırım Hanı Canbek Giray’ın isim olarak kullandığı tarihi kaynaklardan yer alır.
Oğuz, Uygur, Kıpçak, Kazak, Özbek Türk boylarına mensup İlhanlı Devleti’nin 1243 yılında yapılan Köse Dağ Savaşıyla Selçuklu’yu yenip bir buçuk asır Anadolu’da hakimiyet kurdukları, bu süre içerisinde onlarca Tatar Türk Aşiretinin Anadolu’yu yurt edindiğini tarihi kaynaklar ve günümüze ulaşmış uzantılarından anlaşılır.
Cihan Beğ ya da Cihan Şah adlı aşiret, oymak, yerlemiş yeri adlarına ilişkin bilgiler ise, XV ve XVI. Yüzyıl Osmanlı kaynaklarında yer alır. Bozulus Türkmen taifesi içerisinde bulunduğu anlaşılan Cihan Beğli adlı küçük bir obanın Diyarbakır/Amid Sancağı Garb Amid Nahiyesi idari sahasında, Cihan Şah Beğli adlı bir obanın Adana/Özerili Nahiyesi idari sahasında, Cihan Hatun adlı bir obanın Konya/Akşehir idari sahasında ve Cihan Şah adlı küçük bir obanın Bozok/Sorgun Kazası Osmanpaşa Nahiyesi idari sahasında bulunduğu yine söz konusu yüzyıl kaynaklarından anlaşılır.
Canbekli ve ya Cihan Beğ adın aynı isimden bozulmuş mu, yoksa  bunlar bir birinden farklı aşiret mi konusuna kaynaklarda tam olarak karşılık bulamıyoruz. Nüfusları parkamla sayılacak az olan bu küçük obaların bir asır gibi kısa bir süre içerisinde nasıl Orta Anadolu’nun en güçlü  aşiret teşekküllerinden birisi olduğu konusuna ise kısmen karşılık bulabiliyoruz.
 Canbekli Aşiret teşekkülünü  XVII. Yüzyıl sonlarından itibaren Osmanlı kaynaklarında görüyor ve daha evvelki yüzyıllarda Bozulus, Atçeken,  Rişvan, Boynu İnceli gibi Türkmen  teşekkülleri arasında hareket etmiş Ulus, Koyunlu, Esp Keşan, Zakirli (Zeyveli), Herdili (bu Herikli olmalı) gibi Türkmen aşiretleriyle birlikte hareket ettiğini anlıyoruz.
XVII. Yüzyıl sonlarında Zorunlu Rakka İskanına tabi tutulduğu, bunlarında pek çok Türkmen Aşireti gibi bu iskandan firar ederek Anadolu içlerine geri geldiklerini ve bunlardan bazı obaların Konya toprakları Tuz Gölü’nün batı yakasında yerleştirilirdiğini, bazı obalarının da 1701 yılında Afyon/yöresinde iskanlarının yapıldığını Osmanlı kaynaklarından anlıyoruz. 
1750 yılında Arapkir Kazası idari sahasında kaydolunan ve Türkmen Aşireti olduğu vurgulanan aşirete bağlı bazı obaların, 1783 yılında Çankırı, Ankara, Viranşehir, Bolu havalesinde yaşadıkları, bazı obalarının Çerkeş Kazası havalisinde bulunan yaylalarda yayladıkları, bazı obalarının Ulaş İlçesi Karagöl köyü, Kangal İlçesi Pınargözü köyü, Divriği İlçesi yöresi ve Yozgat&#039;ın Aydıncık İlçesi köylerinde yurt tuttukları bilgileri aktarılır. Aşiret/Teşekkül üyelerinin Ankara, Konya, Aksaray havalisine iken söz konusu aşiretlerden topladığı  100 bin civarında koyun ile İstanbul’un yıllık et ihtiyacını karşıladığı 1820 yılı Osmanlı kaynaklarında yer almıştır.  Tarihte Konya idari sahasında Aşiret-î Cihanbeyli adı ile kaza statüsünde bir yerleşim yeri oluşturdukları ve Tuz Gölü, Akşehir Gölü ile Haymana Platosu arasında bulunan geniş bölgeye Cihanbeyli Platosu adı verdikleri anlaşılır. 
Aşiret üyelerinin Cihanbeyli Kazası Sülüklü Nahiyesinde 114  nüfusla, Boyalı, Zaferiye, Hatırlı, Içkışla, Sinanlı köylerinde, Konya yöresinde kurulmuş Çeltik köyünde 129  nüfusla, Bölükbaşı köyünde 56  nüfusla, Ali Cumuk köyünde 19  nüfusla, Çıvdır köyünde 35  nüfusla, Piribeyli köyünde 69  nüfusla, Toprakpınar köyünde 10  nüfusla, Viran köyünde 11  nüfusla, Beşeşikli köyünde 28  nüfusla, Ağzıaçık köyünde 40  nüfusla, Sarıkaya köyünde 25  nüfusla, Yunak köyünde 42  nüfusla, Cazbaşı köyünde 18  nüfusla, Pirkadiruşağı köyünde 18  nüfusla, Kurtoğlu köyünde 30  nüfusla, Kelhasan köyünde 42  nüfusla, Küçükhasançiftliği köyünde 34  nüfusla, Uzunoğluçiftliği köyünde 47  nüfusla, Ada köyünde 36  nüfusla, Hacıömeroğlu köyünde 23  nüfusla, Esmanuşağı köyünde 49nüfusla, Alahacılı köyünde 47 nüfusla, Böğrüdelik köyünde 13  nüfusla, Hacımusaoğluçiftliği köyünde 45nüfusla, Saray köyünde 25  nüfusla, Sincik köyünde 15  nüfusla, İmamoğlu köyünde 26  nüfusla, Kesikkavak köyünde 30  nüfusla, Odabaşıçiftliği köyünde 55  nüfusla, Toloğlu köyünde 8  nüfusla, Hacıfasıllı köyünde 22  nüfusla, Bıçakolu köyünde 17  nüfusla, Sığırcık köyünde 25  nüfusla, Yabacı köyünde 31  nüfusla, Kurtuşağı köyünde 6  nüfusla, Konakvermezikebir köyünde 14  nüfusla, Yozluca köyünde 16  nüfusla, Cihanşah köyünde 9  nüfusla, Torunlar köyünde 21  nüfusla, Kirazoğlu köyünde 18  nüfusla, Renkoğlu köyünde 32  nüfusla, Şeyhahmetli köyünde 32  nüfusla, Köseler köyünde 20  nüfusla, Toprakpınarıasası köyünde 22  nüfusla, Piri Sultan köyünde  9  nüfusla, Tacir köyünde 46  nüfusla, Eskil adlı yerleşim yeri (Eskiil Kazası olmalı)  26  nüfusla, Eskiçavuş köyünde 28  nüfusla, Özbek köyünde 44  nüfusla, Ardıçviran köyünde 20  nüfusla yaşadıkları 1851 yılı Osmanlı kaynaklarında yer alır. 
Söz konusu yıllarda Alişan Bey adlı bir reis (müdür) liderliğinde ha ]]></description>
<enclosure url="http://www.tarihistan.org/images/haberler/2021/04/ismail-ucakci-kurt-adi-almis-bir-oguz-turkmen-asiret-tesekkulu-canbekli-cihan-beg-ler.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:42 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>İsmail, UÇAKCI:, KÜRT, ADI, ALMIŞ, BİR, OĞUZ, TÜRKMEN, AŞİRET, TEŞEKKÜLÜ, CANBEKLİ, CİHAN, BEĞLER</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>KÜRT ADI ALMIŞ BİR OĞUZ TÜRKMEN AŞİRET TEŞEKKÜLÜ CANBEKLİ (CİHAN BEĞ)LER: Tarihi kaynaklar ve halk günlüğünde Canbek ve Cihan Bey adıyla anılan aşiret adının Tatar Türk menşeili Altınordu Devleti İlhanlarından Canı Bek ile Kırım Hanı Canbek Giray’ın isim olarak kullandığı tarihi kaynaklardan yer alır.</p>
<p>Oğuz, Uygur, Kıpçak, Kazak, Özbek Türk boylarına mensup İlhanlı Devleti’nin 1243 yılında yapılan Köse Dağ Savaşıyla Selçuklu’yu yenip bir buçuk asır Anadolu’da hakimiyet kurdukları, bu süre içerisinde onlarca Tatar Türk Aşiretinin Anadolu’yu yurt edindiğini tarihi kaynaklar ve günümüze ulaşmış uzantılarından anlaşılır.</p>
<p>Cihan Beğ ya da Cihan Şah adlı aşiret, oymak, yerlemiş yeri adlarına ilişkin bilgiler ise, XV ve XVI. Yüzyıl Osmanlı kaynaklarında yer alır. Bozulus Türkmen taifesi içerisinde bulunduğu anlaşılan Cihan Beğli adlı küçük bir obanın Diyarbakır/Amid Sancağı Garb Amid Nahiyesi idari sahasında, Cihan Şah Beğli adlı bir obanın Adana/Özerili Nahiyesi idari sahasında, Cihan Hatun adlı bir obanın Konya/Akşehir idari sahasında ve Cihan Şah adlı küçük bir obanın Bozok/Sorgun Kazası Osmanpaşa Nahiyesi idari sahasında bulunduğu yine söz konusu yüzyıl kaynaklarından anlaşılır.</p>
<p>Canbekli ve ya Cihan Beğ adın aynı isimden bozulmuş mu, yoksa  bunlar bir birinden farklı aşiret mi konusuna kaynaklarda tam olarak karşılık bulamıyoruz. Nüfusları parkamla sayılacak az olan bu küçük obaların bir asır gibi kısa bir süre içerisinde nasıl Orta Anadolu’nun en güçlü  aşiret teşekküllerinden birisi olduğu konusuna ise kısmen karşılık bulabiliyoruz.</p>
<p> Canbekli Aşiret teşekkülünü  XVII. Yüzyıl sonlarından itibaren Osmanlı kaynaklarında görüyor ve daha evvelki yüzyıllarda Bozulus, Atçeken,  Rişvan, Boynu İnceli gibi Türkmen  teşekkülleri arasında hareket etmiş Ulus, Koyunlu, Esp Keşan, Zakirli (Zeyveli), Herdili (bu Herikli olmalı) gibi Türkmen aşiretleriyle birlikte hareket ettiğini anlıyoruz.</p>
<p>XVII. Yüzyıl sonlarında Zorunlu Rakka İskanına tabi tutulduğu, bunlarında pek çok Türkmen Aşireti gibi bu iskandan firar ederek Anadolu içlerine geri geldiklerini ve bunlardan bazı obaların Konya toprakları Tuz Gölü’nün batı yakasında yerleştirilirdiğini, bazı obalarının da 1701 yılında Afyon/yöresinde iskanlarının yapıldığını Osmanlı kaynaklarından anlıyoruz.</p>
<p> 1750 yılında Arapkir Kazası idari sahasında kaydolunan ve Türkmen Aşireti olduğu vurgulanan aşirete bağlı bazı obaların, 1783 yılında Çankırı, Ankara, Viranşehir, Bolu havalesinde yaşadıkları, bazı obalarının Çerkeş Kazası havalisinde bulunan yaylalarda yayladıkları, bazı obalarının Ulaş İlçesi Karagöl köyü, Kangal İlçesi Pınargözü köyü, Divriği İlçesi yöresi ve Yozgat'ın Aydıncık İlçesi köylerinde yurt tuttukları bilgileri aktarılır.</p>
<p>Aşiret/Teşekkül üyelerinin Ankara, Konya, Aksaray havalisine iken söz konusu aşiretlerden topladığı  100 bin civarında koyun ile İstanbul’un yıllık et ihtiyacını karşıladığı 1820 yılı Osmanlı kaynaklarında yer almıştır. </p>
<p>Tarihte Konya idari sahasında Aşiret-î Cihanbeyli adı ile kaza statüsünde bir yerleşim yeri oluşturdukları ve Tuz Gölü, Akşehir Gölü ile Haymana Platosu arasında bulunan geniş bölgeye Cihanbeyli Platosu adı verdikleri anlaşılır. Aşiret üyelerinin Cihanbeyli Kazası Sülüklü Nahiyesinde 114  nüfusla, Boyalı, Zaferiye, Hatırlı, Içkışla, Sinanlı köylerinde, Konya yöresinde kurulmuş Çeltik köyünde 129  nüfusla, Bölükbaşı köyünde 56  nüfusla, Ali Cumuk köyünde 19  nüfusla, Çıvdır köyünde 35  nüfusla, Piribeyli köyünde 69  nüfusla, Toprakpınar köyünde 10  nüfusla, Viran köyünde 11  nüfusla, Beşeşikli köyünde 28  nüfusla, Ağzıaçık köyünde 40  nüfusla, Sarıkaya köyünde 25  nüfusla, Yunak köyünde 42  nüfusla, Cazbaşı köyünde 18  nüfusla, Pirkadiruşağı köyünde 18  nüfusla, Kurtoğlu köyünde 30  nüfusla, Kelhasan köyünde 42  nüfusla, Küçükhasançiftliği köyünde 34  nüfusla, Uzunoğluçiftliği köyünde 47  nüfusla, Ada köyünde 36  nüfusla, Hacıömeroğlu köyünde 23  nüfusla, Esmanuşağı köyünde 49nüfusla, Alahacılı köyünde 47 nüfusla, Böğrüdelik köyünde 13  nüfusla, Hacımusaoğluçiftliği köyünde 45nüfusla, Saray köyünde 25  nüfusla, Sincik köyünde 15  nüfusla, İmamoğlu köyünde 26  nüfusla, Kesikkavak köyünde 30  nüfusla, Odabaşıçiftliği köyünde 55  nüfusla, Toloğlu köyünde 8  nüfusla, Hacıfasıllı köyünde 22  nüfusla, Bıçakolu köyünde 17  nüfusla, Sığırcık köyünde 25  nüfusla, Yabacı köyünde 31  nüfusla, Kurtuşağı köyünde 6  nüfusla, Konakvermezikebir köyünde 14  nüfusla, Yozluca köyünde 16  nüfusla, Cihanşah köyünde 9  nüfusla, Torunlar köyünde 21  nüfusla, Kirazoğlu köyünde 18  nüfusla, Renkoğlu köyünde 32  nüfusla, Şeyhahmetli köyünde 32  nüfusla, Köseler köyünde 20  nüfusla, Toprakpınarıasası köyünde 22  nüfusla, Piri Sultan köyünde  9  nüfusla, Tacir köyünde 46  nüfusla, Eskil adlı yerleşim yeri (Eskiil Kazası olmalı)  26  nüfusla, Eskiçavuş köyünde 28  nüfusla, Özbek köyünde 44  nüfusla, Ardıçviran köyünde 20  nüfusla yaşadıkları 1851 yılı Osmanlı kaynaklarında yer alır.</p>
<p>Söz konusu yıllarda Alişan Bey adlı bir reis (müdür) liderliğinde hareket ettiği anlaşılan aşirete 1850 yılında kaymakamlık statüsü verilerek 5 bin kuruş maaş ile Ali Ağa adlı bir kaymakam tayin edilmiştir. Karaman, Konya, Aksaray yöresinde kurulmuş Çeltik, Aliçomak, Viran, Ağzıaçık, Yunak, Kürdoğlu, Küçükhasançiftliği, Ata, Esaduşağı, Büğrüveled, Hacıfazlı, Sığırcık, Bozluca, Renkoğlu, Tabanpınarı, Bozbaşı, Çaybaşı, Selçuklu, Katarlı, Uzunoğlu Çiftliği, Akhacılı, Hacı Musaoğlu Çiftliği, Sencik, Keskin Fuad, Tunoğlu, Bıçakoğlu adlı köylerde yaşadıkları kaydolunmaktadırlar. Aksaray Kazası ve Haymana Kazasına iskan ettirildikleri anlaşılan aşiret üyelerinin, Haymana Kazası Saray köyünde, Çorum/İskilip Kazası Bayat Nahiyesi  Kuruçay (Sivas) köyünde 283 nüfus, Çorum Merkez Güllücek köyünde 66 nüfus, Sarışeyh köyünde 13 nüfus, Kösürelik köyünde 25 nüfus, Oluközü köyünde 73 nüfus, Elbazoğlu köyünde 13 hane, Saraylı köyünde 37 nüfus, Gölyeri köyünde 8 nüfus, Darılık köyünde 6 nüfus, Aktaş köyünde 10 nüfus, Kavacık köyünde 9 nüfus, Aksu köyünde 7 nüfus, Şemi köyünde 13 nüfus, Aksoku köyünde 29 nüfus, Pekmezli köyünde 39 nüfus, Eskice köyünde 13 nüfus, İleminli köyünde 48 nüfus, Kireçocağı köyünde 17 nüfus, Mislerovacığı köyünde 12 nüfus, Şabna-Şenbe köyünde 73 nüfus, Hortumca köyünde 10 nüfus, Sırıklı köyünde 22 nüfus, Kınık köyünde 24, Demircideresi köyünde 10 nüfus, Karahisar köyünde 27 nüfus,  Aksungur köyünde 17 nüfus, İnalözü köyünde 20 nüfus, Bekaroğlu köyünde 13 nüfus ve Sungurlu İlçesi Demirşeyh köyünde 1 nüfusla, yaşadığı 1840’lı yıllara ait kaynaklarda yer alır. Aşiret üyelerinin Zile Kazası/Kızılkünbet Nahiyesi (Aydıncık İlçesi) idari sahasında kurulmuş Kösreliktatar, Yenice, Eskikuyucak, Aşağıdona (26 hane), Sancı (10 hane), Sakızlık, İsmailoğlu (11 hane), Köroğlu, Cerit, Toraman (41 hane), Üzümlük, Kırkdilim, Güroğlu, Mollaismailli, Benlioğlu, Solağış, Dirgenli, Kırmaluç,  Üzümlük, Doğanoğlu, Baydiğin (7 hane), Kocabekiroğlu (29 hane), Kuyu köyleri, Sorgun İlçesi Çamurlu köyü, Ortaköy İlçesi Kuyucak, Aştavul ve Cevizli köyünde yurt tuttukları 1835 yılı Osmanlı kaynaklarında yer alır. 1857 yılında Divriği Kazası Hargün (Yağbasan) karyesinde, 1880 yılında Kırşehir Sancağı idari sahasında 500 hanede yurt tuttuğu anlaşılır.</p>
<p>Aşiret üyelerinin Çorum yöresinde kurulmuş Tatar, Elbiz,  Kınıkdeliler, Pınarçay, Şeker köylerinde, bir obanın Mecitözü İlçesi Kayı köyünde, bir obanın Uğurludağ İlçesi Kır köyünde, bir obanın Osmancık İlçesi, bir obanın Budak-özü (Sungurlu) Kazası idari sahası, bir obanın İskilip İlçesi yöresi ve İkipınar köyü, bazı obalarının de Çankırı yöresinde yaşadığı tarihi vesikalardan anlaşılır.</p>
<p>Bozok/Kızılkocalı Kazası Evci köyünde 2 nüfusla, kayıtlı aşiret üyesi, Yozgat/merkezi Nohudlu mahallesinde  6 nüfusla, kaydolunmuş Cihanbeyli sülale adı almış oymak, Zara Kazası Akyazı-Kuzviran karyesinde Cihanbeyli sülale adı almış oymak, Kangal İlçesi Külekli köyü Dedeler mezrasında Canbekli-Dedeler sülale adı almış oymak ve bu oymağın bir uzantısının söz konusu bölgede kurulmuş Kedolar mezrasında yurt tutmuş Dedeler-Canbekli sülale adı almış oymak, Akdağ Kazası Sobuçkavağı köyünde Cihanbeğoğlu sülale Belaçağıl köyünde Cihanbeğoğulları  sülale adı almış oymaklar,  Çorum merkez Uç mahallesinde yaşamış Cihanbeyli sülale adı almış oymakların bu aşirete bağlı oldukları anlaşılır.</p>
<p>Aşiret üyelerinin Sivas, Amasya, Koçgiri, Aziziye, Ankara, Cebel-i Kozan, Kengırı (Çankırı), Bozok, Kayseri, Çorum, Hısn-ı Mansur yöresinde bulundukları 1874 yılı Osmanlı kaynaklarından anlaşılır. Kangal İlçesi Elkondu, Güllüce, Halilbey, Irmaç, Korubaşı, Çamurlu, Sırçalı, Taşgeçit, Davutoğlu, Pınarözü, Karamehmetli, Kabakçevliği, Killik, Karagöl, Gebelikkatran, İğdeli, Minarekaya, Kırlangıç, Sultanpınar, Kapıkaya, Kürkçü, Diboğlu köyleri, Malatya/Battalgazi İlçesi Atabey köyü, Yazıhan İlçesi Eğribük köyü, Arguvan İlçesi Morhamam köyü ve Tokat/Zile İlçesi Küçükaköz köyünde yurt tuttukları belirtilmektedir. </p>
<p>Malatya/Mirömer mahallesinde Canbeklioğlu sülale adı ve Cubas Nahiyesi İspendere-i Ülya  köyünde Cihanbekli sülale adı almış oymak, Şarkışla İlçesi merkezi ile Sivas İli merkezinde Canbek soyadı almış oymak, Tomarza İlçesi Karapınar köyünde Canıbek soyadı, Sarız İlçesi Ördekli köyünde Canbek soyadı, Pınarbaşı İlçesi Büyükkabaktepe ve Yoğunpınar köyünde Canıbek soyadı, Karakaya kasabasında Canbekler sülale adı, Develi İlçesi Alaylı köyünde Canıbek soyadı, Çorum şeher merkezi ve yörede kurulmuş Kapaklı, Bayatgediği, Bağcılar, Uçtular, Cemilbey adlı yerleşim yerlerinde Canbek soyadı aldıkları anlaşılır.</p>
<p>Aşiret üyesi bazı obaların Şarkışla İlçesi Akçakışla, Hanlı, Budak-özü Kazası Boğaz köyünde (Boğazkale İlçesi) 4 nüfusla kaydolundukları,  Kırıkkale İline bağlı Karaahmetli köyü, Adıyaman/Gerger İlçesi Açma köyü, Çamiçi köyü, Dağdeviren köyü  ile ayrıca aşiretin Hınıs ve Tercan yöresinde uzantılarının bulunduğu bilgisi aktarılır. Aşiret üyesi 7 hane ailenin 1859 yılında Zile Kazası Karaçay köyüne iskan edildikleri  ve Kayseri/Kocasinan İlçesi idari sahasında yurt tutmuş Canbek soyadı almış oymaklar ile Melikgazi İlçesi idari sahasında yurt tutmuş Canbek/Canıbek soyadı almış oymaklar ve Çorum/Uç mahallesinde Cihanbeyoğlu sülale adı almış oymağın bu aşirete bağlı oldukları anlaşılır.</p>
<p>Ekseriyeti Kurmançi lehçesiyle konuştuğu anlaşılan aşiret üyelerinin önemli bir kısmı kendisini Sünni Kürt adıyla tanımlarken, bir kısmı kendisini Kürt Alevî’si, bir kısmı da kendisini Türkmen Alevîsi olarak tanımladıkları görülmektedir.</p>
<p>Türkmen Alevî’si inanç kültüründe bulunanlarının ekseriyetle Türk-İslam Tarikatlarından Uryan Hızır ve İmam Rıza Tarikat ocağına bağlı oldukları ve ocakzade oymakların Kangal İlçesi Kulaklı köyü, Aydıncık İlçesi Kırkilim köyü, Arguvan İlçesi Germişi köyü ile Emir mezrasında yaşadıkları inanç ve ibadet geleneklerini sürdürdükleri anlaşılmaktadır.</p>
<p>Not: Tarihte Kırım Hanı Canbek Giray bu adı isim olarak kullandığı ve  1903 yılında Kırım topraklarından, Osmanlı toprağına gelmiş ve Anadolu’da iskan edilmiş Hacı Canbek adlı Türk Aşireti’nin de bulunduğu Osmanlı kaynaklarından anlaşılır. Canbek (Cihanbeğli) Teşekküllerine Bağlı Aşiretler: Ulus, Koyunlu’oğlu, Zakirli, (Zeyveli, Kara Dibek, Yarçekanlı, Esp Keşan, Herdili (Herdi-Herikli), Kara Dibek, Kara (Keli) Çorlu, Atmanlı, Mikailli, Siğanlı, Geyikli, Türkanlı, Halik Hanlı (Halil Hanlı), Şeybizinli, Çarekli, Bacanlı,  Berçik Hanlı (Berikanlı-Berikanlı-Perçiganlı, Becaganlı), Abacı, Cerrah, Mumcu, Koca Bekiroğulları, Direg Hanlı (Dirijanlı), Şatırlar, Mürdlü, Geğel (Gerger), Japovalı, Sinemli, Şeyh Bali’yanlı Aşireti.</p>
<p></p>
<p>Kaynakça: Bağlı aşiretleri ve ayrıntılı bilgi için: Bilge Oğuz Yayınları arasında yayın hayatına geçirdiğimiz OĞUZ BOYLARI, Aşiret, Oymak, Cemaatler adlı kitabımızın SEÇERE baskısına bakınız Araştırmacı Yazar İsmail UÇAKCI</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Tuva Türkleri kimdir?</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/tuva-turkleri-kimdir</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/tuva-turkleri-kimdir</guid>
<description><![CDATA[ Sibirya&#039;nın güneyinde bir Türk boyu, Türk Cumhuriyeti Tuva Türklerini bilir misiniz? ]]></description>
<enclosure url="http://www.tarihistan.org/images/haberler/2021/01/tuva-turkleri-kimdir_1.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:42 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Tuva, Türkleri, kimdir</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[SİBİRYA’DA BİR TÜRK CUMHURİYETİ TUVA

Tuva Güney Sibirya'da özerk bir Türk cumhuriyetidir. Tuva Cumhuriyeti, adını, Türk halklarından biri olan Tuvalardan alır. Tıva Cumhuriyeti olarak da Türkiye Türkçesinde kullanımı vardır.
Yüzölçümü 170.500 kilometre karedir. Nüfusu 313.612 kişidir. 
Tuva, kuzeybatısında Hakas Özerk Cumhuriyeti, batısında Altay Özerk Cumhuriyeti, güneyinde Moğolistan, doğusunda Buryat Özerk Cumhuriyeti çevrelenmiştir.
Eski devirlerde de Tuva, Toba, Tuba gibi adların Türk dilinin Küçük ünlü uyumundan dolayı halk ağzında Tıva olması gerekmektedir.
Zaten günümüz Tuva Türkleri kendilerine bu ses uyumundan dolayı Tıva derler.
Orijinal şeklinin Toba olduğu düşünülmektedir. Toba, toplum anlamına geldiği sanılır.
Yenisey akarsuyunun eski adının Toba olduğu ve Toba akarsuyu çevresindeki Türk yerleşimcilere Toba dendiği söylentisi bulunmaktadır.
Tuo-ba Türkleri içinde Hun, Dingling, Kırgız, Jujuan, Wuhuan ve doğu Siyanpileri gibi 31 topluluk bulunuyor.

BİR ÇİN BİR RUS İŞGALİ



Tuva Cumhuriyeti, 1860 yılındaki Rus-Çin antlaşması gereğince Rus tüccar ve göçmenlerine o günkü adı ile Uranhay-Uygur Türklerinin ülkesinde yerleşme müsaadesi verilmişti.
Tuva'ya Rus istilası başlamıştır. Aynı zamanda Çin işgali de söz konusudur.
1883 yılındaki Tuva ayaklanmasında Çin yönetimi çok sayıda Tuva Türk'ünü öldürmüştür.
Tuva Türklerine karşı tam bir soykırım yapılmıştır.
Soykırımdan kaçan bazı Tuva Türkleri Altay ve Hakasya'daki başka Türk topluluklarına sığınmıştır. Vatansever Tuva halkı ise 1911 yılında Çin'deki karışıklıkların olmasından da imkânını bulup bağımsızlığını ilan etmiştir. Fakat bu bağımsızlık uzun sürmedi.



3 yıl sonra Rusya'nın denetimine dahil edildi. Yani 1914'te Ruslar tarafından işgal olunmuştur.
1912-1918 yılları arası Tuva'ya gelen Rus nüfusu % 300 artmıştır. Rusya'daki 1917 Bolşevik Devrimindeki otorite boşluğunda Tuva'da Bolşevikler (komünistler), Beyaz Ordu (Rus çarı taraftarı Ruslar), Çinliler, Moğollar ele geçirme mücadelesine girişmişlerdir.
Özellikle Kızıl (Çarlığa karşı Rus komünistler) ve Beyaz (Rus çar taraftarları) Rusların çatışmasında binlerce Tuva Türk'ü öldürülmüştür. Tuva Türklerinin gıda malzemelerine ve hayvanlarına el koymuşlardır. 18 Temmuz 1918 tarihinde toplanan Bütün Tuva Kurultayı (Huralı) Tuva'nın bağımsızlığını ilan etmiş, 1921'de Cumhuriyet olarak bağımsızlığını tekrar kazanmıştır.
13-16 Ağustos 1921 tarihinde Tuvanın bütün bölgelerinin önderlerinin katılımı ile Oyun (Tandı) ilçesinin, Sug-Bajı (Subaşı) adlı köyünde millî bir toplantı gerçekleştirilmiştir. bu toplantıdaki üyelerden Buyan Badırgı ise "Bundan sonraki toplantıları Tuvalar kendi aralarında yapmalıdır. biz kendi meselelerimizi, geleneklerimizi Ruslardan daha iyi biliyoruz" diye görüş bildirmiştir.
1925 Kasım ayında Moğolistan, Tuva'nın bağımsızlığını tanımış ve diplomatik ilişkiler başlamıştır. 


Yeniçağ: Tuva Türkleri kimdir bilir misiniz? İzleyince tüyleriniz diken diken olacak]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Almatı&amp;apos;da Saka dönemine ait bine yakın tarihi eser ortaya çıkarıldı</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/almatida-saka-doenemine-ait-bine-yakin-tarihi-eser-ortaya-cikarildi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/almatida-saka-doenemine-ait-bine-yakin-tarihi-eser-ortaya-cikarildi</guid>
<description><![CDATA[ Kazakistan’da, Milattan önce 5. yüzyıla ait bine yakın eser bulundu. Saka dönemine ışık tutan eserler Kazakistan’ın Milli Müzesi’nde sergileniyor.

Kazakistan Milli Müzesi ve Kore Milli Araştırma Enstitüsü tarafından 3 yıldır süren arkeolojik çalışmalar sonucu, Kazakistan’ın Almatı Bölgesi’nde Saka dönemine ait Katartöbe Mezarlığı’nda bine yakın eser ortaya çıkarıldı. Ortaya çıkan tüm tarihi eserler Kazakistan Ulusal Müze Vakfı’na devredildi. Bulunan tarihi eserler, başkent Nur-Sultan’da, Milli Müze’de sergileniyor. Sergilenen ve dikkat çeken eserler arasındaki Saka Dönemi’nin soylu temsilcisinin büstününün yanı sıra; altın küpeler, altın süs eşyaları ile bronz aynalar, demir bıçaklar ve kemik ok uçları yer alıyor.

Kazakistan Milli Müze Müdürü Arystanbek Muhamediulu, arkeolojik çalışmaların 3 yıl boyunca Katartöbe Mezarlığı’nda yürütüldüğünü bildirdi. Muhamediulu, mezarlıklardaki araştırmalarına devam ettiklerini belirterek, “Ayrıca o mezarlıklarla birlikte Saka Dönemine ait altınların yapıldığı yerleri araştırma konusunu da ele alıyoruz. ‘Hayvan’ tarzında yapılan altın eserler, seramik sürahiler, kılıçlar ve mızrakların yüksek kalitede yapıldığını biliyoruz. Ama bu eserlerin o zamanda nasıl ve nerede yapıldığını bilmiyoruz. Ayrıca altın elbiseli adamların yanında bulunan eserlerde eski Türk yazıları var. Özellikle onları da araştırmamız gerekiyor” bilgisini verdi.

“BİRAZ MOĞOL BİRAZ AVRUPALI”

Arkeolog Arhat Kayırmagambetov, arkeolojik çalışmalar sırasında bulunan iskelet üzerinden yaptıkları antropolojik araştırmalar hakkında ise şu bilgileri aktardı:
“Bulunan iskeletin yüz hatlarının biraz Moğol, biraz Avrupalılara benzediği ortaya çıktı. Ayrıca bir ilginç detay daha var. O dönemde yaşayan insanların genelde et, süt ve az miktarda buğday ile beslendikleri tespit edildi.”

ALMATI’DA SAKA DÖNEMİ MEZARLARI İLK KEZ 1988’DE BULUNDU

Almatı Bölgesi’ndeki Saka Dönemine ait eski mezarlıklar ilk kez 1988 yılında okul öğrencileri tarafından tesadüfen bulunduğu belirtiliyor.

https://qha.com.tr/haberler/ ]]></description>
<enclosure url="http://www.tarihistan.org/images/haberler/2021/02/almati-da-saka-donemine-ait-bine-yakin-tarihi-eser-ortaya-cikarildi.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:42 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Almatıda, Saka, dönemine, ait, bine, yakın, tarihi, eser, ortaya, çıkarıldı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[Kazakistan’da, Milattan önce 5. yüzyıla ait bine yakın eser bulundu. Saka dönemine ışık tutan eserler Kazakistan’ın Milli Müzesi’nde sergileniyor.

Kazakistan Milli Müzesi ve Kore Milli Araştırma Enstitüsü tarafından 3 yıldır süren arkeolojik çalışmalar sonucu, Kazakistan’ın Almatı Bölgesi’nde Saka dönemine ait Katartöbe Mezarlığı’nda bine yakın eser ortaya çıkarıldı. Ortaya çıkan tüm tarihi eserler Kazakistan Ulusal Müze Vakfı’na devredildi. Bulunan tarihi eserler, başkent Nur-Sultan’da, Milli Müze’de sergileniyor. Sergilenen ve dikkat çeken eserler arasındaki Saka Dönemi’nin soylu temsilcisinin büstününün yanı sıra; altın küpeler, altın süs eşyaları ile bronz aynalar, demir bıçaklar ve kemik ok uçları yer alıyor.

Kazakistan Milli Müze Müdürü Arystanbek Muhamediulu, arkeolojik çalışmaların 3 yıl boyunca Katartöbe Mezarlığı’nda yürütüldüğünü bildirdi. Muhamediulu, mezarlıklardaki araştırmalarına devam ettiklerini belirterek, “Ayrıca o mezarlıklarla birlikte Saka Dönemine ait altınların yapıldığı yerleri araştırma konusunu da ele alıyoruz. ‘Hayvan’ tarzında yapılan altın eserler, seramik sürahiler, kılıçlar ve mızrakların yüksek kalitede yapıldığını biliyoruz. Ama bu eserlerin o zamanda nasıl ve nerede yapıldığını bilmiyoruz. Ayrıca altın elbiseli adamların yanında bulunan eserlerde eski Türk yazıları var. Özellikle onları da araştırmamız gerekiyor” bilgisini verdi.

“BİRAZ MOĞOL BİRAZ AVRUPALI”

Arkeolog Arhat Kayırmagambetov, arkeolojik çalışmalar sırasında bulunan iskelet üzerinden yaptıkları antropolojik araştırmalar hakkında ise şu bilgileri aktardı:
“Bulunan iskeletin yüz hatlarının biraz Moğol, biraz Avrupalılara benzediği ortaya çıktı. Ayrıca bir ilginç detay daha var. O dönemde yaşayan insanların genelde et, süt ve az miktarda buğday ile beslendikleri tespit edildi.”

ALMATI’DA SAKA DÖNEMİ MEZARLARI İLK KEZ 1988’DE BULUNDU

Almatı Bölgesi’ndeki Saka Dönemine ait eski mezarlıklar ilk kez 1988 yılında okul öğrencileri tarafından tesadüfen bulunduğu belirtiliyor.

https://qha.com.tr/haberler/]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Altan Çetin: İbn Haldun ve Anadolu&amp;apos;nun Fethi&amp;apos;ni Mümkün Kılan Bir Dinamiği Tespit</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/altan-cetin-ibn-haldun-ve-anadolunun-fethini-mumkun-kilan-bir-dinamigi-tespit</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/altan-cetin-ibn-haldun-ve-anadolunun-fethini-mumkun-kilan-bir-dinamigi-tespit</guid>
<description><![CDATA[ İbn Haldun, nazari zemininden, entelektüel dünyamızda karşılaştığımız pek çok meseleyi düşünmekte yeterince yararlanamadığımız bir fikir kaynağıdır. Bu meyanda tarihimizdeki bazı kuruluş olayları, gelişmeleri ve sonuçları değerlendirilirken İbn Haldun’un tarihimize de tatbiki makul ve mümkün pek çok yaklaşımı henüz tetkikler içerisinde ve bakış açımızda yerini alamadı. Özgün nazariye ve yöntem sahrasında yokluk çeken fikir dünyamız, var olanı da okumak ve değerlendirmek konusunda bazen habersiz, bazen isteksiz bazen ise muhtelif takıntınlar nedeniyle inatçı ve mutaassıp. Her halükarda biz maziye dair değerlendirmelerimizde bu kaynaktan mahrumuz.

Anadolu’nun fethi şüphesiz tarihimizin en büyük gelişmelerinden biridir. Bu konuda pek çok önemli değerlendirme yazılarak, başta Mükrimin Halil Yinanç, Osman Turan, Mehmet Altan Köymen, İbrahim Kafesoğlu ve Mustafa Kafalı gibi pek çok hocamız, tarihi kaynaklar ışığından meseleyi değerlendirip ortaya koydular. Özellikle Selçukluların Oğuzları ve hanedan ailesinden Kutalmışoğulları’nı Türkiye olacak topraklara yönlendirmeleri hep bir istikrar, merkezi koruma ve gelen büyük göçün yükünü yeni coğrafyaya aktararak siyasi, sosyal ve ekonomik açıdan bir rahatlama ve yönlendirme stratejisi olarak doğru ve isabetli bir biçimde ortaya konuldu. Biz yazımızda, İbn Haldun Mukaddimesindeki bir yaklaşım ile meseleye katkı sunmak dileğindeyiz. İbn Haldun Mukaddime’sinde, Devletin tabii sınırlarını anlattığı yerde; “Devletin ve hanedanın temelini atan, onu kuran ve ayakta tutan asabenin ve kavmin, ellerine geçen toprakların sınır boylarına ve illere tevzi edilmeleri şarttır. Bunlar, buraları düşmandan korumak için istila ederler, vergi toplama, haksızlıkları önleme ve devlete ait buna benzer kanunları oralarda tatbik ederler. (Buraya kadar Selçuklu Sultanlarının siyasetinin arka planı ortaya konulur gibidir) Bütün asabeler, sınır boylarına ve illere tevzi edilince, behemahal sayıları tükenecektir, işte o vakit memleketlerin ulaştığı sınır, o devletin serhadını, vatanın hududunu ve merkezdeki mülkün sahasını teşkil edecektir. Şayet bundan sonra devlet elinde olandan daha fazlasını temin için kendini zorlarsa, buralar himayesiz ve sahipsiz kalır, düşmanların ve komşuların fırsat kollamaları için müsait bir yer durumuna gelir. Bunun vebalı ise devlete ait olur zararını o çeker. Zira bu suretle hasımlara cesaret verilmiş ve devleti çevreleyen heybet örtüsü yarılmış olur. Şayet asabe çok olur, bölgelerde ve sınır boylarındaki hisselere tevzi edilmekle sayıları bitmezse, devlet sınırlarının ötesindeki yerleri zaptetme gücüne sahiptir, demektir. Bu suretle de sahası son haddine kadar genişler. Bunun tabiî sebebi asabiyet kuvvetinin diğer kuvvetler gibi oluşudur. Kendisinden, herhangi bir fiil vücuda gelen kuvvetlerin, fiili ve tesiri konusundaki hali budur. İbn Haldun, Mukaddime, (Haz. Süleyman Uludağ), İstanbul, s. 383).” Burada da Anadolu’nun fethini mümkün kılan bilkuvve gücün tarifi yapılır gibidir. Sultanların siyasetleri sayesinde Anadolu’ya intikal eden güçler fethi fiili olarak gerçekleştirmeyi bu nüfüs ve asabe ziyadeliği sayesinde sağlamışlardır. Böylece devletin sınırları Marmara Denizi’ne kadar ulaşabilmiştir. İşte bu olayın arkasındaki olgu böylede İbn Haldun nazariyesi ile açıklanabilmekte yahut olaylar üzerinden İbn Haldun okuması yaptığımızda bu hasılayı görebilmekteyiz.

Kaynaklar göstermiştir ki Selçuklu sahasında toplanan kuvvetler gerek içeride yığılan Oğuz göçebelerini nakletmek, Halifelikten Oğuz göçerlerine dair şikâyetler gibi sebeplerin de eklenmesiyle bu topluluk Anadolu tarafına yönlendirildiği genel tarih yazımımızda yer alır. İşte İbn Haldun’un bahsettiği hem merkezi koruma, hem de ziyadesiyle var olan Oğuz asabesinin Horasan ve Irak’ın ötesine Anadolu’ya gönderilmeleri işte bu potansiyel ve dinamiği harekete geçirmiş ve tabii sınırların genişlemesi Anadolu’nun fethi; Türk ve İslam yurdu olması işte bu mevcut Büyük Selçuklu sınırlarına sığmayan, İslam dünyasında olumsuz göörülen ve tarih yazımımızda böyle resmedilen bu insan unsuru sayesinde mümkün olmuştur. İkinci bir netice olarak aynı zamanda devletin tabii sınırları Anadolu ve Suriye istikametinde genişleyebilmiştir. Aslında geleneksel tarih yazımımızda, bahsettiğimiz gibi, bir huzursuzluk ve siyasi rakip gibi görülen Oğuzların fazlalığı, bizim şimdiye kadar bu konudaki değerlendirmelerimizde yer almadığı şekilde, aslında İbn Haldun’un bahsettiği bir dinamiğin çalışmasını ve Anadolu’nun fethini mümkün kılmıştır. Anadolu’da feth edilen yerlerin ıkta olarak verilmesi taktiği ve usulü Doğu Anadolu Devletleri/Beylikleri olarak adlandırılan süreci de bu şekilde mümkün kılmıştır. Artuklular, Mengücükler, Danişmentliler, Saltuklular gibi devletler bu suretle oraya çıkmışlardır. Eğer Selçuklu Devleti merkezi idareyi rahatsız etmeleri, var olan topraklara sığmamaları ve halifeliğin elçileri ile şikâyetçi olduğu unsurların oluşturduğu bu güç ve dinamiğe sahip olmasa bir cihan devletinin teşekkülü ve Anadolu’nun ]]></description>
<enclosure url="http://www.tarihistan.org/images/haberler/2020/12/altan-cetin-ibn-haldun-ve-anadolu-nun-fethi-ni-mumkun-kilan-bir-dinamigi-tespit.jpeg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:42 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Altan, Çetin:, İbn, Haldun, Anadolunun, Fethini, Mümkün, Kılan, Bir, Dinamiği, Tespit</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[İbn Haldun, nazari zemininden, entelektüel dünyamızda karşılaştığımız pek çok meseleyi düşünmekte yeterince yararlanamadığımız bir fikir kaynağıdır. Bu meyanda tarihimizdeki bazı kuruluş olayları, gelişmeleri ve sonuçları değerlendirilirken İbn Haldun’un tarihimize de tatbiki makul ve mümkün pek çok yaklaşımı henüz tetkikler içerisinde ve bakış açımızda yerini alamadı. Özgün nazariye ve yöntem sahrasında yokluk çeken fikir dünyamız, var olanı da okumak ve değerlendirmek konusunda bazen habersiz, bazen isteksiz bazen ise muhtelif takıntınlar nedeniyle inatçı ve mutaassıp. Her halükarda biz maziye dair değerlendirmelerimizde bu kaynaktan mahrumuz.

Anadolu’nun fethi şüphesiz tarihimizin en büyük gelişmelerinden biridir. Bu konuda pek çok önemli değerlendirme yazılarak, başta Mükrimin Halil Yinanç, Osman Turan, Mehmet Altan Köymen, İbrahim Kafesoğlu ve Mustafa Kafalı gibi pek çok hocamız, tarihi kaynaklar ışığından meseleyi değerlendirip ortaya koydular. Özellikle Selçukluların Oğuzları ve hanedan ailesinden Kutalmışoğulları’nı Türkiye olacak topraklara yönlendirmeleri hep bir istikrar, merkezi koruma ve gelen büyük göçün yükünü yeni coğrafyaya aktararak siyasi, sosyal ve ekonomik açıdan bir rahatlama ve yönlendirme stratejisi olarak doğru ve isabetli bir biçimde ortaya konuldu. Biz yazımızda, İbn Haldun Mukaddimesindeki bir yaklaşım ile meseleye katkı sunmak dileğindeyiz. İbn Haldun Mukaddime’sinde, Devletin tabii sınırlarını anlattığı yerde; “Devletin ve hanedanın temelini atan, onu kuran ve ayakta tutan asabenin ve kavmin, ellerine geçen toprakların sınır boylarına ve illere tevzi edilmeleri şarttır. Bunlar, buraları düşmandan korumak için istila ederler, vergi toplama, haksızlıkları önleme ve devlete ait buna benzer kanunları oralarda tatbik ederler. (Buraya kadar Selçuklu Sultanlarının siyasetinin arka planı ortaya konulur gibidir) Bütün asabeler, sınır boylarına ve illere tevzi edilince, behemahal sayıları tükenecektir, işte o vakit memleketlerin ulaştığı sınır, o devletin serhadını, vatanın hududunu ve merkezdeki mülkün sahasını teşkil edecektir. Şayet bundan sonra devlet elinde olandan daha fazlasını temin için kendini zorlarsa, buralar himayesiz ve sahipsiz kalır, düşmanların ve komşuların fırsat kollamaları için müsait bir yer durumuna gelir. Bunun vebalı ise devlete ait olur zararını o çeker. Zira bu suretle hasımlara cesaret verilmiş ve devleti çevreleyen heybet örtüsü yarılmış olur. Şayet asabe çok olur, bölgelerde ve sınır boylarındaki hisselere tevzi edilmekle sayıları bitmezse, devlet sınırlarının ötesindeki yerleri zaptetme gücüne sahiptir, demektir. Bu suretle de sahası son haddine kadar genişler. Bunun tabiî sebebi asabiyet kuvvetinin diğer kuvvetler gibi oluşudur. Kendisinden, herhangi bir fiil vücuda gelen kuvvetlerin, fiili ve tesiri konusundaki hali budur. İbn Haldun, Mukaddime, (Haz. Süleyman Uludağ), İstanbul, s. 383).” Burada da Anadolu’nun fethini mümkün kılan bilkuvve gücün tarifi yapılır gibidir. Sultanların siyasetleri sayesinde Anadolu’ya intikal eden güçler fethi fiili olarak gerçekleştirmeyi bu nüfüs ve asabe ziyadeliği sayesinde sağlamışlardır. Böylece devletin sınırları Marmara Denizi’ne kadar ulaşabilmiştir. İşte bu olayın arkasındaki olgu böylede İbn Haldun nazariyesi ile açıklanabilmekte yahut olaylar üzerinden İbn Haldun okuması yaptığımızda bu hasılayı görebilmekteyiz.

Kaynaklar göstermiştir ki Selçuklu sahasında toplanan kuvvetler gerek içeride yığılan Oğuz göçebelerini nakletmek, Halifelikten Oğuz göçerlerine dair şikâyetler gibi sebeplerin de eklenmesiyle bu topluluk Anadolu tarafına yönlendirildiği genel tarih yazımımızda yer alır. İşte İbn Haldun’un bahsettiği hem merkezi koruma, hem de ziyadesiyle var olan Oğuz asabesinin Horasan ve Irak’ın ötesine Anadolu’ya gönderilmeleri işte bu potansiyel ve dinamiği harekete geçirmiş ve tabii sınırların genişlemesi Anadolu’nun fethi; Türk ve İslam yurdu olması işte bu mevcut Büyük Selçuklu sınırlarına sığmayan, İslam dünyasında olumsuz göörülen ve tarih yazımımızda böyle resmedilen bu insan unsuru sayesinde mümkün olmuştur. İkinci bir netice olarak aynı zamanda devletin tabii sınırları Anadolu ve Suriye istikametinde genişleyebilmiştir. Aslında geleneksel tarih yazımımızda, bahsettiğimiz gibi, bir huzursuzluk ve siyasi rakip gibi görülen Oğuzların fazlalığı, bizim şimdiye kadar bu konudaki değerlendirmelerimizde yer almadığı şekilde, aslında İbn Haldun’un bahsettiği bir dinamiğin çalışmasını ve Anadolu’nun fethini mümkün kılmıştır. Anadolu’da feth edilen yerlerin ıkta olarak verilmesi taktiği ve usulü Doğu Anadolu Devletleri/Beylikleri olarak adlandırılan süreci de bu şekilde mümkün kılmıştır. Artuklular, Mengücükler, Danişmentliler, Saltuklular gibi devletler bu suretle oraya çıkmışlardır. Eğer Selçuklu Devleti merkezi idareyi rahatsız etmeleri, var olan topraklara sığmamaları ve halifeliğin elçileri ile şikâyetçi olduğu unsurların oluşturduğu bu güç ve dinamiğe sahip olmasa bir cihan devletinin teşekkülü ve Anadolu’nun Türkiye olması, Osmanlıların zuhuru ve İstanbul’un fethi gibi bir takım olaylar gerçekleşemeyecekti.

Öte yandan İbn Haldun teorisine göre meseleye bakarsak, Selçuklular Anadolu’da istikrar kazanmadan Balkanlara yönelseler İbn Haldun’un ifade ettiği gibi bu ülkede çok daha önce düşmanlar ve komşular tarafından bertaraf edileceklerdi. Hâlbuki gerek Doğu ve Güneydoğu Anadolu Türk devletleri gerekse Türkiye Selçukluları sayesinde devlet ve millet Türkiye’de kökleşme imkânı bulmuştur. Türk tarihinde bu manada bir genişleme ve daralma dinamiğini hep gördüğümüzü ifade ile iktifa etmek istiyoruz.

İbn Haldun, aynı yerde, “Bir devletin merkezi mağlup edilirse, çevresinin ve sahasının var olmaya devam etmesinin ona bir faydası olmaz. Daha açıkçası devlet derhal izmihlale uğrar. Çünkü merkez, kendisinden ruhun ve canın çevreye yayıldığı kalp gibidir. Kalp mağlup edilir ve ona malik olunursa, bütün çevre ve uç noktalar hezimete uğrar. Mukaddime, s. 383”, tespitiyle Selçuklu sultanlarının bu göç ve nakil stratejisinin bu suretle hem merkezi koruduğu, hem de yığılan fazla asabenin devletin tabii sınırlarını arttırma potansiyelinin fiili hâle nasıl geldiği böylece görülecektir. Sultan Sancar devrinde Oğuz isyanı ile merkezini kaybeden Selçuklular bu Oğuzlar ile vatan kıldıkları Anadolu’yu Türkiye yaparken öte yandan devletlerinin merkezini tahrip ile yıkılmasına yol açmaları da göz önüne alınırsa, İbn Haldun nazariyesi ile Selçuklu göçleri, Anadolu’nun fethi ve Türkiye’nin vatanlaşması meselesindeki dinamiğe İbn Haldun ile yol açıcı bir katkı yapar ve düşüncemizi böylece genişletebiliriz, diye düşünüyoruz. Hülasa merkez hem kendisini yani devleti korumuş hem de tabii sınırlarını bu yolla genişletmiştir.

Burada sunulan mesele aslında Türk devleti ve milletinin farklı coğrafyalarda var olması ve devletler kurmasını açıklayacak etkenlerden birini de bize göstermektedir. Tarihimizin bu dinamizmi asırlar boyunca kendi içimizden yeni bir devlet çıkarmamızı ve millet için vatan teşkilini sağlamıştır, dersek mübalağa etmiş olmayacağız. Selçuklu göçerleri ve Anadolu’nun fethi meselesini düşünürken bu katkının tarih düşüncemize fayda sağlamasını dilerken, meselelere otantik kavram ve yöntemlerle bakmanın bizi derinleştirici etkisini de ifade etmek isteriz.

Altan Çetin
KAFKASSAM – Kafkasya Stratejik Araştırmalar Merkezi
https://kafkassam.com]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Memlûklerle tarihte görünen Türk Adı ve Moğollar ve Haçlılara karşı Türk’ün mücadelesi &amp;amp; Altan Çetin</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/memluklerle-tarihte-goerunen-turk-adi-ve-mogollar-ve-haclilara-karsi-turkun-mucadelesi-altan-cetin</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/memluklerle-tarihte-goerunen-turk-adi-ve-mogollar-ve-haclilara-karsi-turkun-mucadelesi-altan-cetin</guid>
<description><![CDATA[ Ebû Hamid Makdisî, Memlûkler devrini ortaya koyarken Halkın güzel sözlerinden biri, Türkler Mısır’ın tuzudur (Ebû Hamîd Makdisî, Mısır’daki İslam Devletleri ve Türk Memlüklerin Faziletleri, (Ter. Razaman Şeşen, İstanbul, 2019, s. 86), derken Türk adı ile Mısır’ın tuzu olarak Memlûkleri kast eder. Mısır’ın tuzu olan bu Türkler neden bu yakıştırmaya layık görülmüştü?
Memlûkler 1250-1517 yılları arasında Mısır- Suriye ana ekseninde hâkim olmuş İslami dönem Türk devletlerinden biridir. Devletin Türk adını taşıması bir yorum olmanın ötesinden devletlerine âlem olan ed-Devle et-Türkiyye olarak adlandırılmasından Göktürkler sonrasında İslami devirde Türk adının bir devlette görülmesi ile ortaya çıkar. Bu devlete bugün Mısır Türkiye devleti diyebiliriz. Buradaki Türk adının sahipleri devletin esasını oluşturan Kıpçak bozkırlarından getirilen ve memlûk sistemi dâhilinde yetişmiş olan Türklerdir. Öte yandan Memlûkler, Selçuklu nizamının Zengiler ve Eyyubîler çizgisinde Mısır ve Suriye’de devamıdırlar. Bu hususta Ortaçağ tarihçisi hocamız Prof. Dr. Ramazan Şeşen, “Selahaddin &#039;in devletinin bir Türk devleti olduğunda şüphe yoktur. Bu devlet Zengiler Devleti&#039;nin uzantısından başka bir şey değildir. Memluklar Devleti de Eyyubiler Devleti&#039;nin uzantısıdır. Bu üç devleti birbirinden ayıran sadece başlarındaki hanedanlardır. Teşkilatları, bayrakları ve dayandıkları maddi ve manevi unsurlar aynıdır, aralarında fark yoktur. Her üç devletin bayrağı sarı renkte olup üzerinde doru kartal resmi vardı. Her üç devletin siyasi ve askeri kadroları aynı unsurlardan meydana geliyordu. Devlet ve ordu teşkilatı, Türk devletlerinde görülen devlet ve ordu teşkilatının aynıydı. Kültür unsuru bakımından ise Araplar ve Araplaşmış olanlar ön plandaydılar. Bu sebeple bürokratların ve ulamanın çoğu Araplardandı”, tespitini yapar. Bunun yanında Memlûkler, İslam dönemde Tolunoğulları ve İhşidlilerle Mısır’da başlayan Türk varlığının Osmanlı öncesi temsilcileridirler. Moğol istilasının İslam dünyasını mahvettiği bir süreçte Memlûkler Moğollara karşı İslam dünyası ve medeniyetinin Türk kalkanları olarak İslam’ın diğer unsurları Araplar, Kürtler vs. ye lider olarak bir nizamı ve medeniyeti ayakta tutmuşlardır. Önlerinden savunmasız bir av gibi gördükleri İslam dünyasını dişlemeye kalkan Moğollar demir bir leblebiye çattıklarını Memlûkler vesilesi ile öğrenmişlerdir. Onların bu vasıflarını tarihçi Makdisî şu şekilde ortaya koyar: “Allah’ın Türklere, Onların bu ülkede (Mısır) bulunmamaları sayesinde Müslümanlara bahşettiği nimetlere dairdir başlıklı kısımda bu konuyu izah ederken “Birincisi en büyük olandır. Türkler zamanımızda Müslümanlar adına cihad farizasını yapan ve Tatarlara (Moğollar), Frenklere (Haçlılar), Allah ve Müslümanların İmamına (liderine) karşı isyan edenlere, İslam topraklarını istilaya kalkışanlara karşı savaşan ve bu düşmanları yok eden kişilerdir veya deniz sahilleri gibi düşman (Frenk/Haçlı) ülkesinin sınırlarındaki yerleri alan kişilerdir. Bu ülkeye (Mısır) geleliden beri cihat görevini yapanlar onlardır. Bu diyarda onlardan başka bir fakihin, halktan birinin elinde cihat için hazırlanmış silah göremezsin… Memlüklerin İslam ve Müslümanlar içine ne büyük faydası budur.(Ebû Hamîd Makdisî, Mısır’daki İslam Devletleri ve Türk Memlüklerin Faziletleri, (Ter. Ramazan Şeşen), İstanbul, 2019, s. 86)
 
Moğollara karşı Türk kalkanını oluşturan Memlûkler onları Fırat’ın doğusunda tutarak sebep olmaları muhtemel zararlara mani olmuşlardır. Bu hususa dair ‘Ayn Câlût savaşı öncesi Memlûk devri tarihçisi Baybars el-Mansûrî bu dönemin halet-i ruhiyesini aksettirdiği kayıtlarında “Türk memlûklerine gelince: onları bir milli duygu kapladı ve dini koruma insiyakı onları harekete geçirdi.(Baybars el-Mansûrî, et-Tuhfetu’l-Mulûkiyye fi’d-Devleti’t-Türkiyye. (Çev. Hüseyin Polat), Ankara, 2016, s. 33)”, şeklinde durumu ifade eder. Baybars el-Mansûrî ‘Ayn Câlût zaferinin sonucunu ise şu ifadelerle kayıt eder: “Allah bu belayı da Türklerin kararlılığı sayesinde uzaklaştırmış oldu. Onların gücüyle şirkin burnu toprağa sürttü. Bu onların öçlerini almak için uğraş verdikleri ilk hadise ve yarattıkları destanların ilkiydi.(Baybars el-Mansûrî, et-Tuhfetu’l-Mulûkiyye, s. 36.)” Türk adı Moğollar karşı İslam dünyasına böylece kalkan olmuştur. Modern zamanlarda sanıldığının aksine Ortaçağlarda dini kimlik milli kimliğin alternatifi olmadığı gibi onu emen bir unsur da değildir. Yani dini kimliğinden milli kimlik hassasiyetiyle çekinenler de dini kaygıları ile milli kimliğini ifadeden uzak duranlar da bir ifrat tefrit içinde olduklarını fark etmelidirler. Biz çok daha geniş kavramlar dünyasından eciş bücüş bir darlığa düştüğümüzü dileriz bir gün fark ederiz. Kendimizi böldükçe ve varoluşumuzun unsurlarını yok saydıkça azalıyoruz. Ve Moğolları durdurup büyük bir zafer kazanan Memlûklerin bu başarısı bir şiirde İstila etti Moğollar (Tatar) ülkeleri, ve geldi, Mısır’dan kendini adamış bir Türk, Şam’da onları yenip birliklerini dağıttı. Her şeyin afeti kendi cinsindedi ]]></description>
<enclosure url="http://www.tarihistan.org/images/haberler/2021/02/meml-klerle-tarihte-gorunen-turk-adi-ve-mogollar-ve-haclilara-karsi-turk-un-mucadelesi-altan-cetin.jpeg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:42 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Memlûklerle, tarihte, görünen, Türk, Adı, Moğollar, Haçlılara, karşı, Türk’ün, mücadelesi, Altan, Çetin</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[Ebû Hamid Makdisî, Memlûkler devrini ortaya koyarken Halkın güzel sözlerinden biri, Türkler Mısır’ın tuzudur (Ebû Hamîd Makdisî, Mısır’daki İslam Devletleri ve Türk Memlüklerin Faziletleri, (Ter. Razaman Şeşen, İstanbul, 2019, s. 86), derken Türk adı ile Mısır’ın tuzu olarak Memlûkleri kast eder. Mısır’ın tuzu olan bu Türkler neden bu yakıştırmaya layık görülmüştü?
Memlûkler 1250-1517 yılları arasında Mısır- Suriye ana ekseninde hâkim olmuş İslami dönem Türk devletlerinden biridir. Devletin Türk adını taşıması bir yorum olmanın ötesinden devletlerine âlem olan ed-Devle et-Türkiyye olarak adlandırılmasından Göktürkler sonrasında İslami devirde Türk adının bir devlette görülmesi ile ortaya çıkar. Bu devlete bugün Mısır Türkiye devleti diyebiliriz. Buradaki Türk adının sahipleri devletin esasını oluşturan Kıpçak bozkırlarından getirilen ve memlûk sistemi dâhilinde yetişmiş olan Türklerdir. Öte yandan Memlûkler, Selçuklu nizamının Zengiler ve Eyyubîler çizgisinde Mısır ve Suriye’de devamıdırlar. Bu hususta Ortaçağ tarihçisi hocamız Prof. Dr. Ramazan Şeşen, “Selahaddin 'in devletinin bir Türk devleti olduğunda şüphe yoktur. Bu devlet Zengiler Devleti'nin uzantısından başka bir şey değildir. Memluklar Devleti de Eyyubiler Devleti'nin uzantısıdır. Bu üç devleti birbirinden ayıran sadece başlarındaki hanedanlardır. Teşkilatları, bayrakları ve dayandıkları maddi ve manevi unsurlar aynıdır, aralarında fark yoktur. Her üç devletin bayrağı sarı renkte olup üzerinde doru kartal resmi vardı. Her üç devletin siyasi ve askeri kadroları aynı unsurlardan meydana geliyordu. Devlet ve ordu teşkilatı, Türk devletlerinde görülen devlet ve ordu teşkilatının aynıydı. Kültür unsuru bakımından ise Araplar ve Araplaşmış olanlar ön plandaydılar. Bu sebeple bürokratların ve ulamanın çoğu Araplardandı”, tespitini yapar. Bunun yanında Memlûkler, İslam dönemde Tolunoğulları ve İhşidlilerle Mısır’da başlayan Türk varlığının Osmanlı öncesi temsilcileridirler. Moğol istilasının İslam dünyasını mahvettiği bir süreçte Memlûkler Moğollara karşı İslam dünyası ve medeniyetinin Türk kalkanları olarak İslam’ın diğer unsurları Araplar, Kürtler vs. ye lider olarak bir nizamı ve medeniyeti ayakta tutmuşlardır. Önlerinden savunmasız bir av gibi gördükleri İslam dünyasını dişlemeye kalkan Moğollar demir bir leblebiye çattıklarını Memlûkler vesilesi ile öğrenmişlerdir. Onların bu vasıflarını tarihçi Makdisî şu şekilde ortaya koyar: “Allah’ın Türklere, Onların bu ülkede (Mısır) bulunmamaları sayesinde Müslümanlara bahşettiği nimetlere dairdir başlıklı kısımda bu konuyu izah ederken “Birincisi en büyük olandır. Türkler zamanımızda Müslümanlar adına cihad farizasını yapan ve Tatarlara (Moğollar), Frenklere (Haçlılar), Allah ve Müslümanların İmamına (liderine) karşı isyan edenlere, İslam topraklarını istilaya kalkışanlara karşı savaşan ve bu düşmanları yok eden kişilerdir veya deniz sahilleri gibi düşman (Frenk/Haçlı) ülkesinin sınırlarındaki yerleri alan kişilerdir. Bu ülkeye (Mısır) geleliden beri cihat görevini yapanlar onlardır. Bu diyarda onlardan başka bir fakihin, halktan birinin elinde cihat için hazırlanmış silah göremezsin… Memlüklerin İslam ve Müslümanlar içine ne büyük faydası budur.(Ebû Hamîd Makdisî, Mısır’daki İslam Devletleri ve Türk Memlüklerin Faziletleri, (Ter. Ramazan Şeşen), İstanbul, 2019, s. 86)
 
Moğollara karşı Türk kalkanını oluşturan Memlûkler onları Fırat’ın doğusunda tutarak sebep olmaları muhtemel zararlara mani olmuşlardır. Bu hususa dair ‘Ayn Câlût savaşı öncesi Memlûk devri tarihçisi Baybars el-Mansûrî bu dönemin halet-i ruhiyesini aksettirdiği kayıtlarında “Türk memlûklerine gelince: onları bir milli duygu kapladı ve dini koruma insiyakı onları harekete geçirdi.(Baybars el-Mansûrî, et-Tuhfetu’l-Mulûkiyye fi’d-Devleti’t-Türkiyye. (Çev. Hüseyin Polat), Ankara, 2016, s. 33)”, şeklinde durumu ifade eder. Baybars el-Mansûrî ‘Ayn Câlût zaferinin sonucunu ise şu ifadelerle kayıt eder: “Allah bu belayı da Türklerin kararlılığı sayesinde uzaklaştırmış oldu. Onların gücüyle şirkin burnu toprağa sürttü. Bu onların öçlerini almak için uğraş verdikleri ilk hadise ve yarattıkları destanların ilkiydi.(Baybars el-Mansûrî, et-Tuhfetu’l-Mulûkiyye, s. 36.)” Türk adı Moğollar karşı İslam dünyasına böylece kalkan olmuştur. Modern zamanlarda sanıldığının aksine Ortaçağlarda dini kimlik milli kimliğin alternatifi olmadığı gibi onu emen bir unsur da değildir. Yani dini kimliğinden milli kimlik hassasiyetiyle çekinenler de dini kaygıları ile milli kimliğini ifadeden uzak duranlar da bir ifrat tefrit içinde olduklarını fark etmelidirler. Biz çok daha geniş kavramlar dünyasından eciş bücüş bir darlığa düştüğümüzü dileriz bir gün fark ederiz. Kendimizi böldükçe ve varoluşumuzun unsurlarını yok saydıkça azalıyoruz. Ve Moğolları durdurup büyük bir zafer kazanan Memlûklerin bu başarısı bir şiirde İstila etti Moğollar (Tatar) ülkeleri, ve geldi, Mısır’dan kendini adamış bir Türk, Şam’da onları yenip birliklerini dağıttı. Her şeyin afeti kendi cinsindedir., mısralarıyla ifade edilmiştir. Hülasa Memlûkler ile Türk adı kaynakların şahitliği ile görüleceği üzere böylece ortaya konulmaktadır.
 
Memlûklerin şüphesiz Moğollar yanında İslam dünyasını korudukları ve kurtardıkları ikinci büyük topluluk Haçlılardır. Memlûkler bir devlet olarak kurulduklarında hakim oldukları coğrafyada bu Haçlı bakiyeleri ile de karşılaşmış ve mücadele etmişlerdir. İşte bu mücadeleler 1299’a Akka fethine kadar sürmüş ve 1302 Arvad adasının fethi ile karadaki Haçlı varlığı ortadan kalkmıştır. Memlûkler 1375’te Çukurova’daki Ermeni Baronluğu ve 1426 Kıbrıs adasını fethetmek suretiyle Doğu Akdeniz’de Haçlı varlığına son verirler. Yine bir şiir mısralarında Türk adı ile Memûklerin kalkan oluşu ifade edilir: Müslümanlar Akka’yı aldılar, Kâfirleri tokata doyurdular. Sultanımız atlarıyla onlara doğru yürüdü, Dağlar sarsıldı. Türkler yürümeye başladıklarında yemin ettiler, Haçlılara(Frank) devlet(mülk) bırakmadılar. (1299 Akka Fethi münasebetiyle, el-Busirî (el-Makrizi, es-Sulûk, c.1, K.3, s. 766). Kaynaklar görüleceği üzere, Türk adını Moğollar ve Haçlılar karşısında muhtelif vesilelerle Memlûkleri işaret eder şekilde ortaya koyarlar. Türkler İslami dönemde pek çok vesile ile kendi kültür ve medeniyetlerine kalkan oldular. Memlûkler de bu süreçte tarihe geçen devletlerimizden biridir.
 
Orta zamanların İslam dünyasını sarsan Moğollar ve Haçlılar karşısında Memlûkler Türk adının kaynaklara bu şekilde geçmesi suretiyle İslam dünyasına kalkan oluşları tespit edilir. Fransız İhtilali sonrası milliyet ve milli olandaki modern içerikler üzerinden, yine Avrupa’daki din ile sivil kesim arasındaki travmalardan kaynaklanan bir takım marazi bakışları kendi tarih ve kimlik okumamıza aktarmamız bizi sadece kendimizden uzaklaştırmaya yarayacaktır. Yine Türk adını muhtelif saiklerle kullanmamayı tercih özellikle de bunu ilahiyat tasavvurları ile temellendirmek görüleceği üzere manasız ve çoğu kez kasıtlı olmaktadır. Hayatın olağan akışı ve tabiiliği içerisinde varoluşumuzu mevcudiyet içerisinden kavramak bizim için en faydalı ve bütünlük içerisinden kendimizi anlamamız sağlayacak yol gibi görünmektedir.
 
Memlûklerin Türk adı bir milleti ve o milletin tarihi muhtevasını, tarihi görevini izlediğimiz kavram duraklarından biridir. Süreklilik içindeki bütünlüğümüz bizim gelecekteki varlığımızın da mana ve mahiyeti açısından hayati önem taşır.

https://kafkassam.com/]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>SAHİPKIRAN EMİR TİMUR TARAFINDAN İZMİR&amp;apos;İN FETHİ: 2 ARALIK &amp;amp; Umut Berhan ŞEN</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/sahipkiran-emir-timur-tarafindan-izmirin-fethi-2-aralik-umut-berhan-sen</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/sahipkiran-emir-timur-tarafindan-izmirin-fethi-2-aralik-umut-berhan-sen</guid>
<description><![CDATA[ Anadolu’da Bizans İmparatorluğu’nun en önemli limanlarından olan İzmir, sonraki yıllarda Aydınoğulları ile Bizanslılar arasında birkaç defa el değiştirmiştir.  İzmir Malazgirt zaferinin ardından   1081 yılında Çaka Bey tarafından fethedildi ama Çaka Bey’in ölümünün ardından yeniden Bizanslıların eline geçmiştir. Aydınoğlu Umur Bey 1328’de İzmir’i tekrar fethetmiştir. Ancak o devirde Avrupa’nın en büyük askeri gücü olan St. Jean Şövalyeleri 1344’te Aydınoğlu Umur Bey’i mağlup ve şehit edip, şehri geri almıştır.

Ankara Savaşı sonrası Sahipkıran Emir Timur’un hedefi, St. Jean Şövalyeleri’nin işgali altında olan İzmir olmuştur. İzmir limanını ablukaya almış ve kaledeki müstahkemlere mancınıkla ateş topları fırlattırmıştır. Toplam mevcudu 15 bin civarı olan şövalyelerse oklar ve yanıcı roketlerle (o devirde fişek oku olarak tabir edilen)  mukavemette bulunmuştur. Şövalyeler iki hafta direndikten sonra dış surlar lağımlarla yıkılmış ve aşılabilmiştir. Mancınıkla yapılan bu ateş bombardımanı sonucunda binlerce şövalye de yok edilmiştir. Sonuç olarak, şehrin iç kalesinin alınması için Emir Timur 2 Aralık 1402 sabahı ordusuna genel taarruz emri vermiştir.

Devrin resmi Timurlu devlet tarihçisi Şerafeddin Ali Yezdi bizzat tanık olduğu kuşatmadan kendi kaleme aldığı Timur Zafername’sinde şu şekilde bahseder:

‘’Kuşatmada kullanılan mancınıklar ve koçbaşları surları ve kuleleri kırdı. Şövalyeler korkusuz tekerlekli oklar, neft çanakları, Rum ateşi, fişek okları ve taşlar atmayı hiç kesmediler. Bu arada öyle muazzam bir yağmur yağdı ki dünya ikinci bir tufanda helâk olup batacak gibi görünüyordu.’’

Emir Timur, kuşatmanın son günü sabahı kaledeki tünellere destek olan çalı çırpı yığınlarının yakılmasını emretmiştir. Bu sabotajın sonucu, surları imha eden ve savunmacıları moloz altında bırakan bir patlama olmuştur. Patlama sonrası açılan dev gediklerden Timur ve ordusu şehre girmeyi başarmıştır. Şehir içindeki göğüs göğse muharebe sonucu da tüm şövalyeler imha edilmiştir. Sivil halkın ise şehri terk etmesine izin verilmiştir. Papa 13. Benedictus tarafından yollanan tahliye gemilerine binen sivil halk fetihten hemen sonra şehri terk etmiştir.

SAHİPKIRAN Emir Timur, Osmanlı Devletinin defalarca kuşatıp alamadığı İzmir’i, 2 haftalık bir kuşatmadan sonra yaptığı başarılı taarruz sonucunda, Avrupa’nın en büyük askeri güçleri arasında sayılan, St. Jean Şövalyeleri’nin elinden almayı başarmıştır. Bu savaşta, Anadolu Türklüğü için çok büyük bir iç güvenlik tehdidi olan St. Jean şövalyeleri imha edilmiştir. Emir Timur’un bu zaferinden sonra 1919-1922 arası Yunan işgal dönemi dışında, İzmir’de kesintisiz Türk egemenliği kurulmuştur. Yenilmez denilen St. Jean Şövalyeleri’nin mağlup edilmesi Avrupa’da büyük korku yaratmıştır. Kuşkusuz Emir Timur bu büyük askeri gücü yok etmeseydi; Anadolu’daki Türk varlığına yönelik Bizans’tan sonraki büyük tehdit olan St. Jean Şövalyeleri muhtemeldir ki, 1453’teki İstanbul kuşatması sırasında Osmanlı ordusunu arkadan vurabilecek en büyük tehdit olacaktı. Emir Timur’un kazandığı bu büyük zafer ‘Gavur  İzmir’ imajını da yerle bir ederek, İzmir şehrine yeniden Türk mührünü vurmayı başarmıştır. Kuşatmanın ana kaynakları Timurlu devleti resmi tarihçisi İbn Arabşah ile Fars tarihçiler Şerafeddin Ali Yezdi ve Mirhand’dır. Ayrıca, St. Jean şövalyelerine ithafen, Giacomo Bosio tarafından 17. yy başlarında yazılan resmi tarihi de önemli bir kaynaktır.

İzmir’in Türkler tarafından yeniden fethi, Avrupa’da büyük bir şok ve korku dalgası yaratmıştır.  Timur’un askeri gücünün tüm Avrupa tarafından bilinmesini de sağlamıştır. İzmir’in fetih haberleri 28 Şubat 1403’te Aragon Kralı Martin’e Bizans kanalları aracılığıyla ulaşmıştır. O da aynı gün Kastilya Kralı 3. Enrique’ye Timur’u acımasızca eleştiren bir mektup yazmıştır. Mart ayında Papa 13. Benedictus’a Timur’a karşı bir Haçlı Seferi başlatma fikrini ileri sürmüştür. Ancak Avrupa’da Timur’a yönelik genel tavır onunla asla savaşmama üzerine olmuştur. Zira, Timur yıllardır Bizans İmparatorluğu’nun  ve tüm Haçlılar’ın başına bela olan Osmanlı gibi yenilmez bir gücü mağlup etmişti.

Konuyla ilgili okuma tavsiyesi:

-SAHİPKIRAN Emir Timur, Umut Berhan ŞEN, Atayurt Yayınevi, 2019, Ankara.

-Timur ve Devleti, Prof. Dr. İsmail AKA, TTK Yayınları, 1991, Ankara.

Umut Berhan ŞEN
Sahipkıran Stratejik Araştırmalar Merkezi – SASAM – Güçlü ...
http://sahipkiran.org ]]></description>
<enclosure url="http://www.tarihistan.org/images/haberler/2020/12/sahipkiran-emir-timur-tarafindan-izmir-in-fethi-2-aralik.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:42 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>SAHİPKIRAN, EMİR, TİMUR, TARAFINDAN, İZMİRİN, FETHİ:, ARALIK, Umut, Berhan, ŞEN</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[Anadolu’da Bizans İmparatorluğu’nun en önemli limanlarından olan İzmir, sonraki yıllarda Aydınoğulları ile Bizanslılar arasında birkaç defa el değiştirmiştir.  İzmir Malazgirt zaferinin ardından   1081 yılında Çaka Bey tarafından fethedildi ama Çaka Bey’in ölümünün ardından yeniden Bizanslıların eline geçmiştir. Aydınoğlu Umur Bey 1328’de İzmir’i tekrar fethetmiştir. Ancak o devirde Avrupa’nın en büyük askeri gücü olan St. Jean Şövalyeleri 1344’te Aydınoğlu Umur Bey’i mağlup ve şehit edip, şehri geri almıştır.

Ankara Savaşı sonrası Sahipkıran Emir Timur’un hedefi, St. Jean Şövalyeleri’nin işgali altında olan İzmir olmuştur. İzmir limanını ablukaya almış ve kaledeki müstahkemlere mancınıkla ateş topları fırlattırmıştır. Toplam mevcudu 15 bin civarı olan şövalyelerse oklar ve yanıcı roketlerle (o devirde fişek oku olarak tabir edilen)  mukavemette bulunmuştur. Şövalyeler iki hafta direndikten sonra dış surlar lağımlarla yıkılmış ve aşılabilmiştir. Mancınıkla yapılan bu ateş bombardımanı sonucunda binlerce şövalye de yok edilmiştir. Sonuç olarak, şehrin iç kalesinin alınması için Emir Timur 2 Aralık 1402 sabahı ordusuna genel taarruz emri vermiştir.

Devrin resmi Timurlu devlet tarihçisi Şerafeddin Ali Yezdi bizzat tanık olduğu kuşatmadan kendi kaleme aldığı Timur Zafername’sinde şu şekilde bahseder:

‘’Kuşatmada kullanılan mancınıklar ve koçbaşları surları ve kuleleri kırdı. Şövalyeler korkusuz tekerlekli oklar, neft çanakları, Rum ateşi, fişek okları ve taşlar atmayı hiç kesmediler. Bu arada öyle muazzam bir yağmur yağdı ki dünya ikinci bir tufanda helâk olup batacak gibi görünüyordu.’’

Emir Timur, kuşatmanın son günü sabahı kaledeki tünellere destek olan çalı çırpı yığınlarının yakılmasını emretmiştir. Bu sabotajın sonucu, surları imha eden ve savunmacıları moloz altında bırakan bir patlama olmuştur. Patlama sonrası açılan dev gediklerden Timur ve ordusu şehre girmeyi başarmıştır. Şehir içindeki göğüs göğse muharebe sonucu da tüm şövalyeler imha edilmiştir. Sivil halkın ise şehri terk etmesine izin verilmiştir. Papa 13. Benedictus tarafından yollanan tahliye gemilerine binen sivil halk fetihten hemen sonra şehri terk etmiştir.

SAHİPKIRAN Emir Timur, Osmanlı Devletinin defalarca kuşatıp alamadığı İzmir’i, 2 haftalık bir kuşatmadan sonra yaptığı başarılı taarruz sonucunda, Avrupa’nın en büyük askeri güçleri arasında sayılan, St. Jean Şövalyeleri’nin elinden almayı başarmıştır. Bu savaşta, Anadolu Türklüğü için çok büyük bir iç güvenlik tehdidi olan St. Jean şövalyeleri imha edilmiştir. Emir Timur’un bu zaferinden sonra 1919-1922 arası Yunan işgal dönemi dışında, İzmir’de kesintisiz Türk egemenliği kurulmuştur. Yenilmez denilen St. Jean Şövalyeleri’nin mağlup edilmesi Avrupa’da büyük korku yaratmıştır. Kuşkusuz Emir Timur bu büyük askeri gücü yok etmeseydi; Anadolu’daki Türk varlığına yönelik Bizans’tan sonraki büyük tehdit olan St. Jean Şövalyeleri muhtemeldir ki, 1453’teki İstanbul kuşatması sırasında Osmanlı ordusunu arkadan vurabilecek en büyük tehdit olacaktı. Emir Timur’un kazandığı bu büyük zafer ‘Gavur  İzmir’ imajını da yerle bir ederek, İzmir şehrine yeniden Türk mührünü vurmayı başarmıştır. Kuşatmanın ana kaynakları Timurlu devleti resmi tarihçisi İbn Arabşah ile Fars tarihçiler Şerafeddin Ali Yezdi ve Mirhand’dır. Ayrıca, St. Jean şövalyelerine ithafen, Giacomo Bosio tarafından 17. yy başlarında yazılan resmi tarihi de önemli bir kaynaktır.

İzmir’in Türkler tarafından yeniden fethi, Avrupa’da büyük bir şok ve korku dalgası yaratmıştır.  Timur’un askeri gücünün tüm Avrupa tarafından bilinmesini de sağlamıştır. İzmir’in fetih haberleri 28 Şubat 1403’te Aragon Kralı Martin’e Bizans kanalları aracılığıyla ulaşmıştır. O da aynı gün Kastilya Kralı 3. Enrique’ye Timur’u acımasızca eleştiren bir mektup yazmıştır. Mart ayında Papa 13. Benedictus’a Timur’a karşı bir Haçlı Seferi başlatma fikrini ileri sürmüştür. Ancak Avrupa’da Timur’a yönelik genel tavır onunla asla savaşmama üzerine olmuştur. Zira, Timur yıllardır Bizans İmparatorluğu’nun  ve tüm Haçlılar’ın başına bela olan Osmanlı gibi yenilmez bir gücü mağlup etmişti.

Konuyla ilgili okuma tavsiyesi:

-SAHİPKIRAN Emir Timur, Umut Berhan ŞEN, Atayurt Yayınevi, 2019, Ankara.

-Timur ve Devleti, Prof. Dr. İsmail AKA, TTK Yayınları, 1991, Ankara.

Umut Berhan ŞEN
Sahipkıran Stratejik Araştırmalar Merkezi – SASAM – Güçlü ...
http://sahipkiran.org]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Kırım Ahali Cumhuriyeti 1917&amp;amp;2017 Yüzyıllık Tatar Medeniyeti &amp;amp;I&amp;amp; Yazar: Kerem GÜNEL</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/kirim-ahali-cumhuriyeti-19172017-yuzyillik-tatar-medeniyeti-i-yazar-kerem-gunel</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/kirim-ahali-cumhuriyeti-19172017-yuzyillik-tatar-medeniyeti-i-yazar-kerem-gunel</guid>
<description><![CDATA[ Kırım Ahali Cumhuriyeti 1917-2017 Yüzyıllık Tatar Medeniyeti-I


Kırım Karadeniz’in kuzeyinde yer alan tarihi yarım ada… Türkler’in kutlu yurdu… Çok uzun yıllar boyu Avrasya’nın kalbi, anahtarı, kalpgahı…

Cengiz fırtınası, Timur efsanesi, Nogay Ordası, Batu,Berke, Orda Seçen, Baybars, Toktagan Han, Kırım Giray, Mengli Giray, Bora Gazi Giray, Devlet Giray ‘’Taht Algan’’, Kaplan Giray, İsmail Gaspıralı, Velican İbrahim, Numan Çelebi Cihan, Cafer Seydahmet ve daha niceleri adlarını anmadığım ya da adları unutulmuş kahramanlar diyarı …

Bu diyar tarihin tozlu sayfalarında kalmış hak ettiği değeri almayı bekleyen birçok Alplerin, batırların diyarı Yeşil Ada nazlı Kırım, güzel Kırım…

Kara günler Şahin Giray’ın hanlığı zamanına denk geldi. Hanlık Suvorov ve Potemkin’in saldırıları ve Yekatarina’nın oyunları daha fazla direnemeyecekti. 1783 yılında tamamen Rus toprağı olacak ve ilhak edilerek Türk tarihine kara bir leke olarak düşerken oradan kutlu bir ses duyuldu. Göç… Tıpkı Göç destanında olduğu gibi…

Ruslar’ın propagandası ve göz korkutucu siyasetleri etkisini gösterdi. Halk Ak topraklar dediği İstanbul’a ve Karadeniz kıyılarına akın akın göç etmeye başladı. Çoğu yollarda haremiler tarafından soyuldu, öldürüldü. Ya da Karadenizin karanlık sularına gömüldü. Bu domino etkisi yapan vurgunun sonuçları ağır olacaktı.

Kırım’dan göç edenleri bekleyen birçok tehlikeler varken kalanlarıysa göç edenlerin üzüntüsü mü, işgalin etkisi mi etkilesin ne yapsınlardı? Bir Tatar şını der ki ‘’ kara künler keşmege bek az kaldı allay’’… Gerçekten kara günler geçiyor muydu? Bu millet İsmail Gaspıralı beyi yetiştirecekti. Onun yaktığı ateş ile “Dilde, İşte, Fikirde birlik” ülküsü yüreklerde çınlıyordu. Bu avaz tüm Asya’da duyuldu.

Yıllar geçerken acun yeni bir cenge hazırlanıyordu.

Tarihe 1. Cihan Savaşı olarak geçecekti. Kırım Hanlığının Rusya’ya ilhak edilmesinin ardından 134 yıl geçtikten sonra, gelinen 1917 yılı Rusya’sında, Kırım Tatarlarının bağımsızlıklarına gidecek yol için gerekli şartlar oluşmuştu.

Rusya’da meydana gelen devrimle sarsılan ve yıkılan Çarlık rejiminin zayıflaması ile bu çerçevede Kırım’da da arayışlar başlayarak, birçok toplantılar yapılmış, nihayetinde 1500 delegenin katılımı ile 25 Mart 1917 tarihinde Akmescit’te yapılan Kırım Müslümanları Vekilleri Kongresinde, 50 kişilik “Kırım Müslümanları Merkezi İcra Komitesi”nin kurulması, Müslüman Vakıfların bir müdürlüğe bağlanması, Kırım’da Muhtar bir idarenin kurulması için Kurultay toplanması ve bu Kerson’da bulunan Kırım Tatarlarından oluşan Atlı Alayın Kırım’a getirilmesi için Kırım Müslümanları Merkezi İcra Komitesi’nce Cafer Seydahmet yetkilendirilmişti.

Cafer Seydahmet askerlerin komutanlarının hiçbirisi Tatar olmamasına rağmen izlediği stratejiyle Atlı alayın Kırım’a gelmesini sağlamıştır. Köstenceli Tatarları’nda bulunduğu kuvvetler Kırım’da toplanmış ve 20 yaş üstü tüm kadın ve erkekler gizli oy kullanarak milletvekillerini seçmeye başladılar.

Tuncer Kalkay’ın da belirttiği gibi Cafer Bey anılarında bu durumu şöyle anlatıyordu ; “Kırım Türklerinin tarihinin en önemli noktası KURULTAY kelimesi ile onun mefhumu ile canlandırmaya kalkışmaları çok manalı bir hareketti. Kurultay seçimlerinde yataklarında hasta yatanların, yürüyemez halde bulunan ihtiyarların çocuklarına: “Sizlere hakkımızı helal etmeyiz!” diye kendilerini seçim sandıklarına götürdükleri görüldü.

Kurultay!…

Türkün ruhunda bu kelimenin ne inanılmaz mucizeli tesiri, ne eşsiz kudreti varmış… O zaman ki nüfusa oranlandığında %90’lara varan bir katılım söz konusu oldu.

Kurultay Milletvekilliği için bütün Kırım’da yapılan seçimler için Yalta, Akmescit, Kefe, Kezlev ve Or Kapı olmak üzere 5 seçim bölgesi belirlenmişti. Seçimler neticesinde Yalta’dan 24, Akmescit’ten 19, Kefe’den 16, Kezlev’den 11 ve Or Kapı’dan 6 olmak üzere, 5’i kadın toplam 76 Kurultay Milletvekili seçilmişti

Kırım Tatar Milli Kurultayı seçimleri gerek Türk, gerekse İslam dünyasında tam demokratik usullerle gerçekleştirilen ilk parlamento seçimleriydi. Yukarıda ki ikinci fotoğrafta da görüldüğü gibi o gün Kırım’da Ötüken yine dirilmiş, Tatarlar’ın nigahbanı, Ergenekon’u oldu.

Halk o gün çok mutluydu.

Bahçesaray’a her yerden konaklar, misafirler gelmiş, kartlar çocuklarına; ‘’Bugünü göremezsek hakkımızı helal etmeyiz’’ diye tembihlediler. Arşa yükselen seslerle, dualarla, sarsılmaz çelik iradenin sesi yankılanmaktaydı.

Kurultayın Bahçesaray’da toplanması ve ilk resmi acılışın Hansaray’ın Divan Odasında yapılmasına karar verilmesinde, siyasi hareketin bu milli karakteri rol oynamıştı. Namazdan sonra, Kurultay Milletvekilleri Divan Odasına geçerken bando, Çelebi Cihan’ın “Ant Etkenmen” marşını çalıyordu.

Kabul edilen Anayasaya göre; her milletin kendi kaderini kendisi tayin hakkı kabul ediliyor ve “Kırım Ahali Cumhuriyeti” (Kırım Demokratik Cumhuriyeti) ilan ediliyordu. Parlamento, aynı gün ilk Kırım Tatar Hükümetini kurma görevini sabık Kırım Müftüsü ve Kırım Müslümanları Merkezi ]]></description>
<enclosure url="http://www.tarihistan.org/images/haberler/2020/12/kirim-ahali-cumhuriyeti-1917-2017-yuzyillik-tatar-medeniyeti-i-yazar-kerem-gunel.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:42 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Kırım, Ahali, Cumhuriyeti, 1917&amp;2017, Yüzyıllık, Tatar, Medeniyeti, &amp;I&amp;, Yazar:, Kerem, GÜNEL</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[Kırım Ahali Cumhuriyeti 1917-2017 Yüzyıllık Tatar Medeniyeti-I


Kırım Karadeniz’in kuzeyinde yer alan tarihi yarım ada… Türkler’in kutlu yurdu… Çok uzun yıllar boyu Avrasya’nın kalbi, anahtarı, kalpgahı…

Cengiz fırtınası, Timur efsanesi, Nogay Ordası, Batu,Berke, Orda Seçen, Baybars, Toktagan Han, Kırım Giray, Mengli Giray, Bora Gazi Giray, Devlet Giray ‘’Taht Algan’’, Kaplan Giray, İsmail Gaspıralı, Velican İbrahim, Numan Çelebi Cihan, Cafer Seydahmet ve daha niceleri adlarını anmadığım ya da adları unutulmuş kahramanlar diyarı …

Bu diyar tarihin tozlu sayfalarında kalmış hak ettiği değeri almayı bekleyen birçok Alplerin, batırların diyarı Yeşil Ada nazlı Kırım, güzel Kırım…

Kara günler Şahin Giray’ın hanlığı zamanına denk geldi. Hanlık Suvorov ve Potemkin’in saldırıları ve Yekatarina’nın oyunları daha fazla direnemeyecekti. 1783 yılında tamamen Rus toprağı olacak ve ilhak edilerek Türk tarihine kara bir leke olarak düşerken oradan kutlu bir ses duyuldu. Göç… Tıpkı Göç destanında olduğu gibi…

Ruslar’ın propagandası ve göz korkutucu siyasetleri etkisini gösterdi. Halk Ak topraklar dediği İstanbul’a ve Karadeniz kıyılarına akın akın göç etmeye başladı. Çoğu yollarda haremiler tarafından soyuldu, öldürüldü. Ya da Karadenizin karanlık sularına gömüldü. Bu domino etkisi yapan vurgunun sonuçları ağır olacaktı.

Kırım’dan göç edenleri bekleyen birçok tehlikeler varken kalanlarıysa göç edenlerin üzüntüsü mü, işgalin etkisi mi etkilesin ne yapsınlardı? Bir Tatar şını der ki ‘’ kara künler keşmege bek az kaldı allay’’… Gerçekten kara günler geçiyor muydu? Bu millet İsmail Gaspıralı beyi yetiştirecekti. Onun yaktığı ateş ile “Dilde, İşte, Fikirde birlik” ülküsü yüreklerde çınlıyordu. Bu avaz tüm Asya’da duyuldu.

Yıllar geçerken acun yeni bir cenge hazırlanıyordu.

Tarihe 1. Cihan Savaşı olarak geçecekti. Kırım Hanlığının Rusya’ya ilhak edilmesinin ardından 134 yıl geçtikten sonra, gelinen 1917 yılı Rusya’sında, Kırım Tatarlarının bağımsızlıklarına gidecek yol için gerekli şartlar oluşmuştu.

Rusya’da meydana gelen devrimle sarsılan ve yıkılan Çarlık rejiminin zayıflaması ile bu çerçevede Kırım’da da arayışlar başlayarak, birçok toplantılar yapılmış, nihayetinde 1500 delegenin katılımı ile 25 Mart 1917 tarihinde Akmescit’te yapılan Kırım Müslümanları Vekilleri Kongresinde, 50 kişilik “Kırım Müslümanları Merkezi İcra Komitesi”nin kurulması, Müslüman Vakıfların bir müdürlüğe bağlanması, Kırım’da Muhtar bir idarenin kurulması için Kurultay toplanması ve bu Kerson’da bulunan Kırım Tatarlarından oluşan Atlı Alayın Kırım’a getirilmesi için Kırım Müslümanları Merkezi İcra Komitesi’nce Cafer Seydahmet yetkilendirilmişti.

Cafer Seydahmet askerlerin komutanlarının hiçbirisi Tatar olmamasına rağmen izlediği stratejiyle Atlı alayın Kırım’a gelmesini sağlamıştır. Köstenceli Tatarları’nda bulunduğu kuvvetler Kırım’da toplanmış ve 20 yaş üstü tüm kadın ve erkekler gizli oy kullanarak milletvekillerini seçmeye başladılar.

Tuncer Kalkay’ın da belirttiği gibi Cafer Bey anılarında bu durumu şöyle anlatıyordu ; “Kırım Türklerinin tarihinin en önemli noktası KURULTAY kelimesi ile onun mefhumu ile canlandırmaya kalkışmaları çok manalı bir hareketti. Kurultay seçimlerinde yataklarında hasta yatanların, yürüyemez halde bulunan ihtiyarların çocuklarına: “Sizlere hakkımızı helal etmeyiz!” diye kendilerini seçim sandıklarına götürdükleri görüldü.

Kurultay!…

Türkün ruhunda bu kelimenin ne inanılmaz mucizeli tesiri, ne eşsiz kudreti varmış… O zaman ki nüfusa oranlandığında %90’lara varan bir katılım söz konusu oldu.

Kurultay Milletvekilliği için bütün Kırım’da yapılan seçimler için Yalta, Akmescit, Kefe, Kezlev ve Or Kapı olmak üzere 5 seçim bölgesi belirlenmişti. Seçimler neticesinde Yalta’dan 24, Akmescit’ten 19, Kefe’den 16, Kezlev’den 11 ve Or Kapı’dan 6 olmak üzere, 5’i kadın toplam 76 Kurultay Milletvekili seçilmişti

Kırım Tatar Milli Kurultayı seçimleri gerek Türk, gerekse İslam dünyasında tam demokratik usullerle gerçekleştirilen ilk parlamento seçimleriydi. Yukarıda ki ikinci fotoğrafta da görüldüğü gibi o gün Kırım’da Ötüken yine dirilmiş, Tatarlar’ın nigahbanı, Ergenekon’u oldu.

Halk o gün çok mutluydu.

Bahçesaray’a her yerden konaklar, misafirler gelmiş, kartlar çocuklarına; ‘’Bugünü göremezsek hakkımızı helal etmeyiz’’ diye tembihlediler. Arşa yükselen seslerle, dualarla, sarsılmaz çelik iradenin sesi yankılanmaktaydı.

Kurultayın Bahçesaray’da toplanması ve ilk resmi acılışın Hansaray’ın Divan Odasında yapılmasına karar verilmesinde, siyasi hareketin bu milli karakteri rol oynamıştı. Namazdan sonra, Kurultay Milletvekilleri Divan Odasına geçerken bando, Çelebi Cihan’ın “Ant Etkenmen” marşını çalıyordu.

Kabul edilen Anayasaya göre; her milletin kendi kaderini kendisi tayin hakkı kabul ediliyor ve “Kırım Ahali Cumhuriyeti” (Kırım Demokratik Cumhuriyeti) ilan ediliyordu. Parlamento, aynı gün ilk Kırım Tatar Hükümetini kurma görevini sabık Kırım Müftüsü ve Kırım Müslümanları Merkezi İcra Komitesi Başkanı Numan Çelebi Cihan’a verildi.

Nihayetinde Kırım Tatarlarının istiklalini ilan edecek olan 1. Kırım Tatar Milli Kurultayı’nın açılışı, 9 Aralık 1917 tarihinde Kırım Tatarlarının tarihi başşehri Bahçesaray’da muhteşem bir coşku eşliğinde toplanarak gerçekleştirilmişti.

Milli Hükümet Başkanı merhum şehit Numan Çelebi Bey’in çabalarıyla kurulan bu kısa süreli hükümet Türk Dünyası tarihi ve Türk demokrasi tarihi açısından gerekse Kırım Tatarlarının tarihi ve istiklal mücadelesi açısından incelenmesi gereken bir konudur.

Numan Çelebi Cihan ve arkadaşlarına ne olduğu, başlarına geldiği ve ahvalin durumu hakkında gelecek yazımızda devam edeceğim. Sözlerimi bu yiğit Türk evladının yazmış olduğu Kırım Milli Marşı’nın sözleriyle bitirmek benim için kıvanç duyulacak bir durumdur:

Ant Etkenmen

Ant etkenmen milletimniñ yarasını sarmağa

Nasıl olsun eki qardaş birbirini körmesin?

Onlar içün ökünmesem, muğaymasam, yaşasam

Közlerimden aqqan yaşlar derya-deniz qan bolsun.

***

Ant etkenmen şu qaranğı yurtqa şavle sepmege,

Nasıl bolsun bu zavallı qardaşlarım iñlesin?

Bunu körüp buvsanmasam muğaymasam, yanmasam

Yuregimde qara qanlar qaynamasın, qurusun.

***

Ant etkenmen, söz bergenmen millet içün ölmege

Bilip, körüp, milletimniñ köz yaşını silmege.

Bilmey körmey, biñ yaşasam, qurultaylı han bolsam,

Kene bir kun mezarcılar kelir meni kömmege.

Numan Çelebi CİHAN -1917 Kırım

Yazar: Kerem GÜNEL

MATURİDİ YESEVİ OTAĞI - İlmi ve Kelami Araştırmalar Derneği]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>İslamiyet Öncesi Türklerin Ana Yurt Meselesi Ve Bozkır Kültürü Faktörü &amp;amp; Umut Güner</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/islamiyet-oncesi-turklerin-ana-yurt-meselesi-ve-bozkir-kulturu-faktoeru-umut-guner</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/islamiyet-oncesi-turklerin-ana-yurt-meselesi-ve-bozkir-kulturu-faktoeru-umut-guner</guid>
<description><![CDATA[ Tarihi süreçte devlet ve toplumlar hayat alanı buldukları ve vâr oldukları coğrafya ve topraklarda sahip oldukları imkanlar çerçevesinde bir hayat inşa edebilme imkanı bulmuşlardır. Bu sebeple özellikle toprak verimi, iklim çeşitliliği, su kaynakları gibi başat faktörler devlet ve toplumların tarihi tecrübeleri ile sosyal ve ekonomik hayatları hususunda belirleyici olmuştur.

-Bu minvalde düşünüldüğünde ve Orta Asya Türk yurtlarının coğrafi yapısı incelendiğinde hâkim bir bozkır kültürünün oluştuğu gözlemlenmiştir. Özellikle bozkır ikliminin sertliğinin Hun ve Göktürk toplumlarının ekonomik ve sosyal hayatı üzerinde derin bir etkisi olmuştur.

Hun ve Göktürk devletleri ve tabası bozkır ikliminin zararlarını en aza indirebilmek ve hayat alanı bulmak için özellikle ırmak ve göl gibi su kaynakları ile hayvanları için verimli otlakları bulunan bölgelerde yerleşim yerleri kurmuşlardır.

Umut Güner Tarafından Yazılmıştır.

Ansiklopedi
https://www.eansiklopedi.com ]]></description>
<enclosure url="http://www.tarihistan.org/images/haberler/2021/04/islamiyet-oncesi-turklerin-ana-yurt-meselesi-ve-bozkir-kulturu-faktoru-umut-guner.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:42 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>İslamiyet, Öncesi, Türklerin, Ana, Yurt, Meselesi, Bozkır, Kültürü, Faktörü, Umut, Güner</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[Tarihi süreçte devlet ve toplumlar hayat alanı buldukları ve vâr oldukları coğrafya ve topraklarda sahip oldukları imkanlar çerçevesinde bir hayat inşa edebilme imkanı bulmuşlardır. Bu sebeple özellikle toprak verimi, iklim çeşitliliği, su kaynakları gibi başat faktörler devlet ve toplumların tarihi tecrübeleri ile sosyal ve ekonomik hayatları hususunda belirleyici olmuştur.

-Bu minvalde düşünüldüğünde ve Orta Asya Türk yurtlarının coğrafi yapısı incelendiğinde hâkim bir bozkır kültürünün oluştuğu gözlemlenmiştir. Özellikle bozkır ikliminin sertliğinin Hun ve Göktürk toplumlarının ekonomik ve sosyal hayatı üzerinde derin bir etkisi olmuştur.

Hun ve Göktürk devletleri ve tabası bozkır ikliminin zararlarını en aza indirebilmek ve hayat alanı bulmak için özellikle ırmak ve göl gibi su kaynakları ile hayvanları için verimli otlakları bulunan bölgelerde yerleşim yerleri kurmuşlardır.

Umut Güner Tarafından Yazılmıştır.

Ansiklopedi
https://www.eansiklopedi.com]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Hun Ve Göktürk Döneminde Sanayi &amp;amp; Umut Güner</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/hun-ve-goekturk-doeneminde-sanayi-umut-guner</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/hun-ve-goekturk-doeneminde-sanayi-umut-guner</guid>
<description><![CDATA[ Hun Ve Göktürk Döneminde Sanayi


Hun ve Göktürkler döneminde bozkırın onlara verdiği imkanlar ile sınırlıda olsa kendilerine özgü imkanlar ile belirli bir sanayi tesis ettikleri aşikardır. Nitekim Türk ve İran halklarının geleneksel sanatları olan halıcılık, kilim ve çadırlarda yaşamaları dolayısı ile keçecilik önemli bir sanayi faaliyeti olarak bu dönemde karşımıza çıkmaktadır.

Demircilik bozkır kavimleri için oldukça önemliydi. Nitekim demir işçiliğinde Orta Asya bozkır kavimlerinin ünü muhtelif bölgelere yayılmıştı. Özellikle at ve hayvancılık ile ile ilgili gerekli çelik ve madenlerin üretimi yapılmaktaydı. Keza tarımsal üretim için gerekli olan orak, saban gibi ürünlerinde sanayii üretimi yapılmaktaydı.

Nitekim Hun ve Göktürkler komşularına göre daha gelişmiş bir harp sanayine sahiptiler. Mükemmel derecede kılıç, kalkan, kargı, mızrak ve temren imal edilirdi.  Özellikle de Hunlar arasında mahir marangozlar bulunmaktaydı, bu marangozlar masa, sandalye, koltuk ve dolap yapmaktaydılar.

Umut Güner Tarafından Yazlmıştır.

Ansiklopedi
https://www.eansiklopedi.com ]]></description>
<enclosure url="http://www.tarihistan.org/images/haberler/2021/04/hun-ve-gokturk-doneminde-sanayi-umut-guner.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:42 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Hun, Göktürk, Döneminde, Sanayi, Umut, Güner</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[Hun Ve Göktürk Döneminde Sanayi


Hun ve Göktürkler döneminde bozkırın onlara verdiği imkanlar ile sınırlıda olsa kendilerine özgü imkanlar ile belirli bir sanayi tesis ettikleri aşikardır. Nitekim Türk ve İran halklarının geleneksel sanatları olan halıcılık, kilim ve çadırlarda yaşamaları dolayısı ile keçecilik önemli bir sanayi faaliyeti olarak bu dönemde karşımıza çıkmaktadır.

Demircilik bozkır kavimleri için oldukça önemliydi. Nitekim demir işçiliğinde Orta Asya bozkır kavimlerinin ünü muhtelif bölgelere yayılmıştı. Özellikle at ve hayvancılık ile ile ilgili gerekli çelik ve madenlerin üretimi yapılmaktaydı. Keza tarımsal üretim için gerekli olan orak, saban gibi ürünlerinde sanayii üretimi yapılmaktaydı.

Nitekim Hun ve Göktürkler komşularına göre daha gelişmiş bir harp sanayine sahiptiler. Mükemmel derecede kılıç, kalkan, kargı, mızrak ve temren imal edilirdi.  Özellikle de Hunlar arasında mahir marangozlar bulunmaktaydı, bu marangozlar masa, sandalye, koltuk ve dolap yapmaktaydılar.

Umut Güner Tarafından Yazlmıştır.

Ansiklopedi
https://www.eansiklopedi.com]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Türk adının gerçek anlamı / Güneyhan Rüzgar</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/turk-adinin-gercek-anlami-guneyhan-ruzgar</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/turk-adinin-gercek-anlami-guneyhan-ruzgar</guid>
<description><![CDATA[ Öncelikle emreler emresi Yunus&#039;un deyişiyle &quot;Gelin tanış olalım&quot;. Ben kendisini Türklüğe koşulsuz bir sevgiyle adamış bir Türklükbilimciyim. Pekiyi, Türklükbilimci ne iş yapar? ]]></description>
<enclosure url="http://www.tarihistan.org/images/haberler/2022/01/turk-adinin-gercek-anlami-guneyhan-ruzgar.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:42 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Türk, adının, gerçek, anlamı, Güneyhan, Rüzgar</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[Türklük bilimcinin tek ve biricik uğraşı Türklüktür. Türklüğü tüm yönleriyle inceleyip anlamak ve ulaştığı sonuçları yansız bir biçimde gerçeğe uygun olarak açıklamak bir Türklük bilimcinin birincil sorumluluğudur. Bu uğraş, çokça emek isteyen çetin bir eylem olduğu kadar aynı zamanda değerli bir yolculuktur.

Elimden geldiğince sizi de ortak etmeye çalışacağım bu yolculukta ilk durağımız Türk adının anlamı olacak.

Hiç düşündünüz mü, Türk adının gerçek anlamını?

Sizce Türküz derken, atalarımızın deyimiyle "Yağız Yer"e nasıl bir ileti gönderiyoruz, biliyor musunuz?

Gelin birlikte anlayalım.

Kaşgarlı Mahmut Türk sözcüğünü "güçlü" "olgun" olarak açıklarken, örneğin Farslar "güzel" anlamında kullanırlar. Bu türden yakıştırmalara dilbilimde "halk etimolojisi" denir. Ne yazık ki, bilimsel gerçeklerle ilgisi yoktur.

Uzun bilimsel çözümlemelere girişmeden çok yalın bir biçimde konuyu ele alacağım.

Dediğim gibi bu yolculukta birlikteyiz. Birlikte düşüneceğiz.

Türk sözcüğünün Köktürkçedeki söylenişi "Türük" biçimindedir. İki hecelidir. İki heceli bu söyleyiş, Türk sözcüğünün kökünü bize sezdirir. Şöyle ki, "yanmak"tan nasıl "yanık", "sönmek"ten nasıl "sönük" türetildiyse "türemek"ten de "Türük" türetilmiştir. Dolayısıyla, sözcüğümüzün birincil anlamı "türemiş" demektir. Ancak sözcükler doğdukları gibi kalmazlar. Zamanla aktarımlar, yakıştırmalar ve bağdaştırmalar yoluyla özgeleşip başkalaşarak yeni yeni anlamlar kazanırlar.

Düz mantıkla yaklaşırsak Türk sözcüğünün aktarma yoluyla kazandığı anlam "insan"dır. Nasıl ki, bir ağacın tohumundan yine ağaç, bir atın soyundan yine at türüyorsa, insandan türeyen de yine insan olacaktır.

Türkler komşuları kendilerine "Siz kimsiniz?" diye sorduğunda aslında kendi dillerinde "Biz insanız" diyorlardı.

Türk sözcüğünün anlamı bu kadar açık ve durudur.

Türkler ortaya çıktıkları ilk günden beri, kendilerine "insan"dan daha yüce bir ad takınmamışlardır. Bilinçaltımızda gizlenen bu yalın gerçekten dolayı, Türkler için Türk olmanın ön koşulu - soyca Türk olmak ve Türkçe konuşmak dışında - çağlar boyu atalarımızca "erdem" kavramıyla bayraklaştırılan insanlık değerlerine bağlı yaşamaktır.

Türklük soyundan gelmekle övündüğümüz atalarımızın çağlar boyu damıta damıta bugünlere taşıdığı yüksek bir insanlık ülküsüdür. Bu ülkü ise, en yetkin biçimiyle ulu önderimiz Atatürk'ün kişiliğinde anıtlaşmıştır. Nasıl ki, Türkçeyi diriltmeye bir başına Orkun Yazıtları yeterliyse, Türk kimliğini diriltmeye de Atatürk'ün kişiliği yeterlidir.

Türklüğün gerçek "Kızıl Elma"sı da uygarlık ve insanlıkta yükselip yücelerek, bütün bir insanlığa her alanda öncü olmaktır.

Türklük her şeyden önce bireyleri insanlıkta birleştirip bütünleştiren yüksek bir bilinçtir. Kaynağı uygarlıktır. Atatürk boşuna "Türkiye Cumhuriyeti'nin temeli kültürdür" dememiştir.

Geçmişimizin ve atalarımızın bize yüklediği sorumluluk, diğer ulusların çocuklarının yüklendiği sorumluluktan daha ağırdır. Çünkü bizler, her "Türküm" deyişinde, bütün bir yeryüzüne "Ben insanım" iletisini gönderen bir ulusun çocuklarıyız. Yalnızca kendi ulusumuza karşı değil, bütün bir insanlığa karşı da sorumlu olduğumuzu bilmeliyiz.

Bir Türkün başlıca ödevi, durmadan çalışıp Türk ulusunu yükseltip yücelterek, Türklüğün ve dahi Türkçenin öncülüğünde bütün bir insanlığı, barış ve kardeşlik sofrasında uygarlıkla bütünleştirmektir. Atatürk'ün Türklüğe gösterdiği hedef, Oğuz Kağan'dan bize miras kalan ülkü budur.

Bugüne dek övünçle andığınız Türk adını, daha da büyük bir onurla anmanız ve taşımanız dileğiyle…

Ne Mutlu Türküm Diyene!

Haber Giriş: 6 Kasım 2021 Cumartesi - 10:54
https://www.yenicaggazetesi.com.tr/konuk-kalem-haberleri-85hk.htm]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Türklerde kadın / Güneyhan Rüzgar</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/turklerde-kadin-guneyhan-ruzgar</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/turklerde-kadin-guneyhan-ruzgar</guid>
<description><![CDATA[ Öncelikle emreler emresi Yunus&#039;un deyişiyle &quot;Gelin tanış olalım&quot;. Ben kendisini Türklüğe koşulsuz bir sevgiyle adamış bir Türklükbilimciyim. Pekiyi, Türklükbilimci ne iş yapar? ]]></description>
<enclosure url="http://www.tarihistan.org/images/haberler/2022/01/turklerde-kadin-guneyhan-ruzgar.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:42 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Türklerde, kadın, Güneyhan, Rüzgar</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[Orta Anadolu’nun bozkırlarında ya da Doğu’nun yalçın dağlarla dolu yüksek yaylalarında gezindiniz mi bilmem. Orta ve Doğu Anadolu, Türkeli’ne benzer. Gözünüzün önüne kişioğlunda sonsuzluk duygusu uyandıran uçsuz bucaksız, ağaçsız, ot bitmez topraklar getirin. Türkeli’nin göbeğindesiniz.

Türkeli’nde dağların doruklarından yamaçlara indikçe kayın ağırlıklı orman kuşağı bozkıra, bozkırsa yamaçlardan düze Doğu Türkeli’nin içlerine uzandıkça çöle döner. Sibirya’da ise taygalara uzanır.

Çok kısa bir mesafede bile yalnızca hava değil iklim, bitki örtüsü ve yaşam biçimi büsbütün değişir.

Türklerin doğdukları coğrafya işte böylesine çetindir.

Bozkır güvencenin olmadığı bir yerdir. Ne yaparsanız yapın çıplaklık duygusundan kurtulamazsınız. Sürekli çevrenizi kollarsınız. Gizlenebileceğiniz sığınabileceğiniz bir yer yoktur. Savunmasızsınızdır.

Güvensizlik ve savunmasızlık duygusu Türklerin tüm kişiliğini, davranış yapısını, yaşama bakışını kökünden biçimlendirmiştir.

Bozkırın acımasızlığında herkes, her an, her türlü olasılığa karşı hazırlıklı olmalıdır. Bu yüzden Eski Türkler arasında şu iş “kadın işi”dir, bu iş “erkek işi”dir gibi bir olguyla karşılaşılmaz. Obadaki herkes, her işten anlamalı ve bir başına kaldığında kendini çekip çevirebilmelidir.

Eski Türkler anaerkil değillerdir, ancak ataerkil de değillerdir. Eski Türkler tam da olması gerektiği gibi kadınla erkeğin yaşamın bütün alanlarında tümden eşit olduğu bir anlayışın egemenliğindedir.

Çocuk bakmak ve büyütmek bir başına kadının işi olmadığı gibi, savaşmak da yalnızca erkeklere özgü değildir.

Türkeli’ndeki kurganlardan savaşçı kadınların iskeletleri de çıkarılmıştır. Amazonların ve İskandinavlardaki “Valkür”lerin esin kaynağı Kıpçak Bozkırı’nda yüzyıllarca at koşturmuş savaşçı Türk kadınlarıdır.

Ünlü katunlarımızdan Türkçesiyle Temür Katun, Yunancasıyla Tomris, Türklerde kadının ne kadar önemli bir konumda olduğunun açık belgesidir.

Eski Türklerde “Kagan”ın sanı “yurt kuran” anlamındaki “İl Etmiş” ya da “ulusu birleştiren” demek olan “İl Teriş” iken, “Katun”un sanı “yurdun, ulusun bilgesi” anlamına gelen “İl Bilge”dir.

Katun onaylamadıkça yarlıklar[1] buyruklar yasallık kazanmaz.

Katun, Umay’dan kut alır. Umay yurdun ve ulusun koruyucusu dişi bir “töz[2]”dür. Doğanın simgesidir. Sanatsal betimlemelerinden birisi kuştur. İslam çağında devlet kutunun simgesi “Huma” kuşuna dönüşmüştür.

“Devlet kuşu” deyiminin kaynağı Umay’dır.

Osmanlıların “imparatorluk” anlamında kullandıkları “Humayun” sözcüğü de yine “Huma”dan gelir.

Umay Türkler için öylesine önemlidir ki, “Yavru yavru Huma kuşu yükseklerden seslenir” diye başlayan Elazığ türküsünde binyılların yankısı dillenir. Hâlâ aramızda gezinir.

Yalnızca Umay mı? Türklerin “Türeyiş” söylencelerinde Türklere yaşam veren dişi bir bozkurttur. Kırgız anlatılarında kendilerini ölümün eşiğinden alıp yeniden var eden dişi geyik “Meral Ana”dır.

Bilge Kağan’a göre Türk kadını odalık olmak için değil ülke yönetmek, bütün bir ulusa bilgeliğiyle esin vermek için doğmuştur.

Türklerde alplık yalnızca erkeklere özgü değildir. Kadın alplarımız da vardır. Bu gelenekse Osmanlının emekleme çağlarında “Bacıyân-ı Rum” olarak karşımıza çıkar.

Türklerde kadın yaşamdır.

Atatürk’e göre toplumsal yaşamın her alanında kadının erkekle yan yana yer almadığı bir ülke gün gelir yok olur.

Kadınlarımızın kendilerini özgürce var ettikleri bir ülke kurmak, atalarımızdan miras bir anlayıştır. Atatürk, bu anlayışın gereğini yerine getirip Türk kadınına tüm haklarını geri verirken gerçekte “Umay”ları “İl Bilge”leri özgürleştirmiştir.

[1]Yarlık Eski Türkçede ferman demektir.

[2]Töz, Eski Türkçede “ruh” anlamına gelir. Birincil anlamı ise “kök, köken, soy” dur. Felsefe terimi olaraksa “kendi kendisinde var olan” demektir.

Haber Giriş: 2 Aralık 2021 Perşembe - 10:27
https://www.yenicaggazetesi.com.tr/konuk-kalem-haberleri-85hk.htm]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Doç. Dr. Shurubu KAYHAN: ÇULIM TÜRKLERİNİN DİNİ RİTÜELLERİ</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/doc-dr-shurubu-kayhan-culim-turklerinin-dini-rituelleri</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/doc-dr-shurubu-kayhan-culim-turklerinin-dini-rituelleri</guid>
<description><![CDATA[ ÇULIM TÜRKLERİNİN DİNİ RİTÜELLERİ

Çulımlar sayı olarak en az Türk boylarından olup koruma altına alınan halklarımızdandır.



Kuzey Altay ailesinin Hakas grubuna mensup Hıristiyan Türklerindendir. Rusya&#039;nın Tombov bölgesinde yaşamaktadırlar.

Altay, Hakas ve Şorlarla akrabadırlar.



Çulımlar kendilerini daha önceleri Çulım Tatarları, daha sonra Çulım Türk&#039;leri ve son olarak da Çulım Hakasları demişlerdir.

Nüfusları sadece 355 kişi olan Çulımlar Hrestiyan olup örf ve adetlerini Şaman geleneklerine göre devam ettirmişler.



Ne yazık ki, bazen halklar arasında kültürel karmaşıklıklar yaşanarak azınlık ve güçsüz olan kaybedebilir. Bir halk için de en ağır bedel geleneklerini yaşatamamaktır ve yok olmaktır. Bunun en belirgin örneklerinden biri Çulımlardır. 

Çulımlar adlarını Çulım nehrinden almaktadırlar.

Rusya Çulımları 5 Mart 2001 de halk olarak tanır ve 2002 de kendilerini ilk kez Çulımlar olarak tanıtırlar. Daha önce Hakaslar olarak bilinmişler.

Çulımlar kendilerine özgü geleneksel çiğ çamur yada tahta evlerde yaşarlar.

Yazın hafif elbise, kaftan ve bol miktarda süs aksesuarları, kışın da büyük baş hayvancılık ve balıkçılık ile uğraştıkları için hayvan derisinden yapılmış kıyafetler giyerler.

Çulım dili hiç yazıya geçmemiştir ve okutulmamıştır. Sadece çok az bir kısım kendi dillerini konuşurlar. Genelde anadili olarak Rusça&#039;yı kullanırlar.

Etnik kökenlerini Çulımlar XVII-XVIII asırda eski Kıpçak ve Uygur Türkleriyle daha sonradan Hakas ve Ruslarla karışarak oluşturmuşlar.



Bu dönemde hem Hıristiyan dinini kabul etmişler. Aynı zamanda Şaman inançlarını da devam ettirmişler. Balıkçılık ve avcılıkla hayatlarını sürdüren bu halk Şaman geleneklerine göre de ot toplayıp onlardan şifa unmuşlar. Doğaya ve ruhlara inanarak onlara tapmışlar.

Boncuklarla işlenmiş beyaz başörtü kutsal sayılmış. Beyaz baş örtü saflığın ve iyiliğin simgesi olarak algılanmış. Kadınlar geleneksel inanışlarını uygularken başlarını bu örtüyle muhakkak örtmüşler. Dini ritüel olarak kadınlar kuş tüyleri, erkeklerse tavşan postunu kullanmışlar. Bunların ailelerini ve evlerini koruyup kolladıklarına inanmışlar. Artık yaşatabilecekleri ve aktarabilecekleri çok az gelenekleri olmasına rağmen büyük uğraşlarla hala da devam ettirmeye çabalamaktadırlar.

Doç. Dr. Shurubu KAYHAN ]]></description>
<enclosure url="http://www.tarihistan.org/images/haberler/2022/02/doc-dr-shurubu-kayhan-culim-turklerinin-dini-rituelleri.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:42 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Doç., Dr., Shurubu, KAYHAN:, ÇULIM, TÜRKLERİNİN, DİNİ, RİTÜELLERİ</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[ÇULIM TÜRKLERİNİN DİNİ RİTÜELLERİ

Çulımlar sayı olarak en az Türk boylarından olup koruma altına alınan halklarımızdandır.



Kuzey Altay ailesinin Hakas grubuna mensup Hıristiyan Türklerindendir. Rusya'nın Tombov bölgesinde yaşamaktadırlar.

Altay, Hakas ve Şorlarla akrabadırlar.



Çulımlar kendilerini daha önceleri Çulım Tatarları, daha sonra Çulım Türk'leri ve son olarak da Çulım Hakasları demişlerdir.

Nüfusları sadece 355 kişi olan Çulımlar Hrestiyan olup örf ve adetlerini Şaman geleneklerine göre devam ettirmişler.



Ne yazık ki, bazen halklar arasında kültürel karmaşıklıklar yaşanarak azınlık ve güçsüz olan kaybedebilir. Bir halk için de en ağır bedel geleneklerini yaşatamamaktır ve yok olmaktır. Bunun en belirgin örneklerinden biri Çulımlardır. 

Çulımlar adlarını Çulım nehrinden almaktadırlar.

Rusya Çulımları 5 Mart 2001 de halk olarak tanır ve 2002 de kendilerini ilk kez Çulımlar olarak tanıtırlar. Daha önce Hakaslar olarak bilinmişler.

Çulımlar kendilerine özgü geleneksel çiğ çamur yada tahta evlerde yaşarlar.

Yazın hafif elbise, kaftan ve bol miktarda süs aksesuarları, kışın da büyük baş hayvancılık ve balıkçılık ile uğraştıkları için hayvan derisinden yapılmış kıyafetler giyerler.

Çulım dili hiç yazıya geçmemiştir ve okutulmamıştır. Sadece çok az bir kısım kendi dillerini konuşurlar. Genelde anadili olarak Rusça'yı kullanırlar.

Etnik kökenlerini Çulımlar XVII-XVIII asırda eski Kıpçak ve Uygur Türkleriyle daha sonradan Hakas ve Ruslarla karışarak oluşturmuşlar.



Bu dönemde hem Hıristiyan dinini kabul etmişler. Aynı zamanda Şaman inançlarını da devam ettirmişler. Balıkçılık ve avcılıkla hayatlarını sürdüren bu halk Şaman geleneklerine göre de ot toplayıp onlardan şifa unmuşlar. Doğaya ve ruhlara inanarak onlara tapmışlar.

Boncuklarla işlenmiş beyaz başörtü kutsal sayılmış. Beyaz baş örtü saflığın ve iyiliğin simgesi olarak algılanmış. Kadınlar geleneksel inanışlarını uygularken başlarını bu örtüyle muhakkak örtmüşler. Dini ritüel olarak kadınlar kuş tüyleri, erkeklerse tavşan postunu kullanmışlar. Bunların ailelerini ve evlerini koruyup kolladıklarına inanmışlar. Artık yaşatabilecekleri ve aktarabilecekleri çok az gelenekleri olmasına rağmen büyük uğraşlarla hala da devam ettirmeye çabalamaktadırlar.

Doç. Dr. Shurubu KAYHAN]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Ömer Kul: AFGANİSTAN TÜRKLERİ veya GÜNEY TÜRKİSTAN</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/omer-kul-afganistan-turkleri-veya-guney-turkistan</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/omer-kul-afganistan-turkleri-veya-guney-turkistan</guid>
<description><![CDATA[ – Asya’nın kalbi, asırlar boyu birçok devlet ve imparatorlukların uğrak yeri olan Afganistan’da onlarca devlet kurulmuş ve yine onlarca medeniyet inşa edilmiştir.

– Türklerin Afganistan’a olan ilgileri İskitler ve Asya Hunlar zamanında başlar. Büyük Hun İmparatorluğu ve Göktürkler zamanında Afganistan’a akınlar yapıldığı bilinmektedir. Afganistan’da kurulan ilk Türk Devletleri Kuşanlar ve Akhunlar (Eftalitler)’dir. Bölgede kurulan Türk Devletlerinin birbirlerine devrettikleri kültür ve tarih mirasları sürekli devam edegelmiştir.

– Göktürklerden sonra sırasıyla Türki Şahlar, Gazneliler, Selçuklular, Harzemşahlar, Timurlular, Safeviler, Şeybaniler, Babürler ve diğer Orta Asya hanlıkları Afganistan’ın tamamında veya bir kısmında hakimiyet kurmuşlardır. Son olarak da Güney Türkistan hanlıkları sırayla, Hulum Hanlığı, Belh Hanlğı, Akça Hanlığı, Sarepul Hanlığı, Şibirgan Hanlığı, Andhoy Hanlığı ve Maimana Hanlığı hüküm sürmüşlerdir.

– Afganistan’da Türklerin yoğunlukta olduğu ülkenin kuzey bölgeleri “Güney Türkistan” olarak bilinmektedir.

– Ülke; Hazar Denizi’nden Kaşgar’a, Urallardan Hindikuş dağlarına kadar uzanan Uluğ Türkistan’ın doğal bir parçası görünümündedir.

– Afganistan, kuzeyinde merkezi Mezar-ı Şerif (Belh) şehri olan Türkistan ve merkezi Kunduz şehri olan Katagan olmak üzere iki büyük bölgeye ayrılır. Katagan bölgesinde Kunduz, Tahhar, Semengan, Bağlan ve Badahşan; Türkistan bölgesinde ise Cevzcan, Şibirgan, Faryab, Serapul, Badgis ve Herat vilayetleri bulunur.

– Afganistan’da yaşayan Türk boylarından bazıları dillerini korumayı başarmıştır. Günümüzde ana dillerini muhafaza eden Türk grupları; Özbekler, Kazaklar, Kırgızlar, Tatarlar, Uygurlar ve Karakalpaklar’dır. Bazıları ise ana dillerini unutmuş olup Derice (Afganistan Farsçası) veya Peştunca dillerini kullanmaktadır. Dillerini muhafaza edemeyen Türk gruplar ise; Hazaralar, Aymaklar, Avşarlar veya Kızılbaşlar, Bayatlar, Herat Türkleri, Galcaylar’dır.

– Özbekler: Afganistan’da yaşayan en kalabalık Türk boyu olup nüfusun yaklaşık % 15’unu teşkil etmektedirler.

– Özbekler; Faryab (Meymene, Şirintegap, Devletabad, Feyzabat, Anthoy vb…), Cevzcan (Şibirgan, Akça, Derzab, Koşşatepe, Hocadükü, vb.), Belh (Mezar-ı Şerif, Haydarken, Taşkurgan, Sulgar, Hayratan vb), Semangan (Aybek şehri ve diğer ilçe ve köylerinde), Serapul, Kunduz, Tahhar (Talokan, İmam Sahip vb.), Badahşan ve Bağlan vilayetlerinin şehir, ilçe ve köylerinde yaşamaktadır.

– Türkmenler: Afganistan’ın batı, kuzeybatı ve kuzeyindeki bazı ilçelerde bulunmakta olup nüfusun takriben % 7’sini teşkil etmektedir. Türkmenlerin genel olarak 1917-1924 yılları arasında yaşanan savaşlardan sonra Afganistan’a göç ettiği bilinmektedir. Günümüzde Cevzcan’a bağlı Andhoy, Akça, Karkin, Hamyab, Kızılayak ilçelerinde, Herat vilayetine bağlı Turgundi ilçesinde çoğunluk olarak bulunurlar. Bunun yanında Cevzcan (Cüzcan/Cevizcan) vilayeti Şibirgan şehrinde, Belh vilayetinde Mezar-ı Şerif ve çevresinde, Tahhar, Kunduz ve Herat vilayetleri merkez ve ilçelerinde yaşamaktadırlar. Herat’ta yaşayan Türkmenler genel olarak Teke boyuna, Cevzcan, Faryab, Kunduz, Tahhar, Bağlan ve Belh vilayetlerinde yaşayanlar ise Ersarı boyuna mensuptur.

– Kırgızları: Orta Asya’da 1916-1924 yılları arasında yaşanan isyan ve savaşlar sebebi ile bugün Kırgızistan sınırları içinde kalan Alay vadisinden ve Murgap nehri havzasından Gaffarkul Han öncülüğünde Afganistan’a gelen Kırgızlar oldukça zor şartlar altında dağlık bir bölge olan Bedahşan-Pamir bölgesinde yerleşik, yarı yerleşik ve göçebe olarak yaşamaya devam etmektedirler.

– Hazaralar: Afganistan’daki en büyük dört gruptan birisi olan Hazaralar nüfusun takriben % 20’ni oluşturmaktadır. Hazaralar; Besud, Ceguri ve Uruzgani olmak üzere üç büyük boya ayrılmaktadır. Safkan Hazaralar olarak adlandırılan Besudlar, genellikle dağlık ve yüksek bölgelerde diğer Hazara gruplarından izole olarak yaşamaktadır. Peştun ve Taciklerle karışık olarak yaşayan ve onların kültür çevresine girmiş olan grup ise Caguri Hazaralarıdır. Uruzganiler ise daha çok Uruzgan ve Day-kundi vilayetlerinde yaşamaktadır.

– Afganistan’da yaşayan Özbek, Kırgız, Türkmen vb. Türk gruplar ile Hazaraları morfolojik olarak birbirlerinden ayırmak oldukça zordur. Afganistan’ın ortasındaki dağlık bölgede yer alan ve Hazaracat veya Hazaristan olarak adlandırılan bölge Hazaraların en yoğun yaşadıkları yerdir. Hazaracat bölgesi Bamyan, Ghor ve Day-kundi vilayetlerinden oluşmaktadır. Hazaralar, Hazaracat haricinde en çok Gazni (Gazne) şehrinde bulunmaktadır. Hazaralar’ın Kandahar, Kabil, Herat, Mezar-ı Şerif’te ise güçlü popülasyonları vardır. Bunun haricinde bütün Afganistan’da irili ufaklı Hazara gruplarına rastlamak mümkündür. Herat bölgesinde yaşayan bazı Hazaralar Sünni ise de, diğer bütün Hazaralar Caferi-Şii mezhebine mensuptur. İran’da yaşayan Hazarlara ise İran’da Berberi denmektedir.

– Dillerini unutanlar ve unutmayanlarla beraber Afganistan’da toplam nüfusun yaklaşık % 45’ni Türk topluluk ]]></description>
<enclosure url="http://www.tarihistan.org/images/haberler/2021/05/omer-kul-afganistan-turkleri-veya-guney-turkistan.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:42 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Ömer, Kul:, AFGANİSTAN, TÜRKLERİ, veya, GÜNEY, TÜRKİSTAN</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[– Asya’nın kalbi, asırlar boyu birçok devlet ve imparatorlukların uğrak yeri olan Afganistan’da onlarca devlet kurulmuş ve yine onlarca medeniyet inşa edilmiştir.

– Türklerin Afganistan’a olan ilgileri İskitler ve Asya Hunlar zamanında başlar. Büyük Hun İmparatorluğu ve Göktürkler zamanında Afganistan’a akınlar yapıldığı bilinmektedir. Afganistan’da kurulan ilk Türk Devletleri Kuşanlar ve Akhunlar (Eftalitler)’dir. Bölgede kurulan Türk Devletlerinin birbirlerine devrettikleri kültür ve tarih mirasları sürekli devam edegelmiştir.

– Göktürklerden sonra sırasıyla Türki Şahlar, Gazneliler, Selçuklular, Harzemşahlar, Timurlular, Safeviler, Şeybaniler, Babürler ve diğer Orta Asya hanlıkları Afganistan’ın tamamında veya bir kısmında hakimiyet kurmuşlardır. Son olarak da Güney Türkistan hanlıkları sırayla, Hulum Hanlığı, Belh Hanlğı, Akça Hanlığı, Sarepul Hanlığı, Şibirgan Hanlığı, Andhoy Hanlığı ve Maimana Hanlığı hüküm sürmüşlerdir.

– Afganistan’da Türklerin yoğunlukta olduğu ülkenin kuzey bölgeleri “Güney Türkistan” olarak bilinmektedir.

– Ülke; Hazar Denizi’nden Kaşgar’a, Urallardan Hindikuş dağlarına kadar uzanan Uluğ Türkistan’ın doğal bir parçası görünümündedir.

– Afganistan, kuzeyinde merkezi Mezar-ı Şerif (Belh) şehri olan Türkistan ve merkezi Kunduz şehri olan Katagan olmak üzere iki büyük bölgeye ayrılır. Katagan bölgesinde Kunduz, Tahhar, Semengan, Bağlan ve Badahşan; Türkistan bölgesinde ise Cevzcan, Şibirgan, Faryab, Serapul, Badgis ve Herat vilayetleri bulunur.

– Afganistan’da yaşayan Türk boylarından bazıları dillerini korumayı başarmıştır. Günümüzde ana dillerini muhafaza eden Türk grupları; Özbekler, Kazaklar, Kırgızlar, Tatarlar, Uygurlar ve Karakalpaklar’dır. Bazıları ise ana dillerini unutmuş olup Derice (Afganistan Farsçası) veya Peştunca dillerini kullanmaktadır. Dillerini muhafaza edemeyen Türk gruplar ise; Hazaralar, Aymaklar, Avşarlar veya Kızılbaşlar, Bayatlar, Herat Türkleri, Galcaylar’dır.

– Özbekler: Afganistan’da yaşayan en kalabalık Türk boyu olup nüfusun yaklaşık % 15’unu teşkil etmektedirler.

– Özbekler; Faryab (Meymene, Şirintegap, Devletabad, Feyzabat, Anthoy vb…), Cevzcan (Şibirgan, Akça, Derzab, Koşşatepe, Hocadükü, vb.), Belh (Mezar-ı Şerif, Haydarken, Taşkurgan, Sulgar, Hayratan vb), Semangan (Aybek şehri ve diğer ilçe ve köylerinde), Serapul, Kunduz, Tahhar (Talokan, İmam Sahip vb.), Badahşan ve Bağlan vilayetlerinin şehir, ilçe ve köylerinde yaşamaktadır.

– Türkmenler: Afganistan’ın batı, kuzeybatı ve kuzeyindeki bazı ilçelerde bulunmakta olup nüfusun takriben % 7’sini teşkil etmektedir. Türkmenlerin genel olarak 1917-1924 yılları arasında yaşanan savaşlardan sonra Afganistan’a göç ettiği bilinmektedir. Günümüzde Cevzcan’a bağlı Andhoy, Akça, Karkin, Hamyab, Kızılayak ilçelerinde, Herat vilayetine bağlı Turgundi ilçesinde çoğunluk olarak bulunurlar. Bunun yanında Cevzcan (Cüzcan/Cevizcan) vilayeti Şibirgan şehrinde, Belh vilayetinde Mezar-ı Şerif ve çevresinde, Tahhar, Kunduz ve Herat vilayetleri merkez ve ilçelerinde yaşamaktadırlar. Herat’ta yaşayan Türkmenler genel olarak Teke boyuna, Cevzcan, Faryab, Kunduz, Tahhar, Bağlan ve Belh vilayetlerinde yaşayanlar ise Ersarı boyuna mensuptur.

– Kırgızları: Orta Asya’da 1916-1924 yılları arasında yaşanan isyan ve savaşlar sebebi ile bugün Kırgızistan sınırları içinde kalan Alay vadisinden ve Murgap nehri havzasından Gaffarkul Han öncülüğünde Afganistan’a gelen Kırgızlar oldukça zor şartlar altında dağlık bir bölge olan Bedahşan-Pamir bölgesinde yerleşik, yarı yerleşik ve göçebe olarak yaşamaya devam etmektedirler.

– Hazaralar: Afganistan’daki en büyük dört gruptan birisi olan Hazaralar nüfusun takriben % 20’ni oluşturmaktadır. Hazaralar; Besud, Ceguri ve Uruzgani olmak üzere üç büyük boya ayrılmaktadır. Safkan Hazaralar olarak adlandırılan Besudlar, genellikle dağlık ve yüksek bölgelerde diğer Hazara gruplarından izole olarak yaşamaktadır. Peştun ve Taciklerle karışık olarak yaşayan ve onların kültür çevresine girmiş olan grup ise Caguri Hazaralarıdır. Uruzganiler ise daha çok Uruzgan ve Day-kundi vilayetlerinde yaşamaktadır.

– Afganistan’da yaşayan Özbek, Kırgız, Türkmen vb. Türk gruplar ile Hazaraları morfolojik olarak birbirlerinden ayırmak oldukça zordur. Afganistan’ın ortasındaki dağlık bölgede yer alan ve Hazaracat veya Hazaristan olarak adlandırılan bölge Hazaraların en yoğun yaşadıkları yerdir. Hazaracat bölgesi Bamyan, Ghor ve Day-kundi vilayetlerinden oluşmaktadır. Hazaralar, Hazaracat haricinde en çok Gazni (Gazne) şehrinde bulunmaktadır. Hazaralar’ın Kandahar, Kabil, Herat, Mezar-ı Şerif’te ise güçlü popülasyonları vardır. Bunun haricinde bütün Afganistan’da irili ufaklı Hazara gruplarına rastlamak mümkündür. Herat bölgesinde yaşayan bazı Hazaralar Sünni ise de, diğer bütün Hazaralar Caferi-Şii mezhebine mensuptur. İran’da yaşayan Hazarlara ise İran’da Berberi denmektedir.

– Dillerini unutanlar ve unutmayanlarla beraber Afganistan’da toplam nüfusun yaklaşık % 45’ni Türk topluluklar oluşturmaktadır. Bu Türk topluluklardan Galcay, Avşar, Hazar, Aymak vb. gruplar dillerini unutmuşlardır. Diğer yandan Özbekler, Türkmenler, Kırgızlar ve Kazaklar ana dillerini korumaktadır. Afganistan’da yaşayan Türk gruplar Arap harfleri kullanmaktadır. Türklerin kadim yurdu olan Afganistan (Güney Türkistan) Türk tarihinin kök saldığı özel coğrafyalardan birisi olmuştur. Türk tarihinin 16 büyük devletinin 8’i bu coğrafyada kurulmuştur. Ancak son iki yüz yıldır Afganistan Türkleri ülkenin siyasal yapısından uzaklaştırılmış olup kültürel ve sosyal baskılara maruz kalmışlardır.

– Afganistan’ın kendi içinden tahrip edilmesi geleneği de eskiye dayanmaktadır. Afganistan’a 962 senesinden 1747 senesine kadar hakim olan Türklerin iktidardan uzaklaşması sonrası, Türk kültür ve medeniyeti de tahrip edilmeye başlanmıştır. Güney Türkistan’da el yazması eserler toplatılıp yakılmış, Belh’teki tarihi eserler, yazılı mezar taşları yol inşaatlarında kullanılmış, köy ve şehirlerin Türkçe adları yerine Peştunca veya Farsça isimler verilmiş, Türk dilinin kullanımı yerine Peştunca ve Farsçanın yaygınlaşmasına çalışılmıştır. Türkler, asimilasyon politikalarına maruz kalmış, eğitimsiz bırakılmış ve bölgesel kalkınmaları engellenmiştir.

– Öte yandan kendi içlerinde bölünerek hatta birbirleriyle dövüştürülerek yok edilmeye çalışılan Afganistan Türkleri; Türkmen, Özbek, Hazara, Aymak, Tatar, Kızılbaş gibi gruplara ayrılmış ve birbirlerine olan güvenleri sarsılmıştır. 1890-1895 yılları arasında Afgan Emiri Abdurrahman Han, önce Özbek Türklerine, sonra da Hazaralara yönelik katliamlara kalkışmıştır. Hazaralar üç yıllık direnç sonrası yenilmiştir. Hazaraların yarıdan fazlası katledilmiş ya da sürülmüştür. Bu dönemde ayrıca Hazaraların köle olarak satılmasına yasal izin verilmiştir. 1892-1894 yılları arasında Kâbil şehrinde 9.000 Hazara asıllı kız ve erkek satılmıştır. Kuşkusuz günümüzde yaşananlar da tarihteki benzerlerinden farksızdır.

– Maalesef Pakistan’ın denetimi ve ABD’nin müsamahası ile 1994’de ortaya çıkan ve 1996’dan itibaren Afganistan yönetimine ağırlığını koyan Talibanlar ve emirleri Molla Ömer, Molla Ahtar, Molla Birader, Molla Niyazi.. . vb. de Afganistan Türklerine yönelik katliam yapmaya devam etmiştir. Genel anlamda Komünizm-İslam savaşı olarak tanımlanan Sovyetlerin 1979’da Afganistan’ı işgali ve 1989’a kadar bu işgali sürdürmesi, soğuk savaşın zirvesini oluşturmuştur.

– Çatışmanın ideolojik tanımının gölgesinde olan Afgan savaşı esnasında, partilerin kurulmasında, savaşçıların seferber edilmelerinde ve savaşın mantığında etnisite, en başta gelen yapısal unsur olarak ortaya çıkmıştır. Komünist Necibullah rejiminin, 1992 baharında yıkılması, savaşın tanımının ideolojik olmaktan etnik olmaya kaydığı bir dönüm noktası olarak düşünülse de, etnisite zaten 1979’dan beri savaşın ana çerçevesini oluşturmaktaydı.

– Taliban yönetiminin Türklerin yaşadığı bölgeleri istila etmesiyle bütün okullar yakılıp yıkılmış, Türk büyüklerine ait türbeler ortadan kaldırılmıştır. Taliban’ın baskı ve zulmünden kaçabilen Afganistan Türklerinin birçoğu da Pakistan’ın çeşitli bölgelerinde bulunan kamplara sığınmıştır. Bunlar kültür, medeniyet ve eğitimden tamamen mahrum olarak yaşamak zorunda kalmışlardı. Bu dönemde açlık, sağlık ve sair sebeplerden her gün, ortalama 12 kişi hayatını kaybetmiştir. BM’nin bile yardımda bulunmadığı göçmenler vatansız olarak yaşamışlar ve temel insani haklardan mahrum bırakılmışlardı. O dönemde Pakistan’ı ziyaret eden Türk yetkililer, kampları yakından görmek istemişler fakat Pakistanlı yetkililer bu teklif reddedilmiştir. Türk yetkililer ısrar edince iki kampa ziyarete götürmek zorunda kalmışlardı. Afganistan savaşından kaçan Türk soydaşlarımızın durumlarını yakından inceleyen heyet acilen bir heyet tayin edip 12 bin civarında soydaşımızın Türkiye’ye intikallerini gerçekleştirmiştir. Afganistan’da 1992’den itibaren en büyük dört etnik kategori, en büyük 4 savaş hizbi tarafından temsil edilmiştir. Tacikler Cemiyet-i İslami; Hazara Türkleri Hizb-i Vahdet; Peştunlar Hizb-i İslami (1994’ten itibaren Taliban tarafından) ve Özbek, Türkmen, Kırgız, Kazak ve Aymak Türkleri Cümbüş-i Milli tarafından.

– 1990’larda tüm Afganistan’da hükümet yapılarının çökmesine rağmen, Kuzey Afganistan’da yönetim sağlam kalmıştır. Mareşal Raşit Dostum, güvendiği komutanlarını üst düzey askeri mevkilere getirmiş ve Sovyet sisteminde eğitilmiş bürokratların, hükümetteki pozisyonlarında kalmalarını sağlamıştır. Bunun sonucunda Kuzey Afganistan, ülkede işleyen bir yönetimin bulunduğu tek bölge olmuştur. Mareşal Dostum iyi düzenlenmiş bir kamu hayatı için temeller koymuşsa da, bir yandan yönetimi korumaya çalışması bir yandan da cephe savaşını yönetmesi dolayısıyla, sert bir yönetim göstermiştir. Her biri savaş ustası olan Türkistanlı gençler bir çok cephede Taliban ve dış istihbaratların kuklalarıyla savaşmak zorunda kalmıştır.

– Yaklaşık 3 asır silah ve savaştan uzak bırakılan Türk gençliği, Mareşal Raşit Dostum’un başlattığı devrim niteliğindeki uyanış ile sahip oldukları topraklarda hüküm sürmeye başlamıştır. Mareşal Dostum, kendi dışişleri bakanlığını kurmuş, pasaport çıkartmış, kendi havayolunu kurmuş (Balk havayollarını) ve kendi parasını bastırmıştır.

– Aslında bunlar Dostum’un kurduğu özerk yönetimi ifade ediyordu. İran, Suudi Arabistan, Pakistan, Özbekistan, Türkmenistan, Rusya ve Türkiye; Mareşal Dostum’un ikametgahı olan Mezar-ı Şerif’te konsolosluk bile açmıştır. Yabancı ülkelerin bu yönetime olan ilgisi Mareşal Dostum’un askeri, ekonomik ve siyasi gücünü yansıtması bakımından önemlidir. O günlerde Afganistan’ın en büyük askeri gücüne hükmeden Mareşal Dostum, Şibergan’da yeni keşfedilmiş petrol ve gaz yataklarını kontrol etmekteydi. Orta Asya devletleri, Dostum’un yönetimini, kendi cumhuriyetleri ile Güney Asya’daki İslamcı militanlar arasında bir siper olarak görmüştür. Özbekistan, Mareşal Dostum’un yönetimine elektrik sağlamış, bazen de askeri yardımda bulunmuştur. Ülkedeki süregelen savaşa rağmen Kuzey Afganistan’ın, Afganistan’ın diğer bölgeleriyle olan ekonomik ilişkileri ortadan kalkmış, Özbekistan ekonomisiyle bütünleşmiştir. Ayrıca Türkiye’nin Mareşal Dostum’un yönetimine aşırı ilgi de duyduğunu söylemek mümkündür.

– ABD’nin 7 Ekim 2001’de Afganistan’da el-Kaide ve Taliban’a yönelik “terörle mücadele” adı altında başlattığı askeri operasyonun üzerinden 20 yıl geçti. Ancak ABD tarihinin en uzun süreli savaşında Afganistanlılara göre herhangi ilerleme sağlanamamıştır. Oysa ABD güçleri ve ‘Kuzey İttifakı’ olarak adlandırılan Afganistanlı müttefikleri 2001’de Kabil’e girdiğinde halk tarafından kurtarıcı olarak algılanmışlardı. Fakat 20 yılı geride bırakan savaşta, Taliban başta olmak üzere hükümet karşıtı silahlı gruplar ülkenin neredeyse yarısında kontrolü ele geçirmiş durumdadır. Analistlere göre güvenlik hiç olmadığı kadar kötü ve birçok Afganistan vatandaşı, meselenin birinci sorumlusu olarak Amerikalıları görmektedir.

– ABD savaşta en az 2.400 askerini kaybetmiştir. Askeri harcamalardan altyapı çalışmalarına 900 milyar dolar para harcamıştır. Bu süre zarfında göreve gelen 3 ABD Başkanı da Afganistan’da barışın tesis edileceği vaadinde bulunmuştur. Hatta üç yıl önce Amerikan Hava Kuvvetleri, Celalabad’daki mağaralarda konuşlu olduğunu belirttiği militanlara yönelik “tüm bombaların anası” ismiyle tanımladığı devasa bir bomba atmıştır. Ancak hiçbirisi işe yaramamıştır. Önce Sovyet işgali ardından patlak veren iç savaş ve sonrasında başlayan Amerikan işgali, Afganistan halkını özellik Afganistan Türklerini bıktırmıştır. 42 yılı bulan savaşlar eğitimsizlik, işsizlik, güvenlik sorunları, ümitsizlik ve hayal kırıklıklarını beraberinde getirmiştir. Her yıl binlerce çocuğun ölümüne sebep olan bu savaş maalesef biteceğe de benzememektedir.

Ömer Kul
NOT: Bilgilerin toparlanmasındaki katkıları dolayısıyla Dr. Orhun Karger kardeşime teşekkür ediyorum.

KAFKASSAM – Kafkasya Stratejik Araştırmalar Merkezi

https://kafkassam.com]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Umut Güner: Hun Ve Göktürk Döneminde Dil Ve Toplumsal Yaşam</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/umut-guner-hun-ve-goekturk-doeneminde-dil-ve-toplumsal-yasam</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/umut-guner-hun-ve-goekturk-doeneminde-dil-ve-toplumsal-yasam</guid>
<description><![CDATA[ Hun Ve Göktürk Döneminde Dil Ve Toplumsal Yaşam

Hun ve Göktürk toplumsal yaşamına bakıldığı zaman devlet ve devlet teşkilatı başta olmak üzere toplum yapısının bozkırın özellikleri çerçevesinde şekillendiği göze çarpmaktadır. Bozkır kültür ve devlet anlayışının hakimiyeti gündelik yaşam dahil olmak üzere devlet yapılanmasında da kendisini göstermektedir.


Toplumsal hayatta boylar şeklinde bir örgütlenme iki devlet döneminde de karşımıza çıkmaktadır. Her boyun belirli bir gücü ve boy beyi vardır. Bunlar hakana bağlıdırlar. Aynı zamanda hanedanın varlığı bilinmekte ve hanedanın hakimiyeti her alanda kendisini hissettirmektedir.

Aile hayatı oldukça önemli bir yere sahipti. Aileye üst düzey önem atfedilir ve güçlü aile ilişkilerinin kurulmasına değer verilirdi. Evlilik hayatında tek eşlilik söz konusu idi. Fakat hükümdar gerek sosyal gerekse siyasi sebeplerden çok eşli olabilirdi.

Yeme içme zor şartların hâkim olduğu bozkır ikliminde oldukça önemli bir yer tutmaktadır. Özellikle kısmen tarım ve ekseriyetle de hayvancılıkla geçinen Hun ve Göktürk toplumları tarımdan elde ettiği hububatları ve hayvandan elde ettikleri et ve süt ürünlerinden beslenmede faydalanmaktaydı.

Dil konusuna gelince ise Hun ve Göktürk dönemlerinde konuşma bakımından devamlılık arz eden sözcüklerin varlığı bilinmektedir fakat Hun dönemine ait yazılı herhangi bir materyal bulunamamıştır. Fakat Göktürk’ler de başta Orhun Yazıtları olmak üzere dil konusunda zengin bir kaynağa sahibiz. Özellikle Orhun/Göktürk alfabesi ve dikilmiş olan yazıtların biçimsel özellikleri bize gelişmiş bir dil ve ifade biçimi olduğunu göstermektedir.

Umut Güner Tarafından Kaleme Alınmıştır.

Ansiklopedi

https://www.eansiklopedi.com ]]></description>
<enclosure url="http://www.tarihistan.org/images/haberler/2021/06/umut-guner-hun-ve-gokturk-doneminde-dil-ve-toplumsal-yasam.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:42 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Umut, Güner:, Hun, Göktürk, Döneminde, Dil, Toplumsal, Yaşam</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[Hun Ve Göktürk Döneminde Dil Ve Toplumsal Yaşam

Hun ve Göktürk toplumsal yaşamına bakıldığı zaman devlet ve devlet teşkilatı başta olmak üzere toplum yapısının bozkırın özellikleri çerçevesinde şekillendiği göze çarpmaktadır. Bozkır kültür ve devlet anlayışının hakimiyeti gündelik yaşam dahil olmak üzere devlet yapılanmasında da kendisini göstermektedir.


Toplumsal hayatta boylar şeklinde bir örgütlenme iki devlet döneminde de karşımıza çıkmaktadır. Her boyun belirli bir gücü ve boy beyi vardır. Bunlar hakana bağlıdırlar. Aynı zamanda hanedanın varlığı bilinmekte ve hanedanın hakimiyeti her alanda kendisini hissettirmektedir.

Aile hayatı oldukça önemli bir yere sahipti. Aileye üst düzey önem atfedilir ve güçlü aile ilişkilerinin kurulmasına değer verilirdi. Evlilik hayatında tek eşlilik söz konusu idi. Fakat hükümdar gerek sosyal gerekse siyasi sebeplerden çok eşli olabilirdi.

Yeme içme zor şartların hâkim olduğu bozkır ikliminde oldukça önemli bir yer tutmaktadır. Özellikle kısmen tarım ve ekseriyetle de hayvancılıkla geçinen Hun ve Göktürk toplumları tarımdan elde ettiği hububatları ve hayvandan elde ettikleri et ve süt ürünlerinden beslenmede faydalanmaktaydı.

Dil konusuna gelince ise Hun ve Göktürk dönemlerinde konuşma bakımından devamlılık arz eden sözcüklerin varlığı bilinmektedir fakat Hun dönemine ait yazılı herhangi bir materyal bulunamamıştır. Fakat Göktürk’ler de başta Orhun Yazıtları olmak üzere dil konusunda zengin bir kaynağa sahibiz. Özellikle Orhun/Göktürk alfabesi ve dikilmiş olan yazıtların biçimsel özellikleri bize gelişmiş bir dil ve ifade biçimi olduğunu göstermektedir.

Umut Güner Tarafından Kaleme Alınmıştır.

Ansiklopedi

https://www.eansiklopedi.com]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Kızılderililerle Akrabalığımız &amp;amp; Yazar: Mustafa İmir</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/kizilderililerle-akrabaligimiz-yazar-mustafa-imir</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/kizilderililerle-akrabaligimiz-yazar-mustafa-imir</guid>
<description><![CDATA[ Omaha Kızılderilerine at ay yıldız motifli ceket

Omaha Kızılderililerinin ay-yıldız işlemeli kıyafeti

Bir süredir sosyal medyada ABD’nin Dakota eyaletlerindeki Omaha Kızılderililerine ait üzerinde ay-yıldız işlemeli kıyafetin fotoğrafı paylaşılarak ’Tarih yeniden yazılmalı…’ etiketiyle paylaşımlar yapılmakta. Kıyafetin çok eskilere dair olmadığı üzerindeki ay-yıldız motiflerinin hatlarından belli. Ancak Kızılderililerle Türklerin uzak akrabalıklarına ilişkin ilgili bilim dalları ve disiplinleri artık hemfikir ve eminler.

Bu vesileyle, konuyla ilgili bir-iki anekdotumu paylaşmak ve birkaç cümleyle görüşlerimi ifade etmek isterim.

1988 yılı yazında ABD Minnesota Eyalet üniversitesi “Erken Osmanlı Dönemi” konferansı düzenlemişti. Dünyanın belli başlı Osmanlı tarihçileri ve Türkologları davet edilmişti. Türkiye’den biri Prof. Dr. Ekmelettin İhsanoğlu olmak üzere üç kişi gelmişti.

Rahmetli Prof. Dr. Halil İnalcık da Wisconsin Üniversitesinden gelmiş ve hem oturumlardan birinin başkanıydı hem katılımcıydı.

Yaz tatilinde ABD’li öğrenciler gittiğinden yurtlarda azalan benim gibi yabancı öğrencileri Missisipsi Nehri kenarındaki bir yurda yerleştirmişlerdi ve konferans da bu yurttaydı. Halil İnalcık’ın akşam yemekleri sonrası sohbetlerini unutamam. Halil İnalcık ‘’Hocam konferansın ana başlığı neden Osmanlı’nın Yükselme Dönemi değil de Erken Osmanlı Dönemi?’’ soruma; “O büyük devlet-toplum sistemini kuranın ne olduğunu ve nereden kaynaklandığını anlamaya çalışıyorlar.’’ demişti.

Türkçe ve Kızılderili dillerindeki ortak kelimeler

Minnesota’da yaşayan zengin, varlıklı ODTÜ makine mezunu bir Türk, bir öğle sonrası konferansa katılanları ve bizi, göl kenarındaki geniş arazideki muhteşem malikanesinde ağırlamıştı.

Orada yaşlı bir bilim insanıyla karşılaşmak ufkumu ve bilgimi alabildiğine açtı. İki saat boyunca bu yaşlı bilim kadınını dinledim. Çok sordum. 7-8 yıl kadar Orta Asya’da Ruslarla birlikte çalışmış bir arkeolog ve dilciydi. Emeklilikten sonra Kanada’ya yerleşmişti. Konferansa da onur konuğu olarak çağırılmıştı (Adını hatırlayamadım ama ilgili bilim insanlarımız sanırım bu kadın bilim insanını ismen de olsa tanırlar.).

Kadın, Orta Asya Türk soy varlıkları ile ABD’deki Kızılderililer arasında ortak 38 tane KÖK KELİME bulduğunu, bu kök kelimelerden yüzlerce kelime üretildiğini söylemişti. Çeşitli topluluklar arasındaki akrabalık bağının en önemli kanıtlardan birinin de “sözcükler” ve “kök kelimeler” olduğunu söylemişti. Antropolojik, etnolojik bakımdan ABD yerlisi Kızılderililerin bu günkü Türk soylularla akrabalıklarının bu kelimelerle açıkça ortaya çıktığını ifade etmişti. O yıllarda genetik bilimi ve teknolojiye aktarılması günümüzdeki kadar ileri düzeyde değildi ve dil sözcükleri en kuvvetli delildi.

Kızılderililerle Türk soy varlıkları arasında duyduğum ilk bilimsel veri buydu. Sonraki yıllarda çok bilimsel yayınlar okudum ve hepsi bunları doğrular mahiyetteydi. Yakınlarda İhsan Sabri Çağlayangil’in hatıratından konuyla ilgili bir anekdot da paylaşılmıştı.

Tarihi kim yazacak ve yorumlayacak?

Kıta Amerikasınının güneyine doğru indikçe Aztek, İnka, Maya toplumlarında da ortak Türkçe kök kelimelerin olduğu birçok yazıda gözden geçirildi. Bu toplumlar bugünkü medeniyet (civilisation) anlamında kuzeydeki Kızılderililere göre daha ileriydiler ve birçok maddi kalıntılar bıraktılar.

Kısaca, TARİH YENİDEN YAZILIYOR ZATEN.

Ancak tarihi yazan da yorumlayan da güçtür: siyasi, askeri, ekonomik, kültürel, bilimsel… güçtür… Gelişmiş ve yaygın bir dil de tarihin tescili bakımından en önemli güçtür.

Kızılderililerle akrabalığımız şimdilik sadece TÜRK’ün ne kadar eski ve yeryüzünde ne kadar yaygın bir soy varlığı olduğunu göstermek bakımından önemli. Kızılderililer bizimle öğünebilirler. Kültür ve medeniyet değerleri yönüyle, bizim Kızılderililerle öğünecek ne bilimsel, ne medeniyet ne de diğer değerler sistemleri olmadı. Bunun tabi ki çok çeşitli sebepleri vardır ve Kızılderililer göz ardı edilemezler. Örfleri, ahlak sistemleri, inanç sistemleri de eski Orta Asya Türk topluluklarınkine zaten çok benziyor.

Bu tarihi, antropolojik, etnografik bulgular gelecek nesillerimiz için önemli. ABD toplumu ilanihaye bu yapısını sürdüremez. Ancak ABD’de Latino-Hispanikler ve Afro-Amerikanlar ile halen yeni bir ırk olarak nerdeyse sabitlenmiş melezler Kızılderililerden önde olurlar. Çünkü bu demoğrafik yapılar birçok belirleyici kriterler (indikatörler) bakımından kurumlaşmış durumdalar. ABD’de toplumsal yapının her yönünde varlar. Bu günkü Brezilya nüfusunun yarıya yakını sabitlenmiş melez ırk insanlardan (beyaz-siyah-yerli karışımı); Meksika nüfusunun dörtte biri ise İspanyol-yerli karışımından oluşmakta. Bu yüksek oran Güney Amerika ülkelerinde yaygındır ve ülkeler demokratikleştikçe bu demografik yapı siyasi olarak da öne çıkıyor.

Şu da var ki insanlık tarihi boyunca toplumlarda soy ilişkisi önemli olmakla birlikte ‘milletleşmede’ en önemli bileşen olmamıştır. Dil ve dille ilgili örf ]]></description>
<enclosure url="http://www.tarihistan.org/images/haberler/2021/10/kizilderililerle-akrabaligimiz-yazar-mustafa-imir.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:42 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Kızılderililerle, Akrabalığımız, Yazar:, Mustafa, İmir</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[Omaha Kızılderilerine at ay yıldız motifli ceket

Omaha Kızılderililerinin ay-yıldız işlemeli kıyafeti

Bir süredir sosyal medyada ABD’nin Dakota eyaletlerindeki Omaha Kızılderililerine ait üzerinde ay-yıldız işlemeli kıyafetin fotoğrafı paylaşılarak ’Tarih yeniden yazılmalı…’ etiketiyle paylaşımlar yapılmakta. Kıyafetin çok eskilere dair olmadığı üzerindeki ay-yıldız motiflerinin hatlarından belli. Ancak Kızılderililerle Türklerin uzak akrabalıklarına ilişkin ilgili bilim dalları ve disiplinleri artık hemfikir ve eminler.

Bu vesileyle, konuyla ilgili bir-iki anekdotumu paylaşmak ve birkaç cümleyle görüşlerimi ifade etmek isterim.

1988 yılı yazında ABD Minnesota Eyalet üniversitesi “Erken Osmanlı Dönemi” konferansı düzenlemişti. Dünyanın belli başlı Osmanlı tarihçileri ve Türkologları davet edilmişti. Türkiye’den biri Prof. Dr. Ekmelettin İhsanoğlu olmak üzere üç kişi gelmişti.

Rahmetli Prof. Dr. Halil İnalcık da Wisconsin Üniversitesinden gelmiş ve hem oturumlardan birinin başkanıydı hem katılımcıydı.

Yaz tatilinde ABD’li öğrenciler gittiğinden yurtlarda azalan benim gibi yabancı öğrencileri Missisipsi Nehri kenarındaki bir yurda yerleştirmişlerdi ve konferans da bu yurttaydı. Halil İnalcık’ın akşam yemekleri sonrası sohbetlerini unutamam. Halil İnalcık ‘’Hocam konferansın ana başlığı neden Osmanlı’nın Yükselme Dönemi değil de Erken Osmanlı Dönemi?’’ soruma; “O büyük devlet-toplum sistemini kuranın ne olduğunu ve nereden kaynaklandığını anlamaya çalışıyorlar.’’ demişti.

Türkçe ve Kızılderili dillerindeki ortak kelimeler

Minnesota’da yaşayan zengin, varlıklı ODTÜ makine mezunu bir Türk, bir öğle sonrası konferansa katılanları ve bizi, göl kenarındaki geniş arazideki muhteşem malikanesinde ağırlamıştı.

Orada yaşlı bir bilim insanıyla karşılaşmak ufkumu ve bilgimi alabildiğine açtı. İki saat boyunca bu yaşlı bilim kadınını dinledim. Çok sordum. 7-8 yıl kadar Orta Asya’da Ruslarla birlikte çalışmış bir arkeolog ve dilciydi. Emeklilikten sonra Kanada’ya yerleşmişti. Konferansa da onur konuğu olarak çağırılmıştı (Adını hatırlayamadım ama ilgili bilim insanlarımız sanırım bu kadın bilim insanını ismen de olsa tanırlar.).

Kadın, Orta Asya Türk soy varlıkları ile ABD’deki Kızılderililer arasında ortak 38 tane KÖK KELİME bulduğunu, bu kök kelimelerden yüzlerce kelime üretildiğini söylemişti. Çeşitli topluluklar arasındaki akrabalık bağının en önemli kanıtlardan birinin de “sözcükler” ve “kök kelimeler” olduğunu söylemişti. Antropolojik, etnolojik bakımdan ABD yerlisi Kızılderililerin bu günkü Türk soylularla akrabalıklarının bu kelimelerle açıkça ortaya çıktığını ifade etmişti. O yıllarda genetik bilimi ve teknolojiye aktarılması günümüzdeki kadar ileri düzeyde değildi ve dil sözcükleri en kuvvetli delildi.

Kızılderililerle Türk soy varlıkları arasında duyduğum ilk bilimsel veri buydu. Sonraki yıllarda çok bilimsel yayınlar okudum ve hepsi bunları doğrular mahiyetteydi. Yakınlarda İhsan Sabri Çağlayangil’in hatıratından konuyla ilgili bir anekdot da paylaşılmıştı.

Tarihi kim yazacak ve yorumlayacak?

Kıta Amerikasınının güneyine doğru indikçe Aztek, İnka, Maya toplumlarında da ortak Türkçe kök kelimelerin olduğu birçok yazıda gözden geçirildi. Bu toplumlar bugünkü medeniyet (civilisation) anlamında kuzeydeki Kızılderililere göre daha ileriydiler ve birçok maddi kalıntılar bıraktılar.

Kısaca, TARİH YENİDEN YAZILIYOR ZATEN.

Ancak tarihi yazan da yorumlayan da güçtür: siyasi, askeri, ekonomik, kültürel, bilimsel… güçtür… Gelişmiş ve yaygın bir dil de tarihin tescili bakımından en önemli güçtür.

Kızılderililerle akrabalığımız şimdilik sadece TÜRK’ün ne kadar eski ve yeryüzünde ne kadar yaygın bir soy varlığı olduğunu göstermek bakımından önemli. Kızılderililer bizimle öğünebilirler. Kültür ve medeniyet değerleri yönüyle, bizim Kızılderililerle öğünecek ne bilimsel, ne medeniyet ne de diğer değerler sistemleri olmadı. Bunun tabi ki çok çeşitli sebepleri vardır ve Kızılderililer göz ardı edilemezler. Örfleri, ahlak sistemleri, inanç sistemleri de eski Orta Asya Türk topluluklarınkine zaten çok benziyor.

Bu tarihi, antropolojik, etnografik bulgular gelecek nesillerimiz için önemli. ABD toplumu ilanihaye bu yapısını sürdüremez. Ancak ABD’de Latino-Hispanikler ve Afro-Amerikanlar ile halen yeni bir ırk olarak nerdeyse sabitlenmiş melezler Kızılderililerden önde olurlar. Çünkü bu demoğrafik yapılar birçok belirleyici kriterler (indikatörler) bakımından kurumlaşmış durumdalar. ABD’de toplumsal yapının her yönünde varlar. Bu günkü Brezilya nüfusunun yarıya yakını sabitlenmiş melez ırk insanlardan (beyaz-siyah-yerli karışımı); Meksika nüfusunun dörtte biri ise İspanyol-yerli karışımından oluşmakta. Bu yüksek oran Güney Amerika ülkelerinde yaygındır ve ülkeler demokratikleştikçe bu demografik yapı siyasi olarak da öne çıkıyor.

Şu da var ki insanlık tarihi boyunca toplumlarda soy ilişkisi önemli olmakla birlikte ‘milletleşmede’ en önemli bileşen olmamıştır. Dil ve dille ilgili örfi ve kültürel değerler daha belirleyici olmuştur.

https://millidusunce.com/kizilderililer-akrabaligimiz/]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Umut Güner: Hun Ve Göktürk Döneminde Dini İnanç</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/umut-guner-hun-ve-goekturk-doeneminde-dini-inanc</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/umut-guner-hun-ve-goekturk-doeneminde-dini-inanc</guid>
<description><![CDATA[ Hun Ve Göktürk Döneminde Dini İnanç

İslamiyet öncesi Türk inanışları hususunda özellikle de Hun ve Göktürkler dönemi Türk inançları hakkında belirli bir özgünlükten bahsetmek mümkün değildir. Özellikle bozkır hayatını etkisi, komşu devlet ile yapılan ticari ilişkiler ve kültürel alışverişler sebebi ile Türk inançları çeşitlilik arz eden bir inanç sistemi olmuştur. Birçok farklı inanıştan esintiler taşıyan, zengin bir dini algı söz konusudur.


En yüce varlık olarak “Tengri” kabul edilmektedir. Tengri dışında daha alt aracı tanrılar ile iyi ve kötü ruh inanışları söz konusu olmuştur. Bunların dışında da bozkır toplumlarının sözlü gelenek ve tahayyülleri ile varlık alanı bulan mitolojik unsurlarda bu inançlar hususunda belirleyici olmuştur.

Hun ve Göktürk halk inanışlarında semavi dinlerde olduğu gibi, ahiret inancı yani cennet ve cehennem kavramının varlığı ve karşılık bulduğu bilinmektedir.

Umut Güner Tarafından Kaleme Alınmıştır.

Ansiklopedi

https://www.eansiklopedi.com ]]></description>
<enclosure url="http://www.tarihistan.org/images/haberler/2021/06/umut-guner-hun-ve-gokturk-doneminde-dini-inanc.jpeg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:42 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Umut, Güner:, Hun, Göktürk, Döneminde, Dini, İnanç</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[Hun Ve Göktürk Döneminde Dini İnanç

İslamiyet öncesi Türk inanışları hususunda özellikle de Hun ve Göktürkler dönemi Türk inançları hakkında belirli bir özgünlükten bahsetmek mümkün değildir. Özellikle bozkır hayatını etkisi, komşu devlet ile yapılan ticari ilişkiler ve kültürel alışverişler sebebi ile Türk inançları çeşitlilik arz eden bir inanç sistemi olmuştur. Birçok farklı inanıştan esintiler taşıyan, zengin bir dini algı söz konusudur.


En yüce varlık olarak “Tengri” kabul edilmektedir. Tengri dışında daha alt aracı tanrılar ile iyi ve kötü ruh inanışları söz konusu olmuştur. Bunların dışında da bozkır toplumlarının sözlü gelenek ve tahayyülleri ile varlık alanı bulan mitolojik unsurlarda bu inançlar hususunda belirleyici olmuştur.

Hun ve Göktürk halk inanışlarında semavi dinlerde olduğu gibi, ahiret inancı yani cennet ve cehennem kavramının varlığı ve karşılık bulduğu bilinmektedir.

Umut Güner Tarafından Kaleme Alınmıştır.

Ansiklopedi

https://www.eansiklopedi.com]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>İlteriş Kutluk Kağan Yazıtında okunan ilk metinler açıklandı</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/ilteris-kutluk-kagan-yazitinda-okunan-ilk-metinler-aciklandi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/ilteris-kutluk-kagan-yazitinda-okunan-ilk-metinler-aciklandi</guid>
<description><![CDATA[ Moğolistan’ın Ötüken bölgesi Hangai Jote’de yeni bulunan İlteriş Kutluk Kağan Yazıtında okunan ilk metinler paylaşıldı.

Türkoloji alanında bir ilk daha yaşandı ve yeni bir yazıt bulundu. Uluslararası Türk Akademisi, 23 Ağustos 2022 tarihinde Moğolistan’ın Ötüken bölgesi Hangai Jote’de yeni bulunan İlteriş Kutluk Kağan Yazıtı ile ilgili yayımladığı açıklamasında, “Türk Akademisi, Moğolistan Arkeoloji Enstitüsü işbirliğiyle Türk Kağanlığının kurucusu atamız Bars Beg Kağan’ın kayınpederi İlteriş Kağan adına dikilen anıtı bulduk.” ifadesine yer verdi.

Söz konusu ilke imza atan bilimsel keşif ekibinin üyeleri arasında D. Kıdırali, A. Enhtör, N. Bazılhan, N. Bögenbaev Ts. Buyanhişig, G. Batbold bulunuyor.

İLTERİŞ KUTLUK KAĞAN YAZITINDAKİ OKUNAN İLK METİNLER

Uluslararası Türk Akademisi Başkanı Darhan Kıdırali tarafından bugün ise İlteriş Kutluk Kağan’ın Yazıtı’nda okunan ilk metinler paylaşıldı. Konuya ilişkin yapılan açıklamanın tamamı şöyle:


Yazıtın boyutları: uzunluk ve yüksekliği 70х74,5 cm, genişliği 19 cm. Söz konusu yazıtın bütün yüzlerinde metinler yer almıştır. Ön çalışmalara göre ön yüzünde 19 satır yer alarak bunlardan 12 satırın durumu iyidir. Söz konusu satırların ön okuması aşağıdaki gibidir:
№
1
Ud yïl: toquzunč: ay: …[……….]
İnek yılı: dokuzuncu ay
2
……
….
3
…..Teŋri: oγlu: [……….]
..Tanrı oğlu
4
Qutluγ qaγan: Türük [……….]
Kutlug Kagan: Türk
5
Ur oγlum: M[k]ön…..yü…[……….]
Erkek çocuklarım, köz…
6
Biziŋ:öŋlig:..t.. [……….]
Bizim güzel….
7
es[?] : Ïtdïm: bizi: yat: er: [……….]
Etdim: Bizi yabancı: erler….
8
Yerde: …..tuz…..[……….]
Yerde..
9
Tümen: Tümen: [……….]
On bin: on bin
10
es[?] el[is]ig [?]:küčüg: biz[ber-?]
İşimi gücümü ver…
11
Atadïm: bi tidim [……….]
Tayin ettim (unvan verdim): bi..tidim..
12
es[?] : Qop ešti [……….]
Tamamı eşitti



Ayyıldız Huri Kaptan
25 Ağustos 2022, 22:32
Kırım Haber Ajansı - QHA ]]></description>
<enclosure url="http://www.tarihistan.org/images/haberler/2022/08/ilteris-kutluk-kagan-yazitinda-okunan-ilk-metinler-aciklandi.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:42 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>İlteriş, Kutluk, Kağan, Yazıtında, okunan, ilk, metinler, açıklandı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[Moğolistan’ın Ötüken bölgesi Hangai Jote’de yeni bulunan İlteriş Kutluk Kağan Yazıtında okunan ilk metinler paylaşıldı.

Türkoloji alanında bir ilk daha yaşandı ve yeni bir yazıt bulundu. Uluslararası Türk Akademisi, 23 Ağustos 2022 tarihinde Moğolistan’ın Ötüken bölgesi Hangai Jote’de yeni bulunan İlteriş Kutluk Kağan Yazıtı ile ilgili yayımladığı açıklamasında, “Türk Akademisi, Moğolistan Arkeoloji Enstitüsü işbirliğiyle Türk Kağanlığının kurucusu atamız Bars Beg Kağan’ın kayınpederi İlteriş Kağan adına dikilen anıtı bulduk.” ifadesine yer verdi.

Söz konusu ilke imza atan bilimsel keşif ekibinin üyeleri arasında D. Kıdırali, A. Enhtör, N. Bazılhan, N. Bögenbaev Ts. Buyanhişig, G. Batbold bulunuyor.

İLTERİŞ KUTLUK KAĞAN YAZITINDAKİ OKUNAN İLK METİNLER

Uluslararası Türk Akademisi Başkanı Darhan Kıdırali tarafından bugün ise İlteriş Kutluk Kağan’ın Yazıtı’nda okunan ilk metinler paylaşıldı. Konuya ilişkin yapılan açıklamanın tamamı şöyle:


Yazıtın boyutları: uzunluk ve yüksekliği 70х74,5 cm, genişliği 19 cm. Söz konusu yazıtın bütün yüzlerinde metinler yer almıştır. Ön çalışmalara göre ön yüzünde 19 satır yer alarak bunlardan 12 satırın durumu iyidir. Söz konusu satırların ön okuması aşağıdaki gibidir:
№
1
Ud yïl: toquzunč: ay: …[……….]
İnek yılı: dokuzuncu ay
2
……
….
3
…..Teŋri: oγlu: [……….]
..Tanrı oğlu
4
Qutluγ qaγan: Türük [……….]
Kutlug Kagan: Türk
5
Ur oγlum: M[k]ön…..yü…[……….]
Erkek çocuklarım, köz…
6
Biziŋ:öŋlig:..t.. [……….]
Bizim güzel….
7
es[?] : Ïtdïm: bizi: yat: er: [……….]
Etdim: Bizi yabancı: erler….
8
Yerde: …..tuz…..[……….]
Yerde..
9
Tümen: Tümen: [……….]
On bin: on bin
10
es[?] el[is]ig [?]:küčüg: biz[ber-?]
İşimi gücümü ver…
11
Atadïm: bi tidim [……….]
Tayin ettim (unvan verdim): bi..tidim..
12
es[?] : Qop ešti [……….]
Tamamı eşitti



Ayyıldız Huri Kaptan
25 Ağustos 2022, 22:32
Kırım Haber Ajansı - QHA]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Ayn Calut Savaşı – 3 Eylül 1260</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/ayn-calut-savasi-3-eylul-1260</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/ayn-calut-savasi-3-eylul-1260</guid>
<description><![CDATA[ Ayn Calut Savaşı – 3 Eylül 1260

Hulagû komutasında ki Moğolların, Abbasi Hilafet merkezi Bağdat’ı alması ve halifeyi öldürmesinden sonra, Hulagû’ nün komutanlarından olan Ketbuga komutasında bir ordu Suriye topraklarına doğru ilerleyerek Halep ve Şam’ı alarak Akdeniz kıyı hattına kadar ulaştı.

Moğol ordusu Memlük Hükümdarı Kutuz’a elçi göndererek teslim olmasını istemiştir. Memlük hükümdarı Kutuz cevaben gelen elçileri öldürtmüştür.

Ketbuga yaklaşık 10.000 kişilik ordusuyla beraber Mısıra doğru ilerlemeye başlamıştır. Memlüklü kumandanı Baybars ise 120.000 kişilik ordusuyla gelen orduyu Ayn Calut alanında pusuya düşürmüş ve mağlup etmiştir. Moğol Kumandanı Ketbuga öldürülmüş ve ordu tamamen imha edilmiştir.

Baybars ve ordusu Suriye ve Şam bölgesini yeniden fethetmiştir. İlerleyen orduya cevap verebilecek durumda olmayan Hulagû Asya içlerine kadar geri çekilmiştir.

Cengiz Han’dan beri ilerleyen Moğol ordusu ilk defa yenilmiş ve geri çekilmek durumunda kalmıştır.
https://www.bilgipedia.com.tr/ayn-calut-savasi/ ]]></description>
<enclosure url="http://www.tarihistan.org/images/haberler/2022/08/ayn-calut-savasi-3-eylul-1260.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:42 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Ayn, Calut, Savaşı, –, Eylül, 1260</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[Ayn Calut Savaşı – 3 Eylül 1260

Hulagû komutasında ki Moğolların, Abbasi Hilafet merkezi Bağdat’ı alması ve halifeyi öldürmesinden sonra, Hulagû’ nün komutanlarından olan Ketbuga komutasında bir ordu Suriye topraklarına doğru ilerleyerek Halep ve Şam’ı alarak Akdeniz kıyı hattına kadar ulaştı.

Moğol ordusu Memlük Hükümdarı Kutuz’a elçi göndererek teslim olmasını istemiştir. Memlük hükümdarı Kutuz cevaben gelen elçileri öldürtmüştür.

Ketbuga yaklaşık 10.000 kişilik ordusuyla beraber Mısıra doğru ilerlemeye başlamıştır. Memlüklü kumandanı Baybars ise 120.000 kişilik ordusuyla gelen orduyu Ayn Calut alanında pusuya düşürmüş ve mağlup etmiştir. Moğol Kumandanı Ketbuga öldürülmüş ve ordu tamamen imha edilmiştir.

Baybars ve ordusu Suriye ve Şam bölgesini yeniden fethetmiştir. İlerleyen orduya cevap verebilecek durumda olmayan Hulagû Asya içlerine kadar geri çekilmiştir.

Cengiz Han’dan beri ilerleyen Moğol ordusu ilk defa yenilmiş ve geri çekilmek durumunda kalmıştır.
https://www.bilgipedia.com.tr/ayn-calut-savasi/]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Moğol ve Kazak bilim insanlarından Türk dünyasını heyecanlandıran keşif: Türk adının geçtiği ilk yazıt 40 yıl geriye gitti</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/mogol-ve-kazak-bilim-insanlarindan-turk-dunyasini-heyecanlandiran-kesif-turk-adinin-gectigi-ilk-yazit-40-yil-geriye-gitti</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/mogol-ve-kazak-bilim-insanlarindan-turk-dunyasini-heyecanlandiran-kesif-turk-adinin-gectigi-ilk-yazit-40-yil-geriye-gitti</guid>
<description><![CDATA[ Moğolistan’da efsanevi Türk liderlerinden İlteriş Kağan’a ait anıt ve üzerinde ‘Türk’ kelimesi yer alan bir yazıt bulundu. Kazak tarihçi Darhan Kıdırali, Türk dünyasında büyük heyecan yaratan yazıt için “Türk adının ilk kez geçtiği Göktürk döneminin en eski yazılı anıtı” dedi. Keşfi KARAR’a değerlendiren Prof. Dr. Ahmet Taşağıl ise “Türk adının ilk defa 720’lerde Tonyukuk Yazıtı’nda geçtiğini biliniyordu, yeni yazıt bunu 40 yıl geriye çekiyor. Bu yazıt bütün bildiklerimizi değiştirecek” dedi.

SALİHA SULTAN

Moğolistan’ın Ötüken bölgesinde efsanevi Türk liderlerinden İlteriş Kutluk Kağan’a ait bir anıt ve Türkçe yazıt bulundu. Yazılı Türk edebiyatını sekizinci yüzyıldan yedinci yüzyıla taşıyan keşif, Uluslararası Türk Akademisi (UTA) ve Nomgon Vadisi’ndeki Moğolistan Arkeoloji Enstitüsü’nün 2016’dan beri yürüttüğü kazı çalışmaları sırasında yapıldı. Türkiye keşiften ilk olarak Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı’nın Twitter hesabından 23 Ağustos tarihinde yaptığı “Kültekin ve Bilge Kağan’ın babası İlteriş Kutluğ Kağan’ın Anıt Kompleksi ve yazıtı bulundu” paylaşımıyla haberdar oldu. Türk, Moğol ve Orta Asya tarihlerinde kutsal başkent olarak kabul edilen Ötüken bölgesinde, Orhun Abideleri’nin güney batısında bulunan Arhangay’da yapılan kazılarda ortaya çıkan ve Türk ve Soğd dillerinde yazıldığı anlaşılan anıt yazıt, büyük heyecanla karşılandı.

Keşfi yapan Kazak ve Moğol bilim insanları, dün Moğolistan’ın başkenti Ulan Batur’da düzenlenen basın toplantısında elde ettikleri bilgileri bütün dünyaya duyurdu. Toplantıda konuşan meşhur Kazak tarihçi, Uluslararası Türk Akademisi Başkanı Darhan Kıdırali, Moğolistan Arkeoloji Enstitüsü uzmanlarıyla Ötüken’deki Nomgon ovasında ortaklaşa sürdürdükleri kazıda Bilge Kağan ile Kül Tigin’in babası İlteriş Kağan’ın külliyesi ve yazıtını keşfettiklerini söyledi. Kıdırali, “Anıt metninden elde edilen bilgilere dayanarak, Nomgon külliyesinin Göktürk Kağanlığını yeniden canlandıran Kül Tigin ve Bilge Kağan’ın babası İlteriş Kutluk Kağan’a ithaf edildiği sonucuna varılmıştır. Ayrıca bu külliye, ‘Türk’ adının ilk kez geçtiği Göktürk döneminin en eski yazılı anıtı olarak kabul edilmektedir” dedi.

‘ORHUN ANITLARI KADAR ÖNEMLİ’

Kıdırali, kazıda ortaya çıkan İlteriş Kağan külliyesinin de genel olarak oğulları Bilge Kağan ve Kül Tigin’in anıtlarına benzediğinin altını çizdi. Nomgon’daki İlteriş Kağan yazıtının üst tarafında vücudu ejderha şeklinde iki kurt başı simgelendiği bilgisini veren Kıdırali, “Taspar Kağan, Bilge Kağan, Kül Tigin ve diğer anıtların tepesine de bu tür kağanlık simgeleri olan ejderha biçimli kurt başlı bir şeklin çizildiği bilinmektedir. Nomgon anıtının, Orhun anıtları gibi Göktürk devleti için önemli bir anıt olduğu anlaşılmaktadır” görüşünü aktardı. Kıdırali, Uluslararası Türk Akademisi olarak kazı sonuçlarıyla ilgili bilimsel kitap hazırlayacaklarını ve tanıtımını ise tüm Türk devletlerinin başkentlerinde gerçekleştireceklerini sözlerine ekledi. Kazı ekibinin de yer aldığı toplantıda, yazıttan ve bölgedeki komplekste bulunan diğer buluntuların görselleri de basınla paylaşıldı. Yazıt metninin günümüz Türkçesine aktarılmış hali ise henüz yayımlanmadı.



12 SATIRLIK METNİN SONUNDA ‘TARKAN’ İMZASI VAR

Basın toplantısında anıt yazıt hakkında detaylı bilgiler de paylaşıldı. Batıdan doğuya oval biçimde inşa edilen külliye toplamda 49 metrekare alana yayılıyor. Etrafına hendek kazılı olan külliyenin batı tarafında, alanın ortasına delikli taştan bir küp (sunak), taştan insan figürleri, iki yavrusu olan aslan heykeli ve iki koyun heykeli bulunuyor. Kapısına ise sırayla 51 balbal taş yerleştirilen külliyedeki bu taşlardan beş tanesinde ise Aşina ailesine ait olduğu bilinen ‘dağ keçisi’ sembolü tespit edildi. Yazıt ise külliyenin içindeki ibadet bölümü olduğu düşünülen bölümde bulundu. İbadet yerinin önünde yazıtın üst kısmı ve kaplumbağa şeklindeki temeli keşfedildi. Bulunan eserin iki yüzünde 12 satırlık eski Türk yazısı, üçüncü yüzünde ise eski Soğd yazısı bulunuyor. Keşfe katılan bilim insanları, yazıt metninde ‘Tanrı’, ‘Türk’, ‘Kutluk’, ‘Tümen’ gibi bir dizi kelime tespit etti. Anıtı yazan kişinin adının ise ‘Darkhan’, (Tarkan) olduğu belirtiliyor. Adına bu anıt dikilen İlteriş Kutluk Kağan, Kül Tigin’le Bilge Kağan’ın babası ve II. Doğu Göktürk Kağanlığı’nın kurucu lideriydi.



‘BÜTÜN BİLDİKLERİMİZİ DEĞİŞTİRECEK’

Türk tarihçiliğinin duayen isimlerinden Prof. Dr. Ahmet Taşağıl, Ötüken bölgesindeki keşfi KARAR’a değerlendirdi: İlteriş Kutluğ Kağan’ın Anıt Kompleksi ve yazıtı keşfi hakkında bilgim vardı, arkadaşlar paylaşmışlardı. Bu Kazak ve Moğol bilim insanlarının ortak çalışmasıyla yapılmış önemli bir keşiftir. Önden edindiğim bilgilere göre son derece önemli bir keşif çünkü o döneme ait bir yazıt daha önce bilmiyorduk. Türk adının bir metinde ilk defa 720’lerde Tonyukuk Yazıtı’nda geçtiğini biliniyordu daha önce, İlteriş Kutluğ Kağan Yazıtı bunu 692 yılı öncesine çekiyor. Yani başlangıcı ortalama 40 yıl geriye çekiyor. Türk adı ilk defa ]]></description>
<enclosure url="http://www.tarihistan.org/images/haberler/2022/08/mogol-ve-kazak-bilim-insanlarindan-turk-dunyasini-heyecanlandiran-kesif-turk-adinin-gectigi-ilk-yazit-40-yil-geriye-gitti.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:42 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Moğol, Kazak, bilim, insanlarından, Türk, dünyasını, heyecanlandıran, keşif:, Türk, adının, geçtiği, ilk, yazıt, yıl, geriye, gitti</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[Moğolistan’da efsanevi Türk liderlerinden İlteriş Kağan’a ait anıt ve üzerinde ‘Türk’ kelimesi yer alan bir yazıt bulundu. Kazak tarihçi Darhan Kıdırali, Türk dünyasında büyük heyecan yaratan yazıt için “Türk adının ilk kez geçtiği Göktürk döneminin en eski yazılı anıtı” dedi. Keşfi KARAR’a değerlendiren Prof. Dr. Ahmet Taşağıl ise “Türk adının ilk defa 720’lerde Tonyukuk Yazıtı’nda geçtiğini biliniyordu, yeni yazıt bunu 40 yıl geriye çekiyor. Bu yazıt bütün bildiklerimizi değiştirecek” dedi.

SALİHA SULTAN

Moğolistan’ın Ötüken bölgesinde efsanevi Türk liderlerinden İlteriş Kutluk Kağan’a ait bir anıt ve Türkçe yazıt bulundu. Yazılı Türk edebiyatını sekizinci yüzyıldan yedinci yüzyıla taşıyan keşif, Uluslararası Türk Akademisi (UTA) ve Nomgon Vadisi’ndeki Moğolistan Arkeoloji Enstitüsü’nün 2016’dan beri yürüttüğü kazı çalışmaları sırasında yapıldı. Türkiye keşiften ilk olarak Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı’nın Twitter hesabından 23 Ağustos tarihinde yaptığı “Kültekin ve Bilge Kağan’ın babası İlteriş Kutluğ Kağan’ın Anıt Kompleksi ve yazıtı bulundu” paylaşımıyla haberdar oldu. Türk, Moğol ve Orta Asya tarihlerinde kutsal başkent olarak kabul edilen Ötüken bölgesinde, Orhun Abideleri’nin güney batısında bulunan Arhangay’da yapılan kazılarda ortaya çıkan ve Türk ve Soğd dillerinde yazıldığı anlaşılan anıt yazıt, büyük heyecanla karşılandı.

Keşfi yapan Kazak ve Moğol bilim insanları, dün Moğolistan’ın başkenti Ulan Batur’da düzenlenen basın toplantısında elde ettikleri bilgileri bütün dünyaya duyurdu. Toplantıda konuşan meşhur Kazak tarihçi, Uluslararası Türk Akademisi Başkanı Darhan Kıdırali, Moğolistan Arkeoloji Enstitüsü uzmanlarıyla Ötüken’deki Nomgon ovasında ortaklaşa sürdürdükleri kazıda Bilge Kağan ile Kül Tigin’in babası İlteriş Kağan’ın külliyesi ve yazıtını keşfettiklerini söyledi. Kıdırali, “Anıt metninden elde edilen bilgilere dayanarak, Nomgon külliyesinin Göktürk Kağanlığını yeniden canlandıran Kül Tigin ve Bilge Kağan’ın babası İlteriş Kutluk Kağan’a ithaf edildiği sonucuna varılmıştır. Ayrıca bu külliye, ‘Türk’ adının ilk kez geçtiği Göktürk döneminin en eski yazılı anıtı olarak kabul edilmektedir” dedi.

‘ORHUN ANITLARI KADAR ÖNEMLİ’

Kıdırali, kazıda ortaya çıkan İlteriş Kağan külliyesinin de genel olarak oğulları Bilge Kağan ve Kül Tigin’in anıtlarına benzediğinin altını çizdi. Nomgon’daki İlteriş Kağan yazıtının üst tarafında vücudu ejderha şeklinde iki kurt başı simgelendiği bilgisini veren Kıdırali, “Taspar Kağan, Bilge Kağan, Kül Tigin ve diğer anıtların tepesine de bu tür kağanlık simgeleri olan ejderha biçimli kurt başlı bir şeklin çizildiği bilinmektedir. Nomgon anıtının, Orhun anıtları gibi Göktürk devleti için önemli bir anıt olduğu anlaşılmaktadır” görüşünü aktardı. Kıdırali, Uluslararası Türk Akademisi olarak kazı sonuçlarıyla ilgili bilimsel kitap hazırlayacaklarını ve tanıtımını ise tüm Türk devletlerinin başkentlerinde gerçekleştireceklerini sözlerine ekledi. Kazı ekibinin de yer aldığı toplantıda, yazıttan ve bölgedeki komplekste bulunan diğer buluntuların görselleri de basınla paylaşıldı. Yazıt metninin günümüz Türkçesine aktarılmış hali ise henüz yayımlanmadı.



12 SATIRLIK METNİN SONUNDA ‘TARKAN’ İMZASI VAR

Basın toplantısında anıt yazıt hakkında detaylı bilgiler de paylaşıldı. Batıdan doğuya oval biçimde inşa edilen külliye toplamda 49 metrekare alana yayılıyor. Etrafına hendek kazılı olan külliyenin batı tarafında, alanın ortasına delikli taştan bir küp (sunak), taştan insan figürleri, iki yavrusu olan aslan heykeli ve iki koyun heykeli bulunuyor. Kapısına ise sırayla 51 balbal taş yerleştirilen külliyedeki bu taşlardan beş tanesinde ise Aşina ailesine ait olduğu bilinen ‘dağ keçisi’ sembolü tespit edildi. Yazıt ise külliyenin içindeki ibadet bölümü olduğu düşünülen bölümde bulundu. İbadet yerinin önünde yazıtın üst kısmı ve kaplumbağa şeklindeki temeli keşfedildi. Bulunan eserin iki yüzünde 12 satırlık eski Türk yazısı, üçüncü yüzünde ise eski Soğd yazısı bulunuyor. Keşfe katılan bilim insanları, yazıt metninde ‘Tanrı’, ‘Türk’, ‘Kutluk’, ‘Tümen’ gibi bir dizi kelime tespit etti. Anıtı yazan kişinin adının ise ‘Darkhan’, (Tarkan) olduğu belirtiliyor. Adına bu anıt dikilen İlteriş Kutluk Kağan, Kül Tigin’le Bilge Kağan’ın babası ve II. Doğu Göktürk Kağanlığı’nın kurucu lideriydi.



‘BÜTÜN BİLDİKLERİMİZİ DEĞİŞTİRECEK’

Türk tarihçiliğinin duayen isimlerinden Prof. Dr. Ahmet Taşağıl, Ötüken bölgesindeki keşfi KARAR’a değerlendirdi: İlteriş Kutluğ Kağan’ın Anıt Kompleksi ve yazıtı keşfi hakkında bilgim vardı, arkadaşlar paylaşmışlardı. Bu Kazak ve Moğol bilim insanlarının ortak çalışmasıyla yapılmış önemli bir keşiftir. Önden edindiğim bilgilere göre son derece önemli bir keşif çünkü o döneme ait bir yazıt daha önce bilmiyorduk. Türk adının bir metinde ilk defa 720’lerde Tonyukuk Yazıtı’nda geçtiğini biliniyordu daha önce, İlteriş Kutluğ Kağan Yazıtı bunu 692 yılı öncesine çekiyor. Yani başlangıcı ortalama 40 yıl geriye çekiyor. Türk adı ilk defa 720’de değil 692 öncesinde ortaya çıkmış oluyor. Yazıtta yer alan ‘tengri’, ‘kutluk’ gibi Türkçenin en önemli kelimelerinin geçmesi de Türk devleti ve inanç sistemi açısından büyük değer taşıyor. Dikdörtgen bir anıt alanı var, bunlar bizim külliye ya da kompleks dediğimiz devlet törenlerinin yapıldığı alanlardır. Diğer önemli yazıtlarımızda da aynı durum söz konusudur. Göktürk tarihi ve Türk tarihi için son derece önemli bir yazıt bulundu, bu yazıt bütün bildiklerimizi değiştirecek. Ben daha önce kitaplarımda Çince kaynaklardaki bilgileri yayımlamıştım, bu keşif bizim Çin kaynaklarından okuduğumuz bilgileri de teyit ediyor bir anlamda. Genel olarak eski Türk kültürünün derin damarlarını, köklerini açığa çıkarmada çok işe yarayacak önemli bir keşifle karşı karşıyayız. Resimleri de gördüm, ayrıntılı inceleme fırsatım olmadı ama keşfi yapan arkadaşlarımız bu konularda çalışmalarını yayımlayacaktır. Çünkü anıtı onlar buldu, bu çalışmaları yapmak ve yayımlamak onların hakkı, biz de onların çalışmalarını okumayı heyecanla bekliyoruz.


25/08/2022 01:32
KAYNAK: KARAR GAZETESİ
https://www.karar.com/kultur-sanat-haberleri]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Türk Akademisi, Kutluk Kağan Yazıtı hakkındaki tartışmalara yanıt verdi</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/turk-akademisi-kutluk-kagan-yaziti-hakkindaki-tartismalara-yanit-verdi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/turk-akademisi-kutluk-kagan-yaziti-hakkindaki-tartismalara-yanit-verdi</guid>
<description><![CDATA[ Uluslararası Türk Akademisi (TWESCO), Başkanı Prof. Dr. Darhan Kıdırali, keşfedilen yeni İlteriş Kutluğ Kağan’a ait yazıtı tartışmalarına yanıt verdi. TWESCO Başkanı Darhan Kıdırali, “Öncelikle altını çizerek belirtmek isterim ki, biz mezar aramıyoruz, miras arıyoruz. Yine bazılarının söylediği gibi Kutluk Kağanın mezarı Şiveet-Ulan’da değil” dedi.

Kazakistan’ın başkenti Nur Sultan’da yer alan Uluslararası Türk Akademisi (TWESCO), Moğolistan’ın Ötüken bölgesinde yürüttükleri bilimsel kazı çalışmaları sonucunda keşfedilen İkinci Doğu Göktürk Kağanlığı’nın kurucusu ve Bilge Kağan ile Kül Tigin’in babası İlteriş Kutluğ Kağan’ın 7. yüzyıla ait yazıtının ön okumasını paylaşmıştı. Yeni yazıtın bulunmasının ardından bazı bilim adamları tarafından itiraz ve tartışmalara yol açtığı bilindi. Türkiye’deki bazı akademisyen Türkologlar tarafından yeni yazıtın daha önce 1912 yıllarında keşfedildiği iddia edildi. Kazakistan’ın başkenti Nur Sultan’da bulunan Uluslararası Türk Akademisi (TWESCO), Başkanı Prof. Dr. Darhan Kıdırali 28 Ağustos 2022 tarihinde sosyal medya hesabından söz konusu yeni yazıtın etrafında gelişen itirazlara ve tartışmalara son noktayı koydu. TWESCO Başkanı Kıdırali bey şu ifadeleri kullandı:


“Değerli dostlar! Kutluk İlteriş Kağan kompleksi ve yazıtı için Türkiye’de bazı hususların karıştırıldığını gördüğümden dolayı son yaptığımız keşifte söz konusu olan bazı detayların altını çizmek istiyorum. Türk dünyasının ortak bilim kuruluşu ve uluslararası teşkilat olan akademimiz kuruluş amacına uygun olarak ilk baştan Türk kültürü ve medeniyetiyle ilgili ortak mirası araştırmayı kendine bir borç bilmiştir. Ve ilk günden itibaren atalar diyarı Moğolistan’da kazı ve keşif çalışmalarını sistemli bir şekilde yürütmeye gayret gösterdik. Karşılıklı güvene dayalı olan Moğolistan’la ortak çalışmalarımız başarılı oldu da. Bunun için Moğolistan devletine, yetkililerine ve bilim adamlarına, dostlarımıza teşekkür ederim.






Türk Akademisi Başkanı Darhan Kıdırali



TÜRK AKADEMİSİ BAŞKANI DARHAN KIDIRALİ: BİZ MEZAR ARAMIYORUZ BİR MİRAS ARIYORUZ

“İndi gelelim “Prof.” ünvanlı bazı dostlarımızın itirazlarına:

Öncelikle altını çizerek belirtmek isterim ki, biz MEZAR aramıyoruz, MİRAS arıyoruz. Yine bazılarının söylediği gibi Kutluk Kağanın mezarı Şiveet-Ulan’da değil. Biz orada 2015-2018 yılları arasında geniş kazı çalışmalarını yürüttük, keşif gezilerini organize ettik, kompleksin yaşını tespit ettik, yer altında kalan bazı balbal ve heykel taşları çıkararak, çevresini koruma altına aldık.

Sonra 2019 yılında Orhun vadisine yakın Arhangay bölgesinde, Hangay dağlarının eteğindeki Nomgon vadisinde kazı çalışmalarını başlattık. Tekrar ediyorum, biz orada mezar aramadık, yazı ve miras aradık. Tespitlerimiz doğru çıktı, yüce Tanrı kısmet etti ve Allah’ın izniyle “Türk” adı ilk defa geçen ve Kutluk Kağan’a ait olduğu kesinleşen yazıt ve komlpeks ortaya çıktı. Öyle ki, şanlı tarihimize derinlik kazandıran, medeniyet ve yazı tarihimizi daha ileri götüren, adımız ve devletimiz borçlu olan bu kutlu Kağanın kompleksinen her gün bir şey çıkıyor. Mesela dün arkadaşlarımız Kutluk Kağanın heykel taşından koparılan başını buldu. Biz bunların hepsini sizlerle paylaşacağız. Ancak bazılarının çabuk okuma arzuları veya görmezlikten gelmeleri hatta bilgi karışıklığı oluşturma çabaları bizi biraz dikkatli olmaya zorlamaktadır. İnşallah 26 Eylül tarihinde Bursa’da “Orhun’dan Orhan Gazi’ye” adlı ekspedisiyon çerçevesinde düzenleyeceğimiz bilimsel toplantıda sizlerin huzurlarınıza çıkacağız. Kamuoyuna duyurulur“

“TÜRK” ADININ İLK KEZ GEÇTİĞİ EN ESKİ YAZIT BULUNDU

Uluslararası Türk Akademisi ile Moğol Bilimler Akademisi Arkeoloji Enstitüsü iş birliğinde Moğolistan’ın Ötüken bölgesinde yürütülen bilimsel kazı çalışmaları sonucunda Göktürk Devleti’nin hükümdarları Bilge Kağan ile Kül Tigin’in babası İlteriş Kutluğ Kağan’ın külliyesi ile yazıtı keşfedilmişti. Ötüken bölgesindeki Nomgon Ovası’nda batıdan doğuya oval bir biçimde inşa edilen külliyenin toplam 49 metrekare alandan oluştuğu ve etrafında Aşina ailesine ait sembollerin yer aldığı 51 adet balbal taş ile İkinci Doğu Göktürk Kağanlığı’nın kurucusu ve Bilge Kağan ile Kül Tigin’in babası İlteriş Kutluğ Kağan’ın 7. yüzyıla ait yazıtının da keşfedildiği duyurulmuştu. Söz konusu anıt, “Türk” adının ilk kez geçtiği Göktürk döneminin en eski yazılı anıtı olarak değerlendiriliyor.





İLTERİŞ KUTLUK KAĞAN YAZITINDAKİ OKUNAN İLK METİNLER

Uluslararası Türk Akademisi Başkanı Darhan Kıdırali tarafından bugün ise İlteriş Kutluk Kağan’ın Yazıtı’nda okunan ilk metinler paylaşıldı. Konuya ilişkin yapılan açıklamanın tamamı şöyle:

№1
Ud yïl: toquzunč: ay: …[……….]
İnek yılı: dokuzuncu ay
2
……
….
3
…..Teŋri: oγlu: [……….]
..Tanrı oğlu
4
Qutluγ qaγan: Türük [……….]
Kutlug Kagan: Türk
5
Ur oγlum: M[k]ön…..yü…[……….]
Erkek çocuklarım, köz…
6
Biziŋ:öŋlig:..t.. [……….]
Bizim güzel….
7
es[?] : Ïtdïm: bizi: yat: er: [……….]
Etdim: Bizi yabancı: erler….
8
Y ]]></description>
<enclosure url="http://www.tarihistan.org/images/haberler/2022/08/turk-akademisi-kutluk-kagan-yaziti-hakkindaki-tartismalara-yanit-verdi.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:42 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Türk, Akademisi, Kutluk, Kağan, Yazıtı, hakkındaki, tartışmalara, yanıt, verdi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[Uluslararası Türk Akademisi (TWESCO), Başkanı Prof. Dr. Darhan Kıdırali, keşfedilen yeni İlteriş Kutluğ Kağan’a ait yazıtı tartışmalarına yanıt verdi. TWESCO Başkanı Darhan Kıdırali, “Öncelikle altını çizerek belirtmek isterim ki, biz mezar aramıyoruz, miras arıyoruz. Yine bazılarının söylediği gibi Kutluk Kağanın mezarı Şiveet-Ulan’da değil” dedi.

Kazakistan’ın başkenti Nur Sultan’da yer alan Uluslararası Türk Akademisi (TWESCO), Moğolistan’ın Ötüken bölgesinde yürüttükleri bilimsel kazı çalışmaları sonucunda keşfedilen İkinci Doğu Göktürk Kağanlığı’nın kurucusu ve Bilge Kağan ile Kül Tigin’in babası İlteriş Kutluğ Kağan’ın 7. yüzyıla ait yazıtının ön okumasını paylaşmıştı. Yeni yazıtın bulunmasının ardından bazı bilim adamları tarafından itiraz ve tartışmalara yol açtığı bilindi. Türkiye’deki bazı akademisyen Türkologlar tarafından yeni yazıtın daha önce 1912 yıllarında keşfedildiği iddia edildi. Kazakistan’ın başkenti Nur Sultan’da bulunan Uluslararası Türk Akademisi (TWESCO), Başkanı Prof. Dr. Darhan Kıdırali 28 Ağustos 2022 tarihinde sosyal medya hesabından söz konusu yeni yazıtın etrafında gelişen itirazlara ve tartışmalara son noktayı koydu. TWESCO Başkanı Kıdırali bey şu ifadeleri kullandı:


“Değerli dostlar! Kutluk İlteriş Kağan kompleksi ve yazıtı için Türkiye’de bazı hususların karıştırıldığını gördüğümden dolayı son yaptığımız keşifte söz konusu olan bazı detayların altını çizmek istiyorum. Türk dünyasının ortak bilim kuruluşu ve uluslararası teşkilat olan akademimiz kuruluş amacına uygun olarak ilk baştan Türk kültürü ve medeniyetiyle ilgili ortak mirası araştırmayı kendine bir borç bilmiştir. Ve ilk günden itibaren atalar diyarı Moğolistan’da kazı ve keşif çalışmalarını sistemli bir şekilde yürütmeye gayret gösterdik. Karşılıklı güvene dayalı olan Moğolistan’la ortak çalışmalarımız başarılı oldu da. Bunun için Moğolistan devletine, yetkililerine ve bilim adamlarına, dostlarımıza teşekkür ederim.






Türk Akademisi Başkanı Darhan Kıdırali



TÜRK AKADEMİSİ BAŞKANI DARHAN KIDIRALİ: BİZ MEZAR ARAMIYORUZ BİR MİRAS ARIYORUZ

“İndi gelelim “Prof.” ünvanlı bazı dostlarımızın itirazlarına:

Öncelikle altını çizerek belirtmek isterim ki, biz MEZAR aramıyoruz, MİRAS arıyoruz. Yine bazılarının söylediği gibi Kutluk Kağanın mezarı Şiveet-Ulan’da değil. Biz orada 2015-2018 yılları arasında geniş kazı çalışmalarını yürüttük, keşif gezilerini organize ettik, kompleksin yaşını tespit ettik, yer altında kalan bazı balbal ve heykel taşları çıkararak, çevresini koruma altına aldık.

Sonra 2019 yılında Orhun vadisine yakın Arhangay bölgesinde, Hangay dağlarının eteğindeki Nomgon vadisinde kazı çalışmalarını başlattık. Tekrar ediyorum, biz orada mezar aramadık, yazı ve miras aradık. Tespitlerimiz doğru çıktı, yüce Tanrı kısmet etti ve Allah’ın izniyle “Türk” adı ilk defa geçen ve Kutluk Kağan’a ait olduğu kesinleşen yazıt ve komlpeks ortaya çıktı. Öyle ki, şanlı tarihimize derinlik kazandıran, medeniyet ve yazı tarihimizi daha ileri götüren, adımız ve devletimiz borçlu olan bu kutlu Kağanın kompleksinen her gün bir şey çıkıyor. Mesela dün arkadaşlarımız Kutluk Kağanın heykel taşından koparılan başını buldu. Biz bunların hepsini sizlerle paylaşacağız. Ancak bazılarının çabuk okuma arzuları veya görmezlikten gelmeleri hatta bilgi karışıklığı oluşturma çabaları bizi biraz dikkatli olmaya zorlamaktadır. İnşallah 26 Eylül tarihinde Bursa’da “Orhun’dan Orhan Gazi’ye” adlı ekspedisiyon çerçevesinde düzenleyeceğimiz bilimsel toplantıda sizlerin huzurlarınıza çıkacağız. Kamuoyuna duyurulur“

“TÜRK” ADININ İLK KEZ GEÇTİĞİ EN ESKİ YAZIT BULUNDU

Uluslararası Türk Akademisi ile Moğol Bilimler Akademisi Arkeoloji Enstitüsü iş birliğinde Moğolistan’ın Ötüken bölgesinde yürütülen bilimsel kazı çalışmaları sonucunda Göktürk Devleti’nin hükümdarları Bilge Kağan ile Kül Tigin’in babası İlteriş Kutluğ Kağan’ın külliyesi ile yazıtı keşfedilmişti. Ötüken bölgesindeki Nomgon Ovası’nda batıdan doğuya oval bir biçimde inşa edilen külliyenin toplam 49 metrekare alandan oluştuğu ve etrafında Aşina ailesine ait sembollerin yer aldığı 51 adet balbal taş ile İkinci Doğu Göktürk Kağanlığı’nın kurucusu ve Bilge Kağan ile Kül Tigin’in babası İlteriş Kutluğ Kağan’ın 7. yüzyıla ait yazıtının da keşfedildiği duyurulmuştu. Söz konusu anıt, “Türk” adının ilk kez geçtiği Göktürk döneminin en eski yazılı anıtı olarak değerlendiriliyor.





İLTERİŞ KUTLUK KAĞAN YAZITINDAKİ OKUNAN İLK METİNLER

Uluslararası Türk Akademisi Başkanı Darhan Kıdırali tarafından bugün ise İlteriş Kutluk Kağan’ın Yazıtı’nda okunan ilk metinler paylaşıldı. Konuya ilişkin yapılan açıklamanın tamamı şöyle:

№1
Ud yïl: toquzunč: ay: …[……….]
İnek yılı: dokuzuncu ay
2
……
….
3
…..Teŋri: oγlu: [……….]
..Tanrı oğlu
4
Qutluγ qaγan: Türük [……….]
Kutlug Kagan: Türk
5
Ur oγlum: M[k]ön…..yü…[……….]
Erkek çocuklarım, köz…
6
Biziŋ:öŋlig:..t.. [……….]
Bizim güzel….
7
es[?] : Ïtdïm: bizi: yat: er: [……….]
Etdim: Bizi yabancı: erler….
8
Yerde: …..tuz…..[……….]
Yerde..
9
Tümen: Tümen: [……….]
On bin: on bin
10
es[?] el[is]ig [?]:küčüg: biz[ber-?]
İşimi gücümü ver…
11
Atadïm: bi tidim [……….]
Tayin ettim (unvan verdim): bi..tidim..
12
es[?] : Qop ešti [……….]
Tamamı eşitti


Manas
29 Ağustos 2022, 15:29
Kırım Haber Ajansı - QHA]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>ÇEPNİLERİN ULUSLARARASI BARIŞ KARDEŞLİK FESTİVALİNE KATILDIM…!!! &amp;amp; Araştırmacı Yazar, İsmail UÇAKCI</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/cepnilerin-uluslararasi-baris-kardeslik-festivaline-katildim-arastirmaci-yazar-ismail-ucakci</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/cepnilerin-uluslararasi-baris-kardeslik-festivaline-katildim-arastirmaci-yazar-ismail-ucakci</guid>
<description><![CDATA[ ÇEPNİLERİN ULUSLARARASI BARIŞ KARDEŞLİK FESTİVALİNE KATILDIM…!!!

İzmir/Bergama Festivaline:
Azerbaycan, Gagavuz, Irak, İran, Suriye ve Anadolu’nun dört bir yanından gelmiş binlerce Çepni Boy beyi ve  mensubu ile festival bünyesinde yapılan kültürel etkinlikleri izledim. Festival kapsamında yapılan panelde “Çepnilerin Anadolu’ya iskanları, siyasi ve kültür olayları” konulu bir bildiri sundum.
Türklerin, fetih öncesi devirlerde başlayan Sabir-Subar-Sümerler Türkleri, Kimmer Türkleri, Hun Türkleri, Saka-İskit Türkleri, Bulgar Türkleri, Hazar Türkleri, Hun Türkleri, Sibir-Sabar Türkleri, Tahtacı Türkleri, Türgiş Türkleri, Abbasiler, Harzem Türkleri, Tolunoğlu Ahmet Bey, Çağrı Bey, Tuğrul Bey, Melik Alp Arslan yönetimiyle yapılan akınlar ile 1071 yılı Malazgirt zaferi sonrasında Anadolu’yu yurt tuttukları ve Çepnilerin XIII. Yüzyılda 300 000 çadırda oturdukları tarihi bilgilerini aktardım.
Çepnilerin, Anadolu’da kurdukları Niksar, Sivas merkezli Danişmentoğlu Beyliği’ni (Devlet)’, Erzurum merkezli Saltukoğulları Beyliği’ni, Diyarbakır merkezli İnaloğulları (Yinaloğulları) Beyliği’ni, Balıkesir merkezli Kara İsaoğulları (Karesi) Beyliği’ni, Orta Karadeniz merkezli Hacı Emiroğulları Beyliği’ni, Bayramoğulları Beyliği’ni, Canikoğulları Beyliği’ni, Tacettinoğulları Beyliği’ni ve Rumeli’de kurdukları Dobruca Beyliği (Devlet) leri ile Anadolu ve Rumeli’nin Türk yurdu yapılmasında büyük emekler sarf ettiklerini anlattım.
Çepni Boy beyleri Hacı Bektaş-î Veli, Kubbeddin Haydar (Haydar-ı Sultan), Hacı Bayram-i Veli’nin kurduğu tarikatlar bünyesinde açtığı Sarı Saltuk, Güvenç Abdal, Abdal Musa, Kaygusuz Abdal, Koçi Baba, Battal Gazi, Seyyid Sabun, Köse Süleyman, Kara Baba, Seyyid Mekan, Haydar Dede, Karadonlu Can Baba, Ali Baba, Feyzullah Baba, Ulusoylar gibi adlarla anılan Türk-İslam Ocaklarında verdikleri millet esaslı öğretileri ile Anadolu ve Rumeli’nin Türk-İslam yurdu yapılmasını sağladıkları bilgilerini aktardım.
Çepnilere bağlı Danişmentli, Sarı Saltuk, Kara İsalı, Menemenci, İzolu,  Ece’li, Ulu Bey, Çağırganlı, İl Aldı, Bayramoğlu, Tahtacı (Çıtak), Ağ Viran, Malkoçoğlu, Köroğlu, Kandemir, Koçi-Koçak Bey, Tur’Hasanlı, Kara Yılan, Yakuplu, Cibranlı, Canikoğlu, Karacaoğlan gibi adlarla anılan yüzlerce aşiret, oymak hakkında özet bilgiler verdim ve hangi şehir, kasaba, köy, yaylak, kışlakta kaç hanede yaşadıkları tarihi bilgilerini özetledim.
Çepnilerin, siyasi ve kültürel olayları hakkında bilgiler aktardım:
İnanç kültürleri ve dil/ağız yapıları üzerine durdum: Moldovya, Ukrayna, Yunanistan, Bulgaristan uzantılarından Gağauz (Gök Oğuz) ların Hıristiyan olup, Gağauzca adı verilen Türkçe bir ağız yapıları bulunsa da pek çoğunun bölge dilleri ile iletişim kurduklarını, Rumeli (Balkanlarda) kalmış Sarı Saltuk’un torunlarının pek çoğu İslam inancını korumuş olsa da Bosna’da, Boşnakça, Bulgaristan’da Bulgarca konuştukları, Tunceli, Elazığ, Erzincan yöresinde yurt tutmuş uzantıları günümüz adlandırmasıyla kendilerini Zaza Alevîsi adıyla tanımlanırken, Orta ve Batı Anadolu uzantılarının kendilerini Sünni Türkmen adıyla tanımlandıkları bilgilerini verdim.
Van, Ağrı, Tunceli, Kırşehir, Ankara, Konya Antep, Kilis, Antakya, Adana, İçel yöresinde uzantıları bulunan Haydar-i (Haydaran) Aşireti üyelerinin, Van, Ağrı, Tunceli, Kırşehir, Ankara, Konya uzantıları Kurmançi ve yahut Zaza bölge ağızlarını kullanıp, Anadolu’da Kürd adıyla tanımlarlarken, aşiretin Antakya, Adana, İçel yöresi uzantıları Arap Alevîsi, Fellah gibi adlarla anıldıkları ve Arapça ile eski Türkçe kelimelerden oluşan bir bölge ağzı ile iletişim kurdukları kaynak ve alan bilgilerini aktardım.
Yine, Haydar-ilere bağlı olduğu bilinen Cibranlı Aşireti üyelerinin Muş/Varto ve Bulanık ilçeleri ile Birgöl Karlıova yöresi uzantıları ekseriyetinin Kurmançi bölge ağzı kullanıp, bir kısmının da Zaza adı verilen bölge ağzı kullandıkları ve kendilerini Kürd adıyla tanımladıkları tarihi ve alan bilgisini aktardım.
Mil, Milan, Milayi, Melan adıyla da anılan Erzurum, Şanlıurfa, Bitlis, Çankırı, Çorum, Amasya yöresinde yaygın olarak yurt tutmuş Milli Aşireti üyelerinin Doğu ve Güneydoğu Anadolu yöresi uzantılarının Kurmançi bölge ağzı kullanıp, kendilerini Kürd adıyla tanımlarken, Çankırı yöresi uzantılarının kendilerini Türkmen adıyla tanımlayıp, Orta Anadolu’ya özgü bölge ağzı kullandıkları, Çorum ve Amasya yöresinde yurt tutmuş uzantılarının ise Kurmançi bölge ağzı kullanarak kendilerini Kürd Alevîsi adıyla tanımladıkları, inanç kültürü olarak Vefa-i, Baba-i gibi millet esasıyla faaliyette öğretilerini sunan tarikatlara bağlı Karadonlu Can Baba, Ağu İçen, İmam Rıza adıyla anılan Türk-İslam ocaklarında ibadet geleneklerini işledikleri bilgilerini aktardım.
Malatya, Hısn-ı Mansur (Adıyaman), Rakka, Tunceli, Amasya, Şanlıurfa, Siirt yöresinde uzantıları bulunan, Doğu ve Güneydoğu bölge ağızlarında İzolu, İsolu adıyla anılan aşiretin, Kara İsaoğlu adından bozulduğu, bu aşiretin bir kısmı Sünni Kürd, bir kısmı Alevî Kürd (Zaza) adıyla anıldıkları, Rakka, Siirt yöresind ]]></description>
<enclosure url="http://www.tarihistan.org/images/haberler/2022/09/cepnilerin-uluslararasi-baris-kardeslik-festivaline-katildim-arastirmaci-yazar-ismail-ucakci.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:42 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>ÇEPNİLERİN, ULUSLARARASI, BARIŞ, KARDEŞLİK, FESTİVALİNE, KATILDIM…, Araştırmacı, Yazar, İsmail, UÇAKCI</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[ÇEPNİLERİN ULUSLARARASI BARIŞ KARDEŞLİK FESTİVALİNE KATILDIM…!!!

İzmir/Bergama Festivaline:
Azerbaycan, Gagavuz, Irak, İran, Suriye ve Anadolu’nun dört bir yanından gelmiş binlerce Çepni Boy beyi ve  mensubu ile festival bünyesinde yapılan kültürel etkinlikleri izledim. Festival kapsamında yapılan panelde “Çepnilerin Anadolu’ya iskanları, siyasi ve kültür olayları” konulu bir bildiri sundum.
Türklerin, fetih öncesi devirlerde başlayan Sabir-Subar-Sümerler Türkleri, Kimmer Türkleri, Hun Türkleri, Saka-İskit Türkleri, Bulgar Türkleri, Hazar Türkleri, Hun Türkleri, Sibir-Sabar Türkleri, Tahtacı Türkleri, Türgiş Türkleri, Abbasiler, Harzem Türkleri, Tolunoğlu Ahmet Bey, Çağrı Bey, Tuğrul Bey, Melik Alp Arslan yönetimiyle yapılan akınlar ile 1071 yılı Malazgirt zaferi sonrasında Anadolu’yu yurt tuttukları ve Çepnilerin XIII. Yüzyılda 300 000 çadırda oturdukları tarihi bilgilerini aktardım.
Çepnilerin, Anadolu’da kurdukları Niksar, Sivas merkezli Danişmentoğlu Beyliği’ni (Devlet)’, Erzurum merkezli Saltukoğulları Beyliği’ni, Diyarbakır merkezli İnaloğulları (Yinaloğulları) Beyliği’ni, Balıkesir merkezli Kara İsaoğulları (Karesi) Beyliği’ni, Orta Karadeniz merkezli Hacı Emiroğulları Beyliği’ni, Bayramoğulları Beyliği’ni, Canikoğulları Beyliği’ni, Tacettinoğulları Beyliği’ni ve Rumeli’de kurdukları Dobruca Beyliği (Devlet) leri ile Anadolu ve Rumeli’nin Türk yurdu yapılmasında büyük emekler sarf ettiklerini anlattım.
Çepni Boy beyleri Hacı Bektaş-î Veli, Kubbeddin Haydar (Haydar-ı Sultan), Hacı Bayram-i Veli’nin kurduğu tarikatlar bünyesinde açtığı Sarı Saltuk, Güvenç Abdal, Abdal Musa, Kaygusuz Abdal, Koçi Baba, Battal Gazi, Seyyid Sabun, Köse Süleyman, Kara Baba, Seyyid Mekan, Haydar Dede, Karadonlu Can Baba, Ali Baba, Feyzullah Baba, Ulusoylar gibi adlarla anılan Türk-İslam Ocaklarında verdikleri millet esaslı öğretileri ile Anadolu ve Rumeli’nin Türk-İslam yurdu yapılmasını sağladıkları bilgilerini aktardım.
Çepnilere bağlı Danişmentli, Sarı Saltuk, Kara İsalı, Menemenci, İzolu,  Ece’li, Ulu Bey, Çağırganlı, İl Aldı, Bayramoğlu, Tahtacı (Çıtak), Ağ Viran, Malkoçoğlu, Köroğlu, Kandemir, Koçi-Koçak Bey, Tur’Hasanlı, Kara Yılan, Yakuplu, Cibranlı, Canikoğlu, Karacaoğlan gibi adlarla anılan yüzlerce aşiret, oymak hakkında özet bilgiler verdim ve hangi şehir, kasaba, köy, yaylak, kışlakta kaç hanede yaşadıkları tarihi bilgilerini özetledim.
Çepnilerin, siyasi ve kültürel olayları hakkında bilgiler aktardım:
İnanç kültürleri ve dil/ağız yapıları üzerine durdum: Moldovya, Ukrayna, Yunanistan, Bulgaristan uzantılarından Gağauz (Gök Oğuz) ların Hıristiyan olup, Gağauzca adı verilen Türkçe bir ağız yapıları bulunsa da pek çoğunun bölge dilleri ile iletişim kurduklarını, Rumeli (Balkanlarda) kalmış Sarı Saltuk’un torunlarının pek çoğu İslam inancını korumuş olsa da Bosna’da, Boşnakça, Bulgaristan’da Bulgarca konuştukları, Tunceli, Elazığ, Erzincan yöresinde yurt tutmuş uzantıları günümüz adlandırmasıyla kendilerini Zaza Alevîsi adıyla tanımlanırken, Orta ve Batı Anadolu uzantılarının kendilerini Sünni Türkmen adıyla tanımlandıkları bilgilerini verdim.
Van, Ağrı, Tunceli, Kırşehir, Ankara, Konya Antep, Kilis, Antakya, Adana, İçel yöresinde uzantıları bulunan Haydar-i (Haydaran) Aşireti üyelerinin, Van, Ağrı, Tunceli, Kırşehir, Ankara, Konya uzantıları Kurmançi ve yahut Zaza bölge ağızlarını kullanıp, Anadolu’da Kürd adıyla tanımlarlarken, aşiretin Antakya, Adana, İçel yöresi uzantıları Arap Alevîsi, Fellah gibi adlarla anıldıkları ve Arapça ile eski Türkçe kelimelerden oluşan bir bölge ağzı ile iletişim kurdukları kaynak ve alan bilgilerini aktardım.
Yine, Haydar-ilere bağlı olduğu bilinen Cibranlı Aşireti üyelerinin Muş/Varto ve Bulanık ilçeleri ile Birgöl Karlıova yöresi uzantıları ekseriyetinin Kurmançi bölge ağzı kullanıp, bir kısmının da Zaza adı verilen bölge ağzı kullandıkları ve kendilerini Kürd adıyla tanımladıkları tarihi ve alan bilgisini aktardım.
Mil, Milan, Milayi, Melan adıyla da anılan Erzurum, Şanlıurfa, Bitlis, Çankırı, Çorum, Amasya yöresinde yaygın olarak yurt tutmuş Milli Aşireti üyelerinin Doğu ve Güneydoğu Anadolu yöresi uzantılarının Kurmançi bölge ağzı kullanıp, kendilerini Kürd adıyla tanımlarken, Çankırı yöresi uzantılarının kendilerini Türkmen adıyla tanımlayıp, Orta Anadolu’ya özgü bölge ağzı kullandıkları, Çorum ve Amasya yöresinde yurt tutmuş uzantılarının ise Kurmançi bölge ağzı kullanarak kendilerini Kürd Alevîsi adıyla tanımladıkları, inanç kültürü olarak Vefa-i, Baba-i gibi millet esasıyla faaliyette öğretilerini sunan tarikatlara bağlı Karadonlu Can Baba, Ağu İçen, İmam Rıza adıyla anılan Türk-İslam ocaklarında ibadet geleneklerini işledikleri bilgilerini aktardım.
Malatya, Hısn-ı Mansur (Adıyaman), Rakka, Tunceli, Amasya, Şanlıurfa, Siirt yöresinde uzantıları bulunan, Doğu ve Güneydoğu bölge ağızlarında İzolu, İsolu adıyla anılan aşiretin, Kara İsaoğlu adından bozulduğu, bu aşiretin bir kısmı Sünni Kürd, bir kısmı Alevî Kürd (Zaza) adıyla anıldıkları, Rakka, Siirt yöresinde yurt tutmuş uzantıları Arapça konuşup kendilerini Arap ve Türk kabul ettikleri, söz konusu aşiretin ise Adana yöresinde Türkmen, Balıkesir yöresinde Yörük adıyla tanımlanan Kara İsaoğlu Aşireti uzantıları olduğunu belirttim.
Şarlıurfa/Haliliye, Kabahaydar köyünde Kurmançi bölge ağzı kullanan ve kendilerini Kürd adıyla tanımlayan, Tunceli/ Kırkmeşe, Vişneli, Ağveran, Arpaderen köylerinde Zaza bölge ağzı kullanıp, Bektaş-î (Alevî) inanç kültüründe bulunan aşiret üyelerinin, Gümüşhane/Şiran İlçesi İnözü köyünde yurt tutmuş uzantılarının Türkmen Alevîsi inanç kültüründe bulundukları alan bilgilerini aktardım.
Çepnilerin, Çankırı Merkez Ali Bey (Ali Baba) mahallesinde yurt tutmuş Elekçi (Kasnakçı) adıyla anılan ve Hacı Bektaş-î Veli evlatlarından Ali Baba ile Koçi Baba silsilesinden olduğu bilinen oymakların, atalarıyla katıldıkları Osmanlı, Rumeli seferlerinde öğrendikleri Rumeli ağızlarına izafeten Romen adıyla adlandırılmaları konusu hakkında tarihten ve alandan bilgiler aktardım.
Çepnilerin, Balıkesir, Sivas, Tokat, Çorum, Kırıkkale, Nevşehir, Gümüşhane, Tunceli yöresi uzantıları ekseriyetle kendilerini Alevî adıyla tanımlarken, Giresun, Ordu, Samsun, Trabzon, Ankara, Kastamonu yöresi uzantıları kendilerini Sünni adıyla tanımladıkları, Gaziantep/Araban yöresi uzantılarının ise bir kısmının Kurmançi bölge ağzı kullandıklarını ve Kürd Alevî inanç kültüründe bulundukları tarihi ve alan bilgisi hakkında bilgiler paylaştım.
Çepnilerin, 1239 yılında cereyan eden ve tarihte Baba-î İsyanları olarak bilinen isyana katıldıkları, bu isyanı Selçuklu güçlerinin Kırşehir/Malya Ovasında bastırılmasıyla, bir kısmı Karadeniz bölgesine, bir kısmı İç Eğe bölgesine, bir kısmı da Dersim dağlarına çekildikleri bilgilerini aktardım. 1299’da kurulan Osmanoğulları Beyliği ile ittifak oluşturarak Abdal Musa, Kaygusuz Abdal, Karaca Ahmet, Köse Süleyman gibi kanaat önderleri, Mihaloğulları (Mikail), Kara Murad, Malkoçoğlu gibi güçlü aşiretleri ve Yeniçeri adıyla anılan askeri kurumlarıyla Batı Anadolu Beylikleri’nden Kara İsaoğulları (Karesi), Aydınoğulları, Menteşoğulları, Hamitoğulları, Sarıhanoğulları, Germiyanoğulları, Çandaroğulları Beylikleri (Devlet) nin siyasi hakimiyetlerine bir bir son verdikleri Beylikler devri hakimiyet savaşlarını irdeledim.
Osmanoğulları Beyliği, Batı Anadolu Beyliklerinin siyasi hakimiyetine son verdikten sonra, Eretna, Kadı Burhanettin, Karamanoğlu gibi Orta Anadolu beylikleri, diğer bir anlatımla Çepni, Bektaş-î, Haydar-i, Bayram-i’lerin yoğun olarak yaşadığı yurtlarına gelince bu ittifaktan ayrıldıkları ve Osmanoğullarına karşı muhalif duruma geçtikleri tarihi bilgilerini aktardım.
Osmanoğulları ise Eretna, Kadı Burhanettin Beyliği’ne karşı savaşacak, Bektaş-îlerden boşalan savaşçı boşluğunu Dersim, Erzincan, Amasya yöresinden getirdiği 10 binlerce çadır Şadili (Koçgiri) Aşiret teşekkülü ile, Karamanoğulları Beyliği’ne karşı Doğu Anadolu illerinden getirdiği 10 binlerce çadır Atçekenler Aşiret teşekkülü ile, Safevi, Dulkadiroğlu, Ramazanoğlu, Memluklu Beyliklerine karşı da savaşacak savaşçıları da Beyazitoğlu Hanlığı’ndan, diğer bir anlatımla Ağrı, Van yöresinden derlediği İdris-i Bitlis-i Komutasındaki Beyazitoğulları güçleri ile doldurduğu ve söz konusu beyliklerin siyasi hakimiyetine bir bir son verip, Anadolu’da Türk-İslam birliğini sağlandığı bilgilerini paylaştım.
Çepnilere bağlı İl Aldı, Koçi, Ali Beyli gibi bazı oymaklarının Osmanlı, Safevi Savaşında, Safeviler yanında yer aldığı, bu bağlamda Van Beylerbeyi’nin Çepni Boy mensubu olduğu ve Doğu Anadolu’da bulunan kalelerinin savunmasının Çepniler tarafından yapıldığı, Osmanoğulları’nın bölgeye hakim olmasıyla da bunların binlerce çadırı İran/Herat bölgesine geçtiği bilgilerini aktardım.
Osmanoğulları ile Bektaş-îlerin ittifakı sona ermesiyle 1527 yılında Kalender Çelebi, 1580’li yıllarda Köroğlu, Kara Yazıcı ve Deli Hasan adlı Çepni Beyleri öncülüğünde çıkartılan isyanların Anadolu’nun önemli bir bölümünü etkisine aldığını, bu nedenlerle “Çepni, Danişmentli, Kandemir Çepnisi, Çağırganlı, Köroğlu, Azmanlı, Yakuplu” gibi adlarla anılan aşiretlere bağlı obaların Rumeli’ne, Kıbrıs Adası’na ve Rakka’ya (Suriye) sürgüne tabi tutuldukları konusunda arşiv bilgileri aktardım.
Danişmentli Devleti’yle Anadolu’da ilk devletini kurmuş, ilk parayı basıp, ilk medreseyi yapmış, Saltuklu Devleti Beyi Sarı Saltuk ile Rumeli’ne Türk-İslam kültürünü taşımış, kurdukları Bektaş-î, Haydar-i, Bayram-i Tarikatları bünyesinde, açtıkları onlarca Türk-İslam Ocağı’nda millet esasıyla öğretilerini sunduklarını belirttim. Bu öğretileri temel prensip (Ana yasa) olarak kabul ettiklerini ve bu bağlamda “El’ine, Bel’ine, Dil’ine Sahip Ol, İri Olalım, Diri Olalım, Bir Olalım, Aşına, İşine, Eşine Sahip Ol, Atına, Kadınına, Silahına Sahip Ol” gibi prensiplerini milletine öğreti ve vasiyet olarak sundukları bilgilerini aktardım ve bunları “Êl’ine, Bêl’ine, Dil’ine Sahip ol” Prensibiyle  örnekledim.
                 Bu prensibin Bektaş-î yurtlarında: 
- Êl’ine sahip ol: ‘Êl’ sözcüğü gurbet el, yâd el, bizim el sözcüklerinde olduğu gibi “Vatan-yurt” anlamına geldiğini ve Êl’ine sahip olar sözcüğünün vatanına, yurduna sahip ol anlamına geldiği bilinir.
- Bél’ine sahip ol: Bél kelimesinin, bir yerleşim yerlerini birbirinden ayıran uzantılı tepelere, sınır-kıyı anlamında kullanıldığı ve bu deyimin “Sınırlarına, kıyılarına sahip ol” anlamına geldiği bilinir.
Örneklemek gerekirse;
Bektaş-î yurtlarında uzun zaman bir biriyle görüşememiş iki ahbabın karşılaştığı bir ortamda/yerde bir birine “Êl parası vermiyorsun, Bél parası vermiyorsun niye gidip, gelmiyorsun”? Diyerek latife ve sitem amaçlı deyim kullandığı görülür. Bu deyimden de anlaşılacağı gibi bél kelimesi sınır, gümrük, toprak olarak kullanıldığı anlaşılır.
Yine, Bektaş-î yurtları kırsalında yaşayan yaşlılar, birbirine köy, kasaba ve yerleşim yeri tarif ederlerken; Bél’in ardında, bél ağrı “doğru” git hemen orda denilerek bél kelimesini sınır-kıyı anlamında kullandıkları görülür.
 ‘Dil’ne sahip ol; denilerek te, Milletleri millet yapan, onu dünya milletleri yanında güçlü kılan ve yerini belirleyen “Lisanına/diline sahip ol” denildiği, çünkü dilsiz bir milletin olmayacağını konu edilir.
Dolayısıyla bu prensip ile ‘Êl’ine (vatan-yurt), Bél’ine (sınır,kıyı, toprak), Dil’ine (Lisan)” sahip olmanın öneminin vurgulandığını belirttim. 
Ortak noktayı, Türklük, Oğuz, Çepni olarak belirleyen “Yörük, Türkmen, Kurmançi, Zaza, Alevî, Sünni, Kürt Alevîsi, Sünni Kürt, Arap Alevisi, Boşnak, Pomak, Hıristiyan Türk, adı almış Çepnilerin bölücü tabuları yıktıklarını, İzmir Büyükşehir Belediyesi ile İzmir Çepni Boyu Derneği tarafından düzenlenmiş festivale katılan onlarca dernek, yüzlerce boy mensubu ve Bergama/Cumhuriyet Meydanını dolduran binlerce İzmirlinin birbiriyle sarmaş dolaş olduklarını söyledim.

Araştırmacı Yazar, İsmail UÇAKCI
Kaynak ve ayrıntılı biilgi: Bilge Oğuz Yayınları arasında yayın hayatına geçirdiğimiz Oğuz Boyları, Aşiret, Oymak, Cemaatler kitabımızın Şecere Baskısı ve Üçoklar adlı kitabımızda verilmiş.
Ayrıca, Festival kapsamında 18 Eylül/2022 günü Bergama Cumhuriyet Meydanı’nda yapılan panelde bildiri olarak sunulmuştur.


 ]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Umut Güner: Hun Ve Göktürk Döneminde Giyim Ve Kuşam</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/umut-guner-hun-ve-goekturk-doeneminde-giyim-ve-kusam</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/umut-guner-hun-ve-goekturk-doeneminde-giyim-ve-kusam</guid>
<description><![CDATA[ Hun Ve Göktürk Döneminde Giyim Ve Kuşam


Dericiliğin Hun ve Göktürkler döneminde varlığına ve önemine daha önce değinmiştik. Bu sebeple bozkır topluluklarında giyim kuşam denildiğinde hayvanlardan elde edilen yün ve derilerden işlenerek yapılan kıyafetler önemli bir yere sahiptir. İç içe giyilen gömlekler, çoraplar, bot çizmeler, başlıklar önemli kıyafetleridir. Özellikle bozkır hayatının çetinliğinin getirdiği zorluklar ile iklim özellikleri giyim ve kuşam üzerinde belirleyici olmuştur. Hun ve Göktürk topluluklarının kıyafetleri de bu minval üzere şekillenmiştir.

Umut Güner Tarafından Yazılmıştır.

Ansiklopedi

https://www.eansiklopedi.com

  ]]></description>
<enclosure url="http://www.tarihistan.org/images/haberler/2021/06/umut-guner-hun-ve-gokturk-doneminde-giyim-ve-kusam.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:42 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Umut, Güner:, Hun, Göktürk, Döneminde, Giyim, Kuşam</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[Hun Ve Göktürk Döneminde Giyim Ve Kuşam


Dericiliğin Hun ve Göktürkler döneminde varlığına ve önemine daha önce değinmiştik. Bu sebeple bozkır topluluklarında giyim kuşam denildiğinde hayvanlardan elde edilen yün ve derilerden işlenerek yapılan kıyafetler önemli bir yere sahiptir. İç içe giyilen gömlekler, çoraplar, bot çizmeler, başlıklar önemli kıyafetleridir. Özellikle bozkır hayatının çetinliğinin getirdiği zorluklar ile iklim özellikleri giyim ve kuşam üzerinde belirleyici olmuştur. Hun ve Göktürk topluluklarının kıyafetleri de bu minval üzere şekillenmiştir.

Umut Güner Tarafından Yazılmıştır.

Ansiklopedi

https://www.eansiklopedi.com

 ]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>TÜRK&amp;apos;ÜN ULU ATASI: OĞUZ KAĞAN</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/turkun-ulu-atasi-oguz-kagan</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/turkun-ulu-atasi-oguz-kagan</guid>
<description><![CDATA[ Orta Asya’nın bozkurtları olan Türkler, M.Ö. 234 yılına geldiklerinde Tanrı tarafından Oğuz (Mete) adında bir kişi oğlu ile ödüllendirilmişlerdi. Çin’in kendisini mutlak egemen olarak bildiği ve çevresindeki uluslar üzerinde baskı kurmaya çalıştığı bir dönemde, Orta Asya çok büyük olayların yaşanacağı bir döneme adım atıyordu. Bir cihan imparatorluğu kuracak olan Oğuz Kağan acuna gelmiş ve daha gözlerini açtığı andan itibaren mucizeleriyle kutluluğunu ortaya koymaya başlamıştı…

Türk tarihinin kuşkusuz en büyük kağanlarından biri olan Oğuz Kağan, gerek yazılı kaynaklarda, gerekse de sözlü edebiyatta süregelen Oğuz Destanı‘nda anlatıldığı üzere, yaşamı mucizelerle dolu olan bir Türk yiğididir. Doğduğu gün onun Tanrı’nın kutuna sahip olduğu anlaşılmış ve mucizeleri görülmeye başlamıştır. Yalnızca doğduğu gün annesinden süt emmiş, daha sonra bir daha süt emmemiştir. Çok kısa sürede büyümüş ve bir yaşına girmeden konuşmaya başlamıştır. Yaşını doldurmadan okunu ve yayını alıp ava gittiği ve tüm Türk elinde ününün hızla yayıldığı, yine mitolojik ögeleri de barındıran Türk destanlarında belirtilmektedir.

Oğuz Kağan’ın adı, doğduktan bir süre sonra konulmuştur. Çünkü Türklerde ad verme geleneği böyledir. Gök sakallı ve ay yüzlü bir bilge (bu bazen de çocuğun babası – annesi olur) çocuğun özelliklerine bakarak, ona uygun bir ad verir.1 Hatta bir rivayete göre, Oğuz Kağan kendisine “Oğuz” adının verilmesini kendisi istemiştir. Burada belirtilmesi gereken başka bir konu da, Oğuz Kağan ile Mete Han‘ın aynı kişi olduklarıdır. Oğuz adı, babası Teoman tarafından verilen addır. Mete ise, Çin kaynaklarında Oğuz Kağan’ı belirtmek için kullanılan addır. Orta Asya Türk tarihi hakkında, Türkler tarafından yazılmış yazılı kaynaklar olmadığı veya henüz bulunamadığı için, Türklerin çevresindeki ulusların tarihi kaynaklarına bakarak bilgi edinilir. Bu kaynaklar içinde kuşkusuz en önemli olanları, Çin kaynaklarıdır. Çin kaynaklarında Oğuz Kağan için “Mao-tun” (Mete) diye seslendirilen bir ad kullanılmıştır. Bu sesletim, bugünkü Çinceye göre yapılmaktadır. Eski Çinceye göre sesletim yapılacak olursa, “Bak-tut” biçiminde bir ad karşımıza çıkar. Bu adın da, Eski Türkçedeki “Bağatur” adını karşıladığı düşünülmektedir. Bu bilgiler göz önünde bulundurulursa, Oğuz Kağan’ın adının Bahadır’dan başka bir ad olmadığı da söylenebilir. Fakat Türklerce yaygın olarak kullanılan ve benimsenenler Oğuz ve Mete adlarıdır.

Mete Han‘ın acuna gelişi, Oğuz Destanı‘nda şöyle dile getirilir:


[…] Aydın oldu gözleri, renklendi, ışık doldu,
Ay Kağan’ın o gündü, bir erkek oğlu oldu.
Gömgök, gök mavisiydi, bu oğlanın yüz rengi,
Kıpkızıl ağzıyla, ateş gibiydi benzi.
Al al idi gözleri, saçları da kapkara!
Perilerden de güzel, kaşları var ne kara!
Geldi ana göğsünde, aldı emdi sütünü,
İstemedi bir daha, içmek kendi sütünü.
Pişmemiş etler ister, aş, yemek ister oldu.
Etraftan şarap ister, eğlenmek ister oldu.
Ansızın dile geldi, söyler konuşur oldu.
Kırk gün geçtikten sonra, yürür oynaşır oldu. […]2


Oğuz Kağan’ın betimlemelerinden hareketle çizilen farklı resimler:


	



	



	


 

Oğuz Kağan’ın babası, Teoman’dır.3 Bu ad da Çin kaynaklarından alınmıştır. Teoman adı, bu hâliyle yabancı kökenli bir sözcük gibi durmaktadır. Fakat bu adın aslı, Eski Türkçedeki “Tuman” (duman) adıdır. O dönemde Tuman, Türkler arasında sıkça kullanılan bir addır. Mete’nin babası olan Tuman’ın iki oğlu vardır. Teoman’ın büyük oğlu olan Mete Han, küçük yaşta kahraman bir savaşçı gibi ava gitmeye başlamıştır. Yine Oğuzname’de geçen bir olay şöyledir:4 Türk yurdunda Türk budununa musallat olan; koyunları, geyikleri ve insanları yiyen bir gergedana kimsenin gücü yetmiyormuş. Oğuz Kağan resimlerde tek boynuzlu, gergedana benzeyen bu hayvanla yiğitçe mücadele etmiş ve sonunda onu öldürmüştür. Bu olaydan sonra Mete’nin kahramanlığı tüm Türk eline yayılmaya başlamıştır.

Mete büyüyünce, babası ile arası açılmıştır. Bunun için iki rivayet vardır: Birincisine göre Oğuz (Mete), atalarının inancına ters düşünceleri benimsemiştir. Eski Türk inancında var olan Ongunlara ve kutsal sayılan nesnelere karşı çıkmıştır. Bu da tüm budun (ulus) tarafından kötü karşılanmıştır. Babası, Oğuz ile evlenmesini istediği gelinlerini yanına çağırır ve onlara, neden onlarla değil de kendi seçtiği kişiyle evlendiğini sorar. Kızlar ise, Oğuz‘un farklı bir dini benimsediğini ve evlenmek için kendilerinin de o dini benimsemesini şart koştuğunu söylerler. Yalnızca son kız bu dileği kabul ettiği için, onunla evlendiğini belirtirler. Bunun üzerine Teoman, kutsal değerlere ihanet eden oğlunun öldürülmesi gerektiğini söyler ve ordusuyla birlikte harekete geçer. Oğuz’un karısı hemen bir kadınla Mete’ye haber gönderir. Mete Han, babasının kendisini ortadan kaldırmayı düşündüğünü öğrenince Türk eline bir elçi gönderip “Babamdan yana olanlar orada kalsın, benden yana olanlar ise benimle gelsin.” demiştir. Mete’nin din değiştirdiğini düşünen Türk budunu, çoğunlukla Teoman’ın (Kara Han’ ]]></description>
<enclosure url="http://www.tarihistan.org/images/haberler/2022/08/turk-un-ulu-atasi-oguz-kagan.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:42 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>TÜRKÜN, ULU, ATASI:, OĞUZ, KAĞAN</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[Orta Asya’nın bozkurtları olan Türkler, M.Ö. 234 yılına geldiklerinde Tanrı tarafından Oğuz (Mete) adında bir kişi oğlu ile ödüllendirilmişlerdi. Çin’in kendisini mutlak egemen olarak bildiği ve çevresindeki uluslar üzerinde baskı kurmaya çalıştığı bir dönemde, Orta Asya çok büyük olayların yaşanacağı bir döneme adım atıyordu. Bir cihan imparatorluğu kuracak olan Oğuz Kağan acuna gelmiş ve daha gözlerini açtığı andan itibaren mucizeleriyle kutluluğunu ortaya koymaya başlamıştı…

Türk tarihinin kuşkusuz en büyük kağanlarından biri olan Oğuz Kağan, gerek yazılı kaynaklarda, gerekse de sözlü edebiyatta süregelen Oğuz Destanı‘nda anlatıldığı üzere, yaşamı mucizelerle dolu olan bir Türk yiğididir. Doğduğu gün onun Tanrı’nın kutuna sahip olduğu anlaşılmış ve mucizeleri görülmeye başlamıştır. Yalnızca doğduğu gün annesinden süt emmiş, daha sonra bir daha süt emmemiştir. Çok kısa sürede büyümüş ve bir yaşına girmeden konuşmaya başlamıştır. Yaşını doldurmadan okunu ve yayını alıp ava gittiği ve tüm Türk elinde ününün hızla yayıldığı, yine mitolojik ögeleri de barındıran Türk destanlarında belirtilmektedir.

Oğuz Kağan’ın adı, doğduktan bir süre sonra konulmuştur. Çünkü Türklerde ad verme geleneği böyledir. Gök sakallı ve ay yüzlü bir bilge (bu bazen de çocuğun babası – annesi olur) çocuğun özelliklerine bakarak, ona uygun bir ad verir.1 Hatta bir rivayete göre, Oğuz Kağan kendisine “Oğuz” adının verilmesini kendisi istemiştir. Burada belirtilmesi gereken başka bir konu da, Oğuz Kağan ile Mete Han‘ın aynı kişi olduklarıdır. Oğuz adı, babası Teoman tarafından verilen addır. Mete ise, Çin kaynaklarında Oğuz Kağan’ı belirtmek için kullanılan addır. Orta Asya Türk tarihi hakkında, Türkler tarafından yazılmış yazılı kaynaklar olmadığı veya henüz bulunamadığı için, Türklerin çevresindeki ulusların tarihi kaynaklarına bakarak bilgi edinilir. Bu kaynaklar içinde kuşkusuz en önemli olanları, Çin kaynaklarıdır. Çin kaynaklarında Oğuz Kağan için “Mao-tun” (Mete) diye seslendirilen bir ad kullanılmıştır. Bu sesletim, bugünkü Çinceye göre yapılmaktadır. Eski Çinceye göre sesletim yapılacak olursa, “Bak-tut” biçiminde bir ad karşımıza çıkar. Bu adın da, Eski Türkçedeki “Bağatur” adını karşıladığı düşünülmektedir. Bu bilgiler göz önünde bulundurulursa, Oğuz Kağan’ın adının Bahadır’dan başka bir ad olmadığı da söylenebilir. Fakat Türklerce yaygın olarak kullanılan ve benimsenenler Oğuz ve Mete adlarıdır.

Mete Han‘ın acuna gelişi, Oğuz Destanı‘nda şöyle dile getirilir:


[…] Aydın oldu gözleri, renklendi, ışık doldu,
Ay Kağan’ın o gündü, bir erkek oğlu oldu.
Gömgök, gök mavisiydi, bu oğlanın yüz rengi,
Kıpkızıl ağzıyla, ateş gibiydi benzi.
Al al idi gözleri, saçları da kapkara!
Perilerden de güzel, kaşları var ne kara!
Geldi ana göğsünde, aldı emdi sütünü,
İstemedi bir daha, içmek kendi sütünü.
Pişmemiş etler ister, aş, yemek ister oldu.
Etraftan şarap ister, eğlenmek ister oldu.
Ansızın dile geldi, söyler konuşur oldu.
Kırk gün geçtikten sonra, yürür oynaşır oldu. […]2


Oğuz Kağan’ın betimlemelerinden hareketle çizilen farklı resimler:


	



	



	


 

Oğuz Kağan’ın babası, Teoman’dır.3 Bu ad da Çin kaynaklarından alınmıştır. Teoman adı, bu hâliyle yabancı kökenli bir sözcük gibi durmaktadır. Fakat bu adın aslı, Eski Türkçedeki “Tuman” (duman) adıdır. O dönemde Tuman, Türkler arasında sıkça kullanılan bir addır. Mete’nin babası olan Tuman’ın iki oğlu vardır. Teoman’ın büyük oğlu olan Mete Han, küçük yaşta kahraman bir savaşçı gibi ava gitmeye başlamıştır. Yine Oğuzname’de geçen bir olay şöyledir:4 Türk yurdunda Türk budununa musallat olan; koyunları, geyikleri ve insanları yiyen bir gergedana kimsenin gücü yetmiyormuş. Oğuz Kağan resimlerde tek boynuzlu, gergedana benzeyen bu hayvanla yiğitçe mücadele etmiş ve sonunda onu öldürmüştür. Bu olaydan sonra Mete’nin kahramanlığı tüm Türk eline yayılmaya başlamıştır.

Mete büyüyünce, babası ile arası açılmıştır. Bunun için iki rivayet vardır: Birincisine göre Oğuz (Mete), atalarının inancına ters düşünceleri benimsemiştir. Eski Türk inancında var olan Ongunlara ve kutsal sayılan nesnelere karşı çıkmıştır. Bu da tüm budun (ulus) tarafından kötü karşılanmıştır. Babası, Oğuz ile evlenmesini istediği gelinlerini yanına çağırır ve onlara, neden onlarla değil de kendi seçtiği kişiyle evlendiğini sorar. Kızlar ise, Oğuz‘un farklı bir dini benimsediğini ve evlenmek için kendilerinin de o dini benimsemesini şart koştuğunu söylerler. Yalnızca son kız bu dileği kabul ettiği için, onunla evlendiğini belirtirler. Bunun üzerine Teoman, kutsal değerlere ihanet eden oğlunun öldürülmesi gerektiğini söyler ve ordusuyla birlikte harekete geçer. Oğuz’un karısı hemen bir kadınla Mete’ye haber gönderir. Mete Han, babasının kendisini ortadan kaldırmayı düşündüğünü öğrenince Türk eline bir elçi gönderip “Babamdan yana olanlar orada kalsın, benden yana olanlar ise benimle gelsin.” demiştir. Mete’nin din değiştirdiğini düşünen Türk budunu, çoğunlukla Teoman’ın (Kara Han’ın) yanında kalmış, bir kısım ise Mete’nin yanına gitmiştir. Bunun üzerine iki taraf da hazırlıklara başlamış ve Mete’nin ordusu ile Mete’nin babası olan Kara Han’ın ordusu vuruşmaya başlamıştır. Bu vuruşmada Kara Han ölmüş ve Mete M.Ö. 209′da tüm Türk iline kağanlığını duyurmuştur.5

İkinci rivayete göre ise Teoman, tahtını küçük oğluna bırakmak istediği için, Mete’yi ortadan kaldırmayı düşünmektedir. Bunun için Mete’yi, Tanrı Dağları’nın kuzeybatısında yerleşmiş bir topluluk olan Yüe-çi’lerin yanına göndermiştir. Bir süre sonra da nedensiz olarak Yüe-çi’lere akın başlatmıştır. Bunun üzerine Yüe-çi’ler Mete’yi öldürmek veya tutsak etmek için yakalamak istemişler; fakat Mete Han, atı hızlı koştuğu için kaçmayı başarmıştır. Mete’nin gösterdiği bu yiğitlik üzerine Teoman, Mete’yi ödüllendirmiş ve 10.000 kişilik bir tümeni oğluna armağan etmiştir.

Mete Han, babasının armağan ettiği 10 bin çerilik orduyu kendi yöntemine göre eğitmiş ve tarihin en disiplinli ordularından birini kurmuştur. Askeri dehası ile onluk sistemi kurmuş ve vızlayan okları icat etmiştir.6 Kemik okların ucuna açılan deliklerin vızıldaması ile gittiği yere işaret eden bu oklar, Mete’nin çerilerini (askerlerini) eğitmesinde çokça işe yaramıştır. Çerilerini çok disiplinli olarak yetiştirmek isteyen Mete Han, buyruklarını yerine getirmeyen çerilerinin başını kesmiştir. Çerilere, nereye ok atarsa bütün erlerin oraya ok yağdırmasını emretmiştir. Dağın eteğindeki bir taşa ok atan Mete’nin tüm askerleri, taşı ok yağmuruna tutmuşlardır. Daha sonra okunu, üzerindeki atın gövdesine doğru atan Mete’nin çerilerinin bir kısmı, Mete’nin atına ok atmaktan çekinince, ok atmayanların başını kesmiştir. Hatta bir gün Mete, sevgilisine ok atmış, bunun üzerine Hatun’a ok atmaya cesaret edemeyenlerin yine başını kestirmiştir.7

Mete Han‘ın Türklerin büyük kağanı oluşu, Oğuzname‘de şöyle anlatılmaktadır:


Emir verdi Oğuz Han, kendinin iç iline,
Toplandı halk, sözleşti, koştu onun eline,
Oğuz kırk masa ile, sıra dizdirmiş idi,
Türlü şaraplar ile, aşlar pişirtmiş idi.
Halk oturdu sofraya, ne kımızlar içtiler,
Ne şaraplar içildi, ne tatlılar yediler.
Toy bitince Oğuz Han, verdi şu buyruğunu:
Ey benim beğlerimle, ilimin ey budunu!
Sizlerin başınıza, ben oldum artık kağan.
Elimizden düşmesin, ne yayımız ne kalkan!
Damgamız olsun bize, yol gösteren bir buyan.
Alpler olun savaşta, Bozkurt gibi uluyan! […]
Yurdumuz ırmaklarla denizler ile dolsun.
Gökteki güneş ise, yurdun bayrağı olsun!
İlimizin çadırı, yukardaki gök olsun,
Dünya devletim olsun, halkımız da çok olsun!


Büyük Hun İmparatorluğu, Teoman‘dan sonra en parlak devrini Oğuz Kağan (Mete Han) zamanında yaşamıştır. Mete Han, kağanlığı elde ettikten sonra dört yöne akınlar düzenlemiştir. Bugünkü İran, Suriye, Moğolistan, Hindistan, Çin ve Rusya topraklarında egemenlik kurmuştur. Batıda Japon Denizi’ne; güneyde Hint Okyanusu’na; kuzeyde Sibirya Ovası’na ve doğuda Anadolu’ya kadar uzanan geniş bir coğrafyada kurduğu büyük imparatorlukta, acunun en köklü ve güçlü uluslarına baş eğdirmiştir. Mete Han’dan önce Çin, kendisini yenilmez güç olarak görüyordu. Fakat Oğuz Han, Çin’e yaptığı seferler sonucunda Çin’in tamamını egemenliği altına almıştır. Hatta Hun akınlarından korkan Çinlilerin, Çin Seddi‘ni yaptıkları meşhurdur. Bu başarılarla bir cihan imparatorluğu kuran Mete, Türk tarihinin en büyük komutanlarından ve kağanlarından biri olmayı başarmıştır.

Mete Han ile babasının arasının açılmasına neden olan ikinci rivayette belirtildiği üzere, Oğuz Kağan eski Türk inancında bulunan bazı kutsal değerlere karşı çıkmıştır. O dönemde Türkler, Gök Tanrı dinini benimsemişlerdi. Bu dinde, tek Tanrı bulunuyordu. Fakat yeri, göğü ve tüm evreni yaratan Gök Tanrı‘nın yardımcıları sayılabilecek Ongunlar ve Çalaplar da bulunmaktaydı.8 Oğuz, bu düşünceye karşı çıkmış ve bunu yanlış bulmuştur. Ona göre acunun tek yaratıcısı ve yöneticisi vardır, o da Gök Tanrı‘dır. İşte bu baş kaldırış, Türkler arasında çok Tanrılı bir dine karşı, tek Tanrı’nın varlığını ispata benzeyen bir durum almıştır. Oğuz, çevresindeki herkesi kendi düşüncesine çekmeye çalışmıştır. Önce annesinden ve sevgilisinden başlamıştır. Kuşkusuz Oğuz Kağan’ın bu düşünceleri, sıradan insanların inançlarından değildir. O, güçlü düşünme ve sezgi yeteneğiyle Tanrısal bir görevi yerine getiriyordu ve kutsal ülküsü (inancı) uğruna savaşan bir alperendi.

Acundaki her ulusa bir peygamber gönderilmiştir. Mete’nin yaşadığı döneme kadar Türklere gönderilen peygamber hakkında kesin bir bilgi yoktur.9 Oğuz Kağan’ın büyük bir komutan ve lider olmasının yanında, Tanrı’nın elçisi olduğu da söylenir. Oğuzname’nin (Oğuz Destanı‘nın) birçok bölümünde, Oğuz Kağan‘ın mucizelerle dolu yaşamında Tanrısal bir gücü olduğuna da dikkat çekilir. Ayrıca Eski Türkçenin Orhun Yazıtları‘ndan sonra yazılan bazı kaynaklarda, “peygamber” anlamına gelen “yalavaç” sözcüğü bulunmaktadır. Bir ulus, bilmediği – tanımadığı bir nesne veya varlığa ad vermeyeceğine göre, Türklere o zamana kadar bir elçi gönderildiği düşünülebilir.10 Bu bilgilere dayanarak, Oğuz Kağan’ın Gök Tanrı dinini sistemleştiren bir yalavaç (peygamber) olduğu söylenebilir.

Oğuz Kağan, yaşamı boyunca iki kız ile evlenmiştir. Bunların birisini, bir gün Tanrı’ya yakarışta bulunurken tanımıştır. Bir anda karanlık çökmüş ve gökten bir ışık ile bir kız inmiştir. Oğuz bu kıza aşık olmuş ve onunla evlenmiştir. Oğuz’un bu evliliğinden üç tane oğlu olmuştur. Bunların adları Gün, Ay ve Yıldız’dır. İkinci evliliği ise, ava gittiği bir gün gölün ortasındaki bir adada, ağacın kovuğunda oturan bir kız ile yapmıştır. Bu evlilikten de Gök, Dağ ve Deniz adında üç oğlu olmuştur. Oğuz Ata’nın bu altı oğlunun da, dörder oğlu olmuş ve bugünkü 24 Oğuz Boyu, böylece oluşmuştur. Oğuz Kağan‘a göre ilk evliliğini “göğün kızı“; ikinci evliliğini ise “yerin kızı” ile yapmıştı. Gök Tanrı inancında “yer” ve “gök” kutluydu; fakat acunun yüce Gök Tanrı’sı, gökte bulunduğu için ilk evliliği daha kutsaldı. Ondan olan üç çocuk da, son evliliğinden olan üç çocuğa göre daha kutlu ve üstündü.

Hun devletine altın çağını yaşatan Oğuz Kağan, artık kendisinden sonra devletin başına geçecek kişiyi belirleme zamanının geldiğini düşündüğü için, bir gün çocuklarını ava göndermiştir. Gök, Dağ ve Deniz Han’ı bir yöne; Gün, Ay ve Yıldız Han’ı da öteki yöne göndermiştir. Yerin kızından olan üç oğlu, avlanıp da dönerken bir altın yay bulmuştur. Göğün kızından olan üç oğlu ise yine avlanıp dönerken üç altın ok bulmuştur. Bunları babalarına getirince, Oğuz Kağan şöyle buyurmuştur: “Kutlu altın yayı bulan Gün, Ay ve Yıldız Han oğullarım, bu yayı aranızda bölüşünüz.” Bunun üzerine yayı üç parçaya ayırarak -‘boz’arak- böldükleri için bu üç oğluna “Boz-Ok” adını vermiştir. Üç tane altın ok bulan Gök, Dağ ve Deniz Han oğullarına ise, “Sizler de o okları paylaşınız.” demiş ve yerin kızından olan üç oğluna “Üç-Ok” adını vermiştir. Oğuz’un altı oğlu, böylece Boz-Ok ve Üç-Ok olarak iki kola ayrılmıştır. Oğuz Kağan, çocukları içinde en büyüğü ve kutlusu olarak kabul ettiği Gök Han’a da, kendisinden sonra tahta geçmesini buyurmuştur.

Acundaki görevini başarıyla yaptığını düşünen Oğuz Ata, son akınından ordusu ve çocuklarıyla birlikte sağ ve esen döndüğü için, büyük bir toy (şölen) hazırlatmak için çerilerine emir vermiştir. Kağan için, direkleri altından kaplı, bir saray kadar büyük otağ yapılmıştır. Otağ’ın çevresi yakut, safir, zümrüt ve firuze gibi değerli taşlarla süslenmiştir. Dokuz yüz tane yılkı (at) ile dokuz bin tane koyun kesilmiş; doksan dokuz tane havuz içine kımız doldurulmuştur. Toy sırasında oğullarına yararlı bilgiler öğretmiş, öğütlerde bulunmuştur. Bazı illeri oğulları arasında paylaştırmış ve Büyük Hun İmparatorluğu‘nun kendisinden sonra da aynı güçte kalması için oğullarına uyarılarda bulunmuştur. Bu hâlde M.Ö. 174 yılında uçmağa varmıştır.

Yavuz TANYERİ – https://www.cokbilgi.com/yazi/turkun-ulu-atasi-oguz-kagan-tanrikut-mete-han/


1. Dede Korkut, Boğaç Han’ın bir boğa ile mücadele edip, onu boğduğunu görünce o yiğide “Boğaç” adını vermiştir.

2. Oğuz’un yüzüne “gök mavisi“, gözlerine ise “al al” betimlemelerinin yapılması, şöyle açıklanabilir: Gök adı, o zamanlar hem Tanrı’yı, hem gök maviliğini hem de gün görmüşlüğü, bilgeliği ifade etmektedir. Burada Oğuz’un yüzüne “gök” benzetmesinin yapılmasının amacı, onun Tanrı kutuyla acuna geldiğini belirtmektir. Yani burada Oğuz’un bilgeliği dile getirilmiştir. Gözlerinin “al al” oluşu ise, Türk mitolojisine ait bir durumdur. Türk destan ve efsanelerinde, gözlerinden ışık – alev saçan olağanüstü kişiler hep var olmuştur. Oğuz Kağan da, insan üstü bir kişi olarak görüldüğü için, bu şekilde betimlenmiştir.

3. Teoman’ın kaynaklarda geçen diğer adı, “Kara Han“dır. Uygur kaynaklarında ise Kara Han, “Ay Kağan” olarak geçmektedir. Uygurların benimsediği Mani inancına göre, “Ay” kutludur. Gök Tanrı inancına göre ise, Gök ve Güneş kutlu iki nesnedir. Uygurların Kara Han’a “Ay Kağan” demelerinin nedeni de, işte bu inancın etkisidir.

4. ÖGEL, Bahaeddin, “Türk Mitolojisi”, 1. Cilt, s. 115, TTK Yay., Ankara, 2003.

5. Mete’nin tahta geçtiği tarih olan M.Ö. 209, Kara Kuvvetleri Komutanlığı’nın kuruluş tarihi olarak kabul edilmektedir. Bunda, Mete’nin onluk sistemle ilk büyük sistemli Türk kara ordusunu kurmuş olması etkili olmuştur.

6. Bu oklar, Osmanlı döneminde bile “çavuş oku” adıyla kullanılmıştır.

7. Bu olayın şu biçimi de vardır: Mete askerlerinin karşısına sevgililerini koymuştur. Hepsine birden, sevgililerine ok atmalarını emretmiştir. Ok atmayanlar, Kağan buyruğuna uymadığı için oklanarak öldürülmüşlerdir. Bu konu, büyük Türkçü Nihal ATSIZ‘ın romanlarında da işlenmiştir.

8. Ulusların kendisinden türediği düşünüldüğü için kutsal saydığı hayvan, ağaç veya türlü nesnelere “ongun” denilmektedir. Türkler, bozkurdu ongun olarak kabul etmiştir. Çalap ise, Türklerde Tanrı karşılığı kullanılan bir addır. Fakat bu adın bazen, belli ongun veya totemlerin yerine de kullanıldığı görülmektedir.

9. Nuh peygamberin Türk soyundan olduğu ve Nuh’un oğlu Yafes’in Türk adlı oğlunun, Türklerin atası olabileceği düşünülmektedir. Fakat bu bilgi, Tevrat kaynaklı olup, kesin değildir.

10. Yalavaç adının, farklı bir ulustan alınmış olduğu düşünülebilir; fakat bu ad, Gök Tanrı inancı içinde var olan ve komşu uluslarda olmayan bir addır. Kaldı ki o dönemde Türklerin komşusu olan Çin, İran ve Hindistan’dan etkilenilseydi, yine de “peygamber” (yalavaç) kavramına ulaşılamazdı.

Sahipkıran Stratejik Araştırmalar Merkezi – SASAM]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Ata yurt / Güneyhan Rüzgar</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/ata-yurt-guneyhan-ruzgar</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/ata-yurt-guneyhan-ruzgar</guid>
<description><![CDATA[ Altayların bağrında en ulular karşılıyor sizi. Atalar sofrasına buyur ediliyorsunuz. Herkesin yazgısında yok bu sofrada ağırlanmak... ]]></description>
<enclosure url="http://www.tarihistan.org/images/haberler/2022/01/ata-yurt-guneyhan-ruzgar.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:42 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Ata, yurt, Güneyhan, Rüzgar</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[“Men ooruymun sen ooruba ata curt[1]”

Alıkul Osmanov

Tanrı Dağlar’nın eteklerindeyiz. Isık Köl tüm görkemiyle önümüze seriliyor. Ah, güzeller güzeli Isık Köl! Seni sevmek ayrı güzel, özlemek başka güzel.

“Suktandırdın susattırdım kayradan[2]”.

Isık Köl üzerinde Cengiz Aytmatov’un “Ak Keme[3]”si yüzüyor Ata yurdumuzun öykülerini bağrında taşıyor. Kıyılarında “Bugu Ene[4]” tüm inceliği ve güzelliğiyle salınıyor.

Bugu Ene var oldukça Kırgız eli yaşayacak. Çünkü Bugu Ene sonsuza dek yavrularını koruyacak.

Eski çağların yankılandığı bir obada bir Manasçı ocak başında Er Manas’ı anlatıyor. Yıldızların ışığına boyanmış gecenin sessizliğini bir tek Manasçı bozuyor. Ateş, gece, yıldızlar ve Manasçı. Yürekler kabarık. Herkes büyük bir ağırbaşlılıkla Manas’ın yiğitliklerini dinliyor.

Sonra keskin bir ayaz iliklerinize işliyor. Ala Too[5] yamaçlarındasınız. Gökyüzünde Çolpan ve Dolunay el ele geziniyor. Ala Too, Ay Dede’nin ışıltısıyla soğuk alacakaranlık, mor lacivert parlıyor. Gözlerinizi Ala Too’dan alamıyorsunuz. Büyüleniyorsunuz. Yalçınlığı başınızı döndürüyor. Saygıyla karışık bir sevgi yayılıyor içinize.

Gecenin içinde nazlı bir kopuz çağlıyor. Binyılların çağrısı bozkırda geziniyor. Atalarımızın anıları her yerde. Alp Er Tonga, Mete, Attila, Bilge Kağan ve daha niceleri. Her birinin yolu bu topraklardan geçti. Atalarınızla aynı yerde bulunmanın ürpertisi sarıyor sizi. Titriyorsunuz.

Dupduru aydınlık gecede bozkırın ortasında bir “Taş Ata” yurdu bekliyor. Yaklaşıyorsunuz yanına. Elinde bir ant kadehi var. Uzatıyor size. Uzattığı kımızı alarak “Gök girsin kızıl çıksın!” diyerek ant içiyorsunuz elinizi, dilinizi, yurdunuzu sonsuza dek ne olursa olsun koruyacağınıza. Sonra oturuyorsunuz karşısına. Size yaşanmışlıkları öykülüyor.

Neler yaşanmadı ki, Ulu Oğuz-Kıpçak Bozkırı’nda... Yengiler yenilgiler, acılar mutluluklar. Nice nice gelgitler.

Gülsarı yaklaşıyor yanınıza. Gözleriniz dolu dolu oluyor. Ah, Gülsarı! Yüreğinde yılların acıları ve yorgunlukları… Var mısın yeniden Tanrı Dağlarından Altaylara uzanmaya? Varalım mı seninle Altın Göl kıyılarına? Şöyle bir silkinelim mi, ne dersin seninle?

Tam atlanmış gidecekken bir anda gökçe bir aydınlık beliriyor. Gece gündüze dönüyor sanki. Deniz gözlü gökçe tüylü bir bozkurt çıkıyor içinden. Bakışları gönlünüzü yakıp kavuruyor. Düşüyorsunuz ardına. Sizi atalar sofrasına kılavuzluyor.

Altayların bağrında en ulular karşılıyor sizi. Atalar sofrasına buyur ediliyorsunuz. Herkesin yazgısında yok bu sofrada ağırlanmak. Baş köşeye oturtuluyorsunuz. Mutluluktan gözleriniz doluyor. Çünkü özlemini en çok çektiklerinizin yanındasınız. Atatürk, Alp Er Tonga, Bilge Kağan, Mete, İlteriş Kağan, İlbilge Hatun… Daha kimler kimler…

Siz mutluluktan esrik atalarla söyleşirken Dedem Korkut alıyor eline kopuzunu başlıyor öykülemeye:

“Salkum salkum tan yelleri esdüğünde

Sakallu Bozaç turgay sayradukda

Sakalı uzun Tat-eri banladukda … ”

[1] Ben hastalanır acılanırım sen acılanma Ata Yurt

[2] Özlettin susattın yeniden

[3] Ak Gemi

[4] Meral Ana

[5] Ala Too

Haber Giriş: 18 Kasım 2021 Perşembe - 11:47
https://www.yenicaggazetesi.com.tr/konuk-kalem-haberleri-85hk.htm]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Umut Güner: Surre Alayları</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/umut-guner-surre-alaylari</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/umut-guner-surre-alaylari</guid>
<description><![CDATA[ Surre Alayları

Türk – İslam devletlerinin tarihî tecrübede elde ettikleri bütün medeniyet birikiminin doruk noktasına Osmanlılar ile ulaşılmıştır. Osmanlı Devleti, bilhassa Kur’an’dan ve Hz. Peygamber’in tecrübesinden beslenerek devam etmiş ve kendi dönemlerine gelinceye kadar Türk – İslam devletlerinin tecrübesinden de hareketle elde ettikleri medeniyet telakkilerini miras olarak almışlar ve kendi ruhlarını da katarak bu muazzam birikimi yaşatmaya çalışmışlardır. Özellikle kurdukları vakıflar, imâretler, hastaneler ve şifahaneler başta olmak üzere inşa ettikleri daha birçok sosyal müesseseler ile tüm insanlığı kucaklayan bir gönül medeniyeti inşa etmişlerdir.

Surre-i Hümâyûn da Türk – İslam tarihinde dini ve insani bir gaye ile oluşturulmuş diğer bütün müesseselerden birisidir. Arapça kökenli “Surre” kelimesi sözlükte “içine altın ve para gibi kıymetli eşyaların konulduğu kese” anlamlarına gelir. Tarihimizde bu kelime her yıl devlet tarafından, halkın da destekleri ile Hac mevsimi geldiği zaman Mekke ve Medine halkına yardım dağıtmak için gönderilen para ve değerli eşyaları ifade eder. Osmanlılar’da her yıl düzenlenen bir merasim ile toplanan yardımlar büyük bir alay ile Haremeyn’e göndermiş, bu alaya da “Surre Alayı” denilmiştir.

Bu geleneğin Abbâsî Halifesi Mehdî-Billâh (775-785) zamanında ilk olarak gerçekleştirildiği bilinmektedir. Tertiplenen bu alay ile birlikte aynı zaman hac yollarının güvenliği, hac güzergâhı üzerinde bulunan su kuyularının bakımı, hacıların konaklama vb. ihtiyaçlarının karşılanması amacıyla gerekli düzenlemelerin yapıldığı ve tedbirlerin alındığı da bilinmektedir. “Surre”nin gelenek haline gelmesi ve her yıl düzenli olarak yapılmasına ise Abbâsî Halifesi Muktedir-Billâh döneminde (908-932) başlanmıştır.

Abbasi devletinin sona ermesinden sonra bir Türk – İslam devleti olan Memlükler, Abbâsîler’in Haremeyn’e surre ve mahmil yollama geleneğini sürdürdüler. Nitekim bu dönemden itibaren sadece devlet değil, ekonomik yönden halkı refah içerisinde olan İslam beldeleri ve şehirler de kendi tertipledikleri alaylar ile bu geleneği devam ettirmeye çalışmaktaydılar. Özellikle Bağdat, Dımaşk ve Halep gibi büyük şehirlerde hac kervanları oluşturuluyor ve her kervanın kendi mahmili ve surresi bulunuyordu.

Osmanlılar’a gelinceye kadar birçok İslam devleti ve İslam beldesi manevî bir hususiyet arz eden bu geleneği uzun yıllar devam ettirdiler. Osmanlılar’da ise ilk olarak Yıldırım Bayezid’in o dönem başkent olan Edirne’den bir surre alayı tertipleyip gönderildiği rivayet edilmektedir. Fakat tarihi kaynakların ifadesi ile kesin olarak Çelebi Sultan Mehmed’in ilk olarak 1413 ve 1421 yıllarında iki defa surre alayı gönderdiği bilinmektedir. Özellikle Fatih Sultan Mehmed’in babası II. Murad dönemi ile birlikte Mekke, Medine, Kudüs ve Halîlürrahman’a gönderilen surre’lerin sayısında ciddi bir artış oldu. II. Murad her yıl Mekke, Medine, Kudüs ve Halîlürrahman’a surre göndermenin dışında Ankara’nın Balıkhisarı köyleri ile Manisa’da kendi şahsi mülküne ait gelirlerin üçte birini Mekke ve Medine’ye vakfetti.

Osmanlı hükümdarı Yavuz Sultan Selim’in meşhur Mısır seferi sonrasında Mekke ve Medine topraklarının Osmanlıların hakimiyetine girmesi ile birlikte artık Osmanlılar bir devlet olarak her sene düzenli olarak surre göndermeye başlamışlardır. Nitekim Yavuz Sultan Selim ilk sürresini Kahire’de bulunduğu sırada gönderdiği bilinmektedir. Bu dönem ile birlikte Osmanlılar’ın bir geleneği olan her yıl Kabe’ye gönderilen Kâbe kapı perdesi ve kuşağının da Kanunî Sultan Süleyman dönemi ile başladığı bilinmektedir. Kâbe örtüsünün yenisi genellikle Kahire’de dokunur ve surre alayı ile yollanırdı. Eski örtü de alayın dönüşünde başkent İstanbul’a getirilirdi.

Surre alaylarının tertip ve merasimi ilk olarak Abbasiler ile başlasa da asıl gelişimini Osmanlılar ile tamamlamıştır. Sarayda gerçekleştirilen surre merasiminin bütün ayrıntıları belirlenmiş olup bunlar teşrifat defterlerine kaydedilmekteydi. Başkent İstanbul’da Surre alaylarının düzen ve tertibini Haremeyn vakıflarını idare eden Dârüssaâde ağası tertiplemekteydi. İlk olarak surre’nin yol boyunca güvenliğinden ve Haremeyn’e ulaştıktan sonra dağıtımından sorumlu olan “Surre emini” belirlenir ve tayin edilirdi. Osmanlı padişahın katıldığı tören ile birlikte Mekke emirine hitaben yazılmış nâme-i hümâyun, surre keseleri ve surre defterleri surre eminine teslim edilir ve mahmil yüklü devenin de yer aldığı surre alayı saraydan çıkartılırdı. Topkapı Sarayı’nda yapılan merasimden sonra çıkan alay ilk olarak Sirkeci’den Üsküdar’a geçerdi. Surre alayları Üsküdar’da mutasarrıflık dairesi avlusunda gidiş ve dönüşlerinde halkın da muazzam bir kalabalık ile katıldığı ve şahit olduğu bir dini merasim haline gelmekteydi. Surreler 18. yüzyıla kadar deniz yolu ile Mısır’a oradan da Haremeyn’e gönderilmekteydi. Fakat 18. yüzyıldan sonra karayolu ile gönderilmeye başlandı. Kara yolu ile gönderilen alay Sirrkeci’den başlar, Üsküdar, İzmit, Akşehir, Konya, Adan ]]></description>
<enclosure url="http://www.tarihistan.org/images/haberler/2022/07/umut-guner-surre-alaylari.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:42 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Umut, Güner:, Surre, Alayları</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[Surre Alayları

Türk – İslam devletlerinin tarihî tecrübede elde ettikleri bütün medeniyet birikiminin doruk noktasına Osmanlılar ile ulaşılmıştır. Osmanlı Devleti, bilhassa Kur’an’dan ve Hz. Peygamber’in tecrübesinden beslenerek devam etmiş ve kendi dönemlerine gelinceye kadar Türk – İslam devletlerinin tecrübesinden de hareketle elde ettikleri medeniyet telakkilerini miras olarak almışlar ve kendi ruhlarını da katarak bu muazzam birikimi yaşatmaya çalışmışlardır. Özellikle kurdukları vakıflar, imâretler, hastaneler ve şifahaneler başta olmak üzere inşa ettikleri daha birçok sosyal müesseseler ile tüm insanlığı kucaklayan bir gönül medeniyeti inşa etmişlerdir.

Surre-i Hümâyûn da Türk – İslam tarihinde dini ve insani bir gaye ile oluşturulmuş diğer bütün müesseselerden birisidir. Arapça kökenli “Surre” kelimesi sözlükte “içine altın ve para gibi kıymetli eşyaların konulduğu kese” anlamlarına gelir. Tarihimizde bu kelime her yıl devlet tarafından, halkın da destekleri ile Hac mevsimi geldiği zaman Mekke ve Medine halkına yardım dağıtmak için gönderilen para ve değerli eşyaları ifade eder. Osmanlılar’da her yıl düzenlenen bir merasim ile toplanan yardımlar büyük bir alay ile Haremeyn’e göndermiş, bu alaya da “Surre Alayı” denilmiştir.

Bu geleneğin Abbâsî Halifesi Mehdî-Billâh (775-785) zamanında ilk olarak gerçekleştirildiği bilinmektedir. Tertiplenen bu alay ile birlikte aynı zaman hac yollarının güvenliği, hac güzergâhı üzerinde bulunan su kuyularının bakımı, hacıların konaklama vb. ihtiyaçlarının karşılanması amacıyla gerekli düzenlemelerin yapıldığı ve tedbirlerin alındığı da bilinmektedir. “Surre”nin gelenek haline gelmesi ve her yıl düzenli olarak yapılmasına ise Abbâsî Halifesi Muktedir-Billâh döneminde (908-932) başlanmıştır.

Abbasi devletinin sona ermesinden sonra bir Türk – İslam devleti olan Memlükler, Abbâsîler’in Haremeyn’e surre ve mahmil yollama geleneğini sürdürdüler. Nitekim bu dönemden itibaren sadece devlet değil, ekonomik yönden halkı refah içerisinde olan İslam beldeleri ve şehirler de kendi tertipledikleri alaylar ile bu geleneği devam ettirmeye çalışmaktaydılar. Özellikle Bağdat, Dımaşk ve Halep gibi büyük şehirlerde hac kervanları oluşturuluyor ve her kervanın kendi mahmili ve surresi bulunuyordu.

Osmanlılar’a gelinceye kadar birçok İslam devleti ve İslam beldesi manevî bir hususiyet arz eden bu geleneği uzun yıllar devam ettirdiler. Osmanlılar’da ise ilk olarak Yıldırım Bayezid’in o dönem başkent olan Edirne’den bir surre alayı tertipleyip gönderildiği rivayet edilmektedir. Fakat tarihi kaynakların ifadesi ile kesin olarak Çelebi Sultan Mehmed’in ilk olarak 1413 ve 1421 yıllarında iki defa surre alayı gönderdiği bilinmektedir. Özellikle Fatih Sultan Mehmed’in babası II. Murad dönemi ile birlikte Mekke, Medine, Kudüs ve Halîlürrahman’a gönderilen surre’lerin sayısında ciddi bir artış oldu. II. Murad her yıl Mekke, Medine, Kudüs ve Halîlürrahman’a surre göndermenin dışında Ankara’nın Balıkhisarı köyleri ile Manisa’da kendi şahsi mülküne ait gelirlerin üçte birini Mekke ve Medine’ye vakfetti.

Osmanlı hükümdarı Yavuz Sultan Selim’in meşhur Mısır seferi sonrasında Mekke ve Medine topraklarının Osmanlıların hakimiyetine girmesi ile birlikte artık Osmanlılar bir devlet olarak her sene düzenli olarak surre göndermeye başlamışlardır. Nitekim Yavuz Sultan Selim ilk sürresini Kahire’de bulunduğu sırada gönderdiği bilinmektedir. Bu dönem ile birlikte Osmanlılar’ın bir geleneği olan her yıl Kabe’ye gönderilen Kâbe kapı perdesi ve kuşağının da Kanunî Sultan Süleyman dönemi ile başladığı bilinmektedir. Kâbe örtüsünün yenisi genellikle Kahire’de dokunur ve surre alayı ile yollanırdı. Eski örtü de alayın dönüşünde başkent İstanbul’a getirilirdi.

Surre alaylarının tertip ve merasimi ilk olarak Abbasiler ile başlasa da asıl gelişimini Osmanlılar ile tamamlamıştır. Sarayda gerçekleştirilen surre merasiminin bütün ayrıntıları belirlenmiş olup bunlar teşrifat defterlerine kaydedilmekteydi. Başkent İstanbul’da Surre alaylarının düzen ve tertibini Haremeyn vakıflarını idare eden Dârüssaâde ağası tertiplemekteydi. İlk olarak surre’nin yol boyunca güvenliğinden ve Haremeyn’e ulaştıktan sonra dağıtımından sorumlu olan “Surre emini” belirlenir ve tayin edilirdi. Osmanlı padişahın katıldığı tören ile birlikte Mekke emirine hitaben yazılmış nâme-i hümâyun, surre keseleri ve surre defterleri surre eminine teslim edilir ve mahmil yüklü devenin de yer aldığı surre alayı saraydan çıkartılırdı. Topkapı Sarayı’nda yapılan merasimden sonra çıkan alay ilk olarak Sirkeci’den Üsküdar’a geçerdi. Surre alayları Üsküdar’da mutasarrıflık dairesi avlusunda gidiş ve dönüşlerinde halkın da muazzam bir kalabalık ile katıldığı ve şahit olduğu bir dini merasim haline gelmekteydi. Surreler 18. yüzyıla kadar deniz yolu ile Mısır’a oradan da Haremeyn’e gönderilmekteydi. Fakat 18. yüzyıldan sonra karayolu ile gönderilmeye başlandı. Kara yolu ile gönderilen alay Sirrkeci’den başlar, Üsküdar, İzmit, Akşehir, Konya, Adana, Antakya, Hama, Şam, Maan (Hicaz yakınları), Medine ve Mekke’de sona ererdi.

Yüklü miktarda para ve değerli eşyaları taşıması dolayısı ile alayın güvenliği çok önemliydi. Güvenlik güzergâh üzerinde bulunan sancak beyi, beylerbeyi veya valilerce sağlanmaktaydı. Surre alayının gideceği yol ve menzil uzak olması sebebi ile yollarda eşkıyalar ile karşılaşılması, gasp ve taciz edilmesi de olasıydı. Nitekim 1863 yılında Payas (Hatay) civarında eşkıyalar tarafından gasp edildiği de bilinmektedir.

Dımaşk (Şam) şehri bu dönemde başkent İstanbul’dan hareket eden alayı için oldukça önemliydi. Şam, Osmanlı döneminde Anadolu’dan, Irak’tan, İran’dan ve Halep’ten gelen hacıların yanı sıra Orta Asya hacılarının da bir toplanma merkezi konumundaydı. Başkent İstanbul’dan hareket eden alaya yol üzerinde hac vazifesini yerine getirmek maksadı ile insanlar katılırlardı.

Surre alaylarının en önemli ve karakteristik özelliği mahmillerdir. Mahmil develerin üzerindeki sepetlere verilen addır. Surre alaylarında develerin üzerinde bulunan sepetlerin içi hediye dolu olurdu. İstanbul’dan gönderilene mahmil-i hümâyun, Kahire’den gönderilene ise mahmil-i Mısrî denirdi. Ahşap çerçeve ile dört yüzlü bir piramit şeklinde olan mahmil, üzeri altın ve gümüşle bezenmiş yazılar, ipek püsküller, çeşitli nakışlar ve kıymetli taşlarla süslenmiş bir atlasla kaplanırdı.

Osmanlı devletinde hanedan ve devlet erkanının büyük bir çoğunluğunu gelirleri Haremeyn vakıflarına tesis edilmiştir. Surre alaylarının da en önemli gelirini Haremeyn vakıfları oluşturmaktaydı. Bunun dışında diğer gelir kaynakları devlet hazinesi, padişahın şahsi hazinesi olan Hazîne-i Hâssa’dan gelen gelirler ile önemli isimlerin yaptığı ferdî bağışlardan müteşekkildi. Maalesef acı bir gerçek olarak Osmanlılar’ın son dönemlerinde yeterli maddi destek olmadığı için Galata bankerlerinden de borç alındığı da bilinmektedir.

Surrelerin devlet ve toplum için önemi oldukça büyüktü. Özellikle İslam devletleri için kendi siyasi ve dini meşruiyetlerini sağlamaları açısından oldukça önem arz etmekteydi. Ayrıca halifeliği devlet olarak himayesinde bulunduran sultanlar için önemli bir semboldür. Hükümdarların İslam dininin koruyucusu ve hizmetlisi olduğunun bir ifadesiydi. Osmanlı sultanlarının kullandığı “‘Hâdimü’l- Haremeyn eş-Şerîfeyn” (Haremeyn’in Hizmetçileri) unvanı da bunun bir göstergesidir.

Siyasi ve dini hususiyetleri dışında ise en önemli yönü toplumsal birlik ve beraberliği pekiştirmesidir. Özellikle halk tabakasından her statüde ve maddi durumda insanların manevi bir vecd ve alaka ile gönüllerinden kopan her türlü hediyeyi kutsal topraklara göndermeleri bakımından dini birlik ve beraberliğin devamlılığını sağlamaktaydı.

Haremeyn’e surre gönderme geleneği, XIX. yüzyılın başında Mekke ve Medine’nin Vehhâbîler’in yönetiminde kaldığı yıllar hariç olmak üzere 1915 yılına kadar Osmanlılar tarafından devam ettirilmiştir. 1916 yılına ait surre, Şerîf Hüseyin’in isyanı sebebiyle maalesef Medine’de kaldı ve Mekke’ye ulaştırılamadı. 1917 ve 1918 yıllarına ait surre ise Dımaşk’a kadar gidebilmiştir. Surre alayları düzenlenemese de son olarak Sultan Vahîdüddin tarafından Haremeyn fukarasına sadakalar dağıtılmıştı. Toplumsal yardımlaşmanın, kutsal yerlere olan hürmetin ve gönül medeniyetinin bu kadim geleneği terk edilene kadar yaklaşık olarak 500 yıl kadar sürmüştür.

Umut Güner tarafından kaleme alınmıştır.
https://www.eansiklopedi.com/surre-alaylari/

 ]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>MİRYAKEFALON (DÜZBEL) SAVAŞI</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/miryakefalon-duzbel-savasi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/miryakefalon-duzbel-savasi</guid>
<description><![CDATA[ MİRYAKEFALON (DÜZBEL) SAVAŞI

17 Eylül 1176 – Beyşehir Gölü yakınları



Geçitte Bizans ordusuna pusu kuran Türk askerleri. Resim : Gustave Doré

Miryakefalon (Düzbel) Savaşı 17 Eylül 1176 tarihinde Beyşehir Gölü civarında gerçekleşen Anadolu Selçuklu Hükümdarı II. Kılıçarslan komutasında ki Selçuklu Türkleri ile İmparator I. Manuel Komnenos komutasında ki Bizans İmparatorluğu arasında gerçekleşen ve Selçuklu Türklerinin zaferi ile sonuçlanan bir savaştır. 

Selçuklu Türkleri, büyük bir ordu ile ilerleyen Bizans ordusunu Beyşehir yakınlarında bir geçitte sıkıştırarak muazzam bir zafere imza atmışlardır.

Bu savaşın sonucuyla beraber, Bizans’ın Türkleri Anadolu’dan geri püskürtme umutları tamamıyla sona ermiştir.

ÖNCESİNDE

1158 ve 1161 yılları arasında bir dizi Selçuklu ve Bizans saldırıları sonrasında Selçuklu hükümdarı ve Bizans hükümdarı arasında bir barış görüşmeleri başladı ve bir anlaşma ile sonuçlandı. Bu anlaşma çerçevesinde her iki tarafta birbirlerine saldırmayacak ve kalıcı bir sulh olacaktı. Barış görüşmelerinin hemen ardından Selçuklu Sultanı Kılıç Arslan, Konstantinopolis’i ziyaret etti ve burada İmparator I. Manuel Komnenos tarafından onur konuğu olarak muamele gördü. Bu olayın ardından uzun yıllar iki güç arasında açık bir düşmanlık oluşmadı. Buna rağmen Bizanslılar, Selçukluları Anadolu’dan göndermek istediği için, bu anlaşma kırılgan bir barıştı. Bizanslılar, bir asır önceki Malazgirt Savaşı’ndan bu yana kaybettikleri Anadolu topraklarını kurtarmak isterken, Türkler daha verimli kıyı topraklarına kadar ilerlemişlerdi. [9]

Selçuklularla uzun süren barış sırasında İmparator Manuel, askeri gücünü diğer cephelerde kuvvetlendirmeyi başardı. Batıda Macaristan’ı mağlup etti ve tüm Balkanlar üzerinde Bizans kontrolünü dayattı. Doğuda Kilikya’yı yerel Ermeni hanedanlarından aldı ve Antakya Haçlı  Prensliği’ni vasal statüsüne indirmeyi başardı. Ancak Bizans ile barış, Kılıç Arslan’ın iç rakiplerini ortadan kaldırmasına ve askeri kaynaklarını güçlendirmesine de izin verdi.

Suriye’deki en güçlü Müslüman hükümdar olan Suriye Selçuklu hükümdarı Nureddin Zengi’nin 1174’te ki ölümüyle halefi Selahaddin daha çok Mısır ve Filistin ile ilgilenmeye başladı.

İktidardaki bu değişim Kılıç Arslan’a Doğu Anadolu’da ki Danişmend emirliklerini yok etme ve kardeşi Şahinşah’ı Ankara yakınlarındaki topraklarından çıkarma fırsatı verdi. Manuel’in vasalı olan Şahinşah ve Danişmend emirleri Bizans’ın korumasına kaçtılar. 1175 yılında, Kılıç Arslan, bir antlaşma ile son zamanlarda fethettiği toprakların önemli bir bölümünü Bizanslılara teslim etmeyi reddettiğinde Bizans ve Anadolu Selçukluları arasındaki barış bozuldu. [10]

HAZIRLIK

Lopadion (Bursa-Karacabey) yakınlarında ordusunu toplayan Manuel, Selçuklu sınırına doğru ilerlemeye başladı. Ordu Laodikeia (Denizli), Chonae (Honaz), Lampe, Celaenae (Afyon), Choma ve Antakya’ya kadar ulaştı.

Kılıç Arslan müzakere etmeye çalıştı ancak Manuel gücünden emindi ve  yeni bir barışı reddetti. [11] Manuel, Andronikos Vatatzes’in komutasında bir grup birliğini Amasya üzerinden göndererek, Selçukluların ana şehri Konya’ya doğru çift koldan ilerlemeye başladı. Her iki rota da Türklerin kolayca saklanıp pusu kurabilecekleri yoğun ormanlık bölgelerden geçiyordu ve Amasya’ya doğru hareket eden ordu böyle bir pusuda yok edildi. Türkler, daha sonra Miryekefalon’da ki savaşta Andronikos’un kafasını mızrak üzerine sergileyerek Bizans ordusuna gözdağı verdi.  [12]

Selçuklu Türkleri, ayrıca Manuel’in yürüyüşünü zorlaştırmak için ekinleri yok ettiler ve su kaynaklarını zehirlediler. Kılıç Arslan, Bizans ordusunu Menderes vadisine, özellikle de Miryekefalon kalesinin yakınındaki Tzivritze ( Kufi çay boğazı) dağ geçidine zorlamak için taciz etti. 

Manuel, bölgenin pusu için elverişli olması gerçeğine ilerlemeye karar verdi. Bu kararında  orduda yaşanan yiyecek ve su kıtlığı buna ek olarak orduda dizanteri patlak vermesi, Manuel’i pusu tehlikesi ne olursa olsun geçişi zorlamaya karar vermeye zorlayan nedenlerdendi. [13]

SAVAŞ

Birçok tarihçi, Bizans kuvvetinin olağanüstü büyüklükte olduğu konusunda hemfikirdir. Tarihçi John Haldon, ordunun 25.000-30.000 kişi olduğunu tahmin ederken, John Birkenmeier bunu yaklaşık 35.000 kişi olarak hesaplamıştır.[3][14] İkinci sayı, kaynakların orduya eşlik eden 3.000 kişilik bir ikmal bölüğünün 30.000-40.000 kişiyi desteklemek için yeterli olduğunu belirtmesinden kaynaklanmaktadır.4]  Birkenmeier, ordunun 25.000 Bizans askeri içerdiğine, geri kalanının ise Manuel’in akrabası Macaristan III. Béla tarafından gönderilen bir müttefik bir Macar birliği ve Antakya Prensliği ve Sırbistan tarafından sağlanan haraç kuvvetlerinden oluştuğuna inanmaktadır. [15] [16]



Bizans Tamagata Birlikleri

Bizans ordusu, geçide şu sırayla giren bir dizi tümene bölündü: büyük ölçüde piyadeden oluşan bir öncü (diğer tümenler piyade ve süvari karışımından oluşuyordu) ve ana bölüme (doğu ve batı Tagmata birliği) ek olarak Antakyalı Baldw ]]></description>
<enclosure url="http://www.tarihistan.org/images/haberler/2021/11/miryakefalon-duzbel-savasi.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:42 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>MİRYAKEFALON, DÜZBEL, SAVAŞI</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[MİRYAKEFALON (DÜZBEL) SAVAŞI

17 Eylül 1176 – Beyşehir Gölü yakınları



Geçitte Bizans ordusuna pusu kuran Türk askerleri. Resim : Gustave Doré

Miryakefalon (Düzbel) Savaşı 17 Eylül 1176 tarihinde Beyşehir Gölü civarında gerçekleşen Anadolu Selçuklu Hükümdarı II. Kılıçarslan komutasında ki Selçuklu Türkleri ile İmparator I. Manuel Komnenos komutasında ki Bizans İmparatorluğu arasında gerçekleşen ve Selçuklu Türklerinin zaferi ile sonuçlanan bir savaştır. 

Selçuklu Türkleri, büyük bir ordu ile ilerleyen Bizans ordusunu Beyşehir yakınlarında bir geçitte sıkıştırarak muazzam bir zafere imza atmışlardır.

Bu savaşın sonucuyla beraber, Bizans’ın Türkleri Anadolu’dan geri püskürtme umutları tamamıyla sona ermiştir.

ÖNCESİNDE

1158 ve 1161 yılları arasında bir dizi Selçuklu ve Bizans saldırıları sonrasında Selçuklu hükümdarı ve Bizans hükümdarı arasında bir barış görüşmeleri başladı ve bir anlaşma ile sonuçlandı. Bu anlaşma çerçevesinde her iki tarafta birbirlerine saldırmayacak ve kalıcı bir sulh olacaktı. Barış görüşmelerinin hemen ardından Selçuklu Sultanı Kılıç Arslan, Konstantinopolis’i ziyaret etti ve burada İmparator I. Manuel Komnenos tarafından onur konuğu olarak muamele gördü. Bu olayın ardından uzun yıllar iki güç arasında açık bir düşmanlık oluşmadı. Buna rağmen Bizanslılar, Selçukluları Anadolu’dan göndermek istediği için, bu anlaşma kırılgan bir barıştı. Bizanslılar, bir asır önceki Malazgirt Savaşı’ndan bu yana kaybettikleri Anadolu topraklarını kurtarmak isterken, Türkler daha verimli kıyı topraklarına kadar ilerlemişlerdi. [9]

Selçuklularla uzun süren barış sırasında İmparator Manuel, askeri gücünü diğer cephelerde kuvvetlendirmeyi başardı. Batıda Macaristan’ı mağlup etti ve tüm Balkanlar üzerinde Bizans kontrolünü dayattı. Doğuda Kilikya’yı yerel Ermeni hanedanlarından aldı ve Antakya Haçlı  Prensliği’ni vasal statüsüne indirmeyi başardı. Ancak Bizans ile barış, Kılıç Arslan’ın iç rakiplerini ortadan kaldırmasına ve askeri kaynaklarını güçlendirmesine de izin verdi.

Suriye’deki en güçlü Müslüman hükümdar olan Suriye Selçuklu hükümdarı Nureddin Zengi’nin 1174’te ki ölümüyle halefi Selahaddin daha çok Mısır ve Filistin ile ilgilenmeye başladı.

İktidardaki bu değişim Kılıç Arslan’a Doğu Anadolu’da ki Danişmend emirliklerini yok etme ve kardeşi Şahinşah’ı Ankara yakınlarındaki topraklarından çıkarma fırsatı verdi. Manuel’in vasalı olan Şahinşah ve Danişmend emirleri Bizans’ın korumasına kaçtılar. 1175 yılında, Kılıç Arslan, bir antlaşma ile son zamanlarda fethettiği toprakların önemli bir bölümünü Bizanslılara teslim etmeyi reddettiğinde Bizans ve Anadolu Selçukluları arasındaki barış bozuldu. [10]

HAZIRLIK

Lopadion (Bursa-Karacabey) yakınlarında ordusunu toplayan Manuel, Selçuklu sınırına doğru ilerlemeye başladı. Ordu Laodikeia (Denizli), Chonae (Honaz), Lampe, Celaenae (Afyon), Choma ve Antakya’ya kadar ulaştı.

Kılıç Arslan müzakere etmeye çalıştı ancak Manuel gücünden emindi ve  yeni bir barışı reddetti. [11] Manuel, Andronikos Vatatzes’in komutasında bir grup birliğini Amasya üzerinden göndererek, Selçukluların ana şehri Konya’ya doğru çift koldan ilerlemeye başladı. Her iki rota da Türklerin kolayca saklanıp pusu kurabilecekleri yoğun ormanlık bölgelerden geçiyordu ve Amasya’ya doğru hareket eden ordu böyle bir pusuda yok edildi. Türkler, daha sonra Miryekefalon’da ki savaşta Andronikos’un kafasını mızrak üzerine sergileyerek Bizans ordusuna gözdağı verdi.  [12]

Selçuklu Türkleri, ayrıca Manuel’in yürüyüşünü zorlaştırmak için ekinleri yok ettiler ve su kaynaklarını zehirlediler. Kılıç Arslan, Bizans ordusunu Menderes vadisine, özellikle de Miryekefalon kalesinin yakınındaki Tzivritze ( Kufi çay boğazı) dağ geçidine zorlamak için taciz etti. 

Manuel, bölgenin pusu için elverişli olması gerçeğine ilerlemeye karar verdi. Bu kararında  orduda yaşanan yiyecek ve su kıtlığı buna ek olarak orduda dizanteri patlak vermesi, Manuel’i pusu tehlikesi ne olursa olsun geçişi zorlamaya karar vermeye zorlayan nedenlerdendi. [13]

SAVAŞ

Birçok tarihçi, Bizans kuvvetinin olağanüstü büyüklükte olduğu konusunda hemfikirdir. Tarihçi John Haldon, ordunun 25.000-30.000 kişi olduğunu tahmin ederken, John Birkenmeier bunu yaklaşık 35.000 kişi olarak hesaplamıştır.[3][14] İkinci sayı, kaynakların orduya eşlik eden 3.000 kişilik bir ikmal bölüğünün 30.000-40.000 kişiyi desteklemek için yeterli olduğunu belirtmesinden kaynaklanmaktadır.4]  Birkenmeier, ordunun 25.000 Bizans askeri içerdiğine, geri kalanının ise Manuel’in akrabası Macaristan III. Béla tarafından gönderilen bir müttefik bir Macar birliği ve Antakya Prensliği ve Sırbistan tarafından sağlanan haraç kuvvetlerinden oluştuğuna inanmaktadır. [15] [16]



Bizans Tamagata Birlikleri

Bizans ordusu, geçide şu sırayla giren bir dizi tümene bölündü: büyük ölçüde piyadeden oluşan bir öncü (diğer tümenler piyade ve süvari karışımından oluşuyordu) ve ana bölüme (doğu ve batı Tagmata birliği) ek olarak Antakyalı Baldwin’in (Manuel’in kayınbiraderi) önderliğindeki sağ kanat (büyük ölçüde Antiochenes ve diğer Batılılardan oluşur); kapatma ve kuşatma birlikleri; Theodore Mavrozomes ve  John Kantakouzenos liderliğindeki Bizans sol kanadı, imparator ve seçtiği birlikler ve son olarak deneyimli general Andronikos Kontostephanos’un komutasındaki arka bölüm. [4] [17]

Muharebe için Selçukluların sayılarının tahmin edilmesi mümkün değildir. Birincil kaynaklar, diğer Selçuklu seferleri için rakamlar vermektedir. 1160 yılında John Kontostephanos, 22.000 Selçuklu Türkünü mağlup etti ve yaklaşık 20.000–24.000 Türk, 1177’de Menderes nehri vadisini işgal etti. [4][18] Ancak günümüz tarihçiler, çeşitli Selçuklu halef devletlerinin en fazla 10.000–15.000 kişi olabileceklerini iddia etmektedirler.[19] Muhtemelen 1071 Malazgirt Muharebesi’nde 20.000-30.000 civarında askerin bulunduğu çok daha büyük ve birleşik Selçuklu İmparatorluğu göz önüne alındığında, Miryakefalon’da ki muhtemel Selçuklu gücü için daha yakın bir tahmin olabilir. [20] Anadolu Selçuklu devleti bölgesel olarak Selçuklu İmparatorluğu’ndan çok daha küçüktü ve muhtemelen daha küçük ordulara sahipti, örneğin 1097’deki Dorylaeum Savaşı’nda ki ordusunun 6.000-8.000 arasında olduğu tahmin ediliyor.

Bizans öncüsü, Kılıç Arslan’ın birlikleriyle ilk karşılaşan oldu ve ana tümen gibi, birkaç zayiat vererek geçidi geçti. Muhtemelen Türkler mevzilerine tam olarak yerleşmemişlerdi. [21] Bu tümenler, daha yüksek bir yere çekilmek zorunda kalan Selçuklu askerlerini çıkarmak için piyadelerini yamaçlara gönderdiler. Aşağıdaki tümenler bu önlemi dikkate almadılar ayrıca kapalı saflarda savunma oluşumunu sürdürmemek konusunda ihmalkâr davrandılar ve okçularını etkin bir şekilde konuşlandırmadılar.[22] İlk iki Bizans tümeni geçidin en ucundan çıktığında, arka bölüm tam girmek üzereydi. Türkler hala geçişte olan bu bölünmeler üzerindeki tuzağını kapatmalarına izin verdi. Yükseklerden inen Türk saldırısı, özellikle Bizans sağ kanadını yardı. Bu saldırı sonucu oluşan Bizans ordusunda ki bölünmeyle paniğe kapılan Bizans askerleri çabucak bütünlüğünü yitirmiş ve bozulmuştur. Sağ kanat tarafından ağır kayıplar verildi ve komutanı Baldwin öldürüldü. [23] Türkler daha sonra saldırılarını arkadan gelen kapatma ve kuşatma birliklerine karşı yoğunlaştırdı. Yük hayvanlarını vurarak yolu boğdular. Sol kanat bölümü de önemli kayıplar verdi ve komutanlardan olan John Kantakouzenos, Selçuklu askerlerine karşı savaşırken öldürüldü.[24] 

Geri kalan Bizans birlikleri, önlerinde meydana gelen katliam ve Türklerin de arkalarına saldırmaya başladığını fark ederek paniğe kapıldılar. Kör edici bir toz fırtınasının ani inişi, Selçuklu birliklerinin de kafasını karıştırmış olsa da, Bizans kuvvetlerinin toparlanmasını destekleyemedi. [25]

İmparator,  subayları tarafından ikaz edildi ve disiplini yeniden kurararak, geçitten sağ çıkabilen askerlerinden oluşan kuvvetlerini bir savunma hattına dönüştürdü. [25] Geçitten geri çıkan John ve Andronikos Angelos, Constantine Makrodoukas ve Andronikos Lampardas’ın komuta ettiği zarar görmemiş birlikler ana tümene yeniden katıldılar. 

Ordunun geri kalanı geçitte saldırı altındayken, geçit dışında kalan birlikler ve ana tümenler müstahkem bir kamp inşa etmişlerdi. Andronikos Kontostephanos komutasındaki arka tümen, imparatordan biraz daha geç kampa ulaştı ve çok az  kayıp vermişti. [26]

Gece, Selçuklu atlı okçuları taciz saldırıları devam etti. [25]  Ertesi gün Türk okçular kampın etrafını dolaştılar; Manuel, sırasıyla John Angelos ve Constantine Makrodoukas liderliğindeki iki karşı saldırı emri verdi, ancak genel bir eylemin yenilenmesi söz konusu olmadı. [28]

SONUÇ

Her iki tarafta ciddi kayıplar vermiş olmasına rağmen. Selçuklular,  Manuel’in kuşatma birliğini ele geçirmiş ve yok etmişti. Bizanslılar, Iconium (Konya) ‘a herhangi bir saldırıda bulunmadan, artık sefere devam edecek durumda değillerdi. Ayrıca Selçuklu Sultanı, barışın bir an önce yeniden tesis edilmesini istiyordu; Bir ateşkes müzakere etmek için Gabras adında bir elçiyi Nisa’lı bir savaş atı ve bir kılıç hediyeleriyle birlikte Manuel’e gönderdi.[32] Bu görüşmeler sonucunda, Manuel’in kalelerini yıkması ve Bizans-Selçuklu sınır topraklarında bulunan Dorylaeum ve Sublaeum’da ki garnizonları boşaltması şartıyla Bizans ordusunun rahatsız edilmeden geri çekilmesine izin verildi.  [33][34]

Manuel’in kendisi de Malazgirt yenilgisini, ordusundan önce Konstantinopolis’e kaderini Romanos Diogenes’in kine benzeten bir mesaj göndererek, Malazgirt’in yenilgisiyle kıyasladı.[35] Manuel’e elçi göndererek barış teklifini başlatanın, tersi değil padişah olması dikkat çekicidir. Kılıç Arslan’ın güçlü bir pozisyondan müzakere etmesine rağmen, kuvvetlerinin Bizans ordusunu yok etme kabiliyetine sahip olduğunu düşünmediği sonucu kaçınılmazdır.  Kılıç Arslan’ın savaşı yenileme konusundaki isteksizliğinin olası bir nedeni, düzensiz birliklerinin büyük bir kısmının, savaşa devam etmekten çok, aldıkları ganimeti güvence altına almakla çok daha fazla ilgilenip ordusunu ciddi şekilde zayıflatmış olmasıdır. [36]

SONRASINDA 



Miryekefolon’u gösteren harita

Miryekefalon, Bizanslılar için önemli bir yenilgi olmasına rağmen, Bizans ordusunun yeteneklerini maddi olarak etkilemedi. Bu, Bizanslıların ertesi yıl Menderes Nehri üzerinde Hyelion ve Leimocheir’de Selçuklulara karşı kazandığı önemli zaferin altını çizmiştir. İronik olarak, bu savaş Myriokephalon’un tersiydi ve Selçuklu ordusu, Bizans generali John Komnenos Vatatzes’in kurduğu klasik bir pusuya düştü. Manuel bir miktar başarı ile Selçuklularla daha küçük savaşlarda buluşmaya devam etti ve 1179’da Kılıç Arslan ile muhtemelen avantajlı bir barış yaptı.[37] Ancak, Malazgirt gibi, Miryekefalon’ da çok önemli bir olaydı ve bunu takiben Anadolu’daki iki güç arasındaki denge yavaş yavaş değişmeye başladı ve ardından Bizans, Anadolu’nun iç kesimlerine hakim olmak için rekabet edemedi. [38]

Miryekefalon Savaşı, Manuel döneminde yapılan ilerlemelere rağmen İmparatorluğun Orta Anadolu’daki Selçuklu gücünü yok edemediğini kanıtladığı için askeri etkiden çok psikolojik bir etkiye sahipti. Esasen sorun, Manuel’in, Türklerin daha acil meselesiyle uğraşmak yerine İtalya ve Mısır’da bir dizi askeri macerayla dikkatinin dağılmasına izin vermesiydi. Bu, Padişah’a rakiplerini ortadan kaldırması için yıllar vermiş ve sahada Bizans ordusuyla yüzleşebilecek bir kuvvet oluşturmasını sağlamıştı. Selçuklu askeri gücünü inşa etmek için gereken yıllar olmasaydı, savaş olamazdı. Dahası, saldırı sırasında Manuel, önündeki rotayı etkili bir şekilde araştırmamak ve kıdemli subaylarının tavsiyelerini görmezden gelmek gibi birkaç ciddi taktiksel hata yaptı. Bu başarısızlıklar, güçlerini doğrudan klasik bir pusuya sürüklemesine neden oldu. Ancak Manuel’in generalliğini savunurken ordusunu çok etkili bir şekilde organize ettiği açıktır. Ordu, her biri kendine güvenen ve küçük bağımsız bir ordu olarak hareket edebilen bir dizi “tümen” den oluşuyordu; Ordusunun büyük bir kısmının kendisine verilen pusuda hayatta kalmasına izin veren şeyin bu örgüt olduğu ileri sürüldü.[39]

Manuel’in tutumunun önemli bir yönü, öncünün piyadelerden oluşmasıydı. Piyadeler dağlık arazide çalışırken süvarilerden çok daha iyi birliklerdir ve piyade minibüsünün geçide hakim olan yüksek yerden herhangi bir Selçuklu askerini çıkarmak için tasarlandığı anlaşılıyor. Selçukluları geçitten silemedi ve bu başarısızlık Bizans yenilgisinin başlıca nedeniydi. Buna ek olarak, birliklerini önde gelen iki tümen komutanları kadar etkili bir şekilde konuşlandırmayan sağ ve sol kanatların komutanları tarafından generallikte bir başarısızlık olduğu görülüyor. [40]

Manuel’in ölümünden sonra, imparatorluk anarşiye sürüklendi ve bir daha asla doğuya büyük bir saldırı düzenleyecek konumda olamadı. Miryekefalon’un yenilgisi, Bizans’ın artık imparatorluk tarafından sonsuza kadar kaybedilen Anadolu platosunu kurtarma girişimlerinin sonunu getirdi. [41]


	
		
			
			KAYNAKÇA 

			
				
				 Treadgold1997 , s. 635.
				
				
				 Savaş, Selçuklu Sultanlığı’nı kurtarması açısından belirleyiciydi, ancak iki savaşan taraf arasındaki askeri denge, sonucundan büyük ölçüde etkilenmedi. Bizans Küçük Asya’nın büyük kısmı, savaştan sonra bir yüzyıldan fazla bir süre muhafaza edildi. Magdalino 1993 , s. 99. “Yenilgi anında [Manuel] her ne söylediyse, Malazgirt ölçeğinde bir felaket değildi… Choniates bile Küçük Asya’daki sınırın çökmediğini kabul ediyor.”
				
				
				 Haldon 2001 , s. 198.
				
				
				 Birkenmeier, s. 180.
				
				
				 Hendy 1985 , s. 128.
				
				
				 Birkenmeier 2002 , s. 131.
				
				
				 Magdalino 1993 , s. 98. “Konya’dan bir günlük yürüyüş sırasında, Myriokephalon’un harap kalesi yakınlarındaki Tzibritze’nin daralmalarında uğradığı yenilgi buna paralel olarak aşağılayıcıydı. Türkler büyük katliamlar yaptılar, büyük miktarda ganimet aldılar ve İmparatoru ele geçirmeye yaklaştılar. Dorylaion ve Sublaion’un yıkılması karşılığında padişahın ateşkes teklifini minnetle kabul eden kendisi. “
				
				
				 Bradbury 2004 , s. 176. “Manuel ile birlikte Macar müttefikleri ve Antakyalı kayınbiraderi Baldwin de vardı. Baldwin suçlandı ancak öldürüldü. Bizanslılar ağır kayıplar verdi. Kilij Arslan şartlar teklif etti ve Bizanslıların çekilmesine izin verildi.”
				
				
				 Magdalino, s. 76–78
				
				
				 Magdalino, s. 78 ve 95–96
				
				
				 Angold 1984 , s. 192.
				
				
				 Choniates 1984 , s. 103.
				
				
				 Choniates 1984 , s. 101; Haldon 2001 , s. 141–142.
				
				
				 Birkenmeier, s. 132.
				
				
				 Macar birlikleri tarafından komuta edildi Palatine Ampud veLeustach Rátót , Transilvanya Voyvodası . Markó, László (2000), Macar Devletinin Büyük Onurları, Budapeşte: Magyar Könyvklub, ISBN 963-547-085-1
				
				
				 Birkenmeier, s. 151.
				
				
				 Choniates 1984 , s. 102; Haldon 2001 , s. 142.
				
				
				 Birkenmeier, s. 54.
				
				
				 Nicolle, s. 24
				
				
				 Haldon, s. 85
				
				
				 Haldon 2001 , s. 142.
				
				
				 Choniates 1984 , s. 102
				
				
				 Choniates 1984 , s. 102; Haldon 2001 , s. 142–143.
				
				
				 Choniates 1984 , s. 104.
				
				
				Haldon 2001 , s. 143.
				
				
				 Choniates 1984 , s. 105.
				
				
				 Choniates 1984 , s. 105–106. Manuel, Romanos Diogenes’in kaderini düşünmüş ve yakalanma endişesi yaşamış olabilir. Ancak durumu Diogenes’inkinden çok farklıydı. Önceki imparatorun durumundan farklı olarak, Manuel’in birlikleri savaş alanından dağılmamıştı, yenilgilerinin ardından bir araya gelmişlerdi ve hala kendilerini savunabiliyorlardı.
				
				
				 Choniates 1984 , s. 106. Karşı saldırılara öncülük eden iki generalin, önceki gün ihmal edilebilir kayıplara uğrayan birliklere komuta etmesi dikkate değerdir. Bizans karşı saldırılarının çok az şey başarmış olması muhtemeldir, çünkü açık bir ülkeye girdiklerinde Selçuklular daha ağır zırhlı Bizans süvarileriyle yakın çatışmaya girmeye isteksizlerdi ve Bizanslılar daha fazla pusuya düşme korkusu nedeniyle çok uzaklara gitmek istemiyorlardı.
				
				
				 Hendy 1985 , s. 128.
				
				
				 Birkenmeier 2002 , s. 131.
				
				
				 Choniates 1984 , s. 107. Muhtemelen saç derisinin saç derisi, Türklerin saçlarını farklı bir tarzda giymeleri nedeniyle gerçekleşti.
				
				
				 Choniates 1984 , s. 107. Temsilci olarak görev yapan “Gabras”, muhtemelen Kılıç Arslan’ın veziri İktiyar ad-Din Hasan ibn Gabras’tı. 12. yüzyılın başlarında Trabzon’u yöneten Yunan kökenli Gabras ailesinin bir üyesiydi. Manuel’in ilk kuzeni John Tzelepes Komnenos da dahil olmak üzere Selçuklu’da istihdam edilen bir dizi önde gelen Yunan aristokrat vardı.
				
				
				 Angold 1984 , s. 192–193.
				
				
				 Treadgold 1997 , s. 649.
				
				
				 Choniates 1984 , s. 108.
				
				
				 Finlay 1877 , s. 195.
				
				
				 Angold 1984 , s. 193; Magdalino 1993 , s. 99–100.
				
				
				 Marka, s. 12
				
				
				 Birkenmeier, s. 132
				
				
				 Choniates 1984 , s. 102.
				
				
				 Haldon, s. 144
				
			
			
		
		
			
			KAYNAKLAR

			BIRINCIL KAYNAK 

			
				
				Choniates, Niketas (1984), Historia , İngilizce çeviri: Magoulias, H. (O City of Byzantium: Annals of Niketas Choniates), Detroit, ISBN 0-8143-1764-2
				
			

			İKINCIL KAYNAKLAR 

			
				
				Angold, Michael (1984), Bizans İmparatorluğu 1025–1204, siyasi tarih , Longman, ISBN 978-0-58-249060-4
				
				
				Birkenmeier, John W. (2002), Komnenos Ordusunun Gelişimi: 1081–1180 , Boston: Brill, ISBN 90-04-11710-5
				
				
				Bradbury Jim (2004), Orta Çağ savaşına Routledge arkadaşı , Londra: Routledge, ISBN 0-415-22126-9
				
				
				Marka, Charles M. (1989). “Bizans’ta Türk Unsuru, Onbirinci-Onikinci Yüzyıllar”. Dumbarton Oaks Kağıtları . Washington, Columbia Bölgesi: Dumbarton Oaks, Harvard Üniversitesi Mütevelli Heyeti. 43 : 1–25. doi : 10.2307 / 1291603 . JSTOR  1291603 .
				
				
				Finlay George (1877), A History of Greece , III , Oxford: Clarendon Press
				
				
				Haldon, John (2001), Bizans Savaşları , Stroud: Tempus, ISBN 0-7524-1777-0
				
				
				Hendy, Michael (1985), Bizans Para Ekonomisinde Çalışmalar c. 300-1450 , Cambridge: Cambridge University Press, ISBN 0-521-24715-2
				
				
				Magdalino, Paul (1993), Manuel I Komnenos İmparatorluğu, 1143–1180 , New York: Cambridge University Press, ISBN 0-521-30571-3
				
				
				Nicolle, David (2003), The First Crusade 1096–99: Conquest of the Holy Land , Birleşik Krallık: Osprey Publishing, ISBN 1-8417-6515-5
				
				
				Treadgold, Warren (1997), Bizans Devleti ve Toplumu A History , Stanford: Stanford University Press, ISBN 0-8047-2630-2
				
			
			
		
	



https://www.bilgipedia.com.tr/miryakefalon-duzbel-savasi/]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Türk Tipi Müslümanlık Tasavvuru</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/turk-tipi-muslumanlik-tasavvuru</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/turk-tipi-muslumanlik-tasavvuru</guid>
<description><![CDATA[ Türk Tipi Müslümanlık Tasavvuru

 

İlk Müslüman Türk hanedanlığının Karahanlılar (940–1040) ile başlayan, Gazneliler (963–1187), Büyük Selçuklular (1040-1157), Anadolu Selçukluları (1075-1308)) Memlükler (1250-1517) ve Osmanlılar (1299-1922) bir süreçten söz ediyoruz. Çünkü Tuğrul Beyden önce Sultan Satuk Buğra Han (942-955) vardır.

İlk Müslüman Türk Hanedanlığı: Karahanlılar

Daha önceki yazılarımızda, Tuğrul Beyin Abbâsî Halifesini Fâtimî Halifesinin tasallutundan kurtardığını ve siyaseten artık Türk Aklı ve (Sünnî) Müslümanlık tasavvurunun İslam dünyasında belirleyiciliğinin başladığını belirtmiştik. Burada aslında daha önce İlk Müslüman Türk hanedanlığının Karahanlılar (940–1040) ile başlayan, Gazneliler (963–1187), Büyük Selçuklular (1040-1157), Anadolu Selçukluları (1075-1308)) Memlükler (1250-1517) ve Osmanlılar (1299-1922) bir süreçten söz ediyoruz. Çünkü Tuğrul Beyden önce Sultan Satuk Buğra Han (942-955) vardır.

Bu noktada ilk Müslüman Türk Devleti olan Karahanlılar (225-609/840-1212) ibaresinin Rus Şarkiyatçısı Vasilij Vasileviç Grigorev tarafından 1874 yılında verildiğini ve bunu aynen kullandığımızı hatırlatmakta fayda var. İslam kaynaklarında el-Hakaniye, Al-i Hakanan, Mülükü’l-Hakaniye, el-Afrasyab ve Al-i Afrasyab et-Türki isimlerle anılmıştır. İlim aleminde 1800 yıllara kadar İlek Hanlar ve Türksitan Uygur Hanları adlarıyla anılmıştır. Müslüman olmayan Türklerin, Çinliler, Tibetlilerin de içinde bulunduğu Budistlerin İslam’ı o bölgeden söküp atmak için yaptıkları dönemin en büyük girişimi hükümdar Toğan Han Ahmet tarafından engellenme, bu yönetimin İslam’a yaptığı hizmetleri göstermesi açısından önemlidir.

Türk Aklı ve (Sünnî) Müslümanlık bağlamında ilk Selçuklu medreseleri 1040 yılında Nişabur’da açan Tuğrul Bey, sadrazamına Ehli sünnet üzerine eğitim verecek (Nizamiye) medreselerinin çoğaltması ve sistematik hale getirmesini emretti.

Nizamiyye ve Azamiyye Medreseleri

Türk Devlet Geleneği ile Pers/Sâsânî devlet geleneğini birleştiren kişi olan Vezir Nizamülmülk, (ö.485/1092) dönemin en ünlü âlimi olan “İmamu’l-Haremeyn” olarak bilinen Cuveynî’yi (ö. 1085) medresenin başına getirdi. Gazzalî’nin hocası İmamu’l-Harameyn el-Cuveynî ölümüne kadar Nişabur Nizamiye Medresesinin uzun yıllar başkanlığını yaptı.

Masrafları vakıflar tarafından sağlanan bu medreselerde yatılı ve burslu eğitim verilmeye başlamıştır. Hem devlete eğitimli insan yetiştirmek hem de Şiî (Fâtimî/İsmailî) öğretilerine karşı Ehl-i Sünnete bağlı eğitim vermek gibi bir boyutu vardır. Çünkü İslamiyet’e yeni geçmiş olan Oğuz boylarının Ehl-i Sünnet merkezli inançlarını korumak ve sağlamlaştırmak da gerekiyordu.  Nişabur yanısıra Belh, İsfehan, Merv, Herat, Musul, Taberistan’ın Amül şehirlerinde de aynı üniversitelerden kuruldu.

Buna ilaveten bir de Bağdat’da 150 (767) yılında vefat eden İmam-ı Azam Ebu Hanife’nin mezarı etrafına kurulan isminide ondan alan Azamiye medresesi vardır. Selçuklu Veziri Şerefülmülk Ebû Saîd el-Hârizmî 459’da (1067) mezarın üzerine bir türbe, yanına da bir medrese inşa ettirdi. Türbe çok uzaklardan görülebilen mukarnas külâhlı Selçuklu tarzı kubbeli bir yapıya sahipti. Medrese ise Nizâmiye’den dört ay on üç gün önce 27 Cemâziyelâhir 459’da (15 Mayıs 1067) hizmete açılarak Bağdat’ta kurulan ilk Selçuklu medresesi olmuştur. Şah İsmâil’in Bağdat’ı istilâ etmesinden sonra harap olan İmâm-ı Âzam Türbesi ile medrese Kanûnî Sultan Süleyman tarafından cami, imaret, ribât ve hamam ilâvesiyle 1534’te yeniden yaptırılmıştır.

Tam bu noktada Türk Aklının Safevî Devleti üzerinden Şiî Müslümanlık tasavvurunun, Yavuz Sultan Selim ve Osmanlı Devleti ile Sultan Baybars ve Memlûk devletinde de Sünnî Müslümanlık tasavvurunun İslam dünyasında etkili olduğunu söylersek, bu kavramların ekonomi politik alanda meşruiyet aracı olarak kullanım çizgisini de takip etme imkânı ortaya çıkar.

Türk Hanedanlıklarının İslam’la İlişkileri:

Özetle, Şah İsmail, Yavuz Sultan Selim ve Sultan Baybars, Türk Aklı ve Müslümanlık tasavvurlarının üç devletin siyasal ve ekonomik mücadelelerini mukayeseli incelenmesin önemini vurgulamak gerekir. Buna İç Asya ve İran’da 1370-1507 yılları arasında Cengiz Han’ın oğlu Çağatay’ın payına düşen kısmında hüküm süren Timurlu hânedanı ve yine bir Timurlu olan Hindistan&#039;ın tamamına yakınında hüküm süren ve Çağatay Türkü olan Zahîrüddîn Muhammed Bâbür (ö. 937/1530) tarafında kurulan Babürlüler (1526-1858) devletini ilave edelim. Yemen’de 1229-1454 yılları arasında hüküm süren ve muhtemelen Türkmen asıllı bir hânedan Resuloğluları da düşündüğümüz zaman İslam coğrafyasındaki etki daha netleşir.  Çünkü “Sünnî bir politika takip eden ve hemen tamamı âlim olan Resûlî sultanları yazdıkları kitaplar, yaptırdıkları medreseler ve kurdukları kütüphanelerle ilmin gelişmesine büyük katkıda bulunmuşlardır.Vergilerin bir kısmı kendilerine tahsis edilen ulemâ ayrıca vakıflarla da desteklenmekteydi”

Altın Orda Devleti:

Günümüzde Rusya Ukrayna savaşı ile gündeme gelen Hazar coğrafyası Al ]]></description>
<enclosure url="http://www.tarihistan.org/images/haberler/2022/05/turk-tipi-muslumanlik-tasavvuru.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:42 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Türk, Tipi, Müslümanlık, Tasavvuru</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[Türk Tipi Müslümanlık Tasavvuru

 

İlk Müslüman Türk hanedanlığının Karahanlılar (940–1040) ile başlayan, Gazneliler (963–1187), Büyük Selçuklular (1040-1157), Anadolu Selçukluları (1075-1308)) Memlükler (1250-1517) ve Osmanlılar (1299-1922) bir süreçten söz ediyoruz. Çünkü Tuğrul Beyden önce Sultan Satuk Buğra Han (942-955) vardır.

İlk Müslüman Türk Hanedanlığı: Karahanlılar

Daha önceki yazılarımızda, Tuğrul Beyin Abbâsî Halifesini Fâtimî Halifesinin tasallutundan kurtardığını ve siyaseten artık Türk Aklı ve (Sünnî) Müslümanlık tasavvurunun İslam dünyasında belirleyiciliğinin başladığını belirtmiştik. Burada aslında daha önce İlk Müslüman Türk hanedanlığının Karahanlılar (940–1040) ile başlayan, Gazneliler (963–1187), Büyük Selçuklular (1040-1157), Anadolu Selçukluları (1075-1308)) Memlükler (1250-1517) ve Osmanlılar (1299-1922) bir süreçten söz ediyoruz. Çünkü Tuğrul Beyden önce Sultan Satuk Buğra Han (942-955) vardır.

Bu noktada ilk Müslüman Türk Devleti olan Karahanlılar (225-609/840-1212) ibaresinin Rus Şarkiyatçısı Vasilij Vasileviç Grigorev tarafından 1874 yılında verildiğini ve bunu aynen kullandığımızı hatırlatmakta fayda var. İslam kaynaklarında el-Hakaniye, Al-i Hakanan, Mülükü’l-Hakaniye, el-Afrasyab ve Al-i Afrasyab et-Türki isimlerle anılmıştır. İlim aleminde 1800 yıllara kadar İlek Hanlar ve Türksitan Uygur Hanları adlarıyla anılmıştır. Müslüman olmayan Türklerin, Çinliler, Tibetlilerin de içinde bulunduğu Budistlerin İslam’ı o bölgeden söküp atmak için yaptıkları dönemin en büyük girişimi hükümdar Toğan Han Ahmet tarafından engellenme, bu yönetimin İslam’a yaptığı hizmetleri göstermesi açısından önemlidir.

Türk Aklı ve (Sünnî) Müslümanlık bağlamında ilk Selçuklu medreseleri 1040 yılında Nişabur’da açan Tuğrul Bey, sadrazamına Ehli sünnet üzerine eğitim verecek (Nizamiye) medreselerinin çoğaltması ve sistematik hale getirmesini emretti.

Nizamiyye ve Azamiyye Medreseleri

Türk Devlet Geleneği ile Pers/Sâsânî devlet geleneğini birleştiren kişi olan Vezir Nizamülmülk, (ö.485/1092) dönemin en ünlü âlimi olan “İmamu’l-Haremeyn” olarak bilinen Cuveynî’yi (ö. 1085) medresenin başına getirdi. Gazzalî’nin hocası İmamu’l-Harameyn el-Cuveynî ölümüne kadar Nişabur Nizamiye Medresesinin uzun yıllar başkanlığını yaptı.

Masrafları vakıflar tarafından sağlanan bu medreselerde yatılı ve burslu eğitim verilmeye başlamıştır. Hem devlete eğitimli insan yetiştirmek hem de Şiî (Fâtimî/İsmailî) öğretilerine karşı Ehl-i Sünnete bağlı eğitim vermek gibi bir boyutu vardır. Çünkü İslamiyet’e yeni geçmiş olan Oğuz boylarının Ehl-i Sünnet merkezli inançlarını korumak ve sağlamlaştırmak da gerekiyordu.  Nişabur yanısıra Belh, İsfehan, Merv, Herat, Musul, Taberistan’ın Amül şehirlerinde de aynı üniversitelerden kuruldu.

Buna ilaveten bir de Bağdat’da 150 (767) yılında vefat eden İmam-ı Azam Ebu Hanife’nin mezarı etrafına kurulan isminide ondan alan Azamiye medresesi vardır. Selçuklu Veziri Şerefülmülk Ebû Saîd el-Hârizmî 459’da (1067) mezarın üzerine bir türbe, yanına da bir medrese inşa ettirdi. Türbe çok uzaklardan görülebilen mukarnas külâhlı Selçuklu tarzı kubbeli bir yapıya sahipti. Medrese ise Nizâmiye’den dört ay on üç gün önce 27 Cemâziyelâhir 459’da (15 Mayıs 1067) hizmete açılarak Bağdat’ta kurulan ilk Selçuklu medresesi olmuştur. Şah İsmâil’in Bağdat’ı istilâ etmesinden sonra harap olan İmâm-ı Âzam Türbesi ile medrese Kanûnî Sultan Süleyman tarafından cami, imaret, ribât ve hamam ilâvesiyle 1534’te yeniden yaptırılmıştır.

Tam bu noktada Türk Aklının Safevî Devleti üzerinden Şiî Müslümanlık tasavvurunun, Yavuz Sultan Selim ve Osmanlı Devleti ile Sultan Baybars ve Memlûk devletinde de Sünnî Müslümanlık tasavvurunun İslam dünyasında etkili olduğunu söylersek, bu kavramların ekonomi politik alanda meşruiyet aracı olarak kullanım çizgisini de takip etme imkânı ortaya çıkar.

Türk Hanedanlıklarının İslam’la İlişkileri:

Özetle, Şah İsmail, Yavuz Sultan Selim ve Sultan Baybars, Türk Aklı ve Müslümanlık tasavvurlarının üç devletin siyasal ve ekonomik mücadelelerini mukayeseli incelenmesin önemini vurgulamak gerekir. Buna İç Asya ve İran’da 1370-1507 yılları arasında Cengiz Han’ın oğlu Çağatay’ın payına düşen kısmında hüküm süren Timurlu hânedanı ve yine bir Timurlu olan Hindistan'ın tamamına yakınında hüküm süren ve Çağatay Türkü olan Zahîrüddîn Muhammed Bâbür (ö. 937/1530) tarafında kurulan Babürlüler (1526-1858) devletini ilave edelim. Yemen’de 1229-1454 yılları arasında hüküm süren ve muhtemelen Türkmen asıllı bir hânedan Resuloğluları da düşündüğümüz zaman İslam coğrafyasındaki etki daha netleşir.  Çünkü “Sünnî bir politika takip eden ve hemen tamamı âlim olan Resûlî sultanları yazdıkları kitaplar, yaptırdıkları medreseler ve kurdukları kütüphanelerle ilmin gelişmesine büyük katkıda bulunmuşlardır.Vergilerin bir kısmı kendilerine tahsis edilen ulemâ ayrıca vakıflarla da desteklenmekteydi”

Altın Orda Devleti:

Günümüzde Rusya Ukrayna savaşı ile gündeme gelen Hazar coğrafyası Altın Orda Devletini de hatırladığımız zaman kadim dünyanın büyük kısmının yüzyıllarca Türk Aklı ve Müslümanlık tasavvurları tarafından yönetildiği görülür. Emir Timur’un (ö. 807/1405) desteğiyle Altın Orda hâkimiyetini sağlamış olan Toktamış Han, Kahire’ye Memlük sultanına bir elçilik heyeti yollayıp Timur’un İran’da zengin Azerbaycan’da kuvvetlenmesi ihtimaline karşı onunla ittifak hazırlığına girişti ama başarısız oldu. Çünkü iyi bir stratejist olan Timur buna müsaade etmedi ve Toktamış Hanı mağlup etti, ama Rusların küçük ölçekli bir beylikten günümüze gelmesine de dolaylı katkıda bulundu, desek yeridir. Bu olayları hatırladığımız zaman Türk devletlerinin aralarındaki siyasal çatışmaların günümüze etkilerini de görmüş oluruz. Meselenin neticede o zaman da ekonomik ve politik olduğu açıktır.

Velhasıl, Anadolu’ya yönelik hedeflerini büyüten Memlûklerin Kayseri’ye kadar ilerlemesi, Yavuz Sultan Selim’in rakibi olan Şah İsmail ile Kansu Gavri’nin anlaşması üzerine Yavuz Sultan Selim Memlûk devletiyle mücadeleyi de öne aldı. 1516 Mercidabık, 1517 Ridaniyye savaşlarını kazanarak bu devlete son verdi.

Sultan Baybars:

Üç Tarz-ı Tefekkür bağlamında Memlûk/Kölemen devletinin başkanı olan Sultan Baybars’ın (el-Melikü’z-Zahir Rüknüddin es-Salihi el-Bundukdari, ö. 6761277) bir Kıpçak Türkü olduğuna dikkat çekmek isteriz. Köle olarak Ortadoğu, Mısır, Hicaz, Yemen ve Kuzey Afrika’da hüküm süren Türk, Arap ve Kürt karışımı bir hanedan olan Eyyübilere (1171-1462) satıldığını orada hızla yükselip devlet başkanı olmuştur. Aynicâlût (1260) Moğol hükümdarı Hülagu karşında zafer kazandıktan sonra sultan olan Baybars 661 (1263) yılında Kerek ve Humus’taki Eyyûbî hâkimiyetine son vermişti zaten.

Memlûkler son Eyyübi sultanı Melikü’l-Muazzam Turanşah’ı öldürerek Eyyubi Sultanı es-Salih Eyyub’un (1240-49) dul karısı Şecereddurr, “Meliketü’l Müslimin” unvanıyla lider olarak sundular. Baybars el-Bundukdari böylece geçiş dönemini suhuletle halletmiştir. Şecereddurr, Arap dünyasında bir kadının lider olmayacağı yönündeki yoğun baskılar sonucunda üç ay sonra ordu komutanlarından el-Muiz Aybek et-Türkmânî’yi (1250-1257) ile evlendi. Her ne kadar 1254 yılına kadar Mısır’daki hutbeler Eyyubiler adına okunsa da artık iktidar Memlûklara geçmişti. Artık Mısır, Suriye ve Hicaz’da 1250-151 yılları arasında hüküm süren Müslüman Türk devleti vardı.

Sultan’ın Meşruiyetinin Halifeden Gelmesi Geleneği:

Görüldüğü üzere Abbâsî el-Mustansır’ı halife ilan ederek, Arap coğrafyasında dinî açıdan meşruiyetlerini sağlamaya çalışmışlardır. Memlûk idaresi döneminde halife, sultanı göreve başlatırdı. Her ne kadar Memlûk devletinde halifenin yetkileri elinden alınmış olsa da bir orta çağ geleneği olduğundan sultanlar tahta çıktıklarında meşruiyet kazanmak için halifeden onay almak zorundaydılar. Bu durum halifenin diğer İslam devletleri tarafından kabul görmesinin ve saltanatının meşruiyetinin ilk şartlarından biriydi.

Bu noktada Mısır Müslümanlığı incelerken Halife Harun Reşid (786 – 809) döneminde orduda askeri birliğinin önemli kısmı Türk olduğunu, Halife Memun döneminden (813 – 833) itibaren Türklerin önemli unsur olduğu, Tolunoğlulları ve bölgede Fâtimîlerle mücadele eden İhşidiler hanedanları ve Sultan Baybars döneminde Memlûk devletinin dinî, siyasî, iktisadi politikalarını ayrıntılı incelemek gerektiğini belirtilelim.  Bu incelemede Türklerin “köle” olarak nitelemek ne derece tutarlıdır, diye sorgulanması da yapılabilir.

Sonuç:

Konuyu dağıtmadan Üç Tarz-ı Tefekkür bağlamında Baybars’a gelecek olursak, nitelikli bir diplomat da olduğunu, İlhanlılara karşı Altın Orda Hanlığı daha doğrusu Toktamış Han’ın yardım isteğine cevap verdiğini, Suriye’deki Haçlılara karşı da Bizanslılarla anlaşmalar yaptığını, Suriye Batinileriyle de mücadele ettiğini biliyoruz. Yönetimde Cengiz Han yasasını uygular, düzenli çalışkan bir yönetim olarak adalete, hak ve hukuka büyük önem verirdi. Dört büyük Sünnî mezhebe mensup olanların sorunları çözmek için her mezhebe ait ayrı bir kadı, onların başına da kadı’l-kudat tayinini ilk o yaptı. Merkeziyetçi bir yönetim ile Kahire’ye ulaşan yollar yaptı, güçlü bir posta teşkilatı kurdu. İlmi olarak Baybars dönemi son derece verimliydi, Moğol ve Haçlıların zulmünden kaçan âlimlere kapılarını açtı, onlara önemli destek verdi. Dımaşk’ta 160, Kahire’de 75 medrese bulunması bunu gösterir. Hadimu’l-Haremeyn sıfatını da ilk o kullandı. Suriye’nin pek çok yerine Türkmenleri yerleştirerek Türk Memlûklerini çoğaltmaya çalıştı.

Bu bağlamda Tuğrul Bey ile Sünnî (Hanefi-Şafii); Şah İsmail ile Türk Şiî (İmâmiyye) Müslümanlık tasavvurunun tarihsel temellerini anlamak için tekrar Abbâsîler döneminde Bermeki-Büveyhî oğullarından bahsetmek gerekir. O da bir sonraki yazı da, lütfen sabır. Eleştirilerinizi, katkılarınızı bekliyorum, müzakereye açtığımız bu fikirlere, şimdiden teşekkürler.

Prof. Dr. Mevlüt UYANIK
ilk yayın yeri: 6 Mayıs 2022 
https://strasam.org/dinfelsefe/din/turk-tipi-muslumanlik-tasavvuru-773]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>BÜYÜK TÜRK TARİHÇİSİ ZEKİ VELİDİ TOGAN&amp;apos;IN &amp;quot;UMUMÎ TÜRK TARİHİNE GİRİŞ&amp;quot; ADLI ESERİNİN TÜRK DİLİ VE EDEBİYATINA KATKISI AÇISINDAN DEĞERLENDİRİLMESİ</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/buyuk-turk-tarihcisi-zeki-velidi-toganin-umumi-turk-tarihine-giris-adli-eserinin-turk-dili-ve-edebiyatina-katkisi-acisindan-degerlendirilmesi</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/buyuk-turk-tarihcisi-zeki-velidi-toganin-umumi-turk-tarihine-giris-adli-eserinin-turk-dili-ve-edebiyatina-katkisi-acisindan-degerlendirilmesi</guid>
<description><![CDATA[ BÜYÜK TÜRK TARİHÇİSİ ZEKİ VELİDİ TOGAN’IN
“UMUMÎ TÜRK TARİHİNE GİRİŞ”
ADLI ESERİNİN TÜRK DİLİ VE EDEBİYATINA
KATKISI AÇISINDAN DEĞERLENDİRİLMESİ

Prof. Dr. Tuncer GÜLENSOY

Yılardan 1960, aylardan Ekim. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi “TÜRKOLOJİ” bölümüne yeni başlamıştım. Beykoz’da Arman ailesinin Hünkâr Tepesi’ndeki evlerinde  kalıyor, sabahleyin çok erken uyanıp, Yeniköy’den Beykoz’a gelerek oradan Paşabahçe-Köprü seferini yapan 07.40 vapuru ile 0.815’te Eminönü’ne geliyor; oradan da yürüyerek Mısır Çarşısı-Mahmutpaşa-Kapalıçarşı-Bayezid-Sahaflar Çarşısı üzerinden Fakülte’ye ulaşıyordum. Sahaflar Çarşısı meşhur “Çınaraltı”dan sonra, Kapalıçarşı’ya gelmeden önce, eski-yeni kitapların satıldığı bir mekân idi. Her sabah Fakülteye gelmeden önce buradaki sahafların vitrinlerini gözden geçirir, almak istediğim kitapların fiyatlarını öğrenir, harçlığımdan ve yemeğimden keserek biriktirdiği para ile kitaplarımı alırdım.

       Türkoloji Bölümündeki hocalarım: Ord. Prof. Dr. Ali Nihat TARLAN (eski Türk edebiyatı), Ord. Prof. Dr. Reşid Rahmeti ARAT (Türk lehçeleri), Prof. Dr. Ahmet CAFEROĞLU (Türk dili tarihi), Prof. Ahmet Hamdi TANPINAR (Yeni Türk edebiyatı), Prof. Dr. Tahsin BANGUOĞLU (Türkçenin fonetiği), Prof. Dr. Tahsin YAZICI (Farsça), Doç. Dr. Ömer Faruk AKÜN (Yeni Türk edebiyatı), Doç. Dr. Faruk Kadri TİMURTAŞ (Eski yazı Osmanlı Türkçesi), Dr. Muharrem ERGİN (Türkçenin grameri), Dr. Ali ALPASLAN (hat sanatı) idi.

        1960 yılında, Türkolojiye beraber başladığım Saim SAKAOĞLU (şimdi: Prof. Dr.-emekli, Konyalı); Harun TOLASA (Prof. Dr.- rahmetli), Saim Fikret HEKİMOĞLU (MEB müsteşarı, Almatı Kültür müsteşarı), Atilla ÖZKIRIMLI (ansiklopedist-rahmetli, Konyalı), Ayla AĞABEĞÜM (emekli öğretmen), Ayla TOKATÇIOĞLU (emekli kütüphaneci, Beykozlu), Evin BOZASLAN-GÖYMEN (emekli öğretmen, İzmirli), Oktay GÖYMEN (emekli bankacı, Bursalı), Ahmet DİNÇER (emekli öğretmen, Uşaklı ‘Dombaylardan’), Ülkü VURAL (Uşaklı, rahmetli), Uşaklı ÜLKÜ (sinemacı Ragıp beyin kızı, rahmetli) ve adlarını hatırlayamadığım sınıf arkadaşlarım….

         Yukarıda bahsettiğim gibi, her sabah ve akşam “Sahaflar Çarşısı”na uğrar, hocalarımızın tavsiye ettikleri kitapları almaya çalışırdım. O zamanlar, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “On Dokuzuncu Asır Türk Edebiyatı Tarihi” adlı eseri yeni basılmış ve 16.85 TL.na satılıyordu. Bir akşamüzeri dersten çıktıktan sonra Sahaflardan geçerken, Tevfik Fikret’in (mavi mürekkep ile)  taşbaskısı “Rübâb-ı Şikeste”sini de (1.- TL.na) Tanpınar’ın kitabı ile birlikte  aldım….Caferoğlu’nun “Türk Dili Tarihi”, Ergin’in “Türkçenin Grameri”, Timurtaş’ın “Osmanlıca Dersleri, Akün’ün “Ahmet Haşim’in Şiirleri” (Merdiven adlı şiirini uzun  zaman incelemiş, sonunda da ezberlemiştik.), Banguoğlu’nun “Türkçenin Grameri-Fonetik”, Ateş’in “Farsçanın Grameri” adlı eserlerini de zaman içinde alarak kütüphanemi kurmaya başlamıştım.
                                                                        *****
        Ben  “Türkoloji” bölümü öğrencisi idim ama dersimin olmadığı zamanlarda Felsefe ve Tarih bölümlerine gidiyor, dersin hocasından izin alarak bu bölümlerin derslerini de dinliyordum. Kafesoğlu Hoca’nın derslerini çok beğenir, zevkle dinlerdim. 1960’lı yıllarda, 60 sene önce, Onun “Umumî Türk tarihine Giriş” adlı eserini de satın almış, Beykoz-Köprü (gidiş)  ve Köprü-Beykoz (dönüş) vapurunun alt kıç kamarasında, bu eserleri okuyup bilmediklerimi öğreniyor, ödevlerimi de hazırlıyordum.

        Aradan yıllar geçti,mezuniyet+doktora+doçentlik+profesörlük+emeklilik derken, aradan tam 60 yıl geçmiş…Kasım 2020 içinde, rahmetli Togan Hoca’nın kızı Prof. Dr. İsenbike Togan’ın gönderdiği “Umumî Türk Tarihine Giriş” adlı büyük eserin (2 cilt+CD) 3. baskısını aldım. Bu baskı, yeniden gözden geçirilmiş ve eklemeler yapılmış. Bu eseri ikinci kez, bu defa daha dikkatle ve notlar alarak okudum. Aşağıda yapacağım değerlendirme, eserin Türk Dili ve Edebiyatı açısından önemli olacaktır.

         Eserin içindekiler (tarihî olaylar+savaşlar+kale kuşatmaları+andlaşmalar+Türk kavimleri/devletleri+eski Türk medeniyeti+Türk devlet gelenekleri+TÖRE+eski zamanlarda edebî hareketler+sanat ve mimarî) konuları yanında (Tarihî vesika olmak kaydıyla Türk Dili+ TÜRK ve TURAN kelimeleri+ eski Türk kavim-devlet-kişi adları (üzerine açıklamalr ve etimoloji denemeleri)+ İlhanlılar devrinde dil ve edebiyat+Uygur yazısı+Horasan’da Doğu Türkçesi-Türkmence edebiyat+Anadolu Türkçesiyle edebiyat+Azerî Türkçe edebiyat+İlk Osmanlı edebî hareketleri+Germiyan Beyliğinde Türk dil abideleri+Temürlülerin edebî sahada tesiri+Fatih devrinde Uygurca+Karakoyunlu ve Akkoyunlularda Türk dili+Altın Orda’da Türk edebiyatı ve bunun Osmanlı edebî hareketi ile münasebeti+Divan Edebiyatı) gibi konular yer almaktadır.

         NOT: Bu eserin “ÖNSÖZ”ünde (s. XV-XXVI) Togan’ın yazmış olduklarını, hangi meslekten olurlarsa, bütün Türk gençlerinin okumasını tavsiye ederim. Sayfa XXI’de, 2. paragraftaki şu yazdıkları da çok önemlidir: “Gerçi böyle bir ]]></description>
<enclosure url="http://www.tarihistan.org/images/haberler/2021/07/buyuk-turk-tarihcisi-zeki-velidi-togan-in-umum-turk-tarihine-giris-adli-eserinin-turk-dili-ve-edebiyatina-katkisi-acisindan-degerlendirilmesi.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:42 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>BÜYÜK, TÜRK, TARİHÇİSİ, ZEKİ, VELİDİ, TOGANIN, UMUMÎ, TÜRK, TARİHİNE, GİRİŞ, ADLI, ESERİNİN, TÜRK, DİLİ, EDEBİYATINA, KATKISI, AÇISINDAN, DEĞERLENDİRİLMESİ</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[BÜYÜK TÜRK TARİHÇİSİ ZEKİ VELİDİ TOGAN’IN
“UMUMÎ TÜRK TARİHİNE GİRİŞ”
ADLI ESERİNİN TÜRK DİLİ VE EDEBİYATINA
KATKISI AÇISINDAN DEĞERLENDİRİLMESİ

Prof. Dr. Tuncer GÜLENSOY

Yılardan 1960, aylardan Ekim. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi “TÜRKOLOJİ” bölümüne yeni başlamıştım. Beykoz’da Arman ailesinin Hünkâr Tepesi’ndeki evlerinde  kalıyor, sabahleyin çok erken uyanıp, Yeniköy’den Beykoz’a gelerek oradan Paşabahçe-Köprü seferini yapan 07.40 vapuru ile 0.815’te Eminönü’ne geliyor; oradan da yürüyerek Mısır Çarşısı-Mahmutpaşa-Kapalıçarşı-Bayezid-Sahaflar Çarşısı üzerinden Fakülte’ye ulaşıyordum. Sahaflar Çarşısı meşhur “Çınaraltı”dan sonra, Kapalıçarşı’ya gelmeden önce, eski-yeni kitapların satıldığı bir mekân idi. Her sabah Fakülteye gelmeden önce buradaki sahafların vitrinlerini gözden geçirir, almak istediğim kitapların fiyatlarını öğrenir, harçlığımdan ve yemeğimden keserek biriktirdiği para ile kitaplarımı alırdım.

       Türkoloji Bölümündeki hocalarım: Ord. Prof. Dr. Ali Nihat TARLAN (eski Türk edebiyatı), Ord. Prof. Dr. Reşid Rahmeti ARAT (Türk lehçeleri), Prof. Dr. Ahmet CAFEROĞLU (Türk dili tarihi), Prof. Ahmet Hamdi TANPINAR (Yeni Türk edebiyatı), Prof. Dr. Tahsin BANGUOĞLU (Türkçenin fonetiği), Prof. Dr. Tahsin YAZICI (Farsça), Doç. Dr. Ömer Faruk AKÜN (Yeni Türk edebiyatı), Doç. Dr. Faruk Kadri TİMURTAŞ (Eski yazı Osmanlı Türkçesi), Dr. Muharrem ERGİN (Türkçenin grameri), Dr. Ali ALPASLAN (hat sanatı) idi.

        1960 yılında, Türkolojiye beraber başladığım Saim SAKAOĞLU (şimdi: Prof. Dr.-emekli, Konyalı); Harun TOLASA (Prof. Dr.- rahmetli), Saim Fikret HEKİMOĞLU (MEB müsteşarı, Almatı Kültür müsteşarı), Atilla ÖZKIRIMLI (ansiklopedist-rahmetli, Konyalı), Ayla AĞABEĞÜM (emekli öğretmen), Ayla TOKATÇIOĞLU (emekli kütüphaneci, Beykozlu), Evin BOZASLAN-GÖYMEN (emekli öğretmen, İzmirli), Oktay GÖYMEN (emekli bankacı, Bursalı), Ahmet DİNÇER (emekli öğretmen, Uşaklı ‘Dombaylardan’), Ülkü VURAL (Uşaklı, rahmetli), Uşaklı ÜLKÜ (sinemacı Ragıp beyin kızı, rahmetli) ve adlarını hatırlayamadığım sınıf arkadaşlarım….

         Yukarıda bahsettiğim gibi, her sabah ve akşam “Sahaflar Çarşısı”na uğrar, hocalarımızın tavsiye ettikleri kitapları almaya çalışırdım. O zamanlar, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “On Dokuzuncu Asır Türk Edebiyatı Tarihi” adlı eseri yeni basılmış ve 16.85 TL.na satılıyordu. Bir akşamüzeri dersten çıktıktan sonra Sahaflardan geçerken, Tevfik Fikret’in (mavi mürekkep ile)  taşbaskısı “Rübâb-ı Şikeste”sini de (1.- TL.na) Tanpınar’ın kitabı ile birlikte  aldım….Caferoğlu’nun “Türk Dili Tarihi”, Ergin’in “Türkçenin Grameri”, Timurtaş’ın “Osmanlıca Dersleri, Akün’ün “Ahmet Haşim’in Şiirleri” (Merdiven adlı şiirini uzun  zaman incelemiş, sonunda da ezberlemiştik.), Banguoğlu’nun “Türkçenin Grameri-Fonetik”, Ateş’in “Farsçanın Grameri” adlı eserlerini de zaman içinde alarak kütüphanemi kurmaya başlamıştım.
                                                                        *****
        Ben  “Türkoloji” bölümü öğrencisi idim ama dersimin olmadığı zamanlarda Felsefe ve Tarih bölümlerine gidiyor, dersin hocasından izin alarak bu bölümlerin derslerini de dinliyordum. Kafesoğlu Hoca’nın derslerini çok beğenir, zevkle dinlerdim. 1960’lı yıllarda, 60 sene önce, Onun “Umumî Türk tarihine Giriş” adlı eserini de satın almış, Beykoz-Köprü (gidiş)  ve Köprü-Beykoz (dönüş) vapurunun alt kıç kamarasında, bu eserleri okuyup bilmediklerimi öğreniyor, ödevlerimi de hazırlıyordum.

        Aradan yıllar geçti,mezuniyet+doktora+doçentlik+profesörlük+emeklilik derken, aradan tam 60 yıl geçmiş…Kasım 2020 içinde, rahmetli Togan Hoca’nın kızı Prof. Dr. İsenbike Togan’ın gönderdiği “Umumî Türk Tarihine Giriş” adlı büyük eserin (2 cilt+CD) 3. baskısını aldım. Bu baskı, yeniden gözden geçirilmiş ve eklemeler yapılmış. Bu eseri ikinci kez, bu defa daha dikkatle ve notlar alarak okudum. Aşağıda yapacağım değerlendirme, eserin Türk Dili ve Edebiyatı açısından önemli olacaktır.

         Eserin içindekiler (tarihî olaylar+savaşlar+kale kuşatmaları+andlaşmalar+Türk kavimleri/devletleri+eski Türk medeniyeti+Türk devlet gelenekleri+TÖRE+eski zamanlarda edebî hareketler+sanat ve mimarî) konuları yanında (Tarihî vesika olmak kaydıyla Türk Dili+ TÜRK ve TURAN kelimeleri+ eski Türk kavim-devlet-kişi adları (üzerine açıklamalr ve etimoloji denemeleri)+ İlhanlılar devrinde dil ve edebiyat+Uygur yazısı+Horasan’da Doğu Türkçesi-Türkmence edebiyat+Anadolu Türkçesiyle edebiyat+Azerî Türkçe edebiyat+İlk Osmanlı edebî hareketleri+Germiyan Beyliğinde Türk dil abideleri+Temürlülerin edebî sahada tesiri+Fatih devrinde Uygurca+Karakoyunlu ve Akkoyunlularda Türk dili+Altın Orda’da Türk edebiyatı ve bunun Osmanlı edebî hareketi ile münasebeti+Divan Edebiyatı) gibi konular yer almaktadır.

         NOT: Bu eserin “ÖNSÖZ”ünde (s. XV-XXVI) Togan’ın yazmış olduklarını, hangi meslekten olurlarsa, bütün Türk gençlerinin okumasını tavsiye ederim. Sayfa XXI’de, 2. paragraftaki şu yazdıkları da çok önemlidir: “Gerçi böyle bir mesai, ancak liselerimiz talebeyi (=öğrenciyi),  klasik bilgileri, Avrupa ve Şark (=Doğu) dillerini öğretip kaynaklardan istifadeye (=yararlanmaya) yani üniversitede ilmi (=bilimsel) ictihat (=yön)  yoluna girmeye hazırlanabilecek bir dereceye yükselttiği zaman mümkün olur; gerçi bizim talebemiz, Avrupa dillerini, Arapça ve Farsçayı değil, eski yazıyı (=Arap harflerini) bile ancak üniversiteye geldikten sonra öğrenmeye başlıyorlar; gerçi bizde, bir normal emstitü mesaisi için şimdilik zemin (=yer) yoktur; fakat ara sıra kendi çalışması ile hazırlanıp gelen talebe oluyor.”

         (3. paragraf): “Ben, yazılmış olup henüz neşredilmemiş (=yayımlanmamış) bulunan eserleri kaynak olarak göstermenin manasızlığını (=anlamsızlığını) bildiğim halde, haşiyelerde (= dip/ayak notlarında) böyle birkaç eserimin adını zikrettim (=belirttim); eğer yoluna konulmuş ilim işbirliği olsaydı, bunlar çoktan ortaya çıkmış olacaktı. Şimdilik ben, vasıtasızlık (=araçsızlık) içinde ve yardımcısız kendim yazıp kendim makineye (=daktiloya) nakledip (=yazıp), kendim matbaaya gidip, kendim tashihlerini (=düzeltmelerini) yaparak bin bir zorluk ve teferruatçılık içinde  güya ilim yapıyorum. Asıl yaptığım, milletime karşı vazifemi (=görevimi) ifa ediyorum (=yapıyorum) diye kendimi avutmaktan ibarettir.”

        (s.XXIII, paragraf: 2): “Ben [her] eserimde, ancak ilmi (=bilimsel) hakikatleri (=gerçekleri) ortaya koymak istedim. Bu eserimde de öyle oldu. …….Türk tarihi, uydurmalar yoluna girmeye muhtaç değildir. Onu aydınlatmak yoluna girmeye muhtaç değildir. Onu aydınlatmak yolundaki mesai (=çalışma) hakiki ilme (=gerçek bilime) ne kadar sadık kalırsa, o nispette takdire mazhar olur (=o kadar çok övülmeye değer.)”
                                                               *******
        Togan’ın bazı eserler, Türk kavimleri, dilleri ve edebiyatları hakkındaki görüş ve önerileri de şunlardır:


	
	“Sekiz-on ikinci asırlarda Hakani ve Uygur şivelerinde yazılan Türkçe eserlerde ve Kaşgarlı Mahmud’un kitabında (=Dîvânu Lugâti’t-Türk) ziraata ait ıstılahlar (=terimler) kâmilen (=baştan başa) Türkçe olduğu halde, bunlar bir araya toplanıp ilim âlemine arz olunmamış (=bilim dünyasına sunulmamış).” (s. 17)
	
	
	“….Sümerlerin, eski İskitlerin, Hunların ve birçok tarihi Türk kavimlerinin defin merasimi ile müşterek (=ortak)  kelimeler; bunların at terbiyesi, Hurrilerin dillerinin Türkçe ile akrabalık derecesini arz eden hususiyetleri (=gösteren özellikleri), bu Hurrilerlerde Türkistan’daki Huttal Türklerinin ve Ön Asya’da Selçuklular devrinin at terbiyesini andıran yılkıcılıkları, hep Ön Asya’da tarihten önceki Türk izlerini teşkil eder.” (s. 22)
	
	
	 “…..Kore dilinde bulunan Türkçe, Moğolca kelimelerde; Göktürkçede, Uygurcada, bugünkü Doğu ve Batı Türk lehçelerinde, Oğuzcada, Karagas ve Altay şivelerinde, yani ŞAZ (yani ş, a ve z sesleri kullanan) Türkçelerinde, keza eski Bulgar şivesi gibi LİR (yani öteki sesler yerine l, i ve r sesleri kullanan) Türkçelerinde, bunların hepsinde yahut ancak ayrı şivelerinde bulunan kelimeler, dilimizin tarihi seyrinin tabi olduğu kaidelere (= bağlı olduğu kurallara) tam uygun olarak mevcut bulunmakta ve bazı kelimeler Türk şivelerindeki değişmelerden masun kalarak kendisinin eski iptidai manasını ifade etmektedir.” (s. 26)
	
	
	“Türklerin tarihten önceki çağını öğrenmek için müracaat edilecek diğer en büyük vesika (=belge), TÜRK DİLİDİR.” (s.33)
	
	
	“ARĞIN” “ARGULU” demektir. Arğınlar, daha 15. asırda bir “Arğın Türkmeni” idiler. (s. 43)
	
	
	“BAY” ismi de, milattan önce bu taraflarda yaşayan Usunların ve Doğu Türkistan’daki Küça ahalisinin hükümdarlarının kitabı idi, ki zamanımıza buna bir şivede “BEK” ve “BEG”  diğer şivelerde, yine şive ve kaidelerine göre, “BAY” ve “BEY” denilmiştir. (s.43)
	
	
	“Eski Türk ‘ŞU’ rivayetine göre, ilk Aryani istilası ve baskısı sonunda Doğuya çekilmiş olan Türk kabileleri az sonra geri dönüp gelen hükümdar “ŞU” (yani bu isimdeki sülale) idaresinde ÇU havzasında eski hâimiyetlerini yeniden kurmuşlardır. Herhalde MÖ. 8. asırda Merkezi Orta Tiyanşan’da olan büyük bir SAKA devleti mevcuttu. Siyasi teşekkül ismi olan “ŞU” ismi yerine “SAKA”ya bırakmış görünüyor. Bu iki isim büyük hâkim milletin iki şubesinin ismi olabilir. Çünkü Türklerde bunu andıran mitler de vardır.” (. 49) “…..Buna rağmen ben bu SAKA devletinin Çin sınırlarından Tuna’ya kadara uzanan, fakat parçaları arasında bağlantıları  gevşek bir teşekkül olduğunu zannediyorum. Bu milletin bir olu tıpku Hunlar, Götürkler ve Moğollar zamanında olduğu gibi, Doğu Avrupa’yı istila etti.” (s. 49)
	
	
	“…….İSKİTLER’in hâkim tabakasının ben de Türk olduğu kanaatindeyim. Bunların hayat tarzı, kıyafet ve simaları, âdet ve ahlâkları hakkında Hippokrates  tarafından verilen malumat Hunlar ve Göktürkler hakkında yazılanların aynıdır. Akideleri, defin merasimleri ve âdetleri Altaylılarınkinin aynıdır. Bunlar “derme ev”lerinde yani keçeden mamul (=yapılmış) kubbeli çadırlarda (çoğunca bunların tekerleklilerinde) yaşamışlar……..Araplar da bunları kubbetü’l-turkiyye yani “Türk çadırı”  olarak bilmişlerdir……İskitler de Türk kavimleri gibi kımız içerler, sütü kurutarak “kurut” yaparlardı.  Akideleri Şamani idi; yabancılara karşı müdafaası (=savunması) zahmeti (=zor) ve iç nizaların (=kavgaların, çekişmelerin) başlıca sebebi diye mal mülk toplamaktan kaçınırlardı. Düşmanlarına karşı mertçe savaşan, dâhilen feragat sahibi, samimi, sade insanlar diye tanıdıkları İskitlerden Homeros ve diğer bazı eski Yunanlılar “kımız içer, emlâksız (=evsiz) İskitler” diye idealize ederek bahsetmişlerdir. (Strabon, VII, 3, parag. 9)”. (s. 50)
	
	
	“Türk destanlarında ‘TUNGA ALP ER’, İran destanlarında ‘Afrasiyab’ adı ile tanınan, bu büyük SAKA devletinin en şevketli devrini vr sukut çağını yaşatan büyük kahramanı  olarak kabul ediyoruz. Bu destan Türk rivayetlerinde TUNGA ALP adı ile Türk hükümdar ailesinin büyü atası, onun akraba ve evladı, onun kültü anlatılmaktadır.” (s. 52) “Sakalar hâkimiyetinin bu altın devrinin, büyük Saka fâtihinin Medya hükümdarı Keyhusrev tarafından M.Ö. 625’te yenilerek ele geçirilip öldürülmesi neticesinde sona erdiği hakkında Asuri kitabe ve Yunan kaynaklarında verilen malumat ile Çinlilerin MÖ. 623’te SUO yani SAKA devletinin 12 krallığını zapt ve işgal eylediklerine dair Çin kaydı Türkistan tarihine dair ilk müspet (=olumlu) tarihi malumat (= bilgi) olarak kabul edilmelidir.”(s. 52)
	
	
	 “Üzerindetarihi bulunmayan eski Türk yazılı kitabeleri hep miladi 7-8. asra skıştırmak da yanlıştır. Göktürk yazıtları dilinin Göktürk devleti teşekkül etmeden önce vücuda gelen bir edebi dilinin tekâmül (=gelişme) safhası arz etmekte olduğu ispat llunabilir bir davadır.” (s.72)
	
	
	“Katrahanlılar zamanından kalan en büyük eser 1070’te BALASAGUNLU YUSUF HAS HACİB  tarafından Kaşgar Hükümdarı Harun Buğra Ebu Ali Hasan Han’ın ismine ithaf olunmuş “KUTADGU BİLİG” kitabıdır.” (s. 118) “Kutadgu Bilig baştan sonuna kadar Trük devlet idaresini aksettirmiştir.” (s. 119)
	
	
	“Karahanlılar zamanında vücuda getirilen (=yazılan) diğer mühim (=önemli) bir eser de MAHMUD KAŞGARİ’nin 1077’de  tasnif ettiği Türkçe-Arapça lügat kitabı “Dîvânu Lugâti'-Türk”tür.(s.19)
	
	
	“Daha Mahmud Kaşgari zamanında Harezm’de doğmuş olan diğer bir Türk âlimi ve İslâm âleminin büyük fakihi MAHMUD ZEMAHŞERİ’nin (ölm.1134) kendi vatandaşlarına Arap dilini ve edebiyatını öğretmek maksadıyla yazdığı “Mukaddimetü’l-Edeb”"nam (=adlı) eseri de Moğol çağından önce Türkistan’da vücuda getirilen başlıca eserlerden birisidir.” (s. 120)"
	
	
	“Ali Şir Nevai, zikri geçen (=belirtilen) Acem şairlerinin de yazdığı mevzular üzerinde ceman 64.000 mısra turtan beş büyük manzum eser", bir de 55.000 mısradan ibaret Türkçe lirik şiirler külliyatı, tasavvuf ve edebiyat tarihine ait ayrı mensur ve manzum eserler ve dostlarına ait hatıralar bırakmıştır.” (s. 122) “Eserlerini Horasan’da yazan Ali Şir Nevai’nin dilinde Farsçanın tesiri Uygurcadaki yabancı tesirine nispeten çok büyüktür.”(s. 123)
	
	
	“…. ….El-Biruni Harezm payitahtına taşradan geldiği için “BİRUNİ” (=taşralı) lakabı verilmiştir.” (s. 128)
	
	
	“ULUĞ BEK (1393-1449), Temür’ün âlim torunudur. On bir yaşında Kur’ân’ı hıfzettiği, Arapçayı mükemmel öğrendiği, daha gençliğinde riyazi bilimlere ait müşkül (=zor) meselelerin hallinden hoşlandığı, muasırları (=çağdaşları) tarafından hayranlıkla zikredilmiştir.” (s. 130)
	
	
	UYGURLAR VE UYGURCA:“Uygurlar tarafından yazılmış olan eserlerin hepsi Uygurcadır; fakat arada, Manihaist Uygurlar’ın Manihai harflerle, Hıristiyan Uygurlar’ın Süryani harfleriyle yine Türkçe olarak yazdıkları eserler de vardır. ……Uygur ülkesinde Göktürk yazısının kalemle kitap yazmada  bile kullanıldığını gösteren eserler de hafriyat (=kazı) esnasında bulunmuştur. Umumiyetle Türk edebi dilinin kudretle yaşatıldığı memleket, Uygur ülkesi olmuştur. Manihaist Uygurlar çok sade ve temiz Türkçe yazmışlardır. Uygur halk edebiyatından da numuneler kalmıştır ki; bunlar ve Mahmud Kaşgari’de münderiç bulunan bu nevi parçalar  sayesinde Radloff’un önce Altaylar’da  bulup tespit ettiği eski tip Türk milli şiiri ve vezni, bugün tam olarak meydana çıkmış bulunuyor.” (s.138)
	
	
	“Mübarek Şah, bunların (=Hazarların) 21 harften mürekkep (=oluşan) soldan sağa yazılan ve bitişik olmayan bir Rum yazısı kullanmakta olduklarını zikretmiştir. Bu yazı Peçeneklere nispet edilen NAGY-SZENT-MİKLOS altın eşyası üzerindeki Türkçe cümlelerin Rumcası gibi bir hurufat olsa gerektir. Fakat bize, Hazırlar adına böyle hurufatla yahut İbrani harflerle yazılan hiçbir eser kalmamıştır. Hazar dilinin Bulgar dili gibi şimdiki Çuvaşçanın bir şekli olduğu Barthold ve benim tarafımdan ileri sürülmüşse de bunu ispat edecek yazılı bir Hazar dili numunesi (=örneği) bize vasıl olmamıştır (= ulaşmamıştır.)” (s.139)
	
	
	TÜRKLERDE KONAR GÖÇERLİK: “…Tam göçebe olmayıp ancak yarı göçebe ve yarı medeni olan Türkler arasında da cihangirlik ve fütuhat gayelerini güden kavim grupları bulunmuştur. Bunlar, Çin menbalarında (=kaynaklarında) tesmiye olunup (=adlandırılıp) bizde şimdi “Göktürk” ismiyle tanınan büyük fatih kavmidir. Göktürkler, Oğuz ve Moğollar gibi “daima göç etmiş” değiller, esas kütleleri kışın şehirlerde ve köylerde yaşamış olup yazı Tiyanşan yaylalarında geçirmişlerdir.”(s. 147)
	
	
	 SUDAN ÇIKAN AYGIR EFSANESİ: “Türklere denizden (gölden) yahut dağdan çıkan, ilahi aygırlardan türeyen, süratte emsalsiz ATLAR bahşedilmekle de Tanrı tarafından diğer milletlere üstün edildiklerine inanmaları da bu meyanda zikredilmek icap eder.” (s.149)
	
	
	TÜRKLER:  “Türkler hür insanlardır; onlar kendi kendilerine maliktirler, hiç kimseye (yani diğer hiçbir millete) kendileri üzerine tahakküme yol vermezler. Onlar iş görürken kendi iradeleriyle görürüler. Harp ederlerse ancak kendileri için ederler.” (s. 152: Mervezi’den naklen)
	
	
	AK KEÇE ÜZERİNDE KALDIRILIP HAN YAPMA: “Göktürk ve Hazar hakanları, dört uruk beyi tarafından AK KEÇE ÜZERİNDE HANLIĞA İCLAS EDİLirken, boğazlarını ipek bir bağla şiddetle sıkarak ‘devletini nasıl ve ne kadar idare edeceklerine'’ne dair söz almak âdeti, hep çağımıza kadar yaşayan “kadı” intihabının hakiki ve asıl şeklidir.” (s. 155)
	
	
	AZAR TÜRKÇESİ: “İbn. Havkal, Hazarların dili hakkında, ‘Türkçeden de Farsçadan da ayrı olup dünyada hiçbir milletin diline benzemez’ dediği gibi, Edil Bulgarları dilinin de böyle olduğunu tasrih ediyor. El-Biruni’nin ifadeleri gibi, Müslüman Bulgarların mezar taşları da bunu teyit etmektedir.” (s. 182)
	
	
	HIRİSTİYAN KIPÇAKLAR: “Moğollardan önceki Hıristiyan Kumanların (Kıpçak) dini neşidelerinin (CODEX COMANİCUS)  dili ile onlarla aynı zamanda Uygur ilinde yaşayan Uygur Hıristiyanlarının ve Budistlerinin dini eserlerinin dili arasındaki fark o kadar mühimdir ki birinin dilini diğeri anlayamazdı. Halbuki 14. asırda Kıpçak ilinde  hanların Uygur harfleriyle yazılan fermanları Uygurcaya yakın olup Kıpçaklarca da güzelce anlaşılır oldu.” (s.183)
	
	
	URDU DİLİ: “Babürlüler resmi dil sıfatıyla Sanskrit dili ile Farsça ve Türkçeyi karıştırarak URDU DİLİ isminde bir melez dil vücuda getirdiler. Fakat bununla ancak kendi Türklerinin Hintlileşmelerine tesir etmiş (=çabuklaştırmış) oldular.” (s.211)
	
	
	BULGAR TÜRKÇESİ: “On-Ogur camiası (=toplumu) şeklinde toplanan Bulgarlar Karadeniz’in kuzeyine ve bilahare Balkanlar’a yayılmışlardı. Bunların maruf (=tanınmış) hükümdarlarının eski Slav-Kiril harfleriyle (=Kiril alfabesiyle) ve tarihleri eski Türk MÜÇEL (on iki hayvan) takvimi ile kaydedilmiş bir listesi zamanımıza kadar vasıl olmuştur (=ulaşmıştır).Bu gibi vesaik (=belgeler) sayesinde eski Tuna Bulgarlarının dilinin de Edil Bulgarlarının dili gibi Çuvaş lehçesi ile bir asıldan gelen LİR Türkçe bir dil olduğu anlaşılmaktadır. Bu dilde bizim şivelerimizdeki beş yerine bel, sekiz yerine sıkhır, otuz yerine otır, kız yerine kır yahut hır denilmiştir.” (s.215)
	


 

vb. gibi çok geniş bilgiler verilmektedir.
                                                                          ****
       KİŞİ, BOY-SOY-OYMAK-CEMAAT VE YER ADLARI BAKIMINDAN ESERİ DEĞERLENDİRME:
       “Umumi Türk Tarihine Giriş” adlı bu büyük eserde, eski Türk kişi, boy-soy-oymak-cemaat ve yer adları açısından da çok önemli bir kaynaktır. Bazı kişi adları örnek olarak aşağıya alınmıştır:
         BUMİN (yahut BUMUN; bana göre BUMIN); İSTEMİ, TASPAR, SHABOLUO (=İŞBARA), TARDU, TUNG YABGU, KUTLUĞ KAĞAN, İPİ TULU; BİLGENÇUR KAĞAN, TAFGAÇ KAĞAN (öteki adı: OĞULÇAK), HARUN BUĞRA, İL ASLAN, ATSIZ, TOLUY, MÖNGKE (Mengü), ÖLCEY (Olcay) TEMÜR,  BATU, TOKTAGU, BERKE, CANİBEK, ORDA ESEN, KARA HÜLEGÜ, ORAGINA HATUN, DUVA, KEBEK, TUĞLUK TEMÜR, KAYDU HAN, ÇAPAR, BABÜR (bana göre: Bebür), BUĞRA HAN, BAYSUNGUR MİRZA, KIZIL ASLAN TAMGAÇ, ASLAN HAN, AYBEK, İLTUTMUŞ, SÜBEKYEKİN, COK MARA BEÇKEM, KARA ASLAN, HAN SUNGUR, BAYBARS, BAYAN KAĞAN, YALANÇAK, YABAĞU, BOROÇ OĞLU,  TUNGA, YAĞMUR BEY, ARPA, BUĞDAY, ÇAVDAR, KUTLAMIŞ, İLDEGİZ, BÖRKÜYARUK, SENCER, BORSUK (emir), KONGUR ALP, ...vb.

           Bazı yer adları: YALGUZ-YIGAÇ (Ağaç), KOÇKARBAŞI (KOÇUNGARBAŞI, bugün Isıkgöl’ün batısında bulunan KOÇKAR Yaylası), ÇARIN ırmağı, KOYAŞ, YULDUZ Yaylası, MUGAN ovası (bugünkü Ankara Gölbaşındaki: MOGAN Gölü), IRTIŞ (İrtiş < ER ‘asker’ +TÜŞ ‘in’) nehri…vb.
           Bazı unvan adları: YUGRUŞ (han naibi), KAGALGAY, TUNKATAR (gece nöbetçisi; Moğolcası: kebtevül), KİŞİKÇİ (gündüz nöbetçisi, bekçi; Moğolcası: turgavul), BAVURÇI (oduncu aşçısı), TUVAÇI, BÜKEVÜL, AKTAÇI, SÜBEK (= ordu beyi), SÜBAŞI,  BEY, YABGU, TARHAN, NOYAN…vb.
           Bazı uruk adları: Hazarların KABAR uruğu, Türk LAÇIN uruğu, Moğol ARLAT uruğu, HAZARELER, BARSGAN Türkleri, BABÜRİLER, TUHSİ uruğu, Kıpçakların ULUBORLU (ULBARLU/BARLI-BORLI) uruğu, Kimakların BAYANDIR boyuy, YEMAK boyu, DURUT (TURUT< Turgut) uruğu, BEÇNE (Peçenek) uruğu...vb.
                                    ***
          Eserin 2. cildinde (s. 555-1011) yüzlerce “dip notu/ayak notu” verilerek konular daha geniş olarak ele alınmıştır. Eserde verilen KAYNAKÇA (s.805-882)  çok zengin olup, bir bilim adamının gördüğü ve kullandığı eserlerin enginliğini ortaya koymaktadır.

          Rahmetli TOGAN, ana dili Başkurt Türkçesinin yanında, bütün Türk şivelerini, Rusça, Almanca, Fransızca, Arapça, Farsça, Tacikçe, Soğutça, Moğolca gibi dilleri de biliyor, bu dillerde yazılmış eserleri kullanıp değerlendirebiliyordu.

         Bu büyük eser, mutlaka her Türk tarihçi ve dilcilsi tarafından okunup incelenmeli ve yorumlanmalıdır. Bu eserde yazılanlar öğrenilmeden “tarihçi” ve “Türk dilcisi” olunamaz.

         İyi ki A. Zeki Velidî TOGAN gibi bir Türk tarihçisi doğdu, iyi ki Türkiye’de görev yaparak bu büyük eserini yazdı ve genç Türk tarihçilerine “HOCA”lık yaptı.
         (17 Kasım 2020, Batıkent-Ankara)]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Çin kaynaklarında Türk</title>
<link>https://www.kirsehirhaber.org/cin-kaynaklarinda-turk</link>
<guid>https://www.kirsehirhaber.org/cin-kaynaklarinda-turk</guid>
<description><![CDATA[ Çin kaynaklarında Türk

Çin kaynaklarında Türk sözünün kullanımı Orhun anıtlarından öncedir. En eski kaynak 629 tarihli Cou-şu&#039;dur. Cou-şu, Çin&#039;in Cou hanedanının tarihi demektir. Ondan yedi yıl sonraki (636) Sui-şu da en eski kaynaklardandır. Sui-şu, Sui hanedanının tarihi demektir. İşte bengü taşlardan 100 yıl kadar önceki bu kaynaklarda Türkler için özel bölümler vardır.

629 tarihli Cou-şu&#039;nun 50. bölümü, 636 tarihli Sui-şu&#039;nun 84. bölümü &quot;Türkler&quot; adını taşır. Ahmet Taşağıl&#039;ın Gök-Türkler adlı eserinin &quot;Kaynaklar&quot; kısmında Çin tarihlerinin bu bölümleri &quot;Gök-Türk bölümü&quot; olarak ifade edilmiştir.

Aslında bengü taşlarda olduğu gibi Çin kaynaklarında da Göktürk/Köktürk değil Türk/Türkler ifadesi kullanılmıştır. 945 tarihli Ciu Tang-şu&#039;nun &quot;Türkler&quot; bölümünü Türkçeye çevirerek &quot;açıklamalı metin neşri&quot; yapan İsenbike Togan, eserin &quot;Giriş&quot; bölümünde şöyle demektedir: &quot;Bu başlıklardan da görüldüğü gibi, burada Göktürk gibi bir ifade yoktur; onun yerine 194a&#039;da &#039;Türkler&#039; ve 194b&#039;de &#039;Batıtürkleri&#039; ifadeleri bulunmaktadır.&quot;

Ciu Tang-şu, &quot;Eski Tang Tarihi&quot; demektir; Çin&#039;in Tang hanedanının resmî tarihidir. 194a, bu eserdeki &quot;Türkler&quot; başlıklı bölümün, 194b de &quot;Batı Türkleri&quot; başlıklı bölümün numarasıdır. Batı Türkleri terimi, Türk Kağanlığı 580&#039;lerde ikiye bölündüğü zaman batıda kalan kısım için kullanılmıştır.

Çin tarihlerinin bu bölümlerini Batı dillerine çeviren Batılı tarihçiler de Çin kaynaklarındaki özgün biçime uyarak hep &quot;Türkler&quot; terimini kullanmışlardır, Göktürkler değil. Mesela Batı Türkleri için ilk önemli kaynak olan Edouard Chavannes&#039;ın 1903 tarihli Fransızca yayını Documents sur les Tou-kiue (Turcs) occidentaux adını taşır; &quot;Batı Türkleri hakkında dokümanlar&quot; demektir. Bu eser, Mustafa Koç tarafından Çin Kaynaklarına Göre Batı Türkleri adıyla Fransızcadan Türkçeye çevrilmiş ve Selenge Yayınevi tarafından yayımlanmıştır. Liu Mau-tsai&#039;nin Almanca olarak 1958&#039;de yayımlanan eseri de Die chinesischen Nachrichten zur Geschichte der Ost-Türken adını taşır. Bu eser de Ersel Kayaoğlu ile Deniz Banoğlu tarafından Çin Kaynaklarına Göre Doğu Türkleri adıyla Almancadan Türkçeye çevrilmiş ve 2006&#039;da Selenge Yayınevi tarafından yayımlanmıştır.

Gumilyev&#039;in 1967&#039;de Moskova&#039;da basılan Göktürklerle ilgili ünlü eserinin Rusça adı da Drevniye tjurki&#039;dir; Vilayet Guliyev tarafından Azerbaycan Türkçesine yapılan ve 1993&#039;te Bakü&#039;de basılan çevirisinin adı da Qədim Türkler&#039;dir.

Çin tarihlerinin biyografiler bölümlerinde de, daha sonraki Çin tarihlerinde ve ansiklopedik eserlerinde de Göktürklerden daima Türk / Türkler olarak söz edilir. Tabii ki Çincede Türk sözü bizim telaffuz ettiğimiz gibi söylenmez ve yazılmaz. Bugünkü Çincede Türk, Tu-cüe biçimindedir. Türk Kağanlığı (Köktürkler) dönemindeki Orta Çincede ise Tu-kyu, Tu-küe biçiminde.

Çin kaynaklarında bölüm başlıkları &quot;Türkler&quot; olduğu gibi gerek bu başlıklar altında gerek ilgili yerlerde Türk/Türkler sözü pek çok kez kullanılır. Birkaç örnek vererek bunu gösterebiliriz.

629 tarihli Cou-şu&#039;nun &quot;Türkler&quot; bölümünden (Liu Mau-tsai çevirisinden, s. 13, 19-21):

&quot;T&#039;u-küe&#039;ler (Türkler-ABE), Hiung-nu (Hun)ların özel bir ırkıdır. Soyadları A-şi-na&#039;dır… T&#039;u-küe&#039;lerde uzun saç ve soldan düğmeli cepken giymek gelenekti. Keçeden yapılmış çadırlarda yaşıyorlar, suyu ve yeşillikleri çevrelerinden  tedarik ediyorlardı. Baş uğraşları hayvan yetiştirmek ve avcılıktı… T&#039;u-küe&#039;lerin yüksek rütbeli memurları vardı… Hepsi, topluca 28 rütbeydi. Bütün memurluklar babadan oğula intikal ediyordu… Sancak sopalarının tepesinde altından yapılmış bir kurt kafası vardı. Muhafız subaylarına Çince &#039;kurt&#039; anlamına gelen Fu-li (Türkçe=böri) adını vermişlerdi. T&#039;u-küe&#039;ler dişi kurt soyundan geliyorlardı ve köklerini unutmak istemiyorlardı. &quot;

636 tarihli Sui-şu&#039;nun &quot;Türkler&quot; bölümünden (Chavannes çevirisinden, s. 41, 43, 48):

&quot;Batı Türklerinin (soyu), Mu-han Kağan&#039;ın oğlu Ta-lo-pien&#039;den gelir; Şa-po-lio ile bozuşmaları sebebiyle ikiye bölündüler… Kün-su, Çu-lo&#039;ya şöyle dedi: &#039;Türkler, başlangıçta tek devlettiler. İkiye bölündüler ve birbirlerine düşman iki devlet oldular… (Çu-lo) kaçıp başkente geri geldi. Kuzey Türkleri tarafından ölüme mahkûm edildi.&quot;

Yukarıda sadece eski Çin kaynaklarında Türk sözünün geçtiğine dair örnekler verdim. Olayları merak eden okuyucular künyelerini verdiğim kaynaklara bakabilirler. 

Prof. Dr. Ahmet Bican ERCİLASUN ]]></description>
<enclosure url="http://www.tarihistan.org/images/haberler/2022/05/cin-kaynaklarinda-turk.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 16:01:42 +0300</pubDate>
<dc:creator>Kirsehirhaber.org - haberin yeni adresi</dc:creator>
<media:keywords>Çin, kaynaklarında, Türk</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[Çin kaynaklarında Türk

Çin kaynaklarında Türk sözünün kullanımı Orhun anıtlarından öncedir. En eski kaynak 629 tarihli Cou-şu'dur. Cou-şu, Çin'in Cou hanedanının tarihi demektir. Ondan yedi yıl sonraki (636) Sui-şu da en eski kaynaklardandır. Sui-şu, Sui hanedanının tarihi demektir. İşte bengü taşlardan 100 yıl kadar önceki bu kaynaklarda Türkler için özel bölümler vardır.

629 tarihli Cou-şu'nun 50. bölümü, 636 tarihli Sui-şu'nun 84. bölümü "Türkler" adını taşır. Ahmet Taşağıl'ın Gök-Türkler adlı eserinin "Kaynaklar" kısmında Çin tarihlerinin bu bölümleri "Gök-Türk bölümü" olarak ifade edilmiştir.

Aslında bengü taşlarda olduğu gibi Çin kaynaklarında da Göktürk/Köktürk değil Türk/Türkler ifadesi kullanılmıştır. 945 tarihli Ciu Tang-şu'nun "Türkler" bölümünü Türkçeye çevirerek "açıklamalı metin neşri" yapan İsenbike Togan, eserin "Giriş" bölümünde şöyle demektedir: "Bu başlıklardan da görüldüğü gibi, burada Göktürk gibi bir ifade yoktur; onun yerine 194a'da 'Türkler' ve 194b'de 'Batıtürkleri' ifadeleri bulunmaktadır."

Ciu Tang-şu, "Eski Tang Tarihi" demektir; Çin'in Tang hanedanının resmî tarihidir. 194a, bu eserdeki "Türkler" başlıklı bölümün, 194b de "Batı Türkleri" başlıklı bölümün numarasıdır. Batı Türkleri terimi, Türk Kağanlığı 580'lerde ikiye bölündüğü zaman batıda kalan kısım için kullanılmıştır.

Çin tarihlerinin bu bölümlerini Batı dillerine çeviren Batılı tarihçiler de Çin kaynaklarındaki özgün biçime uyarak hep "Türkler" terimini kullanmışlardır, Göktürkler değil. Mesela Batı Türkleri için ilk önemli kaynak olan Edouard Chavannes'ın 1903 tarihli Fransızca yayını Documents sur les Tou-kiue (Turcs) occidentaux adını taşır; "Batı Türkleri hakkında dokümanlar" demektir. Bu eser, Mustafa Koç tarafından Çin Kaynaklarına Göre Batı Türkleri adıyla Fransızcadan Türkçeye çevrilmiş ve Selenge Yayınevi tarafından yayımlanmıştır. Liu Mau-tsai'nin Almanca olarak 1958'de yayımlanan eseri de Die chinesischen Nachrichten zur Geschichte der Ost-Türken adını taşır. Bu eser de Ersel Kayaoğlu ile Deniz Banoğlu tarafından Çin Kaynaklarına Göre Doğu Türkleri adıyla Almancadan Türkçeye çevrilmiş ve 2006'da Selenge Yayınevi tarafından yayımlanmıştır.

Gumilyev'in 1967'de Moskova'da basılan Göktürklerle ilgili ünlü eserinin Rusça adı da Drevniye tjurki'dir; Vilayet Guliyev tarafından Azerbaycan Türkçesine yapılan ve 1993'te Bakü'de basılan çevirisinin adı da Qədim Türkler'dir.

Çin tarihlerinin biyografiler bölümlerinde de, daha sonraki Çin tarihlerinde ve ansiklopedik eserlerinde de Göktürklerden daima Türk / Türkler olarak söz edilir. Tabii ki Çincede Türk sözü bizim telaffuz ettiğimiz gibi söylenmez ve yazılmaz. Bugünkü Çincede Türk, Tu-cüe biçimindedir. Türk Kağanlığı (Köktürkler) dönemindeki Orta Çincede ise Tu-kyu, Tu-küe biçiminde.

Çin kaynaklarında bölüm başlıkları "Türkler" olduğu gibi gerek bu başlıklar altında gerek ilgili yerlerde Türk/Türkler sözü pek çok kez kullanılır. Birkaç örnek vererek bunu gösterebiliriz.

629 tarihli Cou-şu'nun "Türkler" bölümünden (Liu Mau-tsai çevirisinden, s. 13, 19-21):

"T'u-küe'ler (Türkler-ABE), Hiung-nu (Hun)ların özel bir ırkıdır. Soyadları A-şi-na'dır… T'u-küe'lerde uzun saç ve soldan düğmeli cepken giymek gelenekti. Keçeden yapılmış çadırlarda yaşıyorlar, suyu ve yeşillikleri çevrelerinden  tedarik ediyorlardı. Baş uğraşları hayvan yetiştirmek ve avcılıktı… T'u-küe'lerin yüksek rütbeli memurları vardı… Hepsi, topluca 28 rütbeydi. Bütün memurluklar babadan oğula intikal ediyordu… Sancak sopalarının tepesinde altından yapılmış bir kurt kafası vardı. Muhafız subaylarına Çince 'kurt' anlamına gelen Fu-li (Türkçe=böri) adını vermişlerdi. T'u-küe'ler dişi kurt soyundan geliyorlardı ve köklerini unutmak istemiyorlardı. "

636 tarihli Sui-şu'nun "Türkler" bölümünden (Chavannes çevirisinden, s. 41, 43, 48):

"Batı Türklerinin (soyu), Mu-han Kağan'ın oğlu Ta-lo-pien'den gelir; Şa-po-lio ile bozuşmaları sebebiyle ikiye bölündüler… Kün-su, Çu-lo'ya şöyle dedi: 'Türkler, başlangıçta tek devlettiler. İkiye bölündüler ve birbirlerine düşman iki devlet oldular… (Çu-lo) kaçıp başkente geri geldi. Kuzey Türkleri tarafından ölüme mahkûm edildi."

Yukarıda sadece eski Çin kaynaklarında Türk sözünün geçtiğine dair örnekler verdim. Olayları merak eden okuyucular künyelerini verdiğim kaynaklara bakabilirler. 

Prof. Dr. Ahmet Bican ERCİLASUN]]> </content:encoded>
</item>

</channel>
</rss>